{"url": "https://sanatkaravani.com/1800lerin-yoksullugunda-new-yorka-bakmak-jacob-riis/\" ", "text": "Fotoğrafçılığı sosyal reform aracı olarak kullanılmasında öncü olan Jacob Riis, New York Tribünü için polis muhabiri olarak çalışırken, yıkık, harabe evlerde çaresizce yaşayan insanların fotoğraflamaya başladı. New York'a bir göçmen olarak gelen Riis'in kendisi de zor şartlar altında yaşamıştı. Riis'in amacı yoksulluğu görüntüleyerek dikkatleri bu mahallelere yöneltmekti. Bir polis muhabiri olan Riis, şehrin gecekondu mahallelerine benzersiz bir erişime sahipti. Akşamları kolluk kuvvetleriyle baskınlarda eşlik ederek insanların maruz kaldığı zulümlere tanıklık etti. Riis yoksulluğun, ahlaki zayıflığın değil sosyal ve ekonomik koşulların sonucu olduğuna inanıyordu. Gördüğü dehşet verici olayları okuyuculara aktarmaya çalıştı, ancak yazıları bu dehşeti anlatmakta yetersizdi. Riis, 1888'de fotoğrafı denemeye başladı ve gerçekten de yakaladığı görüntülerle Amerikalıların sarsılmasına yol açtı. Mahallelerin iç ve dış mekanlarını flaş lambasıyla fotoğraflamaya başladı. Bu fotoğraflar, flaşlı fotoğrafçılığın erken örneklerinden oldu. Fakirlerin genellikle duygusal sahnelerde tasvir edildiği bir dönemde, Riis sık sık yoksulluk ortamında gerçek hayatın korkunç ayrıntılarını ortaya koydu. 20. yüzyılın başlarında, Hine'nin fabrikalarda çalışan çocukları çektiği fotoğrafları çocuk işçiliği yasalarının kabul edilmesinde etkili oldu. Riis'in etkisi, Çiftlik Güvenlik İdaresi için çekilen görüntülerin Büyük Buhran ile yüzleştirdiği Dorothea Lange'nin çalışmasında da hissedilebilir. Jacob Riis'in ötekileştirilmiş insanların durumuna olan ilgisi sokak fotoğrafçılığının öncüsü olarak da görülebilir. Kuşkusuz bugün, bir asırdan fazla bir süre sonra bile göç, yoksulluk ve eşitlik temaları yine aynı sorunlar dahilinde devam etmektedir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/1900lerin-hayal-gucunden-2000lere-yolculuk/\" ", "text": "Belki bunların hiçbirini tahayyül edemeyecekken bu saydıklarımızın yavaş yavaş hayatımıza girmesi nasıl bir gelişimin ve öngörünün içinde yaşadığımızın da bir göstergesi... Filmlerde gördüğümüz yok canım bu kadarı da olamaz dediğimiz çoğu şeyle sizde karşılaştığınızın farkındasınızdır sanırım. Bir sanrı gibi gelse de Almanlar, bu teknolojik gelişimleri 1900'lü yılların daha başında 20. yy.'da Almanya ve Dünya'yı vizyoner bir bakış açısıyla resmetmişler. İşin ilginç yanı bu tasvirler ne bir bilim adamı ne de bir mucidin elinden çıkmış. Bu senaryoda geleceğin mucidi Theodor Hildebrand & Son adında bir Alman çikolata fabrikasından çıkmış. 1817'de Berlin'de kurulan bu şirket, Prusya'da ilk buharlı motorları kullanıp çok miktarda ucuz çikolata üreterek zamanının da büyük bir mucidi olduğunu kanıtlamış. 1900 Paris Dünya Fuarı'nın bir parçası olarak Hildebrand çikolata fabrikası, fütüristik bir doğaya sahip ilginç bir pazarlama kampanyası oluşturmaya karar vermiş. Kampanya 2000 yılında Almanyayı ve 21. yy teorik yaşamı betimleyen renkli kartpostalları içeriyordu. Gelecekte karşılaşılabilecek 12 senaryo oluşturulmuş ve kartlara basılmış. Hildebrand çikolata fabrikası, fütüristik bir doğaya sahip ilginç bir pazarlama kampanyası oluşturmaya karar vermiş. Taşınabilir evlerden, denizaltı gemilerine, tavanlı şehirlerden hava kontrol makinelerine birçok gerçeküstü çizim, kartpostalları süslerken halk geleceği süsleyecek bu icatlarla 21. yy hayallerine 1900'lerden başlamış."} {"url": "https://sanatkaravani.com/2000lerin-unlu-pop-hip-hop-sarkilari/\" ", "text": "Kimimizin ergenlik, kimimizin orta yaş anılarını ortaya çıkarmanın vakti geldi! Şarkılar, gerçekten de döneminin hatıralarını kucağına almış öyle ritimli geziyor ki etrafımızda; onları dinlemek çoğu zaman tanıdık bir yüze rastlamışım hissi verir bana. Hani şimdi dinlemesek de mutlaka kulağımıza çalınmış olan o Türkçe poplar var ya... Hani yatcaz kalkcaz hop ordayım gibi... İşte tüm bunlar çok değil bir 10-15 yıl sonra bize buram buram 2010'ları hatırlatacaklar. Tabi ki diğer şarkılar da olacak ama bilirsiniz işte, popüler olanı hatırlamak her zaman daha kolaydır. Naçizane ve şahsi, buraya kısa bir liste bırakacağım. Başlığa tam olarak ne yazacağımı bilemesem de bu şarkıları hip hop, pop, rap ve R&B türleri içinde değerlendirmek uygun olacaktır diye düşünüyorum. Gangsta's Paradise'ı anmadan bu listeyi bitiremezdim. Anılar, acısıyla ve tatlısıyla yaşamınızın serüvenini yazarken daima gülümsemeyi unutmayın."} {"url": "https://sanatkaravani.com/2021-drone-fotograf-yarismasindan-odullu-kareler/\" ", "text": "2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Fotoğraf Yarışmasından Ödüllü Kareler! 2021 Drone Photography Awards, dünyanın dört bir yanında bulunan; desen, doku ve rengi barındıran bir dizi havadan görüntüyü bir araya getirdi. Dünyaca ünlü Siena Fotoğraf Yarışması'nın bir ayağı olan yarışma, 102 ülkeden binlerce fotoğrafçının katılımıyla gerçekleşti. Bu yılki yarışmada, Norveçli fotoğrafçı Terje Kolaas'ın, Svalbard'a giden binlerce pembe ayaklı kaz sürüsünü yakaladığı kompozisyonu, genel birinciliği kazandı. Spor, İnsan, Kentsel, Vahşi Yaşam, Doğa, Düğün ve Seri gibi kategorilerde yarışan fotoğrafların dereceye girenleri ise Above Us Only Sky başlıklı sergi ile sergileniyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/2021-siena-uluslararasi-fotograf-yarismasi-kazananlari/\" ", "text": "2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! 2021 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması Kazananları! Dünyanın en prestijli fotoğraf yarışmalarından biri olan 2021 Siena International Photo Awards'ın kazananları belli oldu. Bu yılki yarışmada, 163 ülkeden yüzlerce fotoğrafçı yarışmaya katıldı. Çeşitli kategorilerde yarışan fotoğraflar arasında Yılın Fotoğrafı ödülü Hardship of Life başlıklı fotoğrafla Türk fotoğrafçı Mehmet Aslan'ın oldu. Fotoğraf, Suriyeli bir baba-oğulun hikayesini aktarıyor. Aslan'ın aktardığına göre; Münzir, Suriye İdlib'te, bir pazarın içinde gezerken düşen bir bombanın etkisiyle sağ bacağını kaybetmiş. Oğlu Mustafa ise hamileyken sinir gazını soluyan annesinin gördüğü bir tedavinin etkisiyle doğuştan uzuvları olmadan dünyaya gözlerini açmış. Yılın fotoğrafı, nolursa olsun gülebilen bu baba-oğulun mutluluğunu yansıtmış. Kazanan tüm fotoğraflara https://sipacontest. com/gallery/2021 adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/70ler-80ler-ve-90larin-populer-yabanci-sarkilari/\" ", "text": "70'ler, 80'ler ve 90'ların Popüler Yabancı Şarkıları! 70'lerin ve 80'lerin disko tarzı ezgileri, 90'ların ve 2000'lerin özgün pop müziği kulağına değmeyen yok gibidir. Dönemin özelliklerini yansıtan bazı şarkıların hayaletleri, kimi zaman habersizce kimi zaman haberli, hala aramızda dolaşmaktadırlar. ABBA'dan John Travolta'ya, Boney M.'den Modern Talking'e bazı isimler 21. yüzyılda bile şarkılarını yaşatmaya devam etmektedirler."} {"url": "https://sanatkaravani.com/80li-yillarin-dunya-stari-patrick-swayze-hakkinda-bilmeniz-gereken-10-gercek/\" ", "text": "80'li Yılların Dünya Starı Patrick Swayze Hakkında Bilmeniz Gereken 10 Gerçek! 14 Eylül 2009'da pankreas kanserinden dolayı yitirdiğimiz, 80'lerin parlayan yıldızı Patrick Swayze 18 Ağustos 1952'de Houston, Texas'ta doğdu. Annesi dans okuluna sahip bir kareograf, babası ise bir kimya mühendisiydi. Dans yeteneğini annesinden alan aktör, kariyeri boyunca 'Dirty Dancing' ve 'Ghost' gibi ünlü yapımlarının yanısıra dizi oyunculuğu ve şarkı yazarlığı da yaptı. Swayze, ilk büyük rolünü The Outsiders filminde oynadı ve yavaş yavaş Hollywood'un bilinen bir yüzü olmaya başladı. Dans konusunda her zaman tutkulu oldu. Öyle ki; dünya film tarihi boyunca unutulmayacak bir film olan 'Dirty Dancing'de, 'Johnny Castle' adında bir dansçıya hayat vererek, bu tutkusunu perçinlemiş oldu. Patrick'in filmdeki olağanüstü performansı ona Altın Küre Ödülü adaylığı kazandırdı. Patrick, aynı zamanda bu filmde kullanılan ve güçlü bir ballad olan 'She's Like the Wind' parçasının da yazarı. Aradan üç yıl geçti ve 'Ghost' filminde Demi Moore ile başrolü paylaştı. Film kariyerinin iki ses getiren yapımından biri olan 'Ghost' ile Altın Küre'ye aday gösterildi. Demi Moore'la olan aşk sahnesi ve Whoopi Goldberg'le olan komedi sahneleri sinema tarihinin bir parçası oldu. Unutulmaz aktörün hayatı hakkında, şimdiye kadar okuduğumuz ve bildiğimiz klasik bilgiler haricinde ilgi çekici birçok farklı gerçek de mevcut. Swayze, evleneceği kadınla 18 yaşında tanıştı. Lisa Niemi, annesinin Houston'daki dans stüdyosunda eğitim alıyordu ve 14 yaşındaydı. Patrick ilk görüşte ona aşık oldu. Jimnastik eğitimi alırken yıllar boyu dikkatini çekmeye çalıştı ve sırf bu nedenle olmasa da kariyerine dansçı olarak devam etmesine sebep Lisa'ydı. Çift, 12 Haziran 1975'te evlendi ve Patrick kanserden ölene edene dek, 34 yıl büyük bir aşkla evli kaldılar. Patrick'in jimnastik kariyeri için büyük hayalleri vardı. Genç yaşında, spordan, jimnastik ve dansa kadar çeşitli fiziksel aktivite gerektiren dallarda başarılı oldu. ABD Olimpiyat jimnastik takımıyla rekabet edebilecek kadar ileri gitmek istedi ve o noktaya da geldi aslında. Uluslararası yarışmaya kadar gelemese de, olimpiyatlara katılmanın haklı gururunu, 57 yıllık kısa fakat doludizgin geçen hayatına sığdırdı. Patrick okuduğu okulda beş çocuk tarafından dövüldükten sonra, babası Patrick'in antrenörüne, o çocukların her biriyle Patrick'i karşı karşıya getirme ve yüzleştirme talebinde bulundu. Antrenörü ikna etmesi çok zor olmadı. Patrick ve bu zorba çocuklar günün birinde bir kulübede buluştular ve karşılaşmayı kulübenin bahçesine taşıdılar. Bu sefer adil bir karşılaşmaydı bu. Patrick onların beşini de, bir şekilde yendi ve okulun en zorlu adamı olduğunu kanıtlamış oldu. 1990'larda Patrick'in yoğun temposundan dolayı, bir molaya ihtiyacı vardı ve o dönem dikkat çekici bir işe el atmak istedi. Arap atlarını yetiştirmek için California ve New Mexico'ya gitti. Orada, attan düşerek geçirdiği kaza sonrası birkaç yıl ekranlara çıkamadı ve kendini alkole verdi. 'Saturday Night Fever' in da ateşiyle, Patrick bir bira markasının reklamında yer aldı. Reklamda çok güçlü bir John Travolta etkisi yarattı. Patrick, o etkileyici dans stiliyle ve hareketleriyle televizyon kanalını da ihya etti. Olimpiyatları görmeden önce, Patrick futbol üzerine bir kariyer yapmayı düşünüyordu. Kolejden önce kötü bir diz sakatlığı yaşadı ve o noktada spor kariyeri başlamadan bitmiş oldu. Ancak Patrick, bu olayın diğer tutkularını engellemesine izin vermedi. Ağrılı ve zor geçen bir süreçten sonra dizi iyileşti ve New York'taki bale okullarından birinde dans eğitimi almaya başladı. 'Ghost'un yazarı Bruce Joel Rubin, Patrick'in bir ropörtajında, babasıyla ilgili bir soruya ağlayarak cevap verdiğini görünce 'Sam Wheat' karakterini ona uygun gördü. Onun o kırılganlığı senaryodaki karakteri için biçilmiş kaftandı. Patrick kız kardeşi Vickie Lynn'den sonra ailenin ikinci çocuğuydu. Annesi daha sonra Don ve Sean Kyle adında iki erkek çocuk, ve Bambi adında bir kız çocuk daha doğurdu. Don, aynı zamanda birçok TV şovuna da yer alan bir aktördü. Don ayrıca 2009 yılında Patrick ile birlikte 'Powder Blue'da da yer aldı. Patrick, 2009'daki TV dizisi 'The Beast'i çekerken pankreas kanseriyle mücadele ediyordu. Film çekimlerinde, karakterden uzaklaşmamak için ağrı kesicilerini bile almayı reddetti. 2000 yılında, Patrick'in bindiği uçak kabin basıncını kaybetti ve acil iniş yapmak zorunda kaldı. İneceği pistte iniş şeridi bulduğunu düşünüyordu, ancak pist yapım aşamasında olduğu için henüz düzenlenmemişti. Uçak, kaldırım üzerine güvenli bir iniş yaptı ve kanadı bir sokak lambasına zarar verdi. Patrick, bu kazadan yara almadan kurtuldu. Patrick Swayze azim dolu yaşamıyla, insanlara hep bir ilham kaynağı oldu. 1997'de bir 18 Ağustos günü, Hollywood'da 'Walk of Fame'deki o meşhur yıldızlardan birine sahip oldu. Bunda 1987'deki 'Dirty Dancing' filminin etkisi büyüktü. 2007 yılında pankreas kanseri olduğunu öğrenen Swayze asla umudunu kaybetmedi. 55 yaşındaydı ve yılmamalıydı... Azmine ve motivasyonuna rağmen iki yıl sonra 2009 yılında, 57 yaşında, kansere yenik düştü. Şimdilerde onu, bize bıraktığı o unutulmaz filmleri, dansları ve muazzam performansları ile hatırlıyoruz. Başarılı aktörü, dokuzuncu ölüm yıldönümünde sevgiyle ve özlemle anıyoruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/90larin-ikoniklesmis-10-turkce-albumu/\" ", "text": "Müzik dalında, 21. yüzyılın bize en etkili getirisi dijitalleşme oldu. Tekno, house, elektronik ve dubstep gibi müzik türleri yer almaya başladıkça müzik enstrümanları bir kenara atıldı ve beatler dıptıs şeklini aldı. Enstrümanların şarkılardan atılmasıyla müziğin de ruhu cennetten kovuldu sanki. Onlarca rap ve pop şarkı, aynı beatler üzerine yazılmış farklı sözler ile aynılaşmış eserlere dönüştüler. Neyse ki herkes tamamen dijitalleşmeye dönmedi. Mabel Matiz gibi yeni nesil sanatçılar, eskiyle yeniyi harmanlama ya da enstrüman kullanma işinde oldukça başarılı işler ortaya koydular, koyuyorlar. Şahsi olarak günümüzün en büyük problemlerinin; duygusuzlaşma, duyarsızlaşma ve aynılaşma olduğunu düşünüyorum. Müzik de bu meseleden nasibini mutlaka alıyor. Çok büyük ihtimalle, Z kuşağı da yaşlandıkça bizim zamanımızın şarkıları bir başkaydı diyecek ama 90'ların ruhunun bir başka olduğu konusunda sanırım hepimiz hem fikir oluyoruz. Özellikle Türk pop müziğinin zirve yaşadığı bu dönemde, günümüzün usta isimleriyle karşılaşıyoruz. Söz konusu listeyi kendi görüşlerim bazında ele aldığım için pop dışında rock ve fantezi türleri de sıralamada yer alıyor. - Sezen Aksu'nun elinin değdiği önemli sanatçılardan biri olan Sertab Erener'in bu albümüne önemli kişilerin katkısı olmuştur. Özellikle Sevdam Ağlıyor şarkısı sanatçı ile özdeşleşmiştir. La'l isimli şarkı 12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi belgeseli için bestelenmiş ve Deniz Gezmiş'e ithaf edilmiştir. - Erener'in ilk albümü Sakin Ol!; Sezen Aksu, Uzay Heparı, Aysel Gürel ve Garo Mafyan desteği ile hazırlanmıştır. Sanatçıyı çıtır ve gencecik haliyle gördüğümüz albümün, Sakin Ol ve Ateşle Barut klipleri ise dönemine göre oldukça marjinaldir. Ateşle Barut'ta Oktay Kaynarca'ya rastlayabilirsiniz. - Yalnızlığa sor beni, yalan aşklar anlatamaz ki halimi sözlerinin yankılandığı Yanarım şarkısının yer aldığı albüm adını, sanatçının adından alır. Erener'in albümün kapağındaki duru güzelliği ise beni hep kendine hayran bırakmıştır. - Sezen Aksu, Onno Tunç ve Uzay Heparı'nın elinin dediği herhangi kötü bir şey var mı, bilmiyorum. Med Cezir, öyle bir albüm ki sanatçının sesiyle buluşan şarkıların hepsi, birer sanat eserine dönüşmüş gibidir. Ayrıca Orhan Veli'nin Dedikodu şiiri bu albümde bestelenmiş olarak yer alır. - Tarkan'ın tartışmasız en iyi albümü Karmadır. Fakat albüm 2001 yılına ait olduğu için listede yer alamadı. Onun yerine Tarkan'ın 90'lardaki halini, bize kavuşturan Aacayipsin var. Sanatçıyı toy haliyle dinlediğimiz albüm, aslında ülkede küçük çaplı bir devrim yaratmıştır. Çünkü evet, Tarkan'ın özgün dansı, tarzı ve şarkıları her şeyi alt üst etmiştir. - Dünyanın iyi ki Sezen Aksu'su var. Albümleri arasından seçim yapmak neredeyse imkansız. Gülümse'nin burada olma sebebi, arkasında çok güçlü isimlerin bulunmasıdır. Geri vokallerinde Sertab Erener, Levent Yüksel ve Seden Gürel gibi önemli isimleri gördüğümüz albüm, tüm zamanların en çok satanlarından biri olmuştur. - Sezen Aksu'nun çıraklarından bir diğeri de Aşkın Nur Yengi'dir. Zarafeti ve sesinin devliği ile döneme adını yazdıran sanatçının albümü gerçekten de birine ithafen yazılmış gibidir. Aşık olmasanız dahi aşık hissedebileceğiniz albümün Ayrılmam şarkısı ise sanatçı ile özdeşleşmiştir. - Kendine özgü dansları ve acılarıyla tanıdığımız Yıldız Tilbe'nin, Delikanlım şarkısıyla ortalığı yıkıp geçmesine sebep olan albümüdür. Sanatçılığını Sezen Aksu ile, ününü bu albüm ile kazanmıştır. - Şu sıralar yeni keşfettiğim, neredeyse hiçbir şarkının kötü olmadığı albüm; bol bol aşk, acı ve umut barındırır. Bu kadar duygunun içinde umudu Durma şarkısında pek tabii bulabilirsiniz. Ayrıca Ferah'ın Deli Kızım Uyan parçasını, o sıralar hasta olan ablası için yazdığı söylenir. Bence, Ferah'ı buram buram hissedebileceğiniz değerli bir albümdür. - Oldukça güçlü bir sese sahip olan sanatçı, fantezi müziğiyle tanınsa da müzik hayatının büyük bir bölümünde pop müzik için de eser bırakmıştır. Keza bu albüm de pop müzik eserleri barındırır. Albümü bu kadar meşhur yapan ise sanatçının o yıllarda bir hastalık geçirmiş olmasıdır. Çok değerli Edip Akbayram'ın bu muhteşem albümünü anmadan geçemezdim. Albümün her şarkısı bir o kadar derinlik; acı, hasret, aşk, kavga ve memleket sevgisi barındırır. Akbayram'ın, Bir demet çiçek olup yarin göğsünde solsam derken ki aşkının zarifliği yüzünüzde tebessüm oluşturabilir. Albümün Aşk Olsun Sana Çocuk şarkısı Deniz Gezmiş için; Türküler Yanmaz şarkısı ise Sivas Katliamı için yazılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/acida-yitmek-benim-kaderim-ahmet-arif/\" ", "text": "Ahmet Arif'in, Leyla Erbil'e yazdığı mektupları okurken yalın ve çıkarsız bir sevdanın, dostluğun bağrında buluyorsunuz kendinizi. Her bir söz mektuplara sığdırılmaya çalışılmış. Bazen karşılık bulamamış bazen de kaybolmuştur mektuplar. Onca işkencelerle geçen ömürde her acıyı dizeye dönüştürmüştür Ahmet Arif. Hayata karşı direngeçliğini, cevabı gelmeyen mektuplar karşısında da sürdürmüştür. Uzun uzun mektuplarında örselenmemiş bir sevda ve dostluk yaratmıştır. Ahmet Arif'in siyasi sürgünleri, Leyla'ya olan hasretini dayanılmaz noktaya getirmiştir. Belki mahpuslardan belki de çekilen işkencelerden dolayı bir sığınak haline gelmiştir Leyla. Öylesine yüceltmiştir ki Leyla'yı bu durumu kendini aşağılamaya kadar götürmüştür. Bu yüceltme beraberinde Tanrı kavramını da getirmiş, sonunda Ahmet'in Leyla'sına kul olmasına dönüşmüştür. Ahmet Arif'in mahpusluğu Leyla'sına ses etmekle geçmiştir. Bu ses ediş ve haykırış, aslında çöllere düşüp ses eden mecnun metaforuyla aynıdır; Leyla'ya ses ederken kişinin kendisi Mecnuna dönüşmüştür. Nitekim 'nereye baksam sen 'demesi de bunun bir göstergesidir. Leyla Erbil'in eveleneceğini eline geç ulaşan bir mektupla öğrenen Ahmet Arif, yaşadığı derin üzüntüyü satırlara sığdırırken Suskun adlı şiirini böylesi bir durumda yazmış ve düğün hediyesi olarak Leyla Erbil'e göndermiştir. Şiiri incelediğimizde, evlilik durumunu bir reddedişe dönüştürdüğünü görürüz. Leyla Erbil evlendikten sonra da mektuplar devam etmiştir. Çünkü sevdasının dışında, bağrında bir dost, bir şairdir Leyla. Hapislerden, sürgünlerden sonra yakalandığı hastalık oldukça yormuştur Ahmet Arif'i. Hastalığına rağmen Leyla'yı görememenin, ondan mektup alamamanın derdine düşmüş, hasta yatağında hep Leylasına ses etmiştir. Son mektuplara baktığımızda, Leyla Erbil'İn Ahmet Arif'e dair sert bir tutum takındığını görürüz. Bu durumun nedeni tam anlamıyla bilinmez, ancak Ahmet Arif bu duruma çok içerlenir. Hatta kötü bir söz etmemek için uzun bir süre yazmaz. Daha sonra oldukça sitemkar bir mektup yazar. Bu son mektuplarda; içerleniş, vazgeçiş, hüzün ve veda vardır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/agladigin-duyulmasin-aldirma-gonul-aldirma-sabahattin-ali/\" ", "text": "Sabahattin Ali; romanlarıyla, hikayeleriyle ve yaptığı çevirilerle Türk edebiyatının en kıymetli yazarları arasında yer alır. Roman ve hikayeleri ile öne çıkan Sabahattin Ali'nin aslında edebiyata girişi ilk olarak şiirle olmuştur. Bundan dolayı dört dörtlük bir sanatçı olma özelliği taşır. Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı. Daha lise sıralarındayken arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları okul gazetesinde şiir ve öyküleri yer alır, ardından Servet-i Fünun gibi dönemin popüler edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanır. Şiirleriyle tanınmaya başlayan Sabahattin Ali, Aydın'da bir ortaokulunda öğretmenlik yaparken yazdığı bir şiirin siyasi propaganda içerikli olduğu öne sürülerek üç ay hapis cezası alır. Konya'da öğretmenlik yaptığı zamanlarda da yine bir şiiri sebebiyle ikinci kez hapis cezası alır. Hapiste kaldığı süre boyunca da boş durmuyor şiirlerine devam eder. Hapis cezasını çektikten sonraki bir yıl boyunca şiir yazmaz. Hapishanede yazdığı Hapishane Şarkıları diye adlandırdığı beş şiirin bir tanesi Edip Akbayram tarafından şarkılaştırılmıştır. Şiirlerinde tek bir biçime saplanıp kalmamış farklı hece ölçüleri kullanmıştır. Dörtlüklerinden oluşan şiirleri biçim ve söyleyiş olarak halk diline yakın görülür. İşte böyle yerler, gökler saçarken ölüm, Roman ve hikayelerinde karşılaştığımız toplumsal sorunlar, insanlar arası ilişkiler, sıkıntılar, sevgi, acı, çaresizlik gibi konuları şiirlerinde de işlemiştir. Şiirlerin her dizesinde hissedilen müthiş kederi Sabahattin Ali'nin yaşamı boyunca karşılaştığı talihsizliklere bağlayabiliriz. Her damlanız tutuşan göğsüme birer bıçak. Kalbim bir kayadır ki, neredeyse yıkılacak, Yazı hayatı boyunca çok sayıda şiir yazmıştır fakat bunlardan çok az kısmını yayımlamıştır. Bunun sebebini ise kendisini beğenmemesi olduğu düşünülmektedir. Dağlar ve Rüzgar, Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler şiir kitapları basılmıştır. O hayattayken basılan tek şiir kitabı Dağlar ve Rüzgar kitabı. Kısa ömründe Türkiye'nin bir çok şehrinde bulunan Sabahattin Ali karşılaştığı insanlarda gördüğü sıkıntılar ve şehirlerdeki bunalımlardan yalnız kalma ihtiyacını doğaya sığınarak gidermiştir ve bunun üzerine hep dağlardan bahsetmiş, dağlara şiirler yazmıştır. Tüm şiirlerinin bir araya getirilmesinde Asım Bezirci'nin büyük payı vardır. Bugüne kadar basılmış olan şiirlerin Yapı Kredi Yayınlarından Bütün Şiirleri adıyla 1999 yılından bu yana basılmaktadır. O, yaşarken anlayamadığımız, gerekli kıymeti veremediğimiz bir yazarımız. Halbuki insanın anlam arayışını ne denli güzel ifade etmiştir şiirlerinde. Sabahattin Ali'nin bir şiirini okumak bir kitabını okumak onunla oturup sohbet etmiş kadar ona yakın olmak demektir. Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır. Burda insan duman gibi genişler, büyür. Burda her şey bizden uzak, O na yakındır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/alexandre-cabanel-ve-dusen-bir-melegi-anlamak/\" ", "text": "Latince kökenli bir kelime olan Lucifer 'ışık veren' anlamına gelmektedir ve Sabah Yıldızına yani Venüs'e verilen isimdir. Bugün pek çok inançlı insan için dünyadaki kötülüklerin sebebi olan şeytan, Cabanel tarafından acı ve öfke içinde tasvir edilmiştir. Çünkü cennetten kovulduğunda Tanrı'yı karşısına alan melek yeryüzüne düşerken Tanrının lanetini de peşi sıra sürüklemiştir. Fransız ressam Alexandre Cabanel Fransız Akademik sanatını temel alan eserlerinde Neoklasisizmin klasik formları kullanışını ve kompozisyon tasarımını alır ve bu ürünlerle yeni sentezler yaratır. Diğer taraftan da Romantik sanatta olduğu gibi hayal gücüne dayalı güçlü duyguları ön plana çıkarmaktadır.(1) Cabanel bu eserinde sadece cennetten kovulan bir günahkarı tasvir etmemiştir. Aynı zamanda bu günahkara bizden parçalar da katmıştır. Tabloyu yaparken Tevrat'taki tasviri göz önünde bulunduran Cabanel, ortaya koyduğu bu sanat eserinde renk yelpazesini koyu ve kasvetli renklerden yana kullanmış, gök ve yer arasındaki farkı belirgin bir renk geçişi ile vurgulamıştır. Karanlık yeryüzüne düştüğü için kin dolu bakışlarını uzaklara yönelten Lucifer ise son derece apollonik bir beden tasviriyle izleyicisine sunulmaktadır. Ateş kızılı saçları, ağlamaktan kanlanmış öfkeli gözleri ve intikam planını harekete geçirmeye hazırlanan bedeniyle, ellerini birbirine sımsıkı kenetlemiş düşmüş bir melektir o. Bakışlarında tanrıya karşı beliren bir öfke ve intikam vardır, ancak yeryüzünden bir kurtuluşu olmadığının o da farkındadır. Burada aynı zamanda bir sonsuzluk imgesi vardır. Bunu meleğin hemen ayak ucuna konumlandırılmış sarmaşıktan anlıyoruz. Cabanel'in eseri yapma amacını tekrar ele almamız gerekirse, yaşadığı dönemde aykırı eserleriyle dönemini eleştiren her sanatçı gibi o da dönemin duygudan yoksun, sanatı basite indirgeyen tutumunu hicvetmiştir diyebiliriz. Seçtiği konu bakımından tüm kuralları çiğnediğini düşünürsek, akademiden dışlanan bir düşmüş melektir Cabanel(2) 1847'de resmettiği bu tablo döneminde ve sonrasında büyük tepkilerle karşılaşmıştır çünkü bu, o zamana dek yapılmış en kusursuz iblis tasvirlerindendi. Tanrı'nın kelamına karşı gelen bir varlığın böylesine mükemmel tasvir edilmesi insanlarda dehşet ve rahatsızlık uyandırıyordu. En büyük tepki ise meleğe duyulan empatiden kaynaklanıyordu. Tabloyu izleyenler neredeyse iblis için üzüntü duyuyordu ve bu korkunç bir durumdu. O kadar ki tabloda kendi isyanlarını, başkaldırılarını görüyorlardı. Tıpkı Cabanel'in Akademiye başkaldırışı gibi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/alisilmadik-tuvaller-artasnack-hasan-kale/\" ", "text": "Alışılmadık tuvaller, ilginç nesneler ve yepyeni bir konuşma dili yarattım diye tanımlıyor kendini Hasan Kale. Dünyada tanınmış olmasının bir sebebi de tuvallerinin ilginç nesnelerden oluşması... Minyatür sanatıyla resme başlayan Kale, bu sanatı icra ederken, çok ince detayları büyük bir ustalıkla işlediğini fark etmiş. Bu yeteneği ona mikro resim alanında ustalaşmasını sağlamış. Kulağa ilginç gelse de bu sanatı icra ederken eserlerinde hiçbir mikroskop, teleskop gibi yardımcı aletleri kullanmayan sanatçı, 200'den fazla objeye bu sanatını işlemiş. Tuvallerine her gün bir yenisini ekleyen Hasan Kale'nin bu seferki alışılmadık tuvali ise patlamış mısır taneleri... İzlemekten keyif aldığı filmleri mikro resim ve patlamış mısır taneleriyle birleştiren sanatçı, ilginç ve bir o kadar da etkileyici çalışmasını sizler için sunuyor. Artasnacks ismini verdiği serisini siz sevgili okurlarımız için derledik. İyi seyirler. Sanatçının diğer çalışmalara göz atmak için https://www. instagram. com/hasankale08/ instagram hesabını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/alman-avangard-fotografciliginda-bir-sair-toni-schneiders/\" ", "text": "Savaş sonrası Almanya'nın en önemli fotoğrafçılarından biri olan Toni Schneiders, avangart fotoğrafçılığın görsel dilinin yenilenmesine ve gelişmesine önemli katkıda bulundu. Ülkeleri arşınlayarak bir kişi, nesne ya da manzara görüntülerine odaklanarak gerçekliğin ve yaşamın çarpıcı anlarını yakaladı. Toni Schneiders, kusursuz bir şekilde oluşturulmuş görüntüleri için grafik formun güzelliğini basit ve açık şeylerle yakaladı. Görüntü ayrıntılarını vurgulayarak dış hat ve yapı dahil olmak üzere yüzey ve çizgiyi vurgulayarak, büyük netlikte motifler yarattı. Schneiders'in fotoğrafları, net kompozisyon biçimleri ve temel geometrik desenlere odaklanmasıyla ayırt edilir. Güçlü kontrast efektleri ve ışığın çok özel kullanımı Rus avangart fotoğrafçılığına olduğu gibi soyutlama eğilimindedir. Onun yaratımı her ne kadar sanatsal bir ifadenin ürünü olarak görülse de halkı dahil ettiği fotoğraflarıyla samimi, içten bir dil oluşturur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/alternatif-bagimsiz-sarki-listesi/\" ", "text": "Yeni Yollar Keşfedeceğiniz 30 Alternatif/Bağımsız Şarkı! Baştan söylüyorum bu biraz karışık bir liste olacak! Alternatif müzik dediğimizde ilk başta aklımızda genellikle bir tanım oluşmaz. Aslına bakarsanız, bu müzik türünün tam anlamıyla bir tanımı yok. Kimi yerde popüler tanımının dışında kalan her ezgi, kimi yerde çok bilinmeyen underground, kimi yerde de özgün tür olarak geçer. En kabul edilebilir haliyle; bilinen müzik türü tanımlarının dışında kalan, bağımsız ve daha çok müziği yapan sanatçıya özgün bir tarz denilebilir. Alternatif müzik, her ne kadar sadece rock ile bağdaştırılsa da aslında öyle değil. Pop, metal, hip hop vb. müzik türlerinin de alternatifi yapılıyor. Indie, folk ve country türleri de alternatife en yakın türler arasında yer alıyor ki hatta alternatif/bağımsız müzik başlığı altında gösteriliyorlar. İşin özü, yazarın aklı biraz karışık sevgili müziksever. Uzun zamandır severek dinlediğim biraz alternatif pop-rock biraz indie biraz folk yabancı şarkıları barındıran bir liste oluşturdum. İşin ironi kısmı ise burada popüler alternatif şarkıları da bulacaksınız. Canım dinleyici, bu cover'ın bu liste ile hiç alakası yok. Fakat bu sıralar oldukça severek dinliyorum. The Police'in kült şarkısı Roxanne'i bir de Henning May ve Milky Chance sesinden dinleyin!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/arno-gruen-normalligin-deliligi/\" ", "text": "Bugünkü yazımda delilik kavramı üzerinde durmak istememin sebebi deliliğin çok yönlü bir perspektife sahip olması ve bununla birlikte toplum tarafından delilik kavramına yaklaşımın sosyo-psikoljik etmenlerini irdelemek. Arno Gruen'in çeşitli ve zengin içeriğiyle bireysel ve toplumsal gerçekliklere değindiği Normalliğin Deliliği isimli eserinin son bölümü eserin tamamını yorumlamak açısından oldukça önemli. Yaşam Biçimi Olarak Delilik, Karşı Çıkış Olarak Delilik isimli başlıkta gerçeklik kavramının politikanın manipülatif davranışları aracılığıyla topluma nasıl yansıtıldığı ve bu yansımasını bireylerin kimliğinde sebep olduğu parçalanma açıklanıyor. Sadece bu da değil, politik unsurların yanı sıra uzlaşmak adına altında bireyin kimliğini bazı yönleriyle reddetmesi de ele alınan önemli bir husus: Siyasi otorite, insanın bütünlenme yeteneğini gömen bir ortam yarattığı sürece duyguların bölünmesinin ağırlık kazanması hiç de şaşırtıcı değildir. Yeğlenen yöntemlerden biri de belleğimizin şaşırtılmasıdır. Milan Kundera, Gülmenin ve Unutmanın Kitabı'nda, İnsanın iktidara karşı mücadelesi, belleğin unutmaya karşı mücadelesidir der. şeklindeki açıklamasıyla iktidar ve toplumsal belleğin gerçeklik üzerindeki etkisini de ilişkilendirir. O'Brien'ın da raporunda söz ettiği gibi toplum içerisinde farklı bir birey olarak yer almanın hemen hemen tüm toplumlarda şiddetle kaçınılan bir durum olması ve bunun sonucunda farklı olmaktansa parçalanmış bir kimlik yaratmanın tercih edildiği görülüyor. Bu da aslında yine toplumun farklı olarak nitelediği ötekileştirilen bir grubun oluşmasına yol açıyor. Bu noktada insan psikolojisine yön veren iki temel etmenin kısaca çocukluk dönemindeki kimliği inşa etme mücadelesi ve bu sürecin devamı olarak toplumda kabul görmek adına kendi gerçek benliğimizden kopuş olduğunu söyleyebiliriz. Bu bölümde delilik kavramına farklı bir noktadan yaklaşan Gruen delilik ve gerçeklik arasındaki ince çizginin halk ve iktidar arasındaki ilişkiyle ne kadar derinden bağlı olduğunun altını çizerken, aynı zamanda toplumda yer edinmeye çalışan bireyler olarak duygularımızın iç dünyasında meydana gelen yarılmalara ve bunların sonucunda ortaya çıkan iyi ve kötü davranışların yarattığı ahlak probleminin de önemine değiniyor. Arno Gruen eseriyle bizleri daha önce düşünmediğimiz noktalardan bakmaya, görmediğimiz detayları görmeye zorluyor. Bugün son bölümünü incelediğimiz bu eserde Gruen'i de biraz tanımış oluyoruz. Özellikle sosyoloji ve psikolojiyle ilgilenen okurlarımız için ilgi çekici bir konu olan yazımızı umuyoruz ki faydalı bulmuşsunuzdur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/askeri-bir-us-iken-sanatin-ozgur-kalesine-donusmus-metelkova-2/\" ", "text": "Yılda bir gününü 'kültür günü' olarak milli bayram ilan etmiş tek ülke olan Slovenya'nın güzide başkenti Ljubljana'dan geçti yolum. Minicik şehirde bu denli kültür-sanata önem verildiğini görmek beni hem şaşırttı hem de heyecanlandırdı. Bu yemyeşil kentte her yıl 14 uluslar arası festival ve 10 binin üzerinde kültür sanat etkinliğinin sergileniyor. Ayrıca 15 müze, 42 sanat galerisi, 11 tiyatro ve yaklaşık 150 tane de kütüphanesi var. Ülkenin ilk müzik kurumu 'Academia Philharmonicorum'un kuruluş yılı ise 1701. Kurulduğu tarihten bu yana çok önemli isimleri bünyesinde ağırlamış akademi. Joseph Haydn, Ludwig van Beethoven ve Johannes Brahms'ın yolları buradan geçmiş. Şehrin sokaklarında yürürken kültüre ve sanata verilen değeri anlamak gerçekten mutluluk verici. Yüzünüzde ister istemez bir gülümsemeyle gezdiğinizi çok sonra fark ediyorsunuz. Ljubljana'nın modern kültür merkezlerinin dışında keşfetmeniz gereken bir başka 'alternatif' kültür merkezi daha var. Burası, şehrin en sıra dışı mahallelerinden biri. Bambaşka bir dünyaya kapılarını aralayan, Metelkova. Ljubljana o kadar küçük bir şehir ki her sokak nehire çıkıyor. Nehir kenarındaki yolları takip ederek bile yeni yerler keşfedebiliyorsunuz. Ben Metelkova'yı bir tesadüf eseri bulmadım. Fakat konumundan ötürü gezdiğiniz yerde bir anda karşınıza çıkabilecek bir yer burası. Bulunduğu bölge, 12.500m2'lik bir alana yayılmış eski bir askeri bölge. Kültür merkezlerinin ve müzelerin bulunduğu modern yapıların olduğu bölgeyi gezerken, onların arasından, uzakta rengarenk bir sokak görüyorsunuz önce, sonrasında aa orası neresi? demeye kalmadan kendinizi iki merdiven sonra mahallenin girişinde buluyorsunuz. Adım atar atmaz sizi bu sevimli duvarlar karşılıyor. Metelkova'nın tarihi 1993 yılına dayanıyor. Eskiden Yugoslavya ordusunun askeri üssü olarak kullanılan bu bölgeyi, bir kültür merkezine çevirme düşüncesine sahip yaklaşık 200 gönüllü entelektüelin girişimi kurtarmış. Metelkova bir kentsel kültür merkezi, kritik bir yansıma, sivil katılım için iyi bir yer ve bu yer faaliyetleri ile Ljubljana'da tüm kuşakların fikirlerinin özgürce akabileceği bir alan diyor Ljubljana'nın şu anki belediye başkanı Zoran Jankovic. Bir merkeze yardım etmek için siteyi düzenli olarak ziyaret eden bir Alman heykeltıraşa göre de, bu fikrin çok önemli bir parçası Metelkova'nın herkes için var oluşu. Yaşlılar, gençler, turistler, Slovenler ve Balkanlar'ın başka yerlerinden gelen göçmenler, Metelkova'yı sosyalleşme ve öğrenme alanı olarak kullanabiliyor. Metelkova'da sinema televizyon, tiyatro alanlarında eğitim gören gençler ve sanatçılar kendi performanslarını sergileyebiliyorlar. İnsanların kendilerini dansla, müzikle, oyunculukla ifade edebilecekleri, bağımsız ve doğaçlama bir sanat alanı Metelkova. Bunların yanı sıra konsept partilere, güncel sergilere ve birçok yenilikçi aktivitelere de ev sahipliği yapıyor. Böyle bir oluşum, binaların tarihe tanıklığına bakılırsa, onların orijinal amaçlarından çok uzak görünüyor. Alanın içindeki askeri üs, eski Yugoslavya'nın kanlı dağılışından kısa bir süre sonra, yaklaşık 24 yıl önce terk edilmiş. Kışlalar, Sosyalist Federal Yugoslavya'nın ordusu için bir kale haline gelmeden önce, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından 19. yüzyılın sonlarında kurulmuş ve bu bölge karmaşık tarihi boyunca İtalya ve Nazi Almanyası askerleri tarafından hep işgal altında olmuş. Zaten mekanı gezerken binalardaki izlere bakarak ne denli zarar verildiğini anlıyorsunuz. Yerel bir sanat tarihçisi olan Janez Premk ise buradaki durumu, Slovenya 1991'de bağımsızlık kazandığında asıl değişim yaşandı diye açıklıyor. Kışlalar terk edildi ve yüzlerce sanatçı ve eylemci hükümeti ticari bir binaya dönüştürmek yerine, bu alanı yaratıcı bir şekilde kullanmak için dilekçe verdiler. Özerk bir bölge olarak kalması için çabaladılar. Yetkililer bundan pek hoşlanmıyorlar, ama şimdi buna katlanmak zorundalar diye ekliyor. Sansürlü bir rejimin askeri kolundan, hoşgörülü bir sanat topluluğuna uzanan bu ironik değişim Metelkova'nın tarihi gelişimini ve hikayesini ilginç kılıyor. Metelkova, tarihinin aksine, imajını sanatsal ve kültürel kimliklerine sıkıca dayandırmış. Özerk, fakat anarşist değil; liberal, ancak kanunsuz da değil. Sanatçılar, bölgenin bakımını konuşmak üzere haftalık toplantılar için buluşuyorlar, ancak ayrı bir oluşum kurma veya Ljubljana'nın otoritesini baltalama konusunda hiçbir iddiaları yok. Bu bağlamda, en büyük iki gelişme olan, binaların yasadışı kullanımı ve ruhsatsız alkol satışı, suistimal edilmediği takdirde yerel yönetim tarafından göz ardı edilebiliyor. Bir dereceye kadar bu hoşgörü zaten oluşmuş durumda. Hem yerel hem de ulusal düzeyde olan devlet, Metelkova'dan gelen kültürel projelerin çoğunu finanse etmeye istekli. Öyle ki; 2006 yılında belediye Metelkova'yı şimdiye dek yıkımı önleyen ulusal bir kültürel miras alanı olarak ilan etmiş. Metelkova, ne vergi ne kira ödüyor. Şehrin kültürel bir hazinesi olarak, dar görüşlü mülk meraklılarının ellerinden, göreceli olarak korunmaya çalışılıyor. Bünyesinde bir çok bar, galeri ve stüdyo bulunan yarı-legal statüdeki bölgenin tek ruhsatlı binası da hapishaneden dönüştürülmüş bir hostel. Binaların arasında gezerken 2 orta yaşlı gezgin çifte rastlıyorum. 'Graffiti'lerle renklendirilmiş bir binadan çıkıyorlar. Belli ki hostelden çıkıp şehri gezecekler. Öylesine mutlu oluyorum ki onları görünce. Polisler mümkün olduğunca uğramamaya çalışıyorlar Metelkova'ya. Sloven hükümeti, en başta buradaki faaliyetleri engellemeye çalışsa da, çok turist çektiği için artık etkinliklere pek müdahil olmak istemiyor. Geceleri 'underground' partilere, mükemmel DJ performanslarına ev sahipliği yapan Ljubljana'nın en ünlü mahallesi burası. Gündüzü ne kadar renkli ve sakinse, gece o kadar karanlık ve hareketli. Burayı iki saatliğine de olsa deneyimlemek keyif vericiydi. Umarım bir gün hepimizin yolu böyle bir dünyanın tezahürü olan düşüncelerin etrafında kesişir, işte her şey o zaman çok güzel olur! Kısacası, Metelkova, olası bir Ljubljana ziyaretinizde uğramadan geçmemeniz gereken, fantastik bir dünya! Her adımınızda duvarlara bezenmiş farklı karakterlerle tanışıyor, manidar çizimlere hayran hayran bakakalıyor, graffiti sanatının en güzel örneklerine rastlayabiliyorsunuz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ates-kesilen-bir-asik-don-kisot/\" ", "text": "(Ey Don Kişot! Aşka tutulduğun andan itibaren sevgilinin yurdunu kendine uzak sanma artık. Divan ve Tasavvuf Edebiyatında, Don Kişot'un nasıl ele alındığını inceleyeceğiz. Buna örnek olarak; aşkın, sevginin katmanlarının, türlerinin ve asaletinin, şövalyelik düsturu içinde irdelendiğini görmekteyiz bu iki pasajda. Don Kişot şövalyelik geleneğiyle, beklentisiz sevginin şerefinden bahsederken; silahdarı Sanço cahil ama samimi yaklaşımıyla ilahi aşka değinir. Bu açılardan elimizdeki pasajları Türk edebi geleneğinin birbirine eş sayılabilecek en önemli iki türü olan Divan ve Tasavvuf Edebiyatı türleri içerisinde incelemek mümkündür. La Mancha'lı yaratıcı asilzademizin çıktığı şövalyelik yolculuğu; bir nevi duygularının onu nereye doğru götürdüğünün, ayağını bağlayan temel arzulardan sıyrılıp platonik ve mecazi aşka doğru kanatlanmasının, kendisini yeniden keşfetmesinin de yolculuğudur. Kendisinden vazgeçişinin ve pervane misali bir ateşin etrafında dönüşünün hikayesidir. Don Kişot'un deliliği her bakımdan ateş kesilen aşıkı temsil eder; hararetle koşup giden, yanıp yakılan ve alev gibi yücelip başı çeken... Bir an bile işin sonunu düşünesi değildir aşık, hiçbir şeyi umursamaz sevgiliden başka; ne şüphe ne gerçek tanır. İyi de kötü de birdir onun yolunda. Dulcinea'nın aydınlığıdır; elinde kılıcı, üzerinde zırhıyla atı Rosinante'sini altında sürdüğü Ay'a ışığını veren geceleyin. Dizlerine kadar çamura batsa bile vazgeçmez atını aşka sürmeye. Aşkının tarifine hiçbir kelimeyi, hiçbir şiiri, destanı, romanı yakıştıramaz bir türlü. Hakikate giden yolda yürür gibidir, çünkü hakikat gerçek aşka götürür her saniye onu. Birinin yaşama sebebi olur ya da birini yaşama sebebi görür artık. Nasıl ki mesnevilerde aşık maşukunu ya bir resimde seyreder, ya rüyasında görür ya da birinden methini işitip sevmeye başlarsa asil şövalye de bizzat hiç görmediği sevgilisini kendi tasavvur ettiği şekliyle sevmeye başlar. Belki bir gün sevilmek umuduyla hiç durmadan severek azap çeker, hatta çok zaman sevilme ihtimalini düşünmeden sever. Sevgili uğruna savaşmak, ölmek bir ideal ve amaçtır. Ölmek ile olmak arasında kendini kaybeder. Uğruna ölünecek bir sevgili bulduğu için bahtiyardır. Ona sevgilisi güzellerin en güzeli, rakip kötülerin en kötüsüdür. Her şey kendi cinsinden en mükemmel olanla ölçülür. Bu söz, Don Kişot'un silahtarına vereceği en iyi cevap olacaktır. Buradan şövalyenin karşılıksız aşkını cahil silahtarın Tanrısal aşk yaklaşımına bağlayacak olursak; Aşk ilahidir, imanla başlar, vahdete götürür. Kainatın yaratılış sürecini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan maceradır tıpkı gezgin şövalyelik gibi. Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş'e. Varlıkla birlikte var olan ve en son yok olacak olan. Gönül ki; Allah'ın evidir ve aşkın her çeşidine itibar eder. Kendi güzelliğinden El Toboso'lu Dulcinea'ya güzellik verir Hak. Hamuruna kendi nurundan nur katar. En başta sevgilinin sureti de şekli de yoktur; ona suret ve şekil giydirilir Mutlak Güzel kumaşından. Tanrı güzel olduğu için, Dulcinea da güzeldir. Allah insanı kendi suretinden yarattığı için sevgili de Hakk'ın mükemmel tecellisini karşılar. Tasavvuf'taki ilahi aşk düşünüldüğünde, gerçek sevgili uğruna can vermenin bir vuslat Mevlana'ya göre Şeb-i Arus- demek olduğu ortaya çıkar. Şimdi başa dönüp; yalnızca sevmek için seven aşığın tavrı ile hedefi sevgilinin yüzünü görebilmek olan aşığın gayretini ölçersek; arada beşeri, mecazi, platonik, tasavvufi ve ilahi aşkların harmanlandığını fark ederiz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/avrupanin-en-bilinen-15-kilisesi/\" ", "text": "Hristiyanlığın kutsal mabedi olarak karşımıza çıkan kilise; inananları için tapınma ve dua yeri, turistleri için müze kıvamında mimari bir yapı. Kiliselerin devasalığı, ihtişamı ve işçiliği, insanı sadece kendine hayran bırakmakla kalmıyor adeta dehşete düşürüyor; bu inanılmaz yapıların insan elinden nasıl çıkmış olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz. Hem bu kadar devasa olup hem de detaylarında boğulduğunuz kiliselerin içi de dışı da ben, sanatın ta kendisiyim diye bağırıyor. Temelde; Gotik, Barok, Bizans ve Romanesk üslubunda karşınıza çıkabilecek olan kiliselerin, dünya çapında en ünlüleri Avrupa'da yer alıyor. Mezheplere göre Katolik, Ortodoks ve Protestan olarak ayrılan kilise; şapel, bazilika, katedral ve manastır olarak da kendi içinde türlere ayrılıyor. Bilmeniz gereken şu ki özünde hepsi kilise fakat bağlı olduğu kuruma, fiziksel büyüklüğüne ve mimari tarzına göre ayrılıyor olmasından dolayı farklı isimler alıyorlar. Türkçesi Kutsal Aile olan bazilikanın yapımı 1883 yılında başlanmış ve halen devam etmektedir. Yapının başından vinçlerin eksik olmamasının sebebi budur. Meraklısı için; Dan Brown son kitabı Başlangıç'ta yapıya genişçe yer vermiştir. Başına gelen yangınla dünyayı derin üzüntüye boğan yapı, gotik mimarinin en önemli eserlerindendir. Paris'in incisi katedralin yapımına 1163 yılında başlanmış, 1345'te tamamlanmıştır. Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu adlı romanı katedralin tanıtımında rol oynamıştır. Yapımının 519 yıl sürmesiyle ünlü olan ve gotik mimarinin temsilcilerinden biri olan katedral, Milan'ın en ünlü yapısıdır. İnşaatına 1386 yılında başlanmış ve 1905'te tamamlanmıştır. Floransa'nın simgesi konumundaki yapı, 1296-1436 tarihleri arasında inşa edilmiştir. Devasa kubbesiyle dikkat çeken katedral, Brunelleschi'nin eseridir ki mezarı da burada bulunur. Tavanındaki Last Judgement freskiyle ünlüdür. Yapı, Almanya'nın en ünlü gotik mimari örneğidir. 1248 yılında temelleri atılan katedral tam 632 yıl sonra, 1880 yılında tamamlanmıştır. Kölner Dom, haç şeklinde tasarlanmıştır. Diğer önemli bir özelliği de çift kuleli olmasıdır. Görselden anlayacağınız üzere Vatikan'ın merkezinde bulunan yapı, Hristiyanlığın en büyük kilisesidir. Yapının tasarımında Michelangelo ve Raphael gibi önemli Rönesans ustaları yer almıştır. Ayrıca, Michelangelo'nun Pieta'sı burada sergilenir. 1506-1612 yılları arasında inşa edilmiştir. Çatısındaki muhteşem dekorlarla ziyaretçisini karşılayan katedral, 1147 yılında yapılmıştır ve Viyana'nın en önemli simgesidir. Prag Kalesi içerisinde yer alan yapı şehrin simgesi konumundadır. 1344 yılında inşa edilmiştir ve Prag krallarının kraliçelerinin taç giyme yeri olmuştur. 1555-1561 yılları arasında inşa edilen yapı, bir Ortodoks kilisesidir. Kızıl Meydan'da bulunan katedral, rengarenk olmasıyla ünlüdür. Sekiz kubbesi; sekiz ayrı zaferi simgelemektedir. 1401-1506 yılları arasında inşa edilen yapı, dünyanın en büyük gotik kilisesidir. Ayrıca ünlü kaşif Kristof Kolomb'un mezarı da burada bulunur. M. S. 828 1617 yılları arasında tamamlanan yapı, Apostles Kilisesi örnek alınarak inşa edilmiştir. Apostles Kilisesi nerede derseniz; bugünkü Fatih Cami olduğunu hemen belirtelim. Yapının üzerinde bulunan ünlü Mahşerin 4 Atlısı heykeli ise İstanbul'dan kaçırılmıştır. Avrupa'daki en büyük katedrallerden biridir ve Avrupa'daki gotik katedrallerin en uzun ve en yükseğidir. 1093 yılında tamamlanmış ve halka açılmıştır. Aynı zamanda bir yerleşim yeri olan Mont Saint Michel, okyanus kenarında bulunur. Ada, ıssız bir yer olması dolayısıyla hapishane olarak bile kullanılmıştır. 1523'te açılan manastır, bugünlerde turistlerin gözdesi konumunda yer almaktadır. 1205-1301 yılları arasında inşa edilen yapı, renkli vitraylarıyla ünlü, yine gotik mimarinin bir örneğidir. Katedralin büyük bir bölümü vitraylarla kaplı olduğu için Işık Evi olarak da anılır. Romanesk mimarinin en ünlü örneklerinden biri olan yapı, 1063-1090 yılları arasında inşa edilmiştir. Ünlü eğik Pisa Kulesi, yapının çan kulesidir. Klasik kilise anlayışının oldukça dışında olan Hallgrimskirkja'nın yapımına 1945'te başlanmış ve kilise 1986'da tamamlanmıştır. Ekspresyonist mimarinin en önemli örneklerinden olan yapı, mimarı tarafından yanardağların ilham alınmasıyla yapılmıştır. Alışılmışın dışındaki görüntüsüyle İzlanda'nın simgesi durumundadır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/avusturyanin-mona-lisasi-altinli-kadin/\" ", "text": "Avusturya'nın en önemli ressamlarından birisi olan Gustav Klimt, benimsediği çağın sanatı yapılmalı, sanatın özgürlüğü olmalıdır. anlayışıyla resimlerinde her zaman yeni yöntemler denemiştir. Eserlerinde çoğunlukla rastladığımız Art Nouveau tarzı işleme ve süslemeler dikkat çekse de bu süslemelerde altın oymacısı babasından altının nasıl kullanılacağını öğrenerek eserlerinde kullanması onu diğer sanatçılardan ayırmıştır. Altını fazlaca kullandığı eserlerinden birisi olan Portrait of Adele Bloch-Bauer yani Adele'in Portresi, etkileyici hikayesi ile 2015 yılında Simon Curtis tarafından yönetilen Altınlı Kadın filmine konu oldu. Klimt'in portreyi yaparken Adel'in zengin yaşantısını gözler önüne sermek için eli ve yüzünü gerçekçi bir şekilde işleyip, mücevherler ve diğer kısımları altın kaplama ile işlemesi eseri oldukça değerli hale getiriyor. Filmde bu değerli eserin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Devleti tarafından ailenin elinden zorla alınmasıyla başlayan gerçek hikayesi anlatılmış. O dönemde Nazilerin elinden kurtulup Amerika'ya kaçmayı başaran Adele'in yeğeni Maria Altmann, yıllar sonra aile mirasına sahip çıkmak için Avusturya Hükümeti'ne dava açarak resmin kendisine verilmesi için mücadele etmeye başlamış. Verdiği haklı mücadelenin sonucunu başarıyla alan Maria, ailesine ait son parçayı da doğduğu yer olan Avusturya'dan sürüp 1998'de yaşadığı yer olan New York'a getirmiştir. Bir süre sonra da Neue Galerisi'ne rekor bir fiyatla satmıştır. Avusturya'nın Mona Lisa'sı olarak bilinen eserin bu sıra dışı hikayesini, Helen Mirren ve Ryan Reynolds'ın başarılı oyunculukları ile keyifle izleyebilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/aynanin-soylediklerine-kulak-ver-persona/\" ", "text": "1965'te Bergman bir iç kulak enfeksiyonu geçirir. Önlenemeyen baş dönmeleri sonucunda haftalarca yatağa bağlı kalmak zorunda kalan yönetmen, bu amansız baş dönmelerine iyi gelmesi için doktoru tarafından odasının tavanına çizilen bir noktaya bakarak baş dönmelerini önlemeye çalışır. Uzun bir süre boyunca bu denemelerde sıkıntılar yaşayan yönetmen tavandaki noktaya konsantre olarak iki yüzün birbirine karıştığını hayal etmeye çalışır ve bu ona biraz olsun yardımcı olur. İyileştikten sonra pencereden dışarı bakar ve bankta oturan hemşire ve hastayı görür. Bergman'ın başyapıtı Persona işte bu hasta-hemşire ikiliği ve birbirine karışan yüzler üzerinde temellenir.(1)Bergman'a dair söylenecek çok şey var. Yönetmen, varoluşçu sinemanın en iyi temsillerinden birini oluştururken, eserlerine otobiyografik arka planlar oluşturmaktan kaçınmayacak kadar cesur ve işinde usta bir sinemacıdır. Sinemasının kökleri az sonra da bahsedeceğimiz üzere Yunan mitine dayanır fakat Bergman bu mitleri öylesine ustalıkla işler ki anlatıları asla güncelliğini yitirmez. Özellikle Persona üzerinden örnek vermek gerekirse kullanılan teknikler ve sekansların vurgu gücü o kadar yüksektir ki izleyici anlatıda adeta kaybolur. bağının reddini de açıkça gözler önüne serer. Bu sebeple Vogler Elektra'yı oynarken suskunlaşır. Çünkü role girmesiyle toplumun ona yüklediği tüm personalarla özdeşleştiğini ve kendi benliğinden uzaklaştığını fark eder ve daha fazla yalan söylemek yerine sessiz kalmayı tercih eder. Jung bu durumu şişme olarak tanımlar. Birey personasıyla bu denli bir özdeşleşim yaşadığında kendi gerçeklik algısını yitirir ve bir tepki ortaya koyar. Maskelerin kaçınılmazlığı Vogler'in iyileşmesi için ona refakat edecek olan hemşire Alma'da kendini gösterir. Çünkü beraberlikleri boyunca suskunluk bir tarafta peyderpey büyürken, öteki tarafta kişiliğe ait tüm sırlar şu yüzüne çıkarılır. Alma, Elisabeth'in alter egosu olarak Elisabeth'in dillendirmekten kaçındığı her unsurun bir temsilcisi haline gelir ve bu yükselen olay örgüsünde karakterler zamanla birbirine karışır. Film aslında en temel anlamda bu soruyu irdeler. Aynı anda tek ve aynı kişi olunabilir mi? Film boyunca kışkırtıcı bir sessizlik içinde olan Elisabeth, onunla ilgilenmek için süreci paylaştığı hemşiresi Alma ile rolleri değişir ve anlatı uzun soluklu bir monoloğa dönüşür. Elisabeth sustukça Alma anlatır ve durum bir noktadan sonra adeta Elisabeth'i bir psikolog konumuna getirir. Alma adeta bir hasta gibi içinde tuttuğu tüm sırları doktorunun sessizliğine güvenerek anlatmaya başlar. Bu durum filmi çok boyutlu açılardan ele almamıza ortam hazırlar. Filmde vurgulanan bu rol değişimi, birbirine giren yüzler ve ayna metaforu aracılığıyla postmodern çağda bireyin içine sıkıştığı kimlik ve varoluş problemine dikkat çeker. Bu kimlik karmaşasını iki kadın karakter üzerinden işleyen dahi yönetmen toplumun kadınlara yüklediği tektipleşmiş rolleri ve annelik kurumunu, personaların reddi üzerinden başarılı bir şekilde eleştirmeyi başarmıştır. Buna ek olarak kendi yaşamında da daima istenmeyen çocuk olarak var olmanın bir getirisiyle bu sorunsalı beyaz perdeye yansıtmıştır. Lacan aynaya büyük bir önem atfeder. Çünkü aynadan yansıyan öteki kimliğin tesis edilmesindeki en kilit role sahiptir. Bu bağlamda aynadaki yansımaları birleşen bu kadınlar birbirilerinin ötekisi olarak tek bir bedende kimlik tesis etmeyi başarmışlardır. Fakat filmin sonu bizi bu konuda sorgulamaya götürüyor. Kimlik ya da varoluş bir hiçten ibaret olabilir miydi? Ya da kimliğin gerçekten aidiyet gösterdiği tek bir varoluş mevcut olabilir miydi? Bu soruların cevabını merak eden sevgili okurlarımızı Bergman'ın büyüleyici sinemasına davet ediyor ve hepinize sağlıklı günler diliyoruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/b-russell-mutlu-olmak-hala-mumkun-mudur/\" ", "text": "İşte tüm kişisel gelişim kitaplarında, videolarında veya konuşmalarında uzmanlar bizlere içimize yönelmemizi tavsiye ederler. Russell, tam da bu noktada ortaya farklı bir tez atmıştır. Ona göre, içe yönelmek insanı delirtebilecek bir noktaya taşıyabilir ve bu yüzden de insan içini çok fazla kurcalamamalıdır. İnsan, dışarı yönelmeli ve farklı uğraşlar edinmelidir. Tabi bunları yaparken de kimseyi rahatsız etmemelidir. Hepimizde içe kapanma hastalığına eğilim vardır. Herkes önüne serili sayısız dünya manzarasından başını çevirip içindeki boşluğa bakmak eğilimindedir. Sürekli olarak içe kapanan insan, bir süre sonra mutsuzluk hezeyanının merkezine oturur. Oysa dışarda ilgimizi çekebilecek birçok uğraş vardır. Bunlardan biriyle bile meşgul olsak, varoluşsal sancıları düşünmeye vaktimiz bile kalmaz. Zaman içinde de edindiğimiz uğraşıları arttırmak mutluluğumuz yönünde atacağımız olumlu adımlardan biri olacaktır. Çünkü sürekli aynı bedensel veya beyinsel hareketleri yapmak bir süre sonra çabuk yorulmamıza neden olacaktır. Bir insan ne kadar çok şeye ilgi duyarsa, o kadar çok mutlu olma olanağına kavuşur ve o derece az kaderin insafına bağlı olur. Çünkü bu ilgilerden birini yitirecek olursa bir diğerine yönelebilir. Elbette hayat bize her gün güllerle dolu bir yol sunmayacak. Mutsuz olduğumuz zamanlarımız olacak. Ama bunu en iyi şekilde atlatabilmek de bizim elimizde. Kendimiz için bir şeyler yapmak, kendimize zaman ve fırsat tanımak bütün bunları yaparken de her şeyin yoluna gireceği yönünde düşünerek sabretmek, yapabileceğimiz en iyi şey olacaktır. Derler ki en yaratıcı ve en işe yarar fikirlerin çoğunluğu sakin bir kafada filizlenir. Bu şekilde davranarak duygusal dengemizi korumak bizim elimizdedir. Duygusal yorgunluğun kötülüğü, dinlenmeye engel oluşudur. İnsanın yorgunluğu arttıkça, onu üzerinden atması güçleşir. Russell, hayaller kurarken erişilebilir ve gerçekçi hayaller kurmanın daha iyi olacağını belirtir. Çünkü aşırı hayalperestlik sonucunda gerçekçi olmayan hayaller kurabiliriz. Peki, bu hayalleri gerçekleştiremediğimizde ne olur? Duygusal bir çöküntü. Hiçbir insanın gücü sınırsız olmayacağı için, doyumsuz olanlar eninde sonunda aşamayacakları engellerle karşılaşacaklardır. Bugün geldiğimiz noktada ise insanların nefrete daha fazla eğilimli olduklarını görüyoruz. Kimse yaşamından hoşnut değil. Çünkü dünya nimetlerinden faydalanan bir kesime karşılık kendisinin bunlardan faydalanamadığını düşünür. Bu noktada ise o insan için yaşam anlamını yitirir. Böyle bir durumda insan duygusal yorgunluk içerisine girecektir. Bedensel yorgunluk dinlenme ile geçer ama duygusal yorgunluk kolay kolay geçmez. İnsanın bunu üzerinden atması oldukça güçtür. Uygar insanın bu çıkmazdan kurtulması için Russell'a göre; görünüşünü ve zekasını geliştirdiği kadar gönlünü de geliştirmesi gerekir. Nefsini yenmesi ve bunu yaparken de özgürlüğünü kazanmasını öğrenmelidir. Özgürlük, mutluluğu da beraberinde getirecektir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bbcye-gore-dunya-sinemasinin-en-iyi-filmleri/\" ", "text": "BBC'ye Göre Dünya Sinemasının En İyi Filmleri! BBC Kültür, dünya sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerini belirlemek için 43 ülkeden 209 film eleştirmeninin görüşlerine başvurdu. Ankete katılan film eleştirmenlerinin her birinden, İngilizce filmler dışında dünya sinemasından en beğendikleri 10 filmi sıralamaları istendi. En fazla listeye giren filmler, sıralamaya göre ilk 100'deki yerini aldı. Listedeki 100 film; 24 ülke, 19 dil ve 67 yönetmene ait. Listeye giren filmlerin 27'si Fransızca, 12'si Çince ve 11'er tanesi de İtalyanca ve Japonca. İlk 100'e giren filmlerin dördü kadın yönetmenlere aitken; listenin bir numarasında ise Japon yönetmen Akira Kurosawa'nın 1954 yapımı Yedi Samuray filmi yer aldı. - Yedi Samuray (Seven Samurai Akira Kurosawa, 1954) - Bisiklet Hırsızları (Bicycle Thieves Vittorio de Sica, 1948) - Tokyo Hikayesi (Tokyo Story Yasujiro Ozu, 1953) - Rashomon (Akira Kurosawa, 1950) - Oyunun Kuralı (The Rules of the Game Jean Renoir, 1939) - Persona (Ingmar Bergman, 1966) - 8 1/2 (Federico Fellini, 1963) - 400 Darbe (The 400 Blows François Truffaut, 1959) - Aşk Zamanı (In the Mood for Love Wong Kar-wai, 2000) - Tatlı Hayat (La Dolce Vita Federico Fellini, 1960) - Serseri Aşıklar (Breathless Jean-Luc Godard, 1960) - Hoşçakal Cariyem (Farewell My Concubine Chen Kaige, 1993) - M (Fritz Lang, 1931) - Jeanne Dielman, 23 Commerce Quay, 1080 Brussels (Chantal Akerman, 1975) - Pather Panchali (Satyajit Ray, 1955) - Metropolis (Fritz Lang, 1927) - Aguirre: Tanrının Gazabı (Aguirre, the Wrath of God Werner Herzog, 1972) - A City of Sadness (Hou Hsiao-hsien, 1989) - Cezayir Bağımsızlık Savaşı (The Battle of Algiers Gillo Pontecorvo, 1966) - Ayna (The Mirror Andrei Tarkovsky, 1974) - Bir Ayrılık (A Separation Asghar Farhadi, 2011) - Pan'ın Labirenti (Pan's Labyrinth Guillermo del Toro, 2006) - Jeanne D'arc'ın Izdırabı (The Passion of Joan of Arc Carl Theodor Dreyer, 1928) - Potemkin Zırhlısı (Battleship Potemkin Sergei M Eisenstein, 1925) - Yi Yi (Edward Yang, 2000) - Cennet Sineması (Cinema Paradiso Giuseppe Tornatore, 1988) - Arı Kovanının Ruhu (The Spirit of the Beehive Victor Erice, 1973) - Fanny and Alexander (Ingmar Bergman, 1982) - İhtiyar Delikanlı (Oldboy Park Chan-wook, 2003) - Yedinci Mühür (The Seventh Seal Ingmar Bergman, 1957) - Başkalarının Hayatı (The Lives of Others Florian Henckel von Donnersmarck, 2006) - Annem Hakkında Her Şey (All About My Mother Pedro Almodovar, 1999) - Oyun Vakti (Playtime Jacques Tati, 1967) - Arzunun Kanatları / Berlin Üzerindeki Gökyüzü (Wings of Desire Wim Wenders, 1987) - Leopar (The Leopard Luchino Visconti, 1963) - Harp Esirleri (La Grande Illusion Jean Renoir, 1937) - Ruhların Kaçışı (Spirited Away Hayao Miyazaki, 2001) - A Brighter Summer Day (Edward Yang, 1991) - Yakın Plan (Close-Up Abbas Kiarostami, 1990) - Andrei Rublev (Andrei Tarkovsky, 1966) - Yaşamak (To Live Zhang Yimou, 1994) - Tanrıkent (City of God Fernando Meirelles, Katia Lund, 2002) - İyi İş (Beau Travail Claire Denis, 1999) - 5'ten 7'ye Cleo (Cleo from 5 to 7 Agnes Varda, 1962) - L'Avventura (Michelangelo Antonioni, 1960) - Cennetin Çocukları (Children of Paradise Marcel Carne, 1945) - 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Months, 3 Weeks and 2 Days Cristian Mungiu, 2007) - Viridiana (Luis Bunuel, 1961) - İz Sürücü (Stalker Andrei Tarkovsky, 1979) - L'Atalante (Jean Vigo, 1934) - Cherbourg Şemsiyeleri (The Umbrellas of Cherbourg Jacques Demy, 1964) - Rastgele Balthazar (Au Hasard Balthazar Robert Bresson, 1966) - Geç Gelen Bahar (Late Spring Yasujiro Ozu, 1949) - Eat Drink Man Woman (Ang Lee, 1994) - Jules ve Jim (Jules and Jim François Truffaut, 1962) - Chungking Express (Wong Kar-wai, 1994) - Solaris (Andrei Tarkovsky, 1972) - The Earrings of Madame de... (Max Ophüls, 1953) - Gel ve Gör (Come and See Elem Klimov, 1985) - Le Mepris (Jean-Luc Godard, 1963) - Sansho the Bailiff (Kenji Mizoguchi, 1954) - Touki Bouki (Djibril Diop Mambety, 1973) - Spring in a Small Town (Fei Mu, 1948) - Üç Renk: Mavi (Three Colours: Blue Krzysztof Kieslowski, 1993) - Ordet (Carl Theodor Dreyer, 1955) - Korku Ruhu Kemirir (Ali: Fear Eats the Soul Rainer Werner Fassbinder, 1973) - Yok Edici Melek (The Exterminating Angel Luis Bunuel, 1962) - Ugetsu (Kenji Mizoguchi, 1953) - Aşk (Amour Michael Haneke, 2012) - Batan Güneş (L'Eclisse Michelangelo Antonioni, 1962) - Happy Together (Wong Kar-wai, 1997) - Yaşamak (Ikiru Akira Kurosawa, 1952) - Kameralı Adam (Man with a Movie Camera Dziga Vertov, 1929) - Çılgın Pierro (Pierrot Le Fou Jean-Luc Godard, 1965) - Gündüz Güzeli (Belle de Jour Luis Bunuel, 1967) - Ananı Da! (Y Tu Mama Tambien Alfonso Cuaron, 2001) - Konformist (The Conformist Bernardo Bertolucci, 1970) - Kaplan ve Ejderha (Crouching Tiger, Hidden Dragon Ang Lee, 2000) - Ran (Akira Kurosawa, 1985) - Los Olvidados (Luis Bunuel, 1950) - Celine and Julie go Boating (Jacques Rivette, 1974) - Amelie (Jean-Pierre Jeunet, 2001) - Sonsuz Sokaklar (La Strada Federico Fellini, 1954) - Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (The Discreet Charm of the Bourgeoisie Luis Bunuel, 1972) - Umberto D (Vittorio de Sica, 1952) - La Jetee (Chris Marker, 1962) - Cabiria'nın Geceleri (The Nights of Cabiria Federico Fellini, 1957) - Son Krizantemlerin Öyküsü (The Story of the Last Chrysanthemum Kenji Mizoguchi, 1939) - Yaban Çilekleri (Wild Strawberries Ingmar Bergman, 1957) - Hiroşima Sevgilim (Hiroshima Mon Amour Alain Resnais, 1959) - Rififi (Jules Dassin, 1955) - Bir Evlilikten Manzaralar (Scenes from a Marriage Ingmar Bergman, 1973) - Kırmızı Fenerler(Raise the Red Lantern Zhang Yimou, 1991) - Arkadaşımın Evi Nerede? (Where is the Friend's Home? Abbas Kiarostami, 1987) - Ukigumo (Mikio Naruse, 1955) - Shoah (Claude Lanzmann, 1985) - Kirazın Tadı (Taste of Cherry Abbas Kiarostami, 1997) - In the Heat of the Sun (Jiang Wen, 1994) - Küller ve Elmaslar (Ashes and Diamonds Andrzej Wajda, 1958) - Puslu Manzaralar (Landscape in the Mist Theo Angelopoulos, 1988)"} {"url": "https://sanatkaravani.com/bedenin-goze-direnisi-hannah-wilke/\" ", "text": "1940 yılında New York'ta doğan Hannah Wilke, feminizmin yükselişe geçtiği yıllarda ürettiği eserleriyle tanınmaya başlandı. Kadın olma, feminizm ve cinsellik gibi yaygın kavramları incelemek ve onlara meydan okumak için çeşitli fotoğraf, performans, heykel, çizim, montaj ve video araçlarını kullandı. Feminist meselelerle doğrudan ilgilenmek amacıyla çalışmalarında vajinal görüntüleri kullanan ilk sanatçılardan biriydi. 1950'lerin sonundan 1970'lerin başlarına kadar Wilke, bedene dayalı bir tür kadın ikonografisi yaratmaya çalıştı, kadın cinsel organına çok benzeyen soyut, organik formlar inşa etti. 1970'lerde, performalist otoportreler olarak adlandırdığı performans parçaları için kendi vücudunu kullanmaya başladı. Video veya fotoğraflarla ölümsüzleştirilen bu performanslar, kadın bedeninin geleneksel jestleri, pozları ve niteliklerine dikkat çekerek ve onları ironik hale getirerek erotik stereotiplerle yüzleştirmek içindi. SOS Obje Serisi (SOS Starification Object Series -1974-82) olarak anılan çalışmasında, sanatçı çiğnenmiş sakız parçalarını çıplak tenine yapıştırarak kamera önünde poz verdi. Yüzüne de sakız yapıştırdığı bu garip çalışması, kabilesel imgelerin insan vücudundaki kalıtsal izlere ve vajinaya gönderme yapıyordu. Wilke'nin vücuduna yapıştırdığı yuvarlak sakız parçaları aynı zamanda erkeğin gözünü de temsil ediyordu. 1980'lerin sonlarında Wilke'ye kanser teşhisi kondu ve hayatının son yıllarında bu hastalıkla mücadele etti. Ölmeden kısa bir süre önce, hastanede kendini çıplak olarak fotoğrafladı. Sanatçının diğer çalışmaları için hannahwilke adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/beethoven-ruhunu-seytana-nasil-satti/\" ", "text": "Bundan tam 193 yıl önce, 26 Mart 1827 yılı baharında Viyana şehri, tarihinde gördüğü en büyük fırtınayı yaşamaktadır. Ludwig van Beethoven, odasında piyanosunun üstüne kapanmıştır ve henüz bitirdiği Onuncu Senfoni de piyanonun üstünde yer almaktadır. Emindir ki bu son ve en büyük eseri olacaktır. Gölgelerden çıkıp gelen güzel peri Kader ve çarpık cüce oğlu Sille, Beethoven'ın zaten şüphelenmekte olduğu gerçeği haber verir: Bu gece, dünyadaki son gecesi olacaktır. Kader ve Sille'ye, Beethoven'ın geçmişinden çeşitli peri ve hayaletler eşlik etmektedir. Tüm bu anlatılanlar, Trans Siberian Orchestra'nın 2000 yılında yayınlanan Beethoven's Last Night isimli senfonik rock albümünün giriş parçasında geçer. 1996'da yapımcı, besteci ve söz yazarı Paul O'Neill tarafından kurulan Amerikalı progresif rock grubu Trans Siberian Orchestra, yine bir diğer Amerikan progresif rock grubu Savatage üyeleri Jon Oliva ve Al Pitrelli ile klavyeci ve yapımcı Robert Kinkel'ı bir araya getirir. Grup, ikinci albümü The Christmas Attic'in ardından 1999'da çıktıkları turnede popülerlik kazanmaya başlar. Washington Post, grubun müziğini Pink Floyd'un Radio City Music Hall'da Yes ve The Who ile buluşması şeklinde tanımlar. Grubun yayımladığı rock operaları arasında Christmas Eve and Other Stories, The Christmas Attic, Beethoven's Last Night, The Lost Christmas Eve, Night Castle ve Letters From the Labyrinth bulunur. Trans-Siberian Orchestra; yaylı çalgılar bölümü, ışık gösterisi, lazerler, hareketli sahne dekorları, video ekranları ve müzikle eş zamanlı efektler içeren teferruatlı konserleriyle ün kazanır. Jon Oliva Savatage'ın senfonik yönünü Trans Siberian Orchestra'nın beslediğini söylemektedir. Kullanılan enstrümanlar; elektro gitar, bass, bateri, piyano, klavye, cello, violin ve viola'dır ki tartışılmaz bir uyumları vardır. Grup; gerek vokaller, gerek enstrümantal uyum, gerek orijinallik ve gerekse ustalık açısından mükemmeldir. Beethoven's Last Night, klasik dönemden romantik döneme geçiş sürecine büyük katkı sağlayan ve gelmiş geçmiş en ünlü ve en etkileyici bestecilerden biri olarak kabul edilen Alman piyanist ve besteci Beethoven'ın son gecesini konsept bir albüm olarak yayınlayarak klasik ve rock müziği bir araya getiren epik bir albümdür. Hikayesi ise şöyledir; saat gece yarısını gösterdiğinde Mephistopheles ortaya çıkarak bestecinin ruhunu almak için geldiğini söyler. Olanlara inanamayan Beethoven henüz vaktinin gelmediğini, Onuncu Senfoni'yi bitirmediğini söyler. Piyanonun üzerindeki notalara bakan şeytan istediği değişiklikleri yaparsa Beethoven'a ekstra zaman tanıyabileceğini söyler ancak Beethoven eserinde hiçbir şeyi değiştirmemeye kararlıdır. İstediğini alamayan şeytan Beethoven'e yeni tekliflerde bulunur fakat bir türlü emeline ulaşamaz. Onuncu Senfoni'yi almayı kafasına koyan şeytan, son çare olarak sokaktaki küçük bir çocuğu kullanır. Çocuğun ruhunun huzur içinde olması Beethoven'ın vereceği karara bağlıdır. Onuncu Senfoni karşılığında küçük çocuğun hayatından çıkacaktır. Çocuğun sorumluluğunun kendisinde olmadığını düşünen ve son ve kesin olarak şeytanı reddetmeye kararlı besteci, bir anda kendini çocuğa bakarken bulur. Bu tek hayatın, bestesinin milyonlara getireceği mutluluktan daha değerli olmadığı düşüncesiyle şeytana son ve kesin olarak hayır demek niyetindeki Beethoven, kendini olukta uyumakta olan ufaklığa bakarken bulur. Ve ağzından şeytanla anlaşma yaptığını gösteren kelimeler dökülür. Fakat şeytanın gözden kaçırdığı başka bir ayrıntı vardır, kanbur cüce Silla, Beethoven'ın kulağına eğilerek fitneyi sokar; şeytanın sözünü tutacağını nereden biliyorsun? der ve İncil'den koparılan bir sayfanın arkasına hazırladığı anlaşma ile şeytanı oyuna getirir. Bu koşullarda şeytanın bestecinin ruhu üzerinde hiç hakkı olmamıştır. Besteci kadere bundan sonra ne olacağını sorduğunda, kader ona dinleneceği ve bu gece cennetin bahçelerinde yeni bir rüyaya başlayacağı yanıtını verir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ben-bahceye-gocmus-kedileri-bulamadim-bu-hayatta/\" ", "text": "Göçmüş, yitip giden kedilerin hikayesi bu. Direnmenin, yok olmanın, kendine yabancılaşmanın hikayesi anlatılır burada. Bilge Karasu'nun 13 öyküden oluşan Göçmüş Kediler Bahçesi adlı kitabı, tekdüze anlatımlara bir meydan okuma adeta. Karasu'nun kendi öz dilini oluşturduğu öykülerde, daha önce karşılaşmadığımız sözcükler yer alıyor. Anlatımın etkisi; bazen kafanızı karıştırırken bazen de farklı duyguların girdabına sokuyor. Kişinin hastalıklarla uğraşması, dışarıdan sızmış bir düşmana kafa tutmasıdır. Yüreğin bozulması ise, Kişiyi kendiyle karşı karşıya getiriyor olsa gerek. Kişi yemeğe dahil, aşmağa bakar o engeli, yaşamak için. Hayvanın direnişiyle insanın direnişi özdeşleşiyor o zaman. Yürek böyle bir savaştayken çıkrık olmağı kabul etmek iç karartısı, yüz kızartısı bir şey. Sevişmeksizin de sevginin yaşanabileceğine inandırmağa çalıştım kendimi... Garip değil mi yaşamımızı nasıl kurduğumuz? Bir iplik parçası, bir çivi, bir mantar, bir kağıt, bir paçavra, biraz toz, birkaç hiç... Bir araya gelir bunlar, adı bir yaşam olur. Öykü içinde öykünün sürüp gittiği kitapta; bireyin toplumdan uzaklaşması, kendi kavgası ve bazen de kendi oyununun içinde figürana dönüşmesi, kaçınılmaz bir sonuç olur. Hazır değilim dediğin için giremedik karanlığın içine; ölümden korktun. Oysa ölümle bir araya gelmeden, acılar çekip parça parça olmadan, gönlün tazelenmez, yeniden doğamazsın. Ölüler her şeyi bilir; öğrenmenin yolu da ölmektir. Dilin içerisindeki girdap, İnsanı sürüklerken kurgudaki ironi oldukça derindir. Bu ironi, kişinin kendisine midir yoksa topluma mı? Ya da ikisini kapsayan bir olguda mıdır bilinmez. Herkesin, kim bilir, belki de ancak çoğu insanın demeli ya, giyinmek için uğraşıp didindiği bir dünyada, insanların arkasını kat kat kalınlaştırmak için olmasa bile, kış aylarının acı soğuğu estiği zaman sırtını pek tutabilmek için çalışıp çalışıp yaşadığı bir ülkede soyunmaktan başka şey dilemeyen bir adamın masalı bu. Aslında Bilge Karasu'nun dildeki yaratımı hep bir dilemma içindedir. Çoğu eserinde dip notlarla kendisinin konuşması, onun üslubuna yabancı bir bireyi daha ekler. Yaratıcı, bir şeyi gerçekten var etmiş midir yoksa bir hayale bizi de mi ortak etmek ister soruları, içimizdeki savaşın nedeni olur. Göçme oyunu sözünü o da açıklamamıştı ama. Göçme oyununun oynandığı bahçeye göçmüşler bahçesi adını bilerek verebilirdim ama o sözü, daha hiçbir şey bilmezken uydurmuştum. Sonra başka bir şey geldi usuma o ara. Burası, göçmüşlerin bahçesi değildi, göçecek kedilerin çekilip gözden ırak ölmeğe baktıkları yeriydi herhalde bu kentin; göçmüş kediler bahçesiydi bu. Aslında ne kedi vardı bu diyarlarda ne de göçecek biri, biz kendi gerçekliğimizde savaşıp duruyorduk. Direnmenin tutkusu bizde derin yaralar açıyordu. Sevgiyi ve sevmeyi, var olmayı ve yok olmayı benliğimize bir türlü anlatamıyorduk. Korku, ördüğümüz duvarların iki yanında da, duradurur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/beni-olmak-acisiyla-yalniz-birak-sohrab-sepehri/\" ", "text": "Suyun, rengin, hüznün şairidir Sohrab Sepehri. Belki de en çok hüznün. Dostu Füruğ Ferruhzad ile aynı hüznü paylaşmıştır. Çünkü yalnızdır. Yalnız kalmıştır. Bazen Nilgün Marmara'nın penceresinden bakmıştır dünyaya, ama inadına yaşama tutunmuştur. Sepehri, kuşkusuz İran edebiyatına çok şey katmıştır. Renge olan tutkusu onu resme götürmüş ve Tahran'da resim bölümünde eğitim almıştır. Böylelikle renk; şiirlerinde dizeye, tuvalinde resme dönüşmüştür. Konuşmadan geçmek gerek bu yolun kıvrımından. Bir renk ölmüş bu engin gecenin kenarında. Savaşlar her yeri sardığında, şiiri de sarmıştı. Çocukların ölümü, şairin kanayan yaralarından biriydi. Zırhlı tekerleğin çocuğun düşü üstünden geçtiği kargaşada. Yalnızlık ve ölüm duygusunu hep yan yana işledi dizelerde. Ölüme dirense de yakalandığı kansere daha fazla dayanamadı ve doğduğu topraklara bıraktı kendini. Rüzgarın sesini dinliyordu pencerelerde ve Tanrı'yı arıyordu boşlukta. Sohrab Sepehri'nin kitapları; başta İngilizce, Fransızca, İtalyanca olmak üzere toplam yedi dile çevrildi. Şair, yaşamın karanlığına nice renkler bıraktı. Çoğu şiirine yansıyan yalnızlık, aşka da işlemişti."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bilgeligin-arttigi-yerde-keder-de-artar-ve-bilgisini-arttiran-derdini-de-arttirir-tarkovsky/\" ", "text": "Rusya'nın ortaçağına değinen; yıkımların, baskıların ve de ölümlerin anlatıldığı bir Tarkovsky filmi, Andrey Rublev. Film, İktidar hırsı uğruna kardeş katlinin vacip olduğu; savaşların bitmek bilmediği bir ülkede sanatını icra etmeye çalışan bir keşişin hikayesi üzerine kuruludur. Her şeye rağmen resim yapmayı sürdüren Andrey Rublev; bitmek bilmeyen Tatar saldırıları, yaşanan açlık, işkence ve fiziksel zorluklar karşısında dinsel sorgulamalara başlar. Bu nedenle artık resim yapmakta kararsızdır. Sanatçı-iktidar ilişkisine değinen Tarkovsky, filmindeki yaratılış olgusunu yıkım ile yansıtır. Siyah beyaz çekimlerde, film boyunca yağmurlu ve karlı sahneler vardır. Rublev çamurlu yolları arşınladıkça; soytarılar, ayyaşlar ve pagan inancına sahip insanlarla karşılaşır. Ancak bu insanlar, dönemin siyasi ve dinsel algısının ötesinde olduğu için işkencelerden geçirilir ya da öldürülür. Rus prensleri arasında yaşanan iktidar hırsı nedeniyle şehir adeta bir kaosa bürünür. Tatarlar şehri yağmalayıp yakarlar. Dilsiz bir kıza tecavüz etmeye yeltenen bir adamı öldürmek zorunda kalan Rublev ise bütün inancını yitirir. Gördükleri karşısında derin bir yalnızlığın içerisinde kaybolan Rublev, resim yapmayı bırakır. Rus kültürünün ahlaki değerlerine de yansıtan Tarkovsky bu sahnelerle, sanatçıyı toplumun gerçekleriyle yüzleşmeye davet eder. Bu kısımlarda Tolstoy ve Dostoyevski etkileri hissedilir. Simgesel anlatımın yoğun olduğu filmde, savaş görüntüleriyle beraber kilise üzerine yağan kar bütün atmosferi değiştirir. Dilsiz kız ölen annesinin üzerine kapanıp öylece kalmıştır. Bu sefer kilisenin üzerine yağan karı, ağır çekimlerle anne- kız üzerinde görürüz. Tarkovsky'nin filmlerinde hiç eksik etmediği atlar yine kadrajdadır. Kilise kapısında beliren atlar, düşen atlar, yüzen atlar, savaşta ölen atlar... Görüntülerle birlikte adeta Bruegel tabloları yeniden can bulur. Yaşam artık çerçevenin ötesine geçmiştir. Yaşanan savaş sonrası, kıtlık baş gösterir. İnsanların tek yiyebildiği şey, çürümüş elmalardır. Andrey Rublev'in derin sessizliği devam eder. Köyde hayatta kalan tek genç ise çan ustasının oğlu Boristir. Prens büyük bir çan yapımı için sipariş vermiştir, ancak bunu yapabilecek kimse yoktur. Henüz çocuk yaşta olan Boris, büyük uğraşlar sonucu çan yapımını üstlenir. İvan'ın Çocukluğu'nda gördüğümüz inançlı-cesur çocuk karakteri burada da karşımıza çıkar. Aynı zamanda Boris'in de tıpkı İvan karakteri gibi anne ve babasının olmayışı, Tarkovsky'deki anne- baba özleminin yansımadır. Boris'in gece gündüz uyumadan büyük bir inançla çanı bitirmeye çalıştığını gören Rublev, Boris'i günlerce izler. Boris'teki inanç ve tutku Rublev'i derinden etkiler. Çan bittikten sonra toplanan kalabalık büyük bir hayranlıkla çanı seyreder. Boris ise bir ideayı başarmanın mutluluğuyla uzak bir yerde hıçkırarak ağlar. Rublev, Boris'in yanına giderek uzun zaman sonra yeniden konuşur ve Boris'i teselli eder. Bu esnada beyaz bir at ve beyaz kıyafetler içerisinde bir kadın, ağır çekimlerle sahneye dahil olur. Kadın, gülümser vaziyette Rublev ile göz göze gelir. Bir anda siyah beyaz görüntü yerini gösterilen ikon resimleriyle renkli görüntülere bırakır. Tarkovsky bu final sahnesiyle yitirilen bir umudu tekrar var etmiştir. Tanrı, iktidar, ahlak, hırs ve umut üzerine kurulu film, dönemin siyasileri tarafından yasaklansa da hem tarihsel yapısı hem de sanatsal ifadesi kuşkusuz ayrı bir öneme sahip."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bilinen-en-eski-muzik-kompozisyonu-seikilos-agidi/\" ", "text": "Her geçen gün dijitalleşen müzik dünyası ile, yenilenen, güçlenen ve etkisini arttıran bir müzik kültürü sarıyor etrafımızı. Bu kültür, yenilikçi, deneysel ve zevkli olmasıyla birlikte birçok şeyi de kolaylaştımış oluyor. Fakat bana soracak olursanız bu 'kolaylaşma' bazen farklılaşmayı, bazen değerli olanı geriye itme ve unutma eğilimini de beraberinde getiriyor. Dijital ortamların insanlara sağladığı pratiklik yadsınamaz, lakin geçmişten gelene de kulak vermeyi unutmamalı insan. Geçmişten bahsederken, genellikle kulağıma hüzünlü besteler çalınır. Bu nedenle, geçmişten aldığım bu ilhamın bana verdiği yetkiye dayanarak size, en eski hüzünlü kompozisyonlardan biri olan Seikilos Ağıdı'nın hikayesinden bahsetmek istiyorum. Antik Yunan'dan kalma, dünyanın bilinen en eski ikinci kompozisyonu Seikilos. Bu ağıt, bir çiçek standı olarak kullanılan mermer bir taşın üzerine kazınmış, dünyadaki en yaşlı ve en eski müzik bestesi. Söylentiye göre, Seikilos Efsanesi olarak da bilinen bu kompozisyon, Danimarka Ulusal Müzesi'nde yerini almadan önce yıllarca bir evin bahçesinde dikkat çekmeyecek bir şekilde tutulmuş. M. Ö. ikinci yüzyılda yaşamış Seikilos'un, bu notaları ölen karısı Euterpe'nin anısına onun mezar taşına yazmış olduğu biliniyor. Daha öncesinde de mezar taşlarında buna benzer kompozisyonlar bulunmuş, ancak hiçbiri MÖ 100 yılında cisimleşmiş Seikilos Ağıdı kadar başarılı bir şekilde günümüze gelememiş. Seikolos Mezar Yazıtı üzerindeki bu ağıt, müzikal olarak tamamının yorumlanması mümkün olan ilk eser. Bu mezar yazıtı 1882-1883 yıllarında Aydın-İzmir demir yolunun inşaatı sırasında Edward Purser tarafından, Tralleis Antik Kenti'nde bulunmuş. Purser bunu kendi özel koleksiyonuna eklemiş. Sonrasında, sütunun altı kırık tabanı Purser'in eşi tarafından saksı olarak değerlendirildiği için, metnin bir satırının kayıp olduğu söylentisi ortaya çıkmış. Bu nedenle de Seikilos'un bu ağıdı ölen karışı Euterpe'ye mi, yoksa oğluna mı yazdığı henüz kesin olarak bilinmiyor. , , Hoson zes, phainou, , pros oligon esti to zen, x . to telos ho chronos apaitei."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-aciyi-fotografa-yuklemek-david-seymour/\" ", "text": "Savaşın yarattığı yıkım arasında, bir insanın yaşamı nasıl devam eder? Kaosun ortasında kalan insanın çaresizliği, sıkışmışlığı fotoğraflara nasıl yansır. Ve Sontag'ın deyimiyle: Başkasının acısına nasıl bakılır? David Seymour, bu sorular üzerinden yaşamı irdeleyen bir fotoğrafçı. Savaşın değiştirdiği yaşamlara değinen sanatçı, bunu yansımayı imgeler aracılığıyla gerçekleştirir. Robert Capa ve Henri Carter Bresson gibi değerli sanatçılarla birlikte çalışmalar üreten Seymour, acı ve çocuk imgesi üzerinde yoğunlaştı. Foto muhabiri olarak çalıştığı dönemde, onu en çok çocukların yaşadığı acılar etkilemişti. Seymour'un çektiği fotoğraflar derin etkiler yaratmıştı, bu nedenle II. Dünya Savaşı devam ettiği sıralarda UNICEF tarafından görevlendirildi. Ve savaşın en savunmasız mağdurlarını fotoğraflar aracılığıyla yansıttı. Sanatçı; Avusturya, Yunanistan, İtalya, Macaristan, Polonya, İspanya, İsrail gibi ülkelerde çatışmaların arasında kaldı. Ruhsal yönden çökmüş ve fiziksel travma geçirmiş çocuklarla karşılaştı. Ailelerinden uzaklaştırılmış, kamplara kapatılmış, aç bırakılmış, tecavüze uğramış çocuklarda, unutulmayacak derin yaralara tanıklık etti. David Seymour, 1942 yılında Nazi baskısından kurtulmak için soyadını değiştirerek Amerikan vatandaşı oldu. Kendisi başına gelebilecek korkunç şeylerden uzaklaşsa da ailesi Naziler tarafından öldürüldü. Sanatçı, siyasal çıkarlar uğruna yok olan insanlığın dramını yansıtırken kendisi de trajik bir biçimde, 1956 yılında İsrail-Filistin savaşını görüntülerken vurularak öldürüldü. Seymour'dan geriye bir acının panoraması kaldı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-anti-genesis-filmi-torino-ati/\" ", "text": "Varoluş sorunsalı üzerine kurulan Bella Tarr yönetmenliğindeki Torino Atı ; 1889 yılında Torino'da kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlayan ve bu olaydan sonra toparlanamayan Nietzsche'yi anlatarak başlar. Fırtınalı, sisli havanın içerisinde bedenindeki kırbaç izleriyle, yılgınlıkla yürüyen atın görüntüsü; uzun sekans çekimlerle trajik bir atmosfer oluşturur. Bella Tarr'ın sıkça başvurduğu bu gri çekimler, umutsuzluğun temsilidir. Nitekim film bitene kadar dinmek bilmeyen şiddetli fırtına da bu duruma eşlik eder. Nietzsche'nin Tanrı Öldü sözüne atıfta bulunur nitelikte ilerleyen filmde, Bella Tar filmi altı güne bölerek hikayelendirmiştir. Bir anti-genesisin geçekleştiği kısımlarda, altı günde yaratılan dünyanın her günü aynıdır. Baba ve kızının kaldığı evde olaylar her gün aynı şekilde gelişir. Çok az diyaloğun geliştiği filmde baba kız arasındaki ilişki, patron-işçi ilişkisinden farksız değildir. Tarr, filme yoğun bir dram eklerken Macaristan'ın o yıllarda yaşadığı yoksulluğa da değinmiştir. Altı gün boyunca baba-kızın yediği tek şey sobanın üzerinde haşlanan patatestir. Simgesel anlatımların yoğun olduğu filmde, aslolan şeylerden birisi bir atın yaşadıkları hikayeye nüfuz etmesidir. Atın yemek yemeyip, su içmeyişi, ona söylenen sözlere kayıtsız kalışı ve gözlerindeki hüzün yakın plan çekimlerle daha da öne çıkarılır. Attaki yalnızlığı baba ve kızında da görürüz. İkisi de birbirine karşı kayıtsızdır. Günlerce ikisi de aynı yalnızlıkla pencerenin ötesinde yaşananlara bakarlar. Günlerce devam eden fırtına etkisini gittikçe arttırır. Başka bir yere gitmek isterler ancak fırtına karşısında çaresiz kalırlar. Gittikçe her şey daha da kötüleşir. Önce kuyudaki su çekilir. Sonra, lambalarındaki gaz biter karanlıkta kalırlar. Bu olaylar yaşanırken atın ne halde olduğunu kimse bilmez. Sonunda yakacakları odun ve közde tükenir. Ve baba-kız masada pişmemiş patatesler ile baş başa kalır. Nereye gidiyor şimdi? Nereye gidiyoruz şimdi? Tüm güneşlerden uzak!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-bekleyis-filmi-ruzgar-bizi-surukleyecek-abbas-kiyarustemi/\" ", "text": "Adını füruğ ferruhzad'ın dizelerinden alan Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmi; eski bir gelenek olan, yas törenlerini görüntülemek üzere yola düşen Behzad'ın hikayesi üzerine kuruludur. Filmin açılış sekansında Abbas Kiyarüstemi'nin diğer filmlerinden de aşina olduğumuz uzun, tozlu, kurak yollarda buluruz kendimizi. Dağlarla çevrili olan bir köye gelen Behzad ve ekibi, 'yas töreni ' görebilmek adına yaşlı ve hasta bir kadının öleceği günü bekler. Bu bekleyişle beraber sıradan insanların hayatları, kadın- erkek ilişkileri ve yaşama dair pek çok hikaye diyaloglar aracılığıyla filmde yer bulur. Dağların arasında saklı olan bu İran köyünde, telefonla konuşabilmenin tek yolu köyden biraz uzakta olan mezarların bulunduğu, yüksek bir tepedir. Behzad, telefonu her çaldığında arabasıyla mezarlığa gelir. Elektrik direği için derin bir kuyu kazan Yusuf'ta oradadır. Ancak Yusuf'un yüzünü hiç göremeyiz. Topraklar arasında, kazdığı kuyunun içerisinde kaybolmuştur. Bir ölüden tek farkı söylediği şarkılarla, bize ulaşan sesidir. Kiyarüstemi 'de gördüğümüz ölüm hissiyatı, bu mezarlık alanda tekrar hatırlatılır. Yaşamla ölüm arasında, bir hiçliğin ortasında tek başınadır Behzad. Sürekli bir bekleyişin işlendiği filmde, huzursuz bir ruh haliyle dolaşan Behzad, küçük bir çocuk olan Farzad ile arkadaş olur. Farzad, yaşlı kadına dair son gelişmelerden Behzad'ı haberdar eder. Köyde yaşlı insanlar ve çocukların dışında kimse yoktur. Ölümün ve yeniden doğumun işlendiği sahnelerde, Budizm'in etkilerine rastlanılır. Nitekim Behzad'ın mezarlıkta bulunduğu kısımlarda; bir kaplumbağanın görünmesi, Behzad'ın kaplumbağayı ters çevirişi ve kaplumbağanın bin bir çabayla dönüp yoluna devam etmesi, bunun göstergesidir. Kaplumbağa, Hint felsefesinde yeniden doğuşun sembolize edildiği hayvanlardan biridir. Sembolik anlatımların hakim olduğu bazı sahnelere, yoğun bir şiirsellikte yüklemiştir Kiyarüstemi. Behzad'ın süt almak için gittiği evde karanlık bir bodruma girişi sırasında; karanlık-aydınlık, siyah, beyaz gibi zıtlıklardan oluşan metaforik unsurlarla birlikte; Behzad'ın bodrumda genç bir kızla karşılaştıktan sonra, Füruğ'dan şiirler okuması bu sahnelerden biridir. Son kısımlarda Behzad ve yaşlı bir doktor arasında geçen diyalog, filmin ana hattını oluşturur. Ömer Hayyam'ın rubailerinin yer aldığı bu sahnelerde; gerçekliğin yaşadığımız anda olduğu ve öte dünyanın anlamsızlığı üzerine; felsefik ve ironik bir dil kullanılmıştır. Doktor: evet, yaşlılık başa bela ama ondan da kötüsü ölümdür. Doktor: Evet. Ölüm hepsinden daha kötü. İnsan gözlerini bu güzel dünyaya bu güzel tabiata Allah'ın verdiği sayısız nimete kapatıp gidiyor. Ve bir daha geri dönmüyor. Behzad: Fakat öbür dünyanın bu dünyadan daha güzel olduğunu söylüyorlar. Doktor: Öbür dünyaya gidip gelen var mı ki güzel olup olmadığını söylesin. Derler ki cennet, huri kızlarla hoştur. Ben derim ki üzüm suyu hoştur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-caresizligin-sanrisi-reha-erdem-filmi-a-ay/\" ", "text": "Zamanın, sıkışmışlığın, çaresizliğin sanrılarını yaşayan insanların hikayesi üzerine kurulu bir Reha Erdem filmi A Ay. Eski bir zamanın sarkacında sallanan bir evin içerisinde birbirinden bağımsız yaşayan kişilerin, ilerleyen zaman karşısında var-olmayışları derin bir trajediyi beraberinde getirir A Ay'da. Bu var-olmayışa inat, pek çok sahne de karşılaştığımız saatler ilerleyen zaman karşısında hiçsizleşen insanların sembolüdür. Yekta'nın birbirine zıt iki halası arasında kalışı, onlara kendini anlatamayışı hep bir kaçış yaratır. Evde birlikte yaşadığı Nükhet Seza halası, kendi benliğinde kaybolmuştur. Geçmişin hikayelerinde kendini kaybetmiştir. Film bu yönüyle tiyatral bir atmosfere dönüşür. Çok az diyaloğun yaşandığı filmde diyalogdan çok, asıl hissedilen monologdur. Nükhet Seza sürekli geçmişe dair hikayeler anlatır. Yekta, ona bir şeyler söylese de duymaz ve hikayelerine devam eder. Bu evde herkes kendi zamanını yaşar. Anılar ve rüyalar içerisinde sıkışmış Yekta ve evin içerisinde onlarla yaşayan martı aynı sıkışmışlıkla evin odalarında dolaşır. Camlar açıktır, ancak martı uçmaz. Onlar gibi evin içerisinden bir türlü ayrılamaz. Evin gıcırdayan kapıları, dökülmüş sıvası ve çekiminde etkisiyle bir uçurumda yer alıyor gibi görünüşü, her an yıkılacak dev bir nesneyi anımsatmaktadır. Filminin siyah-beyaz oluşu filmdeki bu atmosfere büyüleyici bir hava katar. Renk tezatlarının yarattığı etki, filmin kimi sahnelerini adeta bir fotoğrafa dönüştürür. Yekta'nın Nükhet Seza halası nasıl geçmiş zamanın simgesiyse, diğer halası Nehir de şimdinin, modernizmin temsilidir. Nehir, Burgaz Ada'da tek başına yaşayan eğitimli bir kadındır. Yekta'yı ablasının yanından alıp okula göndermek ister. Ancak bu üçlü arasındaki zıtlık hiçbir zaman bitmez. Yekta'nın tek düşündüğü annesini görmektir. Filmde sürekli saat sesleri duyulur. Kimi zaman takılan saat durmaksızın çalar. Nükhet Seza kendi geçmişinde öylesine kaybolmuştur ki hiçbir sesi duymaz. Böylelikle saatler, akmayan bir zamanın simgesi haline gelir. Ömer Kavur'un Gizli Yüz'ünde olduğu gibi o arayışın sonunda, yine bir saattir yüzleştiğimiz. Yekta'yı anlayan bir tek kişi vardır o da terkedilmiş manastırın bekçisidir. Münir Özkul'un oynadığı bu karakter ise tek başına bütün zamanlara meydan okur. Sartre'daki insanın her şeye anlam yükleme eleştirisi burada da hissedilir. Özkul'un Neml suresinden okuduğu bir kısım, Goethe'deki yeniden doğuşun anlatımıdır adeta. Filmin ilerleyen kısımlarında, Yekta'nın halası Nehir, öğrencilerinden Nuran'ı Yekta ile tanıştırır. Nuran elindeki fotoğraf makinesiyle, anlatılan bir hikayenin peşine takılıp sürekli martıları çeken bir çocuktur. Yekta'yla zaman geçirirken dahi, elinde makinesiyle martıları kovalar. Kısacası Nuran'da kendi hikayesinde kaybolmuştur. Filmin can alıcı sahnelerinden biri de, Yekta ve Nuran'ın gecenin bir vakti pencereden dışarıya baktıkları andır. Yekta'nın yüzünde annesini gördüğünü anladığımız bir gülümseme vardır. Beliren ışıkla birlikte Nuran anneyi fotoğraflamak ister. Ancak sabah fotoğraflara bakıldığında karanlıktan başka bir şey yoktur. Ve Nuran sadece fotoğrafa yansıyan görüntülerle dünyaya baktığı için hiçbir şey görmediğini söyler. Burada Göstergeler dünyası devreye girer. Bakmak ile görmek, gösteren-gösterilen ilişkisi... Kısacası Barthes'in deyimiyle: Fark-etmek için önce görmek gerekir. Yekta'nın isyanı da burada devreye girer ve filmin felsefik yönünü oluşturur. Günler ilerledikçe Yekta için durum daha da kötüye gider. Halası Nehir, Yekta'yı okula yazdırmak için evden götürmek ister, ancak annesini bir daha göremeyeceğini düşen Yekta evden ayrılmak istemez. Bu durum derin bir trajedi yaratır. Halası, zorla Yekta'ya ezberlettiği şiiri okutur. Yekta bir isyan parçası gibi durmadan william Blake'nin, Infant Sorrow adlı şiirini okur. Şiir, dünyanın kaosunda tek başına kalmış bir çocuğun çaresizliğini anlatır. Nehir en sonunda Yekta'nın annesini görmek için gittiği odaya kilit vurur. Yekta'yı zorla dışarıya götürür. Pasajlarda dolaşırken Yekta'nın acısı bedeninin dışına taşar. Sürekli kaçmak ister, ancak Nehir onu yakalar ve geri getirir. Yekta en sonunda kendini yere bırakır... Ve can çekişen bedeninden düşen sözler derin yaralar açar. Yekta filmin sonunda manastır bekçisinin yanına gider. Münir Özkul İtalyanca Edip Cansever'in Tragedyalar'ını okumaya başlar. Böylelikle filme, Edip'in yalnızlığı ve yabancılaşması da dahil olur. O makul sonda herkes kendi acısıyla yüzleşir. Yekta'nın elleriyle gömdüğü martıyı, toprağı elleriyle kazan bir kedi yer."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-cesmeye-kosar-gibi-kosuyorum-sana-cemal-sureya/\" ", "text": "Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız. Seni seviyorum. İçimizde her saniye, her dakika artan hüzün, havsamıza yapışan sancı ve gökyüzünde umut arayışı. Hayatın yüreğimizdeki acıları derinleştiren tavrı, hiç değişmedi şimdiye denk. Sevgiyi ararken sevgisizlik sarıyor her yanımızı. O yüzden bir sevdaya gebeyiz hepimiz. O sevdaya tutunup acımızı bölüşürsek, belki de şu dünyada daha güçlü oluruz. Sevda sözlerinin bini bir para deyip, acılarını bölüşüp sevdasına dizeler ekleyen bir şair Cemal Süreya. Öyle ki çok sevdiği Zuhal'i ya da Elif'i hastanede yatarken dahi dizeleriyle, sözleriyle yalnız bırakmamış ona hasretini mektuplara dökmüştür. N'olur, akkavak kızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırlarımı ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ırmak gibi ayrı yerlerden koptuk geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Şair, sevdasına eklenen yoksulluğa, olumsuzluklara rağmen yılmamıştır. Çünkü bilir, ikisi yan yana oldu mu ne yoksulluk kalır ne de umutsuzluk. Beykoz'a ilk gittiğimiz gün kazan ve kovalarla su taşıdığımızı, hortumla su taşıdığımızı, asıl onu hiç unutmam. Doğu kapısı otobüsüne yetişmek ne güzel oluyordu. Kısacası, çok güzel günlerde yaşadık bu arada. Kimsenin tadamayacağı bazı mutlulukları da tattık, sanırsam. Sonunda gelip kentin iyice magazinleştiği bir semte yerleştik yeniden. Şimdiyse Başkente yolcuyuz... Evet, ne anılar. Nice serüven geçirdik, ne dostluklar eskittik, bir biz ikimiz kaldık ayakta. Aynı sapta tüveyçlerini birbirine dönmüş iki çiçek gibiyiz; bir de tomurcuğumuz var. Şimdilerde iyice anlamını yitiren 'aşk' sözcüğünü de pek sevmemiştir şair. Öyle ki, sevdası sözcüklere sığmaz. Süreya, sevginin de örselememesi gerektiğini, ince bir çizgide olduğunu hatırlatır bize. Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben arasındaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var. Kişi kimi zaman çok sevmenin getirdiği yanlışlıklara da düşüyor. Sevdiği şeyi göğsüne fazlaca bastırırken örseliyor onu. Hoyratlaşıyor bir yerde aşk. Küçük yaşta yaşadığı sürgünler, yıkımlar, ölümler belki de hiç dinmeyen ağıtıdır Süreya'nın. Sevgiye açtır, çünkü annesini küçükken kaybetmiştir. Sevgiye açtır, çünkü hiç bilmediği bir coğrafyaya sürgün gitmiştir ve babasını da erken yaşta kaybetmiştir. Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli bir erin nezaretinde Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlılığım biraz da o, çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. Memo'ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu öksüzlükleri de değerlendirmelisin. Şair Beykoz semtinde yaşama hayali kurarken; bazı sebeplerden dolayı Ankara'ya gitmişti. Bir taraftan memurlukla uğraşırken bir taraftan da sevdiği şiir ve edebiyat çevirilerine devam etmeye çalışıyordu. Ve o sıralarda devam eden siyasi bunalım Süreya'nın mektuplarına da yansımıştı. Yarın akşam, daha doğrusu yarın gece kurtulmuş olacağız. Öyle mi olacak? Ben inanıyorum buna. Tersini düşünemiyorum bile. Her şeye rağmen şiire devam eden şair, umudun şiirde olduğunu ve şiir yazmanın kişiye direnç katacağını belirtmiştir. Şiir yaz. Şiirdir kişiyi kurtaran bu karanlık, bu yalnızlıkla, berbatlıklarla dolu evrende... Canım çok sıkılıyor. Ama her acıya alışmayı öğrenmişimdir ben. Ankara'da kaldığı yıllarda şairin sıkıntısı oldukça derindir. Devam eden siyasi ve politik sıkıntının yanında; eşinin ve oğlunun İstanbul'da oluşu, bir türlü kiralık ev tutamaması ve Zuhal'in devam eden hastalığı Cemal Süreya'yı oldukça yıpratmıştır. Ey Ankara, Ankara. Bütün sevdiklerim İstanbul'da! Ey düzyazı, sen ancak uçağa binebilirsin! Resim yapmak istiyorum: kendi ölümün resmini. Şairin Ankara hayatı, beklemekle geçmiş desek yeridir. Oğlunu beklemiş, siyasi bunalımın düzeleceğini beklemiş; yazılarından kazandığı paraların verilmesini beklemiş ve en önemlisi sevdiğini beklemiştir. Cemal Süreya'nın uzunca süren hasreti ve yalnızlığı, sevdasına daha da sıkı tutunmasını öğretmiştir. Nitekim, hayat oldukça kısaydı. Hayat uzun değil sevgilim. Güzel geçirmeliyiz hayatımızı. Sen yanımda ol, gam kasavet çeker gider. Türkülenirim. Mutluluk gelir ılım ılım. Sevda sözlerinin bini bir para."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-cografyaya-sinen-huznu-anlatabilmek-raghu-rai/\" ", "text": "Raghu Rai, hem fotoğraflarıyla hem de yazılarıyla Hindistan'da yetmişli yılların sonrasında meydana gelen trajedinin ön belliğini oluşturdu. Ezilen sınıfların yaşamlarına odaklanarak; sosyal, politik ve kültürel temaların ikilemini bir arada, gerçekçi bir üslupla yansıttı. 1965 yılında Hindistan'daki ekonomik buhranın yarattığı etkiyle işsiz kalan Raghu Rai, iş bula bilme umuduyla fotoğraf çalışmalarına başladı. Bir yıl gibi bir süreden sona Yeni Delhi'deki The Statesman gazetesinde işe alındı. Aynı zamanda bağımsız bir fotoğrafçı olarak çalışmalarına devam eden Rai, bilinçli bir şekilde renkli fotoğrafı reddederek siyah-beyaz fotoğraflar üretti. Ona göre insanın ruhunu yakalamak önemliydi ve bu da siyah-beyaz çekilmiş bir fotoğraf aracılığıyla olabilirdi. Rai'nin fotoğrafları, 1971 yılında Pariste sergilenince Henri Cartier-Bresson'un dikkatini çekti. Bresson, 1977'de Rai'yi Magnum grubuna katılmak üzere aday gösterdi. Böylelikle Rai, Magnum'a katılan İlk Hintli fotoğrafçı oldu. 1984 yılında Bhopal'da gerçekleşen kimyasal felaketi fotoğraflayan sanatçı, acının coğrafyasında yalnızlaştıran insanların trajedilerine ortak oldu. Bhopal'da Bir fabrikadan yayılan zehirli gazla ölenlerin sayısı, 7000 olarak tahmin edildi. Felaketten sonra Raghu Rai, bir çocuğun yüzünü gömülmeden kısa bir süre önce fotoğrafladı. Bu fotoğraf, yılın Dünya Basın Fotoğrafçılığı'nda, trajedinin simgesi haline geldi. Raghu Rai'nin ortaya çıkardığı görüntüler, bizi içerisine çekerek empati kurmamızı ve sahnenin bir parçası gibi hissetmemizi sağlar. Her zaman yakın çekimle ve çarpıcı kompozisyon dahilinde bireylerin ruhuna sinen duyguyu yakalar. Rai'nin çalışmaları; bir coğrafyaya sinen hüznü, acıyı, yok oluşu, yabancılaşmayı ve yaşama sinen ıssızlığını sergiler."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-dansa-davet-manifestosu-korkutuk/\" ", "text": "Mads Mikkelson'un başrolü üstlendiği ve Türkçe'ye Körkütük ismiyle çevrilen Another Round isimli yapım 2020 yılında izleyiciyle buluştu. Film içerisinde hem dramatik hem de komediye dair unsurlar barındırmakta. Fakat aynı zamanda izleyiciyi kendi hayatına dair varoluşsal sorgulamalarla baş başa bırakan bir etkiye sahip. Bu yazımda filmi ana hatlarıyla anlatmak yerine filimin bize anlatmak istediklerine dikkat çekmek istiyorum. Yapım temel olarak bireyin zaman içerisinde maruz kaldığı toplumsal baskılarla ne ölçüde değişebileceğini göz önüne seriyor. Filmde Mikkelson'la ve onunla birlikte başrolü üstlenen diğer üç karakter birer lise öğretmeni olarak karşımızda. Fakat bu öğretmenler birer eğitimci profili çizmenin ötesinde toplumsal düzenin parçası olmuş bir grup mutsuz insanı temsil ediyor. Her gün aynı rutinleri tekrarlayan, konfor alanından dışarı çıkamayan ve sınırlara 'körkütük' bağlı yaşayan bu insanlar bir akşam aldıkları heyecan verici bir kararla hayatlarına farklı bir yol çiziyor. Yönetmenin 'alkol olmasaydı dünya daha farklı bir yer olurdu' fikrinden yola çıkarak senaryosunu oluşturduğu yapım Norveçli psikiyatrist Finn Skarderud'un söylemini resmileştirir ve bir teori olarak izleyiciye sunar. Skarderud'a göre insanlar kanlarında 0.05% oranında alkol eksikliği ile dünyaya gelirler. Alkol alımı ile bu eksiklik giderilirse kişiler daha yaratıcı ve rahat olabilirler. Bu fikri büyük bir heyecanla tartışan ve adeta birer bilim insanı gibi kendilerini bu deneyde ortaya koymaktan çekinmeyen bu dört adam, rasyonalitenin birer temsilcisi öğretmen konumunda bu deneyi başlatma kararı alırlar. Her gün belirlenen miktarda alkol tükettiklerinde daha heyecanlı, daha dinamik ve genç hissetiklerine karar verirler. Alkol onları yalnızca bağlı oldukları sınırlardan özgürleştirmemiş uzun süredir unuttukları mutluluk hissini tatmalarına da vesile olmuştur. Filmin ilk sekanslarında varlığını yoğun bir şekilde hissettiğimiz iletişimsizlik ve bunlardan doğan mutsuzluk hissi başrollerdeki değişimin etkisiyle tam tersi yönde seyretmeye başlar ve biz izleyiciler için film daha çekici hale gelir. Hayatın sıradanlığı karşısında yeniden kendilerini bulan bu dört karakter de toplumsal normlar karşısında adeta kendilerini yeniden yaratıp, yeniden keşfederler. Burada gerçek anlamda vurgulanması gereken kavram tam anlamıyla yeniliktir. Çünkü her gün kendini tekrar eden rutinlerle sınırlandırılan bu insanlar için unuttukları bu hisler onlar için tamamen yenidir ve bu yüzden de heyecan vericidir. Fakat gençliğin, dinamizmin ve mutluluğun tek kaynağı bu esriklik hali midir? Bu noktada filme kısa bir es verip önceki yazımlarda da ismini büyük bir özenle zikrettiğim Foucault'a kulak verelim isterim. Çünkü film bana kalırsa bir çeşit başkaldırı. Foucault'un bedenin iktidar tarafından ele geçirilmesi ve denetim altına alınmasına dair söylemleri karşısında yine bu söz konusu tahakkümün bir aracı olan okulda öğretmenler tarafından alkol kullanımına dair kabul gören 'teori' ve ardından çığırından çıkan davranışlar silsilesi, bu baskı karşısında modern insanın bir çığlığı olabilir mi? Aklın sınırlarına ve duygulara vurulan ketlere karşı modern insanın çizdiği bir kaçış rotası belki de."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-donusumun-fotografa-yansimasi-yalnizlik/\" ", "text": "Amerikalı fotoğrafçı, yazar ve film yönetmeni olan Neal Slavin ürettiği kitap ve filmler kadar, çektiği fotoğraflarla da dikkatleri üzerine çekti. Özellikle 1968 yıllarında yaşanan iç krizin ortasında yaşam mücadelesi veren insanları anlattığı Portekiz fotoğraflarıyla yitik bir tarihin tanığı oldu. Slavin 1960'larda geldiği Portekiz'de arkeolojik kazı alanlarını çekerek tarihsel bağlar aradı, ancak siyasal krizin yankılandığı ülkede insanların yaşadıklarını görünce kadrajnı halka çevirdi. Slavin o zamana kadar Portekiz'de fotoğraf çekmiş olan sadece dört yabancı fotoğrafçıdan biriydi. Ona göre ülkede bir iç kriz vardı fakat iç krizden daha önemli olan şey boyun eğmiş, kendilerini çaresiz hisseden insanların trajedileriydi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-eskiz-defterinin-seruvenine-misafir-olmak-dina-brodsky/\" ", "text": "Minyatür resimle adını duyuran Amerikan asıllı resim sanatçısı Dina Brodsky, The Secret Life of Trees ismini verdiği projesi için eskiz defterini takipçileri için aralıyor. Seyahat ettiği ülkelerdeki serüvenini, oralarda resmettiği nesneleri, insanları ve binaları defterine işleyen Dina, karalama defterinden çok bir sanat kitabı ortaya çıkarmışa benziyor. Suluboya, guaj boya ve altın varağı defterinin sayfalarına işleyen sanatçı, sayfayı her çevirişinde, sizleri farklı ülkelere ve o ülkelerdeki maceralarına davet ediyor. Çizimleriyle renklendirdiği sayfalara o anlarda yaşadığı anılarını da işleyen Brodsky, sanatını şiirsel bir dille de anlatıyor. Çizimlerini Etsy isimli sitede satışa sunan sanatçı, çalışmalarının tümünü Instagram sayfasında da meraklılarıyla paylaşıyor. Son serisi, NYC Bernarducci Meisel Galerisi'nde sergilenen sanatçının sizleri kendine hayran bırakacak eskiz defterinin büyüsüne bırakıyoruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-fotografa-duyguyu-yukleyebilmek-yang-yankang/\" ", "text": "Fotoğrafın kurgusal imajı dışında bir yeri daha olduğu kesin. Bu yeri dolduran şey ise kuşkusuz görüntüye yüklenen duygudur. Çinli fotoğrafçı Yang Yankang, fotoğrafa yüklediği mistisizm ile yalın bir gerçekliğin içerisine dahil ediyor bizi. Estetikten ziyade gerçeğin peşinde olan Yang, ışığın yanı sıra gölgeye de ayrı bir önem verdi. Nitekim her güzel şeyin karanlık bir tarafının olduğuna inanıyordu. Dinler içerisinde sömürülen insanları gördükçe çekimlerindeki ışık-gölge oyunlarını daha da arttırdı. Bir rahibe, Ganzi, Sichuan'da özgürlüğüne kavuşmak için tapınağına getirilen bir güvercinine bakıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-fotografci-sanatsal-degil-sosyal-ve-sivil-olmalidir-berengo-gardin/\" ", "text": "Berengo Gardin 1950'lerin başından bu yana gerçeğe olan tutkusunu, fotoğraf aracılığıyla bir sanat eserine dönüştürdü. Ancak kendisini bir sanatçı değil, zamanının şahidi; hayatı siyah-beyaz olarak belgeleyen biri olarak gördü. İtalyan fotoğrafçılığının temsilcilerinden olan Gardin; politik yaşamı, sosyal değişimleri, İtalya'nın tarihine damgasını vuran olayları ve sokaklardaki hayatı her daim gerçekçi bir üslupla yansıttı. Berengo Gardin'in fotoğrafları, İtalya'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası sanayileşme sürecine de tanıklık etti. Salgado ve Koudelka'dan gelen hikayeci üslubu benimseyen Gardin, bu nedenle kırsal alandan şehirlere göç eden yoksul insanlara sıkça yer verdi. Görüntülerde İnsanların yüzlerine sinen umutsuz ifade, bir imgelem olarak çoğu fotoğrafta karşımıza çıkar. Berengo Gardin 'in fotoğlarında meydanlar, avlular sıkça karşımıza çıkar. İfadeyi yakalamak Gardin'in ana öğesini oluşturur. Bu yüzden sanatçının çoğu fotoğrafı, bireyin yüzüne odaklıdır. Sokaklara ve insanlara dair çekilen anlar, geniş açılı kompozisyonlar eşliğinde oldukça etkileyicidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-fotografcinin-gorevi-dile-getirilemeyen-kelimeleri-aktarmaktir-hiroshi-hamaya/\" ", "text": "20. yüzyılın en önemli belgesel fotoğrafçılarından olan Hiroshi Hamaya, değişen dünya karşısında geleneklerini sürdüren Japon halkının yaşamını yansıtarak, modern hayatın ikilemini ortaya çıkardı. Fotoğrafçılığa karşı daha hümanist, etnografik bir yaklaşım geliştiren Hamaya, Japonya'nın savaş sonrası protesto kültürünü de en iyi şekilde anlattı. Hiroshi Hamaya, Ihei Kimura ve Ken Domon ile birlikte yeni fotoğraf hareketinin öncüsü oldu. II. Dünya Savaşı sonrasını ve modern şehrin yeniden inşasını kapsayan kapsamlı bir belge hazırladı. On yıllık bir süre boyunca Niigata bölgesini kadrajına aldı. Eski ritüelleri, tarım uygulamalarını ve kırsal Japonya'daki günlük yaşamı en iyi şekilde temsil etti. Hamaya'nın başarısı, kentsel ya da kırsal ortamlar bağlamında Japonları betimleyen bir seri hümanist fotoğraf çalışmasıydı. Geyşalar, dilenciler, fahişeler ve burlesk dansçıları bir başka deyişle tipik kent manzaraları çalışmalarında yer alsa da; asıl teması, köylülerin zorlu yaşamlarıydı. Hamaya'ya göre kentsel yaşamın tek yaptığı şey; belli sınıflar arasındaki uçurumu artırmaktı. kent tabanlı militarist ideolojiler, yalnızca yoksulluğu getiriyordu. Onun ortaya koyduğu kırsal yaşam ve geleneklere vurgunun temelinde, modern yaşamın yarattığı duygusal boşluk vardı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-fotografin-iki-yuzunu-gorebilmek/\" ", "text": "Bir fotoğraf bize ne anlatır? Her fotoğraf bir imgelem üzerine mi kuruludur? Berger, fotoğrafın görülmüş olanı kaydederken, daima ve doğası gereği, görünmeyene de işaret ettiğini ve sürekliliği olan bir bütünün içinden aldığı bir anı yalıttığını, korumaya alıp sunduğunu anlatır. İranlı Fotoğrafçı Abbas'ın eserleri, görünenler ve görünmeyenlerin arasında sıkışıp kalan bir halkın tarihini tanıklık ediyor. İran'da devrim öncesi ve sonrası yaşanan değişimlerin yansıtıldığı fotoğraflarda, toplumsal hayatın trajedisi yer alıyor. Kuşkusuz bu trajedinin içerisindeki sıkışmayı en fazla hisseden kişiler kadınlardır. Sosyal yaşamdan, dahası görünür olmaktan men edilen kadın, bu fotoğraflar aracılığıyla bellekte acıya dönüşür. Sosyal ve politik konulara odaklanan Abbas, dinlerin toplumsal düzene etkisini incelemek üzere pek çok ülke dolaştı. Abbas'ın fotoğraflarında; çatışma, isyan, radikal örgütler, iç savaşlar ve kadınlar yer aldı. Özellikle; demokratik, modern olma isteği arasında yıpranmış olan Müslüman toplumların iç gerilimlerini ortaya çıkarmayı amaçladı. Abbas, Lübnan, Irak, İran, Suudi Arabistan, Afganistan, Tayland, Zanzibar, Kenya, Türkiye, Filistin, Suudi Arabistan ve diğerlerini kapsayan on altı ülkeyi fotoğraflayabilmek için yedi yıl harcadı. Ve bu yedi yılın sonunda oluşturduğu kitabın adı oldukça dikkat çekiciydi, Kimin İçin! İbn-i Haldun'un Coğrafya kaderdir sözü, gerçekliğini Abbas'ın fotoğraflarında ortaya çıkarıyordu. Çünkü bu fotoğraflardaki karelerin çoğu, aynı coğrafyada aynı kaderi yaşayan insanların hayatları üzerine kuruluydu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-fotografin-ruhuna-degmek-istiyorsan-ciplak-olmalisin-inge-morath/\" ", "text": "Editör olarak çalıştığı yıllarda; anlatı için yazının yeterli olmadığını düşünen Inge Morath, imgeleri canlandırma adına fotoğrafı çalışmalarının bir parçası haline getirdi. Avangart sanata ilgi gösteren Avusturyalı sanatçı, Franz Marc'ın çalışmalarından oldukça etkilendi ve insan manzaralarıyla birlikte hayvanları da fotoğraflarına dahil etti. Onun kadrajına yüklenen doğal ve özgün görüntüler, savaş dönemi Avrupası'nda oldukça ilgiyle karşılandı. Morath'ın foto muhabiri Ernst Hass'la çalışmaya başlaması, onun dönüm noktalarından biridir. Hass'ın sayesinde MAGNUM'un kurucuları arasında olan Ropbert Capa, Morath'ın çalışmalarını fark etti ve onu Paris'e davet etti. Böylelikle, tamamıyla erkeklerden oluşan bir ajansta Eve Arnold'la birlikte MAGNUM'un ilk kadın üyelerinden biri oldu. Sanatçı, Dünya Savaşı'nın sona ermesinden hemen önce sürgüne uğramış insanlardan oluşan uzun bir karavana katıldı. Tuna'nın bir bölümünü, Avusturya'nın doğusu ve komşu Almanya'yı tekrar fotoğrafladı. Almanya'da savaşın ortasında kaldı ve ölü bedenleri üzerine yığarak kendisini kamufle etti. Bütün ısrarlara rağmen, gördüklerinin de etkisiyle savaş fotoğrafları çekmeyi reddetti. Yaşadığı yenilgiler ve gördükleri onu yıldırmadı, büyük bir cesaretle; Bulgaristan, Hırvatistan, Macaristan, Roman'ya Sırbistan, Ukrayna, Çin, İran gibi ülkeleri arşınladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-hic-olarak-kalacagiz-paul-celan/\" ", "text": "Alman edebiyatın güçlü isimleri arasında yer alan Paul Celan, genç yaşlarda şiir yazmasına rağmen Fransa'da tıp eğitimine başladı. Bitmek bilmeyen savaşlar Celan'ı da yakaladı ve bu yüzden doğduğu yer olan Romanya'ya gitmek zorunda kaldı. Ne olduysa o sıralarda oldu ve Nazi işgali ile birlikte çalışma kampına gönderildi. Celan, o zaman diyecekti ki: Ölüm Almanya'dan gelen bir ustadır. Uzun süre çalışma kampında kalması nedeniyle, Celan'ın şiirlerinde; tanıklık ettiği acılar ve işkenceler vardı. Şairin kimsesiz kalışı, çaresizliği ne pahasına olursa olsun onu yıldırmadı. Belki de ona bu gücü veren şiirleriydi. Ancak onca uzun yıllardan sonra, Paris'te her şey değişecekti. Paul Celan, savaştan sonraki yıllarda, çevirmen olarak çalıştı. Onca acıya rağmen aşka da yer verdi şiirlerinde. Bir yüreğin tedirgin atmasının zamanı geldi. Savaş döneminden sonra yıllar geçmişti, gettolarda sağ kalmayı başarabilen biri için ölüm çok uzakta olmalıydı. Ancak kim bilebilirdi ki; Clean'ın yüreğindeki acıların yıllar boyunca daha da şiddetleneceğini. Şair 1970 yılının Mayıs ayında, bütün hüzünlerini alarak kendisini Seine Nehri'ne bıraktı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-hikayeyi-yansitmak-sizi-sanatci-yapmaz-onu-yasamak-zorundasiniz-ata-kando/\" ", "text": "1930'lu yıllarda çektiği çocuk fotoğraflarıyla tanınan Ata Kando, II. Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından kadrajını mültecilere yönelterek protest bir üslup geliştirdi. Naziler'in Fransa'yı işgal edişinden sonra, fotoğraf ekipmanları yok edilip, sınır dışı edilen Kando, ünlü fotoğrafçı Robert Capa'dan aldığı bir makineyle yaşananları fotoğraflamaya devam etti. Ata Kando, Macaris'tan halkının komünist hükümete karşı başlattığı direnişleri fotoğraflamak adına 1956 yılında Avusturya-Macaristan sınırına gitti. Ancak direnişin bastırılamaması sonucu Sovyet ordusuna bağlı birlikler Macaristan'a girdi. Direniş bastırılarak pek çok kişi idam edildi ve sürgüne gönderildi. Ata Kando yaşananları fotoğraflamanın yeterli olmadığını düşünerek, mültecilerin sınırdan geçişlerine yardım etmeye başladı. Yahudi olmasından dolayı dikkat çekmeyen Kando, özellikle kadın ve çocukların güvenli yerlere ulaşabilmesi için yoğun çaba sarf etti. 1956 Macar devrimine maruz kalanların, özellikle de çocukların acısını çekmek istedim. Kendim de mülteci olduğum için, ülkelerini kaybeden insanlarla bir yakınlık hissettim. Kocam ve ben, ikinci dünya savaşında komünist direniş içindeydik, ama Ruslar Macaristan'ı ele geçirdiklerinde onların yaklaşımlarına katılmıyorduk. Kızıl Ordu bizi Nazilerden kurtardığında, Macar halkı: Bir çöp kutusundan diğerine gidiyoruz diyordu. Ata Kando yaşanan acıları yansıtabilme adına yüzlere odaklandı. Bu yüzler, ifadesinde hiç yanılsama yaratmayan çocuk yüzleriydi. İsviçre, Fransa, Peru, Venezuela ve Amazon ormanlarında yok edilmek istenen Yekuana ve Yanomamo kabilelerine kadar çektiği fotoğraflarda hep çocuk yüzleri vardı. Ata Kando'nun fotoğrafları; insanlar ve iktidarlar arasındaki potansiyel yıkıcı ilişkiyi ortaya çıkarırken, fotoğraflarına iliştirmiş olduğu şiirle acının tezahürünü yansıtıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-huznun-hikayesi-60-cift-ayakkabi/\" ", "text": "Macaristan'ın başkenti Budapeşte, yeni yerler görmeyi sevenlerin favori şehirlerinden bir tanesidir. İnsanı baktıkça büyüleyen Matthias Kilisesi, şehrin eski Buda ve Peşte taraflarını birleştiren Zincir Köprü, bol bol alışveriş yapıp kafelerinde hoş sohbetin zirvesine varacağınız Vaci Utca Caddesi, tüm ihtişamıyla nehrin kenarında salınan Parlamento binası ve daha sayamadığım bir sürü turistik mekanıyla Budapeşte, gezmeyi sevenlerin gözde şehirleri arasındadır. Gulaş, Langos, Strudel gibi özgün ve farklı tatlara sahip yemeklere ev sahipliği yapan Budapeşte'nin kendine has bir hikayesi olan bir mekanı da var. Parlamento binasından nehir kıyısına doğru birkaç yüz metre yürüdüğünüzde nehrin kenarında, alelade bir şekilde bırakılmış gibi görünen ayakkabıları fark ettiğinizde biraz şaşırabilirsiniz. Bu ayakkabılar; küçük bir kız çocuğunun okul ayakkabısı, bir kadının çizmesi, çarşıya çıkmış yaşlı bir amcanın ayakkabıları gibi dururlar. Sanki biri gelip hemen ayağına giyip gidecekmiş ya da eline alıp sallana sallana yürüyecekmiş hissi veren bu ayakkabıların, orada öyle hüzünlü bir sabitlikle nehre bakması yüzünüze acı bir gerçeği çarpar: Maalesef sahipleri tarafından bir daha hiç kullanılamadılar. 1944 yılında Macar hükümetinin Adolf Hitler'e yenilmesinden sonra yerine geçen yeni hükümet Hitler ideolojisini destekler ve bu kan dondurucu olaylar yaşanmaya başlanır. 1944-1945 yılları arasında Budapeşte'nin soğuk gecelerinde yaklaşık 20.000 Yahudi, ayakkabıları çıkartılarak Tuna Nehri'ne karşı kurşuna dizilir. Hatta ne acıdır ki yaşanan bu olaylardan ötürü o dönemde Tuna Nehri'ne Yahudi Mezarlığı da denir. İşin bir diğer can yakan kısmı ise ayakkabıların çıkartılma nedenidir: Ayakkabıları karaborsada satmak! Evet, kurşuna dizilerek infaz edilen Yahudilerin ayakkabıları sonrasında karaborsada hayat bulmuştur. Bu yaşanan acı olayların üstü kapatılarak hatırlanmadan geçen uzun yıllardan sonra Macaristan'da doğan Türk yönetmen Can Togay, yaşanan bu vahşete sessiz kalmayıp sanatının en keskin hattı olan yaratıcılığı kullanarak 2005 yılında bir açık hava müzesi tasarlar. Heykeltıraşlığını üstlenen Gyula Pover ile birlikte, yaşanan bu utanç dolu olayı hatırlatmak ve kaybedilen binlerce Yahudi'yi anmak için nehrin kenarına 60 çift demir ayakkabı gerçek boyutlara sadık kalınarak sabitlenir. Ayrıca, açık hava müzesinin 3 noktasına konumlandırılmış biçimde Macarca, İngilizce, İbranice olarak; Kurbanların anısına. 1945'te Arrow Cross militiamen tarafından Tuna'ya ateş edildi. 16 Nisan 2005. yazıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-ifade-bicimi-olarak-umudu-yeniden-var-edebilmek-roger-mayne/\" ", "text": "Zamanı ele geçirmesiyle ayrı bir sorunsal yaratan fotoğraf; gerçek ile gerçek dışılığın birlikteliğiyle güçlü bir ifade yaratır her zaman. Fotoğrafçı da; ifadeyi seçme biçimiyle 'fotoğraf'ı bir sanat alanına dönüştürür. Savaş sonrası dönemin önde gelen fotoğrafçılarından olan Roger Mayne, harap durumdaki sokakları fotoğraflarken kendine özgü tarzıyla, yıkık bir toplumda umudu tekrar var eden bir sanatçı. Mayne'nin umudu yeniden var edebilmesindeki unsur, kuşkusuz fotoğraflarındaki İfadede saklıydı. Roger Mayne tarafından çekilen fotoğraflar, 50li -60lı yılların şehir hayatını yansıtması bakımından oldukça önemlidir. Paris, İzlanda, İspanya ve Toskana'da aynı duyarlılıkla ürettiği çalışmaları, yine şehrin ikili yaşamlarının tanığıdır. Mayne, objektifini insanlara, yerlere yönlendirirken güçlü bir etkileşim yarattı. Sokak fotoğrafçılığını tercih etmesiyle; özellikle çocukları dahil ettiği çalışmalarında, yalın bir üslupla, her şeye rağmen devam eden bir yaşamın varlığını tekrar hatırlattı. Böylece ajitasyonu değil, umudu yükledi fotoğraflara."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-iskandinav-ruyasi-soen/\" ", "text": "Kozmik bir şeyler olsun. Rüzgar gibi, deniz gibi, dalgalar gibi... Sonsuz olsun zamanla birlikte kayıp gitsin. Demiş ya bir zamanlar David Lynch vazgeçemediği Angelo Badalamenti'ye; işte insan bazen bazı şarkıların içinde su gibi akıp gitmek, sonsuzluğa karışıp kaybolmak, yok olmak istiyor. İşte İsveçli progresif metal grubu Soen; melodik, ağır, karmaşık ve karanlık müziğiyle insanda kaybolma hissiyatı uyandırıyor. Keşfettiğim günden bu yana durmaksızın dinlediğim Soen'i yakın bir zamanda sahnede canlı canlı dinleme şansına nail oldum ve kendisiyle ilgili hislerimde yanılmadığımı bizzat anladım. Tüm konser boyunca bambaşka bir evrende bir rüyada gibiydim ve kesinlikle uyanmak istemedim. Soen'in İstanbul konserini duyduğum anda içimi müzikal anlamda uzun zamandır hissedemediğim bir heyecan ve mutluluk kaplamıştı. Müzikte artık beni heyecanlandıracak yeni ve farklı bir şeylerin olacağına inancımı yitirdiğim ve eskilerle avunduğum bir dönemde karşıma çıktı Soen. Progresif metal aşığı ben dönüp dönüp aynı şeyleri dinlerken Soen'le kendimi bambaşka epik ve melodik bir yolculuğun içinde buldum. Soen, 2012 yılında ilk albümü Cognitive'yi yayınladığında yoğun derecede Tool'a benzetilmişti; bunda, muhteşem temiz yorumu ve duru sesiyle vokalist Joel Ekelöf'ün, Tool'un vokalisti Maynard James Keenan'a benzemesinin ve davulcuları Martin Lopez'in de Opeth'in eski bateristi olmasının etkisi büyüktü. Fakat Soen, ikinci albümü Tellurian ile farkedildi, bir hayran kitlesi edinerek kendine has ve bambaşka bir grup olma yolunda ilerlediğini kanıtladı. Özellikle Tabula Rasa parçasıyla dikkat çeken albümde beni The Words ve Pluton derinden etkileyen şarkılar oldu ki Soen'i de ilk olarak The Words parçasıyla keşfetmiştim. Diğerlerinin aksine ben Soen'de nedense Pink Floyd, Dream Theater, Anathema gibi çok sevdiğim grupların etkisini hissettim, müzikalite anlamında beni tatmin edecek tüm doneleri buldum ve galiba Soen'i bu yüzden çok sevdim. Soen 2017'de yayınladığı Lykaia albümüyle birlikte olması gereken yere gelerek ne kadar kaliteli ve iyi müzik yapan bir grup olduğunu kanıtladı. Grup bu albümde kimi zaman ağır, sakin kimi zaman da sert ve progresif akan bir soundun içinde, vokalist Joel Ekelöf'ün insanı içine çeken yumuşacık, dramatik sesi ve Lucidity, Jinn gibi akılda kalıcı besteleriyle kendine özgü harika bir kurgu yaratmıştı. Soen 2019 başında yayınladığı son albümü Lotus ile kendine kimliğini tamamen oturttu. Son albümde grup elemanlarıyla ilgili yaşanan değişiklikler bile Soen'in kendine özgü çizgisinde bozulmaya sebep olmadı. Albüme adını veren Lotus şarkısı dönemin karanlığını sorgulayan sözleri, tüyleri diken diken eden melodisi ve sürreal imgelerle dolu klibiyle gönülleri fethederken; birbirinden keyifli gitar riffleri, narin bir akışın arasına giren coşkulu akorlar ve Lascivious, Martyrs, River, Covenant başta olmak üzere bir sertleşip bir yumuşayan, bir alçalıp bir yükselen tüm şarkılarıyla durmaksızın gümbür gümbür akıp giden bir müzik şaheseri karşımıza çıkarttı Soen. All the things that we admire. To be here is where I wanted to be, Aşırı uçlarda ve sert bir müzik yapmamaları Soen'i geniş kitleler tarafından dinlenebilir kıldı ve son yıllarda müzikal kaliteye duyulan özlem grubun kariyerine büyük avantaj sağladı. Opeth, Death ve Testament gibi önemli gruplarda çalmış grup üyeleri de teknikleriyle göz doldurdu. Son zamanlarda müzik dünyasının başına gelmiş en güzel şeylerden biri olan Soen, dinleyicisini su gibi akan şarkılarıyla İskandinav rüyasında karanlık ve şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor. Dinleyin ve dinletin!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-kadinin-gozunden-tabulari-yikacak-cinsellik-algisi/\" ", "text": "İtalya, Bologna'da yaşamını sürdüren sanatçı, açık cinselliği son projesinde hiç korkmadan gözler önüne seriyor. Kimileri için öcü, kimileri için ayıp olarak nitelendirilen cinsellik çoğu dünya insanının hala alışık olmadığı bir realite aslında. Bunu kelime olarak dillendirmek bir yana toplum içinde konuşulması bile adab-ı muaşeret kurallarını yerle yeksan edecek bir boyutta. Böyle olunca sanatı bir haykırış, bir asilik olarak gören Sara, bunu tam da tabularınızı yıkacak cinsten bir projeyle dile getiriyor. Yaptığı işin pornografi olarak görünmesini istemeyen Sara, kişiler, toplumlar dahası ülkeler için bile tabu olan cinselliği ve kadın cinselliğinin normal bir şey olduğunu göstermek için böyle bir projeye imza atmış. Fotoğraflarında kullandığı meyveleri ve çiçekleri cennetin bu dünyadaki yansıması olarak gören sanatçı, fotoğraf karelerinde yer verdiği bu objelerle bir metafor yaratmış. Gerçek dünyaya yansıyan tüm şeylerin giz olmadan sunulmasını destekleyen sanatçı, asıl düşüncesinin özgür ve korkusuz bir dışa vurum olduğunu ispatlıyor. Analog kamera ile çekilen tüm pozlar açık cinselliğe inanan ve bu fikri paylaşan kadınların yer aldığı fantastik ve bir o kadar da cesur bu kareleri ortaya çıkarmış. Vücudumuzu sanat olarak görmeliyiz, eğrilerimiz hatta kusurlarımız, dağlar veya renkler filtreler olmadan gösterilmelidir. diyor sanatçı, cinsellik ve insan vücudunun kendine has idealini yaratmaya çalışan Sara; fotoğraf karelerini sofistike, hassas ve samimi bir seks metaforu olarak görüyor. Erkek arkadaşının desteğiyle bu projeye başlayan Sara Lorusso, tüm kadınların tamamıyla bağımsız olacağı bir dünya istiyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-kadinin-huznunu-resme-sigdirmak-bakmak-ve-gormek-arasinda-ramon-casas/\" ", "text": "Resimlerde Manet ve Degas gibi sanatçıların etkileri hissedilse de post-empresyonizmden, gerçekçi bir karakterle işaretlenmiş bir stile doğru gidişatı, Casas'ın eserlerini daha da etkileyici kılar. Farklı alanlarda resmettiği karakterler, melankolik ve hüzünlü bir atmosferle birleşir. Nitekim bunda fırça darbeleri, giysilerin renklendirilmesi; figür üzerinde uygulanan ışık ve gölgenin de payı büyüktür. Bazı eleştirmenler Casas'ı dönemin elitlerini resmettiğini sıkça dile getirse de, kadınların yaşama alanlarının kısıtlanıldığı, kalabalık alanlarda az rastlanıldığı, payına beklemek ve beş çayları düştüğünü bilmek dahi, resmin atmosferine sinen melankolik havayı açıklamak için yeterlidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-notaya-binlerce-anlam-yukleyen-dahi-vangelis/\" ", "text": "Anadolu'nun eşsiz hazinelerini barındıran, kalbimin sahibi olan topraklarda Ege'nin incisi İda/ Kaz Dağları'ndayım. İşte tam da orada, Assos Antik Kenti'nin zirvesinden bana göz kırpıyor Zeus'un kızı savaş ve bilgelik tanrıçası Athena. Deniz ve güneşe aşık ben, yine deniz ve güneşe komşu bu tapılası güzellikte Athena Tapınağı'nı gezerken; karşı kıyı Midilli'den Yunan müzik dehası Vangelis'in tınıları eşlik ediyor bana. Ege Denizi gibi sonsuzluk hissi veren ve kaybolup gitmeyi düşleten eşsiz melodilerle içinden asla çıkmak istemediğim anlar yaşıyorum. Beni New Age müzikle tanıştıran Vangelis yani asıl adıyla Evangelos Odysseas, 29 Mart 1943'te Yunanistan'ın Volos kentinde dünyaya geldi. 4 yaşında beste yapmaya başlayan ve geleneksel piyano derslerini almayı reddeden Vangelis, büyük ölçüde kendi kendini yetiştirdi. Kariyeri boyunca nota yazma ve okuma konusunda kapsamlı bilgisi olmayan Yunan besteci, müzik eğitimi yerine Atina Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim okumayı tercih etti. Aldığı resim eğitiminin hakkını ödüllü pek çok sinema ve TV yapımına besteler yaparak verdiği görülür. Benim de kendisine hayranlığımın başlamasında sinema sanatına sunduğu katkının payı çok büyüktür. Henüz ortaokuldayken Kristof Kolomb'un Amerika ziyaretinin 500. yılı dolayısı ile çekilen 1992 tarihli 1492: Conquest of Paradise filminde duymuştum Vangelis'in müziğini. Hem filmin konusu hem Vangelis'in o tarihi anı birebir yaşatan tınıları, beni müziğin yanı sıra sinema sanatına da yaklaştırdı ve ilerleyen zamanda hayatıma yön verecek eğitimimi bu alanda yapmama vesile oldu diyebilirim. Zamanının çok ötesinde besteler yapabilen bir besteci olan Vangelis, 12 yaşındayken caz müzik ile ilgilenmeye başlar ve daha sonra bu ilgi rock and roll'a doğru kayar. Vangelis, 60'ların başlarında The Forminx adlı bir pop gurubu kurar. Atina'da çalan The Forminx, dokuz hit single ve bir Noel EP'si çıkardıktan sonra 1966 yılında şöhretlerinin zirvesinde dağılır. Yine çok sevdiğim Yunan yönetmen Theo Angelopoulos tarafından o yıllarda çekilen bir filmin, grubun dağılması sebebiyle tamamlanamaması ve bu film için yazılan şarkıların gün yüzüne çıkamaması da sinema dünyası için büyük bir kayıptır. 68'deki öğrenci olayları sırasında Paris'te bulunan ve Demis Roussos, Loukas Sideras ve Argyris Koulouris'le birlikte Aphrodite's Child isimli progresif rock grubunu kuran Vangelis, başka projelerde de yer almaya başlar ve 1960'larda Filippos Fylaktos'un My Brother The Traffic Policeman (1963), Giorgos Konstantinou'nun 5,000 Lies (1966) ve Nikos Koundouros'un To Prosopo tis Medousas (1967) filmlerinin müziklerini yapar. 1970'te Henry Chapier'in Sex-Power filminin müziklerini besteler ve yönetmen ile Salut, Jerusalem (1972) ve Amore (1974) filmlerinde de çalışır. 1972'de, 1968 yılındaki öğrenci isyanlarından etkilenerek ilk solo albümü Fais que ton reve soit plus long que la nuit'i yayınlayan Vangelis'in bu albümündeki sözlerinin bir kısmı gösterilerde duvara yazılan sloganlardan oluşturulur. Vangelis, Fransız film yapımcısı Frederic Rossif'in iki filminin müziğini yaparak solo kariyerine devam eder. 1973 yılında kayıtlarını yaptığı ikinci solo albümü olan Earth'de Bizans müziğinden etkileşimler dikkat çeker. Londra'ya taşındıktan sonra Vangelis, RCA Records ile bir anlaşma imzalar ve kendi stüdyosu olan Nemo Studios'u kurar, peşi sıra takdir kazanan Heaven and Hell (1975), Spiral (1977) ve Çin (1979) albümlerini kaydeder. Heaven and Hell ünlü astrofizikçi Carl Sagan tarafından hazırlanan PBS televizyon dizisi Cosmos'un tema müziği olarak kullanılır. Rossif'in yönetmenliğini yaptığı belgesel La Fete sauvage'in müziklerinde Batı müziğini Afrika ritimleriyle sentezler. 1979'da Rossif için yaptığı üçüncü film müziği albümü olan Opera sauvage yayınlanır. Rossif ve Vangelis'in işbirliği Sauvage et Beau (1984) ve De Nuremburg a Nuremburg (1989)'te de devam eder. Hem müzik hem de sinema dünyasında hızlı bir tırmanışa geçen Vangelis, 1981 yılında Chariots of Fire'ın müziklerini yaparak beklentilerin üzerinde bir başarı yakalar ve film, En İyi Film Akademi Ödülü dahil altı adet ödül kazanır. Vangelis de En İyi Özgün Müzik dalında Oscar ödülünü kucaklar. 80'lerle birlikte Vangelis'i efsaneleştiren zamanlar da başlamıştır. 1982 yılında yönetmen Ridley Scott ile ortak çalışmalara başlayan Vangelis, bu ortaklığın ilk ürünü 1982 tarihli Blade Runner filminin müzikleriyle BAFTA ve Altın Küre adaylıkları kazanır. Blade Runner soundtrack'inde yer alan Memories of Green parçası bizlere hepimizin insan olduğunu, aynı şeyleri hissettiğimizi ve üzerinden zaman geçse bile aynı kalıcı duygularla yoğurulduğumuzu betimler sanki. Benim için Blade Runner'ı unutulmaz kılan ise soundtrack albümde yer alan ama filmde kullanılmayan Rachel's Song parçasıdır. Scott ile Vangelis, Paramount Pictures tarafından yayınlanan 1992 tarihli 1492: Conquest of Paradise filminde de beraber çalışır. Vangelis'in film müziği, 1993 Altın Küre ödüllerinde en iyi özgün film müziği ödüllerine aday gösterilir. Bir yandan solo albümler yayınlamaya devam eden Vangelis, 2001'de elektronikten çok orkestral bir albüm olan ve aslında 1993'te yazılmış olan Mythodea'yı çıkarır ve bu eser NASA tarafından Mars özel görevleri tema müziği olarak kullanılır. 2004 yılında Oliver Stone'un Alexander isimli filminin soundtrack'ini hazırlayan usta besteci, 2007'de ise Yunan yönetmen Yannis Smaragdis'in Giritli ressam El Greco'nun yaşamını konu alan El Greco filminin müziklerini yayınlar. 12 Kasım 2014'te Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta projesinin bir parçası olarak Philae'nın 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına inmesi üzerine Arrival, Rosetta's Waltz, ve Philae's Journey adlı üç beste yapan Vangelis, 2016'da aynı temalı Rosetta albümünü yayınlar. Dinlerken hangi zamanda ve nerede olduğunuzu unutturan, hayata ilişkin her duygunun canlanmasına neden olan melodileriyle Vangelis; müzik, sinema, resim, mitoloji, tarih, bilimkurgu, felsefe vb. pek çok disiplini kıyas kabul etmez biçimde harmanlayan doğaçlama parçaları, opera ve klasik tarzdan rock çizgisine kadar eserleri, tek bir notada bulduğu anlam yüküyle kendine has bir derinlik yaratır. Tüm lirik ve epik tüm duyguları ruha üflemeyi başaran sanatçı, müzik tarihinde ayrıcalıklı bir isim olarak yerini her daim korur. Ve ben kulağımda Vangelis'in Ege'nin mavisine ve sonsuzluğuna en çok yakışan Oceanic albümüyle İda'nın antik çağlarına ve mitolojisine tanıklık ediyorum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-ogretmenin-egitim-mucadelesi-ozgurluk-yazarlari/\" ", "text": "Eğitimin iyileştirici gücüne inanan bir öğretmenden ve onun insanın içinde umutlar yeşerten hikayesinden bahsedeceğim bugün: Özgürlük Yazarları. 2007 tarihli Amerikan yapımı gençlik ve drama filmi olan Özgürlük Yazarları, Amerika'da kaynaştırma okulundaki bir sınıfın hikayesini barındırıyor. Bu sınıfı, dışlanmış ve ötelenmiş kılan özelliği ise içerisindeki öğrenciler. Sınıfın içerisinde; daha 14 yaşında olmasına rağmen hayatta kalabilmek uğruna siyahi çetelere katılanlar, sürüden uzakta kalmamak adına Asya kökenli çetelere katılanlar, 14 yıllık ömrünün neredeyse yarısını ıslah evinde geçirenler, ailesinden dayak yiyenler ve daha nicesi var. Anlayacağınız bu hikaye; sırf kökenleri yüzünden yaşam şartlarını aşağılara çekmek zorunda kalan ve bu şartların doğurduğu sonuçlardan dolayı suçlanan, itilen, ötekileştirilen bir sınıf dolusu çocuğun hikayesi. Filmin hikayesinin başrolü ise Erin Gruwell. Gruwell, mesleğinin ilk yılında olmasına rağmen bir şeyleri değiştirebileceğine olan inancıyla Kaliforniya Long Beach'te bir kaynaştırma lisesinde göreve başlıyor. Eşi, babası ve diğer öğretmen arkadaşlarının olumsuz eleştirilerine aldanmadan yoluna devam eden Gruwell, ufak ya da büyük suçlara karışmış öğrencilerini, içine tıkıldıkları suç ve kan dolu dünyadan çıkarmak, hayatla ve birbirleriyle barışmalarını sağlamak amacıyla uzun süre çaba sarf ediyor. Yıllardır, yaşamlarının aniden gelen bir kurşunla sebepsiz yere sonlanabileceğini bilen, sanki bu dünyadan çıkmak imkansızmış gibi hisseden çocukları yaptığı bin bir fedakarlıklarla o umutsuzluk çukurundan çıkaran Gruwell, tüm bunları yaparken maalesef kendine destekçi bulamıyor. Birini dışlamak; onu anlamaktan, ona yardımcı olmaktan daha kolaydır çünkü. -Bugün biraz hareketli geçmiş. -Cesaretini yitirme. Birkaç yıl sonra 3. sınıflara girersin. Onlar çok tatlı. O zamana kadar seninkiler gitmiş olur. -Eninde sonunda okulu bırakıyorlar. Bir çocuğu mahkemede savunuyorsan o zaman savaşı kaybetmişsindir! Asıl savaş burada, sınıfta verilmeli! Gruwell'in bu sözü aslında geriye söylenecek tek bir söz bile bırakmıyor. Savaşı kazanmak toptan, tüfekten değil; kalem kullanmaktan, eğitimden, sevgiden, umuttan geçiyor. Umarım Gruwell'in hikayesi, öğrencileri için çabaları, kaybedilmiş yaşamlar için mücadelesi sizlere de ilham olur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-olumun-fotografini-cekmek-yosuke-yamahata/\" ", "text": "Bir ölünün fotoğrafı bize ne anlatır? Hiçliğin girdabında yok olan bedenin yarattığı im nedir? Savrulan dumanların arasında, parçalanmış bir cesedin bizde yarattığı etki nasıl ifade edilir? Dahası ölümün fotoğrafı nasıl çekilir? Susan Sontag, fotoğrafın, ölümün dehşetini yansıtması bakımından her türlü sözlü anlatımdan daha ağır olduğunu belirtir. Nitekim bunun nedeni, gerçekliğin nostaljik bir bütünlükten, ayrıksı olarak yansıtılmasıdan gelir. İnsan zihninde daha derin izler bırakan fotoğraf, bu ayrıksılığıyla derin bir acı bırakır. Wirgina Woolf savaşın dehşetini, yarattığı gerçekliği zihnimizde tutmakta başarısız olduğumuzu söylese de; Yosuke Yamahata'nın 1945li yıllarda çektiği fotoğraflar, belleğe işlenen acıların derinliğini tekrar hatırlatması bakımından önemlidir. Olayın etkisiyle durmadan deklanşöre basan birinin ortaya çıkardığı görüntülerde acımasız gerçekliğin izleri oldukça sarsıcıdır. Woolf, zihnin başarısızlığından bahsetse de bu durum olsa olsa belleğin ihaneti olarak değerlendirilebilir. Yamahata karşılaştığı görüntüleri cehennem olarak değerlendirirken o cehennemin ateşinin kendisini de sardığından habersizdi. Radyasyona yakalanan bedeni 1966 yılında onu terk etti ve geriye o cehennemin yok ettiği kentin, bedenlerin izleri kaldı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-ortacag-kilisesi-bernardine/\" ", "text": "Ukrayna'nın en batısında yer alarak Avrupa'ya açılan kapı olma statüsüne sahip Lviv; kültür sanat dolu bir coğrafya olmasıyla, akşamlarının müzik ve dansla geçmesiyle masalsı bir şehir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı hasarlar ile tarihi bir özelliğe sahip olması sebebiyle, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır. Old Town bölgesinde çok çeşitli yapıların arasında yürürken gözünüze çarpan kiliselerin ve binaların tarihleri çok eskilere dayanır. Bunlardan bir tanesi de Bernardine Kilisesi. Rynok meydanından geçip güneye doğru ilerlediğinizde tüm görkemiyle karşınıza çıkan bu kilise, Orta Çağ'dan bu yana Lviv'in en eski ve ihtişamlı yapılarından biri olarak günümüze kadar gelmiştir. Bazı yerlerde yapının ismi St. Andrew olarak da geçmektedir. Kilise, 15. yüzyılda Polonyalı bir devlet adamı olan Andrzej Odrowaz tarafından manastır olarak kurulmuş. Manastır olmasından dolayı Lviv Old Town dışında kurulan yapı günümüzde yerleşim alanlarının genişlemesiyle şehir merkezinde bir konuma sahip olmuş. 18. yüzyılın başlarında çan kulesi eklenerek birleşik bir yapı haline getirilmiş. Ardından Polonya ve Litvanya'nın koruyucu azizlerinden olan St. John Of Duka'nın, manastırda vefat etmesi sebebiyle girişe onun adına bir anıt inşa edilmiş. Sade bir dış görüntüye sahip olmasına rağmen kilisenin iç tasarımı çokça detaydan oluşuyor. İtalyan ve Flemenk barok mimarisi karışımı ile bezenmiş aynalar, freskler ve heykeller ziyaretçilerine büyülü bir görsel şölen sunuyor. Bu denli özene bezene yapılmış olan kilise, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Ruslar tarafından kapatılmış fakat 1991 yılında Lviv'in Ukrayna'nın bir şehri haline gelmesiyle birlikte yenilenip, kutsanıp tekrardan halka açılmış. 1991 yılından bugüne kadar ayinler ve vaftiz törenlerinin yapıldığı hatta genç çiftlerin de nikahlarına tanık olduğu bir kutsal mekan olarak varlığını sürdürmektedir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-savasin-ardindan-duygulari-arayan-fotografci-ken-domon/\" ", "text": "Japon realist fotoğrafçılığının ustalarından sayılan Ken Domon, II. Dünya Savaşı sonrası yeniden umudu var eden günlük yaşam fotoğraflarıyla tanındı. Süresiz odaklanışıyla Domon'un fotoğrafçılığı, Japonya'nın tarihine ve ruhuna doğrudan bir temas sağladı 1950'li yıllarda fotoğrafçılığa sosyal-gerçekçi bir boyut kazandıran Damon, Kendisini kesinlikle dramatik olmayan gerçekçiliğin savunucusu olarak tanımladı. Çalkantılı Şova dönemini de kayda alan sanatçı, kamusal alanın sınırlayıcı yönüne de atıfta bulundu. Ken Domon'un fotoğrafçılığı, zamanın ötesindeki anları yakalar. Sanatçının imgeleri gerçekçiliğin muhteşem özgünlüğünü yakalayıp duygusal anları açığa çıkarır. Belgesel tarzı fotoğrafları, insanlığın samimi tasvirini sunan çoklu duyguların gerçekliğini gösterir. Hiroşima'da yaşanan felaketin ardından kadarja aldığı kör çocukların sokaklardaki oynayışı, sarılması gereken yaralara ses eder. Yarattığı imgelerde hayatın canlı ve hareketli doğasını ortaya çıkarsa da savaşın şehre sinen ağırlığı hissedilir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-sinek-gibi-yalnizsin-ve-yalpaliyorsun-georges-perec/\" ", "text": "Zaman geçiyor, ama sen saati bilmiyorsun. Vakit öldürmenin bin bir yolu vardır ve hiçbiri ötekine benzemez, ama hepsi de eş değerdir; bir şey beklemememin bin şekli vardır, uydurabileceğin ve anında vazgeçebileceğin binlerce oyun vardır... Bir türlü bitmek bilmeyen dostlukların sıkıcı suç ortaklığında, yıpranan ilişkilerden ödlek ve oportünist kırgınlığında, yıpranan kırgınlığında sürünmekten sıyrılmalısın. Eylemsizliğin, yaşama karşı durmayışın, beklentisiz bir hayatın romanıdır Georges Perec'in 'Uyuyan Adam'ı. Perec, eylemsizliği ve kişinin varoluşamayışını anlatırken önemsizleştirilen hayatı ironik bir dille anlatıyor. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin. Ancak geceleyin, karanlık iyice bastırınca çıkıyorsun sokağa, tıpkı fareler, kediler ve ucubeler gibi. Sokaklarda avare dolaşıyorsun. İnsanların hayatlarına biçtiği değeri eleştiren Perec, varoluş sancıları çeken kahramanların tersine, tepkisizliği ve belki de hiçliği bizlere sunuyor. Kayıtsızlık üzerine kurulu romanda, Perec kahramanına telkinde bulunmaktan da vaz geçmez. Bazen onu aşağılar bazen de haklı olduğunu söyler. Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayaküstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Toplumsal bileşenlerin ötesinde yalnızlığı savunup, ona değer biçme kaygısı romanın kahramanında hissedilir. Kayıtsızlıkla bir böceğe bile dönüşemez kişi, anca olsa olsa bir gölge olur hiçliğin ortasında. Yalnızsın, ve yalnız olduğun için de saate hiç bakmaman, dakikaları hiç saymaman gerek. Umut etmeyi, girişimde bulunmayı, başarmayı, diretmeyi unutmalısın. Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Saydamlığı, hareketsizliği, varolmayışı öğreniyorsun. Bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. Rasgele yürüyorsun yine, yolunu kaybediyor, aynı yerde dönüp duruyorsun. Zaman diliminin önemi yoktur artık, günler geçsin yeter ki geçsin. Hiçbir şey olmadan, hiçbir duygu yaşanmadan. Aylaklığın dahi değer bulduğu şu dünyada, her şeyden kaçılır da kişi kendinden kaçamaz. Perec, kişinin kendi benliğiyle yaşadığı çıkmazı iyice hissettiriyor bizlere. Kendinden kaçamazsın, kendi bakışından kaçamazsın, hiçbir zaman bunu yapamayacaksın: Hiçbir seslenmenin, hiçbir yanığın seni uyandıramayacağı kadar derin uyumayı başarsan bile, bu göz hep olacak, senin gözün, hiç kapanmayacak, hiç uyumayacak olan gözün. Kendini görüyorsun, kendini gören kendini görüyorsun, sana bakan sana bakıyorsun. Uyanık değilsin ve hiç uyanmayacaksın. Ölü de değilsin ve ölüm bile seni kurtaramayacak. Sessizliğin hüküm sürdüğü benlikte, her şeyden vazgeçip dipte yaşamak dahi bir anlam taşımayacaktır 'Uyuyan Adam'da. Çünkü içinde bulunduğumuz dünya her şeyi yutarken, hayat karşısında sessizliğe gömülen birini acımasızca yok edecektir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-trajediyi-fotografa-yuklemek-vsevolod-tarasevich/\" ", "text": "Sovyet dönemi Rusyası'nın önemli fotoğrafçılarından olan Vsevolod Tarasevich, 1941'den 1945'e kadar Kuzeybatı ve Leningrad cephelerinde savaş muhabirliği yaptı. Özellikle Leningrad Kuşatması'nda çektiği görüntülerle fotoğraf tarihine adını yazdırdı. Tarasevich'in çalışmalarının her karesi içsel dinamiklerle doludur. Onun fotoğrafları derin tarihsel imajlarla dolu bir filmin hikayesi gibidir. İzleyici kendini bu hikayenin ortasında bulur. Sanatçının fotoğrafları hem kompozisyon hem de uyguladığı kontrast ile 1960'ların sinema estetiğini hatırlatır. Bu yoğun kuşatmada hem etkileyici hem de huzursuz bir yapının eşiğinde derin bir trajediyle baş başa kalırız."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bir-yirminci-yuzyil-trajedisi-delicatessen/\" ", "text": "Diyor Montaigne yamyamlar üzerine yazdığı denemesinde ve yamyamların biz medeniler gibi kötücül nedenlerle değil, tamamen doğal nedenlerle 'yamyam' olduklarını söylüyor. Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro ikilisi ise post-apokaliptik bir dünyada, yok olmanın eşiğinde ve belki de çoktan yok olan bir insanlık tablosunda yeniden alımlıyor yamyamlığı. Sürrealizmin belki de en önemli örneklerinden biri olan bu sıra dışı Fransız kara komedisi, içerisinde barındırdığı grotesk, distopik ve sınırların paramparça edildiği çok katmanlı olay örgüsüyle izleyicisine ürkütücü bir gerçeklik sunuyor. Her şeyin öldüğü ruhsuz, renklerin solduğu bu karanlık dünyada bir grup 'aç' insanın mücadelesine tanık oluyoruz. Her şey gibi yitip giden, paramparça olmuş bir apartmanda sakinlerin, kasaptan sürekli 'taze et' talep ettikleri bu kaotik dünya, pek çok açıdan bugünü anlatıyor aslında diyebiliriz. Başarılı yönetmenler yirminci yüzyıl Fransa'sında kıyamet sonrası yamyam bir sosyal topluluğu, yıkık bir apartmanda toplayarak modern toplum eleştirisini gözler önüne seriyor. Fakat her şeye rağmen umutsuz olmayı reddediyor ve : Kimse özünde kötü bi' insan değildir. Şartlar, onları kötü olmaya itmiştir. Ya da, kötü bi' şey yaptıklarını bilmiyorlardır diyerek, en kötü karakterleri olan kasaba bu sözleri tekrarlatıyorlar. Seyirci o anda bu sözlerin boş bir arzu olmaktan ziyade adeta bir yemine dönüştüğünü anlayabiliyor. Her yeni kurban başına geleceklerden habersiz apartmana ayak uydurmaya çalışırken, eskiden bir palyaço olan Louison'un gelişi aç sakinler için heyecan verici bir bekleyişe dönüşür. Herkes dört gözle usta kasabın Louison'u avlayacağı günü bekler. Fakat hesaba katmadıkları şey kasabın tatlı ve iyi yürekli kızı Julie ve Louison'un birbirine aşık olmasıdır. Her iki karakteri müzik ile birbirine bağlayan yönetmenler, her şeyin yozlaşıp, yok olmaya mahkum olduğu bu distopik dünyada solmayacak tek şeyin müzik ve aşk olduğunu son derece harmonik bir şekilde dile getirirler. Louison, Julie'nin yardımıyla yeni besin kaynağı olmaktan son anda kurtulurken, zaten yitip tükenmiş dünya içerisinde kapitalizmin temsili olan kasabın da kendine yer bulamayışı ile filmin son seanslarına doğru ilerleriz. Bu yönüyle Delicatessen içinde barındırdığı çeşitli karakter tiplemeleri ve gotik unsurla yalnızca 20. yüzyıla özgü bir yapım olmakla kalmayıp, yitirilen saflığın, mahremiyetin ve silikleşen bireyselliğin bir yakarışı olarak kült film kategorisinde Avrupa ve dünya sinemasının en temel temsillerinden biri haline gelmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/birileri-luks-icinde-yasiyorsa-baskalarini-somurdugu-icindir-george-orwell/\" ", "text": "George Orwell'ın anılarından oluşan Paris ve Londra'da Beş Parasız adlı eseri, tam da bu sorulara cevap niteliğinde. Eserde Paris'te bir yazarın işsiz kalmasıyla birlikte gelişen olaylar anlatılırken; toplum arasındaki uçlar, hiyerarşi, sömürü ve de kapitalizmin gücü en şiddetli şekilde hissettirilir. Kısa bir sürede kıyafetlerini satıp, aldığı paraları tüketen yazar, açlığın sınırına dayanır. Peş parasızdır ve ne yiyeceği ne de giyeceği vardır. George Orwell bu kısımlarda aç kalan bir insanın yaşadıklarını öylesine derinlikli anlatıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Kitapta anlatıldığı üzere Paris göçmenlerin ve mültecilerin yeridir. Çoğu üniversite mezunu olan bu kişiler iş bulma adına geldikleri şehirlerde en kötü şartlarda, 10-15 saati bulan zaman diliminde, düşük ücretlerde çalışmaktadırlar. Günümüz koşullarını da yansıtan bu kısımlar insan sömürüsünün kimi zaman, ne derecede arşa çıktığının göstergesidir. Yazar da iş bulma adına daha önce garsonluk yapmış olan, eski bir Rus askeri olan Boris'in yanına gider. İkili iş bulma adına her şeyi yapar. İkisi de parasızdır. Gittikleri her yere yalın ayak yürüyerek, kilometrelerce yollar kat ederek giderler. Her yerde de işsizler ordusuyla karşılaşırlar, onlara sıra gelmez. Sonunda bir hotelde iş bulurlar. Yazar hotelde bulaşıkçı olarak başlar. Neredeyse hiç izin kullanmadan, havasız, küçük bir alanda günde 18 saati bulan çalışma koşullarında bulaşıkları temizler. Zaman ilerledikçe zor koşullarda çalışan, ezilen kişilerin dahi birbirleri üzerinde egemenlik kurduğunun farkına varır. Şef garsonlar garsonlara, aşçılar garson ve bulaşıkçılara ve temel olarak herkes bulaşıkçılara eziyet eder. Nitekim herkes içindeki kapitalisti açığa çıkarır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/birini-sevmenin-hakiki-degeri-kendinden-vazgecmene-izin-vermesidir-abbas-kiarostami/\" ", "text": "Sanat-nesne ilişkisi üzerinden, hayatı ve insan ilişkilerini sorgulayan bir Abbas Kiarostami filmi Aslı Gibidir. İyi bir kopya orijinalinden daha iyi olabilir, sözüyle başlayan film, alışık olduğumuz Kiarostami sinemasının dışında kalır. Ünlü yönetmen, diğer filmlerinin aksine burada sıkça başvurduğu diyaloglarla, hayat sorgulamasını ince detaylar üzerinden verir. Orijinal sanat eserlerinin kopyaları üzerine bir kitap yazan James Miller ve bir atölye sahibi olan Elle üzerinden gelişen filmde; sanat eserlerine yüklenen değerin toplumsal bir imaj çerçevesi tarafından nasıl geliştiğine tanıklık ederken, hayat karşısında sürekli bir anlam arayışı içerisinde olan insanın çaresizliği de ayrı bir sorunsal olarak karşımıza çıkar. James'a göre: Aslı orijinal olan hiçbir şey yoktur. Leonardo Da Vinci'nin Mona Lisa'sı dahi orijinal değildir. Asıl orijinal olan Mona Lisa'nın kendisidir. Yani öznedir. Sanatın çıkar nesnesi haline dönüştüğü modern dünya da kuşkusuz insan ilişkileri de bu yönde ilerlemektedir. Elle hayat karşısında her şeyin anlamını realist bir çerçevede sorgularken, James kendi dünyasında basitliğin yarattığı güzelliği dillendirir. İki karakter de kendi doğrusunu savunurken bir birlerini anlamak için hiç çaba sarf etmezler. Öyle ki gerçek mi sahte mi diye anlayamadığımız bir ilişkinin içerisine girerler. Kiarostami sanatın orijinalliğini sorgularken, ikili ilişkilerdeki sahteliği, samimiyeti ve gerçekliği de diyaloglar aracılığıyla sahnelere yükler. Erich Fromm'un, Anlamak da sevmektir sözü filmin son sahnelerini özetler niteliktedir. Gösteren-gösterilen-gösterge işlevselliğinin sorgulandığı sahnelerde, yaşama ve olaylara ötekinin gözünden de bakmak gerektiği vurgulanır. Bazen gördüğümüz şey gerçek olan değildir. Bir şeyi gerçekten görmek istiyorsak ötekinin gözleriyle de bakmaya ihtiyacımız vardır. Kiarostami'nin Aslı Gibidir filmi, İran dışında çekilmiş olması dolayısıyla ayrı bir öneme sahiptir. Toscana'nın tarihi sokaklarında çekilen filmde, yönetmenin yol tutkusu ve araba içi diyalogları yine karşımıza çıkar. Kiarostami'nin; diyaloglar aracılığıyla bir kadın karakteri, ilk defa bu denli öne çıkardığı söylenebilir. Aynı zamanda Juliette Binoche filmdeki rolü ve performansıyla Cannes'ta En İyi Kadın Aktris ödülünü kazanmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bizi-kolelestiren-isteklerimiz-umutlarimiz-korkularimizdir-neval-el-seddavi/\" ", "text": "Babasının ayaklarını yıkayan, tarlaya çalışmaya gönderilen, eve geldiğinde sığırıyla ilgilenen; kuru ekmek yiyen, soğukta yatan, küçük yaşta sünnet edilen bir kız çocuğu Firdevs. Geleneksel bir ailenin, baskıcı bir ülkenin ortasında sıkışıp kalan pek çok kadının hayatı ile benzerlik gösterir Firdevs'in hikayesi. Neval El Seddavi'nin 'Sıfır Noktasındaki Kadın' adlı eseri; kadının hiçe sayıldığı coğrafyalarda, nasıl yetiştirildiği, nelere tanıklık ettiği ve dahası nasıl öldürüldüğünü anlatır. Kitapta gerçek hayatı anlatılan Firdevs'in; bu düzene başkaldıran bir kadın olduğu için neler yaşadığını, toplumun ona kendi deyimiyle nasıl 'fahişe 'olunması gerektiğini öğrettiğini görürüz. Kitabın ilerleyen kısımlarında Firdevs'in; küçük yaşlarda amcasının tacizine uğradığını, genç yaşında yaşlı bir adam olan Şeyh Mahmut ile evlendirildiğine tanıklık ediyoruz. Firdevs ilk zamanlar, evlilik yerine okumak istendiğini söyleyince düzen yine kurallarını okumuş. Bir reddedişin temsili olan Firdevs, baskılar ve dayaklar sonucu evi terk etmek zorunda kalmış ve kendini sokağa bırakmış. Mısır'ın sokaklarında dolaşırken ilk fark ettiği şey ise, saldırgan erkek bakışlarının onu çepeçevre sardığı olmuş. Sokaklarda aç dolaşıp elindeki ortaokul diplomasıyla iş ararken, ona yardım edeceğini söyleyen kişilerce günlerce eve hapsedilip tecavüze uğramış. Yardım isteyeceği polis bile karşılığını istemiş. Nitekim Firdevs bir yolu bulup kaçmış ve saygın bir fahişe olan Şerife ile tanışmış. Saygın fahişe mi olur demeyin, müşterileri devletin saygı duyduğu iş adamları olunca, o da saygın olmuş. Firdevs, erkeklerin fiyatını yüksek tutan kadınlara nasıl saygı gösterdiğini görmüş ve efendi- köle ilişkisinde efendinin tarafını seçmiş. Fiyatını yüksek tutup saygı duyulan bir fahişe olmuş. Hatta birkaç kuruma bağışta bulununca, gazetelerde 'saygın bir hanımefendi' diye bahsedilmiş Firdevs'ten. Öyle ya para her şeyin kapısını açıyordu! Erkeklerden nefret ettiğimin farkındaydım; fakat bu sırrı uzun yıllar başarıyla sakladım. En çok nefret ettiğim erkekler bana öğüt vermeye kalkışanlar ya da beni yaşadığım hayattan kurtarmak istediğini söyleyenlerdi. Onlardan daha çok nefret etmem, benden daha iyi olduklarını ve yaşamımı değiştirmek için bana yardımcı olabileceklerini sanmalarındandı. Şövalye gibi görürlerdi kendilerini; başka koşullarda oynayamadıkları bir roldü bu. Benim düşük bir insan olduğumu anımsatarak, kendilerini soylu ve üstün hissetmek isterlerdi. Kendi kendilerine, ne harika bir insanım ben. Şu sürtüğü çok geç olmadan bataktan çıkarmaya çalışıyorum derlerdi. Fahişeliği bırakıp yeni bir iş arayışına giren Firdevs, şans eseri bir kamu kuruluşunda iş bulur. Ancak geleneksel erkek yapısı ile burada da karşılaşırız. İş yerindeki tacizkar bakışlar bitmek bilmez. Firdevs belki de ömründe ilk defa aşık olur, çevresinde devrimci bir kişilik olarak tanınan İbrahim'e. Ancak İbrahim devrimci de olsa kadına bakışı, cinsel algıdan öteye gitmez. Yaşadığı düzene yine kendi kanunuyla cevap veren Firdevs, kendisine angarya uygulayan bir adamı öldürür ve cezaevine girer. Ve idam cezasına mahkum edilir. Yetkilere dilekçe yazıp af dilenmesi söylense de Firdevs bunu reddeder. Ataerkil yapının, nasıl kadın olunur tanımına bir başkaldırıştır Firdevs'in yaşadıkları. Mısır gibi bir ülke de; ne kocasına ne fahişelik yaptığı zaman birlikte olduğu adamlara ne de aşık olduğu adama boyun eğmemiştir. Günümüz dünyasında, eril iktidar varlığını devam ettirirken, kadına biçilen değer Firdevs'in yaşadıklarından öte gitmez aslında. O yüzdendir ki öncelikli olan, kadına yüklenilen algıların ötesine geçebilmektedir. Firdevs ölüme giderken dahi kararlı ve korkusuz duruşu aslında tüm algılara bir başkaldırı niteliğindedir. Firdevs'i son gören belki de yazar Neval El Seddavi olmuştur. Ölüme götürülürken dahi korkusuzca gidişi Seddavi'yi derinden etkilemiştir. Seddavi de yazdığı kitaplardan ve kadın haklarını savunuşunda dolayı uzun süre cezaevinde tutuklu kalmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bobinskinin-adasi-etkilesimli-kinetik-heykel/\" ", "text": "Geçtiğimiz senelerde Eskişehir'de açılışını yapan Odunpazarı Modern Müzesi, sanatseverlerin ilgisini çeken pek çok farklı sergiyle gündeme gelen başarılı bir platform. Günümüz yerli ve yabancı çağdaş sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapan müze, ziyaretçilerine farklı deneyimler yaşatan bir başka sergi sundu. Karina Smigla-Bobinski'nin sanat yapma makinesi ADA, dünyanın ilk bilgisayar programcılarından biri olarak tanınan Ada Lovelace'ten adını alıyor. Helyum gazıyla doldurulmuş şeffaf bir küreden oluşan etkileşimli kinetik heykel, küçük bir dokunuşla oda içinde hareket ediyor. Odada serbestçe gezinen küre, üzerinde yer alan kömür çubuklar ile değdiği her zeminde farklı çizgisel desenler bırakıyor. Bu sayede hem katılımcıların etkileşimi, hemde sanat makinesi ADA'nın kendi kararı ile oda içerisinde bıraktığı izlerin biçimi ortaya çıkıyor. Bu izler çoğaldıkça oluşan yeni desen ve işaretler görünür hale gelirken farklı görüntüler oluşmaya başlıyor. Sanatçı böylece sergi boyunca katılımcı ve eser arasındaki etkileşim ile ADA'nın kendi sembolik dilini oluşturmasını sağlıyor. Yani ADA, bu yeni sembolik dili oluştururken katılımcının kodlama eylemine aracılık etmiş oluyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/boyalari-unuttum-ama-bira-vardi-kyle-bice/\" ", "text": "Kyle Bice, Van Gogh'u haklı çıkaran sanatçılardan, çünkü sanat ona ihtiyaç duyduğumuz her yerde... Chicago Amerikan Sanat Akademisi Resim ve Güzel Sanatlar bölümünden mezun olan Bice, 2008 yılından beri serbest illüstrator ve yazar olarak çalışmaktadır. Birçok sanatsal projede yer alan sanatçı A Book of Dwarves adlı kitabın yazarlığını ve illüstrasyonunu da gerçekleştirmiştir. Resim yapmak için gittiği kafede, boyalarını evde unuttuğunu fark edince sanatın ona sunduğu yaratıcılık duygusunu kullandı. Önünde duran biraya fırçalarını daldıran Kyle, kağıda sadece boyanın değmesiyle resim yapılmayacağını bize kanıtlayan ilginç sanatçılardan biri. Sanatı birayla birleştiren genç sanatçı, ünlü isimlerin portrelerini çizerek New Holland Brewing ile tanıtım turnesine çıktı. Şimdi ise ilginç ama bir o kadar yaratıcı bu eserlerini http://www. beerportraits. com 'da sergiliyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/brechti-anlamak/\" ", "text": "Pek çoğumuz sanatın başlı başına kendine yetebilen bir unsur olmasından ötürü ulvi olduğunu düşünür, sanata ve sanat eserine saygı duyarız. Fakat bazı isimler vardır ki sanata farklı bir işlev yükleyip sanatın kolektif bir değişim yaratabilme gücü olduğunu savunurlar. Detaylı biyografik bilgilere her kaynaktan ulaşabileceğinizi düşündüğümden yazımda Brecht'e dair daha kişisel ve derinlikli bir içerik oluşturmayı hedefliyorum. 20. yüzyıldan bugüne ölümsüzlüğünü koruyan Alman şair, tiyatro yazarı ve yönetmeni Eugen Berthold Friedrich Brecht, kısaca Berthold ya da Bert Brecht, 10 Şubat 1898'de Augsburg'da dünyaya geldi. İçinde doğup büyüdüğü Augsburg, Kaiser Wilhelm döneminin başlarında küçük sanayisi hızla gelişen tam bir burjuva kentiydi. 1914-15'te Augsbıırger Neueste Nachrichten adlı gazetede ilk şiir ve düzyazılarını yayımlayan Brecht, edebiyata ve tiyatroya ilgi duymasına karşın 1917'de liseyi bitirdikten sonra Münih'te tıp okumaya başladı. Brecht'ten bahsedince mutlaka bahsedilmesi gereken bir diğer önemli konu ise sizlerin de tahmin edebileceği gibi Epik Tiyatrodur. Epik Tiyatro tanımı itibariyle alıcısında -oyuncusu ve seyircisi- toplumsal süreç anlayışını oluşturacak bir etki yaratmayı ve belirtmeyi amaçlar. Yazarın kendisi tarafından kurucusu olduğu bu yapı: Epik Tiyatro katharsis gibi belli psikolojik efektlere farklı yaklaşır. Sanki kaderi kaçınılmazmış gibi sayılan kahramanını dünyaya teslim etmekten kaçındığı gibi seyircisini de dokunaklı bir tiyatro yaşantısına teslim etmeyi düşünmeyecektir. şeklinde tanımlanmıştır. Yukarıda bahsettiğim gibi Brecht epik tiyatro ile, seyirciyi tiyatro oyununa katmayı amaçlamıştır. Onları oyuna ve pek tabi diyaloglara dahil etmiştir. Ona göre bu dramlar devrimci toplumsal pratik için aydınlanmanın aracıdır. Epik tiyatronun çıkış noktası alımlayıcı-verici arasındaki ilişkileri temelden değiştirme çabasıdır. Bu tiyatronun izleyicisi için sahne dünyayı simgeleyen dekorlar değil, kullanışlı bir sergi alanı, sahnesi içinse izleyici hipnotize edilmiş denekler yığını değil, talepleri karşılanması gereken ilgili kişiler topluluğudur. (2) Yani burada bahsedildiği gibi Brecht tiyatroyu toplumsal gelişme ve kolektif ilerleme açısından bir araç olarak görmüştür. Fakat bunu kolektivitenin bütünlüğünü amaçlayarak değil aksine bireyleri parçalayarak yapmıştır, çünkü asıl amacı bireylerin gerçek hayatta sorunlarına çözüm bulmak için çabalamasıydı. Yazımın son kısımlarına gelirken eklemeliyim ki Brecht'in tiyatroya kattıkları kesinlikle burada bahsedilenden çok daha fazlasıdır. O güne kadar tiyatro için çizilmiş sınırların dışına çıkan Brecht, bambaşka bir misyon yükleyerek tiyatroyu gerçek amacına ulaştırmıştır. Ülkemizde ne yazık ki hakettiği değeri görmeyen tiyatronun aslında ne kadar büyük bir öneme sahip olabileceğini umuyorum ki Brecht aracılığıyla açıklayabilmişimdir. Okurlarımız arasında tiyatroya gerçek anlamda ilgi duyan herkesin Brecht'i içselleştirmesi ve yaşatması dileğiyle."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bu-dunyada-en-guzel-sey-zulum-ustune-seferdi-ilhan-berk/\" ", "text": "İnsana, doğaya, kentlere, sokaklara ve sevdaya tutkulu bir şair, İlhan Berk. Şehirler, sokaklar, meyhaneler, işçiler, kadınlar ve köylüler yer alır Berk'in dizelerinde. Asıl adı Emrullah İlhan Birsen olan şair, Manisa' da geçirdiği çocukluk yıllarından sonra Fransızca öğretmeni olarak Türkiye'nin pek çok yerinde çalıştı. Anadolu halkının yaşamına tanıklık etti ve bunu şiirlerine de yansıttı. Nazım Hikmet'ten etkilenen Berk 'Güneşi Yakanların Selamı' adlı şiiri ile dikkatleri üzerine çekti. Yazmanın bir eylem biçimi olduğunu söyleyen Berk, şiirin dışında resme de yönelmiş ve resmin kişiyi mutlu ettiğini söylemiştir. İlhan Berk için 'İkinci Yeni' etkisi altında olduğu söylense de, o kendisini hiçbir akıma dahil etmemiştir. Sürekli yeni bir dil ve imgenin peşine düşmüş, hatta 'Bütün şairler akrabadır' demiştir. Sevdaya, aşka dair ürettiği şiirlerine dair 'erotik' tanımlaması yapılmıştır. Ancak bilinen tek gerçek vardı, o da Berk'in, sevdayı en yalın şekliyle anlattığıydı. Sait Faik gibi İstanbul aşığı olan Berk, denize ve rakıya tutkulu biridir. Şiirlerinde, rakı ve İstanbul adını çoğu kez bir arada görürüz. Toplumcu gerçekçi şiir anlayışıyla oluşturduğu dizelerinde ise, işçiler vardı. Eluard, Aragon, Breton, Eliot gibi şairlerden etkilenen Berk; bireyci anlayış içerisinde oluşturduğu yeni dönem şiirlerinde, ayrı bir dil yaratmıştır. Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum. Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün. -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum. Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum. Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun."} {"url": "https://sanatkaravani.com/bu-siirin-bitmesini-istemiyorum-mahmud-dervis/\" ", "text": "Ortadoğulu yazar ve şairlerin siyasi, ekonomik, dini sebeplerden dolayı anavatanlarından batıya göç etmesi ve bulundukları kültürle kaynaşması sonucu, edebiyat sosyolojisinin konuları arasında en başta yer alan Arap Modern Edebiyatı oluşmuştur. Mahmud Derviş de bu oluşumun bir parçasıdır. Mahmud Derviş'in uzun soluklu şiirlerinden sadece bir tanesinden birkaç dize. Mahmud Derviş, Modern Arap edebiyatına önemli katkılarda bulunmuş Filistinli bir şairdir. Filistin'de doğmuş ilkokul çağındayken köylerine yapılan baskından dolayı ailesiyle Lübnan'a göçmek zorunda kalmış ve mülteci hayatı yaşamıştır. Küçük yaşlarda karşılaştığı hayatın zorluklarını zamanla şiirlere dönüştürmüştür. Daha ilkokul sıralarındayken öğretmeni ve arkadaşları arasında bir üne sahipti. İçinde bulunduğu toplumsal koşulları şiirlerinde ifade etmesi beş kez hapis yatmasına sebep olmuştur. Onlarca şiirini hapiste yazmıştır. Hapisten çıktıktan sonra Moskova'ya gidip Sosyal Bilimler Enstitüsüne kaydolarak Rusça eğitimi almıştır ve buradan Beyrut'a göç ederek yaklaşık olarak 10 yıl yaşamış, oradan Kahire'ye, Şam'a, Tunus'a ve son olarak Paris'e geçerek burada da on yıl yaşamıştır. Filistin'in bir bölümü özerlik kazanınca sürgün yaşamına son vererek Ramallah' yerleşmiştir. Sürgün hayatı boyunca kendini edebi anlamda geliştirmiş olmasıyla Karmel adlı derginin yazı işlerinin yönetimini üstlenmiştir. Bende oradaki yarının hatırası var, benim orada bir kederim var. Mahmud Derviş, Filistin'in Nazım Hikmet'i olarak anılır. Vatanından uzakta yaşadığı sürgün hayatı ve karşılaştığı din, dil, ırk sorunlarını eserlerinde ince ince işlemiştir. En çok da Filistin'e olan sevgisini ve özlemini dile getirmiştir şiirlerinde. Şiirleri otuza yakın dile çevrilmiştir. 2003 yılında uluslararası Nazım Hikmet şiir ödülüne layık görülmüştür. Ömrü boyunca vatanına hasret yaşayıp, kavuştuktan sonra kalp ameliyatı için gittiği Amerika'da hayatını yitirmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/budapestenin-asirlar-boyu-tarihe-taniklik-etmis-yeralti-bolgesi-kobanya/\" ", "text": "Hazır yaz da yaklaşmışken ve sıcaklıklar giderek artarken ilginizi çekeceğini düşündüğüm uzak destinasyonlar hakkında bir şeyler karalamak geldi içimden. Köprülerle iki ayrı şehri bütünleştiren Avrupa şehirlerine duyduğumuz ilgi diğerlerine nazaran hep bir tık daha fazladır. Genelde oradaki heybetli köprülerde çektiğimiz fotoğrafları koyarız sosyal medya hesaplarımıza. Gitmelere görmelere doyamadığımız bir hayli eski fakat eskimemiş yapılar bizi bizden alırken, tarihe tanıklık eden taştan sokaklara olan düşkünlüğümüz ile Avrupa'ya yerleşme hayallerimizi tekrar gözden geçirirken buluruz kendimizi. Hepimiz hayatımızın bir noktasında bunu düşünmüşüzdür. Bulduğumuz ilk fırsatta tercihimiz genelde maddi açıdan uygun bir Avrupa ülkesinden yana olur. Çıktığımız seyahatte, görmeden geri dönmememiz gereken yerler olduğunda, rotamızı yola çıkmadan çizeriz bazen. Yeryüzünü pek güzel keşfederiz de, yer altını pek düşünmeyiz. Şehir planlamasının görünen tarafıyla ilgileniriz pek çok kez. Mimariye hayran kalırız da, altyapıyı sorgulamayız çoğunlukla. Ben de öyleydim. Kobanya, asırlar önce, Parlamento Binası, Citadella ve Buda Kalesi gibi Budapeşte'nin birçok önemli tarihi yapısının yapımında kullanılmış olan, bir kireç taşı madeniymiş. Madenin alt kısmındaki kuyular ve odalar 1990 yılı ortalarında su altında kaldıktan sonra yerel yönetim, sualtı alanlarının temizlenmesini isteyince görevlendirilen dalgıçlar, bazı odaların eğlence amaçlı dalış için mükemmel olabileceğini düşünmüşler. Yüzyıllardan beri mahzen olarak kullanılan bu yer altı şehri, artık kullanılacak halde olmadığı için eşsiz bir dalış noktası haline gelmiş. Dünya tarihi açısından da büyük önem taşımış burası. 1. Dünya Savaşı sırasında, maden bölümleri bomba sığınakları olarak kullanılırken, Alman 'Messerschmitt' avcı uçaklarının motorları bile buraya monte edilmiş. Bu süre zarfında, şehirde bir tanesi Gotik tarzda olmak üzere üç kilise, madenin içindeki taşlarla edilmiş. Kireçtaşı madeninin sonuncusu 1890'da görülmüş. Belli bir süre, şarap ve bira üreticileri, madenin bir kısmını depolama veya fermantasyon için kullanıyorlarmış. Anlayacağınız, şimdilerde dalış için kullanılan tüm odalar, zamanında bira üreticileri tarafından kullanılmış. Dalış meraklıları için vermek istediğim birkaç önemli bilgi var. Kobanya'da beş dalış noktası var fakat bunlardan yalnızca biri kullanılabilir durumda. O da 'Park kut'. Diğer noktalar için teknik dalış sertifikasına ihtiyaç var. Dalgıçlara küçük bir not olarak olarak da şunu söylemem gerekiyor. İçerisi 8 derece olduğundan, kuru ve sıcak giysiler giydikten sonra dalış yapılması tavsiye ediliyor. 'Park kut'te elde edeceğiniz en büyük derinlik yaklaşık 30 metre. Fakat yüzeye olan mesafeyi de hesaba katarsanız, 60 metreye kadar inmiş oluyorsunuz. Kullanılmayan madencilik ve fabrika ekipmanlarının hala görülebileceği bu odaları keşfetmek 40 dakika kadar sürüyor. Madenin kesin büyüklüğü tam olarak bilinmiyor. Mahzen sistemi, bira imalathanesinin altında yer almakla kalmıyor, aynı zamanda Köbanya bölgesinin çok daha büyük kısımlarına kadar uzanıyor. Günümüzde mahzenin su altında kalmayan kısmı, eğlence amaçlı yarışmalar ve bisiklet yarışları için yılda birkaç kez halkın kullanımına açılıyor. Bu da şehri farklı kılan yönlerden biri olsa gerek. Şimdiye kadar, ben de dahil, Budapeşte'nin sıcak sularıyla meşhur olduğunu biliyorduk, şimdi ise bu suların nerelerden geldiğini ve ne amaçlar için kullanıldığını bilir hale geldik. Her ziyaret bir amaç içerir ya hani, bundan sonraki Budapeşte seyahatimiz de bu unutulmaz yerin keşfi için olsun dilerim."} {"url": "https://sanatkaravani.com/burjuva-ahlakini-yikan-bir-kadin-milena-jesenska/\" ", "text": "İyi bir gazeteci, çevirmen ve yazar olan Milena Jesenska, 1896 yılında Prag'da doğdu. Mücadeleci ve özgürlükçü yapısıyla tanınan Jesenska, hayatında ki ilk mücadeleyi ailesine karşı verdi. Burjuva ahlak anlayışını yıkmış, cüretkar bir kadındı o. Praglı aristokrat bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmişti. Kendisine dayatılan yaşamı reddettiği için önce babasıyla sonra da tüm aristokrat çevreyle uzak düşmüştü. Milena, genç yaşta kendisinden on yaş büyük olan aslen Yahudi olan Ernst Polak'la Aşk yaşar. Babası Polak'la olan ilişkisine karşı çıkar ve Milena'yı bir sinir kliniğine kapatır. Burada bir yıl kalan Milena büyük sarsıntılar yaşar ve bu olaydan sonra babasıyla tüm ilişkilerini keser. Para kazanmak için çeviri yapmaya başlar. 1920'lerde keşfettiği Kafka'nın öykülerinden çok etkilenir ve hayran olduğu bu yazarın, Almanca eserlerini Çekçe'ye çevirir. Kafka'yla tanıştığı zaman evli olan Milena, ona karşı derin hisler beslemeye başlar. Kafka da Milenan'nın içtenliğinden, çevirilerinde ki ustalıktan ve entelektüel duruşundan etkilenerek mektup yazmaya başlar. Milena'nın siyasal duruşu ve politik kimliği pek çok sorunu beraberinde getirir. Bir grup arkadaşıyla gizlice çıkardıkları bir gazetede yazdığı yazılar ve sosyalistlerle yaptığı iş birliği sebebiyle ismi arananlar listesinden hiç eksik olmaz. 1939'da, Naziler'e karşı giriştiği eylemler sonunda, toplama kampına gönderilir. Ayda 16 satırlık mektup yazma hakkını hep kızından haber almaya çalışarak harcar. 1944 yılına gelindiğinde ise Milena Nazi kamplarının işkencesine dayanamayarak 47 yaşında hayatını kaybeder. Çoğu kişi Milena'yı Kafka'nın mektuplarından tanısa da, o yaşadığı dönemde verdiği mücadeleyle ve entelektüel kimliğiyle adını tarihe yazdırmıştır. İnsanların beraber yaşamalarının tek nedeni, yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir; dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında, kendilerinin tüm zaaf ve hatalarına rağmen kendilerinin var olduklarını kabul ve tasdik edecek birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir; cürümden, öç almaktan, kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri için yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey değildir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/butun-omrum-bir-mercimek-corbasina-fedadir-knut-hamsun/\" ", "text": "Pandemi, şüphesiz ekonomiyi derinden etkileyerek çeşitli olaylara sahne oldu. İnsanlara göre aç kalma duygusu, salgın hastalığa yakalanıp ölme durumundan daha korkunçtu resmen. Bu hadiseler sonrasında açlık duygusunu anlamak için, Knut Hamsun'ın Açlık adlı eserini incelenmek gerektiğini düşündüm. Açlık eserinde, Andreas Tangen isimli bir gencin, yazar olma yolunda ilerlerken açlık ve sefaletle boğuşması anlatılmaktadır. Andreas, yaşadığı bu durumlara rağmen hayallerini gerçekleştirmekten de asla vazgeçmemiştir. Hayallerini bir gün gerçekleştireceğine karşı içinde beslediği ümit, belki de ona açlığını bastırmakta yardımcı olmuştur. Gözlerimi açar açmaz eski alışkanlık, düşünmeye başladım; bugünlük bir ümit var mı diye. Esere sadece açlığın ilk akla gelen tanımıyla değil de farklı açılardan da bakarsak, insana dair pek çok tespitte bulunabiliriz. Bu bakış açısı, insanın varoluşunu ve gizemini bir nebze bile olsun keşfetmemize yardımcı olabilir. Açlığın insan hayatındaki yeri ve iradeye etkisi nedir? sorusuna da yanıtlar bulabiliriz. Açlık iflahımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım. Sefaletim bitip tükenmek bilmiyordu! Açlığa farklı bir boyuttan bakınca, etrafımızdaki iyi ve kötü her şeyin içinde açlık duygusunun olduğunu görebiliriz. Güç, hükmetme, sömürme, kapitalizm, emperyalizm, savaş, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, para, zevk, kumar, merak, sevgi, aşk, ilgi, dostluk, inanç, bilgi, sanat, okumak, yazmak... Bu da bize gösteriyor ki yaşam ve ölüm denilen çizginin arasındaki en geniş kapsamlı kelimelerden biri de açlıktır. Andreas için açlık, bir varoluş sebebidir. Açtır ancak gururlu, kibar, erdemli ve yılmaz bir tarafı vardır. Bir gün mutlaka yazılarının onu aç bırakmayacağı düşüncesiyle gözlerini açtığı her yeni günde, içinde bulunduğu durumuyla yaşamaya devam edebilmiştir. Bu, bizlere onun iradesini gösterir. ... Saadetin ne olduğunu çoktan unutmuş, içimde bu düşünceyi okşayıp, korkunç bir haksızlığa uğradığım sonucuna varıyordum. Şu son ayların bu acayip zulmü neydi bana karşı? Eski salim kafamı bulamıyordum artık. Her zaman, her yerde en tuhaf azapları ben çekiyordum. Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği adlı eserinde açlık için şöyle bir ifade kullanmıştır: Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme var olmaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgarın savurduğu saman çöplerinden farksızdır. Andreas da hayatta kalmak için; aç kalmamak için parmağından kendi kanını emmiş, tükürüğünü yutarak açlığını bastırmaya çalışmış, kasaba gidip olmayan köpekleri için istediği birkaç parça kemiği bir kuytuda kemirmiş, sokakta bulduğu portakal kabuklarını yemiş, gömleğinin düğmelerini satıp alacağı parayla yiyecek bir şeyler bulacağını düşünmüş, aşık olduğu kızın karşısında sefil durumundan utanıp tükürüğüyle pantolonunu ıslatarak rengi solmamış gibi göstermeye çalışmıştır. ... Belki de geceleyin öleceğim diye içimde karanlık bir fikir vardı ve ertesi sabah etrafımda her şey yerli yerinde görünsün diye yatağı biraz tertibe soktum. Ellerimi kavuşturdum ve vaziyet aldım. Bütün bunlara bakınca Andreas'ın yaşamaya devam etmek için elinden geleni yapmaya çalışması ve her daim kafasının meşgul olması, onu rahat bir insan olmaktan uzaklaştırmıştır. Dilediğince özgür değildir. Cioran, Özgürlük afiyette olanların safsatası der. Açlık, irade çemberini daraltırken elbette kadim bir özgürlükten bahsetmek de olanaksızdır. Her şeyi oluruna, kendimi sabaha bırakıyor, mutlu insanlar içinde ben de kaygısız öne arkaya sallanıyordum. Bulutsuz, berrak gökyüzü; benim de gönlüm gölgesiz. Knut Hamsun, eserinin her sayfasında açlığı iliklere kadar yaşatmaktadır. Açlığı, özünde evrensel bir simge olarak kullanmış, bir toplum veya bireye indirgememiştir. Bu evrensel tavır ile yazar, adeta dili bir aktarma aracının ötesine geçirerek, bedenimizde hissedebileceğimiz sıcak bir nefese dönüştürmüştür. Kitabın her sayfasını çevirdiğimizde kahramanın soluğu, adeta suratımıza çarpmaktadır. Aslında bir bakıma Knut Hamsun, kendi otobiyografisini yazmıştır. Zamanında yazar olmak istediğini çevresine açıklamış ve bu kararıyla birlikte ona kimse destek olmak istememiştir. Yazdığı kitabı için yayınevi bulamamış, parası tükenmiş ve aç kalmıştır. Çeşitli işlerde çalışmış ve buralarda çalışırken sürekli kitap okumasından dolayı işlerini aksattığı için işten atılmıştır. Bütün bu yaşadıklarına rağmen sonuçta ödüllü bir yazar olmuştur. Hatta Maksim Gorki onu, Avrupa'nın en büyük sanatçısı diye nitelendirmiştir. Knut Hamsun ve yarattığı karakter Andreas, hayat içerisinde yaşadığı olumsuzluklara rağmen duyarlılığını ve inancını asla kaybetmeden kendi yolunda sabırla ilerlemiştir. Peki bunu nasıl başarabilmiştir? Belki de kendini tanıması ve içinde bulunduğu durumla birlikte kabul etmesi, belki de bu işin sırrıdır. İnsan deli olmasa bile biraz duyarlı bir kalbe sahip olabilir, pekala. Öyleleri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. Ben böyleyim işte."} {"url": "https://sanatkaravani.com/buyuk-ask-toplumsal-duzene-muhaliftir-nizar-kabbani/\" ", "text": "Ortadoğu'nun kanayan yarası, yankılanır durur Nizar Kabbani'nin şiirlerinde. Savaşın getirdiği yıkımla daima mücadele etmiş, aşktan ve hayattan umudunu kesmemiş ve tüm zorluklara rağmen isyanını sürdürmüştür Kabbani. Arap dünyasında adı aşk şairine çıksa da Kabbani kadını yüceltici bir üslupla ele almış, yaşadığı coğrafyanın kadına yüklediği misyonu hiç unutmamıştır. Suriye'de yaşadıkları ve sürgün yılları Kabbani için dönüm noktası olmuştur adeta. Şiirdeki başkaldırısı; sultanlara, hükümetlere, kadına biçilen değere ve Ortadoğu'nun bitmez savaşlarına olmuştur. Arap dünyasında yaşananlar ve bu duruma sıkışmış insanların duygu dünyası, onda yer edindi. Gerileme Kitabına Dipnotlar adlı şiiri, 1967 yayımlandığında hemen hemen her yerde yasaklandı. Bu şiir ile birlikte Nizar Kabbani, Haziran Edebiyatı'nın kurucusu sayıldı ve şiirleri gizlice elden ele dolaştı. Ve kadınlar, bütün günahları bütün haykırışları ruhunda yaşayanlar. Savaşların, yasakların arasında bütün kahırları taşıyanlar. Kabbani, tüm yasakların arasından kadınlara seslenip durdu. Filistin sorunu Kabbani'nin kanayan bir diğer yarasaydı. Haksızlıklardan ve insanların duyarsızlaşmalarından yakındı sürekli, ki bu duyarsızlaşma günümüzün de temel sorunudur. Nizar Kabbani İslam dünyasını, yaşanan onca savaşa rağmen sessiz kalmakla ve Arap dünyasını da batıya hizmet etmekle suçladı. Bir süre hayatında büyük yer edinecek Beyrut'ta bulundu. Beyrut, Kabbani'ye yar oldu, çocuk oldu. Beyrut'a duyduğu aşkı, dizlerde ses buldu. Kabbani, sürgündeyken 30 Nisan 1998'de Londra'da vefat etti. Sürgün yıllarında dahi şiirle mücadelesini sürdürdü. Bazı yorumcular Nizar Kabbani'yi, Adonis ile birlikte yaşayan en büyük Arap şairi olarak görür. Kabbani, bu dünya da sadece Arapların değil, tüm Ortadoğu'da yankılanan dizelerin sahibidir. Günümüzde yaşasaydı, Ortadoğu'nun devam eden bu hüznüne daha nice dizeler eklerdi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/buyulu-gercekligin-pesinde-bir-yazar-mo-yan/\" ", "text": "Gerçek adı Guan Moye olan fakat eserlerinde Çince sakın konuşma! manasına gelen Mo Yan mahlasını kullanan, Sürekli sansürlenen ve eserleri korsan yollarla çoğaltılan Çinli yazarlar arasında en meşhuru diye bilinen Mo Yan, Batı dünyasında Kızıl Darı Tarlaları filmine konu olan romanı ile tanınmıştır. Çin'in Kafka'sı olarak gösterilen yazar İsveç Akademisi'nin sanrısal gerçekçilikle halk hikayelerini, tarihi ve şimdiyi kaynaştırmadaki ustalığına yaptığı atıfla yine aynı adlı romanı Kızıl Darı Tarlaları ile 2012 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür. 1923-1976 yılları arasında Japon saldırılarına karşı direnen bir Çin köyünde yaşayan Shandong ailesinin üç kuşağının hikayelerinin anlatıldığı Kızıl Darı Tarlaları'nda anlatıcı da yine ailenin bir üyesi olan Mo Yan'ın kendisidir. Torun Mo Yan ninesinden dinlediklerini bir masalcı üslubuyla kaleme alır. Bu anlatı şekli onu büyülü gerçekçilik akımına yaklaştırır. Zaten romanın ilk sayfasından itibaren uzakdoğunun Marquez'ini okuyormuş hissi yaşatır okura. Yerel öyküleri ninesinin ağzından anlatan bir yazarın büyülü gerçekçiliğe hizmet etmesi kaçınılmazdır. Her ne kadar yazar, Marquez'le, Kızıl Darı Tarlaları'nı yazmaya başladıktan sonra tanıştığını söylese de, Batı'nın etkisinde kaldığını itiraf etmekten de çekinmez. 2012 Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasında da bu akımdan izleri taşımasının büyük etkisi vardır. Zira edebiyat komitesi Mo Yan'a bu ödülün, folklorik masalları, tarihi gerçekler ve günümüz öyküleriyle harmanladığı için verildiğini açıkladı. Trajediyle mizahın, ironiyle hüznün yer yer abartılı ve coşkulu bir anlatımla sentezlendiği Kızıl Darı Tarlaları, destansı bir hava da taşır fakat olayların kronolojik bir sırayla anlatılmaması, kurgunun zamansal ve mekansal kesintilere uğraması romanı bilindik destanlardan farklı kılar. Kahramanlıklar, acımasızlıklar, ihanetlerle örülü hikayenin doğayla kurduğu ilişki de yadsınamaz. Romanın ismiyle de müsemma darı tarlaları yaşanan olaylar süresince renkten renge resmedilerek acımasız Japon işgaline karşı direnen köy halkını, onların sürekli değişen duygularını temsil eder. Mo Yan'ın en büyük başarısı, iyi-kötü tüm yaşananları detaylarıyla tasvir edebilmesidir. En trajik, acımasız, vahşi olayı an be an yaşatmadaki ustalığı savaşın vahşetine karşı nasıl bir imgelem atmosferi yarattığını gösterir. Köyün kasabına derisi zorla yüzdürülen bir direnişçinin, bir köy baskınında altı Japon askerinin tecavüzüne uğrayan ninesinin, anlatıcının annesinin kurumuş bir kuyunun içinde bebek yaştaki erkek kardeşiyle geçirdiği üç günde yaşadığı acının tasviri insanın kanını donduran cinstendir. Havadaki ağır kan kokusunu hissettirir. Kara mizahı o kadar ince kullanır ki, en vahşi ölüm sahnesini okuduktan bir cümle sonra, dudaklarda bir tebessüm yaratabilir. Savaşın vahşetinin yanı sıra, insan doğasının gizli yönlerini de anlatısının içine katar Mo Yan. Cinsellik ve açlık bunların başında gelir. Ninesiyle dedesinin karşılaştıkları ilk andan itibaren aralarında oluşan tutku ve şehvet, ikinci ninenin araya girmesiyle öfke ve nefrete dönüşür. Yine aç kalan köpek sürülerinin, direniş sırasında ölenlerin cesetlerine musallat olması ve köylülerin cesetlerini köpeklerden korumak için verdiği mücadele, insanın içindeki açlık hissini körükler. Aşk, nefret, kıskançlık, kahramanlık, öfke, üçkağıtçılık, korkaklık, zayıflık gibi insan ruhunun temel yönlerinin gelgitler halinde anlatıldığı bu romanda her şey zıddıyla yaşar. Cinsellik, sarhoşluk, cenazeler, açlık ve şiddet gibi gündelik hayata dair olguları bütün açıklıklarıyla ve kendine özgü bir kara mizahla aktaran Mo Yan'ın romanlarının çoğu trajediyle biter, ama içinde her zaman umut ve onur vardır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/cagdas-turk-resim-tarihi-gelisimi-ressamlar-ve-eserleri/\" ", "text": "Batılı anlamda resim sanatıyla nasıl tanıştık? Şüphesiz, dünya çapındaki usta ressamların ünlü tablolarına bakmaktan gözümüzü alamıyoruz. Fakat bu sefer gözümüzü biraz Batı'dan alıp kendi tarihimize çeviriyoruz. Çünkü kendimizi anlamadan dünyayı anlayamayacağımız kanaatindeyim. Geçmişten günümüze resmimizin nasıl geliştiğine ve hangi önemli ressamlarımızın bu gelişimde boy gösterdiğine beraber bakalım. Bir olgunun ya da olayın öncesini bilmeden meseleyi anlayamayız. Bu yüzden ilk olarak ve oldukça özetle odağımızı Osmanlı Devleti'ne çeviriyoruz. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti zamanında, geleneksel resim sanatı minyatür idi. Minyatür; iki boyuttan oluşan, derinlik duygusu olmayan, çoğu zaman önemli olayların resmedildiği küçük boyutlu eserlerin sanatıdır. Levni ve Nakkaş Osman gibi önemli nakkaşların eserleri Surname denilen şenlik belgelerinde yer alır. Surname-i Vehbi ve Surname-i Hümayun gibi iki önemli eser tarihe kazandırılır. Lale Devri'yle birlikte gelen çağdaşlaşma hareketleri ise resme de yansır. Osmanlılar, resim yapmaya henüz başlamasalar da Avrupa'dan gelen ressamlar sayesinde gravür ve suluboya resimler ile tam anlamıyla tanışırlar. 19. yy.'da ise Tanzimat Dönemi'yle yerleşen Batılılaşma olgusu resim alanına da etki eder. İlk kez Mühendishane-i Berr-i Hümayun'da resim dersinin programa girmesiyle, resim kendine yer bulur. Fakat yabancı hocalar tarafından verilen resim eğitimi, daha çok mühendislere teknik açıdan katkı sağlaması içindir. Bu yüzden bildiğimiz anlamda resme geçiş tam anlamıyla yoktur. Ama hikaye başlamıştır. Dönem; Asker Ressamlar Kuşağı, Primitifler, Klasikler, 1914 Kuşağı olarak 4 dönemde incelenir. Tahmin edebileceğiniz gibi Mühendishane'ye giren resim evrimine oradan devam eder. 1829'da Avrupa'ya ilk kez öğrenci gönderimi yapılır ve ilerleyen yıllarda da devam eder. Ferik İbrahim Paşa, Ferik Tevfik Paşa ve Hüsnü Yusuf Bey bu sayede resim öğrenimi görürler. Yağlıboya resim çalışan ilk ressamlarımızdır. Daha çok resim ve perspektife önem verirler. Asker Ressamlar Kuşağı olarak anılırlar. Ayrıca bu dönemde Harb Okulu'nun müfredatına resim dersi de eklenmiştir. Primitifler ya da Darüşşafakalılar, ise geçiş sürecinde önemli bir yer tutarlar, öncü bir grup olarak anılırlar. Ortak bir üsluba bağlı çalışan ressamlardır. Ahmet Şekür, Ahmet Ragıp, Salih Molla Aşki, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Giritli, Fahri Kaptan vb. isimler peyzaj ve manzara çalışmalarıyla tanınırlar. Hoca Ali Rıza, belli bir gruba ait olmasa da bu grupla çalışmaları benzerdir. En keskin özellikleri fotoğraftaki gerçekliği aynen tabloya aktarmalarıdır. Cubert etkisinde kalan ressamların, henüz dönemin Batı sanatını kavrayamadıkları, Fransız peyzaj resimlerinin etkisi altında kaldıkları anlaşılır. Abdülaziz döneminde de faaliyetler devam eder; Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid ve Osman Hamdi Bey, Avrupa'da öğrenimlerini tamamlayıp ülkelerine geri dönerler. Klasikler kuşağını oluştururlar. Resimlerinde doğaya bağlılık esastır. Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid daha çok natürmort çalışmışlardır. Fakat Osman Hamdi kompozisyonları dolayısıyla ayrılır, oryantalist çalışmıştır. Resmin yavaş yavaş yaygınlaşması, ressamların çoğalması artık sergileri gündeme getirmiştir. İlk sergi 1874 yılında Şeker Ahmet Paşa tarafından açılmıştır. 1883 yılı ise Türk resmi için önemli bir dönüm noktasıdır. Osman Hamdi sayesinde Sanay-i Nefise Mektebi açılır. Bir anlamda resmin askerlerden sivil ellere geçiş dönemidir. Bu okuldan mezun olanlar Avrupa'da kendilerini geliştirirler, Empresyonizm akımından etkilenirler ve I. Dünya Savaşı yüzünden geri dönmek zorunda kalırlar. 1914 Kuşağı olarak anılan bu grupta ünlü simalar boy gösterir. Başta İbrahim Çallı olmak üzere; Hüseyin Avni Lifij, Hikmet Onat, Namık İsmail, Feyhaman Duran ve Mihri Müşfik çalışmalarını sürdürürler. 1908'de Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'ni kurmuşlardır. Ayrıca mezun oldukları okula öğretmen olmuşlardır. Dönemin ressamları, İzlenimciliği Batı'daki üslubuyla değil kendilerine özgü tekniklerle işlemişlerdir. Yine bu dönemde Mihri Müşfik'in öncülüğünde İnas Sanay-i Nefise Mektebi kurulmuştur. Böylece kadınlar da güzel sanatlar eğitimi alabilmiştir. Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve FahreInisa Zeid gibi isimler burada öğrenim gören önemli isimlerdir. Dönem; Müstakiller, D Grubu, Yeniler Grubu ve Onlar Grubu olarak yine 4 başlık altında incelenir. 1923'te Cumhuriyetin ilanı ile birlikte resimde yenileşme, aynı hızla devam eder. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulunca sanat alanında da bir şeyler yapılma gereği duyulur. Bu amaçla, Almanya ve Fransa'ya öğrenciler gönderilir. Bu genç öğrenciler, Çallı Kuşağı'nın öğrencileridir ve Avrupa'dan döndüklerinde 1928'de Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliğini kurarlar. Birliğin kurucuları; Refik Epikman, Cevat Dereli, Şeref Akdik, Mahmut Cüda, Nurullah Berk, Elif Naci, Hale Asaf, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi, Muhittin Sebati, Ratip Aşir Acudoğlu ve Fahrettin'dir. Bu ressamlar, 1905 yıllarında Avrupa'da ortaya çıkan Ekspresyonizm'i, 1906'da doğmuş olan Fovizm'i ve 1908'de kimliğini kabul ettiren Kübizm'i ülkemize getirirler. Çağdaş resmi ülkemize kazandırsalar da Avrupa akımlarını getirmekte geç kalmışlardır. 1933 yılı ise resim tarihimiz için diğer bir dönüm noktasıdır. D Grubu kurulur. Grubun kuruluşta başlıca üyeleri; Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu ve Zühtü Müridoğlu'dur. Grup, Batı'da yaygın sanat akımlarını ve güncel sanat görüşlerini Türkiye'ye aksettirmek için harekete geçer. Canlı ve hareketli bir sanat hayatının doğmasına yol açan D Grubu, sanat problemlerinin yakından anlaşılmasına da katkıda bulunur. Sanatın entelektüel bir uğraş olduğu görüşünden yola çıkar. D Grubu ressamları, Çallı Kuşağı'nın rastgele, dağınık renk anlayışına karşı tavır sergileyip; desen, düzen ve kuruluşa önem vererek daha çok biçimsel bir eğilim ortaya koymuşlardır. 1934 yılında ise Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Turgut Zaim de gruba katılır. Grubun 1944 yılında açılan sergisi oldukça zengindir. Bu sergiye; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu, Eren Eyüpoğlu, Eşref Üren, Elif Naci, Nurullah Berk, Sabri Berkel, Zeki Faik İzer ve Zühtil Müridoğlu gibi bildik isimler de katılmıştır. Altı kişi ile kurulan ve sonunda 14 üyeye yükselen D grubu, 1947 sergisinden sonra dağılır. Dağılmasının nedeni, her sanatçının kendine has üslup arayışlarının başlamasıdır. 1940 yılında ise resim sanatının Batı etkisinden kurtulması ve toplum sorunlarına eğilmesi için, Yeniler Grubu kurulur. Grubun kurucuları; Nuri İyem, Abidin Dino, Agop Arad, Selim Turan, Avni Arbaş, Haşmet Akal, Turgut Atalay, Mümtaz Yener, Faruk Morel, Nejat Melih Devrim, Yusuf Karaca ve İlhan Arakon'dur. Türk resminde ilk kez Avrupa'da eğitim görmeyen bir sanatçı topluluğu, grup kurmuştur. Türk resminin sağlam bir temele dayanmasının ancak halk sınıfını ve halk gerçeğini doğrudan anlamakla mümkün olabileceği vurgulanır. Avrupa sanat akımlarına uzak, toplumcu gerçekçi bir çizgide yerel tavırlı özgün bir resim anlayışından yanadırlar. 1946 yılında ise Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun on öğrencisi Onlar Grubunu kurar ve bu grup da öncekiler gibi Türk resmine yeni bir perspektif ve renk getirir. Konuları işleyişlerindeki özgünlük ve özgürlük ile sanat ortamına yenilik getiren tek toplu hareket olarak değerlendirilir. Nedim Günsür, Neşet Günal, Mustafa Esirkuş, Leyla Gamsız, Turan Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen, Osman Oral, Fikret Otyam ve Adnan Varınca, resimde Doğu-Batı sentezi üzerine çalışmışlardır. İkinci Dünya Savaşı'nın sona erdiği, çok partili dönemin başladığı 1950'ler Türkiye'sinde, resim de birtakım aşamalardan geçmiştir. Dönemin en önemli özelliği soyut resmin ülkemizde yer bulmasıdır. 1950 yılında, Nuri İyem, Ferruh Başağa, Fethi Karakaş ve Beyoğlu'nda kiraladıkları çatı katında verdikleri resim kursuna katılan genç sanatçılar Tavanarası Ressamları adıyla bir araya gelirler. Erdoğan Benhasavi, Baha Çalt, Atıfet Hançerlioğlu, Seta Hidiş, Ömer Uluç, Haluk Muradoğlu, Ümit Mildon, Vildan Tatlıgil ve Atıf Yılmaz Batıbeki gibi genç sanatçılar kendilerini soyut sanatların temsilcileri olarak görmüşlerdir. Ülkede, akademizme karşı başlatılan savaşın ilk temsilcileri olarak niteledikleri topluluklarını; yeni, soyut ve özgün sanatın savunucuları olarak değerlendirmişlerdir. 1960 ve 1970 yılları arasında Türk resim sanatçıları, figüratif ve non-figüratif çalışanlar olarak ikiye ayrılırlar. Bazı ressamlar figüratif ağırlıklı resimler çalışırlar, bazıları da tamamen soyut içerikli resimler yaparlar. Zeki Faik İzer, Sabri Berkel, Halil Dikmen, Şemsi Arel, Ercüment Kalmık, Ferruh Başağa, Nuri İyem, Adnan Çoker, Özdemir Altan, Utku Varlık, Cemal Bingöl, Adnan Turani, Lütfi Günay ve Cemil Eren soyut resme ait eserler vermişlerdir. Refik Epikman ve Eşref Üren gibi sanatçılar da lirik soyutlamacı çalışmalar yapmışlardır. Nevhiz Tanyeli, Neş'e Erdok, Mehmet Güleryüz, Oral Enuğur, Aka Gündüz Temur, Cihat Aral, Alaettin Aksoy ve Burhan Uygur ise figüratif resim üzerinde çalışmışlardır. - Geometrik Soyutlamacılar; Hamit Görele, Salih Urallı, Refik Epikman, Erol Eti, vb. - Lirik Soyutlamacılar; Zeki Faik İzer, Abidin Elderoğlu, Ercüment Kalmık, Abidin Dino, Arif Kaptan, Mustafa Esirkuş, Özdemir Altan, Turan Erol, Devrim Erbil, Ömer Uluç, Mustafa Ayaz, Zafer Gençaydın, vb. - Geometrik Non-Figüratifler; Cemal Bingöl, Şemsi Arel, Sabri Berkel, Cemil Eren, İsmail Altınok, Halil Akdeniz, Gencay Kasapçıgil, Bekir Sami Çimen, vb. - Lirik Non-Figüratifler; Nejat Devrim, Selim Turan, Abidin Elderoğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Adnan Turani, Fethi Arda, Hasan Kaptan, Muammer Bakır vb.'dir. 1980'lerden sonra Batı ülkelerine paralel olarak kavramsal nitelikte resim çalışmaları da Türk resmine girer. Bedri Baykam, Mustafa Ata, Ergin İnan, Zekai Ormancı gibi ressamlar, bu tarzda çalışan ressamlardan bazılarıdır. Osmanlı'da II. Mehmet Dönemi'nde yabancı ressamlara yaptırılan portrelerden; şenliklerin, düğünlerin anlatıldığı minyatürlere var olan Türk resim sanatı, zamanla kendi evrimi içinde yoğrulmuştur. Çağdaşlaşma hareketlerinden payını alan resmimiz, her ne kadar asker kökenli olarak başlasa da gelişim süreci içinde sivilleşmiştir. Batı tarzında eserler verilmiş; birebir tuvale aktarılan yağlıboya manzara resimlerinden soyut resimlere kadar uzanan süreçte birçok önemli ressamın katkısı olmuştur. Günümüzde, resmimiz yolculuğuna hala devam etmekte ve yeni ressamlara ev sahipliği yapmaktadır. - Çağlar Erbek, Çağdaş Türk Resim Sanatı makalesi. - Erol Kılıç, Çağdaş Türk Resminin Panoraması, Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, 1995. - Seyfi Başkan, Türk Resminde Modernite İle İlk Temas: 1940-1960, İdil Sanat ve Dil Dergisi, 2014. - Mehmet Ali Genç, D Grubu Ressamlarının Türk Resim Sanatının Gelişimine Olan Katkıları, İdil Sanat ve Dil Dergisi, 2012. - Resimlerin bir bölümü için: www. beyazart. com/sanatci"} {"url": "https://sanatkaravani.com/cennetten-gelen-bir-ses-anneke/\" ", "text": "Kulağımda cennetten çıkma bir ses, gece zamanı kuşlarının şarkısını söylüyor gecenin tam ortasında. Sesi susturup, dışarıya kulak kesiliyorum, kuşların seslerini dinlemek için, cennet bu olmalı dedirten bir atmosfer, varoluşun güzelliğine minnet ediyorum. Büyük hayranı olduğum o cennetlik sesi kısa bir zaman önce canlı canlı dinleme şansına sahip oldum. Ölmüş de cennete gitmişim gibi bir andı ve asla gam yemezdim. Anna Maria van Giersbergen yani nam-ı değer Anneke %100 Studio'nun muhteşem akustiğinde muhteşem akustik bir performans sergiledi sevenlerine. Hollanda'nın melek sesli rock müzik ozanı Anneke uzun bir aradan sonra kariyerindeki 23. Albümü 'The Darkest Skies Are The Brightest' ile İstanbul, Ankara ve İzmir'de ülkemizdeki sevenleriyle buluştu. 2000'li yıllarda The Gathering grubunun vokali olarak dünya çapında ses getiren Anneke Van Giersbergen 2007 yılından beri solo ve ortak çalışmalarıyla Avrupa metal sahnesinin en üretken isimlerinden biri olarak ön plana çıkıyor. Besteci, gitarist ve piyanist olan Anneke'yi 1994-2007 yılları arasında The Gathering grubunun vokalisti ve bestecisi olarak tanıdık önce. İlk gençlik yıllarımızın melankolisine rehber olan ve atmosferik gotik metalin temsilcilerinden olan grup 1994 yılına kadar dört farklı vokalistle albüm kayıtları yaptıktan sonra Anneke'nin grupla ilk vocal çalışması olan Mandylion (1995) albümüyle metal dünyasını adeta sarstı. Sonraki albümler olan Nighttime Birds (1997), How To Measure A Planet? (1999), If Then Else (2000) ve Souvenirs (2003) yavaş yavaş tarzını gotik metalden çekerek daha karanlık alternatif rock çalışmaları üretmeye başlayan grup, 2004'te, iki gecede kaydedilen Sleepy Buildingsi bir yarı akustik anlı performans olarak piyasaya sürdü. Nisan 2006'da yayınlanan Home albümünün ardından 5 Haziran 2007 tarihinde, Anneke Agua de Annique adlı projeye yoğunlaşacağı açıklayarak grupla yollarını ayırdı. Bu ayrılık benim gibi pek çok The Gathering ve Anneke hayranını derinden üzdü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bize Nighttime Birds, Saturnine, El Anor, Marooned, Amity, Strange Machines gibi efsane parçaların tadı damağımızda kalmıştı. The Gathering'den ayrıldıktan sonra önceleri Agua de Annique adını verdiği, günümüzde kendi adıyla devam ettiği solo kariyerine odaklanan cennet sesli şarkıcı Devin Townsend, Within Temptation, Anathema, Lawn, The Farmer Boys, Ayreon, Napalm Death, Novembers Doom ve Moonspell gibi isim ve projede vokal çalışmaları yaptı. 2010 yılında Rock'n Dark kapsamında Türkiye'de konser veren ve Hayko Cepkin'e Melekler şarkısında eşlik ederek gönüllerimizi bir kez daha fetheden Anneke, 2009 yılında Devin Townsend ile 2012 yılında Epicloud ve 2014 yılında Sky Blue'da işbirliği yaptı ve çoğu şarkıları seslendirdi. Arjen Anthony Lucassen'in projesi Ayreon tarafından Into the Electric Castle, 01011001 ve Theater Equation albümlerinde ana karakteri canlandıran Anneke 2014 yılında da, 2015 yılında yayımlanan The Diary başlıklı bir ilk albümü ve The Gentle Storm ile birlikte yeni bir grup oluşturdu. Atmosferik kadın vokal olarak ruhumuzda derin etkiler bırakan Hollanda'nın meleksi sesi, Anathema ile yaptığı düetlerle yürekleri daha da çok darmadağın etti. Lirik ve müzikal olarak akustik gitarlar, yaylılar, nefesli orkestra, perküsyon ve Anneke'nin hipnotik vokal armonileriyle bezeli büyüleyici şarkılarıyla kariyerinin en olgun kaydıyla ruhunu çırılçıplak ortaya koyan şarkıcı 'The Darkest Skies Are The Brightest' albümüyle 2022 yılında da yollarda olacak. Dinleyenler, yeniden dinlemek isteyenler, kaçırdım diye üzülenler turne takvimini takip etmeyi unutmasın ve cennetten bir an yaşama şansını kaçırmasın derim."} {"url": "https://sanatkaravani.com/cicek-acan-bedenler-ceres-diaja-henry/\" ", "text": "Fotoğrafçı ve tasarımcı Ceres Henry, sanatsal işlere imza atıyor. İlk olarak meseleye moda tasarımı okuyarak başlayan Ceres'in elbise ve çanta koleksiyonlarına, L'oreal Paris, Pynk Magazine, Lucky Magazine ve Her Source gibi dergilerde yer veriliyor. Bir yandan da kalbi fotoğrafçılık için atan Ceres, bir marka yaratmak için modaya, sanata ve fotoğrafçılığa olan sevgisini birleştirmeye karar veriyor. Çalışmaları Vogue Italia, Huffington Post ve çok sayıda moda yayını tarafından tanınıyor. Ceres'in bir sanatçı olarak hedefi ise başkalarını etkilemek, duyulmamış olanlara ve gözden kaçanlara ses vermek. Kendisini, sadece izleyicilerinin gözüne hitap eden fotoğraflarla değil, aynı zamanda görüntülenmesi rahatsız edici fotoğraflarla da anlatmak istiyor. Adam & Eve adlı serisinde ise portrelerini çiçek desenli vücut boyası ve taze çiçeklerle süslüyor. New York merkezli sanatçı, çekimden önce modellerini elle boyuyor, önceden seçtiği çiçeklerden ilham alıyor, daha sonra kompozisyonun içine üç boyutlu çiçekler de ekliyor. Sanatçı, çalışması ile Adem ve Havva hakkındaki olumsuz anlatılara ve klişelere karşı koymaya çalıştığını söylüyor. Bu çalışmanın önemi, Siyah ve Afrika diasporasını, hayran olunacak ve kutlanacak bir sanat eseri olarak vurgulamaktır. Yapabileceğini düşünen yapabilir ve yapamayacağını düşünen kişi yapamaz. Bu kaçınılmaz bir yasa."} {"url": "https://sanatkaravani.com/cingenelerin-fotografcisi-josef-koudelka/\" ", "text": "Hayatın tüm gerçekliğini fotoğraflarına dahil eden bir fotoğrafçı Josef Koudelka. Çıplak ve cesurdur fotoğrafları. Umudun ve melankolinin ağır bastığı eserlerinde, epik bir dramanın sessiz eşdeğerliğini oluşturur. Savaşları, sürgünleri, dışlanmışları kadrajına dahil ettiği için fotoğrafları adeta bir kültür belgesi niteliğindedir. Sanatçı, özellikle farklı ülkeleri gezip çektiği çingene fotoğraflarıyla adından sıkça söz ettirdi. Bu fotoğraflar bütün kurguların ötesinde var olana dahildir, bu yüzdendir ki her fotoğraf içiresinde ayrı bir hikayeyi barındırır. Koudelka için 'insan ruhunu yakalayan kişi' demelerinin ardında; kuşkusuz ki doğal hayatın içinde yaşamlarını sürdüren çingene fotoğrafları vardı. Sürgün, ayrılma, umutsuzluk ve yabancılaşma eserlerinin ortak özelliği oldu. Koudelka aynı zamanda,1974 yılında uluslararası fotoğraf ajansı olan Magnum'un tek Çek asıllı üyesi olmuştur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/cinsiyetsizligi-calismalarina-yukleyen-sanatci-claude-cahun/\" ", "text": "Asıl adı Lucy Schwob olan Claude Cahun, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kavramlarını tartıştığı çalışmalarıyla tanındı. Sürreal tarzda eserler üreten Cahun, toplumsal cinsiyet kavramına karşı geldiği için her iki cinsiyet içinde kullanılan Claude ismini kullanmaya başladı. Claude Cahun, erkeklerin egemenliğindeki sürrealist grup içinde faal biçimde yer alan kadınlardan biri olmasına rağmen, uzun yıllar sanat çevrelerince göz ardı edildi. Uzun süre kendi bedenini fotoğraflayan sanatçı, kadın kimliği üzerine sorgulamalar, sanatsal ve politik göndermelerde bulundu. Paris'te bulunduğu dönemde Cahun, George Bataille ve Andre Breton'la birlikte Devrimci Yazarlar ve Sanatçılar Birliği'nin militan üyelerinden oldu ve Contre-Attaque adlı anti-faşist grubun kuruluşunda (1935) yer aldı. 1937 yılında sevgilisi Suzanne Malherbe ile Fransa'dan ayrılan Cahun, Britanya adası olan Jersey'e yerleşti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler Jersey bölgesini işgal ettikten sonra direnişe katıldı. 1944'te çift Nazilerce yakalandı ve tutuklanarak idama mahkum edildi. Cahun savaşın sona ermesiyle hapisten çıktı, ancak hapishane koşulları sağlığını olumsuz etkilemişti. Sanatçı, 1954 yılındı hayatını kaybetti. Cahun'un jersey adasında yaşadığı dönemde ürettiği otoportreleri ilk iki döneminden oldukça farklıdır. Ada hayatının getirmiş olduğu dış dünyadan kısmen izole yaşamı, sanatçıyı kendi iç dünyasına yönlendirmiştir. Kimi zaman erkek kıyafetleriyle gördüğümüz Claude Cahun, deneysel ve sürrealist tarzda ürettiği çalışmalarıyla toplumsal cinsiyet rollerini irdelemiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/cocuklugumuzun-basucu-kitabi-aysegul/\" ", "text": "Kitapla ilk tanıştığınız zamanlarda mutlaka bir Ayşegül kitabınız olmuştur. Kimi zaman karne hediyesi olarak, kimi zaman okumaya yeni geçerken, kimi zaman ise heyecanla biriktirdiğimiz gazete kuponları sayesinde Ayşegül kitabı edinmişsinizdir. Kitabın kapağını açtığınızda hayaller dünyasının içinde bulunacağımız denli özenli ve gerçekçi yapılmış çizimlerle karşılaşırdık. Ayşegül, çocukluk hatıralarımızda en sevdiğimiz ve en güvendiğimiz arkadaşımız olmuştu. Çünkü Ayşegül'ün yaşadığı maceralarla gerçek hayatta da karşılaşabiliyorduk ve bize çocuk dünyamızda gerçek bir arkadaş gibi rehber olabiliyordu. Ayşegül; resimli çocuk kitaplarıyla tanınan Belçikalı yazar Gilbert Delahaye ile Belçikalı illüstratör Marcel Marlier sayesinde çocuk edebiyatına kazandırılan bir karakter. Ayşegül'ün hikayeleri Casterman yayınevi tarafından 1954 yılında Fransızca olarak yayımlanmaya başlıyor ve 46 kitaptan oluşan bir dizi haline geliyor. Bizde ki adıyla Ayşegül olarak bilinen kitap serisinin adı orijinal baskılarında Martine olarak geçmektedir. Dünya üzerinde birçok ülkeye çevirisi yapılan kitaplar o ülkenin yaygın kullanılan kız çocuğu ismi ile basılmıştır. Martine, Debbie, Mary, Anita, Streffi, Christina gibi isimler bilinenler arasındandır. Baktığımız zaman Ayşegül ananelerimizden, babaannelerimizden bile büyük, fakat hiçbir zaman eskimeyen özellikte hikayelere sahip, bundan dolayı çocuk edebiyatının zamansız kitaplarından biridir diyebiliriz. Öyle ki gördüğünüz anda sizi 5-6 yaşlarınıza götürebilir. O, son görüşmemizde, Ayşegül'e yeni kitaplarında bilgisayar kullandırmayı istediğini, söylemişti. Sanırım, Ayşegül'e bir bilgisayar alamadan hepimize, Hoşça kalın!.. dedi. 2000 Yılında ülkemize TÜYAP Kitap Fuarına davetli olarak gelen Marcel Marlier; ülkemizi çok sevmiş ve okuyucularına kitapları imzalamak yerine tek tek resim yapmayı tercih etmiştir. Bu davranışı resimlerindeki sıcaklığın, samimiyetin, inceliğin nereden geldiğini hepimize göstermiştir. Kemal Bilbaşar ve Eray Canberk tarafından Türkçemize kazandırılan, 2011 yılından bu yana Yapıkredi yayınlarında basılmakta olan hikayeleri ciltli ve sticker versiyonlarını bulmak da mümkün. Ayşegül'ün yaşadığı maceralar bize; sorumluluk sahibi olmayı, hayvanları sevmeyi, doktora gittiğimizde korkmamayı, arkadaş edinmeyi, seyahat etmeyi, saygıyı ve sevgiyi, meslekleri ve hatta kek yapmayı bile öğretti."} {"url": "https://sanatkaravani.com/cumhuriyet-tarihinde-bir-kadin-fotografci-yildiz-moran/\" ", "text": "Cumhuriyet'in ilanından sonra yaşanan en önemli gelişmelerden biri de, kadının sosyal yaşam içerisine dahil oluşudur. Kadınların yok sayıldığı, hiçleştirildiği, hatta çoğu meslek grubunda yer alamadığı bir dönemin ardından; fotoğraf eğitimi alıp, elinde makinesiyle hem Anadolu'yu hem de yurt dışında pek çok ülkeyi arşınlayan bir kadın Yıldız Moran. Onu önemli kılan en önemli özellik, fotoğraf alanında akademik eğitim alan ilk kadın sanatçı olmasıdır. Üstelik sadece eğitim almakla kalmamış, mesleğini profesyonel anlamda icra edebilmek adına, ünlü Fotoğraf sanatçısı John Vickers'ın öğrencisi olmuş; Cambridge'de ilk kişisel sergisini açmış ve İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde çalışmalarına devam etmiştir. Nitekim bu başarılarına rağmen kadına yüklenen bakış açısı değişmiyordu. Tıpkı çoğu kadın yazarın erkeklerin gölgesinde tanıtılması gibi o da Özdemir Asaf'ın eşi olarak ön plana çıkarılıyordu. Tıpkı Milena'ya, Tomris'e ve pek çoklarına yaptıkları gibi sadece bir yazarın eşiydi o! Sanatçının açtığı sergiler yurtdışında büyük bir ilgi görse de kendi ülkesinde gereken değeri görmedi. Öyle ki hiçbir eseri satılmadı. Bir süre sonra maddi sıkıntılardan dolayı stüdyo çekimlerine başladı. Portre fotoğrafçılığında da ustalığını gösteren Moran; Yusuf Akçura, Muhsin Ertuğrul, Adalet Cimcoz, Peyami Sefa gibi değerli birçok sanatçının portrelerini fotoğrafladı. Yılbaşı kartları hazırlayıp sattı. Kartpostal basımı için gittiği bir matbaada ileride eşi olacak Özdemir Asaf ile tanıştı. Yaşamımı sürdürebilmek için para kazanmam gerekliydi. Yılbaşı kartları yapıp satmak, para kazanmamı sağlayabilir diye düşündüm. Anlaştığım matbaa çok kötü basmıştı kartlarımı. Tam umutsuzluğa düşmüşken, bir arkadaşım Özdemir Asaf'ı önerdi. 'Hem şairdir, hem de titiz ve güzel baskılar yapar' dedi. Kadınların yaşadığı sıkıntıların farkında olan sanatçı, belki de erkeklerin dahi cesaret edemediği kasabaları, köyleri gezerek onların ezilmişliklerini fotoğraflarına yansıttı. Işığı kullanmadaki ustalığı ve yarattığı derin kontrast ile şiirsel bir dil yarattı. Oldukça etkileyici fotoğraflar üreten Yıldız Moran'ın fotoğrafları, belli bir döneme tanıklık ettiği için bir fotoğrafın ötesinde belgesel niteliği taşır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/danse-macabre-olum-dansi/\" ", "text": "Ölüm, insanı kızdıracak ölçüde eşitlikçidir der Ernest Renan. Ölüm evrensel, doğal ve kaçınılmazdır. Varoluşla gelen ve en az yaşam kadar bize içkin bir olaydır. Bugünlerde geçmişten çok da farklı olmayan bir yaşam mücadelesine tanık oluyoruz. Dünyayı kasıp kavuran bir tür 21. yüzyıl vebasına karşı evlerimizde güvende kalmaya çalışıyoruz. Korkuyoruz ve endişe doluyuz. Çünkü bilinmezlik varlığın en ilksel zamanlarından beri bir tehdit ve korku unsuru olarak insanı etki altına almayı başarmıştır. Her ne kadar bugün bahsedeceğimiz konu okurlarımıza ilk başta tuhaf gelebilecek olsa da bizce 14. yüzyılın ölümle dansına dair birkaç noktaya değinmek gerekmektedir. Bugün bizim de yaşantımızın acı bir parçası haline geldiğinden ölümün geçmişte nasıl karşılandığını kaleme almak istedik. Danse Macabre'nin kavramsal olarak doğuşu, sonucunda Avrupa'nın üçte birinin yok olduğu 15. yüzyılın epidemisi veba ile paraleldir. Bütün farklılıkların, bütün ayrımların homojen bir bütün haline geldiği ve insanın ölümde birleştiğinin alegorik bir anlatımıdır. İnsanlar çektikleri acıların son bulmayışından ve bekledikleri kurtuluşun bir türlü gelmeyişinden, gerçek ve sonsuz huzurun ölümle geleceğini düşünmüş bu sebeple ölümü sevinç içinde dans ederek karşılamıştır. Ölümün varoluşa içkinliği yalnızca fresklerde, eski ilahilere ya da mezar taşlarında değil, edebiyatın öncül isimlerinin: Edgar Alan Poe/Kızıl Ölümün Maskesi, Shakespeare/Hamlet, Washington Irving/Başsız Süvari, Bram Stoker/Dracula vb. eserlerinde ve sinemanın da içinde kendine yer bulmuştur. Varoluşçu sinemanın en önemli isimlerinden olan İsveçli yönetmen Ingmar Bergman Yedinci Mühür'üyle ölümü adeta terminolojik bir başkalaşıma uğratarak soyut halden somuta indirgemiş ve onu insanlaştırmıştır. Böylelikle Bergman tam bir geçiş dönemi ürünü olan yapıtında kendi inanç sistemlerini sorgularken, ölüm gibi evrensel bir temayı merkeze koyarak ölüme sanatsal bir boyut kazandırmıştır. Kavramsal bir giriş yaptığımıza göre şimdi biraz Danse Macabre'nın detaylarından bahsedelim. Ölüm Dansı-Danse Macabre Op.40, senfonik bir şiir olarak 1874 yılında Fransız besteci Camille Saint-Saens tarafından bestelenmiştir. Senfonik şiirler görsellik üzerine kurulu orkestral formlardır, şöyle ki bir durum, bir olay ya da bir efsane üzerine okurda ve dinleyicide adeta anlatılanı yaşıyormuş gibi bir duygu uyandırmayı amaçlar. Katı orkestral kurallar yerine daha şiirsel ve romantik şekilde yazılırlar. Dahi besteci Saint-Saens'ıneseri de bu türde yazılmış en köklü eserlerden biri olurken kaynağını eski bir Fransız efsanesinden alır. Efsaneye göre her yıl Cadılar Bayramında gece çöktüğünde Ölüm dünyaya gelir ve tüm ölüleri mezarlıklarında diriltir. Ölüm dansının böylesine hayatın parçası olması yaşamla olan karşıtlığına rağmen her şeyin üzerinde bir bütünselliğin, varlığa içkin olduğuna dair çok önemli bir noktadır. Tüm hiyerarşileri kıran ölüm, ebedi eşitleyicidir. Belki de insanların buna ihtiyaç duymasının en büyük nedeni yaşamlarına bir veba gibi sinen korkuydu ve tek çareleri korkuyu bir şekilde alt etmekti. Bu sebeple onlar da ölüm gerçeğini dans ederek sevinçle karşıladı. Bugün ise gelişen tıp ile birlikte çeşitli hastalık ve epidemilere çare bulmak mümkün. 21. yüzyılda ölüm, artık gelişen tıpla büyüyen umut yüzünden olsa gerek, o kadar büyük bir sevinçle karşılanmıyor. Bu sebeple geçirdiğimiz bu zor günlerin biran evvel, tüm dünya için son bulmasını ve sağlıklı günlere kavuşmayı diliyoruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/degersizdim-mahkum-edilmis-cignenmistim-kafka/\" ", "text": "Kafka'nın babasıyla yaşadığı iletişimsizlik, kabul görülmeme durumu onda ne kadar travmatik bir duruma dönüşse de, babasına karşı beslediği hayranlık duygusu da aynı ölçüde yüksektir. Bir dönem nişanlı kaldığı Felice Baur'e babası ile ilgili çatışmayı anlatırken dahi hayranlığını dile getirir. Kafka'daki varoluşsal sorunsal bir hiçleşme üzerine kuruludur. Çocukluğunda yaşananlar ondaki bütün süreçlere ayna olsa da babanın getirdiği yabancılaştırma durumu onda bir var olamayışa da işaret eder. Kafka'nın babasıyla yaşadığı içsel savaş asla dışa dönük bir sese dönüşmemiştir. Öyle ki yazdığı mektupları dahi babasına göndermemiştir. Aralarında yaşanan çatışmayı adil olmayan bir savaşa benzeten Kafka; kendisini dışlanmış, ezilmiş, hor görülen bir böceğe dönüştürürken; babasını da kan emen bir böceğe dönüştürür. Kısacası 'Babaya Mektup'ta; baba figürünün toplumsal otorite üzerinden ataerkil bir güce nasıl dönüştüğünü ve bu baskılayıcı durumun bir çocuk üzerinden nasıl derin yaralar açtığına tanıklık ederiz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/degisen-bir-dunyayi-anlatmak-arkady-shaikhet/\" ", "text": "Savaşların getirdiği yıkımlar ve sonrasında ortaya çıkan rejim biçimleri, pek çok ülkenin şekillenmesinde önemli role sahiptir.. Bu süreçte rejimlerin güçlülüğünü yansıtabilme adına; sanat, bir propaganda aracına dönüşmüştür. Özellikle 1920'lerin vaz geçilmez unsuru olan fotoğraf, afiş ve posterler başlıca propaganda biçimleri olarak çoğu zaman bir silahtan daha güçlü olmuştur. Arkady Shaikhet'te Rusya'da savaş sonrası şekillenen yeni rejimin yansımalarını yansıtarak, yeni bir dilin oluşumunu sağlamıştır. Sovyet fotoğrafçılığının kurucularından olan Arkady Shaikhet, yaratıcı deneyler yaratarak Rus insanını, yeni yaşam tarzını ve yeni kültürel gelişmeleri yansıtarak; formalist, gerçekçi dil yarattı. Shaikhet'in tarzı, tematik çeşitliliği, imajların duygusallığı ve kompozisyon teknikleri Sovyet fotoğrafçılığının yeni dalga akımı oldu. Ukranyalı fotoğrafçı Arkady Shaikhet, Bolşevik Devrimi'nin ardından Moskova'ya yerleşti. Onun yarattığı yeni dil, çağdaşları tarafından hemen fark edildi ve çalışmaları pek çok ünlü dergide yer aldı. Sovyet rejiminin inşa sürecine katkıda bulunmak için; işçileri, köylüleri ve öğrencileri kadrajına aldı. Özellikle çapraz kompozisyonu tercih eden Shaikhet, yeni dönemin dinamizmini yansıtma adına kızıl Ordu Yürüyüşü gibi pek çok seri gerçekleştirdi. Shaikhet'in fotoğrafları, hem 1920'lerin Moskova'sının değişen yüzünü hem de Sovyetler Birliği'nin yeni küresel konumu hakkında güçlü ifadeler içerir. Onun endüstriyel ve mimari formlarında görülen ışık ve karanlığın dar çerçevelenişi, keskin kontrastları yeni evrenin sembolleridir. Shaikhet'in bazı görüntüleri ve kompozisyonundaki keskinlik, Alman 'Yeni Nesnellik' hareketinde; Albert Renger-Patzsch'ın ve Bauhaus okulunun endüstriyel çalışmalarında görülen aynı estetik duyarlılığı gösterir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/degisen-dunyanin-girdabinda-direnen-bir-fotografci-bill-brandt/\" ", "text": "Bill Brandt, savaş dönemi ve sonrası İngiltere yaşamını belgeselci tarzda yansıtmasıyla dönemin önemli fotoğrafçıları arasında yer aldı. II. Dünya savaşı sırasında yansıttığı karelerle, toplumcu-gerçekçi bir anlayış benimseyen Brandt; savaş sonrası toplumsal yapıdan soyutlamaya geçerek, sürrealist üslupla çalışmalar üretti. 1929 yılında ünlü fotoğraf sanatçısı Man Ray'ın Paris stüdyosunda çalışma imkanı bulan Brandt, 1931 yılında İngiltere'ye dönerek serbest foto muhabiri olarak çalışmaya başladı. Londra'da birkaç yıl geçirdikten sonra, kömür madencilerini fotoğraflamak için İngiltere'nin kuzeyine gitti. Sanatçı böylelikle, İngiliz toplumunun tüm katmanlarının günlük hayatını tasvir eden fotoğraf dizileri üretti. Bill Brandt 1950li yıllardan sonra nü çalışmalara yöneldi. Özellikle kadın bedeni üzerinden şekillenen serilerinde; psikolojik dramayı ret edici tavır dikkat çekicidir. Brandt'ın soyut kompozisyonlar eşliğinde ürettiği eserlerinde, keskin kontrastlar ve güçlü geometrik yapıyla etkileyici bir bütünlük göze çarpar. Gri-puslu atmosfer içerisinde çekilen şehir fotoğraflarında huzursuz bir hava hissedilir. Nitekim bu durum, savaş sonrası endüstrileşen bir şehrin kapitalizme giden yolcuğunu tasvir eder. Onun farklı çalışmalara ayrılan dönemsel yolcuğu, kuşkusuz değişen dünyanın girdabında bir tutunma çabasıdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/degisen-endustriyel-dunyayi-kadrajina-alan-fotografci-emil-otto-hoppe/\" ", "text": "Yirminci yüzyılın önemli portre fotoğrafçılarından olan Emil Otto Hoppe Almanya'da faşizmin yükselişine, uçsuz bucaksız yeni banliyölerin yaratılmasına ve insanların geleneksel yaşam biçimlerinden uzaklaştırılmasına tanıklık etti. Film yıldızlarını ve endüstri kaptanlarını, işçileri ve köylüleri fotoğrafladı ve en parlak döneminde Autobahn ve UFA film stüdyolarının doğuşunu yakaladı. 1920'lerde ve 30'larda Hoppe, Avrupa'nın farklı ülkelerine, aylarca süren sayısız yolculuk yaptı. Amerika, Hindistan ve Avustralya'ya kadar seyahat etti ve orada kaldığı süre boyunca kapsamlı çalışmalar üretti. İnsanlarla, manzaralarla, yerleşimlerle ve şehirlerle olduğu kadar endüstriyel yönlerle de ilgilendi. Örneğin, Güney Almanya'daki hidroelektrik santrallerini, Berlin yakınlarındaki yerüstü madenlerini, Ruhr bölgesindeki maden ocaklarını ve çelik fabrikalarını etkileyici yapıları ve dumanı tüten bacalarıyla belgeledi. Fabrikalara, atölyelere ve bireysel inşaatların ayrıntılarına, hatta işçilerin ve çalışanların portrelerini bile inceledi. Hoppe, demiryolları, limanlar ve rıhtımlar gibi endüstri için çok önemli olan altyapıları belgeledi; etkileyici fotoğraflarda sokaklar ve köprüler ile zeplinler ve uçaklar gibi makineler yer aldı. Üslubu itibariyle, güçlü karşıtlıklar, dinamik çekimler ve perspektiflerde kaymalarla modernist bir imge yarattı. Onun fotoğrafları değişen dünyanın endüstriyel bir yansıması oldu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/devrimi-dusluyorsan-ona-gore-yasarsin-kazim-koyuncu/\" ", "text": "Ukrayna yakınlarındaki Çernobil kasabasında bulunan nükleer santralin 4. reaktörü 26 Nisan 1986'da infilak etti. Radyasyon yüklü bulutlar fazla gecikmeden Avrupa ülkelerinin pek çoğunu olduğu gibi Karadeniz'i de etkiledi. Çernobil faciasından sonra yetkililer, Karadeniz için bir tehlike olmadığı yönünde açıklamalar yaparken bölgede kanserden hayatı kaybedenlerin sayısı ciddi ölçüde arttı. Çünkü Türk insanının vazgeçilmezlerinden olan çaya da bulaşmıştı Çernobil. Şarkılarıyla insanı Karadeniz'in o eşsiz havasına götüren, Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim diyerek sevdayı göğüsleyen; Kazım KOYUNCU bu çevresel felakete karşı harekete geçen hırçın Karadenizlilerden bir tanesiydi. 7 Kasım 1971 tarihinde Artvin'in Hopa ilçesinde dünyaya gelir. Altı çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olan Kazım 10 yaşındayken babası Cavit Koyuncu, 12 Eylül'ün ardından gözaltına alınır. Babasının Erzurum'da hapis yattığı 6 aylık dönemde aile anne Hüsniye Koyuncu'nun çabalarıyla ayakta kalmayı başarır. Müziğe ilk adımını babasının aldığı mandolin ile atar. 1989'da İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girer. Bir taraftan eğitimini sürdürürken bir taraftan da Çağdaş Sanat Atölyesi'nin etkinliklerinde yer alır. Müzik ve eğitim hayatı arasında kalan Koyuncu, müziği tercih eder ve 1993'te okulu bırakır. Çeşitli mekanlarda sahne almaya başlar. Çağdaş Oyuncular'ın sahneye koyduğu Faşizmin Korku ve Sefaleti adlı oyunun müziklerini yapar. Ali Elver ile birlikte Grup Dinmeyeni kurar ve 1996'da Sisler Bulvarı isimli bir albüm çıkarır. 1993 yılında Mehmet Ali Barış ile Biz adıyla bir grup kurar. Bir yıl sonra ise, İlhan Karahan ve Metin Kalaç'ın da aralarına katılmasının ardından grubun adı Denizin Çocukları olarak değiştirir. Karadeniz müzikleri ile Rock müziği sentezleyen grup 1995 yılında ilk albümleri olan Bilmiyoruz çıkarır. 1998 yılına ikinci albümü Yürüyor çıkarır. Aynı yıl Kazım Koyuncu ve MehmedAli Barış Beşli'yle yola çıkan gruba Cafer İşleyen, Gürsoy Tanç, Zülkifil Murat ve Uğurcan Sezen katılır. Yürüyor, Kazım Koyuncu'nun Denizin Çocukları ile çıkardığı son albüm olur, çünkü grup kısa bir süre sonra dağılır. Kazım, ayrıldıktan sonra zor dönemler geçirir. Tuncay Akdoğan'ın Serüvenciler grubunun kuruluş aşamalarına katılır. Bu çalışmalar sırasında kaydettiği 'Darbedar' adlı şarkı, Akdoğan'ın ölümünün ardından arkadaşları tarafından çıkarılan Veda adlı albümde yer alır. 2000'li yılların başında askere gider. Ardından ilk solo albümü için çalışmalara başlar. 2001 yılında Viya! adlı ilk solo albümünü çıkarır fakat albüm pek ses getirmez. 2002 yılında Gökhan Birben ile birlikte Kanal D'de ekrana gelen dönemin sevilen dizisi Gülbeyaz'ın müziklerini yapmaya başlar. Aynı zamanda bazı sahnelerde roller alır. Sadece laz müziklerinde başarılı olmadığını adeta göstermek istercesine Kemal Sahir ile birlikte Sultan Makamı adlı televizyon dizisinin müziklerini hazırlamaya başlar. Müzikler ilgi görmeye, Koyuncu artık tanınmaya başlar, konserlerine ilgi artar. İkinci albümü Hayde'yi 2004 yılında piyasaya çıkarır. Türkçe türkülerin yanı sıra Lazca, Gürcüce şarkılarla Karadeniz'in tüm kültür ve renklerini yansıtır. Hayde, Kazım Koyuncu'yu Karadenizlilerle daha sıkı buluşturan bir albüm olur. Müthiş bir tempoyla hem Türkiye'nin her bölgesinde hem de yurtdışında konserden konsere koşmaya başlar. Karadeniz müziğinin güçlü temsilcilerinden Fuat Saka, Volkan Konak ve Bayar Şahin ile birlikte düzenledikleri, Hey Gidi Karadeniz konserler dizisinin de öncülüğünü yapar. Bu etkinliğin popülaritesi de Hayde albümü ile artar. Her şey güzel giderken babasına hastalığını söylerken dediği gibi çok fiyakalı bir hastalık a yakalanır. O da Çernobil felaketinin yakaladığı çocuklardan olmuştu. Hastalığı ile 2004 yılı aralık ayında tanışır. Sanatçıya testis kanseri teşhisi konulmasından kısa bir süre sonra artık tüm sevenleri acı haberi alır. Hastalığına karşı direncini yitirmeden büyük bir mücadele verirken etrafındaki sevgi çemberiyle bu zor günlerin geçeceğine, olan inancını hiç kaybetmez. Müziğinden ve direncinden asla vazgeçmez. Kemoterapi tedavisi sırasında 4 Şubat 2005'te Taksim'de hayranlarına hastalığını unutturduğu muhteşem bir konser verir. Çok sevdiği saçlarının gördüğü ilaç tedavisi nedeniyle dökülmesini beklemeden kendisi kestirir. Grubundaki bütün dostları da aynı şekilde saçlarını kestirerek yüreklerinin Kazım ile birlikte olduğunu gösterirler. 30 Nisan 2005 tarihinde hastalığı ilerlemesine rağmen Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nin ödülünü almak için Trabzon'a gider ve dimdik ayaktadır. Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde gençlerle buluşup çok sevdiği horonu teper şarkılar söyler. Ayakta durmakta güçlük çeksede bırakmaz. Ve işte gidiyorum der. Daha gencecik bir hırçın fidanken 25 Haziran 2005 günü tedavi gördüğü hastanede 33 yaşında kansere yenik düşer. 26 Haziran günü Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı törenle gözyaşları içinde memleketi Hopa'ya uğurlanır. Ve sesi her gittiği adımda uzaklaşırken düşünceleri uzaklaşmaz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/devrimin-ve-kadinlarin-fotografcisi-lola/\" ", "text": "Meksika devriminde sokakları arşınlayan bir kadın, Lola Alvarez Bravo. Kadının hiçe sayıldığı bir dönemde Meksika'nın İlk kadın fotoğrafçısı ünvanını almıştır Lola. Sanatçıyı anlatırken eril dilden uzak durmak adına Lola ismini tercih edeceğim. Zira Alvarez Bravo kendisi gibi fotoğrafçı olan eşinin adıdır. Ve çoğu kişi, Lola'nın eşinin sayesinde ünlendiğini söyleyerek onun başarılarını hiçe sayar. Sanatçının, figürleri arasında özellikle kadınlar vardı. Bir devrimde kadın yoksa o gerçek bir devrim olamaz diyordu Lola. Kadın arkadaşları arasında 1944 ve 1945 yılları arasında fotoğraflayacağı Frida Kahlo vardı. Frida'yı yakından tanıma fırsatı yakalayan lola: Onun acıları benim acılarım, sevinçleri benim sevincim olmuştu ve en güzeli bunları fotoğraflamaktı demiştir. Bir dönem sokak fotoğrafçılığı yapan Lola, kariyeri boyunca ülkesindeki insanları ve günlük yaşamı fotoğraflayarak belgesele dönüştürdü. Sanatçı, Meksika'nın devrim sonrası kültürel çalışmalarını, liderlerini ve Tina Modotti gibi sanatsal figürleri fotoğrafladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dislanmislarin-cirkinlerin-ve-olulerin-fotografcisi-witkin/\" ", "text": "Amerikalı sanatçı Joel Peter Witkin, toplumun kenara ittiği bireyleri görünür hale getirmek için fotoğraf çalışmaları yapıyor. Toplumsal ahlak anlayışına karşı çıkan Witkin, eserlerini üretirken rahatsız edici bir üslubu tercih eder. Bu üslubu oluştururken; Rönesans ve Barok resimlerinden faydalanır. Witkin çalışmalarında; transseksüeller, hermafroditler, cüceler, vücudunun bir bölümü deforme olanlar, birçok cinsel uzva sahip olanlar ve ölüler yer alır. Ölen kişilerin yakınları ile anlaşarak, ölünün vücut parçalarını kesip kompozisyonlar oluşturur. Hatta sanatçı modellerini bulabilme adına, gazetelere ilan verir. Cüceler, vücut bozuklukları olanlar, devler, kamburlar, transseksüeller, sakallı ve çok kıllı kadınlar, kuyruklu, boynuzlu, kanatlı, dört memeli kadınlar, doğumdan dolayı sakat kalmışlar, kolu, bacağı, burnu, kulağı, memesi kopmuş herkes. Aşırı derecede büyük her türlü organı olan herkes. Her tarzda garip ve değişik görünümü olanlar. Ölüler, ölü doğmuş her türlü canlı biçimleri. Hermafroditler, İsa'nın bedeninin duruşundaki arızaları alan herkes. Aşağıdaki telefon ile temasa geçsin. Sanatçı, çıplaklığın ötesinde toplumsal normlara karşı çıkıp dramatik ve rahatsız edici etkiler yaratır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/doganin-sanati-sanatin-dogasi-jupiter/\" ", "text": "Adını, Roma tanrılarının en büyüğü olan Jüpiter'den alır. Güneş Sistemi'nin en büyüğü olan Jüpiter, Güneş'e uzaklık sıralamasında da 5. sırada yer alır. İçeriği büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşan Jüpiter, gezegen tanımlamasının dışında bir gaz devi olarak nitelendirilir. İçerdiği gazlar sayesinde yüzeyinde oluşan girdap ve fırtınalarla her daim kendini insanoğluna hayran bırakmıştır. NASA'nın Mission Juno görevi ile bize ulaştırdığı yüksek çözünürlüklü fotoğraflarla bu gezegene neden hayran kaldığımızı bir kez daha anlıyoruz. Jüpiter'in manyetik kuvvet alanı ve dev gaz bulutlarının keşfine çıkan Juno, 2011 yılında Cape Canaveral üssünden fırlatıldı. Geçen yıl çekilen fotoğrafların NASA'ya ulaşmasıyla gezegenin göz kamaştırıcı yapısı da açığa çıkmış oldu. Gezegenin atmosferik yüzeyinde beliren gri, mavi ve kahverengimsi bulutlar sanki bir fırça darbesiyle oluşmuş gibi görünüyor. Hayranlık uyandıran bu görüntüler doğanın nasıl bir sanatçı olduğunu da gözler önüne seriyor. Doğanın kendi sanatını icra ettiği Jüpiter'in büyüleyici manzaralarıyla sizi baş başa bırakıyoruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dogu-asyanin-ilginc-mimarisi-bilim-cagi-guangzhou/\" ", "text": "Binlerce yıllık geçmişi ile Doğu Asya ya da bir başka deyişle Uzak Doğu, gerek kültürü gerek kendine özgü yapılarıyla dünyanın en ilginç coğrafyalarından biri olarak görünüyor. Geçmişiyle imparatorluklar şehri, geleceğiyle de teknolojinin ve mimarinin yükselen yüzü olmasıyla da sizi kendine hayran bırakacak ruhuyla boy gösteriyor. Çin'in gelişen ekonomisi ve ayak uydurduğu teknoloji çağıyla birlikte, eyaletleri ve şehirleri tam bir bilim kurgu setine dönüşüyor. Her gün yenilenen yüzüyle biraz korkutucu ve sorgulanan yapılarıyla dikkat çeken Çin'in Guangzhou eyaleti, sizleri neredeyse geleceğe ışınlıyor. Birçok fotoğrafçının, sanatçının ve gezginlerin ilgisini çeken bu şehir, bilim kurgu filmlerinde rastlayacağımız binaları ve yapılarıyla tam anlamıyla göğe merdiven dayıyor. Bu görsel şölen şehrin yerel fotoğraf sanatçısı Yu'nun da dikkatini çekmişe benziyor. Şehir manzaraları ve mimari fotoğrafçılık üzerinde yoğunlaşan Yu, aynı zamanda çok sayıda kentsel, sokak ve portre fotoğrafçılığıyla da ilgileniyor. Instagram hesabı (https://www. instagram. com/5.12/) üzerinden yayınladığı fotoğraflarıyla büyük bir kitle kazanan Yu'nun, biraz korkutucu biraz da bilim kurgudan fırlamış Guangzhou'nun eşsiz mimarisini sergileyen fotoğrafları ile sizi baş başa bırakıyoruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dogu-karadenizde-gorulmesi-gereken-yerler/\" ", "text": "Bir ağacın bile yeşiliyle mutlu olan insanların kendilerini cennette hissettikleri yerdir Karadeniz. Yeşilin ve mavinin tonlarının uyum içinde var olduğu bu bölgede, doğanın ruhunuza dokunmasına izin verirsiniz. Denizlerin, derelerin, bahçelerin, yaylaların ruhunuza bıraktığı huzurla, içinizde yeni sevgi fidanları yeşerir. Biz inatla oteller, binalar dikerek, plastikler saçarak bu güzelliklerin canını yakarken doğa o kadar direnir bize. Bir gün gelecek de direnmeyi bırakacak diye ödüm kopuyor. Şükürler olsun ki doğanın, dünya üzerinde atan bir değil binlerce kalbi var. Türkiye'deki adreslerinden biri de şüphesiz ki yazımıza konu olan Karadeniz, daha doğrusu Doğu Karadeniz. Ordu'dan başlayarak Batum'a kadar uzanan bu bölgenin çok kısa bir turunu yapıyoruz. Şöyle 2-3 gün içinde uğrayabileceğiniz başlıca turistik mekanları listeliyoruz. Bölgenin büyük şehirlerinden biri olan Ordu, tipik bir Doğu Karadeniz şehridir. Kilometrelerce uzanan fındık bahçeleri ile üzeri yeşil kaplıdır. En dikkat çekici özelliklerinden biri en yüksek dağlarında bile ara ara gözüken evleridir. Otomatik olarak bu insanlar bu evleri nasıl yapmışlar? diye düşünürsünüz. Şehrin merkezi ise oldukça modern ve gelişmiştir. Caddesinde yürürken o büyük şehir havasını alırsınız. Biz Karadenizliler, teleferikle bir kez bile olsa Boztepe'ye çıkmayanı Karadeniz turu yapmış saymıyoruz. İşin şakası bir yana, teleferik turizmi Ordu'nun göz bebeği olmuş durumdadır. Boztepe'yi mutlaka görmelisiniz çünkü şehri ayaklarınızın altında hissedebileceğiniz bir noktadır. Yalnız, yükseklik korkunuz varsa teleferiğe binmeyin. Çünkü 530 metre yükseklik, kalbinizi hızla attırabilir. Yok efendim, bunlar bana dokunmaz derseniz mutlaka binin. Geri dönüşü teleferikle yapmayayım derseniz de paraşütle atlayabilirsiniz. Yayla deyince, geniş çayırları hayal etmekle başlayabilirsiniz. Çambaşı'nın yeşilliğinin yanında otelleri, restoranları, çarşısı, pazarı, piknik yerleri, lokantaları vardır. Hatta 2017'de kullanıma açılan Çambaşı Kayak Merkezi de vardır. Sanırım diğer yaylalarda kayak merkezi bulunmuyor. Yayla, adını aldığı çamları ile muhteşemdir. Bu yörede bütün doğa sporlarını, profesyonel olarak yapmak mümkündür. Ülkemizin en geniş yaylalarından biridir. Mendereslerin diyarı Perşembe Yaylası, diğer yaylalara göre daha düzlük yerlere sahiptir. Aybastı'da bulunan yaylanın eşine pek rastlanmaz. Ucu bucağı olmayan yemyeşil bir alan... İnsanın müdahale etmediği yer; doğal gölü ve şelalesiyle de ziyaretçilerine farklı alternatifler sunar. Yaz mevsiminde; geleneksel olarak düzenlenen yağlı güreş şenlikleri, futbol turnuvaları, at ve off-road yarışlarına da rastlarsanız tadını iki katına çıkarabilirsiniz. Yine Perşembe ilçe sınırları içinde bulunan diğer mekan ise Yason Kilisesi'dir. Karadeniz sahili boyunca üzerinde kilise bulunan tek yarımada burasıdır. Doğal iskele boyunca yürümek, denizle iç içe olduğunuzu hissettirir. Yarımada üzerinde; sahil boyunca piknik alanları, yeme içme yerleri mevcuttur. Yason Burnu Yarımadası, Altınpost Efsanesi'nin geçtiği yerdir. Sahil anlamında yeni yeni gelişen şehir, Ordu gibi fındık bahçeleri ile örtülüdür. Kirazın ana yurdu, fındığın başkenti sloganıyla kendini tanımlar. Bunun sebebi tarihte şehrin kiraz yetiştiriciliği yapmasıdır. Adını da zaten kiraz anlamına gelen Kerasus kelimesinden alır. Hatta kirazın turşusu bile yapılır. Evet, turşusu... Fındığın başkenti olma sebebi ise birinci kalite yağlı fındık üretilmesidir. En önemli özelliği bölgenin yaşanabilir tek adası olan Giresun Adası'na ev sahipliği yapmasıdır. Şöyle birkaç senedir adaya tekne turları da yapılmaktadır. Ayrıca bir Çepni geleneği olan Mayıs Yedisi'ne de ev sahipliği yapar. Şehrin en yüksek noktalarından biridir. Yenilenen ve güvenliği sağlanan surlarında metrelerce yürüyüp deniz manzarasına hakim olurken, tarihi savaş topunun bulunduğu kısma çıkıp şehri tüm yapılarıyla panoramik olarak seyredebilirsiniz. Giresun'un en önemli ikonu Kuvayi Milliye komutanlarından Topal Osman'ın mezarı da burada bulunur. Şehrin Dereli ilçesine bağlı Mavi Göl, daha yeni yeni gözde mekan halini almaya başlamıştır. Sahil kesiminden yaklaşık 1-1,5 saat içeride kalan göl, eşsiz bir maviliğe sahiptir. Gölün bu denli mavi olmasının sebebi ise barındırdığı mineraller dolayısıyladır. Giresunlular bunu acı su olarak nitelendirirler. İç kesimde kaldığı için yolu uzun olsa da sizi caydırmasın. Yol üzerindeki Kuzalan Şelalesi'ne de bir göz atabilirsiniz. Göle vardığınızda, etrafı saran merdivenleri ve köprüleri kullanarak gezip seyir terasında fotoğraf çekilebilirsiniz. Şehrin pek bilinmeyen noktası olan Kök Ev, yine Dereli yolu üzerinde, Ergun adında Kızılderili kültürüne bağlı bir vatandaşın kendi çabalarıyla turistik mekan haline getirdiği yerdir. Büyük bir dere üzerine kurulu bankların yanında hamaklar, tahta köprüler, tatlı bir restoran, küçük bir de alabalık çiftliği yer alır. Derenin, küçük şelalelere dönüştüğü yerler de görülmektedir. Bilinen Karadeniz ağzının başladığı yerdir. Yine büyük şehirlerden biri olan Trabzon, belki de bölgenin en tanınan yüzüdür. Hem fındık hem çay yetiştiriciliğinin yapıldığı bölgenin en önemli unsurları; balıkçılık ve deniz faaliyetleridir. Trabzon'u öne çıkaran mesele, bir hinterland olmasıdır. Bunların dışında; Sürmene bıçağına, el yapımı kemençelere ulaşıp derelerinde rafting yapabileceğiniz, kolbastı oynayarak enerjinizi atabileceğiniz bir şehirdir. İçimi cız ettiren Uzungöl, yüksek dağların çevrelediği bir göldür. İçimi cız ettiren nokta, bu doğal güzelliği çevreleyen oteller, kafeler, restoranlardır. Gölün bitki örtüsü insan ve diktiği yapılar olmuş desek yeridir. Bu olumsuzlukları unutup şöyle gölün çevresini gezerken atmosferi hissedebilirsiniz. Bir de giderken hava durumuna mutlaka bir bakın, sis olduğunda pek zevk alamayabilirsiniz. Bir türlü gitmeme nasip olmayan o tarihi yer. Bunu başarıp bir kez bile görenlere selam olsun. Fikrimce ve genel kanıya göre de şehrin en ilginç yapısıdır. Büyük ihtimal siz de baktığınızda hayran olmakla beraber nasıl yapıldığını merak edersiniz. Birçok freskin yer aldığı manastıra ulaşmak için anlatılanlara göre çok sayıda merdiven çıkmak gerekiyormuş. Denize karşı bir çay ya da kahve içmeyelim mi? Şehrin manzaralı noktası olan Boztepe en sık ziyaret edilen yerlerindendir. Panoramik olarak şehri seyredip nefeslenebileceğiniz, ormanlık alanlarında piknik yapabileceğiniz enfes bir konumdur. Geri dönerken hadi son bir yere uğrayalım derseniz Trabzon Ayasofyası'na mutlaka uğrayın. Hemen yol kenarındaki kilise, Sümela gibi fresklerle kaplıdır. Yüksek bir de çan kulesi bulunur. Neredeyse tüm Türkiye'nin yaşam kaynağı olan, onunla yatıp onunla kalktığı çayın ana yurdudur. Çay bitkisinin sıra sıra dizili hali öyle muazzamdır ki hayranlıkla bakakalırsınız. Buna ek olarak nem, şehrin her köşesinde buram buram hissedilir. Demem odur ki ilk başlarda, nefes almakta zorlanabilirsiniz. Gittiğinizde almadan dönmeyeceğiniz ürün ise Anzer balı olsun. Aman diyelim, fazlası zarardır kararınca tüketmelisiniz. Gitmeye fırsatım olmayan Rize Kalesi, kentin en yüksek kalesidir. Doğal bir tepe üzerine, iç ve aşağı kalelerden oluşur. Kuş bakışı bakıldığında büyüklüğünün farkına varılan kale şehrin manzarasını sunar. Kale çevresi, yapılan çevre düzenlemesiyle çay bahçesi olarak işletilmektedir. Yeşil dağların arasında bir kale. Rize'nin ikinci en yüksek kalesidir. Yine uzun ve yüksek yolları aştıktan sonra varacağınız kale, oldukça küçüktür. Demek istediğim, hani metrelerce surları uzanan kaleler vardır ya Zilkale öyle bir yer değildir. Maksimum 30 dakika içinde her yerini gezebilirsiniz. Bu yerin özelliği duvarlarının üstüne çıkınca uçurumun eşiğinde olmanızdır. Dağların arasından akan şelaleler ile yine seyir zevki çok yüksek olan bir mekandır. Uzunca ve hiddetli akan bir derenin, o dere üstünde zipline ve rafting yapanların eşlik ettiği yol, bir masal gibi gelir geçer. Yaylaya ulaştığınızı araba kalabalığından anlarsınız. Yolun bir tarafı alabildiğince çamların çevrelediği çayır; diğer tarafı da yine çamlarla örtülü dağlar ve ara ara o dağları dik bir şekilde bölen şelalelerdir. Hani o çayır var ya onun da bitki örtüsü aynı Uzungöl gibi otel ve yeme-içme yeridir. Olan olmuş zaten deyip mıhlama yemeden geri dönmeyin derim. Ayrıca, size tavsiyem çayırda hoplayıp zıpladıktan sonra biraz daha ileri gitmenizdir. Oradaki tertemiz derede ayakkabılarınızı çıkarıp gezebilirsiniz. Kendimi gerçekten Karadeniz'de hissettiğim bir şehirdir. Giresunluyum ama Artvin bir başka sanki. İnanılmaz yüksek dağlar ve o dağları kaplayan yeşillik... Aradan geçen gürül gürül bir Çoruh Nehri... Ama yaz aylarında giderseniz de inanılmaz sıcak... Dağlar rüzgarı kestiği için en çok bunalacağınız konum olabilir. Şöyle ki diğer şehirler 0-40 metre arasında bir rakıma sahipken Artvin'inki 345 metre imiş. Bunların dışında, kültürel anlamda çeşitliliği hissedebileceğiniz de bir ildir. Hemen kıyısındaki Batum kültürü ile iç içedir. Hatta sınır köylerinde hiç Türkçe bilmeyen insanlarla karşılaşabilirsiniz. Henüz ranta kurban gitmemiş, doğallığını aynen koruyan bir göldür. Çıkmak için bayağı bir yol kat edilir ama buna oldukça değer. Çam ağaçlarıyla çevrili dağların arasında kalmış olan göl, güzel bir seyir zevki sunar. Çadırınızı vs. aldıysanız gölün hemen kenarına kamp kurabilirsiniz. Küçük iskelesinde fotoğraf çekilebilirsiniz. Bakır madeninin kalbi Murgul, biraz iç kesimde konumlanır. En gözde mekanı Deliklikaya Şelalesi'dir. Bu şelale, oluşumundan dolayı şu sıralar turist akınına uğruyor. Kayayı aşındıran şelale, zamanla delik açıyor. İşte o delikten akmasıyla da doğal bir görsel şölen sunuyor. Kısaca; benim Doğu Karadeniz seyahatimden notlar bu kadar. Ara ara kendi çektiğim, ara ara internetten aldığım fotoğraflarla ve deneyimlerim ile bu doğanın kalbinin nerelerde attığını anlatmaya çalıştım. Uğradığınız yerlerde mutlaka yöresel yemeklerin tadına bakın, yüzünüzü güneşe dönün, ormanın kokusunu hissedin. Gürül gürül çağıldayan derelerin sesine kulak verin, elinizi suya değdirin, çıktığınız tepelerde dünyayı selamlayın ve en önemlisi birkaç dakikalığına da olsa bütün işlerinizi unutun ve doğayla bütünleşin. Doğa bizim evimiz, her zaman geri döndüğümüz başlangıç noktamız."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dogu-ve-akdenizi-kadinlar-uzerinden-anlatan-bir-ressam-john-f-lewis/\" ", "text": "Doğu ve Akdeniz'in sıcak renklerini bir araya toplayan John Frederick Lewis, pek çok ülkeyi gezip günlük yaşamın canlılığını resimlerine yansıttı. Genç yaşlarda hayvan resimleri yapan Lewis, Roma ve Paris'te bulunduğu sıralarda Cole Smyt'in yaptığı eskizlerden yararlanarak İstanbul'a dair çalışmalar üretti. Lewis'in, kullandığı parlak renkler resme ayrı bir aydınlık eklerken, ayrıntılı çizimiyle de fotoğrafa gerçekçi bir üslup yüklemiştir. Sanatçı uzun süre Kahire'de yaşadı ve halkın yaşamını gözlemleme imkanı buldu. Ressamın çalışma konuları genellikle, harem, günlük yaşam, sokaklar ve üst sınıftır. Resimlere bakıldığında, figürlerin çoğunun kadın oluşu dikkat çekicidir. Kadın figürler; haremde, çarşıda, odada, bahçede karşımıza çıkar. Renklerin canlılığı, kadınların kıyafetleri üzerinden verilir. Lewis'in gerek Akdeniz'i gerekse de Doğu'yu anlatırken, bu anlatıyı kadın figürler üzerinden gerçekleştirdiğini söylemek yanlış olmaz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/donemin-algisini-yikan-guclu-bir-kadin-artemisia-gentileschi/\" ", "text": "Bulunduğu dönemde kadının var olma mücadelesinin simgesi olan Artemisia Gentileschi, 1593'de Roma'da doğdu. Kadın olduğu için sanat okullarında eğitim alamayan Gentileschi, ilk eğitimini Caravaggio çizgisinde barok bir ressam olan babası Orazio tarafından aldı. kadın ressamlara anatomi ve nü çizimin yasak olduğu bir dönemde Gentileschi cesurca davranarak; mitoloji ve dinsel konuları işledi ve figürlerini nü tarzda resmetti. İlk eğitimini babasından alan Artemisia, perspektifi öğrenebilmek adına Floransalı manzara ressamı olan Agostino Tassi ile tanıştı. O zaman henüz 19 yaşında olan Gentileschi, Tassi'nin tecavüzüne uğradı. Büyük mücadeleler veren babası Tassi'yi mahkemeye verse de bir sonuç alamadı. Artemisia, yaşananları sanatını adeta bir silaha çevirerek yansıttı. Dönemin ahlak anlayışına uymadığı için eleştirilen Artemisia Gentileschi, çalışmalarında engellemeler ve kısıtlamalarla karşılaşsa dahi sürekli mücadele etti ve inandığı yoldan geri dönmedi. Yirmili yaşlarda yaşadığı trajik olaylar nedeniyle çalışmalarında şiddet sahnelerine sıkça yer verdi ve yaşadığı acıları, duyguları resimlerine ekledi. İncil'deki Judith öyküsünü pek çok kez resmetti. Kanın etrafa sıçradığı sansasyonel bir resimdi bu çalışma. Judith ve Holofernes adlı çalışmasında ne kadar Caravaggio'nun aynı konulu çalışmasından etkilendiği söylenilse de; kompozisyona baktığımız da çok daha farklı bir sahne çıkar karşımıza. Judith ve Holofernes İncil'de geçen bir konudur. Bethulia şehri Asur ordusu tarafından kuşatılır. Bu şehirde yaşayan güzel ve zengin bir kadın olan Judith, yanına hizmetçisi Abra'yı da alarak düşman karargahına girer ve kışkırtıcı kıyafet ve tavırlarıyla komutan Holofernes'in dikkatini çekmeyi başarır. Holofernes, o gece kadını baştan çıkarmak amacıyla bir ziyafet düzenler ve sonunda içkiden sızıp kalınca, judith adamın kılıcını alarak başını gövdesinden ayırır ve kesik başı alıp şehre geri döner. Ertesi sabah, Asur askerleri generallerinin öldüğünü görünce kuşatmayı kaldırıp çekilirler; böylece şehir kurtulmuş olur ve Judith de kahraman ilan edilir. Caravaggio'nun Judith'ine göre Artemisia Gentileschi'nin Judith'i güçlü ve fazlasıyla cesur bir kadındır. Kendinden emin bir şekilde tuttuğu kılıcıyla Holofernes'in başını kesmektedir. Hizmetçisi olan Abra burada ve sahibine yardım ederken görülür. Holefernes ise yaşananlara direnç göstermektedir. Kesilen boyundan fışkıran, yatağa akan kanlar olayın şiddetini daha da belirginleştirir. Sanatçının bu çalışmasında Holofernes'in yüzünü Tassi'yi model alarak oluşturduğu söylenir. Resimde yine barok döneme özgü ışık ustaca kullanılmıştır. Işık Judith, hizmetçisi Abra ve Holofernes üzerinde yoğunlaşırken resmin geri kalanı karanlık içerisinde bırakılmıştır. Beyaz çarşafların üzerindeki kırmızı kanlarla zıtlık yaratılarak daha gerçekçi bir görüntü elde edilmiştir. Sanatçı çoğu eserinde özellikle kadınları ele aldığı çalışmalarında, daha gerçekçi bir ifade kullanarak döneminin özgün ressamlardan biri oldu. Yaşadığı olayın ardından davadan sonuç alınamaması ve ve yayılan dedikodular yüzünden Artemisia Gentileschi, ressam Pietro Antonio Satiattesi ile evlenerek Florasa'ya taşındı. Floransa'da kaldığı zamanlar da eğitimine devam eden Gentileschi, aynı zamanda Medici ailesinin beğenisini kazandı ve pek çok soyludan siparişler almaya başladı. 1916'da Academia del Disegno'ya ilk kadın üye olarak kabul edildi. Cenova, Venedik ve Roma gibi şehirlerde bir süre çalışan sanatçı daha sonra 1630 yılında Napoli 'yerleşti. Gittikçe ünü yayılan Artemisia, öyle ki İspanya Kralı IV. Feliipe'den dahi sipariş aldı. Sanat Tarihi'nde ismi pek anılmayan Artemisia Gentileschi, yaptığı çalışmalarla ataerkil yapının aksine kadınları güçlü, cesur göstererek dönemin algısına adeta başkaldırmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dunden-bugune-en-iyi-eurovision-sarkilari/\" ", "text": "1956 yılından bu yana gerçekleştirilen Eurovision Song Contest, birçok Avrupa ülkesinin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Çeşitli ülkelerden şarkıcıların yer aldığı yarışma, bir sonraki sene, kazananın evinde düzenleniyor. Kimi temsilciler, şarkıları kendi dillerinde söylemeyi kimileri ise evrensel dil İngilizce'yi tercih ediyor. İlk başlarda oldukça sade ve minimalist düzenlenen yarışma, son zamanlarda tamamen görsel şölene dönüşmüş durumda. Politik puanlamaların oldukça belirgin olduğu yarışmaya, Türkiye en son 2012 yılında Can Bonomo'nun Love Me Back şarkısı ile katıldı. 8 yıldır katılmadığımız ve özlemini çektiğimiz bu platform için sevilen şarkıların yer aldığı -Türkiye ağırlıklı- küçük bir liste yaptık."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dunya-dillerini-sarkilarinda-bulusturan-sanatci-cigdem-aslan/\" ", "text": "İstanbul doğumlu bir kadın Çiğdem Aslan. Onun müzikal yolculuğu ailesinde başladı. İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı eğitimi görürken, düzenli olarak Rebetiko müziği, O, derin ve köklü bir kültürlerin izinden giderek müziğini Londra'ya kadar taşıdı. repertuarını ve becerilerini pekiştiren 'Dunav Balkan Grubu'na katıldı. Mortissa, Yunanca kökenli bir sözcük. 'Özgür ruhlu ve bağımsız kadın' anlamına geldiği için de, duymadan kendi ayakları üstünde durabilen, güçlü bir kadın olarak tanımladı. düşünceyi benimseyerek icra etmiş. Aslan, bu albümdeki 'Tourna' parçasını Matoula Zamani ile seslendirmişti. İçinde doğup büyüdüğü Alevi- Kürt kültürü üzerine zamanı geldiğinde bir albüm yapmak istediğini de ayrıca dile getirmişti."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dunyada-ziyaret-edilmemesi-gereken-9-ilginc-yer/\" ", "text": "Zamanında, buraya dünyanın en zengin, güçlü ve ünlü insanlarından bazıları göç ediyor ve bu bölgeyi kendi özel eğlence merkezleri olarak düzenliyorlar. Çılgın partilerin verildiği bu özel bölgeye girmek istediğiniz takdirde, istenmeyen misafir olarak adlandırılıyorsunuz. Sonucunda ise hapse atılıyorsunuz. Bu güzel prehistorik mağara ve içindeki duvar figürleri bir zamanlar halka açıkmış, fakat ne yazık ki insanlar bu duvar resimlerine zarar vermeye başlamışlar. 1963'te ise daha fazla zarar görmemeleri için resimleri kurtarmaya yönelik bir girişimle mağarayı kapatmışlar. O zamandan beri girişler istisnasız olarak herkese kapalı. Bu küçük volkanik ada 1960'larda volkanik patlamalar sonucunda kurulmuş. Bilim adamları bu yeni adanın nasıl bir yaşam alanı haline geleceğini kestiremedikleri için, adaya giriş hala yasak. Bu ev şeklindeki mahzenlerin amacı, acil bir durumda kullanılabilecek tohumlar bulundurmak. . Bir araştırmacı değilseniz, bu yerin yakınından bile geçemiyorsunuz. Burada hapse atılmak yok! Hint Okyanusu'nda bulunan bu adada yaşayan yerliler gerçekten aralarına kimseyi almak istemiyorlar. Adaya yaklaştığınız takdirde yerlilerin oklarıyla karşılaşacağınız kesin. Adaya dışarıdan gelenlere inanılmaz derecede düşmanca davranıyorlar ve kendileri gibi olmayan insanlarla iletişim kurmak konusunda son derece isteksizler. Öyle ki; 2006 yılında kıyıya kadar gelen iki balıkçıya saldırıp öldürmüşler. Gizemli bir şekilde korunan şapel, bünyesinde 'On Emiri'n yazılı olduğu tabletlerin olduğu 'Ahit Sandığı'nı bulunduruyor. Bu nedenle buraya muhafızlar harici hiç kimse giremiyor. Etiyopya'nın en önemli merkezlerin birinde bulunan bu manastırın içine çok uzun zamandır erişim yok. Bu tropik cenneti ziyaret edememeniz için çok basit bir neden var: burası özel mülk. Davet, yalnızca Robinson ailesi tarafından yapılabiliyor. Poveglia adası Venedik ve Lido arasında kalmış küçük bir yerleşim yeri. Uzun zaman önce, akıl hastanesi olarak da kullanılan bu yerde, hastalara işkence yapılıp üzerlerinde deneyler yapılıyormuş. İnsanlar şimdilerde bu yerin perili olduğuna inanıyor ve bu yüzden yerel hükümet buraya ziyareti yasaklamış. Bilim adamları ise, bu adanın toprağının yüzde 50'sinde insan iskeletinden izler olduğunu keşfetmiş. Ada, 17 dönümlük bir alana yayılmış. Yerliler ise, adayı ziyaret edenlerin hiçbir zaman hayatta kalmadığına inanıyor. Güzel görünse de, burası bir hayli korkutucu bir sırra sahip. Ada, binlerce altın renkli engerek yılanına ev sahipliği yapıyor ve sırf bu nedenden dolayı 'Yılan Adası' olarak da adlandırılıyor. Yüzyıllardır bölgede insanlara karşı koyan çok kötü ve ölümcül bir yılan türü bu. Brezilya hükümeti, yalnızca bölgeyi araştırmak isteyen bilim adamlarına ziyaret izni veriyor. Bunun dışında giriş yasak. Hükümetin çabalarına rağmen, yasadışı avcılar hala bu yılanları karaborsada satmak için yakalamaya çalışıyorlar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dunyanin-gunumuzdeki-en-unlu-20-lokasyonu/\" ", "text": "Dünyanın Günümüzdeki En Ünlü 20 Lokasyonu! Yaklaşık 8 milyar nüfuslu ve 12.742 km çapı olan dünyamız, her geçen gün yeniden keşfedilmeye devam ediliyor. Sosyal medya sayesinde, oturduğumuz yerden; konumumuza en yakın ve en uzak köşeleri rahatça gezebiliyoruz. Pekala birebir görmekle aynı şey değil ama en azından dünyanın saklı köşeleri hakkında bilgiler edinebiliyoruz. Arzu edersiniz ki birçok fotoğrafçı Instagram aracılığı ile fotoğraf kolajlarını ilgililerine ulaştırıyor. İşte birçoğunuzun yakından takip ettiği Beautiful Destinations sayfası da nitelikli fotoğrafçıların kadrajından çeşitli yerleri paylaşıyor. Biz de bu hesapta en çok paylaşılan ve ilgi gören yerleri şöyle bir toparladık. Tamamı camdan oluşan, yaklaşık 400 ton ağırlığa kadar dayanan, 37.8 milyon avroya mal edilen, birçok renkte 2000 adet led ışığa sahip olan köprü, bir seyir terası niteliği taşır. 500 metre yüksekliğinde inşa edilen yapı, muhteşem mühendisliği ve gösterileri ile Çin'in turist çekme merkezi haline gelmiştir. Norveç'in kuzeybatısına konumlanan takım adalar zinciri, Kuzey Işıkları'nı izlemek için tercih edilen yerlerden biridir. Sıcaklığı 0 ile -15 arasında seyreden yer; kırmızı sevimli evleri, denize dimdik inen dağları ve fiyortlarıyla tam bir doğa harikasıdır. Gözleriniz sizi yanıltmasın; görseldekiler yapay değil, doğal ışığın ta kendisi. Arachnocampa Luminosa adındaki Yeni Zelanda'ya özgü bu larvalar, tavandan sarkan küçük sarkıtlar üzerine tutunmuş bir şekilde dururlar. Mağara tavanlarını kaplayan bu küçük böceklerin ışık saçmasındaki neden ise kimyasal reaksiyonlar ile lusiferin enzimi üretmesidir. Bu sayede turistlerin gözdesi olurlar. Komşumuz Yunanistan'ın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan Oia Köyü, Santorini ile özdeşleşen beyaz badanalı, mavi kubbeli, deniz manzaralı fotoğrafların hayat bulduğu yerdir. Dünyanın en romantik noktaları arasında kabul edilen Oia, mimarisi ve manzarasıyla ziyaretçilerine huzuru vadetmektedir. Eski Harry Kayaları, İngiltere'nin güneyindeki Dorset kıyısında bulunan kalker yığınıdır. Buradaki uçurumlar çoğunlukla tebeşirden oluşur. Deniz kayaları, sürekli deniz tarafından aşınmakta ve bu nedenle sürekli değişen özelliktedirler. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan kayalar, Jurassic Coast'un en doğu noktasını işaretlemektedirler. Dünyanın en büyük adası olan ve yeşil ada anlamına gelen Grönland, devasa buzullara ev sahipliği yapar. Değişik formlarda yer alan bu buzullar, doğal bir mimari eser görünümü sunarlar. Kuzey kutbunun en kalın buz tabakaları ise adanın %81'ini kaplamaktadır. İşte o meşhur kapı. Cennetin Kapısı adını alan bu kapı, bir Hindu tapınağı olan tam adıyla Pura Penataran Agung Lempuyang'da yer alır. Bali'nin saygın tapınaklarından biri olan yer, Lempuyang Dağları tarafından çevrelenir ve Paduraksa ana kapısı, gizli odaların girişini işaretler. Tapınak, Bali'nin 6 kutsal mabedinden biri olarak kabul edilir. ABD'nin Montana eyaletinde yer alan Glacier Ulusal Parkı'nda çeşitli doğal güzellikler konumlanmaktadır. McDonald Gölü ise renkli çakıl taşları ile parktaki en büyük göl olma özelliğini taşır. 16 km uzunluğunda, 1,6 km genişliğinde ve 143 metre derinliğinde, erozyon ve buzulların bir araya geldiği bir vadiyi doldurur. İtalya'nın en renkli yerlerinden biri olan Cinque Terre, turizmin kalbidir. Yüksek ve sarp kayaların üzerine konumlanmış renkli evleri ve muhteşem sahili sayesinde doğa ile bütünleşir. İtalyan köy-kasaba kültürünü tanımak isteyenler için en doğru tercihtir. 2018 yılında hizmete açılan köprü, ülkenin en popüler yeri haline gelmiştir. Köprünün zeminle bağlantısını sağlayan ayakları, taştan devasa iki el tarafından tutuluyormuş gibi inşa edilmiştir. 150 metrelik yapı, 2 milyar dolara mal olmuştur. Rakımı 1400 m olan dağlarda konumlanan köprü, ziyaretçilerine panoramik bir seyir olanağı sağlar. Çin ve Vietnam arasında konumlanan şelale, dünyanın en büyük ikinci sınır şelalesidir. Vietnamlılar Ban Gioc adını verirken, Çinliler Detian adını vermektedirler. Üç basamaktan oluşan şelalenin düşüşü, bazı yerlerde 30 metreyi bulmaktadır. Tam bir doğa harikası olan şelale, insanı büyülemekte bir hayli başarılıdır. Tayland'ın gece pazarları, yerel insanlarla tanışabileceğiniz ve sokak hayatını deneyimleyeceğiniz yerlerdir. Asya ve Avrupa kültürü karışımı yemekler, eğlence mekanları, canlı müzikli barlar, alışveriş yapabileceğiniz hediyelik eşya, elbise alabileceğiniz ve Tayland ile ilgili her türlü şeyi bulabileceğiniz bu pazarlar saat 02.00 veya 02.30'a kadar açık kalabilmektedir. Tarihi M. Ö. 400 yılına kadar dayanan bu mistik kent belki de şu sıralar en çok karşılaştığınız yerdir. Ürdün'ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan antik kent, zamanında Nebatilere başkentlik yapmıştır. 100 km'lik bir alana yayılan Petra, El-Hazne adında gizli bir bölüme sahiptir ve burada kral mezarları bulunur. Blok kaya taşlarından oyulan tapınak, amfi tiyatro, mezarlar ve rölyefler bölgenin karakteristik özelliğini yansıtır. Antik kent, 1985 yılında UNESCO Dünya Kültürel Mirası Listesi'ne alınmıştır. Son günlerde ülkemizin yüzü haline gelen Kapadokya, doğal tüf oluşumları ile hem yerli hem yabancı turistlerin gözdesi haline gelmiştir. Güzel Atlar Ülkesi anlamına gelen Kapadokya, lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkan peri bacalarına ev sahipliği yapar. Onlarca sıcak hava balonunun tur yapmasıyla muhteşem görüntülere sahne olan bölge, 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Sit Alanı olarak tescillenmiştir. Türkiye'nin tanıtımında büyük bir role sahiptir. Cascate del Mulino kaplıcaları, Toskana'da, Saturnia şehrinin dışında yer alır. Zengin içerikli sülfür ve diğer mineralleri ile kaynağından yukarı doğru çıkan şelaleleriyle, doğal bir şekilde oyulmuştur. 37 C ısıyla su dolu taş kaynaklar aşağı doğru ardı ardına dizilir. Bu doğal kaplıca, dinlenmek için tercih edilen yerler arasındadır. Yüz ölçümü ve nüfusu itibariyle küçük bir kasaba sayılan Bled, son zamanlarda Ljubljana'ya giden turistlerin uğrak yerlerinden biri olmasıyla Slovenya'nın turizm bölgelerinden biri olmuştur. Gölün ortasına konumlanan adası, Bled şehrinin en çekici unsurudur. Adada Assumption of Mary adında bir kilise bulunur. Barok tarzının güzel bir örneği olan kilise, 17. yüzyılda inşa edilmiştir. Fas'ın kuzeyinde kurulan Mavi Şehir lakaplı Şafşavan, küçük bir kenttir. Bu kadar popüler olmasının sebebi; kentin evlerinin, duvarlarının, merdivenlerinin yani her köşesinin mavi ve beyaz renklerinde boyanmış olmasıdır. Şehrin mavi olması iki temel teoriye dayandırılır. İlk teori; mavinin sivrisinekleri uzak tutmasından dolayı kullanılmış olmasıdır. İkincisi ise 1930'larda Hitler zulmünden kaçan Yahudilerin maviyi yerel halka tanıtmasıdır. Renklerin kasabası Jodipan; yeşil, turuncu, pembe, sarı gibi birçok renkle boyalı çatı ve duvarları ile adeta gökkuşağını andırır. Nehir kenarına konumlanan bu gecekondu bölgesi, üniversite öğrencilerinin hijyenik ve sağlıklı bir yerleşim yeri oluşturma projesi kapsamında boyanmıştır. Renkli şemsiyeleri ve sokak sanatı ile göz doldurmaktadır. Dünyanın en büyük mağara tapınağı olan Batu Mağaraları, üç mağaradan oluşan bir inanç merkezidir. Bir Hindu tapınağı olan yere ulaşmak için, 272 adet rengarenk merdiveni çıkmanız gerekir. En ilgi çekici yeri, girişindeki Hindu Tanrısı heykelidir. Çevresindeki maymunların insanlarla iç içe olduğu mekan, kaya tırmanıcıları arasında da popüler yerlerden biridir. Shwedagon Pagoda, başkent Yangon'un ilgi odağı olan altın kaplı bir pagodası'dır. 2500 yıllık bir mabet olan yerde, Buda'nın saçı gibi Budizm'in kutsal öğeleri de bulunur. 99 metrelik pagodanın üst kısmında bulunan kutsal stupası tamamen altın kaplıdır ve üzerinde 4531 adet mücevher bulunur. Bu mücevherlerin en büyüğü 72 karatlık bir elmastır. Dünyanın en değerli yapılarından biridir. Tahmin edersiniz ki Tayland; değişik yapılarda, hayvan figürlü birçok farklı tapınağa ev sahipliği yapar. Söz konusu bu kentte de Tayland ve Güneydoğu Asya'daki tarihi binaların birebir orijinali ya da kopyası bulunur. Antik kent, bir açık hava müzesi niteliği taşır. Şimdilik bizden bu kadar, dünya görülmeye değer!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/dunyayi-bir-tek-utanc-kurtarabilir-bergman/\" ", "text": "Entelektüel burjuvazinin toplumsal konular karşısında a politik tavrının sorgulandığı: Ahlakı, vicdanı, nefreti, şiddeti ve de utancı bireyler üzerinden yansıtan bir Bergman Filmi, Utanç /Skammen. Tarkovsky'nin Andrey Rublev filminde karşılaştığımız, sanatçının toplumsal sorunlarla yüzleşme miti, Utanç'da da karşımıza çıkar. Savaş karşısında a politik bir tavır sergileyen Eva ve Jan, düşen bombalara, ölen insanlara rağmen kendi bireysel sorunlarıyla ilgilenmektedirler. Ancak, düşman uçağının yaşadıkları bölgeye düşmesiyle kendilerini savaşın içerisinde bulurlar. Böylelikle, Bela Tarr'ın sinemasına sinen ' Kendi gerçekliğinden kaçamazsın' söylemi Bergman'ın Utanç'ına da sinmiş olur. Zaman geçtikçe savaşın şiddeti artar. Eva ve Jan, isyancı askerlere yardım etmekle suçlanıp sorguya alınırlar. Belki de hayatlarına daha önce hiç maruz kalmadıkları şiddetle karşılaşırlar. Sorgunun başında yer alan eski bir tanıdıkları olan Albay Jacobi sayesinde serbest bırakılırlar. Bu noktadan sonra, ikili arasında şiddet ve iletişimsizlik ön plana çıkar. Bergman sinemasına sinen iletişimsizlik ve bireyin iç dünyasında kayboluşu, film boyunca birçok sahneye sindirilir. Bergman, bu kısımlarda sevginin iletişim kurmadaki gücünü tekrar hatırlatır. Sevginin tükendiği yerde insan vicdanını da kaybeder. Naif bir müzisyen olan Jan iki kişiyi öldürür. Eşine sadakatle bağlı Eva ise, Jan'ı aldatır. Savaşın şiddeti, insanların iç dünyasına inerek onları böler, vicdanlarını köreltir ve onları birer 'hayvan'a dönüştürür. Bergman'ın Utanç'ı, toplumsal utancın temsiliyetini taşır. Görsel atmosferin yoğun zıtlıklar aracılığıyla verildiği sahnelerde umutsuz bir hava hakimdir. Eva rolünü oynayan Liv Ulmann'ın yakın plan çekimleriyle gözlerindeki çaresizlik ve acı filmin kasvetini artırır. Atılan bombaların gürültüsünün bitiği yerde daima kuş sesleri duyulur. Bu kısımda her şeye rağmen devam eden yaşamın alegorisi hissedilir. Filmin sonunda Eva ve Jean bir grup insanla birlikte tekneyle denize açılır. Denizin ortasında kalmış insanların trajedisi sık sık tekrarlanan karanlık geçişlerin etkisiyle daha da kuvvetlenir. Artık tekne de ne yiyecek ne de içecek su kalmıştır. Sessizliğin hakim olduğu sahnelerde, karanlık geçişler tekrarlandıkça suda yüzen ölü askerlerin bedenleriyle karşılaşırız. Çaresizlik içerisinde birbirine bakan gözlerde umutsuzluk ve beklenen ölüm vardır. Martı ve dalga sesleri içerisinde Eva, Jan'a gördüğü rüyayı anlatır. Vicdan-ahlak-sevgi imgelerinin irdelendiği filmde, bireysel bir yüzleşmedir 'Utanç'. Savaşların, yıkımların, ölümlerin karşısında umursamaz hale gelen bireye 'Utanç' üzerinden yüklenmiştir Bergman."} {"url": "https://sanatkaravani.com/dunyayi-sadece-yildizlar-aydinlatsaydi-nasil-gorunurdu/\" ", "text": "Fiziğin dur durak bilmeyen gelişimiyle milyarlarca yıldızı, evimizden yani dünyamızdan görebiliyoruz. Fakat her geçen gün, gelişmiş şehirlerdeki ışık ve hava kirliliği evreni gözlemleyecek yeteneklerimizi kısıtlıyor. Fransız fotoğraf sanatçısı Thierry Cohen, metropollerde artan kirliliğe duyduğu öfkeyle, dünyanın en büyük şehirlerini karanlığa hapsediyor. Karartılmış Şehirler ismini taşıyan serisinde; Şanghay'dan Paris'e, Hong Kong'dan Los Angeles'a dünyanın en ışıklı şehirlerini karanlığa gömüp onları yıldızlarla baş başa bırakıyor. İmkansız fotoğraflar ortaya koyan Cohen, Sadece yıldızlar olsaydı dünya nasıl görünecekti? sorusunun cevabını bizlere sunuyor. Çalışma şekli gayet basit olan Cohen, şehirleri ve yıldızlarla dolu gökyüzünü ayrı ayrı, aynı makine ve lensle fotoğraflıyor. Bu iki görüntüyü yani iki gerçekliği birleştiren sanatçı, aslında göremediğimiz fakat orada olduğuna inandığı üçüncü bir gerçeklikle birleştiriyor. Sanatçı seçtiği şehirleri fotoğrafladıktan sonra bu şehirlerle aynı enlemde yer alan açık alanlara giderek buradaki yıldızlı gökyüzünü çekiyor. Yani aslında Paris, Montana'nın yıldızlarıyla birleşirken, Şanghay'da Batı Sahra'nın yıldızlarını kucaklıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/enstrumanlari-bir-sanat-eserine-donusturen-adam-leonardo-frigo/\" ", "text": "Kendisini bir 'keman ressamı' olarak adlandıran, çeşitli keman ve çelloların üzerine yaptığı çizimlerle sanata yeni bir bakış kazandıran Leonardo Frigo, Londra'da yaşayan İtalyan bir sanatçı. Leonardo, kemanların ve çelloların üzerine biyografiler ve hikayeleri kazımayı hayatının tutkusu haline getirmiş. Çalışmalarıyla, izleyiciler ve enstrümanlar arasında benzersiz bir bağ kurmayı hedefleyen Leonardo, kemanlarının üzerine semboller, desenler ve gömülü metinler yerleştirerek, sanatın insanlar üzerindeki etkisini pekiştirmek gerektiğine inananlardan. Aynı zamanda, kemanlarının da en az kitaplar kadar okunabilirliğinin olması gerektiğine inanan sanatçı, müziği ve müzikal enstrümanları seviyorum, bir enstrüman üzerindeki illüstrasyonu bitirmem üç haftamı alıyor diyor. O, beyaz bir arka plan üzerinde resim yapmaktansa, var olan bir gerçekliğin üzerine siyah dolma kalemi ile, çarpıcı ve detaylı çizimler yapmayı seçiyor. Leonardo'nun, bu eşsiz sanat formunun temelinde yaratmak istediği bir düşüncesi var. O da; enstrümanlarının yalnızca çalındığında ya da öylece orijinal formunda görsel olarak takdir görmesi değil, aynı zamanda hikaye kitapları gibi okunabilirliğinin olması gerektiği. Tasarlanmış bir oluşum üzerinden, farklı bir yaratım ortaya koymak istiyor aslında. Bana soracak olursanız Leonardo hiç de haksız sayılmaz. Sanat, sanatı doğurmalı. Sanata olan sevgisini yine kendisi gibi bir sanatçı olan babannesinden aldığını söylüyor. Müzisyen kimliğinin yanı sıra, 14 yaşında başlayan bu tutkusunu ve 10 yılı aşkın süredir devam ettirdiği çizimlerini, dört yıldır dünyanın çeşitli şehirlerinde farklı sergilerle taçlandırıyor. 2015 yılında ilki Güney Kore'de olmak üzere, birçok ülkede dokuz muazzam sergi açıyor. Son serilerinden biri ise; her biri yedi ölümcül günahı temsil eden yedi farklı keman çizimi. Bu çizimler görenleri ciddi anlamda sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Onları, gurur, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, gazap ve tembellik gibi kavramları keşfetmeye teşvik ediyor. Sanatçının eserleri arasında, kısa bir süre önce besteci Antonio Vivaldi'nin tüm biyografisini gösteren ilk çello çalışması da bulunuyor. Lenardo Frigo, her biri başka bir yaşanmışlığı temsil eden çizimleriyle dünya çapında, bilinirliğini her geçen gün arttırmaya devam ediyor. Avrupa ve Asya'nın haberdar olduğu bu sanatçıdan nasıl haberdar olamayız? diye de geçirmiyor değilim aklımdan."} {"url": "https://sanatkaravani.com/erdil-yasaroglunun-ilk-sergisi-oyun/\" ", "text": "Kendisini, eğlenceli ve hayatındaki dertlerini esprili bir dille anlattığı karikatürleriyle tanıdığımız Erdil Yaşaroğlu, bu defa karşımıza ilk kişisel heykel sergisi Oyun ile çıktı. Sanatçı, oyun kavramını çocukluğumuzdan kalma bir tür etkinlikten çok, yetişkinler olarak hayata dayanma gücümüzü artıran bir kaçış olarak tanımlıyor. Dünyanın en büyük karikatürünü 2012 yılında tamamlayarak Guinness Dünya Rekorları listesine girmeyi başaran sanatçı, 12 yaşından bu yana çizimler yapıyor. Lisans eğitimini Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde tamamlayan Yaşaroğlu, bu defa heykel dalındaki eserlerini sergilediği ilk kişisel sergisi ile bizlere diğer bir yanını daha gösterdi. Karikatürlerindeki esprili dilin aksine heykellerinde yeni bir form ile izleyicinin karşısına çıktı. Yapı Kredi Bomontiada'da gerçekleşmiş olan sergide sevimli ve renkli heykellerin yanı sıra; Erdil Yaşaroğlu'nun desenleri, kağıt işleri ve karikatür üretimindeki yaratıcı süreçlerini anlatan filmler yer aldı. Ayrıca sanatçının katıldığı konuşmalar ve atölyeler de gerçekleştirildi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/erkeklerin-dunyasinda-direnen-bir-kadin-ressam-rosa-bonheur/\" ", "text": "Rosa'nın babası Raimond, Saint- Simon derneği üyesiydi ve kadınların özgürleşmesini savunuyordu. Hatta o dönem kadınlar için yasak olan pantolonu, özgürleşme için bir simge haline getirmişti. Yükselen burjuvazi ile birlikte nü'nün yerini doğa resimleri almıştı ve babasının fikirlerinden etkilenen Rosa; geleneksel kadın kıyafetlerini çıkardı, saçlarını kısacık kestirdi. Ayağına geçirdiği botlarla dağlarda doğal yaşamı resmetmeye başladı. Rosa'nın natüralizm anlayışı ve hayvanları kendine özgü karakteriyle verebilmesi dönemin burjuva kesimini oldukça etkiledi. Ancak onun giyim tarzı dönemin ahlak anlayışına hitap etmediği için, kadınsı olmamakla eleştirildi ve aşağılandı. Eleştirilere verdiği cevapla kadınlara sunulan alanları trajik biçimde anlatmaya çalışsa da, kendisine karşı yüklenen bakış açısını değiştiremedi. Rosa Bonheur, Seçmek zorunda kaldığı konular yüzünden oldukça kötü şartlarda çalıştı. Popüler beğeniye yönelik ürettiği eserleriyle ; Paris Salonu'nun birincilik madalyasını ve Onur Nişanı'nı kazandı. Yaşadığı dönem için bir ilk olan Rosa ödülleri alsa da kendisine dayatılmaya çalışılan Viktoryan Ahlak'ı reddetti. Kendinden emin ve kararlı tavrıyla, erkekler dünyasında var olma savaşını kazandı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/eski-sozluk-sayfalarina-cizilmis-illustrasyonlar-bedenin-yeniden-dogusu/\" ", "text": "İspanya, Mallorca merkezli tasarım evi PRRINT eskimiş ve vintage sözlüklerle sıra dışı bir projeye imza atmış. Kıyıya, köşeye atılmış sözlük sayfaları adeta birer tuvale dönüşürken birbirinden eşsiz anatomik çizimlerde bu sayfalarda can bulmuş. İnsan bedeni ve çevreyle olan ilişkisini harmanlayan bu çizimler; doğa-insan, doğum-ölüm ikilemlerini de bir araya getirmiş. Donuk ve ürpertici insan anatomisinin renkli çiçeklerle bir araya gelmesi sıra dışı bir kompozisyon ortaya çıkarmış. Çevreye dost olarak tanımladıkları işlerini bu iki tanımla birleştiren şirket, ekoloji dostu ve hayvan sever bir seri de ortaya çıkarmış."} {"url": "https://sanatkaravani.com/eski-turklerin-yasantisindan-bilinmeyenler-ibn-fadlan-seyahatnamesi/\" ", "text": "Erkekler, kadınlar nehre iner hep beraber çıplak yıkanırlar. Birbirinden kaçmazlar. Bununla beraber asla zina etmezler. Aralarından zina eden birini, kim olursa olsun, dört kazık çakıp kollarından ve bacaklarından bu kazıklara bağlarlar. Balta ile onu baştan ayağa ikiye bölerler. Kadın için de aynı cezayı verirler. Bundan sonra zina eden kadın ve erkeğin parçalarından her birini bir ağaca asarlar. İbn Fadlan, X. yüzyıl başlarında Abbasi Halifesi Muktedir'in divanında çalışan katiplerden biridir. Fadlan, 309-310/921-922 yılları arasında Muktedir tarafından Etil Bulgarlarına gönderilen elçilik heyeti sırasındaki elçilik hatıralarını anlattığı Seyahatname si ile tanınır. Hakkında yok denecek kadar az bilgiye sahip olunsa da geriye bıraktığı ve çok kıymetli tarihçimiz Zeki Velidi Togan sayesinde keşfedilen seyahatnamesi sayesinde bugün eski Türkler ve Ruslar hakkında bilgi ediniriz. Halife Muktedir tarafından görevlendirilen, İbn Fadlan'ın da içinde bulunduğu elçi heyeti, 21 Haziran 921 tarihinde Bağdat'tan hareket ederek sırayla; Kirmanşah, Hamedan, Save, Rey, Dameğan, Nişabur, Serahs, Mevr, Amul, Firebr, Beykend, Buhara, Harezm'den geçerek İlteper Almış Han'ın Karargahı'na ulaşır. Amaç; İslam'ı kabul etmiş Etil Bulgarlarına Müslümanlığı öğretmek ve Almış Han'ı birtakım sorunlardan kurtarmaktır. Bahsi geçen yolculuk sırasındaki izlenimler sonucu yazılan seyahatname, en sağlam ve akıcı dille yazılmış belgelerden biridir. Mutlaka mübalağaların da bulunduğu risale bize X. yüzyıldaki Oğuzlar, Bulgarlar, Hazarlar, Ruslar, Peçenekler, Kırgızlar, Kıpçaklar, Karluklar vb. kabilelerin; toplum yaşantıları, gelenekleri, adetleri ve dinleri hakkında ilginç bilgiler verir. Baştan uyarmak gerekirse, dönem şartlarından dolayı bugünkü temizlik vb. konularda anlayışımıza uymayan fazlaca olay vardır. Okumanızı ona göre yapmanızı tavsiye ederim. 1. Oğuzlar, büyük tuvalet yaptıktan, işedikten sonra temizlenmezler, cünüplükten ve diğer şeylerden dolayı yıkanmazlar. Suyla ilişkileri yok gibidir. Bir gün bir adamın çadırına indik. Oturduk. Adamın karısı da bizimle oturdu. Bizimle otururken cinsi organını açtı ve kaşıdı. Yüzlerimizi kapadık. Kocası güldü. Tercümana Onlara söyle, sizin yanınızda onu açıyor, sizi görüyor ve onu koruyorsunuz. Bu onu kapatıp da başkalarına müsaade etmesinden daha iyidir. dedi. 3. Zina bilmezler. Biri zina yaparsa; ağaçların dallarını bir araya getirip failin ellerini ve ayaklarını ağaca bağlarlar, sonra o dalları serbest bırakırlar, adam ikiye ayrılır. 4. Bir adam ölünce karısı varsa, öz anası olmamak şartıyla, büyük oğlu onun karısıyla evlenir. Bir gün bir Türk'ün çadırına misafir olan bir Harezmli, çadır sahibinin oğlunu kandırır ve isteğine ulaşır. Oğlanın babası, ikisini iş üstünde yakalar. Divan kurulur. Gerçek karar ikisinin de ölmesini emreder. Ama baba, çocuğu için razı gelmez. Bunun neticesinde Harezmli'ye para cezası verilir. Harezmli, oğlanın babasına 400 koyun ödemiştir. 6. Türklerin hepsi sakallarını tıraş eder, bıyıklarını bırakırlar. 7. Adetlerine göre, bedene temas eden elbise, parçalanıp dağılıncaya kadar yıkanmaz. 1. Türklerin en kötü, en belalı, en katil olanlarıdır. 2. Gömleklerinin dikiş yerlerinde bit arar, bulunca dişleriyle ezerler. Tercümana sordum, Bu meseleyi içlerinden birine sor. Niçin onu Rab kabul ediyor? dedim. Adam cevaben Ben onun bir benzerinden çıktım. Ondan başka beni yaratan tanımıyorum dedi. 1. Hükümdar kime bir lokma verirse onun önüne sofra gelir. 2. Cevval ve bilgili insanları bu kişi rabbimize hizmet etmeye uygun, onun yanına gönderelim diye asarak öldürürler. 3. Yılanları öldürmezler, yılanlar da onlara zarar vermez. 4. Ölülerin arkasından kadınlar ağlamaz, erkekler ağlar. İki sene matem yaparlar. Süre bitince saçlarını keserler. Davet verirler. Matemden çıktıkları böyle anlaşılır. 1. Kadınlardan her birinin göğsünün üstünde altın, demir, bakır ya da gümüşten hukka bulunur. Her hukkada bir halka ve halkaya bağlı bıçak bulunur. 2. En makbul ziynet eşyası mavi boncuklar dır. 3. Cünüplükten, yemekten, tuvaletten sonra ellerini yıkamazlar. 4. Onlardan biri cariyesiyle herkesin önünde çiftleşir. Bazen birbirlerinin hizasında bir grup olarak çiftleşirler. 5. Her gün yüzlerini en pis şekilde yıkarlar. Her sabah bir cariye, efendisine kapta su getirir. Kişi, bu suyla yüzünü, saçını yıkar, sümkürür, tükürür. Cariye aynı kabı tüm ev halkı için dolaştırır. Her biri aynı su ile aynı işlemleri yapar. Reisin cariyelerinden biri de onunla gönderilir. Ölmeyi kabul edilen cariyeye, hizmet edilir, reis gibi ona da elbiseler dikilir. Yakılma günü geldiğinde ölü gemiye konulur. Bir at, köpek, ekmek, et, soğan ve silahı da yanına konulur. Ölüm meleği denilen görevli ile cariye gemideki çadıra girerler. Peşinden erkekler girer, cariyeyle çiftleşirler. Sonra beraber cariyeyi öldürürler. İşlem bittikten sonra odunlar atılır ve gemi ateşe verilir. 1. Hazar Hakanı'nın 25 kadın edinmesi gelenektir. Ayrıca 60 adet de cariyesi bulunur. 2. Hakan geçerken tebaası secde eder. Geçip gidinceye kadar kafasını kaldırmazlar. 3. Hükümdarın hangi mezar odasında olduğu bilinmemesi için onu gömenlerin başları kesilir. Türk ülkelerinin acayipliklerinden biri onların istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırdıkları bir çeşit taşa sahip olmalarıdır. Onlar bir sefere çıkınca ve yağmur yağmasını isteyince bu taştan bir miktar çıkarır; bir bulut peyda olur ve yağmur yağarmış. Bir hikayeye göre; Horasan hükümdarı ordusuyla Türkler üzerine sefere çıkmış. Günlerce savaşmışlar. Bir gün Horasan hükümdarına bir haber gelmiş. Habere göre Türklerden bir kahin geri çekilmezse Horasan ordusuna dolu yağdıracakmış. Ertesi gün olmuş ve Horasanlıların tarafını devasa siyah bir bulut kaplamış. Durumu anlayan hükümdar hemen namaz kılmış ve Allah'a dua etmiş. Neyse ki hareketinin hemen üzerine bulutlar yön değiştirip Türklerin tarafına geçmiş ve dolu yağdırıp orduyu helak etmiş. Özetle; İbn Fadlan, tabi ki birtakım mübalağalarla yaptığı geziyi bizlere aktarmıştır. Türklerin yaşayış tarzları ve gelenekleri hakkında bilgi vermiş, dönem hakkında kanıya varmamıza olanak sağlamıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/estetik-kaygilardan-uzak-bir-dunyayi-yansitabilmek-pirkle-jones/\" ", "text": "Pirkle Jones; uzun yıllar boyunca Kaliforniya halkını, politikasını ve manzarasını kronikleştirerek homojen bir yapı içerisinde sundu. Kaliforniya'nın güzelliğini ve kültürünü kaydederken toprağa olan duyarlılığını; Ansel Adams, Edward Weston ve Minor White geleneğiyle yansıttı. Tekinsiz bilinci, aciliyet duygusunu, sosyal yapıyı ve ayaklanmaları yansıtma adına; portre, manzara ve mimari fotoğraflarını bir araya getirerek tarihsel bir panorama yarattı. 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusunda dört yıl askerlik yapma zorunda kalması, Pirkle Jones'in hayata bakışını değiştirdi. Kendisini daha insancıl bir yaşama bırakma adına, minimal bir yaşam alanı oluşturdu. Ansel Adams'ın asistanı olarak çalışmaya başlamasıyla fotoğrafçılık kariyerinde ayrı bir yer edindi. Tıpkı Adams gibi, ancak kendi gözüyle samimi sokak sahnelerini, doğayı ve işçileri kadrajına aldı. Jones, kaotik dünyada doğaya dönmenin zorunluluğuna inanlardandı. Bu nedenle onun hayatı kasabalarda ve dağlarda gizlenmiş köylerde geçti. Farklı kesimden insanları yansıtma adına San Francisco'ya gitse de kendi bilincinden soyutlanarak statik görüntüler elde ediyordu. Onun içsel yolculuğunu tamamladığı alan bozkırlardı. İşçiler, köylüler, çocuklar onun doğada aradığı samimi hayatın öğeleriydi. Pirkle Jones'in manipüleden-estetik kaygıdan uzak fotoğrafları, yalın içten bir dünyanın yansımasını tezahür ediyor. Bazen bir tarlada bazen de yanan bir evi çektiği görüntülerde Tarkovsky'nin Offret'indeki dünyayı bulabilirsiniz. Bunca yıldan sonra nihayet kendimi doğada buldum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/etiyopyanin-kudusu-lalibela-kaya-oyma-kiliseleri/\" ", "text": "Yolumuz eski adıyla Habeşistan, günümüz ismiyle tanıdığımız Etiyopya'ya uzanıyor. Afrika Boynuzu'nda yer alan büyük bir Doğu Afrika ülkesi olan Etiyopya; günümüzden 3 milyon yıl öncesine dayanan tarih öncesi yerleşim yerleri ve insan kalıntılarıyla, tarih çağlarının başlamasından bile önce insanlığa kapılarını açan kadim topraklardan birisidir. Tarihi bu kadar eskilere dayanan bir ülkenin içinde bulundurduğu bir o kadar eşsiz yapıya rastlamak da hiç kuşkusuz su götürmez bir gerçektir. Etiyopya'nın kuzeyine Amhara Bölgesi'ne, Dünya Mirası listesinde kendine yer bulmuş insan üstü kaya-oyma kiliselerine Lalibela'ya konuk oluyoruz. Küçük bir kasaba olan Lalibela, ülkenin hem tarihsel hem de kültürel olarak en önemli ve en kutsal yeri olarak kabul görüyor. Kaya-oyma kiliseleri ve bu kiliselerin içinde bulunduğu köy ise adını Zagve Kralı Lalibela'dan alıyor. O yüzyılda Ortadoğu'nun haç merkezi olan Kudüs, Müslümanların ve Hristiyanların çatışmalarıyla tehlikeli ve ulaşılmaz bir haldedir. Kral Lalibela, bu durumu değiştirmek ve hacı daha güvenli hale getirmek için Hristiyan alemine ikinci bir Kudüs yaratmayı amaçlamıştır. Mimari olarak Doğu kiliseleri dikkate alınarak yapılmış bu kaya-oyma kiliseleri 3 grup halinde inşa edilmişlerdir. Kuzey, Batı ve Doğu olarak bölünen bu yapılar içerisinde gözle görülen ve en iyi korunan yapı hiç kuşkusuz Batı kanadında yer alan Aziz George Kilisesi'dir. Kiliseler geleneksel bir şekilde inşa edilmemiştir, daha ziyade yekpare bloklardan oluşan kayalardan yontularak meydana gelmiştir. İnce işçilik ile birbirine tünellerle bağlanan bu yapılar eşsiz oyma darbeleriyle hala canlılıklarını koruyarak ayakta durmaktadır. Lalibela Kiliseleri, hala doğal ortamlarında korunmaktadır. Kayaya oyulmuş bu kiliseler ile yöresel evlerin birlikteliği, hala antik köy yerleşim planının kanıtlarını göstermektedir. Sitenin bir hac yeri olarak orijinal işlevi hala devam etmekte ve sosyal uygulamaların da sürekliliği sağlanmaktadır. Yüzyıllar boyunca, kilise ve devlet kutsal Lalibela bölgesinden ortaklaşa sorumlu olmuş ve uluslararası mecralarca da korunmaktadır. Büyük bir rahip ve keşiş topluluğuna da ev sahipliği yapan yapı, Etiyopya Hristiyan aleminin büyük ve kutsal bayramlarını kutlamak için birçok hacı kendine çeken bir yaşam alanı ve hac merkezi olmuştur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/evden-gezebileceginiz-online-muze-ve-yerler/\" ", "text": "Evden Gezebileceğiniz Online Müze ve Yerler! Pandemi nedeniyle bir dönem evlere kapansak da aşının bulunması ile normalleşme sürecini ilerletmeye çalışıyoruz. Arzu edersiniz ki bu kapanma sürecinde dünyaca ünlü bir çok müze, hem koleksiyonlarını dijitale yükledi hem de müzelerin 360 derece panoramik görüntülerini yükledi. Böylece, oturduğunuz yerden müze müze gezmek mümkün oldu. Söz konusu süreçte evine çok alışanlar, seyahat etmekten endişe duyanlar ama keşif yapmaktan da uzak kalamayanlar için NTV Seyahat, online olarak gezilebilen müzeleri ve turistik alanları listelemiş. - Ayasofya Müzesi İstanbul/Türkiye - British Müzesi Londra/İngiltere - Louvre Müzesi Paris/Fransa - Musee D'orsay Paris/Fransa - Rijksmuseum Amsterdam/Hollanda - Van Gogh Müzesi Amsterdam/Hollanda - Salvador Dali Müzesi Figueres/İspanya - Pergamon Müzesi Berlin/Almanya - Vatikan Müzesi Vatikan - Metropolitan Müzesi New York/ABD - Solomon R. Guggenheim Müzesi New York/ABD - Ulusal Sanat Galerisi Washington/ABD - J. Paul Getty Müzesi Los Angeles/ Kaliforniya - Ulusal ve Modern Çağdaş Sanat Müzesi Seul/Güney Kore - Ulusal Antropoloji Müzesi Mexico City/ Meksika - Sao Paulo Sanat Müzesi Sao Paulo/Brezilya - Uffizi Galerisi Floransa/İtalya - Kolezyum Roma/İtalya - Machu Picchu Peru - Giza Piramitleri Mısır"} {"url": "https://sanatkaravani.com/evreni-anlamaniza-yardimci-olacak-25-populer-bilim-kitabi/\" ", "text": "Evreni Anlamanıza Yardımcı Olacak 25 Popüler Bilim Kitabı! Hiçbir şey gerçek olamayacak kadar muhteşem değildir, yeter ki doğa kanunlarıyla çelişmesin. Evreni anlama algımız her geçen gün değişiyorken şüphesiz buradaki en büyük katkı, bilim insanlarına ve bilime aittir. Bilim, geçmişten günümüze süregelen araştırmaları ile birlikte bilinenin üstüne sürekli koyarak insanlığın ilerlemesini sağlamaktadır. Bizler, her birimiz, minik birer evreniz. İnsanlığın ilerlemesindeki bu yolda, bilim insanları büyük bir paya sahiptir. Deney-gözlem başarısı ve başarısızlıkları, kozmosa dair keşiflerin önünü açmaktadır. Siz, ben, hepimiz yıldız tozundan meydana geliriz. Araştırmalar sonucu edinilen bilgilerin akademik çalışmalar sayesinde belgelere dökülmesi ile oluşturulan kitaplar ise her an elimizi uzattığımız yerde yer alarak, bilgi edinmemizi sağlamaktadır. Dünya'nın sabit olduğuna dair algımız, yaşam süremizin kısa olmasından kaynaklanan bir illüzyondur. Biz de kozmosa dair bu zamana kadar kayda alınan bilgileri, fizik yasalarını, formüllerini, gezegenleri, yıldızları vb. bilgileri içeren popüler bilim kitaplarını derledik. Gezegenler, yıldızlar, galaksiler, biz hepimiz ve tüm yaşam aynı yıldız tozuyuz. Zamanın Kısa Tarihi, 1988 yılındaki ilk basımından bu yana geçen yıllar içerisinde bilimsel yazın alanında bir başyapıt konumu kazandı. Kırk dile çevrildi ve dokuz milyonun üzerinde baskı yaparak dev bir uluslararası ün kazandı. Kitap o dönemde, evrenin doğası hakkında öğrendiğimiz en son bilgiler göz önüne alınarak yazılmıştı, öte yandan o günden bu güne evrenin gözlem teknolojilerinde ilerlemeler yaşandı. Son gözlemlerden edindiğimiz yeni bilgileri kitabına katan Hawking, kitabın güncel versiyonunu yayımlamıştır. Geçmişin yaratılış üzerinden açıklamaları, bugün artık çok daha az uygun ve güvenilir görünüyor. Günümüzde bilim, bütün bu sorulara yanıt bulmaya başladı. Hawking'in ölümünden önce yazdığı son yazıların derlemesi olan bu kitap, tarihin en önemli zihinlerinden birinin büyük sorulara verdiği yanıtlardan oluşuyor. Zamanın Kısa Tarihi'nden sonraki gelişmeleri ve en yeni bilimsel bulguları içeren Ceviz Kabuğundaki Evren; kuantum mekaniğinden sicim kuramlarına, genel görelilikten 11 boyutlu süper-kütleçekime, Büyük Patlama'dan evrenin kaderine kadar bütün tartışmaları kapsıyor. Bu kitapta evren tasarlanabilir mi?, uzay-zamanın bir başlangıcı var mı? gibi pek az fizikçinin sormaya cesaret ettiği soruları soran Hawking, uzman olmayan, hiç fizik bilmeyen okurlara bu zor konuları, büyük bir ustalıkla ve bol görsel malzemeyle açıklıyor. İnsan ırkı nihayet radikal anlamda yeni bir sınır bölgesine, yani uzayın sınırına gelip dayandığında, gelecek kuşaklar çağımıza geçip gitmiş bir zaman olarak bakacaklardır. Soluk Mavi Nokta'da Carl Sagan, kozmostaki bu muhteşem yeni tarihimizin izini sürüyor ve güneş sistemimizden çıkıp galaksilerin ötesindeki mesafelere yol alırken, bize daha önce bir karaltı gibi görünen bu yeni geleceği anlatıyor. Kitap, Carl Sagan'ın 1985 yılındaki Gifford Konferansları'nın yüzüncü yıldönümü nedeniyle aldığı davet üzerine İskoçya'da verdiği konferansın metinlerinden oluşmaktadır. Sagan konferanslarda; diğer gezegenlerde akla dayalı yaşam olasılığından kendi gezegenimizdeki yaşamın karşı karşıya kaldığı nükleer tehlikeye, yaratılışçılık ve bilimin bilgili tapma olduğuna dair yeni bir kavrama, manik depresyondan kendinden geçmenin muhtemel kimyasal yapısına kadar uzanan konulara ve sorunlara değiniyor. Sagan bu kitapta, din ve bilim arasındaki ilişkiye dair fikirlerini ortaya koyarken; evrenin enginliğinde kutsalın ne demek olduğunu anlamak için sürdürdüğü kişisel arayışını bizlere aktarıyor. Önde gelen sicim kuramcılarından Brian Greene, çok açık ve anlaşılır bir dille yazdığı bu kitapta okuyucuya nihai kuram arayışının ardındaki bilimsel hikayeyi ve bilim insanlarının çabalarını anlatıyor. Sicim kuramı, evrenin öyle değişik bir görüntüsünü ortaya çıkarıyor ki fizik dünyası hala bu şokun dalgalarının etkisi altında. Heyecan verici ve çığır açıcı fikirlerin, örneğin uzayın dokusunda gizli yeni boyutlar, temel parçacıklara dönüşen kara delikler, uzay-zamanda yarıklar ve delikler, birbirlerinin yerine geçebilen çok büyük ve çok küçük evrenler ve bunlar gibi birçok başka fikrin, günümüzde fizikçilerin üstesinden gelmeye çalıştığı bazı sorunların çözümünde çok önemli bir yeri var. Evrenin Zarafeti, bu konuda yapılan keşifleri ve hala çözülememiş gizemleri bize aktarıyor. Evrenin dokusunu oluşturan uzay ve zaman... En gizemli kavramlar. Uzay bir varlık mı? Neden zamanın bir yönü var? Uzay ve zaman olmadan evren olabilir miydi? Geçmişe dönebilir miyiz? Brian Greene, bizi Nevvton'un uzayı ve zamanı değişmez gören anlayışından Einstein'ın akışkan uzay-zaman kavramına, kuantum mekaniğinin birbirlerinden çok uzaktaki cisimlerin davranışlarım anında birbirlerine göre belirledikleri dolanık uzayına doğru aydınlatıcı bir yolculuğa çıkarıyor. Bir zamanlar evren var olan her şey anlamına gelirdi. Her şey. içinde akla gelebilecek her şeyin bulunduğu bir bütünlük. Oysa son yıllarda fizik ve kozmoloji alanlarındaki keşifler, pek çok bilim insanını evrenimizin aslında çok sayıda evrenden sadece bir tanesi olduğu düşüncesine yöneltti. Bu kitapta Brian Greene çeşitli çoklu evren anlayışlarını ele alıyor: İçlerinden sadece bir tanesi yaşadığımız evren olan içi içe geçmiş evrenler denizinden oluşan bir çoklu evren; bizden sadece mili metrelerce uzaklıkta olduğu halde göremediğimiz bir çoklu evren; kuantum fiziğinin mümkün kıldığı her türlü olasılığın gerçekleştiği bir çoklu evren. Brian Greene, bu kitapta karmaşık bir konuyu son derece keyifli ve anlaşılır bir şekilde irdeleyerek temel soruları da cevaplamaya çalışıyor. Kitap, önümüzdeki yüzyılın baş döndürücü, kışkırtıcı ve neşelendirici bir görünümünü, geleceği laboratuvarlarında şimdiden icat eden, dünyanın en iyi üç yüzden fazla bilim insanıyla yaptığı görüşmelere dayanarak bize anlatıyor. Sonuç, tıpta, bilgisayarlarda, yapay zekada, nano-teknolojide, enerji üretiminde ve uzay yolculuğunda devam edegelen devrimsel gelişmelerin, en otoriter ve bilimsel olarak hatasız bir tasviri. Kaku, belli başlı teknolojilerin büyüyebilme oranlarını, ne kadar ileriye gidebileceklerini ve onların nihai limitlerini ve risklerini sorguluyor. Bu kitabın amacı okuyucuya insanlığın 4000 yıldır giriştiği en önemli ve heyecan verici yolculuklarından biri hakkındaki son bilgileri aktarmaktır. Amacın, temel olarak matematik ve fizik arasındaki ilişki ile evren hakkında daha iyi bir kuram için arayışlarımızın temellerini güdüleyen iki güçlü etki arasındaki etkileşimin nasıl şekillendiğiyle ilgili olduğu söylenebilir. Penrose, matematiksel denklemlerin, okuyucu sayısında ciddi düşüşlere yol açacağına ilişkin uyarılara rağmen kitabında bundan kaçınmamış. Ancak okuyucuya denklemleri anlamadığı yerde atlamasını öneriyor. Öklit teoremlerinden genel göreliliğe kadar, kuantum ve sicim kuramları da dahil, fiziğin temelinde yer alan matematik kavramlarını kapsayan bu kitap, gerçeğe giden yolu aydınlatıyor. Roger Penrose son kitabında, Büyük Patlama üzerine inşa edilen yanlış varsayımları yıkıyor. Zaman Döngüleri, kozmolojiye yeni bir bakış açısı getirerek, sıklıkla sorulan Büyük Patlamadan önce ne vardı? sorusuna oldukça beklenilmedik bir cevap veriyor: Döngüsel Evrenler. Penrose, ivmelenen ve genişleyen evrenimizin beklenilen kaderinin aslında yeni bir 'Büyük Patlama' olarak yeniden nasıl yorumlanabileceğini göstermektedir. Bu kitap, Nobel ödüllü Feynman'ın, 1961-1963 arası Caltech'te üniversite birinci ve ikinci sınıf öğrencilerine verdiği fizik derslerinin popülerleştirilmiş özetleridir. Temel fizik, atom kuramı, enerji, kütleçekim, kuantum ve fizikle diğer bilimlerin ortak noktalarını kapsayan bu konular, Feynman'ın usta anlatımıyla fizik bilmeyen okurların anlayabileceği düzeyde sunulmaktadır. Nobel ödüllü ünlü fizikçi Steven Weinberg'in, yıllar önce yazdığı İlk Üç Dakika kitabı güncelliğini korur. Kitabın yazıldığı 1976'da, evrenin kabaca 14 milyar yıllık öyküsüyle ilgili Büyük Patlama Kuramı, ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu öykünün özellikle ilk birkaç dakikası 1960 ve 1970'lerde büyük ilerlemeler kaydetmiş olan temel parçacıklar fiziğine dayanır. Kitapta, evrenin tüm evrimine değinilmektedir. İlk Üç Dakika'nın bu güncellenmiş baskısında, Weinberg'in 1993 güncellemesinden sonraki 20 yıl içinde elde edilen deneysel sonuçları, mümkün olduğunca kısa dipnotlarla iliştirilmiştir. Steven Weinberg, Atomaltı Parçacıklar'da elektron, proton ve nötronun keşfini olanaklı kılan 20. yüzyıl fiziğindeki ana gelişmelerin öyküsünü, klasik fiziğin bu keşiflerde önemli roller oynamış temelleriyle birlikte anlatıyor. Atom ağırlıkları, Dalton'un sabit oranlar yasası, elektroliz, elektron yükünün ölçümü, radyoaktivite ve benzeri konular, Weinberg'in kalemi sayesinde akıcı öykülere dönüşüyor. Dawkins, Eski Ahit'in cinsiyet takıntılı tiranından, Aydınlanma düşünürlerince müşfik Kutsal Düzenleyici olmasına kadar Tanrı'yı bütün formlarıyla eleştirir. Dine ilişkin bütün önemli argümanları didik didik eder ve doğaüstü bir varlığın olamazlığını açık seçik ortaya koyar. Konuları bilimsel, tarihsel ve çağdaş kanıtlarla destekleyerek, dinin nasıl savaşı ateşlediğini, bağnazlığı kışkırttığını gösterir. Modern fiziğin en zorlu kavramlarını açık bir üslupla anlatmasıyla bilinen Sean Carroll, bu kitapla en derin kişisel sorularımıza yönelerek kendi kuşağının en önemli hümanist düşünürlerinden biri olarak öne çıkıyor: Niçin varız? Biz kimiz? Duygularımız, inançlarımız, umutlarımız ve hayallerimiz boşlukta yüzen anlamsız şeyler midir? İnsani amaç ve anlam kavramlarının bilimsel dünya görüşünde yeri var mıdır? Okur, Büyük Resim'de dünyanın kuantum düzeydeki, kozmik düzeydeki ve insani düzeydeki işleyiş biçiminin farklarını ve nihayet bunların birbiriyle nasıl ilişkili olduğunu öğreniyor. Bu kitabın ulaşmak istediği hedef, okura, bir zihin gözlüğü sağlayarak onu alışık olmadığı eğri uzay-zaman dünyasında serbestçe dolaşma yetisine kavuşturmaktır. Matematiksel imgelemler, uzayın bu büyüleyici yapısını görmemize olanak sağlar. Robert Osserman, evreni ölçüp biçerek anlamanın matematiksel yöntemlerini, okura, fazla bir matematik bilgisi gerektirmeden göstermesi ile takdiri hak etmiştir. -Evrende yalnız mıyız yoksa evrimin iliklerimize kadar işlediği benmerkezcilik duygusuyla yalnız olduğumuzu mu düşünüyoruz? -UFO'lar var mı? -Hayatın kökenleri nerede saklı? -Gerçekten de bizi oluşturan maddeler ile yıldızları oluşturan maddeler aynı mı? -Sahi, biz kimiz ve nereden geliyoruz? Ünlü Amerikalı astrofizikçi Neil deGrasse Tyson ve gökbilimci Donald Goldsmith, kozmik ipuçlarının peşine birer dedektif gibi düşerek bize gezegenleri ve yıldızları anlatıyor, evrene ait tüm sırları açıklıyor. Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok kişi bir uğraş olarak yıldızları izlemekte, gecelerini yıldızlarla geçirmektedir. Astronomiyi diğer bilim dallarından ayıran en büyük özellik herkesin bu bilim dalıyla uğraşabilmesidir. Dürbün ve yıldız haritasına sahip herkes gökyüzünü gözleyebilir, hatta bilimsel değeri olan çalışmalar yapabilir. Bu anlamda Gezegenler Kılavuzu, gezegenler hakkında bilinmesi gereken temel bilgileri içerir, amatör astronomlar için de bir başvuru kitabı niteliğindedir. Stewart, bize güneş sisteminden başlayıp evrenin tamamına uzanan bir kozmosu anlama rehberi sunuyor. Uzay ve zamanın mimarisini, kara maddeyi, kara enerjiyi, galaksilerin nasıl oluşup yıldızların neden patladığını, her şeyin nasıl başlayıp nasıl biteceğini tarif ediyor. Paralel evrenleri, evrenin ince ayar kuramını, dünya dışı yaşam için nelerin gerektiğini ve dünyadaki yaşamın bir asteroitle yerle bir olması olasılığını dikkatle araştırıyor. Not: Alıntı sözler, ilki Carl Sagan tarafından Cosmos: A Personal Voyage ismiyle gerçekleştirilen, sonrasında 2014 yılında yeniden çekilen Cosmos: A Spacetime Odyssey adlı belgesel dizisine aittir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/evrensel-ezgileriyle-genc-muzisyenlerin-ilham-kaynagi-alper-tuzcu/\" ", "text": "Bu sözler İstanbul'da doğup, şu an Boston'da yaşayan genç müzisyen Alper Tuzcu'ya ait. Onun müzikle olan bağı 12 yaşında başladı. O yaşta besteler yapmaya başlayan sanatçı, 2012 yılında İtalya'daki Umbria Caz Festivali'nden kazandığı bursla 'Kompozisyon ve Müzik Prodüksiyonu' öğrenimi görmek üzere, Berklee Müzik Okulu'na gitti. Böylece profesyonel müzik kariyeri başladı. Okul yıllarında Boston'ın yanı sıra İspanya'nın Valencia kentinde yaşadı. Berklee College of Music'ten mezun olan müzisyen, geçtiğimiz birkaç yıl içinde 3 kıtada ve 10 ülkeden fazla yerde sahneye çıktı. Ayrıca, Grammy ödülleri jürisine seçilen Tuzcu, dünyada bu jüriye seçilen en genç müzisyenlerden biri unvanına da sahip oldu. Valencia gibi, Akdeniz kıyısında çok kültürlü bir yerde yaşamaya başlayınca, şehirle aramda sanatsal bir bağ oluştu. Ben de, nasıl buraya kendimden bir şeyler katabilirim? diye sormaya başladım. İstanbul'un bugünü ve geçmişine dair kozmopolit kültürüne sahip çıkma ihtiyacı hissettim. Bu şehrin tarihini, İspanya'nın çok kültürlü yaşamı ile birleştirmek çok da zor olmadı diyor. Sanatçı, ilk albümünü 12 farklı kültürden etkilenerek yaptığını söylüyor. 'Between 12 Waters'da, Tuzcu'nun dünden bugüne Anadolu'da yankılanan ezgileriyle Rebetiko, Türk halk müziği, Ermeni ve Rum kilise müzikleri gibi türleri harmanladığı bestelerini farklı coğrafyalardan 7 vokalist seslendiriyor. Benim bu albümde kendime en yakın bulduğum parça ise 'Into the Waters' oldu. Elektronik tınılarla Hint ezgilerini birleştiren parça tam bir pazar günü şarkısı sanki! 2017 sonlarında da Lines isimli yeni EP'si, Palma Records tarafından yayınlıyor. 2018 yılının Ekim ayında çıkardığı 3. albümü 'Aurora' ile kuzey ışıklarına sesleniyor Alper Tuzcu. Kuzey ışıklarının renkleri anlamına gelen albümün tamamı ABD'de yazılıp kaydedildi. Aurora'da caz gitar tınıları, elektronik müzikle harmanlanıyor. Türk müziğinden ezgiler de sözlerle buluşuyor. Albüm global bir proje olmasına rağmen aynı zamanda yerel bir bakış açısına da sahip. Tuzcu albümleri ile müzikte her zaman farklı renkleri ve bu renklerin birbirleriyle uyumunu savunuyor ve sunuyor gibi. Tür olarak Bonobo, Avishai Cohen ve Thundercat'in bir karışımı olarak özetlenebilecek Aurora'ya, Danielle Angeloni, Micaella Cattani, LASYA ve Kat Kennedy gibi vokaller eşlik ediyor. 'New Life' parçasında caz armonisiyle, Küba müziği ritimleri ve Anadolu müziğinin melodilerini bir araya getiriyor. 'Candles' isimli şarkıyı ise Mevlana Rumi'nin şiirlerinden ilham alarak oluştururken, buzuki ve bansuri gibi enstrümanları da elektronik müzik ile bir arada kullanıyor. Bu albümde beni en çok etkileyen parça ise 'Garden of Forking Paths' oldu. Alper Tuzcu bu parçası ile, Arjantinli yazar ve şair Jorge Luis Borges'un 1941'de yayımladığı The Garden of Forking Paths isimli kısa öykü kitabından ilham almışa benziyor. Orta Doğu ve Latin Amerika tınıları ile elektroniğin birleştiği şarkıda herkesin kendinden bir şeyler bulacağına neredeyse eminim. Ezgileri harmanlayarak etkileyici ve evrensel tınılar elde eden genç sanatçıya, müzik yaşamında başarılar diliyoruz. Müziği hep bizimle olsun!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/ey-kor-ac-gozunu-de-duslerden-uyan-ihsan-oktay-anar/\" ", "text": "Bütün bunları düşünürken son dönemde elime geçen İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası kitabı beni bu düşüncelerin derinine daldırdı diyebilirim. Kitap, düşünmenin ve düşlemenin sarmal bir zincir şeklinde birbirini takip ettiği bir örüntüyle kaplı. Tarihin ve felsefenin iç içe geçtiği fantastik bir roman. Bu yapının oluşmasında Anar'ın felsefe bölümü mezunu olması da etkilidir diyebiliriz. Romanın temelinde varlık felsefesinin, Varlık nedir? sorusunu ele almıştır. Anar, romanında ezoterik bir tema işlemiştir. Yani, ele alınan düşüncelerin ehil durumda olmayan kişilerden ziyade sadece bunu iştirak edebilecek kişilere göre şekillendirildiği bir tema oluşturmuştur. Kısacası, romanı okuyup içerisindeki işaretleri hissedip görebilen kişilere ne mutlu! İşte onlar farklı bir dünyanın kapılarını çoktan aralamıştır. Romanı okurken, tıpkı romanın adı gibi puslu kıtaları bir bir dolaşmaya çıkıyoruz. Pusların içerisine saklanan dünyanın bin bir halini, farklı insan suretlerini ve düşlerini gizlendikleri yerden çıkarmaya çalışıyoruz. Romanın sadece okuyucusu değil aynı zamanda kaşifi de oluyoruz. Cesurca bir keşfe dalıyoruz. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma. Bu atlas, insana adeta puslu dünyanın içerisinde yol gösteren bir kılavuz. Hem de insana cesaret veren ve her şeyin insan için olduğunu açıkça belirten. İnsanın yapmak isteyip de yapmadığı, gitmek isteyip de gidemediği, görmek isteyip de göremediği ve daha bunun gibi nice durumlar için bizlere adeta davetiye hazırlıyor. Dünyaya bir kere geldiğimizi düşünürsek oldukça cazip bir davetiye bu. Oysa bunun karşısında insanoğlu sadece korkularına yeniliyordu ve yapmak istediklerinden uzakta bir hayatta yaşıyordu. Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyordu. Bu yüzden daha rahat döşeklere daha leziz yemeklere ve daha eğlenceli dostlara sığınıyorlardı. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ey-tanri-ne-yazik-ki-sana-yabancidir-benim-aglamalarim-furug-ferruhzad/\" ", "text": "Foucault hukuki iktidar sistemlerinin, sonrasında temsil ettikleri özneleri ürettiklerini belirtir. Bu söylemden yola çıkarsak bir şeyin temsil edilebilir olması için, öncelikle 'özne' olması gerektiğidir. Toplumsal-kültürel norm alanlarında yok sayılan 'öteki' olarak tanımlanan kadının, temsil edilememesindeki asıl nedenin, özne durumundan yoksun oluşudur. Belirli alanlardan dışarıda bırakılması istenilse de eril hegemonya her zaman kadına ihtiyaç duyar. Nitekim varlığını, gücünü ispat edebilme adına 'öteki'ne ihtiyaç duyar. Bu durumun ters yüz edilmesi, eril iktidarın varlığını sarsacağından öteki daima tahakküm altına alınır. Bu duruma başkaldıran kadın ise, bu yapılanma adına; 'doğal'ın dışındadır, tehlikedir. Füruğ'un da deyimiyle dini söylemin içinde; kafirdir, münkirdir, yok edilmesi gerekendir. Bedene yüklenen sınır kavramı en çok kadın bedeninde işlerlik kazanır. Ne giyeceği, nasıl davranacağı ve hatta nerelerde kahkaha atacağı, belli sınırlar içerisinde önceden belirlenir. Böylelikle sınırın içerisinde sıkışıp kalan, hiçleştirilen kadın, birey olmaktan yoksun bırakılır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/feodal-duzenden-ozgur-yasama-gecen-bir-halkin-fotografi-max-penson/\" ", "text": "Max Penson, 1920'li ve 1940'lı yıllarda geleneksel-feodal bir toplumdan modern, sosyalist bir ülkeye dönüşen bir kentin yaşamını fotoğrafladı. Özbekistan'ın sokaklarında arşınladığı ömründe; kağıt endüstrisinden kolektif çiftliklerin oluşumuna, çocukların eğitiminden kadınların özgürleşmesine kadar bir ülkenin dönüşümüne tanıklık eden her şeyi kadrajına aldı. Uzun süre Belarus'ta yaşayan Penson, Sovyet rejimine giren Özbekistan'tandaki değişimleri kaydetmek adına, 1920li yıllarda Taşkent'e gitti. 1926'dan 1949'a kadar Orta Asya'daki en büyük gazete olan Pravda Vostoka'da çalıştı. Penson'un görüntüleri, Sovyet haber ajansı TASS tarafından geniş çapta yayıldı ve 1933'te fotoğrafları, Sovyetler Birliği'ndeki ekonomik ilerlemeyi araştırmak için geniş bir ciltte yer aldı. 1939 yılında Penson, diğer fotoğrafçıların yanı sıra, sadece kırk beş günde 160.000 kişi tarafından elle yapılan 270 kilometrelik Grand Fergana Kanalı'nın yapımını da belgeledi. Bu Sovyetler Birliği'nin en dikkat çekici başarılarından biriydi. Erken nesil Leica kameralarını kullanan Max Penson, çeşitli fotoğrafçılık stillerinin ustası oldu. Kompozisyonlarında dinamik köşegenlerin kullanımı ve ışığı kullanmadaki ustalığı ile Rus avangardının öncüleri arasında sayıldı. Max Penson, Rus Yapılandırmacı hareketinin seminal bir figürüydü. Sadece ideolojik bir bakış açısıyla çalışmadı. fotoğrafçılığı da estetik bir meydan okuma olarak görüyordu. Fotoğrafları, fotoğraf gazeteciliğinin anlatı etkisine sahipken; ışık, keskin açılar ve kontrast kullanımlarında belirgin avangard estetik unsurlar yer alır. Penson'un bu tür avangard teknikleri kullanması, Alexander Rodchenko ve Boris Ignatovich gibi günün önde gelen sanatçılarınınkilerle paralellik gösterir. Penson, bölgedeki yaşamın ve devasa mühendislik projelerinin radikal dönüşümünün fotografik formunda; epik bir şiir, eşsiz bir görsel kronik yarattı. Onun görüntüleri; geniş sulama kanallarını kazıyan, okuryazarlık derslerine katılan kadınların, geleneksel at kılı peçelerinden çağdaş kıyafetler giymelerine; telefon operatörleri veya traktör sürücüleri olarak yeni meslekler peşinde koşmalarını kadarki bütün süreçleri anlatır. Eserlere bakarken, Penson'un ışık ve gölge ustalığı belirgindir. Konuları çiğ ve otantiktir. Özbek günlük yaşamını, geleneksel feodal yaşamın endüstriyel moderniteye geçtiği bir zamanda kaydeder."} {"url": "https://sanatkaravani.com/filme-gitmeden-once-dune-evreni/\" ", "text": "Amerikalı yazar Frank Herbert'ın ilk olarak 1965'te yayımladığı bilim kurgu romanı Dune, dünya çapında bir şaheser olarak kabul ediliyor. Öyle ki, ilk kitabı takiben bir seriye dönüşen hikaye; Dune (1965), Dune Mesihi (1969), Dune Çocukları (1976), Dune Tanrı İmparatoru (1981), Dune Sapkınları (1983) ve Dune Rahibeler Meclisi (1985) olarak 6 kitaptan oluşuyor. Kendi bilim kurgu evrenini yaratan Herbert, hikayesini çeşitli mesajlarla süsleyerek okuyucuyu o evrenin içine dahil ediyor. Okuyucuya; tıpkı J. R. R. Tolkien'in Lord of the Rings, George R. R. Martin'in Game of Thrones evreni gibi orijinal, kendi terminolojisi, karakterleri, yaratıkları ve gezegenleri olan bir hikaye sunuyor. Bu devasa evrenin ilk beyaz perde uyarlaması ise ünlü yönetmen David Lynch tarafından 1984'te yapılıyor. Bir kesim tarafından sevilse de olumsuz eleştiriler alan film, günümüzde pek hatrı sayılır bir üne sahip olamıyor. Şimdilerse ise ünlü Fransız yönetmen Denis Villeneuve tarafından beyaz perdeye tekrar aktarılan hikaye, 22 Ekim 2021'de seyircisi ile buluşacak. Villeneue'nin uyarlamasında başrollerde; Timothee Chalamet, Zendaya, Rebecca Ferguson, Oscar Isaac ve Jason Momoa gibi isimler yer alıyorlar. Ben de ilk kitaptan yola çıkarak kitabı okumayanlar için, küçük bir Dune evreni kılavuzu hazırladım. Cannes'daki ilk gösterimiyle büyük sükse yaratan filme gitmeyi düşünüyorsanız, fikir sahibi olmanızda bu yazının oldukça katkısı olacaktır. Şimdi, kitabın konusunu açıklayıp bir sonraki yazımda ise bir terimler sözlüğü bırakacağım. Karşınızda Dune evreni! Yaklaşık 10.000 senesinde ve sonrasında geçen zamanda, Dük I. Leto Atreides, Caladan gezegenine hükmeden Atreides Hanedanlığı'na mensup bir liderdir. Odalığı Leydi Jessica ve oğlu Paul Atreides ile kalesinde yaşamaktadır. Caladan, sularla çevrili, sürekli yağış alan ve refah seviyesi yüksek bir gezegendir. Caladan ve dahi birçok gezegen, Padişah İmparator IV. Shaddam Corrino tarafından yönetilen Koloni'ye bağlıdır. Birtakım oyunlar sonrasında gün gelir ve Dük Leto, Shaddam'ın emri ile önceden Harkonnen Hanedanlığı tarafından yönetilen ve Dune olarak da bilinen Arrakis gezegenine atanır. Harkonnen Hanedanlığı ve lideri Baron Vladimir Harkonnen, Leto'nun ve ailesinin en büyük düşmanıdır. Dune gezegeni ise tamamen kumlarla çevrili bir çöl gezegenidir. Paul Atreides ise henüz 15 yaşında genç bir delikanlıdır. Bir Bene Gesserit olan annesi Jessica ve babasının yetenekli adamları; Duncan Idaho, Gurney Halleck, Dr. Wellington Yueh ve Thufir Hawat tarafından yetiştirilmiştir. Diğerlerinden farklı olarak Hawat, bir mentanttır. Yani bir tür insan-bilgisayardır. Küçüklüğünden beri dövüş sanatları ve liderlik eğitimleri ile donatılan Paul Atreides, Bene Gesserit yöntemlerini de etkin bir biçimde kullanmaktadır. Bir gün annesi tarafından Rahibe Ana Gaius Helen Mohiam ile tanıştırılır. Bu tanışma sırasında gerçekleştirilen Gom Jabbar testi Paul'un hayatını tamamen değiştirecektir. Paul'un elini bir kutunun içine koymasını emreden Mohiam, ona dayanılması çok zor olan bir acı hissettirir. Paul, Kuisatz Haderah olduğunu kanıtlar nitelikte bir performans sergiler. Babasının mecburi taşınma kararı ile Arrakis'e gidecek olan Paul, tüm dengeleri alt üst edeceğini daha gitmeden belli eder. Her şeylerini toplayan Atreides Hanedanlığı ve mahiyetindeki askerler, Arrakis'e iniş yapar. Her şey tam olarak bu noktada başlar. Dune gezegeni, Harkonnen Atreides savaşlarına ve Bene Gesserit'e bağlı Missionaria Protectiva'nın yaydığı kurtarıcı Mesih olarak görülen Muad'Dib kehanetinin gerçekleşmesine şahitlik edecektir. Atreideslerin Arrakis'e yerleşmesi ile birlikte gelişen olaylar, Paul Atreides'in nasıl Paul Muad'Dib olduğunu anlatan olaylardır. Kısa bir süre sonra Dr. Yueh tarafından ihanete uğrayan Dük Leto, Baron tarafından ele geçirilir ve intihar ederek hayatını sona erdirir. Baron ele geçirdiği Arrakis'e The Beast olarak bilinen zalim yeğeni Glossu Rabban'ı atar. Diğer yeğeni Feyd-Rautha'yı ise veliahtı olması için yetiştirir. Baron'un komplosu ile birlikte Leto'nun adamlarının her biri farklı bir yere savrulur. Komplodan sağ çıkmayı başaran Paul ve kız kardeşi Alia'ya hamile olan annesi Jessica, çöllere doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta, Idaho ve ekolojist Dr. Liet-Kynes'in yardımları ile bir süre ayakta kalırlar. İlerleyen günlerde ise bir Fremen lideri olan Stilgar ve adamları ile karşılaşırlar. Bu karşılaşma, Paul'un Muad'Dib oluşuna ve rüyalarında gördüğü sevgilisi Chani adlı genç kız ile tanışmasına yol açar. Baharat sayesinde geleceği ve tüm gelecek olasılıklarını gören Paul, Fremenlere liderlik ederek hakkı olan Arrakis'i bir savaş sonrasında geri alır. Özetle kitapta, din aracılığı ile kutsal bir lider haline getirilen ve özel yeteneklere sahip Paul'un, cihat amacıyla tüm evrene hükmetmesi anlatılır. -SPOILER ALANI BİTTİ- Kitabın ve dolayısıyla filmin nasıl bir atmosferde geçtiğinin anlamak, ancak Dune gezegeninin yapısını anlamak ile mümkündür. Dune olarak bilinen Arrakis; hiçbir şekilde yağmurun yağmadığı, çok nadir hayvan ve bitki türünün bulunduğu, her yeri çöller, kumullar ve kayalar ile kaplı bir gezegendir. Arrakis'in Güneş'i bembeyaz ve Ay'ı iki adettir. O kadar kurak bir yerdir ki damıtıcı giysi olmadan dışarı çıkmak intihar ile eş değerdir. Bu özel yapım giysi ve ağız tüpü, kişiyi sıcaktan korumakla beraber; insanın terini ve gün içindeki çıkardığı sıvıları damıtarak tekrar içmesini sağlamaktadır. Çöllerle kaplı Dune'u kıymetli yapan tek şey ise melanj adı verilen baharattır. Hayati değeri olan bu baharat, kullananlarda bağımlılık yapmaktadır ve kara borsası dönecek kadar kıymetlidir. Çölün içinde taşınabilen fabrikalarla çıkarılan baharatın en büyük düşmanı ve de dostu, kumsolucanlarıdır. Şeyh Hulud olarak anılan bu yaratıkların en büyüklerinin boyutu 450 ila 900 metre arasında değişmektedir. Bedenleri, art arda sıralanmış halkalardan oluşan solucanların hassas noktası sudur. Su, onları zehirlemektedir. Yiyecek kaynakları ise baharattır, ama aynı zamanda baharatın oluşmasını sağlayan da onlardır. Sese karşı oldukça hassas olan solucanların, insanların yürüdüğü ve de baharatın çıkarıldığı yere gelmemesi mümkün değildir. Solucanlarla başa çıkabilen ve onları sürebilen tek halk ise Fremenlerdir. Büyük zahmetlerle elde edilen baharatın ticari dolaşımını ise CHOAM Şirketi sağlamaktadır. Dune'un en önemli halkı ise Fremenler denen yerlilerdir. Yönetenler tarafından sayıları 5.000 gibi bilinse de kendilerini siyeçlerinde çok iyi saklayan Fremenlerin sayısı 5.000.000'u geçmektedir. Çöl şartlarına tamamen ayak uydurmuş olan bu insanlar, İmparatorluk askerleri olan Sardaukarlar'dan çok daha iyi savaşmaktadırlar. Kimsenin gidemediği çölün derinliklerinde melanj baharatını çıkartmaktadırlar. Baharat yüzünden gözlerinin tamamı maviye dönüşen Fremenler için su kutsal olan en önemli elementtir. O kadar değerlidir ki gözyaşı dökmek bir lükstür, ölen vatandaşlarının suyunu temin etmek ise hayati bir gerekliliktir. Fremenlerin gezegendeki en önemli amacı, Dr. Kynes önderliğinde Dune'u, yeşil ve yeryüzünde suların aktığı bir gezegene dönüştürmektir. Herbert, ilk kitabında Caladan ve Dune dışında iki gezegenden de kısaca bahseder. İlki olan Salusa Secundus, insanların hakkında çok fazla şey bilmediği bir hapishane gezegenidir. İmparator ve mahiyeti Kaitain'e taşındıktan sonra hapishane gezegenine dönüştürülmüştür. Dedikodulara göre, Corrino Hanedanlığı'na mensup Padişah İmparator'un Sardaukar askerlerinin, bu gezegendeki suçluların yetiştirilmesi ile oluşturulduğu söylenir. Yani, Shaddam'ın yenilmesi güç ve acımasız askerleri aslında suçlular takımıdır. Wallach IX ise Laoujin sisteminin 9. gezegenidir. Bene Gesserit Rahibe Okulu'nun bulunduğu gezegendir. Çok daha sonra hain planların yapıldığı bir yuvaya dönüşecektir. Özetle; genel çerçevede baktığımızda, yönetenler arasındaki savaşlara ve yönetilenlerin bu maddi-manevi savaşlardan kendilerini kurtarmaya çalışmalarına şahit oluyoruz. Yani, bir yerlerde yine taht savaşları var ve bu savaşlar, insanların canına mal oluyorlar. Dune'u farklı kılan şey, birçok orijinal etmenin olması ve Paul Muad'Dib gibi önemli bir portre çizilmesidir. Zeki, çok iyi dövüşen ve geleceğin kapılarını aralayan bu genç adamın liderliği, tüm evreni değiştirecektir. Kaynak: HERBERT Frank, Dune, İthaki Yayınları, İstanbul 2015."} {"url": "https://sanatkaravani.com/filmlerin-mistik-dili-renk/\" ", "text": "Bir sinema filmini neden beğeniriz? Konusu güzel olduğu için, çekimleri güzel olduğu için, müzikleri için belki de sadece oyuncu veya yönetmeni sebebiyle beğeniriz. Bunların hepsi bir filmi beğenmemiz için bir etken ancak tüm bunların üstünde bir güç var; renk. Şimdi izlediğiniz filmleri şöyle bir düşünmenin, gözden geçirmenin tam zamanı çünkü başlıyoruz. Kırmızı sevgiyi ve nefreti bir arada barındıran bir renktir. İnsanı harekete geçiren, canlandıran bir etkiye sahiptir. Bu sebeptendir ki aşk, sevgi, canlılık ve mutluluk gibi dinamik ve olumlu duygular içeren sahnelerde olduğu kadar daha yoğun hissedebilmeniz için korku sahnelerinin de vazgeçilmezidir. Şirinliğin, saflığın ve uyumun rengi olan pembe, mutluluk verici olayları simgeler; saldırgan ve uyumsuz değildir. Daima genç kalmak ve sağlıklı olmaktır ve tıpkı kırmızı gibi bazen aşktır. Dinamizm etkisine sahip olan canlı ve sıcak bir renk olduğundan; coşku ve neşe gibi duyguları da bize yaşatabilir. Turuncunun depresif ve gergin durumlarda insanları daha da sinirli bir moda sokabileceği görülmüştür. Komedi filmlerinde onu ve tonlarını bolca görsek de; gerilim filmlerinde de kullanılmıştır. Ucu açık bir renktir, zaten insan üzerindeki etkisini de genellikle tonları belirler. Koyu tonu asabiyet verirken şeftali tonu sakinlik verir. İnsanların ruh halini olumlu etkiler ve çok dikkat çeker. Temelde neşe ve keyif verici bir renk olmasıyla birlikte korkaklık, ön yargı, güvensizlik, takıntılık gibi kavramların da rengi olduğundan, gerilim filmlerinde onu sıkça görürüz. Örneğin altın tonları kusursuzluğu ifade eder. Her renk gibi onun da olumsuz bir tarafı var ne yazık ki, aynı zamanda ihanet duygusunu da yansıtabileceği söylenmektedir. Yeşil herkesin de bildiği gibi; doğanın, yaşamın, tabiatın rengidir ve neredeyse her tonunun insan üzerinde olumlu etkileri vardır; ruhu sakinleştirmeyi temel alır. Negatif olarak yeşil; tehlike, kıskançlık ve bozulmadır. Sakinliği, sükuneti ve zekayı temsil eder. Özgürlük anlamı da taşımakla birlikte deniz, okyanus ve gökyüzünü sıklıkla içeren özellikle doğa temalı filmlerde çok kullanılır. Manevi olarak da bağlılık, sadakat, ciddiyet, izole ve melankolik olma anlamlarını taşıyabilir. Sağlık programlarında yer verilir. Ayrıca bedenin hararetini en düşük seviyeye indirgediği için de algıyı artırır ve iletişimde rolü çok büyüktür. Mor için renkler arasında en gizemlisi, en mistiğidir aslında. Doğaüstü güçleri temsil etmekle birlikte; asalet, zenginlik, kudret, fantezi, kibir ve hüzün de morun anlamları arasındadır. Kraliyet ailesinin rengi, aynı zaman da hastalığa da işaret ediyor. Sakinleştirici etkisi olduğundan sabah kuşağı programlarında da yer verilir. Koyu mor ise depresyona sebep olur ve nefret hissini açığa çıkardığı için stres anlarında bireyler daha da fazla etkilenir. Evet sinemada renklerin kullanımının ne kadar önemli olduğunu ve insanları etkilemek için nasıl kullanıldığından bahsettik. Hem yazının özeti olarak hemde okuduklarınızı daha iyi anlayabilmeniz için sizi Lilly Mtz-Seara'nın hazırladığı video ile başbaşa bırakıyorum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-bir-adanma-bicimidir-artur-pastor/\" ", "text": "Artur Pastor 50'lili yıllarda çektiği Portekiz fotoğraflarıyla, kaybolmuş bir dünyanın nostaljisini gözler önüne serdi. Geleneksel değerlere vurgu yapan sanatçı, oluşturduğu kompozisyonlarla fotoğrafa sosyal ve şiirsel bir boyut kazandırdı. Manzara, portre fotoğraflarında eklektik bir üslup benimseyen sanatçı, böylelikle eski bir kimliğin direngençliğini tekrar ortaya koydu. Poster bütün Porterkiz'i 1940'lardan 1990'lara kadar sistematik olarak fotoğrafladı. Köylü halkı, balıkçıları, işçileri, çocukları kısacası gündelik yaşama dair pek çok şeyi samimi bir üslupla kadrajına sığdırdı. Onun kadrajındaki işçiler, sömürünün sosyal yapıya nasıl sindiğini de açığa çıkarıyordu. Tarlada çalışan kadın işçiler, çocuk işçiler bu sömürünün tanıklığı niteliğindeydi. Artur Pastor'un eserleri ne politik ne de ahlakidir. Kurgusal yapıdan uzak güçlü ışıkla oluşturduğu fotoğraflar, etkileyici bir bütünlükle doğal olana eşlik eder. Kireçle boyanmış evlere bilinçli bir şekilde sindirilen ışıkla, zıt bir atmosfer yaratılmış ve estetik bir görselliğin ön plana çıkması sağlanmıştır. Pastor için fotoğraf bir adanma biçimidir. Sanatçı, bir ülkenin maddi ve manevi yapısını tasvir ederken var olan yaşamın skalasına olabildiğince uzanmıştır. 50 yıl boyunca arşınladığı Portekiz sokakları, bir ülkeye adanmışlığın göstergesidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-bir-olumun-tarihidir-chris-killip/\" ", "text": "1970'lerin sanayileşme sürecinin, İngiltere'nin kuzeyinde yaşayan topluluklar üzerindeki yıkıcı etkisini belgeleyen Chris Killip; sosyo-politik eşitsizlikleri yansıtarak kuşağının önemli fotoğrafçıları arasında yer aldı. Margaret Thatcher dönemini fotoğraflayan Killip, uygulanan neo-liberal politikalar ve hükümetin kayıtsızlığı sonucunda yoksulluğa sürüklenen bir halkın trajedisini yansıttı. 1964 yılında ticari fotoğrafçılıkta çalışmak üzere Londra'ya taşınan Killip, New York'ta Paul Strand ve Walker Evans'ın gerçekçi fotoğraflarını gördükten sonra, ticari fotoğrafçılığı bırakıp belgesel fotoğrafçılığa yönelmeye karar verdi. İngiltere'nin kuzeyinde, ülkenin üç ana ağır sanayisinin düşüşünü fotoğrafladı. Petrol ve IMF krizleri, Kuzey İngiltere'deki yaşamın belirleyici koşulları haline gelmesiyle Newcastle'a yerleşmeye karar verdi. Kuzeydoğuda çekilen fotoğrafların çoğunda en çok dikkat çeken tema, üretim kasabalarının sekteye uğraması ve ülkenin bazı bölgelerinde ortaya çıkan sosyal dağılmadır. Chris Killip; Man Adası'ndaki kömür madencilerini, lastik fabrikasında işçileri, günlük hayata sinen atmosferi, siyah-beyaz ve grinin tonlarıyla sanatsal, ancak gerçekçi bir üslupla yansıttı. Kuşkusuz bu görüntüler, tarihsel tarih ya da sosyolojik olgudan çok daha fazla şeyi ifade ediyor. Dramatizasyondan uzak olan görüntüler politik bir yıkımın eşiğinde, yaşama tutunmaya çalışan bireylerin; hüznünü, umutsuzluğunu ve yok-oluşunu gözler önüne seriyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-esasinda-toplumsal-bir-ritueldir-boris-ignatovitch/\" ", "text": "Rus avangard fotoğrafçılığının öncülerinden olan Boris Ignatovitch, Rus devriminin ardından dönüşen endüstriyel gelişmeleri belgeleyerek 1920'lerin ve 30'ların Sovyet fotoğrafçılığında derin izler bıraktı. İlk santrallerin ve fabrikaların inşasından, ilk Amerikan traktörlerinin SSCB'ye ithal edilmesine kadarki endüstriyel değişimleri kaydetti. İşçileri ve endüstriyi yansıttığı fotoğrafların yansı sıra; Rus, Azerbaycan ve Ermeni halklarının günlük yaşamalarını da kadrajına alarak yalın, içten bir dilin tezahürünü oluşturdu. Boris Ignatovitch, yeni formlar ve deneyler kullanarak döneminin en ilginç fotoğrafçılarından biri oldu. Özellikle Moskova yakınlarındaki Ramenskoe yerleşiminde çekilen köy temalarıyla dikkatleri üzerine çekti. II. Dünya Savaşı sırasında, hem Doğu hem de Batı Cephesinde yer aldı. Savaşı, kamplardaki koşulları tarafsız bir biçimde; geleneksel olmayan açılarla yansıttı. Ignatovitch, Sovyetler Birliği'nin yaşamını ve kültürünü yansıtırken, cesur kompozisyonlar ve güçlü kontrastlar eşliğinde oldukça etkileyici görüntüler yarattı. Belgesel fotoğrafçılığının geleneksel biçimini değiştirerek, manzarayı soyut bir kompozisyona dönüştürdü. Sanatçının çalışmaları; yükselen heykellerin altında ezilen insanları, makine başındaki terli işçileri, köylülerin yaşam mücadelelerini en yalın biçimde anlatırken; politik kimlikten uzak yapısıyla, izleyiciye tarafsız bakışı yükler. Savaş, askeri ya da resmi geçitleri yansıttığı fotoğraflarında propaganda yapısı neredeyse hiç yoktur. Bu yönüyle Ignatovitch avangard bünyesine, bağımsız yapısını da ekleyerek dönemin algısından uzak bir dünyanın gerçekliğini yansıtıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-gercegi-yansitir-gerceklik-husrani-marion-post-wolcott/\" ", "text": "Marion Post Wolcott, 1938'den 1942'ye kadar Çiftlik Güvenlik İdaresi için ürettiği 9.000'den fazla fotoğrafla tanınındı. Öğretmenlik yaptığı yıllarda Viyana'ya gidip Nazilerin Yahudi'lere yönelik saldırılarına tanıklık edince, anti-faşist harekete katıldı. Yahudilerin Avrupa'dan ayrılıp ABD'ye göç etmesine yardım etti. Bazı fotoğraflarını Viyanalı fotoğrafçı Trude Fleischmann'na gösterdi ve Trude'nin önerisiyle fotoğrafçılığa başladı. Amerika'ya geri dönmek zorunda kalan Post, bir taraftan öğretmenliğe bir taraftan da fotoğrafçılığa devam etti ve Ralph Steiner, Paul Strand gibi fotoğrafçılarla tanışma fırsatı buldu. Başlangıçta serbest çalışan Wolcott, 1937-1938 yıllarında gazetelerin toplumsal cinsiyet engellerini kırdı ve dünyanın en büyük haber fotoğrafçılığı projelerinden biri olan Çiftlik Güvenliği İdaresi'nde çalışmaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri'nin binlerce kilometresini, Büyük Buhran'ın etkilerini yansıtmak amacıyla arşınladı. Bu yolculuk onu yoksulluğun gerçekleriyle yüzleştirdi ve aynı zamanda İran, Pakistan, Mısır gibi ülkelere seyahat yapması için de cesaretlendirdi. Dönemi içerisinde yalnız başına seyahat edebilmesi bir kadın için oldukça zorken, o bütün engelleri aşarak yoluna devam etti."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-gercekligi-yansitan-bir-gostergedir-piergiorgio-branzi/\" ", "text": "Fotoğraf; hem var olanı hem de görülmeyeni yansıtabilme adına, bir göstergenin aracıdır. Fotoğraf, gerçeği yansıtabileceği gibi, görüntüyü manipüle ederek aldatıcı da olabilir. Piergiorgio Branzi; gerçekliğin fotoğraf aracılığıyla görülebileceği inancını taşıyarak, 50'li yıllarda başladığı sokak fotoğrafçılığına, disiplinler arası bir boyut kazandırdı. Flaneur kavramını şiar edinen Branzi, pek çok ülke arşınlayarak insanların hayatlarını farklı perspektifler içerisinde yansıttı. Bu yansıtma estetik kaygılardan uzak, samimi bir dilin oluşumunu da beraberinde getirdi. Branzi'nin, Pasolini'nin sinemasına duyduğu ilgi çoğu fotoğrafında ortaya çıkar. Pasolini'de gördüğümüz dar sokaklar, yoksul insanlar ve çocuklar onun fotoğraflarının belirleyici unsurlarıdır. Branzi'nin resme ilgi duyması, fotoğraflarında detaycı ve figüratif bir yaklaşımın ön plana çıkmasını sağlamıştır. Özellikle Rusya seyahati sırasında çektiği pozlar, Bruguel resimlerinin siyah-beyaz hali gibidir. Piergiorgio Branzi çalışmalarını, özellikle de kentleri, klasik dokunun dışında; arkaik bir tavırla, kültürel yansımalar üzerinden oluşturdu. Sergilenen görüntüler siyah-beyazın hakim olduğu, geleneksel gri skaladan uzaklaşmak isteyen, zekice bir araya getirilen kompozisyonların ürünüdür. Branzi'nin de deyimiyle siyah-beyaz tonları, onun fotoğraflarında dışavurumcu bir yansımanın göstergesidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-gerceklikle-yuz-yuze-gelmenin-baska-bir-yoludur-marketta-luskacova/\" ", "text": "Marketta Luskacova, Slovakya köylerini, Londra'nın yoksul pazarlarını, marjinal insanları fotoğraflamasıyla çağının en iyi sosyal fotoğrafçılarından biri olarak tanındı. 1963'te Levoca şehrine seyahat eden bir grup hacının peşine düşerek onların kültürel ve dini geleneklerini belgelemeye karar vermesi, onun için bir dönüm noktasıydı. Yok edilme tehlikesi altında olan bu dini geleneği ölümsüzleştirmesi gerekiyordu. Sovyet Rusya'nın egemenliği altına giren bölgede, bu tür dini gelenekler gerici unsur sayıldığı için hacılar ya sürgüne gönderiliyordu ya da ağır işlerde çalıştırılıyorlardı. Sanatçının dini imgeler üzerinden yoğunlaştığı görülse de, kendi alanı olan kültür sosyolojisi içerisinde; köylüleri, evsiz insanları, kadınları, çocukları, sokak müzisyenlerini ve seyyar satıcıları dışavurumcu bir üslupla yansıttığı görülür. İnsanları alt kültür öğesi olarak ayırmak yerine, evrensel nitelikler içerisinde bir birey olarak aktarır. Fotoğraflarında daima; merhamet, hoşgörü, dürüstlük, dayanışma gibi temel insani değerler ön plandadır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-kederdir-dmitri-baltermants/\" ", "text": "Sovyet döneminin en önemli foto muhabirlerinden biri olan Dmitri Baltermants, İkinci Dünya Savaşı'nı dramatik kompozisyonlarla yansıtarak etkileyici bir üslup geliştirdi. Her ne kadar onun görüntüleri SSCB'de yaşamın nesnel tasviri olarak görülse de; rejimin propagandasını yapma adına, çoğu fotoğrafı sansüre uğradı ve bazı fotoğraflarda kurguya başvurdu. Nitekim bunda, baş gösteren Stalingrad muharebesinin de etkisi vardı. 1941'de savaş başladığında, Baltermants savaş alanındaki ilk fotoğrafçılardan biriydi. Amerikalı fotoğrafçı Robert Capa'nın eserlerindeki gibi, savaşın yiğit-yüceltmiş mücadelesi kadar; savaşın sebep olduğu acı ve ıstıraba da odaklandı. En ikonik görüntülerini 176.000'den fazla insanın öldürüldüğü Kırım'daki Kerç'te oluşturdu. Evrensel bir trajediyi yansıtan bu görüntülerde; Nazi askerlerinin katliamından sonra cesetlerin arasında eşlerini, çocuklarını, kardeşlerini, arayan kadınlar vardı. Bu görüntüler, halkların acılarını sergilemekten kaçınan liderler için fazla grafikti. Baltermants'ın çoğu fotoğrafı gibi, bu görüntülerde sansürlendi ve ancak 1965 yılında sergilenme imkanına kavuştu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-ozgur-ve-korkusuz-ruhlarin-isidir-alex-majoli/\" ", "text": "1990 yılından bu yana profesyonel foto muhabiri olan Alex Majoli; çatışma bölgelerini, sürgünleri, sömürülen insanları derin bir trajediyle fotoğraflara yansıttı. Onun fotoğraflarında dikkat çeken unsur, gittikçe karanlığa dönüşen insanlardır. Derin kontrastlardan yararlanılarak oluşturulan gölgelemelerde bireyin yitişine tanık oluruz. Majoli'nin fotoğraflarına sinen Barok etkisi daha ilk bakışta hissedilir. Özellikle belgesel çekimlerindeki karanlık yapı, Caravaggio'nun resimleri gibidir. Fotoğraflarında dsiplinlerarası etkileşimden en iyi şekilde yararlanan sanatçının eserlerinde, İtalyan yönetmen Antonioni'nin etkisi de bir imgelem olarak karşımıza çıkar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-sanatcinin-aynasi-olmalidir-ihei-kimura/\" ", "text": "Foto-gerçekçiliğin ustalarından sayılan Ihei Kimura, modernist stilleri ret ederek Japonya'nın gayrı resmi dünyasına odaklandı. Elli yıl boyunca Japonya halkını ve yerlerini belgeleyen Kimura; samimi portreleri, sokakları, kırsal yaşamın zorluklarını ve Japonya'nın geleneksel ev hayatını yansıttı. 1950'lerin ortasında Avrupa'ya birkaç gezi yapan Kimura, sanat dergileri için fotoğraf dizileri oluşturdu. Sonrasında Japonya'ya dönen sanatçı, Akita'daki kırsal yaşamın etkilerine yoğunlaştı. Uzunca süre bu bölgeyi kayıt altına alan sanatçı, böylelikle foto-gerçekçiliğe giden yolu aralamış oldu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-sinirlarin-yikilmasiyla-baslar-jens-jull/\" ", "text": "Sokaklardaki yüzlerden hikayeler yaratan bir fotoğrafçı Jens Jull. Anlatılmayan, yok sayılan hikayelerin ortaya çıkarılmasını sağlayan sanatçı; güçlü bir izlenimle, tanımadığı insanları kadrajına dahil ediyor. Fotoğrafını çektiği kişilerle tanışıp onların hikayelerini dinleyen jull, eğer kabul ederlerse onları evlerinde, yani kendi yaşam alanlarında fotoğraflıyor. Böylelikle, modelleriyle doğal bir çekim atmosferi oluşturuyor. Önyargısız bir şekilde; madde bağımlılarını, hayat kadınlarını, yalnız insanları, yaşlıları ve gençleri fotoğraflayan sanatçı; sokaktaki halkın iç dünyasına erişmek için çoğu zaman sokaklarda kalıyor. Jens Jull''un fotoğraflarına sinen derinliğe bakıldığında; sinematik yönden güçlü, hayatın umutsuzluğunu, karışıklığını, karanlık yönlerini varoluşçu bir hümanizmle anlatan İngmar Bergman'ın etkisi hissedilir. Gerçek hayatın göründüğü kadar renkli olmadığına inan jull, bu nedenle siyah beyaz çekimde daima ısrarcı olanlardan. Jens Jull, fotoğraflarının büyük kısmını bireyin yalnızlığı üzerine inşa eder. Bireyi özel ortamlarında tanımlama isteği bir çeşit aktif portre alanı yaratmak isteğinden kaynaklıdır. Böylelikle hikayeler kendi doğal ortamlarında tekrar var olur. Sokaktaki insanlara ulaşarak toplumsal sınırları yok eden sanatçı, görünmezden gelineni, görünür hale getirmede oldukça başarılı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograf-yasamin-ruhudur-garcia-rodero/\" ", "text": "Geleneksel ritüelleri fotoğraflama adına 16 yıl boyunca farklı ülkeleri gezen Cristina Garcia Rodero; tutkuyu, acıyı, aşkı, öfkeyi ve mizahı insan davranışları üzerinden fotoğraflara yükledi. Hikayecilik geleneğinden gelen Rodero, ilk olarak pagan inanca sahip insanları kadrajına aldı ve onların ayin sırasındaki davranışlarını yalın bir gerçeklikle yansıttı. 'Fotoğrafa başlamak istiyorsan bunu ancak yaşamla yapabilirsin' diyen sanatçı, tüm ön yargılara rağmen voodoo ayinlerini görüntülemek üzere Portekiz, İtalya, Venezuela, Haiti ve Küba gibi ülkelere seyahat etti. Onun cesur tavrı, beraberinde birçok ödülü beraberinde getirdi ve Magnum'a kabul edildi. Rodero, sadece kültsel yansımaları değil sokaklardaki hikayeleri de fotoğrafladı. Ülkeleri arşınladıkça farklı kültür gruplarıyla tanıştı ve deyim yerindeyse bir 'kültür fotoğrafçısı' oldu. Rodero'yu besleyen, insanın kendine özgü doğasıdır. Parçadan ziyade bütüne odaklanır, böylelikle yaşanılan her anı-hareketi fotoğrafa yükler. Sanatçı, seyircinin gözünden değil, fotoğrafladığı kişinin üzerinden kompozisyonunu oluşturur. Böylelikle görüntü seyirlikten çıkar, yaşamın kendisi olur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografa-yeni-bir-sey-katmadiginiz-surece-fotograf-sizi-yok-edecektir-dina-bova/\" ", "text": "Avangart sanatçı Dina Bova, 2007 yıllında seyahat sırasında fotoğrafçılığa başladı. Anı yakalamanın her şeyden daha önemli olduğunu belirten sanatçı, Antarktika kıtası hariç tüm kıtaları gezmiş. Sürreal fotoğraflarıyla tanınan Bova, Rönesans Dönemi tablolardan etkilenerek eserlerine ünlü simaları da yerleştiriyor. Böylelikle fotoğraf, ayrı bir mizahın ürünü oluyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografci-bos-gozlerle-dolanan-insana-hayati-gosterendir-robert-doisneau/\" ", "text": "Fransız fotoğraf sanatçısı Robert Doisneau, uzun yıllar yaşamın dinamiklerini; mizahi ve tiyatral bir üslupla yansıttı. Gravür ve litografi eğitimi alan Doisneau, ilginçtir ki ilk önce parke taşlarını fotoğraflayarak fotoğrafçılığa başladı. Eğitimin okul dışında her yerde olabileceğini söyleyen sanatçı, farklı insanlara ulaşabilmek için Paris metrolarını sıkça kullandı. Uzun yıllar boyunca sokak fotoğrafçılığına şiirsel yaklaşan Robert Douisneau, insanların eğlenceli yanlarını gerçeküstü, ama her zaman hümanist bir tavırla kaydetti. Doisneau'nun ironik fotoğraflarında; çocuklar, işçiler, genç aşıklar, askerler, deliler kısacası hayatın tüm karakterleri yer bulur. Siyah-beyaz zıtlığının yararlanıldığı fotoğraflardaki güçlü ışık etkisi, daha derin bir görsel üslubun oluşmasını sağlamıştır. Bazı çalışmalarının kurgulanmış olması döneminde pek çok eleştiriyi de beraberinde getirmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografcilik-bilinmeyen-bir-imgenin-pesine-dusmektir-eduardo-gageiro/\" ", "text": "Portekizli fotoğrafçı Eduardo Gageiro, tarihi değişimlerin yarattığı etkileri yansıtan görüntüler ile tıpkı Henri Cartier-Bresson, Robert Doisneau ve Willy Ronis gibi; gündelik yaşamı sıradan ve geniş açılarla yansıtarak dramatik bir biçim yarattı. Savaşların fotoğrafın gelişimine katkı sağladığını söyleyen sanatçı, uzun süre savaş bölgelerinde kalarak köşeye sıkışmış, yaşam mücadelesi veren insanların hayatlarına odaklandı. Portekiz'in önde gelen foto-muhabirlerinden olan Gageiro, henüz on iki yaşında çektiği fotoğraflarla dikkatleri üzerine çekti. Onun yakaladığı kareleri keşfeden pek çok gazete, Gagaeiro'nun peşine düşerek onun çalışmalarına yer verdi. Kendini foto-muhabir olarak tanımlayan sanatçı, tekniğini geliştirerek; Castro hükümetinin birkaç kısıtlama ile çalışmasına izin verdiği Küba da dahil olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki siyasal gelişmeleri fotoğrafladı. Çalışmaları esnasında kendisini etkilemiş olan ressam ve heykeltıraşlarla temas kurarak, eserlerine estetik boyut kazandırdı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografcilik-dunyanin-her-yerinde-anlasilan-tek-dildir-bruno-barbey/\" ", "text": "Bruno Barbey, farklı kıtalarda yaşayan insanların ortak kaderi üzerine yaptığı fotoğraf çalışmalarıyla tanındı. Bazen bir isyanda bazen de bir savaşta sokaklar için çarpışanların yanında yer aldı. Sanatçı, dünyayı yeni perspektiflerden üzerinden keşfetmek istiyordu. Özgürlük ve yalnızlık duygusuyla başta Ortadoğu olmak üzere pek çok kıtayı aşındırdı. Dünyanın bitmeyen zulmüne fotoğrafıyla direndi! Barbey, ulusların siyasal anlamda uğradığı ayrımcılığı yansıtmak amacıyla beş kıtada fotoğraf çekti. Mayıs 1968'de Paris ve Tokyo'da gerçekleşen olaylar hakkında raporlar hazırladı. Vietnam Savaşı hakkında bir dizi fotoğraf röportajları yaptı. Kamboçya, Ürdün, Mısır, İran, İrlanda, Bangladeş, Birleşik Arap Emirlikleri, Hindistan gibi ülkelerin içsel trajedisini fotoğraflarına yansıttı. Barbey için renk, tek başına bir yüzey renklendirmesi değildir. Dolaştığı kıtaların, ülkelerin, insanların rengidir. Özellikle Fas'ta çektiği fotoğraflarda rengin hakim olmasının nedeni de budur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografcilik-studyoda-degil-sokaklarda-olur-bernard-plossu/\" ", "text": "Fransız fotoğraf sanatçısı Bernard Plossu; insanları, dağları, ormanları birer kültür nesnesi haline dönüştürerek uzun yollar arşınladı. Fotoğrafçılığın stüdyo ortamında olmayacağına inan sanatçı, Meksika, Batı Amerika, Hindistan, Nijerya gibi bölgeleri gezerek minimal, etkileyici fotoğraflar üretti. Seyahat fotoğrafçılığında bir idol haline gelen Plossu; yalnızlığı, yoksul insanları, kadınları ve günlük hayatın dinamiklerini fotoğraf makinesine kaydederken, modernitenin süslülüğü yanında doğal olana odaklandı. Uzaklara olan hissiyatı Plossu'yu ıssız adalara, çöllere düşürdü. Ancak o bu durumdan gayet memnundu. Sessizliğin olduğu yerlerde, daha üretici fikirlerin doğacı inancını taşıyordu. Sanatçının renkli vintage tarzda ürettiği çalışmaları; bir fotoğrafın ötesinde, resim izlenimi uyandırmaktaydı. Fotoğraf tekniklerinde ileri seviyeye ulaşan Plossu böylelikle, bir eseri hem resme hem fotoğrafa dönüştürebiliyordu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografi-siire-donusturen-bir-adam-duane-michals/\" ", "text": "Fotoğraflara şiirler yükleyip edebi bir metine çeviren Duane Michals, uzun yıllar hikayeci bir üslupla fotoğraflar üretti. Asıl olan bilinmeyenin ardında olandır düşüncesiyle, topluma aykırı gelen pek çok işlere imzasını attı. Bu işler arasında ötekileştirilen eşcinsel bireyler de vardı. Yarattığı fotoğraflı anlatım dizilerinde, bir yaşam öyküsünden çok; acının, zor olanın, peşine düştü. Fotoğrafların kışkırtıcı etkisi olması gerektiğine inanan Michals, insan portrelerini yeniden, fakat farklı bakış açısıyla üretmenin gerekliliğine inandı. Duane Michals, işlerini dokunaklı, kışkırtıcı, bazen duygusal, ancak her zaman farklı bir fotoğrafik estetik ile üretti. Çocukluk ve hayal gücünden yararlandığı çalışmalarına, arzu, yaşam, ölüm gibi zıt kavramları da ekleyerek bireyin iç dünyasına dokundu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografin-etnologu-ferdinando-scianna/\" ", "text": "Ferdinando Scianna, 1960'lı yıllarda Sicilya halkını sistematik olarak fotoğraflamaya başladı. Sanattaki uzun kariyeri boyunca, güncel olaylar, savaş, din, seyahat, gibi pek çok temaya değindi. Ferdinando Scianna Napoli'de bulunduğu yıllarda bir hayır kurumu olan Les Petits Freres des Pauvres için küresel bir proje kapsamında çalıştı. Bu çalışmasında Scianna'nın görüntülediği insanların doğrudan sokağa açılan, vasci olarak bilinen tek odalı zemin kat dairelerinde yaşadıkları görülür. İtalya'nın en fakir bölgesi olan Sicilya'da büyümüş olan Scianna için bu görüntüler pek de şaşırtıcı değildi. Etrafının yoksulluk içinde olduğunu, çoğu zaman ailelerde ekmek olmadığını dile getirmiştir. Ferdinando Scianna için fotoğrafçılık bir yaşam biçimidir. Eserleri; hatıralarının, kültürünün ve Sicilya köklerinin retrospektif bir örneğidir. Siyah beyaz fotoğraflarda, ışık ve gölge oyunu ile vurgulanan güçlü kontrastlar kendini hemen açığa çıkarır. Scianna bir zaman sonra moda fotoğrafçılığına yönelse de, onun çalışmaları klasik moda fotoğrafçılığından ayrılır. Yarattığı kompozisyonlar eşliğinde figürler alışılmış moda anlayışını yıkar. Bu resimlerin önünde durduğumuzda, zaman durur, hareketten, bir gülümsemeden, tamamen ilgisiz olan insanların yansıttığı gerçeklikle baş başa kalırız. Sanatçı, onu çevreleyen şeylere hassas ve keskin bir bakış atar. Dini törenlerin imgeleri, sanki seçtikleri keskin unsurların bir gözlemcisidir, ancak bize asla kapsamlı bir görüş sunmaz, neredeyse gizli tutulur. Fotoğrafçı çalışmalarında adeta bir etnoloğa dönüşür."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografin-konusu-her-zaman-goruntuden-daha-onemlidir-nick-hedges/\" ", "text": "1960lı yılların politik etkisinin yansımalarını kadrajına dahil eden Nick Hedges, belgesel fotoğrafçılığına psikolojik bir boyut getirerek toplumsal travmaları açığa çıkarıyor. Hedges'in çalışmaları: şehrin dışına atılmış, yok sayılmış halkın üzerine kuruludur. Sanatçı, şehir yaşamından izole edilmeye çalışılan yoksul kesimi fotoğrafa dahil ederek, dönemin politik yapısına eleştirel bir tavır getirmiştir. Nick Hedges, 1968'de Bradford'u fotoğraflayarak endüstri ve yoksul kesim arasındaki ilişkileri yansıtan görüntüleri kaydetmeye başladı. Kaydettiği görüntüler Britanya'da üç milyon kadar insanın karşılaştığı korkunç koşulları açığa çıkarmada önemli bir rol oynadı. Dışlanan kesim aynı zamanda, fabrikada ağır şartlarda çalışan insanlardı. Böylelikle modern yaşamın cüzzamlıları olarak görülen yoksul kesimin, modern yaşamı ayakta tutan kişiler olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmıştı. Hedges'in imgeleri, çerçevenin merkezine insanları yerleştirerek, konut krizini ve yoksul kesimin yaşam kalitesini yansıtması bakımından önemlidir. Fabrikaların arkasında belirlenmiş bir bölgede, küçük-tek odalı hayata tutunmaya çalışan insanların yaşamı, tarihsel bir gerçekliğin utancıdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografla-bir-yaraya-dokunmak-miyako-ishiuchi/\" ", "text": "Bir imgenin fotoğrafta yer edinmesi sadece kurgusal olarak gerçekleşmez. Geçmişten gelen pathosun açtığı izler bir 'İm' olarak fotoğrafta yer edinir. Miyako Ishichu da II. Dünya Savaşı sonrası toplumsal bellekte yer edinen travmaların yarattığı etkinin peşinden giderek, acının izlerine odaklandı. Kentsel yaşamı karakterize ederek yabancılaşmayı, bireyin içsel gerilimi içerisinde yansıttı. Miyako İshichu, geçmiş ile bugün arasındaki mücadeleyi ve gelecekteki Japon kimliğinin belirsizliğini yansıtırken; terk edilmiş binaları, atom bombası sonucu hayatını kaybetmiş kişilerin eşyalarını, yazıları, bireylerin bedenindeki yara izlerini çalışmalarına dahil etti. Bu dahil ediş, Miyako'nun dünyasında varoluş ve yok-oluşun simgesi haline geldi. Derin kontrast dahilinde ve yakın çekimlerle birlikte etkileyici bir bütünlük yaratan Miyako; cinsiyet, doğa, anılar ve fiziksel varoluş gibi temalar üzerinden farklı perspektifler geliştirdi. Sanatçı, zamanın kıskacında insanların anılarını yalnızlık imgesiyle verdi. Kırık tavanlar, terk edilmiş yataklar, yalnız kadınlar ve yara izlerinin sıkça rastlanıldığı fotoğraflar, geçmişin sanrısıyla bir yüzleşmedir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografla-gercekligi-soyutlamak-giacomelli/\" ", "text": "Mario Giacomelli, uzun yıllar fotoğrafik görüntünün netliğini bozarak; çekimlere yüklediği grafik etkisiyle soyut yansımalar üretti. Fotoğraflarında zıtlığı arttırarak bulanık görüntüler yaratan sanatçı; gerçeği manipüle ederek, seyirciyi ayrı bir atmosferin içerisine dahil etti. Giacomelli, genellikle tek bir merkez üzerinden tek bir nesneye odaklanırken empresyonist bir tarz benimser. Onun ikonik imgelerinden biri olan, Scanno Boy (1957) bu tarzın örneklerindendir. Bir gözlemciye doğru yürüyen kadınlar soyutlanırken odaktaki-merkezdeki çocuk nettir, bakışın temsilidir. Giacomelli, 1952'den 1990lı yıllara değin çektiği mistik, soyut ve ufuksuz manzaralarla adeta Rossellini sinemasının ayrı bir örneğini oluşturur. 1971-73 yılları arasında, çift pozlamalar ile yaptığı deneysel çalışmalar Giacomellli'nin doruk noktasıdır. Cesur bileşimler ve keskin kontrastlarla karakterize bir stil geliştiren sanatçı, görüntülere yüklediği etkiyle soyutlamaya başvursa da; çoğu çalışması, seyirciyi sosyo-politik bir yorumun içerisine dahil eder. Zingara serisi ve kamptaki çocuklara odaklanan çalışmaları bunlardan birkaçıdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografla-gorunenin-otesine-gecmek-klavdij-sluban/\" ", "text": "Fotoğraf gerçeği yansıtmasından ziyade, yarattığı sürreal pathosla görünenin ötesine geçer. Bu yaratım sürecinde; yıllardır çatışa durduğu resim sanatıyla, aynı görsel etkide buluşur. Klavdij Sluban, ürettiği çalışmalarıyla fotoğrafın doğasına plastik sanatları da dahil eden bir sanatçı. Onun fotoğraflarına sinen karanlık-barok etkili sürreal yapı, derin bir sessizliğin içerisinde edebi bir metne dönüşür. Fransız fotoğrafçı, karanlık görüntülerin üzerine işlediği sert ışığı ilahi bir atmosfer içerisinde verir. Genelde çıktığı uzun yolculukların ürünü olan fotoğraflarda, hareketi yakalama adına hızlı pozlama devreye girer. Sluban; Moğolistan, Rusya, Asya ve Çin gibi kalabalık ülkeleri arşınlamasına rağmen fotoğraflarındaki sessizlik göze çarpar. Fransız fotoğrafçı, sanatsal çekimlerinin yanı sıra, hapishanelerdeki çocuk tutukluların da daima yanında oldu. Çocuk hapishanelerine yaptığı ziyarette, sadece fotoğraf çekmekle kalmadı. Fotoğraf ile ilgili seminerler düzenledi; onlara kameralar verdi ve fotoğraf çekmelerine imkan tanıdı. Klavdij Sluban Anglo-American Edebiyatı'nda yüksek lisans yapmasıyla birlikte, fotoğrafın içerisine edebi nitelikler yükledi. Georges Fevre'nin rehberliğinde siyah beyaz baskının inceliklerini öğrendi ve bunu ustalıkla fotoğraflarına işledi. Oluşturduğu açıyla, konusuna daima mesafeli yaklaştı. Tanıdık yerlerin, kapalı alanların ve zorlu ufukların sorunlarını ortaya koydu. Ve bunu yaparak, hem bilincimizin hem de duygularımızın içselleştirilmesiyle, güçlendirilmiş bir sınırlamanın, kırılmalarını yansıttı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografla-nesnelerin-suretini-yeniden-yaratmak-keiichi-tahara/\" ", "text": "Dünyayla felsefik bir ilişki kuran Keiichi Tahara, nesnelerin suretine yansıyan ışığı kullanarak soyut fotoğraflar üreten bir sanatçı. Japon fotoğrafçı, ışığı yoğun olarak kullandığı çalışmalarında; ışığı, nesneleri ya da kişileri aydınlatan bir unsur olarak kullanmaz, onları saran, birbirine bağlayan ayrı bir morfoloji olarak tekrar yaratır. Eserlerinde, pencereler ve şehirler, görüntünün suretini yakalama adına sıkça başvurulan unsurlardan oldu. Bu nedenle Keiichi Tahara, eserlerini genellikle pencerelerden çekilen açılarla tamamlandı. Özellikle yıllardır temizlenmeyen, kirli pencerelerden çektiği fotoğraflarla ayrı bir dünyanın temsilini oluşturdu. Fransa'da uzun süre yaşayan ve Batı kültürüyle çok yakından ilgilenen Keiichi Tahara kentleşme dokusunu, sanat anlayışının odak noktası haline getirdi. Mekanı belli sınırlar içerisinden tasavvur etti. Işık, her daim onun alanında şiirsel bir boyut olarak yer aldı. Böylelikle, somut yapıdan soyutlaşmaya giden bir dünyanın imgesini fotoğraflara yükledi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograflar-hep-gecmisi-anlatir-gecmis-ise-aciyi-yukler-bedene-roman-vishniac/\" ", "text": "Yaşam sürekli yeni olana dair anlar yaratsa da, geçmiş acı bir hatıra olarak her daim bellekte yer edinir. Bellekte yer edinen bu durumun temel nedeni; imgenin zihinde bir gösterge olarak kendini tekrarlamasından gelir. Roman Vishniac'ın fotoğrafları da, bu doğrultuda belleğe işlenen acıları gün yüzüne çıkarıyor. Roman Vishniac, 1930'lu yıllarda kentleri arşınlayarak oluşturduğu fotoğraflarla; derin, etkileyici, mizahi bir yön geliştirdi. Ancak Vishniac için Hitler iktidara geldikten sonra her şey değişmeye başladı. Dışavurumcu fotoğrafçılığı terk ederek kentte yaşanan geçişleri belgelemeye yöneldi. Çerçevelemede ve kompozisyonda yeni-modern yaklaşımlar sergileyen sanatçı, çalışmalarını insan yaşamının kırılganlığı üzerine şekillendirdi. Yahudi asıllı bir Rus Olan Vishniac, Rusya'dan ayrılarak 1938'de gizli yollarla Berlin'e yerleşti. Sanatçı yerel makamların dikkatinden kaçmak için, seyahat eden bir kumaş satıcısı olarak kendini gizlemeyi başardı. Fotoğraf için ceketinin altına bir Rollieflex kamera koyup, boynuna sarılmış bir eşarp içinde gizlenmiş bir gizli Leica taşıdı. Leica'yı, içte çekilen portreler dahil, düşük ışıklı durumlar için kullandı. Bir kampa gizlice girerek Yahudilerin Polonya'daki kamplara gönderilme anlarını belgeledi. Çektiği fotoğrafları, bu kampların gerçekliğini kabul etmekte isteksiz olan Birleşmiş Milletlere gönderdiyse de bir sonuca ulaşamadı. Sanatçı, 1941 Yılında, New York'a geldi ve bir portre stüdyosu açtı. Aynı zamanda göçmenleri, yerinden edilmiş insanları, kampları belgelemeye devam etti. Romanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Ukrayna'yı ziyaret etti, ancak yine de zamanın çoğunu Polonya'da geçirdi. Varşova, Lublin, Krakov, Bia ystok ve küçük, çevre kasabalardan Yahudileri fotoğrafladı. Görüntüler, Yahudi köylerinin ve mahallelerinin günlük yaşamını yansıtırken, sürgüne uğrayan bir halkın yaşamı yeniden var etmesine de tanıklık eder."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograflar-her-seyi-eskitir-robert-frank/\" ", "text": "Avrupa'ya sıkça seyahat eden Frank, 1950'lerin başlarında Londra fotoğraflarını çekerek yeni imaj biçimleri geliştirdi. 1970'lerde fotoğrafın bütün biçimsel, klasik tarzını terk ederek fiziksel görünümü kökten değiştirdi. Fotoğraflardaki incelikli atmosfer, detaylı yapısıyla oldukça etkileyiciydi. Robert Frank'ın fotoğrafik özelliklerinden biri, bayrak unsuruna sıkça kullanmasıdır. Bayrağı, sembolik bir görüntü haline getirerek ironik bir dil oluşturur. Bir diğeri ise, Londra'nın şehirli erkeklerini fotoğraflamasıdır. Siyah pantolon, siyah palto ve melon üniformasıyla bireyleri şehrin gri atmosferinden ayırır. Birey, sessiz ve puslu havayı keskin bir siluet halinde keser. Onun fotoğraflarındaki gri atmosfer; TS Eliot'un ilk şiirlerinde, Londra'nın tüm köşelerine sinen sisin rengidir. Bu aynı zamanda savaş sonrası dönemin, hükümet politikalarının da sisinin temsilidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotograflar-uzak-durdugumuz-gerceklikle-yuz-yuze-kalmamizi-saglar-michal-cala/\" ", "text": "Polanya'nın Silezya bölgesinin, hızlı bir şekilde endüstriyel bir çöplüğe dönüşmesine direnen fotoğraf sanatçısı Michal Cala, 1975'ten 1992'ye kadar oluşturduğu fotoğraflarla; savaş sonrası bir dünyanın karanlık gerçekliğini gözler önüne serdi. Özelikle kömür madenlerini, işçi konutlarını ve yoksul kesimin konutlarını fotoğrafladığı çalışmalarıyla, dramatik-sembolik bir dil geliştirdi. Almanların şehri kuşatmasından sonra ağır bir yenilgi alan Silezya, daha sonra Sovyetler Birliği tarafından ele geçirildi. Sovyet Rusya'nın ilerleyen yıllarda güç kaybetmesiyle birlikte kapitalist hükümetlerin göz diktiği kente; öncelikle endüstriyel bir dönüşüm yaşandı ve küçük kasabalardan sürgünler başladı. Michal Cala da çektiği fotoğraflarla geleneksel yapının sekteye uğratıldığı, kentsel dönüşümün yaşandığı bir kentin arkaik kalıntılarını ortaya çıkardı. Calan'ın çalışmaları, kuşkusuz 1960'ların başlarındaki İngiliz Yeni Dalga sinemasının gerçekçiliğine ilham veren çeşitli etkilere sahiptir. Sanatçının siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan serisi eşsiz gibi görülse de, fotoğraflarda gördüğümüz şey, bize uzak bir gerçekliğin kaydı gibidir. Michal Calan'ın Silezya fotoğrafları, belgeselci yapıdan daha fazlasını taşır. Geniş açılı merceklerle fotoğraflanan üst Silezya'daki devasa atık yığınları, büyük endüstriyel konteynerler, yalnız insan figürleri; kişiyi korku ve yalnızlık duygusuyla baş başa bırakır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografta-benzersiz-bir-gorme-bicimi-graciela-iturbide/\" ", "text": "Uluslararası sanat sahnesinin en önemli figürlerinden biri olan Graciela Iturbide, büyük sadelik gösteren fotoğraf imgeleriyle tanındı. Meksika kültürünün sosyokültürel sistemlerini tüm boyutlarıyla ele alan sanatçı; fotoğrafçı olmak dünyayı tanımak için bir bahanedir diyerek Küba, Doğu Almanya, Hindistan, Madagaskar, Macaristan, Paris ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelere seyahat etti. 1970'lerde Manuel Alvarez Bravo ile tanışan Graciela, Bravo'dan etkilenerek yerli halkları fotoğraflamak için öncelikle Meksika ardından da Latin Amerika'ya gitti. Yine daha sonra Arizona sınırındaki Sonora Eyaletindeki göçebe balıkçıların Seri halkını fotoğrafladı. Sanatçı, Francisco Toledo tarafından Meksika'nın güneydoğusundaki Oaxaca'daki Zapotek kültürünün bir parçası olan Juchitan kasabasını fotoğraflaması için davet edildi. Bu çekimler onun ünlü olmasını sağlayan ikonik fotoğraflarından oldu. Geaciela kimlik, cinsellik, ritüeller, günlük yaşam, ölüm ve kadınların rollerine odaklanan fotoğraflarıyla, sürekli geçiş dönemlerindeki kültürlerin görsel hikayelerini anlattı. Görüntülerinde kent-kır yaşamı ve yerli-modern yaşam arasındaki sınırı yansıttı. Josef koudelka'dan esinlenen sanatçı, günlük yaşamda şiir dediği şeyi arayarak her zaman onu çevreleyen dünyayı benzersiz bir şekilde görme biçimini temsil eden, fantastik bir görsel deneyime sahip oldu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/fotografta-gercek-bir-sairin-gozu-joseph-mckenzie/\" ", "text": "Modern İskoç fotoğrafçılığının babası olarak bilinen Joseph Mckenzie, savaş sonrası ağır yenilgiler alan bir kentin yeniden varoluşunu geniş bir perspektifle gözler önüne serdi. Mckenzie çoğu fotoğrafçıdan farklı olarak, 'Avrupa foto muhabiri' geleneğinden daha ziyade, Paul Strand veya Ansel Adams gibi Amerikan hümanist sanatçı ve fotoğrafçılarına karşı daha yakın durdu. Tıpkı onlar gibi, eserlerini etik ve politik kaygılarla birleştirdi. Joseph Mckenzie oluşturduğu kompozisyonlarda; geniş caddeleri, insan manzaralarını belgeselci bir tavırla minimal bir yapı üzerinden yansıtır. Siyah- beyaz imgeler ile oluşturulan çalışmalar statik ve etkileyicidir. Baskılardaki tonal parlaklık işçilikteki mükemmelliğini gösterirken, desenlerde ve dokularda metafiziğe doğru giden bir yorum hissedilir. Belki de bu yüzden çoğu eleştirmen, Mckenzie'yi 'gerçek bir şairin gözü' olarak tanımladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/francisco-goya-ve-modern-sanat/\" ", "text": "Sanata sığınmaya en çok ihtiyacımız olan şu günlerde bugünkü yazımın konusu olarak alanında aykırı bir isim olan Francisco Goya'yı sizlere anlatacağım. Goya 18. yüzyılda İspanya'da dünyaya gelmiş ve Avrupa'da modern sanatın öncülerinden biri olarak sanat tarihine adını yazdırmıştır. Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan İspanyol ressam ve gravür sanatçısı Goya, İspanyol saltanatının saray ressamı olarak çalışma hayatına girmiş yaşamının ilerleyen yıllarında sanatında icra ettiği cesur, sıradışı ve Yunan mitinden parçalar taşıyan dokunuşlarla adından söz ettirmiştir. Rembrandt'ın üzerindeki etkisinin büyük olduğu sanatçı aynı şekilde kendinden sonra gelen Monet, Picasso, Cezanne, Degas ve Bacon gibi başarılı sanatçılara da ilham kaynağı olmuştur. Stilini ve kendine özgü yeteneğini yansıtan bir dizi başyapıt ortaya koyan Goya için, bilinçli olarak sanat için sanat anlayışını benimseyen ilk sanatçı olduğu söylenir. Doğaya duyduğu büyük hayranlığa ve eserlerindeki natüralist üsluba rağmen asıl ilgi alanı insan davranışı olmuştur. İspanya'ya duyduğu büyük sevgi ve bağlılık yaşamı boyunca siyasi etmenler nedeniyle sınanmış ve zaman zaman ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen sanatının zirveye ulaştığı dönemleri yine çok sevdiği ülkesinde yaşamıştır. 1780'de Akademi üyeliğine seçilen Goya, 1788 yılında İspanya Kralı 4'üncü Carlos'un ressamları arasına katılmış, 1799'da Saray'ın baş ressamı olmuştur. Az sonra bahsedeceğim hastalık sürecinden önce Goya'nın eserlerinde gözle görülür bir renk şöleni söz konusudur. Son derece başarılı bir sanat yaşamına sahip olan Goya için bu dönemler, elbette psikolojik ve ruhsal olarak da eserlerinde daha iyimser ve daha yumuşak tasvirler olarak vücut bulmuştur. Fakat sanatçının başarılarla dolu yaşamı 1793 yılında yaşadığı ve iki yıl boyunca kendine gelmediği ağır hastalığından sonra tamamiyle değişecek ve bu durum eserlerine de yansıyacaktır. Hastalığın etkisiyle duyma yetisini tamamen kaybeden sanatçı için bu dönemden sonrası karanlık dönem olarak ifade edilir. Bu resimler kasvetli bir hava taşır ve siyah baskın olmakla birlikte koyu renkler hakimdir. Bir kurban verme ayinini tasvir eden bu tablonun merkezini yine kadınlar oluşturur. İçinde yaşadığı dönemde kadınların cadılık ve büyücülükle suçlanmasından esinlenen Goya bu ürkünç görünümü yakalayabilmek için mitik açıdan sembolik unsurlara da yer verir. Yine aynı konunun bu kez adeta bir saldırı sahnesi gibi resmedildiği Witches' Flight tablosu ise yine 1798 tarihlidir. 1799 tarihli Aklın Uykusu Canavarlar Yaratır isimli tablosu ise tam anlamıyla gotik bir hava taşımaktadır. Yarasalar cehaleti, kedi geceyi, baykuş budalalığı simgeler. Resmin adından da anlaşılacağı üzere cehalet ve budalalık gibi insan için kötü olan şeyler aslında akıl yoluyla yok edilebilecek kötü huylardır. Modernitenin en baskın söylemlerinden olan akıl bizi canavarlaşmaktan kurtaran yegane şeydir. Aklın yolundan sapanlar ise canavarlaşmaya mahkumdur. Çocuklarını Yiyen Satürn isimli tablosu ise belki de en bilinen eserlerinden biridir. Bu tabloda Yunan mitolojisinde Kronos'un, kendi yönetimini çocuklarına kaptırma korkusuyla onları diri diri yiyen acımasız bir baba tasvir edilir. Goya burada hem kendi yaşantısındaki kayıplardan hem de dönemin düşünce dünyasından etkilenerek böyle bir görsel tasvir etmiş olabilir. 19. yüzyilın modern dünyasında Tanrı ve insan arasındaki inanç düzeyindeki kopuşun bu şekilde karanlık biçimde resme aktarması da önemli bir konudur. Seksen iki yıllık yaşamına sanat tarihine altın harflerle kazınan yüzlerce eser sığdıran Goya elbette burada anlatılanlarla sınırlı değildir. Modern sanatın öncüsü sayılan bu eşsiz sanatçının eserlerini okumayı mutlaka denemelisiniz. Eminim size çok şey katacaktır. Çorak bir tarlaya kuzgunlar gibi süzülen düşman yuvalarından oydu gözlerimi. Ben acıyım! savaşın. 41 karlarında yanmış şehirlerim ben. çağrısız konuğun külleriyim ben! O unutulmaz göğe tabut çivileri gibi sert yıldızlar çaktım!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/fusunun-kizi-fusunun-annesi-didem-madak/\" ", "text": "1970 yılında İzmir'de dünyaya gelir, öğretmen olan anne ve babasının ilk kızıdır Didem... Nice şiirlerine konuk olan uzun siyah saçlı kız diye adlandırdığı kız kardeşi Işıl, dünyaya gelir ondan sonra. İki kız kardeş hatta en yakın arkadaştır onlar, zamana sığdırdıkları tüm hayatları boyunca ve bu hep böyle kalacaktır. El ele tutuşmuş iki kelebek gibi. Bir daha hiç ay Işıl'a sığışmamıştı. Füsun'un kızıydı o, henüz 13 yaşında kolon kanserinden kaybettiği Füsun'un kızı, çiçekli ve anne kokan şiirlerin şairi Didem... Acıyla, lime lime olmuş ruhuyla anlattı annesini şiirlerinde, hüznü satırları aşsa da biricik Füsun'un kızıydı o, şiirlerini annesinin kokusuyla tütsülemiş, ölen her kadın için döktüğü satırları sonsuzluğa uğurlayan kadındı Didem! Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran. O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü. Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin. İri, ekşi bir vişne tanesi gibi. Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı. Muc bu evi bana çok ucuza verdi. Güller yığan bir adam olsun isterdim babam. Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim. Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için, Ölen her kadın için bir şiir yazdım. Annesizliği ile büyüdü Didem, annesiz geçen onca yılın ardından 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Bölümünü bitirdi. Tezgahtar oldu, anketör oldu, sekreter oldu ama en çok da kadın oldu. Acılarına ve hüznüne rağmen bir kadın olarak ayakta sapasağlam durabilmenin öznesi oldu. Bir kadın olarak feminizmin en güzel satırları oldu. Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu. Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum. Bu iyi olmaz bayım! -Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım! Ayın etrafında beyaz bir hale dönerdi. Işıktan bir kelepçe istedim yüz görümlüğü olarak Pollyanna. Siyasi mahkum olarak 10 yılını geçirir. Bursa Cezaevi'nde kaldığı yıllarda şiirlerini okuyan Timur Çelik ile evlenir. 2008 yılında kızı Füsun'u dünyaya getirir. Füsun'u aldıktan sonra kucağına, uzaklaşır şiirden ve yazamaz olur artık, çiçek ve anne kokulu şiirlerin şairi Didem... 2009 yılında Şükran Yücel'e gönderdiği bir e-mail'in ekindeki metinle seslenir kızı Füsun'a. Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis! Canım kızım, cehaletimden şair oldum... Annesizlikten. Sen sakın şair olma! Takvimler 28 Temmuz 2011'i gösterdiğinde annesi Füsun gibi o da kızına veda eder. Kolon kanserinden hayata gözlerini yuman Didem, Füsun'un kızıyla başlayan ömrünü Füsun'un annesi olarak bitirir. Acının, annesizliğin ve çiçeklerin şairi diye anılır Didem, her şey olur Didem, kadın olur, anne olur, acı olur ve en güzeli de şair olur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gabriel-garcia-marquezde-buyulu-gercekcilik/\" ", "text": "Bugünkü yazımda Nobel Edebiyat Ödüllü bir yazar ve eserleriyle Dünya edebiyatını büyük ölçüde etkilemiş usta bir dahiden bahsedeceğim. Kolombiyalı Gabriel Garcia ya da Gabriel Jose de la Conciliacion Garcia Marquez, Latin Amerika'da Gabo olarak bilinen yazar, romancı, hikayeci ve oyun yazarıdır. 20. yüzyılın ses getiren en önemli isimlerinden biri olan Marquez, pek çok önemli eser yaratmış ve eserleriyle ismini ölümsüz kılmayı başarmıştır. Eserlerinde işlediği konular o kadar bizden ve aynı zamanda o kadar bizim dışımızdadır ki eserlerine sinen bu büyülü görünüm okur olarak bizleri öngörülemez diyarlara sürükler. Toplumsal gerçekliği böylesine sıra dışı bir bağlamda işleyen yazar, tam olarak ürettiği bu zıt ilkelerin uyumuyla bambaşka dünyaların kapılarını aralar. Ona bu büyülü dünyayı yaratma imkanı tanıyan en büyük etmenlerden biri de hiç şüphesiz çocukluk yıllarını geçirdiği büyükanne ve büyükbabasının sunduğu eşsiz hayal dünyasıdır. Dedesi, Bin Gün Savaşları'nda komutanlık yapmış, savaş anılarını anlatmayı seven emekli, entelektüel bir albaydı. Büyükannesi ise çocukluk yıllarını besleyen bir hikaye anlatıcısıydı. Marquez çok yetenekli ve akıllı bir öğrenciydi. 12 yaşında bir burs kazanıp Compania de Jesus'ta din ağırlıklı bir eğitim görmüş, 19 yaşında ise ailesinin yoğun isteğiyle Hukuk alanına yönelmiştir. Fakat dahi yazar daima büyükannesinin anlattığı hikayelerde olduğu gibi farklı dünyalar yaratma isteği içindeydi. Bu sebeple hukuktan vazgeçip edebiyata, huzur bulduğu cennetine yönelmiştir. Onu en çok etkileyen isimlerin başında Franz Kafka, Ernest Hemingway, James Joyce, Virginia Woolf ve William Faulkner gelmektedir. İçlerinden özellikle Kafka'nın 'Dönüşüm'ün onda ayrı bir yeri vardır. Edebiyatın ondaki yeri bambaşkaydı. Yazmak eylemini sadece kelimeleri harmonik bir biçimde bir araya getirmekten ibaret görmeyen bir yazardı. Bir röportajında muhabirlerden biri Yüzyıllık Yalnızlık'ı ne kadar zamanda yazdınız? sorusunu sormuş ve Tüm yaşamım boyunca cevabını almıştır. Yazara dair söylenmesi gereken çok şey var fakat bugün sizlere biraz büyülü gerçekçilik akımından ve biraz da Marquez'in bu akıma güzel bir örnek niteliği taşıyan, Koskocaman Kanatlı Çok Yaşlı Bir Bey adlı kısa öyküsünden bahsetmek istiyorum. Eğer bir hayalet kahvaltı masanıza oturur ve siz de korkar, dehşete düşerseniz bu korku ya da fantastik olur. Ancak siz, 'Ah bir hayalet; lütfen şu reçeli bana uzatır mısın?' (Acheson ve Ross'tan aktaran Erdem, 2011, 175) dedikten sonra hayalet: 'Benim büyükannem çok güzel soğan reçeli yapardı.' der ve siz buna karşılık 'Saçmalama, soğanın reçeli yapılmaz!' derseniz, işte o zaman anlatı büyülü gerçekçi olur. (Erdem, 2011, 175-176.)(2) 20. yüzyılda tanımı konusunda ortaya atılan pek çok fikir arasında alıntıladığım tanım sanıyorum ki büyülü gerçekçilik kavramını en net açıklayan örneklerden biri. Usta yazar Gabriel Garcia, bu bağlamda büyülü gerçekçilik akımının etkilerini eserlerine en iyi yansıtan yazarlardan biridir. Eserlerinde büyülü gerçekçiliği tüm yönleriyle anlamak, bilhassa tuhaf olanın sıradanlaştırılması ilkesinin başarılı örneklerini bulmak mümkündür. Büyülü Gerçekçilik kökeni itibariyle bir Latin Amerikan akımıdır. Fakat kavramın ilk kullanımı Alman romantiği Novalis'e aittir. Novalis 18. Yüzyılda bu kavramı büyülü idealizm şeklinde kullanır ve felsefeden sonra güzel sanatlara geçen terim, kendini ilk kez bütünlüklü bir biçimde resimde gösterir. Edebiyatta ilk kullanımı ise 19. yüzyılı bulur. Kavramın Latin Amerika'da böylesine önemli bir biçimde varlık göstermesinin ise çeşitli sebepleri vardır. Bunlardan ilki öncü akımlara, sürrealizm ve modernizme bir tepki gösterme yöntemi olarak büyülü gerçekçiliğin seçilmesidir. En önemli nedenlerden bir diğeri ise 20. yüzyıl başlarında Latin Amerika'nın siyasi olarak oldukça karışık olmasıdır. Bu dönemde hemen her Latin Amerika ülkesinde bir diktatörlük rejimi mevcuttur. Bu baskı ortamında yazarlar kendi kültürel gerçekliklerine geri dönmüşler ve sorunları bu gerçekliklerin arkasına saklayarak yazmışlardır. Alejo Carpentier, bu konuyla ilgili şöyle söyler: Latin Amerikalılar kendi dünyalarına döndüler ve pek çok şeyi anlamaya başladılar.(1949, 83.) Buna ek olarak yazarlar, baskı ortamının insanlar üzerinde yarattığı bunaltıcı havayı hafifletme amacı taşırlar.(2 )Buna ek olarak büyülü gerçekçilikte asimile olan geleneğe bir dönüş de söz konusudur. Özellikle kolonileşmenin etkisiyle geleneğinden uzaklaşma tehdidiyle baş başa kalan Latin Amerika, büyülü gerçekçilikle efsanelerine, destanlarına ve halk hikayelerine yeniden erişme imkanı bulmuştur. Yazımın son kısmında ise kapanışı hikayeye yer vererek yapmak istiyorum. Marquez tarafından 1973'te bir öykü üçlemesinin içinde yer alan Koskocaman Kanatlı Çok Yaşlı Bir Bey adlı öykü, büyülü gerçekçilik akımının en iyi örneklerinden biridir. Anlatı, Pelayo ve Elisenda adlı bir çiftin, yağmurlu bir mart gününde, bebekleriyle yaşadıkları evlerini basan yağmur suyuyla ortaya çıkan yengeçleri temizlerken Pelayo'nun, avluda kanatlı bir ihtiyar adam bulmasıyla başlar. Çift, bu tuhaf görünümlü yaşlı ve bitap ihtiyarla iletişim kurmaya çalışır fakat adam garip, anlaşılamayan bir dil konuşmaktadır. Pelayo ile Elisenda, adamın fırtınanın batırdığı gemilerin birinden kurtulmuş bir kazazede olabileceğini düşünür. Her şeyi bildiğini düşündükleri bir komşularına bu yaşlı adamın ne olabileceğini sorarlar ve kadın bir melek olduğunu söyler. Pelayo, ihtiyarın hırpani görüntüsünden korkup onu kümese kapatır. Ertesi gün, bütün köy ihtiyarı görmeye gelir; fakat ona kutsal bir varlıktan çok bir sirk hayvanı muamelesi yaparlar ve melek zamanla tüm Karayip'in çeşitli arayışlarına yanıt vereceği umulan bir dilek makinesine dönüşür. Burada inançlara ve toplumun sahip olduğu değerlere karşı da ironik bir tutum görürüz. Belki de bir meleğe bile bu kadar küçük düşürücü yaklaşan insanlık için yapacak pek bir şey kalmamıştır. Bu noktada hikayenin ne denli gerçekliğe bağlı bir düzlemde ilerledigini anlarız. Çünkü insanlık bu çağda sahip olduğu değerleri tamamiyle yitirmiştir. Postmodern çağın yarattığı kırılmalar belki de modernitenin yarattığı yıkımdan çok da farklı değildir. Hikayenin geri kalanını okumak isteyenler için internette çeşitli kaynaklarda mevcuttur. Sona gelirken, öykünün hem toplumsal gerçekçi hem de olağanüstü öğeleri bu denli doğal bir bağlamda dile getirmesi açısından önem taşıdığını belirtmeden geçemeyiz. Günlük hayatın sıradanlığı ve olağanüstülüğün iç içe geçmişliğinin güzel bir örneği olan bu hikaye bizce okunmaya değer. Kaynak: 1 (2) Yıldız Teknik Üniversitesi, Türk Edebiyatı ABD, Yüksek lisans öğrencisi Eda Deniz Okuyucu'nun makalesinden yararlanılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gecmisten-gunumuze-efsanevi-metal-gruplari/\" ", "text": "Birçok türe ev sahipliği yapan müziğin serüveninde metal, popüler bir yere sahiptir. Herkes tarafından tercih edilmeyip karanlık ve de kafa yorucu bir tür olduğu öne sürülse de milyonlarca kişinin kulaklarında yer edinir. Metal hakkındaki en yaygın önyargı, işte bu gürültülü olma meselesidir. Sanılanın aksine kendi içinde; heavy, doom, black, death, trash, progresif ve folk gibi alt türlere ayrılan bu türde, ağır ritimli hatta depresif diyebileceğimiz şarkılar da bulunmaktadır. Tüm siyahlığı ile kendi tarzını ve kültürünü oluşturan metal müzik, dünya çapında tanınan müzik grupları ve şarkıcıları sayesinde dünden bugüne canlılığını ayakta tutar. Biz de o zamandan bu zamana hangi metal gruplarını dinledik, dinliyoruz diye bir liste yaptık. Grup üyeleri: Sully Erna, Shannon Larkin, Tony Rombola, Robbie Merrill, En çok dinlenen şarkıları: I Stand Alone, Awake, Bulletproof, Voodoo, Cryin' Like A Bitch!! Grup üyeleri: David Draiman, Dan Donegan, Mike Wengren, John Moyer, En çok dinlenen şarkıları: Chop Suey!, Lonely Day, Toxicity, Aerials, B. Y. O. B. Grup Üyeleri: Nameless Ghouls ve Cardinal Copia."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gecmisten-gunumuze-efsanevi-yonetmenler-ve-filmleri/\" ", "text": "Geçmişten Günümüze Efsanevi Yönetmenler ve Filmleri! Sinema sektörünün hayatımıza girişiyle değişen yaşam tarzlarımız ve görüşlerimizin ardındaki dahiler, sinema tarihinin odak noktalarından biri oldular; hatta belki tarihi onlar yazdılar. Siyah-beyaz filmlerden sessiz filmlere, gerçek hayat hikayelerinden fantastik yapımlara, müzikallerden dramlara, beyaz perdeden gelip geçen filmlere isimlerini bırakan yönetmenler; kitapların yazarı gibi filmlerin sahibi konumuna koyuldular. Ve aynı bir tabloya baktığımızda ressamını tanıdığımız gibi bazı filmlerin de yönetmenlerini tahmin edebildik. Kullandıkları görüntü yönetimi, perspektifler, simetriler, çalıştıkları oyuncular ve hatta replikler, mesela bize bu bir Kubrick filmi dedirtebildi. Peki, her film için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? İşte bahsettiğimiz efsanevi yönetmenler bunu dedirtmeyi başarabilmiş isimler... Duruma göre istersek efsanevi istersek popüler diyelim, şöyle bir durum var ki kameranın ardındaki bu yüzler, önündeki yüzlerden önde oldular. Ünlü Filmleri: Saving Private Ryan, Schindler's List, Raiders of The Lost Ark, Catch Me If You Can, Ready: Player One, E. T. Önemli Ödülleri: Kıstas olarak aldığımız Oscar, BAFTA ve Golden Globe'da 3'er adaylığı vardır. Önemli Ödülleri: Kıstas olarak aldığımız Oscar, BAFTA ve Golden Globe'da 1'er adaylığı vardır. Bana göre, film çekmek her şeyi kombinler. Bu, sinemayı hayatımın işi yapmamın nedenidir. Filmlerde; edebiyat ve resim, tiyatro ve müzik bir araya gelir ama film hala filmdir. Not: Ödüllerde, uluslararası arenada prestijli olarak kabul edilen; Oscar Akademi Ödülleri, BAFTA Ödülleri, Altın Küre Ödülleri, Cannes Film Festivali Ödülleri baz alınmıştır. Bazı yönetmenlerin bahsi geçen kategorilerde birden fazla ödül kazanmışlığı vardır. Ayrıntılı bilgi için IMDB'yi ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gecmisten-gunumuze-klasik-rockin-efsane-gruplari/\" ", "text": "Geçmişten Günümüze Klasik Rock'ın Efsane Grupları! In your head, in your heaaaad, zombie, zombie, zombie-ie-ie sözleri en az bir kere kulağına değmiş olanlar olarak toplanıyoruz! İşin esprisi bir yana, başlık görseli mükemmel değil mi? Eskilerin o muhteşem tarzının yansımış bir gerçeği. Bu tarzlara olan hayranlığımızı, bir kez daha gün yüzüne çıkarmaya geldik. Rock'ın klasikleri ve bu klasiklerin sahipleri 1960'lardan bu yana hala hayatımızda ve hayatımızda olmaya da devam ediyorlar. Kaliteli şarkılara olan özlemimiz onların seneler önceden bıraktığı şarkılarla diniyor. İşte bu yüzden tarihe yön vermiş dünya efsanelerini anmak, anlamak, bir kez daha dinlemek şart olmuştur. Grup üyeleri: Bono, The Edge, Adam Clayton, Larry Mullen Jr. Döneminden dolayı Yahu, Arctic Monkeys bu listede ne yapıyor? dediğinizi duyuyorum. Lakin, şahsi olarak tarzları ve şarkıları o dönemlerin bir devamı niteliğinde diye düşünürüm. Ayrıca şarkıları da oldukça kalitelidir. Bu yüzden geleceğin efsanesi niteliğinde, bu listeye bonus olarak eklenmiştir. Grup üyeleri: Nick O'Malley, Jamie Cook, Matt Helders, Alex Turner. Not: Grup isimlerinin yanındaki tarihler, kuruluş yıllarıdır. Ayrıca bakınız: Geçmişten Günümüze Efsanevi Metal Grupları!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/gecmisten-gunumuze-sanat-akimlari/\" ", "text": "Sanat tarihi içerisinde gelişim gösteren sanat akımları, farklı üslup ve özellikleriyle birbirlerinden farklılık gösterse de kendinden önceki akımın izlerini bünyesinde barındırmaya devam etmiştir. Akımlar içerisindeki kesin kopuş ise kendisini 20. yy ile birlikte göstermeye başlamıştır. Resim, heykel ve mimarinin ötesine geçen; fotoğraf, video, enstalasyon ve performans sanatıyla birlikte kuşkusuz sanat tarihinin akışı değişmiştir. Bu değişimin temel nedeni, sanatsal ifade olarak görülse de endüstrideki gelişmeler, siyasi değişimler ve modern çağın getirdiği sosyolojik etkiler, sanatı şekillendiren asıl unsurlar olmuşlardır. Gotik Sanat'a geçmeden önce, akımın gelişmesine öncülük eden Romanesk Sanat'tan da kısaca bahsetmek gerekir. Hristiyanlığın gücünü yükselttiği döneme denk gelen Romanesk Sanat, kendisini kilise yapılarında göstermiştir. Kalın kilise duvarları ve tavanlarında tonoz kullanımı Romanesk sanatın başlıca unsurlarıdır. Dinsel ortamın da etkisiyle süslemenin önemsiz görüldüğü ilk dönemlerde, heykel ve resme dair örnekler görmek zordur. Gotik Sanat'a geçişle birlikte, dini yapılardaki süsleme de ön plana çıkmıştır. Siyasi ve politik değişimlerin yaşandığı bu dönemde şehirleşme ile gelen sivil yapıdaki değişiklikler sanatsal bir üslup olarak; mimaride, resimde ve heykelde de kendini açığa çıkarmıştır. Dini yapılarda Tanrı'ya atıfta bulanmak için, özellikle katedrallerde yükseklik ön plana çıkmıştır. Ne kadar yükseğe çıkılırsa Tanrı'ya o kadar yakın olunacağı inancı güdülmüştür. Mimari değişiklikte gözlenen; sivri kemerler, bol vitraylı camlar, yapılara ihtişam ve güçlülük hissi katmıştır. Resimde ve heykelde dini anlatıları güçlendirme adına, dramatik bir üslup benimsenmiştir. Böylelikle kiliseye gelen halk, yaratılan atmosfer içerisinde kendini Tanrı'ya daha yakın hissetme şansına kavuşmaktadır. Coğrafi keşifler, gelişen ticaret ağı ve matbaanın icadıyla birlikte değişen dünya görüşü, kendini sanatta da açığa çıkarmıştır. Burada, ticaret vurgusunu bir kez daha yinelemekte fayda var, zira ticaret yönünden zengin olan aileler daha sonra sanatın koruyucuları ya da patronları olarak; kısacası mesen olarak adlarından sıkça bahsettireceklerdi. Özelikle, Yunan felsefecilerin kitaplarının çevrilmesiyle başlayan süreçle; Antik Yunan ve Roma'ya ilgi artmış; bu ilgi kendini mimarlıkta, resimde ve heykelde de hissettirmiştir. Yeniden Doğuş'u simgeleyen Rönesans, aslında eskiye dair öykünmenin, onu yeniden var etmenin bir arayışıdır. Özellikle mitsel hikayelerin sıkça işlendiği tasvirin geliştiği eserlerde; sadelik, ölçü, oran ve çizgisel perspektif ön plandadır. Kilise yapılarında Tanrı'nın kusursuzluğunu simgeleme amacıyla daire formu tercih edilmiştir. Yine bu dönemde; köşk, saray gibi sivil yapılar da inşa edilmeye başlanmıştır. Derinlik hissiyatı mimari eserlere de yüklenmiştir. Dönemin önemli sanatçıları arasında; Boticelli, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rafaello, Tiziano, Brunelleschi, Donetello, Ghiberti ve Masaccio gibi sanatçılar yer almaktadır. Rönesans ile Barok arasında bir geçiş olan Maniyerizm, esasen Rönesans'ın kurallarından kurtulmaya çalışan bir sanat akımıdır. Oran ve ölçüdeki yapının bozulmaya başladığı bu akımda; formlar uzamış, derinlik artmış, renkler soluklaşmıştır. Rönesans'taki dairesel, üçgen kompozisyonların yerini, asimetrik kompozisyonlar almıştır. Mükemmeliyetçi insan formundan uzaklaşılmıştır. Beden ve ruh gibi ilkeler ön plana çıkmıştır. Heykel ve resimlerde her şey sürekli bir devinim içerisindedir. Dönemin önde gelen sanatçıları arasında; Michelangelo Buonarroti, Tintoretto ve El Greco yer almaktadır. Düzgün olmayan inci anlamına gelen Barok; gerek resimde gerek heykelde hareketin arttığı bir dönemdir. Yoğun ışık-gölge oyunlarının sıkça rastlanıldığı Barok dönemde, dini konuların yanı sıra; mitsel hikayeler, ünlü ailelerin tarihi, manzaralar ve portreler yer almıştır. Böylelikle bireyi merkeze alan Rönesans'ın yerine, manzara önemini arttırmıştır. Maniyerizm'deki mat renklere nazaran daha canlı, parlak renkler kullanılmıştır. Bedenlerdeki hatlar ve ifadeler daha güçlü bir üslupla sunulmuştur. Bu dönemin etkisi, Avrupa'nın pek çok yerinde hissedilmiştir. Sadece resim ve mimari de değil; edebiyat, müzik gibi alanlarda da kendini hissettirerek çağının ötesine geçmiştir. Caravaggio, Rembrandt, Rubens, Bernini gibi sanatçılar, dönemin öne çıkan sanatçılarıdır. Barok'un bir uzantısı niteliğinde olan Rokoko, kendisini daha çok süsleme-dekorasyonda göstermiştir. Hedonist yapıyı içerisinde barındıran Rokoko, Aristokrat kesimin zevkini yansıttığı için en büyük desteği yine bu çevreden görmüştür. Mimari yapı içerisinde, Barok'a nazaran daha ince ve daha zarif çizgiler ile kendini gösterir. Güzellik daima ön plandadır. Türkiye'de, III. Ahmet Çeşmesi, mimari alan içerisinde örnek gösterilebilir. Aristokrat yaşamın resme dahil olmasıyla, şatafatlı giysileriyle birey ön plana çıkmıştır. Dini konuların ötesine geçilmiş, günlük yaşam ve manzara, resmin konusu olmuştur. Ahlaksal imajın da yoğun işlendiği çoğu resimde, resmedilen kadınlar ya kralın ya da aristokrat kesimden birinin metresidir. Boucher'in Madam Pompadour Portresi'nde olduğu gibi... Pompeo Batoni, Bernardo Bellotto, Francois Boucher, Canaletto, Jean-Baptiste Chardin ve Jean-Marc Nattier dönemin önemli sanatçıları arasındadırlar. Barok ve Rokoko'da ortaya çıkan aşırı gösteriş, sanatçıları tekrar sadeliği aramaya yöneltmiştir. Sadeliği bulma adına tıpkı Rönesans'ta olduğu gibi, Antik Yunan ve Antik Roma uygarlığına ait sanat üsluplarının yeniden yaratımı denenmiştir. Özellikle Pompei'de başlayan kazılar, geçmişe duyulan merakı ve ilgiyi daha üst seviyeye çıkarmıştır. Rokoko'daki aristokrat yapı yerine, daha halkçı bir tutum benimsenmiştir. Yalın bir anlatımla beraber, çizgisel forma önem verilmiştir. Resimde canlı renkler yerine, pastel renkler tercih edilmiştir. Konular genelde Yunan mitolojisinden alınmış; mimaride anıtsallık ve simetri önem kazanmıştır. Jacques Louis David, Jean Pomuste Dominique Ingres, Marie Guillemine Benoist, Anne Louis Girodet de Roucy Trioson, Adelaide Labille Guiard, Antonio Cannova ve Andrea Appiani gibi sanatçılar dönemin önde gelen sanatçılarıdır. Özellikle, Fransız Devrimi sonrası sanatçıların duygularının öne çıktığı bu akımda; Klasisizm'de benimsenen idealleştirme ülküsünün yerini, akılcılık almıştır. Aristokrat sınıf önemini kaybetmiş; yeni bir sınıf olan burjuva sınıfı ortaya çıkmıştır. Resimde yalın anlatımlar benimsenmiş; tarihsel konular, ulusçuluk, manzaralar, günlük yaşam, yalnızlık, korku, aşk gibi temalar resme dahil olmuştur. Desen önemini yitirmiş ve renk ön plana çıkmıştır. W. Turner, Caspar David Friedrich, William Blake ve Eugene Delacroix, John Constable ve Theodore Gericault dönemin önemli sanatçıları arasındadırlar. Bu dönemde yükselen burjuva, kendi tabanını korurken sanayideki gelişmelerle birlikte; işçi ve köylü sınıfı resimde yer edinmeye başlamıştır. Ekonomik ve siyasal gelişmelerle, Romantik dönemde görülen duygular dünyasından bertaraf edilmiştir. Günlük olaylar, sıradan ve gerçekçi bir tutumla resmedilmiştir. Dönemin önemli sanatçıları arasında; Honore Daumier, Christen Kobke, George Caleb Bingham, Adolf von Menzel, Francois Bonvin, Gustave Courbet ve Rosa Bonheur yer almaktadır. Akademik resme karşı alternatif arayan Empresyonistler; Rönesans'tan beri kullanılan bilimsel perspektifi terk ederek renkle elde edilen derinliği ön plana çıkarmışlardır. Sanatçılar, atölye ortamından çıkıp doğadaki unsurları resmetmeye başlamışlardır. Bu resmediş doğrudan bir resmediş değildir, bireyin doğayı algılayış şeklidir. Eugene Boudin'nin deyimiyle; kendi gözlerinle görmek esastır. Başta Monet olmak üzere, pek çok sanatçı kiraladıkları sandallarla; ışığın anlık değişimini, doğadaki farklı renkleri, hızlı bir şekilde resmetmeye çalışmışlardır. Karanlık tonların yerini; aydınlık, parlak renkler almış ve ışığın önemi artmıştır. Sanatçılar, fotoğrafın icadından etkilenmiş; fotoğrafı, yeni resimsel araştırmalara kaynaklık edecek bir araç olarak görmüşlerdir. Dönemin başlıca temsilcileri arasında; Claude Monet, Edgar Degas, Berthe Morisot, Camille Pissarro, Aguste Renoir ve Marry Cassatt yer almaktadır. Fovizm ve Kübizm gibi akımların önünü açtığı söylenen Post Empresyonizm'de, sanatçının iç dünyası öne çıkmıştır. Sanatçı, doğada yansıyandan ziyade kendi gerçekliğini resmeder. Konturlar ve renkler oldukça önemli bir yere sahiptir. Renk ve biçimde, daha ifadeci üsluplar benimsenmiştir. Paul Cezanne, Van Gogh ve Paul Gauguin akımın başlıca temsilcileridir. Van Gogh kalın, şiddetli fırça darbeleri ve yoğun duygu durumuyla, doğanın tezahüründen çok; kendi içsel imgelemini yansıtarak, dışavurumculuğa giden yolların da kapılarını aralamıştır. Dışavurumculuğun ortaya çıkmasında etken olan Fovizm'de, duyguları ifade etme adına, renkler ön plana çıkarılmıştır. Akımın temsilcilerinden olan Henri Matisse: Dışavurum ulaşılması gereken en önemli şeydir, duyguları renkle anlatmak istiyorum diyerek akımın temel özelliklerini ortaya koymuştur. Tuval üzerindeki renklerin kullanımı, biçimleri ve perspektifteki bozulmalar; Fovist akımın diğer özellikleridir. Resimde kontrast oluşturma adına; birbirine zıt, ahenkli renkler kullanılmıştır. İçeriğin önemi yoktur, önemli olan resimde renk ve doku yoluyla iki boyutlu bir yüzey yaratmaktır. Henri Matisse, Andre Derain, Vlaminck, Manguin ve Raoul Dufy dönemin önemli sanatçıları arasındadırlar. Dünyayı temsil etmenin yeni bir biçimi olan Kübizm, çizgiye ve biçime odaklanarak döneminde oldukça ses getiren bir sanat akımıdır. Resimde kavramsal bir dil oluşturan Kübistler, geometrik şekiller aracılığıyla bir nesneyi birçok açıdan göstermeyi hedef edinmişlerdir. Kübistler nesneleri, sanki çevresinde dolaşıyorlarmış gibi, birkaç bakış açısından, cepheden, yandan, üstten, alttan bakarak aynı imge üzerinde göstereceklerdir. Aynı şekilde, bir yüzü hem yandan hem de iki gözü görülecek biçimde vereceklerdir. Çalışmalarında gerçeklik vurgusunu sıkça yineleyen akımın öncüleri çalışmalarında; kağıt, gazete parçaları, kibrit çöpleri, sigara paketleri ve değişik malzemeleri kullanarak kendi dönemlerinde adeta bir çığır açmışlardır. En önemli temsilcileri arasında; Pablo Picasso, Georges Braque, Juan Gris ve Fernand Leger gibi sanatçılar yer almaktadır. Fütüristler, Kübistlerin getirdiği yeniliklerden faydalanmakla birlikte; geçmişteki unsurlardan uzaklaşarak, teknolojiyi yüceltip; dinamizmi çalışmalarının konusu haline getirdiler. Hızlı hareketler, insanın, makinenin ya da bir eşyanın hareket halindeyken büründüğü o değişikliği yansıtmayı denediler. Umberto Boccioni, Giamo Balla, Marinetti, Carlo Carra, Flippo Tommaso, Gino Severini, Bruno Munari Fortunato Depero gibi sanatçılar akımın öncüleri arasındadırlar. Duygunun doğrudan aktarımını, sanatsal yaratının başlıca konusu sayan Soyut Sanat; renk öğesine ve şekillere odaklanmıştır. Doğadaki gerçek nesneleri aktarmak yerine içsel olan; felsefik, biçimsel ifadelerle aktarılır. Akımın önemli temsilcileri arasında yer alan Kandinsky'e göre; duyguların gerçek ifadesini bulmasında primitif öğelerin yer bulması önemlidir. Örneğin; içgüdüler sanatsal ifadede çok önemli yer tutar. Sanatçıya göre sanat, artık doğayı taklit etmekten kurtulmuş; kendi doğasını ortaya koymaya başlamıştır. Soyut Sanat içerisinde geometrik formları benimseyen Maleviç'in Beyaz üzerine Siyah Kare adlı çalışması Süprematizm'e giden yolu açsa da Soyut akımın felsefesi için örnektir. Saf duyguyu siyahla; boşluğu ve hiçliği beyazla ifade eden ve izleyiciyle renkler aracılığıyla sözel olmayan bir iletişim kurmaya çalışan Maleviç'in görsel dağarcığında dik çizgiler, insanın doğanın kaosuna karşı üstünlüğünü ifade eder. Doğada bulunmayan bir form olarak kareyi kullanan sanatçı, daha derin anlamlara ulaşmak için resmin işlevini, gündelik gerçekliğin ötesinde tutmuştur. Soyut şekiller herhangi bir nesnenin yokluğu ile doludur. Her bir biçim kendine gebedir. Beyaz kare insanın sonsuzlukla birleşmesinin simgesidir. Nesneler dünyası yoktur, onlar insan tasarımıdır. Sıfır biçimi insan için bir kurtuluştur. Mal ve mülkten kurtuluştur. Böylelikle bencillik, çıkar yok olacak; nesnesiz dünya var olacaktır. Yeni sanat nesnelerle bağını koparmalı hiçlikten başlamalı ve evrensel olana yönelmelidir. Dada, özgürlüktür. Belleğin, arkeolojinin, geleceğin yıkımıdır. Tutarsızlıkların ifadesidir. Kısacası, yaşamın kendisidir. Dadacılar, savaşı bir akıl tükenmesi olarak tezahür etmiş; denetimsizliği ve akıldışılığı savunmuşlardır. Rahatsız edici, estetik kaygılardan uzak Dadaizm'de, hazır nesnelerin kullanımı ön plandadır. Akımın temsilcileri arasında; Raoul Hausmann, Marcel Duchamp, Tristan Tzara ve Hugo Ball gibi sanatçılar yer almaktadır. Dadaist akımın etkisinde gelişen Sürrealizm, Andre Breton'un deyimiyle: Bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Nesneler gerçekçi algıdan, günlük işlevlerinden soyutlanmış düşsel olanla birleştirilmiştir. Sanatsal yaratıda, ruhsal otomatizmi ön plana çıkarmışlardır. Bu dönemde, çoğu sanatçının Freud'a ilgi duyması tesadüfi değildir. Yine bu dönemde; kolaj, frotaj, otomatik desen ve yeni arayışları ifade eden yönetmeler benimsenmiştir. Akımın temsilcileri arasında; Alberto Giacometti, Salvador Dali, Joan Miro, Max Ernst, Man Ray, Rene Magritte ve Frida Kahlo gibi önemli sanatçılar yer almaktadır. 1940'lı yıllarda ortaya çıkan Soyut Dışavurumculuk, renk ve formların temsili bir ifadeye dönüşüdür. Renklerle oluşan çizimler, imgenin yaratımı için öncelikli olandır. Temsili olarak ilk Amerikan sanatı olarak değerlendirilen akımda; Jackson Pollock ile fırça hakimiyetini yitirmiştir. Pollock, akıtma tekniğiyle beraber Soyut Dışavurumculuk'un önemli temsilcilerinden olmuştur. Tuvale boyaları serperek ya da damlatarak yeni ifade biçimleri denemiştir. William Baziotes ve Philip Guston akımın önemli sanatçılarındandır. Hazır malzemeler kullanılarak geleneksel resim yüzeyini yıkmayı amaçlayan Pop Sanat; gündelik hayatla sanatı ilişkilendirerek tüketim kültürünü ve reklamı yüceltir. Figürün tekrar resme girdiği Pop Sanat'ta; yiyecek-içecek malzemeleri sanatsal ifadenin temsili yerine geçmiştir. Özellikle film endüstrisinden faydalanan akımda, dönemin kadın ikonları, sanatın başlıca konusu olmuştur. Cinsellik yüceltilmiş ve birey seyirlik nesne haline gelmiştir. Özelikle, Marilyn Monroe gibi figürler sıkça işlenmiştir. Sarışın, kırmızı dudaklı kadın imgesi; uzunca bir dönem resim alanını işgal eder. Modern yaşamın göstergeleriyle işlenen Richard Hamilton'un Bugünün evlerini bu denli farklı kılan bu denli cazip kılan nedir? adlı kolaj çalışmasında, geleneksel cinsiyet rolleri yeniden üretilmiş ve erkek de cinsel bir temaşanın ürünü olarak resme dahil olmuştur. Jasper Johns, Mel Ramos, Andy Warhol, Richard Hamilton ve Sigmar Polke akımın önde gelen sanatçıları arasındadırlar. Nesneleri, sembolik anlatımdan kurtarmayı amaçlayan Minimalistler için sanat; Ne görüyorsan odur; ötesi yoktur sözüyle eş değerdir. Resim, yalnızca vardır ve bir şeyi temsil etmez. Rasyonel ifadeyi temsil etme adına, simetri ve düzen ön plandadır. Endüstriyel malzemelerin kullanıldığı akımda, genelde bir müdahalede bulunulmaz, nesneler olduğu gibi aktarılır. Carl Andre'nin, yere tuğlaları simetrik bir biçimde yerleştirdiği Eşdeğer adlı çalışması bunun birer örneğidir. Nesne, mekana şekil verir ve onu kapsar. Eser; hissedilebilinen, dokunulabilinendir. Minimalizm'in temsilcileri arasında; Dan Flavin, Sol Lewitt, Robert Morris ve Carl Andre gibi sanatçılar yer almaktadır. Sanatsal dönüşümde nesnenin ne olması gerektiği sorunsalında, düşünceyi ön plana çıkaran Kavramsal Sanat'ta; yapıtın maddi varlığı en aza indirgenmiştir. Sanatçılar, esere yüklenen meta algısına tepki göstermiş; enstalasyon, belge, fotoğraf, video, haritalar ve taşıyıcı araçlar kullanarak sanatın tanımını sorgulamışlardır. Görsel deneyimi ve estetik hazzı dışlayan Kavramsal sanatçılar, Joseph Kosuth'un: Dil yoksa, sanat da yoktur sözüyle birlikte sözcükleri de sorgulamaya başlamışlardır. Sanatsal ifadede, yetenek algısını ortadan kaldırmış; sınırsız yaratıcılığı savunmuşlardır. Kavramsal Sanat görsel algıdan dile, dilden kavrama uzanan zihinsel süreçlerin altındaki dinamikleri sorgulamış; sanatın ne olduğu sorusuna, seyirciyi de dahil ederek kolektif bir bilinç oluşturmayı hedef edinmiştir. Akımın önemli temsilcileri arasında; Joseph Kosuth, Daniel Buren, Dennis Oppenheim ve Bruce Nauman yer almaktadır. Kavramsal Sanat'ın İtalyan kanadını oluşturan Art Povera, sanat piyasasının ticari çarklarına bir başkaldırı niteliğindedir. Art Povera sanatçıları, farklı malzemelerin süreç içerisindeki değişimini izlenebilir ve gözlenebilir kılarak sanatsal deneyimin sınırlarını genişletmişlerdir. Sanatçılar yapıtlarında, organik ve organik olmayan malzemeleri bir araya getirerek doğal ve doğal olmayan süreçleri irdelemişlerdir. Aynalar, gazeteler, toprak, ağaç gövdesi; gelip geçici, atık, doğal malzemeler kullanmışlardır. Michelangelo Pistoletto'nun, 1967 yılındaki Paçavralar İçinde Venüs adlı çalışması; değerli ile değersizi, tarihsel ile günceli bir araya getirerek ironik yaklaşımlar sergileyen Art Povera sanatının tipik bir örneğidir. Giavanni Anselmo, Mario Merz, Giberto Zorio ve Michelangelo Pistoletto akımın önemli sanatçıları arasındadırlar. Performans Sanatı; içerisinde tiyatro, müzik, dans gibi unsurları birleştirerek disiplinlerarası özelliğiyle dikkat çeker. 1960'lı yıllarda ortaya çıkan, 1970'lerde bir sanat akımı olarak kabul edilen Performans Sanatı; Beden Sanatı ve Happennig gibi adlarla tanımlanarak evrensel bir nitelik kazanmıştır. İzleyici önünde, bazen birkaç dakika bazen saatlerce bazen de günlerce devam edebilen akımda; izleyiciyi aktif bir konuma getirmek önemlidir. Toplumsal normları reddeden Performans Sanat'ı, her ne kadar tiyatroyla özdeşleştirilse de metinden bağımsız ve anlık oluşuyla tiyatrodan ayrılır. Akımın önemli sanatçıları arasında; Vito Acconci, Gina Pane, Alan Kaprow, Stelarc, Jiro Yoshihara, Marina Abramovic, Yoko Ono gibi sanatçılar yer almaktadır. Sanat tarihi içerisinde, sanat kurumlarında ve müzelerde kadının konumunu sorgulayan Feminist Sanat, cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadeleci tavrıyla ön plana çıkmıştır. Erkek egemen sanat ortamının kırılmasına katkıda bulunan Feminist sanatçılar, tarihin göz ardı ettiği kadın sanatçıları tekrar gündeme getirmiş; sanat kurumlarında kadın sanatçıların temsil olanağı bulmasının yolunu açmışlardır. Amerikalı Sanat Tarihçisi Linda Nochlin'in Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok? başlıklı makalesi, toplumsal normları, sanat tarihini, sanat kurumlarını eleştirel bir tavırla ele almış ve dönemi içerisinde büyük etki yaratmıştır. Guerilla Girls, Judith Barry, Barbara Kruger, Sherrie Levine, Hannah Wilke ve Cindy Sherman akımın önde gelen sanatçıları arasındadırlar. Resim, heykel, fotoğraf, video, enstalasyon gibi farklı biçimler, yeni bir kavramsalcı sanat anlayışını ortaya çıkarmıştır. Disiplinlerarası, çoğulcu bir anlayış yaratılmıştır. Yeni Kavramsalcı sanatçılar, kapitalist toplumlarda ekonomik düzenin kitle iletişim araçları aracılığıyla, toplumsal düzeyde yayılımını ve giderek bir yaşam biçimi yaratmasını görünür kılmaya çalışmışlardır. Dönemin temsilcileri arasında; Jenny Holzer, Michael Landy, Richard Prince, Barbara Kruger, Sherrie Levine, Cindy Sherman gibi sanatçılar yer almaktadır. Kaynak olarak, Ahu Antmen'in 20 Yüzyıl Batı Sanatında Akımlaradlı kitabından yararlanılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/geleneksel-burjuva-resmine-karsi-durus-andriaen-brouwer/\" ", "text": "Hollandalı sanatçı Andriaen Brouwer, yağlıboya geleneğinde yer alan burjuva konulu resimlere başkaldıran bir ressamdır. Klasik resim anlayışında; zengin toprak ağalarının ve kentte yaşayan soyluların hayatları yer alırken, Brouwer halkın yaşamını resimlere yerleştirerek dönemine aykırı bir tutum gerçekleştirmiştir. Andriaen Brower'in resimlerine dair John Berger, Soylu değil, kabaydı bu resimler. Gündelik yaşam resimlerinin amacı olumlu ya da olumsuz bu dünyada erdemliliğin toplumsal ve parasal ödüllerle değerlendirildiğini kanıtlamaktı. Böylece çok pahalı olmayan bu resimleri satın alabilenler kendi erdemliliklerini doğrulamış oluyorlardı. Bu tür resimler yeni ortaya çıkan kentsoylular sınıfınca çok tutuluyordu. Kentsoylular resimdeki kişileri değil resimde canlandırılan ahlak dersini yakıştırıyorlardı... Zengin olanlar dürüst ve çalışkan insanlardı. Hiçbir işe yaramayanlarsa, haklı olarak, hiçbir şeye sahip olamıyorlardı diyecekti. Frans Hals'tan da etkilenen sanatçının eserlerinde; köylüler, meyhaneler, sigara ve içki içen insanlar yer almıştır. Brouewer, babasını genç yaşta yoksulluk yüzünden kaybetmişti. Belki de bu yüzdendir ki yoksul sınıfın hayatını resimlerine dahil etti. Ancak ne yazıktır ki kendisi de genç yaşta, otuz üç yaşında vefat etmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/genis-genis-bir-deniz-jean-rhys/\" ", "text": "Bir kadının mutsuzluğa mahkum olduktan sonra, mutluluğa ürkek ürkek alıştığı, ara ara hüzne yanaşıp kendi içine çekilmesinin romanıdır Jean Ryhs'ın Geniş Beniş Bir Deniz'i. Romanın ana karakteri Antoinette Cosway, aristokrat ve varlıklı olduğu halde İngiltere'de doğmadığı için toplumdan dışlanıp delirtilir. Cosway'in patriarkal baskı sonucu sömürülmesi ve delirmesi, ataerkilliğe getirilen bir eleştiridir. Yazar, Antoinette'nin kocasına isim vermeyerek erkek merkezli sistemi yadsır. Roman bu yönleriyle 19. y. y. erkek egemenliğinin kadın yazısı üzerindeki denetimini kıran bir bakış açısı olarak da yorumlanabilir. Antoinette, bir yersizlik yurtsuzluk örneğidir. Bunu gözündeki delilikten, arkadaş gibi görünen acımasız siyahi kızların kendisine hissettirdiklerinden ve kimsenin olmadığı sakin ve huzur dolu doğaya dönüş isteğinden anlamak mümkündür. 'Ölebilseydim şimdi' dedi. Şimdi, mutluyken. Bunu yapabilir misin? Beni öldürmene gerek yok. Öl de öleyim. İnanmıyor musun? Bir dene öyleyse, dene, öl de, ölüşümü seyret. Ayrıca Rhys, edebiyat tarihi açısından da ilginç sayılabilecek bir deneyim olarak ayna metaforunu uygulayarak Jane Eyre ve Antoinette Cosway'i karşılaştırarak okuru hiç beklemediği bir sürprize yönlendirir. Romanda, Jane Eyre romanını okuyanların tavan arasında yaşayan deli kadın olarak hatırlayacağı Charlotte Bronte'yi yeniden yorumlayarak onu delirten sebeplere iner. Rhys, romanlarında sömürgecilik sonrası eleştirinin ilk örneklerini vererek sömürgelerdeki İngiliz hakimiyetini de şiddetle eleştirir. Metinlerinde dekonstrüksiyon yapı bozumuna başvurarak dil sorununa eğilir. Romanda, postkolonyal yazının ilgi alanlarını görmek mümkündür. Anlatım ve betimlemelerinin güçlülüğü sayesinde hikayenin geçtiği egzotik adanın tüm renklerini ve kokularını hissettirir. Yazarın yazıyla ilişkisi varoluşsaldır ve iyi bir düzyazı üslupçusudur. Asıl adı Ella Gwendolen Rees Williams olan ve 1890 1979 yılları arasında yaşayan Karayipler'in Dominik adasında doğup büyüyen Jean Rhys'ın eserlerindeki karakterler, kendi hayatından izler taşırlar. Öykülerinde, kendi gibi varoluşsal anlamda vazgeçmiş kadınların yorgunluğunu anlatan Rhys, Galli bir doktor baba ve İskoç soyundan gelen İngiliz melezi bir annenin çocuğu olarak Dominik'te melezliğin ayrımcı yönünü dibine kadar yaşar. 16 yaşında okumak için gönderildiği Cambridge'de de Dominik'ten gelen aykırı bir yabancı olarak dışlanır. Oyuncu olma hayalini gerçekleştirmek için 1909 yılında girmeyi başardığı Drama Sanatları Kraliyet Akademisi'nden iki dönem sonrasında bir Kreol olarak düzgün İngilizce konuşamadığı gerekçesiyle ümitsiz vaka olduğu gerekçesiyle atılır. 1934'te yayımlanan Karanlıkta Yolculuk eseri, birey olarak kadının yorgunluğunu anlatır ve bu durum Rhys'ın her eserine siner adeta. 1939'da yayımlanan ve kendine has değiştirilmiş bilinç akışı tekniğini kullandığı Günaydın Geceyarısı artık yaşlanmakta olan bir kadının geçiş dönemini ve Rhys'ın hayatından izleri anlatır. Oyunculuk hayalini gerçekleştirebilmek için Vivienne, Emma ve Ella Gray gibi isimlerle koro kızı olarak çalışmaya başlayan Rhys, babasının ölümünün ardından çöküşe geçer ve oyunculuk alanında beklediğini elde edemeyince geçinmek için türlü yollara başvurmak zorunda kalır. Oyunculuk hayalinin suya düşmesinin ardından sürünerek geçen yılların yorgunluğunun ve kaybetmeye oynamış hayatının farkında olan Rhys, kuytu köşesine çekilmeye karar verir ve 1940'ta ortadan kaybolur. Fakat oyunculuk onu bıraksa da yazarlık hiç bırakmaz, köşeye çekildiği bu dönemde şaheseri olarak nitelendirilebilecek Geniş, Geniş Bir Deniz romanını yazan Rhys, WH Smith Edebiyat Ödülü'nü alarak sonunda kendisine saygın bir yer edinir. Bir anda şöhret ve saygınlık sahibi olan Rhys, yıllar önce hayalini kurduğu şöhretli hayata, her şeyden vazgeçtiği sırada ulaşır. İnsanlar bir mutlu yaşam özlemidir tutturmuşlar. Oysa asıl mutlu yaşama, ölsem de bir, yaşasam da dediğinizde kavuşuyorsunuz. Uzun bir süre sonra, nice bahtsızlıklarla didiştikten sonra varıyorsunuz o yere. Ve sanıyor musunuz ki insanlar sizi orada rahat bırakıyorlar? Hiçbir zaman. Bu kayıtsızlık cennetine vardığınız anda, sizi oradan çekip çıkarıyorlar. Ulaştığınız cennetten çıkıp yeniden cehenneme dönmek zorunda kalıyorsunuz. Tam dünyayı yok saydığınızda, o dünya gelip sizi kurtarıyor; en azından alay konusu yapmak için."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gercege-hayal-gucuyle-yaklasmak-recine-sanati/\" ", "text": "Şüphesiz bizler internetin bu çok yönlü dünyasında dolaşırken farklı alanlarda, farklı çalışmalarla karşılaşıyoruz. Keza sanatçıların çalışmalarını duyurabilmesi yine bu sayede kolaylaşıyor. Çeşitli sosyal medya platformlarında tanıştığımız sanatçılar ve çalışmaları her geçen gün hayal dünyamızı biraz daha genişletiyor. Bunun yanında çok gerçekçi çalışmalarla da karşılaşıyoruz. İlk bakışta gerçeğinden ayırt edilemeyen çalışmalardan biri de 3D reçine resimleri... 3D, sadece sinema sektöründe karşılamıyor bizi. Çeşitli sokak sanatlarında gördüğümüz 3D resim çalışmalarını az çok hepimiz biliyoruz. Bu sefer ki çalışmalar biraz farklı. Reçine sayesinde yapılan bu resimler gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi duruyorlar. Bu çalışmalara resim demek ne kadar doğru bilemiyorum ama hepsi çizilerek yapılıyor. Ciddi bir emek isteyen bu hiper-realistik çizimler çeşitli aşamalar sonucu ortaya çıkıyor. İlk olarak çizilecek nesneye göre bir kap yapılıyor. Bu kabın içine reçinenin ilk katmanı dökülüyor. Bu katmanın üzerine çizilecek nesnenin ilk taslağı çiziliyor. Sonra tekrar reçine dökülüyor. Bu düzen, resim bitene kadar devam ettiriliyor. En son katmanda ise rötuşlar ve süslemeler yapıldıktan sonra resminiz hazır hale geliyor! Görüldüğü üzere sanatın sınırları her geçen gün sanatçılar tarafından biraz daha öteye taşınıyor. Sanat geniş bir yelpaze... Her sanatçı üzerine imzasını atıyor. Kimisinin imzası bir devrim niteliğinde oluyor, kimisinin belli belirsiz... Ama ortada bir gerçek var. Kesinlikle her sanatçının bu yelpazede ufak da olsa bir katkısı var ve bu katkılar bizi estetik değerlere her geçen gün biraz daha yaklaştırıyor. Ve evet eğer sizin de hayal gücünüz varsa imza atmaktan korkmayın derim!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/gercek-sevgi-cikarsiz-olandir-erich-fromm/\" ", "text": "Çağımızın insanı vitrinlere bakmakla, peşin olsun, taksitle olsun alabileceği her şeyi satın almakla mutlu olabilmektedir. Çağımızdaki insanlar öbür insanlara da aynı açıdan bakarlar. Erkek için çekici bir kız- kadın için de çekici bir erkek- peşinden koşulacak ganimetlerdir. Çekicilik çoğu zaman, kişilik pazarında çok tutulan, çok aranan özelliklerden yapılmış bir pakettir. Kişiyi çekici yapan şeyler, gerek vücut, gerekse kafa bakımından zamanın modasına bağlıdır... İnsanlar arası ilişkilerin de mal mülk ve iş pazarında geçerli olan yöntemlere göre yönetilmesine şaşmamak gerekir. İşte böyle tanımlıyor Erıch Fromm mutsuzluğumuzu. Hayatımızdaki temel sorunların asıl nedeninin sevgisizlik olduğunu ve tüketici kimliğimizle bir hiçe dönüştüğümüzü bir kez daha hatırlatıyor. Erich Fromm, 'Sevme Sanatı' adlı kitabında; sevginin soysuzlaşması ve sevmeyi bilmeyen insanların yıkımını anlatır bizlere. Bu yıkım kuşkusuz içerisinde pek çok şeyi barındırıyor. Ruhun açlığı giderilmek istendikçe, bir başka dehlizde kaybolur. Ve insan, çoğu kez kendi hırslarına yenik düşüp yalnızlaşır. Cinsel doygunluk peşinde koşmak, yalnızlığın doğurduğu huzursuzluktan kaçmak için girişilen umutsuz bir çabaya dönüşür, daha da artan bir yalnızlık duygusuyla sona erer. Çünkü sevgisiz cinsel birleşme, iki insan arasındaki uçurumu geçici bir süre kapatabilir. Asıl sevgi, özünde çıkarsızdır. Sevmeyi bilmeyenler, kendinden hep ödün verdiklerini düşünürler. Belki de bu nedenledir ki karşısından sürekli bir şey beklerler. Bu bekleyiş ise tüccar zihniyete sahip bir karakterin ürünüdür! Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir: Sevgi vermektir, almak değildir. Kişiliği gelişmemiş, alıcılık, sömürücülük ya da istifçilikten öteye geçmemiş birisi, verme eylemini birisi uğruna bir şeyden vazgeçmek olarak algılar. Tüccar anlayışlı kişi, vermeye hazırdır, ama ancak bir şey alma karşılığında; bir şey alamadan vermek onun gözünde kandırılmak demektir. Yaradılıştan yaratıcı olmayanlar vermeyi bir yoksunlaşma sayarlar. Erıch Fromm, tek tipe bürümüş bir sevgi anlayışına karşı çıkar. Sevgi, içerisinde evrenselliği barındırır. Bu yüzdendir ki sevgi, yaşamımızın her alanına yayılmalıdır. Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir; bir tutumdur; kişinin yalnız bir sevgi nesnesi değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek insanı seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa, sevgisi sevgi değil birlikte-yaşamaya bağlılık ya da yaygınlaştırılmış bir bencilliktir. Çaresizlik geçici bir durumdur; yaygın ve sürekli olan durum insanın kendi ayakları üzerinde durup yürüyebilmesidir. Çağdaş insan, öbür insanlara ve doğaya yabancılaşmıştır. Çağdaş insan kendisini bir mal durumuna sokmuştur; kişilik pazarındaki yerini ve durumunu düşünerek yaşam güçlerini en yüksek karı getirecek bir yatırım olarak görür. Belki de mutsuzluğumuzun temelinde, politikacılar ve bürokratlar vardır? Baskının hüküm sürdüğü bir ortam da kişi ne kadar mutlu olabilir bilinmez! Sürekli tüketime yönlendirilen bir toplum, sevgiyi de tüketmeye hazırdır. Toplumumuzu bürokratlarla profesyonel politikacılar yönetmektedir; insanları da kitlenin istediği şeyler yönlendiriyor; bu insanların tek amaçları da daha çok üretip daha çok tüketmektir. Her türlü etkinlik ekonomik amaçlara boyun eğmiş durumdadır; araçlar amaç olup çıkmıştır; insan bir otomattan başka bir şey değildir. Az da olsa sevginin gelişmesini önleyen her toplum sonunda, insan yaradılışının temel gereksinmelerini hiçe saydığı için kendi kendini çürüterek yok olacaktır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gercek-soylediginde-suslenmesine-gerek-yoktur-james-nachtwey/\" ", "text": "Savaşların ortasında foto muhabiri olarak çalışan James Nachtwey; açlığı, sefaleti, yıkımı yalın bir gerçeklikle yansıttı. Nachtwey'i diğer foto muhabirlerden ayıran en önemli özellik; yaşananlara uzaktan bakmak yerine, çatışmanın içerisine dahil olmasıdır. Nachtwey, 1981 yılında görev yeri olan Kuzey İrlanda'daki iç savaşa fotoğraflarıyla tanıklık etti ve o tarihten itibaren kendisini toplumsal meselelere adadı. Batı Şeria ve Gazze, El Salvador, Guatemala, Afganistan, Güney Kore, Sudan, Somali, Bosna, Kosova ve Brezilya gibi ülkelerde savaş fotoğrafçısı olarak çalıştı. Yoksulluğu, hiçe sayılmış yaşamları kadrajına sığdırırken bu anları hiçbir zaman kurgu haline dönüştürmedi. Kurşunların ortasında kaldığında dahi fotoğraf çekmeye devam etti. James Nachtwey'in fotoğraflarında daha çok vurgulanan, ölümdür. Siyah- beyaz zıtlığının kullanıldığı çalışmalarda, ölüm hissiyatı daha da netleşir. Mezarlıklar, yıkılmış evler, kan görüntüleri, silahlar, yere yığılmış insanlar ölümün temsili niteliğindedir. Savaşın insanlara sadece yıkım ve ölüm getirdiği, fotoğraflar aracılığıyla izleyiciye sunulmuştur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gercekci-fotograflar-alisilmis-gorme-bicimi-yikar-walker-evans/\" ", "text": "Amerikan edebi geleneğine derinlemesine bakan Walker Evans, işçileri dahil ettiği çalışmalarıyla modernleşen dünyanın gerçekliğini gözler önüne serdi. Özellikle yoksulluğu romantize etmeyi reddetmesiyle, fotoğrafçılığı daha ileri bir boyuta taşıdı. Çekimler sırasında bireylere müdahale etmeyerek fotoğraflarda güçlü bir ifadenin oluşmasını sağladı. Evans'ın fotoğrafları, kuşkusuz Amerikan fotoğrafçılığının dönüm noktasını oluşturur. Çünkü Onun çalışmaları, hem belgesel fotoğrafçılığı için hem de 1940 ve 50'lerin sokak fotoğrafçıları için birer prototipti. Walker Evans'ın karakteristik yapısının oluşumunda; Faulkner, Steinbeck gibi realist romancıların etkisi büyüktür. Özellikle Küba'da birlikte vakit geçirdiği Ernest Hemingway etkisiyle çalışmalarında sade bir yapı hissedilir. Evans'ın önemli fotoğraf dizilerinden bir diğerini; New York City metrosunda 1938 ile 1945 arasında gizli bir kamera kullanarak çektiği görüntüler oluşturur. Evans için metro portreleri; insan müdahalesi olmaksızın, bir kayıt yönteminin nihai saflığını yakalamak için bir girişimdi. Bu fotoğraflar aynı zamanda fotoğrafın ticarileştirilmesine karşı bir isyan niteliğindeydi. Sanatçının fotoğrafları yüzyılın ikinci çeyreğinde özellikle Amerikan mimarisinin açık hava reklamcılığının, otomobil kültürünün başlangıçlarını yansıtmasıyla; popüler kültür üzerinden şekillenen Amerika'nın gelişimini de gözler önüne serer."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gerceklik-kendi-yabanci-zeminini-fotografta-aciga-cikarir-jacob-aue-sobol/\" ", "text": "Jacob Aue Sobol, kendine özgü, etkileyici siyah-beyaz fotoğraflarla insani duygularının evrenselliğine odaklandı. Onun fotoğraflarındaki bireylerin varlığı bir imgelemin ayırt edici özelliği gibi, estetik ve bir fırça darbesi kadar belirgin oldu. 1990'lı yıllarda başladığı belgesel fotoğrafçılığı Sobol'u farklı insanların dünyalarına götürdü. Grönlad, Danimarka, Tokyo, Tayland, Sibirya, Moğolistan, Amerika ve Çin gibi ülkeleri arşınlayarak; ayrıksı, yabancı-yaban olan halkların, bireylerin yaşamlarını kadraja aldı. Sobol'un fotoğrafları, siyah ve beyazın benzersizliğini kusursuz bir şekilde yakalar. Görüntülerdeki cesur kontrastlar grafiksel etki yaratarak resimsel bir etki bırakır. Monokromatik fotoğraflar sadece kendi evrenlerini yaratmaz aynı zamanda izleyicilerin görüntüye gömülü olan, duygusal anlatıyı takdir etmelerini ve hoş görmelerini sağlar. Sanatçının Siyah beyaz fotoğrafları, göz ardı edilen yaşam anlarını büyütürken, gerçekliğin kendi yabancı zeminlerini açığa çıkarır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gerceklikten-cikmaniza-neden-olacak-eric-roux-fontaine-resimleri/\" ", "text": "Fransız ressam Eric Roux-Fontaine; koltuklar, avizeler, kanopi yatakları ve Gotik pencereler gibi cömert iç unsurlarla vahşi, hafif dağınık ortamları birleştiren rüya gibi sahneler yaratıyor. Bazı eserlerinde ise hayvanları bu yarattığı dünyada karmaşık ve göz alıcı unsurlara dönüştürüyor. Sanatçı, sessizliğin koruyucuları olan, şiirsel bir devinim başlatan resimlerini yaparken Orta Amerika'dan, Hindistan'a kadar uzak köşelerde seyahat hatıralarından ilham alıyor. Roux-Fontaine: Bu resimler bir eksiklik ortaya çıkarsa da, izleyicilerin gerçeklikten bir biçimde kaymalarını sağlayarak, böylece onların ortak hatıralarla dolu yerlere birleşmelerini sağlıyorum diyerek eserlerinin çok farklı biçemlerde algılanmasını ümit ediyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/geride-kalanlarin-yolculugu-drive-my-car/\" ", "text": "Her gün, içimizde kalanların ağırlığı ile yürümeye çalışmak, yaşamak mıdır? İnsan nasıl yaşar, ne ile yaşar bu kadar vakit? Söyleyemediklerimiz, tamamlayamadıklarımız, keşkelerimiz... Üstü çizili, karalanmış, atılmış, sonra tekrar alınmış, bazen sevilmiş, bazen dışlanmış kelimeler... O kelimelerin yarattığı bitmeyen iç gürültüleri... Kiminin acısı, kimini derdi, kiminin yası... Mutluluk anlık gelir de dertler hep yanı başımızda mı durur? Her sorunun cevabı tek bir cümlede belirir. İnsan, her şeye rağmen yaşamaya devam etmek zorundadır. Yusuke ve Oto Kafuku, evli bir çifttir. Yönetmen olan Yusuke, aynı zamanda oyuncudur. Oto ise senaryolar yazan bir televizyoncudur. İkilinin ilişkisi; sevgi, seks ve meslekleri üzerinedir. Birbirine bağladıkları bu üç etken, evliliklerini şekillendirmektedir. İlerleyen zamanda, bu durum aslında onlara yarardan çok zarar verir. Bu zarar, Oto'nun ölümü ile sonuçlanır. Eşinin ölümüyle birlikte büyük bir sarsıntı yaşayan Yusuke, bir festival için Hiroşima'ya gider. Hastalığından ötürü ve kural gereği aracını kullanması yasak olan Yusuke için, 23 yaşında genç bir kadın olan Misaki Watari şoför olarak atanır. Filmin asıl hikayesi böylece başlar. Anton Çehov'un Vanya Dayı tiyatrosunu sahnelemek için oyuncu seçmeleri yapan Yusuke, bir yandan da 3 yaşında ölen kızının ve sonradan kaybettiği eşinin bıraktığı acılarla yaşamanın mücadelesini verir. Yusuke'ye benzer bir durumda olan Misaki de mesleğiyle meşguldür ama aynı içsel savaşı vermektedir. Keşkeler, pişmanlıklar ve kızgınlıklar paydasında birleşen bu ikili, bazen sözlerle bazen sadece susarak anlaşır. Sessizlikte buluşan ikilinin yüz ifadeleri, film boyunca donuk ve ifadesizdir. Hüznün altında ezilmek, onlar için yaşamayı mümkün kılmaz. İlerleyen dakikalarında, acıyı paylaşmak onlara tekrar insan olduklarını hatırlatır. Film seyirciye, gidenlerin yasının bir insan ömrü boyunca tutulamayacağını, o hüzne alışılmasını, o hüznü unutmayı değil el değmeyen bir kenara koyup, yaşamaya devam etmeyi söyler. Yusuke'nin yönettiği tiyatro oyunu sayesinde ise birbirinden farklı karakterlerle tanışırız. Çiçeği burnunda oyuncular, Çehov'un cümleleri ışığında metne cevap vermeyi, metni gerçekten hissetmeyi öğrenirler. Oyunculardan Takatsuki'nin durumu ise biraz farklıdır. Onun meselesi Yusuke'yledir. Film, böylece çeşitli çatışmalara da sahne olur. Her şeyiyle bir bütün Drive My Car. Yaşama dair, yaşamdan bir dert sunuyor. Sadece manzara verip boş bir öykü vermiyor ya da bir hikaye verip kötü bir sinematografi sunmuyor. Anlamlı, derinlikli diyaloglarla hikayeyi tamamlıyor. Oyuncuların yüz ifadeleri, bakışları hikayeyi gerçeğe daha yakın kılıyor. Bir seyirci olarak karakterlerin hüzünlerini paylaşmak sizin de kalbinizi acıtmaya başlıyor. Kırıklıklarınızı hatırlayıp empati kurma yoluna gidiyorsunuz. Replikler ve Çehov'un da tiratları ışığında insanlığımıza dair yaptığımız sorgulamalar ise birkaç güne yayılıyor. Yusuke-Misaki ve Yusuke-Takatsuki arasındaki diyaloglar, bakış açınızı değiştirdiğinizde sorulara farklı cevaplar bulabileceğinizi kanıtlıyor. Filmi izlerken her saniyesinin ekran görüntüsünü almak istedim. Karlı sahneler beni ayrıca etkiledi. Öyle sakin ve alabildiğine açıklıkta bir atmosfer sunuluyor ki seyir zevki üst noktalara taşınıyor. Gündüzüyle gecesiyle şehir ve yol görüntüleri, kar ve deniz manzaraları filmin içinde seyirciyi de yolculuğa çıkarıyor. Filmde, çok göze batıyor dediğim bir şey olmadı. Olumsuz eleştirilebilecek tek nokta sahnelerin çok ağır ilerleyişi olabilir. Her sekansı tüm detaylarıyla görmemiz yolu biraz uzatıyor. Ama bu durumdan şikayetçi olmayan biriyseniz sorun olacağını sanmıyorum. Oscar'da Yılın Filmi kategorisindeki adayların, Belfast hariç hepsini izledim. The Power of the Dog'un Oscar'ı alacağına dair söylentiler kesin gözükse de benim favorilerim; Dune ve Drive My Car oldu. Film, belki Oscar'ı kucaklayamayacak ama seyircisinin ona tüm sıcaklığı ile sarıldığına hiç şüphem yok."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gettoda-fotografci-olmak-henryk-ross/\" ", "text": "Nazi işgalinden önce Polanya'da spor fotoğrafçısı olan Henryk Ross, sahip olduğu geçmiş sayesinde, Getto'nun Yahudi Konseyi İstatistik Ofisi için görevlendirildi. Her gün kendi halkının yaşadığı trajediye tanıklık etti ve bu tanıklığı gizli yollarla makinesine kaydetti. Ross asılanların, açlıktan ölenlerin ve morgdaki sayısız cesetlerin fotoğraflarını çekti. Resmi işinin bir parçası olarak, mahkumların ve Lodz'un tekstil deri fabrikalarının propaganda amaçlı fotoğraflarını da belgeledi. Ross yakalanırsa, kendisinin ve ailesinin işkence görerek öldürüleceğini biliyordu, buna rağmen Naziler'den gizli film negatiflerini çaldı ve toprağa gömdü. Eylül 1942'de, on yaşın altındaki çocukların hemen hemen tamamının gettodan alındığı ve daha sonra Chelmno'da öldürüldüğü korkunç bir olay gerçekleştirildi. 1944 yazına gelindiğinde, gettoda 45.000'den fazla insan açlıktan, hastalıktan ve cinayetten öldü. On binlerce insan toplama kamplarına gönderildi ve Chelmno'daki gaz kamyonlarında öldürüldü. 19 Ocak 1945'te Sovyet Ordusu gettoyu kurtardığında hayatta kalan 877 kişiden birisi de Ross oldu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/giotto-agit-lamentation/\" ", "text": "İtalya denince aklınıza neler gelir? Kültür ve sanat merkezi olan İtalya'nın sanat tarihine kattığı en büyük değerlerden birinin eseri hakkında konuşacağım bugün: Giotto di Bondone, Lemantation. 1267 yılında Floransa'da doğan İtalyan ressam ve mimar Giotto, çağının dışında resim teknikleri ve anlayışıyla İtalyan resmine yenilik getiren sanatçı olarak bilinir. Sanatta gerçekçiliğin popüler olmadığı dönemlerde, figürlere aktardığı gerçekçi ve doğal görünümler, onun peşinden getireceği yenilik akımının adeta sesleri konumundadır. Resimlerinde, nesnelere verdiği ağırlık ve kişilik kompozisyonlarıyla, İtalyan Rönesansı'na en çok katkıda bulunan sanatçıdır diyebiliriz Giotto için. Giotto'nun sanat tarihine kattığı eserlerden en sevdiğim olan Ağıttan bahsetmek istiyorum. 1306 yılında Scrovegni Şapeli için resmettiği bu eserde Giotto, İsa'nın çarmıhtan alınıp mezara konulması arasında geçen zamanı tasvir etmiştir. Eserde, ana figür İsa'nın, çarmıhtan indirilmesi ve 4 kadın tarafından nazikçe yere dokundurulmadan tutulması göze çarpar. İsa'nın başını kolları arasına alan ve ağlamaklı bir şekilde İsa'ya bakan kadının, annesi Meryem ve kızıl saçlarıyla İsa'nın ayaklarını tutan kişinin ise Magdalalı Meryem olduğu düşünülmektedir. Çarmıha geriliş eserlerinin klasik figürlerinden olan Evanjelist Yahya, yani St. John the Evangelist, ellerini açarak haykırış pozisyonunda acısını belirtirken aslında dönemde pek de rastlanmayan bir duruşa sahiptir. İsa'nın çevresine toplanmış kişilerin ve özellikle gökyüzündeki meleklerin, yüzlerindeki çeşitli mimiklerin yanı sıra elleriyle yüzlerini kapayarak ya da isyan eder gibi sağa sola açarak İsa'nın kaybından duydukları acıyı, yine döneminin alışılmış halinden farklı bir şekilde ifade edildiğini görürüz. Eserin arka planına çapraz olarak konuşlanmış kayalık figürü ise yeryüzünü ve gökyüzünü ikiye böler. Bu, yaşanan acının semavi ve dünyevi farklılıklarını seyirciye gösterir. Kayalığın tepesindeki kurumuş ağaç ise Adem ve Havva'nın ilk günahı işlemesine sebep olan cennetteki Bilgi Ağacı'dır. Ağacın kuru olarak resmedilmesi, ilk günahın zaten işlenmiş olduğuna ve insanlığın masumluğunu yitirdiğine, günahkar olduğuna bir atıftır. Resme ilk bakışta dikkati kendisine çeken sırtı dönük yeşil giysili kadın ise seyircinin kendisidir. Dönemin sanat anlayışında oldukça sıra dışı olan bu yaklaşımla Giotto, esere derinlik katarken seyircinin, kendisinin yerine koyabileceği bir figür yaratmayı hedeflemiştir. Kilise sanatının ötesinde, sembolik anlatımın ilerisinde bir anlatım tarzı benimseyen ve eserdeki tüm figürlere insani duygu ve duruşlar ekleyen Giotto, tarzı ve ortaya çıkardığı eserlerle Rönesans'ın temellerini atmış; Erken Rönesans'ın en önemli sanatçılarından biri olmuştur. Resmi dikkatle incelediğinizde içinizde figürlerin tüm acısını hissedeceğiniz Giotto'nun bu ustalık eseri size, bir eseri inceliyormuşsunuz gibi değil sanki meleklerin çığlıklarını her an duyabilecek kadar eserin içindeymişsiniz gibi hissettirecek!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/golde-parlayan-ayisigi-elis/\" ", "text": "Ludwig van Beethoven, 1770 yılı Almanya'sının başkenti Bonn'da üçü sağır, ikisi kör ve biri zeka engelli 6 sağ çocuklu bir ailenin 9. çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Rengi hastası bir anne, alkolik bir baba ve 6 engelli kardeşle hayata tutunmaya çalışır. Beethoven'ın müzik macerası Saray Müzisyeni olan babasının tek sağ evladının da kendi yolundan gitmesini istemesi ve ona zorla piyano çalmayı öğretmesiyle başlar. Baskılar ve zorlamalarla öğrenilen bir enstrümandan, insanın içinde yolculuğa çıkmasını sağlayan besteler işte böyle ortaya çıkar. Bu bestelerden şüphesiz ki en tanınmışı No.14 Do diyez minör Sonat yani hepimizin bildiği adıyla Ayışığı Sonatı'dır. Beethoven'ının ona verdiği adıyla Quasi uno Fantasia, yazıldıktan 31 sene sonra şair Lugwig Rellstab tarafından Gölde parlayan bir ay ışığı olarak nitelendirilince Moonlight Sonat adını alır. Bu şaheserin neden yazıldığı kime atfedildiği bilinmese de yüzyıllardır hakkında bir sürü rivayet dönmüş durmuştur. Kulaktan kulağa dolanan bu kadar çok hikaye varken ben size en sevdiğimden bahsedeceğim. Moonlight Sonata'nın ilk bölümünü dinlediğinizde oldukça yavaş ve ağırdır, sanki yağmurlu havada yavaş yavaş giden faytondaki bitmek bilmeyen yol gibidir; ikinci bölümde hızlanma duyarız, gerilimli bir heyecanı vardır, tıpkı fırtınalı bi havada sevdiğimize koşmanın heyecanı gibidir; üçüncü bölüm ise diğerlerinden farklıdır, karışık bambaşka duygular yaşatır insana, sanki Beethoven'ın Acaba Elis hiç gelmedi mi, yoksa onu sevmediğimi, gelmeyeceğimi düşünerek mi vazgeçti bu aşktan? sorusu zihnimizde dolaşır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gonul-ehli-bir-grunger-dervis-eddie-vedder/\" ", "text": "Sonbahar hüznünü tam da iliklerime kadar hissetmeye başladığım şu günlerde aldım müjdeli haberi; Eddie Vedder merakla beklenen yeni solo albümünden ilk şarkısını yayınlamış: Long Way. Daha dinlemeden ismiyle beni yakalayan bu şarkı Tom Petty etkisi hissettirse de tam bir son 15 senelik Eddie Vedder ruhunu yansıtıyor, sözleriyle de Vedder'ın söz yazarı olarak ne kadar takdir edilesi bir kişilik olduğunu tekrar tekrar gösteriyor. 90'lı yıllar ortaokul, lise, rock müziği keşfedip hayran olma zamanları tanıştım ben de Grunge akımı ile. Grunge'ın patladığı, Nirvana'nın zirve yaptığı ve çok popüler olduğu için benim uzak durduğum dönemler. Çoğu akranımın tersine Grunge ile Iron Maiden, Metallica, Megadeth, Def Lepard vs gibi metal gruplarını dinledikten sonra tanışıp 3-5 şarkı dışında pek de ısınamamıştım aslında. Sonra bir gün bir ses duydum ve beni alıp götürdü, bambaşka yerlere taşıdı yanında. Öyle bir ses ki kadife gibi, insan olduğuna pek ihtimal verilemeyecek boyutta. Mutlu, üzgün, depresif ya da neşeli vs. her ruh halinde ayrı bir coşku veriyordu adeta. diye coşkuyla bağıran o ses Eddie Vedder'dı. Ve ben o gün Pearl Jam diye bir grup keşfetmiştim. Müzik dünyası 80'lerin çılgın, aşırı renkli, kaotik synth, disko, pop müzik ve yaşam tarzından daha özensiz ve karanlık müzik türlerine doğru yol alırken, 90'lı yıllara damgasını vuran ve izleyici sayısı on binlere hatta yüz binlere ulaşan rock ve metal konserleri, giderek artan rock ve metal barlar, bu müzik türlerine altın çağını yaşatıyordu. İşte böyle bir atmosferin içinde, Seattle'dan çıkan Grunge akımı tek tipleşen bir düzene ayak uyduramayanların içinde bulundukları depresyonun dışa vurumu gibiydi. Grunge müzik tarzının en önemli temaları; bunalım, çaresizlik hissi, hüzün ve öfke gibi karanlık detaylardan oluşuyordu. Hem görüntü hem müzik hem de yaşam açısından düzensiz bir imaj çizen Grunge'ın etkileri yalnızca müzikle sınırlı kalmadı; özellikle 90'ların başında giyimden aksesuara, edebiyattan sinemaya birbirinden farklı alanlara da yayıldı. Converse ayakkabı, yırtık jean pantolon, bol kazak ve hırkalar, ekoseli gömlekler, uzun saç ve kalın bilekliklerin moda olduğu o yılların sinemadaki temsilcileri: Transpotting, Singles ve Kids sayılırken edebi açısından Chuck Palahniuk, Neal Cassady ve Philippe Djian oldu. Dünya genelinde Grunge, çoğunlukla Nirvana ile biliniyor olsa da tıpkı Nirvana gibi aynı yerden; Seattle'dan ve aynı dönemden gelen Pearl Jam, Alice In Chains ve Soundgarden gibi pek çok Grunge grubu vardı. Fakat Kurt Cobain'in zirvede olduğu bir dönemde intihar etmesi Grunge müzik dünyasında bir kırılmaya yol açtı. Varlığıyla yükselen müzik akımı, yokluğuyla büyük bir darbe aldı. Cobain'in ölümüyle popülaritesini kaybeden Grunge tarihi, 30 yılı aşan geçmişinde Alice In Chains'in solisti Layne Staley'nin ölümü gibi bu tarz talihsiz başka olaylarla da sarsıldı. Cobain'in ölümü ile birlikte büyük darbe alan Grunge tüm dünyadan kalabalık ve sadık bir dinleyici kitlesiyle yoluna devam etti. Bunların arasında en çok öne çıkan ve bayrağı sağlam taşıyan ise Pearl Jam'di. Yıllarca Nirvana ile kıyaslanmış fakat Nirvana'dan iyi oldukları halde Cobain'in intiharıyla iyice gölgede kalmış olan grup vokal gücüyle yıllar sonra hak ettiği takdiri kazandı. Performans esnasında hem masum hem bir o kadar serseri hem vahşi hem romantik hem de anarşist olabilen ilahi sesiyle Eddie Vedder, fazlasıyla gürültülü bu müzik türünü duygu dolu hassas sözleri ile ters köşe yaparak dünyadaki en şahsına münhasır vokallerden biri olarak başı çeker. 1964 yılında Illinois'te dünyaya gelen ve anne tarafından Kızılderili kökenli olan Vedder hem büyüdüğü yerin hem genlerinin hem de küçüklüğünde yaşadığı derin ailesel problemlerin izlerini o derin bariton sesine çok güçlü bir şekilde yansıtır. Başarılı şarkı sözleri yazmasının altında da bu nedenler yatar. 1990 yılında Ament, Gossard ve McCready tarafından kurulan Pearl Jam'e dahil olan Eddie, ilk müzikal başarısını Ten albümünün 1990 yılında en fazla satan albümler arasında yer alması ile yaşadı. Pearl Jam, Ten albümü ile kısa zamanda popülaritesini artırırken aynı zamanda Seattle kentine özgü olarak bilinen grunge adlı rock grupları kategorisinde de yer almaya başladı. Jeremy adlı parçaları ise 1993 yılında Grammy Ödül Töreninde En İyi Rock Şarkısı ve En İyi Hard Rock Performansı olmak üzere iki ödüle layık görülen Jeremy şarkısı Pearl Jam'e MTV Müzik Ödülleri Töreninde ise, Yılın Klibi ve En İyi Grup Klibi olarak 2 farklı ödül daha getirdi. Jeremy 90'lı yılların En İyi 100 Şarkı Listesinde 11. sırada yer alma başarısını gösterdi. 2000'li yıllar itibariyle solo kariyerine ağırlık veren ve soundu folk rock'a doğru akan Eddie Vedder, Ölü Adam Yürüyor, Benim Adım Sam (2001) A Brokedown Melody (2004) ve Body of War (2007) gibi birkaç film müziği albümüne de katkıda bulundu. Body of War (2007) isimli belgesel için iki şarkı yazan Vedder ayrıca Irak Savaşı için No More ve Long Nights adlı parçaları yazdı. Vedder 2007 yılında yakın arkadaşı Sean Penn'in yönettiği Into the Wild adlı filmin soundtrackine önemli katkıda bulunarak bu muhteşem albümü adeta insanlığa bağışladı, filmi sinema tarihinde iz bırakan bir yere taşıyarak 2008 yılı Altın Küre Ödül Töreni'nde Into the Wild film müzikleri arasında yer alan Guaranteed adlı parça ile ödüle layık görüldü. Daha sonra Guaranteed adlı parça Dünya Müzik Albümleri Ödülleri'nde Filmle En Uyumlu Beste olarak ödüllendirildi. 2009 Altın Küre Ödülleri'nde ise Rise adlı parça En İyi Rock Performansı ödülünü aldı. Solo üretimleri, ilk kez 2007 yapımı Into The Wild filminin soundtrackı olarak albümleşen ve 2011'de Ukulele Songs albümünü yayımlayan Vedder, pandemi günlerinde evinde hayat verdiği 6 şarkılık Matter of Time EP'si paylaştı. Sonrasında bunu, yine bir Sean Penn filmi olan Flag Day için hazırladığı bir soundtrack albümü takip etti. Black şarkısıyla kahrederken Alive ile coşturan Vedder'ın bir şarkıyı söylemesi, şarkının tüm karakterini değiştirebiliyor ve bunu Eddie Vedder söylemiş dedirtiyor. Rock müzik tarihinde en özgün, en başarılı, en önemli ve en çok iz bırakan vokalistler listesinde ilk sıralarda yer alan Vedder, Jeremy çok net görüldüğü üzere çocukluğunda babası kaynaklı yaşadığı bütün yoğun ve acı hisleri yorumuna yansıtıyor, birebir hissettiriyor. Kaybetmek istemediği sevgilisinin elinden son kez tutarmış gibi tüm gücüyle mikrofona sarılışı, şarkı bittiğinde alkışlayanlara attığı o içimde çürüyen bir şeyler var bakışı, içindeki yaşanamamış güzel günlerin öfkesiyle gecenin melankolik karanlığına the sorrow grows bigger when the sorrows denied dedirterek kadeh tokuşturtan Vedder hassasiyeti, müzikal yeteneği ve birikimiyle çok fazla meale denk düşüyor. Bazıları duyar, bazıları dinler ve bazıları duysunlar ve dinlesinler diye müzik yapar. Eddie Vedder bunların hepsini bir araya getirerek taa Orta Amerika'dan yola çıkıp gönül ehli derviş ruhuyla kalbimizin derinliklerine iniyor. Islık çalan birisi olarak hatırlanmak isteyen bu deli bakışlı adam, on yılın ardından kaydettiği ve yayın tarihi henüz bilinmeyen ilk solo albümü Earthlingin klasik rock etkileşimleri taşıyan ilk teklisi Long Wayle biz dünyalılara 2021'de güzel şeyler de olacak umudu veriyor. And the sky keeps turning gray. The sun will rise another day."} {"url": "https://sanatkaravani.com/gucun-bireyi-hayvanlastirdigi-bir-film-iki-bacakli-at/\" ", "text": "İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf'ın yönettiği İki Bacaklı At, Afganistan'ın ve dahası çoğu coğrafyanın trajedisi üzerine kurulu bir film. Film iktidarı, gücü hırsı, acıyı ve yoksulluğu zıtlıklar üzerinden ifade ederek insanın hayvanlaştırılma sürecini ele alır. İran sinemasının temsilcileri olan çocuklar Samira'nın filminde de başroldedir. Film, zengin bir ailenin 12-13 yaşlarında bacakları olmayan engelli oğullarını taşıyacak birini bulma arayışıyla başlar. Bu arayışta gittikleri bölgede kanal şeklinde borularda yaşayan yoksul çocuklar göze çarpar. Günlüğü bir dolara çalışacak kişiyi işe almanın ise şartları vardır, kimsesiz ve yalnız oluşu. Böylelikle her türlü acımasızlığın meşru hale getirilmesi sağlanacaktır. İran yönetmenlerine ait minimalist yapı ilk sekanslarda kendini belli eder. Gerçek alanlar, profesyonel olmayan oyuncular, sabit kamera çekimleri, müziğe yer verilmeyiş ve dublajdan kaçınılması bunun belirgin özelliğidir. Filmin başlangıcında dahi coğrafyaya sinen yoksulluk ve çaresizlik üst seviyedir. Çocuklar arasından en güçlü olan kişi seçilir. Bu kişi Giah'dır. Giah'ın günlük bir dolara yapmadığı şey yoktur. Taşıyıcılığını yaptığı çocuğu sırtında koşturarak yollar arşınlayan Giah, sahibini okula götürür. Bu sahnelerde diğer çocukların okula at ya da eşekle geldiği görülür. Giah da atların ve eşeklerin bağlandığı kısımda bekler. Görüntülerde eğitim hakkına sadece belirli kişilerin sahip olduğu fark edilir. Giah o çocuklarla aynı yaşlarda olmasına rağmen, hayvanların arasından onları izlemekle yetinir. Filmde dikkat çeken başka bir kısım ise sokakta dilenen kız çocuğunun olduğu, temsil olarak cinselliğin verildiği kısımlardır. Giah bu kız karşısında tepkisiz kalamaz ve ona verilen 1 doları kimi zaman bu kızla paylaşır. Hırsı, gücü temsil eden sahibi ise bu kızın farkına varır ve parasıyla onu alanı içerisine çeker. Gücün temsili olan para, bu küçük kızı zengin sahibin evine kadar getirir, odalara girilir ve kapılar kapanır. 9-13 yaş arası resmi evliliklerin yapıldığı coğrafyalarda bu sahneler üstü kapalı da olsa cinselliğe bir göndermedir. Tıpkı sahibin kahyasının evi temizlemek için çağırdığı kadınla eve girip kapıyı kapaması gibi. Yine üstü burkalı olan temizlikçi kadının kadraj yaklaştıkça açık ayakkabılarının arasında görülen kırmızı ojeleriyle cinsellik temsil edilir. Film ilerledikçe Giah sırtında taşıdığı sahibinin sonu gelmez isteklerini yapmak zorunda kalır. Bu istekler kimi zaman sadist bir yapıya dönüşür. Sahibi onun ismini dahi zikretmez, ona at diye hitap eder. Sonraları bu durum o kadar gerçekçi olur ki, diğer çocukların eşekleriyle onu yarıştırır. Hatta 20 rupiye başka çocukları da sırtında taşıması için kiraya verir. Diğer çocuklarla birlikte sırtına eyer vurulur. Hatta daha da ilerler ayaklarına nal çivilenir. Ahırda bağlanılır, saman yedirttirilir ve sonunda yüzüne bir at başı geçirtilir. Dayanılması zor olan bu sahneler dramatizasyonun en yüksek olduğu kısımlardır. Gerçekliğin en sert biçimiyle işlendiği filmde, zengin ile fakirin, güçlünün ve güçsüzün, iktidarın-otoritenin ve alt sınıfın arasındaki derin çizgi en acı biçimde verilirken; insan davranışlarına egemen olan şiddet de çok yönlü şekilde seyirciye sunulmuştur. Yönetmenin hikayeyi çocuklar üzerinden işleyişi, seyircideki duygulanımı en üst seviyeye çıkarma adına bilinçli bir girişimdir. Hatta filimde aşırı dramatizasyona gidilmesi, batının doğu üzerindeki bakışını yeniden ürettiği yönündeki eleştirileri beraberinde getirmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/guneydogu-asyanin-aralanmamis-perdesi-kambocya/\" ", "text": "Bugün insanlara Kamboçya nerededir? diye sorsak büyük ihtimalle Kamboçya'nın bir ülke olduğundan bi' haber oldukları cevabını alabiliriz. Aslında haksız da sayılmazlar. Çünkü Kamboçya saklı kalmış bir ülke. Adını pek duyuramamış. Belki de böyle bir amacı olmamıştır kim bilir? Gelenekselliğini önemli bir ölçüde korumasının sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Keza ülkenin doğallığına dokunulmamış, kirletilmemiş. Fakat başkent Phnom Penh gelişen dünyanın gelişen mimarisine karşı koyamamış. Her ne kadar gökdelenler yükselse de geleneklerine dair hiç iz yok değil. Kraliyet Sarayı tüm sanat işçiliği ve geleneksel süslemeleri ile şehirde otantik bir duruş sergiliyor. Baba-Kral Norodom Sihanouk'un Anıtı da bu yapılardan birisi. Halk, iki defa tahtta kalmış kralına sevgisini bu şekilde göstermeyi seçmiş. Diğer bir yapı ise Bağımsızlık Anıtı. 1953'te Fransa'dan bağımsızlığını kazanmaları adına yapılmış bir eser. Kamboçyalılar onu Vimean Ekareach olarak adlandırıyorlar. Tüm bu yapılar modernliğin içindeki başkaldırışın simgeleri gibi. Bu saydıklarımız başkentin birkaç temel yapısı olarak anılıyorlar. Eğer Kamboçya'ya yolunuz düşerse çok daha fazlası ile karşılaşabilirsiniz. Kamboçya'nın en ilginç yeri ise UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş olan 200 hektarlık bir alanı kaplayan Angkor Wat Tapınağı. Angkor şehri, Khmer İmparatorluğu'nun başkentiymiş. Tapınak, Kral II. Suryavarman tarafından, Hindu tanrısı adına inşa ettirilmiş. Fakat daha sonradan Budizm tapınağına dönüştürülmüş. Çünkü halkın önemli bir kısmı Budizm'e inanıyor. Angkor Wat, bugün dünyanın en büyük tapınaklarından birisi olma özelliğine sahip. Detaylarına baktığınızda, dehşete düşüyorsunuz. Bu koskoca taşlar o dönemde nasıl bu kadar ince bir işçilikle yontulabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Tam bu noktada mantığınız devre dışı kalırken hayranlıktan öteye gidemiyorsunuz. Ormanın içinde yayılmış bu devasa tapınak, devasa ağaçlara da ev sahipliği yapıyor. İşte budizmin yaşam hücrelerinden biri, tapınakların ülkesi Kamboçya'nın turistleri kendine çeken manevi bir havası var. Bu maneviyatı bir müze ile sergilemeyi de ihmal etmemişler. Tapınağın biraz yakınındaki Siem Reap şehrinde Angkor Ulusal Müzesi'ni kurmuşlar. Biraz da ülkenin renkli ve neşeli noktalarına değinmek gerektiğine inanıyorum. Kamboçya oldukça ihtişamlı bayramlara ve festivallere de ev sahipliği yapıyor. Bu kadar geleneklerine bağlı bir ülkenin geleneksel bayramları olmasına tabi ki şaşmamalı. Meak Bochea, Pchum Ben, Bonn Om Touk, Vesaka Bochea önemli olanlardan birkaç tanesi. Özellikle Bonn Om Touk görselliğin ön planda olduğu bir festival. Budist ayı Kadeuk'un dolunay gecesi yani yılda bir kez önemli bir doğa olayını; Tonle Sap ve Mekong Nehri arasındaki ters akışı kutlamak için yapılıyor. Festival 3 gün sürüyor. Şöyle bir toparlayacak olursak ortaya koyduklarımız sadece göze çarpan noktalardan aktarabildiklerimiz. Çok daha fazlası Kamboçya'da sizi bekliyor olabilir. Eğer yurtdışına çıkmaktaki görüşünüz Avrupa'dan ötede bir yerde ise Kamboçya büyülü duraklarınızdan birisi olabilir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/guzellik-kurallarini-yeniden-yazmak-justin-dingwall/\" ", "text": "Fotoğraf sanatçısı Justin Dingwall, çektiği fotoğraflarla güzellik yargılarımızı yeniden sorgulamamıza aracı oluyor. Albino ve vitiligo hastalığına sahip modelleri fotoğraflayan Dingwall, konseptleriyle tablo niteliğinde eserler ortaya koyuyor. Dingwall, halkın güzelliği nasıl algıladığı ve tanımladığı konusunda, kendi tarzında meydan okuyor. Albus adlı fotoğraf serisinde kelebekler ve yılanlar, dönüşüm ve değişimin sembolü olarak, albino modellerine dayanıyor. Çalışmalarında, kontrastı sağlamak için aydınlık ve karanlığı kullanıyor. Çektiği görüntüler, izleyicilerin geleneksel güzellik standartlarını sorgulamaları ve yeniden düşünmeleri için aracı oluyor. Çalışmalarım ırk veya moda hakkında değil, subjektif olarak güzelliği nasıl algıladığımız ile ilgilidir. Bana göre çeşitlilik, insanlığı ilginç ve güzel yapan şeydir. Albino modelleri gibi vitiligo hastalığı olan Moostapha Saidi'yi de fotoğraflayan Dingwall, fikirlerini izleyiciye aktarıyor. A Seat at the Table adlı serisi ile fikirlerin ve sembolizmin, cildin derinliklerinden daha fazla olduğunu anlatıyor. Dingwall bu seride, Moostapha'nın görüntüsü nedeniyle yabancılar tarafından nesnelleştirilmesinin bir yorumu olarak; değerli taşları ve aldatıcı gözleri kullanıyor. Vitiligo, hakkında çok şey bilmediğim bir konuydu. Ben de sanatımla dünyamı genişletmek ve olağan görülmeyen bir şeyi öğrenmek istedim. Böylece bu projeye karar verdim. Proje ile birlikte Moostapha da güç ve güven kazandı. Artık vitiligosunu bir engel olarak değil, değerli ve eşsiz bir şey olarak görüyor. Önceki çalışmalarda olduğu gibi, bu görüntülerde de güzelliği farklılaştırmayı umuyorum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hakikat-varolanin-acikligidir-georgi-zelma/\" ", "text": "Heidegger Sanat Eserinin Kökeni adlı eserinde sanata tarihsel bir rol biçer. Ona göre sanatsal problemler estetiksel ifadeden çok, tarihsel problemler ışığında ele alınmalıdır. Sanatsal ifade aynı zamanda hakikati yansıtır. Sanat, özü temsil eder ve onu ortaya çıkarır. Yani hakikat, sanat yoluyla kendini açığa vurur. Tarihsel düzlemde belgesel fotoğrafçılığına baktığımızda, varolan gerçekliği yansıtmada başarılı olduğu kuşkusuz. Ancak bu gerçekliğin içerisinde yer alan manipülasyonların varlığı da ayrı bir sorunsallık yaratır. Georgi Zelma 1920'lerde Orta Asya, Sovyetler Birliği ve II. Dünya Savaşı'nın ilk günlerinde yapılan büyük endüstriyel projelerin fotoğraflarıyla tanınındı. Zelma, Aleksander Rodchenko, El Lissitzky ve Boris Ignatovich gibi ustaların yanında çalışarak 1920'li ve 30'lu yıllarda yapılandırmacı fotoğrafçılık hareketine önemli katkılarda bulundu. 1924 ve 1927 yılları arasında; Özbekistan, Afganistan, İran ve Orta Asya'da meydana gelen modern, sosyal ve teknolojik değişiklikleri fotoğrafladı. Zelma, özellikle Orta Asya'nın kırsalındaki günlük hayatı kaydeden projeleri için Leica gibi daha küçük kameralarla çalışmaya başladı ve daha hızlı daha iyi bir şekilde çekim yapma şansını elde etti. Bu kameralarla ve Konstrüktivizme olan ilgisiyle Zelma alışılmadık, çoğunlukla köşegen kompozisyonlar ve baş döndürücü bakış açılarını denemeye başladı. 1. Dünya Savaşı sırasında Zelma (en çok 1942-43 yılları arasında), Stalingrad Savaşı'nın altı aylık yörüngesini çeken Izvestia gazetesinin cephesinde muhabirlik yaptı. Stalingrad fotoğrafları özellikle; Ben de yardımcı olabilirim başlığıyla hendek kazan genç bir çocuk ve harabe içindeki kentin anıtsal çekimleri gibi duygusal sahneleri içeriyordu. Nitekim dönemi gereği fotoğraf, propagandanın önemli unsurlarından biriydi. Georgi Zelma'nın Orta Asya'daki çalışmaları genellikle özgürleşme ve başarıdaki belirleyici anlara ya da eski dünya ile yeni arasındaki önemli temas anlarına odaklanır. Zelma sanatsal kaygıları tamamen modernist ve kompozisyon unsurları dahilinde, dramatik bir bütünlükle işler."} {"url": "https://sanatkaravani.com/halkin-sefaleti-guzellik-fotografcisinin-estetigiyle-zittir-nacho-lopez/\" ", "text": "Meksika'nın Eugene Smith'i olarak anılan Nacho Lopez, ulusal kimliğini oluşturmak ve etnik farklılıkları ortaya koymak için halkın yaşamına nüfuz ederek gerçekçi bir üslup benimsedi. Sokağa inen Lopez'in çalışmaları genellikle mahkumlar, gecekondu sakinleri, yoksul çocuklar ve ezilenlerdi. Güzellikten bahsetmek, gerçekliği kötüye kullanmaktır. Açık olanı aldatmaktır: halkımızın sefaleti, saf güzellik fotoğrafçısının estetiğiyle zıttır. Fotoğrafçılık temelde, içeriğin estetik üzerine hakim olması gereken belgesel anlatımın bir aracıdır ve bu sadece bir estetik oyun olduğunu hissettiğim için çoğu insan arasında paylaşılabilen zamansız değerleri yansıttığında gerçek bir sanat biçimi haline gelebilir. Steril bir işlemdir. Nacho Lopez, estetik ve içerik araştırmaları yoluyla dünya çapında fotoğrafçılık için önemli bir dönüm noktasıdır. Sadece çekimlerindeki teknik ile değil, kadrajına aldığı insanları herhangi bir manipülasyona uğratmadan yansıtması onun önemli özelliklerindedir. Maden işçilerini yansıttığı fotoğrafları onu Eugene Simith'e daha da yakınlaştırır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hayat-yolunda-dumenini-kiran-bir-denizci-martin-eden/\" ", "text": "Hayat, ucu bucağı belli olmayan bir deniz gibidir adeta. Bizler bu denizde ilerleyen birer gemiysek, bazen rotamızda dümdüz ilerleriz bazen de bizi başka bir yola saptıran veya yolumuzdan geri döndüren şeylerle karşılaşabiliriz. Bu, bir insan veya bir durum da olabilir. Jack London'ın ruh verdiği karakterlerden biri olan Martin Eden de, hayatının rotasında belirsizlik içerisinde ilerken birden dümenini kırıp farklı bir yola doğru yelken açmaya karar vermiştir. Ona bu dümeni kırdıran şey de aşkın ta kendisidir. Haritası ya da pusulası olmayan yabancı denizlere sürüklenmiş gemi gibiydim. Ama şimdi artık ben de yönümü bulmak istiyorum. Martin; 20'li yaşlarına kadar çeşitli gemilerde çalışmış, kendince hayat mücadelesi veren, eğitimsiz, işçi sınıfından genç bir adamdır. Ona dümen kırdıran ve büyük bir aşk hissettiren kadın ise güzel ve zengin bir genç kız olan Ruth'dur. Martin bilmektedir ki bu zengin kesimin içerisinde kendisine hemen bir yer edinmelidir. Ona göre, Ruth ile birlikte olabilmesinin tek yolu da budur. Hayatı boyunca sevgiye aç yaşamıştı. Tabiatı itibariyle sevgi için can atıyordu. Bu, varoluşunun çok güçlü bir talebiydi. Eğitimli ve zengin bir genç olabilmek için, önünde uzunca bir yol vardır. Bu yolda Martin'in hedefi, bolca okuyarak hem eğitimini tamamlamak hem de kitap yazarak buradan sağlayacağı maddi-manevi getirilerle üst sosyal sınıflara atlamaktır. Lakin seçilen yol, kolay bir yol değildir. Bu uğurda bazen maddi sıkıntılar çekecek bazen de inancını kaybedecektir. Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim. Martin'in bu zor yolda ilerlemesini sağlayan tek güç, Ruth'a olan aşkıdır. Bu aşk, Martin'e adeta şekil vermektedir. Gece gündüz demeden sürekli kitap okuyan Martin, edindiği bilgileri bir süre sonra hayatında kullanmak ister. Artık hayatı, yaşanmaya değer olarak gören ve hedefleri olan bir insandır. Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım. Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer. Hedeflerine ideal yollardan ulaşmanın peşinde olan Martin, bu yolda karşısına çıkan her türlü zorluk, olumsuzluk ve hayal kırıklığına karşı gelmiştir. Yazılarının yayınlanması için gönderdiği yerlerden aldığı her olumsuz cevap, adeta onu iyi bir yazar olması için hırsla kamçılamıştır. Artık bulunduğu konumdan da geri dönemez, bunu bildiği için de sürekli kendini geliştirerek ilerlemek zorundadır. Bilginin uçsuz bucaksız ülkesinde artık evine dönemeyecek kadar yol almıştı. John Locke'a göre, insanın zihni doğuştan boş bir levhadır. Bu levha, insanın hayatta edindiği tecrübelerle doldurulur. Neyi, ne kadar tecrübe ettiğimiz elbette bizlere bağlıdır. Ama hayatta genellikle çok okuyan, çok bilen ve tecrübe kazanan insanların huzursuzluğu diğerlerine göre daha fazladır. Çünkü her şeyi bir neden-sonuç ilişkisi içerinde sorgular. Sorguladıkça da huzursuz olmaya adeta mahkumdur. Okuduğu birçok kitap huzursuzluğunu arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Her kitabın her sayfası bilgi ülkesine bir gözetleme deliğiydi. Evet, Martin yolun sonunda hedefine ulaşmıştır. İdeal olanın peşinde giderken realizme ulaşmış, bu evreden de nihilizme doğru geçmiştir. Çünkü anlamıştır ki toplum aslında fikirlere değil de paraya ve üne önem vermektedir. İşte bu realist durumla karşılaşan Martin, dünya üzerinde artık hiçbir şeyin öneminin olmadığını anlamıştır. Sandığı ile gördükleri arasında dünya kadar fark vardır. Kafasındakiler alt üst olmuştur. Bir zamanlar öylesine saftım ki; yüksek mevkilerde oturan, iyi evlerde yaşayan, öğrenim görmüş ve bankalarda hesapları olan insanları saygı değer kimseler sanırdım. Okuyan ve sorgulayan insan, hayat yolunda mutlaka dümenini bir süre sonra nihilizme doğru kıracaktır. Kapitalist düzende, insanların fikirlerden önce paraya ve üne kıymet verdikleri de artık bilinen bir gerçektir. Ancak yolun sonunda, fikirlerin her şeyden daha da kıymetli olduğu mutlaka anlaşılacaktır. Çünkü içinde bulunduğumuz hayatın sözcüsü, ne paradır ne de ündür. Hayatın sözcüsü, ancak ve ancak fikirlerdir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hayata-tutunmaya-calisanlarin-sesi-ken-loach/\" ", "text": "-Sen hiç depresyona girdin mi? Eğer dünyanın bu haline öfke duymuyorsanız, ne biçim bir insansınız? diyerek tüm sinemasal anlatımını, bu mevzuların üzerine kuran cesur ve kararlı bir isim Ken Loach. Sinema kariyerinin başlangıcından bu yana alt ekonomik sınıfa mensup bireylerin yaşamlarını betimleyen Loach, filmlerinde; işsizlik, yoksulluk, çılgınlık temalarını işler. Yeni liberalizmin karşısına sinema ile dikilir. İşçi sınıfının sorularına soğukkanlı ve etkileyici bir şekilde yaklaşan İngiliz yönetmen, öncelikle kendi topraklarından Britanya'dan yola çıkarak emeğin türküsünü söyler; ezilenlerin, susturulanların, sömürülenlerin sesi olur. Her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışanların öyküsünü anlatır. Kamerasını sınıflı toplum gerçeğinde kullanan Loach'un kişileri, mekanları, olayları sahici ve basittir. Anlatılması gerekenleri, anlatımı karmaşıklaştırmadan doğrudan verir. Profesyonel oyuncularla oynamayı tercih eden ve senaryodaki yaşam deneyimlerine sahip oyuncuları seçen yönetmen gerçekliği perdeye olduğu gibi yansıtmak ister. Sinema kariyeri boyunca, egemen kurumlarla çatışan ve emperyalist girişimlere karşı ateşli bir muhalefet sergileyen Loach, sinemasının merkezine insanı koyar. İçinden çıktığı toplum içerisindeki insanın tarihine tanıklık eder. Temel metaforu özgürleşme sorunudur ve ona göre her zaman bir umut vardır. Sanat; savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder. Bir tiyatro aşığı olan Loach, bu alanda işsiz kalınca TV'ye yönelir. 1966'da Cathy Home Home isimli belgeselvari dramasıyla adından söz ettirir ve sansasyon yaratır. Bu sansasyon ona, sinemaya giden yolu açar. Loach, sinemasal macerasına toplum dışına itilmişler, sosyal sorunlar ve İrlanda'da İngiliz rolüne odaklanan sosyal gerçekçi filmlerle başlar. Medyada sesi duyulmayanların sesi olur. İlk filmi Poor Cow (1967) ardından da Kerkenez (1969) filminde kendi üslubunu geliştirir ve gözleme dayanan bir tarz yaratır. Filmlerinde sosyalist kimliğini her zaman öne çıkaran Loach, 70 ve 80'li yıllarda, Theatcher'ın İngiltere'de iktidarda olduğu dönemde kendisine uygulanan politik baskılar sebebiyle dağıtım sıkıntıları yaşar ve beklediği ilgiyi göremez. Cannes Film Festivali'nde tam 6 kez ödül kazanan yönetmen 90'lardan sonra atağa geçer ve Britanya'da çoğunluğun yaşadığı sefilliği mizahi bir dille anlattığı filmleriyle kitlelere ulaşır. Nikaragua'daki Sandinist hareketi işleyen Carla'nın Şarkısı, İspanya iç savaşına katılmış bir İngiliz'in hikayesi Ülke ve Özgürlük, çaresizliğin umut ile harmanlandığı Benim Adım Joe, İngiltere'de demiryollarının özelleştirilmesinin demiryolu işçilerinin üzerindeki etkisini anlatan Demiryolcular gibi filmleriyle ada toplumunu dramatize eden Ken Loach sineması, uluslararası bir nitelik kazanır. 2009 Temmuz ayında Avustralya'nın Melbourne şehrinde gerçekleşen film festivalinde yarışan Hayata Çalım At filmini, festivalin sponsorunun İsrail olduğunu öğrenince geri çeken Loach; Şiddet üreten devletin gölgesinde sanat yapılmaz. Sanat; savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder. İsrail, Ortadoğu'daki politikalarını gözden geçirmeli sözleriyle sosyalist gönüllerde taht kurar. Sanatın metalaştığı, sanatçının baskı altına alınarak bu sürecin bir parçası haline getirildiği bir toplumda Loach, bu yaklaşımıyla ilham kaynağı olurken, 2012 yılında komedi-dram türünde Meleklerin Payı ile yine kendi bildiği yolda yürümeye devam eder. Aynı yıl yaşam boyu onur ödülüne değer bulunduğu Torino Film Festivali'nde de, festivali düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi'nde, işçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkartılmasını görmezden gelemeyeceğini açıklayarak ödülü reddeder. Usta yönetmen, alabildiğine basit sinema diliyle toplumun en sıradan, basit görünen sorunlarını en komplike biçimiyle anlatırken; olaylara, olgulara yaklaşırken de politik, siyasi tavrını hissettirmekten asla ödün vermez. Ben Daniel Blake. Bir vatandaşım ne bir eksik ne bir fazla. 2014 Şubat ayında gerçekleştirilen Berlin Film Festivali'nden yaşam boyu başarı ödülü alarak dünya sinemasındaki varlığını pekiştiren ve 2016 yılında, yine insanların burun kıvırdığı gerçekleri yüze çarpan filmi Ben, Daniel Blake ile Altın Palmiye'yi ikinci kez kucaklayan Loach, üç sene aradan sonra Sorry We Missed You ile de yüzümüze tokadı vurur. Çok gerçekçi bir neoliberal dünya portresi filmde, yalın bir şekilde kapitalist düzende insan hayatının nasıl değersizleştiğini gösterilir. İyi bir hayat yaşamak için çalışıp borçlara girdiğimizi, sonra bu borçları ödemek için daha da çok çalışmak zorunda kalışımızı ve insanlıktan çıkışımızı gözler önüne serer. Beyaz perdede proletaryanın ruhunu yaratan yönetmenlerden biri olan Loach, fikirleri ve özgün sinema anlayışı ile özellikle 1950'lerde ve 1960'larda sinemanın işçi sınıfını temsilen statükoya meydan okuyan ve toplumsal adaletsizliğe dikkat çeken bir İngiliz yeni dalgası olarak nitelendirebileceğimiz akımın neferlerindendir. Günümüzde, sınıfsal çatışmanın tarihte görülmedik oranda derinleştiği ve emekçi sınıfların belki de en yaygın örgütsüz dönemlerinden birinden geçtikleri göz önünde tutulursa; sınıf mücadelesinde her dönem öncü bir rol oynamış ve bütün sanatını emekçi sınıfların mücadelesine adamış olan büyük yönetmen Ken Loach'u daha da yakından takip etmek elzem görünür."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hayatimin-anlami-koca-bir-hic-bergman/\" ", "text": "Tanrı İnancının, arayışın, varoluşun sorgulandığı bir Bergman filmi Kış Işığı. Filmde, kilisede Papaz olan Tomas'ın inancını kaybedip yaşam karşısında' hiç'i seçmesi varoluşsal sorunları beraberinde getirirken; Bergaman'ın Yedinci Mühür'ünde karşımıza çıkan benim tüm hayatım manasız bir aramaymış sözü Kış Işığı'nın tüm atmosferine siner. Tomas'ın arayışının sonucu bir hiçtir. Ne onu bekleyen bir Tanrı ne de ona ses veren bir yaratıcı vardır. Kilisenin içerisinde onu saran derin bir sessizlik vardır. Tiyatral simgelerin hakim olduğu filminde her bir detay, kurgusal ifadede, bireyin sanrısına dönüşür. Bergman filmlerinde 'Tanrı' kavramının sorgulanışı İki şekilde karşımıza çıkar; tanrıdan umudun kesilişi veyahut da tanrıyla hesaplaşma içerisine girilmesi. Kış ışığında hem bir duyarsızlaşma hem de İncil üzerinden sorgulamalara yer verilir. Nitekim kiliseye ayine gelen Jonas'ın inancını kaybetmesi ve sorduğu sorular karşısında Tomas'ın çaresiz kalması filmin ana hattını oluşturur. Tanrıyla yüzleştiğim anlarda; çirkin ve iğrenç bir mahluka dönüştü. Bir örümcek Tanrı bir canavar. Korkunçtu. Böylece ışıktan kaçtım, karanlığa gömüldüm. -Neyin var Tomas -Tanrı'nın sessizliği... Hristiyan inanca sıkça göndermelerin yapıldığı filminde; Tomas'ın Tanrım neden beni terk ettin sözüyle, İsa'nın işkenceye uğradığı ana gönderme vardır. Nitekim İsa'nın ölüm anında inancını kaybettiği söylenilir. Kilisede çalışan, fiziksel görünümüyle Quasimodo'yu çağrıştıran Zangoç'un' İncil yorumu da bu anlamda oldukça etkileyicidir. Filmde Tomas'a aşık olan Mart karakteri, materyalist yönüyle dikkat çeker. Bergman filmlerinde aşina olduğumuz iletişimsizlik, Marta ile Tomas üzerinden pek çok sahnede hissettirilir. Tomas'ın onca arayışına rağmen Marta'nın verdiği cevap oldukça nettir: Tanrı yok! Bu kadar basit. Yüzün önemli olduğu Bergman filmlerinde; sahnelerin çoğunda uzun konuşmalarla bireyin yüzü ön plandadır. Yakın plan çekimlerle işlenen bu yapı, derin, melankolik bir hava yaratır. Yönetmenin sinemasına has olan kompozisyon unsurlarına eklenen ışık, her bir sahneyi çerçeveleyerek oldukça etkileyici bir görsellik oluşturur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hep-ayni-huzun-sapina-kadar-cigerine-islemis-bir-ok-ahmed-samlu/\" ", "text": "Bir yerlerde aşk varsa, kuşkusuz acı da vardır. Fars şiirinde; acının dilini aşkla yoğuran bir şairdir Ahmet Şamlu. Baskıyı, yoksulluğu, cehaleti kendine dert edinmiştir. Bu dertler onun başına çok işler açsa da yazmaktan hiçbir zaman vaz geçmemiştir. Şamlu'nun şiirlerinde güçlü lirizm etkisi hissedilir. Coğrafyasındaki hüzün, mahpusluk şairin dizelerinde güçlü bir aşka dönüşmüştür. Onun aşkı toplumsal olandır. Nazım'dan, Lorca'dan, Rilke'den, Eleuard'dan etkilenen şair, şiire başlayışının ise Nima ile olduğunu söylemiştir. Kendi döneminde vezinsiz şiir yazarak adeta şiirde devrim yaratan Şamlu, böylelikle kendi tarzını yaratmış ve çağdaşı olan pek çok şaire ilham kaynağı olmuştur. Sürgün ve tutuklu olduğu yıllarda dahi kalemini elinden düşürmeyen Şamlu, eşi Aida'nın da etkisiyle adeta Fars dilinin sevda sözlerini oluşturdu. Şamlu, Şiiri daima kurtuluş yolu olarak gördü. Baskıdan yılmamak için kaleme daha sıkı sarılmak gerekliydi. Toplumsal dinamizmi sürekli şiirlerine taşıyan Şamlu, halkın diktaya olan itaatine karşı duruyordu. Fars kültürü üzerine derin araştırmalar yapan Şamlu'nun şiirleri, İngilizce, Fransızca, İspanyolca olmak üzere toplamda on üç dile çevrilmiştir. Hatta Türk okurlar şairin güçlü dilini, Cemal Süreya'ya benzetmiştir. Dil konusunda ne kadar benzerlik vardır bilinmez ama her iki şairde kuşkusuz aşkı en güzel şekilde dizelerine yansıtmıştır. Bir derdimiz vardı bizim. Nereye gidersek gidelim değişmeyen, bizi bırakmayan hüznümüz. Şamlu'nun hüznü ise kuşkusuz coğrafyasındaki baskıdan ve zulümden kaynaklanıyordu. Diğer birçok meslektaşı gibi Ahmet Şamlu da sansüre ve sürgüne maruz kaldı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/her-kadinin-gonlunde-bir-fasist-yatar-sylvia-plath/\" ", "text": "Ben Korkmam oradan; ben oraya gittim. Sylvıa Plath'ın şiirlerinin yer aldığı 'Ariel ve Seçme Şiirler' adlı kitapta; isyan ve acı üzerine işlenmiş dizelerin hakimiyetiyle karşılaşırız. Dizlerde yer alan isyanın temelinde, otoriter bir baba ve yasaklar koyan bir Tanrı'nın varlığı hissedilir. Öyle karasın ki hiçbir gökyüzüne geçit vermezsin, Her kadının gönlünde bir Faşist yatar. Baba, babacığım, alçak herif, seninle işim bitti. Atmışlı yılların eril zihniyetiyle mücadele etmek isterken, toplumun kıskacı altına alındı bedeni. Özgür ruhlu bir kadın olarak 'varlığının sesi' olmak istedi Sylvıa. Ne yazık ki annelik ve eş gibi iki rolün eşiğinde buldu kendini. Babasının Alman oluşundan mıdır bilinmez, hep bir Yahudi benzeşimiyle kendini tanımladı. Değersiz görülen, yok edilmek istenen bir kadının benliğini taşıyordu bedeninde. Sylvıa'nın birkaç kez intihara başvurması sonrasında, kimi çevreler onu güçsüz ve aciz olarak nitelendirdi. Ancak o, ölümü dahi sanat haline getirip bir başkaldırıya dönüştürdü. Ölümünden kendisi gibi şair olan eşi Ted Hughes suçlansa da asıl olan; küçük bir kız çocuğunun baskı ve korku içirişinde büyümesinde yatıyordu. Annesi, küçük yaşlardan itibaren Sylvıa'yı başarılı olmaya zorlamış ve küçük bir kız çocuğunu bir buhranın içerisine sürüklemişti. Belki de bu nedenle bir yazısında korkunun gücünden bahsedecekti Sylvıa. Tıpkı, çok eski bir ayinde söylendiği gibi: Sevilecek tek şey, 'Korku'nun kendisidir. Korku'nun Sevgisi bilgeliğin başlangıcıdır. Romanlarında dahi eril bir düzende başarılı bir yazar olmaya çalışan kadınları anlatırken, toplumun baskılarına yenik düşmüştü. Annesi dahi romanının toplatılması için birçok çevreye haber yollamıştı. İlk acısı belki de buydu. Feminist tarzda yazdığı romanı, bir anne bir kadın tarafından toplatılmak isteniyordu. Her şeyin avucumdan kayıp gitmesine göz yumdum, İnatla asılmış otuz yaşında bir yük gemisiyim. 62-63 yılları arasında yalnız ve hastaydı Sylvıa. Küçük dairesinde çok üşüyordu ve hep sıcak ülkelerin hayalini kuruyordu. Cansız ve beş parasızım... Hastaydı ve sabahları dört saat kendine ayırıp şiirlerini yazmaya çalışıyordu. Yatmak, avuçlarım açık ve içim hepten kof. Bir taraftan anne- babanın, eş ve toplumun yarattığı kadın imajıyla baş ederken, şiirlerine ölümün ağırlığı geldi. Ölümü sıkça işledi Sylvıa, hatta bir bedel biçti bunun için kendine. Her şeyin bir bedeli vardı bu hayatta, yaralarına bakmanın bile bir bedeli vardı. O da bu bedeli bedenine yükledi. 1963 yılı yaklaştığında, içinde bulunduğu fanusu yıkarak acılarıyla gitti Sylvıa. Ted Hughes'in yüreğinde açtığı yaralara ise tek dizesiyle ses etti: Karşılaşamayacağız bir daha, şu Zen cennetinde bile senin... Şairin bilinen son şiiri 'Uç'ta ise; yine kutsal bir direngeçlikle anlatılan ölüm ve çocukluğunun yaraları hakimdi. Her cansız çocuk, beyaz bir yılan,"} {"url": "https://sanatkaravani.com/her-yanda-oyle-bir-tekduzelik-var-ki-insanin-gonlu-bunaliyor-sergey-yesenin/\" ", "text": "Rus edebiyatının önemli Şairleri arasında yer alan Sergey Aleksandrovich Yesenin, 1895 yılında bugün ki adıyla Yesenin olarak bilinen Konstantinovo köyünde dünyaya geldi. Çiftçi bir ailenin çocuğu olan Yesenin, henüz dokuz yaşındayken şiir yazmaya başladı. 17 yaşında redaktör olarak çalıştığı yayın evi tarafından Moskova'ya gönderildi. Bir süre sonra Moskova Devlet Üniversitesinde dışardan öğrenci olarak katıldı ve iki yıla yakın orada çalıştı. I. Dünya savaşından hemen önce St. Petersburg'a gitti ve Alexander Blok'tan şairlik kariyeri açısından büyük destek aldı. 1. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıllarda askere çağrıldı. O sıralarda Rusya'da büyük etkileri yaşanan Ekim Devrimi'nin daha iyi bir dünya var edeceği inancı onun devrimi desteklemesine neden oldu. Şiirlerinde Rusya'nın köylerini, doğasını, ölümü, yalnızlığı ve serzenişi işledi. Ekim Devrimini desteklemesine rağmen belli bir süre sonra Bolşevizmin kurallarını eleştirerek bunu şiirlerine yansıttı. Eylül 1918'de kendi yayınevini kurdu. 1921'in sonuna doğru ressam Gheorghi Yakulov'i ziyaret ettiği sırada, 44 yaşında olan dansçı Isadora Duncan ile tanıştı. 1922 yılında evlendiler. Birlikte Avrupa ve Amerika seyahatleri yaptılar. Yesenin'in içki sorunu; onu otel ve lokanta gibi yerlerde taşkınlık yapmasına sebep oluyordu. 1923 yılında Duncan'den ayrılıp Moskova'ya döndü. Yesenin'in yaşadığı pek çok olay psikolojisini bozmuştu ve bu yüzden bir ay akıl hastanesinde kaldı. Yeni bir şey değil ölüp gitmek bu yaşamdan, Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz. Sergei Yesenin, Moskova'nın Vagankovskoye mezarlığına defnedildi. Rusya'nın en popüler şairlerinden birisi olması ve cenazesi için devlet töreni düzenlenmesine rağmen Josef Stalin ve Nikita Khrushchev'in başkanlığı esnasında, eserlerinin büyük bölümü Kremlin tarafından yasaklandı. Nikolay Bukharin'in Yesenin'i eleştirisi, önemli şekilde yasaklamaya katkıda bulundu. Eserleri ancak 1966'da yayınlanabildi. Ayrıca, Can Yücel'in de dizelerinde andığı şairdir Yesenin. Bu şehirde ölmek yeni bir şey değil elbet. Dua etmeyi de öğretme bana. Eksik olsun! Unut, son ver artık tasanı gizlemeye,"} {"url": "https://sanatkaravani.com/herkes-kendi-trajedisinin-kurbanidir-bela-tarr/\" ", "text": "İletişimsizliğin, kendi içinde yok oluşun anlatıldığı bir Bela Tarr filmi Londra'dan Gelen Adam. Georges Simenon'un romanından uyarlanan film, Dieppe limanında bir gözetleme kulesinde tren yolu trafiğini yöneten Maloin' in; iki adamın bir valiz uğruna kavgaya tutuşmasına tanıklık etmesiyle başlar. Bu tanıklık, aynı zamanda bireyleri yıkıma götürecek sonun başlangıcıdır. Tarr filmlerinde, hikayenin başlangıcı önemli değildir, önemli olan kişiyi bekleyen kaçınılmaz sondur. Karanlık gecede devam eden kavgada adamlardan biri valiziyle birlikte diğerini suya atar. Adam suda kaybolurken diğeri oradan uzaklaşır. Maloin ise olayın olduğu bölgeye doğru gider, valizi sudan çıkarır ve kulesine döner. Valizi açan Maloin, büyük miktarda parayla karşılaşır. Çoğunlukla yoksul sınıfın anlatıldığı Tarr filmlerinde, para olgusu belli bir düzenin değiştirici unsuru gibi görülse de; düzen her zaman daha baskın gelip kişiyi yıkıma sürükler. Film boyunca asıl sorunu yaratan, paradan ziyade bireyler arasına sinmiş iletişimsizliktir. Bireyler hiçbir zaman sorunlarının çözümüne dair bir konuşma yapmaz, herkes birbiri üzerinde hüküm kurma adına diğerine acı çektirir. Diğer Tarr filmlerine oranla Londra'dan Gelen Adam sanatsal ifadelerin en yoğun oluğu filmdir. Geometrik minimalizmin etkin olduğu filmde küçük-dar, yoksul evler yine ön plandadır. Anlatı olabildiğine yavaşlatılmış ve çekim süreleri öncekilere göre daha da uzatılmıştır. Böylelikle derin kontrastlarla oluşturulan gergin bir hava, filmin bütün atmosferine siner. Maloin, aldığı paranın etkisiyle huzursuzdur. Eşiyle sonu gelmez tartışmaların içerisindedir. Belki de parayla tek yaptığı kızına pahalı bir kürk almasıdır. Bu süre zarfında adının Brown olduğunu öğrendiğimiz kişi sürekli Maloin'i takip eder. Maloin bu durumun farkında olsa da hiçbir tepki vermez. Günlerce karşılaşırlar, yüz yüze dururlar, ancak hiçbir konuşma gerçekleşmez. Aralarındaki iletişimsizlik gerilimin ana hattını oluşturur. Yoğun ışıklandırma ile güçlenen dışavurumcu biçem, yavaş anlatımın etkisiyle daha da kuvvetli bir hal alır. Nitekim Londara'dan gelen bir müfettiş olayları çözmeye başlar. Brown'un da parayı başkasından çaldığı öğrenilir. İki yoksul adamın kaderlerini değiştireceğini düşündükleri para, onların hayatını daha da kötüleştirir. Brown ile Maloin bir kulübede karşılaşır ve boğuşurlar. Brown ölür. Müfettiş parayı alır, hiçbir şey olmamış gibi Maloin'e bir miktar para verir ve olayı unutmasını söyler. Kısacası; ruhsal açıdan parçalanmış bireyler, düzenin içerisinde perişanca yenilirler. Bela Tarr sinemasında yüzler tıpkı Bergman'da olduğu gibi önemlidir. İfade her zaman diyaloğun önüne geçer. Bu nedenle yüzler daima yakın plan çekimler eşliğinde verilir. Yönetmen karakterle araya mesafe konulması için, olayı basite indirgeyerek, dramsızlaştırmaya başvurmuştur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hikayelerle-surrealist-fotograflar-yaratan-bir-sanatci-patty-maher/\" ", "text": "Patty Maher, fotoğrafa hikayeler yükleyip onları gerçeküstü dünyanın doğasıyla buluşturuyor. Çoğunlukla portre üzerine çalışan sanatçı, bu buluşmayı gerçekleştirirken; şiir, müzik, film gibi unsurlardan yararlanarak fotoğrafı yeniden yaratıyor. Basit fikirlerle oluşturulan Patty Maher'in fotoğrafları; bazen bir ormanda bazen de bir dağda karşımıza çıkar. Fotoğraflarda özellikle kadın figürleri yer alır. Görünmeyen yüzlerde bir gizem hakimdir. Doğayla buluşan bedenler dingin ve hafiftir. Sanatçı duyguları yalnızca, bir duruş, hareket, sembol ve renk kullanarak verir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/hissetmek-esastir-anlamak-sonra-gelir-bergman/\" ", "text": "Mesleki kariyerini her şeyden üstün tutan bir piyano sanatçısının kızıyla yaşadığı içsel hesaplaşmayı anlatan; sevgisizliğin, hırsın, bencilliğin yol açtığı mutsuzluğun sorgulandığı bir Bergman filmi Güz Sonatı. Film, yedi yıldır kızı Eva'yla görüşmeyen Charlotte'nin ziyaretiyle başlar. İki zıt karakterin işlendiği filmde; Charlotte mantığı, idealizmi ve güçlü bir karakteri simgelerken; Eva ise annesinin aksine daha duygusal ve daha kırılgan bir yapıdadır. Tek mekanda geçen film karakterlerin birbirleriyle yüzleşmeleri adına tüm imkanları sağlar. Kapılar aralanır göz göze gelinir, yapay gülümsemeler baş gösterir. Aralanan kapılar kapanır ve herkes içindeki nefrete haps olur. Filmin ilk sekanslarında dikkat çeken başka bir ayrıntı ise Eva'nın sevgisiz büyümesiyle birlikte baş gösteren sevememe durumudur. Çocukluğunda anneye duyulan arzu ve ret edilme onu sevme yetisinden alı koymuştur. Evlidir ancak, eşine karşı sevgisizdir. Ona beslediği minnet duygusundan başka bir şey değildir. Eva her ne kadar annesine karşı kızgın olsa da bir taraftan da ona hayrandır. Annesinin piyano çalışına, özgüvenine hayranlık besler. Annesinin her hareketini dikkatle inceler. Anne onun öznesidir, bir taraftan onunla özdeşleşmek ister bir taraftan onu ret eder, acı çeker. Bergman kendi çocukluğunun izlerini filmlerinde hissettirir. Çoğu filminde aile ilişkileri kopuk, içsel bir hesaplaşma içerisinde olan karakterler işlenir. Diyaloğun az olduğu, sevginin sınırlı olduğu bir ailede yetişen Bergman için bu durumu işleyiş kuşkusuz kendisiyle hesaplaşmasının bir yoludur. Caharlotte kendi geçmişinin esaretinden uzaklaşmak ister, hatta engelli kızını görmek istemez, onu yok sayar. Annelik duygusundan uzaktır ve kendi hayatını şekillendirmek ister. Hala kendi benliğini bulma çabasındadır, bu yüzden yarımdır, kendisinden bile uzaktadır. Hesaplaşmanın olduğu sahnelerde Bergman için hikayenin anlatıcısı olan yüzler ön plandadır. İfadeler, odaklanılan gözler aracılığıyla daha da güçlenir. Herkes kendi duygularının girdabında adeta sanrılar geçirir. Ben ile öteki benin sarsıcı ilişkisi tüm şiddetiyle ön plandadır. Birbirine itiraflarda bulunulur, nefret açığa çıkar, ancak kimse içindeki boşluğu doldurmaz. Bilinçaltının, benliğin inşasının işlendiği Güz Sonatı, filmin kasvetine uygun olacak şekilde sonbaharda çekilmiştir. Yitip giden zamanda birbirinden uzak, acı çeken bedenler kendi dehlizlerinde kaybolur. Umutsuzluğun, hayal kırıklığının ve sevgi eksikliğinin çıkmazında asıl yüzleşme iki kişi arasında değil, varlık ve hiçlik arasında kişinin kendi benliğindedir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/humanist-fotografciligin-yaratici-kadini-sabine-weiss/\" ", "text": "İsviçre asıllı Fransız fotoğrafçı Sabine Weiss, çektiği fotoğraflar ve yakaladığı anlarla hümanist fotoğrafçılığın 'yaratıcı kadın'ı olarak kabul edildi. Fotoğrafları kesin bir gözlemden ve günlük yaşamın çok katmanlı atmosferik tasvirinden oluşan Sabine, sokaktaki insanları rastgele defalarca fotoğraflayarak bir hikayeye dönüştürdü. Kimya mühendisi bir babanın kızı olan Sabine'nin küçük yaşlarda fotoğrafa olan ilgisini fark eden ailesi, ona bir fotoğraf makinesi aldı ve evinde kendi karanlık odasını kurmasına yardım ettiler. Burada gümüş-jelatin baskı gibi teknikleri kendi kendine öğrendi. Sabine 1946'da Cenevre'den Paris'e gitti ve moda fotoğrafçılığı-portreler konusunda uzmanlaşmış Alman fotoğrafçı Willy Maywald'ın asistanı oldu. Kompozisyon bilgisini ve fotoğrafçılığın teknik yönlerini derinleştirdi. 1950'de Amerikalı ressam Hugh Weiss ile evlendi ve bu sırada bağımsız bir fotoğrafçı olarak kariyerine başladı. Sabine, İkinci Dünya Savaş'ı sonrası Fransa'nın sokaklarındaki mücadeleleri, umutları ve zaman zaman mizahi anları, kirli suratlı çocukların, yiyecek tezgahlarının satıcılarının ve Roman dansçıların fotoğraflarını yakaladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/huzunlu-bir-ask-hikayesi-lavinia/\" ", "text": "Şiir, insanın iç dünyasını kelimelerle buluşturan bir sanattır. Bir şiiri okuduğunuzda tıpkı bir tabloya bakar gibi şairin duygularının fırça darbelerini görürsünüz, adeta kelime kelime resmetmiştir şair kağıda hislerini... Bazı şiirlerin şairi bilinmezken bazılarının da faili bilinmez. 2 Mayıs 1925'te doğan Mevhibe Beyat, Güzel Sanatlar Akademisini okuduğu yıllarda döneminin en güzel kadınlarından biriydi. Sanatçılar, şairler, yazarlar, gazeteciler... Aşıklarının listesi uzundu. Gerisinde pek çok kırık kalp bırakmış olsa da en ölümsüzü, hepimizin en yüreğine dokunandı. Üniversite yıllarındaki platonik bir aşığı, onun hiç bilmediği bu aşkı, yazdığı satırlarla ölümsüzleştirecekti. Hatta Mevhibe Beyat, bu şiiri belki duyacak belki her şey değişecekti ancak kader bu; şiir okunurken salondan çıkmıştı. Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe'nin. Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden ona Öldürmekten daha beter anlıyorsun insanı demişti. Çok keskin gözleri vardı. İçinde yaşadığı aşkı Mevhibe Beyat'a hiç söyleyememişti Özdemir Asaf. Şiirini, birincilik aldıktan sonra kürsüde onlarca insana okumuştu ancak Lavinia'ya hiç bahsedememişti. Lavinia başkasını seviyordu, bu yüzden gitme diyemiyordu Özdemir Asaf ama ceketimi al derken de gideceğinden emindi. Mevhibe Beyat, hiç bilmedi bu yüce aşkı ve bu yüce aşk Lavinia'nın satırlarında, Özdemir Asaf'ın ise yüreğinde sıkışıp kaldı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/iliskiler-uzerine-bir-bakis-acisi-ile-oruc-aruoba/\" ", "text": "Biz insanlar farkında olalım veya olmayalım, günlük hayatın akışı içerisinde duygu, düşünce ve davranışlarımızın temelinde mutlaka felsefeden izlere rastlanılır. Felsefe, düşünme sanatıdır. Sanat ise düşüncenin yaratımıdır. Dolayısıyla sanat ve felsefenin güçlü bir ilişkisi vardır. İnsanoğlunun duygu ve düşüncelerini aktarabildiği sanat dallarından biri olan edebiyatın, felsefe ile harmanlanması sonucunda ortaya çok derin düşünceler çıkacağı aşikardır. Sanat dünyasında felsefe ile edebiyatı birleştirerek sunan önemli isimlerden biridir Oruç Aruoba. Kelimeleri felsefenin süzgecinden geçirerek adeta dantel gibi işlemiştir. Aruoba'nın en tanınmış kitaplarından biri olan İle de insan ilişkilerinin temeli olan; aşk, sevgi, tutku, güven, özlem, ayrılık, hüzün gibi konuları özenle işlemiştir. Kitap; önce, ilişki defteri ve sonra bölümlerinden oluşmaktadır. Bu bölümler bir ilişkinin giriş, gelişme ve sonucunu yansıtmaktadır. Aruoba, adeta ilişkinin anatomisini yazıya aktarmıştır diyebiliriz. Aruoba, kitabında yer yer şiirlere ve alıntılara da yer vererek içeriği oldukça zenginleştirmiştir. Kitapta yer alan cümleleri bizzat yaşadı mı bilinmiyor. Ancak yaşadığımız ilişkilerin birçoğunun da aynı aşamalardan geçtiği bir gerçektir. İlişki için belirleyici olan, sen ile benim zamansal olarak ne kadar bir arada bulunduğumuz değil, yaşamsal olarak ne kadar şeyi birlikte geçirdiğimizdir. Bunun da nicelikle hiçbir ilgisi yoktur. En uçurumu düşün, sen ile ben hiç bir arada olmadan da birlikte olabiliriz. Ben tek başıma bir şey yaparken seni düşünerek yapıyorsam, sen de tek başına bir şey yaparken beni düşünerek yapıyorsan, birlikteyizdir. Bugün ilişkilerde yaşadığımız en büyük sorun da herhalde güven konusundur. İlişkilerimizin değerini düşürür güvensizlik. Kırılırız, bir daha eskisi gibi olamayız. Güvensizlik, naftalinlenmemiş yünlünün içine giren güve gibi delik deşik eder ilişkiyi. Ancak insan hayatı bir nehir gibi akıp gitmektedir. Dolayısıyla kırıldığımız yerden tekrar filizlenerek başlamak, tekrardan güvenmek ve sevmek zorundayız. İnsan olmak bunu gerektiriyor çünkü. Korkuyorum aynı şeyleri yeniden yaşamak istemiyorum, dedin. Önceden başkaları ile birlikte yaşadıkların vardı tabii ki anılarında. Onlar şimdi yaşamaya girişme durumunda olduğun 'yeniye sanki bulaşan' eskilerdi. Oysa ilişki, ne kadar uzun sürmüş olursa olsun sanki hep 'yepyeni' olmak zorundadır. Yeniliğini yitirip bir kez eskilerin yinelenmesi haline girerse, hiçbir şeye de yaramaz duruma düşer. Biz, artık, ayrı olabiliyor idiysek, sen ile ben arasındaki şu 'ile', artık, yok, demekti. Aruoba'nın kitabını okurken altını çizeceğiniz pek çok cümle olacaktır. Bu cümlelerin her birini düşünerek kitabı okursanız, kendinizi ilişkinin neresine ve ne şekilde koyduğunuzu bulacaksınızdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ilk-anitsal-nu-heykeli-knidos-afroditi/\" ", "text": "Praksiteles'in Knidos halkı için yaptığı, Çıplak Afrodit olarak da bilinen Knidos heykeli (tahmini M. Ö 4. yy), dünyadaki ilk anıtsal nü olması bakımından önemlidir. Prasksitles'e kadar Tanrıça heykelleri sadece gerdan ve göğüs kısmı açık olacak şekilde işlenirdi. Toplumsal mekanizmanın eril tahakkümle ilerlediği dönemde Tanrı figürü ise tamamen çıplak olurdu. Knidos Heykeli'nin ilk anıtsal nü olmasının yanı sıra başka bir özelliği daha vardı: kasık bölgesini kapatan ilk nüydü. (1) Afrodit sol eliyle kıyafetini tutarken sağ eliyle de kasık bölgesini kapatıyordu. Bu duruş izleyicide arzu ve röntgencilik refleksi yaratır. Nitekim Knidos halkı heykeli alınmak istemez, heykel daha sonra alınır ve şehrin en yüksek noktasına yerleştirilir. Vatikan müzesinde bir kopyası bulunan heykel, Datça yarımadasının batı ucunda yer alan antik Knidos şehrindedir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/imdbye-gore-iyi-hissettiren-25-film/\" ", "text": "IMDb'ye Göre İyi Hissettiren 25 Film! Ünlü sinema veri tabanı IMDb, okuyucularının oylarıyla tüm zamanların iyi hissettiren en iyi filmlerini listeledi. Listede dünyaca ünlü birçok yapım bulunuyor. İzlemeyenler için bir fırsat; izleyenler için tekrar izleme şansı olabilir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/independenta-gore-dunya-capindaki-en-iyi-40-kitap/\" ", "text": "Independent'a Göre Dünya Çapındaki En İyi 40 Kitap! Kimi zaman hayatımızı kimi zaman karakterimizi değiştiren kitaplar, çoğumuzun hayatında önemli yer ediniyorlar. Dünyaya mal olmuş yazarların yanında kendi edebiyatımızın yazarları, hikayeleriyle dünyamıza dahil oluyorlar. İngiliz gazetesi Independent da dünya çağında herkesi etkileyen kitapların bir listesini yapmış. Ceri Radford ve Chris Harvey, okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız kitapları sıralamışlar. İşaretli kitapların Türkçe çevirisi bulunmamakta."} {"url": "https://sanatkaravani.com/independenta-gore-en-iyi-40-album/\" ", "text": "Independent'a Göre En İyi 40 Albüm! Prestijli İngiliz gazetesi Independent, 40 maddeden oluşan küresel bir en iyi albüm listesi hazırlamış. Müzik eleştirmenleri; Helen Brown, Chris Harvey and Roisin O'Connor tarafından hazırlanan listede Led Zeppelin, Pink Floyd ve David Bowie gibi ünlü grupların yanında yeni nesil sanatçılardan Robyn gibi isimler de bulunuyor. Tüm bu efsanevi albümleri sıraladıktan sonra Linkin Park'a yer verilmese olmazdı. Grubun dönüm noktası olan Hybrid Theory'i mutlaka dinlemelisiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-dogaya-her-zaman-yenik-duser-william-turner/\" ", "text": "İyi bir manzara ressamı olan Joseph Mallord William Turner, ilk resim deneyimine Londra'nın batısında bulunan Brentford kasabasında başladı. Yeteneği sayesinde henüz 14 yaşındayken Kraliyet Akademisi Sanat Okulu'na girmeye hak kazandı. Romantizme ve doğaya olan ilgisiyle eserlerinde; denizleri, fırtınalı havaları, gemileri ve köleleri ele aldı. İlk yağlı boya çalışması olan Denizde Balıkçılar (Fishermen at Sea-1796) genel anlamda resimlerinin özünü oluşturan bir çalışma oldu. Fırtınalı bir havada dalgalarla boğuşan gemilere tıpkı Denizde Balıkçılar'da olduğu gibi çoğu eserinde yer verdi. Eserlerinde insanların her zaman doğayla bir mücadele içerisinde yansıtan Turner, insanın doğaya her zaman yenik düştüğünü söyledi. Denizde Kar Fırtınası adlı eserinden bahsederken: Böyle Manzaranın neye benzeyebileceğini göstermek istiyordum. Bunun için bir geminin direğine kendimi sıkıca bağladım. Dört saat boyunca deniz ve kar tarafından kamçılandım. Sağ çıkabildiğim takdirde böyle bir fırtınayı resmetmenin tek yolu buydu diyordu. Turner'ın Köle Gemisi adlı eserinde, dalgalarda çırpınan, yitip kaybolan kölelerin trajik ölümüne şahit oluruz. Gökyüzüne bakıldığında güneşin batmakta olduğu görülür. Yaşanan vahşetin durumunu anlatırcasına adeta denizdeki dalgalarla gökyüzü içe içe geçmiştir. Bütün gökyüzü kızıl iken sağ üst köşesinde küçük bir mavilik vardır, ki bu da İngiltere'nin utanç verici kölelik tarihinden çıkıp geleceğe umutla bakması şeklinde yorumlanmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-hicbir-zaman-mutlu-olamaz-arhur-schopenhauer/\" ", "text": "Kuşkusuz, felsefe dünyasının en önemli isimlerinden biridir Arthur Schopenhauer. Nietzsche gibi ünlü felsefecileri derinden etkileyen Schopenhauer; hayatı, acıyı ve yalnızlığı farklı bir ' istenç' ile tanımlamıştır. Ona göre istenç; dünyanın ardında yatan esas gerçektir. Bu istenç; insanları sonunda bıkkınlığa ve acıya sürükleyecektir, çünkü aklın denetiminde değildir. Kendimizin dörtte üçünden, başkaları tarafından sevilmek için yoksun kalıyoruz. Atrhur Schopenhauer'un eserlerinde derlenmiş olan Hiçliğin Mutlu Sessizliği adlı kitapta ünlü felsefecinin hayata dair sorgulamaları ve birer ders niteliğinde olan sözleriyle karşılaşıyoruz. Her biri aforizma niteliğinde olan bu sözler, kuşkusuz hepimize farklı bir dünyanın kapısını aralayacaktır. Şimdi, sizi onlarla baş başa bırakıyorum. İnsan, başkalarının acı çekmesine, bunu gerçekleştirmeden arzulamadan başka bir amaç gütmeden sebep olan tek hayvandır. Aptallar için yazan birisi, geniş okuyucu kitleleri oluşturacağından hiçbir zaman kuşku duymaz. Tasalarımızın hemen hemen hepsi, başkalarıyla olan ilişkilerimizden doğar. Gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı budalalar, son araç olarak mensup olduğu milletle övünür; tüm hata ve ahmaklıkları dişiyle tırnağıyla savunmaya histerik bir şekilde hazırdır, böylece kendi bayağılığını kendince telafi eder. Hayatımızı, hiçliğin mutlu sessizliğinde nafile yere rahatsız edilen bir dilim olarak addedebiliriz. İnsan yalnız olduğu ölçüde kendisi olabilir; yalnızlığı sevmiyorsa, özgürlüğü de sevmeyecektir; çünkü insan sadece yalnızken gerçek manada özgürdür. Din, insanlara nasıl düşüneceği konusunda eğittiği için hayvan eğitimi sanatının başyapıtıdır. İnsan hiçbir zaman mutlu olamaz, ancak tüm hayatını kendini mutlu kılacak şeyin peşinden koşarak geçirir; bunu da nadir başarır, başardığında ise sadece hayal kırıklığına uğramak içindir; çoğunlukla sonunda mahvolur ve limana direk ve arma olmaksızın gelir. Ardından arta kalan mutlu ya da mutsuz olup olmadığıdır, çünkü insan hayatı, asla sürekli eriyip giden yaşanan ve şimdinin bittiği andan daha fazlası değildir. Kimseyi kendimize yaptığımız kadar bu denli kırılgan beceriyle kandırmayız ve pohpohlamayız. Zaman, içinde her şeyin öldüğü şeydir. Gençler, yalnız bırakılmaya dayanma konusunda erkenden eğitilmelidir, çünkü yalnızlık mutluluğun ve iç huzurun kaynağıdır. Gerçek bir sanat eseri, bir fikri değil de şeyin kendisini yansıttığı için sahte olma ihtimalinden uzaktır ve zamanla birlikte değerinden bir şey yitirmez. Arzu edilen şeyi elde etmek, onun ne kadar nafile olduğunu keşfetmektir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-kalbi-ne-tuhaf-sey-goethe/\" ", "text": "Günümüzde insanların yoğun çalışma temposu ve diğer insanlarla olan ilişkileri nedeniyle kendilerini unuttuğunu söyleyebiliriz. Herhalde bu durumundan da en fazla zararı, birçoğumuzun kulak vermediği kalbimiz görmektedir. Duygularımızı, korkularımızı, sevincimizi, acılarımızı ve daha bir sürü şeyi dış dünyadan arındırıp sadece hissederek yaşayamıyoruz. Etrafımızdaki her şey ve herkes müthiş bir hızla geçip gitmekte. Onlar geçip giderken durup kendimize bir bakıyor muyuz? Kalbimizde gerçekten ne hissettiğimize önem veriyor muyuz? Yaşadığımız kargaşada bu sorunun cevabı büyük ihtimalle Hayır! olacaktır. Bütün bunları düşünürken kitaplığımda gözüme çarpan kitap Genç Werther'in Acıları oldu. Goethe'nin 18. yüzyılda yazdığı bu kitap yazıldığı dönemde insanları hem ruhen hem fiziksel açıdan oldukça etkilemiştir. Kitabın asıl konusunun imkansız bir aşkı anlattığı belirtilse de aslında özünde yaşanan acılardan dolayı kendini unutan bir insanı görmekteyiz. Bir bakıma yazar, yaşadıklarının sonucunda aslolanın anda kalmak olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Anda kalmak aslında kendinde/kendinle kalmak fikriyle eşdeğerdir. Hem kendimle fazlasıyla meşgul olduğumdan, hem de iç dünyam fazlasıyla fırtınalı olduğundan, başkalarını kendi haline bırakmayı yeğliyorum. En üzüldüğüm şey gençlerin en güzel vakitlerini aptalca dertlerle geçirmekten yaşamaya fırsat bulamamalarıdır. Kitabın 18. yüzyılda yazıldığından bahsetmiştik, demek ki o günden bugüne bu tespit için pek bir şey değişmemiş diyebiliriz. Çoğu insan gibi, dertlerimizin çoğu zaman aptalca olmadığını ve çok önemli olduğunu düşünürüz. Bu bir bakıma kişiselleştirmedir. Ancak aynı derdi bir başkasının yaşadığını gördüğümüzde takıldığın şeye bak diyebiliyoruz. Bu resmen bir ikilemdir. Gerçekten de bu noktada İnsan kalbi ne tuhaf şey! diyebiliriz. Sen haklısın dostum. Eğer insanlar sürekli geçmişi hatırlamak yerine şu günlerin tadını çıkarsalardı bu kadar acı çekmezlerdi. Tabiki de insan geçmişini tamamen silip atamaz, ancak anda kalmak istiyorsa içinde bulunduğu ana sahip çıkmalıdır. Böylece kalbini ve zihnini daha berrak bir şekilde görebilir. Sis bulutları, belirsizlikler bir bir ortadan kalkabilir. Yaşamdan gerçek anlamlar çıkarmak için içimize dönmeliyiz. Bugün toplum içinde yaşadığımız o duygu karmaşıklığının ve geçmişe-geleceğe yönelik kaygılarımızın tek çaresi anda kalmayı becerebilmek sanırım. Ah, birazcık kaygısızlık beni dünyanın en mutlu insanı yapabilirdi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-kaybedebilecegini-sever-tarkovsky/\" ", "text": "İnsanın kendi benliğinin keşfine dönüşen bir Tarkovsky filmi, Solaris. 1972 yapımı olan film, yazar Stanislav Lem'in de bir öyküsüdür aslında. Stanislav Lem, filmin oluşumu sırasında bazı fikirlere karşı çıksa da Tarkovsky Solaris'i kendi felsefesine göre oluşturmuştur. Film, Solaris gezeninin sırrını çözmek üzere uzay istasyonunda bir araya gelen üç bilim adamı üzerine kuruludur. Film alışık olduğumuz bilim kurgu tarzından oldukça faklı bir yapıdadır. Buradaki gezegen metaforik bir anlama bürünür. Film ilerledikçe, insanların kendi sınırlarını irdelediği bir felsefi yapıta dönüşür. Burton: Ben koşulsuz bilgiyi savunmuyorum, bilgi ancak ahlak kurumuna dayandıkça geçerlidir. Chris: Bilimi ahlak dışı haline getiren tek etken insandır. Hiroşima'yı hatırla! Snaut: bilim mi sıradanlık. İçimde bulunduğumuz durumda, sıradanlık ve deha aynı derecede yararsız. Evreni fethetmekle uğraşmıyoruz. Dünya'yı evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Diğer dünyalara ne yapacağımızı bilemiyoruz. Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir aynaya ihtiyacımız var. Korktuğu ve ihtiyaç duymadığı bir amaç uğruna gayret sarfeden o'ahmakça insanlık' durumundayız. İnsanın insana ihtiyacı var. Chris: Bilirsin merhamet gösterdiğimiz an kendi kendimizi bitiririz. Istırap yaşamı kasvetli ve kuşkulu gösterir. Tolsto'yu hatırlıyor musun: insanoğlunu bir bütün olarak sevmenin imkansızlığı üzerine çektiği ıstırabı? Üzerinden ne Kadar geçti? İnsan aşk kavramını açıklayabilir. İnsan kaybedebileceğini sever: kendini, bir kadını, bir vatanı... İnsanlığı kurtaracak olan duygu utançtır. Tarkovsky'nin bu filminde de ev baba -anne özlemi ön plandadır. Filmin başındaki salıncak-çocuk görüntüsü, filmin sonuna doğru Chris'in geçmişine döner. Chris, izlediği videoda annesini ve kendi çocukluğunu görür. Tarkosvky'nin kendi babasının evi terk edişi bu sahnelerde canlanır. Chris'in babası evden ayrılır, ama nereye gittiği belirsizdir bir an için sahneden kaybolur. Görüntülerin son kısmında ise Chris'in ölen eşi Kari yakın planda yine karşımızdadır. Chris'in yaşadığı belirsizlik ve yalnızlık bir süre sonra acı haline dönüşür. Modern dönem insanın yaşadığı yalnızlaşma duygusunun yansıtıldığı bu sahnelerde; Tarkovsky'nin filmlerinde sıkça yer verdiği Tolstoy, Dostoyevski, ve Goethe gibi yazarların etkisi hissedilir. Tolstoy'da görülen yalnızlık, Dostoyevski'deki acı ve Göethe'nin Faust'unda yer alan yeniden doğuş felsefesi, sahnelerin birçoğuna ağır geçişler aracılığıyla işlenir. Snaut: Bence kozmik duyularımızı kaybettik. Antik çağlarda yaşayanlar o duyguyu mükemmel anlıyordu. Neden veya amacı ne diye hiç sormadı onlar. Snaut: Büyük soruları seviyorsun. Sanırım yakında bana hayatın anlamını soracaksın. meselelerle nadiren ilgilenir. Bu soruları insan bir ayağı çukurdayken sormalı. Chris: İyi ama, ne zaman öleceğimizi bilemeyiz. Bu yüzden telaş içindeyiz. Snaut: Acele etme. En mutlu insanlar bu lanetli sorularla ilgilenmeyenlerdir. Snaut: Hayatın anlamı... En mutlu insanlar, bu lanetli sorularla canını hiç sıkmayanlar. Biz hayatı, onu anlamlandırmak için sorguluyoruz. Filmde siyah-beyaz-renkli görüntü geçişleri yine geçmiş ve gelecek alegorisi üzerine kuruludur. Sanatçının canlı renkler tercih etmemesinin nedeni ise; insanın yalnızlığını ve evrenin kaosunu yansıtmak istemesinden gelir. Filmde; ateş, su, toprak gibi doğaya özgü unsurlar yer alır. Tarkovsky'nin bu simgeleri birer element halinde kullanır ve doğa yasasını hatırlatır. Sanatçının filmde kullandığı resim sahnleri ise, Pieter Bruegel'in 'Karda Avcılar'adlı eseridir. Doğaya yüklenen anlam, tabloların yakın, ağır çekimiyle tekrar hatırlatılır. Filmin ilk sahnelerinde yer alan görüntüler, filmin sonuna dair tekrar karşımıza çıkar. Chris belki de hayatının başladığı yere geri döner. Bu bir döngüdür, 'insan başladığı yere geri döner. ' Tarkovsky'de yer alan bu mistisizm, insanın içsel yolculuğunun da temsilidir. İnsanın, evren ve toplum içerisindeki varoluşunun sorgulanması gerektiğine inanır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-kiyafet-almak-icin-calisan-tek-hayvandir-cesare-pavese/\" ", "text": "Yaşamak, büyük yığınların arasında var olabilmek belki de acının ta kendisidir. Burjuva ahlakın yarattığı boşlukta oradan oraya sürüklenen bireyde, hayatın anlamı çıkarcı ilişkilerde gizlidir. Sanat seviciler, belki de üreticiler dahi tüketimin kendilerine kattığı hazzı yaşama peşinde giderken unuttukları tek şey vardır, benliğin yok oluşu! Cesare Pavese'nin bir kadın gözüyle burjuva yaşamı sorguladığı Yalnız Kadınlar Arasında romanı, belirli bir toplum algısı içerisinde sıkışmış bireyin de romanıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında; taşra burjuvazisinin, yavaş yavaş kent içinde güç kazanmasıyla birlikte oluşan yeni sanat çevresinin yarattığı anlayışa, bir gönderme niteliğindedir Yalnız Kadınlar arasında. Pavese, ne kadar 'kadın düşmanı' olarak nitelendirilse de feminist bakış açısıyla bir roman karakteri yaratarak bu algının önüne geçtiğini düşünüyorum. Nitekim, romandaki Clelia karakteri bunun bir örneğidir. Yıllarca yalnız kalmış, mücadele vermiş ve çalışarak hayatta tutunmaya çalışan güçlü bir kadındır Clelia. Ancak Roma'dan çocukluğunun geçtiği Torina'ya döndüğünde, kendisini bohem bir sanat çevresi içerisinde bulur. Bu çevredeki kadınlar hayatları boyunca çalışmamış zengin ailelerin çocuklarıdır. kimisi paranın kimisi erkeklerin kimisi de eşcinsel birlikteliğin peşindedir. Yalnızlığın içerisinde yalpalanan bireylerin tek aradığı şey, mutluluktur. Hikayedeki ana karakterlerden biri olan Rosetta ise, yaşamın bu anlamsızlığından kurtulabilmenin derdindedir. Kadınların toplum içerisinde kabul gördüğü, düzene uyum sağladığı durumlardan biri de evlenip, çocuk doğurmasıdır. Sistemin yarattığı bu duruma, Paves'e bir karşı çıkış noktası yaratmıştır. İnsanı saran ilişkiler içerisinde, erkekler de eleştirinin odağında yer alır. Burjuva yaşantının içerisinde kendine bir çıkış yolu arayan Rosetta, bu çıkışa intihar ederek kavuşur. Nitekim ölümü dahi çevresinde sıradan bir dedikodu malzemesine dönüşür. Rosetta'yı, bir tek anlayan yine aynı buhran da direnmeye çalışan Clelia'dır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-sesine-en-yakin-muzik-aleti-theremin/\" ", "text": "Theremin, yirminci yüzyılın ilk on yılında, radyo mühendisleri, radyo vakum tüpleriyle deney yaparken, tesadüfen, darbe frekansı ilkeleri ile keşfediliyor. Teremin elektronik müziğin atası olarak biliniyor. Çalarken temas gerektirmeyen bir alet. İsmini mucidi olan Rus Profesör Lev Sergeivitch Theremin'den alıyor. 1928'de mucidi tarafından patenti de alınıyor. Gerçek adı Termenvox veya Aetherphone. Daha sonra diller arasında değişerek günümüze Theremin adıyla geliyor. Dokunmadan çalınan ilk müzik aleti olan 'theremin'in ses dalgaları iki metal anten arasında oluşuyor ve bu antenler aleti çalan kişinin el pozisyonlarını algılıyor. Metal antenler arasında müzik oluşturmak için bir elle titreşim dalgaları gönderiliyor, diğer elle de sesin seviyesi ayarlanıyor. Ellerin kullanımıyla oluşturulan elektrik sinyalleri Theremin üzerinde büyütülüyor ve hoparlöre iletiliyor. Theremin'i kullanırken elleriniz biraz titrer veya yanlış hareket ederse bütün müzik bozulabiliyor. Ses oluşturmak için büyük bir koordinasyon gerektiren bu enstrüman, öğrenilmesi en zor olan müzik aletleri arasında yer alıyor. Enstrümanı çalan kişiye ise 'Thereminist' deniyor. Dünyada Theremin'i en iyi çalan kişi olarak müzisyen Clara Rockmore kabul ediliyor. Clara Rockmore dışında Theremin, ünlü müzisyenler ve besteciler tarafından da kullanılıyor. İlk olarak 1931 yılında besteci Dmitri Shostakovich tarafından filmlere giriyor. Rus besteci Shostakovich'in sessiz bir film olarak planlanan Odna filminde kullanılan bu enstrümanın ezgileri filme ürkütücü bir hava katıyor. Amerika'nın ünlü gerilim filmleri yönetmeni Alfred Hitchcock'un filmlerinde de sıkça kullanılıyor. 1940'lı yıllarda, aynı zamanda Jimmy Page ve Led Zeppelin gibi adını tarihe yazdırmış müzisyenler ve gruplar tarafından da kullanılıyor. 1950'li yıllarda, Rus profesörden sonra Robert Moog bu aleti daha fazla geliştirerek elektronik müziğin kurucusu olarak tarihte yerini alıyor. 1960 yılında ürettiği Synthesizer'ın tasarımında büyük ölçüde thereminden esinleniyor. Yazdığı makaleler ile de geleceğin theremin tasarımcıları için önemli bir kaynak oluşturmuş oluyor. Bugün hala 'Moog Theremin'ler dünyanın en çok satılan ve tercih edilen thereminleri. Bu aletin kullanıldığı en ünlü bestelerden biri 'Beach Boys'un 'Good Vibrations' parçasıdır. Ünlü Fransız müzisyen Jean Michel Jarre gerek 'Oxygen' albümünde gerekse diğer parçalarda, theremini çok güzel bir şekilde kullanmış. Türkiye'de 'theremin'i kullanan isim ise Meczup adıyla tanınan Cihan Gülbudak. Cihan, Türkiye'nin ve dünyanın sayılı thereministlerinden biri. 2006 yılında, o vakte kadar kaydettiğim sokak ve çeşitli gürültülerle yaptığım ses kolajları olarak hayat bulmuş bir projeydi. Enstrüman çalmayı çok istedim, çok da denedim, ancak benim de sonradan varlığını öğrendiğim bir hastalık dokunmama engel oluyordu. Pek çok enstrüman, tellerinde ya da cilalarında nikel ya da krom veya bunların alaşımını barındırıyor. Bu maddelere alerjim olduğu için bir enstrümanı ustalaşacak kadar etüt edemedim. Uzun süren temaslarda cildim su topluyor, kaşınıyor ya da tehlikeli biçimde kızarıyordu. Bu yüzden, uzun zaman sadece ses kaydettim. Daha sonra bu seslerin formunu bozarak müzik yapma yoluna gittim. Hayatımda müzikle ilgim sadece bu olacak sanırken theremini keşfettim ve sonrasında theremin hayatımın yarısı oldu. Ve sanırım uyumsuz bir tip sayıldığımdan hep tek kişilik bir proje oldu Meczup. Neden Meczup diye sorduklarında da: Bana uzun zaman önce bir dost meclisinde, deli dolu bir Antakyalı dostum bu lakabı uygun görmüştü. O gün bugündür Meczup kaldı adım diyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insan-yasadigi-cagin-trajikliginden-uzaklasamaz-willy-ronis/\" ", "text": "1950li yıllarda savaş sonrası Fransa'yı fotoğraflayan Willy Ronis, yoğun sokak sahneleri ve lirik görüntüler ile hümanist, şiirsel bir dil üretti. Bresson ve Doisneau gibi genellikle yaşamın neşeli tarafına değinse de; işçileri, grevleri, sokak eylemlerini de yansıtarak çağdaşlarından ayrı bir yere yerleşti. Ronis, görüntüde mükemmel olana ulaşma duygusu ile güçlü bir ışıkla kompozisyonlara müdahale eder. Çekimlerinde figürlerine mesafeli yaklaşan sanatçının, özellikle sokak protestolarına empatiyle yaklaştığı görülür. Nitekim bu durum, sürgün yaşayan bir Yahudi olmasından kaynaklanıyordu. Ronis'in protest yapısından romantik bir evreye doğru gidişatı, bireyselleşen bir dünyanın tanıklığı niteliğindedir. Willy Ronis siyah-beyaz fotoğraflarda, savaş sonrası bir hayatın nasıl evrildiğini bir belgeselci edasıyla aktardı. Sokaklara bir foto-muhabir edasıyla yaklaşan sanatçı, hayatın dilemmasına uzaktan bakmak yerine, kendisini o ikileme dahil ederek farklı hikayeler üretti. Onun fotoğrafları siyasi kargaşanın acımasız bir tanığı olurken; gündelik yaşama dair çekimleriyle insanlara her daim umudu aşıladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insanligi-ten-rengi-sinirinda-kalmis-olanlara-green-book/\" ", "text": "Gerçek bir hikayeyi anlatan Green Book; 2018 yapımı, yönetmenliğini Peter Farrelly'nin üstlendiği bir drama filmi. 2018 yılında En İyi Film dalında Oscar ödülünü alması ile adını dünyaya duyurdu. Başrollerini yine Oscar ödüllü oyuncu Mahershala Ali ve Lord of The Rings serisinden Kral Aragorn olarak tanıdığımız Viggo Mortensen paylaştılar. 1962 Amerika'sında geçen film, ırkçılık ekseninde bir doktorun ve şoförünün hikayesini anlatıyor. Ali'nin canlandırdığı Doktor lakaplı Don Shirley, müzik grubu olan Afro-Amerikan bir piyanist. Mortensen tarafından canlandırılan şoförü Tony Lip ise yarı İtalyan yarı Amerikan bir beyefendi. Shirley, kuralları olan, düzgün konuşmayı ve giyinmeyi ilke edinmiş, hayatında kabalığa ve sağlıksız şeylere yer vermeyen bir sanatçı olarak; Tony ise tam tersi diyebileceğimiz nitelikte, kaba, kuralsız, anı yaşayan, sorunları şiddetle çözen, yemek yemeyi aşırı seven, fazlasıyla umursamaz bir adam olarak izleyiciye sunuluyor. Biri siyahi biri beyaz bu iki adamın yollarının birleşmesi Don Shirley'nin çıkacağı turne kapsamında kendisine şoförlük yapacak birini aramasıyla başlıyor. Tony, çalıştığı iş yerinden arkadaşlarının önerisiyle bu iş için görüşmeye gidiyor. İş görüşmesi kendine özgü geçen Tony, ilk başta anlaşamasa da istediği para teklif edilince işi kabul ediyor. Böylece ikilinin hikayeleri başlıyor. Shirley, kuralları olan bir adam olduğu için Tony'ye isteklerini bildiriyor ve bu şartlar içinde yola koyuluyorlar. Shirley, siyahi olduğu için her yoldan serbestçe geçme hakkına sahip değildir. Bu yüzden Tony, yolculuk sırasında siyahiler için güvenli olan güzergahların çizildiği The Green Book isimli kılavuzdan yardım alarak şoförlük yapmaya başlıyor. İkili, yolculuk boyunca zaman geçirmeye başladıklarında birbirlerine kendi kurallarını öğretiyorlar. Shirley Tony'e romantik olmayı, her olayda kaba kuvvete başvurmamayı, sabretmeyi öğretirken; Tony Shirley'e kızarmış tavuğu elle yemeyi, ücra kulüplerde halktan samimi insanlara piyano çalmanın değerli olabileceğini; bazen çalmanın, bağırmanın ve rüşvetin gerekli olduğunu, kendisinin ondan daha çok siyahiler gibi yaşadığını öğretiyor. Shirley, tam zıttı olan bu adamı sevmeyi; Tony de alacağı paradan çok sürekli aşağılanan bu adamı önemsemeyi ve korumayı öğreniyor. Shirley'nin karşılaştığı engellerde ise vazgeçmemesinin en büyük faktörlerinden biri Tony oluyor. Tony her ne kadar umursamaz bir adam da olsa, patronunun karşılaştığı bu muamele onu içten içten etkilemeye başlıyor. Kocaman bir ailesi olan ve onlar tarafından oldukça sevilen Tony, bu yalnız ve dışlanmış adamın iç dünyasını seyrettikçe kendi teninden insanların yargısız infazlarına seyirci kalamıyor. Birbirlerinin kararlarına ve insanlığına saygı duyan bu iki adam, iş ilişkisini aşarak dostluklarını pekiştiriyorlar. Öyle ki dostunun Noel arifesinde evine kavuşmasını isteyen Shirley, Tony'nin uykusu geldiğinde direksiyon başına geçerek ona şoförlük yapıyor. Green Book... İzlenmenize değecek bir film. Bazı durumlarla hayatımız boyunca karşılaşmıyor olmamız, onların var olduğu ya da yaşandığı gerçeğini değiştirmiyor. Biz, burada, normal bir şekilde hayatımızı devam ettirirken; insanlar başka bir köşede, başka şartlar altında, kendileri olmak için çaba sarf etmek zorunda kalıyorlar. Bu sadece ırkçılık olarak da değil; cinsel tercihler, dini tercihler ve fiziki görünüşler üzerinden de yaşanıyor. Farklı düşünmenin, davranmanın, farklı dile ve tene sahip olmanın, toplumu ürkütmesi sonucunda insanlık dışı muameleler gören insanlarla dolu bu dünyanın, nasıl bu kadar kötü olabildiğini düşünürken içiniz ürperiyor. Kimsenin yaşamı tozpembe değil ama bazı insanlar hayata doğuştan sıfır noktasında başlarken, bazıları eksi tarafında başlıyor ve sıfıra gelebilmek adına birçok çaba sarf etmek zorunda kalıyorlar. Ben de derecesini bilemediğim bu noktada, farklılıkların ürkütücü değil çeşitlilik olarak görüldüğü bir dünyanın hayalini kurarak bunun için çabalamakla yetiniyorum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/insanligin-degerlerini-simgeleyen-devasa-eller-lorenzo-quinn/\" ", "text": "İtalyan sanatçı Lorenzo Quinn; Michelangelo, Bernini ve Rodin gibi usta sanatçılardan ilham alan bir heykeltıraş. Son olarak Köprüler Kurmak adlı 58. Venedik Bienali için tasarladığı 15 metre uzunluğundaki devasa el heykelleri ile dikkatleri üzerine çekti. Bienal kapsamında hayat verdiği bu el heykelleriyle; dostluk, güven, bilgelik, destek, inanç, umut ve sevgi gibi kavramları bizlere hatırlatmak istiyor. Roma doğumlu sanatçı, aslında Hollywood yıldızı Anthony Quinn'in beşinci oğlu. Babası gibi kendisi de bir dönem aktörlük yapmış fakat kendisini ifade edebildiği en iyi iletişim aracının heykel olduğuna karar vermiş. New York'ta aldığı güzel sanatlar eğitimi ile sürrealist resimler yaparak başladığı sanat yoluna, sıra dışı heykelleri ile devam etmiş. Dünyanın pek çok yerinde eserleri sergilenen sanatçının heykele olan ilgisi, yazdığı şiirlerin ve kısa öykülerin resimlerini çizerek heykele dönüştürmeye çalışmasıyla başlamış. Öyle ki, henüz 21 yaşındayken New York sanat topluluğunun saygısını kazanabilmiş. Hatta 1994 yılında yaptığı Saint Anthony heykeli papa tarafından kutsanarak kiliseye konulmuş. Sanatçının en önemli projelerinden birisi sayılan Global of Life ise tarihin en önemli 100 olayını anlatan bronz heykellerden oluşuyor. Bu projesinde ve hemen her eserinde rastlayabileceğimiz devasa el heykelleri ise sanatçı için önemli bir anlam içeriyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/iranli-fotografci-sahadi-ghadrianin-gozunden-modern-kadin-celiskisi/\" ", "text": "Shadi Ghadrian geleneksel ve modern yaşamı, İranlı kadınlar üzerinden eleştirel bir dil yaratarak fotoğraflarına yansıtıyor. Günlük hayat dinamiğinin anlatıldığı görüntülerde, modern nesneler ile kadını aynı karede görürüz. Feminist eleştirinin de yüklenildiği çalışmalarda, kadının herhangi bir nesneden farkı yoktur. İranlı kadınların gerçekliğini anlatan Shada Ghadrian, 19. yüzyıldan kalma stüdyo portrelerini, özenle boyalı arka planlar ve dönem kıyafetleri ile yeniden yaratır. Eski ve yeninin oluşturduğu karşıtlık farklı bir otantik bakış açısını da beraberinde getirmiştir. Ghadrian'ın Kimi fotoğraflarında yüzler ev eşyalarıyla değiştirilmiştir. Lastik eldiven, süpürge, tencere, çaydanlık ve gibi nesneler yüzün temsili niteliğindedir. Nitekim resimlerdeki bu tipoloji seyircide irite bir his yaratır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/irkciliga-yoksulluga-karsi-direnen-bir-fotografci-gordon-parks/\" ", "text": "20. yüzyılın Amerikasında göçmenleri, siyahileri, tarım işçilerini ve sosyal adaletsizlikleri yansıtan Gordon Parks; özellikle şehirlerde önemli dönüm noktalarını inceleyerek, sivil haklar hareketinin ikonik görüntülerini yakaladı. Fotoğrafın yanı sıra dergilerde yazdığı yazılarla da dikkat çeken Parks, 1940'lardan 1970'lere kadar yoksulluk üzerine fotoğraf dizileri oluşturdu. Çektiği fotoğraflar, konu bakımından ele aldığı yazılar Parks'ı Amerika toplumunun en önemli tercümanlarından biri haline getirdi. Amerika'daki hem makro hem de mikro değişimlere tanık olan fotoğrafçı, Uzun yıllar Afro-Amerikan sivil hakları için mücadele etti. Oluşturduğu çalışmalarıyla dikkatleri üzerine çeken Parks, Life ve Vogue gibi dergilerde çalışmaya başladı. Fotoğrafçı olarak Parks'ın Life ve Vogue gibi dergilerde bir siyahi olarak çalışabilmesi, dönemi açısından bir ilkti. Parks'ın tüm fotoğrafları, konularının duygularını ve ifadelerini mükemmel bir şekilde ele alır. Yıllar önce çekilmiş olmasına rağmen, fotoğrafları bireyleri kendine çeker ve bugün hala derinden rezonansa giren sorunları ve temaları temsil eder. Onun görüntüleri kesinlikle zamanla belirli anların belgeleri olarak hizmet eder; empati uygular, soru sorar, öfkeye yol açar ve hatta aktivizme ilham verir. Harlem'in sokak sahneleri, çöplerle dolu bir yaşam ve ölümle dolup taşan konu çeşitliliğinde, özneleri gerçek hikayeleri anlatmaya davet eder."} {"url": "https://sanatkaravani.com/isigin-getirdigi-olum-the-lighthouse/\" ", "text": "Kıyıdan kilometrelerce uzak bir ada, biri yaşlı biri genç iki deniz feneri bekçisi ve sembolik alt metinlerde dolu kasvetli bir film... Rejisörlüğünü Robert Eggers'in üstlendiği 2019 yapımı The Lighthouse yönetmenin The VVitch'den sonraki ikinci uzun metrajlı filmi. 1890 yılında geçen film 1920 ve 1940'lı yılların ekipmanları kullanılarak siyah beyaz olarak çekilmiş ve yönetmenin sinemografisinde çarpıcı bir yer edinmiştir. Willem Defoe ve Robert Pattinson'un hayat verdiği iki ana karakterin adada geçen gerilimli günlerini konu alan film içinde çeşitli isimlere de referanslar vermeyi ihmal etmemiştir. Coleridge'in Yaşlı Denizci'sinden, Poe'nun gotik dünyasına, Lovecraftien unsurlardan, Yunan mitolojisine ve dini alt metinlere uzanan zengin içeriğiyle adeta bir mesel niteliği taşıyan yapım psikanalitik açıdan da oldukça zengin bir içerik sunmaktadır. Öncelikle kısaca isimlerin etimolojik olarak ifade ettikleri anlama bakalım. Yaşlı ve deneyimli bekçi Thomas Wake ve sonrasında gerçek isminin Thomas Howard olduğunu öğreneceğimiz iki karakterin İsa'nın havarilerinden inançsız Thomas'a da bir gönderim olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim filmin ilerleyen sahnelerinde özellikle genç bekçinin bu inançsızlığı ve açgözlülüğü yüzünden yaşadığı dehşete de tanık oluruz. Aynı zamanda bu iki karakter her ne kadar yaşça birbirinden farklı olsa da birbirilerinin alter egosu olarak film boyunca tıpkı iktidar için savaşan bir baba ve oğul gibi fenerin ışığı için savaştığı görülür ki bu da Oedipal bir karmaşanın varlığının altını çizer. Hatta tam aksine önce bıyıklı bir aslana dönüştü, Adaya geldikleri ilk günden itibaren fenerin makine bölümüyle ilgili ağır işleri yapmakla görevlendirilen Winslow, bu ast -üst ilişkisinde yaşlı Thomas'ın azarlarından, küçümsemelerinden ve son derece abject unsurlarla varlık göstermesinden giderek daha da büyük bir rahatsızlık duymaya başlar. Winslow sürekli temizlik işleriyle ilgilenirken, yaşlı Thomas şiirler okur, içki içer ve yellenme, boşaltım gibi kirliliğe sebep olacak eylemler içinde olur. Bu yönüyle yine mitik bir okuma yapmamız gerekirse son derece diyonizyak olan yaşlı Thomas, her yönden apollonik olan genç bekçiye büyük bir ders verecektir diyebiliriz. Aynı zamanda mit bağlamında yaşlı bekçinin Proteus olduğunun altını çizmek gerekir. Keza bu yaşlı fener bekçisi film boyunca sürekli farklı siluetlerde görünür. Buna karşılık sürekli fenerin makine bölümü için kömür taşıyıp ateşi harlayan Winslow ise yine mitten bildiğimiz üzere Tanrı'lardan ateşi çalan Prometheus'tan başkası değildir. Filmin özellikle son sekansı doğrudan Prometheus mitine bir referans niteliği taşır. Film ilerledikçe iki karakter arasındaki gerilimin farklı boyutlara ulaştığı görülür. Yaşlı Thomas'ın fenerin ışığıyla adeta erotik denilebilecek bir ilişkisi vardır ve ışığa kimsenin ulaşmasına izin vermez. Hiçbir erkeğin ona dokunmasına izin vermem diyerek büyük bir öfke içinde gördüğümüz yaşlı bekçi bu sözüyle fenerdeki ışığın dişil bir yapıda olduğunu vurgular gibidir. Yani kısaca ışık burada tıpkı bir ana tanrıça gibi hem varoluşun kaynağı hem de erişilmez bir unsurdur. Dolayısıyla Winslow için adeta bir arzu nesnesine dönüşmüştür. Yaşlı bekçinin bu uzun ve yürekten savurduğu laneti Tanrı'lar tarafından işitilir ve ilk başta Winslow olarak tanıdığımız Thomas Howard için gerçekliğin sık sık bulanık hale geldiği ve delilikle- us arasında bilincin gelgitler yaşadığı kaotik bir atmosfer yaratılır. Birbirilerine hem taban tabana zıt hem de bir prensibin iki yönünü temsil eden bu iki karakter, filmin son sahnelerine doğru giderek çok daha büyük bir çatışma içine sürüklenir. Bu çatışma yine bilinç yitimine en iyi şahit olduğumuz son sahnelerde kendini gösterir. Alkolle birlikte diyonizyak esriklikte kendini kaybeden karakterlerden genç bekçi kimliğiyle ilgili büyük bir gerçeği ifşa eder, bu sahnede Thomas Howard'ı adaya getiren olayları öğreniriz. Ardından çok daha çarpıcı şekilde iki karakterin bir savaş meydanında hayatta kalma mücadelesini andıran sahneler göze çarpar. Filmin son sahnesi yaşlı Thomas'ın genç Thomas tarafından vahşice öldürülmesi ve ardından onun için yasaklı olan ışığa ulaşma arzusunu izleyiciye aktarır. Oğul babayı öldürerek onun yerine geçmeye çalışır. Filmde gerilimin en yüksek olduğu sahne belki de bu sahnedir. Keza izleyici tıpkı genç Thomas gibi film boyunca bir sır gibi saklanan ışığa büyük bir merakla bakmak istemektedir. Fakat elbette yönetmen bu konuda aynı fikirde değildir. Bizler ışığı çıplak halde görmeyiz ama bu yasaklı ışıkta gizlenen alt metni sanıyorum ki filmin sonunda pek çoğumuz görebilmişizdir. Gittiği adada martıyı öldüren, sürekli ateşi harlayan ve yaşlı bekçinin sahip olduğu her şeyden nefret eden bu kültür kahramanı, yaratmaya çalıştığı idealden aşağı fırlatılır, tıpkı Tanrı'lardan ateşi çaldığı için cezalandırılan Prometheus gibi tüm bütünlüğü parçalanarak ölüme mahkum edilir. Işıkla tasvir edilen doğanın yekpareliği, onu bozmaya çalışarak cezalandırılan bu kahraman üzerinden tıpkı bir mesel gibi izleyiciye aktarılır. Bir kültür eleştirisi olan film aslında ataerkil aydınlanmacı toplumun en büyük hasarı yine kendine verdiğinin altını çiziyor. Farklı atmosferi ve metinlerarası referanslarıyla sizleri yepyeni bir sinema evrenine götürecek bu filmi izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ispanya-sokaklarinda-bir-fotografci-eugeni-forcano/\" ", "text": "Katolanyalı fotoğrafçı Eugeni Forcano 1960lı yılların İspanya'sında kentsel değişimin girdabında sıkışan mahalleri yansıttı. Derin bir hümanizmle yansıttığı fotoğraflarına ironiyi de ekleyerek güçlü bir dil yarattı. Eugeni Forcana eski gelenek ve göreneklerin yok olmaya başladığı bir yüzyılda hala sıcaklığını koruyan sokaklara yöneldi. İlk dönem fotoğrafları herhangi bir akımın etkisine girmezken, 1970li yıllara doğru etkilendiği sembolizm ve gerçeküstülükle birlikte fotoğraflarına yüklediği ışık-gölge oyunlarınla resimsel bir dünyanın kapılarını araladı. Forcana'nın fotoğrafları bir dönem sonra silinecek olan geleneksel yapının köklerine ses eder. Çalışmaları müdahaleden uzak doğal ve içtendir. Hümanist yapıda inşa ettiği fotoğrafları bireyi kendi içerisine çekerken, derinlikli bakışı ve güçlü ışığıyla Bergman filmlerini hatırlatır türdendir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/italyan-yeni-gercekciliginde-bir-fotografci-mario-de-biasi/\" ", "text": "İtalyan foto muhabirliğinin babası olarak kabul edilen Mario De Biasi, II. Dünya Savaşı'ndan 1960'ların ekonomik patlamasına kadar yeniden yapılanma ve uzlaşma döneminin ortasındaki günlük İtalyan yaşamının görüntülerini çekti. Otuz yılı aşkın bir süre çalıştığı İtalyan dergisi Epoca'nın 1953 yılında ilk kadrolu fotoğrafçısı oldu. 20. yüzyılın en önemli anlarını kadrajına alan De Biasi, 1956 yılında Macaristan da yaşanan kanlı ayaklanmayı tarafsız bir biçimde fotoğraflayıp yayınlayınca Çılgın İtalyan unvanını aldı. 1968'de her yeri saran öğrenci protestolarını görüntüleyip raporlar hazırladı. Yakaladığı yoğun ve hatırlatıcı karelerle siyasi ve tarihsel olayların yanı sıra New York'un unutulmaz manzaralarını, Orta Doğu'yu, Sibirya'yı, ünlü simaları ve İran Şahı'nın düğününü fotoğrafladı. Sinema ve mimariye ilgi duyan De Biasi'nin çalışmalarında İtalyan yeni-gerçekçiliğin etkileri hissedilir. Gelenekselliği, değişen dünyayla birlikte metropolün dinamizmini oluşturduğu kompozisyonlar eşliğinde oldukça yalın ve gerçekçi bir üslupla yansıtır. Mario de Biasi'yi ayrıksı kılan, sıradan bir görüntüyü de acıyı da aynı açıyla yakalayabilmesidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/italyanin-az-bilinen-7-sahil-kasabasi/\" ", "text": "Bahar geldi! Güneş daha fazla parlamaya başladı yüzümüzde! Ruhumuz iyileşmeye ve yeşermeye başladı! Doğanın konusuna ve tınısına doymaya hazırız artık! Bahar tatili için planlar yapılmaya başlandı bile. Biraz yurttan uzaklaşıp doğaya kulak verip, deniz kıyısındaki kayalara vuran güneş ile vakit geçirmek istiyoruz belki de. Yılın bu zamanında sizin de kulaklarınızda İtalyanca müzikler çalınır gibi oluyor mu hiç? Evet ise; kulağımızda umut dolu ezgilerle İtalya'nın o göz alıcı ve her daim insanın içinde bir bahar havası estiren sahil kasabalarına doğru yol alalım hep birlikte! Bu küçük İtalyan balıkçı kasabası yalnızca güzel olmakla kalmıyor aynı zamanda yıl içinde pek çok etkinliğe de ev sahipliği yapıyor. Yan yana dizili renkli evleri, restoran ve alışveriş dükkanlarıyla dolu küçücük bir kasaba Camogli. İki tane kıvrılan kıyısı var. Bir kıyıda plajın sonunda uzun yuvarlak çan tepeli bir kilise, diğer kıyısında ise balıkçı tekneleri. Romantizm kokan Portofino Yarımadası'nın batı tarafında yer alan bu kasaba aynı zamanda Genova manzarası ile insanı büyülüyor. Cefalu kuzey Sicilya'da bir kıyı kenti. Dağlarla kıyı şeridi arasında kalan Cefalu, Palermo'nun doğusunda, bir saatlik sürüş mesafesinde yer alıyor. Pastel renklerle bezeli bu kasaba, küçük olmasına rağmen oldukça popüler. Muazzam plajlara sahip! Aynı zamanda restoranları ve kaliteli gece hayatı ile de yaz aylarında turistlerin uğrak mekanı oluyor. Sicilya'nın en güzel plajlarından biri, en büyük Arap-Norman mimari başyapıtlarından biriyle yan yana. 12. yy.'dan kalma bir Norman Katedrali! Kasabadaki yapılarda gördüğümüz Norman, Arap ve İspanyol etkisi o kadar fazla ve bu muazzam ortaçağ kasabasının meydanları, sokakları ve kiliseleri o kadar güzel ki; yönetmen Giuseppe Tornatore'nin en sevilen filmi olan Cinema Paradiso'nun bazı bölümlerini burada çekmiş. Cinque Terre'nin en eski kasabalarından biri olan Manarola, diğer Cinque Terre köylerinden daha fazla üzüm bağları ile bezenmiş ve tatlı Sciacchetra şarabı ile ünlü bir kasaba. Balıkçılık, şarap yapımcılığı ve tırmanışa uygun dağlarıyla adından söz ettiren bu yer Aynı zamanda, paha biçilemez ortaçağ kalıntıları ile dolu. Yerlilerin 'Manarolese' olarak adlandırdıkları bir lehçeleri var. Riomaggiore'a olan yakınlığından dolayı, burası, turistlerin yanı sıra, İtalyan okul partileri için de mekan olarak kullanılıyor. Ayrıca burayı ziyaret ederseniz, Aşıklar Yolu anlamına gelen ünlü 'Via dell'Amore'de yürüyüş yapmayı da ihmal etmeyin. Polignano a Mare, Adriyatik Denizi'nin kıyısında yükselen ve Adriyatik'in nefes kesici manzarasını ayaklarınızın altında hissedebileceğiniz bir kasaba. Bembeyaz sokakları, büyüleyici kiliseleri ve turkuaz sularıyla nefes kesen bir plajıyla ünlü. İlki, uçurum dalışlarının merkezi olması ve 2010 yılında 45.000 kişiyi ağırlayan bir Red Bull dalış yarışmasına ev sahipliği yapması. İkincisi ve en lezizi, sıcak bir yaz akşamında mutlaka denemeniz gereken olağanüstü dondurması. Üçüncü olarak da uluslararası bir üne sahip tüm zamanların en kıpır kıpır hissettiren parçalarından, vazgeçilmez 'Volare!' parçasının buradan çıkmış olması! Çok sayıda klasik şarkı yazan ve söyleyen büyük sanatçı Domenico Modugno'nun bir eseri olan bu popüler hit, bu kasabadan çıkmış! Amalfi Sahili'nin ortasında, Positano ve Amalfi arasında, az bilinen fakat güzel kasana Praiano, yüzyıllardır sakin bir balıkçı kasabası olarak bilinen bir sahil beldesi. Diğer şehirlere buradan otobüs veya tekne ile kolayca ulaşılabiliyor. Amalfi Sahili'nde bir tatil için ideal bir bölge. 'SITA' otobüsleri ve feribotlarla Sorrento, Positano ve Amalfi'ye ulaşmak mümkün. Kafe mağaza ve restoranlarla dolu olan Praiano, etrafı sarp kayalıklarla çevrili eski bir korsan kasabası aslında. Burada Evanjelist Aziz Luka'ya adanmış bir katedral de var. Aslen 1588 yılında inşa edilmiş katedral, 1772 yılında Barok tarzında yeniden yapılmış. Tüm Amalfi Sahili boyunca geleneksel bir zanaat olan, el yapımı 'maiolica' çinileri ile de dekore edilmiş. İtalya'nın Amalfi Kıyısı tarafından, Tiren Denizi kenarında, 365 metre yükseklikte bir tepenin üzerine kurulmuş bir tatil kasabası olan Ravello, ikonik yamaç bahçeleriyle Amalfi Sahili'nin gizli bir hazinesi. Bizans ve Roma istilası Ortaçağ'da, Ravello'da birkaç başarılı tüccar yetiştirmiş. Bu tüccarlar, Villa Rufolo, palazzolar, Duomo ve Santa Maria a Gradillo ve San Giovanni del Toro kiliseleri gibi birçok önemli yapıyı; yani, Ravello'yu Ravello yapan bu yapıları inşa etmişler. Onların, mimariye olan bu katkıları Ravello'yu uykulu bir dağ mezrasından, adeta bir Ortaçağ harikasına dönüştürmüş. 13. yüzyıldan kalma, Mağribi tarzındaki teraslı bahçelere sahip evleriyle yüzyıllar boyunca ziyaretçilerini büyülemiş bu kasaba. Yazın Ravello Festivali'ndeki konserler için de bu harika teraslı mekanlar hala kullanılıyor. Ayrıca, ünlü aktörler, yazarlar, besteciler ve sanatçılar sığınmak ve ilham almak için buraya gelmişler. Ravello'dan etkilenen ünlü isimler arasında D. H. Lawrence, Richard Wagner, Greta Garbo, Winston Churchill ve Virginia Woolf da bulunuyor. Bu küçük İtalyan balıkçı kasabası yalnızca güzel olmakla kalmıyor aynı zamanda yıl içinde pek çok etkinliğe de ev sahipliği yapıyor. Yan yana dizili renkli evleri, restoran ve alışveriş dükkanlarıyla dolu küçücük bir kasaba Camogli. İki tane kıvrılan kıyısı var. Bir kıyıda plajın sonunda uzun yuvarlak çan tepeli bir kilise, diğer kıyısında ise balıkçı tekneleri. Romantizm kokan Portofino Yarımadası'nın batı tarafında yer alan bu kasaba aynı zamanda Genova manzarası ile insanı büyülüyor. Castelsardo, Sardunya'nın kuzey kıyısında, pitoresk bir tarihi kent. Tarihi ise 4000 yıl öncesine dayanıyor. Bir kale ile güçlendirilmiş bu eski yerleşim yeri, atmosferiyle ziyaret edenlere ilginç bir deneyim sunuyor. Castelsardo, batı Sardunya ile doğudaki adalar ve tatil köyleri arasında kalıyor. Castelsardo'nun kalesi olan Castello dei Doria, kasabanın en ünlü turistik yeri. Kalenin çeşitli odaları ve salonlarında, balık ağlarından tahıl depolama gemilerine kadar, her çeşit yerel dokuma ürünü içeren kasalar var. Aynı zamanda bu kale, on dördüncü yüzyılda birkaç yıl boyunca Sardunyalı bir kadın kahraman olan Eleanora d'Arborea'nın eviymiş. Her köşesinde ilginç ayrıntılar bulacağınız bu kaleyi ziyaret etmemek olmaz. İster bahar döneminde güneşin, kafelerin ve manzaranın tadını çıkarın, ister yazın plajların ve denizin keyfini! Her daim güzel, yemek ve manzara dolu İtalya kasabalarını bulduğunuz ilk fırsatta ziyaret etmenizi diliyoruz!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/iyi-fotograflar-hayatin-ozunden-bir-seyler-anlatir-bert-hardy/\" ", "text": "1941 ve 1957 yılları arasında Picture Post dergisinde yayınlanan çalışmaları ile tanınan Bert Hardy; hem gündelik yaşamı hem de savaş fotoğraflarını yansıtmasıyla yaşamın eşsiz bir kaydını sunuyor. Onun Londra ve Glasgow'daki yoksul mahalleleri; İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı'nın görüntüleri, kuşkusuz yirminci yüzyılın büyük belgeleri arasında yer alıyor. Savaşın yarattığı yıkımı, esir kamplarını sıkça kadrajına alan Hardy, savaş sonrası yoksul mahallelerde çalışarak sosyal sahnelerini belgeledi. Ortaya çıkan imgeler, bugün orada bulunan korkunç yoksulluğa rağmen, insan ruhunun gücünü gösteren klasikler olarak kabul ediliyor. Hardy bu fotoğraflar için önemli derecede eleştiriler aldı, çünkü yeni politika gereği fotoğraflarda halkın refah durumu iyi gösterilmeliydi. Fotoğrafçıların iyi fotoğraflar çekmek için pahalı ekipmanlara ihtiyaç duymadıklarını söyleyen Bert Hardy, 1951'de bir Kodak Box Brownie kullanarak Blackpool'un gezinti yollarında oturan iki kadının dikkatlice pozlanmış bir fotoğrafını çekti. Bu fotoğraf, savaş sonrası Britanya'nın ikonik bir görüntüsü haline geldi. Bu fotoğrafın bir diğer özelliği ise, her zaman kullandığı Leica'dan ziyade Box Brownie'yi tercih etmesiydi. Bunu iyi bir fotoğrafı, iyi yapan şeyin kamera olmadığını göstermek için yaptı. Bert Hardy'nin çalışmaları; kalabalık sokaklardan, yalnız bireylere, bomba veya molozlarının ortasında saklanmak isteyen çocuklara kadar uzanan minimal, hareketli kamusal sahnelere sahiptir. Hardy'nin fotoğraflarındaki yüksek kontrastlar, derin odaklı kompozisyonlar dramatik bir yapının oluşumunu sağlar. Özellikle kışın çekilen fotoğraflarda, kalabalıklara ve caddelere sinen sis, bu yapıyı daha da etkileyici hale getirir. Yoğun bir sis bulutu, arabaları, tramvayları, otobüsleri ve sokakları farklı karakterlerden oluşan canlı bir karışımla örter."} {"url": "https://sanatkaravani.com/iyi-hayaller-iyi-fotograflara-yol-acan-seydir-wayne-miller/\" ", "text": "İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin unutulmaz görüntülerini, Hiroşima'nın yıkılmasını ve 1940'larda Chicago'nun güneyindeki siyah topluluğun yaşadığı sıkıntıları kaydeden Wayne Miller, insanların yüzlerine odaklanarak bireylerin iç dünyasına yöneldi. Ünlü moda fotoğrafçısı Edward Steichen tarafından Amerikan Donanması'na fotoğrafçı olarak katılan Wayne Miller, 1945'te Japonya'nın teslim edilmesinden hemen sonra harap olmuş şehre giriş izni verilen ilk fotoğrafçıların arasında yer aldı. Miller savaşın tecrübesiyle, fotoğrafı sosyal ve politik değişimi etkileyebilecek bir araç olarak görmeye başladı. Savaş sonrası Chicago'ya dönen sanatçı, üç yıl boyunca Güneyden gelen siyahilerin göçlerini ve onların hayatlarını; inşaat işçilerini, kenar mahallelerde yaşayan aileleri kadrajına aldı. Miller, konularına sadece sanat nesnesi olarak bakmadı. İnsan duygularını ve deneyimlerini yakalamaya çalışarak, 20. yüzyılın ortalarında geçiş sürecinde olan bir dünyayı yakaladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/izlemeniz-gereken-en-iyi-15-animasyon-film/\" ", "text": "İzlemeniz Gereken En İyi 15 Animasyon Film! İçindeki çocuğu hala kaybetmeyenler ve de çocuklar burada mı? İşinizden, okulunuzdan ya da hayat uğraşınızdan bıktığınızda koşabileceğiniz animasyon filmleri sizler için listeledik. Hayal gücünüzü ve de komedi ihtiyacınızı doyururken aynı zamanda dersler vererek düşündüren animasyonlar, şüphesiz büyük küçük fark etmeksizin herkese dokunur. Yaratıcılığın yüksek seviyelerde olduğu bu yapımlarda ailecek eğlenebilir ve bazı kavramların farkında beraber varabilirsiniz. 2 ana film, 2 kısa filmden oluşan Karlar Ülkesi; Elsa ve Anna kardeşlerin hikayesini anlatıyor. 2 filmden oluşan Sevimli Canavarlar, kendilerine ait bir dünyada yaşayan sevimli canavarların dünyasının insanlarla karıştığında yaşanan hikayeyi anlatır. 2 filmden oluşan, komedi ve süper kahraman filmidir. Film, güçlerini gizlemek zorunda kalan bir süper kahraman ailesini anlatır. Gelecekteki yaşamı konu alan film, terk edilmiş dünyada yalnız kalan bir çöp düzenleme robotunun başından geçen olayları aktarır. 4 filmden oluşan seride, bir çocuk olan Andy'nin oyuncakları, kovboy Woody'nin önderliğinde gizlice canlanmaktadır. Bir gün oyuncaklarının arasına son model Buzz-lightyear katılır. Böylece oyuncaklar arasında savaş başlar. 3 filmden oluşan seri, ejderhalarla beraber yaşayan insanların dünyasını anlatır. Baş kahramanlar Huccip ve Dişsiz kendilerini maceraların ortasında bulacaktır. Moana, Antik Polenezya'da yaşayan bir kabile şefinin cesur kızıdır. Çalınan bir kalp yüzünden ülkesine gelen laneti kaldırmak için mücadele verecektir. Animasyon ve live-action olarak iki şekilde çekilen film, yavru bir aslan olan Simba'nın, babası Mufasa'nın ölümünün ardından amcasıyla yaşadığı krallık savaşını aktarır. 2 filmden oluşan Rio, evcil bir kuş olan Mavili'nin soyunu kurtarmak için Harika adlı aynı türden kuşla buluşması ve sonrasında gelişen olayları aktarır. Oscar ödüllü film, bir müzik öğretmeni olan Joe Gardner'ın kazara ölmesi sonucu, ölüm sonrası yaşamla ve oradaki ruhlarla buluşmasını anlatır. Çok önemli bir konser teklifi almış olan Joe, bir yolunu bulup dünyaya geri dönmek için çabalayacaktır. Oscar ödüllü film, Miguel'in ölüler diyarındaki macerasını anlatır. Miguel'in en büyük kahramanı efsanevi Meksikalı gitarist Ernesto de la Cruz'dur. Ancak Cruz hayatın kaybetmiştir. Miguel, bir gün ünlü müzisyenin gitarını bulur. Gitarı çalması onu Ölüler Diyarı'na götürecektir. 2 filmden oluşan seri, akvaryum balığı Nemo'nun bir gün derin sulara kaçmasını anlatır. Okyanusun göründüğü gibi olmadığını bilen babası da onu arayıp kurtarmaya çalışacaktır. Carl ve Ellie mutlu yaşlı bir çifttir. Bir gün Ellie vefat eder ve Carl kendini Ellie'nin dünyayı gezme hayalinin içinde bulur. Böylece olaylar başlar. 4 filmden oluşan Şrek, yeşil bir dev trolün hikayesini anlatır. Arkadaşı eşek ile yollara koyulan Şrek, hayatının aşkı prenses Fiona ile karşılaşacak ve kendini bir kehanetin içinde bulacaktır. 5 filmden oluşan Buz Devri, sıra dışı bir hikayeyi aktarır. Bir insan yavrusunu ailesine kavuşturmak için yola çıkan; soyu tükenmekte olan bir mamut, şapşal bir miskin ve kurnaz bir kaplanın yolculuğunu anlatır. Şüphesiz döneminin en etkileyici animasyonlarından birisidir. Son zamanlarda beni en çok güldüren animasyonlardan biridir. Gelecekte robot üreten bir fabrikanın robotlarının dünyayı ele geçirmesiyle başlayan olayları aktarır. Katie ve ailesi bu istiladan kurtulmaya çalışırken tekrar aile olmanın farkına varacaktır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/izlemeniz-gereken-en-iyi-15-fantastik-film/\" ", "text": "İzlemeniz Gereken En İyi 15 Fantastik Film! İnsanların en önemli özelliklerinden biri şüphesiz hayal kurmaktır. Kendi gerçeği dışında gelişebilecek olaylar, doğaüstü durumlar ve insanın iç dünyası; insanın kendi monoton hayatından uzaklaşmasına birer araç olabilir. Kimi zaman hayal gücü yüksek yazarların kaleminden kimi zaman yaratıcı senaristlerin kaleminden çıkan hikayeler, farklı evrenlerin kapılarını aralarlar. İnsan beyninin algılayabildiğinin ötesinde olan bu evrenler, bizi kendi gezegenimizden alarak fantastik bir diyara taşırlar. Hayal üretmeyi başaran, bu hayali neredeyse gerçekmiş gibi kozmosumuza taşıyan, bizi bu dünyalara inandıran kişiler, detaylarla seviyeyi çok üst noktalara taşırlar. Tabi bunu başaranların sayısı çok fazla olmasa da neyse ki başaranlar azımsanmayacak ölçüdedir. İki filmden oluşan Alice Harikalar Diyarında, hayal gücü herkesten kuvvetli olan Alice'in, çocukluğundan kalan sihirli dünyasına yolculuk yapmasını anlatır. Beyaz tavşanı takip eden genç kız, eski dostlarının düzenlediği çay saatlerine katılır. Mad Hatter, Red Queen ve çok daha fazlasının yer aldığı hikayede Alice'i, iyi hikayeler kadar tehlikeli maceralar da bekler. 1995'teki orijinal hikayeden esinlenilerek çekilen Jumanji'nin yeni serisi iki filmden oluşur. Bir grup okul arkadaşının, TV ekranından geçerek bir video oyununda sıkışmasını anlatır. Birbirlerini çok da tanımayan gençler, oyunda büründükleri karakterlerin özelliklerini keşfederek hayatta kalmaya çalışırlar. DCEU'nun prodüksiyonuna oldukça emek harcanmış filmi Aquaman, bizleri Atlantis Krallığı'nın ışıltılı derinliklerine davet eder. Kraliçe Atlanna ve insan Thomas'tan dünyaya gelen melezimiz Aquaman, deniz ve kara dünyası arasındaki savaşta önemli rol alacak, Atlantis tahtı için savaşacaktır. İkinci filminin geleceği de açıklanmıştır. C. S. Lewis tarafından kaleme alınan ve 7 kitaplık bir roman serisinin uyarlaması olan Narnia Günlükleri, 3 filmden oluşur. Başka bir dünyaya açılan bir gardırop kapısından geçen çocukların maceralarını anlatır. Savaş nedeni ile ülkeleri tahliye edilen Pevensie ailesi, zor durumdadır. Anneleri tarafından bir profesörün yanına bırakılan dört kardeşten Lucy, kendisini Narnia topraklarına götüren bir elbise dolabı keşfeder. Narnia evrenine açılan kapı ile tüm hikaye başlar. Uyuyan Güzel masalının farklı bir uyarlaması olan Malefiz, 2 filmden oluşur. Masala, kötü tarafın bakış açısıyla bakan film, Malefiz adlı bir yaratığın hikayesini anlatır. Barışçıl bir orman krallığında büyüdüğü için huzurlu bir hayata sahip olan Malefiz, görkemli siyah kanatlara sahip güzel, saf ve genç bir kadındır. Fakat gün gelir ve kral Stephan tarafından toprakları tehdit edilir. Bu noktadan sonra değişen Malefiz, acılarının intikamı için uğraşacaktır. J. K. Rowling tarafından yazılan Harry Potter roman serisinin öncesini anlatan Fantastik Canavarlar, 2 filmden oluşur. İlk film, büyülü yaratıkların neler olduklarını ve nerede bulunduklarını anlatır. İkinci film ise Hogwarts tarihine giderek Albus Dumbledore ve Gellert Grindelwald'ın savaşına odaklanır. Üçüncü film, yapım aşamasındadır. Bir yıldızın kalbinin peşine düşen bir grup cadının, taht varislerinin ve bir kasaba gencinin hikayesini anlatan Yıldız Tozu, bizi yeryüzünden gökyüzü dünyasına davet eder. Bir yıldız olan Yvaine, yeryüzüne düşerek insan formuna bürünür. Yolu Tristan adlı genç ile kesişen Yvaine, bir dizi maceranın içinde kendini bulurken aşık olmanın nasıl bir his olduğuna şahit olacaktır. Masallar diyarının kapılarını sonsuza kadar açan film, şimdilerde bir aile babası olan Edward Bloom'un gençliğinde tanıştığı dostlarını seyirci ile tanıştırır. Sürekli gerçeküstü hikayeler anlatan Bloom'a inanmayan oğlu Will, bu durumdan oldukça rahatsızdır. Her türlü masalın içinden geçmiş olan Bloom'un hikayeleri, hayal gücü ile neler gerçekleştirilebileceğinin en büyük kanıtı olacaktır. J. R. R. Tolkien tarafından kaleme alınmış olan Hobbit'in uyarlaması olan seri, 3 filmden oluşur. Yüzüklerin Efendisi film serisinin öncesini, tek yüzüğün nasıl bulunduğunu anlatır. Orta Dünya'da yaşayan hobbit Bilbo Baggins'in, büyücü Gandalf ve 13 cüce ile atıldığı macera, seyirciyi dünya dışı ülkelere konuk eder. Hikayenin sınırları ulu ejderha Smaug'un topraklarına kadar ulaşır. Kitapların insanların hayatındaki önemini anlatan film, Ofelia isimli bir kız çocuğunun Pan isimli bir yaratık ile karşılaşmasıyla gelişen olayları aktarır. Annesi ile birlikte üvey babasının malikanesine taşınan Ofelia, kendini oldukça yalnız hisseden bir çocuktur ve sığındığı tek yer kitaplarıdır. Ofelia, varlığını bile bilmediği yerlere girerek Pan'in bulmacasını çözmeye çalışacaktır. Toplamda 5 filmden oluşan Karayip Korsanları, Kaptan Jack Sparrow ve düşmanları etrafında gelişen olayları anlatır. Siyah İnci adlı gemisi ve mürettebatıyla okyanuslara açılan Sparrow, suların yüzeyinden altına kadar girmedik yer bırakmaz. Doğaüstü yaratıklar, efsaneler ve lanetler korsanların rutini haline gelir. J. K. Rowling tarafından kaleme alınan dünyaca ünlü Harry Potter kitap serisinin uyarlaması olan film serisi, son filmi iki bölümden oluşmak üzere toplamda 7 filmden oluşur. Harry Potter isimli mugglelar arasında yaşayan bir çocuğun, sihir dünyasına girmesiyle başlayan olaylar, izleyiciye kocaman bir evren sunar. Tamamen kendi dilini, ırkını, kültürünü oluşturan Harry Potter dünyası, maceralarının yanında büyük bir dram da sunar. Küçükken anne-babasını kaybeden Potter, sandığından kat kat büyük bir misyon edinmek zorunda kalır. Hogwarts ve büyü dünyasının ismi bile anılmayan kötüsü Voldemort'a karşı gelmek, Harry ve arkadaşları için çok uzun ve gizemli bir yolculuğa sebep olacaktır. May the force be with you! Orijinal bir senaryodan üretilen Yıldız Savaşları serisi, toplamda 9 filmden oluşur. 2 tane de yan filmi bulunan serinin, çok sayıda animasyonları ve dizileri de bulunur. Çok uzun bir zaman önce, çok çok uzak bir galakside başlayan olaylar, temelde iki gücün, galaksiler arasındaki savaşını konu edinir. Force adı verilen ilahi inanış; karanlık ve aydınlık taraf olarak ikiye ayrılır. Işın kılıçlarının savrulduğu savaşta, Darth Vader ve Darth Sidious, sith'leri temsilen karanlık tarafta yer alırken; Yoda ve emrindeki Obi-Wan Kenobi gibi jedi'lar, aydınlık taraf için savaşırlar. One ring to rule them all. İşin şakası bir yana, detayları fazlaca düşünülmüş olan film, yapım yılının çok ötesinde bir yere sahiptir. Arkadaşlık, fedakarlık, vefa, cesaret, sevgi, aşk ve daha birçok değerin kapsamını irdeleyen hikaye bununla kalmaz ve bunu şiirsel görseller ile sergiler. Burada yönetmen Peter Jackson'ın rolü asla yadsınamaz. Bizi dünyadan alır ve Orta Dünya'nın gizemlerine bırakıverir. Geriye, Rohan ülkesi kralı Theoden'in, Pelennor Çayırı Savaşları'nda geçen efsanevi konuşmasına hayran olmak kalır. Patrick Ness tarafından yazılan aynı adlı romanın uyarlaması olan Canavarın Çağrısı, genç bir erkek olan Conor'un annesinin hastalığı ile olan mücadelesini aktarır. Uzun yıllar boyunca annesinin kanserle mücadelesine tanık olan Conor'ın hayatı, normal yaşam süren çocuklardan farklı seyretmiştir. Şimdi hastalıkta gelinen son noktada Conor, kaçacak bir sığınak arayacak; bu sığınak geceleri yanına uğrayan dev bir ağaç ve hikayeleri olacaktır. Şimdilik bizden bu kadar, hayal kurmayı unutmayın! Not: Marvel filmlerinin listede yer almayıp Aquaman'in yer almasının sebebi Atlantis Krallığı evreninden ötürüdür. Ayrıca bakınız: İzlemeniz Gereken 10 Bilim Kurgu Dizisi!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/izole-edilmis-bir-halkin-fotografcisi-costas-balafas/\" ", "text": "Kırsal yaşamın, dağların, yolların fotoğrafçısı Kostas Balafas... Modern Yunan fotoğraflarının önemli temsilcisi olan Balafas, tarihi fotoğrafların yanı sıra; özellikle Epirus bölgesinde izole edilmiş köylü halkı yaşamını yansıttığı fotoğraflarla dikkatleri üzerine çekti. Balafas'ın döneminde, erkeklerin çoğunun savaşta olması sebebiyle fotoğrafların çoğunda kadınlar vardır. Sokaklarda, köylerde, kiliselerde, dağlarda kısacası Yunanistan'ın her bölgesinde kadrajın içerisindedirler. Sanatçı, partizanları fotoğraflamak için iç savaş dönemi partizanların arasına katıldı. Onun kırsal alandaki yaşama dahil oluşu fotoğraflarına olağan üstü bir yetkinlik kazandırdı. Bununla birlikte fotoğraflarda kişisel hikayeler baş göstermeye başladı. Sanatçı fotoğraflarında neredeyse hiç kurguya başvurmadı. Nitekim bunun sebebi; döneminde yaşanan savaşların, yoksulluğun tam da ortasında yer almasıydı. Balafas'ın siyah-beyaz baskıları bir başyapıt niteliğindedir. Fotoğrafa yüklenen derinlik, doğal hikayelerin içerisinde adeta bir resim gibidir. Yunanistan'ın adalarını, köylerini, dağlarını gördüğümüz bu sonsuz, ucu bucağı bilinmez puslu coğrafyanın içerisinde bir bilinmezlikle kayboluruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kabusun-sanatla-dansi-nicolas-buno/\" ", "text": "1993 doğumlu New Yorklu sanatçı Nicolas Bruno, 7 yaşında geçirdiği uyku felci hastalığı ile görmeye başladığı kabuslarını, kendi objektifinden bizlere ulaştırmayı başaran yetenekli bir fotoğraf sanatçısı. Yaşadığı bu hastalık ile gördüğü kabus ve halüsinasyonları insanlara aktarabilmeyi, kendisi için bir terapi ve çıkış yolu olarak görüyor. Uykusunda edindiği kişisel deneyimi gerçeküstü kompozisyonları ile ruhumuzun derinliklerine inerek aslında hayatın içinden gelen mücadeleyi kadrajına sığdırıyor. Genç sanatçı, yeni bir fotoğraf serisine başlarken tuttuğu rüya günlüğünden analizler ile yola çıkıyor. Uykusunda yaşadığı deneyimlerinden beslenen sanatçı, uyanma ve uyku arasındaki durumun somutlaşmış halinin fotoğrafını çekiyor. Yaratıcı süreci uzun ve dikkatli bir planlama ile başlasa da ancak çekim sürecinde birçok kompozisyonu doğaçlama ve deneme yöntemleriyle geliştiriyor. Hem kahraman hem de düşmanı kendisinin oynadığı ve kaçışın mümkün olmadığı bu sahnelerden, sıra dışı kompozisyonları ile eserlerini bizlere aktarmaya devam ediyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kadimlerin-sistine-sapeli-amazonun-uyur-guzeli/\" ", "text": "Güney Amerika'da yaklaşık 5,5 milyon km2'lik bir alanı kaplayan Amazon Ormanları, insanlığa sadece oksijenini bahşetmenin, binlerce canlıya ev sahipliği yapmanın yanı sıra sanatı da kanatları altına almışa benziyor. Cümle çoğunuza çok ilginç gelebilir fakat Amazon Ormanları kadim bir tarihi binlerce yıldır hiç bozulmadan koruyarak, şaşkınlığa neden olan bu yapıyı bizlere sunmuş. Ona Kadimlerin Sistine Şapeli diyorlar. Kolombiyalı ve İngiliz arkeologlar tarafından Amazon Ormanları'nda 8 millik bir uçurumun üzerinde keşfedilen bu eşsiz sanat koleksiyonu, tarih sayfalarında yerini alacağa benziyor. Aslında geçen yıl keşfedilen bu yapı, büyük bir gizlilikle korunarak bu ay yayınlanan Jungle Mystery: Lost Kingdoms of the Amazon adlı belgesel projesi kapsamında gözler önüne serildi. Kolombiya'nın Serrania de la Lindosa bölgesinde keşfedilen bu göz alıcı yapıya, 2 saatlik bir araba yolculuğu ve 4 saatlik bir yürüyüş sonucu ulaşılabiliyor. Arkeolog ekibi bu yapıyı keşfettikleri anda saatlerce çığlık attıklarını ve gözlerine inanamadıklarını anlatıyorlar. On binlerce resimden oluşan yapı tarih öncesi hayvana, bitkiye ve o döneme ait yaşama dair birçok ögeyi de içinde barındırıyor. Tarihi ve aynı zamanda çok önemli bir kültür keşfi olan bu yapı, belki de yıllarca bir incelemenin sonunda tamamen bir keşif olarak adlandırılabilecek. Daha yolun başında olduklarını ileten arkeoloji ekibi, Dünya'nın nadir keşiflerinden birine imza atmaktan oldukça mutlular. Bilimsel olarak da çokça bulgunun bulunduğu Kadimlerin Sistine Şapeli, zorlu bir araştırmanın da yaşanacağı ve ekibe zorluk çıkaran bir konumda da bulunuyor. Uçurumun kenarına işlenen bu yapı insan gayreti ile birlikte droneların yardımıyla da inceleniyor. Bulguların nesiller boyunca süreceğini belirten ekip, şimdiden bazı halüsinojenik bitkilerin, bungee jumping yapan insanların tasvirlerine ek olarak aşı boyası pigmentlerinin izlerini buldular. Daha çok keşfedilecek izimiz, insanoğluna dair inanılmayacak yerlerin olduğu küçük Dünya'dan eşsiz Kadimlerin Sistine Şapeli'ni sizler için derledik."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kahve-kokulu-yesil-kasaba-salento/\" ", "text": "Kolombiya'nın batısındaki Quindio bölgesindeki kasaba Salento, kahve bahçelerinin arasında, kolonyal bir mimariye sahip saklı bir cennet. Rengarenk sokakları ve eşsiz doğası ile turistlerin de ilgisini üzerine çekiyor. Dünyanın en güzel kasabaları arasında gösterilen yemyeşil dağlarla çevrili Salento'nun dar ve yokuşlu sokakları görenleri büyülüyor. Ziyaretçiler sık sık durup fotoğraf çekmekten kendilerini alamıyorlar. 1842'de kurulmuş ve genellikle beyaz, ancak kapı ve pencereleri parlak renklerle süslü evleriyle Salento'da şu anda 7.000 kişi yaşıyor. Salento, Quindio'nun en eski şehirlerinden biridir. Deniz seviyesinden 1900 metre yüksekliktedir ve bu noktadan itibaren, çevredeki dağları şehrin herhangi bir noktasından rahatlıkla görebilirsiniz. Quindo kentinin başkenti olan 'Armenia'nın 24 km kuzeydoğusundaki dağların arasında yer alan bu küçük kasaba, kahve üretimi, alabalık yetiştiriciliği ve giderek ilginçleşen sokakları, tipik paisa mimarisi ve muhteşem Valle de Cocora'ya olan yakınlığıyla turistlerin ilgisini çekiyor. Salento yadsınamaz güzellikte bir yer. Başka bir zamana, başka bir yaşam biçimine kapı açan bir havası var. Bu küçük kasaba uzun zamandır Kolombiyalıların da tatil rotası haline gelmiş. Ayrıca, turistler için de popüler bir destinasyon. Fakat turist trafiğinin artmasına rağmen, Salento kendi otantik ruhundan hiçbir şey kaybetmemiş. Kolombiya'nın kahve bölgelerini keşfederken kendinizi ödüllendirmek için es geçmemeniz bir yer Salento. Hem Cocora Vadisi'ne hem de çeşitli kahve çiftliklerine yakın bir konumda. Ancak şehrin kendisi de görülmeye değer bir cazibe merkezi tabii. Merkeze yakın sokaklar, çoğu küçük balkonlara sahip renklerle bezenmiş eski binalarla kaplı. Salento hafta sonları daha da canlanıyor. Yerli turist akınına uğruyor. Sokaklar müzikle dolup taşıyor. Çocuklar panayır gezintileri yapıyorlar. Salento, Kolombiya'dan güneye doğru Popoyan veya Cali'ye giden yol üzerinde kahve üçgeninde bulunan eski bir sömürge şehri. Ancak, oldukça yalıtılmış ve kahve bölgesindeki diğer kasabalar gibi gelişmemiş. Şoföre Salento'ya gitmek istediğinizi söyledikten sonra, yolculuğunuza fazladan bir saat ekleyerek Armenia'ya kadar götürmek yerine, sizi otoyoldaki bir kavşakta bırakıyor. Kavşaktan bineceğiniz küçük bir otobüsle, 15 dakika daha yol giderek Salento merkezine ulaşabiliyorsunuz. Los Nevados dağlarının eteklerini örten bu inanılmaz vadi doğa manzarası ile insanı büyülüyor. Burada birçok yürüyüş parkuru var. Reserva Natural Acaime ise bunlardan yalnızca biri. Bu 2,5 saat uzunluğundaki yürüyüş, ormanın ortasında kocaman palmiye ağaçları ile adeta dans ediyorsunuz. İçlerinde kayboluyorsunuz. Los Nevados Ulusal Tabiat Parkı'nın bir parçası olan Cocora Vadisi, Kolombiya'nın ulusal ağacı sayılan balmumu ağaçlarının olduğu bir bölge. Quindio'daki balmumu ağaçlarının merkezi. Aynı zamanda insanlar tarafından bilinen en uzun palmiye ağaçları da bu bölgede. Bu parka, Salento'nun meydanından bir jeep'e binip varabilirsiniz. Yolculuk süreniz ise yaklaşık bir saat. Kaliteli kahve söz konusu olduğunda Kolombiya vazgeçilmez ve inkar edilemez lezzette kahve üretimi yapan yerlerin başında. Hatta en başında geliyor. Ülkenin en önemli kahve bölgesinde bulunan Salento'da ziyaretçiler için en önemli etkinlik de haliyle, kahve bahçeleri arasında bir gezintiye çıkmak oluyor. Yerel kahve üreticileri tarafından düzenlenen turlarla, kahvenin dalından fincana kadar uzanan hikayesi uygulamalı olarak anlatılıyor. Turun sonunda ise ülkedeki kahve kültürü, tarihi ve gündelik hayata etkilerini dinlerken burnunuzdaki o kahve kokusu asla gitmiyor. Siz de, Salento'nun çevresindeki bölgeleri kapsayan kahve tarlalarının etrafında bir tur atın, dünyanın en iyi kahvelerinden birini yudumlayın ve o kahveyi sabah içtiğiniz zaman ne kadar mutlu olabileceğinizi düşünün. Calle Real'in sonunda bir dizi merdiven bulunuyor. Buradan küçük puebloyu ve çevredeki muhteşem manzarayı daha rahat izleyebiliyorsunuz. En iyi zaman sabah gün ağarırken tırmanmak. Berrak gökyüzü insanı bir masala sürüklüyor. Salento'da iklim ılıman (ortalama 15 C) ve genelde yağmurlu. Tahminen her gün yağmur yağıyor. Yağmura maruz kalmanız neredeyse garanti olduğundan için yağmurluk veya şemsiye götürdüğünüzden emin olun. Şehrin kendisini keşfetmeniz için bir öğleden sonranızı ayırın. Şehirde, çevredeki vadilere bakan 3 ana görüş açısı var ve buralara kolaylıkla ulaşılabiliyor. Şehrin geri kalanı mağaza ve restoranlarla dolu. Oldukça turistik olsa da, Salento, yerlilerle sohbet etmek ya da birkaç yerel mağaza gezmek için ideal. Salento, alabalığı ile iyi bilinir ve hemen hemen her restoranda alabalık yemeği tadabilirsiniz. Bu yemekler, Patacon olarak adlandırılan kızarmış muz ile servis edilir. Umarım bir gün hepimizin yolu bu kahve kokulu cennete düşer de, daha ayık sabahlara uyanırız!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/kan-kirmizisi-renk-edvard-munch/\" ", "text": "1863 tarihinde Norveç Oslo'da doğan Edvard Munch, ekspresyonist resim anlayışının temsilcilerindendir. Bir süre Empresyonist ressamlarla ilgilenen sanatçı, Christiania'da Sanat ve Meslek Okulu'na yazıldı. Heykeltıraş Julius Middelthun ile ressam Christian Krogh'tan dersler aldı. Munch, asıl adı Skrik olarak bilinen Çığlık isimli Tablosuyla tanındı. Annesini ve kız kardeşini veremden kaybeden Munch, belki de bu olayların etkisiyle ilk yıllarda resimlerinde karamsar duyguları işledi. Eserlerinde daha çok hayat, aşk, korku, ölüm, melankoli ruhsal ve duygusal konulara yer verdi. Bu nedenledir ki sanatçının ilk eserleri karanlık, ürkütücü ve huzursuzdur. Yaşamının son yıllarına doğru ise bu duyguların yerini yaşama sevinci almıştır. Çığlık adlı tablosunda, ön planda ızdırap çeker gibi görünen bir figür, arka planda ise Ekeberg tepesinden Oslofjord'un görünümü yer alır; Oslofjord göğü kan kırmızısı rengindedir. Günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir, bu sırada ise güneş batmaktadır ve kan kırmızısı rengindedir. Ressam kendini yorgun hissetmiş ve trabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir. Ressam bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini günlüğünde dile getirmiştir. Ressam bu resmi yaparken hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür. Amerikan sanat tarihçisi Robert Rosenblum'a göre, bu resimdeki insan figürünün yüzü Paris'teki Musee de l'Homme'da bulunan Peru'dan gelmiş olan mumyanın yüzünden etkilenerek yapılmıştır. Munch'ın Modonna adlı eserinde de kırmızı rengi kullandığını görürüz. Munch'ın, güzellik, saflık ve mükemmellik duygusuyla yola çıkarak yapmış olduğu bu resim büyük tartışmalara neden olmuştu. Kimi yorumculara göre acı ve tutkuyu simgeleyen kırmızı rengini, kadının dudaklarında ve başının üzerindeki kemerde kullanarak eserin temasını güçlendirmiştir. Kutsal Meryem'in dinginliğini, sakinliğini ele alan tablo kimilerine göreyse Meryem'den çok hazzı ve cinselliği çağrıştırıyordu. Sanatçının bazı tablolarında hasta olan kız kardeşini resmettiği düşünülmektedir. Yalnızlık ve hüzün her daim resimlerinde hissedilir. Munch'ın Alman Ekspresyonizmin gelişmesine büyük katkıları olmuştur. Ancak sanatçının Alman müzelerdeki 82 eseri 1937 de Naziler tarafından yoz sanat olarak tanımlanmış ve toplattırılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kaplumbaga-terbiyecisi/\" ", "text": "Sorunun sahibi gazeteci Emre Aköz. Müzeci, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun 5 trilyona (günümüzdeki karşılığıyla 5 milyona) satıldığı zamanlarda yazdığı bir makalenin başlığıymış. Soru sorulmuş ama üzerine pek fazla düşülmemiş. Fakat zamanı geldiğinde Osman Hamdi'nin torunu Edhem Eldem'in soruyu ele aldığını ve cevabını aradığını göreceğiz. Eldem, bulduğu bilgiler ışığında bir makale yazarak tablonun asıl ilham kaynağı hakkında bizleri aydınlatmış. Bu önemli meseleye gelmeden önce değinmemiz gereken mesele ise tablonun ismi. Açık artırmada açılış fiyatının pek üstünde bir fiyata satın alınmasından sonra yerli Mona Lisamız olan tablonun ismi bir hayli değişmiş. Paris'te bir sergide teşhir edilen tablonun ismi L'Homme aux tortues olarak geçmekteymiş. Yani tablonun ressamı ona Kaplumbağalı Adam ismini vermiş. 1912'de Ressamlar Cemiyeti Gazetesi'nde ise tablodan Kaplumbağa Mürebbisi olarak bahsedilmiş. Birkaç sene sonra Lucy Garnett kitabında aynı tabloyu The TortoiseCharmer olarak sunmuş. O günden bugüne de isim bu terim üzerinden günümüze ulaşmış ve Kaplumbağa Terbiyecisi olarak kalmasına sebep olmuş. Maalesef ki aynı isimlendirme sorunu Osman Hamdi'nin diğer tabloları için de hala geçerli. Mesela 1908'de yaptığı Silah Taciri tablosunun asıl adının Keskin Kılıç olduğu saptanmış. Görüldüğü üzere Osman Hamdi'nin pek çok tablosu kendi isminin dışına çıkarılmış. Anlıyoruz ki insanların kattıkları yorumlarla beraber bahsettiğimiz tablonun ismi değişerek bugünkü halini almış. Yani aslında Osman Hamdi sadece kaplumbağalı bir adamı resmederken ondan sonraki kişiler tabloya yeni bir boyut kazandırmışlar. Çünkü tablo için yapılan yorumlar terbiyeci baz alınarak yapılmış. Eldem de bu terbiyeci nedir, neyin nesidir diye yola çıkarak gerçek bilgilere ulaşmış. Eldem'in verdiği bilgileri sunmadan önce biraz da tablo ile ilgili yorumlara göz atmak gerektiğine inanıyorum. Bilindiği üzere Osman Hamdi Bey çağının ilerisinde, Batılı vizyonuna sahip bir Osmanlı vatandaşıydı. Osman Hamdi'nin bu aydın karakteri tablolarının yorumlanmasında etkili olmuştur. Kaplumbağa Terbiyecisi ile ilgili ilk yorumlar Osman Hamdi'nin müzeciliği zamanında çektiği sıkıntılar ile alakalı olmuştur. Eczacıbaşı Sanal Müzesi'nin açıklamasına göre; Lale Devri'nde Sadabad eğlencelerinde kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi verilir ve kaplumbağalarla bağ kurulur. Bunun yanında yönetici olan Osman Hamdi Bey'in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanır. Ayrıca tablo klasik oryantalist tablolarına rağmen bir hayli sadedir. Kaplumbağa terbiyecisinin düşünceli duruşu, sabır isteyen çok zor bir uğraş içinde olduğunu belli eder. Bu kalın kabuklu ve ağır kanlı mahlukları zor kullanarak terbiye etmek güç olduğundan, derviş ney üfleyerek ve nakkare çalarak kaplumbağaları eğitmeyi düşünmektedir. Osman Hamdi Bey'in kendisiyle özdeşleştirdiği kaplumbağa terbiyecisinin elindeki tek araç, tabloda müzik aletleriyle simgelenmiş olan sanattır. Osman Hamdi Bey, Arkeoloji Müzesi ile Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kuruluşu ve Asar-ı Atika Nizamnamesi'nin çıkarılması gibi girişimlerinde karşılaştığı güçlükleri ve toplumun değişmeye karşı olan direncini ima etmektedir. Kaplumbağa Terbiyecisi isimli tablosunda kendisini, içinde yaşadığı düzenin hayal kırıklığına uğrattığı bir eğitici olarak resmeder. Bu tabloda hafifçe eğilmiş, verdiği yaprakları yemekte olan öğrencilerini izlemektedir. Ne yazık ki Osman Hamdi'nin öğrencileri, çaldığı neyin sesini işitecek kulaklardan yoksundur; ayrıca boynundaki aletin darbelerini hissetmelerini önleyen sert kabukları vardır. Müzeye açık bir gönderme içermemesine karşın bu tablo, Osman Hamdi'nin Osmanlı toplumunda üstlendiği eğitimci rolüne alegorik bir gönderme işlevi görebilir. Osman Hamdi, eğitim araçlarına sahiptir ama öğrencileri onun talimatlarını algılayabilecek kapasiteden yoksundur. Osman Hamdi'nin mektubuna göre; 1869 yılında Edhem Paşa, Bağdat'ta görevde bulunan oğlu Osman Hamdi'ye Le Tour du Monde'un o seneye ait ilk cildini yollamış ve oğlu da bunu okumuştur. 1906 yılında ise Osman Hamdi, dergideki gravürü Osmanlı ortamına uyarlayarak bir tablo haline getirmiştir. Ve Osman Hamdi, gravürü adapte ederken işin esasını oluşturan terbiye meselesini tamamen ortadan kaldırmış, terbiyeciyi sıradan bir adama çevirmiştir. İşte tablonun gerçek ilham kaynağı bu gravürden ibarettir! Not: Yazı için Edhem Eldem'in 2009 tarihli Ressamlar, Kaplumbağalar, Tarihçiler... isimli makalesinden; bazı resimler için Arif Müfid Mansel arşivinden yararlanılmıştır. Görsellerin hakkı Sanat Karavanı'na aittir. İzinsiz kullanmayınız."} {"url": "https://sanatkaravani.com/karanlik-dunyalardan-bir-haykiris-furug-ferruhzad/\" ", "text": "Füruğ. Aydınlık ve ışık anlamına geliyor. Nur ve parıltı. Fakat çağdaş İran şiirinin en güçlü sesi Füruğ Ferruhzad 32 yıllık kısa yaşamı boyunca adını taşıdığı aydınlığı asla hissedemeyen ve karanlıklarda boğulmaya mahkum edilmiş buruk bir ruh. Bu dünyada, kimselere yük olmayan o naif, aydınlık varlığına asla yer bulamamış ve kendini şiirde arayan bir göçebe. Bir yolcu, bir sırdaş, bir dost ve içi hüzün dolu bir boşluk. Acının vücut bulduğu kederli bir ruh, bir kadın, sen ve ben. Füruğ Ferruhzad için sadece, 32 yıllık bir yaşama şiirler sığdırmış bir şair demek çok sığ bir tanım olacaktır. Sanatçı, İran'ın en baskıcı döneminde muhalif ve aynı zamanda imgesel bir dil kullanmış, saygın çizgisini aşmayan varoluşuyla İran şiirine yepyeni ve yüreklere derinden dokunan bir soluk getirmiştir. Onun şiirinde varoluşun ağır yükü toplumun kadınlığa yüklediği karanlık anlamla bütünleşmiş ve hüzünlü bir imgelemin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Yaşamının ona kattığı acı tecrübelerin başında genç yaşta yaptığı, pişmanlıkla sonuçlanan evliliği ve hayatı boyunca özlemini duyduğu oğlunun yokluğu geliyordu. Füruğ daima son derece duyarlı ve çevresinde olup bitenlerin farkında bir kadındı. Bugün bile yüreklerimize işleyen o mükemmel dizelerin yazarı olan sanatçı belki de bu yüzden bu kadar hüzünlü ve kederli bir ruha sahipti. Rüzgar ağaçların yaprağına son kez süre tanıyor, Benim küçük gecemde viran olmanın korkusu var, Ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım, Bugünkü İran'a dair bildiğimiz pek çok karanlık bilginin yanında doğunun bu gizemli toparlaklarında yetişen pek çok sanatçı Fars kültürünün unutulmaz dokusunu bizlere hissettirmektedir. Fürüğ bu önemli isimlerden yalnızca biridir. Onun eserlerindeki tutku ve yaşamın korkunçluğuna dair cesur isyanı sadece içinde bulunduğu coğrafya ile sınırlı kalmamış, pek çok sanatçı üzerinde derin izler bırakmıştır. Ey dost, ey kardeş, ey herkes! Edebiyatımızda ise Gülten Akın ve Nilgün Marmara'nın eserlerinde Füruğ'u anımsatan derinlikli bir anlatıma rastlamak mümkündür. Onlarda okuduğumuz evrensel temaların bu denli bireysele indirgenişi toplumun kadınlığa ve kadın olmaya atfettiği ağır yükten kaynaklanmaktadır. Varoluşlarıyla sınanan tüm bu kadınların en büyük ortak noktası ise paylaştıkları acıları bir büyüye dönüştürmeleridir. Ölüm her ne kadar nihai bir son gibi görünse de ne Füruğ ne de diğerleri hafızalarımızın kör noktalarında unutulmaya mahkum olacaktır. Umuyoruz ki kelimelerle bir dünyayı şekillendiren tüm bu ölümsüz kadınlar günün birinde hak ettikleri değeri bulacak ve kalemleriyle var olmaya devam edeceklerdir. -Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım -Rüzgar Bizi Götürecek -Pencere - Yalnızlık"} {"url": "https://sanatkaravani.com/karantina-gunlerindeki-sanat-home-muralfest/\" ", "text": "Ev dışındaki her ortam güvensizken tabi ki sanat da kendini evlerin içindeki bu yaşama ayak uydurmaya ve yenilemeye evriliyor. İnsanlığı besleyen kadim bir dokunuş olan sanat; kalp atışını durdurmadıkça insanlığın da kalp atışlarını her zaman beslemeye devam ediyor. Yeni düzen yeni yollara, yeni yollarda bizleri yeni gelişimlere ayak uydurmaya gebe bırakıyor. Kopenhag'lı sanatçı Jacoba Niepoort Yeni Dünya düzeninde sanatı yeniden yorumlamaya ve onun merkezini değiştirmeyi hedefleyen projesi ile karşımıza çıkıyor. Kamusal alanların dışında çok yönlü sanat anlayışı ile birlikte, Covid-19'un da getirdiği yeni değişimle kendi ile benzer düşünceleri paylaşan sanatçıları bir araya getirerek Home MuralFest projesini sanat dünyasına sunuyor. Daha önceden kamusal alanlardaki çalışmalarını kendi evlerindeki ortamlara, duvarlara ya da pencerelere resmeden sanatçılar evlerini dünyaya, dünyayı da evlerine sığdırmayı başarıyorlar. Niepoort, sanatın geleneksel alanlardan çıkarılması için tasarlanmış kültürel bir platforma öncülük eden Miami merkezli bir sanatçı olan Axel Void ile bağlantı kurarak, dünyanın dört bir yanındaki 67 karantina sanatçısına oturma odalarındaki, stüdyolarındaki ve bahçe barakalarındaki boş duvarlara boyamaları için ilham veren, kolektif bir girişim olan Home MuralFest'in küratörlüğünü yapıyor. Her bir sanatçı, Nisan (2020) ayından itibaren eşzamanlı olarak çalışarak, pencerelerine mürekkeplenen tek renkli kuşlardan, canlı geometrik şekillere kadar uzanan eserler yarattı. Projenin baş mimarlarından olan Niepoort, Bu projeyle ilgili beni ilgilendiren, zaman ve mekandaki yeni beklenmedik bağlantılar, bu dijital dünyayı potansiyel olarak daha verimli bir şekilde kullanmak, büyümesine izin vermek, beklenmedikliğin ne olduğunu görmek diyor. Bu işbirliği, yeni yollar keşfederek uzaklıklara inat bir araya gelmeyi, sanatın evrenselliğine vurgu yaparak onu tüm insanlığın ortak duyumuna yönlendirdi. Covid-19'un getirdiği yalnızlığın ancak dayanışma ve paylaşmayla üstesinden gelinerek yenilebileceğinin de altı çizildi. Dünyanın dört bir yanından sanatçıları bir araya getiren Home MuralFest'in birbirinden etkileyici eserlerini sizler için bir araya getirdik."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kendi-gercekligimiz-sandigimiz-seyler-bizim-yanilgilarimizdir-bergman/\" ", "text": "Bergman'ın 1957 yılı yapımı olan Yaban Çilekleri, geçmiş ve gelecek gibi unsurların yoğun işlendiği, bilinçaltı çağrışımlarıyla ilerleyen bir yüzleşme filmidir. Mesleki kariyerinin zirvesinde olan Isak Borg, kendini insanlardan uzaklaştırmış, yalnız bir hayat sürmektedir. Fahri doktorasını almak için yolculuğa çıkacak olan profesör, bu yolculuk esnasında sürekli bir rüyanın içerisinde sanrılar geçirir. Bilinçaltı unsurlarının yoğun olarak işlendiği filmde, rüya sekanslarına sıkça yer verilmiştir. İlk sekansta dar, Sessiz bir sokakta yürüyen Borg'un karşısına büyük bir saatin asılı olduğu bir direkt çıkar ancak, saat üzerinde akrep ve yelkovan yoktur. Durmuş, artık tükenmiş bir zamanın habercisi olan saate, ölü bedenler, tabutlar eşlik eder. Kuşkusuz tabut sahnesi ve yüzü olmayan adam aynı zamanda gerçeküstü unsurların denendiği biçimsel bir tarzın da işaretidir. Bergman'ın ustalıkla kullandığı ışık bu sekansta üst seviyededir. Hegelci ve Hıristiyan yapı dünyasında yüceltilmiş olan ölüme karşı, Bergman'ın işleyişinde korku ve kaçış vardır. Borg'un yolcuğuna gelini Marianne de eşlik eder. Marianne'nin yolcuğa eşlik edişi, içsel hesaplaşmaları daha da gün yüzüne çıkarır. Yolculuk esnasında, Borg'un duygusuzluğunu, acımasızlığını, soğukluğunu, oğluyla olan iletişimsizliğini dile getirir. Borg, çocukluğunun geçtiği evin önünde durur ve yaban çileklerini görür. Bir imgelem olan yaban çilekleriyle Borg tekrar geçmişe dair yol alır. Görüntülerde sevdiği kadın, kardeşleri ve günlük yaşantılarıyla mutlu bir aile yaşantısı hakimdir. Ancak daha sonra Borg'un sevdiği kadının, abisi ile evlendiğini görürüz. Böylelikle Borg'un genel karakterine sinmiş olan soğukluk ve iletişimsizliğin temel nedeni gün yüzüne çıkmış olur. Bu durumdan kaçan, kabullenmeyen Borg gördüğü rüyayla birlikte, bu gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalır. Yolculuğun ilerleyen kısımlarda Borg ve Marianne; Sara, Victor ve Anders adında üç gençle karşılaşırlar. İtalya'ya gidecek olan gençler, Borg'dan onları gidecekleri noktaya kadar götürmesini isterler ve yolculuk başka bir boyuta geçer. Victor ve Andres inanç ve inançsızlık üzerinden sorgulamalara başlar. Modern insana ve ona yüklenmiş inançsızlık ikileminde Bergman, Tanrı kavramını yine karşımıza çıkarır. Bence modern insan, yalnızca kendisine inanır ve biyolojik ölüme... Senin için din, ağrıyan organlar için afyon. Modern insan senin hayal ürünün, insan ölüme korkuyla bakar. Filmin sonuna doğru Borg annesini ziyaret eder ve rüyalarında karşısına çıkan saatle karşılaşır. Borg için kaçış hiçbir şekilde yoktur. Tekrar rüyaya dalar ve sevdiği kadın olan Sara'yı tekrar görür. Bir imge unsuru olan ayna, yüzleşme miti olarak karşımızda durur. Sara Borg'a aynaya bakmasını söyler, Borg bakmak istemez. Sara aynı söylemi tekrarlar ve Borg kendi yüzüyle yüzleşmek zorunda kalır. Proust var olan bir geçmişten bahsederken asıl olanın o geçmişten kurtulmak olduğunu söyler, ancak nasıl sorusunu da sorar. Bergman bu sorunun cevabını 'yüzleşme' olarak vermektedir. Yönetmen ne kadar geçmişe dair vurgular yapsa da asıl olan, filme sinen zamansızlıktır. Herhangi bir zamanı temsil etmeyen işlevsiz saat ve zaman üstü olan rüyalar bunun birer örneğidir. Modern insan üzerinden işlenen inançsızlık kavram ise; yalnız olma, tanrıdan soyutlanma olarak filmin atmosferine siner."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kendi-pesimi-bile-biraktim-sait-faik-abasiyanik/\" ", "text": "Yazın son demlerini yaşadığımız şu günlerde, bir deniz kenarında oturmuş ve ılık rüzgarı yüzümüze yemişçesine Sait Faik hikayelerini okumak büyük bir zevk verecektir. Sait Faik, edebiyatımızda sıcacık ve samimi hikayeleriyle yer edinmiştir. Bu tarz hikayelerden oluşan ve en bilinen eserlerinden biri de Lüzumsuz Adamdır diyebiliriz. Aldırmamazlık durumu hayattan bir şey beklememekle ilgilidir. Geleceği çok fazla kurgulamadan, anı doyasıya yaşamaktır. Fazla istemem. Keyifle yerim, keyifle içerim. Bu gençlik ondan. Hiçbir şeye aldırmam. Öncelikle, gündelik hayatın sıradanlığı içerisinde makineye dönüşmemiş insandır. Makineye dönüşmemiş insan her şeyi fazlasıyla hisseder. Hissetmek ister. Gördüğü her insanı, yaşanan her olayı ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışır. Her çözümlemede şaşırır, hayret eder adeta bir çocuk edasındadır. Şöyle bir bakıyor, kendini şöyle bir tartıyor. Hayır, hayır! Hiçbir işe layık değil. Hakkı var insanların... O, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur. Bir yere, bir şehre bağlı kalamaz. Adeta gezgindir. Bir yere bağlı kalmak insanın gözünü, gönlünü, fikrini, ufkunu daraltır bir zaman sonra. Farklı yerler görmek demek farklı bir sürü insanı tanımak demektir. Bir sürü olaya tanıklık etmektir. Gözlemlemektir. Farklı deneyimler kazanmaktır. Bir yere bağlı kalmamak insana iyi gelirdi belki de. Şehri bırakıp gitmeliydi. Nereye olursa olsun... Bu şehri bırakmalıydı. Dağlarda yatmalı, subaşlarında garipler gibi su içmeli, köylerden ekmek dilenmeli, şehirli görünce yol değiştirip koşa koşa kaçmalı, samanlıklarda yatmalı, dağlardan üzüm çalmalıydı. -Hiç dertlenir misin? -O da neye? Mala mülke önem vermez. Birikim yapmak için insanları kandırmaya çalışmaz. İnsan ilişkilerinde dürüstlüğü ön planda tutar. Belki de insanlar hakkında kötü planlar yapmak daha yorucudur? Oysa ki dürüst olursan yorulmazsın ve yaşar gidersin, hesapsızca. İnsanlar korkunç şeylerdi. Garip gözleri vardı. Sabah sabah damlıyorlar; nasıl kazık atacağız birisine diye fırıl fırıl, yalnız hamallarla çuvalların gezdiği sokaklarda dolaşıyorlardır. Bütün mesela bir yere mal yığmaktı. Bütün mesele ötekini kafese koymaktı. Lüzumsuz adam aslında insan olmanın tanımıdır. Nasıl bir insan olmalı? İşte bunun farkındadır. -Severim toprağı. Bu sessiz, mütevazı, sakin deli şeyi, dedi. Hayat bundadır işte. Biz canlı mıyız bunun yanında? Onun için bundan yapıldık derler. Hayır! Ne papazım, ne filozofum. İnsanım. Sait Faik'in lüzumsuzluk üzerine 14 farklı hikayeden oluşan Lüzumsuz Adam kitabını okuyup inceleyince, aklıma, Into the Wild filmi geldi. Filmin ana karakteri Christopher, şehir hayatının vahşiliğinden saf olan doğaya kaçmaya çalışmıştır. Ona atfedilen derecelerden, kariyerden ve paradan uzaklaşıp asıl olan hayatın peşine takılarak, insanın gerçek yaşamının içine girmiştir. Elbette ki her şeyi bir anda bırakıp gitmek kolay değil, büyük bir cesaret ister. Fakat Sait Faik der ki Kendi peşimi bile bıraktım. Her şeyi bırakamasak da bizi aşağı çeken ve üzen olayları, insanları geride bırakmak bir nebze olsun hayatımızı daha güzel kılacaktır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kendi-tanrisini-arayanlarin-grotesk-filmi-el-topo/\" ", "text": "Alejandro Jodorowsky'in sürreal dokunuşlarıyla mitsel bir atmosfere dönüşen 1970 yapımı El Topo ; tanrının, gücün, hırsın, iktidarın ve arayışın grotesk unsurlarla işlendiği bir film. Film, çölde siyahlar içinde at sırtında çıplak oğluyla tanrısını arayan El Topo'nun yolculuğuyla başlar. İlk başlarda klasik western imajıyla ilerleyen film, daha sonra epizotlara ayrılarak kendi içerisinde çeşitli metaforlar yaratır. El Topo yıkılmış köylerin, kasabaların içerisinden geçer. İnsanlar asılmış, kurşuna dizilmiş ve kutsal yerler dağıtılmıştır. Bu kısımlarda bilinçli bir şekilde şiddeti içerikli sahneler ön plandadır. El Topo bu olayların sorumlusunu arar ve kendisine albay diyen gücü-iktidarı simgeleyen kişiyle karşılaşır. Jodorowsky sinemasında ahlaki ve dini yozlaşmayı, iktidarı, ezeni ve ezileni ve de kapitalizmi grotesk unsurlarla yansıtarak farklı bir tarz benimser, hatta bazı sahneler birer kitsch unsuruna dönüşür. Çoğu sahnenin absürtlüğüne şaşırırken, görüntülerde ifade edilen sembolik mesajlar izleyiciyi ayrı bir sorgulamaya yöneltir. İnançsızlığın ve eril yapının tahakküm sürdüğü bu kısımda El Topo, albayın iktidarının bir simgesi olan cinsel organını keser, bir nevi onu iğdiş eder ve iktidarını yıkar. Burada El Topo kurtarıcı olarak tasvir edilir. Nitekim kendisine sorulan kimsin sorusuna da tanrıyım diye cevap verir. Bölgeden ayırılırken oğlunu Hristiyan rahiplere bırakır ve onunla gelmek isteyen bir kadını da yanına alarak bölgeden uzaklaşır. El Topo yanına aldığı kadınla ilerlerken suların aktığı bir yerde durur. Kadın suyu içmek ister, fakat su acı olduğundan dolayı içemez. Bu sahnede Hz. Musa'ya göndermelerin olduğu görülür. El Topo tıpkı Musa gibi bir ağaç dalıyla suya dokunur ve suyu tatlandırır. Kadına acı anlamına gelen, Tevrat'ta da olayın geçtiği yeri simgeleyen Marah adını verir. Film ilerledikçe dört farklı epizota ayrılır. El Topo yolunda ilerleyebilmek için dört farklı ustayı yenmek zorundadır. Farklı yetenekleri olan bu ustalar için dört peygamberin sembolik yansımaları olduğu da söylenir. Aklın ve kalbin iç çekişmesinin yaşandığı sahnelerde, El Topo mucizeler yaratmaya devam eder. Bazen hırsına yenik düşer, hileye başvurur. Acı çeker, çile çeker, bedeni örselenir yine de tanrıyı aramaktan vaz geçmez. Filmin dikkat çeken önemli bölümlerinden biri de mağara alegorisinin işlendiği kısımdır. Dünyadan izole olmuş bu mağarada uzuvları olmayanlar, cücüler, bedeni deforme olmuş, toplumun dışına itilmiş, kişiler bulunmaktadır. Mağaraya yakın bir bölgede ise bir kasaba mevcuttur. Kasabadakiler mağaradakilerin aksine; insanları köleleştiren, zevke düşkün, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan, insani değerlerini yitirmiş kişilerdir. El Topo burada kurtarıcı İsa yönündedir. Mağaradakileri kurtarma adına her türlü şeyi yapar. Günlerce mağarayı delmek için uğraşır, taşlar taşır. Sonunda mağara delinir ve içerisindeki herkes çılgına dönmüş gibi kasabaya koşar. Bu koşuş yaşamlarının sonu olur. Kasabada ellerinde silahla bekleyen kişiler herkesi öldürür. El Topo gördükleri karşısında kahrolur, inancını yitirir. Sıktıkları kurşun bedenine işlemez, ama o kendisini bir Budist rahip gibi yere bırakarak bedenini ateşe verir. Kendini gerçekçi bir metafizikçi olarak tanımlayan Jodorowsky, çileci ve arınmacı düsturu El Topo ile açığa çıkarmıştır. Yönetmen bir taraftan ahlaki değerlerini yitirmiş, kapitalist, acımasız insanları bir taraftan da acı çeken, yoksul, ezilen kişileri grotesk unsurlarla El Topo bir araya getirip, postmodern dünyanın yarattığı derin uçuruma gönderme de bulunmuştur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kim-bu-yapilarla-goklere-ulasmak-istemez-ki/\" ", "text": "Dünya'daki ilk şato örnekleri, Orta Çağ Avrupası'nda, soyluları silahlı ayaklanmalara veya diğer saldırılara karşı korumak amacıyla inşa edilen konutlardı. 16. yüzyılın başlarına gelindiğinde, silahlar ve silahlanma geliştikçe, duvarlardan atılan yeni nesil güçlü silahlar üretildikçe ve kullanıldıkça, bu şatoların savunma işlevleri azalmaya başladı ve yetersiz kaldılar. Şatolar artık, soylu ailelerin gücünü sembolize eden yapılara dönüştüler. Yani bir statü sembolü oldular. Zaman geçtikçe de farklı amaçlarla kullanılmaya devam ettiler. Hükümet merkezi, mahkeme veya hapishane olarak kullanıldıkları da oldu, savaş zamanında, askeri kamp olarak kullanıldıkları da. Bugün, bu türden pek çok yapı müze olarak tarihi yapılara dönüştürülmüş durumda. Bu görkemli yapılar eski çağların kalıntıları olarak, Avrupa'nın pek çok farklı bölgesinde çoğunlukta olmakla birlikte, hala varlıklarını sürdürüyorlar. Hatta öyle etkileyiciler ki; aralarında 'Walt Disney' ve 'Dracula' animasyonlarına ilham kaynağı olanlar bile var. Bu hafta sizlerle, dünyanın dört bir yanından 5 görkemli şatoyu ve onların hikayelerini paylaşmak istiyorum. Belki siz de bu yaz bir çılgınlık yapıp şehrin sıcağından kaçarak, ilginç bir tatil deneyimi yaşamak istersiniz. 1866'da Avusturya-Prusya Savaşı'nda güçleri elinden alınan Bavyera Kralı II. Ludwig, kayıp krallığından dolayı inzivaya çekilmek için bir yer arayışındaymış ve 1868'de Hohenschwangau köyüne bakan pürüzlü bir tepe üzerinde bir şato inşa ettirme fikrini tasarlamış. Dramatik kuleleri ve süslü iç mekanlarıyla prototip bir romantik şato olan bu yapı, 1955 yılında açılan Disneyland'deki Uyuyan Güzel Şatosu ve 1950 animasyon filmindeki Cinderella Şatosu da dahil olmak üzere, birçok Disney animasyonuna ilham kaynağı olmuş. 1886 yılında Kral Ludwig II'nin ölümünden yedi hafta sonra ise şato halka açılmış. Utangaç kral, kamu hayatından çekilmek için bu şatoyu inşa etmişti şimdi ise çok sayıda insan bu özel sığınağı ziyarete geliyor. Bugün Neuschwanstein, Avrupa'daki tüm saray ve şatoların en popülerlerinden biri olarak görülüyor. Her yıl 1,4 milyon kişi masal kralının kalesini ziyaret ediyor. Ziyaretçi sayısı yaz aylarında yaklaşık 6.000'e ulaşıyor. Eilean Donan, İskoç dağlarındaki üç denizin kesiştiği bir gelgit adasında konumlanmış bir şato. Adını, yakınındaki bir adada şehit edilen 6. yüzyıldan kalma bir azizden almış. Kıyıdaki kale, ortaçağ kalesinin arketipine benzese de, günümüzde ayakta kalan binalar aslında 20. yüzyılın başlarında bir yeniden yapılanmanın sonucuymuş. 1719'da, Jacobite ayaklanmasında kısmen yıkılan yapı, 1911 yılında, Yarbay John Mac Rae-Gilstrap adayı satın alıp kaleyi eski ihtişamına kavuşturana dek, 200 yılın en iyi yapısı olarak tarihi eser olarak benimsenmiş. 20 yıl sonra müthiş bir işçilik ve emek ile 1932 yılında yeniden açılmış. Salzburg'un yaklaşık 40 kilometre güneyinde, Werfen kentinin üzerinde yer alan bu pitoresk Ortaçağ şatosu, yapılışından itibaren siyasi kargaşalarla dolu bir yapı olmuş. 1077'de, Salzburg Başpiskoposu Gebhard, Almanya'da yaklaşık yarım yüzyıllık bir iç savaşa yol açan kilise ve devlet arasındaki büyük bir ihtilaf olan yatırım anlaşmazlığı sırasında, bu şatoyu kendini korumak için inşa ettirmiş. 16. yüzyılın başlarında ülke köylü isyanları tarafından harap edilmiş. Çiftçiler ve köylüler kuşatmış, yağmalamış, kalenin büyük bölümlerini yakmışlar ve tahrip etmişler. Ayaklanmaların bastırılmasının ardından, Başpiskopos Matthaus Lang (1519-1540) yapının yanına birkaç kale daha eklemek istemiş. Hasar onarılmış ve küçük kalelere merdivenler dikilerek gözetleme kuleleri olarak kullanılmış. Salzburg'un sekülerleştirilmesinin ardından, 1803'ten kalma bu şato, Bavyera egemenliğine geçmiş ve terkedilmeye ve yıkılmaya mahkum bırakılmış. Kale daha sonra bir av üssü olarak kullanılmış. 1898'de Archduke Eugen kaleyi satın alıp, görkemli bir eve dönüştürmüş. 1931'de şatonun ana binası, tamamen yangınla yok edilmiş. Nazi yönetimi sırasında diğer kaleler bir askeri eğitim merkezi olarak kullanılmış ve 1945'ten 1987'ye kadar Salzburg'da polis okulu olarak kullanılmış. 1987'den bu yana da çevre surlar, turistik cazibe merkezi olarak ziyaretçilere açık. Hem ulusal bir hazine hem de UNESCO dünya mirası listesinde olan Himeji Kalesi, Japonya'nın 12 orijinal kalesinden biridir ve 17. yüzyılın başlarında, feodal dönemin Japon kale mimarisinden kalan en zarif örnek olarak biliniyor. Stratejik olarak Kyoto'ya giden yol üzerinde yer alan şato, hiçbir zaman herhangi bir savaşta kullanılmamış olsa da, yerel silahlara destek işlevi görmüş. Uçuş için hazırlanmış bir kuşa benzeyen, zarif tasarımıyla Beyaz Heron Kalesi adını taşıyan bu şato ahşap bir başyapıttır. Aynı zamanda bir Japon felsefesi olan 'insanlık ve doğa arasındaki uyum' kavramını içeriyor. Le Mont Saint-Michel, UNESCO dünya mirası listesinde Fransa'nın en görkemli yapılarından biri ve Batı dünyasının mimari harikası olarak kabul ediliyor. Adanın kalelerle kuvvetlendirilmiş bu ortaçağ kasabası, Orta Çağ'da ünlü bir hac bölgesi haline gelen Romanesk bir manastırın bulunduğu virajlı sokaklardan oluşuyor. Kalenin tarihine bakacak olursak birkaç önemli nokta gün yüzüne çıkıyor. Mesela, 'Yüz Yıl Savaşları'nda (1337-1453), Mont Saint-Michel'in stratejik savunmaları, kalenin İngilizler tarafından fethedilmesine izin vermemişler. Fransız Devrimi sırasında ise kale 1789'da ve Fransız İmparatorluğu döneminde devlet hapishanesi haline getirilmiş ve 1836'ya kadar açık kalmış. Hapishane olarak kullanılmaması için yazar ve şair Victor Hugo büyük çaba sarf etmiş, kampanyalar yürütmüş. Özellikle filmlerde sık sık karşımıza çıkan Mont Saint-Michel Şato'su, Yüzüklerin Efendisi'ndeki şehir 'Minas Tirith'in tasarımına da büyük ilham kaynağı olmuş."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kimse-kalmadi-ekmegi-ve-sarabi-bolusecek-f-garcia-lorca/\" ", "text": "İspanya iç savaşında kendini kurşunlara siper eden bir şair; aşka, doğaya, özgürlüğe tutkulu bir adam F. Garcia Lorca. Granada'da varlıklı bir ailede doğan Garcia Lorca, 27 kuşağının üyelerinin güçlü savunucuları arasında yer aldı. Her defasında, burjuva ahlak anlayışını eleştirerek, dönemin faşizan yönetimine kafa tutanlardan oldu. Lorca, şiirlerin yanı sıra, yazığı oyunlarla da halkçı bir tutum sergilemiş, toplumsal ayrılıkları, dayatılan sistemlerin insanları nasıl mutsuzlaştığı dair yazılar yazmıştır. Eleştirel yapısı nedeniyle, Faşist Franco döneminde sürekli hedef gösterilmişti. Eşcinsel olduğu duyulduktan sonra kilise Lorca'ya karşı net tutum sergilemiş, İsa'ya karşı eleştirileri yüzünden de adeta ölümüne ferman çıkartılmıştı. İspanyol kültüründen uzaklaşmayarak çağdaşlaşmayı savunan Garcia Lorca, ayı zamanda bir çingene aşığıydı. Besteci kimliğini gitarıyla bütünleştirip Flamenko'ya dair en güzel sözleri söyledi. Bize düş kurmayı, düş kurup, peşinde koşmayı öğrettiniz! Ressam Salvador Dali ve yönetmen Luis Bunuel ile yakın arkadaş olan Lorca'nın Salvador Dali'ye aşık olduğu, hatta bir dönem birlikte oldukları söylendi. Ancak hiçbir zaman doğrulanamadı. İç savaş, son dönemlerde şiddetini gittikçe arttırmıştı. Franco, kendisine karşıt olan pek çok kişiyi infaz ettirmişti. Lorca ise hiçbir zaman infaz edileceğini düşünmüyordu. Ancak olaylar hiçte istenildiği gibi gitmedi ve Lorca 38 yaşında bir Ağustos sabahı kurşuna dizilip infaz edildi. Söylentilere göre infaz emrini verdiren şey ise, İspanyol Sivil Muhafız Baladı adlı şiiriydi. Çağdaş İspanyol şiirinin en önemli temsilcisi Olan F. Garca Lorca'nın ölüm haberinden sonra, pek çok yerde yürüyüş ve eylemler gerçekleşti. Türkiye'ye de ise, Turgut Uyar Lorca'yı daima hatırlatacak dizeler yazdı. Lorca'nın Roma'ya Doğru Haykırış adlı şiiri; sitemi, aşkı, özlemi, sisteme dair eleştirisini kısacası şairin hayatına dair pek çok şeyi barındırır. Bu şiiri son kısma saklamak, işte bundan ötürüdür."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kitaplarin-teshisi-kirlangiclar-sabahattin-ali/\" ", "text": "Kitaplar okuruz ve bazı kitaplarda kendimizi buluruz. Sanırım kitaplar bize; sanki kaburgamızın içinde yanan meşalenin ''niye yandığı'', ''neye benzediği'' ve ''neden yandığı'' gibi sorgularımıza teşhis getirir. Bazı pasajlarda kendimizi buluruz ve ''evet! evet! bu işte! buydu!'' dediğimiz olur. Sanki uzun zamandır yerin altında umudun sembolü güneşi görmek için, kayalara kazmamızı vuruyormuşuz da ulaşmışız gibi oluruz. Aydınlıkta ne yapacağımız ise bize kalmıştır. Önemli olan da teşhisi koymak değil midir zaten? Yani problemi anlamadan, çözümden bahsetmek hangi işte vardır? Teşhisiniz konulmuştur. Reçete ise; iç dünyanızdaki cerrahın elindedir. Sabahattin Ali, bu teşhislerden birini 1933 yılında ''Kırlangıçlar'' adlı öyküsü ile koydu. Bazen kendimizi toplumda yalnız hissettiğimiz olur. Zaman zaman bu his öylesine şiddetini arttırır ki insan kendini uçsuz bucaksız bir çölde, yalnız başına sanır. Bu yalnızlığı ise yine kendini uçsuz bucaksız bir çölde, yalnız başına kaldığını sanan bir başkasıyla karşılaşana kadar sürdürür. Sabahattin Ali, henüz başkasıyla karşılaşmayan insana ''başkasının varlığını'' hatırlatır. İlkbahardı, söğüdün dalına dişi bir kırlangıç ve karşı dalına da bir erkek kırlangıç kondu. Çok geçmeden aralarında muhabbet başladı. Havadan sudan konuşuyorlardı. Bir süre sonra dişi kırlangıç sordu: ''Siz neden çalışmıyorsunuz? Erkek derin bir nefes aldı, aşağı doğru bakarak ''Bakınız şunlara... Durmak bilmeden çalışıyorlar ve hep çok daha fazlası için hırslanıyorlar. Onlara neden bu kadar çok çalıştıklarını sormak istediğim oldu. Beni şiddetle karşılayarak uzaklaştırdılar. Sonrası; yalnızlık... Uçuyorlar ama yanından geçtikleri ağaçların bile farkında değiller. Yarın ölseler ve biri sorsa: 'Dünyada neler gördünüz?' dese. 'Koşmaktan görmeye vaktimiz olmadı' derler. Dişi kırlangıcın gözleri buğulandı, sanki yıllar önce kaybettiği tinini bulmuş gibiydi: ''Tıpkı benim gibi düşünüyorsunuz'' dedi. Erkek kırlangıç: ''Doğru değil mi ama yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?'' dedi. Sanki birbirlerini yıllardır arıyorlar gibi kaynaşmışlardı. Öyle durumdalardı ki; kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazdıkları kitap üniversitelerde okutulurdu. Günler geçti, onlar bir günü es geçmedi. Sürekli buluşuyorlardı... İkisinin de içini ''ayrılık korkusu'' kaplamaya başlamış ama dile getiremiyorlardı. Bir yuva kurmak istiyordu ikisi de ancak diğerleri gibi olmaktan korkuyorlardı. Zaten sonbahar gelmişti ve yuva kurmak için geç kalmışlardı. Tepelerinden birçok kırlangıç geçti. Sıcak yerlere dönüyorlardı. Ayrıldılar... Ve bir daha birbirlerini görmediler. Fakat ikisi de; ne o söğüdü, ne de o söğüdün dallarını hiç unutmadılar. Ve böyle bir yaz geçirmeyen diğerlerine tepeden baktılar. Belki de ''yalnızlık'' insanoğlunun olumsuz kodladığı ama hayatın bir olağanı. Belki de yalnızlık; insanın bazı zamanlar ihtiyacıdır, ''tepeden bakabilmek için''. Belki de benim iç dünyamdaki cerrah, Sabahattin Ali'nin bu teşhisine böyle bir reçete yazıyor. Siz de sağlığınız için kitaplardan ayrı kalmayın."} {"url": "https://sanatkaravani.com/koncertonun-babasi-vivaldi/\" ", "text": "Bana soracak olursanız, bende bu tarz duyguları yaşatan ve çoğaltan, yeri hiç değişmeyecek olan o müzik adamı, insanın duygu durum değişimlerini, yaratımlarında eşsiz bir şekilde ifade etmiş olan, İtalyan besteci, keman virtüöz ve rahip Antonio Vivaldi'den başkası değil! 'Dört Mevsim'in yüce temsili, enstrümanları notalarla dans ettiren muazzam sanatçı! İtalyan Barok müziğini konçertolarına taşıyan bir deha o! Öyle ki; yaşamı boyunca beş yüzün üzerinde konçerto düzenleyen Vivaldi, konçertonun babası lakabıyla anılıyordu. Antonio Lucio Vivaldi 4 Mart 1678'de, romantik şehir Venedik'te doğdu. İlk müzik eğitimini, St. Marc Kilisesi orkestrasındaki keman virtüözü olan babasından aldı. 1693'te Venedik'te bulunan bir rahip okuluna girdi ve 1703 yılında da kilisede papazlık görevine atandı. Kızıl saçlarından dolayı uzun süre onu 'Kızıl Papaz' adıyla çağırdılar. Ardından astım hastalığı ortaya çıktı fakat bu, çevresi tarafından 'dini görevinden ayrılması için gösterilen bir bahane' olarak görüldü. Vivaldi buna aldırış etmedi. Açıkçası, belki de o zamanlarda rahiplik eğitimi, fakir bir aileden gelen bir çocuğun ücretsiz eğitim almabilmesi için bir yol olarak düşünülüyordu, bu seçim de kendi isteği dışında gelişmişti. Kısacası küçük Antonio'nun zaten başka bir seçeneği yoktu. 1703 yılından itibaren Venedikte'ki sayılı kurumlardan biri olan 'Pio Ospedale della Pieta' da keman öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Buradaki görevi yetim ya da engelli kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. Keman öğretmeni olduğu bu kurumda üstün icra yeteneğine sahip bir koro ve orkestra kurdu. Bir yetimhane olarak adlandırılsa da, Ospedale, aslında asilzadelerin kız çocuklarına ve yine o asilzadelerin metresleriyle olan birçok özel işlerine de ev sahipliği yapıyordu. Bu nedenle, Vivaldi bu anonim babalar tarafından iyi karşılanıyordu. Genç bayanlar orada iyi bir şekilde bakılıyorlardı ve müzikal standartlar Venedik'tekilerin en iyileri arasındaydı. Ospedale korosu ve orkestrası artık çok iyi tanınıyordu. Vivaldi koro için konçertolar, kantatlar ve kutsal müzik eserleri yazmaya devam ediyordu. 1704'te 'viola all'inglese' öğretmeni pozisyonu keman eğitmeni olan görevine ek olarak geldi. 1705 yılında eserlerinin ilk koleksiyonu, Raccolta yayınlandı. 1709 yılına kadar aynı kurumda öğretmenlik yapmaya devam etti. Yönetimindeki toplulukla kendi eserlerini seslendirerek ülkeleri dolaşması, görevini ihmal etmesi, bir papaz için fazla dünyevi bir yaşam sürmesi birtakım eleştiriler aldı. 1709 yılında bu görevinden ayrılmak zorunda kaldı. 1709'da Op.2 keman sonatını Danimarka Kralı IV. Frederik'e ithaf eden Vivaldi, bu sıralarda konçerto yazma çalışmalarına başladı. Hollandalı yayıncı Estienne Roger, Vivaldi'nin 12 konçertodan oluşan L'estro Harmonico adli eserini yayımladı. Bu dönemin en etkili müzik yayını oldu. Almanya dışına hiç çıkmayan Bach'in müziğinin İtalyan yanının oluşmasında da bunun büyük ve önemli bir yeri var. Okuldan ayrıldıktan sonra bir yıl kadar bir opera tiyatrosu olan 'Teatro Sant 'Angelo' için serbest müzisyen olarak çalıştı. Verdiği bir yıl aradan sonra, Ospedale tarafından 1711'de oybirliği ile geri çağrıldı. 1713 yılında enstitünün müzikal faaliyetlerinden sorumlu oldu ve 1716'da 'maestro de 'konserei'ye görevine terfi etti. Ospedale'deki görevi sırasında, yani altı yıllık süre zarfında Vivaldi besteci kimliğiyle dikkat çekmeye başladı. Birçok eserini bu dönemde yazdı. 1714'te Vivaldi'nin konçertolarını duyan Quantz, Albinoni ile birlikte Vivaldi'ye konçertoda reform yapmaları için ödenek bağışladı. 1716 yılında Vivaldi tiyatro sahnelerinde sergilenecek operalar için aryalar yazmaya ağırlık verdi. Bu operalardaki karakterler kız erkek fark etmeksizin, Opsedale'deki kız yetimler tarafından canlandırılıyorlardı. Öyle ki; O'nun bu modern opera tarzı Benedetto Marcello gibi daha muhafazakar müzisyenler tarafından kabul edilmedi. Marcello hem yargıç ve hem de amatör bir müzisyendi. Vivaldi'ye ve onun modern opera tarzına bir karşıt görüş hareketi olarak da 'üzerinde IL teatro alla moda' yazan broşür bastırdı. Kapakta Vivaldi'nin keman çaldığı bir karikatürü de vardı. Vivaldi 1717'nin sonlarına doğru Mentua'ya taşındı ve orada prens Philip'in önderliğindeki oda orkestrasının şefliğini yapmaya başladı. Operalar, kantatlar ve konser müzikleri yazdı. İki, üç yıllık süre zarfında yazdığı operalardan biri de Armida ve Tito Manlio' idi. 1721'de Roma'ya taşındı. Operalarındaki yeni stilini tanıttı ve Papa Benedict XIII onu çalması için yanına davet etti. 1723 ile 1724'te Roma'daki karnaval mevsimi için üç opera yazdı. Yine 1723'te Vivaldi, Pieta'nın yöneticileriyle ayda iki konçerto besteleme konusunda anlaştı. Vivaldi, Mantua'da tanıştığı tanınmış genç şarkıcı Anna Giraud ile 1725'te Venedik'e geri döndü. 1725'te yazdığı eseri Op. 8, 'Il cimento dell'armonico e dell'inventione' ile ünü daha da yayıldı. Bu yıllarda opera sanatçısı Anna Giraud ile ilişkisi başladı. Onunla birlikte kız kardeşi Paolina'ya taşındı. Dört opera daha yazdı. Bu dönemde, 1717-1725 yılları arasında Vivaldi, müzikteki doğal sahneleri tasvir eden dört keman konçertosu yazdı. Meşhur 'Dört Mevsim' operası işte bu yıllara yazılmaya başlandı. 1737'de Ferrara'nın yöneticileriyle Vivaldi arasında sergilenecek operaların seçimi konusunda çıkan anlaşmazlık Vivaldi'nin işinden olmasına yol açtı. Bu olayın ardından Vivaldi, Amsterdam'a yerleşti. 1741'de Graz'da Anna'yı dinlemek için Avusturya'ya yaptığı yolculuğu sırasında Viyana'da konakladığı bir evde öldü. Aynı gün kimsesizler mezarlığına gömüldü. Johann Sebastian Bach, Vivaldi'nin keman konçertolarından birçoğunu başka çalgılar için düzenlemiştir. Dinsel bir kurumda çalışmasına karşın, dinsel içerikli eserlerinin sayısı çok azdır. Eserleriyle Bach, Handel, Tartini gibi barok çağın öteki önde gelen bestecilerini etkilemiştir. Vivaldi herkesin sandığı gibi sadece keman ve orkestra eserleri yazmadı. Farklı enstrümanlardan yararlanmayı hep çok sevdi. Hiç kimse viyolonselden solo enstrüman olarak onun yararlandığı kadar yararlanmadı. Fransız Barok müziğinde nefesli çalgılar ağırlıktayken, onun müziğinde yaylı çalgılar önem kazandı. 230 keman konçertosunun yanında, flüt, obua, çello, viyola, mandolin konçertoları da var. Klasik müzikle ilgisi olmayanların bile bildiği Dört Mevsim Konçertosu en sevilen eseridir. Vivaldi'nin bu eseri uzun yıllar sonra Beethoven'a da ilham kaynağı olmuş ve Pastoral Senfoni bu şekilde ortaya çıkmıştır. Sanatçının, 94 opera eserinden, 50 tanesi günümüze ulaşabilmiş durumdadır. Müzik dünyasında bugüne kadar en çok viyolonseli solo bir enstrüman olarak Vivaldi'nin kullandığı söyleniyor. Yaylı çalgılara ayrı bir önem ve değer veren usta sanatçının hem flüt konçertoları, hem keman konçertoları, hem obua konçertoları, hem mandolin konçertoları hem de viyola konçertoları bulunuyor. Antonio Vivaldi, barok müziği hiç sevmeyen kişiler tarafından bile yoğun beğeni ile karşılanmıştır. Bazı insanlar için Vivaldi denince akan sular durur, bazıları ise kendini sürekli bir tartışmanın içinde bulur. Bu genellikle klasik batı müziğiyle ilgilenen ve ilgilenmeyen kişileri ortaya çıkarır aslında. Klasik batı müziğiyle yakından ilgilenen, bu konuda entelektüel bir birikime sahip olan kişiler genelde Vivaldi'ye övgüler yağdıran taraf değillerdir. Vivaldi onlara göre, her türü dinleyen insanların tarzıdır. Bu tartışmanın ana nedenini, Vivaldi'nin her eserinin birbirinin kopyası olacak kadar yakın oluşudur. Bu tabii ki, sanatçının kendine has bir stili var, kendi müziğini yaratmış diyenler kadar çünkü başka bir şey becerememiş diyenleri de haklı çıkarabilecek bir tartışma konusudur. Bu biraz da müziği nereden gördüğümüz ve ona hangi açıdan bakabildiğimiz ile alakalıdır kanımca. Fakat bir gerçek var ki; Vivaldi'nin müziği ilk defa dinlendiği zaman tüm zamanların en güzel müziği gibi gelir kulağa. Bu denli de evrensel ve birleştirici bir yapısı vardır onun. Biz de onun bu güzel eserlerini, sevgi, minnet ve saygılarımızla anıyoruz. İyi ki, 21. yüz yılda da yaratımlarını dinleyebiliyoruz ve ruhumuzu doyurabiliyoruz!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/korlesmeden-bir-kesit-elias-canetti/\" ", "text": "İster her şeye sahip olmayı dileyin, ister hiçbir şey istemeyin, siz de, ne denli küçük olursa olsun, bir iyi niyet belirtisinin değerini bilin. Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. İnsanlık bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmadan önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabileceğinden çok, çok daha derinlere bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hala birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaktayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar, bu denli çok, bu denli büyük ve bu denli bütün olduğumuzu anılarımıza sığdıramayız bir türlü. İş bu noktaya vardığında, aklın boyunduruğunda yaşayanlar, sorunu hastalık sözcüğüyle açıklarlar, alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak isteyen ise yanılgısının gerçeğe ne denli yaklaştığının bilincine varmaksızın, havayı insanın içindeki hayvan diyerek yumuşatır. Kitle ise bu arada yeni saldırı için hazırlanır. Elias Canetti, Körleşme, Sel Yayıncılık, İstanbul 2015, s.500-501."} {"url": "https://sanatkaravani.com/kozmosu-insan-bedenine-sigdirmak-mikael-owunna/\" ", "text": "Sanatçı, söz konusu serisinin; onları korumaya yemin eden polisler tarafından sürekli öldürülen siyahi insanların fotoğraflarına ve videolarına karşı bir cevap niteliğini taşıdığını ifade ediyor. Çalışmasında; arkadaşları, aile üyeleri ve dansçılar model olarak yer alıyorlar. Eserinin adı ise Igbo mirasından gelen bir fikir ile ortaya çıkıyor. Hepimizin bireysel ruhları, güneşin sonsuz özünün sadece bir ışınıdır. sözüyle bu fikrin dayandığı kültürü açıklıyor. Görünürdeki spektrumu aşarak, siyahi bedenlerin özgür olduğu; ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve transfobi yapılarımızın ötesindeki dünyayı aydınlatmak için çalışıyorum. diyor. Owunna, kendi beden fotoğrafları ile projeye dahil olan halkından ve modellerden gelen yanıtların ise oldukça güçlü olduğunu söylüyor. Modellerden biri olan Emem, gözyaşları içinde, fotoğraflarına bakarak, bedenini yıldızlarla bezenmiş olarak görmeyi hayal ettiğini ve bu fotoğrafların hayallerinin bile ötesine geçtiğini söyledi. Ayrıca bazıları da Her siyahi, kendini bu şekilde görmeyi hak ediyor. dediler. Sanatçının sergisini gezen yaşlı bir siyahi kadın ise: Bütün hayatım boyunca bedenimden nefret ettim, fakat bir süreliğine bu fotoğraf beni iyi hissettirdi. demiş. Siyahi bedenlerin sanatsal bir perspektifle buluştuğu çalışmaların daha fazlasını görmek için, sanatçının Twitter ve Instagram hesaplarını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/lanetlenmis-bir-sirk-bandosu-ghost/\" ", "text": "Kışın tüm soğuğu ve kasvetinin içinde Asla yalnız yürümeyeceksin, bana küçük gün ışığı de dizeleriyle Ghost, yeni albümünün müjdesini veriyor. Grup, Mart ayında piyasaya süreceği yeni albümü IMPERAdan Call Me Little Sunshine parçasıyla müzik listelerinde yerini alıyor. Ortaçağ'da, uzak diyarlarda, kasvetli ve soğuk bir katedralin mum ışıklarının gölgeleri duvarlarda gizemli dansını yaparken siyah cüppesiyle karanlık bir ruh beliriyor mabette ve başlıyor en okült şarkısını söylemeye. Bir şarkı dinliyorum sonra bir bakıyorum ki yolum yine kuzeyin diyarlarına İsveç'e doğru düşüyor. Ben ne kadar yaz insanıyım, güneşin kızıyım desem de İskandinavya'nın soğuk, karanlık, melankolik havası beni kendine çekiyor. Özellikle karanlığın mistik ve gizemli yönüne odaklanan müzikler her zaman favorim. Bana bu duyguyu yaşatan gruplardan biri de Ghost. Daha ilk dinlediğim anda ruhuma karanlığı adeta nakşediyor. Hem müzikal açıdan hem de sahne şovları ve kliplerindeki ambiyanslardan dolayı genellikle Black Sabbath, King Diamond, Mercyful Fate gibi sanatçılara benzetilen, sahnedeki aykırı duruşları ile tanınan grupta; siyah cüppeler ve boynuzlu ağızsız maskeler takan 5 adam ve kafatası makyajı ile şeytani bir anti-papa figürü şeklinde giyinen vokalist çıkıyor karşımıza. Grup üyeleri gerçek kimliklerini saklı tutarken vokalist Cardinal Copia, diğer üyeleri de doğadaki elementlerden ilham alan isimleriyle Nameless Ghouls olarak anılıyorlar. Kimlikleri hakkındaki sorulan soruya da Eğer nasıl göründüğümüz sizin için bu kadar önemliyse demek ki bütün olayı kaçırmışsınızdır. Bizler özel hayatlarımız ile değil müziğimizle gündemde olmak istiyoruz. şeklinde cevap veriyorlar. Korku öğesi heavy metal ve rock müziğin en iyi temsilcilerinden biri olan ve 2008 yılında Linköping'de kurulan İsveçli heavy metal müzik grubu Ghost, 2010 yılında 3 parçalık demo ile birlikte Elizabeth isimli plak ve çıkış albümleri olan Opus Eponymous'u yayımlar. Gitarlardaki esrarengiz havası, iliklere kadar ürperten bir klavye ve Şeytan'a yazılmış methiyelerle dolu şarkı sözleri albümü kültler arasına sokar. Albüm İsveç'in Grammy ödüllerine aday gösterilerek olumlu tepkiler alır ve grubun popülerliği artırır. İkinci albümlerini, 2013 yılında Infestissumam adıyla yayımlayan grup İsveç listelerinde söz konusu albüm ile ilk sırada yer alır ve En İyi Hard Rock/Metal kategorisinde İsveçli Grammy ödülünü kazanır. Karanlık bir müziği bu kadar sade ve sakin bir biçimde icra eden grup, Nisan 2011'de, gotik metal grubu Paradise Lost'un Draconian Times MMXI turu kapsamında desteklenir. 11 Haziran'da ise Download Festivali'nde Phil Anselmo ana sahnede performansını sergilerken 3 Ghost üyesini sahneye çağırır ve Bury In My Smoke şarkısını Bury In Me Ghost olarak değiştirir. Şarkıya, Ghost'tan 2 gitarist ve baterist eşlik ederken; Phil Anselmo ayrıca Ghost baskılı tişört giyer. Yaptıkları karanlık müziği bir o kadar naif ve sanatsal bir kılıfa büründürmeyi başaran grubun kadife sesli vokalisti Papa Emeritus'un konserlerde elleri ile yaptığı koreografiler ayrı bir hava katar müzik sahnesine. Metal müzik dünyası daha ilk albümüyle Papa Emeritus'un başrolünde yer aldığı bu rock tiyatrosunun içine çekilmeye başlar. In Flames, Trivium ve Rise to Remain ile Defenders of The Faith III turu kapsamında Avrupa'yı turlayan grup daha sonra Amerika Birleşik Devletler turunu başlatır. Ghost, 2012 yılında Nisan ve Mayıs ayı boyunca Mastodon ve Opeth'in Heritage Hunter turunda ön grup olur. 2012 yılının başında bir Nameless Ghoul ikinci albümün tamamlandığını duyurur. 15 Aralık 2012 tarihinde Ghost, memleketi Linköping'de özel bir gösteri yapar ve bu konserde aynı gün online olarak yayınlanan yeni şarkısı Secular Haze ve ABBA cover I'm a Marionette şarkısını ilk kez çalar. Aynı konserde grup Papa öldü, yaşasın yeni papa der ve Papa Emeritus'un yerine yeni vokalist Papa Emeritus II'nin geçtiği açıklanır. Papa Emeritus II ile grubun en ihtişamlı dönemi de başlar. 16 Nisan 2013 yılında gelmiş geçmiş en başarılı albümlerden biri olarak yorumlanan Infestissumam'u yayımlayan grup, ruhları bedelsiz olarak ele geçirmiştir artık. Aydınlık bir çalışma gibi görünen bu albüm, içerde korkunç bir huzursuzluk hissi de yaratmayı başarır. Ghost, bu koleksiyonluk eser ile o yıl En İyi Hard Rock/Metal Albümü dalında Grammy ödülünü de almaya hak kazanır. Yaptıkları müzik ne kadar gizemli ve karanlık olsa da sevimli bir imaj yaratan Ghost'un üçüncü albümü Meliora, 21 Ağustos 2015'te yayınlanır. Albüm yayınlanmadan önce 28 Mayıs'ta yayınlanan VH1 Classic programında çıkan albüm reklamında Papa Emeritus II'nin kovulduğu ve kendisinden üç ay küçük olan kardeşi Papa Emeritus III'ün vokale geçtiği duyurulur. 31 Mayıs'ta Cirice şarkısı grubun web sitesinden ücretsiz download'a açılır ve şarkı 58. Grammy Ödülleri'nde En İyi Metal Performansı ödülünü kazanır. Papa Emeritus III, grubun 3 Haziran 2015'teki Linköping konserinde ilk kez sahneye çıkar ve grup yeni albümünden şarkılarını ilk kez çalar. Grup, bu albümde lanetli melodileri bir kenara bırakıp riff'lere ağırlık vermiştir. 2017 yılının Eylül ayındaki bir konserde, Papa Emeritus III yaka paça sahneden götürülürken sahneye Papa Emeritus Nihil çıkar ve Parti sona erdi. Orta Çağ başlıyor. diyerek Papa Emeritus III yerine başka birisinin geleceğini işaret eder. Aylar sonra grubun yayınladığı bir video ile yeni maskot ve vokalin Cardinal Copia olduğu açıklanır. Grubun, Grammy kazanmasının ardından grupta bir iç kargaşa çıkar ve Ghost'un bir müzik grubundan ziyade imajları, sürekli değişen Papaları, sansasyonlarıyla bir proje olduğu kanısı kesinlik kazanır. Son vokalist Tobias'a dava açmaya kadar varan olaylarla Ghost'a dair ilk büyü ortadan kalkmıştır fakat Haziran 2018'de yayınlanan dördüncü stüdyo albümü Prequelle'de bu kez karşımızda -çok büyük oranda- Papa Emeritus'un, yani bu albümdeki adıyla Cardinal Copia'nın, yani Tobias Forge'un yarattığı bir eser vardır. Sevimli sevimli şeytancılık oynayan ve bir neslin kahramanları olan bu cübbeli adamlar, artık daha kolay hazmedilir, benimsenir ve kabul edilir bir hal alarak Ghost klasikleri yaratan bir Ghost'tan ziyade tatlı şarkılar yazan bir Ghost'a geçiş yaparlar. Tüm bunlara rağmen Prequelle vokalist Tobias'ın kendini metal dünyasına kabul ettirdiği gayet iyi bir albüm olarak raflarda yerini alır. Daha ilk dinleyişte bile ne kadar farklı ve orijinal olduğunu hissettiren Ghost, gitarlarda distortion köklemeden, böğürmeden, ışık hızında çalmadan da metal yapılabildiğini, bunu yaparken de nasıl özgün olunduğunu gösteriyor adeta. Bütün bunların üstüne bir de kült filmlerden esinlenilen albüm kapakları, teatral sahne şovları, kurgusal karakterleri, müziğinin kalitesi ve gizemi de eklenince efsane olma yolunda emin adımlarla ilerler. Grup, en son 2021 Ekim ayında piyasaya sürdüğü Hunter's Moon şarkısı ve Kasım ayında ilan ettiği 2022 Avrupa turnesiyle son on yıldır karanlık şenliklerin müziğinin kendilerinden sorulduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Papa ve müritlerinin korku tüneli tadındaki diskografisi, dinleyenleri tüyler ürperten bir yolculuğa çıkarmaya devam ediyor, bize de sabırsızlıkla yeni albüm IMPERAyı ve Ghost'un yolunun buralara da düşmesini beklemek düşüyor. Grubun eski vokalisti ve maskotudur. Giyimi ve makyajı 2012 yılına göre farklıdır. Bir röportajda Nameless Ghoul'lardan biri şöyle der: Papa Emeritus II öncekinden farklı birisidir ancak birinci Papa Emeritus'un sesi ve tavırları Papa Emeritus II'ye aktarılmıştır. Grubun eski vokalisti ve maskotudur. Papa Emeritus II'den sonra gelmiştir. Giyimi ve makyajı Papa Emeritus II'ye göre farklıdır. Sahneden düşüşleri ve seyirciyle olan muhabbetiyle öne çıkmıştır. Son konserinde yaka paça sahneden götürülmüştür. Grubun şu anki vokalisti ve maskotudur. 2017 yılının Eylül ayındaki bir konserde, Papa Emeritus III yaka paça sahneden götürülürken sahneye Papa Emeritus Nihil çıkmıştır. Emeritus Nihil : Parti sona erdi. Orta Çağ başlıyor. diyerek Papa Emeritus III yerine başka birisinin geleceğini işaret etmiştir. Aylar sonra grubun yayınladığı bir video ile yeni maskot ve vokalin Cardinal Copia olduğu açıklanmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/leon-sevginin-gucu-uzerine-psikanalitik-bir-inceleme/\" ", "text": "Tarihler 1994'ü gösterdiğinde sinema tarihi açısından büyük bir etki uyandıracak bir yapım beyaz perdede kendine yer buldu. Fransız yönetmen Luc Besson'un rejisör koltuğuna oturduğu bu etkileyici film, içerisinde pek çok öğe barındırdığından sinema ve psikanaliz severler için bulunmaz bir Hint kumaşı niteliği taşıyor. Daha fazla lafı uzatmadan film hakkında detayları irdeleyebiliriz. Film özet itibariyle 11 yaşında bir çocuk olan Mathilda'nın silahlı bir saldırı sonucu kaybettiği ailesi ve özellikle küçük erkek kardeşinin intikamını alma isteği konusu üzerinden şekillenir. Başarılı oyuncu Natalie Portman'ın hayat verdiği Mathilda karşımıza her ne kadar küçük bir kız çocuğu görünümünde çıksa da, tavır ve davranışlarından kendini çok da çocuk gibi hissetmediğini görürüz. Sigara içmesi, ebeveynlerinin sorumluluklarını üstlenmesi ve filmin takip eden kısımlarında Leon'la kurduğu diyaloglar bu durumun temel göstergeleridir. Bir 'temizlikçi' olarak karşımıza çıkan Leon ise normal kiralık katil figürlerinden farklı olarak, filmin sembollerinden biri haline gelmiş, kendini saksıda bir bitki olarak gören bir karakterdir. Esasen Leon: Bir filmi hem var eden hem de hadım eden direkt ve dolaylı 'Baba' figürlerinin savaşından ibaret bir film. Bir Hollywood şaheseri çoğu zaman, üç 'ana' figürün yani üç babanın filme uyguladığı baskıdan türemektedir. Yapımcı, Yönetmen ve Tanrı maskesi ardındaki Amerikan Zihniyeti bir Hollywood filmini ve o filmdeki erkek yahut erkekleşmiş kadın figürünü var eder. Bu kahraman esasen Baba yani fedakar, savaşçı, katil-koruyucu Erk'tir. Bilhassa da Hollywood'un bolca işlemekten keyif aldığı mafya babası, kiralık katil ve ikisini birleştirip doğurduğu kriminalize olmuş göçmen portresi. Leon bu bakımdan modern dünyaya ayak uyduramayan ve pek çok gelişmenin gerisinde kalmış bir anti kahramandır. Keza o kadar stabil bir çizgide yaşar ki bir noktada tıpkı yanından ayırmadığı bitkisi gibi, özne kimliğini yitirerek bir nesneye dönüşür. Robotlaşır ve duygudan yoksun hale gelir. Ta ki hikayenin seyrini değiştirecek Mathilda'yla tanışana kadar. Film bu tanışma sürecini tıpkı bir cinsel eğitim süreci gibi bir alt metin olarak işler. İkilinin bu yolculuklarında bir kız çocuğunun geçirdiği cinsel kimlik dönemlerini aşama aşama görürüz. Filmi analiz etmeye karar verdiğimde benim için en dikkat çekici unsur Leon'un tıpkı bir çocuk gibi sürekli süt içmesi ve Mathilda'yla tanıştıktan sonra bu ilişkinin Oedipal düzlemde güçlü bir vurguyla ilerlemesi olmuştu. Nitekim Mathilda, okuma yazma dahi bilmeyen oğluna her şeyi sıfırdan öğreten bir anne gibi, Leon'da korkunç bir bastırılmışlık olan 'anne yoksunluğu'nun tamamlayıcısı görevini görmekteydi. Fakat elbette bu tamamlayıcılık tek yönlü değildi, keza Leon'da Mathilda'nın asla sahip olamadığı manevi aile bağındaki 'baba eksikliği'nin tamamlayıcısı olmuş hatta bu inisiyasyon öyküsünde Mathilda'yı adeta bir Elektra konumuna taşımıştır. Leon saksıda kök salmayı bekleyen ve artık hayatına başka bir varoluşta devam etmek isteyen, bana kalırsa çok da kötü olmayan bir tetikçi, bir eril figür. Mathilda, Leon'un hayatına bir yıldırım gibi şiddetli ve sarsıcı bir şekilde girerken, hayattan kopmuş bu kimliksiz adam için de yeni bir kimlik inşa eder. Filmin sonu hepimiz için buruk biter fakat bir noktada, bu sonda umut verici bir şeyler vardır. Kaç farklı şekilde ele alınacak olursa olsun film izleyicisine nihayetinde sevginin kurtarıcı ve dönüştürücü etkisini aktaran bir sonla veda eder. Leon çok sevdiği ve hayatını uğruna feda ettiği Mathilda sayesinde kök salma ve bir yere ait olma özgürlüğüne erişir. Kendisi ölmüştür fakat hiç yanından ayırmadığı, çok sevdiği bitkisi toprağa kök salarak onu özgürlüğe ulaştırmıştır. Asi Elektra'mız ise başlangıçta olduğunda çok daha farklı bir kişiye dönüşmüştür. Artık bir tamamlayıcısı yoktur fakat zaten gelişim sürecini çoktan tamamlamış ve kimliğini inşa ettiği bir sürece ayak atmıştır. Filmin başlarında Mathilda öldü diyerek gitmekten vazgeçtiği okula ve disipline edilmiş bir yaşama geri dönerek yeni bir Mathilda yaratmıştır. Sizlere bu yazımda filmi uzun uzadıya ve her detayıyla anlatmak yerine, filme dair birkaç önemli alt metinden bahsetmek istedim çünkü birer alımlayıcı olarak herkes filmden farklı çıkarımlarda bulunacaktır. Bu sebeple ben de bir izleyici olarak sizlerle psikanalitik kısma dair detaylar vermeyi tercih ettim. Her bir sahnenin incelikle düşünüldüğü, mükemmel oyunculuklarla taçlandırılan ve büyüleyici müziklerin de eşlik ettiği bu harika filmi hala izlemediyseniz en kısa zamanda izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://sanatkaravani.com/leonardonun-son-yahudasi-yahuda-iskariot/\" ", "text": "Leonardo Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği tablosu şüphesiz ki diğer eserleri arasında Mona Lisa'dan sonra en çok bilineni. Üzerine kitaplar yazılmış, kurgular düzenlenmiş, defalarca tartışmalar yapılmış bu eserin sırrı günümüzde bile hala tam anlamıyla çözülememektedir. Yemek yedikleri esnada, Size doğrusunu söyleyeyim, sizden biri bana ihanet edecek dedi. Bu söz onları kedere boğdu. Teker teker, Ya Rab, beni demek istemedin ya? diye sormaya başladılar. O'na ihanet edecek olan Yahuda, Rabbim, yoksa beni mi demek istedin? diye sordu. İsa ona, Söylediğin gibidir karşılığını verdi. Da Vinci, bu sahneyi adeta eserinin her yanına yansıtmıştı. Hatta sadece bu sahneyi değil; geçmişi, o anı ve geleceği de. Bazı detaylardan örnek verecek olursak: İsa İçinizden biri bana ihanet edecek dediğinde tüm Yahudaların yüzündeki tedirginliği görürüz. Aziz Petrus'un elinde bir bıçak var. Son Akşam Yemeği'nden kısa bir süre sonra İsa'yı yakalamaya gelen Romalı askerlerden birinin kulağını keseceği bıçak. İsa'ya ihanet eden Yahuda İskariot. Elinde gümüş bir kese var. İsa'ya ihanet etmesi karşılığında verilen 30 gümüşün içinde olduğu kese. Tablo hakkında onlarca makale, tez çalışması, komplo teorileri olsa da bu kısa bilgileri verip esas üzerinde duracağımız konuya geliyorum. Da Vinci'nin 1495 yılında yapımına başladığı bu eserin tamamlanması, onun tam 4 senesini aldı. Eserin yapımının bu kadar uzun sürmesinin nedeni ise Da Vinci'nin Hz. İsa'ya ihanet eden Yahuda İskaryot'un yüzünü resmederken esinlenecek bir model bulamamasıydı. Da Vinci, yukarıdaki örneklerden de gördüğümüz üzere geçmişi, o anı ve geleceği yansıtmak istemişti ve Yahudaların yüzlerini resmederken gerçek insanlardan, onların karakterlerinden ve yıllar içinde hayatın onlara yaşattıklarının izleri olan yüz ifadelerinden esinlenmişti. Da Vinci, şehirdeki tüm hapishaneleri gezmiş, tüm meyhanelere girmiş, en çirkin suçların işlendiği mahallelerde gezmişse de bir türlü yüzünde hem sevgiyi hem ihaneti barındıran biriyle karşılaşamamıştı. Da Vinci'nin tüm bu soruları, şehre Bohemyalı bir tüccarın gelmesinin ardından son bulacaktı. Parasına düşkün olan Bohemyalı tüccar borcunu almak için geldiği bu şehirde hayatının aşkını bulacak, sevdiğinin hayaliyle yatıp kalkacak, onsuz bir gün bile düşünemeyecek duruma gelecekti. Fakat hayatın mizah anlayışı bizimkinden biraz daha farklıydı, yakıcıydı. Uğrunda yemeden içmeden kesildiği sevgilisi, aynı zamanda onun itibarının en büyük düşmanı olan adamın kızıydı. Günler, aylar geçtikten sonra Bohemyalı tüccar, şehirden ayrılırken arkasında koca bir ihanet öyküsü bırakacaktı. Sırf borcunu alabilmek için sevgilisine ihanet etmiş, onu evlenme vaadiyle kandırıp babasının paralarını alarak şehri terk etmişti. Parası, itibarı ve hayatının aşkı arasında seçim yapmış ve zaafları üstün gelmişti. Bir şey anımsattı mı? Yahuda İskaryot da tıpkı Bohemyalı tüccar gibi parayı seçmişti. 30 gümüş karşılığında sevdiği, inandığı, yolunda gittiği Hz. İsa'yı baş rahiplere ihbar etmişti. Da Vinci, tüm bu yaşananlardan sonra Yahuda İskaryot'un suratını Bohemyalı tüccardan esinlenerek resmetmeye karar verdi. Kötü insanları sokaklarda, hapishanelerde, pazarlarda aramaya gerek yoktu. Kötülük tıpkı iyilik gibi, aşk gibi bize en yakın yerdeydi, içimizdeydi. Sevdiğimiz birine bile ihanet edebilmemiz için en azılı suçları işlememiz gerekmiyordu, meyhanelerde sabahlamamız da. Zaaflarımız olsa yeterliydi. İşte Bohemyalı tüccarın zaafı ve ihanet öyküsü, Da Vinci'nin dört yıldır yüzünü resmedemediği Yahudasına ilham kaynağı olmuştu ve bir bakıma diğer bir ihanet öyküsüyle 15. yy.'dan beri Santa Maria delle Grazie yemekhanesinde sergilenmek üzere tamamlanmıştı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/lirik-yapisiyla-zamani-unutturan-fotograflar-hiroji-kubota/\" ", "text": "Magnum Photos'un tek Japon üyesi olan Hiroji Kubota, 1963'ten 1967'ye kadar ABD'yi dolaşarak özellikle yerli kabilelerin yaşadığı Güneybatı'ya gitti. Amerika'nın Vietnam Savaşı'yla birlikte dramatik bir şekilde değiştiğini kendi gözleriyle gördü. 1969'da Kubota, Okinawa'yı dolaşarak geçirdi. Sadece Vietnam'a gönderilecek Amerikalı askerleri değil, aynı zamanda Okinawa halkını da fotoğrafladı. Okinawa halkının muhteşem kültürü ve yaşam tarzından derinden etkilendi ve onlara daha da odaklandı. Kubota 1970'den 1978'e kadar Burma'ya sık sık yolculuk yaptı. 1962'de darbeyle U Nu yönetimi devraldığında artık ülkenin eskisi gibi olmadığını anladı. Uzun askeri diktatörlükten sonra, güneydoğu Asya'daki en zengin ülke trajik bir şekilde en fakir ülkelerden birine dönüşmüştü. 1978'den itibaren Çin ve Kuzey Kore'nin tüm eyaletlerinde uzun süreli saha çalışmalarına başladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/macaristanin-issizliginda-bir-fotografci-erno-vadas/\" ", "text": "Işık ve gölgenin cesur kullanımıyla oluşturduğu fotoğraflarla Macar kültürünü yansıtan Erno Vadas, kendine özgü bir dil yaratarak geleneksel yapıdan modernizme giden yolun kapılarını araladı. 1936 yılında yaşanan zor atmosfer eşliğinde fotoğrafçılık yapan Erno Vadas, Macaristan'ın sağcı hükümeti tarafından yasaklandı. Kendine ayrı bir dünya yaratmak isteyen Vadas, başka diyarlara göç etmeye kalkışsa da yakalandığı bir sınırda toplama kampına gönderildi. Şans eseri toplama kampından sağ kurtulan fotoğrafçı, 1945 yılında ülkesi Macaristan'a geri döndü ve aradığı ruhu köklerinde buldu. Erno Vadas'ın fotoğraflarında manzara, çiftçiler, çobanlar, hasatlar ve hatta kentsel endüstriyel temalar hakimdir. Dikkatlice oluşturulmuş kompozisyonlar, keskin ışık ve gölgenin etkisiyle daha etkileyici bir hal alır. Onun fotoğrafları ıssız bozkırlar içerisinde kültürünü yaşatmaya çalışan Macristan'ın sesidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/margaret-atwood-ustopyasi-damizlik-kizin-oykusu/\" ", "text": "Kadın, bunaltıcı düşlerden uyandığı bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Kanadalı şair, yazar, denemeci, eleştirmen, feminist ve çevre aktivisti Margaret Atwood, distopik edebiyat eserleriyle ün kazanmış bir isim. Eserlerini distopik olmaktan çok, ütopya ve distopya kavramlarını bir arada tutan üstopya olarak tanımlıyor. Bu türdeki en ünlü romanı ise, 1984 yılında Batı Berlin'de kaleme aldığı Damızlık Kızın Öyküsü. Distopik eserleri seven herkesin bildiği gibi, bu tarz eserlerde olaylar gelecekte anormal bir toplum yapısı içerisinde geçerken; kişiyi gerçeklerle yüzleşmeye, sorular somaya ve düşünmeye sevk eder. Orijinal adı The Handmaid's Tale olan eser, Türkçe'ye Damızlık Kızın Öyküsü olarak çevrilmiş. Roman, kadınların isminin bile olmadığı, doğurganlık oranının azalmasıyla hala doğum yapabilen kadınların zorla alıkoyularak erkek egemen muhafazakar bir rejimin başta olduğu zaman diliminde geçiyor. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık aşık olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Romandaki ana karakter Offred, doğurganlığını kaybetmemiş bir damızlıktır. Offred, çocuk sahibi olamayan, dönemin askeri rejimiyle komutan olmuş Fred ile karısının yaşadığı eve gönderiliyor. Bir isme sahip olma hakları olmayan damızlıklar, hangi eve gönderilirlerse kaldıkları süre içerisinde o evin erkeğinin adını alabiliyor. Offred yani Fred'inki anlamına geliyor. Yazarın romanında yarattığı gelecekte var olan bu zaman diliminde, doğurganlık oranı azalmış ve insanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumdadır. Bu yüzden hala doğurgan olarak kalabilen kadınlar da yakalanarak damızlık hale getiriliyor. Tıpkı damızlık bir hayvan gibi yaşan bu kadınlar, tek tip kıyafete sahip olabiliyorlar. Hiçbir konuda söz hakları olmadıkları gibi başlarına taktıkları şapka ise sadece önlerini görmelerini sağlıyor, çünkü etrafına bakmak yasak. Sovyet İmparatorluğu hala çok güçlüydü ve daha beş yıl sonra çökecekmiş gibi hiç görünmüyordu. Her pazar Doğu Alman Hava Kuvvetleri, sonik patlamalarla bize ne kadar yakın olduklarını hatırlatıyorlardı. Demir Perde ülkelerine yaptığım ziyaretlerde sürekli ihtiyatlı olmanın, gözetlenme duygusunun, konuşurken dolaylı anlatımlarla anlaşabilmenin ne demek olduğunu anladım ve tüm bunlar romanımı etkiledi. Geleceğe dair bir paranoyanın ötesinde, içinde yaşadığımız gerçeğin ta kendisini anlatan roman, geçtiğimiz yıllarda Bruce Miller tarafından uyarlanıp Amerikan televizyon kanalı Hulu'da dizi olarak yayınlanmaya başladı. Başrolde, Mad Men dizisiyle adını duyuran Altın Küre'li oyuncu Elisabeth Moss, Offred karakteriyle yer alıyor. Türkiye'de Blu TV üzerinden izlenilebilen dizi, 2017 Emmy Ödül Töreni'nde Dram Dalında En İyi Dizi ödülünü kucakladı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/memlekette-zelzele-disarida-harp-ben-sana-asigim-sait-faik/\" ", "text": "Havada Bulut adlı kitabında, öyküler içerisinde kaybolurken hayatın tüm kötülüklerine inat vurgulanan tek tema yine'sevgi'dir. Öykülerinin içerisinde; şehirler, sokaklar, genelevler, oteller, fahişeler, işçiler kısacası hayatın kendisi yer alır. Kitabıyla aynı ismi taşıyan 'Havada Bulut' adlı öyküde, insanlardan uzaklaşmış sadece köpeğiyle konuşan bir adama tanıklık ederiz. Bu adamın gizemi tüm mahalleliye dert olur. Öyle ki bu dert, yine 'sevgi 'olacaktır. Yazar, hikayeyi anlatırken hep sorgular. İnsanların hayatlarında asıl önem verdikleri şeylerin bir nesneden öteye gitmediğini, 'ben'i n acısını ironik bir dille anlatır. Kitabın en dikkat çeken kısımlarından biri de kuşkusuz Ay Işığı adlı hikayedir. İş görüşmesine giden bir gazeteciye nasıl bir dünya istiyorsun sorusu sorulunca, bozuk düzeni alaşağı eden bir cevap gelir. Bu cevap bir nevi tüm insanların yaşamından izler taşır. Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde, seninle yaşamak istiyorum. Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum. Sabahleyin bitlilerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu; esnafının azgın, zengininin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız, sersem olduğu bir şehirde, işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/minyatur-dunyanin-efendisi-tatsuya-tanaka/\" ", "text": "Instagram'da takip etmekten büyük keyif alacağınız bir hesapla karşınızdayız. Sosyal medyada MINIATURE CALENDAR projesi ile ün kazanan Tatsuya Tanaka, sihirlidünyasını Japonya Kagoshima'dan aralıyor sanatseverlere. Sanat yönetmeni ve tasarımcı olan Tanaka, 2011'de başladığı bu projesini aylara ve günlere dayanarak hikayeleştiriyor. Brokoli ve maydanoz, bazen bir orman gibi görünebilir, ya da su yüzeyinde yüzen ağaç yaprakları küçük tekneleri anlatabilir bize diyor Tanaka. Bu düşünceyle yola çıkarak hayatın eğlenceli yanlarını da ifade ediyor projesinde."} {"url": "https://sanatkaravani.com/moda-fotografciligini-terk-edip-kendisini-sokak-fotografciligina-adayan-biri-wlliam-klein/\" ", "text": "William Klein, Vogue gibi prestijli bir dergiden ayrılıp kendini sokaklara bırakan bir sanatçı. Fotoğraf çekimlerinin yanı sıra, belgesel ve film çekimleri olan Klein, sokakları arşınladığında tıpkı bir antropolog gibi her şeyi detaylıca inceledi. Klein'e göre; ne olursa olsun hayatın anlamını sokaklarda aramamız gerekir. Özellikle ünlü olduğu bir dönemde sokak fotoğrafçılığına başlaması magazin dünyasında şaşırtıcı olarak karşılanmış hatta 'iğrenç' olarak nitelendirilmişti. Öyle ki Klein, çekimlerini göstermek için gittiği şirketlerde fotoğraflarının 'bir boka yaramadığı' gibi aşağılayıcı cümlelerle karşılaşmıştı. 1960lı yıllarda sistemin dayattığı fotoğraf algısının dışına çıkan sanatçı, tüm olumsuzluklara rağmen yılmamış ve sokakları bırakmamıştı. William Klein, kısa bir süre sonra çektiği fotoğraflarla saygınlığını yeniden kazandı. Direngeç yapısından ödün vermeyen sanatçı, deneyimlerini paylaştığı kitaplar yayımladı. Klein, tekrar eski ününe kavuştuktan sonra New York ve Fransa gibi modaya ev sahipliği yapan yerler; kapılardan geri çevirdiği William Klein'i, prestijli sanatçılar arasında gösterdi!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/modern-dunyada-vampir-olmak-yalniz-asiklar-hayatta-kalir/\" ", "text": "Amerikan bağımsız sinemasının en çok dikkat çeken yönetmenlerinden biri olan Jim Jarmusch, Only Lovers Left Alive/ Yalnız Aşıklar Hayatta Kalır (2013) ile kum saatini çeviriyor ve izleyici edebiyattan müziğe, bilimden felsefeye tüm disiplinleri kapsayan sanatsal bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Son dönem ergen vampir filmi klişelerinden epey uzakta durarak beklentilerin ötesine çıkan Jarmusch tarihi kişileri de hikayesine dahil ediyor. Tom Hiddleston ve Tilda Swinton'ı Adam ve Eve adında iki vampir olarak izlediğimiz film, bir aşk hikayesi olmasının yanı sıra, modern dünyada vampir olmanın zorluklarını oldukça gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Filmde, karakterlerinin isimlerinden de anlaşılacağı gibi adeta insanlığın başına gidilerek bir nevi modern zaman ilk insan hikayesi anlatılıyor. Filmde; genelde yer altı camiasının tanıdığı bir müzisyen olan Adam, yaşadığı toplumun ve insanlığın durumundan dolayı depresif ve çok mutsuzdur. Onu hayata bağlayan Eve adındaki sevgilisi ile olan aşkları ise yüzyıllardır sürmektedir; Adam ve Eve aşkları hiç tükenmeyen iki vampirdir. Fakat Eve'in de deyimiyle, 15. yüzyılda kanlarını içip de Thames Nehri'ne attıkları cesetlerin devri çoktan geçmiştir. Dünya değişmiştir ve vampirler de bu değişimden nasiplerini alırlar. Ölümün acısıyla ve insanlara dair içlerinde birikmiş olan öfkeyle baş etmeye çalışırlar. Seyahat etmek için uçak bileti alan, yüzyıllar boyu biriktirdikleri eşyaları, kitapları ve anılarıyla çok da özgür olmayan bu vampirler, zamanın boyunduruğundan kurtulsalar da yine de mekana bağlıdırlar. Jim Jarmusch, filmlerinde insan yaşamını, sadelikle ve hiçbir bozuma uğratmadan yansıttığı için mekanlar karakterlerle birlikte bütünleşen, onların ayrılmaz bir parçası haline gelen bir kimliğe bürünür. Jarmusch sinemasında yabancılık teması da, bazen konuşulan bir dile, bir ülkeye, bir şehre ya da kültüre yabancılık şeklinde çokça karşımıza çıkar. Şehirlerin başlı başına kültürel dokusuyla ön plana çıkması, bazı zamanlar karakterleri de aşacak bir boyutta gerçekleşir. Mesela Detroit'te, Jack White'ın çocukluğunun geçtiği ev ya da Tanca'da, Yasmine Hamdan'ın cazibeli müziğinin çekimine kapılmak. Only Lovers Left Alive'da iki farklı şehrin, Tanca ve Detroit'in dokusu ön plana çıkar. Şehirler, iki vampirin farklı karakterlerinin öne çıkan yanları ile bütünleşen bir tercih alanıdır ayrıca. Bir sahnede Adam Detroit'te ıssız ve yerleşim yerinden uzakta, yalnız yaşarken bir sonraki sahnede Eve'i, Fas'ın turistik kentinin dar ve ışıklarla aydınlatılmış otantik sokaklarında yürürken görürüz. Böylece filmin ilk bölümü, karakterleri ve farlılıklarını anlamamıza yardımcı olur. Her ne kadar zıt gibi görünseler de benzer zevkleri sayesinde birbirlerine bağlı olan iki karakterin varoluş üzerine sohbetleri gerçekten görülmeye değer. Karakterlerin hayatlarını tekrar tekrar dönen bir plak misali kamera hareketleriyle seyirciye aktarmayı da ihmal etmeyen Jarmush, cool karakterleri ve klas görüntü yönetimiyle filmin gizemli atmosferine eşsiz bir çekicilik katıyor. Only Lovers Left Alive, vampirlerin sıradan yaşantısını aktarırken döngüsel zaman anlayışının sinemasal aktarımını da gerçekleştirir. Bu anlayışta, tarih sürekli ilerlemekte olduğu çizgisel zamanın aksine tıpkı bir plağın pikaptaki dönüşü gibidir. Filmin açılış sahnesi, bu anlayışın net bir yansımasıdır. Farklı mekanlarda gözlerini kapatmış uzanan iki karakteri, adeta tanrısal bakış açısında konumlandırılan kameranın yukarıdan aşağıya doğru inen döngüsel hareketiyle izleriz. Giderek karakterlerin yüzlerine yaklaşılır ve nihayetinde Eve'in gözlerini açmasıyla, kameranın döngüsel hareketi son bulur. Görüntünün ekranda dönmesi ve yavaşlatılmış müziğin de etkisiyle filmin açılış sahnesi, bir plağın dönüşünü andırır. Bu da çizgisel görüşün tam aksi olan, vampirlerin ilerlemeci tarih kabulünü reddeden döngüsel zaman anlayışına işaret eder. Gecenin, filmin bütünü boyunca karşımıza çıkmasından dolayı filmde zamanın durur gibi olması hissi de çok kuvvetlidir. Only Lovers Left Alive'ın en keyifli yanı da ufak detaylarda tek başına zamanın durur gibi olduğu anlara dönüşmesidir. Filmde, edebiyatın, müziğin, şiirin kısacası sanatın farklılıkları aşan bir araya getirici, birleştirici gücü, insanların anlaşmalarını sağlayan bir nevi evrensel dil işlevine bürünür. Only Lovers Left Alive'da sanat yapmak, sanatın ve sanatçının takdiri çok hissedilir. Adam, neredeyse bir stüdyoya çevirdiği evinde tutkuyla müzik yaparken, Eve ise Detroit'e giderken yanına iki bavul dolusu kitap alacak kadar tutkundur edebiyata. Bütün bunlar, yüzyıllar boyu yaşamış vampirlerin, dünyaya dair önemsedikleri yegane değerlerden biri olarak sanatı ön plana çıkar. Fakat filmde sanat ve sanatçı sadece ulaşılmaz bir kata çıkarılmaz, tam tersine, Eve'e göre, Adam'ın intihara meyilli romantik bir serseri olmasına Shelley, Byron ve takıldığı bir avuç salak Fransızın sebep olması gibi detaylar buna örnektir. Bu anlamda film, aynı zamanda mizahi unsurlar da taşıyan edebi hazlarla dolu bir sanat şölenidir. Yine filmde yakalayabildiğimiz Shakespeare, Adagio ve Tesla'ya saygı duruşları gibi olan, zeka kırıntısı barındıran ve kör göze parmak olmayan detaylar yerleştirmek de yönetmenin farkını ortaya koymaktadır. Filmin asıl derdi medeniyetin kuruluşuna tanıklık etmiş vampirlerin bile bazen hayatın nasıl en iyi şekilde yaşanacağına cevap bulmaya yetkin olamadıklarıdır. Çünkü filmde, yıllarca ölümsüz olmalarıyla bir arzu nesnesi olarak izlemeye alışık olduğumuz vampir imajı yerine, aşılması gereken mesafelerin, alınması gereken uçak biletlerinin, aç kalmanın ve yorgun düşmenin, kısacası bir yaşam kesitinin idealize edilmeden yansıtılmasını izleriz. Dünyada yaşamaya mahkum olmalarına rağmen, dünyayla tam olarak bütünleşmelerinin mümkün olmaması, vampirler için bir trajediye dönüşmektedir. Bütün bunlara rağmen Only Lovers Left Alive aynı zamanda yavaş akan, tekrarların, küçük detayların ve planlanmamış anların güzelliğinin kutsandığı bir yaşamın çağrısıdır. Vampirlerin tüm insanlık tarihine tanık olabilme özelliklerinin entelektüel tarafını görebilmek, yıllardır Hollywood'un dünyada asırlar geçirmiş varlıkları aşk hikayeleri olarak pazarlamasından gına gelenlere de ilaç olur adeta. Bu film sayesinde Yasmine Hamdan'ı keşfetmek de başlı başına bir deneyimdir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/mucadeleden-yilmak-yok-tezer-ozluden-leyla-erbile-mektuplar/\" ", "text": "İki mücadeleci kadının, dünyanın erkine direnme öyküsünü anlatır bu mektuplar. Çıkar ilişkilerinin hüküm sürdüğü zamanda, Tezer Özlü ile Leyla Erbil'in birbirine yazdığı mektuplar, tüm kötülüklere meydan okur nitelikte. Bu güzel iki kadının dostluğu bizlere pek çok şey anlatıyor. Yaşadığı olaylardan bir nebze de uzaklaşmak için Tezer, Hans Peter ile Berlin'e yerleşmişti. Ancak bu sefer de Türkiye'de bıraktığı dostlarını özlüyordu, özellikle de Leyla Erbil'i. 1980'li yıllarda yaşanan siyasi sorunlar, gerek Tezer'i gerekse de Erbil'i oldukça yıpratmıştı. Mektuplarda, sıkça dünya üzerinde yaşanan sorunlar ve siyasi krizler üzerine konuşmalar mevcut. Türkiye'de Edebiyatın gelişmemesinden yakınan Tezer Özlü, edebiyatında bir tüketim aracı haline geldiğinden bahsederken edebiyatla uğraşan kişileri de hiçbir şey yapmayan dilenci edebiyatı yapmakla suçluyor. Tezer Özlü'nün, Erbil'e karşı duyduğu sevgi ve özlem her mektupta dile getirilmiş. Yaşamımda birlikte olmaktan hiçbir an sıkılmadığım ender insanlardan biri sensin, bir ikincisi var mı bilmiyorum. Sıkılmak bir yana, tam aksine içim direnç ve yaşam sevinciyle dolmuştur, beni hep coşturmuşsundur. Hans Peter ile yaşadığı birlikteliği kağıtlara döken Tezer, sevginin güzelliğini anlatırken yine de bir karşı çıkıştan bahseder. İnsan nereye giderse gitsin kendi benliğinden kurtulamaz. Tezer'de kendi benliğiyle savaşıp durmuş gittiği ülkelerde. Leyla Erbil'e yazdığı her söz bizimde benliğimize dokunacak nitelikte. Kansere yakalandığını öğrendiği anda, ilk başta derin korkuya kapılıp, depresyon geçiren Tezer, bir süre hastanede yattıktan sonra kendimi dirilttim diyecekti. Şu şansa bak: Sinir hastanesinden çıkıp, kendini kanserin kucağında buluyorsun. Ama depresyon iyi oldu, korkularımı kustum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/mutlu-ask-yoktur-louis-aragon/\" ", "text": "Mutlu aşk yoktur diyor, Aragon. Kurucularından biri olduğu sürrealizm akımı, şüphesiz ki aşkı böyle ifade etmesine bir etkendir. Sürrealizm, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten de mutlu bir aşk var mıdır, yok mudur? İşte bu sorunun cevabı, insanoğlu tarafından yüzyıllar boyunca aranmıştır. Ortak bir cevaba ulaşmak oldukça güçtür. Çünkü aşk, kişilere özeldir. Kişinin duygularına, psikolojisine, enerjisine, hayatının akışına ve daha bir sürü etkene bağlı, kısacası insana prangalarla bağlı olan bir duygudur. Aragon gençlik çağını savaşın gölgesinde geçirmiş, aldığı tıp eğitimi icra ederken bir taraftan da kendini edebiyat çevresinin içerisinde bulmuştur. Rus yazar Elsa Triolet ile tanıştıktan sonra hayatının geri kalan yıllarında onun için şiirler yazmıştır. Aragon ve aşkı Triolet İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde evlendi. Birlikte anti-faşist hareketlerin içerisinde görev aldılar. Aşkları savaş, devrim, direnişle birlikte daha da alevlenip güçlendi. Aragon'un şiirleri de bu dönemde elden ele dolaşıp popülerliğini ilan etmeye başlamıştı. Mavi unutuş olan gözlerinle baktın bana. 42 yıl boyunca evli kalan çiftin aşkı, Elsa'nın kalp krizi geçirip ölmesi ile birlikte yarım kalmıştır. Birlikte oldukları süre içerisinde adeta mutlu bir aşkı temsil ediyorlardı. Ancak Aragon, eşi öldükten sonra çekmecede bulduğu bir liste ile yıkılmış. Bu listenin eşi Elsa'ya aşık olan erkeklerin veya Elsa'nın birlikte olduğu erkeklerin isminin yer aldığı bir liste olduğu söylenir. Bu listeyi bulan Aragon ömrü boyunca, eşinin kendisini aldattığına inanmıştır. Artık dünyada var olmayan birine soru sorulamayacağı için Aragon, kafasına bıçak gibi saplanan soruların içerisinde kalakalmıştır kim bilir? Kişinin yaşarken de cehennemi, kendi kafasının içerisinde cevabını bulamadıkları değil midir? Bildiği tek şey ise, ne yaşanırsa yaşansın, ona duyduğu aşktır. Bedenlerimiz elbet bir gün toprağa girecektir fakat yeryüzü üzerinde baki kalacak duygularımızdan biri de aşk olacaktır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/mutlu-olmanin-formulu-mutlu-olmadigini-fark-etmek/\" ", "text": "Mutlu Olmanın Formülü: Mutlu Olmadığını Fark Etmek! Günümüzde mutluluğu tam puan sağlıkla, kaliteli besinlerle ve zenginlik gibi somut koşulların bir ürünü gibi düşünerek ele aldık: Birbirimizin mutluluklarını bu kavramların parametresinde değerlendirdik. Ancak mutluluğun ölçütü bu kadar basit mi? Dünya tarihinde ismini birçok araştırma ve yazıyla duyduğumuz onca filozof, yazar, bilim insanları mutluluğa dair düşündüler ve çoğu, en az somut olan kavramlar kadar soyut kavramlarında etkisinden bahsettiler. Toplumsal etik, ahlaki ve ruhani etkenlerin üzerinde durdular. Kim bilir belki de modern dünyanın zenginleri tüm refahlarına rağmen yabancılaşma ve manasızlıktan muzdariplerdir. Her birimiz, kavramların içini farklı şekillerde doldururuz. Örneğin statü kavramı; içini para olarak doldurursanız, parayı ararsınız. Ancak içini bilgelik ile doldurursanız, okuyacak daha değerli kitaplar ararsınız. Mutluluk da bu kavramlardan biri değil midir? İçini aşkla doldurursanız aşkı arar, içini parayla doldurursanız parayı arar, içini hiçlikle doldurursanız ölümü ararsınız. Bu kavramların içini doğru doldurmak sizi hayatta tutabilecekken yanlış doldurmak sonunuza sebep olabilir. Bu duruma örnek vermek gerekirse; çevremizde kendine samimiyetsiz olan bir bireyin yoz kültürü içselleştirdiğini ve bunu bize romantik olarak yansıtmasıyla beraber, bir yandan lüks ürünleri takip etmesi ve istemesi onun sonuna sebep olacaktır. Çünkü mutluluk kavramının içini doldurmuş olmasına rağmen farkındalığı yoktur. Birey bu kavramları doldurmaya samimiyet kavramını anlamlandırıp içselleştirdikten sonra başlamalıdır. Yani önce kendisiyle samimi bir şekilde yüzleşip sonra kavramların içini doldurmalıdır. Sonuç olarak; statü, iyilik, değer, kırgınlık vb. kavramlar gibi mutlulukta kolektif bir kavram değildirler. Bireyler yaşamdan keyif alabilmek veya huzurlu yaşayabilmek için hepsini kendi doldurmalıdır ''samimiyetle''. Zaten günümüzde bunca mutsuz insan varsa sebebi kalıplaşmış tanımlara uymadığını fark ettiği için değil midir? Bugün kavramların içini doğru doldurmayanların birçoğu, para ve aşkın peşindedir aynı televizyon dizileri gibi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/nasa-goruntu-kutuphanesinden-kareler/\" ", "text": "Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, hepsine ücretsiz olarak erişebileceğimiz; fotoğraf, video ve ses kayıtlarından oluşan 140.000 adetlik kütüphanesinin kapılarını insanlık için araladı. Gezegenlerin, süpernovaların, uyduların ve bulutsuların birbirinden göz alıcı ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflarının bulunduğu bu kütüphane; sizi uzayın derinliklerinden bir astronotun özçekimine kadar birbirinden farklı görsele sürüklüyor. 1920 ve 2019 yılları arasında uzay görevlerinden, uydulardan ve astronotların çekmiş olduğu fotoğrafları ve görselleri başlıklara ve konulara düzenlenmiş bir şekilde bulabilirsiniz. Paylaşılan her görsel içerik ile ilgili tarihsel bilgiler ve bağlamsal içerikleri kolayca inceleyebilir ve uzayın uçsuz bucaksız macerasına sizde ortak olabilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/neden-aci-cekilmeden-sevisilmez-mayakovski/\" ", "text": "Mayakovski, katıldığı eylemlerden dolayı okuldan atılır ve bir süre sonra örgüt propagandası yapmaktan evi basılır. Bu esnada gizli bilgilerin de yazıldığı not defterini yutar. Daha 15 yaşında 12 ay bir hücreye kapatılır, hapisten çıktıktan sonra Moskova Resim ve Heykel okuluna kaydolur. Kurmaca romanları sıkça okuyan Mayakovski, bir taraftan da sürekli yazılar yazmaya başlar. Halkçı çalışmaları onu okuldaki diğer öğrencilerden farklı olmasını sağlamıştır. Nazım Hikmet'in etkilendiği şairler arasında yer alan Mayakovski, 1911 yılında Fütürist harekete katılır ve burjuvayı eleştiren, sarsıcı edebi eserler ortaya çıkarır. Şiir, oyun, film ve tiyatro alanında pek çok eser ortaya çıkaran Mayakovski'yle ilgili; Gorki'nin eşi Maria anılarında şu şekilde bahseder: 1918'de Mayakovski'yi sahnede izledim. Bana göre o eğer bu meslekte ilerlese idi müthiş bir oyuncu olabilirdi. Eski sanat anlayışını da kökten yıkılması gerektiğini savunan Mayakovski, Sokaklar fırçamız, alanlar paletimizdir. sloganı ile sanatı kitlelere ve sokağa indirmiştir. Bu anlayışla, Sovyetlerin sokakları, meydanları sloganlar ve fütürist resimlerle donandı. Ekim devrimiyle birlikte ünü gittikçe yayılan Mayaokoski'den övgüyle bahseden Lenin, bir konuşmasında Mayakovski'nin şiirlerinden pek bir şey anlamıyorum ancak onun meydanlarda savaşacak bir uzman olduğunu hissediyorum. Onun yazdıkları siyasi açıdan belki tartışılabilir. Şiirlerinde çok fazla politik bir şey yok, insanları bir şeye davet eder bir hava yok. Şiiri komünistleri birleştirmeye yetmez. Ama politik bakış açısının doğru olduğuna inancım sonsuz demiştir. 1925'te yakın dostu Sergey Yesenin intihar eder. Yesenin'in, son şiirini okuyan Mayakovski çok etkilenir. Yeni bir şey değil ölüp gitmek bu yaşamdan, Kendisi de Yesenin'e itafen bir şiir yazar. Mayakovski, dostu Yesenin'in ölümünden 5 yıl sonra 1930'da bir mektup bırakarak silahla intihar eder."} {"url": "https://sanatkaravani.com/nereye-gidersem-gideyim-dokundugum-her-sey-trajediye-donusuyor-don-mccullin/\" ", "text": "Fotoğrafı bir sanat formunun ötesinde, iletişim kurma aracı olarak kullanan Don McCullin; 1960lı yıllarda çektiği fotoğraflarla tarihin önemli olaylarını kayıt altına aldı. McCullin, 1964 yılında Kıbrıs'ta yaşanan iç savaşı görüntülemesiyle dikkatleri üzerine çekti. Acı çeken, infaz edilen insanları kadrajına alarak tarafsız bir şekilde basına sunması, onun dönüm noktasını oluşturdu. Bu fotoğraflardan sonra Dünya Basın Fotoğraf ödülünü kazandı ve 1993 yılında CBE'ye verilecek ilk foto muhabiri oldu. Sanatçı fotoğraflarında; savaşın getirdiği yıkımlara, yoksulluğa, sanayileşmenin işçi sınıfı üzerindeki etkisine ve toplumsal sorunlara odaklandı. Kamboçya'da vuruldu ve ağır yaralandı; Uganda'da hapsedildi, Vietnam'dan kovuldu ve Lübnan'da başına ödül konuldu. O yine de bütün cesaretiyle yaşananları fotoğraflamaya devam etti. McCullin bir foto muhabir olarak insanların yüz çevirdiği görüntüleri, gün yüzüne çıkararak bir yüzleşmenin anatomisini oluşturdu. Kongo, Biafra, Uganda, Çad, Vietnam, Kamboçya, İsrail, Ürdün, Lübnan, İran, Afganistan, Kuzey İrlanda ve daha fazlasında bir hikayenin peşinden giderken; ışık ve kompozisyondaki ustalığı her daim çalışmalarına sindi. McCullin için fotoğraf, daha derinlere daha diplere bakmanın bir yöntemiydi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/neye-ne-kadar-bagimliyiz-bir-ruya-icin-agit/\" ", "text": "Requiem for a Dream 2000 yılı yapımı bir Darren Aronofsky filmi. Biraz düşündürücü, biraz farkındalık yaratan... Oldukça incelikli, bir meselesi olan ve çarpıcı yani tam bir Aronofsky filmi... Film bittikten sonra boş ekrana bakakalacağınız bir yapıt. Duyduğunuzda ben bunu biliyorum diyeceğiniz filmin müziği ise Clint Mansell'e ait. Sara'nın mücadelesi başlarken bu sırada oğlu Harry'nin de tek bir amacı vardır: daha fazla uyuşturucu. Harry, bu sayede Marion ile tanışır. Büyük ve etkili bir aşkla birbirlerine bağlanırlar ve daha fazla uyuşturucu için birlikte savaşırlar. İzlerken aşklarına gerçekten inandığımız bir hayalin içinde sürüklenirler. Anne Sara, kullandığı hapların etkisiyle korkunç halüsinasyonlar görmeye başlar ve tam anlamıyla delirir. Marion ise uyuşturucu satın alabilmek için bedeninden, Harry de kendinden ağır ödünler verir. Kahramanlarımız var olma mücadelesi verirken aslında yok olurlar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/neyiz-biz-insan-mi-hayvan-mi-william-golding/\" ", "text": "21. yüzyıl, uygarlık ve medeniyetin en üst seviyede yer aldığı bir çağ olarak tanımlanmakta. Evet bilim ilerledi, makineler yapıldı. Pek çok alan kendine bu çağda bir yer buldu. Peki insanlar? İnsanlar bu çağın içerisinde sadece bedenleriyle varlar. Düşünceler, ilişkiler, duygular ise neredeyse yok gibiler. Kalplerimizin içinde gizlenen karanlık bir yön var ve bunu çıkartıp çıkartmamak da bizlere kalmış. Canavar kılık değiştirmişti. İnsan kılığına girmişti. Golding, yeni doğan her çocuğu, yaratıcının insandan umudunu kesmediğinin kanıtı olarak görmüştü. Yeni doğan her çocuk, insanlığın kurtuluşu için bir umut aslında. Ancak o çocukların bazıları insanlığın vahşeti olmuş durumda. İnsan, güç elde ettikçe veya güçlü sıfatını kendine bahşedilmiş bir armağan gibi gördükçe bunu diğer insanlar üzerinde kontrolsüzce kullanmaya başladı. Öyle ki geçmişini tanımaz hale geldi. Benliğinden giderek uzaklaştı. Duygularından, düşüncelerinden... İnsan olmaktan çıktı gitti. Senin de, kan dökme merakının da Allah belasını versin."} {"url": "https://sanatkaravani.com/oglunu-oldurmek-ilya-repin/\" ", "text": "Rus ressam İlya Repin'in Korkunç İvan Oğlunu Öldürüyor adlı tablosu bir trajedinin yansıması olduğu kadar; dehşeti, acıyı ve pişmanlığı yansıtan güçlü ifadesiyle de oldukça dikkat çekicidir. Nitekim, 1880'lerin Rusya'sında resmedilen bu resmin bu denli gerçekçi olması tesadüfi değildir. 1880'ler Rusya'da realizmin aynı zamanda da Rus devrimci hareketinin güçlendiği bir dönemdir. Tolstoy, Dostoyevsky, Gogol gibi edebiyatçıların realist yazıları hem Rusya'da hem de dünyada pek çok kişiyi etkilemiştir. Etkilenenlerden biri de Rus ressam Ilya Repin'dir. Tolstoy'dan oldukça etkilendiği belirtilen Repin vicdanı, ahlakı, toplumsal sınıfı yansıtan resimler üreterek döneminin önemli isimlerinden biri olmuştur. Rus Çarı olan IV. İvan, yaşadığı bir öfke krizi sonucu oğlu İvan İvanoviç'e asasıyla vurarak öldürür. Kanlar içinde kalan İvan babasının kucağında can verir. Söylentilere göre Repin bu tabloyu yaparken Narodnaya Volva Örgütü'nin II. Aleksandr'ı öldürdükten sonraki idam edilmelerinde yaşanan sahneden etkilenmiştir. Repin'in belirttiğine göre, tabloya etki etmiş olan bir diğer unsur, 1883 Avrupa gezisinde sırasında gördüğü çok sayıdaki kanlı boğa güreşiydi. Tabloyu tamamen kaplayan mekan Çar sarayındaki bir odadır. Oda olağanca şık döşenmiştir. Yerlerde doğuya da özgü sayılabilecek ince halılar, olayın etkisiyle bozulmuş vaziyettir. Arka planda devrilmiş bir koltuk, soba ve vazolar bulunmaktadır. Çar ve kollarında kanlı yatan oğul kompozisyonun merkezindedir. Gözleri olabildiğine açılmış olan Çar, oğlunun kanlı başını tutmuş ve sarılmış vaziyettedir. Yüzünde şok, korku ve dehşet ifadeleri sezilir. Kollarında yatan oğul ise gözünde damlayan yaş ile ölüme yenik düşmüş, sakindir. 1885'te tamamlanan tablo, döneminde pek çok eleştirinin odağında kalsa da, gerek konusu gerekse de karakterlerine sinen ifadeler kadar hala etkileyiciliğini korumaktadır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/olaylarin-esiginde-bir-fotografci-rene-burri/\" ", "text": "Rene Burri; siyasi, tarihsel, kültürel oyların eşiğinde kadrajına pek çok şey sığdıran bir fotoğrafçı. 20. yüzyılın içerisinde kuskusuz ki yeri oldukça büyük. 1946 yılında başladığı fotoğraf serüveninin başlarında belgesel çalışmaları ile tanındı. Magnum Ajansı'na girmesiyle birlikte pek çok başarılı işlere imza attı ve Magnum Film'in yaratılmasında önemli katkıları oldu. Türkiye, mısır, Suriye, Arjantin, Irak, Ürdün, Lübnan, İspanya, Mısır ve birçok ülkeyi dolaşan Burri, anlık her şeyi çalışmalarına dahil etti. Böylelikle ilginç ve belki de dikkat çekilmeyen anları fotoğrafa sığdırarak farklı bir bakış açısı geliştirdi. Fotoğrafın yanı sıra edebiyata çokça önem veren Rene Burri, edebiyatın hayattaki bakış açımızı değiştireceğine inananlardandı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/olum-huzura-giden-yoldur-the-fountain-kaynak/\" ", "text": "2006 yapımı, Darren Aronofsky'nin yönetmenliğini üstlendiği The Fountain, konusu ve görselleri ile seyirciye şiirsel bir tatta izleme deneyimi sunuyor. Süresi boyunca alt metinler barındıran film, bir çifti merkeze alarak; din, tarih, felsefe ve bilim konuları üzerine fantastik bir anlatımla eğiliyor. Derin ve mistik konuları, müthiş bir görsellikle beyaz perdeye aktaran filmin tamamını hala özümseyemediğimi düşünsem de elimden geldiğince sizlere anlatmaya çalışacağım. Üç farklı zamandaki hikayeleri, aynı oyuncularla farklı karakterlerde aktaran film, en temelde ölümü konu alır. Doktor Tom Creo, Fatih Tomas Verde ve Tommy rollerini Hugh Jackman canlandırırken; Izzi Creo ve Kraliçe I. Kastilyalı Isabella rollerini Rachel Weisz canlandırır. Şimdiki zaman olarak sanılan zamanda Doktor Tom Creo, bilimsel çalışmalarını yaparak beyninde tümor olan eşi Izzi'yi iyileştirmek için çabalamaktadır. Tom, sevdiği kadını kurtarmak için her şeyi yapmaya hazırdır. Vaktini bir kitap yazmakla değerlendiren Izzi Creo ise eşinin aksine hastalığını ve getireceği ölümü kabullenmiştir. Bu, onun için başta zor olsa da ilgilendiği Maya öğretileri sayesinde ölümü başka canlılarda tekrar vücut bulmak olarak görmektedir. Yani ölüm, onun için bir son değil; tekrar hayat bulmaktır. Tom için ise ölüm, tedavisi henüz bulunamamış bir hastalıktır. Izzi, ölüme romantik; Tom, bilim adamı tavrıyla yaklaşır. Geçmiş zaman olarak sanılan zamanda, Izzi'nin yazdığı kitabın karakterlerinden Fatih Tomas Verde, kraliçesi için canını hiçe sayacak bir fedaidir. Kraliçe Isabella'nın başı ise Engizisyon Başkanı Silecio ile derttedir. Silecio, topraklarını tamamen feth etmeden önce bir çözüm yolu arar. Bu çözüm yolu, Tomas'ın bulması gereken gizli Maya Tapınağı'ndaki hayat ağacında yatar. Gelecek zaman olarak sanılan zamanda, uzay-zaman boşluğunda bir ağacı iyileştirmeye çalışan Tommy, her gün ağacın tümörlü bölgesinden bir parça alıp yutmaktadır. Bu tedaviyle onu kurtarabileceğini düşünen Tommy'nin ağaç ile olan bağlantısı; Tom ve Izzi'nin ilişkisini çağrıştırır. Diğer yandan da Maya Tapınağı'na girmek isteyen Tomas'ın anahtarı olacaktır. İlk bakışta seyirciyi görsel efektleri ve sinematografisi ile etkileyen The Fountain, konusunu işleyiş biçimi ile de farklı bir deneyim sunar. Üç farklı ama alyans gibi ince nüanslar ile birbirine bağlanan hikayeler, bir olaya ya da olguya bakış açımızı değiştirip bakmanın önemini aktarır. Tom Creo, tüm benliğiyle ve aklıyla aşık olduğu kişiyi kurtarmak için çabalarken; seyirci o çaresizliği iliklerine kadar hisseder. Öte yandan, Izzi'nin ölümü güzellemesi ile aklında soru işaretleri belirir. Bir ağacın gövdesinde, bir kuşun midesinde yer alarak canlılara hayat vermekte, yaşamı tekrar canlandırmakta pay sahibi olmanın mutluluğu ile bizi tanıştırır. Aslında ölümün bir yok oluş değil, diğer canlılarda nefes almak olduğunu anlatır. Burada benim sorduğum soru: Izzi gerçekten böyle mi düşünüyordu yoksa sona gelmiş bir kadının bunu kabullenmekten başka şansı mı yoktu? oldu. -SPOILER- Filmin sonunda aynı şekilde Tom'un da Izzi'nin bakış açısıyla baktığını görürüz. Tom da aynı şekilde buna tüm benliği ile inandı mı yoksa acısına katlanmak adına inanmayı mı seçti? Film, bu hikayeyi ucu açık bırakarak iki şekilde de yorumlamayı mümkün kılar. -SPOILER BİTTİ.- Tüm hikayelere bakıldığında; Maya öğretileri -özellikle Xibalba-, astronomi, üst insan ve ahiret inancı üzerine sorgulamalar ile hikayeye zenginlik katılması, seyirciyi filmin içine çeker. Bir fedainin vazgeçmeden varlığına emin olunmayan ağacı araması, bir rahibin ölmekte olan bir ağacı yaşatmak adına tüm inancını kullanması, bir doktorun bilimin sınırlarını zorlaması; pes etmemenin önemini gözler önüne serer. Sabretmenin ve inanmanın, insanı mutlaka bir yere ulaştırdığı anlatılır. Bu yerin ne kadar iyi olup olmadığı ise kişinin yaşam felsefesi ve bakış açısı ile bağlantılıdır. Filmin içeriğini bırakıp tekniğine bakarsak; başlarda çok anlayamamakla birlikte ilerledikçe konunun özü ve zaman dilimi kavranır. Görsel efekt ve soundtrack kullanımı ise şiirsel bir deneyim sunar. Özellikle Tommy'nin yolculuğunda, seyirci kendini yıldızların ışıltıları ile aydınlattığı uzay-zaman içinde bulur. Tam bu noktada filmin müziklerini yapan Clint Mansell'e büyük bir parantez açmak gerekir. Death Is The Road To Awe eserini hangi duygular ve durum içinde besteledi bilemiyorum fakat dinlerken sizi, kendi hayatınızda bir yolculuğa çıkarabilir. Kiminin çok beğendiği kiminin zaman kaybı olarak gördüğü The Fountain, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki bence izlenmeye değer bir filmdir. Özellikle kendinizden de bir şeyler bulmaya başladığınızda filmin boyutu da sizi etkileme derecesi de tam anlamıyla değişiyor. Filmin Türkiye şubesi Halil İbrahim Sağlam'a da sevgilerimi iletiyorum. Filmi izlemeden önce müzikleri ile tanıştım. Klasik müzikleri dinlemeyi ve belgesel seyretmeyi seven birisiyim bir gün (2009 yılında) bir belgesel izlerken içerisinde bir sahnede tesadüfen bu müziği duydum içimde gerip bir his uyandırdı fakat müzik kısa sürdü, kime ve nereye ait olduğunu bulamamıştım. Bir kaç yıl sonra Aztekler ve Maya uygarlıkları inanılmaz bir şekilde ilgimi çekmiş ve haklarında araştırma yaptığım sırada bu uygarlıkları konu alan belgeseller ve filmler ile karşılaştım, ve evet bu filmlerden birisinin adı The Fountain'dı. Filmi izlerken yıllar önce duyduğum müzik buradaydı çok etkilenmiştim filmi bitirdim ve tekrar başa sardım izledim, bitince tekrar başa aldım yine seyrettim, tam üç kez seyrettikten sonra nihayet tuttuğum nefesimi bırakmıştım. Arada bir ağlamak erkek içinde iyi bir şey =) Beni ağlatan şey filmdeki sahneler değildi bende uyandırdığı hislerdi. Ve o müzikler... Clint Mansell'ın o muhteşem müzikleri her seferinde içimde bir yerlerde saklı tuttuğum güzel anılarımı ortaya çıkarmaya ve varoluşun nedenlerini düşünmeme sebep oluyor. Bunları yazarken bile şuan arkada together we will live forever ve the last man dinliyorum. Filmi ara sıra açar tekrar izlerim, bugün yine seyrettim ve film hakkında yeni yazılan bir şeyler var mı? diye araştırırken buraya geldim ve filmin ve müziklerinin benim üzerimde ki etkileri hakkında bir şeyler paylaşmak istedim. İzlemediyseniz bir şans verin fakat şunu belirtmem gerek, duygusal bir karakteriniz yoksa ve anılara kıymet veren biri değilseniz ne bu film nede müzikleri sizi asla etkilemeyecektir, üzgünüm ama bu film size göre değil! Yani en azından insanın görünenin yani üç boyutlu varlığının ötesinde bir varlık olduğunu düşünmeyen birisi bu filmi doğru anlayamaz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/on-yila-sigdirilan-bir-beden-francesca-woodman/\" ", "text": "Fotoğraflarında kendi bedenini kullanan Amerikalı fotoğrafçı Francesca Woodman, henüz on üç yaşındayken fotoğraf çekmeye başladı. Çocukluğunu geçirdiği yüksek tavanlı çiftlik evinin de etkisiyle fotoğraflarında duvarlar, yüksek tavanlı dekorlar kullandı. Fotoğraflarında kullandığı nesnelerle kimi zaman bir yüzleşme kimi zaman ise bir kaçış vardı. Gittikçe bulanıklaşan, soyutlaşan fotoğrafları var olan kimliğinden bir uzaklaşmaydı. Adeta performatif bir eyleme dönüşen çalışmalarında, vücudunu tutkal, alçı parçaları ile kaplayarak deneysel çalışmalar üretti. Cam, ayna gibi nesneleri kullanarak tekinsiz olma durumunu yansıttı. Çektiği fotoğraflarda kendisini anlattığı söylenen Woodman, 1981 yılında intihar ederek yaşamına son verse de, on yıl gibi kısa süren fotoğrafçılık hayatına oldukça etkileyici eserler sığdırdı. Derler ki, Francesca Woodman şair olsaydı Sylvia Plath olurdu. Tıpkı onun gibi yaşamdan kaçışı, kendini yalnız hissedişi ve intihar edişi Woodman'ı Plath'a yakın kıldı. Bugüne kadar 120 kare fotoğrafı sergilenen Wodman'ın tek kitabı Some Disordered Interior Geometries ise bugün en nadir bulunan kitaplar arasındadır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/orta-asyanin-ilk-metro-agi-taskent-metrosu/\" ", "text": "Sovyet Dönemi'nde eğer bir şehrin nüfusu bir milyonu aşmışsa, o şehrin metroya ihtiyacı var demekti. Özbekistan ise o dönem bu bağlamda kalabalık nüfuslu bir Sovyet şehriydi. Şehir planlamacıları, Taşkent'te 1966 büyük depreminin iki yıl ertesinde, 1968'de bir metro ağı kurmak gerektiğine dikkat çektiler. Bu gereksinimin sonucunda başkentte bir metro ağı oluşturmaya karar verdiler. İlk hattaki inşaat 1972 yılında başladı ve bu hat 6 Kasım 1977 tarihinde açıldı. Planlamacılar, günde on binlerce yolcuyla dolup taşan metropolleri, bunu yapmak için iyi bir fırsat olarak gördüler. Böylece Özbekistan, metro ağına sahip yedinci Sovyet şehri oldu. Özbekistan ve Sovyetler Birliği tarihini yansıtan temalar, sanatın devreye girmesi ve tasarımcıların ön plana çıkıp, çalışmalarını gözler önüne sermeleriyle gelişti ve canlandı. Tasarımın ve üç hattan oluşan metro ağı boyunca, bazı istasyonlar kubbeli tavanlarıyla Özbekistan'ın İpek Yolu camilerini anımsatan boyalı çinilere sahip farklı temaları yansıtırken, bazı istasyonlar Avrupa'daki balo salonlarının görünümünü yansıtmaları için mermer ve büyük avizelerle dekore edildi. Her bir istasyona tarihte yer alan, Özbek şair Ali Şir Nevai, Büyük Timur İmparatorluğunun kurucusu Emir Temur ve Rus şair Aleksandr Puşkin gibi önemli şahsiyetlerin isimleri verildi. 1991'de SSCB'nin dağılmasından sonra birçok istasyon, komünizme yapılan atıfları kaldırmak üzere yeniden adlandırıldı. Mesela, 'Ekim Devrimi İstasyonu' olan istasyon, 'Emir Temur İstasyonu' oldu. Ayrıca, Taşkent metro ağı yakın zamanda Lonely Planet tarafından, dünyadaki en güzel Sovyet metro sistemine sahip metrolardan biri seçildi. Taşkent Metrosu içerisindeki istasyonların tümü benzersiz bir şekilde tasarlanmış ve mermer, granit, cam, seramik ve kaymak taşı olarak dekore edildi. Orta Asya'nın ilk metrosu olma özelliğini taşıyan Taşkent metrosunda 2018'e kadar fotoğraf çekmek yasaktı. Metronun ikinci işlevi, halk için nükleer bombaya karşı bir sığınak vazifesi görmekti. Hükümetin hassasiyeti de buradan kaynaklanıyordu. Fakat nükleer saldırı tehdidinin ortadan kalktığı gerekçesiyle, göreve gelen Shavkat Mirziyoyev hükümeti 1 Haziran 2018 itibarıyla 41 yıllık bir yasağı ortadan kaldırarak Özbekistan tarihine adını yazdırdı. Mesela fotoğraftaki çelik levha nükleer bir saldırı durumunda askerlerin ve sivillerin kilitleyip ardına sığınabilecekleri bir patlama kapısı olarak tasarlandı. Taşkent metro ağında her bir istasyonunun kendine has bir hikayesi var. Ünlü Özbek yazar ve sanatçının adını taşıyan Alisher Navoi istasyonu, metronun en önemli duraklarından biri. İçerisindeki kemerli kubbeler ve mavi karolar, eski cami ve medreseleriyle Özbekistan'ın İpek Yolu tarihini hatırlatıyor. İstasyon Taşkent'in en işlek yerlerinden birinde, bu nedenle turistlerin de fotoğraf çekmek için en uğrak mekanlarından. Uzaya çıkan ilk kişi olan Yuri Gagarin'in portresi de, 'Kozmonotlar İstasyonu'nun duvarını süslüyor. Gagarin ve diğer kozmonotlar, Sovyetlerin Uzay Yarışı sırasındaki gücünü ve üstünlüğünü sembolize eden ve Rus propagandasında betimlenen SSCB'nin en önemli kahramanlarından bazılarıydı. Uzaydaki ilk kadın olan Valentina Tereşkova da 'Kozmonotlar İstasyon'unda ölümsüzleştirilen isimlerden. Sovyet modasını yansıtan istasyonlarda proletaryanın çalışmaları da unutulmamış. Pamuk Toplayıcı anlamına gelen Pakhtakor İstasyonunda, pamuğun stilize edilmiş görüntüleri metro duvarları boyunca büyük mozaiklerle gösteriliyor. Aibek olarak bilinen şairin onuruna yapılmış istasyonda onun destansı bir şiirindeki karakterlere yer veriliyor. İstasyonların birinde, yeraltında ilk kez depreme dayanıklı sütun tipi platform uygulanmış. İstasyonun kolonları kırmızımsı mermer ile kaplanmış ve seramik süslemelerle bezenmiş. Sovyet Özbek şair, yazar ve edebiyat çevirmeni Gafur Gulam'ın adını taşıyan bir istasyon da var. Aleksandr Puşkin, Vladimir Mayakovski ve William Shakespeare gibi önemli yazarlardan çeviriler yapan Gulam aynı zamanda 20. yüzyılın en etkili Özbek yazarlarından biri olarak da biliniyor. Şair 1946'da Devlet Stalin Ödülü'nü almış, 1963'te ise Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ulusal şairi olmuş. Günümüzde hala çalışan trenlerin çoğu, 1970'lerin ortalarında tasarlanmış ve bu trenler Sovyet sonrası dönemin genelinde de yaygın olarak kullanılan 81-717/714 adıyla biliniyor. Bu büyüleyici mavi renkteki trenler günümüzde hala aktif olarak kullanılıyor. Metroda yolculuk 1.200 Özbek Somu (yaklaşık 75 kuruş). Fiyat, asgari ücreti ayda sadece 527.000 (yaklaşık 321,5 TL) olan Özbek vatandaşlarının şehir içinde rahatlıkla seyahat etmelerini sağlıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/orta-dunyanin-ozanlari-blind-guardian/\" ", "text": "Her şerde bir hayır vardır diye boşa dememişler, tam da havaya yakışan bu muhteşem şarkı masanın başına oturup bu yazıyı yazmama vesile oldu. Ortaokul yıllarıydı, Yüzüklerin Efendisi serisini yeni bitirmiş, bedenim burada, ruhum Orta Dünya'da geziniyordum. Bu gezinti uzun yıllar devam etti, lisede Tolkien'in diğer hikayeleriyle de tanıştım. Daha sonra edebiyat, müzik, sinema üçgeninde evrilen ergenliğim sürecinde, içimi coşkuyla dolduran bir şarkı dinledim ve hayatım değişti: Bard's Song. Ve bu şarkı vesilesiyle tanıştım Blind Guardian ile. Ardından Lord Of The Rings şarkısı geldi. Hayallerimi, ruh halimi, içinde yaşadığım hikayeleri daha iyi anlatan başka bir müzik olamazdı. Hikayesi olan şarkıları ve o şarkılardaki epik tadı hayallerimin de ötesindeydi. Biraz mitoloji, biraz Orta Çağ hikayeleri, biraz Lord Of The Rings ile ilgilendiğim bir dönemde Blind Guardian'ı dinledikçe hayranlığım da tavan yapıyordu. Yıllar sonra kendilerini canlı canlı izleme fırsatı yakalayacak, ozanların şarkısına eşlik ederken başka diyarlara yolculuk yapacaktım. İlk albümlerinden başlamak üzere, tüm albümlerinde J. R. R. Tolkien ve diğer fantastik edebiyat yazarlarının etkisi bolca görülen, şarkı sözlerinde mitolojik unsurlar ve efsanelere de bolca rastlanan Blind Guardian, 1985 Almanya'nın Krefeld kasabasında Lucifer's Heritage ismi ile kurulur. Yaptıkları ilk demo Symphonies Of Doom ile tanınmaya başlayan grup, ikinci demoları Battalions Of Fear ile büyük bir çıkış göstererek No Remose Records ile bir anlaşma imzalamayı başarır ve bu anlaşma ile birlikte ismini Blind Guardian olarak değiştirir. Grup 1988'de Battalions of Fear'ı hemen ardından da ikinci albümleri Folow The Blind'ı çıkartarak power metalin temsilcileri arasındaki yerini alır. İlk yükselişini üçüncü albümleri Tales From The Twilight World ile yapan Blind Guardian, bu albümün başarısı üzerine dünyanın en büyük plak şirketlerinden olan Virgin Records ile anlaşır ve 1992 yılında çıkarttıkları Somewhwere Far Beyond ile bir anda tüm dünyada tanınan ve bilinen bir grup haline gelir. Albümdeki The Bard's Song'un konserlerde yarattığı etki, Bir şaheser yazdığını, sen ne kadar yüksek sesle söylesen de kalabalık senden daha yüksek söylediğinde anlarsın. yorumunun hakkını fazlasıyla verir. Koro ve orkestral düzenlemelere ağırlık verilen beşinci albümleri Imaginations From The Other Side ile birlikte müzikleri daha karışık bir hal alır ve grubun çalışmaları senfonik power metal türünün örnekleri arasına girer. Bu albümle Metallica'nın en iyi albümlerinin prodüktörlüğünü yapmış olan Flemming Rasmussen ile çalışan grup ortaya muhteşem bir sound çıkarır. Grubun dünya çapında üne kavuşması, Avrupa ve Japonya turnelerinden sonra gerçekleşir. Bu albümden bir yıl sonra da Queen, Mike Oldfield vb. grupların cover parçaları ile kendi bazı parçalarının akustik versiyonunun yer aldığı Forgotten Tales adlı bir albüm daha çıkaran grup, bu şekilde hayran kitlesini daha da arttırır. Metal müzik alanında en iyi vokalistlerden biri olarak görülen Hansi Kürsch operatik vokalleriyle Blind Guardian'ın başarısında büyük pay sahibi olur. Blind Guardian, ilk baştan aşağı konsept albümü olan, sözlerini tamamen J. R. R. Tolkien'in Silmarillion adlı romanın oluşturduğu, prodüktörlüğünü Flemming Rasmusen'in yaptığı, Nightfall in the Middle Earth albümü ile 1998 yılında müzikal patlama yapar, tüm rock listelerine ilk sıradan girer ve aynı zamanda albüm çıkaran Dream Theater, Iron Maiden, Aerosmith gibi ünlü grupları geride bırakır. Bu albüm sonrası tam 4 yıl boyunca sessiz kalan grubun adı, Yüzüklerin Efendisi filminin müzikleri içinde anılmıştı ve yıllarca Yüzüklerin Efendisi'ni beyazperdede izleme hayali kuran ben bu dedikodu ile inanılmaz heyecanlanmıştım. Fakat yönetmen Peter Jackson'ın engeli sebebiyle, ben ve benim gibi pek çok hayranın hevesi kursağında kalmıştır. 2002 yılında yedinci stüdyo albümü olan A Night At The Opera'yı çıkaran Blind Guardian, çıktıkları dünya turu kapsamında tüm festivallere headliner grup olarak katılır. 2005 yılına kadar geçen 20 yıllık süreç boyunca, çizgilerini değiştirmeyen grupta bazı anlaşmazlıklar sonucu davulcu Thomen Stauch gruptan ayrılır, yerine Frederik Ehmke dahil olur. Grup en son 2019 Kasım ayında piyasaya sürdüğü Legacy Of The Dark Lands albümüyle metal müzikteki varlığını sürdürmeye devam ediyor. 1984'ten bugüne, ilk albümlerinden beri fantastik edebiyatla iç içe olan Blind Guardian, Almanya'dan Orta Dünya'ya açılarak kulaklarımızın pasını siliyor. Bana da ozanların asla eskimeyecek olan şarkılarını söylemeye devam etmek düşüyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/otelerden-bir-bakisla-nazim-hikmet/\" ", "text": "Kederlenmek de yaşamak kadar güzeldir bazen... Eğer ruhunu başka alemlere götürüyorsa, sığlarda, derinlerde, her yerde düşünüyorsan ve tam bu noktada bir de kendine ulaşabiliyorsan, doğru yerdesin. Bir adamın yüreğinden ellerine, oradan kalemine dökülmüş duyguların bize kalanları... Hissetmek, o anı... Ve her şeyden öte bu dünyaya kendinden bir şeyler bırakmayı başarmış bu adamın dünyasını anlamak... İşte meselenin özeti. Kimi Odesa'da yatar, kimi İstanbul'da, Pırağ'da kimi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/oyle-olmak-mi-oyle-gozukmek-mi-berlin-katedrali/\" ", "text": "Eğer sizi hem görselliğiyle hem nefis manzarasıyla hem de hikayesiyle etkileyecek bir yer arıyorsanız Berlin'e küçük bir kaçamak yapmak için harika bir sebebiniz var: Berlin Katedrali! Berlin Katedrali, şehrin merkezinde bulunan ve üzerinde Müzeler Adası'nın da bulunduğu Spree nehrinin hemen yanında bulunur. Berlin'de görülmesi gereken yerlerden biri olan Brandenburg Kapısı'ndan yaklaşık 2km kadar yürüyerek ulaşabileceğiniz Berlin Katedrali, 2019 yılı Ağustos ayında seyahat ettiğim Berlin ziyaretimden aklımda en çok yer eden ve beni en çok etkileyen yapı. Yapımına 15. Yüzyılda başlanan, ancak resmi olarak tamamlanması 19. Yüzyılı bulan Berlin Katedrali, Berlinlilerin dini anlamda en yüksek makamı olarak kabul ediliyor ve Alman mimarisinde Kaiserzeit olarak geçiyor. Bir dönem Roma Katolik kilisesi olarak da faaliyet gösteren Katedral, şuanda bir Protestan kilisesidir ve aynı zamanda Evangelist akımının en gözde örneklerindendir. Yılların dönem dönem onun ruhuna kattığı zıtlıklar bizim ona hayran hayran bakmamıza vesile olmuş anlayacağınız. Görünüşündeki tüm ihtişamın, görkemin, insanın baktıkça bakasının gelmesinin bir diğer sebebi de 450 yıl boyunca Rönesans, Brik Gotik, Barok, Yeni Klasik, Yeni Rönesans gibi çeşitli akımların harmanıyla harcının karılmış olması. Bilinmesi gerekenlerden biri de: 1984 yılında Almanya Kralının isteğiyle yıkılıp tekrar yapılmış olması. Gerçi tarzının sürekli değişmesine, bir yanlarının yıkılıp yıkılıp tekrar yapılmasına alışık olsa da eminim ki en ağır yarayı 2. Dünya Savaşında uğradığı büyük tahribatta almıştır. Tüm bunlara rağmen yine de ayakta kalabilmiş, sıkı sıkı tutunmuş temellerine Berlin Katedrali. Berlin Katedralinin insanı hayrete düşüren bütün bu heybetinin yanı sıra garip de bir özelliği var ki insanı şaşkınlığa sürüklüyor. Diğer Katedrallerden tamamıyla farklı olan özelliği, aslında Berlin Katedrali'nin gerçek anlamda Katedral olmaması. Evet, Berlin Katedrali aslında gerçek anlamda bir Katedral değilmiş! Önündeki çimlere uzanmış elimdeki tarihçesini okurken beni mimarisinden bile daha çok etkileyen hatta bana biraz da garip bir hayal kırıklığı yaşatan bu özelliğinin dayanağı ise içinde hiçbir zaman bir Piskoposun yaşamamış olması. Yine de her şeye rağmen dış cephesinin göz kamaştırıcılığıyla, içinde sergilenen tarihi eserlerle özellikle de I. Frederick ve eşinin başta olmak üzere Prusya Kraliyetine ait lahitleriyle ve de kubbesindeki o nefis Berlin manzarasıyla büyülemeye ant içmiş bir yapı Berlin Katedrali."} {"url": "https://sanatkaravani.com/oyun-hamurundan-resim-yaratmak-murat-kosemen/\" ", "text": "Heykel sanatı kökenli sanatçı Murat Kösemen, yaptığı resimlerde malzeme olarak alışık olduğumuz yağlı, akrilik, guaj yada sulu boya yerine; oyun hamuru ve plastilin kullanarak izleyiciye farklı bir görsel şölen yaşatmayı başarıyor. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden 2003 yılına mezun olan sanatçı, eğitimini tamamlamak için gittiği Almanya'dan 2010 yılında Türkiye'ye dönüş yapmıştır. Farklı bir teknik arayışına giren sanatçı, boya kullanmadan nasıl resim yapabilirim diye düşünürken çocukluğumuzdan kalan oyuncak hamurlarını iki boyutlu olarak kullanmayı tercih etmiş. Heykel sanatında, çalışmanın ilk taslağı oluşturulurken maket yapımında kullanılan oyun hamurunu üç boyutlu kullanmak yerine tuvalde iki boyutlu olarak kullanmış. İstediği rengi istediği şekle getirebildiği için hamurun teknik olarak çok kullanışlı bir malzeme olduğunu belirten sanatçı, hakimiyeti kolay bir malzeme olduğu için, çalışırken zaman kazandırmasını en önemli avantaj olarak görmüştür. Resimlerinde günlük hayattan görüntüleri, kullandığı renkli hamurlarıyla tuvale aktarmayı başaran sanatçı, 2014 yılında ise Volume 1 adında ilk kişisel sergisini Türkiye'de açmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ozgur-ruhlarin-ve-bozkirin-fotografcisi-lyalya-kuznetsova/\" ", "text": "Fotoğrafı gerçekliğin bir yansıması olarak gören Lyalya Kuznetsova; sınırsız bozkırları, Odessa ovalarını ve özgür halkları uzun yıllar kadrajına alarak bağımsız bir dil yarattı. SSCB topraklarındaki son çingene kamp alanlarını; Kazakistan ve Özbekistan'ın uçsuz bucaksız topraklarından sürgün edilmiş halkların yaşamlarını kaydederek tarihsel bir panorama oluşturdu. Kazakistanlı fotoğrafçı Kuznetsova, çingene topluluklarıyla bağ kurma adına, uzun yıllar bozkır halklarıyla yolculuk etti. Böylelikle kültürel yansımaları öze indirgeyerek yansıtma olanağı buldu. Çingenelerin medeniyet' bağlarından bağımsız, özgür-vahşi, samimi hallerini yalın bir üslupla aktardı. Lyalya Kuznetsova'nın iç manzaraları; dağlardan, bozkırlardan, sınırsız ufuklardan ve farklı kültürel gruplardan oluşur. Onun karakterleri kompozisyonun merkezinde nadiren bulunurlar, ancak her yerde görünürler: üstte, altta, herhangi bir mesafede köşelerde. Kuznetsova'nın bu tavrı onların özgür ruhunu ortaya koymasının bir yoludur. İzleyicinin içerisine nüfuz eden bu şiirsel atmosfer; zamansızlığın uzamında kendine yer edinmiş bir halkın bağımsızlığını sergiliyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/pablo-picasso-otoportrelerinin-evrimi-1896-1972/\" ", "text": "Küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti: Eğer asker olursan general olacaksın, rahip olursan papalığa yükseleceksin. Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım. Pablo Picasso, hiç kuşkusuz resim sanatının en üretken ressamlarındandır. Temellerini attığı kübizm akımı ve çözümlenemeyen eserleri ile sanat dünyasının önünde eğildiği ender sanatçılardan Picasso. Guinness Rekorlar Kitabı'na göre 50.000 eser üretmiş olan dahi sanatçı kırılması zor bir rekoru da hala elinde tutmaktadır. Çoğu eseri gibi, otoportreleri de çok konuşulan sanatçı resme başladığı 15 yaşından ölümüne kadar geçen sürede birçok otoportre çizmiştir. İlk çiziminden son çizimine birbirinden farklı tarzlar benimseyen Picasso aksine bunu bir evrim olarak nitelendirmemiştir. Sanatımı ortaya koyarken birbirinden farklı tarzlar kullandım, fakat bunun bir evrim olarak görünmesini istemem, bu resmin bilinmeyen idealine giden bir adımdır. Bir evrim değişim süreci olarak adlandırılabilecek Pablo Picasso otoportlerini sizler için derledik."} {"url": "https://sanatkaravani.com/pasif-bir-nihilizm-bicimi-olarak-oblomovluk/\" ", "text": "Nietzsche Güç İstencin'de Nihilist kişiyi şu sözcüklerle tanımlar: Dünyanın mevcut halinden olmaması gerektiği yargısına, olması gereken halinden de olmadığı yargısına varan kişidir. Yine Ahlakın Soykütüğü Üstüne'de Nihilizmi bir güçsüzlük hissi olarak belirtip, bu dünyayı olduğu haliyle kabul edememe durumuna dikkat çeker. Nihilizm'de iki karşıt durum mevcuttur. İlkinde güç istencinin artarak yaşamın olumlanması vardır, ki bu durum aktif nihilizm olarak değerlendirilir. İkincisinde ise tinin gücünün zayıflayarak yaşamın değersizleştirilmesi vardır. İstenci bir hiçlik, imha istencine dönüşür. Rus yazar Gonçarov'un Oblomov'u, güç istencini yitirip dünayayı olumsuzlaması bakımından pasif bir nihilisttir. Bir Toprak ağasının oğlu olan Oblomov, değişen dünyaya ayak uyduramaz. Pasif ve kararsızdır. Kendini toplumdan soyutlayıp, hiçleştirir. Kendi dünyasının olumsuzluğunun farkındandır, ancak bu durumu değiştirmek içim hiçbir harekette bulunmaz. Yaptığı tek eylem, düşünmek ve hayal kurmaktır, bunun ötesine geçemez. Siyasetle, savaşlarla, dünyanın değişen düzeni ile ilgisizidir. Bu anlamda ruhunda tamamen kayıtsızlık hakimdir. Var oluşu geçmişinde yer alan aile hayatı ve rüyalarına giren rahat bir yaşam üzerine kuruludur. Gonçarov'un romanın bir diğer karakteri Ştols ise, yaşamı olumlayan bir karakter olarak aktif nihilizmi temsil eder. Değişen dünyanın farkındadır ve hayatın çıkmazında hep bir çıkış yolu bulur. Bir şeylerin değişebileceğine inanır ve Oblov'un da buna inanması için gayret eder. Aşkı bile bir uğraş olarak gören Oblomov, sevdiği kadın uğruna dahi bir adım atmaz. Bir şeylerle ilgilenirmiş gibi görünür, ancak kısa süre sonra kendini bırakır. Hep bir pes ediş, umudunu yitirme vardır. Oblomov'un yaşama dair kayıtsızlığı, hiçbir şey yapmaması ve kendini hiçsizleştirmesi onu ölüme götürür. Oblomov pasif bir karakter olarak can sıkıcı gibi görünse de kapitalist düzenin, insan ilişkilerindeki çıkarın farkındadır. Nitekim bu dünyada, böylesi ilişkiler ağında kendisini soyutlayarak varoluşsal bir tavır sergilediği bile söylenebilir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/pistoletto-ve-yoksul-sanat/\" ", "text": "1933 yılında İtalya Biella'da doğan Michelangelo Pistoletto, Arte Povera akımının temsilcilerindendir. Sanat piyasasının ticari çarklarına bir başkaldırı niteliği taşıyan akımın başlıca özelliği, gelip geçici atık doğal malzemelerin kullanımıdır. Aynalar, neon ışıklar, cam, gazete gibi malzemelerin yanı sıra ağaç gövdesi kullanan sanatçılar, yalnızca malzemenin dağarcığını genişletmekle kalmadı. Farklı malzemelerin süreç içerisindeki değişimini izlenebilir ve gözlenebilir kılarak sanat deneyimini sınırlarını genişlettiler. Yapıtlarında organik ve organik olmayan malzemeleri bir araya getiren, doğal ve doğal olmayan süreçleri irdeleyen ve çeşitli doğa yaslarını görünür kılmaya çalışsan Art Povera sanatçılarının her birinin özellikle üzerinde durduğu farklı olgular, durumlar, kavramlardan söz edilebilir. Art Povera, belli bir tarzdan ziyade bir yaşam felsefesiydi. Pisoletto, 1961-1962 yıllarında gerçek zaman ile seyirciyi doğrudan aynı işin içerisine alarak ayna resimlerini yaptı. Burada izleyiciye merkezi bir rol veren sanatçı, 20. Yüzyılın erken dönem avangartlarınca yıkılmış ve reddedilmiş olan Rönesans perspektifinin ön plana çıkarmaya çalıştı. Pistoletto, 1964'ten başlayarak farklı malzeme ve anlatım biçimleri deneyerek Giulio Paolini gibi antik heykellerin alçı kopyalarından yararlandı. Sanatçının 1967 yılında Paçavralar içinde Venüs adlı çalışması değerli ile değersizi, tarihsel ile günceli bir araya getirerek ironik yaklaşımlar sergileyen Art Povera sanatının tipik bir örneğidir. Tarihsel süreçlerini düşündüren Paçavralar içinde Venüs bir yandan İtalya'nın zengin sanatsal mirası altında ezilen çağdaş sanatçının çıkmazını akla getirir. Tarihsel yapıtların meşrutiyet kazanması süreçlerini irdeleyen Pistoletto, resmin beşiği olan bir ülkede çağdaş sanatla bir jest oluşturur. Sanatçı resmin nasıl meşrutiyet kazandığını göstermeye çalışır bizlere. Bir zamanlar hayranlık uyandıran Venüs, yüzü duvara dönük paçavralar içerisindedir. O artık geçmiş bir estetik, bir kalıntı olarak karşımıza çıkar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/progresif-rockin-dahileri-dream-theather/\" ", "text": "Sözleriyle başlayan bir şarkı duydum birgün ve kalbimden vurulmuşa döndüm. Kalbimin bambaşka yönlere çekildiğini hissettim adeta. Dinlediğim en güzel melodilerden birine sahip ve bütün tüylerimi diken diken eden olağanüstü bir Dream Theater parçasıydı. Space-Dye Vest, grubun efsane klavyecisi Kevin Moore'un sevgilisi tarafından terk edildikten kısa bir süre sonra, bir gün bir giyim kataloğunda gördüğü ve üzerinde space-dye vest denilen bir kıyafet giyen modele obsesif bir şekilde aşık olmasının hikayesidir. Kendi kendine sürekli bunu sorgular ve sorgulamaya devam ettikçe sebebini de çözer: ilişkisinde sevgilisine vermeye hazır olduğu her şeyi veremeden terk edilmiştir ve veremediği her şeyi etrafa saçmaya başlamıştır. İşte Space-Dye Vest bu uyanışın ürünüdür. Bazı insanların dünyaya geliş amacı kesinlikle müzik yapmaktır. Beyinleri o kadar farklı çalışır ki yarattıkları müziğin bir matematiği ve kodları vardır ve anlamak için neredeyse iyi bir müzisyen olmak gerekir. İşin bu kısmı tekniktir ve duygu-durumdan tamamen bağımsız bir mevzudur. Dream Theater, dahi olarak anılan üst düzey beyin takımından oluşan bir progresif metal grubu olma özelliğini 30 yıldır başarıyla taşımaktadır. 1985'te Berklee'de okuyan bas gitarist John Myung, gitarist John Petrucci ve davulcu Mike Portnoy tarafından kurulan grup, daha sonra Petrucci'nin çocukluk arkadaşı Kevin Moore'un da katılımıyla Majesty adını alır. Yaptıkları ilk deneme albümün başarıya ulaşması sonucu Majesty isminin başka bir grup tarafından kullanıldığını öğrenip, isimlerini eski bir sinemadan esinlenerek Dream Theater olarak ilk ve son kez değiştirirler. İlk albümleri When Dream and Day Unite'i 1989 yılında piyasaya sürdükten sonra müzikal farklılıklar yüzünden vokalist Charlie Dominici gruptan ayrılır ve onun yerine Kanadalı James LaBrie gruba katılır. Dream Theater en büyük çıkışını 1992'de ikinci albümleri Images and Words ile yaparken, ilk konserini de Iron Maiden'ın katkısıyla gerçekleştirir. 1994'te Awake albümünü çıkaran gruptan efsane isim Kevin Moore ayrılır ve yerine Derek Sherinian gelir. 1990'ların başında Amerika'da başlayan progresif metal hareketinin başı çeken gruplarından biri olur. Yaptıkları müzik, yazdıkları şarkı sözleri ve grup elemanlarının kendi alanlarındaki yetenekleriyle muadillerinin arasından sıyrılan gruba, gelmiş geçmiş en iyi gruplardan biri diyen kitle sayısı da dünya çapında bir hayli fazladır. Grup müziğinde; progresif rock ve heavy metali, caz temelleri ile birleştirirken, hayat ve felsefe gibi derin konulardan etkilenen şarkı sözleri ile progresif metalde yeni bir yol açarak birçok grubun müziğini etkilemeyi de başarır. 1995'te A Change Of Seasons, 1997'de Falling From Infinity albümüyle Pink Floyd'dan sonra gelmiş geçmiş en büyük progresif rock grubu olarak anılmaya başlayan grubun icra ettiği müzik, çalması çok zor aksak ritimleri, hem teknik hem de his olarak barındırdığı derin öğeleriyle türü sevenler arasında yıllarca en çok tartışılan mevzulardan olur. Kevin Moore'un gidişi grubun hayranlarını derinden etkiler ve birçoğu artık Dream Theater dinlemekten vazgeçerken, grup Moore'dan açılan boşluğu Jordan Rudess ile doldurur. Kısa sürede uyum sağlayan Rudess yeteneği ve teknik becerisiyle büyük saygı kazanırken, 1999'da yayınladıkları Metropolis Part 2 yan başlıklı Scenes From A Memory adlı konsept albüm rock müzik dünyasında bomba etkisi yaratır. Bu albümde Nicholas diye biri hipnoz ile geçmiş yaşantısına döndürülür ve geçmiş hayatında Victoria adlı bir kadın olduğunu ve iki erkek kardeşin ona aşık olması sonucu yaşanan sorunları görür (Bu hikayenin başı da Images and Words albümünde Metropolis Part 1 olarak anlatılmıştır). Albüm, dinleyende uzun metraj bir film izliyormuş etkisi yaratarak ben de dahil pek çok kişinin müzikalitesinde derin farklılıklar ve açılımları beraberinde getirir. Armaşık ritimler, düzensiz melodiler ve genel bir ritmin çeşitli yerlerde aniden belirmesi, zamanla bu gruba bağımlılığı tetiklerken, bazı albümler akıl kaybına neden olur. İlerleyen zamanda daha deneysel albümler yapan grup, 2002'deki 6 Degrees Of Inner Turbulence adlı 2 CD'lik bir albümün ardından, 2003'te kariyerlerinin en sert albümü olan Train Of Thought albümünü piyasaya sürer. Bunu, 2005 yılında Octavarium izler ve rock dünyasının gelmiş geçmiş en dahiyane, en hızlı ve en yaratıcı gitaristlerinden biri olarak anılan John Petrucci, bu albümü en iyi albümleri olarak düşündüğünü belirtir. Bir sonraki albümleri olan Systematic Chaos ise 2007 yazında piyasaya sürülür ve albümdeki Constant Motion ve Dark Eternal Night, son on yılın en iyi metal riffleri arasına girer. 2008 Nisan ayında ise best of albümü tadında olan ve grubun eski şarkılarını stüdyoya girip tekrar cover yaparak piyasaya sürdüğü Greatest Hits albümü, karanlık ve aydınlık taraf olarak iki kısımdan oluşmaktadır. 2009'da ise yine grubun gönüllerde taht kuran, üstün yeteneği ve teknik becerisi ile pek çok ödüle sahip olan Mike Portnoy ile hazırlanan son albümleri Black Clouds and Silver Linings piyasaya çıkar. Mike Portnoy'a göre albüm birçok karanlık temayı, sert bir üslupla işler fakat bu karanlık ve ağır havanın yanında hem tematik hem de müzikal anlamda iyimser bir çizgi de çizer. 30 tane bageti seyirciye fırlatırken hiçbir vuruşu kaçırmayan ve bir yandan bagetleri havaya atarken bir yandan parmaklarıyla çeviren insanüstü davulcu Mike Portnoy'un ayrılışı, beraberinde pek çok tartışmayı ve ayrışmayı da getirir. Kimine göre grubun düşüş yaşamasında en büyük sebep Portnoy'dur ve grubu bırakması hayırlı olmuştur. Kimine göre ise Mike Portnoy'suz bir Dream Theater düşünülemez ve grubun müzikal yaşantısını sonlandırması kaçınılmazdır. Tüm bu tartışmaların odağındayken Nisan 2011 itibarıyla Dream Theater, Mike Portnoy'un ayrılışından sonra grubun yeni davulcu arayış sürecini özetleyen bir videoyu Youtube üzerinden yayınlar. Arayış sürecinin sonunda Mike Mangini, grubun yeni davulcusu olarak çalmaya başlar. Grup, 12 Eylül 2011'de A Dramatic Turn of Events ismiyle yeni bir albüm çıkarır. Bu albümdeki On The Backs Of Angels adlı şarkı ile ilk defa Grammy adayı olan grup, 2013 yılında kendi adlarını verdikleri Dream Theater adlı albümü çıkararak albümdeki The Enemy Inside şarkısı ile bir kez daha Grammy adayı olur. Grubun, 2016 yılında çıkan The Astonishing albümü yine konsept albüm formatındadır ve fantastik ögeler içeren bir öyküye dayanmaktadır. Dream Theater'ın 2019 yılında çıkardığı son albümü Distance Over Time, hayranları üzerinde bir Images and Words, bir Awake, bir Scenes From A Memory etkisi yaratamasa da Mancini ve Petrucci ikilisi iyi iş çıkartmış dedirtir. Dream Theater, pek çok hayranı tarafından belirli kulak doyumuna ulaşmış insanlara hitap eden bir müzik yapan; insanı, müziği dinlerken konsantre olmaya iten, her dinleyişte şarkılarda yeni bir şeyler keşfedilmesini sağlayan, müzik algısını geliştiren, progresif rock tarzında müzik yapıp aynı zamanda duygulara da seslenmeyi başararak çok güzel bir denge oturtan bir gruptur. Haliyle, her albümü her şarkısı dinlenilmeli övgüsünü fazlasıyla hak eder."} {"url": "https://sanatkaravani.com/progresiften-depresife-yasayan-silmarillion-efsanesi-marillion/\" ", "text": "Henüz yakın bir zamanda Christopher Tolkien'ın vefat haberi gelince aklıma da babası J. R. R. Tolkien'ın Silmarillion efsanesi ve beraberinde de adını bu eserden alan İngiliz progresif rock grubu Marillion geliverdi. 1979 yılında İngiltere'de kurulmuş olan grup, Neo-progressive rock türünün öncülerinden olmuştur. İlk dönemlerinde solistliğini Fish'in yaptığı ve nice gönülleri fetheden, tüm zamanların en underrated gruplarından biri olan Marillion, 1989 yılından sonra yoluna Steve Hogarth ile devam ederek ilk hayranlarında biraz hayal kırıklığı yaratsa da bu büyük değişimde sağlam kalmayı başarmıştır. İlk olarak The Silmarillion adı ile kurulan ama daha sonra telif haklarıyla ilgili sıkıntılardan dolayı isimlerini Marillion olarak kısaltan grup, 1985 yılında yayınladıkları Misplaced Childhood albümleri ile hem müzikal anlamda hem de uluslararası şöhret anlamında doruk yapmıştır. Özellikle canlı performaslarını içeren The Thieving Magpie albümü başucuna koyulması gereken albümlerdendir. La Gazza Ladra ile açılan ve dinleyiciyi melankoliye boğan albüm Slainte Mhath, He Knows You Know ve Chelsea Monday parçalarıyla tek kelime ile efsane bir eserdir. İdraki zor, derin progresif eserlerden ziyade dinleyiciye rahatça ulaşabilecek bir müzik yapma yoluna giden Marillion, bir o kadar melankoliktir de. Sürekli olarak Genesis ile benzerliği dile getirilen grup, Fish dönemi albümlerini, albüm kapaklarındaki görsel olarak özgün fikirlerle ve liriklerle bir bütünlük içinde sunmayı tercih etmiştir. Oysa Genesis, albümlerinin görsel sunumunda sürekli farklılıklar aramıştır. Bu farklılıklar, Peter Gabriel'in sahne kostümlerinin, makyajının albümlere göre değişmesinde ve hep farklı hikayeler anlatmasında görülür. Marillion hayranlarına göre Fish, Gabriel'in sahnede izlediği yolu kendi hayal dünyasını anlatmak için kullanmıştır ve buna taklit demek biraz acımasızcadır. Marillion'u, İngiltere ve İskoçya'da binlerce ailenin kızına ismini koymasına yol açan Kayleigh şarkısı ile tanımıştım ben de. Daha ilk girişteki bildiğimiz 80'ler riffiyle beni vuran, Misplaced Chilhood albümünü klasikler arasına sokmayı başaran ve please excuse me, i never meant to break your heart sözleriyle dimağlara kazınmış, Londra sokaklarında yürüyormuş hissi veren Kayleigh, yıllardır playlist'imin ilk sıralarında yer aldı hep. Fish'in ayrıldığı sevgilisine yazdığı, pişmanlık hisleri ve yeniden barışma isteği içeren dizeleriyle Kayleigh hem ağlatır hem de umutlandırır. Naif duygulu gitar soloları, iç acıtan melodileri, çocukluk aşkları ya da hala unutulmayan yetişkinlik sevdaları içeren sözler, müthiş kompozisyonlar ve progressive yapısıyla türünün ilk ve tek örneği olan grup, albüm kapaklarındaki yaratıcı tasarımlarıyla da ön plana çıkmaktadır. Marillion tarihi Fish ve Hogarth olmak üzere ikiye ayrılırken, grup henüz albüm kayıtları başlamadan, sadece inanç ve güvenleriyle internetten albümü ısmarlayacak kadar sağlam bir hayran kitlesine sahip nadir gruplardan da bir tanesidir. Fish dönemi, mitolojik temalara ve daha agresif bir yapıya sahip olurken, Fish'in solo kariyer yapmak için gruptan ayrılmasıyla yerini daha yumuşak ama bir o kadar da etkileyici ve toplumsal temalar içeren Steve Hogarth dönemine bırakmıştır. Steve Hogarth döneminde o eski agresif halinden uzaklaşan grup, iyi klavyecileri ve bir de Steve Rothary faktörü ile Fish dönemini çok da aratmayacak dinlenesi albümler çıkarmayı başarmıştır. Müthiş sesi, çok güçlü yaratıcı yeteneği ve yazdığı sözlerle insanı günlerce hatta aylarca düşündüren bir müzisyen olan Hogarth'ın Marillion'a girmesiyle Marillion'ın değiştiği bir gerçektir ancak bu değişimin ürünleri de Seasons End, Holidays in Eden ve Afraid of Sunlight gibi müthiş albümlerdir. Fish'in agresifliğiyle başlayıp, Hogarth'ın depresifliğiyle yoluna devam eden Marillion, dinlememiş olanlara eğer aradıkları buysa dinlemeleri şiddetle tavsiye edilecek gruptur. Benim de hayatımın birkaç grubundan biridir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/propagandadan-uzak-gercekci-bir-goz-valery-faminsky/\" ", "text": "Sovyet dönemi Rusya'sında Kızıl Ordu'nun fotoğrafçısı olan Valery Faminsky; yıkılan şehirleri, göç eden insanları, askeri yaşamları Ukrayna'dan Berlin'e kadar kadrajına alarak tarihsel bir dökümasyon oluşturdu. Faminsky özellikle 1945 yılında Rusya'nın Berlin e girişini, Nazi Almanya'sının düşününü fotoğraflayarak dikkatleri üzerine çekti. Aslında Faminsky ile birlikte bu tarihsel olayı fotoğraflayan başka sanatçılar da bulunuyordu, ancak Faminsky'i diğer fotoğrafçılardan ayıran bir unsur vardı; Sovyet propagandasından uzak, yalın ve gerçekçi bir göze sahipti. Valery Faminsky kontrastı ve ışığı dengeli kullandığı görüntülerde yalın, samimi bir atmosfer yaratır. Onun görüntüler savaşı yüceltmez, yaşanan savaşın yarattığı yıkımı açığa çıkarır. Berlin sokaklarında gezindiğimiz görüntülerde tarihi bir kentin yok oluşu da gözler önüne serilir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/psikanalizle-sinemanin-bulusmasi-her/\" ", "text": "Spike Jonze'un yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği 2013 yapımı dram ve bilim-kurgu türündeki Her sanıyorum ki hepimizi sevgi ve aşk üzerine düşündüren bir film. Teknolojinin sosyal yapıyı büyük ölçüde etkilediği ve bireylerin tamamen birbirinden kopuk hale geldiği, bana kalırsa adeta bir distopya örneği gösteren bu dünyada, artık aşk bile gerçek insanlar arasında yaşanamaz hale gelmiştir. Theodore bu gelişen dünyada orjinalliğini hiç yitirmeyecek olan bir mesleğe sahiptir. Parçası oldukları dünyada duygularını aktarmada başarısız olan insanların yerine mektuplar yazan Theodore bunu öylesine başarılı bir şekilde yapmaktadır ki bu mektuplar ona zamanla kendi yalnızlığını hatırlatan bir aynaya dönüşür. Bu sebeple son derece yaygın olan bir yöntemi deneyerek yalnızlığını gidermeyi dener. Bu yöntemse Samantha adındaki işletim sistemi ve onunla deneyimlediği duygulardır. Fakat film elbette yüzeysel düzlemde sadece aşk üzerine bir yapım olma özelliği taşımıyor. Theodore pek çok açıdan bireyselleşme sorunu yaşayan bir karakter olarak karşımıza çıktığı için aslında film bu bağlamda modern bireyin içine sürüklendiği kafkaesk bir yalnızlığın temsili haline gelmektedir diyebiliriz. Joaquin Phoenix'in başrolü üstlendiği hikayenin diğer karakterlerine baktığımızda bunların Theodore'un satın aldığı işletim sistemindeki Samantha, Theodore'un eski eşi Catherine ve Theodore'un en yakın arkadaşı Amy olduğunu görmekteyiz. Karakterlerin ortak noktası olarak bu yalnız adamın hayatına doğrudan etki eden kadınlar olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte Theodore karakterinin temelde üç sorunu vardır. Son derece içine kapalı ve özellikle kadınlarla yaşadığı iletişimde sürekli bir kaçış yolu arayan karakter yalnız, hayatından tatmin olmayan ve dolayısıyla eksiklikleri olan bir karakterdir. İşte tam olarak bu noktada Theodore bir film karakteri olmaktan çıkarken, psikanalitik bir okuma için aranan örnek oluyor. Spike Jonze bana kalırsa Theodore üzerinden işlediği anne eksikliği ve Lacan'ın teorileri bağlamında bireyin kimlik edinme sürecini ve bu süreçteki kırılmayı dile getirmiştir. Biraz daha detaya inmek gerekirse Lacan'ın birey olma sürecine ilişkin teorilerine bakmakta fayda görüyorum. Lacan'ın narsisistik dönemi, yani Ayna Evresi çocuğun annesi için her şey olmak, yani onda eksik olan şey olmak arzusuyla, bütünsel imgesini kazanmak için aynada kendi imgesiyle ya da başkasının, annesinin bütünsel imgesiyle özdeşleştiği, anne-çocuk ilişkisinin dolayımsız dönemidir. Bu dönemdeki çocuk annesiyle bütünleşmeyi arzular. Annesiyle bütünleşmeyi, annesinin her şeyi olmayı, annesinin arzuladığı şey olmayı, annesinin arzusunun nesnesi olmayı arzular. Böylece, bütünlüğe ve mutlak tatmine ulaşacaktır.(1) Fakat bu tanıma dair şunun altını çizmek gerekiyor ki ayna evresi imgesel düzenden simgesel düzene geçiş, yani anneden kopuş için de yaşanması gereken bir evredir. Nitekim aynada ilk kez kendini ya da bir başka ötekiyi gören çocuk için bu bir kırılma anıdır. Çünkü çocuk imgesel dünyada anneyle bütünleşmiş halden, simgesel dünyada kimliğini yapılandıran bir ben e geçiş yaşar. Bu sebeple bu dönem birey için büyük bir önem taşır. Tekrar filme dönecek olursak Theodore'u bu evreyi sağlıklı bir şekilde tamamlayamadığı için böylesine içe dönük ve sürekli olarak anne yerine koyacağı bir kadın arayışında olduğunu söyleyebiliriz. Theodore'daki bu eksiklik kendini film boyunca kadınlarla kurmaya çalıştığı her iletişimde gösterir. Elbette Theodore'un bireyleşme süreci film sonunda Samantha ile yaşadığı deneyimler ve yine Samantha'nın yaşamından tamamen gidişi ile farklı bir gelişim gösterir. Bitirmeden son olarak film boyunca yalnızca bir ses olarak bize ulaşan Samantha'dan bahsetmem gerekirse, kesinlikle bu karakterin sadece yapay zeka filmlerinden aşina olduğumuz bir işletim sistemi olmadığını vurgulamalıyım diye düşünüyorum. Scarlett Johansson'ın hayranlık uyandırıcı canlılığı ile tanıdığımız bu karakter Theodore'un yaşamına girdiği ilk andan itibaren tıpkı bir insan gibi yaşamdan beklentilerini olduğunu dile getirmesiyle bizlerde şaşkınlık yaratmayı başarır. Bu yönüyle varoluşçuluğa dair de sorgulamaları gözler önüne serer. Nitekim varoluşçuluğun temel prensibi felsefi düşüncenin sadece düşünen özne ile değil eyleyen, duyumsayan, yaşayan bir birey olarak insan öznesi ile başladığı inancını taşıyan bir terimdir. Samantha da bu bağlamda kendini film boyunca maddesel dünyanın ötesine geçmeye zorlar ve bilme arzusu sürekli bu yönde artar. Film bu açıdan karakterlerin pek çok yönüyle birbirine bağlanışını ve özellikle kimliğini inşa etme aşamasındaki bir erkeğin aşık olma eylemi karışındaki tutumunu seyirciye aktarıyor. Elbette bu aşk için, yukarıda bahsettiğim gibi karakterin eksikliklerini tamamlamak adına yaşadığı süreçteki bir deneyim diyebiliriz. Theodore filmin sonunda büyük bir gelişim gösterir, nitekim bu tür inisiyasyon anlatılarında karakter başlangıçta olduğundan çok daha olgun ve çok daha bilgili birine dönüşür. Filmin sonunda Samantha ve diğer işletim sistemleri insanlardan daha da fazla evrildiği ve varlıklarını keşfetmek istedikleri için insanlarla olan iletişimlerini sonlandıracaklarını belirtirler. Böylece Theodore tekrar yalnız yaşamına dönmek zorunda bırakılır. Fakat sanıyorum ki artık çok daha cesur bir karakter olabilme imkanına erişmiştir. Bilim kurgu seven okurlarımız için farklı bakış açılarıyla incelenebilecek bu yapım bence izlenmeye değer."} {"url": "https://sanatkaravani.com/puantiyeli-ve-renkli-dunyalarin-kralicesi-yayoi-kusama/\" ", "text": "Sevgili sanat severler, oturduğum yerden kültürleneyim diyenler, sizi değişik bir o kadar da marjinal bir kadın sanatçıyla tanıştırmak istiyorum. Değişik sıfatını sonuna kadar hak eden bu hanımefendi dünya çapında Puantiye Kraliçesi olarak tanınan Yayoi Kusama'dan başkası değil. Kendisi çağdaş sanatın önemli bir ismi, hatta duayen bir ismi olarak karşımıza çıkıyor. Japon sanatçı Kusama, avangart sanatının yaşayan öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. Eserleri feminizm, minimalizm, sürrealizm, pop art ve soyut ekspresyonizm akımları içinde değerlendiriliyor. Kusama'nın fazla renkli ve çılgın dünyası sanat çevrelerince ve meraklılarınca oldukça ilgi çekiyor. Bu renkli dünyanın kapılarını nasıl araladığının ise bir hikayesi var. Puantiyelerle bu kadar içli dışlı olmasının altında çocukluğundaki bir anı yatıyor. Anlattığı hikayesine göre Kusama, daha küçük bir kız çocuğu iken onu çıldırtan halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Bir çiçek tarlasındayken bütün çiçekler onunla konuşmaya başladığında hayal gücünün yettiği kadar, çiçeklerin baş kısmını noktalar haline dönüştürüyor. Ve bu sonsuz noktaların içinde kendini kaybediyor... Sanatla iç içe geçmesinin başlangıcını işte bu çiçek tarlası teşkil ediyor. Her gün halüsinasyonlarıyla, acılarıyla ve korkularıyla savaşmak zorunda kalan Kusama, onları yenebilmek için sanatına sığınıyor. Resim çizmesinin ilk adımını henüz 10 yaşındayken annesinin portresini çizmekle atıyor ve sanat serüvenine devam etmeye karar veriyor. Bir sanat okuluna gidiyor ve resim çalışmaları yapıyor. 1950 yılı ise hayatının dönüm noktası... New York'a taşınan sanatçı bu şehirde çok fazla şey kazanıyor. New York'a gidip de bir şeyler kazanmamak mümkün müdür orasını pek bilemiyorum. Kusama, 1958 yılında Infinity Nets gibi ünlü birçok sergisini burada açıyor. Donald Judd, Andy Warhol ve Joseph Cornell gibi ünlü sanatçılarla tanışıyor. Onlarla tanışması haliyle sanatına etki ediyor ve kendini geliştirmeye devam ediyor. New York günlerinden sonra Kusama, 1973'te Japonya'ya dönüp 1977'de kendi isteğiyle akıl ve ruh sağlığı hastanesine yatıyor. Hastane günlerinde sanatına devam etmesine izin veriliyor. Kusama, 40 yıllık kendini bulma ve tedavi etme sürecinden sonra 83 yaşında New York'a geri dönüyor. Sadece resim yapmakla yetinmeyen Kusama müzik, dizayn, edebiyat, moda ve sinema alanlarında da eser veriyor ve hala da sanatına devam etmekte. Özellikle son dönemde Los Angeles ve New York gibi birçok ünlü şehirde açılan Infinity Mirrors sergileri yoğun ilgi görüyor. Dünyamız, kozmosdaki milyonlarca yıldız arasındaki tek puantiyedir. Puantiyeler sonsuzluğa giden bir yoldur. Doğayı ve vücudumuzu puantiyelerle sildiğimizde çevre birliğimizin bir parçası olacağız. Çoğunlukla siyah-beyaz etrafında şekillenen dünyamızda, böylesine sıcak renkli dokunuşlar lüksten öte bir ihtiyaç halini alıyor artık. Kusama gibi tüm renkleriyle hayatımıza dokunan gökkuşağı gibi insanlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sevginizi, enerjinizi etrafınızdakilere bulaştırınız, sanatla ve renklerle kalınız."} {"url": "https://sanatkaravani.com/pugliada-konik-bir-beyaz-kasaba-alberobello/\" ", "text": "yansıyor. Eh, ne de olsa Akdeniz'in çocukları onlar. Şirin kasabalarda inşa edilmiş taş evlere alışkınız fakat, böylesini olsa olsa Yunanistan'da görürüm diyeceğiniz bir yerleşim yeri ile tanıştırmak isterim sizi. Burası, 1995 yılında UNESCO kültür mirası listesine girmiş, Adriyatik Denizi'nin güneyindeki bembeyaz kasaba Alberobello! Henüz gitme fırsatınız olmadıysa, İtalya rotanızda ilk sıraya koyun derim bu huzurlu kasabayı. Puglia bölgesinin gurur kaynağı o! Güney İtalya'da, Bari ile Brindisi şehirleri arasında, koni şeklinde 'trulli' diye adlandırılmış, birbirine neredeyse bitişik üçgen evlerden oluşan yapılarla dolu bu yerleşim yeri, görür görmez kendine aşık ediyor. İç içe geçmiş, birbirine yaslanmış gibi duran evlerin bu kadar yakın olmalarının sebebi aslında asırlar önce çıkarılan bir vergi kanunu. 14. yüzyılın sonlarında kral bir kanun çıkararak izinsiz yerleşim kurmayı yasaklıyor. Alberobellolular ise vergi ödememek için trulli evlerini inşa ediyor. Böylece vergi memurları geldiğinde yığma taş evlerin çatılarını kolayca yıkabiliyorlar. Çünkü çatısı olmayan yapılar o dönem evden sayılmıyormuş. Böylece halk da vergi ödemekten kurtuluyor. Daha sonra Alberobello'daki bu yapılanma, bir gelenek haline dönüşmüş. Çatılarındaki sembollerin ise dini anlamları var. Hristiyan veya şaman semboller ev halkını kötülüklerden koruması için yapılmış. Ayrıca bu semboller ev sahibinin etnik kökenini de belirlermiş. Tarihi 16. yüzyıla dayanan kasabada yaklaşık 1200 tane ev bulunuyor. Kasaba yaklaşık 10.000 kişilik bir nüfusa sahip. Yapıların bazıları ev olarak, bazıları restoran veya otel, bazıları ise hediyelik eşya mağazası olarak kullanılıyor. Alberobello'da iki büyük homojen trulli bölgesi var. Bunlardan ilki sakin bir yerleşim bölgesi olan, Aia Piccola. İkincisi ise turistlerin ana merkezi Rione Monti. Rione Monti mahallesinde, yan yana homojen olarak inşa edilmiş yaklaşık 1.000 ev var. Bu bölgede dolaşırken hemen hemen her tür trulli bulabiliyorsunuz. Trulli mağazalar, trulli barlar, trulli restoranlar ve hatta yirminci yüzyıl trullo kilisesi, müzesi ve el sanatları müzesi de bulunuyor. Burayı ziyaret etmek için en ideal mevsim yine her zamanki gibi yaz. Kasaba yaz aylarında çok sayıda müzik festivaline de ev sahipliği yapıyor. Uçakla Bari'ye yapacağınız bir seyahatin ufacık bir kısmına sıkıştırılamayacak güzellikteki Alberobello için, tam olarak bir gününüzü ayırın derim. Bir gece dahi olsa, bu sıra dışı evlerde konaklamak ruhunuza iyi gelecektir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/quentin-tarantino-filmlerinden-10-ikonik-sahne/\" ", "text": "Quentin Tarantino Filmlerinden 10 İkonik Sahne! Ünlü Amerikalı yönetmen Quentin Tarantino özgün filmleriyle, dünyaya adını duyurmuştur. Aktör bir babanın oğlu olan yönetmenin, kendisinin yazıp yönettiği ilk filmi Reservoir Dogs (1992), Sundance Film Festivali'nde gösterilmiştir. Buradan olumlu eleştiriler toplayan ve çok konuşulan Tarantino, ikinci kırılmayı Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Pulp Fiction (1994) ile yaşamıştır. İlerleyen zamanlarda ise From Dusk Till Dawn (1996), Jackie Brown (1997), Kill Bill: Vol. 1 (2003), Kill Bill: Vol. 2 (2004), Inglourious Basterds (2009), Django Unchained (2012) ve The Hateful Eight (2015) gibi hemen hemen aynı oyuncu isimlerle çalıştığı kült filmlere imza atmıştır. En son vizyona giren filmi ise yakın zamanda oldukça ses getirmiş olan Once Upon A Time In Hollywood (2019) filmidir. Biz de sinema tarihine değerli eserler bırakan ünlü yönetmenin, bu tarihe kazınan filmlerinden bazı ikonikleşmiş ya da ünlü sahnelerini sizler için listeledik. Soygun yapan bir grup profesyonel hırsız, iş sonrası bir depoda buluşmaya başlamıştır. Mr. Blonde, soygun sırasında yakaladığı polis memuruna, bu depoda müzik eşliğinde işkence etmeye başlar. Vincent Vega, hizmet ettiği Marsellus'un eşi olan Mia'ya bir günlüğüne göz kulak olmakla görevlendirilmiştir. Mia'nın her istediğini gerçekleştiren Vega, kendini Mia ile sahnede dans ederken bulur. Bir insan öldürme işi sonrası ortağı Jules Winnfield ile görüş ayrılığı yaşayan Vega, kendini hararetli bir tartışma içinde bulur. Bu sırada içinde bulundukları arabanın bir tümsekten geçmesi ise her şeyi mahveder. Bill'i öldürmek için yola koyulan The Bride, türlü türlü engelleri aşmaktadır. Bu engellerden biri House of Blue Leaves'deki O-Ren Ishii'nin kişisel ordusu olan Crazy 88'dir. Crazy 88'i tek başına deviren The Bride'ın, O'ren Ishii ile karşılaşma vakti gelmiştir. Sahne, tek part olarak da mevcut fakat videoda yaş kısıtlaması var. Kill Bill Vol.1 O-Ren Ishii v The Bride Fight Scene başlığı ile videoyu Youtube'da bulabilirsiniz. Bill'in adamı tarafından eli kolu bağlı ve canlı canlı toprağa gömülen The Bride, öğrendiği teknikleri uygulayarak tabuttan kurtulur ve hayata geri döner. Nazilere karşı savaşan Amerikalı Aldo Raine ve çetesi, hayatta tek bir Nazi dahi bırakmama yemini etmiştir. Aldo, tutuklayıp salıverdiklerine ise bir iz bırakmaktadır. Amerika ile anlaşmaya varan Nazi komutanı Albay Hans Landa da bu izden nasibini alır. Koca yürekli Django, sevdiği kadına tekrar kavuşabilmek için neleri göze almıştır. Tam her şeyi halettik derken kargaşa yeniden başlar. Candie ölünce adamları Django'ya karşı saldırıya geçer. Django, tek tabanca savaşır. Calvin Candie, çiftliğini satın almaya gelen Dr. Schultz ile anlaşmaya varmıştır. Fakat hizmetkarı Stephen, işlerin sandığı kadarıyla sınırlı kalmadığını anlatınca Candie de misafirlerine karşı küçük bir oyun sergiler. Minnie'nin tuhafiye dükkanında ortalık karışmıştır. Mükafat avcısı John Ruth'un esiri olan Diasy, Ruth öldürülünce serbest kalmak için Şerif Mannix'i ikna etmeye çalışır. Binbaşı Warren'i öldürüp onu öldürmemesi için her türlü çabayı sarf etse de durum pek iç açıcı değildir. Şimdilik bizden bu kadar. Eklemek istediğiniz sahneler varsa siz de yorumlarla katkıda bulunabilirsiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/renkli-nakislarda-hayat-bulan-anilar-han-cao/\" ", "text": "New York merkezli sanatçı Han Cao, işlediği nakışlar ile eskimiş fotoğraf ve kartpostallara yeniden hayat veriyor. Cao, bit pazarlarında ve dünyanın dört bir yanındaki antika dükkanlarında bulunan, uzun zamandır unutulmuş fotoğrafları topluyor. Sanat eserlerindeki tüm motifleri, doğrudan orijinal görüntünün üzerine işliyor. Cao'nun sanatı; nakış ipliği liflerini, her fotoğrafın kağıt lifleriyle birleştiriyor. Bu sayede, varlığımızın lifleriyle bağlantı kuruyor. Çalışmalarıyla; öz kimliğimize, tanıdık olmayan insanlarla ve yerlerle olan kişisel bağımıza meydan okuyor. Han Cao'nun son fotoğraf serisi New Nostalgia, orijinal konular ve iplik bazlı eklemeler arasında bir denge kuruyor. Bu serisinde; yüzleri kaplayan karahindiba ponponlar ve çiçek desenli konfetiler, eski anları yeniden tanımlanıyor. Ayrıca, fotoğrafların ötesine geçen tren buharları ve yüzleri kaplayan etamin işlemeli kareler görülüyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/resimdeyim-ama-resim-degilim-bruce-davidson/\" ", "text": "Davidson'un önemli projelerinden biri de 1959'da Brooklyn Gang'dı. Bir gün, Brooklyn'de bir sokak kavgası hakkında bir makale okudu ve ertesi gün Josci adlı bir grup gençle tanışmak için Prospect Park'tan ayrıldı. En ünlü fotoğraflarından birinde sigara makinesinde kendine bakan Kathy adında bir kadın vardı. Fotoğrafladığı bu kadının, daha sonra kendisini av tüfeğiyle vurması Davidson'u çok etkiledi. Brooklyn Çetesi'ni fotoğraflama sırası geldiğinde ise korkuyordu, ancak hiçbir şey onu bu maceradan alıkoyamadı. Doğu Harlem'deki 100. Cadde en önemli getto alanıydı. Çocukları, evleri, aşıkları yoksulluğu kadrajına alarak ayrı bir hikaye yarattı. Davidson, 80'li yıllarda New York'un metrolarını arşınlamaya başladı. Çünkü büyük şehrin metroları, tıpkı bir kültür alanı gibi envai çeşit sunar insana. Bruce Davidson bu kültür alanının farkındaydı ve gecesini gündüzünü bu alanı fotoğraflamakla geçirdi. Bu fotoğraflama beş yılı aşkın bir süreyle devam etti. Sanatçı çoğunu siyah-beyaz zıtlığından yararlanarak oluşturduğu fotoğraflarında, yalın ve gerçekçi bir dil yarattı. Metro fotoğrafları için kendimi adeta askeri düzene soktum. Diyete girdim ve her sabah parkta koşamaya başladım. Çünkü her sabah metro için ağır kamera ekipmanı taşımam gerekiyordu. Bunun için bir atlet gibi olmalıydım. Başıma bir şey gelirse dahi bunu atlatabilme ihtimallerini düşündüm. Her sabah dikkatli bir biçimde; lensler, flaş ışığı, filtreleri ve aksesuarları toplayıp yola koyuldum."} {"url": "https://sanatkaravani.com/resimsel-bir-soyutlamanin-dehlizinde-direnc-gosteren-fotograflar-tamiko-nishimura/\" ", "text": "Tamiko Nishimura 1970'lerin Japonya'sında çektiği fotoğraflarla şiirsel bir dil yarattı. Onun oluşturduğu fotoğraflar bir dizi seyahat fotoğrafı olarak nitelendirilse de, Nishimura bir yolcuğun ötesinde olanı açığa çıkararak çok yönlü bir yaşam portresi oluşturdu. Nishumura 1973 yılında yayınladığı Shikishima fotoğraf dizisiyle dikkatleri üzerine çekti. Shikishima, Japonya'nın eski adı Yamato için kullanılan bir kelime olması bakımından önemliydi. Bu dizi için Hokkaido, Tohoku ve Hokuriku ilçelerindeki çalışmalar yapan sanatçı, folklorik veya sosyal bir yapının ötesinde, kendi mistizmini ifade ederek 1970'lerin Japonya'sını kendi fizyolojik reaksiyonuyla yansıttı. Nishumura 'nın görüntülerinin arkasında; bilinçaltı karşılaşmalar, özneler ve anlar yatar. Kullandığı fotografik metodun uzun banyo süreleri veya diğer sıra dışı yöntemler kullanarak geliştirildiğini kolayca hayal edebiliriz. Derin siyahlar ve yüksek kontrastlı beyazlar, zahmetli el gölgelendirme teknikleri ciddi denemelere işaret eder. Nishumura'nın fotoğrafları zamanı durdurarak resimsel bir soyutlamanın dehlizinde direnç gösterirler."} {"url": "https://sanatkaravani.com/roma-sokaklarindan-kizilotesi-manzaralar-rome-in-infrared/\" ", "text": "Macar fotoğrafçı Milan Racmolnar, İtalya'nın antik başkenti Roma'yı kızılötesi algıyla bizlere yeniden sunuyor. Nadir bir fotoğraflama tekniği ile Güney Avrupa'nın en çok fotoğraflanan şehrini tam anlamıyla bir rüya şehrine dönüştüren Milan, Rome in Infrared adını verdiği serisinde pembe ve mor renkli fotoğraflarla hiç alışık olmadığınız bir Roma silueti ortaya çıkarmış. Adına infrared ya da kızılötesi fotoğrafçılık denen bu teknik daha çok askeri ve bilimsel alanlarda kullanılıyor. Eski, silinmiş belgelerin okunabilir hale gelmesinden, ormanlık alanlardaki hasta ağaçların tespit edilmesi gibi geniş bir yelpazede kullanılan bu yöntem, fotoğrafçılık gibi bir sanatla birleşince seyre doyum olmayacak bu kareleri ortaya çıkarmış."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ruhu-heykele-donusturmek-lorenzo-bernini/\" ", "text": "Roma'da bulunan pek çok eserin mimarı olan Giovanni Lorenzo Bernini barok üslupta; mimarlık, heykel, resim gibi pek çok alanda eserler üretmiştir. Bernini'nin ilk dönem heykellerinde Michelangelo'nun etkisi hissedilir. Hikayeye göre Apollon, Yunan deniz tanrılarından biri olan Peneus'un kızı Su Perisi Daphne'ye aşık olmuştur. Daphne'ye umutsuzca aşık olmasının nedeni, aşk tanrısı Eros'un oklarından birine hedef olmasıdır. Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Bir gün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afrodit'in oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon'un kalbine saplanır ve Daphne'ye umutsuzca aşık olur. Fakat Daphne, Apollon'dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder. Bir gün Daphne yine kaçarken Apollon'la karşılaşır ve kaçmaya başlar. Bu sefer yakalanacağını anlayan Daphne babası Peneus'dan yardım ister. Peneus, Daphneyi Defne ağacına dönüştürür ve Apollon ona ulaştığında kalp atışları halen duyulmaktadır. Daphne sonsuza dek defne ağacı olarak kalacaktır. Ama içinde aşk ateşi yanan Apollon, onu unutmayacağına ve unutturamayacağına söz verir ve zaferlerin simgesi başlara konan bir taç olarak unutulmamasını sağlar. Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi de budur. Rönesans dönemde gördüğümüz ideal vücut ölçülerin etkisi burada da hissedilir. Apollon'un Daphne'yi yakalama anı, Daphne'ninin yüzündeki endişe ve hüzün oldukça etkileyici ve net bir ifade ile verilmiştir. Davut'un Golyat'a saldırmaya karar verdiği anı simgeleyen sahnede ise yüzdeki kararlılık ve inanç hemen fark edilir. Sanatçının bu çalışmasında Rönesans dönemden uzaklaştığı hissedilir. Vücuttaki oranlar değişmiş, naif ifadeler yerini güçlü ve sert bir ifadeye bırakmıştır. Davut'un vücudu Michelangelo'nun tasvirinin tam tersidir. Sanatçının bir diğer özelliği ise, çalışmalarında ışığı ustaca kullanmasıdır. Sanatçının barok döneme geçişini kanıtlayan bir diğer eseri ise Persephone'nin Kaçırılışı adlı çalışmasıdır. Hades'in sıkıca tuttuğu Persephone çaresizce kurtulmak için var gücüyle mücadele etmektir. Sanatçının diğer çalışmalarında olduğu gibi burada da güçlü ifadeler hemen dikkati çeker. Santa Maria Della Vittoria Kilisesi'nin Mihrap nişin de tasvir etti Azize Teresa'nın vecdi sahnesi birçok kişi de hayranlık uyandırmıştır. Bir bulut üzerine uzanmış Azizenin yüzünde fiziksel acı ile beraber duyulan ruhsal haz vardır. Gözleri kapalı olan Teresa'ya, karşısındaki melek oku saplamış ya da saplamak üzeridir. Azize Teresa bulutun üzerinde yükselmektedir. Bu sırada Tanrı'nın ilahi ışığı onu karşılamaktadır. Bir azizenin ölüme hazırlanışı sanırım bu denli ifadelerle anlatılamazdı. Bernini'nin En çok bilinen eseri Dört Irmak Çeşmesi'dir. Dört Irmak Çeşmesi derin bir havuza yerleştirilmiş, kırık kaya parçalarının ortasına dikilmiş büyük bir Mısır obeliskinin etrafında geliştirilmiştir. Kayaların arasından dört Tanrı, dünyanın dört yanını sembolize eden dört nehrin; Tuna, Nil, Ganj, Rio della Plata'nın sularını temsil eder. Bernini'nin önemli eserlerinden biri ise, Costanza Bonarelli'nin büstüdür. İddialara göre Bernini bu çalışmasında, aşık olduğu kadını tasvir etmiştir. Sanatçı için bir diğer iddia ise; kendi büstünü yaparken, dehşet ifadesini yakalayabilmek için kolunu ateşe soktuğu ve o anda aynaya baktığıdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sanat-bir-anlamda-deformasyondur-fernando-botero/\" ", "text": "Kolombiyalı ekspresyonist ressam ve heykeltıraş Fernando Botero, güzellik kavramına karşı eleştirel yorumlama tarzıyla bilinen bir sanatçı. Özellikle önemli ressamların ünlü tablolarını yeniden yorumladığı resimlerindeki odak noktası; şişman figürler. Eserlerinde; figürleri farklı boyutlandırması, göze çarpan perspektif kullanımı, canlı renkleri tercih etmesi ve bu renkleri uyum içerisinde kullanması, sanatçıyı daha özel yapıyor. Kompozisyonlarında; kedi, köpek gibi canlılara ve ayna, sigara izmariti gibi objelere sıkça rastlanıyor. Renklerin neşeli hale getirdiği görüntü; aralıklı kapılar, meyvelerin içinden çıkan kurtlar ve aynalara düşen bozuk açılı yansımalardan huzursuz eden bir gerilim havasına bürünüyor. Bana kalırsa resimlerdeki figürler aslında şişman değil zayıflar. Yapıtlarımın zaman zaman hiciv unsuru içerdiğini unutmamanız gerek. Figürlerimin daha çok şişirilmiş figürler olduğu söylenebilir; şehvetli hale getirilmek için şişirilmiş figürler. Sanatta kendine özgü figürleriniz varsa ve bunlar üzerinde kafa patlatmaya meraklıysanız doğal olanı deforme etmeye çalışmanız kaçınılmazdır. Sanat dediğiniz aslında bir anlamda deformasyon demektir. Gerçek anlamda realist sanat yapıtlarının varlığına inanmıyorum. 21. yüzyılın dikkat çeken sanatçılarından biri olmayı başarmış olan Kolombiyalı sanatçı, 2 yaşında babasını kaybetmesi üzerine, çocukluğunu geleneksel sahne sanatları, müzeler ve diğer kültürel altyapılar arasında geçiriyor. Bu yüzden eserlerinde, kendi kültürüne ait izleri de görmek oldukça mümkün. 16 yaşında Kolombiya gazetesinde ilk çizimleri yayınlanan sanatçı, 1952 yılında Bogota'da çalışarak kişisel sergilerini açıyor. İlk ödülünü 1959 yılında Salon de Artistas Colombianos'dan alarak ün kazanıyor. Fransa'da aldığı sanat eğitimi ile durumsal portreler yapmaya yönelerek, abartılı ebatlarda şişman insan ile hayvan resimleri ve heykelleri yapmaya başlıyor. Hayır, şişman insanların resmini yapmıyorum! Biçem açısından amacım boyutları genişletmek. Böylece daha fazla renk kullanımını mümkün kılacak şekilde alanı artırabiliyor ve dile getirmek istediğim biçim duygusallığını, zenginliğini ve dolgunluğunu daha iyi aktarabiliyorum. Sıra dışı tarzı ile dünyaca ünlü bir sanatçı olmayı başaran Botero, 2010 yılında ise Pera Müzesi'nde açtığı sergi ile Türk sanatseverle buluşmuştu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sanat-ve-siddet-arasinda-derin-bir-bag-vardir-andrzej-mazur/\" ", "text": "Sanatçı, bazı eserlerinde klasik dönem çalışmalarından etkilenmişken bazı çalışmalarında gerçek modeller ile çalışmıştır. Mazur'un birçok eseri ise kolaj çalışmasının ürünüdür. Devletlerin, insanlar üzerindeki baskısı da çalışmalarda yerini almıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sanat-yasamin-cocugudur-yasamdan-dogar-nevhiz-tanyeli/\" ", "text": "Nevhiz Tanyeli, 1941 yılında doğmuş, hala da kendini ileriye taşıyan bir ressam. Daha 15 yaşındayken günlüğüne Akademiye sonra Paris'e gideceğim, ressam olacağım. diye not düşmüş. O zamandan kararlı ve kendinin farkında olan biriymiş. Ailesinin, bugün de değişmeyen ressam olursan aç kalırsın uyarılarına rağmen dediğini gerçekleştirmiş ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitim almış. Neşet Günal, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Cemal Tollu atölyelerinde çalışmalarını sürdürmüş. İlerleyen zamanlarda akademik kariyerine eğilim göstermiş. Çünkü ailesinin dediği gibi resim yapmak maddi gelir kazandırmamış. Oğluna bakmak zorunda olan Tanyeli, sırasıyla çalışmalarını tamamlayarak profesör unvanını almış. Tabi ki resim yapmaktan da vazgeçmemiş. Açtığı sergiler sonucunda 2003 Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülüne, 2014 Yılında ise Tüyap Fuarı Onur Ödülüne layık görülmüş. Biraz da Tanyeli'nin resim anlayışına değinecek olursak kendine özgü sözleriyle karşılaşıyoruz. Orhan Çelik'in sunduğu bir programda resimlerini nasıl tanımladığı sorulmuş kendisine. Tanyeli ise; Resimlerimi tanımlamak, sözele dökmek neredeyse olanaksız, görsel bir dille çalışıyorum. demiş. Tablolarındaki üslubun yapı taşı olan çizgisel öğeler ise kendiliğinden oluşmuş. Hiçbir zaman düzenli bir ressam olamadığından bahsetmiş. İçinden geldikçe dokunmuş boyalara, fırçalara, tuvallere... Ayrıca ara ara röportajda: Sanat yapmak bir maceradır. Resim yaratıcı emeğin, yaratıcı emeğe eklenmesidir. diye de fikirlerinden bahsetmiş."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sanatsal-fotograflar-onemsiz-gibi-gorunen-anlarda-ortaya-cikar-aleksandras-macijauskas/\" ", "text": "Önemsiz bir ayrıntı gibi görünen çoğu an, fotografik görüntü ile sanatsal bir ifadeye dönüşebilir. Bu görüntüler karşısında birey romantik hayallere kapılsa da; fotoğraf birer im'e dönüşerek belleğin uçlarında yer edinir. Aleksandras Macijauskas da gündelik akış içerisinde önemsiz gibi görünen anları çalışmalarına dahil ederek stilistik bir yaklaşım sergiliyor. Aleksandras Macijauskas 1967'de küçük Litvanya köylerini, çingene halklarını ve pazar alanlarını yansıtan bir dizi fotoğraf çalışması başlattı. Oluşturduğu ilk dizi, on sekiz yol boyunca belgelenen köy pazarlarıydı. Zaman içerisinde çocukları, yolculukları, cenaze törenlerini ve diğer rutin yaşamı kadrajına alarak aktif bir gözlemciye dönüştü. Macijauskas, diyagonal açıların ve geometrik formların kullanımı gibi erken avangard prensiplerin konularını yakından inceleyen bir stilistik bir yaklaşım sergilerken; geniş açılı bir lens kullanarak, sıradan- günlük olayların dramatik sahnelere dönüştüğü bakış açıları yaratır. Samimi ve çok yönlü çerçeve, gözlemcinin görüntüye doğru çekildiği dinamik bir atmosfer oluşturur. Böylelikle fotoğraflarda gezinirken kendinizi o anın içinde hissedersiniz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/savas-alanlarinin-otesinde-bir-kadin-fotografci-kathe-buhcler/\" ", "text": "Birinci Dünya Savaşı sırasında, kaotik bir düzenin arasında Alman halkının gündelik yaşamı yansıtan Kathe Buhcler; evlerdeki hayatlara, kadınlara ve çocuklara odaklanarak dönemine farklı bir bakış açısı getirdi. Savaş dönemi Almanya'sına kişisel bir bakış sunan Buchler, savaş sırasında yerel kurumlarda çalışmaya başladı. Yerel kurumlarda çalışmasıyla birlikte daha önce kadınların giremediği pek çok yere ulaşan sanatçı, askeri hastanelerde ve cephelerde bulunma şansı elde etti. Umutsuz sosyal yaşamı ilk kez tasvir eden sanatçı, kırsal alanlardan genişleyen metropollere kaçan yoksul sınıfı da kadrajına aldı. Savaşın arka planını, kadınları, çocukları ve gündelik yaşamı yansıtan kathe Buchler, alışıldık fotoğrafların ötesine geçerek I. Dünya Savaşı'na yeni bakış açıları getirir. Her şeye rağmen devam eden hayatların tezahürünü yalın ve samimi bir dille tasvir eder, ancak fotoğraf karelerine giren, gülümseyen kadınların ardındaki dram geçen yüzyıla rağmen hala hissedilir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/savasin-asil-kahramani-anna-coleman-ladd/\" ", "text": "Marvel karakterlerinden Wonder Woman'ın filmi, I. Dünya Savaşı zamanında geçen ve savaşın etkilerinin görüldüğü bir yapım. Filmde dikkat çeken karakterlerden bir tanesi Dr. Poison'dur. Dr. Poison, filmde buluşlarıyla savaşa etkisi olan, kimya alanında uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. Film boyunca Dr. Poison'ın yüzünün yarısını kaplayan bir maske dikkatleri çekmektedir. Dr. Poison savaştan dolayı yüzünün bir kısmını kaybetmiştir ve bunu bir maske ile kamufle etmiştir. Dr. Poison gibi birçok insan kaybettikleri ağızları, burunları, çökmüş alın ve elmacık kemikleri dönemin şartlarına rağmen bir şekilde tedavi yöntemleri uygulanmış ve yaşamlarını kazanmışlardır. Hayatta kalan savaş mağdurları paramparça olmuş yüzleriyle bu sefer de psikolojik bir savaş vermeye başlamıştır. Önemli karakterlerden biri de Paris'te sanat eğitimi görmüş, Philedelphia'lı Anna Coleman Ladd 'dır. Kendisi başarılı bir heykel sanatçısıdır. Ladd yüzlerini kaybeden savaş mağdurlarına estetik-protez maskelerle yeni yüzler yapmıştır. Bunu yapma fikri kendisinden çıkmada da yine o dönemde Françis Derbent Wood'un Londra'da kurulan Maske Ünitesi de edindiği deneyimlerini içeren makalesi sayesinde heyecanla harekete geçmiştir. Ladd savaşta gazi olmuş askerlere yaşam sevinçlerini tekrar kazandıracak yeni yüzleri oluşturmak için Cesur Suratsızlar stüdyosunu kurar ve burayı onların yeni yüzlerini rehabilite edebileceği bir ortama çevirir. Ladd bu işe başlarken öncelikle hasar görmüş yüzün alçı kalıbını alır, sonrada aynı yüzün fotoğraftaki aslına bakarak yeni bir alçı kalıbı hazırlar. Oluşturduğu iki kalıp arasında bozuk olan yerlere eklemelerle düzeltmeler yaparak, ortaya çıkan yeni kalıba Sumatra zamkını dökerek elastik bir maske elde eder. Maskeyi bakırla kaplayarak daha hafif ve kullanışlı bir hale getirir ve onları askerlerin ten rengine uygun şekilde boyar. Böylelikle Anna Coleman Ladd 100'e yakın yüzü paramparça olmuş askere yeni yüzler, yeni hayatlar, yeni umutlar hediye etmiştir. Elde mevcut olan teknoloji ile ancak insanların yaşamlarını kurtarıyorlardı fakat Ladd o insanlara güzellik, estetik ve sosyal bir yaşam veriyordu. Yüzlerindeki eksiklikten dolayı sevdiği insanlara kavuşamayanlar, toplum içine çıkamayanlar, aynaya bakamayanlar için bu üretim süreci onlara yaşama sevinçlerini yeniden kazandırmıştır. Böylelikle sanatın ışığı dönemin şartlarında Anna sayesinde bir kez daha parlamıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/savasin-ve-yikimlarin-ortasinda-bir-fotografci-dmitri-kessel/\" ", "text": "Ukraynalı fotoğrafçı Dmitri Kessel, zamanın tanıklığını yaptığı fotoğraflarıyla dikkatleri üzerine çekti Sanatın gerçekçi bir yapıda ilerlemesi gerektiğini ifade eden Kessel, kayıt altına aldığı savaş sahneleriyle farklı coğrafyaların sesi odu. Ukrayna'da yaşarken Bolşevik Devrimi'yle kendisini savaşın içerisinde bulan Dmitri kessel, askere alındıktan kısa bir süre sonra Rusya'dayken Polonya'ya kaçtı. Savaşın tüm coğrafyaya yayılması üzerine son çare olarak Amerika'ya gitti. Daha çocuk yaşlarda başladığı fotoğraf tutkusunu Amerika'da geliştirerek Life Dergisi'nde foto-muhabir olarak işe alındı. Daha sonraki yıllarda Kessel çok sayıda ülkeye Seyahat etti. Life için bir fotoğraf kompozisyonu hazırlarken Çin'deki Yangtze Nehri'nde yedi ay yaşadı. Güney Amerika'daki And Dağları'nı ve Orta Afrika'daki madenci işçilerini fotoğrafladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Kuzey Atlantik'te bulundu, Amerikan birliklerinin Aleut Adaları'na inişini ve İngilizlerin Yunanistan'a girişini kayıt altına altına aldı. Dmitri kessel mesleki hayatının dönüm noktasını Yunanistan iç savaşında yaşadı. Çoğu zaman hayatını tehlikeye attığı anlar için korkmuyor musun? soruna: Birinin bunu yapması gerekiyordu, şeklinde cevap verdi. Yunanistan iç savaşını tüm gerçekliğiyle yansıttığı için dikkatlerini üzerine çekerek adından sıkça bahsettirdi. Dmitri Kessel'in fotoğrafları manipülasyondan uzak, gerçek bir tarihin kanıtıdır. Yıkımların eşiğinde hayata tutunmaya çalışan, acı çeken halkların sesidir. Yalın kontrastlar dahilinde kimi zaman dinamik kimi zaman durağan fotoğraflar ise hikayeci bir üslubu açığa çıkarırken; savaştan kaçarken kendisini savaşın ortasında bulan bir foto-muhabir için bu görüntüler, bütün bir coğrafyaya yayılan acımasızlığın göstergesidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/savaslarin-arasindan-dunyaya-bakmak-erich-lessing/\" ", "text": "Birçok önemli siyasi ve sosyal olayı ele alan Erich Lessing; Viyana'daki müttefik işgalini, savaş sonrası yeniden yapılanan Almanya'yı, Doğu Avrupa'da komünist yönetimini, 1956 Macar Ayaklanması'nı ve pek çok dramatik olayı yansıtarak savaş sonrası değişen Avrupa'yı anlattı. Yahudi bir ailenin oğlu olan Erich Lessing, Hitler'in iktidara gelişiyle birlikte yaşadığı Viyana'yı terk etmek zorunda kaldı, ancak annesi Viyana'da kaldı ve onu bu süreçte kaybetti. Daha sonra havacı- fotoğrafçı olarak İngiliz Ordu'suna katıldı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın siyasi ve kültürel yapısını belgelemek için doğduğu topraklara geri döndü. Fotoğrafçılıkta kısa sürede yetkinleşen Lessing, özellikle çektiği Macar devriminin fotoğraflarıyla tüm dünyada ilgiyle karşılandı. Yönetim biçimlerini ve iktidarın halkın üzerindeki etkisini inceleyen Erich Lessing, komünizm ve faşizm arasında sıkışan insanların hayatlarını belgeler. Lessing insanlığın politik tezahürlerinin yüksek ve alçak hallerini yakalarken, çalışmalarının etkileri konusunda her zaman gerçekçidir. Lessing'in fotoğrafları özellikle Doğu Avrupa'daki yaşamın iç karartıcı gerçekliğini, mültecilerin acılarını ve korkularını yansıtır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sehrimin-tadi-kurtulus-semti/\" ", "text": "Ne varsa semtimin sıcak insanlarında var diye başlayacağım yazıma. 'Kurtuluş' güzellemesi yapmayı biraz fazla seviyor olabilirim. Hatta ve hatta pozitif ayrımcılık yaptığımı düşünebilirsiniz fakat 28 yıldır kendimi bildim bileli Kurtuluşlu olmaktan gurur duyuyorum. Bazıları 'yeni Cihangir' diyorlar buraya. Cihangir'in o meşhur entelektüel kesimi, yaşanılabilirliğini yitirmeye yüz tutmuş Beyoğlu'ndan kaçıp, Şişli'nin bu kendine has ve samimi semtine yerleşmeye başladığından beri, bu tarz söylentiler duyabiliyoruz. 1793 yılında yayınlanan bir ferman ile Rum nüfusu dışında buraya yerleşim yasaklanıyor. 20. yüzyıla gelindiğinde bu nüfus 20.000'e, ev sayısı ise 3000'e ulaşıyor. Tatavla-Beyoğu hattının 1911'de açılmasıyla nüfusun diğer bölgelere ulaşımı kolaylaşıyor. Tatavla'nın Kurtuluş adını alması ise 1929 yılında çıkan bir yangından sonra gerçekleşiyor. Kaçak bir rakı imalathanesinde çıkan yangın kısa sürede yan evlere yayılıyor ve çoğu insan evsiz kalıyor. 10 saat süren yangında can kaybı olmuyor; ancak 500'den fazla ev, bir okul, Tatavla kulüp binası, 1604 yılında inşa edilmiş Aya Dimitri Kilisesi ve kilise papazlarının oturduğu bina tamamen kül oluyor. İstanbul'da büyük ve ilginç bir değişime neden olan tek yangın bu olsa gerek. Bu olay sonrasında Rumca olan sokak isimleri değiştiriliyor. 'Tatavla'da bundan nasibini alarak 'Kurtuluş' adını alıyor. Hazin bir 'kurtuluş' hikayesi aslında bu. 1950'lere kadar Rum nüfusu çoğunluğu oluştursa da 6-7 Eylül olaylarının etkisi ve 1964'teki kanunla burada yaşayan çoğu Rum sınır dışı ediliyor. 2017 yılında Kültürel Mirası Koruma Derneği ve Paros Dergisi ortaklığı ile Kurtuluş'un son 100 yılını gözler önüne seren '70TK' isimli bir sergi açılmıştı. Takip edenler bilir. Sergi, uzun yıllar Tatavla olarak adlandırılan semtin son yüzyılda geçirdiği değişimi farklı görseller üzerinden sunarak, geçmişin izlerini günümüze aktarmıştı. Neyse ki, bu denli köklü bir geçmişe ve hazin bir tarihe sahip olan semt, hala çok kültürlü yapısıyla ayakta kalmayı başarıyor. Sürekli bir devinim halinde, kendini her gün yenileyerek ilgi çekmeye devam ediyor. İşte Kurtuluş'un sevdiğim yanlarından biri de bu! Hem semt kültürü hem de popüler kültürü iç içe geçirerek bir sinerji yaratıyor. İnsanların birbirini gerçekten tanıdığı bu semtin, meyhaneleri, pastaneleri, dar sokakları sımsıcak kahve dükkanları, hepsi semt kültürünün bir parçası olarak huzur veriyor. Mesela, Türkiye'nin ilk kadın işletmecisi olarak tarihe adını yazdıran Madam Despina'nın meyhanesi, hala Kurtuluş son durakta sevenlerini ağırlıyor. Kurtuluş Caddesi'nde 72 yıldır dimdik ayakta duran Nazar Pastanesi profiterolü ile hala gönüllere taht kuruyor. Yılların Damla Dondurma'sı 1994'ten beri yazın serinletiyor, kışın bozası ile içimizi ısıtıyor. Öğrenciyken, okul dönüşlerinde uğramadan geçmediğimiz, küçük ve sevimli kırtasiye dükkanlarından biri olan Beşgen Kırtasiye, yaklaşık yarım asırdır öğrencileri sevindirmekten geri durmuyor. Baruthane Caddesi'ndeki Işıl Kırtasiye de 50 yılı aşkın süredir tarihi ahşap bir binanın altında hizmet veriyor. Bir hayli yozlaşan ve sıradanlaşan yaşantılarımızda semt kültürünün değerini git gide daha iyi anlıyoruz. Zaman ilerledikçe, bizler geriye dönmek istiyoruz. Nostaljiye olan özlemimiz her geçen gün artıyor. Her şey bizim elimizde. Hep birlikte el ele verip yaşadığımız yeri tüm içtenliğimizle güzelleştirmeye ve bu güzelliği korumaya devam edersek, hayatlarımızı daha yaşanılabilir bir hale getireceğimize eminim."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sessizligin-icerisinde-bir-sair-edouart-boubat/\" ", "text": "Yirminci yüzyılın en etkili Fransız fotoğrafçılarından biri olan Edouart Boubat, yarattığı fotoğraflarla yaşadığı dünyanın dışına çıkarak evrensel bir dil oluşturdu. Onun fotoğrafları sessizliğin içerisinde yankılanan bir şiire dönüştü. Yıllar 1940'ının Mayıs ayını gösterdiğinde Nazi Almanya'sı Fransa'yı işgal etti. İşgal sonrasında Naziler, zorunlu çalışma hizmeti kapsamında Fransız vatandaşlarını Almanya'ya götürdüler. Götürülenler arasında Boubat'da vardı. İki yıl zorunlu hizmet kapsamında çalışan sanatçı, yaşadığı dünyanın acımasızlığına ve dehşetine tanıklık etti. Savaş bittikten sonra, dönemin politik yapısından uzak durarak; kendisini evrensel bir dil olduğuna inandığı fotoğrafa adadı. Edouart Boubat, hümanist bir perspektiften yola çıkarak dünyanın pek çok ülkesini arşınladı. Hasat mevsiminde çalışan işçileri, başlarındaki çiçeklerle sokaklar arşınlayan kadınları, savaştan kaçan mağdurları, çocukları ve bir toprağa ait olmayan ya da olamayan yersiz-yurtsuz insanları kadrajına sığdırdı. Marguerita Duras Boubat'ın kadrajına giren figürler için, daima kendi temsil ettikleri alanın dışına taşan bir alan içinde etkilerini gösterdiklerini vurgular. Duras, böylelikle evrensel oluşumun ardında bir boşluk bırakarak yitip giden figürlerin etkileyici yapısına değinmiş olur. Kuşkusuz Bobubat'ın fotoğrafları güçlü ışığın ve yarattığı şiirsel dilin de etkisiyle kendi alanının dışına çıkar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sessizligin-yonetmeni-kim-ki-duk/\" ", "text": "Tüm dünyayı ve insanlığı etkisi altına alan Kovid-19 salgını, yakın zamanda Güney Kore sinemasının öncü yönetmenlerinden Kim Ki-duk'un aramızdan ayrılmasına sebep olarak, sinema dünyasını ve sevenlerini derinden sarsmıştı. Sinema eğitimi aldığım yıllarda tanıştığım, oldukça rahatsız edici ama bir o kadar da izlemekten kendimi alıkoyamadığım filmleriyle ünlü yönetmen, kelimelere pek itibar etmeyen, mümkün olduğunca az diyaloglu kendine özgü tarzı ile de favori yönetmenlerim arasında yer aldı. Kim Ki-duk bu sessizliği öyle görsellikler, müzikler ve oyunculuklarla tamamladı ki sessiz filmlerden nefret edenlerin bile baş tacı olmayı başardı. Filmlerinde yer alan oyuncular da bu yükü cesurca sırtlanarak izleyenleri kendilerine hayran bıraktılar. Alt sınıftan bir aileden geldiği ve sinema eğitimi almadığı için kuşağındaki yönetmenlerden kendini farklı gören Kim Ki-duk, filmlerinde marjinal, toplumdan dışlanmış karakterlerin yaşadıklarını konu edindi. Ki-duk sinema ile 30 yaşında tanışan bir yönetmen olarak estetik yaklaşımı, anlattığı öyküleri ile yerel ve uluslararası alanda kabul görme şekli nedeniyle kendine ait bir dünya yarattı. Fransa'da tanıştığı ve yarattığı sinematografik dünyasını ülkesi Kore'ye taşıyan ve senaryolar yazarak ödüller alan yönetmenin 1996 yılında çektiği, evsiz bir adamın toplu tecavüze uğrayan bir kadın ile bağını konu alan ilk filmi Crocodile Kore basını tarafından pek ilgi görmese de Pusan Uluslararası Film Festivali'nde büyük yankı uyandırarak onu uluslararası arenaya taşıdı. Kim, sonraki filmlerinde de toplum dışına itilmiş erkek ile genelde fahişe olan kadın karakterler arasındaki bağları tema olarak işledi ve şiddet sanat hayatı boyunca filmlerinin ana ögelerinden biri oldu. Filmlerinde genel olarak sevgi, sadakat, ihanet, bağlılık ve ahlak temalarını ön planda tutan yönetmen, bu temaları işlerken bazen seyirciyi rahatsız edecek düzeye varabiliyordu. İlerleyen zamanda, her yıl 1-2 küçük bütçeli film çeken yönetmenin 1998'de çektiği üçüncü filmi Birdcage Inn Karlovy Vary'de gösterildi. 2000 yılında Venedik Film Festivali'nde Seom / The Isle adlı filminin gösterilmesiyle asıl çıkışını yapan yönetmen, filmin gösterimi sırasında İtalyan gazetecilerden birinin filmdeki bir sahne yüzünden bayılmasıyla manşetlere çıktı. Bu sahnede karakterler, olta yutarak intihar etmeye çalışıyorlardı. Film ödül alamadı ama Kim'in şöhretinin Avrupa'da iyice yayılmasını sağladı. Fakat eleştirmenlerin filme olan yaklaşımı ünlü yönetmenin onlarla arasında gizli bir düşmanlığa ve mesafe koymasına sebep oldu. Venedik, Berlin, Cannes gibi prestijli festivallere davet edilen Kim ilk gişe filmi Bad Guy ile üzerine düşen görevi yerine getirdi. Tüm Kore sineması için söz konusu olan filmin gişesi, ekrandan gözünüzü kaçırmak isteyeceğiniz sahnelerin sayısıyla doğru orantılıydı. Şiddet ve duygusallığın bir arada olduğu film oyunculuklar ve mekan kullanımları ile de göz doldurdu. Yine filmde Kim Ki-duk sinemasının mihenk taşları olan sessizlik, bozuk karakterler, hapsedilme, metafizik ve aşk kendine yer bularak gerçek bir başyapıt ortaya çıkardı.. Budizm içerikli Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring filmi yönetmenin kariyerinde bir dönüşüm yarattı. Yönetmen yine toplumdaki marjinal kesimleri irdelerken bu sefer daha ruhani bir havaya büründü. Kim'in bu yumuşayan tarzını izleyici de çok sevdi. Usta yönetmen, Avrupa ve Kuzey Amerika'da büyük başarı yakalayan bu filmin ardından 2004'te Samaritan Girl ile Berlin ve Venedik'te 3-iron filmi ile En İyi Yönetmen ödülünü kucakladı. 2008 yılında gösterime giren Dream filminin çekimleri sırasında yaşanan kaza ve ardından yakın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı ihanet neticesinde birkaç yılını dağ evinde geçiren Kim Ki-duk, bu süreçte kendi yaşamını, iç hesaplaşmalarını ve yalnızlığını Arirang isimli otobiyografik filmine yansıttı. Uluslararası festivallerde çok sayıda ödül kazanan Kim Ki Duk, eserlerindeki kadın portreleri ve özellikle de 2012'de Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülünü kazanan Pieta filmindeki şiddet sahneleri nedeniyle de yine pek çok eleştirilere maruz kaldı fakat bu durum yönetmen için olağan bir hal almıştı. 2019 yılında sinemaseverlerin beğenisine sunduğu son filmi Dissolveu arkasında bırakıp hayata veda eden Kim Ki-duk, her filmiyle, izlerken rahat edip izledikten sonra duraklamanın hazzını yaşattı. Diyalogsuz sinemanın dünya üzerindeki yaşayan en iyi yönetmenlerinden biri olarak filmlerinde kelimelerin güçsüz olduğunu ve anlatımdan eksilttiğini düşünüyordu. Susarak anlatmanın karmaşasına düşmek istemediği zaman konuşan, konuşturan usta yönetmenin filmlerinde kelimeler söyleyen kişinin tavrını takınırken, susmak insanlığın tavrını takınmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sevginin-sozu-degil-kendi-gerek-bilge-karasu/\" ", "text": "Bilge Karasu'nun Uzun Sürmüş Bir Günün akşamı adlı eseri; hayatını adadığı bir inanca artık inanmadığını anlayan Andronikos 'un öyküsüyle sarsılan bir benliğe adanmıştır. Bireyin içsel sorgulamalarının yer aldığı kitap, üç öyküden oluşsa da, kitabın ilk öyküsü olan' Ada' bütün tümcelere sinmiştir. Ada'da; yıllarca inandığı dinsel inancın, kendisinde yarattığı yıkımla sorgulamalara başlayan Andronikos, bu sorgulamalara; yaşamı, ölümü, sevgiyi ve hiçliği dahil eder. Böylelikle, Andronikos'tan ziyade okuyucunun kendi içsel hesaplaşması başlar. Kişinin kendini hiçlikten var edebilmesi için, önce kendisini öldürmesi gerekir. Bilge Karasu, kuşkusuz bu durumu eserlerinde en çok hissettiren kişidir. Metinlere sinen yok olma durumu, beraberinde hep bir var olmayı da gerektirir. Bu yüzden yaşam ve ölüme dayalı zıtlıklar bütün yazılara siner. İnanç ve baskı unsurunun toplumsal değerler üzerinden inşası, bireyin tüm hayatını şekillendirirken; kişinin kendi bilincine varması neredeyse imkansızdır. Karasu, Andronikos'u tam da böylesi bir yaşamın ortasına atmıştır. Nitekim kahramanımızın savruluşu da bundandır. Karasu'daki varoluşsal sorgulamalar, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşam'ında da karşımıza çıkar. Yaşam- ölüm gibi varoluşsal temeller üzerinden bir yok-oluşa, bir hiçliğe gider yazar. Kişinin bu sorunlardan kurtulması ancak öz'e varma yoluyla gerçekleşebilir. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşam'ında metinler her daim yeni bir umuda gebedir. Bu nedenle yok ettiğimiz yaşamı, umutlarımızı yeniden kurma inancını da taşımamız gerek."} {"url": "https://sanatkaravani.com/seyredilene-bakmak-leon-gerome/\" ", "text": "John Berger bakışın egemenliğini anlatırken: Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne-her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur der. Nitekim Arzunun egemenliğinde olan bakış, seyirlik nesne üzerindeki egemenliğini seyrederek kurar. Bu seyir yüklendiği özneye ya da nesneye göre gözlemci bakışın ötesine geçerek dikizci bir yapıya dönüşür. Figürün çevresine bakıldığında çocuk yaşta olan üç çıplak figür daha vardır. Yerde oturmuş, masanın kenarında ve ayakta yer alan kadının kara çarşafına tutunmuş şekilde... Figürlerin çıplaklığı resimdeki konumları gereği daha geri plandadır. El hareketinden ve giyiminden anlaşılacağı üzere köle taciri olan kişi pazarlık yaparken, hemen masanın arkasındaki figürlerin bir şeyler yazıp, düşündüğü görülür. Yine en arkada yer alan kalabalık bir grup yer almaktadır. Gözümüze çarpan siyah tenli figürle geridekilerin de köle olabileceği düşünülebilir. Resmin önemli bir detayı da köle taciriyle pazarlık yapan figürlerdir. Sırtı bize dönük olarak resmedilen figürlerin bakışları merkezdeki kadın yerine köle tacirine odaklanmıştır. Burada merkezi konumda olan başkaları daha vardır; kuşkusuz bu resmin izleyicileri olan bizleriz. Sırtı dönük, bakışları kadından ayrı bir noktada toplanmış figürlerin aksine, bizler merkezdeki çıplaklıkla yüz yüze geliriz. Seyredilen, özne olmaktan uzaklaşmış kadının bir diğer alımlayıcısı da bizler oluruz. Böylelikle seyredilene bakarak resmin içerisine dahil oluruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sicak-renklerin-ressami-torres/\" ", "text": "Kullandığı güçlü renkler ile dikkat çeken Julio Romero de Torres, İspanya kültürüyle özdeşleştirdiği kadın portreleri ile etkileyici resimler üretti. Onun resimlerimde; gitar çalıp dans eden kadınlar, şaraplı yemek sofraları sıkça karşımıza çıkar. Çalışmalarında; kadınlar sıcak renkler ile temsil edilirken, kırmızı rengin ön plana çıması Flamenko'nun büyülü etkisinden kaynaklanır. Siyah ve kırmızı renkler birer zıtlık içerisinde kullanılsa dahi iki rengin de tutkuyu temsil ettiğini görürüz. Torres kadın figürleri, günlük hayatın içinde, doğal halleri ile yansıtmıştır. Bazı resimlerinde nü çalışmalar ile karşılaştığımız Torres'in dönemi düşünüldüğünde; kendi gücünü koruyan kiliseye karşı, cesaretli olduğu düşünülebilir. Belki de bu nedenledir ki, resimlerdeki ana figür çıplak olsa dahi, arkadaki figürler kapalı ve siyah kıyafetler içerisindedir. Böylelikle renklerdeki zıtlık, figürlerde de karşımıza çıkmıştır. Torres, temel eğitimini kendisi gibi ünlü bir ressam olan, babası Rafael Romero Barros'dan almış ve daha sonra empresyonizmin etkisinde kalmıştır. Entelektüel çevre ile yakın bağlar kuran ressam, kraliyet ailesiyle de arasını iyi tutmuştur. Kendisini geliştirmek için, Avrupa'nın pek çok şehrine seyahat eden Torres, sembolizmin etkisinde kalmış ve duyguyu resimlerinde ön plana çıkartmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/siir-niye-var-birhan-keskin/\" ", "text": "Birhan Keskin, bu sorunun cevabını Fakir Kene isimli kitabında vermiştir. Cevap ise, dünyanın acılarını başkalarının da duymasıdır. Çünkü, kimse durup dururken veya mutlu olduğu zaman şiir yazmaz. Cemal Süreya da Mutluyken insan neyi yazsın ki? demiştir. Ayrıca mutluluk süreğen bir şey de değildir. Okuduğum bir yazıda, şiir yazmanın düzyazı yazmaktan daha zor olduğu söyleniyordu. Doğruydu. Şiirde, kısıtlı bir anlatımla yoğun duygular aktarılmaktaydı. Herkes düz bir yazı yazabilir veya okuyabilirdi ama bu şiir için geçerli değildir. Şiir öyle alelade bir şey olarak tanımlanamaz. Birhan Keskin'in şiirleri, son dönem içerisinde yazılan şiirlerde kullanılan dil ve üslup açısından kendine has yönleriyle öne çıkanlardan. O kadar yoğun cümleler, benzetimler var ki okurken mutlaka düşüncelere dalıp kelimeleri hayatımızın bir dönemindeki izlerde bulabiliriz. Şiir, duyuştur. Duyuş insanı harekete geçirir. İnsanın içindeki her noktaya sirayet eder. Sana buraya bir şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun. Birhan Keskin'e göre şiir, herhangi bir sözcüğün önüne veya arkasına takılacak bir sıfat değildir. Örneğin, şiir gibi bir aşk benzetimi. Oysa bugünlerde kimsenin aşkını, şiir gibi yaşadığı falan da yok. Şiir, konu itibariyle sadece aşktan ibaret değildir. Ancak Türkiye'de böyle düşünen insan sayısı da çok fazla olmasa gerek. Şiire haksızlık etmemeli, onu belli bir kalıba sokmamalıyız. Şiir, özgürdür. Bizim millet şiiri sevmediği gibi el ele tutuşmayı da sevmiyor. Birhan Keskin'e göre şiir yazmak bir serüvendir. Serüven bireysel olsa da ucu mutlaka başka insanlara da dokunmakta. En azından şiir için durum böyle. Ortak bir duygu yaratılıyor ve paylaşımlar artıyordu. Kim olduğumuz, amacımız, evrendeki yerimiz vs. bütün bunlar bireysellikten evrenselliğe ulaşıyor bir anda. İşte şiirin gücü burada!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/sikici-bir-hayata-sahip-olmaktansa-aci-bir-mutluluk-daha-iyidir-tarkovsky/\" ", "text": "Umudun-umutsuzluğun, hırsın, güç istencinin sorgulandığı Stalker/İz Sürücü filmi; insanın hayat karşısındaki var oluş amacı üzerine kuruludur. Filmde maddi dünyadan uzak, belirsiz, tehlikeli, yasak bir bölgeden bahsedilir. Bir nevi insanın kendisiyle yüzleşme alanı olan bölgeye ulaşım, bir tek' İz Sürücü' sayesinde gerçekleşmektedir. Düşsel anlatımlarım hakim olduğu giriş sahnesinde İz Sürücü'ye bu yolculukta eşlik edecek iki kişi vardır, yazar ve bilim adamı. Tarkovsy, Solaris ve Andrey Rublev de olduğu gibi, İz Sürücü'de de çağının sorunlarını entelektüel çevre üzerinden vermeye çalışmıştır. Siyah- beyaz başlayan giriş sahnesinde biyografik öğeler ön plandadır; ev, kadın, çocuk. Tarkovsky aile kavramına siyah-beyaz renklerle, düşsel anı çağrıştırmayla değinirken; aileye dair özlemini hep yolculuk içerisinde verir. Filmin başlangıcında İz Sürücü evden çıkıp bir yolculuğa gidecektir, ancak eşi ona engel olmak ister. Uyuyan çocuk uyanır, İz Sürücü evden çıkar. Yazar ve bilim adamının da dahil olduğu sonu bilinmez bir yolculuğa çıkar. Filmdeki düş ile gerçek çatışması her ayrıntıda karşımıza çıkar. Bar sahnesi, çamurlu yollar, sisli-kirli bir hava... İz Sürücü ve yanındakilerin yasak olan bölgeye geçişiyle birlikte, siyah-beyaz görüntüler yerini yeşil bir manzaraya bırakır. Geçmiş ve gelecek arasındaki zıtlık, renk geçişleriyle tekrar tekrar vurgulanır. Artık düşsel olan, geçmiş yıkılmış, yerine gerçek bir dünya kurulmuştur. Yazar, bilim adamı ve İz Sürücü bölgede ilerlerken hepsi farklı duygular içerisindedir. Bölge bir anlamda kişinin içsel yolculuğu olduğu için, sarsılmaz bir bütünlükle bireyin benliğini ele geçirir. Tarkovsky'nin zamanı durdurmak için sıkça başvurduğu su unsuru yine karşımızdadır. Diğer filmlerine nazaran su, İz Sürücü de her yerdedir. Akan nehirde, içine girdikleri evde, yağan yağmurda. Hatta İz sürücü suyun içinde uyur ve zaman durur... Rüyalar içerisinde kaybolan İz Sürücü'nün yanına bir köpek gelir. Filmde dikkat edildiğinde köpeğin görüldüğü çoğu sahne siyah-beyazdır. Tarkovsky burada biyografik öğeler kullanıp geçmişe dair bir gönderme de bulunmuş olabilir. Bu sahnelerin benzeri yine Nostalghia 'da karşımıza çıkar. Filmin ilerleyen kısımlarında üçlü arasında, sanat, güç ve yaşama dair sorgulamalar başlar. Yazar ve bilim adamı kendi hırsları ve tutkuları içerisinde kaybolmuştur. Hatta insanın en derindeki isteğini yerine getirecek olan odaya doğru yaklaştıklarında, içlerindeki hırsa yenik düşerler... Vicdan vurgusunun öne çıktığı bu kısımlarda İz Sürücü'nün ifadeleri ve vurguları Tolstoy'cu bir yapıyı öne çıkarır. İz sürücünün asıl yapmak istediği şey; kişiye kaybettiği umudu geri yükleyip, kişinin kendi benliğinin dönüşüne yardımcı olmaktır. İz sürücü, sanrılarıyla boğuşan yazar ve bilim adamıyla bölgeden ayrılır. Nitekim kendi erdemlerini her şeyden üstün tutan bu iki kişi için İz Sürücü'nün yapacağı bir şey kalmamıştır. Çaresizce, barda onu bekleyen eşiyle evinin yolunu tutar. Son kısımlarda da düşsel ve gerçeklik arasındaki geçiş kendini yine açığa çıkarır. Her şeye rağmen iz sürücüye inan ve her şeye rağmen umudu yeğ tutan tek kişi vardır, o da eşidir. Vicdan, umut, sanat, güç, teknoloji ve erdem gibi unsurların sorunsallaştırıldığı İz Sürücü filminde, umudunu kaybeden kişilerin hayatın içerisindeki çaresizliği vurgulanırken, Tarkovsky'deki mistisizm bir içsel yolculuk, kendini bulma olarak karşımıza çıkar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/simdi-omrumun-bir-tek-gayesi-var-bir-gun-evvel-sana-kavusmak-sabahattin-ali/\" ", "text": "Bir ömrü mücadeleyle geçirmek ne zor iştir. Hele ki bu mücadele; işine, aşına, sevdana her şeye yansımışsa. Hayatını mücadelelerle geçiren bir yazardır Sabahattin Ali. Özellikle yazdığı yazılarla başı çoğu kez derde düşmüştür. İnsanlardan uzaklaşmış, kendine sığınmış sonra ise, sevdasına sığınmıştır. Sevdaya düşmek de öyle kolay olmamıştır hani. Onca zorlukların arasında bir sevdaya tutulmak... Üstelik bu sevdaya şehirler, mahpusluk ve hasrette eklenmişse. Sabahattin Ali'nin, eşine ve kızına yazmış olduğu mektuplardan oluşan Canım Ali'ye Ruhum Filiz adlı kitap, yazarın; sevdasını, özlemini, mücadelesini kısacası hayatına dair pek çok şeyi barındırıyor. Mektupların ilk kısımları, Sabahattin Ali'nin eşi Aliye'ye yazdığı duygu yüklü sözcüklerle başlıyor. Kitabın en başında nasıl bir duygu seli var ise, son kısımları da bir o kadar yoğun ve hüzünlü. Yazarın mektuplarında, Aziz Nesin ile çıkardıkları Markopaşa adlı gazeteyi tüm engellere rağmen, büyük bir mücadele ile sokaklarda nasıl dağıttıklarına da tanıklık ederiz. Sabahattin Ali'nin mektuplarını okurken, eşi Aliye ve kızı Filiz'in dışında; Abidin Dino, Rüştü Şardağ, Cevdet Kudret gibi pek çok değerli isme rastlarız. Büyük sıkıntıların yaşandığı, tutsak olduğu dönemlerde bile yazarın ailesine ve mücadelesine dair pek çok bilgiyi Canım Ali'ye Ruhum Filiz de görmek mümkün."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sinemasal-bir-dunyayi-yakalayan-fotografci-emil-gataullin/\" ", "text": "Gündelik sahnelerden olağanüstü görüntüler yakalayan Emil Gataullin, Henri Cartier-Bresson'u anımsatan siyah-beyaz fotoğraflarıyla şiirsel bir dil yarattı. Rusya'nın kırsal alanlarını, köylülerini dini ritüellerini tema olarak seçen sanatçı yalın, samimi görüntüler elde etti. Belgesel fotoğrafçılığına olan ilgisiyle fotoğraf kuramcısı Aleksandr Lapin'den dersler alan Gataullin; fresk ressamı olmasının da etkisiyle kontrastı ve kompozisyonu en iyi şekilde yakaladı. Emil Gataullin eserleri, anıtsal resim geleneğindeki gibi büyüleyicidir. Şehrin karmaşasından uzak şiirsel bir yolculuğa çıkardığı eserlerinde melankolik, romantik bir hava hakimdir. Kompozisyonun merkezine yerleştirdiği figürleriyle ve kontrast tekniğiyle sinemasal bir dünyanın kapılarını aralıyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/siyah-beyaz-bir-fotografin-siirsel-seklidir-larry-towel/\" ", "text": "Fotoğrafın etkisi, bazen bir şiir kadar güçlüdür. Larry Towel minimalist tarzda ürettiği fotoğraflarıyla, görsel şair unvanını alan birisi. Fotoğrafçılığa başlamadan önce şiirle uğraşan Towel, fotoğrafçılığa başladıktan sonra şiir ve fotoğrafı ayrılmaz bir bütünün parçası haline getirdi. Şiirle uğraşırken kendisini savaşların ortasında bulan Larry Towel, makinesini eline alarak yaşananları kayıt altına aldı. Sanatçı; savaşı, yoksulluğu, çatışmaları anlatırken bunu siyah-beyaz yansımalar aracılığıyla yapıyordu. Çünkü siyah ve beyazın bir şiir dili olduğuna inanıyordu. Ünlü fotoğrafçı Koudelka'nın desteğiyle Magnum'a katılan Towel, Magnum'a katılmasaydı bugün muhtemelen fotoğrafçı olamayacağını söylüyordu. Nitekim Magnum'un Towel'in kariyerinin oluşmasındaki etkisi yadsınamaz. Çalışmalarında geleneksel tarzda ısrarcı olan fotoğrafçı; Salvador, Guatemala, Filistin, Lübnan, Afganistan, Vietnam, Kuzey Amerika gibi farklı ülke ve şehirlerdeki olayları bütün gerçekliğiyle hatta trajik bir etki yaratarak yansıttı. Towel savaşı değil, savaşın yarattığı yıkım üzerinde durdu. Bu nedenle küçük çocuklar genellikle her fotoğraf karesinde yer aldı. Onun çalışmaları sosyal, politik mesajlar içerse de içerisinde yüksek bir duygu derinliği yatmaktadır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sokagin-sanati-disavurum-bicimi-graffiti/\" ", "text": "Kökleri Antik Mısır ve Antik Yunan'a dayanan, ilk örneklerine Efes'te rastlanan bir sanat dalıdır Graffiti. Seksenlerde hip hop kültürünün yükselişe geçmesiyle graffiti olarak, bugünlerde ise aslında çok eski bir gelenek olan muralların yeniden kentleri süslemesiyle karşımıza çıkar. Acele ile yapılmış düzenlemelerle ve üzerinde özellikle düşünülerek yapılan örneklerle, çağdaş dünyamızı en etkili şekilde ifade edebilen bir sanat dalıdır. Her gün yanı başımızda yükselen binalara inat sanatın hayatımıza kattığı renklerle şenlenir sokaklar. Tarihte ilk olarak graffitiyi bir reklam malzemesi olarak kullanan Romalılar, doğanın ve çevrenin olumsuz şartlarını bir kentsel peyzaj veya ekonomik olarak çökmüş bölgede uygulama alanı olarak düşünüyorlardı. Ancak düzenli olarak gördüğümüz graffiti, graffitinin bulunduğu alanın çevresi ile gerçekçi bir ilişki oluşturmaktadır. Dünya çapında yaşanan toplumsal ve evrensel hemen her sorunun, graffiti sanatçılarına konu olduğu günümüzde, sokaklarımızın renklenmesinin yanı sıra insanlığa verdiği mesajlar ile de sanatın gücüne şahitlik ediyoruz. Bu alanda başarıya ulaşmış birkaç graffiti sanatçısı ve çalışmalarını inceleyelim. İstanbul Kadıköy Yeldeğirmeni'ndeki dev siyah-beyaz mural grafik sanatçısı Dome'a ait. Van Gogh'un fırça darbelerine benzeyen sprey darbeleriyle daha çok Londra ve Berlin'de işlerine rastlayabileceğiniz Jimmy C, bu graffiti çalışması ile Londra'da karşımıza çıkıyor. Brick Lane'in ünlü kirpisi Ghentli, ROA'nın karakalem tarzı sprey darbeleriyle Londra sokaklarını süslüyor. Kuzey Carolina'da yaşayan, kullandığı koyu ve mat renkler ile insan psikolojisinden dalgalanmaları anlatan graffitileriyle Taylor White eserlerine, Georgia'nın Atlanta şehrinde rastlamak mümkün. Brooklynli sanatçı Gaia, ülkemizde geçtiğimiz yıllarda Pera Müzesi'nde sergilenen Language of the Wall çalışması ile tanınsa da asıl işlerine Brooklyn sokaklarında rastlıyoruz. Dünya çapında herkes tarafından bilinen, farklı ülkelerdeki toplumsal sorunlardan mesajlar veren çalışmalarıyla İngiliz sanatçı Banksy, son yıllarda graffiti sanatını önemli hale getiren isimlerden bir tanesi. Elinde meşale ve sırtında can yeleğiyle duran bu çocuk figürü ile karşımıza çıkıyor sanatçı. Daha öncede sığınmacı krizine dikkat çeken kimliği gizli sanatçı, henüz çalışmanın kendine ait olduğuna dair bir açıklama yapmasa da Banksy'e ait olduğu tahmin ediliyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sokak-fotografciliginda-bir-sair-sergio-larrain/\" ", "text": "'iyi bir imge bir lütuftan doğar' sloganıyla fotoğrafa başlayan Sergio Larrain, şiirsel bir yaklaşımla çektiği sokak fotoğraflarıyla tanındı. Şili'de başladığı fotoğraf serüvenine ilk zamanlar sokak çocuklarını dahil eden sanatçı, sonraları hayatın tüm dinamiklerini kadrajına yükledi. İmge na mevcut bir geçekliktir diyen Sarter'ın aksine; imgenin var olan bir gerçeklik algısı üzerinden şekillendiğini belirten Larrain, fotoğrafı, gerçekliği daha derin bir şekilde kavratabilecek bir araç olduğunu savundu. Santiago ve Valparaiso sokaklarında fotoğraf çektiğinde henüz 18 yaşında olan sanatçı, sınırları aşmak adına Avrupa ve Ortadoğu'yu arşınladı. Şili'ye döndüğünde bir dağ köyüne yerleşti ve yazı yazmaya odaklandı. Yazılarında fotoğraf üzerine denemeler oluşturan Larrain, gerçeklik algısına önem verse de çalışmalarına yüklediği şiirsellikle ayrı bir dünya çağrışımı yarattı. Hatta öyle ki fotoğrafları, Michelangelo Antonioni'nin filmleri için ilham kaynağı oldu. Sergio Larrain'in fotoğraflarındaki siyah-beyaz kontrastı, derin gölge-ışık oyunlarıyla büyüleyici bir atmosfer oluşturur. Sanatçının kendi ifade ettiği bir diğer özelliği ise kullandığı açıdır. Kullandığı geniş-dar açılarla bir nesneye odaklanma yerine, fotoğrafın bütün alanına hakim olmanıza imkan tanır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sokak-sanatini-mitolojiyle-harmanlayan-ikili-pichi-avo/\" ", "text": "İspanyol ikili Pichi & Avo heykel, mimari ve sokak sanatının çizgilerini aynı platformda bir araya getirmekteki yetenekleriyle tanınıyorlar. Güncel ve performatif çağdaş sokak sanatıyla klasik sanatı ustaca kesiştiren ikili, yeni bir füzyon sanat akımı ortaya çıkarmışlar. Mitolojinin başkahramanları tanrı ve tanrıçaların mermerimsi vücutlarını, grafitinin sert ve akıcı havasıyla harmanlayan Pichi & Avo bu zıtlıkları şaşırtıcı bir şekilde çalışmalarında yansıtmışlar. Grafiti sanatıyla şehirlere şiirsel bir anlam yükleyen ikili, sokak sanatını adeta yeniden formülize ediyor. Son çalışmalarında Kuzey Belçika duvarlarını tuval olarak kullanan ikili, sokak sanatı festivalinde birbirinden göz alıcı çalışmalara imza atmışlar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sokratesin-olumu-jacques-louis-david/\" ", "text": "Bilgi nedir? Tarihler boyu insanlar, devletler, filozoflar bu sorunun peşinden koşmuştur. İnsan içgüdüsel olarak bilgiye muhtaç doğar, bilinmezlikten korkar. Merak ve bilme ihtiyacı, bilgiye duyulan susuzluk, belki de insanlığın var oluşundan beri, nice savaşlara yol açmış, nice zorlu anlaşmalara imza attırmış, nice kanlar döktürmüştür. Fransız ressam Jacques-Louis David, 1787 yılında tam da Fransız Devrimi öncesi özgürlük düşüncesiyle yanan yüreğiyle, ahlak, erdem, bilgi uğruna yaşam hakkından vazgeçmiş bir filozofun son sahnesini resmetmişti. Bu filozof tabi ki Sokrates idi. Anlaşılacağı üzere Sokrates'in genel geçer, herkesin doğru kabul ettiği bir bilgiye ulaşma amacı yoktu. Tüm bildiğim hiçbir şeyi bilmediğimdir sözü buna en doğru örnek olacaktır. Bazen günlük hayatımızın akışında rastgele kullandığımız bu söz, aslında bilgisizliği değil bilginin ne denli uçsuz bucaksız olduğunu, bilginin ne kadar geniş bir alana yayıldığını ve ne kadar bilirsek bilelim, bilmediğimiz muhakkak bir şeylerin var olduğunu vurguluyor. Peki bilgiye nasıl sahip oluruz? Bilgi beraberinde ne getirir? Diye soracak olursak; Sokrates'in dünyasında bilgiye varış belli bir süreçten geçer. Daimon adını verdiği ve bizim günümüzde vicdan olarak bahsettiğimiz Sokrates'in iç sesi ya da ona göre Tanrı'nın sesi, ona her zaman ne yapması gerektiğini, onun nazarında doğru olanın ne olduğunu söyler. Daimon'dan sonra karşılaşacağımız kavram ise Arete'dir. Arete; erdem anlamına gelir, yani bir şeyin doğasına uygun hareket etmesidir. İnsanın Arete'si ise mutluluktur. İnsan, doğası gereği mutluluğu bulmalı, mutlu olmalıdır. Peki mutluluk nedir? Bizim algıladığımız biçimde bir mutluluktan bahsetmiyordu Sokrates. Mutluluk; bilgiydi. Sokrates'e göre; hayat hakkında, kendi hakkında, insanlık hakkında bilgisi olan insan mutlu olabilirdi. Bu anlayışla, iyiyi bilen bir insan zaten zorunlu olarak iyiyi yapardı; Daimon'u, iyiyi bildiği halde kötüyü yapmasına izin vermezdi. İşte bu yüzden yapılan kötü davranışın ardında her zaman bilgisizlik olduğunu savunurdu. Başlarda naif bir düşünce gibi görsek de aslında çarpıcı bir gerçeği savunuyordu Sokrates. Hepimizin bildiği gibi cahillik tüm insanlığın en büyük düşmanıdır, savaşılması en zor cephedir. Tabloya geri dönersek; bir zindanda betimlenen sahnede geniş yatağın üzerinde beyazlar içerisindeki Sokrates'i görüyoruz. Ona zehir uzatan öğrencisi dahil olmak üzere çevresindekilerin derin bir acı içerisinde olduklarını yüzlerinden anlayabiliriz. Hepsinin bu acısı karşısında Sokrates'in dipdiri, sağlıklı ve korkusuz bir şekilde zehir dolu kadehe uzanması, aslında fikirlerinin ölmeyeceğine inandığını bize gösterirken; sol eliyle yukarı doğru yaptığı işaret ruhun ölümsüzlüğüne vurgu yapar. Kendini; gözünde at gözlüğü olan, tek yönlü düşünen, bilgiyi, doğruyu gideceği yönü aramayan, sadece direktiflerle hareket eden bir at gibi olan insanları, doğrularla rahatsız ettiği için At Sineği olarak tanımlamıştı Sokrates. Onun misyonu Atinalıları sarsmak ve aydın düşüncelerle buluşturmaktı. Biliyordu ki; düşüncelerine olan inancı uğruna kaçmadan, korkmadan idam cezasını kabullenmek; onun öğretmeye çalıştığı değerler için verilecek en çarpıcı dersti."} {"url": "https://sanatkaravani.com/sonuna-kadar-git-be-insan-zorba/\" ", "text": "Son yıllarda kişisel gelişim alanında birçok kitap çıktı. Bunun nedeni, insanın kendini arama ve keşfetme isteği olmalı. Ancak çevremden bu kitapların çoğundan memnun kalınmadığını duyuyorum. Kategori olarak bu alanda yer almasa da Nikos Kazancakis'in Zorba isimli kitabı aslında aradığınız kitap olabilir. Zorba, Yunan yazar Nikos Kazancakis'in 1946'da yazdığı ve onun dünya çapında tanınmasını sağlayan en önemli romanıdır. Kazancakis, bu romanında aslında kendisiyle yaşadığı iç hesaplaşmayı anlatmıştır. Geçmişi, kayıp giden zamanı, insanın yargılarını ve yanılgılarını tüm içtenliğiyle ustaca romanına aktarmıştır. Hayatın gerçek bilgeleri, hayatı özümseyerek yaşayanlardır. Kazancakis Zorba'nın ağzından yıllar önce, hayatı ve bilgelik sevgisini bizlere haykırmıştır. Bu roman bir arayış serüveninin ürünüdür. Hayata dair aradığımız tüm şeylerin cevaplarını bütün çıplaklığı ile bizlere anlatır. Roman, adeta yaşamın bilançosunu gözler önüne sermektedir. Romanı okurken eminim birçok kişi Descartes'in şu sözünden hareketle; İyi kitap okumak, geçmiş yüzyılların en seçkin insanlarıyla sohbet etmek gibidir Kazancakis ile oturup sohbet etmeyi isterdi. Kazancakis, Katolik rahiplerin yönettiği bir Fransız okulunda eğitim almış, daha sonra hukuk fakültesini bitirmiş, felsefeci Henri Bergson'un öğrencisi olmuş, Balkan Savaşlarında orduya katılmıştır. Ardından birçok ülkeyi gezmiş, yazılar yazmış, Marksizim, Komünizim ve Budizm etkisinde kalmış, Lenin hayranlığı ile birlikte sol bir partide başkanlık bile yapmıştır. Yani demem o ki, bizim tabirimizle görmüş geçirmiş bir adam. Yarattığı Zorba karakterinde bu birikiminin izlerini görmek mümkündür. Bergson'un o; ölçülebilen ve sınırlandırılan bir zaman yoktur, zaman durağan değildir, geleceği de önceden kestiremeyiz, tek başına gerçekliği de bilemeyiz görüşlerinden etkilenmiştir. Varoluşçuluğun tınılarını, pozitivizme karşı olan başkaldırıyı ve ruhun bedene göre daha üstün olmasını, Zorbada ustalıkla işlemiştir. Ne makine şu insan be; içine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun. İç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. Zorba karakteri; hayatı iliklerine kadar yaşamış, yoğurmuş ve özümlemiş bir adamdır. Çılgın, bilge, hayatla iç içe, hilesiz, yalansız, korkusuz, özgür, meraklı kısacası kocaman bir ruhtur Zorba. Toplumun pek sevmediği bir tiptir aslında. Çünkü toplum, insanları istediği kalıplara sokamadığında onları sevmez. Sivrileni sevmezler. Aykırıyı sevmezler. Sevmezler işte. Zorba, anı yaşar. Şu anda ne oluyorsa onunla ilgilenir. Toplumun dayattıklarının dışındadır. Hayatı tutkuyla yaşar. Hayatı doğallığı ile çözmüştür. Aslında o, bir karakterden çok; bir ruh, bir tutku, bir felsefe ve bir yaşam biçimdir. Birçok insan, bu yaşam biçimine sahip olan insanları kıskanır ve onun yerinde olmak ister. Hatta kitabın önsözünde şöyle der Kazancakis; Eğer bugün dünyada bir kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir Guru, Aynaroz Papazlarının dediği gibi bir Yeronda, seçmem gerekseydi kesinlikle Zorba'yı seçerdim. Çünkü ona göre, hayatında tanıdığı en rahat ruh, en sağlam vücut ve en özgür haykırış onundu. Zorba, yalnızlık içinde düğüm düğüm çözülmeye çalışılan tüm sorunları, dağların arasında ve temiz havada çözmüş bir adamdı. Zorba, bir keşiştir aynı zaman da bir de kaşiftir. Ona, hayatta en iyiliği dokunan şeyler, geziler ve düşler olmuştur. Ölmeden önce yapmak istediği tek şey de elinden geldiğince çok toprak ve deniz görmektir. Der ki; Ölmeden önce Ege Denizi'ni gezen insana ne mutlu! Gerçek mutluluğu da insanlardan uzak yaşayıp onları sevmek ve onlara gereksinim duymamakta bulmuştur. O, yapayalnız olmaktan hoşlanır. Belki de bizim arayışımız, yalnızlığımızda kendimizle tanıştığımızda son bulur. Zorba, mutluluğu basit şeylerde bulabilendir. Der ki; Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyor. Bizler en çok da bir mutluluğu yaşarken onu kavrayamayız. Üstünden zaman geçip arkaya dönüp baktığımızda, geçmişte ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız. Pişman oluruz ve Zorba'nın deyimiyle; Bazen içimden, küçük bir anı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir. diye haykırmak isteriz. Zorba'ya göre her şeyin gizli bir anlamı ve ruhu vardır. Evrendeki her şey, maddenin ruha dönüştürülmesi savaşı içerisindedir. Canlı ve cansız her şey çözülmeyi bekleyen bir hiyerogliftir. Onların ne demek istediğini çözen insana da ne mutlu! Zorba, delidir ve korkusuzdur. Ona göre herkesin bir deliliği olmalıdır. En büyük delilik de bir deliliğe sahip olmamaktır. Deli insan, kendi yolunu izler. Deli insan, korkusuzdur. Bilmem gördün mü? Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte! Binlerce delikli, binlerce yamalı ama korkusuz. Yazının sonuna kadar gelmiş olan insan, korkma. Sonuna kadar gittiğinde, eminim kendini bulacaksındır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/stendhal-ask-cok-renkli-bir-cicektir-ancak-korkunc-ucurumlarin-kiyisinda-yetisir/\" ", "text": "Aşk... Yüzyıllardır süregelen tarifsiz duygu. Edebiyatın da en çok beslendiği duygulardan biri diyebiliriz. Çünkü bin bir hali var. Mutluluğu, üzüntüsü, kırgınlığı, çekingenliği, imkansızlığı... Artık yazar hangi halini ele alırsa. Stendhal'ın Aşka Dair isimli kitabı, 1822'de yayımlanan ve deneme türünde olan bir eser. Stendhal, 19. yy.'ın en önemli yazarlarından biridir. Hatta Nietzsche bile onu kıskandığını itiraf ederek bunu kanıtlamaktadır. Stendhal, genç yaştan itibaren pek çok ülkeyi görme fırsatı edinmiş ve bunun sonucunda da insanlar hakkında zengin bir deneyime sahip olmuş. Fransız edebiyatının realist yazarlarından biri olarak tanınmaktadır. Eserlerini yazarken o kadar çok kafa yorarmış ki, istediklerini tam olarak yansıttığına ikna olmadan eserine son noktayı asla koymazmış. Stendhal'ın yaşamında aşk büyük bir yer tutmuş. Aşk hayatında pek çok kadın yer almış. Bütün bu yaşadıklarından yola çıkarak aşk hakkındaki düşüncelerini, okurlarıyla onun deyimiyle mutlu azınlığıyla paylaşmıştır. Aşk, çok renkli bir çiçektir, ancak korkunç uçurumların kıyısında yetişir. Aşka yönelik yaptığı bu tanımlardan anlıyoruz ki Stendhal, aşkı yüksekten alçağa, güzellikten korkunçluğa doğru bir ivme ile tanımlamaktadır. Bu ivme içerisinde de aşkın evreleri vardır. Her evrede farklı duygular yaşar insan. Yine de aşkın yaşanmasına neden olan o çamurlu yollar, o dolambaçlı ilişkiler, duraksamalar, yaşanan heyecanlardır aslında aşkı aşk yapan. Yani aşkın doğası böyle bir şeydir işte. İnişiyle çıkışıyla kalbimizi doldurup boşaltır. Bu arada yaşananlar ise hayatlarımıza kazınarak kendine yer edinir. Aşkı yaşamak biz insanlara bahşedilmiş kutsal bir duygudur. Ancak kıymeti bilinmez ise herhangi bir yaşanmışlıktan öteye gitmez. Kutsallığını da yitirir. Gökler size aşk için yaratılmış bir ruh bahşetmişse eğer sevmemek, hem kendinizi hem de karşınızdakini mutlulukların en büyüğünden mahrum bırakmanız anlamına gelir. Günah işlemekten korkan bir portakal ağacının çiçek açmayı bırakmasından farkı yoktur bunun. İnsan sevmeye görsün dünyaya farklı gözlerle bakmaya başlar. Daha iyi görür, işitir, tadar, dokunur ve koklar. Her şey daha da anlam kazanmıştır. İnsanlara karşı bile bakış açısını değiştirmiştir. Dünya daha güzel bir hal almıştır. Yaşamak ise daha anlamlıdır. Sevmeye başladığı andan itibaren en aklı başında insan bile, sevdiği şeyi olduğu gibi göremez. Kendi üstünlüklerini ufalttıkça ufaltır, sevdiği kişinin en lüzumsuz vasıflarını ise abartır durur. Kaygılar ve umutlar bir anda romantizme karışır. Aşk yaşanırken bir süre sonra artık alışkanlık haline bürünmeye başlar. Baştaki duyular ve duygular normalleşme dönemine girer. İşte bu evre çok kritiktir. Tamam ya da devam adımlarına burada karar verilir. Kahraman, ya tamamıyla teslim olacaktır ya da başka masallara doğru gitmeye karar verecektir. Aşkla dolu her bir dakikası artık alışkanlığa dönüşmüş bir inançla geçen ayların ardından, sevmekten vazgeçmenin düşüncesine dahi nasıl katlanabilir insan? Ne kadar sağlam bir yaradılışa sahipse insan, kararsızlığa o kadar zor teslim olur. Şiddeti muazzam ama karşılıksız kalmış tutkularda bazı anlar olur ki, insan artık sevmediğine inandırır kendini; denizin ortasında bir tatlı su kaynağına benzer böyle anlar. Sevgiliyi düşünmekten bir keyif alamaz olur insan; sevdiğinin acımasızlığından bıkmış olmasına rağmen, hayatta ilgi duyduğu başka şey de kalmamış olduğundan, kendini büyük bir keder içinde bulur. Bu hüzünlü ve kasvetli hiçliğin ardındansa, çalkantılara rağmen yepyeni, tutkulu ve ilginç bir ruh haline bürünür insan. Aşk bir hezimetle sonlandığı zaman, bir zamanlar hayran olduğumuz kişiye karşı artık her türlü haksızlığı yapmaya hazırızdır. Zaten hassas olan kalbimiz daha hassaslaşır. Ona bir yol çizen tüm alışkanlıklarını kaybedince, hissettiği tüm duyguları yolun ortasında bırakıverir. Artık bu yolda nasıl ilerleyeceğini bilemez. Ta ki yeni bir rota çizilene kadar. Ateşe benzer aşk, iradeyi bütünüyle aciz bırakıp bir anda yükselir ve bir anda kaybolur. Yeni bir rota tekrar çizilebilir, yeniden aşık olunabilir, her şey insan içindir hayatta. Kıştan sonra baharın geleceğini bilerek yaşamalıyız. Her şey tekrardan yücelip anlam kazanacaktır. Duygular, duyular, insanlar, doğa, şarkılar, şiirler, fotoğraflar... Her şey daha da parlak olacaktır. Biz de dahil olmak üzere. Kristalleşme yalnız ağaç dallarına özgü değildir. Yaşadığı uzun kışın ardından, çırılçıplak bir ağaç dalı olan insan, aşkı tanıdıktan sonra binbir kristalle kaplanır. Doğadaki her şey daha güzeldir, sevdiği kişide fark ettiği her yeni özellik yeni bir kristaldir onun için; çok daha güzeldir, çok daha parlaktır, işte kristalleşmiştir insan; fakat artık daha çok kırılgandır. Aşk, çok özel bir duygu. Alelade yaşanılmaz. Hayatımızda kaç kere yaşayacağımızı da hesaplayamayız. Aşk üzerine bir plan da yapamayız. Stendhal, insanlara Demek ki sizin medeniyetinizin yarattığı en güncel mucize bu imiş! Aşkı alelade bir iş haline getirdiniz diye seslenmiştir. Günümüze bakarsak haksız da sayılmaz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/surreal-imgelerle-dolu-bir-film-bir-sairin-kani/\" ", "text": "Yunan tragedyalarını aratmayan Jean Cocteau'nun yazıp yönettiği Bir Şairin Kanı sürreal öğelerle dolu deneysel bir film. Cocteau'nun hayatına göndermelerin bulunduğu film, görsel estetiğiyle çeşitli im'ler oluşturarak ayrı bir atmosfer yaratıyor. Şairin yaraları diye başlayan ilk sahnelerde, genç bir şairin resmettiği kadın figüründeki dudakların canlanmasıyla gerçekleşen olaylar yer alır. Dudaklar şairin eline bulaşır ve bir daha da çıkmaz. Dudaklar ona ses eder, onu yönlendirir, bedenini ele geçirir. Şair hangi nesneye dokunsa dudaklar da o nesneyi harekete geçirir, o nesneye ses olur. Metaforik simgelerin yoğun olarak işlendiği filmin ilerleyen sahnelerinde şairi ele geçiren ağız artık bir sese dönüşmüştür. Bu kısımlar rüya içinde rüyanın oluştuğu ve bilinçaltı çağrışımların yoğun şekilde işlendiği bölümlerdir. Lotman'a göre 'fantastik', gerçek dünyanın sisteminin şaşırtıcı kombinasyonlarda yeniden tasnif edilmesinin bir örneğidir. Ses şairi yönlendirerek başka bir boyuta götürür. Bu boyut değiştirme bir aynanın içerisinden geçerek gerçekleşir. Yönetmen çoğu filminde aynaları geçişin kapıları olarak kullanır. Bachelard'ın ifadesiyle: Aynalar fazlasıyla uygar, fazlasıyla geometrik nesnelerdir; rüya hayatı kendiliğinden uyum gösteren bir takım rüya aletleri oldukları ayan beyan ortadadır. Şair kendisini bir otelin içerisinde bulur. Yan yana dizili odaların bulunduğu koridorda kapıları gözler. Her oda kendi içerisinde farklı bir hikayeyi barındırır. Kurşuna dizilen bir Meksikalı, cezalandırılan bir çocuk, hermafrodit bir figür. Maskların ve heykellerin bolca kullanıldığı sahneler dramatik bir fantazmanın ürünü olsa da Yunan tragedyalarından fırlamış gibidir. Kapıların anahtar deliklerinden çekilen her görüntü siyah-beyaz atmosfer eşliğinde sürreal atmosferi daha da güçlendirir. Şair koridorun sonuna yaklaştığında bir el ona silah uzatır ve onu yönlendiren sesin eşliğinde kendini vurur, ancak ölmez bir nevi rüyadan uyanır. Bir an kendisine gelir, odasındaki heykeli parçalar ve sonunda kendisi de öldürmeye çalıştığı şeye, heykele dönüşür. Filmin son bölümlerinde bir çocuk avluda kartopu oynarken ölür. Bu kısımlar bir savaş sahnesinden farksızdır. Herkes ölen çocuğa karşı kayıtsızdır. Locayı andıran evlerin balkonlarında şık kıyafetleriyle asil kişiler olan biteni izlemektedir. Yerde kanlar içinde kalmış çocuğun hemen yanındaki masada şair, bir kadınla iskambil oynamaktadır. Bu sahne Bergman'ın Yedinci Mühür'ündeki Azrail'le satranç oynama sahnesini andırır. Nitekim karşısındaki kadının 'eğer kupa asın yoksa ölü bir adamsındır' deyişiyle bu oyunun ölümle bir restleşme olduğu anlaşılır. Şair hileye başvurarak ölü çocuğun cebinden bir kupa ası alır. Ancak çocuğun üstünü örtmeye gelen melek kupa asını şairden alır. Şair böylelikle oyunu kaybeder. Kendisini silahla vurur, tıpkı yerdeki çocuk gibi kanlar içinde kalır. Kalp atışları yüksek sesle duyulur. Bu ses Jean Cocteau'nun kendi kalbinin sesleridir. Kendi hayatına dair bir arayışın da imgesidir bu sesler. Masadaki kadın ise yürüyerek gider ve bir heykele dönüşür. Jean Cocteau yarattığı sahneler, sürreal imgeler oluşturarak dönemi içerisinde ayrıksı bir yapı oluşturmuştur. Hayalle- gerçeğin, yaşamla-ölüm arasındaki gizi, bilinçaltı çağrışımlarla yansıtarak simgesel bir dil kullanmıştır. Her ne kadar görsel atmosferin cazibesi bizi kendi içerisine sürüklese de son sahneler, hem savaş dönemine hem de olaylar karşısında sessizleşen, hiçleşen insana ses eder."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tam-70-yil-oldu-yilan-hala-olmedi-yasar-kemal-yilani-oldurseler/\" ", "text": "Yılanı Öldürseler romanı, ataerkil toplumun himayesine girmiş kadın zihniyetini ortaya koyar. Romanda, bu zihniyeti temsil eden rol; büyükannedir. Nitekim, yılan metafor olarak kullanılmıştır ve bu yılanın 6-7 yaşlarındaki bir çocuktan nasıl anne katili yarattığını ve bir annenin nasıl kurban olduğunu bizlere sorgulatır. Yaşar Kemal; kadın, erkek ayırt etmeden toplumda yozlaşan her parçaya dokunmaya, onu dürtüklemeye, kendine getirmeye çalışır. Cehaletin dili, dini, cinsiyeti, vücut rengi olmadığını karakterlerin biyolojik farklılıklarından anlaşılabilir. Bu cehaleti tanımlamak istersek; dinlerin, gelenek ve göreneklerin yani kutsaliyet arz eden ve bu uğurda yapılan şeylerin meşrulaştırılmasına ve sistem haline getirilmesine denebilir. Tıpkı günümüzde olan linç kültürü gibi... Yaşar Kemal, Yılanı Öldürseler romanında bu sistemi, sistemin işlediği zihniyeti anlatır. Geçmişte çıkan ama hala geçmişte yaşandığı gibi yaşanan töre olaylarını gözler önüne serer. İşin özü, Yaşar Kemal bizlere bir rüya yaşatmak ister. Koca mercekleri belki de bunun için vardı; daha iyi izlemek, daha iyi yazmak ve daha çok düşlemek uğruna. Sadece usa inanan ve sevmeyi bilmeyenler inanmadı buna, çünkü sevmek vardı işin içinde. Bu iş gerçeğin acımasızlığını görmekle beraber, samimiyetle sevmeyi de isterdi. Problemi tanımlamak çözdüğümüz anlamına gelmezdi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tanrilarin-golu-mashu-ve-japon-adalarinin-bilinen-ilk-sahipleri-ainular/\" ", "text": "Yaklaşık 2.000 yıl önce volkanik bir patlamadan doğan Japonya'nın gizemli Mashu Gölü, dünyanın en berrak göllerinden biri. Mashu Gölü, Abashiri'nin yaklaşık 50 km güney- Güneydoğusunda ve Kushiro'nun yaklaşık 70 km kuzeyinde bulunan bir krater gölü. Bu aynaya benzer çukur göl, Japonya'nın kuzeyindeki Hokkaido adasındaki 'Akan-Mashu Ulusal Parkı' içinde yer alıyor ve Japonya'nın yerli halkı Ainular tarafından da kabul ediliyor. Hokkaido adası, Japonya'nın en büyük ikinci adası, tüm ülkenin yaklaşık beşte birini oluşturuyor. Eşsiz bir doğaya sahip olan Hokkaido, ormanları, gölleri, bitki örtüsü ve vahşi yaşamıyla doğa severleri büyüleyen bir ada. Bahar ve yaz aylarında uzun doğa yürüyüşleri ve bisiklet turları için uygun olan bu bölge, kışın Sibirya'nın etkisiyle beyaza bürüyor. Mashu Gölü için ise, bir doğa harikası diyebiliriz. Göl, 'Mashu Mavisi' olarak tanımladıkları eşsiz koyu bir renge sahip. Su seviyesi, göle giriş çıkışlar olmamasına rağmen hiç değişmiyor ve su hep temiz kalıyor. Ziyaretçiler gölün sularında yüzemiyor veya balık tutamıyor, ancak Mashu Gölü'nün gizemli sularına girmek için de sabırsızlanıyorlar. Mashu Gölü suya keskin bir şekilde dik inen 200m.'lik krater duvarlarıyla çevrili. Gölün kıyılarını ziyaret etmek, güvenlik sebepleriyle Japon Çevre Bakanlığı tarafından kesinlikle yasak. Gölün bu erişilemez hali, bozulmamış ve kirlenmemiş berrak suyunun da korunmasına yardımcı oluyor. Gölün güneydoğu tarafında 858 metre yüksekliğinde olan Mashu Dağı var. Batı sahilinin yamacında ise, doğal bir yol var ve yolda iki gözlemevi var. Japonya'nın en derin göllerinden biri olan, 212 metre derinliğindeki Mashu Gölü, sisli bir göl olarak biliniyor. Özellikle haziran ya da temmuz aylarında, yılın yaklaşık 100 günü sisle kaplanıyor. Göl büründüğü sis nedeniyle yaz aylarında ziyaretçiler tarafından seçilemiyor bile diyebiliriz. Yüzlerce yıldır yanına yaklaşılamadığı için de iyi korunmuş. Dünyanın en temiz suyuna sahip göllerinden biri. Ainu dilinde, Mashu Gölü'ne genellikle tanrıların gölü anlamına gelen 'Kamuito' deniyor ve zor zamanlarda yerlilerin buradan ilham aldıkları söyleniyor. Ainu halkı bu gölde bir kadının ruhunun yaşadığına inanıyor ve Ainu efsanesine göre, genellikle sis kaplı su yüzeyi de bu gizemli kadının yüzlerinden biri. Ainu halkı, göldeki sisle karşılaşan kişilerin de şanssız kişiler olduğuna inanıyor. Yeri gelmişken, Ainu halkından da biraz bahsetmek istiyorum. Ainu'lar, Japon adalarının tarihte bilinen ilk sahipleri ve geçtiğimiz yıllarda, Japonya artık resmi olarak bu halkı tanıdığını açıkladı. M. Ö 12'inci yüzyıla kadar dayanan Ainu kültürünü, Japon kaynakları; beyaz tenli, açık renk gözlü, oldukça tüylü ve ayıya tapan bir topluluk olarak tanımlıyor. 19'uncu yüzyılın başına kadar Japonya genelinde yaşayan halk, baskı ve sindirme politikasından dolayı ülkenin kuzeyine göç etmek zorunda kalmış. Ainu'lar, şimdilerde ülkenin dört büyük adasından biri olan ve Japonya'nın en kuzeyinde yer alan Hokkaido'da yaşamlarını sürdürüyorlar. Verimli topraklara ve doğal kaynaklara sahipler ve onları olabildiğince iyi korumaya çalışıyorlar. Bir kısmı Rusya'da yaşayan Ainuların 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Japonya'daki sayıları sadece 12 bin 300. Ülkede yaşayan bu azınlığa mensup insanların çoğu göç, baskı ve Japon dili eğitimi ile birlikte kendi benliklerini yitirmiş durumdalar. Ayrıca, Ainu, bu halkın dilinde 'insan' anlamına geliyor. Ancak bu kelime Japonya'da uzun bir süre etnik bir hakaret olarak kullanıldığı için, hala bazı Ainular kendilerine Utari demeyi tercih ediyorlar. 1991'de yapılan bir araştırmaya göre ise; Ainu dilini Japonya'da akıcı bir şekilde konuşabilen sadece 15 kişi kaydedilmiş. Japonya' daki nüfusun ekseriyeti kendi azaları tarafından da ırkçılık ve ayrımcılığa tabii olmamak için Japonlarla evlenmeye teşvik edilmişler. Rusya'daki nüfusun bir kısmı da kendi dinleri olan animizmden uzaklaşıp Rus Ortodoks Kilisesi'ne dahil olmuş. Hokkaido'da yaşayan bu yerli halkı umarım bir gün biz de tanıma fırsatı buluruz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tanrinin-yarattigi-sonsuzluk-zaman/\" ", "text": "İnsanlık tarihi boyunca varoluşun en derin girdaplarından tutun da, sırların ifşa edildiği en uç noktalara kadar evrende varlık gösteren döngüsellik ilksel çağlardan bu yana zamanla ilişkilendirilmiştir. Güneşin doğuşunda ve batışında, mevsimlerin birbirini belli aralıklarla aynı düzende tekrar edişinde ve mevsimlerle gelen doğadaki değişimlerde hep bir anlam aranmış ve bu muazzam döngüde zamanın işlevi üzerine kafa yorulmuştur. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz üzere zamana dair üzerinde durulan pek çok düşünce arasında Herakleitos'un adeta taban tabana zıttı olan bir filozof da mevcudiyet göstermiştir. Parmenides, zamanı bir değişim olayı olarak yorumlamanın aksine onu mutlak bir varlık olarak ele almış ve değişimden arı olduğunu savunmuştur. Ona göre değişim yalnızca bir yanılsamadan ibaretti. Varlık tek ve sonsuzdu. Öyle ki geçmiş de gelecek de şu an olmayandı bu sebeple zaman aslında olmayanı tanımlıyordu. Zamana dair çatışan savlar böylelikle Platon ve Aristotales'ten tutun da Newton ve Einstein'a kadar uzanan dönemler boyunca filozofların hayatlarının bir parçası olmuş ve en önemli sorgulamaların başında kendine yer bulmuştur. İşte tam da bu sebeple size beni çok etkileyen bir eserden bahsetmek istiyorum. Jules Verne'in hayat verdiği Zacharius Usta adlı eser zamana dair hepimize adeta öğretici bir ders niteliği taşıyor. Bir saat ustası olan Zacharius Usta yaptığı mükemmel saatlerle Cenevre şehrinin hayranlık duyduğu bir dahidir. Ünü sınırların dışına taşmıştır ve farklı ülkelerden müşterileri saatlerine sahip olmak için uzun yolları katedip dükkanına gelmektedir. Saatçiliğin de ilerleyen gelişmelere ayak uydurmasıyla 'saat maşası' icat eden saat ustası bu icatla gelen kibrin onu nasıl bir boyuta ulaştırdığının farkına varmaz ve sonrasında biz okuyucu için asıl can alıcı olaylar patlak vermeye başlar. Yaptığı mükemmel saatlerin esrarengiz bir biçimde tek tek bozulmasıyla adeta bir yıkım yaşayan Zacharius Usta, saatlerinin bozulmasına paralel olarak hastalanmaya başlar. Çünkü Usta hayatını saatlere bağlamıştır. Usta zamanla kendini Tanrıyla yarışırken bulur. Tanrı sonsuzluğu yarattıysa, Zacharius Usta da zamanı yarattı. Yaşlı saatçi, Yaradan'a kafa tutup cennetten kovulan meleğe benziyordu.... Bu şimdilik tam bir muamma. Bu yüzden bizler en iyisi zamanı kendimize ait kılmadan önce anların önemini anlayalım. Çünkü St. Augustinus'un da dediği gibi geçmiş ve gelecek sadece birer andır. Asıl mesele şimdiyi yakalamak. Çünkü geçmiş de gelecek de oldukları yerde şimdiki zaman olarak varlar. Ve şimdi bir şeyler yapmanın tam zamanı. Tanrıyı oynamadan salt insan kimliğimizle zamanla yaşamayı öğrenmenin zamanı. Zamanla barışma ve zamanı onarma zamanı. Çünkü bu yüzyılda zaman ancak içinde yaşayanların onu onarmasıyla akabilir. Karanlıklar, zaman dışındaki sorunlarla mücadele edilerek ortadan kaldırılabilir. Sevgili okuyucu geçmiş, şimdi ve gelecek zamanın birer parçasıdır, lütfen tüm bu anların yaşamın için ne kadar önemli olduğunu ve bizim zamanı değil, zamanın bizi biz olarak yarattığını unutma."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tarihe-damga-vurmus-en-unlu-20-heykel/\" ", "text": "Tarihe Damga Vurmuş En Ünlü 20 Heykel! Tarihe Damga Vurmuş En Ünlü 20 Heykel! Kalk Musa! Gidelim! dedi Michelangelo... Çekici fırlattı taştan adamın burnuna... Kendisi bile yaptığı heykelin gerçekçiliğine kapılmadan edemedi... Musa'nın Hükmünün hikayesi hep böyle anlatılır. Mermer sadece bir madde olmaktan çıkar ve usta ellerde bir sanat eserine dönüşür. İnce ince yontulan mermerler, altınlar, bronzlar, gümüşler sonucu ne Musalar Davutlar ne mitolojik karakterler bırakıldı dünyaya. Özellikle Rönesans Dönemi, heykelin altın çağı kabul edildi. En ilkel Kibele formlarından klasik heykellere ve günümüzde avangart heykellere kadar uzanan süreçte; heykel de resim gibi kendi evrimini doğurdu. Tül gibi işlenmiş mermerler, insan elindeki damarlar, kıvır kıvır saçlar ve sakallar, detaylı kaslar ve uzuvlar; baktıkça baktırdılar ve aklımızın sınırlarını geçtiler, gittiler. 1. Ecstasy of Saint Teresa, Gian Lorenzo Bernini, 1647 1652. 2. The Rape of Proserpina Gian Lorenzo Bernini, 1621 1622. 3. Apollo and Daphne, Gian Lorenzo Bernini, 1622 1625. 4. David, Michelangelo Buonarroti, 1501-1504. 5. Moses, Michelangelo Buonarroti, 1513-1515. 7. David, Donatello di Niccolo di Betto Bardi, 1440. 8. Laocoön and His Sons, MÖ 200. 9. Ugolino and His Sons, Jean-Baptiste Carpeaux, 1865-1867. 10. Venus de Milo, Alexandros of Antioch, MÖ 150-125. 11. Veiled Christ, Giuseppe Sanmartino, 1753. 12. Veiled Virgin, Giovanni Strazza, 1850. 14. The Thinker, Auguste Rodin, 1880. 15. The Kiss, Auguste Rodin, 1882. 16. Perseus with the Head of Medusa, Antonio Canova, 1804-1806. 17. Perseus with the Head of Medusa, Benvenuto Cellini, 1545-1554. 18. Discobolus, Myron, MÖ 460-450. 19. Bust of Neptun, Lambert-Sigisbert Adam, 1725-1727. 20. The Winged Victory of Samothrace M. Ö. 200-190. Ayrıca bakınız: Tüm Zamanların En Ünlü 20 Ressamı ve Popüler Tabloları!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/tarihi-algiyi-yeniden-sekillendiren-uraldaki-erken-sanat-eseri-shigir-idolu/\" ", "text": "Shigir İdolü, 24 Ocak 1894'te, Yekaterinburg'un Orta Ural Dağları yakınlarındaki Turba bataklığında, altın arayan madenciler tarafından bulunmuş ahşap bir heykel. Sverdlovsk bölgesinde, 19. yüzyılın sonlarına doğru ele geçirilen bu oymalı ahşap nesne, dünyanın her yerinden gelen anıtsal antropomorfik heykellerin en eski ve en bilinen örneklerinden biri. Üzerindeki ifadeler ve oymalar ise tarihe ışık tutan cinsten. Geçtiğimiz günlerde 'sputniknews. com' tarafından yapılan bir habere göre Shigir hakkında yeni bir bilgi daha ortaya çıktı. Rus ve Alman arkeologlar tarafından yapılan bir araştırma sonucunda, dünyadaki ilk şeytan heykeli olduğu bilinen Shigir İdolü'nün yaşı belirlendi. İlk araştırmalarda, yerel arkeologlar tarafından radyokarbon analizleri ile incelenen heykelin yaşı 8 veya 9 bin olarak hesaplanmıştı, fakat yıllar sonra Rus ve Alman arkeologlar tarafından yeni ve farklı bir iddia gündeme taşındı. Almanya'daki Göttingen Üniversitesi'nden arkeoloji uzmanı Thomas Terberger: Bu heykelin saygıdeğer yaşı 11 bin 600 yılı buluyor ve diğer buluşlarımız, bize avcı-toplayıcıların karmaşık ritüeller yaptıklarını ve sanatlarında soyut fikirleri ifade edebildiklerini söyletiyor. Görünüşe göre din ve kültür, daha önce düşünüldüğü gibi çiftçilikle birlikte değil, çok daha önce ortaya çıktı diye konuştu. Terberger ile Rus arkeologlar Svetlana Savçenko ve Mihail Jilin'in de yer aldığı ekip zaten 3 yıl önce heykelle ilgili geniş bir araştırma çalışması başlatmıştı. Ağaçtan kesilerek yapılmış ve üzerinde şeytani kol ve yüz görüntülerinin yer aldığı beş metreyi geçen tek parçalık bir heykel olan Shigir İdolü'nün, önce ormanı 'tabu'laştıran bir sembol olabileceği düşünülmüş. Sonraları, bu heykelin dini ritüel ya da ata ruhlarına hürmet için yapılmış olabileceği ileri sürülmüştü. Araştırmacılar, Shigir İdolü'nün kötü ruhların ve onları yöneten orman şeytanının bir tasviri olduğunu düşünüyorlar. Bu düşünceler ışığında varılan ve dinlerin tarihini yeniden araştırmamızı sağlayan bu sonuçlar bir hayli ilginç. Günümüz tarihini de fazlasıyla etkileyeceğini ve uzak tarihe yön vereceğini düşündüğüm yukarıdaki bilgiler ışığında elde edilen çok önemli bir bilgi daha var. O da Shigir İdolü'nün Göbeklitepe'de ortaya çıkarılan figürler ile büyük benzerlikler göstermesi. İnşası milattan önce on bin yılına uzanan Göbeklitepe, tarihteki en eski ve en büyük ibadet merkezi olarak biliniyor. Bildiğimiz üzere, Göbeklitepe'yle birlikte Türkiye'nin kuzeyindeki diğer antik yerleşim bölgeleri, günümüzde dünyadaki ilk uygarlık, din ve kültür varlığının da en eski izlerini taşıyor. Süslü kafatasları ve üç-dört metre yüksekliğindeki insan benzeri sütunlar gibi yerel eserlerin, Rusya'da bulunan bu şeytan heykeli ile neredeyse aynı örüntülerle kaplı olması, aralarında bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyor. Alman araştırmacı Thomas Terberger, dünyanın insan şekilli en eski ahşap heykeli olan Shigir İdolü ile Göbeklitepe'deki insan şekilli T biçimindeki anıt taşların arasındaki bu benzerliğine dikkat çekiyor. Aralarındaki en önemli fark ise Anadolu insanının çiftçilikle uğraştığı düşünülürken, Shigir İdolü'nü yapan kişilerin ancak avcı-toplayıcılar olduğuna kesin gözüyle bakılması. İlk anıtsal ritüel yapıları olarak nitelendirilen Göbeklitepe'deki bu taş ritüel yapıları ile Shigir'in benzerliği yeni bir tarihi algıyı ve bakış açısını gün yüzüne çıkarmış oluyor. Açıkçası bu ahşap heykelin, insanlıkla ilgili en eski yapılardan olan Mısır'daki dünyaca ünlü Giza Piramitleri'nden iki kat daha yaşlı oluşu, bizi yeterince hayrete düşürmeye yetiyor da artıyor bile. 2.8 m yüksekliğiyle Dünya'nın en uzun ahşap heykeli olma ünvanını elinde bulunduran bu ahşap eser hakkındaki en yaygın bir diğer inanış da, bulunduğu dönemde bir harita olarak kullanılmış olması. Üzerindeki çizgilerin su yollarını ve dağ yollarını tarif etmek için kullandığına inanılıyor. Bu muazzam eser, yazılı iletişimin en eski biçimi olarak tarih sahnesinde çoktan yerini almış görünüyor. Günümüzde Shigir İdolü, hayatta kalan tüm parçaları ile Yekaterinburg'daki Sverdlovsk Bölge Müzesi'nde sergileniyor. Umarım bir gün onu ziyaret etme şansına sahip olabiliriz!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/tarihin-unutulan-kadinlari-nezihe-muhiddin/\" ", "text": "Bugünkü yazımda edebiyatımızın ve aynı zamanda Cumhuriyet dönemi Türkiyesinin önemli isimlerinden biri olan Nezihe Muhiddin'den bahsedeceğim. Kadın hakları için mücadele ettiği uzun yıllar boyunca ismini hem siyasi hem de toplumsal alanda duyuran Nezihe Muhiddin, 1889 yılında İstanbul'da Kandilli 'de Zehra Hanım ile savcı ve ceza hakimi Muhiddin Bey'in kızı olarak dünyaya gelmiştir. Evde gördüğü özel öğrenim sürecinde Farsça, Arapça, Almanca, Fransızca gibi çeşitli dilleri öğrenerek kendini geliştirmiş ve entelektüel bir kadına dönüşmüştür. İlk gençlik yıllarından itibaren siyasi ve sosyal konulara, kadınlık durumuna duyarlı birisi olarak yetişen Muhiddin, dayısının kızı Nakiye Hanım ile annesinin edebiyat ve toplumsal sorunlar üzerine yaptıkları tartışmalar ve Nakiye Hanım'ın evde düzenlediği toplantılarla ilerideki düşüncelerinin ilk tohumlarını atmıştır. Nezihe Muhiddin'i tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya iten temel etmenlerden biri de bana kalırsa siyasi olarak son derece inişli çıkışlı süreçlerden geçmesidir. 20. yüzyılın Osmanlı Devleti'nde henüz Cumhuriyet ilan edilmeden kadının toplumsal yaşama kazandırılması adına mücadele etmiş, Cumhuriyetin ilanından sonraysa kadının siyasi haklar kazanmasına yönelik çalışmalara ağırlık vermiştir. Henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan Kadınlar Halk Fırkası adlı siyasi partinin kuruluş çalışmalarını tamamlayarak, Türkiye'deki ilk siyasal partinin kurucusu olmuş ve Türk Kadın Yolu adlı derginin kurulmasına öncülük etmiştir. Yazımda spesifik olarak bahsetmek istediğim konu ise Nezihe Muhiddin'in Türk toplumda kadının yerini yine Türk edebiyatında çok görmediğimiz bir tür olan Gotik edebiyatın alımlanması ve Istanbul'da Bir Landru isimli romanında bu konuları nasıl işlediğidir. Özellikle Türk edebiyatında Byronik kahraman ve nekrofil kavramlarına, ayrıca gotiğin bir toplum eleştirisi olarak edebiyatımızda yer bulmasına çok fazla aşina olmadığımızı düşünüyorum. Bu sebeple İstanbul'da Bir Landru kendi edebiyatımızda gizli kalmış bir hazine okumak isteyenler için eşsiz bir roman diyebilirim. Kısaca gotik geleneğin Türk yazarlarca nasıl alımlandığından bahsetmek istiyorum. Başarılı eleştirmenlerimizden Ömer Türkeş, Korkuyu Çok Sevdik Ama Az Ürettik başlıklı yazısında Türk edebiyatında korku türünde yapıtların azlığına işaret etmektedir. Bunun nedenini türün gerçeklikten kopuk oluşuna dayandırır. Türk edebiyatında yazarların tercihlerini gerçekçi edebiyattan yana kullanmalarını Aydınlanmacı ideallerle, yazara ve romana yüklenen vazifelerle ilişkilendirir(1). İstanbul'da Bir Landru isimli esere dönecek olursak 1934 yılında kaleme alınan roman, içeriği bakımından son derece sıra dışı ve alışılagelmişin dışında bir eser olma özelliği taşır diyebiliriz. Prenses Nazlı'nın 28 Temmuz 1932'ye ait anılarının ve maceralarının anlatıldığı eserde olay örgüsü Nazlı'nın kendini Danimarkalı bir ressam olarak tanıtan Nils ile bir kumsalda tanışmasıyla başlar. Nils'ten etkilenen Nazlı onu takip eden günlerde de görmek ister fakat Nils işi olduğunu söyleyerek yanına gelmez. Başka bir kadınla ilişkisi olduğundan şüphelenen Nazlı onu takip eder ve tren istasyonunda karşılaşırlar. Birlikte çıktıkları tren yolculuğunun ardından hikaye hızla ve merak uyandırıcı bir biçimde gelişir. Bu arada okurlarımız için esere başlık olarak seçilen Landru ismininin 20. yüzyılda Fransız bir seri katili olan Henri Desire Landru'den esinlenilmiş olduğunu söylemek gerekmektedir. Nitekim isim hikaye ile son derece bağlantılıdır. Landru onlarca kadını kandırıp paralarını aldıktan sonra onları öldürmesiyle bilinen bir seri katildir. Muhiddin de eserinde Nils karakterini bir nekrofili düzleminde inşa ederken Landru'den etkilenmiştir. Çünkü Nils'de tıpkı ismini taşıdığı katil gibi ona aşık olan kadınları öldüren bir katil, adeta bir mavi sakaldır. Deborah Lutz, Tehlikeli Aşık: Gotik Kötü Kahramanlar, Byronizm ve On Dokuzuncu Yüzyılda Baştan Çıkarmanın Anlatısı adlı kitabında, romantizmin önde gelen temsilcilerinden biri sayılan Britanyalı yazar Lord Byron'un (1788-1824) yapıtlarıyla ilişkilendirilen Byronik kahramanın baştan çıkarma anlatılarındaki yerini inceler. Lutz'un erken dönem gotik romanlarla yirminci yüzyılın başında yazılmış olan gotik aşk anlatıları arasında saptadığı bir fark, İstanbul'da Bir Landru romanında bir Byronik kahraman olarak Nils i anlamak açısından önem taşır: Birbirine zıt iki roman tipi olan erdemli kahraman ve alçak hain, yirminci yüzyılda yazılan gotik aşk romanlarında tek bir karakterde toplanırlar. Dani Cavallaro da Gotik İmgeler: Dehşet, Ürküntü ve Korku Dolu Üç Yüzyıl başlıklı çalışmasında gotiği karanlığın anlatısı olarak görür. Bu anlatı türü Cavallaro'ya göre, karanlık ruh halleri aracılığıyla, kültürün bastırdığı tabuları gün yüzüne çıkarır. Böylelikle, hayali olan şeyler, toplumsal gerçekliğin ters yüz edilmiş hali de olsa, tekrar bu gerçekliğe dahil edilir. Bana kalırsa Cavallaro'nun gotik üzerine yaptığı bu tanım son derece doğrudur çünkü toplum en büyük bastırılmışlıklarını ve korkularını öteki üzerinden ifade eder. Bu durumda gotik, toplumda dışarı itilen her türlü düşünce biçimini bünyesinde toplayan bir tür olmuştur da denilebilir. Farklı bir yapıt okumak isteyen okurlarımız için Nezihe Muhiddin ve İstanbul'da Bir Landru isimli eseri bizce okunmaya değer. Kaynak: 1. ve :Nilüfer Yeşil'in Nezihe Muhiddin, Kadın Gotiği Ve Gotik Kahramanlar isimli makalesinden yararlanılmıştır. 2. Devrim Pınar Gürbüzoğlu'nun Türkiye'de Kadın Haklarının Önemli Temsilcilerinden Nezihe Muhiddin ve Bir Model Oyun isimli eserinden yararlanılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tarihsel-gerceklikte-fotograf-bir-manipuledir-yevgeny-khaldei/\" ", "text": "20. yüzyılın önemli foto muhabirlerinden olan Yengeny Khaldei; İkinci Dünya Savaşı'nın muhteşem belgesel fotoğraflarıyla, 1945'te Berlin'deki Reichstag binasının tepesindeki Sovyetler Birliği'nin kızıl bayrağını sahnelenmesiyle ve Potsdam Konferansı'nda çektiği fotoğraflarla tanındı. Yakaladığı görüntülerle Sovyet tarihinin çarpıcı yıllarını yansıtan khaldei, propaganda sanatının da temsilcilerinden oldu. Khaldei fotoğraflarını sık sık sahneleştirirken veya manipüle ederken, belli bir gücü ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Bunun başlıca nedeni, fotoğrafın gösteri unsuru olarak, iyi bir 'ideolojik aygıt' olmasından geliyordu. İleriki yıllarda madencileri, işçileri dönemim liderlerini, savaş suçları davasını fotoğrafladı. Çocukluğundan beri gelen Yahudi ayrımcılığıyla karşılaşması onu ileri ki yaşlarında da buldu. Çok iyi bir fotoğrafçı olmasına rağmen üye olduğu Rus ajansı TASS'tan kovuldu. Nitekim her ideoloji kendi faşizmini içinde barındırıyordu. Khalde'nin fotoğraflarından geriye kalan bir zaferden çok, yıkılmış, talana uğramış, yok olmuş hayatlardır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tarihsel-her-imge-acilarimizin-tezahurudur-leonard-freed/\" ", "text": "Amerika'da işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Leonard Freed, yaşadığı sosyal çevrenin etkisiyle yoksul, ayrımcılığa maruz kalmış insanların hayatlarına odaklandı. 1961'de Berlin Duvarı'nın inşası yapılırken sınırın güvenliği için duran Afrika kökenli Amerikan askerinin fotoğrafını çekti. Bu fotoğraf Freed'i çok etkiledi ve New York'un gettolarında yaşayan Afro-Amerikan mahallerine yöneldi. Bu halkların katlanmak zorunda oldukları eşitsizlikleri yansıtarak, dönemi içerisinde farkındalık oluşturmayı başardı. Dünyada yaşanan adaletsizliklere odaklanan Freed'in bir başka tutkusu da İsrail'e gitmekti. Yahudi bir ailenin çocuğu olan sanatçı, yaşanan savaşlar sonrasında kendisini köklerinden koparılmış hissediyordu. Nitekim bunda devam eden soğuk savaşın da etkisi vardı. 1958'de Amsterdam'a taşındı ve oradaki Yahudi topluluklarını fotoğrafladı. Daha sonra Kudüs'e giden sanatçı sadece Yahudileri değil, Gazze'de mülteci kamplarını, Arap halkını ve farklı etnik grupları kadrajına aldı. Leonard Freed'in fotoğrafları travma geçirmiş, belirli bir mücadele vermek zorunda bırakılmış halkların yansımalarıdır. Sanatsal kaygıların ötesinde kadrajına sığdırdığı her görüntü tarihsel olayların birer imgesidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tarkovskinin-olumsuz-ziyaretcileri-solaris/\" ", "text": "Düşünmek ne zaman öleceğini bilmeye benziyor. Bir yönetmen düşünün... Bu yönetmen öylesine farklı ve eşsiz bir dünya görüşüne sahip ki sanatını icra ederken hem tamamiyle bir insan, hem de evreninde varolan her şeyi benzeri görülmemiş şekilde yeni baştan inşa edecek dehaya sahip bir yaratıcı. Bahsettiğim bu isim Rus ve dünya sinemasının önde gelen ismi Andrey Tarkovski'den başkası değil. Dünya sinema tarihinde en yetenekli yönetmenlerin saygı duyduğu yönetmenlerden biri olan Tarkovski, hayatı bir yansıma, bir rüya olarak yakalayıp yeni bir film diliyle aktarabilmeyi başarmış bir şair ve felsefecidir aynı zamanda. Kısa hayatına 7 başarılı film sığdıran Tarkovski, eserlerine yalnızca kurgusal bir boyut eklememiş, çok katmanlı yapısıyla izleyicide çeşitli sorgulamalar yaratmayı başarmıştır. Eserlerindeki karakterlere varoluşçuluğa dair iç hesaplaşmalar yaşatmış, yaşamın asıl amacı, sonluluk-sonsuzluk, bilginin sınırları ve inanç gibi soyut kavramları irdelemiştir. Yönetmenin mutlaka izlenilmesi gereken başarılı sinematografisini yazımın sonunda belirteceğim fakat şimdi bugünkü konumundan biraz bahsetmek istiyorum. Solaris bana kalırsa yüzeysel bir uzay filmi olarak görülmekten çok daha fazlası. 1972 yapımı olan bu film, döneminde her ne kadar Stanley Kubrick'in 1968 yapımı 2001:Uzay Yolu Macerasına Sovyetlerin cevabı olarak görülse de yönetmenin de reddettiği gibi film elbette bir uzay macerasından ibaret değil. Stanislaw Lem'in 1961 yılında kaleme aldığı Solaris, sinema perdelerine üç kez uyarlanmış fakat aralarından belki de en etkileyici olan başarılı deha Andrey Tarkovski'nin yapımı olmuştur. Lem, romanını uzaylılarla karşılaşma durumunda, onlarla iletişim kurmanın imkansızlığı üzerine kurgularken, Tarkovski yazarın tabiriyle uzayda geçen bir suç ve ceza kurgusu inşa etmiştir. Yönetmenin kendi ifadesi ile bilim-düşlem olan Solaris, sonundan da anlaşılacağı üzere yönetmen için yaşamın anlamını sorguladığı bir film olmuştur. Tarkovski diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminde de şiirsel öğelere yer vermiş ve hem felsefik hem de psikolojik bağlantılarla filme zenginlik katmıştır. Genel olarak filmden ve filme dair çıkarımlarımdan bahsetmem gerekirse, şunu vurgulamalıyım ki film kesinlikle içerisinde son derece yoğun bir sembolizm ağı ve metaforlar zinciri barındırıyor. Filme daha başlarken Tarkovski'nin etkileyici fakat bir o kadar da hayatın içinden görüntülere yer verdiğini görüyoruz. Zaman kavramı izlediğimiz bir film değilmişçesine son derece yavaş ve her şeye sirayet eden bir biçimde izleyicisine aktarılıyor. Filmin giriş sekansından itibaren izlediğimizin, bir filmden ziyade günlük yaşamın bütünlüklü bir parçası olduğunu gözlemliyoruz. Kamera öylesine doğal ve sanki bir göz gibi her yere dokunuyor ki kamerayla göz göze gelen ana karakter bile bu durumu yadırgamıyor. Doğanın içinde gezintiye çıkan bu ana karakterin dünyada geçirdiği son günü olduğunu ve izlediğimiz sahnenin bir veda sahnesini olduğunu ise daha sonra öğreniyoruz. Filmin akışı son derece akıcı bir biçimde ilerlemeye başlıyor. Kris Kelvin'in Solaris gezegenine dair yapılacak çalışmaların kaderini belirleyecek bir psikolog olduğunu öğreniyoruz. Yazacağı rapor gezegene dair bilindiği düşünülen pek çok şeyi etkileyecektir. Yıllardır sırrı çözülemeyen gezegene bu sırları aydınlatmak için giden üç bilim insanın Solaris isimli bu gezegende yüzleştiği gerçekler Kelvin için de daha az şoke edici olmayacaktır. İşte tam bu noktada Tarkovski'nin eseri bilinen tüm bilim kurgu yapımlarından ayrılarak farkını ortaya koyuyor. Keşfedilecek gezegenin çok da uzağımızda olmadığı mesajını biz daha fark etmeden vermeye başlıyor ve bu filmin sonuna dek devam ediyor. İçinde barındırdığı Okyanus aracılığıyla adeta doğanın mistik gücünü temsil eden Solaris, bilim insanlarının zihnine sızarak onların en derin bastırılmışlıklarını su yüzeyine çıkartır. Okyanus bu noktada apaçık bir biçimde bilinçaltının sembolik bir yansıması olma niteliği taşır. Çünkü her bir ziyaretçi evrenin sırlarına erişmek isteyen kör bilim insanlarının geçmişinden gelmektedir ve aynı zamanda ne tesadüftür ki bu ziyaretçiler ölümsüzdür. Kris'in ziyaretçisi ise on yıl önce ilgisizliği yüzünden intihar eden karısı Hari'dir. Kris, daha fazlasını bilme ve keşfetme arzusuyla öylesine kendinden geçmiştir ki ailesini ve değer verdiği herkesi bu uğurda incitmeyi göze almıştır. Bu yüzden karısını yeniden bulmanın şaşkınlığı ve umuduyla sevgi ve vicdan kavramları üzerine hiç düşünmediği kadar düşünmeye başlar. Sevginin deneyimlenebilen bir duygu olduğunu fakat hiçbir koşulda bilimsel bir veri gibi açıklanamayacağını vurgular. Kris yaşadığı büyük uyanıştan sonra artık Solaris'deki görevini tamamlamıştır. Ziyaretçileri sonsuzluğa bir kez daha uğurlayıp derin bir sorgulamaya baş başa kalan Kris için yaşamın anlamı artık çok daha başkadır. Dünyaya döndüğünde artık eski Kris olmayacaktır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tartismak-dogru-icin-mi-kazanmak-icin-mi-schopenhauer/\" ", "text": "Hayatımız süresince sık sık tartışıyoruz. Peki kaçımız gerçekten tartışıyor, kaçımız tartışmanın sonucunda ulaşılacak bir doğruyu hedefliyor, kaçımız karşımızdakine salt saygıyla kalkıyor masadan? Bilmiyoruz ve sürekli bilmeden konuşanları sevmediğimizi belirtiyoruz. Boyuna tartışıyoruz. Tartışalım da ne için, nereye varmak için? Hiç önemi yokmuşçasına sürüp giden, bambaşka yollara sapan, bazen bu yanlış yolda kaza yapan bazense kaybolup gidilen tartışmalar... Bize sorsalar ne için tartışıyorsun diye; zihnimiz kazanmak der, ağzımızdan doğru için sözü çıkar. En çok da kendimizle tartışırız, çünkü kendimizi yenemeyiz. Çünkü bilinen de yaşanan da bize hep gösteriyor ki; kazanılmalı, mağlup edilmeli! Tartışma kelimesi öylesine olumsuz bir anlama bürünmüştür ki bu kavrama önem atfetmemiz gerekirken, günümüzde en ufak zıtlaşmaya denk gelsek tartışmayın arkadaşlar! deme durumuna gelmişizdir. Artık o bizim için kavga etmeyin demekle aynı şeydir. Bizim için tartışma başladığında, bir düello başlamıştır artık. A. Schopenhauer'un 190 yıl önce yazdığı Eristik Diyalektik adlı metinde, bilinçsiz insanların tartışmalarında kazanan taraf olmak için verilen 38 hile vardır. Bu hileler seviyesiz ve kuralsız her türlü tartışmada kazanmak amacıyla hazırlanmıştır. Fakat her tartışma, bireyin kendi savundukları sonucunda bir galibiyet hissi yaşamak için gerçekleşmemeli. Tartışmalar, bize karşı tarafın fikirleriyle harmanlanan, iki tarafın da yepyeni düşüncelerle sonlandırdığı bir süreç olmalıdır. Yukarıda yaptığım alıntıda Schopenhauer, tartışmada sadece kazanan olmak isteyen insanın başvuracağı hilelerin birinden bahseder. Ancak bu hilenin kullanımı sonucunda; tartışma anlamını tamamen yitirecektir. Tartışmanın konusu olan problem; çözümsüz kalacak ve gerçeğe ulaşmayacaktır. Çünkü taraflardan biri dürüstlük eksikliği göstermekte ve kötü niyetli bir pozisyon almaktadır. Bilinçsiz insanın bu tutumunu ise Schopenhauer, istenç kavramı ile açıklamaktadır. Kişi tartışma esnasında karşı tarafın gerçeğe ulaştığını bildiği halde statü için hile yapmıştır. Öyleyse bireysel çıkarları için toplumsal çıkarları feda etmiştir. Bu tutumunun sonuncunda ise tartışmayı kazanmış görünse de gerçekte kaybetmiş ve çözümü aranan problem cevapsız kalmıştır. Bugün, tüm toplumlarda neredeyse tartışmayla olgunlaşan bir düşünce gelişmemiştir. Bu cümleyi desteklemek için sözde dünya liderlerine bakmak yeterli olacaktır. Dünya Liderleri, mutlak doğruya erişmek bir yana, kutuplaştırmaya sebep olmaktadırlar. Ne yazıktır ki onların da amaçları budur. Onlar en yetkin pozisyonlardan, en bilimsel ifadeleri kullanmalarına rağmen tartışma, yukarıda bahsettiğim gibi onlar için sadece bir düellodan ibarettir. Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tasarlanan-bir-olum-intihar-edouard-leve/\" ", "text": "Ağustos ayında bir Cumartesi günü, üstünde tenis giysileri, yanında karın, evinden çıkıyorsun. Bahçenin ortasına geldiğinizde, raketini evde unuttuğunu söylüyorsun ona. Almaya gidiyorsun, ama girişteki, raketini genelde koyduğun dolaba yönelmek yerine, mahzene iniyorsun. Karın bunun farkında değil, dışarıda bekliyor, hava güzel, güneşin tadını çıkarıyor. Birkaç saniye sonra, bir silah sesi duyuyor. Eve koşuyor, adını haykırıyor, mahzene giden merdivenlerin kapısının açık olduğunu görüyor, inince seni buluyor. Önceden özenle hazırladığın tüfekle başına ateş etmişsin. İntihar, belki de edebiyat dünyasının en büyük muamması... O büyük muammanın en sıra dışılarından birisi de hiç kuşkusuz Edouard Leve. Leve, Ecole superieure des sciences economiques et commerciales'in işletme alanından mezun oldu. 1991'de resim sanatıyla ilgilenmeye başlayan Leve, yaptığı tüm tablolarını yakarak veda etti bu sanata. Hindistan'a yaptığı ziyaretlerden sonra fotoğrafla ilgilenmeye başlayan yazar, seçkileriyle on kitap yayınladı. 2007 yılında İntihar'ı yayıncısına teslim ettikten birkaç gün sonra, tam 42 yaşında hayatına son verdi. Kısa bir ömür süren Leve, hayatına nasıl son vereceğini roman niteliği taşıyan İntihar'da anlatıp sonra da uygulayarak edebiyat dünyasının daima genç kalacak, sırlarla dolu yazarlarından biri olmayı başardı. Yaşamın bir varsayımdı. Yaşlanıp ölenler bir geçmiş yığınıdır. İnsan onları düşününce oldukları şey gelir gözünün önüne. Seni düşününce olabileceğin şey geliyor. Sen bir olasılık yığını oldun, hep öyle kalacaksın. Cümleleriyle, geride bir intihar mektubu dahi bırakmayan yazarın aslında intiharı içten içe kurgulayan gerçek kendine seslendiği ortadadır adeta. Yaşamından kesitler, gelecekle ilgili bilgiler verirken aynı anda o andaki yaşamıyla bize seslenen yazar, romana da geniş bir zaman çerçevesi ve süreklilik katmıştır. Hiçliği yani ona göre intiharı seçen Leve, olağan ötesi bir doyuma yani hiçsizliğe kavuşmak sevdasındadır. İstediğin zaman benimle konuşan bir kitapsın. Ölümün yazdı yaşamını. derken arzuladığı şeyin yokluk olduğu ve bu arzulanan duygunun da sadece ölümle imkan bulacağı yargısı hakim olmaktadır. Bir arkadaşına, yeni kaybettiği birine seslenir gibi ele aldığı romanında, asıl kendisine sorular yönelten; kendi yaşamı, acıları ve pişmanlıkları üzerine yorum yapmasıyla ilerleyen İntihar, bu özelliğiyle de otobiyografik bir özellik taşımaktadır. Ölümden korkmuyordun. Ondan önce davrandın, ama onu gerçekten arzulamadan: İnsan bilmediği şeyi nasıl arzulasın? Yaşamı yadsımadın, ama öteki tarafta bir şey varsa, oranın buradan daha iyi olacağını ileri sürerek, bilinmeyene düşkünlüğünü ortaya koydun. Edouard Leve'in kişiliğindeki parçalanmanın hayatına yansımasını en güzel özetleyen cümlelerden birisidir bu hiç kuşkusuz. Ölüme olan yakınlığı ve aynı oranda ondan haz alır derecesinde bahsetmesi, arzuladığı şeyin ölüm olmadığı, öteki tarafta yaşayacağı durumun var olan dünyadan daha iyi olacağını düşünmesidir. Onun bu derece sorgulayıcı ve irdeleyici tavrı zihnini bu denli dolu ve zengin çalıştırmasından kaynaklanmaktadır. Üst düzey bir yaşama sahip olan Leve, tenis oynayan, ata binen, doğa yürüyüşleri yapan burjuva bir insan imajı çizerken aynı zamanda Marx ve Freud hayranı olduğunu da açıkça belli eder. Tüm bu uğraşlarla hayatı oyalamaya mı çalıştığı çokça sezilemeyen yazar için, elle tutulur gözle görülür bir acı çekme durumu da gözler önünde değildir. Fakat Ölümün dinginliği yaşamının acı dolu çalkantılarına üstün geldi. cümlesiyle acının aslında hayatında var olabileceği gerçeği yanında, bu durumdan da şüphe duyulabileceği anlaşılmaktadır. Yaşamının bir kesiminde meydana gelen rahatsızlığı ile birlikte fiziksel bir acıdan söz ederken, soluğu doktorda almıştır. Doktorun yazdığı çeşitli antidepresanlar ile bu acılara son verebileceğini düşünmüş fakat acıları daha da artmıştır. Birazcık yapay mutluluk için özgür iradeni yitirmeye değer miydi? Ya kişiliğini ikiye bölen ya da seni alıklaştıran o kimyasal desteklerden kurtulmaya karar verdin. Ama bedenin onlara alışmıştı. Kendine gelebilmen için, yeni sıkıntılarla, çöküntülerle geçen iki hafta yaşaman gerekti. Sürekli kendine dönen, yalnızlığı seçen yazarın asıl korkularının ve acılarının burada yattığını söylemek isabetli bir görüş olacaktır. Hem romana konu olan hem de bir eylem olarak düşünülen intihar olgusunun onu aslında bir yıkıntıya dönüştürebileceğini de düşünmektedir. Kullandığı antidepresanların acısını dindirememiş olmasının en büyük nedeni de çektiği acının aslında Leve'in içinde var olan acılarla eş değer olmasından kaynaklanmasıdır. İntiharın var olmak ya da yok olmakla ilgisinin olmaması, arzulananın yaşamdan değil ölümden geçtiğine ikna olmuş olmasıdır. Romanın çoğu yerinde var olan kurguyla karışık, gerçeklik arasındaki çizgi okuyucuyu sürekli sorgulamaya iter. Bu tavrın aslında yazarın yarattığı bir kurgunun olduğuna bizi sürüklerken bir yanda da var olan bu muğlaklık sonu daha da çekici kılar. Pişmanlık mı? Arkandan ağlayanların üzüntüsü için, sana olan sevgileri, senin de onlara karşı duyduğun sevgi için pişmandın. Karını yalnız bıraktığın için, yakınlarının içlerinde hissedecekleri boşluk için pişmandın. Ama bu pişmanlıkları yalnız önceden hissediyordun. Seninle birlikte yittiler onlarda: Ölümünün acısına arkanda bıraktıkların tek başlarına katlanacaklar. İntiharın bu bencil yanından hoşlanmıyordun. Cümleleriyle romanına son verirken anlıyoruz ki anlatıcıyla iç içe geçmiş bir Edouard Leve karşılar bizleri. Ve kendine dair yazdığı üçlüklerle de bu sav iyice kuvvetlenir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tehlikenin-tanimini-zorlayan-bir-kadin-marina-abramovic/\" ", "text": "Performans sanatının önemli temsilcilerinden biri olan Marina Abramovic, 1960'lar da ortaya çıkan body Art akımından etkilenerek seyircileri de dahil ettiği performanslarıyla dikkatleri üzerine çekti. Abramovic performanslarıyla fiziksel ve zihinsel potansiyelin sınırlarını zorlayan ve araştıran bir sanatçıdır. 1974 yılında Napoli de gerçekleştirdiği Rhythm-0 adlı performanslarından birinde aralarında gül, tabanca, mermi, jilet, parfüm, şarap, bıçak, kuş tüyü, testere, kibrit, kamçı gibi onu yaralayabilecek ve hatta öldürebilecek nesnelerin olduğu bir masanın yanındaki sandalyeye oturur. Masaya bırakılan notta ise seyircilerin bu nesneleri kullanarak Marina'ya istediklerini yazabilecekleri yazılıdır. Nitekim notta yazıldığı gibi de olur: kimi kuş tüyü ile gıdıklamaya çalışırken kimisi de jiletle Marina'nın boynunu kesip akan kanı yalar ve arkasından da yara bandıyla kesiği kapatır. Kimi sırtını kamçılarken kimi de bıçakla bacağını yaralar. Fakat zaman geçtikçe yaraların derinliği ve şiddetin dozu artar. Öyle ki altıncı saatin sonunda doğru seyircilerden biri tabancayı Marina'ya doğrultur ve gösteri biter. Abramovic, çırılçıplak bir şekilde kan revan içerisinde ayağa kalkıp seyircilerin üzerine yürür ve hepsi bir anda kaçışır. Böylece bir taraftan kendisine uygulanabilecek şiddetin sınırını ve bir taraftan da ortaya çıkan vahşeti icra edenlerin bunlarla yüzleşmesini görmeye çalışır. Bir vücut sanatçısı olarak, kendini parçalara ayırmış, kırbaçlamış, buz kütleleri üzerinde vücudunu dondurmuş, psikoaktif ürünler ve hafıza kaybına uğramasına yol açan kas kontrol ürünleri almıştır. Performanslarının birinde alev alan bir perdenin altında boğularak ölme tehlikesi atlatmıştır. Her çalışmasında olduğu gibi, eserleri bir bakıma kendi özgürlüğü adına tasarlanmış temizlenme ritüelleriydi. 1975'te sanatçı özel hayatını ve hareketli sanat hayatını paylaşacağı Ulay ile tanıştı. Birlikte oldukları yirmi sene boyunca beraber yaşadılar ve çalıştılar. Eserlerinde güç ve bağımlılık ilişkilerini izleyici ile üçlü bir iletişim kurarak incelediler. 1977'de ürettikleri bir işte, dudakları birbirlerine yapışıkken, boğazlarının yan tarafına yara bandıyla yapıştırılmış mikrofonlar Abramovic ve Ulay'ın sırayla birbirlerinin ciğerlerindeki havayı içlerine çekişlerini kaydediyordu. Bu eylem iki taraf da susuz karbondan başka bir şey çekemeyinceye kadar, yani nefes darlığına varıncaya kadar sürdü. 1980'de gerçekleştirilen bir başka işte ise, Abramovic'in göğsüne yöneltilmiş yaya gerili okun gerilimini taşıyan sadece vücutlarıydı. Mikrofonlar kalp atışlarının hızla yükselişini kaydediyordu. Bu performansta Abramovic ve Ulay, bir galeri mekanında çıplak olarak karşılıklı dururlar. Bir yandan kapı görevini üstlenip bir yandan da İzleyicinin cinsellik ve cinsiyete nasıl baktığının sınırlarını sorgulamaktadırlar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tek-kisilik-sehir-sanghayin-terkedilisinin-fotografi/\" ", "text": "2020'nin Aralık ayında Çin'in Hubey eyaletine bağlı Wuhan kentinde ortaya çıkan ve hızla yayılan Corona virüsünün etkileri hala sürerken, Dünya Sağlık Örgütü'nün acil durum ilan etmesiyle ülkedeki şehirler teker teker boşalmaya başlamıştı. Dünya nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan Çin, o günlerde hastalık nedeniyle terk edilen şehir görüntülerine ev sahipliği yaptı. Bu durumdan en çok etkilenen ise 23,4 milyonluk nüfusuyla metropol bir şehir olan; Şanghay oldu. Amerikalı fotoğraf sanatçısı Nicoco, Kıyamet sonrasını andıran bir yalnızlık olarak tanımladığı bu şehrin terkedilişinin fotoğraflarını kadrajına alarak bir proje gerçekleştirdi. One Person City olarak adlandırdığı bu projede, kalabalıkla her gün hayat bulan Şanghay sokaklarının yerini korkuya bırakışını fotoğrafladı. 26 Ocak 4 Şubat 2020 tarihlerine ait bu fotoğraflar; Batı Nanjing Caddesi, Lujiazui/Rainbow Caddesi, Yuyuan Parkı, Jingan Tapınağı gibi şehrin en önemli ve en kalabalık noktalarına ait görüntülerden oluşuyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tek-yaptigim-tiksinerek-korkakligima-ozurler-bulmak-karhozad-filmi/\" ", "text": "Hiçlik ve yok oluş üzerine kurulu bir Bela Tarr filmi, Karhozad. Film, her şeyden vaz geçmiş bir adamın, sürekli gittiği barda şarkı söyleyen kadına aşık oluşu ve onun çaresiz bekleyişi üzerine kuruludur. Bu bekleyiş felsefi sorgulamalar üzerinden ilerken, varoluş sancıları çeken Karrer'in yaşama kayıtsızlığı derin bir yıkıma dönüşür. Bir Karrer'in bir de sokak köpeğinin yalnızlığı gecenin kasvetinde drama dönüşür. İkisi de arayış içerisindedir. Giderken kendi yaşamına dair duyduğu kayıtsızlığı, aşık olduğu şarkıcı kadınla gidermek ister. Ancak ne kadar aşık da olsa, sevdiği kadın uğruna mücadele edecek istenç yoktur kendisinde. Karrer'in aksine, şarkıcı kadındaki yaşama karşı duyulan direnç ise Karrer'in çaresizliği üzerinden yıkıcı bir bütünlüğe dönüşür. Seninle aramızda garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim. Kimse o yolu biliyor mu, bilmiyorum. Tünelin girişinde yalnız dikiliyorsun çünkü. Bir şeyler biliyorsun, bense isimlendiremiyorum bile. Daha derin daha merhametsiz bir şey. Asla anlayamadım. O dünyaya asla yakın olmayacağımı anladım. Sadece yasını tutarım. Çünkü ışık ve ılıklıkla saklanmış bir dünya, oranın acısını çekemem. Ne inanacak ne de vaz geçecek yetim var. Hiçlik duygusunun işlendiği kimi sahnelerde, Camus'nün kayıtsızlığı diyaloglar aracılığıyla işlenir. Belki de bu durum varoluşa karşı bir var-olamayışın ya da var olmak istemeyişin temsilidir. Kierkegaard'ın deyimiyle: Tanrı ya da hiçlik önünde yapayalnız olmayı göze alan insanın varoluşu. Karrer, aşık olduğu kadınla sevişirken dahi bir kayıtsızlık içerisindedir. Onun için değişeceğini, mücadele edeceğini söylese de bu duruma kendini dahi inandıramaz. Bu var-olamayış hali sahnelerin tümüne işlenir. Filmin son sahnelerinde, dışarda yağan yağmurun altında deliler gibi dans eden adama karşı; bir barın içerisini tıka basa doldurmuş, amaçsız insan topluğuyla karşılaşırız. İçkiler içilip dans edilirken, Karrer yine yalnızlığıyla baş başadır. Sevdiği kadın, bazen kocasının bazen de bar sahibinin kollarında dans ederken kayıtsızlığı devam eder. Karrer bardan ayrılır; yağmurun altında, çamurlu yollarda, yıkıntıların arasında yürür. Diğer sahnelerde gördüğümüz köpekler, Carrer gibi çamurlar arasında dolaşmaktadır. Tarr, bu kısımlarda Nietzsche'nin felsefesini işler. Carrer kendisine havlayan bir köpeğin yanına giderek tıpkı onun gibi yere eğilir; üstü başı çamur halinde ona havlamaya başlar ve köpeği korkutarak uzaklaştırır. Bu sahnelerde Carrer'in dönüşümüne şahit oluruz. Burada bir metaforik anlatım mı vardır yoksa köpek insanın kendisi midir bilinmez. Nitekim Carrer'in, bir sokak köpeğinden farkı yoktur. Bir köpek gibi nereye gideceğini bilmeden sırılsıklam, çaresizce yıkıntılar arasında kaybolur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/terk-edilmis-bir-koyun-fotografcisi-rimaldas-viksraitis/\" ", "text": "Sovyet dönemi sonrası Litvanya'nın köylerini fotoğraflayan Rimaldas Viksraitis, depresif ve bir o kadar da rahatsız edici görüntülere odaklanarak modern dünyanın girdabında sıkışmış insanları kadrajına aldı. Viksraitis, köylerdeki yaşamın ayrıntılara dikkat eder. Hikayelerinde korku ve mizahı birleştirerek bir gözlemciden çok, olayların coşkulu bir katılımcısı olur. Oluşturduğu görüntüler Sovyet döneminde duruma uyum sağlamayan ve Yeni Avrupa'nın bir parçası olarak mücadele etmeye devam edenlerin kaderini anlatıyor. Bu fotoğraflarda sosyal ve ekonomik çekişmenin gerçeğinden kaçmak imkansızdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/theo-angelopoulosla-sinemasal-zaman-yolculugu/\" ", "text": "Angelopoulos'un sinemasal zaman yolculuğu Yunan tarihiyle başlar. Sanki Antik Yunan'da doğmuş, tanık olmuş ve bu zamana kadar taşımıştır bütün trajedileri. O yüzden kamerasının anlattığı her şey çok derinlerden gelir. Balkan çocuklarının ıssızlığı, vatansızlık, sürekli göç hali, oturulabilecek bir yurt özlemi, ev arayışı... Angelopoulos da kendini her yerin sürgünü olarak tanımlar, her film kendi sürgünlüğüdür bir nevi. Ve filmleri vatanı, yurdu olur. Bireyden hareketle tarihsel bağlam içerisinde toplumsal olayları ele alışı, mitolojik göndermeleri, zamanın tozunun altında çıkarıp önümüze sunduğu trajik hikayeleriyle belleğin sinemasını yaratır modern çağların Homeros'u. Tarihte döngüsellik yaratarak özgürlüğü arayan bireyin kendini zamanda konumlandırmasını sağlar. Özgürlük kavramını en çok sorguladığımız şu günlerde Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu filmindeki özgürlük anlatımı gelebilir aklımıza. 20. yy.'da kapitalizmin kapılarımızdan içeri girmesiyle oluşan bir özgürlüğü gösterir bizlere. Yoksulluğa, yoksunluğa, tüketmeye, işkencelere dayalı bir acı özgürlükler zamanı. İnsanların barakalarda, yıkık binalarda yaşam savaşı vererek özgürleşebildiği bir dünya. 21. yy.'da da değişen bir şey yok, hatta tüm iyi kavramların tahrip edildiği bir dünyaya sürüklenirken Hiçbir şey sona ermedi, ermez de... Hiçbir şey asla sona ermez... Zamanın tozu altında donuklaşan hikayemi, geçmişten çıkarıp almaya geldim... sözleri belleklerimizden su yüzüne çıkıyor. Belki de vicdanımızdaki o berraklığı yitirmememiz için kamerasından uzun uzun ve sessizce bakar olan bitene. Tüm kameraları, kurgu hilesi olmadan her şeyi tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle aktarır. Zihnimize ve ruhumuza iyice kazımak için hareketsiz bakışının yoğunluğunu arttırır. Her biri bir fotoğraf karesini andıran planlarında görüntülerle şiir yazar ve Şimdi dünyada şiir, hayal, inanç eksik der. Angelopoulos'un politik sinemadan uzaklaşıp bireye odaklanan varoluşsal eserler verme yolundaki ilk filmi Kitara'ya Yolculuk Eleni Karaindrou'yla yollarını kesiştirir. Karaindrou, Yunan mitolojisinden fırlamış bir prenses gibidir. Başka dünyadan gelen ezgileriyle dinleyeni o dünyaya çeker; derin acıları anlatır ve yaşatır. Yağmurlu günlerin, puslu havaların, özlem duyan yalnız insanların müziğini yapar. Tıpkı Theo'nun filmlerindeki görüntüler gibi. Bu anlamda birbirlerinin ruh ikizi gibidirler. Görüntülerin, müziğin, estetiğin ve ruhaniliğin mükemmel birleşimini oluştururlar. Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ulis'in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu'yla devam eden bu iş birliği topraklarından koparılmış komşularımızın hikayesini anlatır bizlere. Müziğiyle hayata muhalefet etmeyi amaçlayan Karaindrou için Angelopoulos filmleri bir tür günah çıkarmadır. Dünyanın her yerinden topraklarından koparılan yüz binlerce kişi için bir ağıttır. Komşumuz için ağlamayı bilmiyoruz işte bütün sorun bu. Sınır komşularımız medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarla boğuşurken ve kendi içimizden bazıları bu savaş çığırtkanlığına ortak olurken bu ikiliden ders alacağımız daha çok şey var. Bu tek dişi kalmış medeniyet canavarının 21. yy üzerine musallat oluşunu anlatmak adına Başka Deniz filmi için kamera arkasına geçtiği 24 Ocak 2012'de sonsuzlukla buluşan Theo Angelopoulos ve Eleni Karaindrou'ya bir nevi saygı duruşunda bulunuyorum ben de kendi adıma. Angelopuolos öldü diyorlar. İlahi Azrail, Angelopoulos ölür mü hiç!.."} {"url": "https://sanatkaravani.com/thomas-jorionun-gozunden-terk-edilmis-saraylar/\" ", "text": "1976 doğumlu Fransız fotoğrafçı Thomas Jorion, çağdaşlarından çok farklı bir bakış açısıyla karşımıza çıkıyor. Paris'te hayatını sürdüren sanatçı kendi deyimi ile tekil ve zamansız dünya manzaralarına kavuşmak için dünyayı geziyor. Geniş format stilde çektiği fotoğrafları sayesinde yıkılmış ya da terk edilmiş mekanları keşfeden Jorion; geçmişin ihtişamını yeniden keşfetmemize ve o anlara sanki canlılarmış gibi şahit olmamızı istiyor. Zamana, doğaya ve insansızlığa yenik düşmüş, artık büyük ölçüde unutulmuş yapıları keşfeden Thomas, onları bu anın modern ve canlı yapıları gibi kompoze ederek özenle gün yüzüne çıkarıyor. Sanki bir madenci gibi eski, yok olmaya yüz tutmuş bu terkedilmiş sarayları bizler için fotoğraflıyor. Zamanın bile eskitemediği ve hala ayakta direnen terk edilmiş saraylar seçkisini sizler için derledik."} {"url": "https://sanatkaravani.com/toplumsal-bellegi-aciga-cikarmak-patrick-zahmann/\" ", "text": "Kimlik, göç ve hafıza temalarıyla oluşturduğu fotoğraflarla dikkatleri üzerine çeken Patrick Zahmann, farklı toplumların kültürel özelliklerini yakalayarak unutulmuş, yitirilmiş olanı gün yüzüne çıkardı. Zachmann, uzun bir süre Marsilya'nın kuzey mahallelerinde bulunan göçmen gençlerin hayatlarını araştırdı. Napoli'de uzun süre mafyanın yarattığı tahribi açığa çıkardı. Yahudi kimliğine dair detaylı çalışmalarda bulundu. Özellikle Şili'de, hafıza izlerinin ve bedenlerin ortadan kalkması ve fotoğrafın hafızanın geri kazanılması sürecine nasıl müdahale edebileceğine dair araştırmalar yaptı. Dünyanın farklı bölgelerinde Çin diasporası üzerinde derinlemesine bir çalışma yürüten Zahmann özellikle Vietnam'ın en büyük Çin Mahallesi olarak kabul edilen Saygon'da Cho Lon'da bulundu. Zachmann'ın fotoğrafları, Cho Lon'un işgücünün basit ama dinamik hayatını gerçek anlamda tasvir etti. Böylelikle dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Çinliler üzerinden geleneksel Çin kimliğinin sorgulanmasına neden oldu. Hatırlamak etik bir edimdir, kendi başına ve kendisi olarak etik değeri vardır diye bahseder Susan Sontag. Patrick Zahmann'da belleğin üzerindeki kodlara dokunarak unutulanı açığa çıkarıyor. Yahudi olan baba ve Cezayirli olan bir annenin ortak mirasını taşıyan Zahman'ının bu kodlar üzerine gitmesi aynı zamanda kendi belleğini açığa çıkarma çalışmalarıdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tozlu-yollarin-yoksullarin-fotografcisi-nikos-economopoulos/\" ", "text": "Gezgin ruhuyla arşınladığı topraklarda yer alan yaşamları, sanata dönüştüren bir fotoğrafçı Nikos Economopoulos. Sanatçının fotoğraflarında; uzaklık, yaban, yoksulluk ve tozlu yolların öyküsü vardır. Economopoulos, yolculuk esnasında karşılaştığı insanların hikayelerini kadrajına alırken; dışlanmış, yok sayılmış, azınlık haline getirilmiş halkların kültürlerini tarafsız bir bakış açısıyla yansıtır. Sanatçının Balkanlara ve Güney Avrupa'ya yaptığı yolculuklarda özellikle; Çingeneler ve Müslümanlar vardır. Fotoğraflar güçlü ve sıcaktır, ama sevimli değildir. Kırsal alanlardaki halkın yoksulluğu derin bir gerçeklikle karşımıza çıkar. Aynı zamanda Magnum fotoğrafçısı olan Economopoulos, 1994 yılında Yunanistan'daki çingeneleri fotoğraflamak için Les Petit Freres des Pauvres tarafından yaptırılan Yoksulluk ve Avrupa'daki Yoksulluk başlıklı projelere katıldı. 1995'te Yunanistan'daki linyit madencileri ve Müslüman azınlığı fotoğraflamaya başladı. Ayrıca İsrail, Moldavya, Arap Emirlikleri, İspanya ve Sırbistan'da fotoğraflar çekti. 1997 yılında Güney ve Kuzey Kıbrıs'ı bölen Yeşil Hatın sakinlerini, Yunan-Arnavut sınırında yasadışı göçmenleri ve Tokyo şehrinde gençleri fotoğrafladı. Yunan-Türk sınırında çalıştı. Sanatçının çalışmalarında, seyahat ettiği bölgelerden kaynaklı 'sınır' kavramı ayrı bir öneme sahiptir. İnsanların yersiz-yurtsuzluğu, tel örgüler boyunca bekleyen insanların çaresizliği dikkat çekicidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tum-yenilmislerin-temsil-edildigi-bir-arena-boga-guresleri-el-toro/\" ", "text": "Yıllardır efendi ile köle arasında süre gelen mücadelenin temsilidir boğa güreşleri. Gücün, iktidarın, öldüren ile ölenin tarihidir aynı zamanda. İspanya'ya adanan boğa güreşlerinin temelinde Fenikelilerden, Romalılardan gelen bir tarih yatar. Özelikle Endülüs bölgesinde ayrı bir öneme sahip olan boğa kültürünün, bölgeye yayılmasındaki etken Romalılardır. MÖ 1500'lerde Mitanni Krallığının temel inancı olan Mitra dini, Fırat ve Dicle boylarından, etkisini İran ve Hindistan'a yayacak kadar geniş coğrafyalara ulaşmıştı. Romalılar bu topraklara ulaştıklarında güçlü olan bu dinin etkisi altında kaldılar. Öyle ki Hristiyanlık ortaya çıktığında, en dişli rakibi olarak Mitra dini görüldü. Mitra ile Hristiyanlık arasında benzer dini ritüellere rastlanır. Keza en önemli benzerlik; ekmek ve şarabın, Mitra'nın bedenini temsil etmesidir. Roma İmparatorluğu'nun, en batı sınırı olan İber Yarımadası'na gelindiğinde ise boğa kültürü, Fenikelilerden kalan bir gelenek olduğu için, İberya'da Mitra dini daha kuvvetli bağlarla devam ettiriliyordu. Güneş-tanrıyla iletişime geçmenin yollarında biri, boğa kanını akıtmaktı. Ayrıca boğanın kanının akıtılması, günahlardan arınmak ve öteki dünyada onurlu bir yaşam sürmek için zorunluydu. İberya'da Fenikelilerden kalan bu miras, Mitra'nın öğretileri ile daha da farklı bir hal almıştı. Tarihte boğa kanının akıtıldığı özel olukların varlığından ve bu olukların altına geçen, kanla yıkanan askerlerden bahsedilir. İspanyolca 'kum sözcüğü ile arena sözcüğünün aynı olması tarihsel bir benzerliğinde ötesindedir. Romalılar, gladyatörlerden akan kanların emilmesi için arenaya özel kum dökerlerdi. Roma döneminden bu yana pek çok şey değişti kuşkusuz. Ancak bazı gelenekler süre gelir hala. Bugün İspanya'da boğa güreşlerinin yapıldığı meydana arena kelimesinin yerine, Boğalar Meydanı anlamına gelen plaza de toros denir. Boğa güreşçisine de öldürmek fiilinden türetilen matador yerine, boğa ile güreşen anlamında torero kullanılır. Boğa güreşlerinin yapıldığı arenada her şey bir ritüel dahilindedir adeta. Boğanın arenaya girişinde duyulan acıklı trompet sesleri, izleyenlerin salladıkları beyaz mendiller ve yine tribünlerden yükselen Oley! sesleri ritüeli kuvvetlendirir. İşte tüm bu görkem Roma'nın geleneğidir. Torero, sırma işlemeli yeleği ve kadife peleriniyle arenaya geldiğinde adeta bir Roma soylusu gibidir. Arenada yaşanacak olan kan akıtma ritüeli, Roma'daki gladyatör savaşlarından farklı değildir. Efendi-köle, efendi- tutsak ve insanın acımasızlığı yine aynıdır bu gösteride. Eğer boğa toreroyu yenerse ne olur diye soracak olursanız; toreroyu yenen toro tarihe geçer. Fakat bu galibiyet yine de bir boğanın ölümü ile sonuçlanır. Böylesi güçlü bir boğayı doğuran anne affedilmiyor, öldürülüyor ve kafasının içi doldurulup müze salonlarında sergileniyor. Güç ve iktidara adanmış bu gösteride öldürücü kılıç darbeleriyle boğayı yere düşüren torero, bu gösterinin gerçek galibi midir bilinmez ama şu hayatta yenilmişlerin temsilidir toro. Endülüs'te önemi büyük olan boğa güreşleri, gündelik hayatta da yerini bulmuştur. Bölge halkı sevdiği ve hayranlık duyduğu kişilere torero diye seslenir. Biz yine de ezilenin, kurban edilenin, yenilmişlerin yerine bir selam edip El Toro diyelim! Kaynak olarak İlker Özünlü'nün ait Endülüs kitabından yararlanılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/tum-zamanlarin-en-unlu-20-ressami-ve-populer-tablolari/\" ", "text": "Tüm Zamanların En Ünlü 20 Ressamı ve Popüler Tabloları! Tüm Zamanların En Ünlü 20 Ressamı ve Popüler Tabloları! Tüm Zamanların En Ünlü 20 Ressamı ve Popüler Tabloları! Birçok resme ve ressama ev sahipliği yapan sanat tarihi, gün geçtikçe zaman çizgisine yenilerini de ekliyor. Geçmiş zamandan günümüze ulaşan eserlerden bazıları ise popülerliğini korumaya devam ediyor. Usta ellerden çıkmış olan bu tablolar, birer ikon olmakla birlikte resim sanatının tanınan yüzleri oluyorlar. Biz de resim tarihinde adını çokça duyurmuş ve dünya kültürüne mal olmuş, parmakla gösterilen ve çoğu zaman herkesçe bilinen eserleri derledik. Andy Warhol'dan Rembrandt'a, Klimt'ten Van Gogh'a ünlü simaların yer aldığı listede birçok farklı isim bulunuyor. Not: Liste alfabetik sıraya göre düzenlenmiştir. Ayrıca bakınız: Tarihe Damga Vurmuş En Ünlü 20 Heykel!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/tuvalin-kalin-renkleri-post-empresyonizm/\" ", "text": "19. yüzyılın sonlarında Fransa'da ortaya çıkmış bu akım, empresyonistlerin ışığın ve rengin doğal tasvirine olan ilgisine karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Empresyonizm, yani izlenimcilik olarak bildiğimiz bu akımda, nesnelerden arınmış doğanın yalın hali ön plandayken, Post Empresyonizm yani yeni izlenimcilik de ise nesneler yeniden ressamın kadrajına dahil olmuş durumda. Canlı ve kalın renkler, belirgin fırça darbeleri ile sanat tüketicisinin gözlem algısına yapılan optik etkiler bu akımın en önemli özelliği sayılır. Post Empresyonistler, Empresyonistler gibi gerçek hayat konularını işlemeye devam etseler de geometrik formları ön planda tutarak deforme etmeyi ve istedikleri gibi renk kullanmayı seçmişlerdir. Diğer yandan renkleri palette karıştırmadan ve tuşlama yöntemini kullandıkları fırça darbeleriyle ayrıntılardan uzaklaşmışlardır. Renklerin optik olarak karıştırılmış hali objelerdeki derinlik algısı ile üç boyutluluk ve perspektif kavramını ortadan kaldırıyordu. Akımın öncülerinden biri olan ve post empresyonizmin babası sayılan Paul Cezanne başta olmak üzere; Pierre Bonnard, Vincent van Gogh, Paul Gauguin, Henri Biva, Georges Seurat ve Henri Rousseau gibi sanatçılar bu akıma öncülük eden diğer isimlerdir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ukraynanin-avrupai-ve-masalsi-sehri-lviv/\" ", "text": "Lviv hakkında yazmaya karar vermiştim. Türkiye'ye her döndüğümde, burnumda tüten bu şehirle ilgili size ufak ip uçları vermeye çalışacağım. Lviv, İkinci Dünya Savaşı'nda yara almış şehirlerden biri. Aynı zamanda kültürel mirası ve tarihi ile de ilgi çeken bir yer. Ukrayna dilinde 'Lvov' diye adlandırılan bu şehir, adını aslanlardan alıyor. 'Lev' Ukraynaca'da aslan anlamına geliyor. 'Lvov' ise aslanların şehri demek oluyor. Şehre iner inmez heybetli binaların kapı girişlerinde aslan heykellerini görmemiz bu bilgiyi perçinler nitelikte. Şehrin tarihi 13. yy.'a dayanıyor. 1256 yılında Galiçya Prensi 'Danylo Halitski' tarafından kurulup, Galiçya'nın kalesi olarak görülen bu kent, 1300'lü yıllarda Polonya hakimiyeti altına girmiş ve 1772 yılına kadar da böyle devam etmiş. İkinci Dünya Savaşı başladığında (1939 yılında) Almanların eline geçen ve Nazi Almanyası'ndan dolayı müthiş yara alan kent 1945'e kadar büyük buhranlar yaşamış ve çok kayıp vermiş. Adı bile değişmiş 'Lemberg' olmuş. 1945'te Sovyetler Birliği sınırlarına girip ve 1991'e kadar da bağımsızlığını ilan edememiş. SSCB dağıldıktan sonra, rahat bir nefes almış. Artık karşımızda bağımsızlaşan ve Ukrayna sınırlarına dahil olan masalsı bir kent var. 'Avrupai' diye nitelendirdiğimiz o şeyin ne olduğuna gelince ise; şehrin mimarisinden tutun, yemek kültürüne kadar SSCB etkisini minimum düzeyde hissediyorsunuz. Üzerinden iki büyük dünya savaşı geçmiş. Zaman içinde ona verilen isimler değişmiş. Yakın geçmişe kadar kendini bulamamış. Tarihsel değişimi en uçlarda yaşamış. Farklı insan profilleri, farklı yönetim şekilleri ile karşılaşmış ve bunları başarıyla sentezlemiş bir kenti, başka bir kelime tanımlayamazdım diye düşünüyorum. Yüzölçümü 182km2'ye yayılan yemyeşil bir kent Lviv. Parkı bahçesi bol. Yeşile hasret olduğumuzdan, bize cazip geliyor tabii. Bu denli küçük ve üç günde rahatlıkla gezilebilecek bir şehirde, doğal güzelliklere de yer ayırmış olmaları, bizi bizden alıyor açıkçası. Küçük Prag diyorlar Lviv'e. Haklı olduklarını havalimanından şehir merkezine giderken anlıyorum. Aynı bohem hava, aynı sokaklar, rengarenk binalar. Koyu kırmızı ile grinin dansı bu! Binalara aşık biri olmanın da verdiği zevkle gezmek de bambaşka bir his uyandırıyor bende. Asla yeni bir yapıya rastlayamıyorsunuz. Eski binaların içleri restore edilip dışardan aslına uygun görünmesi sağlanıyor. Oldum olası kendine has mekanları veya şehirleri sevmişimdir. Kendi para birimine sahip bu minik şehre de bu yüzden bu denli bağlandım. Ukrayna para birimi olarak 'grivna'yı kullanıyor. Değeri TL'den düşük. Gerçi doların yükselişiyle biraz daha farklılaştı bu gerçek, ama olsun. Yine de bütçenizi sarsmayacak nadir kentlerden birindesiniz. Hiç merak etmeyin. 1 TL, şu sıralar 7-8 grivna civarında. Bu da demek oluyor ki; bir birayı 2 TL'ye marketten satın alabilirsiniz. Restoranda ise en fazla 5-7 TL ödersiniz. Siz de benim gibi, yurtdışına gidince yeme-içme olayına bağlıysanız bu çok hoşunuza gidecek. Öyle ki; şehrin en meşhur pizzacısı Pizza Celentano'da bir masa büyüklüğünde pizzaya 20 TL vermenin ve tıka basa doymanın hazzını yaşamanızı çok isterim. Dar sokaklarındaki gizli kafelerden bahsedeyim biraz. Mazoşizmin doğduğu şehir olarak bilinir Lviv. Daha önce birçok yazısında bahsedilen yerlerden çokça bahsetmek istemiyorum. Mazoch Cafe'nin hikayesini mutlaka bir yerlerde rastlamışsınızdır. Mazoşizm eğilimli Alman yazar Leopold-von Sacher-Mazoch'un anısına açılmış bir mekan burası. Aman içeri girerken dikkat! Garson kızlar tarafından, her an kırbaçlanma gibi bir riskiniz var. Menüde her şey var. Alkollü- alkolsüz içecekler, tatlılar, yemekler. Kapıda da bu Alman yazarın bir heykeli var. Heykelin cebinde umarım para bulursunuz. Bu, iyi şansa delalet. Mazoch 'dan çıkıp biraz sağa doğru yürüyünce Charlie'nin Çikolata fabrikası filminden esinlenerek yapılmış bir fabrika görüyorsunuz. Beş katlı bir bina. Her katı çikolata kokuyor. Delirmek üzeresiniz, hissediyorsunuz. Hot-Chocolate diyorsunuz size minicik bir fincanda, eritilmiş çikolata sunuyorlar. Daha ne olsun!? Oradan sonra, İstanbul'da çikolata içemedim desem yeri. Dantelli örtülerle bezenmiş, babaanne evi misali minik masaları da cabası. Teras yazları açılıyor. Çatı katı keyfi yapmak isterseniz yazın gidin derim. Ben hep kışın gittim. O soğukta sıcacık çikolatayı yudumlamak kadar tatmin edici çok az şey var. Tatlıyı da yedikten sonra çıkın ve biraz daha sağa doğru yürüyün yolun karşısında Lviv Kahve Fabrikasını göreceksiniz. Kahve kokusunu, kahvenin kendisinden daha çok seven ben, buranın müptelası oldum. İnce kahve çektirmek isterseniz Türk kahvesi gibi çekin deyin. İngilizce pek bilmiyorlar fakat Turkish Coffee diyince anlıyorlar. Ayrıca; geceleri bahçede canlı müzik yapılıyor. Es geçmeyin derim. Müzik çok kaliteli. Tatlıları leziz. İsviçre, çikolatalarıyla ünlüdür ya hani, burayı keşfetmemişler anlaşılan diyoruz yedikçe. Hem ucuz, hem temiz, hem leziz. Bir tatlı ve bir kahveye en fazla 10 TL ödersiniz. Fabrikadan çıkınca Belediye Binası'nın hemen karşısında vişne likörü yapan kıpkırmızı bir dükkan var. Hemen kendine çekiyor bizi, hem rengi hem de o kızıl görünümüyle. Minik içki şişelerinde vişne likörü satılıyor. Dışarda masaları da var. Aralık ayının soğuğunda, dışardaki masalarda 'likör shot' yapmak paha biçilemezdi. Likör dükkanından çıkıp sola doğru yürüdüğünüzde, vitrindeki teyzelerin açtıkları o koca hamurun ne hale geldiğini merak edenleriniz olabilir. Burası ünlü şehrin en ünlü 'Strudel' dükkanı 'Strudel Haus'. Avusturya kültüründe önemli yer kaplayan bu hamurlu tatlının ünü, zaman içinde bütün Avrupa'ya yayılıyor. İçine istediğiniz her şeyi koyup fırına verirseniz lezzeti, hamuru gibi katlanarak büyüyor. Elmalısı, vişnelisi, mantarlısı, somonlusu... Çıldırmamak elde değil. Yanında da çay-kahve ne isterseniz mevcut. Bir strudel ve bir demlik çaya 8-9 TL gibi bir ücret ödersiniz. Kentte, her şey konsept ve her şey 'estetik', 'güzellik' kavramı baz alınarak hazırlanıyor. Sovyet ve Batı etkisi harmanlanınca estetik de her zaman ön planda kalmış. Bu kültürel birleşimi ve etkileşimi Ukrayna'nın başka bir şehrinde hissedemezsiniz diye düşünüyorum. Diğer şehirler hem mimari açıdan hem de düşünce tarzı olarak, hala Sovyet etkisi altındalarmış gibi hissettiriyorlar. istiyorum. Her gittiğimde konakladığım belirli bir otel var. Şehrin en eski binalarından biri. Zamanında birçok şair ve yazar bu binada yaşamış, belki de o ünlü eserlerden birisi burada yazılmıştır. Otelin ismi George Hotel. Hizmet kalitesine her zaman güvenebileceğim bir yer. Kahvaltısı zengin. Domuz eti yiyenlerdenseniz, mükellef bir açık büfe sizi bekliyor. Fakat burada, bizim otellerdeki gibi aşırı yiyecek dolu açık büfelerden beklemeyin. Yumurtası, sosisi, domatesi, peyniri, çeşitli otlara kadar her şey mevcut. Otelde yer bulabilirseniz ne mutlu. Çünkü her daim dolu. Köşesinde de ufak bir McDonald's var. Gece ikiye kadar açık. Acıkırsanız pijamayla koşarsınız. Nitekim biz öyle yaptık. Oradan hemen sola dönünce bir tane 'sushi' restoranı çıkıyor karşımıza. O saatte açık görünce deniyoruz ve asla pişmanlık duymuyoruz. Düşünsenize gecenin bir yarısı açlık krizine girmişsiniz. İstanbul'da 130 TL verdiğiniz masa kadar sushi tabağına, burada 45-50 TL ödüyorsunuz ve tıka basa doyuyorsunuz. Damak tadımıza da uyuyor. Hatta İstanbul'da yediklerimizden daha güzel geliyor. UNESCO Kültür Mirasları Listesi'nde yer alan 'Rynok Square' şehrin en ünlü meydanı. Lviv'in kalbi burası. 50 birbirinden farklı mimari, halka şeklinde bir araya getirilmiş ve hepsi asimetrik yapıdadırlar. Alman tarzı bir sistemle oluşturulmuş bu meydanda birbirine yakın birçok müze de var. Meydandaki en ünlü ve heybetli yapılardan biri Latin Katedrali. Özellikle Noel zamanında dolup taşıyor katedral. 14. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte Ermeni topluluğu Lviv de yaşamaya başlıyor. Ermenilere ait manevi ve kültürel hayatın merkezi mimarı Dorinha tarafından tasarlanan Virmenskaya Ermeni Katedrali'ni de şehirde görülmesi gerekenler arasına ekleyebilirsiniz. Lviv Beis Aaron Yahudi Sinagogu, tren istasyonunun yakınında bulunan ve 1897 yılında inşa edilen bir Yahudi tapınağı. Renkli boyamaları ve lüks avizeleri ile dikkat çeken mimari bir yapıt. Aradan yüzyıl geçmesine ve birçok tartışmaya rağmen Opera Binası, Lviv'lilerin gururu olarak dimdik ayakta duruyor. Bugün Lviv Opera Binasının altından nehir geçmesi ise kimseyi endişelendirmiyor. Yaklaşık 1200 kişi kapasitesiyle sanat severleri buluşturmanın yanında, Lviv'in sembolü olmaya da devam ediyor. Aynı zamanda Lviv halkının bu binanın yapımında göstermiş olduğu olağanüstü fedakarlıklardan bir tanesi de binanın yapımına maddi yardımlarla destek olmaları. Lviv'in, üniversiteleriyle ünlü bir şehir olması da cabası. 1661 yılında ilk üniversitesi olan Ivan Franko Üniversitesi'ni açıyorlar. Ayrıca, yüksek öğrenime de önem veren tarafı bizi çok etkiliyor. Şehrin en tepesine çıkmadan yazımı sonlandırmak istemiyorum. High Castle diye adlandırılan yer en tepe noktası. Meydandan 35-40 dakikada yürüyerek çıkabileceğiniz bu tepeye kışın çıkmanın keyfini yaşayanlardan biriyim. Şiddetle size de tavsiye ediyorum ve zirvede bırakıp gidiyorum. Mutlu kalın ve olabildiğince çok gezin!"} {"url": "https://sanatkaravani.com/ulasilamayacak-bir-hayalin-pesinden-kosmak-david-lynch/\" ", "text": "Anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor, çünkü anlam çok kişisel bir şeydir ve herkese göre değişir. Karanlık, labirentli, bir sürü paradoksu içinde barındıran; zaman ve mekan kavramlarının kaybolduğu sürekli bir kabusun içindeymiş hissi vererek kendi anlamsızlık kozmosunu yaratır David Lynch. Sezgileriyle hareket eder, sinema onun için bir katarsis, arınmadır. Filmlerinde mantık, hikayede devamlılık ve gerçekçilik beklemek mümkün değildir. Anlamak için izlenmemelidir. Lynch, sinemayı bir hikaye anlatma sanatının ötesine taşır. Sürekli farklı sonuçlara vardıran, yeniden görme isteği yaratan, deforme anlatımıyla algıyı bulandıran... Kurduğu sürreal yapıyla bilinçaltı ve bilinç dışında düşsel bir yolculuğa çıkarır. Anlamı değil anlamsızlığı arar, bütüne değil detaylara takılır. Mesaj kaygısından uzak, arınmamış kahramanlarla karartır perdeyi. Kabus, uykuda gördüğümüz mü yoksa uyandığımızda bizi bekleyen midir, bilemeyiz. İnsan zihnini 'linç'e uğratan, komple bir sanat adamı, gerçek bir atmosfer ustasıdır. Resim, fotoğraf, tasarım, müzik... Sanatı sonsuzdur; dışa vurumcu ve dışa kusumcudur. Zihniniz birçok şeyi dizginleyebilir. Mantık ve sebep aramaksızın her zaman başka bir şey görünmeyen bir şey mevcuttur. Dünya sonlu olmaktan çok sonsuz bir yerdir. Resmin, Lynch sinemasında çok büyük etkisi vardır. Zira kendisi sinema dünyasının Salvador Dali'si olarak adlandırılır. Resme ilk başladığı yıllarda, Alman ekspresyonist Oskar Kokoschka'dan oldukça etkilenir ve onunla çalışmak için Almanya'ya gider. 3 yıl kalmayı planlarken 15 gün sonra geri döner. Bu gündelik hayatında da ne kadar karmaşık ve kopuk bir zihne sahip olduğunun, delilik ile dahilik arasında gidip geldiğinin de göstergesidir. Nasıl bir Dali tablosuna baktığımızda ya da Pink Floyd dinlerken sanatçıların yapıtlarıyla ilgili, demek istediklerini, anladığımızı iddia edemezsek; onu da anlama yolunda kendimizi çok zorlamamalıyız. Bir eseri incelerken onu ne kadar anlayabileceğimiz bizim entelektüel kapasitemiz ile ilgili bir şeydir ama burada önemli olan anlamak değil; üzerimizde yaratılan sanatsal etkinin yoğunluğuyla oluşan 'izlenim'in iç dünyamızda yarattığı estetik coşkudur. Bilinçaltında sonsuz bir yolculuğa çıkarır bizi, sürekli dürtükler. İşledikleri aslında metafor değildir; gerçekliğin ötesinde şeylere değer verenlere sunulan düşsel parçalardır. Rüyaların bir anlamı olduğuna inananlara, kendi içlerindeki sırların peşinde olanların itibar edeceği görüntüler sunar ve izleyiciyi bir fenomenin peşine düşürür. Rüyalar, yadsınmaması gereken kavramlardır ve onaylanmaya ihtiyaçları yoktur. Bu yüzden çıktığı bu düşsel yolculukta, yanına bir de yol arkadaşı katar Lynch; Angelo Badalamenti. Bir ruh ikizi gibidirler. Çünkü Badalamenti de arka planda kalanın, perde ardından sızanın, gizemin peşindedir. Notaları bir büyücü gibi işleyerek; Lynch'in distopik mekanlarını daha da mistik bir hale getirir. Düşlerden sonra melodilerin peşinde buluverir insan kendini birden. Dram ve gerilimi, hüzün ve sevinci, sadelik ve taşkınlığı aynı anda verir. David Lynch filmlerinde, olan bitenin pek çoğundan Badalamenti de sorumludur. Sanat koalisyonlarının en çarpıcı örneklerinden birini oluştururlar. Kozmik bir şeyler olsun. Rüzgar gibi, deniz gibi, dalgalar gibi... Sonsuz olsun zamanla birlikte kayıp gitsin. Ses ile görüntünün zaman içindeki akışı büyülü bir şeydir ve ses birçok şeyi gerçekleştirebilir. Bir sahneye doğru ses ile girerseniz, siz sahneyi gözünüz ve kulağınızla algılamadan ses tamamıyla yeni bir dünyanın kapılarını açar. Siz ulaşmadan orada bekler sizi. Bütün için en kritik olan ise budur. Bu bir çeşit etki-tepkidir. Akıp giden her şeyin farkına varamazsınız, ilerledikçe etkilere karşı tepkilerinizi gösterirsiniz. Her defasında ayrı bir tecrübedir bir filmin karşısına oturmak. 2020 yılı içinde Netflix'te What Did Jack Do? isimli yeni bir kısa film yayımlayan Lynch, bu yıl çekimlerine başlayacağı Wisteria aka Unrecorded Night ismindeki yeni bir Netflix dizisi üzerinde çalıştığını paylaşarak hayranlarını oldukça heyecanlandırmıştı. Lynch'in detaylarını devlet sırrı gibi gizli tuttuğu diziyle ilgili, Twin Peaks'in Dale Cooper'ı Kyle MacLachlan'ı göreceğimiz söylentileri de ortalıkta gezinmişti. Bu projeyle ilgili aylardır yeni bir açıklama gelmedi ama Lynchseverler o asla ulaşılamayacak olan hayalin peşinden koşmaya devam ediyorlar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/umudu-ararken-kaybolan-hayatlar-yabanci-topraklar/\" ", "text": "Diktatörlüğün son bulduğu, demokratik bir seçimin ardından göreve gelen Brezilya Devlet Başkanı Fernando Collor de Mello, bankalardaki tüm tüketici hesaplarını dondurmuştur. 1990 yılı Brezilya'sında oyunculuk hayalleri kuran Paco, tüm arzusu büyük özlem duyduğu ülkesi İspanya'ya yerleşmek olan annesiyle yaşamaktadır. Hükümetin bankadaki tüm paralarına el koyduğunu öğrenen anne televizyondaki yayını izlerken fenalaşıp hayatını kaybetmiştir. Eve döndüğünde annesinin öldüğünü gören Paco, annesinin bu hayalini gerçekleştirmek için onun arzusunu takip edip Brezilya'yı terk edip İspanya'ya yerleşmeye karar verir. Brezilya'daki o gün koşullarına atıfta da bulunan film, yaklaşık 800.000 insanın ülkesini terk ederek başka hayatlar ve yaşamlar aramasını da trajik bir şekilde anlatıyor. Filmde, kötüye gitme ve mutluluk arzusu üzerine evrensel bir psikolojik drama ortaya çıkıyor. Siyah beyaz formatla ekranlara gelen Terra Estrangeira Walter Salles ve Daniela Thomas'ın yönetmen koltuğunda olduğu Brezilya yapımı bir film. Annesini kaybetmenin acısıyla boşluğa düşen Paco, bir barda tanıştığı antikacı Igor'un ona sunduğu tehlikeli bir teklifle Brezilya'dan kurtulmaya çalışıyor. Bu tehlikeli yolculuk; aslında Paco'nun korkularından ve geçmişten kaçışıyla harmanlanarak gerilim dolu ve psikolojik bir serüvene dönüşüyor. Elmas dolu bir kemanla yasa dışı yollarla Portekiz'e kaçmayı kabul eden Paco'nun, kaçış planının yolunda gitmemesi sonucunda Lizbon'da garsonluk yapan Alex ile yolları kesişir. Olumsuz olaylarla ve sürekli tekinsiz insanlarla yolları kesişen Paco, Alex'in duygusal girdabına sürüklenir. Brezilya yakın dönem siyasal tarihine ışık tutan yapım; insanoğlunun acılarla dolu ruhuna ve aşka kapılarak kaçınılmaz bir sona sürüklenen hayatlara dokunuyor. Psikolojik bir altyapı ile işlenen ve Fado müziğinin de eşliğiyle sizi ekranlara kilitleyecek bir film olan Yabancı Topraklar'ı sizler için derledik."} {"url": "https://sanatkaravani.com/unlu-klasik-muzik-eserlerinin-uretim-hikayeleri/\" ", "text": "Sevdiğimiz ve dinlemeye doyamadığımız bazı klasik müzik eserleri vardır. Küçüklükten beri kulaklarımıza çalınanları vardır aralarında. Peki bunların nasıl ve ne şekilde yazıldığını merak ediyor musunuz? O zaman hiç lafı uzatmadan, bu bilgileri sizlerle de paylaşmak isterim. Ünlü İtalyan opera kompozitörü Rossini 1792-1868 yılları arasında yaşadı. Henüz 21 yaşındayken ilk operasını yazdı. İsmi Tancredi idi. Bunu 'Sevil Berberi' ve 'Otello' izledi. Henüz 30 yaşına gelmeden Avrupa'nın en sevilen bestecileri arasında yerini aldı. 1834'te bir müzik yazarının yazdığı kitapta, Rossini çağını temsil etmeyi başaran tek besteci olarak söz edilmişti. Bu yazara göre, savaşlar içinde yaşamış olan bir toplum olan İtalyanlara artık neşelendiren ezgiler gerekliydi. Artık güzel düşler görülmeliydi. Dönemin ünlü müzik adamlarından Beethoven'ın sağlam fakat karamsar kalan yapıtları Rossini ile beraber yerini neşeye ve huzura bırakmıştı. Çünkü insanlar ciddi ve yorucu düşüncelerden uzak durmak istiyorlardı. Rossini 32 yaşında Paris'e yerleşti. Burada en son William Tell'i besteledi ve sonra opera yazmayı bıraktı. Dinsel eserlere ve küçük piyano parçalara ağırlık vermeye başladı. Paris'te de neşeli tavırları ile ünlenen Rossini'nin en bilinen eseri 'Sevil Berberi' operasıdır. Bu eser 20 Şubat 1816'da Roma'da ilk kez sahneye uyarlandı. Aynı yıl Bologna'da afişlere geçti. Eserin kendisi gibi ünlenmiş olan Sevil Berberi Uvertürü, Rossini'nin canlı ve renkli ezgileri ile, esere özgü cressendo'ları ile neşeli soloları eşliğinde sahneye konulmuştur. Rossini kendi zamanına kadar, geleneği tek taraflı sürdürülmüş olan klasik opera türünü her bakımdan yenilemiş ve kendinden sonra gelen Vincenzo Bellini, Gaetano Donizetti, hatta Giuseppe Verdi çapındaki yaratıcılara yenilenmiş bir geleneği devretmiştir. İlk temsili 5 Nisan 1874'te gerçekleştirilmiş olan eser ilk sergilendiği zaman başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu eser ilk defa müziksiz oyun olarak Almanca'ya çevrildi ve Viyana'da sahnelendi. Fakat bu oyunun dayandığı önemli bir kavram olan bir gece yarısı yemeği, Avusturya ve Alman adetlerine uymadığı için pek seyirci kazanamamıştır. Bu problem Johann Strauss'un liberettocusu tarafından Avusturya geleneklerine uygun bir hale getirildi ve gece yarısı yemek partisinin bir Viyana Balosu ile değiştirilmesi ile oyun sahnelenmeye çok daha uygun duruma getirildi. Sonraki yıllarda eserin ünü dünyaya yayılmaya başladı ve sevildi. Öyle ki; Gustav Mahler bile bu eğlenceli operete, Viyana Operası'nın kapılarını açmıştır. Türkiye'de ilk temsili ise Ankara'da yapılmıştır. Kuzey Amerika'da sahnelenen 20 en popüler opera eseri listesinde 19'uncu sırada yer alır. Baba Haydn olarak da bilinen, klasik dönem bestekarı Haydn, 1732 yılında Avusturya'da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Henüz 6 yaşında iken, ailesi tarafından koroya katılmak üzere, Viyana'ya gönderildi. Burada müziğe olan yeteneği fark edildi ve hayatının büyük bölümünde(30 yıldan fazla) zengin bir Macar ailenin baş müzisyeni olarak çalıştı. Orada kaldığı süre zarfında, birçok orkestra ve opera yönetti. Zamanının sanatkarlarından ayrı, izole bir hayat yaşaması, onu sanat akımlarının etkisinden uzak tutmuştu ve o bu sayede sanatı özgün bir gelişim göstermişti. Kendine has olması bu nedenleydi. 1780'li yıllarda besteleri, tüm Avrupa'ya yayılmıştı. Bestelerinin ünü, büyük Avrupa şehirlerinden davetler almasına neden olmuştur. Bu eserlerinden biri ve en ilginç hikayeye sahip olanı ise 'Mucize' eseridir. O gün, ününün doruğundaki bestekarı dinlemek isteyenler, salonu tıka basa doldurmuştu. Haydn'ın 104 senfonisinden 102.'si olan ve 2 Şubat akşamı Londra Kraliyet Tiyatrosunda sergilenen eser, tıklım tıklım dolu olan salonu adeta büyülemişti. Dinleyiciler orkestrayı ve Haydn'ı daha yakından görebilmek için sıkışık koltuklarından kalkarak, sahneye doğru ilerledi. Ne olduysa o anda oldu! Büyük bir gürültü ile salondaki dev avize, saniyeler önce seyircilerin oturdukları koltukların üzerine düştü. Haydn'ın eseri ile büyülenmiş olan dinleyiciler, bu defa yaşadıkları şokla sarsılarak hep bir ağızdan Mucize, mucize... diye tempo tutmaya başlamışlardı. En az 30 kişinin hayatını kurtaran bu olağanüstü olay, Haydn'ın 96 numaralı senfonisinin ismine de ilham oldu. Ravel'in Bolero bestesi için söylediği cümle buydu. Hikaye, aktris ve dans sanatçısı olan Ida Rubinstein'ın sahne performansına eşlik edecek müziği Ravel'den talep etmesiyle başlamıştı. Bask kökenleri nedeniyle İspanyol renkleri ve ritimlerine yakınlık hisseden Ravel, ilk anda Albeniz'in piyano süitini orkestraya uyarlamayı düşünse de, yeni bir eser yaratmaya karar verdi. Piyanosunun başına geçti ve en iyi orkestrasyonu oluşturmak üzere melodiyi farklı enstrümanlar katarak defalarca tekrarladı. Eser, trampet ile başlıyordu, tekrarlanan ritmi üzerine eklenen farklı enstrümanlarla melodi yineleniyordu. Dinleyicilerin dikkatini de bu yorum çekti. Bolero farklı yapısı ve tınısıyla dünyada üzerinde tartışılan ve her daim taze kalan bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Fransız göçmen Nicolas Chopin ile Polonyalı Justine'nin üçüncü çocukları olarak 1810'da Polonya'nın Varşova yakınlarında ki Zelazova-Vola köyünde doğan Chopin, ilk müzik derslerini Polonyalı annesinden aldı ve 6 yaşına geldiğinde dehası ortaya çıkan besteci oldukça yaratıcı düzenlemeler yapmaya başladı. Ünlü eseri 'Cenaze Marşı' da bunlardan biri. Chopin'in bu eseri op.35 Sonat'ın üçüncü bölümüdür. Ünlü besteci akla gelenin aksine, bunu kendi ölümü için yazmış değildir. Aksine bu sonat onun en parlak günlerinin eserlerinden biriydi. Gerçekten de 1830-35 arası Chopin'in en yüksek sanat değeri taşıyan bestelerini yazdığı dönemdir. Op.35 Sonat ilk çalındığı günden beri büyük ilgi, hatta şaşkınlık yaratmıştır. Chopin, bu eseriyle aşılamaz sayılan Beethovenvari sonat tarzını geride bırakmış, çok daha ilerilere geçmiştir. Müzik eleştirmenleri arasında farklı tepkilere yol açan bu eser için Schumann da Buna sonat diyebilmek için insanın hayale kapılması gerekir. Yalnız, en çılgınca dört eserini bir araya toplayabilmesi besteci için övünülecek bir şey yorumunu yapar. Schumann bu çılgınca sözcüğünü özellikle eserin son iki parçası olan Marche Funebre ve Finale için kullanır. Cenaze Marşı'nda gözü açık görülen bir rüya, bilinçli bir sayıklama sezilebilir; romantik bir ruhun ölüme karşı alaylı bir meydan okuyuşudur bu bölüm. Yalnız bütün bu alaya karşın, gene de bir korku vardır. Ünlü Fransız yazarlarından Ernest Legouve, Chopin'den ne zaman istesek Marche Funebre'i bize çalardı. Ancak, parçasını bitirir bitirmez şapkasını alır giderdi der. Chopin cenazesinde hiçbir zaman bu eserinin çalınmasını istemedi. Onun yerine Mozart'ın Requiem'ini dinlettiler."} {"url": "https://sanatkaravani.com/unlu-ressamlarin-eserlerini-kolay-anlama-kilavuzu-i/\" ", "text": "Reddit kullanıcısı DontTacoBoutIt, sanatseverlere büyük kolaylık sağlayacak eğlenceli tespitleriyle karşımızda. Artık bir sanat galerisinde yada müzede ünlü ressamların eserlerini gördüğünüz zaman saklanmanıza gerek kalmayacak ve emin olun bu esprili püf noktaları hayatınızı kurtaracak. Resimde cinsiyet ayırt etmeden büyük popolu insanlar görüyorsanız emin olun ki o bir Rubens eseridir. Resimde yer alan herkesin vücudunda belli tuhaflıklar varsa cevap hiç kuşkusuz Picasso. Eğer resimde hayaller aleminde gezdiğinizi düşünüyor ya da kafanız hafif güzel olmuş hissi yaşıyorsanız Dali'yi yapıştırın gitsin. Resimlerde karanlık arka plana eşlik eden ve yüzlerindeki ifade de işkence veya acı çekiyormuş hissi veren insanlar varsa büyük olasılık karşınıza Titian çıkmıştır. Eğer resimde düzinelerce küçük insan var ve bunlar normal görünüyorsa ilk seçeneğiniz Bruegel olsun. Resimde birçok insan var ve bu insanlar çılgınca şeyler yapıyorsa hiç kuşkusuz Bosch en iyi cevap olacaktır. Resimde kadınlar da dahil herkes Putin'e benziyorsa o bir Van Eyck'dir. Resimdekiler loş bir sokak lambasının altındaki berduşları andırıyorsa bu Rembrandt emin olun. Resimde etrafa serpiştirilmiş birçok minik melek varsa Boucher demeniz yerinde olacaktır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/unlu-ressamlarin-eserlerini-kolay-anlama-kilavuzu-ii/\" ", "text": "DontTacoBoutIt eğlenceli tespitleriyle tekrar karşımızda. Bu sefer Rönesans dönemi ünlü ressamı Michelangelo'dan Neoplastisizm'in kurucusu Mondrian'a uzanacak keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz. Kemerlerinizi bağlayın! Resimdeki herkes, güzel, çıplak ve birbiri üzerine istiflenmiş gibiyse orda bir Michelangelo gördüm sanki demeden geçmeyin. Resimde bir veya birden çok balerin görüyorsanız izlenimcilik akımının kurucusu Edgar Degas'a bir ışık yakın. Eğer resim keskin, koyu renkli, hafif mavilikler içeriyor ve resimdeki insanlar açlıkla boğuşuyormuş hissi veriyorsa cevap kesinlikle El Greco. Resimde tek gördüğünüz tek kaşlı ve hafif bıyıklı bir kadınsa kaçınılmaz son Frida. Resimde hiç bir insan figürü yoksa ve doğa sanki beneklerle anlatılıyor hissi uyandırıyorsa Monet cevabı sizin için biçilmiş kaftan. Işıklı bir ortam ve mutlu parti insanlarının olduğu bir resimle karşı karşıya iseniz büyük olasılıkla bir Renoir tablosuna bakıyorsunuz. Bu sefer resim yine ışıklı fakat mutsuz insanlardan oluşuyorsa Manet sizin için akıllıca bir yanıt olacaktır. Resim arka planı Yüzüklerin Efendisi'nden fırlamış gibiyse ve ortamda tuhaf bir mavi sis bulutu varsa Da Vinci akla gelecek ilk cevap olmalı. Resimde tek gördüğünüz içi rengarenk boyanmış kareler ise saygıyla Mondrian ustaya bir selam çakın."} {"url": "https://sanatkaravani.com/ustinsan-ubermensch-uzerine-nietzsche/\" ", "text": "İçinde yaşadığımız toplum, çoğu zaman kalıpları ve yargılarıyla bizi şekillendirmeye çalışır. Bu şekillendirme aslında doğduğumuz anda başlar. Fakat bizler bunu belli bir eğitim ve yaş seviyesine geldiğimizde hissederiz. Hissettiğimiz anda da toplumdan dolayısıyla insanlardan kaçıp bir şeyler bulmaya çalışırız. Artık arayış çemberine girmişizdir. İstenilen kalıba girmektense arayışı kendimize amaç edinmek artık hayatımızın temeli oluvermiştir. Üstinsan, zihinsel açıdan güçlüdür. Zihin gücümüzü, duygularımızı dizginleyemediğimizde kaybederiz. İnsan, bir üst aşamaya geçmek istiyorsa duygularının karşısında dimdik durabilmelidir. Bazen bu duruş bizi zorlayabilir ancak uzun vadede kendimizi inşa etmemize de yardımcı olacaktır. İnsan kalbini sıkıca tutmalıdır, çünkü o gevşek bırakılırsa kafa da çabuk elden gider. Üstinsan, bağımsızdır. Burada bahsedilen bağımsızlık soyut ve somut şeyleri içerir. Fikirlerden, duygulardan, düşüncelerden, yargılardan, bedenlerden, eşyalardan... Bağımsız olmak, çoğu zaman yalnızlık da getirir insana. Genellikle bu tür insanlar, toplum tarafından anlaşılmazlar. Beni anlamıyorlar. Ben bu kulaklara göre ağız değilim. Ancak üstinsan birileri tarafından anlaşılmayı beklemez. O, zaten kendini anlamıştır. Yalnızlığına kaç dostum! Seni büyük adamların gürültüsünden sersemlemiş, küçüklerin iğneleriyle de delik deşik olmuş görüyorum. Üstinsan, tutkuludur. Tutkuları doğrultusunda ilerler. Ne soyut ne somut hiçbir şeye takılmaz. Sadece ilerler. Sadece bir aptal sürekli taşlara ya da insanlara takılır. İnsanlara takılı kalmak bizi tutkularımızdan da alıkoyabilir. Dünyaya geliş amacını kendini gerçekleştirmek olarak gören bir insan hedeflediği yolda dümdüz ilerlemelidir. Felaketine sebep olabilir, soytarının biri. Tutkularımız, yaşamımızı anlamlı kılan ve her seferinde devam etmemize yardımcı olan şeylerdir. Belki hayatımızda çok güzel şeyler olmayabilir, karanlıktır ancak hayatımıza ışık olabilecek tek kişi de kendimiz olduğunu da unutmamalıyız. İnsan bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır. Üstinsan, yaratıcıdır. Yepyeni değerler yaratır kendine. Zaten var olan ve ona uymayan toplumsal değerlerden kaçmıştır. Kimseden bir şey beklemez ve dolayısıyla yaratıcı olmak zorundadır. Yürümeyi öğrendim, o zamandan beri bırakıyorum kendimi koşmaya. Uçmayı öğrendim, o zamandan beri yerimden kımıldamak için itilmeyi beklemiyorum. Şimdi hafifim, şimdi uçuyorum. Şimdi altımda kendimi görüyorum. Nietzsche, üstinsan kavramıyla evrimden değil bir amaçtan bahseder. Yaşam boyu sürebilecek bir amaçtır bu. Aşılması gereken zorlu bir yolculuktur. Bu yolculukta kadın veya erkek ayrımı yoktur. Sadece insan vardır, o da kendini sürekli aşmaya çalışır. İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış. Not: Nietzsche, üstinsan kavramına en yakın isim olarak Goethe'yi görmüştür."} {"url": "https://sanatkaravani.com/var-olmak-dayanilmaz-bir-agirliktir-kefernahum/\" ", "text": "-Çocuk yapmayı bırakmalarını istiyorum. Henüz 12 yaşındaki Zain'in gözlerinden, doğduğumuz ailenin ve coğrafyanın bir kader olup olmadığını seyirciye sorgulatan Kefernahum, 2018 yılında Nadine Labaki yönetmenliğinde izleyiciyle buluşur. Film, ilk sahnelerinden son sahnelerine kadar içine doğduğumuz dünyada, birey olarak seçimlerimizde ne denli özgür olabileceğimizin altını önemle çizer. Filmde dikkat çeken bir başka unsur ise ana karakter Zain'in, 12 yaşında bir çocuk olarak hayata dair yaklaşımıdır. Henüz birer çocuk olmalarına rağmen kalabalık ailelerinin geçiminde, en etkin rolü Zain ve kardeşleri üstlenirler. Onlara verilen her görevi, küçük bedenlerine karşın tıpkı bir yetişkin gibi büyük bir sükunetle yerine getirirler. Zain, içine doğduğu yoksul ve oldukça kalabalık olan ailesinde ne bir kimliğe ne de bir benliğe sahip olma şansı tanınmamış bir çocuk olarak karşımıza çıkar. Zain, bu kalabalık ve yoksul ailede yalnızca kız kardeşi Sahar ile bir bağ kurabilmiştir. Fakat kız kardeşinin ergenlik çağına girmesiyle yemek karşılığı tıpkı bir eşya gibi ev sahiplerinin gelini olarak aileden zorla gönderilir. Böylece Zain'in zorluklarla dolu dünyasında büyük bir acı ve özlem daha yer edinir. Sahar'ın gidişiyle evi ve ailesi arasındaki tüm bağları koparan küçük çocuk, yine kendi dünyasından çok yakından tanıdığı bir yaşam mücadelesi içinde bulur kendini. Film, bu noktada yalnızca Orta Doğu'daki kentlerin sosyal yaşantısına dair izler taşımakla kalmaz aynı zamanda olması gerekenden çok daha erken yaşta olgunlaşan ve yetişkine dönüşen çocukların duygusal çöküşlerine de dikkat çeker. Çok küçük yaşta yaşamın büyük yüklerini omuzlamakla görevlendirilen Zain ve kardeşlerinin, hayatta kalma mücadelelerini izlerken kendi konforlu koltuklarımızda oturmak bizleri rahatsız eder. Bir çıkış yolu bulabilmek için evinden kaçarak çıktığı yolculukta kaçak bir göçmen kadın olan Rahil ile karşılaşan Zain, yarım bıraktığı abilik görevine, göçmen kadının henüz bebek olan oğlu için geri döner. Bu noktada film izleyicilere; kaçak hayatların yaşadığı kaygı, çaresizlik ve özlem gibi duyguları da oldukça gerçekçi bir perspektifle aktarır. Nitekim bu çaresizliği hisseden yalnızca Rahil değildir. Zain için, Rahil ve küçük oğlu Jonas'ın hayatına dahil olması, yeni sorumlulukları üstlenme zamanı demektir. Yeni küçük ailesinde, öncekine nazaran daha mutlu görünen Zain, derinlerinde kız kardeşinin özlemiyle mücadele etmeye çalışır. Zaman geçtikçe daha da büyüyen bir yara gibi kardeşine duyduğu özlem, bu yaralı ruhu daha da çaresiz hissettirir ve ailesine duyduğu öfke, özlem kadar büyük olur. Rahil ise küçük oğlu için sağlıklı bir yaşam kurmaya çalışan bir anne olarak karşımıza çıkar fakat film boyunca kaçındığı korkunç sondan kurtulamaz ve oturma belgesi olmadığı gerekçesiyle tutuklanır. Film, bundan sonraki sahnelerin merkezine yine Zain'in bir bebekle hayatta kalma mücadelesini koyarak; bizleri bu küçük bedenin, büyük savaşını izlemeye davet eder. Nihayetinde Jonas'ı bırakıp evine dönmek zorunda kalan Zain, kız kardeşinin ölüm haberini alır. Hayata ve ailesine duyduğu öfkenin yanına, kardeşinin acısı da eklenir. Hayata dair tüm umudunu yitiren bu küçük çocuk, kendi adaletini sağlamak için kız kardeşinin ölümüne sebep olan kocasını bıçaklar ve tutuklanır. Mahkeme kürsüsüne, kendini savunmak için çıkan çocuk, işlediği suçun yanı sıra anne ve babasından şikayetçi olduğunu da belirtir. Çünkü daha Sahar'ın ölüm haberini sindiremeden annesinin hamile olduğu haberini alır. Anne baba olmak konusunda dünyadaki en kötü iki örneği teşkil eden ebeveynleri, dünyaya acı çekmesi için bir çocuk daha getireceklerdir. Zain, bu haberle birlikte bir kez daha var olmaktan derin bir acı duyar. Zain ve onun gibi dünyada yer edinemeyen milyonlarca çocuk, sosyolojik etkenler ve doğdukları coğrafya sebebiyle; sefalet, açlık, sevgisizlik vb. gibi büyük acılarla mücadele ederler. Bu sebeple pek çok çocuğun, kendi adaletini daha saldırgan ve intikamcı bir tutumla sağlamaya çalıştığını görürüz. Bu yüzden ıslah evlerinde yüzlerce çocuk, intikam düşüncesinden arındırılmaya çalışılır. Fakat bana kalırsa, Zain'in de şiddetle savunduğu gibi karanlığın giderek daha da büyüdüğü bu dünyada, aile kavramının yeniden gözden geçirilmesi gerekir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/var-olmanin-mutsuzlugu-uzerine-bir-film-sonsuzluk-uzerine/\" ", "text": "Sıradan, günlük yaşamın akışında ilerleyen anların yer aldığı Sonsuzluk Üzerine ; tüm güzelliği, zulmü, ihtişamı ve bayağılığıyla insan hayatının yansıması olan bir film. Var olmanın hüznü üzerine kurulu film gri bir havanın atmosferinde başlar. Birbirinden bağımsız insanların hayatlarındaki anların yansımasıyla varoluşun kırılganlığını üstümüzde hissederiz. Filmin önemli sahnelerinden biri inancını kaybetmiş olan bir papazın yer aldığı sahnelerdir. Rüyasında çarmıha gerileceğini gören papaz, yaşadığı korkulara daha fazla dayanamayıp son çare olarak psikiyatriste gider, fakat orada da aradığı cevapları bulamaz. Kilise de görevini yerine getirmekte zorlanır, anlam arayışında kendini kaybeder. Rüya sahnesinde bazı öğeler dikkat çekicidir. Papaz çarmıhı tıpkı İsa gibi sırtında taşır ve yine İsa'nın çarmıha gerildiği anlarda olduğu gibi aynı sözü söyler: Tanrım beni neden terk ettin. Kendi yalnızlığını İsa'nın bedeniyle özdeşleştirir. filmin genelinde bireylerin yalnızlığı, diyalogsuzluğu dikkat çeker. Yine kafelerde birbirinden bağımsız, diyalogsuz insanların yer alışı kuşkusuz yönetmenin Edward Hopper tablolarından etkilenişini gözler önüne serer. Sahnelerde kullanılan soğuk, gri renkler bireylerin yüzlerine de sirayet eder. Bu kişiler için canlı mı yoksa ölü mü gibi sorular sormaktan kendimizi alamayız. Roy Andersson hemşerisi Bergman gibi yakın ve tek plan çekimlerle kadraja aldığı insan yüzleriyle filmin atmosferini daha da etkileyici kılar. Filmin ilerleyen sahnelerinde, yenilmiş, yıkılmış, kasvetli bir şehrin üzerinde uçan bir çifte odaklanır. Birbirine sarılı şekilde uçan bu iki insanın yüzünde şehrin hüznüne zıt olacak şekilde bir sevinç vardır. Puslu bir şehrin üzerinde tıpkı Chagall'ın tablasu gibi süzülürler. Böylelikle her şeye rağmen yaşamın sonsuzluğuna göndermelerde bulunulur. Sonsuzluk Üzerine her sahnesiyle irdelenmesi gereken bir film. Roy Andersson filme yüklediği hikayeci yapıyla, yarattığı dünyayla ve de zıt hikayelerle oldukça etkileyici bir atmosfer ortaya koyuyor. Böylelikle film, aynı anda hem mutluluk, hem ağıt hem de varoluşun kırılganlığının sonsuz bir hikayesini sunuyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/varolus-yolculugu-irvin-yalom/\" ", "text": "Nietzsche Ağladığında bu cümleye yakışan kitaplardan biri. Yani ciddi anlamda kafa sarsıcı! I. Yalom'un, Nietzsche ve Bruner arasında kurduğu diyaloglardan oluşan, edebiyatı felsefe ve psikoloji ile buluşturan en ünlü eseri diyebiliriz. Yalom bu eserini kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere... diye ithaf etmiştir. Kendimizi, kitabı okurken anlamların bizde ne uyandırdığını ve ne hissettiğimizi bulmaya çalışmakla meşgul etmek, bize o kitabın derinliğini gösterir. Kendisiyle ve hayatla yüzleşmeye gelmiş bir insan, kitabı bir kağıt yığınından çok, bedenine eklenmiş bir uzuv gibi görmeye başlar. Kitabın ana karakterlerinden biri olan Nietzsche, kendini acı hakikatleri söyleyen bir öğretmen, rağbet görmeyen bir kahin olarak tanımlıyor. Nietzsche, yalnızlığı seçmiş, acılarıyla barışmış; onun tek sahip olduğu şey ise valizi ve kitaplarıdır. Geleneksel değerleri ve evlilik gibi kurumları reddetmiştir. Yaşadığı çağın çok ötesinde düşünen bu adama karşılık olarak bugün geldiğimiz noktada, onun gibi düşünen insanların sayısında ciddi bir artış vardır. İnsanlar artık özgürlük adı altında inzivaya çekilmeyi seçiyorlar. Bu sadece bedenen yaşanan bir hadise değil, ruhen de inzivaya çekiliyorlar. Yalnızlığıma yenilip, düşkünlüğümü başkalarına anlatacak olduğum ender zamanlardan sonra, hep kendimden nefret etmişimdir. Bizim de böyle hissettiğimiz zamanlar olmuştur. Yazar bu durumu, güç kavramı ile açıklamıştır. Hiçbir şey her şey demektir! Güçlenmek istiyorsan, önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yalnız yalnızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin. Yazının en başında da bahsettiğimiz yazarın sözüyle tekrar karşılaşıyoruz. İnsan, öncelikle kendiyle dürüst şekilde yüzleşip, kendini en saf haliyle iyi ve kötüsüyle kabullenmeli. Başka insanların onu kabullenmesini, onaylamasını beklememeli. Böylesi sadece kendini kandırmaktır. Sahtedir. Koca bir ömrün içinde bizi birkaç ay veya birkaç yıl götürür bu durum. İnsan, sonra yine üzüntü duvarına toslayacaktır. Onun için öncelikle kendinizden hoşlanın! İnsanın özünde yalnız olduğunu kabullenin. Ancak bu şekilde özgürlüğe yelken açabilirsiniz. Nasıl özgür olunacağını sana ben anlatamam, Mathilde. Senin yolunu ben tasarlayamam, çünkü o zaman senin yolun olmaz. Ama yeterince cesaretin varsa, kendi yolunu kendin bulursun. İnsan kendi yolunu kendisi bulmuyorsa, başkalarının onun hayatında üstünlük kurmasına izin vermiş olur. Aslında hayatımızdaki tüm ilişkilerin temelinde bu hakimiyet çabası vardır. Neredeyse çoğu insan, arzu ve korkuları dışında diğer insanlarla güçlü bir bağ kuramıyor. Çünkü arzu ve korkuların temelinde, hakimiyet fikri vardır. Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki hiçbir şey engellenemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçük bir köprü vardır, o kadar. Ama sen tam bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: Bu köprüyü geçip bana gelir misin? İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın. İnsan ilişkilerinin temelinde, yine insanın özü yatmaktadır. Bu özü de ancak kendimiz keşfedebiliriz. Bütün bu yazılanları, Nietzsche'nin amor fati deyimiyle özetleyebiliriz. Yani, kaderini sev... Bütün işin sırrı bu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/vatanseverlik-bir-hainin-son-siginagidir-stanley-kubrick/\" ", "text": "Bir başyapıt niteliğinde olan Zafer Yolları filmi Stanley Kubrick önderliğinde, Paths of Glory adlı romandan esinlenerek gerçek bir hikayenin üzerine işlenmiştir. 1957 yapımı olan film; 1. Dünya Savaşı sırasında alınması imkansız olan, Alman askerlerinin elinde bulunan Ant Tepesi'ni almak için görevlendirilen Fransız askerlerinin çaresiz bekleyişiyle başlar. Albay Dax: Ne kadar destek Alacağız. General Mireau: Size verecek desteğim yok. Albay Dax: Ben önünde bayrak sallayarak heyecanlandırabileceğiniz bir boğa değilim. Albay Dax: Fransız bayrağına saygısızlık etmem. General Mireau: Vatanseverlik eski bir moda olabilir ama vatansever bir adam dürüst bir insandır. Albay Dax: Herkes böyle düşünmez. Samuel Johnson başka şeyler söyledi. Albay Dax: Vatanseverliğin bir hainin son sığınağı olduğu. Özür dilerim kişisel bir şey kastetmedim. Kubrick, bu filminde daha çok savaşın yarattığı psikolojik duruma değinmiştir. Yakın plan çekimlerle gösterilen asker yüzlerinde, çaresiz ve acı bir ifade vardır. Ne uğruna, kimin uğrana savaştıklarını bilmeden beklerler. Ant Tepesi için savaşılacak gün geldiğinde ise yoğun bombardımana tutulurlar. Bulundukları yerde hareket dahi edemezler. Üzerlerine ölmüş arkadaşlarının bedenleri düşer. Karşı saldırı emri geldiğinde ise reddederler. Yaşanan bu durumu ve planlarının yolunda gitmemesini askerlere mal etmek isteyen General Mireau ve Broulard, askerleri korkaklıkla suçlayarak infaz etme kararı alırlar. Halktan tepki çekmemek için her birlikten kurayla birer asker seçilir. General Bruolard: Disiplini sağlamanın bir yolu vardır; arada sırada bir adam vurmaktır! Kurşuna dizilecekleri gün yaklaştıkça Albay Dax onları kurtarabilme adına askeri mahkemede savunma avukatı olarak yer alır. Ancak dava mahkemeye gelmeden önce karara bağlanmıştır bile. Çaresizce infaz günü beklenir. Albay Dax: İnsanlığımdan utanacağım zamanlardan olmuştur ve bu da onlardan biri. Askerler kurşuna dizilecekleri sabahı beklerken iki general şık davetlerde içkilerini yudumlamaktadır. Sabaha karşı peder askerlerin yanına giderek günah çıkarmalarını söyler. Askerlerden er Ferol ise pedere sorduğu soruyla bütün atmosferi değiştirir. Basın muhabirleri ve subayların hazır bulunduğu toplanma alanında askerler kurşuna dizilerek infaz edilir iki general yemeklerini yerken bu durumdan büyük zevkle bahsederler. General Mireau: Adamlar mükemmel öldüler. Her zaman birinin çıkıp da herkesin tadını kaçırarak bir şey yapma ihtimali vardır. Ama bu sefer her şey yolunda gitti. Filmin sonlarına doğru arkadaşları öldürülen askerler, bir barda ellerinde içkileriyle esir düşen bir Alman kadının sahnelenmesini beklerler. Kadının sahneye çıkmasıyla askerlerin sözlü tacizleri başlar. İştahla sahnedeki kadını seyredip ondan dans etmesini ve şarkı söylemesini isterler. Kadın gözyaşları içerisinde yerel, hüzünlü bir Alman şarkısı söylemeye başlar. Askerler, bir süre sonra fark etmeden şarkıya eşlik ederler. Ve çoğunun gözleri yaşlıdır. Dilini, kültürünü bilmedikleri bir halkın şarkısında bütünleşmiştir herkes. Çıkar sahiplerinin savaşında ölen askerlerin dramı, Kubrick'in yalın anlatımıyla ayrı bir duyguya dönüşmüştür. Kuşkusuz, hem yapım kısmında hem de oyunculuk kısmında yer alan Kirk Douglas'ında etkisi de oldukça büyüktür. Nitekim filmde yaşanan olaylar, 1914 yılında Fransız ordusunda birebir yaşanmıştır. Bu nedenle Zafer Yolları'nın tarihsel önemi büyüktür. Filmin anti-militarist yapısı, ilk zamanlar rahatsız edici bulunmuş ve yasaklanmıştır. Sonraları kültürel ve tarihi bir öneme kavuşan film, koruma altına alınmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/vatansiz-topraksiz-insanlarin-fotografcisi-david-verberckt/\" ", "text": "Yurdundan, topraklarından sürgün edilenlerin fotoğrafçısıdır David Verberckt. Doksanlı yıllarda savaşların sürdüğü ve hala sürmekte olduğu yerlerde insanların kaderlerine tanıklık etti. 2013 yılında ofisini terk ederek çatışmaların sürdüğü bölgelerde yaşamaya başladı. Böylelikle Verberckt'in kendisi de savaşın içerisinde bir mülteci oldu. Sanatçı; göçmenleri, mültecileri Bihari ve Rohingya'nın mevsimlik işçilerini tüm hikayeleriyle fotoğraflarına yansıttı. Bu fotoğrafların arasında dikkat çeken başka görüntüler ise kuşkusuz; azınlık durumuna düşen etnik gruplar, Dağlık Karabağ'ın sessiz sokakları ve Filistin'in yıkılmış evleridir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/vincent-van-goghun-kesik-kulaginin-gizemi/\" ", "text": "Post-empresyonizm akımının en büyük temsilcisi Hollandalı ressam Vincent Van Gogh'un bir cinnet anında kestiği kulağının sırrı tam 128 yıl sonra aralanmışa benziyor. Van Gogh ile ilgili kaleme alınan bir kitap yardımıyla aralanan sır perdesinde Van Gogh'un kesik kulağını gönderdiği genç kadının kimliğinin Gabrielle Berlatier'e ait olduğu belirlenmiş. Kitaptaki ayrıntıları inceleyen araştırmacılar Gabrielle'in kayıtlarına ise bir süre tedavi gördüğü Paris'teki Pasteur Enstitüsü'nden ulaşmışlar. Açıklama yapan Art Newspaper araştırmacısı Martin Bailey: Gabrielle Berlatier ismini bularak sırrın sadece bir kısmını aydınlattık, bundan sonraki adımımız ise Van Gogh ve Berlatier arasındaki ilişkiyi aydınlatmaktır. cümleleriyle Van Gogh'un kesik kulağının sırrının tam tamıyla çözülemediğinin ve çalışmaların devam edeceğini belirtmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/vitaly-butyrinin-siirsel-fotomontajlari/\" ", "text": "Litvanya fotoğrafçısı Vitaly Butyrin, dünyanın önde gelen bilim kurgu fotoğrafçılarından biri. Eserlerindeki gerçek imgeleri grafiksel imajlarla değiştirerek sürreal bir yapıya dönüştürüyor. Görüntünün kesintisiz bir baskıya dönüştürülmesini sağlamak için kompozit bir fotoğraf oluşturuyor. Vitaly Butyrin'e göre fotoğraf gerçekliği düzeltir, fotoğraf görüntüsü bir zamanlar fiziksel olarak mevcut olduğu gibi bir nesnenin veya durumun güçlü bir şekilde benzer bir kopyasıdır. Bu, fotoğrafın mevcut bir gerçekliğe atıfta bulunduğu ve temsil edilen referans hakkında gerçekçi bir görüş vermesi gerektiği anlamına gelir. Roland Barthes'e göre bir ressam istediği her şeyi boyayabilirken, bir fotoğrafçı orada ne olduğunu tasvir etmelidir. Butyrin'in fotoğrafları sadece kameranın merceği tarafından değil, aynı zamanda düşüncesi ve hissi ile de yaratılır. Sanki bir yaşam penceresinden bakıyormuşuz gibi, bir fotoğraf aracılığıyla yüzeyi göz ardı etme eğilimindeyiz. Ancak Butyrin'in baskılarına bakarken, sadece gerçeklikle değil, sanatçının kendisi ve iç dünyasıyla da iletişim kuruyoruz. Fotoğrafçı şeffaf bir ortamla çalışırken, hala kendi konseptini görüntü çerçevesinde kullanmakta ve göstermekte özgürdür. Böylece fotoğrafların içeriğini yabancılaştırır ve izleyicinin kafasını karıştırır. Butyrin gerçeğe nesnel bir yaklaşımla, temsil edilemeyen bir fantezi dünyasını yeniden yaratır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/vivaldinin-dort-mevsimi/\" ", "text": "Dört Mevsim' konçertosu, Antonio Vivaldi'nin en ünlü eseri! Konser salonlarının dışında, onu Tin Cup, Spy Game, A View to Kill, What Lies Beneath, White Chicks, Saved!, Pacific Heights, ve The Other Sister gibi yapımlarda da duymuşsunuzdur. Bunlar yalnızca örneklerden birkaçı. HP'nin televizyon reklamlarında da duymuşsunuzdur. Düğün törenlerinde de mutlaka duymuşsunuzdur. Durup dinlemediğinizde pek farkında olmuyorsunuz ortamdaki müziklerin. 'Dört Mevsim'e kulağımız o kadar alışmıştır ki artık onu ayırt edemiyoruzdur bile. İtalyan ressam Marco Ricci'nin manzara resimlerinden esinlenen Vivaldi, 1720 ve 1723 yılları arasında besteledi ve 1725 yılında, Amsterdam'da 'Il cimento dell'armonia e dell'inventione' adını verdiği on iki konserde sahneledi. Dört Mevsim, her biri 'hızlı-yavaş-hızlı' şeklinde bir tempoyla ilerleyen ve hepsi ayrı formlarda olan, dört konçertodan oluşur. . Her konçertoya ortamı ve olayları anlatan on dört mısralık bir sone eşlik eder. Vivaldi mevsimlere özgü olayları, örneğin rüzgarın uğultusunu, yağmurun sesini, kuru yaprakların düşüşünü ve kuşların ötüşünü müzikle adeta resimlemiş, bu nedenle Dört Mevsim ünlü İtalyan ressam Boticelli'nin tablolarındaki renklerin müziğe yansıması olarak yorumlamıştır. Yayımından bu yana, müzikologlar Vivaldi'nin 'Dört Mevsim'inin, barok dönem boyunca yazılmış en cesur program müziği arasında yer aldığını düşünür. Program müziği, barok döneminde tipik olarak kullanılan bir teknik değildi, bu yüzden Vivaldi'nin bu çalışması oldukça eşsiz görülmüştür. Konçertoların her birini dinledikçe, Vivaldi'nin işinin genel kalitesini ve dengesini kaybetmeden her sonatı ne kadar doğru bir şekilde canlandırdığını görünce şaşırıyorsunuz zaten. Bahar geldi ve kuşlar mutlu. Baharı şarkı ile selamlıyorlar. Akarsular, zephyrs'in nazik nefesinin getirdiği bir esintiyle akıyor. Ayrıca bir derenin şırıltısı, meltem esintisi ve rüzgarın sesi duyuluyor. Bu tempolu ve coşkulu açılış teması ruhumuzu okşuyor. İkinci bölümde yaylılar eşliğinde solo keman, bir çobanla köpeğinin ağaçların altında uyuklamasına atıfta bulunuyor. Üçüncü bölümde ise sakin bir pastoral dans tınısı var. İkinci konçerto da Yaz, zaman zaman fırtına ve yağmurların görüldüğü, boğucu sıcaklıkta olan bir mevsim olarak tasvir ediliyor. İlk bölümde güneşin kavurucu sıcağından yanmış insanlar, hayvanlar ve ağaçlar anlatılıyor. Ardından orkestra; kuşların şarkılarını, rüzgarın sesini ve yaklaşan bir fırtınanın uğultusunu seslendiriyor. İkinci bölümde, uykulu bir küçük çobanın, çakan şimşekler ve sinekler nedeniyle uyuyamaması canlandırılıyor. Son bölümde ise, fırtınanın ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ekinleri yerlere yatırmasının sesi duyuluyor. Bu kısım, Sonbahar hasadın toplanmasını kutlayan köylülerin dansı ile başlıyor. İkinci bölümde köylülerin içkinin etkisiyle birer birer uykuya dalışı canlandırılıyor. Son bölüm de ise bir av anlatılıyor. Solo keman korkmuş av hayvanlarının çığlıklarını seslendiriyor. Kışın ilk bölümünde; rüzgarlı, karlı ve soğuk hava resmediliyor. Solo keman rüzgarı, yaylı çalgılar ise titreyen ve ısınmak için ayaklarını yere vuran insanları anlatıyor. İkinci bölümde ise bir ateşin başında toplanmış köylülerin rahatlaması, huzur ve dinginliğe kavuşmaları canlandırılıyor. Vivaldi'nin 'Dört Mevsim'i özellikle Fransızlara hitap etti. King Louis XV, 'İlkbahar' ı çok sevdi ve onu dinlemek istediği her an Vivaldi'den talep etti. Çalmasını istedi. IMDb'ye göre, Vivaldi'nin 'Dört Mevsimi'ni bir şekilde kullanan en az 100 farklı film ve televizyon dizisi var."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalin-bir-dunyanin-kapilarini-aralayan-sanatci-pepi-merisio/\" ", "text": "İtalyan halkını, kırsal yaşamını ve katolik dünyasını yansıtan Pepi Merisio, gerçek yaşamı tasvir ettiği kadar kentsel ve mimari öğelere de odaklanarak disiplinlerarası bir dil oluşturdu. Rönesans resimlerinden oldukça etkilenen sanatçı, çektiği fotoğrafları Ortaçağ'dan günümüze uzanan bir hikayeye dönüştürdü. II. Dünya Savaş'ı sonrası yaşanan umutsuzluk, ekonomik buhran ve dönemin siyasi olayları Pepi Merisio'yu kırsal yaşama döndürdü. Köylü halkın yaşam mücadelesi onu derinden etkiledi. Yazar Pierro Bargellini ve şair Manzoni'nin eserleriyle yakından ilgilenen sanatçı, etkilendiği dizelerin büyüsüyle kırsal yaşamın tüm geleneklerini araştırma altına aldı. Pepi Meriso'nun fotoğrafları tıpkı Manzoni'nin dizeleri gibi kişiyi etkisi altına alır. Onun yarattığı dünya geleneksel yapının gizemini açığa çıkarırken, kentsel yaşamın girdabından uzak yalın, gerçekçi bir dünyanın kapılarını aralar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalniz-huznu-vardir-kalbi-olanin-ilhami-cicek/\" ", "text": "-tarihsel bir kenttir- İlhami Çiçek, dahil olduğu edebiyat dünyasında kendine yer edinememiş bir şairdir. Onun yer edinememesinin temelini; ayrıksılığı, kendine has yabancılığı oluşturur. Nitekim çoğu kişi İkinci Yeni kuşağının içerisinde yer aldığını bilmez. Bir taraf onu İslamcı-Sağcı olarak nitelendirir. Bir taraf da bireyin hüznünü işleyen yalnız bir adam olarak anlatır. Genç yaşında intihar edişi, tıpkı zamanında Nilgün Marmara'ya yapıldığı gibi dışlanmasına neden olur. Şiirleri her ne kadar bireyci bulunsa da; Kendine özgü muhalif tavrıyla, dönemin sorunlarını imgesel bir dil ile anlattı. Yetmişli yıllarda yaşayan çoğu kişi gibi siyasal sancıları derinden yaşadı. Bu nedenledir ki onun şiirine sinen yalnızlık ve yabancılaşma, toplumun yaşadığı çıkmazın yansımasıdır. -de bana bu esrime İlhami Çiçek'in şiirlerine sinen hüzün, kentleşmenin, o kentleşme ile birlikte gelen dışarıda kalmanın yarattığı yıkımın tezahürüdür. Erzurum'dan Kırıkkale'ye oradan İstanbul'a ve İstanbul'dan Tokat'a gidiş-gelişleri, hiçbir şehirde yer edinemeyişi; modern yapılanmaya karşı-postmodern bir tavır geliştirmesine neden olmuştur. Şairin dizelerinde hissedilen postmodern tavır kadar; şiirlerine sinen güçlü halk geleneği de gözden kaçmaz. Erzurum'da bulunduğu yıllarda aşıkların atışmalarını dinlemesi, Halk Edebiyati üzerine çalışmalar ve Faruk Nafız'dan okumalar yapması onun şiirinin gelişip, köktenci bir yapıya bürünmesini sağlamıştır. kına yakmaz gelinler ellerine ağıt yakarlar. İlhami Çiçek'in felsefini ortaya koyduğu, imgelerini yalın bir gerçeklikle sunduğu şiir dizesi, Satranç Dersleri'dir. Yaşam karşısında ilerleyen bozuk düzenin girdabında, oyununu oynamaya çalışan bireyin yenilgisi, şiirinde güçlü bir kurgu oluşturur. Şairin kendi özünü şiirde var etmesi, benliğinin tüm sanrılardan sıyrılmasını sağlar. Kendi deyimiyle şiirin işlevi: İbrahim'in yaptığını yapmak; öz'ü örten her şeyi kırmak yani. İlhami Çiçek ayrıksı tavrıyla, devrin sancılarını, baskılarını; en önemlisi yabancılaşan bireyin trajedisini kendi özgüllüğü içerisinde verdi. Belki de nice dizeler yazacaktı, ancak yaşadığı çağın acılarını kendi benliğinde taşıması ağır bir yük haline gelmişti ve Nilgün Marmara'nın penceresinden baktığı dünyadan; aynı hislerle kendini bırakıp pencereyi kapadı...."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalniz-olmaya-dayanamayan-insan-olumle-yuz-yuzedir-tarkovsky/\" ", "text": "Varoluşun girdabında bireyin kendini Kurban ettiği ve Nietzsche'nin Bengi Dönüş'üne selam eden bir Tarkovsky Filmi Kurban. Bach melodileriyle başlayan film, Leonardo da Vinci'nin Kralların Tapınışı adlı tablosunun ayrıntılı biçimde verilmesiyle mistik bir şölene dönüşür. Tarkovsky, Leonardo da Vinci'nin ve Bach'ın dünyayı sanki ilk kez her türlü deneyimin yükünden kurmuşçasına ellerinden gelen azami titizlikle onu yeniden üretmeye çalıştıklarını ve bakışlarının yabancılarınkiyle kıyaslanmayacağını savunur. Filmin ilk kısımlarında kamera tablodaki diz çökmüş kral, Bakire Meryem ve çocuk İsa üzerinde dolaşırken; arka planda yer alan ağacın gövdesinden yukarıya doğru ağır ağır ilerler. Tarkovsky buradaki ağaç üzerinden, doğaya yüklediği mistik duyguları bir kez daha açığa çıkarır. Alexander ve oğlunun ağaç dikme sahnesi de, bu durumu güçlü kılar. Çehov'un karakterlerinde rastladığımız; hüzünlü, karamsar, kendi içsel sanrılarıyla boğuşan karakterler Kurban filminde de karşımıza çıkar. Her şeyden, herkesten uzaklaşmış Alexander kendi dünyasının çıkmazında kaybolmuştur. Sığındığı tek kişi ise küçük adam diye adlandırdığı oğludur. Nitekim da Vinci'nin tablosunun kullanımı da bu düsturda kullanılmış olabilir. Tablodaki küçük İsa; sığınılan, kurtarıcı olan kişidir, ancak aynı zamanda kurban edilendir, acı çekendir. Tek farklılık ise, acı çeken ve kendini kurban eden kişinin Alexander olmasıdır. Tarkovksy'nin özellikle Solaris'inde işlenen teknoloji ve güç ilişkisi, Kurban'da da farklı diyaloglar eşliğinde yer bulur. Nitekim evde televizyon karşısında oturan aile bireyleri, nükleer bir savaşın eşiğinde olduklarını öğrenirler. Karakterler içerisinde yaşanan trajik atmosfer, görsel- işitsel unsurlarla daha da güçlendirilir. Uçak sesleri, şiddetli rüzgar, yere düşen eşyalar... Filmin çekildiği yıllarda Çernobil'in etkilerinin hala yaşandığı düşünüldüğünde, Tarkovsky'nin bir gönderme de bulunulduğu düşünülebilir. Film boyunca Tarkovski'nin görsel öğeleri yine muazzam bir atmosfer yaratır. Rüzgar uğultuları, terk edilmiş evler, boş sokaklar, uçuşan kağıtlar... Kahve-gri- mavi renklerle ilerleyen sekanslarda, geçmişin sanrıları tüm benliği ele geçirir. Alexander'ın kendi kurban etmek için gittiği Maria'nın evinde ailesinden bahsedip, gözyaşlarına boğulması Tarkovsky'deki aile ve ülke özlemini açığa çıkarır. Filmdeki renk geçişleriyle; insanın yalnızlığı ve dünyadaki kaos bir kez daha yansıtılır. Stalker'deki sulu, çamurlu sahneler, çamurun arasından çıkan paralar; arkaik bir zamanın temsilinde Kurban'da tekrar vuku bulur. Gaston Bachelard'ın deyimiyle: Suya meyleden varlık, başı dönen bir varlıktır. Ölüp ölüp dirilir her an. Yönetmenin çoğu filminde kullandığı ayna, düşsel gerçekliğin simgesi olarak Kurban'da önemli rol oynar. Yine Bachelard'a dönersek rüya hayatı, kendiliğinden uyum gösteren bir takım rüya aletleri ile ayan beyan ortadadır. Ona göre aynalar; fazlasıyla uygar fazlasıyla el altında hazır, fazlasıyla geometrik nesnelerdir. Rüya hayatın en üst derecedeki ontolojik yoğunluğudur. Filmin sonuna doğru Alexander her şeyi kurtarma adına evini ateşe verir ve sonsuz sessizliğine gömülür. Nostalghia'da kendini insanlık adına kurban eden Domenico gibi Alexander'da kendini Kurban eder. Filmin başında Alexander'ın Otto ile girdiği diyalogdaki Nietzsche, Zerdüşt ve cüce göndermeleri bir metafor olarak evin yangınına da yansır. Ayna filminde Arseni Tarkovsky'nin şiirin alıntılandığı bölümde geçen: Evde yaşa ki yıkılmasın sözü, bu sahnede; evi yak ki yaşayasın, tüm insanlık yaşasın mitine dönüşür. Her ne kadar büyüleyici ve ürkütücü bir sahne karşımızda dursa da, yanan evin içerisinde çalan telefon dramatik sahneyi ortadan kaldırarak, seyirciye bu düşten uyanması gerektiğini söyler. Bu sahnedeki bir diğer ayrıntı da, Andrew Wyeth'in Christina's World adlı tablosunun yansımasıdır. Bu yansımlar Tarkovsky'nin diğer filmlerinde de karşımıza çıkar. Hatta bu Kurban için empresyonist bir yapıda ilerlediği söylenilebilinir. Tarkovsk'nin filmi çektiği sırada kanser olduğunu öğrenmesi, filmi oğluna adaması; onun yiten hayatına rağmen, tüm insanlığa umudu yad etmesi olarak okunmalıdır. Filmin ilk sekanslarında konuşmayan küçük adamın, filmin son kısmında diktikleri ağacın altında uzanıp, gökyüzüne bakıp: Başlangıçta söz vardı. Neden baba? diye sorması, her şeye rağmen devam eden hayatın, yitirilmemesi gereken bir umudun tezahürüdür."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalnizligi-fotografa-donusturen-sanatci-kyle-thompson/\" ", "text": "Kyle Thompson, hayat boyu kaygıya boğulmuş bir insanın sığındığı yer olarak görüyor fotoğrafçılığı. Bir çeşit terapi olarak gördüğü fotoğraf sanatına 19 yaşında başlayan Thompson, fotoğraflarında başkalarına yer vermeyi pek sevmiyor. Kavramları yeniden yaratmak için gerçeküstü bir dünyanın kapılarını aralıyor Thompson. Çalışmalarında çoğunlukla; terk edilmiş evleri, ormanlık alanları görürüz. Hatta kendisini ateşe verdiği bozkır alanlarda oldukça dikkat çekicidir. Sanatçı ayrıca sürreal etkiyi arttırmak için; su, duman, ışık efektleri kullanır. Fotoğraflarda ise; ipler, balonlar, aynalar, gemiler, eski televizyonlar karşımıza çıkar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalnizligin-resmi-edward-hopper/\" ", "text": "1882 ile 1967 yılları arasında yaşayan Amerikalı ressam Edward Hopper, özellikle birey yalnızlığını ele alan resimleriyle tanındı. Daha çok kadınların iç dünyasını yansıttığı eserlerinde kullandığı açık koyu renk zıtlıkları resme ayrı bir gerçeklik getirdi. Belki de bu yüzdendir ki realist ressam olarak anıldı. New York Sanat ve Tasarım Enstitüsü'nde resim eğitim alan Hopper, eğitimini tamamladıktan sonra, Avrupa'ya Paris merkezli üç ziyarette bulundu. Bu ziyaretlerin amacı, orada ortaya çıkan yeni sanat akımları üzerine çalışmaktı. Fakat, kübist hareketi taklit eden pek çok çağdaşının aksine, idealizmden ve gerçekçi ressamların çalışmalarından etkilendi. Yaşamını ticari illüstratör olarak kazandı. Resimde ancak 1920'li yıllarda başarıya ulaşmayı başardı. Çalışmalarında yalın mekanlar, resmin ortasında sizinle hiçbir etkileşimde bulunmadan kendi dünyasında tek başına var olan bir insan, ağaç ya da bir ev göze çarpar. Erken dönem çalışmalarına bakıldığında, gerçekçilerin renk ve şekle yaptıkları vurgunun benzerlerine rastlanabilir. New England'ın başlıca temaları olan deniz manzarası ve gemilerden uzak duran Hopper, artık moda olmamasına rağmen Viktoryen mimariye büyük ilgi duyuyordu. Boston Güzel Sanatlar Müzesi küratörü Carol Troyen ressam hakkında :Ufak kuleli ya da kuleli, verandalı, mansart çatılı, harika gölgelerle süslenmiş evlerden çok hoşlanıyordu. Her zaman, çizmeyi en çok sevdiği şeyin bir eve vuran güneş olduğunu söylerdi diye bahsetmiştir. Hopper çalışmalarında genellikle boş alanları kullanır. Boş bir kır yolunun kıyısındaki benzin istasyonu ve gökyüzünün doğal ışıkları ile benzin istasyonundan gelen yapay ışığın kesişmesi tarzına örnek olarak verilebilir. Hopper'ın pek çok çalışmasında insanoğlunun çevreyle olan keskin ilişkisi işlenir. Tıpkı filmlerdeki ya da oyunlardaki sessiz sahneler gibi, Hopper'ın resimlerindeki karakterler de bir sahnenin öncesinde ya da sonrasında resmedilmiş gibidirler. Edwar Hopper, 1924 yılında ressam Josephine 'Jo' Nivison ile evlendi. Josephine eşi Hopper için uzunca bir süre modellik yaptı. Hopper, 1925'te, sanatsal olgunluğunu işaret eden House by the Railroad isimli resmini çizdi. Bu resim aynı zamanda, sanatçının boş kent ve kır manzaralarında sert çizgiler ve geniş şekiller kullandığı, olağandışı ışıklandırmalar ile konu ettiği objelerin yalnız havalarını vurguladığı serisinin başlangıcı oldu. Ressam, çoğunlukla Amerikan yaşamının ortak özelliklerini kendine konu edindi. Bunlar arasında benzin istasyonları, oteller, demiryolları, boş sokaklar ve onların sakin havası sayılabilir. Sanatçının en bilinen eserlerinden biri olan Nighthawks'ta bütün gece açık olan Amerikan tarzı ufak bir restoranda bar tezgahında oturan müşterileri resmetti. Restoranın göz kamaştırıcı ışığı, mekanı, dışarıda hüküm süren gecenin karanlığından ayırır ve resmin ince duygusunu ve havasını arttırır. Eser sınırlama ve izolasyon unsurlarını vurgular. Walter Wells ismindeki eleştirmen resimde Ernest Hemingway'in A Clean, Well-Lighted Place isimli öyküsünün etkilerini gördüğünü söyledi ve Hem resim hem de hikaye, tanrısız ya da manevi avuntusuz bir dünyada, en büyük geceye karşı duran bir mabedi temsil ediyor. diye ekledi. 1980'de Edward Hopper: Sanat ve Ressam isimli sergi Whitney Museum of Art'ta açıldı ve sergi Londra, Düsseldorf, Amsterdam, Chicago ve San Francisco'yu ziyaret etti. Bu sergiyle ilk defa, Hopper'ın yağlı boya tabloları ile kağıt üzerine çizimleri birlikte gösterildi. Aynı zamanda bu sergi ressamın Avrupa'da popüler olmasını ve dünyaca tanınmasını tetikledi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalnizlik-coklukta-gizlidir-dave-heath/\" ", "text": "Dünyayı öğrenmenin başka bir yolu da fotoğrafçılıktır diyen Dave Heath, büyüdüğü Yahudi yetimhanelerinin yarattığı etkiyle fotoğrafa yöneldi. Yaşadığı trajik olayların atmosferinde, reddedilme ve yalnızlaşma temaları üzerine odaklanan sanatçı; 1957 yılında Eugene Smith'le çalışarak fotoğraf tekniğini oldukça geliştirdi ve fotoğraflarını dramatik ikonlara dönüştürdü. Dave Heath oluşturduğu fotoğraflarda; reddedilmenin, yabancılaşmanın, iletişimsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyanın yansımalarını gözler önüne serilir. Çokluk-yalnızlık, Heath'un yirminci yüzyıl fotoğrafçılığında, bir imgenin çokça ötesindedir. Bireyler arasındaki iletişimsizlik bütün atmosferi içine alırken, yüzler ifadesiz; gözler üzüntü, belirsizlik, yalnızlık ve korku ile doludur. Daha kapalı gölgeler içeren kontrastlı baskıları tercih eden sanatçının eserleri, melankolik bir tavır ile özdeşleşir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yalnizlik-varolussaldir-peyami-safa/\" ", "text": "Şu aralar yalnızlıktan dem vuran pek çok tanıdığım var. Sanki eskiden bu daha azdı. Giderek yalnızlaşıyor muyuz Yalnızlık hem insanın bir başına kalması şeklinde hem de kalabalıklar içinde yalnız hissetmesi boyutuyla karşımıza çıkıyor. Özellikle ikinci türdeki yalnızlık bu dönemde adını daha fazla duyuruyor. Yalnızlık duygusun edebiyatta da çok yer verilmiştir. Yalnızlık üzerine makaleler ve kitaplar pek çok şekilde yazıldı çizildi. Bu konuda yazarların uzlaştığı şey ise; yalnızlığın insana özgü olduğu ve varoluşsal soyut bir boyut olduğu. Benim yalnızlık hakkında dikkatimi çeken bir eser vardı. Peyami Safa'nın Yalnızız adlı eseri. İşte. Buyurunuz. Ferhat Bey, Samim Bey, cemiyet bey, ahlak bey, namus bey, buyurunuz yazıyorum işte: İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım. Bu eserdeki başkarakter Samim'dir. Yazarın kendi ruhunu da yansıttığı bir karakterdir Samim. Sürekli düşünen ve düşündüklerini kendi iç dünyasında yaşayan biri. Samim'in kendi kendine yarattığı bir ütopik dünyası vardır. Adı ise; Simeranya. Bu ütopik dünyada meselelerini ele alır ve çözerdi. İşte Samim burada analiz yeteneğini konuştururdu. Kaçımızın böyle bir dünyası vardır ki? Meselelerin içinden sıyrılıp onlara dışarıdan bir göz olarak bakmak ve alt nedenlerini görüp, analiz etmek belki de sorunlarımızın çözümünde bize iyi bir yol olabilir. En çok düşündüğümüz kelimeyi en az kullanmaya bizi mecbur eden gururumuzu aldatmak için, sevmek fiiline sözden başka ifade şekilleri ararız. Mesela dün, o, masadaki yerlerimizi değiştirmemizi istedi. Öteki masada oturan güzel kadının tam karşıma düşmesine tahammül etmediğini hissettirmişti. Bense, onun bir aralık başının ağrısını geçirmek için aspirin almaya garsonu yollamak mümkün olduğu halde, eczaneye bizzat gidip geldim. Bu kitap derin bir şekilde okunmalıdır. Sindire sindire. Safa kitabında, düşersen orada kalma diyor. Ayağa kalk ve devam et. Sen yine içten içe yasını tut ama orada kalma. Sabret. Yarattığın ütopik dünyanda gezin. Farklı açılardan bak ve analiz et. Sonuç olarak da meseleyi idrak et. Hayat da böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o anlarda. Menfi, miskin, aciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Her yazarın yalnızlığa bakış açısı farklı. Acaba sizin yalnızlığınız hangi yazarın kaleminden aktı gitti? Bunu keşfet için okumak lazım. Ayrıca her dönemin, her edebiyat türünün ele aldığı yalnızlık boyutu da farklı. Yalnızlık belki de bizim saklandığımız bir sığınak. Genelde yalnızlığın konuşulmasından hoşnut olmayız. O bir durumdur ve bize özeldir. Bir de sandığımızdan da fazladır yalnız sayısı. Kalabalıklar içinde yalnız olanları da katarsak. Varoluşumuzdur yalnızlık. Orada hiçbir şeye bağlı değilizdir. Sonsuzluk gibidir. Okuyunca insanı iyi hissettiren bir yazı olmuş, kaleminize sağlık."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yasama-istegi-uzerine-matt-haig/\" ", "text": "Elbette yaşamak herkes için farklı anlamlar taşıyan bir eylem olsa da hepimizin en temelde arzuladığı şey, ait hissettiği yaşamı bulmak değil midir? Bugün, Matt Haig tarafından kaleme alınan Gece Yarısı Kütüphanesi isimli eserde ana karakter Nora üzerinden seçimlerin hayatımızda ne kadar hayati bir rol oynayabileceğini açıklamaya çalışacağım. Nora Seed, tam olarak bu durumda hissettiğimiz kaos ve çıkmazı yansıtan bir karakter. Başkalarını memnun etme çabasıyla geçen pişmanlıklarla dolu yaşantısına son verdiği gece, gözlerini açtığı Gece Yarısı Kütüphanesi yalnızca Nora için değil bizler için de yeniden uyanış ve olaylara farklı pencerelerden yaklaştığımızda olabilecek alternatifleri görebilmemiz için bir fırsat sunar. Kütüphane, sonsuz sayıda kitaptan oluşan bir zihinsel yaratımdır. Nora, yaşamla ölüm arasındaki mücadelesinde bu kütüphanede, yani zihninde kütüphane olarak kurguladığı arafta, bizleri de yaşamı anlamlandırmaya davet eder. Kütüphane rehberi Bayan Elm aracılığıyla kütüphanede bulunma amacını öğrenen Nora için ölüm dışındaki her şey oldukça anlamsızdır. Burada bulunan sonsuz sayıdaki kitabın aslında yaşayabileceği potansiyel hayatlar olduğunu öğrendikten sonra merakına yenik düşerek farklı dünyalara yolculuk etmeye başlar. Bu dünyalar Nora'nın seçimleri sonucu meydana gelen olaylar ve durumlardan oluşmuştur. Fakat, yaşamın anlamını keşfederken bazen bizim için iyi ya da kötü olacağından emin olduğumuz şeyler bizi şaşırtabilir ve beklentimizi karşılamayabilir. Nora da kitap boyunca seçimi sonucunda nasıl biri olacağını merak ettiği tüm yaşamları deneyimler. Bu deneyim süreci boyunca hayatın, ilişkilerin ve yaşamanın anlamına dair yeni şeyler keşfeder. Bu keşif sırasında farkına vardığı en önemli şey ise yaşamayı ne kadar çok istediğidir. Bazı seçimleri ona büyük acılar verirken; bazı seçimlerinde ait olduğu hayatı bulduğu yanılgısına düşer. Nora, yukarıda bahsedilen yönüyle kitap boyunca yalnızca kendi iç dünyasında değil bizlerin de iç dünyasında bir yolculuğa çıkmamıza sebep olur. Pişmanlıklarımız, yarım kalan hayallerimiz ve farklı tercihlerin bizi nereye götürebileceği sorusu kitabın sonunda bizi tek bir sonuca götürür. Yaşadığımız, nefes aldığımız sürece her zaman bir umut vardır ve sonucu ne olursa olsun önemli olan çıkılan yolda deneyimlediklerimizdir. Çünkü olumlu ya da olumsuz yaşadığımız her durum, atacağımız sonraki adımlar için aslında birer fırsattır. Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme! Çünkü orası kaderinin değişeceği yerdir. Vazgeçme noktasına geldiğinizde derin bir nefes alın ve yaşamın içine sakladığınız umut dallarına tutunun. Unutmayın, hayat sürprizlerle doludur ve siz bitti demeden bu hikaye bitmeyecektir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yasamak-yeterince-zor-olmekse-buyuk-is-john-fante/\" ", "text": "Okuduğumuz kitaplar içerisinde bize hayatın kendisini anlatan bir kitaba rastladığımızda, işte o bizim başucu kitabımız oluverir. Adeta kutsal bir varlık bulmuş gibi seviniriz. O kitapta, duymak istediklerimiz ve hayata dair aradıklarımız, tüm gerçekliğiyle anlatılmıştır. Yani bir nevi bizden bir parçadır. Artık yalnızlığımızı paylaşan yeni ortağımızı bulmuşuzdur. Bir gün Bukowski, Los Angeles Halk Kütüphanesi'nde kendine uygun bir kitap arar. Kütüphanede her türlü kitap vardır ancak hiç biri onun istediği tarzda değildir. İster ki hayatın gerçeklerini ve sokakları tüm çıplaklığı ile anlatan bir kitapla karşılaşsın. İlerleyen günlerde aramalarına devam eder ve tam da istediği gibi bir kitaba rastlar. İsmi Toza Sor, yazarı ise John Fante dir. Bukowski, kitabı okumak için kütüphaneden ödünç alır. Fante'nin anlatım tarzı ve hayata bakışı onu derinden etkilemiştir. Hatta Bukowski Fante için Benim Tanrım ifadesini kullanmıştır. Fante, babası duvar ustası olan İtalyan kökenli Amerikalı bir yazardır. Amerika'da büyük buhranın yaşandığı 1929 yıllarında, babasının kendilerini terk etmesiyle beraber bir balık fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Arta kalan zamanlarında da hikayeler yazmaktadır. Amerikan kapitalizminin, büyük bunalım yıllarını ve yoksulluğunu iliklerine kadar yaşamıştır. En tanınan eseri ise Bukowski'nin de favorisi olan Toza Sor dur. Eserinde, büyük bir yazar olmak isteyen Arturo Bandini'yi anlatır. Bandini; gururlu, kırılgan, tatlı sert bir tarafı olan, yoksulluk içinde yaşayan ve aynı zamanda yazar olma aşkıyla yanıp tutuşan genç bir adamdır. Saplantılı ve platonik olarak, Camilla isimli garson bir kıza aşıktır. Ancak Camilla da bir başkasından hoşlanmaktadır. Konuş benimle. Bir kez olsun bana doğru bak, bu tarafa, seni seyrettiğim yere. Bandini, bizden biridir, içimizden. Söyleyemediklerimizden, hissettiklerimizden ve yaşadıklarımızdan tanıdığımız biridir. İçgüdüsel olanın peşinden gitme arzusu ile toplumsal mecburiyet ve ekonomik zorlukların ağırlığını taşıyan biridir. Hayata dair hayal kırıklıkları olsa da içinde bitmek bilmeyen bir arzuyu da barındırmaktadır. Hassasiyet gerektiren önemli bir sorunla karşı karşıyaydım. Sorunu ışıkları söndürüp yatağa girerek hallettim. Bandini; Tanrı ile olan savaşı, insan ilişkilerinde girdiği mücadele, aile baskısı, kibri, egosu, savurganlığı ve aşık hali ile tam bir insandır. Ağzımızdan çıkan sözlerle yüreğimizden gelen seslerin çatışmasının bir örneğidir. İnsan, yalnız olarak geçirdiği zor zamanlarında her şeyi sorgularken bulmaz mı kendini? Hatta bazen Tanrı'yı bile sorgulayabilir. Bu yaşananlar neden onun başına gelmiştir diye düşünür. Hayaller ve realist yaşam mutlaka çatışır. Çoğu insanın umutları vardır, bazıları haksızlığa da uğrar ama buna rağmen hayatta kalma mücadelesi de bir yandan devam eder. Bu mücadele içerisinde Bandini de yazmaktan asla vazgeçmemiştir. Çünkü yalnızdır ve büyük bir yazar olma hayaline sıkıca tutunmuştur. ... sanatın için nelere katlanıyorsun! Sürünerek geçiriyorsun günlerini, açlıktan nefesi kokan bir dahi, kutsal çağrıya sadık. Ne kadar cesursun! Banini, aşık olduğu Camilla'nın ilgisini çekmek için farklı şeyler dener. Ancak bir türlü bu ilgisine karşılık bulamaz. Zamanla Camilla, kendisine gösterilen bu ilgiden hoşlanmaya başlar. Bir süre birlikte güzel zamanlar geçirseler de bazı hikayelerin kaderinden olsa gerek bu aşk da yarım kalır. Hayatta yarım kalan her ne varsa, insana başta acı verir ancak bir taraftan da bu acı insanı pişirir, olgunlaştırır. Geriye buruk bir gülümsemeyle dönüp bakılan anılar kalır. Dünya bir hayal gibiydi, şeffaf bir düzlemdi ve üstündeki herkes kısa bir süre için oradaydılar, hepimiz kısa bir süre için vardık. Sonra başka bir yere gidecektik; hayatta değildik aslında, hayatta olmaya çok yaklaşıyor ama olamıyorduk. Arturo Bandini karakteri, John Fante'nin bir yansımasıdır. Fante'nin hayatından esintiler taşıması, eserinin çok beğenilmesinin sebeplerinden biridir diyebiliriz. Bir Amerikan rüyasının içinde yaşanan zorlukları tüm içtenliği ile okurlarına yansıtmıştır. Umudunu ve heyecanını asla yitirmemeye bir örnektir. Dünya bir tozdan geliyordu ve yine toz olacaktı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yasamda-gereksinim-duydugum-tek-sey-beni-anlayan-birisi-marquez/\" ", "text": "Beklemek, insanın hayatındaki herhangi bir dönemde mutlaka karşısına çıkan bir durak gibidir. Bu durakta bir şeylerin veya birilerinin gelmesini bekleriz. Beklerken oyalanırız, vakit geçirmek için türlü şeylerle ilgileniriz. Ama beynimiz bir yerden sonra artık karar vermek ister. Ya beklemeye devam edeceğiz ya da beklemeyi sonlandıracağızdır. İşte burası tam bir dönüm noktasıdır. Şöyle bir düşünün, birisini 53 yıl 7 ay 11 gün boyunca bekler misiniz? Yarım yüzyıl... Belki siz beklemeyebilirsiniz ama Florentina Ariza, Fermina Daza'yı beklemiştir. Fermina, dedi. Sana sonsuz bağlılık ve bitmeyen aşk andımı bir kez daha dile getirmek için yarım yüzyıl bekledim bu anı. Gabriel Garcia Marquez'in eseri olan Kolera Günlerinde Aşk; aşık olunan kız Fermina Daza, saplantılı aşık Florentina Ariza ve Doktor Juvenal Urbino arasında geçen aşk üçgenini konu edinir. Florentina, evlilik dışı bir ilişki sonucunda dünyaya gelmiş ve babası tarafından reddedildiği için annesiyle büyümüş, bir tarafı eksik kalmış bir delikanlıdır. Telgrafçılık yapan Florentina, telgraf götürdüğü evin küçük kızına aşık olmuştur. Sonraki günlerde de Florentina, Fermina'yı sürekli gözlemeye başlamıştır. Fermina da bu durumun etkisine girmiş ve iki genç arasında tutkulu bir mektuplaşma başlamıştır. Zamanla yemeden içmeden ve uykudan kesilen Florentina'yı annesi o dönemin hastalığı olan koleraya yakalandığını düşünmüş ancak yapılan muayenede aşk hastalığı teşhisi konmuştur. Gençsin, çekebileceğin kadar acı çek, diyordu ona. Bu duygular ömür boyu sürmez. Fermina'nın babası bu mektuplaşmadan haberi olduğu an, onu da alarak akrabalarının yanına başka bir yere göç etmeye karar vermiştir. Birbirlerinden uzaklaşan aşıkların iletişimi zor olsa da mektuplarla bir süre daha devam etmiştir. Tam aşkı keşfedecekleri sırada yazgıları onları gerçeklerle yüz yüze getirmekten başka bir şey yapmamıştı. Fermina, 18 yaşına bastığında eskiden oturdukları yere geri dönmüştür. Artık alımlı ve kibirli bir genç kız edasındadır. Bu zamana kadar kendisini sabırla ve büyük bir aşkla bekleyen Florentina' ya yanıtı ise; bunun bir aşk değil de yanılgı olduğudur. Ona göre Florentina, silik bir adamdır. Fermina, kasabada herkesin gözünün olduğu, yakışıklı, genç ve başarılı bir doktor olan Juvenal Urbino ile evlenmeye karar vermiştir. Güçsüzlerin aşk ülkesine hiçbir zaman giremeyeceklerini, bu ülkenin acımasız ve aşağılık olduğunu, kadınların yalnız yürekli erkeklere kendilerini verdiklerini, çünkü yaşama göğüs germek için öylesine gereksinim duydukları güvenliği kendilerini onların sağladıklarını anımsattı ona. Florentina, dünyaya geldiğinde sevgi kanadının bir tarafı kırıktı. Kırık olan parçayı hiç beklemediği bir anda tamamlamaya çalıştı. Bu öylesine bir tutku oldu ki aşkını kaybetmemek adına olduğundan daha fazla fedakar davrandı. Bu durum onun silik olarak nitelendirilmesine neden oldu. Çünkü aşkı onun hayatında büyük bir yer kaplamaktaydı. Bu öyle büyüktü ki Florentina, kendiyle ilgilenmiyordu bile. Kendini geliştirmek adına bir şeyler yapmıyordu. Kısacası kendini unutmuştu. Aşk evliliği yapmayan Fermina, yıllar geçtikçe kendisiyle bir iç hesaplaşmaya tutuşur. 2 çocuğu vardır ve kocası onu aldatmaktadır. Öte yandan Florentina, sayısız kadınla birlikte olmuştur. Ancak yüreğinden Fermina'yı çıkartamamıştır ve bir gün kocasının öleceğini düşünerek bir yandan da onu beklemektedir. Onun için belden aşağısı bedenin, belden yukarısı ise ruhun aşkıydı. Ve hiçbir şey aşktan daha güçlü değildi. Rıhtımdaki kalabalığın arasında bir başına öfke patlamasıyla kendi kendine şöyle demişti: İnsan yüreği bir genelevden bile daha geniş. Beklenen gün gelir ve Fermina'nın kocası ölür. Bu sırada tekrar aşkını ilan eden Florentino reddedilir. Tam tamına 53 yıl 7 ay 11 gün boyunca Fermina'yı beklemiştir. Ömrünün yarısından fazlası, en güzel yılları onu beklemekle geçmiştir. Hiçbiri bu karşılıklı köleliğin sevgiye mi yoksa rahatlığa mı dayandığını bilmiyordu; ama ellerini yüreklerine koyup hiçbir zaman sormamışlardı bu soruyu kendi kendilerine, çünkü ikisi de yanıtını bilmezden gelmeyi yeğlemişlerdi hep. İnsan fiziksel olarak bir kere dünyaya gelir. Ancak hayatımızda bizi etkileyen büyük olaylar yaşayabiliriz ve bunun sonucunda da değişime uğramamız kaçınılmazdır. İşte bu değişim kendimizi yeniden doğurmamızı sağlar. Özellikle büyük bir aşk hikayesi başımızdan geçmişse, belli bir zamandan sonra aşık olmadan önceki halimize dönmeyi isteriz. Ancak şu bir gerçektir ki hiçbir zaman eskisi gibi olamayız. Düşünceler, beden, ruh bir deneyim geçirmiştir ve eskiye dönmekten ziyade tecrübeli bir insan olarak kaldığımız yerden hayata devam etmemiz gerekir. Çünkü insan genç iken çekebileceği kadar acıyı çekebilir, ancak belli bir yaşa geldiğinde yorgun düşer ve unutmayı yeğler. Geriye de sadece anılar kalır. Belleğinden sildi onu, ama geri kalan yılları boyunca, sık sık farkına varmadan eski bir yaranın ansızın sızlaması gibi, birden canlandığını duyacaktı bu anının."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yasami-cesur-yasamak-gerek-tezer-ozlu/\" ", "text": "Edebiyatta gözlem gücü iyi olan yazarların betimlemeleri, vurucu sözcüklerden oluşur. Yazar, öyle bir sözcük yerleştirir ki cümlenin içerisine, mutlaka hayatınızın bir noktasına değer. Bizim edebiyatımızın içinde kadın yazarlarımızdan özellikle Tezer Özlü, bu anlamda önemlidir. Yazarlarımız içerisinde gözlemlerini ve iç dünyasını harmanlayıp yazanların başında gelir. Eski Bahçe Eski Sevgi isimli kitabı yazarın bugüne kadar dergilerde yayımlanan öykülerinden derlenerek basılmıştır. Bu kitabın arka kapağında Tezer Özlü edebiyatımızın Lirik Prensesi olarak adlandırılmıştır. Yazarın kullandığı farklı dil, toplum içerisinde kendini farklı -ayrıksı- belki de yalnız hisseden birçok insana dokunmuştur. O gece, insanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. Bazen olgunluktur ama olgunluk değilse o zaman çöküştür. Yaşamı cesur yaşamak gerek. Yaşamı doyarak yaşamak gerek. Yaşamı insafsızca yaşamak gerek. Yaşam sert. Yaşamı sert yaşamak gerek. Bir kadın olarak taşan duygularını anlatabilmek, diğerlerine de hayat yolunda rehberlik etmek demektir. Dostu Ferit Edgü onun için: Yazmak için yaşayanlardan değildi / Yaşamak, yaşayabilmek için yazanlardandı. demiştir. Zaten yaşamak ve yaşama katlanmak için yazanların kalemi bizlere her zaman daha samimi gelmiştir. O, her zaman bizdendir. Kendimizden mutlaka bir iz bulmuşuzdur. İşte böyle yazarları hiç düşünmeden bağrımıza basarız. Özlü'nün yazılarında yazar ile okurun buluştuğu ortak noktalar, melankoli ve hüzündür. İnsan yaşadığı ve hissettiği duyguların karşılığını yazılanlarda bulunca sevinir adeta. Buna duygudaşlık diyebiliriz. Bunu her yazarda da yakalayamayız. Kimse düşünmüyor insan varoluşunun ne çok benzerlikler gösterdiğini. Kader demek istemem. Ne çok benzerlikler! Özlem! Acı! Özlü, bir yazısında yazmayı psikolojik bir semptom olarak tanımlamaktadır. İnsan yaşadıkça ve yaşadıklarını biriktirdikçe taşma noktasında yazma eylemine sığınabilir. İnsanın soyut olarak kendinden sıyrılması ve kendini somut olarak bir şeye dökebilmesi ancak yazmaya başlaması ile oluşur. Ama bu çöküşten seni hangi insanlar, hangi kurumlar kurtarabilir? Sen istemedikten sonra? Sen kendi yaşamını kurtarmadıktan sonra. İnsan, yazar çünkü kendi egemenliği altındaki duyguları başkalarıyla paylaşmak ister. Duygularını, vücudundan ayırmak için yazar. Belki de insan kendini kanıtlamak ve onaylatmak için yazar. İnsanın içsel özgürlüğü duygularına hakim olmayı becerebilmesi ile başlar. Acılar coşkuya, sevgisizlik ise aşka dönüşebilir bir anda. Doyumsuz dünyamı avucumun içine alıp sıkıyorum. Her şeye hazırım. Hastalığa. Yalnızlığa. Aşka. Gitmeye. Kalmaya. Özlü, dünyasına egemen olabilmeyi ancak edebiyatla öğrendiğini belirtmiştir. Günümüz insanı dış dünya ile ilgilenirken iç dünyasını yalnız bırakmaktadır. Oysa dış dünyayı şekillendiren iç dünyamızdır. Onun içindir ki iç dünyamıza bir çocuk gibi özenle bakmalı ve büyütmeliyiz. Ancak o zaman yaşamı cesurca yaşayabiliriz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yaslanmak-uzerine-dorian-grayin-portresi/\" ", "text": "İnsan belli bir yaş dönemini atlattığında aynadaki yansımanın üzerindeki çizgileri tek tek incelemeye başlar. Özellikle fark ettiği ilk çizgi hiç unutulmaz. O ana kadar zamanın acımazca ilerlediğinin farkında bile değildir. Ama zaman hızla ilerlemekte. Oscar Wilde'nin yarattığı Dorian Gray karakteri, yaşlanmaktan ve ölmekten korkan son derece yakışıklı ve etkileyici genç bir adamdır. Dorian, kendisinin yaşlanmasının yerine ressam Basil'e yaptırdığı portrenin yaşlanmasını ister. Ne hazin! Ben yaşlanıp çirkin ve iğrenç bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Yaşı şu haziran gününde sabitlenecek; bir gün bile yaşlanmayacak... Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım! Dorian, genç ve güzel kalmak adına ruhunu şeytana satmıştır. Bundan böyle yaşamını haz üzerine kurgulamıştır. Özellikle Lord Henry ile arkadaşlığı, yaşadığı hazzı daha da körüklemiştir. Ancak yaşadığı hazlar onun mutlu olmasını sağlamamıştır. Wilde, yazdığı bu romanında insanın karanlık yanlarına ışık tutmuş; doğruları açıkça haykırmıştır. Çağının çok üstündeki düşünceleri nedeniyle ahlaksızlıkla suçlanmış hatta hapse bile atılmıştır. Dorian, zamanla yozlaşmış ve içindeki iyiliği kaybedip bambaşka bir insan olmuştur. Yaptığı her kötülük portresine çirkinlik ve yaşlılık belirtisi olarak dönmüştür. Oysa topluma göre Dorian gibi genç ve yakışıklı bir adamın kötü olması mümkün değildir. Günümüzde de kullandığımız tabirde, içinin güzelliği/kötülüğü yüzüne yansımış dememiz gibi. İşin özü, toplum bizi dış görüntümüzle kendi kalıplarına göre iyi veya kötü olarak ayırıyordu. Dorian gençliğin ve güzelliğin kölesi olmuştur. Ruhunu bile sattıran bu kölelik ona acı ve ıstırapla geri dönmüştür. Wilde kitabı için bir ruhun hikayesi tanımında bulunur. Ruhumuzun hikayesini kendimiz yazmalıyız ve ona sımsıkı sarılmalıyız. Toplumun ve bilinçaltımızın baskıları ve değer yargıları karşısında ruhumuzun kaybetmesine izin vermemeliyiz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yeni-bir-dunyanin-fotografcisi-brassai/\" ", "text": "1920'lerde Paris yaşantısının ikonik görüntülerini yakalayan Brassai, Baudelaire'in şiirsel araştırmalarının gerçek bir uzantısı gibi sokaklara yöneldi. Sokağın görüntüsel uzamını yansıttığı kadar, içerilere de yönelerek hayatın gerçekliğini kadrajına aldı. Fotoğraf tarihçi Christian Bouqueret'in ifadesiyle, yeni bir dünyanın fotoğrafçısı olan Brassai; şehrin dinamik nabzını hareket yoluyla yakalamak yerine hareketi immobilize ederek insanların Paris şehir manzarası ile nasıl hareket ettikleri ve nasıl etkileşime geçtiklerine dair imajlar yarattı. Tıpkı Atget gibi Paris sokaklarının göz ardı edilmiş, unutulmuş yerlerindeki görüntüleri açığa çıkardı. Brassai'nin yakaladığı Paris sahneleri anında tanınır. Şehrin sokakları, ölümsüz gazla kaplı anıtların gölgelediği yerler, Latin Mahallesi'nin kaldırım taşları, sessizce süzülen Montmartre merdivenleri ve Place d'Italie'nin çevresindeki duman dolu köşeleri onun fotoğraflarının belirleyici unsurlarıdır. Brassai savruk, yalnız insanların birleştiği geceleri fotoğraflarına dahil ederek gizli kalmış bir hüznü de açığa çıkarır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yer-cekimine-meydan-okumak-rob-woodcox/\" ", "text": "Güzel sanatlar ve moda fotoğrafçısı Rob Woodcox, dansçı modelleriyle birlikte yer çekimine meydan okuyan fotoğraflara imza atıyor. İnsan bedeninin çarpıcı görüntülerini fotoğraflayan Woodcox çalışmalarıyla, siyah-beyaz ten rengi fark etmeksizin birlikte olduğumuzda yakalanan uyumu da gözler önüne seriyor. 21. yüzyıl dünyasında ırkçılık hala destek bulurken, Woodcox gibilerin çalışmaları umut verici oluyor. Küçük siyahi bir kız çocuğunun kendine bakıp çok çirkinim demesine neden olan bu dehşet verici dünya düzeninde, aslında farklılıklarımızın bir bütünün tamamlayıcı parçaları olduğunu anımsıyoruz. Sanatçının çalışmalarında özellikle, havada asılı iken hem dışbükey hem de içbükey pozisyonlarda ve bir çeşit Tetris tarzı konfigürasyonda yer alan bedenler görülüyor. Woodcox fotoğraflarında; queer kimliği, beden tarafsızlığı, ırksal çeşitlilik ve çevre adaleti etrafında, bilinçleri uyandıran bir atmosfer sağlıyor. Ek olarak, insanların iletişimine dair umudunu ve toplumlardaki olumsuz yapıların üstesinden gelme arzusunu, kendi bakış açısıyla aktarıyor. Woodcox fotoğraf çekmek dışında, deneyimlerini aktarmak için, dünya öğretim atölyelerini gezmiş ve sponsorlu içerikler oluşturmuş. Dünya çapında 6 kıtada, 15 ülkede ve 34 şehirde binlerce öğrenciye ders vermiş. Ayrıca 2020'de Bodies of Light adlı ilk fotoğraf sanatı kitabını da yayınlanmış."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yercekime-meydan-okuyan-evler-cinta-vidal/\" ", "text": "İspanyol sanatçı ve illüstratör Cinta Vidal, optik illüzyon tekniği ile oluşturduğu illüstrasyonlarında; mimari yapıları sürreal tarzıyla işliyor. Kullandığı optik illüzyon tekniği ile her açıdan bakıldığında farklı bir görsel ile izleyiciyi büyülemeyi başarıyor. Çalışmalarında; yerçekimsiz bir ortamda bulunan evleri, ağaçları, koltukları, masaları ve daha birçok objeyi görselleştiren sanatçı, bu tarzı ile sürreal bir hava kattığı çalışmalarıyla fark yaratıyor. Başarılı sanatçının işlediği tarzı için ilham kaynağının M. C. Escher olduğu biliniyor. Diğer bir ilham kaynağının ise gördüğü rüyalar olduğu bilinen sanatçı, havada uçuşan objeleri boyutlandırarak kattığı derinlik algısı ile evrene yeni bir bakış açısı ile bakmamızı istiyor gibi aslında. Barcelona merkezli İspanyol sanatçı, farklı fırçaları ile atölyesinde hayalperest çizimler üretmeye devam ediyor."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yersiz-yurtsuz-bir-fotografci-hossein-zare-ile-siirsel-bir-yolculuk/\" ", "text": "Kavramsal ve minimal eserler üreten Hossein Zare, siyah ve beyazın güçlü etkisini kullanarak yaratıcı işlere imzasını atıyor. Çıplak, çorak, karlı kaplı araziler sonsuzluğu çağıran cinsten. Zare'nin işlerine bakarken kısa zaman önce kaybettiğimiz Abbas Kiyarüstemi'nin, o inanılmaz çekimleri aklıma geliyor. Sanatçı Kiyarüstemi gibi karın yarattığı etkiyi en yüksek düzeyde işlemiş. Hossein Zare'nin çalışmalarının başlıca teması, yol ve yolculuktur. Bu bir yersiz-yurtsuzluk mudur bilinmez ancak göçebe bir yaşamı çağıracak cinstendir. Çalışmalarındaki dijital manipülasyon ise kurguyu daha da güçlendirir. Yalnızlık teması fotoğraflarda bazen cılız, tek bir ağaçla bazen de uçan kuşlar aracılığıyla verilir. Kısacası Zare'nin işleri bizi şiirsel bir yolculuğa çıkarır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yikimlarin-esiginde-bir-fotografci-werner-bischof/\" ", "text": "İsviçre'de bağımsız bir fotoğrafçı olarak çalışan Werner Bischof, II. Dünya savaşının yarattığı etkiyle pasif bir gözlemci olmak yerine, makinasını eline alarak; 1945'ten 1949'a kadar Fransa'dan Romanya'ya, Norveç'ten Yunanistan'a kadar tüm Avrupa ülkelerini arşınladı. İnsanların ıstıraplarını, çaresizliklerini yansıtırken, gelişen teknolojiyle birlikte azınlık haline getirilen geleneksel toplulukların günlük yaşamlarını kadrajına aldı. Werner Bischof'u foto-muhabirliğine sürükleyen şey; Hindistan, Kore, Vietnam, Meksika ve Peru'da yaşanan kıyımlardı. Fotoğrafın farklı bir dünya yaratmak için bir araç olabileceğini düşünen sanatçı, yayınlandığı bir röportaj sonrasında dünyaca tanınmaya başladı ve 1949'da kurucu üyelerle birlikte Magnum'a katılan ilk fotoğrafçı oldu. Hindistan'daki kıtlık üzerine raporlar yayınlarken insanların acımasızlığından bahseden Bischof, Japonya, Kore gibi ülkelere de giderek yayınladığı görüntülerle dünya genelinde büyük bir etki yarattı. Werner Bischof, görüntülerini oluştururken nesne, ışık ve gölgenin yarattığı zıtlıktan yararlanır. Derin kontrast eşliğindeki görüntüler sanatsal bir ifade gibi görülse de, aslolan görüntüye sinmiş dramda gizlidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yitik-bir-kentin-dokusunu-fotografla-yansitmak-fan-ho/\" ", "text": "Geçmiş, bir yok oluşun temsilidir. Yitiktir, yitirilmiş olandır ve kaybolmaya mahkumdur. Kayıp olan bir zamanı kaydetmek ise, yitik olanı tekrar tekrar hatırlatır bize. Nesneye her bakış her hatırlayış acının tezahürünü yineler. Çünkü geçmişi yaşamak, orada var olmak imkansızdır. Bu ulaşılamazlık, Kristeva'nın deyimiyle bir yas sürecini beraberinde getirir. Ve bu yasın sonucu da melankolidir. Ulaşılamaz olana duyulan acıdır. Fan Ho, 50'li ve 60'lı yıllarda çektiği fotoğraflarla, kentsel hayatı tasvir eden bir dizi siyah- beyaz fotoğraflar üretti. Bu üretim, lirik ve dramatik yapısıyla kültürel bir imgenin doğuşuna vesile oldu. Nitekim Fan Ho modern dünyanın gölgesinde yok olan bir yaşamı fotoğraflarken, oluşturduğu kurguyla gerçekçi bir dil yarattı. Gökdelenlerin dikili olmadığı Hon Kong yıllarını fotoğraflayan sanatçı, geçmiş üzerine inşa edilen ruhsuz bir kentin gerçekliğini yansıtırken; modernizmin inşa yerine, yıkımdan nasıl beslendiğini bir kez daha hatırlatıyor bize. Her zaman sanat eserinin gerçek duygu ve anlayıştan kaynaklanması gerektiğine inandım. Hiçbir amaç duygusuyla çalışmadım. Bir sanatçı olarak sadece kendimi ifade ediyorum. Amacım basit: İzleyicinin zamanını boşa harcamamak. Sanatçının yaratıcı bir kompozisyon dahilinde oluşturdu çalışmalar; ışığın muazzam kullanışı ve siluetlere sinen gölgeleme ile muazzam bir etki yaratır. Pazar tezgahları, limanlar, balıkçılar, çocuklar, işçiler, sokak satıcıları, yıkık evler kısacası yoksul bir kentin dokusuna sinen ne varsa yer bulur Fan Ho'nun fotoğraflarında. Fan Ho'nun çoğu eserleri gerçekçi yapısıyla ön plana çıkarken, çapraz gölgeleme ile oluşturduğu kurgusal çalışmaları da oldukça etkileyici bir görsellik yaratır. Perspektif ve ışığa olan tutkusu, tıpkı Henri Cartier Bresson'daki gibi derinlikli kompozisyonların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu kompozisyon dahilinde üretilen çalışmalar; yok olmuş, yitirilmiş bir kentin göstergesi niteliğindedir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yok-sayilmislarin-unutulmuslarin-fotografcisi-lu-nan/\" ", "text": "CHINA. Yunnan Province. 1993. The funeral of a Tibetan girl (4 years old) who had died of a sudden illness. This village is located in the heart of the mountains, and it takes two and a half days to reach the nearest hospital. Children with illnesses are often unable to be cured, and on average one to two die each year very young. CHINA. Shaanxi Province. 1992. Han Ying Fang, 71 years old, is a fifth-generation Catholic in her family. During the Cultural Revolution, the Red Army raided Catholic homes, confiscating Bibles and other religious references. If the order was not obeyed during a given period, Catholics were severely punished at town meetings. At the time, when Hang Ying Fang's husband was still alive, he took the risk of hiding this crucifixion in the ceiling. It has survived until this day. Lu Nan 1989 yılından itibaren toplumun kenarına itilmiş, ötekileştirilmiş, yok sayılmış insanları kadrajına aldı. Uzun yıllar Çin'de inançları yasaklanan ve dağ köylerinde yaşamlarına devam eden Katolikleri, psikiyatri hastalarını, Kuzey Burma'daki mahkumların koşullarını ve Tibet'teki köylülerin yaşamlarını anlattı. Lu Nan 1992 yılında, Katolik toplulukları fotoğraflamak üzere yola çıktı, ancak Katolik topluluklar Çin'de politik bir mesele olduğu için ciddi sorunlarla karşılaştı. Uzun uğraşlar sonucunda kiliselere ve törenlere katılma şansını elde etti. Evlerinde, herkesten uzakta yaşamak zorunda kalan bu dini grubun insanlarını, samimi ve yalın bir üslupla yansıttı. 1996 yılında Tibet köylülerinin günlük yaşamlarını, dört mevsim boyunca kaydetti. Tibet halkının tarlalarda uzun çalışma hallerini ve sakin hayatlarını realist bir yapıyla aktardı. Lu Nan'ın fotoğrafları hümanist kültürün modern izdüşümü gibidir. Fotoğraflarının her birinde resmedilen muazzam gerçeklik, ışığın kullanılmasındaki ustalıkla daha da etkileyici bir bütünlük sağlar. Öyle ki kimi fotoğrafları, izleyici tedirgin rahatsız eder. Lu Nan'ın yok sayılan, sınıra itilen, hiçleştirilen insanları kuşkusuz, politik- duyarsız bir ideolojinin yansımalarıydı. O yüzden çoğu fotoğrafa sinen yapının içerinde çaresizlik vardır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yoksul-sokaklari-arsinlayan-bir-kadin-fotografci-shirley-baker/\" ", "text": "Shirley Baker, mizahi bir pathos yaratarak hızla yok olan, yıkık bir dünyayı kadrajına alan bir fotoğrafçı. Sanatçının, 1950'ler ve sonrasını anlattığı çalışmaları, özellikle işçi sınıfının günlük hayatını yansıtması bakımından önemlidir. Nitekim bu fotoğraflar; savaş sonrası birçok Kuzey şehrinin manzara ve topluluklarını, radikal bir şekilde yeniden şekillendirecek olan, uzun vadeli 'gecekondu' temizleme programlarının yıkımına tanıklık eder. Baker kuşatma altındaki toplulukların yoksulluğunu ve direncini belgelerken, bu durumu asla bir taraf olarak yansıtmaz. Dönemi içinde sokak fotoğrafçılığı yapan nadir kadınlardan biri olan Baker'in fotoğrafları, özenle seçilmiş ve çerçevelenmiş gibi görünse de; içerisindeki özneler hareket halinde ve bağımsızdırlar. Bu çerçevelemelere eklenen etkin parçalar; evler, duvarlar ve onları saran kontrasttır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yoksullastirilmis-hiclige-mahkum-edilmis-insanlarin-fotografcisi-matt-black/\" ", "text": "Meksika'nın ıssız köylerini, Kuzey Amerika'daki göçü, tarımı ve yoksulluğu fotoğraflayan Matt Black; dışlanmışlığı, yalnızlığı gerçekçi bir dille anlattı. Onun fotoğrafları sömürülmüş, kenara itilmiş, gettolarda sıkıştırılmış bireyin trajedisini yansıttı. Amerika'daki ağır sanayinin yavaşlamasıyla işsiz kalan insanların, özellikle de göçmenlerin ırkçı saldırılara maruz kaldığını belirten Black; eşitsizliğin yarattığı durumu yansıtma adına, Kaliforniya'daki Central Valley bölgesine giderek tarım işçilerine odaklandı. Matt Black'ın fotoğrafları, güçlü kontrast ve kompozisyon dahilinde bireylerin iç dünyasını açığa çıkarır. Onun yarattığı ışık bireyleri ikiye bölerek dışsal dünyanın yarattığı eşitsizliği ortaya koyar. Balck'ın fotoğrafları sömürgeye uğramış, yoksullaştırılmış, hiçliğe mahkum edilmiş insanların hikayelerinin yansımasıdır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yoksullugu-dramatize-etmeden-vermek-fotografcinin-asli-gorevidir-helen-levitt/\" ", "text": "20. yüzyılın ünlü belgesel fotoğrafçılarından biri olan Helen Levitt; New York'un sokaklarındaki lirizmi, gizemi ve sessiz dramayı aşan anları yansıtmasıyla uzun yıllar etkileyici fotoğraflar üretti. Fotoğrafçılık hayatına 1931 yılında başlayan Levitt, Henri Cartier-Bresson'dan ilham alarak özellikle sokaklara yöneldi. Helen Levitt'in fotoğrafları bir hikaye anlatmaya ya da bir sosyal teze dökülmeye yönelik değildi; fakir mahallelerde çalışıyordu, çünkü orada farklı etnik yapıda insanlar vardı ve bu durum onun için görsel açıdan bir zenginlikti. New York'un yoksul mahallelerini arşınlarken, görüntülere sinen yapının içerisinde dikkat çeken şey, fotoğrafların hemen hemen her birinin jestle ilgili olmasıydı. Helen Levitt'in fotoğraflarında farklı insan gruplarıyla karşılaşılsa da, asıl figürleri çocuklar oluşturur. Levitt'in çalışmalarındaki önemli unsur; her yerde ve her zaman uygulanmakta olan sonsuz rutin hayat eylemlerinin, dramdan uzak, mizahi yapıyla verilişidir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yoksullugun-gorsel-dili-rodrigo-moya/\" ", "text": "Meksikalı fotoğrafçı Rodrigo Moya, 1950'li ve 60'lı yıllarda Latin Amerika'daki toplumsal eşitsizlikleri ve siyasi huzursuzluğu yakaladığı fotoğraflarıyla tanındı. Oluşturduğu görsel dille Latin Amerika'nın en iyi belgesel fotoğrafçılarından biri oldu. Fotoğrafçı olarak çalışmalarına 1955 yılında Impacto dergisinde başlayan Moya, 1964 yazında, Küba devrimi hakkında bir rapor hazırlamak için Küba'ya seyahat etme fırsatı buldu ve ünlü 'Che' dizisini oluşturdu. 1965'te Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetlerinin Dominik Cumhuriyeti'ne işgalini haber yapan tek Latin Amerika kökenli gazeteciydi. Bir yıl sonra, Guatemala ve Venezuela'daki gerillalar hakkında çeşitli dergilere haber yaptı. Rodrigo Moya'nın fotoğrafları savaşlar arasında yoksulluğa mahkum edilen halkların sesidir. Mayo'nun görsel dili nostaljik bir atmosfer yaratsa da toplumsal eşitsizlik her fotoğrafta bizi gerçeklikle yüz yüze getirir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yorgos-lanthimosta-ontolojik-izlek-dogtooth-kopek-disi/\" ", "text": "Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos'un sinematografisi; edebiyat, sosyoloji ve bilhassa Yunan geleneğine ışık tutan felsefe ile ilgilenenler için bulunmaz bir Hint kumaşıdır. Başarılı yönetmen, sinemada henüz yirminci yılına bile ulaşmamasına rağmen pek çok sıra dışı yapıt ortaya atarak adından sıkça söz ettirmeyi başarmıştır. Bugün ise yönetmenin 2009 yapımı Dogtooth filmini ontolojik perspektifle ele alacağız. Yönetmenin adeta karşıt distopya olarak yeniden yarattığı bu kurgusal paralel evreni incelemeye başlayalım. Filmi kısa birkaç cümleyle özetleyecek olursak; kapitalist ve bağlantılı olarak ataerkil hiyerarşik sistem içinde bilinçten ve sorgulamadan yoksun makineleşmiş insanın yani makro kozmosun aile adı altında mikroya indirgendiği bir yapımdır. Lanthimos, bu yapılanmanın doğurduğu varlık ve varoluş problemlerini, kişilerin kendi kimliğini kurma bağlamında bilinçten yoksun oluşunu ontolojik bir kriz; özgür irade problemini ise egzistansiyalizm bağlamında ele alır. Filmde baba, otorite olarak evdekileri yönetir, aile üyeleri ile ilgili kararlar alıp uygular. Belki de en korkuncu kimsenin, kendi koyduğu sınırların dışına çıkmasına izin vermez. Bu sınırlar, en soyut formdan en somut nesneye kadar götürülür. Baba, o kadar katı bir diktatör rolüne bürünmüştür ki ev, içinde yaşayanlar için bilinçsizce yaşamlarını sürdürdüğü bir deney tüpüne, bir hapishaneye dönüşmüştür. Filmde babanın yaptığı en büyük saldırı, dilin dünyasını alt üst ederek çocuklarında kavram karmaşası yaratmasıdır. Dış dünyaya ait hiçbir gerçekliğin eve sızmasına izin vermediği gibi kelimeleri de kendi çıkarlarına göre adlandırarak yine kendi yaratımı olan bilgiyi çocuklarına zorunlu olarak öğretir. Büyükbabalarının en sevdiği plağında çalan şarkının sözlerini aile üyelerinin birbirilerini sevmesi gerektiğini öğütleyen bir şarkı olarak çevirir. Dışarıdan getirdiği su paketlerinin üzerindeki yazıları keser ya da denizi tanımlama derdinden kurtulmak için havuza balıklar getirip avlar. Pek çok kelimeyi ifade ettiğinden farklı anlamlarda kullanarak gerçek anlamından uzaklaştırır. Baba karakteri, evi bir tehdit olarak gördüğü dış dünyadan korumak adına ise yine yalanlar söyler. Kedinin tehlikeli bir canavar olduğunu ve dışarıya çıkarlarsa onları parçalayarak öldüreceğini ya da ağabeylerinin dışarıya çıkmayı denemesi sonuncunda öldüğünü söylemesi gibi. Yönetmen, bu noktada bir kez daha öğrenilmiş çaresizlik kavramının altını çizer. Çünkü her ne kadar evdeki gençlerin dış dünyaya dair bilgisi olmasa da her insana atfedilen ve itici güç olan merak ve istem onların da kanında vardır. Fakat babaları tarafından yaratılan ve annelerinin de desteklediği bu korku cumhuriyetinde, kapının önündeki oyuncağı almak için bile geçilemeyen görünmez bir engele takılırlar. Filme dair bir başka eleştiri noktası ise eril otorite tarafından yönetilen evde, kız çocuklarının erkek kardeşlerinin gölgesinde kalmasıdır. Dışarıdan eve getirilen tek yabancı, oğullarının cinsel açlığını tatmin etmek için adeta bir tüketim nesnesine dönüştürülen güvenlik görevlisi kadındır. Fakat işlenen cinsellik temasında bile öyle büyük bir donukluk ve duygusuzluk vardır ki buradan Lanthimos'un asıl derdinin bu olmadığını anlarız. Mekanikleşmenin, kimsenin giremediği kapalı kapılar ardına kadar girmesi, yönetmenin gözünden diğer yapımlarından da aşina olduğumuz türde dondurucu bir soğuklukla işlenir. Filmde ağır bir kültür eleştirisi olduğu kadar aslında insanların bu sistemde ehlileştirilemeyen bir id ve Freudian bir tabirle saldırganlık içgüdüsünün kurbanı olduğu sembolik düzlemde hicvedilmiştir. Çünkü adeta bir yarış pistine dönen evde, sürekli rekabet etmek zorunda bırakılan gençler, yarışı kazanıp yeni bir ödüle erişmek için her şeyi yapabilecek duruma gelmişlerdir. O kadar ki üstünlük elde edebilmek adına birbirilerini incitmekten kaçınmaz hale gelip bunu o meşhur tehlikeli kedinin yaptığını bile söylerler. Ama asıl tehlikenin, nerede ya da kim olduğu film boyunca son derece ürkütücü bir biçimde anlatılır. Fakat korkunçluk bununla da sınırlı kalmaz. Baba, öyle keskin bir biçimde ataerkil yapının temsilcisidir ki eve gelen yabancı tehdit unsuruna dönüştüğü an onu yok eder ve kızlarını, oğlu için kullanmaktan çekinmez. Bu noktada Lanthimos'un ensest kavramını ahlaki çöküş yönünden ele aldığını da söylemeden geçemeyiz. En başta da söylediğimiz ve pek çok yerde filmi tasvir edilirken kullanılan bir kavram olan bu paralel evrende; ahlaka, özgür iradeye ve kadına yer yoktur. Filmin sonuna yaklaşırken kardeşlerden en büyük ve belki de en cesur olan kızın, sonunda dış dünyaya kaçma ve ontolojik düzlemde kimliğini kurma girişimi hepimizde büyük bir heyecan uyandırır. Özgürleşmek adına, asla düşmeyecek olan köpek dişinin çıkmasını beklemez ve kendini yaralamayı göze alarak dişini, ilk ve en güçlü sembolik prangayı kırar. Bu kaçma girişimi, Sartre'cı bağlamda bir köle gibi yaşamaktansa intiharın bile özgürleşmek adına bir seçenek olduğunu akıllara getirir. Nitekim zihnindeki engelleri aşamayan bu zavallı kız için köpek dişini kırması, hiçbir hayat kurtarıcı etkiye sahip olmaz. Çünkü kaçma girişiminde bile babanın etkisi hissedilir. Dışarıya çıkmanın daha basit yollarını bilmeyen ve belki de buna cesaret edemeyen kız, babanın arabasının bagajına saklanır ve orada havasızlıktan ölür. Yine de pek çok açıdan bu ölüm onu çok daha özgür olduğu bir konuma eriştirmiştir diye düşünmeden edemiyor insan. Peki, bu kaçma girişiminde, heyecanla açılmasını umduğumuz ama asla açılmayan bagaj kapağı neyi ifade etmektedir? Bu noktada yönetmenin genel olarak ontolojik ve varoluşçu düzlemde büyük bir eleştiri yönelttiğini görürüz. Bu eleştiri bilgi adı altında bize öğretilenleri sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz takdirde beni kurma imkanını ve özgür iradeyi tamamen yitirdiğimiz yönündedir. Varoluşun özüne ters bir şekilde, kimliğini kuramayan ve özgür olmayan birey asla tam anlamıyla var olamayacaktır. Tıpkı cehalet, koşullanma ve esaret dolu bir arabanın bagajında havasız kalarak yaşayamayacağımız gibi. - Nimic (2019) - Sarayın Gözdesi (2018) - Kutsal Geyiğin Ölümü (2017) - The Lobster (2015) - Alpler (2011) - Attenberg (2010) - Köpek Dişi (2009) - Kinetta (2005) - My Best Friend (2001)"} {"url": "https://sanatkaravani.com/yuceltilen-bir-devrimin-zulme-donusmesi-li-zhensheng-gozunden-cin-devrimi/\" ", "text": "Devrimlerim birçoğu övülüp yüceltilse de baskıcı, hatta bazen kanlı tarafları da vardır. Nitekim bir kesim görüşünden dolayı kendini huzurlu ve güvende hissetse de diğer kesim baskı ve korku içerisinde hissedebilir. Li Zhensheng, foto muhabiri olarak çalışırken devrim fotoğraflarını çekmeye başladı. Fakat asıl sorun tarafsız fotoğraf çekebilmesiydi. Dikkat çekmemek için kendisini Mao taraftarı olarak gösterdi ve koluna bağladığı kırmızı kol bandı ile çalışmalarına devam etti. Zamanın acımasızlıklarını kadrajına alırken bütün fotoğraflarını, evinde bir tahtanın altında gizlemek zorunda kaldı. Bir süre sonra, devrim zamanı kaydedilen insanlığın utancı sayılan görüntülere tanıklık etti. Bu görüntülerde; bir sandalyeye oturtulmuş topluluk önünde tıraş edilen ve aşağılanan insanlar vardı. Bu kişiler ihbarcılıkla suçlanıp işkenceden geçirilmişti. Bazı karşıt görüşte olan insanların boynuna yazılar yazan levhalar asılmış ve meydanlarda dolaştırılmıştı. Hatta kamusal alanda toplu infazlarda bulunulmuştu. Li, tarihin kendini tekrarlamaması için gerçeğin kitlelere gösterilmesi gerektiğine inandı. Çin'in sansürlenmiş görüntülerini yeniden gün yüzüne çıkaran fotoğrafçı, Mao'nun portresini yatak odasına asan çiftlerin dahi bulunduğunu belirtir. Fakat, çift fotoğrafı yatak odasına koyduğu için yargılandı."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yunanistanda-bir-sair-constantine-manos/\" ", "text": "Yunanistan'ın bozkırını, yerel halkını gerçekçi bir üslupla yansıtan Constantine Manos, 1960'lı yıllarda oluşturduğu fotoğraflarla bir ülkenin şairi oldu. Onun oluşturduğu lirik atmosfer Angelopulos'tan süre gelen epik yapıyı da bünyesinde barındırdı. Yunanistan göçmeni bir ailenin oğlu olarak Amerika'da yaşayan Manos, Edebiyat bölümünde okurken insanların ve manzaranın yarattığı gizli atmosferden etkilenerek fotoğrafa yöneldi. Amerika'da bulunduğu yıllarda göçmenlere uygulanan baskıları, adaletsizlikleri gören Constantine Manos, kendi ülkesi olan Yunanistan'a gitti ve kendisine yakın dünyayı dağ köylerinde buldu. Çektiği fotoğraflarla 1960ların Yunanistan'ını en iyi şekilde yansıtan Manos, yerel halkın yaşamını doğal bir bütünlükle sunarak lirik bir belgesel oluşturur. Onun fotoğrafları modern yaşama dahil olmayan bireylerin hikayesidir. Manzaralar, dağ köyleri ve insanları kadrajına aldığı çalışmalarında epik bir yaşamın gizi mevcuttur."} {"url": "https://sanatkaravani.com/yuzlerin-otesinde-olan-kadinlar-allahin-kadinlari-shrin-neshat/\" ", "text": "Kadının dinsel ve kültürel değer sistemi içerisinde hissettiği hegemonyayı fotoğraflarına yansıtan Shrin Neshat, toplumsal cinsiyet üzerine dinamikler oluşturuyor. İranlı sanatçı, fotoğraflarını kurgularken siyasi üsluba yer vermez, kimlik üzerinden gelişen soyutlamaya başvurur. Neshat'ın eserlerinde; kamusal ve özel alanlarda kadının var oluş savaşına tanıklık ederiz. Kadın, yaşamın her alanında sınırlarla kuşatılmış durumdadır. Beden üzerine işlenen Farsi yazılar dahi belli sınırları gösteren yerler üzerindedir; yüz, göz, el, ayak gibi mahrem sayılmayacak yerler! Neshat, Müslüman kadınların yaşamını fotoğraflarken pek çok sıkıntıyla karşılaştı. Amerika'ya yerleşse de İran'dan uzaklaşamadı. Yaşadığı coğrafyanın sorunları onun hep aklındaydı ve bu yüzden tekrar İran'a döndü. Shrin Neshat, özellikle İslam'ın kadınların yaşamı üzerinde nasıl değişikliklere yol açtığını uzun süre araştırdı. Bunu yaşamın her alanına yaydı. Kadınlar bazen bir sahil kenarında, bazen bir toplantı da bazen de bir ibadethanede karşımıza çıktı. Sanatçı, Müslüman kadınlara hem evrensel hem de kişisel yollarla odaklandı. Kadının İran toplumundaki konumunu sorgularken ayrıca kimliklerini etkileyen kültürel, dini ve siyasi koşullara göre nasıl davrandıklarını da gözler önüne serdi. Neshat, dinin yarattığı ikiliği keşfedip bu keşfi fotoğraflara yansıtırken siyah beyaz fotoğraflar eşliğinde bir seri üretti. Bu üretim içerisinde en çok dikkat çeken unsur kuşkusuz silahtı Siyasi, şiddet ve feminizmin sergilendiği bu aşamalı fotoğraflarda silah gücün yerine şiddetin ve baskının temsilidir. Dinsel toplumlarda yabancılaşan kadın, istenilen cinsiyet rollerini sergilemeye başlar ve kendi benliğinden uzaklaşır. Kadınların bedenlerinde yer alan kaligrafi yazısı ise, İran İslam Devrimi sırasında kadın savaşçılar hakkındaki kavramsal alıntılardan oluşur. Yazılarda, devrim döneminde kadınların rolünü anlatan kadın şairlerinin şiirleri kullanılmıştır. Shrin Neshat, filmleriyle de kadın sorunun yönelmiş ve feminist tarzıyla oldukça ses getirmiştir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zaman-her-seyi-yok-eder-irreversible-donus-yok/\" ", "text": "Irreversible, 2002 yılında vizyona girmiş olan bir Gaspar Noe filmidir. Çağdaş Fransız sinemasının yaramaz çocuğu olarak nitelendirilen Noe'nun filmleri özgün yapısıyla diğer filmlerden sıyrılır. Yönetmenin stili, oldukça çarpıcı ve baş döndürücüdür. Fransız avangart sinemasının rahatsız edici tavrı, Noe'nun filmlerinin süresi boyunca hissedilir. New French Extremity akımına ait olarak gösterilen Irreversible da bu rahatsız ediciliğin en önemli örneklerinden biri sayılır. Vincent Cassel, Monica Bellucci ve Albert Dupontel'in başrollerinde yer aldığı film; korku, dram ve suç unsurlarının harmanlanması olarak karşımıza çıkar, konusunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Açılışını, bir önceki Noe filmi Seul Contre Tous'un başrolü Philippe Nahon'un yaptığı filmde, bir çiftin yaşadığı drama şahit oluruz. Burada önemli olan nokta zamanın işleyişidir. Diğer filmlerin aksine Irreversible'da zaman, sondan başa doğru akar. Yani filmin sonunu başta, olayların nasıl başladığını sonda görürüz. Kamerasını asla sabit tutmayan yönetmen, filmin geçişlerini de tıpkı bir zaman tüneli edasında kamerasını döndürerek gerçekleştirir. Işığın, sesin ve renklerin duyu organlarımızın eşiğini zorladığı filmin bu noktadan sonra, en çarpıcı ve de en çok konuşulan sahnesi Alex'in tecavüze uğradığı sahnedir. Eski eşi Pierre ve yeni eşi Marcus ile kadınların ve yine gürültünün önde olduğu bir partide bulunan Alex, Marcus ile tartışma yaşayarak partiyi terk eder. Kırmızı renkteki alt geçidi kullanan Alex, bir çiftin tartışmasına denk gelir. Yanındaki kadına şiddet uygulayan adam, Alex'i hemen fark ederek ona yönelir. Bu sefer Alex'i zorla tutarak ona şiddet uygulamaya başlar. Aslında Alex'in tek yaptığı fiil, alt geçidi kullanmaktır. Seyirciye, ahlaki ikilemlerin ve sorgulamaların sıkça yaşatıldığı film, bitişine kadar bunu devam ettirir. Alex, Marcus ve Pierre'in seks ilişkileri hakkında yaptıkları sohbet, kimimize medenice ve eğlenceli, kimimize kabul edilemez gelebilir. Bu şekilde geriye giden filmin sonunda Alex'i, geniş bir yeşillik üzerinde, başına geleceklerden habersiz kitap okurken görürüz. Filmin başındaki tüm kasvet, boğuculuk ve kötülükten sonra; yeşillik, saflığa geri dönüşü simgeliyor olabilir. Sonra kamera tekrar dönmeye başlar ve ekranı kaplayan beyazlık ile birlikte son söz belirir."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zamana-taniklik-edip-yolumuza-isik-tutan-edebiyat-dergilerimiz/\" ", "text": "2006 yılında yayın hayatına başlayan 'Notos', birçok edebiyat okurunun dikkatini çekmeyi başarmış uzun soluklu bir dergi. İki ayda bir basılıyor. Ağırlıklı olarak öykü dergisi olsa da öteki türlere de yer veren bir yayın. Gelenekselliğin dışına çıkmayı seven, popüler kültürün uzağında durmayı seçen bir duruşu var. Okurları 'Notos'u edebiyat severlerin başına gelebilecek en iyi şey' olarak görüyor. Kapsamlı incelemeleri ile birçok edebiyat meraklısını kendine bağlayan yayının genel yayın yönetmenliğini 13 yıldır Semih Gümüş üstleniyor. Ayrıca, 'Notos' Yunanca'da güneyden esen rüzgar anlamına geliyor. 1933'te Yaşar Nabi Nayır tarafından yayımlanmaya başlanan aylık sanat ve edebiyat dergisi Varlık, ilk yıllarında yayımladığı Batı edebiyatı çevirileri ve şiirleriyle, günümüze kadar emin adımlarla geldi. Dergide, Türk edebiyatının birçok ünlü yazar ve şairinin ilk eserleri yayımlandı. Başlangıçta Ankara'da yayımlanan dergi, 1946'dan itibaren İstanbul'da çıkarılmaya başlandı. Varlık, Avrupa Kültür Dergileri Ağı olan Eurozine üyesi. Ayrıca, dergide ilk imzası çıkmış yazarların bazıları ise: Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Tarık Dursun K., Ece Ayhan, Attila İlhan, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Semih Poroy, Tomris Uyar. Sabit Fikir, 2009 yılında yalnızca internette, 2011 yılında ise basılı olarak yayımlanmaya başladı. Güncel bir edebiyat dergisi olan 'Sabit Fikir' görsel dili kullanmaya özen gösteren ve içeriğinde ilgi çekici çizimler barındıran bir dergi. Hem güncel hem de toplumsal ve siyasi gelişmelere dair farklı konuları ele alıyor ve böylece okuyucuyu etkilemeyi başarıyor. Derginin kapaklarını ise çizer Sedat Girgin hazırlıyor. Yazar kadrosunda ise, Ömer Türkeş, Murat Gülsoy, Kaya Genç, Küçük İskender ve Haydar Ergülen gibi isimler var. Ayrıca, dergi her hafta bir Düşünce Özgürlüğü Bülteni de hazırlıyor. Gazeteci ve yazar Candaş Tolga Işık tarafından 2014 yılında kuruldu ve yayın hayatına başladı. 2016'da ise Türkiye'nin en çok satan edebiyat dergisi oldu. Bunun en büyük nedeni ülke gündemini yakından takip etmeleri. Önemli güncel ve toplumu etkileyen olaylar bir süzgeçten geçirildikten sonra dergiye taşınıyor. Her ay gündem konularını ele alan dergi önemli yazarları da kapağına taşımayı ihmal etmiyor. Türkiye ve KKTC'de yayınlanan dergi, İngiltere, Almanya ve Fransa'da da okuruna ulaşmayı planlıyor. Dergide, Sezen Aksu, Müjde Ar, Ataol Behramoğlu, Ertuğrul Özkök, Sunay Akın, İlber Ortaylı, Rıdvan Akar, Gülse Birsel, Can Yılmaz, Levent Erden, Umay Umay, Rasim Öztekin, Zafer Algöz, Armağan Çağlayan, İclal Aydın, Metin Uca, Hayko Bağdat, Zeki Kayahan Coşkun, Yaşar Günaçgün, Nihat Sırdar, İsmail Saymaz, Güçlü Mete, Ahmet Güneştekin, Kerimcan Kamal, Alen Markaryan, Başar Başaran, Ali Ece, Dilan Bozyel, Erhan Karadağ gibi çeşitli isimlerin yazıları yer alıyor. 2015 yılında Önder Abay tarafından kuruldu. Edebiyat Sokak başlığı ile çıkan 'Bavul' içerisinde hem edebiyattan hem sokaktan birçok öge bulabileceğiniz aylık bir dergi. Bavul Dergi'de Zülfü Livaneli, Ataol Behramoğlu, Şükrü Erbaş, Ercan Kesal, İsmail Saymaz, Şermin Yaşar, Ali Murat İrat, Nevşin Mengü, Erk Acarer, İrfan Değirmenci, Emre Kongar, Y. Emre Ceren, Önder Abay ve daha birçok isim yazılarıyla yer alıyor. Nejat İşler öyküleri ile dergiye katkı sağlıyor. Bu isimlerin dışında sokaktan gelen yazarlar da var. Biz sokaktan haber veriyoruz. Asla sokak ve okuyucu arasında köprü olmak gibi bir tavrımız yok. Eğer ortada bir köprü varsa, biz onun sokak tarafındayız diye bir açıklama getiriyor Önder Abay bir ropörtajında. Abay 'Bavul' ismi için Giderken bavulunuza koyduklarınız hikayenizi anlatır. Biz içinde para taşınanlar hariç her türlü bavula aşinayız. Bu sebeple seçtik bavul ismini demeyi de ihmal etmiyor. Nisan 2017'de basılmaya başlanan ve 'Sana da öyle gelmiyor mu?' mottosuyla yola çıkan dergi, Zülfü Livaneli, Mazhar Alanson, Selim İleri, Ahmet Mümtaz Taylan, Hakan Günday, Gündüz Vassaf, Burak Aksak, İsmail Saymaz, Murat Uyurkulak, Tarık Tufan başta olmak üzere Türkiye'nin önde gelen edebiyatçı, müzisyen ve gazetecilerini bir araya getirdi. Dergi, edebiyatın farklı alanları ve türlerinden okuyuculara hitap etmeyi esas alıyor. Pek çok yayının yer vermediği felsefe, tarih ve hatta matematik gibi alanlarda da içerik üretiyor. Projesini Erdem Öztop, Nurhak Kaya ve Ahmet Mümtaz Taylan'ın ortaya çıkardığı Tuhaf Dergi'nin yayın danışmanı Behzat Ç. Dizisinin senaristi Ercan Mehmet Erdem. Nurhak Kaya'nın genel yayın yönetmenliğini ve sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendiği dergide fotoğrafçı Mehmet Turgut ise görsel danışman olarak görev alıyor. İlk sayısının kapağında Fransız yazar ve filozof Albert Camus'ya yer verdi. Masa Dergi 1 Mayıs 2016'da yayın hayatına başladı. Genel Yayın Yönetmenliği'ni Gamze İyem'in üstlendiği dergi, 2 ayda bir çıkıyor. Dosya konularıyla, yazarlarıyla, çizimleriyle okurların ilgisini çeken dergi, yazarların bilinmeyen yönlerini de inceleyip masaya yatırıyor. Deneme, öykü, makale ve şiir türlerinde çalışmaların yanı sıra resim, müzik, sinema, tiyatro vb. sanat dallarında inceleme yazılarına da yer veriyor. Ayrıca, ilk sayfalarında yer verdikleri Edip Cansever'in masa da masaymış ha şiirinin kaligrafisiyle, okuruna gayet ince ve hoş bir mesaj veriyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanan ve editörlüğünü Murat Yalçın'ın yaptığı aylık edebiyat dergisi. Her sayısında işlediği belli bir dosya konusunun yanı sıra, şiir, öykü, deneme ve incelemelere yer veriyor. Dergi, İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Güven Turan, Tuğrul Tanyol, Mehmet Erte, Cem Uzungüneş, Mustafa Altay Sönmez, Azad Ziya Eren, Tuncer Erdem, Adnan Binyazar, Nezihe Meriç, Doğan Yarıcı, Hulki Aktunç, Bejan Matur gibi pek çok yazar ve şairin ürünlerine yer veriyor. İçerisinde söyleşi, şiir, öykü, yazı ve ropörtajların da yer aldığı dergi 2 ayda bir basılıyor. Turgay Fişekçi, ilk gençliğinden bu yana edebiyat ve kültür üretiminin içinde olmuş, şiir ve çeviri ile olan sıcak ilişkisini kaybetmeden, dergicilik bağlamında üretimini devam ettiren biri olarak derginin genel yayın yönetmenliğini üstleniyor. 2006'nın Mart ayından itibaren basılmaya başlanan dergi 2 ayda bir çıkıyor. Edebiyatın insan ve toplum için yaşamsal bir gereklilik olduğuna inanıyoruz şiarıyla okuyucusuna sunulan derginin editörlüğünü Burcu Yılmaz yapıyor. Dergiye, şiirleriyle, Ahmed Arif, Cevat Çapan, Ahmet Telli, İsimsiz, Hakan Savlı, Tuna Kiremitçi, Elizabeth Bishop, Max Jacob, Ferruh Tunç, Gökçenur Ç., Çağla Meknuze, Aytekin Karaçoban, Murat Çelik, Kenan Sarıalioğlu, Zarife Biliz, Naile Dire, Emin Kaya, öyküleriyle ise; Cemil Kavukçu, Fadime Uslu, Sena Keskin, Ayça Erkol, Remzi Karabulut, Doğuş Benli, Gamze Erkmen, Derman Arıbaş Önoğlu, Hakan Sipahioğlu, Naki Selmanpakoğlu katkı sağlıyor. 'Maksat yeşillik olsun' mottosuyla yola çıkan dergi aslında yalnızca bir edebiyat dergisi değil. Edebiyatı merkezine alarak, ekseninde farklı türleri de barındıran bir dergi. Hazla ve hızla okunan dergi hedefiyle 1996 yılından beri sırasıyla; Öküz, Hayvan ve son olarak 2013 yılında Maksat Yeşillik Olsun sloganı ile yayın hayatına başlayan OT dergisi, kök olarak kendine mizah ve edebiyatı alıp, dallarını futboldan siyasete, sokaktan müziğe kadar genişletiyor. Hayata dair hiçbir şeye yabancı kalmamak ve kimseyi de sanattan mahrum bırakmamak temel amaçlarından biri. Güncel konuları es geçmeden toplumsal sorumluluklarını da yerine getiren bir dergi. Güncel yazar kadrosunda öne çıkan isimlerden bazıları: Ali Atay, Barış Pirhasan, Cüneyt Özdemir, Fatih Özgüven, Gündüz Vassaf, Mercan Dede, Mazhar Alanson ve Sevan Nişanyan. 'Keşke' 2013 yılının Eylül ayında yayın hayatına başlayan Ankara çıkışlı bir dergidir. İki aylık periyotlarla çıkan derginin Ocak-Şubat sayısı da çıktı. Dergi şiir, deneme, öykü, düşünce yazıları, edebi söyleşiler, kitap ve yazar incelemeleri gibi birçok alanda içerik üretiyor. Kasım 2014'ten beri yayın hayatına devam ediyor. Yayın hayatına 2015 yılında başlamıştır ve mevsimlik öykü dergisi olarak basılmaya devam ediyor. İlk sayısı Ocak 2005'te yayınlandı ve interaktif olarak hala devam ediyor. Aylık edebiyat dergisi olarak 15 Ocak 1997'den beri Ankara'da basılmaya devam ediyor. 2015 yılında basılmaya başlayan dergi 35. ve son sayısı ile Ağustos 2018'de yayın hayatına son verdi. 1997 yılının Ekim ayından itibaren 2009 yılının sonuna kadar 12 yıl boyunca aylık, son yılında ise iki ayda bir yayımlanmış bir edebiyat, düşünce ve eleştiri dergisiydi. 131. sayısından sonra yayın hayatına son verdi. 2013 yılında basılmaya başlayan dergi 38. sayısından sonra 2018 yılında yayın hayatına son verdi. 2015 yılında basılmaya başlayan aylık dergi, 2016 yılında yayın hayatına veda etti. 2016 yılında basılmaya başlayan dergi 2018 yılında yayın hayatına veda etti. Not: Kendilerini http://221bdergi. com sitesinden takip edebileceğimizi yazmışlar veda mektuplarında. 221B Türkiye'nin tek polisiye kültür dergisidir. İçeriğinde, edebiyat, polisiye haberler ve incelemeler barındıran bir dergidir. Umarız daha fazla dergi yok olma süreci ile karşı karşıya kalmaz ve biz yine aynı keyifle, o güzel kağıt kokularını içimize çekerek okumaya devam ederiz."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zamanda-edebi-bir-seyahat-derde-deva-randevu/\" ", "text": "Yazar Murat Menteş'in, Farabi'den Bukowski'ye kadar farklı tarzlarda eserler veren on bir yazara sorular sorup hayali söyleşiler yaptığı kitabı Derde Deva Randevu, Hakan Karataş'ın çizimleri ve April Yayıncılık etiketiyle raflardaki yerini aldı. Menteş kitabını Okurun kendisiyle buluşması için yazarların aracılık ettiği bir organizasyon olarak tanımlıyor. Murat Menteş: Fırfırlı gömleğiniz, bu saç, sakal, bu eda... Aksanınız, İngiliz... Aha! Siz Şekspir'siniz?! Shakespeare: Üstüne bastın ahbap, ta kendisi şüphesiz. Cehennem paydos etmiş, tüm şeytanlar burada! İslam geleneğinde 'Akıl benzer şeyler arasındaki farkları, farklı şeyler arasındaki benzerlikleri görme yetisidir' şeklinde bir tarif vardır. Ben bir bakıma, alakasız, irtibatsız görünen yazarları buluşturdum. Bununla birlikte, okurun 'benzerlikleri' görmesini umdum. Dahası, hepimizi 'insanlık' ortak paydasında buluşturan maddi ve manevi nitelikleri sergilemeyi gözettim. Yazarın kitapta adalet, ahlak, özgürlük, mutluluk, eşitlik, bilgi gibi konuları öne çıkarmasına sebep olarak ise bu konuların asırlardır insanlığın çözmeye çalıştığı meseleler olmasıyla birlikte, modern toplumların ve bireylerin de hayatında hala önemli olduğunu gösteriyor. Farabi: Tebrik ederim, evet, doğru anlamışsınız. Mutluluğu aramak, insanın 'doğal' eğilimidir. Hayvanlardan farklı olarak, insanın mutluluğu, arzuların tatmininden fazlasını gerektirir. Bu nedenle, mutluluğa giden yolda erdemlerin sağladığı ve müspet hislerimizi perçinleyen meşruiyete gerek duyarız. Toplumsal ve giderek küresel düzeyde insani bir seviye tutturmamız, bu yolla mümkündür. Okuyucusuna hem edebi hem de görsel bir şölen yaşattığı Derde Deva Randevu kitabının ikinci cildinin de hazırlıkları içinde olduğunu bildiren yazar, ikinci kitabında yer alacak on bir yazardan dördünün Yunus Emre, Ahmet Mithat Efendi, Attila İlhan, Arthur Conan Doyle olduğunu da söyledi."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zamanin-acimasizliklarina-ortak-olmak-philips-jones-griffiths/\" ", "text": "Vietnam Savaşı'nın yarattığı yıkımı, sömürgeleştirilen halkları, yoksulluğu, siyasi çekişmeleri pathosun ötesinde, gerçekçi bir üslupla ele alan Philips Jones Griffiths zamanın acımasızlıklarına odaklanarak görünmez olanı, yok sayılanı açığa çıkardı. Belli coğrafyaların mahkum bırakıldığı siyasi ve sosyal durumları inceleme altın alan Griffiths, 120'den fazla ülkeyi dolaşarak; Teksas'ta yoksulluğu, Kuveyt'teki Körfez Savaşı'nı, Cezayir'in sömürgeye uğramasını, Amerika'nın Güneydoğu Asya'daki işgalini, Galler'deki kömür madencilerini ve Londra sokaklarındaki savaş karşıtı protestoları fotoğrafladı. 1966'da Vietnam'ın kendini kültürünü ve geleneklerini belgelemeye karar verdi ve savaş bittiğinde ülkeye giren ilk batılı gazeteci oldu."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zamanin-tanikligini-yapan-fotografci-alain-keler/\" ", "text": "Fransız foto muhabiri Alain Keler 1979 ve 1982 arasındaki El Salvador ve Guatemala'daki iç savaşlardan, 1979'daki İran devrimine, 1989'daki Pekin'deki ayaklanmalardan, 1986'daki Etiyopya'daki kıtlıklara kadar, dünya çapında sayısız olayı kadrajına alarak zamanın tanığı oldu. Daha önce Sygma ve Gamma ajansları için çalışan Keler, 1980'lerden beri Lübnan, Çeçenya, İsrail, Filistin, İran devrimi ve yaşanan diğer çatışmaları raporlamaya başladı. Zamanın tanıklığını üstlendiği fotoğraflarında yalnızca savaş fotoğrafları yoktu. Yıkımlarla birlikte sürüklenen halklar da vardı. Bunların başında Avrupa'ya göç eden, şiddete maruz kalan çingeneler vardı. Alain Keler'in en büyük dürtüsü, her zaman tanıklık yapma ve bunu yaparken dünya tarihinin sismik olaylarına yakalanan insanlara bir yüz verme arzusu olmuştur. Keler'in resimlerini duygusal olarak zamansız kılan şey işte budur: olaylar geçmişte yaşanıyor olsalar bile, izleyici fotoğrafın yarattığı dünyaya yakından bakar."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zebercet-ya-da-modern-dekadansin-oykusu/\" ", "text": "Türk edebiyatının en önemli modernist isimlerinden biri olan Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli adlı yapıtı, dönem insanının içine sıkıştığı modernizm çıkmazını ve buna bağlı olarak içine gömüldüğü yabancılaşma ve yalnızlığı konu almaktadır. Yozlaşan toplumda aşılamayan iletişim problemini anlayışsızlık, umutsuzluk ve kopukluğun tükettiği insanı, ana karakter üzerinden ele alır. Bu açıdan bir dekadans romanı olarak edebiyatta kendine yer edinen anlatı, karakterin çöküşü üzerinden bir dönemin bitişini simgeleyerek toplumsal bir trajediyi gözler önüne sermektedir. Karakterin kişiliği incelendiğinde klasik bir biçimde monoton ve statik bir yapı karşımıza çıkar. Zebercet büsbütün kimliksiz ve varoluşunu anlamlandırmakta sorun yaşayan biridir. Ataerkilitenin keskin biçimde tehdit ve adeta Zebercet üzerinden iğdiş ediliş süreci ise gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının romana dahil olmasıyla başlar. Roman tarihsel gerçekliği kurgusal boyuta taşıyarak toplumsal-politik bir işlev kazanır. Çünkü tüm dengeleri alt üst eden bu kadın Cumhuriyet'in gelişi ile birlikte güçlenen kadının temsilinden başkası değildir. Bu kadının gelişi, Zebercet'te kayıp olan benliğini yeniden bulma umudu doğurur fakat bu mutluluk kısa sürecektir. Lacanyen bir okuma ile sona gelecek olursak, kadın karakter 'büyük öteki' olarak Zebercet için ulaşılmak istenen bir 'arzu nesnesine' dönüşür. Zebercet bu kadın aracılığıyla fallusa sahip olmak ve birey haline gelmek ister. Bu sebeple kadının gidişi karaktere ilksel kaybı ve bir türlü fallus olamayışını hatırlatarak onu intihara götürecek bir yola sürükler. Çünkü artık benliğini kurma imkansızlığının farkına varmıştır. İçeriğinde bolca psikolojik tahlile yer veren bu roman bizce okunmaya değer. Sinemayla da ilgilenen okurlarımız için ise eserin aynı isimli sinema filmini incelemelerini önerebilirim. Fakat şunu da belirtmeliyim ki hemen hemen her uyarlama eserde gördüğümüz eksiklikler bu filmde de karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple eseri daha iyi analiz etmek isterseniz kitap sizin için çok daha doğru bir kaynak olacaktır. Not: Yazı için Dokuz Eylül Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölüm Başkanı Profesör Dr. Nevzat Kaya'nın videolarından faydalanılmıştır."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zhanna-kadyrovanin-domestik-heykelleri/\" ", "text": "Ukraynalı sanatçı Zhanna Kadyrova, 2014 yılında sanatseverlerle buluşturduğu İkinci El adlı heykel serisi için malzeme olarak kullanılmayan fayansları tercih ederek sıra dışı bir tarz yakalamış. Brezilya mimarisinde sıkça görülen renkli seramiklerden ilham alan sanatçı, ikinci el malzeme satan dükkanlardan topladığı fayanslarla seramik kıyafetler oluşturmuş. Kullandığı ikinci el fayanslar ile mimari ve modayı renkli halleriyle harmanlayan sanatçı, fayans gibi sert dokulu bir malzemeyle yaşanmışlıkların barındığı yapılardan bambaşka bir estetik algı yaratmayı başarmış. Ukrayna'nın sert iklimi, binalarda fayans kullanımı imkansız kıldığı için, sanatçı eserlerini terk edilmiş eski binalarda sergilemeyi tercih etmiş. Mekanla bütünleşen eserler, adeta bulunduğu alan ile duygusal bir bağ oluşturmuş. 2015 yılında Ukrayna'da bir ipek fabrikası ile çalışan ve 2017 yılında Kiev Cinema Copy Factory'den almış olduğu fayanslar ile serisini zenginleştiren sanatçı, son olarak 2019'da Havana sokaklarındaki seramikleri kullanarak hazırlamış olduğu çalışmaları Küba'daki Galleria Continua'da sergilemiş."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zoetropla-yeniden-dogmak-masumlarin-katli/\" ", "text": "Zoetrop, durağan resimleri hareket ediyor yada kımıldıyor gibi gösteren bir aygıttır. Zoetrop kelimesinin kökü Yunanca'ya dayanıp, ve kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkmıştır. Yanlarında küçük delikler bulunan silindirik bir mekanizmadan oluşur. İç kısmı resimlerle kaplı olan bu silindir döndürüldüğünde resimler hareket ediyor hissi uyandırarak 3 boyutlu bir algı yaratır. Londro kökenli sanatçı Matthew Mat Collishaw, zoetropun büyüsüne kapılanlardan. Daha çok fotoğraf ve video üzerinde çalışan sanatçı Bullet Hole eseriyle ün kazanmıştır. Mat, bu sefer ünlü ressam Rubens'in The Massacre of the Innocents eserini 3D kalitesiyle sunuyor. Farklı biz zoetrop sunan Collishaw, 3D baskısıyla elde edilen 350 figürü başka parçalarla bir araya getirerek oluşturmuş. Bitirilmesi tam 6 ayı alan bu görsel şölenin animasyonları da Sebastian Burdon tarafından tasarlanmış."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zorlu-kosullar-altinda-fotografa-siirsel-duyarliligi-yukleyebilmek-ichiro-kojima/\" ", "text": "Zorlu koşullar altında, çarpıcı kompozisyonlar yaratan Ichiro Kojima; Kent merkezlerinden kırsal alana kadar modernleşmenin ilerleyen dalgalarının ortasında, soğuk il köylerinde yaşayan insanlarla derin bir empati kurma adına; uzun yıllar kırsal bölgelerde yaşayarak, biri dizi fotoğrafik çalışmalar üretti. Gökyüzünü, yolları, çitçileri, kadınları, çocukları kadrajına alıp mistik bir evrenin kapılarını arşınladı. Kojima, 1954 yılının çalkantılı savaş döneminin ardından Tsura bölgesine giderek, geleneksel Japon halkının yaşamını fotoğraflamaya başladı. Onun konuları Tsugaru ve Shimokita yarımadaları üzerinde günlük manzaralardı, ancak eserleri dönemin ana akım gerçekçiliğinden farklıydı. Kısa bir süre sonra kompozisyonlarına yüklenen şiirsel duyarlılık, Kojimayı fotoğraf sanatında ayrı bir noktaya getirdi. Bir taraftan soğuk iklim ve geleneksel halkın gerçekliği bir taraftan görüntülerdeki sanatsal imaj, onun eserlerini bir şiirin dizileri gibi etkileyici kıldı. Soğuk ve karlı iklimlerde yaşayan sanatçı, bu koşullar içerisinde derinden sarsılıp hayata erken veda etse de; Asya'ya özgü mistik bir dünyayı aktarması, onun ölümsüzlüğünün yansımasıdır. Yok olan geleneklere karşı derin hissiyatı, Kojima'nın her bir çalışmasına nüfuz eder. Kojima'nın çalışmalarının bir kısmı, köylüleri ve çiftçileri resmeden Fransız ressam Francois Millet'in eserlerini hatırlatır. Tıpkı Millet'inki gibi doğal ve içten yansımalar, bizi ayrı bir dünyanın içerisine sürükler."} {"url": "https://sanatkaravani.com/zulme-karsi-yuzde-kaci-savasiyor-insanlarin-nazim-hikmet/\" ", "text": "Ziya'dan kalma şiir kitabını yine baştan aşağı okudu Ahmet. Kim bilir kaçıncı okuyuşu bu. Yere su döktü. Çamurla heykel yapmaya çalıştı. İlk önce Anuşka'nın başını, olmadı. Bir kedi. Olmadı. Dünya niye kahpe olsun? Dünya güzel. Dünya güzel ne demek? Dünyanın nesi güzel? İnsanların yüzde kaçı için dünya güzel? İnsanların kocaman çoğunluğu Dünya güzel mi, değil mi? diye düşünmüyor bile, bu dünyada haksızlık yokmuş, açlık yokmuş, zulüm yokmuş, ölüm yokmuş gibi, haksızlığın, açlığın, zulmün, ölümün içinde yaşıyor. Haksızlığa, zulme, ölüme karşı yüzde kaçı savaşıyor insanların? Biz savaşıyoruz işte. İhtilaller yapan, barikatlar kuran yığınlar savaşıyor. Ben savaşmıyor muyum? Kudurup İsmail'in kurşunuyla gebermeyi bekleyerek mi? Hay Allah kahretsin! Nazım Hikmet Ran, Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2005, s.62."}