{"url": "https://www.sabitfikir.com/content/anna-karenina-yi-kim-oldurdu", "text": "Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer. Roman okumak, bir tarafıyla, bir başkasının hayatını merak etmektir zaten. Sizi, modernlerin o çok sevdiği tabirle gözcü konumuna yükseltir. Son yıllarda romanın bu kadar öne çıkmasının bir sebebi de, sosyal medya eliyle başkalarının hayatına karşı duyduğumuz merak ögesinin artmasıyla açıklanabilir. Sizin kadın roman kahramanınız kimdir? Ben birçok kadın kahraman içinden elbette Huzur'un Nuran'ını çok severim. Yine de ne Nuran, ne Maria Puder ve ne Feride gerçek anlamıyla bir karakter olmaya yaklaşamazlar. Bir yanlarıyla hep eksiktirler. Üzerine uzun uzun konuşabileceğim tek kadın kahraman ise Anna Karenina'dır. Tolsoy, Her şeyi yazdım, geriye hiçbir şey kalmadı diyerek tarif ettiği Anna'da yalnızca bir aldatma hikayesi yazmamıştır. Bir mürşit romancı olarak ve erken modernliğin bütün veçhelerini kullanarak, insanı tarif etmeye kalkmıştır. Anna Karenina romanı kusursuzdur. Tolstoy başyapıtını dilemmalar üzerine kurar. Karşımızda Anna gibi güçlü bir kadın vardır ve Anna sadece Rus aile kavramına isyan etmez, aynı zamanda Albert Camus gibi söylersek, başkaldıran insan tipolojisine de ilk örneği oluşturur. Tolstoy bu başkaldırıyı hem Hıristiyanlık hem de Rus toplumunun çelişkileri üzerinden konuşmayı tercih eder. Kolay bir yorumla, Anna için yaşadığı hayatı savunan özgür bir Lilith demek kolay. Lilith, cennetten dünya cehennemine gönderildi. Anna ise büyük günah işleyerek intiharı seçti. Geride kalanlara dersini vermek için cenneti bırakıp cehennemi tercih etti, hatta daha yaşarken bunu göze aldı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/ben-buradayim-sevgili-okuyucm-sen-neredesin-acaba", "text": "Oğuz Atay'ı ilk defa okuyan bir insanın karşılaşacağı şaşkınlığı kesinlikle dolaysızlık olarak açıklayabilirim. Atay, diğer yazarların aksine kahramanlarının arasına girip, oradan konuşmak ister. Siz de herhangi bir Atay metnini okurken, önünüzde tabaka tabaka açılan katmanlar arasında kendinize rastlarsınız. Çünkü metinler tıka basa yarı aydınla doludur. Atay'ın hiç çekinmeden kendini de kattığı bu aydın tiplemesi ise birtakım kırık hayatların parodisi olsa da, hep mutlu sona doğru koşmak ister. Gide ede mutluluğu bulamasa da, sığındığı ironi limanı, hem kahramanları, hem de okuru rahatlatır. Bat dünya, bat! Talih! İki gözün kör olsun piyango bileti sat derken bile kederin konforlu alanını seçer Atay. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/bir-sairin-gozleri-kapaninca-dunyada-gorulecek-seyler-azalir", "text": "Sabitfikir için Furuğ dosyası hazırlama fikri ortaya çıktığında yeniden Didem'in şiirlerini düşündüm. Epi topu üç şiir kitabında Didem'in yaptığını çok az şair yapabilmiştir. Anlatımcı bir şiiri vardır Didem Madak'ın. İçinde hep öyküler dolaşır durur bu şiirlerin. Sonra o öyküler bir yerde çatlayıp taşar. O yüzden bir taşkınlık da vardır şiirlerinde. Ama bir yerde taşkınlık gelip de bir duvara çarpıyor. Didem hep o duvarın önünde söküklerini dikmeye çalışan bir terzi gibi. Didem Madak, 2011'de 41 yaşındayken hayata veda etse de bugün en çok okunan kadın şairler arasında. Müstesna bir yere sahip. Okurları tarafından var edilen şairlerle, kendi okurunu var eden şairler her zaman çatışır durur şiirin yüksek tarihinde. Didem okuru tarafından var edilen şairlerdendir. Her kuşak yeniden keşfediyor onun şiirlerini. Annesizlikten şair olsa da, çiçekli şiirler yazmak isteyip sonunda hep acıya yaslansa da, Didem'in bir direniş şairi olduğunu düşünürüm ben. limanı olanın aşkı olmaz ki bayım! - Siz Aşk'tan N'anlarsınız Bayım? Annesini çok erken yaşta kaybeder Didem. Teyzesi sayesinde şiirle tanışır. Talihsiz bir serüvenden sonra Hukuğu bırakır. Bu dönemde şiir gelir bulur onu. Anlatımcı şiirinin kökeninde kendi hayatından süzdükleri vardır aslında. Yetimlerin hakkını gözetir; yoksullar, kediler, çilingirler, çokomel kağıtları, çocuk romanı anneleri, grapon, ahlar ağacı, kağıttan gemiler... Şiirlerinin insan ve nesne kadrosu epey kalabalıktır. Okuruna doğrudan konuşabildiği için muhatabını hemen bulur Didem Madak şiiri. Kızına yazdığı mektubunda içimizi sızlatırcasına, Canım kızım, cehaletimden şair oldum... Annesizlikten. Sen sakın şair olma! der. Annesi gibi hayata erken veda eden Didem için söylenmiş gibidir şu söz: Bir şairin gözleri kapanınca dünyada görülecek şeyler azalır. Bir başka kadın şairi, Furuğ Ferruhzad'ı anlattığımız bu sayımız Didem Madak'a da armağan olsun. Ölen her kadın için bir şiir yazdım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/bir-son-duygusu", "text": "Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı'sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş rahatsız ruhlar eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı'nın en parlak ütopyası İngiltere'dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya. Bugün dünyayı küresel bir köye dönüştüren Batı fikri, kendi ütopyasını ters yüz etmeyi tercih etti. Daha önce başkalarının distopyası olan kendi ütopyasını da yine kendi elleriyle bitirdi. Her yerde karşımıza bir son duygusuyla çıkıyor. Bizimle popülizm maskesi ardından konuşuyor ama öte yandan tükenen petrol ve doğalgaz kaynakları çerçevesinde kendi coğrafyasının hayatta kalması için bütün mümkün senaryoları da gözden geçiriyor; bilindik distopik hikayedir, dünyada büyük bir salgın hastalık başlamış, herkes zombiye dönüşmüş ama Amerika'nın içinden çıkan korkusuz, özgür ruhlu birileri kıtayı kurtararak insanlığa bir umut vermeye kalkışmış. Yani şu Teksaslı korkak Amerikalı adam! Nükleerden, uzayı bile kaplayan çöplüklere varasıya kadar kendi ürettikleri araçlar eliyle yine kendi sonlarını hazırladılar. Hepimizi de artık bütün mümkün geleceklerden birinde yapay zekanın ya da robotların yöneteceğine ikna edip, kanlı ellerini tarihin unutkan havuzunda yıkadılar. Şimdi de kıyamet senaryolarının her türlüsünü kitaplarla, filmlerle, dizilerle önümüze koyuyorlar. Dünyada sağcılığın yükselişe geçtiğini söylüyorlar ve göstere göstere amansız bir şekilde İslam düşmanlığı yapıyorlar. Dünyayı baskıcı, otoriter yönetimlerin sardığını iddia edip bilindik Amerikan oyununu sinsi darbeler, askeri müdahaleler eliyle sürdürüyorlar. Sabitfikir artık yüz yaşında. Bir şey sayılırken birim olarak alınan sayıya gelinince söylenen uyarma sözüdür dalya; örneğin dalya yüz ise, her yüz sayışta dalya denir. Dergicilik açısından bakıldığında da, 100. sayı önemlidir. Sabitfikir ilk dalyasını çıkardı. Ve karşınızda yenilenmiş bir Sabitfikir var; sadece mizanpajı değişmedi Sabitfikir'in, kitaba ve edebiyata bakış açısı da değişti, değişiyor. Eleştiriye daha da önem veren bir dergi yapalım istiyoruz. Yalnızca yeni çıkan kitaplar üzerine sayfaların olduğu bir dergi yerine, edebiyat arkeolojisi de yapalım diyoruz. Kitabın ve edebiyatın içinden konuşmaya devam ediyoruz böylece. Çünkü şuna inanıyoruz: Bir kitap dünyadan daha büyüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/bizi-kitaplara-ceken-sey-biraz-da-kendimizden-disari-cikmak", "text": "Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de. Çok sevdiğim bazı kitapları zaman içinde yeniden okumak en sevdiğim alışkanlığım. Bunu yaparken bazı yazarların okuma reçetelerinden birini uyguluyor değilim. Hani derler ya, iyi bir roman yazmak için Dostoyevski'yi beş defa okumak lazımmış. İyi düşünür olmak için en az beş dil falan... Oldum olası böylesi reçetelerden hep uzak kalmayı tercih ettim. Kim bilir, belki de yanlış düşünüyorumdur ama ben hazcı bir okurum. En basit anlamıyla keyif aldığım, dilini, edasını sevdiğim yazarları döne döne okumak taraftarıyım. Özellikle de şiir kitaplarını... Çünkü Türkçe demek, Türk şiiri demektir bir bakıma... Türkçede öyle şiir kitapları vardır ki, içlerinde ne ararsanız bulursunuz. Mesela Necip Fazıl Kısakürek'in Çile'si böyle bir kitaptır. Anne şiiri de vardır, dava şiiri de, ölümle alakalı bir şiir de. Niye şiirde duralım, hikaye kitaplarının bazıları da böyledir. Yıllar önce ders verdiğim bir edebiyat atölyesinde, Hangi kitap yazı dilimi geliştirir diye soranlara, Refik Halid Karay'ın Memleket/Gurbet Hikayeleri'ni önerirdim. Laf aramızda hala bir bahane bulup okurum Refik Halid'i. Çünkü Refik Halid, dilimiz için muhteşem bir rastlantıdır. Hadi gelin yazımızın özlü sözünü de söyleyeyim: İyi yazarların kitaplarında eskide kalmış bir hatıranıza rastlarsınız; bir pişmanlık, bir galibiyet hissi, mükemmel bir kaybediş... Böyle böyle birbirini izler duygular."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/butun-romanlar-kahramanin-evinden-cikmasiyla-baslar", "text": "Batı fikri, kültürün doğayı yenmesi planı üzerine dayanır. Kültür özellikle 19. yüzyılda Batı'da doğayı yendi ve roman türü altın çağını yaşamaya başladı. 20. yüzyılla birlikte ise modern insanın dini vecibesi haline geldi roman. Batılıların ürettiği Tanrısız dünyada yaşayan modern insanın bir tür günah çıkartma şekliydi. Bilinç akışının ortaya çıkışı, Freud'un büyük romancılarla ve mitolojiyle kurduğu bağlantılar... Ve 21. yüzyıla geldik, hikayelerin çağına. Büyük kurgunun artık küçük küçük hikayelerden oluştuğu; ekranda, sosyal medyada hikayelerin aktığı bir simülasyonlar çağı. Çünkü giderek her şey şeffaflaşıyordu. Ve hikayelere ihtiyacımız gün geçtikçe daha da artıyordu. Şiir ise Tanrı'nın olmadığı bir dünyayı asla kabul edemeyen bir türdü. Modernizm tarafından dönüştürülemedi çünkü bizzat kendisi modernizmi dönüştürdü. Tehlikeliydi şiir, onu roman gibi başka bir formun içinde kullanamazdınız. Bale ayakların şiiridir dediğinizde bile baleye değil, şiire anlam yüklemiş olurdunuz. Şiirsel sinema dediğinizde ortaya yine şiirle alakalı bir evren çıkar. Dönüştüremezsiniz, evirip çeviremezsiniz şiiri. Sözün olduğu yerde onun hükmü geçer hep ve siz görselliğe vurgu yaptıkça şiir eninde sonunda söze dönmek isteyecektir. Dolayısıyla antik bir dünyanın malı olarak kaldı şiir. Hatta insan için tam bir sahicilik kılavuzu olmayı sürdürdü, sürdürüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/dans-et-sampiyon", "text": "Langston Hughes'in dediği gibi gerçekten öylesine uzaktır bize Afrika. Köleci zihniyetin resmettiği Afrika hakkında bildiklerimizi gözden geçirdiğimizde, ortaya hep aynı imgeler saçılır: Vahşi doğa, çöller, yamyamlar, aşırı sıcaklık, ilh... Bu köleci bakış açısı bugün de devam etmektedir aslında. Amerika dışındaki yerleri Amerikalılara tanıtmakla görevli National Geographic dergisine baktığınızda susuz çölleri, Lübnan'ın dar sokaklarındaki çarşaflı insanları, Afrika'da açlıktan kemikleri sayılır olmuş çocukları görürsünüz. Zaten bu tip yayınların asıl amacı, Amerikalılara dünyanın en iyi yerinde yaşadıklarını hissettirmektir. Oysa Afrika tamamen çöllerle kaplı değildir. Tropikal ormanlar çok daha fazla yer kaplar ve ortalama sıcaklık 21 derecede gezinir. Afrika'da vahşi hayat milli ormanlarla sınırlıdır. Nollywood adında bir sinema geleneği oluşmuştur ve yamyamlık vahşi emperyalistlerin köleci zihniyetlerini gizlemek için uydurdukları bir yalandan ibarettir. Amerika'nın kılcallarında gezinen ırkçılık George Floyd'un bir polis tarafından öldürülmesiyle bir kez daha tartışılır oldu. Amerikan ırkçılığının tarihi insanlığın yüz karasıdır. Ku Klux Klan terörü ile beslenen ırkçı bellek, atmışlı yıllardan sonra su altına inse de, çeşitli vesilelerle ortaya çıkıyordu. Floyd'un öldürülmesi sanırım bu nefretin artık gizlenemeyeceğini de gösterdi. Biz de bu sayımızda önemli çevirmen dostumuz Samet Köse'nin kaleminden Afro -Amerikan edebiyatına yoğunlaşalım istedik. Ülkemizde Afro-Amerikan edebiyatına dair iyi kötü bir kitaplık oluşmuş değil ne yazık ki. Mesela Müslümanlığı da seçmiş şair Emir Bereket'in toplu şiirleri halen çevrilmedi. Toni Morrison'ı iyi kötü biliyoruz ama Maya Angeleo'yu daha yeni yeni tanıyoruz. Malcolm X'ten Muhammed Ali'ye aklımızda baş kaldıran, sağlam bir Siyahi imgesi var, öte yandan mesela sürgündeki Suriyeli şair ve yazarların ne yazdıklarını bilemiyoruz. Denver merkezli slam şiir üyesi Amal Kassir ile dostluğumuz var ama onun da metinlerine uzağız halen."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/doktor-yazarlar-denildiginde-akliniza-ilk-kim-geliyor", "text": "Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Hastalık ve savaş ilişkisi, salgınlar, distopya anlatılarındaki tehlikeli virüsler, mekanla olan ilişkisi ekolojideki yeri, ırk ve etni site bağı... Gittikçe büyüyen, genişleyen bir evrendir tıp edebiyatın içinde. Özellikle son bir yıldır yaşadığımız olağanüstü pandemi koşulları, doktorlara olan ilgi ışığını biraz daha parlattı. Salgının adsız kahramanlarına dönüştüler. Oysa tıbbın edebiyatla olan ilişkisi hiç de dışarıdan değildi. Düşünün ki, iki disiplinin de ana konusu hep insan oldu. Freud bilinçaltını açıklamak için edebiyattan yardım aldı. Baba katlini Oedipus Kompleksi diye adlandırırken Sophokles'in oyunundan, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler romanından güç aldı. Oliver Sacks nöroloji profesörüydü ve nöroloji rahatsızlıklarını müthiş edebi lezzetteki kitaplarıyla anlattı. Irvin D. Yalom da Sacks'tan farklı değildi. Divan'ındaki hastaları roman kalıbıyla anlatıyordu meraklı okurlara."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/edebiyat-ve-insan", "text": "Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar. Bu irtibat sayesinde okurla yazar arasında gizli, gizemli bir iletişim ağı kurulur. Ve bazı okurlar için bazı yazarlar daha özeldir. Bazı yazarlar da kendi okurunu var etmeyi ya da okurlarını kendi düzeylerine çıkartmayı çok severler. Misal, Bilge Karasu öyle yazarlardandır. Metinlerini yazarken gösterdiği emek, okur tarafından da paylaşılacaktır çünkü. Gece adını verdiği metnini böylesi okurlar için yazmıştır Karasu. Kitap, gece kavramı üzerinden yola çıkarak, büyük boşlukları daha da boşaltarak ilerler. Kitabın herhangi bir kahramanı yoktur. Tek kahraman gecedir. O da bütün kapsayıcılığı ile bir heyula gibi uzanmaktadır okurun önünde. Sıra dışı yazarlar da vardır. Mesela George Perec tutar size bir apartmanın hayatını anlatmaya kalkar. Yaşam Kullanma Kılavuzu adını verdiği bu olağanüstü romanında Perec, Paris'teki o apartmanla birlikte bir dönemin hayatını da anlatır; ev içleri, merdivenler, odalar, pencereler... Sayfalar boyunca okur tarafından bir harita oluşturulur gibi öğrenilmektedir. Virgina Woolf gibi benim yazarım diyebileceğim yazarlar da, insanın dış sesine değil de, içindeki sese yönelirler. Özellikle baş ucu kitaplarımdan olan Deniz Feneri'nde, bir okur olarak, dışarıdaki baygın havadan Fener'in içindeki dapdaracık hayatıma sığınmışımdır; ben de Mrs. Dalloway ile birlikte akşam yemeğe gelecek konukları beklerken, Londra sokaklarını dolaşmaktayımdır. Orada bir yerlerde donmuş bir zaman ve onun kahramanları; tanıdık isimler, sokaklar, olaylar ile birlikte beni beklemektedirler sanki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/edebiyatin-yasayan-yuzu-mekânlar-muhitler-mahfiller", "text": "Artık yazarların bir araya geldiği bu mekanlar azalsa da, hepimiz biliriz ki, bazen bir kahve kokusunun insanı kucaklayan sıcaklığında buluşmak mümkündür. Bundan mıdır bilmem, yazarlar hep böylesi mekanları tercih etmişlerdir. Sadece yazarlar mı, değil. İnsan hep daha önce görmediği, bilmediği bir mekanda ol'mak ister. Belki de kısa bir süre de olsa bir kendinden taşma yaşayacaktır orada. Tam da bu sebepten mekan ve mümkün kelimeleri arasındaki akrabalığı çok seviyorum. Edebiyat için de derin bir ihtiyaçtır kahvehaneler. Her şeyden önce bir iletişim alanıdır. Öte yandan birçok derginin temeli bu mekanlarda atılmıştır. Kahve, pastahane ve meyhaneler yazarların yapıtlarını kaleme aldıkları yerler değildir sadece, aynı zamanda hayatın akışına da bir pencere arkasından veya bir masanın karşısından bakmayı sevdikleri yerlerdir. Ünlü denemecimiz Salah Birsel'in Kahveler Kitabı adlı o enfes kitabından okuduğumuzda şaşırdığımız gerçek ise şudur: 1871'de yapılan bir sayımda sadece Beyoğlu semtinde 1260 kahve vardır. 19. yüzyılda İstanbul kıyıları kahvelerle örülmüştür. Hatta zamandaki ve kültürdeki değişim bu kahvelerin dönüşümü üzerinden de okunabilir. Kahvehaneler bir tür açık yapıt izlenimi vermektedir o anlamda. Tarık Buğra'nın aynı adlı öyküsünde anlattığı Küllük enteresan bir mahfildir. Necip Fazıl'dan Refik Halit'e Türk edebiyatının önemli yazar ve şairleri burada toplaşır. Mehmet Niyazi Özdemir'in üstüne bir kitap yazdığı Marmara Kıraathanesi'nin delisi de çoktur, dahisi de... Safarim, Meserret ve Küllük'e en çok şairler rağbet gösterir. Bazı kahveler de bazı isimlerle özdeşleşmiştir. Mesela İkbal Kahvesi'ni Orhan Kemal'in burada yaptığı sohbetler sevdirir. Müdavimler biraz da Orhan Kemal'i görmek için mekana koşarlar. Yine Edip Cansever, Ece Ayhan, Behçet Necatigil İkbal'in müdavimleri arasındadır. Lambo 40 kuşağı yazarlarını ağırlar. Orhan Veli, Sait Faik, Metin Eloğlu... Hatay Restaurant ise daha çok İkinci Yenici şairlerin mekanıdır. Ama özellikle Cemal Süreya ismiyle özdeşleşmiştir diyebiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanı Asmalı'daki Narmanlı yurdunda bir odada yazılmıştır. Attila İlhan yürürken yazmayı tercih eder şiirlerini, mekan takıntısı yoktur. Oysa mesela Nuri Pakdil otelleri tercih etmektedir. İlginçtir, Türk şiirinin en önemli metinlerinden Hızır'la Kırk Saat bir kahvehanede yazılmıştır. Üstadımız Sezai Karakoç, şiiri, adı gibi kırk günde sanki Hızır'la randevulaşmış gibi Sarayburnu'nda denize bakan bir kahvehanede yazdığını söyler hatıralarında. Cahit Zarifoğlu da öyledir. Şiirlerini kalabalık yerlerde, gürültülü mekanlarda yazmayı sevecektir. Mekanlar, muhitler, mahfiller... Edebiyatın atar damarları. Gelin gidip bir masaya oturalım ve konuşulanları birlikte dinleyelim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/edebiyatla-psikolojinin-karsilasmasi-salomenin-hayati-gibidir", "text": "Bir de psikoloji ile edebiyatın karşılaşması vardır ki, bence, modern edebiyat biraz da bu karşılaşma üzerine kuruludur. İkisi de birbirinden çok şey almıştır. Ben bu karşılaşmayı daha da romantize ederek, psikoloji ile edebiyat arasındaki bağı Lou Andreas Salome'nin hayat hikayesine benzetirim. Salome, St. Petersburglu bir Rus generalin kızıdır. Bir tedavi için geldiği Roma'dan sonra Avrupa'dan ayrılmaz. Etkileyicidir. Özellikle entelektüel çevrelerde kendine olan güveni ile hep dikkat çeken bir kadındır. Salome'nin Nietzsche ile olan karşılaşması Avrupa'nın görüp görebileceği en fırtınalı aşkı ortaya çıkarır. Ama her aşk gibi özlenen pişmanlıklarla doludur. Salome, Nietszche'ye çok büyük acılar çektirir. 20. yüzyılın büyük filozofu tek taraflı ama muhteşem ilhamlarla dolu bu aşktan yaralı çıkar. Hatta filozofun kadınlara düşman olmasının sebebi olarak gösterilir Salome. Bu ihtişamlı ve acılı hikayeyi ise bir psikiyatrist yazar, Irvin Yalom, Nietzche Ağladığında adlı romanında anlatacaktır. Edebiyatla psikolojinin yolları sadece bu aşk hikayesinde de kesişmez; dönemin neredeyse bütün önemli sanatçılarını kendine bağlayan Salome, Nietszche'den sonra büyük mistik şair Rilke ile aşk yaşamaya başlar. Bu sefer karşılıklı bir aşktır. Ki Salome kendisine birçok şiir yazdıran Rilke'ye, Sen bütün kuşkuların karşıtıydın diye seslenecektir. Rilke'den ayrıldıktan sonra Freud'la flört eden Salome, sıra dışı macerasıyla Freud'u da kendisine hayran bırakacaktır. Nietzsche'nin evlilik teklifini reddeden, Rilke'nin kendisine unutulmaz şiirler yazdığı büyük aşkı, Freud'un zekasından hayranlıkla bahsettiği kadın; romanlara, şiirlere, mektuplara konu olmuş Salome... Ben bu karşılaşmaları hep edebiyatla psikolojinin karşılaşması gibi okurum, okumuşumdur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/ejderhalarin-bilge-ninesi", "text": "Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula'yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır. İyiyle kötü kavramı sürekli yer değiştirir, feminizme farklı bir bakış açısı getirir; kurduğu hayali dünyaların birinde insanlar ayın bir kısmında erkek, diğer kısmında kadındırlar mesela. Garip gelebilir ama eğildiği kavramlara getirdiği bu geçişkenlik, Ursula'nın düşünce evreninde yöneldiği yenilik anlamında onu türün diğer yazarlarından ayırır. Yerdeniz serisinde kendi masalını bilindik klişelerle, bilindik masal canlılarıyla yazarken yaptığı yine de farklıdır. Ursula hep bir düşünme halindedir. Kadınlık ve erkeklik halleri ve meseleleri, düşüncesinin ana eksenini oluştururken, bir arada yaşama fikri, komün mantığı, ahlak tartışması aklındaki diğer fikirler arasındadır. Ursula'ya tam anlamıyla bir edebiyatçı diyemiyorum. Yanlış anlaşılmasın, Ursula, edebiyatçıdan daha fazlasıdır. Her yazdığı nasılsa yepyeni bir türe dönüşür. Hatta yazdıklarını kendi içinde bölümlemelere ayırmak gerekir. Evet, fantastik edebiyat yazarıdır ama okuruna hep bir fikir aşılayan fantastikçidir. Aşılama fikrini bazen didaktik ögeler çerçevesinde abarttığı olur, bir anlamda nineliği devreye girer, ama göze batmaz o tarafı, tatlı bir aşırılık olarak kalır zihinlerde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/evliya-celebi-ile-odamda-seyahat", "text": "Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir. O koskoca Don Kişot romanı bir hapishanede yazılmıştır. Yani Cervantes'in yel değirmenleriyle savaşan komik şövalyesi ve okuma yazma bilmeyen ama yüz tane atasözünü ezberinde tutan Sancho Panza'sı biraz da kendi içine doğru yürümektedir. Kendi içimize doğru giden yolu bulabilmek için ise yoldan çıkmamız gerekmektedir. Michel Butor, Verimli yazarlar edebiyatın işlevinin, içinde yaşadığımız dünyayı değiştirmek olduğunu ve bunu da edebiyatın belli bir süre içinde başarabileceği eğilimi içindedirler der. Bu sözü çok severim. Çünkü iyi edebiyatın dünyayı değiştireceğine dair inancımı her zaman diri tutarım. Bugün bütün dünyada yaşanan Korona salgını hepimizi yoldan çıkardı ve evlerimizin içine yolladı. Ve tüm dünya bir kez daha şunun farkına vardık; demek ki evde vakit geçirmenin en güzel yolu, bir kitapla hayali dünyaların çevresinde seyahat etmekmiş. Kitap listeleri yayınlanmaya başladı bir anda, ünlü yazarların tavsiyelerinden tutun da, kitapla hiç ilgisi olmayan insanlara kadar herkes evde okumanın güzel yanlarını keşfetti. Kitabın nasıl da hayatın merkezinde bir yerde durduğunu gözlemledik. İnanıyorum ki, bu keşifler, kendi içimizdeki kayıp adaları bulmamız için de bir fırsat olur. Bizim için en büyük yol romanı, bir roman olmamasına rağmen içinde edebi türlerin birçoğuna selam çakan unsurlar barındıran Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sidir. Ben de evde kaldığımız şu günlerde Seyahatname'nin yoldaşlığıyla uzak yerlere seyahat eyledim. Seyahatname, biz Türklerin sevdiği insanlara verdiği en büyük nişan olan Evliya sıfatıyla tanıdığımız Çelebi'ye ait. 17. yüzyılda yazılmış bir gezi kitabı. Yer yer duru fakat bazen de olabildiğince fantastik bir anlatı. Sosyal hayat, tarih, coğrafya, deyimler, atasözleri, efsaneler, savaşlar, felaketler, öyküler, türküler, halk şiirleri, mani, giyim kuşam, eğlenceler ve daha neler neler... Evliyamız verdiği bilgilerin yanında gidip gezdiği yörenin evlerinden, camilerinden, kuleleri ve kalelerinden, saraylarından da bahseder. Ve anlatım biçimi. Sanki bir kıraathanenin içinde bir kilime kurulmuşuz da Evliya'yı dinliyormuşuz gibi... Öylesine yakın, öylesine sımsıcak. Seyahatname'nin bir diğer faydası da şu oldu benim için; Ortaçağ'ın sonrasındaki Batı'yı, yani doğu ile batının artık tamamen farklılaşan kültürel dünyasının izlerini kolayca sürebildim metnin yardımıyla. Hatta Çelebi'nin Viyana'daki Stephan Kilisesi'nin kitaplığını gördüğünde yaşadığı hayranlığı ve artık bizim kitaba o kadar da değer vermediğimiz yollu serzenişini okumak üzdü beni biraz da. Yine de çok gezen mi bilir, yoksa çok okuyan mı sorusunun yavaş yavaş yer değiştirmeye başlayacağını düşünüyorum. Siz neler okudunuz/okuyorsunuz karantina günlerinde, hangi kitabın yoldaşlığında, nereleri gezdiniz? Yazar mısınız bize... Keyifli okumalar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/genc-yazarlar-artik-coskulu-metinler-yazamiyorlar-mi", "text": "Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, Hangi kitabı okumalıyım? sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en seçkin kitabı bulmalıdır. Dergiler ve internet siteleri de belli başlı yazarlara sorar bu soruyu; En Sevdiğiniz Beş Kitap?, En Sevdiğiniz Türk ve Yabancı Yazarlar vb. Meraklı okur, yazarların seçtiği kitaplardan yola çıkarak kendine bir beğeni atlası oluşturur. Kişisel görüşler, ideolojik tutumlar, muhitler, akımlar... Meraklı okur bir şekilde yolunu bulmaya uğraşır. Dünya edebiyatı okumak isterse karşısına çıkacak yazarlar aşağı yukarı bellidir. Özellikle çağdaş edebiyata merak sardıysa, okuyacağı kitaplar, dünyadaki trendleri şekillendiren edebiyat ajanları eliyle belirlenmiştir zaten. Meraklı okurlar arasından bazıları da yazar olmak ister. Bir şiir ya da öykü kitabı; roman ya da deneme kitabı yazmak için önce kendini sonra diğer kitapları araştırır. Bir şekilde yazar da. Ama okuya öğrene gördüğü bir gerçek vardır, karşısındaki ortak beğeni çıtasına çıkmak hiç de öyle kolay değildir. Tam da burada aklımıza bazı sorular geliyor. Belirlenen yüksek standartlar, yeni yazarların coşkulu metinler yazmasına engel mi oluyor. Yazar, kendine ait benzersiz bir dünya ortaya attığında, kitapları çevrilmez, yazdıkları, yayınevleri tarafından ilgi görmez mi? Küresel ölçekte bir yazar mı olmak istiyor genç yazar, yoksa kendi ülkesinde küçük bir azınlığa mı hitap etmek istiyor. Ölçüleri nasıl aşacak, yazdığı dilin geleneğiyle nasıl yüzleşecek? Gelin bu soruların cevaplarını beraber arayalım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/gundemimiz-turkiyedeki-japon-edebiyati", "text": "Japon bir yazarı; bir Türk şairiyle, İngiliz bir şairi yan yana görebilirsiniz. Dil, kültür ve yaşayış ayrılıklarını edebiyat bir hamlede kaldırır ortadan. Son yıllarda iki ülke edebiyatı gündemimizde. Biri Kuzey Avrupa, diğeri de Japon edebiyatı... Eskiden bu iki ülkenin köşe başı yazarları çevrilirken, şimdi Per Petterson da Haruki Murakami de neredeyse bütün yazdıklarıyla Türkçede yaşamaya başladılar. Üstelik bu iki edebiyatın kitapları görece uzaktır bize. Sadece coğrafi bir uzaklıktan da bahsetmiyorum; hakim edebi sesin de dışında gelişmişlerdir. Öte yandan, hakim edebi sesle de bazı ortaklıkları bulunur. Mesela Haruki Murakami'nin çok satan kitaplarındaki Japon karakterlerin isimlerini Amerikalılarla değiştirsek, okur çok da şaşırmaz buna. Per Petterson'un kır anlatısındaki kimi hikayeler bizim kır edebiyatındaki bazı anlatılarla da benzerlik taşır. Ben bir zenginlik olarak görürüm benzerlikleri. Bu ay Sabitfikir'de Türkiye'deki Japon edebiyatı var. Dosya yazısını ülkemizin en iyi Japonca çevirmeni H. Can Erkin kaleme aldı. Bu zamana kadar Japoncadan çevrilip ülkemizde yayınlanan isimleri biraz daha yakından tanımak ve Japon edebiyatının ülkemizdeki seyrini doğru anlamak için çok önemli bir dosya yazısı olduğunu söyleyebilirim. Umarım H. Can Erkin bundan sonra dergimizdeki başka yazılarıyla da bu seyrini genişletir. Eylül sayımızda ayrıca üç önemli söyleşi de okuyacaksınız. Biri ustamız Selim İleri'nin Ahmet Hamdi Tanpınar okumalarından süzüp yazdığı Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun adlı sıra dışı metni üzerine röportajı, diğeri de Fatma Barbarosoğlu ve Nazife Şişman'ın mektuplaşmalarından oluşan Karantina Günlerinde Evin E Hali üzerine sohbeti... Ve M. Hakkı Suçin'in kitaplarla dolu dünyası... Keyifli okumalar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/hepsini-satin-aldim-bu-oykulerin", "text": "Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş'ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi... 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik. Modernlik bütün veçheleriyle hayatımıza dokundu geçti. Artık yirmi senesini geride bırakmaya hazırlandığımız 21. yüzyıl ise sanırım hikayelerin çağı olacak. Sosyal medyanın, dijitalleşmenin, teknolojik hızın hayatımıza sirayet etmesiyle birlikte, gündemde kalabilmek için hikayelere sığınmaya başladık. Uzun metinler okumaktansa, kırk dakikalık diziler izliyoruz. Yalnızca TV'de de değil, internetin ulaşabildiği her noktada. Yazarlar gizem unsurunun öne çıktığı romanlar yazıyorlar. Amorf karakterler çevremizi sarmış durumda. Spiritüalizm geçer akçe. En materyalistimiz bile mistik alanlara ilgi duyuyor. Bir kültür akbabası gibi yağmalıyoruz Doğu felsefesini; Mevlana'dan Hayyam'a bütün isimler seçmeci, ayıklamacı anlayışla elekten geçiriliyor. Hint asıllı Amerikan romancı, İspanya'dan yola çıkıp Çin-i Maçin'e doğru bir yolculuğa çıkartıyor kahramanını. Elimizde kahve zincirinin karton bardağı, kulaklarımızda streaming platformlarından birinden dinlediğimiz müzik parçası, uluslararası şirketimizin karlılık toplantısına katılıyoruz. Otoparkta selamlaştığımız GMY adayımıza yeni aldığımız arabanın hikayesini anlatıp, Roma gezimizden bahsediyoruz. Buda ve Peşte'nin ortasında çektirdiğimiz fotoğrafa beğeni yağınca mutlu, iktidara kızınca entelektüel, orman yangınlarına sövünce duyarlı hissediyoruz. En sevdiğimiz tişört markasını alınca, o markanın logosuna eklenmiş oluyoruz. Logonun bahşettiği hikayeyle mutlu oluyoruz. Hemingway'i okuyor kulağımızdaki sesli kitap. Her şey seslendi artık. Annemi arar mısın Siri, meşgul diyor telefonum. Notlar kısmına alıntıladığım şiiri tweet atıp rahatlıyorum biraz. Hiçbiri benim fikrim değil bunların. Rahatlıyorum, hikayelerim var artık. Hepsini satın aldım bu öykülerin, ama hiçbirini yaşamadım daha."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/hikâye-bir-tur-olarak-ilk-insana-kadar-dayanir", "text": "Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikayeciler ise insanın tahkiye etme ihtiyacından dolayı hikaye türünü ilk insana kadar dayandırırlar. Şiir, müzik ve garip bir şekilde büyü insanoğlunun en eski uğraşlarındandır. Hikaye bir tür olarak bizde de epey eski. Dede Korkut Masalları'ndan halk arasında dolaşan sözlü kaynaklara kadar uzun bir çizgi çizebiliriz. Hikaye, bugün de yazarların ve okurların sevdikleri bir tür. Gerçi şimdi birçok yazar öykü demeyi tercih ediyor. Uzun hikaye, novella, minör öykü gibi yan türler de dolaşımda. Ve bu türlerde çok iyi, çok sağlam eserler kaleme alınıyor. Fakat hem yakın çevremde hem de başka yazarlar tarafından azar azar dillendirilen bir tartışma dikkatimi çekiyor; öyküdeki yerlilik sorunu. Tercüme kitapların artık ciddi bir yekün tutması, yabancı dillerin doğrudan etkisi, yazarın yazdığı metnin hemencecik bir başka dile çevrilmesi isteği... Bütün bunlar bir yerlilik sorununu gündeme taşıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/kediler-krallara-bakabilir", "text": "Bir de yazarların, şairlerin belki bir sığınma alanı olarak gördükleri kedi sevgileri... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kara kedisiyle çektirdiği fotoğrafı meşhurdur. Ya ötekiler, Mustafa Kutlu ve İbrahim Tenekeci'nin Saka kuşlarına olan sevgileri... Mustafa ağabey Dergah'ın bürosunu ziyaret ettiğimizde, sohbetin tam ortasında Saka kuşu cıvıldamaya başlarsa epey keyiflenirdi... Süleyman Çobanoğlu hep bir Kangal beslemeye heves etti. Tomris Uyar ve Bilge Karasu'nun kedi sevgileri malum. Nice öykülerinin, yazılarının baş karakteri oldu böylece kediler. Edebiyatçıların diğer canlılara karşı gösterdikleri bu ilginin altında fıtratla alakalı bir gerçeğin yattığına inanıyorum. Yazarlar, şairler insanı ve insana dair meseleleri anlatırken, hakikatin çeperlerinde dolanıyorlar, o çeperi delip geçeni çok az olabilir. Yine de rahatsız ruhların bu macerası bize çok şey söylüyor. İbn Arabi'nin bu konudaki tespiti ise harika. Hazret, nefsini ehlileştirdikçe yabani canlıların kendisinden kaçmadığını keşfeder ormandaki gezilerinde. İçindeki nefs öldükçe, başka canlılarla dolaysız bir yakınlaşma kurar. Bizde de vardır; eski dervişleri anlatan çizimlerde, hemen yanlarında bir geyik, bir karaca olduğunu fark ederiz. Demek nefsle birlikte insanın içindeki o yabanilik de ölüyor, geriye kalan hakikat ise kosmosla bağ kurmamızı, onla yakınlaşmamızı sağlıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/kendine-donmek-isteyenler-icin-butun-yollar-eve-cikar", "text": "Kişinin kendisi olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya karar verdiği o an, modern edebiyata göre bir kahramanlık sergilediği andır. Kişi bu kahramanlığa ulaşmak için evinden çıkıp bir yolculuğa atılır. Yolculuk boyunca başından türlü felaketler geçer. Her felaket, yolun sonunu getirebilmek için aslında bir duraktır. Her durak da, kahramanın yol boyunca erginleşmesini, daha da gelişmesini sağladığı bir deneyimler bütünüdür. Homeros bu yüzden kahramanını adalar ve denizler boyunca dolaştırır. Ondan yüz yıllar sonra Joyce da aynı işe soyunur; fakat bu sefer insanın yolculuğu Dublin sokaklarında geçirdiği bir günle sınırlıdır. İlk çağların bir ömür alan yolculuklarıyla modern insanın bir gün süren erginleşme yolculukları... Fark etmez, ikisinde de amaç yeniden yuvaya dönmektir. Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön diyen şair ne kadar da haklı. Bugünlerde her sabah evinden çıkıp bir kahramanlık sergilemek için çalışmaya giden bizler, küresel bir virüs salgını neticesinde yeniden evimize dönmek zorunda kaldık. Bence bunu bir fırsata dönüştürmenin tam zamanıdır. Bu fırsatı da, bir kahramanlık olarak değerlendirmenin... Durup düşünmenin, tefekkür etmenin... Şarkıya kaldığımız yerden başlamanın, kalbimizi tamir etmenin zamanıdır. Hadi gelin bir türkü ya da bir arya ezberleyelim. Çocukluğumuzda okuduğumuz, hatırımızda yalnızca adı ve kahramanları kalmış bir masalı yeniden çocuklarımıza okuyalım. Bir dua ezberleyelim. Kitaplığımızı düzenleyelim. Bir 19. yüzyıl romanı okuyalım. Günde muhakkak bir şaire yoldaş olalım. Bahçemiz varsa bahçede, yoksa balkonda bir saksıya çiçek ekelim. Gelecekteki yaşımıza, eski hatalarımızı hatırlatan bir mektup yazıp bir yerlere gömelim. Yıllardır her seyahat ettiğimiz yerde çektiğimiz ve bir daha bakmaya bir türlü fırsat bulamadığımız fotoğraf albümlerimizi gözden geçirelim. Bir klasik bestecinin bestelerini kitap okur gibi dinleyelim. Bir Yunus Emre ilahisi söyleyelim. Mahalledeki evden çıkamayan yaşlılara kitap hediye edelim. Bir derginin sayfaları arasında kaybolalım. Salonlarını dijitalde ziyaretçilere açan büyük müzeleri ev halkıyla birlikte gezelim. Osmanlıca, İngilizce, Fransızca, Almanca lügatten her gün bir kelime ezberleyelim. Ansiklopedi maddeleri arasında hoyratça dolaşalım. Hatırat okuyalım, çünkü hatıratları okumak yaşadığımız günleri anlamanın en kestirme yoludur. Distopyalara ve ütopyalara merak salalım. Çünkü ütopya veya distopya yazarları zengin hayaller peşindeki en gerçekçi yazarlardır, unutmayalım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/kuzey-avrupa-edebiyati", "text": "Ibn Haldun'un Mukaddime'de üzerinde durduğu çevrenin ve yaşanılan şehrin insan üzerindeki etkisi, modern yazarların ve düşünürlerin de peşini bırakmamış bir tartışmanın konusudur. Walter Benjamin meşhur kitabı Pasajlar'da 19. yüzyıl Paris'inden ve Charles Baudelaire'in şiirlerinden yola çıkarak erken modernizmin izlerini sürer. Bu serüvende kullandığı karakter, Baudelaire' le birlikte flaneur adını verdiği kişi ya da kişilerdir. Insanlar Paris'teki pasajları müthiş bir sanat eseri keşfeder gibi dolaşmaktadırlar sürekli. Modernitenin kısa tarihçesini yazan Marshall Berman, Katı Olan Her Sey Buharlaşıyor'da bu sefer modern olmanın hallerini Petersburg'dan New York'a kadar bir dizi kitap ve yazar üzerinden tartışır. Ruhsuz uzmanlar, kalpsiz sezgiciler arasında çıkılan yolculukta, bir bakıma modern insanın da kişiligini oluşturan etmenlere dogru bir seyahat yaparız. Bu ay dosya konumuzu seçerken de, bir süredir ülkemizde tercüme edilen kitaplar ve artan okuma kitlesiyle ilgileri üzerinde toplayan Kuzey Avrupa Edebiyatı'na tuttuk tepe lambamızı. Üzerinde düşündüğümüz sorular ise sunlardı: Kuzey Edebiyatı nasıl bir anda ilgi odagı oldu? Günümüz roman, hikaye dünyasında gittikçe azalan karakterlere karsı, belirgin, komik ama öte yandan modernliği sorgulayan, onunla ilgili tartısmalara katılan ilginç karakterler mi dikkatimizi çekti? Sorular çesitli, cevaplar da çeşitli ama en nihayetinde Kuzey Edebiyatı'nın ilgileri üzerinde toplamasının bariz sebeplerinden biri, uzak bir dünyanın kapılarının açılmıs olması sanırım. Kendi adıma, Henrik Ibsen'in oyunları ve Knut Hamsun'un romanlarıyla tanıdıgım kuzey, bu sene okuduğum kitaplar, izlediğim dizelerle birlikte daha tanıdık bir yer haline geldi. Hatta bazı karakterlere, edebiyatımızdan ikiz karakterler uydurdum. Ve gördüm ki, Kuzey Edebiyatı bize hiç de yabancı bir edebiyat değil. Umarım siz de dosyamızı okuduktan sonra Kuzey Edebiyatı'nın artık Türkçede ciddi bir yekun tutan kitaplarıyla uzun ve güzel bir yolculuğa çıkarsınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/ne-kadar-konusursak-o-kadar-bir-sessizlik-olur", "text": "Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız alemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize. Masalların kendi içinde bir ahlak bilgisi vardır. Olamayacak şeyleri olduran gücü sayesinde, gündelik hayatın üstüne çıkmamızı sağlarlar. Yalnız çocuklar için midir masallar, hiç olur mu, aslında düpedüz büyükleri ilgilendirirler. Tam da bu yüzden, mesel ve kıssa kelimesiyle akrabadır her masal. Masallarda anlatılan mesellerden çıkarılacak kıssalar vardır çünkü. Anadolu bir masallar evrenidir. Ermişlerin masallarıyla dolu, cinlerin, perilerin gezindiği güzel ırmaklar beldesidir. Taş ve toprak birbiriyle konuşur, ağaçlar yürüyebilir, gökyüzünden birden uçan halılar sökün edebilir. Dünyayı tanımak için nice belalar atlatmış bir er kişiye, Korkut Ata yepyeni bir isim takabilir. Böylesi bir kara parçasının üzerinde kendi kelimelerimizden ve masallarımızdan gitgide uzaklaşmaktayız. Eski Türklerde bir hükümdar başka bir hükümdarı kendi beldesine davet edeceği zaman ona bir ok gönderirmiş, bu okun çevresine sarılırmış bazen de mektup. Hatta eskiden köy köy, iklim iklim Anadolu'yu dolaşan okuyucular varmış. Bizde okumak bile bu anlamda sözlü kültürle yakından ilgilidir. En derin meselelerin anlatıldığı mesnevilerde masal unsuru bir form olarak kullanılır. Yani eski alimler girift meseleleri anlatırken insanla metin arasındaki mesafeyi kaldırmak için masallardan ve mesellerden yardım alırlar. Mesela Feridüddin Attar'ın meşhur eseri Mantıku't Tayr'ında Simurg'u arayan o kuşlardan biri de bizizdir. Yalnız bir farkla ki, Attar bize masal anlatmaz, kendi hayatımızın nasıl da basit bir masal olduğunu hissettirir. Sanki yalnız bizim için yazılmıştır o kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/orient-ekspres-icin-nereden-bilet-alabiliriz", "text": "Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Çünkü o yüzyılla birlikte zihinler değişmekte, imparatorluklar çökmekte, dünyanın İngiliz-Yahudi medeniyeti ekseni de azar azar Amerika'ya kaymaktadır. 20. yüzyılda yaşanan iki büyük savaşla birlikte ise artık edebiyat nehri yatağından taşacak, modernizmin alevi her yanı saracaktır. Bizde yaşanan durumsa ancak müthiş bir arada kalmışlıkla izah edilebilir. Batı'ya giden Türk aydınları, her şeyden önce kendilerini bir imparatorluk münevveri olarak görmekteydiler. Ve çok doğal olarak da Batı'ya karşı bir aşağılama hissi vardı içlerinde. Öte yandan bu his Osmanlı'nın yıkılmasıyla birlikte bir komplekse de dönüştü ne yazık ki. Yahya Kemal'in Nev Yunanilik'ten yola çıkarak şiirlerinde dillendirdiği tarih bilincine varması bu kompleksledir, Attila İlhan'ın daha ilk eserlerinden itibaren peşine düştüğü yerlilik arayışının altında bu kompleks yatar. Cemal Süreya mesela Fransa'da geçirdiği uzun yıllardan bahsetmek bile istemez; zaten dönüşünde biriktirdiği parayla birlikte Chevrolet arabasını satarak o efsane Papirüs dergisini çıkaracaktır. Türk edebiyatı için Batı, sonra sonra kendi geleneği ile yaşadığı hesaplaşmada da maymuncuk işlevi görür. Mesela Mavi Anadolucular kendilerine Yunan mitolojisinden bir geçmiş onarmak isterler. Sabahattin Eyüboğlu'ndan Azra Erhat'a uzanan bu yeni Anadolu, Halikarnas Balıkçısı ile birlikte bir şölene dönüşür. Ki Balıkçı en nihayetinde Turgut ve Uluç Reis'i yazarak farklı bir yerlilikte demirleyecektir. Peyami Safa'da Doğu Batı sorunu en ateşli zamanlarını yaşar. Safa'ya göre Doğu ile Batı arasındaki mücadele, insanın kendi nefsi ile savaşına benzer. O buhranı idrak ederek bir senteze varmamız gerektiği diskurunu kurar sürekli. Fatih Harbiye ile hız kazanan yolculuk, Sirkeci'den dünyaya doğru giden bir tramvaya binen Türk şiiriyle muhteşem bir limanın güvenli sığınağında rahat bir nefes alacaktır. Türk düşünce hayatı her şeyden önce Türk şairleriyle üzerindeki kompleksi atacak, özellikle 60'lı yıllardan sonra yazılmaya başlanan şiirimizle başka bir lisanın tekellüm edilebildiğini tüm dünyaya gösterecektir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/soguk-savasin-edebiyat-cephesi", "text": "Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan'ın Soğuk Savaş döneminin edebiyat cephesini anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk. 1970'lerin İngiltere'sindeyiz. Soğuk Savaş kültürel cephede de ilerliyor. İngiliz gizli servisi MI5 bir proje geliştirerek bazı yazarların farkında olmadan İngiltere'nin emperyalist çıkarları doğrultusunda kalem oynatmalarını sağlayacak. Romana da adını veren projenin adı, Bir Parmak Bal. Yalnız projede en dikkat çekici husus, yazarların bu projeye dahil olduklarını hissetmemeleri. Proje için kadın bir ajan görevlendiriliyor, amaç yazarları bu kadın üzerinden çekmek. Kahramanımız Serena Frome Cambridge'in matematik bölümünden mezun olmuş genç ve güzel bir kadın. Bir de Frome iyi bir kitap okuru aynı zamanda, hatta haftada üç dört kitabı bitirebilecek kadar iyi okuyan birisi. Bütün bu özellikleri sayesinde dahil edildiği MI5'ta Sovyetler Birliği ve diğer İngiliz düşmanlarına karşı çıkan genç ve yetenekli yazarları bir anlamda avlayacak ya da tavlayacak. Sonra da bulduğu yazar adayına göstermelik bir vakıf eliyle burs verilmesini sağlayarak, onu yeni eserler yazmasına teşvik edecek. İşin sırrı burada işte, yazarı teşvik ederken, sinsice ve çaktırmadan da yönlendirmiş olacak. Serena Frome'un bulduğu yazar adayı ise Tom Haley'dir. Gelecek vaat eden, yetenekli bir yazardır. Kahramanımız etkileyici öyküler yazan Haley'le bağ kurar fakat aralarında başka türlü bir ilişki başlar. Genç adam ajanımızı kendisine aşık etmiştir ve aşk Bir Parmak Bal projesini sekteye uğratmaya başlamıştır artık. Ewan, roman boyunca siyaset, aşk ve casusluk arasında kurduğu bağı etkileyici bir finalle noktalar. Okuduğumuz elbette bir kurgu ama Ewan kullandığı her formülü öyle sarsılmaz bir dengeyle yerine oturtmuş ki, gerçek bir olayı okuduğumuz sanrısına kapılabiliyoruz. Çünkü bazı bölümler gerçeklerden izler taşıyor. Birçok gizli servisin kültür dünyasıyla ilgili çalışmalar yaptığını biliyoruz artık. Tam da buradan yola çıkarak, yazarların son yıllarda seçtiği konular, ödül almaya yönelik çalışmalar, dünya edebiyat ajanlarının ortak kurguyu belirleme çabaları, Ewan'ın kurgusundan bağımsız düşünülemez gibi geliyor bana."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/content/yagmur-dinc", "text": "Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/2020nin-karantina-kitaplari", "text": "Kültür sanat dünyasının farklı alanlardaki başarılı isimleri Fatma Barbarosoğlu, Yalın Alpay, Necip Tosun, Ali Emre, Ari Çokona, Zeynep Arkan, Sadık Usta, Gülenay Börekçi, Mustafa Çiftci, Ahmet Sarı, Okday Korunan'a 2020 yılında okudukları ve dikkat çekmek istedikleri kitapları sorduk. Şiirden düşünceye, tarihten biyografiye eserlerin yer aldığı keyifli bir toplam sunuyoruz. - Nels Anderson, Hobo - Evsiz Adamın Sosyolojisi, Heretik Yayınları - Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık, Irwin Sherman, İş Bankası Yayınları - Ulrich Beck- Elisabeth Beck-Gernsheim, Aşkın Normal Kaosu, İmge Yayınları - Barbara Bolt, Yeni Bir Bakışla Heidegger, Kolektif Kitap - İsmail Kara, Dağ Ne kadar Yüce Olsa Portreler, Dergah Yayınları - Ayşegül Genç - Kalbin Arka Odası, Muhit Kitap - Kolektif, Ağustos Böceği Bir Meşaledir, Büyüyenay Yayınları - Mustafa Yılmaz, Veresiye Defteri, Temmuz Kitap - Abdülkadir Turan, Nureddin Mahmud Zengi, Ketebe Yayınları - Murat Güzel, Mutlak Müzik, Muhit Kitap - Michael Tomasello, İnsan Ahlakının Doğal Tarihi, Koç Üniversitesi Yayınları - Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi, Ayrıntı Yayınları - Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Can Yayınları - Robert Drews, Tunç Çağı'nın Sonu, İş Bankası Kültür Yayınları - Andre Gide, Chopin Üzerine Notlar, Can Yayınları: Nobel ödüllü Gide'nin Chopin'in naif müzikal evrenini, en az Chopin kadar naif bir dille anlattığı ince bir kitap. Chopin üzerine çok bilgilendirici olmamakla birlikte, rafine bir kavrayış için belli temeller oluşturuyor. - Levent Cinemre & Ruşen Çakır, Sol Kemalizme Bakıyor, Metis Yayınları: Bilimsellik ve toplumsal ilerleme gibi kavramlar çerçevesinde uzun süre sol ile zımni bir ittifak içerisindeki Kemalizm'in, 1980'lerden itibaren sol tarafından liberal değerlere yeterli hassasiyeti göstermediği gerekçesiyle eleştirilmeye başlanması çerçevesinde solun çeşitli kanaat önderiyle Kemalizm hakkında yapılan röportajlardan oluşan önemli bir kitap. -Pippa Norris & Ronald Inglehart, Cultural Backlash, Trump, Brexit, And Authoritarian Populism, Cambridge University Press: İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünyanın kurumsal mekanizmalarla demokrasiyi yalnızca seçmenin tercihlerine bırakılamayacak bir düzenek olarak korumaya almasıyla girişilen seçkinci liberal demokrasinin yerini yavaş yavaş seçmenin her şeye egemen olduğu popülizm tezine terk etmesi ve seçmenlerden güç alan siyasetçilerin birer birer İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen mekanizmalardan kurtularak otoriterleşmelerine ilişkin bir anlatı. - Terry Barrett, Fotoğrafı Eleştirmek, Hayalperest Yayınevi: Sanat eleştirileri çerçevesinde, fotoğraf eleştirisine odaklanan yararlı bir kitap. Betimleme, yorumlama, yargılama ve kuramsallaştırma aşamaları üzerine teorik anlatımını örneklerle güçlendirmeye çalışan bir metni var. Kullanışlı diyebilirim. D. Mehmet Doğan, Türkçenin Cenaze Töreni, Yazar Yayınları: Yılın önemli kitaplarından biriydi. Doğan, Türkçenin geçirdiği sancılı serüveni dile getirirken, Türkçeye kastedenleri, savunanları aktarır. Bir ülkenin, medeniyetin dilinin ne kadar önemli olduğunu gündeme getirir. - Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik - Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi, Timaş Yayınları: Yılın önemli kitaplarından biri daha... Kitapta edebiyatın temel meseleleri, kavramları, kültürün serüveni kuşatıcı ve derinlikli bir bakış açısıyla tartışılır. - Özlem Hemiş, Gözün Menzili: İslami Coğrafyada Bakışın Serüveni, VakıfBank Kültür Yayınları: 2020'nin bir başka önemli kitabıydı. Geniş bir coğrafyada bakış ve temsil meselesini zihin açıcı bir yaklaşımla inceler. - Mustafa Şahin, Gömleği Yalnız, Yapı Kredi Yayınları: Gömleği Yalnız kuşkusuz çok daha erken çıkması gereken bir kitaptı. Mustafa Şahin çok az öykü yazmasına, öyküye uzun aralar vermesine rağmen, bu kitapta sağlam, tutarlı bir öykü evreni kurmayı başarır. - Cemal Şakar, Utanç, Ketebe Yayınları: Cemal Şakar'ın on ikinci öykü kitabı olan Utanç, onun ustalık ürünlerinden biriydi. Şakar'ın özellikle son dönem öykülerinde duygu ağırlıklı öykülerden düşünce ağırlıklı öykülere evrildiğini görürüz. Kişisel açmazları ve dramları, sadece içsel bir derinliğe doğru değil, aynı zamanda toplumsal sorunlara ve dini doğrulara doğru derinleştirir. - Hakan Şarkdemir, Büyük Mukavva, Ebabil Yayınları - Ezra Pound, Kantolar, Yapı Kredi Yayınları - Jacques Derrida, Şiir Nedir, Babil Yayınları - Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, Can Yayınları -Ezra Pound, Kantolar, Yapı Kredi Yayınları -Ludmila Petruşevskaya, Evler Cinler Perdeler, Jaguar Kitap -Amelie Nothomb, Acıyla Çarp Kalbim, Turkuvaz Kitap - Mahir Güven, Ağabey, Can Yayınları - Johann Gustav Droysen, Büyük İskender Tarihi, Dharma Yayınları - Homeros, Odysseia, Can Yayınları - Georg Luck, Köpeklerin Bilgeliği, Say Yayınları - Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk - Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını - Sezai Karakoç, Monna Rosa, Diriliş Yayınları - En Meşhur Türk Pehlivanları, M. Sami Karayel, Ötüken Neşriyat - Edebiyatın İyileştirici Gücü, Ahmet Sarı, Ketebe Yayınları - Musıki İnkılabının Sosyolojisi, Güneş Ayas, İthaki Yayınları - Soren Kierkegaard, Ya-Ya Da, Alfa Yayıncılık - Rachel Corbett, Hayatını Değiştirmelisin - Rainer Maria Rilke ve Auguste Rodin'in Hikayesi, Yapı Kredi Yayınları - Julio Cortazar, Edebiyat Dersleri - Berkeley 1980, Everest Yayınları"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/3-kitap-1000-hayat", "text": "Her öykü kitabı, sayfaları arasında kalp atışlarını duyduğumuz yüzlerce insanın resmigeçidi gibi gelir bana. 2020'de birbirinden güzel öykü kitapları çıkmaya devam ediyor. Bu ay, bu kitaplardan üçüne kısa bakışlar atmaya çalışacağım. Bu üç kitap da, satırlarında dolaşırken zaman zaman kalp atışlarımı hızlandırdı. Kitapların sayfalarında atan kalplerin sesi, kalbimin sesine karıştı. Usta yazar Necati Mert altıncı öykü kitabını yayınladı. 1945 doğumlu olan yazarın ilk öyküsü 1972 yılında neşredilmişti. Öykü dışında da eleştiri ve inceleme kitapları olan yazarın ayrıca şehir tarihi üzerine, şehircilik üzerine düşünmelerinin eseri olan kitapları da bulunuyor. Fincan Fincanla ise yazarın bu sene yayınlanan son öykü kitabı. Mert, başından beri gösterdiği öykücülük özelliklerini bu kitabında da geliştirerek sürdürüyor. Kitabı bir bakıma flaneur bakışıyla da açıklamak mümkün. Özellikle Adapazarı şehrinde dolaşan, çevresine ilişkin son derece dikkatli belirlemeleri olan, feleğin çemberinden geçmiş bir anlatıcı... Yalnızlık ve hasret çekiyor. Bu arada çevresindeki tiplemeleri portreliyor. Bence Mert'in ustalığında en çok ön plana çıkan özelliklerinden biri bu portreleme mahareti. Özellikle yaşlı insanlara ilişkin birkaç fırça darbesiyle resmettiği bu portreler, sokaktan kitaba düşmüş kadar gerçekçi ve güzel. Ama bütün olağanlığın ve sıradanlığın akışı içerisinde, birden karşımıza bir sıra dışılık çıkartıveriyor. Hayat da aynen böyledir. Her şey olağanmış gibi ilerlerken, birden olağan dışıyla karşılaşır ve hayrete düşeriz. Kitabın ilk beş öyküsünün oluşturduğu bölüm aynı zamanda bir nehir öykü... 1920'li senelerden başlayan ve bir aile tarihçesi izlenimi uyandıran bu beş öykü, yazarın Adapazarı tarihine ve folklorüne hakimiyetini de gösteriyor. Üç nesil 20. asır içerisinde sahne alıyor ve yazarın kendisini temsil ettiğini düşündüğüm Çetin'e kadar bu hikaye öyküleşiyor. Aslında Çetin'i tanımak, anlamak, yazarı da tanımak ve anlamak anlamına gelebilir. Mert öykücülüğünün bir başka özelliği de öykü girişlerinin ustaca kurgulanması. Birkaç kelimeyle bütün tablo okurun gözünün önüne seriliyor. Mert olaylara bir açıdan bakıp bir kesimi mahkum etmek yerine, herkesi anlamaya çalışıyor. Örneğin nehir öyküde, Çetin, büyüklerini eleştirirken, karşısındaki kadın onları anlamanın da yollarını arıyor. İnsanların küçük şehirlerde yaşamalarının modern hayatın darbelerinden uzak kalmalarını sağlamadığını, bir başka deyişle yozlaşmanın ve yabancılaşmanın taşrada da kuvvetlenerek sürdüğünü gösteriyor. Aynı şehirde yaşan anne ve oğul, uzun zamandır görüşemediklerinden yakınıyorlar. Şehirler kentleşiyor. Taşra, taşra olmaktan çıkıyor. Eski tüfek solcular, hapishane hatıralarını aktarıyorlar. Necati Mert, kendi gözlem ve tecrübelerini öykünün herkese ulaşan büyülü merceğinden geçirmesini biliyor. Mehmet Kahraman ilk öykü kitabını 2014'te yayınlamıştı. O günden itibaren yazı hayatında ciddi bir ritim tutturdu. 2020 itibariyle yeni öykü koleksiyonunu dördüncü kitabını- neşretti: Aldatma Ustası. Bu yeni koleksiyonun iki ana kanal tarafından domine edildiğini söylemek mümkün. Bunlardan ilki orta yaşlılık diye ifade edebileceğimiz bir ruh halinin verimleri. Tanrı'nın Eli öyküsü bahsettiğim orta yaşlılığın doğurduğu ilginç sonuçlara örnek olabilir. Yaşadığı hayatın kendisini bir köşeye sıkıştırdığını düşünen elli yaşındaki anlatıcı, kendine bir çıkış arar. Modern hayatın bir hapishane olduğunu söyleyen Faucault'yu doğrularcasına, ruhunun bu hayat içerisinde sıkıştığını hissetmektedir. Çevresindeki insanların haklı veya haksız sebeplerle anlatıcıya karşı çıkışları onu patolojik bir çizgiye çeker. Sükunet arayışına karşılık bulamaması kahramanımızı anormalleştirir. Modern hayatlara sıkışmış bizlerin belki de her gün aklımızdan geçirdiğimiz kaçış duygusunu ele alan öykünün meseleleri, orta yaşlılık sorunu olmaktan çok daha derinlere iner. Sahnedekiler öyküsü de bu damarın sonuçlarından biridir. İnsan yaş aldıkça hayatta mesafe de kat eder ve bu süreç her insanı beli oranda kirletir. Dünya nimetlerine sahip olan bunlara alışan insanlar konformizmin çengelinde yaşamaya başlarlar. Gene bu öykü dosyasını belirleyen kanallardan diğeri de hemen bütün Mehmet Kahraman öykülerinde göregeldiğimiz muhafazakarlığın tezahürleridir. Yazarın bu muhafazakarlık halini sorgulayan veya bu çemberin dışına çıkmaya çalışan metinleri onu gene de muhafazakar alanın dışına taşımaz. Ne yazarsa yazsın, yazdıklarını öykü türünün genel çerçevesini zedelemeden inşa eder. Okuru bir final anına hazırlayan, gerilimli, sürpriz finaller içeren öyküler değildir bunlar. Kahramanlarının iç dünyalarını bize açan, yoğunluklu metinlerdir. Ele Geçirilmiş Bir Gün gibi, okuru şaşırtan, olay örgüsünde bir açık alan bırakarak halkayı tamamlamadan öyküyü sonlandıran ve zihnimizde bir soru işaretine dönüşerek nihayete eren yeni anlatım denemeleri olarak düşünebileceğimiz öyküleri ilgi çekicidir. Ya da Anastasya öyküsünde olduğu gibi, yazarın kendi öyküsünün sosyolojik çerçevesini veya çevresini kırarak ilerlemeye çalıştığı görülür. Mustafa Başpınar'ın yeni öykülerini içeren Eksile Eksile derininde barındırdığı muhalif, eleştirel izleğiyle dikkat çekiyor. Toplumsal, bazen politik, bazen bireysel konuların ele alındığı kitapta özellikle toplumsal veya siyasi içerikli öykülerin devlet karşısında toplumu ya da bireyi, insanın çaresiz bırakılışını işlediği söylenebilir. 1990'lardan anımsadığımız terör örgütünün etki alanını azaltmak amacıyla devlet eliyle yakılan köyler kitabın ele aldığı konulardan biri. Daha çok yakın zamanda şahit olduğumuz hendek kazma şeklinde tezahür eden terör olayları da aynı öyküye bağlanan başka bir toplumsal yarayı işler. Bazen devletin yanlış uygulamaları bazense terör örgütü, insanlara hayatı yaşanmaz kılar. Devletin maden çıkarma örgütlenmesini sistemli bir biçimde yerine getirememesi, birçok işçinin canlarından olmasına sebep olur. Madencilerin çalışma şartları göçük altında kalarak can veren bir işçinin dilinden anlatılırken, bu dramatik olay her şeyin bir ailenin merceğinden verilmesiyle dramatik tonunu artırır. İşçi, gerisinde hem kızını, hem karısını hem de annesini bırakır. Başpınar'ın birçok öyküsünde olaylar nasıl gelişirse gelişsin bir aile içinde yansımaları ile birlikte sunulur. Sonu güzel biten bir trafik kazası öyküsü de, terör olaylarını içeren öyküler de sonuçta bir ailenin deneyimleri veya gözlemleri üzerinden verilir. Bu, Başpınar'ın dünyaya ve hayata nasıl baktığını açıklayan bir durumdur. Aile onun için her şeydir. Zaman zaman bir aile babasının hayıflanmaları gibi sevimli, iyimser, minimal bir dünya öykülenirken, zaman zaman ailenin verdiği can kayıpları bu güneşli havayı birden acımasızlaştırır. Başpınar, insaf çizgisinden ayrılmasa da, toplumsal, politik aksaklıkları kaleme getirmekten çekinmez. Devletin işleyişi sırasında ucu bireye dokunan aksaklıkları görür ve gösterir. Bunu yaparken kitlelerin veya insanların masum olduğunu da düşünmez. Onları da kendi iç çelişkileri içinde yakalar. Kendi eşi için adalet arayan bir kadın, başka birinin işsiz kalışı karşısında gayet umursamaz ve keyfidir. İyicil ve iyimser bir bakış anında kana bulanmış, korkunç bir manzara ile karşılaşır. Bir anlamda bu iki sahneyi yan yana vererek Başpınar olayların okur üzerindeki şiddetini artırmayı planlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/62den-tavsan-mi-yapalimi-191817161514131210dan-tren-mi", "text": "Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelası olurlar. Daha çok büyükler için yazdığı denemeleriyle tanısak da çocuklar için yazdığı ve daha önce de aynı isimle yayınlanan 62'den Tavşan isimli hikaye kitabı büyük-küçük herkesin elinden düşüremediği metinlerden oluşuyor. Çocukluğunun kozasını ördüğü bu kitabın üzerinden yıllar geçmiş olsa da yeniden Vadi Çocuk Yayınları'ndan çıktığını görünce bu kitabı ilk gördüğüm anki kadar mutlu oldum. Bu arada Vadi Yayınları çocuk kitapları yayınlamaya başladı ve bu kitap da çocuk edebiyatı serisinin ilk kitabı. Kitapta yer alan on nefis hikayeyi daha önce kaçar kez okudum hatırlamıyorum ama bu yenilenmiş baskıyı görünce yeniden okudum ve lezzetinden hiçbir şey kaybetmediğini fark ettim. Çünkü bir çocuğun göz hizasından konuşan ve sade diliyle okuru kitabın içinde yaşatan bir yazarla karşı karşıyayız. Hayıflandığım tek şey Gökhan Özcan'ın çocuk hikayelerine niye devam etmediği... Umarım bu kitap çocuklar için yazmasına vesile olur ve çocuklar onun yeni hikayelerini okuma bahtiyarlığına erişirler. Kitaba ismini veren ilk hikaye, hepimizin bildiği bir deyim aslında ve çocukken matematik derslerinde istisnasız yaptığımız bir muziplik. 62'den Tavşan, matematik ödeviyle cebelleşmeye hazır bir çocuğun, duvar gibi önünde duran sayılara bakarken 62 sayısından hareketle hayal dünyasındakileri çizmeye başlamasını konu ediniyor. Ve macera başlıyor: 14'ten bir küvet, 143'ten sabun fabrikası, 4687'den bir diş fırçası, 191817161514131210'dan tren, 122'den kuyruğuna musluk takılmış bir deve, 75'ten akvaryuma düşmüş bir paket badem ezmesi, 9876'dan mavi gözlüklü küçük bir kız çocuğu, 060908070302'den şişmanlar için imal edilmiş körüklü bir otobüs çiziyor. Sadece buraya aldığım bu örneklerin bile ne kadar muzip ve yüksek hayal gücü barındırdığını anlamışsınızdır herhalde. Ya da Abidin'in Resmi hikayesindeki şu renklerin isimlerini okumanız bile nasıl bir yazarla karşı karşıya olduğunuzu gösteriyor: Eriyip akmış şeker rengi, kirli bisiklet tekerleği rengi, çürük armut rengi, leblebi tozu rengi, bağıran kız kardeş rengi ve ıspanak böreği rengi... Kitapla ilgili itiraz edeceğim tek şey çizimleri olacak. Bu kadar hayal gücü yüksek hikayelere kitaptaki resimlemeler pek olmamış. İllüstrasyon tarzında çizimler tercih edilmeliyken karikatüre kaçan çizimlerin olması hikayelerin atmosferini zedeliyor. Daha önce bu kitap için Ersin Şahin'in çizdiği illüstrasyonların kullanılması daha isabetli olurdu. Günlük hayatın içindeki sıradan bir olayı çocuksu kalemiyle ters yüz ederek bütün ezberleri bozan bir üsluba sahip Gökhan Özcan. Ve bu da bütün çocukların bayılacağı bir şey! Metinlere dalıp gitmişken bazen hüzünlenip bazen kahkahalar atarak ve illaki altını çizecekleri cümleleri biriktirerek okuyacak çocuklar bu kitabı. Sadece çocuklar mı? Şimdi haksızlık ve oyunbozanlık etmeyelim. Bütün büyükler de buradaki naif hikayelere bayılarak ve çocukluklarını anımsayarak okuyacaklar 62'den Tavşan'ı.. Çocuklar küçük yaşta paranın değerini ve hangi parayla neler satın alınıp alınamayacağını merak edip dururlar. Ve parayla her şeyin satın alınabileceğine inanırlar. Kitabımızın kahramanı da eline ilk kez geçen madeni 1 para ile ne alacağına karar veremiyor. Ve o parayla neler yapıp yapamayacağını keşfediyor. Parayı saklamak zor olduğu için en kolay yolun onu harcamak olduğunu düşünüyor. Ama istediği şeyler için 1 paranın yetmediğini fark ediyor. Hatta en sonunda bazı şeylere sahip olmak için paranın pek de önemi olmadığını anlıyor. Çocuklara para ile satın alınacak şeylerden ziyade satın alınamayacak şeylerin olduğunu öğreten sade, akıcı ve güzel bir hikaye."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/adem-tarihin-sifir-noktasinda-isiyan-bilinc", "text": "Ümit Aktaş, ilk romanı Adem'de, alışılagelenin dışında bir Adem tasavvuruyla çıkıyor karşımıza. Adem'i anlamak, bizim kendi varoluşumuzu anlamakla da birçok yönden bire bir ilintilidir. İnsanın yaratıcısıyla, kendisiyle, çevresiyle ve içinde yaşadığı doğayla ilişkisini kavramak ve düzenlemek, bu anlamanın üzerine bina edilebilmektedir. Yazar, anladığımız kadarıyla, Adem'den ziyade insanın serüvenini anlatmaya odaklanıyor. Şiir ve roman gibi edebi eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş'ın ilk romanı Adem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem'i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor. Kabul edelim ki romanın böyle bir alana girmesi, böyle bir kişiliği konu edinmesi bile başlı başına bir cesaret örneği. Yerli ve yabancı birçok yazarın tarihe, tarihi kişilere yöneldiği bir dönemde Aktaş, tarihin hem ilk önemli nesnesi hem de ilk ciddi öznesi/kurucusu olan bir öncüyü yorumlamaya soyunuyor. Kitabın tematik düzlemde bir benzeri, muadili de yok henüz. İnsanın yeryüzündeki serüveninin ilk adımı, ilk halkası olan, birçok din ve kültür havzasında önemli bir yer tutan Adem'i anlatmak, hele hele bir romanın kahramanı yapmak sanıldığı kadar kolay değil. Dini referansların, yahudilik ve oradan hareketle hıristiyanlıktaki aktarımların, ayrıntıya girdikçe işi daha da karmaşık hale getirdikleri söylenebilir. Müslüman müfessirlerin de bu kurucu şahsiyetin halk edilişine ve dünyada halife kılınışına dair geniş bir tartışma alanı oluşturduklarını biliyoruz. Dağılıp çeşitlenmiş anlamlandırma çabalarına rağmen, bütünlük içerisinde dikkatlice bakıldığında bu kıssayı merkeze alan vahyi aktarımın; yaratılışa, imtihana, yeryüzündeki serüvenimize ontolojik bir izah içeren en ciddi ve sahih karşılık olduğu gözlerden kaçmaz. Adem'i konuşmak, kendimizi anlama uğraşında da bir anahtar mesabesindedir bu yüzden. Gaybi hatta sembolik ayrıntılar içerdiği de iddia edilen Adem kıssası; ayrıntılarda boğulmayı değil, yaratılış ile imtihandaki gaye ve hikmeti fehmetmeyi önceleyen bir niyetle okunmalıdır. Sonuçta o, yeryüzüne ait bir varlıktır. Mücadelesinin başlangıcında düşmanıyla yan yanadır. Yanlışa da doğruya da eğilimlidir. Hem zayıftır hem de imar, ihya ve inşa edecek güç ve kabiliyettedir. Bir prototip olduğu kabul edilse bile, eşiyle birliktedir. Kendini tanıyıp gerçekleştirdiğinde, Allah indinde güvene ve değere sahiptir. Gerçekte Hz. Adem, yasak meyveden yiyip de yanılganlığı ortaya çıktığında, suçu sadece İblis'e yıkmaya ve hemencecik kendini temize çıkarmaya yeltenmemiştir. O, Ben nefsime zulmettim. diyerek kusuru kendisinde görebilme yetisine erişmiş; böylelikle de tam anlamıyla bize benzeyen bir insan, bizim gibi bir adem olmuştur. İradenin de dahil olduğu geniş bir değerler dizgesiyle donatılmış ilk atamızı, öncelikle bu sözünde, bu itirafında, bilincin ışıdığı bu olgunlukta aramak gerekir. Roman, daha çok, onun arz üzerindeki cehdi üzerinde yoğunlaşsa da bu itirafın kılavuzluk ettiği anlam sekmeleriyle dal budak salıyor. Kur'an-ı Kerim, Adem'in iki oğlu kıssası gibi bazı ayetlerde adının geçmesi hariç, Hz. Adem'in yeryüzündeki yaşantısından ve peygamberliğinden bahsetmiyor. Yaratılışa değil de yaşayışa yoğunlaşan yazarın, bu mesafeyi azaltmak amacıyla, geniş bir okuma, araştırma çabası gösterdiğini anlıyoruz. Fakat Aktaş'ın zihninde tasarladığı kurgu tamamen özgün ve sanatsaldır. Bu arada şu hususu bir kez daha belirtmek gerekir ki; Adem'i anlamak, bizim kendi varoluşumuzu anlamakla da birçok yönden bire bir ilintilidir. İnsanın yaratıcısıyla, kendisiyle, çevresiyle ve içinde yaşadığı doğayla ilişkisini kavramak ve düzenlemek, bu anlamanın üzerine bina edilebilmektedir. Adem'in konulduğu, konu olduğu atmosfere zamanla alışan okuyucunun tepki göstermesi için bir neden kalmıyor. Dolayısıyla, yazarın tepki görmeye yönelik beklentisi biraz abartılı kanaatimizce. Okuyucuyu metindeki felsefeye, yazma gerekçesine hazırlayan Giriş dışında 14 bölümden meydana geliyor, dünyanın en kadim biyografisine ışıklar düşüren roman. İlk bakışta, düşünce ağırlıklı bir kitapla karşılaşacağımız intibaını uyandırsa da tercih edilen anlatma biçimi, bu endişeyi zamanla yok ediyor. İnsanın hem kendisiyle hem şeytanla mücadelesini perçinleyen var oluş, yürüyüş, arayış, sürgün, tevbe, özgürlük gibi kavramların yanı sıra kadınlar, çocuklar, kurbanlar, uyarılanlar, kan dökenler, bir yurt ve ümmet kurmayı başarabilen özneler de esas adamın çevriminde sırasıyla söz alıyor. Tarihin tekeri hiç de ıssızlık ve yalnızlık içermeyecek bir şarkı eşliğinde kimi zaman yavaş yavaş kimi zaman da baş döndürücü bir hızla dönüyor. Takılıp tökezleme ve aşma çabası eşlik ediyor bu ilk oluş sürecine. Adem, orijinal bir kurguya sahip olsa da öncelikle bir üslup denemesi. En farklı, en kırılgan, en özgün tarafı da bu. O kadar ki dil ve anlatım özellikleri, buluş ve mecazlar, simge ve benzetmeler, neredeyse konuyu eziyor. İçeriği yer yer gölgede bırakıyor. Aktaş, bir edebi eser için anlatımın, duygu ve düşünceyi taşıyan dilin ne kadar önemli olduğunu göstermek için ayrı bir çaba sarf ediyor adeta. Eser, bu konuda takdire şayan. Dahası modern hatta kimi yönleriyle postmodern bir anlatı olduğu bile iddia edilebilir. Verilmek istenen mesaj içerisinde Adem portresi de, bu yüzden, bugünün süzgecinden de geçerek yürüyor sayfalara. Bazı okuyucular kimi kelimeleri yadırgamış hatta ilk defa duymuş olabilirler. Ancak dilin, seçilen kelime ve ifadelerin; kurgu ile uyumu önemli ve Aktaş bu konuda ilk denemesi olmasına rağmen oldukça başarılı. Yine de bu durum şöyle bir handikabı içermiyor değil: Adem romanını, zihnindeki tasavvura uygun bulmayan ve anlatımdaki orijine karşı da yakınlık hissetmeyen okuyucu, kendini zorlamadıkça okuyup bitiremeyecektir kitabı. Fakat sabırlı, hazırlıklı ve çalışkan okur, Adem'de ilk roman denemesinin ötesinde tatlar bulmakta zorlanmayacaktır. Üslubun ötesinde, Ümit Aktaş, insanın kendisinden söz edilir bir şey haline gelmesini anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Bir olma bilinci ve sancısı var metnin çekirdeğinde. Ümit Aktaş'ın, Adem'le ilgili yaklaşımı yanlışlanabilir, tartışılabilir, yadırganabilir. Bir başkası başka bir metin yazabilir. Ama önemli olan Adem'in misyonunu, mahiyetini, öncülüğünü kavrayabilmektir. O da tüm öncüler gibi acı çekmiş, savaşmış, yaşamı derinlemesine sezgilemiş; haksızlıklar, körlükler, bağnazlıklar ve acımasızlıklara karşı mücadele etmiş; kovulmuş, terk etmiş; sürülmüş ya da düşmüş olsa da, içinde bulunduğu cennetten uzaklaşmanın acısını yaşamıştır. Yazarın bu yaşanmışlığı anlatırken fazlasıyla dünyalı / profan davrandığı da söylenebilir. Bizce de kitabın en hassas, belki en zayıf tarafı bu. Dünyaya ait, her yönüyle insan olan bir Adem'i anlatmak isteyen yazarın, Adem'in yaratıcısıyla / Rabbi'yle olan ilişkisini anlatmada, ilahi boyutu da olan bu bağlamı çeşitlendirmede zaman zaman yetersiz kaldığı söylenebilir. Bir belirsizlik, bir muğlaklık var bu hususta. Adem'in kendisiyle, içinde yaşadığı insani çevreyle ve doğayla ilişkisi gayet canlı ve başarılı betimlenmiş. Fakat Allah fikri, Allah'la olan ilişki düzeyi yer yer havada kalıyor. Bu yüzden kimi satırlarda mitolojik, efsanevi bir Adem'le karşılaşıyoruz. Onun insan oluş ve kendini bulma/gerçekleştirme arayışının anlatımında öne çıkan diskur, cennet, iblis, günah, halife, peygamber kavramlarını yeryüzüne ve insanlığa açıp yayarken, sembolizme haddinden fazla beleniyor. Bazı bölümler, şahsi bir felsefi evlekte birikip yığılan duygu ve düşünce açıklamalarına dönüşüyor. İlahi boyutla, aşkın olanla biraz daha kuvvetli bir bağ kurulmasını umduğumuz bu hususlar, ayağını hep ve genellikle yere, yeryüzüne basarak çiçekleniyor. Fakat kurguya baştan alıştığımız için bu tutum, son çözümlemede, romanı sakatlamıyor. Ayrıca Aktaş kuvvetli, derinlikli ve üzerinde düşünüldüğünü hissettiğimiz cümlelerle, şiirli ve özlü ifadelerle, hikmetli sözlerle bu gedikleri onarıyor ve büyük ölçüde metindeki gerilimi düşürmüyor. Tarihin en eski hayat hikayesi, elbette, günümüze değgin de çok şey söylüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ahmet-hasim-siirden-ayrilmadi-hic", "text": "Vivaldi Haşim'i okusaydı dört mevsimden beşinci mevsime geçer, bir enstrüman daha katardı sözden ziyade müziğe yakın olana. Haklıydı Yakup Kadri: Ahmet Haşim'de mutlaka bizim bildiğimiz beş duyudan en az bir iki tane fazlası vardı. İçinde gizli suların aktığı bir ormanda ne mevsimler yaşanıyordu kim bilir! Hayal havuzunun sularına düşmeden hiçbir varlığın şiire dönüşemeyeceğini biliyordu Haşim. Havuzdaki yansımada bir fotoğraf sadakati değil, şekillerin varlıkla yokluk arasında dalgalanmaları vardı. Şiir buydu belki de; görüntüyü kaybolacakken yakalamak. Paul Verlaine Dumanlısı güzeldir türkülerin; / Öyle hem seçik olsun hem kapalı, derken bunu kastediyor olmalıydı; Archibald Macleish, Bir şey dememeli şiir / Ama demeli, derken bunu. Her şeyin hayale büründüğü yerde sevgili de bu tülü omuzlarına alacaktı. 46 yıllık hayatının sadece iki ayına bir kadın girip kayboldu. Hayal tülüne bürünemediği için bir yer bulamadı gerçeğinde Haşim'in. İlk şiiri Hayal-i Aşkım/ Aşkımın Hayali olan bir adam karanlık hayatının çıplak ufkunda bir çiçek görmüştü: Sarı, dağınık, solgun bir çiçek. Ve sarı çiçeğe, Neden rengin sarıdır, demek cesaret isterdi. Geceler kimi zaman yüreklendirir kimi zaman korkutur insanı. Çocukluğunda tatmıştı geceyi Haşim, kinin gibi acı fakat şifalıydı. Annesi elinden tutuyordu çünkü. Dicle'nin karanlık sularında yanıp sönüyordu akisleri. Hayal edebilmek için geceye ihtiyacı vardı. Gözü alışmıştı bir kere karanlığa. Bir kez geceyi sevmeye görsün insan, bütün adlarını sayıklar dururdu. Kah leyl olurdu gece, kah şeb. Güneşle arasına mesafe koydu bu yüzden: Güneş, hayale müsaade etmeyecek tarzda her şeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik, diyordu bir kır gezintisinin ardından. Acı sözler söyleyen bu arkadaştan bir an önce kurtulmalıydı. Varlığını hissettirdiğinde yakıyordu güneş ve bir merheme ihtiyacı vardı Haşim'in. Güneşten bunalanları ancak ay teselli edebilirdi. Yine de güneşle akşamüstleri barışabilirdi pekala. Eteklerinde güneş rengi yapraklarla ağır ağır çıkabilirdi merdivenleri. Yeter ki Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta, diyebilsin. Ayrılmamak, bütün mevsimleri tek tek aynasına çağırmaktı. Bahar, büyüleyici bir sevgilinin hayale dokunan ipekli örtüsü; yaz, durgun sularda yıkanan bir gölge ve göklerde nurunu kırpan, büyük, derin, avare bakışlı mavi bir yıldız olarak düşüyordu aynasına. Sonbahar, dağınık saçlara girip gizli gizli ağlayan bir rüzgarla hissettirirken kendini; kış, ağlayan bir duman, yuvasız dolaşan iniltili kuşlar ve yaprak kafileleriydi. Vivaldi Haşim'i okusaydı dört mevsimden beşinci mevsime geçer, bir enstrüman daha katardı sözden ziyade müziğe yakın olana. Haklıydı Yakup Kadri: Ahmet Haşim'de mutlaka bizim bildiğimiz beş duyudan en az bir iki tane fazlası vardı. İçinde gizli suların aktığı bir ormanda ne mevsimler yaşanıyordu kim bilir! Şiir bir baş belasıydı, Haşim'e göre, radyum gibi elde edilmesi güç bir madde. Dağlar kadar söz yığınlarından bazen bir katresi bile damlamazdı. Fakat bir kez tanışmıştı şiirle. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsa dönüp dolaşıp bulacaktı onu. Daha yolun başında uyarmıştı Fransızca hocası Ziya Bey. Sözlüye kaldırıp şiirden uzak durmasını istemişti. - Haşim Efendi, dedi, sen şiir yazıyormuşsun! Kıpkırmızı oldum. Sanki utanılacak bir hareket yapmıştım. - Hayır efendim... - Ben senden daha ciddi şeylerle meşgul olmanı arzu ederdim, Haşim şiiri bırakamazdı. Şiir ciddi bir işti ve kader onu saf şiirin temsilcisi olmaya hazırlıyordu. Aruz demek musiki demekti onun için. Herkes şiirde anlam peşine düşerken o seste aradı büyüyü. Bülbülü avcıların oklarından korumaya çalıştı ömrü boyunca. Serbest nazım zannedilenin aksine son derece zordu. Yetersiz şairler için tehlikeli bir alanken, mahir ellerde zengin bir musiki zemini olabilirdi. Ahmet Haşim misafirlerine yemeleri için kil ikram ediyor, itiraz edenleri, Hele bir tadın, bakın ne kadar memnun olacaksınız, ağzınızın içinde sanki bütün bir peyzaj eriyor, diye ikna etmeye çalışıyordu. Tadını güzelleştirmek için kakule bile katıyordu kile. Toprakla bir yakınlık kuruyor olmalıydı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ahmet-kekecten-bir-kusak-romani-ulufer", "text": "Ahmet Kekeç daha çok gazeteci kimliği ile bilinmesine rağmen nitelikli edebiyatseverlerin yakından tanıdığı, takip ettiği yazarlardan biri. Ne var ki Kekeç, az yazan ve uzun aralıklarla edebiyat eseri yayınlayan yazarlardan. Ahmet Kekeç'in daha önce Son İyi Şeyler öykü kitabı 1985 yılında, ardından da Yağmurdan Sonra romanı 1999 yılında yayınlanmıştı. Öyküye, romana en üst basamaktan başlayan Ahmet Kekeç hep edebiyatın içinde kalmasına karşın kitap yayını konusunda ısrar etmeyen yazarlardan. Ahmet Kekeç Yağmurdan Sonra'dan 20 yıl sonra yayınladığı yeni romanı Ulufer'de nitelikli, başarılı bir kitaba imza atmış. Roman 1970'lerden başlayarak 1980'lere kadar uzanan bir zaman dilimindeki değişimi/dönüşümü gündeme getirirken, Türk toplumunun son dönemde yaşadığı siyasal, toplumsal, teknolojik serüvenin de izlerini sürer. Roman babasının ölüm haberini alan Mehmet Ali'nin psikolojik çarpılmasıyla başlar: Babam ölmüş. Halis söyledi. Bu giriş cümlesi Albert Camus'nün Yabancı romanındaki girişe benzer: Bugün, annem ölmüş. Belki de dün. Bilmiyorum... Kekeç'in bunu bilinçli yaptığı açıktır. Babanın ölümü aslında sıkışmış, hava alamayan ailenin son kapanan kapısıdır. Bu ölümden sonra taşra gerçek yüzünü gösterecek, fakir, çıkışsız ailenin üstüne karabasan gibi çökecektir. Bu anlamda Ulufer'de kahraman Mehmet Ali mi yoksa taşra mı tartışılır. Taşra tüm kaderleri çizen, belirleyen bir unsur olarak öne çıkar ana karakter benim der. Romanda ülkenin politik yaşamı, kültürel durumu, aile düzeni gündeme gelse de pek çok tip çizilse de tüm bunlar kasabanın konumunu ortaya çıkaran bir figür olmaktan öteye gidemez. Taşra, birbirine mahkum olan insanların yeridir. Burada çözülüp dağılan sonra yeniden birleşen dost ahbap ilişkileri yoktur. Bu insanlar seçeneksiz oldukları için birbirlerine yaslanırlar. Dahası birbirlerine yeterler ve ortak ilgiler bulmakta ustadırlar. Kahvehaneler, parklar, piknik yerleri, sinemalar zaman öldürülen yerlerdir. Çünkü taşrada en bol olan şey zamandır. Burası huzurlu, dingin, kendi kendine yeterli, aynı zamanda büyükşehir düşlerinin kurulduğu yerdir. Ama yine de hayatın tamamının burada geçirilemeyeceği bilinir. Taşra pek çok kişi için ya geçici bir ikametgah ya da mecburi bir ikametgahtır. Bu yüzden zihinlerde hep gitmek fikri vardır. Romanda, gitmek kavramı etrafında bir söylem oluşturulur. Herkes gitmek istemektedir. Nerede ne olacağını bilmeden bu taşra şehrinden bir an önce uzaklaşmak ister. Ahmet Kekeç'in romanında çizdiği taşra tam da böyle bir yerdir. Yitirilmişliğin ve kimsesizliğin birbirine yaklaştırdığı/ kenetlediği, giderek dost kıldığı kasaba insanları, birbirlerine sarılarak acılarını unutup yaralarını sarmaya çalışırlar. Çünkü birbirlerini en iyi kendileri anlar. Kasabanın ürettiği bu acılar ancak kasabadan uzaklaşınca dinecek, bitecektir. Bu yüzden bütün kahramanlar gitmek fikriyle meşguldür. Kimi artist olmak için kimi ünlü bir şair olmak için kimi de futbolcu olmak için buradan gitmek ister. Ne var ki ne artist olunabilir ne şair olunabilir ne de futbolcu. Herkesin dönüp geleceği yer kasabadır. Muzaffer artist olamamış tekrar taşraya dönmüştür. Memet Ali'nin de kardeşinin de sonu aynı olacaktır. Romanın ana kahramanı Mehmet Ali bir yandan nalbantlık yaparken bir yandan da şair olmak istemektedir. Sürekli şiir göndermesine rağmen merkez dergilerde bir türlü yer alamaz ve kabuğunu kıramaz. Küçük kardeş Hasan ise futbolcu olmak istemektedir. Onun da amacı taşradan kurtulup büyük bir takıma transfer olmaktır. İkisi başarılı olamaz. En büyük ağabey Haydar ise modernist zihniyeti, kapitalist, menfaatçi anlayışı temsil eder. Mehmet Ali'ye şiir karın doyurmaz derken, diğer kardeşi Hasan'a da bırak top peşinde koşturmayı zaman, çalışma zamanı diyecektir. Kekeç, romanında işte taşradaki bu yaşanmazlığı vurgular. O, taşrayı belli bir süre bulunup sonra da terk edilmesi gereken bir yer olarak görür. Çünkü taşrayı terk edemeyenlerin sonu hüsrandır. Bu anlamda kasaba hem onları yaşatan, can veren hem de yollarını tıkayan, yok eden, kaçamadıkları bir fonksiyon üstlenmiştir. Bu insanların pek çoğunun sonu taşrada yenilmek, bir kez daha yenilmek ve yok olmaktır. Burası taşradır. Yılmaz Güney filmi izlenir, Orhan Gencebay dinlenir, siyaset konuşulur, maçlara gidilir, ekmek peşinden koşulur. Her şey aynıdır. Taşra sıkıntısı hepsini kuşatmıştır. Dönüp dolaşılıp aynı yere çıkılır. Ulufer hiç şüphesiz biraz da bir kuşağın dramıdır. Sıkıştığı taşradan kurtulup büyük şehre gidip var olmaya çalışan birkuşağın, arayışları, çırpınmaları. Taşrada kaybolmuş şair, yazar adaylarının şartlara mahkum oluşlarının bir romanı. Ve mağluplar daha çok. Kekeç bu yüzden başarılı olmuş İbrahimleri değil yenilmiş Mehmet Alileri seçmiş. Mehmet Ali aslında hiçbir şeyde kararlı değil. İstiyor ama bedel ödemeye razı değil. Ne şairliğinde ne aşkında ne kasabaya bakışında. Sündüs ve Cavidan ile ilişkilerinde de... Hep eşikte, arada bir yerde. Bu yüzden belki de yenilgisi kaçınılmaz oluyor. Şairliğinde ciddi olsa belki bir çıkış bulacak. Bir ara İsmet Özel'i keşfedişi bir çıkış gibi gözüküyor ama arkası gelmiyor. Özellikle cezaevine düşüşte tıpkı İsmet Özel gibi bir dönüşüm geçirecek intibaına kapılsak da bu olmuyor. Büyük aydınlanma, dönüş ve ısrar ile şiiri yakalayabilecekken, aslında iyi bir şair damarı, soyluluğu ve arayışı olmadığından bu fırsatı da kaçırıyor. Kasabadan sadece İbrahim bu çıkışı yakalıyor. Kekeç, romanında gösterişten ve süsten uzak, sade, yalın, dümdüz bir anlatımı tercih ederken, dolaysız anlatımı benimser. Tasviri, kişi çözümlemelerini iyiden iyiye azaltmış, tasviri sadece fiziki atmosfer yaratmada kullanmış. Anlattığı olaylara, nesnelere son derece tarafsız, soğuk bakarak diyalogları yorumlamamış, duygusal müdahalelerde bulunmamış. Buralarda da yansız tutumunu sürdürmüş. En sarsıcı dramatik insani durumlarda bile yalın, sakin, serinkanlı anlatımını korumuş. Onun görevi sadece olan biteni aktarmak olmuş. Bu nedenle kalemini bir kamera gibi kullanmış ve sinemanın olanaklarını romana taşımış. Sadece konuşma diliyle ve karşılıklı konuşmalarla oluşturduğu dramatik yapıyla romanını kurgulamış. Özellikle burun kanaması bir devamlılık unsuru, bir leitmotif olarak romana çok şey katar: Birden ılık bir ip, burnumun derinliklerinde... Romanın en başarılı tekniklerinden biri bu devamlılık unsurudur ve oldukça işlevseldir. Roman biçimsel anlamda neredeyse tümüyle diyaloglara yaslıdır. Kekeç edebiyat yapmaz, doğrudan insanı merkeze alır. Gerçeğin, çıplak gerçekliğin metne aktarılmasından yana bir tavır koyar. Kestirmeden gider, hayatın ilk haliyle ilgilenir. Dil, özellikle diyaloglarda gerçekçidir ve edebi değil, konuşma dilidir. Kekeç, biçim, kurgu ve yenilik peşinde koşmaz, biçimden çok özü önemser, anlatımda sadeliği tercih eter. Bu toprağın bir yazarı olarak çok iyi tanıdığı insanları romanına taşır. Ulufer, Ahmet Kekeç için edebiyat odaklı bir yazı hayatının ne kadar elzem olduğunu ortaya koyan bir belge niteliğinde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/aksakalli-ihtiyarin-fisiltisi-6415", "text": "Unutmamak lazım, her evde mutlaka bir yemek kitabı vardır hiç matbu kitap olmasa bile. O kitap, henüz neşredilmemiş yemek tarifleri defteridir. El yazması hem de. Defter yoksa zihinlerde tutulan yemek tarifleri vardır. Günü gelince bir kütüphanenin raflarında arkadaşlarına kavuşacaklardır. Aksakallı ihtiyarın ardından 641.5 diyerek fısıldayarak girdiğim bir yolculuğun notları bunlar. Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey'e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti. Kalktım ve hemen yemek kitaplarının Melvil Dewey kütüphane tasnif sisteminde neye tekabül ettiğine baktım. Aksakallı bana yemek kitaplarıyla alakalı bir şey söylememişti ama her şeyi de onun tarif etmesini beklemek gerekmiyordu. Bazı durumları kendim yorumlayabilmeliydim. İnternetten yaptığım küçük bir araştırma beni 614.5 rakamına görtürdü. Yemek kitaplarının dünya üzerinde Dewey tasnif sistemini kullanan tüm kütüphanelerdeki numarasıydı. Birden kendimi şifreyle girilen bir kulübün kapısında gibi hisettim. Sadece şifreyi bilenler içeri alınıyorlardı. 614.5 neye tekabül ediyor peki? Dewey verileri tasnif ederken 0'dan başlamış işe. Müteferrik konular 0'larda yer almış. 200'ler dinle alakalı konular mesela. 600'ler ise teknoloji ve uygulamalı bilimler. Yemeğin teknolojik bir gelişme veya uygulamalı bir bilim olması ilgimi çekti. Üstünkörü karar vermek gerekse onu müteferrik konulardan biri olarak kabul edebilirdik. Oysa yiyecek türlerini birbirleriyle ilişkilendirme ve pişirme başlıbaşına bir teknolojiydi. 600'ün altında yer alan 640 da ev yönetimini kapsıyor. Ev yönetimiyle ilgili konuların yer aldığı bu kısım, teknolojik bu kısmın aynı zamanda temel olarak evin içinde yer alan bir fonksiyon olduğunu gösteriyor. Restoranlar ne kadar gelişirse gelişsin, gastronomi ne kadar medyatik hale gelirse gelsin, insanlar gurme lezzetler için ne kadar uzun yolculuklar yaparsa yapsınlar, yemek kitapları ev idaresinin altında yer alan bir başlık. Aş pişiren kadınların ev için neden bu kadar önemli olduğunu ve birçok yemek kitabı yazarının neden annelerinin veya ninelerinin tariflerini toplamakta ısrarcı olduğunu gösteriyor. 641 ise gıdayla ilgili her konuyu içeriyor. 641.5 dediğimizde ise radyonun ince ayarını yapmışız gibi bir müzik çalmaya başlıyor. Dünya üzerinde üretilen tüm yemek kitapları bu rakamın altında yerini buluyor. 5'ten sonra gelen diğer rakamlarla (641.51, 641.55 ve benzerleri) bölgesel yemekleri içeren yemek kitapları veya tek malzemeye odaklanan yemek kitapları gibi birçok alt dal beliriyor. Yemek kitaplarının heyecanlı dünyasına kısa bir ara vererek kitap tutkunlarının kütüphane düzenleme alışkanlıklarına geçelim. Birçok kişi ilgi alanlarına göre veya yayınevlerine göre veya neşir yıllarına göre tasnif edebiliyor kitapları. İçlerinde imzalı kitapları ayrı bir yere ayıranlar olduğu gibi gençler arasında kitapları ciltlerinin hakim renklerine göre istif edenler de bulunuyor. Evlerdeki kütüphanelerde Dewey tasnif metodunu kullanan bir tanıdığım yok. Belki de bu şifreden sonra onlarla tanışmam da mümkün olur. 641.5 macerası benim için başladığında birbirinden ayrı gibi görünen yemek kitapları yavaşça birbirleriyle bağlanmaya veya aralarında kümelenmeler oluşmaya başlamış oluyordu. Bir rakam bu kadar belirleyici olabilir miydi? Sanırım evet. Polly Rusell'ın çabalarından haberdar olmam anlam kazanmaya başladı. Polly, Biritanya kütüphanesinin yemek kitaplarıyla ilgili editorü, küratörü, yöneticisi. Sadece yemek için bir yönetici istihdamı gerekli midir kütüphanede diye aklımıza gelebilir. Yaptığı şey sadece kitap satın almak veya onları raflara yerleştirmek değil. Belki bu görevleri başkası da yerine getiriyor olabilir. Yemek kitapları konusunda araştırma yapıyor Polly ve Yemek Sezonu isminde bir de devasa bir etkinlik yapıyor Londra'da. Pandemi şartlarından dolayı bu yıl online olarak sürdürülen etkinlikte sadece yemek tarifleri kitapları değil (641.5) diğer yemek kitapları da (641) konu ediliyor. Alice Harikalar Diyarında nasıl bir dünya vaat ediyorsa Polly'nin dünyası da o maceralardan aşağı kalmıyor. Yemek kültürünü oluşturmak için televizyon programlarına içerik sağlamak da bunlardan biri. Dünyayı kasıp kavuran aşçılık yarışmaları değil elbette kastettiğimiz. Daha kalıcı konular. Araştırmalarım sürerken Avustralya'da bir kütüphanenin kafesinin isminin 641.5 olduğunu gördüm ve tebessüm ettim. Muhtemelen isim bulma sürecini eğlenceli bir hale getirmeyi hedeflemişlerdi. Yemekleri, tarifleri insanlık kütüphanesinin rafları olarak görmek, her yemek kitabını bir dünya olarak tanımlamak mümkün. 641.5 bize her insanın ve her kültürün birbirinden öğreneceği birçok tarif olduğunu gösteriyor. Yiyeceklerin dünyaya yayılması, modern insanın evinde yemek pişirme tecrübesi ve bunu yaparken binlerce yıllık genetik kodlarını geri çağırmasının hızlı bir anlatıcısı olmaya aday 641.5 rakamı. Tutkunları dışında her evde ancak bir iki tane bulunan yemek kitaplarının bir araya geldiklerinde nasıl bir enerji ortaya koyabileceklerini Dewey'den öğrenmiş oldum. Küsüratlı bu rakam bana farklı soruları da sordurdu. Mesela dillere destan Bağdat kütüphanelerinde tasnif sistemi nasıldı ve yemek kitapları hangi kitapların yanındaydı? Bu teknoloji, ev teknolojisi olarak mı ele alınmıştı yoksa başka bir gözle mi değerlendirilmişti. Belki bu meraklar için de Dewey rakamları mevcuttur. Yemek kitaplarının bilgeliğinden çekmecelerin ne kadar önemli olduğunu bir defa daha fark ederek çıktım. Günün birinde herhangi bir kütüphaneye giderseniz ve raflar arasında dolaşma imkanınız olursa artık yemek kitaplarını nerede bulacağınızı biliyorsunuz. Kitapların sırtalarına vurulan rakamların bizi insanlığın ortak birikimi olan tecrübelere büyülü sayfalara aracılığı ile davet ettiğini de hatırlatmış olayım. Birçok yeni arkadaş edinecek, uzun yıllardır mütevazı ölçülerde ilgilerini derinleştiren kıymetli yemek kitabı tutkunlarıyla karşılaşacaksınız. Tek başlarına mutfaktayken aslında yemek tarifleri aracılığı ile bir zaman yolculuğuna çıktıklarını hayretler içinde fark edeceksiniz. Ha bir de unutmamak lazım, her evde mutlaka bir yemek kitabı vardır hiç matbu kitap olmasa bile. O kitap, henüz neşredilmemiş yemek tarifleri defteridir. El yazması hem de. Defter yoksa zihinlerde tutulan yemek tarifleri vardır. Günü gelince bir kütüphanenin raflarında arkadaşlarına kavuşacaklardır. Aksakallı ihtiyarın ardından 641.5 diyerek fısıldayarak girdiğim bir yolculuğun notları bunlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/alelade-bir-pazartesi-sabahi", "text": "Günce, deneme, hikaye, değini gibi pek çok isimle tanımlayabileceğimiz, en uzunu dört sayfayı geçmeyen metinler, Tokyo-Montana Ekspresi'nin başından sonuna, sanki bir hayatı yeniden inşa ediyor. Richard Brautigan ile ölümünden otuz yıl sonra, 2013'te tanıştım. Altıkırkbeş'in bastığı Karpuz Şekerinde, Kürtaj, Talihsiz Kadın, Babil'i Düşlemek, Çimlerin İntikamı, Japonya Günlükleri ve Big Sur'un Güneyli Generali kitaplarını yayınlanma tarihlerinin üzerinden çok zaman geçmeden edinip bir çırpıda okuduğumu anımsıyorum. Kimilerine göre yazarın magnum opusu olan Amerika'da Alabalık Avı'nın eski bir Can Yayınları edisyonunu bulduğumda bundan böyle daha müreffeh bir hayat süreceğimi sandım! Öyle olmadı elbet ama şunda şüphe yok: Riçi'nin kurmacaya bakışımı değiştirdiğini itiraf etmeliyim... Şiirsel dili düzyazının içine gömme işini böylesine kotarabilen bir yazarın var olduğunu hayal bile edemezdim. Hele ki Karpuz Şekerinde, bu açıdan, bir dünya kurma cesaretini gösterebilen bütün okuryazarlara açık açık tavsiyemdir! Günce, deneme, hikaye, değini gibi pek çok isimle tanımlayabileceğimiz, en uzunu dört sayfayı geçmeyen metinler, kitabın başından sonuna, sanki bir hayatı yeniden inşa ediyor. Öyle ki, Brautigan'ın verdiği bu kitaptaki ben, istasyonların sesidir salığını göz ardı edip yazarın yaşamını hayal etmeye meyilliyiz. Zira yazar, oldukça gerçekçi bir dil kullanıyor. Sözünü ettiğim şiirsel dili düzyazının içine gömme işini sanki bir kenara bırakmış; bütün kitaplarında bir biçimde temanın ana öğelerinden biri olan yol ve yolda olma halini terk etmeden, olanı biteni yazıyor. Bu haliyle Riçi'nin, Karpuz Şekerinde'de ve Amerika'da Alabalık Avı'nda kurduğu o büyülü dünya, birden alelade bir pazartesi sabahına dönüşüyor!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/amerikan-cehov-u-john-cheever", "text": "John Cheever, Amerikan rüyasının başat bir anlayış olduğu zaman diliminde, bu rüyanın nasıl insani yıkımlara neden olduğunu ve her alanda bir yozlaşmayı doğurduğunu klasikleşecek yaklaşımlarla örneklemiştir. Aile içinde, iş yerinde, yolculukta ve sanatta; her şeyin kişisel çıkar, para etrafında döndüğünü, yükselme arzusunun insanı nasıl küçük düşürdüğünü çeşitli olaylar ve durumlarla gün yüzüne çıkarır. Cheever'in öykü anlayışı panoramiktir. Geniş açıda tüm toplumu, şehri, anlayışları, durumu tarar. Sanki bir kahramanı anlatır gibidir ama tersine onun üzerinden tüm toplumu öyküye sokar. Bu yüzden her şeyi dinleyen bir radyoyu ya da bir şehri öyküsünün ana karakteri yapar. Bazen de geniş bir aileyi bir tatil kasabasına toplar, onların geçmişini, bugününü hikaye eder. Çünkü o öykülerinde bir toplumsal panorama çıkarmak amacındadır. Ya da 'Merhem'de olduğu gibi kahramanını karısından ayırır onu şehrinin sokaklarına salarak şehir enstantaneleri aktarmaya başlar. Bol tasvirler, dolaylı göndermeler onun öykülerinde yoktur. Okur, bir televizyon dizisi izliyormuş gibi olup bitenlerle birden yüz yüze gelir. Anlatıcı kestirmeden, direkt meseleye odaklaşır. Diyaloglarla örülen öykü sayfa sayfa açılarak ilerler ve öyküye pek çok olay, durum, kahraman girer. Dostunun evinden hırsızlık yapan kahramanı, gencecik kıza aşık evli adamı sokağa salarak onların vicdanlarıyla yaptıkları savaş haline bakar. Hırsızlık suçunun ağırlığı altında vicdan azabı içindeki kahraman, eşini aldatan ve aşk acısı çeken kahraman bunu aşmanın yollarını arar. Onun öykülerinde işlediği önemli temaların başında Amerikan yaşam tarzına getirdiği eleştiri vardır. Kapitalizmin, Amerikan tarzı yaşamın ezip, öğütüp bir kenara fırlattığı işçileri, striptizcileri, bahisçileri gündeme getirir. Bu hayat tarzının kıyıya vurduğu yalnız insanları sıklıkla işler. Bu yalnızlar bir şekilde kıyıya vurmuşlar ve toplumdan kopmuşlardır. Çeşitli durumlarla yalnızlıklarını yenmeye çalışırlar ama insan iletişimsizliğinin önüne geçemezler. Bu anlamda Cheever, buhran dönemi dramlarını aktarırken kapitalizme yönelik öfkesi de öykülerde yer bulur. Cheever'in Yüzücü kitabındaki 'Dev Radyo' onun öyküde yapmak istediklerinin adeta bir örneği gibidir. Bir çift evlerine aldıkları radyo ile tüm apartmanı dinleyebildiklerini görürler. Öyle ki apartmanda olup bitenler radyonun içinde canlı olarak yer alır. Öyküde radyo üzerinden toplumun para düşkünlüğü, ikiyüzlülüğü, hırsızlıkları ve ahlak düşkünlükleri net bir şekilde ortaya konur. Hiçbir insan göründüğü gibi değildir. Dışarıya yansıttıkları yüzleriyle gerçek yüzleri farklıdır. Öyle ki bir süre sonra karı-koca radyo dinlemekten vazgeçerler. Çünkü gerçek yüzlerini gördükleri insanlara hayatta katlanmaları mümkün değildir. Bir süre sonra radyonun, hayatın yeniden yalan yüzüne dönerler, klasik müzikler dinlemeye başlarlar. Ne var ki zamanla karı-kocanın da eleştirdikleri komşularından hiç farklı olmadıkları, hırsızlık ve ikiyüzlülüğü onların da yaptıkları ortaya çıkacaktır. Öykü bir karnaval anlatım şeklinde çok sesli bir metne dönüşür. Böylece insanların gizleri ortaya döküldüğünde nasıl katlanılamaz oldukları ortaya konur. Cheever bu öyküyle bir rüya olarak gösterilen Amerikan yaşam tarzının ne kadar çürük olduğunu örneklemiş olur. 'Yüzücü' onun başarılı, ünlü öykülerinden biridir. Evine kestirmeden su yoluyla dönmek isteyen kahraman, yüzme havuzları zincirini izleyecek yüze yüze evine dönecektir. Evine alışılmadık bir yoldan gitmek onda bir gezginci, bir kaşif duygusu uyandırır. Anlatıcı, kahramanın her girdiği yüzme havuzunda karşılaştığı insanları tanıtır, onların dünyalarını öyküye katar, onlarla ilgili bilgiler aktarır. Kahraman havuz partilerini, sessiz havuzları izleye izleye evine kadar gider. Adeta kasabayı baştan sona bize tanıtır. Bu onun çok sesli, karnaval öykü anlayışının bir yansımasıdır. 'Güle Güle Kardeşim' de benzer bir iz üzerinde yürür... Aile ocağında tatillerini geçirmek üzere toplanmış aile bireylerinin anlatıldığı öyküde, insan ilişkileri, kişilikler psikolojik tahlillerle izah edilir. Yaşadığı her şeye karamsar bakan ve insanlara bulundukları anı zindan eden kardeşe karşı öfkelenen ağabeyi dersini verir. Çünkü kardeşi yıllardır bağnazlık ve hoşgörüsüzlüğü sağlam kişilik sanmaktadır. Gerçekten de o büyük olayları değil, küçük olayların, durumların büyük etkilerini öyküleştirir. Kurmaca anlayışını şöyle izah eder: Kurgu, üstü kapalı otobiyografi değildir. İhtişamı, otobiyografiye dayanmamasından gelir. Biyografiye de dayanmaz. Otobiyografi ile biyografinin, bilginin çok zengin bir karışımıdır. Bambaşka unsurları bir araya getirerek estetik, ahlaki ve uyumlu bir şeye dönüştürmektir. John Cheever'in Yüzücü kitabı Tomris Uyar'ın eşsiz çevirisiyle bir kat daha değerlenirken, öykü kitaplığının da vazgeçilmezleri arasında girmeyi hak ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/amfibik-canlilarin-kederli-tarihi-bayan-caliban", "text": "Rachel Ingalls'ın kısa romanı Bayan Caliban, bilinmeyeni tüm masumluğuyla sorgulaması üzerinden esprili, toplumu ve ötekileştirmeyi korkusuzca masaya yatırmasıyla düşündürücü, şiddeti tüm rahatsız ediciliğiyle işlemesiyle cüretkar. Bilimkurgu tarihinin yıldızları söz konusu olduğunda akla birçok ünlü isim gelir: Jules Verne, H. G. Wells, Isaac Asimov, Robert A. Heinlein, Arthur C. Clarke ve daha nicesi... Ancak güçlü, ufuk açıcı ve düşündürücü eserleriyle birlikte türün ilklerinden olmasına rağmen başka topraklardan Rus yazar Alexander Belyaev, söz konusu isimlerle karşılaştırıldığında ne yazık ki kendine ancak tarihin tozlu sayfalarında yer edinmiştir. Yine de yazdıklarının gelecek kuşaklardaki etkisini gözlemleyebiliriz. Sovyetlerin Jules Verne'i olarak da anılan Belyaev'in Su Adamı (Amphibian Man, 1928) adlı kitabında, üzerinde yapılan deneyler sonucunda balık solungaçlarına sahip olan ve hem denizde hem karada yaşayabilen Ihtyandr'ın yaşamını okuruz. Deniz şeytanı lakaplı canlı farklı olduğu için toplum tarafından dışlanır ve kendisinden korkulur. Romanda ötekinin dışlanması, korkunun getirdiği şiddet gibi konularla birlikte onlarca engel karşısında yaşanan imkansız aşk da işlenmektedir. Bayan Caliban'da baş karakterimiz Dorothy mutsuz, hayattaki amacını kaybetmiş, ilişkisi sallantıda bir ev hanımı. Günlük işlerinden keyif almıyor, rutini tüm sıkılganlığıyla yaşıyor, daha doğrusu yaşamaya çalışıyor. Kocası Fred'le ilişkisi, çocuklarını kaybetmelerinden beridir berbat durumda: Ayrı uyuyorlar, olabildiğince az iletişime geçiyorlar, birbirlerine hoşçakal öpücüğü dahi vermiyorlar. Üstelik Dorothy aldatıldığını bilmesine karşın boş vermiş bir edayla, Geç saatlere kadar ofiste çalışıyordu. Yersen. Veya belki de gerçekten öyleydi ama Dorothy konuyla ilgili kesin bir şey söyleyemiyordu artık, yorumunda bulunuyor. Travmayla ve mutsuzlukla sarmalanmış psikolojisi radyo dinlerken tuhaf sesler duymasına sebep oluyor: Keman çalabilen tavuk hakkında bir hikaye duymuştu ve sonrasında arkadaşlarından, bu duyduklarının belli ki aynı programı dinleyen başka insanlar tarafından duyulmadığını öğrenmişti. Sıkıcı hayatından sıyrılabileceği bir kaçış; gökten düşecek yahut okyanustan fırlayacak bir kurtarıcı arıyor. O kurtarıcıysa, insanlığın bilmediği başka bir diyardan gelen, denizde ve karada yaşayabilen tuhaf canlı Larry olur. İnsanlığa yabancı akıllı 'yaratık', yakalanıp hapsedildiği araştırma tesisinden kendisi üzerinde çalışma yapan bilim insanlarını şiddetli biçimde katlederek kaçar. Larry'nin cinayetleri bununla da kalmaz ve her ne kadar 'savunma odaklı olsa bile' hep çok kanlı olur, Ingalls kalemini sakınmaz. Kaçmasıyla birlikte başıboş dolanır ve kendisini Dorothy'nin mutfağında bulur. Bu ilginç ikili arasındaki imkansız aşk da böylece başlar. Bireysel ve toplumsal ölçekte birbirlerini ve yabancı oldukları toplumu, kültürü anlamaya çalışırlar. Larry insanlığa dair sorular sordukça, Neden? sorusunu önceden sorgulamadığı için Dorothy hayatımızdaki çok bilinenleri anlatmakta oldukça zorlanır, keza okur olarak biz de. Bize öğretilen birçok temel bilginin de nasıl sorgulama filtresine hiç uğramadığını görürüz. Larry, kendisine karşı duyulan korkuyu, nefreti anlamlandırmaya çalışır. Bu zor soruya cevap vermek tabii ki kolay olmaz. Ayrıca Larry, Italo Calvino'nun Görünmez Kentler kitabında Marco Polo'nun gezdiği kentleri Kubilay Han'a betimlemesi gibi, soyut ve hayal etmesini okura bırakan, yani ucu açık kendi dünyasını bizlere anlatır. Yazarın bu tercihini çok beğendim. Tutsaklığın keşfin önüne nasıl geçtiğini, hayatta kalma uğraşının heyecanını nasıl yok ettiğini vurguluyor. Ev hasretini de kitap boyunca, Her şeyden çok. Açlıktan da çok. Açlık bile bazen geçiyor ama bu geçmiyor, sözleriyle ifade ediyor. Okurun elinde de onun için durumun zorluğunu üzülerek anlamaya çalışmaktan başka şey kalmıyor. Ingalls'ın kısa romanının ilginç bir yayın geçmişi var. Yayımlandığı yıl ne okurların ne de eleştirmenlerin dikkatini çekiyor. Ticari açıdan da sınıfta kalıyor. Kısacası rafların arkalarına itiliyor ve unutuluyor. Yayın hayatına başarısızlıkla başladığını rahatça söyleyebiliriz. Bir süreliğine... Ardından, dört yıl sonra Britanya Kitap Pazarlama Konseyi tarafından beklenmedik şekilde II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en iyi 20 Amerikan romanı listesine dahil ediliyor. Bu durum kitabın tekrar basılmasına ve birden ilginin odağına yerleşmesine neden oluyor. Anka kuşu misali küllerinden tekrar hayat buluyor. Hatta yazar sonrasında bir yayıneviyle üç kitaplık sözleşme bile imzalıyor. Ingalls, bu gelişmelerden mutlu olmakla kalmıyor, kendini adeta kitabı gibi yeniden doğmuş hissettiğini belirtiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/aralik-kalan-son-perde", "text": "Furuğ Ferruhzad'ın hayatına sinema, İbrahim Gulistan ile tanışmasıyla girdi. Furuğ şüphelerle alındığı film şirketinde hemen yeteneklerini kanıtladı ve İran'ın en şiirsel belgeseli Ev Karadır'a imza attı. İran edebiyatında ve özellikle İran şiirinde, erkek egemenliğine karşı kadın rüzgarını ilk estiren şairin sinemaya giriş macerasının ilk perdesi, iki arkadaşı tarafından bir partide İran sinema dehasına önerilmesiyle başlar. Bu sabit fikirli, dik başlı ve dahi adam, hakkında pek de iyi şeyler konuşulmayan bir kadını işe alırken tereddüt eder ve bu tereddüdünden iş arkadaşına söz eder. İran'ın en güçlü sol partisi Tude'nin etkin bir üyesi olan İbrahim Gülistan siyasi faaliyetleri bırakmış ve petrol şirketinin reklam işlerini yapmaya başlamıştır, bu nedenle sol camiada arkasından epeyce konuşulur. Eşini aldatarak 'Günah' şiirinde bu aldatmanın hazzını anlatan ve herkesin tepkisini üzerine çeken şair Furuğ ile İbrahim Gülistan'ın yolları Gülistan stüdyosunda kesişir. Furuğ'un macerasının önemli değişimlerinden biri montaj masasına geçmesiyle başlar. Furuğ'u işe alıp almamak konusunda tereddüt eden İbrahim Gülistan, kısa zamanda onun çok yetenekli bir sanatçı olduğunu fark eder, petrol şirketinden sipariş aldığı dört bölümlük belgeselin montajını Furuğ'a verir. Furuğ, film montajında da edebiyatta olduğu gibi başarılı olduğunu kanıtlar. İbrahim, Furuğ'u, masraflarını Gülistan filmin karşıladığı bir montaj eğitimi için İngiltere'ye gönderir. Bu montaj eğitimi Furuğ'un macerasında yeni bir perdenin açılmasını sağlar. Furuğ bu eğitimden döndükten sonra petrol şirketinin siparişi olan belgesellerden biri olan Bir Yangın filminin montajını bitirir. Bu belgesel petrol şirketi tarafından fazla şiirsel bulunup kabul edilmese de İran'ın ilk uluslararası ödülünü kazanır. Bu eğitimden farkındalığı ve duyarlılığı artmış olarak dönen Furuğ, başka konularla ilgilenmeye, onlar üzerinde çalışmaya koyulur. Belgesellerden birinin setinde yer alır, ilk yönetmenlik denemesini yapar. Bunlarla birlikte Gülistan film Keyhan dergisine kısa reklam filmleri de çekmektedir. Meşhed'de bir cüzam hastanesi açılacaktır, Keyhan dergisi bu açılıştan bir video hazırlanmasını ister. Ekip gider, çekimi yapıp döner. Cüzam hastanesinden gelen görüntüleri Gülistan izledikten sonra bundan bir belgesel yapma önerisini cüzamlılar yardım derneği başkanına iletir. Teklif kabul edilir, böylece Gülistan şirketi insani nitelikleri ön planda bir belgesel yapma amacıyla işe başlar. Furuğ liderliğinde altı kişilik ekip cüzam hastanesine gönderilir ve orada on iki gün kalırlar. İlk iki gün ekip sadece mekana alışmaya çalışır. On iki gün boyunca cüzam hastalarından hiç korkmadan, tiksinmeden onlara dokunarak, Ev Karadır filmindeki sahneleri çekmiştir Furuğ. Her şey olduğu gibi çekilmiştir. On iki günden sonra Furuğ ve ekip cüzamhaneden ayrılırken Furuğ, kolyesini, bilekliğini ve ekibin elinde kalan bütün parayı cüzam hastalarına vermiştir ve oradaki hastalardan bir çiftin çocuğunu evlatlık almıştır. Furuğ ölene kadar oradaki hastalarla mektuplaşmayı sürdürür. Hala İran'ın en önemli ve şiirsel belgeseli sayılan Ev Karadır, prestijli Sight and Sound sitesinin 2012 yılında yaptığı dünyanın en iyi belgeselleri sıralamasında ilk sıralarda yer almıştır. Bu film, 1963'te yapıldığı yıl Tahran Sinemacılar Birliği'nde ilk kez gösterilir ve çok sert eleştiriler alır, akabinde ilk defa sinema eleştirmenleri bir belgesel film üzerine eleştiri yazıları yazarlar dergilerde. Ev Karadır Almanya'da, Oberhausen film festivalinde 1964'te en iyi belgesel film ödülünü kazanır ve Furuğ'un ölümünden sonra bir saygı duruşu olarak festival Ev Karadır filmiyle açılır. Furuğ Ferruhzad adına festivale bir ödül konur. Furuğ'un hayatı, düşündüğü ve kardeşi Feridun'a yazdığı gibi maalesef ki çok erken sona erer. Yine Feridun'a, İran'daki kadınları, İran'da kadın olmanın zorluklarını ele alan, 100 sayfa olduğunu belirttiği bir senaryodan söz eder ancak bu senaryonun başına ne geldiği, nerede olduğu bilinmemektedir. Furuğ'un hayatı da ucu açık biten bir filmdir, yapmayı tasarlayıp yapamadığı filmlerin, tiyatro oyunlarının, şiirlerin gölgesiyle kararmıştır sahne ışıkları."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/arterde-yeni-donem", "text": "Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan Arter ilk olarak 2010 yılında İstiklal Caddesi 211 no. lu Meymenet Han'da faaliyetlerine başlamıştı. Geçtiğimiz aylarda ise ilk başta planlandığı gibi bir galeriden çıkıp yeni binası olan Dolapdere'deki müzeye taşındı. Eski mekanda gerçekleşen 35 sergiye 37 yayın eşlik etti. Şimdi ise yeni mekanla birlikte yayıncılık anlamında da farklı ve dikkate değer bir işe girişiyor Arter. Yayınevi iki farklı yeni seriye ev sahipliği yapıyor. Arka Plan ve Yakın Plan. Yakın Plan serisinden tek bir sanatçının tek bir eserine odaklanıyor/odaklanacak. Bu serinin ilk kitabında küratör Emre Baykal Sarkis'in ilk kez 1986 yılında Maçka Sanat Galerisi'nde, 1989 yılında Paris'teki Centre Pompidou'da Yeryüzü Büyücüleri sergisinde yer alan Çaylak Sokak isimli eseri yer alıyor. Bakın kitabın Arter'in Kurucu Direktörü Melih Fereli'nin kaleme aldığı önsözünde Sarkis'ten yapılan bir alıntı bunun ipucunu nasıl veriyor: Çaylak Sokak'ta ilkler var. Bir işaret koyarım sergilerimde, bir de sonların habercisi vardır. O ikisi arasında diyalektik bir bağ var. Çaylak Sokak ilklerle doğdu. Bu seride yılda sadece iki kitap yayınlanacak. Ama Türkiye çağdaş sanatının son derece önemli eserlerine yer verileceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok. Bu seri sayesinde ilerleyen yıllarda Türkiye çağdaş sanatının alternatif bir tarihinin oluşması son derece mümkün. Yakın Plan serisinde ise iki kitap yayımlandı. Bu seri Arter'de düzenlenen koleksiyon sergilerine eşlik ediyor ve onlarla aynı adı taşıyor: Saat Kaç? ve Kelimeler Pek Gereksiz. Bu kitapların dışında üç önemli kitap daha yer alıyor Arter'in yeni yayınları arasında. Uzun zamandır sanatseverlerle buluşmamış olan Altan Gürman eserleri bir retrospektifle Arter'de yer alıyor ve bu sergiye son derece başarılı bir Altan Gürman kataloğu eşlik ediyor. Hem sergiden görünümlerin hem de eski sergileme biçimlerinin yer aldı kitapta Barış Acar, Selen Ansen, Ahu Antmen, Duygu Demir, Bora Gürdaş, Ali Kayaalp, İz Öztat ve Nermin Saybaşılı'nın yazıları yer alıyor. Bir diğer önemli sanatçı Ayşe Erkmen'in Beyazımtrak başlıklı sergisine eşlik eden kitap Arter'in baş küratörü Emre Baykal'ın Ayşe Erkmen'le uzun bir söyleşisinden oluşuyor ve ortaya sanatçıyı yakından tanımak için son derece önemli bir metin çıkıyor. Ayrıca kitapta Ayşe Erkmen'in 2017 tarihli Dolapdere isimli ses yerleştirmesini dinlemek için bir QR kod yer alıyor. Keşke diğer yayınlarda da QR kod kullanarak sanat eserlerini görme/izleme imkanı olsaymış. Bunun ilerleyen yıllarda yayıncılıkta çok daha sıklıkla karşımıza çıkacağını düşünüyorum. Son yayın ise İnci Furni'nin Bir An İçin Durdu başlıklı sergisine eşlik ediyor. Eda Berkmen ve Süreyyya Evren'in hazırladığı kitap 4 bölümden oluşuyor. Eda Berkmen'in sanatçıyla söyleşisi, İnci Furni'den bir epigram, bir şiir ve Sema Kaygusuz'un Ansızın Oluşan başlıklı metni. Arter'in hem serilerinde hem de yayınlarında Emre Çıkınoğlu, Vahit Tuna, Esen Karol gibi farklı tasarımcılarla çalışması bu yayınları daha sanatsal yapmış. Özellikle çağdaş sanat alanında önemli değişiklikler yapmasını beklediğim Arter'in, yayınlarıyla da bu alanda ilkleri gerçekleştireceğini ve sanat tarihi yazımına önemli katkılarda bulunacağını düşünüyorum. Başta Genel Yayın Yönetmeni İlkay Baliç olmak üzere, Emre Baykal, Süreyyya Evren, Eda Berkmen, Sena Danışman ve tüm Arter ekibine tebrikler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/arturo-bandini-destani", "text": "John Fante ile tanışma hikayem, Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanıyla kavgalı olduğum günlere denk geliyor olsa gerek. Hafızam beni yanıltıyor olamaz. Sıradan bir hikaye ama bu, şöyle ki; rafta gördüğüm bir kitabın Toza Sor ismini sevdim ve alıp eve geldim. O ana kadar hakkında hiçbir şey duymadığım bir yazardı Fante. İki binlerin başı, dünyada ve dahi benim dünyamda ne olduysa bu tarihlerde oldu zaten. Evet, iki binlerin başı. Salinger ile Fante arasında bir yer. Bu iki yazarın duygu evrenini birbirine çok yakın bulurum, üslupları arasında olmasa bile dünyaları arasında ölçülebilir bir mesafe yok zannımca. Salinger bana Fante'yi getirmişti. Ve ardından doğal olarak Bandini geldi zaten. Hayat birbirine eklenen halkalardan oluşan uzun bir zincir. Her halkanın ayrı bir hikayesi var. Evet doğru tahmin ettiniz, zincirin o büyük hikayesinin dipnotları zaten bu yazılar da. Fante'nin Amerikan edebiyatı içindeki çağdaşları arasında yeterince şöhretli bir makamı olmadı hiçbir zaman. Yerini bulması zaman aldı. Oscar'a aday bir senarist olarak Hollywood semalarında havalansa da romancı kimliğine iade-i itibar yapılması uzun sürdü. Bu hikayede Bukowski'nin payı yadsınamayacak kadar büyük. Malum, Fante'yi tanrısı ilan etmişti. Fante ölüm döşeğindeyken Bukowski yanındaydı, kitaplarının yeniden basılması için gerekeni yapacaktı, gereğinden fazlasını da hatta. Toza Sor, ilk yayımlandığı tarihten neredeyse yarım asır sonra kavuştuğu taze okurlarını selamlarken, yazarı dünyaya gözlerini kapatmak üzereydi. Fante fırtınası en güçlü haliyle esmeye başlamıştı artık. Geç kalmış bir fırtına. Sade, gösterişsiz, yalın. Bir arkadaşım şöyle demişti Fante için; Sait Faik kadar iyi! Yusuf Atılgan nedense ilk aklıma gelen. Aslında Fante'nin yazarlık yolu çok çetrefili, çakıllı ve çileliydi. İtalyan göçmeni yoksul bir ailenin çocuğu olarak gözlerini açtığı Colorado'da, İtalyan kimliğiyle adım attığı öteki olma duygusu, baş edilmesi güç bir belaydı. Üniversite eğitimini yarıda bırakmasına yol açacak kadar zor bir hayatı göğüslemeye çalışırken, 1929'daki Büyük Buhran yıllarında babası Nick Fante'nin evi terk etmesiyle artık daha peş parasız, daha babasız ve daha yalnızdı. Sonrası Kaliforniya'daki bir balık fabrikasında başka bir hayat. Az para, çok yokluk ve içinde ölmeyen o göçmen. Alter-egosu Arturo Bandini'nin doğuşu işte böyle bir zamanın şahitliğinde gerçekleşecekti. Aslına bakılırsa Bandini, tahammül edilemeyecek kadar rahatsız bir karakter. Bencil, tembel, umursamaz, uyumsuz, çelişkilerle dolu ve suçlayıcı. Şüphesiz burada bir ideal güzellemesi yok. Bandini, dönemin Amerika'sındaki sosyo-ekonomik şartların, evini terk eden duvar ustası bir babanın ve en çok da İtalyan göçmeni olmanın sonuçlarıyla doğmuş bir anti-kahraman olarak dalıyor hikayemize. Arızalı bir karakterin hayat dansı bu. Fante de buralarda bir yerlerde zaten. Kabul edelim ki, yazarlık tutkusu her şeye rağmen yürünmeye değer -ya da mecbur- bir yoldu Fante için. Bir taraftan en ağır işlerde çalışıp, diğer taraftan dar vakitlerde yazdığı öyküleri dergilere gönderip mütemadiyen reddediliyordu çünkü. Yazar olmaya baş koymuştu. Öyküleri dergilerde yayımlanmaya başladığında ilk romanını yazıp bitirmişti bile, ama kışkırtıcı bulunduğu için yayınevleri tarafından basılmaya uygun görülmeyecekti. Baş kahramanı, hep kahramanı, en kahramanı Arturo Bandini'nin, yani aslında Fante'nin ta kendisinin ilk kez hikaye edildiği basılamayan Los Angeles Yolu romanıyla, Bandini destanı -kimsenin haberi olmasa da- fiili olarak başlamıştı. Bahara Kadar Bekle Bandini / Wait Until Spring Bandini 1938'de, Toza Sor / Ask the Dust 1939'da ve Bunker Tepesi Düşleri / Dreams from Bunker Hill 1982'de yayımlandı. 1933'te kışkırtıcı etiketi yapıştırılan ve yayımlanabilmesi 1985 yılını bulan Los Angeles Yolu / The Road to Los Angeles'le birlikte Bandini Dörtlemesi hitama ermiş olacaktı. Bandini'nin hikayesi, Fante'nin hikayesine benziyordu. Uzun, fırtınalı ve yaşamaya değer. Fante'nin otobiyografik dörtlemesi Arturo Bandini Destanı'nın en meşhur cildi, hiç tartışmasız serinin üçüncü kitabı olan Toza Sor'du. Bukowski'yi çarpan bu roman, Fante evreninin de şahikası kabul edilir hala. Bukowski, sayfalara oyulmuş gibi duran o ateşli cümlelerin peşinden giderken, nihayet duygusallıktan korkmayan birini bulmanın sevincini yaşıyordu ve doğal olarak Fante hakkında mümkün tariflerin en iyisini yapacaktı; mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. Belki burada bir dipnot olarak, Fante'yi bize Türkçe söyleyen Avi Pardo'nun katkılarını da hatırlamamız gerekecek. Bahse konu o 'olağanüstü kolaylık'ın bir anahtarı da Pardo'nun elinde çünkü. Los Angeles Ekspresi ve son defa Bandini! Fante ve Bandini, belki iki yol arkadaşı. İki olağan müttefik. Birbirlerine tutunmuş iki hayat korsanı. İki göçmen. Fante, Bandini'nin yalnızlığında saklanmayı tercih eder çoğu zaman. Ama bunu bir kalkan kullanır gibi yapmaz. Sütre gerisinden ateş etmez kimseye. Paylaşır o yalnızlığı. Kalbini açıp gösterir hatta. Bandini yazar olmaya çalışırken mesela, Fante kalemiyle seyreder onu. Birlikte dolaşırlar bütün arka sokakları. Bitmeyen gençlik bunalımları, ruhunu inciten göçmen trajedileri ve bir imge olarak Colorado. Konserve fabrikalarında ömür tüketenlerin ağıtı yerine geçer bu destan. Güzel beyaz prensesi hak etmeyen kara Bandini! Hayatı omuzlayacak hevesi varsa da kollarını açıp sevecek kadar cesareti yoktur. Öyle ya, okaliptüs ağaçları altında, Nietzsche, Schopenhauer ve Yüce Spengler okumak da bir varoluş biçimi sayılır. Fante dili ve edebiyatı, uzun tasvirlerle süslenmemiş, akıcı, sade ve derin bir üslubun adı olarak tebarüz eder. Cümleler olağan akışı harmanlayarak olağandışı bir su gibi akar. Büyük bir kırgınlık, içselleştirilmiş dalgınlık ve o umursamaz öfke. Hayatın tam ortasından seslenir Fante. Samimi olmaya çalışmaz, buna hemen ikna olursunuz zaten. Belki de uzun bir umut, itiraf etmeye yanaşmasa da umutsuz romanlar yazmaz Fante. Bir yol bulunur mutlaka. Hayattayız, evet bu yeterince kederli. Ama ayağa kalkmanın tam zamanı şimdi. Ömrünün sonlarına doğru, diyabetten dolayı iki bacağı kesilmiş, yatağa düşmüş ve görme kabiliyetini tamamen yitirmiş bir yazardır artık. Uzaklara bakamaz ve uzaklara gidemez. Peki, uzakları duymanın peşine düşmesini kim engelleyebilir ki? Ama aklında Bandini. Son kez Bandini! Karısına sayıklar gibi söyler son defa Bandini'yi, kelimeler kağıtlara dizilir ve Bunker Tepesi Düşleri ortaya çıkar. Bandini herkese el sallar. Destan tamamlamıştır. Los Angeles gece ekspresinin kalkmasına 10 dakika var. Beat Kuşağı bu trene binecek yolcuyu tanır ve birlikte aynı trene binerler. 8 Mayıs 1983'te Kaliforniya / Los Angeles'ta 74 yaşındayken gözlerini kapatır Fante. Bandini'yi bırakır geride. O yalın alevini. Hepimiz gördük; minik köpek güldü.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/asiri-yakin-inanilmaz-uzak", "text": "Mevsim Yenice Bilinmeyen Sular'da ilk kitabıyla kıyaslandığında karakter ve konu tercihleriyle radikal bir değişim gösteriyor; ilk kitabına nazaran daha sakin ve daha insan ruhuna yönelik öykülere yöneliyor. Hayatta olduğu gibi anlatılarda da anlamı üreten ikiliklerdir. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki ilişkiden doğar; ilişki için de en az iki şey gerekir, kıyas yapmak için iki şey arasında karşıtlık ya da benzerlik bulmak gerekir. Dramatik kurgunun belkemiğini oluşturan çatışma için de bir ikilik ya da ikilem lazımdır. Tragedyalar aklıyla kalbi arasında kalanları yazar. Dilemmalar o yüzden baş tacımızdır. Eskiler buna her şey zıddıyla kaimdir der. Biz ne deriz henüz orasına gelemedik. Yine de, başkahramanınızın ne kadar da cesur olduğunu göstermek için korkak bir ikinci karakter çok işe yarayacaktır. Cömerdin yanındaki bir hasis nasıl da dikkatimizi çeker. Karagöz'le Hacivat'ı bunca yıldır diri tutan da bu ikiliktir. Benzer şekilde hikayesi yazılmaya değer, o seçilmiş, o öne çıkan kimseler ile geri kalanlarımız arasında da bir ikilik vardır. Bizi birbirimizden ayıran bir karşıtlık değilse de, farklılıklarımız onları kahraman bizleri figüran yapar. Bir yanıyla aşırı yakın ama inanılmaz uzak. Mevsim Yenice'nin yeni kitabı Bilinmeyen Sular bu 'aşırı yakın ama inanılmaz uzak' olma halinin bir ifadesi olarak okunabilir bence. Bunu bana düşündüren şeyse, kitabı okumayı bitirdikten sonra son öyküye referansla kitabın ithafı olan Alkor ve Mizar'ı araştırmam oldu. Alkor ve Mizar Büyükayı Takımyıldızı'ndaki bir çift yıldız. Birlikte anılıyorlar, çok yakınlar, Büyükayı'nın aynı noktasını referans için kullanılıyorlar ancak ayrılar, gözle yan yana gözükseler de aralarında ışık yılları var. Dışarıdan bir perspektifle bakıldığında yakın görünüyorlar, yıldızların birbirine bakışındaysa uzaklıklar görünüyor. Adınızın birlikte anıldığı birinden bu denli uzak olmak hüzün verici olsa gerek. Bilinmeyen Sular'a gelecek olursak, bu kitaptaki öykülerde Mevsim Yenice iki kişi arasındaki ilişkiyi kuran o yakınlık ile yine ilişkide taraf olmaya sebep olan uzaklıklar üzerinden kurmuş dramatik çatıyı. Örneğin Bataklık Balığı adlı öyküde karakterler olarak meşhur bir ressamla onun gayet sıradan asistanı karşımıza çıkıyor. Öykü, meşhur ressamın sönüşü ile asistanın yıldızının parlayışını konu ediniyor. Ya da Bir Yere Kadar adlı öyküde huzurevindeki bir kadın ile onun yardımcısını okuyoruz. Kitabın son öyküsü Göründüğünden Daha Uzak bahsettiğim bu ikiliği çok daha belirgin kılıyor. Hastalıklı bir şekilde durmaksızın her şeyi gözetleyen bir güvenlik amirinin, Tanrı tarafından gözetlendiğini, bundan kaçamayacağını kabullenmesi üzerine kuruluyor bu öykü. Bahsettiğim bu öykülerde ilişkide güçlü değil de zayıf tarafın, ikiz yıldızlardan soluk olanın hikaye edildiğini görüyoruz. Dramatik çatıda bu ikiliği kurup, ritmi tutturup ardından soluk yıldızı parlatmak okuru ters köşeye yatıran, bakışını değiştiren, zenginleştiren bir tutum. Bilinmedik bir su. Fakat benim bu kitaptaki favori öyküm Puantiyeli Plastik Bir Şemsiye. Terfi alan eşinin iş arkadaşlarını yemeğe çağırmak zorunda kalan, kurumsal hayata ve onun icaplarına mesafeli, biraz yalnızlaşmış ve yanlış anlaşılmış bir kadının hikayesi olması bakımından günümüze çok yakın çok gerçek bir hikaye. Kocanın ve onun iş arkadaşlarının temsil ettiği normal hayat ile kadının o normale olan mesafesi arasındaki karşıtlık üzerine kuruluyor gerilim. Öyküyü çarpıcı hale getirense kadının neden böyle davrandığını öğrendiğimizde yaşadığımız şaşkınlık oluyor. Yetiştirilirken bize dikte edilen değer yargılarının, Türk tipi mutsuz aile tablolarının, şımarmayalım diye sevilmeyişlerimizin izini sürebiliyoruz bu kısacık hikaye ile. Meraklısı bunun üzerine koca bir sosyoloji inşa edebilir. Dikkate değer diğer bir öykü ise Kırk Saniye. Öykünün kendisi değil de içindeki göçmen kuşlarla ilgili bölüm Semih Kaplanoğlu'nun Bal-Süt-Yumurta üçlemesindeki sekansları hatırlatıyor. Müthiş görsel ve etkileyici bir hikaye parçası bu bahsettiğim göçmen kuşlarla ilgili bölüm. Ötesini söyleyemem, meraklananlara o öyküyü okumalarını tavsiye edebilirim ancak. Gelgelelim, yazarımızın ilk kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi ile bir kıyaslama yapmadan sözün kurdelesini kesmek olmaz. İlk kitapta çok canlı, hatırda kalıcı, biraz parlatılmış karakterler ile ritmi yüksek, ironisi bol, yer yer muzip öyküler okumuştuk. Tam benim kalemim diye düşünmüştüm. Bu kitapta ise kenarda kalan, daha silik, yukarda bahsettiğimiz o ikinin ikincisi karakterler ile daha yavaş ritimli, oyunu eğlencesi şaşırtması pek olmayan durağan öyküler okuyoruz. Bunu yazarın öykü evreninde bir değişiklik ya da bahsetmek istediği konuların farklılaşması olarak yorumlayabiliriz elbette. Fakat benim için beklentimin dışında olduğunu itiraf etmem gerek. Yine de bu kitapta Mevsim Yenice'nin dilindeki ifade gücünün arttığını, öykünün matematiğini daha iyi kurarak kırılma noktalarını tam da yerinde kullanarak öykülerini başarılı hale getirdiğini söyleyebiliriz. Örnek verecek olursak, ilk kitapta üroloji polikliniğinde bir karşılaşmayla başlıyordu bir öykü. Oldukça ilginç ve alışagelmedik bir tercih. Burada ise örneğin bir yatılı okul yatakhanesinde başlıyor bir öykü. Türk edebiyatında parasız yatılı teması yetimlik, yersiz yurtsuzluk ve hüzün ile birlikte anılmaya mahkum görünüyor. Ben de bir parasız yatılı olduğumdan, esasen o damardan kardeşlik, paylaşma, dayanışma temalı ne kadar çok hikaye çıkabileceğini ilk elden söyleyebilirim. Eleştirimiz yanlış anlaşılmasın. Burada Mevsim Yenice'nin ilk kitabına nazaran daha yavaş, daha sakin ve daha insan ruhuna yönelik öykülere yöneldiğini ifade etmeye çalışıyorum. Öyleyse şöyle söyleyelim, Mevsim Yenice Bilinmedik Sular'da ilk kitabıyla kıyaslandığında karakter ve konu tercihleriyle radikal bir değişim gösteriyor. Yine de dilinin ifade gücü ve öyküleri kurmaktaki başarısıyla okuru etkilemeyi başarıyor. Bakalım gelecek kitabında nasıl bir yol izleyecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/asmalimescit-te-indiragandi", "text": "Cem Sancar'ın romanlarını anlatabilecek temel kelimelerden biri arızadır. Arıza, bir yönüyle hüsranı diğer yönüyle muhalif kalmayı ve diğer bir şekilde de nefsini putlaştırmayı reddetmeyi tanımlar. Arıza, modern dünyanın zihni hadım eden sürecine karşı çıkmayı da karşılar. Sancar, arızalı tüm insanları bu ortak paydada buluşturarak yeni bir zemin bulmanın derdindedir. Cem Sancar romanları hakkında yazmak hem kolay hem de zordur. Kolaydır çünkü gerçeği tüm açıklığı ile ifade eder, dolambaçlı yollara, gereksiz süslemelere, uzun tasvirlere tevessül etmez. Gördüğünüzde büsbütün bir resim canlanır kafanızda. Zordur çünkü her cümle adalet terazisiyle kurulur ve kelimenin ötesinde birçok anlam barındırır. Kelimelerin ve karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde ince bir denge gözetilmiştir. Bir kahramanı yüceltmek veya gıcık kapılan bir karakterden intikam almak gibi düşünceler asla görünmez. Gazetecilik kökenli yazarların hayatla yüzleşmesi diyorum buna. O kadar çok hikaye biriktirirler ki bunlar zihinlerinde ağırlık yapar. Yazdıkları kadar yazmadıkları da vardır gazete, dergi sayfalarında. Bazen yazmak istedikleri formla yazdıkları form uyumlu değildir. Hele ki uzun form gazeteciliğin son nefeslerini verdiği günümüz dünyasında gerçek gazetecilerin romanlara iltica etmesini yadırgamamak gerekir. Cem Sancar romanlarından söz etmek için evvela Cem Sancar'dan söz etmek gerekir. Onunla tanışmamız doksanlı yılların ortasında bir kitabıyla oldu. İmge Yayınlarından çıkan Vatan Yahut Ben, Aktüel'deki yazılarının cem edilmiş haliydi. Tüm yazılarını içeriyor muydu bilemem ama roman kumaşı o satırlarda kendini hissettiriyordu. Hemingway'le Marquez'in karışımı büyülü bir gerçeklik taşıyordu satırlardan. Bir roman değildi ama cümleler bir romandan çıkmış gibiydi. Suskun bir gözlemcinin keskin cümleleriydi. Aradan yıllar, uzun yıllar geçti, kitaplığımın rafında durdu Vatan Yahut Ben ve arada karıştırdım. Cem Sancar ise yaşadığından bile emin olmadığım bir masal kahramanına dönüştü. Gazetecilik yapan bir arkadaşım Cem Sancar'la tanıştığını söylediğinde hafızamdaki kelimeler ve imgeler bir araya geldi. Yüz yüze ilk görüşmemiz Karaköy Parkı'nda oldu. Anlamlıdır zira o park Karaköy'de olmasına rağmen esasen Süleymaniye'yi görürsünüz. Bu metafor değildir, Cem Sancar'ın hayatının bir özeti gibidir, romanlarının da. Tarihi Yarımada'nın ve daha genel ifadeyle şanlı geçmişimizin en iyi görülebileceği noktalardan biri Pera'dır. Eğer Pera'nın ara sokaklarında kendiniz kaybetmediyseniz üst katlardan birinde derin bir tefekküre dalabilirsiniz. Bunun için aklıselimle zevki selimin yanı sıra kalbi selim de gerekir. İndiragandi ve Asmalımescit'te Cinayet romanları tam olarak böyle bir fonun önünde yükselir. Sancar'ın romanlarını anlatabilecek temel kelimelerden biri arızadır. Arıza, bir yönüyle hüsranı diğer yönüyle muhalif kalmayı ve diğer bir şekilde de nefsini putlaştırmayı reddetmeyi tanımlar. Arıza, modern dünyanın zihni hadım eden sürecine karşı çıkmayı da karşılar. Sancar, arızalı tüm insanları bu ortak paydada buluşturarak yeni bir zemin bulmanın derdindedir. İndiragandi bu gayretin manifestosu sayılabilir. Roman sayfalarına serpiştirilmiş hayat izleri temel derdin kurmacada bir hükümdarlık kurmak olmadığını fısıldar gibidir. Sadece gazete sayfalarından taşan hikayelerin kalacak bir yere ihtiyacı vardır. Diğer yönden, ortada büyük bir dalavere ve suç ortaklığı vardır. Asmalımescit'te Cinayet bu yönüyle klasik bir polisiye olmanın ötesine geçer. Ortakları nispetinde büyük bir suç ve onun cezasız günleri ortaya serilir. Dünyada her sorunun cevabı olmayabileceğinin tevekkülü içindedir Sancar ama yine de cevapları aramayı ihmal etmez. Kalenderi bir derviş olarak heybesine aldığı hikayeleri öfke sarmalına girmeden anlatmayı dert edinmiştir. İndiragandi, kendi içinde bir adalet ve eşitlemenin adıdır adeta. Mademki dünya adil değildir o halde terazinin kefelerini dengelemek için bazı küçük numaralar çekenlere de insafsız davranmamak gerekir. Hakkından fazlasına tamah edenin bunun cezasını çekeceğine dair derin bir inanç besler. Sancar romanları Yeni Türkiye olarak tanımlayacağımız sosyolojik devrimin öncü ayak sesleridir. Beyazların dünyasındaki çatırdamalar da, kavruk tenlilerin olaylara ayılmaları da romanların sayfalarında kendine yer bulur. Maskelerini evlerinde bile çıkarmaya cesaret edemeyen tipleri teşhir eder. Pera'dan Süleymaniye'ye bakışta şanlı geçmiş şarabından bir damla dahi almaz zinhar. Pera'nın putlarına olduğu kadar mimariyle özdeşleşen eskinin putlarına da mesafeli durur. Ona göre bakılacak yer makam, mevki veya taş kağıt değil kalptir. Kalpler birleşebilirse meseleler hallolabilir. Yoksa övündüğümüz her şey birbirimiz arasında mesafedir. Sancar romanlarının İstanbul'un alternatif tarihi olarak okunması da mümkün. Ancak en çok filmlere yakışır. İçlerindeki yaşayan karakterler ve arızaları Dostoyevski'nin Rusça aracılığı ile dünyaya armağan ettiği klasiklere benzer. Romanları okumak için en güzel mekan Karaköy Parkı olacaktır. Sabahın erken saatlerinde, İstanbul daha uyanmadan okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Kahramanlar birer ikişer etrafınıza sökün edecek ve konuşmaya başlayacaklardır hemen: Abi var ya... Sancar, Pera'da geçen yıllardan sonra anlattığı iki dünyayı Pera'yı ve İstanbul'u bir arada görebilmek için Kınalıada'ya taşınmıştı. Uzun süren uzlet döneminin ardından şehre dönüş yaptı. Pera'ya ve tarihi yarımadaya çok da uzak olmayan bir yerden bakmaya devam ediyor. Arıza, devam ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/atmosfer-ustasi-william-faulkner", "text": "Atmosferi en işlevsel kullanan yazarların başında William Faulkner gelir. O neredeyse sadece atmosfer yaratmak için yazar. Onun metinlerinde, olay, konu tümüyle anlamını yitirmiştir. Yazar söyleyeceği her şeyi kurduğu atmosferde söylemiştir. William Faulkner'ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talat Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Emily'ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner'ın öyküleri derli toplu bir hale geldi. Kitap, Bilge Karasu ve Ülkü Tamer çevirisindeki öyküler yanında yeni öyküleri de içeriyor. Faulkner romanlarıyla önemli bir yazar olsa da modern öykünün de başyapıtlarını vermiştir. Şiddet, korku ve tutku temalarının göz kamaştırıcı biçim ustalığıyla anlatıldığı Emily'ye Bir Gül öyküsü bile tek başına modern öykünün önemli duraklarından biri olmuştur. Faulkner, öykülerinde girift bir teknik ve farklı bakış açılarıyla otorite, şiddet ve ruhsal karmaşayı dile getirmiştir. Olayı, temayı, sorunu anlatıcının bile kavrayamayacağı bir düzlemde vererek hem gizemi artırmış hem de kaotik ortamı merak unsuruyla derinleştirmiştir. Özellikle bakış açısının öyküde ne denli önemli olduğunun çarpıcı örneklerini vermiştir. O Akşam Güneşinde öldürülme korkusu yaşayan zenci kadının dramını, bir çocuk anlatıcının ağzından aktarırken okurdan da meselenin bu çocuk bakışından anlaşılmasını istemiştir. Eserlerinde aynı metinde birden fazla bakış açısı kullanmış; sorunu/temayı özellikle gizleyerek metnin paylaşımını sadece dikkatli ve sabırlı okura emanet etmiştir. Irk ayrımcılığı, çöken aristokrasi, yoksulluk, adalet duygusu, haksızlık, şiddet belli başlı temaları olurken; öyküsünü tümüyle diyaloglara yaslayarak, serinkanlı, nesnel, dolaysız bir anlatımı yeğlemiştir. Onun metinlerindeki şiirsellik, yoğunluk ve parçalılık roman ve öykülerinin iç içe geçmesi sonucunu doğurmuştur. Bu özellikleri nedeniyle daha önce öykü olarak yayımladığı bir metin, daha sonra romanlarından bir bölüm olabilmiştir. Faulkner; öykülerinde, insanların kötülük karşısında kayıtsızlığını ortaya koyarak çağının ağır bir eleştirisini yapar. Kuru Eylülde, güneyde zencilere yönelik yargısız infazları anlatır. Siyahlar her olayda olağan şüphelidir ve infazlarını siviller yapar. Kırmızı Yapraklarda Afrika ormanlarından getirilmiş tutsak zencilerin yaşadığı mahalledeki insanlık dramlarına eğilir. Siyahlara atlar, köpekler gibi bakılmaktadır. Bir Adalette, köleliği, zencilere yapılan haksızlığı ve eşler üzerine horoz dövüşlerinin yapıldığı kaba, erkeksi kasaba dünyasını gözler önüne serer. Acımasız, sert, merhametsiz insanların birbirlerini ezip geçtiği bir sosyal/toplumsal yaşamda işlenen cinayetler ve adalet mekanizmasının işleyişi, sorunları onun öykülerinde sıklıkla gündeme getirdiği konulardır. Faulkner, geri dönüş, bilinç akışı, sembolik anlatım teknikleriyle kötülüğün, adaletsizliğin dünyasını öyküleştirmiştir. Onun öykülerinde birden güneyli bir ailenin odasında ya da bir berber salonunda buluruz kendimizi. Karakterler konuşmaya başlar ve anlatıcı hiç araya girmez, sadece diyalogları aktarır. Faulkner, bu diyaloglardan bir atmosfer yaratarak sorunun/temanın adını bile anmadan okuru sona doğru sürükler. Sorunu bir imgeye dönüştürüp sadece diyaloglarla etrafını sıkı sıkıya örer. O da çağdaşı Hemingway gibi anlatımını diyaloglarla oluşturmakla birlikte, diyaloğu farklı amaçlar için kullanmıştır. Hemingway olay, tema ve karakterleri tam bir anlam açıklığıyla ortaya koyup diyaloglarla temayı adım adım açarken; Faulkner, diyaloglarla her şeyi örtmeye, gizlemeye çalışmış ama sonuçta zor okunmasına karşın etkileyici, kalıcı bir öykü dünyası yaratmayı başarmıştır. Atmosferin okur boyutu anlatılan dünyada ona bir yer tayin etme çabasıdır. Sadece yazılanların değil, yazılmayan, anlatılmayanları okurun anlaması, boşlukları doldurması için yazarın onu öykünün atmosferine alması gerekir. Böylece yazar/anlatıcı ile okur aynı düşü görmeye başlayacaktır. Bu ortak düş ise, aynı atmosferi yaşamalarıyla mümkün olacaktır. Çünkü artık girdiğiniz bu atmosferde yazarla aynı düşü görmeye başlamışsınızdır. Ancak, sadece sahnelemeyle, dekorla atmosfer yaratılmaz, aksine atmosfer bütün anlatıma yayılmıştır. Öyle ki kimi öyküler sadece atmosfer olarak var olurlar. Atmosfer öyküler dendiğinde ilk akla gelecek isim William Faulkner'dır. O neredeyse sadece atmosfer yaratmak için yazar. Onun metinlerinde, olay, konu tümüyle anlamını yitirmiştir. Yazar söyleyeceği her şeyi kurduğu atmosferde söylemiştir. Atmosferi en işlevsel kullanan yazarların başında o gelir. Olup biten ve olacak şeyler, kurulan atmosferden anlaşılır. Atmosfer bu anlamda pek çok fazlalığın önüne geçer. Öyle etkileyici bir atmosfer yaratılır ki, orada hiçbir şeyin söze dökülmesine gerek yoktur, söylenmek istenen her şey söylenmiştir. Bir başka deyişle söylenmesine gerek kalmadan ayan edilmiştir. Söz artık fazlalıktır, anlamsızdır ve anlatıma yüktür. Modernist hareketin ABD'deki temsilcisi William Faulkner; James Joyce ve Virginia Woolf'un yaklaşımlarının yeni bir tonu olarak tıpkı onlar gibi romana, öyküye yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bilinç akışını kimi romanlarında, öykülerinde uygulamakla birlikte, asıl yeniliği, gerçek, zaman, atmosfer ve bakış açısı konularında belirginleştirmiştir. Modernistler öncelikle gerçekliği farklı anlamda kullanarak tümüyle değiştirmişlerdir. Modernistlere göre, dışsal gerçeklerden yola çıkmak her zaman yanıltıcıdır. Oysa ruha bakıldığında, insanın ele avuca gelmeyen bambaşka, giz dolu bir varlık olduğu anlaşılacaktır. Bu yüzden insani gerçeklere, olaylardan yola çıkılarak değil, içsel serüven izlenerek ulaşılabilir. Bu ise gerçeklerden kaçış değil, bir ileri aşamaya geçiş, gerçeğin yeni tanımıdır. Modernistler ayrıca geleneksel kurgu anlayışını, özellikle gerçekliği yansıtış, zaman ve mekan kullanımı ve bakış açısı anlamında yeniden yorumlarlar. Bilinçaltını, imgeleri, simgeleri anlatıma katarak, okurdan daha fazla dikkat ve çaba isteyerek, zor ama nitelikli bir kurmaca dünya sergilediler. Faulkner'ın zor okunmasının arkasında biraz da zaman yaklaşımı yatar. Eserlerinde tıpkı diğer modernist yazarlarda olduğu gibi düz, kronolojik bir sıra izlenmez. Geçmiş, gelecek, içinde bulunulan an iç içe geçmiştir. Zaman parçalanır, ileri ve geri gidişlerle zamanın kronolojik yapısı alt üst olur. Görüntüler, sözler, anılar, zamansal değil, mantıksal daha doğrusu dramatik bir sırayla dizilir. Öyküsel zamanda çok önemli şeyler olmaz. Her şey geçmişte yaşanmış ve geçmişin iz düşümleri şimdiki ana yansımıştır. Bu bir anlamda insanın geçmişini yeniden yaşamasıdır. Geri dönüşlerle, halihazırdaki geçmişin izleri, çağrışımları, etkileri anlatılırken, yaşanan ve geçmiş, zihinde adeta birbirine karışmıştır. Nesneler, görüntüler bireye bir şeyler çağrıştırırken, içinde bulunulan an, geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olayları anlamaya kapı aralar. Faulkner eserlerinde üç şeyi gözettiğini söyler: bütünlük, tutarlılık ve vurgu. Gerçekten de bunlar bir eserde bulunması gereken üç temel özelliktir. Bunu Faulkner'ın bütün eserlerinde görmek mümkündür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/atolyeye-giris-edebiyat", "text": "Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların zaten biliyorum deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikar olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir. Boş laflara, palavralara, yalanlara edebiyat denir. Sözünün sahiciliğini savunan kişi bu durumu kuvvetli bir şekilde ifade edebilmek için ben burada edebiyat yapmıyorum demek zorunda hisseder. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde yer alan Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı tanımı da zihin dünyamızın Fizan'ına sürgün edilmiş olur böylece. Edebiyat kelimesinin edeb kelimesinden kaynaklandığı edeb kelimesinin ise başlangıçta davet anlamına gelmesine rağmen zamanla güzel ahlak, güzel huy gibi anlamlar kazandığı söylenir. Arapça kökenli edebiyat kelimesi batılılaşma maceramızda literatür kavramına karşılık gelmek üzere tasarlanmıştır. Latince harf anlamına littera kelimesinden türetilen bu kavram da yazılı metinler bütününü ifade eder. Edebiyattan çok daha geniş bir anlam çerçevesi vardır bu kavramın. Nitekim tıp literatürü, hukuk literatürü gibi uzayıp giden bir liste yapılabilir. Her halükarda edebiyat ile literatür arasındaki makas açıklığı edebiyat kelimesinin ilk anlamıyla mecaz anlamı arasındaki uçurumun ilk basamağı olabilir. Edeb kelimesinin taşıdığı anlam yükü ile harf kelimesinin taşıdığı anlam yükü uzun uzun tartışmaya değer bir meseledir. Edebiyat kavramının zannedildiği kadar kolayca çözümlenebilecek bir mesele olmadığına bu makas açıklığına işaret etmek bile yeterlidir bence. Genç bir kavram denebilir edebiyat için. Tanzimat'tan sonra kullanılmaya başlanmıştır. Nesrin güçlenmesiyle edebiyat kelimesi de yaygınlaşmaya başlamıştır. Nesir ve edebiyat modernleşme ile birlikte at başı gitmiş bir şairin deyimiyle düzyazı toplumu olmuşuzdur nitekim. Şiiri edebiyattan ayrı bir sanat olarak görmek bu bakımdan daha sağlıklı olacaktır. İki kelime daha üretilmiştir edebiyat kelimesine karşılık gelsin diye: yazın ve gökçeyazın. Ancak üretildikleri kadar çabucak tozlu kavramlar odasına kaldırılmıştır. Şimdi edebiyat ve edebiyat kavramları üzerinden düşünmeye, yazmaya başlayabiliriz. Kavram atölyesi böylece siftah etmiş oldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ayin-karanlik-yuzu-luminaries", "text": "Münzevi bir adam, bir dağ kulübesinde ölü bulunur. Esas mevzu bundan ibaret. Ama Ay ve Işıklar'da benim sayabildiğim, hikayeye doğrudan dahil olan tam yirmi bir tane karakter var. Bu karakterlerden on iki tanesi yıldızlar olarak adlandırılmış ve her birine bir burcun adı verilmiş. Man Booker, İngiliz Milletler Topluluğu Commonwealth - ve İrlanda vatandaşı yazarların İngilizce yazılmış kitaplarına verilen bir ödüldür. Daha evvel Iris Murdoch, Yann Martel, Kazuo Ishiguro gibi tanıdık isimlerin de kazandığı Man Booker, 2005'ten bu yana ikinci bir ödülle Uluslararası sıfatıyla farklı dillerde yazılmış ancak İngilizceye çevrilmiş romanlara da veriliyor. BBC tarafından mini bir televizyon serisine uyarlanacağı konuşulan Ay ve Işıklar, kazandığı ödüle ek olarak pek çok övgüye mazhar olmuş. Göz alıcı kapağındaki The New York Times, Telegraph gibi gazetelerin övgülerinden hemen sonra tanıtım metnine göz atınca, Ay ve Işıklar'a başlamak için sabırsızlanıyorsunuz. Karmaşık ve incelikli, gerçekten de bu kitabı anlatan en iyi kelimeler olmuş. Catton, eşine az rastlanır girift bir hikaye sunuyor bize ve bu hikayeyi okumak hiç kolay değil. Aslında hikaye için karmaşık demek yanlış olur; hikaye son derece sade. Sekiz yüz sayfalık bu kitabın altında okuru ezen asıl şey kurgu, karakterlerin fazlalığı ve yazar tarafından onlara atfedilenler. Münzevi bir adam, bir dağ kulübesinde ölü bulunur. Esas mevzu bundan ibaret. Ama Ay ve Işıklar'da benim sayabildiğim, hikayeye doğrudan dahil olan tam yirmi bir tane karakter var. Bu karakterlerden on iki tanesi yıldızlar olarak adlandırılmış ve her birine bir burcun adı verilmiş yazar tarafından. Diğer dokuz karakter ise gezegenlerle ifade edilmiş. Neyse ki bir liste koymayı ihmal etmemişler. Bu liste kitabın başında mevcut ve yüzlerce sayfanın ardından dahi kim kimdi diye dönüp bakma isteği duyabiliyorsunuz. Bu da ne yazık ki okuma zevkini baltalayan unsurlardan. Kitabın bölümleri yine tüm o karakterlerin birbirleri ile münasebetlerinden ibaret. Tüm o karmaşıklık yetmezmiş gibi bölüm isimleri de işin tuzu biberi olmuş. Söz gelimi Güneş Kova Burcunda başlıklı bölümü okurken güneşin Emery Staines, kova burcununsa Sook Yongsheng olduğunu bilmelisiniz ya da Mars Oğlak Burcunda bölümünün Francis Carver ile Aubert Gascoigne arasında geçeceğini. Her karakter bir meslek erbabı. Bankacı, rahip, gardiyan, eczacı... Dolayısıyla bazen Çin mahallesine, bazen limana; karakterler neredeyse oraya savruluyoruz. Sekiz yüz sayfalık tüm bu anlatı, evet son derece zekice; ancak bu, metnin zor okunduğu ve edebi lezzetinin düştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Böyle kitaplar her zaman yazılan kitaplar değil, belki de ödüle layık görülmesinin sebeplerinden biri budur. Catton'un, her şeye rağmen görkemli ve o yaştaki biri için muhteşem hikayesine dönecek olursak... Ay ve Işıklar'ı iki parçaya ayırmak mümkün. İlk bölüm düğüm... Ortada bir ceset ve kayıp bir adam var. Yıldızlar olarak nitelenen ve burçlarla özdeşleştirilen karakterler bu olay hakkında kafa yoruyorlar. Esasen Yeni Zelanda'nın küçük bir kasabasında geçen bu hikayede tüm karakterlerin birbirleri ile münasebetleri var ve sayfalar ilerledikçe hemen herkesten şüphe duymaya başlıyorsunuz. İkinci bölüm, yani çözüm bölümünde, cinayet süreci tek tek karakterlerin bakış açısı ile verilmiş. Sahtekarlık, kimlik değiştirmeler, saklı gerçeklerle beraber her şey kocaman bir muammaya dönüştüğü için bir süre sonra bu çok katmanlı hikayede cinayetin çözümünü bırakıp karakterlerin meselenin neresinde olduklarını ve kendilerini nasıl kurtaracaklarını merak etmeye başlıyorsunuz. Şayet vaat edildiği gibi televizyon dizisi geliyorsa, Ay ve Işıklar'ı bir de ekranda görmek, böylece hikayeyi daha net kavramak isterim. Okumak isteyenlere tavsiyem, doğru zamanı kollayıp kitabı mümkün mertebe çarçabuk bitirmeleri."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ayrilik-ahlâki", "text": "Ayrılık, dünya hayatının en son kelimesidir. Nihayetinde, sevdiğimiz, bize ait olduğunu düşündüğümüz her şeyi geride bırakacak ve ayrılık atına binip gideceğiz. Fani dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız. Zamanla insanların önceliği, hassasiyeti, iş tutuş şekli, düşünce yapısı değişir ve ayrılık kaçınılmaz olur. Esasında nasihat bellidir: Ayrılıktan özenle kaçınmak ve birlikte olmaya ısrarla devam etmek... Kıymetiniz bilinmez, emeğiniz karşılık görmez, samimiyetiniz suiistimal edilir vs. Usanç gelir, burukluk oluşur, gönülKişisel yahut kurumsal, her ayrılık yorucu bir süreçtir. 'Severek ayrıldılar' diye çok kullanılan bir kalıp var. Bu ayrılık çeşidiyle henüz karşılaşmadım. Menfaat duygusu, görünme arzusu, öne geçme tutkusu, yönetme isteği ayrılığı hızlandırır. Ticari, siyasi ve edebi ayrılıklarda bunlardan birkaçını görebiliriz. İnsani ayrılık ise başkadır. İnsanla münasebette temkinli olmak iyidir. Bugünün yarını da var. Yarının sadece ne getireceğini değil, ne götüreceğini de bilemeyiz. Ayrıca: Allah'a inanır, insanlara itimat ederiz. İnsana inanmanın sonu hüsranla, ayrılıkla bitebilir. Yapmam diyen yapabilir, söylemem diyen söyleyebilir, gitmem diyen gidebilir. Son tahlilde, insan, sözünü tutamamış olandır. yorgunluğu taşınamaz noktaya ulaşır. Fedakarlık ile şahsi çıkar, samimiyet ile riya, minnet ile inkar, vefa ile nankörlük aynı istikamette yürüyemezler. Kendini kurtarmak yahut kazanımlarını korumak için başkalarını, genellikle de arkadaşlarını feda edenlerin çağındayız. Dürüst ve düzgün insanların üzgün olduğu bir dünyanın içindeyiz. Ölenle ölemiyor, gidenle gidemiyor, kalanla kalamıyoruz. Mahremiyetin yerini teşhircilik aldı, alıyor. Mutlaka görmüşsünüzdür. Müzayede firmaları yahut internet siteleri, gösterişli objeleri teşhirlik parça başlığı altında satışa sunuyor. Buraya nasıl geldik? Bir güzelliği teşhir etmek bile uygun bir davranış biçimi sayılmazken, mahrem meseleleri gözler önüne sermek, onları kullanışlı bir malzemeye dönüştürmek hoş karşılanmaz ve ters etki oluşturur. Kendimizi ve haysiyetimizi elbette koruyalım, savunalım. Bunu, vaktiyle birlikte yürüdüğümüz insanları ve kurumları karalamadan, türlü imalarda bulunmadan da pekala yapabiliriz. Giden gittiği, kalan kaldığı yerde olumsuz konuşmamalıdır. Telafisi mümkün olmayacak cümleler kurmak, ancak ayrılığı düşmanlığa dönüştürmeye yarar. Uzun soluklu yürüyüşlerde, bazı kimseler geride kalır, bazıları da şu veya bu nedenden dolayı kırgınlık yaşar. Kimi yerini beğenmez, kimi beklentilerine karşılık bulamaz, kimi de değerinin anlaşılmadığını düşünür. Unutmadan: Bahane arayan, ona kolaylıkla ulaşabilir. Böylece bütünden ayrılmış, ana gövdenin dışında kalmış olur. İnsan insanın emanetidir. Yolculuk esnasında yaşananlar, yollar ayrıldıktan sonra ifşa edilemez. Yol Ahlakı, bir sonraki yazımızın konusu olsun ve burada bitirelim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ayrilik-cesmesi-sokagi-zipir-ve-kallavi-roman", "text": "Teknolojik gelişmeler neticesinde hayatımızdaki okuma normları artık kısaldı malum; yüz kırk karakterde meramımızı anlatmaya çalışıp, yüz kırk karakterde insanların meramlarını okuyup anlamaya çabalarken, artık eskisi gibi 500 sayfalık romanlara vakti ancak yaz tatillerinde ya da alacağımız yıllık izin günlerine bırakıyoruz. Salgın sebebiyle evlerde kaldığımız şu günlerde bile bol vakit bulunca okumayı hedeflediğimiz hacimli kitapların sayfalarını çevirir gibi yapıp sonra teknolojiye yenildik, kısa ama hacimli kitaplara tercihimizi yönlendirir olduk. Buraya kadar yazıklarım tabii görecelidir ve gözlemlerimi bağlar, katılmayabilirsiniz. Son zamanlarda çokça rastladığım sayfası kısa anlattığı kallavi kitapların arasından Selçuk Altun'un yeni romanı Ayrılık Çeşmesi Sokağı bu yazının konusu olacak. Selçuk Altun'u bence artık uzun bir zamandır, sadece dönemine damga vuran Yapı Kredi Yayınları'nın efsane Yönetim Kurulu Başkanı olarak değil başarılı romanların yazarı olarak da anıyoruz. Hadi sözünü açmışken kısaca bahsetmeden geçmeyelim: Selçuk Altun Türkiye'deki kültür sanat dünyasına büyük katkılar sağlamış, vesile olmuş bir bankacı. Yapı Kredi Yayınları'nın kültür sanat alanında ataklar yapmasına vesile olmuş, kitap dostu, bibliyofil, koleksiyoner ve yazmaya geç başlasa da kısa sürede okurunu kazanmış bir yazar aynı zamanda. Selçuk Altun'un bu yeni romanı Ayrılık Çeşmesi Sokağı, ara başlıktan da anlaşılacağı üzere, ana karakteri II. Mahmut'un soyundan gelen kurmaca bir akademisyen Ziya Adlan'ın hayat hikayesinden renkli sayfalardır. İşte burada da ana başlıktaki zıpırlık devreye girer. Selçuk Altun'un romanlarında kahramanların hayatlarında hep bir zıpırlık, hinlik söz konusudur. Bu da okurun hikaye akışındaki takibini renklendirir, sürprizler yapar ve okura keyifli anlar yaşatır. Ve kısa sayfalı romanlarının bir solukta bitmesine üzülür ama estet bir yazarın kaleminden çıkan kallavi bir hikayeyi okuduğunuzun ayırdına sayfalar bittiğinde varırsınız. Ziya Adlan, Cenevre'de okuyup, profesörlüğe kadar yükselip ailesinden koptuğu konağa geri döner. Kanserdir ve biz onun son günlerine tanıklık ederiz. Osmanlı Hanedanlığı'na mensup olan Ziya Adlan, son günlerini yanına aldığı yardımcısı Artvin'e anlatır. Artvin, isminden anlaşılacağı üzere, nevi şahsına münhasır bir karakterdir. Doktora öğrencisidir ve tek tutkusu saksafon çalmaktır. Azmederek giriştiği bu zor müzikal sürecin tam meyvelerini toplayacağı sırada, kimliği belirsiz kişilerce dövülür ve sol elinin iki parmağını kaybeder. Bu trajik olay hayatını ve kaderini değiştirir Artvin'in. Maceralı süreçlerde ona bu işkenceyi yapanları bulmakla geçer hayatı. Bu serüvenin ortasında Ziya Adlan'la yolları kesişir. Ziya Adlan'ın da kendi hayatındaki maceralarını sırtlanarak kader yoldaşlığı yaparlar Adlan'ın kanserden kısa kalan ömründe. Ve hikayelerinin sonuna doğru büyük bir sürprize ilerlerler birlikte."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/azili-dostlar-ve-siki-dusmanlar-bati-nin-dogu-sunda-bitmeyen-savaslarin-hikâyesi", "text": "Sıkı Düşmanlar, ilk bakışta Ortadoğu'da ABD varlığının tarihsel çetelesini tutmaya niyetliyken, genel anlamda neredeyse üç yüz yıla dayanan bir Ortadoğu siyaset hikayesi çiziyor. Tabulara meydan okuyan bir üslupla kitap içerisinde ilerleyen kitap, Batılı ülkelerin her dönemde farklı şekillerde Ortadoğu'da aktörleştiğini, ancak bu aktörlerin tek bir saf oluşturmadığını ve kendi iç hesapları içerisinde yarattıkları yapay krizleri Ortadoğu topraklarına yansıttığını farklı ülkelerin tarihçeleriyle paralel bir şekilde anlatıyor. Günümüz çizgi romanı, sadece komedi ve/veya macera unsurları barındıran anlatılar olmaktan uzun bir süre önce çıkmış durumda. Bağımsız sinema anlatılarını anımsatan kısa hikayelerden interaktif fantezilere, çizgi roman, bir mecra olarak kapasitesini her geçen gün daha da ileriye taşıyor. Bunu yaparken sadece çizgi romancıları değil, farklı entelektüel alanlardan insanları da kendi mecrasına dahil ederek kolektif ve zengin içerikler oluşturuyor. Nina Mickwitz, Belgesel Çizgi Romanlar: Şüphe Çağında Grafik Doğruculuk (Documentary Comics: Graphic Truth-Telling in a Skeptical Age, Palgrave Macmillan US, 2016) adlı kitabında, yirmi birinci yüzyıl içerisinde gittikçe ilerleyen bu girift durumu farklı örnekler üzerinden derinlikli bir şekilde inceliyor ve bu örneklerin başarısını ve devamlılığını vurguluyor. Bu yazıda ise benzer örneklerden biri olan, orijinali 2012'de yayınlanmış, önde gelen Ortadoğu tarihçilerinden Jean- Pierre Filiu ve Fransız çizgi romancı David B.'nin ortak çalışması Sıkı Düşmanlar kitabını benzer bir örnek olarak irdeleyerek çizgi roman-belgesel ilişkisini mümkün mertebede özetlemeye çalışacağım. David B., aslında Türkiye'de çizgi roman severlerin daha önceden de hatırlayacağı bir isim; kendisini beş kişilik sıradan bir Fransız ailesinde geçen çocukluğunu, birdenbire epilepsi krizleri geçirmeye başlayan büyük erkek kardeşi üzerinden anlattığı otobiyografik Epileptik (Epileptic, Karakarga, 2017) kitabından hatırlıyoruz. Fransa-Cezayir Savaşı döneminde doğmuş olan kardeşlerden büyük olanın epilepsi ataklarıyla paralel yaşadığı fiziksel ve ruhsal krizlerin bir aileyi topyekun nasıl etkileyebileceğini kendi çocuksu fantezileri üzerinden özetlediği, hem çizimleriyle hem de hikayenin yükü sebebiyle sindirmesi zor bir eser olan Epileptik, aynı zamanda çizerin infografiğe yakınlaşan çizgi dilini de güzel özetleyen bir otobiyografi örneğiydi. Jean-Pierre Filiu ise kariyerinin erken dönemini Ürdün'de bir diplomat olarak geçirmiş olan, sonrasında ise Sciences Po, Columbia ve Georgetown üniversitelerinde İslami siyaset tarihi üzerine verdiği derslerle ön plana çıkan Fransız bir akademisyen. 1990'dan 2000'lere kadar Fransa'da devlet başkanından içişleri bakanlığına kadar farklı alanlarda dış politika danışmanlığı da vermiş olan Filiu aynı zamanda Filistin sorunu hala Kudüs ve Batı Şeria ekseninde konuşulup tartışılırken Gazze'nin ağırlığını akademik alana taşımış, bunun üzerine de bir kitap yazmış olan, (Gazze Tarihi, Bilge Kültür Sanat, 2016 ) nev-i şahsına münhasır bir kişi. Bu kısa özet bir yandan altta bahsini edeceğimiz çizgi romanın tarihsel bilgi seviyesinin hangi akademik boyutlara tekabül edeceği konusunda da oldukça heveslendirici. Sıkı Düşmanlar, ilk bakışta Ortadoğu'da ABD varlığının tarihsel çetelesini tutmaya niyetliyken, genel anlamda neredeyse üç yüz yıla dayanan bir Ortadoğu siyaset hikayesi çiziyor. Bu hikayeye Müslüman korsanların Amerikalı erken dönem kaşifleriyle on altıncı yüzyılda Akdeniz'de karşılaşmasını örnekleyerek başlayan Filiu, keşif-sömürge ilişkisini farklı bir şekilde ve çok daha bütüncül bir biçimde ele alıyor. Genelgeçer kabullerin Birinci Dünya Savaşı üzerinden yapıldığı ve Ortadoğu-Batı ilişkilerinin bu başlangıçla tanımlandığı bir düşünsel ortamda Filiu'nun çizgi roman yoluyla dönüştürerek bizlere sunduğu tarih dersi, oldukça aydınlatıcı ve tabulara meydan okuyan bir üslupla kitap içerisinde ilerliyor. Batılı ülkelerin her dönemde farklı şekillerde Ortadoğu'da aktörleştiğini, ancak bu aktörlerin tek bir saf oluşturmadığını ve kendi iç hesapları içerisinde yarattıkları yapay krizleri Ortadoğu topraklarına yansıttığını, Mısır'dan İran'a, Suudi Arabistan'dan Suriye'ye farklı ülkelerin tarihçeleriyle paralel bir şekilde anlatıyor. Bunu yaparken, aslında Ortadoğu'da diplomatik bir bütünlüğün ve standardın olmamasının, değil bölge, tüm dünya politikasını nasıl sarstığını ve bu sarsıntıların ne şekillerde görünür hale geldiğini günümüz Suriye'sindeki savaşa kadarlık bir zaman diliminde oldukça başarılı bir şekilde özetliyor. İran'da 1953'te Şah rejimiyle demokrasinin bitirilişinin aslında bir uluslararası karar olduğunu aktarırken öte yandan Filistin krizindeki Ortadoğulu ülkelerin basiretsiz yaklaşımları sonucu artan çatışmaların bugünkü durumu nasıl yarattığının ipuçlarını veriyor. Kısacası Filiu, belki de kalburüstü bir üniversitede bütün bir yarıyıla yayılacak olan Ortadoğu politik tarihi dersine, bu çizgi roman aracılığıyla erişme şansı veriyor. Bu akademik tarih dersinin en önemli asistanı olaraksa önümüze David B. çıkıyor. Çizer David B., çizgisel olarak belki de Marjane Satrapi (Persepolis, Minima, 2009) veya Zeina Abrached (Kırlangıç Oyunu, Sırtlan Kitap, 2014) gibi benzer anlatılar üzerine çalışan çizerlere yakın bir tarz sunuyor olsa da, kullandığı bütüncül çizgi roman yaklaşımı Filiu'nun anlatısıyla birebir örtüşüyor. Sinematografik kadrajlardan ziyade reklam görsellerine yakınsayan David B., infografik ve vinyet arasında gezinen komplike kareleriyle kitap içerisinde oldukça hızlı akan tarihselliği yansıtmakta fazlasıyla başarılı oluyor. Diyaloglara yer vermeyen ve bu vesileyle aslında okuyucuya belgesel-kitap okuma hissini ilk sayfadan itibaren hissettiren David B., siyah-beyaz lekeler ve detaylı taramalara yaslanan üslubuyla, konu çeşitliliğinin fazla olduğu ve hızlı ilerlerken bazen dağılan anlatımı toparlamayı iyi beceriyor. Özellikle akademik tarihsel bilginin gittikçe flulaştığı, dijital çağın yakalayabildiği yakın tarihin bile dönüp dönüp sorgulanır olduğu günümüzde bu kapsamda bir tarihi analizi çizgi roman mecrasında tüketmek, bir çizgi roman okuyucusu veya herhangi bir tarih meraklısı için oldukça ilginç bir tecrübe olarak öne çıkıyor. Bölgede de aktif misyonda bulunmuş, Fransız bir eski diplomat-profesörün, oryantalizmin tam tersi kutuptan aktardığı tarihsel gerçekler arasında hala bilmediğimiz ve günyüzü görmemiş konular da kitap boyunca ara ara yüzümüze çarpıp bizleri şaşırtıyor. Bu şaşırmaların her biri sonrasında da ilgili bir okuyucu ek bilgi gereksinimi duyup konu üzerine daha fazla okumak ve araştırmak da kesinlikle isteyecektir sanıyorum. Toparlamak gerekirse, çizgi romanın kendi çeperini farklı konular üzerinden genişlettiği bir dönemde, akademik verinin böyle bir anlatıyla önümüze çıkması hem okuyucu, hem de çizgi roman adına büyük bir şans. İyi yazarların çizgi romana yakınlaşması kadar iyi araştırmacıların, akademisyenlerin veya gazetecilerin de bu mecranın potansiyelini daha çok keşfetmesi ve Sıkı Düşmanlar benzeri örneklerin daha da artması dileğiyle, iyi okumalar dilerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bakmakla-gormek-arasindaki-ince-cizgi", "text": "Polisiye edebiyatın okuru cezbeden en önemli yönlerinden biri, cümleler, satırlar, sayfalar boyu körüklenen merak duygusuysa, bir diğeri de yazarın zekasına saygı duyulmasını sağlayan, zeki dedektiflerdir. Okurun ilk bakışta göremediğini gören, ipuçlarını toplayıp vakayı çözen dedektif, sıradan bir polis olabileceği gibi, kimi zaman da Arthur Conan Doyle'un ikonik karakteri Sherlock gibi muazzam bir dehaya sahip olabilir. Natüralist'in kahramanı Profesör Theo Cray de dedektiflik skalasında dehaya yakın bir yerlerde, ancak tam olarak öyle olduğunu iddia etmeyeceğim. Zira bu defa kahramanımız bir polis değil, bir biyolog. İşinde iyi bir akademisyen. Ve kitap boyunca aslında sadece işini yapıyor; doğayı okuyor. Tabii bu onun, insanların göremediği pek çok detayı ve ipucunu görebildiği anlamına geliyor. Theo Cray, bilişimsel bilim ve biyoloji alanlarında son derece donanımlı bir profesördür. Bir araştırma ve inceleme için geldiği Montana'da, sakin bir gün geçirirken, konakladığı motele yapılan polis baskınıyla şaşkına döner. Kelepçelenip polis merkezine götürülür ve sıkı bir sorguya tabi tutulur. Yakınlardaki ormanlık arazide genç bir kadın öldürülmüştür. Bu vakada Cray'i şüpheli durumuna getiren şeyse, öldürülen kadının eski bir öğrencisi olmasıdır. Polisler onun masum olduğunu kısa sürede anlarlar çünkü cinayeti kimin işlediği çözülmüştür; bir ayı. Gerek kurbanın cesedindeki pençe izleri gerekse üzerinde bulunan kıllar, katilin yakayı ele vermesine sebep olmuştur. Cray karakoldan ayrılmadan evvel karşı koyamadığı bir hisle bir an fırsatını bulur ve delilleri ortadan kaldırmakla suçlanabileceğini bile bile ayının kıllarından birini yanına alır. Cray derinden sarsılmıştır. Öğrencisini yıllar önce akademide ilerlemesi için teşvik eden kendisidir. Genç kadın akademik araştırma yapmak için geldiği ormanda bir ayı tarafından öldürülünce, kendisini suçlu hisseder. Kasabada konaklamaya devam ettiği birkaç gün boyunca bu konuyu düşünür. Ormana gidip öğrencisinin katledildiği ve polisin olay yeri olarak işaretlediği suç mahallini bulur. Yaptığı gözlemlerde onu huzursuz eden bir şeyler vardır. İncelediği boğuşma izleri, Cray'i katilin bir ayı olduğuna ikna etmez. Ancak çok geçmeden avcılar katil ayıyı bulup öldürürler. Bölgedeki ayılar doğal hayatı izleyen dernekler tarafından kimliklendirilmiştir. Cray karakoldan aşırdığı kılın DNA'sını inceletip başka bir ayıya ait olduğunu öğrenince, bunun bir cinayet olduğuna dair hiç şüphesi kalmaz. Çünkü kurbanın üzerinde kılları bulunan ayının bölgesi, sistemde görüldüğü üzere buralardan çok uzaktadır. Ne yazık ki polisleri ikna edemeyecektir. Fakat vazgeçmeye niyeti yoktur. Araştırmaya koyulur. Bu aşamadan sonra Theo Cray'in peşine takılan okurları soluksuz bir macera bekliyor. Cray keskin zekasını kullanıp bir biliminsanına yakışacak şeyi yapıyor ve sorguluyor. Sorduğu doğru sorular kadar yanlış sorular da var ve çoğu zaman hedefine doğru emin adımlarla ilerlese de hatalı adımları sebebiyle arada başı belaya da giriyor. Ancak kesin olan şu ki, hikayenin ritmi bir daha asla düşmüyor. Olayı irdelediği için şerif tarafından kasabadan kovulunca, komşu kasabaya gidiyor. Burada da yakın zaman önce kaybolan genç bir kızın varlığını öğrenmesiyle ikinci ipucunu yakalıyor ve nihayet somut veriler elde etmeye başlıyor. Kaybolan kız için çoğu kişi evini terk edip uzaklara gitmiştir diye düşünürken, en yakın arkadaşı ormanda kendilerine saldıran bir yaratıktan bahsediyor. Bu da hikayenin kırılma noktası oluyor. Theo bir algoritma vasıtasıyla bölgede kaybolan ve ölü ya da diri kendisinden asla haber alınamayan insanların sayısının bir hayli fazla olduğunu öğrenince, meseleyi çözmeden bırakmayacağını anlıyoruz. Artık tamamen motive olmuş ve katili yakalamaya odaklanmıştır. Fakat bu o kadar kolay olmayacaktır. Yıllara yayılan cinayetler, çok geniş bir coğrafya ve kurbanlarını vahşi bir hayvan gibi katleden bir katil... Sahip olduğu bakış açısı bu karmaşık problemi çözmeye yetecek mi? Elbette. Yine de onu bekleyen pek çok kötü sürpriz ve tehlike var. Ne de olsa bir cinayeti çözmek, cinayeti işlemekten daha zordur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/balta-tasa-degecek-orada-oyku-cicekleri-acacak", "text": "İyi bir fotoğraf omzun üstünden meleği göstermelidir, der Osman Konuk. İyi bir edebi metin ilahi olana selam vermelidir Harmancı öyküsünde. Bu durum aslında onun öykülerini ideolojik kılmaz. Kahramanın derdinin sahiciliği hissedilir her satırda. Harmancı, özellikle çocukluğundan esinlendiği otobiyografik öykülerle karşımızda gibidir.. Kitap Yenilginin Süreksiz Keşfiyle başlar ve ilk öyküde karakterlerde gözlemlenen entelektüellik göze çarpar. Benim şu kitap bir patlasın da... diyen bir karakterle karşı karşıya kalırız. Geçmişe dönüşlerle karakter bir başka kişiyi, dayısını hatırlar. Her zaman onun çocukluğunda onları eğlendiren kişinin yerinde şimdi o vardır. Nisan Rüzgarı ise Mustafa Kutlu'nun Ya Tahammül Ya Sefer adlı eserindeki Prof. Asım karakterini anımsattı bana. Kazancakis Susmalı öyküsünde devamlı birilerine benzetilen karakter karşımızdadır. İç sesi onu yoracak şekilde konuşur, durur. Baltan Taşa Değecek'te, Harmancı, özellikle çocukluğundan esinlendiği otobiyografik olduğunu düşündüğüm öykülerle karşımızda gibi duruyor. Son Adımda Abdullah Harmancı öyküsünde çok da alışık olmadığım bir şey gözüme çarptı: Şiirsellik. Şiirsel üslubun hakim olduğu bir öykü Son Adım. Hatta kitabın en uzun öyküsü olan Kayısı Ağacı için de bu yorum yapılabilir. Kırmızı Balon, Cihan Aktaş, Cemal Şakar, Susanna Tamaro ve Mukadder Gemici'ye ithaf edilmiş. Harmancı'nın çok sevdiği öyküler olmalı ithafta bahsettiği öyküler. Kırmızı Balonun da eserde en çok öne çıkan öykülerden biri olduğunu düşünüyorum. Önyargı sahibi bir babanın çocuğunun üzerine titremesi ve akabinde gelişen olaylar, yazar tarafından zeki bir üslupla kaleme alınmış. Hikayenin sonunda tabir yerindeyse herkesin bir anda eşitlenmesi ilgi çekiciydi. Karakterlerin gözlemci rolü ön planda Bambu Sandalyede yazarın öyküsünde alışık olduğumuz bir tavır vardır. Harmancı öyküsünde, karakterlerin yaşamdaki gözlemci rolü ön plandadır. Olan biten, o gözlemci karakterin kendi dünyasında yıkım ya da yapımlara yani büyük değişikliklere yol açar. Karakterler dış dünyada olan biten ile yüksek empati içindedir. Belki de bu yüzden bu empatik bakış çoğu zaman okura da geçen bir rol üstlenir. Bambu Sandalye de yazarın bu tip öykülerinden yalnızca bir tanesi. Abdullah Harmancı, bu eserinde kimi zaman dayısını kaybetmiş bir çocuğun hayatını kimi zaman bir şairin iç çalkantılarını kimi zaman ön yargılı bir babanın Suriyeli çocuğa olan bakışını kimi zamansa bir çocuğun babasına sorduğu boyundan büyük soruları merkeze alıyor. Yazarın baltayı taşa vurduğu yerde öykü çiçekleri açıyor desek yanılmayız herhalde... Acaba yazar da bazen böyle düşünüyor mu? Yani, kendine, gençken yazdığı o dönemlere bakıp şöyle diyor mu mesela: Kim derdi ki baltan taşa değecek, orada öykü çiçekleri açacak..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/barut-kokan-oykuler-saraybosna-marlborosu", "text": "Saraybosna Marlborosu bir iç savaşın, Saraybosna Kuşatması'nın kitabı ama savaş hakkında değil hayat hakkında yazılmış bir eser. Milenko Yergoviç, kuşatma altındaki şehirde yaşamları geri döndürülemez şekilde değişen kahramanların hikayelerini anlatırken savaşın soğuk nefesini hissettiriyor okuyucunun ensesinde. 20. yüzyıl hiç şüphesiz tarihteki en trajik yüzyıl olarak yerini aldı. Bu yüzyılda iki büyük dünya savaşının yanı sıra sıcak ve soğuk birçok çatışma yaşandı. Dünyada o zamana kadarki belki de en fazla sayıda masum insan katledildi, madden ve manen sakat bırakıldı, yurtlarından edilip sürgüne uğratıldı. Diktatörlüklerin zulmü, iç savaşların kırımı altındaki halkların yaşamı bir daha asla eskisi gibi olmadı. İşin tuhaf yanı 20. yüzyıl etkisini hala hissettiriyor. Açılan yaralar kapandı gibi görünmesine rağmen kabuğu biraz kazısak kanayacak gibi. Bu durumda filozof Alain Badiou'nun sorduğu soru geliyor akla: Bir yüzyıl kaç yıl eder? Yüz yıl mı? 20. yüzyıl bitti diyebileceğimiz olay hangisi? Berlin Duvarı'nın yıkılışı mı, neo-liberalizmin doğuşu mu, Sovyetler Birliği'nin dağılışı mı? Öyle görünüyor ki bakış açısına göre yüzyılın belirleyici unsurları değişiyor. Savaş yüzyılı diyebileceğimiz 20. yüzyılın sona ermesine yakın insanlığa vurulan son büyük darbe Saraybosna kuşatması. 6 Nisan 1992 de aşırı Sırp milliyetçilerinin Bosnalı Müslümanlara yönelik başlattığı kuşatma tam 3,5 yıl sürdü. Savaşın bilançosu çok ağırdı. 14 binden fazla insan hayatını kaybetti. Günde yaklaşık üç yüz küsur bombanın patladığı şehrin neredeyse tamamı yakılıp yıkıldı. Bosna'da yaşayan çocuk nüfusunun yarısı öldü, yaralandı veya başka sebeplerle savaştan etkilendi. Kuşatma, şehrin dünya ile irtibatının kesilmesine ve yiyecek, gaz, ilaç gibi ihtiyaçlarının karşılanamamasına neden oldu. Herhangi bir acil ihtiyaç için evinden çıkan Bosnalılar keskin nişancıların hedefi oluyordu. Yaşam -buna ne kadar yaşam denilirse- Bosnalılar için sığınaklarda ve bomba sesleri ardında sürüyordu. Bosnalı Hırvat yazar Milenko Yergoviç'in yazdığı Saraybosna Marlborosu, kuşatma altında süren zorlu yaşamı öyküler aracılığıyla biz okurlara sunuyor. Yergoviç, Zagreb'de yaşamasına rağmen kuşatmanın sürdüğü 1993 yılını Saraybosna'da geçirir. Gazeteci kökenli olmasının da etkisiyle Bosna'daki savaş koşullarını ayrıntılarıyla gözlemler. Ancak o savaşı, bölgeye gelen diğer gazetecilerden farklı olarak edebi bir duyarlılıkla ele alır. Onu ilgilendiren tüm siyasi tarafların, orduların vb. dışında hikayeleriyle var olan insandır. Çocukluğunun geçtiği, anılarıyla dolu bu şehir koşullar ne olursa olsun içinde yaşayanlarla değerlidir. Yergoviç, yirmi dokuz öyküden oluşan Saraybosna Marlborosu'nu, 1994 yılında barut kokusu henüz devam ederken yayımlar. Yergoviç'in öykülerinde geçmişin barışçıl ortamıyla şimdinin yıkımı el ele yürür. Savaş her ne kadar öykülerin arka planını oluşturuyor gibi görünse de, karakterlerin yaşamını geri dönmemecesine değiştirir. Yaşamın rutini giderek yok olur, gündelik kaygılar önemini yitirir. Olağan detaylar kuşatma ortamında flulaşır, yerini şiddetin yarattığı gerçeklik alır. Dünyanın öbür ucundan yüz kilometre kadar uzakta, insanlar geleceklerini planlıyorlar, ayakkabıcılar kışlık ayakkabıları onarıyor, terziler bir siparişten diğerine yetişiyor... Hayat, nabız gibi, tüm ufak aldatmacalar ve ertelemelerle atmayı sürdürüyordu... Savaşın şehrimdeki her şeyi paramparça etmesi ve tüm ritmi değiştirmesinden önce ben de böyle yaşıyordum... Her şey o kadar geride kalmıştı ki ne kadar korktuğumu dahi hatıralardan ölçer olmuştum. Kuşatmadan önce birlikte barış içinde yaşayan Müslüman, Sırp, Hırvat halklar savaşla birlikte birbirine kırdırılır. Medya kanalları, tarih kitapları sadece rakamları verir, dünyanın geri kalanı da beyaz camın ardından film gibi izler olan biteni. Dünya kayıtsızdır alevlere, zulme, ölüme. Savaşın etkisi ancak edebiyatın gücüyle ortaya çıkar. Saraybosna Marlborosu'nun tam da kuşatma devam ederken yayımlanması bu nedenle çok kıymetlidir. Sade, dingin bir dille yazılan öyküler dünyanın birçok diline çevrilir. Şehrin kültürel çeşitliliği, farklı toplumsal sınıflar kitapta adeta geçit töreni sergiler. Kuşatma ile yıkılan şehrin onarımı yıllar içinde gerçekleşir gerçekleşmesine ancak keskin nişancıların açtığı delikler bazı binaların duvarlarında hala duruyor. İşte bir bu delikler bir de Yergoviç'in öyküleri, yeni bir yüzyıl başlamasına rağmen savaşın soğuk nefesini hissettiriyor ensemizde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/basima-gelenler", "text": "Büyük laflar etmiyor Gülçin Durman. Küçük, sade, yalın, samimi, sıcak hikayeler anlatıyor. Başıma Gelenler Hep Senin Yüzünden, Durman'ın Kent Masalları ve İnşallah'tan sonra yayınlanan üçüncü hikaye kitabı. Durman'ın hikayelerinin hem belge değeri var hem de nostalji değeri. Daha da önemlisi güzel bir hikayeyi okumanın keyfini yaşıyoruz okurken. Hayat kesitleri üzerinden ilerliyor Gülçin Durman'ın hikayeleri. Beylerbeyi, Kuzguncuk civarının mahalle kültürünün yaşandığı dönemleri - hala bir miktar devam ediyor- kaleme aldığı hikayelerde okura telkin edilen gerçeklik duygusu tatlı ve buruk, biraz da hüzünle ve neşeyle ilerliyor. Evet, bir hikaye kitabı için bu tespitleri yaptığım zaman peşinde kekre bir tadın da gelebileceğini, bu tarz hikayelerde yer alan klişelerin hikayeyi zedeleyebileceğini yahut bir çeşit konformizmin yazılanları sığlaştırabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak Gülçin Durman bu tuzaklara düşmemeyi başaran bir hikaye dünyası inşa ediyor. Ne sulu bir romantizm var yazdıklarında ne de samimiyet ve nostalji adı altında masalsılığa sapıyor. Kitaba ismini veren ilk hikaye, kitabın da en sevdiğim metni oldu. Gülçin ile aynı dönemin çocuklarıyız, Kuzguncuk'ta geçen bu hikayenin atmosferine ben de yabancı değilim. Durman'ın 12 Eylül dönemini anlattığı yahut Akınspor'u yad ettiği satırları bu sebeple önemsiyorum. Ayrıca bir de Mutahharri'nin Kadın Meselesine Bakışını Nasıl Buluyorsunuz Ağabey? gibi zihin tarihimize küçük notlar düşen hikayeler de kitaba ayrı bir güzellik katıyor. Ancak bunları yazarken bir yandan da hikayeleri, onlara yüklediğim bazı işlevler üzerinden anlatmanın onların edebi değerlerine gölge düşürmek olduğunun da farkındayım. Gıdaların besin değerini övmek lezzetle ilgili bazı şüpheleri uyandırıyor bazen. Bu noktada Durman'ın hikayelerinde edebi lezzetin hiç de geride kalmadığını ifade etmeden geçmek, kitaba böylesi bir haksızlık yapmamanın bir gereği. Peki, sakallı bebek, Ferdi Tayfur şarkıları gibi dönemsel unsurlardan habersiz kuşaklar bu hikayelerde ne bulacak? Bence onlar da bu hikayeleri sevebilirler, zira dengeli bir anlatım içinde okumayı küçük malumat adacıklarıyla engelleyen değil tam tersine zenginleştiren ve anlatılana kıymet/derinlik katan detaylar bunlar. Başıma Gelenler Hep Senin Yüzünden'in sadece belli bir dönemi ve semti bilenlere/yaşayanlara değil güzel bir hikayenin lezzetini hissetmek isteyenlere hitap eden bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Daha önce İnşallah adlı kitabı için kaleme aldığım yazıda Hikaye karakterleri Durman'ın yazdıklarında sadece isimleriyle değil canlarıyla yer alıyorlar. Anlattığı karakterlerin canlarının acıdığını, hüzünlendiğini hikayede kelimelerle değil kurulan atmosferle hissettiriyor demiştim. Bu kitapta daha da güçlü ve derinlikli bir karakter galerisi gördüm. Başıma Gelenler Hep Senin Yüzünden ile daha da ustalaşmış bir yazarla karşılaşmış olmak beni mutlu etti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/baslangici-nerede-ariyoruz", "text": "Yazıcıoğlu'nun eserindeki kurgu bana biraz Japon yazar Haruki Murakami'nin başat eserlerinde serimlediği kurguyu çağrıştırdı. Örnek vermek gerekirse, Sahilde Kafka ve 1Q84. Bu eserlerde, farklı kahramanların birbirinden bağımsız başlayan öykülerinin kesiştiğini veya birleştiğini görürüz. Yine de, Haruki Murakami'nin söz ettiğim eserlerinde ya da diğer eserlerinde sonlanma yok gibidir, hatta siliktir. Öykü İstanbul'daki bir üniversitede öğrencilere yönelik bir konferansta öykünün başat kahramanlarından ikisinin konuşmacı olarak bir araya gelmesiyle başlıyor. İlerleyen kısımlarda ise farklı ülkelere ve coğrafyalara ulaşan öykü, okuru aynı zamanda karşımıza çıkan kahramanların iç dünyalarıyla temas edebilecekleri, gizemli bir geziye çıkartıyor. Burada anlatmak istediğim veya yapmak istediğim basit bir roman özeti çıkartmak, kitap tanıtımı yapmak değil. Sonucu baştan söylemek isterim: Başarılı bir ilk roman. Ancak, okurken aklıma takılan noktaları sıraladığımda, okurların esere farklı açılardan bakmalarını sağlamakta bir katkım olabileceği düşüncesindeyim. Yaklaşık otuz yıl Japon edebiyatı ile temas halinde olunca, Türkçe edebiyata bakışım da farklı bir gözlük takmama neden oldu sanıyorum. Bu açıyla baktığımda, Yazıcıoğlu'nun eserindeki kurgu bana biraz Japon yazar Haruki Murakami'nin başat eserlerinde serimlediği kurguyu çağrıştırdı. Örnek vermek gerekirse, Sahilde Kafka ve 1Q84. Bu eserlerde, farklı kahramanların birbirinden bağımsız başlayan öykülerinin kesiştiğini veya birleştiğini görürüz. Yine de, Haruki Murakami'nin söz ettiğim eserlerinde ya da diğer eserlerinde sonlanma yok gibidir, hatta siliktir. Ayrıca, fantastik olanla gerçekte olanın birbirine örtüldüğü bir kurgulama hakimdir. Hep Sondan Başlar'da ise bu örüntü farklı. Görünüşte olanla, aslında olanın; dış dünyayla kişinin iç dünyasında olanın, önce ana kurgudan sökülmüş, sonra birleştirilmiş bir teknik hakim. Zor bir tekniktir; özellikle kurgu ve yaratıcılığın sınırlarında dolaşmayı gerektirir. Elbette, yazarın donanımı bu girişimdeki beceriyi fazlasıyla etkiler. Ana kurgudan sonra, değinmek gereken ilk nokta zaman. Romanın zamansal boyutu yirminci yüzyıl ortalarından sonuna kadar olan bir zamana ağırlığını oturtmuş. Fakat burada önemli olan, eserde kronolojik bir anlatının olmaması. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından günümüze kadar kronolojik anlatı tekniği edebiyatta fazlasıyla başvurulmuş bir tekniktir. Deyimi yerindeyse, bir noktadan diğerine ulaşan bir trende yolculuk etmek gibidir. Okurun rehavete kapılmasına, uyuşmasına ve sıkılmasına yol açar. Zamanın tek hat üzerinde ilerlemesi sevimsizdir. Kendi yaşamımızda da sık sık belleğimizi yoklar bugüne döneriz. Fakat bunu bir anlatıya yerleştirmek farklı bir yetenek, birikim ister. Hep Sondan Başlar kendi içinde zaman yolculuğunu keyifle serimlediği ölçüde, okurun kendi zihninde de belleğini yoklayıp geçmişe gidip bugününe gelmesini sağlayan bir roman. Bir diğer nokta anlatının edebiyat anlatısından çıkartılarak diğer sanatlara da temas etmesinin sağlanması. Bu elimizdeki eserin zenginliğini, okuma keyfini artıran bir unsurdur. Okurken kendini farklı mekanlarda bulunuyormuş, o havayı soluyormuş gibi hissetmek okurun okuma hevesini artırır. Elbette diğer sanatlara değinmek de okuma keyfinin yelpazesini genişletir. Eserde yer yer bunu görmekle birlikte, kısmen cılız kaldığını söylemek gerek. Öte yandan, insan unsuruna, yaratılan karakterlere ve anlatının ana iskeleti açısından baktığımızda dikkat çeken noktalar var. Kahramanların yaratılmasında eşit mesafe koymanın ve eşit davranmanın anlatı açısından dengeli olacağı kanısındayım. Hep Sondan Başlar'da ise ön plana çıkan iki ayrı aldatma veya yolları ayırma öyküsünde bu dengenin tutturulamadığı veya bilinçli olarak bozulduğu göze çarpıyor. Aldatma öykülerinden ilkindeki erkek kahramana karşı bir hınç, bir öfke kendini hissettiriyor. Diğerinde ise, yolunu ayıran kadın kahramanın eylemi için yüce aşk güzellemesi, doğallaştırma çabası var. Bunun başka örneklerini başka yazarların eserlerinde de görebilmek mümkün. Yine de, Hep Sondan Başlar'da bu iki ayrı öyküdeki kahramanların iç dünyasının derinliklerine inen, psikolojik tahlil çabası eseri başarılı kılıyor. Dikkatli okur genellemeleri sevmez. Türkçe dilbilgisiyle ifade edecek olursak, geniş zaman kullanımı iticidir; itici olduğu ölçüde de yazar açısından risklidir. Ancak, yaşamımızın bir noktasında karşılaştığımız veya gözlemlediğimiz unsurlarda başkalarıyla ortaklıklarımız da olur. Bu genellemeleri öykü kahramanının yaşamının bir parçasıymış gibi sunabilmek genellemeyi makul kılar. Eserde kahramanlarla ilgili anlatılarda bunu görebilmek mümkün. Buradan yola çıkınca bir noktaya daha değinmek gerek: ortak bellek veya nostalji. Yazarların ilk çalışmalarında kurgulanmış gerçeğin ötesine geçerek kendi belleğine başvurması, tanıklıklarını, anılarını eserin içerisine kurgulanmış olarak yerleştirmesi doğaldır. Eserin otobiyografik bir roman olduğunu düşünmüyorum. Zira ortak belleği zorlayan, nostaljiyi sorgulayan yanları eseri kişisel bir sorun olmaktan çıkartıyor. Yirminci yüzyılın ikinci yarısını yaşayan birçok insanın belleğini farklı açılardan rahatsız edecek yaşanmışlıkları eserde bulabilmek mümkün. Okurken rahatsız eden eserleri seviyorum; o ölçüde belleğimde kalan olay ve olgulara farklı açılardan bakmamı sağlıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bazi-kitaplar-bizi-daha-iyi-insan-yapar", "text": "Bana kalırsa kelimeler bir saat kararlılığında ve ölçüsünde hareket etmeli, insanın ağzından koşarcasına dökülmemeli. Önemli mevzuların anlamlı anlamsız sesler yığınında kaybolmamasını istemişimdir daima. Kelimelerle ilişkim iyi ama kolay değil. Uzun uzun anlatmayı, derinliği bozmayı, buzu çözmeyi sevmiyorum. Kelimelerin açıklamaya değil, göstermeye yaradığına inanıyorum. Bütün hikayelerde doğru yerlerde konuşlanmayı bekleyen doğru kelimeler vardır. Onları arıyorum. Nasıl kitapları okumayı sevdiğimi çocuk yaşta okuduğum Yabancı'dan sonra anladığımı düşünüyorum. Soğukkanlı, durgun, hissiz, yorgun, ama hep yorgun kahramanları seviyordum. Öyle bir çocuk olmamın bunda etkisi var elbette. Kronik bir yorgunluk ve can sıkıntısı çektiğimi hatırlıyorum o zamanlar. Başkalarını konuşurken izler, anlatmayı sevdikleri olayları görüp şaşırırdım. İnsanlarla örülü bir dünyaya maruz kalmak yorucuydu. Anlatmaya değmeyen her şeyin kelime israfı olduğuna inanırken konuşmak yorucuydu. Bana kalırsa kelimeler bir saat kararlılığında ve ölçüsünde hareket etmeli, insanın ağzından koşarcasına dökülmemeli. Önemli mevzuların anlamlı anlamsız sesler yığınında kaybolmamasını istemişimdir daima. Joyce, Steinbeck, Hemingway, Mansfield, Saki gibi kısa öykücüleri hiç okumasaydım öykü yazar mıydım emin değilim. Hemingway'den Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler'i ilk okuduğumda, beni öyle etkilemişti ki diyaloglardan ibaret bir öykü yazabilir miyim diye çok düşünmüştüm o zamanlar. Hikayede geçen İspanyol birasının markasını bile halen hatırlıyorum. Saki'nin Açık Pencere'si, bende sarkastik konuşmaları seven kadın kahramanlara sempati uyandırmıştı. Hesse'nin ruhunun, onun anlayacağı dilden söylemem gerekirse, benimkiyle buluştuğunu düşünüyorum geçmiş bir zamanda, bir yerlerde, yazmak istediğim her şeyi yazdı çünkü. Proust'u çok sevmiştim. Orhan Pamuk'la aramda kopmayacak bir bağ var. Onun yaratma şevkini, kendini yalnızca yazarlığa adamasını ve her kitapta farklı olanı denemesini ilham verici buluyorum. Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar, Ayfer Tunç, Feyyaz Kayacan, Tim Parks, Jeanette Winterson gibi uzayan bir listem var. En sevdiğimi ise sona sakladım. Oğuz Atay'ı defalarca okudum. Bazı kitaplar bizi daha iyi insanlar yapıyor. Daha iyi düşünen, daha derin analiz eden insanlara dönüşüyoruz onlarla. Benim için De Profundis öyle bir kitap. Kitaplara genellikle bana daha iyi yazmayı öğreten araçlar gözüyle bakıyorum. Günlük hayatımı iyileştiren kullanışlı bilgiler verdiklerine inanmıyorum onların. Çocukluğumun unutulmaz kitapları... Ömer Seyfettin'in kitapları tabii. Falaka, her çocuk gibi bende de derin çizikler bıraktı. Aziz Nesin de okur ve severdim. Unutamadığım kitaplardan biri de Oscar Wilde, Mutlu Prens'ti. Çocukken ne kadar derin bir kitap olduğunu yeterince anlamamış olmalıyım ki yıllar sonra tekrar okuduğumda çarpılmıştım. Ardından da kalbimdeki yeri ölene dek sabitlendi. Keşfetmeyi seven bir okurum. Okunacak çok kitap ve modern hayatın hayhuyundan hangi birine yetişeceğimizin yarattığı bir telaş var. Yakalamak, görmek, ufuk açmak istiyoruz hepimiz. Sevdiğim yazarların yeri sabit, okumam gerekenler hala bitmedi ama ben yerlerine yenilerini de eklemek istediğim için okuma yelpazemi daima geniş tutuyorum. Tabii asla okumam dediğim türler de yok değil. Sözgelimi, kişisel gelişim kitapları hiç okumadım, okumam. Bir de çok sevdiğim halde nadiren şiir okurum. Yazmak için gündelik hayatın akışını kollarım. Sessizliği çok sevmeme rağmen bir ses ararım mutlaka. İnsan içine karışırım. Kafamdaki seslerle, dışarıdaki kalabalığı buluştururum. Kaos yaratırım, diyalog kurarım. Kendimden çıkar yabancı bir evrene girerim. Sessizlikten kurtulmaya ihtiyaç duyarım. Aşina olmadığım bir şey ararım. Tanıdık olmayan insan sesleri mesela. Bir ağacın altı var genellikle oturup yazdığım. Cami avlusunda, taş zeminli bir çay bahçesinde, bir kavağın gölgesi. Yaşlı adamlar cam bardaklara şangır şungur vururlar, ben de vururum kalemimi kağıda öyle, aydınlık öğleden sonlarında, orada. Rüzgarın ılık ılık, hafifçe değdiği bir masada, evlerinden uzakta, çocuklara, sokağa, avluda gezinen kedilere ve akranlarına yakın ihtiyarları dinlemek, onları arkama alıp yazmak hoşuma gider. Kışları ise sevdiğim kafelere oturup sevdiğim kahveleri içerim, bilgisayarımın ekranı gelen geçen, konuşan gülen insanları kapatmaz. Kah gözlem yapar, düşünür, eve geçince yazarım, kah orada, bardağımdakini yudumlayarak. Kimi zaman da yalnız başıma, koltuğun sabit bir köşesinde hiç uyumadan sonraki gün ışıyana kadar yazdığım olur. Evimde. Sanırım asla yazamayacağım ortamlar, televizyon veya müzik sesiyle dolu yerler veya tanıdığım insanlarla bir arada olduğum bir mekan. Kurmaca yazarken aşinalıktan uzaklaşmam, tanıdığım, bildiğim her şeyi unutmam gerekiyor daha önce de söylediğim gibi. Yeni bir şey yaratmak istiyorum. Bu yüzden hikayelerimde, kendi hayatımdan kimsenin izi, ismi, anısı yok. Hava limanları, otogarlar beklerken yazmayı en çok sevdiğim yerler. Aklımdan sürekli yazmak fikrinin geçtiği zamanlar oldu. Kalem egzersizi yaptığım zamanlar. O anlarda baktığım her şeyi yazılabilir veya yazılamaz levhası ile görüyordum. Yazıyordum da. Her şeyi deniyordum. İyi veya kötü olup olmadığını önemsemeden, ikinci kez okumadan, yazmak istediğim için yazıyordum. Bazen yazacağımı bilmeden, oturduğum yerde şahit olduğum bir diyaloğu yazıp hikayeleştirdiğim de oluyordu. Kitabımdaki bir öykü böyle bir anın mahsülü mesela. Kimi zaman uzun uzun bir resme baktığım ve hikayesini kendime anlattığım oluyor. Arada bir eskileri hatırlıyorum. Merdivenler, yolculuklar, duygular, sesler, müzik. Çoğunlukla bir nedene ihtiyaç duymadan oturup yazmaya çalışıyorum. Ama nedenler o kadar fazla ki, birçoğunu eleğin üstünde bırakıyorum artık. Resmini çizebildiğim şeyleri yazmak istiyorum. Kahramanın sesini duyuyorsam, o, adını söylüyorsa bana, öyküsünü yazıyorum. Hayatın içerisinde şiirsel bulduğum anlar... Yaşlı insanların geçmişin izlerini yeni nesle aktardığı anları şiirsel buluyorum. Genç kuşağın hikayeleştirerek anlatılan o hazineleri kendilerinden sonraki nesle taşıyacak olması, hiç bitmeyen bir şiirin dizesi gibi. Anıların zamanın tozunda kaybolmaması, belki bir öykünün, bir şarkının içinde saklanacak olması beni heyecanlandırıyor. Yeterince mutsuz, umutsuz, yılgın olduğum zamanlarda hiçbir şey yapamıyorum. O anlarda karaladığım yarım yamalak notlar olmuyor değil. Fakat bütünlük oluşturan bir metin oluşturabildiğimi söyleyemem. Eğer yeterince mutsuz, umutsuz, yılgın değilsem, yani bir şeyler yapabilecek gücüm hala elimdeyse daha çok okuyorum. Yürüyüşlerle doğayı okuyorum, müzik dinliyorum, seyahat ediyorum, yeni insanlarla, görmediğim yollarla, dinlemediğim seslerle tanışıyorum ve unutuyorum kötücül hisleri. İyi yazmak için insan bence çok çalışmalıdır. Ama yazmak fikrinin doğması, yeteneğe veya bizim bilmediğimiz bir nedene bağlı tabii ki. Ben, her gün okuyorum ki bu her gün çalışmaya benziyor benim için. Şule Gürbüz edebiyatta son dönemde beğendiğim isimlerden biri. Sesi, anlatma biçimi, hikayelerindeki anlam, mesleği nedeniyle en çok. Saatlerden anlıyor, zamanla ilgileniyor, kelimeleri büyük bir ihtiyatla ve derinlik içinde kullanıyor. Bir de Don Delillo galiba. Seksenli yaşlarında olmasına rağmen hala yaratma şevki olması, daktiloyla post modern, bilimkurgu hikayeler yazması, yazdıklarıyla ufuk açması ama bir yandan da gelenekçiliği sürdürmesi ilgimi çekiyor. Sinemada Haneke'nin yeri ayrı. Çünkü insanları rahatsız etmeyi seviyor ve maskelenemeyecek kadar kötü olanı gösterme biçimi bence çok etkileyici. En sevdiğim oyuncu, uzun yıllardır Anthony Hopkins. Müzik konusunda geniş bir yelpazem yok. Klasik müzik çok seviyorum. Yazmak için beklediğim süreçte en çok Bach dinlerim. Son olarak, bir süredir eski söylencelere dayanan Çerkesçe şarkıları, ağıtları yeniden seslendiren Hagauj grubunu dinliyorum. Çerkesçe müzik yapanların içinde son dönemde en cool bulduğum ağabeyler kendileri. Mutluluğu, mutsuzluktan yoksunluk diye tanımlamayanlar bana ilham verir. Mutlu olmayı bilenler, bir yolunu bulanlar. Bir şeyin üstesinden gelmek yerine bir şeyi sağlayan insanlar. Monotonluğa yaslanmayanlar. Direniş gösterenler, kapı açanlar, rengi olanlar, cesaretliler. Hayatta değişime inanan insanlar. Girişimci ruhlar, iyi şeyler yapmaya adanmış olanlar. İstenci tükendiğinde bile yaşamayı, birilerine yardım etmeyi bırakmayanlar. Dinleyebilenler, yazmaktan çok okumayı önemseyenler. İyi müzikten, iyi kahveden anlayanlar, güzel konuşanlar, hayır diyebilenler. Konuştuğu kişinin seviyesine inebilen veya çıkabilenler. Düşüşü görenler, bundan kurtulma cesareti gösterenler. Hayatta en mutlu olduğum yer bütün ailemin bir arada olduğu, bahçesindeki masada akşam yemeği yediğimiz köydeki ahşap ev. Daha evvel de anlattığım gibi, eski ve yeni neslin bir arada olduğu anları kıymetli buluyorum. Bunun dışında, seyahat ettiğim zamanlarda, yeni insanlar tanıdığım, farklı ve iyi olanı bulduğum yerleri de mutlu olduğum yerler kategorisine almam mümkün. Gölgesinde oturup yazdığım bir kavaktan bahsetmiştim, orası da mutlu olduğum bir yer. Son dönemde ikinci kitap için çalışıyorum, yaz başından beri aralıklı da olsa yazıyorum. Umarım planladığım vakitte biter."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bereket-denizinde-bir-samuray-yukio-misima", "text": "Bahar Karları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı ve Meleğin Çürüyüşü isimli romanlardan oluşan Bereket Denizi dörtlemesi, bütüncül bir bakışla; 20. yüzyılın ilk yıllarıyla başlayıp 1970'lerde sonlanarak, Japonya'nın en sancılı yıllarının bir roman-fotoğrafını çeker. Çerçeveletmez ancak bu fotoğrafı, çıplak olarak asar tarihin duvarına. Bereket Denizi serisi bu bağlamda toplumsal belge, edebi bellek, hatta ölümsüz bir ağıttır. 15 Ağustos 1945'te Japon Devlet Radyosu'nda bir ses duyuldu. Üzgün ama asaletli bir ses. Doğan Güneşin İmparatoru konuşuyordu. Şintoizm'in, efsanelerin, mitlerin ve kadim Japon kültürünün etkisiyle yüzyıllardır makamına Tanrısallık atfedilen İmparator, radyoda savaşı kaybettiğini yani mağlubiyetini ilan ediyordu kahraman halkına. Bir teselli konuşması değildi bu, zorunlu bir açıklamaydı sadece. Kiliseyi tanımayan, Asyalı, çekik gözlü, Doğulu, sarı bir ırkın, nükleer bilime deneme tahtası yapıldığının farkındaydı. O gün radyolarının başında, göz-göze gelmenin bile yasak olduğu Japon halkının mutlak babasının, yani Tanrı İmparator'un sesini duyanların yaşadıkları travma, kitaplara sığmayacak büyüklükteydi. Ulaşılamaz Tanrı-İmparator'un sesini duymak derin bir şekilde duygu dünyalarını sarsmış ve gururlarını incitmişti Japonların, savaşı kaybetmekten daha ağır bir travmaydı bu onlar için. Başkan Truman, İmparator Hirohito'nun savaş suçlusu olarak yargılanmasını istiyordu üstelik. Bu travmatik radyo konuşmasını dinleyen milyonlarca Japon çocuktan biri de Kimitake Hiraoka'dır. Yukio Mişima adıyla tarihe geçecek olan 20. yüzyıl Japon edebiyatının zirvelerinden, nam-ı diğer sonsuz samuray! Mişima, yazarlığına esas olarak bu dramatik yıkıma şahit olmuş bir kuşağın sesiydi aslında. Hülasa edilemeyecek kadar derin bir hesaplaşmanın tam ortasından ses veriyordu ve bu da modernizme karşı geleneği savunmanın bir adım ötesine taşıyordu onu. Yitirilmiş bir zamanın en saf halinin peşinde ve kimsenin inanmadığı koca bir enkazın altında. Mişima'nın kılıcı hiç durmadan parlayıp, bileniyordu. Modernizmin yozlaştırdığı Japonya'nın samuray geleneklerine geri dönüp, buradan doğacak soylu bir ruhla yeniden yüzünü güneşe çevirebileceğine dair mutlak ve sarsılmaz bir inancı vardı Mişima'nın. İmparator'a bağlılığı yüce bir değer olarak benimseyip, varoluşsal bir mesele olarak gördüğü kadim- geleneksel kültürü, kelimenin tam anlamıyla kalem ve kılıcını kullanarak ölümüne bir müdafaa anlayışıyla arkalıyordu. Mişima'ya velud bir edebiyatçı nazarıyla baktığımızda, ölmeden hemen önce tamamladığı Bereket Denizi dörtlemesinin bu müdafaasının en estetik, güçlü, hatta büyüleyici verimi olarak çok başka bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Mişima'nın yazınsal bilincinin belki en yüksek düzeyde olduğu bu seri, inşa ettiği iklim, kurduğu tarihsel izlek ve içerdiği kültürel radikalliğiyle birlikte, şüphesiz anlatımındaki ustalık ve kurgusuyla bir başyapıt olarak anılmayı hak ediyor. Bahar Karları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı ve Meleğin Çürüyüşü isimli romanlardan oluşan Bereket Denizi dörtlemesi, bütüncül bir bakışla; 20. yüzyılın ilk yıllarıyla başlayıp 1970'lerde sonlanarak, Japonya'nın en sancılı yıllarının bir roman-fotoğrafını çeker. Çerçeveletmez ancak bu fotoğrafı, çıplak olarak asar tarihin duvarına. Bereket Denizi serisi bu bağlamda toplumsal belge, edebi bellek, hatta ölümsüz bir ağıttır. Mişima'nın bu dörtlü seriye, yaşamla ve bu dünyayla ilgili hissettiği, düşündüğü her şeyi yansıttığını söylemesi de bir tesadüf ya da aşırı yorum sayılmayacaktır asla. Mişima'nın sıra dışı kurgusuyla dikkat çeken dörtlemesi, Şigekuni Honda karakterinin arkadaşı olan Kiyoaki'nin her romanın sonunda 20 yaşında ölüp, reenkarne olarak yeni bir bedende dünyaya gelmesi üzerine kurulu. Böylelikle Japonya'nın dört evredeki 80 yılına şahit olarak, aynı zamanda Şigekuni Honda'nın da 80 yıllık ömrüne odaklanıyoruz. Kiyoaki, Honda'nın hayatına sırasıyla; sınıf arkadaşı aristokrat, bir sağcı militan, prenses ve evlatlık yetim olarak girer. Honda, arkadaşını her seferinde göğsündeki üç leke işaretinden tanır. Kiyoki her 20 yılda bir değişir, yani Japonya değişir. Honda aynı bedende 80 yıl kalır, bedenen değişmez. Ama ilkeleri değişir. Honda'nın değişimi de Japonya'ya dahildir. 25 Kasım 1970'in sabahı, Mişima son cümlesini yazarak Bereket Denizi dörtlemesini tamamlar. Kalkan Cemiyeti adını verdiği 100 kişilik özel ordusuyla Yüce İmparator ve kadim Japonya'ya sadakatle bağlı kalacağına dair yeminini tazeler. 7. yüzyıldan kalma bir kılıcı hediye edeceğini söyleyerek Ichigaya Garnizonu'nun generalinden bir randevu ister. 4 üyesiyle birlikte garnizona gider, generali rehin alır, bütün askerleri toplar ve onlara balkondan Japonya'nın ruhu ve İmparator'a sadakat konulu kısa bir konuşma yapar. Sonra içeriye girer, ona saygın bir ölüm bahşedecek olan seppuku ritüelini -dizlerinin üzerine çöküp karnını yararak- gerçekleştirir. Kim bilir? O gün yerde bir değil beş ceset gördüğünü söyleyenler haklıydı belki de. Yukio Mişima, kadim Japonya, Şigekuni Honda, Kimitake Hiraoka ve samuray ruhu aynı anda yerdeydi. Cinayeti yalnızca bereket denizi gördü."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bilimkurgunun-kirac-yollari", "text": "Bilimkurguyu göz ucuyla izleyen ancak önyargılarından kurtulamayan okurun takip etmesi gereken yol, türün en anlaşılabilir alt başlıklarından ilgi duyduklarına doğru, kendini zorlamayacak kitaplar seçerek işe başlamasıdır. Kaynağını gerçekten alan ve geleceği kurgulayan bilimkurgu edebiyatı dünyaya, topluma, zihnimizin sıradan işleyişine, düşünme yöntemlerimize, bakış açımıza uyarıcı, zihin açıcı alanlar açar. Ve en önemlisi de gerçekleşebilirliği yüksek fikirleriyle yeni, daha önce keşfedemediğimiz alanlara adım atmamızı sağlar. Kazdıkça derinleşen bu şaşırtıcı yolculukta farklı olasılıklara, alternatif evrenlere, karadeliklere, varoluşçuluğa, günümüz dünyasının tuhaflıklarına, değme filozoflara taş çıkartan robotlara, modernizmin sıkıntılarına dair benzersiz bir deneyim okuyucuyu beklemektedir. Dünya genelinde gayet verimli olan, yeni fikirlerin rahatça büyüyüp budaklandığı, üzerinde çekinmeden defalarca yüründüğü, zihin açıcı ufuklara uzanan bilimkurgu yollarının, ülkemizde kıraç bırakılmasının belirgin nedeninin ilk anda anlayamadığımız, önyargıyla yaklaştığımız, bir anlamda bize yabancı fikirlerin tohumlarının ekildiği yollar olması aşikar. İşte bahsi geçen yolları yürümeye gönül vermiş, yeni fikirler üretmeye, fikirlerini tutarlı hayal gücü, sağlam, katmanlı, eksiksiz bir kurguyla ortaya koyarak, sakince salınan nöronlarımızı ateşleyen yazarlar, bizlerin dünyasında alışılmışın dışında bir sarsıntı yaratabilirler. Dünyaya, topluma, zihnimizin sıradan işleyişine, düşünme yöntemlerimize, bakış açımıza uyarıcı, zihin açıcı ve en önemlisi de gerçekleşebilirliği yüksek fikirleriyle yeni, daha önce keşfedemediğimiz alanlara adım atmamızı sağlayabilirler. Peki, bu edebi tür neden önemlidir ve neden okunmalıdır? Bilimkurgu edebiyatı insan ırkının teknolojik alanda ne kadar ileri gidebileceğini gösteren önemli işaretlerden biridir. Bize, olanı ve olabilecekleri gösterir. Önümüze onlarca olasılık koyar. İnsanoğlunun hayalleri arasında ilk sıralarda yer alan Ay'a ulaşma çabası türün ilk örneklerinin çıkmasına sebep olmuştur. Alman matematikçi, astronom ve gök bilimci Johannes Kepler'in bilim, hayal gücü ve kurguyu birleştirerek kaleme aldığı Somnium, Cyrano de Bergerac'ın yine bir Ay seyahatini konu edinen Ay'da Gezi isimli yapıtı ve pek çoğumuzun aşina olduğu, Jules Verne tarafından yazılan Ay'a Yolculuk, insanoğlunun bitmez tükenmez merakının bilim ve hayal gücüyle harmanlanarak, yazdıklarından yüzlerce yıl sonra gerçekleşen Ay yolculuğunun nasıl da adım adım yaklaştığını gösterir bize. Bilimsel çalışmaları ve geleceği hayal etme dürtüleri sayesinde bizlere olacakları haber veren bilimkurgu yazarları arasında Kepler, Verne dışında günümüze daha yakın yazarların başında, gelecek öngörüsü konusunda şaşırtıcı ölçüde başarılı olan Arthur C. Clarke, Isaac Asimov, Robert A. Heinlein kitaplarıyla geleceği bizlere haber verdiler. Geleceği kurgulamasının yanında, bilimkurgu, alternatif evrenler, mümkün olasılıklar, siyaset, felsefi yansımalar, bilgisayarlar, toplumsal konular, psikoloji, biyoloji, farklı dünyalar, yıldızlar, yeni koloniler, robotlar, otomasyon, gen, uzaylılar, gezegenler, karadelikler, hiperuzay, ışık hızında yolculuk, nanoteknoloji, farklı politik ve sosyal sistemler gibi konuları da kendine kaynak edinmiştir. Fantastik ve gotik edebiyatın aksine kaynağını gerçekten almasına rağmen bazı istisnai durumlarda, bahsi geçen iki edebi türle birleştirilerek kullanıldığı da olmuştur. Bilimkurguyu göz ucuyla izleyen ancak önyargılarından kurtulamayan okurun takip etmesi gereken yol, türün en anlaşılabilir alt başlıklarından ilgi duyduklarına doğru, kendini zorlamayacak kitaplar seçerek işe başlamasıdır. Bu sayede türün emsalsiz, eğlenceli ve heyecan verici ortamına adım atan okur, kendisini yaşadığı zamanda henüz gerçekleşmeyen ilham verici ortamlarda bulacaktır. Günümüzden altı yüz sene önce yaşayan, uzak mesafeleri aylar, yıllar boyunca bir binek hayvanının sırtında aşmak zorunda kalan bir gezginin, uçakla tanışabilmesinin ne denli imkansız ve bir o kadar da mümkün olabileceğini bilmemiz durumu kavrayabilmemize katkı sağlayacak, güzel bir örnektir. Bilimkurgu edebiyatının ilk örnekleri günümüzde kolay okunan eserler arasındadır. Bazıları günümüzden oldukça eskiye dayanır. Bu yüzden zaman nehrinde geçmişten günümüze doğru ilerleyerek yaşadığımız yüzyıla en yakın örneklerle başlamak, günümüz bilimkurgu edebiyatının yapısını ve mantığını anlamak adına uygun olacaktır. 1800'lü yılların sonunda yaşamış Çek yazar Karel Capek robot kavramını ve Çekçede gönülsüz işçi anlamına gelen robot kelimesini ortaya atan ilk yazardır. Türün öncülerinden sayılan eseri R. U. R - Rossum's Universal Robots bin dokuz yüzlü yılların başında Türkçeye kazandırılmıştır. Aslında bir tiyatro oyunudur ve insan makinesinin her an bozulabileceğini, bu nedenle insan gövdesi örnek alınarak üretilen metal bedenlerin ağır işleri daha iyi ve kısa sürede yapabileceğini, robotların da tıpkı insanlar gibi duygularının ve haklarının olup olmadığının sorgulandığı, günün birinde dünyayı ele geçirebilecekleri endişesinin işlendiği, insanın çalışmak yerine ruhunu besleyecek işlerle uğraşabileceği ve kaçınılmaz son olarak robotların insanlara karşı birleşerek ayaklanmalarının konu edildiği R. U. R mizahi ve eğlenceli yanlarıyla da bilimkurgu edebiyatının kolay okunacak eserlerinden biridir. Gen dizimindeki hasar, bozuk biyolojik evrim, mutasyon konularını ele alan, okuması keyifli ve okuru bilimkurgu edebiyatına ısındıran eserlerden biri de yine bin sekiz yüzlü yılların sonunda R. Louis Stevenson'un kaleme aldığı Dr. Jeckyll ve Bay Hyde'dır. Biyoloji biliminin yanı sıra psikoloji bilimini de romanında altyapı olarak kullanan yazar, bilincin ve bilinçaltının insana oynadığı oyunları zamanının çok ilerisinde bir ustalıkla işlemiş, böylece bir klinik psikoloji vakası olan roman kahramanı gönüllerimize yerleşmiştir. Eserleri çoğunlukla bilimkurgu kategorisinde konumlandırılan Jules Verne'in romanları da türü ilk kez okuyacaklar için vakit geçirilmeden girilecek bilimkurgu evrenleri arasında yerini almalıdır. Yazar, yüksek hayal gücü, maceraya ve bilimsel gelişmelere olan bitmez tükenmez ilgisi nedeniyle bilimkurgu alanında okuması keyifli eserler vermiştir. Bilime, teknolojiye olan aşırı merakı sayesinde kitaplarında da konusunu ettiği pek çok icat, ölümünden yıllar sonra insanoğlu tarafından gerçeğe dönüştürüldü. Verne, bilimkurgu çatısı altında yer alan eserlerinin çoğu için uzun araştırma saatleri harcadı. Seksen Günde Devr-i Alem, Dünya'nın Merkezine Yolculuk, Denizler Altında 20.000 Fersah, Meteor Avı, Ay'a Yolculuk gibi eserleri tür için iyi birer seçenek olacağı gibi gotik edebiyata da dahil edebileceğimiz eserlere de imza attı. Edebiyatın pek çok dalında eser vermiş biri olarak H. G. Wells de tıpkı Jules Verne gibi teknolojik ve bilimsel gelişmelere ilgi duymuş, takip etmiş ve bu gelişmeleri hayal gücüyle birleştirerek teknolojinin toplumda ne gibi etkileri olacağı üzerine kafa yormuştur. Dünyalar Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Monreau'nun Adası, Zaman Makinesi gibi romanları bilimkurgu edebiyatına henüz adım atacak okurlar için okunması kolay, zevkli, anlaşılır eserlerdir. Wells, bahsi geçen eserleri yazarken ve günümüzde bilimkurgu edebiyatının babası sayılırken, yazdıklarının türün dikkat çekici eserleri arasına gireceğini tahmin etmemiştir. Sayısı oldukça fazla olan eserlerinde bazı bilimkurgu yazarlarının aksine teknoloji ve bilimi kuramsal düşünce seviyesinde kullanır. Bu da bilimkurgu okumaya başlayacaklar için, eserin zorlayıcı olmaması adına, aslında bir avantajdır. Yazarın eserlerinin hatlarını genel olarak çizecek olursak toplumsal modeller ve olasılık evrenleri üzerinde durduğunu söylemeliyiz. Türe temkinli yaklaşanların Wells'in ütopik evrenleriyle keyif alacakları okuma zamanları geçirecekleri kuşkusuz. Kendisi kabul etmese de kitapları edebiyat çevreleri tarafından bilimkurgu evreninin içinde kabul edilen ve yeni başlayanlar için okunması uygun yazarlardan biri de yakın zamanda kaybettiğimiz Ray Bradbury'dir. Bu aralar bilim dünyasının, bilimkurgu yazarlarının ve insanlık tarihinin gündeminde ilk sıralarda yer alan Mars'ta yeni bir yaşam kurma adımlarının seslerini herkesten önce Bradbury'nin kitaplarından duyduğumuzu söyleyebiliriz. Mars'ta yaşamla ilgili eserleri bilimkurgunun şiirsel, naif örnekleri arasındadır. Mars Yıllıkları, Güneşin Altın Elmaları isimli kitaplarında yer alan Mars ve uzay yolculuğu öykülerinden aslında teknolojiyi sevmediğini ve bu özelliğinin bilimkurguyla ilgili yazdığı öykülerine insan ruhunu besleyen, keyifle okunan şiirselliği katışını görmemiz mümkündür. Bradbury'nin eserleri arasında Fahrenheit 451, Karahindiba Şarabı, Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana, Resimli Adam, Sonbahar Ülkesi sizi bilimkurgunun kolayca yol alabileceğiniz labirentlerinde güzel bir yolculuğa çıkaracaktır. Bilimkurguya ısınmaya başladığımıza göre seviyeyi türün biraz daha ağır kitaplarına çıkarabiliriz ve aklımıza ilk olarak gelmiş geçmiş en sağlam, en bilge kadın bilimkurgu yazarı Ursula K. LeGuin gelir. Yazar bilimkurguya katkısını uzay maceraları, teknolojik gelişmeler alanında değil, babasının mesleği ve kadın hareketinin temel taşlarından biri olması sebebiyle politika, psikoloji, insanbilim ve toplumbilim alanında vermiştir. Kadın haklarının, insan haklarının savunucusu olan Guin'in en sağlam eseri Mülksüzler'dir. Romanı okurken bir başyapıtla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlarsınız. Mülksüzler politik bir bilimkurgudur ve bildiğimiz düzeni, aşina olduğumuz yönleriyle alıp yepyeni bir düzenle karşılaştırır. Bunu sağlam bir zemine çakılmış, sarsılmaz bir şiirsellikle yapar. Urras'ı ve Annares'i yan yana koyar ve kararı size bırakır. Mülksüzler size başa çıkmakta güçlük çektiğiniz bir yükü kolayca nasıl taşıyacağınızı anlatan politik, felsefik, nadir rastlayacağınız bir ustalık ürünüdür. Urras ve Annares bize Dünya'yı ve Ay'ı anımsatır. Özellikle de bu aralar Ay'a insan yerleşkesi kurulma planlarının iyiden iyiye gerçek olmaya başlamasıyla... Yazarın diğer romanları Yerdeniz Serisi, İçdeniz Balıkçısı, Yanılsamalar Kenti, Karanlığın Sol Eli öncelik vererek okuyabileceklerinizin arasında. Otomatik Piyano bilimkurgu türüne en yakın eseridir. Kolay işgücü sağlamak amacıyla üretilen robotların gittikçe Dünya'ya yayılmasını anlatan, yazarın sivri ve eğlenceli dilinden fazlasıyla nasibini almış bu eser ilerlemenin her zaman iyi olup olmadığını sorgulamakta. Vonnegut kitaplarının en önemli özelliği yazarın muhalif yönünü sivri, esprili, sizi içten güldürecek yazım tekniğiyle yapıyor olmasıdır ki bu da gün içinde komik bir arkadaşınızın sizi kahkahalara boğarken aslında nasıl da acı gerçeklerden bahsettiğinin ustaca bir yansımasıdır. Diğer romanları Titan'ın Sirenleri, Kedi Beşiği, Mezbaha No.5, Galapagos, Şampiyonların Kahvaltısı öncelikle okunması gereken eserleridir. İnsan ırkının utanç verici yönlerini, basit kurnazlığını, bilinçsiz saflığını, Dünya üzerinde yarattığı kaosun anlamsızlığını Vonnegut kadar iyi tahlil ederek, acı acı dalga geçen bir yazar daha göremezsiniz. Orson Scott Card, bilimkurgunun yollarını farklı patikalardan takip eder. Bu sebeple kitapları okuru çabucak cezbeder. Dünya politikasını yakından takip eden, sağlam politik yorumlarıyla insanı şaşırtan yazarın Ender isimli bir çocuğun sürükleyici, sorumluluk dolu hikayesini anlattığı Ender Serisi altı kitaptan oluşur. Sırasıyla Ender'in Oyunu, Ölülerin Sözcüsü, Soykırım, Aklın Çocukları, Savaş Okulunda Yılbaşı, Ender Sürgünde isimli bu seri bilimkurgu edebiyatına adım atacak okur için heyecan verici bir deneyim olacaktır. Baş karakter Ender'in askeri dehasının yanında vicdani kararlarda doğru adımı atabilecek duyguya sahip olması serinin dikkat çeken noktasıdır. Kimileri on bir yaşındaki bir çocuğun asker olmasını saçma bulsa da kitabın geçtiği zaman, ilk etapta savaşın nasıl kazanıldığının ortaya çıkması çocuğun yaşını daha kabul edilebilir bir hale getirir. Yazarın titizlikle seçip derlediği, güçlü bilimkurgu yazarlarına ait öykülerden oluşan Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri kitabı da türün ülkemizde fazla duyulmamış bilimkurgu yazarlarını ve öykülerini tanımamız açısından değerli bir eserdir. Bilimkurguya mizahi açıdan yaklaşan Douglas Adams'ın Otostopçunun Galaksi Rehberi isimli eseri orta seviyedeki kitaplar arasında diğer iyi seçeneğiniz olacaktır. Hayata bakışındaki canlılık, günlük yaşamla dalga geçmesi eserlerine de yansıyan ve kitaplarındaki pek çok cümleden hayata dair isabetli tespitler çıkaracağınız Douglas Adams kitaplarına kütüphanenizde yer vermelisiniz. Böylece biri size Havlu günün kutlu olsun dediğinde, ne demek istediğini de anlarsınız. Orta seviyede farklı bilimkurgu kitaplarını da okumak isterseniz China Mieville, George Orwell, Aldous Huxley, Roger Zelazny, Margaret Atwood, Robert Silverberg, Andy Weir eserlerine de göz atmanız iyi olacaktır. Gelelim bu işin ağır toplarına ki onların isimlerinin bir arada anılması bile bilimkurgu severlerin heyecanlanmasına yeter. Ortak özellikleri geleceğe dair teknolojik ve bilimsel gelişmeleri tahmin edebilmeleriydi. Eğer türün en kapsamlı ve ağır eserlerini veren bu yazarların dünyasına girmek istiyorsanız kemerlerinizi bağlamak zorundasınız. Çünkü teknolojiyi, bilimi, hayal gücünü ve kurguyu dahiyane bir ustalıkla harmanlayarak kullanan yazarların başyapıtlarıyla muhatap olmak üzeresiniz. Arthur C. Clarke, Robert A. Heinlein, Isaac Asimov, Frank Herbert, Philip K. Dick, J. G. Ballard, Alfred Bester, William Gibson bilim kurgu edebiyatının büyük ustalarıdır. Ortak özellikleri gelecekteki yaşam tarzı, teknoloji hakkında isabetli öngörülerde bulunmalarıdır. Aralarında bir iki tanesi hariç neredeyse hepsi bilim insanı olan bu insanlar bilim kurgunun en sağlam ve güçlü eserlerini vermişlerdir. Arthur C. Clarke, Çocukluğun Sonu, 2001: Bir Uzay Destanı, Rama Bahçesi gibi önemli eserlerin yazarıdır. Parlak zekası, bilime olan merakı türün en önemli kitaplarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bilim insanlarının kendisine sıkça danıştığı düşünülürse eserlerinin önemi daha da anlaşılır. Robert A. Heinlein, uzay araştırmalarını destekleyerek uzay yolculuğu, toplumsal kabul görmesi zor konular, gerçekleşebilirliği yüksek teknolojik aygıtlar konularını işlediği eserler verdi. Toplumda kabul görmeyen, rahatsız edici konuları bilim kurguya yedirerek işleyen ilk yazarlardan biri oldu. Yıldız Clarke ve Heinlein ile yakın arkadaş olan Isaac Asimov Ben Robot, Vakıf Serisi, Şafağın Robotları, Zamandan Kaçış gibi eserleriyle teknolojinin geleceği, robotlar, uzay yolculukları, medeniyetleri yöneten ve tek merkezde toplanmış kuantum zihinleri, çoklu evrenler, varoluşçuluk, siyaset, diğer türler gibi konuları sağlam bir kurgu desteğiyle birlikte bilim kurgu edebiyatına kazandırması açısından türün önemli yazarlarındandır. Bilim kurgu edebiyatının diğer önemli ismi Philip K. Dick eserlerinde derin felsefeyi, varoluşçuluğu, insan beyninin hastalıklı oyunlarını, gerçekliği, zamanın tek yönlülüğünü, paranoyayı, sanal gerçekliği, yapay zekayı kullanarak ölümünden sonra en çok taklit edilen bilim kurgu yazarı olmuştur. Yazdıklarıyla 'siberpunk'ın babası sayılmaktadır. Yaşadığımız çağı siyasi, sosyal, kültürel, bireysel, bilimsel anlamda anlayabilmek açısından yazarın romanlarını okumak gereklidir. Yüksek Şatodaki Adam, Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Ubik, Karanlığı Taramak, Mars'ta Zaman Kayması, Gökteki Göz önemli eserleridir. Gelelim türün destanını yazan Frank Herbert'e ve en önemli eseri Dune Destanı'na. Herbert'in Dune serisinde yarattığı evren o zamana kadar bilim kurgu dünyasında rastlanılanlardan çok farklıydı. O da Philip K. Dick gibi türe yeni bir soluk getirmişti. Deyim yerindeyse bilim kurguya bir derinlik, masalsılık, felsefik bir şiirsellik katmıştı. Onun robotları bile değme filozoflara taş çıkartacak cinstendi ve zihni derinlikleri sebebiyle insanları kıskanan metal oluşumlardı. Dune Serisi'nden başlayarak yazarın dilimize kazandırılmış eserlerini okumak okur için benzersiz bir deneyim olacaktır. Türün önemli diğer iki yazarı Dünya'yı ve insanı bir oyun odasında gereksiz yere uzun süre bırakılmış çocuklar gibi düşünen, küresel ısınmayı, kentsel terörizmi, günümüz dünyasının tuhaflıklarını, bayağılığını, bilinçsiz insan topluluklarını, modernizmin sıkıntılarını, ahlaki seçimlerin değersizleştirilmesi ambalajlanan dünya, tanrılaşan alışveriş merkezleri konularını bilim kurgu türünde yansıtan, Çarpışma, Gökdelen, Güneş İmparatorluğu, Öteki Dünya kitaplarının muazzam yazarı J. G. Ballard ve modern bilim kurgunun ve siberpunk türünün temellerini atan, bir başka usta William Gibson'a esin kaynağı olan, insanların Dünya dışındaki gezegenlerde yaşayarak düşünce gücüyle hayallerini gerçekleştirdiği bir dönemde intikamın ve hayatta kalma mücadelesinin kitabını yazan kahraman Gully Foyle'u anlatan Kaplan, Kaplan'ın yanı sıra bilim kurgu edebiyatının tartışmasız en tepesinde yer alan eser Yıkıma Giden Adam'ın yazarı Alfred Bester'dir. Bilimkurgu edebiyatı kazdıkça derinleşen, keşfetmesi heyecan veren bir türdür. Burada verdiğimiz bilgiler tabii ki dağın görünen, çok ufak bir kısmıdır. Siz, türü kurcalamaya gerek duydukça, karşınıza çıkanlara hem şaşıracak hem de kıraç yolların da çok az insan tarafından fark edilen gri ve puslu bir güzelliği olduğunu anlayacaksınız. Bilim kurgudan uzak duranlar genellikle türün boğuculuğunu ve fazlasıyla alıştığımız hayatın elimizden alınıp yerine robotlar, nanotik dünyalar, tuhaf ve korkunç ırkların verileceğini düşünen kimselerdir. Korkmayın! Düşündüğünüz gibi olmayacak. Çünkü hala dedelerimizin genlerini taşıyoruz ve uyarı sistemi yerine geçen bu genler, en basit ve anlaşılır örnekle, günün birinde kızgın robotların efendilerimiz olmayacağı konusunda en büyük garantimiz. Yola çıkın, yol kıraç bile olsa, yola çıkın! Yalnızca verimli yollarda yürümeye devam ederseniz, kıraç yolların benzersiz ve saklı kalmış güzellikteki sırlarını keşfedemezsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bilmiyorlar-ama-yapiyorlar-biliyorlar-ama-yine-de-yapiyorlar-biliyorlar-ama-yapamiyorlar", "text": "Sinemada özgün bir dil yaratmak, bu işin nasıl yapılacağını tarif etmekten çok daha zordur. Zira tarifler daima ideal dünyanın kusursuzlukla taçlandırılmış soyut evrenine aittir. Bu bahiste, son yıllarda bazı dergilerde gözümüze çarpan ya da birtakım kültür sanat etkinliklerinde konuşulan Sinema ve Tasavvuf, Sinema ve Felsefe, Sinema ve Rüya, Sinema ve Gelenek, Sinema ve Etik gibi ruhu coşturan ancak bir fanteziden öteye gitmeyen bazı arayışların bu denli ciddiyetle dillendirilmesi, doğrusu zaman ve emek israfından başka bir anlam ifade etmez. Sinemada özgün bir dil yaratmak, bu işin nasıl yapılacağını tarif etmekten çok daha zordur. Zira tarifler daima ideal dünyanın kusursuzlukla taçlandırılmış soyut evrenine aittir. Bu bahiste, son yıllarda bazı dergilerde gözümüze çarpan ya da birtakım kültür sanat etkinliklerinde konuşulan Sinema ve Tasavvuf, Sinema ve Felsefe, Sinema ve Rüya, Sinema ve Gelenek, Sinema ve Etik gibi ruhu coşturan ancak bir fanteziden öteye gitmeyen bazı arayışların bu denli ciddiyetle dillendirilmesi, doğrusu zaman ve emek israfından başka bir anlam ifade etmez. Bütün bu laf kalabalığı, biliyor ama yapamıyor oluşumuzun resmi gibidir başlı başına. Bütün bilmelerimizin karşılıksız kalışı, bu yazının hudutlarını aşan çok daha derin bir tahlili gerektirse de bu hususta birkaç noktanın altını çizmek isterim. Her şeyden evvel mühendislik bir buluş olarak sinemanın teknik ve tarihi köklerine yabancı oluşumuz, onunla kendimize has bir estetik/etik inşa etmekten de mahrum kılmıştır bizi. Bu bakımdan bizim ona dair bilgimiz eksik ve ikame bir bilgidir. Öte yandan-kestirme bir ifadeyle söylemek gerekirse- sanat, peşimizi bırakmayan büyük davalarımız için birer sarf malzemesi olarak anlamlıdır. Düşünce ve sanat bütün asaletini bu vahşi vitaliteye kurban eder. Burası en küçük dava'nın en büyük mana'ya galebe çaldığı yerdir. Mana gerek, dava gerekmez. Merhum Erol Akyavaş, en önemli seri çalışmalarından birine bu adı vermişti. Bilme, yapma ve inanma ilişkisinin kafa karıştıran paradokslarından kolayca sıyrılmanın yolunu işaret ediyor adeta: Mana gerek, dava gerekmez! İnanmanın ve düşünmenin, bilmenin ve yapmanın, geleneğin ve modernin, Doğu'nun ve Batı'nın ötesinde güçlü bir özgüvenle kendi sanatını ince bir manaya sığdırabilmişti o. Hayatı ve eserleri, yüce bir fikre, yüksek bir sanata ulaşmanın imkanı olarak harikulade bir örnektir. Bütün renkleri, desenleri ve çizgileriyle rikkat ve zarafet örneği olarak temsil etmeyi başardığı gelenek, onu hiçbir zaman bugünün dünyasından koparmamıştır. Geleneği temsil etmeye soyunurken anakronizme kapılmak... Bunun en kötü örneklerini ne yazık ki, sinema-TV dünyasının harcıalem dizi ya da filmlerinde görüyoruz bugün. Kültür ve Emperyalizm'in ilk cümlesinde Edward Said şöyle söylüyor: Geçmişe başvurmak bugüne ilişkin yorumlarda kullanılan en yaygın stratejilerdendir. Böylesi başvurulara can veren yalnızca geçmişte neler olup bittiği ve geçmişin ne olduğu konusundaki anlaşmazlık değil, belki aynı zamanda geçmişin gerçekten geçmiş, tamamlanmış ve sonuçlanmış olup olmadığı ya da başka biçimlerde de olsa sürüp sürmediği konusundaki belirsizliktir. Bu sorun, etki gücü üstüne, kınama ve yargılama üstüne, güncel konular ve geleceğe ilişkin öncelikler üstüne her türden tartışmayı alevlendirmektedir. Geçmişin gerçekten geçmediği, şimdiye yeni ve kusursuz bir inşa olarak taşındığı bir düzlem, bugünün yetersizliklerini perdelemek ve geçici de olsa bir tatmin yanılsaması yaratmak için elverişli bir alan sunar. Bu yanılsama içinde geleceğe, ancak geçmişe referansla değer tayin ederiz. Ne var ki geçmişi aşınmaz bir kutsallık halesiyle sürekli olarak bugüne taşırken kurban edilen şeyin geleceğin kendisi olduğunu, kendimizi bugünden ve gelecekten mahrum bıraktığımızı görmezden geliriz. Bugünün sinema-TV platformları bir yanıyla fütüristtik imgelerle dolup taşarken öte yanıyla her türden anakronizme kucak açmaya elverişli bir evren yaratır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de tarihi dizi ya da filmlerin, epik yapımların sayısı hızla artıyor. Bunda yadırganacak bir taraf yok. Ancak her birine büyük fikirlerin ve ideallerin ya da Said'in ifadesiyle stratejilerin kaynaklık ettiği düşünüldüğünde acaba ortaya çıkan ürün geçekten de amacına hizmet etmeyi başarabilmiş midir? Hatta bir kısmı kamu yayıncılığı yapan televizyonlarda yayınlanan dizilerin sinematografik dil ve anlatım biçimiyle küresel Netflix dizilerinden hiçbir farkı yoktur. Öyle ki benzerliğin oranı başarı hanesine yazılarak değerlendirilmektedir. Efektlerin yapaylığı, karakterlerin zorlama diyalogları, sahnelerin içi boş mizansenleri... Kahramanlarımız, sanat yönetmeninin sipariş ettiği ışıl ışıl, görkemli kostümlerin içinde kaybolmuş vaziyette, çağlar öncesinin kunt sesiyle değil akşamdan kalma yorgun bir playboy edasıyla konuşur. Haftalar aylar hatta yıllar boyu süren dizilerden çıkarabileceğiniz tek bir sonuç yoktur. Kılıçlar keskin, oklar kavi, fetihler yakındır ama sezon sonunda elinizde hatırlamaya değer hiçbir şey kalmaz. Entrikaların, tuzakların en bayağısı ile boğuşurken düşmanlarımız kadar güçlü, onlar kadar gaddar olmalıyız; klasik dramanın en ucuz numarasıdır bu. Şiddet, hız ve coşku daima kazandırır. Seyirci istediğini almış olur. İyilik, kahramanlık, cesaret düşmanın kellesini keserken hissettiğimiz coşkuyla ve olur olmaz yerde ölçüsüzce kullanılan şiddetin derecesiyle ölçülüyorsa bu bir ahlaki sorun değil midir? Küresel ölçekli büyük yapım evlerinin inşa ettiği, şiddet, kan ve vahşetle yükselen ehramlara bir taş da biz koymuş olalım ne çıkar?."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-araya-gelen-zamanlar", "text": "Henüz iletişim lisesindeydim. Bölüm hocalarımız her fırsatta, üniversiteden önce şekillendirmeye başlamamız gereken geleceğimiz üzerine üst sınıftaki 'başarılı' öğrencilerden örnekler veriyordu. Gizli bir kıskançlık ve gelecek kaygısı sarmalında olduğum günlerden bir gün, misallerde adı geçen talebelerden birinin 'Picus' adlı edebiyat dergisinde staj yaptığını öğrendim ve dergiyi düzenli olarak takip etmeye başladım. Yıl 2006. İşte adını daha önce hiç duymadığım Hasan Ali Toptaş ile bu helezonide tanıştım. Toptaş'ın etkileyici saptamalarını mı özümsesem, yoksa röportajı yapan bir başka yazar Latife Tekin'in hikayeleştirerek sorduğu sorulardan mesleki çıkarımlar mı yapsam diye bir keşmekeş içerisindeydim ki, Toptaş şu lafzıyla ağır bastı: Dilin düşünce taşıyan bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi keşke diye düşünmüşümdür hep. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi. Tamam'' dedim, hayal dünyama kesinlikle şekil verecek Türk yazarlardan birini daha buldum.'' Sonra Yalnızlıklar'ı edindim alelacele. Hani Hasan Ali Bey'in, ilk iki hikaye kitabından sonra onu anlamıyorlar diye yazmamaya, hayatını bir edebiyat okuru olarak sürdürmeye karar vermişken kaleme aldığı Yalnızlıklar'ı... Vuruldum: Yalnızlık, sizin size yokuşunuzdur. Peyami Safa'nın Yalnızız romanında, ''Kendi kendimizle mücadelelerimizde bile, kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır'' tespiti birdir fikir dünyamda, bu iki. Yalnızlığa dair bu iki yazarın armağanları dışında, üçüncü bir küpem de yoktur. Okumadığım eserleri olduğunu da itiraf ederek söyleyebilirim ki, gel zaman git zaman 'iyice' değil belki, ama 'daha iyi' tanımaya başladım Hasan Ali Toptaş'ı. Bu süreç Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı, Ben Bir Gürgen Dalıyım, Bin Hüzünlü Haz, Harfler ve Notalar, Heba, Kuşlar Yasına Gider ile kendini geliştirmeye devam etti. Şimdiyse, geçen ay Everest Yayınları'ndan çıkan Beni Kör Kuyularda'nın final sayfasından sonra, eserle yüzleşme safhasındayım. Yine kendini Hasan Ali Toptaş ile birlikte yeniden keşfe açan Türkçe, yazarın kalemiyle birlikte dillendikçe dilleniyor. Toptaş'ın, zorlar gibi gözükürken dahi kendini anlaşılır kılan dil balansına alışkınız. Sürükleyiciliğine, birbirini tamamlamak için dizilen sözcüklerin cümle içindeki dozajına, merak öğesinin ilk andan itibaren muhatabını bağlamasına da... Zaten yazar da, dokuzuncu sayfadayken daha, sabırsız bekleyişime son veriyor, ... bakıştılar bir müddet. Gecekonduların arasında gezinen uğultular perde perde gelip oraya toplandı onlar böyle bakışırken dedi ve sonra başladı Güldiyar'ın hikayesi... Babasına yemek götürmek için çıktığı yoldan, alemin sırrını yüklenmiş de dönmüş gibi sus pus olan, her ağladığında gözlerinden yaş yerine taş dökülen Güldiyar'ın... Burada durdum biraz. Tüm alfabe eteğiyle ceketiyle ete kemiğe büründü. Menzil göründü bir uçtan öbür uca, yaşanan her şey dile gelmek istedi, gelemedi. Canlanıveren ot kokularıyla birlikte püfür püfür dalgalanan mor benekli beyaz eteğiyle bayır aşağı inerek başladığı 'o yolda' ne olup bitti, bilmiyoruz. Zaten hikaye öyle devam etti ki, kitabın sonunda artık o yolu düşünmez oldum. Dursun'un da öyküsü biraz Beni Kör Kuyularda. İstemeden de olsa 'seyirci'leri tutup en yakın komşusunun evine musallat eden, bitmeyecek acıklı bir döngüye de kendi rızasıyla ortak olan... Nasıl bir döngü olduğunu ben anlatmayayım en iyisi! Sonra bu öykü biraz da Emine'nin aslında, Halil'in, Zahit'in, Bahriye'nin hatta bir kere bile yüzleşmediğimiz Hüseyin'in... Kitapta adı biraz geçmiş, biraz geçmemiş, bizimle kısa kalmış, uzun kalmış fark etmez. Beni Kör Kuyularda'nın karakter hiyerarşisi yine alıştığımız romanların daha dışında. Birkaç ay önce içeriği itibarıyla çok başarılı bulduğum bir film izlemiştim: Geliş. Dilin, zamanı nasıl etkilediğini ve insana nasıl kavram kattığını anlatıyordu gizli gizli. Hasan Ali Toptaş'ın Şükrü Erbaş ile sohbetinden bir pasajı hatırlattı bana, İnsan, zamanların bir araya gelmiş halidir. Ya da zaman dediğiniz şey biraz da mekandır ve mekan dediğimiz şey de belki zamandır.'' Beni Kör Kuyularda, işte o bir araya gelen zamanı çok iyi anlatıyor. Roman, dünya üzerinde gitgide bencilleşen insan ırkının, içler acısı ahvalini okura çok iyi yansıtmayı başarmış. Kitap boyunca kendime sorduğum çoğu sorudan en istikrarlı olanı ''Peki ben ne yapıyorum? oldu. Güldiyar'ın yerinde olsam ne yapardım? ya da Böyle bir olayla karşılaşan insanların azgın merakına nasıl karşı koyardım? değil. 'Şimdi' ben ne yapıyorum? Her şeyi durup 'seyretmeye' gün geçtikçe daha da alıştığımız, iletişimin, medyanın, görsel dünyanın zehirli tarafını büyük lokmalarla yutup güle oynaya kucakladığımız ruhsal hastalıklarımız arasında Peki, ben ne yapıyorum? Aklımızın başında olduğuna o kadar eminiz ki, herkesin meczup bellediği o Halil kadar olamıyoruz: Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam, o zaman da kendi yüzüme bakamam!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-dunya-polisiye", "text": "On dokuzuncu yüzyılda doğan polisiye edebiyat, varlığını sürdürebilmek için ilerleyici olmak zorundaydı. Zira aradan geçen iki yüzyıla rağmen bugün hala katil uşak çıksaydı, kimse polisiye okumazdı. Polisiyenin dönüşümünün en temel dayanağı pek çok otorite tarafından toplum olarak gösterilir. Bu varsayım sanat toplumun aynasıdır önermesine de uygundur. İnsanın hayatla etkileşiminin en önemli unsurlarından olan merak duygusunu, sanat ve edebiyatta en iyi şekilde tatmin edecek tür ise hiç şüphe yok ki batıdaki adıyla suç ve gizem, bizdeki adıyla ise polisiyedir. Yağan yağmuru odasının emniyetinde, pencerenin ardından huzurla seyreder gibi; polisiye asla karşılaşmak istemeyeceği olayların tam merkezine, puslu labirentlere, karanlık sokaklara bırakır okuru. Hem de tamamen güvenli bir şekilde. Üstelik gerçek hayatta katillere ilgi duymak hoş karşılanmaz, cinayetleri sevmek psikolojik sorunlara dahi işaret edebilir, fakat polisiye edebiyatı sevmek, tüm dünyadaki okurlarının gururlu deyimiyle ayrıcalıktır. On dokuzuncu yüzyılda doğan polisiye edebiyat, varlığını sürdürebilmek için ilerleyici olmak zorundaydı. Zira aradan geçen iki yüzyıla rağmen bugün hala katil uşak çıksaydı, kimse polisiye okumazdı. Polisiyenin dönüşümünün en temel dayanağı pek çok otorite tarafından toplum olarak gösterilir. Bu varsayım sanat toplumun aynasıdır önermesine de uygundur. Söz gelimi sanayi devrimi sonrası köyden kente göçün sonucu olarak cinayetler taşradan şehre taşınmaya başlar. Suç çeşitlendikçe, hikayeler zenginleşir. Fakat dönüşüm değil de gelişimden bahsedilecekse, ilerlemek zorunda olan polisiyenin yakıtı yazarın hayal gücü ve zekasıdır. Günümüz polisiye romanlarında hiçbir katilin akıl edemeyeceği zekice suçlar okuyoruz, çünkü yazarlar çıtayı yükseltmek için kusursuz cinayeti yazmanın peşindeler. Elbette polisiye, hayat bulduğu coğrafyaların yağmurlarıyla sulandığından, toplumdan topluma, farklı şekillerde tezahür ediyor. Dünyanın hemen her köşesinde, binlerce yazarın emeğiyle yükselen suç edebiyatını, sadece tarz ve konularına göre değil, ülkelere göre de başlıklar altında toplamak, okuyucular için faydalı olacaktır. Zikredilecek isimlerin bazıları henüz dilimize çevrilmemiş ve yazarları sayfalarca uzatmak mümkün olsa da, unuttuklarımızdan af dileyerek, günümüz polisiyesinin temsilcilerinden bazılarına değineceğiz. Yalnızca muhteşem doğası ile değil, refah seviyesi ve insanlarının mutluluğu ile de sıkça gözümüze sokulan masal diyarı İskandinavya, tüm o ütopik albenisine rağmen nasıl olur da çok sağlam polisiyelerin yazıldığı bir yerdir, anlamak güç. İskandinav polisiyesi, dünya eğlence sektörünün kalbi Hollywood'a doğrudan transfer olacak kadar iddialı örneklerle dolup taşıyor. Milenyum Üçlemesi'nin yazarı Stieg Larsson, aramızdan çok vakitsiz ayrılsa da, Norveçli Suç Kraliçesi Karin Fossum, Yrsa Siguroardottir, Hakan Nesser, ülkemizde de çok sevilen Jo Nesbo, Elsebeth Egholm, Arne Dahl, genç yaşında ödüllere doyamayan Salla Simukka gibi yazarlar ve daha niceleri, bayrağı taşımaya devam ediyorlar. Britanya'nın polisiye ile ilişkisi futbola benziyor. Yay Topuklu Jack'in, James Bond'un, Karındeşen'in memleketi, türü adeta var eden derin kökleriyle her zaman polisiyenin bayraktarlığını yapıyor, fakat bazen de diğer ülke polisiyelerinin gölgesinde kalıyor. Bol ödüllü Val McDermid ve Müfettiş Rebus serisi ile gönüllerde taht kuran Ian Rankin, İskoçya'yı temsil ediyorlar. Genç yaşında pek çok kitap kaleme almayı başaran İrlandalı Tana French'i ne yazık ki ülkemizde okuma şansına sahip değiliz. Lindsey Davis, özellikle Roma dönemini konu edinen suç kitaplarıyla kendini özel bir yere konumlandırıyor. Britanya polisiyesinin dikkat çekici özelliklerinden biri de kadın yazarların bir hayli fazla olması. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesine sahip Ruth Rendell yakın geçmişte vefat etmiş olsa da, Kathryn Croft, Dreda Say Mitchell, Helen Giltrow, Minette Walters, Clare Mackintosh, Kate Atkinson gibi isimler, Agatha Christie'nin izinde emin adımlarla ilerliyorlar. Trendeki Kız'ın yazarı Paula Hawkins ise belki de bu kortejin en önde yürüyeni. Simon Kernick, Lee Child, Peter James gibi isimlerse zaten polisiye severlerin yakından tanıdıkları meşhur yazarlar. Fransa ve polisiye kelimelerini toplarsak, işlemin sonucu ülkemizde Jean-Christophe Grange çıkar. Ülkemizde Grange kadar meşhur olmamakla birlikte, dünyada tanınan çok kıymetli Fransız yazarlar mevcut. Antonin Varenne, Michel Bussi, Bernard Minier, Pierre Lemaitre ve bol ödüllü Fred Vargas bunlardan birkaçı. Almanya'ya göz atınca son dönemde isimlerinden sıklıkla söz ettiren iki yazarla karşılaşıyoruz. Dedektif Georg Dengler'in yaratıcısı Wolfgang Schorlau ve diziye de uyarlanan Babylon Berlin'in yazarı Volker Kutscher, siyasi polisiye türünün nadide örneklerine imza atıyorlar. Sascha Arango ve Tom Hillenbrand'i de unutmak olmaz. Çok yakın zamanda kaybettiğimiz ve kitapları tüm dünyada milyonlarca satan Andrea Camilleri İtalya'nın medar-ı iftiharlarındandı. Meşhur İtalyan mafyasına verdiği hukuk savaşıyla adından söz ettiren savcı Gianrico Carofiglio ise daha sonra suç romanları yazmaya başladı. Ilaria Tuti Cehennem Çiçekleri ile kısa sürede dünya çapında okunmaya başladı. Marco Vichi, Marco Malvaldi, Giancarlo de Cataldo, Carlo Lucarelli, Massimo Carlotto ise akla gelen diğer isimler. Malla Nunn, Svaziland olan ismini Esvatini olarak değiştiren, ortalama yaşam süresinin otuzlu yaşlara kadar düştüğü küçük bir ülkenin vatandaşı. Yazdığı polisiyelerle adını dünyaya duyurma şansı elde etmiş. Ganalı Kwei Quartey de yine ünü ülke sınırını aşanlardan. Kız Kardeşim Bir Seri Katil kitabı ülkemizde de okurlarla buluşan 1988 doğumlu Oyinkan Braithwaite ise Nijeryalı. Zimbabve'de doğan ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yaşayan Jassy Mackenzie de Afrikalı polisiye yazarlarından bir diğeri. Avusturalyalı Liane Moriarty, yer yer drama kaysa da muamma unsurunu ustaca kullanarak kendi tarzını oluşturmayı başarmış bir yazar. Tüm dünyaya adını duyurduğu kitabı ise dizi uyarlamasıyla da büyük beğeni toplayan Big Little Lies. Kerry Greenwood da yazdığı yirmiden fazla romanla Avusturalya'nın dünyaya armağan ettiği yazarlardan. Sır Muhafızı, Göl Evi, Uzak Saatler gibi romanlarıyla Türkiyeli okurlarla da buluşan Kate Morton, kırk iki ülkede on milyondan fazla satış rakamına ulaşmasıyla dikkat çekiyor. 1985 Kanada doğumlu Yeni Zelandalı yazar Eleanor Catton, kendisine henüz yirmi yedi yaşında, prestijli edebiyat ödülü Man Booker'ı getiren Ay ve Işıklar'la adını edebiyat tarihine şimdiden yazdırdı. Amerika Birleşik Devletleri, sayılamayacak kadar polisiye yazara ev sahipliği yapıyor. Seri katil kavramını adli terminolojiye armağan edecek kadar kanın gövdeyi götürdüğü bu ülkede her türlü cinai suç işleniyor. Amerikan suç kanallarının, gerçek cinayetler üzerine yirmi dört saat televizyon yayını yaptığı düşünülürse, bu ülkede polisiyenin nasıl bir endüstri olduğunu kavramak güç olmaz. Ayrıca FBI'ı, CIA'yi, şerifleri yetmezmiş gibi, özel dedektiflik müessesi de var olan ABD'de, polisiye edebiyat ve sinema yakın iki arkadaş. Usta yönetmen David Fincher tarafından beyaz perdeye uyarlanan Gone Girl ve HBO kanalının dizi olarak çektiği Sharp Objects, yazar Gillian Flynn'e hatırı sayılır bir şöhret armağan etti. Polisiye severlerin yakından tanıdığı Michael Connelly, her daim çoksatanlar listesinin gediklilerinden. Lyndsay Faye Toz ve Gölge'de, Sherlock Holmes ve Karındeşen Jack'i karşı karşıya getirmesiyle dikkat çekiyor. David Baldacci yine ülkemiz okurlarının aşina olduğu bir diğer isim. Gizem macera kitapları yazarı Harlan Coben, sürükleyiciliği ile okurlarını uykusuz bırakmakla meşhur. Gençliğinde polis muhabirliği yapan, morglarda çalışan Patricia Cornwell, bugün dünyanın en çok satan polisiye yazarlarından biri. Tüm dünyada otuz beş milyondan fazla satan Karin Slaughter, Amerikan'ın en sevilen yazarlarından. Laurie R. King, kimi meslektaşları gibi Sherlock Holmes geleneğini yaşatan bir polisiye yazarı ve kitapları ülkemizde okunabiliyor. Peter Swanson, Jeffery Deaver, Allen Eskens ve elbette Tess Gerritsen, Amerikan suç edebiyatında söz sahibi isimler. Biraz kuzeye çıkıp Kanada'ya varınca bizleri Louise Penny karşılıyor. Alan Bradley, Chevy Stevens, Amy Stuart, soğuk toprakların diğer polisiye yazarları. Oxfordlu Margaret Doody ise bambaşka bir lezzet. Usta yazar, Antik Yunan'da geçen dedektiflik kitaplarıyla adeta başlı başına bir türe hayat veriyor. İnsanın olduğu her yerde suç var. Suçun olduğu yerde ise polisiyenin var olması kaçınılmaz. Wajdi al-Ahdal Yemenli bir yazar. Malezyalı Shamini Flin ve Filipinli F. H. Batacan, Güneydoğu Asya'dan kalemler. Kitapları on beş dile çevrilen Dror Mishani İsrailli. Bir diplomat olarak Türkiye'de de görev yapan Vikas Swarup, Hindistanlı. Müfettiş Chen Cao karakterine hayat veren Çinli Qiu Xiaolong kitaplarını yirmi farklı dilde okurlarına ulaştırıyor. Claudia Pineiro Arjantin, Raphael Montes Brezilya, Ramon Diaz Eterovic ise Şili'nin polisiye ile iştigal eden yazarları. Gizem edebiyatının hak ettiği itibarı ona büyük bir sükseyle sunan Umberto Eco'nun açtığı yolda, postmodernizmin polisiye ile kesiştiği pek çok kitap mevcut. Martin Amis'in Londra'da Bir Park'ı, Peter Ackroyd'un Hawksmoor'u, David Gordon'un The Serialist'i, akla gelen ilk kitaplar. Paul Auster ve Jonathan Lethem gibi isimleri de unutmak olmaz. Dünyaca kabul gören Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk da, Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı ile postmodern suç edebiyatında esaslı bir yere sahip. Ülkemizde herkesin bildiği markalaşmış isimler hariç pek çok polisiye yazar mevcut. Ancak ne yazık ki Türkiye'de suç edebiyatının hak ettiği değeri gördüğünü söylemek pek mümkün değil. Yabancı yazarlar ziyadesiyle okunuyor olsa da Türk polisiye yazarları okura ulaşmada zorlanıyor. İyi haberse, seslerini daha geniş kitlelere duyurmak, atölye, imza günü vb. gibi çeşitli organizasyonlar tertip etmek için bir araya gelen yazarlarımız Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği'ni kurdular. Polisiye severleri, POYABİR çatısı altında birbirinden kıymetli kalemler bekliyor. Sizler bu satırları okurken, bir yerlerde bir cinayet işleniyor. Elbiselerindeki kanı temizleyip bıçağı gömmenin derdine düşmüş birileri boncuk boncuk terliyor. Bir maktul son nefesini verip dünyaya gözlerini yumarken, gazetede haberini okuyup ah vah edecek, sonra da kendisini sonsuza kadar unutacak insanları, asla bilmiyor. Geceler boyu uykusuz kalmaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle bir anda aydınlanma yaşayan dedektif, silahını ve arabasının anahtarını alıp kapıdan fırlıyor. İyiyle kötünün savaşı sürüyor. Teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği günümüz dünyasında, nasıl ki gerçek hayatta hem katiller hem cinayet bürosu için işler zorlaşıyorsa, edebiyatta da durum farklı değil. Hiç şüphe yok ki parmak izinin keşfi ile yeni bir çağ başlamıştı. Bugün artık kameralarla donatılan şehirler, yüz tanıma programları, DNA analizleri ve buna benzer pek çok nimetle katillerin çemberini daraltıyoruz. Fakat kötü adamlar da boş durmayıp teknolojinin nimetlerini kendilerine yontuyorlar. Kovalamaca tüm hızıyla, aklın sınırlarını zorlayan kurgularla devam edecek. Belki de uzak olamayan bir gelecekte, öncülerimizin kuracağı kolonilerde işlenen suçları hikaye eden uzay polisiyeleri okumaya başlayacağız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-fil-ne-kadar-buyur", "text": "Çocuklara ölüm duygusunu edebiyatla anlatmak zor iştir. Bu acıya bir de geride kalan büyüğün çektiği acıyı da ilave ettiğinizde çocuğun psikolojisini doğru bir dil ve bakış açısıyla aktarmak daha karmaşık bir hale gelir. Tıpkı Fil kitabında olduğu gibi. Annesini kaybeden küçük kız Olive'nin acısından ziyade babasının girdiği depresyona odaklanan roman, küçük kızın babasını hayata bağlama çabasını işliyor. Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir. Bir yetişkinin girdiği depresyonla baş etme yöntemleri bir çocuğunkinden farklıdır elbette. Çocukların kendi sıkıntıları ve üzüntüleriyle baş etme yöntemleri de farklıdır. Bu tür durumlarda bir büyüğün yardımına ihtiyaç duyarlar. Ama ne olursa olsun üzüntü ve sıkıntı yaşadığımız hayata dair duygulardır. Peki sevdiği bir büyüğünün depresyona girdiğini fark eden bir çocuk nasıl davranır? Bunun çözümü için bir büyüğe yardımcı olacak güçte midirler. Fil isimli roman işte bunları sorgulatan ve üzerinde düşünmemizi sağlayan bir kitap. Doğrusu Peter Carnavas'ın yazdığı kitap ilk yazı deneyimi olmasına rağmen olaya çocuk gözüyle yaklaşabilme becerisi, cümle kurgusundaki dinamikliği ve sürükleyiciliği ile başarılı bir serüven sunuyor. En azından bir çocuğun sahip olduğu naif bilgeliği yakalayabilmiş olması bile kitabı anlamlı bir yere koyuyor gözümde. Mutluluğun sandığı kadar kolay bir şey olmadığını fark eden küçük kız kahramanın bu anlamda en büyük yardımcısı dedesi oluyor. Modern hayatta artık rolü iyice zayıflayan dede-torun ilişkisini gayet güzel şekilde kitaba dahil etmeyi başarıyor yazar. Olive'nin babasının yanındaki fili gönderme planı öncesinde ortaya başka bir sorun çıkıyor: Dedesinin üzüldüğü bir anda onunda yanında beliren kaplumbağa. Küçük kız bunu dedesini neşelendirip duygulandırarak başarıyor ve kaplumbağayı dedesinden uzaklaştırıyor. Geriye tek bir sorun kalıyor: Babasının filini kovmak. Ve bu duygusunu dedesine açtığında bilge dedesi ona yardım ederek bir yöntem söylüyor ve planı birlikte yapıyorlar. Sonuçta ne mi oluyor? Evet üzgün olan babasının yanındaki kasvetli, ağır, gri fil gerçekten gidiyor ve babası eski güzel günlerdeki gibi gülümseyen bir babaya dönüşüyor. Kitabın başından itibaren küçük kızın yanında dolaşan köpeğin de aslında küçük kızın üzüntüsünü temsil eden bir hayvan oludğunu fısıldıyor yazar kitabın sonunda. Ve sadece Olive'nin gördüğü bu köpek de kitabın sonunda küçük kahramanımızla vedalaşıp gidiyor. Bir aile olmanın, birlik olmanın, sevmenin ve birbirimizi düşünmenin güzelliğini anlatan umut ve iyileşme hikayesi olarak okunması gereken bir kitap Fil. Kimbilir belki içimizde çöreklenen bir hayvanı fark etmemize ve ondan kurtulmamıza vesile olur. Dört kitaplık güzel bir seri Küçük Meraklı dizisi. Bilgilendirici kısa metinler ve bol illüstrasyonlarla soru cevap şeklinde ilerleyen kitaplar okumayı bilenlerin kendi başlarına eğlenebilecekleri, okuma bilmeyenlerinse büyükleri yardımıyla çok rahat şekilde anlayabilecekleri bir formatta hazırlanmış. Kitaplarda yer alan sorular çocukların çok merak ettiği konulara yoğunlaşıyor ve tatmin edici cevaplar sunuyor. Küçük Meraklının Güneş Sistemi Rehberi, Küçük Meraklının Hayvanlar Alemi Rehberi, Küçük Meraklının Bilim Rehberi ve Küçük Meraklının Gezegen Rehberi isimlerini taşıyan 32'şer sayfalık seri çocuklarınıza cevap vermekte zorlandığınız bir çok sorunun cevabını barındırıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-intikam-sovalyesi-quentin-tarantino", "text": "İntikam mı yoksa gerçek mi? Bu soruya muhatap kılar seyircisini meşhur intikam filmi Old Boy. Bir hakikat arayışçısı için yenilmek ve hatta ölmek pahasına gerçektir cevap. Gerçek, intikamdan teskin edicidir çünkü. Quentin Tarantino, bu soruyu gerçeği reddetmek ve geçmişi yeniden yazmak pahasına 'sonuna kadar intikam'la cevaplıyor gibi. Peki, geçmişten intikam alınabilir mi? Tarantino sinemasında bunun mümkünlüğüne de cevap var. Gerçeğini reddettiği olaylara müstehak bir kader biçip tarihi yeniden yazması, onun sinemasının imzası haline gelen karakteristiği. Tarantino sineması, kurgularının ve diyaloglarının alt metinlerindeki intikam felsefesi, fazlasıyla kanlı olan kamerasıyla sert, acımasız ve şiddetli bulunuyor sıklıkla. Eleştirilerin yerli ve yersizliği bir tarafa gerçeklere getirdiği alternatif sonlar, şiddettin şehvetini yaparcasına kurduğu intikam fantezileri, ustaca kurgulanmış olaylar, özgün bir teknik ve güçlü oyuncu ekibiyle izlemeye, tartışmaya ve sorgulamaya değer nitelikte. Kill Bill'in açılış sahnesinde Bill'in ayakları altında can çekişen Bride'a söyledikleri, Tarantino sinemasındaki intikam felsefesinin varlığına örnek teşkil ediyor: Beni sadist mi buluyorsun? Şu anda bile yaptıklarımın sadistçe olmadığını anlayacak kadar kendinde olduğuna inanmak isterim. Bu benim en mazoşist halim Tarantino, 'İnsan kendine ceza keserek başkasından intikam alabilir mi? İnsan başkasına ceza keserek kendinden intikam alabilir mi?' sorularını soruyor ve kendince bir sadizm ve mazoşizm tanımı getiriyor sanki: sadizm; başkasına ceza keserek kendinden intikam almak, mazoşizm; kendine ceza keserek başkasından intikam almak. Tarantino'nun Toshiya Fujita'nın 1973 yapımı Lady Snowblood filminden tam 30 yıl sonra çektiği, sinemasının belki de en iyi filmi olan Kill Bill bu filmin bir coverıydı belki de. Film hem öykünün kurgusallığı hem de bazı sahne telmihleriyle Kill Bill'de fazlasıyla yad ediliyor. Tarantino, Kill Bill'de Bride üzerinden tanrısal bir cezalandırmayı gösteriyor. Ceza tıpkı kutsal kitaplardaki gibi haddi aşan ve kötüye kullanılan uzva veriliyor. Şiddet, karmik ve alegorik mesajlarla dolu hikayeyi kamufle etse de cezalar ve mesajları gayet sarih: Açgözlü olanın gözü oyuluyor, bağlantılarını sinsice kullananın kolu kesiliyor. Kimseye eğilmeyen dik bir baş gövdesinden ayrılıyor ve kalpten vuran kalbinden vuruluyor. Silahlar, karakterlere has bir şekilde seçiliyor. Kılıcı kullanmak gerçek bir asalet, ehliyet ve azim gerektiriyor. Bu yüzden kılıç, yalnızca gerçek savaşçılara layık görülüyor. Gerçek savaş, tüm sekanslarda nefes mesafesinde ve göz gözeyken veriliyor. Tarantino'nun intikam sinemasına diğer filmlerinden bolca örnekler vermek mümkün; Inglourious Basterds filminde Adolf Hitler ve beraberindeki Nazileri bir sinema salonunda kurşuna dizmesi, Django Unchained filminde ise ırkçıları, bir kölenin kurşunlarıyla öldürmesi buna bazı örnekler. Filmlerinin çoğunda üç ya da daha fazla karakterin aynı anda birbirlerine silah doğrultması, ayak sahneleri, mucidi olmasa da onunla bilinen trunk shot sahneleri sinemasının obsesif karakteristiğini yansıtıyor. Hollywood; 9 Ağustos 1969'ta Cielo Drive'daki Hollywood'un dehşet verici cinayetlerinden biri olan ve karnındaki bebeğiyle vahşice katledilen Sharon Tate cinayetinden tam 50 sene sonra gösterime girdi. Tarantino, Sharon Tate cinayetini başından sonuna kadar yaptığı ters köşelerle post-modern bir bakışla kurguluyor ve gerçekleşmiş bir cinayete alternatif bir son yazıyor kendi kalemiyle. Roman Polanski'nin yan komşuları olarak kurguladığı hikayesindeki iki kurmaca karakterler açılan ve devam eden film, izleyicinin hedefini şaşırtarak filmin aslında Sharon Tate'nin alternatif yazgısı olduğunu uzun bir süre unutturuyor. Ve sahnelere fırlattığı yapboz parçalarını filmin en sonunda zarif bir hınçla bir çırpıda tamamlıyor. Cinayetleri I'm the devil and i'm here to do the devil's bussinessle planlayan sapkın bir tarikat lideri olan Charles Manson ve 60'ların hippilerini açıkça hedef alan ve onlara karşı bir intikam tasarlayan Tarantino, gerçek hippilerde Manson'un hippilerinin hiçbir alakası olmadığı yönünde eleştiriler alsa da ve kapitalist, burjuvazi yanlısı, sınıf ayrımı savunucusu, fazlaca yanlı bulunsa da dönemin olaylarına kendi yorumunu getiriyor. Bruce Lee'yi bile sette alt edebilecek kadar güçlü, cinayeti engelleyen adeta filmin kahramanı olan Cliff Booth karakterinin filmde dublör oluşu yönetmenin yaptığı ters köşelerden. İyi adamlar tarafından öldürülen kötü adama dönüşmekle' eleştirilen western film yıldızı Rick Dalton'un hikayenin sonunda filmlerinde kullandığı lav silahıyla kötü adamları öldüren iyi kahramanadönüşmesi de bu örneklerden biri. En muzip olanı ise Rick'in gerilediğini düşünen kariyerinin motivasyonunu küçük kızın gelip kulağına söylediği gördüğüm en iyi oyunculuktu sözüyle bulması herhalde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-izlanda-polisiyesi", "text": "Hipotermi, polisiye tutkunlarını tatmin edecek keyifli bir roman. Suçun da, gizemin de, hüznün de, aksiyonun da dozu son derece kararında. Katmanlı yapısına rağmen okuyucuyu yoracak kadar girift değil; buna rağmen merak duygusunu son sayfalara taşımayı başarıyor. Uzakta, hırçın denizin ortasında bir yer... Kimileri için nefes kesici güzellikte, kimileri içinse ürkütücü ve kasvetli doğası, bize bir hayli yabancı dili, yarım milyondan az nüfusu... Soğuğu ve yanardağları ile ateş ve buzun ülkesi burası; İzlanda. Bulutlar güneşi perdeledikçe, kasvet arttıkça, suç edebiyatı da daha keyifli hale gelir. Tişörtlü bir katildense paltolu olan daha estetiktir nedense. Nordik ülkeleri sahip oldukları atmosferle, polisiye için biçilmiş kaftan. İskandinav polisiyesi suç edebiyatının yükselen yıldızı. Arnaldur Indridason imzalı Hipotermi'yi bu ve buna benzer sebeplerden ötürü tereddüt etmeden edindim ve okudum. Indridason, 1961'de dünyanın en kuzeyindeki başkent Reykjavik'te dünyaya gelmiş. 2011 yılında UNESCO Edebiyat Şehri seçilen Reykjavik'in küçük nüfusuna rağmen pek çok yazar çıkardığını ve okuma oranının çok yüksek olduğunu belirtmekte fayda var. Indridason her ne kadar üniversitede tarih okusa da gazetecilik ve film eleştirmenliği yapmış. Türkçeye çevrilmiş üç romanı daha bulunan yazar, İngiltere Polisiye Yazarlar Birliği tarafından Altın Hançer ödülüne layık görüldüğü gibi, 2011 yılında The Guardian'ın Avrupa'nın en iyi polisiye yazarları listesine en tepeden girmiş. Bunca övgü karşısında okurun beklentisi artarken sabrı da azalıyor elbette. Kitabın tanıtım metinlerini okuduktan sonra daha fazla oyalanmadan ilk sayfalara dalıp bu karanlık maceranın içinde kayboldum. Kapağında boş bir küvet fotoğrafıyla okuru son derece soğuk karşılayan Hipotermi, şu alıntıyla açılıyor: Ağabey soğuk ısırmasını atlattıysa da dediklerine göre yaşadıklarından sonra hüzünlü ve içine kapanık bir ruh haline bürünmüştü. Sayfalar ilerledikçe bu cümlenin kitabın kahramanı polis memuru Erlendur'un geçmişine ait olduğunu anlıyoruz. Fakat bu yan hikayeyi öğrenmek için henüz vaktimiz var. Göl kenarındaki yazlık bir evde genç bir kadının -Maria'nıncesedi bulunur. İntihar etmiştir. Arkadaşı Karen, o hafta sonu Maria'nın göl evinde kalacaktır ancak eve varıp ışıkları açtığında korkunç gerçekle yüzleşir. Polis ise standart intihar prosedürlerini uygular. Memur Erneldur evi şöyle bir yoklar, kadının zavallı kocasıyla görüşüp bilgi alır - bilgi verir. Vazifesini yerine getirdikten sonra ise Maria'nın intihar vakasını sonsuza kadar arkasında bırakmaya hazırlanırken, cesedi bulan Karen kendisine ulaşıp olayın seyrini değiştirecek bir şey verir. Bir kasettir bu. Maria intihar etmeden kısa süre önce bir medyuma gitmiştir. Erneldur zavallı kadının medyumla olan görüşmesinin kaydını dinledikten sonra, bunun sıradan bir intihar vakası olmadığını düşünmeye başlar. Maria takıntı derecesinde öte dünyaya ilgi duymaktadır. Erneldur araştırmalarını derinleştirdikçe Maria'nın bu halinin zincirleme olaylar neticesinde çocukluğuna kadar uzandığını düşünür. Maria kısa süre önce, hayatta her şeyden çok değer verdiği annesini kanser nedeniyle kaybetmiştir. Ruhlar alemine olan merakı da annesiyle iletişim kurma çabasının bir tezahürüdür. Hatta annesi Maria'ya, ölümden sonra yaşam varsa kendisine bir mesaj göndereceğini söylemiştir. Bu iletişimse çok sevdiği Marcel Proust'un bir kitabı vasıtasıyla olacaktır. Gerçekten de annesinin vefatından kısa bir süre sonra, bir sabah evdeki kitaplığın önünde, yerde, Proust'un kitabını bulur. Beklediği mesaj gelmiştir. Ölüm artık Maria için bir son değil, sevdiklerine kavuşacağı bir başlangıçtır. Bu ustaca atılan düğüm okurun aklını meşgul ederken, yazar diğer soru işaretlerini de peş peşe sıralamaya başlıyor. Erneldur, Maria'nın babasının yıllar önce, kızının intihar ettiği yazlık evin önündeki gölde, bir kış günü donarak öldüğünü öğrenir. Öte yandan, mesleğe başladığı ilk yıllarda kaybolan liseli bir gencin çoktan kapanmış dosyasını da yeniden aralar. Erneldur'un kişisel geçmişini ise bir yan hikaye olarak yavaş yavaş öğreniriz. Çocukken küçük kardeşiyle beraber bir kar fırtınasında kaybolmuşlar, kardeşinden bir daha asla haber alınamamış, kendisi ise ölümün kıyısından dönmüştür. Kişiliğine yön veren bu elim hadise, kitabın başındaki alıntıda da belirtildiği üzere kahramanımızı durgun ve hüzünlü kılmıştır. Bunlara ek olarak, Erneldur olayları çözmek için kafa yorarken, yıllar evvel boşandığı karısı, uyuşturucunun pençesinden güç bela kurtulmuş dik başlı kızı ve oğluyla olan münasebetleri de hem kahramanın hem okurun derdine dert katıyor. Hipotermi, polisiye tutkunlarını tatmin edecek keyifli bir roman. Suçun da, gizemin de, hüznün de, aksiyonun da dozu son derece kararında. Katmanlı yapısına rağmen okuyucuyu yoracak kadar girift değil; buna rağmen merak duygusunu son sayfalara taşımayı başarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-kahraman-yola-cikar", "text": "Şöyle diyor Tolstoy: Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Hikayeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen Tolstoy'un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville'in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikayesi. Denize meraklı bir genç, Wellingborough Redburn, yollara düşüyor ve Redburn böyle açılıyor. Herman Melville, Redburn'ü on dokuz yaşında çıktığı ilk deniz seyahatinden esinlenerek yazıyor. Yazım sürecinde, kitabı ithaf ettiği kardeşi Thomas Melville'in de payı olsa gerek; ithafta şimdi bir denizci olarak Çin'e sefer yapan küçük kardeşim diye bahsi geçen Thomas ile Herman'ın birbirine aktaracak deniz hikayeleri olmuştu ve bu sebeple, kitabı sadece Herman'ın hayatından bir kesit olarak nitelemek doğru olmayabilir. Redburn deniz seyahatine çıkmasındaki en büyük motivasyonu Arabistan'dan dönen bir gezginle karşılaşmasına borçludur. Bak ne kocaman gözleri var der teyzesi gezgini işaret ederek ve bunu gezginin gördüklerine, yaşadıklarına yorar. Redburn, o küçük yaşında, gezgini evine kadar takip etmek istese de teyzesi buna izin vermez, fakat bu gözleri kocaman Arap gezgin imgesi Redburn'ün zihnine takılır kalır. Redburn'ün hikayesinin bir diğer sebebiyse şu olmalı... Redburn, tıpkı Melville gibi, deniz seyahatinden çok seyahatin kendisine sağlayacağı hikaye anlatma fırsatını gözetir kitap boyu: Dört ay içinde döneceğim der Redburn, ve size Avrupa'yı anlatacağım. Deniz yolculuğuna merakı, döndüğünde onu anlatmak istemesine dayanır. Bu sebeple, karşılaştığı ilk zorlukta bu yolculuktan dönmek için can atar; gemileri henüz büyük dalgalarla göğüs göğse dahi kalmamışken, Hudson Nehri'ndeki evinin hayalini kurmaya başlar ve annesinin sözünü dinlemediği için kendisine kızar. Denizler minör bir hikaye yaratmak, bir ütopya ya da distopya kurmak için harikulade mekanlar. Kiminin arkhe olarak gördüğü, yaşamın başladığı yer, su, tüm bir hayatı sığdırmak için en ideal şartları sağlıyor. Redburn de biraz bu sebeple açılıyor denize; yaşamını bir gemiye sığdırmak istiyor, döndüğünde anlatacak hikayeleri olsun istiyor ama bu düşlediği kadar eğlenceli bir macera değil. Aylaklık peşinde koşan Redburn, Bırakın dünyanın etrafında döneyim; bırakın denizin üzerinde sallanayım; bırakın koşturayım ve hayatım soluk soluğa geçsin nidaları atarken, bir sonraki sahnede işe koyulmak zorunda kalıyor ve tavuk kümesi temizliyor. Denizcilerle birlikte bir yolculuk içinde, ama onlarla seyahat etmesi onlardan biri olduğu anlamına gelmiyor; hiçbir işe yakıştıramıyor kendini çünkü o bir denizci değil bir hikayeci, bir avare. Bu yönüyle Redburn'ün seyahati Defoe'nun Robinson'unkine benzetilebilir; anne babasını dinlemeyen iki karakter, Redburn ve Robinson denize açılır. Robinson'un gözü çok daha pektir gerçi ve Robinson hayatın zorluklarıyla yoğrulmuş bir karakterdir; Redburn ise bir acemidir henüz, belki de bu yüzden gemisi ayakta kalmıştır. Çünkü Redburn'ün gemisi kaza geçirseydi, o adada Robinson gibi, bir medeniyet inşasına girişemeyebilirdi. Redburn, Melville'in Moby- Dick'i ile de kıyaslanabilir pekala ama şöyle söylemek daha doğru; Moby-Dick'e dair birçok fikir sunan Hawthorne gibi bir figür olmasaydı, bu kıyas daha makul olabilirdi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-sairin-gozlerinde-yeryuzu-ruyasi", "text": "Bosna'nın milli şairi, Aliya İzzetbegoviç'in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç... Bosna'nın Yunus Emre'si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı'nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç'in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır. Okur Kitaplığı'nı kutlamak gerek. Çarın Gözleri, Gazi Hüsrev Bey ve Gel En Sevgili, Latiç'in çevirisi yapılan ilk üç kitabı. Gazi Hüsrev Bey, Latiç'in bir tiyatro eseri. Gel En Sevgili kitabındaki şiirler ise Latiç'in ilahi ve kaside formunda yazdığı şiirlerden oluşuyor. Latiç'in toplu şiirleri ise Çarın Gözleri isimli kitapta bir araya getirilmiş. Çarın Gözleri, Latiç'in poetik evrenini, şiirini besleyen ana damarları, sanat algısını temel özellikleriyle çerçeveleyen çok önemli bir toplam. Aşkın bir sanat algısından besleniyor Latiç. Hem Doğu'ya hem Batı'ya dair göndermelerin iç içe geçtiği şiirlerde Latiç, öze ve fıtrata dair bir masumiyetin çeperlerinde dolanıyor. Latiç'in doğayla kurduğu ünsiyetin iki yönlü bir açılımı var. Öncelikle saf ve yalın insanı anlatırken bir özdeşlik ilkesine yaslanıyor şair. İnsanın doğasıyla dünyanın henüz bozulmamış doğası arasında bir masumiyet ve sessizlik mahyası kuruyor. Kuşlar, saflığın bir habercisi gibi uçup duruyorlar şiirlerin içinde. Burası önemli. Doğayla kurulan ünsiyetin bir diğer veçhesinde ise bir vatan/yurt sevgisinin temel izleklerini görüyoruz. Gerçekleşmiş bir hayalin kanlı canlı temsilleri var bu yurt rüyasında. Öyle ki, Latiç, üstü örtük imgelere, kapalı söyleyişlere metelik vermeden gerçekliğin manzaralarını olduğu gibi aktarmayı tercih ediyor. Bosna'nın dağları, ırmakları handiyse bir ülkenin tapu sicil kayıtlarına dönüşüyor onun şiirinde. Çarın Gözleri'nde birçok özel isim geçiyor... Mütercimin bu özel isimler için sayfa sonuna açtığı dipnotlar okur için oldukça güzel bir kolaylık olmuş. Şiirleri okurken bahsi geçen özel isimlerin içeriğini öğrenmek, o şiirin dünyasını göndermelerini yerinde görmek için güzel bir imkan."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-sehirle-tanismak", "text": "Sivaslıların içinde büyüdüm. Komşularımızın tamamına yakını Sivaslı idi. Sonbaharın başında, Sivas'tan bir kamyon dolusu erzak gelirdi sokağa. Komşu hakkı olarak biz de payımızı alırdık. Kurutulmuş meyve ve sebzeler, pestil ve pekmezler, bulgur, madımak... Askerlik çağı geldi çattı. Beraber büyüdüğümüz Sivaslı arkadaşlara sizden kurtuluyorum diye latife yapıyorum. Altı kan kardeşim var. Hepsi Sivaslı. Acemi birliğim belli oldu. Çavuş Talimgah Taburu, Temeltepe, Sivas. Şaşkınım. Arkadaşlar ağır espriler yapıyor. Ocak 1990. Topkapı otogarından akşam otobüsüne biniyorum. O vakitler bugünkü gibi asker uğurlama konvoyları yok. Çünkü araba nadir bir şey. Planım basit: Otobüsten inince Sivas'ı bir güzel gezecek, ikindi gibi de birliğime teslim olacağım. 'Silah altına alınmak' fikri iyice hoşuma gitmeye başlıyor. Otobüsten iner inmez inzibatlar yanıma yaklaşıyor. İki kelimelik bir konuşma geçiyor aramızda: Asker misin? Evet. Sonra kendimi eski bir askeri otobüsün içinde buluyorum. Dolunca hareket edecekmiş. Hiçbir şey yapmadan oturuyoruz. Sigara bile yasak. Ancak camdan dışarıyı seyredebiliyorum. Dört beş saat sonra otobüs nihayet hareket ediyor. İstikamet kışla. Kayıt işlemlerinden sonra ilk işimiz kantini sormak oluyor. Nizamiye kapısından şehre doğru yürümeye başladım. Yeniden Çifte Minare'nin önündeyim. Bakmaya doyamıyorum. Duvarlarını sevmeye başlıyorum. Mekanın ruhunu hissediyorum. Günlerce tam burada kalabilirim. Vakit ilerliyor. Buruciye Medresesi'ne geçiyorum. Taşı dantel gibi işlemişler. Emsalsiz bir sanat eseri. Bu hünerli güzellik karşısında duygulanıyorum. Sonra Taşhan'a gidiyorum. Orada büyük çay ve kaşarlı tost ısmarlıyorum kendime. Kaleye de çıkıyorum. Meğer Sivas ne kadar tarihi bir şehirmiş. Bıçakçıların olduğu çarşıyı da geziyorum. Bana bir özgüven geldi. İnsanlara sorular soruyorum. Hatta latife yapma teşebbüsünde bile bulunuyorum. Böylece Sivas şehriyle gerçekten tanışmış oldum. İşte bunu düşünüyorum. İki gezi arasında muazzam bir anlam farkı var. Güzergah ve manzara aynı, hissiyat ise bambaşka. Zihnimizin meşguliyeti, gönlümüzün mahzunluğu ve maddi imkansızlık, demek ki güzelliğin bile üstünü örtebiliyor. Evet, öncelikler. Sivas'a sonradan iki kez daha gittim. Her seferinde daha bir sevdim, bağlandım. Bu kadim şehrimizin neye karşılık geldiğini tüm kalbimle anladım. Hayatımız boyunca sayısız insanla karşılaşır, tanışırız. Kimini sever, iyi arkadaş, samimi dost haline geliriz. Mesafeli durduklarımız da olur. Bazıları ise hayal kırıklığına dönüşür. Gittiğimiz, gezdiğimiz şehirler de tam olarak böyledir. Hayat yolculuğum sırasında, Sivas'la ilgili birçok aziz hatıra biriktirdim. Mesela Ali Emre ve arkadaşlarının bu şehirde yayına hazırladığı Edebi Pankart dergisine elimden gelen desteği verdim. Yirmi yıl olmuştur. Bizim Sivas gazetesi bazen yazılarımı iktibas ediyor. Bu durum ziyadesiyle hoşuma gidiyor. Yıllar geçti ve yaş ilerledi. Sivas, şu dizeyle gönlümdeki yerini aldı: Severim seni bütün bilgimle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-suclu-portresi", "text": "Oliver Guez, Josef Mengele'nin Kayboluşu için hatırı sayılır sayıda kitap incelemiş; makaleler, haberler okumuş, Mengele'nin dolaştığı yerlerde de dolaşmış... Josef Mengele'nin Kayboluşu romanı, bir savaş suçlusunun psikolojik buhranına odaklanıyor. Josef Mengele, Ölüm Meleği olarak tanınan, Nazi kamplarının, dönem Almanya'sının acımasız doktoru. Sosyal medyada kendisine sıkça rastlayabiliyoruz; özellikle ikizler üstüne yaptığı deneylerle adından hala söz ettiriyor. Nazi Almanya'sı döneminde yaptıkları bilinse de, sonrasında yaşadıkları çoğu kez, özellikle de günümüz internet dünyasında, kulaktan kulağa yayılan yalanlardan ibaret. Bir başka ünlü Nazi subayı, Adolf Eichmann'ın Reich'ın yıkılması sonrası neler yaptığı kısmen de olsa biliniyor; Mossad tarafından yakalanması, İsrail'e getirilip Yahudiler tarafından yargılanması... Üstüne bir de Arendt Kötülüğün Sıradanlığı'nı yazınca, Eichmann'ın hikayesi, karanlık, üstüne konuşulması zor bölümden sıyrılıp günümüz dünyasına gelebiliyor. Mengele'yse söz konusu olan, durum biraz daha farklı. O yargılanmadı, kaçmayı başardı, Reich sonrası neler yaşadığı hakkında net bir bilgimiz yok; Yahudiler onunla yüzleşemedi. Bu sebeple, Mengele hem yaşadıklarıyla hem bir bilim insanı olması sebebiyle, Dr. Frankenstein'a dönüşmüş durumda. Onunla ilgili rivayetlerden biri de Brezilya'ya yerleştikten sonra, köyün birinde aniden ikiz çocuk nüfusunda büyük bir artış meydana gelmiş olmasıydı ki, Dr. Frankenstein rolüne çok uyan bu iddia, tabii ki gerçek değildi; Mengele Mossad'dan saklanmak, kendine yeni kimlikler edinmek dışında pek bir şeye vakit bulmuş gibi görünmüyor. Olivier Guez, Josef Mengele'nin Reich sonraki hayatını kaleme almış; arada geçmişe, Mengele'nin Auschwitz'te yaptıklarına geri dönsek de, kitap Mengele'nin kaçak yaşamına odaklanıyor. Tüm bunları yaparken, dönem Latin Amerika'sına dair de bir şeyler sunuyor; Peron çiftinin ilan ettiği halkçı rejim, Peronist hareketin büyümesi, kendilerini halkın ve Tanrı iradesinin birer temsilcisi olarak görmeleri gibi, önce dönem Arjantin'ine, sonra Mengele yer değiştirdikçe dönem Brezilya'sı, Paraguay'ına değiniyor Guez. Latin Amerika, Hitler Almanya'sının çöküşü sonrası Naziler için bir karargaha dönüştüğünden, Mengele'nin diğer Nazilerle de yolları kesişiyor haliyle. Riga kasabı, otuz bin Letonyalı Yahudi'ye kıyan Eduard Roschmann; sekiz yüz elli bin Sırp, Çingene ve Yahudi'nin katili Ante Pavelic; Duce'nin ikinci oğlu Vittorio Mussolini ve daha birçok savaş suçlusu, ikamet yeri olarak kendilerine Arjantin başta olmak üzere Latin Amerika'yı seçiyor. Hal böyle olunca, organize olmaları daha kolay oluyor, birbirlerine pasaport-ikamet işlerinde yardımcı olabiliyorlar ve haliyle yakalanmaları zorlaşıyor. Mengele'nin Latin Amerika'daki yaşamının gittikçe umutsuzluğa evrildiğini görüyoruz. Özellikle Eichmann'ın yakalanması sonrası psikolojik olarak çöküyor Mengele. Eichmann'ı pek sevdiği söylenemez, ama bir Nazi'nin yakalanması sıranın ona geldiğini işaret ediyor. Sağlığı da pek iyiye gitmiyor; toplama kamplarında herkese emirler yağdıran o doktor gidiyor, yerine yakalanmaktan, ölümden korkan, kaçmaktan yorulan bir adam geliyor. Yazar Olivier Guez, Josef Mengele'nin Kayboluşu'nu yazarken araştırmasını çok iyi yapmış fakat araştırmasını takdir etmek yetersiz kalacaktır. Yazmanız gereken kişi bir Nazi subayı olduğundan empati kurmak zor olabilirdi. Bir de söz konusu kişi, üstüne türlü tuhaflıklar ithaf edilen Mengele gibi ilginç bir figür olduğunda, yazar kendini bu tuhaf personayı anlatmaya kaptırabilir, savaş sonrası dönüştüğü muhtaç kişiyi pekala kaçırabilirdi. Guez bir savaş suçlusunun portresini çıkarmayı başarmış ve o suçlunun psikolojisini çok iyi yansıtmış. Profil Kitap tarafından yayınlanan 2017 Renaudot Ödüllü Josef Mengele'nin Kayboluşu, 2020 yılında Verso Books tarafından ABD'de de yayınlanacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-vazgecis-sanati-bartleby-sendromu", "text": "İnsan yazmaktan, yaratmaktan neden vazgeçer sorusu insan neden yazar? sorusuna götürüyor aklı. Yaşamı nükseden bir hastalık gibi geçirenler çok defa yaşamanın tesellisini yazmanın şifasında bulurlar. Sait Faik'in meşhur Yazmasam deli olacaktım, Slavoj Zizek'in Yazmak hayatımı kurtardı gibi bazı yazma gerekçeleri yazmanın şifacı etkisini gösteriyor. Zizek'te yazmak, intihar erteleyici bir karakteristik de taşır. Bir röportajında şöyle ifade eder: İntihar edebilirim ama bitirmem gereken bir yazı var. Önce onu bitireyim, sonra kendimi öldürürüm. Sonra başka bir yazı sonra başka bir tane. Ve işte hala buradayım. Bu şifacı etki Cioran'da zirveye çıkar. Ezeli Mağlup'ta Yazmak olağanüstü bir tesellidir. Daha da ileri gideceğim: eğer yazmamış olsaydım, katil olabilirdim. İfade etmek bir kurtuluştur. William Faulkner, yazmak ve yaşam arasındaki gelgitli ilişkiye daha başka bir perspektifle bakar: Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar. Faulkner bu sözüyle, Oscar Wilde'ın yaşamla yazı münasebetini de izah etmiş olur. Çünkü Wilde dehasını hayatına; yeteneğini yapıtlarına harcadığından bahseder. Andre Gide, Wilde için Yunan filozofları gibi Wilde da bilgeliğini yazıya dökmez, konuşmasıyla ve hayatıyla aktarırdı; bilgeliğini tedbirsizce, insanların uçucu belleğine emanet ederdi, suyun üzerine yazar gibi. derdi. Yazmak gerekçeleri ise, yazarların mizacı, üslupları miktarınca çeşitleniyor, başkalaşıyor. Onlardan diğer ikisi Virginia Woolf'u şimdiki an hissinden alıp, onu iyileştiren akıntısına sürükleyen, zamanlar arası yolculuk edebilen bir sandal işlevi gören yazısı; diğeri ise tıpkı yapıtlarına benzeyen bir gerekçeyle George Orwell'un yazısı. Orwell, yazarı yazmaya sürükleyen nedenleri dörde ayırıp yazma gerekçelerini şöyle söylüyor: egoizm, estetik hevesi, tarihsel dürtü ve politik amaç. Bu bambaşka yazma gerekçeleri arasında ben, yazmak gerekçemi bedeli yaşamak israfı olan, pahalı bir ihtiras olarak yahut düşlerin yaşamdan intikamı olarak izah ederdim. Yazma gerekçelerinin varlığı kadar yazarları bekleyen başka tehlikeler de var. Bartleby Sendromu'nun ne kadar tetikleyici olduğu bilinmez ama her iyi yazar etkilenme endişesine sahip değil midir? Ruhun gücünün alameti budur belki: Tesir kudreti. Birinin ruhuna sinmek, öyle bir ruh taşımak ki, muhatabın ruhuna nüfuz etmek. Mevlana neye talipsen o'sun der. Katılıyor ve artırıyorum: Neyin tesirinde isen, o'sun. Tesirinde kaldığımız şey kadar ruhumuzu ifşa eden ne var? Tam bu noktada devreye taklidin talihsizliği girer. Sanatçıların ya da sanat eseri yaratma hevesi güden insanların başına gelebilecek en talihsiz şey; tesirinde, çekiminde, cezbesinde kaldığı güçlü bir ruhu şuursuz taklit etmek değil midir? Taklit ne kadar şuursuz, ego ne kadar yaralıysa vaziyetleri o derece trajik olur üstelik. Tezle değil antitezle başlayan fikir akımları gibi yazmak reaktif tavırla yapılıyor bazen. Reaktif bir tavırla yazanların rekabet hırsından beslendiğini görürsünüz. Yaratma edimi kendiliğinden değil o yazıyorsa/o yapıyorsa/ben de yazarım/ yaparım diyedir. Kendiliğinden, kendilikleriyle değil, reaktif bir tavırla yola çıkanlar en çok üslup ve özgünlük konusunda sıkıntı yaşarlar bu yüzden. Kendilerine ait bir odaları, kavramları, sözcükleri yoktur çünkü. Belki de bu yüzden özgünlük yetenekten daha mühim. Yetenek, zeka, birikim hepsi büyük avantajlar ama yeteneği, zekayı, birikimi özgünlükle birleştiremeyenler benzersiz bir eser ortaya koyamıyor. Napolyon taklit edilemez tek şey der cesaret için. Şuursuzca tesirinde kaldığı herkesi, her şeyi taklit edebilen insan, cesareti taklit etmeye cesaret bulamıyor. Özgünlüğünü bir cesaret gibi ortaya koyanlar için de geçerli bu, özgünlük cesareti taklit edilemiyor. Moby Dick'ten de tanıdığımız Herman Melville'in kitabı Katip Bartleby; yapmamayı tercih eden, eylememeyi eylemi edinen kahramanından alır adını. Bartleby'in pasif direnişi, altında çalıştığı efendisine tabi olmayacak kadar minnet etmeyişi de beraberinde getirir. Bu yüzden kitaptaki Bartleby'in işvereni olan anlatıcı ses, bu pasif direniş karşısında iktidarını sorgular ve çok defa mağlup olur. Fakat Katip Bartleby'in hayır deme cüreti bir zafer meydana getirmez. Kahramanımızın solgunca, derli toplu, acınacak ölçüde saygıdeğer, iflah olmaz derecede hüzünlü mizacına benzer yaşamı da. Eylememeyi eylem edinen Bartleby'in varlığı da yokluk görünümünde olur. Ölümünden sonra hakkında ulaşılan tek cümlelik biyografisi dahi şaibelidir: Bir zamanlar Washington'da Ölü Mektupları Dairesinde çalışan yardımcı bir katip. Otuzlu yaşlarında yazmayı bırakan Melville, kalan ömrünü New York'ta büro işleri yaparak geçirir. Belki de Katip Bartleby ondan başkası değildir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/birlikte-dudak-dikenler-nadja-ile-yuruyenler", "text": "Çağdaş roman kelimelerle anlatılamayanları nasıl anlatabilir? Oliver Sacks'ın kendini Doğal Tarih Müzesi'ne kilitlediği gece... Jim Jarmusch'un yeni filmi... The New York Review of Books'un 6 Haziran tarihli sayısında sürmanşetten duyurduğu, Gerçek, Güzellik ve Oliver Sacks başlıklı yazısında Simon Callow, Sacks'ın (1933-2015) bu dergideki yazılarından oluşan bir toplam olan Everything in Its Place: First Loves and Last Tales kitabını inceliyor. İlk Aşklar, Klinik Masallar ve Yaşam Devam Ediyor olmak üzere üç bölüme ayrılan kitap, Su Kuşları başlıklı, yazarın hayatı için bir yüzme kutlaması olan metinle açılıyormuş: Yüzmek bana bir tür neşe, bazen de bir tür kendinden geçme haline gelecek kadar aşırı bir iyilik, iyi oluş hissi veriyor. Zihin özgür bir şekilde yüzebilir, trans hali gibi bir durumda, büyüleyebilir. Daha önce hiç bu kadar güçlü ve sağlıklı şekilde kendinden geçiren bir şey bilmiyordum ve yüzemediğim zaman huysuzlaşacak kadar yüzme bağımlı Çağdaş sıydım artık. Dergide 1997 yılında yayımlanan bu yazının, tüm kitap boyunca nazikçe çaldığı duyulacak olan bir nota gibi tınladığını belirten Callow, Oliver Sacks'ın kendini Güney Kensington'daki Doğal Tarih Müzesi'ndeki Omurgasız Fosiller Galerisi'ne kilitlediği geceden şu cümleleri alıntılıyor: O gece etrafta sinsice dolandıkça, tanıdık hayvanlar korkutucu, tekinsiz hale gelmeye başladılar; yüzleri aniden karanlığın içinden belirdi veya el fenerinin çevresinde hayaletler gibi gezindiler. Işıksız müze, bir hezeyan yeriydi ve sabah olunca da tamamen pişman olmadım. Callow ayrıca Sacks'ın gerçeklerden ziyade kurgu yazmayı tercih ederek de, diğer büyük doktor-yazarlardan Anton Çehov, Mikhail Bulgakov, W. Somerset Maugham, William Carlos Williams'ın izlerini takip etmiş olabileceğinden söz ediyor. Aynı sayıda Oxford'da İngiliz Edebiyatı doçenti olan Merve Emre'nin Hırvat yazar Dasa Drndic'in (1946-2018) Belladonna ve EEG isimli eserleri üzerine Parçalanmış, Taşınmış, Yeniden Düzenlenmiş başlıklı yazısına bakalım şimdi de. Çağdaş roman, kelimelerle anlatılamayanları nasıl anlatabilir? sorusuyla açılan yazıda Emre, Belladonna'yı devamı olan, konuşmamaya dair üç kısa bölümle açılan EEG ile birlikte- belki de şimdiye kadar 21. yüzyılın en hırslı, ihtiraslı romanı olarak niteler. Bu romanlar tarihsizdir ve kesin bir yer belirtmezler; tanımlanamayan bir ülkede yasadışı göçmenler için yapılan bir kampta, daha ne kadar süre orada tutulacaklarını bilmeden, birlikte dudaklarını diken ve zeminde dolaşan altmış hapsedilen insan vardır. 17 yaşında, genç asi Jim Jarmusch basar New York'a gider (1970 yılıdır): Columbia Üniversitesi, Edebiyat bölümü yeni durağıdır. New York Ekolü'nden iki şair olan Kenneth Koch ve David Shapiro'dan dersler alır: Çağın Beat şairleri, daha komik, daha az karanlıktı. Onlar bugün bile benim rehberimdir. Jim Jarmusch'un takıldığı bir kulüp olan CBGB'de, punk rock hareketi ortaya çıkar. Orada Talking Heads, Patti Smith, Andy Warhol ile tanışır, Del-Byzanteens adlı bir grup kurar, Columbia Üniversitesi, üçüncü yılında Jarmusch'a Paris kolları olan Reid Hall'da çalışmalarına devam etme fırsatı verir: İnanılmaz bir dönemdi. Elimin altında romanı Nadja (Jaguar Kitap, Nisan 2019) ile Andre Breton'un izinden bütün gece sokaklarda yürüyordum... İşte gerçek zombiler... Bizleriz demeye getiriyor lafı Jarmusch, bu yıl Cannes Film Festivali'ni açan yeni filmi vesilesiyle (Le Monde, 15 Mayıs). Gerçeküstücülüğün kurucu metni olarak addedilen Nadja, Paris sokaklarında geçen müthiş bir varoluş oyunu. İkinci Dış Hatlar'dan aktaracaklarım şimdilik bu kadar. Ağustos ayında daha ziyade Almanya'dan edebiyat haberleriyle görüşmek üzere."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bozkirin-habis-ruhu-congolos", "text": "Bozkırın, insanı çağıran, hep aşina kaldığımız gizemli bir yanı var. Belki de uçsuz bucaksız bir deniz kıyısında duyduğumuz tekinsizlik de, sık orman yollarında ağaç dalları arasından göğü bulma çabamız da binlerce yıllık genetik bir hafızanın ürünü. Toprağı ayaklarımızın altında hissetmeyi, ufku görmeyi, bozkırın hikayesini dinlemeyi istiyoruz. Samet Doğan yeni kitabı Congolos'ta tam da bu bozkırın hikayesini anlatıyor. Doğan'ı savaş muhabirliği yaptığı yıllar boyunca tanık olduklarının kaleme aldırdığı Cuma Günü Uçamayan Kuş ile tanıyoruz. Yazarın Profil Kitap etiketi taşıyan yeni romanı ise izlerini kadim Türk mitlerinde sürebileceğimiz habis bir ruhu, kitaba da ismini veren Congolos'u konu ediniyor. Kendi adıma rahatlıkla fantastik kurgu olarak tanımlayabileceğim yerli bir eserde bugün dahi Anadolu insanının zihninde canlılığını koruyabilen mitolojik varlıkların yer alıyor olması başlı başına dikkate değer bir iş. Nihayetinde çocukluğunun yaz tatillerindeki sınırlı köy ziyaretleri dışında bozkır masallarını dinleme imkanı bulamamış benim bile aşina olduğum bir figür Congolos. Şaman kültürüne ait pek çok unsur gibi Congolos da İslam'a geçiş ile birlikte ciddi bir dönüşüm yaşayıp bir bakıma yeniden tanımlanmış. Doğan'ın hikayesini kurarken bu yaygın tavra sadık kalması yerinde bir seçim gibi görünüyor. Kitabın görece uzun tutulmuş ilk yarısı boyunca Kadir'in babaannesinin ağzından dinlediğimiz hikayeler kurguyu kültürel motiflerle zenginleştirirken, başarıyla yaratılan atmosferle güçlü bir ıssızlık hissiyle yaşatmayı başarıyor. Ancak hikayenin serilmesi işi görece uzun tutulduğundan düğümlerin neredeyse apar topar çözüldüğünü düşünmemek elde değil. Ne var ki, Congolos kabul edilebilir açıklarını anlatısını çeşitli katmanlara yayarak telafi etmeyi başarıyor. Öte yandan romanın asıl meselesi konusunda belli belirsiz bir kararsızlık var gibi. Kadir'in adım adım keşfettiği aile mirası onu kadim bir iyi - kötü savaşının ortasına atarken kahramanın köyden metropole yolculuğu aşina olmadığı ikinci bir çatışmaya da kapı aralıyor. Bu noktada zaman zaman kitabın asıl meselesinin ne olduğu belirsizleşmiyor değil. Öyle ki iyilik ordusunun beklenen kurtarıcısı olan Kadir'in bariz köylü kimliği dikkate alındığında Doğan'ın sıra dışı bir analoji kurarak köylü ve kentli kimliklerini belki de geleneksel ve modern olanın çatışması düzleminde - alternatif bir iyilik-kötülük tanımı içinde ele aldığı söylenebilir. Yerli fantastik kurguya iyi bir örnek sayılabilecek Congolos, içimize işlediğini karşılaştıkça hatırladığımız kadim masallarımızın ne derece zengin ve lezzetli olduğunu göstermek adına fantastik okuru ile buluşmayı bekliyor. Bilimkurgu ve fantazya dünyasının en önemli ödülleri arasında yer alan 1966 yılından bu yana verilen Nebula'nın bu seneki kazananları belli oldu. En İyi Roman Ödülü'nü Hugo ve Locus'a da aday gösterilen The Calculating Stars isimli bilimkurgu romanı ile Mary Robinette Kowal alırken büyük ödüllerin müzmin adayı Naomi Novik törenden yine eli boş döndü. En İyi Novella Ödülü'nün kazananı ise The Tea Master and the Detective isimli çalışması ile Aliette de Bodard oldu. Geçtiğimiz aylarda adından çokça söz ettiren Black Mirror: Bandersnatch'in Ray Bradbury anısına verilen ve dizi ve filmlerin yarıştığı kategoride değerlendirilmek yerine En iyi Oyun Senaryosu ödülüne layık görülmesi türlerin sınırlarının silikleşmesi adına dikkat çeken bir diğer gelişme. Yaklaşık iki yıl önce Matrix evreninin yeni bir film ile genişletileceği haberi kült filmlerin hayranları arasında büyük bir heyecana neden olmuştu. Geride bıraktığımız iki yıl boyunca yapımdan ses soluk çıkmaması ufak çaplı bir hayal kırıklığına neden olsa da Chad Stelski geçtiğimiz günlerde Wachowski kardeşlerin de yapıma dahil olduğunu duyurdu. Stelski'nin Matrix üçlemesinde Wachowskiler ile çalışmasının yanında John Wick serisinin de yönetmen koltuğunda oturuyor oluşu olası bir Matrix filmine çekimser yaklaşan Keanu Reeves'in de yeni yapımda yer alabileceğine dair umutları artırmış görünüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bruno-schulzun-tarcin-dukkanlari", "text": "Yazar atmosferi oluştururken bir fotoğrafçı gibi anın fotoğrafını çekmek yerine, bir ressam gibi fırça darbeleriyle kendi muhayyilesinde canlandırdığı şekliyle gördüklerini resmeder. Bu bir anlamda yaşanan gerçekliği aşıp bütün olup bitenlerin yeni bir yorumudur. Gerçek, yaratıcı bir dokunuşla sanat katına yükselmiştir. Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Bruno Schulz'un (1892-1942) Tarçın Dükkanları'dır. Ressam ve öykücü olan Bruno Schulz'un öyküleri iki disiplinin nasıl bir birliktelikle metne yansıtılacağının en iyi örneklerinden biridir. Her satırı bir ressam elinden çıkma olduğunu hissettiren öyküler, öykü türünün de başyapıtlarındandır. Bruno Schulz kitabında fantastik ögeler de taşıyan, büyülü gerçekçiliğe, gerçeküstücülüğe yakın bir anlatımla öykülerini kurgularken ressam olmasından kaynaklanan tasvir yaklaşımı öykücülüğünü tanımlayan temel bir özellik olarak öne çıkar. Öyküler daha çok düşsel resimlerle, tasvirlerin gücünden yararlanılarak oluşturulurken, asıl öne çıkan anlatım ögesi atmosfer olur. Yaratılan atmosfer içinde bir-iki küçük hareketlenmelerle öykü oluşturulur. Önemli olan bir kahramanın bir yere niçin girdiği değil, elindeki mumun etrafında oluşturduğu gölgeler, mumun aydınlattığı nesnelerdir. Çocukluk anılarından oluşan öyküler, ayrıntının, atmosferin gücüne yaslanır. Atmosferle oluşturulan büyük çember gitgide daraltılır ve küçük bir dokunuşla verilmek istenen ana vurgu ortaya çıkarılır. Yazar atmosferi oluştururken bir fotoğrafçı gibi anın fotoğrafını çekmek yerine, bir ressam gibi fırça darbeleriyle kendi muhayyilesinde canlandırdığı şekliyle gördüklerini resmeder. Bu bir anlamda yaşanan gerçekliği aşıp bütün olup bitenlerin yeni bir yorumudur. Gerçek, yaratıcı bir dokunuşla sanat katına yükselmiştir. Hayatın sıradan, tekrardan oluşan kimi olaylarının ve durumlarının bir ressam-öykücünün bakışı değdiğinde nasıl büyüleyici bir gerçekliğe dönüşeceğini örnekleyen öyküler, bu yanıyla da muhayyilenin, metaforların, simgelerin anlatım imkanlarını sergiler. Bu olağanüstülük ve masalsı anlatım çocuğun gözünden anlatıldığı için de kabullenimi ve paylaşımı itirazsız, kolay olur. Bu tür anlatıların boşlukta kalmaması için dil başarısının kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Bruno Schulz bunu da şairene, lirik bir anlatımla gerçekleştirir. Yaşantılar, anılar, izlenimler öyküye dönüşürken, mekana, çevreye, eylemin bizatihi kendisine sıkı sıkıya bağlıdır. Tasvir, bir süs, bir çerçeve olmaktan öte, öykünün olmazsa olmaz koşulu olarak öyküde yerini alır. Tasvir öykülerde, iç dünyaların yansıtılmasının bir parçası olur. Eşya, nesne bir durumu, bir duyguyu temsil için kullanılır. Öyle ki bazen tasvir, anlatılan şeyin öznesi olur. Her şey onun üzerinden, ondaki değişim ve durağanlıkla açıklanır. Bir başka deyişle tasvir, kimi zaman olayı, anlatılan şeyi derinleştirip yoğunlaştıran bir fonksiyon yüklenirken kimi zaman da bizzat anlatılan şey, özne olur. Böylece tasvir artık etrafta bulunan nesneleri açıklayan bilgi objesi değil, onları yeniden yorumlayan estetik bir objedir. Kitaba da adını veren Tarçın Dükkanlarında, Binbir Gece Masalları'nı hatırlatan bir yaklaşımla, büyülü bir gece içinde dolaşan çocuğun izlenimleri anlatılır. Öykü tümüyle tasvirin gücüne yaslanırken, doğanın bir kış gecesini nasıl masalsı bir geceye dönüştürdüğü aktarılır: Bu alabildiğine görkemli kış gecesinde yaptığım yolculuğu asla unutmayacağım. Gökyüzünün renkli haritası genişleyip kocaman bir kubbeye dönüştü; bu kubbede beliren olağanüstü ülkelerin, okyanusların, denizlerin üzerinde yıldız akıntılarının, girdapların gökyüzü coğrafyasının parlak çizgileri vardı. Gümüş bir tül gibi ışıldayan havayı solumak kolaylaştı. Menekşelerin kokusunu duyabiliyorduk. Her zamanki gittiği yol dışında farklı bir yöne gittiğinde, kayboluşun mucizevi keşifleriyle eve dönecektir. Baba, anne, Adale üzerinden bir aile hikayesi odağından çıkıp saçaklanan, zenginleşen, giderek bir kasaba anlatısına dönüşen öyküler masalsı bir biçimle var olur. Bruno Schulz'un tüm öykülerini çocuğun gözünden anlatması ona büyük imkanlar sunar. Çünkü çocuk demek özgürlük demektir. Hayvanlar konuşur, eşyalar konuşur, güneşe gidilir, görünmez olunur. Bütün bunları bir çocuk düşleyebilir. Çocuk bunlara hayret bile etmez. Çünkü muhayyilesi daha geniştir, sınırsızdır. Bu anlamda öykülerdeki soyutlama, sembolik anlatım, fantastik anlatım, gerçeküstü anlatım, masalsı anlatım en iyi çocuk gözünden anlatılabilir. Bruno Schulz da bunu değerlendirir. Tarçın Dükkanları'nda bir çocuğun anlatısından baba gözlemlerini okuruz. Bu anlamda çerçeve öykü anlayışına yaslanır ve öyküler birbirine bağlı dizi öykülerdir. Babanın hayat karşısındaki çelişkileri ve hipotezleri ironik bir üslupla hikaye edilir. Her olayda, durumda babanın durumuna değinilir ve sonra öyküye geçilir. Babam hiçbir kadının yüreğine yerleşemediği için hiçbir gerçeğin içine girememişti, bu nedenle de sonsuza dek yaşamın kenarında kalmaya, yarı gerçek bölgelerde, varolmanın kıyılarında dolaşmaya mahkum olmuştu. Baba bazen hamamböceği gibi bazen kuş gibi davranır. Çocuğun zihni evdeki akbabanın babası olduğunu ileri sürecek kadar karışır. Anne şiddetle itiraz eder: Baban gitti, bütün ülkeyi dolaşıyor. Satış temsilcisi olarak çalışıyor artık. Arasıra geceleri eve geldiğini, gün doğmadan da gittiğini biliyorsun. Kuşlar öyküsü daha çok gerçeküstü imkanlarla var olur. Evinde her türlü kuşu besleyen baba artık bir kuş gibi ötmeye başlar ve kanatlanıp uçmayı özler. Baba aslında gelmekte olan çağı yakalayamayan geçmişte kalmış bir anlayışı temsil eder. Onun dışında bir hayat akmakta o bu hayata karışamamaktadır. Babanın hayalleri gerçekliğin kaba yüzüyle paramparça olacaktır. Baba bu anlamda Kafka'nın baba figüründeki gibi olumsuz değil olumludur. Babanın bu modernizm karşısındaki direnişi ironik bir tutum olarak gündeme gelir. Baba oğul ilişkisi, kutsala sıklıkla gönderme, Yahudi birikimlerin öyküde değerlendirilmesi, insanın bir başka hayvana dönüşmesi gibi durumlar onu Kafka'ya yaklaştırır elbette. Ama Bruno Schulz Kafka'nın anlatma biçiminden çok farklı bir anlayışı temsil eder ve bu yanıyla da ondan ayrılır. Öykülerde geçmiş zamanın içinden yaşanmışlıklar çekip çıkarılır ve onlara hayat verilerek bu anlar kullanışlı bir tecrübeye dönüştürülür. Bellek adeta geçmişi bugüne getirerek zamanı yeniden kurar. Hayatın her anının ve her şeyinin yaşayan bir canlı olduğu, ışıklar ve karanlıklarla, sesler ve sessizliklerle, görüntülerle, çağrışım ve hatıralarla ispat edilir, her şey adeta yeniden kurulur ve okura aktarılır. Anlatıcı, bütün dikkatini insanın, olayların değişik zamandaki görünümlerine, değişimlerine, insan psikolojisine, doğanın eşsiz görünümüne, mevsimlerin değişimine, binbir çiçeğe, mekanın görünümlerine ve insandaki etkilerine odaklaşır. İyi tanımlayabilmek için Bruno Schulz'u Proust ile Kafka arasında bir yere konumlandırmak mümkün.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/bu-olum-hepimizin", "text": "Kamil Yeşil'in çevresinde gelişiyor olaylar. Yaşayan Kamil Yeşil'den ölüm yolculuğuna çıkan ve cennetten dünyaya bakan bir yazar var karşımızda. Yabancısı olduğumuz bir ürperti hiç bırakmıyor yakamızı. Ölümün soğuk nefesi üzerimizde esip durdukça ürpermeye bile vakit bulamadan bir bakmışız ki hayat denen süre sona ermiş ve apar topar sonsuz yolculuğa doğru gitmeye başlamışız bile. Ölüm vardır sözü özellikle bu günlerde derin soluk alış verişlerde hepimizin üzerinde dönüp duruyor. Ölüm vardır ama biz kendimize hiç yakıştıramayız bunu. Tahtalara vurarak, dualarla, aminlerle başımızdan savuşturmaya çalışırız kendi ölümümüzü. Vakti belli olan bir yolculuğu kendimiz için ötelediğimizi sanarak dünyaya sımsıkı sarılmaya devam ederiz. Acı Kaybımız. Bu söz ölüm için kullanılan bir vedanın dile gelen en nahif halidir. Kamil Yeşil'in Muhit Kitap tarafından yayımlanan yeni öykü kitabı Acı Kaybımız, okuyucuyu ölümle yolculuğa çıkaran ve hayat denen kısa çizgide hayat ile yaşam arasındaki dengede duran bir yerden sesleniyor. İnsan, kendisinin de yaşamak denen kaygıyı adım adım idrak ettiğini hissediyor. Yaşananlar karşısında tebessüm bile edemiyoruz. Yargı net; Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayınız diye buyuruyor Peygamber Efendimiz. Acı Kaybımız'ı okurken bir an olsun aklımızdan çıkmıyor ölüm. Zaten ne olursa olsun aklımızdan çıkmıyor ölüm. Unutuyormuş gibi yapıyoruz. Yokmuş gibi davranarak savuşturuyoruz başımızdan Azrail'i. Biz öyle sanıyoruz aslında. Nefes gibi yanı başımızda gezen bir yoldaş var aslında. Görmezden gelsek de var. Hastalık ile başlıyor kitap. Hepsi de farklı birer öykü ama bir nehir öykü ile karşı karşıya olduğumuzu hissettirecek bir kompozisyon var kitapta. Hastalık, geçen süre, ölüm, cennete gidiş, geride kalanların ahvali, ağıtlar, cennette yaşananlar... Peki bütün bunları kim yaşıyor? İşte kitabı en ürpertici konuma oturtan kesit de burada duruyor. Öykülerin kahramanı Kamil Yeşil. Öyle birinci kişili anlatım ya da hakim bakış açısı falan değil. Bildiğimiz öykücü Kamil Yeşil. Kamil Yeşil'in çevresinde gelişiyor olaylar. Yaşayan Kamil Yeşil'den ölüm yolculuğuna çıkan ve cennetten dünyaya bakan bir yazar var karşımızda. Yabancısı olduğumuz bir ürperti hiç bırakmıyor yakamızı. Acı kaybımız derken aslında kendi ömür çizgimizi de sürekli gözden geçiriyoruz. Yeşil, bunu yaparken sürekli bir özeleştirinin keskin yüzüyle karşı karşıya tutuyor kendini. Ölüm İlanı'nda bunu birçok gönderme ile ifade ediyor. İroninin uç noktalarında geziyoruz. Kendisiyle hesaplaşıyor aslında yazar. Dünyaya bir tutam söz bırakırken herkes kendi payına düşeni alacak ama Kamil Yeşil hep kendine seslenecek sonsuz bir kahır gibi. Türk Edebiyatının gelişim çizgisini değiştiren bir yazardı o. Öykü kitapları yayımlandığında yerli ve yabancı basında yankılar uyandırmıştı ve haftalarca gündemi meşgul etmişti. Büyük bir hesap olduğu kesin. Bundan kaçış da yok. Ölümü kendimizden uzak tutmaya çalıştıkça aslında her gün biraz daha yaklaşıyoruz kendi ölümümüze. Yerin üstü ile altı arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu Yaratıcı biliyor. Öleceğiz ve başka bir aleme geçeceğiz. Kitap boyunca alemler arasında gidip geliyor zihnimiz. Aklımızdan hiç çıkmayan ölüm hep yanı başımızda. Biliyoruz ama sınırlı her şey. Gerçek bir aleme dair çok şeyler bilsek de bir çizgi var, ötesine geçemiyoruz. Ne Söylerler Ne Bir Haber Verirler isimli öyküde yerin altından fani dünyaya bir temaşa sahnesine şahit oluyoruz. Mahcubiyet ile mağlubiyet arasında kalıyoruz öylece. Herkes kendi aleminde ve kendi derdinde. Ama toprağın üstündekiler bunun farkında değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cahit-zarifoglunun-siiri", "text": "Yılmaz Daşcıoğlu, Cahit Zarifoğlu okurlarına şairin şiirine giriş için bir anahtar sunuyor Kader Hep Erken Zaman Hep Geç diyerek. Bu kitaptan sonra, Zarifoğlu şiiriyle ilgili aklında soru işareti olanların bütün sis perdelerinin ortadan kalkacağı muhakkak. Çünkü bir şairin bir şaire kulak verdiğini hissediyoruz her cümlede. Kader Hep Erken Zaman Hep Geç ismiyle okuyucuya ulaştı Yılmaz Daşcıoğlu'nun Şule Yayınları arasında çıkan Cahit Zarifoğlu'nun Şiiri kitabı. Daşcıoğlu'nun doktora tezi olan bu kitap, çok titizlikle hazırlanmış ve Cahit Zarifoğlu şiirine girmek isteyenler için açık bir davet inceliğinde sunulmuş. Elbette bu çalışma da modern şiir üzerinde yapılacak başka inceleme, yorumlama çalışmaları gibi şairi kesin olarak anladığı, şiirleri artık başka türlü okunamaz denilecek şekilde tükettiği iddiasında değildir. Kendisine belirlediği yöntemin yardımıyla şairi okumak ve anlamak isteğinin mütevazı bir sonucundan ibarettir. Özellikle Zarifoğlu gibi her okumada başka özelliklerini okura gösteren şairlerin metinleri farklı okumalara açıktır ve hatta bunu zorlar. Cahit Zarifoğlu'nun Hayatı ve Sanat Anlayışı ile başlıyor kitap. Ayrıntılı biyografinin ardından şiir anlayışı bölümü başlıklar halinde ilerliyor. Zarifoğlu'nun şiir anlayışı verilirken aynı zamanda özgün yorumlarla modern şiire açılımlar da getiriliyor. Zarifoğlu şiirinin işlevi kavrandığı zaman şairle ilgili birçok sis perdesi de ortadan kalkacaktır. Şiirlerine yüklenmek istenen anlam da bu işlevle daha netlik kazanmış oluyor. Şiir kavramını kişileştiren Zarifoğlu, onun da tıpkı insan gibi 'yaratan'a doğru bir yönelme içerisinde bulunduğuna inanır. Bu bağlamda şair ve şiir ortak bir hedefin yolcusu gibidir. Kitabın ikinci bölümünde Cahit Zarifoğlu'nun Şiirlerinin Biçimsel Özellikleri ele alınmış. Şiirde biçim, sözdizimsel sapmalar, edat yinelemesi, zıt koşut yinelemesi, metin yinelemesi, söz varlığı: kelime, cümle ve dizi gibi birçok başlıkta ele alınıyor Zarifoğlu şiirinin biçimsel özellikleri. Kitabın bu bölümünde hem Daşcıoğlu'nun açıklamaları hem de Zarifoğlu'ndan verilen örnekler şairin şiirini bundan sonra yorumlarken daha isabetli tespitler yapılmasını sağlayacaktır. Zarifoğlu'nun bu ilk şiirlerinde en çok görülen sapma biçimi sözdizimsel sapmalardır. Ancak onun şiirlerindeki sözdizimsel sapmaların İkinci Yeni şairlerinin şiirlerindeki uygulamalardan çok farklı bir nitelik taşıdığını belirtmek gerekir... Bunu dedikten sonra Daşcıoğlu, Zarifoğlu'nun düşüncelerine de yer vererek konuyu somutlaştırmış oluyor. Şiirde kurulu olarak bir şeyler söylemek istediğimi sezmiyorum. Yazıyorum işte. Gözümün önüne psikolojik tablolar sergileniyor. Bu tablolar giriyor şiirime, şiirimi oluşturuyor. Üçüncü bölüm; Cahit Zarifoğlu'nun Şiirleri Üzerine Bir Anlam Araştırması. Daşcıoğlu bu bölümde Zarifoğlu'nun şiir kitaplarını tek tek ele alarak bir anlam arayışına girişiyor. Dizeler üzerinde durarak, şiirlerin geçiş özelliklerini vurgulayarak bizlere şairin şiirini adeta şerh ediyor. Bu bölüm aslında kitabın ana fikri gibi. Şairin özellikle sık sık karşı karşıya kaldığı şiirlerinin anlamsızlığı ile ilgili soru işaretlerine de net cevaplar buluyoruz bu bölümde. Birçok şiirde birden fazla karşıtlığın anlam yapısını oluşturduğu, belirgin görünen bir karşıtlığın başka bir karşıtlığın kapsamı içerisinde yer aldığı görülüyordu. İşaret Çocukları şiirlerinde biçim ve içerik bakımından önemli bir belirleyici olan şiir/şair karşıtlığı içerdiği yüksek gerilimi aslında ben/ öteki ve doğa/ kültür karşıtlığından alıyordu. Bu iki temel gerilim bütün şiirlerde bir şekilde varlığını devam ettirmekle birlikte nitelik olarak değişime de uğrar. Öte yandan bu gerilimin yerdeşlik bakımından da belirli odaklaşmalara yol açtığı görülür. Kitabın sonuç cümlesi de Zarifoğlu şiirinin Türk şiiri içerisindeki yerini belirtmesi anlamında önemli bir tespit olarak yer alıyor kitapta. Yılmaz Daşcıoğlu, Cahit Zarifoğlu okurlarına şairin şiirine giriş için bir anahtar sunuyor Kader Hep Erken Zaman Hep Geç diyerek. Bu kitaptan sonra, Zarifoğlu şiiriyle ilgili aklında soru işareti olanların bütün sis perdelerinin ortadan kalkacağı muhakkak. Çünkü bir şairin bir şaire kulak verdiğini hissediyoruz her cümlede."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/carl-gustav-simone-de-beauvoir-ve-robert-musille-bir-bulusma-ii", "text": "Hayatın içinde, kitaplarda, klinik tecrübelerimde model sayılabilecek birçok insanla karşılaştım. Dünya üzerinde gayet modern davranan fakat ruhlar dünyasında hala birer mağara adamının çocuğu olan erkekler ve kadınlarla... Öyle ki bazıları gerçekten de kılığına girdikleri şey olduklarına inanmışlardı. Gerçek doğalarını gizlemek için tasarladıkları bir maskeyle tam anlamıyla özdeşleşmişlerdi. Dünyaya samimi bir yüz göstermek sahiden önemlidir dostlarım ancak maskenin ardında olup biten o özel yaşamın yok sayıldıkça kendini daha çok dayattığına şahit oldum. Sizin düşünsel anlamda erkek ve kadın olarak yaklaştığınız meseleye, ben daha ziyade ruhsal açıdan yaklaşıyorum Madam Beauvoir. Bu yüzden onlara eril ve dişil doğanın farklı yüzleri diyorum. Yalnız bu iki doğayı birbirinden kesin sınırlarla ayırmak pek güç. Hiçbir erkek bütünüyle eril değildir, içinde onu inatçı bir gölge gibi takip eden kadınsı bir yan daha bulunur. Bunu anima ile karşılayabiliriz. Anima, erkeğin iç dünyasındaki karanlık taraftır ve canlılık, esneklik, insani nezaket o karanlıkta uyur. Kadının iç yaşantısında da durum hiç farklı değil. O da derinlerinde eril bir alana, bir animus'a sahiptir. Madam, iç dünyamıza uyum sağlayamamak, en az dış dünyadaki aptallık ve cehalet kadar ciddi sorunlar yaratan bir ihmaldir, inanın bana. Simya ilminde Güneş ve Ay yalnız göksel cisimler değildirler, onlar ruhanidirler. Güneş, bizdeki eril doğayı karşılar. Bu doğa, ne soğuk, ne gölge, ne ağırlık ne de melankoli bilir. Kısacası ışığın hafifliği vardır onda. Sizin de dediğiniz gibi, diktatörlerin, generallerin, yargıçların, memurların, yasaların, soyut ilkelerin hafifliği. Orada ağır olan gölge yani karanlık genelde eksiktir. İtibar kaygısıyla o gölgenin üstünden tam bir sükunetle atlayıp geçeriz. Gölgelerin varlığından, yalnızca münzevi saatlerimizde korkarız dostlarım. Nietzsche'yi hatırlayın. Merhamete burun kıvıran ve Çirkin Adam'a karşı savaşan Nietzsche'nin Üst-İnsan'ını. Gölgesini göremezsiniz onun. Onda itibarı azaltan bir zayıflığa asla yer yoktur. Evet, sonuçta gölgesiz bir güneş neye yarar ki? diye soruyordu Kutsal Roma İmparatoru II. Rudolf'un doktoru ve aynı zamanda bir simyacı olan Michael Maier. Gölgesiz bir güneş neye yarar ki? Tokmaksız bir çan gibi. Eski inanışlara itibar eder misiniz bilmem? Bay Musil, siz biraz da olsa ilgilenirsiniz sanıyorum. Ya da ilgili olduğunuzdan haberiniz yoktur. Eski bir inanışa göre, Güneş sağ, Ay ise sol gözümüze tekabül eder. Böyle görürüz ışığı ve gölgeyi, hafif ve ağır olanı, derinde ve yüzeyde kalanı. Yeri gelmişken Tek gözlü dev hikayesini de hatırlatacağım size dostlarım. Masalları boş yere anlatmayız. O tek gözlü dev, biziz. Çünkü ya güneşi gören gözümüzü ya da Ay'a bakan gözümüzü kör etmişizdir vaktinde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/carlik-rusyasinin-golgesinde-iki-asik", "text": "Siyasi tarihin edebiyat üzerindeki etkisi yadsınamaz. İmparatorluklar, savaşlar, soykırım ve sürgünler özellikle roman türü için zengin malzeme sunar. Bu malzeme, yazarın eseri yazma amacına göre kimi zaman hikayenin merkezinde yer alırken kimi zaman da yalnızca arka planı oluşturur. Bazı uluslar ve olaylar edebiyat için çekici birer nesne olagelmiştir. Nazi Almanya'sı, Yahudi soykırımı, Birinci Dünya Savaşı gibi olaylar sayısız kez romanlara konu oldu. Edebiyat için elverişli topraklardan biri de kuşkusuz Rusya'dır. Neredeyse bütün bir Rus edebiyatı toplumsal tarihlerinden beslenir. Çarlık Dönemi, Ekim Devrimi, Stalin ve Sovyetler Birliği ile Rus tarihi, yalnızca kendi yazarlarının değil, dünyanın başka uluslarından yazarlara da ilham verecek birçok hikayeye gebedir. Çağdaş İrlanda edebiyatının önemli isimlerinden John Boyne'un Romanovlar'ın Son Evi isimli romanı, Rus tarihine yönelmiş Avrupalı bir örnek olarak karşımızda duruyor. Roman, Rus topraklarını üç asır boyunca yönetmiş Romanov Hanedanı'nın yıkılışına giden süreci ve yıkılıştan sonraki göç hayatını iki aşık üzerinden anlatıyor. Rusya'nın Kaşin bölgesinden yoksul bir çiftçinin oğlu olan Georgi Daniiloviç Jahmenev, Rusya'yı yöneten Romanov Hanedanı'nın üyelerinden Grandük Nikolay Nikolayeviç'e yönelen suikastı önleyerek ödüllendirilir. Ödül, tahtın veliahtı küçük Aleksey'in muhafızlığına getirilmektir. Georgi, köyünden ve ailesinden alınıp Romanovlar'ın St. Petersburg'daki sarayına yerleştirilir ve görevine başlar. Kısa sürede çar ve veliaht tarafından sevilir, onların güvenini kazanır. Ancak saraya gelir gelmez çarın en küçük kızı Anastasya'ya aşık olur. Roman, gizli aşıkların tarihi dönüştürecek olaylara birinci elden tanıklığıyla ilerler. Rusya tarihine damgasını vurmuş Romanovlar'ın 1613'te başlayan hakimiyetleri 1917'ye kadar sürer. Halk, Tanrı'nın kutsadığına inandığı hanedan üyelerinin otokratik yönetimine gönülden bağlıdır. Ancak bu güçlü bağ Birinci Dünya Savaşı ile birlikte gevşemeye başlar. Savaşta cephelerde çok sayıda askerin hayatını kaybetmesi, halkın gıda ve yakacak gibi temel ihtiyaçlardan mahrum kalması, buna karşılık çarlığın şaşaalı ve zevke dayalı yaşamı -Çariçe ile Rasputin'in ilişkisi vb- çarlığa karşı giderek artan bir öfkeye neden olur. Bunlara bir de işçilerin çalışma koşullarından, köylülerin işledikleri toprak üstünde söz sahibi olamamalarından kaynaklanan şikayetler eklenince isyan kaçınılmaz hale gelir. 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri ile Çarlık Rusya'sı yıkılır. Eserin orijinal yanı, yıkılış sürecini bireyler üzerindeki etkisi bakımından ele almasıdır. Roman bu etkiyi, hem aşk gibi naif bir izlek üzerinden giderek hem de devrim sürecinde her iki tarafa da - halk ve hanedan- eşit mesafede konumlanarak başarır. Siyasi aktörlerden çok bireyin hayatına olan etkisi üzerinden yansıtılan sürece objektif bir bakışla bakmamızı sağlar. Romanov Hanedanı'nın üyeleri, Rusya'nın son çarı olan 2. Nikolas, karısı, 4 kızı, tek oğlu ve birkaç hizmetçisi, Urallar bölgesindeki Ekaterinburg kentinde 17 Temmuz 1918 tarihinde Bolşevikler tarafından kurşuna dizilir. Ancak bu olay ile ilgili spekülasyonların ardı arkası kesilmez. İddialardan biri çarın en küçük kızının olaydan kurtulup bir süre yaşadıktan sonra Neva Nehri'ne atlayarak intihar ettiği, bir diğeri de Avrupa'ya kaçıp izini kaybettirdiği yönündedir. John Boyne da belki bu ikinci iddia üzerinden kurmaca bir metin kaleme almaya karar verir. Romanda Anastasya ile Georgi Paris'ten Londra'ya sürüklenen bir göç hayatı yaşarlar. Gittikleri şehirler de güllük gülistanlık değildir hani. Çift, 1981'den geriye doğru giden hikayede yirminci yüzyılın Avrupa'sının geçtiği eşiklere bir bir tanık olur. İki dünya savaşı arasındaki gerginlik, yoksulluk, yabancılara dışlayıcı bakış travmalarla dolu yaşamlarını iyice güçleştirir. Tek tutunacak dalları birbirleridir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cemal-sureyanin-nefesi", "text": "Şairin hayatı şiire dahildir sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz. Hal böyleyken hakkında anekdot, hikaye hatta bir tür modern söylenceler yaratılan Cemal Süreya, İkinci Yeni şiiri içinde elbette en geniş okur kitlesine sahip şairlerden biri haline geldi. Onun şiirinin kederli yanı da muzip tarafları da ironik atmosferi de fena halde yaşanmışlık içerir. Edebiyat ilgisi nispeten zayıf sayılabilecek bir okur türünü dahi kendisine çekebilecek ve entelektüel yetkinliği su götürmez yazarları da şiirinden istifade ettirebilecek bu geniş anlam yelpazesine ulaşan büyük bir şairin hayatı her türden ilgiyi hak ediyor. Feyza Perinçek ve Nursel Duruel'in ünlü Cemal Süreya biyografisinden sonra geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları şairin kız kardeşi Perihan Bakır'ın Size Nefesimi Bırakıyorum adı ile şairin hayatına dair mühim tanıklıkları içeren bir eser yayınladı. Perihan Bakır'ın dilinden abisinin hayatını okudukça ilk kapıldığınız izlenim kesinlikle şu olacaktır; Evet, şiirlerindeki Cemal Süreya tam olarak bu adam. O şiirlerin kanımıza neden ve nasıl bu kadar hızlı karıştığını bir kez daha anlıyoruz. Birçok şiirini- belki sizin için anlam arafında kalan bazı mısraları- bu kitabı okuduktan sonra bir yerden alıp başka bir yere koyabiliyorsunuz. Annesizliği, sürgünü, fakirliği, yalnızlığı, merhameti... Cemal Süreya'nın şiir dünyasını meydana getiren duygunun kaynağına inebilmek kesinlikle müthiş bir okur deneyimi. Cemal Süreya TRT'de katıldığı bir programda 1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bugündür huzurum yoktur. Biyografim bu kadar. Diyerek kendini anlatır. Bunu ilk izlediğimde şaşırmıştım. Geriye dönüp baktığımda bu sözlerin aslında kardeşi Perihan Bakır'ın Cemal Süreya'yı anlattığı Size Nefesimi Bırakıyorum kitabını da özetlediğini fark ettim. Seber kardeşlerin yani; Cemal, Perihan ve Ayten'in doğumlarından hatta daha geriden aile köklerinden başlayarak anlatılan yaşam öykülerini, Süreya'nın hayatının en yakın tanıklarından kardeşi Perihan'ın samimi ve sade anlatımı ile okuyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cennet-cehennem-ve-araf", "text": "The Platform salt insan doğası, ayrımcılık ya da toplumsal eşitsizlik referanslarıyla izlenebilecek iyi bir film. Ne var ki, ona bu açıdan yaklaşan pek çok izleyicinin filmin finalini başarısız bulduğu bir gerçek. Dahası bu yaklaşım tüm anlatının, deyim yerindeyse kör göze parmak misali bariz bir alegorinin lüzumsuz uzatılması şeklinde değerlendirilmesini de beraberinde getiriyor. Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali İzleyici Ödülü'nü alan The Platform, kısa sürede Netflix'in en çok izlenenler listesinde kendisine yer edinmeyi başardı. Senaristliğini David Desola, yönetmenliğini ise Galder Gaztelu-Urrutia'nın üstlendiği film, uzun süre zihinlerdeki tazeliğini koruyacak gibi. The Platform pek çok açıdan 2001 yapımı Das Experiment ve 1997 yapımı Cube'ün karışımı gibi görünse de kurgusunu inşa ettiği imge ve sembollerle belirgin şekilde bu ikiliden ayrışıyor. Pek çokları için sert bir toplumsal sınıf eleştirisi olarak görülen film kimileri içinse güçlü teolojik göndermeleri ve iyi hesaplanmış alegorileriyle post-modern bir İsa anlatısı. Kuşkusuz The Platform salt insan doğası, ayrımcılık ya da toplumsal eşitsizlik referanslarıyla izlenebilecek iyi bir film. Ne var ki, ona bu açıdan yaklaşan pek çok izleyicinin filmin finalini başarısız bulduğu bir gerçek. Dahası bu yaklaşım tüm anlatının, deyim yerindeyse kör göze parmak misali bariz bir alegorinin lüzumsuz uzatılması şeklinde değerlendirilmesini de beraberinde getiriyor. Öte yandan film boyunca karşılaştığımız karakterlerin ve tanıklık ettiğimiz olayların İncil kökenli bir İsa anlatısı olarak okunması, Mecdelli Meryem'den Yahuda'ya, Eski Ahit göndermelerinden İncil'in mesajına tüm taşların yerli yerine oturmasını mümkün kılar. Goreng'in Delik boyunca her adımında aslında İsa'nın serüvenini takip edebiliriz. Şüphesiz yarattığı bu müphemlik ve farklı perspektifler teklif edebilmesi filmin en sağlam yanları. Bunun ötesinde The Platform, güçlü atmosferi, iyi planlanmış sinematografisi ve çok katmanlı yapısıyla yönetmeni Galder Gaztelu-Urrutia için başarı hanesine yazılabilecek bir film. Bu yıl Yeni Zelanda'da düzenlenmesi planlanan 78. Hugo Ödülleri de koronavirüs salgınından etkilendi. Ne var ki, ConZealand'ın töreni çevrimiçi olarak planlamasının ardından bu yılın aday listesinin açıklanmasıyla en son 2. Dünya Savaşı yıllarında ara verilen gelenek bozulmamış oldu. . Distopya dendiğinde ilk akla gelen eserlerden olan Aldous Huxley imzalı Cesur Yeni Dünya'nın merakla beklenen dizi uyarlamasından ilk fragman geldi. Tüm zamanların en çok okunan distopyalarından olan Cesur Yeni Dünya, uzak gelecekte uyuşturucularla körleştirilmiş ve sınıflara ayrılmış bir toplumu resmediyor. NBC'nin yeni stream platformu Peacock'da yayınlanacak dizinin senaristliğini David Wiener ve Grant Morrison üstleniyor. 2020 itibariyle yayına başlayacak Peacock'a ülkemizden erişmemiz için ise bir süre daha beklememiz gerekecek. . Ödüllü manga One-Punch Man bu defa film oluyor. İkonik süper kahraman One-Punch Man, manga tutkunlarınca çok sevildikten sonra şimdiye kadar 2 sezon yayınlanan anime uyarlaması sayesinde geniş kitlelere ulaşmıştı. Geçtiğimiz günlerde gelen haberlere göre Venom filminden tanıdığımız Jeff Pinkner ve Scott Rosenberg eserin sinema uyarlaması üzerine çalışmaya başladı bile. Tüm düşmanlarını tek yumrukta yere seren Saitama'nın beyaz perdede rakiplerini kolayca alt edip edemeyeceğini bekleyip göreceğiz. Hiç kuşku yok ki ironi ustası Kurt Vonnegut sivri dili ve keskin zekası geçtiğimiz yüzyılın en sıra dışı yazarlarından biriydi. Okurları Mezbaha No:5 başta olmak üzere onun eserlerinde 2. Dünya Savaşı'nın insanı hiçleştirici etkileri sürebilir. Yazar Otomatik Piyano'da farazi bir 3. Dünya Savaşı'nın ardından makinelerin insanların işlerini elinden alarak onları değersiz posalara dönüştürdüğü bir distopya resmediyor. Tolkien hakkında sayısız inceleme ve değerlendirme kaleme alınmıştır. Ancak bunların çoğu onun eserini merkeze alır ki bunda eleştirilecek bir şey yok. Öte yandan bir yazar olarak Tolkien'i besleyen kaynaklardan çoğumuz habersiziz. Owen Barfied, yakın bir dostu olarak Tolkien'i etkilediği bilinen önemli bir düşünür. Öyle ki Tolkien bir mektubunda: Hobbit'te dilbilimsel açıdan ileri sürdüğüm tek şey dil felsefesine atıfta bulunmak için geliştirdiğim garip, mitolojik metottur. Onu da Barfield'ı okumayanlar fark edemez. diyecek kadar önemser dostunu. Barfield'ın eserleri mitopya anlatılarının öncüsü Tolkien'i anlamak için eşsiz birer fırsat. Margaret Weis ve Tracy Hickman imzalı Ejderha Mızrağı eski usul diyar fantazyalarının tartışmasız en iyi örneklerinden biri. Kurgu dinamikleri açısından türün öncüsü Yüzüklerin Efendisi'nden güçlü esinlenmeler barındırsa da kendine has bir lezzet vadettiği kesin. Gedikli fantastik kurgu severlerin yakından tanıdığı seri, bir nevi açık dünya yapısında olduğu için kanona sadık kalınarak yazılmış 200'e yakın kitap mevcut. Dolayısıyla her zaman henüz dinlemediğiniz bir Ejderha Mızrağı hikayesiyle karşılaşmanız mümkün. Elbette bunların çoğu dilimize çevrilmedi. Yine de çevrimiçi sahafları taramayı göze alanları en azından 1 düzine Ejderha Mızrağı kitabı bekliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cervantesten-flauberte-dunyanin-en-buyuk-10-romancisi-kim", "text": "Sözünü ettiğim kitap, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar adını taşıyor. 1960'ta basılan kitabın müellifi, Mustafa Baydar. Elli edebiyatçıyla çeşitli mülakatlar yapan Baydar'ın konuştuğu yazarlar arasında bugün çoktan unutulmuş isimler de var, Halide Edip Adıvar, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi devler de. Kemal Tahir mülakatıysa tazeliği ve özgünlüğüyle nefes kesiyor. O yüzden bu yazıda hem mülakattan birkaç alıntı yapmak hem de üstadın cevap aradığı o büyük soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Ama durun, en başından başlayalım... Kemal Tahir ilkin Maksim Gorki'nin Batı dünyasında edebiyat çok da sanatçı yok sözünü -bir tarih ilavesiyle- aktarıyor: 1910'dan bu yana, dünyada roman çok da romancı yok... Ardından kendi Top 10'unu, yani büyük romancılarını sıralıyor. Aşağıda okuyacaksınız, 1547'de doğan Cervantes'le başlıyor listesi ve 1910'da ölen Tolstoy'la son buluyor. Ne Zola'ya yer var bu listede, ne de Dickens, Gide, Proust, Steinbeck, Faulkner, hatta büyük Gorkiye... Üstadın gözünde hiçbiri bu on kişilik listeye girecek kalibrede değil. Kemal Tahir 1910 sonrasında yazmış modernist edebiyatçıları da, daha sonra gelen öncü postmodernleri de listesine almamış. Yani ne Joyce var, ne de Woolf. Bir Türk romancı ise hiç yok. Cervantes, Don Quijote, Defoe, Robinson Crusoe, Prevost, Manon Lescaut, Laclos, Tehlikeli İlişkiler, Stendhal, Kırmızı ve Siyah, Balzac, Eugenie Grandet, Gogol, Palto Dostoyevski, Ecinniler, Flaubert, Madame Bovary, Tolstoy, Anna Karenina. Kemal Tahir'in mülakatını okurken, Benim on birinci romancım kim olurdu? sorusunu elbette kendime sordum. Gerçi benim Top 10'um da zaten Kemal Tahir'in listesiyle tam olarak uyuşmuyordu. Cervantes, Laclos, Gogol, Dostoyevski, Flaubert, Tolstoy, tamamdı ama söz gelişi Abbe Prevost'u ve farkındayım, olacak iş değil ama Stendhal'i hiç okumamıştım, Balzac da minör denebilecek birkaç romanı hariç, benim yazarlarımdan olmamıştı. Diğer yandan daha ilk satırlarını okurken vurulduğum Moby Dick'in yazarı Herman Melville'in ve Büyülü Dağ'ın yazarı Thomas Mann'ın Top 10'umda olmaması kabul edilemezdi. Tom Jones'un yazarı Henry Fielding'i, Tristram Shandy'nin yazarı Laurence Sterne'ü ne kadar sevdiğim malumdu. Hemingway ve Faulkner'sa aşık olduğum yazarlardandı ve benim listemde biri Silahlara Veda'sıyla, diğeriyse Ses ve Öfke'siyle mutlaka olmalıydı. Başka? Charlotte ve Emily Bronte'ler, Lewis Carroll, Charles Dickens, Henry James, James Joyce, Marcel Proust, Vladimir Nabokov, J. D. Salinger, kesinlikle Joseph Conrad, Albert Camus, offff, uzayıp gidiyordu benim listem. Üstelik daha ucuz zevklerimden, yani Amerikalıların deyişiyle guilty pleasurelarımdan bahsetmedim bile. O yüzden listemi uzatmayıp çok sevdiğim yazarların birincisini anlatacağım. Kendisi Kemal Tahir'in listesindeki son büyük yazar aynı zamanda. Lev Tolstoy'dan söz ediyorum. Tolstoy'un rakipsiz bir hayal gücü vardı, üstelik onun hayal gücü cinlere, perilere, ejderhalara ihtiyaç duymuyor, hayatın en gündelik hallerini kağıda dökerken bile parlıyordu. Yarattığı evren hayret verici bir şekilde geniş, karakterleri şaşırtıcı düzeyde biricikti. En sevilmeyecek, daha mühimi bizzat kendisinin en sevmeyeceği karakterlerini bile anlama, anlatma hatta Anna Karenina örneğinde olduğu gibi sevdirme ve sevme kabiliyeti büyüktü. Savaş ve Barış'ın Nataşa Rostova'sı, Prens Andrey'i ya da Piyer Bezuhov'u gibi birçok karakteri, sayfalar ilerledikçe olumlu ya da olumsuz ama mutlaka ikna edici bir şekilde değişiyor, gelişiyor, yaşlanıyordu. Mekanları, atmosferleri olağanüstü bir canlılıkla tasvir ediyor, bütün bu her şeye hakim olma çabası esnasında da okuru ihmal etmeyerek onun da kendi fikirlerini geliştirmesine, kendi sonuçlarına varmasına izin veriyordu. Yüzlerce sayfalık devasa romanlarının tek bir sayfası bile sıkıcı değildi. Bütün bunları Tolstoy'un yazarlıktaki teknik becerisine bağlayabilirsiniz, kısmen de haklı olursunuz. Gelin görün ki, İnsan Neyle Yaşar tarzındaki mesellerinde şahit olduğumuz bir şey var ki Tolstoy'u Tolstoy yapan şey, bence esasında bu: Kendisi yukarıda saydığım özelliklerine ek olarak, başka türlü hissetme ve bunu dile getirme cesaretine sahip bir edebiyatçıydı. Açıkçası işin bu kısmını unutmak, manzarayı eksik anlatmak anlamına gelir. Öteki uçta yer alan Joyce'u ise anlatmak için bana sayfalar yetmez. O yüzden onda ve Tolstoy dahil sevdiğim bütün büyük yazarlarda var olduğunu yenilerde fark ettiğim bir özelliğe yer vermekle yetineceğim. Kelimeleri alışılmadık şekillerde kullanan, dilde haylaz bir çocuğun misketlerle oynayışındaki kendiliğindenlikle icatlar yapan, mizah duygusunu her daim diri tutan Joyce'un yazdıklarını ben aynı zamanda ülkesi İrlanda'ya ve elbette İrlandalılara bir armağan olarak görüyorum. Joyce'un romanlarını ve öykülerini okurken Dublin, gecesi ve gündüzüyle, geniş caddeleri ve kuytu mekanlarıyla, tarihi ve geleneğiyle canlanıyor, kağıt üzerinde de yaşayan bir yere dönüşüyor benim için. Dublinlileri neredeyse tek tek görüyorum. Gençken söyleseler itiraz ederdim ama büyük edebiyatın aidiyet duygusundan yoksun, ayağı başka kafası başka yerlerde dolanan bir örneğini kendi adıma ben bilmiyorum. Ben romancı olarak yaşıyor, insanlara, olaylara romancı gözüyle bakıyorum. Aklımda, notlarımda birçok roman konusu bir arada, karmakarışık halde bulunuyor. Yavaş yavaş olgunlaşıyor bunlar. İçlerinden biri, çoğu zaman dış etkiler altında, ağır ağır ötekilerin önüne geçiyor. Bu ilk hazırlığa 'romanın maddi temeli' diyorum. Bunun, romanın esas alanına ayak atabilmesi için kendi kanunlarıyla canlanması lazım. Bu canlanışı, Mikelanj'ın 'İnsanın Yaradılışı' tablosuna benzetiyorum. Romanın kişisi de bir duygu esintisiyle aniden canlanıyor, gidip gelmeye, öfkelenip sevinmeye, insanı yücelten ya da aşağılaştıran şeyler düşünmeye başlıyor. İşte bu an, romanın duygu üst yapısının maddi temelin üzerinde yaşamaya başlaması demektir. Bu yaşayış, o güne kadar dünyada örneği hiç bulunmayan yepyeni, yüzde yüz orijinal bir yaşayıştır. Kendisiyle beraber kendi kanunlarını da getirmiştir. Romancının bundan sonraki işi, bu yeni yaşayışı, romancılık zanaatıyla düzenleyip yürütmektir. O zamana kadar dünyada benzeri bulunmayan bir kişiyi kendi özel kanunları içinde yaşatmaya başlarken, bence en usta romancı bile, aslında çıraktır. Ustalığı bu çıraklık süresini kısaltmaya yarar. Bu sebeple başlangıç her zaman zordur; usandırıcı ve yıprandırıcıdır. Romancı, burada, bilgisini, romancılık gücünü, kısacası nesi var, nesi yoksa her şeyini ortaya atar. İlk müsveddeler bu hava içinde yürür. Yazma gidişinin romana kattığı ayrı bir canlılık, 'teferruat' vardır. Romana önceden düşünülüp bulunması imkansız zenginlikler verir bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/chicago-nun-kutuphaneleri", "text": "Amerika'daki şehir yapılarını incelediğimizde karşımıza hemen her bölgeye yapılan şehir kütüphanelerinin şehirleri bir metro haritası gibi sardığını görürüz. Nerede oturursanız oturun, evinizin hemen yakınlarında bir kütüphane mevcut ve sizin kütüphaneyle iletişim içinde olmanız neredeyse zaruri bir durum. Öyle ki, bir bölgeye taşınır taşınmaz ilk yapılan işlerden biri şehir kütüphanesine kaydolmak. Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur. Eski çağlardan itibaren sadece bilgiye sahip olma ve bilgi kaynaklarını depolama yerleri olarak kullanılmış, günümüzde ise teknolojik gelişim ve erişim yoluyla bilgiyi sunma, bilgiden bilgi üretme ve araştırma yapmak suretiyle insanlığın hafızasını da beslediği mekanlar haline gelmişlerdir. Bir ülkenin kütüphaneleri ile içinde bulunan kitapların çokluğu ile okuma oranının yüksekliği, kültür zenginliğinin en büyük göstergesi olduğu söylenebilir. Bu yazımda yaklaşık 1 yıldır bulunduğum Chicago şehri özelinde Amerika'da kütüphane kültürünün toplumda nasıl yer edindiğine dair gözlemlerimi aktaracağım. Amerika'daki şehir yapılarını incelediğimizde karşımıza hemen her bölgeye yapılan şehir kütüphanelerinin şehirleri bir metro haritası gibi sardığını görürüz. Örneğin yandaki görselde Chicago'da bulunan kütüphanelerin isimlerinden yapılmış bir haritayı görüyoruz. Bu haritayı Chicagolulara sevdirmek ve zihinlerine kaydetmek için tişörtlerini de hemen her yerde bulunduruyorlar. Haritada gördüğünüz üzere, lokasyon nerede oturursanız oturun, evinizin hemen yakınlarında bir kütüphane mevcut ve sizin kütüphaneyle iletişim içinde olmanız neredeyse zaruri bir durum. Şöyle ki, bir bölgeye taşınır taşınmaz ilk yapılan işlerden biri şehir kütüphanesine kaydolmak. Nasıl bizde ikamet ilmuhabiri alınıyorsa, burada da ilk iş ehliyetin üzerindeki adresi değiştirmek ve kütüphanenin yolunu tutmak. Eğer kütüphaneye kaydolunmazsa, kısa bir zaman sonra komşularınızın bakışlarından rahatsız olabilirsiniz! Çocuklarınız varsa zaten okul sizi mecburen kaydediyor hem okul kütüphanesine hem de en yakın şehir kütüphanesine. Mimarisiyle, estetiğiyle, okuma ve çalışma odalarıyla, çocuk ve gençlerin okuduğu ve araştırdığı bölümlerle, çalışanlarıyla kütüphaneler, canlı, yaşayan ve sürekli gelinip gidilen yerler. Yeter ki okumak ya da öğrenmek isteyin, en yeni kitaplardan DVD, CD'lere ve belgesellere varıncaya kadar burada bulmanız mümkün. Kütüphaneler, hizmetleriyle bir nevi okul hizmeti görüyor ve toplumun aydınlanması, bilgi ve refah seviyesinin arttırılması için çalışıyor. a) Okumayı öğrenme sınıfları: Özellikle göçmenler için düşünülmüş okuma yazmada zorluk çekenler, gönüllü öğretmenler veya kütüphane personelinin yardımıyla küçük sınıflarda verilen derslerde okuma ve yazmayı öğreniyorlar. b) Lise terk öğrencileri: Liseyi dışardan bitirmek için açılan sınava hazırlama kursları ve aynı zamanda üniversiteye yerleşmek isteyen öğrenciler için yapılan sınav çalışmalarından oluşmakta. c) İngilizce dersleri: Özellikle göçmenler için programlanan bu derslerde hangi seviyede olursanız olun İngilizcenizi geliştirebiliyorsunuz. Hatta seviye atladığınızda sertifika alabiliyorsunuz. Varacağınız en üst basamak native derecesinde İngilizceye sahip olmak. d) Aile eğitim programları: Ailelerin çocuklarıyla birlikte katıldığı bu programlarda, hem komşuluk ilişkilerinin arttırılması hem de ailelerin çocuklarıyla birlikte okuma programları düzenlemesi amaç edinilmiş. e) Genç eğitim programları: Gençlerin eğitimlerini bir adım öteye taşımak için yapılan bu aktivitelerle gençler karşılaştıkları problemleri kütüphane aracılığıyla aşmaya çalışıyor. Gençlerin kütüphane ile bağının güçlendirilmesi için okul ve okul dışı yardım sağlanıyor. f) Sağlık eğitim programı: Bu derslerle en temel seviyede sağlık bilgisi veriliyor. Deprem gibi felaketlerde ilkyardım konuları anlatılıyor. g) Karşılıklı konuşma dersleri: Sosyal bir aktivite olarak gelenler birbirleriyle tanıştırılıyor. h) Her seviyeye yönelik bilgisayar öğretme sınıfları: Bilgisayar bilgisinin ve kullanma becerisinin arttırıldığı dersler düzenleniyor. 2- Yaşlılar için hizmet ve programlar: Bu bölümde yaşlı insanların sağlıklı kalabilmeleri için egzersiz ve rahatlama teknikleri, besinlerin faydalarını anlatan sınıflar oluşturuluyor. Özellikle duyma, görme problemleri olanlar için gerekli malzemeler temin ediliyor, kitap ve CD'leri kullanma konusunda eğer talep ederlerse sesli kitap okuma gibi hizmetler veriliyor. 3- Çocuk bölümü: Kütüphanelerde en çok aktivite yapılan bölümlerin başında bulunuyor. Her kütüphanede mutlaka bir çocuk bölümü var. Haftalık masal okuma etkinliklerinden hediye çekilişlerine, her türlü oyuncak ve el hamurlarına varıncaya kadar çocukların kütüphane ile bağının sürekli arttırılması amaçlanmış. Zaman zaman sanki bir çocuk yuvası şenliğini andıran bu bölümlerde çocukların aktif öğrenmesi ve keşfetmesi sağlanıyor. Tüm bunların yanında kütüphanelerde sık sık okuma kampları yapılıyor, göçmenler için hizmetler ve iş bulmanıza yarayan bilgi merkezleri bulunuyor. Kültürel programlardan müzelere ücretsiz bilet sunulmasına, konserlerden halk sanatları gösterilerine, sesli kitap hizmetlerinden haber bülteni broşürlerine ve gezilere varıncaya kadar kütüphaneler, toplumun nabzını ölçen merkezler adeta. Arjantinli yazar Carlos Maria Dominguez, Günümüzün gerçek üniversiteleri, zengin kütüphanelerdir der. İşte Amerika, tüm şehirlerini adeta bölümlendirerek bunu yapmaya çalışmış. Çünkü kütüphanede tam bir gezgin olur, özgürce dolaşırsınız. Ardından da hayal kurma gelir. Günümüzde hayal edip üretebiliyorsanız, her zaman bir adım öndesiniz demektir. Bugün koskoca Türkiye'de yaklaşık 50 çocuk kütüphanesi var. Yine, halk kütüphanesi sayısı da çok az: 1137. Oysa çok çeşitli kitaplara, kaynaklara ulaşabilmeye, internet erişiminin olduğu sosyal mekanlara çok ihtiyacımız var. Bu rakamlar 81 milyonluk bir nüfusa göre çok çok az. Ne zaman içinde gezgin çocukların özgür bir birey olarak bilgiyle alışveriş yaptıkları kütüphanelerimiz çoğalır, işte o zaman geleceğe dair hayallerimize ve hedeflerimize de ülkece çok daha yakınlaşırız. Bugün Zeytinburnu Belediyesi'nin 7/24 açık kütüphaneleri, yine Üsküdar Belediyesi'nin açtığı 7/24 açık Nevmekan'lar bu yüzden çok kıymetli. Son olarak değerli anne ve babalar, okuma kültürü bebeklikte başlayan bir olgu. Eğer çocuklarımıza (0-5 yaş) yüksek sesle kitap okumaz isek, onları masal ve hikaye anlatarak büyütmezsek, Dede Korkut'la, Nasrettin Hoca ile ve diğer kadim yazarlarımızla tanıştırmazsak, kütüphane ve kitap ile tanışmayı yeterince yaygınlaştıramazsak; dünyayı geriden takip etmeyi kabullenmişiz demektir. Geleneğini bilen ve geleceği okuyan çocuklar, yarın Türkiye'yi çok daha yükseklere taşıyacaklardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cocuklar-icin-felsefe-yapmak", "text": "Çocuklar için yazılan ya da daha doğrusu bir büyük eşliğinde çocuklara felsefeyi anlatmayı gaye edinen kitapların sayısında hızlı bir artış var. Elbette yetişkinler için felsefe yapmak işin kolay tarafı ama kişiliğin oluştuğu bir çağdaki çocuklara felsefeyi anlatmak esaslı bir mesele. Fakat işin kolay tarafı çocukların zihinlerinin özgür düşünmeye açık olduğu bu dönemde sunulan felsefe metinleri eğer onların algılayacağı bir seviyede sunulursa eğlenceli bulmaları ve anlamaları sorun teşkil etmeyecektir. Çocuklar için daha çok tercüme eserlerle ülkemize giriş yapan pek çok eser var. Bu eserlere rağbet gösterenlerin başında da eğitimciler geliyor. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de eğitim ve öğretimle ilgili köklü çözüm arayışları tartışılıp konuşulurken felsefe kitaplarının bu anlamda bir can simidi olduğu aşikar. Çocukları ezberci eğitimden kurtarıp düşünen ve üreten bireyler olarak yetiştirme çabaları her ülkenin ortak arzusu. Çocuk felsefesi tabirinin kullanıldığı 1953 yılından bu yana bu alandaki çalışmalar son yıllarda zirve yaptı denebilir. Büyüklerin çocuklar hakkında yaptığı felsefe, çocuklar için yapılan felsefe, çocukluk felsefesi ve çocukça felsefe ile çocuklarla felsefe yapmak kavramları eşliğinde ilerleyen bu alan birçok sistematik metodları da devreye sokuyor elbette. Dünyanın birçok ülkesinde bu alanda modeller geliştirilerek sistematik uygulama denemelerinin yapıldığı ve bu sayede çocukların düşünsel ve duygusal zekalarının geliştiğine dair başarılı sonuçların alındığını biliyoruz. Felsefeyi bir edebiyat disiplini içinde çocuğa sunmak noktasındaki çabalar da bir hayli fazla. Ülkemizde çocuklar için yayınlanan felsefe kitaplarında sayıca büyük artış var elbette ancak bu çeviri kitapların bazı sorunları da yedeğine alarak yayınlandığını belirtelim. Bu kitaplarda çocuğun anlaması için verilen örneklemeler pek çok yerde bizim kültür ve medeniyet kodlarımızın dışında bir içerik barındırmakta. Kendi kültürel değerlerimizle hiç uyuşmayan birçok sakıncalı sayılabilecek örneklerin hiçbir editoryal süzgeçten geçmeden basılmasının doğuracağı tehlikeleri de göz ardı etmemek lazım. Yani kız-erkek ilişkilerinden alkol tüketiminin normalliğine kadar birçok unsurun çocuğun algısında yaratacağı tahribatı da görmek icap ediyor. Yani konu felsefe de olsa kültürel norm ve bakış açılarının her toplum için aynı olmayacağı gerçeği ıskalanmamalı. Bu alanda çıkan belli başlı birkaç kitap serisinin adını da vermek isterim. Günışığı Kitaplığı'nın çıkardığı Çıtır Çıtır Felsefe dizisi, Tudem Yayınları'ndan çıkan Filozof Çocuk serisi, Mandolin Yayınları'nın Felsefe Dedektifi serisi, Doğan Egmont'un Bal Gibi Felsefe serisi, ODTÜ Geliştirme Yayınları'nın Pikolo İle Felsefe Öğreniyorum serisi, Redhouse Kidz Yayınları'nın Çocuklar İçin Felsefe serisi, Kırmızı Kedi Yayınları'nın Bilgelik Okulu serisi ve Uğurböceği Yayınlarının çıkardığı Çaylak Filozof serileri bu anlamda çocuklara felsefenin ne olduğunu gösteren ve öğreten belli başlı kitaplardan. Tabii bunlara bir de Paraşüt Kitap'tan çıkan Felsefe Makinesi de ilave etmek lazım. Çocukların sorgulama ve eleştirel düşünme becerilerini geliştiren bu kitapların çoğu şimdilik eğitimci ve ebeveyneler için birer rehber niteliğinde. Bizzat çocuğun okuyacağı ve algılayabileceği nitelikte kitap sayısı az. Burada da iş sanırım edebiyatçılara düşüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cocuklari-sevincten-dort-kose-edecek-klasikler", "text": "Çiçeği burnunda yeni çocuk kitapları yayınlamaya başlayan Turkuvaz Çocuk, klasik olmuş dört kitabı çocuk okurlarıyla buluşturdu. Ülkemizde defalarca baskısı yapılan bu kitapları diğer baskılarından ayıran özelliği hem boyutu hem de çizimleriyle bir açılım sağlamış olması. Gizem, macera, bilinmezlik, mizah, bilim kurgu... Bir çocuğun kitaba olan ilgisini artıran ve onu kitap bitene kadar okumaya iten anahtar sözcükler bunlar. Klasik olmuş birçok çocuk kitabında yer alan ve günümüz çocuklarını da çeken bu temel duygular, bu kitapların bütün dünyadan okur bulmasına ve her ülkede hala basılıyor olmasına zemin teşkil ediyor. Çiçeği burnunda yeni çocuk kitapları yayınlamaya başlayan Turkuvaz Çocuk, klasik olmuş dört kitabı birden çocuk okurlarına sunarak bu kervana katıldı. Bu dört kitap elbette herkesin bildiği, okuduğu ya da bir şekilde haberdar olduğu kitaplar. Ancak ülkemizde defalarca baskısı yapan kitapları diğer yayınevlerinin baskısından ayıran özelliği hem boyutu hem de çizimleriyle bir açılım sağlamış olması. Büyük boy olarak basılan bu dört klasik kitap, Francesca Rossi'nin kitaba ruh ve renk katan çizimleri, okuma iştahını yeniden kabartmayı başarıyor. Bir yazıda dört kitabı birden anlatmak ve tahlil etmek elbette ki zor bir iş. Bu yüzden bu dört kitabın genel çerçevesini çizmekle ve yayınevinin özenine dikkat çekmekle iktifa edeyim. Jules Verne'in Denizler Altında 20.000 Fersah ve Seksen Günde Devri Alem isimli iki kitabı şık bir baskıyla ve iyi bir çeviriyle sunulmuş. Denizler Altında 20.000 Fersah, Verne'in 1870 yılında yayımladığı bir roman. Roman, 1868'de Nautilus adlı denizaltı ile seyahat eden Kaptan Nemo ve denizaltıya misafir olan bilim adamı Pierre Aronnax'ın Kızıldeniz, Akdeniz, kayıp Atlantis kıtası, Güney Kutbu'nu içeren seyahatleri ve maceralarını ele alıyor. 1907, 1916 ve 1954'te filme de çekilen bu eser, Turkuvaz Çocuk'tan Giada Francia'nın uyarlaması ve Sema Savaş'ın başarılı çevirisiyle büyük boy olarak basılmış. Bilimkurgu türündeki bu klasik eser büyük boy illüstrasyonlarıyla sıkıcı bir roman kurgusundan sıyrılarak çocuğun ilgisini çekebilecek bir formata büründürülmüş. Verne'in 1872'de yazdığı bir macera romanı olan ve dünyada okuma rekoru kıran Seksen Günde Devri Alem kitabı da yine aynı formatla yüz elli yıl sonra bile çocukların hayal güçlerine seslenecek güçte. . Ben çocuk olsam bu dört kitabın içindeki maceraları ve bilmediğim dünyaları keşfetmeyi çok severdim. Yüzyıl öncesinden bugüne seslenen bu yazarların anlattıkları dikkatimi çekerdi. . Kitabın resimlerini herhalde saatlerce incelerdim. Büyük boy çizimlerin içinde kaybolur, kitabın okunmasına sunduğu kolaylık ve kattığı güzellik için kitabın çizerine de teşekkür ederdim. Yine büyük formatta ve aynı çizerin illüstrasyonlarıyla süslenen Jonathan Swift'in 1726 yılında tamamladığı tek romanı olan Guliver'in Gezileri, Lemuel Gulliver adındaki doktorun seyahatlerinde geçirdiği deniz kazalarından kurtularak sığındığı kara parçalarında karşısına çıkan, birbirinden ve kendi ülkesi olan İngiltere'den son derece farklı zaman ve mekan ölçülerine sahip ülkelerde başından geçen olağanüstü öyküleri anlatıyor. Aslında siyasal bir hiciv niteliği taşıyan eserin çocuk edebiyatına kazandırılması Glasgow'daki bir kitabevi tarafından sadeleştirilip resimlerle süslenmesine dayanıyor. Dört ayrı yolculuğun anlatıldığı dört bölümden oluşan kitapta yazar, okuyucuyu benimsediği ölçülerin, değerlerin, yasaların ve yönetim sistemlerinin genel-geçerliğini sorgulamaya davet ediyor. Eğlenceli bu kitabı çocukların seveceğinden kuşku yok. İskoçyalı yazar Robert Louis Stevenson'un çocuk klasikleri arasına giren macera türündeki Define Adası, Turkuvaz Çocuk'un aynı seriden yayınladığı dördüncü kitap. Bir yıl kadar bir dergide yayınlanan ve ardından 1882 yılından kitap olarak basılan bu eser, sunduğu atmosfer ve karakterleriyle ve tabii ki anlattığı define avıyla gençler kadar çocukları da kendisine çekmeyi başarmıştır. Bugün bildiğimiz manadaki popüler korsan imgesinin biçimlenmesinde de bu kitabın rolünün büyük olduğunu söylememiz gerek. Korsan denildiğinde gözümüzün önünde canlanan define haritalarını, tropikal adaları, omzunda papağanıyla tek bacaklı, tek gözü bandajlı denizci imgesini bu kitaba borçluyuz. Sonuç olarak yayınevi büyük boy ve güzel illüstrasyonlarla bezeyip iyi bir baskıyla çocuk okurlarına sunduğu her biri 96'şar sayfadan oluşan bu dört klasik kitapla övgüyü hak ediyor. Haliyle bu kitapların çocuklardan kurtulma şansı yok. Size düşen sadece bu kitapları alıp çocuklarınıza hediye etmek olacak. Gerisi onların hayal güçlerine kalmış. . Sanırım bu kitabı çok severdim ve Ay'la ilgili hayaller kurardım. Anne ve babamın da bana böyle sorular sormasını isterdim. Hikayenin sade metnini ve çizimlerini çok severdim. Sadece Ay ile ilgili hayaller kurmaz, Güneş'i, yıldızları ve bulutları indirsem acaba onlarla neler yapabilirim? diye düşünürdüm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cocuklugun-ameliyat-iplikleri", "text": "Afrika danslarında dünya ile ötesinin sınırları silinir. Bilmenin acılığı, bilmemenin en kestirme yoluyla felaha erişir. Ferahlığa kavuşur. Hayatın kendisi olur dans. Hayatın kendisi olur ahenk. Daha doğrusu, insan, kusurlu kaostan çıkar ve kusursuz, sonsuz ahenge katılır. Benim İsa Hanginiz? romanının, yani ki, sevgili ilk gençlik öykümün arka kapağındaydı bu cümleler. Daha doğrusu buna yakın şeylerdi orada o zamanlar yazdıklarım. Hikayeyi sonlandırmanın bir yoluydu elbette bu. Çünkü biten şeyi çerçevelemek de isteriz. Kaos, onu derinden hisseden bizler için dayanılmazdır. Dayanılmaz olduğunda elbette çare ararız. Yapma bir düzen teklif ederiz ona. Kurma/ca bir düzen. Yazarız. Hiç değilse kendimiz için ve -o güzel Anadolu deyişiyle- Kendimize kadar ancak. Seçerek hatırlarız. Yeniden kurmak için geçmişi. Evet, yeniden ve yeniden kurarız. Çünkü kaybolmuş suçsuzluğun, kaybolduğu yollarda sarhoş adımlarıyla gezinmeye devam ederiz. . Yas içindeyiz ve onu aramaktayız. Çocukluğun, elinden başkaca bir şey gelmezmiş gibi geçip gitmesine, ancak böyle söz geçirmeye çalışırız. Afrika dansları. Bu danslar, ritüelden başka bir şey değildir, biliyorsunuz. Yozlaşmış modern formlarından bahsetmiyorum. Bozulmamış haliyle bu danslar ritüeldir. İbadet içindir, üzeredir, yani. Ve dansın esrikliği içinde, dansçı, dünyanın nerede bittiğini, ötesinin nerede başladığını bilemez. İstemez ki zaten, bilmek. Bilmemek içindir zaten dans. Dışarıdan vücudumuza bir şey aldığımızda ortaya çıkan, sarhoşluk değildir. İçimizden bir şey kendiliğinden taştığında taştığında sarhoşuzdur sadece. Bir çocuğun sebepsiz gülümsemesi, mesela. İlki boş, hiç değilse verimsiz bir esrikliktir. Geçerken söylemeden edemeyeceğim. Ömer Hayyam Türkçeye ve Batı dillerine -şimdilerde Mevlana'nın başına gelen de budur ya- yozlaştırılarak, içeriğinden ve hakikatinden boşaltılarak çevrilmiştir. Uzmanlar, birçok rubainin Ömer Hayyam'a ait olmadığını da ifade ediyorlar. Ne demeye getiriyorum? Şöyle. Ömer Hayyam'daki şarabı sevenler, mesela Humeyni'nin şiirlerindeki şaraptan hiç bahsetmediler şimdiye kadar. Gülünç değil mi? Stratejik dalgınlık. Neyse, sözü şuraya getireceğim. Bilmemenin yolunu şarapta bulanları kınamak değil derdim. Bilmemenin daha cesur yolu aşk sarhoşluğudur, onu söylemeye çalışıyorum. Ruhun bir cesaret anıdır o. Daha gelişmiş yolu, yani. Biz modernler, o yola güç yetiremediğimiz için Hayyam'ı ikide bir modern vaftiz şarabına batırıp batırıp çıkarmayı iş sanıyoruz. Dansı da öyle yapıyoruz yani, lafı oraya getireceğim. Modern hayatı dans edemiyoruz. Ahengi parçalandı çünkü. Suçsuzluğu bitti. Kötü biçimde büyüdü. Talihimizin bir azizliği bu galiba. Talihin elinden ne gelir, hayat böyle artık. Bütünlüğe hasretiz. Dünyanın hakikatini, genel olarak her ruhsal konuda kısa kalan modern aklımıza denk getirebilmek için kısaltmamız gerekiyor: Eh, eğip bükmemiz kaçınılmaz oluyor o zaman onu. Hakikati yani. Dansı da öyle yapıyoruz, evet. Artık hiçbir hareketimiz daha büyük bir bütünlüğe katılmak üzere yola çıkmıyor. Süreksizliklerden ibaretiz. Duraksamalardan ve anksiyete şenliklerinden. Fırsatları kovalamaktan, geri ödeme kolaylıklarından ve anti depresanlardan. Hayatımızı kesintisiz ritüelden boşaltıyoruz ve yerine hizmet satın alıyoruz. Ritüel hizmeti. Ruhsallıktan arındırılmış cinsellik gibi belki. Aşk olmadan. Bir kültür-fizik hareketleri bütünü. Ruhsal süreksizlikler bütünü. Modern hayat. Modern dans. Oysa yerinden edilmemiş Afrika danslarında, ben demiyorum, antropologlar ve mesela Roger Garaudy gibi uyanmış, inanmış düşünürler söylüyorlar, Afrika danslarında dünya ile ötesinin sınırları silinir. Bilmenin acılığı, bilmemenin en kestirme yoluyla -ruhsal esrime yoluyla- felaha erişir. Ferahlığa kavuşur. Hayatın kendisi olur dans. Hayatın kendisi olur ahenk. Daha doğrusu, insan, kusurlu kaostan çıkar ve kusursuz, sonsuz ahenge katılır. Bilmemenin sonsuz ruhsal hazzına düşer. Ritüel, böylece hayatın bizzat kendisinin dans edilmesi haline dönüşür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cocukluguna-borclu-olanlara", "text": "Kızılırmak Çocukları biz yetişkinlere çocukluğun hiçbir zaman keşfedilemeyecek bir ülke olduğunu hatırlatıyor. Çocuk okurlara da o ülkeyi keşfetme heyecanını veriyor. Bazı romanlar vardır ki, kahramanları çocuk olsa dahi sadece çocuklar için değil, büyüklere de büyüklüğü öğretmek üzerine yazılmıştır. Yetişkin dünyasının rekabete açık düzenini içinde barındırması bile çocuk okuru yetişkin olmaya hazırlamak içindir. Küçük Prens hemen aklımıza gelenlerden, Exupery'nin başyapıtı. Hatta William Golding'i Nobel edebiyat ödülüne götüren Sineklerin Tanrısı, Dickens'ın Oliver Twist'i, Mark Twain'in Tom Sawyer'i ve Jules Verne'in pek çok romanı... Hatta Ömer Seyfettin'i de dahil edebiliriz bu listeye, çocuk kahramanların olduğu nice hikayesi aslında büyüklere de hitap eder. İşte Şule Köklü'ye 2019 TYB Edebiyat Mevsimi Roman Ödülü'nü kazandıran Kızılırmak Çocukları da bu kategoride kabul edebileceğimiz romanlardan. Ebeveynler ile çocukların birlikte okuyabilecekleri, ebeveynleri çocukluk hatıralarına götürürken aslında hayatın tecrübe edilişinin yol haritası olabilecek, çocuklar için pamuklar içinde tasavvur edilen bir dünyanın onları geleceğe sağlıklı yetişkinler olarak taşıyamayacağını da hissettiren bir roman Kızılırmak Çocukları. Adından da anlaşılacağı üzere Kızılırmak'ın kıyısında bir mekan, bir kasabanın yürekleri ısıtan huzurlu ortamı, herkesin birbirini tanıdığı, çocukların sokak aralarında oynayabildiği, birbirinin gölgesinde dinlenebildiği, süt kardeşliğinden kan kardeşliğine, kardeşlik duygusunun sözde değil yürekte yaşandığı, çizgi romanların elden ele dolaştığı, Kızılderili filmleri müptelası çocukların ören yerlerinde kabileler kurup tavuklardan aşırdıkları tüylerden kendilerine başlıklar, söğüt dallarından yaylar ve oklar yaptığı, Kızılderili isimleri ile birbirlerini çağırdığı yıllar. İşte Kızılırmak Çocukları'nı okurken sevgili okur, şimdi çoktan yetişkin olanlarınızın, çocukluğa dair hafızalarda itina ile saklanan o çok özel anları, benim gibi hatıralar bohçasından çıkardığını görür gibiyim. Biz yetişkinlere çocukluğun hiçbir zaman keşfedilemeyecek bir ülke olduğunu bir kez daha hatırlatırken bu roman, çocuk okurlara da o ülkeyi keşfetme heyecanını veriyor. Bir çocuğun bakış açısı ile yazılan Kızılırmak Çocukları'nda büyükler de var. Cemile mesela. Kimine göre Deli Cemile, kimine göre Kör Cemile, ama kütüphanecinin kızı olan romanın anlatıcısı için bir dua kapısıdır o. İyiliğin iyilik olabilmesi için karşılık beklenmeden yapılması gerektiğinin altını çizen, çocuk merhameti ile okula giderken her gün kapısını çaldığı, bir ihtiyacı var mı diye yokladığı, sandalyeye oturtup ayak tırnaklarını kestiği o yaşlı kadının ölümü ile yokluğa karışmanın sarsıntısını yaşayan bir çocuktur o. Kendinden küçük komşu çocuğunun yanında bir yetişkin sorumluluğunu hissediyor, çocuk onurunun da yetişkin birinin onuru kadar biricik oluşunu okura hissettiriyor. Bir çocuğun gözü ile büyük dünyasının zaaflarını da görürüz romanda. Görürüz ve büyük olmanın hiç de kolay olmadığını hissederiz yeniden. Kendinden zayıfı ezmek ne kadar kolaydır yetişkin dünyası için ve adaletli olmanın, dürüst olmanın, kendinden zayıfa karşı merhametli olmanın, bu değerlerin her birinin çocuk dünyasında da karşılığı olduğunu Kızılırmak Çocukları romanı yeniden hatırlatır bize. Romanda yer alan tüm kahramanlar dürüstlüğün, merhametin, samimiyetin, fedakarlığın, çocuk olsun büyük olsun, insan olmak için elzem olduğunu bizzat tecrübe ederek öğrenirler yaşadıkları maceralarda. Hele hele çocuksu bir merakla karınca yuvasını inceleyen anlatıcının, bir karıncanın ölümüne sebep olduğunu gördüğünde, bir canlıyı bilmeden de olsa öldürmüş olmanın vicdan azabı ile kendine verdiği cezayı okuyan hiçbir çocuk bu adalet duygusu karşısında kayıtsız kalamayacaktır. Sadece bunlar değil elbet Kızılırmak Çocukları'nı özel kılan. O yöreye ait sokak oyunlarını öğrenmek, üç gazoz kapağı karşılığı bilet kesilen çocuklara oynanan Karagöz oyununun heyecanı, dijital dünyanın ele geçirdiği günümüz çocuk dünyasına da bir soluk aldırıyor sanki. Hepimiz çocukluğumuza borçluyuzdur aslında, bizi büyük yapan kodları taşır çünkü bağrında. İşte Şule Köklü, okurlarına Kızılırmak Çocukları romanını armağan ederek kendi çocukluğuna olan borcunu da ödemiş sanki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cogunlukla-rock-biraz-da-caz", "text": "Sadece insan acısı belirsiz sözlerden ziyade net sayılarla ölçülebilirdi. Eğer ne kadar acı çektiğimizi bilmenin bir yolu olsaydı, sadece acının önemi ve ölçülebilir olması durumunda olabilirdi bu. Her insan bir gün ya da bir başka gün, dünyadan geçişinin hafifliğiyle yüzleşerek biter. Bazı insanlar bu yüzleşmeye dayanabilir, ben asla bu durumda değilim. Madrid şehrine baktım; sokaklarının, binalarının ve sakinlerinin gerçek dışılığı tüm vücudumu yaraladı. Ne güzel bir roman başlangıcı değil mi? İlk cümlelerini birlikte okuduğumuz (Liberation, 3-4 Ağustos), Manuel Vilas'ın Ordesa isimli otobiyografik romanı, İspanya'da 2017 yılının çoksatan romanlarından biriymiş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/cok-uzulme-olur-mu", "text": "Kanaltanın emektar, beylik hatıra defteri dev gürgen, aşıkların iç kabarmalarını saklamış bedeninde. İyice bakınıyorum, etrafını dolanıp. Yıllar içinde kabarmış nasırlar bunlar. Daha da kabaracak. Aşık kesikleri kabukla birlikte büyüyüp açılacak zamanla. Yerden sivri uçlu bir taş alıp ağaçkakan gibi vurmaya başlıyorum. Annemin baş harfine. Bir ağlama biçimi bu. Ve yarım saat içinde belli belirsiz bir A yazmayı başarıyorum. Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengamesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor. Her yaz başında dağlara doğru bir çiçek istilası gibi kabaran insan neşesi bu yıl annem yüzünden mateme dönüşmüş. O bu yolculukta yok. Artık olmayacak. Olmayacak mı? Hafsalam almıyor bunu. Terleyen avuçlarımla eyerin demirlerine iyice yapışıyorum. Atın biteviye inip kalkan boynuna, yelelerine dalmışım. Ara ara fotoğrafını koynumdan çıkarıyorum. Naylonunu açıp bakıyorum. Gülümsemesi yarıda kesilmiş. Süresi yetmemiş de gülümsemesinin yarısı dünyada kalmış. Donmuş. Yalan dünya. Uzun yıllar sonra benim de böyle bir fotoğrafım olacak. Başıma gelen korkunç bir şey için mahkeme vesikalık fotoğraf isteyecek benden. Alelacele stüdyoya gireceğim ve fotoğrafçı Gülümse! diyecek. Çenelerim zorlukla kasılacak, ama yeterli olmayacak gülümseme için. Onun gibi. Yeniden koynuma yerleştiriyorum gülümsemesini. İleriye, sessizce yol alan kafilemize bakıyorum. Altımda tekdüze, tok nal sesleri. Atın boynu inip kalkarken yeleleri savruluyor biteviye. Annemi tekrar görmüş olmanın alkolü zihnimde çalkalanıyor. Tekrar çıkarıyorum. Bu kez bakamıyorum. Naylonunun içine yerleştirip dikkatlice koynuma indiriyorum yeniden. Kanaltada, konaklayınca uzun uzun bakacağıma söz veriyorum içimden. Yaklaşıyoruz. Vadiyi dikine kesen tepelerin hemen altında, dereye yakın, dev kayın, gürgen ve çam ormanlarının içinde küçük, korunaklı bir açıklık burası. Ormanın ortasında soğukkanlı soğukkanlı tütmekte olan dumanı uzaktan gördüğümüzde, büyüklerden bazıları silaha davranıyor. Birkaç el mermi. Anane böyle. Göz ucuyla babama ve nineme bakıp vazgeçiyorlar sonra. Babam sigara içiyor, önüne bakıyor yürürken. Henüz uzaktaki kanalta yerinden, dumanın tüttüğü yerden birkaç el boğuk mermi sesi geliyor. Gecikenleri karşılamak için. Yok, sürdürmüyorlar onlar da. Demek herkes katılıyor bizim yasımıza. Bu durum daha da büyütüyor yasımızı. Gocuğumun yenleriyle gözlerimi siliyorum. Gavras altını uzaktan gören tepeyi aşıyoruz. Hafif meyille kıvrıla kıvrıla alçalan yoldayız artık. Pat! Bu kez babam. Rahvan yürüyen hayvanlar irkilip başlarını kaldırıyorlar. Altımdaki bizim dor at yelelerini sert bir yarım daire çizerek savuruyor. Zınk diye durup ön ayağını iki kere yere vuruyor. Amcam yanına gelip sakinleştiriyor onu. Ceketinin cebinden kesme şeker çıkarıp veriyor. Yüzünü, uyluğunu uzun uzun tımarlıyor. Kafile kımıldanıyor yeniden. Küçük bir dere ağzını, çürümüş devasa kütük çamurlarını, yığılmış yaprak denizlerini zorlukla çıkıp geçiyoruz. Açıklığa varıyoruz nihayet. Önünde devasa bir ateş yakılmış çadıra yaklaşıp duruyoruz. Denkler iniyor. Yükler çadırlara taşınıyor. Cinci ninenin çift zincirli kara zağarı pasalla yere bağlanıyor. Göz göze geliyoruz bir an. Eski bir hesabımız var onunla. Ama şimdi sırası değil. Artık akşam sayılır. Burası Gavras. Burası yüzyıllardır ayrılıkların, türkülerin, sevdaların döndüğü yurt. İşaret söküp okuyabilen gözler için etraftaki ağaçlarda, kaya mağaralarında, dere boylarında ne hikayeler var, kim bilir? Saklanmış mendiller, gizli gömüler, kırk kat sarılıp saklanmış mektuplar. Haberlerin, hasretlerin, ağıt türkülerinin ve aşk mektuplarının hiyeroglifleri öbek öbek üşüşmüş ağaç bedenlerine. Hala ateş içinde hasret, çağrı, ayrılık sayıklayan yıllanmış cüzzam yaraları. Kanaltanın emektar, beylik hatıra defteri bu dev gürgen. Aşıkların iç kabarmalarını saklamış bedeninde. Bıçak yaralarını. Sökemiyorum. Çünkü yazıyı aşk okuyabilir ancak. Göz değil. Yas okur, bilgi değil. İyice bakınıyorum, etrafını dolanıp. Yıllar içinde kabarmış nasırlar bunlar. Daha da kabaracak. Aşık kesikleri kabukla birlikte büyüyüp açılacak zamanla. Yerden sivri uçlu bir taş alıp ağaçkakan gibi vurmaya başlıyorum. Annemin baş harfine. Bir ağlama biçimi bu. Ve yarım saat içinde belli belirsiz bir A yazmayı başarıyorum. Beni çadırın önüne, ateşin yanına oturtuyorlar. Olsun uşağum ben da annen sayilurum. Mahsun olma oyle, olur mi? Şimdi döneriz ayoğluuuumm... diye başlıyor ağlamaya Miyase teyze. Onu alıyor babam. Ninemin göğsüne bastırmışlar yüzümü. Neden sonra kendime geliyorum. Ormana dağılmış, akşam ateşi için kuru odun, çıra ve dev yemek kazanını dolduracak guguvak, puğre ve gongoroş toplamaya durmuşlar. Oturduğum yerden görebiliyorum o tepeleri. Ağaçların salınan dev çatıları arasından. Karşı yamaçlardan birinde bir tay süsünün yayı tepeye doğru kabarıyor. Güneş batı göklerinde kıstırılmış, karnı deşilmiş. Yıldızlar şimdiden sere serpe tepelerde. Vadinin aşağılarına doğru inen ürkütücü uçurumlar günün son ışıklarıyla esrimiş. Kayın ağaçları, önümde günün soluk anısıyla kımıldanıyor daha. Koynumdan çıkarıp bakıyorum yine. Hala cesaret gerektiriyor neden? Geri koyuyorum. Sonra çıkarıp bakakalıyorum gözlerine. Her nefes bir iç çekme mi olacak artık böyle? Yan yatmış çaresizlik. Ah yaşamak sırrı. Ah tertemiz ve sağlıklı gizem. Yine de. Havanın tamamen kararmasına daha var. Günbatımı kendini öldürüp şiirine gömüyor artık. Ancak kanalta yerinde geceleyecek olmak ilk kez şenlik değil. O bilindik şiir değil. Yaylaya doğru günlerce sürecek yolculukta bir kayın ormanının açıklığında geceleyecek olmak iyi değil. Dünya ve içindeki hayat iyi değil. Çadırın naylon örtüsü üzerine iri yağmurun tıp tıp düşmeye başlaması hayra alamet değil. Aksine, düştüğümüz duruma kör talihin fazladan bir ilavesi bu sanki. Dünyaya bir kez daha gelecek olmanın eşiğindeyiz. Ve bir ahengin yükseklerindeyken aklım sürçtü. Bir çeşit soğukkanlı kavrama yeteneği de olan anne bakışının doruklarından aşağılara yuvarlandım. Fotoğraf koynumda. Ellerim başımın altında öylece kalakalıyorum. Akşamın açık göğü dolunayı batıya doğru sürecek. Anne yası büyüyecek. Dolunayın yolculuğu gibi kımıltısız olacak o da. Ve bilincimi, ancak yas -başka ne olabilir?- çaresiz, dünyaya doğru her dakika biraz daha dürtecek. Büyükler ateşin etrafını sarmışlar. Eski sofra bezlerini açmış, üstüpülerini, harbilerini, ince yağlarını çıkarmışlar. Silahlarını temizliyorlar. Uzaklardan gelen kurt uluması Hasan amcanın dudaklarının kenarını çekiştiriyor. Dişlerinin arasından homurdanıyor harbinin ucunu namluda çevirirken. Silahın parçalarını el çabukluğuyla toparlıyor. Kızağı çekip bırakıyor. Şrak! Çekip bırakıyor. Şrak Şrak. Diğerleri mermileri şarjöre dolduruyor. Babam düşünceli. Alevin yalımı Ondörtlünün üzerinde geziniyor. Namusta ve hayatta annemle bir bu silah. İyi günde kötü günde. Kışın evin, yazın at yükünün en kuytu köşesinde saklanır ve yokluğunda bile belli bir saygı görür. Ortaya çıkışı tedirgin bir bayramdır. Boşaltacak mı? Annem daha iki gün olmamış. Amcam ateşin başından davranıyor. Atlardan birine yaklaşıyor ürkütmeden. Dur kızım... cık cık cık cık! Yavaş kızım. Yavaş... Düzenbaz kafir seni. Kızım! -drüsssss... Ve yüklükten kavalıyla Ondörtlüsünü bulup çıkarıyor. Toparlanıp kalkıyorlar, sessizce anlaşmış gibi. Haykırmayacaklar. Şenlik olmayacak. Annemi üzmeyecekler. Ama yılın bu günleri için kaçakçılardan edinilmiş mermiler ve kış boyu yağlanıp saklanmış silahlar konuşmalı yine de. Kabzaları nasırlı ve sert erkek ellerinin içinde kadın eti gibi titremeli. Yüksek sesin en vaveylalı görkemine hükmetmeliler. Ki yaylaya çıkıldığı bilinsin artık. Yaşandığını ve yaşanacağını anlayacak olmanın eşiğinde bir patırtı lazım. Öyle ya. İlk yaz müjdesini ancak silah zoruyla kabul ettirebilirlermiş gibi kendi kendilerine. Konuşmadan artık ve sözün bittiği yerden sonraki o garip mesafeyi sadece silah sesiyle kat edebilirlermiş gibi ancak. Hiç değilse bir kez. Kucağındayım ve ilk seste irkilmemi sarmalayıp yatıştıracak ninem. Kefeni iki yana açıp yüzünü bana da göstermişlerdi. Yüzü o anda, nasıl demeli, o kadar çok güzeldi ki, sanki o kadar çok korkunç değildi. Anne diye fısıldıyorum. Sessiz ve kararlılar. Başlayacaklar. Tetikler oynamalı, ateşli kundaklar dönmeli ve dağlarla birebir konuşmalı artık. Dağları, koyakları duymalı. Yaşamanın yerli yerinde olduğundan yine de emin olunmalı. Yolculuğu, göçü, yaylayı duyurmalı. Ateşin ormana doğru zayıflayan aydınlığında, sessiz, eller tetikte, namlular yere dönük, yürüyorlar. Tek sıra. Şenliği hatırlamaya gidiyorlar. Şenliği, matemi de severek sevmeyi öğrenmeye gidiyorlar. Ninemin kucağındayım. Üstümüzde yün yapağıları ve yorganlar. İrkileceğim. Yukarılarda başı dönmüş, yeni yıkanmış yıldızlar. Gök artık bir altın tapınağa dönmüş. Biri öksürüyor karanlıkta. Kayınların orada, ormanın ağzında başlıyor. Hafif ve keskin bir aydınlık topağı çakıp sönerek havada gezinmeye başlıyor. İri iri çam dallarının kesilip yükseklerden düştüğünü duyabiliyoruz. Ninem sarmalıyor beni iyice. Durdular. Bekliyorlar. O tok sesin vadiyi tamamen doldurmasını, uzaklara doğru taşarak akmasını, sonra yavaşça yükselerek karşı tepelerde ölmesini. Sonra yeniden başlıyor. Ninem, oğlu garip bir haykırışla ardı ardına basınca tetiğe, sarsıla sarsıla ağlamaya başlıyor. Fotoğrafını çıkarıyorum. Kızılca kıyamet. Ormanı ayağa kaldırıyor matem. Silahların sinirleri boşalıyor. Diyorum kendi kendime. Eve dönemezsin. Katlan buna ki ellerinin arasındadır şimdi ev. Olsun. Esirgemez anne bakışı son bir teselliyi daha. Görmeyi bırakmış gözleri sürdürür çünkü bakmayı hala. Müzik sustuktan sonra sessizlik onu biraz daha sürdürür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/daglarcanin-vitrininde-yalniz-siir-vardi", "text": "Gücünü şiirden alıyordu Dağlarca. Daha okuma yazma bilmezken varlığını hissetmişti onun. Annesi, babası, kardeşleri gibi aile bireylerinden biriydi o. Yaşayan biri. Evde şiir yazmayan yoktu. Baba Almanca, Arapça, Farsça bilirdi. Anne iyi yazdığını söylerdi. Büyükanne Kadiriydi, ezberden okurdu dervişlerin şiirlerini. Beş çocuk vardı evde. Altıncısı şiir. Gücünü şiirden alıyordu Dağlarca. Daha okuma yazma bilmezken varlığını hissetmişti onun ve ateşini oradan almıştı. Annesi, babası, kardeşleri gibi aile bireylerinden biriydi o. Yaşayan biri. Evde şiir yazmayan yoktu. Baba Almanca, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Farsça bilirdi. Anne iyi yazdığını söylerdi göğsünü gere gere. Büyükanne Kadiriydi, ezberden okurdu dervişlerin şiirlerini. Beş çocuk vardı evde. Altıncısı şiir. Okuma yazma öğrenmeyi, şiir okumak, şiir yazmak için istedim diyecekti Dağlarca yıllar sonra o günleri anlatırken. İlk kitabıyla ilk rütbesi aynı tarihte konuldu omzuna. Bir yıldız ve Havaya Çizilen Dünya. Yıl 1935. Asker olmasını dileyen babayla şair olmak isteyen çocuğun istekleri buluşmuş, yıllar önce Kur'an'ı öpüp Ben seni askeri okula göndereceğim, diyen babaya Kur'an'ı öperek cevap veren çocuk haklı çıkmıştı: Belki göndereceksin, ama benim ozan olmamı önleyemeyeceksin. Aksi nasıl mümkün olabilirdi! Küçükken annemin üstümü örtüp gittiği gecelerde sözcükler gelirdi bana. Önce ayaklarımı ısıtırlar, sonra ellerimi, beni öperlerdi. Ben de öperdim onları... Ben sözcüklerin nerelerden geldiklerini, evlerini, ağaçlarını çiçeklerini düşünürdüm diyen bir çocuk nereye gönderilirse gönderilsin, Türkçem benim ses bayrağım! diyecekti. Havaya Çizilen Dünya şairine göre bir önseziden ibaretti gelecekteki kitapları için. Sözlerin, kahkahanın, susmanın manası birdi; / Yalnız bir neş'eydi ortada su gibi akan... Dağlarca bu şiir ırmağının hangi denize döküleceğini hissediyor, O bütün bir lisandır, gece ne kadar dilsiz olursa olsun diyerek Ataç'ın ifadesiyle, Kitaplardakine benzemeyen başka bir dili arıyordu. Aramanın bir bedeli olacaktı elbette. Kimi yerde beş numaralı gaz lambalarının ışığı altında, kimi yerde mumla Ağrı Dağı sırtlarında, Aras kıyılarında, çadırda, kağnı üzerinde... Atış Okulu'nu bitirmişti bitirmesine bu genç asker fakat hedefinde yalnız düşman değil aziz bir dost da vardı: Şiir. Şiire diriltmek için nişan almıştı Dağlarca. Çocuğun başının üzerindeki elmayı ebedi bir yemişe çevirmeye ant içmişti. Açılır kapanır masa, açılır kapanır iskemle yaptırdım bu amaçla. Katır sırtında taşınsın, her yerde çalışabileyim diye anlatıyordu arayışını. Şiirlerindeki gizemi çocuk yaşta dinlediği annesinin ilahilerine bağlar, şiiri kutsal bir varlık olarak düşünürdü o. Ağır Hasta şiirindeki ruh da annesinden geliyordu: Üfleme bana anneciğim korkuyorum / Dua edip edip, geceleri. / Hastayım ama ne kadar güzel / Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri. Çocukluk madeninden nice cevher çıkarmış, 21-25 yaşları arasında şekil vermişti bu cevhere. Korku bile onun usta örsünde metafizik ışıltılar yayan bileziklere dönüşüyordu. Doğrusu tek bir kelimeden yola çıkıyordu şair. Her kelime bir gezegendi ona göre. Allah'ın uçsuz bucaksız kainatı içerisinde çocuğu işaret etmişti Dağlarca. İnsanın bozulmamış haliydi çünkü o. Her şair ne yaptığını bilmez çoğu defa Ne yapmışsın sen! diyerek başka gözler işaret eder hüneri. Dağlarca ne yaptığını biliyor, Yapıtlarımla Konuşmalar kitabında Çocuk ve Allah'a Sen en çok okunan yapıtımsın. Seni bütün derinliğine dek inceleyecek birisi çıkarsa, işi çok güç. Diyebilirim ki, ben seni açıklamak için sonraki yazdıklarıma ulaştım. Bitiremedim seni bugün bile diyordu. Sen yeter ki şair ol, asker üniforması da giysen şiire nizam verirsin. Fazıl Hüsnü Dağlarca, asker oluşu sayesinde edebiyatta rahatça sınıflandırma yapabildiğini düşünüyor, Kitaplarım askeri birlikler gibi, her biri kendi varlığını yaşatır. Grameri, sentaksı tamamdır... Şiir yapısı üzerinde kılık kıyafet yoklaması gibi titizlik gösteririm. Beş bin kişiyi önüme dizsinler, hangisinin düğmesinin açık olduğunu görürüm. Kitaptaki sözcükleri de öyle... demekten geri durmuyordu. Bu yüzden hece ve aruz kalıplarıyla oynamakta bir mahzur görmez. Serbest vezin içinde aradığı ses onu diğer şairlerden ayıracak olan tınıdır. Yeryüzündeki en büyük dilin Türkçe olduğuna inanır. Bir ozanın her dizesine kendi yaptığı dilden, kendi yaptığı dil bilgisinden kata kata en sonunda hem büyük dilini yarattığını hem de okurunu oraya ulaştırdığını düşünür. Ona göre bir destandaki atın yürüme hızı, veznin içindeki durakların yer değiştirilmesiyle sağlanabilir. Bu atın görevini yapmasından sonra, dörtnala temposunun bitmesinden sonra, yine o kullanılan vezin içindeki duraklar değiştirilerek, alışılmış zamanın geçmesi sağlanırken, şiirin bütününe de istenilen özel tat, özel durum katılmış olur. Her okuyucuya açık değildir bu incelikler. Bu yüzden okuyucuların da kendilerini geliştirmeleri gerekir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dar-zamanlarda-yazmak", "text": "15 Temmuz 2016'dan beri o kadar çok olayı hızla yaşadık ki sanki 2016'dan beri 40-50 yıl geçmiş gibi bir yanılgı ile hareket ediyoruz. Bir de o günlerin öncesinde kimlerin neler yazdığını, aynı kişilerin 15 Temmuz sonrasında kalemlerinde nasıl bir dönüşüm yaşadıklarını takip etmek dikkat çekici sonuçlara sebep olabiliyor. İbrahim Tenekeci yeni kitabı Tekrar Selam Ederim ile 15 Temmuz'dan hemen önceki ve sonraki yazı verimini panoramik bir şekilde gözler önüne sermeyi deniyor. 7 Eylül 2015 ila 7 Eylül 2016 tarihleri arasında Tenekeci'nin kaleme aldıkları yazıları bir arada okumak elbette hepimiz için ilham verici sonuçları olan bir karar. Kritik zaman dilimlerinde yazılan yazıların kronolojik takibi konu merkezli kitaplar kadar önemlidir. Zira bir sözün söylenme zamanı da en az söylenen söz kadar kıymetini belirler. Tarih iş işten geçtikten sonra söylendiği için bir anlamı kalmayan kıymetli sözlerle yüklüdür. Tekrar Selam Ederim bir yanıyla da İbrahim Tenekeci'nin vefa, merhamet, dirayet, istiklal gibi hor görülen kelime ve duyguların itibarını hatırlatan bütün o yazılar silsilesinin bir parçası. Bu kelimelerin, duyguların itibarının hatırlatılması bence çok önemli. İbrahim Tenekeci'nin nesirle ilgilenmesini onun kelime nöbeti gibi algılarım. Katı olan her şeyin buharlaştığı zamanımızda kelimelerin içinin boşalmaması bu nöbeti daha çok kişinin tutmasına bağlıdır. Ancak söz konusu nöbet pasif bir beklemeden ibaret değildir. Tam tersine aktif bir iradeyi gerektirir bu nöbet. Tenekeci, yazılarında kelimeleri hassasiyetle kullanarak bu nöbeti gerçekleştirir. Bence yaşadığımız insan erozyonunun, çölleşmenin yegane çözümü tam olarak böylesi ihtarlarda bulunan yazıların kaleme alınmasına bağlı. Zor günlerin şaşkınlığı ve üzgünlüğü ile kaleme alınmış yazılar bunlar. Gerçi yakın tarihte hangi dönemimiz kolaydı? sorusuna kolayca cevap verebilecek durumda değiliz. Ancak bu, kötümserliğe sevk etmemeli bizi. Yine bir İbrahim Tenekeci yazısının başlığından okuyoruz tesellimizi. Diken Battığı Yerden Çıkar. Tenekeci de o emeği, hüsnüniyeti ve daha fazlasını da cömertçe veriyor okuruna. Hayatın ve yazının hakkını vermek için elinden geleni yapıyor. Kitabın iki temel vurgusu ise şehitlik ve şahitlik üzerinde yapılıyor. Tenekeci'nin gözlem gücü, okumaları ve şahitlikleri birleşince okuru da başka kitaplarda ulaşamayacağı tefekkür ve samimiyet yüklü bir hazineye ulaştırıyor kitap. Kitabın ilk yazısı Halis Niyet Salih Amel ismini taşıyor, son yazısı Yanlış Giden Bir Şeyler Var. Bir sarkacın ulaştığı iki zıt uç değil bu iki yazı. Daha çok tutulan istikametin ve niyetin korunması için gereken titizliğin şartlarını net bir şekilde ortaya koymayı amaçlıyor. Kitap sadece bu sebeple baştan sona bir istikamet kitabı değil, aynı zamanda hemen hemen bütün yazıların ana meselesi olduğu için istikamet kitabı. Evet, öncelik niyettedir ama istikamet gözetmeden sadece niyete güvenilirse niyeti de halis tutmak zaman içinde zorlaşır. Evet, ameller niyetlere göre şekil bulur ama niyetler de ancak ve ancak temiz amellerle temiz tutulabilir. Bir günlük gibi de okunabilecek denemelerden oluşan Tekrar Selam Ederim atıf yaptığı kitaplarla bir kütüphane hacmine ulaşabilecek durumda. Ancak bu noktada dikkat çekmem gereken bir not daha var. Kitapta yer alan atıfların hiçbiri kullanım amaçlı değil kesinlikle muhabbet amaçlı. Yani laf olsun, yazıda dikkat çeksin diye atıfta bulunmuyor Tenekeci, kendi okuyup sevdiği, istifade ettiği ve muhabbet duyduğu kitaplara atıfta bulunuyor. Bu sebeple de ben kendi hesabıma Tenekeci okurunun onun adını andığı kitaplara da yönelmesini, onları da okumasını hararetle tavsiye ederim. Bu kitap bir anlamda o kitaplara, o yazarlara da selam niteliği taşıyor. Deyimler, atasözleri ve dilimizi bize yurt kılan Türkçeyi bir ses bayrağına dönüştüren o zengin söz varlığı. Bir Tenekeci yazısı okurken söyledikleri kadar söyleme biçimi de beni etkiliyor, o zengin söz varlığının mücevherlerine şahit olmak da. Uzun sözün özü, Türkçemizin güzelliğini bir de şair İbrahim Tenekeci'nin nesirlerinden okumakta fayda var. Neydi kitabın adı? Tekrar Selam Ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/darbe-karsiti-tanikliklar", "text": "Çocuk Geliyor, en nihayetinde darbe karşıtı bir tanıklıklar toplamı; bu sebeple Türk okurunun kitapta yakın tarihimize dair birçok ortaklık bulabileceğini düşünüyorum. Ülkemizde son yıllarda en çok gündeme gelen yazarlardan biri Uzak Doğulu yazar Han Kang olmalı. Layık görüldüğü Uluslararası Man Booker Ödülü dışında yurtdışındaki çeviri -hadi böyle adlandıralım- skandalıyla da gündemden düşmedi yazar ve İngilizceye çevrilen ilk kitabı Vejetaryen. Ödüllü çeviri, sonrasında çevirmenin metin üzerindeki nüfuzunun nerede bittiği tartışmalarına yol açmıştı; öyle ki kitabın orijinal dilinde hastane odasına giren bir karakterken, İngilizcesinde başka bir karakterdi. Neyse ki kitap Türkçeye Korece orijinalinden Göksel Türközü'nün çevirisiyle yayınlandı da Türk okur, bu türden sorunlarla uğraşmak zorunda kalmadı. Yazarın Çocuk Geliyor kitabı da yine Göksel Türközü çevirisiyle yayınlandı. Çocuk Geliyor'u okumadan önce anlatılanların tarihi arka planına göz atmakta yarar var. Gwangju Ayaklanması, Güney Kore'nin Gwangju kentinde, 18 -27 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen, askeri darbeye karşı başlatılan protesto gösterileri. Her ne kadar gösteriler o tarihte somut bir sonuca ulaşmamış da olsa, protestoların bıraktığı miras, Güney Kore'nin demokratikleşmesinde önemli bir yere sahip. Kore'deki protestolarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş ve binlerce kişiyse yaralanmış. Çocuk Geliyor'u okurken aklımız ister istemez Vejetaryen'e gidiyor. Kitabı okurken kendimizi Kang'ın iki kitabı arasında ortaklıklar-ihtilaflar araştırırken buluyoruz. Kang, Vejetaryen'de aile-birey üzerinden anlattığı baskı ilişkisinin üzerine eğiliyor tekrar ve daha büyük bir portre sunuyor bizlere; Çocuk Geliyor'da bu baskı, iktidar ve toplum ilişkisine odaklı. Kitapta yine fragmanlar halinde birey hikayeleri anlatılsa da, bu hikayeler gerçeklerden hareketle anlatıldığı için, Vejetaryen'deki üç hikayeden çok daha direkt bir anlatıma sahip. Yazarın Vejetaryen'le oluşturduğu o mistik hava burada yerini realist bir atmosfere bırakmış. Yaşananların çok da uzak bir geçmişe ait olmadığı düşünüldüğünde bu beklenen bir durum. Han Kang, Çocuk Geliyor'da farklı tanıklıklara ses veriyor ve bu belki de yazarın Vejetaryen kitabından ziyade, Aleksiyeviç'in felaket sonrası anlatımlarını andırıyor. Vejetaryen ve Çocuk Geliyor... İki kitap da en nihayetinde beden üzerindeki tahakküme odaklanıyor diyebiliriz: Sorgu odasına girdiğimizde monami marka siyah tükenmez kalem her zaman masanın üzerinde hazır beklerdi. Her şeyden önce bedenimin bana ait olmadığını açıkça beynime kazımak ister gibi sözleriyle aktarıyor işkence gören birinin tanıklığını Kang. Bedenin kırılganlığı ve maruz kalabilirliğini, üst üste yığılmış ölülerle, işkence görmüş, deforme edilmiş bedenlerle anlatıyor bu kez. Çocuk Geliyor, en nihayetinde darbe karşıtı bir tanıklıklar toplamı; bu sebeple Türk okurunun kitapta yakın tarihimize dair birçok ortaklık bulabileceğini düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/degirmenlerin-ogutemedigi-gerceklik", "text": "Süleyman Sabri Genç'in Değirmen Kahini ilk kitapların o kendine mahsus heyecanını ve zaaflarını sonuna dek taşıyan bir eser. Genç, hem biçim hem içerik açısından farklı bir yolu izlemenin derdinde daha çok. Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç. Elbette klişe ile kroşe arasında sadece bir tercih farkı değil, aynı zamanda bir söyleyiş ve gözleyiş farklılığı da bulunur. Bize zekasıyla kroşe vaadinde bulunan bir şiirin sonunda yine klişelere sardırıyorsak burada bir sorun var demektir. Süleyman Sabri Genç'in Değirmen Kahini isimli kitabını bu hislerle okudum. Bir ilk kitap Değirmen Kahini. Kitapta kitabın ismine atıfta bulunan bir başlığa, dizeye denk gelmedim. Genç, bir dünya / değirmen istiaresi üzerinden şairin konumlandığı yeri anlatıyor bu başlıkla. Hemen belirteyim, Değirmen Kahini ilk kitapların o kendine mahsus heyecanını ve zaaflarını sonuna dek taşıyan bir eser. Toplamda otuz iki şiir var kitapta. Genç, başlarken kitabını sosyal medya hesaplarında kendisini engelleyenlere ithaf ettiğini söyleyerek zaten şiirle kurduğu/kurmaya çalıştığı dijital dünyaya dair ipuçları veriyor okura. Bu da bir tercihtir sonuçta. Sanal dünya tıpkı Baudrillard'ın sözünü ettiği o hiper gerçekliğin dünyasıdır artık. Birer gösterge olması gereken imgeler, semboller kendisi olmaktan çıkıp gerçekliğin yerini almış, gerçekliğin kötü birer kopyalarına dönüşmüştür. Deneysel bir şiir yazıyor Genç. Hem biçim hem içerik açısından farklı bir yolu izlemenin derdinde daha çok. Dizelerin kendi bünyesinde bir bağlaşıklık veya dizeler arasında bir bağdaşıklık ilkesi aramaya yatkın okurlar bu şiirleri okurken şüphesiz zorlanacaktır. Benden söylemesi. Mantıksal bir tutarlılıktan ziyade bu tutarlılığı çok da önemsemeyen, kafasına göre takılan, arada parlak, oldukça güçlü zeka ürünü dizelerle yazdığı şiiri hem yatay hem dikey genişletmeye/ derinleştirmeye çalışan bir şair refleksiyle yazıyor şiirini. Bütün bu, dünyanın sinir uçlarına dokunmaya çalışan biçim oyunları, kelime seçimleri, bir tekerlemeyi andıran sentaks jimnastikleri içinde elimizde ne kalıyor? Şüphesiz ki, zeka şiirin uç beyidir ancak zekayı kibarlaştıran ve ehlileştiren bir anlam aşısı yapılmazsa şiir entelektüel bir gösteriye dönüşme riski taşır her zaman. Genç, bu riski gözetmeli. Amigdala başlıklı şiirle açılıyor kitap: göğsünde okunaksız kitap sektirmeye / evden çıkmamıştı alo polis bu adam / elinden tutulmadan var olabilmeli / kendi elleri olan bir dünya savaşı filmi (S.13) Beyindeki korku ve heyecan duygusunun merkezi anlamına gelen tıbbi bir terim amigdala. Genç, insanın hayata dokunma içgüdüsünün izinden giderek şiirin bütün sinir uçlarını yokluyor bir bakıma. Elimizde kalan dize ise şu: çınar ektim yırtılan göğsüme bunları düşündüm (Amigdala, s.14) Genç'in kelime seçimleri noktasında da oldukça marjinal bir duruş içinde olduğunu söylemek mümkün. Hızla dijitalleşen bir dünyada insanın bir teknik aygıta, bir imitasyona dönüşme tehlikesi içinde olduğu elbette aşikar. İnsan, insanlıktan çıktıktan sonra tekniğin ve deneyselliğin mayaladığı bir şiirsel dil bize ne katabilir? Genç, ilk kitabını çıkarmış genç bir şair olarak bu sahih soruların ve kaygıların izinde bir yol haritası çıkarmalı kendine. Kadim insani meselelere eğildiği dizelerde, anlama yaptığı derin aşılarla bazı güçlü dizeler yazabildiği için bir umut içindeyim. Şüphesiz bir şaire nasıl yazması gerektiğini söylemek hatta bunu ima bile etmek bir cahil cüretinden başka bir şey değil. Benim kastettiğim başka bir şey burada. Şiirin değirmeninde gerçeklik öğütülemezse gerçeklik / hiper gerçeklik / sanal gerçeklik onu öğütmeye başlar. O zaman içinde esc, block, stalk, fake vb. kelimeler geçen şiirler yazılınca şiirin deneysel sularına girildiğini zanneden bir kısır döngüye saplanırsınız ki, burası şiirin Türkçesi açısından hiç de ferah ve felah bir yer değildir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dijital-zamanlarda-dijital-festival", "text": "Kısıtlı aksiyon sahamızda, ufak cam ekranların ardından dünyayı kucaklamanın hazzı ve sıkışmışlığı arasında bir yerde, tüm sorumluluklarımızı yönetme tasasındayız. Müzelerin bile kapılarını çevrimiçi olarak ziyaretçilere açtığı bir dönemden bahsediyoruz; ancak çantamızı vestiyere bırakacağımız günlere dönmek istediğimizi biliyorum. Gelecek olan o günler, 29-31 Mayıs tarihlerinde birincisinin düzenleneceği İstanbul Dijital Sanat Festivali'ni de içine alsa çok güzel olur. Dünya yepyeni bir hadiseyle meşgul birkaç aydır; kapının dışında durmak bilmeyen bir akıştan, pencerelere çekildik. O açıklıktaki cereyandan çarpıldıkça çarpılıyoruz şimdilerde. Yerküre nüfusu ilk defa aynı anda virütik bir meselenin her aşamasına hakim, mutasyonunu dört gözle bekliyor. Canım bağışıklığımız bizi yarı yolda bırakmasın diye organlarımızı şımarttıkça şımartıyoruz. Yollar, onlardan gasp ettiğimiz çoğu şeyi geri aldı. Kediler daha özgür, kuşlar seslerini duyurmak için doğaüstü çabalara gerek görmüyorlar eskisi gibi. Hava kirliliği azaldı, denizler berraklaştı. Yok, ama mesele tam olarak böyle değil. Temizlenme telaşıyla suyun canına okumaya devam ediyor ve 'yok'luk korkusunu, onaylanan internet siparişleriyle yeniyoruz. Kitap, film, besin, egzersiz listeleri aldı başını gitti. Biri de çıkıp demedi: Tavana bakıp düş kurmak, gözünü devirip sukutuhayale uğramak serbest! Sonuçta doğası gereği hareketle hemhal olan insan, durdurulamamaya devam ediyor. Evlerimize 'döndük' sokağa çıkma yasaklarına gülüp geçen evsizleri saymazsak- kendimize tahammülümüzle yüzleşiyor ve bu yeni düzenin yarattığı kaosla baş etmeye çalışıyoruz. Bana kalırsa tahakküm kuramadığımız tek şey hala zaman. Mekana hükmetmek yetmiyor. Kısıtlı aksiyon sahamızda, ufak cam ekranların ardından dünyayı kucaklamanın hazzı ve sıkışmışlığı arasında bir yerde, tüm sorumluluklarımızı yönetme tasasındayız. Müzelerin bile kapılarını çevrimiçi olarak ziyaretçilere açtığı bir dönemden bahsediyoruz; ancak çantamızı vestiyere bırakacağımız günlere dönmek istediğimizi biliyorum. Gelecek olan o günler, 29-31 Mayıs tarihlerinde birincisinin düzenleneceği İstanbul Dijital Sanat Festivali'ni de içine alsa çok güzel olur. Hazır dijital çağın hayatımıza direkt etkisini yüksek dozda deneyimliyorken, dijital teknolojilerin sanatla birleştiğini görmek bizi çabuk iyileştirir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin desteğiyle, Mezo Dijital tarafından düzenlenen festivalin teması; bağlantı aranıyor.... Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde gezeceğimiz festival için Mezo Dijital Yönetim Kurulu Başkanı Nabat Garakhanova geleneksel sanat ile dijitalin birleştiği ve herkesin erişebileceği bir sanat şöleninin bizleri beklediğini söylemekle kalmıyor, toplumun ihtilaflarından birine de cesur bir eleştiri getiriyor; Türkiye'de sanat daha üst tabakanın ilgileneceği bir alanmış gibi lanse ediliyor. Bu algıyı bu festival ile yıkmak istiyoruz. Dijital herkesin ulaştığı bir yerdir. Festivalin artistik direktörü Esra Özkan'ın deyimiyle bağlantı aranıyor..., geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamında değişen algı, davranış ve iletişim biçimlerinin hangi ye bağlantıları yarattığı, hangi ağları ve bağlantıları kopardığını dijital sanatın ve sanatçının perspektifinden irdeliyor. Yaşantımızın içine usulca sızan bu gelişim, klasik sanatı da etkiliyor elbette; ancak sanatçının hayal dünyası olmadan sanat eserinin üretim sürecine el koyan bilgisayar tekniklerinin kıymetiharbiyesi yok. Minyatür ve tezhip sanatına getirdiği yorumla Türkiye ve dünyada büyük takdir toplayan Murat Palta, o değerli isimlerden biri... Sanatçıyı en çok film sahnelerini minyatürle resmederken esere yeni bir boyut kazandırmasından tanıyoruz. Festivalde kendisini, çiniyi dijitale aktardığı çalışmasıyla göreceğiz. Kağıt üzerinde parçalarla başlayan çalışmalarını dijital ortamda sonlandıran Palta, grafik tasarımın disiplinler arası dinamiğine yoğunlaşarak hareket ettiğini söylüyor. Böylelikle sanatçı, doğu ve batı arasında ilişkiler ve tezatlıklar kurarken, öte yandan geleneksel sanatların da diğer disiplinlerle bağını kurmuş oluyor. Altın Vuruş, Güveç gibi kısa animasyon filmleriyle katıldığı festivallerden ödüllerle dönen yönetmen Gökalp Gönen'in son filmi Avarya da İstanbul Djital Sanat Festivali'nde gösterimde olacak. Distopik atmosferin hakim olduğu filmleri üzerine konuşurken etkileyici bir cevap aldım Gönen'den, Hikayeleri, insanın yok olmuş olduğu dünyalarda tasarlamak keyifli. İnsan artık tamamen yok olmuş ve onun mirasından kalanlar devam ettiriyor her şeyi. Ve bu mirasçılar, hala insan hatalarının izlerini taşıyorlar kendilerinde. Avarya'yı kekremsi, hüzünlü bir hisle, aynı zamanda buram buram 'başarı' kokan bir tekniğin cezbediciliğiyle seyredeceğinizden hemen hemen eminim. Festivalin dikkat çeken sanatçılarından biri de aynı zamanda mühendis olan Zeynep Nal. Kendisini ilk olarak kişinin stresine göre dilekçe yazan daktilosu Huysuz Arzuhalci ile tanımıştım. Şimdi de uzaya mesajlar gönderen Haberci ile devam edeceğiz. Makinelerin geleceğini biçimlendirmenin bize bağlı olduğunu düşünen sanatçı, yapay zekanın geleceğine dair duyulan korkuyu yumuşatan naif makineler üretmenin peşinde. Festival eserleri arasında yerini alan işlerden biri de Hero To Zero: Çalışma ve sosyal hayatı arasında denge kurmaya çalışan işkolik bir süper kahramanın hikayesi. Oyunu tasarlayan Efe Alaçamlı'nın işine sahip çıkan özgüvenli söylemini sevdim; Yaptığım iş sanattır dedikten sonra kendimi sonuçlanmayacak sonsuz tartışmalar içinde bulmaktansa, sonuçlanmayacak tartışmaları ele alan bir oyun yapmayı tercih ederim. Soyut, kavramsal ve dijital sanatı anlamlandırmayı kolaylaştırmayı amaçlayan İstanbul Dijital Sanat Festivali'nde Refik Anadol'dan Ethem Cem'e, Andy Thomas'tan Farhad Farzaliyev'e kadar daha pek çok sanatçının eserleri sergilenecek. www. digitalartfestistanbul. org internet sitesi ve digitalartfestistanbul adıyla sosyal medya platformlarından detaylarına ulaşabileceğiniz festival, ücretsiz gezilebilecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dort-duvar-arasindan-buyulu-diyarlara", "text": "Covid-19 ile sıkı sıkıya tutunduğumuz hemen her şeyin avuçlarımızda un ufak oluşuna tanık olduk. Sahici ya da suni, hayat diyerek etrafımıza inşa ettiklerimiz, güvenlik hissimiz, gerçekliğimiz bir kez daha şekil değiştirdi ve hepimiz tereddütsüzce ve hızla kendi tavırlarımızı belirledik. Kuşkusuz bunda geçtiğimiz yıllar boyunca işittiğimiz sayısız distopik ve post apokaliptik hikayenin etkisi büyük. Tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Dijital dönüşüm sonrası sosyal yanımızı sentetik, holografik bir düzleme hapsederken, -durup anlamaya fırsat bırakmadan ardı ardına- gerçekleşen küresel olaylar karşısında bocalıyor, bocaladıkça yüzeyin güvenli ve tanımlanmış alanında kalmaya ikna oluyoruz. Bir yandan da bizi olduğumuz yerden söküp alan bu sel karşısında ilginç fakat güçlü adaptasyonlar geliştirmeyi başarıyoruz. Son olarak Covid-19 ile sıkı sıkıya tutunduğumuz hemen her şeyin avuçlarımızda un ufak oluşuna tanık olduk. Sahici ya da suni, hayat diyerek etrafımıza inşa ettiklerimiz, güvenlik hissimiz, gerçekliğimiz bir kez daha şekil değiştirdi ve hepimiz tereddütsüzce ve hızla kendi tavırlarımızı belirledik. Kuşkusuz bunda geçtiğimiz yıllar boyunca işittiğimiz sayısız distopik ve post apokaliptik hikayenin etkisi büyük. Zaman zaman Balkan halk masallarından da beslenen Prokopiev'in gerçek ile gerçeküstünün iç içe geçtiği çarpıcı öykülerinden bir seçki. İskandinav kültürünün alacakaranlığından doğan, fantazyadan, büyülü gerçekliğe ve bilimkurguya uzanan parlak buluşlarla bezeli öyküler. Doğanın, düşün, büyünün ve sıra dışı olayların hayatla uyumunun, Uzakdoğu'ya has şiirselliğin gözler önüne serildiği tuhaf Japon masalları. Yirmi yılı aşan bir süre önce piyasaya çıktığında oyun dünyasında deprem etkisi yaratan Half-Life, oyun dinamiklerinde yaptığı yenilikçi değişikliklerle ardı sıra gelen hemen hemen tüm video oyunlarını doğrudan etkilemişti. Ne var ki, oyunseverlerce 8 milyondan fazla kopyası satın alınan Half- Life'ın tüm devam oyunlarının, muazzam başarı hikayelerine dönüşmelerine rağmen serinin tutkunları neredeyse 15 yıldır Half-Life 3'ü bekliyor. Kuşkusuz Half-Life'ın yaratıcısı Valve'ın tembelliğinde, -online oyun satış platformlarının öncüsü ve tartışmasız lideri- Steam sayesinde satılan hemen her oyundan gelir elde etmesinin ve hayatta kalmak için oyun yapmaya ihtiyaç duymamasının etkisi büyük. Öte yandan Portal ve Left 4 Dead gibi çok sevilen diğer serilerin de hala 3. oyunu görememiş olması, Valve CEO'su Gabe Newell'ın 3'e kadar sayamadığı gibi esprilerin yapılmasına neden oluyor. Valve'ın geçtiğimiz aylarda yeni Half- Life oyunu Alyx'i duyurması oyun dünyasında Half-Life 3'e dair umutları bir kez daha yeşertmişti. Kısa süre önce Valve adına açıklama yapan Robin Walker'ın, 23 Mart'ta indirilmeye başlanan oyunun Half-Life evrenine geri dönüş niteliğinde olduğunu söylemesi serinin hayranlarını sevindirmeye yetti. Walker'ın Half-Life: Alyx'in serinin hikayesini ileriye taşıyıp daha büyük bir hikayeye kapı araladığını belirtmesinin ardından gelecekte yeni Half-Life oyunlarını görmemize kesin gözüyle bakılıyor. Korku edebiyatının önemli isimlerinden Thomas Ligotti'nin ilk kitabı olma özelliğini de taşıyan öykü seçkisi Hayalperest Ölünün Şarkıları Can Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Özellikle 90'lar boyunca British Fantasy Award, Bram Stoker Award ve World Fantasy Awards gibi prestijli ödüllerde sıkça aday gösterilip bazılarını kazanma başarısı gösteren Ligotti, pek çoklarınca ismi H. P. Lovecraft ve Edgar Allan Poe gibileriyle birlikte anılan bir yazar. Berna Seden tarafından çevrilen kitap tuhaf edebiyat türünün önemli örneklerinden biri. Madeline Miller, ülkemizde geçtiğimiz yıl yayımlanan ödüllü romanı Ben, Kirke ile adından sıkça söz ettirmişti. Yunanca ve Latince öğretmeni olmasının bir getirisi olarak kaynakları özgün dilinden tarama imkanına sahip olan Miller, henüz ilk eseri Akhilleus'un Şarkısı ile kendisine saygın bir yer edinmeyi başarmış bir yazar. Daha önce Everest Yayınları'nca yayımlanan ve baskısı tükenen Akhilleus'un Şarkısı bu defa İthaki Yayınları tarafından yine Seda Çıngay Mellor çevirisi ile okuyucuyla buluşturuldu. Ben, Kirke'de olduğu tanıdık bir hikayeyi sıra dışı bir perspektifden dinleyeceğiniz kitap, Yunan mitolojisine aşinalık kazanmak isteyenler için de iyi bir tercih. Geçtiğimiz yıl gösterime giren Spider-Man: Far From Home'un ardından Sony ile Disney arasında yaşanan kısa süreli anlaşmazlık, Örümcek Adam'ın Marvel sinematik evreninden ayrılmasıyla sonuçlanmış, bu durum hem Örümcek Adam hem de Marvel hayranlarını oldukça üzmüştü. Neyse ki her iki taraf da kısa sürede makul bir yolu tutarak sevilen kahramanın ait olduğu yerde kalmasını sağladılar. Şüphesiz yeni Örümcek Adam'ın bu derece sevilmesinde büyük rolü olan Tom Holland, kısa süre önce yaptığı açıklama ile yeni Örümcek Adam filminin çekimlerine gelecek temmuzda başlanacağını duyurdu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dostoyevski-nin-soylu-ruhu-ithal-kotu-ruhlara-karsi-ecinniler", "text": "Cemal Süreya bir TRT röportajında 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum, o günden beri huzurum yoktur sözleriyle anlatmıştı kısa biyografisini. Bir şairin, hayatında yer alan en can alıcı noktayı bir romancının duygu evreniyle tanıştığı an olarak kodlaması, evet çok havalı. Ama konu Dostoyevski ise, zaten huzur falan yoktur ortada, Süreya havalı değil yani, buz gibi haklı. Ve huzursuz. Lise son sınıf öğrencisiyken yavan bir çeviriden Suç ve Ceza'yı okuduğum anı hatırlıyorum. Sönmeye yüz tutmuş bir yanardağın içinde yolumu arıyordum sanki. Ürpertici bir serinlik vardı sayfalarda, tam olarak böyle tarif edebilirim sanırım. Kelimelerle kurulmuş; başka, karanlık ve katmanlı bir dünyadan seslenen huzursuz yazarımın peşinden, 20 yıl gecikmeyle de olsa Petersburg'a kadar gitmeyi başarmıştım hatta. Petersburg'da yürüdüğüm yollar boyunca bir roman kahramanına bile rastlayabilirdim, rastladım aslında. Uzun hikaye. Dostoyevski, Rusya'da imal edilmiş Petersburg işi paslı bir bıçağın sırtında uyuyarak günlerini geçirmiş bir yazar. İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşarak, herkesin ötekisine bakarak ve son tahlilde bütün o kusurlu toplamın resmini çizerek hesaplaşmış kendisiyle. Yarı uyur-uyanık. Kabusların içinden geçerek; yıkılmış idealler, kendi göğüne çekilmiş inançlar ve sarsıcı nöbetler geçiren ideolojilerin ortasında, trajik ve görkemli bir alanı işaret edecektir bize. Rüya ve gerçek arasında bir teklif. Kendi ruhuna batırdığı kalemiyle şerh ettiği mesele, insanın en üryan haliydi aslında. Bu üryanlık, gazete kupürlerinden, güncel siyasi gelişmelerden, mevcut ortamın getirdiği toplumsal etkilerden ve bütün dini, felsefi, ahlaki tartışmalardan yola çıkarak -sezgisel kabiliyetiyle- her daim zamanın şarkısını söyleyebilmiş bir yazar için çok daha anlamlı bir hal. 1849'da I. Nikolay'ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle devrim propagandası yapmakla suçlanarak Peter Paul Kalesi'ne kapatılmış genç bir romancının, tam idam edilmek üzereyken son anda affedilerek cezasının Sibirya sürgününe çevrilmesi... Dostoyevski bu dramatik yazgının ertesinde, yani sürgünden dönüşünde kardeşiyle birlikte yayınladığı dergide toprağa ricattan bahsedecektir. Batılılaşmış Rus aydınlarından, saf benlikten, gerçek Ortodoks değerlerinden, ulusal kimlikten ve Rus geleneğinden söz ederek, toplumsal bunalımlara yol açan dışarlıklı ideolojilere öldürmek kastıyla saldırarak ilerleyecektir. Ecinniler adlı politik eser, yaşadığı günün romanını yazacak cesareti olan bir yazarın eylemidir. Dostoyevski 1869 yılında Büyük Bir Günahkarın Hayatı adlı eseri üzerine çalışırken, arkadaşlarını devrim için örgütleyen meşhur Rus anarşisti/nihilisti Sergey Neçayev'in başında olduğu ''Halkın Öcü'' grubunun Ivanov isimli bir öğrenciyi katletmesiyle, ülke çapında büyük bir infial gerçekleşmiştir. Ivanov'un Moskova Üniversitesi'nin arka bahçesinde bulunan cesedi, dalga dalga büyüyen bir öfkeye ve krize dönüşecektir. Siyasi bir cinayetle fitili ateşlenen bu büyük toplumsal buhran sonucunda, yazdığı romanın istikameti değişmiştir. Büyük Bir Günahkarın Hayatı yavaş yavaş Ecinniler'e dönüşmeye başlar. Dostoyevski yurtdışına kaçan Sergey Nechayev'i, baş kahraman Pyotr Stepanoviç Verhovenski ismiyle romana dahil eder ilk önce. Öldürülen kurban Ivanov da Şatov olarak resmedilir. Yazar Karmazinov, elbette Ivan Turgenyev'dir. Romandaki karakterlerin hepsi bir görüşün/felsefenin/ideolojinin/duruşun simgesi olarak kodlanmıştır. Sözgelimi; Pyotr Stepanoviç nihilizm, Karmazinov batıcılık, Stepan Trofimoviç liberalizm/ateizm, İvan Şatov Panslavizm temsilidir. Diğer iki önemli karakter; Stavrogin ile Kirillov'dur. Stavrogin çelişkiyi, Kirillov ise felsefe, inanç, özgürlük, irade ve Tanrı kavramlarını karşılar. Çatışmanın dengesi bu iki karakter üzerine kuruludur ve romandaki varlıklarıyla bir yıldız gibi parlar iki karakter de. Ecinniler'i doğuran 19. yüzyıl Rusya'sının fotoğrafı; izm'lerle örülmüş bir duvarın etrafında toplanarak birbirlerine öfkeli yüzlerle bakan uçurum insanları'dır. Dostoyevski, Rus topraklarında doğmayan ırmaklarda ellerini yıkayan ve sonra bu ellerle sanki çıldırmışçasına birbirlerini boğazlayan, intihar gömlekleri kuşanmış tüm sosyalist, nihilist, ateist, batıcı ve anarşistlere bir anahtar teklif eder; Rus geleneğine, Ortodoks-Hıristiyanlığına ve Panslavist değerlere dönüş kapısının kilidine uyacak yerli bir anahtardır bu. Her milletin kendine has bir benliği ve sesi vardır. Buraya yapılacak her ithal hamle, benliği yabancılaştırıp, doğal olarak sesi de çürütecektir. Varoluşu gerçekleştiren öz, benlik ve sesten oluşur. Dostoyevski'ye göre bu bağlamda her millet kendi Tanrısını gelenek, değer ve örfleriyle donatacaktır. Kitabın isminin Ecinniler olmasının gerekçesine buradan bakabiliriz. İncil'den alıp epigraf olarak kullandığı bölüm, sürüyü uçuruma götüren kötü ruhları imler; Kötü ruhlar çıkıp domuzların içine girdiler. Sürü uçurumdan aşağı denize uçtu. Binlerce domuz boğuldu. Ecinniler kötü ruhlar anlamında kullanılan bir imge olarak, Büyük Rusya fikrini felakete sürükleyen, onu ayartan, çıldırtan, bozan ve uçurumun kenarına getiren köksüz, ithal bir bozguncudur. Kötü ruhlara karşı, Rusya'nın ruhunu savunur elbette Dostoyevski. Ve Şatov ölse de, Stepan Trofimovic'in dönüşümüyle bir yerlerde yeniden doğacaktır aslında. Şatov Dostoyevski'nin ta kendisidir. Orhan Pamuk'un gördüğü gibidir mesele; radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dunya-kiracisindan-oykuler", "text": "Her öyküde farklı bir arayışın, oyunun peşinde Doğukan İşler. Her öyküde dilinde, üslubunda bir farklılık getirmeye çalışıyor. Bu gayret onun öykü sayısında bir sınırlama getiriyor ister istemez. Ancak şunu net bir şekilde söylemem gerek. Onun hiçbir öyküsü, okurda bunu daha önce okumuştum duygusu uyandırmıyor. Tabii bu noktada İşler'in üç öykü kitabının yanı sıra çocuk ve gençlik kitapları yazdığı, dolayısıyla hiç de az yazmadığı söylenebilir. Nicelik patlaması yaşanan bir zaman diliminde İşler'in reyini edebiyattan yana kullandığını firesiz metinlere imza atma kaygısı taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kitaba ismini veren Dünya Kiracısı son derece günlük hayata yaslanan bir öykü olarak başlarken birdenbire fantastik öyküye dönüşüveriyor. Ancak kullanılan tema genellikle alışageldiğimizin aksine metni bir korku hikayesine de dönüştürmüyor. İşler; kendine kurallar, sınırlar koyan bir yazar. İlginç bir şekilde koyduğu sınırlar İşler'in öykülerini daha renkli ve daha incelikli bir hale getiriyor. Bir kimya formülü hazırlanır yahut divan şairinin aruz vezninin sınırları içinde billurlaşması gibi İşler'in öykülerine getirdiği sınırlar onların daha dengeli ve billurlaşmış hale gelmesine hizmet ediyor. İşler'in oyunlu metinleri hakkında söylemem gereken bir şey var. Oyun ifadesine yazarın aleyhine kullanılabilecek çağrışımlar yüklenmiş durumda. Tabii ki bu yazının sınırlarını aşan boyutları olan bir problematik. Yine de oyunun hayatı temsil kabiliyeti yüksek bir teknik olduğunu, insanların hayatı oyunlar aracılığı ile öğrendiğini söylemeden de geçemeyeceğim. İşler'in oyunlarını da bu anlamda kıymetli buluyorum. Kitabın dikkat çekici bir özelliği de ithaf edilmiş öyküler. Mustafa Kutlu'ya Ala, Borges'e Kum, Tomris Uyar'a Çamur, Buzatti'ye Kehanet ve Spencer Holst'a Lisan-ı Kedi'nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir öyküleri bu anlamda dikkat çekici. Zira söz konusu öyküler sadece epigrafta yer alan birer kuru ithafın ötesinde her birinin teması, dili ve üslubuyla ithaf edilen yazarla ortak bir atmosfer inşa etmesi dikkat çekici. İşler, basit bir taklit ameliyesi yapmamış elbette. Her öykü tabii ki birer Doğukan İşler öyküsü olmaya devam ediyor. Ancak bir yandan da ithaf edilen yazara bir saygı duruşu tavrı da var. İşler, bu öykülerde pastiş tekniğini çok incelikli ve derinlikli bir şekilde kullanmayı başarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dunyadan-uzakta-bir-buyume-hikayesi", "text": "Dünya edebiyatında aile romanlarına sıklıkla rastlanır. Thomas Mann'ın Buddenbrooklar'ı, Heinrich Böll'ün Dokuz Buçukta Bilardo'su, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları ilk elde akla gelenler. Söz konusu romanlarda bir ailenin birkaç kuşak hikayesi konu edilir. Genellikle tarihsel ve toplumsal değişimlerin aile üyeleri üzerindeki etkisi ele alınarak aile, çağın ruhunu çizmede adeta araç olarak kullanılır. Bu türden romanlarda geleneğin değerinin yitmesi, modernleşme gibi olgular, aile üyelerinin yaşam tarzlarından insan ilişkilerine, yaptıkları işlerden kullandıkları dile kadar kendisini gösterir. Edebiyat tarihinin saydığımız klasik eserlerinden farklı olarak, ilginç bir aile örneği de J. D. Salinger'in Glass ailesidir. Glass ailesinin öyküsü tek bir kitaba sığmaz, Salinger aileyi birkaç kitap boyunca anlatır. Dahi, uyumsuz, intihara meyilli yedi üyeli Glass ailesi, Amerikan toplumunda İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yaşanan varoluş sıkıntılarının yansıması olarak değerlendirilir. Çağdaş Fransız edebiyatının genç isimlerinden Camille Bordas'ın Birlikte Yaşamanın Yolları'nda anlattığı Mazal ailesi de, Salinger'in başlattığı uyumsuz aile geleneğinin devamı olarak değerlendirilebilir. Mazallar anne, baba ve altı çocuklu bir aile. Roman, çocukların en küçüğü Isidore ya da nam-ı diğer Dory'nin ağzından yazılıyor. Dory, çocukların en dışa dönük ve uyumlu olanı ancak bu durum, çoğu zaman ablaları ve ağabeyleri karşısında başarısız ve ezik hissetmesinin de nedeni. Pek de haksız sayılmaz çünkü ailenin Dory dışındaki üç çocuğu doktora öğrencisi, biri müzisyen, diğeri de parlak bir lise öğrencisi. Günlerini odalarında kitap okuyarak ve tez yazarak geçiren çocukların birbirleriyle ilişkileri sınırlı düzeyde. Bilimsel teorilerle çevrili dünyalarında fiziksel ihtiyaçları gidermek dışında odalarından çıkmıyorlar. Yalnızca akşam yemeklerinde karşılaşıyorlar ve pek fazla konuşmadan sofradan kalkıp yine kendi dünyalarına çekiliyorlar. Kardeşlerimden hiçbiri toplumda yer edinmekle fazla ilgilenmiyordu. Ailede anne ile babanın konumu da çocuklarınkinden çok farklı değil. Annenin aileyi toparlayıcı rolü alenen bir tek akşam yemeklerinde vuku buluyor. Çocuklarıyla mesafeli ve eğitimci bir ilişkisi var. Buna rağmen, çocuklara hissettirmese de gözünü üstlerinden ayırmıyor. Toplum içine karışmalarını, biraz daha sosyal olmalarını, en azından özel gecelere ve cenaze törenlerine katılmalarını istiyor. Baba ise ortalarda pek görünmüyor. Çoğunlukla şehir dışında çalışıyor ve ne iş yaptığını roman boyunca öğrenemiyoruz. Yalnızca idealist olduğunu, iyi derecede klasik Almanca bildiğini, dünyadaki salgın hastalıklar ve savaşlar gibi sorunları dert edindiğini biliyoruz. Dory, ailede çevresiyle en çok ilişki kurmaya çalışan çocuk. Mahallede ülkenin en yaşlı kişisi bayan Daphne, okulda arkadaşı Denise, evde de kendisinin bir büyüğü ve aynı zamanda odasını paylaştığı Simone ile ölçülü ama nispeten iyi ilişkiler içinde. Ancak Dory, ilk bölümün sonunda babanın ölmesiyle yaşadığı kırılmayla aile üyeleri hakkında kafa yormaya başlıyor. Kardeşlerinin ve okul arkadaşı Denise'in, yeteneklerinin yanında hayata karşı duruşlarındaki farklılığı ve kendisinin yaşamdaki konumunu anlamak gibi bir çabaya girişiyor. Dory'nin çabasındaki en büyük yardımcısı Simone. Bunu bile isteye ve yardım amaçlı yapmasa da, geliştirdiği huni teorisiyle hem biz okuyucuların hem de Dory'nin zihnini aydınlatıyor. Simone insan yaşamını huniye benzetir. Yaşamın başında insan, huninin yüzeyinde sonsuz seçenekler içinde yüzer. İlgi ve yetenekleri henüz tazedir. Ancak büyüdükçe sistemin çarkları çalışmaya başlar ve kişi akıntıya kapılarak sürüklenir. Geldiği yer huninin dar boğazından başka bir yer değildir. Simone abla ve ağabeylerinin doktora eğitimlerini, bir amaca tutunarak anlamsızlıktan kaçmanın yolu olarak değerlendirir. Spesifik bir konu üzerinde uzmanlaşmak tutunacak bir dal vazifesi görür. Ancak bu dal da geçicidir. Heba olmaya giden akla yatkın en kısa yol. Sana zaman kazandırıyor. Tezin üzerinde uzmanlaşma derecen bir tür evrenselliğe yaklaştığına bir süreliğine inanmana izin veriyor. Simone'a göre bütün oyalanma imkanlarına rağmen doktora süreci, sonunda yaşamın diğer seçeneklerini eritip bireyi kısıtlı bir alana mahkum eder. Simone, ablası Aurore'un girdiği bunalımı da bu gerçeğe bağlar. Simone'un varoluş bunalımına çözüm önerisi kendisinin sıkça yaptığı gibi hayal kurmak, hayali arkadaşlarla hayali diyaloglar geliştirmektir. On dokuzuncu yüzyılın melankolikleri gibi içinde yaşanılan zamandan olabildiğince kaçmaktır yapılacak olan. Çünkü var olan düzenden hoşnutsuzluk, andan uzaklaşmayı, içsel ve tinsel olana yaklaşmayı getirir. Bu da sanatsal yaratıcılığın, kişisel gelişimin anahtarıdır. Peki, ama melankolikler neden üzgünmüş gibi dururlar? Anın dışına çıktığında kafanda olanlar, işin bitip de geri döndüğünde yüzleştiklerinden daha zengin ve tatmin edicidir. Üzücü kısmı bu. Dory'nin zihnindeki sorulara bir cevap da beklemediği anda Almanca öğretmeninden gelir. Sınıfta izledikleri Dogville filminden sonra yaptıkları tartışmada öğretmen, geleneksel yaşamın toplumu büyüleyip içine aldığından bahseder. Adeta hipnoz etkisi yaratan geleneksel yaşamda birey yoktur, toplum vardır. Düşünme ve eleştiri yoktur, duygusal bağlanma vardır. Dory ile birlikte modern insanın da en çok merak ettiği soruya öğretmen cevap verir: Her ikisine birden aynı anda sahip olamayız. Hem yaşamın akışına kapılıp hem de ondan ayrı ve yabancı duramayız. İşte insanoğlunun yaman çelişkisi. Ne birlikte ne de yalnız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dunyaya-neden-geldim", "text": "Sadettin Ökten ve Kemal Sayar. İki sahilsiz umman. Bunu söz konusu iki kişiye iltifat olsun diye demiyorum. Öncelikle gönül zaten sahilsiz bir ummanın adı. Kemal Sayar ve Sadettin Ökten de bu sahilsiz ummanda iki farklı disiplinde şahitlik etmiş kişiler. Yazdıkları eserlerde, konuşmalarında hep bu şahitliklerini paylaşıyorlar ve insanları kendi şahitliklerini yapmaya davet ediyorlar. Dünyaya Geldim Gitmeye, iki ummanın, iki şahitliğin buluşması. Bir radyo programı dolayısıyla yapılan bu söyleşiler şimdi iki kapak arasında bir araya geliyor ve bir anlamda da hatırdan satıra transfer edilmiş oluyor böylece.. Peki, Sadettin Ökten ile Kemal Sayar'ı buluşturan ortak payda nedir? Gönül Sadası isimli bir radyo programında cereyan eden bu konuşmalarda ben ortak paydayı hayatın anlamını okuma, tefekkür etme mesaisinde gördüm. Hayatın anlamı akıllara new age kişisel gelişim kitaplarını getiriyor. Bunun farkındayım. Ancak hem Sayar hem de Ökten, kadim olanı okumaya çalışırken mevzuya bir zamanlar olup bitmişi mumyalama yöntemiyle korumaya çalışan bir gelenekçiliği merkeze almıyorlar. İkisi de geleneği, sahici ve sahih olanı hayatın içindeki tezahürleri ile anlamaya/okumaya çalışıyorlar. Dolayısıyla ortaya çıkan muhabbet bir müze vitrininde rastlayabileceğimiz herhangi bir nesne olmaktan çıkıyor. Söyleşiyi bir karşılıklı konuşma trafiğinin ötesine geçirip muhabbete çeviren kibrit-i ahmer de bu zaten. Modern zamanlardan bahseden pek çok metin ve konuşma dönüp dolaşıp zamanın bozulduğunu anlatmaya başlar. Ökten ve Sayar ise distopyaların dört bir yanımızı kuşattığı bir zamanda olaylara başka bir perspektiften yaklaşmayı deniyorlar. Ne kof bir iyimserlik ne de zehirli bir kötümserlik var onların bakışlarında. Onların muhabbetlerini sahici kılan bence büyük ölçüde konuşmalarının bu özelliğinden kaynaklanıyor. Hep ben dedirten kendine bir öteki icat etmek zorunda olan insanın ahenksizliği kitabın temel temalarından biri. Dünyaya Geldim Gitmeye'nin en azından benim açımdan bir başka dikkat çekici yanı ise diyaloğun taraflarının referans sisteminin ve referanslarına yaklaşımlarının farklılığı idi. Bunun bir sebebi Ökten ile Sayar arasındaki kuşak farkı da olabilir elbette. Tabii ki bu iki kişinin aldıkları eğitim, yetişme çevreleri, yaptıkları meslek farklı. Bundan dolayı da meseleleri ele alma tarzlarında dikkat çekici farklılıklar bulunuyor. Elbette ortak paydayı göz ardı etmiyorum. Ancak benim açımdan muhabbeti muhabbet kılan ortak paydadan ziyade farklılıklara rağmen nezaketin, inceliğin zedelenmemesi. Hatta muhabbetin farklılıklar üzerinden ilerlemesi. Bir okur olarak iki taraf da birbirine talebe ve hocalık yapıyorlar. Sonuçta ortaya bir şölen çıkıyor. Lafla işgal edilen bir çağda söz şölenine misafir olmak beni fazlasıyla mutlu etti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/dunyayi-uctan-uca-dolasan-edebiyat-dersleri", "text": "Julio Cortazar'ın Kaliforniya Üniversitesi'nde verdiği edebiyat derslerinden sekizi, Edebiyat Dersleri adıyla kitaplaştırıldı. Bu on üç saatlik aktarım konunun ilgililerine, literatürün yanında sunduğu cazip anekdotlarla hem nicelik hem de nitelik olarak geniş bir birikimi 'okuyarak' tecrübe etme şansı veriyor. Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar'ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri'nde toplandı. Süleyman Doğru'nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar'ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor. 1914'te doğan yazarın, daha dokuz yaşındayken Edgar Allan Poe, Jules Verne, Victor Hugo gibi büyük ustaları yol arkadaşı edinip kitapların efsunlu dünyasıyla tanışması bir yana, yine o yaştayken ilk romanını da yazdığını düşünürsek Edebiyat Dersleri'ni, 57 yıllık birikimin etkileyici bir özeti olarak kabul edebiliriz. Tam adıyla Julio Florencio Cortazar Scott, yazarlığı boyunca üç aşamadan geçti: Estetik, metafizik, tarihsel... Arjantin'de orta sınıfa mensup ve neredeyse hepsinin başkent Buenos Aires kökenli olduğu, edebiyatı bizzat edebiyat için yapan bir yazar kuşağından gelmesi Cortazar'ı, derin 'estetik' kaygılar taşıyan bir edebiyatçı haline getirdi. Eserlerindeki karakterlerin psikolojisi üzerine eğilmesiyle ortaya çıkan girift ve uçarı hikayeler 'metafizik', Küba Devrimi'yle beraber kimlikleşmeye dair yaşadığı aydınlanma ve kendisini sadece Arjantinli değil 'Latin Amerikalı' olarak görmeye başlamasıyla da 'tarihsel'liğin yazın hayatına kattığı değerle tamamlandı. 'Bir yazarın yolları', 'fantastik öykü: zaman', 'fantastik öykü: kader', 'gerçekçi öykü', 'edebiyatta müzikalite ve mizah', 'edebiyatta oyun ve Seksek'in yazımı', 'Seksek ve Manuel'in kitabı hakkında', 'erotizm ve edebiyat' bölümlerinin olduğu bu sekiz ders konunun ilgililerine, edebiyatın yanında sunduğu cazip anekdotlarla hem nicelik hem de nitelik olarak geniş bir birikimi 'okuyarak' tecrübe etme şansı veriyor. Her dersinin sonunda öğrencilerle soru-cevap yapan Julio Cortazar'ın üzerinde durduğu konuların başında roman ve öykü arasındaki farklılıklar geliyor. Romanın, yazarın kendisine karşı verdiği büyük bir savaş olduğunu çünkü onun içinde insani yazgının başlıca oyunlarının çarpıştığı bütün bir evrenin olduğunu söyleyen Cortazar bu tür için ilgi çekici tespitlerde bulunuyor. ''Roman her şeyin içeri girmesine izin veren açık bir oyundur, her şeyi kabul eder, her şeyi kendine çağırır, açık oyunun sürmesini, yazının ve tematiğin geniş alanlarını talep eder.'' Cortazar'a göre iyi bir öyküye gelince... O sadece hafızaya kazınmakla kalmaz aynı zamanda bir dizi çağrışımlar, zihinsel ve psişik açılımlarla büyük bir potansiyel ve öngörüye sahip. Yayınlamadığı öyküleri biriktiğinde, yazı türünün 'fantastik' olduğunu fark eden Julio Cortazar'ın fantastik algısı, diğer insanlara göre bir hayli farklı aslında. O başlı başına bir 'gerçeklik' biçimi, akşam sekizde çorba içmek kadar kabul edilebilir ve içine her şeyin girdiği bir gerçeklik... Fantastiğin içindeki kader ve zaman olgularını detaylarıyla ele alan yazar derslerinde öğrencilere Takipçi, Geceleyin Sırtüstü, Kyklad İdolü, Güney Otoyolu gibi öykülerinden yola çıkarak detaylı okuma ve analizler de yapıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ebedi-genclik-ve-mutlak-hiclik", "text": "Nathalie Le Gendre çağdaş Fransız edebiyatının yükselen isimlerinden biri. Daha ziyade genç okurlara yönelik eserler kaleme alıyor olsa da kendi tabiri ile 9 ile 99 yaş arası herkes için hikayeler anlatıyor. Özgün dilinde Ebedi Gençlik ismi ile yayımlanan Kutu, deyim yerindeyse balık hafızalı bir genç kız olan Lena'nın tutunacak hemen hiçbir şey bulamayan zihninin hayatın içinde kontrolsüzce savrulmasını konu ediniyor. Nathalie Le Gendre çağdaş Fransız edebiyatının yükselen isimlerinden biri. Daha ziyade genç okurlara yönelik eserler kaleme alıyor olsa da kendi tabiri ile 9 ile 99 yaş arası herkes için hikayeler anlatıyor. Özgün dilinde Ebedi Gençlik ismi ile yayımlanan Kutu, deyim yerindeyse balık hafızalı bir genç kız olan Lena'nın tutunacak hemen hiçbir şey bulamayan zihninin hayatın içinde kontrolsüzce savrulmasını konu ediniyor. Lena'nın kim olduğundan emin olamadığı ziyaretçisi Etaine'nin, genç kıza tıpkı kendisi gibi hafıza sorunları yaşayan ablası Shanel'in son yıllarını anlatan otobiyografik roman taslağını vermesiyle başlıyor Kutu. Lena ile birlikte taslağı okurken Shanel'in kobaylarına mucizevi bir gençlik vadeden bir tür deneye katıldığını öğreniyoruz. Kitabın tanıtım metni, kapağı ve Le Gendre'nin kurgu dinamikleri sayesinde Lena ile Shanel'in aynı kişi olduğunu fark etmemiz gecikmiyor. Kendi adıma bunun bir sürpriz bozan olduğunu düşünmüyorum. Gerilimin bu derece erken çözülmesi kimi okur için keyif kaçırıcı olsa da Le Gendre'nin bunu öngördüğü hatta özellikle istediği kesin. Zira Le Gendre'nin okurunu bir yandan Shanel'in günden güne gençleşirken zayıflayan hafızası nedeniyle kayboluşuna, diğer yandan çoktan belleğinin rehberliğini yitirmiş Lena'nın -adetabireyden nesneye dönüşmüş varoluşunun hayatta kalma çabasına tanık ederken, esas gerilimi karakterinin zihinsel ve duygusal dönüşümü, kaybolmuşluğu, çaresizliği ve hiçleşmesi üzerine kurmak istediği kanaatindeyim. Kutu, tüm bu duygusal gerilimin yanında arka plana gömdükleriyle pozitivist dayatmalara, modern dünyanın estetik kalıplarına ve kurumsal kötülüğe dair ciddi eleştiriler getirmeyi de başarmış. Dahası öznenin ve bilincin doğasına dair sordukları okurunu bizi biz yapanın ne olduğu üzerine düşünmeye iterek bir tür metafizik ürperti yaşatması açısından da sıra dışı bir deneyim sunuyor. İlk kez Azade Aslan çevirisi ile Türkçe okuma fırsatı bulduğumuz Nathalie Le Gendre'nin kendisinin de ender görülen bir sağlık sorunundan mustarip olmasının bir sonucu olarak, zihinsel ya da fiziksel kısıtların sonuçlarını keskin bir sahicilikle aktarabiliyor Kutu. Açıkçası On8 Kitap'ın kataloğu ve yazarın tüm eserleri dikkate alındığında Kutu'nun görece genç okurların sevebileceği bir roman olduğunu düşünebilirsiniz. Ne var ki Kutu, tüm bu ön kabulleri kolayca yıkabilecek bütünlükte bir kitap. Son yıllarda izleme alışkanlıklarımızı büyük oranda stream servisleri şekillendiriyor. Dünyanın geri kalanında dijital platformlar arasında kayda değer bir rekabet olsa da ülkemizdeki birkaç yerli alternatif Netflix'in hegemonyasını yıkmak için yeterli değildi. Kuşkusuz kimileri dolambaçlı bazı yöntemlerle yabancı platformlara erişebilse de yaygın olarak Netflix'in borusunun öttüğünü söyleyebiliriz. Ancak geçtiğimiz günlerde Amazon'un Prime Video servisinin oldukça makul bir fiyatla ülkemize giriş yapması denklemin dengelerini değiştirecek gibi. Aslında Prime Video'yu özellikle Amazon'un 2018'de ülkemizde hizmet vermeye başlamasından bu yana izleyebiliyorduk. Ne var ki hem kısıtlı altyazı seçeneği hem de avro bazlı aylık ücreti servisin geniş kitlelere yayılmasının önüne geçmişti. Amazon'un başta Amerika olmak üzere küresel çapta uyguladığı agresif fiyat politikası, Netflix ve benzeri platformları fiyat politikalarını yeniden gözden geçirmeye itecek mi bilinmez. Ancak dev şirketin perakende satış gelirlerinin yanında devede kulak kalan Prime Video ve eşlik eden hizmetlerle, esasen müşteri sadakati hedeflediği de bilinen bir gerçek. Uzun sözün kısası kütüphanesinde yer alan son derece iyi yapımlarla, Prime Video'yu uzunca bir süre oldukça makul fiyatlarla izleyeceğimiz kesin. Dahası gelecek aylarda Disney+, HBO Max ve Peacock gibi platformların ülkemize girmesiyle rekabet iyice kızışabilir. Geride bıraktığımız on yıllar boyunca video oyun dünyası, oyuncuların tercih ettiği platformlara göre gruplara bölünmüş hatta konsol oyuncuları markaların etrafında toplanmışlardı. Ancak son yıllarda sektörün online oyunların etrafında şekillenmesi, platformlardan bağımsız herkesin herkesle rekabet edebileceği bir altyapının ihtiyacını doğurdu. Game Pass ile yönde ciddi çalışmaları olan Microsoft'un, geçtiğimiz aylarda EA oyunlarını Game Pass'e dahil etmesinin ardından The Elder Scolls, Fallout ve Doom gibi kült oyunların yapımcısı Bethesda'yı satın alması büyük bir heyecan yarattı. Bazı oyuncular ciddi güven sorunu yaşıyor olsa da Microsoft'un bu yatırımı ciddiyetini ortaya koyması açısından oldukça önemli. İçeriğini günden güne genişleten Game Pass, bir zamanlar Steam'in PC'de yaptığına benzer bir devrim yapabilecek mi? Bekleyip göreceğiz. Tüm dünyada milyonlarca hayranı olan Frank Herbert imzalı kült bilim kurgu serisi Dune'un yeni bir film uyarlamasının yapılacağı haberi türe gönül vermiş hemen herkesi heyecanlandırmıştı. Takip eden aylarda yapımdan gelen haberler de bu heyecanı katlanarak artırmış, Denis Villeneuve ve Greig Fraser gibi son yıllarda yaptığı işlerle izleyicinin takdirini kazanmış isimlerin projeye dahil olması beklentilerin iyice yükselmesine neden olmuştu. Çekimleri pandemi öncesinde tamamlanan filmin ilk fragmanı nihayet Eylül ayında yayınlandı. Daha önce 1984 yılında David Lycnh tarafından beyaz perdeye uyarlanan Dune'un vizyon tarihi ise 18 Aralık olarak açıklandı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-ahlak-ve-wattpad-yazar-ne-kadar-ozgurdur", "text": "Odağına anlatmayı, anlatırken de en ideal formu yakalayarak yol almayı koyan edebiyatın neyi ne kadar anlatabileceği netameli bir tartışma konusu. Üstelik edebiyat gücünü ve özgürlük alanını da bu potansiyele borçludur; edebiyat evreni tümüyle kapsanamadığı için sınırlarla güdükleştirilemez ve kendisini gözetleyenlere, ehlileştirmeye çalışanlara direnir. Dolayısıyla içerik ne kadar ahlaki ve toplumsal kurallara göre belirlenmeye çalışılsa da, biçim bu kuralların dışına çıkıp hareket etme ve önüne çıkan engelleri aşmaya yönelik bir iktidar alanına sahiptir. Söz gelimi, kimse Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim metnine kesinkes Bu bir romandır diyemez ya da aynı şekilde Leyla Erbil'in Kalan'ı da bu tedirginliği, aynı kararsızlığı yaşatır okuruna. Bu bir roman mıdır yoksa şiir mi; yazarın bu soruları sordurması dahi onun yetki alanını genişletir. getirmesine rağmen hayatı değil ancak onun izdüşümü, temsili olan üretimi Madame Bovary bir tehdide dönüşmektedir. Etkile me endişesinin kaynağı olan yazınsal mecra, temsil ettiği gerçeklikten çok daha tehditkar bulunmakta, kısıtlı bir alanda faaliyet göstermesi için tedbirler alınmaktadır. Peki, kurmacanın sahip olduğu oyunsu konfor alanıyla her şeyi anlatının malzemesi haline getirebilme, her koşulda muğlak mevzilerde konumlanma imtiyazının olduğunu söylemek ne kadar mümkündür? Anlatının ne şekilde kurgulandığı, kurmaca evrenin hangi niyetler ve zihniyet etrafında şekillendirildiği yazarın mesuliyet alanına yönelik belli belirlenimler ortaya koymaz mı? Edebiyatın her şeyi malzemesi olarak işlemeye imkan veren doğası, yazarı tüm sorumluluklardan azade mi kılar? Türk romancılığının ilk dönemini temsil eden Tanzimat dönemi edebiyatçılarına bakıldığında henüz türün yabancısı olmalarından kaynaklanan anlatıcı/yazar ayrımının gelişmediği görülür. Nitekim bu durum sadece türe yönelik bir yabancılıktan, yeni tür karşısında acemi olmaktan kaynaklanmaz; Şerif Mardin'in de ifade ettiği gibi hem birer kamusal aydın hem de birer yazar olma mesuliyetiyle hareket etmek, yazarlara toplumu, değişimin getirdiği tehditlerden, züppeleşmeye yönelik etkilenme hallerinden uzak tutmaya çalışmak gibi bir misyon yüklemektedir. Edebi ahlakın nerede devreye girebileceği ya da girmesi gerektiği söz konusu olduğunda anlatıcı/yazar tasnifinden hareket etmek mümkündür. Tanzimat edebiyatının kurucu isimlerinden ve mümessillerinden Ahmet Mithat Efendi'nin metinleri bu muğlaklığa yönelik dikkate değer örnekler içerir. Söz gelimi Felatun Bey ile Rakım Efendi'de araya girip tiratlar atan, metni kurmaca bir dünyadan koparan yazar sesi, anlatıcının değil, Ahmet Mithat Efendi'nin görüşlerini temsil etmektedir. Bu itibarla, metinde kapatma olarak sunulan Çerkes köleden, haz ihtiyacını ikame etmek için istifade edilen İngiliz Ziklas ailesinin kızlarından iştahla söz eden yazar, anlatıcıyı gölgede bırakarak kendisini görünür kılmaktadır. Namık Kemal de ilk dönem metinlerinden İntibah'ta anlatının akışını bozacak şekilde araya girmekte ve kadın karakteri baskın bir erkeklik diliyle arzulayan bir yazar personası ortaya koymaktadır. Öte yandan yazarın kadın karakterleri bu şekilde kurarken okur kamusunu kadın olarak tahayyül etmesi de kendisine biçtiği erkeklik rollerinin ve iktidar alanının iz düşümüdür. Gerçekten de bir endişe olmalıdır burada. Yoksa romanlarda Paul de Virginie'yi neden hep kadınlar okusun? Kadının intikam alması için neden Monte Kristo'yu okuması gereksin? Genç kız, metres ya da cariye: Erkekler dururken neden özellikle onlar etkilensin romandan? Aşkı, hayatı romanlardan öğrenen, romanlarda gördüğü hayatlara gıpta eden, romanlarda sunulan dünyanın şehvetine kapılan ve felakete uğrayanlar neden hep kadınlardır diye soruyor Nurdan Gürbilek. Ayrıca erkek yazarların muhayyel okurlarını kadın olarak belirlemelerinin altında ne gibi endişeler yattığını da tartışmaya açıyor. Türk edebiyatında sıklıkla kadının cinsel şiddetin, istismarın muhatabı ve bir yandan da bu üretimin okuru, alıcısı olarak konumlandırıldığı dikkate alındığında, yazarın anlatıcıdan rol çalmak suretiyle kurmaca dünyayı gerçek dünyaya taşıması, ahlaki tartışmalar yürütmeye de alan açmaktadır. Tüm bu tartışmalardan sonra akla, söz konusu konfor ve özerklik alanının, yazarı tüm sorumluluklardan azade kılıp kılamayacağı sorusu geliyor. Yazar ne isterse yapabilir, herhangi bir konuda istediği gibi yazıp çizebilir mi? Bilhassa modernist edebiyatın yazara bahşettiği yaratıcı pozisyonu, hiçbir kısıt tanımayan sonsuz bir özgürlük alanına sahip midir? Öncesinde de değindiğim gibi gerek teknik tercihler gerek de yazarın anlatıcıya müdahalesi, yazarın da mesuliyetlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Cinsel şiddetten pedofiliye, ensestten cinayete kadar edebiyatın alanına girmiş birçok içeriğe hiçbir tartışma yürütmeden sonsuz bir eylem alanı tanımak mümkün değildir. Zira etiğin ve estetiğin bıçak sırtı ilişkisi, birini diğerinden tümüyle ayırmayı imkansız kılıyor. Yazar, anlatıcıyla iş birliği içinde metinde sunulan sakıncalı içeriğe ortak oluyorsa eğer, bu bir suç ortaklığına dönüşme tehlikesi içermekte. Kadınların sahneye çıkartılmadığı, birer dekor unsuru olarak kullanıldığı, erkeğin sonsuz güç ve yetkiyle donatıldığı metinlerde yazar, kadını ve erkeği böyle görmesinin, bu eşitsizliği pekiştirmesinin sorumluluğundan ayrı tutulabilir mi? Aynı şekilde cinsel şiddet içeren bir olayı kendi iştahını da katarak onaylayan, bunu tabii bir biçimde kurgusuna dahil eden yazarın da konumu, sorumluluk alanı sorgulanmaya açılmalıdır. Modernitenin yarattığı fragmental ve çarpık dünyayı temsil etmenin çok dışında, yapılan eyleme taraf tutmaya, onu tasdik etmeye dönüşen her bir yazar müdahalesi, bu meyanda tartışmaya açılmalıdır. Üzerinde durulması gereken temel meselenin aslında Wattpad'in formatı değil içeriği olduğunu düşünüyorum. Bu uygulamanın içinde yer alan, çok okunan ve popüler hale gelen içerikleri son derece problemli buluyorum; ensest, pedofili, uyuşturucu bağımlılığı ve psikotik yaşam modellerinin öne çıkartılıp gençlerimize gerçek ve özenilmesi gereken bir yaşam formu olarak sunmak çocuk ve ergenleri felakete sürükleyebilir. Zira bu dönemde çocuklar ve ergenler okuduklarından, dinlediklerinden, gördüklerinden fazlasıyla etkilenerek gördüklerini modellemeye ve taklit etmeye yönelirler. Wattpad'de çok etkileşim alarak ya da Wattpad vesilesiyle kitap bastırıp yüz binlerce satarak yazar olamazsınız. Bu platform elbette ki yazı pratiğini geliştirir fakat herhangi bir editör ya da usta denetimine tabi tutulmadığı için metinleriniz bir zaman sonra kendisini tekrar etmeye başlar ve gelişim gösteremez. İnternet ortamındaki öneriler, tavsiyeler ya da yaratıcı yazarlık kurslarıyla öykücü, romancı ya da şair olunmaz. Edebiyatın matematiksel, sosyolojik ya da psikolojik bir formülasyonu yoktur, harfler net sınırları ve fiziksel gerçeklikleri kabul etmez. Wattpad ortamında çok okunan metinlerle kast edilen aslında bir bakıma çok tık almak, çok merak edilmek, çok mahremiyet sergilemek. Wattpad uygulamasında çok tıklanan kitapların isimlerine ve kapaklarına bakmak bile bize bu mecrada işlerin nasıl yürüdüğünü gösteriyor. Hem bedensel hem de ruhsal kimlik arayışında olan gençler için bu tarz içerikler kendilerine bilinmez bir dünyanın kapılarını açtığı için el üstünde tutuluyor ve büyük bir değer atfediliyor. Özetle Wattpad'de çok okunmanın yolu daha iyi edebi metinler üretmek değil daha fazla cinsellikten, şiddetten ve insanın karanlıkta kalmış yönlerinden bahsetmek. Tüm bunların edebiyat ortamına ne gibi etkileri olur sorusu uzun süredir kafamda. Hiçbir etkisi olmaz demek fazla kolaycı bir tavır olur çünkü artık teknoloji ile bütünleşmiş bir nesil ile beraberiz ve onların ilgileri, merakları, beğenileri ve zevkleri farklı. Ucuz ve kalitesiz metinlerle büyüyen gençlerin bu metinleri gerçek edebiyat zannetmesi ve beğenilerini bu metinler üzerine kurması son derece olası bir durum. Sosyal medya ve teknolojinin de sağlamış olduğu kolaylıklarla artık herkes bir şeyler söylemek istiyor. Büyük ve kalabalık bir pazar yeri düşünün, kulakları sağır edecek kadar gürültülü bir ortam herkes bağırıp elindeki malın çok kıymetli olduğunu anlatmaya çalışıyor fakat o kalabalık meydanı biraz dolaştığınızda göreceksiniz ki meydanın hepsi satıcılarla dolu alıcı kimse yok. Wattpad'e pek çok açıdan bakılabilir. Ama hangi açıdan bakarsak bakalım, bir kanaate varsak bile birtakım sorular baki kalacaktır. Mesela bir, Wattpad demokratiktir, denilebilir; edebiyat kanonuna, yayınevlerinin beklentilerine, hatta yazım kurallarına aykırı metinler yazıp yüz binlerce okura ulaşabilirsiniz. Doğru ama edebiyat demokratik mi ki? Yani hangi Anglosakson, eserlerini bir Lord'a sunan Shakespeare'i; hangi Türk yahut Acem, Şehname'yi Gazneli Mahmud'a sunan Firdevsi'yi geçebilmiş, daha iyi yazmış ya da daha çok okunmuş? İki, Wattpad sayesinde gençler akranlarının yazdıklarını da olsa, belki kötü ve kalitesiz şeyler de olsa bir şeyler okuyor, belki bu sayede ileride daha iyi şeyler okuyacak diye de düşünülebilir. Bir dereceye kadar bu göre Wattpad'de hard-pornografik denebilecek pek çok metin varmış ve bu metinler ortaokul sıralarında bile heyecanla okunabiliyormuş. Okurların yaşıyla ilgili herhangi bir düzenleme, denetlemeyse yok. Yani bu açıdan Wattpad, ileride daha sağlıklı yiyecekler yemeye başlaması umuduyla çocuklarımıza abur cubur ve fast-food yedirmeye benziyor. Son tahlilde insanların berbat şeyler yazıp okuma hakkı vardır. Bu yüzden Wattpad bir boşluğu dolduruyor. Ama her ürün ve hizmet gibi Wattpad de denetime tabi olmalı. Özellikle 18 yaş altı bireyler için her alanda koruma tedbirleri alınırken Wattpad için neden alınmasın? Pek çok alanda kendilerine belki farkında bile olmadan zarar vermemeleri için denetlemeler var. Neden Wattpad'de de olmasın? Hangi anne baba çocuğuna Wattpad'deki sakıncalı içerikleri okuma izni verir? Ben burada kendi adıma en azından şu sonuca varıyorum: 18 yaşından küçüklerin de kalitesiz şeyler yazıp okuma hakkı vardır ama madem bu bireyler 18 yaşlarını doldurmalarına bir gün kala bile çocuk, o zaman onları zararlı yayınlardan koruyacak bir denetleme de yapılmalı. Genelde sanat, özeldeyse edebiyat butik bir faaliyet. Klasiklerimiz, ödüllü yazarlarımız kaç satıyor? Üç, beş bin mi? Diğer yandan Wattpad'de milyonlarca kez okunmuş dördüncü sınıf aşk hikayeleri de var. Yani Wattpad'in kitlesi zaten halis edebiyata ilgi duyabilecek bir kitle değil. Kendileri çalıp oynasınlar, ne var bunda? Yani insanların okuduklarının, yazdıklarının kalitesini denetleyemeyiz; kalitesiz şeyler de okuyup yazabilirler ama çocukları kötü niyetli, zararlı içeriklerden koruyacak ve belli sebeplerle kötü niyetli, zararlı içerikler üretmekten alıkoyacak bir denetleme mekanizması kurabiliriz. Nihayetinde herkesin hikaye anlatma konusunda bir özgürlüğü olabilmeli diye düşünüyorum. Bir hikaye yaratmak elbette çok basit. Artık bunu yapay zeka yazılımları da yapıyor, yani formüle edilebilen bir matematik var ortada; ama ölümsüz bir hikaye yaratmak çok zor. Bir hikayenin ölümsüz olup olmayacağına da salt yazıldığı dönemdeki okur kitlesi karar vermiyor. Zaman, kanonun onayı, şans gibi pek çok etmen var. Wattpad okuma alışkanlıkları konusunda her okuyucuyu farklı etkiler diye düşünüyorum; kimi için olumlu etkiler, kimi için olumsuz. Bir genç, Wattpad hikayelerinden sıkılıp daha kaliteli şeyler okuma amacıyla dünya klasiklerine yönelebilir. Bir diğeri, Wattpad'de yazıp okumak daha çok like getirdiği için, Wattpad'i hiç terk etmeyip hayatı boyunca eline yazarı ölmüş bir kitap almayabilir. Bir diğeri sürpriz yapıp yıllarca dünya klasikleri okuduktan sonra kanonun sunduğu kitaplardan sıkılarak daha basit şeyler okumak için Wattpad'e yönelebilir!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-bir-derya-en-az-hayat-kadar", "text": "Okudukça, her şeyin başka bir şeyin sonucu ya da nedeni olduğunu, her şeyin birbirine sımsıkı bağlarla bağlı olduğunu anlıyor insan. İnsanoğlunun bütüne hakim olabilmesinin imkansızlığını da. Kelimelerle ilişkim bir okuyucu olarak iyi olsa da bir anlatıcı olarak güçlü sayılmaz. Belki de bu yüzden, konuşulmadan anlaşılan başka bir dile, yani görüntü diline ilgi duydum. Hayatımı değiştiren kitaplar o kadar çok ki, üstelik de çok çeşitli. İlk aklıma gelenler mi desem, yoksa hiç aklımdan çıkmayanlar mı bilemedim. Camus mesela, Yabancı ve İlk Adam'ı, Dostoyevski malum Suç ve Ceza, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler'i, tüm Anton Çehov hikayeleri, Rilke, Bejan Matur, Şükrü Erbaş, Ahmed Arif ve Hölderlin şiirleri, Nietzche, Cioran, Hesse, Orhan Pamuk'un Kar ve özellikle deneme kitapları, Öteki Renkler, Manzaradan Parçalar, Saf ve Düşünceli Romancı'sı, Hasan Ali Toptaş, Füruzan'ın Parasız Yatılı ve Sevda Dolu Bir Yaz'ı, Mithat Enç'in Uzun Çarşı'nın Uluları ve Nihat Genç hikayeleri, Tuncer Erdem'in Bozkır Kitabı, vs.. Hangi birini sayayım. Edebiyat bir derya, en az hayat kadar. Kitaplar bana galiba en çok anlayış öğretti. Tüm insanlık durumlarına ve hayata karşı daha geniş ve derin bir kavrayış ve anlayış. Çocukluğunuzun unutulmaz kitapları... Gülten Dayıoğlu'nun Fadiş romanı. Annemin, aralarda ağlamasına engel olamayarak bana okuduğu ilk kitaptı.. Küçücük iç dünyamda fırtınalar yaratmıştı. Günlerce geçmeyen bir acı ve karamsarlık yayılmıştı ruhuma. Sanırım bu, vicdan duygusuyla ilk tanışmamdı. Başkalarının acılarıyla ilk karşılaşmam. Kitaplığımda, dönüp dönüp okuduğum ve hep okuyacağıma da inandığım, bana her zaman iyi gelen ve ilham veren bir bölümüm var. O bölüm camekanlı ve özel bir bölüm, Anadolu'da öğretmenlik yapmış köy öğretmenlerinin yazdığı anı ve hikaye kitaplarından içinden bozkır ve tren yolu geçen kitaplara, sevdiğim bazı şairlerin şiir kitaplarından, sevdiğim yazarların sanat ve yaratıcılık üzerine yazdığı denemeleri ve söyleşileri içeren kuramsal kitaplara kadar, toplasan 50 kitabı geçmeyen küçük bir bölümden oluşuyor. Doğrusu farklı türlere çok açık bir okur değilim artık. Sanatsal beğenilerim ve ilgi alanlarım zaman içersinde spesifikleşti.. Gerçi zaten felsefeden tarihe, mitolojiden sanata oldukça geniş sayılabilecek bir ilgi alanım olduğu söylenebilir. Çünkü okudukça, her şeyin başka bir şeyin sonucu ya da nedeni olduğunu, her şeyin birbirine sımsıkı bağlarla bağlı olduğunu anlıyorsun. Ama insanoğlunun bütüne hakim olabilmesinin imkansızlığını da. Yani zaman, zaten doğal bir kısıtlama getiriyor ister istemez insan eylemlerine. Her zaman olmasa da genellikle birkaç kitap birden okurum. Şu anda John Berger'in Manzaralar'ı ve Edmundo Desnoes'in Azgelişmiş Bir Adam'ını okuyorum. Bitince Emil Cioran'ın Umutsuzluğun Doruklarında ve Kaan H. Ökten'in derlediği Ölüm Kitabı'na başlayacağım. Hakkı yenmiş kitaplar dendiğinde aklıma ilk olarak ağlak denilip, zamanında biraz burun bükülmüş Kerime Nadir melodramları geliyor. Gün içinde her zaman aklıma gelen her şeyi her fikri not ederim telefonuma. Bu toplama işi de üretimin bir parçası benim için. Okumak-çalışmak için özel bir yer, saat ayrımı yapmıyorum. İki çocuklu bir anne olarak hiçbir şey için ideal koşulların oluşmasını bekleme lüksüne sahip olmadığımı anladım zamanla. Her şeyi, her yerde, her koşulda yapabilmenin olanaklarını içgüdüsel olarak geliştirdim. Her yerde, her saatte, her boşlukta çalışabilirim. Artık buna o kadar alıştım ki, evde yalnız kaldığım nadir zamanlarda çalışamıyor, ne yapacağımı şaşırıp boş boş geziyorum. Bu bana da ilginç geliyor ama ben en çok felsefi metinlerden ilham alıyorum. Hep böyle oldu. İlk kısa filmim olan Kıyıda'yı, Martin Heidegger'in Varlık ve Zaman kitabındaki Sanat Eserinin Kökeni makalesinde geçen nesneler dünyası ve Van Gogh'un Köylü Ayakkabıları resmi üzerine yazılmış metinden ilham alarak çekmiştim mesela. Bana göre felsefenin hayata dair yönelttiği tüm sorular, bir sanat eserinin de konu edinmesi gerektiğine inandığım başat meselelerdir. Hayatın içerisinde şiirsel bulduğum anlar... Doğada gün batımları. Hani akşam güneşinin yumuşacık puslu ışığında, toprağa huzurlu bir sessizlik çöker ya. İşte o zamanlar. Mutsuz, umutsuz, yılgın olduğumuz anlarda bana en çok yola çıkmak iyi gelir. Kendi derdimin önemsizleşeceği, kimsenin umurunda olmadığım, başka hayatlara, başka manzaralara karışmak, yabancı yollarda kaybolmak iyi gelir. Gitme şansım yoksa, evde bir film izlerim. Bir fincan kahve eşliğinde bir Woody Allen filmi izlemek beni her zaman mutlu etmeye yeter. Hayran olduğum, ilham aldığım insanlar... Authör, bağımsız, kendi dünyasına sadık, kendi işi gücüyle hemhal, çalışkan sanatçılara hayranlık duyarım. Hayat mottom şu olabilir; Hayatta sevdiğin işi yap ve çok çalış. Bana göre hayatta sevdiği bir iş bulmuş ve yapma olanağına sahip olmuş insanlar dünyanın en şanslı insanlarıdır çünkü. Beni etkileyen insanlar... Egosu düşük, bakılmaktan çok bakmayı, anlatmaktan çok dinlemeyi seven, yalnızlığıyla barışık, doğaya tutkun, çalışkan, üretken ve anlayışlı insanlara yakınlık duyuyorum. Hayatta en mutlu olduğum yer; Troya'da bir zeytin ağacının gölgesi. Yine bir gün batımında, antik bir kentin ıssız bir köşesi. Şu sıralar yeni birkaç fotograf projesi ve yeni bir film senaryosunun çalışmalarına başlamak üzereyiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-hatlari-vapuru-kalkiyor", "text": "Üç tarafı denizlerle çevrili zengin bir yarımadayı yurt tuttuğumuzdan beri, sandallardan kayıklara, kayıklardan takalara oradan kömürlü, mazotlu vapurlara dek devam eden bir seyrüsefer tarihimiz var mavi sularda. Hele İzmir, İstanbul gibi iki yakalı şehirlerde yalnız gündelik yaşantıların değil edebiyat tarihinin de vazgeçilmezi olur vapur yolculukları. Ezop fabllarında geçen bu kıssanın hissesine hiç değinmeyeceğim. Çünkü malum, birbirimize hepimiz aynı gemideyiz deyimini sıkça hatırlattığımız günlerdeyiz. Gelgelelim bazımız geminin karaya oturacağından oldukça emin. İyimserlerimiz telkinlerde bulunuyor. Birlikte nice fırtınalar, nice korsan saldırıları atlattık. Elbette bunu da... Kıyısındaydık ama denizi hiç böyle yakından görmemiştik, diyenlerimiz var bir de. Meğer nasıl maviymiş, nasıl huzurlu nasıl... Elbette bir süre sonra çoğumuzu deniz tuttu, kara da kara diye tutturmaya başladık. Öyle ya! Deniz, herkesin harcı değil. Biz onun keyfini böyle uzun, endişeli ve varışı belirsiz gemi yolculuklarındansa nazlana nazla kısa mesafeler kat eden tarifeli vapurlarda çıkarırız daha çok. Üç tarafı denizlerle çevrili zengin bir yarımadayı yurt tuttuğumuzdan beri, sandallardan kayıklara, kayıklardan takalara oradan kömürlü, mazotlu vapurlara dek devam eden bir seyrüsefer tarihimiz var mavi sularda. Hele İzmir, İstanbul gibi iki yakalı şehirlerde yalnız gündelik yaşantıların değil edebiyat tarihinin de vazgeçilmezi olur vapur yolculukları. Bu yolculuklarla beraber vapurların da başlı başına bir kimlik kazandığına tanıklık ederiz. 46 Numaralı Rüçhan yandan çarklısı, 60 baca numaralı Rağbet Vapuru, 71 No'lu Halas, Altınkum, Güzelhisar ve nicesi. Günümüzde neredeyse otobüsü andıran son model vapurlardan önce onlar, ince ve uzun endamları, güneş sarısı bacalarıyla burcu burcu tüterek salınırlardı Boğaz üzerinde. İstanbul'un iptidai deniz taşımacılığı, saydığımız vapurların bir şirket eliyle ilk kez sefere başlamasıyla sona erer. Devrin sadaret müsteşarı Keçecizade Fuat Paşa ile yine o yıllarda adliye nazırı olarak görev yapan Cevdet Paşa hazırladıkları bir layihayı padişahın onayından geçirirler ve Boğaziçi'nde taşımacılığı kolaylaştıracak olan Şirket-i Hayriye'yi kurarlar. Londra'dan sipariş edilen altı vapur ilk kez 1854'te çalışmaya başlar. Kendileri kadar kaptanlarıyla da ünlenen buharlı yolcu vapurları hakkında eğlence vesilesi türlü rivayetler anlatılır artık halk arasında. Güya vapurların çapkın kaptanları, sırf gözdelerine gösteriş olsun diye yalı rıhtımlarından neredeyse sürünerek geçer, hatta bazısı pencerelerden içeri aşk mektupları fırlatır, şanslı olanlar kendilerine uzatılan tepsiden şerbet bardağı bile alırlar. Şirketin ilk Müslüman kaptanı olarak anılan Beykozlu Ömer Kaptan, hem gayet titiz hem de gemisine aşık bir kaptandır. Ancak ahali vapurun bir türlü belirlenen saatlerde iskeleye yanaşamadığından şikayetçi olup şirkete dilekçeler yazınca Ömer Kaptan savunmasını şöyle yapacaktır: Efendim Beylerbeyi'nin teşrifatı, Kuzguncuk'un haşaratı olmasa, geç kalmak şöyle dursun, zamanından çok evvel Köprü'ye vasıl olurum. Haldun Taner, Ölürse Tenler Ölür Canlar Ölesi Değil (1979) kitabında vapurlardan bahis açarken Beylerbeyi ahalisine hususi yer verir. Eski Boğaziçi'nin en kalburüstü bürokratlarını barındıran Beylerbeyi, adabın, teşrifatın, Osmanlı güngörmüşlüğünün adeta simgesidir o yıllar. Sabahleyin memurları İstanbul'a indiren Şirket-i Hayriye vapuru her iskelede üç beş dakika beklerken Beylerbeyi'nde, Önce siz buyurun Beyefendi, Estağfurullah siz buyurun, İmkanı yok mirim, vallahi geçmem, Türabınız olayım kerem edin minvalinde nezaket yarışlarıyla on bazen yirmi dakika beklemek zorunda kalırmış. Kuzguncuk ise öyle kalabalık olurmuş ki insanlar haşarat sürüsü gibi itişip kakışarak doluşurmuş vapura. Şirket-i Hayriye, 1944'te Deniz yollarına devredilene dek sürer bu serencam. Kömürle çalışan buharlı gemiler, mazotla çalışan motorlu gemilere yenik düşer zamanla. Boğazın bile çehresi değişir. Çocukluk anıları, ilk seyahatler, ilk aşklar, telaşlar, sabah sohbetleri, dalgınlıklar, gün sonu yorgunlukları eski vapurlarla, gemilerle birlikte eskir ve geçmişin sularına karışır. Neyse ki çoğu yazarımızın muhayyilesi onlardan yana işlemeyi sürdürüyor. Vapurlar tanıklık ettikleri her şeyle birlikte edebiyatın sonsuz sularında hala daha sefer halindeler. Evet, patpat-ı bahriler... Martı kaçıranlar, martı çekenler, yandan çarklılar... Boğaz'ın iki yakasını bir eden dokumacılar. Bunlar biraz da sizin hikayeniz! Murathan Mungan, Metis okurları için hazırladığı seçkilerden birinde edebiyatımızın vapur temalı öykülerini derlemişti. (Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, Metis Kitap 2017) Seçkide Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı, Leyla Erbil, Sabahattin Ali, Oktay Akbal, Haldun Taner, Ferit Edgü gibi isimlerin yanı sıra Behçet Çelik, Cemil Kavukçu, Murat Gülsoy, Ömer Ayhan, Yalçın Tosun, Bora Abdo, Karin Karakaşlı gibi çağdaş yazarların vapur- deniz- gemi ekseninde yazdıkları öyküler yer alıyor. Şimdilerde, henüz karaya ayak basamıyorken ne okusak diye düşünenler için birebir öyküler. Hatta her güne bir öykü şeklinde azar azar okunursa tesiri daha latif olup zihne ve ruha ziyadesiyle küşayiş verebilir. 8.45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı diye başlıyor Sait Faik'in Projektörcü öyküsü. Şirket-i Hayriye'nin 36 numaradan 46 numaraya kadar olan vapurları pek korunaklı değilmiş o zamanlar. Arkaları ve yanları açık olan bu vapurların kaptanları kış mevsiminin fırtınalı, yağmurlu günlerinde muşambalar, çizmeler, gocuklarla iş başı yaparlarmış. Sonraları aynı sıkıntıyı Adalar'a işleyen vapurlarda Projektörcüler çekmiş. İşte öyle sisli yağmurlu bir günde vapur Kınalıada'ya yaklaşırken bir adam ve projektörcü sohbete dalıyorlar öyküde. Bir eğlencesi de vardır Projektörcü'nün. Fenerini yalılara, pencere ve balkonlara doğrultup türlü insan manzaraları seyretmek... Öykü kişisinin tarifiyle elinde fener, Atina sokaklarında adam arayan Diyojen gibi, eve varınca oğluna anlatabileceği birkaç iyi hikaye arar Projektörcü. Leyla Erbil'se Vapur isimli öyküsünde vapuru neredeyse kişileştirir. Gezindiği kıyıları bir vakanüvis edasıyla anlatır, yalıları isim isim anarak selamlar vapur. Bir insan öyküsüyle vapurunki Boğaz'da koyun koyuna yüzer. Sevim Burak da minör bir dille kaleme aldığı kısa öyküsü Bremen Vaporu'yla seçkidedir: Hatırlamak/Uzaklardan/Yıllarca sürer/Gemiye/ Bremen'e doğru gittikçe. Ardından Oktay Akbal'ın bir Baudelaire dizesiyle başlayan Hey Vapurlar, Trenler öyküsü: Hey vapurlar, trenler, beni buradan götürün... Halikarnas Balıkçısı'nın Ateşçi Süleyman'ı yelken gemilerinde çalışan bir ateşçinin hikayesini anlatır. Volkanın bağrında ateş yapan ifritler gibi çalışan Süleyman, düşlemeden edemez: Hele gemi demiri liman dibini bir ısırsın, palamar da rıhtım babasına bir sarılsın, karaya uçup bir kıza gönül bağlayacağım. Dediğini yapar, dileğine kavuşur ancak yine de denizin cazibesine karşı koyamaz Ateşçi Süleyman. Büyük anlatılarda, selamet vaadini karşılayan güçlü bir imgenin hayatta ve edebiyatta kazandığı yeni anlamlar üzerine düşünürken kendimi evrensel zihnin sularında buluyorum. The Doors şarkısındaki gibi. Bir süre, evrensel akılda zaman geçiriyorum ve kendimi iyi hissediyorum. Ortada henüz bir deniz yokken onun felaketini sezmek ve zirvede gemi inşa etmek. Ardından dünyadan numuneler almak. Batanlar sayesinde kurtulurken dünyayı da kurtarmak. Latinler gibi dersek, mora finis yani sonun tehiri. Bir gemi, dünyanın sonunu geciktirebilir. Nil'de yüzen bir sepet, bir düzenin sonunu getirebilir. Her türlü vaat, akıl dışıdır. Melville'in Kaptan Ahab'ı ya da Hemingway'in İhtiyar Balıkçı'sı... Denizin vadettiklerine doğru koşan herkes bilir bunu. Bu yüzden ötekilerden ayrılırlar. Zamanla bir kılıç balığı ya da bir beyaz balinanın peşine düşmüş iki adamdan daha fazlasına dönüştüklerine hepimiz şahit oluruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyatcinin-trol-oalrak-portresi-arthur-cravan", "text": "Sürrealist şair Arthur Cravan otuz bir yaşında Meksika sahillerinde sırra kadem bastığında, kendi ölümünü sahnelediği şeklinde rivayetler dolaşmaya başlamıştı. Ölümünün bile gerçek olmadığının düşünülmesi doğaldı çünkü günümüz sosyal medya trollerinin yüz yıl önceki karşılığıydı Cravan aslında. Şiir de yazsa, dergi de çıkarsa, boks ringine de çıksa öncelikli amacı sansasyon yaratmak, her eylemiyle kendini bir efsaneye dönüştürmekti. Sayısız takma adı ve kimliğiyle sıkı da bir dolandırıcıydı. Bir gün karısının yanına gitmek için derme çatma bir yelkenliyle okyanusa açıldı, bir daha da geri dönmedi. Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi. Durun da en baştan başlayalım... Arthur Cravan'ın gerçek adı Fabian Avenarius Lloyd'du, İngiliz bir anne ve İrlandalı bir babanın çocuğu olarak 22 Mayıs 1887'de İsviçre'de dünyaya gelmişti. Henüz yirmilerinde bile değilken Arthur Rimbaud'dan esinlenerek macera arayışıyla memleketini terk etti, uydurma pasaportlar kullanarak dünyayı dolaşmaya başladı. Bir süre sonra Paris'e yerleşmeye karar verdi, orada çeşitli mahlaslarla şiir yazmaya, resim yapmaya başladı. Resimlerini Edouard Archinard adıyla sergiledi. Gündüzleri el arabasıyla şehrin sokaklarını dolaşıyor, meyve ya da sebze satar gibi şiir satıyordu. Andre Breton, Marcel Duchamp, Man Ray, Clara Tice, Beatrice Wood hatta William Carlos Williams tarafından Dada'nın öncüsü sayılmasına yol açacak Maintenant adlı dergiyi çıkardı. Derginin yazarı, editörü, tasarımcısı, yayın yönetmeni ve elbette sahibiydi. Amacı skandal yaratmaktı. Amerikalı Olmak ya da Olmamak başlıklı bir makalesinde Paris'in tamamının gerçekte Amerikalı olduğunu yazmıştı. Amerikalılığın yöntemi basitti: Tükürün, küfretmek dışında hiç konuşmayın, üzerinize iki beden büyük gelen kıyafetlerle dolaşın. Tütün çiğneyin, meşgul görünün ve kendinizi kibirle taçlandırın. Kendisinin de titizlikle takip ettiği tavsiyelerdi bunlar. Arthur Cravan New York'ta gittiği bir kıyafet balosunda sürrealist şair ve ressam Mina Loy'la tanıştı. Evli ve iki çocuk annesi olan Loy, Cravan gibi huzursuz bir ruh, bir çeşit gönüllü serseriydi. Birbirleri için yaratılmış gibiydiler. Birliktelikleri sanat dünyasında büyük infial yarattı. Güzel ve Çirkin masalındaki karakterleri andırıyorlardı. Zarif bir bibloyu andıran Loy'un güzelliği dillere destandı, Cravan ise sadece iki metreyi aşan boyuyla değil, kaba ve küstah tavırlarıyla da dikkat çekiyor, tepki topluyordu. Gelin görün ki, Loy Cravan'a sular seller gibi aşık oldu, dahası sevgisiyle onu enikonu nazik, anlayışlı hatta sevilebilir bir adama dönüştürdü. 25 Ocak 1918'de evlenmeye karar verdiler ve kilise düğününe paraları yetmediğinden, yoldan geçen iki tanıkla bir devlet dairesine gidip alelacele evlendiler. Beş parasızlardı, tekinsiz bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Berbat hayat şartları ve kötü beslenmenin etkisiyle ikisi de çok zayıflamıştı. Derken, şairin kabarık bir suç sicili olduğu ortaya çıktı, Amerikan polisi izlerini bulmuştu, Buenos Aires'e kaçtılar. Cravan birlikte intihar etmeyi önerdiyse de hamile olan Loy bunu kabul etmedi. Genç kadın için Şili'ye gidecek bir gemide yer ayırttılar. Artık ifşa olan Cravan'ınsa geçerli bir pasaportu yoktu, bu yüzden çok eski ve küçük bir tekne satın aldı. Onu onaracak, yüksek bir fiyata satmayı başarırsa da karısının yanına gidecekti. 1918 yılının kasım ayında bir deneme yolculuğuna çıktı ve geri dönmedi. Teknenin fırtınada battığı sanılıyor. Cravan'ın hamile karısıyla sürdüğü yoksul hayattan bıkıp kendini yeni bir kılıkta diriltmesi olmayacak iş değildi. Her şeyden önce usta bir dolandırıcıydı, sahte isimlerle seyahat etmek konusunda dahi sayılırdı. Bir keresinde, Hafızamda yirmi ülke var ve yüz şehrin renklerini sürüklüyorum ruhumda diye yazmıştı. Daha yaygın olan bir başka teoriye göreyse, Cravan kendini Oscar Wilde el yazmaları üreten bir sahtekar olarak yeniden icat etti. 1920'lerin başında, Dorian Hope ve benzeri takma adlar kullanarak Parisli müzayedecilere Oscar Wilde'ın elyazmaları olduğunu iddia ettiği birtakım kağıtlar satan kişiden kuşkulandılar. Usta işi taklitlerdi bunlar, öyle ki Wilde uzmanı Christopher S. Millard bile kandı. Gerçek, New Yorklu bir kitapçının, Salome elyazmalarının Wilde'ın ölümünden çok sonra üretilen bir cins kağıda yazıldığını fark etmesiyle ortaya çıktı. Ama iş işten geçmişti, Dorian Hope bir daha ortaya çıkmadı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyatin-guclu-kadin-kahramanlari-mrs-dalloway-bayan-macauley-ve-feride", "text": "Bazısı çok güçsüz, bazısı ne kadar da silik, bazısı şaşkın, bazısı aşkının esiri, bazısı çok açık bozguncu, bazısı çok parlak, bazısı çok dayanıklı sevgili kadın kahramanlar... Nastenka en tatlısı, Anna her şeye rağmen en talihsizi, Bowary hırslarının kölesi, en arafta kalanı Neriman. En havalısı Maria Puder, en iyisi ve en masumu Feride. Aşklarıyla, sevdalarıyla, kaygılarıyla, aptallıklarıyla, kaybedişleriyle, seçimleriyle, edebiyata ve gönüllere iz düşüren nice kadın kahraman... Hepsi bahsedilmeye, hepsi anılmaya değer. Kendisini sırık fasulyesine benzeten, küçük suratlı, ellisini devirmiş, rengi uçuk solgun, karşı kaldırıma geçerken ah eden, keşke başka bir hayat mümkün olsaydı, yeni baştan başlamak mümkün olsaydı diyen Mrs. Dalloway. Bunu kim demez. Hayatı yine de her şeye rağmen seven, çiçek alan, parti düzenleyen, elbisesini tamir eden, bir taraftan gün boyu hayatını dilim dilim dilimleyen, ameliyat masasına yatıran, nefretle sevmek arasında gidip gelen Clarissa, Clarissa Dalloway. Kendisine karşı bazen ne kadar da acımasız düşünüyor. Bütün yeteneklerine rağmen bir hiçmiş gibi görünmek, daha neler. Tüm yaşam sevgisine, çiçeklere rağmen, arada ışıldayan parlayan tutkularına rağmen, işte kasvet bulutları -özellikle bugün- sarar Clarissa'yı. Hem de parti günü. Ama bu kasveti dükkanlara, insanlara bakarak aşabilir. Dışarı adım atmak ona iyi gelecek. Geçmişi silip süpürmek, her şeyi gözden geçirmek... Kendisine göre Clarissa bile değil o, Mrs Dalloway'dir. Londra'da yürümeyi seven, dans etmeyi, ata binmeyi pek çok seven Mrs. Dalloway, ah evet bir zamanlar yaşamayı ekstra sevmiştir. Şimdi ellisini devirmiş olarak akşamki partiye, evet evet, kendi düzenlediği partiye hazırlanmaktayken karşılaştığı her şeyi nasıl da didikliyor. Mükemmel ev sahibesi... Sosyal içgüdüsü çok kuvvetli... Bedenine bakınca bir hiçmiş gibi göründüğünü düşünse de, yeteneklerinin farkındadır o. İnsanların ne hissettiğini, onların neye ihtiyacı olduğunu iyi kavramıştır. İnsanın o görünme, o var olma ihtiyacını, konuşma, gevezelik etme, dedikodu merakını, sonra tanık olmaya, tanık bulmaya muhtaçlığını, işte bütün bunları gayet iyi bilir. Zira insan sosyal bir varlıktır. Bu sosyalleşme morfin etkisi gösterecektir hayal kırıklıklarımız üzerinde. Clarissa da bir var olma yöntemi olarak çevresinin gücüne muhtaçtır. Ümidi buradadır. Bir zamanların Clarissa'sı Mrs Dalloway, aslında bir şekilde mağluptur, bir şekilde de galip. Uyumlanmayı, hayatta kalmayı başarmıştır. Bir dinozor değildir o. Hiç değil. Hala zarif, hala güzel, hala uzak... Olmak istediklerinin peşinden gidecek cesareti göstermemiştir ama bir yandan da olmak istedikleri, evet çelişki, tam da olmak istedikleri değildir. Hepsinden biraz ve hepsi mümkün olsa ah ne güzel olurdu. Alıp başını gitmeler mesela. Peter'la mümkün olabilirdi bu. Daha konuşkan daha canlı... Ama onu seçseydi şimdiki aristokrat çevrenin imkanlarından yararlanabilecek miydi? Bu kadar nüfuzlu bir aile olmak ne mümkün... Başbakan bile evine konuk olarak geliyor. Sonra? Sally gibi parlak ve etkileyici, Mrs. Killman kadar güçlü, bilgili, ama aynı zamanda lüks içinde yaşasa, bu konfor daim olsa, şimdi olduğu gibi partiler düzenlese. Böylece var olduğunu hissetse. Tam olarak. Ne mümkün, sevgili Clarissa derdik, ne mümkün. Erişemeyeceğimiz tek şey tamlık. Her seçim bir vazgeçiştir. Malum. Bu vazgeçişi içselleştiremediğinde ruhu parça parça olur insanın. Bilhassa kadınlar. Geçmişte en çok yaşayan kadınlar. Araf diyebiliriz biz buna, çoklu araf ya da açık konuşalım şımarıklık, şükürsüzlük. Kalbi-aklı-arzuları arasında bocalayıp durur kadın kahramanımız. Clarissa her şeye rağmen kendisi için en makul olanı seçmiştir. Onu sakinleştiren, kucağında güllerle ona gelen bir eşi, Richard'ı seçmiştir. Ona istediği imkanların, duyguların hepsini sağlayamasa da beklentilerinin altında bir hayat verse de, hiç de yadsınamayacak bir çevreye, olgun bir karaktere ve işe sahiptir. Dalloway'in aklı baskın gelir yani. Aslında bilinci kapanmayan her kadın için durum böyle. Neticede Peter'a ne kadar güvenebilirdi. Her an bir başkasına aşık olma potansiyeli taşıyan, serseri ruhlu bir adam. Clarissa bilmiyor ama özgürlük başka bir şey çünkü. Peter'le evlense ne mi olurdu. Aynı çatışmaları farklı açılardan yaşayacaktı kuşkusuz. Çok daha bağımlı, çok tartışmalı, çok daha güçsüz. Biz Mrs. Dalloway ile başka kadın kahramanlara da bakarız. En sonunda intihar eden Septimus'un eşi Rezia mesela. Aşkı için kilometreler tepmiş, ailesini, biricik neşeli hayatını geride bırakmıştır. Sonunda hissiyatsız, kendisine bile yabancı, onu sevmeyen, kendisini güldürmesine, ilgisine muhtaç bir adamın evinde, üstelik intihar intihar diye sayıklayan bir adam evet, tam bir trajedi. Aşk için tutuşan, ellerinde kırıntısı bile kalmayan zavallı Rezia; Ben öyle mutsuzum ki Septimus çığlıkları atmaktadır. Kim duyar? Herkes kendi sınavını verirken bunu kim duyar. Rezia ile beraber bütün kadın kahramanlar belki. Bir açıdan hepsi... Zavallı Rezia ne bilsin ki, sevmek insanı yalnızlaştırır. İşte bahsettiğimiz ve bahsetmediklerimizle, Mrs. Dalloway'in bütün kadın kahramanlarında aynı zamanda tek kişiyi görürüz. Ve kadın kahramanı anlamaya böylece daha da yaklaşırız. Woolf sağolsun. Sevgili Mrs. Dalloway'in partisi bitince hani şu karşı evde baktığı kadın olsaydık. Duyabilseydi sesini o kadının: Hiçbir zaman tamlık olmayacak sevgili Clarissa, derdik ona bir kez daha. Sen yine de hiç fena değilsin. Her şeye rağmen boylu poslu kızın, sosyal statün var. Bu en büyük morfindir. Acayip zenginsin aslında. Peter başarısız. Ah evet biliyorum, derdi Clarissa da, tam bir budala Peter. Beni eleştirmesinden nefret ediyorum. Ama mutsuz ve başarısız işte... Biliyorum sevgili dostum. Biliyorum. Ama yine de bir şeyler eksik. Kendinle yüzleşmen harika Clarissa, bu hiç kolay bir şey değil, hırpalamak, kendini didik didik etmek, bu çok zor bir iş. Öyle mi diyorsun derdi. Ah çok teşekkür ederim. Yine de daha iyisi için, göğe bak derdik ona, kendine, kadınlara, insanlara, karşıya bakmayı bırak da göğe bak geç olmadan. Big Ben çalıp duruyor. Göğe bak, nefes alacaksın. Kısaca neydi? Trafikte bir araba durur. Herkes kornaya basar, bazıları muhtemeldir küfreder. Arabadaki adam kör olmuş meğer. Vah zavallı, yardım edelim. Ama arabasını da çalalım. Sonra hırsız sonra başka biri daha, sonra doktor ve diğerleri kör olur. Biri hariç. Doktoru alıp götürecekler. Karısı durur mu? Kör taklidi yapmak zorunda kalır, Hanımefendi sizi alamayız diyen şoföre, mecbursunuz beyefendi, şimdi ben de kör oldum der. Yani bile isteye yalan söyler, tecrit edilen gruba hayat arkadaşının yanına dahil olur. Kendi seçimi. O zaman zorunda değil. Şikayet edecek mi? Tabii ki hayır. Ama başka seçenek de var mı? Var, öyle aval aval bakıp durmak da var kaderde. Adını bile bilmediğimiz bu kadın, kimsenin alkışlamadığı, çoklarının unutacağı, gerçek bir kahraman olacak yakında. Akla hayale gelmeyen olaylara şahitlik edecek. Pelerini ya da süpürgesi yok, uçmuyor, ama çok daha fazlasını yapıyor. Kör numarası yapıyor ama, olaylar geliştikçe bekliyor, ne zaman kör olacağım ne zaman, bir-iki-üç her defasında görüyor zavallı. Uyanmak istiyor. Bir gün o süt beyazı dedikleri türden körlüğe düşüp bütün bunlara maruz kalmamak istiyor. Başına gelen çünkü bilir, biliriz ağır şahitlik. İnsan baskı görmeye dursun. Hemen bozulmaya meyillidir. Ufacık bir açlık, yarım saatlik bir trafik yeter buna. Ama tümden bir bozulma için nasıl bir baskı gerekiyor? İşte burada roman kahramanları için gerçekleşen ağır baskı: Körlük. Herkesin rengini açığa çıkaracak, yaldızlarını dökecek türden sağlam doğurgan bir baskı. Herkes körse madem, isteyen istediğini yapabilir. İnsan bir canavara dönüşme potansiyeline sahip. Çiçek gibi gül gibi vicdandan, ana kameradan yoksun kalınca nasıl çirkinleşiyor. Görüyor bunları kadın. Körlüğün getirdiklerini görüyor. Pisliği görüyor, aldatmayı, ikiyüzlülüğü, riyakarlığı, aldatmayı, aldanmayı görüyor. Ve körlük dostlarım bulaşıcıdır. Trafikte bir adamın hiçbir şeyi görmemesi, süt beyazı bir körlüğe düşmesiyle başlayan felaket, çığ gibi büyüyen baskılar işte, kentte işleri altüst ediyor. Doktorun Karısı iyi yetişmiş ve baskıya oldukça dirayetli biri. -Başka türlüsü mümkün mü?- Gösterişsiz, şovsuz, faydaya, çözüme dönük davranışlarıyla adını kazıyor zihinlere böylece. Muhtemeldir, olaylar bitince kimse onu hatırlamayacak, ört bas edilecek yaşanan her şey. Olsun, biz okuyoruz, biliyoruz onu. Süt beyazı bir körlükle baş başa kalan kahramanlar diyorduk, saatler geçtikçe bozuluyor, siyahlaşıyor. Doktorun karısı hepimiz adına korkuyor, ürküyor, dehşete düşüyor, kaygılanıyor, utanıyor ama hiç bırakmıyor kendini. Tükenmişlik sendromu, depresyon, kasvetmiş bunların hiçbirine düşmüyor. Nasıl düşsün! Yaşadıkça da şunu anlıyor kahramanımız: Tek tek değil, beraber, bir olarak hayatta kalmayı başaracaklar. İnsanın da kavraması gereken biz modern, post modern, parça parça olmuş insana da dersini veriyor böylece: Tek başına yapamazsın. Yaşadığımız bütün körlüklere de buyurun diyor sonra da: İşte bu sizsiniz sevgili insan. İşte bu çok övündüğün kendin... Ne hale gelebiliyorsun gör. Bakabiliyorsan gör, görebiliyorsan fark et, gözle. Bu sözün devamını doktorun karısı tamamlıyor. Ve harekete geç. Bir şey yap. Bütün bu hareket, baskıya dayanıklılık, marifet, soyut ve de soylu bir amaç gerektirir ki bir insan bu kadar sağlam kalabilsin. Üstelik hiç ajitasyon yapmadan. Tıpkı onun gibi, kör numarası yapan, numara işte, bozulan insanlığa rağmen mücadele eden gerçek kadın kahramanlara muhtacız. Kendimiz olabilir miyiz? Var mı böyle bir ihtimal? Vicdan kamerasından yoksun insan, dünyanın en çirkin, en sevimsiz, en hain bir yaratığına dönüşüyor kabul edelim. Bu romanın en büyük kahramanları küçükler aslında. Homer ve Ulysses. Onlara tebessüm ederek kıyamayarak okuyup gideriz kitabı. Ama onların arkasında, önünde, peşinde, yakınında, uzağında gerektiği her yerde bir kahraman çıkar sahneye. Hep oradadır biliriz. Homer maceralar yaşarken Ulysses düşüp dururken, herkesle konuşurken, bir askere, bir zenciye el sallarken, şarkı söylerken, onlara bu sevgiyi veren, güzel birinin varlığını hissederiz. Ancak öyle biri ki deriz. Çocuklarının sığındığı kucak, başlarını seven o sıcak el. Bayan Macauley. Çocuklarının sorularına yılmadan cevap veren, onların hayal güçlerini gölgelemeyen, onlara oyuncak değil, emek, sevgi veren, şımarıklığa, bencilliğe kaçmayacak boyutta gerçek dozunda olması gerektiği gibi, gerektiği kadar sevgi veren bir anne. Gerektiği yerde gerektiği kadar yüreğini açan, ağlarken de gülerken bir-beraber olan ailenin sıcacık güçlü biricik annesine şapka çıkarıyorum. Zira o en zorunu ve en güzelini başarıyor. Artık çocukluktan çıktığın için yalnızlık duyuyorsun, diyor oğluna. Ama dünyada her zaman fazlasıyla yalnızlık var. Kulağımızda çınlıyor. Dünyada her zaman fazlasıyla yalnızlık var, fazlasıyla yalnızlık var, fazlasıyla. Minnet etmeyen gerçek bir anneden, gerçek bir kahramandan söz ediyoruz. Az bulunan. Cevher gibi bir kadın kahramandan... Başka? Merhamet duygusu olmayan insan has insan olamaz. Bir insan dünyanın ıstırabına gözyaşı dökmemişse yarım insandır, diyor Macauley. Hayat yükünü bilgece omuzlamasını bilmiş bir anne söyler bunu ancak. Askerdeki oğlunun öldüğünü anlıyor bir gün ve kendini ölecekmiş gibi hissetse de, misafirine, lütfen içeri gel, sana evi gezdirelim, diyor. Biz de ayakkabılarımızı çıkarıp misafirle beraber içeri giriyoruz ve Bayan Macauley'in o sıcacık ellerine sarılıyoruz. Ve, Feride. Bu çok özel kahramandan bahsetmesek olmazdı. Herkesin kalbinde taht kurmuş güzel Feride. Zira diğer bütün aşık-roman kahramanlarından çok ayrı, özel bir yere sahip. Bir kere bizden biri... Olabilme ihtimalimiz yüksek biri. Şirinliği muzipliği güzelliği bir yana. Feride'nin diğer kadın kahramanlardan tavır olarak büyük farkı var. Çünkü Feride diğer aşık kadınlardan, mesela Anna'dan, mesela Bowary'den farklı. Onları da anlar ve severiz ve üzülürüz ayrı. Fakat Feride diğer aşık kadınlardan farklı olarak aşkına değil, hayata ödüyor bedelini. Hırslarının arzularının peşinden gitmiyor. Bu yönüyle ayrışıyor diğerlerinden. İşin sırrı da burada... İçinde kavrulan kederden güç alıp, nişanlısının aldattığını düşünmesine rağmen, kırılıyor dökülüyor ama hırslanmıyor. Kaygılar bozmuyor onu. Bunun yerine başkaları için bedel ödemeyi seçiyor. Gidiyor. Şifasını gitmekte buluyor. Bazen gitmek en güzeli... Çocuklar için, memleketi için güzel saf duygularını koruyor, emek veriyor. Dahası emeğini doğru yere veriyor, çarçur etmiyor karanlık gecelerde. İşin sırrı burada, evet... Bağımlı değil, bağlı olduğunu ispat etti hepimize. İzini de ne güzel kaybettirdi. İçindeki kırılmışlığa rağmen başkalarına el uzatıyor, fayda veren iyilik saçan biri olmayı seçiyor. Derdini insanlara şikayet etmiyor ayrıca, sadece kağıda döküyor. Hayat amacını bulmuştur. Yenileniyor her an. Yaşadığı talihsiz olay başka güzel kapılar açıyor. Bu hep böyle değil midir? Yardım ettikçe, öğrettikçe, güçlenecek, eğilecek, gerçek güzelliğine kavuşacak, daha doğrusu güzelliği tamamlanacaktır. Artık o güçsüz Feride değildir evet. Seven, bağlı, fedakar, çok daha güçlü bir sevgili ve öğretmen... Böylece, artık bir başkası olarak aşkına kavuşuyor. Hakkı var buna. Zira gidişiyle, hem sevdiği adam Kamuran'a bedel ödetiyor hem de kendine. Böylece kavuşmak mümkün oluyor. İyi ki de oluyor, bize de mutlu sonla biten gerçek bir aşkı okumak, unutulmaz bir kadın kahramanı anmak kalıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/elestiri-bir-nedir", "text": "Eleştiri bugüne dek kılıktan kılığa girdi, amaçtan amaca dönüştü, yöntemden yönteme değişti. Çok tanımlanmış olması eleştiri konusunda zihinlerimizi bir sarahate kavuşturmadı. Hatta neyin eleştiri olduğunu tartışma konusu yapabilecek kadar çok eleştiri tanımı var elimizde. Eleştirinin bizatihi kendisinin de eleştiriye konu olduğu bir literatür de inşa edildi bu arada... Uzun yıllar kitap tanıtım yazıları kaleme aldım. Kaleme aldığım metnin okuduğum kitabı henüz okumayanları gözeten bir tanıtım yazısı olduğunun da her daim farkındaydım. Ancak kitabını tanıttığım yazarlardan eleştiri yazısı için teşekkür mesajları almaya başlayınca bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başladım. Çünkü kaleme aldığım metinler birer eleştiri değildi. Eleştiri ile tanıtım yazısının arasındaki sınırı böylesine muğlak kılan temel handikabın eleştirinin kendi başına bir mesai gerektirdiğini, ortaya çıkan metnin başlı başına bağımsız bir metin olduğunu gözden ırak tutmakla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Eleştiri metninin de bir eser olduğunu, kendine ait bir terminoloji ve metodoloji içinde ilerlediğini devre dışı bırakıyor ve eleştirmenliği edebiyat yazamayanların yöneldiği bir telafi mekanizması olduğu yanılgısına kapılmak biraz da işimize geliyor. Tenkit, kelimesi iğnelemek, gagalamak gibi anlamlar taşıyor. İlginç bir şekilde nakit kelimesi de aynı kökten geliyor. Metal paraların üretim süreçleriyle bunun bir alakası olmalı. Her neyse konumuz zaten o değil. Konumuz eleştiri. Batı dillerinden gelen kritik kelimesinin kökenine bakınca yargılama kelimesine ulaşıyoruz. Eleştiri bugüne dek kılıktan kılığa girdi, amaçtan amaca dönüştü, yöntemden yönteme değişti. Bir kocaman eleştiri kütüphanesi inşa edildi zamanımıza dek. Çok tanımlanmış olmak eleştiri konusunda zihinlerimizi bir sarahate kavuşturmadı. Hatta şunu net bir şekilde ifade edebiliriz ki neyin eleştiri olduğunu tartışma konusu yapabilecek kadar çok eleştiri tanımı var elimizde. Eleştirinin bizatihi kendisinin de eleştiriye konu olduğu bir literatür de inşa edildi bu arada. O literatüre kulak vermekte fayda var belki de. Yine de kritik bir not daha eklemeden bu yazıya son bir nokta koymak istemem. Eleştiri yazılarını, yapıcı ve yıkıcı diye ikiye ayırmayı da sağlıklı bulmuyorum. Eleştirmenin yazara yapıcı olmak veya yıkıcı olmamak diye bir borcu olduğunu düşünmüyorum. Zira böyle bir borçtan hareketle ortaya çıkan metnin başlı başına özerk bir metin olma şansı kalmaz. Edebi metnin güdümünde, onu merkeze alarak kaleme alınan eleştirinin de başlı başına bağımsız bir metin olma lüksü yoktur. Eleştiri ile tanıtım metni arasında bir fark olması gerekiyorsa sınırın tam da bu noktadan yani eleştirinin özerk bir alana sahip olmasından çizildiğini görmemiz gerekiyor. Aksi takdirde eleştiri yokluğundan şikayet etmenin pohpohlanma eksikliği çekmek olmadığına kimseyi inandıramayız. Evet, eleştirinin imkansızlığı üzerine de bir literatür oluşmuş durumda. Bu satırların yazarı yaşanan daralmanın da farkında. Yine de hayatımızı mümkünlerle sınırlayamayız. Yoksa bir gün gelir, imkan dairesi içinde hiçbir şeyin yapılamayacağı bir çöle dönüşür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/en-gunesli-utopyanin-uzerinde-bile-baskici-bir-gucun-golgesi-var", "text": "Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar mutluluk getirmiyor. Öte yandan, bir yazınsal tür olarak ütopyanın tek sorunu imkansızlığı değil; sıkıcılığı. Hikaye anlatıcılığının temel koşulu olan çatışma unsurunu yoğun olarak içeren distopyalar, okura çok daha fazla heyecan vaat ediyor. Yine de bir açıdan aynılar: Her ütopya içinde bir distopyayı gizliyor, her distopya da başlangıçta birilerinin ütopyası olarak inşa edilmiş oluyor. Devam etmeden önce, ütopyaların ortaya çıkış sebebine bakalım. Dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz yoklukla, öfkeyle, acıyla, gelecek kaygısıyla, düş kırıklığıyla yaşıyoruz ve bizi bezdiren irili ufaklı şahsi veya toplumsal meselelerle boğuşuyoruz. Hem de binlerce yıldır. Bir yandan da bizimkinden başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini hayal ediyor, zihnimizde kimsenin kimseden nefret etmediği, insanların barış içinde yaşadığı kusursuz sistemler kuruyoruz. Her nasılsa adaletsizliklerin önü alınmış, terör, açlık, savaş ve hastalık gibi sorunlar yok edilmiş, bilim ve sanat çok ilerlemiş hatta ölümsüzlüğün sırrı bile bulunmuş oluyor. Yaygın görüşe göre, ilk ütopyanın yazarı, antik Yunan düşünürü Platon. Hatırlayalım; diyaloglardan oluşan Devlet adlı eserinde Platon, iyilik, eşitlik ve adalet gibi değerlerin hüküm sürdüğü ideal bir devlet yönetimi önerisini sunuyor. İnsanları altın, gümüş, bronz, yani yönetenler, gözleyenler ve çalışanlar olarak üç sınıfa ayıran düşünüre göre, bu sınıfların melezleşmemesi, yönetenin yönetmeye, ezilenlerin ezilmeye devam etmesi sonsuz refah ve mutluluğun ön koşulu. Burada toplumu sürü olarak adlandıran Platon, insanların neyi okuyup neyi okumayacağına altın sınıfın karar vermesi gerektiğini savunarak sansürü de açıkça destekliyor. Onun ideal toplumunda, yanlış fikirlerin etkisine girme potansiyellerinden ötürü sanatçılara yer yok. Her yapıtı onu doğuran koşullar çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini söyleyeceklere, en karanlık cinsinden bir distopya sunan Devlet'in dünyaya yüzlerce yıldır ütopya diye kakalanmasının sebeplerini ve sonuçlarını merak etmek hakkımız değil mi diye sormak isterim. Anlayacağınız, ütopyalara salt sıkıcı ya da imkansız bulduğum için itiraz ediyor değilim, onlar aynı zamanda yanlış hayallerin savunucuları. İlk bakışta harikulade görünen ama çatışmasız, ironisiz, dahası tekdüzeleşme potansiyeli fena halde yüksek hayaller sunuyorlar bize. Daha da beteri, en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor. Her Robinson'a bir Cuma'nın tahsis edildiği bu kitaplarda, birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar hiçbir zaman mutluluk getirmiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/erken-gocmus-bir-yazarin-evrâk-i-metrûkesi", "text": "Ali Teoman, kısacık ömrüne sekiz öykü kitabı, beş roman, bir novella ve bir deneme kitabı sığdırmayı başarabilmiş, yer yer fantastik, yer yer grotesk kendine has üslubuyla Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır nadide kalemlerinden biri. Yazı, Yazgı, Yazmak kitabında ise Ali Teoman'ın edebiyat ve yazmak üzerine özgün düşüncelerini, kendine has üslubunda okuma fırsatı buluyoruz. Türkçemizde çok güzel, belki birazcık da eskilerde kalmış bir terkip vardır: Evrak-ı metruke. Metruk, terk edilmiş demektir. Evrak ise yaprak, kağıt anlamındaki varak kelimesinin çoğuludur. Kısaca ve kabaca, geriye kalanlar anlamında kullanılır evrak-ı metruke tamlaması. Örnek vermek gerekirse, bu dünyadan göçüp giden bir yazarın hiç yayımlanmamış metinleri ya da dergilerde, gazetelerde yayımlanıp kalmış ama kitaplaşmamış eserleridir evrak-ı metrukesi. Çoğu kez bu terk edilmişlik hali sürüp gider... Tesadüf eseri bir yerlerden çıkıp da ilgilisinin karşısına dikilmedikçe de öylece unutulup giderler. 2011 yılında, henüz 49 yaşındayken kaybettiğimiz yazarımız Ali Teoman'ın da evrak-ı metrukesi yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. Yayınevine teslim ettiği son öykü dosyası olan Öykü Uçları 2014 yılında, yayımlanmasını vasiyet ettiğini bildiğimiz anı-deneme kitabı olan Alacakaranlık Günce ise 2017 yılında okuruyla buluşmuştu. Geçtiğimiz günlerde ise Ali Teoman imzalı yeni bir kitap yayımlandı YKY tarafından: Bazısı edebiyat dergilerinde, bazısı gazetelerin kitap eklerinde kalmış yazılarının ve söyleşilerinin derlendiği Yazı, Yazgı, Yazmak. Birçok yazara nispeten geç bir yaşta başlasa da yazın serüvenine Ali Teoman, oldukça üretken bir yazar olarak edebiyat tarihimizdeki haklı yerini almayı hak etmiş bir yazar. Bu kısacık ömrüne sekiz öykü kitabı, beş roman, bir novella ve bir deneme kitabı sığdırmayı başarabilmiş, özenli dil kullanımı ve yer yer fantastik, yer yer grotesk, gerçeküstü ama gerçek, ironiyle bezenmiş kendine has üslubuyla Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır nadide kalemlerinden biri. Kurmacanın sınırlarını hiç zorlanmadan aşabilen, tanıdık ama diğer yandan da okurunu tedirgin edebilen metinlerin muharriri. Elbette kısa zamanda bunca başarılı öyküye, romana imza atmış bir yazarın edebiyat üzerine özgün düşünceler üretmemiş olması düşünülemez. Yazı, Yazgı, Yazmak kitabında bir araya getirilen metinler de bize bunu, yani Ali Teoman'ın edebiyat ve yazmak üzerine ne kadar incelikli olarak düşündüğünü, yine tüm bu düşüncelerini kendine has bir üslupla aktarmayı başardığını kanıtlar nitelikte. Üç bölümden mürekkep bu kitabın ilk kısmı, Ali Teoman'ın bazı kitaplar ve yazarlar üzerine yazdığı yazılardan oluşuyor. Nabokov'dan Yaşar Kemal'e uzanan bu metinlerin belki de en dikkat çekici olanı, bir öykü gibi kurgulanmış olan ve Sait Faik'in sergüzeşt-i hayatını okuduğumuz Göçmüş Bir Yazar İçin On İki Mum ve Bir İkona başlıklı yazı. İsminden de anlaşılacağı üzere bu ilginç metinde, bir üslup ustası olan Ali Teoman bize başka bir biyografi yazımının da mümkün olduğu dersini veriyor adeta. Kitabın son bölümünde ise Ali Teoman'la farklı zamanlarda yapılmış söyleşiler karşılıyor bizi. Bu söyleşilerin bazıları yazarlık serüveni ile ilgiliyken, bazıları ise kitapları özelinde yapılmış söyleşiler. Ali Teoman'ın biyografisine, romanları ve öykü evrenine daha yakından ve elbette birinci ağızdan tanık olmak ya da eğer Ali Teoman ve eserleriyle henüz tanış değilsek de bu yolda ilk adımı atabilmek adına güzel bir kaynak derlemesi görevini üstleniyor bu söyleşiler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/eseri-olmayan-bir-sanatci-ludwig", "text": "Manuel Benguigui'nin Türkçede yayımlanan ilk kitabı Alman Koleksiyoncu'da sanatta ve sanatla anlam bulan bir estetin, aynı zamanda bir mizantropun hikayesini okuyoruz. Ludwig'in sanat eserinin tam olarak kendisini açığa çıkardığı andaki deneyimi ya da yazarın deyişiyle rüya halinin bir benzerini kitap ilerledikçe okuyucu da yaşıyor, belki de yazarın eserle amaçladığı noktaya ulaşıyor: Ludwig ile okuyucu birleşiyor. Tıpkı Ludwig gibi usanmadan güzeli aramaya, güzel ile birlikte olmaya devam ediyor. Hiç yazarını tanımadığınız halde, sadece arka kapak yazısına vurulup aldığınız bir kitap oldu mu? Arka kapak yazıları kitapların konusuna dair birer tanıtım niteliğindedir. Editörün kitap hakkındaki yorumu ya da eserden alıntılarla, okuru meraklandırarak kitaba çekmek bu kısacık metinlerin elindedir. Buna rağmen kimi yayınevleri arka kapağı boş bırakarak hem kendileri hem de okuyucular açısından risk almayı tercih ediyor. Orada da okurun kitabı almasında yayınevine duyulan güven, kitabın tasarımı ya da çevirmen tercih sebebi olabiliyor. Manuel Benguigui'nin Türkçede yayımlanan ilk kitabı Alman Koleksiyoncu'nun arka kapağı, ilk okuyuşta aşk diyebileceğim müthiş bir heyecana sebep oldu. Kitabın kahramanı Ludwig'i anlatan paragraf bende, tıpkı Ludwig'in tablolar karşısında duyduğu his gibi, eseri bir an önce okuyup benimsemek için kuvvetli bir itki yarattı. Ludwig çok küçük yaştan beri kendini sanata kaptırmıştı. Eserlerle, eserler için yaşıyordu, başka bir şey için değil. Onlara bakmak, sadece bakmak bile onun temel besin kaynağı idi. En başta da tablolar, tuvaller ve panolar. Ludwig dünyayı ve sakinlerini hiç umursamıyordu. O sadece sanatı seviyordu, sadece sanatı görüyordu, arkasındaki insanları değil. Bu arada sanatçılar paçayı kurtarırlarsa ne ala. İnsanlık onu ilgilendirmiyordu, o sadece insanlığın yarattığı şeyleri görmek istiyordu. Bu cümlelerle daha kitabı okumaya girişmeden sıra dışı bir roman kahramanıyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyordu. Öyle görünüyordu ki Ludwig bir estetti, aynı zamanda bir mizantrop. Sanatta ve sanatla anlam buluyor, onun için dünyayı ancak sanat çekilir kılıyordu. Arkadaşlık, dostluk ve bilumum insan ilişkileri onu asıl önemli olandan, sanattan uzaklaştıran gereksiz unsurlardı. Nitekim romanın daha ilk sayfalarında, 1914'te Birinci Dünya Savaşı'na katılan Ludwig'in savaştan, ölümden ya da yoksulluktan değil, sanat eserlerini görememekten şikayet ettiğini, estetik güzelliklerden mahrum kalmanın dayanılmazlığını vurguladığını okuyoruz. Ludwig görmenin ve görmekten alınan estetik hazzın mülkiyet gerektirmediğini vurguluyor. Ona göre bir sanat eserine sahip olmak estetik haz için şart değil. Sergi gezmek, müzelerde tabloların karşısında vakit geçirmek, sanatla doğrudan ilişki kurmak sanat açlığını gidermek için yeterli. Ludwig hiç durmadan eserler görmek zorunda; onlardan çok uzun süre uzak kalırsa ölecek. Bu eserler ona ait değil ama onları şöyle bir görmesiyle, hoşuna gittikleri sürece ona ait oluyorlar. Ludwig'in sahip olduğu olağanüstü vizyon gücü, sahip olmaya gerek kalmaksızın onu bu eserlerin sahibi yapıyor. Ve o zaman bu güç onu neredeyse bütünüyle özetliyor. İki savaş arası sanata doyması için müthiş bir fırsat olsa da, yazık ki uzun sürmüyor. 1938'de İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Ludwig askeri esarete geri dönüyor. Ama boş durur mu, tuvalette de olsa katalogları inceliyor, adının tuhafa çıkması pahasına bulduğu her fırsatta sanata sarılıyor. Bu sırada savaş bütün karanlığıyla devam ederken Ludwig için bir ışık doğuyor. Führer 1940'ta ERR adlı bir birim kuruyor ve Ludwig buraya atanmak için elinden geleni yapıyor, başarılı da oluyor. ERR, Fransa'daki özel koleksiyonlarda bulunan eserlerin sayımını ve kataloglamasını yaparak, toplanan değerli eserlerin Hitler'in favori şehri Linz'de kurmayı planladığı dünyanın en büyük müzesine götürülmesini amaçlıyor. Bu bağlamda Nazi ölçütlerine göre yoz bulunan tablolar ya satılıyor ya da yok ediliyor. Yahudiler, izlenimciler ya da iki kusuru birden taşıyanlar Nazilerin yoz sanatçı kategorisinde, örneğin Van Gogh bunlardan biri. Ludwig'in bu yeni işi sayesinde günleri Louvre'un koridorlarında gezerek, eserlerle hemhal olarak geçiyor. Az uyuyor, uyanık olduğu her vakit işinin başına, sanata koşuyor. Tanrı vergisi görme yeteneği sayesinde başyapıtların kokusunu hemen alıyor. Ludwig sanatta klasik dönemden yana, Rönesans resmini özellikle de Flamanları tutuyor. Modernleri de yok saymıyor ama. Ona göre sanat bir bütün. Her şeyin birbirine bağlı olduğunu, hal böyleyken, modernmiş klasikmiş, pek de önemli olmadığını, işin aslının sanat olduğunu düşünüyor. Rejimin yoz sanat terimine de karşı çıkıyor. Meslektaşlarının sırf Yahudi olduğu için ressamdan saymadıkları sanatçılar hakkında atıp tutmalarından tiksiniyor. Görmenin herkesin harcı olmadığını bilse de karalamayı kabul edemiyor. Hem bu nedenle hem de romanın son çeyreğinde kalbini ilk defa sanat dışında çalan aşkının vasiyetine uyarak değerli eserleri gören gözlere saklamak üzere kaçırıyor. Ludwig'in kendisinde kusur olarak gördüğü tek şey resim yapmayı bilmemesi. Çizim yeteneğinin olmasını isterdi. Ancak yine de kendisini görme yeteneği sayesinde bir tür yaratıcı olarak adlandırıyor. Ludwig kendi usulünce bir yaratıcı. Eseri olmayan bir sanatçı. Çünkü görmek, yaratmak demek. Yine de görmenin, vizyonun bir aura taşıması gerekir, yoksa genişlik zihinde beliremez. Ludwig bu açıdan zengin. Kitabın arka kapağından başlayarak duyduğumuz estetik haz, Ludwig'in olağanüstü yeteneğini anlatan satırlarla ayyuka çıkıyor. Ludwig'in sanat eserinin tam olarak kendisini açığa çıkardığı andaki deneyimi ya da yazarın deyişiyle rüya halinin bir benzerini okuyucu yaşıyor, belki de yazarın eserle amaçladığı noktaya ulaşıyor: Ludwig ile okuyucu birleşiyor. Güzel ve yetkin olan sanatın tadını alan okuyucu tıpkı Ludwig gibi usanmadan güzeli aramaya, güzel ile birlikte olmaya devam ediyor. Görmesini bilen gözlere güzel de kendini açıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/evde-kaldik-ne-okuyalim", "text": "Bu süreçte okuyup da en çok etkilendiğim kitap, İşin Aslı, Judit ve Sonrası oldu. YKY'den geçen yıl çıkan kitabın çevirmeni Esen Tezel, eser sahibi ise Macar yazar Sandor Marai. Kitabın derinliği, dili, kurgusu beni öyle etkiledi ki bir süredir herkese öneriyorum. Tuhaf bir aşk hikayesi, savaş, buhran, Orta Avrupa burjuvası... Okuyun, okutun. Bundan hemen sonra okuduğum, Timaş'tan bu yıl çıkan Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde oldu. Biliyorsunuz eser Nobel ödüllü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'a ait ve çevirmeni de Neşe Taluy Yüce. Kitap, kurgu itibariyle son zamanlarda kesinlikle okunması gereken bir eser bana kalırsa. İnsanoğlunun hataları, vahşilikleri yüzünden ondan intikam alan doğanın, hayvanların hikayesini işliyor. Konuyu gökbilim üzerinden ele alması da ayrı bir hoşluk katmış kurguya. Okuyalım. Son olarak Sema Kaygusuz'dan Barbarın Kahkahası'nı önereyim. Tek mekanda birçok insanın hikayesini işleyen yazar, bir çocuğun öğrenilmiş vahşiliği üzerinden dünya tarihini, insanoğlunun maruz kaldığı ve bıraktığı zulümleri sorguluyor. Okuyalım. Bu günlerde kitaplara değil, ilk önce birçok sayfasını atlayarak bitirdiğimiz kitaba başından başlamaya yönelmeli.. O büyük kitap bizi bekliyor. Merak ettiğimiz ya da mesele ettiğimiz konularda kitaplardan yine kaçınacağız diye korkuyorum doğrusu... Oysa tam zamanı. Ben edebiyatta yeniyi denemektense eskilere tekrar dönmeyi sevenlerdenim... Tanpınar ve Refik Halit Karay okuyacağım. Eve kapanmışken içine kapanmak da iyidir; yani Thomas Bernhard, Tim Parks, Julian Barnes o yüzden sehpanın üzerinde okunmayı bekliyorlar... İyi gelecek. Şiir de iyi geliyor... Cevdet Karal okuyorum. İlk fırsatta yeniden okumayı düşündüğüm bu altı kitabı meraklısına tavsiye edebilirim... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir. Cahit Koytak'ın İlk Atlas. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Çocuk ve Allah. Kemal Sayar'ın Kayıp Arkadaş. Orhan Okay'ın Silik Fotoğraflar ve Yahya Kemal'in Eğil Dağlar. Alışkanlıklarıma bağlı olduğum ve bildiğim alanlarda dolaşmayı sevdiğim için, bu karantina günlerinde eski kitaplara geri döndüm. Bu zor zamanlar yeni keşiflerden ziyade eski değerlerin yeniden hatırlanması için daha uygun. Dostoyevski'den Ecinniler. Faulkner'den Ses ve Öfke. Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Kemal Tahir'den Kurt Kanunu ve Trevanian'dan Şibumi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ey-talih-ekmegimizi-iyilestir", "text": "Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin iki yüz yetmiş kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Gözlerimi kısınca biraz; ama kapatınca ve kavalın da yardımı varsa, tamamen görebiliyorum. Adımlarının dokunaklı acemiliğini görebiliyorum buradan evet. Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikayemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları. Ormanın içinden. Kara güz ise çürük yaprak yığınlarının ve mayına dönüşmüş sümüklüböceklerin veya kış ise buzun, karın üzerinden. Kara lastiğin yarı çıplak ayaklarımda kör talih gibi dönüp durduğu, nefes nefese yolculuklar. Ah, saf serüven! Okul harçlığımı bir tavuktan alıyorum. Önlüğümün cebinde yumurta. Açlığa karşı elimdeki tek silah. Yumurtalı sabahların Anafartalar kahramanı kızıl tavuğumuz. Karargahını merekteki kuru ot yığınlarının altında bir yerlere oymuş. Bir kendisi bir de annemin karanlıkta görebilen upuzun parmakları bulabiliyor yumurtayı o kimsenin bilmediği dehlizde. Annemin upuzun piyano parmakları diyecektim. Hatta bu şaka için nazım da geçer ona. Ama eşek şakalarımı sadece kendisi kaldırabilir; dünyada artık nasır dolu ellerinin silik bir imgesi kalmış hatırası değil. Ne diyordum? Harikalar yaratıyor bu tavuk her sabah. Bazen -daha doğrusu nadiren- mucize bile yaratıyor. O akıl almaz, o tarifsiz çift yumurta sürprizlerinden bahsediyorum. Ve böyle sabahların çetin okul yolculuklarında en büyük çabam yumurtaların önlük cebimde kırılmaması. Yamaçtan aşağı koşarken sağ kalmalılar. Tek cebim var. Yumurta tek olduğunda sorun yok. İki taneyse, onları tokuşturup kırmadan yamaçtan aşağı neredeyse baş aşağı koşmak cambazlık istiyor. Bakkalda bozdurulup ekmek ve helva alınacak. Çeyrek ekmek bir yumurta ediyor. İkincisi varsa onunla da yumurta büyüklüğünde helva. Okula geç kalıp dayak yemediğim, düşüp bir yerimi kırmadığım ve tek cebimde iki yumurtayı bir yavru öküz gibi sallaya sallaya beş kilometre koşabildiğim nadir sabahlarda, ancak ve sadece bu talihli sabahlarda fark ediyordum ki, muhtarın kızı Safinaz da bizim sınıfta. Çünkü unutmayalım 1982'deyiz. Öyküleri karın da doyuran Ömer Seyfettin hala ölü ve büyüklerimizden bir tek Kenan Evren hayatta. Besmele ile başlamıyor oğlum bunlar. Bu kitaplar, diyor amcam. Bizim çatının altında diyor bunları yani. Anlatabiliyor muyum? Kızıl tavuğun ancak iki ayda bir çift yumurtlayabildiği gün gibi meydanda. Düşünün, bu çatının altında hangi hakikatin adımları çarpılmaz da dimdik yürür. Öğretmenim nefret ediyor Besmeleden. Ben de bir gün böyle olacağım diyorum içimden. Çünkü ona karşı sadece biz değil, amcam değil, bütün köy savunmasız. Neden savunmasız olduklarını tam kestirememenin korkusuyla sanki daha da savunmasız. Ama amcam öyle değil. O, kendi içindeki öğretmen korkusuna bir isim bulmuş. Besmele ile başlamıyor, diyor. Sonsuz kırlar boyunca uzanmış zamanın bomboş gözlerine birlikte bakmışız. Uçsuz bucaksız dağların tesellisiz güzelliğine. Kara güz. Kızıla çalmış, hafiften alev almış doruklarına ormanların. En yakın arkadaşım amcam. Atatürk yoktur ve her kar tanesini bir melek indirir dünyaya kanatlarında, diyor. Öğretmenim benden ve Atatürk'ten başka bir şey yoktur doğada, diyor. Böyle böyle sökmeye başlıyorum okumayı. Müthiş kaval çalıyor amcam. Yanaklarını bizim Horkrar'ın demirci dükkanındaki eski körük gibi biteviye şişirip indiriyor ve kaval uzun kış gecelerinde yoluna kesintisiz devam ediyor. Kavalın geçtiği dağ yollarını, orman koyaklarını içimizden takip ediyoruz. Parmakları, üzülmemiz için bize sürekli nedenler ve yanılsamalar sunan bu garib sesin gövdesinde geziniyor. Gözlerimi kapatıp karşı yamaçlarda dönenip duran sarhoş güz patikalarını izleyebiliyorum bu sesten. İçimden. Zavallı amcamın ailede gerçekten ciddiye alınıp kıymet gördüğü anlar. Elinde kavalın olduğu geceler. Melekler indirir diyor. Ve bunu ispatlamak için elinde bir tek kavalı var. Eline kavalı alınca herkes ürperip donakalıyor. Etrafında diz çöküp halka oluveriyor. Melekler indiriyor diyor, evet. Bu ispatlanamaz ve karşı konulamaz, apaçık ve gizli, büyülü bir Hakikat. Ahhh. Garibdir oğlum bunun havası... diyor ara sıra soluklanıyor da. Kavalı dinlerken pür dikkat herkes. Kış geceleri. Amcamın deyişiyle Gayde. Gayde hep aynı garip, tarifsiz hikaye. Ama her defasında, henüz doğmuş tuhaf bir Hakikat gibi sevindiriyor ailemizi. Ve aynı anda o Hakikatin cenaze alayındaymışız gibi üzgünüz. Sökün etmiş bütün yoksuzluklar, dar zamanlar, güzel yalağuzluklar ve bitimsiz eski taşkın yaşamaklar. Sökün etmiş bütün ailemizin öne eğik gözlerinden ve kirpiklerinin ucunda duralamış gibi herkesin. Amcamın, ancak meleklerin kanatlarında taşınabilecek sitemleri, bilgimize henüz ulaşmış gibi. Bütün kardeşlerim. Hatta amcamla hep kavgalı olagelmiş babam bile mahcup, kavalın zarif karşı konulmazlığıyla başını önüne eğmiş. Büyük sözü dinlemiş gibi. Üç karıyla evlenmiş amcam ve karısız, yalnız olmuş hep. Dağlarda, yaylalarda, koyunun, malın peşinde. Ve sadece iyi olmak için yaratılmış annem bile mahcup. Ninem bile. Kardeşi köyün eski çetecisi olan ve bunu kanlı göz damarlarından kolayca anlayabileceğiniz ninem bile. Kavalın uzayıp giden garip, biz çocukları ürküten garip güzelliği boyunca susuyoruz küçük mutfak odamızda, yerde, halka olup bağdaş kurmuş da. Atatürk yok diyor amcam, okulda Besmele yok diyor ve aynı anda da tir tir titriyor okuyup adam olamayacağız diye. Kaval, küçük mutfak odamızın cüzzamlı duvarlarını bir sargı bezi gibi sarmalıyor. Sarmalıyor ve köyümüzün her hakikatini bilebilmek, uzun boyu ve modern giyinişi itibariyle yine de öğretmenimizin hakkı. Atatürk var ve başka bir şey yok diyor. Zamanla onun tarafına geçiyorum. Amcamla aramız açılıyor. Dizleri erimiş açık kahverengi kadife pantolonunu eski yün çoraplarının içine soktuğu ve Birinci sigarası içtiği için Atatürk ve Besmele hakkında yanıldığını düşünüyorum. Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin iki yüz yetmiş kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Gözlerimi kısınca biraz; ama kapatınca ve kavalın da yardımı varsa, tamamen görebiliyorum. Lapa lapa karın altında ilerliyorsun. Adımlarının dokunaklı acemiliğini görebiliyorum buradan evet. Bakkala uğramadın. Çünkü yumurtaların ikisi de akmış önlük cebinden. Kapıyı açıyorsun. Öğretmen kızılcık sopasını eline alıyor. İşi başından aşkın ve zorunlu bir angaryayı aradan çıkarmak istermiş gibi. Ülseri yüzünde ve bitkin. Donmuş parmaklarını bir araya toplayıp birleştirdiğin tırnak uçlarını bir gül buketi gibi sunuyorsun ona. Dokuz. On. Bitiyor. Dış kapının önünde, teneffüse kadar tek ayak üstünde. Sızlayan küçücük yumrukların tek cebinde ve sağ ayağın havada, mutlak ıssızlığa bakakalıyorsun. Her şey yoluna girebilir bir ders sonra. Ancak küçücük yüreğinde sadece o şey, o korku geriye çevrilemez: Kar tanelerini yeryüzüne meleklerin indirmiyor olabileceğinden kuşkulanmaya başlıyorsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/fantastigin-koklerine-dogru", "text": "Hikayenin ne işe yaradığı, varoluşumuzda neye denk düştüğü, neleri üstlendiği hala cevabı aranan sorular. Kendi adıma varlığımızı hikayelerle inşa ettiğimize, bir özne olarak kainatı dolduran her şeyden ayrıştığımız andan itibaren, öz benliğimizde daha derinlere doğru bir tür geri çekilme hamlesi yaptığımıza inanıyorum. Çünkü kendimizi ancak dışsal unsurlarla, hikayelerin içimizde açtığı yeni uzamlara doldurduklarımızla tanımlayabiliyoruz. Özne ile nesne arasında oluşan mesafe boyunca ilerleyen bu geri çekiliş yolculuğunda hikayelerin rehberliğine güveniyorum. Dolayısıyla hepimizin esasen anlattığı hikayelerden ibaret olduğunu, toplumların kolektif bilincinin de hikayelerin etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz. Elbette bu kabullerin, hikaye anlatıcılığı bağlamında edebiyat ve kurmacaya yaklaşımımızı doğrudan etkilemesi kaçınılmaz. Kimi zaman hakim kültür çevreleri aksini söylese de post modern insan zihninin derinliklerine kazınmış arketipleri harekete geçirebilme becerisi bağlamında fantastik kurgunun, hikayenin en temel işlevlerinin gerçekleştirilmesi adına güçlü etkili bir enstrüman olduğunu inkar edemeyiz. Öte yandan aydınlanma sonrası sınırları yeniden çizilen sanat dairesinde, fantastiğin tanımının yapılması ayrı bir güçlük olarak karşımıza çıkar. Zira bugün bulunduğumuz yerden dönüp geriye baktığımızda, fantastiğin kavramsal bir çerçeveye oturtulması yönünde sınırlı birkaç denemeden fazlasını göremiyoruz. Nesnel ve yaygın referans noktalarından yoksun oluşumuz, olası çalışmalar için ümit kırıcı olsa da, bu yönde yeni yollar açması muhtemel işlere imza atılmıyor da değil. Türün sıkı takipçilerinin hatırlayacağı üzere fantazyanın Tolkien öncesi serüvenini gözler önüne seren Unutulmuş Fantastik Klasikler dizisi eylülden itibaren raflardaki yerini almaya başlamıştı. Kuşkusuz fantastiğin köklerine yapılacak bu tür yolculuklar türün edebiyat içinde daha doğru konumlandırılması ve halihazırda dönüştüğü form itibariyle derli toplu bir tanımının yapılması adına atılacak ilk adımlar. Geçtiğimiz ay Laputa Kitap tarafından yayımlanan Elfler - Altın Anahtar da bu çabaya kayda değer katkılar sağlayacak bir diğer kitap. Alışık olmadığımız türden bir seçki olan kitapta iki önemli yazardan fantastik kurgunun öncü metinlerinden sayılabilecek iki öykü yer alıyor. Her iki eserin çevirmen koltuğunda Dilan Şirin otururken, dizi editörlüğünü ise Doğan Hezer üstleniyor. Alman romantizminin kurucu isimleri arasında yer alan ve özellikle ülkesinin ortaçağ masallarından beslenen oyunları yanı sıra şiir, çeviri ve eleştirileri ile de tanınan Johann Ludwig Tieck'in kaleme aldığı Elfler öyküsü kitapta yer alan ilk eser. Bugün tanıdığımız haliyle elflerin yer aldığı ilk metin olması bakımından ayrı bir öneme sahip olan öykü, masal ve klasik anlatı unsurlarının, romantizmin etkilerinin izlerini sürebileceğimiz bir eser. Kitapta yer alan diğer öykü ise Türk okurun Fantastes, Prenses ve Goblinler ve Prenses ve Curdie gibi eserlerinden tanıdığı türün gelişimine büyük katkıları olan George MacDonald imzalı Altın Anahtar. Fantastik kurgunun kurucu babalarından sayılan MacDonald, Tolkien, Lewis Carroll, J. M. Barrie, Edward Plunkett gibi yazarları etkilemiş, C. S. Lewis'in kendisinden ustam olarak bahsettiği önemli bir isim. Masal etkilerinin güçlü şekilde hissedildiği Tieck'in aksine George MacDonald kurgularını kendi buluşlarına dayandıran bir yazar. Altın Anahtar'ın görece kısıtlı hacmine rağmen MacDonald'ın güçlü imgelerle süslediği yaratıcılığının görkemine şahit oluyoruz. Fantastik kurgunun imkanlarının hakkıyla kullanılması adına bu tür klasik metinlerin dilimize kazandırılmasının önemi yadsınamaz. Ne var ki, sadece Batı paradigmaları ile üretilmiş eserlerle yetinilmesi, türün halihazırda hapsedildiği alana kalıcı olarak mahkum edilmesine neden olacaktır. Oysa diyalektik bir yaklaşımla coğrafyamızın beslendiği kaynaklardan, kendi kültürel mirasımızdan da faydalanılmasıyla fantastik kurguya hak ettiği itibarı iade edebiliriz. Netflix'in, Game Of Thrones'un ekranlara veda etmesiyle oluşan fantastik dizi boşluğunu doldurmaya aday yapımı The Witcher, nihayet aralık ayının sonunda izleyicisiyle buluştu. Aslına bakılırsa, uyarlamaların özgün eserin içinden doğduğu alt kültürün mensuplarınca eleştirilmesi biraz da bu işinin şanındandır. The Witcher da henüz oyuncu seçimlerinin açıklanmasından itibaren sert eleştirilere maruz kalmıştı. Kuşkusuz bunda dizi uyarlamasından çok önce yapılan oyunların, karakterlerden, mekanlara eserin görsel yönünü izleyicilerin zihinlerine belli kodlarla kazımış olmasının etkisi büyük. Yine de Henry Cavill seçiminin doğruluğu ölçüsünde, başta Yennefer olmak üzere Triss, Istredd, Eithne ve Fringilla gibi karakter için yapılan oyuncu tercihlerinin yanlışlığı tartışma götürmez. Dahası dizide anlatılan hikayeyi takip etmek zaman zaman kitapları okuyanlar için bile zor bir hal alıyor. Öte yandan kurulan atmosfer, aksiyon-drama dengesi ve karakter inşası açısından oldukça başarılı bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu da belirtmek gerek. Yedi sezon olarak planlanan The Witcher'ın Game Of Thrones'u gölgede bırakacak bir başarı yakalaması mümkün olacak mı? Zamanla göreceğiz. Amerikan büyülü gerçekçiliğinin en önemli isimleri arasında yer alan Kelly Link bir kez daha Türk okuru ile buluşuyor. Daha önce Hugo, Locus ve World Fantasy Award gibi saygın ödülleri birkaç kez kazanma başarısını gösteren Link'i, çeşitli derlemelerin yanı sıra Tuhaf Şeyler Oluyor isimli kitabından tanıyoruz. Yazarın adını 2016 Pulitzer Finalistleri arasına yazdıran öykü seçkisi Belaya Bulaş, İthaki Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Seda Çıngay Mellor'un çevirisi ile okuyacağımız kitabın editörlüğünü ise Ali Saygı Ortanca üstleniyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/fantastigin-yeniden-kesfi-ve-unutulmus-klasikler", "text": "Unutulmuş Fantastik Klasikler serisi, 'başka bir fantastik mümkün müydü' sorusuna cevap araması, fantastiğin adeta ellerinde yeniden doğduğu Tolkien'e kadar aldığı yolu gözler önüne sermesi ve türün kökenine ilişkin derli toplu bir kılavuz olması bakımından büyük önem taşıyor. Seri her ay çıkacak kitaplarla genişlemeye devam edecek. Öz yaratımın poetikası üzerine kafa yoran William Randall, Bizi Biz Yapan Hikayeler'de benliklerimizin esasen bugün olduğumuz yerden geçmişe dönerek sürekli yeniden kurguladığımız birer hikaye olduğunu söyler. Ona göre insanın hikayesi yoktur, insan hikayenin ta kendisidir. Her birimizin o büyük hikayenin bir parçası olduğunu düşünmek ya da - Muriel Rukeyser'in sıkça atıf yapılan sözlerini hatırlayarak - evrenin atomlardan değil, hikayelerden oluştuğuna inanmak kuşkusuz heyecan verici. Belki de bizler ancak hikayelerle düşünüyor, kendimizi, bu dünyadaki yerimizi hikayelerle buluyoruz. Ve kimi hikayeler ruhumuzun derinliklerinde bir yerlere işlenmiş bazı kodları harekete geçiriyor. Kendi adıma büyülü, epik romanslara kapı aralayan atmosferiyle fantastik kurgunun bu etkiyi yaratacak en işlevsel enstrümanlardan biri olduğuna inanıyorum. Ne var ki fantazya bilhassa ülkemizde kol kola yürüdüğü bilimkurgunun aksine olgunlaşmamış bir tür olarak görülüp çocuk masalları ya da sorunlu bir şartlanmayla güçlü bağlarımızı inkar ettiğimiz efsanelerle birlikte kategorize edildiğinden pek ciddiye alınmıyor. Elbette bunda türün kült eserlerinin beslendiği kaynakların ya da Türk okurun kültürel kodlarında karşılık bulabilecek yerli örneklerin kısıtlı oluşunun ciddi bir etkisi var. Zira kurguladığı dünyanın muazzamlığı ya da türün modern tanımının sınırlarını çizmesi bir yana, çoğumuz için fantastik kurgu Tolkien'in Orta Dünyası ve -ister yerli olsun ister yabancı- onun plastik kopyalarından ibaret. Dahası Hobbit'in 1937, Yüzük Kardeşliği'nin ise 1954 yılında yayımlanmış oldukları dikkate alındığında; tür için milat kabul edilen bu tarihlerin öncesine ilişkin bir tür köksüzlük ve belirsizlik hissi ile karşı karşıya kalıyoruz. İşte tam da bu noktada İthaki Yayınları'nın okurla buluşturduğu Unutulmuş Fantastik Klasikler serisi büyük bir önem kazanıyor. Unutulmuş Fantastik Klasikler serisi bu miladın öncesini, kendinden sonra gelen her eseri kaçınılmaz şekilde etkileyen Yüzüklerin Efendisi'ne ilham veren eserleri mercek alarak fantastiğin başlangıç noktasına ilişkin daha anlaşılır bir yol haritası çıkarıyor. Şüphesiz bazıları ile ilk kez tanışacağımız yazarları fantastik hikayeler anlatmaya iten nedenler ya da bu anlatıları belki de anakronik bir tavırla yeniden tanımlamak zorunda hissedişimizle, modernizmin masallar ve mitlerle kurduğumuz ilişkinin doğası üzerindeki güçlü etkisi birlikte ele alınabilir. Bu bağlamda serinin editörlüğünü üstlenen Alican Saygı Ortanca sunuş yazısında türe ilişkin sağlıklı sınırlar çizebilmek adına, mitoloji, masal ya da destanların yeniden yazımı ya da çocuk edebiyatı olmaması ve alegori yapmak amacıyla yazılmamış olması gibi temel bazı kriterler belirlediklerini söylüyor. Yayımlandıkları dönemin yazın dünyasında ses getirmiş olsalar da bugün ilham verdikleri ardıllarının gölgesinde kalmış 10 eserden oluşacak dizide kronolojik bir sıranın takip edilmesi ise Tolkien öncesi yaklaşık 100 yıllık süreçte fantastiğin gelişiminin gözlenmesi açısından oldukça dikkat çekici. Fantastik edebiyatın bir bakıma unutulmuş öncü ustalarına haklarını teslim edecek dizinin ilk iki kitabı geçtiğimiz ay raflardaki yerini alan Fantastes ve Dünyanın Ötesindeki Orman. Lewis Carroll'ın da akıl hocalarından olan İskoç yazar George MacDonald'ın 1858 tarihli eseri Fantastes'te, Anodos'un ağaç perileri, kendi gölgesi ve gururlu şövalyelerle karşılaştığı büyülü yolculuğuna eşlik ediyoruz. Dizinin ikinci kitabı ise kimilerince 19. yüzyılın Tolkien'i olarak görülen William Morris imzalı Dünyanın Ötesindeki Orman. Derin hayal kırıklıklarının ardından yaşadığı şehirden kaçıp bir deniz yolculuğuna çıkan Golden Walter'ın gemisini vuran bir fırtına marifetiyle ulaştığı gizemli ormandaki serüvenini anlatan eser, diyar fantazyalarının ilki olarak kabul ediliyor. Başka bir fantastik mümkün müydü sorusuna da cevap araması, fantastiğin adeta ellerinde yeniden doğduğu Tolkien'e kadar aldığı yolu gözler önüne sermesi ve türün kökenine ilişkin derli toplu bir kılavuz olması bakımından büyük önem taşıyan Unutulmuş Fantastik Klasikler dizisi her ay çıkacak kitaplarla genişlemeye devam edecek. Takipçilerince sertçe eleştirilen final sezonuna rağmen Game of Thrones'un ekran başarısı pek çok yapımcının iştahını kabartıyor. Amazon'un 1 milyar dolar gibi uçuk bir bütçe ayırdığı Yüzüklerin Efendisi dizisini hepimiz heyecanla bekliyoruz. Ancak Amazon bununla yetinmemiş yaklaşık 1 yıl önce ünlü Zaman Çarkı serisini de ekranlara taşıyacağını duyurmuştu. Henüz yayın tarihi için kesin bir açıklama olmasa da geçtiğimiz ay nihayet çekimlerine başlanan Zaman Çarkı'nı 2020 sonbaharında izliyor olabiliriz. Heyecan verici bir diğer dizi uyarlaması da Ursula Le Guin cephesinden. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz usta yazarın fantastik serisi Yerdeniz bir kez daha televizyona uyarlanıyor. Hem yazarın kendisinden hem de eleştirmenlerden karışık yorumlar alan geçmiş uyarlamaların aksine bu defa beklentiler büyük. Oscar adayı filmleri ile tanınan Jennifer Fox'un yapımcı koltuğunda oturduğu proje başarılı yapımları ile son yıllarda adından sıkça söz ettiren A24 tarafından geliştirilecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/fantazyanin-gercekligi", "text": "Şule Yayınları'ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde Her şey gezegenlerin konumu yüzünden'' diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de. Çocukluğumdan beri seyyareleri düşünmediğim bir günüm bile olmadı. Göğe ve yere dair cevaplanabilen her soru, beraberinde daha büyük bir sırrı getirdi zihin dünyamda hep. Gerçekler ve hayaller birbirine karıştı. Halihazırda karışmaya devam etmekteyse de, yaş aldıkça biraz daha kendi haline bırakır oldum. Rüyaların matematiğini çözmeye çalıştığım ilk yaşlar 6-7 olmalı. Şiddetle vurulan tokmaklar, çalınan ziller ve zavallı parmakların orta eklemleri tükenmişlik sendromuna girdiğinde, hiçbir şey olmamış gibi birden kalkıp kapıyı açıveren derin uykularıyla meşhur ağabeyimin rüyalarına sızmaya çalışmıştım. Bir sabah güya elimde mikrofonla şarkı söylüyor sonra bir anda kendimi, Ninja Kaplumbağalara dönüştürüp, musikiden dövüş sanatlarına aktarıyordum. Ağabeyimin şimdi hatırında bile değildir, ama uyandığında ''Sürekli seni gördüm rüyamda, değişik bir şeyler yapıyordun'' dediğini ben hala tebessümle yad ediyorum. Ta o zaman fantazyanın gerçeklikten tamamen bağımsız bir şey olmadığına kani oldum. Düşüncem bu yaşımda da sabittir. Şu alemde akıl ve vicdan ile bağlarını koparmış ırkdaşlarımızla aynı atmosferde yaşam savaşı vermenin başka izahı yokmuş gibi geliyor bazen çünkü. Sanki Allah, Aslında bu düşler senin imtihanın'' dediğinde azıcık rahatlıyormuşum da, arifler beni olası rehavetten uyandırıyorlarmış gibi. Sonrası hepimizin 'gerçekliği' işte... Aklıma bu sevimli hatıratı düşüren Naime Erkovan'ın son kitabı Fantastik Şeyler'deki, Biraz Daha At isimli kısa öyküsüdür. Karganın düşürdüğü cevizi, kuşun arkasından fırlattığı günün gecesinde atını rüyasında göremeyen bir kahramanımız var öyküde. İlerleyen zamanlarda kötü düşüncelerden kendisini tamamen uzak tutmaya çalışan, kimsenin kendisini kışkırtmasına izin vermeyen, dilinin ucuna gelen iğneli kelimeleri tehlike anında toparlayıp ortadan kaybolan ve o öyle yaptıkça her gece bir dolunay gibi kendisini tamamlayan atıyla yeniden buluşmaya başlayan kahramanımız. Naime Erkovan'ın yazın hayatı Beşinci Düğme'den sonra Soğuk Taht, Asılsız Hikayeler, Ay ve Güneş Kumpanyası, Akvaryum Fırtınası ile devam etti. Kendisine Türkiye Yazarlar Birliği 2017 Hikaye Ödülü'nü kazandıran kitabı Olay Berlin'de Geçiyor'da Gelip geçen fakat durmayan trenler büyütecekti beni demesi gibi büyütüyor kalemini. Steril çalışmasını ve düşünmesini sağlayan hikayeden vazgeçmek, Naime Erkovan'ın ifadesiyle akıl karı değil. Fantastik Şeyler'de Yirmi Yedi Kara Kediden Taş ve Kayaya, Dört Kaftandan Yol Tarifine kadar 18 kısa öykü var. Vuruculuğu ve akıcılığıyla okurun dikkatini bir bütün halinde tutmayı başaran Erkovan'ın sekizinci istasyonunu merakla bekliyor olacağız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/fransizca-ogrenmeyi-asla-basaramadik", "text": "Iris Radisch, Andreas Maier'in Die Familie kitabını anlatırken söze altmışlı ve yetmişli yılların Alman çocukluğunda, okuldaki toplama kamplarındaki ceset-bedenler, gözlükler ve saçlarla siyah beyaz filmleri düzenli olarak izlemek gerektiğinden bahsederek başlıyor (Die Zeit, 4 Temmuz): Evde genellikle bunun hakkında kimseyle konuşamazdınız. Ebeveynlerin yıkanmış beton teraslar üzerindeki sessizliği, yalnızca ara sıra unutulmuş 2. Dünya Savaşı bombaları gibi, yaz ortasında parçalanan çim yağmurlama sistemleri tarafından yarıda kesilirdi. Yazar Andreas Maier de evden ayrılıyor. Radisch'e göre bu kitaptaki etkileyici anıların şaşırtıcı, inatçı tonu, yolun ne kadar uzak olduğunu ölçmeyi mümkün kılıyor. Die Zeit'ın temmuz/ağustos için kurgudışı kitap listesinin (27 Haziran) ilk sırasında Cornelia Koppetsch'in Die Gesellschaft des Zorns isimli kitabı var: Cornelia Koppetsch'in kitabı, sağın yükselişini ne mülteci krizi ne de yoksullukla değil özellikle de eğitimli orta sınıf seçkinlerin parça parça alçalma hissiyle açıkladığı için klişe anlatılara karşı duruyormuş. Neredeyse hiç kimse zamanımızın ayaklanmalarını Darmstadtlı sosyolog Koppetsch kadar zekice analiz etmiyormuş. Aynı listenin dokuzuncu sırasında ise Michel Foucault'nun Die Gestandnisse des Fleisches kitabı var: Foucault'nun ölümünden 35 yıl sonra yayımlanan, Cinsellik ve Hakikat'in bu dördüncü, sonuncu cildini öneriyor Alman gazete bu yaz okumak için. Sözü bir şekilde Rebecca Solnit'e getirmek istiyordum. Die Zeit'ın Haziran ayı listesinin (29 Mayıs) 8. sırasında Solnit'i görünce bunu bir görev addederek Solnit'in dilimize çevrilen tüm kitaplarını, muhakkak tavsiye ediyorum. Jürgen Ritte ise Patrick Deville'in Taba-Taba kitabı için yazarın hırsı ile kendisini çocukluğunun içine daldırdığı atlası ile üstün yetenekli bir edebiyat dünyası olduğundan söz ediyor (Die Zeit, 27 Haziran). Deville, kurgusuz romanlarında Angkor tapınaklarından, piramitlerden Notre-Dame ve İkiz Kuleler'e kadar dünyayı ve onları bir arada tutan şeyi anlatıyormuş. Bu yıl 90 yaşına basan Jürgen Habermas için hazırladığı şahane dosyayı Die Zeit (13 Haziran), O, yaşayan en ünlü filozof. İnsanların varoluş nedenine, aklına ve demokrasinin dayanıklılığına inanıyor başlığıyla manşetten duyurdu. Dünyanın her yerinden bir tür takdire dönüşen dosyada, dokuz sayfa boyunca Bulgaristan'dan Amerika'ya; Japonya'dan Hindistan'a pek çok felsefe profesörü, sosyolog, muhtelif sosyal bilimci Habermas'ın fikirlerini, entelektüel dünyasını, düşüncelerinin sosyal bilimlere katkılarını aktarıp tartıştı. Osaka Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kültürel Çalışmalar ve Sosyal Felsefe emekli profesörü Kenichi Mishima bakın ne diyor: ... Habermas, Humboldt'un dil felsefesini ortaya çıkardıktan sonra Brandom'un dil pragmatiklerini analiz ettiğinde, Wittgenstein'ın son dönemlerindeki sınırlarına atıfta bulunurken, Michel Foucault, söylem oluşturma kavramında bir çelişki yarattığında ve daha sonra da Heinrich Heine'in kardeşlik ve dayanışma konusundaki düşüncelerini ortaya çıkardığında -o zaman insan neredeyse boğuluyor... Habermas, 'İllüzyonsuz idealizm, uyumsuz gerçekçilik' der. Bu tutum, halkın yapısal değişiminden hakikat teorisine, Avrupa denemelerine kadar uzanmaktadır. Bu da beni büyük bir saygı duymaya zorluyor. Türkçe, Korece ve Hintçe öğrenmiş ve ortak, çeşitlendirilmiş modernliğimize farklı düşünce geleneklerini güncellemiş olsaydı, hayranlığım sınırsız olurdu. Ancak işte bu da yeni neslin görevidir. Iris Radisch, Simon Straus'un Römische Tage kitabı üzerine Can sıkıcı şimdiki zamandan nasıl kaçarsınız? diye soruyor (Die Zeit, 19 Haziran). Yazar, Ebedi Şehir'e kaçarak yolculuğa çıkıyormuş. İçinde bulunduğumuz dünyanın, bir mülteci kampına kısa ziyaret ve birkaç meyhane görüşmesi haricinde bugünün neredeyse hiç görünmediği bu kitabın yazarı, iki yıl önce yayımlanan ilk kitabı Sieben Nachte ile genç bir adam üzerinden, modern çalışanlar dünyasının hissizliği ve sıradanlığını eleştiriyormuş. 1959 Eylül'ünde ağabeyim Şevket ve ben İsviçre'deki Fransızca konuşulan bir ilkokula kaydolduk. Matematik yeteneğine sahip bir Türk mühendis olan babamız Gündüz, Cenevre'de IBM için çalışmak üzere işe alınmıştı ve haziran ayında geri döneceğimiz İstanbul'dan geldiğimizden beri, annemiz Şekure bize umutsuzca Fransızca öğretmeye çalışıyordu. Annemizin Fransızcası iyiydi - bu dili İstanbul'daki bir Katolik okulu olan Dame de Sion'daki rahibelerden öğrenmişti - ama elbette pedagog değildi diye başlıyor Orhan Pamuk'un New Yorker'da yayımlanan yazısı (3 Haziran). Pamuk, sınıfta hissettiği yalnızlıklardan da bahsediyor tüm samimiyetiyle; Üç gün sonra babam, ağabeyimin ve benim, annemle birlikte Türkiye'de yaşamamızın ve okula gitmemizin daha iyi olacağını açıkladı, böylece Fransız okulundan ayrıldık. Fransızca öğrenmeyi asla başaramadık diye biten yazısı vesilesiyle gelin Fransa'ya geçelim. Arap Rakamları için Üzücü ama Komik Bir Korku başlıklı yazısına Mustafa Akyol (Liberation gazetesi New York Times edisyonu, 18 Haziran sayfa IV), Amerikalılar, okul müfredatlarının bir parçası olarak Arap rakamlarını öğrenmeliler mi? sorusuyla başlıyor. 3200 Amerikalıyla yapılan anket, matematikle ilgili gibi görünse de aslında insanların Arap dünyasıyla ilgili önyargı ve bilinçdışlarını su yüzüne çıkarıyor. Az önceki soruya yüzde 56 Hayır diyor, yüzde 15'inse herhangi bir fikri yok. Arap rakamlarından on tane örnek verilseydi muhtemelen anket sonuçları çok farklı olacaktı diyor Akyol: 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9! Akyol, kıymetli yazısını bu görünenin, İslam ve Batı arasında paylaşılan fikir ve değerler buzdağının sadece küçük bir parçası olduğunu belirterek bitiriyor. Le Monde, 22 Haziran'da Dünyanın 100 Romanı eki yayımladı. 1940'lı yıllardan 2010'lu yıllara kadar onar yıllık periyotlarla ayrışan liste Fransa'da epey ilgi gördü. Örneğin 1980'li yıllardan hangi romanların bu listeye girdiğine bir göz atalım: Umberto Eco - Gülün Adı, Philip Sollers - Kadınlar, Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı, Marguerite Duras - Sevgili, Toni Morrison - Sevilen, Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Salman Rüşdi - Geceyarısı Çocukları. 2000'li yıllardan dilimize çevrilenler ise: Amos Oz - Aşk ve Karanlık ile Roberto Bolano 2666. Robert Maggiori (Liberation, 1 Mayıs), şaşırtıcı ve eğlenceli bir kitapta filozof Tommaso W. Bertolotti'nin ünlü inşa etme oyunu olan legoyu, titizlik ve disiplin gerektiren işyerindeki düşünce yöntemleriyle karşılaştırdığından söz eder. Öncelikle, Lego'nun kil veya çelikle aynı şekilde bir malzeme olarak göründüğü göz önünde bulundurulmalıdır: İnşa edilen ev, garaj veya uçak plastik değil, Lego'ya dahildir, Legodur. Aynı zamanda, sanat yapıcıları kapsamındaki titizlik anlamında ve uzmanlık dalında bir disiplindir. Bertolotti, Lego Şehri'ne de yakından bakar: Lego Şehri, Yunan şehriyle pek çok benzerliği olan ve benzersiz, evrensel karakteri ile Kallipolise; Platon'un bize Sokrates'in Devlet kitabında kendi ağzıyla sunduğu güzel şehire benzeyen şehir-devletidir. Tommaso W. Bartolotti, bu bilişsel tuğlalar ile lego filozofları için düşünmeye devam etmeleri için daha da fazla fırsatlar verecektir. Ağustos ayı için Dış Hatlar'dan aktaracaklarım şimdilik bu kadar. Eylül ayında bambaşka coğrafyalardan yeni edebiyat haberleriyle görüşmek üzere. Fransız okurlar Louis-Ferdinand Celine'in (1894-1961) hapishane defterlerinin bir kısmına La Pleiade (Gallimard, 1988 ve 1993) içerisindeki romanlarının üçüncü ve dördüncü cildinden ötürü aşinaydılar (Le Monde, 5 Temmuz). Bununla birlikte, bu on el yazması defter ilk defa, bir indeksle zenginleştirilmiş, açıklamalı bir baskıyla tam olarak yayımlanıyor. Bertrand Leclair, yazısında Aralık 1945'te yazarın Kopenhag'da gözaltına alınmasından iki ay sonra başlayan defterlerin, Kasım 1946'ya dek devam eden bir hapishane gazetesi notlarını bir araya getiren, Chateaubriand, Hugo, La Rochefoucauld ve Mirabeau'dan alıntılarla, muhtelif sahneleri veya anlatılarını içeren eskizler, metinlerden söz ediyor. Leclair'e göre not defterlerinde Celine'in kendisini ele geçiren deliryum hakkında konuştuğu bu gönüllü körlük yüzünden değil de, acıklı bir şikayette zaman kavramını yitirmesine neden olan cezaevi ıstırabıyla karşılaşıyoruz (Cahiers de prison. Fevrier-octobre 1946 (Hapishane Defterleri. Şubat-Ekim 1946) / Louis-Ferdinand Celine / Gallimard)."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/futbolun-mikro-tarihi", "text": "Çölde vaha olan futbol kitaplarına biri daha katıldı. Gayriresmi Futbol Tarihi Tahtaperde Aleko'lardan, Kulassızzade Galip'lerden, Milo ve Pavle Bakıçlar'dan, Ali Sami Beyler'den ve işin Cumhuriyet tarihinden öncesine uzanıyor. Rahmetli Metin Kurt'un futbol borsada değil, arsada güzel derken tariflediği arsaların hikayesini anlatıyor. Bir de, futbolu yalnızca bir oyun olduğu için seven amatör insanların hikayesini tabii. Türkiye'de spora, özellikle de futbola, toplumun geniş kesimlerince ne büyük bir düzeyde ilgi duyulduğunun tartışılması herhalde beyhude olur. Spor takipçisi, başta birinci futbol ligi olmak üzere gerek domestik müsabakalara, gerekse Avrupa ya da dünya çapındaki büyük turnuvalara bir boş zaman aktivitesinden öte yaklaşıyor. Burada taraftarlık üzerine konuşmak lazım belki ama yerimiz sınırlı. Biz şimdi yalnızca, spor müsabakalarının kuralları gereği belirli bir zaman aralığında oynansalar da, bazen günler bazen yıllar sürdüğünü imleyerek yazımızı sürdürelim: Yakın zaman önce kaybettiğimiz Diego Armando Maradona'nın 1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde attığı golün bugün, aradan geçen otuz dört yıla rağmen konuşulması boşuna değil. Daha yakına gelelim, 2000 UEFA Kupası final müsabakasını dakika dakika ezbere bilen, 3-2'lik Euro 2008 Çek Cumhuriyeti maçından bahis açıldığında göğsü kabaranlarımız hala az değildir. Ne mutlu ki, yukarıda değindiğim çölde vahalara biri daha katıldı Kasım ayı başında. Mundi Kitap'tan çıkan Gayriremi Futbol Tarihi, Mehmet Şenol'un uzun yıllara dayanan detaylı araştırmalarının sonucunda hazırlanmış, önemli bir futbol tarihi kitabı. Yazarın bizzat kaleme aldığı önsözde, bu yazıya konu kitap için mütevazılıkla futbolun başlangıç dönemlerine ilişkin bir mikro tarih çalışması denemesi dediğini okuyoruz. Tahtaperde Aleko'lardan, Kulassızzade Galip'lerden, Milo ve Pavle Bakıçlar'dan, Ali Sami Beyler'den ve işin Cumhuriyet tarihinden önceye uzanan ayağında işgalci askerlerin getirdiklerinden kök alan, bugüne dek kulüpler için sağda solda yazılan resmi tarihi baştan ayağa dönüştüren bir çalışma bu: Rahmetli Metin Kurt'un futbol borsada değil, arsada güzel derken tariflediği arsaların hikayesini anlatıyor. Bir de, futbolu yalnızca bir oyun olduğu için seven ve oynayan amatör insanların hikayesini tabii. Futbolun siyasilerle ilişkisini ortaya koyması adına da önemli bir metin Gayriresmi Futbol Tarihi. İttihat ve Terakki'nin Kanatları Altında pasajı, bugünün Fenerbahçe, Altınordu ve Altay kulüplerinin doğuşunu gayeleriyle anlatırken, bir okur olarak kalemi elinize aldırıyor. Meşhur, Papazın Çayırı'nın localı, kombineli Union Club Sahası'na dönüşümünü belgeleriyle okumak, bugünün endüstriyel futbolunu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bana kalırsa en ilginci, Papazın Çayırı'nın Union Club Sahası olarak anıldığı İngiliz hakimiyeti döneminden sonra İttihat ve Terakki'nin hakimiyetiyle İttihat Spor Sahası'na dönüşümü. Dönemin kurucu lideri Aydınoğlu Raşit Bey, Galatasaray'dan ayrılarak bugünün Altınordu'su Progress International'i ve İttihat Spor'u yaratmış. Saha sonraları, Başbakan Şükrü Saracoğlu'nun önderliğinde Milli Emlak'tan Fenerbahçe'ye kiralanarak aynı renklerle bugüne dek gelse de, iki ezeli rakibin esasen ve bir biçimde aynı köklerden doğduğunu öğrenmek zihin açıcı. Gayriresmi Futbol Tarihi, adı üstünde, bir tarih kitabı. Bunu, yazarın deyimiyle mikro ölçekte bir çalışmaya dayanarak sunuyor. Mehmet Şenol'un kitabı, yalnızca, yazının başında sözünü ettiğim yazınsal üretim güdüklüğünü bir parça olsun azaltabildiği için bile kıymetli. Bir dilekle bitirelim: Günümüzün ve yakın geçmişin futbolu da bir kitap hacminde, ehil kalemlerce yazılsın. Hem çok geç kalınmazsa, adına tarih kitabı denilmesi de gerekmez."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gecmisiyle-karsilasan-adam", "text": "Giovanni Papini, Kaçan Ayna'da olağanüstü, çarpıcı öyküler peşindedir. Ölümler, yüzleşmeler, mucizevi karşılaşmalar... Öykülerin merkezinde hayat algısı ve yorumu vardır. İçinde bulunulan çağ yorumlanır. Kahramanlar hep bir kimlik arayışı içindedir, kim olduklarının, nereden gelip nereye gittiklerinin sorularıyla yaşarlar. Giovanni Papini (1881-1956), İtalyan edebiyatının melankolik yaklaşımlarıyla bilinen ve siyasi anlayışı tartışmalı yazarlarından biri. Öykülerinde çağ, ölüm, kişilik temalarını odak alarak insan doğasına, yaşadığı döneme ilişkin yorumlar yapıp gelecekler öngörür. Papini, gerçek hayat sorunu etrafında kahramanlarıyla birlikte bir yolculuğa çıkar ve çağa ağır eleştiriler getirir. Silik, sıradan insanları ağır bir şekilde eleştirirken arayan, soran, büyük ideallere bağlanan insanları yüceltir. Kendisinden memnun olmayan, bir başka ben olmak isteyen kahramanlar ölüm ve hayat ipinin en gergin yerinde dururlar. Onun idealize ettiği karakter, özgür yaşayan, kendi olan, gelecek uğruna bugünü ipotek etmeden anı, günü yaşayan kimsedir. Papini, Kaçan Ayna'da olağanüstü, çarpıcı öyküler peşindedir. Ölümler, yüzleşmeler, mucizevi karşılaşmalar... Öykülerin merkezinde hayat algısı ve yorumu vardır. Kahramanlar hep bir kimlik arayışı içindedir, kim olduklarının, nereden gelip nereye gittiklerinin sorularıyla yaşarlar. Kitaptaki öykülerin her biri insanlık durumu ve sorularına ilişkindir: Kendisinin yıllar öncesindeki haliyle karşılaşan kahramanın hayal kırıklığı; gençlik yıllarını bir başkasından ödünç isteyen kahramanın tereddüdü; başkasının yerine kendi canına kıyan kahramanın idealizmi; sıradan, bomboş bir hayatı yaşamadan yaşayan kahramanın sıradanlığı; bir sabah uyandığında hiç tanınmayan biri olarak uyanan kahramanın çaresizliği; kendisinin ruhundan ve bedeninden sıyrılıp bir başkası olmak isteyen kahramanın arayışları; bir başkasının düşü olduğunu düşünen kahramanın açmazı; bir yabancıdan kendi biyografisini dinleyen kahramanın boşa çıkan kurgu anlayışı... Öyküler boyunca insan kendi kendisiyle yüzleştirilir, kendi olup olmadığı, gerçek olup olmadığı sorgulanır. Zaman algısının merkezde olduğu Havuzda İki Yansıda, hem geçmişin bir daha getirilemeyeceğine ilişkin bir vurgu hem de insanın gelişimine ilişkin temel aktarımlar yer alır. Genç olan ben ile yaşlı olan ben karşı karşıya gelir ve aynı kişideki bu zamanlar üstü buluşma, beraberinde bir anlaşmazlığı ve krizi doğurur. İnsan değişir, sonra geçmişine, kendisine bile tahammül edemez. O dönemin duyguları, anlayışları farklı, içinde bulunulan anın gerçekleri farklıdır. Bu anakronizm bir bakıma başka insanlarla anlaşamayan insanların kendisiyle bile anlaşamayacağının hikayesidir. Kendisini tamamlayamayan insan yaşadıkça kendisinin en uzağına düşer. İnsanın kaosu tam da burada bütün bunları birbirine ekleyip bütünleştirememekten doğar. Gençlik arzularını boğar, olgunluğun huzuruna teslim olur. Kahramanın geçmiş beniyle şimdiki beni buluşur. Havuzdan bir imge ile eski beni yanına gelmiştir. Geçmiş olan ben, şimdiki ben ile birlikte gezmeye başlar. Ancak şimdiki ben rahatsız olur. Geçmiş ben, ölü kuramlardan, taşralı duygulardan söz etmektedir; zihni ise belirsiz, karmakarışıktır. Romantik, bilgisiz ve sıkıcıdır. Şimdiki ben, geçmiş beni küçümsemeye başlar. Yıllar önceki kendisiyle şimdiki kendisi karşı karşıyadır. Şimdiki ben bu durumdan rahatsız olur. Ve şimdiki ben geçmiş benini tam da imgesinin doğduğu yerde, boğarak öldürür. İnsanın farklı zamanlardaki hallerinin karşılaştırılması edebiyatın çok işlediği konulardandır. Borges'in de benzer bir öyküsü vardır. Saçma Sapan Bir Öykü, kurmaca ile gerçeklerin karşılaştırıldığı bir öyküdür. Kahramanı ziyarete gelen bir kişi, ona bir hikaye okuyacağını, eğer beğenirse kendisini ünlü yapacağına söz vermesini, hoşuna gitmezse bir ay içinde kendisini öldüreceğini belirtir. Kahraman kabul eder. Yabancı, kahramana yazdığı hikayesini okur. Kahraman şaşkındır. Çünkü dinlediği hikaye kendi özel ve kamusal alanda hayatının baştanbaşa tam ve kesin anlatısıdır. Duyduğu, düşlediği, yaptığı her şey aslına bağlı bir şekilde hikaye edilmiştir. Oysa bu gelen adamı hiç tanımamakta, ilk kez görmektedir. Bu kitabı kimse bilmemelidir. Bu yüzden yabancıya öyküyü beğenmediğini söyler. Yaptıkları anlaşma gereği şimdi yabancının ölümden başka çıkar yolu yoktur. Yakındaki ırmakta intihar eder. Ama kendi de aynı akıbetten, ölümden kurtulamayacaktır. Ölümü hissetmeye başlar. Unutması gereken hiçbir şeyi unutmamıştır. Ölümü hak etmiştir. Çünkü bu gelen yabancı kahramanın ikinci kişiliğidir. Kendisinden bile sakladığı gerçekleri yüzüne vurmuş, kendine kendisini anlatmıştır. İntihar olgusu Papini'nin ana temalarından biridir. Ama geleneksel intihar olgusuna kahramanların itirazı vardır ve intihar övülmez. İntihar olgusu çeşitli açılardan yorumlanır. Zihinsel Bir Ölüm öyküsünde, insanın bedenine zarar vermeden nasıl ölümü isteyebileceği, yeni bir intihar biçimi olarak gündeme getirilir. Bu felsefeye göre, bedeni birdenbire parçalamak doğru değildir. Kendi kendine yaşamı yadsımak, yıkmak gerek, yavaş yavaş. Yaşamın anlamı ölümdedir. Her kim yaşamda şu andan başlayarak çoktan ölmüş olursa, yaşamdan haz duyar, onun tadını çıkarır. Aslolan ölmek isteme düşüncesinin zoruyla ölmektir. Yaşamı ruhun kendisiyle öldürmek: Yaşam ağır bir ölümdür, her duyusal haz, bu uzun can çekişin onca sıçrayışından, ölüm hırıltısından biridir yalnızca. Neysem O Olmak İstemiyorum Artık öyküsünde, kendisi olmak istemeyen, kendisi dışında biri olmak isteyen bir kahramanın arayışları anlatılır. Kendi kendisiyle yaşamaktan yorulmuş, bedeninden çıkmak, ruhunu değiştirmek, bir başka biçimde var olmak istemektedir. Varıp dayandığı intihar olgusunu ise reddetmektedir. Başkasının Yerine Canına Kıymak, bir başkasının yerine canına kıyarak onu harekete geçirmeye çalışan bir karakteri anlatır. Yalnızca bir insanı kurtarmak için ölmektedir. Uğruna ölmek istediği kişide deha parıltıları gördüğü bir yazardır. Tıpkı İsa gibi otuz üç yaşındadır. Gerçeküstü yaklaşım Papini'nin sıklıkla başvurduğu bir anlatım biçimidir. Hasta Beyefendinin Son Ziyaretinde gerçeküstü bir yaklaşımla gizli bir düşleyicinin bir düşü olduğunu düşünen hasta bir adamın hikayesi anlatılır. Kendisi ise bu düşleyeninden kurtulmak istemektedir. Onun düş gördüğünün bilincine varıp düşünden uyanmasını beklemektedir. Korkusu ise ya hiç bitmeyecek bir düşün parçasıysa? Sonsuza dek uyuyacak, sonsuza dek düş görecek birinin düşüyse? Bu düşüncelerinden kurtulmak isteyen kahraman çıkışsızdır. Benzer bir yaklaşımla yazılan Sen Kimsin? kitabın en güzel öykülerinden biridir. Bir gün insanların kendisini tanımadığını gören anlatıcı, kendine ben kimim? sorusunu sorar ve bu yüzleşmeden sonra kendisini keşfeder. Bu keşiften sonra çevresi de kendisini tanır. Papini öykülerinde insanın olağanüstü, derinlikli yanlarına dikkat çeker ve bu yanlarını yüceltir. Sıradan, tekdüze yaşamları ise mahkum eder, eleştirir. Ruh Dilencisi sıradan yaşamları eleştirdiği bir öyküsüdür. Para için öykü yazmak zorunda olan anlatıcı, sıradan bir insanın öyküsünü yazmaya karar verir ve yoldan geçen birine durumu aktararak hayatını anlattırır. Hayatı dinlediğinde şaşkındır. Hiçbir inişi çıkışı olamayan, tekdüze, sıradan, dümdüz, kurallara uygun, ölçülü biçili, boş yaşam anlatıcıda derin bir hüzün doğurur. Şaşkındır çünkü hayal ürünü olduğuna inandığı bir adam karşısındadır. Öykü yaşanmayan, bomboş geçen bir hayat eleştirisidir. Kaçan Ayna Papini'nin dünya görüşünü didaktik biçimde aktardığı öykülerinden biridir. Öyküde gelecek için insanların hayatlarını karartmaları eleştirilir. İnsanlar geleceği düşünürler, gelecek günler için yaşarlar, sürekli olarak bugünleri gelecek olan yarına feda ederler. Bütün bir şimdi, gelecek için feda edilmektedir. Hem de geleceğin de şimdiki zamana dönüşeceğini bir başka geleceğe feda edileceğini düşünmeden. Geleceğin aynası olmasa, güncel gerçeklik aşağılık, iğrenç, anlamsız görünecektir. İnsan işte bütün ömrünce bu kaçan aynaya doğru koşar. Kitap felsefi, varoluşsal problemleri tartışan biçimden çok meseleye odaklanan bir yapıdadır. Papini öykülerinde kendisini anlatmakla, kendini öyküye fazlasıyla katmakla bilinir. Öykünün didaktik yanları, kurmacanın çok baskın bir şekilde ortaya çıkması bu tavrından kaynaklanır. Diğer yandan gerçeküstü hikayeler, fantastik yaklaşımlar ve rüya anlatım öykülerde baskındır. Borges derin bir şekilde etkilendiği Papini'nin fantastik, gerçeküstü öykülerini değerlendirirken, onun öykü çizgisiyle, Poe, Alman romantikleri ve Binbir Gece Masalları geleneği arasında bağlantı kurar. Kaçan Ayna'daki öyküler fantastiğin, gerçeküstünün yeniden gündeme gelmesi ile günümüz insanını da yakalar, ona da bir şeyler söyler niteliktedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gelecek-icin-son-derece-umutluyum", "text": "Sanatçı, akademisyen, pek çok kişiye onu tanıtan kimliğiyle Anadolu'nun geleneksel sanatlarını bir çatı altında buluşturan Baksı Müzesi'nin kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan bize kitaplarla olan ilişkisini, yaşamak ve üretmeye dair düşüncelerini, pandemiyle birlikte birdenbire değişen hayatın ondaki karşılığını anlattı. Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple bu kitabı okudum, şöyle değiştim demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner bu kitapta ne anlatmak istedin? diye soranlara çok kızarmış. Çünkü ona göre yazar, bir dünya yaratır, o dünya okuyucunun katkılarıyla, hayal gücüyle genişler. Yazar şunu yapmak istedim dediği andan itibaren okurun algısını sınırlandırmış olur. Bir tanım yapmam epeyce zor ama çok etkilendiğim yazarlardan söz edecek olursam, tabii ki Yaşar Kemal bunların başında geliyor. Öğretmen amcamın kütüphanesinde Yaşar Kemal romanları vardı ve ilk okuduğum yazardı. İnce Memed'i tekrar tekrar okudum. Sonraki dönemlerde de beni çok etkileyen romanlar oldu. Örneğin D. H. Lawrence'ın Oğullar ve Sevgililer'ini hiç bitirmek istemedim. Romanda bir ailenin göç meselesi vardı. Gitme arzusu taşıyan oğullar ve onları bir arada tutmaya çalışan aile büyükleri. Tamamen bizim hikayeydi, sanki bize bir ayna tutuyordu bu roman. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı ve Bilge Karasu'nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı olağanüstü etkili oldu. Hiç kuşkusuz bu listeye Orhan Pamuk'u ve daha pek çok yazarı ekleyebiliriz. Bu yaptığım değerlendirmeler ilk planda öne çıkanlar, bunlar dışında da çok sayıda yazarın hayatımda yönlendirici olduğunu söyleyebilirim. Kitaplar, bana hayatın daha derin ve farklı yaşanabileceğini öğretti. Hayatın sınırlandırılmaması gerektiğini, hayatın genişlemeye ve daha derin yaşanmaya açık olduğunu ve o derinliğin ancak okudukça ulaşabileceğimiz bir zenginlik olduğunu öğretti. Bir tek yaşama biçiminin insan için yeterli olmayacağını ve daha farklı deneyimlere ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüzde kitaplara yöneliyorsunuz. Farklı öyküler hayatımda farklılığa daha açık olmamı sağladı. Aynı zamanda kendi kimliğim için kendi hikayeme sahip çıkmanın önemini de kitaplardan öğrendim. Çocukluğumuzda Tommiks, Zagor ve Teksas gibi çizgi romanlar vardı, o dergileri her ay sabırsızlıkla bekler, bayılarak okurduk. Amcamın kütüphanesinden okumaya başladığımda lise çağlarındaydım. O dönem okuduğumuz bütün kahramanların kılığına girerdik. Çok fazla film izlerdik ve sinemadaki kahramanlardan etkilenirdik. Hiç unutmam ben çizgi roman okudukça annem kızardı, sonradan ben daha ciddi kitaplar okumaya başlayınca, annem hala onları okuyorum zannetti. Bizim okuma alışkanlığımız bulunduğumuz ortamdan, aileden gelen bir alışkanlık değildir, sonradan edinilmiş, çizgi romanla başlayan, yavaş yavaş giderek derinleşen bir alışkanlıktır. Bir dönem aynı anda birden fazla kitap okurdum; bir tanesi çantamda, bir tanesi masamda, bir tanesi yatak başucumda hatta bir tanesi de banyoda... Hatırlıyorum, arkadaşlarım benimle alay ederdi, on günlük tatile giderken, on tane kitap götürürdüm; tabii bunları fiziksel olarak okumak mümkün değil ama onlar yanımda olsun isterdim. Öyle bir gücü vardı, onlarla yolculuk yapıyordum ve o yolculuk benim kişisel algımı genişleten bir yolculuktu. Şu günlerde klasiklere dönüp yeniden okumak istedim, ancak kütüphanemi Baksı'ya götürdüğüm için sıkıntı yaşadım. Galiba bir sanatçı kitaplarından ve atölyesinden uzak olmamalı. Şiir çok önemli, şiirden etkilenmemek mümkün değil. Çocuklar hayatın ilk yıllarında resim yaparlar ve şiir yazarlar. Hepimiz bu süreçten geçmişizdir. Şiirdeki o yalınlık, soyutlama olağanüstüdür. Sanatın öteki alanlarını edebiyattan, şiirden ayıramayız. Felsefe tabii ki çokça etkiliyor. Felsefe, bu soyutlama ve sonsuzluk düşüncesinde son derece ilham verici ve ufuk açıcı olabilir. Kafanızda, roman ya da şiir aracılığıyla oluşmuş bazı boşluklar vardır, ki bunlar olmalıdır. Felsefe bu boşlukların içini doldurur. Doğanın her anı bana şiirsel gelir. Doğayla iç içe olmak, çocuk sesi, insanların ses sese şarkı söylemeleri, hasretle birbirine koşan, birbirini kucaklayan insanlar ve sevgi bana şiirsel gelmiştir. Genel olarak sanatçıların mutsuz, yılgın anları olur. Marquez'e bir söyleşi sırasında ne kadar üretken bir sanatçısın, nasıl başarıyorsun bunu diyorlar, cevabı şöyle oluyor: Öyle mi düşünüyorsun, ben hiç öyle düşünmüyorum, bazen hiçbir şey yazamayan, tükenmiş bir yazar gibi hissederim kendimi, karım bunu keşfeder ve bana eğer yaz mevsimiyse pencereleri yeşile boyamamı söyler ya da kış mevsimiyse tornavidayla fişleri verir. Bu işi yapınca bir işe yaradığımı ve benim de bu dünyada bir şey olduğumu fark ederim, bu bana hep iyi gelmiştir diyor. Onun için de galiba üretmek, her zaman insana iyi gelen bir şeydir, diye düşünüyorum. Öteki türlü, bir tükenmişlik söz konusu olabilir, illa en yüksek düzeyde üretmek değil ama üretmek bir şey yapmak hep iyi gelmiştir, zannederim ki herkese de iyi gelmiştir. Bir öğretim üyesi olarak çok fazla öğrenciyle karşılaştığım için şunu söyleyebilirim ki yetenek tek başına yeterli değildir. Çalışmak sanırım biraz daha önemli ama hiç yeteneği olmayan biri çalıştığında, örneğin işitmeyle ilgili sorunları olan biri, ne yaparsa yapsın müzik yapması zor. Gerçi Beethoven gibi müthiş bir örnek var ama onun hikayesi çok farklı. Sanırım öncelikle o yaratıcı potansiyele sahip olmak, üstüne de çok ama çok çalışmak gerekir. Yeteneğin azlığı çokluğu diye bakmıyorum, ama çok çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çalışmaya büyük bir alan açıyorum ben, zaten çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Çalışmak derken sadece herhangi bir işi üretmeyi kastetmiyorum, kişinin genel bir birikim edinme çabasını da dahil ediyorum buna. Öğrenme ve deneme doğrultusundaki çalışmaktan bahsedersek, bunlar zamanla birikir, ister yazar olur ister ressam, heykeltıraş veya tasarımcı... O birikim oluştuğu zaman bir şeyler yapabilirsiniz. Tek boyutlu çalışmak sizi çok derine götürmez, çok boyutlu olmak gerekir diye düşünüyorum. Yaşamanın tam karşılığı üretmektir. Sevmektir, barıştan yana olmaktır, vicdan sahibi olmak, adalet duygusuna sahip olmaktır. Tüm bunların hepsi üretimle olur. Ben vicdanlıyım, adilim, doğayı seviyorum, barıştan, sevgiden yanayım demekle olmuyor; bunları üretirseniz olur. Onun için de yaşamın tam karşılığı da, hak ettiği de üretmektir. Özgün insanlardan etkilenirim. Başkasına özenmiş insanlar sürü insanı olarak tanımlanan kategoride gelirler. Kafamda sorular açan, bende merak uyandıran insanlardan etkilenirim. Gelecek için son derece umutluyum. Bundan sonraki hayatımızın başka bir hayat olacağını çok net görüyorum. Bu hayatın gerektirdiği dili, teknolojiyi öğrenmek gerekiyor diye düşünüyorum. Dijital ortam meselesi son derece kıymetlidir. Benim, pandemi sonrasında öznenin önem kazanacağına ilişkin düşüncem var, özne artık kendisini gruplar içerisinde yok etmeyecek. Yine çeşitli gruplara dahil olacak ama kendi olarak yer alacak, yönlendirmelerin uzağında kalacak diye düşünüyorum. İnsan hem birey olacak, hem de daha katılımcı ve zenginleştirici olacak gibi... Bunu son derece önemli buluyorum. Doğayı yeniden keşfedeceğiz, çünkü her şeye rağmen, en masum ve en sürekli olan o. Ve daha önce de söylediğim vicdan, barış, özveri, adanmışlık gibi değerleri yeniden keşfedeceğiz gibi geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/genc-lionelin-acilari-oksuz-brooklyn", "text": "Jonathan Lethem Öksüz Brooklyn'de, Tourette sendromlu bir dedektifin iç sesiyle okuyucuyu New York sokaklarında dolaştırıyor, muzip bir dille metne olan ilgiyi daima yüksekte tutuyor ve katil - polis ekseninden saparak polisiyeyi çok başka bir boyuta taşıyor. Tüm dünyada 90'lı yıllara duyulan özlemin sebebi, o dönem çocukluğunu - ilk gençliğini yaşamış neslin ellerinden yitip giden zaman için tuttuğu bir yas mı, yoksa internet ile yeni bir çağa başlayan insanlığın eski dünyaya en yakın, tarihi bozulmanın henüz başlamadığı milenyum öncesi 90'lar olarak görmesi mi, veyahut bunlar dışında bir ya da birden fazla çeşitli nedenler mi bilemiyorum. Jonathan Lethem imzalı Öksüz Brooklyn 1999 yılında okuyucuyla buluşup edebiyat tarihindeki yerini alırken adeta o eski dünyaya dair bir müzeyi andırıyor. Çağrı cihazları, araç telefonları, dönemin popüler kültür öğelerine yapılan göndermeler... Elbette yazar yaşadığı çağı nostalji olarak görmemiş, gördüklerini kayıt altına alma amacı da gütmemişti. Lethem'in anlatısında Amerikan ikonlarının, markaların, hızlı tüketim mallarının, TV figürlerinin ve diğer şeylerin bu kadar yer kaplamasının sebeb-i hikmeti, Öksüz Brooklyn'in postmodern edebiyat duvarındaki tuğlalardan biri olmasında saklı. Bu da kitaba kendine has bir hüviyet kazandırıyor. Dedektiflik hikayesinin odağında durması gereken suç, katil, gizem gibi kavramlar, yoğun bir anlatı girdabında döne döne eriyor, kitabın bütününe yayılıyor. Çaya iki şeker atıp karıştırmak gibi. Şekerli bir çayın tadına bakıp şekerli olduğunu anlarız ama işte bakın şeker diye elimizle işaret edip öylece gösteremeyiz. Öksüz Brooklyn tam olarak böyle bir kitap. Polisiye evet, ama tadına bakmayan birine nasıl bir polisiye olduğunu tarif etmek zor. Jonathan Lethem 1964'te, kitabına ismini veren Brooklyn'de dünyaya gelmiş. 99'da okurla buluşan Öksüz Brooklyn ile National Book Critics Circle gibi birtakım ödüllere layık görülmüş. Kitapla ilgili bilinmesi gereken başka bir husus da Edward Norton tarafından senaryolaştırılıp filme çekildiği. Geçtiğimiz Kasım ayında aynı adla vizyona giren filmin başrolünde de yine Norton'u görüyoruz. Kadrodaki dikkat çeken isimlerden bir diğeri Bruce Willis. Lionel Essrog, Brooklyn'de bir yetimhanede büyümüştür. Onu edebiyat tarihindeki özgün karakterlerden biri yapan şey ise hastalığıdır. Tourette sendromu denilen bu rahatsızlıktan muzdarip Lionel, dürtülerini kontrol edememektedir. Sinir krizleri, takıntılar, anlamsız gözüken hecelemeler, en olmadık anlarda bile istem dışı bağırmalar gibi sonuçlar doğuran bu amansız hastalık, yazar tarafından öylesine gerçekçi işlenmiş ki, birinci şahsın ağzından anlatılan hikayede karakterin dünyasına giriyor, hastalığı adeta biz de yaşıyoruz. Tabii bu takıntılı ve öngörülemez dünyanın dili de kendine özgü. Tourette sendromlu birisi nasıl düşünür; satırlar arasında gezerken bunu sonuna kadar hissediyoruz. Kitabı okumaya niyetlenenlere küçük bir tavsiye; en azından filmin fragmanını izleyerek Lionel'in bu Tourette ataklarını kafanızda daha belirgin biçimde tasvir edebilirsiniz. Hikayeye dönecek olursak... Lionel ve kendisi gibi öksüzlerden müteşekkil arkadaş grubu, henüz çocuk yaşlarda, Frank Minna adında genç bir adamla tanışırlar. Minna, bu sahipsiz ergenlere para karşılığı bazı nakliyat işleri yaptırır. Cep harçlığı kazanan öksüz ergenler hallerinden memnundur. Günün birinde Frank ortadan kaybolur ve birkaç yıl boyunca gözükmez. Geri döndüğünde artık yetişkinliğe adım atan arkadaş grubunu tekrar etrafında toplar ve yeni bir iş modeline atılırlar. Görünürde bir araç kiralama servisi, aslında bir dedektiflik bürosu kurmuşlardır. Hikaye Frank Minna'nın, Lionel ve ekibin diğer üyelerinden Gilbert'i, kendisini kollamaları için takip etmelerini istemesiyle açılıyor. Frank üzerinde mikrofon düzeneği ile Zen okulu olarak hizmet veren bir binaya girer; Lionel ve Gilbert sokağa park ettikleri arabada Frank'i dinlerler. Frank birazdan hikaye boyunca dev olarak anılacak bir adamla binadan çıkar, arabaya binip yola koyulurlar. Ne yazık ki Lionel ve Gilbert yoğun trafikte önlerindeki arabayı gözden kaçırırlar. Hoparlörden Frank'in konuşmalarından bir ipucu yakalamaya çalışıp Brookyn sokaklarında gezinirler. Çok geçmeden sesler duyulmaz olur. Frank'i ise bir çöp kutusunda, karnından yaralanmış halde bulurlar. Hastaneye yetiştiriler ancak patronları kurtulamaz. Takip eden sayfalar boyunca Lionel'in ağzından bu olayı çözmeye çalıyor, tehlikenin kıyısında geziniyor, çeşitli maceralara atılıyoruz. Frank'in dul kalan karısı da şüpheli, Lionel'in öksüz grubundaki arkadaşlarından Tony de. Zen okulunda dönen dolaplar, dedektiflik hizmeti verdikleri yaşlı Brooklyn gangsterleri, Zen öğrencisi güzel Kimmery... Lethem Öksüz Brooklyn'de, Tourette sendromlu bir dedektifin iç sesiyle okuyucuyu New York sokaklarında dolaştırıyor, muzip bir dille metne olan ilgiyi daima yüksekte tutuyor ve katil - polis ekseninden saparak polisiyeyi çok başka bir boyuta taşıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gercek-bir-hikâyeye-dayanmaktadir", "text": "Zilin sesi geldi sonunda. Fırlayıp toparlandık. Öğretmen uzakta bayrak direğine yaslanmış, elindeki kızılcık sopasıyla dizinin kenarını fiskeliyordu. Bizim tarafa bakıyordu. İşi gücü güzelliğinin sırlarını anlatmak olan çirkin yarı-deli kadınlar vardır. Hayat işte öyle bir şeydi benim için o zamanlar. Büyük harfle yazılan ve Orhan Gencebay'ın da Hayat dediği o şeyden bahsediyorum. O zamanlar bilemezdim tabii. Ama şiir dışında, yani kırışıklıkları açılmış anlar dışında sözüne güven olmazdı Hayat'ın. Hele gelecekle ilgili vaatlerine. Yine de tatlı dili beni umutsuzluğun deliğinden çıkarmaya yetiyordu. Bana kendi güzelliğinin sırlarını sayıklıyordu biteviye. Oysa güzelliğin ilk şartı onun sizde olmasıdır, değil mi? Evet ama ben anlamıyordum başta bunu. Çünkü -biliyor musunuz- kandırılmaya ölümüne ihtiyacım vardı o zamanlar. Gerçekleri, hayatın anlattığı hikayelerin battaniyesi altına gizleyip buzlarından çözülmelerini beklemek işime geliyordu. Yoksa günlük okul harçlığını her sabah yeniden kazanmak zorunda kalan benim için güzelliğin sırlarının ne önemi olabilirdi? Güzelliğin de sırlarının da Allah belasını versin, benim ellerim soğuktan, kereste reçinesinden, içi çimento dolu el arabasından ve parasızlıktan nasır bağlamıştı. Ve biliyor musunuz, bu elden düşme güzellik bana gelecekle ilgili cömert yanılsamalar sağlıyor, dayanmam için öğütler veriyordu. Uzatmayayım, hayat beni güzel olduğuna zorla, her sabah zorlayarak inandırıyordu. O sabahlardan birinde işte, o Kalandar soğuğu sabahında. Parmaklarım sıcak suyla biraz gevşeyip karıncalanınca, kütüklerden birine bastım yirmilik çiviyi. Çivinin inatçı başını eğip halka yapana kadar dizle rim yerdeki kardan bir güzel su çekti. Kütüğü tasmasıyla yamaçlardan aşağı indirene kadar birinci ders bitecekti. Matematik. Öğretmenimiz utanç verici tutumluluğuyla çığır açıcı bir acımasızlığı birleştirmişti zihninde. Geç kağıdı vs. gibi gereksiz kırtasiye israflarını kızılcık sopasıyla önlüyordu. Olsun, kararlıydım. İpi paslı çivi halkasına bağlamıştım. Ninemin büyük kazanı sağacağı ineğin altına sürerken yaptığı gibi, kuvvetli bir Bismillah! çektim. Pantolonumun paçalarını yün çoraplarımın içine güzelce yerleştirdim. Tekrar donmak üzere olan ıslak ellerime hohladım, koltuk altlarıma kıstırdım biraz. Sıcak suyum bitmişti. Yamaçlardan aşağı 4,5 kilometre gidecektim karın içinde. Bir an önce yola girmeliydim. Birinci ders başlamak üzereydi bile. Ama kımıldamakta zorlanıyordum. Kendimi alamıyordum. Gözlerim kar yağışına dalmışken o kadar tatlı bir şey oluyordu ki içimde. Kendimi uyandırmak istemiyordum. Bu genellikle kar yoğun yağarken olurdu. Lapa lapa ve yoğun. Uyurgezer ve üzüntüden ağzını bıçak açmazmış gibi yağdığında. Evden vadinin dibindeki okul, yüksüz ve tok karınla kırk-elli dakikalık yoldu. Ama kestirmeden ve zaman zaman keçi yollarını kullanmak şartıyla. Elinizde boyunuzdan büyük bir kütük varsa ve kardan göz gözü görmüyorsa, bu ölçülerin hiçbir önemi yoktu. Diyeceğim, pelit kütüğünü bata çıka, yaralana berelene, yamaçlardan yuvarlana kalka fırına kadar indirmem bir buçuk saati bulmuştu. Kütüğün fırında para cinsinden değerini iplemiyordum. İçinde yüz elli gram helvayla o yarım ekmek, öğle tatilimin üzerine güneş gibi doğacaktı ya, ona bakıyordum. Bizim kızıl tavuğun yumurtlamak yerine nafile boşboğazlık ettiği sabahların ikinci sınıf tesellisiydi bu. Artık alışmıştım. O gün okulda aç kalmamanın başka yolu yoktu. Hele ki yaban elması, kuşburnu gibi orman ürünlerinin ve lahana, turp, pazı gibi tarla ürünlerinin kar altında kaldığı, göz gözü görmez kış günlerinde. Bir de Hasan, en iyi arkadaşım, bazı olağanüstü şanslı sabahlarda kabak çekirdeği getirirdi bakkala. İkimiz için. Tahtanın hemen yanında duran kızılcık sopasının başka bir işlevi daha vardı. Öğretmenimiz en ufak bir mutluluğun nüksetmesine izin vermezdi. Öyleydi, evet. Dayaktan sonra dışarıda, bayrak direğinin altında teneffüs boyunca tek ayak. Hasan ve ben. İkimizin dört yerine sadece iki ayağı var. Gizliden birbirimize payanda olup hafifçe yaslanıyoruz. Elde kalan iki ayak ikimize de yetebilsin diye. Gözlerimiz pencerede. Öğretmen bakarsa ayrılıyoruz. Talih bazen görevini yerine getirmez, ne yapalım? Bitinceye kadar kardan adam olduk. Zille birlikte sınıfa dönüyoruz. Hasan. Burnu büyük. O kabak çekirdeği getiriyor bakkala. Ama yine de geç kalmış. Saati tutturamamış. Yanlış mı görmüş, ne. Aslında rakamları tam tanıyamadığını da cümle alem biliyor. Öğretmen de hatırlıyor. Hasan'ın dev burnu sobanın sıcağından daha da büyümüş. Özgün matematik hatası tek ayaktan sonra bir de tokatla cezalandırılıyor: Çat! Acı ve utanç. Tokat ve Hasan'ın burnundan fırlayıp duvara yapışan sümük. İki ses neredeyse aynı şiddette, aynı anda yankılanıyor. Bir kıkırdama salgını sınıfın içinde şöyle bir dolanıveriyor. Matematik bilen elli dokuz ayı yavrusunun göbekleri sıraları titretiyor. Hasan'ın ani ve gülünç depremi sınıfı canlandırıyor. Sobanın yanından kaldırıyor onu öğretmen. Bir bacağı kısa ve dizleri yamalı. Kıçı da. Kemer yerine kullandığı ip gevşemiş belinde. Pantolonunun ağı sarkmış, farkında değil. Ailesinin durumu yok. Onun için dev burnu daha da büyük görünür. Ve sınıfın taktığı isimle, dananın bacakları hep sarkar o burundan. Sümük. Öğretmenin ceza dosyasını kendi tarzında kapatan tekmesi yamayı buluyor kıçında. Yanımdan geçerken göz göze geliyoruz yeniden. Perişan, ama bittiği için içeriden sevinçli. Sanki garip bir eşiği doğallıkla aşmış. Gülümsemesi yüzünde görünmez bir çiviye asılı kalmış. Babası gurbetten dönmemiş. Annesi yeni evine almamış. Sabah kabak çekirdeği gönderiyor ona uzaktan. Böyle olunca dayak öğretmenle Hasan arasında yine de bir köprü kuruyor. Biçimi ve niteliği ne olursa olsun. Dışarıda üst sınıflardan, yeni babasından ve mahalledeki çocuklardan dayak yediğinde de öyle. İnsanı deli eden bir minnet beliriyor yüzünde eziyet gördüğünde. Kendisine dokunulunca var oluyor sanki. Biçimi ve içeriği ne olursa olsun. Hala çözememişimdir; öğretmen alçakgönüllülük edip onu dövdüğünde içinden gerçekten ne geçiyordu ki o türlü gülümsüyordu? Başı gözü kan içindeyken bile. Acaba neden? Neyse. Dayağın acısıyla birlikte yüzündeki gülümseme de soluyor. Tamamen ciddiyiz artık. Birazdan, teneffüste, bana yumurta var mıydı bugün diye soracak. Hayır diyeceğim çamurlu paçalarımı gösterip. O hınzır gülümseme yine yayılacak yüzüne. Öğlen teneffüsünde tarlanın oradaki duvarın arkasında bekle, diyecek. Elinde iki çeyrek ekmek ve mevlit şekeri külahına doldurulmuş -teker teker sayıyor eşit bölüşmek için- tam otuz altı zeytin. Ödedim, diyor Hasan burnundaki dananın bacaklarını yukarı çekip. Bakkal Osman'ın eline altı lira saydım. Yarım kiloya yakın çekirdek. O zaman ben de çantamdan çıkarıyorum gazeteye sarılı yarım ekmeği. İçinde helva var ve henüz hiç ısırılmamış. Önlüklerimizin ilk düğmelerini açıyoruz. Karlarını kürediğimiz tahtayı eski mısır saplarından yaptığımız duldanın altına sürüp sırtlarımızı fırının sımsıcak taş duvarına yaslıyoruz. Sessizce, neredeyse huşu içinde başlıyor şölenimiz. Ekmeğimizi ciddiyetle, hak edilmiş bir hazla çiğniyoruz. Bir yandan da kısılmış gözlerimizi ara ara kaldırıp okulun bahçesinde titreşen kalabalığın şenliği üzerinden uzaklara dalıyoruz. Yemeğimiz bitince, ekmekleri sardığımız gazeteleri dizlerimizin üstünde düzeltip dikkatlice incelemeye koyuluyoruz. Yazılanları tam olarak anlamıyoruz. Ancak fotoğrafların altındaki büyük harfleri okuyup ne anlatıldığını az çok çözebiliyoruz. Bizimkinin yanında ne kadar görkemli, ne kadar renkli hayatlar! Trafik kazaları bile insanı imrendiriyor. Kazalar bir yana; ölüm ilanlarında bile insanın içini buran bir görkem, bir canlılık yok mu? Hasan ellerini koltuk altlarına sıkıştırıp kasanın üstüne yaydığı gazeteye eğilmiş, burnunu çeke çeke, düşünceler içinde okuyordu. Sonunda başını kaldırdı. Gözleri dayak yemiş gibi, minnetle ışıl ışıldı yine. Bitti mi dedim. Bitti, dedi. Aldım önünden gazeteyi. Benimkiyle birleştirip topak yaptım. Her zaman koynumda kuru halde bulunan muhtar çakmağını çıkarıp gazete topağını bir ucundan alıştırdım ve uzağa fırlattım. Odun yığınından ileriye. Kımıldamadan seyre daldık ateşi. Karın altında dönenip duran alev gazete yumağını yaladı yuttu. Hasan'la birbirimize sokulup sonuna kadar izlemiştik. Zilin sesi geldi sonunda. Fırlayıp toparlandık. Öğretmen uzakta bayrak direğine yaslanmış, elindeki kızılcık sopasıyla dizinin kenarını fiskeliyordu. Bizim tarafa bakıyordu. Ama görüş mesafesinde değildik henüz. Yanından geçerken küçücük kül yığınına bir kez daha baktım. Kar hızlanmıştı artık. Beyaz örtü, içinde onca olay, renkli fotoğraf, ölüm ilanı ve bulmacayla birlikte sessiz bir mezara dönüşmüş bu küçük yığını örtecekti. Eski bir öykü, anlatıldıktan sonra nasıl hüzünlü bir hal alırsa, işte öyle olacaktı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gercek-bir-hikâyeye-dayanmaktadir-0", "text": "Zilin sesi geldi sonunda. Fırlayıp toparlandık. Öğretmen uzakta bayrak direğine yaslanmış, elindeki kızılcık sopasıyla dizinin kenarını fiskeliyordu. Bizim tarafa bakıyordu. İşi gücü güzelliğinin sırlarını anlatmak olan çirkin yarı-deli kadınlar vardır. Hayat işte öyle bir şeydi benim için o zamanlar. Büyük harfle yazılan ve Orhan Gencebay'ın da Hayat dediği o şeyden bahsediyorum. O zamanlar bilemezdim tabii. Ama şiir dışında, yani kırışıklıkları açılmış anlar dışında sözüne güven olmazdı Hayat'ın. Hele gelecekle ilgili vaatlerine. Yine de tatlı dili beni umutsuzluğun deliğinden çıkarmaya yetiyordu. Bana kendi güzelliğinin sırlarını sayıklıyordu biteviye. Oysa güzelliğin ilk şartı onun sizde olmasıdır, değil mi? Evet ama ben anlamıyordum başta bunu. Çünkü -biliyor musunuz- kandırılmaya ölümüne ihtiyacım vardı o zamanlar. Gerçekleri, hayatın anlattığı hikayelerin battaniyesi altına gizleyip buzlarından çözülmelerini beklemek işime geliyordu. Yoksa günlük okul harçlığını her sabah yeniden kazanmak zorunda kalan benim için güzelliğin sırlarının ne önemi olabilirdi? Güzelliğin de sırlarının da Allah belasını versin, benim ellerim soğuktan, kereste reçinesinden, içi çimento dolu el arabasından ve parasızlıktan nasır bağlamıştı. Ve biliyor musunuz, bu elden düşme güzellik bana gelecekle ilgili cömert yanılsamalar sağlıyor, dayanmam için öğütler veriyordu. Uzatmayayım, hayat beni güzel olduğuna zorla, her sabah zorlayarak inandırıyordu. O sabahlardan birinde işte, o Kalandar soğuğu sabahında. Parmaklarım sıcak suyla biraz gevşeyip karıncalanınca, kütüklerden birine bastım yirmilik çiviyi. Çivinin inatçı başını eğip halka yapana kadar dizle rim yerdeki kardan bir güzel su çekti. Kütüğü tasmasıyla yamaçlardan aşağı indirene kadar birinci ders bitecekti. Matematik. Öğretmenimiz utanç verici tutumluluğuyla çığır açıcı bir acımasızlığı birleştirmişti zihninde. Geç kağıdı vs. gibi gereksiz kırtasiye israflarını kızılcık sopasıyla önlüyordu. Olsun, kararlıydım. İpi paslı çivi halkasına bağlamıştım. Ninemin büyük kazanı sağacağı ineğin altına sürerken yaptığı gibi, kuvvetli bir Bismillah! çektim. Pantolonumun paçalarını yün çoraplarımın içine güzelce yerleştirdim. Tekrar donmak üzere olan ıslak ellerime hohladım, koltuk altlarıma kıstırdım biraz. Sıcak suyum bitmişti. Yamaçlardan aşağı 4,5 kilometre gidecektim karın içinde. Bir an önce yola girmeliydim. Birinci ders başlamak üzereydi bile. Ama kımıldamakta zorlanıyordum. Kendimi alamıyordum. Gözlerim kar yağışına dalmışken o kadar tatlı bir şey oluyordu ki içimde. Kendimi uyandırmak istemiyordum. Bu genellikle kar yoğun yağarken olurdu. Lapa lapa ve yoğun. Uyurgezer ve üzüntüden ağzını bıçak açmazmış gibi yağdığında. Evden vadinin dibindeki okul, yüksüz ve tok karınla kırk-elli dakikalık yoldu. Ama kestirmeden ve zaman zaman keçi yollarını kullanmak şartıyla. Elinizde boyunuzdan büyük bir kütük varsa ve kardan göz gözü görmüyorsa, bu ölçülerin hiçbir önemi yoktu. Diyeceğim, pelit kütüğünü bata çıka, yaralana berelene, yamaçlardan yuvarlana kalka fırına kadar indirmem bir buçuk saati bulmuştu. Kütüğün fırında para cinsinden değerini iplemiyordum. İçinde yüz elli gram helvayla o yarım ekmek, öğle tatilimin üzerine güneş gibi doğacaktı ya, ona bakıyordum. Bizim kızıl tavuğun yumurtlamak yerine nafile boşboğazlık ettiği sabahların ikinci sınıf tesellisiydi bu. Artık alışmıştım. O gün okulda aç kalmamanın başka yolu yoktu. Hele ki yaban elması, kuşburnu gibi orman ürünlerinin ve lahana, turp, pazı gibi tarla ürünlerinin kar altında kaldığı, göz gözü görmez kış günlerinde. Bir de Hasan, en iyi arkadaşım, bazı olağanüstü şanslı sabahlarda kabak çekirdeği getirirdi bakkala. İkimiz için. Tahtanın hemen yanında duran kızılcık sopasının başka bir işlevi daha vardı. Öğretmenimiz en ufak bir mutluluğun nüksetmesine izin vermezdi. Öyleydi, evet. Dayaktan sonra dışarıda, bayrak direğinin altında teneffüs boyunca tek ayak. Hasan ve ben. İkimizin dört yerine sadece iki ayağı var. Gizliden birbirimize payanda olup hafifçe yaslanıyoruz. Elde kalan iki ayak ikimize de yetebilsin diye. Gözlerimiz pencerede. Öğretmen bakarsa ayrılıyoruz. Talih bazen görevini yerine getirmez, ne yapalım? Bitinceye kadar kardan adam olduk. Zille birlikte sınıfa dönüyoruz. Hasan. Burnu büyük. O kabak çekirdeği getiriyor bakkala. Ama yine de geç kalmış. Saati tutturamamış. Yanlış mı görmüş, ne. Aslında rakamları tam tanıyamadığını da cümle alem biliyor. Öğretmen de hatırlıyor. Hasan'ın dev burnu sobanın sıcağından daha da büyümüş. Özgün matematik hatası tek ayaktan sonra bir de tokatla cezalandırılıyor: Çat! Acı ve utanç. Tokat ve Hasan'ın burnundan fırlayıp duvara yapışan sümük. İki ses neredeyse aynı şiddette, aynı anda yankılanıyor. Bir kıkırdama salgını sınıfın içinde şöyle bir dolanıveriyor. Matematik bilen elli dokuz ayı yavrusunun göbekleri sıraları titretiyor. Hasan'ın ani ve gülünç depremi sınıfı canlandırıyor. Sobanın yanından kaldırıyor onu öğretmen. Bir bacağı kısa ve dizleri yamalı. Kıçı da. Kemer yerine kullandığı ip gevşemiş belinde. Pantolonunun ağı sarkmış, farkında değil. Ailesinin durumu yok. Onun için dev burnu daha da büyük görünür. Ve sınıfın taktığı isimle, dananın bacakları hep sarkar o burundan. Sümük. Öğretmenin ceza dosyasını kendi tarzında kapatan tekmesi yamayı buluyor kıçında. Yanımdan geçerken göz göze geliyoruz yeniden. Perişan, ama bittiği için içeriden sevinçli. Sanki garip bir eşiği doğallıkla aşmış. Gülümsemesi yüzünde görünmez bir çiviye asılı kalmış. Babası gurbetten dönmemiş. Annesi yeni evine almamış. Sabah kabak çekirdeği gönderiyor ona uzaktan. Böyle olunca dayak öğretmenle Hasan arasında yine de bir köprü kuruyor. Biçimi ve niteliği ne olursa olsun. Dışarıda üst sınıflardan, yeni babasından ve mahalledeki çocuklardan dayak yediğinde de öyle. İnsanı deli eden bir minnet beliriyor yüzünde eziyet gördüğünde. Kendisine dokunulunca var oluyor sanki. Biçimi ve içeriği ne olursa olsun. Hala çözememişimdir; öğretmen alçakgönüllülük edip onu dövdüğünde içinden gerçekten ne geçiyordu ki o türlü gülümsüyordu? Başı gözü kan içindeyken bile. Acaba neden? Neyse. Dayağın acısıyla birlikte yüzündeki gülümseme de soluyor. Tamamen ciddiyiz artık. Birazdan, teneffüste, bana yumurta var mıydı bugün diye soracak. Hayır diyeceğim çamurlu paçalarımı gösterip. O hınzır gülümseme yine yayılacak yüzüne. Öğlen teneffüsünde tarlanın oradaki duvarın arkasında bekle, diyecek. Elinde iki çeyrek ekmek ve mevlit şekeri külahına doldurulmuş -teker teker sayıyor eşit bölüşmek için- tam otuz altı zeytin. Ödedim, diyor Hasan burnundaki dananın bacaklarını yukarı çekip. Bakkal Osman'ın eline altı lira saydım. Yarım kiloya yakın çekirdek. O zaman ben de çantamdan çıkarıyorum gazeteye sarılı yarım ekmeği. İçinde helva var ve henüz hiç ısırılmamış. Önlüklerimizin ilk düğmelerini açıyoruz. Karlarını kürediğimiz tahtayı eski mısır saplarından yaptığımız duldanın altına sürüp sırtlarımızı fırının sımsıcak taş duvarına yaslıyoruz. Sessizce, neredeyse huşu içinde başlıyor şölenimiz. Ekmeğimizi ciddiyetle, hak edilmiş bir hazla çiğniyoruz. Bir yandan da kısılmış gözlerimizi ara ara kaldırıp okulun bahçesinde titreşen kalabalığın şenliği üzerinden uzaklara dalıyoruz. Yemeğimiz bitince, ekmekleri sardığımız gazeteleri dizlerimizin üstünde düzeltip dikkatlice incelemeye koyuluyoruz. Yazılanları tam olarak anlamıyoruz. Ancak fotoğrafların altındaki büyük harfleri okuyup ne anlatıldığını az çok çözebiliyoruz. Bizimkinin yanında ne kadar görkemli, ne kadar renkli hayatlar! Trafik kazaları bile insanı imrendiriyor. Kazalar bir yana; ölüm ilanlarında bile insanın içini buran bir görkem, bir canlılık yok mu? Hasan ellerini koltuk altlarına sıkıştırıp kasanın üstüne yaydığı gazeteye eğilmiş, burnunu çeke çeke, düşünceler içinde okuyordu. Sonunda başını kaldırdı. Gözleri dayak yemiş gibi, minnetle ışıl ışıldı yine. Bitti mi dedim. Bitti, dedi. Aldım önünden gazeteyi. Benimkiyle birleştirip topak yaptım. Her zaman koynumda kuru halde bulunan muhtar çakmağını çıkarıp gazete topağını bir ucundan alıştırdım ve uzağa fırlattım. Odun yığınından ileriye. Kımıldamadan seyre daldık ateşi. Karın altında dönenip duran alev gazete yumağını yaladı yuttu. Hasan'la birbirimize sokulup sonuna kadar izlemiştik. Zilin sesi geldi sonunda. Fırlayıp toparlandık. Öğretmen uzakta bayrak direğine yaslanmış, elindeki kızılcık sopasıyla dizinin kenarını fiskeliyordu. Bizim tarafa bakıyordu. Ama görüş mesafesinde değildik henüz. Yanından geçerken küçücük kül yığınına bir kez daha baktım. Kar hızlanmıştı artık. Beyaz örtü, içinde onca olay, renkli fotoğraf, ölüm ilanı ve bulmacayla birlikte sessiz bir mezara dönüşmüş bu küçük yığını örtecekti. Eski bir öykü, anlatıldıktan sonra nasıl hüzünlü bir hal alırsa, işte öyle olacaktı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gercek-dostlarimiz-efsanevi-yaratiklar", "text": "Selçuk Erdem'in çok sevdiğim bir karikatürü var: Editör, elindeki kitap dosyasını okumuştur ve karşısındaki koyuna, Ama bütün kitap boyunca sadece 'meee' yazmışsınız?! der şaşkınlıkla. Koyun da şu cevabı verir editöre, gayet ciddi bir şekilde: Ben sadece gerçekleri yazdım! Ne zaman bir sohbette söz yazmaktan açılsa, bu karikatürü hatırlatır, edebi anlamda salt gerçekliğin ve gerçekçiliğin ne kadar kuru bir şey olduğunu savunurum. Çünkü yazarın oluşturduğu kurmaca evren, her halükarda kerameti kendinden menkul bir gerçeklik donuna bürünecektir zaten kağıdın üzerinde, kitapların sayfaları arasında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gercek-ve-muhayyile-arasinda-osmanli-iki-cihan-âresinde", "text": "Osmanlı nasıl kuruldu? sorusu zaman zaman nükseden bir merak nedeniyle bilhassa Ortaçağ ile ilgilenen- tarihçilerin gündemine gelir (1930'lar ve 80'lerde iki defa moda oldu). Osmanlı'nın nasıl kurulduğu sorusu önemlidir çünkü İslam ve Bizans coğrafyaları arasında, sadece fiziksel olarak değil, siyasi ve kültürel olarak da iki dünya arasında bir uç mevkiine yerleşmiş küçük bir beyliğin, kendisini dünya Müslümanlarının lideri ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak gören merkezileşmiş bir imparatorluğa nasıl dönüştürdüğü? hala gizemini korur. Belki de cevap, kuruluş dönemindeki siyasi, coğrafi veya askeri kimi ayrıcalıklarda olabilir? Ne kadar meraklı ya da ilgili olursa olsun 'Osmanlı Beyliği' ile ilgilenen müellif neredeyse müelliflerin en şanssızıdır. Zira ele aldığı kaynakların büyük bölümü otantik değil; 15, 16 ya da daha sonrasındaki yüzyıllarda yazılmış kronolojiler ya da yeniden üretilmiş destanlar ile menakıpname gibi sözlü kültür ürünleridir. Bu eserlerin yazarları hem çok geç bir tarihte kulaktan dolma bilgileri kağıda geçirmişler, hem de kimi karartma ya da abartma gibi 'ideolojik' dokunuşlardan kendini alıkoyamamışlardır. Tabii bu gerçekler, sözgelimi Aşıkpaşazade'nin hiç de güvenilmemesi gereken bir kaynak olduğunu göstermiyor; sadece birincil kaynak sorunu teşkil ediyor ve olabildiğince temkinli yaklaşmak gerekiyor. Yazının konusu değil ama boşlukta kalmaması için önce sorup sonra cevaplandırayım: Peki, elimizde Osmanlıların erken dönemiyle ilgili neden hiç yazılı kaynak bulunmuyor, bunlar İkinci Murad'a kadar okuma yazma bilmeyen çok cahil adamlar mıydı acaba? Bu noktada kişisel görüşüm önemliyse eğer; ben buna ihtimal vermiyorum: Davudu'l-Kayseri'den İznik'te müderris olarak faydalanmış ya da 1324'te vakfiyesini Farsça yazdırmış bir 'beylik' için okuma yazma bilmeyen cahil adamlar demek haksızlık olur. Sorunun cevabını Yılmaz Öztuna Bizanslı tarihçi Mikhael Doukas'tan alıntılayarak veriyor: 1402 Ankara Savaşı sonrası Timur, torunu Muhammed Sultan'ı Bayezid'in oğlu Süleyman Çelebi'yi kovalamakla vazifelendiriyor. Muhammed Sultan Süleyman'ı yakalayamasa da Bursa'dan yüklüce ganimet alıyor ve arşivi de yakıyor... Öyleyse elimizdeki 'ikincil' kaynakların hep Fetret ve sonrasında yazılmış olmasına şaşmamak gerekiyor. Tarihinizde eğer Osmanlı Kuruluş döneminde olduğu gibibir boşluk varsa ve elinizden bir şey gelmiyorsa yapmanız gereken ilk iş sızıntıyı beklemektir. Osmanlı gücünün doğuşu hakkında Herbert A. Gibbons'ın 1916'da kaleme aldığı kitap da tam olarak bu sızıntıyı temsil eder. Gibbons'a göre Osmanlılar gibi başarılı bir siyasi teşekkül 'Asyalılar' tarafından kurulmuş olamaz. Olsa olsa ihtida etmiş Bitinyalı Bizanslılar kurmuştur! Eserini milliyetçiliğin zirvede olduğu 20. yy başında kaleme alan Gibbons, Osmanlıların ilk kroniklerinde anlatılanları elbette yemez ama nedense herkesçe bilinen ve bu kroniklerde de yer alan rüya motifini kullanarak Osman'ın aslında bir Pagan olduğunu; bu rüyanın da İslam'a geçişi sembolize ettiğini söyler. Herbert A. Gibbons'ın çalışması gene de 'ictihad kapısının açılmasına' vesile oldu. Fuad Köprülü ve Paul Wittek gibi iki alim 1930'larda kendi tezlerini ortaya koydu. İki alim de Gibbons'ı tenkid ederek Osmanlıların Türk-İslam kaynaklarını vurgulasa da Kayı tezi ve 'aşiret gaza tezi' noktasında ayrıştı. Sözgelimi Köprülü, Köse Mihal gibi mühtedi savaşçıların sayısının çok az olduğunu iddia ederken, Wittek Menteşe Beyliğine katılan Bizanslı denizcileri örnek vererek uç muhitlerinin ruhunu yansıtan 'herkesin dahil olabildiği gaza birliğinin' altına çizer. Yıllar içerisinde Osmanlı kuruluş dönemiyle ilgili Lindner, Imber, Kaldy Nagy gibi tarihçilerin de eserler üretmesi sonucu birçok tez oluştu. Bu tezlerin çoğu siyah ile beyaz arasında gidip geliyor. Mesela Lindner, ilk dönem Osmanlıların dini lakaytlığı nedeniyle 'gazi' olamayacaklarını iddia ediyor. Yani onlardan kitabi/ortodoksi neredeyse mekanik hamleler bekliyor. Imber ise sonradan üretilen kroniklerin baştan sona uydurma olduğunu kim bilir neden- büyük bir güvenle söylüyor. Halil İnalcık sentezinden sonra ilk dönem Osmanlılar ile ilgili naçizane gördüğüm- en doyurucu çalışma Cemal Kafadar'ın İki Cihan Aresinde adlı çalışması. Bunu, Osman Bey dönemi ile ilgili bir kitabı olan Sencer Divitçioğlu da özellikle vurguluyor. Harvard'da ders de vermiş Kafadar'ın çalışması bütünde öncelikle herkesi esnekliğe davet ediyor. Zira Osmanlılar böyle bir ortamda doğdu: Uç bölgesinde. Kafadar, uç bölgelerinin kendilerine has giriftliğini, geleneklerini ve merkez ile ilişkilerini göz önünde tutarak destanlar ve menakıpnamelerden emsaller veriyor... Osmanlıların kendi ürettiği kaynakları da ele alarak tabiri caizse hem çağdaş hem de modern çalışmaları büyük bir sorguya tabi tutuyor. Hem gerçekte hem de muhayyilede kurulan Osmanlıları göz önüne seriyor. Osmanlıların nasıl ortaya çıktıklarını ve kim olduklarını bilmek zorundayız. Çünkü bu mesele entelektüel boyutta bir 'kimlik' meselesidir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/golgelerin-gucu-adina", "text": "Kurmaca üreten bir yazarın yeni çıkan kitabından ne bekleriz? Birden fazla cevabı var bu sorunun: Yeteneklerini sivriltmesi, bizi yeni buluşlara götürmesi ya da çok sevdiğimiz ve alıştığımız üslubuyla yeni bir hikayeye sürüklemesi. Her okurun, her yazar için farklı cevapları vardır mutlaka. Gölgesiz Matiz hakkında bir yazıya başlarken ben de kendi yanıtlarımı arıyorum. 2017 başlarında Bülent Ayyıldız'ın Durun Yanlış Anladınız'ı üzerine bir inceleme yazmıştım. Postmodernizm'e Giriş adını taşıyan öyküyle okuru selamlayan bir ilk kitap. Şakalı ve paradokslara sırtını dayamış yeni numaralar peşinde koşan bir dil. Organik bir postmodern. Ardından ikinci kitabı Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil roman etiketiyle kütüphanemizdeki yerini aldı. Uzun bir hikaye. Kendini gösteren yetenekli bir anlatı, yolları çatallanan bahçeyle başarılı bir formda buluşmuştu. Şimdi ise Bülent, ikinci öykü kitabı Gölgesiz Matiz'deki on üç öyküyle okuru bir kez daha oyununa davet ediyor. Gölgesiz Matiz'deki öyküleri, merkez noktalarını ele alarak ikiye bölmek mümkün. Kurguların bir kısmı Durun Yanlış Anladınız'a da selam çakarak beklendik sürprizler üzerine kurulu. Durun Yanlış Anladınız'da kullandığı teknikleri daha da sivriltmiş Bülent. Kahramanlar bir anda aksiyonun ortasında buluyor kendini. Bekliyorsunuz, kovalıyorsunuz, tahmin ediyorsunuz ama hangi köşeden karşınıza çıkacağınızı kestiremiyorsunuz: Aslında bir zamanlar Tarkovski denen bir adamın kameramanlığını yapmıştım. Paradoksal tekrarlarla, beklendik sürprizlere okur da ortak oluyor: İzleniyor gibiyim. Arkamı dönüyorum. Üst geçitteki merdivenlerin başlangıcındaki geniş gövdeli ağacın arkasından biri bana bakıyor sanki. Ürperiyorum. Biliyordum. Buna hazırlıklıydım. Ürpereceğimi tahmin etmiştim. Ürpereceğimi tahmin ettiğimi bildiğim için bir kez daha ürperiyorum. Kurmaca bir yandan yüksek aksiyonla yol alırken bir yandan da akıl oyunlarını sürdüren metinler. Gölgesiz Matiz, Kozmosta Dımdızlak, Bimilyonkafa gibi öyküler bu özellikleriyle öne çıkıyor. Farklı özellikleriyle bu iki merkezden uzaklaşan öyküler hakkında düşünmek de okura kalsın. Yakalamanız gereken bol miktarda atıf sizi bekliyor. Bülent Ayyıldız'ın metinlerine alışık olanlar için bu artık heyecanlı bir oyun. Kovalamacaya kelime şakalarını da eklemek gerek. Kitabın en önemli özelliklerinden biri ise kahramanların farklı jargonları başarıyla kullanması. Süslü bir dilden Almancaya, bıçkın mahalle delikanlısından bohem bir sanatçıya kadar çeşitlilik var öykülerde. Gölge kadar hızlı kuruyor bu farklı dünyaları Bülent, bizden kaçırıyor ve sürükleyici bir akışa sığınıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gunahsiz-asklar-aci-veren-gocler", "text": "Mustafa Nezihi Pesen, 1973 Bingöl doğumlu. Kendisini daha çok Fayrap dergisinden tanıyorum. Benden Önce Ölme (Ketebe, 2019) yazarın ikinci kitabı. İyi bir okuyucu olan Mustafa Nezihi, yazmaya ve bunları yayınlamaya biraz geç başlamış. Kitapta on dokuz öykü yer alıyor. Yazar, daha önce bir deneme kitabı neşretmişti. O kitapta okuyuculuğunun ipuçlarını az çok öğrenmiştik. arasındaki mesafeye edebiyatta kinaye mesafesi denir. Yazarına göre, eserine göre, kinaye mesafesi daralır veya genişler. Özellikle ilk verilen eserlerde bu mesafenin dar oluşu dikkat çekicidir. Yani yaşantısallıkla düşsellik arasında gidip gelir yazar. Yaşantısallık ön plana çıktığında kinaye mesafesi de daralmış olur. Mustafa Nezihi Pesen'in öykülerinde kinaye mesafesinin mümkün olduğunca daraldığını görmekteyiz. Bu durum son dönem edebiyatımızın, öykücülüğümüzün en önemli özelliklerinden. Kendi menkıbelerini öyküleştirmekte, yaşantısal olana mümkün mertebe yaklaşmakta beis görmüyor yazarlar. Şüphesiz ki, ne kurmacaya ağırlık vermek ne de yaşantısal olana ağırlık vermek bir yazarı tek başına iyi yapamaz. Ancak kendimizi anlattığımızda, mutlaka bir yazar olarak kendimizden daha emin oluruz. Daha rahat döner kalemimiz. Pesen'in kendi hayat hikayesindeki önemli dönemeçler öykülerin de konularını belirliyor. Bu dönemeçlerden biri göç. Kitabın ilk bölümünde yer alan öyküler daha çok yazarın ailesinin 1980'de yaptığı göç ve sonrasına odaklanıyor. Doğudan gelen bir ailenin İstanbul'da tutunmaya çabalaması, üstelik İstanbul'un kendine mahsus sorunları dile getiriliyor. Aslında İstanbul'da yaşayan hemen her yazarın bir tutku veya bir bağlılık gibi anlattığı konu İstanbul'dur. Bu, Pesen için de geçerli. Bütün öyküleri İstanbul bir şekilde dolduruyor. Üstelik çoğunlukla İstanbul bir güzelleme havası içinde veriliyor. Bu güzelleme üslubunun bir sebebi İstanbul'un güzellikleri ise bir sebebi de yazarın bütün kitabı sarmış olan iyimser mizacı. Mümince bir tavırla her şeye bakmaya çalışması. Bu sebeple Mustafa Nezihi Pesen'in öykülerinde insanı kendisine bağlayan samimi, sıcak, yakıcı bir aşk var. Kadınlar ve erkekler birbirlerini çok seviyorlar. Bu sevgi okuru da içine alacak bir muhabbet halkası ile birlikte veriliyor. Fakat aşkın kendilerini Allah'tan uzaklaştırmasına da izin vermiyorlar. Allah'la barışık aşklar bunlar. Aşkın doğal sonucu olan birtakım günahlar, birtakım kirlilikler Pesen'in öykülerinde anlatılmıyor. Buna rağmen Pesen'in çizdiği iyimser aşk profili kendini okutuyor. Satırlardan satırlara o muhabbet ulaşıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/gustave-flaubert-ve-uc-oyku", "text": "Flaubert edebiyat tarihçileri tarafından her zaman gerçekçilik parantezi içinde değerlendirilir. Oysa Üç Öykü'de salt bir çıplak gerçekçilik değil daha kuşatıcı bir edebiyat anlayışı vardır. Gerçek ile düşsel hatta sembolik anlatım dikkat çeker. Onun gerçekçiliği nasıl yorumladığı da bu olgunluk eserinde daha iyi ortaya çıkar ve onun edebiyat anlayışını yansıtır. Gustave Flaubert'in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikaye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur. Tarihsel, dini olaylar, efsaneler öykünün gücüyle estetik bir bütünlük içinde yeniden kurgulanmıştır. Flaubert'in bu üç öyküde birden tarihsel dini temalara yönelmesi ve inanç çağını yeniden gündeme getirmesi aydınlanmacı fikrin yıkıcı saldırısına bir itiraz olarak da okunabilir. Öykülerle, münzevi bir hayatı seçen Flaubert arasında ilişki kurulmuş, otobiyografik pek çok ortak özellik belirlenmiştir. Flaubert edebiyat tarihçileri tarafından her zaman gerçekçilik parantezi içinde değerlendirilir. Oysa bu öykülerde salt bir çıplak gerçekçilik değil daha kuşatıcı bir edebiyat anlayışı vardır. Gerçek ile düşsel hatta sembolik anlatım dikkat çeker. Onun gerçekçiliği nasıl yorumladığı da bu olgunluk eserinde daha iyi ortaya çıkar ve onun edebiyat anlayışını yansıtır. Özellikle bu tarihsel anlatılardaki lirik, şiirsel yaklaşımı giderek düş ile gerçekliğin iç içe geçişiyle oluşur. Saf Bir Yürekte hizmetçi Felicite'nin kendi ölümü ile papağanın ölüm ritüeli arasında kurduğu bağ düşsel gerçekçiliği çağrıştırır. Yine Konuksever Aziz Julien Söylencesi öyküsünün sonundaki cüzzamlı ile Julien'in birbiri içinde yok olması sahnesi benzer izleri taşır. Herodias öyküsünün sonundaki taşınan baş da aynı şekilde değerlendirilebilir. Kitabın ilk öyküsü Saf Bir Yürekte, hayatın dışına düşmüş hizmetçi Felicite'nin sadece dışarıdan gözlediği dünyada tek tutamağının bir papağana dönüşmesi anlatılır. Felicite hayattan hiçbir şey isteyemez. Zaten hayatın da ona vereceği bir şey yoktur. Erken dönemde anne ve babasını kaybeden Felicite önce bir erkeğin istismarına uğrar daha sonra düşük bir ücretle hizmetçi olur. Artık tek dünyası burası olmuştur. Her zaman sessizdir, dimdiktir, hareketleri ölçülüdür ve kendi kendine işleyen, tahtadan yapılmış bir kadına benzemektedir. Efendisi Madam Aubain hizmetçisini bir insan olarak bile görmez. İşlerini gördürdüğü mekanik bir alet olarak bakar. Örneğin gurbete gönderdiği kendi kızından haber alamayınca telaşlanır, oysa hizmetçisi altı aydır yeğeninden haber alamamaktadır. Hizmetçinin acısını küçümser, umurunda bile değildir. Konuksever Aziz Julien Söylencesi öyküsü tarihsel bir dram hikayesini anlatır. Aziz Julien tarihsel, efsanevi bir kişilik olarak Flaubert'in kaleminden ana hatlarıyla doğru anlatılmakla birlikte yine de yazarın seçme yaklaşımı ve onun kendi gerçeğinden hikaye edilişidir. Julien'in kendi kimliğini ortaya koyduğu tek alan avcılıktır. Avda kendinden geçmiş bir halde, amaçsız, çılgınca, zalimce hayvanları avlar. Ava başladığında tam bir kana susamış yaratık gibidir. Avcı Julien bir gün avdayken kocaman bir geyik ona Lanet sana! Bu kıyıcı yürekle, günün birinde ananın babanın kanına gireceksin sen! der. Bu söz onun hayatının karabasanı olur. Anne babasını öldüreceği korkusuyla evden kaçar. Çok güçlü, cesur ve yetenekli olduğu için bir ordu kurar ve kral olur. Evlenir ve sarayda yaşamaya başlar. Artık o geyiğin söylediği lanetli sözden korkarak asla ava çıkmamaktadır. Günün birinde hayvan seslerine dayanamaz ve ava çıkar. O gün sarayına annesi ve babası gelir. Karısı onları misafir eder. Avdan dönen Julien karısının yanında yatan babasını farklı bir erkek sanır ve aldatıldığını düşünerek babasını ve annesini öldürür. Daha sonra gerçeği öğrenen Julien tahtını, tacını bırakıp saraydan ayrılır. Artık bir meczup olarak dolaşmakta hayatını başkalarına yardım ile sürdürmektedir. Sonra bir cüzzamlıya yardım ettikten sonra İsa Mesih ile birlikte göklere yükselir. Anlatıcı bir kilise vitrayında gördüğü hikayeyi dile getirir. Renkler, hayvanlar, insanlar, yüzler, portreler seslenir ve hikayeye dönüşür. Geyiklerin, leyleklerin, yaban ördeklerinin, kunduzların içine dalan Julien, tümünü avlayarak arkasında bir kan tabakası bırakır. Öykü sadece öldürmek ve gücünü test etmek isteyen insanın zalimliğini biraz da hayvanların dünyasından bir bakışla gözler önüne serer. Bu zalimlik öne çıkarılarak Julien'in cezalandırılmasının haklılığı okura kabullendirilir. Anne babasını kendi elleriyle öldürmesi bu hayvanlara yaptığı zalimliğin cezasıdır. İnsan hiçbir şekilde kaderinden kaçamaz. Tacını terk edip münzevi bir hayatı seçmesi ve bir cüzzamlıyla bütünleşmesi ise onun arınması ve göklere yükselmesi sonucunu doğurur. Amacı sadece öldürmek, can almak olan Julien'in insan olma, giderek aziz olma serüveni anlatılırken, insanın kontrolsüz bir şekilde nasıl kendinden geçercesine zalimliğe yönelebileceği örneklenir. Öldürmek, can almak, sadece gücünü sınamak insanın en vahşi tarafıyken, aynı insanın vicdan ve merhametle sınanınca insanüstü bir ermişe dönüşebileceği gösterilir. Aynı insan içinde hem zalimliği hem de azizliği barındırabilir. Anne Julien'i doğurduğunda, bir keşişten oğlun aziz olacak sözünü duyduğunda sevinirken ölümünün oğlunun elinden olacağı aklına bile gelmez. Bu öyküyle Flaubert'in kişisel yaşamı arasında bağlantı kurulmuş, onun münzevi kişiliğinin sembolik bir anlamı olarak görülmüştür. Öykü, tümüyle göstermeye/sahnelemeye yaslı anlatım, bir resim-hikaye olarak dışlaşır. Herodias öyküsü ise Vaftizci Yahya'nın hayatından kesitlerle oluşur. Filistin'deki etnik kavgalar, iktidar hırsları, din çatışmalarıyla öykü oluşturulur. İktidar, saray entrikaları, ayak oyunları, ihanetler ve güç birlikleri incelikle anlatılır. Anlatım biçimi olarak ise teatral, sinemasal bir yaklaşımla diyaloglara yer verilir. Öykülerde yalın, sade anlatımla derinlik yakalanır. Bu da sahici bir dünyanın yakalanması ve okurda kalıcı olması sonucunu doğurur. Olabildiğince sade, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde, karakterleri üzerinde bir hakimiyet kurmayan anlatıcı, onlara objektif bakarken, insan olarak zaaflarını ve düştükleri zavallılıklarını örnekler üzerinden aktarır. Flaubert, özellikle görsel sahne kullanımında oldukça başarılıdır. Bu anlamda tasvir onda önemli bir anlatım imkanıdır. Sahneler, karakterlerin ruh haline uygun olarak oluşturulur. Onun ruh halini yansıtan tasvirler ustalıkla kurgulanır. Öykülerin en etkileyici sahneleri, nesneleri, doğayı, resmin ve sinemanın gücünü metne yansıttığı bölümlerdir. Özellikle sinematografik kimi bölümler öykülerin olmazsa olmazı olarak hikayeyle bütünleşir. Flaubert'in belki en büyük başarısı seçmedir. Anlatacağı kahramanı seçme, mekanı seçme, mekanda kime söz vereceğini seçme, enstantaneleri seçme, ayrıntılar, odaklaşma, fotoğrafik gerçeklik ve ruhsal gelgitler hep bu seçmelerin içindedir. Üç Öykü'de bu yeteneklerini sergiler. Flaubert'in ölümünden üç yıl önce yayınlanan Üç Öykü'ye onun gerçekçilikle romantizmi uzlaştırma, düşle gerçeği aynı potada eritme amacının bir yansıması olarak bakmak gerek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/guvercin-bozlagi", "text": "Başkalarının hikayelerini, hem de bakir bozkır insanının hikayelerini son dönemde en iyi anlatanlardandır İmdat Avşar. Kemal Tahir'in romanlarındaki, Abbas Sayar'ın dilindeki, Emir Kalkan'ın hikayelerindeki o kahramanlar başka veçheleriyle çıkarlar karşımıza. Omzu düşük, boynu büküklerin hikayesini anlatır Avşar. Mazlum yüzlü adamlar vardır hikayelerinde, yetim büyüyen, yetime kol kanat geren. Bir derdi olup, derdinden alemi telaşa vermeyen yayla yürekli insanlar. Orta mektebe gidiyordum. Kara kuru bir köylü uşağıydım. Sınıfa girerken burnumu çekerdim. Utanırdım kara kuruluğumdan. Okul yolunda Nefarettin abiyi görürdüm. Köylümüz, uzaktan akrabamızdı. Karateciydi. Burası çok önemli işte! Anadolu'nun tüm taşra vilayetlerinde, eğer bir akrabanız karateciyse siz de onun yaptığı hareketleri yapabiliyormuşsunuz hissi olurdu. Türkiye şampiyonasına katılmıştı. Teknik lisede okuyordu. Ben ortaokul yolunda burnumu çeke çeke giderken, o seksenlere has uzun saçı, bol paçalı pantolonu, dik omuzlu ceketi, koltuğuna aldığı üç beş kitabı ve ağzında sigarasıyla Terme caddesinde dimdik yürürdü. Lisede bir sınıfa girer, o sınıfta da İmdat Avşar adlı bir arkadaşı vardır. Ben bunları yıllar, yıllar sonra öğrenmişimdir. Bizim oralarda bağ bağışlamak diye bir tabir vardır. Ne zaman ki İmdat Avşar'ın Bozkırın Solan Çiğdemleri'ni okudum o vakit bana bir bağ bağışlandı. Ben de bir bozkır çocuğu olarak İmdat Avşar'a kemik saplı bir bıçak hediye etmek istedim. Ölmezsem o hediye verilecek. İmdat Avşar'ın gönlü geniştir. Daim selama teşneydi. Bir selam ver, sana bozkırın abdalları gibi güler, ne güzel peşrevler yapar; utanır, elini bağlar, dizini kırıp oturur, bir ahi olup kalakalırsın yanında. Bizim orada, Kırşehir'de, Bağbaşı'nda, cümle çöl köylerinde bilinir ki Tembel Haydar ile Fıto ellerine davulla zurnayı aldılar mı cümle alem susar, diller tutulur, ayaklar yerinde durmaz, eller oyuna durur, ağlayan yüzler gülmeye başlar. Bize benliğimizin kıymetini anlatan yazarlar elbette değerlidir; ancak, bize başkalarının, bizim dışımızda olanların hikayesini anlatan, bunu hissettiren yazarlar daha bir başka, daha bir kıymetlidir. Öğrencisi İsmail'i iliklerimize kadar hissettiren yazar Güvercin Sevdası'nda Efendi'yi çıkarır karşımıza. Oyunlara alınmayan, kenarda duran, dünyası güvercin kanatlarına takılmış, üstüne bir de iftira yemiş Efendi'yi. Nuri Pakdil, 'ehliyet alacaklara roman okuma şartı getirilsin,' demişti bir zamanlar. Bu fikri garipseyenlere de, 'Roman okuyanlar başkalarının da var olduğunu bilirler. Trafikte hata yapmazlar. Cana hürmet ederler,' yollu bir açıklama yapmıştı. Başkalarının hikayelerini, hem de bakir bozkır insanın hikayelerini son dönemde en iyi anlatanlardandır İmdat Avşar. Kemal Tahir'in romanlarındaki, Abbas Sayar'ın dilindeki, Emir Kalkan'ın hikayelerindeki o kahramanlar başka veçheleriyle çıkarlar karşımıza. Öyle bir dikilirler ki dağ olur 'kafa kağıdını' arayan ana. Ama Devlet Sopası kalkmaya görsün, o dağ gibi adamlar, jandarmayı görünce birden Türkçe ezan okumaya duran imamlar tüm zaaflarıyla ellerini ceplerine sokup, boyunlarını büküp, yıkılır kalırlar. Çiğdemleri Solan Bozkır da Soğuk Rüya da aynı yere parmak basar: Bozkır insanına, bozkırın o muhteşem genişliğine. Yetmedi, yazıcı bizi Güvercin Sevdası'nda da Ahi Evran gibi, Aşık Paşa gibi, Neşet Ertaş gibi çok bildiğimizi zannettiğimiz bozkır insanına, çocukluğun o acıklı ülkesine götürdü. Güçlü haliyle, zaafa düştüğü haliyle, yani bir bütün olarak insan halleriyle çıkıyor kahramanlar karşımıza. Çek Kapıyı Acından Ölsün hikayesinde fukaralığın da insanı hayatta, ayakta tutan bir sebep olduğunu anlatıyor ama o her hikayede satır aralarından sızan mizah duygusuyla. Koskoca bir ömrü bir günahın pişmanlığıyla boynu bükük gezen nice adam vardır da görmeyiz o insanları. O bir günah o insanları beşer olmaktan çıkarır insan yapar da bilmeyiz. Turna Çerağı ve Teftiş Heyetinin Evliyası hikayelerinde gizemli ve irfana matuf insanlar çıkar karşımıza. Bu yönüyle de kitap bir düğün cümbüşü gibidir. Nasıl ki düğünde her türlü insan vardır, İmdat Avşar'ın hikayelerinde de bozkırın farklı karakterde olan oyuncularına mutlaka yer verilir. Pişmanlığını gömlek gibi sırtında yıllarca taşıyan kardeşler, gün gelir Kaşağı hikayesindeki gibi nedamet gösterirler lakin iş işten geçmiştir. İmdat Avşar gülleri desteleyip gelen adamdır. Belki de bu sebepten olsa gerek dura düşüne yazar. Onun bir de Azerbaycan cephesi vardır. Karabağ'a ve Hocalı'ya vurgundur. Bir güldeste de hazırlamıştır. Bozkır hikayelerinin arasından bir çiğdem gibi baş verir Azerbaycan sevdası. Bu kitabında ise Hocalı'da Kalan Tar'ın dilinden mezalimi, Rehin hikayesi ile de gardaşın gardaşa ettiği iyiliği de kötülüğü de yine mizahi bir üslupla anlatır. Omzu düşük, boynu büküklerin hikayesini anlatır İmdat Avşar. Mazlum yüzlü adamlar vardır hikayelerinde, yetim büyüyen, yetime kol kanat geren. Bir derdi olup, derdinden alemi telaşa vermeyen yayla yürekli insanlar... Sait Faik için sıradanın güzelliğini yazdı, denilmiştir. Sıradan olanın aslında basit olmadığını, önemli olduğunu, hayatın sıradanlaştığı yerde önemin kalmadığını biliriz. Yazar, bize var olanı öyle bir anlatır ki, aslında basit, önümüzden akıp giden hayat adlı nehrin muhteşem bir mucize olduğunu gösterir. Durdurur bizi. Hızımızı keser. Önünden geçip gittiğimiz bir abdal oğlunun, bu delidir, diye mimlenen bir velinin, duvarda asılı duran sazın içinden öyle bir avaz çıkartır ki; kalakalırız. Kendimizi zamana teslim ettiğimizin farkına varırız. Yazar bizi doğduğumuz yerde gömülecek, toprağa çakılacak olduğumuzu hatırlatır. Bozkır hikayeleri bu sebepten olsa gerek beni fena çarpar. Bozkır ayazına yüzünü çeviren insan, yazın o sarı sıcağa yakalanan çocuk, uzayıp giden yollara bakan gelin derin bir şey bulur bozkırda. Gidenin döneceği, konuşanın susacağı, koşanın yürüyeceği bir şey vardır bozkırda. Güvercin Sevdası bu dediklerimi harfiyen yapıyor. Sanki türkü yazıyor yazıcı, her satırında Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş, Çekiç Ali başını uzatır o abdal mahcupluğuyla. Öyle ki bozkırda türkü dinlemek, bozkırın türküsünü dinlemek evliya menkıbesi dinlemek gibidir. Türkü bitince dinleyenler içlerini çekerler. Cenkte Hz. Hamza şehit edildiğinde nasıl iç çekip gözyaşı dökersek, o türkülerin birçoğunda da aynı halet-i ruhiyeye düçar oluruz. İmdat Avşar hikayelerini her okumamdan sonra derin bir iç çekerim ve bozkıra dönüş yolu nerede acaba diye yollara bakmaya başlarım. Haydi varsın gitsin, diye bir terkip vardır Anadolu'nun, İç Anadolu'nun eski adamlarının dilinde. Boşa giden emekler için söylenir. Emeğini yele veren nice babayiğit insanın hikayesine saygıyla dokunur İmdat Avşar. Ama bir taraftan da yara kabuklarımızı kavlatır. Kitabın son hikayesi olan Bitmeyen Roman benim için, mecazen, üzerime alınacağım bir hikaye olmuştur. Zira, romanın, kendi romanımın sonlarına gelmişken, bozkırdan çıkan bir çocuk ve şimdi sakallarım ağarmaya yüz tutmuşken görüyorum ki: Bozkırdan çıkarken yanıma aldığım hiçbir şey kalmamış yanımda. Bozkıra, dağa taşa olan özlemim artmış. Gitmek değil, dönmek düşleri görür olmuşum. Bir Kayıp Bahar Nergisi de biz olmuşuz, diyorum sürekli bir iç göç yaşarken."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hacli-seferleri-ni-birinci-elden-okumak", "text": "Bir Tanığın Kaleminden Birinci Haçlı Seferi, Haçlı Seferleri Kronikleri üzerine çalışan çevirmen Süleyman Genç'in tercümesi ve notlarıyla oldukça zengin bir kitap haline gelmiş. Genç, dönemin Avrupa, Bizans ve Müslüman dünyasının durumunu en kilit noktalardan alarak çok güzel özetliyor. Orta çağ çağdaş kaynaklarını antik dillerden dahi Türkçeye kazandıran Ahmet Deniz Altunbaş ile bir sohbetimizde tarih metni çevirmeninin nitelikleri üzerine konuşmuştuk. Muhabbetten aklımda kalanlar şunlar: İster birincil kaynak kronikler veya seyahatnameler olsun; ister ikincil kaynak araştırma eserleri ya da makaleler olsun, bir tarih metnini tercüme edecek kişi söz konusu dönem hakkında uzman niteliği alacak ölçüde bilgi sahibi olmalı. Öyle ki dipnotlarla varsa hataları ve eksikleri ortaya sermeli ve buna ek olarak da benzer eserlerin bahsi geçen konu üzerinde verdiği farklı bilgilerle çelişkileri mevzu etmeli. Dümdüz motamot çeviri -söz konusu tarihse- eksik kalacaktır. Tabii coğrafya bilmek, eski yer isimlerine hakim olmak, ortalama bir teolojik birikim... Zor iştir yani. Okuyucu da bir kitap ya da makaleyi 'tüketirken' yazarı kadar tercümeyi yapan üzerinde de titizlenmeli. İyi bir 'tarih okuyucusu' olduğumu düşünüyorum. Bu zamana kadar birçok defa 'tercüme faciaları' ile karşılaştığımı söyleyebilirim; şimdi burada saymak elbette doğru olmayacaktır ama iş bazen 'birincil kaynaklardan' soğumaya kadar varıyor. Bilhassa orta çağ ile ilgiliyim ve benimle birlikte bu ilgiyi paylaşanlar eminim ki 'tercüme ve notlar' ile zenginleştirilmiş 'doğru' kaynakları bulmakta çoğu zaman zorlanıyorlar. Son zamanlarda ise 'işte nihayet, doğru isimlerden biri' dediğim bir tarihçi ve çevirmen keşfettim: Haçlı Seferleri Kronikleri üzerine çalışan 1980 doğumlu Süleyman Genç. Genç'in Kronik Yayınları'ndan henüz çıkmış Peter Tudebodus - Bir Tanığın Kaleminden Birinci Haçlı Seferi adlı çalışmasına geçmeden evvel biraz genel hatlarıyla Haçlı Seferleri'nden bahsedelim. Haçlı Seferleri kavramı, Roma Kilisesi tarafından yapılan çağrılara istinaden 1096-1270 yılları arasında Avrupa'dan Yakın Doğu coğrafyasına yapılan sekiz askeri seferi tanımlamak için kullanılır. Kutsal toprakları kurtarmak gibi dini bir sloganla tetiklendiğinden ve sefere katılmayı kabul edenlerin üzerinde haç figürleri olan giysiler ve kalkanlar taşımalarından dolayı Haçlı sözcüğü kullanılmaktadır. Seferler, dünyanın gördüğü en geniş kapsamlı kolonizasyon hareketleri olarak rahatlıkla tanımlanabilir. 1291 tarihinde Haçlıların elindeki son iki şehir, Akka ve Sur, Memluk Devleti tarafından fethedilerek bölgedeki Haçlı varlığına son verilmiştir. Haçlı Seferleri'nin ortaya çıkışında X. ve XI. yüzyıllarda Avrupa'nın içerisinde bulunduğu durum, Kilise propagandası ve İslam aleyhinde yürütülen tezviratlar çok belirleyicidir. Cluny Tarikatı'na mensup papaların 'evrenselci' görüşleri ve VII. Gregorius'un Dictatus Papae olarak bilinen kararnameler ile istediğinde 'Roma Germen İmparatoru'nu dahi görevden alma yetkisine sahip olmak istemesi, kıta içerisinde anlaşmazlıklar ve karmaşa doğurmuştu. Viking ve Türk kabilelerin göçleriyle arazilerin büyük kısmının kullanılmaz hale gelmesi ve yeni arazi taleplerinin de 'ormanlık alanlarda avlanan soylular tarafından' reddedilmesi alt tabakaya yayılan ciddi bir 'asayiş sorunu'na neden olmuştu. Dönemin yazarlarından Willermus Tyrensis, durumu Şiddet, ihanet, aldatma ve kötülük topluma hakim olmuştu diyerek tanımlıyor. Peki Haçlı Seferleri dini bir motivasyonla mı başladı yoksa salt ekonomik kaygılar mı tetiklemişti sorusu dönemi çalışan tarihçiler için artık bir klişedir. Yüz binlerce insanı tek bir niyete / kalıba sokmak elbette bilimsel olmayacaktır ama seferlerin hemen öncesinde Papa II. Urbanus'un Clermont Vaazı'nda Süt ve bal nehirlerinin aktığı Kutsal Topraklar ifadesi en azından Kilise'nin niyeti hakkında güçlü bir ipucu verir: Kilise ve soylulara bela olan başıbozuklardan kurtulmak ve aynı zamanda Doğu Akdeniz'in kilit ticari noktaları olan 'Kutsal Topraklara' sahip olmak... Tarafımca en can alıcı nokta da şudur: Avrupalı entelektüellerin dahi İslam'ı bilmemesi; Müslümanları pagan, Hz Muhammed'i de Müslümanların tanrısı zannetmesi... İslam aleyhinde dönen korkunç tezviratların nedeni, kitleleri 'muhayyel bir ötekiye' karşı harekete geçirmektir. Peter Tudebodus - Bir Tanığın Kaleminden Birinci Haçlı Seferi kitabının giriş kısmında Süleyman Genç, dönemin Avrupa, Bizans ve Müslüman dünyasının durumunu en kilit noktalardan alarak çok güzel özetlemiş. Metni okumaya başladığınızda zihninizde XI. yy siyasi durumu oldukça iyi oturmuş olacak. Peki, metni tercüme edilen Tudebodus kimdir ve Haçlı Seferleri'ni bir kronikten okumak bize ne kazandırır? Eserde müellif, Fransa'nın Poitou bölgesinden rahip olduğu ve Birinci Haçlı Seferi'ne (1097 - 98) bizzat katıldığı dışında bilgi vermiyor. Müslümanların Antakya'yı kuşatması sırasında öldürülen kardeşinin definini yaptığı ve Kudüs'te de bir ayine katıldığını anlatmasına bakarak evvel Norman Bohemond sonrasında da ilk Kudüs Kralı Godfrey de Boulougne ile hareket ettiğini anlıyoruz. Eseri, Anonim Haçlı Tarihi ve Raiumundus Aguilers'den oldukça fazla alıntı içeriyor. Fakat farklar da mevcut. Diğer kroniklerden farkını Süleyman Genç yeri geldikçe dipnotlarla oldukça güzel aktarıyor. Kaynak kitaplar olayların geçtiği dönemde veya o zamana yakın tarihlerde yazılmış eserlerdir. Araştırma kitaplar ise modern çağlardan yazılmış eserlerdir. Tudebodus, Birinci Haçlı Seferi'ne bizzat iştirak etmiş bir kaynak eser. Neyin ne anlama geldiği hakkında size üzerinde özenle düşünülmüş bilgiler vermiyor fakat araştırma kitaplarında bulamayacağınız 'magazinsel detaylar' aktarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hafiza-bag-ve-cocuk", "text": "Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikayeler her geçen gün azalıyor. Hikayesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli. Peki bir çocuk dedesine bakınca ne görür ve ne düşünür? Bir dede ile torun arasında kurulan bağın zayıfladığı dönemde son derece yalın ve sağlam bir dille dede-torun ilişkisini anlatan Tina Valles'in Ağacın Hafızası romanı, yitirdiğimiz bir hazinenin yerini gösteren bir harita adeta. Biz yetişkinler için kötücül bir hastalık olan Alzheimer hastalığını, bir dede ve torununun sıcacık ilişkisi çerçevesinde ele alan eser, sade ama çarpıcı diyalogları kitabın kahramanı Jan'in iç sesi eşliğinde aktarıyor. Yaşadıkları köyden Barselona'daki yaşadıkları eve taşınan dede Joan ve anneanne Caterina evdeki gündelik yaşamı tamamen değiştirerek Jan'in ruh dünyasına da yeni katmanlar yüklemeye başlıyor. Bu yeni hayatla birlikte sözcüklerin de sessizliklerin de anlamı değişiyor. Dedesi Joan'ın hastalık dolayısıyla silikleşen anıları taşınması gereken bir yüke dönüşüyor. Artık bu emanet torun Jan'in omuzlarında! Bir hayatın bir diğerine usulca ve yavaşça emanet edildiğine şahit olurken okur da kendi anıları arasında bir yolculuk yapma imkanı buluyor. Bir saat, bir sandviç, bir sokak tabelası, bir ağaç, bir isim artık kendi anlamından sıyrılıveriyor ve katmanlı bir metafor halinde okurun anılarında başka bir katmana terfi ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hani-o-hep-bildigimiz-kadin", "text": "Bazı kadınlar vardır ilk başta varlığını çok hissedemezsiniz, coşkulu ya da farklı değillerdir. Sanki hep oradadırlar, olmaları gereken yerde. Fakat bir şekilde dikkat kesilirseniz o durağanlığının içinde bambaşka denizlerin var olduğunu görürsünüz. Doğru yerde susar doğru yerde konuşurlar. En çok da dinlerler. Daha da önemlisi en sıradan ya da basit gibi görünen soruları sorarak zihninizin en arka yerinde kalmış, saklanmış belki de uyuyan bir şeyleri uyandırır, şaşırtırlar. Bu kadınların yanından ismini koyamadığımız, neyi düşündüğümüze tam olarak odaklanamadığımız, ama zihnimizi karıştıran bir duyguyla ayrılırız. Rachel Cusk'ın kahramanı Faye'in bende bıraktığı duygu tam olarak böyle bir şey. Faye benim için bir yerlerden tanıdığım, karşılaştığım, detayları görebilen tüm o vakur kadınlar gibi... Bu yönüyle diğer romanlarda sıkça karşılaştığımız kahramanlara benzemiyor. Metnin başlayan, gelişen ve sonuca bağlanan bir kurgusu yok. Hayatın içindeki o basit ve sıradan anları/kesitleri yani yoluna çıkanların hikayesini anlatıyor hatta şöyle söylemek daha doğru olacaktır dinliyor. Metinde bol diyalog okuyucuyu bekliyor. Faye hikaye anlatıcısı değil daha çok dinleyicisi konumunda. Bu diyaloglar, anlar, kesitler, hayatlar, sanat, edebiyat, özgürlük, kadın olmak, evli olmak, anne olmak, boşanmak üzerine düşünme kapılarını aralıyor. Yazar bu anlamda risk almış, yolunu çizmiş ve özgünlüğü yakalamış. Seri üç kitaptan oluşuyor. Serinin ilk kitabı Çerçeve, iki çocuklu, boşanmış yazar Faye'in yaratıcı yazarlık dersi verme üzere Atina'ya yaptığı yolculuğu anlatır. İkinci kitap Geçiş'te ise Faye iki oğluyla Londra'ya taşınır ve harabe olarak satın aldığı evin tadilatını sürdürür. Üçlemenin sonuncu kitabı Övgü'de ise Faye İngiltere'den Avrupa'ya bir edebiyat festivali için yolculuk yapar. Üç kitabın ortak noktası farklı mekanlarda farklı insanlarla karşılaşmalardır; yazarlar, eski dostlar, öğrenciler, yayıncılar, çevirmenler, gazeteciler hatta birlikte seyahat ettiği koltuk komşuları ve onların gerçek hayatlarıdır. Cusk üçlemenin sonuncusu olan Övgü'yü kadının özgürlüğü meselesini kurcalayarak, onu saran kısıtlamalar ve erkeğin gizli hakimiyet alanında kadınların nefes alma çabasına vurguyu güçlendirerek -daha yüksek sesle dillendirerek- bitiriyor. Üçüncü kitapta daha feminist bir söylem geliştirdiğini söyleyebiliriz. Tam da ikinci dalga feminizmin ortaya koyduğu toplumsal cinsiyet eşitsizliğine Cusk'ın kadınları ile tekrar tanıklık ediyoruz. Cusk kendisi gibi kadın yazar olan edebiyat ve yayıncılık dünyasında var olmaya çalışan Faye'in sesine kulak verirken belki de kendi kariyerinde bir kadın olarak meşgul olduğu, mücadele ettiği sorunlarla bir çeşit yüzleşmeye girdiğini de bir kadın olarak tahmin edebiliyorum. Cusk'ın üç kitabında da farklı hayatları -aslında hepimiz için pek de tanıdık olan- farklı hikayeleri okuyoruz, aynı çevirmen ve editörün -Lale Akalın ve Darmin Hadzibegoviç- elinden çıkmış olması bir bütün olarak düşünüldüğünde ahenk içerisinde, kesintisiz bir okuma keyfi yaşamaya katkı sağladığını düşünüyorum. Granta'nın En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar listesinde yer alarak beklentiyi yükselten Rachel Cusk'ın bundan sonrasında neler yazacağı hepimiz için merak konusu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hatira-ormani-yandi", "text": "Öğleye doğru Salorut yaylasının eteklerine vardığımızı üç el mermi sesinden anlıyoruz. Teybin sesi açılıyor. Yavaş yavaş biz de, kafilenin geri kalanı da açıklığa çıkıyoruz. Loş orman gözlerimizi bozmuş. Aydınlık birden üzerimize çullanıyor. Kafilenin ileride, kayalık geçitte birikmekte olduğunu bu yüzden biraz gecikerek fark ediyoruz. Az sonra müfreze cipleri ve askerlerle burun burunayız. Çadırın önündeki dev çam ağaçları kömüre dönmüş. Söndü sönecek bir alev, kütüklerden birinin ucuna sarılmış duruyor hala. Geceden küçük bir hatıra. Küçük yalım, küçücük bir ışığı gecenin karanlık tünelinden geçirip ertesi günün sabahına eriştirmiş. Biteviye salınıyor. Kepenek, eski cecim ve kalın yün yorganlarının altında gözlerimi aralıyorum. Doğanın yas karşısında birdenbire ileri atılmış cesareti. Kıpırdamadan, görüş açıma giren gürgenlerden birine bakakalıyorum. Annem şimdi yeleğimin içindeki keten gömleğimin cebinde. Zamanı, uyukladığım yeri ve içinde bulunduğum durumu kestirmeye çalışıyorum. Göğsümün üstünde, kat kat naylonlar içinde küçücük bir yükselti şimdi annem. Sonra parçalar birleşiveriyor ve bilincim gelip yerleşiyor. İri çiy damlaları dallarda. İpe dizili çamaşırlar gibi asılmışlar. Yaşanacak daha. Selvinaz'ın gri, süngü ucu kadar sabit gözleri üzerimde. Akıl almaz dudakları paslı kilit altında. Annesinin koynunda. Gözlerini kaçırıp yeniden dikiyor bana. Vida gibi saplanıp istediği yöne çeviriyor zihnimi. Uyuşmuş, put gibi kalmışım. Kendimle dolaysız bağım güçlenecek baktıkça. Devam et Selvi. Ormanların yamaçlardan aşağı muz gibi soyulduğu ve çıplak bıraktığı zirveler isabet almış. Kar mı o? Gözlerimi alamıyorum bu büyüden. Kar değil. Güneşin som mızrağı. Çelik mavisi göğün altına kadar sokulan kayalıklara çarpıp kalmış. Beyaz, keskin, suskun ışık. Oysa daha gece sayılır. Bu tuhaf çelişki hazzı zihnimi uyuşturuyor ve Selvi'ye yeniden bakmaya cesaret ediyorum alacakaranlıkta. Bu kez -hesapta- saldırgan bir doğallıkla. Beni hissediyor. Yalnız ikimizin uyanık olmasından irkiliyor. Omuz silkip önüne eğiyor başını. Hayır, dünya ve içindeki hiçbir şey kımıldamıyor daha. İçimden sesleniyorum: Selvi..! Yorganların altından sıyrılan kaba erkek paltosunun içindeki çelimsiz vücut, o tarifsiz yüzü kaldırıp dikiyor ayağa. Hala uyuyan annesinin üzerinden atlarken dilini dudaklarının kenarına sıkıştırıyor. Yüklerin arasından geçerken tökezliyor. Çamın altındaki taş oluğa doğru yürüyor. Alacakaranlıkta bir yalım gibi. Gözlerim irin gibi tetikte. Basma eteğinin altında kalçaları akıl almaz bir uyumla geziniyor. Elini oluğun altına koyup birkaç kez içiyor. Kazağının ucuna eğilip siliyor ağzını. Dönüp yürüyor. Erken olgunlaşmış bir fikrin utancı çatal göğsünü dünyaya doğru kabartmış. Bu fark edilecek. Geç başladığı okul erken bitecek böylece. Büyükleri duymuş olmalı vücudunun derinliklerindeki küçük kanlı depremi? Görmüş olmalılar dişil toprağının ani bir esrimeyle yükseliverdiğini tepecikler halinde. Sınırı izinsiz geçiveren müzik ruhuna korku ve ölçü, yüzüne yama gibi duran bir allık getirmiş. Ve iki sınıf alttaki 226ya -bana- karşı apansız, sebepsiz bir karmaşa vermiş. İsteyerek değilmiş de sanki elinden başkaca bir şey gelmezmiş gibi gururlu ve gururlu olmak zorunda kaldığı için de kederli. Hayatı ilerleyecek. Köyün zengin oğlunun cakalı, güneş gören arazili, nahırlı, sundurmasına Maşallah yazılı ve kapı sövesine geyik başı çakılı tuğladan evine doğru ilerleyecek. Bitecek hayatı. Hemençe püskülleriyle, kalın katır boncuklarıyla ve çiçek hevenkleriyle süslenmiş at verecekler altında. Çeyizinde gök mavi üstüne bordo iplikle Kaderimse çekerim yazılı kanaviçe. Yamuk yumuk harfler. Elle yapılmış binalar gibi nefis kusurlarla dolu. Her ilmeğini hatırlıyor harflerin. Çünkü gizli gizli Yüksel Özkasap ve Neşe Karaböcek koymuş düğüm yerlerine. Sevdalık ettiği erkeğe ulaşmanın günlük çile çetelesi bu. İğne oyasıyla aylarca, belki yıllarca, sofuca bir utanmazlık ve yılmaz tekdüzelikle, gizlice yol almış kaderini çekmek için. Ve işte, nihayet! Arkasında düğünün cenaze alayı. Evlilik cüzdanı. Üstüne adı yazılmış mezar taşı Selvi'ye doğru şimdiden yola çıkmış bile. Bilemez. Ben de bilemedim. Gözlerimden boşuna nefret ediyor bunların olacağını bilmek yerine. Aptal. Ve aynı anda da onlara tutkun. Sinir içinde. Bunları henüz nereden mi bilsin? Peki. Ve sonradan, üç gün yoldan sonra varacağız. Dağlarda okuyacağım kese kağıdından bozma eski gazetelerin magazin sayfalarına eğilecek. Yüzü burnumda neredeyse. Kendini unutuyor sık sık. Kulak memesi ve saçının kokusu. Rüzgarda alkollenmiş dağ kekiği. Hikaye toplayacağım ona. Aptal. Resim altları okuyacağım ona, yazıları zar zor sökerek, kekeleyerek. Artist resimleri göstereceğim, hikayeler uyduracağım. O hayatın cazibesini ve imkansızlığını aynı anda duymanın burukluğu gözlerine bir bulut gibi sokulacak. Çubuğunun ucuyla dizlerini edeplice birleştirerek çimenlerin üzerine uzattığı bacaklarına vuracak, dalgın dalgın. Renkli sayfaların sarhoşluğundan uyanmak onu can evinden vuracak. Başını kaldırıp birden bana bakacak. Durgun sudaki halkalar gibi yaklaşıyor olacak bana gözleri o vakit. Bir anlığına. Bir soru bu. Tanıyacağım onu. Bütün cevapların sorulmamış yanlış sorusu. Bileceğim. Kasıklarımda duyacağım. Sonraları, yıllar sonra yani, yine aynısı olacak kendi düğününde. Atın üstündeyken o. Ben aşağıda yeryüzündeyken tek başıma. Ve bilmem ki bilincinde miydim o zamanlar; dünya durdukça, hayattan bundan başka bir şey öğrenemeyeceğim. Okuduğum şehirlerde öğrenci bursuyla terapilere dadanacağım. Bakış açılarını ilaç olarak satan kentli esnafın telkinleri bulamayacak bile yerini, bu ilk yangının. Hiç sönmeyen o kimsesiz alevin yerini. İlk gençliğin gecesinden bütün bir şiiri tek başına sırtlayıp hayatımı boydan boya kat edecek olan o küçük yas hacısının yerini bulamayacaklar. Nahır ve iki köyün kalabalık kafilesi yola koyulmuş yeniden. Henüz alacakaranlık kanyonun dibinde kıpırdayan bir leke. Daha dağlar aşılacak ve bir kanalta gecesi daha olacak. Bu kez kara ormanları ve gür suları geride bırakmış, çıplak tepelere varmış olacağız. Yan yana yürüyoruz. Aramızda asılı kalan ağır sessizlik başka şeyleri çağrıştırmaya başlar başlamaz ineklere, köpeğe veya başka birine nafileden seslenip bir bahaneyle çıkıyor o büyünün içinden. Bir an. O anın aramızda sessizce asılı kalarak mayalanmasına cesaret edemiyor. Aramızda üçüncü bir kişiymişçesine beliren o öteki ürkütücü zamanı gündelik doğal zamanın içine çekip boğuyor. Çubuğunu bir şeye sallıyor ve onunla konuşuyor. Eteğini yandan işaret parmağına doluyor. Kalın erkek paltosunun fermuarını açıyor, yeniden kapatıyor. Sadece ikimizin şahit olacağı bir şey, an veya nesne, ona kalırsa aramızda bir bağ kuracak. Gece dağlardan kurt uluması geldi, uyandın mı, korktun mu? Sesimdeki özel tondan işkilleniyor. Tehlikeli sulardan beylik bir karşı-cümleyle uzaklaşıveriyor. Çubuğunu naylon lastiğinin burnuna denk getirip vurmaya başlıyor sürekli. Geceyi istemiyor konu olarak. Öğleye doğru Salorut yaylasının eteklerine vardığımızı üç el mermi sesinden anlıyoruz. Teybin sesi açılıyor. Yavaş yavaş biz de, kafilenin geri kalanı da açıklığa çıkıyoruz. Loş orman gözlerimizi bozmuş. Aydınlık birden üzerimize çullanıyor. Kafilenin ileride, kayalık geçitte birikmekte olduğunu bu yüzden biraz gecikerek fark ediyoruz. Az sonra müfreze cipleri ve askerlerle burun burunayız. En öndeki gurubun ayrıcalığı olan teyp -Erkan Ocaklı- susturuluyor. Kafilemiz birden silikleşip kişiliksizleşiyor o anda. Kadın erkek, çoluk çocuk birden aynılaşıyor, susuyor ve istisnasız herkesin suratı asılıyor. Amcamın atik bir dikkatle geri dönüp babama; La davran! La davran! diye sertçe fısıldadığını duyuyorum. Babam atılıp Devlet Başkanı Kenan Evrenin sesini lastik kulpunu atlardan birinin eyerine astığı radyoda susturuyor. O arada el çabukluğuyla Ondörtlüyü çıkarıp yaşlı kadınlardan birinin kuşağına soktuğunu fark ediyorum. Amcam ve diğer büyükler de öyle yapıyorlar. Bu tuhaf, ilk kez fark ettiğim silah sevkiyatı birkaç dakikada olup bitiyor. Ama kafilenin önündeki Şamanların Mehmet dayı, ihtiyarlıktan olacak, zamanında davranamıyor ne yazık ki. Ananeye göre, yaylaya çıkıldığını ve yaza erişildiğini üç el mermiyle haber veren o olmalı. Bu eski zaman çetecisinin ilkyaza duyduğu hassas minnettarlık bir başçavuş tarafından oracıkta köreltiliyor. Saklaması imkansız. Zaten artık hep nemli olan ihtiyar gözleri pınar olup akıyor Mehmet dayının. Uluyarak yalvarıyor neredeyse. Allah namus için, Kelam-ı Kadim için efendiler! Başka kimim kimsem yok benim bu dağlarda! Hayır, kar etmiyor. Başçavuş ağzındaki tütünü yana tükürüp dik dik bakıyor. Çare yok. Urus işgalinden kalmalığını ve kekelemek nedir bilmemekliğini her defasında gururla anlattığı Orta Barabenlisi böylece özel hazinesinden Ordu envanterine geçecek ve yayladaki evi -ona da ev denirse!- dört ay boyunca yasa boğulacak. Barakanın zaten hal kalmamış sac ve hartama damı sanki içine biraz daha çökecek. O haneden kimsenin ağzını bıçak açmayacak yaz boyu. Emanet belindeyken yaylanın yurdunda milletten çocuk gibi köşe bucak kaçacak koca Mehmet dayı. Beylik gururunun hep gönderde duran görünmez bayrağı yaz boyu yarıya indirilmiş olacak. Yaylanın yaşlıları bazı geceler, o kaburgaları çıkmış peykenin üstünde, idare lambasının altında bağdaş kurup teskin edecekler de Mehmet dayı teselli bulmak yerine bu defa da hareminin böyle taziye evine dönmüş olmasına içerleyecek. Gündüzleri, yalağuz Karabuğra dağı taraflarındaki Tekmezar'a gidecek. Yatırla konuşmaya. Yatırla dertleşirken bir yandan da mezar taşının etrafına, kuytu köşeye ve taş duvarların deliklerine naylonlar içinde büzüştürülüp sokuşturulmuş gazete kağıdı tomarlarını, çer çöpü, öteberiyi çıkarıp rüzgara verecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hatirlamak-kacinilmaz-uzulmek-faydasizdir", "text": "Sınıfın arka penceresinden sıvışıp kaçmak gibiydi. Ama sonunda ne tek ayak cezası ne de dayak vardı. Üstelik kimselerin ruhu duymuyordu. Ben kendim bile her defasında sonradan bilincine varıyordum bu maceranın. Yolculuğun süresini hesaplamayı asla aklımdan geçirmiyordum. Çünkü buna neden gerek duyayım ki, değil mi? Hoş, merak etseydim de hesaplayamazdım, o da ayrı. Neyse. Durun şunu baştan anlatayım. Sınıfımızın Mevsimler duvarı hayatımın yeni kaçış imkanı, daha önce su yoluna çevirdiğim, sınıfın arka penceresi gibi bir şey olup çıkmıştı benim için. Önceleri sıradan bir takıntıydı belki. Sözlüde bilemediğim soru için sobanın yanında tek ayak üzerinde dururken uzun uzun bakardım ona. Yerdeki ayağımın acısını unutmak için. Bazı dayak şenliklerinden sonra ise gururumu geri kazanmak ve kalp kırıklıklarımı filan derleyip toparlamak için dalardım oraya. Duvara. Yardım umduğum birinin gözlerinin içine bakıyormuşum gibi. Ama nasıl oldu anlamadım, bu tuhaf bakışma zamanla teneffüslerimi de yalayıp yutmaya başladı. Artık öğretmenin şamarı suratımda veya anahtarları kafamda patlamadan da duvarımızı boydan boya kat eden bu Mevsimler - KIŞ tablosunun içine saklanır oldum. İş hiç ummadığım biçimde ciddileşti. KIŞ dışındaki hiçbir şeyle neredeyse hiç ilgilenmemeye başladım. Biliyor musunuz, bilgi başgardiyanı dahil hiç kimse, böyle böyle didinerek duvarda kendime bir tünel açtığımın farkına varmadı. Hayal gücümle ve küçücük kedi adımlarıyla ilerlemiş olmalıyım o tünelin içinde. Sırtladığım kendi küçük ışığımı yerin altındaymışım gibi sürünerek taşıdığımı fark edemediler. İçinde bulunduğum karanlığı kazarak. Tünelin ucuna doğru gizliden sürünerek ilerlediğimi. Hayal gücümle. Gerçeğin, karanlığın elinden her gün bir metelik kopararak. Ne diyordum? Nöbetçiydim o akşam. Sınıf boşalmış, herkes dağılıp evlerine gitmişti. Öğretmenimiz ikindide aksıra tıksıra köye varan otobüsten teslim aldığı TEKEL şişeleriyle okulun bitişiğindeki lojmanına çekilmişti. Sınıf akşamın alacakaranlığında sanki şaşakalmıştı böyle ıpıssız ve bomboş olmaktan. Oyalanacak konu olmadan, seyredecek sıra dayağı olmadan ortada kalmıştı sınıf. Her şeye meydan okurcasına tahtaya geçip öğretmen masasına oturmuştum. Oturur oturmaz sıraların bomboş bakan şaşı gözleriyle karşılaştım. Aşağılıktılar. İtiraf edemedim ama bu sıralar ve gündüzleri içlerinde oturanlar, kim olurlarsa olsunlar, dayağı hak ediyorlardı. Her ne hikmetse masum değillerdi işte, bilemiyorum. Neyse. Sıralardan yüz çevirip duvara bakmaya başlamıştım ben de elimde olmadan. Kucağımda kürek ve çalı süpürgesi, dalıp gitmiştim tabloya. Öylece bakakalmışken, ilişkimiz bir şekilde yeni bir evreye varmıştı. Neden sonra süpürgeyi küreği bir yana bırakıp iyice yaklaştım. KIŞın tam karşısına geçtim. Ona en yakın sıranın ucuna, her zamanki yerime çöktüm. Hazdan uyuşmuş küçücük zihnimi itekleyerek o çerçevenin eşiğinden içeri yuvarladım. Uzun sürmedi. Yeterince ıssızlık varken daha kolaydı. Çabucak oldu hatta. Tablodaki bendim. Tastamam inanıyordum onun dışında değil de içinde olduğuma artık. Dışında olmam, eğer gerçekten öyleyse, bir yanılgı olacaktı sadece. Bir günah. Aklımın bir sürçmesi, ruhumun zayıf anındaki bir inkarı. Hayır, içindeydim. Benim dünyam orasıydı. Yeterli yoğunlukta sessizlikten ve kımıltısız bir yolculuktan sonra oraya varmıştım. Tablonun içindeki sesleri duymaya başlamıştım bile. Yazın mezrada, çayırlarda oturduğum yerde kımıltısız kalırsam o kelebek denizi etrafımda birden nasıl yükselirse kendiliğinden öyle. Sessizce. Öğretmenin elini omuzumda hissettiğimde hala gülümsüyor olmalıydım. KIŞ duvarının içindeki her şey bir anda kaybolmuş, geriye bir tek soğuk kalmıştı. Her şeyi baştan hatırlamak kaçınılmaz ve üzülmek faydasızdı. Çöpü boşalttım. Tipi başlamıştı dışarıda. Montuma sarındım. Defterlerimi dikey halde koynuma yerleştirdim. Rüzgara siper olsunlar diye biraz. Paçalarımı çoraplarımın içine soktum. Bir tek sol yanağım üşümüyordu. Elinin izi kalmış sol yanağım. Karanlık basmak üzereydi. Alnımı öne, yan yan akmakta olan tipiye doğru eğip yola koyuldum. Kader. Canına yandığımın kör talihi, gerçeği görebilmem için öğretmeni mercek olarak kullanıyordu her defasında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hayatimi-yazsam-roman-olur", "text": "Pek çoklarından duymuş, hikayelerden okumuşuzdur: Hayatımı yazsam roman olur! Ne ki, kurmacanın içine bir ömrü, hadi diyelim bir ömrün parçalarını sığdırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Evet, sahiden de, her insan anlatıcısını bekleyen bir hikayedir; ama o anlatıcının kendi olması işi iyiden iyiye çetrefil hale sokar. Bütün bunlara karşın, çağdaş edebiyatta bunun üstesinden gelen yazarları okumak, biz öteki çağdaşlar için mutluluk verici. Onlardan birinin, yayınlanmış her iki kitabıyla Amerika'da ses getiren -ve üçüncüsü merakla beklenen- Elif Batuman'ın Budala'sı nihayet Türkçede basıldı... Bir süredir, telif ya da çeviri, yolumun kesiştiği pek çok yeni kitapta gündelik hayatı okuyorum. Üniversite yıllarımda Henri Lefebvre ve metinleriyle pek bir içli dışlı olduğumdan olacak, hoşlanıyorum da bundan. Özellikle düşünürün The Critique of Everyday Life ya da Gündelik Hayatın Eleştirisi (Sel, 2012) kitabı, sıkı bir referans kitabıdır. Lefebvre'in gündelik hayata olan ilgisi, burada bir problem yakalamasıyla ilişkilidir. Öyle ki, gündelik hayat, en çetin sorunlardan birini, tekrar sorununu gündeme getirir. Yoğun bir Karl Ove Knausgaard okumasının üzerine geldi Batuman'ın Budala'sı. Bu tesadüfün zihnimi gündelik hayata taşıması ise, herhalde tesadüf olmasa gerek. Hem Knausgaard hem Batuman, her şeyden önce iyi birer gözlemci. İki yazar da, metinlerini hayatını hikayeleştirerek kuruyor. İsveçli yazarın Kavgam serisinde bütün yaşamını izlerken, Budala'da baş karakter Selin üzerinden Batuman'ın Harvard yıllarını okuyoruz. Pekala, yazarların yaşamından izlek denilebilir bu metinlere. Tıpkı yıllar önce Thomas Bernhard'ın, daha da önce Dostoyevski'nin yaptığı gibi. Nasıl, Bernhard'ın Avusturya entelijansiyasının yozlaşmış taraflarını anlatırken duyduğu hiddeti hissediyor ya da Suç ve Ceza'da sanki bir filmin içinde, dönemin St. Petersburg'unda toplumun bir parçası haline geliyorsak, Elif Batuman da bizi milenyum arifesinin akademiye yeni adım atmış ilkgençleriyle tanıştırıyor. Budala elimizdeyken, sanki Selin'in emanet dostu oluyor ve o anın içinde yaşıyoruz. Çağdaşımız yazarların, çoğu kez, kurguya zeval gelmesin diye metinlerindeki beni reddettiğini, bunun olsa olsa okurun gözüyle ilgili olabileceğini ifade eden söyleşilerini okuruz. Elif Batuman bunu reddetmiyor, apaçık, kendini ve zamanı yazdığını teslim ediyor. The Guardian'dan Paul Laity'e, yazarlığı, yaşamının her dakikasını elden çıkarma uğraşı olarak gördüğünü söylüyor. Kurguda, Harvard'da ilk yılını geçiren bir genç kadın, Selin'in aylaklığını, keşiflerini ve tanışmalarını takip ediyoruz. Bu yönüyle hakikaten bir ilkgençlik romanı Budala. Arkadaşları Ivan ve Svetlana ile kurduğu bağ, Selin'in Rus dili ve edebiyatıyla olan ilişkisine benziyor: Yeni ve gizemli. Batuman'ın romanında, tıpkı adamakıllı çizilememiş bir çizgi gibi, çalkantılı günlerin ve bağımsız ders içeriklerinin peşinden sürükleniyoruz. Kurguda zamanın dağınıklığı okurun takibini zorlasa da, hikaye, böylece gündelik hayata daha bir dokunur oluyor. Elif Batuman'ın Pulitzer finalisti romanı Budala'yı, şimdilerde üzerinde çalışmakta olduğu üçüncü kitabı izleyecek. Neredeyse bir buçuk yıl önce, çağının durum ve koşullarına uygun olarak inzivaya çekildiğini bir tweet ile duyuran yazarın, dönüşü de herhangi bir sosyal mecradan gelecek bir bildirim ile olacak. Çünkü gündelik hayat böyle işler ve işlemeye devam edecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/her-gun-turkce-sozluk-okuyorum", "text": "Kelimeler, Türkçenin insanı gerçekleştiren olağanüstülüğünün temsilcileri olarak varlığımın evidir. Her gün düzenli Türkçe sözlük okuyorum. Büyük bir coşkuyla. Gündelik hayatın insanı aciz bırakan sınırlarını unutup dilin her şeyi mümkün kılan gücünün yerli yerinde olduğunu gördükçe rahatlıyorum. Hayatımı değiştiren kitaplar için tek ve kesin bir cevap verilebiliyorsa eğer o şu demektir; hayatınız hiç değişmemiştir. Zira bir kitabı hayatını farklı dönemlerinde tamamen farklı biçimlerde anlamanız ve kabul etmeniz mümkün. Bu etkileşim karşılıklıdır yani. Fakat okunduğu ana en çok denk düşen ve etkileri kalıcı olan bir kitap var mı derseniz, bu sorunun cevabı benim için kesinlikle; Geceleyin Bir Koşu'dur. İsmet Özel. Sevdiğim şairlerin sık kullandığı kalıpları gündelik dilimin içinde eritmeyi seviyorum. Bu bir refleks. Öğrenmekten çok inanmak var burada. Şairlere inanılır, sonra da inandığını öğrenirsin. Büyük kararlar alırken kendimi dramatik bir atmosferden soyutlamaya çalışırım. Yani bir şekilde bu kararın ve sonuçlarının büyüklüğünü hafife alma eğilimi ağır basar bende. Böylece çok kararsız kalmam. Bu açıdan konusu ve anlatısı ne olursa olsun yarattıkları atmosfer sebebiyle; John Fante, Celine, Atay gibi yazarların bazı gündelik hayat eğilimlerimde payları olduğunu tahmin ediyorum. Meraklı bir okurum. Güncel edebiyatı takip etmeyi, ilk eserleri okumayı seviyorum. Çağdaşlarımın eserlerine gidiyor elim en önce. Tür konusunda muhafazakar değilim. Yazma konusunda herhangi bir ritüelim yok. Uzun bir dönem kalabalık yerlerde şiir yazdım. Kahvehaneler, çay ocakları, halk kütüphaneleri gibi. Halen de böyle. Kuramsal metinler içinse bir miktar konfor ve mahremiyet arıyorum nedense. Çalışma odası ve masası devreye giriyor. Seyahat etmek, hatta mülkiyet duygusundan uzaklaşacak kadar çok yolda olmak benim için şiir kurduğum gerçek zamanlar. Şiir, hayatım hızlandıkça daha çok merkeze geliyor. Dingin zamanlarımda ise nesir öne çıkıyor. Hayatın içerisinde şiirsel bulduğum anlar... Anlaşmazlıklar, tereddütler, öfkenin yerini çaresizliğe bıraktığı anlar, kaybedecek bir şeyinin olmadığını fark etmeni sağlayan detaylar, yüzlerce yıllık bir sürekliliğin birden gündelik hayatın bir parçası olarak ortaya çıkması vs. vs. Mutsuz, umutsuz olduğum anlarda sevdiğim birine kızmakla meşgul olurum. İnsan bu gibi durumlar için ilk öncelik olarak profesyonel ya da entelektüel bir ilgi geliştirmemeli. Bu hissiyat yeteri kadar kristalize olduktan sonra yazmayı tercih ederim. Okumak eğer çok ağır bir durum yoksa ruh halimden bağımsız bir eylemdir. Yetenek mi çalışmak mı... Çalışkanlık sadece yetenekli eşitler arasında bir fark yaratır. Fazlası değil. Yetenek bir kömür ise onu kazana atacak olan şey çalışmaktır. Kim küreği daha sıkı tutuyor ancak bu aşamada önem kazanır. Mickey Rourke ve İzzet Günay'ı cool buluyorum. Yeniler sosyal medya karakteri gibi geliyor bana nedense. Coşkulu, uçlarda yaşayan insanlar bana ilham veriyor. Hayatta en mutlu olduğum yer oğlumun yanı. Şu sıralar yeni ve uzun bir şiir üzerine çalışıyorum. Bir de şiir kuramı üzerine yazdığım bir kitap var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/her-sehre-bir-kitapla-girdim", "text": "Okumak, yazmak, gezmek... Halil İbrahim İzgi'nin hayatında bu üç kavram sık sık yer değiştiriyor. Cüda romanı sonrasında haritayı genişleten yazar, Annemin Coğrafyası'nda köklerinin peşinde Balkanlara uzanıyor. Camera Obscura ise yanı başımızdaki dinmeyen ateş Suriye'nin göçmenlerine odaklanıyor. Kitaplar yalnız olmadığımı öğretti diyen İzgi ile kelimeleri, seyahatleri, edebiyatı, kitapları ve diğer sanatları konuştuk. Kelimelerin insan ruhunun aynası olduğuna inanıyorum. Kelimeler olmasa neye benzediğimizi tarif etmemiz pek mümkün olmazdı. Başka kişilerle benzerliklerimizi, tanımadığımız kişilerle aslında tanış olduğumuzu kelimeler olmasa nasıl fark ederdik bilmiyorum. Bazen baktığımız bir tablo gibi kelimeler, bazen bizi teselli eden bir yol arkadaşı, bazen de tam yakıtımız bitecekken doldurduğumuz benzin. Nasıl tarif edersek edelim kelimeler hayatımızı ve dünyayı iyileştirmek için elimizde bulunan en iyi ilaç. Reçete gerektirmeyen ilaçlar. Hayatımızın tortusudur kelimeler, duygular geçtiğinde bıraktığı iz bir anlamda yaşamış olduğumuzun kanıtıdır. Yazının hammaddesi ve büyülü karışımların iksiri. Her bakışımızda hayranlıkla bizi bizden alan ev yapımı ab-ı hayat. Lise yıllarındaki gayretli ama başarısız deneyimlerimi saymazsak, üniversite yılları yazmanın büyüsüne kapıldığım zamanlardı. Allah vergisi bir yeteneğim olmadığı için çok fazla yazarak bu açığı kapatmaya çalıştım. Kelimeleri sevdikçe onlar da beni sevmeye başladı. Küçük ablam Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın çıkardığı Gençliğin Sesi dergisine yazılarını gönderirdi ve yayınlanmıştı da. Onun ifadeleri gerçekten etkiliydi. Berrak bir zihin ve güçlü bir kalple yazıyordu. Yazmaya devam etmesini gerçekten isterdim. O pek bilmese de beni teşvik eden yazdıklarının dergide yayınlanıyor olmasıydı. Bir derginin yazısını yayına değer bulması gayretli bir genç için önemlidir. Okuduğum her güzel yazı beni teşvik etti. Adeta Haydi ne duruyorsun yazsana dedi. Yayın yüzü gören ilk metnim yine bir öğrenci dergisi olan Biat'ta yayınlanan bir şiirdi. Rahmetli Asım Gültekin'in teşvikiyle yazmıştım. Yayın yüzü gören ilk ve son şiirim oldu. Sonrasındaki bir iki denemeyi bir kenara bırakırsak yazdığım tek şiirimdi. Ama yayım dünyasına böyle bir kapıdan girmiş oldum. Camera Obscura, karanlık oda demek. İçinde bir paradoksu barındırıyor. Herkesin görebileceği bir fotoğraf önce karanlık bir odaya giriyor. Bu bana ilginç gelen bir süreç. Fotoğrafçılığa münhasır olsa da hayatımızın diğer kısımları için de geçerli. Suriye'de yaşanan insanlık dramının yakın şahitleri arasında oldum. Halepli insanlarla çok zaman geçirdim. Çok fazla hikayelerini dinledim. Suriye'de ya da Türkiye'de Haleplilerle karşılaştığımda onların şehirlerine olan saygıları ve çelebi tavırları büyük bir saygı duymamı sağladı. Yüzeyde görünen hikayelerin çok derin kökleri ve bağlantıları var. Bu bağlar neredeyse tüm dünyayı kuşatmış durumda. Salgın süreci bizleri evlerimize sığınan mültecilere dönüştürdü. Trafikte geçirdiğimiz zaman veya gezmeye gittiğimiz hafta sonları azaldı. Bunu bir imkan olarak gördüm ve biriken Halep hikayelerini roman formunda bir araya getirmeye gayret ettim. İnsanız ve hepimizin birbirimize bir gönül borcu var. Bir merhem varsa elimizde bunu yaraların kapatılmasında kullanmalıyız. Yaşanan acılar geride kaldığında gazetedeki acı haberlerden fazlası olsun istedim Halep hakkında. Bu benim Halep ismindeki dünya güzeli şehre olan borcum. İnşallah bir nebze de olsa ödeyebilmişimdir. Bildiğim her şekilde Balkanları sevmeye devam etmeyi arzu ediyorum. Cüda'da Saraybosna'dan Filistin'e ve daha sonrasında tüm dünyaya yayılmış bir hikaye vardı. Annemin Coğrafyası benim için içsel bir yolculuk. Gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılarımın bir çatı altında bir araya gelmesi. Bu yazıları kaleme alırken hep annemden duyduğum türkülerin ve sınırları taşan vatan düşüncesinin bana eşlik ettiğini düşündüm. İstanbul'dan daha önce vatanımız olan toprakları zorlu şartlardan geçtik diye sevmeyi bırakamayız. Kalp sevmekten yorulmaz. Annemle gitme imkanı da bulduğum bu topraklar klostrofobik düşünce dünyamızın kireçlerini çözüyor. Balkanlara baktıkça kendimizi görüyoruz. Sevdikçe daha çok sevmek istiyoruz, belki bir ömrün yetmeyeceği kadar çok. Ana vatanımız, analarımızdan öğrendiğimiz vatandır ve Rumeli, bana annemin sevdirdiği bir coğrafya. Anıların arkeolojisini yaparken kurduğum bir müze diyebilirim. Ama bu müze sadece geçmişi değil geleceği de anlatıyor. Yaşıyor ve yaşatıyor. Seyahatlerim sırasında çok sayıda kitap ve yazar yeni seyahatlerin kapısını açtı bana. Hemen hemen her şehre bir kitapla girdim ya da zihnimde bir kitapla çıktım diyebilirim. Üsküp'ten Kosova'ya Yavuz Bülent Bakiler'in bir kitabı mesela. Onun seksenlerdeki yolculuğunun izlerini sürmek üzere gittiğimde Struga'da kalmak istedim. Tek sebebi orada bir şiir akşamına katılmış olmasıydı. J. D. Salinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını okumasaydım New York gitmek için ne kadar cazip olurdu veya Paul Auster'ın kitapları olmasa Brooklyn yine aynı şekilde cazip gelir miydi bilmiyorum. Budapeşte'ye gittiğimde çocukluk kitabım Pal Sokağı Çocukları'nın izini sürmüştüm. Weimar'da Goethe'nin son nefesini verdiği yatağın başındaydım ve öncesinde mektuplarından oluşan kitabını okumuştum. Goethe olmadan Weimar benim için sıradan bir Alman şehri olurdu ve oraya gitmek için zorlu bir yolculuğa talip olmazdım herhalde. Kitaplar yalnız olmadığımı öğretti, onlara minnettarım. Gündelik hayatımı yönlendirirken onların bilgeliklerinden ilham alıyorum ama kararı onlara bırakmıyorum. Son söz kalbimize aittir. Oradan çıkmayan bir kararın pişmanlık doğurabileceğini düşünüyorum. Hayatın bir Dostoyevski romanını andırdığı zamanlar oluyor elbette ama Allah bizi dünyaya gönderirken kendi romanımızı yazmamızı istedi ve bu romanın adı hayat. En sevdiğim roman kahramanı Pal Sokağı Çocukları'ndaki Nemeçek. Hayatı pratiklerle yaşarız ama değerlerle anlamlı kılarız. Değerlerimizi hatırlatan çocukluk kahramanlarımız hayat boyu bizi bırakmaz. Nemeçek, benim için dünyadaki iyi ve onurlu insanları temsil ediyor. Vefayı, kaybederken kazanmayı ve sadakati. Coen Kardeşleri sıkıcılığa meyyal olmalarına rağmen severim. Fargo başta olmak üzere filmlerinde güçlü bir anlatım tarzları var. Wes Anderson'un çatlak anlatım tarzı güldürüyor. Büyük Budapeşte Oteli'ni severek izlemiştim. Tarantino filmlerini de severim. Şener Şen ve Yavuz Turgul ikilisinin Türkiye'nin hikayesini güzel sarmaladığını düşünüyorum. Mustafa Uslu'nun Ayla ve Naim başta olmak üzere filmlerini takdir ediyorum. Yelpazem geniş. Türleri ve bakış açıları farklı olsa da iyi hikaye anlatıcılarına içten bir saygı besliyorum. Müzikte coğrafya belirleyici bir rol oynuyor. Sevdalinkaları çok seviyorum, Boşnak aşk şarkıları. Sevgilinin duyacağı kadar yüksek başka kimsenin duymayacağı kadar kısık diye tarif edilir sevdalinkaların tonu. Büyük kızımın rafine müzik zevkiyle iyi bir plak seçkimiz oluşuyor. Ama benim tercihim yine coğrafyalara kulak vermek. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım Ümmü Gülsüm plağı ile Rika Zarai'nin Chante Israel'i yan yana duruyor. Hava Nagila'yı karaoke söylediğimde şaşıran yakınlarım olmuştu. Aynı şekilde Ramallah'ta bir gece yarısı dinleyerek tanıştığım Walid Tawfiq'in doğum günün şarkısı Enzel Ya Gamil severek dinlediklerim arasında. Cüda'nın yayınının ardından beş yıl geçti ve bu beş yılda farklı kitaplar kaleme aldım. Önümüzdeki dönemde yayım süreçleri tamamlanıp okurla buluşacaklar inşallah. Kalemimi farklı türlerle zenginleştirmeyi seviyorum ve çocuklar için yazmaya başladım. Her sabah kalktığımda bir çocuk kitabı bölümü yazıyorum. Yeni çıkan kitapların hepsini takip etmek mümkün olmasa da göz atmaya gayret ediyorum. Özgüveni yüksek ve kendi kelimeleriyle okurlarını arayan yeni yazarları, Türkçe öğrenen yabancı dildeki kitapları ve akademik hayattan sivil alana geçiş yapan tez kitaplarını görmek mutlu ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/heybeyi-anilarla-doldurmak", "text": "En yakını otuz yedi yıl önce yazılmış bu yazılar, bugün aynı bölgelere seyahat edecek okur için bir manzara fotoğrafı işlevi görüyor. Öyle ki, Haldun Taner'in Sovyetler'den İngiltere'ye, dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlerde yaptığı bir mukayese değil. Buraları, Türkiye'nin söz konusu tarihlerdeki haliyle karşı karşıya koyup kötücül şeyler söylemiyor. Hiç seyahatname okumamış birine bunun keyfini anlatmak zor. Gediklisinin, zaten rastladığı kitaba bir göz atmadan geçip gitmesi ihtimal dışı. Zira, sanki özünde, okurunu kendine çeken bir zıt kutbu taşır seyahatnameler. Hele de, zihne kentleri adamakıllı kurma imkanı verebilenler. Düşsem Yollara Yollara'nın ilk baskısı bundan kırk yıl önce, Haldun Taner'in kitaba giren seyahatleri için gazetelere yazdığı yazıların toplanmasıyla yapılmış. Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2019'da çok iyi bir iş yaptı ve kitabın içeriğini genişletip fotoğraflarla zenginleştirerek yepyeni bir edisyon oluşturdu. Tekin Yayınevi'nin yaptığı 1979 baskısından tek eksik kalır yanı kapak deseni. Aşağıda göreceksiniz, yirminci yüzyılın ikinci yarısında filmlere, kitaplara bir seyahat imgesi olarak girmiş sopaya takılı bohça fikri, sopa-dolma kalem ikamesiyle oluşturulmuş. Yeni baskıdaki portre elbette çok zayıf kalıyor bunun yanında; sanki bize, günümüz yayıncılığının incelmiş iplerini gösteriyor. Haldun Taner'in seyahat yazıları on yedi bölüme ayrılmış, 1956 ila 1982 yılları arasında yayımlanmış yazıları içeriyor. Kronolojik sırayla: Yunanistan-İtalya, Yugoslavya, Belçikaİngiltere, İsrail, İran, Fransa, Macaristan, Avusturya, Almanya, Sovyet Rusya, Hindistan, Polonya, Hollanda, Romanya, Çekoslavakya, İsveç ve Mısır. Yugoslavya, İsrail ve Mısır bölümleri bu edisyona özel, yukarıda değindiğim içeriği zenginleştiren kısımlar yani... Dikkatimi çeken şu: Çok uzak olmayan yıllarda yayınlanan başka seyahatnamelere de bakıldığında görünen o ki, ülkeler hiç de rastlantısal olmayan bir biçimde kesişiyor. Örnekse Çetin Altan'ın toplamında, bir Afganistan fazlası görünüyor. Meraklar mı benzeşiyor, yoksa seyahat imkanları mı bunu gerektiriyor? Orası tanıklık etmişlerin aklının ereceği şey... En yakını otuz yedi yıl önce yazılmış bu yazılar, bugün aynı bölgelere seyahat edecek okur için bir manzara fotoğrafı işlevi görüyor. Öyle ki, Haldun Taner'in Sovyetler'den İngiltere'ye, dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlerde yaptığı bir mukayese değil. Buraları, Türkiye'nin söz konusu tarihlerdeki haliyle karşı karşıya koyup kötücül şeyler söylemek değil onun yaptığı. Tuncay Birkan da, 2016'da K24'e yazdığı Haldun Taner yazısında kitaptan söz ederken Türkçedeki en güzel örneklerindendir der ve bunu kıyaslamadan, ders çıkarma gayesi olmadan yapmasıyla ilişkilendirir. Burada sayfalar boyu, Haldun Taner'in gezdiği ülkelerden topladığı onlarca anıyı aktarma işlevi gören cümleler kurulabilir elbet. Lakin, yazının başında işaret ettiğim gedikli seyahatname okurlarının da hak vereceği üzere, kurgu dışı edebiyat metinlerinin açık ara en keyiflisi olan bu kitapları müstakbel okurlara işaret edip bir adım geri çekilmek, şimdi benim yapabileceğim en iyi şey. Yazıyı bitirirken, seyahatname okurları için unutulan kitaplardan birini, yazıda da sözünü ettiğim, Çetin Altan'ın İsrail, İsveç, İran, Afganistan ve Romanya gezilerini anlatan kitabı Bir Uçtan Bir Uca'yı da ısrarla önermiş olayım... Adımladığı yerlere Haldun Taner'inkinden bambaşka bir gözle bakar, aklında hep Türkiye varken gezer o. İnanın, böylesi de iyidir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/hz-peygamber-ebu-cehil-ile-gures-tutmus-mudur", "text": "Prof. Dr. Haşim Şahin, geçtiğimiz ay yayınlanan Dervişler, Fakihler, Gaziler: Erken Osmanlı Döneminde Dini Zümreler 1300-1400 başlıklı kitabında Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine dair daha önce pek ele alınmayan çalışmaları büyük bir vukufiyetle ortaya koyuyor. Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminin siyasi tarihi son yarım asırda bilhassa Halil İnalcık hocamızın, önce İslam ansiklopedisine yazdığı maddelerle başlayıp daha sonra kitap haline dönüşen padişahların biyografileri ve Feridun Emecen'in çalışmaları ile belli bir düzeyde aydınlığa kavuştu. Ancak beyliğin kuruluş dönemine dair yapılan çalışmalar hala M. Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Cemal Kafadar'ın yaptığı çalışmaların ilerisine geçmiyor, yapılan çalışmaların çoğu da hamasi olmaktan çok öte değil. Bu konuda yeni yayınlanan akademik bir çalışma ise Prof. Dr. Haşim Şahin'e ait. Haşim Şahin, Yapı Kredi Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayınlanan Dervişler, Fakihler, Gaziler: Erken Osmanlı Döneminde Dini Zümreler 1300-1400 başlıklı kitabında Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine dair daha önce pek ele alınmayan çalışmaları büyük bir vukufiyetle ortaya koymuş eserinde. Bu eserde beyliğin kuruluş sürecinde doğrudan etkili olan ve dini boyutlarıyla öne çıkarılan üç zümre hakkında çok değerli bilgiler mevcut. Mesela benim en çok dikkatimi çeken isimlerden birisi Şeyh Edebalı. Cihan Ünal'ın başrolünü oynadığı Kuruluş dizisinden bu yana büyük bir hayranlıkla takip ettiğimiz, Osmanlıların koca çınarı Şeyh Edebalı'nın ne kadar etkili ve önemli bir şahsiyet, adeta bir sosyal beyin olduğunu eseri okuyunca bir kez daha görmüş ve kavramış oldum. Şeyh Edebalı, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinin sembol ismi. Beyliğin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi olarak onun danışmanı durumunda. O dönemin en güçlü tarikatı olan Vefaiyye'nin temsilcisi. Bu nedenle başta Kumral Abdal olmak üzere dervişlerin etrafında toplandıkları bir merkez durumunda onun dergahı. Orhan Gazi devrinin meşhur dervişi Geyikli Baba da Vefaiyye tarikatına mensup. İlk Osmanlı kroniklerinden birinin yazarı Aşıkpaşazade ve onun damadı Seyyid Velayet de yine bu tarikatın Osmanlı topraklarındaki önemli temsilcileri. O yüzden Osman Gazi, böylesi önemli bir şahsiyetin kızı olan Bala Hatun ile evlenerek onun desteğini yanına almayı arzuluyor. Şeyh de, geleceğini parlak gördüğü bu genç gazi ile yakınlık kurmaya sıcak bakıyor. Üstelik Şeyh Edebalı sadece Osman Gazi ile yakın değil. Kardeşi Ahi Şemseddin ve yeğeni Ahi Hasan, Türkiye Selçuklu, Beylikler ve erken Osmanlı döneminde iktisadi yapının bel kemiğini oluşturan, erdemli insan modelinin belki de o yüzyılda en önemli temsil merkezi olan Ahi Teşkilatının Osmanlı topraklarındaki reisleri durumundalar. İşte bu nedenle Şeyh Edebalı da bir Ahi şeyhi olarak tanındı ve tanıtıldı hep. Edebalı Ahi miydi kesin bilinmiyor, ama kardeşi ve yeğeni vasıtasıyla ahiler arasında büyük bir saygı gördüğü ve nüfuza sahip olduğu kesin. Şeyh Edebalı'nın bağlantılı olduğu bir diğer zümre ise Fakihler. İslam'ın şer'i yönünün en kuvvetli temsilcisi olan, yazdıkları eserler ile, faaliyetleriyle, Sultan'ın veya beylerin yanında bir nevi fıkhi danışman olarak görev yapmalarıyla tanınan bu zümre mensupları da Osmanlı topraklarında oldukça aktif durumdalar. Aşıkpaşazade'ye göre Osmanlı Beyliği'nin 1299 yılında ilk bağımsızlık hutbesini okuyan Dursun Fakih bilinen en önemli isim. Dursun Fakih aynı zamanda Şeyh Edebalı'nın diğer damadı. Dolayısıyla o da Osman Gazi gibi Edebalı dergahının müdavimlerinden. Dursun Fakih, gaza ruhunun hakim olduğu Osmanlı coğrafyasında, yazdığı Cumhur-name, Muhammed Hanefi Cengi, Hz. Peygamber'in Ebu Cehil ile Güreş Tuttuğudur gibi eserleriyle, adeta Osman Gazi, Orhan Gazi ve takipçilerinin Hz. Peygamber ve ashabının o yüzyıldaki temsilcileri olduğu mesajını veriyor. Uç toplumunda gaza anlayışının daha derin bir anlam kazanmasını sağlıyor. Dursun Fakih, o coğrafyada faaliyet gösteren tek fakih değil. Kitapta isimleri sayılan çok sayıda fakih, bu zümre mensuplarının Osmanlı kuruluşundaki etkisini açık bir şekilde ortaya koyuyor. İlk Osmanlı tarihi yazarı Yahşi Fakih de babası İshak Fakih gibi Kuruluş Dönemi'nde faaliyet gösteren pek çok fakihten sadece ikisi. Yukarıda sözünü ettiğim dizilerde en fazla öne çıkarılan karakterler alpler. Osman Gazi ve takipçileri ele geçirdikleri toprakların sahibi oldular ve Bythnia bölgesinden başlamak üzere Rumeli ve Anadolu'da geniş bir fetih hareketi başlatıp ele geçirilen toprakların Türk ve İslam yurdu haline gelmesini sağladılar. Ellerinde kılıç, emirleri altındaki Türkmenler ile fetih hareketine girişen bu alpler fethettikleri topraklara kendi isimlerini verdiler. Konur Alp, Hasan Alp, Aydos fatihi Gazi Abdurrahman, Turgut Alp, Samsa Çavuş, Sülemiş, Mihal Gazi, Gazi Evrenos, Balabancık erken dönemin isimleri en fazla bilinen gazi alpleri. Ama bunlar içerisinde birisi var ki, benim doğup büyüdüğüm kente adını vermiş: Akça Koca. Karadeniz sahilindeki bu güzel kenti Osman Gazi devrinde fethetmiş ve buradaki Ceneviz kalesinin kontrolünü ele geçirerek Konur Alp ile birlikte Düzce-Ereğli hattında fetihler yapmış. Osman Gazi'nin en önemli yoldaşlarından birisi. Kitabı okurken gazilerin dünyasında da seyahat etmek mümkün. Kitapta ele alınan konular elbette bunlarla sınırlı değil. Bütününe baktığımızda, en fazla dikkat çeken hususlardan birisi, her ne kadar 1300-1400 tarihleri arasını konu edinse de, gaza geleneğinin, mistik hayatın ve medrese kökenli fakihlerin faaliyetlerinin Osmanlı öncesi döneme ait alt yapısını da çok detaylı bir şekilde ortaya koyuyor olması. Osmanlı sufiliğine uzanan yolda, Selçuklu geleneği, iktidar-tekke ilişkileri, Ahmed Yesevi ve Türkistan Sufiliği, Mevlana ve Mevlevilik, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik, Yunus Emre, Evhadüddin Kirmani, Gazzali kardeşler ve temsil ettikleri tasavvuf ekolü, Türklerin İslamlaşma süreci ve bunun Osmanlı dönemine kadar geliştirdiği seyir, gaza anlayışının kökenleri, medrese kültürü, sosyal yardımlaşma ve dayanışma kurumları, ribat, hankah ve tekkeler, bunların sosyal hayata etkileri üzerine bilgi edinmek isteyenlerin elinden bırakamayacakları bir eser olduğu kanaatindeyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/iki-hayvan-iki-meslek-iki-dil", "text": "Mevlana İdris'in bugüne kadar yazdığı çağdaş çocuk masalları içerisinde yazısı en az metinlerden oluşuyor Hayvanlar İşbaşında serisi. On iki kitaplık seride hayvanların çeşitli meslekleri yaparken karşılaştıkları zorluklar eğlenceli bir dille anlatılıyor. Oldukça eğlenceli ve küçük okurların çok hoşlanacağı bu metinler güzel ve kaliteli baskısıyla da epeyce dikkat çekici. Dikenli okları bulunan bir kirpiden baloncu olur mu ya da devasa filden bir asker? Peki, bir tavşandan şoför, kurbağadan trafik polisi ve timsahtan diş hekimi olur mu? Cankurtaran yunus balığı ne işe yarar veya doktor olan bir tilki? Peki, bir köpek kasap olursa, bir kaplan bakkal dükkanı açarsa, bir öküz öğretmen olmaya niyet ederse, bir ayı davulculuk yapmaya kalkışırsa ve bir eşek öğrenci olmaya karar verirse ne olur? Süper komik şeyler olur elbette. Hele ki bu usta bir çocuk edebiyatçısının kaleminden çıkarsa tadına doyulmaz hayvan maceralarına dönüşebilir. Yazar Mevlana İdris'in bugüne kadar yazdığı çağdaş çocuk masalları içerisinde yazısı en az metinlerden oluşuyor bu seri. Hayvanlar İşbaşında üst başlığında yayınlanan on iki kitaplık seride hayvanların çeşitli meslekleri yaparken karşılaştıkları zorluklar eğlenceli bir dille anlatılıyor. Bu kitaplar daha önce İBB Kültür A. Ş. tarafından yayınlanmıştı. Kitapların yeni adresi Vakvak Yayınları. Kitabı farklılaştıran şey ise bu serinin İngilizce-Türkçe ve Osmanlı Türkçesi -Türkçe olarak bir arada sunuluyor oluşu. Yani çift dilli iki ayrı seri olarak henüz geçen hafta yayınlandı bu kitaplar. Hayvanlar üzerinden bir olayı anlatmak, onu masala dahil etmek bir fabl türü. Bu kitaplarda öne çıkan şey ise modern bir fabl örneği oluşu. Evet, çocuklar hayvanların masal ve hikayede konuşturulmasını sever, aynı zamanda meslekleri de severler. Hayvanların sevdiği bir meslekte yapıp ettikleri de elbette ilgi alanlarına girer. Serideki her kitapta bir hayvan kahramanı bulunuyor ve her biri farklı bir meslekle karşımıza çıkıyor. Seçtiği meslekle ilgili değişik ve komik maceralar yaşayan kahramanlar masalın sonunda bir ders alıyor. Kitabın az yazılı ve bol resimli olması, okumayı yeni sökmüş, çok sayfalı kitaplara şimdilik mesafeli duran çocukları cezbedecektir. Kitabı değerli ve önemli kılan bir diğer unsur ise illüstrasyonları. Son derece farklı ve çocuğun görsel dilini yakalayan bu çizimler Türk kültürünün motiflerini barındırması bakımından övgüyü hak ediyor. Resimlerdeki mimari tarz, insanların ve hayvanların giyimleri, yiyecek ve içecek gibi unsurlar tamamen ülkemize has motiflerle süslenmiş. Oldukça eğlenceli ve küçük okurların çok hoşlanacağı bu metinler güzel ve kaliteli baskısıyla da epeyce dikkat çekici. Kitapları önemli kılan şey ise en başta sözünü ettiğim gibi İngilizce-Türkçe ve Osmanlı Türkçesi -Türkçe olarak yayınlanması. Yabancı dilini geliştirmeye başlayan çocuklar hatta büyükler için sade bir masal gibisi yoktur. Kitabın alt kısmında daha küçük harflerle metnin Türkçesi yer alıyor elbette. İngilizce gibi Osmanlı Türkçesi de özellikle üniversite düzeyindeki gençlerde rağbet görüyor. Haliyle bu iki dili öğrenenler için serinin bir cazibe unsuru oluşturacağını hatırlatalım. İngilizce çevirisini Vehbi Baysal'ın yaptığı çeviri başarılı ama Mevlana İdris'in kendi dilimize ait kullanımlarının ve yansıma seslerinin İngilizceye tam olarak çevrilemediğini söylemem gerek. Tabii ki bunda çizgi dilinin bu kültüre yaslanmasının da payı var. Her ne olursa olsun, okuma eşiğine yeni adım atan çocuklar açısından bu serinin büyük bir boşluğu dolduracağı açık. On iki kitaptan oluşan ve on iki hayvanla birlikte on iki farklı mesleği ele alan bu eğlenceli ve komik diziyi çocuklar çok sevecek. . Ben çocuk olsam kitabın kısa metinlerini yalayıp yutar ve çeşitli mesleklere bürünen hayvanların maceralarına bayılırdım. Muhtemelen kitabı okuduktan sonra ben de başka hayvanlarla ilgili meslek hayalleri kurmaya başlar ve yeni maceralar düşünürdüm. Kitapların içeriği kadar resimlerine de bayılırdım. Bu çizgiler hayal gücümü geliştirir ve muhtemelen ben de resim yapmaya koyulurdum. Kitapların Türkçesini okuduktan sonra yabancı dilimi geliştirmek için de bu kitaplardan faydalanırdım. Okul öncesi dönemdeki küçük okurların okuma alışkanlığı kazanması ve kitapları sevmesi güzel metin ve çizimlerin eşlik ettiği kitaplarla karşılaşmasıyla mümkün. Daha önce dilimize çevrilen Sıradan Bir Gün ve Ada kitaplarıyla ilgi gören Mark Janssen'in gerçekten güzel resimleriyle hayat verdiği ve Annemarie van der Eem'in kaleme aldığı Bir Aslan İstiyorum! isimli kitap son derece muzip. Bir çocuk evde beslemek için aslan ister mi? Söz konusu çocuksa elbette ister, bunu garip karşılamamak lazım. Kahramanımız Robin de bir aslan istiyor işte. Hem de gür yeleli, sivri dişli ve keskin pençeli bir aslan! Ve evinde hayvan beslemek isteyen her çocuğa engel olan bir anne olacağı için, Robin'in annesi de bu fikre hemen karşı çıkıyor tabii ve bir dal böceği beslemesini istiyor. Robin de ayak diretiyor ve teklifini hipopotama çeviriyor. O olmayınca maymun, keçi, papağana gözünü çeviriyor. Ve en sonunda kendine güzel bir hayvan seçiyor. Son derece akıcı ve güzel bir metne sahip kitabın çizgileri muhteşem. Tavsiye olunur. Bu kitabın en çok resimlerini beğenirdim. Hikayeyi metne ihtiyaç duymadan resimlerle takip edebilir ve kitaptaki rengarenk çizimlere bayılırdım. Bu hikayeyi okuduğumda kahramanın sevdiği hayvana ulaşma çabasını beğenirdim. İstediğimiz şeyleri elde etmek için uğraşmamız gerektiği fikrine varırdım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/iki-kapak-arasi-bir-dunya-muze", "text": "Şimdiye kadar altı atlas yayınlayan yayınevi, son çıkardığı Sanatçı Burada Ne Anlatmak İstemiş? kitabı ile zengin bir hayal evreni inşa etmeyi sürdürüyor. Daha önce Gezgin Eşek'in Oyun Atlası, Hayvan Atlası, Böcek Atlası, Kafası Değişikler Atlası, Dünyanın Öbür Ucunda Ne Var? ve Ağaç Atlası ile çocukların merak dünyasında yaldızlı bir iz bırakan Taze Kitap yeni çıkan atlas serisinde bu kez ressamların dünyasına mercek tutuyor. Sanatçı Burada Ne Anlatmak İstemiş? hacmiyle, baskısı, tasarımı ve cildiyle göz dolduran bir kitap her şeyden önce. İsmindeki muziplik çocuğu çeken bir üslup olarak artı puanı hak ediyor. Anlamlandıramadığımız bir sanat eseri karşısında sıkça tekrarlanan bu meşhur söz, bu kitapta sanatçının ne anlatmak istediğini ya da uzmanların bugüne kadar ünlü sanat eserlerinden ne anladığı bilgisini sunması bakımından yerine oturuyor. Ancak sanatçı derken eserin ünlü ressamları merkezine aldığını söylememiz gerekiyor. Resim sanatına yön veren ve çeşitli akımların oluşmasını sağlayan toplam 37 ressamı buluşturan Sanatçı Burada Ne Anlatmak İstemiş? anlatım dili ve ekstra bilgilerle dolu dolu bir yolculuk yaptırıyor. Herhalde şu soruların cevabını birçoğumuz bilmiyordur: Picasso'ya neden kübist denir? İspanyol ressam Diego Velazquez'in Nedimeler tablosunda görülen duvardaki aynada sanatçı kimleri gizlemişti? Munch'ın Çığlık tablosunda gökyüzü neden kızıl renkteydi? Osman Hamdi'nin Kaplumbağa Terbiyecisi tablosundaki mesaj neydi? Frida'nın Otobüs tablosunda dışarda görünen kafenin adı neydi ve neden onu oraya yerleştirmişti? Ve daha bunun gibi bir sürü soru ve cevap, ünlü ressamların en bilinen tabloları ve hangi müzede yer aldıkları bilgisiyle birlikte çocuklara sunuluyor. Kitap boyunca kronolojik bir sırayla resim tarihinde yolculuk yapıyor olunması da kitabı önemli kılan unsurlardan. Ben çocuk olsam bu kitabın her sayfasında dakikalarca vakit geçirir ve ünlü ressamların hayatlarıyla yaptıkları eserler arasındaki bağlantıyı düşünürdüm. Kitabın dilini, kurgusunu ve mizanpajını çok severdim. Resim sanatı tarihini böyle sıkmadan anlatması hoşuma giderdi. Müzeleri gezme merakım artardı. Bir büyüğümden hemen beni müzeye götürmesini rica eder ve sanat eserlerine artık daha dikkatli bakmaya başlardım. Kitap kronolojik bir sıra takip etse de eseri çocukların gözünde değerli kılan unsurlardan en önemlisi çocuklarda var olan merak hissinin kitabın her başlığında kamçılanması. Ressamların kendisi ya da eserleri üzerinden atılan güzel ve mizahi başlıklar çocuğu ister istemez sayfaya çekiyor. Ve tabii bu kitabı okuyan bütün çocuklarda müzeleri daha farklı bir gözle gezme isteğinin artması kaçınılmaz görünüyor. Zaten kitapla aslında hayali bir müze gezisi yapıyorlar. Dünyanın dört bir yanındaki müzelerden seçilen önemli eserler ile çocuklar resim tarihi içinde salon salon geziyorlar. Enstalasyon, barok, fresk, kübizm, empresyonizm gibi havalı kelimeleri öğrenmeleri de cabası. Leonardo Da Vinci'den Frida Kahlo'ya, Rembrandt'tan Osman Hamdi'ye, Andy Warhol'dan Matisse'e, Monet'den Matrakçı Nasuh'a, Vigee'den Van Gogh'a kadar birçok sanatçının hem hayat hikayeleri hem de eserlerinin hikayelerini buluşturan kitabın sonunda sayfalar boyunca görülen eserlerin çıkartmaları verilmiş. Ve bir kartondan müze duvarına çocuklar istediği gibi bu çıkartmaları yapıştırarak kendi küçük müzelerini oluşturabiliyorlar. Duygu Dalgakıran'ın yazdığı ve Pınar Ulus'un resimlediği kitap, 8 yaş ve üzeri çocukların hele de resme merakları varsa mutlaka ilgisini çekecektir. Sanatçı Burada Ne Anlatmak İstemiş? çocuklara sanat tarihinin temel bilgilerini öğretmesi bakımından oldukça başarılı. Ayrıca çocuğa ve yetişkine bir sanat eseri karşısında nasıl bir bakış açısına sahip olunması gerektiğini göstermesi bakımından da tebriği hak ediyor. Bu kitaptaki çizimleri çok ama çok severdim. Çocukların yüzündeki sevinci ve oynadıkları oyundan aldıkları zevki saatlerce inceleyebilirdim. Kitaptaki şiirsel metinleri çok severdim. Ve sanırım bu kitabı ezberleyebilirdim. Hemen babamın yakasına yapışır ve ben de böyle bir oyun isterdim. Evdeki eşyalardan nasıl bir oyun çıkar diye düşünür ve babamdan buna benzer bir macera isterdim. Bilirsiniz okul öncesi yaş grubu çocuklarının canı çok sıkılır. Ve bu yüzden sık sık sizin bacağınıza sarılıp çekiştirmeye başlarlar: Canım çok sıkılıyor, oyun oynayalım mı, gezelim mi? Evet miniklerin canı çok sıkılsa da aslında onları can sıkıntısından alıkoymak da dünyanın en kolay işidir. Çünkü basit bir nesne bile onların hayal gücüyle birleşince dünyanın en inanılmaz şeyine dönüşebilir. Tıpkı Babamın Battaniyesi'nde olduğu gibi. Sara Şahinkanat belki de hiçbir işe yaramayacağını düşüneceğiniz bir battaniye ile çocukların hayal gücüne seslenen güzel bir masal çıkarmış. Masal boyunca iki kardeş babalarının battaniyesiyle öyle eğleniyorlar ki macera su gibi neşeyle akıp gidiyor. Bir Kızılderili çadırından bir gemiye, bir hamak salıncaktan bir brandaya dönüşen battaniyeyi tek besleyen şey babanın ve çocukların hayalleri işte. Elbette kitaba güzellik katan en önemli unsurun Ayşe İnan'ın nefis ve çocuksu çizimleri olduğunu da belirtelim. Babalar Günü için güzel bir hediye önerisi Babamın Battaniyesi ve tabii ki çocuklarını eğlendirmek isteyen büyüklere de güzel ipuçları fısıldayan bir kılavuz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/iki-kapak-arasi-guzel-seyler", "text": "Dil ve üslup olarak belli bir yetkinliğe ulaşan isimlerin kalemlerini çocukların safına dahil etmeleri anlamlı bir kazanım olacaktır. Usta hikayecilermizden Abdullah Harmancı'nın çocuklar için yazdığı öykülerden oluşan Hışırtı Avcısı kitabı bu anlamda dikkatimi çeken bir eser oldu. Yazar imgesel ve hayalsi bir yolculuk vaadediyor küçük okurlara. Çocuklar için yazmak... Sanırım son yılların en dikkat çekici konu başlıklarından birisi bu. Çocuklar için masallar, romanlar yazmak, resimli kitaplar hazırlamak birçok insan için heyecan verici bir hedef haline geldi son yıllarda. Bu rüzgarın oluşmasında elbette sosyal medyanın etkisi büyük. Ama burada tuhaf bir durumun olduğunu göz ardı etmemek lazım. Öyle ki artık takipçi sayısı belli bir yeküne ulaşanlara kitap yazdırılır hale geldi ve çocuk edebiyatı da bundan payını alıyor ne yazık ki. Bu kitapların nitelikleri ve içerikleri başka bir yazının konusu elbette. Ama çocuk edebiyatı dediğimiz alanın bu kalıcı olmayan ve takipçilere kitap satışına dönüşen bir raf haline gelmesi de iyi kitapların görünürlüğünü azaltıyor. Oldum olası yetişkinler için kalem oynatan yazarların çocuk edebiyatı alanına ilişkin metinler kaleme almasını önemsemişimdir. Dil ve üslup olarak belli bir yetkinliğe ulaşan isimlerin kalemlerini çocukların safına dahil etmeleri anlamlı bir kazanım olacaktır. Usta hikayecilerimizden Abdullah Harmancı'nın çocuklar için yazdığı öykülerden oluşan Hışırtı Avcısı kitabı bu anlamda dikkatimi çeken bir eser oldu. Yazarın yetişkinler için yazdığı hikayelerin güzelliğine alışkın olanlar için bu kitaptaki öykülerin de çocuklar için hoş bir tınıya dönüşeceğine şüphe yok. Hışırtı Avcısı geleneksel motiflerle çağdaş çocuk edebiyatı dilinin harmanlandığı bir metin olarak öne çıkıyor. Haran Kafa isimli iri cüsseli, uzun kollu ve devasa Ramiz Amca'nın anlattığı ilginç öykülerden oluşuyor kitap. Birbirinden bağımsız yedi farklı öykü yer alıyor kitapta. Ama anlatıcının ve öyküleri dinleyen çocukların kitap boyunca devam eden serüvenleri bu bağımsızmış gibi görünen metinleri birbirine bağlıyor. Haliyle bir anlamda bağımsız ama kendi içinde birbirini tamamladığı için küçük bir romana da dönüşüyor kitap. Sade ve yalın bir anlatım tarzı var yazarın. Günümüz çocuklarının merak duyabileceği konuları başarılı bir öykü diliyle harmanlayan yazar aynı zamanda imgesel ve hayalsi bir yolculuk vaadediyor küçük okurlara. Hışırtı Avcısı kitabıyla ilgili eleştireceğim iki husus var. Bunlardan ilki öykülerin içinde geçen bazı kelimelerin günümüz çocukları için ağır ya da kapalı olması. Mesela 'yekinince', 'oturma', 'bağlık bağlık bağırma', 'zırtapoz' gibi yerel sayılabilecek kullanımları birçok yetişkinin bile anlayacağı meçhul. Belki parantez içinde bunların anlamları verilse günümüz çocukları için daha manidar olabilirdi. Aynı zamanda kitaptaki öykü anlatıcısı olan ve kendine 'Haran Kafa' diyen Ramiz amcanın Yahu Haran Kafa'yı hiç duymadınız mı daha önce? Ben arada Haran Kafa olurum. demesi bu anlamdaki kafa karışıklığını çözmüyor. Açıkçası ben bugüne kadar Haran Kafa ifadesini duymadım ve bir metinde rastlamadım. Sanırım bu yerel bir karakter olsa gerek. Aynı zamanda kitabın anlatıcısı olan ve yazarın özelliklerine oldukça vurgu yaptığı Haran Kafa tiplemesinin kitabın çizimlerinde hiç yer almaması büyük bir eksiklik. Sadece bir karede çizilen ama yazarın anlattığından tamamen farklı olan bu tiplemenin kitabın ruhuna ters düştüğünü belirteyim. Öykü-çizgi uyumsuzluğunun birçok yerde var olması da kitabın çocuklar nezdindeki etki gücünü azaltıyor kanaatindeyim. Kitabın çizgi diline ilişkin bir eleştiri değil bu elbette, sadece metnin ruhundan uzak durmasıyla ilgili bir kaygı. Daha önce çocuk edebiyatı dergisi olarak yayınlanan Beyaz Bulut'un bir yayınevine dönüşerek yayınladığı bu ilk öykü kitabını bütün çocuklara tavsiye ediyorum. Abdullah Harmancı'nın kaleminden çocuk öyküsü okumak büyük bir keyif, daha ne olsun! Şiirsel bir dille yazılan bu öykü kitabının kahramanı Kamer isimli bir erkek çocuğu. Bir kış günü doğan Kamer'in büyüme macerasının anlatıldığı sevimli öyküde, küçük bir çocuğun serüvenine eşlik eden babasıyla yaşadığı macera anlatılıyor. Bir ayağından dolayı engelli olan Kamer'in her türlü ihtiyacını karşılayan babasıyla yaşadıklarının anlatıldığı kitap, farkındalığın aynı zamanda sorumluluk olduğunu fısıldıyor bize. Çok kolay okunan bu kitabın resimlemesinin de çok güzel olduğunu ve kitabın ruhuyla birebir uygunluk içinde bulunduğunu söyleyelim. Yazarının bu ilk kitabının oldukça başarılı olduğunu ve yeni güzel kitaplarının habercisi olduğunu da belirtmeliyim. . Ben çocuk olsam bu kitaptaki öyküleri bir çırpıda okur ve bazı öyküleri çok fantastik bulurdum. Kitabın öykü dilini ve anlatım tarzını çok severdim. Kitapta okuduğum öykülerin resimlerinin öyküye uygun olmasını umardım. Okuduğum metinde hayal ettiklerimi çizim olarak kitapta görsem fena olmazdı. Bu kitabın şiirsel dilini çok severdim ve kitabı kısa sürede ezberlerdim. Kitaptaki kahraman Kamer gibi engelli olan insanlara karşı empati duygum daha çok gelişirdi ve onların dünyasını anlamak için daha çok çaba sarfederdim. Kitabın metni kadar çizimlerine de bayılırdım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ilk-turk-romancisi-liberal-muhafazakarimis", "text": "İlk romanın ne olduğu Türkiye'de hayli tartışılmış bir konu. Bugün bile o tartışma devam ediyor. Gelen kabul, ilk Türk romanının Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı olduğu. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ın tefrikası 1871, kitap halinde yayımlanışı ise 1875. Oysa, ilk Türkçe roman dediğimizde Vartan Paşa'nın Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazdığı Akabi Hikayesi'ni (1851) görüyoruz. Tabii son dönemki çalışmalarla yeni eserler gün yüzüne çıkıyor ve nereden baktığınıza bağlı olarak ilk roman meselesi sürekli değişiyor. Öte yandan, ilk romancının kim olduğu ise bellidir: Ahmet Midhat Efendi. Roman, bize Tanzimat ile geldi. Tanzimat edebiyatı dediğimiz dönemi 1870-1900 gibi düşünebiliriz. Tanzimat romancıları arasında, Ahmet Midhat'tan başka, Üç Zadeleri -Recaizade Mahmut Ekrem, Nabizade Nazım, Samipaşazade Sezai-, Mizancı Murat'ı, Namık Kemal'i, Şemsettin Sami'yi ve Fatma Aliye'yi görüyoruz. Son yıllardaki çalışmalar, genellikle yedi-sekiz kişi olarak kabul edilen bu listeyi biraz değiştirdi. Fatma Aliye'nin kardeşi Emine Semiye'yi, Latin harflerine ilk kez 2018 senesinin Aralık ayında aktarılan Haver'i ile Ahmet İhsan'ı, Recaizade Mahmut'un kardeşi Mehmet Celal'i de artık Tanzimat romancıları arasında saymamız gerekiyor. Ama Ahmet Midhat'tan -ve bir ölçüde Fatma Aliye'denbaşka bu isimlerin hiçbiri gerçek manada bir romancı değil. Bunu edebi nitelik anlamında söylemiyorum. Öyle bakarsak, bütün bu dönemin edebi üretimi Araba Sevdası'nın gölgesinde kalır. Bu yazarların hepsi yeni tür olan roman formunda ürünler vermişler. Ama genellikle bir, nadiren de iki-üç tane yazıp bırakmışlar. Ahmet Midhat ise diğer bütün meziyetlerinin yanısıra, Nüket Esen'in saptamasına göre, otuz beş romanın yazarı olarak karşımıza çıkıyor. Elli senelik gazeteciliğinin ve devlet memurluğunun yanında çeviriler, hikayeler, ders kitapları, tiyatro oyunları, felsefe kitapları, iktisat ve askeriye alanında incelemeler, tarih, anı, seyahatname... Ahmet Midhat'ın ürün vermediği bir edebi tür nerdeyse görmüyoruz. Bunları yaparken birçoğunun da ilkini oluşturduğunu, bu manada yol açıcı olduğunu söylemek gerekir. Ahmet Midhat, Fransızca okuduğu eserler sayesinde natüralizm akımından haberdar olur, dahası beğenir ve bir roman yazmaya karar verir. Dolayısıyla, elinde bir örnek olmadığı için yazacağı bu roman Türkçe'deki ilk natüralist roman olacaktır. O dönemin terimleriyle söylersek, Ahmet Midhat, tabii roman yazmak için Müşahedat'ı kaleme almıştır. Bu romanın en çarpıcı özelliklerinden biri, Ahmet Midhat'ın bizzat bir roman kahramanı olarak metnin içine girmesi ve çeşitli yerlerde bilerek ve isteyerek Türkçedeki ilk tabii romanı yazmakta olduğunu söylemesidir. Getirdiği yeniliğin farkındadır. Bunu okurun da anlamasını ister. Müşahedat'ı ben Everest Yayınları'ndan okumuştum -Behçet Necatigil sadeleştirmesiyle. Necatigil, Müşahedat'ın başında Ahmet Midhat'a dair uzun bir giriş yazar. Orada, yazarın kişiliğinden bahsederken, bir kitaptan sık sık alıntı yaptığını görürüz. O kitap, oğlu Kamil Yazgıç tarafından yazılmış olan Oğlunun Kaleminden Ahmet Midhat Efendi ve Dönemi'dir. Kamil Yazgıç, 1880 doğumlu -bir rivayete göre ise 1878. Ahmet Midhat'ın ölümü ise 1912. Babasına dair anlattıkları birinci elden tanıklık olduğu için çok önemli. Başka hiçbir yerden öğrenilmesi mümkün olmayan bilgilere ulaşıyoruz: Ahmet Midhat'ın evdeki hali, neler yaptığı, kamusal hayatın dışında nasıl yaşadığı, zevkleri ve daha birçok özelliği... Hurda malumat ilk başta önemsiz gibi gözükse de bir insanı anlamaya çalışırken en ihtiyaç duyulan şeye dönüşür. Kamil Yazgıç, babasını anlatırken çok sevgicil bir dil kullanıyor. Onun çok çalışkan, becerikli, birikimli, inançlı bir insan olduğunu döne döne anlatıyor. Ama bunları yaparken bazı matrak özelliklerini de ilk kez ondan öğreniyoruz. Aktarın yanında çıraklık yapan Ahmet adlı bir delikanlı, Midhat Paşa'nın maiyetindeki abisine yazdığı mektuplarda dile ne kadar hakim olduğu fark edilince apar topar Sofya'ya çağrılır. Çeşitli olaylardan sonra Paşa kendisini sever, birlikte Bağdat'a giderlerken Ahmet'in abisi Hafız Ali vefat eder. Paşa da bunun üstüne, en değerli varlığı olan ismini genç Ahmet'e teklif eder. İşte o günden sonra Ahmet Midhat diye çağrılır olmuştur. Tabii bu ismi Abdülhamid devrinde taşımak risklidir. Kamil Yazgıç, babasının Sadrazam olmasının önündeki tek engelin ismi olduğunu ve Abdülhamid'in hükümdarlığı boyunca Midhat adı taşıyan kimseye paşa unvanı verilmediğini söylüyor. Ahmet Midhat, matbaasını ve gazetesi Tercüman-ı Hakikat'i binbir maddi imkansızlığa rağmen bu devirde kurar. O Tercüman-ı Hakikat'te Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi gibi birçok ismin yazıları yer alır. Bir yerde, kendi yazdıklarının toplumu eğitmek için olduğunu, edebiyatı ise Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem'e bıraktığını biraz da küçümseyerek anlatır. Henüz eğitilme aşamasında olan bu topluma ciddi bir eser vermenin zamansız olduğu inancını bir ömür taşır. Ne yalan söyleyeyim, elimde imkan olsaydı onları da o devirde 'edebiyat' yapmaktan men ederdim. Ona göre, yüzde doksan dokuzu koyu cehaletten tamamıyla kurtartılamamış bir memlekette edebi eserler yazmak, karnını doyuramamış bir kimseye meyve ikram etmekle eşdeğerdi. Ama Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye gibi kadın yazarların da, kabiliyetli gençlerin de önünü hep açtığını görürüz. Abdülhamid devrinden İstibdat diye bahsediyor olsa da Ahmet Midhat saraya uzak biri değil. En çok yakındığı şeyin sansar dediği sansür olduğunu Kamil Yazgıç anlatıyor. Hakkında çok sayıda jurnal yazıldığını ama sevilen bir insan olduğu için birçok zaman başına bir iş gelmediğini bizzat oğlu söylese de, Ahmet Midhat, Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre'sini öven bir makale yazdığı için Rodos'a sürgüne de gönderilmiş -Abdülaziz devrinde. Kamil Yazgıç'ın babasına dair farklı mecralarda anlattığı hikayeler Erol Gökşen tarafından titizlikle biraraya getirilmiş. Bu kitapta ilk Türk romancısına ve yaşadığı döneme dair önemli bilgiler var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ince-seylerin-annesi-gulten-akin", "text": "Türk şiiri içinde arada kalmış bazı şairler vardır. Bu şairler içinde bazıları da yalnızca arada kalmakla yetinmezler, başka büyük şairlerin veya akımların periferisinde kalırlar. Ercüment Behzat Lav'dan Sabahattin Kudret Aksal'a doğru bir eğri çizebiliriz böylece. Edebiyat tarihçilerinin işine geliyor sıralamalar, ayrımlar yapmak. Bizim gibi şiir okurları için de, okuduğumuz, bildiğimiz şairleri aklımızdaki çekmecelere kaldırmak için işe yarayan formüller bunlar. Fakat Türk şiiri içinde hiçbir formül ve sıralamanın işlemediği cins şairler de var. Misal, Behçet Necatigil böyle bir şairdir. Garipçilerin ortalığı salladığı dönemde yazmaya başlamasına rağmen, hakim şiir anlayışının önce kıyısından geçmiş, sonra da kendi söyleyişini oturtmuştur loncaya. Üstelik Necatigil, Garipçilerin şiir ve gelenek anlayışından da uzaktır, hatta geleneği yeniden okumayı teklif eder. Şeyh Galip'i hatırlatır ustalık dönemi şiirlerinde: Ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek... Hüsn ü Aşk'la bir tür bağ kurmaktır tabii ki, ama aynı zamanda çağdaşı olan şairleri de boşa düşürür bu yaklaşımıyla Necatigil. Ziya Osman Saba da öyledir. Bugün bile hala hakim şiir anlayışı Ziya Osman'ı dışlamak, görmemek, etrafını kalın perdelerle örtmek için elinden geleni yapıyor. Cahit Sıtkı Tarancı ile olan ahbaplığı, yakın dostluğu bile yetmiyor Ziya Osman'ı konuşmak için. Oysa Ziya Osman derin inceliklerin, unutulmaz yaraların, mütevazı hallerin şairidir; bütün bunları akılda tutarak yeniden söylemek de lazım ki, Ziya Osman yüksek ahlak şairidir. Eh, onun da tek kusuru, yüksek ahlakı mütevazı bir söyleyişle yazması. Serin ikindi taşlıklarını, öksüz tepelerde kalmış Beyaz Evleri, ölümünün ardından ardiyeye kaldırılan dedelerin seccadelerini, her çekişte bir ah sesi duyulan babaların yetim tespihlerini, ayrılığı, acıyı ve her şeyden önce Rabbini tanımanın güzelliğini, küçük şeylerle yetinen yüce ruhları, hasılı kelam mutmain insanları yazmıştır Ziya Osman. Kendisi de mutmaindir bundan. Arada kalmış şairler dedim, oradan yürümeye devam edelim... Bu yazıyı da yazmama sebep olan bir güzelliği tutuyorum ellerimde bugünlerde. YKY çok güzel bir iş yaparak Gülten Akın'ın bütün eserlerini Delta serisinden basmaya başladı. Delta serisi kitaplığındaki özel baskılar arasına eklenen Akın'ın bütün eserlerinin bu ilk cildinde, şairin yazdığı tüm şiir kitapları başta olmak üzere, Şiiri Düzde Kuşatmak, Şiir Üzerine Notlar ve Toplu Oyunlar gibi düzyazılarını da bulmak mümkün. Son şiirlerine doğru daha temiz, daha çapaksız bir şiir yazdı Gülten Akın. Türk şiirinin en anne şairi olmayı hak etti böylelikle. Hayatta bir kez karşılaşabildik onunla. Kulağına eğilip, o günlerde çok sevilen Sonra işte yaşlandım dizesini hatırlatarak, hayır, siz hep genç kaldınız demiştim. Gülmüştü, o sımsıcak gülüşü kalmış aklımda. Türk şiirinde ben kullanımı Nazım Hikmet'ten Attila İlhan'a, oradan İsmet Özel'e kadar uzanır. Şair benini mükemmel kullanmakla yetinmez bu şairler. Aynı zamanda şahsiyetleriyle de konuşulmuşlardır her zaman. Türk şiirini böylece ikiye ayırıp, ethos ve pathos üzerinden konuşmak mümkün. Çünkü ben söyleyişini kullanan şairler, aynı zamanda şiirin teknik meseleleri hakkında da söz sahibi olmuşlardır. Onunla da hayatta iki üç kez karşılaştık. Periler Ölürken Özür Diler'i Şiirlerimiz sonsuz ovalarda koşarken diye imzalamış. Toprağı bol olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ingeborg-bachmannin-butun-oykuleri", "text": "Bachmann, her öyküsünde; insanlar arasındaki iletişimsizliği, dil sorununu, hayat karşısındaki yaralanmışlığı ve çıkışsızlığı tartışır. Eski ilişki biçimleri, eski anlayışlar ve eski bir dil ile artık insanların hayata tutunma imkanlarının kalmadığını, hayatı yeniden yorumlamak gerektiğini belirtir. Yürekleri umutsuzluk ve öfkeyle dolu insanların içlerine doğru ilerleyen öyküler yeni bir dünyanın özlemiyle sonuçlanır. Çağdaş Avusturya Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden biri olan Ingeborg Bachmann şairliği ve romancılığı yanında iyi bir öykücüdür de. Daha çok şair olarak tanınan, Malina romanı ile ün yapan Bachmann; öykünün de nitelikli, kalıcı örneklerini vermiştir. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Otuzuncu Yaş, Bütün Öyküler her öykü kitaplığında bulunması gereken bir başyapıttır. Öykülerinde; bağımsız, özgür birey olmanın önündeki engelleri, bu uğurda çekilen acıları, alınan mesafeleri ve kaçınılmaz yenilgilerini dile getirirken imgesel, yoğun, şiirsel bir dili tercih eder. Nerede başlıyordu faşizm? Atılan ilk bombalarla, ya da üzerine yazılıp çizilen terörle değil... Faşizm, iki insan arasındaki ilişkide başlar. diyen Bachmann öykülerinde bu iletişimsizliği gündeme getirir. İnsanlar arasındaki incelik, anlayış, hoşgörü çekilmiş, ağır ağır birbirlerini öldürmektedir. İnsan en büyük kötülüğü bizzat insanlardan görmektedir. Birey için ütopya niteliğindeki başka ülkelere gitme, başka kentler görme de ona bir çözüm olmayacaktır. İç dünyalarının yoğunluğunda boğulan kahramanlar için hiçbir çıkış yoktur. Öykülerinde savaş sonrası yıkımları anlatırken aslında hiç kimsenin bu savaştan sağ çıkmadığını vurgulamak ister. Çünkü hayat, yaşamamaktadır. Öykülerde yerleşik her yapıya kuşkuyla yaklaşılır ve bu yapıların değişmesi gerektiği, bu halleriyle insana yabancı oldukları vurgulanır. Adalet kurumu, eğitim kurumu, evlilik kurumu tümü yeniden sorgulanmalıdır. Bir Wildermuth öyküsünde adalet sistemi sorgulanır ve mevcut kanunların doğruyu bulmakta yetersiz kaldıkları işlenir: İnsanlar konusunda doğruyu aradım, bulmaya çalıştım hep, yasalar karşısında suçlu durumda olan bunca insan, yasalar karşısında suçsuz olan bunca insan konusunda -ama ne anlam taşır bu! Çünkü yasa denilen şey nasıl doğruyla bağdaşabilir. Doğru kanlı bir biçimde gelse bile, niçin sorusuyla kendini bir türlü açığa vurmaz ve verilen karar bu yüzden hep tartışmalıdır. Ingeborg Bachmann'ın öykülerinde kullandığı anlatım biçimlerini bilinç akışı, fotoğrafik anlatım, şiirsel anlatım, flash back tekniği, içsel serüven tekniği vb. olarak sıralayabiliriz. O öykülerinde ayrıntı, gösterme, iç monolog, atmosfer yaratmak gibi modern öykünün tüm imkanlarını etkin bir şekilde değerlendirir. Coşkulu, lirik, şiirsel dil, öykü-şiir yakınlaşmasının iyi örnekleri olarak ortaya çıkar. Özellikle görüntünün gücü pek çok öyküde bir anlatım imkanı olarak kullanılırken sinemasal, fotoğrafik anlatım öykülerde baskındır. İncelikli, derinlikli gözlemler, ayrıntılarda yoğunlaşan yaklaşımlar ve görsel/şiirsel biçimsel yapılarla öyküleşerek kalıcı olmanın gereklerini yerine getirirler. O, öykülerini ağırlıklı olarak imgesel anlatıma yaslar. Bu anlamda kişileri, doğayı, eşyayı sadece betimlemekle kalmaz, aktaracağı imgenin emrine sokar. Anlatacağı konuyu, imgesel anlatımın bir parçası olarak kullanır. İmgesel anlatımda olay genelde geri planda hatta görünmeyecek kadar siliktir. Onun öyküleri de genelde durum öyküleridir ve öyküde pek fazla olay yer almaz. Çıkışsız insanların dünyasına eğilir, ne yaparlarsa yapsınlar hayattan çıkış yolları yoktur. İçlerine gömülmüş çıkmazlarda yaşayan bu takıntılı tipler, aşklarda da şaşkındır. Kendi kendilerine konuşur, olayları, durumları yorumlarlar. Öyküler giderek, iç monologlara, sayıklamalara, gerçeküstü konuşmalara döner. Bütün bunlar olmuş mudur yoksa anlatıcının zihninde mi geçmektedir bazen tam ayırt edilemez. Tüm dünyaya başkaldırı, onları doğruya çağırma talebi, içe kapanışı ve iç monolog anlatımı zorunlu kılar. Öykülerde, kadın erkek ilişkilerinde kadının ezilmişliği, erkek egemen yapı eleştirilir. Öyküler, serinkanlı bir anlatımdan uzaklaşır, bir başkaldırı bir manifesto giderek bir çığlığa dönüşür. Lirik, destansı bir anlatımla zorbalık, zalimlik ve yanlış hayat algısı açık edilir. Onun anlatılarında her durumda kadın erkek ilişkileri sorunludur. Bu olumsuz ilişkide erkeğin payı daha çoktur. Çünkü toplumsal düzen erkeği daha fazla baskıcı olması açısından cesaretlendirmektedir. Kadın ise daha seçeneksiz ve daha yenik bir roldedir. Onun öykülerinde ruhun ve bedenin istekleri peşindeki birey, kendini arar, kendiyle yüzleşir, doğrunun peşinde sürüklenir ve kendini bütünlemeye çalışır. Bazen çatışma bazen uyumla varoluşunu anlamlı kılma peşindeki birey gelip gelip fanilik gerçeğine çarpar ve paramparça olur. Çünkü ölüme ayarlı bir yaşam için gelecek kurgulamak ona daha baştan hayatı küçük görmesini dayatmaktadır. Birey de bunu reddeder ve çatışma bu ikilemden doğar. Ruhunun yangınını söndürecek yolculuklar, başka insanlarla dayanışma, başka acılara sahip çıkma teşebbüsleri de çoğunlukla hayal kırıklığı ile sonuçlanır.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/insanin-var-olma-cabasini-anlatan-yazar-platonov", "text": "Romanları yanında kısa öykünün de en iyi örneklerini veren Andrey Platonov, insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikaye eder. Atmosfer yaratmada, karakter oluşturmada başarılıdır. Açlık ve acı onun temel vurgularından olmasına karşın, hiçbir acı sömürüsüne başvurmaz. Acı, doğal bir insani durum olarak öykülerde yer bulur. İnsanın onunla baş edebilme yolları, hayatın gereklilikleri ve insanın zaafı bu bağlamda incelikle örülür. Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger'in günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikayecilerin öncüsü dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikaye eder. Özelikle devrim sonrası insanların yaşamları ve savaşın yıkımları öykülerinin odak noktaları olur. Kuşağının pek çok yazarı gibi Stalin döneminin ağır baskısıyla sansüre uğradı ve ancak 1990'lardan sonra eserlerinin eksiksiz ve sansürsüz basımı yapılabildi. Dünya Öyküsü Kitaplığı için benim seçimim Türkçede Dönüş adıyla basılan çok sayıda öyküden seçilmiş derlemeden yana. Platonov öykülerinde, sakin, sıkıcı, yaşanmaz Rus doğasında; savaştan çıkmış, bezgin, yorgun, ayakta kalmaya çalışan insanların dramına eğilir. Bu insanların açlık ve yoksulluktan başka bir şeyi düşünmeye vakitleri yoktur. Öykülere giren insan davranışlarındaki, ilişkilerindeki küçük ayrıntılar, gözlemler zengin ve kuşatıcıdır. Acı, yoksulluk ve kaybedişlerle sınanan insanların bu olaylar, durumlar karşısındaki tavırları, duyguları ustalıkla gözler önüne serilir. Bir aile düzeni ve bu aile düzenini tehdit eden durumlar, olaylar hikayelere konu olur. Özellikle savaş bunların başında gelir. Savaş için evden ayrılan bireyin yokluğunda geride kalanların özlemleri, ayakta kalma mücadeleleri, savaş sonrası dönen bireyin uyum çabası ağırlıklı olarak işlenir. Tüm öykülerde ölüm ve onun muhtemel sonuçları gündeme gelir. Diğer yandan Rusya'nın devrim sonrası yaşadığı çalkantılar, sosyolojik, tarihsel pek çok tanıklıklar öykülerde yer bulur. Devrim, sosyalizm, burjuvazi, emek, sömürü kahramanların gündemindedir ve komünizm-faşizm ayrışması da arka planda yerini alır. Öykülerde genel olarak devrim ve savaşın etkisini üzerlerinde hisseden, bir yandan da yaşama tutunmak isteyen insanların var olma çabaları gündeme getirilir. Platonov özellikle sade ve yalın anlatımla bir derinliği gözetir. Zaman zaman fazla süslemeli olmayan şiirsel, lirik bir dil de öne çıkar. Atmosfer yaratmada, karakter oluşturmada başarılıdır. Kahramanlarını idealize etmez, bireysel ve yaşamsal gerçekliğinden koparmaz. Çizdiği atmosfere uyum içerisinde karakterlerini oluşturur. Rus devrim sonrası yazarlarında gördüğümüz angaje, devlet yanlısı bir edebiyat oluşturmak için suni bir çaba içinde olmaz. Kendi özgür bakış açısını yansıtmaya çalışır. Hatta zaman zaman cesur, muhalif bir bakış açısı sergiler. Uzun süre yasaklı olması da bu bakış açısının bir yansımasıdır. Ama yine bir devrim ülkesinde yaşadığının farkındadır ve satır aralarına sızan devlet övgüsü belki de bir korunak amacıyla yer eder. Kahramanlarının komünist olduğunu belirtmek gereği duyar. Ama onun önemi bağımsız, özgür bir yazar tavrıyla devrim ve savaş sonrası Rusya'daki insanlık dramlarını derinlikli, gerçekçi bir şekilde yansıtabilmesinden gelir. Diğer yandan açlık ve acı onun temel vurgularından olmasına karşın, hiçbir acı sömürüsüne başvurmaz. Acı, doğal bir insani durum olarak öykülerde yer bulur. İnsanın onunla baş edebilme yolları, hayatın gereklilikleri ve insanın zaafı bu bağlamda incelikle örülür. Bir ölü anne için toplanan altı yetişkin evladın, anne acısını yaşarken, biraz sonra hayata, sevinçlere dönebildiğini örnekler. Acının doğurduğu durumları ayrıntılarıyla tartışmaz, madem acı var insan bununla nasıl baş edebilir bunu öyküler. Melodrama düşmez, gözyaşı sömürüsüne başvurmaz. Tam da buralarda Çehov'u, onun serinkanlılığını anımsatır. İnek öyküsünde yoksul bir ailenin ineği üzerinden yaşanılan bir dram anlatılır. Bu kez insan değil inek dramı öne çıkar. Yavrusu eti için satılan inek, bundan sonra kendine gelemez. Dilsiz hayvan acılarının anlatıldığı öykü oldukça etkili bir yaklaşımla gözler önüne serilir. Özellikle hayvan acıları ile insan acılarının karşılaştırıldığı bölümler oldukça iyi tespitler olarak akılda yer eder. Nikita öyküsünde babası savaşa giden çocuğun, etrafındaki her şeyi yaşayan birer varlık olarak niteleyip onlarla konuşması, baba yokluğunun acısı, özlemi odağında aktarılır. Üçüncü Oğul öyküsünde ise bir anne ölümü karşısında oğullarının duyguları, kocanın durumu anlatılır. Kitaba da adını veren Dönüş öyküsünde savaştan dönen Yüzbaşı İvanov'un eve geldikten sonra yaşadıkları gündeme getirilir. Platonov'un öyküleri, Rus devriminden 1950'lere kadarki dönemde Rusya'da yaşananları, devrimin amaçlarını ve sonuçlarını birey ve olaylar üzerinden hikaye eder. İdeallerle, yaşananlar ve karşılaşılan güçlükler bir arada anlatılırken, aradaki mesafe ve bireyin önemi öne çıkar. Onun tüm öykülerinde aradığı; acının nedenleri, kötülüğün kökenleri ve merhametin insanlığı kurtaracak bir duygu olduğu yönündeki inancıdır. Pek çok öyküsünde insanı acıdan kurtaracak nedenler üzerine düşünür. Evrenin büyük, dilsiz bir acısı vardır. İnsanın görevi ise bu acıyı anlayıp, dillendirip üstesinden gelmektir. Bu bazen bireysel acıları dindirme yöntemleri olarak ortaya çıkar bazen hayatı, doğayı düzenlemek, yabaniliğini insanın kullanabileceği hale sokmakla mümkün olabileceği bir durum olarak var olur. Platonov öykülerinde ağırlıklı olarak ekmek ve savaş konularını işler, bunların insanlardaki karşılığını irdeler. İnsana dair en değişmez ve kalıcı iki gerçek öykülerde yer bulur. Bireysel seçimler ile devlet politikaları arasındaki çatlakları, kırılmaları, çatışmaları; psikolojik derinlik, sosyolojik gerçekliklerle etkileyici bir dille öyküleştirir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/intikam-mi-mahvolmak-mi", "text": "Osman, Ayfer Tunç'un diğer bir romanı olan Dünya Ağrısı'nın Mürşit'ine çok benzemektedir. Dünya Ağrısı, bütünüyle Mürşit'in bakış açısı ve anlatımından oluşur. O yüzden Dünya Ağrısı tek boyutlu ilerler. Her şeyi Mürşit'in dilinden öğreniriz. Karşı tarafa veya çevresindeki insanlara söz hakkı tanınmaz. Onların sözleri de, Mürşit'in yorumlarıyla romanda yerini alır. Osman'ın günlüklerindeki boğuntu ve bunalım hali Mürşit'te de vardır. Mürşit de Osman gibi çok iyi bir insandır, kötülük düşünmez. Mürşit de kitaplara düşkündür, sanata ilgi duyar, Osman da. Mürşit de bir tutunamayanlardır, Osman da. Ayfer Tunç'un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman'ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman'la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman'ın günlüklerini bir sahaftan alır. Günlükleri okudukça, Osman'la ilgili bir kitap yazmaya karar verir ve intihar mı, yoksa kaza mı olduğu tam olarak bilinemeyen ve bilinemeyecek olan Osman'ın ölümü, eşi Şebnem, kardeşi Teoman, babası Necmi üzerine söyleşiler yapmaya başlar. Söyleşiler, Osman ve ailesinin çevresi tarafından nasıl algılandığını gösterir. Okurken Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım kitabını hatırlamamak mümkün değil. Orada da Ruhi beyi hem kendi gözünden hem de çevresi tarafından nasıl tanımlandığını okumaktayız. Bu toplumsal boyut, romana hareketlilik kazandırır. Diğer boyut olan Osman'ın günlükleri boğucudur çünkü. Bunalım anlarında yazar Osman. Osman'ın bakışı da karamsar ve kötücüldür. Dolayısıyla günlüklerinde, hep kendini rahatsız eden şeyleri yazar. Osman, çevresini eleştiri bombardımanına tutar. O, kimseyi beğenmeyen bir estet, diğer ifadeyle mükemmeliyetçidir. En büyük kavgası ise, babasıyladır. Romanın ilerleyen sayfalarında, bu kavga küçük kardeşi Teoman'la devam eder. Osman, babasından da onu öldürmek isteyecek kadar nefret eder, kardeşi Teoman'dan da. Dolayısıyla Osman'ın hep bardağın boş tarafını gören bakış açısıyla yazılmış başarısızlık, öfke, nefret ve eleştirisini okumak, okuyucuyu da boğar. Söyleşiler ise, farklı kişilerle yapılır, onların kısa, özet, akıcı cümleleri, bu boğuntuyu dağıtır. Osman, Ayfer Tunç'un diğer bir romanı olan Dünya Ağrısı'nın Mürşit'ine çok benzemektedir. Dünya Ağrısı, bütünüyle Mürşit'in bakış açısı ve anlatımından oluşur. O yüzden Dünya Ağrısı tek boyutlu ilerler. Her şeyi Mürşit'in dilinden öğreniriz. Karşı tarafa veya çevresindeki insanlara söz hakkı tanınmaz. Onların sözleri de, Mürşit'in yorumlarıyla romanda yerini alır. Osman'ın günlüklerindeki boğuntu ve bunalım hali Mürşit'te de vardır. Mürşit de Osman gibi çok iyi bir insandır, kötülük düşünmez. Mürşit de kitaplara düşkündür, sanata ilgi duyar, Osman da. Mürşit de bir tutunamayanlardır, Osman da. İkisi de dünyaya uyum sağlayamamıştır. Hiçbir hayalini gerçekleştirememiştir. Arkadaşlığa, vefaya değer verirler. Parayı önemsemezler. Hepsinden önemlisi ikisi de babalarıyla kavgalıdırlar. Osman'ın babasıyla kavgası, nefret boyutunu çoktan aşmış, hınca dönüşmüştür. Max Scheler ve Nietzsche'nin sözünü ettiği cinsten bir hınçtır bu. İnsanı kör eden, olay ve kişileri doğru değerlendirmeye engel olan, yok edici, muhakemeyi devre dışı bırakan bir duygu birikimi ve sapması. Bu tür hıncın en korkunç tarafıysa, artık hedefini kaybetmiş olmasıdır. Osman da babasına duyduğu hınçla hareket eder. Bütün dünyaya bu hınç çerçevesinden bakar. Babası ölüp gittiği halde Osman'daki bu hal değişmez. Kayınbabasını gördüğünde yeniden nükseder, kardeşi Teoman'a yönelik karışık duygu ve düşüncelerinde yine öyle. Mürşit de, babasına yönelik hiçbir olumlu olay ve düşünceyi hatırlamaz. Bazen oğluna bakışında ortaya çıkar bu hınç, çoğu zaman da babasını hatırlatan oteli değerlendirişinde. Ama kendini her zaman hissettirir. Hınç yüklüdür Osman da Mürşit de çünkü dünyaya dur diyememektedirler. İnsanlara hayır diyememektedirler. Öfkelerini ve nefretlerini dışarı yansıtamamaktadırlar. Duyguları sürekli içlerinde birikir. Bu olumsuz duygu birikimi, hedefini şaşırır ve bütün dünyaya yönelir. Bu yüzden Osman'ın da Mürşit'in de hayatları, nefes alış verişleri, bütün hareket ve sözleri dünyadan intikam almaya dönüşür. Bu, aslında babadan alınan intikamdır. Ellerinden başka bir şey gelmediği için, kendilerini mahvederek baba, toplum, dünya ve hayattan intikam alırlar. İkisi de ağrı duymaktadır. Bu ağrı, mahvoluşlarını gerektirse de, onları intikama sürükler. İkisi de ölmek istemektedir ama intihar edemeyecek kadar korkak ve edilgindirler. Dünya Ağrısı'nda bir nevi Mürşit'in günlüklerini okuruz baştan sona. Okuyucu sürekli Mürşit'i dinlediği için onun çektiği ağrıya benzer ağrı duymaya başlar. Osman'ın günlüklerine denk düşer, Dünya Ağrısı'nın bütünü. Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı'nın bu tek boyutluluğunu gidermek için Mürşit'i bazı toplumsal olayların içine sokar. Maraş Olayları, Alevi-Sünni, Sağ- Sol çatışması gibi. Zorlama durur romanda bu toplumsal olaylar. Sonradan romana giydirilmiş, sokuşturulmuş gibidirler. O yüzden roman bütünlüğü içinde aslında anlamlı bir konumları yoktur. Kurguda aktif bir role sahip değildir yani bu siyasi olaylar. Kurguya bir şey de kazandırmazlar. Onları çıkardığımızda Mürşit'in hayatından veya karakterinden bir şey eksilmez. Osman'ın toplumsal boyutunu oluşturan söyleşiler ise, daha incelikli ve derinliklidir. Ayfer Tunç bu söyleşilerde toplumun kılcal damarlarına kadar sokulur. Toplumsal sınıf ayrımını; merhameti, fırsatçılığı, bencilliği, aşkı, zenginliği, mürailiği, fakirliği, evliliği, aileyi tartışır, işler. İlginçtir, romandaki karakterlerin birçoğu eşinden ayrılmıştır: Teoman, Gazi, Tandoğan, Pakize. İkinci üçüncü defa evlenmiştir çoğu. Yine de aradıkları huzuru bulamamışlardır. İşlerinde de başarısızdırlar. Fakat yine de, hayat mücadelesini bırakmamışlardır. Osman'dan farkları da budur: mücadeleyi bırakmamak; Pakize'nin deyimiyle kaderine razı olmak. Söyleşiler bu şekilde Osman'ın hangi toplumsal şartlarda, nasıl bir insan profili içinde yaşadığını, konumlandığını göstermesi açısından ilginç ve kurguyu güçlendirici, daha doğrusu tamamlayıcıdır. Osman, anne ve babasından kalan büyük serveti, fütursuzca harcayarak intikam alır. Zaten Osman'ın umursamazlığı nedeniyle ölmüştür Necmi Bey. Bu da intikamın farklı bir boyutu. Osman'ın, babasının ölümüne üzülmemesi ise, diğer bir boyutu. Osman hınç içinde olduğu için intikamının farkında değildir. Osman'ın eşi Şebnem, porno bir dergiye verdiği pozlarla, kendini ve babasını terk edip giden annesinden intikam alır. Şebnem de hınç yüklüdür. O yüzden kendini mahvederek annesinden intikam aldığının farkında değildir. Şebnem altın vuruşu, emniyet müdürüyle ilişkisini faş eden videoyu internet ortamına yükleyerek gerçekleştirir. Osman'dan, emniyet müdüründen, Teoman'dan bu şekilde intikam alır. Emniyet müdürü ve Teoman büyük suçludur Şebnem'in gözünde. Osman da onlara direnemediği için suçludur. Şebnem, öyle bir bomba patlatır ki, kendinin de mahvı olur bu, diğerlerinin de. Kimse artık toparlanıp, kendine gelecek durumda değildir. Teoman iflas eder, eşinden ayrılmak zorunda kalır. Emniyet müdürü görevden alınır, yurtdışına kaçmak zorunda kalır. Özellikle Osman, bir daha belini doğrultamaz. Osman, emniyet müdürünün desteğiyle açmak üzere olduğu müzik aletleri dükkanını açamaz. Elinde kalan son kuruşları da kaybeder. Çok sevdiği eşinden ayrılır. Teoman ve emniyet müdürü gibi dünyayla uyumlu, kötü ve gaddar kişiler, bir şekilde taptıkları parayı yeniden elde edip, hayatlarına devam ederler. Ama Osman gibi onurlu kişiler, başını yerden kaldıramaz hale gelirler. Osman'ın annesi, kanser olup ölür. Osman, bu ölümden babasını sorumlu tutar. Teoman da böyle düşünür ama bu onun babasına karşı hınç beslemesine neden olmaz. Çünkü Teoman babasının, aldığı yerden vererek onun mülkünü elde etmek peşindedir. Osman'da ise, bu tür ayak oyunları yoktur. Osman dürüsttür. Teoman aynı ayak oyunlarıyla, babasının ölümünden sonra ağabeyinin mülkünü elde etmeye çalışır. Teoman, annesinin ölümüne takılıp kalmaz. Kaba saba ve duygusuzdur Teoman. Osman ise, annesinin acısını ölene kadar hisseder. Teoman, Dünya Ağrısı'nda Mürşit'in oğlu Özgür'e denk düşer. Hasis, ikiyüzlü, acımasız, bencil ve fırsatçı... Hepsinden önemlisi, dünyayla uyumlu ve hırslı... Yani Mürşit ve Osman'ın tam tersi. Bu yüzden Teoman ve Özgür yüzeysel karakterlerdir, hiçbir mevzuda derinleşemezler. Kendi tabirleriyle geçmişe takılıp kalmazlar. Osman, annesinin ölümüne takılıp kalır, bu acıyı hayatı boyunca derinleştirir. Mürşit de, babasının kendini otele hapsetmesini hayatı boyunca affedemez, bu konuyu deşip durur. Takılıp kalma, derinleştirme, kangrene dönüşene kadar yaralarını kaşıma ve kanatma, affedememe, Mürşit'le Osman'ın, babalarına dair sürekli olumsuz olay ve özellikleri toplamalarına neden olur. Osman'ın babası aslında Osman'ın anlattığı kadar kötü bir adam değildir. Osman, babasından daha kötü babalar gördüğünde şaşırır bu yüzden. Yıldız Teknik Üniversitesinde jeoloji profesörüdür Necmi bey. Estet ve mükemmeliyetçidir, aynen oğlu Osman gibi. Yakışıklı ve çekicidir. Güzel giyinmeyi sever. Onun Osman'dan farkı, para kazanmayı da bilmesidir. Necmi bey, oğullarını iyi bir şekilde yetiştirmek, onların iyi bir eğitimden geçmelerini sağlamak istemektedir. Ama başarılı olamaz. Teoman'ın paragözlülüğü, Osman'ın hassas ruhu babalarını doğru değerlendirmelerinin önüne geçer. Osman, babasıyla sohbet dahi edemez haldedir. Onun annesini ve kendini dövmesi, acımasızlığı, despotluğu, cimriliği, geçmişini saklaması ve insanlara rol kesmesini kafasında döndürüp durur. Bu, kendi mahvına rağmen babasından alacağı intikama bir nevi zihinsel ve psikolojik hazırlıktır. Osman'ın sonunda, keşke Ayfer Tunç, Şebnem karakterini biraz daha işleseydi demekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü Şebnem, intihar komandosu gibi hareket eder. Kitabın yazarı, Şebnem'e ulaşamaz. Büyük ihtimal öldürüldü diye düşünür. Fakat Ayfer Tunç, ilginç bir noktaya işaret eder. Şebnem, annesinden dolaylı yollardan da olsa intikam almaya, annesi babasını terk ettiğinde başlar. Baba çalıştığı inşaatta kaza geçirip, sakat kalır. Ondan sonra huysuz, gaddar, alkolik birine dönüşür. Hiçbir hayat ışığı taşımaz. Şebnem bu durumdan dolayı babayı hiç suçlamaz. Tek suçlu, annedir. Şebnem annesinin ve üvey babasının yanında da rahat durmaz. Erkek arkadaşları, giyim kuşamı ve rahatsız edici hareketleriyle annesinden intikam alır. Annesini affedemez. O da Osman ve Mürşit gibi geçmişe takılıp kalır. Ve Osman'da olduğu gibi annesini anlamaya çalışmaz. Ortaya çıkardığı hıncın kurbanı olur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/isfahan-saraybosna-hattinda-orient-ekspress", "text": "Yaşayan en önemli Boşnak yazarlardan Cevad Karahasan Gece Göğünün Tesellisi/ Küllerin Anlattığı'nda okuyucuyu tarihte yolculuğa çıkararak, Ömer Hayyam'ın astronomi, şiir, felsefe ve siyasetle örülü farklı bir o kadar da gizemli dünyasına tanıklığa çağırıyor. Çağdaş Balkan edebiyatı Türkçe için hala keşfedilmeyi bekleyen bir ada. Balkan dillerinden dilimize çevrilen kitap sayısı çok kısıtlı. Son yıllarda bir hareketlenme olduğunu görüyoruz fakat Batı'dan çevrilen kitap sayısı düşünüldüğünde çok da anlamlı olmadığı ortada. Bunda şüphesiz bu dillerden çeviri yapan yetkin çevirmen azlığı da etkili. Hatta Balkan kökenli olup kendi dilinde yazmayan yazarların kitaplarının dolaşıma daha hızlı girdiği ve ön plana çıktığı söylenebilir. Bize her anlamda yakın olan bu coğrafyanın edebiyatına bir şekilde uzağız. Yaşayan en önemli Boşnak yazarlardan Cevad Karahasan'ın son bir yıl içerisinde iki kitabı Türkçeye kazandırıldı. Cevad Karahasan'ın yakın zamanda Türkçeye çevrilen Sara ve Serafina'sı bizi yazarın anavatanına, 1990'ların ilk yarısına, savaşın, katliamın, bombaların, tutsaklığın Saraybosna'sına götürüyor. Karahasan'ın Gece Göğünün Tesellisi/ Küllerin Anlattığı romanında ise Saraybosna'dan çok uzağa İsfahan'a, Selçuklu dönemine gidiyoruz. Okuyucuyu Ömer Hayyam'ın astronomi, şiir, felsefe ve siyasetle örülü farklı bir o kadar da gizemli dünyasına tanıklığa çağırıyor. Bu kitap kimi eleştirmenlerce Umberto Eco'nun Gülün Adı, Amin Maalouf'un Semerkant'ına akraba sayılıyor. Bu kıyaslama edebi yetkinlik anlamında yerinde olacaktır fakat burada bir parantez açarak Karahasan'ın bu romanı ile nihayetinde oryantalist bir anlatı kurguladığını fakat bunun ötesine geçebildiğini söyleyebiliriz. Karahasan Küllerin Anlattığı ile 11. yüzyıl Doğu'suna daha içeriden bir gözle bakıyor. O zamanlar Selçuklu'nun payitahtı dünyanın da en önemli merkezlerinden sayılan İsfahan'da şüpheli bir ölüm gerçekleşir. Ölen kişi önce Ömer Hayyam'ın yakın dostu Sali hemen arkasından ise bir başka yakın arkadaşı Feridun'un babasıdır. Büyük şair, astrolog ve düşünür Ömer Hayyam bu ölümlerin iç yüzünü araştırmaya koyulur. Hikaye Selçuklu İmparatorluğu'nun parlak günlerinden düşüşüne tanıklık ederken, tarihsel arka planında Hayyam'ın ruh dünyasına, şiirine, felsefesine uzanır. Karahasan'ın bu kitabını tarihi roman veya diğer iki kitabını savaş romanı kategorisine koymak haksızlık olacaktır, Karahasan daha sofistike bir anlatı ile karakterlerin psikolojisinin derinliklerini su yüzüne çıkarıyor, iç dünyasına dair çözümlemelerde bulunarak okuyucuyu mekanın ve dönemin atmosferine götürüyor. Kitap üç bölümden oluşuyor, bunların dışında sonsöz ve yazarın ruhunda savaşın bıraktığı karanlıktan çıkışını anlatan, umut vadeden bir itirafla bitiyor. Boşnak bir yazarı tarihte yolculuğa çıkararak çok da bilmediği bir coğrafyaya, Şark'a götüren motivasyonu itirafında okuyoruz. Yazar Saraybosna'daki Ulusal Üniversite Kütüphanesi'nde yüksek lisans tezi için çalışmalarda bulunur ve tesadüfen rastladığı ve defalarca okuduğu el yazması bir eserden bahseder. 25-26 Ağustos 1992'de fosfor bombaları ile bir şehir alevler içinde kalarak yanıp kül olur. Yazar bu olay sonrası derin bir suskunluğa düşer. Yıllar sonra suskunluğuna son vererek o kütüphanede okuduğu ve 1992'de kül olan her şeyi zihninde canlandırmaya karar verir. İşe o el yazması eserden başlar. Kül olan bir şehrin arkasından sadece hafızasında kalanlar vardır ve onları tekrar tekrar canlandırarak yazmaya koyulur. Küllerin Anlattığı romanı Çağdaş Boşnak Edebiyatı ile tanışmak isteyen okuyucuyu fazlasıyla memnun edecektir. Umuyorum ki Karahasan'ın diğer romanları da arayı çok açmadan Türkçeye çevrilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/istrancali-bir-seytan-kulu", "text": "Istrancalı Abdülharis Paşa'yı Rumeli'yi kaybımızın hikayesi olarak da okumak mümkün, Trakya'nın yerel Türkçesinin edebiyata yansıması ya da yerli bir vampir anlatısı olarak okumak da... Hangi niyetle okursanız okuyun bir okur olarak karşılıksız kalmayacak beklentiniz. Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikayesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor? Edebiyatta karşılığı olmayan travmalarımız hem bugünümüze hem de geleceğimize ket vuruyor. Mehmet Berk Yaltırık'ın yazı mesaisinin ürünleri; söz konusu travmalara dışarıdan bakmanın, onlarla yüzleşmenin ve hatta onlara şifa aramanın bir yöntemi olabilir mi? Bu yazının konusu o kadar büyük bir soruya cevap verme iddiası taşımasa da bir açılış sorusu olarak bunu not düşmekte fayda görüyorum. Mehmet Berk Yaltırık, edebiyatın örneklerini büyük ölçüde tercüme kitaplardan okuduğumuz korku, gerilim, fantastik gibi alttürlerini yerli kaynaklardan inşa edebilen az sayıdaki yazarlar arasında yer alıyor. Bu toprakların hikayesini tercüme olmayan bir dil, üslup ve olay/tema örgüsüyle kaleme alıyor Yaltırık. Istrancalı Abdülharis Paşa, Mehmet Berk Yaltırık'ın ikinci romanı. Tarihi roman denince zihnimizde bir dizi klişe beliriyor. Korku yahut fantastik denince başka bir klişe denizine dalıyoruz. Mehmet Berk Yaltırık, bu klişelerin dışında bir yerde otağını kurmayı başarıyor. Bu farklılığı konunun kaynaklarına olan ünsiyetine ve hakimiyetine bağlıyorum ben kendi adıma. Istrancalı Abdülharis Paşa, bir yörükken Trakya'da iskan edilen beg çocuğu. Bu çocuk, roman boyunca kah eşkıya olup dağa çıkıyor kah eşkıya Azrail'i olarak nam salıyor. Bu romanın bir ayağı. Romanın bu ayağı bizi 17. yüzyıldan alıyor bugüne kadar getiriyor. Romanın bir başka ayağı ise günümüzde geçiyor. Kariyerinde başarılı ilişkilerinde sorunlu akademisyen bir karakterimiz var. Henüz ilk basamaklarında olsa da ele aldığı konuyu dibine dek araştırmayı bir takıntı haline getirmiş. Tarihçi ama bir şekilde Balkan folklor anlatılarına yöneliyor. Daha doğrusu Istrancalı Abdülharis Paşa'ya... Romanın neticesinin tam bir kızılca kıyamet olduğunu söyleyebilirim ama daha fazlasını söylemem pek de doğru olmaz. Metinde yer alan yerel ağızlara ait kelimeler de Osmanlıca kelimeler de öyle bir bütünlük içinde yer alıyor ki hiçbiri bilmeyenlere bile yabancı gelmiyor. Bu açıdan biraz da İhsan Oktay Anar'ı hatırlatan bir tarafı var romanın. Ancak yeni bir İhsan Oktay Anar ile karşı karşıya değiliz. Geçmişle günümüz arasında kurduğu bağlantı, diyaloglar ve karakterlerin seçimi açısından yepyeni bir yazar Mehmet Berk Yaltırık. Onun İhsan Oktay Anar'dan en temel farkı işin yerlilik kısmına daha çok önem vermesi ve olay örgüsünün daha sağlam olması bence. Yaltırık, okurunu Anar'dan daha çok kolluyor sanki. Bu onun hem güçlü hem de zayıf yönünü temsil ediyor. Istrancalı Abdülharis Paşa'yı Rumeli'yi kaybımızın hikayesi olarak da okumak mümkün, Trakya'nın yerel Türkçesinin edebiyata yansıması ya da yerli bir vampir anlatısı olarak da okumak mümkün. Hangi niyetle okursanız okuyun bir okur olarak karşılıksız kalmayacak beklentiniz. En azından ben karşılıksız kalmadım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/italyada-ronesans", "text": "Virginia Cox, kitabını altı bölüme ayırmış. Burada önce Rönesans'ın ne olduğunu, ne zaman başladığını tartışarak anlatmaya başlıyor. Sonra, sanat, kitap boyunca bir daha ayrılmamak üzere işin içine giriyor. Tabii, Rönesans, hümanist düşünceden ayrı tasavvur edilecek bir şey değil. Her şeyin ölçüsü insandır, diye formüle edebiliriz belki. İtalyan Rönesansı'nın Kısa Tarihi'ni görür görmez almamın sebebi, salgının başından beri Batı Sanatı Tarihi hakkında hayli kafa yormamdı. Kapakta Botticelli'nin çok meşhur bir resmine yer verilmiş: Venüs'ün Doğumu. Şimdi, kitabın iç sayfalarına geçmeden önce bu resmin çevresinde biraz dolanalım istiyorum. Tuhaf bir resim bu. Venüs, malum, istiridye kabuğundan çıkar, deniz köpüğünden yapılmıştır vs. Ama bir özelliği de dünyanın en güzel kadını olmasıdır -Afrodit, İştar gibi adlarla da bilinir. Yani, Venüs, dişilik sembolüdür. Biz gene Botticelli'nin resmine dönelim. 1486'da yapmış. Kabaca 550 yıldır dünyanın en bilinen resimlerinden biri. Resmin merkezinde Venüs, yanında çıplaklığını örtmek için bekleyen nedimesi, arkada ufuk çizgisi. Bu ufuk da önemli çünkü resim sanatında perspektif dediğimiz şey daha yeni başlamış diyebiliriz. İşte Rönesans diye adlandırdığımız dönemi de son kertede, belki perspektif ve kumaş kıvrımlarıyla düşünebiliriz. Ama İtalyan Rönesansı deyince aklımıza gelen ilk isim Botticelli değil. Güzel sanatların her kolunda zirveye çıkmış üç kişiden söz etmemiz gerekir: Resimde Masaccio, heykelde Donatello, mimaride ise Brunelleschi. Yazar, tamamen benim ayıbım, listeye daha önce duymadığım birini daha ekliyor: ... en önde gelenler, hepsi de 1370-80'lerde doğmuş olan, mimar Filippo Brunelleschi ve heykeltıraşlar Donatello ve Lorenzo Ghiberti ile tahminen 1401'de dünyaya gelen ressam Masaccio idi. Masaccio, deyince, 1428'de, yirmi yedi yaşında ölmüş olmasına rağmen büyük bir ustadan, sanatçıdan söz etmiş oluyoruz. İnsanların ressam olsam mı? diye düşündüğü dönemde kendisi üstat mertebesinde. Donatello da benzer. Donatello'dan söz açınca istemsiz bir yakınlık kuruyorum. Bu şahsi bir hikaye ama anlatayım: Ben, ilkokula başladığımda zaten okuyup yazıyordum. Annem öğretmiş. Anaokulundayken bugün hiçbirinin adını hatırlamadığım üç arkadaşımla beraber biz Ninja Kaplumbağa olmaya karar vermiştik. Ama kim, hangi karakter olacak? Anaokulunda bir Saadet Öğretmen vardı, biz Ninja Kaplumbağa adayları ona gidip danıştık. Bana, okuma-yazma bildiğim için Donatello çıktı. Benim gözüm aslında Leonardo'daydı ama böylece Donatello'ya karşı içimde hep bir yakınlık hissettim! Donatello da her şeyden önce iki heykel demektir: Bunlardan biri At üstünde Şarlman, ötekiyse Davut. Kitabın 68. sayfasında Davut heykelinin fotoğrafına da yer verilmiş. Virginia Cox, bu heykelin 1430'larda meşhur Medicilerden Cosimo için yaptığını söylüyor. Özellikle kahraman çıplağı betimleme tercihinde heykelin algılanışı klasik olup heykelde, mağlup edilmiş Goliath'ın Eros ve Ruh friziyle süslü miğferi gibi all'antica detaylar mevcuttur. Ancak Davut'un dekoratif şapkasıyla kız gibi, zarif bir şekilde poz veriş figürü, klasik olduğu kadar Gotik estetikten de nasiplenmiştir. Cox, kitabını altı bölüme ayırmış. Burada önce Rönesans'ın ne olduğunu, ne zaman başladığını tartışarak anlatmaya başlıyor. Sonra, sanat, kitap boyunca bir daha ayrılmamak üzere işin içine giriyor. Tabii, Rönesans, hümanist düşünceden ayrı tasavvur edilecek bir şey değil. Her şeyin ölçüsü insandır, diye formüle edebiliriz belki. Mesela, işte şimdi Rönesanstan konuşuyoruz, her şeyin birey ölçüsüne yöneldiğini söylüyorum. Bir bina yaparken, daha önce Gotik'te olduğu gibi değil yani, insanı ezmemesine gayret ediyorlar. İyi de, hümanist düşünce nereden çıkıp geldi Rönesansa? Virginia Cox, İtalyan Rönesansı'nı 14. ile 16. yüzyıl arası olarak tarihlendiriyor. Demek ki, bundan hemen önce İtalya'nın gündemine girmeli. Tam burada iki büyük isim bizi bekliyor. Resimde karşımıza Giotto (1266-1337) çıkıyor. Ama bir de İlahi Komedya'nın yazarı Dante Alighieri var aynı yıllarda -ölümü 1321. Bir şehre bir Dante yeter denebilir ama Floransa'daki Uffizi'nin yan sokağında şöyle bir dolaşınca karşınıza gelen büyük Floransalılar heykelleri akıllara durgunluk verici seviyededir. Michelangelo'dan, kaşif Vespucci'ye, Boccaccio'dan Botticelli'ye, Dante'ye, bugün hala siyaset biliminden söz ederken referans verdiğimiz Machiavelli'ye, din alimi Savonarola'ya, Petrarca'ya... İtalyan yarımadasında kültürel hayatın Rönesans öncesi ve sonrasında çok hareketli olduğunu görüyoruz. Rönesans akla hemen Floransa'yı getiriyor, bu yanlış bir düşünce de değil ama öncesi olduğu için Rönesans'ı Floransa'yla özdeşleştirebiliyoruz. Dönelim tekrar perspektif meselesine. Perspektif çok önemli çünkü böylece ilk kez bir yerden baktığını kabul etmiş oluyorsun. Ayakların yere basması, ufuk çizgisi, gördüğünü çizmen bir bireycilik getiriyor. Resim, bir nevi anonimleşmekten çıkıyor. Eğer tren raylarını çiziyorsanız ilerde uçlarını birleştiriyorsunuz. Perspektiften önce onlar birleşmezdi. Peki, raylar birleşiyor mu? Hayır. Ama biz öyle görüyoruz. Bunu tabii perspektife uzunboylu yer vermeyen Japon resmiyle mukayese edip hakikat hangisi? diye sormak da mümkün. Bir gelişmişlik ölçüsü de değil perspektif. Japon resmi büyük bir kültürü taşıyor arkasında. Ama modern çağda ressamların perspektifi yok etme mücadelesi verdiğini de görüyoruz. Rafael'in mükemmelleştirdiği perspektifi misal Matisse'le Picasso kimi zaman ellerinin tersiyle itiyor. Bir örnek: Guggenheim'daki Karaf, Sürahi, Meyve Tabağı tablosu -böyle aratınca alışveriş sitelerinden başka sonuç çıkmadığı için: İngilizcesi Carafe, Jug, and Fruit Bowl, orijinal adı Carafon, Pot et Compotier. 1909'da yapmış bunu Picasso. Perspektifi nasıl bilinçle, isteyerek yok ettiğini görüyoruz. Bu resimden devam edelim. Perspektiften önce burada bir sürahi görünecekti. O sürahi orada gene var ama biz ressamın gördüğü şekilde görüyoruz artık. Bu çok büyük bir devrim. Bireyin sanatçı olarak ortaya çıkışını sağıyor. İtalyan Rönesansı'nın bireyciliğin yükselişine şahit olduğu tartışılmaz görünür. Bunun en dramatik işareti, bu dönemde müstesna bireylerin fiziksel görünüşünü korumaya yönelik realist portre geleceğinin yeniden ortaya çıkmasıdır. 15. yüzyıldan itibaren, yalnızca hükümdar ve büyük adamların değil, umumiyetle şehirli ve kültürel seçkinlerin, yani hekim, avukat, tüccar, akademisyen, yazar, sanatçı, oyuncu ve soytarıların gerçekçi portrelerinin muazzam şekilde arttığını tescil edebiliyoruz. İtalyan Rönesansı'nın Kısa Tarihi, bu konuyu merak edenler için iyi bir başlangıç kitabı. Zaten yazar da böyle yapmak istediği için kitabın arkasına bir ileri okuma önerileri listesi koymuş. ... Kısa Tarihi serisinin yeni kitaplarını beklemeye devam edeceğim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ithaf-etmek-de-bir-sanattir-merak-ettigimiz-ithaf-hikayeleri", "text": "Türkiye'de ve dünyada, yazarların ithafları da yazdıkları kadar hikaye barındırabiliyor; Peyami Safa'nın Nazım Hikmet'e adadığı fakat sonraki baskılarda aralarındaki anlaşmazlık sebebiyle çıkardığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kitabındaki gibi, taltif edici ithaflar yerini kimi zaman pişmanlığa bırakabiliyor. Kimi zamansa, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Yahya Kemal'e ithaf ettiği Beş Şehir kitabındaki bir ustaya ebedi saygı ve hürmeti bir gönül borcuyla dile getirebiliyor. Bu ithaflardan bazılarını Sabitfikir için derledik. Çok defa onunla konuşurken veya ondan ayrıldığım zaman, bu adam bu kadar sarahatle ve şaşmaz realite duygusuyla nasıl oldu da bize bu hayal ve şiir alemini yaratabildi; hatta nasıl oldu da bu düşünce devam edebildi, diye düşünürdüm. Pek az şair bir cemiyet tarafından onun gibi kayıtsız ve şartsız kabul edilmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir kitabını, her adımı milli hayatın ve tarihin bir köşesini aydınlatan Yahya Kemal Beyatlı'ya bu satırlarla ithaf ediyor. Eser Sakarya'nındır. Fena olabilir; fakat benim sanatımın yapabileceği en iyi şeydir, diyor Halide Edip, Ateşten Gömlek'in girişindeki mektupta. Sonrasında, Ateşten Gömlek adını ondan önce kullandığı için Yakup Kadri'ye teşekkür ediyor: Size bu kadar Anadolu'ya yakışan ve kendi başına bir şaheser olan isim için teşekkür etmek ve sizden af dilemek isterim, Yakup Kadri Bey. İsmin kudretinin, eserden kavi olması benim kabahatim değildir. Bu mektup, Selim İleri'nin kelimeleriyle, belki de edebiyatımızdaki hemen hemen tek romancıdan romancıya teşekkür mektubu. Halide Edip Adıvar, Ateşten Gömlek kitabını, Sakarya Ordusu'na ithaf ediyor. Saint-Exupery, Küçük Prens'i dostuna, ustasına, Leon Werth'e adıyor. Werth böyle bir kitabın varlığını ve kendisine ithaf edildiğini, ancak Exupery öldükten sonra öğrenebilecek. Yalnız hayatımın değil, ruhumun da en ezeli refikasına, İthaf Mehmet Rauf'un Son Yıldız kitabından. Kitabı üçüncü eşi Muazzez Hanım'a ithaf eden Rauf, evlendikten on üç gün sonra felç geçirince romanı Muazzez Hanım kağıda geçirir. Altı kardeşin en küçüğü İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı'nı kanserine alıştığı annesine ithaf ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/iyi-insan-bulmak-zor", "text": "Flannery O'Connor, henüz yirmi yaşında deri veremine yakalanınca bir çiftliğe yerleşerek ölümü beklemeye başlar. Dinmeyen ağrılar, acılar ve uzun, yorucu tedavilerle geçen yıllardan sonra 39 yaşında hayatını kaybeden Flannery O'Connor geride nitelikli kitaplar bırakır. İyi İnsan Bulmak Zor (1955) onun en başarılı kitaplarından biridir. Koyu bir Katolik olan öykücü din ve edebiyat üzerine konferanslar vermiş, öykülerinde de; insanlara hayatın yüceliğini, merhameti, güzelliği anlatan öyküler kaleme almıştır. Flannery O'Connor tüm öykülerinde kötülüğün doğasını irdeler. Siz ne kadar iyilik yaparsanız yapın, kötülüğün insanın içinde ve onu önlemenizin imkansız olduğunu adeta test eder. İki çocuk çiftliğin yanına gelir, konaklar, onlara çiftlik sahibi her türlü iyiliği yapar ama çocuklar ormanı yakıp kaçarlar. Islahevinden kendi evine aldığı sakat çocuk, kahramanın yaptığı tüm iyiliklere karşın aileye kötülük yapmaktan geri durmaz. Özellikle kötülükler anlatılırken İncil ve İsa bir kurtarıcı olarak gündeme gelir. İsa bir kurtarıcı olabilir mi? İncil onlara bir yol gösterebilir mi? Ne var ki herkes İncil'i kendine göre yorumlar. Hatta kimi kötüler onu kendilerine paravan olarak kullanırlar. Tanrı ile şeytan arasındaki seçişin nelere mal olacağı öykülerde yer bulur. Kötülüğün aslında nasıl sıradan, derinliksiz ve mizaç meselesi olduğu aktarılır. İnsan hiçbir yerde güvende değildir. Ne yolculukta ne bir şehirde dolaşırken ne de gökyüzünü seyrederken. Kötülük tık tık kapıyı vurur ve 'ben geldim' der. İyi İnsan Bulmak Zor'da; zencilere olumsuz bakış, adalet mekanizmasının iyi işlemeyişi, insanların Tanrı'nın düzenini bozmaları öykülerin hep bir yerlerinde yer alır. Talih Kuşunda hiç istemediği halde hamile kalan kadının duyguları, Kutsal Ruhun Tapınağında iki küçük kızın manastırdaki dini eğitimi ve bu bakış açısından dünyayı yorumlayışları, Ateşte Bir Çember öyküsünde, iki çocuğun ormanda çıkardığı yangın ve anne-kız arasındaki iletişimsizlik, Kurtardığın Hayat Seninki Olabilirde evde kalmış sakat bir kızla evlenmek zorunda kalan işsiz, yoksul adamın arayışları, Temiz Köylülerde acımasız bir gönül avcısı anlatılır. Öyküler aslında ağır bir çağ eleştirisi üzerine oturur. Toplum, çağ, düzen; adeta suç, mutsuzluk ve yoksulluk üretmektedir. Etraf yaralı, sakat, kimsesiz insanlarla doludur. Kötülük, suç, kibir kol gezmektedir. Şehir merkezleri dışında, Güney'de geçen bu hikayelerde, iyi insan bulmak zordur. Kırsal bölgede yaşayan bu insanlar, taşranın sıkıcı, boğucu havasında din ile hayata tutunmaya çalışırlar. Kahramanların büyük çoğunluğu dışarıda kalmış, hayata sokulamamış kişilerdir. Çiftlikler ise öykülerin ana mekanlarındandır. Öykülerde çiftlik sahipleri öykülerin merkezindedir ve çocukları sakattır. Onlara yoksul, hasta gençler yaklaşır. Buraya yoksul, kimsesiz insanlar sığınır ve hayata çiftlik sahipleri ile birlikte tutunmaya çalışırlar. İnsanlar, saflığı, temizliği ve merhameti kaybettiklerinden kötü olmuşlardır. Bir şekilde içlerindeki kötülükleri gün yüzüne çıkarırlar. Kitaba da adını veren İyi İnsan Bulmak Zor adlı öyküde, yolda, Ayarsız isimli bir hapishane firarisi ve adamları, bir ailenin yolunu keser ve tümünü öldürür. Öyküde suç ve ceza kavramları tartışılırken, psikolojisi bozulmuş Ayarsız, işlenen suçla verilen cezanın orantısız olduğunu ve asıl hapishanenin insanı suça ittiğini düşünür. Hapishanelerin şu halleriyle insanları ıslah etmediği hatta büsbütün suç işleme arzusunu artırdığı vurgulanır. Öyküde Güney Gotiği olarak bilinen anlatının tüm özellikleri görülür. Yaşanan hiçbir yer tekin değildir, dünya kıyamete doğru gitmekte ve insanlar Tanrı'dan kopmuşlardır. Serinkanlı anlatım, bir ailenin katlinde bile korunur. Flannery O'Connor şiddeti adeta hayatın içine alıp sarmalar ve birden tersinden ortalığa açıverir. Neyin içinde yaşadığımızı açık eder. O'Connor özellikle atmosfer yaratmada başarılıdır. Öyle ki kimi öyküler sadece atmosfer olarak var olurlar. Olup biten ve olacak şeyler, kurulan atmosferden anlaşılır. Atmosfer bu anlamda pek çok fazlalığın önüne geçer. Öyle etkileyici bir atmosfer yaratılır ki; orada hiçbir şeyin söze dökülmesine gerek yoktur, söylenmek istenen her şey söylenmiştir. Bir başka deyişle söylenmesine gerek kalmadan ayan edilmiştir. Söz artık fazlalıktır, anlamsızdır ve anlatıma yüktür. Flannery O'Connor'ın Irmak adlı öyküsünde, hiç acıdan, tacizden bahsedilmeden sadece oluşturulan atmosferle okurda duygudaşlık yaratılarak bir çocuğun intiharı anlatılır. Çocuğun çıkışsızlığı ve intiharı, İsa'ya ulaşma arzusuyla yumuşatılır ve dramatik durum iyi kurgu ve diyaloglarla oluşturulur. Gündelik işler, gündelik ritüeller sergilenirken alttan alta yeni bir hayat kurulur. Okur artık yeni dünyanın gerçeklerine ulaşmış, anlatıdan onun gereklerini beklemektedir. Kitapta yer alan Düşmanla Gecikmiş Bir Karşılaşma onun en güzel öykülerinden biridir. Öyküde, bir mezuniyet töreninde yer alacak olan yüz dört yaşındaki General Sash torunu için bu duruşuyla, onu var eden şanlı maziyi temsil edecektir. Ancak General geçmişten kopuk yaşamaktadır. Karısından, oğlundan, geçmişinde yaşadığı bütün kötü anılardan kurtulmuştur. Bu unutuş onun huzuru olmuştur. Ancak bu tören anında General kafasında bir delik hisseder. Bu deliğe müzik açmış, oradan da hafızasındaki kelimeleri canlandırmaktadır. Sonunda bütün bir geçmiş sanki yerden bitmiş gibi ansızın üzerine ateş açmaya başlarlar. Bedeninin delik deşik olduğunu hisseder. Sonra karısının yargılar gibi bakışını ve oğlunu görür. Ardından da ömrü boyunca peşini bırakmayan bir kara alayını... Artık o kara alayı da oradan içeri sızar. Sonunda gerçek düşmanla, geçmişle karşılaşmış ve o artık yalnızca gelecekmiş gibi onu sarıp sarmalamıştır. Gerçek savaş tam da budur. General bu savaşı kaybeder ve tören alanında ölür. Öyküdeki ölüm gerçeği bir metaforla oldukça etkileyici bir şekilde verilir. Diğer yandan gerçek savaşın insanın içinde olduğu ve bunun ölüm olduğu yoğun, kalıcı bir anlatımla aktarılır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/iyi-ki-yayinladik-dedigim-bircok-onemli-kitap-var", "text": "Gecelerimizi aydınlatan Ay insan ruhunda nezih, saf çağrışımlar yapan Yaratışın nişanelerinden biri. Sanat ve edebiyatta da Ayla ilgili oldukça zengin anlatımlar var. O çok güçlü bir sembol. İnsana ait güzellik bile en kamil haliyle ve ayrıcalıklı bir şekilde ay yüzlü diyerek bir benzetme aracı olarak ifadelendiriliyor. Gündüz güneşten aldığı ışığı bize sunan gecemizi halden hale girerek aydınlatan Ayın hallerinin insan psikolojisinde de karşılığı olduğunu hep düşünmüşümdür. Ay yüksek bir fedakarlık örneği gibi gelir bana. Bütün evrelerinde, en kemal hali olan dolunayken de en zeval hali olan incecik bir hilalken de o ışığını bize sunma çabasından vazgeçmez. Görevini her hal ve durumda yerine getirmeye çalışır. Bu yüzden insan için dünyadaki tutum ve davranışlarında Ayı örnek almalıdır desek yanlış olmaz. İnsan en muktedir olduğu zaman da en güçsüz olduğu zaman da hakikatle olan bağını koparmamalı, iyilik düşüncesini taşımalı, her zaman ve halde onun hizmetinde olmalıdır. Ancak o zaman çabalarımız bir değer ifade edebilir, bir değeri geleceğe doğru bereketlendirebilir. Çünkü Ay mütemadiyen öyle yapıyor, kendisine bahşedilmiş görevi daima yerine getiriyor. Ay hakkında çok şey söylenebilir. Muhyiddin-i Arabi Fütuhat'ında ondan bahsetmiştir. Mevlana'dan ilhamla mottomuza Karanlık hep vardır, çabalayan ışıktır dedik. Çünkü o bir rubaisinde Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için bu kokuyu elde elde etti diyor. Tagore'un Büyüyenay diye çocuğu sembolize ettiği bir kitabı var mesela. Halk edebiyatı metinleri ondan geceden korkmadığı için cesaretin sembolü olarak söz eder. Eski medeniyetlerde Ay'ın kaybolma evresi cehaleti ve karanlığı, dolunay yani bedir evresi ise ruhsal aydınlanmayı simgeler. Sonra Ay hiçbir zaman insana sırtını dönmez. Bende de Büyüyenay adının açılımları her zaman genişleyerek böyle böyle ortaya çıktı. Elbette isim her şey değil önemli olan bu isim altında bir niteliğin, bir değerin ortaya çıkarılması. Asıl olan yapılan çalışmaların insanlara ve kültürümüze layıkıyla hizmet edebilmesi. Ben Batı kültür emperyalizminin özellikle aydınlarımız üzerinde başarılı olduğunu Büyüyenay'ın 7 yıllık yayın hayatında somut bir şekilde gözlemledim. Onların Medeniyetimiz derken kastettikleri şeyin başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Henüz ne olduğunu çözemedim. Şimdilik söyleyebileceğim belki bir etiket gibi, sadece o kadar. Bir de zamanla fark ettim. Hani kültür tarihinde yazarlar için, entelektüeller için yazılmış kitaplar vardır. O kitaplar, işin erbabı için kaleme alınmıştır. Joyce'un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Unamuno'nun Yaşamın Trajik Duygusu, bizim yayımladığımız Nifferi'nin Mevakıf'ı, Gazali ve Muhyiddin Arabi'nin eserleri... Yayınladığımız eserlerin önemli bir kısmı sıradan, vaktini hoşça geçirmek isteyen ya da yeni başlayan okuyucu için değildir. Bir ideali olan, ciddi merakları bulunan, köklerini merak eden, kendisini süreç içerisinde entelektüel, aydın bir kişi olarak sorumlu kabul edenler Büyüyenay'ın okuru olabilirler. Aslında kuruluşundan bugüne bizim kitaplarımızla sahih bir bağ kuran okurlarımızda bu özelliklerin varlığını gözlemlediğim için bu özellikleri onlardan hareketle ifade ediyorum. Onlar bizim kime hitap ettiğimizin de canlı örnekleri oldular. Bu anlamda bizim hedef kitlemizin kimler olduğunu onlar ilgileriyle bize süreç içerisinde göstermiş oldular. Öğretmenliğimin yanında 25 yıl Diriliş Yayınları'nda çalıştım. 1983'ten beri basın yayının merkezi olan Cağaloğlu'ndayım. Eğer bir ekipten söz edecek olursak sürekli çalıştığım, yaptıkları işe güvendiğim ve yaptığımız işe inanan birkaç genç dışında, Turgay Şafak'ın editörlüğünde çıkan Çağdaş İran Edebiyatı serimiz var. Şimdiye kadar bu seriden 5 kitap çıktı ve bu artarak devam edecek. Bir de arada sırada tashih redaksiyon gibi mutad işleri yapan gençler var. Bu soruya verebileceğim en kesin cevap: Allah'ın lütfuyla. Çünkü öyle zamanlarımız oluyor ki kitaplar hazır, matbaaya gönderilebilecek durumda ama bizim onları çıkaracak paramız yok. Bir yerden beklemediğimiz bir satışla kağıt paramızı ödüyoruz ve sonra arkası geliyor. Bizim kitaplardan başka bir sermayemiz yok. Lüksümüz de yok. O yüzden kitaptan gelen yine ona dönüyor. Kitap seçerken öncelikle bizim çizgimizi temsil etmesi aradığım ilk kriter. Sonra kültür tarihinde bir karşılığının, kendi şartları içinde bir temsil kudretinin olması geliyor. Hangi yüzyılda yazılmış olursa olsun bugüne hitap eden, transfer edilebilecek ahlaki, edebi ve kurgusal özelliklerinin olması; dil zevki taşıması, metindeki anlatımının benzerlerine göre farklı olması gibi özellikler bizim o eseri yayınlamak için aradığımız kriterlerden bazıları. Bu anlamda, yayımladığım eserler arasında keşke yayımlamasaydım dediğim çok az kitap var. Çok fark edilmese de yayıncı olarak iyi ki yayımlamışım dediğim epey kitap var. İlk aklıma gelenlerden Filibeli Ahmed Hilmi'nin yayın dünyasına kazandırdığımız birçok eseri oldu. Rahmetli Akif Emre'nin şimdiye kadar 6 kitabını yayımladık ve bu önümüzdeki zamanlarda en az 12 esere ulaşacak. Alev Erkilet'in bütün kitaplarını yayımladık. Birçok klasik edebiyat metni, fantastik hikayeler yayımladık, Heft Peyker-Yedi Suret, Ebu Ali Sina Hikayesi, Delilerin Aynası, Dalkavukname... Bunlar Büyüyenay'ın kültür dünyamıza kazandırdığı önemli eserlerden birkaçı. Mesela siyasetname klasiklerimiz 25 esere ulaştı. Bunların neredeyse tamamı ilk defa yayımlandılar. Ayrıca son yayımladığımız Halveti Azizlerinin Etvar-ı Seb'a Risaleleri 19 mutasavvıfın metinlerini bir araya getiriyor. Benim uzun süredir çıkarmayı düşündüğüm bir kitaptı. Kime söylediysem sonuç alamadım. En sonunda Fatih Yıldız üstesinden geldi ve 310. kitabımız oldu. Bu eserin bir özelliği aynı zamanda insanın ruhsal gelişimini konu edinen bir psikoloji kitabı olması."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/iyilik-bir-kus-kadar", "text": "Ülkesini savaş nedeniyle terk edenlerin acısını, hüznünü çocuklara anlatmak zor iştir. Suriye'deki savaş nedeniyle ülkemize gelen milyonlarca göçmenin yaşadıklarından elbette yüzlerce kitap, onlarca film çıkar. Ve onların yaşadıklarını buradaki çocuklara samimi ve içten bir dille anlatmak, empati kurmalarını sağlamak da kolay iş değildir. Ama işin içine çocuk edebiyatı dahil olunca her şeyin bir kuş gibi hafifleyeceği de vakidir. Çünkü çocuk dünyasının penceresinden olaylara bakıyor olmak demek politikaları, barış masalarını, dikenli telleri, bombaları ve uçakları bir kenara itiyor olmak demektir. Kelimelerinizi kanatlandırmak için bir küçük kuş yeter de artar bile. Tıpkı bu öyküde olduğu gibi. Doğrusu göçmenlik kavramıyla ilgili bugüne kadar okuduğum en sade ve en vurucu öykü oldu bu kitap: İbrahim İle Kartopu... İbrahim yani kitabımızın kahramanı olan çocuk Suriye'den ailesiyle bir gece ansızın ülkemize sığınmak zorunda kalan çocuklardan birisi. Kartopu ise bir kuş; ak yanaklı Arap bülbülü isimli bir tür. Yumurtadan yeni çıktığında onu bulan İbrahim beyaz yanakları, gri-kahve tombul karnını ve turuncu kuyruk altını görünce bu ismi veriyor ona. Sonra da bu küçük kuşun anne-babası olmadığı için gömleğinin cebine koyuyor ve ver elini Türkiye. Farkına bile varamadığı, anlamlandıramadığı savaşı yazarın anlattığından farklı görecek değil ya... Bir çocuğun bu trajedi karşısında yaşayacağı ruh hallerini çok güzel resmediyor Gülsüm Sezgin. Savaştan kaçıp Türkiye'ye sığınan bir kuşun öyküsünden insanlık hallerini seriyor gözümüzün önüne. Bir çocuğun gözünden yaşananları çok sade ve çok çarpıcı bir dille aktarırken aynı zamanda bizlerin mültecilere bakışındaki olumlu ve olumsuz yargıları da rahatsız etmeden önümüze koyuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/jack-london-meksikali", "text": "Jack London pek çok yazar gibi daha çok romanlarıyla tanınmış olsa da, iki yüze yakın öykü yazmış, öykü türünün nitelikli ürünlerini vermiş iyi bir öykücüdür. Deniz tutkusu, insan-doğa çatışması, vahşet ve ölüm, kapitalizm ve sömürü onun öykülerinde işlediği ana temaların başında gelir. London serüven, korku, ölüm odaklı öyküleriyle tanındı. Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları'ndan çıkan Jack London'un (1876-1916) Meksikalı'sıdır. Jack London pek çok yazar gibi daha çok romanlarıyla tanınmış olsa da, iki yüze yakın öykü yazmış, öykü türünün nitelikli ürünlerini vermiş iyi bir öykücüdür. Deniz tutkusu, insan-doğa çatışması, vahşet ve ölüm, kapitalizm ve sömürü onun öykülerinde işlediği ana temaların başında gelir. London serüven, korku, ölüm odaklı öyküleriyle tanındı. Dondurucu kutup bölgelerindeki hayatta kalma mücadelesi ve deniz merkezli unutulmaz serüven öyküleriyle insanın büyük mücadelesini gündeme getirdi. Kar sessizliğinin, dondurucu iklimin hangi hayatları kararttığını öyküledi. Kurtlar, ren geyikleri, köpekler içinde insanın yaşama hırsını ustalıkla anlattı. Deniz insanlarının denizle mücadelesini, beyaz adamın yerlileri sömürmesini gündeme getirdi. London sıradan ve günlük olaylardan çok garip ve olağanüstü olayların peşine düşmüştür. Bu yüzden o vahşi beldelerin vahşi yaşamlarını hikaye etmiştir. Öykülerine bakılırsa onun için hayat bir dövüş alanıdır ve ancak güçlü olanların yaşamaya hakkı vardır. Bu yüzden tüm kahramanlarını bu arenaya, ölüm-kalım savaşına sokar. İnsan doğal yaşamında, yabanilikle karşılaştığında uyum yeteneğini ortaya çıkarmazsa yok olacağını pek çok öyküde hikaye eder. Onları ya dağ başında aç susuz doğanın kucağına ya da batmış bir gemi enkazının son kalıntılarında denizin ortasına bırakıp, mücadelelerini gündeme getirir. Joyce Carol Qates'in dediği gibi: Jack London 'Yerçekimi'nin esas hikayesini belirlemişti: Hayatta kalmak. Bütün bu öykülerinde Darwin, Marks ve Nietzsche'nin yansımalarını görmek mümkündür. London'un hayatı incelendiğinde yazdıkları ile yaşadıklarının iç içe olduğu; büyük çoğunlukta yaşadıklarını, duyduklarını, tecrübelerini hikaye ettiğini görürüz. Onda yazı ve yaşam birbirinin aynası gibidir. Neredeyse yazmak için yaşamıştır denilebilir. Bir gezgin, serüvenci, avare olarak tüm yazı kaynaklarını buradan almıştır. Alaska'da altın arayıcılığı, Pasifik Okyanus'u aşarak Japonya'ya yolculuk, Rus-Japon savaşında savaş muhabirliği yapmış, bütün bunları eserlerinde işlemiştir. O da tıpkı Hemingway gibi bir serüven tutkunudur. İkisi de serüven odaklı yazmasına karşın Hemingway olaydan sonraki izleri, etkileri anlatırken, London bizzat olay anını anlatır. İkisinin de hayatının intiharla sonuçlanmış olması ilginçtir. Onun öyküleri klasik anlatıma yaslı, olay öyküsü olarak kurgulanır. Serüven, merak, heyecan duygularından beslenir ve çarpıcı sonlara ihtiyaç duyar. Vahşet, ölüm öykülerinin ana temasıdır. İnsanlar adeta birbirlerini yok ederek var olabilecekleri bir ortamda yaşarlar. Yaşanan hayat vahşi ve acımasızdır. Dinmek bilmeyen fırtınanın ortasında yiyecek ve sudan mahrum insanların canavarlaşmasını hikaye eder. Çetin, korkunç yolculuklara çıkan insanları anlatır. Hayatı kanla satın alan insanları, kana bulanan dünyaları... Onun öykülerinde sanki insanlar bir yere toplanmış, yüzlerini savaş boyalarıyla boyamış ölüme koşmaktadır. Herkes er ya da geç ölümle sınanırlar. Sert, acımasız yaşam koşullarında, cesaret ve korkaklığı, erdem ve fazileti örnekler. İnsanların kayıtsızlığı, merhametsizliği ve kapitalizmin zalimliğini öykülerinde ağırlıklı olarak işler. İnsanlar genel anlamda çıkarcı, menfaatçidir. Adaletin gerçekleşmesi umurlarında bile değildir. Kapitalizm ise her şeye para ve üretim açısından bakmaktadır. Kapitalizmin kontrolsüz ve saldırgan bir şekilde var olduğu 20. yüzyılın başlarında, Amerika gibi bir toplumda, sistemi, kapitalizmi eleştirmiş ve sınıf bilincinin yanında, sosyalist bir tutum takınarak öykülerinde; sınıf çatışmalarını, işçilerin ezilmelerini, sömürüyü, bozuk düzeni gündeme getirmiştir. Yaşadığı dönemin toplumsal adaletsizliklerini, haksızlıkları sert bir dille gözler önüne sermiştir. Jack London, soğuk savaş dönemine rast gelmemiş sosyalist düşünce ikliminde eserler üretmiş bir ABD'li yazardır. Ancak Amerikalılar onun siyasi düşüncelerini fazlaca önemsemezler. Dönem, sosyalizmin henüz tehlike olarak görülmediği bir zaman dilimidir. Vahşi kapitalizmin ilk görünümlerini, işsizliği, sınıf savaşlarını hikaye ederken zaman olarak bu anlamda şanslıdır. Eserlerine yansıyan sosyalist kimliği yakın dönemde olsaydı epey sorun yaşayacağı açıktır. 1950'lerdeki tüm dünyayı saran komünizm tedirginliğini, ABD'deki cadı avını o görmedi. Belki de bu sosyalist kimliğinden dolayı uzun süre ABD'de unutturulmaya çalışılmış, gençlik/macera hikayecisine indirgenmiştir. Kuşkusuz London dönemin tanığı olarak nitelikli öyküler yazmış, bir dönemi çağın en etkili olan öykü sanatıyla yansıtmıştır. Kitaba da adını veren Meksikalıda; Meksika'da devrim için gerekli olan parayı, hayatını ortaya koyarak, büyük bir mücadele sonrasında kazanan Rivera'nın insanüstü mücadelesi anlatılır. Meksikalı devrimciler bütün hazırlıklarını yapmış ama silah için beş bin dolara ihtiyaçları vardır. Bunu hiç beklemedikleri bir devrimcinin getireceğini söylemesi herkesi şaşırtır. Rivera bir boks karşılaşmasında kazanan tüm hasılatı alır sözleşmesiyle, ünlü bir şampiyonu yenerek silah parasını temin eder. Dönek öyküsü onun en güzel öykülerinden biridir. Öyküde kapitalizm, sömürü ekseninde; var olmak, yaşayabilmek için çocuk yaşlarından başlayarak çalışmak zorunda kalan işçilerin, insanlıklarından çıkarak nasıl makinenin bir parçası haline geldikleri anlatılır. Öyküde, bir işçiyle bir makinenin nasıl örtüştüğü örneklenir. Küçük yaşlardan başlayarak sürekli çalışan dokuma tezgahından daha fazla hareket eden kahraman artık; hareket etmek istememekte, dengesiz, tutarsız hareketlerle çıldırmanın eşiğinde dolaşmaktadır. Bu hastalık, sıtmadan, ateşlenmeden farklı bir hastalıktır. Artık yapacağın şey bellidir. Dokuma tezgahlarının gürültüsünün olmadığı yeni yolculuklara çıkmaktır. John demiryoluna gelir bir trene atlar ve vagonun içine uzanarak karanlıkta gülümser. Bu hem sömürüden uzaklaşmak hem de özgürlük ve avareliği seçmek demektir. Bu öykünün genç yaşta çalışmak zorunda kalan London'un hayatından kesitler olduğu bilinir. Tarihten Bir Yaprak öyküsünde, köle ve sahip daha doğrusu kapitalist ve işçi ilişkilerini incelerken; işçi sınıfının ancak okuma yazma öğrenerek bilinçleneceği, böylece sömürücülerin sonunun geleceği anlatılır. Kapitalistlerin ise hikaye anlatıcıları ile işçileri oyaladıkları belirtilir: Öte yandan, bu insanların okuma yazma öğrenme eğilimlerini kırmak, onları bu bakımdan doyurmak için, oligarşi, profesyonel hikaye anlatıcıları yetiştirmişti. Bu kişiler yönetici sınıftan aylık alıyor ve uygun hikaye ve mallar anlatmak yoluyla, işçilerin boş vakitlerini değerlendiriyor, onların kafalarını, yönetenlerin çıkarlarına uygun biçimde yoğuruyor, yönlendiriyordu. Çizginin Güney Tarafında; grev, sendika, sınıf bilinci, gösteri kelime ve kavramları etrafında sınıf ayrımcılığı ve mücadeleler gündeme getirilir. Jack London Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu, Martin Eden romanlarıyla bilinmesine karşın öykü sanatının iyi örneklerini de vermiştir. Mark Twain'den sonra bu türün dünyada tanınmasında, sevilmesinde öncülük etmiş; Amerikan yaşam tarzına muhalif duruşuyla da Dos Passos, Steinbeck gibi yazarlara yol açmıştır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/james-joyce-ve-dublinliler", "text": "James Joyce'un bütün bir edebiyat serüveni neredeyse Dublin etrafında şekillenmiştir. Joyce, tarih ve siyasal görüşlerini, sanat algısını, dil arayışlarını Dublin kenti üzerinden kurgular. Dublin, onun öykülerinde, bir mekan, fon değil, her şeyin izahı için en temel başvuru kaynağı, bir öznedir. Dublin onda hayatı yaşanmaz kılan modernizmin tüm olumsuzluklarını simgelemektedir. Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce'un İletişim Yayınları'ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler'dir. Bu öykülerde Joyce şehrin sesini modern öyküye kazandırmıştır. James Joyce'un bütün bir edebiyat serüveni neredeyse Dublin etrafında şekillenmiştir. Joyce, tarih ve siyasal görüşlerini, sanat algısını, dil arayışlarını Dublin kenti üzerinden kurgular. Dublin, onun öykülerinde, bir mekan, fon değil, her şeyin izahı için en temel başvuru kaynağı, bir öznedir. Dublin onda hayatı yaşanmaz kılan modernizmin tüm olumsuzluklarını simgelemektedir. Joyce, yapıtlarında bu olumsuzlukları gündeme getirip bunlarla hesaplaşır. Öncelikle İrlanda'nın kültürüne, aile yapısına, papaz baskısına karşıdır ve bütün bunların da sanatını olumsuz etkilediğini düşünür: Sevgili aşkım, Dublin beni hasta, hasta, hasta ediyor. Başarısızlık, hınç ve mutsuzluk kenti. Dışında olacağım günleri bekliyorum, diyen Joyce, sonunda Dublin'den ayrılır ve yıllarca Avrupa'da sürgün yaşar. Ama bu sürgünlüğüne rağmen, ne o Dublin'den kurtulabilir ne de Dublin onu terk eder. Bütün yazdıklarını adeta Dublin belirler. Joyce hiç kuşkusuz yapıtlarıyla düşüncelerine, inançlarına göre Dublin'i yeniden yaratmak ister. Çünkü kalbi oradadır. Sürgünde geçen yirmi sekiz yıla rağmen onun Dublin hayali hiç sönmemiştir. Joyce, şehir anlatılarıyla pek çok şeyin ifade edilebileceğini düşünür. Ona göre, çürüyüşün özel kokusu ancak şehirleri anlatmakla mümkündür. Genel olarak İrlandalılık özel olarak Dublinlilik onun aracılığı ve yorumuyla edebiyat dünyasında yer bulur. Onun Dublin günün birinde yok olursa, benim sayfalarımdan yeniden yaratılabilir sözü boşuna değildir. Bu anlamda kuşkusuz onun eserlerinde kentin toplumsal, kültürel, tarihsel, mimari ve ekonomik yapısına ilişkin pek çok gönderme yer alır. Ama asıl ilgisi kentin sosyolojik yapısı, kültürel dokusu ve insanlarıyla birlikte oluşturduğu sestir: Dublin'in sesi. O daha çok bu sesle ilgilenmiştir. Joyce, öykülerinde; yaşamın zenginleştirici yanlarından uzak, bir karabasanı yaşayan, toplumun çeşitli kesimindeki insanları, hayattaki en doğal yanlarıyla ele alıp, Dublinli olmanın ve orada kalmanın neye mal olduğunu, bir portreler galerisiyle gözler önüne serer. Joyce, her ne kadar Dublinliler'de rahipler, gazeteciler, sanatçılar, siyasiler, memurlar gibi pek çok karakter/tip çizse de, bu insanların çıkışsızlığına, felç haline Dublin kentini de dahil eder. Taşralılık, dünya ufkunu görememe, dar görüşlülük, ufuksuzluk Dublin'in ve Dublinlilerin ortak paydalarıdır. Sokakları, barları, limanları, istasyonları bu suça ortak eder. Kilise kıskacı, fanatik milliyetçilik, dar görüşlü aileler, yaşanan olumsuzlukların en büyük sorumlularıdır. Dublin, öykülerde kötülük saçan bir organizma olarak çizilir. Baskıcı, otoriter çevresel/toplumsal yapı, yeniliğe kapalı papaz hakimiyeti, katı İrlanda milliyetçiliği, anlayışsız ebeveynler/aile, hayatı yaşanılmaz hale getirmektedir. Joyce bir anlamda çizdiği bu Dublin portresiyle, İrlanda'yı terk edişinin, sürgünlüğünün de gerekçelerini ortaya koymuş olur. Öykülerde, İrlanda'nın politik yaşamını, sanatsal durumunu, aile düzenini ağır bir şekilde eleştirir. Buradan özgür bireylerin hele bir sanatçının doğması imkansızdır. Kitapta onlarca tip çizse de tüm bunlar Dublin şehrinin konumunu ortaya çıkaran bir figür olmaktan öteye gidemez. Dolayısıyla kitabın gerçek karakteri bir şehir, Dublin'dir. Kitabın ilk öyküsü, Kızkardeşlerde felç metaforu üzerinden Dublin'deki bir rahibin ölümü anlatılır. İnmeden ölen Rahip Flynn biraz da Dublin'i simgelemektedir. Rahibin ölümü karşısında, çevrenin ölüm karşısındaki tutumları bir çocuğun gözünden anlatılır. Rahip kutsal çanağı kırınca bütün bir hayatı mahvolur. Rahibin bu küçücük olaydan hayat başarısızlığı çıkarması ve nihayetinde bunun ölümüne neden oluşu çarpıcı bir ironiyle anlatılır. Sanki böylece inandığı tüm kutsal şeylere ihanet etmiş, psikolojisi bozulmuştur. Geleneksel saplantıların, bağnazlıkların bozduğu insanlık durumları; çıkışsızlık, felç, tutsaklık metaforları üzerinden temellendirilir. İşte İrlanda hayatının gelip dayandığı yer burasıdır: ölüm. Bir Karşılaşmada okuldan kaçarak özgürlük arayan çocuklar, bir arazide sapıkla karşılaşırlar. Çünkü kaçış yoktur, Dublin'de her yer kuşatılmıştır. Araby, hayalleri öldüren büyüklerin dünyasına bir eleştiridir. Komşu kızına aşık olan çocuk, aşkını bir türlü itiraf edemez. Onun övdüğü Araby adlı mağazaya gitmek ister. Ama büyüklerin duyarsızlığı onun bu düşünü öldürür. Geç kalmıştır. Gözleri acıyla ve öfkeyle yanmaktadır. İrlanda böyledir işte, düşleri bile boğar. Eveline de kıstırılmış bir hayat yaşayan genç kızın dünyasına eğilinir. Annesi ölmüş, babası despot ve bencildir. Eveline, bu hayattan kurtulmak için sevgilisiyle Buenos Aires'e kaçacaktır. Böylece bu boğuntulu hayattan kurtulacaktır. Biletler alınmış, hazırlıklar yapılmıştır. Tam gemiye binmek üzereyken Eveline turnikelerden döner. Özgürlüğü seçemez, tutsaklığa mahkum olur. Pansiyonda, toplumsal baskı/ahlak bir yaşamı mahveder. Küçük Bir Bulutta yine Dublin'in körelttiği bir hayat anlatılır. Üzücü Bir Olayda hayatın şölenini reddeden yalnızlık tutkusu, bencillik mahkum edilir. Öyküde Dublin yine öznedir. Belki de tüm olumsuzlukların tek suçlusudur. Bir bankada kasadar olarak çalışan Mr. Duffy, bencil, kendini beğenmiş, duygusuz biridir. Okuyan, entelektüel, Mozart seven biridir. Dublin'in dışında bir yerde yaşamaktadır. Çünkü ona olabildiğince uzak durmak istemektedir. Burada Dublin'in yıldızlı gençliğinden uzak durur ya parkta yürüyerek ya da opera ve konsere giderek hayatını geçirmektedir. Ne arkadaşı, ne dostu ne de kilisesi vardır. Serüveni olmayan bir öyküdür. Konserde kocası kaptan olan bir kadınla tanışır. Sonra randevulaşıp parklarda dolaşmaya başlarlar. Mr. Duffy, fikirleriyle kadını ve tanıştığı kocasını etkisi altına alır. Bu düşünceleri niçin yazmadığını soranlara ise mevcut sanat ve toplumsal yapıyı eleştirerek bilinçli bir aşağılamayla neye yarar diye geçiştirir. Kadına ilişkin duygu geliştirirken, içindeki entelektüel ses bunu önler. Ona onulmaz yalnızlığını ihtar eder: Kendimizi veremeyiz diyordu o ses: biz ancak kendimizin olabiliriz. Kadın bir gece Mr. Duffy'un elini alıp kendi yanağına yapıştırınca Mr. Duffy çok şaşırır ve ilişkisini keser. Kadın da kitapları ve notaları kendisine iade eder. Mr. Duffy kendi sıkıcı hayatına yeniden döner. Kitapları, bankası ve park yürüyüşleri ona yetmektedir. Bir akşam gazetede terk ettiği kadın Mrs. Sinico'nun tren kazasında öldüğünü öğrenir. Kendini sorgulamaya başlar. Ama kendini haklı çıkarmak peşindedir. Birlikte yürüdükleri yollardan yürür, sesini kulaklarında hisseder. Niçin ölüme mahkum etmiştir onu? Hayatın şöleninden kovulmuş biri olduğunu düşünmektedir. Hayatında tek bir insan onu sever gibi olmuş o da hayatı ve mutluluğu esirgemiştir ondan. Suçluluk duygusuyla ne yapacağını şaşırır. Belleğinin ona söylediği gerçeklikten kuşkulanmaya başlar. Kitaplara, müziğin sesine hapsolmuş hayatsız yaşam onu mutsuzluğa taşımıştır. Öyküde Dublin tüm bu olumsuzlukların tek suçlusudur. Mr. Duffy ölmeden ölümü yaşayan biridir. Kimi eleştirmenler Mr. Duffy'nin, Dublin'de kalsaydı Joyce'un kendisini bekleyen bir kişiliği temsil ettiğini ileri sürerler. Joyce Dublinliler'de sade ve doğal bir anlatıma yaslanmıştır. Müzik, şiir ve görüntünün gücünden yararlanarak bir atmosfer yaratmıştır. Gerçi öykülerde küçük semboller, işaretler, metaforlar yok değildir; ama onun asıl amacı bütünlükten bir sembol üretmektir. Seçtiği her kişilik, kurum bu karabasanın bir tonu, bir temsilcisidir. Öykülerde özel süslemelere girişmez, her şey hayatta olduğu gibidir. Ama öyküye değer olanı seçişteki başarı, gün yüzüne çıkarılan insanlık durumu her şeyi izah eden bir manifesto gibidir. Küçük bir kupanın elden düşüşü; bir hayatı mahvetmeye de, bağnaz inancın mahkum edilmesine de yeter. Geç verilen bir para, gencin bütün hayallerini yıkabilir. Nietzsche saplantısı bir hayatı kaçırmaya/ıskalamaya neden olabilir. James Joyce'un Dublinliler'de gündeme getirdiği şehrin sesleri, modern öyküde bir imkan olarak günümüze değin öykülerde yankılanacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/japonya-nin-ruhu-natsume-sôseki", "text": "Japonya'nın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından olan Natsume Soseki, Klasik ile Modern Japon Edebiyatı'nı ayıran ince çizginin ta kendisidir. Dünya edebiyatı nezdinde adı, Kawabata ve Mishima gibi Japon yazarların gölgesinde kalsa da, 2005 yılında Damian Flanagan tarafından yazılan ve büyük yankı uyandıran The Tower of London isimli kitapta Shakespeare ile mukayese edilecek denli güçlü bir yazar olduğu yönünde yapılan tespitler neticesinde özellikle Avrupalı okur ve eleştirmenlerin ilgisini çekmiş, romanları Japonya'nın iki yüz yıllık değişimini anlamak için başat eserler olarak kabul edilmiştir. Esas adı Natsume Kinosuke olan yazar 1867 yılında Japonya'nın batısında kalan Kisarazu şehrinde dünyaya gelmiş. O doğduğunda şehrin yöneticisi olan babası elli, annesi kırklı yaşlarında oldukları için Natsume, o dönemki kültürel açmazların gereği olarak istenmeyen çocuk olarak görülmüş. İmparator Meiji'nin meşhur reformlarına tesadüf eden çocukluğunun ilk günleri, öz ailesinden uzakta yabancı bir ailenin içinde geçmiş. Sekiz yaşına geldiğinde öz ailesinin yanına geri dönse de, Natsume ailesine yabancılaştığını anlamış. Artık kafası karışık, yalnızlıktan hoşlanan ve içine kapanık bir çocuk olan yazar, okulda olduğu saatler dışında geri kalan tüm vaktini odasında kitap okuyarak geçirmiş. Evvela, Çin Edebiyatı'na merak salsa da, Meiji politikaları marifetiyle burjuva ailelerde moda haline gelen İngiliz kültürü ve İngilizce ile büyüme furyasına uyarak İngiliz romanlarını okumaya zorlanmış ve bunun sonucu olarak İmparatorluk Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiş. Fakat Çinceye ve Çin Edebiyatı'na olan merakı hiç sönmemiş. 1893 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra reformları güçlendirmek adına oluşturulan eğitim programlarını yönetmek için çalışmalara katılmış, çeşitli okullarda İngilizce öğretmenliği yapmış. 1900 yılında imparatorluğun Batı'yı tanımaları için Avrupa'ya gönderdiği aydınlardan biri olmuş. PORTRELondra'da geçirdiği günler, zaten yabancılaştığı Japonya'ya bakış açısını iyice değiştirmiş. Ayrıca Londra'nın saygın enstitülerinde edebiyat kuramları ve kritik üzerine çalışmalar yapıp Batı tarzı kurmaca tekniklerini öğrenmiş. Soseki'yi Londra'da geçirdiği yıllar içinde en çok şaşırtan meselelerden biri de, İngiliz entelektüellerin sabahtan akşama kadar sanat tartıştıkları bahçe sohbetleri olmuş. Soseki zamanla bu sohbetlerin müdavimi haline gelmiş ve musahipleri ile kendi ülkesi üzerine uzun uzadıya tartışmalara girişmiş. Tokyo'ya döndükten sonra etrafına topladığı gençler ve edebiyatçı arkadaşlarıyla birlikte dergiler çıkarmış. Londra'daki bahçe sohbetlerinden aldığı ilhamla Perşembe sohbetleri adı verilen edebiyat konuşmalarını yönetmiş. Soseki, ölümüne kadar geçen sürede edebiyat çalışmalarını derin psikolojik buhranların tesirinde yazmış. Soseki'nin ilk eseri, Ben Bir Kediyim Japonya'da büyük ses getirmiştir zira Rakugo hikayelerini anımsatan, klasik tarzla modern anlatıyı birleştiren eser, Japon entelektüellerini merkezine alan, kedilerin hakim olduğu bir ortamın anlatıldığı mizahla soslanmış bir hiciv örneğiydi. Onun peşi sıra yayınlanan Kasamakura bir aydının şehri terk ederek meditasyon yapmak için dağlara yaptığı geziyi ve bu ziyaret esnasında tanıştığı bir kadınla olan ilişkisini doğu- batı felsefelerini harmanlayarak anlatması ve karakterin hem kendi benliği, hem de çevresi ile yaşadığı çatışmaların derinliği açısından önemlidir. Sonraki eserlerinde tarihi, sosyolojik, psikolojik arka planların tazyiki kurmacanın mekaniği, karakterleri, metaforları ve diyalogları üstünde daha hissedilir olacaktır. Botchan, Sanshio, Kokoro ve Madenci eserleri bu bağlamda Batı roman tekniklerini kullanma kabiliyeti açısından daha başarılı metinlerdir. Soseki, yüzyıllardır ağzı kapalı, süslü bir kutu olarak varlığını sürdüren Japonya'nın dünyaya açılma kararı aldığı kırılma noktasının yazarıdır. O, Japonya'ya Batı'dan bakan ilk romancıdır ve o güne kadar epik- lirik- mitos özüyle yazılmış geleneksel hikayelerin karşısına realist çizgilerle oluşturduğu, Japonların ruhunu; günahlarını, zaaflarını, ahlaksızlıklarını, tutarsızlıklarını, cehaletlerini, yenilgilerini koyan hikayeler dikmiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/john-berger-dan-manzaralar", "text": "Portreler'de olduğu gibi Manzaralar'da da Berger'ın daha önce çeşitli mecralarda çeşitli şekillerde yayımlanmış yazıları bir arada okura sunuluyor. Kitapta iki ana başlık altında toplam 35 yazı yer alıyor: Haritaları Yeniden Çizmek ve Arazi. Berger, kendi anılarını sanat, hikaye ve düşünceyle birleştirerek kendine has bir dil oluşturmuş bu kitapta. 20. yüzyılın sadece en önemli sanat eleştirmenlerinden biri değil aynı zamanda en önemli entelektüellerinden biri ve iyi bir hikaye anlatıcısı olan John Berger, 2 Ocak 2017 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Ölümünden kısa süre önce yayımlanan Portreler ve Manzaralar kitapları önce Portreler ve bir süre sonra da Manzaralar olmak üzere Metis yayınları etiketiyle ülkemizde de yayımlandı. Görme Biçimleri gibi son derece önemli bir esere imza atan Berger'a, BBC kültür-sanat editörü olan ve ülkemizde de kitapları Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Will Gompertz ABD başkanlık seçimleri turnesi esnasında çekilmiş bir fotoğrafı gösterir ve yorumlamasını ister. Bu fotoğraf karesinde Hillary Clinton sahnededir ama herkes ona arkasını dönmüş selfie çekmektedir. Berger bu fotoğrafı yorumlamak için henüz erken olduğunu, kendisinden sonra gelecek olanların ancak yorumlayabileceğini söyler. Kitabın önsözünü kaleme alan Tom Overton'un da belirttiği gibi bu kitabın birinci bölümü bir tür müfredat ikinci bölümse müfredatın uygulanması olarak ele alınabilir. Her ne şekilde yaklaşırsak yaklaşalım Berger'in en önemli kitaplarından biri var karşımızda. Önemli çünkü hem onu tanımak hem de başka birçok kişiyi onun gözünden görebilmek için eşsiz bir kaynak. Ayrıca bazı yazılar anı gibi yazıldığı için okuması da son derece kolay. Kitapta eksiklik olarak gördüğüm bir husus var. Türkçe baskıda indeks yok. Bu tarz kapsamlı bir kitapta indeks eksikliği daha sonra bir konuyla alakalı araştırma yaparken ya da kitabı okurken karşılaştırmalı olarak o kişiyle alakalı Berger nerede nasıl bahsetmiş anlamak istiyorsak -ki Berger böyle bir çalışmayı ziyadesiyle hak ediyor- indeks mutlaka olmalı. Yazmaya başlayan ve/veya yazmaya devam eden hemen herkesin dikkate alması geren bir yaklaşım. Ya en azından ben öyle olduğunu umuyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kadimzamanlar-ve-diger-yuzyillik-yalnizliklar", "text": "Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler hem varlığın hem de hiçliğin, mekanda hapsolmuşların, ama en çok da faniliğin romanı. İnsan denen varlığın tüm çelişkileriyle, kuşaktan kuşağa tüm zamanlarda, ayağının biri kadere saplanmış bir pergel misali dönüp durmasını gerçeklerden bir an bile kaçmadan masalsı bir atmosferde anlatıyor bize Olga Tokarczuk. 2020 Nobel Edebiyat Ödülü, her ne kadar seçme şiirleri yıllar evvel şair-yazar Güven Turan tarafından dilimize kazandırılarak Türk okuruyla buluşsa da pek de hatırlanmayan, ABD'li şair Louise Glück'e verildi. Şüphesiz dünya çapındaki en saygın edebiyat ödülü olan Nobel Edebiyat Ödülü'nün son sahibi olan Glück elbette Kovid-19 gündemi nedeniyle de, oldukça sessiz sakin karşılandı ve belki de çoktan -yeniden- unutuldu bile. Fakat hatırlarsak, 2018 ve 2019 yıllarında Nobel Edebiyat Ödülü epeyce ses getirmişti: Nobel Edebiyat Ödülü, tarihinde ilk kez bir skandalla gündeme gelmiş ve 2018 yılında verilmemişti. Cinsel taciz iddiaları ortaya atılmış, akademi üyelerinden birkaçı görevinden geri çekilmiş, çeşitli tartışmalar yaşanmış ve nihayetinde kamuoyunun güvenini sarsmamak adına ödül iptal edilmişti. 2019 yılına geldiğimizde, İsveç Kraliyet Akademisi hem 2019 hem de 2018 Nobel Edebiyat Ödülleri'ni birlikte ilan etmişti. 2019 yılının Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan, Avusturyalı yazar Peter Handke olmuştu. Eserlerinin yanı sıra uç siyasi düşünceleriyle de tanınan, özellikle de Srebrenitsa katliamının baş sorumlusu Sırp lider Miloseviç'e olan desteği ve sevgisi tüm dünyaca bilinen Handke'nin ödül alması bambaşka bir gündem oluşturmuştu. Birçok yazar, entelektüel, siyasetçi tarafından yoğun bir tepki alan bu durum sonrasında, Nobel komitesinden bu ödül kararının geri çekilmesi dahi istenmişti. 2020 Şubat'ında, Timaş Yayınları tarafından yayımlanan romanı Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ile Türk okuruyla yeniden bir araya geldi Tokarczuk. Bir taşra anlatısı, bir kara komedi, bir polisiye, bir masal, bir gerilim; kısacası, iç içe geçmiş birden fazla türün ortaya çıkardığı oldukça kendine has bu romanı okuyunca, heyecanla yeni romanlarının dilimize kazandırılmasını bekler olmuştuk. Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler hem varlığın hem de hiçliğin, zamanda ve mekanda hapsolmuşların, ama en çok da faniliğin romanı. İnsan denen varlığın tüm çelişkileriyle, hayatının tüm gelgitleriyle, kuşaktan kuşağa tüm zamanlarda, ayağının biri kadere saplanmış bir pergel misali dönüp durmasını gerçeklerden bir an bile kaçmadan masalsı bir atmosferde anlatıyor bize Olga Tokarczuk. Ellerini sınırdan dışarı uzattığında parmak uçlarının kaybolduğu Kadimzamanlar'ın sakinleri gibi bizlere de Sanki bir saksının içinde oturuyoruz dedirtiyor yazar, nihayetinde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kaplumbagalarin-mudafaasi", "text": "Bu tartışmadan artık sıkıldım ama her keresinde ucundan kıyısından da olsa dahil olmak zorunda kalıyorum: Şiir öldü mü, ölmedi mi? Benim bu konuda birçok tezim mevcut. En iddialı olduğum tez de şu: Sanılanın aksine, şiir bir türlü ölemedi. Şiir öldü diyenlere genelde aynı soruyu soruyorum. Tamam, şiir öldü diyorsunuz, demek ki şiirle ilgili birisiniz. O halde en sevdiğiniz şair kim? Çoğunluk verilen cevap aynı oluyor, çünkü şiirin ölümünü ilan eden kişi kendi ölümünü de ilan etmiştir aslında, sevdiği şair otuz yıl önce ölmüş birisidir genelde. Şiirin ölüp ölmediği tartışmaları arasında ıskaladığımız bir tartışma daha var: Öykü hayatta mı peki? Anladığım kadarıyla şiirin ölümünü ilan etmek her entelektüel kuşağın ödemek zorunda olduğu bir bedel. Bedel diyorum çünkü bedelini ödedikten sonra tartışmayı hemen noktalıyorsunuz. Romanın azgın ticari tahakkümü altında şiir kendine bambaşka bir coğrafya seçerek tartışmadan sıyırıyor kendisini, türler üstü bir yere konumlanıyor hemen; biz de okurlar olarak hemencecik öyküdeki, romandaki, sinemadaki hatta heykeldeki şiirseli aramaya başlıyoruz. Bir töze dönüşüyor şiir artık. Bana kalsa bütün bu tartışmaların yükünü öykü çekiyor. Kerrelerce yazdım, yine tekrar edeyim. Yaşadığımız çağ öykülerin çağı. Sosyal medyadan gündelik hayatımıza kadar her yerde öyküler var artık. Hiç olmadığı kadar birbirimizin hayatıyla ilgiliyiz. Amerikan başkanı bile politikasını twitter'ın akışı içinde şekillendiriyor. Instagram'da hikayeler paylaşıyoruz; hepimiz mutluyuz o hikayelerde, hepimiz tatildeyiz. Şairler geçinebilmek için senaryolar yani öyküler yazıyorlar. TV platformlarından ve TV'lerden sürekli dizi takip ediyoruz. Hikayeye batmış durumdayız. Bu düşüncemi destekleyen bir kitap okuyorum şimdilerde. Kolombiyalı romancı Juan Gabriel Vasquez'in Çarpıtma Sanatı'nı. Vasquez denemelerini bir roman yazarı olarak içeriden yazıyor. Roman sanatına yönelttiği ışıldağı, edebiyatın gündelik meselelerini de aydınlatıyor. Kolombiya edebiyatından yola çıkarak dünya edebiyatının genel konuları üzerine de düşünüyor. Kitaptaki bütün yazıları sevdim, üzerine düşündüm, düşünüyorum ama özellikle Kaplumbağaların Müdafaası denemesine daha bir tav oldum. Vasquez, öykü türü üzerindeki sessizliğe çekiyor dikkatimizi. Öykünün bir tür olarak arada kaldığını düşünse de, öyküden roman için vazgeçen yazarları diline dolarken, öyküden bir türlü vazgeçemeyen yazarları da anlamak istiyor. İyi öykücülerin çoğunda gördüğüm bir hasleti Vasquez yerinde tespit etmiş; yaptıklarının teorisini oluşturmak ihtiyacı. Öyküden vazgeç/e/meyen yazarlar da o teoriye biat etmiş olanlar sanırım. Ulysses Türkçedeki üçüncü çevirisine kavuştu. Böylesi dev kitapları başka başka gözlerden okumak bir hayli keyifli. Ulysses Türkçeye ilk olarak Nevzat Erkmen tarafından çevrildi. O ilk bütünlüklü çeviri yayımlandığında olay olmuştu tabii. Sonra Armağan Ekici çevirdi bu kışkırtıcı kitabı. Kendi dilinde bile okunması güç olan bu kitabın Türkçedeki serüvenine yeni bir çeviri katıldı, Fuat Sevimay'ın Kafka kitaptan çıkan çevirisi. Her yeni çeviriyle birlikte Ulysses tabii ki zor kitap algısından kurtuluyor. Özellikle Sevimay'ın çevirisi için akıcı ve eğlenceli diyebilirim. Ben kendi adıma Armağan Ekici'nin çevirisinden tamamını okumuştum kitabın. Sevimay'ın çevirisinde de sevdiğim bölümleri yeniden okudum. Cenaze ve gazetedeki uzun tartışma, sohbet bölümlerini çok sevdim. Eylemini hayatına yaydı Pakdil. Cenazesinde bile ortaya çıkıp merhum Akif İnan ağabeyin Mescid-i Aksa şiirini okuyan o gencin eylemiydi Pakdil'in beklediği. Sanırım yaşlılığında biraz biraz karşılığını da gördü. Allah mezarını o çok sevdiği Sultanahmet Camii'nin güvercinleriyle kuşatsın, cennette, Mescid-i Aksa benzeri bir evi olsun inşallah."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kara-aynadaki-golgemiz", "text": "İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikayeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor. Konu hikayelerin kitlelere ulaşma becerisi olduğunda Netflix ve benzerlerinin anlatı formunu ve hikayelere yaklaşma alışkanlıklarımızı domine ettiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz ay yayınlanan 5. sezonu yerden yere vurulan Black Mirror her zaman cevapları veremese bile doğru soruları sordurmayı beceriyor. 18. yüzyıldan itibaren ilahi olanla bağlarını koparıp insanı merkeze alan sanat, adeta ikame bir dine dönüşürken, bu dinin rahiplerince daha teknik bir alana itilen zanaat ise kendi yolunda yürüdü. Bilim ve teknolojideki ivmeyi harekete geçiren bu yürüyüşün doğurduğu sanayi devriminin ise insanı biraz daha yalnızlaştırıp, hiçleştirerek modernizmin ürettiği sanatın ideal öznesine dönüştürdüğü söylenebilir. İnsanın ilk imgeleriyle arasındaki bağını koparan, onu olduğu gibi değil olmasını istediği gibi gören modernizm, bizleri kendi içimizdeki bir hapishanede derin bir travma yaşamaya terk eder. Zira yine Jung tüm insan eylemlerinde a priori bir faktörden, arketiplerden bahsederek psikenin bir bakıma önceden kodlanmış karmaşık yapısı ve kolektif bilinçdışı ile ilişkisinin altını çizmiştir. Nihayetinde bu gürültülü kopuş bir çeşit psikozu, deyim yerindeyse işin deliliğe vurulduğu postmodernizmi ve onun anlam dünyalarımızı bulanıklaştıran etkisini doğuracaktır. Ne var ki arketipler her zaman, her yerde, herhangi bir dış etkene ihtiyaç duymaksızın yeniden ortaya çıkabilirler. Günümüzde post modernizm öldü mü? sorusunu sorduran dijital devrimin eski ve büyük anlatıya göz kırpıyor oluşu bir tür yeniden doğuş kabul edilebilir. Elbette bu durumun çağın işlenip bilgi üretilmesine ve paradigma inşasına izin vermeyecek derecede hızlı ve yoğun veri akışına imkan tanıması ile ilişkilendirilebilmesi de mümkün. Nedeni ne olursa olsun hem dijital çağın neden olduğu kavramsal hamlık ve çıkmaz, hem içten içe psikozumuzu tedavi eden motivasyonumuz hem de arketiplerin tartışmasız işlevselliği hikaye anlatıcılığının yeniden arketiplerin algılarımızı örgütleyen bilinçli ancak örtük alanına, Walter Benjamin'in de söylediği gibi deneyim aktarımı mevziine çekildiğini gösteriyor. Arketiplerin kaybolması arkaik insanın ilk deneyimlerinin tüm gücünün de kaybolması demektir. Deneyimin sadece dış kökenli olduğunun kabulü ise tehlikeli biçimde öz bilinci sadece maruz kalan, pasif bir seviyeye indirger. Oysa insan olmak hususunda bir anlatıya giriştiğimizde irdeleyeceğimiz hep kendimiz olacaktır. Hiçbir özgün anlatı 'öteki'nden çıkmaz ve insanlığın kadim anlatısı aslında hepimizin kendi hikayesi ile dahil olduğu, bilinç içerikleri arketiplerce düzenlenen büyük hikayedir. Öte yandan modernizmin yaraladığı bilinçlerimiz arkaik insanın zihinsel duruluğunu çoktan kaybettiği için muhatap olduğumuz hikayeler ancak gerçekliğin yeniden tanımlanması ya da içimizdeki rasyonel canavarın bilimle ikna edilmesiyle bizlerde güçlü etkiler bırakabilir. Son yıllarda bilimkurgu ve fantazyadaki yükselişinin dijital devrimin sunduğu biçimsel imkanlar kadar bu durumla ilgisi olduğu söylenebilir. Bir zamanlar fotoğraf ve sinema için yapılan tartışmaların benzerlerine tanık olsak da anlatının zamanın ruhuna uygun bir formda karar kılacağını hatta bunun da video oyunlara kayacağını düşünüyorum. Peki ama Black Mirror bu tabloda neye denk düşüyor? Kuşkusuz Black Mirror dijital çağın ontolojik karmaşasını en iyi tasvir eden eserlerden biri. Yapay zeka, sanal gerçeklik gibi dijitalleşmenin hayatımıza dahil ettiği kavramların yanında bilincin doğası ve gerçeklikle ilişkimiz gibi binlerce yıldır anlamaya çalıştıklarımız üzerine cevaplaması güç sorular soruyor. Ancak Black Mirror'ın asıl başarısının gölge arketipini zaman zaman kolektif bir düzlemde ele alabilmesi olduğu fikrindeyim. Jung'un bilinçli zihnimizin reddettiği, yetkisiz, karanlık ve bastırılmış yanımız olarak tanımladığı gölge, serinin hemen her bölümünde gerilimin temel kaynağı gibi. Black Mirror'ı izlerken artık bir uzvumuz ya da bilincimizin genişlediği uzamsal bir diğer boyuta dönüşen kara aynalarda dijital kültürün tekinsiz gerçekliğiyle yenilenen ve yinelenen gölgemizi görüyor ve dehşetle donup kalıyoruz. Dizinin 5. sezonunda ciddi bir irtifa kaybı yaşadığı tartışma götürmez. Charlie Brooker bütün fikirlerini tüketmiş, Netflix daha çok izleyici uğruna dizi seyreltmiş olabilir. Kimileri artık bitsin demeye başlasa da özellikle biçimsel bir dönüm noktası sayılabilecek Bandersnatch'i hatırlayarak Black Mirror'ın işinin henüz tamamlanmadığını düşünüyorum. 2018 sonunda yayınlanan Bandersnatch'in Nebula Ödülleri'nde En İyi Oyun Senaryosu dalında değerlendirilmiş olmasının, VR teknolojisinin ivme kazandığı günümüzde geleceğin formuna dair önemli ipuçları verdiği göz ardı edilemez."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kazancakisin-izinde-bir-ege-guzellemesi", "text": "Bir Ege Macerası'nda Çetin Kent, çok sevdiği yazar Kazancakis'e ait izleri yakalamak uğruna bütün bir Ege tarihini tavaf ediyor. Yine de Ege'yi ele alışında Kazancakis'e katılmadığı bazı noktalar var ve bunu esprili ve doğal bir dille ifade ediyor. Üzerimizde etkisi büyük olan yazarların yaşamlarını da merak ederiz. Doğduğu, büyüdüğü coğrafyayı, kültürü ayrıntılarıyla bilmek isteriz. Ömrünün geçtiği şehirleri, yürüdüğü sokakları, hatta ebedi mekanları olan mezarlarını ziyaret etmek bizim için yazara olabildiğince yaklaşmak anlamına gelir. Bir yazarın peşinde bilmediğimiz bir kenti gezmek önemli bir motivasyon kaynağı. Asıl amacı yazarın izini takip etmek olan böylesi seyahatler bir sürü maceraya da gebe. Elbette Avrupa'da yaygın olan -Joyce'un izinde Dublin, Kafka'nın Prag'ı vb. - yazar turlarından bahsetmiyorum. Gerçi bu tür paket turların daha az yorucu ve zamandan tasarruf olduğu bir gerçek; ancak burada belli başlı güzergahlar dışına çıkamamak kişiyi kısıtlıyor. Benim asıl sözünü ettiğim, tek kılavuzu kitaplar ve şehir haritası olan; sora sora adreslerin bulunduğu, yolda bin bir türlü hikayeye denk geldiğimiz seyahatler. Yazarı anlamak biraz da memleketinin gündelik yaşamına dahil olmakla mümkün çünkü. Çetin Kent'in Kazancakis'in İzinde alt başlığı ile yayımlanan Bir Ege Macerası kitabı tam da böyle bir seyahati anlatıyor. 18 Eylül 2006'da Çeşme'den Girit'e doğru yola çıkan Kent'in amacı çok sevdiği Kazancakis'in doğduğu eve, gençliğini geçirdiği sokaklara, kitaplarında bahsettiği mekanlara giderek yazara yaklaşmak, bir tür vefa borcunu ödemek. Sırtına taktığı içi kitap dolu çantasıyla önce Pire'ye, oradan Atina'ya ve nihayet Girit'e giden yazar, Kazancakis'e ait izleri yakalamak uğruna bütün bir Ege tarihini tavaf ediyor. Ege'nin onlarsız düşünülemeyeceği Herodot'u, Homeros'u, Halikarnas Balıkçısı'nı da yanına yol arkadaşı alıyor. Yunanlı ünlü yazar Kazancakis Girit Kandiye doğumlu. Kendisi de yaşamı boyunca gezgin olan Kazancakis belli ki Çetin Kent'e ilham olmuş. Kent, Zorba ve Kazancakis'in hayali ile birlikte Kandiye'ye kadar tüm Ege'yi adım adım geziyor. Tıpkı Zorba romanında Kazancakis'in insanın ve özgürlüğün peşine düştüğü gibi, Kent de Kazancakis'in izinde uygarlığın köklerini arıyor, sorguluyor. Bunu yaparken tarihten ve edebiyattan bolca yararlanıyor, her ne kadar Ege'nin bütün anlatılardan daha fazlası olduğuna inansa da. Seyahat, Zorba ile Kazancakis'in tanışma noktası olan Pire'de başlıyor. Çetin Kent, her bir uğrak noktasında geçtiği yerlerin bilinen ve bilinmeyen tarihine ve mitosuna parantez açmayı ihmal etmiyor. Örneğin Pire'de İkinci Dünya Savaşı sırasında açlıktan kırılan Yunan toplumuna yardımda bulunmak için Türkiye'den sefere çıkan Kurtuluş gemisi bunlardan biri. Kurtuluş'un hikayesi Kent'e göre, Yunanistan ile Türkiye arasında yıllarca süren anlamsız düşmanlığı göstermesi bakımından çok kıymetli. Hastalara ilaç, doktor, gıda yardımı sivil halk için bir nefes oluyor. Pire'den sonraki durak olan Atina Kazancakis'in gençlik ve öğrencilik yıllarını geçirdiği şehir. Yazar El Greco'ya Mektuplar'da uzun uzun bahseder Atina'dan. Daha o zamanlar keşif ruhu baskın olan Kazancakis fırsat buldukça şehrin etrafında gezintilere çıkar, tarihi yerleri, antik kalıntıları kalıntıları inceler. Bunlardan Parthenon genç Kazancakis üstünde oldukça etkilidir. Çetin Kent de Parthenon'a bu etkiyi hissetmek için gider ve beklediğini alır: Kazancakis'le ilk defa bugün ruhlarımız üst üste geldi. Ona yakın olduğumu hissediyorum. Kollarım açık, o muhteşem yapıyla karşılıklı bakışıyoruz. Kazancakis'in ruhu ise her ikimizin de çevresinde turlar atıyor, dönüyor, bana 'Hoş geldin' diyor. Çetin Kent Atina'dan sonra gittiği, Kazancakis'in yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Aegina Adası'nda da, mezarının olduğu Girit'te de yazar üzerinden tarihle bir hesaplaşmaya girişir. Yirminci yüzyılın başındaki mübadeleyi ve her iki tarafın da çektiği acıları hatırlatır ona bu coğrafya. Ve bu acılardan doğan müzik rembetikoyu. Küçük Asya'yı, İzmir'i ardında bırakıp kaçmak, açlık, sefalet içinde sürünmek. Tek tutundukları da, yanlarında getirdikleri enstrümanları ve içlerinde taşıdıkları müzikleri, dansları. Kent'e göre, İzmir'den karşı kıyıya göçe zorlanan halkın hislerini dışa vurma yolu olan rembetiko Batı Anadolu kökenli bir müzik. Enstrümanlarından makamlarına kadar öz be öz Anadolulu. Aynı zamanda birçok şarkı sözü Yunanca'ya birebir oturacak kadar da uyumlu. Dolayısıyla her iki ulusun da sahiplenme çabalarına karşın hikayenin başladığı yer aynı: Anadolu. Kazancakis'in Girit'i gelinlik bir kız gibi görmesi ve Girit'in Yunanistan'la evleneceği günün hayaliyle yaşaması Çetin Kent'in hoşuna gitmiyor. Tam da burada Halikarnas Balıkçısı ile Kazancakis'i hayalinde konuşturuyor. Balıkçı, Girit'in Anadolu medeniyeti ile olan bağlarını hatırlatıyor. Girit'in simgeleri, adetleri Anadolu ile ortak. O, Girit'in özgür, mert, onurlu kimliğine Yunanistan ile birleşmeyi yakıştıramıyor. Girit'in zamanında bağımsız kalması gerektiğine inanıyor. Kazancakis ise romanlarında, uzaklardan gelecek bir Yunanlı Prens'in Girit'i kurtaracağı ümidini işlemeye devam ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kelebek-avcisi-vladimir-nabokov", "text": "Vladamir Nabokov, 1899 yılında St. Petersburg'da dünyaya gelmiş. Çocukluğu, asırlardır süren çarlık rejiminin sarsılmaya başladığı günlerde geçmiş. Burjuva bir ailenin çocuğu olarak iyi bir eğitim almış ve erken yaşlarda İngilizce öğrenmiş. Liberal düşünceleri benimseyen babası, Bolşevikler ile Çar Nikola arasındaki çekişmede dönemin diğer aristokratları gibi Çar'dan yana tavır almış. Birinci Cihan Harbi'nin getirdiği yıkımın ardından Bolşeviklerin giderek güçlenmesi ve nihayetinde çarın tahttan indirilip monarşinin yıkılması, Rusya'daki binlerce zengin insan gibi Nabokov'un ailesi için kızıl bir felakete dönüşmüş. Aile, Ekim Devrimi ile birlikte Bolşeviklerin ülkeyi ele geçirmesi ve komünizmin temellerini atmayı öngören yasalarla birlikte Rusya'yı terk ederek Londra'ya kaçmış. Bir süre Londra'da barınan aile buradan Berlin'e geçmiş. Nabokov, Londra ve Berlin yıllarında edebiyatla ilgilenmeye, dönemin meşhur romanlarını incelemeye başlar. Cambridge, Trinity College'de eğitim alır. Eğitim hayatına devam etmeyi düşünürken babası ölür ve sürgün hayatının zorlu şartlarında nice güçlükler yaşayan aile, maddi ve manevi anlamda sarsılır. Nabokov, Almanya'ya dönüp kendisi gibi 'Beyaz Ruslar' olarak tanınan göçmenlerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerde çalışmaya başlar. Çeşitli işlerden geçimini sağlamaya çalışırken bir yandan da anadilinde metinler yazmaya başlar. Bilhassa kaleme aldığı oyunlar Almanya'da yaşayan göçmenler nezdinde ilgi görür. Hayatının her kesitinde ve yapıtlarında büyük tesirleri olan eşi Vera ile de bu dönemde tanışır. 1926 yılında yayınlanan Mashenka isimli roman çalışması onun Almanya'da meşhur bir yazar olması için mihenk taşı olur. Edebi çalışmaları, konferansları ve eşi ile olan mutlu günlerinin ardından İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başlar. Naziler, Almanya'da iktidarı ele geçirmekte ve Yahudi karşıtı politikalarıyla büyük bir korku iklimi yaratmaktadır. Vera, Yahudi asıllı olduğu için mutlu hayatları çatırdamaya başlar. Büyük bir baskının altında yazmaya devam etmeye çalışan Nabokov, Nazi politikalarının korkunç bir şiddete dönüşmesiyle birlikte eşi ve çocuğuyla birlikte 1938 yılında Paris'e kaçar fakat Nazilerin Fransa'ya kadar uzanan faşizm karanlığı, 1940 yılında onları ABD'ye göç etmeye zorlar. Nabokov için ABD yılları, bohem tarzda bir hayat sürüp, gerçek Nabokov'u bulduğu dönem olmuştur. 1941 yılında Wellesley College'de dersler vermeye başlar, Harvard Üniversitesi'nde edebiyat çalışmalarına devam eder. Ayrıca eserlerinde derin izleri görülen 'entomoloji' alanında eğitim almaya başlar. Kelebeklere olan tutkusu, Nabokov'u kelebek figürü ile özdeşleştirmiştir. 1955 yılında yayınlanan Lolita isimli eseri, Nabokov'un sesini tüm dünyaya duyurmasına vesile olurken aynı zamanda da ateşli tartışmaları peşinden getirir. 1959 yılında Cornell Üniversitesi'nde dersler verir. Bu dersler, dönemin entelektüelleri tarafından ilgiyle takip edilir ve Nabokov, yalnız bir romancı olarak değil aynı zamanda bir kuramcı olarak tanınmaya başlar. Hayatının sonuna doğru İsviçre'ye yerleşen Nabokov, burada yarattığı eserlerini İngilizce yazmıştır. Yazar 1977 yılında Möntrö şehrinde ölmüştür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kendilik-ve-kaybolus-uzerine-bir-anlati-hayvan-muzesi", "text": "Nietzsche, Ecco Homo'da bambaşka bir bağlamda ele alsa da çok sahici, herkesi, hepimizi derinden ilgilendiren bir soru soruyordu: Kişi nasıl kendi olur? İnanç sistemleri, ideolojiler, modalar, spritüal akımlar bu soruya alternatif yanıtlar vermeye çalışıyor. Etiketler çağında ve vitrinde yaşadığımız şu günlerde bu sorunun cevabını hashtagler ve filtreler veriyor vermesine ama gerçekle görünüş arasındaki uçurum derinleşerek kişiyi bir yanılsamalar bütününe ve etiketler bulutuna dönüştürerek insanı görünenin arkasındaki boşluk hissiyle baş başa bırakıyor. Yani sorumuz halen güncelliğini koruyor: Kişi nasıl kendi olur, kimliğini nasıl kurar, kendiliğini nasıl cari hale getirir? Bizi belirleyen bakışlardan kaçmak ve otantik bir kendilik kurmak mümkün müdür? Deleuze ve Guattari'nin yaklaşımıyla belirlenmekten kaçmak, sürekli değişen, dönüşen bir varlık biçimi kurmak sahip olabileceğimiz en otantik kimlik midir? Kişi, kendisine iktidar aygıtları tarafından dayatılan kimliklerden kaçabilir mi? Bu soruları felsefe bağlamında sonsuza dek uzatabiliriz elbet. Ancak kestirmeden gidip Carlos Fonseca'nın Türkçeye çevrilen romanı Hayvan Müzesi'ni okuyarak hem bu sorularla yüzleşip hem de müthiş bir anlatıya kendimizi bırakabiliriz. Ben olsam ikincisini seçerdim, çünkü filozoflar okuma deneyiminin aynı zamanda keyif verici, büyüleyici ve çarpıcı olabileceğini çoğu zaman atlıyorlar. Anlatının gücüne inanan filozofsa nadirattan. Şahsen ben, uzunca bir süredir edebiyatçıların uzun ama leziz cümlelerini filozofların bitimsiz ama kuru cümlelerine tercih ediyorum. Carlos Fonseca'nın Hayvan Müzesi kendilik ve kayboluş üzerine devasa bir anlatı inşa ediyor. Önce temelden başlayıp romanın konusuna bu satıların okurunu aşina kılmakta fayda var. Anlatıcımız Karayipli bir müzebilimci. Meşhur bir moda tasarımcısı olan Giovanna Luxembourg ile hayvanların biçim değiştirme davranışları üzerine ortak bir proje geliştirmek üzere davet alıyor. Fakat zamanla sohbetleri projeden uzaklaşıyor, dallanıp budaklanıyor, bir aşamadan sonraysa proje silinip gidiyor. Bilirsiniz saplantılı biri için en etkili sakinleştirici paylaşılan bir saplantıdır. Projenin akim kalmasının üzerinden yıllar geçtiğinde, anlatıcımız moda tasarımcısının vefat haberini alıyor ve ona bıraktığı zarflarla baş başa kalıyor. Bundan sonrasıysa anlatıcının o zarflardaki fotoğraflara ve mektuba bir anlam verme çabası olarak ilerliyor. Basitçe ifade edersek, anlatı Giovanna Luxembourg'un aslında kim olduğunu, onun hikayesini, anne ve babasının hikayeleriyle iç içe geçerek bize parçaları birleştirme imkanı sunuyor. Ancak kimliklerin değişkenliğini, akışkanlığını, başka biri olma, kaybolma ya da anonimleşme çabasını irdeleyen bir romanın bunu basitçe ifade etmediğini akılda tutmak gerek. Konuyla uyumlu bir şekilde anlatı da karışmış bir yumağı söker gibi ilerliyor: Tam oldu sanırken yeni bir düğümle karşılaşıyorsunuz, ipin ucu bazen kaçsa da size tekrar tutup başlayacak başka bir düğüm öbeği bırakıyor. Giovanna'nın bıraktığı zarfların izinden giden anlatıcı, ünlü bir fotoğrafçı olan Yolav Toledano ile karısı oyuncu Virginia McCallister'in New York'un bohem hayatından kaçarak birden kayboluşlarının izini sürüyor. Oyunculuğun doğası gereği hep maskelerle yaşayan bir kadınla fotoğrafçılığın doğası gereği görüneni dondurup sabitlemeye çalışan bir çiftin kaçışı aslında bir anlam arayışının, bir kurtuluş umudunun yolculuğu. Gelgelelim, Güney Amerika'nın ormanlarına kaçan çift bir ütopya değil yinelenen bir yıkımla karşılaşıyor. Güney Amerika'nın derinliklerinde bir vaha değil terk edilmiş koloniler, uyuşturucu müptelası beatnikler buluyor, gurular değil kaçakçılarla; orman değil çöp yığınlarıyla karşılaşıyorlar. Görüyoruz ki daha önce tüm yollar denendi ve tüketildi: Kendinden kaçmak da mümkün değil insanın doğaya ve kendine yapıp edebileceklerinden de. Ailenin hikayesi burada tekrar dallanıyor: Baba Yolav Toledano ölümü beklediği pasif bir uzlet haline çekildiği bir anonimliği seçiyor. Anne Virginia McCallister ise bir kimlikten diğerine atladığı, kendini ve dünyayı dönüştürdüğü aktif bir kimliksizlik halini seçiyor. Tekrar Nietzsche'ye başvuralım: Hayatını bir sanat eserine dönüştürmeyi var olmanın en yüce hali olarak tanımlayan Virginia McCallister kendi hayatını bizzat bir sanat olayına, dünyayla içli dışlı, hatta onu manipüle ederek hukukun sınırlarını zorladığı bir kendilik biçimine çeviriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kendimize-itiraf-edemedigimiz-seyler", "text": "Macar yazar ve eleştirmen Dezso Kosztolanyi, Tarlakuşu'nda insanın çok sahici bir yerini kaşımayı çok iyi beceriyor. Esasında trajik bir durumu çok dozunda bir humorla ve adım adım işleyerek müthiş bir ifade gücüyle anlatıyor. Tuhaf, insan cidden ve hakikaten tuhaf bir varlık. Diyelim bir heves çok para verip bir ayakkabı aldı da ayakkabı ayağını vurdu. Ayakkabı bana olmadı diyemez de en sevdiğim en rahat ayakkabım budur diye diye yıllarca nasırıyla gezer. Bir davette mecburen sevmediği bir yemeğe iltifat eder de yıllarca en sevdiği yemek odur diye önüne koyarlar da koyarlar. El mecbur o yemeği sever sonra ya da şöyle söyleyelim, o yemeği sevdiğini kendine telkin eder. Eder ki bir gün olur da sever gerçekten. Aynı kategoride olmasa da benzeri bir kendini kandırma halini hasta refakatçilerinde görürüz. Bir yakınınız serviste yattıysa, gece diğer hasta yakınlarıyla hastanenin kantininde bayat çaylar içerken bizim hastamız iyi olacak dediklerini duyarsınız. Doktorlar iyi konuşuyor, çıkarız birkaç güne. Daha da fenası ise kalıcı bir hastalığı, bir marazı olan birine refakat edenlerin, onların bakım verenlerinin halidir. Bakımını üstlendikleri kişinin üzerine öyle bir düşerler ki, gözleri adeta başka bir şeyi görmez. Yüzleri hep güler, hep olumlu cümleler kurarlar. Bakıma muhtaç kişi dünyanın en güzel, en özel şeyidir onlar için. Üzerine titrerler, pamuklara sararlar. Ama kendilerine bile itiraf edemedikleri şeyler vardır. Ah! Ah başlarını alıp gidiverseler, ah demeye dilim varmıyor ama ezkaza bir kaza oluverse ya da Allah'a kolay değil mi, bir mucize oluverse? İnsan işte, tuhaf, cidden ve hakikaten tuhaf bir varlık. Macar yazar ve eleştirmen Dezso Kosztolanyi, Nebula Kitap tarafından Modern Klasikler serisi kapsamında basılan Tarlakuşu'nda tam da bu hali, daha da fazlasıyla şerh ediyor. Olaylar 1899 yılının Eylül ayının ilk haftasında Macaristan'ın bir taşra kasabasında geçmektedir. Tüm hayatları yaşı geçkin kızlarının etrafında şekillenen, düz ve mutantan bir yaşantıya gönül eğmiş anne ve baba, kızları Tarlakuşu'nu bir haftalığına kırsaldaki dayısını ziyarete gönderirler. Tarlakuşu'nun yokluğuyla önce hüzünlenip boşluğa düşseler de çabuk toparlarlar. Çünkü o gidince boşluğunun bıraktığı yere koca bir hayat doluverir. Önce restoranda yemek yerler, kızlarının yaptığı yavan ve tatsız yemeklerden sonra yahniler, tatlılar dolduruverir midelerini. Ahbaplarıyla sohbet ederler, yerler, içerler. Hatta tiyatroya bile giderler, kasabanın dedikodularını dinlerler. Baba delikanlılık arkadaşlarıyla felekten bir gece çalar. Anne yıllardır dokunmadığı piyanosunu açar. Tarlakuşu'nun yokluğunda önce ürkek ve mesafeli olarak yaklaştıkları o canlı hayata giderek daha cesurca tutunurlar. Tarlakuşu hiçbir ayırt edici özelliği olmayan, neşesiz, cıvıltısız bir kız kurusu ama sabırlı, tutumlu, temiz ve titiz bir kız. Nietzsche'nin köle ahlakı diye kavramsal çerçeveye oturttuğu halin ete kemiğe bürünmüş hali. Tarlakuşu, varlığıyla da ailesine bu erdemleri dikte ediyor. Midesi kaldırmıyor diye yavan yemeklere gönül eğiyorlar, başı ağrır diye tiyatroya gitmiyorlar, tam tamına erdemli ama heyecansız bir hayatı sürdürüp duruyorlar. Tarlakuşu'nun yokluğu ise anne ve babanın hayatı olumlayan efendi ahlakına, dünyadan kam almaya kapı aralıyor. O tutumlu insanlar keyiflerince para harcıyorlar, Tarlakuşulu hayatlarında gereksiz, israf veya günah olarak gördükleri küçük kaçamaklar yapıyorlar. Gelgelelim, Tarlakuşu'nun yakında dönecek olması Demokles'in kılıcı gibi başlarının üzerinde sallanıp duruyor. Tarlakuşu içlerine işleyen vicdanlarının sesi. Fakat, babanın eve zil zurna sarhoş döndüğü gecenin sabahında, üst bilincin de ortadan kalkmasıyla kendilerine itiraf edemedikleri şeyleri dillendirmeye başlıyorlar. Tam bir katharsis! Bu kısa romanda Kosztolanyi insanın çok sahici bir yerini kaşımayı çok iyi beceriyor. Üzerine titredikleri kızlarının bir haftalığına evden ayrılacak olmasıyla gözleri doluveren anne babanın yerine ah tren bir kaza yapıvermiş olsa diye içinden geçirmelerine giden yolu öyle güzel seriyor ki, okuması tam bir şölen. Anne babanın önce ürkek ardından doludizgin bir şekilde hayatı olumlamalarını dile getirirken satırlar su gibi akıp gidiyor. Etraflarını kınayan bakışların ee daha da ne olmuş diyen bakışlara dönüşünü anlatırken mizah dozu yükseklere çıkıyor. Diğer yandan, itiraf sahnesinde birbirlerinden güç almaya çalışmaları çok çok sahici bir yerden konuşuyor. Kızlarının dönüşünü beklerlerken trenin gecikmesiyle yükselen gerilim, anne babanın ruh halindeki gelgitleri, kendileriyle hesaplaşmaları müthiş. Kızlarının sağ salim dönmesini istemekle trenin kaza yapmış olmasını içten içe dilemelerin arasındaki salınımı verdiği bölüm adeta bir psikanaliz seansı niteliğinde. Romanın sonunda Tarlakuşu'nun elindeki kafeste bir güvercin, öyle özellikli değil basbayağı alelade hatta çirkin bir güvercinle gelmesi, Kosztolanyi'nin şairliğinden gelme bir metafor gücü olarak yorumlanmaya müsait. Kafesindeki o basbayağı güvercin Tarlakuşu'nun ta kendisi. Kitabın arka kapağında Peter Esterhazy'nin yaptığı yorumla da örtüşüyor bu durum: Çirkinliğiyle, can sıkıcılığıyla, saldırgan iyilikseverliğiyle Tarlakuşu, biziz. Bu kadar katı, bu kadar öngörülebilir, bu kadar kişiliksiz olan bizim hayatlarımız. Tarlakuşu ebedidir. Ondan kurtuluş yoktur. Bizim küçük kuşumuz, daima eve döner diyor Esterhazy. Kitabın son sahnesinde Tarlakuşu da kendisiyle yüzleşiyor. Gelgelelim, kendinden kaçmak ne mümkün! Kosztolanyi esasında trajik bir durumu çok dozunda bir humorla ve adım adım işleyerek müthiş bir ifade gücüyle anlatıyor. Özgün metni bilemem ancak, çevirmen Erdal Şalikoğlu'nun da bu romanın Türkçedeki başarısında bir katkısı olduğunu söylemek yerinde olur sanırım. Aksamayan, tatlı tatlı akan bir metin var elimizde. Metin lezzetli olsa da bize söyledikleri demir leblebi. Yutabilene aşk olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kendini-aklayan-tutku-ve-de-balzac", "text": "Kanona dahil olan birçok sanatçı gibi sayısız yakıştırma yapılır Balzac'a. En klişesi: Romanın Shakespeare'idir. Balzac için mübalağalı Tanrı'dan sonra en çok insan yaratmış kudret yakıştırması bu yüzdendir. Hangi benden söz ediyorsunuz; bende sayısız ben'ler hissediyorum sözü içindeki bu küçük dünyanın seslerini ifşa eder niteliktedir. -Elfen Lied animesinin giriş şarkısı Lilium eşlik edebilir bu yazıya.- Richard Sennett de Yeni Kapitalizmin Kültürü kitabında kendi kendini tüketen tutku kavramından bahseder. Sennett, 19. yüzyılın kanonik yazarlardan biri olan Balzac'ın kendi kendini tüketen tutkuları yazdığını söyler. Balzac, bir tutkunun bitimsiz gibi gelen ilk aşamasının, tükenişinin ve tükenişinin ardının tasvircisidir. Sennett'e göre Balzac'ın karakterleri Proust'un meşhur Aşk Yasası'nın da habercisi olmuştur. Çünkü Aşk Yasası'na göre bir şey ne kadar erişilmezse o denli çok arzulanır. Hegel'in Güzel Sanatlar Üzerine Dersler kitabından ilhamla sanat felsefecisi ve eleştirmeni Arthur Danto, yalın bir sanatçı tanımına varıyor: Sanatçı, fikri duyusal bir mecrada cisimleştirmek için yollar bulur. Balzac'ta cisimleştirmenin o yolu kurmacanın yoludur. Kanona dahil olan birçok sanatçı gibi sayısız yakıştırma yapılır ona. En klişesi: Romanın Shakespeare'idir. Balzac için mübalağalı Tanrı'dan sonra en çok insan yaratmış kudret yakıştırması bu yüzdendir. Hangi benden söz ediyorsunuz; bende sayısız ben'ler hissediyorum sözü içindeki bu küçük dünyanın seslerini ifşa eder niteliktedir. Günde 16-18 saat çalıştığı rivayet edilen, çalıştığı saatler boyunca düzinelerce Türk kahvesi içtiği bilinen Balzac, ardında 85'i tamamlanmış 50'si taslak eser ve 2000'den fazla karakter bırakır. 1840'lı yıllarda tüm bu eserlerini Dante'den aldığı ilhamla İnsanlık Komedyası ismiyle dev bir külliyata dönüştürür. İnsanlık Komedyası o dönemin toplumsal görünümüne estetik bir katkı olarak da okunabilir. Balzac eserini üç bölüme ayırır; Analitik Çalışmalar, Felsefi Çalışmalar, Toplum Gelenekleri Çalışmaları. İnsanlık Komedyası'nın kalbi Paris'tir. Çünkü Paris, Balzac için yalnızca bir kent değil Fransa'nın ve Fransız ruhunun bir sembolüdür. İki tür aşktan bahseder Balzac; hükmeden aşk ve adayıcı aşk. Hükmeden aşk fethetmek; maşuğunun ruhunu, zihnini, kalbini, bedenini zapt etmek ister. Adayıcı aşk ise daha en başından hükmeden aşkın erkini kurban vererek başlar. Benliğini, gururunu ve hatta tüm hesap eden zihnini verir. Balzac'da felsefenin kadim dualitelerinden olan ruh ve beden bahsi mühimdir. Balzac, birçok romanında ruh ve beden yönleri güçlü olan karakterleri işler. Bunun ilhamını da yaşamından alır. Balzac'ın yazgısındaki aşk serüvenlerinin çoğunun romanlarına konu olduğu varsayımı yanlış olmaz. En meşhur romanlarından Vadideki Zambak bu savı kanıtlayan en belirgin örnektir. Vadideki Zambak'taki Madam de Mortsauf, Balzac'ın hayatındaki kadınlardan biri olan Madame Berny'le; benzer şekilde Lady Dudley Düşes d'Abrantes'le benzerlikler gösterir. Romanda, zambak alegorisiyle sembolize edilen ruh kadının, Madam de Mortsauf'un karşısında; ten kadınını ateşli mizacıyla gösteren Lady Dudley ve ikisinin arasında kalan Felix vardır. Ki Felix, romanın en başından itibaren Balzac'ın gençliğiyle paralel gider. Denklikler bunlarla da sınırlı kalmıyor. Balzac'ın edebi zekasının hayranları olan sosyete kadınlarınca Balzac'ı reddeden nadir kadınlardan biri olarak anılan Marquise de Castries'in, yine bir romanda -Langeais Düşesi- sembolize edildiği söylenir. Belki de bu yüzden romanda Balzac, karakterine söyletiverir: Ben onun kalbindeki Tanrı'yla baş edebilecek miyim? Baş edememiş olacak ki karakterinin yazgısına kara bir çentik atıverir Balzac: Baştan çıkarıcı kahkahalarıyla etrafındaki erkekleri kendine aşık eden, onların kalpleriyle oynamaktan büyük zevk alan Langeis Düşesi, kazınmış saçları, solgun yüzü ve gri elbisesiyle bir ruhtur artık. Bunlardan hareketle Richard Sennett'in Balzac için söylediği kendi kendini tüketen tutkunun gizil ve örtük bir şekilde bu kadın karakterlerde ortaya çıktığı düşünülebilir. Eski bir parfüm gibidir bazı roman karakterleri... Tesiri yüksek bir kokunun yaptığı zalimlikleri yaparlar her hatırlandıklarında. Bir sandık, bir şişe, açılan bir kapak ve koku... Ve o kokuyu ilk kez aldığı zamanda insan. Ki koku, zamanlar arasında yolculuğun en kestirme ve büyülü olduğu yol değil midir? Anı saklamanın diğer bir yoludur o. Üstelik anıyı bir fotoğraftan dahi iyi saklar. Fotoğraf yalnızca görüntüsünü verir an'ın. Oysa koku bir an'ı sonsuza saklar. Balzac'ın Türkçeye yeni kazandırılan öyküsü Aklanmış Melmoth, yeni bir yayınevi Üç Nokta Yayınları'ndan Onur Yıldız çevirisiyle çıktı. Öykünün yazılış öyküsü hayli enteresan; 1820'lerde Charles Maturin tarafından yazılan gotik bir roman olan Melmoth the Wanderer'dan çok etkilenir ve devamını yazmak ister Balzac. Aklanmış Melmoth İnsanlık Komedyası'nın Felsefi Çalışmalar kısmında yer alır. Balzac insan & şeytan üzerine ve kötülük problemine felsefi bir yorum sunar bu öyküsüyle. Charles Maturin'in romanında ruhunu şeytana satan bir karakter olan John Melmoth; Balzac'ta para ve yükselme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir veznedar olan Castanier'in karşısına çıkan Şeytan John Melmoth'tur. Balzac, Aklanmış Melmoth'da şeytan olarak görünen karakterini aklayarak; okuruna asıl şeytanın insanın kendisi olduğunu göstermeye çalışır. Richard Sennett'in Balzac için söylediği kendi kendini tüketen tutkunun varlığı kadar doğru bir şey daha vardır belki de. Balzac fethetmek istiyordu, kendini tüketen tutkuları vardı. Fakat belki de tıpkı Melmoth gibi en sonunda aklanmak istiyordu. Tıpkı ak zambağı Henriette gibi, aklanmak istiyordu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kendini-arayan-arayis-yarinsiz", "text": "Harun Candan, Yarınsız ile kendi dilini, meselesini, üslubunu ve sesini kanıtlamış bir yazar olarak yeniden karşımızda. Karanlık, gizemli, tıpkı kader gibi ele avuca sığmaz hikayelerin katmanları arasında okura bir ayna tutuyor Harun Candan. Hikaye, öykü, roman okumak bir şeyleri tam olarak anlamak için değil, dünyayı anlama/tanımlama/yorumlama yolunda bizim gibi çaresiz kalan kurmaca kahramanlarla bir anlam yolculuğu deneyimini yaşamak içindir çünkü. Aslında bir başka benimiz olan kurmaca kahramanlarla, başka başka dünyaların kötü aydınlatılmış sokaklarında gezintiye çıkarız kitaplarda. Okur kendisini arar en başta sayfaların, cümlelerin, kelimelerin arasında. Harun Candan'ın romanlarında da tıpkı yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi karanlık cümleler arasında kendini arayan karakterlerle karşılaşıyoruz daima. Ilk romanı Hayalname'den itibaren, hikayelerini kendi ağızlarından dinlediğimiz roman kahramanları, bize eksik parçalardan oluşan gizemli, zaman zaman polisiye ve gerilim unsurlarına da yaslanan hikayelerini anlatıyorlar. Özellikle 2017 yılında yayımlanan Yarım Ay romanında gizemle örülü bir kayboluş ve arayış hikayesini birçok katmanın içinde eriterek, oldukça sade ama bir o kadar da ustaca bir dille biz okurlarına ulaştırmayı başaran Candan yine yarı karanlık bir sokağın ortasına bırakmaya hazır okurunu. Harun Candan'ın geçtiğimiz günlerde yayımlanan dördüncü romanı Yarınsız için de tıpkı diğer romanları gibi bir arayış hikayesi dersek, sanırım hata etmiş olmayız. Bir metafor olarak kişinin kendini arayışı elbette ana meselesi romanın, ama bir başkasını değil kendini arayan biri var bu sefer karşımızda. Roman boyunca savrulup giden hayatını farklı kimlikler üzerinden yarınsız bir şekilde devam ettirirken, kim olduğunu hiç hatırından çıkarmadan kendisini unutmaya çalışırken, bir başka Deniz'de kendisini buldum derken, arayışı hiç bitmiyor kahramanımız Deniz Yelkencioğlu'nun. 1987 doğumlu Harun Candan, şimdiye kadar yayımlanan üç romanının yanına eklediği yeni romanıyla kendi dilini, meselesini, üslubunu ve sesini kanıtlamış bir yazar olarak yeniden karşımızda. Kendi içine gömülen, insan tekinin aslında bambaşka birçok insanı içerisinde nasıl barındırabileceğini gösteren, aranıp da bulunmaya çalışılan o benin kim, hangisi olduğunu okura tekrar tekrar sorgulatan, ismi ile müsemma Yarınsız, edebiyatın karanlık sokaklarında sonsuz arayışlar içinde olan okurun mutlaka bulup okuması gereken bir roman."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kendinin-sinirinda-julia-kristeva", "text": "Simone de Beauvoir, feminizmin başucu kaynaklarından İkinci Cins kitabında özgür kadın henüz doğmakta diyerek yeni kadının doğuşunu müjdeliyordu. Kristeva, Simone de Beauvoir Aramızda kitabı ile Beauvoir'ın yeni kadınının şerhini yapıyor adeta. Kristeva, Beauvoir'ın İkinci Cins kitabıyla başlayan bu süreci antropolojik devrimle izah ediyor. Kendinden Bulgar asıllı, Fransız uyruklu ve Amerika'yı benimsemiş bir Avrupa vatandaşı olarak bahsediyor Kristeva. Alakaları da kimliği gibi birkaç katmandan oluşuyor. Roland Barthes'tan ders alan, Foucault ve Derrida gibi filozoflarla aynı dergilerde birleşen bu zihin; felsefe, psikoloji, edebiyat, eleştiri, feminizm gibi alanlarda da kalem oynatarak felsefesinin ve metninin katmanlarını gösteriyor okuruna. Feminist olup olmadığı sorusunu hakikatin tekilde olduğunu düşünen Duns Scotus'un hakikat yorumundan yana tavır aldığını göstererek Feminist, özcü ya da farklılıkçı değilim, Scotusçuyum diye yanıtlıyor Kristeva. Kendisini Scotusçu olarak tanımlayışını, felsefesini ve en popüler kitaplarından olan Kadın Dehası üçlemesini tekil kadınların tekil deneyimlerine adayışını böyle izah ediyor. En popüler çalışmalarından olan Kadınların Zamanı makalesinde birinci ve ikinci dalga feministleri eleştiren Kristeva, farklılıkların her tekil deneyim için yeniden ele alınmasını ileri sürerek üçüncü dalga feminizmin oluşmasına da katkı sağlamış olur. Kristeva, Beauvoir'ın evrenselinin tekilde kendini gösterdiğini söyler. Kristeva, İkinci Cins kitabının geriliminin bireysellik ve kolektiftik arasında, kadının tekil beni ile tüm kadınların arasında geçtiğini söyler. Biz adına yaptığımız genellemelerde birçok bene kıymıyor muyuz bazen? Julia Kristeva, biz kelimesinin gittikçe bir sorunsala dönüştüğü bu zamanda biz yerine benlerden bahsetmeliyiz diyor. Biz yerine benler demeyi salıklayan bu bakış onun feminizm anlayışında da benzer bir tavrı işaret ediyor. 1996'da bir konuşmasında Artık bütün kadınlar diye konuşmamızın imkansız olduğu bir döneme girdik diyor Kristeva. Kadın topluluklarının kitlesel değil, her biri özgün bireylerden oluşan bir topluluk olarak yorumlanması gerektiğinin altını çiziyor ki ona göre feminizmi tehdit eden en büyük tehlike sürü şeklinde bir feminizm yapma dürtüsüdür. Kristeva, Kadın Dehası eserini dehalarıyla örnek teşkil eden, kendini nesneden özne / birey olma düzeyine çıkartan, kendini gerçekleştirmeleriyle 20'nci yüzyılda özgürlüklerini ortaya koyup özgürlükler için çağrıda bulunan üç kadına ithaf eder. Bu kadınlar siyasi felsefe alanında Hannah Arendt, psikanaliz alanında Melanie Klein ve edebiyat alanında Colette'dir. Kristeva'ya göre bu kadınların üçü de kendi özgürlüklerini gerçekleştirmek için dünyadaki kadınlık algısının değişmesini beklemeden varoluşlarını ortaya koymuşlardır. Bu yüzden Kadın Dehasının varlığını tescil ettirircesine sorar: Deha tam da bu durumun içinden geçip ötesine çıkan bir yarma harekatı değil midir? Kristeva, Kadın Dehası üçlemesinin sonuç kısmını Beauvoir'a adar. Beauvoir'a diğer bir göndermesi ise Samuraylar kitabıdır. Kristeva, 20'nci yüzyıl felsefesini üç evrede açıklar: Süfrajetler, Simone de Beauvoir ve 68 Mayısından sonra yeni özgürleşmeler ve yeni çıkmazlar. Kristeva'nın Beauvoir keşfi, 1958'de İkinci Cins kitabıyla tanışmasıyla başlıyor. Kristeva bu süreci, Dünya'nın Stalin Sonrası çözülme sürecinde olduğunu söyleyerek, özgürlüğün açıkça tartışıldığı o süreçte Beauvoir'da özgürlüğün vücut bulmasıyla izah ediyor. Simone de Beauvoir, feminizmin başucu kaynaklarından İkinci Cins kitabında özgür kadın henüz doğmakta diyerek yeni kadının doğuşunu müjdeliyordu. Kristeva, Simone de Beauvoir Aramızda kitabı ile Beauvoir'ın yeni kadınının şerhini yapıyor adeta. Kristeva, Beauvoir'ın İkinci Cins kitabıyla başlayan bu süreci antropolojik devrimle izah ediyor. Çünkü bu kadınların sosyal, ekonomik, politik haklar elde etmesinin de ötesinde annelik seçimi, yeni var olma biçimleri gibi konularda aşkın bir yol devrimi ve deneyimidir. Beauvoir, İkinci Cins kitabının giriş bölümünde özgürlüğe yeni bir tanım kazandırır: Mutluluğun modern anlamı özgürlüktür. Beauvoir özgürlük üzerine güçlü bir felsefe inşa eder. Buradan hareketle onun felsefesinin bir özgürlük felsefesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kristeva, Beauvoir'ın özgürlüğünün neliği üzerine güçlü sorular sorar: Özgürlük başkaları üzerinde nüfuz gösterme hırsı mıdır? Yoksa insanın benliğinde filiz verdirdiği fallik iktidara duyduğu ölçüsüz bir aşk mıdır? Kristeva'ya göre onun aşkınlık olarak adlandırdığı ve yorulmaksızın kendi benliğini yonttuğu şey, kendi benliğini aşma yoluyla gerçekleşen bu özgürlük gücüdür. Kritsteva, Beauvoir'ın Freud'dan ziyade kendisine entelektüel dost olarak Heidegger ve Kierkegaard'ı seçtiğini söyler, bu tercihini ise varoluş ve benlik kaygısı taşımasına bağlar. Varoluşçulardaki öz ve kendilik kaygısı onu bütünüyle kendi olma cesareti ve entelektüel dürüstlüğe iter. Kristeva'nın Beauvoir'ı tanımlama şekli enteresandır: Ben Beauvoir'ı politik ve hukuksal bir militana indirgenmiş feminist klişesi içinde tanımlamıyorum. Benim için o özel hayatında ve düşüncesinde kendini sürekli riske atan ve her kadını kendi kişiliğini tekrar oluşturmaya, yaratıcılığını geliştirmeye davet eden bir laboratuvar deneycisidir. Kristeva, Beauvoir'ın kendi soruşturmasının merkezinde deney yapan, yaptığı deneyin hem kobayı hem mesafeli gözlemcisi hem de parçalanmış bir av hayvanı olarak değerlendirir. Kristeva, Beauvoir'ın romanını ise onun büyük kadın entelektüel eserinin bir parçası olarak değerlendirir Kristeva. Beauvoir, Tput Compte Fait kitabında yirmi sayfalık rüya anlatımını sunar okuruna. Kristeva benzer şekilde Beauvoir'ın Sartre'la olan ilişkisinde içinde filizlenen kıskançlığı, kitabı Konuk Kız'da aşikar ettiğini söyler. Kristeva, biliçaltını ortaya seren Beauvoir'in bu metinlerine Kendi mahremiyetini kamuya sunmak acaba bir baştan çıkarma eylemi midir? Nüfuzunu kanıtlama mıdır? Ya da bir aşk ve kırılganlık çağrısı mıdır? sorularını sorar. Kristeva, zihnini, bilinçaltını kamuya açma cesareti gösteren Beauvoir'ın bu tavrını entelektüel dürüstlükle izah eder. Kristeva, Beauvoir'ın tek kadınların tekil deneyimlerinden bahsettiğini işaret ederek kadınların tekil deneyimlerini ve bu deneyimleri paylaşmasının gerektiğinin önemini vurguluyor. Bunun için de Helene Cixous, Luce Irıgaray'la birlikte kadının kendini ve deneyimini yazıya getirmesini amaç edinen dişil yazı çalışmalarının içinde bulunuyor. Tüm bunlardan hareketle kadınlara iki var olma biçimi öneriyor: hak ve eşitlikler mücadelesini sürdürmek ve bütün insanların tekilleşerek özgürleşip, yaratıcılıklarının ardına düşmek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kirilovdan-samsaya-kahramanin-donusumu", "text": "Roman edebiyatın bukalemunudur. Kanonik olmayan doğası gereği, kılıktan kılığa girme becerisine sahiptir. Bu durum roman kuramına, eleştirisine de yansır. Öyle ki her romanı, romancıyı aynı şekilde açıklayacak bir inceleme yöntemi bulamayız. Romancılığı tartışma götürmez isimler bile ifratla tefrit arasında gidip gelen yorumlara maruz kalabilir. Mesela Nabokov, Dostoyevski'yi önemli Rus yazarları arasında görmez. Ona göre Dostoyevski, nevrotik Hırıstiyanlığa saplanıp kalmış sıradan bir yazardır. Rus edebiyatının burnunda bir sivilcedir. Fakat Bahtin'e göre Dostoyevski, tekdüze burjuva romanı yazan Avrupalı yazarlardan çok farklıdır. O, tek sesli Avrupa romanının karşısına çok sesli romanı çıkarmıştır. Yazarıyla tartışabilen özgür karakterler yaratmıştır. Yine, Freud'a göre Karamazov Kardeşler romanı Kral Oedipus ve Hamlet'le birlikte edebiyat mirasının üç zirvesinden biridir. Buna karşın Thomas Mann, romanlaşmaya çalışan oyunlara benzetir Dostoyevski romanlarını. Çünkü Dostoyevski'nin yeteneği dram üzerinedir ama tiyatro, roman gibi çabuk paraya çevrilememektedir. O, para için romanı seçmiştir. Görüldüğü gibi Dostoyevski'yle ilgili görüşler bile romanın doğasına uygun şekilde kanonik değildir. Yine de roman kuramında, bazı romanları veya yazarları bir araya getirip yorumlamaya dönük sistematik çabalar vardır. O çaba sahiplerinden biri Rene Girard'dır. Rene Girard'ın mimetik arzu kuramını ele aldığı temel eseri Romantik Yalan ve Romansal, yine bu kuramın değişik duraklarını merkeze alan Günah Keçisi, Şiddet ve Kutsal, Dostoyevski Yeraltı İnsanı ve Kültürün Kökenleri gibi kitaplar daha önce Türkçeye çevrilip yayımlanmıştı. 2019'da bunlara Sanatın Dönüşümü de eklendi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kisa-surmus-bir-hikâyenin-hazlarina-dogru-lydia-davis", "text": "Lydia Davis kimi zaman ona ilginç gelen takıntılı bir fikri, bir gazete haberini, bir mektubu malzeme ediyor. Anlaşılmazlık ve can sıkıntısı arasında kurduğu küçük, yoğun dünya bizim modern dünyamızı hiç mi hiç aratmıyor esasen. Uzun bir zaman, ciddi ciddi, insanı bir yazıya başlamaya, onu sürdürmeye yönelten ya da başlamaktan ve sürdürmekten alıkoyan gerçek şeyin ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Sanırım buna iyi bir cevabım var artık: 'Sonra'yı düşlemek. Her ilk cümle, kendisinden önceki herhangi bir cümlenin devamı olmadığı için yalnız, özgür ve davetkar. Bütün başlangıçlar gibi baştan çıkarıcı. Korkusuzca, apaçık sunuyor kendini. Peşi sıra gelen ikinci cümleyle birlikte ise artık bir kurgudan söz edebiliriz demektir. Bir sayfada yan yana ya da alt alta gelmiş iki cümle pekala bir hikaye anlatabilir bize. Kemik kadar temiz bir ilk cümle yazabilmek. Amaç bu. Sonra yapılacak tek şey var, onu ete bürümek. Yaratıcı her eylem, şimdinin içinde var oluyor. İkinci cümleden itibaren başlayan kurgu, henüz hiç bilmeden tayin ediyor geleceği. Sanatın gerçeği tam da bu yüzden tesadüfi bir gerçek. Oğuz Atay'ın Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım cümlesini hatırlamakta fayda var. Kötü şimdiye ait bir yargı olamaz kesinlikle. O, sonranın negatif bir görünümüdür yalnızca. Oğuz Atay haklı. Bütün şimdilerimiz, sonraya ait görünümlerden edinilmiş yargıların tehdidi altındayken, üstelik bir de bunun son derece farkındayken yaşamak çok zor. Kuşkusuz bu yüzden yazıyoruz. Ve başlangıçlar kadar peki, sonra ne olmuş? sorusu da baştan çıkarıyor bizi. Edebiyat eleştirmeni Christopher Ricks, Davis'e 2013'te Uluslararası Man Booker ödülünün verildiği gün yaptığı konuşmasında onun öykülerinin şiirsel dikkat isteyen öyküler olduklarını söylüyordu. Sahiden birçoğu sadece birkaç satır veya bir paragrafa yayılan kısa ve yoğun öykülerde tıpkı şiirde tecrübe edilene benzer bir kamaşmaya şahit oluyoruz. Yalnızca saf bilincin kavrayacağı ve yine onun gözüyle algılanabilecek bu kamaşmayla düşünceyi dönüştürebilecek berraklıkta bir dil kuruyor Davis. Genellikle hayatımı nasıl yaşadığımı incelerim. Her zaman. Evet, bu biraz acımasızca. Sabit bir yargıç var. Belki de kafamda yaşayan zavallı annemdir. O her zaman yargılayıcıydı. Hatta onun annesi de... Lydia Davis, bazen bir kartalın bazen de bir sineğin gözünden inceliyor yaşamı. Aynı zamanda onun bağlamlarından, kuşku götürmez ilintilerinden saparak göz ardı edilen ya da olduğundan fazla abartılan her şeyi öyküleştirebiliyor. Elbette her yazar gibi zihninde sonraya ait yargıların saldırısı sürerken yapıyor bunu üstelik. En büyük farkı ise sözü kısa tutmak. Romancı Jonathan Franzen'in tabiriyle söylersek kısaltılmış bir Proust. Saf bir kurgudan ziyade bulduğu şeyleri hikaye ediyor. Kimi zaman ona ilginç gelen takıntılı bir fikri, bir gazete haberini, bir mektubu malzeme ederken kimi zaman da bir yazarın mesela Kafka'nın dilinden hareket ederek o dille Kafka'ya dair bambaşka bir hikaye anlatıyor. Anlaşılmazlık ve can sıkıntısı arasında kurduğu küçük, yoğun dünya bizim modern dünyamızı hiç mi hiç aratmıyor esasen. Davis'in öykü kişileri kendi çapında gösterişli ve histerik olma eğiliminde kişilerdir. Göremedikleri engeller yüzünden sinirlenen, bazen herkese karşı kibar olmak idealini sorgulayan, bol bol tekrar eden, neredeyse hiç hatırlamayan ya da kimseye zarar vermeden bencil olmanın bir yolu olup olmadığını merak eden ilginç ve isimsiz kişilerdir birçoğu. Hemen her öyküsünde saçma ve verimsiz bir şey yapmak için oldukça güçlü bir motivasyona sahip karakterlere rastlayabilirsiniz. Bilerek ya da yazgının tuhaf bir cilvesiyle kendini bir şekilde bu hikayelerden birinin içinde bulan herkes, yaşamın sandığımızdan çok daha uzun, çok daha kalabalık, tutku ve acı dolu bir gerçekliğe sahip olabileceği gibi, onun aynı zamanda bir kerelik bir fırsat olarak oldukça kısa, mantık sapmalarıyla karmakarışık hale gelen tuhaf bir şey olduğunu da keşfedecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kitap-en-uygun-sosyal-mesafe", "text": "Dünya gündemi bir andan virüs salgınının etkisi altına girdi. Birçok ülkede hayatın akışı virüs salgınıyla belirlenmeye başladı. Tarihte yaşanan diğer salgınlarla kıyaslanan bu yeni gelişme insan hafızasını geçmişi yoklamaya götürdü. Bundan yüz yıl kadar önceki İspanyol gribi bunlardan biriydi. Ya da kolera salgınları... O devrin insanlarının nasıl tepkiler verdiğini görmek için kitaplara müracaat edildi. Kolera Günlerinde Aşk, Gabriel Garcia Marquez'in önemli eseri ve evet benzer dönemlerde yazılmış empati kurulabilecek bir roman. Yüzyıllar değişse de insan tabiatında değişen çok az şey var. Edebiyat tutkunları birbirlerine bu kitabın ismiyle türetilmiş yeni muhayyel kitapları hatırlattı hemen: Corona Günlerinde Aşk? Tolstoy'un Anna Karanina'sı da hemen Anna Karantina olarak esprilerdeki yerini aldı. Hatırlanan kitaplar bununla sınırlı değil. Boccacio'nun Decameron'u ilk akla gelenler arasındaydı. Salgın hastalıktan kurtulmak için bir şatoya sığınan sağlıklı insanların günler boyunca birbirlerine anlattıkları hikayelerden müteşekkil bu kitap aynı zamanda zor zamanlarda kurgunun nasıl bir liman olduğunu da gösteriyor. Sadece kitaplar değil elbette, masal anlatıcıları teknolojinin imkanlarını kullanarak sosyal mesafeyi internet üzerinden aşmaya çalıştılar. Edebi üretim ve izole hayat denilince konu dönüp dolaşıp Shakespeare'ye geldi. Tiyatro ile ilgilenen Shakespeare'nin veba günlerinde kendini korumak için şiire verdiği ve bazı eserlerini bu dönemde ortaya koyduğu ifade edildi. Demek ki zor zamanlar edebi üretim için verimli bir zemin sağlayabiliyormuş. Broadway için oyunlar üreten bir yazarın New York Times'ta yayınlanan yorumunda perdeler kapandığı zamanda yapılacak işin şiire dönmek olduğu ifade ediliyordu. Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar'da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigar kalıyor. -Kimsin? -Anneannemin torunuyum. Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükarda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb'in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir Divan Edebiyatı. Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı'da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı'nın doğuyu gördüğü egzotik gözle romantize edilemeyecek bir yükseliş bu. Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam'ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam'la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kitap-icinde-kitap", "text": "Yazma, yayımlama ve baskı ile ilgili birçok meseleye çocuksu bir üslupla değinen Gelmiş Geçmiş En Kötü Kitabım, kitabın oluşum süreciyle bir yazarın yazma serüvenini gerçekten iyi ve eğlenceli bir kurguyla çocuk okuruna sunuyor. Ayrıntılara boğmadan ana hatlarıyla süreci özetleyen eser aynı zamanda yazarın gündelik hayatından da kesitler aktararak bir yazarın kendi gibi bir insan olduğu fikrini de çocuğa veriyor. Talihsiz bir kitabın başına gelenleri eğlenceli kurgu, dil ve iyi bir illüstrasyonla anlatan bu kitap sanırım çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekecektir. Çocuklar okumayı sever evet ama kitabı yazan kişinin nasıl yazdığını, nelerden etkilendiğini de acayip merak ederler. Konferans ve imza günlerimde sıkça karşılaştığım soruların başında geliyor bu: Nasıl yazıyorsunuz, nerede yazıyorsunuz, kimden ilham alıyorsunuz, kitap nasıl yapılıyor? Yazarın kitabının raflara çıkıncaya kadarki serüveni çocukların ilgisini çekiyor. Peki bu süreci anlatmak yerine bir masal halinde okumak eğlenceli olmaz mıydı? İşte böyle bir kitap, yazar Allan Ahlberg'in yazdığı Gelmiş Geçmiş En Kötü Kitabım isimli eser. Doğrusu bir kitabın ortaya çıkma serüvenini masalsı bir atmosferle ve küçük nüansları atlamadan sunma becerisiyle dikkate değer bir kitap bu. Aklında timsah ile ilgili bir hikaye yazmak olan yazar bunu kağıda dökmek için yazı masasına oturuyor oturmasına ama işler o zaman başlıyor işte. Sonuçta iyi bir fikir harika bir başlangıç olsa da tek başına yeterli bir şey değil. Dış müdahalelerden bağımsız değil çünkü hiçbir şey. Evin yaramaz kedisinin masadaki fincanı kağıtların üstüne devirmesiyle başlayan aksiliklerin ardı arkası kesilmiyor. Buna bir de kağıt yiyen salyangozları, zırt pırt odasına dalan çocuklarını ve yaz tatilini de ekleyin. Bütün bu zorlu süreçleri atlatan ve hayal ettiği kitabı bitiren yazarın işi bitiyor mu dersiniz? Bitmiyor elbette. Yazdığı metnin resimlenmesi aşaması var bu süreçten sonra. Kendi kitabının kahramanı olan yazarımız önce hikayesini resimlendirmek için illüstratör arkadaşına gidiyor. Timsahı çok sıkıcı bulan illüstratör timsah yerine bir suaygırı çiziyor ve bunun daha iyi olduğunu söylüyor. Çizerini timsah yapmaya ikna eden yazar bir hafta sonra çizerle beraber yayınevine gidiyorlar. Yayınevindeki editör yazara timsahı dinozorla değiştirmesini öneriyor. Tasarımcısı süslü yazı tiplerinden bir kitap fikri sunuyor vesaire... Bütün bu fikirlere karşı mücadelesini sürdüren yazar hepsini ikna ediyor ve kitap baskıya gidiyor. Ama olay burada bitmiyor tabii. Matbaada kitap basılırken matbaacının dört yaşındaki kızının çikolatalı el izleri kitaba basılıyor. Bununla da kalmayıp küçük kızın o sırada sayfaların yerlerini değiştirmesiyle ortaya yazarı hayal kırıklığına uğratan kitabı çıkıyor. Yazarın 'gelmiş geçmiş en kötü kitabım' dediği bu kitabı onu üzüyor ama o bütün bunları unutup örümcekler hakkında bir kitap yazmaya koyuluyor. Talihsiz bir kitabın başına gelenleri eğlenceli kurgu, dil ve iyi bir illüstrasyonla anlatan bu kitap sanırım çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekecektir. Küçük çocuklar hayatta karşılaştıkları zorlukların üstesinden nasıl gelir? Bir ayrılıkla öğrendiği üzüntüyü nasıl atlatır? Herhalde onun üzüntüsünü alacak en etkili yöntem, ruh dünyasına uygun bir anlatım ve masal uydurmaktır. Çünkü bu yaştaki çocukların olaylara bakışı, yaşadığı kırgınlık ve üzüntüler biz büyüklere benzemez. Bu hikaye de tam bu konuya eğilen başarılı bir çalışma. En yakın arkadaşı olan Kuzi isimli kedisinin kaybolmasıyla büyük bir boşluğa düşen küçük bir çocuğun hikayesini anlatıyor kitap. Kedisinin kaybolmasıyla birlikte yaşadığı acıyı annesinin söyledikleriyle katlanabilir kılıyor küçük çocuk. Arkadaşlığı, acıyı ve hüznü ele alan Kuzi, dokulu siyah beyaz çizim tekniğiyle de ayrıcalıklı bir yerde duruyor. 4 yaş ve üzeri çocukların seveceği bir eser. . Bu kitabın içinde anlatılan kitabın oluşum hikayesini keyifle okurdum. Okuduğum kitapların aslında ne kadar büyük bir emekle hazırlanmış olduklarını fark eder ve kitaplara başka bir gözle bakardım. Kitabın dili kadar eğlenceli bulacağım şey de resimlenmesi olurdu. Kitaptaki metnin ruhunu çok iyi aksettiren bu çizimlere de bayılırdım. Kitabın baskı kalitesi ve kare şeklindeki ebadı da ilgimi çekerdi. Kedinin kaybolmasına elbette üzülürdüm ama onu hayalimde ve kalbimde yaşatmanın da yollarını öğrenmiş olurdum. Kitabın resimlenmesini beğenirdim. Kitabın sade metinleriyle uyum sağlayan çizgiler hoşuma giderdi. Kitabın karton kapak cildi ve iç baskısı hoşuma giderdi. Kitaplığımın başucuna koyacağım bir kitap olurdu bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kitaplar-bana-buyuk-kararlar-almamayi-ogretti", "text": "Şair, editör ve matematik öğretmeni kimlikleriyle tanıdığımız Hayriye Ünal'a ilk yayınladığı şiirinden, şiir, teori ve eleştiri dergisi Buzdokuz'un yayın hayatına başlamasına kadar birçok şey sorduk. Ünal, Buzdokuz'un yayın hayatına başlamasını İnandığımız işi inandığımız şekilde yapmanın tek yolu olarak ifade ederken; Heyecanlı, sancılı, karanlık yanları da olan bir kulis dünyasıdır sözleriyle dergiciliğe bakışını da açıkladı. Kelimeleri hikayeleri ile birlikte düşünürüm. Birer insan gibi yaşamları ve dönüşümleri vardır kelimelerin. Onun seyrini izlerim. Anlamları dışında görünüşleri ve tipografik hareketleri ilgimi çeker. Yayımlanan ilk şiirimin adını anımsıyorum. Gözleri Kamaşanlar İçin Üç Kısa Şarkı. Eserlerimi yazma koşullarıyla ve başıma gelenlerle birlikte anımsarım. Bilhassa kötü muamele edilen bazı eserlerimin verdiği duyguya çok saygı duyarım. Yaydığı mesajın kaderine ettiği etkinin bilincinde olmadan güvenle iki kapak arasında sakince kalır. Çok eskiden beri dergilerin mutfak tarafındayım. Heyecanlı, sancılı, karanlık yanları da olan bir kulis dünyasıdır dergi. Çok fazla sır ve bilgi kulağınıza erişir. Sizi, insanların zaaflarına yakından tanık eder. Ancak eserlerin doğuşlarına da tanık olur ve bir tür hakikat ebesi olursunuz. Bence renkli ve keyifli bir dünya bu. Şiirin teorik yanı çok güçlü ve eski. Hikaye ise genç ve biraz da moda bir tür. Sosyal medyanın story atma, flood anlatma, şimdi başıma gelen... olayı anlatmak istiyorum ++ zincirleri ile hikaye türünün kipleri çok uyum sağlıyor. Hikaye, insanın yaşayan tarafının kanıtı olarak daha mütevazı bir tür. İyi hikayeciler nadiren Türkçeye iniyor. Şiirse atavik yönünü de anımsatarak geleceği biçimlendirecek bir güce sahip, inşacı ve iddialı bir tür. Şiir, gerçekten şiir olmuşsa tüm sözel birikimin bir çekirdeği gibi sımsıkıdır. Okumak, bende yazmanın ön eylemi. Yan eylemi. Okuduğum sürece kilitler açılır, zihnimin koridorları birbirine bağlanır ve fikirlerle dolarım. Kitaplar bana büyük kararlar almamayı öğretti. Tabii şu oluyor, bazen yaşamdaki bir tipi kitapta da görmüş oluyorum, çok benzerini mesela. Derhal farklara odaklanıyorum. Çünkü başkasının gerçeği hakkında bilgiçlik taslamamam gerektiğini öğreten filozofları da okudum. Felsefeden öğrendiğim en derin şey farktır. Rock, metal ve insan sesli klasik müzik seviyorum. Rap dinliyorum. Auteur dediğimiz felsefesi ve gözü olan yönetmenleri beğenirim. Atilla Dorsay kitabına isim yaparak Sinemayı Sanat Yapanlar dedi onlar için. Bir klasiktir belki ama Bergman, Fransız Yeni Dalgası, sonradan sevdim Türk sinemasındaki klasikleri; mesela Erksan. İtalyan auteurler hemen hepsi çok iyi. Rusya, İran filmleri bir şekilde kalitesine dair olumlu fikrim olup kanımın çok ısınmadığı işler. Yenilerde Kore atılımda, çoğunun adını bile bilmediğim filmler izledim. Çok başarılı. Mevcut bağlamların, ortamların ifade etmek istediklerime, projelerime dar geldiğini ya da daha doğru bir ifadeyle elverişsiz olduğunu 'eskisinden daha yoğun' hissetmeye başlamıştım. Yanlış anlaşılmasın. Yazı ve şiirlerim hoşnutsuzlukla karşılanmadı hiçbir zaman. Bilakis en çok talep gördüğüm zamanlardı belki de. Konu H. Ünal olarak ben değilim yalnızca. Çevremdeki nitelikli eleştirmen ve şair arkadaşlarım da benzer şeyler hissediyordu. İnandığımız işi inandığımız şekilde yapmanın tek yolu Buzdokuz idi. Elbette yapabileceklerimizin de ötesini hayal ederek giriştik buna."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kitaplarda-kendimizi-arama-sanati-bibliyoterapi", "text": "Kapaklarını sevdiğimiz kitaplar, metroda yanımızdaki okurken gözümüzün kaydığı satırlar ve sevdiğimiz birisinden duyduğumuzda okumak için sabırsızlandığımız kitaplar... Hepsi bibliyoterapiye dahil midir? Okumak bizi iyileştirecekse yazarları kim iyileştirmeli diye düşünüyorum. Yazmanın da terapi yerine geçtiğini duymuştum bir yerlerden. Kitapların dünyasına yaptığımız yolculukları düşünmeye başlayalım. Önce kitapların oluşma sürecini sanki ilk defa öğreniyormuşuz gibi hatırlamamız iyi olabilir. Zihnimizde beliren düşünceler olgunlaşınca onları harflerle kelimelere dönüştürürüz. Kelimeler sözcükler halinde ağzımızdan dökülür, uzun bir konuşma halini alır. Konuşmaya dökülmeden önce bir kağıdın üzerine serilir, bu elektronik olarak yapılabileceği gibi konuşulduktan sonra da olabilir. İçimizi dolduran düşünceler böylelikle kamusal bir nitelik kazanmaya hazırdır. Yeterince kelime bir araya geldiğinde yayın dünyası bunların diğer insanlar tarafından okunmaya değeri olup olmadığına karar verir. Bu süreci yazarın kendisi de üstlenebilir ama genelde yayıncı katmanı sürecin yürütücüsüdür. Diğer insanlar kafalarındaki düşüncelerin cevaplarının ötekilerin beyinlerinde olup olmadığını anlamak, sorularına daha önce verilmiş cevapları görmek veya aynı soruları soran insanlarla karşılaşmak için kitapları okurlar. Kültürler arasındaki geçişkenlik hemen hemen böyle bir süreçle sonuçlanır. Karşımıza kocaman bir yazı dünyası çıkar. Bu sürecin içinde kuşkusuz kurmaca bir oyuna dönüşür. Şimdi başımızın sıkıştığı veya canımızın sıkıldığı bir anı düşünelim. Kitaplara müracaat ediyoruz. Rus edebiyatından ya da modern Japon edebiyatından bir eseri seçtik ve okumaya başladık. Hayatımızda karşılaştığımız durumlarla muhatap olan sadece biz değilmişiz. Rahatladık ve kitabı etrafımızdaki kişilere de tavsiye ettik. Tüm bunları yaparken içimizde tanımını yapamadığımız bir duygu belirdi. Şimdi açıklamanın zamanıdır: Bibliyoterapi yaptınız. Kendi kendinizi kitaplarla iyileştirmeye çalıştınız ve belki de bunu başardınız. Tatminkar bir sonuçla karşılaştıysanız tekrar yapma ihtimaliniz artıyor. Başka kitaplarla başka yolculuklara çıkacaksınız. Bibliyoterapi tanımına ilk olarak Yeni Delhi'den bir İngiliz gazetenin köşesine yazısını gönderen yazar sayesinde tanıştım. Bir kitapsever olarak kitapların büyülü evrenini bir terapinin aracı haline getirme düşüncesi irkiltti. Kitaplar bizi iyileştirmeye yarar mı yaramalı mı? Cevapları mı vermeli yoksa yeni sorular mı yerleştirmeli zihnimize? Bu sorular için kendimle mücadele ederken sosyal medya üzerinde yazıya döktüm düşüncelerimi. Kıymetli bir psikiyatristimiz bibliyoterapinin tamamlayıcı bir terapi yöntemi olarak işe yaradığını yazdı. Kitapların rehberliğinde içine düştüğümüz kuyulardan çıkmamız mümkün olabiliyormuş. Kişisel gelişim veya sağlıklı beslenme kitapları değil sadece, dünya klasikleri de bu yolculuktaki arkadaşlarımız arasında. Kişisel boyuttan toplumsal katmana geçtiğimizde kitapların dünyanın geleceğini şekillendirmede hatırı sayılır bir yer tuttuğunu kabul etmemiz gerekir. Gutenberg'in oluşturduğu matbaa galaksisi bu süreci hızlandırdı. Düşüncelerin olgunlaşma ve yayılma süreçleri tarihte hiç olmadığı kadar hızlandı. Yazarların zihninden çıkan düşünceler milletlerin bibliyoterapisi haline geldi. Dostoyevski öldüğünde çalkantılar içindeki Rusya'yı bir araya getiren bu ortak duyguydu belki. Şu ana kadar dünyanın farklı şehirlerinde gezdiğim kitapçıları, dillerini bilmediğim kitapların arasında ne aradığımı bilmediğim yolculukları nereye yerleştirmem gerekiyor? Kapaklarını sevdiğimiz kitaplar, metroda yanımızdaki okurken gözümüzün kaydığı satırlar ve sevdiğimiz birisinden duyduğumuz için okumak için sabırsızlandığımız kitaplar... Hepsi bibliyoterapiye dahil midir? Okumak bizi iyileştirecekse yazarları kim iyileştirmeli diye düşünüyorum. Yazmanın da terapi yerine geçtiğini duymuştum bir yerlerden. Sonra üzerime yuvarlanarak gelen bir haber: Okumayı çok seven 10 yaşında bir çocuk. Öyle böyle değil, felsefe kitaplarını yemiş yutmuş, büyümüş de küçülmüş birisi. Herkes onu konuşuyor, muhtemelen kısa süre sonra yerini başka bir harika çocuğa bırakacak ama okuma üzerine konuştukları video tüketicilerinin iştahını kabartıyor. İşte bu diyor herkes, bu çocuklardan biraz daha olsa bakın görün siz ülkeyi bekleyen geleceği. Kitaplar üzerine konuşmak kadar kitaplar üzerine konuşanlar hakkında konuşmak da terapinin bir parçası olmalı. Herkes kitap okumanın faziletleri üzerine konuşurken bunun küçük çocuğun gelişimi üzerine etkilerine de uzanıyor konu. Küresel ısınmaya dikkat çeken İsveçli öğrenci aktivistin okulu kırması gibi filozof çocuğumuz da okulun kendisini zihnen beslemede yetersiz kaldığını ifade ediyor. Kamusal alanda herkesin katıldığı bir bibliyoterapi seansına dönüşen gündemin içine başka bir haber yerleşiyor. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi Ankara'da kapılarını açıyor. Tüm Türkiye, ülkenin bu en büyük kütüphanesinin açılmasını dört gözle bekliyormuş meğer. Neredeyse göğe değecek şekilde tasarlanmış kütüphane; Türkiye'nin belki de en büyük bibliyoterapi merkezi olmaya aday. Kafamızdaki kelimelerin, birbirimiz hakkında düşündüklerimizin tamamı raflara yerleştirilmiş durumda. Türkiye'nin çektiği sancıların cevabı belki de raflar arasında dolaşan kişilerin bulacağı satırlarda gizlidir. Dünya düşüncesinin, edebiyatının kütüphanelerde şekillendiğini düşünecek olursak haksız bir beklenti değil. Vatan düşüncesinin bayraktarlarından Namık Kemal'in düşüncelerinden önemli kısmının Britanya Müzesi'nin okuma salonunda şekillendiğini biliyoruz. Şimdi ise vatan topraklarında böyle büyük bir kütüphane var. Belki hepsini okuyacak kadar zamanımız ve enerjimiz olmayacak ama kitapların orada olduğunu bilmek bile bize kendimizi iyi hissettirecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kopegim-hakkimda-ne-dusunuyor", "text": "Derrida, The Animal That Therefore I Am kitabında, kedisinin önünde çıplak olduğu ve kedisinin ona baktığı bir anı hatırlar. Bu onun için yeni bir deneyimdir; hayvanları gözetleyen, hayvanlar tarafından gözetlenmeyen insan için, hayvandan gelen bir bakış tedirgin edici olabilir. Hayvanın ne düşündüğünü, geçmiş deneyimlerini kendi içinde nasıl değerlendirdiğini, hatıraları olup olmadığını, düşüncelerinin ne kadarının deneyime yaslandığını ya da neyi ne kadar öğrenebildiğini çok az bilebiliriz. Lars Svendsen, Köpek ve Kedi Severler İçin Felsefe alt başlığını taşıyan Hayvanları Anlamak kitabında, hayvanların dünyayı nasıl algıladığı, bir köpek ya da kedi olmanın ne anlama geldiği, iletişimlerinin, zekalarının, diğer hayvanlarla ve insanlarla iletişiminin nasıl geliştiğini anlama ve aktarma çabası içinde. Yine Redingot Kitap tarafından yayınlanan Yalnızlığın Felsefesi, Kötülüğün Felsefesi, Korkunun Felsefesi kitaplarında insana dair duygu ve durumları ele almıştı Norveçli felsefeci. Halihazırda felsefe bölümünde profesör olarak görev yapan Svendsen'in sıkıntı ve moda üzerine de felsefi sorular ortaya attığı kitaplar var. Köpek ve kedilerin davranışlarının bilinçli olup olmadığını, bilinç durumlarını bilemeyiz. Elimizde sadece sanki vardır. İnsan iyi zihin okur, çıkarımlarda bulunabilir. Evet, hayvanlar düşünür ama ne düşündükleri tam bir karmaşadır. Vücut dillerini o kadar çabuk anlamayabiliriz. Köpekler mutlu olduklarında kuyruklarını sallar ama kediler için kuyruk sallama kızgınlık belirtisi olabilir. Niyetleri vardır, ama niyetlerinin ne olduğunu çözmek için bir deneyim gereklidir. Bu niyetlere, insanlara atfettiğimiz özelliklerden bazılarını atfedebiliriz fakat bunların ne kadarı doğrudur? Güvercin yakalamaya çalışan bir köpek, o güvercini yakalamak istiyor mudur, bunu gerçekten dilemiş midir, bilemeyiz. Motivasyonunun ne olduğu hakkında bir fikrimiz yoktur; yarın kavramı olmayan bu canlı, güvercini sadece o an kovalamak istemiş olabilir. Svendsen, hayvanların dünyasına iletişimden dahil oluyor ve tüm iletişim yollarını aktarıyor kitapta. Rüya, zeka, zaman gibi konularda insan hayvan kıyaslamasına gidiyor, iletişimin psikolojik ve felsefi yönlerini masaya yatırıyor. Hayvanları Anlamak, evcil dostunuzu anlamak için bir rehber değil. İnsan hayvan iletişimine dair Descartes'tan, Wittgenstein'dan, Kant'tan söz açan, bu konuda düşünmeye sevk eden, tarihin gelişiminden bu yana hayvanlarla etkileşimimizin nasıl geliştiğine dair fikir veren, felsefi sorular ortaya atan ve cevaplayan bir kitap. Değindiği konu itibarıyla merak uyandırıcı ve bu merakı bilimsel bulgularla, felsefi tartışmalarla derinleştirmeyi başarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kopeklerin-bakislarinda-birer-keman-tadi", "text": "Bugün modern resim sergilerinde görüp de Bu ne şimdi? Aynısını ben de yaparım dediğimiz eserlerin belki de tamamını derinden etkilemiş, dahi denecek bir sanatçı Kandinsky. Bizim rastgele çizgiler, gelişigüzel renkler olarak gördüğümüz resimlerin altında ciddi bir kurgu/maksat olduğunu açıklaması babında Sanatta Ruhsallık Üzerine, gerçekten muazzam bir eser. II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız. Eşyanın arkasına saklanan, alevle birlikte dans edip köşe bucak kaçan gölge, onlar için bazen dost bazen düşman; fakat sabit olmayan varlığıyla her daim hayatın içindeki bir gizemdi... İşte Gombrich, Gölgeler kitabıyla bize aslında gölgenin bu serencamını sanat tarihi bağlamında, kendine has o öğretmen üslubuyla anlatıyor. İzlenimcilerin, gölgenin sade bir karartı olmadığını ve üzerine düştüğü yerin rengine göre değiştiğini gözlemlediklerini ifade eden Gombrich'in aklına Mor Dağlar türküsü elbette gelmemiştir. Gölge ile yapılan oyunları anlatırken Karagöz Hacivat'ı da zikretmez. Elle tutulmayan bir kavram üzerinden sanat tarihini yazması insanı ister istemez yine aynı kavram üzerinden kendi toprağının sanatını düşünmeye itiyor. Bana kalırsa kitabın en etkileyici yanı bu. Gombrich'in bir dış gözlemci sıfatıyla getirdiği açıklamalar son derece kıymetli. Resim sanatını icra etmiş Kandinsky'nin kuramsal nazarı ilginç bir şekilde bu dev sanat tarihçisinin perspektifini tamamlar nitelikte. Bugün modern resim sergilerinde görüp de Bu ne şimdi? Aynısını ben de yaparım dediğimiz eserlerin belki de tamamını derinden etkilemiş, dahi denecek bir sanatçı Kandinsky. Bizim rastgele çizgiler, gelişigüzel renkler olarak gördüğümüz resimlerin altında ciddi bir kurgu/maksat olduğunu açıklaması babında Sanatta Ruhsallık Üzerine, gerçekten muazzam bir eser. Kandinsky'nin kitabını okuyup resimlerine baktığınız zaman, belki ruhunuza dinginlik gelmeyecek. Onun hissettiklerini hissedemeyebilirsiniz de... Fakat şunu kesinlikle fark edeceksiniz: O ne yaptığını pekala bilen, bize karmaşık gözüken eserlerini ustaca kurgulamış bir sanatçı... Kandinsky kendi kuramını ortaya koymadan önce sanata ve sanatçıya dair önemli tespitler yapıyor. Soyut müziğin hikayesinden yola çıkarak aslında resim sanatının henüz tam olgunlaşmadığını iddia ediyor. Tarih öncesi çağlarda insan ilk başta doğadaki sesleri taklit etti, daha sonra ses denen şeyi keşfetti ve bunu tabiattan soyutladı. Bu müstakil seslerle/notalarla kendi hikayesini anlattı ve en sonunda melodiyi de aştı. İşte resim de ona göre böyle bir eşiktedir. Artık sanatçı sadece renkler ve çizgileri kullanmalı, doğadaki hiçbir formu resmetmemeli. Resmin müzikal imkanlarını kullanarak, içsel bir yolculuğun sonucu eser vermeli. Kandinsky'nin form konusundaki düşüncesinin temelinde aslında içsel kaygılar var. Ona göre tabiattan soyutlanmış bu yeni resim formu, içsel yolculuğumuzu anlatmanın en doğru yolu. İzlenimleri resmetmek eksiktir artık, çünkü onun temeli dışsal güzelliktir. Renklerin, çizgilerin, üçgen ve dikdörtgenlerin kompozisyonu ile ancak içsel sesimizi yansıtabiliriz... Form konusunda detaylı bir kuram ortaya koyan Kandinsky'nin, bunu aşkın birtakım değerlere dayandırması muazzam bir inşa. Sanatçının söyleyecek bir şeyleri olmalıdır. Zira onun görevi formun hükümranlığı değil bu formu içeriğe uydurmaktır. Kandinsky sık sık tını, titreşim gibi kelimeleri kullanır; Scriabin'den, Debussy'den örnekler verir. Hal böyle olunca kitap, resim kuramı olmaktan çıkıp daha büyük meselelere bağlanıyor ve bir sanat manifestosuna dönüşüyor. Edebiyat, müzik, resim, plastik sanatlar, ve hatta dansa dair ufuk açıcı tespitlerde bulunuyor Kandinsky. Tabii kendilerine postmodern diyenler onun görüşlerini ne kadar anlıyor tartışılır... Son bir söz, kitabın mütercimi Mehmet Ali Sevgi'ye... Sanat tarihimizde sınırlı bir yeri olan resim hakkında kuramsal bir kitabı anlaşılır çevirmek oldukça güçtür. Yıllar önce bu kitabı İngilizceden okumuş ve yeniden çevirmeyi düşünmüş biri olarak, Mehmet Ali Sevgi'nin okuyucuyu yormayan, anlaşılır ve içerikten taviz vermeyen dilini takdir ettim açıkçası. Kandinsky soyut ifadenin sınırlarını yer yer zorladığı vakit, bizim kültürümüzden bir kelime ile metni bir anlamda şerh etmiş Mehmet Ali Sevgi. Anlayarak çevirmenin güzel bir örneğini verdiği için kendisini kutlamak gerek. Jean-Leon Gerome'ün Golgotha tablosunda, çarmıha gerilmiş Mesih'in yere düşen gölgesini görürüz sadece. Ana değil, sonrasına odaklanması bakımından da önemli bir eserdir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kordugum-ipleri-harlan-coben-cozer", "text": "Sürükleyici kitapların yazarı Harlan Coben'in yeni romanı Altı Yıl okurla buluştu. Gizem dolu ve tempolu hikayede Jake ile Natalie'nin iyi başlayan ilişkisinin izleri sürülüyor. Ayrılık sonrası Jake artık sadece unutamadığı aşkını değil, kendini de aramaya başlıyor. Bu yolda karşılaşacağı zorluklar ise kahramanımızı ölümle yaşam arasındaki çizginin bir o tarafına bir bu tarafına savuruyor. Bazı kitaplar vardır, ilk sayfasından itibaren okuyucuyu sıkı sıkıya tutar, son cümlesine kadar bırakmaz. Okurun bir sayfayı bitirmeden diğerine geçmek için sabırsızlandığı, böylesine sürükleyici kitaplarla özdeşleşen bir yazar; Harlan Coben. 1962 doğumlu Amerikalı yazar Harlan Coben, polisiye, suç, gizem ve korku türünde yazdığı kitaplarla tüm dünyada tanınan bir isim. Myron Bolitar karakteri üzerine on bir, Mickey Bolitar serisi için üç ve bunların dışında on sekiz bağımsız roman kaleme almış. Oyun Bozan, Kimseye Söyleme, Asla Vazgeçme, İhanetin 5 Yüzü ve daha niceleriyle tüm dünyada milyonlar satmış. Elbette bir çırpıda okunan kitaplarında hayatın sırrını vaat etmiyor; fakat okuru uykusuz bırakacak kadar sürükleyici hikayeleriyle keyifli vakit geçirmek isteyenler için doğru tercih. Coben'in 2013 yılında kaleme aldığı, ülkemizde ise Kasım 2020'de okurla buluşan Altı Yıl adlı romanı da, tıpkı diğer eserleri gibi gizem dolu ve tempolu. Jake Fisher, başarılı bir öğretim görevlisidir. Tezini yazmak için küçük bir kasabadaki yaz kampına katılır. Burada Natalie isimli kadınla birbirlerine aşık olurlar. Ressam olan Natalie hakkında pek bir şey öğrenmeye dahi fırsat bulamaz, fakat ilişkileri kısa süreli olsa da hisleri bir hayli şiddetli ve gerçektir. Jake o yazın sonunda mutluluk rüyasından uyanıp kabusla yüzleşir. Natalie ani bir kararla Jake'ten ayrılır, eski sevgilisi olduğunu söylediği Todd isimli bir adamla evlenir. Hatta kasaba kilisesindeki mütevazı düğüne Jake'i bile davet eder. Gelinlik içindeki vedasında ise Jake'ten bir daha asla kendisini aramayacağına dair söz alır. Bu mantıksız ve acı olaylar silsilesi üzerinden altı yıl geçmiştir. Jake üniversitedeki hayatına devam ediyordur. Fakat Natalie'yi bir gün olsun aklından çıkarmamıştır. Kendisi gibi öğretim görevlisi olan en yakın arkadaşı Benedict'le ne zaman dertleşseler, ona Natalie'yi anlatır. Günlerden bir gün üniversitenin internet sitesinde bir ölüm ilanı görür. Jake'in kalp atışları hızlanır, zira ölen kişi, Todd Sanderson, şayet bir isim benzerliği söz konusu değilse, Natalie'nin kocasıdır. Daha ilginciyse Todd'un, Jake'in çalıştığı üniversitenin eski mezunlarından olmasıdır. Fotoğraftaki kişinin altı yıl önce kısa bir anlığına düğünde gördüğü adam olup olmadığından emin değildir. İçi içine sığmaz. İlk uçağa bilet alır ve cenazeye gider. Jake Natalie'yi görmeyi beklerken, her şey daha da karmaşık bir hal alır. Cenaze merasimindeki dul, Natalie değildir. Üstelik Todd'un, altı yıllık evliliğe matematiksel olarak sığmayan büyük çocukları vardır. Meselenin yalnızca bir isim benzerliği olduğunu düşünmeye başlar. Üniversiteye geri döner. Ancak aklı bir karışmış, şüphe içini kemirmeye başlamıştır. Bu defa bir şeyler öğrenebilme umuduyla Natalie ile tanıştıkları kampa gider. Çiftliğin kapıları kapalıdır ve içeride birilerinin yaşadığına dair hiçbir emare yoktur. Jake şansını yakındaki kasabada denemeye karar verir. Natalie ile beraber sık sık gittikleri kafenin ve onun düğününün yapıldığı kilisenin bulunduğu kasaba... Evet, kafenin sahibi onu tanımaz ve bu olasıdır, peki ya çiftlikteki kampa dair verilen cevaplar? Kime sorsa, orada asla böyle bir kamp olmadığını söylerler. Son çare kiliseye gider Jake. Natalie'nin nikahını kıyan papazı bulur. Papaz, kilisede kıyılan her nikahın kayıt altında olduğunu söyleyip kısa bir arşiv taraması yapar. Kilisede Natalie ve Todd diye birileri asla evlenmemiştir. Altı Yıl'da anlatılan hikayenin ivmesi bir an olsun düşmüyor ve her soru işaretinin sonuna bir yenisi ekleniyor. Jake artık sadece unutamadığı aşkını değil, kendini de aramaya başlıyor. Bu yolda karşılaşacağı zorluklar ise kahramanımızı ölümle yaşam arasındaki çizginin bir o tarafına bir bu tarafına savuruyor. Birbirine karışmış, kördüğüm olmuş birkaç farklı ip düşünün; Altı Yıl tam olarak bu. Fakat Harlan Coben, çözülemez denen düğümleri bir bir çözüp ipleri tertemiz bir şekilde birbirlerinden ayırmayı başarıyor. Düğümleri atan kendisi olduğundan, çözmeyi bilmesi doğal karşılanabilir. Ancak böylesine girift bir hikaye söz konusu olunca, yaptığı iş takdire şayan diyebiliriz. Ve daha güzeli, o bunu sürekli yapıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/korkulardan-nasil-korkulmaz", "text": "Çocukların korkularıyla nasıl baş edebileceklerini anlatan güzel bir kitap Ülker Ürker'in Akıl Almaz Korkusu. Yazar Severine Gauthier, küçük kızın bu mücadelesinin içine fantastik ögeler ve tuhaflıklar ekleyerek serüveni adeta bir rüya iklimine çevirmeyi başarıyor. Korkusunu unutma telaşındaki Ülker'in bu yolculuğunun yedeğine zaman zaman felsefeyi de alması kitabın anlatım dilini zenginleştiren özelliklerden. Korku, çocuklarda olduğu kadar her yaştan insanın yaşadığı temel duygulardan birisi. Anlamlandırılamayan, sonucunu öngöremediğimiz bu ruhsal anlar hiç şüphesiz her insanın hayatının çeşitli aşamalarında değişerek varlığını sürdürür. Çocuklardaki korku ise bir yetişkininkinden bambaşka ve daha fantastiktir. Özellikle küçük yaştaki çocukların hayal dünyalarında beliren bu korku ögesi her ebeveynin uğraşmak zorunda olduğu bir sorun olarak ortaya çıkar. Ama bütün bunlara rağmen çocuklar korku türündeki filmleri ve kitapları okumayı severler. Tıpkı bir büyüğün korku filminden korkmasına rağmen yine de o filmi izleme isteğini dizginleyememesi gibi. Ülkemizde çocuklar için korku edebiyatı çok yaygın değil tür olarak ama çocuğu bu korku durumuna karşı biraz daha hazırlıklı yapabilmek ve bu duyguyla yüzleştirmek için nitelikli çocuk edebiyatı ürünlerine ihtiyaç olduğu da açık. Çocukların korkularıyla nasıl baş edebileceklerini anlatan güzel bir kitap Ülker Ürker'in Akıl Almaz Korkusu. Doğrusunu isterseniz ben kitabın anlatım dilini de çizgiyle ifade tarzını da çok sevdim. Kitap büyük boy ve bir çizgi roman olarak tasarlanmış; kesinlikle çocuk edebiyatı türü içinde değerlendirilmesi gereken bir eser. Kitabın kahramanı Ülker sekiz buçuk yaşında bir kız çocuğu. Korkusu mu? O da kendisiyle yaşıt. Ve nereye gitse, ne yapsa bir gölge olan korkusu peşini bırakmıyor ve kendisiyle birlikte büyüyor da büyüyor. Bu korku siyah bir kütle ve ayağına sıkıca bağlı. Çocukların sürekli arkalarından birisinin takip ettiği hissine denk düşen bir atmosferi yansıtıyor bu haliyle. Ve küçük kız korkusunun neyden kaynaklandığını ve onu nasıl yok edebileceğini öğrenmek için bir ruh doktorunu aramaya çıkıyor. Yazar Severine Gauthier, küçük kızın bu mücadelesinin içine fantastik ögeler ve tuhaflıklar ekleyerek serüveni adeta bir rüya iklimine çevirmeyi başarıyor. Korkusunu unutma telaşındaki Ülker'in bu yolculuğunun yedeğine zaman zaman felsefeyi de alması kitabın anlatım dilini zenginleştiren özelliklerden. Kahramanımız bu yolculuğu sırasında tuhaf insanlarla karşılaşıyor: Bir psikiyatrist, bir kuaför, korkusuz ve suçsuz bir şövalye, sirkte çalışan bir hayvan terbiyecisi ve bir müneccim. Hepsinden öğrendiği bir şeyler var elbette. En azından bir şey öğrenmese de yeni sorular sorabilmesi de bir kazanım olsa gerek. Kitap bu haliyle çok fantastik gibi gelse de gerçeklikten kopmamayı beceriyor yazar ve bu dengeyi iyi tutturduğunu da söyleyebiliriz açıkçası. Sonunda ne mi oluyor? Kitabın kahramanı Ülker Ürker korkusuyla barışmayı ve onunla yaşamayı öğreniyor. Belki de kimbilir kendisini asıl ayakta tutan ve yaşama gücü veren şeyin korkusu olduğunu da anlamış olabilir. Çizgi roman tarzı kitaplar ülkemizde pek tercih edilen bir tür değil. Ama edebiyatla ve iyi bir dille harmanlanmış bu nefis çizgilerin her sayfasından çocukların büyük bir keyif alacağını düşünüyorum. Kitabın sonunda yer alan 'Akıl Almaz Korku Oyunu'nu da eminim çocuklar büyük bir zevkle oynayacaklardır. Korkmadan okuyabilirsiniz. . Ben çocuk olsam bu kitabın bütün sayfalarını uzun uzun inceler ve her bir karede hayallere dalardım. Herhalde bu kitaptan sonra çizgi roman kitaplarına da merak salardım. Kitabın dili ve sadeliği hoşuma giderdi. Her anlatıma özgü çizimin olması ve bu haliyle rahat okuma biçimi sunması bu kitabı favori kitaplarım arasına sokabilirdi. Kitabı okuduktan sonra kendi korkularım üzerinde düşünür ve onlarla nasıl baş edeceğime dair kafa yormaya başlardım. . Kitabın kısa ve öz cümlelerden ibaret dilini severdim ama sonucunun daha şaşırtıcı bitmesini dilerdim. Virüsle ilgili çok bilgi edinirdim ama iç sayfalarındaki çizgilerin daha renkli ve dolu dolu olmasını tercih ederdim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/korler-ulkesi", "text": "H. G. Wells'in Körler Ülkesi insan doğası üzerine yazılmış en iyi öykülerden biridir. Wells bu öyküde okura, normal kimdir, yabancı kimdir, doğrular kime göre ve nereye göredir sorularını sordurmak ister. Daha çok Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau'nun Adası, Zaman Makinası gibi bilim kurgu ve fantastik romanlarıyla tanınan H. G. Wells (1866-1946) öyküleriyle de bu türün iyi örneklerini vermiştir. Fantazya ve bilim kurgu türünde insan doğasına ilişkin ütopya ya da distopya eserler kaleme alan H. G. Wells, aldığı biyoloji eğitiminin gerçeklerini hikaye ile örnekledi. Hayali kurmacalarla dünyanın yaşanan ama ifade edilemeyen gerçeklerini ifade etmeyi denedi. O bir hayalperestti ve bilimin zamanla varacağı yere düşlerle varıp olup bitecekleri hayal edebilirdi. Bilim insanıydı ama zamana dirensin, kalıcı olsun diye kurmaca yazıyordu. Tahminlerle, olasılıklarla bilgiyi insan doğası üzerinde test ediyordu. Yazdıklarına bilimsel romans ve olasılık fantazyası denmesi bilimden kopmadan yeni gerçeklere ulaşma arzusunu yansıtıyordu. Bugün bilim kurgu olarak nitelenen akımın neredeyse önemli temalarının, işaretlerinin tümünü ilk deneyen, icat eden o oldu. Nitelikli edebiyat, edebiyat kanonu onu kaydetmeyi reddetti ama o bir şekilde var olmayı sürdürdü. Wells, bir uzun öykü olan Körler Ülkesi'nde (1904), dogmatik bilgilerle insanın kendisine nasıl yeni bir dünya kurabileceğine ilişkin etkileyici bir evren kurar. Körler Ülkesi'nde, körlüğü kabul ederek, onu benimseyerek ve hakikati inkar ederek yaşamak mümkündür ama bu insan doğasına aykırıdır. Bu ülkede gerçeğin farkında olan sadece kahramanın kendisidir ve topluma yabancılaşmıştır. Eğer hakikati reddeder yalanlara inanırsa belki burada bir yaşam imkanı bulabilecektir ama o bunu reddeder. Öykü bir bütün olarak, görmeye, aydınlanmaya, ışığa ve hakikate destansı bir övgüdür. Körler Ülkesi'nde, içinde bulunduğumuz evrenle ilişkisini kesmeden, yeni, farklı bir evren yaratır ve oraya bir dünyalıyı yerleştirir. Bir öneriyi, teklifi bu hayal dünyasında test eder, neler olabileceğini hikayeleştirir, öngörür, kurgular ve sahneler. Elbette bir varsayımla hareket eder buradan hakikate ulaşmaya çalışır. Bir fantastik eserin, bilim kurgunun amacı da budur. Sadece gerçekleri bulmak değil kurmaca üzerinden aramak da onun hedefleri arasındadır. Metinlerindeki çelişik durum bunu gösterir. Onun amacı fantastik dünya içerisinde bir hakikati görünür, kalıcı ve evrensel kılmadır. Dünyayla tüm bağları kesik Körler Ülkesi'ne bir gün kaza geçiren bir dağcı düşer. Köye geldiğinde insanların kendisini görmediğini fark eder. Burada yaşayan insanların gözleri ufalanıp da yok olmuş gibi göz kapakları kapalı ve içe çöküktür. Dağcı Nunez burasının efsanelerini duyduğu Körler Ülkesi olduğunu anlar. Bu ülkenin insanları onu vücuduna dokunarak tanımaya çalışır, gözün ne olduğunu bir türlü kavrayamaz, cümle içinde geçen görmek kelimesini hep şaşkınlıkla karşılarlar: Görmek ne demek? Özellikle görmek kelimesi için, manasız manasız konuşuyor derler. Çünkü görmekle ilgili hiçbir şey bilmemektedirler. Bu yabancıyı büyüklerimize götürelim derler. Buradaki insanların gözlerinin olmaması nedeniyle kulakları iyice keskinleşmiş, parmak uçları hassaslaşmıştır. Onlara göre zaman gece ve gündüz diye değil sıcak ve soğuk olarak ikiye ayrılmıştır. Nunez onlara Körler Ülkesi'nde tek gözlü insan kraldır sözünü sorduğunda kör de ne demek derler. Görmeden yaşanan hayatın felsefesini oluşturmuşlar, fiziki yolları keşfetmişler, görme duyusunun ne işe yaradığını tümüyle zihinlerinden çıkarmışlardır. Her şeyi kör olmak doğrultusunda yeniden yorumlamışlar, vücutlarında görmenin yerine başkaca yeteneklerini geliştirmişler. Çok uzaklardan insanın en ufak hareketini, hatta kalp atışını bile duyar hale gelmişlerdir. Koku alma yetenekleri son derece gelişmiştir. Vücutları yanında inançlarını da körlüğe göre uyarlamışlardır. Bulundukları ülke dışında bir dünyaya, göğün, yıldızların, bulutların varlığına inanmaz, yaşadıkları yerdeki kayaların sonunda dünyanın bittiğine inanırlar. Görmeden yaşanan hayatın felsefesini oluşturmuşlar, fiziki yolları keşfetmişler, görme duyusunun ne işe yaradığını tümüyle zihinlerinden çıkarmışlardır. Her şeyi kör olmak doğrultusunda yeniden yorumlamışlar, vücutlarında görmenin yerine başkaca yeteneklerini geliştirmişler. Çok uzaklardan insanın en ufak hareketini, hatta kalp atışını bile duyar hale gelmişlerdir. Koku alma yetenekleri son derece gelişmiştir. Vücutları yanında inançlarını da körlüğe göre uyarlamışlardır. Bulundukları ülke dışında bir dünyaya, göğün, yıldızların, bulutların varlığına inanmaz, yaşadıkları yerdeki kayaların sonunda dünyanın bittiğine inanırlar. Körler Ülkesi'nin doktoru, büyücü hekimi Nunez'e teşhisini koyar: Görme hastalığına yakalanmıştır ve bunun nedeni de gözleridir. Gözleri alındığında tamamen akıl sağlığına kavuşacak ve örnek bir vatandaş olacaktır. Nunez bu karar karşısında şaşkındır. Tereddüt geçirir. Ama sevgilisi de ameliyat olmasını ister. Sonunda gözünü kaybedip Körler Ülkesi'nin vatandaşı olmayı kabullenir. Ama ameliyattan bir gün önce yeniden görmenin haşmetine tanıklık eder: Beyaz nergislerle bezeli çayırda tenha bir yere çekilip, gözlerini feda edeceği saate kadar orada kalmaya niyetliydi, ama yürürken başını kaldırınca sabahı gördü, yamaçlardan altın zırhlı bir melek misali inen sabahı... Bu ihtişamın önünde, kendisini, vadideki kör dünya, aşkı, her şey koca bir günah çukurundan ibaretmiş gibi hissetti. Böylece ameliyattan vaz geçer, duvarı aşıp kayalara çıkar. Geride bıraktığı özgür, kendi dünyasına doğru yol alır. Kendini kral zannettiği Körler Ülkesi artık çok gerilerde kalmıştır. Körler Ülkesi'nde tek gözlü insanın kral olacağını düşünen Nunez, bunun imkansızlığını hayal kırıklığı ile test etmiştir. Öyküde, azınlık ve teklik içindeki bir doğrunun, kalabalıkların doğrusu karşısında nasıl yabancılaşacağı, hastalıklı bir hale dönüşebileceği teması anlatılır. Yeni düşünce ve kavramlara kapalı insanların, kendilerine yeni bir dünya kuracakları ve sadece kendi gerçeklerinden yola çıkarak hayatlarını sürdürecekleri vurgulanırken burada farklı bir düşünceyle var olunamayacağına işaret edilir. Öykü sembolik, metaforik olarak pek çok açıdan okunabilir. Batının aydınlanmacı, sömürgeci aydınının gelenek karşısında yenilgisi bunlardan biridir. Diğer yandan hayatın güzelliğine, fikirlerin genişliğine, hayallerimizin sınırlılığına ilişkin bir başka okuma da yapılabilir. Kör olarak da bu hayatın yaşanır olabileceği kitapta ortaya konur. Körler en ufak bir mutsuzluk yaşamazlar. Görme duyusu yerine farklı duyular, farklı gerçekler koyabilmişlerdir. Asıl onlara hükmetmek isteyen Nunez o dünyaya giremediği için mutsuzdur. Burada özellikle gerçeğin ne kadar değişken olduğu açık edilmeye çalışılır. Wells bu olasılık fantazyasıyla okura, normal kimdir, yabancı kimdir, doğrular kime göre ve nereye göredir sorularını sordurmak ister. Bunu da görme zevkinin doruğuna erişmiş bir dağcıyı, görmeden yaşayan, görmeyi bilmeyen insanların ülkesinde yaşamak zorunda bırakarak yapar. Sonuç olarak Körler Ülkesi'nde görmek bir suç, hatta hastalıktır. O ülkenin vatandaşı olabilmek için görme hastalığından kurtulmak gerekir. Körler Ülkesinde biçimsel ustalık, kurgusal arayış, anlatım yeniliği yoktur. Yazar doğrudan inandırıcı bir evren yaratmaya ve fikrini ispatlamaya çalışır. Gerçek alabildiğine açık, yalın okurun zihninde parlasın istemektedir. Wells, döneminde kuramsal temelleri atılmaya başlanan türün sıkı kurgucu öykü anlayışının dışında sade, yalın bir anlatımı tercih ederek kurgusal dayatmaların doğurganlığı, özgürlüğü engelleyeceğine inanır. Hayal gücünü gerçekleşebilir kılacak bir çarpıcılığın bir kurmaca anlayışının peşinde olur. Bu yaklaşım Körler Ülkesi gibi onun sadelikle başardığı insan doğası üzerine yazılmış en iyi öykülerden birini yazmasını sağlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/koye-giden-otobus", "text": "Nihayet yorgun ve uykusuz bir halde memlekete ulaşıyoruz. Artık köydeyiz. İlk iki gün gece uyuyor, gündüz uykulu geziyorum. Kendime geldiğimde, sonsuz ve sorunsuz bir dünyanın kapısından içeri girmiş oluyorum. Burası bir rüya... Şişli'de bir yazıhane vardı. Caminin yan sokağında. Yakın zamana kadar köye giden otobüse oradan binerdik. Artık Topkapı otogarından biniyoruz. Yetmişlerin sonu. Hep sabah otobüsüne bilet alınıyor. Babam aydınlıkta yolculuk etmeyi seviyor olmalıydı. Kıyamet gibi bir kalabalık. Gelenler ve gidenler. Türlü satıcılar. İşte Taşköprü otobüsü. Bazen de Boyabat otobüslerini tercih ediyoruz. Babam bagaj işini hallediyor. Köydeki komşulara vermek için paket çay, kesme şeker ve kalıp sabun almış. Yükümüz fazla. Koltuğumuza oturuyor, otobüsün hareket saatini bekliyoruz. Bir adam elinde tepsiyle hızlı bir şekilde içeri giriyor ve herkese limonata dağıtıyor. Almak istemeyenlere ısrarla uzatıyor. Her seferinde otobüs firmasının ikramı sanıyor ve alıp içiyoruz. On dakika sonra boşlarla beraber paralar da toplanıyor. Tüh. Araba tutsa da cam kenarında yolculuk etmeyi seviyorum. Daha o yaşlarda, tabiatı seyretmek hoşuma gidiyor. Akıp giden evler, ağaçlar, insanlar. Yaklaştıkça uzaklaşan dağlar... Tam İstanbul'dan kurtulduk derken geri dönüyoruz. Harem otogarı. Büyük sıkıntı. Sonunda İstanbul'dan çıktık. Pendik ve Tuzla'dan başka yolcular da biniyor. Güzergahın devamı şöyle: Darıca, Gebze, Hereke, Sapanca, Akyazı, Hendek, Düzce, Bolu, Gerede, Karabük, Araç, Kastamonu ve Taşköprü. Otobüsümüz Söğütlüçeşme dinlenme tesislerinde mola veriyor. Söğüt ağacının gövdesinden gelen su her defasında hayrete düşürüyor beni. Annemin yolluk olarak hazırladığı haşlanmış yumurta ve patatesleri yine yemiyoruz. Babam taskebabı ısmarlıyor. Annem söylenip duruyor. Bolu dağı yolumuzu kesip bizi yavaşlatıyor. Çıkmakla bitmiyor. Adım başı uyarı levhası. Önümüzde ağır yük taşıyan bir kamyon varsa, otobüs durma noktasında ilerliyor. Dışarıdan orman havası yerine yanık yağ ve mazot kokusu geliyor. Camları kapatıyoruz. İyice bunaldık. Yolcular buldukları her şeyi yelpaze olarak kullanmaya çalışıyor. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda Bolu dağı bana ne kadar görkemli gelirdi. Meğer bizim köyün rakımı bile bu dağın iki katı imiş. Çözülmüş bir sırrın üzüntüsü içindeyim. Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın önünden geçiyoruz. Her defasında ilk kez görüyor gibi bakıyorum. Hava sıcaklığı belli olacak derecede hemen artıyor. Araç üzerinden Kastamonu il sınırlarına girmiş oluyoruz. Küçük bir ilçe. Askerlik şubesi ve hemen biten ana caddesi. Aklımda bunlar kalmış. Kastamonu'da mutlaka otogara uğruyoruz. Yarım saat kadar burada oyalanıyoruz. Hısım akraba ve konu komşu için çekme helva, kel simit alınıyor. Bunlar yoksa, gelenek tamam olmaz. Son bir yolumuz kaldı. Kastamonu ile Taşköprü arası yarım saatten biraz fazla sürüyor. Muavinin çağrısıyla beraber tekrar otobüsteyiz. Bu güzergahtaki küçük kasabaları artık ezbere biliyorum. İlk olarak karşımıza Göl kasabası çıkıyor. Eski isminin Gölviran olduğunu ve zamanında yüksek sayılabilecek bir nüfusa ev sahipliği yaptığını sonradan öğreniyorum elbette. Göl kasabası, aile içinde ara sıra konuşulurdu. Çünkü yakın akrabalarımızdan biri burada çoban durmuştu. Acaba rahatı yerinde miydi? Garip düşmüş müydü? Bir görmek lazımdı. Kastamonu Şeker Fabrikası'nın önünden geçerken, babam, her defasında farklı bir akrabanın ismini anar ve cümlenin sonunu hep aynı sitemle bağlardı: Şuraya bi aldıramadık. Alatarla, ilimiz ile ilçemiz arasındaki son büyük yerleşim yeri. Fakat bu ismi kimse kullanmaz, herkes oraya Germeç derdi. Burada namlı akrabalarımız vardı. En çok da Numan Amca'yı severdim. Otobüsün camından dikkatle bakıyorum. Belki onu görürüm. Gerçi gördüğüm hep kendir bağları, balyaları olurdu. Bilmek, büyümekle beraber geliyor. Elli yıl öncesine kadar Alatarla'nın resmi ismi Germeç Pazarı imiş. Germeç, hem bir Türk boyu, hem de ip anlamına geliyor. Bir keresinde vasıta bulamadık. Gecenin bir yarısı oldu, öylece meydanda kalakaldık. Taşköprü merkezde bir akrabamız varmış. Onlara misafir olduk. Evin hanımının soğuk davranışı ve gözlerini üstümüzden ayırmayışı hala aklımdan gitmez. Kırk yıl oldu ama unutmadım. Köye hangi vakit girersek girelim, sabah veya akşam, hep aynı karşılama bizi beklerdi: Üstümüze doğru koşan dağ köpekleri. Öyle ki arabanın önüne kendilerini atarlardı. Artık köydeyiz. İlk iki gün gece uyuyor, gündüz uykulu geziyorum. Kendime geldiğimde, sonsuz ve sorunsuz bir dünyanın kapısından içeri girmiş oluyorum. Burası bir rüya... Raziye Kadın gibi garip isimler taşıyan yaşlı kadınlar, buldukları her yerde beni öpüyor ve aralarında anlaşmış gibi daima aynı şeyi söylüyorlardı: A yavrum, görmeyeli amma büyümüşsün. Bir diğer konu da kime çekip çekmediğim hakkındaydı. Çeyrek asır sonra şunu yazdım: Suya çekmişim ben, bilmem...."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kulustur-hayat-iyidir", "text": "Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı. Özellikle ortaokul çağındaki ergenliğe adım atan çocuklarla ilgili endişelerimiz gittikçe büyüyor. Kuşak farkı artık sadece ebeveynlerle çocuklar arasında değil, iki kardeş arasında da keskin biçimde görünüyor ve bunda teknolojinin hızlandırıcı etkisi büyük. Tabii buna bir de büyükanne ve büyükbaba ile olan ilişkileri eklerseniz durum tam bir Arap saçına dönebilir. Tıpkı Külüstür kitabında olduğu gibi. Yeni Zelandalı ödüllü yazar Joy Cowley'in Külüstür isimli eseri, 11 yaşındaki William ile ergenlik dönemini yaşayan 14 yaşındaki Melissa'nın, büyükanne ve büyükbabalarıyla külüstür bir tatil ortamındaki ilişkilerini ele alan mizahi bir kitap. Tabii sıkı mizah yanında ilişki biçimini sorgulatması bakımından da çok doğru yerlere temas ediyor. Bir tür ironi macera Külüstür. Bir çift uzaylıya benzeyen, ağır hareket eden ve zor işiten, huysuz yaşlılarla tatil yapma fikri herhalde günümüz çocuklarının birçoğuna kabus gibi gelebilir. Hele bir de buna on gün boyunca şehir hayatından uzak, ıssız bir doğada, cep telefonsuz, elektriksiz, tuvaletin bile evin dışında olduğu bir kulübeyi eklerseniz birçok çocuğun tüyü diken diken olur. Bu ilkel sayılacak koşulların modern yaşama alışkın çocuklar için cezbedici olmayacağı açık. Kitabın kahramanları Will ve Lissy kardeşler için de geçerli bu. Bu tatile zoraki gönüllü olmalarının tek nedeni ise büyükanne ve büyükbabasının vadettiği 1000'er dolarlık ödül ve bu parayla alacakları şeylerin hayali. William'ın tabiriyle hiçliğe en yakın yere doğru yola çıkıyorlar. Ve bu modernlik ile basit yaşam arasındaki kaygıyı çok ustalıkla işleyen yazar, her iki yaş grubunun hayata bakışını da bu zıtlık içinde gayet başarılı bir şekilde ele almayı başarıyor. Kitabın üslubunu güzelleştiren bir diğer unsur da hem Melissa hem de William'ın gözünden hissedilenleri ve yaşananları anlatıyor olması elbette. Kitap iki kardeşin gözünden sırayla, olay kurgusu bozulmadan aktarılıyor ve bu da incelikli bir anlatıcılığın keyfini sürmemizi sağlıyor. Bir kabus gibi görünen ama sonunda doğadaki yaşam koşullarından keyif almaya başlayan iki çocuk bir öğrenme sürecinin de içine atılıyor. William araba sürmeyi, testereyle ağaç kesmeyi, balık tutmayı, ot biçmeyi öğrenirken Melissa da çörek yapmayı, bulaşık yıkamayı, gitar çalmayı deneyimliyor. Ve bütün bunlar her iki çocuğa da hayatın gündelik modern rutinler olmadan da yaşanacağını keşfettiriyor. Çocuklarda bugün en büyük eksiklik olarak görülen sorumluluk alma duygusunu aşılayan Külüstür, aynı zamanda aile bağlarının ne demek olduğunu öğretiyor ki bu paha biçilmez bir duygu! Yeni Zelanda Çocuk ve Gençlik Romanı ile Lianza Esther Glen Çocuk Romanı ödüllerine layık görülen Külüstür, önemli bir meseleyi zaman zaman argoya kaçsa da ironik ve mizahi bir dille anlatıyor. Sadece çocuklara değil anne babalar ve eğitimcilere de bir kapı aralıyor. Okul öncesi dönemdeki çocuklar için yayınlanan kitaplar altın çağını yaşıyor desek yeridir. Tabii yayınlanan birçok eserin yurtdışından çeviri yoluyla raflara çıktığını ekleyerek. Dünyanın En Büyük Evi isimli kitap da güzel illüstrasyonlu ve küçük okurların hayal güçlerini besleyecek cinsten bir eser. Küçük salyangozun büyük bir hayali var: Dünyanın en büyük evine sahip olmak... Bu isteğini babasıyla paylaşıyor ve babası ona küçük bir hikaye anlatarak bazı şeylerin küçük olarak daha güzel ve anlamlı olduğunu anlatıyor. Bu hikayesinin sonunda küçük salyangoz anlıyor ki yükünü hafifletirsen dünyan büyür. Aslında dünyanın kendisi keşfedilecek koskoca, nefis bir evdir. Kitabın çizimleri çok güzel lakin metninin aynı ölçüde vurucu olduğunu söylemem zor. En azından final kısmının daha çarpıcı olmasını bekliyor okur. Okuma çağına gelmemiş ve yeni okumaya başlamış minik okurlar için tavsiye olunur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kurt-puslu-havayi-sever-kurtlarin-saati", "text": "Kurtların Saati, bir solukta okunan tertemiz bir polisiye. Kitabın sonu ise okuyucuyu ters köşeye yatıran cinsten. Üstelik mantıklı sebeplerle bu sonu hem kolayca kabul ediyor hem de hayretimizi gizleyemiyoruz. İskandinavya denilince insanın aklına pek çok şey gelir elbette. Artık bu çağrışımlar dizisine gönül rahatlığı ile eklenecek bir kavram daha var; İskandinav polisiyesi. İsveçli Hakan Nesser, İskandinav polisiyesinin dünya çapında on üç milyon satmış, başarılı yazarlarından. Ülkesinde epey yaygın kullanılan 'Hakan' ismi bizle alakasız; fakat İsveççe ve Türkçe arasında benzerlik olduğu iddiaları yok değil. İmza attığı otuza yakın kitap, yirmi beşten fazla dile çevrilmiş. Bir süre ortaokul öğretmenliği yapan yazarın bu metne konu olan kitabı, o dönemlerden izler taşıyor olabilir zira hikayedeki soruşturmanın bir kısmı bir okulda geçiyor ve maktuller de öğretmen. Nesser'in 1993'te kaleme aldığı Kurtların Saati ülkemiz okurlarıyla 2019'da Indie Yayınevi vasıtasıyla buluşmuş. Nesser, Müfettiş Van Veeteren serisinin ilk kitabı olan bu eseri takiben, aynı kahramanın başrolde olduğu dokuz kitap daha yazmış. Tarih öğretmeni Janek Mitter, zil zurna sarhoş bir gecenin sabahına gözlerini güç bela araladığında karısı Eva Ringmar'ı küvette boğulmuş olarak bulur. Geceye dair dişe dokunur bir şey hatırlamak şöyle dursun, kendi adını dahi zor anımsamaktadır. Eva, Janek'in okulunda işe başladığında iki sene önce tanışmışlar, altı ay önce ise kendilerini bir ilişkinin içerisinde bulup ani bir kararla evlenmişlerdir. Karısının geçmişine dair bildikleri sınırlıdır. Eva'nın pek de sağlam olmayan ruh halinin ise, ilk evliliğinden olan çocuğunun vefatından yadigar kaldığını düşünmektedir. Fakat kendi psikolojisi de doğrusu çok sağlıklı değildir. Avukat Rüger, romanın ilk kısımlarında davaya müdahil olarak Janek'e sorduğu sorularla karakteri tanımamıza ve olayı anlamamıza yardımcı oluyor. Bu hikayenin esas yıldızı ise müfettiş Van Veeteren. Roman, yazarın oluşturduğu hayali bir şehir olan Maardam'da geçiyor. Haliyle şehrin bir polis departmanı ve burada Van Veerteren'in soruşturmayı beraber yürüttüğü polis arkadaşları var. Hikayenin başında tıpkı polis gibi okur da Mitter'den şüpheleniyor. Deliller toplanıyor, tanıklar dinleniyor, jüri oy kullanıyor ve neticede mahkeme Mitter'i karısını öldürmek suçundan cezaya mahkum ediyor. Talihsiz adam ise yapılan tetkiklerin ardından cezaevine değil, akıl hastasına gönderiliyor. Janek Mitter tedavi gördüğü hastanede, odasında ve dahi yatağında, defalarca bıçaklanmak suretiyle öldürülmüştür. Bu aşamadan sonra soruşturma derinleşir ve müfettiş Veerteren sazı eline alır. İlk kurban Eva'nın yaşlı annesinden eski arkadaşlarına, pek çok kişiyle görüşüp ipucu arar. Katilin aynı kişi olduğuna şüphe yoktur. Daha vahimi ise akıl hastanesindeki Mitter'in karısının öldürüldüğü geceye dair zihninin berraklaşarak nihayet bir takım detaylar hatırlaması ve bunu katile bildirmesi sonucu öldürülmüş olma ihtimalinin bir hayli kuvvetli oluşudur. Karısını ve kendisini öldürecek katili o gece görmüştür. Hastaneden ona ulaşmasının tek yolu mektup yollamaktır. Kurtların Saati, bir solukta okunan, sürükleyici, okuyucuyu yoran ve boğan detaylardan arındırılmış, tertemiz bir polisiye. Dili son derece akıcı. Tek eleştirim, yazarın oluşturduğu karakterlere şahsiyet kazandırmak için başvurduğu küçük detaylar biraz eğreti durmuş. Kitabın sonu ise okuyucuyu ters köşeye yatıran cinsten. Üstelik gayet doğal ve mantıklı sebeplerle bu sonu hem kolayca kabul ediyor hem de hayretimizi gizleyemiyoruz. Takdire şayan. Kurtların Saati Hakan Nesser'in okuduğum ilk romanıydı, ancak son kitabı olmayacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kuru-yapraklar-dunyasinda", "text": "Modiano, 30 Temmuz 1945, Paris doğumlu. Yani, İkinci Dünya Savaşı'nın bittiği sene dünyaya gelmiş. Nazilerin Fransa'daki işgaliyse 1944 yazında sona ermişti. Modiano, savaş görmemiş ama savaşın bıraktığı enkazın içinde büyümüş. Babası İtalyan Yahudisi, annesiyse Belçikalı. Çocukluğu ve ilk gençliği kuşkusuz savaş hikayeleri dinleyerek geçti -babasının Nazi işbirlikçisi olduğu söylenir. Okuduğum romanlarının fonunda da savaş var ama gözümüze sokulan bir savaş değil bu, hatırlamalarla görüyoruz, sanki bir milat gibi, ne zamandı? sorusuna aranan cevap işgal dönemleriyle karşılanıyor. Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin ödül almaya layık bulunmadığını düşününce... Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı. Bu sene ödülü Amerikalı şair Louise Glück kazandı -ben hiç Glück hiç okumadım, tanımıyorum. Ama geçen seneki ödülün, edebi değeri bir yana namlı bir faşiste verilmesi çok tepki çekmişti. Ödülü Peter Handke'nin alacağı açıklandığında birçok kesim protesto etti. Tranströmer'in, Herta Müller'in, şarkı sözü yazarı Bob Dylan'ın ödül alması da gene tartışılmıştı. Ödülün 2014'teki sahibiyse Fransız romancı Patrick Modiano'ydu. Tuhaf ve çarpıcı bir yazar Modiano. Şu ekim ayını Modiano'nun peşinde geçirdim diyebilirim. Üçü de Can Yayınları'nın verimi olan En Uzağından Unutuşun, Mahallede Kaybolma Diye ve Karanlık Dükkanlar Sokağı'nı okudum. Modiano, 30 Temmuz 1945, Paris doğumlu. Yani, İkinci Dünya Savaşı'nın bittiği sene dünyaya gelmiş. Nazilerin Fransa'daki işgaliyse 1944 yazında sona ermişti. Modiano, savaş görmemiş ama savaşın bıraktığı enkazın içinde büyümüş. Babası İtalyan Yahudisi, annesiyse Belçikalı. Çocukluğu ve ilk gençliği kuşkusuz savaş hikayeleri dinleyerek geçti -babasının Nazi işbirlikçisi olduğu söylenir. Okuduğum romanlarının fonunda da savaş var ama gözümüze sokulan bir savaş değil bu, hatırlamalarla görüyoruz, sanki bir milat gibi, ne zamandı? sorusuna aranan cevap işgal dönemleriyle karşılanıyor. Şimdi bu genellemeyi yaptıktan sonra esas söylemek istediğim yere geliyorum. Modiano'nun romanları okuyanları şaşırtacak derecede benzer temaları takip ediyor. Yazdıkları özünde hep aynı ama hep de farklı, sanırım onu Nobel'e götüren de bu büyük sanat dehasına sahip olması. Kaybolmak, terk edilmek, yapayalnız kalmak, unutmak, unutulmak... Bunları kitapların adlarından da sezmek mümkün. Romanları hep bu temaların çevresinde dolaşıyor. Daragane yer döşemesinde delikler fark etti, döşemenin kıvamından, mantar meşesi kullanıldığı izlenimine vardı. Duvara, küçük boy halterin konacağı, ahşap bir raf mobilyası monte edilmişti. Burası hayalet dolu. Hiç yalnız gelmiyorum buraya... (MKD, s. 85-6). Benzeşmelere bakarak Modiano'nun kendini tekrar ettiğini söylemek mümkün değil. Karanlık Dükkanlar Sokağı'nda benöyküsel anlatıcıyı tercih etmiş. Mahallede Kaybolma Diye'de ise üçüncü tekil anlatıyor. Ana kahraman, bir romancı olan Jean Daragane. Patrick Modiano'nun tam ismi ise Jean Patrick Modiano. Jeanlar arasında da bir geçişkenlik olduğunu düşünüyorum. Karanlık Dükkanlar Sokağı'nda geçmişini unutan bir adamın, şimdilerde profesyonel bir dedektif, kendini bulma macerasını izliyoruz. Bir büyük yapbozun parçalarını teker teker birleştirip kim olduğunu bulma arayışında. Bu, tabii, başka yan soruları da sormamıza yol açıyor. İnsan kim olduğunu gerçekten bilebilir mi? Çoğu kez hayatınızla ilgili yakınlarınızın sizden sakladığı bir şeyi çok geç öğreneceksiniz. Gerçekten sizden saklamış mıdır? Belki de unutmuş gitmiştir ya da zamanla düşünmez olmuştur. Veya sadece doğru sözcükleri bulamıyordur. (MKD, s. 79) Bu bilinemezlik, kimliksiz, sahte isimler romanlarının en temel meselelerinden biri. Mahallede Kaybolma Diye ile Karanlık Sokaklar Dükkanı arasında otuzaltı sene olduğunu söylemiştim. Bu dönüşümü teknoloji üstünden de okuyabiliyoruz. Karanlık Sokaklar Dükkanı yayımlandığında, 1978, henüz cep telefonu icat edilmemiş. Oysa Mahallede Kaybolma Diye'de anlatıcı Jean Daragane'ın cep telefonu olduğunu görüyoruz. Fakat roman Daragane'ın telefon defterini kaybetmesi ile başlıyor. Cep telefonu kullanan bir insanın bir de elle yazılan telefon defteri tutması gereksizdir. Telefonun sunduğu teknolojik imkan, zaten rehberi içinde barındırır. Modiano, bence burada yarattığı karşıtlık üstünden bizi düşünmeye çağırıyor. Telefon defteri, değişmeyen zamanı simgelerken, cep telefonu bu değişmeyen zamanın aslında değiştiğini gösteriyor. Zaman böylece hem değişiyor hem de değişmiyor. Anlatıcının aslında hiç ihtiyacı olmayabilecekken telefon defterinin peşine düşmesi onun kendi geçmişini aramasının, onunla hesaplaşmasının bir metaforu. Bavul kilidi rahatlıkla kırılabilecek bir şeydir, anlatıcı istese bizi doğrudan hatıraların içine götürebilir ama Modiano, romanlarını adeta kurumuş yapraklardan oluşan bir dünyada kurguluyor. Ele alındığında kırılan, çatlayan, parçalanan, bir daha dönülmesi mümkün olmayan zamanları çağrıştıran ölgün kuru yapraklar. En Uzağından Unutuşun, Modiano'nun benzer temaları takip ettiği büyüleyici bir roman. Modiano, beni çok şaşırtan bir şekilde, bu romanı Peter Handke'ye ithaf etmiş. Handke'nin edebi değeri ayrı ama Sırp Kasabı Miloseviç'e duyduğu sevgi ve hayranlığa uzanan siyasal görüşleri korkunçtur. Romanın yayımlandığı tarihte, 1996, Handke'yle ilişkisini bilmiyorum ama okuduğum Modiano'nun dünyasında böyle iğrenç fikirlere yer yok. Elimdeki yeni basımda istese bu ithafı kaldırtabilirdi. Bunu yapmayı tercih etmemesini de, belki biraz zorlayarak, telefon defteri ile cep telefonunu birlikte kullanmasında arıyorum. Modiano'nunki geçmişin gölgesini yakalamaya çalışan bir yazarlık hayatı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kusursuz-gercek", "text": "İlk karşılaşmamızda ne benim henüz yayımlanan bir metnim vardı ne de Aykut Ertuğrul'un ilk öykü kitabı raflara düşmüştü. Yayın yönetmenliğini üstlendiği Ğ dergisine değerlendirilmesi için gönderdiğim bir öyküyle başlayan edebiyat sohbetimizde yılları devirdik. Sanırım en kıdemli okurlarından biriyim. Bir eleştiri yazısına da bu kadar duygusallık yeter. Edebiyat üzerine kuramsal yazıların toplandığı bir kitaptan ne bekleriz? Akademik bir çalışmada kullanmak için altını çizeceğimiz satırlar. Eser sahibinin meselelere bakışı. Okur ya da yazar olarak yeteneğimizi geliştirecek ipuçları. Sosyal medya için afili bir cümle. Tamamı doğru. Aykut Ertuğrul'un yeni yayınlanan eleştiri/inceleme kitabı Kusurlu Rüya - Tuhaf Zamanlarda Öykü size istediğiniz seçeneği kovalamanın imkanını tanıyor. Ama ben bir başka ihtimalin peşinden gideceğim. Bir öykücünün edebiyat macerasına eşlik edelim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/kutuphanede-gecen-bir-kucuk-prens", "text": "Kitapları Kurtaran Kedi, Japonya'nın en önemli yazarlarından Sosuke Natsukawa'nın Türkçeye çevrilen ilk romanı. Roman, konusu itibariyle bir gençlik kitabı gibi görülse de, kitap düşkünü yetişkinler için tuhaf bir nostalji barındırıyor. - Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi Sosuke Natsukawa, kitapları Japonya'da milyonlar satan bir yazar. İlk kitabı Tanrı'nın Tıbbi Kayıtları'yla coğrafyanın en önemli ödüllerinden Shogakukan Kurgu Ödülü'nü kazanmış; aynı zamanda, yazarlığın yanı sıra doktorluk da yapıyor. Kitapları Kurtaran Kedi yazarın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Romana girmeden önce, çevirmen H. Can Erkin'in yine ustaca bir iş çıkardığı notunu düşmeli. Rintaro Natsuki, bir kitapçıda büyüyen bir lise öğrencisi. Kısa boylu, gözlüklü ve şişman; sıradan bir genç, bir korku filmi olsaydı bu kitap, o yüksek ihtimalle ilk ölenlerden olurdu. Kendisini kitaplara vermiş bir öğrenci Rintaro, anne babasının ölümünden sonra vaktini dedesiyle geçirmiş, haliyle, kitapçı olan dedesinden okuma alışkanlığı edinmiş. Dedesinden sonraysa, kitapçı kendisine miras kalıyor: Natsuki Kitabevi. Şehrin kıyısında, küçük bir sahaf olan bu yerde, bulunması güç, ticari olarak pek bir beklenti vadetmeyen kitaplar yer alıyor. Kitapları Kurtaran Kedi, kütüphaneler evreninde geçen bir tür Küçük Prens olarak nitelendirilebilir. Şablon olarak bir hayli benziyor Küçük Prens'e; küçük prensin yerini bir kedi alıyor, gezegenlerin yerini kütüphaneler ve yolculuk başlıyor Tekir, kitabımızda bir rehber konumunda ve Rintaro'ya kitaplar arasında geçen bir evrende yol gösteriyor. Amacımız kitapları kötü sahiplerinden kurtarmak... İlk durak, kitapların kapaklarını açmayan, onları sadece süs eşyası olarak gören okur. Üstünde tek bir kırışık bile olmayan binlerce kitabı sadece sahip olma duygusuyla evine dizen bir okuru ziyaret ediyor Rintaro ve Tekir ve sesleniyorlar: Kitapları kurtarmaya geldik. Bir diğer okur, kitapları kısaltan ve böylelikle onları birkaç dakikada okunabilir hale getiren bir proje üstünde çalışıyor. Şu an üzerinde çalıştığım Goethe'nin Faust eseri. Hedefim bunu iki dakikada okunabilir hale getirmek. Fakat bir hayli dişli bir eser. Rintaro ve Tekir, bu okuru da ikna etmek zorunda. Küçük Prens'in iş insanının gezegenine gittiği bölümün yerini burada tekelci, kitaplara sadece bir meta gözüyle bakan bir yayıncı alıyor denebilir. Kralın gezegeni, yerini kitapları sahip olmaktan ibaret gören, kitaplarını açıp okumayan bir okur profiline bırakıyor. Tekir ve Rintaro, kitapları bu sahiplerinden kurtarmak zorundalar; işleri hayli zor. Kitap bu yönüyle, biraz öğretici, didaktik görünüyor olabilir. Ama kitabın vaadi, tüm bu bariz okur profilleri ve konu arasındaki gezintinin size sunduğu o nostalji duygusu. Çözmeniz gereken bir metaforlar diyarı bahşetmiyor size. Her şey ortada, vermek istediği mesaj açık. Gençlere daha çok hitap ediyor gibi görünse de, aslında tam da yetişkinlere yönelik yazılmış bir roman. Her yanımızdan bir pop-up'ın fırladığı bu medya ortamında, Kedi'yi okumak eğlenceli bir ara olabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/levant-kibritci-kizi", "text": "Amin Maalouf, Türkiye'de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki. Gazeteci kökenli bir edebiyatçı olarak güncelin akıp giden nehrinden kadim bahçelere arklar oluşturuyor ve güzel bahçelerin oluşmasına vesile oluyor. Romanlarından bahsediyorum elbette. Osmanlı sonrası kuşağın mensubu bir Lübnanlı olarak payına çokça hüzün düşmüş bir isim Maalouf ve bu hüzünleri koyabileceği kutu olarak da romanları seçmiş. Yazar olarak macerasını çoklu aidiyetler ve gerçeğin işlenemez hale geldiği durumlarda kurguya kaçarak sürdürüyor. Ancak kurmacanın imkanlarını ustalıkla kullanması orada çok rahat ettiği anlamına gelmiyor. Çivisi Çıkmış Dünya'dan sonra Uygarlıkların Batışı yazarın düşünce serüveninde denizin bittiğini yani artık kurmacanın yeterince cazip olmadığını gösteriyor. Romanlarında gördüğümüz deniz yolculuklarının bir benzerini yeni kitabının kapağında görüyoruz ki kendisi de düşünce yolculuklarına Titanik'in dahil olduğunu söylüyor. Kocaman bir gemi nasıl batabilir, tüm insanlık olarak geliştirdiğimiz uygarlık nasıl olur da basiretsiz bir şekilde buzdağına çarpabilir. Gerçek şu ki, batan uygarlıklar değil Amin Maalouf'un kendi oluşturduğu hayal dünyası. Okur için ve belki başta kendisi için estetize ettiği, yeniden kurguladığı Levant dünyası sadece kağıt üzerinde var. Kıymetli eşi Andre Maalouf da kendisinden farklı bir yöntemle yemek tarifleri üzerinden bu dünyayı yaşatmaya çalışıyor. Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar'da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigar kalıyor. -Kimsin? -Anneannemin torunuyum. Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükarda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb'in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir Divan Edebiyatı. Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı'da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı'nın doğuyu gördüğü egzotik gözle romantize edilemeyecek bir yükseliş bu. Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam'ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam'la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/mardinden-madride-tuhaf-bir-masal", "text": "Gerçekliği bağlı olduğu kurallardan, zamandan ve mekandan soyutlayarak çocuğun anlayacağı ve keyif alacağı bir şekilde masala dönüştüren Mardinli Saatçi ile Madridli Zapparo gerçekten masal okumak isteyenlere ideal bir öneri. Üzerinde çokça konuşulan, hakkında tezler yazılan ve her eline kalem alanın yazdığını iddia ettiği şey masal. Evet, kabul edelim büyülü bir kelime ve yine kabul edelim ki gerçeklerin her zaman önünde yürüyen ve gerçekleri takip etme zorunluluğu olmayan bir kavram. Hayal ile gerçek arasındaki çocuk bilincine işaret eden masal, bu haliyle bir yetişkinle çocuğu birbirinden ayıran kelimelerden örülmüş ince bir çizgi. Peki bir uzlaşı alanı mı masal? Yoksa gerçeğin ve hayalin, zamanın ve mekanın çatıştığı bir yer mi? Her ikisi de mümkün. Ancak masal deyince hep mutlu sonla bitmesi beklenen bir öğreti ya da yetişkinin kendi dünyasındaki doğruları aktarmaya çalıştığı bir eğitim masası da değil. Piyasadaki masal etiketi altındaki onlarca kötü metinle oluşturulmuş kitaplara bakıp da masala ilişkin bakışınız değişmesin. Masal gerçekliği sarsmak için vardır bazen, maddeyi bükmek için. Büyüklerin anlamlandırmakta zorlanacağı bir şekilde sınırları zorlayabilir, sınırsız bir anlatı ve özgürlük sunabilir. Tıpkı Mardinli Saatçi ile Madridli Zapparo gibi. Yeni çıkan bir masal kitabı Mardinli Saatçi ile Madridli Zapparo. Yukarıda izaha çalıştığım şekliyle de tam bir masal kitabı. Mevlana İdris'in yazdığı ve Dağıstan Çetinkaya'nın enfes şekilde resimlediği kitap zaman, mekan, hayal, gerçek kavramlarını kendi olağan seyri içinde ters yüz ederek bambaşka bir dünyaya kapı aralıyor. Ve 'Mardin'i gören yedi defa görür.' İspanya'da yaşayan Bay Zapparo bu cümleyi okuyunca içindeki birden ışıklar yandı. cümlesiyle başlıyor masal kitabımız. Ve anlayacağınız üzere Madrid'den Mardin'e başlayacak bir yolculuğun sinyalini veriyor. Kahramanımız Zapparo'nun zümrüt gibi ferah ve ufuksuz bir ovaya sahip şehrin yukarısında yer alan iç içe girmiş sokaklardaki yüzlerce yıllık küçücük dükkanlarda dolaşmasıyla devam ediyor masal. Bu taş şehrin içinde taş gibi bir gerçekliğe çarpıyor okur. Dedik ya gerçeklik dediğin şey bir masal okurken anında karşına çıkabilir. İspanya'daki Endülüs medeniyetinin izlerini silmek için yapılanları anlatmak uzun mesele. Ama yazar beş yüz yıl sonra bir Madridlinin iç okumasıyla günümüz çocuklarına da tarihi bir gerçekliği hatırlatıyor. Aynı zamanda Mardin'deki kültürel zenginliğe vurgu yaparak şehrin kozmopolit yapısını da masalsı bütünlük içinde sunuyor. Ve Zapparo'nun dikkatini çeken Mardin Kalesi. Kaleye tırmanmak için genelde sokakları temizlemek için kullanılanlardan kiraladığı eşek... Sonra ne mi oluyor? Zapparo uçağa atlayıp Madrid'e dönüyor. Ama uçak havalandıktan sonra sağ kanadını eğdiğinde Mardin Kalesi ile göz göze geliyor. Etti bir! Hani masalın en başında demişti ya yazar Mardin'i gören yedi defa görür diye. Peki diğerlerini ta Madrid'de nasıl görüyor diye merak ediyorsanız, onu da masalı okuyunca görecekseniz. Gerçekliği bağlı olduğu kurallardan, zamandan ve mekandan soyutlayarak çocuğun anlayacağı ve keyif alacağı bir şekilde masala dönüştüren Mevlana İdris'in Mardinli Saatçi ile Madridli Zapparo masalını gerçekten masal okumak isteyenlere öneriyorum. Dünyaca ünlü tasarımcı, çizer ve yazar Leo Lionni'nin üç kitabını tanıtacağım minik okurlarımız için. Evde sıkılan canlarına çok iyi gelecek üç güzel kitap: Tırtıl Boyu, Matthew'un Rüyası ve Cornelius Masalı. Büyük boy, az metinli ve bol resimli bu üç kitabı 4-6 yaş çocukların çok seveceğine eminim. Tırtıl Boyu'nda cesur, akıllı ve minik kahramanımızla tanışacak, Mattew'un Rüyası'nda bir müzeye gitmesiyle rüyaları bile renklenen küçük bir fare ile arkadaş olacak, Cornelius Masalı'nda ise yavru bir timsahın macerasında özgüven, duygular ve kıskançlık üzerine düşünme fırsatı bulacaklar. Her üç kitabın da resimlenmesinin harika olduğunu söylemeliyim. İyi okumalar! Bu üç kitabın da önce resimlerine bakardım. Çok farklı bir çizim tekniği olan bu resimleri sanırım uzun uzun incelerdim. Kitabın kısacık ve sade dili ile bütün kitabı anne ya da babamın bir okuyuşunda ezberlerdim. Ondan sonra bana kitabı okumalarına gerek kalmazdı. Hatta resimlerine bakıp yeni maceralar uydurabilirdim. Ben çocuk olsam bu kitabın ilkin çizimlerine bayılırdım. Her bir çizimin detayları arasında kaybolur ve saatlerce incelerdim. Kitabın dilini ve sadeliğini severdim. Kesinlikle okuduğum ilk cümleden sonra sonucunu merak ederdim. Doğulu ve Batılı olmak üzerine düşünürdüm. Sanırım kitabı okuduktan sonra Madrid'den çok Mardin'i merak eder ve bu şehirle ilgili araştırmalara başlardım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/masamda-neler-var-yalniz-miyim-hic", "text": "Rita Felski; Estetik değerin faydadan ayrı tutulamayacağını, bununla birlikte metinlere bağlanma biçimlerimizin sıra dışı bir çeşitlilik, karmaşalık ve hatta öngörülemezlik sergilediğini öne sürüyor. Edebiyatın ve okumanın hayatımıza açtığı anlam kolay kolay çözümlenemeyecek bir girift, çapraşık bir ilişkiler ağı içeriyor. Metinle çarpıştığımızda doğan kıvılcım hangi hayale, beklentiye, hangi duyguya çarpıyor bunu yalnızca içimizde duyabiliyoruz. Frankl logoterapi için: Kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür diyor. Legoterapide hastaya kendi yaşamında bir anlam bulması için yardım ediliyor. Hasta kendi varoluşunun gizli logo'sunun farkına varan analitik bir süreçten geçiyor. Anlamsızlık duygusu için Frankl insanların yaşamlarını sağlayacak çok şeyin bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığını söyler. Frankl 2. Dünya Savaşı'nda bir toplama kampında onca acı içerisinde yaşadığı deneyimleri anlatırken, hayatınıza, sizi yaşamaya çeken o anlama eğilmeye başlıyorsunuz. Bitirilecek ne çok acı var. Rilke ilkesi sizi ayağa kaldırıyor içsel ve dürtüsel anlamda. Çünkü legoterapiye göre anlama ulaşmanın üç temel yolu var: Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak, bir şey yaşamak ve bir insanla etkileşime girmek, sevgide anlam bulmaktır. Neden iyiden çok kötü var? Mesela, şu an yaşanan korkunç savaşların temel bir var olma sebebi yok Ianesco Romanya'da doğuyor, annesi Fransız olduğu için çocukluğu Fransa'da geçiyor. Absürt tiyatronun en önemli temsilcilerinden biri olarak biliniyor yazar. Beni bu kitaba çeken şey: Resim yapmayı bilmeyi gerçekten çok isterdim: Göstermeye çalıştığım şey sahiden ölüm ve yaşam. ifadesi oldu. Artistik ve sıra dışı bir ifade. İlk resim deneyimini ve öğretmeninin tepkisini, sonrasında ilk oyununu yazarken yaşadığı yalnızlığı anlatıyor yazar. Ve arkasından ekliyor: İnsan her şeyi kendi kendine öğrenir, unutulmaması gereken asıl şey budur. Bilinen ve beklenenin aksine bir yaşanmışlık bu çıkarım. Tiyatro hakkında bildiği her şeyi tesadüf eseri öğrendiğini söylüyor Ionesco. Naif ve bütüncül bir samimiyete sahip olmadan insanın bir şey yazamayacağını ifade ediyor hemen arkasından. Resim ve yazının birlikte ilerlediği bir kitap Beyaz ve Siyah. Sıradan davranışlar, tekdüze basmakalıp yargı ve hayatlar, iletişimsizlik onun aktarmaya çalıştığı şey. Yoğun bombardıman altında, evlerin içine dahi aralıksız giren iletişim ağı içerisinde dikkat çekici bir görüş. Çelişki bu hakikati barındırıyor zaten. Kuşatıcı bir sesten sonra kalan şey; anlaşılmazlık. Masamdaki bu kitap Şilili bir yazar İsabel Allende'ya ait: Kış Ortasında. Onu daha çok Ruhlar Evi'nden biliyoruz. Latin Amerika deyince çoğu okur dikkat kesilir, Güney Amerikalı yazarların kurgudaki başarısı tüm okurları ikna eder. Bu onları her zaman okunur kılmıştır. Cortazar, Borges, Marquez'i anmasak olmaz. Kış Ortası'nda kitabında olaylar görünüşte önemsiz bir araba kazası ile başlayarak, olasılıklar dışında belki de hayatları birbirlerine hiç dokunmayacak üç kişinin, kaderinin kesişmesiyle başlıyor. Göçten hayatta kalmaya, Şili ve Brezilya, Guatemala'da yaşanan olumsuz birçok olayı hikaye kurgusu içerisinde tekrar hatırlıyoruz. Victor Jara'nın ellerinin kesilme sahnesiyle ilk defa Şok Doktrini kitabıyla tanışmıştım. Isabel Allende'nin muhteşem anlatımı içerisinde flashback yolculuk yaparken tekrar karşıma çıktı Jara. Salvador Allende'nin devrilmesinden sonra Pinochet'un cezaevi olarak kullandığı stadyuma bırakılıyor Jara da. Gitar çalıp şarkı söylemeye devam ettiği için önce elleri kesilen ve sonra da işkence ile öldürülen bir sanatçı. Allende, Şili'deki 1973 darbesinden sağ çıkıyor. Kuzeni, Cumhurbaşkanı Salvador Allende darbeyle indiriliyor. Şili yıllarca sürecek bir dikta rejimi ve göç hikayelerinin içine sürükleniyor. Tüm bunlara tanık olan Allende, Güney Amerikalıların kırık ama güçlü seslerine ortaklığını yansıtıyor. Kitapta olayları başlatan kişi Evelyn 12 yaşında Guatemala'da ağabeyinin girdiği bir çetede çetenin üyelerinin tecavüzüne uğruyor. Kaçmak zorunda kalıyor. Meksika'dan ABD'ye uzanan insan ticareti ve göçmenlerin sınırı geçme uğraşlarına Evelyn'in yolculuğu üzerinden bakıyoruz. İyi bir gözlemle oluşturulmuş güçlü karakter örgüsü, siyasi ama yavan olmayan pasajlar ve sabırla gelişen bir aşkın etrafında kurgulanan bir hikaye bu. Şu aralar iyi bir anlatıya ihtiyacım var diyorsanız Kış Ortasında doğru bir tercih olacaktır. Bir okurun kitapla nasıl konuştuğunu bilmiyoruz. Neden hangi kitabı tercih ettiğini, hangi zamanda neyi, nasıl okuduğundan da habersiziz. Bir pazar ağı, reklam ve endüstri dışında, kontrolsüz bir tercihten bahsediyorum tabii. Bu mümkünse eğer. Yine de bazen bir tesadüf, bazen yoğun bir dikkat, şu günlerde evde kalma çağrısı mesela bizi bir kitapla buluşturmuş olabilir. Yazar ve okur kaderleri ne zaman çakışır bilinmiyor elbette. Fakat o kitabı masamıza çeken büyülü hikayeyi seviyorum. Bundan yıllar evvel bir arkadaşımla elimize tutuşturulmuştu Rus Tazısı. O kitabı sahibine geri veremedik. İlginç bir tesadüfler dizisi örmüştü etrafımızda Paviç. Kitabın üslup ve kaderi içerisinden çıkıp hayatımıza müdahale etmişti. Adeta yazarın istediği şeyi yaşamıştık. O sokağa neden girdik, o adamı neden bulduk, günün sonu neden böyleydi? Tıpkı kitap boyunca yaptığı gibi bir kurguya bulanmıştık. O zaman Mitos Yayınları'ndan basılmıştı kitap. On altı öyküden oluşan Rus Tazısı'nı Ketebe Yayınları yeniden yayınladı. Dönemin halk deyişleri, hikayeleri, değerleri, mekanı ve hastalıklarını içeriyor bu hikayeler. Yazarın anlatımına dikkat kesilirken bir bakmışsınız dağılmış uyumaya başlamışsınız. Ama kontrolü elinden bırakmayan bir yazar vardır karşınızda. Kitaptan kopmaya başladığınız anda peşinizi bırakmaz ve sizi sıçratan dokunuşla metnin içerisine yeniden alır sizi. Kitaba adını veren Rus Tazısı hikayesinde çalar saat uyurken yazarın kendisi ayaktadır. Çalar saat gibi okur da uykuya dalar fakat yazar hala ayaktadır. Sizin ne yaptığınıza hakim sizi kitaptan dışarıya atmış bir yazar olur Paviç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/mavinin-tek-bir-tonu", "text": "Alastair Reynolds'un öyküleri, sanat veya bilgi aracılığıyla bahtiyarlığı arayanları anlatmakta. İşte tam da bu sebeple öykülerinin zamana direneceğini, çizdiği portrelerin birçok insana yoldaşlık edeceğini düşünmekteyim. Ne zaman bilimkurgu bir roman veya öykü okuyacak olsam, kitabın kapağını büyük bir beklentiyle açarım. Beni yarattığı dünyanın içine çekebilmesi, kendi içinde anlamlı bir alem kurması, hayal gücünü zorlayan bir teknoloji, gelecekteki toplumsal sorunlar, distopik manzaralar, uzay gemileri, ışın kılıçları, dünyayı ele geçiren robotlar... Bunların olup olmaması inanın hiç ilgimi çekmez. Benim aradığım şey aslında kaliteli bir yeniden yorumdur. Yazarın akla gelmeyecek sahneler canlandırabilmesi hiç şüphesiz bir beceridir. Fakat bence asıl zor olan, günümüz insanının meselelerini yepyeni bir çağda, taze bir izdüşümle ele alabilmek. Aklımızı kurcalayan hemen her şeyin, aslında zaman ve mekandan bağımsız olduğunu vurgulayan bilimkurguları bu yüzden kıymetli buluyorum. Üç yüzyıl sonraki insanın ölüm korkusu, 5293 senesinde yaşayan bir din adamının yaratıcı ile ilişkisi, gelecekteki yalnızlık, dijital çağda aşk... Alastair Reynols'u ilk kez Netflix'in Love, Death&Robots adlı yapımında tanıdım. Birbirinden bağımsız on sekiz kısa bölümden oluşan bu mini dizide en dikkat çekici iki bölümde de Reynolds'un imzası vardı. Yine de Zıma Mavisi'ni, bilimkurguya duyduğum önyargının etkisinden sıyrılıp aldığım söylenemez. Fakat eser buna rağmen bende büyük bir hayranlık uyandırdı. Özellikle kitaba ismini veren Zıma Mavisi'ni okuyunca uzun zamandır diyemediğim bir şeyi kendi kendime mırıldandım: Keşke bunu ben yazsaydım. Haset ve hayranlığın karışımı bu cümleyi, beni yalnızca derinden etkileyen anlatılar karşısında kurduğumu da ifade etmeliyim. Zıma Mavisi içindeki öyküleri kabaca ikiye ayırabiliriz. İnsana dair küçük tarafları deşenler ile; kozmosa, varoluşumuza, sanata, bilgi felsefesine, bilgeliğe dair olanlar. İfade etmem gerekir ki, ilk gruba düşen öyküler bence diğerlerine nispetle zayıf. Yani Reynolds, aşkın olana yöneldikçe yükselen bir yazar. Öykülerinin birçoğunda bir bilgelik arayışı olduğunu görüyoruz. Bilgi ile yetinmeyen, daha doğrusu bilgiyi sadece anlayışa giden yolda bir basamak gören karakterler karşımıza çıkıyor sürekli. İşte burada Reynolds'un, bilimkurgunun imkanlarını sonuna kadar kullandığını görüyoruz. Kozmosun dört bir yanını dolaşan android karakter, asla salt fantastik bir öğe olarak kalmıyor. Evrende özgürce dolaştığı için varlığa dair çok derin cevaplar buluyor. Dolayısıyla bilimkurgu öğeler Reynolds'un edebiyatında amaçtan çok araçsal bir nitelik taşıyor. Zıma Blue'daki öykülerde dikkatimi çeken bir diğer mesele, çoğu karakterin bilgeliğe ulaşabilmek için yolculuğa çıkması. Reynolds'un astronomi eğitimi aldığı, astrofizik alanında doktora yaptığı, üstelik uzun yıllar Avrupa Uzay Araştırma ve Teknoloji Merkezi'nde çalıştığı düşünülürse; uzayda yolculuk yaparak bilgeliği arayan karakterlerin karşımıza çıkması şaşırtıcı değil. Fakat Reynolds burada bence cesur bir duruş gösteriyor ve bilgelik için çıkılan bu yolculuğu bir nevi bahtiyarlık arayışı olarak sunuyor. Bir diğer ifadeyle onun karakterleri, mutlu olmak için anlamak gerektiğine inanıyor. Zıma Mavisi ile Uzay ve Zamanı Anlamak öykülerinde bilhassa bu tema üzerinde derinlemesine durmuş. Yine aynı sebeple, her iki metinde de bilgi ve kavrayışın ne olup olmadığı irdeleniyor. Reynolds bütün öykülerinin sonuna kısa bir açıklama metni koymuş. Kendi eserini şerh etmenin defacto metnin başarısızlığını kabul etmek olduğunu düşündüğüm için, bu fikre de ilk başta soğuk yaklaştım. Ama bu kısa pasajlar birer açıklamadan öte, yazar ile okuyucu arasındaki hoş sohbetlere dönüşmüş. Alastair Reynolds yanıma gelmiş de, sevdiğimiz bir öyküyü konuşuyormuşuz gibi hissettim. Kitaba adını veren Zıma Mavisi öyküsü ise, Az kelimede ne kadar çok şey anlatılabilir? sorusuna nispet olsun diye yazılmış gibi duran, bana sorulacak olursa küçük bir başyapıt. Sürprizi bozmadan özetlemek gerekirse, yüzlerce yıldır resim yapan yarı insan yarı makine bir ressamın, mavinin tek bir tonuna obsesyonunu ve bu obsesyonun etrafına kümelenmiş hakikat arayışını konu ediniyor. Reynolds bu yolculuğu yaklaşık yedi bin kelime ile anlatıyor, ve bir romana konu olabilecek zengin bir macerayı cesurca harcıyor. Fransız ressam Yves Klein'ın hayatı ve sanat görüşü, öykünün bir anlamda omurgasını da oluşturmuş. Klein için mavi, insanın doğada soyut olarak görebileceği tek renktir. Zira bizim algılayabildiğimiz kadarıyla gökyüzü ve deniz, sonsuza kadar uzayıp giden bir mavi tuvaldir aslında. Hatta Klein günün birinde Nice sahillerinde uzanmış gökyüzüne bakarken, üstünden gelip geçen martılara kızacaktır ve şöyle diyecektir: Martılara nefret duymaya başladım. Çünkü benim en büyük ve en mükemmel eserime delikler açmaya çalışıyorlardı. Zıma karakteri de galaksideki itibarını tıpkı Yves Klein gibi kendi adıyla anılan maviye boyadığı soyut resimleriyle kazanmıştır. İkisi de çizginin, şekillerin ötesinde bir şeyi duymaktır. İkisi de sanatları ile geçmişlerine yolculuk eder. Ve her ikisi de ne aradığını bilmeden, fakat aradığı şeyi bulduğu vakit bunu anlayacağını ve Hah! diyeceğini bilerek arar... Reynolds'un öyküleri, sanat veya bilgi aracılığıyla bahtiyarlığı arayanları anlatmakta. İşte tam da bu sebeple öykülerinin zamana direneceğini, çizdiği portrelerin birçok insana yoldaşlık edeceğini düşünmekteyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/merak-bir-devrimcinin-hazirligidir-kirk-hadis-ten-bize-kalan", "text": "İsmet Özel'in Kırk Hadis'i, anlam genişliği, teklif ettiği yol ve kalp ferahlatan huzursuzluğuyla bir kitabın sınırlarını aşıyor. En rafine şekliyle de söyleyelim; Kırk Hadis cesur okurlar arıyor. On yıl önceydi galiba, yağmurlu bir Üsküdar gecesinde, gri paltosunun iç cebinden bir silah gibi çekip, büyük bir iştiyakla yüzüme doğru uzatmıştı, net olarak hatırlıyorum. Uzatmış ve şöyle demişti; Çok fena metin, içer gibi okumalı bunu. Eski bir dostumdan bana kalan o taze hatıra, sayfaları hafifçe katlanmış kitap, namlusu bana doğrultulmuş halde elimdeydi artık. Kapağında biriken yağmur damlalarını kazağımın koluyla sildim, evet şimdi adıyla karşımda; Kırk Hadis, İsmet Özel. Şiir Okuma Kılavuzu, Üç Mesele ve Erbain'le birlikte Özel'in kare asını oluşturan parçaların en buzkıranıydı ona göre ve hediye edilmesi her şartta zaruriyet içeriyordu. Zannımca anlam genişliği, teklif ettiği yol ve kalp ferahlatan huzursuzluğuyla bir kitabın sınırlarını aşıyordu Kırk Hadis. En rafine şekliyle de söyleyelim; bu kitabın cesur okurlara ihtiyacı olduğu gün gibi ortadaydı. İsmet Özel merak bir devrimcinin hazırlığıdır mısraında kayaları parçalayacak tonda bir şeyler söyler. Nihai olarak bu hazırlığın içinde ikamet eder insan. Hayat hazırlanmaktır. Duymak için hazır olmak gerekir. Çoğu zaman duyabilmek umuduyla okuruz zaten. Bazı yazarların sesleri çok uzaklardan kısık bir nefes gibi gelir, bazen de gümbür gümbür çağlayan coşkun bir kalp gibidir duyduğumuz ses. Beni bir ses sahibi kıl; eline kalem alanların en kalbi duası. Kefarete hazır olmayı gerektirir bu. Devrimci bir hazırlık olarak merak; intisap ve iştigal edeceğimiz meseleye karşı aramızda duran mesafeyi de tanımlıyor aslında. Kendi tabiriyle, şimdiye kadar bozulmadan koruya geldiğimiz rahatımıza musallat olacak şeyler söylemeye niyet etmiştir şair. Bunu yapacak kudreti durduğu yer sebebiyle elde etmiştir üstelik. Gelenekte, Kırk Hadis öğrenip bu öğrenmeden neşet eden ahlaki güzelliği pratiğiyle tatbik ederek yaşamanın faziletlerinden bahsedilir, ki İmam Nevevi'nin Kırk Hadis çalışması bu halkanın en bilinen eseri olarak cihanşümul düzeyde tanınmaktadır. İsmet Özel'in bu geleneği sürdürdüğü Kırk Hadis'inin içeriğini oluşturan yazılar, aslında radyo konuşmalarından mütevellit bir toplam. Kitabın ruhuna uygun olarak, sohbet dinler gibi bir okuma imkanı vermesinin yanında, aynı zamanda derin tefekküre kapı aralayan bir havaya da sahip. Özel'in Marmara FM'de irticalen yaptığı kısa sohbetlerinin yazıya dökülmesiyle vücut bulan Kırk Hadis kitabı, temelinde Sünnet'le ilişki kurma biçimimizi sorgulayıp, Kur'an ile Sünnet arasına çekilmek üzere icat edilmiş o modern hattın kökenlerini cesaretle tartışmaktan da kaçınmıyor. İsmet Özel elbette klasik bir şarih değil, bu sebeple ele aldığı hadislere bir şair ve mütefekkir nazarıyla baktığını biliyoruz. Bu noktada hadis açıklamalarında şahsi tecrübelerini aktarırken kullandığı ben merkezli yorum tarzını, nefsani bir tutumdan ziyade kendine bakan alemi görür şeklinde okumak mümkün. Yorum dediğimiz de nihayetinde beşeri bir eylemdir ve her yorum/bakış muhakkak sahibinden izler taşır. İsmet Özel'in hadisleri kendi makamından şerh ederken gözettiği hususiyet, bu işi İslami ilimler alanında yetkin durumda olanlardan bile daha iyi yapacağı iddiasıyla/zannıyla değil, bilakis yaratılmış biri olarak hiçbir şeyin hakkını verdiğimden emin değilim diyen gayret sahibi bir şairin mahcubiyetiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Kırk Hadis ne anlatıyor? İslam olma bilincine, tevhit şuuruna, Müslüman ferasetine ve imanın neye taalluk ettiğine dair insanın zihnine çivi gibi çakılan cümlelere sahip demir leblebi bir mevzi öncelikle. Şüphesiz bu diriltici sözler Peygamberimizin ahlakından süzülüp geliyor şairin diline. Şahsiyet sahibi olmanın, mümin vakarının, dünyada konumlandığımız yerin ve ayağımızı bastığımız zeminin sıhhati üzerine, aidiyet bütünlüğü üzerinden ahlaki çerçevede bazı cevaplar da arıyor şair. Bu cevapları ararken Resul-i Ekrem'in varlığıyla hayat bulup çağlayan ana kaynağın hayatiyet derecesini de hatırlatıyor okura. İsmet Özel reca ile havf arasında muhkem bir istikamet önerirken asla bir sınır muhafızlığı yapmıyor, burası kesin. Vaatle korunan sınırları kelimeleriyle gözetiyor sadece. Özel, silsilesini keşfedemediği için Kırk Hadis'ine dahil edemediği iki hadisten söz ediyor. İnsanların ilk kaybedeceği ilm haşyettir ve Onun Allah'la ahdi benden daha taze. Bu iki hadis-i şerifin şerhlerini yine onun ağzından dinlemeyi/ okumayı isterdik doğrusu. Şairin derdine ortak olmak için, hemen şu anda; haşyet duygusu ile yağmurun Allah'la ahdi hakkında düşünmeye başlayabiliriz o halde. Kırk Hadis cesur okurlar arıyor. Ve on yıl sonra geldiğimiz noktada çok daha cesur okurlar. O yağmurlu Üsküdar gecesine dönecek olursak eğer; evet çok fena bir metin, içer gibi okumalı bunu. Anladıklarımızı kanımıza karıştırmakla da mesulüz elbette. Fazla uzaklaşmış olamaz, kaybettiğin ne varsa. Korkuyla ümit arasında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/mitler-ejderhalar-sihirli-kadinlar-ursula-k-le-guinin-dunyalari", "text": "Le Guin, gerçekçi edebiyatın kalın duvarları arasında değil, uzay boşluğunda kendine bir yer açtı. Bilim kurgu, kaleminin rahatça dolaşabileceği bir alandı ama 60'ların 70'lerin bilimkurgu dünyasında kadına biçilen rol, onu cinsel bir obje olarak görmekten ileriye gitmiyordu. Kaleme alınan eserler kaliteden yoksun ve ikinci sınıftı. Ursula, uzay boşluğunda yaşamın var olduğunu herkese göstermek istiyordu. Ekumen evreninde kurduğu yüze yakın gezegende farklı kültürler ve ırklar oluşturdu. İstanbul'da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım. Aynı yıllarda bir arkadaşım, paltosundan bir kitap çıkarıp loş kafedeki masanın üzerine koydu; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Ursula Le Guin, çok uzaktan, kitap kapağından bana gülümsüyordu. Onunla bir kitap isminin henüz okunmamış sayfalarında böylelikle tanıştım. Ursula'yı tanıyıp sevmem için üç kelime yetmişti. Onun galaksiler boyunca uzanan dünyalarını, zamanı bilinmeyen fantastik diyarlarını henüz adımlamamıştım ama ejderhanın duman soluyan nefesini yakınlarda hissediyordum. İki binli yılların başındayken, hangi fantastik diyarların okuyucusu olduğum sorulsa Orta Dünya pasaportunu çıkartıp gösterebilirdim. Ejderhalardan bahseden bir yazarın, üstelik de kadın bir yazarın varlığı beni sevindirmişti. Kitabı nihayet okumaya başladığımda duraksadım. Ama bir dakika, kitap kapağında gülümseyen kadın, sadece ejderhalardan ve rüyalardan bahsetmiyordu. Annelik ve yazarlık konusunda da hatırı sayılır denemeleri vardı. Virginia Woolf'a, Sylvia Plath'a göndermelerde bulunuyor ve bebekler kağıtları yer, diyordu. Bu mevzu, bana fantastik bir diyar kadar yabancıydı. Altınların arasında uyuklayan bir ejderhayla pekala başa çıkabilirdim. Ama kağıtları yiyen bir bebek figüründen korkmuştum. Odanın ortasında ağlayan bebek, uzaylılardan daha tehlikeliydi. Ursula'ysa sözlerine aynı sakinlikle devam ediyordu, Bebekler kitapları yer. Ama tekrar yapıştırılabilecek bazı parçaları da tükürürler. Üstelik yalnızca birkaç yıl bebek olarak kalırlar. Yazarlarsa onlarca yıl yaşar. Evet berbat bir durum, ama çok da berbat değil. Ursula Le Guin, feminizmden bahsederken daha önce alışık olmadığım bir üslup kullanıyordu. Kadın haklarıyla ilgili slogan atmıyordu ama kadınları uzay gemisine bindirip uzaya gönderiyordu ve bu konuda gayet ciddiydi. Yazmak için bir odaya gerek yoktu, çeşit çeşit masalarda nasıl yazılabileceğini tartışıyordu. Farklı üslubu, kelimelerindeki rahatlığı, kaleme duyduğu güveni beni kitaplarına çekmişti. Le Guin, yazmayı duvarlarda pencereler ve kapılar açmaya benzetiyordu. Ama o aralıklardan görünen manzara uçsuz bucaksızdı. Önce hangi haritaya bakıp, hangi sokakları adımlamalı. Henüz yirmili yaşlarındayken gerçekçilikten tamamen uzak olduğunun farkındaydı, yazdıkları daha çok bilim kurgu ve fantastik edebiyata yakındı. Fakat raflardan onun kitaplarını çekip almadan önce, başka bir kitaba bakmalıyız. Başka bir insana bakmalıyız, Ishi'ye. Ishi'den uzun zaman haberim olmamıştı. Ta ki bir gün biri çıkıp babama, 'Neden Ishi'nin yaşamını kaleme almıyorsun?' diye sorana kadar, diyor Le Guin, babam da dedi ki, 'Hayır onu ben yazamam, karım Theodora yazsın.' Kaliforniya'daki yerli bir kabilenin soykırımdan sağ çıkan tek üyesinin yaşamını Ursula'nın annesi Theodora kaleme aldı. Yapayalnız bir adamdı. Kabilesindeki herkes öldürülmüş. Beyaz adamın ayak izleri, Kaliforniya'nın toprağında görülmeye başlayınca, yok olan kendine has dünyası ve modern dünya arasında sıkışıp kalmıştı. 1910 senesinin baharında karşısına, beyaz adamlardan biri çıkıp, Adın ne? diye sordu, üstelik kendi konuştuğu dilde. Krober, yerli kabilenin dilini biliyordu. Hatta bazı geceler çocuklarına Kızılderililerden öğrendiği hikayeleri kendi diline çevirerek anlatırdı. Ishi, Adın ne? sorusunu ölene kadar cevaplamadı. Çünkü Ishi'nin kabilesindeki gelenek ve göreneklere göre, yabancılara kimse ismini söylemezdi. Karşısındaki ünlü antropolog Alfred Krober olsa bile. Belki de Ishi'nin ismini kesinlikle söylememesi onun sessiz ve yalnız direnişiydi. Krober, bu suskun insana Yana dilinde Adam, anlamına gelen Ishi ismini verdi. Onunla yakın bir dostluk kurup çalıştığı üniversitenin kampüsüne getirdi. Ishi'ye kampüste küçük bir iş bulmuştu. 1916'da Ishi, tüberkülozdan ölünce, Krober ondan bir daha bahsetmemeyi tercih etti. Ursula'ya babasından miras bir acı ve gizem kaldı. Arwen Curry'nin yönetmenliğini üstlendiği Ursula'nın Dünyaları belgeselinde, Ursula bu acıyı biraz daha gün yüzüne çıkarıyordu, Annemin kitabı gözümü açtı. Bazı insanlar haksızlığı ve zulmü çabucak görüverir, bense yavaştım. Parçaları birleştirmem vaktimi aldı. İnsanın, kendi halkının yaptığı korkunçlukları kabullenmesi zaman alıyor. Bu konuyu özümsedikten sonra, onu romanlarımda işleyerek üstesinden geldim. Ekumen evreninde, Yerdeniz aleminde, Orsinya'da, gelecekte kurduğu Amerika Batı Yakasında aradığı şey insanın özüydü. Ötekinin bahçesinde neler olup bittiğiyle ilgileniyordu. Önce parçalara bölüyordu, sonra bütüne kavuşuyordu. Genç Le Guin, gerçekçi edebiyatın kalın duvarları arasında değil, uzay boşluğunda kendine bir yer açtı. Bilim kurgu, kaleminin rahatça dolaşabileceği bir alandı ama 60'ların 70'lerin bilimkurgu dünyasında kadına biçilen rol, onu cinsel bir obje olarak görmekten ileriye gitmiyordu. Kaleme alınan eserler kaliteden yoksun ve ikinci sınıftı. Ursula, uzay boşluğunda yaşamın var olduğunu herkese göstermek istiyordu. Ekumen evreninde kurduğu yüze yakın gezegende farklı kültürler ve ırklar oluşturdu. Orada hayat vardı ve nasıldı? Kahramanları, genellikle gezegenler arasında araştırmalar yapan bilim insanlarıydı. Farklı ırkları ve toplumları bir araya getirirken toplum-birey çatışmasını, özgürlük ve kısıtlamayı, sadakati ve ihaneti, yabancılaşmayı ve bütünleşmeyi irdeliyor; bütün bunları yaparken şiddet içermeyen alternatif yollar arıyordu. Yüzüklerin Efendisi. Tolkien'in romanları yayınlandığında Le Guin, yirmi altı yaşındaydı. Kitabı ilk kez yayınlandığı tarihlerde okuma fırsatı bulmuştu. Erkek egemen edebiyatı, gerçekçilik akımını kıyasıya eleştirirken Tolkien'e bariz bir saygısı vardı. Tolkien, fantezi edebiyatını düştüğü yerden kaldırmıştı. Frodo ve Gollum arasındaki çatışma Le Guin için önemliydi. Ama içinde daha fazlasını söylemek isteyen, daha ileriye yürümek isteyen bir güç vardı. Yeni gezegenler keşfederken bir yandan da ejderhaların ve büyücülerin yaşadığı adalarda geçen öyküler yazmaya koyulmuştu. 1967 senesinde, bir yayıncı ona, gençlik romanları yazıp yazmayacağını sordu. Birdenbire patlayan küçük adalar, yeryüzünün her yerine dağıldı. Öyle ki, dünya sadece iki şeyden ibaret kalmıştı: Yer ve Deniz. Haritalar oluşturup nehirler çizdi. Ama ısrarla vurguladığı bir şey vardı; Ben mühendis değil, kaşifim. Yerdeniz'i keşfettim. İyi yapılmış planlar her şeyi birden içerme eğilimindedir; keşifler ise adım adım yapılır. Planlama zamanı inkar eder. Keşif zamansal bir süreçtir. Yıllar ve yıllar alabilir. İnsanlar hala Antarktika'yı keşfediyorlar. Ursula, farkında olmadan elli dört yıl sürecek bir serüvenin içine düşmüştü. Bazen kahramanları sessizliğe gömülüp Le Guin'den uzaklaşıyor, sonra birden yine karşısına çıkıyordu. Çölün altındaki labirentlerde dolanan Tenar, serinin ilk kadın kahramanıydı. Çölde karanlıklar içindeydi. Yerdeniz serisine devam ederken Bilim Kurgu romanlarında da kadının rolünü ve cinsiyet meselesini irdeliyordu. Ta ki 70'lerdeki ikinci feminizm dalgası onu vurana kadar. Özellikle feminist bilim kurgu yazarlarından eleştiriler geldi, Neden daha ileriye gitmiyorsun? Sınırlarını yeterince zorlamıyordu. Neden romanlarında kadın kahramanlara yer vermiyordu. Demek cadılardan sadece kötülük gelirdi. Ursula bu sorularla küçük bir sarsıntı yaşadı. Kadın kahramanlarını daha fazla kurcalamaya başladı. Gölgesiyle hesaplaşmaya çalışan genç bir büyücüde, gezegenler arasında yolculuk eden bilim insanında, yeşil derili varlıklarda, evlenip çoluk çocuğa karışan bir çiftçinin karısında, şehrin görmezden geldiği yaralı çocukta, ormanın derinliklerinde yaşayan bir baykuşun kanatlarında aradığı şey hakikatin kendisiydi. Onu bulması kolay olmuyordu. Aradıkça ve yol aldıkça değişip başkalaşıyordu. Hayali diyarlarda gezinirken belki de en keskin eleştiri oklarını kendisine yöneltiyor, bir kayanın ardında, karanlık bir boşlukta yeniden kendisiyle tanışıyordu. İnsana bakışında, ötekini ele alışında, kadının toplumdaki yerini değerlendirirken fikirlerindeki değişimden korkmuyordu. Okuyucusu da onunla birlikte büyüdü ve değişti. Yaptığı keşifler ona inanılmaz derecede zenginlik katmıştı. Yazarlık dersleri verdi, yazarlara yol gösteren kitaplar yazdı. Ama deneme kitaplarında da kendini yenilemekten geri durmuyordu. 1998 yılında kaleme aldığı Dümeni Yaratıcılığa Kırmak kitabını 2015 yılında gözden geçirip neredeyse yeni baştan yazdı. Romanın sustuğu yerde şiire yöneldi. Kelimelerinden asla vazgeçmedi. Ondan bir daha haber alamadım ama ilk kez bir kitap kapağında gördüğüm fotoğrafı bana gülümsemeye devam etti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/modern-don-kisot-ya-da-bouvard-ve-pecuchet", "text": "Romancı karakter yaratır, şehir kurar, toplum oluşturur. Doğayla da uğraşır. Köylüleri en iyi o bilir. Bilimin her dalında kalem oynatabilir. Sanat zaten ondan sorulur. Felsefe cepte kekliktir. Balzac'ın Gerçeği Arayış'ta bir kimyagerin trajedisiyle uğraşması, Çalışanın Fizyolojisi'nde yöntem problemine yoğunlaşması boşuna değildir. George Eliot'ın en gözde kahramanının bir doktor olması da tesadüf değildir. Rasyonalizm ve pozitivizm 19. yüzyıl insanı için yeni bir şeydi. İnsan bunları kullanarak doğaya, topluma, ülkelere hükmedebileceğini düşünüyordu. Romanda realizm denilince ilk akla gelen iki isim: Honore de Balzac ve Gustave Flaubert. Sadece realizm noktasında buluşmaz bu iki büyük romancı. Romanlarında işledikleri konular da birbirine benzer. Hayat ve insana tutumlarında da benzerlikler bulabiliriz. Balzac'ın iddialı tutumu herkes tarafından bilinir. O, İnsanlığın Komedyası adı altında topladığı romanlarıyla bütün bir Fransız toplumunu kuşatacak, yansıtacak ve anlatacaktır. Daha büyük iddialarda da bulunur Balzac. Mesela Napolyon büstünün altına şunları yazar: Onun kılıçla bitiremediğini ben kalemle tamamlayacağım. Bilindiği gibi Napolyon önce Avrupa'yı, daha sonra da bütün dünyayı fethetmek ister. Balzac'ta da aynı temayül vardır. Birinin kılıçla, diğerinin kalemle yapmak istediği şey kuşatmaktır. Napolyon ülkeleri kuşatmak isterken Balzac insanı, hayat veçhelerini, bilimleri ve sanatları kuşatmak ister. Balzac'taki bu eğilim, çağdaşı yazarlarda da görülür. Flaubert bunlardan biridir. Victor Hugo, George Eliot, George Sand, Stendal... yine öyle. Romancılarımızı mazur görebiliriz. Yaşadıkları döneme ait bir özelliktir bu. Dünyayı kurtarmak, dünyayı cennete çevirmek, diğer ifadeyle kendini tanrı sanmak; her şeyin insanın elinde olduğunu, insanın aklıyla her şeyin üstesinden geleceğini savunmak... Roman sanatının ortaya çıkışında da aynı sanı vardır. Romancı kendini Tanrının yerine koyar. Tanrı da yaratmıştır, kendisi de yaratacaktır. Romancı da karakter yaratır, şehir kurar, toplum oluşturur. Doğayla da uğraşır romancı. Köylüleri de en iyi o bilir. Bilimin her dalında kalem oynatabilir. Sanat zaten ondan sorulur. Felsefe cepte kekliktir. Balzac'ın Gerçeği Arayış'ta bir kimyagerin trajedisiyle uğraşması, Çalışanın Fizyolojisi'nde yöntem problemine yoğunlaşması boşuna değildir. George Eliot'ın en gözde kahramanının bir doktor olması da tesadüf değildir. Rasyonalizm ve pozitivizm 19. yüzyıl insanı için yeni bir şeydi. Bilim ve teknoloji, henüz başlangıç aşamasında olmasına rağmen insanların aklını başından alıyordu. İnsan bunları kullanarak doğaya, topluma, diğer ülkelere hükmedebileceğini düşünüyordu. Bu modern önyargıların tamamı da önce I. Dünya Savaşı'nda, sonra II. Dünya Savaşı'nda yıkıldı. Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın içine düştüğü karamsarlık, postmodern romancılar okunduğunda fark edilir. Postmodern romanlarda geçen bir pastiş, kolaj, parodi, ilk modernler diye isimlendirilen ve realist romancılar olarak ün salan, mesela bir Balzac ve Flaubert için, sadece bir taklit ve oyundur. Onlar daha ciddi işlerle meşguldürler. Hitler'in Avrupa'yı derinden sarsan girişiminin nüvelerini de yine bu 19. yüzyıl mantığında bulabiliriz. Flaubert başyapıtı olarak gördüğü Bouvard ve Pecuchet'de boş yere kafatası ölçümleriyle uğraşmamıştır. Çocuk eğitimi söz konusu olduğunda, önce çocuğu yakından tanımak gerektiğini düşünür, bu iki bilirbilmez. Çocuğu tanımak için de onun kafatası ölçümlerine bakarlar. Çeşitli anatomi kitapları sipariş edip okurlar. Ve çocuğun kafasındaki çukur ve çıkıntılarına bakıp, onun uysal mı, zeki mi, çalışkan mı, sanatçı mı olacağını anlamaya çalışırlar. Diğer ifadeyle; çocuğa hükmetmek, kendi bildiği doğrular yönünde çocuğu ablukaya almak, büyütmek, yetiştirmek, eğip bükmek isterler. Hitler de kafatasından yola çıkar, ari ırk kavramına gelir. O da Napolyon gibi Avrupa'yı, sonra da bütün dünyayı ele geçirme rüyasıyla hareket eder. Romancı olarak Balzac ve Flaubert'teki, dönem özelliği olarak da 19. yüzyıl insanlarında görülen despotluk Flaubert'in kahramanlarında da görülür. Bouvard ve Pecuchet, Flaubert'in başyapıtı olacaktır. Roman iki cilt olarak planlanır. İkinci cilt Makbul Fikirler Lugatı'ndan oluşacaktır. Fakat romancımız başyapıtını tamamlayamaz. Aynen Balzac'ın 137 romandan oluşmasını planladığı İnsanlığın Komedyası'nı tamamlayamadığı gibi. Balzac daha çalışkandır tabii, 90'a yakın roman yazar. Flaubert ise, planladığı ve 471 sayfasını yazdığı romanını bitiremez. Yazdığı kısımlar, istediği gibi olmuş mudur, bilemiyoruz. Zira kendisi hayattayken yayımlamamıştır romanı. Roman, Flaubert'in ölümünden sonra el yazısı nüshalar esas alınarak hazırlanır. Fakat Bouvard ve Pecuchet'yi Madam Bovary veya Duygusal Eğitim'le kıyasladığımızda onun düşündüğü şeyi gerçekleştiremediğini söyleyebiliriz. Her şeyden önce Bouvard ve Pecuchet bir roman mıdır, bu bile tartışılır. Belli ki Flaubert, romanı düşüncelerini aktarmak için bir araç olarak görmüştür. Onun Duygusal Eğitim romanı da hesaba katılırsa, bu yaklaşımı daha iyi anlaşılır. Realist anlayış da bunu gerektirir zaten. O, masal anlatmayacaktır. O, modern dönemin yaratıcısı olacaktır. Yeni bir dünyanın yaratıcısı... Roman sanatı da, bu yeni dünyaya hizmet ettiği, faydalı olduğu ölçüde kıymetlidir. Bu yüzden Balzac'ın da Flaubert'in de ve çağdaşı daha birçok romancının da, romanları bilimsel gelişmelerle tıka basa doludur, hiç değilse, aydınlanmayı temsil eden bir doktor, mühendis, kimyager, matematikçi kahramanı vardır. Flaubert için, düşünce esastır. Balzac için de öyledir. O yüzden Balzac'ın romanlarında deneme diyebileceğimiz parçalar ağırlık kazanır. Olaylar ise, özet anlatılır. Ayrıntıya pek girilmez. Balzac'ın tasvirleri de, düşünce ağırlıklıdır ve rahatlıkla sosyoloji, felsefe veya psikoloji alanlarına dahil edilebilir. Madam Bovary'de okuyucunun dikkatini onun tasvir, diyalog, akıcılık, kurgu gibi teknik özelliklerinden ziyade ortaya attığı tartışmalar, öne sürdüğü düşünceler çeker. Flaubert, Bouvard ve Pecuchet'i ise bütünüyle düşünsel bir eser olarak kurgular. Tekrar belirteyim, elimizdeki nüsha Flaubert'in planladığı başyapıtı için, bir ön hazırlık mıydı, yoksa başarısız bir girişim miydi bilemiyoruz. Şu haliyle Bouvard ve Pecuchet küçük hikaye ve maceralardan oluşan bir kitaptır. Roman kurgusu gayet zayıftır. Belli ki Flaubert, çağını yansıtmak istemiştir. Çağının uğraştığı her şeyle uğraşmak, romanında bu meselelerin tamamına kendi bakış açısını eklemek niyetindedir. Dolayısıyla Flaubert, roman sanatının sınırlarını zorlayacak bir girişimde bulunur. Roman, her ne kadar Bahtin'in kavramlaştırmasıyla her şeyin içinde olabileceği bir karnavala benzese de bu, kurgusu ölçüşüncedir. Ölçüyü aşacak kadar romana yükleme yapıldığında, karnaval da karnaval olmaktan çıkar. Bouvard ve Pecuchet, iki dosttur. Tesadüfen tanışırlar. Bir banka otururlar ve şapkalarını çıkarırlar. İkisi de şapkasının içine ismini yazmıştır. Muhabbet buradan doğar. Sonrasındaysa, işten istifa edip birlikte bir çiftlik kurmaya dönüşür. Kitabın bölüm başlıkları çok şey anlatır: Ziraat Tecrübeleri, Kimya Heveslileri, Arkeoloji Tetkikleri, Macera ve Facia, Halkın İsyanı, Terbiye, Yeni İman... Görüldüğü gibi insanın bir ömre sığdıramayacağı genişlikte konulardır bunlar. Fakat Flaubert bunların tamamını Bouvard ve Pecuchet'nin kısa ömrüne sığdırmak ister. Bu maceraya atıldıklarında ikisi de kırk yedi yaşındadır. Bu kadar enerjiyi nereden bulmuşlardır, o da ayrı bir soru işareti. Çünkü inanılmaz çalışkandırlar Bouvard ve Pecuchet. İkisinin gayretleri, inanışları, umutsuzluğa düşmeyişleri, mücadeleci tavırları şaşırtıcıdır. Oysa düpedüz başarısızdırlar. Giriştikleri her alanda hüsrana uğrarlar. Bu yönüyle ikisi de çok sevimlidir aslında. Taşlı tarlanın taşını temizlediklerinde daha çok verim alacaklarını düşünürler mesela. Ama tam tersi olur. Taşları temizlenen tarlanın verimi düşer. Çeşit çeşit yaptıkları şarap, turşu, reçeller tatsız oldukları gibi insanlarda çeşitli rahatsızlıklara da yol açar. Kolayca resim çizebileceklerini sanmışlardır ama bir türlü usta dokunuşu gerçekleştirememişlerdir. Dinden çıkacak kadar dinler tarihi konusunda okuma yaparlar, rahiple tartışırlar. İki kahramanımız da bitmek bilmez bir merak içindedirler. Fakat onları, diğer tecessüs sahibi kişilerden ayıran özellik, öğrendikleri her şeyi anında ve kolayca yapabileceklerini sanmalarıdır. Aslında Flaubert Bouvard ve Pecuchet'yle, 17. yüzyıl romanı olan Don Kişot'u, 19. yüzyılda yeniden yazmak istemiştir. Gerçekten de Bouvard ve Pecuchet'nin maceraları komiktir. Kendileri de komiktir. İnanmışlıkları da Don Kişot'u anımsatır. Ayrıca Bouvard ve Pecuchet de, Don Kişot gibi okudukları kitapların etkisiyle harekete geçerler. Tahsin Yücel, Bouvard ve Pecuchet romanını Bilirbilmez diye çevirir Türkçeye. Bu da tartışmalı bir konudur. Çünkü ne Don Kişot, ne de Bouvard ile Pecuchet bilmez değillerdir. Cehaletlerinden öyle hareket etmezler. Aksine çok okurlar ve büyüsüne kapıldıkları alanların uzmanlarıyla tartışmaya girerler. Hatta okudukları kitaplar arasındaki tutarsızlıkları bile yakalarlar. Bu yüzden Flaubert'in her çağda görülen bilirbilmezlerden birini değil, 19. yüzyılın bilim ve sanat dünyasında görülen tutarsızlıkları, açmazları, tatminsizlikleri kendi içinde orijinal olan iki karakteri karikatürleştirerek anlattığı söylenebilir. Cervantes de içinde yaşadığı topluma ayna tutmuştu. Flaubert ve Balzac da aynı şeyi yapmışlardır. İki romancı her ne kadar döneminin yaygın düşünsel eğilimlerine kendilerini kaptırmış olsalar da, büyük yetenek ve zekalarıyla o meyillerinin üzerine çıkmayı da başarmışlardır. Bu yüzden Balzac kahramanlarının serüveni tragedya, Cervantes ve Flaubert kahramanlarının serüveniyse komedyadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/modernlik-ve-gelenek-arasinda-ferahlik-anina-ovgu", "text": "Ferahlık Anına Övgü, modern ile geleneğin birbirlerine değmesi ancak ilişki kuramaması biçiminde okunabilir. Modernliğin ağır bastığı çelişkili karakterler bir türlü feraha çıkamazlar. Nitekim Tamer de Kerem de büyük şehrin iki kutbunu barındıran sokaklarında, kendileri gibi sıkışmış diğer bireylerle sürekli bir arayış halindedirler. Belki de modernliğin kendisi bu ferah olamama hali olarak ifade edilebilir. Faust'un çelişkisidir yaşanan. İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları'ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları'ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal'in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor. Gazete ve dergi yazıları, incelemeleri ve geçen sezon İstanbul Devlet Tiyatroları'nda sahnelenen Uçmak-Hezarfen Ahmed Çelebi adlı oyunu Oyal'in çok yönlü edebi kimliğini gösteren örnekleri oluşturuyor. Yazarın yedi romanından dördüncüsü olan Ferahlık Anına Övgü, modernlik ile gelenek arasındaki çatışmalı dünyayı yansıttığı karakterleri ile derin felsefi okumalara kapı aralıyor. Rönesans resmine hayran bir ressam olan Tamer uzun süredir para sıkıntısı çekmektedir. Hiç beklemediği bir gün eski bir arkadaşından iş teklifi gelir. Ancak iş Tamer için hiç bilmediği bir dünyanın içine girmek anlamına gelmektedir. Fatih semtinde bulunan Mukayeseli Tasavvuf İncelemeleri Vakfı'nın meydan tezyinatını yapacaktır. Tamer işi paraya ihtiyacı olduğundan isteksizce de olsa kabul eder ve bu yeni dünya ile birlikte kendisini, ilişkilerini ve estetik anlayışını sorgulamaya başlar. Roman Tamer'in yaşadığı yabancılaşma, değerler çatışması gibi meselelerden kötülük ve iyilik gibi etik tartışmalara giden çok katmanlı bir yapı sergiler. Tamer akademi mezunu bir ressamdır. Ancak bir türlü aradığı ünü yakalayamaz, galerilerde eserleri sergilenmez. Bu nedenle hem ailesinin hem de arkadaş çevresinin gözünde bir kaybedendir. Pejmürde yaşamı en çok babası tarafından eleştirilir. Emekli olan baba, Tamer'i sık olmayan ziyaretlerinde düzenli bir yaşama geçemediği için azarlar. Annesi ise oğlunu babasına karşı korusa da oğlu için kaygılanmaktadır. Tamer'in sevgilisi Şule ve kız kardeşi Neşe de bazen bakışlarıyla bazen de doğrudan sözleriyle Tamer'i ezerler. İşin tuhafı Tamer kendi gözünde de değersizdir, zamanın akışında salınan umutsuz bir vakadır. Batılı değerlerle yetişmiş, gelenekle arası açık olan Tamer'in yaşamı vakıf işi ile iki yönden değişir. İlk olarak, hiç bilmediği inanç dünyasına girmesiyle hem içe döner hem de sanatı kavrayışında yeni açılımlar olur. İkincisi ise, çocuklukta işlediği bir suçla tekkede tanıştığı Kerem aracılığıyla yüzleşmek zorunda kalır. Böylece Tamer'in zaten var olan iç çatışmalarının, gelenekle karşılaşmasıyla yükselip alçalmasını izleriz. Ferahlık anını arayan Tamer'in dengede durma çabası tüm roman boyunca devam eder. Romanın olay örgüsüyle bağlantılı önemli felsefi temalarından biri kuşkusuz tasavvuf felsefesi ve sanatın tasavvuftaki yeridir. Tamer, Batı sanatıyla yoğrulmuştur. Sürekli Michelangelo'nun Sistina Şapeli'nin tavanını tamamlayışını hayalinde canlandırır. Resmin mükemmeli yaratması gerektiğini düşünür. Ona göre sanat yaratıcı hayal gücünün kusursuz dışavurumudur. Vakıfta kendisinden istenen iş hem duvarları boyamak hem de Allah her gün iştedir ayetinin tavana yazılmasıdır. Ancak Tamer ne ayeti anlar ne de yapacağı işin sanat olduğunu düşünür. Ona göre bu sadece bir iştir. Bu yabancı dünyayı tam olarak kavrayamasa da vakfın başındaki Efendi ile karşılaşması ve ondan aldığı uyarılarla önünde yeni bir pencere açılır. Bereketsiz ruhtan sanat çıkmaz, zanaat olur o. Bir sanat yapmak istiyorsan, işin kuru kuruya renkler ve çizgiler olarak kalmasını istemiyorsan bereketten sen de nasiplenmeye çalışmalısın. Şekle can öyle gelir ancak. Biz ruhsuz bir şey istemeyiz. Sen de ruhsuzca bir şeyler çiziktirmekle işin özüne giremezsin. O yalnızca boyacılık olur. Tamer vakfa gide gele kendini bu dünyaya az da olsa kaptırır. Resmetmekle, hiçbir şeyi anlatmama çabası arasındaki uçurumu da sezmişti. Yinelemeyi ve susmayı da. Avcundan kayan su misali bir anlayış. Yinelemenin yarattığı uyku halini ve boşlukta süzülmeyi de duymuştu. Ama sezişler çoğu kez yarı yolda kalır. Limansız bir gemi gibi belirsizlik okyanusunda amaçsızca seyredip durur. Tamer'deki seziş belli belirsiz olduğundan sanatta hala mükemmeli yaratmaya çalışır. Oysa tasavvuf mükemmele karşıdır. Tasavvuf inancına göre kusursuzluk şeytan aldatmasıdır. Romanın Tamer paralelinde giden ikinci karakteri Kerem'in tasavvuf yolunda kendinden geçme ve Allah'ı bulma çabası kitap boyunca araya giren -muhtemelen- günlüğünden parçalarla sürer. Böylece Tamer ile kesişen yolculuğu ikisi için de kötülük probleminin tartışıldığı bir alanı açar. Vicdan muhasebesine dönüşen yaşanmışlıklar cevaplanmaya muhtaç birçok soruyu beraberinde getirir. Niyet ile irade ilişkisinde hangisi önce gelir? Kötülük zihinde mi başlar eylemde mi? İtiraf ve yüzleşme eylemi aklar mı? Bu ve bunun gibi sorular okuma esnasında ve roman bittikten sonra da okuyucunun zihnini kurcalamaya devam eder. Roman tam da bu nedenle felsefi soruşturmalara açılan örnek bir metin olarak değerlendirilebilir. Ferahlık Anına Övgü, modern ile geleneğin birbirlerine değmesi ancak ilişki kuramaması biçiminde okunabilir. Modernliğin ağır bastığı çelişkili karakterler bir türlü feraha çıkamazlar. Nitekim Tamer de Kerem de büyük şehrin iki kutbunu barındıran sokaklarında, kendileri gibi sıkışmış diğer bireylerle sürekli bir arayış halindedirler. Belki de modernliğin kendisi bu ferah olamama hali olarak ifade edilebilir. Faust'un çelişkisidir yaşanan. Akıl sahibi insan yetisinin bedelini huzursuzlukla öder. Bu noktada insan ağacı kıskanır. En iyisi ağaç olmaktır, sadece durmak ve var olmak. Hepsi bu kadar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/muhafazakar-oyku-riskli-alana-giremiyor-mu", "text": "Bu ay üç öykü kitabı üzerine düşünüyoruz: Travmalar üzerinden öykülerini kurgulayan Selim Baki'nin Bir Kısa Camel'ı, bu yılın en iyi öykü kitaplarından biri olan Engin Elman'ın Afrika'nın Yapayalnız Lalesi ve bir dil ustası olan Abdullah Yıldırım'ın ilk öykü kitabı Sus Yeri. Muhafazakar öykücülerin; hayatın kirli, karanlık, rahatsız edici, kriminal, riskli alanlarını yazmadıklarına ilişkin son senelerde sıkça dile getirilen belirlemelerin veya eleştirilerin bu çevrelerin genç yazarları üzerinde etkili olduğunu düşünüyorum. Bu konuda bir farkındalık yaratılması genç yazarlar için motivasyon kaynağı oldu. Selim Baki'nin bunları düşünerek öykülerini yazdığını söylemiyorum. Ama artık başka türlü öykülerin yazılmaya başlandığı kesin. Sebepleri üzerinde düşünebilir, bu sonucun nasıl ortaya çıktığına ilişkin edebiyat içi ve edebiyat dışı birçok etken bulabiliriz. Ama sonuçta her şey gibi muhafazakar çevrelerin ürettiği öyküler de renk değiştiriyor. Bir Kısa Camel'ı okurken bunları düşündüm. Travmalar üzerinden kurguluyor Selim Baki öykülerini. Genellikle bu travmaların sebebi sarhoş bir baba. Baba, öykü kahramanlarımızın hayatlarını karartan önemli bir etken. Suç işleyen, toplumun, kanunun, hayatın, ahlakın dışına düşmüş bitirim tipler bir anlamda bize geçmişlerini ve iç dünyalarını açarlar. Suçun veya intiharın, tecavüzün, fuhuşun sebeplerini çözümlemeye başlarız. Hepsinin temelinde huzurun ve sükunetin egemen olmadığı, travmatik çocukluklar vardır. Bunun da temelinde kendi dinginliğini bulamamış, alkolik, mutsuz bir baba yer alır. Tecavüze uğrayan, kötü yola düşen, ardından intihar eden bir genç kız veya toplumun bütün yanlışlarına rağmen mutlu bir yuva kurmayı başarmış bir tamircinin hikayeleri öyküleştirilirken zihnimiz gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini durmadan tarar. Baki'ye göre toplum, insanı suça, hapishaneye, meyhaneye, batakhaneye, hayatın dışına iten bir tehlike barındırır. Bu bağlamda öykülerin mekanları da yeterince bitirimdir. Barlar, karakollar, meyhaneler, hapishaneler, cinayet mekanları... Ben gene de kitaptaki bu suç ve günah vurgusunu abartılı buldum. Adeta hayatın anlatılmakta ihmal edilmiş bu sahneleri de var, denmek istenmiş ve bu istenirken karanlık dünya vurgusu abartılmış. Bence çok daha önemli bir husus şu: Bu karanlık alanlar da gene muhafazakar bir dilin içinden anlatılmış. Dolayısıyla Selim Baki, belki yarım asır önce, Ruhun Malzemeleri kitabında bu konuları tartışmış olan Rasim Özdenören'i haklı çıkartıyor. Özdenören, mealen yazıyorum, Müslüman öykücülerin de gerekirse yatak odasına bile girebileceklerini ancak bu alanı dile getirirken kendilerine mahsus bir dil geliştirmeleri gerektiğini ifade etmişti. Baki'nin riskli alan anlatımları bizi tedirgin etmiyor. Benim açımdan bu bir başarı. Tedirgin olduğum husus, bu karanlık hayat aktarımlarının adeta üstümüze boca edilmiş olması. Abdullah Yıldırım'ın ilk öykü kitabı Sus Yeri yazarının dile ve dünyaya hakimiyetini belgeliyor. Dünyaya hakim olmaktan maksadım iptidai bilgi birikimi. Zira dil başarısının hiçbir sanat eserinde kendi başına bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bizim dil ustalığı olarak gördüğümüz neticenin arkasında yaşanmışlıklar, deneyimler, gözlemler duruyor. Kişi, çok farklı ortamlarda bulunup bazı şeylerin çilesini çekince o dünyanın diline de hakim oluyor. Yıldırım, ne anlatırsa anlatsın bunu büyük bir keyifle ve özgüvenle anlatıyor. Ancak bunu yaparken, tam da bu işlerin ustası bir kalemin egemenlik alanına girdiği oluyor: Mustafa Kutlu'nun. Bazı metinler doğrudan doğruya Kutlu'yu çağrıştırıyor. Gerek dil kullanımı gerekse anlatılanların benzerliği bunu düşünmemin sebebi. Yıldırım, bıçkın ağızla bir genci konuşturmaya başladığında hem çok başarılı oluyor hem de okurun aklına illa ki Kutlu'yu getiriyor. Toplumsal sorunlarla büyülü gerçekçi anlatım öykülerde iç içe sunuluyor. İlk bölümde yer alan öyküler, bir taraftan son dönem öykücülüğümüzün favori konularına giriyor: Mülteciler, özellikle Suriye savaşının olumsuz sonuçları... Bunu anlatırken aynı zamanda gerçekle düş arasında bocalamamızı istiyor yazar ve gerçeklik ne kadar acı da olsa biz sonunda bir düş'ün alanına giriyoruz. Veya şöyle demeli: Gerçeklik bu kadar acı olunca bir düş'ün bağrına sığınıyoruz. Son dönemde yazılan mülteci öykülerinin büyük bir bölümünde, öykücülerin tecrübeden çok gözlemle işi kotarmaya çalıştıklarını ve gerçekliği, gerçekliğin içinden yazamamanın sıkıntısını aşamadıklarını gördük. Televizyon haberleri izlemek sanırım Türk öykücüsünün Suriye savaşına yegane tanıklık etme biçimi. Bir de sokaklarda dolaşırken tanık olduğumuz hoyrat Suriyeli kardeşlerimiz... Abdullah Yıldırım'ın konuyla ilgili tecrübe veya gözlem seviyesini/derecesini bilmiyorum. Yazardan bağımsız olarak soruyorum: Gözlemlemek yeterli mi? Gözlemlemekle deneyimlemenin kurmaca metne ulaşması ve okurda yarattığı sonuçlar arasında ne gibi farklar olabilir? Düşünmeye değer. Bitirirken not: Kitabın en iyi öyküsü Sıkıntı Büyük. Bıçkın bir ağızdan anlatılan öykü aynı zaman büyülü gerçekçi diyebileceğimiz bir teknikle gelişiyor. Elindeki kitaba tefeül eden anlatıcı, kitapta hangi cümleyi okursa onu yaşamaya başlıyor. Hem anlatıcının bıçkın dili hem de bu sevimli oyun öyküyü renklendiriyor. Elimizdeki kitaptan okuduğumuzu yaşamamız elbette bir oyun olmaktan çok ötesi anlamlar da çağrıştırır. Oyun da postmodern bağlamı dışında dini içeriğiyle başka okumalara açılabilir. 2020 yılının en iyi öykü kitaplarından birisi Engin Elman'a ait: Afrika'nın Yapayalnız Lalesi. Elman'ın öykü üretme alanlarından biri içinden çıktığı coğrafya ve buna paralel olarak çocukluğu. Bakır Çaydanlık öyküsünde yaratılan yaşlı kadın portresi kitabı tek başına kurtaracak denli başarılı. Anadolu'nun, özellikle de Doğu Anadolu'nun kültürünü, folklorunu, kaderini, tarih ve coğrafyasını adeta temsil eden Zarife Nine, aynı zamanda yazarın dünyada olup bitenlere ilişkin örtük bir dille de olsa politik eleştiriler yöneltişinin bir örneği. Kitaba adını veren öyküde ise bu politik hicivci tavır kendi ülkesinin yakın dönem politikalarına yönelir. Anadolu insanını ve kültürünü yakından tanıyan yazar bunu yazarlığı için bir avantaja dönüştürür. Ancak Elman'ın ikinci büyük avantajı Türkçeye hakimiyeti. Biraz da bu kültürel birikimin desteklediği kısa cümleli, şiirsel dili. Görselliği ön plana alan bu dil, yazarın çoğu metninde lirizme ulaşmasını kolaylaştırır. Yazar çocukluğundan öykü üretirken, aslında daha derine iner ve çocuğa, çocukluğa da eğilir. Dosyanın son öyküsü Çocuk ve Allah ise çocuk kavramını evrensel dilde yakalayan enfes bir metin. Biyografik bir biçimde çocukluğun anlatımı değil, çocuk denen varlığın anlaşılmasına ilişkin derinlikli bir çaba bu. Şunu da belirteyim: Yazarın sinemayı iki farklı şekilde öyküsüne taşıdığı görülür. Birincisi konu olarak. İkincisi ise dil olarak. Bir kamerayı dünya üzerinde dolaştırıyormuş gibi yazması öykülerin dilini görselleştirir. Gene de zaman zaman Zihinler ve kalpler henüz modern dünyanın çılgınlığıyla kirlenmemişti gibi öykü dilinin değil düşünce, deneme dilinin, doğrudan ifade biçimlerinin tercih edilmesi kitaba nazar boncuğu olmuş. Ben Engin Elman'ın yerinde olsam, Doğu Anadolu coğrafyasıyla ve kendi çocukluğumla olan hesaplaşmamı daha uzun boyluca yapar, bu tür öykülerin sayısını artırırdım. Bu toprakların ürünü olan portrelemelere daha çok yer verirdim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/muhammed-hicazi-cagdas-iran-edebiyatinin-neresindedir", "text": "Muhammed Hicazi, Doğu edebiyatının klasik kodlarını eserlerinin merkezine taşımıştır. Sadi ve Hafız gibi kadim şairlerden aldığı ilhamı, Fransız lirizmi ile fermente etmeye çabalamış ve ortaya çıkan karışımı batı roman tekniği ile çerçevelemek istemiştir. Fakat ortaya çıkan şey, Çağdaş İran Edebiyatı'na taze kan olacak bağımsız, ezber bozan kurgulardan ziyade muhafazakar doktrinle harmanlanmış didaktik metinler olmuştur. Muhammed Hicazi 1900 yılında Tahran'da dünyaya gelmiş. Yüksek bir memur olan babasının imkanları sayesinde müreffeh bir çocukluk geçirmiş. Erken yaşlarda Arapça ve Fransızcayı yetkin şekilde öğrendikten sonra eğitim için Fransa'ya yollanmış. Hicazi'nin Fransa yılları onun uzaktan idrak etmeye çalıştığı Batı'yı yerinde özümsemesi için bir başlangıç noktası olmuş. Paris'te mühendislik fakültesinde okurken beri yandan da siyasal bilimler fakültesinde ilim tahsil etmiş. Ayrıca Sorbonne'de psikoloji ve Fransız edebiyatı konferanslarına, çeşitli münazaralara iştirak etmiş. Hicazi, Tahran'a dönüp iyi bir kalemde memur olduktan sonra Fransa'da yaşadığı hayatı ve burada öğrendikleri ile ülkesinin ahvalini mukayese etmiş; akabinde iki ülke, iki toplum, iki edebiyat arasındaki farkları irdeleyen muhtelif makaleler kaleme almış. Hicazi, İran'ın sancılı modernleşme döneminde balans işlevi gören bazı sanat- cemiyet dergilerinin editörlüğünü üstlenmiş. Bu zaman diliminde kendisi gibi Batılı düşünceye mensup entelektüellerle kurdukları oluşumun gayesi her ne kadar geleneksel Fars metinleri üzerinde yükselecek, muayyen karakteri olan, nev bir sanat politikası olsa da bunu başaramamışlardır. Zira o ve arkadaşları Doğu'ya, İran'a ve toplumlarına yabancılaşmış olmanın getirdiği birtakım meyiller marifetiyle oryantalist perspektifin ötesine geçememişler ve bu nazarla başka aydın grupları tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Hicazi'nin yazdığı öyküler, romanlar, denemeler, tiyatro oyunları ve fıkralar vefat ettiği 1974 yılına kadar bu tartışmaların gölgesinde kalmıştır. Hicazi'nin modern İran Edebiyatı'ndaki yerini anlamak için onun etkin olduğu yıllarda ülkesinin durumunu göz önünde bulundurmak gerekir. Zira İran, 1900'lü yılların ortasına gelindiğinde halen demokrasiye geçememişti ve ülke Şah tarafından yönetilmekteydi. Bununla birlikte İran'ın zengin petrol ve doğalgaz kaynakları Şah'ın ayrıcalık tanıdığı İngiliz ve Amerikan şirketlerinin tekelindeydi. Bürokrasiye ve aristokrasiye özgü olan üst kültür Fransız menşeliydi ve toplumda ciddi manada bir kast, büyük bir gelir uçurumu oluşmuştu. Ülke; Sosyal demokratlar, İslamcılar, Komünistler, Liberaller ve Milliyetçilerden müteşekkil olan muhalif cephe ile Şah'ın etrafında kümelenmiş Batılı aydınlar, askerler, tüccarlar arasında oluşan gerginliğin arasında huzursuz günler içindeydi. Edebiyat ise tekmil olumsuzluklara rağmen altın dönemini yaşıyordu. Sansürün getirdiği kısıtlamaları bazen söz sanatlarının kudreti, kimi zaman ise kaçak baskılarla aşan Bozorg Alevi, Sadık Hidayet, Sadık Çubek, Mehdi Ehevan nevinden güçlü kalemler Çağdaş İran Edebiyatı'nın omurgasını inşa ediyorlar ve edebiyat tuvali nihilist perspektiften bohemliğe, sürrealist anlayıştan kara mizaha, toplumcu gerçeklikten gro- lirizme varıncaya dek farklı renkleri barındırıyordu. Sanatçıların çoğu, resmi söylemin aksine demokrasi ve özgürlük temalı ateşli görüşleri savunuyorlardı. Hiç şüphe yok ki, Hicazi'yi konumlandırmamız gereken yer, bu çizginin diğer tarafıdır. Zira Hicazi'yi sert bir dille tenkit edenler de onun metinlerinin statükoyu müdafaa için yazıldığını ileri sürerler. Peki, Muhammed Hicazi'nin bugün Türkçe dahil birçok dile çevrilen, başta Periçehre romanı olmak üzere eserleri gerçekten böyle midir? Bu bağlamda onun yapıtlarını ve poetikasını sorgularken söylenecek ilk şey, yazarın hiçbir metninde büyük bir mutlulukla yürüttüğü ayrıcalıklı memur hayatına gölge düşürecek herhangi bir netameli meseleye değinmemesidir. Memur olmanın zorluklarından bahsettiği başlıklar ise erke karşı bir eleştiriden ziyade insan doğasının zayıflığına dair tespitlerdir. Başka bir deyişle Hicazi, mevcut sisteme doğrudan bir tenkit şöyle dursun alegoriyle, ironiyle ya da karakterin karşıt görüşleri üzerinden olsa dahi ses etmemiştir. Muhammed Hicazi, Doğu edebiyatının klasik kodlarını eserlerinin merkezine taşımıştır. Sadi ve Hafız gibi kadim şairlerden aldığı ilhamı, Fransız lirizmi ile fermente etmeye çabalamış ve ortaya çıkan karışımı batı roman tekniği ile çerçevelemek istemiştir. Fakat ortaya çıkan şey, Çağdaş İran Edebiyatı'na taze kan olacak bağımsız, ezber bozan kurgulardan ziyade muhafazakar doktrinle harmanlanmış didaktik metinler olmuştur. Hicazi, vücuda getirdiği olay örgülerinin düğümlerinde kıssadan hisse akları açmıştır. Onun karakterlerinin başına gelen hadiseleri, neden- sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek istersek realist bir ambiyans yerine kader, iyi- kötü, ak- kara döngüsü içinde kayboluruz. Hicazi'nin karakterleri orta ve yüksek kesimden eğitimli, şehirli, ''bilinçli'' insanlardır. Bu kişiler, bazen kuzey Tahran'ın güzle kavrulan nazenin yapraklarının uçuştuğu güzel hıyabanlarında aşk acısını giyinerek yürüyen mutsuz delikanlılar, kimi zaman işlemeli duvarların ardındaki ferah avlularında oturup Fransız gazeteleri okuyarak toplumun açmazlarından çok uzak tartışmalar yapan aydınlar veya hayal kırıklıklarının peşinden akan gözyaşlarının saflığında uyuyakalan, rüyadan rüyaya yuvarlanan yüce kalpli genç kadınlardır. Hicazi'nin metinlerinin başındaki havaya umutsuzluk hakim olsa da karakterler genellikle istikbalden umutlu ve iyimserdirler. Yazarın, Fransız romantizminden güçlü şekilde etkilendiğini ve romantik akımın kaidelerine sıkı sıkıya bağlı kaldığını söylemek yanlış olmaz. Karakterlerin çok boyutlu olmamalarının yanında alışkanlıkları, kıyafetleri, monologları, hayat felsefeleri, saflıkları ve hatta yürüyüş şekilleri dahi şiirsel bir nizama münasip hale getirilmiştir. Hülasa idealize edilmeye çalışılan karakterlerin doğallıktan uzak tavırları, santimantal tiratları ve psikozları kusursuzluğun kusuru şeklinde göze batar. Fakat tüm bunlara karşın Hicazi'nin kadın karakterlerini ve bu karakterlerin içinde bulundukları duygu durumlarını farklı değerlendirmek icap eder. Zira Hicazi'nin kurguladığı kadınlar, dönemin orta ve yüksek sınıfa ait şehirli kadın tiplerine çok yakın şekilde resmedilmiştir. Kadınların yüzyıllardır süregelen muhafazakar anlayış içinde kabuklarını kırmaya çalışmaları, hayatı kavrayış şekilleri ve psikolojik buhranları güçlü tezler eşliğinde tahlil edilmiştir. Son söz olarak; Muhammed Hicazi, bin yıllık Klasik İran Edebiyatı'nın özünde var olan bazı mazmunları romantik Fransız kurmaca teknikleriyle birleştirmeye çalışmıştır. Dekadanlığa düşmemeye, resmi söylemin dışına çıkmamaya gayret göstermiş ve topluma karşı ahlaklı bir aydın sorumluluğuyla hareket etmiştir. Bu tutumları onu klişelerin ötesine geçemeyen, fasid bir daire içine sıkışmış, Batı'nın görmekten hoşlandığı İran panoramaları yazan faydacı bir muharrir haline getirmiştir. Beri yandan Hicazi'nin anlattığı hayatlar, romantize edilmiş şekliyle de olsa dönemin Tahran'ını görmek açısından ehemmiyet arz eder. Ayrıca Hicazi, Farsçanın geleneksel yapısıyla oynayarak dil bakımından özgün ve bir o kadar lirik terkipler meydana getirmiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/muhtemelen-bunun-icin-konusuyorum-simdi-seninle", "text": "Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin yüz on altı kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Sağ kolunun dört yerinden, kafandan, belinden ve sırtından deşilmişsin. Paramparça olmuş yoğurt torbasının üzerine harabe gibi uzanmışsın. Şarkın bitmiş. Bir şarkı bestelenmeden önce nerededir? Bestelendikten sonra nerededir peki? İşitenlerin belleğinde öyle mi? Peki dinlediniz onu. Tekrar sustu. Plağın içinde midir şimdi? Plağı önünüze alıp ona uzun uzun baktınız. Görebiliyor musunuz bir şey? Şu susmuş, şu çoktan otuz sekiz yıllık olmuş fotoğrafın içindeki sesleri duyuyor musunuz yani, demek istiyorum. Kulak verin. Ormanın yukarılarındaki karanlık tepelerin doruklarına azıcık dökülmüş şu bala bakın. Akşam güneşi o. Birazdan kayıp dağların arkasına inecek. Oyalanmamak ve yol almak lazım bir an önce. Vadinin diplerinde bir yerde, mezradan köye doğru inen patikada küçücük bir leke. Şarkıyı ele veren küçücük bir nota sürçmesi. Fotoğrafın içinde. Eski, çok eski, siyah beyaz bir şarkının içinde. Orada işte. Orada. Telaşlı adımları yolu takip ediyor. Daha doğrusu hemen hemen takip ediyor. Kuş bakışı bakın. Yukarılardan. Olsun kader gibi bakın, korkmayın. Önündeki patikanın dolanıp duran kaprislerine bakın. Orada. Küçük, küçücük leke. Hamile bir kara kurbağası gibi yaylanıyor yürürken. Ve ürkmüş. Karanlık çökmeden bitirmeli yolu. Köye varmalı. Yaklaşın, yakından görün şu şarkıyı diyorum size. Gaz lambalı evleri göğe, yıldızları dağ doruklarına kurulmuş bir yerin gecesi bu. Sırtımdakini götürüp teslim edeceğim. Uyluk kemiklerim sevinecek. Didiniyorum. Canına yandığım. Günün cephaneliği infilak etmiş tepelerin ardında. Eğer yoğurdu bu gece teslim edebilirsem okula başlamama izin verilecek. Öyle konuştuk. Son bir eziyet değil. Ben öyle hissetmedim. Kurtulanın cehennemde kalanlara küçük bir hediyesi. Çok mu ince düşünmüşler? Babam öyle dedi ama, bileği taşını kemerinin içine yerleştirirken ve tırpanı ot yığınının üstüne belirli bir ciddiyetle atarken öksürdü de. Hayır için özel olarak oyulmuş ağzını büzüp küçük bir o yaptı ve tütünü tükürdü. Çakır gözlerindeki yenilgi parıltısını gördüm. Kendi sevincimden ürküyordum az kalsın. Şaka değildi. Yıl boyu tartışıldı ve bitti artık. Babam okul denen püsküllü belaya karşı bir çalışanını daha kaybediyordadanan ayıların, yaban domuzlarının korkulu rüyası. Ben kimim? Yaklaşınca ağaca çıkıp bağıracağım. O küçücük kör tahta penceresinden içeri girecek bağırtım da ateşin başında patates, mısır ya da ne bileyim ne pişirmekte olan Cinci Nine elindeki maşayı bir yana bırakacak. Kıçımdan yoğurt suyu, ter ve korku damlıyor. Okumayı sökeceğim. Fotoğrafta tam belli olmuyor ama bacaklarım iyice çelimsiz. İki ince parantez gibi esnetiyor onları yoğurt. Çok ağır. Umudu sırtımda ve biraz da kanımda taşıyorum. Olacak bu iş. İpler omuzlarımı hayır acıtmıyor, dişliyor. Ekinleri kaldırıyorlar. Amcamlar. Onlara ulaşmam lazım bu gece. Yürüdükçe büyüdü şu lanet torba. Ulaşmak zorundayım. Yüreğim korkuya, lastiklerime takılıp duran çam köklerine ve yoğurda karşı aynı anda çarpışıyor. Vücudum iki büklüm, ıslık çalıyorum. Hayır. İnandırıcı değil. Hem susmak daha güvenli. Çünkü kim görebilir? Ayı? Zağar? Kurt? Susuyorum. Ara ara gürgenlerin ve karaçamların arasından kafasını uzatıp bakakalmış küflü karanlıkla göz göze geliyoruz. Durumumun farkındayım elbette. Ama gerçek böyleyse ne yapabilirim? Fotoğrafım tarih öncesi mağara çizimlerine veya ilkokul çocuklarının yarışmada ödül almış tablolarına benziyorsa ben ne yapabilirim? Görüyorsunuz. Gürgen kökünün biri topraktan bıçak gibi fırlamış. Kendi kendime konuşuyor olmamın ne suçu var? Asla da öyle düşünmem. Karanlıkta nasıl göreyim? Kökün ucu lastiğimin burnunu yarıp geçiyor. Hayır geçmiyor. Kapaklanıyorum. Yamaçtan aşağıya yuvarlanmama ramak kalıyor. Tam zamanında yapışıyorum yere. O sırada vadinin diplerinden çakal ürümeleri geliyor. Artık iyiden iyiye karanlık. Can havli. Ellerim küçük fidan kökleri gibi sarılıyor olacak yerlere. Tırnaklarım toprağı yırtıyor. Kestane tolları ve moğol dikenleri var. Ayalarım sızlıyor, yanıyor. Dizlerim. Toparlanıp komar kökü olduğunu düşündüğüm çengellere tutunuyorum. Bir kaç deneme. Uçurumun dibi ve patika, yoğurt yüklü küçücük vücudumu aralarında tartışıyorlar. Sonunda yükümü ve kendi vücudumu yukarı çekmeyi başarıyorum. Sürüne sürüne de olsa. Tehlikeyi atlatıyorum. Öylece bekliyorum biraz. Nefesleniyorum. Aklım başıma geliyor. Yuvarlansam parçamı bulamazlar. Zaferle, kararlı, yana tükürüp nefesleniyorum. Atlattım. Yola koyuluyorum tekrar. Köye daha var. Ama ilk tarlanın kıyısına, mertek çitlerin ve kelifin yanına varıyorum. Tarlanın orman tarafına kurulmuş korkuluğa bakmak için duralıyorum biraz. Yufka yüreklidir aslında. Çok istemesine rağmen bizi hiç korkutamaz. Yola devam etmek için gereken cesareti ondan edinirim hep. Zararsız olduğundan eminimdir ve böylece hayal gücümü cömertçe çarpıtır bu bilindik korkuluk. Biraz uzun bakmak yeterlidir. Gözlerimi eğitir korkuluk ve artık korkmam. Ölüm için aşk da böyle midir acaba? Neyse. Yükümü yolun üst tarafında küçük bir kayanın üstüne dayamış, yarı çömelmiş vaziyette öylece bakıyorum korkuluğa. Bana bir şey yapamayacak. Hiçbir zaman. O anda sadece bunu düşünüyorum. Sadece bunu. Ve bunu tamamen anladıktan sonra, tam kımıldanıp kalkmak üzereyken omuzlarımda pençeler. Aynı anda öfke ve homurtu yumağı patlıyor kulaklarımda. Geriye dönemiyorum bile. Cehennem zebanisi Zağar. Cinci Ninenin zebellahı! Dişleri etimde. Ağzını hissediyorum. Umudun yıkılmış evini ve etrafa yayılmış mahzen kokusunu, yasın. Hatırlıyorum. Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin yüz on altı kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Sağ kolunun dört yerinden, kafandan, belinden ve sırtından deşilmişsin. Paramparça olmuş yoğurt torbasının üzerine harabe gibi uzanmışsın. Şarkın bitmiş. Yol boyunca bir sürü umutla, sevinçle hülyalanmış kafanın arkasından incecik bir kan ipliği çıkıp dünyaya karışmakta. Bir yumaktan öbürüne sarılır gibi. Ve ceset olmasına ramak kalmış küçücük bedenini sabaha karşı gelip bulacaklar burada. Bilincin açık ama birazdan kapanabilir. Muhtemelen şimdi bunun için konuşuyorum seninle.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/murakamiyi-murakami-yapan-yasa", "text": "İmkansızın Şarkısı'nı okuduğumda içim kalp ağrılarıyla dolmuştu. Murakami'yi ilk o zaman tanımıştım. Sonra bir-iki kitabını daha okudum ama ilk okunan kitaplar bazen her şeydir, benim için de öyle oldu. Romanları dışında düz yazıları da var, ama onların verdiği tat da daha az değil. Koşmasaydım Yazamazdım da bunlardan biri. Şimdi Murakami'yle yollarımızı tekrar kesiştiren kitap Mesleğim Yazarlık. Bu iki kelime ne kadar çok bedeli, hayal gücünü, badireyi kapsıyor. Atlatıyor. Mesleğim yazarlık. İnsanın midesine oturan türden bir şey. Murakami'nin yazarlık serüvenine şapka çıkarıyoruz, eğiliyoruz. Murakami, romanlarında olduğu gibi anlaşılır, sade, samimi bir dil kullanıyor. Okumasını bilenler için derinlikli bir kitap. Kendi dünyasının kapılarını yine kendi üslubunca, gereğince ve yeteri kadar aralıyor. Ama ne çok şey anlatıyor aslında. Yazarlığa bakış açısından nasıl roman yazdığına, aldığı-alamadığı ödüllerden eğitim sistemine kadar geniş bir yelpazeden sesleniyor okuruna. İçine attığı, cevap veremediğini hissettiği sorulara kadar, bir bir, usul usul açıklıyor meramını. Oldukça mütevazı, yeteri kadar da kibirli biri Murakami. Başka türlü sürekliliği sağlaması mümkün olabilir miydi yazarlıkta? Bunu soruyor. Yer yer bencil olduğunu, hiç de mükemmel biri olmadığını söyleyebilecek kadar nesnel bakabiliyor kendine. Bütün bunlar yazarlığına gölge düşürmüyor. Okul sıralarından iş hayatına kadar birçok yaşanmışlığı laf olsun diye değil bir deneyim çıkartarak, içtenlikle okuruna aktarıyor. Yazar ve şairler için söylenmiş klişe lafları bir bir siliyor satırları ve yaşantısıyla Murakami. Düzenli bir hayatı var. Düzenli ve disiplinli. Harfi harfine uyuyor bir işte başarılı olmanın yasalarına. Bunu gerçekleştirmiş bir yazar. Erkenci. Sabahları erken kalkan, öğle uykularına göz kırpan, günü dolu dolu yaşayan ama dağıtmayan, meşgalelerini belirlemiş, fırsatların cazibesine kapılmayan biri. Murakami bazen deneme yanılmayla, bazen kitabi, bazen sezgisel olarak erken yaşlarda bu yasaları keşfetmiş, işin formülünü bulmuş ve uygulamış biri. Yasaya uygun hareket eden biri Murakami evet. Çok albenili durmayabilir, diyor oradan. Ama yaşantım bu diye açıkça söylüyor. Ne yapayım böyle düşünürseniz bir şey diyemem, diyor. İyi ki de diyor. Murakami'yi Murakami yapan budur işte. İster sevin ister sevmeyin, ister hafife alın ister yerin, kendine özgü yapısı, nitelikleri, kararlılığı, azmi bir yana -daha doğrusu bütün bunlarla beraber- sırrı, kendisini çok iyi tanıması. Öyle de devam ediyor. Tanımaktan, bilmekten, törpülemekten ve geliştirmekten. Arabalar, evler, uçaklar bir yana, insanın kim olduğunu nasıl biri olduğunu kavraması en büyük zenginlik. Kendisine ne iyi gelir, ne kötü gelir. Sosyal midir, dağınık mıdır, düzenli midir. Evet evet, böyle günlük hayatta nasıl tepkiler verir, bütün bunları bilmek, ona göre yöntem geliştirmek de kendini bilmeye dair. Tanrım, bunlar gözden kaçan ama hayatımızdaki tıkanıklıkların da cevabını saklayan bilgiler. Sözgelimi Murakami ne zaman öfkeleneceğini, devrelerinin ne zaman ısındığını gayet iyi biliyor. Bundan da gocunmuyor. Olayları değerlendirirken kendisinin bu tanık olduğu yönlerini göz önünde bulunduruyor. Kim olduğunu önemseyip neyi sevdiğini, nasıl iletişim kurduğunu, ona neyin şifa olduğunu keşfetmiş, bulmuş, idrak etmiş, kavramış bir yazar. Bu çok önemli. İnsanın kendini tanıması, kendiyle tanış olması. Ne zaman kasvete düşer, melankoli sularına kapılır, nerede morali bozulur, nerede boğulur, hangi durumda ne yapar. Bunları bilmek önemli. Hayat karşısında atak olması gereken anları, yerleri bilmek, iç sesini dinleyebilmek, iç sesine güvenmek sonra, gerektiğinde gardını almak biraz uzaklaşmak biraz yaklaşmak. Bunlar ancak ilmi olan birinin yapacağı türden işler. Elbette bu sadece başlangıç. Ama çok büyük bir başlangıç. Bazısı yolda bazısı yola çıkarken öğrenilen gerçekler. Kişi bilgiyi dönüştüremiyorsa -çünkü çok soyut ve yalnız ilerliyor süreç- durgun suyun başına gelenler geliyor. Kirleniyor yük oluyor, acı veriyor. Küfleniyor, harcanıyor ve dahası. Eyleme dönüşmeyen her istek her bilgi gibi. Burada çokları çuvallıyor işte, dönüştürme kısmında tatbik kısmında. Bir irade bir kararlılık daha da önemlisi süreklilik gerektiriyor. Başı zor, başı bedelli, ama irtifa kat edenler için kolaylaşmış keyifli bir süreç. Hayat bizim ne istediğimize bakmıyor, o istediğimiz şeyler için ne kadar bedel ödediğimize bakıyor. Ne bedeller ödediğimize, nelerden vazgeçtiğimize bakıyor hayat. Bazılarının şans bazılarının lütuf dediği ikramı göz ardı etmeden tabii, çünkü sadece çalışabilmenin, bu şekil bir hayat sürmenin kendisi ikram. Murakami de, Mesleğim Yazarlık diyor ve gereklerini yerine getiriyor. Sebebinden keyif alıyor. Sabahları erken kalkmak, beş saat yazmak, düzenli bir hayat, koşmak sonra, işte bütün bunları acı çekerek değil severek yapıyor. Acıya dayanıklı biri, acı eşiği geçilince de iş şuna dönüşüyor. Faydalı ve acı olan, keyifli hale geliyor. Asıl mucize bu. Murakami bütün bunları başarmış bir yazar işte. Ona neyin iyi geldiğini bulmuş bir yazar. Karşılaştığı problemleri çözebilen biri. Nelerden demoralize olduğunu biliyor. Öfkelendiğini söylemekten kaçınmayan, artısıyla eksisiyle ya da sivri ya da törpüleyebildiği yanlarıyla, kendini olduğu gibi anlatan, editörlere sinir olduğunu nezaketle itiraf eden, sipariş üzere yazılar yazamayan, kitabını kime ne için okutması gerektiğini bilen, hayatını anlamlandırabilmiş biri. Bunun için de şükrediyor. Elindekinin bir mucize olduğunun farkında. Kendisinin deyimiyle, ellerinin arasındaki yaralı güvercin gibi koruyor besliyor onu. Dışarıdan gelen saldırılara -pardon- eleştirilere takılmıyor, bütün bunlara karşı kendini korumasını öğrenmiş bir yazar. Ve koşuyor. Sürekliliğini buna borçlu olduğunu bilerek, olmazsa olmaz diyerek... Ruh ve bedenin bir bütün olduğunu kavramış iyileşmenin de bozulmanın da bir bütün olduğunu anlamış bir romancı. Kimsenin güvenini zedelemesine izin vermiyor. Referansını kendinden alan ama zıttını geliştirebilmiş bir yazar. İşin sırrı burada. Güçlü yanlarını bileyerek, zayıf yanlarını güçlendirerek, koştukça güçleniyor ve dönüp arkasına bakmıyor. Dönüp arkana bakınca zaten, çuvallıyorsun. Yazarlık için sağlam bir ruh olmazsa olmaz diyor Murakami. Sağlam bir ruh. Olmazsa olmaz. Mesleğim Yazarlık... Anekdotlarla, metaforlarla, hikayelerle, filmlerle, müziklerle zenginleştirilmiş harikulade ve derinlikli bir kitap. Hiç tereddütsüz tavsiye..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/mutlu-kemikler-2", "text": "Sırlar hayatlarımızdaki hava boşluklarıdır. Boşluklar sıra sıra dizilince o da insanlık. Ben gırtlağımda bir hava boşluğu barındırıyorum. Haliyle insan bir sırdır, boşluktur, çok fazladır ama mühim değildir. Mevcut gömlekliliğim ziyan olmadan gezdim. Arkadaşlarım olsa onlarla gezerdim. Yoklardı. Bir dükkan kestirdim gözüme. Camlarını taş ile indirdim ve bütün içkileri içtim. Fil büyüklüğünde bir midilli çıktı camlarını kırmış olduğum dükkandan. Bu kadar büyük bu kadar abartılı olmayı gerektiren ne vardı sanki. Midillinin üzerini gırtlağımdan çıkardığım parmağımla işaretledim. Nitekim sırlar hayatlarımızdaki hava boşluklarıdır. Boşluklar sıra sıra dizilince o da insanlık. Ben gırtlağımda bir hava boşluğu barındırıyorum. Haliyle insan bir sırdır, boşluktur, çok fazladır ama mühim değildir. Betonun içinde bir telefon çalıyor. Bir de kalp atıyor betonun içinde. Benim kalbim. Çıplak biri geldi sonra. Giyinmek istiyorum dedi. Koşarak uzaklaştı. Peşinden gitsem çıplak birini kovalıyor gibi olurdum. O yüzden koşmadım. Suyun üzerinde yürürken yüzmeyi bilmediğim aklıma geldi. Ve artık suyun üzerinde yürüyemiyorum. Koşamıyorum da. Nitekim kanatları olan kadın heykeli. Seni bir gün boyunca her saat sevebilirim fakat uzun vade için söz veremem. Bunun için belli bir süre yaşamam gerekiyor olabilir. Deniz beni seyretsin diye karşısında bekledim. Midillinin üzerinde gezdirdiğim parmağımı tekrar gırtlağımdaki hava boşluğuna götürdüm. Sırların yanına."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/namárië-christopher", "text": "İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikayesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikayeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikaye anlatılmaya devam eder. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli hikaye anlatıcılarından olan J. R. R. Tolkien için henüz hayattayken geride bırakacağı mirasın emin ellerde olduğunu bilmek mutluluk verici olmalı. Zira geçtiğimiz ay 95 yaşında hayata veda eden Christopher Tolkien iyi bir evlattan öte babasının baş eleştirmeni ve çalışma arkadaşıydı. J. R. R. Tolkien'in mektuplarında oğluyla arasındaki özel bağın izlerini sürmek güç değil. Christopher'ın Yüzüklerin Efendisi serisinin hemen her aşamasında bir şekilde yer aldığını, çizim ve yorumlarıyla katkı sağladığını biliyoruz. Dahası henüz 21 yaşındayken üyeleri arasında babasının yanı sıra C. S. Lewis, Owen Barfield gibi isimlerin de yer aldığı The Inklings toplantılarına davet edilmesi, onun büyük bir yazarın hevesli oğlundan çok daha fazlası olduğunu gözler önüne seriyor. Serinin gedikli takipçileri çok iyi bilse de Christopher Tolkien'in Orta Dünya için ne ifade ettiğinden biraz bahsetmek gerek. J. R. R. Tolkien 1973 yılında bu dünyadan göçtüğünde Christopher Tolkien neredeyse 70 koliyi dolduracak binlerce sayfa el yazması, babasıyla birlikte ömrünün son 40 yılını adadığı bir hayal ve doğrudan kendisine verilmiş bir görevle baş başa kalmıştı. Şüphesiz Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit modern fantastik kurgunun referans metinleri olarak tüm görkemleri ile orada olsalar da, Orta Dünya'yı eşsiz ve -neredeyse- aşılamaz kılan büyük anlatının kitlelere ulaşması doğrudan Christopher Tolkien'in çabasının ürünüdür. Tolkien'in kurguladığı diyar neredeyse 40 bin yıllık tarihi, kozmogonisi, mitleri ve masallarıyla muhatabına kendisinden yüce bir şey ile karşı karşıya olduğunu sonuna kadar hissettirir. Ne var ki babası öldüğünde gerçekleştirilememiş büyük bir hayalin eskizlerinden öteye gidemeyen binlerce sayfalık dokümanı bir antropolog titizliğiyle elden geçirip Silmarillion ve kaynaklık ettiği tüm hikayeleri okurlarla buluşturan Christopher Tolkien'in ta kendisidir. Babasının sağlığında yayınlandığı kitaplara ya da Orta Dünya'nın inşasına katkısı ya da ömrünü kendisine intikal eden büyük toplamdan cevherler çıkarmaya adaması Orta Dünya seyyahları için başlı başına minnet duyulan işler olsa da Christopher aynı zamanda Tolkien's Legendarium'un gözü pek ve amansız muhafızıdır. Öyle ki çoğumuzun beğenerek izlediği film uyarlamalarını bile babasının mitopyatik eserinin ruhuna aykırı bulduğu gerekçesiyle yer yer eleştirmekten geri durmamıştır. Yakında izleyiciyle buluşacak Yüzüklerin Efendisi dizisinin yayın hakları da yine onun Tolkien Estate'in başkanlığından istifa ettiği süreçte satıldığının altını çizmek gerek. Haliyle gelecekte Tolkien's Legendarium'un başına, söz gelimi son birkaç yılda Star Wars evreninde yaşananlara benzer işler gelmesinden endişelenmemek mümkün değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/nathaniel-hawthorne-un-buyuk-tas-yuzu", "text": "Nathaniel Hawthorne'un öykü yaklaşımında biçimden çok olaylar, durumlar, bir olgu, görüş daha önemlidir. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde bir insanlık hali aydınlatılmaya çalışılır. Nathaniel Hawthorne (1804-1864) özellikle Kızıl Damga ve Yedi Çatılı Ev romanlarıyla tanınmakla birlikte nitelikli öyküler de yazmış bir yazardır. Genelde ayrıksı, sıra dışı hikayelerin peşinde oldu, insanlık trajedilerinin, dramlarının karanlık yanlarını aydınlatmaya çalıştı. Yalnızlık, hoşgörüsüzlük, merhamet konularını işledi. Doğaüstü olaylara başvurarak aşkın bir inancın izlerini aradı. Alın yazısının belirleyiciliğine dikkat çekti, gerçeğin değişkenliğini yazdıklarında örnekledi. Gotik tarzda, alegoride yoğunlaştı. İnsan zayıflığını örtük bir ironi ile dışlaştırdı. Hawthorne'nun babasının ölümü üzerine annesi ve kardeşleriyle birlikte kendilerini eve hapsettikleri bilinir. Bu kendi kendilerini cezalandırma on iki yıl sürer. Büyük Taş Yüz'deki öyküler bu yılların ürünüdür. Wakefield öyküsünde, önce bir gazete haberi verilir daha sonra öykü okurla birlikte kurgulanır. Gazete haberine göre, eşinin yüreğinde tam yer etmediğini düşünen Wakefield, üç dört gün sonra döneceğini söyleyerek evden ayrılır. Eve ancak yirmi yıl sonra döner. Bu arada kendi evine yakın bir yerde ev tutarak yirmi yıl evini, eşini gözler. Eşine ağır bir ders verdikten sonra eve dönmeyi düşünmektedir. Çekip gittiğinde ne olup olmayacağının merakı içerisindedir. Ortadan kaybolmuş, kendini dünyadan soyutlamıştır. Yirmi yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi eve döner. Nathaniel Hawthorne Büyük Taş Yüz öyküsünde arayış konusunu gündeme getirir, bu, Doğu'daki Simurg efsanesinin bir yansımasıdır. Feridüddin Attar'ın Mantıku't-Tayr'ında gördüğümüz, hüthüt kuşu öncülüğünde padişahları olmasını istedikleri Simurg'u bulmak için Kafdağı'na doğru yola çıkan kuşların, Simurg'u görerek aslında Simurg'un bizzat kendileri olduklarını keşfetmeleri gibi bu hikayede, hep bir kurtarıcı bekleyen gerçek inanmış Ernest'in bu beklenen kurtarıcının bizzat kendisi olduğu ortaya çıkacaktır. Oradaki efsaneye göre, bir gün oralara çağının en yüce ve en soylu kişisi olmaya yazgılı bir çocuk doğacak, bu çocuk büyüdüğünde yüzü tıpatıp Büyük Taş Yüz'e benzeyecektir. Ernest hayatı boyunca bu ulu kişiyi bekler. Buraya dönem dönem beklenen ulu kişi olarak adlandırılan ama daha sonra o olmadığı anlaşılan kişiler gelir. Tüccar ve zengin Bay Altıntoplar, savaşçı Yaşlı Gök-gürültüsü, konuşma yetisi olan Yaşlı Taş Doruk şehre gelir önce Büyük Taş Yüz olarak adlandırılır ama o olmadığı ortaya çıkar. Büyük umutlarla bu gelenleri bekleyen Ernest hep hayal kırıklığına uğrar. Daha sonra şehre gelen bir ozan bu kişinin Ernest olduğunu söyler ve gerçekten de o olduğu anlaşılır. Ama Ernest hala gerçek Büyük Taş Yüz'e benzeyecek adamı beklemeye devam eder. Ateşe Verilen Dünya'da fantastik bir yaklaşımla değerler çatışması gündeme getirilir. Dünyalılar eskimiş ve değerini yitirmiş her şeyden kurtulmak için büyük bir şenlik ateşi yakıp bunlardan kurtulmaya karar verirler. Madalyalar, belgeler, kitaplar bu ateşe atılmaktadır. Dünyanın gelişimi içerisinde herkes karşı çıktığı değerleri ateşe atmaktadır. Akıl ile insanlar tüm ihtiyaçlarını yeniden üretebilir düşüncesindedirler. Yaşayan akıl bu geçmişin altında ezilmiştir. Bu nedenle de etkili bir şey üretememiştir. Dünya tüm geçmişinden kurtulmaktadır. Voltaire, Milton, Shakespeare, Shelley, Lord Byron yanmaktadır. Metin, mesajın öne çıktığı felsefi bir kurmacadır. Bay Higginbothham'ın Başına Gelenler öyküsünde ilginç bir cinayet hikayesi anlatılır. Öyküdeki kitle psikolojisi tespitleri, hikaye anlatmanın önemi dikkat çekicidir. Rahibin Kara Peçesi, insan ikiyüzlülüğüne ilişkin alegorik bir hikayedir. Hep kara bir peçe ile dolaşan Rahip bütün insanların kara peçeyle dolaştığına inanmaktadır. Nathaniel Hawthorne'un öykü yaklaşımında biçimden çok olaylar, durumlar, bir olgu, görüş daha önemlidir. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde bir insanlık hali aydınlatılmaya çalışılır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/necip-fazil-kisakurek-dunyasina-ilk-adim", "text": "Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı tarafından hayata geçirilen Necip Fazıl Kısakürek Araştırma Merkezi ve Hatıra Odası şairin hayatına, eserlerine ve mücadelesine dair zengin bir araştırma ve keşif alanı sunuyor. Büyük ustayı ve hayatını adadığı mücadelesini ilk elden izlemek aynı zamanda onun kişisel hayatına dair ipuçlarını yakalamak, müzik zevkini, plak koleksiyonunu, kişisel mektuplarını, ailesine dair detayları keşfetmek için yolunuzu Ümraniye'ye düşürün. Detayları NFK Kültür ve Araştırma Vakfı yönetim kurulu üyelerinden Şeyma Kısakürek Sönmezocak ile konuştuk. Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı olarak Araştırma Merkezi, Hatıra Odası ve sürekli sergiyi geçtiğimiz yıl Mayıs ayında hizmete sunduk. Bu binanın içerisinde Büyük Doğu Yayınları, şairin edebi ve düşünsel hayatına dair zengin bir arşiv sunan Necip Fazıl Kısakürek Araştırma Merkezi, küçük bir kütüphane ve Üstad'ın hayatına, edebi ve kişisel zevklerine dair hatıraları sergilediğimiz ismine de Hatıra Odası dediğimiz sürekli bir sergi odası yer alıyor. Kütüphaneye eş zamanlı olarak bir de Dijital Kütüphane hayata geçiriyoruz. Üstadın el yazıları, eskizleri, belgeler, çalışma örnekleri, dergi arşivleri, kişisel notları, mektupları... Elimizdeki malzeme öylesine büyük ki, hepsinin taranması, tasniflenmesi, kategorilere ayrılması elbette zamana yayılan bir süreç oluyor. Üstad'ın ismini hayatına ve eserlerine yakışır bir şekilde, kendi sanat anlayışı içerisinde bugüne aktarmak istiyoruz. Onun adına bir şey yapılacaksa onun bahsettiği noktada entelektüel düzeyde yapılması gerekiyor. Üstad'ın yaşamı aynı zamanda Türk kültür hayatının bir döneminin de tanığı. Tüm dokümanlar, mektuplar, bir dönem polemiğe sebep olmuş belgeler, şairin aldığı notlar, el yazmaları, talimatları, belgeler, okuyucu mektupları, eskizler bize hem şairin metodunu, çalışma şeklini, disiplinini göstermesi bakımından büyük bir yön çiziyor hem de tarihi ve nereden gelip nereye gittiğimizi anlamak bakımından önem taşıyor. Hatıra Odası şairin kişisel hayatına dair pek çok detayın yer aldığı bir bölüm. Ziyaretçiler açısından Üstad'a dair bir ilk adım olmasını arzuladık bu odanın. Burasını özellikle müze olarak tanımlamıyoruz. Burası sergi ve hatıra odası. Çünkü müzeleştirip dokunulmaz hale getirmek değil amacımız, etiyle kemiğiyle bu insan yaşadı ve burada ona ait hatıralar sunuluyor. Bu oda onu gerçekten hissedebilmek için var. Putlaştırmaktan asla bahsetmiyoruz. Araştırma merkezimiz dolapların arkasında kalan içinde devasa bir hazinenin yattığı bölüm. Bu arşiv üzerinde dört senedir uğraşıyoruz. Ziyaretçilerimiz inanılmaz bir dokümanla karşılaşacaklar; babaannemin dev arşivi, bize kalanlar, etraftan topladıklarımız, bulduklarımız... Babamın da arşivi çok büyüktü. Dedem yazı hazırlarken karaladığı kağıtları buruşturup atarmış babam da gidip saklarmış o kağıtları. Yani tüm ailesi bir ucundan tutmuş, ona dair bir şeyler saklamış. Öylesine büyük bir yığın ki tek tek kategorize etmek, anlamlı bir bütün haline getirmek, eserler bağlamında bir diziye oturtmak ve elbette okuyucunun anlayabileceği bir dil üzerinden kodlama oluşturmak ciddi bir mesai harcamamıza sebep oldu. Öyle belgeler var ki, mesela Üstad'ın makbuzları, Büyük Doğu Yayınevi'nin ilk kira kontratı, şairin Hac belgeleri, ekmek kartı... Yalnızca edebi bir miras değil aslında sosyolojik olarak da bir dönemin tanığı olarak değerlendirilebilir. Modernizmin karşısına İslam'ı koyabilen, insanlığın akılla yol alamayacağını henüz 1940'larda söyleyebilmiş bir isim. Bugün baktığımızda da modern dediğimiz dünya düzeninin de çöktüğünü görüyoruz zaten. Bize hep şu soruluyor: Üstad anlaşılıyor mu diyorlar? Dilbilgisi ve edebiyat üzerinden anlaşılıyor mu derseniz direk atfettiğiniz özne Necip Fazıl'ın kendisi oluyor. Öyle bir imada bulunuluyor ki anlaşılmamak onun kabahati sanki. O anlaşılmıyor değil, biz anlamıyoruz. Söylemsel kırılmalar toplumu ve cemiyeti değiştirme anlamında çok önemli. Belki de üstadın dil konusuna verdiği önem üzerine yeniden düşünmemiz gerekiyor. Necip Fazıl mücadelesini, fikrini, cemiyetin tüm şubelerine indirgemiş aslında. Aynadaki Yalan ile romanda, Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri ile hikayede, Bir Adam Yaratmak ile tiyatro eserinde... Farklı türler üzerinde de olsa verdiği mücadele aynı. Babam şöyle der dedem için, babamı hiç uyurken hatırlamıyorum. Bu demek değil ki hiç uyumadı ama hep çalıştı. Okuma grupları kurarken şöyle yola çıktım; bir fikir kitabı nasıl okunur noktasında genç arkadaşlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Bir fikir eserini okurken büyük pencereyi görmüyoruz, detaylarda boğuluyoruz. Modern toplumların empoze ettiği şeye geldik, acelemiz var. Mesele anlamak değil okuyup hızla bitirmek. Elbette insanı bir sorumluluk altına sokuyor. İçinde yaşadığınız aile kendi dil ve söylemiyle sizi şekillendiriyor elbette. Benden beklenenler oldu evet, kimi zaman siyasi beklentiler oldu, belki şiir konusunda çok daha yetenekli olmam beklendi. Türk Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat üzerine okudum. Yüksek lisansı Doğu-Batı edebiyatı Modernizm- Post modernizm üzerine yaptım. Ailemin bu seçimde elbette ki etkisi olmuştur. Cemiyeti anlayabilmemiz için insanı anlamamız lazım; insanı anlamak, onun psikolojisini, felsefesini anlamamız için de en güzel kanal edebiyat. Benim hem doğduğum aile hem de kişisel eğitimim açısından edebiyatla her daim çok sıkı bir ilişkim oldu. Edebiyatın tüm dünyaya hükmettiğini düşünüyorum. Bir Adam Yaratmak en sevdiğim kitabı. Dil ve Edebiyat kitabını da muhakkak okumalarını tavsiye ederim. Reis Bey, Ahşap Konak, Aynadaki Yalan da benim en sevdiklerim arasında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/nezihe-meric-ve-tum-unutulanlar", "text": "Yakın geçmiş Türk edebiyatının birçok önemli şair ve öykücüsünün yayımcısı olan Yapı Kredi Yayınları, birkaç senedir çok anlamlı bir yayıncılık işine imza atıyor. Yeni nesil okurun hantal ve eski bulduğu Bütün Eserleri edisyonlarının dışına çıkarak, şair ve yazarlarımızın kitaplarını müstakil olarak yayımlamaya başladılar. Öncelikle, öncesinde Toplu Şiirler başlığı altında yayımladıkları Türk şiirinin önemli isimlerinden Edip Cansever, Turgut Uyar, Özdemir Asaf ve İlhan Berk gibi şairlerimizin kitaplarını ayrı olarak yayımlamaya başladılar. Hem kapak tasarımları, hem makul sayfa sayısı, hem de toplu eserler edisyonlarına göre uygun fiyatlarıyla bu şiir kitapları yeni nesil okurun gündemine ve kitaplığına girmiş oldu böylelikle. Şiir kitaplarından sonra şimdilerde ise öykücülük birikimimizi yeni nesil okurla buluşturma yolunda bir adım attı YKY. Geçtiğimiz ay ölümünün onuncu yılı olan Türk öyküsünün kıymetli kalemlerinden Nezihe Meriç'in (28 Şubat 1924 - 18 Ağustos 2009) en önemli öykü kitaplarından Menekşeli Bilinç'i müstakil olarak yayımladı. Daha önce Toplu Öyküleri 1 ve Toplu Öyküleri 2 başlığında iki cilt olarak yayımladığı kitaplarının dışında, tek tek kitaplarının da yayımlanacağının müjdesini vermiş oldu bir anlamda. Üç roman, üç tiyatro oyunu ve birçok çocuk kitabına imza atmış olsa da Nezihe Meriç, öykücü kimliğiyle Türk edebiyatındaki haklı yerini almış bir yazar. 1949 yılında Seçilmiş Hikayeler adlı dergide yayımlanan ilk öyküsüyle oldukça dikkat çekmiş ve birkaç sayı sonra kendisine özel bir sayı bile hazırlanmıştır. 1953 yılında ilk öykü kitabı Bozbulanık yayımlanmış ve sonrasında büyük ilgi gören öyküleri kitaplaşarak okurla buluşmuştur. 1990 yılında Bir Kara Derin Kuyu adlı öykü kitabıyla da Sait Faik Hikaye Armağanı'nın sahibi olmuştur. İnsanın bir ruh halinin, herhangi bir olay karşısındaki durumunun kısmetine düşen zaman içinde bir gülüşünün, bir davranışının ustaca makaslanıverişidir diye tanımladığı öykü türünün en yetkin ürünlerini Türk edebiyatına kazandıran Nezihe Meriç, özellikle ustalıkla kullandığı Türkçesiyle edebiyatımızda özel bir yere sahiptir. Hem konuşma dilinin rahatlığıyla yazmış hem de cümleleri ve kelimeleri kendine has bir üslupla eğip bükerek suskunlukları, acıları, özlemleri ve parçalanan anıları kağıda dökmeyi başarmıştır. Umarım YKY'nin yaptığı bu ayrı basımlar, Türk edebiyatının unutulmaya yüz tutmuş diğer şair ve yazarlarının yeniden kıymet görmesi için uzun ömürlü ve diğer yayımcılar açısından da örnek alınacak bir adım olur. Yerli edebiyat birikimimiz Dünya Edebiyatının hücumu altında boğulmaktan kurtulur ve bu eserler yeni okur-yazarların kültürel çürümelerinin karşısında birer ilaç olur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/notadan-kurguya-muzisyen-edebiyatcilar", "text": "Ozanlık, kültürümüzün önemli bir parçası. Alim Paul Lindner'in tespitiyle, ozanlar Türklerin hem müzisyeni hem de tarihçisi... Geçmişi ve örfü bugüne taşıyanlar... Fakat söz konusu şehirli için üretilen popüler kültür olduğunda bol örnekle karşılaşmıyoruz. Ozanları kırda bıraktık geldik. Modern Dede Korkutlarımız nerede? Ozan taklidi yapan Batılı sanatçının kötü bir taklidi olan edebiyatsız icracılara galiba mahkumuz. Yazıya beylik bir cümleyle başlayacağım: Bütün sanat dallarının temeli edebiyattır. İster ressam olun ister heykeltıraş; ister tiyatrocu olun isterse müzisyen; eserinizle temaşa edecek veya dinleyecek 'tüketici'ye yaşamınızdan kesitler ya da kimi tespitlerle gözlemler aktarırsınız, tıpkı edebiyatçının yaptığı gibi. Bana kalırsa iyi bir sanatçı her şeyden önce iyi bir aktarıcı olmalıdır. Dolayısıyla edebiyatla en azından sathi de olsa temasta bulunması gerekir. Nasıl anlıyorum bilmem ama hiç şiir okumamış kadar kötü sanatçıyı derhal tespit ederim. İyi bir anlatıcı olmak adına da temeli sağlam tutmak, nitelikli eserler üretmek isteyen sanatçı için bir zorunluluktur. Edebiyat ile anlatıcılığımız acaba nasıl gelişir? sorusu bu yazının konusu değil. Hangi sanatçı veya eleştirmen bu konuda ne demiş, bilmiyorum. Açıkçası yoruma açık olduğunu da düşünmüyorum. Bu yazının konusu, meselenin temeline, yani edebiyata kısa bir süreliğine de olsa geri dönen, roman, öykü, şiir veya günce dalında eserler veren sanatçılar... Sanatçılar diyorum fakat, müzisyenler bağlamında kalacağımı söylemeliyim. Yazıda geçecek yazar-müzisyenler, edebiyat temelinin önemi konusunda ikna edici olacaklardır diye düşünüyorum. ABD'li müzisyen Bob Dylan bugünlerde Peter Handke tercihi nedeniyle haklı eleştirilerin odağı olan- Nobel Edebiyat Ödülü'nü 2016'da; Amerikan müzik geleneğinde yeni bir şiirsel ifade/anlatı oluşturduğu için kazanmıştı. Bu beni ikna eden bir açıklama olmasa da yeni bir şiirsel ifade/ anlatı oluşturduğu için ödüllendirilmesi dikkat çekiciydi. Belki bir şair olmaktan çok müzisyendi Dylan, fakat güçlü anlatısı onu Nobel Edebiyat Ödülü kazanmasını sağlayacak derecede elit bir edebiyatçı konumuna yükseltmişti. Dönemin İsveç Nobel Akademisi Daimi Sekreteri Sara Danius, Dylan bir yazar bile değil, neden ona ödülü verdiniz? sorusuna, edebiyat ile müzik ilişkisini özetleyen iyi bir cevap vermişti: Eğer edebiyat tarihinde geçmişe geri dönersek, iki bin beş yüz yıl önce Homeros ve Safo'nun da dinlenmek ve enstrümanlarla sahnelenmek üzere edebi eserler ortaya koyduğunu görürüz. Kendisinden hiç hoşlanmadığım Hint asıllı İngiliz yazar Salman Rushdie de bu 'görüşü' desteklemiş ve Orpheus'tan Faiz'e, şarkı ve şiir birbiriyle bağlantılıdır. Bob Dylan, ozanlık geleneğinin parlak bir mirasçısıdır demişti. Müzisyen olup da edebiyat eseri üreten sanatçılar arasında anlaşılan Türkiye'de en çok ilgi uyandıranlardan biri Nick Cave. Romanları ikinci üçüncü baskıları yapan nadir yazarlardan. Ve Eşek Meleği Gördü'den 20 yıl sonra yazdığı Bunny Munro'nun Ölümü adlı romanını Türkçede yayımlanır yayımlanmaz tuhaf bir merakla okudum. Fakat bu merak Nick Cave üzerinde yoğunlaşan bir merak değildi. Daha çok çevirmeni ilgimi çekti: Avi Pardo'dan bahsediyorum... Avi Pardo bu işte bir tarz oluşturabilecek kadar iyi bir çevirmen. Charles Bukowski ve John Fante'nin Türkiye'de bu kadar şöhrete kavuşmasında kanaatimce payı büyüktür. Ama mütercim meselesi de bu yazının konusu değil. Çevirmen etkisiyle mi bilinmez, Bunny Munro'nun Ölümü'nde Bukowski anlatılarının tadını aldığımı belirtmeliyim. Nick Cave, yeraltı edebiyatını kaba argo ile harmanlayan yazarlardan. Bunny Munro'nun Ölümü de Ve Eşek Meleği Gördü de okuyucusuna göre farklı okumalarda rahatsızlık oluşturabilir. Yani Nick Cave'i ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz. Fakat anlattığı karakterlerden başka türlü konuşmasını veya yaşamasını da bekleyemeyiz. Bir komedyenin dediği gibi: Uyuşturucu kaçakçısı TDK memuru gibi konuşmaz. Daha naif bir örnek isterseniz ABD'li müzisyen Patti Smith'i önereceğim. Patti Smith'in müzisyenliği için Beat şiiri performans tarzını garage rock ile birleştirdi deniyor. Akla elbette direkt Allen Ginsberg, Jack Kerouac ve Neal Cassady gibi Beat kuşağı yazarları geliyor. Yoksa gene bir yeraltı yazarı ile mi karşı karşıyayız? Fakat Patti Smith kesinlikle keskin ve sert müzisyenliğinden beklenmeyecek tarza ağır başlı ve anlaşılan tasarlanmış kitaplar yazıyor. Bu da sanırım Smith'ten çok kuşağı ile ilgili bir önyargı. Beat kuşağı yazarları arasında daktilo tipi zafer şeklinde bir tanım vardır: Daktilonun başına geçerler ve tasarlamadan zihinlerinden geçenleri yazarlar. Jack Kerouac Yolda romanını söylediğine göre üç haftada yazmış. Patti Smith'in yazarlığından bu gelişigüzel havayı almıyorsunuz. Ayrıca sanatçı, Fransa Kültür Bakanlığı tarafından edebiyata ve kültüre yaptığı katkılardan dolayı Ordre des Arts et des Lettres nişanı da almıştı. Şaşırtıcı değil, punk'ın annesi 19. yy Fransız şiirinin bir hayranı ve müzisyenliğini/şairliğini bununla besliyor. Patti Smith'in Türkçede dört kitabı var: Çoluk Çocuk, Hayalperestler, M Treni ve Adanmışlık. Dört kitabın da kurgu olmadığını; Smith'in yükseliş, çöküş, öğreniş, aldanış, hayal ediş süreçlerinin içerisine daldığınızı ve tuhaf bir biçimde bu anlatıların terapi etkisi yaptıklarını söylemeliyim. Bob Dylan ile şiir hakkında konuştuk, Nick Cave'in agresyonu ile biraz yorulduk, Patti Smith ile de dinlendik. Şimdi biraz Kanadalı sanatçı Leonard Cohen ile yerlilerin topraklarına karşı suç işleyelim. Leonard Cohen, züppelik tanımı ve ortaya çıkışı ile ele alındığında daha anlaşılır olacaktır. Züppeliğin doğuşu ile ilgili İtalyan yazar ve düşünür Umberto Eco şöyle diyor: Olağanüstülük kültünün ilk belirtileri züppeliğin doğuşuyla birlikte görüldü. Züppe, İngiliz toplumunda, 19. yy başlarında, George Brummell ile oraya çıktı. Brummell ne bir sanatçıydı ne de filozof. Onun örneğinde olağanüstülük tutkusu giyinme ve yaşama sanatında boy gösterdi. Brummell'in sadelikle bağdaştırdığı zarafet, çelişkili nükteler ve kışkırtıcı davranışlarla el ele gidiyordu. Bu tanımda ben olduğu gibi Brummell yerine Cohen'i yerleştirebilirim. O hiçbir şey olmadan önce zarafet tanrısı olmaya çalışırdı. Hayatını Slyvie Simmons'a anlatırken bunu da özetlemişti: Tatlım, demişti Leonard, 'takım elbiseyle doğmuşum ben.' İç dünyasını soylu bir zarafetin sembolü takım elbiseleri ve bariton sesiyle dışa vuran Cohen, Boldini'nin Montesquiou'sunun 20. yüzyıldaki temsilcisi gibidir. Verilecek bütün müzisyen-yazar örneklerinden bağımsız bir şekilde Kanadalı sanatçı Leonard Cohen aslında önce şairdir. İlk şiir kitabını 22 yaşında yayımladı; ilk albümünü ise 33 yaşında çıkardı. Fakat Cohen aynı zamanda bir romancı da: Görkemli Kaybedenler ve En Sevilen Oyun adlı Türkçede de yayımlanmış iki romanı var. Görkemli Kaybedenler'de, Kanada'nın Cizvitler eliyle Hıristiyanlaştırılırken, Kızılderililere yapılanlar Mohawk kızı Catherine Tekakwitha'nın aşk öyküsüyle birleştirilerek anlatılır. Zaman geçişlerinin yoğun olduğu zor bir metindir. Diğer romanı En Sevilen Oyun'da ise Yahudi bir şair olan Lawrence Breavman'ın çocukluktan yetişkinliğe kadar olan hikayesi merceğe alınıyor. Sanırım bu romanın otobiyografik olduğunu belirtmeye gerek yok. Aslında Patti Smith bahsinde Jack Kerouac demişken Cohen'den önce 28'lik dehalardan biri olan (yani 28 yaşında hayatını kaybeden) Jim Morrison'dan söz etmeliydim... The Doors grubunun efsanevi söz yazarı ve solisti bildiğimiz kadarıyla büyük bir Yolda hayranıydı. Jim Morrison'ı Jim Morrison yapan sadece müzikleri miydi? Sanmıyorum. Morrison için müzik sanatçı kişiliğini sermek için bir araçtı, o kadar. 'Sanatçı kişilik' klişe bir ifade mi oldu yoksa? Yani Amerikalı yıldız bütün yeteneklerinden evvel 'yaşamını da bir sanat eserine dönüştürmüş' komplike bir sanatçıydı. 'Modern' dedikleri sanat biraz da budur. Devrim televizyondan yayınlanmayacak sözünü çoğunuz duymuşsunuzdur. ABD'de 70'li yıllarda ortaya çıkan devrimci Black Power hareketinin öncülerinden siyahi şair ve müzisyen Gil Scott-Heron'a aittir bu söz. Cool bir müzik olarak algılanan bluesu Malcolm X aktivizmi ile politize ederek isyankar hip hop kültüne bağlamıştır. Scott-Heron'un Türkçede çok yeni bir romanı yayımlandı: Zenci Fabrikası. Roman, hiç şaşırtıcı gelmeyecek bir şekilde, 1960'larda Virginia'daki bir üniversitede yaşanan öğrenci ayaklanmalarını konu alıyor. Fakat siyahi hareketler bağlamında gedik taş uyumunu yakalayan sanatçının romanı, Türkiye'de pek ilgi uyandırmışa benzemiyor. Galiba bu biraz da kültür tüketicilerimizin yoğunlukla aktivizm kavramını bağlamına oturtamamasından kaynaklı. Türkiye'de aktivizm nedense bir alt kültür refleksine dönüşememiştir. Hakim sınıf bazen alt kültür kılığında yerli yerine oturtamadığı isyanlara kalkışır, ama o kadar. Mesela kitleselleşebilmesi için lazımsa Kürt kılığına girmesi gerekir. Hep bir taklittir. Yazdıkları yer altı romanları da bu nedenle biraz sakildir. Zaten sonunda sıkılır taşraya taşınan aydını anlatırlar. Neal Cassady'nin sırf küfür ettiği için bir yer altı yazarı olduğunu düşünenlerle bile karşılaşırsınız. Dolayısıyla bol bol küfür ederler. Siyasi bağlamları da havadadır. Muktedirliği, güncel siyasetin verdiği ayrıcalık dışında düşünemezler. Hayır, 2013 yazına geri dönmeyeceğim. Özetle Malcolm X'i Müslüman kimliği nedeniyle anlamak istemeyen iklim tabii Gil Scott-Heron'u da anlamayacaktır. Hiç aracınızla 100 km hızla giderken eşek arısı yuttunuz mu? Tıbben tam iki kez ölü ilan edildiğiniz oldu mu? Bir yarasayla düştüğünüz anlaşmazlık yüzünden haftalarca kuduz aşısı olmak zorunda kaldınız mı peki? Şimdi sizin düşen uçaktan sağ çıktığınız bir an ya da yanlışlıkla Parkinson teşhisi aldığınız da olmamıştır... Fakat bunların hepsi İngiliz müzisyen Ozzy Osbourne'un başına gelmiş. Sunday Times ve Rolling Stone'da yazdığı köşe yazılarında başına gelen tüm tuhaflıkları anlattı, tavsiye isteyene tavsiye verdi ve diğer müzisyen yazarlardan farklı olarak güçlü mizahıyla okuyucuyu şaşırttı. Arka kapak yazısına döndü, biliyorum, ama gerçekten böyle oldu. 'Dramatik' değil, 'trajikomik' tarafta durur Osbourne'un yazarlığı. Türkçede yayımlanmış iki kitabı var: Ben Dr Ozzy ve Ben Ozzy. Yaşamım içerisinde bazı kötü şeyler yaptım. Daima karanlık tarafa doğru çekildim. Ama ben şeytan değilim diyor. Başına gelen belaları ve büyük başarıları büyütmektense tepede bir noktada alay ediyor. Bob Dylan Nobel Edebiyat Ödülü kazandığında, Egoist Okur için Şükür ki Teoman'ın bu ödülü kazanma ihtimali artık Elif Şafak'tan daha fazla yorumunu yapmıştım. Çünkü Teoman, müzisyen-yazar-şair tipolojisinin Türkiye'deki temsilcisidir. Şarkı sözlerinin her biri birer şiirdir. Zaten İnsanlık Halleri adıyla şarkı sözlerini kitaplaştırdı. Bu açıdan Türkiye'de bir ilk değil ama Mazhar Alanson dışında diğer örnekler anmaya ne kadar değer bilmiyorum. Teoman ayrıca Fasa Fiso adlı kitabında Çocuk Teoman'dan rock yıldızı Teoman'a uzanan yolculuğu anlatıyor. Peşinden koştuklarımız, yaşadıklarımız var ya, hep fasa fiso deyişinden, doygunluğa erişmiş orta yaş nihilizmini derhal seziyoruz. Sonuç olarak, sanatçı, yazar olarak bir efsaneye dönüşmeyecek olsa da kaleminin de güçlü olduğunu çekinmeden söylemeliyiz. Efsane MFÖ grubunun solisti Mazhar Alanson da şüphesiz komplike bir sanatçı. Müzisyenliğinin dışında güçlü aktörlüğünü hepimiz biliyoruz. Ki bu da doğal: Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Tiyatro Bölümü'nden mezun... Mazhar Alanson, besteciliğinin ve oyunculuğunun yanında 'ödüllü' de bir söz yazarı. Bana soracak olursanız, aslında bir şair. Sanatını 'manevi' yönden beslediğini de biliyoruz. Dünyevi aşkın ötesinde bir aşkın şiirini yazıyor, besteliyor ve yorumluyor. Hakkındaki tuhaf iddialar için Umre'de öğrendim diyerek sözün özünü uzatmadan söyleyebiliyor... Sanatçının Mazhar Olmak adlı bir kitabı da bulunuyor. Kitapta şarkı sözleri, şarkı sözlerinin hikayeleri, anılar ve hatta gezileri yer alıyor. Bir sanatçının hayat günlüğü. Ozanlık, kültürümüzün önemli bir parçası. Alim Paul Lindner'in tespitiyle, ozanlar Türklerin hem müzisyeni hem de tarihçisi... Geçmişi ve örfü bugüne taşıyanlar... Fakat söz konusu şehirli için üretilen popüler kültür olduğunda bol örnekle karşılaşmıyoruz. Ozanları kırda bıraktık geldik. Modern Dede Korkutlarımız nerede? Ozan taklidi yapan Batılı sanatçının kötü bir taklidi olan edebiyatsız icracılara galiba mahkumuz. Sonuç olarak edebiyat ile müziğin tarihten bugüne gelen kopmayacak bir nikahı vardır. Mesela bir müzik parçasının kalıcı olmasıyla bir şiirin kalıcı olması arasında çok büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum. Şiirdeki nesnel karşılık gibi müzikte de bir nesnel karşılık var. Bu nesnel karşılığı ise müzisyen edebiyatçılar ya da edebiyatçı müzisyenler çok daha doğru bir şekilde bulabiliyorlar. Yeni nesil müzisyenlerin dikkatine."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/nuri-pakdil-nasil-okunmali", "text": "Nuri Pakdil hayatı boyunca insanların gündeminden hiç düşmedi. Daha lise senelerinde oynadığı tiyatro oyunlarıyla ve çıkardığı Hamle dergisiyle çevresini saran öğrenci veya arkadaş grubunun çekim merkezi olmuştu. Yakın arkadaşlarının anılarından öğrendiğimize göre, Pakdil'in İstanbul'dan Maraş'a geleceği haberi bile, o sırada Maraş'ta yaşayan dostlarının, arkadaşlarının arasında küçük bir heyecan fırtınası oluşturmaktaydı. Bu heyecanlı duygunun içinde biraz da tedirginlik vardır. Nuri Pakdil çok sevilmiş ama aynı zamanda da kendisinden çekinilmiştir. Elbette ki bu noktada nitelikli edebi eserleri okumak için gerekli olan edebi zevki kazanmış olduğumuzu varsayacağız. Bu başka bir konu. Ama Nuri Pakdil'in yazı hayatının demeyelim de, yayın hayatının iki dönemden oluştuğunu bilenler bilir. Bu ikinci dönemin eserlerinin daha dikkatli ve belli bir hazırlıktan sonra okunmaları gerekir. Aynı şekilde Pakdil'in piyesleri, absürt tiyatronun kuralları az çok öğrenildikten veya Batıdaki örnekleri okunduktan sonra okunmaya başlanmalıdır. Zira absürt tiyatro zaten zor bir türken, bir de Nuri Pakdil'in kendine mahsus soyut dili vasat okuyucuyu bu eserlerden iyice uzaklaştırır. Bu girişten sonra, bendeniz, kendi okuma serüvenimi de dikkate alarak, Nuri Pakdil'in eserlerinin hangi sıra ile okunmaları gerektiğini anlatmaya gayret edeceğim. Ayrıca eser kümeleri hakkında özlü bilgi vermeye çalışacağım. Nuri Pakdil'in sayıları kırkı aşan eserleri üslup bakımından değerlendirildiğinde, dünyasına en kolay biçimde girebileceğimiz kitapları üç ciltten oluşan Biat'larıdır. Edebiyat dergisinde yazdığı, kitabı oluşturan yazılar, bütün gönül açıklığı ile Türkiye'de yazı yazan herkesi diyaloğa, birbirini anlamaya, farklı bakış açılarına da sahip olunsa dostça bir entelektüel alışveriş içinde olmaya davettir. Farklı edebiyatçıların eserleri değerlendirilir. Edebi dil, mümkün olduğunca iletişim diline dönüşmüştür. Batı Notları ise yazarın yayınlanan ilk kitabıdır ve Batı medeniyetinin Paris üzerinden artistik ve sert bir eleştirisini içerir. Bağlanma, Fethi Gemuhluoğlu'nu anlattığı eseridir. Ancak başka herhangi bir biyografi kitabına benzemez. Dili, üslubu, kurgusu Pakdilcedir. Gene de ortalama bir okurun imgelerinden ve simgelerinden sıkılıp okumaktan vazgeçeceği türde bir eser değildir. Şunları iddia edeceğim: Nuri Pakdil'siz bir Türk deneme edebiyatı tarihi yazılamaz. Nuri Pakdil, edebiyatımızın en ilginç deneme yazarıdır. Dört ciltlik Bir Yazarın Notları ise edebiyatımızın en ilginç deneme kitaplarından biridir. Parçalı veya fragmantal bir üslupla yazılmıştır. Zaman zaman yazarın hayatından kişisel bazı sahnelere rastlarız. Zaman zaman birden bir cehennem atmosferine gireriz. Bazen de yazarın yazı odasında kelimelerle nasıl didiştiğine şahit oluruz. Bana büyük ilhamlar vermiş nefes bir eserdir Bir Yazarın Notları. Nuri Pakdil şair değildir. Medyada Kudüs şairi olarak sunulması isabetsiz olmuştur. Şiir yazmak bir edibi şair olarak nitelendirmemizi gerektirmez. O halde Kemal Tahir'e de mi şair diyeceğiz? Şiir yazmıştır. Ömer Seyfettin'e ne diyeceğiz? O da şiir yazmıştı. Kaldı ki Ebubekir Sonumut adıyla yazdığı şiirlerinin Edebiyat dergisinin önceki dönemlerinde daha sık olarak görüldüğünü ama sonraki sayılarda Pakdil'in şairlik adı olan bu imzayı pek fazla kullanmadığını görürüz. Ancak her edibin bir biçimde şair olduğu, bütün türlerin şiirden beslendiği şüphe götürmez. Pakdil'in şimdi sıralayacağım kitapları şiirin vadisinde veya şiirin çevresinde dolaşır. Bu eserlerin imge yapısı, yoğunluğu, eksiltili dili vasat edebiyat okurunu zorlayacak niteliktedir. Bunları okumadan önce yazarın yukarıda saydığımız eserlerini okumak faydalı olacaktır: Sükut Suretinde, Arap Saati, Klas Duruş, Kalem Kalesi, Anneler ve Kudüsler, Ahid Kulesi, Osmanlı Simitçiler Kasidesi bu kümede yer alır. Nuri Pakdil 1984'ten eserlerini yeniden yayınlamaya başlayacağı 1997 yılına kadar, neredeyse bu sürenin tamamında Huzur Palas otelinde kalmıştır. Bu otelde geçen senelerini gün gün not etmiştir. Pakdil'in piyesleri dışında kalan eserlerinin tamamına yakını günlük tutulan notların sonradan üsluplaştırılması şeklinde oluşmuştur. Yazar altı cilt olan Otel Gören Defterler'de, yalnız başına geçirdiği bu sükut senelerini kaleme alır. Dil oldukça soyutlaşmış, hatta dil sapması dediğimiz uygulamalar sıklaşmıştır. Bu altı ciltlik eser, Hüseyin Su'nun Takvim Yırtıkları adlı eseri ile birlikte okunursa anlaşılması daha kolay olabilir. Nuri Pakdil, Edebiyat dergisi çıktığı senelerde dört adet tiyatro eseri yayınlamıştı. Üç adet piyesi de dergide çıkmış ama kitaplaşmamıştı. Pakdil'in yayın hayatının ikinci döneminde ilk dört piyes yeniden yayınlanırken diğer üç piyes de dergiden sonra ilk defa kitaplaştı. Üniversitede senelerdir Umut oyununu işleriz. Öğrenciler, doğal olarak bu oyunu okurken zorlanırlar. Umut ve yazarın diğer piyesleri absürt tiyatro tekniği ile yazılmışlardır. Absürt tiyatro, olay örgüsünün sebep-sonuç ilişkisi içerisinde ilerlemesini gerektirmez. Aziz Çalışlar'a göre absürt tiyatro şu nitelikleri içerir: Burjuva dünyasının alışılmış hayat tarzına ve değerlerine olumsuzlayıcı bakışa sahip olmak. Bilinemezci, nihilist dünya görüşü ile insanın varoluşunu saçma, anlamsız olarak görmek. Geleneksel tiyatro düzenini, anlamlı diyalog tertibini bozmak. Tarihilikten ve psikolojik derinlikten uzak durmak. Gelişim, eylem ve çatışmaya dayalı olmayan bir olay örgüsü kurmak. Paradoksal, mantığa aykırı bir diyalog düzeni uygulamak... Gerek Pakdil'in soyutçu üslubu gerekse absürt tiyatronun kendi iç gereklilikleri piyeslerin okunmasını zorlaştırır. Örneğin Beckett'in Godot'yu Beklerken'i gibi absürt tiyatronun meşhur birkaç örneğinin bilinmesi, okunması Pakdil'e hazırlık için gerekli olabilir. Bu basamaktaki kitaplar en başta da okunabilir. Ama en başta okunması bir filmi izlemeden önce eleştiri yazılarını okumaya benzer. Veya bir bilmeceyi çözmeden önce cevabının kulağına fısıldanmasına benzer. Pakdil'in şimdilik üç ciltlik mektupları ve iki ciltlik söyleşileri elbette onun dünyasına girmemizi hızlandırır. Bu beş cilde bir de Hüseyin Su tarafından yazılan Takvim Yırtıkları'nı eklemek gerekir. Özellikle bu eser Pakdil'in güçlü, karizmatik şahsiyetine nüfuz etmemizi hızlandırır. Pakdil seksen beş senelik hayatı boyunca insanları edebiyata ve bu yolla Allah'a çağırdı. Edebiyatı kendine dönük bir faaliyet olarak görmedi. Aynı zamanda edebiyatı angaje bir araç olarak da görmedi. Edebiyattan ve ilkelerinden taviz vermedi. Pakdil'in sadece edebiyatı değil hayatının da bizlere örnek olması gerekir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/nuri-pakdilin-sahitligi", "text": "Sartre'ın yazarı tanımlarken kullandığı çağının tanığı ifadesi Nuri Pakdil için ilk elde söylenmesi gereken bir hakikat. O, bu tanıklığı Müslümanca bir hassasiyetle ve olağanüstü bir rikkatle Türkçenin burçlarına bir zafer nişanesi olarak dikerek aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Ruh dedim, Pakdil'in sözlüğündeki en ayrıcalıklı kelimelerden birisidir ruh. Onun metinlerinde ruh, omurgaları güçlendiren, direnişi harlayan bir işaret fişeğidir. Ruhunu kazı ve kazan, der mesela. Büyük kaybedişler çağında insan yitire yitire kendini, kendi asil ruhunu bulabilecek midir? Pakdil'in derdi bu soruda uç bulan kavganın, savaşın ta kendisidir aslında. En çok insan öldürülen bir çağda, yalın ve yalnız insanı nasıl savunabiliriz? Pakdil, İslam'ın ufku olan insanı arar durmadan. Yazdığı metinlerde onun kadar insan kelimesini böylesi bir sıklıkta kullanan başka bir sanatçı hatırlamıyorum. Onun meselesi insan ve insanın konumu oldu hep. Konunun yandığı ve konumun öne çıktığı bir çağda insan nerede duruyor, bu sorunun peşinde canhıraş bir feryatla dolaşır Pakdil. Özellikle son yüzyılda büyük bir kıyıma uğrayan insana ve onun yüreğine uzatılan bir el gibidir onun bütün cümleleri. O, insana sorguyu, arayışı ve bağlanışı hatırlatır mütemadiyen. İnsana karşı, insana rağmen, insana insanı anlatmak... Pakdil'in hem yalın hem kalabalık yalnızlığı böylesi bir tezadın içinde büyüdükçe büyür. Sorgu, Pakdil'in metinlerinde bir ana yol göstergesidir. İnsan sorgulamadığı an yolunu kaybeder. Okumak da sorgunun azığıdır bu bağlamda. Okumadığı gün insan karanlıktadır. Sesini, öfkesini, umudunu, sevincini riyasız ve boyasız anlatmanın derdindedir. Hiç eldiven kullanmaz yazarken. Çıplak elleriyle her harfi, her kelimeyi adeta tek tek okşayarak kurar cümlelerini. Bu da sorgunun ve sürekli olarak bir iç denetimden geçiyor olmanın doğal ve yalın bir fotoğrafıdır aslında. Nuri Pakdil'in kişiliği, eylemi, yazarlığı, hepsi bir bütün halinde bir Pakdil fotoğrafı verir bize. Eylemi hayatı, yazdıkları yaşadıklarıdır. Nuri Pakdil için edebiyat bir karşı duruşu karşılar. O, bu duruşu klas duruş olarak resmeder. Ona göre kelimelerin yükünü taşımak, öncelikle o kelimelerin çilesini çekmeye talip olmayı gerektirir. Boşa atılmış bir kurşun yoktur onda. Çünkü hayat olağanüstü bir ciddiyetle yaşanması gereken bir ödev ahlakıyla iç içedir. Pakdil edebiyatı bir eylem olarak görür. Bir dua, bir yakarış, bir ihtar, bir kimlik ve karakter yoklaması... Onun için mümin bir kuldan sonra iblise karşı koyan edebiyattır. Çünkü insanın vicdanına bağlıdır damarları. Pakdil, o damarı kurcalar daima. Zihinlere çakılan Batı Çivisine karşı bir panzehir arar sürekli. Pakdil'in anti ile başlayan bütün cümleleri aslında insanı bir istatistik böceğine dönüştüren, insanı yalan ve sahte dünyaların sofrasında ideolojilere meze yapan çağın kodamanlarına verilmiş esaslı bir cevaptır. Hayat bir soru, insan bir cevaptır. İnsan o cevapla yaşar. Pakdil, yabancılaşma olgusunu hem kimlik hem karakter bağlamında irdeler. İnsanın kendine yabancılaşması karakterin, köklerine, tarihine olan yabancılaşması ise kimliğin yozlaşması demektir. Tarih bir anlatılar toplamı değil, capcanlı bir şahit, çırılçıplak bir bilinç halidir onda. Tarihin T'sini bir çekiç gibi tutup salladığını söyler, bir protesto biçimidir bu. Egemen verili koşullar karşısında, köksüzler ve tarihsizler karşısında protesto, Pakdil'in eylemci duruşunun şahdamarıdır. Sistemin görmek istemediği insanın bütün niteliklerini bilinçle ve soylu bir inatla bayraklaştırmanın derdindedir o. Karşı duruş, en şiddetli ve öfkeli tavrını yabancılaşma olgusunda gösterir. İnsan kendisiyle tanışmadan bu karanlık çağdan esenlikle çıkamayacaktır. Pakdil sözlüğünde umudun yeri bambaşkadır. Bütün bu kötücül ve karamsar çağa karşı umutlarıyla yaşar o. Umudun bittiği yerde el değmemiş bir başka umut daha vardır. Umutlarımı hangi kurşun vurabilir, derken onu hayata ve insana bağlayan ilahi inayete sımsıkı sarılmayı ihmal etmez. Pakdil, tam da bu sebeple, insana ve hayata dair umutlarımıza ve elbette köklerimize sarsılmaz bir özgüvenle sımsıkı bağlanmayı öğretmiştir bize. Zaman, mekan, insan onun metinlerinde metafizik bir gerilim hattı gibidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek o hattın üzerinde birleşir ve tarihsel bir kesitin şahitliğine soyunurlar. Gaflet iptal edilmiş ve kelime aşkın buyruğunda başkaldırmıştır. Pakdil'in en büyük devleti namazdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/oksuz-yusufun-deli-dolu-hayati", "text": "Murat Uyurkulak imzalı Delibo'dan okuyucuda şiir kitabı çıkaran, fikirleri uğruna sürgün yemeyi göze alan, eşiyle ayrıldıktan sonra yeniden evlenmeyi düşünmeyen, edebiyat öğretmeni Sefer Kavala'nın yalnızlığı, yoksulluğu ve dramı, Selo'nun ölen iki oğlundan sonra deliren annesi, Yusuf'un uğradığı talihsizliklere karşı bitmek bilmeyen kaçışı kalmaktadır. Rastlantıların birbirini kovaladığı, bu yüzden inandırıcılığı zayıf düşen Delibo'nun hikayesi ise, roman bütünlüğü içinde değişik bir renk mesabesinde kalmaktadır. Murat Uyurkulak'ın yeni romanı Delibo'da üç farklı karakterin -edebiyat öğretmeni Sefer Kavala'nın, onun oğlu Yusuf'un ve zihinsel engelli İbrahim'in- hayat hikayesini okuyoruz. Anlatıcımız Yusuf. Onun ağzından dinliyoruz hikayeleri. Ayrıca Yusuf ana karakter. Diğer ifadeyle romanın merkez kahramanı. Hem anlatıyor, hem yorumluyor olayları. Bu yüzden anlatılanları kendi başlarına düşünebildiğimiz gibi Yusuf'un zaviyesinden de değerlendirebiliyoruz. Yusuf'un zaviyesinden bakmaya kalkıştığımızda, romanda göreceğimiz sadece İzmir'de doğup büyümüş olmanın, aşılması çok güç, Batıcı önyargılarıdır. Bu, romanın en zayıf yönüdür. Çünkü bunlar basmakalıp, klişe yargılardır. Romanda ilgisiz yerlerde okuyucunun karşısına çıkarılır. Yazar, Yusuf üzerinden vurmak istediği dini ve siyasi yönelimlere, adeta vurmuş olmak için vurur. Buna Deli İbo/Abraham/ Delibo'nun hikayesinde de rastlanır. Yusuf Konya'da on iki yıl kalınca, İzmirli sevgilisi tarafından dindar sanılır. O yüzden Delibo'nun Yahudi olduğu ondan saklanır. Bu şekilde bol miktarda önyargıların yönlendirmesiyle kurgulanmıştır Delibo. Olayları araştırma, düşünme, tartışma da yoktur romanda. Yusuf'un göçüp gitmiş olan Rumlarla, sorgulamadan kendini ve Yasemin'i Cemevi'nde ayine çeken Alevilerle, çeşitli sebepler nedeniyle İsrail'le göç etmiş Yahudilerle hiçbir sorunu yoktur. Onun sinirini bozan yalnızca dincinin kokuşmuş ahlakıdır. Mesela onlar meyhanenin önünden 'Ya Allah, bismillah, Allahüekber,' diye bağıra böğüre geçerler. Kuran kurslarında gönüllü hocalık yapan kişi, aslında bir sübyancıdır. Zihinsel engelli Delibo'nun bu ülkede ezandan kaçabileceği hiçbir yer yoktur. Böğüren kalabalığın fethetmediği bir İzmir kalmıştı geriye. Yusuf'un İzmirli babası Sefer veya sevgilisi Yasemin için de bu, böyledir. Onlara göre bu ülkede ganimet iştahı olmayan, öyle kötü, öyle karanlık, öyle utanç verici olmayan bir Müslüman dinci yoktur. Bunlar Boşa cavur İzmir demiyolar... Biz bu ülkeye ait değiliz abi... Yunanistan'la birleşmemiz lazım bizim... diyen kişilerin, ortak duygu ve tepkileridir. Bu tür genellemeci yaklaşımdan dolayı o kadar komünizm, sendikacılık, devrimcilik, enternasyonalizm vurgusuna rağmen Delibo'nun siyasi boyutu yüzeysel kalmakta, günlük siyasi tartışmaların ötesine geçememektedir. Roman, Delibo'nun kaybolmasıyla başlar. Delibo'yu aramak olgusu, romanda geçen olayları bir noktada toplamaya yarar. Çünkü Yusuf'un çocukluğunu da okuruz bir yandan. Delibo'nun kaybolması, Yusuf'u yıllardır küskün olduğu babasıyla ve görüşmediği Yasemin'le buluşturur. Yusuf mutsuz bir çocukluk geçirmiştir. Delibo, fakirliği öğretmen çocuğu üzerinden işlemesiyle diğer yoksulluk anlatılarından ayrılmaktadır. Yoksulluk, Yusuf'un düştüğü melankolinin, içinden bir türlü çıkamadığı depresyonun, başlıca nedenlerinden biridir. Diğer bir neden ise, babasını ve kendini terk eden annesidir. Bunlar Yusuf'un Yasemin'e taparcasına bağlanmasının da nedenleridir: fakirlik ve öksüzlük. Yasemin paraya değer vermez, Yusuf'u koruyup kollar, Yusuf'a acır ve merhamet gösterir. Yusuf her şeyini bu annesinin yokluğunu dolduran Yasemin'e göre yapar. Aslında Yasemin hiçbir zaman anne yokluğunu gideremez. Çünkü onun da bir hayatı vardır. Film ve dizilerde oynayan bir aktristtir kendisi. Çok ünlüdür, özgürlüğüne de düşkündür. Yusuf'u sever ama onun yaşadığı anne yokluğunu giderecek kudreti kendinde bulamaz. Yusuf, bu durumun farkında değildir. Duygularının peşinde hareket eder. Fazlasıyla tepkiseldir. Anlık duygu değişimleri yaşar. Yasemin'in yaklaşıp uzaklaşmasıyla, nefretten sevgiye, devrimcilikten ihanete gidip gelir. Bir de Selo vardır, Yusuf'un arkadaşı. Yusuf önce annesini ve kardeşini kaybeder. İkisi de bir trafik kazasında ölmüştür. Selo ise, bir hırsızlık esnasında vurularak öldürülmüştür. Belki de Selo, Yusuf için kaybettiği kardeşidir, yaşayamadığı kardeşlik duygusunu yaşadığı kişidir. Yasemin'le adeta annesizlikten, Selo'yla da kardeşsizlikten doğan boşluğu doldurmak ister Yusuf. Yusuf kime bağlansa onu acı bir şekilde kaybeder. Yasemin'i defalarca kaybeder. Bunlar Yusuf'un mutsuz geçen çocukluğunun kırılma noktalarıdır. Yusuf, Selo'da kendini görür. Selo'nun iki ağabeyi ölmüştür. Babası yoktur. İki ablası, ailenin geçimi için sabahtan akşama kadar çalışmak zorundadırlar. Zaten Selo'nun taşkınlıkları ve yaramazlıklarının nedeni de, bu yoksulluk ve savunmasız kalmışlıktır. Yusuf adeta olmak istediği kişiyi Selo'da bulur ve ona kopmaz bağlarla bağlanır. Fakat ilk hırsızlık teşebbüsünde dostunu kaybeder. Aslında bu, Yusuf'un yükseklerden yere çakılışı anlamına gelir. O, Selo'da hayata kafa tutma güç ve pervasızlığını bulmuştur. İlk girişimlerinde Selo'nun öldürülmesi, yere çakılma anlamına gelir. Yusuf bu olaydan sonra isyankarlığın, işi serseriliğe vurmanın da bir kurtuluş ve kaçış yolu olmadığını anlar. Bir nevi Selo'yla birlikte kanatlarını da kaybeder. Yusuf ne zaman kanatlanmaya kalkışsa, fazla yükselmeden yere çakılır. Isparta dönüşü, Yasemin'le yakınlaşmalarının hüsranla sonuçlanması ve hapse girmesi de, bunlardan biridir. Murat Uyurkulak hikayeleri özetleyip birleştirerek kurgular Delibo'yu. Bu yüzden aslında Delibo'da kaçırılmış birçok fırsattan söz edebiliriz. Selo'nun öldürülmesi mesela. Fazlasıyla trajik ve etkileyici olan bu olay, bir paragrafla geçilir. Uyurkulak ayrıntıya giremez. Selo'nun oysa, o esnada bütün hareketleri önemlidir. Depoya girmesi, bekçinin onu fark etmesi, sahte tabancasını kullanması, Yusuf'un onu mobiletle beklerken gözlemesi, Selo'nun vurulması, Yusuf'un kaçarken duyduğu korku gibi ayrıntıların hiçbiri yoktur romanda. Ayrıca Yusuf'un anne ve kardeşini ziyaret etmesi, yine ayrıntılarıyla anlatılmayan, roman için kaçırılmış fırsatlardan bir diğeridir. Yusuf'un ilkokuldan beri aşık olduğu Yasemin'le kırklı yaşlarda yaşadığı ilk cinsel ilişkisi de, tek paragrafta geçirilen olaylardandır. Oysa bu tür trajik ve etkileyici olaylar, bizzat bu olayı yaşayan kişinin ağzından anlatılmaktadır. Yasemin'le yaşanılan ilk cinsel ilişki, Yusuf'un dudağında kalan ruj izi kadar bile işlenmemiştir. Oysa bu öpüşme, ilişkiden birkaç gün sonra, bir takside, alelade olmuştur. Selo'nun ölümü, Yusuf'un üniversite kampüsünde dövdüğü üç güvenlik görevlisi kadar bile işlenmemiştir. Bu tür trajik ve etkileyici olayların özet geçilmesi, romanı zayıflatan unsurlardır. Uyurkulak, Delibo'da olayların nedenlerini açıklamayı sonraya bırakarak merak uyandırır. Yusuf neden hapse girdi? Yasemin Delibo'yu neden arıyor? Jülyet kimdir? Okuyucu bu soruların peşinde Yusuf'un karışık ve acıklı hayatıyla karşılaşır. Delibo'nun hikayesi, okuyucuyu Yusuf'un hikayesine taşıyor; roman için kıymeti bu kadar. Şöyle de söylenebilir; Delibo'nun hikayesi, romanın merkez kahramanı olan Yusuf'un hikayesine giydirilmiştir. Delibo'ya dönük romanın başında oluşturulan ve merak uyandıran sorular, romanın sonunda çözülüyor. Fakat roman boyunca Yusuf dışında aslında anlatılan hiçbir şey yok. Uyurkulak'ın özetleyici, hemen konuya giren anlatımı; kısa cümleleri, anlatımla yorumu dozajında yürütmesi de Delibo'nun kolay okunmasını sağlayan yönleridir. Delibo'dan okuyucuda şiir kitabı çıkaran, fikirleri uğruna sürgün yemeyi göze alan, eşiyle ayrıldıktan sonra yeniden evlenmeyi düşünmeyen, edebiyat öğretmeni Sefer Kavala'nın yalnızlığı, yoksulluğu ve dramı, Selo'nun ölen iki oğlundan sonra deliren annesi, Yusuf'un uğradığı talihsizliklere karşı bitmek bilmeyen kaçışı kalmaktadır. Rastlantıların birbirini kovaladığı, bu yüzden inandırıcılığı zayıf düşen Delibo'nun hikayesi ise, roman bütünlüğü içinde değişik bir renk mesabesinde kalmaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/okurun-zihninde-insa-edilen-bir-labirent-hazar-sozlugu", "text": "Henüz ilk kez yayımlandığı 1984 yılında kimilerince 21. yüzyılın ilk kitabı olarak kabul edilen Hazar Sözlüğü'nün önsözünde Milorad Paviç, sanat eserlerini evrilip çevrilebilir ve evrilip çevrilemez olarak ikiye ayırdığından bahseder. Muhatabının esere farklı açılardan yaklaşabildiği resim ve heykel gibi sanatları evrilip çevrilebilir olarak tanımlarken, edebiyat ve müzik gibi sanatları her şeyin başlangıçtan sona, doğumdan ölüme doğru ilerlediği tek yönlü bir sokağa benzetir. Lineer olmayan bir anlatı inşa etmek için uzun yıllardır çalıştığından bahsetmeyi ihmal etmez. Yayınları'nın uzun yıllar sonra yeni bir çeviri ile okura sunduğu Hazar Sözlüğü, onu uluslararası üne kavuşturup adının sık sık Nobel ile anılmasının ötesinde Paviç'in başı ve sonu olmayan bir roman yazma amacını gerçekleştirdiği eseri olarak ayrı bir önem kazanıyor. Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar'da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigar kalıyor. -Kimsin? -Anneannemin torunuyum. Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükarda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb'in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir Divan Edebiyatı. Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı'da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı'nın doğuyu gördüğü egzotik gözle romantize edilemeyecek bir yükseliş bu. Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam'ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam'la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/olaganustu-beyefendilerin-edebi-maceralari", "text": "Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti temel olarak alterno-distopik bir geçmişte geçen ve kurgu bir İngiliz imparatorluğu merkezinde ilerleyen casusluk hikayelerine odaklanır. Alan Moore bu seride farklı yüzyıllar arasında gezinen, edebi, siyasi ve tarihi karakter referanslarıyla dolu bir dünyayı bizlere sunuyor. Kaynağını şu an hatırlayamadığım bir alıntıda anlatıcı, yazar Alan Moore'un hikayelerini dünyaya anlatabilmek için çizgi roman mecrasını seçmesinin, çizgi roman okuyucuları için bulunmaz bir nimet olduğunu belirtiyordu. Gerçekten de Moore, İngiliz aristokrasisini okült bir efsaneyle harmanladığı Cehennemden Gelen'den (From Hell, Flaneur Kitap: 2019) çağdaş çizgi romanın rotasını değiştiren eser olarak anılması yanlış olmayacak süperkahraman draması Watchmen'e (İthaki Yayınları: 2016) kadar, hemen her farklı eserinde bu hissi bize tekrar hatırlatmayı becerdi. Her ne kadar bahsi geçen bu hikayelerin film uyarlamaları kötünün iyisi sayılsa da, Moore hem bu filmleri ve kaçınılmaz başarısızlıklarını reddetti; hem de çizgi roman mecrasını odağına almaktan hiçbir zaman şaşmamayı bildi. Moore'un anlatılarında yer alan pop kültür bombardımanı aynı zamanda iyi bir arşivcinin diplerden çıkardığı trivia bilgilerle bezelidir; üslubunun alamet-i farikası biraz da burada saklıdır. Cehennemden Gelen'de, biraz da Tarantinesk diyebileceğimiz kolajcı bir tarihçi tavrıyla, 18. yy'da geçen bir Karındeşen Jack hikayesi anlatırken, Watchmen'de ise Soğuk Savaş'ın en soğuk yüzünü emekli süperkahramanların eşliğinde ABD Başkanı Nixon'ın istifa etmeyip, ikinci döneminde de seçilerek başkanlığa devam ettiği alternatif bir tarihe yerleştirir. Bu iki eser belki de Moore'un (Batman: Öldüren Şaka ile birlikte) en bilinen işleri olsa da, bahsi geçen kolajcılığının tüm maharetini sergilediği en önemli eser, 1999'da yayına başlayıp bugüne değin devam ederek yirmi yıla yayılan hikayesi ile burada genişçe bahsini edeceğimiz Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti'dir (The League of Extraordinary Gentlemen I-II, Yapı Kredi Yayınları: 2019). Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti, temel olarak alterno-distopik bir geçmişte geçen ve kurgu bir İngiliz İmparatorluğu merkezinde ilerleyen casusluk hikayelerine odaklanır. Aslında edebiyat dünyasından bildiğimiz karakterler, Moore'un yarattığı bu sahte geçmişteki İngiliz totaliter rejiminin gizli servis elemanları olarak karşımıza çıkar. Bu karakterler Haggard'ın Hazreti Süleyman'ın Hazineleri romanındaki Indiana Jonesvari kahraman Allan Quatermain, R. L. Stevenson'ın ürkütücü öyküsündeki Dr. Jekyll/Mr. Hyde, Bram Stoker'ın Dracula'sındaki Mina Harker, Denizler Altında 20.000 Fersah'ın meşhur kaptanı Nemo gibi farklı referans bombardımanlarından oluşur. Keza kahramanların emir almak zorunda kaldığı bahsi geçen totaliter rejim de Orwell'ın 1984'ündeki INGSOC'dan başkası değildir! İlk kitap itibariyle 'cemiyet'i kurarak dünyayı türlü belalardan kurtaran kahramanlar, sonrasında bir yandan da dünyanın ve uzayın farklı köşelerinde farklı fantastik casusluk maceralarına atılırlar. Böylelikle Moore'un anlatısını zenginleştirir ve gittikçe genişleyerek önü alınamayacak bir süperkahraman evreninin yaratılmasını sağlarlar. Bu evren, bildiğimiz 007 James Bond'dan Sherlock Holmes'a, Doktor Moreau'dan Gulliver'e kadar birçok farklı karakteri farklı kitaplar aracılığıyla zaman içerisinde önümüze getirecektir. Başka çizgi roman örneklerinde de (Aklıma ilk gelen: Masallar ) gördüğümüz bu referansçı tavır, Moore'un derinlikli anlatımıyla farklı katmanlar kazanarak zaman içerisinde tahmin edilemeyecek noktalara ulaşır. Geç Viktoryen dönemin estetiğini, totaliter rejimin ezdiği Londra peyzajında aktaran OBC aynı zamanda o dönemin dilini de taklit ederek, kendisini diğer çizgi romanlardan ayırmasını becerir. Çizgi romanın sayfaları arasında yer alan Moore imzalı farklı farklı öyküler, mevcut her kahramanın hikayesini daha da genişletirken aynı zamanda diğer kitaplarda karşılaşacağımız yeni kahramanların da altyapısını oluşturur. Bu bütünlük içerisinde Moore dil maharetini ayrıca sergiler; çizim içerisindeki kutucuklarda yer alan anlatıcının dili, dönemin arkası-yarın novellalarındaki İngilizce kullanımının espri dolu örnekleriyle bezelidir. Keza Moore, OBC kitaplarının içerisinde yer alan ajit-prop görselleri ve çizgi-bant maceralarla da her kitabı ayrıca bir panayıra çevirir. Burada Moore'un yoldaşı çizer Kevin O'Neill'ın da ismini tekrar tekrar anmak şart, zira bütün kitaplardaki geniş kent imajlarını, beklenmedik karikatürize aksiyonu, yerli yersiz erotizmi ve Moore'un hünerli detaylarını resmetmekte O'Neill muazzam bir iş çıkarır. Bölüm arası geçişlerdeki uydurma kısa reklamlar, oyuncaklı grafikler ve sahte referanslar, O'Neill'ın maharetiyle bütünleşerek OBC evreninin sarkastik ama sofistike içeriğini oluşturur. Moore'un OBC içerisinde tutturduğu dağınık referansları O'Neill'ın çizimleri bir raya oturtur ve hikayeyi benimseyerek içine girmemizi sağlar. Farklı fasiküllerden müteşekkil ilk iki kitabın, 2019 Nisan ve Eylül ayları içerisinde, dört ay arayla Türkçeye aktarılması ve bu kadar kısa bir zaman içerisinde art arda yayınlanması Türkiye'deki çizgi roman piyasası için oldukça iddialı ve bir o kadar da değerli bir gelişme. YKY'nin aynı hızını koruyacağını ümit ederek, bir hayranı olarak OBC'nin Türkçeye kazandırılmasını oldukça değerli buluyorum; burada Moore'un sahte-Viktoryen üslubunu başarıyla dilimize aktaran çevirmen Can Kantarcı'nın ismini de ayrıca anmam gerekiyor. Dönem dönem yayınlanan ve an itibariyle 2019 tarihli Tempest serisiyle Amerikalı IDW tarafından hala yayınlanmakta olan OBC, farklı yüzyıllar arasında gezinen, edebi, siyasi ve tarihi karakter referanslarıyla dolu bir dünyayı bizlere sunuyor. Bu referansları çözmeye çalışırken bir yandan kendinizi sürekli bir araştırma halinde bulmanız ise OBC'yi benimsedikçe kaçınılmazlaşıyor. Eserin 2003 tarihli Sean Connery'li film uyarlamasını görmezden gelerek toparlamak gerekirse, iddialı bir hayranı olarak, henüz Moore'la tanışmamış olan herkese tavsiyem OBC ile başlamaları olacaktır. Moore'u tanıyıp OBC'yi bilmeyenlerin ise an itibariyle fırsat doğmuşken daha da geç kalmamalarını diliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/oluler-kapisindan-girmek", "text": "Konu geniş, anlatılan olaylar fazlasıyla dehşet verici, ayrıca olaylar uzun zaman önce yaşanmış tarihi gerçeklere dayanıyor, hakkında toplanabilecek veri ise kısıtlı... Dolayısıyla romancının hayal dünyasına çok iş düşüyor. Nekro Porta'da Meliha Öz, böylesine ağır bir işin altından kalkabiliyor. Ayrıntılarda görülecek zayıflıklar tartışılabilir. Fakat bunlar ortada üzerinde düşünülmesi gereken, etkileyici olayların anlatıldığı, kurgusu sağlam, bütünlüklü bir roman olduğu gerçeğini değiştirmez. Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur. Anlatım tekniğini de buna ekleyebiliriz. Dil akıcı olmalı, üslup ve anlatım okumayı kolaylaştırmalıdır. Nekro Porta'yı sonuna kadar sıkılmadan okuyabiliyoruz. Romancımızın kullandığı dil ve üslup, ayrı bir cazibe noktası oluşturmuyor. Bununla birlikte anlatılan olaylara engel de teşkil etmiyor. Neticede Meliha Öz, çetin bir roman türüyle boğuşmuştur: tarihi roman. Tarihi romanlarda ilk sıkıntı, kendini dilde gösterir. Nekro Porta için, bu dil sorununu düşünmek lazım. Sonuçta anlatılan olaylar 6. yüzyılın Doğu Roma'sında geçmektedir. Karakterler ise, günümüz İstanbul Türkçesiyle konuşmaktalar. Bu, Nekro Porta için bir zayıflık veya eksiklik midir, tekrar düşünmeli. Fakat genel planda tarihi romanlar daha çok fikir eserleri olduklarından, daha doğrusu bir fikrin savunulması veya reddedilmesi için yazıldıklarından, estetik alan içinde değerlendirilmesi gereken dil, ağız, kullanım ikinci planda kalabilir. Nekro Porta için de böyle düşünebiliriz. Bu yüzden romanda kullanılan dilin, anlatılanları zayıf düşürdüğü de söylenemez, güçlendirdiği de. Dilden kaynaklanan ve romanda problemli olarak görülebilecek bu durum, masalsılık ve fantastiğin kullanımıyla giderilir. Meliha Öz, birbirinden farklı karakterleri kendi özgünlükleri içinde canlandırabilmektedir. Zaten düz bir dille ve düz bir anlatımla 6. yüzyılda geçen olayları anlattığınız zaman, bunlar günümüz okuyucusuna masalsı veya fantastik gelecektir. Meliha Öz bunun farkında ve bundan dozajınca faydalanmasını biliyor. Asıl konusuna, 6. yüzyıl İstanbul'unun, kitapta geçtiği ismiyle Yedi Tepeli Babil'in imparatoru Iustinianus'a gelinceye kadar gizem, olağandışılık, tesadüf gibi fantastiğin bütün imkanlarından faydalanır. Okuyucu ister istemez İmparator konusuna gelinceye kadar tarihi bir roman mı okuduğunu, yoksa masalsı bir romanla mı karşı karşıya kaldığını, yoksa postmodern bir anlatımın içine mi daldığını tam kestiremiyor. Anlatım ilginç bir şekilde İmparator'a, onun acımasız karısı Theodora'ya ve bunların yol açtığı yozlaşmaya geldiğinde gerçekçiliğe bürünür. Anlattığı olayın dehşetinden etkilendiği, bu yüzden anlatımdaki gerçekdışılığı bir kenara bıraktığı düşünülebilir romancının. Anlattığı olay, zaten bütünüyle gerçeklik içinde düşünülemeyeceği için, ayrıca bir masalsılık veya enteresanlık katmaya gerek duymamış da olabilir. Sonuçta romanın konusu büyük bir katliama doğru yol alan toplumdur. Meliha Öz, kişiler üzerinden topluma yoğunlaşır ve toplumu anlatır. Fakat roman, birey odaklı bir sanattır. Bu noktada Meliha Öz'ün bazı karakterleri çok iyi yansıttığını, bazı karaktere ise yeterince eğilmediğini söyleyebiliriz. Bazı olaylara da yeterince eğilmediği, ayrıntılarıyla işlemesi gerekirken işlemediği de görülür. Bu da, romancının asıl olaya aşırı yoğunlaşmasından ve onun anlatımına bir an önce geçmek istemesinden dolayıdır. Oysa Kör Kahin, Elias, Hypatios ve Rodas her biri ayrı bir romanın kahramanı olacak kadar anlam yüklü ve ilginç tiplerdir. Hypatios, Rodas ve Adria okuyucunun gözünde yarı puslu canlandırılmıştır. Roman Kör Kahin'in gördüğü rüyayla başlar. Romanın yarısına kadar Kör Kahin, asıl kahraman gibi durur. Sonrasında kurgunun içinde önemli bir yere sahip olduğu ama merkezde durmadığı anlaşılır. Ve Kör Kahin'in gözü diyebileceğimiz kölesi öldürülür. Trajik bir olaydır bu. Ve yeterince okuyucuda canlandırılmaz. Sadece neden öldürüldüğünü söylemekle yetinir romancımız: ... köle boğmanın aşk acısına iyi gelen tılsımından... Meliha Öz, bu trajediden, üçte bir oranında faydalanmıştır. Oysa bu, romanın en etkileyici üç sahnesinden biri olabilirdi. Rodas'la Adria'nın aşk hikayesi de istifadesi bol bir konuyken, romancımız bu konuyu da ayrıntılarıyla işlemez. Rodas'ın aşkı nedeniyle öldürülmesi de trajik bir olaydır, romancımız bundan da üçte bir oranında faydalanır. İçinde İmparator Iustinianus ve Kraliçe Theodora'nın bulunduğu trajik anlar ise, trajik boyutundan ödün verilmeden başarılı bir şekilde canlandırılır. Bunlar -trajik boyutu yeterince işlenmeyen Rodas'la kölenin öldürülmesi- hep, asıl konuya -İmparator'un yaptığı katliama- fazla yoğunlaşmaktan ve iletilmek istenilen fikrin ön plana çıkarılması tasasından kaynaklanır. İletilmek istenilen fikir: Toplum bozulduğunda adaletin ortadan kalkması, masumların günah keçisine dönüştürülüp sebepsiz yere öldürülmesi ve kutsalın anlamını yitirmesidir. Nekro Porta için, romanda yazarı bulamıyoruz eleştirisi getirilebilir. Mesela Amin Maalouf, Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi birçok başarılı tarihi roman yazarı, bu sorunu romana olayları araştıran bir karakter sokarak çözerler. Bu karakteri, o olmasa bile romancının bizzat kendisi sanabiliriz. Araştırmacı karakterin romandaki asıl fonksiyonu ise, tarihi olayları bugüne taşımak, anlatılan döneme uygun düşmeyen roman dilini mazur göstermek, okuyucunun romana dahil olmasını, onda kendinden bir şeyler bulmasını kolaylaştırmaktır. Bir de tabii ki romancının, karakterlerden sıyrılarak belirtmek istediği fikirleri sunmaktır. Konu geniş, anlatılan olaylar fazlasıyla dehşet verici, ayrıca olaylar uzun zaman önce yaşanmış tarihi gerçeklere dayanıyor, hakkında toplanabilecek veri ise kısıtlı... Dolayısıyla romancının hayal dünyasına çok iş düşüyor. Nekro Porta'da Meliha Öz, böylesine ağır bir işin altından kalkabiliyor. Ayrıntılarda görülecek zayıflıklar tartışılabilir. Fakat bunlar ortada üzerinde düşünülmesi gereken, etkileyici olayların anlatıldığı, kurgusu sağlam, bütünlüklü bir roman olduğu gerçeğini değiştirmez."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/olum-oncesi-ne-dair", "text": "Ölüm Öncesi, İlker Nuri Öztürk'ün hayata, umuda ve elbette ölüme dair arayışlarını çerçeveleyen iyi bir ilk kitap. Şair, söylemde yer yer kendini hissettiren tutuklu ve kesintili dili daha da berraklaştırdığında çok daha güçlü ve gürbüz şiirlerin önü açılacak. Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan hayatını kaybetti lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi? Ölümün öncesinde hayat vardır ve biz hayatın bizatihi kendisini ölümle tanımlamaktan imtina ederiz. İlker Nuri Öztürk'ün ilk kitabı Ölüm Öncesi, ilk elde bu hayatı hatırlatıyor bize. Bir milat olacaksa hayatta o da ölümün ta kendisidir. Kitabın kapak resmi, bu bağlamda isimle ve içerikle tam bir uyum içinde. Ölüm öncesine yani hayata bakan insan, tam da resimde görüldüğü gibi aslanların, kaplanların varlığında uç bulan yabanilikle savaşmaktadır. Ölüm ve sonrasındaki ahvali belirleyecek olan da insanın bu kavgada ne yaptığıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/olumunden-sonra-yazmaya-baslayan-guru", "text": "Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980'lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikayesini anlatıyor. Bhagwan Shree Rajneesh ve kendilerine Rajneeshee'ler adını veren müritleri, günün birinde Oregon'da bir çölün ortasında yer alan 263 bin kilometrekarelik bir araziyi satın alıyor ve 100 milyon dolar harcayarak orayı hayallerindeki şehre dönüştürüyorlar. Ressam, müzisyen ya da yazar olan iyi eğitimli ve zengin 80 bin kişinin yaşadığı bu şehirde evler, okullar, bahçeler, tarlalar, kafeler, restoranlar ve bildiğimiz şehirlerde olan bütün diğer unsurlar var ama Rajneeshee'ler bununla yetinmiyor ve bir baraj inşa ederek kendi elektrik sistemlerini de kuruyorlar. Başlangıçta portakal rengi kıyafetler giyerken, sonraları kendilerini diğer insanlardan ayırt edilebilir kılmak adına kırmızı, mürdüm rengi ve pembe kıyafetler giymeye başladıklarını da öğreniyoruz. Ardından spiritüel öğreti adı altında dolap üstüne dolap çevirmekten geri durmayan yapay cennet vaatkarı bu tür toplulukların değişmez rutinini takip ediyor ve önce sanat dünyasını, sonra Hollywood'u ele geçirme planlarını uygulamaya başlıyorlar. Rajneesh'i spiritüel alemin Wittgenstein'ı diye tarif eden Alman felsefeci Peter Sloterdjik ile Parfümün Dansı'nın yazarı Tom Robbins en istikrarlı müritler arasında. Pasolini'nin Teorema'sında ve daha birçok önemli yapımda rol alan İngiliz aktör Terence Stamp ve Huffington Post blogunun sahibi Arianna Huffington da bir dönem Rajneesh'in çekim alanına kapılanlardan. Francis Ford Coppola'nın The Godfather filminin Oscar ödüllü yapımcısı Albert S. Ruddy ile sonradan Ma Prem Hasya adını alan karısı Françoise Ruddy ise belki de en gözde -çünkü en güçlü- müritler. Çölün ortasında inşa edilen Rajneeshpuram'ın hayati parçasından, Buddha'nın adını taşıyan devasa diskodan söz etmemek olmaz. Gündüzleri ağır işçi olarak çalışan Rajneeshee'ler geceleri burada dönemin ünlü DJ'lerinin müzikleri eşliğinde neon ışıkları altında sabahlara kadar dans edip ter atıyor, çılgınlar gibi eğleniyorlar. Hayat onlar için sonu gelmeyecek bir parti adeta. Wild Wild Country'nin etkileyiciliğinin esas sebebi, yönetmen Chapman ve Maclain Way'in elinde 300 saati aşan muazzam bir film arşivi bulunması, dolayısıyla ikilinin büyük oranda gerçek görüntüler kullanmaları. Yaşananları gün be gün, an be an belgelemiş, muhataplarının kapalı kapılar ardında kalacağını sandığı konuşmalar, tartışmalar, kavga dövüşler, fısır fısır hesap kitaplar, toplu yemekler, sevişmeler de zamanı gelince böyle ortaya çıkmış. Yapay bir cennetin gittikçe gerçek bir cehenneme dönüşmesini izlemek ürkütücü. İkinci adımda planlarını gerçekleştirmek adına daha korkunç işlere girişiyorlar, bir suikastçı timi oluşturuyorlar. Kundaklama onlarda, bombalama onlarda, laboratuvarda ürettikleri salmonellayı yiyeceklere bulaştırarak bir gecede yüzlerce kişiyi zehirlemek onlarda. Çöküş dönemi, bu korkunç eylemlerin bir biçimde açığa çıkmasıyla başlıyor. Rajneesh'in sağ kolu olan ve hırs küpü Ma Anand Sheela ve arkadaşları özel uçaklarına atlayıp dünyanın farklı yerlerine kaçıyorlar, Rajneesh ise uzun bir yasal yargılama sürecinin sonunda 1985'te Hindistan'a postalanıyor. Kendi adıma belgeseli bazı eksiklerine rağmen etkileyici buldum, sadece 80'lerde Oregon'da yaşananları değil, sevgi, özgürlük ve barış vaatleriyle insanları sömüren diğer modern inanç gruplarını anlamak adına da önemli ipuçları içerdiğini düşündüm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/orhan-velinin-siir-kozasini-ordugu-metinler-yayinlandi", "text": "Vefatının 70. yılında eserleri üzerindeki telif hakkı düşen Orhan Veli Kanık, 2021'in ilk günlerinde birçok yayınevi tarafından tercih edildi. Garip Akımı ile Türk şiirine yeni bir tavır getiren Orhan Veli, 36 yıllık hayatında şiir başta olmak üzere hikaye, deneme, çeviri, eleştiri gibi edebiyatın çeşitli alanlarında metinler yazdı. Cemal Süreya der ki, Orhan Veli Türk şiirine kasket giydirdi. Attila İlhan'a göre ise Türk şiirine geleneksel sesini kaybettirmiştir. Türk edebiyatının en çok tartışılan isimlerinden biri olan Şair'in 6 kitaplık külliyatı Necati Tonga ile Tahsin Yıldırım'ın ortak emeğiyle Kırmızı Kedi Yayınları arasından okura sunuldu. Kitap, gazete ve dergileri inceleyip iki kapak arasında toplanmamış metinleri bir araya getiren akademisyenler, baskılar arasındaki farkları da ortaya koydular. Yeni keşfedilen; Anneme, Annemin Ölümünden, Bir Günüm Daha, Yaz Senfonisi şiirlerinin hikayesine değinen Tonga, Şairin lk kalem temrinleri diyebiliriz bunlara. Bu şiirler Orhan Veli'nin ilk gençlik dönemi ürünleri ve şairin o dönemde içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyle kaleme alınmış. Şair, adeta şiir kozasını yeni yeni örmeye başlamakta diyor. Tahsin Yıldırım: Her yıl telif süresi dolan yazar, şair ve düşünce adamları hakkında bu tarz konuşmalar yapılmakta. Geçen yıl Sabahattin Ali'nin telifinin dolması nedeniyle bu tür tartışmalar yapıldı, gelecek yıllarda da Memduh Şevket, Ziya Osman, Reşat Nuri, Cahit Sıtkı gibi isimler üzerinden tartışma sürecek gibi görünüyor. Telifi dolan yazarın eserleri varsa maddi ve manevi mirasçılarının hakları da gözetilerek, herhangi bir tahrifata, sansüre uğramadan, varsa farklı versiyonlarıyla nitelikli bir baskıyla okura sunulmasını temenni ediyoruz. Ancak bizim de eleştirdiğimiz şey; eserler özensiz, herhangi bir estetik kaygı gütmeden, o edebiyatçıya yakışmayacak şekilde yayımlanması... Yalnızca bir meta olacak şekilde kar amaçlı üretilmiş eserler, konuya vakıf olanlar yerine herhangi kişilerce çalakalem hazırlanmış yapıtlar bizi de üzüyor. Yaptığımız derlemeyi biraz övmüş olacağım ama bu külliyatla Orhan Veli daha iyi ve daha doğru tanınıp değerlendirilecektir diye düşünüyorum. Görüyoruz ki başka şair ve yazarların külliyatlarında eksikler bulunmakta... Biz Orhan Veli hususunda mümkün olan eksiksiz ve en sağlam baskıyı hazırladığımıza inanıyoruz. Necati Tonga: Türk şiirini derinden etkileyen Orhan Veli'nin ilk şiirleri herkes gibi beni de heyecanlandırdı. Bu şiirleri ilk tespit ettiğimizde sevindik, çünkü ona ait ilk izleri, ilk verimleri görüp şairi daha iyi tanıyacaktık. Derlememizde şairin Anneme, Annemin Ölümünden, Bir Günüm Daha, Yaz Senfonisi adlı şiirleri ilk defa kitaplaştı. Bu şiirler, hece ölçüsüyle yazılmış, kafiyeli, bir yönüyle gelenekten beslenen şiirler... İlk gençlik yıllarının ürünü olan bu eserleri, tekamül etmiş Orhan Veli şiirleri ile kıyaslamak ne derece doğrudur, bunu bilemiyorum. Belki şairin ilk kalem temrinleri diyebiliriz bunlara. Zira bu şiirler Orhan Veli'nin ilk gençlik dönemi ürünleri ve şairin o dönemde içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyle kaleme alınmış şiirler. Şair, adeta şiir kozasını yeni yeni örmeye başlamakta. Orhan Veli'nin daha sonraki yıllarda iyiyi güzeli arayışında hep titiz olduğunu görürüz. Bundan dolayı ismini koymak istemediği, atmaya da kıyamadığı bazı şiirlerini de takma adla yayımlamıştır. Şairin bazı bitmemiş şiirleri ve şiir taslakları da mektuplarda gömülü kalmıştı, bu tarz üç metni de kitaba dahil ettik. Külliyata eklenen bu şiirler içerisinde Anneme ve Annemin Ölümü'nden şiirleri, aynı temaya yoğunlaşmış, aynı şekil ve üslupla kaleme alınmış birbirlerine çok yakın metinler. Özellikle bu iki şiire dikkat çekmek isterim. İlerleyen yıllarda Türk şiirine yön veren Orhan Veli'nin ilk kalem tecrübeleri olması bakımından önemli metinler bunlar. Necati Tonga: Orhan Veli'nin kaleme aldığı biri piyes olmak üzere dört nesir parçası Hikayeler cildinde ilk defa kitaplaştı. Bu metinlerin bir kısmından daha önce haberdardık. Ama süreli yayınları taradıkça başka metinlerle de karşılaştık. Şairin ilk eserlerini içeren Sesimiz ve İnkılap dergileri bu noktada önemli birer kaynak oldular. Stendhal'dan yaptığı Sandık ve Hortlak çevirisi de bu ciltte ilk defa kitaplaştı. Dergilerde kalmış bir-iki şiir tercümesini Çeviri Şiirler cildine ekledik. Orhan Veli'nin Nahit Hanım'a ve Şevket Rado'ya yazdığı mektuplar daha önce kitaplaşmıştı. Şairin bazı mektupları da Haluk Oral hoca tarafından Bir Roman Kahramanı: Orhan Veli kitabında yayımlanmıştı. Bununla birlikte süreli yayınlarda kalan mektupları vardı. Gazete ve dergilerde kalan mektuplarını Mektuplar-Anketler-Mülakatlar cildinde derlemeye çalıştık. Sait Faik'e yazdığı mektupları telif hukuku nedeniyle bu cilde alamadık. Haluk Oral ve Işık Kansu, arşivlerindeki mektupları bizlerle paylaşarak bu cilde önemli bir katkı sağladılar. Yine bu cilde Orhan Veli'nin gazete ve dergilerde kalan bazı anket ve mülakatları da dahil edildi. Bütün Yazıları cildine yirmiden fazla yazı eklendi ve Orhan Veli'nin tercüme piyesleri ilk defa Çeviri Tiyatrolar cildinde bir araya getirilerek neşredildi. Bir de külliyata dahil etmek isteyip de alamadığımız metinler oldu. Kısaca bunlar üzerinde de durmak isterim. Mesela Orhan Veli'nin roman tercümesini -Fransa ile yazışmalar yapılmasına rağmen- bir türlü neticeye kavuşturarak külliyata ekleyemedik. Şehbal Erdeniz'le ortaklaşa yaptığı tercümeleri yine telif hukukundan kaynaklanan sorunlar nedeniyle külliyata dahil edemedik. Jean Anouilh'in telif süresi dolmadığı için Antigone tercümesini dışarıda bırakmak zorunda kaldık. Tahsin Yıldırım: Daha önceki Orhan Veli okumalarımız parça parça olduğundan bütünü görmemiz onu tanımamız biraz zordu. Çünkü şiirlerini okuduğumuz zaman çeviri şiirlerini okumamış oluyoruz, çeviri şiirleri okunsa çeviri tiyatroları kalıyor, bunları okurken hikayeleri nesirleri bazen göz ardı ediliyordu. Ancak bu eserleri hazırlarken onun ulaşabildiğimiz tüm metinlerini dikkatli okuduğumuzdan onu daha derinlemesine tanıdığımızı söyleyebilirim. Ona atfedilen ancak metinlerinde görmediğimiz şiire ait her şey yıkılmalı, geçmişin birikimine ihtiyaç yoktur, sözlerinin aslında hakikat olmadığını gördük. O, şiirinde geçmişin birikimini döneminin söyleyişi ile ifade etmiştir. Nihayetinde şiirin ortak noktası duygunun ifadesidir. O da bu duygularını kendi anlayışı istikametinde ifade etmiştir. Metinleri hazırlarken Orhan Veli'nin çok geniş bir müktesebatının olduğunu fark ettik; şairin klasik edebiyatı, batı edebiyatını ve resim, müzik, mimari gibi farklı disiplinleri özellikle Fransızca ana kaynaklarından takip ettiğini gördük. Mesela Orhan Veli, Bizden öncekilerin eserlerini görüp zevk aldık. Ne yazık ki onlar bizim eserlerimizi göremedi şeklinde günümüz Türkçesine aktarılabilecek olan Nabi'nin aşağıdaki beytini bazı yazılarında tekrarlamıştır: Kudemanın görüp asarını biz zevk ettik / Kudema görmedi hayfa bizim asarımızı. Bu beyit bile onun bir hat üzerinde farklı söyleyiş biçiminde ilerleyen Türk şiirini takip ettiğini göstermektedir. Orhan Veli külliyatını yayına hazırlarken onun farklı kişileri okuduğunu, yaşına göre vukufiyetinin çok yüksek olduğunu gördüm. Türk şiirine 36 yaşında vefat ederken Orhan Veli'nin tesiri herhalde bu birikimi hazmedip sunmasından gelmektedir. Tahsin Yıldırım: Orhan Veli'nin siyasi olarak anılabilecek yazıları önce Varlık ve Ülkü dergilerinde görülür. Ancak şair, bu yazılarında keskin ve sivri olmayan cümlelerle fikrini ortaya koyar. Fakat ömrünün son demlerinde çıkardığı Yaprak dergisinde inandığı ve savunduğu fikirlerle çelişen düşüncelere daha keskin, sivri ve sert ifadelerle karşılık vermiştir. Şairin söyleminin gittikçe sertleşmesinin iki sebebi olduğu kanaatindeyim: Orhan Veli, misafir yazar olarak bulunduğu dergilerin yayın çizgisine uymak zorunda olduğundan önce daha itidalli bir tutum geliştirmiştir. İkincisi ise CHP'nin özellikle 1940'lı yılların sonlarına doğru icraatlarında gördüğü yanlışlıkları, kendi çıkardığı Yaprak dergisindeki yazılarında daha gür bir sesle ifade etmiştir. Bu sebeple denilebilir ki Orhan Veli, Yaprak'taki yazılarında daha hür olduğu için daha gür seslidir. Necati Tonga: Genç yaşta kaybettiğimiz, bir çırpıda aklıma gelen isimler şunlar: Şeyh Galip, Ömer Seyfettin, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı, Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur... Her değeri kaybedişimizin ardından, yığınlar halinde onu unutmayacağız cümleleri tekrarlanıyor da maalesef gerçekler böyle olmuyor. Çoğu ismi nisyana terk ediyoruz. Orhan Veli'nin bir şiirinde şöyle bir mısra geçer: Örtüldü hafızanın örtüsü. Gerçekten de hafızaların üstüne kalınca bir örtü seriliyor ve edipler unutuluyor. Şükür ki Orhan Veli için hafızanın örtüsü örtülmemiş, şair eserleriyle hep tanınır kalmıştır. Onun bu tanınırlığında eserlerinin yanı sıra, dostlarının kaleme aldığı duygu yüklü şiir ve metinlerin etkisi de vardır diye düşünüyorum. Şairin ölümünün ardından çıkarılan Son Yaprak'taki Melih Cevdet, Oktay Rifat ve Abidin Dino imzalı yazılar bu bakımdan önemli. Sait Faik'in 1951'de Yeditepe dergisinde yayımladığı Onunla adlı metin de Orhan Veli için yazılmış enfes bir yazıdır. Daha sonraki yıllarda Orhan Veli için pek çok şiir ve yazı yazıldı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/orta-dunya-ya-tanidik-bir-yolculuk", "text": "Beren ile Luthien'in destansı aşkları Orta Dünya'nın gedikli gezginlerinin daha önce Silmarillion'da dinledikleri bir hikaye. Kitabı yayına hazırlayan Christopher Tolkien asıl gayesinin babasının Orta Dünya'nın en önemli üç anlatısından biri olarak gördüğü efsanenin zaman içindeki değişimini ortaya koymak olduğunu söylüyor. Fantazya severler için Tolkien ya da Yüzüklerin Efendisi isimlerini işitmenin dahi tatlı bir ürperti duymaya yettiğini söylesek herhalde itiraz eden çıkmayacaktır. Son yıllarda pek çok başka eser zihnimizi meşgul etse de Orta Dünya, bir çeşit kürkçü dükkanı gibi dönüp dolaşıp sığınacağımız büyülü sılamız, ormanlarında dolaşıp geçmiş günlerin şarkılarını söyleyeceğimiz yuvamızdır. İthaki'nin Tolkien'in büyük önem verdiği Beren ile Luthien'i dilimize kazandıracağı haberi kuşkusuz bir zamanlar Orta Dünya'yı arşınlayan herkes için heyecan vericiydi. Neyse ki fazla beklememiz gerekmedi. Çevirmenliğini Tolkien okurlarının yakından tanıdığı Çiğdem Erkal'ın üstlendiği Beren ile Luthien, Alan Lee'nin eşsiz illüstrasyonları ile süslenmiş olarak geçtiğimiz ay kitapçılardaki yerini aldı. Aslına bakılırsa Beren ile Luthien'in destansı aşkları Orta Dünya'nın gedikli gezginlerinin daha önce Silmarillion'da dinledikleri bir hikaye. Zaten Tolkien'in ardından çalışmalarının kaynaklık ettiği tüm kitaplar gibi bu kitabı da yayına hazırlayan oğlu Christopher Tolkien de asıl gayesinin babasının Orta Dünya'nın en önemli üç anlatısından biri olarak gördüğü efsanenin zaman içindeki değişimini ortaya koymak olduğunu söylüyor. Kendi adıma kitap boyunca Tolkien'in anlatıda yaptığı değişikliklere tanık oldukça Orta Dünya'yı neden bu kadar sevdiğimi bir kez daha fark ettiğimi itiraf etmeliyim. Belki de Tolkien, Beren ile Luthien dahil inşa ettiği diyarın tüm efsanelerine nihai halini vermeyi hiç başaramadı. Onun anlattığı tüm hikayelerin çeşitli varyasyonlara sahip olması ise Orta Dünya'ya ilişkin tüm mit ve efsanelerin sahici ve sağlıklı bir belirsizlik kazanmasına sağladı. Bu çeşitlilikle karşılaşmanın bende, sözgelimi Nuh tufanı gibi arkaik anlatıların -kimileri bugün yeryüzünden silinmiş- farklı kültürlerde yaşadığı değişimi fark etmeye benzer bir heyecan uyandırdığını belirtmeliyim. Öyle sanıyorum ki özellikle fantazya için diyara ilişkin derinlik ve çeşitlilik de en az epik bir hikaye anlatmak kadar önemli. Son birkaç ayda Matrix evrenine olası bir geri dönüş ihtimaline ilişkin serinin hayranlarını bazen sevindiren, bazen üzen çokça şey konuşuldu. Lily Wachowski'nin olası bir devam filmine dahil olmayacağına dair açıklamalarının ardından hayaller yıkılmışken nihayet geçtiğimiz günlerde gelen güzel haberlerle The Matrix 4'ün çekileceği kesinleşti. Üstelik Lana Wachowski'nin başında olduğu projede Keanu Reeves ve Carrie- Anne Moss da yer alıyor. Şimdilik 2020 yılında çekimlerinin başlayacağı duyurulan filme Neo karakterinin nasıl dahil edileceği ise hala merak konusu. 80'li yılların kült çizgi filmi He-Man yeniden ekranlara taşınıyor. Eternia Prensi'nin maceralarına kaldığı yerden devam edeceği anime serisi Netflix'te yayınlanacak. Klasik serinin bittiği yerden başlayacağı duyurulan Masters of the Universe: Revelation'ın yayın tarihi henüz açıklanmazken yönetmenliği üstlenecek isim Kevin Smith olacak. İthaki Yayınları Karanlık Kitaplık serisini genişletmeye devam ediyor. Türe aşina okur için korku edebiyatının en önemli isimleri arasında sayılan Clive Barker'ın The Hellbound Heart'ı Cehennemlik Yürek ismi ile dilimize kazandırıldı. Korku ve gerilim sinemasının en iyi örneklerinden biri olarak görülen 1987 yapımı Hellraiser filminin de uyarlandığı romanın editörlüğünü Alican Saygı Ortanca üstlenirken çeviri ise Dost Körpe imzası taşıyor. Bilimkurgu ve fantazya alanında en prestijli birkaç ödül arasında yer alan Hugo Ödülleri'ni bu yıl kazanan isimler Dublin'de düzenlenen 77. Dünya Bilimkurgu Kongresi ile duyuruldu. 20 dalda verilen ödüllerin sahiplerini bulduğu gecenin en başarılı ismi kuşkusuz En İyi Roman Ödülü'nü alan Mary Robinette Kowal'dı. The Calculating Stars ile Locus ve Nebula'yı da kazanan Kowal, koleksiyonuna Hugo'yu da katarak üç büyük ödülü aynı yıl alan istisnai isimler arasına adını yazdırmayı başardı. Törenin dikkat çeken bir başka ismi ise geçtiğimiz yıl Tüm Sistemler Çöktü novellası ile üç önemli ödülü de toplayan Martha Wells oldu. Wells, Katilbot serisinin bir diğer halkası olan Artificial Condition ile Locus'un ardından Hugo'da da En İyi Novella ödülünü de alarak başarısının rastlantı olmadığını gösterdi. Yeri gelmişken Artificial Condition'un aynı dalda Nebula finalistleri arasında yer aldığını da unutmayalım. Etkinlik kapsamında 1943 senesinde okurla buluşan eserlerin değerlendirildiği Retro Hugo Ödülleri'nde ise çoğumuzun yakından tanıdığı Küçük Prens eseri ile Antoine de Saint-Exupery En İyi Novella Ödülü'ne layık görüldü."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/osmanlinin-oncu-kadin-yazarlarindan-emine-semiye", "text": "On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa karşısında gerileyen Osmanlı İmparatorluğu'nun bu durumu bir tür uygarlık kaybı olarak gördüğü ve buna karşı düşünülen çarelerle toplumsal ve siyasal düzeyde modernleşmenin getirdiği değişimle yüzleşmek durumunda kaldığı bir dönemi kapsar. Geleneksel temeller üzerine kurulu imparatorluğun yaşadığı bu yüzleşme, yeni bir toplum yaratma fikrini doğurmuş ve Osmanlı aydınları muasır medeniyet, milli kültür, insan doğası derken aslında dolaylı olarak kadınlar hakkında konuşmuşlardır. Bu bağlamda terakkinin en önemli kurumu aile, en önemli öznesi de kadın olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde kadına dair meselelerin tartışılmasında, kamusal iletişim araçlarının yani dergilerin, gazetelerin ve sonrasında romanların önemli ve aktif bir rolü olmuştur. Nitekim kadınların kendilerini ifade etmeleri, tanıtmaları ilk kez basın kanalıyla gerçekleşmiş ve kadın dergileri, her kesimden kadının yazma çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede önemli bir görev üstlenmiştir. Böylece Osmanlı kadınları yazarlık alanının kendilerine sunduğu alanı genişleterek yazı aleminde hemcinslerine yol gösterici olmayı tercih etmişlerdir. 1895 sonrasında hareketlenen Osmanlı kadın edebiyatının en belirleyici özelliği, kadınlar arası bir edebiyat kamusu fikrine dayalı olmasıdır. Bu dönemde kadınlar tarafından üretilen edebi eserlerde çoğunlukla toplumsal yarar gözeterek yazmak, kadın olarak yazmakla birleşerek yeni bir duyarlılık ortaya çıkmıştır. Bir bakıma dönemin kadın yazarları kamusal alana dahil olurken kamusal meseleleri önceleyerek varlıklarını duyurmak istemişlerdir. Bu misyon, kadın yazarların üretkenliklerini beslemiş ve arkalarında geniş bir literatür bırakmalarını sağlamıştır. Ancak metinlerin çoğu, yayımlananlar dışında, Arap harfli olmalarından ve titizlikle yürütülmesi gereken bir arşiv çalışması gerektirdiğinden dolayı edebiyat tarihinde yer alamamıştır. Bu bağlamda son yıllarda on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı kadın edebiyatına dair yapılan çalışmaların odak noktasını, kadınlar tarafından üretilen ancak zamanla ya unutulan ya ihmal edilen ya da Latin harflerine çevrilmediği için akademik çalışmalara ve edebiyat kamusuna dahil edilmeyen metinlerin edebiyat tarihine yeniden kazandırılması fikri oluşturmaktadır. Emine Semiye (1864-1944), eserleriyle ve entelektüel kişiliğiyle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren yaşanan değişime katkıda bulunmuş önemli bir yazar, eğitimci, entelektüel ve aktivisttir. İlk eserlerini 1895 yılından itibaren yayımlamaya başlayan Emine Semiye, imparatorluk coğrafyasının farklı bölgelerinde eğitim faaliyetlerinde bulunmuş, kadın derneklerinde aktif görev almış, kadınlık bilincine dair makaleler yayımlamış ve dönemin diğer kadın yazarlarıyla yakın ilişkiler içerisinde olmuştur. Ünlü tarihçi Cevdet Paşa'nın kızı, ilk Osmanlı kadın yazarlarından Fatma Aliye'nin kardeşi olan Emine Semiye, toplumun ıslahı ve eğitimi hususlarında faydalı olmak amacıyla yazmayı önemsemiş ve hikaye, roman, makale ve mektup gibi farklı türlerde eserler vermiştir. Ancak kendinden sonraki dönemlerde gölgede kalan bir kalem olarak edebiyat tarihlerinde adı Fatma Aliye'den bağımsız olarak anılmamıştır. Bunun bir sonucu olarak da ilk Osmanlı kadın yazarlarından olmasına rağmen eserlerinin çoğu gazete tefrikalarında kalmış ve müstakil olarak basılmamıştır. Oysa Emine Semiye'nin külliyatını tamamlamak onun şahsında 1895'lerde başlayan ve 1920'lere kadar uzanan kadın yazarlık deneyiminin gelişimini, dönüşümünü ve kırılma anlarını takip edebilmek anlamına gelmektedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/oxford-un-sembolu-bodleian-kutuphanesi", "text": "Oxford Üniversitesi'nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri. Aynı zamanda Oxford şehrinin simgesi olarak görülen bu dev kütüphaneyi Harry Potter serisinin efsanevi Hogwarts Kütüphanesi'ne benzetebiliriz rahatlıkla; cilt cilt kitaplar, kıymetli el yazmaları, yüksek tavanlar, ihtişamlı bir mimari ve bugün de hala tam olarak sırrı çözülemeyen gizemli bölümler... Bugün Oxford dendiğinde akla gelen sembollerden biri olan Bodleian 1602 yılından beri aktif olarak hizmet veriyor. Bodleian yalnızca sahip olduğu 11 milyonun üzerinde eserle değil görkemli binası, ihtişamlı atmosferi ve mimarisiyle de tek ve orijinal. Ülkenin en değerli arşivine sahip kütüphanedeki pek çok eser 15. yüzyıldan bugüne ulaşmış; bunlar arasında Magna Carta'nın 4 kopyası, Gutenberg İncili ve 1623 yılından kaldığı bilinen Shakespeare oyunlarının ilk toplu basımı gibi dünya tarihinde önemli yere sahip metinler de bulunuyor. Kütüphane birbirinden çok farklı bölümlerden oluşuyor: İlahiyat Okulu, Ortaçağ kütüphanesi Duke Humfrey's, mimari bir ikon haline gelen Radcliffe Kamera ve ziyaretçilerin en çok merak ettiği yeraltı tünelleri. Bodleian, edebiyat tutkunlarının da sevdiği bir kütüphane; İngiliz yazar Tolkien'in Oxford Üniversitesi'nde filoloji okurken ve sonrasında yine aynı üniversitede ders verirken bu kütüphanede uzun saatler geçirdiği, sonrasında Yüzüklerin Efendisi serisine de ilham verecek olan Galce el yazmaları üzerine çalıştığı söyleniyor. Yazarın kendi el yazmaları da yine bu kütüphanede görülebilir. Kütüphane geçtiğimiz yıllarda edebiyat tarihi açısından çok değerli bir koleksiyonu Franz Kafka'nın özel yaşamına ışık tutan mektup koleksiyonunu bünyesine dahil etti. Miktarı açıklanmayan bir fiyata satılan koleksiyon, Kafka'nın kız kardeşi Ottla'ya gönderdiği 100'den fazla mektup ve renkli kartpostalı içeriyor. Bodleian Kütüphanesi'nin Harry Potter tutkunları için özel bir yeri var. Kütüphanenin tarihi bölümlerinden biri olan Ortaçağ kütüphanesi Duke Humfrey's, serinin Felsefe Taşı filminin birkaç sahnesine ev sahipliği yapmıştı. Filmde efsanevi Hogwarts Kütüphanesi'nin 'yasaklı' bölümü olarak gösterilen Duke Humfrey's filmdeki hikayeyle de benzerlikler gösteriyor. Bu kütüphanede de değerli kitaplar hırsızlığa karşı zincirlenerek korunurmuş. Bodleian, serinin tutkunları tarafından gezilip görülecekler listesine girmiş, büyük ilgi görmüştü. Bu turistik turlar azalarak da olsa hala sürüyor. Bodleian, edebiyat tutkunları için güzel sürprizlerle dolu; Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi serisi için ilham aldığı bu kütüphanede yazarın kendi el yazmaları bulunuyor. Kafka'nın kız kardeşine yazdığı 100'den fazla mektup ve renkli kartpostallar da yine burada görülebilir. Bodleian zengin arşivi sayesinde düzenlediği kültürel etkinliklerle de benzerlerinden ayrılıyor. Kütüphane tarihinin en büyük sergilerinden biri geçtiğimiz yıl açıldı. Tolkien: Maker of Middle-Earth isimli sergi, yazarın hayatına dair resimleri, belgeleri, fotoğrafları, illüstrasyonları bir araya getiriyordu. Sergi 2019 yılının sonuna dek önce New York sonra da Paris'te gösterilecek. Şu günlerde kütüphaneyi ziyaret edenler Leonardo'dan bugüne: 3D başlıklı sergide Leonardo Da Vinci'nin bugünün teknolojisine ilham veren fikirlerini, son 500 yılda üç boyutlu iletişimin nasıl geliştiğinin öyküsünü izleme şansı bulacaklar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/oykude-ilk-metafizik-urperti-kenan-hulusi", "text": "Kenan Hulusi edebiyatımızda korku temasını ilk kez işleyen yazar olmasıyla önemli bir yerde duruyor. Öykülerinde yarattığı tekinsiz mekanlar, eşyanın ve insanın korkuyla teslim olduğu gece atmosferi, meczuplar... Kurduğu öykü evreni, modern edebiyatın muğlak, tekinsiz ve gölgeli anlatılarını besleyen incecik bir damar gibi. Parlak simalar, köşe taşları, takımyıldızları, bir kuşağın son temsilcileri, koşumlarını bir dönemin ülküsüne bağlamış olanlar, reformistler... Edebiyat tarihi içerisinde gezinmek böyle bir geçit töreni izlemekten farksızdır çoğu kez. Fakat edebiyatla bağımız derinleştikçe merak bizi geçit törenindeki parlak simaların yanı sıra ismi yalnız bir kere anons edilenlere, kuşağın zayıf addedilen bir düğümüne ya da bir sebeple törenden erken ayrılmak zorunda kalan her kimse işte ona götürebiliyor. Bu yazıda Cumhuriyet Devri'nin ilk edebi topluluğu olarak anılan Yedi Meş'ale grubunun tek hikayecisi olan ve erken sayılabilecek bir yaşta hayatını kaybeden Kenan Hulusi'den bahsetmek istiyorum. 1925'te İstanbul Darülfünun Edebiyat Şubesinde öğrenciliğe başlaması ve Serveti Fünun'da yayımlanmış olan ilk öykülerinin referansıyla 1928 yılından itibaren topluluğun önemli üyelerinden biri haline gelen Kenan Hulusi Koray'ı ne yazık ki çoğumuz sadece lise sıralarında duyup geçmişizdir. Ayırt edici bir özelliği olarak korku hikayeleri yazdığı da aklımıza yer etmiş olabilir. Kavaklıkoz Hanı'nda Bir Vaka, Güzel ve Esrarengiz, Bir Otelde Yedi Kişi, Bir Garip Adam... Öykülerinde içine doğduğu kuşağın edebiyat anlayışından ayrı bir yere düşen, eşyaya ve onun esrarlı yanına ilginç bir dikkat geliştiren Kenan Hulusi'nin yerli edebiyattan Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfettin gibi yazarlardan etkilendiği bilinir. Diğer yandan Gotik edebiyatının yaratıcısı, Otoronto Şatosu'nun yazarı Hugh Walpole ya da Aldous Huxley ve belki Baudelaire tesiriyle yöneldiği Edgar Allan Poe da onun yazarlık kozasını ören önemli isimlerdir. Kendisiyle yapılmış son mülakatların birinde Hikaye yazmaya ilk nasıl başladınız? sorusunu yanıtlarken bir cümle daha ekliyordu Sait Faik: Kenan Hulusi'nin verdiği cesaretle... Sadece iyi ve farklı yazabilmek değil iyi olanı seçebilmek, keşfedebilmek de bir yazarı yazar yapan hususların başında gelir. Sait Faik'in gelecekte iyi bir hikayeci olacağını sezmiş, onu yüreklendirmişti Kenan Hulusi. Sait Faik ise onu daima sitayişle anmış, özellikle yazarımızın Osmanoflar romanını kusursuz olarak betimlemişti. Kenan Hulusi edebiyatımızda korku temasını ilk kez işleyen yazar olmasıyla da önemli bir yerde duruyor. Öykülerinde yarattığı tekinsiz mekanlar, eşyanın ve insanın korkuyla teslim olduğu gece atmosferi, meczuplar... Kurduğu öykü evreni, modern edebiyatın muğlak, tekinsiz ve gölgeli anlatılarını besleyen incecik bir damar gibi. Bir Garip Adam öyküsünü ilk okuduğumda kendi kendime şöyle sorduğumu hatırlıyorum: Bu öykü gelecekte bir Yusuf Atılgan tekinsizliği doğurabilir mi? Atılgan'ın bilhassa Anayurt Oteli'nde yarattığı o tekinsiz atmosfer, karakterlerinin müşterek takıntı ve sayıklamaları çok daha erken bir dönemde daha yalın bir üslupla Kenan Hulusi'de kendini gösteriyordu sanki. Elbette doğrudan bir tesirden söz etmiyorum. Buna dair bir bilgiye de rastlamadım henüz. Ona rağmen Kenan Hulusi'nin edebiyatımızda mayaladığı bu ilk ürperti modern anlatıların iç sıkıntısını besleyen boşluklu yapılarına hiç sezdirmeden sızmış olacak. Öykü kişisi Tokatlı Yusuf, garip bir adam olarak betimleniyor öykünün başında. Fakat onu daha da garipleştiren bir kehanet var. Günün birinde bir çingene karısı Yusuf'a ölümünün bir ağaçtan olacağını söyler ve o günden sonra Yusuf ne bir ağaç altında oturur ne de bir yaprak gölgesinde dinlenir. Bu korku zamanla onda bütün ağaçların üzerine yürüdüğünü hissedecek kadar büyük bir takıntı haline gelmeye başlar. Edgar Allan Poe'nun Usher Evi'nin Çöküşü hikayesinde korkusuyla boğuşurken er ya da geç aklını yitirmekten korkan o karakteri andırır Yusuf. Kehanetler, giderek artan sanrılar, huzursuzluk ve korkuyla yüzleşme hemen hepsi gotik bir anlatıya yaklaştırır öyküyü. Fakat öte yandan bir taşra öyküsüdür bu. Kenan Hulusi'nin sonraları Sadri Ertem tesiriyle gerçekçi öyküler yazmaya yönelmesini yine taşraya olan ilgisine yormak mümkün. Öyküdeki gerilimi arttıran bir de zorunlu yüzleşme var. Yusuf, köyün muhtarı tarafından Tokat korusuna bekçi olarak görevlendirilir. İki seçeneği vardır Yusuf'un. Ya köyün hasta köpeklerini toplayıp götürecek kamyonla bir akıl hastanesine iletilecek ya da koruya bekçi olacak. Muhtar'a göre zehire zehirle karşı gelmek gerekir. Yusuf, ağaçlarla kuşatılmış bir eski kulübede bekçiliğe başlamaya ikna olur. Yalnız iyileşmek şöyle dursun korkusu daha da şiddetlenmiştir. Öyle ki kendini rüyalarında bir meşe ağacının dalında asılı olarak görmeye başlar. Çingene kadının kehaneti rüyalarında gerçekleşiyordur artık. Yusuf'un saplantısı onu eyleme geçirecek kadar ilerlemiştir. Baltayı eline alır ve kendini dalında asılı olarak gördüğünü sandığı meşe ağaçlarını bir bir kesmeye koyulur. Kenan Hulusi çok sade bir anlatımla okurda usul usul artan bir gerilim yaratmayı başarır. Öyküyü E. A. Poe'nun Tek etki kuramını destekleyen bir finalle, malum kehaneti gerçekleştirerek sonlandırır yazar. Bir hafta ortalarda görünmeyen Yusuf'u koruya gidenler bir ağaç dalında ölü bulurlar. Eşyanın ya da ölümün giziyle baş edememekten doğan saf ve ilkel bir korkudan söz edebiliriz. Henüz içsellik ve derinlik keşfi yaşamamış insanın doğanın bilinmezliğine karşı gösterdiği primitif bir refleks. Karanlık tenha bir sokak, eski bir han, orman ve uğultu, gıcırdayan kirişler ya da hayaletler, dirilen mumyalar, şeytanla konuşmalar... Edebiyat, insanın bu en eski korkusundan beslenmeyi modern döneme gelindiğinde terk etmeye başladı. Eşyayla bağımızın kuvvetlenmesi bu ilkel korkuyu bir nebze yatıştırdı ancak kendi karanlığımızı keşfetmeye başladığımızda bu defa gittikçe artan bir karamsarlıkla baş başa kaldık. Dışarıyla aramızdaki bu çözülme göstergebilimsel konuma özgü bir altüst oluşla modern metinleri doğuran bir içsellik yarattı. Kenan Hulusi'nin derinleştirmeye fırsat bulamadığı bu ilkel korku edebiyatımızda kendisine gerçek manada bir yer bulamadı. Buna rağmen korku dünyadaki seyriyle birlikte bizde de tedirginliğe ve karamsarlığa evrildi. Tam burada Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni yeniden anmak yazının varmak istediği yeri sanıyorum biraz daha belirginleştirir. Doğadan gelen tekinsizlik duygusu ve insan doğasından neşet eden huzursuzluk farklı dönemlerde düşünülegelse bile benzer bir akıbet fikri doğurur edebiyatta. Kenan Hulusi'nin Yusuf'unu ilkel bir korku, Atılgan'ın Zebercet'ini ise modern anlamda bir huzursuzluk aynı acıklı sona sürükler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/pelerin-kilic-ve-onur-pardayanlar", "text": "Pardayanlar 10 ciltlik bir savunma hattı olarak, insanlık tarihine ait bir hazinenin eşkalini veriyor bize. Ve 10. cildin sonunda herkesin ağzından aynı söz dökülüyor; Şövalye de Pardayan ölmedi! İkinci Bahar dizisindeki Hanım karakteri, sevdiceği Ali Haydar'a ayniyle şu sözleri söylemişti; Benim iki kahramanım vardı; biri Pardayan, biri Ali Haydar. Ali Haydar öldü, Pardayan'a geri dönüyorum. Bazen öyle olur, Pardayan'a geri dönmek zorunda kalırsın, hayat hep aynı ritminde akmaz çünkü. Öyleyse gerçek kahramanların yalnızca romanlarda yaşadığını mı söyleyeceğiz? Elbette hayır, Hz. Ali'den Ahmet Uluçay'a kadar varlıklarıyla bize ilham olmuş sayısız kahramana sahibiz. Hepsi de bihakkın yaşıyorlar. Ama İkinci Bahar'ın Hanım'ı, Pardayan'a, yani kitap sayfalarına dönmeyi tercih edecektir, çünkü Ali Haydar bir şövalyeye yakışmayacak şekilde davranarak kendini iradi olarak öldürmüştür. Sınanmış bir roman kahramanına geri dönmenin çiçeğidir pekala Hanım'ın yakasına kondurduğu. Elimizde geri dönülecek kadar güzel olanların bir listesi yok. 20 yıl önce benim elimde de yoktu. Şöyle ki; insanların tek tük uğradığı sessiz bir sahafın indirimli reyonunda Pardayanlar'a rastladığımda 17 yaşındaydım mesela. Kapağındaki cazibeli sunuş hemen ilgimi çekmişti. Bir hazineyi kucaklar gibi çıkarıp almıştım sepetin içinden. Girişteki ilk takdim cümlelerini okuduğum anda da uzun bir maceraya davet edildiğimi anlayıp, sarı sayfalarına gönüllü teslim olmuştum bile. Şövalye kılıcını çek! Aslında hikaye şöyle başlar; Michel Zevaco, 20. yüzyılın başlarında seri romanlar yazmaya kendini adamak için kişiliğinin temelini oluşturan politik gazeteciliği terk ederek pelerinini kuşanır ve kılıcını sayfalara doğru savurmaya karar verir. Yıldızı olacağı türün kurucusu değil, iyi bir temsilcisiydi aslında. Evet, özgün sayılmazdı. Fransızların Kılıç ve Pelerin romanları adını verdiği, Alexandre Dumas ile zirveye çıkan bu tür, ortaçağ şövalye hikayelerinin roman tarzıyla harmanlanmasından mütevellit bir modern anlatı biçimiydi. Evet, tam da Zevaco'nun kalemine göre. Zaten kılıcı hiç durmadı, pelerinini rüzgarlarla doldurdu ve bu uğurda 30'dan fazla roman yazdı. Pardayanlar serisi, bu romanlar arasındaki en meşhur ve en ilgi çekici hikayeydi, dilden dile, ülkeden ülkeye dolaştı durdu zaten. Çok erken tarihlerde (1910), Ragıp Rıfkı ve Zeki Bey tarafından Türkçe çevirisinin yapılmasıyla bu topraklarda da ziyadesiyle karşılığını bulduğunu, hatta Pardayanlar'dan ilhamla yazılan birçok tarihi romanın haricinde, Zevaco'nun etki alanının dönemin çizgi romanlarına kadar uzandığını söyleyebiliriz. Zevaco, bugün bile Fransız edebiyatı içinde kıymetli bir yerde ikamet etmez. Eleştirmenlerin ölçülerine göre romanları incelenmeye değer şeyler söylemez. Tefrika yazarı etiketiyle bir köşede bekletilir öylece. Çünkü yalın bir üsluba ve idealize edilmiş karakterlere sahiptir. Yoğun bir edebi dili yoktur elbette. Okuyucuyu sayfalar boyunca nefes nefese koşturduğu ve büyük bir fikre/çatışmaya yaslanmadığı söylenir. Aslında bütün bu eleştiriler Zevaco'nun iradi tercihleridir. Kahramanlarının hepsi güçlü, tek tabanca, mağrur ve erdemlidir. Zevaco; aşk, haysiyet, dürüstlük, şeref, adalet, gurur, sadakat, mertlik, cesaret ve onur kavramlarıyla örülmüş bir duvara sırtını yaslayarak ve her satırda o duvarı tahkim ederek can verir eserlerine. Pardayanlar da bunun en iyi/ doğal örneğidir. Zevaco, romanlarının çatısını; mükemmele yakın kurgusu, akıcı dili ve güçlü karakterleriyle ince bir işçilik gözeterek kurar. Okuru olaya dahil edebilen sahici atmosferiyle, epik havayı hiç bozmayan dozunda mizahını, bilgiye dayalı çarpıcı/gerçekçi bir tarihsel arka plan anlatısıyla süsleyerek, etkileyici bir toplam çıkarır ortaya. İlgiyi sürekli canlı tutan heyecan fırtınası, bu saydığımız özelliklerle birlikte büyük bir okuma zevki vadeder okura. Pardayanlar serisinin Zevaco'nun kahraman prototipini ayniyle yansıttığını söyleyebiliriz. Zevaco'nun kahramanı beyazdır. Gri alanda söz almaz. Hesapsızdır, kimseye pusu kurmaz, düello sever, sözünde durur, dediğini yapar, yalnızca kendisi için yaşamaz. Ayrıca haksızlık karşısında asla eğilmez, meydanda teke tek vuruşur, zayıfı kollar ve zalimi yenemese de ona tehdit olarak yaşamayı erdem sayar. Çağın soylusu ve sonsuz kahramanıdır. Fazlasıyla idealize ve teknik olarak gerçek dışıdır aslında. Bu bağlamda Pardayanlar Don Kişot'un anti-tezidir. Pardayanlar serisi, bütün o tutkulu macera yaşanırken, kılıç sesleri eşliğinde çarpıcı bir ortaçağ Avrupası resmi de çizer bize. Maceralar kurgu ama altı çizilen tarih gerçektir. Aristokrasi, engizisyon, kilise, taht oyunları, diniktidar ilişkileri ve siyasi-toplumsal dönüşümler, arka fonda hiç didaktik olmayan bir dille usul usul anlatılır. Bastille Hapishanesi'nden şövalyemizle birlikte kaçıp, krallara bile kılıcın hakkını hatırlatabilirsiniz. Paris'in kalbine sıçrayan kanı tanıyabilir, tarihe St. Barthelemy Katliamı olarak geçen, binlerce Protestan'ın öldürüldüğü o uğursuz Paris gecesinin tüm ayrıntılarıyla tasvir edildiği sayfalarda, sanki birazdan elinde palalarla gezen Katolik milislere yakalanacakmışsınız gibi hissedebilirsiniz mesela. Zannımca Zevaco'nun en büyük numarası da bu zaten; okuru kurduğu atmosferin içine çeker, mesafenizi kaybedersiniz ve kahramanın yoldaşı gibi gezersiniz artık sayfalarda. Pardayanlar; okuyanların ruhunu zenginleştiren, insan olmanın sınırlarını hatırlatan ve hayatın tutku ile erdemden ibaret olduğunu salık veren heyecan dozu yüksek bir nasihatname sayılır. Pardayanlar 10 ciltlik bir savunma hattı olarak, insanlık tarihine ait bir hazinenin eşkalini veriyor bize. Ve 10. cildin sonunda herkesin ağzından aynı söz dökülüyor; Şövalye de Pardayan ölmedi! O halde şimdi; Pardayan'a geri dönme vakti!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/pencerenin-onundeki-sair-cahit-sitki-taranci", "text": "Madem kaçılamıyor, en iyisi ölümle dost olmaktı. Can dostu Ziya Osman Saba da öyle yapmıyor muydu. Ben artık kork-muyorum, her şeyde bir hikmet var / Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar diye kendini teselli ettikten sonra o müthiş mısraıyla altın vuruşunu yapmıyor muydu şiirin: Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz. Doğrusu Tarancı arkadaşı kadar kolay teslim olamıyordu ölüme. Ölümden Sonra adlı şiirinin daha ilk mısraında kıpkızıl yanıyordu bu şüphe: Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Ölümü sevdikleriyle bir buluşma olarak gören Ziya Osman'a kanmış da sonra hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Şöyle devam ediyordu çünkü şiir: Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. / Nasıl hatırlamazsın o türküyü, / Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, / Alıştığımız bir şeydi yaşamak. Aynı şiirin ikinci bendinde bu ümitsizlik daha da belirginleşiyor ve bir yerde Ha olmuş ha olmamış penceremiz diyerek penceresine bile isyan ediyordu şair. Yedi adımda ırmağın karşısına geçti Tarancı. Her şehir bir taştı üzerine basıp geçtiği. Diyarbakır'da bir konakta doğmuş, İstanbul'da Galatasaray Lisesi'nde Ziya Osman'ı şahsen, Baudelaire'i gıyaben tanımış, Paris'te Cumhuriyet gazetesinin bursuyla bir süre Sciences Politiques okumuş, İzmir'de askerliğini yapmış, terhis olunca soluğu tekrar İstanbul'da almış, sonra Anadolu Ajansı'nda çevirmenlik yapmak üzere Ankara'ya gitmiş, CHP'nin açtığı şiir yarışmasında Otuz beş Yaş şiiriyle birinci olmuş, nihayet tedavisi için gittiği Viyana'da o çok sevdiği hayatla vedalaşmıştır. Fakat bu taşlara basarak karşı kıyıya geçemeyiz. Her taşın altında bir hazine yatmaktadır ansiklopedilerin yazmadığı. Mesela Galatasaray Lisesi'nde kendisinin dersleri de çok iyi olmadığı halde yazılılarda kopya vermeye çalışması Ziya Osman'a. Onunsa, Ama ben önüme düşen muska gibi küçücük kağıt parçasındaki problem çözümünün mutlaka yanlış olduğunu, ne kadar iyi niyetli olsa da canım kardeşimin iyi bir riyaziyeci olmadığını bilirdim, diyerek bir kenara koyması bu armağanı. Ancak şiirde dostunun verdiği kopyalardan yararlanmakta tereddüt etmemiştir Saba. Zira şiiri iyi bilmektedir arkadaşı. Dante, İlahi Komedya'nın Cehennem'ine nel mezzo del cammin di nostra vitami ritrovai per una selva oscura mısraıyla adım attığında otuz beş yaşındaydı. Tıpkı Tarancı'nın Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, mısralarını kağıda düşürdüğünde otuz beş yaşında olduğu gibi. Kar bahçeye değil şakaklara yağdığında, zamanın fırçası yüzü bir tuval gibi karşısına alıp dağınık çizgiler döşediğinde, ufuktaki mor eteğini toplayıp hayretle bakan bir çift gözün altına çöreklendiğinde düşman olan, aynalar değil ele avuca gelmeyen zamandı artık. Resimlerinde neyi arardı insan? Neyi bulur da bu ben değilim, diye sıçrayıp geri çekilirdi. Neşesi yabancıydı artık, cesareti gözünü korkutuyor, şevkin yerini bitkinlik alıyordu. Biraz heyecan duysa o güler yüzlü adam yeniden canlanır ümidiyle koşuyordu ağaçların arasında. Yaş otuz beş. Meyveler kekre, yapraklar kağıttan, toprak sabrını yitirmiş. Artık anılar etten ve kemikten değil yalnızca hayalden. Taşa hamur gibi şekil veren adam nerede, nerede o adam, suyu yarıp geçen, bir örtü gibi üstüne atan ateşi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/populer-ambalajli-ciddi-kitap-bunu-herkes-bilir", "text": "Emrah Safa Gürkan, Bunu Herkes Bilir'de içerikten ve biçimden feragat etmeden tarihle hemhal olmayan okuyucunun seviyesine nasıl inileceğinin de güzel bir örneğini gösteriyor. Akademik kariyeri boyunca işittiği yanlış sorulardan yola çıkarak doğru cevaplara ulaşmaya çalışan yazarın kitabı Bunu Herkes Bilir, popüler olanın kötü olmak zorunda olmadığını ispat ediyor. Hayatın, hatta kainatın anlamını verdiğini iddia eden kitapların rafları doldurması, bütün dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de olağan bir durum. Evren ile nasıl bağ kurulur, başarının sırrı nedir, nasıl terfi alınır, plaza hayatının insanı bitiren boşluğuna nasıl anlam katılır? Hayatına mana katmak isteyen; okuyan, ama sandığı gibi iyi bir okuyucu olmayan beyaz yakalıya yazılır bu kitaplar. Formülasyon da gayet basittir: Kendini çok ciddiye alan bir imaj, ambalaj; içinde ise faydasız ve bayağı bir yığın bilgi... Emrah Safa Gürkan'ın kitabını okurken şunu fark ettim. Bunu Herkes Bilir, benim hayatımda okuduğum ilk popüler ambalajlı ciddi kitap. Bunu Herkes Bilir, kendini popüler bir kitap olarak konumlandırmış. Her popüler kitapta olduğu gibi, bu eserde de Sabri Ülgener, Ömer Lütfi Barkan, Max Weber, Mehmet Genç, İsmail Erunsal, Bernard Lewis, Ernest Renan, Wallerstein, Braudel, Gunder Frank, Şevket Pamuk ve daha nice bilim adamının görüşlerine rastlıyoruz Emrah Safa Gürkan, aslında henüz kitabın başında eserinin ne maksatla kaleme alındığını açıklıyor: O yüzden bu kitabı, proletarya olduğunu bile fark edemeden penceresiz ofislerinde ömür törpüleyen, Viktoryen ahlakın tasallutunda mantıkdışı hassasiyet ve özentileriyle özgürlük çağında kendini prangalayan tüketim toplumunun çaresiz bireylerini kişisel gelişim kitaplarının pençesinden kurtarmak için yazdım. E. S. Gürkan bu anlamda eserini kişisel gelişim kitaplarının bir ikamesi olarak görüyor. Okuyucunun yaşamını zenginleştirme kaygısı güttüğü için buna katılmak mümkün. Fakat bence kitap, esas itibariyle bir eleştiri kitabı. Bugünü anlamlandırmakta zorluk çeken kitlelerin, birtakım reflekslerinin tarım toplumuna ait ahlaki kaidelerden geldiğini ve bu değerlerin günlük yaşantı ile uyumsuz olduğunu görüyoruz. Emrah Safa'ya göre ki ben de altına imzamı tereddütsüz atarım- geçmiş ile ilişkimiz fazlasıyla romantik. Tarihi genelde siyasi tavrımıza göre okuyoruz. Ve bu konuda oldukça ikiyüzlü bir pragmatik tavrı da yanlış bulmuyoruz. Spektrumun uçlarında iki radikal diskur var. Cumhuriyet öncesini bir sömürü ve istibdat dönemi olarak görenler ile 1923 sonrasını özünden kopuş ve istibdat dönemi olarak görenler. Bunu Herkes Bilir, tarihe bakarken yanlış sorular sorduğumuz, sorduğumuz yanlış sorulara da çok sığ ve işimize yarayan cevaplar bulduğumuz gerçeğini yüzümüze vuruyor. Kitabı okurken hemen her satırda Emrah Safa Gürkan'ın Tarihe dair çok saçma fikirleriniz var, ben aslını söylemeye çalışayım da, asıl sorun soruların vasatlığı dediğini işitir gibi oldum. Hocanın bu serzenişinin, iki uçta konumlanan herkesi muhatap aldığı çok açık. Emrah Safa Gürkan, kitabında belki de akademik kariyeri boyunca işittiği yanlış sorulardan yola çıkarak doğru cevaplara ulaşmaya çalışmış. Örneğin kendisine Osmanlıların neden geri kaldığı sorulunca, konuyu batı literatürünün bugün bile canlı bir meselesi olan Büyük Ayrışmaya getiriyor. Biz geri kalmadık. Onlar hızlandı diyor. Dünya tarihini de kendimizi merkeze alarak okuduğumuz için hocanın bu lafını anlamak zor olabilir. Ama esasında Emrah Safa Gürkan bir cümlede literatürü özetliyor. İşin acı olan kısmı şu ki, büyük addedilen hocalar bile geri kalma meselesini salt Osmanlı dinamikleri ile açıklama yanlışına düşüyor. Osmanlıların tarih sahnesinden çekilişini kapital birikimi yapacak enstrümanlardan yoksun olmasıyla, Batılı devletler gibi az maliyetle iç borçlanmamasıyla açıklamak yerine padişahların ordu başında sefere gitmemesi ile izah etmeye çalışmak sanırım kolaylarına geliyor. Kitapta Türk insanının ön lobunu meşgul etmiş birçok meseleye değinmiş Emrah Safa Gürkan. Geri kalmışlığımız, Osmanlıların coğrafi keşifleri kaçırması... Kitap bütün bu meseleleri nasıl yanlış okuduğumuzu suratımıza çarpıyor. Daha birçok mevzu da hocanın radarına girmiş; fakat bir bahse özellikle değinmek istiyorum: Matbaanın bize geç gelişi. Hoca burada içimin yağlarını eriten bir bakış açısıyla, başat faktörün düşük okuma oranı olduğunu, diğer bir ifade talep eksikliği sebebiyle matbaanın geç geldiğini söylüyor. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kültür/sanat politikası kapsamında sadece arz tarafını uyarmayı seçmiş ve bunda da bir arpa boyu yol alamamış ülkemizin, işin esas olarak talep yaratmaktan geçtiğini görebilmesi için Emrah Safa Gürkan'ın bu tespitini çok kıymetli buluyorum. Bunu Herkes Bilir'in aslında bir eleştiri kitabı olduğunu söyledim. Hoca birçok yerde mizahi bir dille insanın canını acıtacak tespitlerde bulunuyor. Tarih disiplininin araçsallaşması, akademinin içine düştüğü vasatlık batağı ve daha birçok şey... Dünyadaki önemli üniversiteler ile bizimkilerin kütüphanelerindeki kitap sayılarını karşılaştırırken, Aradaki uçurum bizi okuyucuyu rakamlara boğma zahmetinden kurtarıyor ifadesini kullanmak zorunda kalıyor mesela. Bu gibi dramatik tespitler okuyucunun yüzüne acı bir tebessüm konduruyor. Kendi kültürüne tapan insan ile ondan nefret edeni eşit derecede değersiz gören biri olduğumdan, E. S. Gürkan'ın kendine has üslubuyla dile getirdiği sosyo-kültürel tenkitleri büyük zevk alarak okuduğumu ifade etmeliyim. Makalelerin çalakalem yazıldığı ve hemen hiç kimse tarafından okunmadığı akademik camiamızda, Bunu Herkes Bilir gibi geniş kitlelere sızmaya çalışan dopdolu bir eserin boy göstermesi sevindirici bir durum hakikaten. Komplike fikirlerin kısacık cümlelerle açıklanamayacağını düşünen biri olarak kitapta uzun ve derin cümlelere rastgelmek de güzel bir sürpriz oldu benim için. İçerikten ve biçimden feragat etmeden okuyucunun seviyesine nasıl inileceğinin de güzel bir örneğini göstermiş oldu Emrah Safa Gürkan. Bunu Herkes Bilir, hocanın sonsözde de belirttiği gibi popüler olanın kötü olmak zorunda olmadığını ispat edebilmiş bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/psikolojide-edebiyatin-ayak-izleri", "text": "İyi bir gözlem yeteneği ve analiz gücü olan yazarın kaleminden dökülen, insanın ruh dünyasını tasvir eden kelimeler; okuyan insanların tahayyülünde birkaç boyutlu bir film gibi belirir. Aslında gün içerisinde sıklıkla karşılaştığımız ve bazen adi bir olay gibi gözümüze sıradan görünen olayların, davranışların, ilişkilerin arka planında tüm insanlar için tekerrür eden bir şablon olduğunu fark edebiliriz. Bu açından iyi bir edebiyat eseri, insanın ruhunu inceleyen bilim insanları için emsalsiz bir olanaktır. Bu açıdan bakıldığında bugün psikolojinin geldiği noktada, edebiyatın katkısı gerçekten çok büyüktür. Nereye gittiysem bir şairin benden önce oraya uğramış olduğunu gördüm der Sigmund Freud, yani psikolojinin bugünkü anlamına, konumuna ve yaygınlığına kavuşmasını sağlayan isim. Bundan yaklaşık 150 yıl önce, adına psikoloji dediğimiz bilim dalı konusunda yapılanlar, yazılar, söylenenler bugün anladığımız psikolojiden ve düzenlilikten çok uzaktı. 1800'lü yıllar psikoloji açısından çok verimli geçmiş olsa da biraz daha geriye gittiğimizde toplumun normalinden farklılaşan, psikolojik problemler yaşayan insanlar ötekileştiriliyor, insanlık dışı ortamlarda uzun süre ve bazen zincirlenmiş halde tutuluyor ve insanlık dışı sözde tedavi yöntemlerine maruz bırakılıyordu. Yani insanın halet-i ruhiyesi çok dikkate alınan bir konu değildi. Elbette insanlık var olduğundan bu yana, psikoloji hakkında birçok şey gözlenmişti ve söylenmişti. Örneğin MÖ 400'lü yıllarda yaşayan Platon, ruhun üç bileşenden meydana geldiğini ifade etmiştir: Logos mantığı, Thymos öfkeyi, Eros da arzularımızı ifade eder. Kabaca baktığımızda Freud'un id, ego ve süperego kavramları için kimden ilham aldığını bulmak zor olmasa gerekir. Freud'un ilham aldığı kişiler sadece filozoflar değildi elbette. Şiirler, tragedyalar ve romanlar insan psikolojisinin derinliklerine dair yapılan gözlemlerle doluydu. 15 yıllık mesleki hayatımda, bazı romanların ve hatta bazı şiirlerin birçok psikoloji kitabından çok daha fazlasını içinde barındırdığını sıklıkla fark etmişimdir. Freud bugün dilimizde aşina kavramlar olarak yer edinen Oedipus Kompleksini tanımlarken de, Antik Yunan'ın en önemli tragedya yazarlarından olan Sofokles'in Kral Oedipus hikayesinden ilham almıştır. Freud'a göre, bilinçaltını en güzel ve en iyi yansıtan edebiyat eserleri Sophocles'in Kral Oedipus'u, Shakespeare'in Hamlet'i ve Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'idir. Freud'a göre gelişimimizin psikoseksüel evreleri vardır ve bu evrelerden üçüncüsü fallik dönemdir. Fallik dönem 3-7 yaş arasına denk gelen ve çocukların ilgilerini karşı cinsteki ebeveyne yönelttikleri bir dönemdir. Çoğu insan Freud'un bahsettiği çocuk cinselliğini yetişkin cinselliği gibi algıladığından psikanalitik kuramı anlamakta zorlanabilir. Ancak fallik dönemdeki cinsel ilgi cinsel birleşme odaklı bir ilgi değildir, bu dönemde çocuğun cinsel kimliği ve toplumsal rol anlayışı gelişir. Erkek çocuklar fallik dönemde Oedipus Kompleksi yaşarlar ve annelerinin ilgisi için baba ile rekabete girerler. Bu rekabet çocuğun anneyi kıskanması, babası ile güreşmeye çalışması gibi şekillerde ortaya çıkar ve çocuk bu esnada güç sahibi olan babadan korkar çünkü hadım edilme korkusu yaşar. . Bu dönemde çocuklar ben annemle evleneceğim gibi ifadeler kullanabilirler. Oedipus Kompleksi çocuğun baba ile özdeşim kurması, kendini bir erkek olarak görüp ileride babası gibi olabileceği ve annesi gibi biriyle olabileceğini anlaması ile çözülür. Tüm bunlar bilinçli olarak gerçekleşmediğinden çocuk duygu ve düşüncelerinin farkında olmaz. Benzer şekilde Freud'un doğumundan yaklaşık 2300 yıl önce yazılan Sofokles'in Kral Oedipus eserinde de bu durum görülür. Oedipus, Apollo tarafından babasını öldürüp annesi ile evlenmek için lanetlenmiştir. Bunu öğrenen anne babası onu bebekken bir çobana verir. Çoban, Oedipus'u bir başka krala evlatlık verir ancak Oedipus evlatlık olduğunu bilmiyordur. Büyüdüğünde bir kahin ona üzerindeki bu lanetten bahsedince gerçek babası sandığı kraldan kaçar ancak kaçarken biyolojik babasını öldürür. Ardından bilmeden annesi olan kraliçe ile evlenerek lanetin gerçekleşmesine neden olur. İyi bir gözlem yeteneği ve analiz gücü olan yazarın kaleminden dökülen, insanın ruh dünyasını tasvir eden kelimeler; okuyan insanların tahayyülünde birkaç boyutlu bir film gibi belirir. Aslında gün içerisinde sıklıkla karşılaştığımız ve bazen adi bir olay gözümüze sıradan görünen olayların, davranışların, ilişkilerin arka planında tüm insanlar için tekerrür eden bir şablon olduğunu fark edebiliriz. Bu açından iyi bir edebiyat eseri, insanın ruhunu inceleyen bilim insanları için emsalsiz bir olanaktır. Bu açıdan bakıldığında bugün psikolojinin geldiği noktada, edebiyatın katkısı gerçekten çok büyüktür. Bugün neredeyse, herkesin dilinde olan bir ruh sağlığı kavramı olan narsisizmin kökenine baktığımız zaman, orada da bizi bekleyen mitolojik bir hikayenin bizi beklediğini görürüz: Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos'u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir. Aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. Narkissos'un sudan yansıyan görüntüsüne aşık olması, bugün onun ismiyle andığımız, narsisizmin kökenini oluşturur. Freud'dan sonra analitik yaklaşımı sürdüren Jung'un eserleri de Sofokles'ten ilham alır. Jung, Oedipus Kompleksi'nin kız çocukları için olan versiyonunu Elektra Kompleksi olarak adlandırır. Elektra Kompleksi'ne göre kız çocuk babasının ilgisini arzular ve bu nedenle annesi ile çatışır. Ancak kız çocuklar genelde babalarına olan ilgilerini erkek çocukların annelerine ilgilerini ifade ettiklerinden daha açık ifade ederler. Erkek çocuklarda bir hadım edilme korkusu olduğundan babalarının gazabından daha çok korkarlar ancak kız çocukların böyle bir korkusu olmadığından babalarına ilgilerini daha çok ifade ederler. Sofokles'in bu kurama ismini veren eserinde Elektra adlı bir kadın babasının ölümünün intikamı almak için çabalar. Dünyada bu gelişmeler yaşanırken Türk edebiyatında da psikolojinin etkileri görülmeye başlanır. Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu romanında yer alan Bihter karakterinin analiziyle ciddi anlamda etkisini gösteren psikolojik bakış açısı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Peyami Safa'nın romanlarında ana akışın önemli bir parçası olmuştur. Çok sevdiğim bir roman olan Huzur'un başkahramanı Mümtaz'ın iç dünyasına Tanpınar'ın kelimeleriyle şahitlik etmek; bir psikolog olarak bambaşka kapılar açmama vesile olmuştur. Edebiyat ve psikoloji ilişkisi sadece psikolojinin edebiyattan aldığı ilhamlarla sınırlı değildir; psikoloji literatürü genişledikçe, çalışmalar arttıkça elde edilen bilgilerin yansıması edebiyat eserlerine katkı sağlamaya başlamıştır adım adım. Freud'un ortaya koyduğu psikanaliz, yolun başında beraberken ve hatta Freud'un hakkında büyük ümitler beslediği ancak hayal kırıklığına uğradığı bir isim olan Carl Gustav Jung'un Analitik Psikolojisi ve kolektif bilinç dışı hakkındaki çalışmaları edebiyatın da içinde olduğu birçok sanat dalına ilham vermiştir. Psikoloji yalnızca duygularımızı ve psikolojik sorunlarımızı incelemez. Hatta bu psikolojinin çalışma alanının küçük bir parçasıdır. Psikologlar insan zihninin nasıl çalıştığını, belleğimizi, zihnimizdeki bağları, nasıl odaklandığımızı ve buna benzer birçok şeyi inceler. İnsan bilinci siyah-beyaz olarak çalışmaz. Davranış ve düşüncelerimiz birçok gri alanda oradan oraya akarak ilerler. Herhangi bir şey düşünürken alakasız bir iş yapmaya geçtiğimizi ya da aralarında bir bağ yokmuş gibi duran fikirlerin kafamızda uçuştuğunu çoğumuz fark ederiz. Bu geçişler beynimizdeki sinirlerin birbirleriyle kurdukları bağlar olan sinapslarla sağlanır. Yeni bir şey öğrendiğimizde yeni sinaptik bağlar kurulur ve kimi zaman yaşadıklarımız alakasız şeyler arasında bağ kurmamıza neden olur. Bunun farkında bile olmayız ama nasıl ki yol olmayan bir yere gidilmezse zihnimizdekiler de oradan oraya giderken arasında bağ olmayan yerlere varamaz. Bu çoğu insanın edebiyattan tanıdığı ancak isim babası psikolojinin kurucularından William James'e ait olan bilinç akışı kavramı ile açıklanabilir. Düşüncelerimizin zihnin bilinçli kısmında nasıl akıp gittiğini açıklayan bu metafor yalnızca bir metafor olarak kalmamış ve üzerine bilimsel araştırmalar da yapılmıştır. Araştırmalar bu akış esnasında zihnimizde her seferde ayrı ve tek bir olay yaşandığını göstermiştir. Farkında olabileceğimiz tüm düşünceler bu akışı oluşturabilir ancak akışın nedenini fark etmeyebiliriz. Mrs. Dalloway çiçekleri kendi alacaktı. Virginia Woolf'un ünlü romanı bu cümleyle başlar ve bilinç akışı tekniği ile ilerleyip gider. William James bilinç akışı kavramını dünyaya kazandırdığından beri yalnızca Virginia Woolf değil sayısız edebiyatçı bu teknikle etkileyici romanlar yazarak okuyucularını karakterlerinin zihnine davet ettiler. Karakterin bakış açısını, iç monologlarını ve gözlemlerini olduğu haliyle yazıya dökmeye çalışarak bir başkasının zihnini olduğu haliyle tasvir etmeye çalışan edebiyatçıların ne denli zor bir iş başardığını anlatmaya gerek dahi yok. Diğer yandan bu teknik bilimsel araştırmalara da yeni imkanlar sağladı. Psikolojide çoğu araştırma objektif testler dediğimiz önceden yapılandırılmış, şıklı test soruları ile benzer mantıkla ve net ölçülebilir testleri kullanır. Ancak bu testler bazen kişinin yalan beyanına imkan sağlar ya da istenen her bilgiye erişilmemesine neden olabilir. Bu nedenle bazı durumlarda projektif testler dediğimiz kişinin kendini yansıtmasına daha fazla imkan sağlayan, yapılandırılmamış, klasik test sorularına benzetebileceğimiz testler kullanılır. Bu testlerin işe yaramasında bilinç akışının ciddi bir rolü olduğunu düşünüyorum. Belki de bu yüzden yaygın kullanılmamalarına rağmen romanlarda ve filmlerde bu testleri kullanan psikologlara yer verilir. İçinde yaşadığımız zamanlar ve koşullar değiştikçe buna maruz kalan insan ve onun ruhsal ihtiyaçları da değişkenlik gösterir. Dünya modernleştikçe, dünyanın ve insanın var oluşuna dair bilimsel açıklamalar dini inançların sarsılmazlığını sorguladıkça, dünyadaki sağlam bildiği yerini belirsizlikler içinde bulunca, şehir hayatı yaygınlaştıkça insan çok daha kırılgan bir varlık olmaya başlamıştır 20. yy'da. İşte bu ihtiyaçların ışığında varoluşçuluk; felsefede, edebiyatta ve psikolojide çok daha fazla yer almaya başlamıştır. Ülkemizde de çok sevilen bir yazar olan Psikiyatr Irvin Yalom, varoluşçu psikolojinin önemli isimlerinden birisidir. Ona göre dört yaşamsal kaygı vardır; ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık. Ölümün ve ölüm korkusunun yaşamımızı etkileyen önemli bir güç olduğunu, özgürlüğün kendi hayatımızın sorumluluğunu alma ve davranışlarımızı yönlendirme gücümüzün olduğunu söyler. Yalıtımın ise insanın uğraşmak zorunda kaldığı önemli problemlerden birisi ve diğer insanlarla ilişki kurmak ve yalnızlıkla ilgili olduğunu anlatır. Son olarak anlamsızlığın ise modern dünyada yolunu kaybetmiş insanın bir hayat amacı bulma gayreti olduğunu açıklar. Varoluşçuluk yaklaşımının edebiyat üzerindeki etkisini, Türkiye'de şehirleşmenin arttığı, modernizmin etkilerinin daha yoğun yaşanmaya başlandığı 1950'li yıllardan itibaren daha fazla fark etmeye başlarız. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ında, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ında tam olarak ruhsal anlamda var oluş mücadelesi veren kahramanlara şahit oluruz. Psikoloji alanından gelen yazarlar, psikolojik öğelere fazlaca yer veren kurgular ve psikoterapi öyküleri tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de çok popüler. Özellikle vaka öyküleri kaleme alan Amerikalı Psikiyatr Dr. Irvin Yalom, Türkiye'ye geldiğinde gördüğü ilgi karşısında şaşırdığını ifade eder, Bir Psikiyatristin Anıları isimli kitabında. Peki, neden insanlar bu tür kitapları okumayı çok seviyor? İnsanlar olarak tabiatımızı, gerçekte kim olduğumuzu merak ediyor ve anlamaya çalışıyoruz. Kendi davranışlarımıza bakarak bir yorum getirmeye çalışsak da bu çoğu zaman objektif olmuyor. Bir referans noktasına ihtiyaç duyuyoruz. Kıyaslanabilecek başka bir insana. Belki de bu yüzden kendimizi en iyi bir başkasına bakarken görüyoruz. Bazen bir başkasında olanı görmek kendinde olanı görmekten daha kolay olabiliyor. Yaşadığım problemlerin başkalarında da olduğunu gördükçe, okudukça kendime olan bakış açım normalleşiyor ve daha şefkatli bir hale dönüşüyor. Aynı şekilde diğer insanların düşünceleri de kendimizi değerlendirmemizde etkili oluyor. Zamanla onların bizi gördüğü şekilde kendimize bakmayı öğreniyoruz. Tüm bunları düşündüğümüzde psikoloji alanındaki iyi yazarların neden bu kadar çok okunduğunu anlamak zor değil. Her şeyden önce kendimizi bir başkasından dinlemeyi seviyoruz, içinde bizi barındıran eserler ilgimizi çekiyor. Özellikle de toplumun psikologlara alanında uzman olmanın da ötesinde üstün yetenekler atfettiğini düşünürsek -içimi okuyabilir, sorunlara bir çırpıda çözüm getirebilir gibi- bu rağbetin normal olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar olarak kendimizi değerli hissetmeyi seviyoruz, öyle görüyoruz da. İstediklerimizi başarabileceğimize yönelik büyük bir inançla geliyoruz dünyaya. Psikologlar tarafından yazılan eserlere talebin fazla olmasının bir diğer sebebi de şu; insan ruhunun labirentlerine daldıkça bir gizemin kapılarını araladığımızı hissediyoruz ve içgörü kazanıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/puttan-tevhide-yaradan-ilaca-yolculuk", "text": "Putperestliğin eski devirlerde kaldığına dair bir genel kanaat olduğunu, ama bu genel kanaatin aksine başta Uzakdoğu ve Orta Afrika olmak üzere birçok coğrafyada iki milyardan fazla insanın hala çok tanrılı inançlara sahip olduğu belirtiliyor kitapta. Üstelik çocuklara, aylara, gezegenlere verilen isimlerde bile putperestliğin kendisi ya da kalıntıları bir şekilde devam ediyor. Bununla beraber putperestliğin, nesnelere yakarmanın ötesinde bir zihin-gönül sapması olduğunu söylüyor yazar. Put meselesi, insanın bu hayatta güçlü ya da yenik oluşunu belirleyen, kadın erkek ilişkilerinden çocuk yetiştirmeye, iş hayatından özel hayata, zihin dünyasından kalbi dünyaya kadar hemen her sürecini şekillendiren, mutluluğunu huzurunu etkileyen çok yönlü ve çok katmanlı bir konu. Bu yüzden Ahmet Turgut'un Put adlı kitabını duyunca hemen almak, okumak istedim. Kitapla ilgili belirtmek istediğim ilk husus yazarın üslubu. Ahmet Turgut'un öğrenmeyi anlamayı kolaylaştırıcı bir üslubu var. Yazı dilinin gereklilikleri yerine getirilirken sohbetin samimiyeti atlanmıyor. Bir dinleyici, bir okur olduğu unutulmuyor kitap boyunca, yani okurun faydası gözetiliyor. Araştırma inceleme kitaplarında düşülecek tuzak Ahmet Turgut'un kitabında yok. Uzaklık, aşırı mesafe yoğun teknik terimler. Ağır, anlamanın önüne geçen ağdalı ifadeler yok. Yazarın karşı tarafa fayda sağlamak istediğini, bunu öncelediğini fark ediyorum. Dersini anlatan hoca gibi anlatıyor Ahmet Turgut. Sevdiği bir dersi anlatan, öğrencisini dikkate alan bir hoca gibi... Aşırı uzun teknik uzun cümlelerden sakınıyor. En önemlisi de kavramların anlamını vererek anlatıyor konuyu. Kavramları vererek ama kavramlara da boğmayarak. Meseleyi anlaşılır şekilde izah ediyor. Çoğu kez de konuyu izah edip bölümü kavramlarla açıkladıktan sonra, sorular yöneltiyor okura. Böylece hem düşündürüyor hem de bir sonraki bölüme tabii bir geçiş sağlanmış oluyor. Şirk nediri anlattıktan sonra mesela, Sahi, şirki bu denli amansız bir zihni, kalbi bela haline getiren gerekçeler nelerdir diye sorup konuyu detaylandırmaya başlıyor. Bu sorular, bir konuyu diğer konuya bağlayış cümleleri zihinsel olarak hem bir devamlılık hem bütünsellik sağlıyor. Anlaşılır ve zengin bir kitapla karşı karşıyayız. Hem bir ilim hem bir dua olarak gördüm ben bu kitabı. Kolaycılığa kaçmayan, derin duygularla yazılmış, sadece yarayı değil merhemi de gösteren bütünlüklü bir eser. Şirkin ne olduğunu bilmeyen tevhidi tanıyamaz diye başlıyor kitap. Putperestliğin eski devirlerde kaldığına dair bir genel kanaat olduğunu ama bu genel kanaatin aksine başta Uzakdoğu ve Orta Afrika olmak üzere birçok coğrafyada iki milyardan fazla insanın hala çok tanrılı inançlara sahip olduğu belirtiliyor giriş bölümünde. Üstelik çocuklara, aylara gezegenlere verilen isimlerde bile putperestliğin kendisi ya da kalıntıları bir şekilde devam ediyor. Bununla beraber putperestliğin, nesnelere yakarmanın ötesinde bir zihin-gönül sapması olduğunu söylüyor Ahmet Turgut. Öteki türlüsü Hollywood yapımlarında olduğu gibi konuyu basite indirgemek oluyor. Gizlisiyle aşikarıyla, klasik ve zamane türevleriyle şirk sapkınlığı bilinmeden tevhid şuuru anlaşılamaz. Şirki anlayabilmenin anahtarı ise put kavramıdır. Peki, nedir put meselesi? Nedir şirk? Nedir bu insanın çokça ikaz aldığı, yaratıcıya ortak koşma meselesi? Anlatmaya işin en başından, mitolojideki tanrı tasavvurlarından başlayan yazar, panteist ve deist tanrı tasavvurlarıyla devam ediyor. Hemen peşinden Kuran-ı Kerim'in indirildiği coğrafyadaki tanrı tasavvurlarını inceliyor. Mesela, Cahiliye Araplarının, Haniflerin, Yahudilerin Tanrı tasavvuru nedir? Latlardan, uzzalardan ve çok çok öncesinden bugünümüze doğru yavaş yavaş gelip Esma-i Hüsna'ya kadar varan, Esma-i Hüsna ile taçlandırılan bir yolculuk var. Böylece hem bir ilaca kavuşuyoruz hem de Allah'ın en güzel isimlerinin bile nasıl putlaştırıldığını öğreniyoruz. Öğrenmeye başlıyoruz diyeyim. Başka? Mecusilik aslında nedir? Hürmüz kimdir? Ehrimen hangi vehimlerle ortaya çıkmıştır, Haniflerin Hristiyanların Tanrı tasavvuru nasıldır, Kuran-ı Kerim'de vazedilen Uluhiyet anlayışı nedir, bütün bunlar tek tek kelimelerin kökenleri verilerek anlatılıyor. Bir Tevhid Okuması'na işin abc'sinden başlıyor Ahmet Turgut. Anlatmaya ilk yara aldığımız yerden, kelimelerden... Sonra devamı, bahsettiğim put tasavvurları inceleniyor ve tevhide, bir ilaca varılarak taçlandırılıyor kitap. Yazar sadece yaraları göstermiyor. Yarayı da anlatıyor merhemi de. Bu kitabı hem bir fikir hem bir zikir hem de bir dua olarak gördüm ben. Rükudan kıyamdan secdeye varan. Yunus Emre'den dizeler, ihtiyaç oldukça tarihten, peygamberlerin hayatından anektodlar aktarılan, ayetlerin hadislerin ışıl ışıl parladığı bir kitap Put. Hele ki sonlara doğru anlatılan fütüvvet sahibi insanın nasıl olması gerektiği bölümler okurda bambaşka bir ufuk açıyor. Put meselesi, putperestlik meselesi önemli. Bu konudaki her çaba her katkı dikkate alınmalı. Bu mesele bizim bütün hayatımızı şekillendiriyor. Hayattaki duruşumuzu kazanışlarımızı ve kaybedişlerimizi, bereketimizi bereketsizliğimizi, hemen her sürecimizi etkiliyor. Hasılı yolumuz çiziliyor. Taşları doğru yerleştirmedikçe korkuları sevgileri doğru yere oturtmadıkça bir şeyler hep eksik ve arızalı kalıyor. Duygularımız, acılarımız hazlarımız bizi esir alıyor. Hani geleneksel olarak rast gitsin deriz ya. Rast gitmiyor işler. Ne dışarıda ne içerde. Nasıl oluyor da insan bir adamın/kadının kölesi olabiliyor? Nasıl oluyor da bir çocuk annesinin babasının efendisi olabiliyor. Nasıl oluyor da insan hayatını yaratıcısına göre değil de başkalarına göre şekillendiriyor. Birinin bir lafıyla dağılıp başka birinin lafıyla yerlere göklere sığmayabiliyor. Bu kadar inanan gözükmesine rağmen yaratıcının bütün ilkelerini ihlal edebiliyor baskı anında. Uzak düşüyor. Yanılıyor. Putlara tutuluyor. Bir kez tutulduğu zaman da bilinci kapanıyor. Doğru düşünemez, dost düşman, ateş su ayırt edemez oluyor. Dolayısıyla anlık çıkarlarının peşinde; düştükçe düşüyor. İsterse bin kere doğruluktan, güzellikten, iyilikten bahsedilsin, kişi bir kez putlarına kapıldıysa yol almak mümkün değil. İşte hep söylenegelen, duyan-gören bir kalp göz olmadıkça çarpıp duruyor putlara insan. Bu meseleyi aşmadıkça çölde dönüp duranbedeviye benziyor halimiz. Kum fırtınası var, göz gözü görmüyor. Üstelik karanlık. Üstelik en değerlimiz, kelimelerimiz, kavramlarımız kayıp. Bir arpa boyu yol alamamak dedikleri bu. Taş üstüne taş koyamamak dedikleri de. Evet putperestlik, nesnelere yakarmanın ötesinde bir zihin-gönül sapması. Hiç şüphesiz. Ayrılıklar nankörlükler zalimlikler kavgalar şiddetler hep bu meselenin doğurdukları. Yani bizde açtığı yaralar tek yönlü değil. Sosyolojik psikolojik sonuçları itibariyle yaralar saymakla bitmez. Bu yüzden bu konuda düşünmek zorundayız. Anlık çıkarlar uğruna insan ömrü heba oluyor. Bundan daha büyük keder olabilir mi? Toplamdaki mutluluğunu kaybediyor insan. Anlık kazançların sonu hep hüsran. Farkında mı? Kanıt isteyen tarihin sayfalarını dolaşsın... Ama turist gibi değil; ders almak isteyen bir derviş gibi. Maalesef biz, bize sunulanları şahitliğimizle değil, cahilliğimizle kabul ediyoruz. İşte bu yüzden put nedir'i, şirk nedir'i oturtmamız gerekiyor. Bu meseleyi halletmemiz, umulur ki aşmamız nasip olur. Sonrası kişi için dünya çok daha konforlu. Çok daha huzurlu. Put; hakikatle aramıza giren her şey ama her şey. Bir fikir bir ideoloji bir eşya... Hemen herkes ve her şey putlaştırılabilir. Bu yüzden edebiyatın, sanatın, ailenin, şarkıcının, türkücünün, herkesin meselesi bu. Havas avam ayrımı gözetmeyen bir konu. İdoller, meslek duayenleri, sevgililer, hemen herkes payını alıyor bu meseleden. Sınanan herkes. Üstelik sadece kötüler değil, iyilerin dahi putlaştırılabildiğini hatırlatıyor Ahmet Turgut. Kişinin kötü olması gerekmiyor. Gidenin haberi yok ama ardındakiler putlaştırmaya meyledebiliyor. Sevmeyi öğrenmeli insan. İşte Hz. İsa, işte filanca, belki Buddha bile... Hasılı herkes farkında olsun ya da olmasın putlarla karşı karşıya. Kitapta incelenen hemen her alt başlık ayrı bir kitap olmaya aday. Her Devrin Enfüsi Putları, Tüm Putların Anası: Heva, Put Yontucusu: Kibir, Kimlikçilik Putu, En Sinsi Şirk: Riya, Hırs ve Menfaatperestlik Putu, Heva'nın Medya Dili sadece bazıları. Put meselesini içselleştirmek bir okumayla olacak iş değil elbette. Bir kitabı bir kez okumayla hiç değil. Ama önemli bir adım. Tekrar okumak, düşünmek, bu konuyu gündemimizde tutup gardımızı almak icap ediyor. Bu hayatta çok açık ki lüzumlu lüzumsuz her şey için bedel ödüyoruz. Ama aşkın olanı tanımak adına ne yapıyoruz belli değil. İlmi, oturduğumuz yerden hiç bedelsiz alalım istiyoruz. Meseleye üşengeç ve lakayt yaklaşabiliyoruz. İnanmak da ilim de her şey gibi bedel istiyor. Bu konudaki bilincin, farkındalığın artması adına aynı yöndeki eserlerin devamının gelmesini diliyorum. Peki, biz tevhidin neresindeyiz? Böyle soruyor yazar işin nihayetinde. Başımız önde düşünüyoruz. İnanıyoruz demek başka, inanmak başka malum... Şöyle bir düşününce insan kendini bile putlaştırabiliyor. Tırnaklarımla kazıyarak geldim ben bu yerlere, diye anlatabiliyor başarı öyküsünü. Düşünüyorum da tevazu farz gibi bir şey aslında, ya da şöyle diyeyim hiç gerek yok öyle tevazu numaralarına. Biliyoruz bilmeliyiz. İnanıyoruz inanmalıyız. İşin esası böyle, attığımız zaman o taşı biz atmadık, bizi de yaptığımız işleri de yaratan Allah... Vesileleri sebepleri de... Minicik minicik iradelerimiz amellerimiz, elbette onlar da var. Onlar da riyaya bulaşma tehlikesinde her an."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/remzi-simsek-nobel-edebiyat-odulleri-ve-pesindeki-lanet", "text": "Nobel Edebiyat Ödülleri her yıl olduğu gibi ekim ayında açıklandı. Nobel Ödülü demek göz önünde olmak demek düsturundan hareketle yine ödül açıklanır açıklanmaz birçok tartışma da beraberinde geldi. Bu tartışmaların göbeğine oturan isim ise bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Peter Handke oldu. Handke'nin vaktiyle yaptığı ve savaş suçlarını savunan açıklamaları ödül sayesinde tekrardan gündem oluşturdu. Bu durum ne ilkti ne de son olacak gibi duruyor. Nobel Edebiyat Ödülleri hep sağladığı itibar ve yüklü miktardaki para ödülü ile anılıyor olsa da peşinden bir laneti de beraberinde getirdiği inkar edilemez. Nobel Vakfı ve İsveç Akademisi'nin ortak çalışmaları sonucu uygun görülen isimlere verilen Nobel Ödülleri, bilhassa edebiyat camiasında ciddi bir merakın sebebi oluyor. Bu merak bazen komitenin sürprizleri ile hüsrana dönüşebiliyor tabii. Tıpkı 1953 yılında Winston Churchill'e verilen ödül sonrası olduğu gibi yakın zamanda (2016) Bob Dylan'a verilen ödül de benzer bir hayal kırıklığına sebep oldu diyebiliriz. Komitenin Dylan kararı, sanatçıyı edebiyat dışı gören pek çok isim için Nobel'in itibarının yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor olduğu yorumlarını da beraberinde getirdi. En azından dünyada ciddi bir okur kitlesine sahip olan Haruki Murakami okurları için vaziyet tamamen bu şekilde. Murakami 8. kez de ödülü alamayınca, tutkulu okurları için sanırım Nobel bitmiştir diyebiliriz. Genel kanaat ödül komitesinin muhalif yazarlara daha kıymet verdiği yönündedir. Lakin 2012 yılında ödüle layık görülen Mo Yan için bir muhalif kimlikten bahsetmek pek mümkün gözükmüyor. Hatta tam aksine Mo Yan'ın Çin hükümeti ile mesafeli/kavgalı olmayan tavrının duyulmasından sonra başka bir söylenti de gündemdeki yerini almış oldu. Bazı çevrelerde Çin hükümetinin Mo Yan'ın ödül alması için komiteye baskı yaptığı o yıllarda çokça konuşuldu. Diğer taraftan bu söylentilerin Mo Yan okurlarını pek ilgilendirmediğini de söylemek gerek, ülkemizden hareketle konuşursak bir Mo Yan kitlesi çoktan oluşmaya başlamış diyebiliriz. 2018 yılında ise İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bir ilk yaşandı ve ödül verilmemesi kararına varıldı. Sebebi ise bir savaş değil komite içindeki bir cinsel taciz skandalıydı Nobel'in gitgide itibarını yitirmeye başladığını düşünen pek çok kişi için 2018 ciddi bir kırılma olmuş olabilir, tam da Man Booker'ın güçlendiği bir dönemde Nobel adına işlerin iyi gitmediği bir yıl olmuştu. Kırılma demişken; Nobel 2018 ödülünün bu yıl sahibine takdim edileceği duyurulduğu andan itibaren Nobel borsasında kadın yazarların ismi de ön plana çıkmış oldu. Taciz skandalından sonra komitenin bir erkek yazar tercih etme ihtimali, gelmesi muhtemel tepkiler göz önünde bulundurulduğunda düşük bir ihtimaldi. Nitekim öyle de oldu ve komite riske girmeyerek 2018 Man Booker ödülünü de almış olan Olga Tokarczuk'u ödüle layık gördü. Gelinen son noktada Nobel'in itibarını koruması için bir şeyler yapması gerektiğini düşünenlerin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor diyebiliriz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi bu kadar göz önünde olmak, dikkatleri üzerinize çekmek ve çok konuşulmak her açıdan iyi olmuyor ve peşinden bir lanet bulutu sizi sarıp sarmalayabiliyor. Bunun sebebini belki de ödülün ortaya çıkışını anlatan o meşhur hikayede arayabiliriz. Ünlü kimyager Alfred Nobel 19. yüzyılın ortalarında icat ettiği dinamit sayesinde bir hayli zengin olur. Emekliliğini Fransa'daki evinde geçiriyorken bir sabah gördüğü gazete başlıkları şoka girmesine yol açar. Gazeteler, Nobel'in öldüğünü söylüyordur hem de kendisinden hiç de iyi bahsetmeyerek, Savaş taciri öldü! başlığını atarlar. Oysa bir rivayete göre ölen aslında Nobel'in erkek kardeşidir ama ok yaydan çoktan çıkmıştır bir kere. Hikaye odur ki, Nobel bu başlıkları gördükten sonra içine kapanır. İnsanların o ölüp gittikten sonra kendisini bu şekilde anacak olmalarından ötürü büyük bir rahatsızlık duyar. Ciddi bir bunalıma girmiş olabileceği düşünülen Alfred Nobel belki de o an bir karara varır. Hikaye böylece uzar gider. Hiçbir kesin kanıt ve ifade olmamasına rağmen Alfred Nobel'in bir vicdan azabı sonucu aldığı kararla bugün tanık olduğumuz Nobel Ödüllerinin temelini attığına inanmak pek de yanlış olmaz. Edebiyat camiasında bir kesim vardır ki bu ödül onlar için hiçbir şey ifade etmez, diğer bir kesim de ödülün yarattığı o büyülü ortamda kendisini ödül almış yazarların metinlerini okumaya mecbur hisseder. İkisi de biraz uçlarda dursa da ne yok saymanın doğru olduğunu ne de ödülün tam manası ile bir otorite ve edebi zevki temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bugünden geriye baktığımızda ödül almış birçok ismin şu anda adı bile anılmazken edebi zevkin belirleyicisi olduklarını nasıl söyleyebiliriz ki: Üstüne üstlük halen sanat eserinin tanımında en kaba tabirle yarına kalan ifadesi kullanılıyorken... Diğer taraftan ödülün ciddi manada bir reklam çalışması olduğunu da yadsıyamayız. Tüm dünya tarafından fark edilmek ve eserlerin birçok dile çevrilip daha geniş kitlelere ulaşması küçümsenecek bir ayrıntı değil. Bilhassa ülkemizde 1998'den sonra ciddi bir okur kitlesi edinen Jose Saramago belki de ödül almasaydı bu denli geniş kitlelere ulaşamayacaktı dersek en azından Saramago gibi bir kalem ile tanışmış olan tutkunlar bize hak verecektir. Kesinlikle es geçilmemesi gereken bir husus var ki buna kimsenin itirazı olamaz: Yaygın diller dışında eser kaleme alan yazarların külliyatlarının diğer dünya dillerine tercümesi noktasında Nobel şu anda en kuvvetli itici güç olma özelliğini koruyor. Uzunca bir süre daha da koruyacağa benziyor. Nobel Edebiyat ödülleri üzerine düşünmeye gerek duymamış pek çok okur için şaşırtıcı bir liste var elimizde; Tolstoy, James Joyce, J. L. Borges, Milan Kundera ve Umberto Eco... Bu isimler ilk elden akla gelenler, biraz çalışılsa listenin uzayıp gideceğinden emin olabilirsiniz. Hatta bu uzayan listenin Nobel'i alan yazarlar listesinden daha heyecan verici olduğunu bile düşünebilirsiniz. Bu listede Umberto Eco'ya bir parantez açmak gerekir. İçinde bulunduğumuz dönemin hakim sanatı olarak sinemanın görülmesi tartışmaya açık bir konu olsa da bu iddianın içinde bir gerçeklik payı taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte bu noktada Eco'nun kaleme aldığı metinlerin sinema sanatına uyarlanmaya en müsait metinlerden olduğu, bu sanatın ileri gelenleri tarafından dile getirmiş bulunuyor. Sinema filmlerinin, romanın yerini aldığını dile getiren birçok tespiti de göz önüne aldığımızda Eco'nun kalemi, çağın diline imkanlar dahilinde en yakın metinler ortaya koymuş gibi duruyor. Gülün Adı filminin yönetmeni, romanı senaryolaştırma çalışmaları sırasında hiç zorlanmadıklarını dile getirmiş; Eco da bu duruma gerekçe olarak titiz çalışmasını öne sürmüş ve birkaç örnekle bu fikrini desteklemiştir. Eco romanını yazmaya başladığında Ortaçağ'daki bir manastırın planlarının elinde olduğundan ve bu manastırda bir koridor boyunca sürecek diyaloğun mesafe itibariyle ne uzunlukta olacağını bildiği için ona uygun cümleler kurduğunu söylemişti. Bu titiz tavrın diğer romanlarında da aynı şekilde devam ettiğini Eco'nun konuşmalarından kaynakla net bir şekilde biliyoruz. Umberto Eco bu kadar ayrıntı ve titizliğe rağmen komitenin dikkatini çekmemiş olsa da hem sinema sanatında hem de edebiyat camiasında yarına kalacağından şahsen şüphe dahi duymuyorum. Klasikleşmiş ve klasik olmaya aday onca edebi metnin komitenin dikkatini çekmemesi tabii ki saydığımız isimlerin ve eserlerinin edebi değerlerini düşüren bir durum değil. Hatta ödülleri ciddiye almayan okurlar için bu durum sevdiği yazara tutkuyla bağlanmasına sebep bile olabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/roman-bizi-nasil-okur", "text": "Romanları aslında yalnızca görünür yüzeyiyle yani olaylar, kahramanlar üzerinden okuduğumuz aşikardır. Oysa roman, tıpkı buzdağı gibi göründüğünden fazlasını derinlerde barındıran bir türdür. Gerçek okuma, bilincin kendini ötekileştirme tehlikesinden uzakta, kendi varlığını olumlayan, ona inanan ve her şeyden önemlisi kendiliğini değerli gören bir bilincin edimine dönüşmeli. Sanatçı, modern anlatım tarzlarıyla ilişkili olarak referans dünyasını oluşturma çabası içindedir. Bu çabanın biricik tematik görüntüsü ise inandırıcılıktır. Doğanın hakimiyetinden özgürleşerek kurtulan birey, yeni bir doğa tasarımı ve yeni bir zaman ile mekan arayışını inandırıcı kılmak uğruna yeni bir yaratım çabasına girişir. İç dünyada gelişen sahicilik isteği, çoğu zaman kendini gerçekleştirmeyi görünür kılsa bile aslında bireyin kendi bedeninde yitip giden bir Ben'in varlığını inkar edemeyiz. Kendiyle konuşan, içteki varlığının farkına vararak onunla yüzleşmeyi göz ardı etmeyen dialojik benden bir sonraki merhale sayılan ötekilik gibi yönelimler, ben varlığının modernlik içindeki yeni görünümünü yani tutunamayan bir bireyi öne çekmekte. Okur da sırf bu yüzden olsa gerek tıpkı roman kahramanı gibi kendi serüvenini ararken bulduğu en küçük inandırıcılık adasına çıkmayı yani yine yalnızlaştırılmış bir okur olmayı göze almak ister. Ayna metaforu, yazı ve yalnızlık ilişkisiyle daha bir belirginleşmekte gitgide. Tolstoy'un Anna Karanina'sı Madam Bovary'den yola çıkılarak yazılmış görünse de onu aşan birçok niteliğini hissettirir. Ama daha önemli bir şey var ki o da her okurun, kendinde bulduğu bir Anna Karanina tarafıyla hayata bakması. Çünkü okur yalnızlığına bir şahit tutmak ister. Tanıdığı, bildiği bir yüz değil bir ruh belki. Roman kahramanıyla özdeşleşme, çoğu kez patolojik bir sorun gibi algılansa da sosyal medyada kahramanların adlarını alan binlerce okura baktığımızda normalleşen bir sorun olduğu ortadadır. Oysa gerçek okuma, bilincin kendini ötekileştirme tehlikesinden uzakta, kendi varlığını olumlayan, ona inanan ve her şeyden önemlisi kendiliğini değerli gören bir bilincin edimine dönüşmeli. Tıpkı üçboyutlu sinemada üzerimize doğru gelen oklardan kendimizi kurtarmak için sağa sola hamle yapmak nasıl sonradan gülünç geliyorsa, romanın da inandırıcılığını kurmacanın sınırları içinde düşünerek içselleştirmemiz gerekiyor sanırım. Bu, yukarıda sözü edilen inandırıcılıktan farklı olarak kendi sahiciliğimizi yıpratan, eksilten bir okuma olmamalı. Bunun ötesinde okuma biçimimiz, bizim nerede durduğumuzu belirleyen bir tavırdır ve bu sebeple romanı, toplumsal, düşünsel sürecimizin tarihi olarak algılamamız gerekiyor. Yazarın herhangi bir olay üzerinden gerçek ya da hayali bir kurguyla baş başa bıraktığı roman dünyasında okur, gerçek olmayan kahramanları değil yalnızca bu kişilerin temsil ettiği değer ve düşünceleri benimser aslında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/romanin-zaferi-ve-olumu", "text": "Marguerite Yourcenar, 1951'de yayınlanan Hadrianus'un Anıları'nın girişinde Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor. demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar. Buna karşılık muzaffer roman türünün ölümünü ilan edenler hiç de azınlıkta değil. Mesela Cemil Meriç 1979'da bir dergide yayınlanan konuşmasında roman ölmektedir ve ölecektir demiş. Elbette bağlamlar ve gerekçeler çok farklı. Yine de net bir şekilde söyleyebiliriz ki roman ölümü ve zaferi en çok ilan edilen edebiyat türü. Romanın o kadar çok ve farklı tanımı var ki bir metnin roman olmadığını ispatlamak giderek daha müşkül bir mesai gerektiriyor. Roman ne zaman tanımlanmaya yaklaşılsa yazılan yeni bir roman o tanımın eksik bir unsuru olduğunu gündeme getiriyor ve hatta bazen o tanımı tamamen yerle yeksan edebiliyor. Bu noktada iki gruba ayırabiliriz romanları. Kendi tanımlarını getiren romanlar ve mevcut tanımlardan birinin yeterli olduğu romanlar vardır diyebiliriz. Bu noktada bir itirafta bulunmam lazım. Kaç yayınevinden şiir dosyam hakkında roman olsaydı yayınlardık mazeretine sığınarak red cevabı almışlığım var. Bu satırları yazdığım zamana dek bir roman yazamamışsam bunun bir sebebi de aldığım bu cevaplardır. Bir süredir şiir ve hikayeyi es geçip ilk dosyası roman olan yazarların sayısının artmasında kültür endüstrisinin bu yönlendirmelerinin payı olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Ancak bu yönlendirmenin romana faydasının mı zararının mı olduğundan emin değilim. Bu konuda yorum yapmak için biraz erken olduğunu söyleyerek bu ciddi sorudan kaytarabileceğimi ümit ediyorum. Roman biraz da yazarının okuduğu romanların çocuğu galiba. Romanın ve roman yazarının şeceresini çıkarmak bizi kültürel kopuş ve devamlılığı takip etmek adına önemli verilere ulaştırabilir. Nitekim Milan Kundera, Avrupa romanını yücelttiği o meşhur Cervantes'in Hor Görülen Mirası başlıklı yazısında Cervantes'in uçsuz bucaksız bir coğrafyada ilerleyen karakteri Don Kişot'tan Emma Bovary'nin bir çitle sınırlanan dünyasına oradan da Kafka'nın Şato'sunda yargılanan karakterine kadar daralmayı bir devamlılık içinde anlatır. Roman yine de amorf yapısıyla, tam olarak tanımlanamamış olmanın verdiği güçle yaşamaya devam ediyor. Olga Tokarczuk'un romanının ismi tam da buraya denk düşüyor belki de: Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde. Roman ölmedi ama mezarlıkları gezmeyi sevenler, her an ilginç keşiflerde bulunabilirler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ruhun-incelikleri-uzerine-bir-ilk-kitap-kuslu-suveter", "text": "Kargo ilk defa Mersin'den geliyor bana. Mersin'de kimsem yok üstelik. Hızlıca açıyorum paketi. Ellerimde Kuşlu Süveter. Ne güzel isim. Ben ona, o bana bakıyor. Artık az önceki halimizden eser yok. İlk kitap telaşlıdır. Hemen yerine ulaşmak ister. Anlarım. Hemen okunmak ister. Pek tabii. Aldım kabul ettim ve bu ilk telaşa katılıp vakit kaybetmeden okumaya başladım. Kitabın adı Kuşlu Süveter. Yazarı Özlem Göktaş, aynı zamanda bir öğretmen. Mahalle Mektebi, Karabatak ve Hece gibi dergilerde öyküleri yayınlanan yazarla artık tanışıyoruz. Kitapta on yedi öykü var. Anlaşılır ve okuru hikayesine dahil eden, okuru yormayan sade ve derinlikli metinler. Uçlara, aşırılıklara kaçmayan, limandan çok uzaklaşmayan, anlatımında hayal ve gerçek arası dengeyi koruyan öyküleri sevdim ben. Mevsim ne olursa olsun sıcacık bir iklimde geçiyor hikaye. Bir nostaljiye yolculuk diyebiliriz. Uzak bir hayalden, köyden, karlı günlerden, derede oynayan çocuklardan, ruhun inceliklerini kaybetmemiş kahramandan, kahramanlardan haberler getiren öyküler. Yazarın öykülerinde o eski, iyi günlere yaklaşıyoruz. Bir köyümüz vardı evet, çocuktuk, saftık bir zamanlar. Kendi dünyamızda varmanın mümkün olmadığı evlere okullara sokuluyoruz. Beraber yakıyoruz sobayı bir sınıfta, önce kömür sonra odun çıra. Kardan üşümüş, çok üşümüş öğrencilere sarılıyoruz. Eller ısınıyor, yüzler pembeleşiyor. Sonra bir an geliyor, kuşlar uçuyor. Uçuyor çocukluğumuz uçuyor hayallerimiz. Ellerimizden kayıp gidiyor en güzel anlarımız çok kere. Şöyle geri çekilip seyrediyoruz olup biteni, sızlıyor içimiz. Seyrediyoruz diyorum, çünkü Göktaş'ın tasvirleri muazzam. Usul usul anlatılıyor her öyküde eşya, usul usul akıyor zaman. Geçiştirilmiyor, çalakalem değil. Hiç acelesi yok anlatıcının. Şehirde akan zamanı kim bilmez. Öyle acele, öyle telaşlı. Ama malum hareketin azaldığı mekanlarda daha yavaş akar zaman. Trafik mi, o nedir Allah aşkına, belki akşamüstü, tabelalar yanıp sönmez durmadan, yıldızlara bakabilirsin, işte bizim mahallemiz. Yavaşça çizebilir boyayabilirsin bir resmi. Acelesi yok ellerin. Agresif değil, daha olgun daha dingin bir bakış düşer kağıda. Durup bakıyor, baktırtıyor Özlem Göktaş. Yaşadığımız hızdan çekip alıyor bizi. Serçeler akasyalar düşürüyor penceremize. Kasımpatıların hatırı kalmasın. İyi ki böyle öyküler yazılıyor, derken buluyorum kendimi. Yoksa biz hayatı şehirden, çok oyunlu çok ışıklı caddelerden ibaret sanacağız. İyi ki böyle öyküler yazılıyor da başka türlü insanların-hayatların da mümkün olduğunu hatırlıyoruz. Hikaye anlam kazanıyor. Hikaye yazmak, hikaye okumak hikayelerle anlatma çabası anlam kazanıyor. Dünyanın etrafında döndüğünü sanan şımarık, bencil insandan, ağaca toprağa dokunan henüz bozulmamış insana uzanıyoruz. Taşraya, doğaya, üç günlüğüne tatil için giden öyküler değil bunlar, bizatihi taşranın bağrında büyüyen öyküler. Kar yağarmış, bir öğretmen öğrencisini kucaklarmış. Bize ne kaybettiğimizi hatırlatan Kuşlu Süveter, beton yığınları arasından uzanan bir çiçek gibi günümüz edebiyatına uzanıyor. Kitabın ilk öyküsü Naylon Ayakkabı'yı okuyunca çokça etkilendiğimi ve şaşırdığımı söyleyebilirim. Gerilimi, neşesi, karlı köy atmosferi, kurgusuyla, diliyle oldukça iyi bir hikaye. Anladım, ilmek ilmek örülmüş, usta işi öyküler beni bekliyor. Kusur bulmaya değil severek okumaya niyetliler için bu böyle. Ama bunun için özel bir çaba sarf etmeye gerek yok. Çünkü Özlem Göktaş, ne yaptığını bilen, edebiyatın inceliklerine sahip bir öykücü. Özellikle hikaye girişleri çok ustaca Göktaş'ın. Çoğu hikayede var bu dikkat. Bir öykü nasıl başlar derseniz, mesela işte böyle başlamalıdır. Ölmüş müyüm gerçekten öldüm mü? diye devam eden Naylon Ayakkabı, kitabın en etkili öykülerinden. Aç ulan kapıyı,. Birden. Pat diye, başlıyor. Bu harika. Böyle girişler okuru hemen kavrar. Kendisine katar. Hikayenin içindesindir vakit kaybetmeden, hoş geldin. Bu arada kahraman hiç de böyle cengaver değil. Ürkek sinik silik, henüz kendini bulamamış bir tip. Yukarıda geçen konuşmalar bir kabustan. Bir kabustan mı? Gerçek olamayacak kadar ürkek, toy. Ve fakat sustuğu herkese karşı bir gün cesaretlenebilir. O zaman hepsi görecek gününü. Ama şimdi daha tedbirli. Sadece çayları dolduracak. Küçüklü büyüklü dizecek. Annesine susacak, annesi kendi kendine konuşacak, böyle geçecek zaman. Belki de bu yüzden hikayesi yazıldı, yazılacak. Kuşlu Süveter'de olmayan bir şey var. Olmayan bir şey. Hadi, sevinçle iştiyakla: Bir uzvumuz gibi olan akıllı telefonlara akıllı ekranlara dokunmak yok. Ne güzel. Öykülerde zamanın teknolojisine, aygıtlarına rastlamıyoruz. Harika. Başka bir kitapta haneye eksi olarak düşebilecek bu özellik, Göktaş'ın öykülerinde iyi ki de böyle dedirtiyor. Öykülerin atmosferi bunu gerektiriyor çünkü. Sahte sanal bir ekrandan değil, kahramanların baktıkları gerçek mekanlardan çoğalıyor öyküler. Bir pencere. Bir bahçe. Televizyon yok, telefon yok, medya yok. Uygulamalar arasında kaybolan kişiler yok. Böylece nostaljiyi yakalıyor Özlem Göktaş. Hiç bahsetmeyerek en büyük eleştiriyi de yapmış oluyor belki. Bir rüya gibi süzülüyor öyküler. Hikayeler böyle örülüyor. Peki ne var öykülerde? İnsanın o bildik hiç eskimeyen hikayesi. Yalnızlık. Sonra? Hatıralar ve özlemler. Başka? Yolculuklar var. Bir otobüs, bir mahalle kahvesi, bir huzur evi, bir okul. Geçmiş kahramanların yakasını bırakmıyor. Bırakır mı hiç? Bir hatıra, bir özlem, bir rüya geçmişe salıveriyor kişileri. Bir özlem var evet. Öykülerde buz tutan dereler, şaşkın ördekler, okul ve tabii ki çocuklar. Hep bir çocukluğa gidiş var öykülerde. Ah keşke çocuk olsam, sesi buram buram. Bu haklı, çok haklı hasrete kimse bir şey diyemez. Çocukluk, cennetin devamı, azala azala yitip giden bir süreç. Can yakıcı. Can yakıyor. Sonrası hep o duyguları yakalamak yeniden yaşamak hayali. Yıllar geçtikçe olaylar geliştikçe insanlar ayrıştıkça sahtenin çoğaldığı, yalanın bir çığ gibi büyüdüğü zamanlara, bu bilince eriştikçe elbette dönüp dolaşacağımız yer çocukluk. Gerçek sevmek, gerçek sarılmak, gerçek sevinmek orda bizi bekliyor. En zor olanları dahi. Bilincin minimum kalbin maksimum olduğu zamanlar. Dolu dolu sevmek dolu sarılmak orda. Başkalarına aldırmadan kendi dünyanda çoğalmak orda. Bütün bunlar bir yana, geçmişi yad etmek, orda yaşamak, orda kalmak en çok, şimdinin ağız tadı gittiğinde olur. Lezzet alamadığımızda, içimizdeki şarkılar sustuğunda. Şimdinin hakkını o kadar da veremediğimizde olur bu. Hep bir başka yer özlemi, bir gitmek, bir sevmek. Eski ben, eski sen, eski mahallemiz, eski evimiz arasında dönüp dolaşır insan. Ve dahi yazar, okur. Bu şöyle bir handikaba yol açıyor: Geçmişi özleye özleye şimdide yok oluş. Şimdide bir hiç gibi geçen zaman. Böyle olunca kişiler şimdiye geleceğe kırpamıyorlar gözlerini. Kuşlu Süveter'de de geçmiş hep şimdiden daha güzel. Şimdi, bazen kabulleniş bazen bir iç çekişle bazen bir balık bir helva ile gelen hatırlayışlarla bulanıyor. Geçmiş denilen karanlık. Yutuyor bizi. Hem de nasıl."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/safveti-ziya-ve-salon-koselerinde", "text": "Yazı serüvenine 1896 yılında Servet-i Fünun dergisinde başlayan Safveti Ziya'yı klasik bir Servet-i Fünun aydını ya da muharriri olarak tanımlamak eksik kalır. Zira kendisi, diğerlerinden farklı olarak yazdığı her satırın canlı bir numunesi olmuş, cumhuriyet devri öncesindeki belirli zümrenin yaşadığı bohem olarak niteleyebileceğimiz bir hayatın tam merkezinde oyalanmıştır. Safveti Ziya, 1875 yılında, varsıl bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da dünyaya gelmiş. Dönemin yüzü Batıya dönük hocalarından özel bir eğitim aldıktan sonra Galatasaray Sultanisi'ne girmiş ve burada kendisini entelektüel manada geliştirecek bir topluluğun parçası olmuş. Yine Galatasaray'daki fikri, edebi tartışmalardan, okuduğu nazariyelerden ve müşahedelerinden devşirdikleri ile vücuda getirdiği kompozisyonlar, yazın hayatı için başlangıç noktası oluşturmuş. Okulun ardından hariciyede sırasıyla katiplik, Şura-yı Devlet üyeliği ve protokol başkanlığı görevlerinde bulunan Ziya, Prag'a elçi olarak atandıktan kısa bir süre sonra eserlerinde dekor olarak sıkça kullandığı bir balo esnasında hayatını kaybetmiştir. Yazı serüvenine 1896 yılında Servet-i Fünun Dergisi'nde başlayan Safveti Ziya'yı klasik bir Servet-i Fünun aydını ya da muharriri olarak tanımlamak eksik kalır. Zira kendisi, diğerlerinden farklı olarak yazdığı her satırın canlı bir numunesi olmuş, cumhuriyet devri öncesindeki belirli zümrenin yaşadığı bohem olarak niteleyebileceğimiz bir hayatın tam merkezinde oyalanmıştır. Yakın arkadaşı ve dönemin büyük romancılarından Halit Ziya onun için; İnce hatta zayıf, her zaman şık, her zaman canlı, Beyoğlu salonlarında, Boğaziçi seyir yerlerinde kıskanılan, o zamanın en iyi vals eden, en güzel Fransızca ve İngilizce konuşan, Türk aleminin sivrilmiş güzel kadınlarına yanaşmak için en kurnaz çareler bulan bir genciydi. Ciddi olarak ne varsa hepsine pek gevşek bağlarla bağlı olan bu gençten, Edebiyat-ı Cedide'ye bağlanmış olmak pek beklenmezdi, fakat ona bağlanmak işinin en son mikyasında karışmış, hele şahsen bizlere, bu arada bana pek bağlanmıştı: ben de ona. ifadelerini kullanmıştır. Ancak Ziya hakkında yine çağdaşı olan yazar ve eleştirmenlerden farklı görüşler de mevcuttur. Yazar, Onların Ruhu isimli öyküsünün ardından Hanımın Mektupları'nı yayınlamış ve bu metinler kısıtlı bir topluluk içinde takdir edilse de ona şöhret kazandıran eseri, sansürlenerek tefrika şeklinde yayınlanan Salon Köşelerinde isimli roman olmuştur. İşbu roman, yayınlandığı günlerde büyük ses getirmiştir. Salon Köşelerinde'ki 'vals' meselesi, kurmacayı uçtan uca kaplayan ve alt katmanlarında onlarca dilemmayı barındıran bir görünümdedir. Ziya, 19. yüzyılda yazılmış birçok Batı romanın merkezinde yer alan balo kültürünü, bir haz odağı olmaktan ziyade pandoranın kutusunu açmaya yarayan tuhaf bir anahtar suretinde kullanmıştır. Pera Palas başta olmak üzere İstanbul'un muhtelif salonlarında düzenlenen vals gecelerinden biri, romanın esas dekoru olarak seçilmiş ve bu setin etrafına kozmopolit şehrin yansımaları işlenmiştir. Bu yansımalardan her biri muğlaktır. Türk genci Şekip ile İngiliz kızı Lydia'nın arasında geçen aşk, romantizm akımının değişmez mazmunları kullanılarak hülyalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu gönül macerası, döneminde yazılan klişe metinlerden pek farklı değildir. Fakat Şekip'in kompleksli, yorgun ve dahi gururlu kişiliğinin, artık yıkılmaya yüz tutmuş Osmanlı ve dahi minareleriyle, kubbeleriyle ancak oryantalist ressamlara ilham vermekten öteye geçemeyen; bir yanı mistik harabelere diğer tarafı ise modern Avrupa şehirlerine benzemeye çalışan ve kimlik bunalımı yaşayan İstanbul imgesi ile harmanlanarak işlenmesi önemlidir. Bununla birlikte medeniyet krizinin her safhasını iliklerine kadar yaşayan Beyoğlu civarının realist betimleri ve bu çemberin içinde kapana kısılmış av hayvanları gibi dönüp duran yeni insan tipinin psikolojik profilleri ilginçtir. Bilhassa Batı meraklısı gençlerin yüzyıl sürecek savrulmalarının başlangıç noktasını teşkil eden trajikomik halleri, Şekip Bey karakteri üzerinden yerinde ve cüretkar tahlillerle sunulmuştur. Arka planda ise zor şartlar içinde yaşam mücadelesi veren geleneğe bağlı insanların gölgede kalan siluetleri hissedilir. Safveti Ziya'nın Salon, Köşe, Türk başta olmak üzere, birçok kelimeyi romanın içinde sıklıkla vurgulaması tesadüf değildir. Zira Şekip Bey, kendi yurdunda bir parya gibidir ve valslerin yapıldığı şatafatlı salonların merkezinde değil ancak köşelerinde olmaya uygundur. Zira bu salonda biganedir, salondakilerin tekmili yabancı ya da yabancılaşanlardan ibarettir. Avrupalıların arka eğlence bahçesine dönüştürmek istedikleri şehir, devasa bir yara şeklindedir. Bir zamanların ulaşılmaz kutsal başkentinin içler acısı durumu ile Pera'nın ışıklı görüntüsü, tıpkı bir eğrinin üstüne inşa edilmeye çalışılan Şekip ve Lydia'nın aşkı gibi tenakuz halindedir. Ziya, birçok milli ve psikolojik çatışmayı diyaloglara kodlamıştır. Vatanı ile aşkı arasında kalıp derin düşüncelere batan Şekip, bu arafın sebeplerini ve sonuçlarını sorgulamaktadır. Abdülhamid'in nefesi, savaşların yorgunluğu ve fakirlik cümlelerin arasındadır. Bu noktada manidar olan, tüm bu kaosa rağmen Şekip'in beri yandan bir Türk'ün iyi vals yapabileceğini ve en az Batılılar kadar görgülü, entelektüel olduğunu kanıtlamanın telaşesinde olmasıdır. Yazarın teferruatlı tasvirler kullanarak çiğ ışıkların altında, görkemli tezyinlerin gölgesinde ve parlak giysiler içinde resmettiği insanların davranışları, konuşmaları, düşünceleri, yeni yüzyılın Pera tipolojisini idrak etmek açısından kayda değerdir. Salonun dışında genişleyen ve bir rota dahilinde anlatılan İstanbul'un başka renkler ve farklı hislerle sarınmış halleri de önemlidir. Yazarın dili; ağdalı, dalgalı, müzikalitesi olan bir yapıdadır. Safveti Ziya, değişen yüzyılda, dönüşen Türk gençlerinin ne yaptığını ve ne yapması gerektiği meselelerini tartışmaya açmıştır. Öze dönüş savını vurgulamak için romantik metinlerde sıkça karşılaştığımız kıssadan hisse verme metodunu kullanmayı yeğlemiş ve ortaya idealize edilmiş karakterler çıkarmıştır. Yalnız Salon Köşelerinde romanında değil, kaleme aldığı hikayeler ve oyunlarda da bu görüşünü berkitmeyi amaçlamıştır. Ayrıca 1927 yılında yayınlanan Adab-ı Muaşeret Hasbihalleri, Cumhuriyet dönemi aydınlarının topluma, Batıya ve dünyaya bakış açılarını anlamak için ehemmiyetlidir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sahip-oldugumuz-kitaplar-yazilmamis-hayat-hikayemizdir", "text": "Manguel ile yolu kesişen herkes onun kitaba olan tutkusunun canlı şahididir. Onun Jorge Luis Borges'ten aldığını açıkça ifade ettiği bu kitap tutkusu ve entelektüel dünyası herkesçe bilinir. Manguel, pek çok okuyucu için Okumanın Tarihi demektir. Onun eserlerini okumak, çoğu okuyucunun aslında derinden içinde hissettiği fakat ifade etmekte çekimser kaldığı bazı itirafların da gün yüzüne çıkmasına katkı sağlayabilir. Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, kütüphane sahibi olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir. Kargo şirketlerinin kitap kolilerini taşımak için ekstra ücret istemeleri belki can sıkıcı gelebilir; ancak daha kötüsü taşındığımız şehirde müstakil bir kütüphaneyi sığdırabileceğimiz genişçe bir ev bulmaktır. Sonrasında entelektüel okuma alanlarımız geniş ise, bu kez de kitapları tasnif etme çilesi başlar. İyi bir okur kendisini huzurlu bir okuma ortamından uzaklaştıracak her türlü meşguliyetten rahatsızlık duyar. Onun en büyük arzusu bir an önce kitapların dünyasına dalmak, böylece dünya hayatındaki en kutsal vazifesini hakkıyla icra etmektir. Kütüphanesini toplayan bir okur için en acı verici anlardan birisi, vaktiyle büyük bir hevesle edinip okuma arzusu duyduğu, ancak zamanla güncelliğini yitirdiği için göreceli de olsa ikinci planda kalmış bu kitaplarına veda etmek zorunda kaldığı zamanlardır. Şehir veya mekan değişikliği kütüphanesini taşımak zorunda kalan pek çok okuyucuyu buna mecbur bırakır. Kütüphanesini toplayan okur, her bir kitabıyla olan hikayesini bir kez daha hatırlar, hüzün ve sevinçler devreye girer. Bir kitabı kütüphanemize ilk kazandırdığımız an, belki bir hediye, hediye eden kişinin bizde bıraktığı izler -bu bazen bir öğretmen, arkadaş, aile üyelerinden birisi olabilir- aklımızdan hiç çıkmaz. Kitaplarımız aynı zamanda çocukluk yıllarımızdan itibaren hayatımıza, kişiliğimize, benliğimize yön veren birer kılavuzdur. Düşünce dünyamızı, hayata bakışımızı, dış dünya ile ilişkilerimizi hatta arkadaş çevremizi yani muhitimizi çoğu kez kitaplar şekillendirir. İşte bu yüzden kitaba veda etmek zordur. Kitap okurun bir parçası olmuştur. Bu yüzden ona veda edecekse bile emin ellerde olacağını bilerek veda etmek ister. Kamusal bir kütüphaneye bağışlamak ve okuyucu ile bağlarını devam ettirmesini sağlamak en insaflı ve faydalı yoldur. İyi bir okur konusu ne olursa olsun hiçbir kitabını kaderine terk etmez. Farklı bir şehre kütüphanemi taşımak zorunda olduğum şu günlerde Alberto Manguel'in kısa süre önce yayınlanan kitabı hislerime tercüman oldu desem herhalde abartmış olmam. Elbette Manguel sadece benim değil kütüphanesini toplamak zorunda kalan her okurun hislerine tercüman oluyor. Kitaplarımıza dair zihnimizde olan ancak bir türlü yazıya dökemediğimiz hikayelerimize adeta kılavuzluk ediyor. Manguel ile yolu kesişen herkes onun kitaba olan tutkusunun canlı şahididir. Onun Jorge Luis Borges'ten aldığını açıkça ifade ettiği bu kitap tutkusu ve entelektüel dünyası herkesçe bilinir. Manguel, pek çok okuyucu için Okumanın Tarihi demektir. Onun eserlerini okumak, çoğu okuyucunun aslında derinden içinde hissettiği fakat ifade etmekte çekimser kaldığı bazı itirafların da gün yüzüne çıkmasına katkı sağlayabilir. Kitap tutkunları olarak kütüphanemizden bir kitabı ödünç almak isteyen bir arkadaşımıza olumsuz cevap veremesek de -geri gelmeyen kitaplara dair tecrübelerimizin de eseri olsa gerek- bir rahatsızlık duyarız. Bu istisnasız hangi dönemde yahut coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar bütün kitap tutkunları için geçerli bir durumdur. Kütüphanemizin bize ait mahrem bir alan olduğunu düşünürüz çoğu kez. İşte tam da bu noktada Alberto Manguel'in hislerimize tercüman olan: Kütüphanem benim için hem dört bir yandan varlığımı kuşatıp içine hapseden hem de bana ayna tutan son derece mahrem bir alandı şeklindeki sözlerine hak vermemek elde değil. Manguel'in: Şahsıma ait kitapların olduğum kişinin bir parçasını oluşturdukları kanısındayım. İnsanlara kulak vermeye yahut bir el vermeye gönülsüz davrananlar vardır; benim için de kitabı ödünç vermek ender bir durumdur. Bir kimsenin muayyen bir kitabı okumasını istemişsem eğer onun bir nüshasını satın alır ve armağan olarak takdim ederdim. Bir kitabı ödünç vermenin insanı hırsızlığa iten bir teşvik olduğu kanaatindeyim cümleleriyle ifade ettiği kendi şahsında kitabın okur için mahremiyetine bakışının ve ödünç verme konusundaki hassasiyetinin de yine pek çok kitapsever tarafından paylaşıldığını düşünüyorum. En azından kendi adıma bu hissiyatı paylaştığımı ifade etmeliyim. Manguel'in gittiği her şehirde veya ülkede yeni kitaplar edinmek yahut eskilerini nakletmek suretiyle meydana getirdiği kütüphaneler onun kitaplara olan tutkusunun en somut ifadesi. O bu tutkusunu, kitaplarına düşkünlüğünü değişik vesilelerle sıkça vurgular. Kütüphanemi Toplarken başlığını taşıyan bu eserinde de yer alan: Hayatımda şu veya bu şekilde bir kütüphanemin olmadığı hiçbir zaman dilimi aklıma gelmiyor. Yerleştiğim her yerde adeta kendiliğinden doğmak üzere bir kütüphane boy atmaya başlardı. Paris'te, Londra'da, Milano'da, beş yıl boyunca yayıncı olarak çalıştığım Tahiti'nin nemli sıcağında, Toronto'da ve Calgary'de kitaplar topladım. Kütüphanelerimin her biri bir nevi çok katmanlı otobiyografidir; her kitap onu ilk kez okumuş olduğum anı içerisinde muhafaza eder. Sayfa kenarlarındaki karalamalar, kitabın başındaki boş sayfaya atılmış muayyen bir tarih, bugün esrarını koruyan bir sebepten dolayı sayfanın tekini işaretleyen bir otobüs bileti bunların hepsi de bana o zamanlar kim olduğumu hatırlatma çabası içindeler cümleleri Manguel'in kitaplara duyduğu tutkunun en somut ifadeleri olsa gerek. Sözün kısası; Alberto Manguel'in bu kitabı hepimizin kendisinden bir şeyler bulduğumuz kitaplarla olan maceramızın, anılarımızın, kitap arasındaki kurumuş çiçeklerin, otobüs biletlerinin, takvim yapraklarının kısacası hayatımızın seyrinin bir ifadesi gibi. Bu kitapta her okuyucunun kendisinden pek çok şey bulacağına hiç şüphem yok. Kitaplarla kalın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sanat-uretim-ve-estetik-uzerine-arayis", "text": "Giorgio Agamben, İçeriksiz Adam'da klasik Yunan dünyasının sanatla ilgili deneyimini Platon'dan başlayarak Kant ve Heidegger'e uzanan tarihini derinlemesine irdeliyor. Sanat, estetik, kritik kavramları etrafında dönen bu hacimli kitap, üzerinde durulması gereken kült eserler rafında yerini alacak gibi. 1942 Roma doğumlu Giorgio Agamben, bir İtalyan siyaset felsefesi düşünürü ve eğitimcisi. Hukuk ve felsefe eğitimi alıyor, sonrasında doktora tezini Simone Weil'in siyasi düşüncesi üzerine yazıyor. Walter Benjamin'in tüm eserlerinin İtalyanca basımını hazırlayacak kadar bu isme yakın olan Agamben; kıta felsefesi, siyaset felsefesi, edebiyat, estetik ve sanat gibi pek çok alanda çalışmalar yürütüyor. Agamben ayrıca Homo Sacer ile İstisna Hali Kavramları üzerindeki analizlerinin felsefeye olan katkıları ile biliniyor. Italo Calvino'yla Parisli yıllar, Benjamin ile ilintili zamanlar, Heidegger'e tanıklık ve 60'lı yılların Roma'sından üzerine bulaşan yaşamak izleri onu çekici kılmaya fazlasıyla yetiyor. Agamben düşüncesini en fazla etkileyen çağdaş filozoflar Martin Heidegger ve Walter Benjamin. Agamben, 1996'ya kadar Benjamin'in eserlerini cilt cilt İtalyancaya çevirip editörlüğünü yapıyor. Benjamin'i Heidegger'den sağ çıkabilmesine imkan tanıyan panzehir olarak gördüğünü ifade ediyor. Yumruk gibi bir cümle bu. Benim Agamben'de ilgimi çeken en önemli noktalardan birisi de Simon Weil karşısında Agamben'in kayıtsız kalmaması. Simon Weil, İtalya'da henüz çok bilinmezken Agamben hukuk felsefesi tezini onun politik görüşüne adıyor. Simon Weil'in birey olma konulu makalesini okuduktan sonra makaleden oldukça etkilenen Agamben: Belki de Kutsal İnsan'ın başından hiç bırakmadığım hukuk eleştirisinin kökleri Weil'in makalesine dayanıyor, diyor. Kitapları son dönemde Türkçeye titizlikle kazandırılan, hakim anlayışın ihmal ettiği Simon Well'in, üzerine dikkatle düşünülmesi gerekli bir isim olduğunu daha net kavratıyor bana bu temas. Giorgio Agamben denilince akla ilk gelen Homo Sacer analizi. Agamben'in en önemli felsefe katkısı olan Homo Sacer 'da Agamben, siyaset felsefesini yerleşik kalıpları dışında ele alıyor. Kutsal İnsan'da Agamben, çıplak hayat kavramından yola çıkarak eski Yunan'dan bugüne Batı siyasi düşüncesine hakim olan iktidar anlayışının görünmeyen yüzünü ortaya koyuyor. Yalnızca sanata geleneksel bakışta bir değişim mi var, yoksa çağımızda sanat sorununu masaya yatırıyorsak hiçbir şey estetiğin yok edilmesinden acil değil, der Agamben. Hegel'e göre sanat eseri önceki çağlarda olduğu gibi ruhun manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Çünkü bizde düşünme ve eleştirel ruh öyle güçlü hale gelmiştir ki sanatla özdeşleşerek onun içindeki dirimselliğe nüfuz etmekten çok onu estetik yargının bize verdiği eleştirel çerçeveye göre tasavvur etmeye çalışırız. Bu ufuk açıcı detaylar okuyucuyu metnin içine daha çok çekiyor kuşkusuz. Agamben insanın, dünyada şiirsel, yani üretime yönelik bir konumu vardır diyerek çağımızda sanatın yazgısının onun ayrılmaz parçası olan üretim faaliyetinin anlamına karşılık insanın yapıp etmesi sorununu değerlendirmeye götürüyor bizi. Bu anlamda kitabın en dikkat çekici kısmını oluşturan poiesis ve praksis kavramlarını irdeliyor. Yunanların, poiesis ile praksis arasına net bir ayrım koyduklarından bahseden yazar, bu ayrımın bugün artık değiştiğini ve kavramların artık birbirine nasıl yaklaştığını ele alıyor. Aristoteles, insanın yapıp etmeleri arasındaki bu ayrım üzerine defaatle yazarak poiesis'e praksis'ten daha yüksek bir değer atfediyor çünkü poiesis'in hakikate olan bir yakınlığı var Aristoteles'e göre. Batı kültür geleneğinde, insanın yapıp etmelerinin üç türü poiesis, praksis ve çalışma arasındaki ayrımın zamanla kaybolduğunu söyler Agamben. Poiesis ile praksis arasındaki bu yakınlaşmayla kadim kültürde faal hayat hiyerarşisinde en alt kademede bulunan çalışma, kilit değer konumuna yükselir ve tüm insan etkinliklerinin ortak paydası olur, ona göre. Bu yükselişin, Locke'la, onun çalışmada mülkiyeti keşfetmesiyle başlayıp, Adam Smith'in çalışmayı servetin kaynağı konumuna çıkarmasıyla devam ettiğini ve çalışmayı insanın kendiliğinin dışavurumu haline getiren Marx'la tepelerde yer edindiğini vurgular. Bu şu demektir: İnsanın tüm yapıp etmeleri pratiğinin de çalışmayla başladığı, yani yaşamın biyolojik döngülerine tekabül eden maddi yaşamın üretimle başladığı kabul edilmiştir. Çağdaş sanatta kendi bölünmüşlüğünü açığa vuran eleştirel yargının ta kendisidir diyen Agamben tam da şimdi var gücümüzle eleştirel yargının temelini sorgulamaya başlamazsak sanat fikri elimizden kayıp gidecektir diye ekliyor. Ayrıca nihilizm Batı tarihinin seyrini gizlice yönettiği sürece sanat sonsuz alacakaranlığından çıkamayacaktır diye de noktalıyor tezini. Batı düşünce dünyasından, gelenekten, eleştiriden, birçok felsefeciden alıntıyla; sanat, estetik, kritik kavramları etrafında dönen bu hacimli kitap, üzerinde durulması gereken kült eserler rafında yerini alacak gibi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sanatcilarin-mektuplari", "text": "Sanat dünyası söz konusu olduğunda ilk akla gelen hiç şüphesiz Vincent van Gogh'un mektuplarıdır. Theo'ya Mektuplar ve Dostlukla diye iki farklı versiyon olarak Türkçede de bulunan bu mektuplar van Gogh'u yakından tanımak isteyenlerin ilk başvuru kaynaklarından biridir. Yüzyıllar boyunca insanların en büyük iletişim aracı olan mektup bugün artık çok çok az kullanılıyor. Mektuptan kastım kalem, kağıt ve zarf kullanarak yapılan. Bugün artık kartpostal bile nadiren gönderilir oldu; halbuki çok değil bundan 20 yıl önce bile gidilen şehirlerden sevdiklerimize kartpostal gönderme alışkanlığı vardı. Bugünün gençleri daha farklı iletişim yöntemleri kullanıyor, anlık mesajlaşma programları bunların başında geliyor. Ayrıca bugün 25 yaş altında olan gençlerin büyük çoğunluğu klasik anlamdaki mektubu bırakın e-posta bile kullanmamış durumda. Sanat dünyası söz konusu olduğunda ilk akla gelen hiç şüphesiz Vincent van Gogh'un mektuplarıdır. Theo'ya Mektuplar ve Dostlukla diye iki farklı versiyon olarak Türkçede de bulunan bu mektuplar van Gogh'u yakından tanımak isteyenlerin ilk başvuru kaynaklarından biridir. Geçtiğimiz günlerde Hayalperest Yayınevi'nden çıkan Sanatçı Mektupları başlığı taşıyan kitap ise birçok sanatçının mektubuna yer veren bir seçki. Salvador Dali, Lucian Freud, Gustav Klimt, William Blake, Marcel Duchamp, Paul Gaugin, Vincent van Gogh, Paul Signac, Pablo Picasso, Mark Rothko, Cindy Sherman, David Hockney, Frida Kahlo, Egon Schiele, Andy Warhol, Henry Moore, Rembrandt, Leonardo da Vinci, Edouard Manet, Roy Lichtennstein, Renoir, Kazimir Maleviç, Albrecht Dürer... Kitap 8 bölümden oluşuyor: Aile ve Arkadaşlar; Sanatçıdan Sanatçıya; Armağanlar ve Tebrikler; Baniler ve Destekçiler; Aşk; Mesleki Konular; Seyahat ve Kapanış. Kitapta yer alan mektupları seçen ise St. Ives Sanatçıları: Bir Yer ve Zaman Biyografisi isimli kitabın da yazarı olan sanat tarihçisi Michael Bird. Kitap her şeyiyle son derece özenilerek yayına hazırlanmış. Mektuplar sadece metin olarak verilmemiş, bu mektupların görsel halleri de kitabın sol tarafında kullanılmış. Böylelikle bu sanatçıların el yazılarının nasıl olduğunu anlamak mümkün oluyor. Sadece el yazılarını değil, bazı sanatçıların mektuplara iliştirdikleri desenler veya kağıdın etrafını dolaşarak ve daktiloyla olan yazımları da görmek mümkün. Kitapta beni en fazla şaşırtan, işitme kaybı yaşayan ve teknolojik gelişmeleri yakından takip eden, bugün ipad ile çizimler yapıyor, David Hockney'in faks kullanarak hem hızlı hem de konuşmaya gerek kalmadan iletişim kurması oldu. Tüm bu mektupları bir arada okuyunca çağlar boyunca bazı temaların, bazı hitapların, bazı serzenişlerin hiç değişmeden insanoğluna eşlik ettiğini görmek mümkün. Örneğin burada olmanı çok isterdim, Birden bire seni özledim, Seni özledim ve keşke burada olup bunu benimle paylaşabilseydin. Sanat dünyasında da sanatçılar yüzyıllardır benzer şikayetlerde bulunur; anlaşılmamak, gruplaşmalar, işverenlerin anlamsız talepleri gibi... Kitapta yer alan mektupların büyük çoğunluğu el yazısıyla yazılmış. Hal böyle olunca orijinal metinlerde çok fazla yazım hatası yer alabiliyor. Yazar Michale Bird bunları İngilizce baskıda olduğu gibi koruma yoluna gitmiş. Türkçe tercümeyi yapan Ebru Berrin Alpay da aynı hassasiyeti göstererek çeviriyi gerçekleştirmiş. Ayrıca metinlerde orijinal halde kullanılan terimler ve/veya ifadeler Türkçe çeviride de korunmuş. Mütercim Ebru Berrin Alpay'ı bu özenli tercümesinden ötürü tebrik etmek gerekir. Ayrıca Hayalperest Yayınevi de bu kitabın baskı kalitesine gösterdiği önemden dolayı bir teşekkürü hak ediyor. Kağıt seçimi, cilt, renk kullanımıyla son derece önemli bir çalışma özenli bir şekilde okurla buluşmuş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sanatcinin-bir-sahtekâr-olarak-portresi", "text": "Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur. Rüzgarda savrulan saçları güçlükle zapt eden lastik bir toka gibi derleyip toparlar bizi gerçek. Fakat yolun bir yerinde, özellikle deneyimin sarp tepelerine vardığımız zaman, gerçekliğin atlarından inip yola yaya ve yalın ayak devam etmemiz gerekir. O sarp tepeden dönüp geriye baktığımızda yeryüzü boyunca uzanan büyüleyici bir sahne ve harikulade inandırıcılıkla oynanan sayısız piyes görürüz. İçinde olduğumuz yüzyılda edebiyat sadece gerçekliğe değil, daha önceki edebiyata da yönelmiş bir taklidin peşine düştü. Edebi eserlerde romantik yalanlardan değil romansal bir hakikatten söz ediyoruz artık. Büyük romancılar, insanın sağlam ve güvenilir addedilen ilmeklerini bir bir sökmeye başladıklarında gerçek hayatta yüzleşemeyeceğimiz kadar çok sahtelikle karşı karşıya getirdiler bizi. Rene Girard, hiç kimsenin izleyicisi olmak istemeyen ve gürültüyle tanımlanan bireyciliklerin içlerinde yeni bir kopya biçimi sakladığını söyler. Ona göre hemen herkes kendi arzusunun üstünlüğünü ve önceliğini belirterek bir ötekini taklit eder. Kendiliğinden olduğu düşünülen çoğu arzunun temelinde -bir pompayı çalıştırmak için yetecek bir miktar su misali- o arzuyu tetikleyecek bir dolayımlayıcı bulunur ve romansal dehanın peşine düştüğü şeylerden biri de tam olarak budur. Girard'ın verdiği örnekler arasında Dostoyevski'nin Delikanlı romanı özellikle ilgi çekici. Arzunun taklidi doğasını açığa çıkaran bu romansal deha, bir öteki olmaksızın arzu duymanın imkansızlığı üzerinde durur. Romanda bir baba ve oğul aynı kadını severler. Dolgoruki'nin generalin karısı Ahmakova için duyduğu tutku aslında babasının duygusunun bir kopyasıdır. Böylelikle oğul, babayı hem azılı bir rakip olarak görür hem de trajik biçimde onun büyüsünün kurbanı olur. İnsan doğasındaki öykünmeci arzunun sahte olanla ilişkisi sanatçı özelinde çok daha kaotik bir hal alır. Avustralya'nın ve de yirminci yüzyılın en ünlü edebi aldatmacası kabul edilen Earn Malley Olayı da buna benzer bir rekabet ve büyülenme ilişkisi üzerinden ortaya çıkıyor. Dönemlerine göre oldukça muhafazakar sayılan iki yazar, James McAuley ve Harold Stewart, modernist bir sanat ve edebiyat hareketi olan Angry Penguins üyelerini taklit etmek adına hayali bir şair olan Earn Malley'i yaratır. Eleştirdikleri modernist şiiri birebir taklit ederek bu hayali şairin kaleminden çıkmış gibi gösterdikleri şiirler yazarlar. Ern Malley'in hayatta kalan kız kardeşi Ethel'in kisvesi altında derginin editörü olan Harris'e on altı adet şiir gönderirler. Harris ve diğer üyeler bu aldatmacaya hevesle düşerler elbette. Hatta yetmezmiş gibi Angry Penguins'in bir sonraki sayısını tamamen Malley'e ve onun dehasına adarlar. Sahtekarlık kısa bir süre sonra ortaya çıkar ancak söz konusu şiirlerde ahlaka mugayir bulunan ifadeler yüzünden zavallı editör Harris yargılanıp para cezasına mahkum edilir. Bu durum mesleğinin baharında bir editör için çifte kavrulmuş bir aşağılanma olur sahiden. Aldatmaca, ilerleyen yıllarda Avustralya'daki modernist şiir için önemli bir figür haline de gelir. Özellikle 1970'lerden itibaren Earn Malley şiirleri; John Ashbery, Kenneth Koch ve Robert Hughes gibi şair ve eleştirmenler tarafından övülerek sürrealist şiirin başarılı bir örneği kabul edilmiş. Bu düşsel şairin şiirleri yaratıcılarının şiirlerinden daha yaygın olarak okunuyor artık. Romanda, söz konusu olayın kahramanları isim ve kimlik değişimine uğrar elbette. Malley, siyahlara bürünmüş, yedi metrelik kızgın bir dev, Bob McCorkle olur; aldatmaca ikilisi Kuala Lumpur'da bir bisiklet tamirhanesinde yaşayan şair Christopher Chubb'a indirgenir; editör Harris ise Personae dergisinin editörü David Weiss olarak yeniden doğar. Bunlara ek olarak, hikayeyi 60'lara taşımak için de birkaç kurgusal karakter daha yaratır Peter Carey. Editörü olduğu bir edebiyat dergisini canlandırmayı umut eden, aynı zamanda romanın asıl anlatıcısı da olan Sarah Wode-Douglass; ve onun su katılmamış fikirleriyle bir putkıran, bir narsist ve bir zampara olan şair arkadaşı John Slater. Roman her anlamda yanılgılar üzerine kurulmuş gibidir. Anlatıcı sayısı kadar sahtelik vardır içinde. Neredeyse bir güvensiz anlatıcılar şöleni. Düşsel şairimiz Bob McCorkle, 24 yaşında, işçi sınıfına mensup, eğitimsiz bir şair olarak kurgulanmıştır. Tepeden tırnağa tutku dolu, vahşi ve şairanedir. Frankenstein'ın yaratığı gibi dirilerek sanki cehennemden çıkıp gelmiş ve yaratıcısının karşısına dikilmiştir. İçten içe bütün yazarlar, yarattıklarıkarakterlerin bir gün onlara musallat olacağından korkarlar. McCorkle, şairin hayal gücünden şeytani bir şekilde yükseldiğinde Chubb'a olan şey de tam olarak budur: Onu dünyaya bir cahil olarak getirmiştim ama şimdi o beşini hiç duymadığım altı dil biliyordu. Ve eğer hayal gücümün bir ürünüyse, şimdiye kadar sahip olduklarım arasında en acımasız düşünceydi. Yaratıcısından daha büyük bir şair olduğunu kanıtlayan Bob McCorkle, 24 yaşında yaratıldığı için bir çocukluğunun olmamasından yana öfkelidir. Bu yüzden Chubb'ın henüz bir bebek olan kızını kaçırır ve şairin yaşamını haset ve düş kırıklığıyla bezenmiş bir kabusa çevirir. Tek dileği adalettir. Bu yüzden tıpkı yaratıcısı gibi kendisi de bir çocuk hırsızı olarak skoru eşitler. Yeri gelmişken bizim edebiyatımızda da benzer bir sanatkarane sahtekarlık örneğinden bahsedelim. Şair Haydar Ergülen'in Lina Salamandre'ından. Devrim sırasında Çar'ın diplomatı olan ve o kargaşada ortadan kaybolan bir babanın kızıdır Lina Salamandre. Annesiyle birlikte Güney Fransa'ya dönerek Rusya'da başladığı düşünce tarihi çalışmalarını sürdürür. Aynı zamanda bir kabare şarkıcısıdır. Hayatı boyunca şiirler, kabare şarkıları yazar ve 1928 yılında bir otel odasında ölü bulunur. Ergülen bu kadın şairin şarkılarını, mektuplarını ve şiirlerini toplar ve onu Türk okuruyla tanıştırmak ister. Zaman zaman Şiir Atı, Sonbahar gibi dergilerde çeviri şiirler olarak yayınlar bu şiirleri. Birkaç kişinin dışında şairin kurmaca olduğunu bilen olmaz bir süre. Batılı bir figür olarak yarattığı Lina Salamandre'ın şiirlerinin çoğu kez kendi şiirlerinden daha çok beğenildiğini de itiraf eder Haydar Ergülen. Salamandre kertenkele benzeri bir hayvanın adıdır gerçekte. Ateşte yanmadığına hatta ateşe atıldığında o ateşi söndürdüğüne inanılan efsanevi bir hayvan. Ancak kendini sokup kendi ateşinde yanar efsaneye göre."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sanatin-olmazsa-olmazlari", "text": "Thames&Hudson Yayınevi'nin yayımladığı Art Essentials serisi kısa, anlaşılır, esprili dili ve görsellerle desteklenen sunumuyla ülkemizde sayısı giderek artan sanat severlere hitap edebilecek faydalı bir çalışma. Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var. Bizde Batı sanatının az bilinmesinin nedenlerinin başında, özellikle klasik anlamdaki resimlerde konu edilen olayların bizde çok bilinmemesi geliyor. Çünkü bu olaylar ya Hıristiyanlıkla alakalı ya Yunan veya Roma mitolojisi ya da gündelik hayata dair. Thames&Hudson Yayınevi Art Essentials adlı bir seriye başladı. Bu seride şimdilik Impressionism, Street Art, Women Artists, Key Moments In Art, Modern Art, Pop Art, Looking at Pictures başlıklı kitaplar yayınlandı. Bu seri Hep Kitap tarafından da Türkçeye aktarılmaya başlandı. Şimdilik sadece dört kitap Türkçeye çevrildi. Pop Sanat, Modern Sanat, Sanatın Önemli Anları, Resimlere Bakmak. Serinin geneline baktığımda, hepsi farklı yazarların kaleminden çıkmış olmasına rağmen, tespit edebildiğim bazı ortak özellikleri ise kısa, anlaşılır, esprili olmaları. Temel bilgiler konuya dair hiç fikri olmayan birisi için basitçe anlatılmış. Görsellerle desteklenmiş. Dipnotlara boğulmamış ama konuyla alakalı detaylı okuma yapmak isteyenler için kitabın sonuna doyurucu bir kaynakça da konulmuş. Her kitabın son bölümünde yer alan sözlük terimleri açıklamada son derece yeterli. Günümüz sanatını biraz daha iyi anlayabilmek için geçmişe yapılan bu yolculuktan sonra Modern Sanat ve Pop Sanat'ı da okuyabilirsiniz. Amy Dempsey'in yazdığı ve Deniz Öztok'un çevirdiği Modern Sanat'ta son 150 yıllık Amerika ve Avrupa sanatı merkeze alınıyor. Akımlardan bahsedildikten sonra bu alandaki önde gelen sanatçıların isimleri okura sunuluyor. Flavia Frigeri'nin kaleme aldığı Eda Açanal'ın Türkçeye çevirdiği Pop Sanat'ta ise bu akıma dair daha derinlemesine bilgi var. Bu akımın hemen hemen bütün sanatçılarına yer verilmiş. Reklamcılıktan siyasete, çizgi romanlardan savaşlara popüler olan her alandaki olaylardan beslenen Pop Sanat parlak ve gösterişli renklerle ve ironik yaklaşımıyla hayatımızın, tam olarak farkında olmasak da, içinden gelen bir akım. Yaşadığımız dünyayı daha iyi görebilmek ve dolayısıyla daha iyi anlayabilmek için gerekli bir başvuru kaynağı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sark-kutuphanesi-islama-bakisi-degistirdi", "text": "İki dinin mensupları ana hatlarıyla birbirlerini hem siyasi hem de dini bakımdan en büyük rakipleri olarak gördüler. Bu bakış açısından karşılıklı kültürel ilişkiler de etkilendi. Bilhassa İstanbul'un fethiyle birlikte Osmanlılar merkezinde Müslümanlara karşı olan nefret daha da arttı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde ise hem İslam hem de Türk korkusu had safhadaydı. Bu korku kiliselerdeki dua metinlerine kadar yansıdı. 10. yüzyılın sonlarında Papa II. Urbanus'un yaptığı çağrı ile başlayan ve 15 Temmuz 1099'da Kudüs'teki Müslümanların Haçlılar tarafından katledilmesiyle sonuçlanan, aynı zamanda Doğu'daki İslam dünyasına düzenlenen Haçlı Seferleri'nin başlangıcı olan Birinci Haçlı Seferi, Müslüman-Hıristiyan mücadelesinin önemli kırılma noktalarından birisiydi. Bu tarihten itibaren İslam dünyası çok sayıda Haçlı saldırısına maruz kaldı. Bu mücadeleler dizisi günümüze kadar uzanacak Müslüman-Hıristiyan çatışmasının yanı sıra iki toplum arasındaki düşmanlığı da oldukça tetikleyen bir etken oldu. Diğer taraftan, Müslümanlar açısından bakıldığında, ilk olarak Hz. Peygamber devrinde başlayıp Emeviler zamanında zirveye ulaşan, Türklerin Müslüman olmalarından sonra ise Selçuklular ve ardından Osmanlılar ile devam eden Hristiyan topraklarının ele geçirilmesi ve benimsenen gaza politikası, Müslüman toplumlara karşı Bizans ve Avrupa merkezli olarak gelişen korkunun ve nefretin başlıca nedenleri arasındaydı. Gerek birbirlerine karşı yaptıkları mücadeleyi kutsal savaş ekseninde değerlendirmeleri gerekse itikadi yaklaşımlar neticesinde iki dinin mensupları ana hatlarıyla birbirlerini hem siyasi hem de dini bakımdan en büyük rakipleri olarak gördüler. Bu bakış açısından karşılıklı kültürel ilişkiler de etkilendi. Bilhassa İstanbul'un fethiyle birlikte Osmanlılar merkezinde Müslümanlara karşı olan nefret daha da arttı. Batı toplumu muhtemelen bu siyasi baskı ve bir zamanlar hakim oldukları geniş toprakların Müslümanların eline geçmesi nedeniyle -tıpkı günümüzde de bazı versiyonlarını gördüğümüz üzere- başta Hz. Peygamber olmak üzere tüm Müslümanlara ve İslam devletlerine karşı düşmanca bir tavır takındılar. Bu sadece siyasi değil kültürel bir tepkinin doğmasına da neden oldu. Uzunca bir süre Müslüman alimlere, onların geliştirdikleri icatlara, yazdıkları eserlere karşı çoğu kez tepeden, aşağılayıcı, küçümseyici ve ötekileştirici bir tavırla yaklaşıldı. Elbette bu durum sürekli olarak devam etmedi. Zamanla, siyasi mücadelenin zirveye çıktığı dönemlerde dahi Hristiyan bilim adamları Müslümanların yazdıkları eserleri merak etmeye ve incelemeye başladılar. Bu eserler sayesinde Batı Hristiyan dünyasının bilimsel gelişimine İslam medeniyetinin önemli bir katkısı oldu. Merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin'in yaptığı çalışmalarda açıkça ortaya konulduğu üzere, ilk olarak Endülüs'teki Müslüman alim ve filozofların eserlerini okuyarak Antik Yunan felsefesini keşfeden Batı dünyası, zaman içerisinde -her ne kadar kendilerine mal etseler de- Müslüman coğrafyacıların geliştirdiği deniz teknolojisini ihtiva eden eserler ve çizdikleri haritalar sayesinde Amerika başta olmak üzere yeni kıtalar veya deniz güzergahları keşfettiler. Zaman zaman Müslümanlar ile teolojik tartışmalara da girerek rakiplerini daha yakından tanıma gayreti içerisine de girdiler. Mesela, Yıldırım Bayezid devrinde Bizans İmparatoru II. Manuel Palaeologos ile Hacı Bayram Veli arasında Ankara'da yapılan teolojik tartışma bu etkileşimin en önemli örneklerinden birisidir. Müslümanların yazmış oldukları eserler Avrupa'da ilerleyen yüzyıllarda daha çok ilgi görmeye başladı. İslam toplumunu ve her zaman geri plana ittikleri Kur'an-ı Kerim'i daha yakından tanımaya ve anlamaya gayret ettiler. Yapılan objektif çalışmalar ile bu tesir ve etkileşim gerek Müslüman gerekse Hristiyan bilim adamları tarafından açık bir şekilde ortaya konuldu. Modern dönemde bu konuya dair yapılan en önemli çalışmalardan birisi de kısa süre önce Yeditepe Yayınları tarafından neşredilen, Alexander Bevilacqua'nın kaleme aldığı Şark Kütüphanesi: İslam ve Avrupa Aydınlanması isimli eserdir. Kenan Çapık'ın Türkçeye tercüme ettiği eserinde Bevilacqua'nın Avrupa'da İslam'a ve Hz. Peygamber'e karşı geliştirilen bakışın zaman içerisinde yerini çok daha anlamaya dönük, daha kabullenici bir tarza dönüştürdüğü görülüyor. Oldukça geniş bir literatüre dayanan, ciddi bir emek ürünü olan bu eserde Müslüman-Hristiyan ilişkilerinin altyapısı incelendikten sonra, bilhassa 1650-1750 yılları arasında tüm Avrupa boyunca sayısız İslami yazma eserin nasıl ve neden toplandığı, sonrasında bu eserlerin çeviriler, edisyonlar ve tarih kitapları vasıtasıyla Avrupalıların bilgi ve kavrayış dünyasını nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor. Hristiyanların İslam dünyasına ilgilerinin hayli eski tarihlere dayandığı belirtilmekle birlikte, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının keşfedilmeye başlandığı 17. yüzyıldan 18. yüzyılın ortalarına kadar daha da arttığı vurgulanıyor. Bu artışta Fransız Barthelemy d'Herbelot'nun 1697'de yayınlanan ve İslam kültürüne dair ilk gerçek batılı ansiklopedi olan Bibliotheque Orientale isimli eserin etkisi analitik olarak değerlendiriliyor. Bevilacqua'nın belirttiğine göre, Ortaçağ'da Avrupalı yazarlar İslam dinine karşı aşırı ön yargılı bir bakışa sahiplerdi. İslam'ın günden güne yükselişi Hristiyan düşünürleri hayli meşgul etmişti. Acaba İslam, gerçek müminleri aldatmak için şeytanın uydurduğu bir oyun muydu? Yoksa Müslüman imparatorluğunun yükselişi, Tanrı'nın Hristiyan topluluklara işledikleri günahlardan dolayı musallat ettiği ilahi bir musibet miydi? İşte bu düşünceler Müslümanlara karşı gelişen önyargıyı uzunca bir süre tetikledi ve hakim görüş haline geldi. Ancak bu bakış 16. yüzyıldan itibaren ciddi bir değişikliğe uğradı. Müslümanların da artık bu dünyanın bir parçası oldukları kabul edildi. Avrupa'da İslam dinine ait araştırmalardan birisi İtalyan Lodovico Marrachi'nin 1698'de yayınladığı Kur'an tercümesi idi. Bevilacqua'ya göre 1650-1750 arası Şark araştırmalarının altın çağı ve Avrupalıların İslam'a dair değerlendirmelerinde istisnai bir dönemdi. Bu dönemde İslam dünyasına dair dini, edebi ve entelektüel gelenekler Avrupalıların gözünde büyük ilgi görmüştü. Ancak 18. yüzyılla birlikte gelişen Avrupa kibiri, Avrupa'yı kendi ortaçağından olduğu gibi İslam'dan da hayli uzaklaştırmış, hatta İslam, Müslümanların ilerlemelerine engel bir yük olarak kabul edilmişti. Elbette bu Avrupa'da eskinin skolastik yaklaşımının yerini bu kez tepeden bakan, aşağılayıcı, dini geri plana atan ve toplumların ilerlemelerine engel olarak gören bir düşüncenin Avrupa merkezli olarak tüm dünyaya yayılmaya başladığı bir sürecin ilk evresini de teşkil ediyordu. Bu yaklaşımın gelişmesinde Osmanlıların ve dolayısıyla İslam dünyasının eski gücünden uzaklaşmasının da ciddi bir payı vardı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sefaletin-sonu-dans-vebasi", "text": "Tarihte salgın deyince akla ilk gelen hastalık veba. Kuşkusuz insanlığın maruz kaldığı tek salgın o değil. Bir kadının istemsizce dans etmesiyle başlayan ve kısa sürede kitlelere yayılan bu 1518 Strasbourg Dans Salgını'yla birlikte sokaklar dans edenlerle dolup taşar. Bilanço epey ağır olur. Dans edenlerin çoğu sağa sola çarpmaktan yaralanır, sakat kalır, kalp krizi ve başka nedenlerle hayatını kaybeder. Tarihin derinliklerindeki en ilginç olaylardan biri olan salgın, Jean Teule'nin romanına konu olur. Koronavirüs'ün ortaya çıktığı ilk günlerden itibaren salgın edebiyatına ilgi arttı. Tarihteki salgınları konu edinen romanları yeniden elimize aldık. Evlerimize kapanıp şaşkınlıkla başımıza geleni anlamaya çalışırken edebiyata sığınmak yapabileceğimiz en iyi şeylerden biriydi. Daniel Defoe'nun Veba Yılının Güncesi, Edgar Allen Poe'nun Kızıl Ölümün Maskesi, Albert Camus'nün Veba'sı tekrar okuduğum eserler arasına girdi. Tarihte salgın deyince akla ilk gelen hastalık veba. Nitekim saydığım romanlar da farklı dönemlerde ortaya çıkan veba salgınlarını anlatıyor. Bunlar arasında vebayı toplumsal sınıfların ortadan kalkmasını sağlayan bir unsur olarak işleyen de var, yaşamın olağan akışının bozulmasıyla varoluşsal anlamın sorgulanmasının nedeni olarak inceleyen de. Kuşkusuz insanlığın maruz kaldığı tek salgın veba değil. Koleradan tüberküloza çok sayıda hastalık tarih boyunca binlerce insanın yaşamını yitirmesine sebep oldu. İlacı bulunana kadar öldürücülüğünü devam ettiren bu hastalıkların ortak özelliği, insanın elinde olmayan nedenlerle mikrobun vücuda girmesi ve yayılması. Tamamen biyolojik bir süreçle organlar hasar görüyor ve yaşam sona eriyor. Ancak tarihte öyle bir salgın var ki bu saydığımız özelliklere uymuyor: 1518 Strasbourg Dans Salgını. Bir kadının istemsizce dans etmesiyle başlayan ve kısa sürede kitlelere yayılan bu salgınla, Strasbourg sokakları dans edenlerle dolar taşar. Bilanço epey ağır olur. Dans edenlerin çoğu sağa sola çarpmaktan yaralanır, sakat kalır, kalp krizi ve başka nedenlerle hayatını kaybeder. Tarihin derinliklerindeki en ilginç olaylardan biri olan 1518 Dans Salgını, Jean Teule'nin Dansa Davet adlı romanının konusunu oluşturuyor. Çağdaş Fransız edebiyatının hatırı sayılır isimlerinden Jean Teule, dilimizde daha çok İntihar Dükkanı romanıyla biliniyor. Patrice Leconte tarafından uzun metrajlı bir animasyona da çevrilen roman, intihar etmek isteyenler için türlü çeşit malzeme sunan bir dükkanı anlatıyor. Öteden beri trajik ve absürd öğelere ilgi duyan yazar için 1518'de gerçekleşen salgın da iyi bir malzeme sunuyor. Teule'nin romanı tarihsel olayı toplumsal bir histeri vakası olarak yorumlarken salgının gizemini koruyan yapısını büyük ölçüde çözümlüyor. Roman Jeu-des-Enfants Sokağı'nda kucağında bebeği ile evinden çıkan bir kadının, yoksul ve yorgun insan manzaralarını geçerek ulaştığı köprüden aşağı, nehre bebeğini atmasıyla başlıyor. Kadının bu korkunç eylemi gerçekleştirmesinin nedeni ise sefalet ve açlık. Nitekim eve döndüğünde kocasının sözleri yaşadıkları çaresizliği apaçık gözler önüne seriyor: Enneline, çayır çimenden ziyade felaket ve kıl tüy bitiyor bu zamanda. Sütün kalmamıştı. Onu doyuramayacaktık. Hem sonra, başkalarının yaptığı gibi onu yemekten iyidir böylesi. Bir anne-babanın evlatlarını yemekten korktukları için nehre atmayı tercih etmesi, dönemin sert gerçeğini daha romanın başında yüzümüze vuruyor. Her ne kadar bu meşum karar ikisinin de olsa fail Enneline bir tür histeriye kapılarak zihninde duyduğu ritme eşlik etmeye başlıyor: -pıt pıt pıt...- sonra ayağa kalkıyor. Atölyenin kapısını açık bırakarak sokağa çıkıyor. Ayağında tahta pabuçlarıyla, sanki bale pabuçları varmışçasına, bir bacağını arkaya uzatıyor. Önce bir adım sağa, sonra bir adım sola gidiyor. Pabuçlarının tahta tabanları pislikleri tokuşturuyor. Sarışın kadın kendi etrafında hafifçe dönüp zarifçe uzattığı kollarını birbirinden ayırıyor ve bir kızböceği gibi kanat çırpıyor. Çok geçmeden önce komşu kadının ve sonra diğerlerinin dansa katılmasıyla bütün Strasbourg sokakları karol yapanlarla doluyor. Herkesin bu ortak histeriye kapılıp kendisini dansa bırakmasının nedeni özünde aynı: Sefalet. Ana-babalarını kurtarmak için paralı askerlik yapmaya gidip geri dönmeyen oğullarının yasını tutanlar, tefeci rahiplere yığınla borcu olanlar, malına mülküne el konanlar... Hepsi, çaresizce sallanmaya başlayıp yavaş yavaş dans edenlerin arasına karışıyor. Dans vebası sınıfsal fark gözetmiyor. Zengin semtlerden dans edenleri seyretmeye gelmiş burjuvalar, alay eden gözlerle izledikleri bu gösterinin zamanla parçası haline geliyorlar. Strasbourgluların dansı, seyredenler arasında her yere sızan bir su gibi. Dansçıların dokunduğu kimseler sağduyuyu kaybediyor ve kendileri de yaptıkları şeye hayret ederek ronda katılıyor hemen... Az önce herkesi küçümseyen burnubüyük budala karı, deminki kadar akıllılık taslamıyor artık, herkese göstere göstere deli gibi kıçını sallıyor. Jean Teule'nin romanının başarısı, tarihin bu ilginç olayına neden olan etkenleri yine tarihsel nedenlere dayanarak ortaya koymasında yatıyor. Nitekim din adamlarının salgın karşısında baştan itibaren takındıkları tutum, belediye başkanının ikircikli yaklaşımı histerinin anlaşılmasında ve çözüme ulaştırılmasında başat unsurları oluşturuyor. 16. yüzyıl Avrupası dini otoritelerin toplum üzerindeki tahakkümünün sarsılmaya başladığı bir asır. Kilisenin ortaçağ boyunca hem dini hem de siyasi bir erk olarak kazandığı maddi-manevi zenginlik zamanla göze batmaktadır artık. Halk açlıktan çaresizce kıvranırken kilisenin bağış toplamayı sürdürmek istemesi karşılığını amaçladığı kadar bulamaz. Tam da bu noktada Strasbourg piskoposu Honstein'ın konutunun kapısına çivilenmiş halde bulunan kağıtta sürpriz bir isme, Saksonya Dukalığı keşişi Martin Luther'e rastlıyoruz. Ruhban sınıfında reform isteyen Luther, doksan beş maddeden oluşan bildirisini dönemin icadı matbaayı kullanarak çoğaltmış ve ulaşabildiği her yere yaymaya başlamıştır. Romanda bildiriden yer verilen sekiz maddede, din adamlarına verilen ayrıcalığın ortadan kalkmasının önemi ve halkın yoksulluğuna karşılık kilisenin endüljans peşinde koşmasının yanlışlığına vurgu yapılır. Dans vebasının hızla devam ettiği ve kayıpların verildiği Strasbourg'da belediye başkanının ve piskoposun çözüm için anlaşmaya varmaları, reform tehlikesinin karşısında piskoposun teslim bayrağını çekmesiyle gerçekleşiyor. Piskopos belediye başkanının Lutheryen dinamiti ateşleme tehdidine karşılık kilisenin bütün varlığını halka açıyor. Olanlar karşısında hayretler içinde kalan halk tıka basa doymanın sevinciyle kiliseye bağlılığını haykırıyor. Böylece dans salgınını başlatan ve sona erdiren neden, bütün yalınlığı ile karşımızda duruyor. Tarihin sayfaları kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan halkın hakkı olanı alamadığı için sesini yükselttiği birçok hareketle dolu. 1518 yılında yaşananlar, her ne kadar salgın olarak adlandırılsa da, aynı zamanda çaresizlik karşısında verilen bir tepki olarak da okunabilir. Çünkü veba, kolera gibi salgınlarda bireylerin kendi istemleri dışında bir mikroba maruz kalmaları söz konusu. Burada ise dans bedenin istemsiz hareketi gibi görünse de aslında toplumsal koşulların bir tür dışavurumu. Bu anlamda Dansa Davet pasif bir direniş olarak da okunabilir. Kendiliğinden büyüyen ve düzeni sarsan güçlü bir direniş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sehirlerin-gonul-anahtarlari", "text": "Hasibe Çerko, gezi yazılarını bir araya getirdiği Kristal Kentler'de şehirlerin klasik tanıtımının ardına düşmüyor; şehrin ruhu ile kendi ruhunu bir coşku ile birleştirip şehirleri gezmiyor, adeta yaşıyor. Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor. Bunu, bilinen ilk seyyah olan Priskos'un sade anlatımında, İbni Batuta'nın hikmet dolu gezi yazılarında ya da Evliya Çelebi'nin şehirlere derin anlamlar yükleyen muhteşem seyahatnamesinde görmek mümkün. Öykülerini büyük bir beğeni ile takip ettiğim Hasibe Çerko'nun Kristal Kentler isimli yeni kitabını görünce elbette klasik gezi yazıları okumayacağımı tahmin ediyordum. Öykünün bilinen sınırlarını zorlayan ve kendi sesinin öykülerini yazan, bir ses ve pastoral şölen eşliğinde öyküler yazan Çerko'nun şehir yazıları da yine kendine has üslubu ile dokunmuş bir özelliğe sahip. Hece Yayınları arasında çıkan Kristal Kentler, künyesinde belirtildiği üzere anlatı türünde bir kitap. Elbette şehirleri gezerken öykünün ruhuna dokunmayı ihmal etmemiş Çerko. Edebiyatın birkaç türünde eser veren yazar ve şairlerde birbiriyle paslaşan anlatım zenginliğini özellikle okuyucular için bir kazanım olarak görüyorum. Bir şairin denemelerinin ya da öykülerinin şiir tadında olması gibi. Hasibe Çerko'nun şehir yazılarında da öykünün köşede bucakta karşımıza çıkması da bu güzelliğin bir tezahürü. Bin yıllardan süzülen yaşamın taş aydınlığıdır hisar. Kitap bu cümle ile başlıyor. Sıra dışı bir anlatımla karşı karşıya olduğumuzu daha girişten hissettiriyor yazar bize. Şehirlerin klasik tanıtımının ardına düşmüyor Hasibe Çerko. Şehrin ruhu ile kendi ruhunu bir coşku ile birleştirip şehirleri gezmiyor, adeta yaşıyor. Bazen şehrin adına, sokağına, caddesine rastlayamıyoruz ama şehrin nefesini cümlelerin üzerinde hissediyoruz. Kristal Kentler'i okuduktan sonra şehirlere bakış açınız değişebilir. Eğer bir şehre sadece yaşamak için bakıyorsanız, bu kesin. Büyülü bir gizem ve içsel bir tepki ile şehrin sesini duymaya başlayacaksınız şehrin de bir kalbi olduğuna inandığınız vakit. Çerko bunu hissettirmeye çalışmış kitabında. Onun öyküleri hakkında yazarken pastoral bir şölen ifadesini kullanmıştım. Şimdi aynı şölen karşıladı beni. Pocitelj, Sarajevo, Urfa, Blagaj, Halep, Yafa ve daha birçok şehir var yazarın kristal bir coşkuyla anlattığı. İçinizde sayısız renk, kulağınızda sizi uzak diyarlara davet eden bir ezgi eşliğinde bir şehirden başka bir şehre geçerken öyle bir huzura kavuşuyorsunuz ki masal gibi bir dünyada sanki uçan halının üstündesiniz. Tanıyıp bildiğiniz şehirlere bile farklı bir gözle bakmaya başlayacaksınız. Ayrıntıları önceleyen ve sembollerin sanatla iç içe geçtiği bir üslubu var Hasibe Çerko'nun. Betimlemelerini hayal gücü ile birleştirerek canlı bir anlatım yoğunluğunu hiç kaybetmeyen bir metaforun içinden sesleniyor gibi ruha dinginlik veriyor onun seslenişi. Kentler kristal bir hal alıyor, ruhun yansıması ile karşı karşıya olduğumuzu sürekli hatırlatıyor yazar. Sokaklar canlanıyor, kentin sesi bir çınlama gibi kalbimize değip duruyor. Ah, sırların ihtişamı özlere, ışıklar ve sulardan üreyen balıklara, solduramayan renksiz gülün kuyusuna, sonra iplik iplik sarılan yollara, göğe açılan çiçeğe, küçük yeşil pencereleri tatlılaştıran suya... Bu kentin şarkısını söylüyorum. Kentlerle gönül bağı kurmak gibi bir içtenliği var Hasibe Çerko'nun. Kentle bütünleşen ve aradaki bağı güçlendirmek isteyen bir iç dökme bu. Klasik bir gezi yazısındaki gibi şehir rehberliği yapmıyor yazar. Şehrin gönül anahtarını sunuyor okuyucuya. Kristal Kentler'in şarkısını Hasibe Çerko eşliğinde terennüm etmek için ve kentlere bir de kalbinizin sesiyle kulak vermek için bir davet içtenliğinde Kristal Kentler'le yol arkadaşı olabilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/seytan-kime-âsikti", "text": "Kitaplar da ayartır. Bazen yalnız isimleriyle... Köşesinde tüm keşfedilmemişliği ve sessiz kışkırtıcılığıyla... Yalnız muhatabının sezeceği, bana ait diye fısıldayacağı ilk görüşte aşk bakışıyla. İçine düşüp kaybolduğum, bilinçaltımın derinliklerine gömdüğüm sorumun cevabı dolaştığım kitapçının üst rafında karşımdaydı işte: 18. yüzyıldan bugüne düşmüş eski bir mektup gibi bir kitap: Jacques Cazotte, Aşık Şeytan. Bahse 'ince' bir katkı da Ya Tanrı yalnızca şeytanın bir icadı, bir inceliğiyse? diyen Nietzsche'yle gelir. Şeytanın binbir farklı görünümü, yüzyıllardır yapılagelmiş yorumlarıyla Gerald Messadie'nin Şeytanın Genel Tarihi eserinde ayrıntılarıyla zikredilir. Kitap; Mezopotamya, Yunan, Roma uygarlık larından Amerika, Afrika, Mısır bölgelerinin, semavi dinlerin şeytanlarına; kötülüğün binbir biçimdeki tezahürlerinden bahsediyor. Şeytanın yokluğu dışında başka hilesi olamaz mı? Onun diğer hilelerinden biri Şeytan aslında Allah'a aşıktı güzellemesi yaptırması belki de. İsyanını Gayret Makamında sitemkar bir aşık cilvesi olarak söyletmesi. Üstelik bu bahis sandığımızdan daha derin. Semavi kaynaklarda şeytanın ilk ismi olarak geçen Azazil'den İblis'e evrilme süreci ya da onun bu isim hikayesi sandığımızdan da eskidir. Şeytana dinler tarafından getirilen metafizik, tasavvufi izahların/yorumların hemen hepsi keskin yergiler taşır. Fakat bu yergilere karşın gizli güzellemeler de vardır; Işık'ın güzelliği ortaya çıksın diye var olmuş bir gölge, cennetin en kadim müdavimi, 'İncelik Bilgisi'nin ilk alimi... Feridüddin Attar'ın İlahiname eseri bu noktada istisnai özellik taşır. İbn-i Arabi, Attar'ın İlahiname eserinde şeytanın sadık bir aşık, Hak'tan başkasına boyun eğmeme ve secde etmeme uğrunda edebi azabı göze alan bir aşk kahramanı olarak bahsedildiğini söyler. Nitekim Attar'ın İlahiname'sinde Şibli'ye Ait Bir Hikaye kısmında İblis sevgiliden gelen yarayı gördü de kaçmadı. Yaralandı ama ondan gelen yara yüzlerce merhemle karıştı, birleşti. Azizim, İblis'in hikayesini duy. Sürülmüştür, bu yol melunudur ama daima padişahın huzurundadır ifadeleri geçer. Elbette bu mecazın dilidir fakat İslami izahlara göre oldukça sert bir yorum olduğunu söylemek de mümkün. Yaşamı Siecle des Lumieres olarak adlandırılan döneme denk düşen Jacques Cazotte'un 1772'de yayımlanan eseri Aşık Şeytan, Fransız fantastik edebiyatın öncü eserlerinden kabul edilir. Cazotte'un yaşamı, Fransız İhtilali'nin olduğu, felsefenin en parlak dönemlerinden birinin yaşandığı bu dönemin sonunda gerçekleşen büyük bir sanat akımına da şahit olur: Romantizm. Borges: 18. yy. Ansiklopedi ve Voltaire yüzyılı, aynı zamanda romantizmin yüzyılıdır, bundan Aşık Şeytan da etkilenmiştir diyerek 18. yüzyıl edebiyatının karakteristiğini hem de Babil Kitaplığının seçkilerinden birini göstermiş olur. Edebiyatta şeytan farklı formlarda, bambaşka yüzlerle karşımıza çıkar. Orada gündüzle gece, yerle gök, şeytanlarla melekler karışır. Bunun en güzel örneği, Shakespeare'in 3. Richard'da Ben en çok şeytanı oynarken aziz görünürüm dediği yerdedir. İyiyle kötünün ve hatta Tanrı'yla şeytanın birbirine karıştığı o karmakarışık yerde Dostoyevski Tanrı'ya giden yolun başlangıcında tutku vardır sözü ilginç bir kesişime işaret eder. Tutku kavşağı, ermişlerin, sapkınların ve bütün büyük sanatçıların yolunun kesiştiği o kör noktadadır. Dünya üzerinde büyük ruhlardan biri yoktur ki yolu tutkunun bu kavşağından geçmemiş olsun. Şeytan bize biz kadar yakınken onu ne yadsımalı ne de tahkir etmeli bu yüzden. Onunla mücadele, bir kez kazanmakla nihayetlenmez üstelik. Eski şeytanımıza yenilmemek irademizi daha güçlü yapmaz bu yüzden. Yeni şeytanımızın daha güçlü, daha klas ve daha ayartıcı bir halde karşımıza çıkacağını göz kırpar bize sadece."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/seyyahlar-gezginler-ve-surgunler-turk-edebiyatina-batiya-gitmek", "text": "Türk aydını için merak ve keşif sahası olan Batı, edebiyatın farklı metinlerinde kendini göstermiştir. Evliya Çelebi'den Namık Kemal'e, Tanpınar'dan Haşim'e, Attila İlhan'dan Nuri Pakdil'e edebiyatımızın önemli isimlerinden kimi Batı'yı kurtlu bir elmaya benzetmiştir kimi ise orayı eşsiz görüp saat tik taklarına bile hayran kalmıştır. Avrupa görmüşlerin gizli bir mukayese barındıran metinleri ile Türk edebiyatında Batı'nın izlerini sürüyoruz. Kuşaklardır bizden Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? ikilemini çözmemizi beklediler. Yalnız atalarımızın hayat hikayelerini okudukça görüyoruz ki onlar bunu bir tercih meselesi olarak görmemişler ve hayatları boyunca çok okuyup çok gezmeyi bir arada sürdürmüşler. Seyahat kelimesi Arapça Suyun yeryüzünde sürekli akması anlamına gelen seyh kökünden türemiş. Bir yerde akmadan bekleyip suyu değil akıp giden suyu tercih eden atalarımız da ilim için şehirden şehre, medreseden medreseye yolculuk etmişler. Hem çok okuyup hem de çokça gezerek medeniyetlerini inşa etmişler. Çok gezmek deyince elbette aklımıza öncelikle İbn Batuta ve Evliya Çelebi geliyor. Hem gördükleri ve yaşadıkları hem de aktardıkları bilgilerle emsalsiz birer ansiklopedi- seyahatnameye imza attı iki seyyah da. Buhari'nin hadis derlemek için aştığı kilometreleri tahmin edebilirsiniz. Muhyiddin Arabi, Fütühat'ül Mekkiye'yi kütüphaneye kapanarak değil binlerce kilometre yolculuk yaparak kaleme aldı. Gazzali, İhya'sını kaleme almak için on yıl seyahat etti. Aslen Türkistanlı olan Farabi, nice ilim beldesine giderek çok okudu. Burada adını andığımız ve anmadığımız nice ilim erbabı için seyahat, okumak kadar önemli bir tedris yönetimi idi. Pek çok bilgiye, alime, kitaba uzun ve zahmetli yolculukları göze alarak ulaştı bu insanlar. Zamanla yollar, yolcular, yolculuklar, niyetler değişti. Başka bir dünya kuruldu. Asıl mevzuumuz da böylece başladı. Şimdi Aşiyan Mezarlığı'nda medfun bulunan Celal Yalınız'ı biz Sakallı Celal namıyla biliriz. Daha çok aforizmalarıyla, nükteleriyle, fıkralarıyla hatırladığımız Sakallı Celal Türk aydınlarını: Doğu'ya giden bir gemide, arkaya doğru koşup Batı'ya gidiyoruz kuruntusuna kapılan yolculara benzetiyor. Avrupa'ya sefer veya zafer için değil aydınlanmak ve oradan devşirdiği medeniyeti bu topraklara taşımak için giden münevverlerimizin orada gördükleri ve görmediklerini okumaya tabi tutmakta fayda var. 28 Çelebi Mehmed'in Fransa Sefaretnamesi -her ne kadar ilk olmasa da- bizim bugün anladığımız batıya bakışın miladıdır esasen. Şimdilerde Lale Devri ismiyle biliyoruz o günleri. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa bir heyet oluşturur. Heyetin başına da Yirmisekiz Mehmed Çelebi'yi getirir. Mensup olduğu Yeniçeri ortasının isminden dolayı 28 olarak anılan Mehmet Çelebi, 1718'de imzalanan Pasarofça Antlaşması'nda devleti temsil etmiştir. 400 kişilik bir heyetle Fransa'ya giden Mehmet Çelebi'nin kaleme aldığı Sefaretname hakkında Ahmet Hamdi Tanpınar: Bu kitabın hemen her satırında gizli bir mukayese fikrinin beraberce yürüdüğü görülür der. Batıya büyük bir merakla bakan Çelebi orada halkın büyük bir merakla kendine bakışına şahit olur. Fransa için avratların cenneti der. Kadınların sosyal hayattaki rolünü anlatır. Bir beyzadenin avamdan bir kadına saygıyla davranması dikkatini çeker. Ulaşımı ve şehirleri övgü ile anlatan Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Opera'ya, Rasathaneye gider; seraları dolaşır. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi'nde Çelebi için Ahmed III ün sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi 1721 de gittiği Paris i, Evliya Çelebi nin Viyana yı seyrettiği gibi Kanuni asrının şanlı hatıraları arasından ve bir serhat mücahidinin mağrur gözü ile görmez. O, XVIII. asır Paris ine Karlofça nın ve Pasarofça nın milli şuurda açtığı hazin gediklerden ve devlet işlerinde pişmiş zeki bir memurun tecrübesiyle bakar tespitinde bulunur. Ziya Paşa'nın Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm/Dolaştım mülk-i İslam-ı bütün viraneler gördüm mısralarındaki anlatım hiç tek başına kalmamıştır. Abdülhak Hamid Tarhan'ın hocası Tahsin Efendi Paris'e git bir gün evvel, akl u fikrin var ise/Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e. Talebe Abdülhak Hamid ise ilk defa babasıyla birlikte gidip gördüğü Paris'e ilişkin Bir Hatıra şiirinde şöyle anlatır: Paris, diyordu/Pek çok işitmişti Paris'i/On bir yaşında gördü ve girmişti mektebe/.../Kudret, birinci medrese etmişti Paris'i/Paris, diyordu/Mavi ipekten bir aşiyan. Günümüz Türk şairleri de Paris'i överler, Ataol Behramoğlu: Paristi, hüzünlerden hüzün beğen/Orada ölmek istiyordum/ Yazılmamış şiirlerimi/Ardım sıra sürüklüyordum der. Attila İlhan alır sazı ve Paris'in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım/kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım diyerek sözü sürdürür. Namık Kemal'in Londra'ya gittiği 1867 yılında, Karl Marx da Londra'dadır ve Das Kapital'in ilk cildini yazmayı o yıl bitirmiştir. Namık Kemal ile Marx aynı sokakta otururlar. Namık Kemal'in, Londra'da Charles Dickens'ı ve Victor Hugo'dan baba-oğul Dumas'lara kadar ne bulduysa okuduğu, Shakespeare'in oyunlarına gittiği, Times'ı ziyaret edip baskı kağıtlarının miktarı ve matbaa makinesinin bir saatlik verimini araştırdığı bilinir ama Marx'tan hiç bahsetmez. Londra'yı medeniyetin timsali olarak anlatır ve Bütün dünyayı dolaşmaya ne hacet der idealleştirir Londra'yı. Adalet sistemini, şehir yapısını, eğitimi, kütüphaneyi, ticaret hayatını över. Beri yandan o tarihte Namık Kemal'in çıkardığı İbret gazetesinde Paris Komünü haber konusu olmaktadır ve Namık Kemal de yazılarıyla Paris Komünü'nü destekler. Hatta Hıfzı Topuz'a göre Namık Kemal, Paris Komünü'ne bizzat katılmıştır. Ahmet Mithat Efendi, 1899'da İsveç'in başkenti Stocholm ve Norveç'in o tarihte adı Christiania olan Oslo şehirlerinde düzenlenen, Müsteşrikler Kongresi'ne ve Paris Sergisi'ne katılmak üzere uzun bir yolculuk yapar, yolu da olabildiğince uzatmaya çalışır. Ahmet Mithat Efendi; İtalya, Fransa, Danimarka, İsveç, Norveç, Almanya, İsviçre ve Avusturya'ya uğradığı bu geziden dönüşte izlenimlerini Avrupa'da Bir Cevelan ismiyle kitaplaştırır. Paris, Viyana, Berlin gibi büyük şehirlere uğrar. Gerçi romanlarında da gitmediği veya yazıldığı esnada henüz gitmediği diyarları anlatan hace-i evvelimiz bu kitabında şahitliklerini kaleme alır. Bir doğubatı sentezi taraftarı olan Ahmet Mithat, romanlarında batının maneviyatının büyük fenalıkları olmasına karşılık insanı kendisine hayran bırakan özellikleri olduğunu vurgulamıştır. Paris'te Bir Türk, Rikalda yahut Amerika Vahşet Alemi bu tarz kurgu kitaplarındandır. Peki, Avrupa'da neye hayran kalmıştır? Paris'te matbaalardan etkilenir, yolda çamur görmemesine şaşırır. Eyfel Kulesi'nin anca ikinci katına kadar çıkar. Daha yukarı çıkmaya mecali elvermez ve okuruna ister acıyın, ister ayıplayın der. İsviçre'de bir saatçiyi gezerken gördüğü saliseleri gösteren saatler, biz dakikalara bile önem vermiyoruz diye hayıflanmasına sebep olur. Marsilya'da tuğla ve kiremit fabrikalarından numune alır ve İstanbul'da bir benzerini kurmayı hayal eder. Nuri Pakdil, batıya baka baka boynumuzun tutulmasından bahsediyordu. Gerçekten de batıya bakmak ve batı hakkında yazmayı esas alan bir nicelik açısından zengin bir literatür inşa etmiş durumdayız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sezginin-siddetinde-peyami-safa-kadini", "text": "Safa, övgüsünü ruh kadınına bahşeder. Bu tercihle moderniteyle kurduğu ilişkiyi ve tarafını da açık etmiş olur. Ruh kadın tipolojisinin en belirgin görünümü Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda kendini gösterir. Benliğin keşfine çıkmak heyecan verici değil midir her zaman? Çünkü benin anatomisidir karşımıza çıkacak olan. Bu keşifle benin mizacı, davranışları, yönelimleri, bilinçdışı olmak üzere çoğu şeyine vakıf olabiliriz. Keşfin bu incelik bilgisine kimi yazarlar öyle numuneler sunar ki, onların bu tahlil yeteneklerine hayran olmakla kalmaz, peşlerine düşeriz daha fazlası için. Peyami Safa, derinlikli mizaç tahlilleri ve psikanalizini yaptığı roman karakterleriyle özel bir yerde durur. Bilhassa romanları birbirinden özel, derinlik, incelik ve iç görüye sahip kadınlarla doludur. Isabelle Mons, Ruhun Kadınları kitabında Freud'un kadınlık üzerine olan teorilerini Kadın Narsisizmi, Kadın Cinselliği ve Kadınlık kuramlarıyla çalıştığını fakat Kadın Muamması karşısında ne diyeceğini bilemeyen Freud'un kadınları anlamak isteyenleri şairlere havale ettiğinden bahis açar muzipçe. Öyle ki kadın doğasının muammasıyla Freud bile baş edemez. Edebiyatımızda ise bu muamma üzerine en çok kafa yoranlardan biri olarak Peyami Safa belirir. Peyami Safa'nın Kadın&Aşk&Aile kitabı, onun psikoloji merakına ve romanlarındaki kadın karakterlerin hangi zeminde oluşturulduğuna dair ipuçları sunar nitelikte. Bilhassa Kadın ve Sır başlıklı yazısı, onun kadına bakışını yansıtır. Safa, sırdan kastının ruhun içyapısına ait bilgileri; ruhtan kastının ise aklın değil, idrakin dışında kalan içerlek ve karanlık bölgeleri kastettiğini belirtir. Yazıda ismini geçirdiği Fransız şair Paul Claudel'in erkeğe atfettiği akıl ve kadına atfettiği ruhu; Animus ve Anima tasnifi onun kadına bakışıyla büyük ölçüde benzeşir. Başka bir yazısında ise Gina Lombroso'nun Kadın Ruhu kitabını önerir okurlarına. Peyami Safa'nın gazete yazıları da onun kadın bahsine hususi ilgisini ele verir. Lilith misin Havva mı? başlıklı yazısı romanlarındaki femme fatale kahramanların Lilith metaforundan beslendiğini aşikar eder bize. Femme Fatale, Drama Queen karakterleri olanca histerisi, paranoyası ve problemleriyle estetize eden Safa, bu karakterleri çoğunlukla Doğu-Batı çatışması, modernite eleştirisi zeminine oturtarak ve eleştirisini bazen örtük bazen apaçık bir didaktik dille yapar. Örneğin Mahşer'de savaş yıllarında yüksek sosyetenin alemli gecelerine, Sözde Kızlar'da taşradan şehre göç etmiş bir kadın üzerinden modernleşmeye, Selma ve Gölgesi'nde, Canan'da, Bir Tereddüdün Romanı'nda kötücül kadın karakterlerine ve 9. Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye romanlarında çağdaşlaşma sürecindeki çatışmalarına okurlarını tanık tutar. Ruh kadını, ten kadını diye erkek nazarında sessiz bir tasnif var sanki. Kadınların varlıklarına bakınca en güçlü vurguyu -göz mü, dudak mı, bakış mı, zeka mı, seziş mi, hal mi, naz mı, siluet mi- en güçlü vurgu nerede ve o her ne ise onu görüyorlar hemen. Bu sessiz tasnifi romanlarında çoğunlukla iki tezat karakter mukayesesiyle veren Safa, övgüsünü ruh kadınına bahşeder. Bu tercihle moderniteyle kurduğu ilişkiyi ve tarafını da açık etmiş olur. Ruh kadın tipolojisinin en belirgin görünümü Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda kendini gösterir. Metafizik bir dönüşümle iç huzurunu bulacak olan Nilüfer'e Matmazel Noraliya adındaki bir kadının defteriyle şifa bulunur. Bu şifacı Safa'nın prototip ruh kadınının en iyi örneğidir. Kadınların öz benliklerini keşfettikleri, ergenliğe, orta yaş krizine, bir kimlik buhranına denk gelen ve etrafa tümüyle kayıtsız, aynada varlıklarını seyrettikleri döneme -Lacan'ın Mirror Stage 'nde bahsettiği türden bir bilişsel keşfedilmemişlik evresi gibi- Peyami Safa roman karakterleriyle katkıda bulunur. Bu prototip de Sözde Kızlar'da görünürlük kazanır. Roman, kendini keşfe çıkan ve bütünüyle safi kadın özelliklerini gösteren Mebrure'nin Sözde Kızların ortasına düştüğü bir yerde kendini, kadınlığını ve kötücül olanı keşfinden sonra yine aslına dönüşünü konu edinir. Sevgide kaybolmamak için nefret sebepleri arar, Yaşamak hırsı kadar, ölmek hırsımız olduğundan bahseder. Ve zekamızın hürriyetinden ve genişliğinden ancak izmsiz düşünülebildiği gün bahsedebileceğimizi söyler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/shakespeare-i-sevdiremediklerimizden-misiniz", "text": "Alev Alatlı, İyi ki okumamışız, okusaydık Anglo-Sakson dünya gibi, biz de kargadan başka kuş, Shakespeare'den başka yazar tanımayacaktık, dediğinde kastettiği kuşkusuz okumamanın erdemleri değildi. Batı Kanonu'nun dışında okuma seçenekleri de olduğunu söylemeye çalışıyordu. Yanlış anlamayı tercih ettiler. Shakespeare sevenlerden olmama rağmen ben de oturdum başka kimler cüret etmiş sahnenin ve şiirin bu dokunulmaz ismine, onu araştırdım. Robert Greene ve Tolstoy başta olmak üzere, Pepys, Voltaire, Shaw, Wittgenstein, Tolkien... Kimler yok ki Shakespeare sevmezler arasında. Yıl 1662. 29 Eylül, Pazartesi günü, İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys Londra'da Shakespeare'in A Midsummer Night's Dream'ini seyretmeye gidiyor ve tiyatrodan seyrettiklerinden zerre etkilenmemiş olarak çıkıyor. Günlüğüne bakılırsa: ... A Midsummer's Night's Dream performansından çıktık, daha önce izlememiştim, bir daha da izleyecek değilim çünkü hayatımda gördüğüm en saçma sapan oyundu bu. İtiraf edeyim, eğlenceli dans performansları ve sahnede boy gösteren bazı latif kadınlar yok değildi ve açıkçası iyi olan da sadece bunlardı. Shakespeare'den hazzetmeyenleri sayacaksak tek isim değil Samuel Pepys. Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından kabul edilmesine rağmen, Shakespeare'in eserlerinden nefret eden başka büyük yazarlar da var. 1890'ların sonu. O tarihlerde George Bernard Shaw, Saturday Review gazetesinde tam üç yıl tiyatro eleştirmenliği yapmış ve bu üç yıl içinde 19 Shakespeare oyununu eleştirerek Sahnesarsan'a dair görüşlerini çekincesizce ifade etmişti: Zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, Shakespeare'den başka bütünüyle hakir gördüğüm değeri şişirilmiş bir yazar gelmiyor aklıma, diye yazmıştı, Sir Walter Scott bile onun kadar beter sayılmazdı. Bana göre tek istisna, Homeros olabilir. Makalelerinde zaman zaman Shakespeare'in kelimelerle oynamasını ve dilsel yaratıcılığını övmesine rağmen Shaw, Twelfth Night ve Much Ado About Nothing'i üç beş kuruş kazanmak için yazılmış şeyler, Othello'yu ise boş melodram olarak nitelemiş; The Merry Wives of Windsor'un ilham verdiği Falstaff librettosunun bile orijinalinde çok daha yetkin olduğunu yazmıştı. Unutmadan, Tolstoy'un yukarıda sözünü ettiğim deneme kitabını yayınlanması ricasıyla İngiliz yayıncılara ileten de bizzat Shaw'du. Hayatım boyunca İngilizlerin gözleri açılsın da Shakespeare'in felsefesinin bomboşluğunu, ahlakının yapaylığını ve elden düşmeliğini, düşünce yapısındaki zayıflık ve tutarsızlıkları, kibrini, bayağı önyargılarını, cehaletini, ona atfedilen hemen her konudaki akıl almaz niteliksizliğini görsünler diye uğraştım, diye yazmıştı o mektupta. 1900'lerin başı. Hayat hikayesini kaleme alan Humphrey Carpenter'a göre yeniyetme J. R. R. Tolkien, tüm okula hazırladığı bir konuşmayı okuyor. Konuşmasında dilinden adeta zehir akıyor. Ne kirli dünyası kalıyor Shakespeare'in, ne de rezil karakteri. O zaman gençti, sonra değişmiştir, diye düşünülebilir elbette ama Tolkien sonra da pek değişmemiş anlaşılan. Mesela 1944'te yazdığı bir mektupta, Shakespeare'in eserlerini budalaca diye nitelemiş. 1955'te yazdığı başka bir mektuptaysa, Okulun en kötü tarafı, Shakespeare'in eserlerini okumak ve analiz etmek zorunluluğuydu demiş. Gene de Anglo-Sakson ve İngiliz edebiyatları profesörü ve Yüzüklerin Efendisi, Hobbit gibi kitapların yazarı olan Tolkien'in Shakespeare'den etkilendiği söylenebilir. Shakespeare'in A Midsummer Night's Dream'le yaygınlaştırdığı elf kelimesini alıp kendi kitaplarında kullandığını hatırlamak yeter. Tolkien yine de hayatı boyunca kuşkuculuğunu korumuş hatta 1951'de editörü Milton Waldman'a yazdığı bir mektupta, kısa bir süre önce romanlarında kullanmak üzere elflerin konuştuğu iki dil icat ettiğini ama bir dipnot koymayı planladığını yazmış. Bu dipnotta, elf kelimesinin Shakespeare'in hileli bir şekilde içini boşalttığı ve yanlış yerleşmesine sebep olduğu anlamıyla değil, kadim ve gerçek anlamıyla ele aldığını yazacakmış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sicacik-bir-buz-canavari", "text": "Kitabın dili, anlatım tarzı, tarih ve günümüzü mizahi bir dille harmanlama başarısı yanında güçlü bir kurguya sahip olması Buz Canavarı'nı çocukların gözünde beğenilir kılmaya yetiyor. Ancak pedagojik kaygıları olan, kötü diye nitelendirdikleri kelimelerle çocukların karşılaşmasını istemeyen ebeveynlerin itiraz edeceği hususlar var kitapta. Tarihi bir dönemi olağanüstü bir hikaye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hale gelebilir. İşin içine soyları tükenmiş olan bir mamut, kötü şöhretli Yapışkan Parmaklar Çetesi, sakar bir müze bekçisi olan kadın, çatlak bir profesör, tahta geçişinin altmış ikinci senesini kutlayan Birleşik Krallık'ın hükümdarı Kraliçe Victoria'yı ve Londra sokaklarında yaşayan yetim kız çocuğu Elsie'yi de dahil edince bir roman için ortam sağlanmış olur. İngiltere'de çok okunan yazarların başında gelen David Walliams kendine özgü tarzıyla yazdığı Buz Canavarı ile çocuklar için maceralı bir atmosfer sunuyor. Yazarın yayımlandığında tam yüz hafta listelerin başından inmeyen kitabı Büyükbaba'nın Müthiş Firarı'ndan sonraki son kitabı bu. Adı sık sık ünlü yazar Roald Dahl ile karşılaştırılan yazar için bu kitabın onun Matilda'sı olduğunu söylemek herhalde yerinde olur. Çocukların çok seveceği bir tarzda ve rahat okunabilir şekilde tasarlanan bu hacimli kitaba usta çizer Tony Ross'un fırça darbelerinin katkısı oldukça fazla elbette. Kitaptaki bütün karakterlerin komik tiplemeleri kitabı daha çekici kılmaya yetiyor. Romanın konusu kısaca şöyle: Bir yetimhanenin kapısına bırakılan Elsie isimli kahramanın kendini Doğa Tarihi Müzesi'nde bulması, oraya Kuzey Kutbu'ndan donmuş halde getirilen ve nesli tükenen bir mamutla karşılaşmasını anlatıyor. Elsie'yi mamuta karşı arkadaşça bir sevgi besleten şey ise onun da kendi gibi yalnız ve evsiz olduğunu hissetmesi elbette. Bu donmuş mamutu ilk gördüğünde onu arkadaşı olarak kabul eden küçük kız, müzenin temizlikçisi olan Dotty, yıllar önce müzenin saygıdeğer bir bilim insanı olan ama deney yaparken neredeyse müzeyi havaya uçurmaya yaklaşan bir talihsizlik yaşayan Profesör ve Yapışkan Parmaklar Çetesi'nin yardımını alarak mamutu ait olduğu Kuzey Kutbu'na geri döndürmeye çalışıyor. Romanın çocuklar için heyecanlı kısmı tam burada ve mamutun canlanmasıyla başlıyor zaten. Kitabın dili, anlatım tarzı, tarih ve günümüzü mizahi bir dille harmanlama başarısı yanında güçlü bir kurguya sahip olması Buz Canavarı'nı çocukların gözünde beğenilir kılmaya yetiyor. Ancak pedagojik kaygıları olan, kötü diye nitelendirdikleri kelimelerle çocukların karşılaşmasını istemeyen ebeveynlerin itiraz edeceği hususlar var kitapta. Elsie'nin ve kötücül çetenin yaptıkları hırsızlıklar, büyüklerin acımasız söylem ve davranışları bu kaygıları taşıyan ebeveynler için biraz ürkütücü gelebilir. Ama kitaptaki maceranın günümüzden yüz yirmi yıl önce yaşandığını ve o dönem içinde değerlendirilmesi gerektiğini de unutmamak lazım. Bu kitabın bir İngiliz yazar gözüyle yazıldığını ve batı değerleri ile bizim normlarımızın ayrışan pek çok yönünün olduğunu da kabul etmek gerekir. Sonuçta bu bir edebiyat kitabı, pedagojik ve eğitim kitabı değil. Ayrıca bu mizahi çocuk dilinin ebeveynler tasvip etmese de çocukların çok sevdiği de başka bir gerçeklik. Yine de on yaş üstü çocukların okumasının daha doğru olacağını düşünüyorum. Yazar David Walliams bu kitapla İngiliz tarihini çocuklara öğretmeyi amaçladı mı bilmiyorum ama kitabı okuyup bitirince dönemin İngilteresi hakkında pek çok fikre de sahip olmanız kaçınılmaz. Sanırım bu kitaptan bizim kendi tarihimizi çocuklara edebiyat diliyle öğretmek için alacağımız dersler var. Çocukların bu kitaptan alacağı derslerin başında ise zor ve hiçbir şeyin öngörülemediği dünyada yollarını nasıl bulacakları geliyor. Arkadaşlık, aile ve doğru bulduğunuz şeyler konusunda mücadele vermenin değiştirici gücüne vurgu yapıyor Buz Canavarı. Soğuk kalpleri çözen bir anahtar sunuyor çocuklara. Okul öncesi çocukların hem resimlerine hem anlatılan olaylara hem de çizimlerine bayılacağı bir kitap bu. Nehir olduğundan haberi bile olmayan bir nehire gelen meraklı ayının nehre yuvarlanmasıyla başlıyor bu ilginç masal. Ve ayıya yine hiçbir şeyden haberi olmayan bir kurbağa, kaplumbağa, kunduz, rakun, ördek katılıyor büyük bir şelaleye doğru sürüklenirken. Kimi güçlü, kimi meraklı, kimi bilgili, kimi korkak, kimi cesur olan ve birbirlerinin farkında olmayan bu hayvanlar nehirde buluşarak birbirlerini fark ediyorlar. Sade ve sürükleyici bir anlatıma sahip bu kitapbütün küçük okurlara tavsiye olunur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siddet-ve-deliligin-bulusmasi-sapik", "text": "Delilikle sarmalanmış ıssız Bates Motel... Robert Bloch'un kaleme aldığı 20. yüzyılın en etkili korku kitaplarından Sapık, okuyucuları ürpertmeye devam ediyor. Bu ikonik metnin gerçek yaşamda önemli bir bağlantısı var. Tüyler ürperten yaşamlar sanatla buluşabiliyor. Kitapta bizzat Bloch tarafından da yer verildiği üzere, sorunlu ana karakterimiz Norman Bates birçok benzerliğiyle Amerikalı seri katil Ed Gein'in yansımalarını taşıyor. Basit olarak delilik dendiğinde, işin içinden zihinsel süreçlerin kusurlu işlemesi diyerek çıkabiliriz. Ancak delilik kelimesi bilimsel olmayan biçimde sık sık kullanıldığı için bu tanım oldukça yetersiz olur. Örneğin sanrı ve halüsinasyon kastediliyorsa buna bilimsel olarak 'psikoz' diyoruz ve neden bahsettiğimizin altını doldurmuş oluyoruz. Diğer yandan halk kullanımında delilik birçok karakter tarzını, davranışını içine alabiliyor. Hatta kullanımı kültüre göre de değişim gösteriyor, hal böyle olunca tam olarak çizginin nerede çekileceği belli olmuyor ve iyice karışık bir noktaya geliyoruz. Peki ne kastediliyor? Bir kişinin gerçeklikle bağının kopması, başkalarına tehlike oluşturması, toplumun değerleriyle örtüşmeyen davranışları, herhangi ideolojiyi yahut fikri aşırı savunması... liste uzar gider. Kelimeyi olumlu ya da olumsuz anlamda, hatta bazen ikisini de birlikte kullanabiliriz. Özellikle edebiyatta birçok farklı kullanımını gördük. Örneğin Goethe'nin ünlü eseri Genç Werther'in Acıları'nda kendini boşlukta hisseden aşık karakter, Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu'nda kişilik bölünmesi üzerinden kendini tanımaya giden yol... Dilimizde de çokça karşılaştık; Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna eserinde kah Raif Efendi kah Maria Puder'in ötekileşmiş ilginç karakterleri, Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'nde rutinden sıkılmış bekleyişteki Zebercet. Belki sonları farklı oldu fakat hepsi biraz deliydi. 1917 doğumlu Robert Bloch, korku ve bilimkurgu gibi türlerde kalem oynatmış, günümüzde hala okunan önemli bir yazar. Bloch'un yazarlık yeteneği spekülatif kurgunun bir diğer önemli ismi H. P. Lovecraft tarafından fark edilmiş, hatta uzman yazar kendisine rehberlik bile etmiş. Kuşkusuz Bloch'un en ünlü eseri, 1959'da yayımlanan Sapık. Bunun önemli etkenlerinden birisi de yayımlandıktan 1 yıl sonra Alfred Hitchcock tarafından aslında sadık bir şekilde aynı adla sinemaya uyarlanan, banyo sahnesi başta olmak üzere birçok sekansıyla korkuların kaynağı kült film. Bloch kitabında delilik ve normallik arasındaki çizgiyi hiç kuşku duyulmayacak bir noktadan aşarak ürpertici bir hikayeye imza atıyor. Aslında anlatının hem kederli hem de korkutucu yanı o çizginin aşılmasına giden yaşamı okumak. Deliliğe ve psikolojik sorunlara çok daha şiddetli bir yerden bakıyor diyebiliriz. Hitchcock zamanında filmindeki hikayenin izleyiciler tarafından bilinmemesi ve sonunu saklamak için kitabın elinden geldiğince kopyasını satın almış. Eh, günümüzde artık birçok kişi ünlü sahneleri ve karakteri öğrendi, 20. yüzyılın en etkili anlatılarından sayılan bir eseri saklamak pek mümkün değil. Borcu olan erkek arkadaşıyla birlikte mutlu hayat kurmak isteyen Mary, yüklü miktarda para çalıyor. Farklı şehirde yaşayan erkek arkadaşının yanına gitmek için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Yorgun, dinlenebileceği yer yok. Fakat yanlış yola sapıyor ve kullanılmayan otoyolda tekinsiz bir tabela sallanıyor: Bates Motel. Motelin sorumlusu Norman Bates. Orta yaşlı bekar, annesine çok bağımlı, adeta onun tarafından hükmedilen bir yaşamı var. Dünyası tamamen annesiyle sarmalanmış, aralarında sorunlu bir ilişkisi var. Ve Bates Motel, ne yazık ki yeni müşterilerini aç bir şekilde bekliyor. Her ne kadar Bates bunu istemediğini dile getirse bile, Bu gece ofisi açmaya neden gitmediğini de biliyorum. Unuttuğundan falan değil aslında. Sırf birinin gelmesini istemediğinden, gelmemesini ümit ettiğinden. Gizemin kapısı ürkütücü şekilde açılıyor. Mary de işlediği suçun pişmanlığı ve geleceğe dair umutları arasında gidip gelmekteyken motelin sorumlusu Norman Bates'le tanışıyor. Bitkin düşmüş halde, Bates'in birlikte yemek yeme teklifini kabul ediyor ve olaylar başlıyor. Bu ikonik metnin gerçek yaşamda önemli bir bağlantısı var. Tüyler ürperten yaşamlar sanatla buluşabiliyor. Kitapta bizzat Bloch tarafından da yer verildiği üzere, sorunlu ana karakterimiz Norman Bates birçok benzerliğiyle Amerikalı seri katil Ed Gein'in yansımalarını taşıyor. Bu benzerlikler kesinlikle az değil ve ilginç olan şu ki aslında ortada esinlenme yok. Kitabın yazılmasından iki yıl önce, Gein iki kadını öldürmekten tutuklanmıştı ve evinde insan derisinden yapılmış giysiler bulunmuştu. Bunu yapmaktaki amacıysa ölü annesi gibi davranabilmek ve onun kostümünü giyebilmekti. Bloch, Gein olayı duyulduğunda aslında kitabı neredeyse bitirmiş. Annesiyle tecrit bir şekilde yaşaması gibi gerçekler ortaya çıktığındaysa oldukça şaşırmış. Sanatla gerçek hayatın ilişkisi gerçekten çok ilginç olabiliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siirin-muhitlerinde", "text": "İbrahim Tenekeci'nin Muhit dergisindeki çıkış duyurusu, Muhit Kitap'ın temel ilkesinin ne olacağı hakkında sahih bir duruş sergiliyor: Muhit Kitap, meziyet ve şahsiyeti bir bütün olarak görenlerin, dikkatin yanına rikkati ekleyenlerin, emeğe hürmet edenlerin, kabiliyetine vefa gösterenlerin, işini en güzel şekilde yapıp kenara çekilenlerin sesi olacaktır. Yayın hayatına şiir ağırlıklı bir tercihle başlayan Muhit Kitap tarafından geçtiğimiz ay yayınlanan kitaplara yakından bakalım istedim. İbrahim Tenekeci şiiri için ilk elde yapılan yorumlar onun sözü yormayan bir şair olduğu üzerinedir. Tenekeci şiirinde yalın dil, kelime ekonomisi ve rafine söyleyiş başat unsurlardır. Sözü Yormadan'daki şiirler şairin bugüne değin yayımladığı yedi şiir kitabından seçilmiş şiirlerden oluşuyor. Kitaba adını veren Sözü Yormadan, geniş çevrelerce de bilinen ve çok sevilen bir şiir. Sanırım bunda Tenekeci şiirinin ayırt edici vasfı olan doğallığın ve samimiyetin büyük bir payı var. Kelime seçimleri ve söyleyiş özellikleri bağlamında karakteristik bir İbrahim Tenekeci şiiridir Sözü Yormadan: Efendime vermek için / Yirmi yedimden gün aldım / Yirmi yetimden gül. (s.20) Doğallığı Tenekeci şiiri söz konusu olduğunda bütün cepheleriyle irdelemek gerektiği kanısındayım. Puslar İçinde, Arif Ay'ın dokuz şiir kitabından yapılmış bir seçki. Edebiyat dergisiyle başlayan şiir serüveninde Arif Ay, baştan sona hep aynı kaygıların merkezinde şiirini kurdu: İnsan ve durduğu yer. Aşkı da tarihi de başkaldırıyı da bu ana mesele özelinde görür Ay şiiri. Başkaldırı, isyan, tarih, halk ve aşk... Arif Ay şiiri için bir sözlükçe hazırlansa ilk elde sayacağımız kelimeler şüphesiz bunlar olurdu. Bu kelimelerde aynı zamanda, Mehmet Narlı hocanın Arif Ay şiiri için yazdığı metinde sözünü ettiği derdi ve ahlakı görürüz. Bir mesuliyet duygusunun tarih ve insan özelinde açılımını görürüz onda: yüzünde zulmün coğrafyasını okudum / yaşamın forsası dostum (s.24) Ana mesele kimlik ve aidiyet kavramları merkezinde dışlaşır. Bunu hamasi bir söylev veya kuru bir öğreticiliğe sapmadan şiirin kendine mahsus imkanları içerisinde ustalıkla mezceder Ay. Öylece Yeryüzünde, Türk Edebiyatı alanında yaptığı kıymetli çalışmalarla yakından tanıdığımız Mehmet Narlı'nın beşinci şiir kitabı. Kitap, iki bölüme ayrılmış. Karşılıklı Yanyana ve Biyografik Fragmanlar. Bölüm başlıklarından mülhem dıştan içe doğru süregiden bir yaşamak macerasının izlerini görüyoruz Narlı'da. Özlem, arayış, sorgu ve çocukluk imgeleri çerçevesinde insanın derinden akan kadim gündemini kurcalıyor şair: annedir ilk yuvası son uçuşu varlığın /ve katıksız imkanı tanrıyı anlamanın (s.9) Narlı şiiri, dilin doğal akışı içinde berrak ve yalın bir söyleyişi önceliyor. Şiire, şairlere, farklı alanlardan özel isimlere, olaylara atıflar yapmayı seven bir şair Güzel. Mutlak Müzik, Güzel'in sözü bıraktığı yerden sürdüren bir şiirler toplamı. Gerçeklik karşısında insanın aldığı tavır ve eleştiri, Güzel'in ana meselesi olarak dışlaşıyor bu şiirlerde. Yazık ki anlayan yok yüzümdeki meseli dizesiyle açılıyor kitap. Mutlak Müzik, şairin vurguladığı bu meselin izinde bir konuşma arzusunu ve sorguyu dillendiriyor bir bakıma. Yanına Gittiğimizde, Ömer Yalçınova'nın Ömer'in Çatılan Kaşları'ndan sonra yayımlanan ikinci şiir kitabı. Kitap üç bölüme ayrılmış: Buzdan Kaleler, Kerpiç ve Ahşap, Olmayacak Dua. Ömer Yalçınova, başından beri şiirini konuşma dilinin doğallığı içinde kurmaya çalışan bir şair. Gündelik dilin imkanlarını da elbette bu bağlamda şiirine taşımaktan çekinmiyor Yalçınova. Şiirdeki rafine duruş, şiirine taşıdığı meselelerde de olabildiğince kendini gösteriyor: Olan oluyor, kalıyor olmayacaklar da / Beni olmayacak duaya amin diyenlerle haşreyleyin (s.16) Gerçekliğin tehlikeli sadeliği. Yalçınova'nın şiirlerini okurken bu tehlikeli sadeliği düşünmeden edemiyoruz. Sabah Gibi Uyandıran, Mustafa Ruhi Şirin'in bütün şiirlerini bir araya getiren bir toplam. Kitap üç bölüme ayrılmış: Rüya Saati, Dünya Bir Lunapark ve Elsiz Eldiven. Çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda ismi anılmadan geçilmeyecek birkaç kişiden biri de Şirin'dir. Yazdığı şiirlerde de bu hassasiyetin izlerini görüyoruz. Çocuk muhayyilesi, çocuk sevgisi ve genel anlamda farklı ve derinlikli yönleriyle çocukluk imgesi, Şirin'in yazdığı şiirlerin ana karakteristik özelliği. Bu bağlamda çocuklar için yazan şairlere de atıflar görüyoruz kitap boyunca. Şirin, bir diriliş beşiği olarak görüyor çocuğu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siirin-soz-hakki", "text": "Söz Hakkı'nda özne, bile isteye seçilmiş bir yalnızlığın içinden konuşur. Aslında şairin yazgısı budur ve Köneçoğlu, anlatıma yukarda andığım 'poetik kurguyu' da katarak hem şiiri hem şairi şiirsel söyleyişin ana omurgası kılar: şairler kendinden bahsedecek kadar yalnızlar / ölmek de bir dil alışkanlığı artık sevmek gibi (Küçük Saat, s.13) Köneçoğlu, Söz Hakkı'nda, şiirin içinde sıklıkla şiire ve şaire dair atıflar yapıyor olmanın beraberinde getirebileceği riskleri, bu atıfları söylemin ve mesajın ana ögesi kılarak bertaraf ediyor. Niçin şiir sorusuna yine içinde şiir geçen dizelerle cevap vermek, insanın sanatla ve yaşamakla kurduğu diyalektik bağın ipuçlarını da veriyor bir bakıma."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siirin-turkce-karakter-i", "text": "Fatih Muhammet Atasever ilk şiir kitabı Türkçe Karakter'de yazdığı şiirin sadece içeriğine değil ruhuna, özüne de hassasiyetle eğiliyor. Şairin daha yolun başındayken bir dil vurgusu içinde olması alkışlanacak bir tavır. Atasever'in Türkçe vurgusu aile, vatan, aidiyet kavramları çerçevesinde bir yurt kuruyor kendine. İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok. Dil bir kimliktir ve bu kimlik en çok o dilin şiirinde temayüz eder. Çünkü şiir sadece konuşulan şeylerin değil, susulan şeylerin de çetelesini tutar enikonu. Şiir, içine doğduğu dilin derinleşme alanlarını gösterdiği için başlı başına bir karakter özelliği gösterir. Dil, içine doğulan bir dünyadır. İnsan sadece dünyaya gelmez, bir dile de gelir. Atasever, şiirini kuran ayrıntıları daha çok hayatın içinden çekip çıkarmaya çalışıyor. Hayat evet genel bir kelime ancak onun sancısını çektiği şey o hayatı kendisine ait kılacak bir yaşantı güzelliği. Hepimizi, herkes denilen anonim maskelere dönüştürmek için elinden geleni ardına koymayan bir dünyada Atasever, o özgün ve biricik insanın dertlerine, çelişkilerine, acılarına, ölümlerine sardırıyor daha çok. Harun Yakarer'in kendisiyle yaptığı bir söyleşide geçen şu cümlesini burada mutlaka anmalıyım, çünkü kastettiğim tam da bu aslında: Her şeyin insansızı meşhur olduğu için şiirin de insansızı isteniyor. Atasever'in şiiri bu bağlamda insanlı, kanlı canlı bir şiir. Yaşadığımız çağda mütemadiyen kendimizi hatırlama ödevi içinde olduğumuz, buz gibi bir gerçekliktir. Şiir de bu gerçekliğin çiçeğe durmuş halidir aslında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siirsiz-cocuk-eksikliktir", "text": "Yayınevlerinin az satıyor kaygısıyla uzak durdukları tür çocuk şiirleri kitapları. Ama misyonu çocuk edebiyatının güzel örneklerini ortaya koymak olan bazı donkişot yayınevlerinin varlığı sayesinde güzel şiir kitaplarını okuma imkanı buluyoruz. Bunlardan birisi de yeni kurulan ve genel yayın yönetmenliğini Mustafa Ruhi Şirin'in yaptığı Uçan At Yayınları. Bilmem farkında mısınız? Sosyal medyaya bakıyorum, kitap eklerini okuyorum, kitap satış sitelerinin yeni çıkan listelerine göz atıyorum, kitabevlerinde çocuk kitapları raflarını inceliyorum. Hepsinde aynı sonuç: Çocuk şiirleri kitapları yok denecek kadar az... Çıkan çocuk şiirleri kitapları da gereken ilgiyi hak etmiyor. Şiirin, çocuğu olgunlaştıran ve geliştiren bir tür olarak gereken ilgiyi görmemesi ve şiirin hayatlarından çekilip gitmesi korkunç! Yetişkin edebiyatındaki şiirle, çocuk edebiyatındaki şiirin ortak noktası şiirin sesinde ve tınısında düğümlenir. Çocuğun bir dilin zenginliğini, ahengini, tadını en iyi alacağı şiirden uzak durması, iyi şiirlerin olmayışından mı yoksa çocukların ilgilendiği bir tür olmamasından mı ileri geliyor? Belki ikisi de etkili ve bu başka bir tartışmanın konusu ama iyi çocuk şiirlerini de görmezden gelmek 'yetişkin dalkavukluğundan' başka bir şey olmasa gerek. Çocuk şiiri söz konusu olduğunda ne bir yetişkin olarak kalmak ne de çocuklaşmaya çalışmak işe yarar. Çocuk duyarlılığını harekete geçirmek ve çocukların doğal bir şair olduğunu kabullenerek bir eser ortaya koymak icap eder. Ancak ülkemizde çocuklar için yayınlanan şiir kitaplarının sayısında uzun bir zamandır eksilme olduğu da aşikar. Çocuğun estetik ve edebi zevk kazanması için şiiri tekrar hayatlarına ve hafızalarına dahil etmemiz şart. Yayınevlerinin az satıyor kaygısıyla uzak durdukları tür çocuk şiirleri kitapları. Ama misyonu çocuk edebiyatının güzel örneklerini ortaya koymak olan bazı donkişot yayınevlerinin varlığı sayesinde güzel şiir kitaplarını okuma imkanı buluyoruz. Bunlardan birisi de yeni kurulan ve genel yayın yönetmenliğini Mustafa Ruhi Şirin'in yaptığı Uçan At Yayınları. Henüz iki yıllık bir yayınevi olmasına rağmen çocuk edebiyatı alanındaki değerli çalışmaları bir araya getiren Uçan At, çocuk şiir kitapları alanındaki geniş boşluğu bir misyon olarak doldurmayı başarıyor. Şu ana kadar tam 14 çocuk şiiri kitabı yayınlama ve okuruyla buluşturma başarısı gösteren Uçan At Yayınları her bakımdan övgüyü hak ediyor. Her birini farklı çizerlerin resimlediği 14 kitaba burada ayrı ayrı değinmek mümkün değil ama hiç olmazsa çocuğunuza okutacağınız ve dil sevgisi ile birlikte hayal gücünü besleyeceğiniz 14 kitabı ismiyle de olsa anmak isterim. Güzel illüstrasyonlar süslenen naif şiir kitaplarından altı tanesi Mustafa Ruhi Şirin'e ait. Dünyanın En Güzel Yeri, Harflerin Kardeşliği, Okula Giden Kedi, Bir Şemsiyem Olsa, Gökyüzü Çiçekleri ve Dünyaya Gülen Adam isimlerini taşıyan bu kitaplar çocukların dil zevkini geliştirecek ve gökyüzüne kanatlandıracak kelimelerle süslü. Ben çocuk olsam buradaki güzel şiirlerin çoğunu ezberlerdim. Bir masal ezberleniyor ama birkaç şiir ezberlemek hiç de fena olmazdı doğrusu. Kelimelerden hayaller çizen şairlerin şiirleriyle düşüncelere dalardım ve bu şiiri nasıl resimlerdim diye düşünürdüm. Sonra da çizerlerin yaptığı çizgilere bakar, şiiri tekrar yaşardım. Şiirleri okuduktan sonra eminim ki ben de hemen şiir yazmaya koyulurdum. Bu kitabın resimlerini eminim ki çok severdim. Sade ve akıcı dili sayesinde kitabı ezberleyebilir, okuma bilmesem de resimlerinden kitabın hangi sayfada ne anlattığını bilirdim. Ayı'nın hikayesini anlatamamasına üzülürdüm ama onun sabretmesi ve yardımseverliği sayesinde mutlu sona ulaşmasına sevinirdim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sinemanin-tasrasi", "text": "Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekan ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra. Sinemamızın taşraya bakışı edebiyatınki ile pek çok yönden benzerlik gösterse de Yeşilçam, tarihi boyunca taşrayı birbirinin benzeri stereotipler olarak ele almıştır: Taşra -ki çoğu zaman bir kasabadır- yapmacık bir aydın tipolojisiyle kahramanlaştırılan başkişinin modern şehrin kalabalığından ya da kendi geçmişinden ve ilişkilerinden kaçarak sığındığı bir inziva köşesidir. Ne var ki taşranın kuralsızlığı ve zalim oligarşisi onda iflah olmaz bir sorumluluk hissi yaratarak huzurlu taşra dinginliğini yeni bir mücadelenin çilelerle dolu yolculuğuna dönüştürecektir. Çoğu zaman, taşraya yolu düşen şehirli bilge kişinin neden acı çektiğini bir türlü anlayamayız; ya da bir seyirci olarak onun acılarını dikkate değer bulmayız. Duyguları, düşünceleri, isyanları, aşk sancısı ve dava ideali, bilmediğimiz bir dilde ifadesini bulan tuhaf bir sayıklama gibidir. Ne kadar derinden gelse de o sıkıcı monologlar bir türlü sahici ve içten bir sese dönüşemez. İyinin ve kötünün, erdemin ve günahın, aydınlığın ve karanlığın, cehaletin ve bilginin kabaca kurgulanan çatışmasına ev sahipliği yapmanın dışında bir anlamı yoktur taşranın. Taşranın en karanlık hikayelerinden biri olan Anayurt Oteli, bir roman olarak başarılı ise de bir film olarak aynı başarıya ulaşamamıştır. Film derin bir hikayeye açılmak üzere iken aniden bütün ivmesini kaybederek kendi karanlığına ve bilinen klişelere saplanıp kalır. Taşra, romanda anlatılanın aksine, bir istasyon, bir otel, üç beş insandan oluşan yekpare bir satıhtan ibarettir filmde. Karanlığı anlatmanın karanlığı göstermekle aynı şey olduğunu varsaymak, imgeyle anlam arasında doğrudan bir ilişki kurmak, sembolleri taşlaştırıp bir göstergeler yığını olarak takdim etmek, yalnız bu filme ya da bu döneme has bir zaaf olmasa gerek. Taşranın son yıllardaki en bariz görüntülerinden biri de şehirdeki taşra. 1980 sonrası taşranın büyük kentlere taşınması sosyolojik bir vakıa olduğu kadar o büyük kitlenin içinde gizlenen bireysel hikayelerin çeşitliliğiyle de dikkat çekicidir. Büyük kentlerin gettoları giderek karmaşık ilişkilerin tetiklediği bir yabancılaşmayı beslerken; köksüzlüğün, aidiyet sorunlarının ve sosyal hayata ilişkin bir dizi problemin ortaya çıkışı, daha önce görmediğimiz yeni bir taşra yaratmıştır. Türk sineması bu fırsatı görmezden gelemezdi; zira büyük kentlerde oluşan taşra ilginç hikayeleri, sıra dışı karakterleri ve yaşam alanlarının mimari anomalileriyle iştah kabartan bir malzeme idi sinema için. Şehirdeki taşra, taşradaki taşradan daha vahimdir, zira ikincisi kendi taşralılığını besleyecek velut bir toprak bulmuşken diğeri apaçık ortadadırbütün uyumsuzluğuyla. Bu yeni taşralı profili, kaybettikçe daha hırslı, kazandıkça daha muhteris olan karakteristik yönüyle Yeşilçam'ın kalıplarına kolayca uyum sağlayacaktır. 1990'lardan sonra Türk sinemasında pek çok film; mekan, dramatik temalar ve yaratmaya çalıştığı karakterler itibariyle büyük kentlerin taşrasına girmeyi denedi. Üstelik bazıları bunu politik bir sorumluluk ve ahlaki bir görev olarak ele aldı. Taşra hikayeleri, çevrenin merkeze ve onun değerlerine yönelik eleştirisi için iyi bir fırsat olarak görüldü. Ancak niyet her ne olursa olsun, sonuçta birtakım hamasi söylemlerin cazibesine kapılarak üretilen ve ne politik ne de özgün olmayı becerebilen filmler çıktı ortaya. Oysa başka türlü olabilirdi, mesela İtalyan solunun entelektüel gelenekleri üzerinde yükselen ve benzer saiklerle/ kaygılarla hareket eden Luchino Visconti, Elio Petri, Francesco Rossi gibi yönetmenler, sinemanın kendi imkanlarını kullanarak bu çetrefilli meselelerin üstesinden gelmeyi, yeni ve özgün bir film dili kurmayı başardılar. Biz başaramadık; politik kaygılarımız ortak hedeflere yönelmiş olsa da, Avrupa solunun kendi yıkıntıları üzerine inşa ettiği samimi entelektüel birikime yabancı olduğumuz kadar sinemaya da yabancıydık. Kim bilir belki de her şeyden önce kendi hikayemize yabancıydık. Sonuç olarak taşrayı, değişen yüzleriyle yeniden ve yeniden beyaz perdede görmeye devam edeceğiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sira-disi-bir-varolus-inadi-gunler-aylar-yillar", "text": "İnsanlık dünya var olduğundan beri türlü felaketlerle karşı karşıya. Bazı topraklar, coğrafya kaderdir sözünü doğrularcasına yüzyıllardır tekrarlayan doğa olaylarının acısını çekiyor. Depremler, heyelanlar, kasırgalar bu toprakların kimliği haline gelmiş. İnsanlar yaşamlarını coğrafi olaylar doğrultusunda düzenlemek zorunda kalıyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri, her sene çeşitli kuvvetlerde yaşadığı kasırgalara günler öncesinden hazırlanıyor, gıda stoku, sığınak gibi tedbirlerle yaklaşmakta olanı bekliyor. Yine deprem ülkesi olan Japonya, binalarını hasar almayacak biçimde inşa ederek depremin modern hayat düzenini bozmasına izin vermiyor, hayatı doğaya uyduruyor. Böylece insan aklı doğayı kontrol altına almayı ve doğal olanın yıkıcılığını en aza indirgemeyi amaçlıyor. Çağdaş Çin edebiyatının önemli isimlerinden Yan Lianke'nin Türkçede yeni yayımlanan romanı Günler Aylar Yıllar bu iki soruya kendince cevaplar veriyor. Büyük bir kuraklığın vurduğu Balou Sıradağları'ndaki köylerini terk eden insanlar, su ve yiyecek bulabilecekleri verimli topraklara doğru göç ederler. Evlerini, tarlalarını, düzenlerini bırakırlar. Fakat bu geri dönmemecesine bir gidiş değildir. Mevsim değiştiğinde, yağmurlar yağıp toprak canlandığında yurtlarına döneceklerdir. Köylüler arasında sadece yaşlı adam ile kör köpeği terk etmez köyü. Aslında yaşlı adam da yola koyulan son kafilenin içindedir. Ancak ihtiyacını gidermek için son bir kez tarlasına gittiğinde, ektiği mısır tohumlarından birinin filizlendiğini görür ve gitmekten vazgeçer. Küçücük bir mısır tohumu umut olmuştur ona ve yolundan dönmesine yetmiştir. Güneşin gözlerini kavurduğu köpek bırakmaz ihtiyarı, can yoldaşı olur yanına. Hem tüm köyün ekinini hem de köpeğinin gözlerini alan güneşe lanetler okur yaşlı adam, sopasıyla döver güneşin ışığını. Yine de doğanın sözü üzerine diyecek bir şey yoktur. Tek çare yaşamaya inadına direnmektir. Dost bir nefesin yanında tek ihtiyaçları ayakta kalacak kadar su ve besindir. İhtiyar ve köpek ıssız toprağın ortasında başbaşalardır. Kör, dedi ihtiyar, ikimiz birlikte yaşamalıyız, ne dersin ha? Biriyle birlikte yaşayınca hayatın tadı da bir başka oluyor be. Roman boyunca yaşlı adamın direncini diri tutan ana motiv filizlenen mısır tohumudur. Kuraklığın ortasında tek umudu tohumun sıcağa rağmen gelişmesi, boy atmasıdır. Tek bir yaprağının çıkması bile yüzünü güldürmeye yeter. İhtiyar bin bir zahmetle tohum için su bulmaya çabalar, adeta taşın suyunu çıkarırcasına azimle çalışır. Hem karınlarını doyurmak hem de kuraklık bittiğinde yaşamın kaldığı yerden devam ettiğini göstermek için mısıra tutunur. Giderek kaybolan zaman algısını bile mısırın gelişim süreci ile tekrar bulur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siringayla-roman-yazan-kadin-tess-gerritsen", "text": "Tess Gerritsen; bu ismi ilk duyduğumda itiraf etmeliyim ki sahibinin İskandinav olduğunu düşünmüştüm. Oysa gerçek, sanrım ile öyle alakasızdı ki; Çin asıllı Amerikalı. Bayan Gerritsen, 1953 Kaliforniya doğumlu. Evvela antropoloji, ardından tıp eğitimi alan Gerritsen, yaşamını doktor olarak sürdürürken bir şeylerin eksik kaldığını hissetmiş olacak ki, yazmaya başlar. Bir dergiye yolladığı hikayesi birincilik kazanır. Doğum iznine ayrıldığında ise ilk romanı Gece Yarısından Sonra'yı yazar. Bu ilk romanı diğerleri takip eder. Gerritsen'in erken dönem kitapları romantik gerilim türündedir ve henüz su yatağını bulmuş değildir. Elbette her şeyin bir zamanı vardır ve Gerritsen için o tarih, sekiz kitabın ardından kaleme alacağı Hasat'ın yayımlandığı 1996'dır. Hasat'la beraber kabuğunu kırıp bir anda geniş kitlelere ulaşan Gerritsen, bu kitabında bir şeyi öncekilerden farklı yapmıştır. Artık romantik gerilim değil, tıbbi gerilim kitapları yazarıdır. Şimdilik yirmi dokuz romanıyla kırktan fazla ülkede otuz milyon satan Gerritsen'in başarısının sırlarından biri, ilhamını hayattan alması. Sadık okurları da hak vereceklerdir ki, Gerritsen meslek hayatından sahip olduğu donanımı, kitaplarına çok iyi şekilde yansıtabiliyor. Gerçekçi otopsi sahneleri ve etkileyici maktul betimlemeleri, hassas bünyelerde mide bulantısına ya da korkuya neden olabilir. Bu da tıbbi gerilim iddiasındaki yazarın işini iyi yaptığını gösteriyor. Gerritsen külliyatını üçe ayırmak mümkün. Erken dönem romantik gerilim kitapları, tıbbi gerilim türündeki bağımsız romanlar ve Rizzoli & Isles serisi. İncelemeye çalışacağım Buz Gibi Soğuk (Ice Cold - 2010) Rizzoli & Isles serisinden. Dedektif Jane Rizzoli ve adli tabip Maura Isles'in maceralarını konu edinen bu seri, RITA ödüllü Cerrah (The Surgeon - 2001) ile başlamış, Bir Sırrım Var (I Know a Secret - 2017) ile devam etmektedir. Seri aynı adla 2010 2017 yılları arasında TNT kanalı tarafından televizyona uyarlanmıştır. Buz Gibi Soğuk (TR - 2012) ise, şimdilik on iki kitaptan müteşekkil serinin sekizinci kitabı. Boston'da yaşayan adli tabip Maura Isle, bir tıp konferansı için Wyoming eyaletine gider. Yasak aşkı rahip Daniel Brophy ile araları bir hayli bozuk olduğundan, beraberinde iç çalkantılarını da götürmüştür. Burada üniversiteden arkadaşı yakışıklı dul Doug Comley ile tesadüf ederler. Doug konferansın sonrası için bir tatil planı yapmıştır. On üç yaşındaki kızı Grace, yakın arkadaşı ünlü yemek bloggerı Arlo ve Arlo'nun sevgilisi Elaine ile yakınlardaki bir kayak merkezinde birkaç gün geçireceklerdir. Maura'yı da ikna eder ve yola koyulurlar. Kar fırtınası nedeniyle yollarını kaybederler, telefonları çekmez, cipleri devrilir, haritanın neresinde olduklarını bilmeden tabelasında girilmez yazan bir köy yolunda yürürler. Yardım bulmak umuduyla indikleri vadi tabanındaki Ahret köyünde sadece on ev vardır ve etrafta kimseyi göremezler. Ürkütücü olan ise evlerin bir anda boşaltılmış gibi duran halidir. Açık kapılar, masada kurulu sofralar, dokunulmamış gibi duran eşyalar, ölüme terk edilmiş evcil hayvanlar... Bütün evlerde asılı bir adamın portresi ve çeşitli dini kitaplar, köyün bir tür cemaate ait olduğunu işaret eder. Tedirginlikle geçen birkaç günün ardından bir garajdan buldukları cipe atlayıp bu tekinsiz vadiden çıkmayı denerler. Kar yağışı onlara yine engel olur. Yoldan çıkan cipi kurtarmak için uğraştıkları sırada Arlo bacağından ölümcül şekilde yaralanır. Köye geri dönmekten başka çareleri yoktur. Doktor olan Doug ve Maura, Arlo'ya müdahale etseler de eğer bir hastaneye götürmezlerse arkadaşlarının öleceğini anlarlar. Doug yaya olarak karlı kaplı elli kilometrelik yola koyulur. Sevgilisi can çekişen Elaine, başından beri Doug'dan hoşlandığı için yaşadığı etik çatışmayı gruba gerilim olarak yansıtır, zira Doug'ın Maura'dan hoşlandığını hissetmiştir. Tüm bunlara Grace'in ergenlik buhranları da eklenince Maura grubu kontrol etmekte zorlanır. Birkaç günün ardından evin dışında ayak izleri gördüklerinde ise Maura yola çıkmaya karar verir. Artık sadece yaralı Arlo'nun değil hepsinin hayatı tehlikededir. Doug'ın çoktan yardım getirmesi gerekmektedir ama anlaşılan o ki vadiden çıkmayı başaramamıştır. Maura'nın zorlu yolculuğu, önünde kıvrılan yoldan duyulan kar küreme aracının sesiyle selamete erecekken, ensesine aldığı bir darbeyle yarıda kalır. Kendine geldiğinde elleri ayakları bağlı, genç bir adamla köpeğinin tutsağıdır. Tüm bunlar olup biterken çoktan Boston'a dönmesi gereken ve günlerdir telefonla ulaşılamayan Maura için endişelenen rahip Daniel, dedektif Jane Rizzoli'ye durumu anlatır. Jane, FBI ajanı kocası Gabriel'le beraber Wyoming'e gelip Maura'nın peşine düşer. Vadide bulunan kaza yapmış bir cip ve kömürleşmiş bedenler onları acı gerçekle yüzleştirir. Maura'nın cesedini alıp Boston'a dönerler. Bu, Sıçanın da ailesinin tabi olduğu sapkın bir tarikattır ve polisleri dahi satın alacak güce sahiptir. İkili, vadide peşlerine düşenlerden kaçarken bir kulübe bulurlar, Maura Jane'i arar, hayatta olduğunu müjdeler ve halini anlatır. Artık kurtulmuştur, burada polisleri bekleyecektir. Fakat Sıçan polislere güvenmez ve birbirlerini ikna edemeyip yollarını ayırırlar. Yardıma gelen şerif Sıçanın öngördüğü gibi onlardandır ve Maura'yı öldürecekken genç adam bir kez daha onu kurtarır. Maura ise kanun güçlerine dahi hükmeden bu karanlık yapının ciddiyetini nihayet anlayacaktır. Kitabın bundan sonrasında geri dönen Jane'nin meseleyi çözeceğini, sapkın tarikatı çökerteceğini ve Maura'nın vadiden salimen kurtulacağını öngörmek zor değil. Ancak her şey bitti derken yazar bizi bir kez daha ters köşeye yatırıyor, hikayeyi sürpriz bir sonla noktalıyor. Kitabı okurken aklıma sık sık Jonestown ve Heaven's Gate tarikatları geldi. Kaldı ki ilerleyen sayfalarda yazar da bu elim hadiselere gönderme yaptı. Genel olarak yüksek tempolu bu kitabı beğendim. Ancak işin içinde sapkın bir tarikat varsa, hikaye çok daha gizemli hale getirilebilirdi diye düşünüyorum. Bir de, diyaloglar yer yer inandırıcılıktan uzak geldi. Yine de böylesine çetrefilli bir kurgudan alnının akıyla çıkan yazarı kutluyor, Buz Gibi Soğuk'u polisiye severle tavsiye ediyorum. Çok satan kitapların çoğu gibi, edebi haz vermese de, peşi sıra sürüklüyor ve kendini bir çırpıda okutuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sisu-korona-ve-edebiyat-turtasi-dernegi", "text": "Cesaret, koronavirüs günlerinde dünyanın en fazla ihtiyaç duyduğu hasletler arasında bulunuyor. Pes etmemek ve yeni yollar bulmak insan tabiatının iyimser yönüne işaret ediyor. Bunu diri tutabilmek için de kitaplara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Guernsey adası Fransa ve İngiltere arasında yer alıyor ve İkinci Dünya Savaşı'nda Alman işgaline uğramış. Adanın sakinleri Nazilerle geçirdikleri günlerde hayata tutunmak için bir kitap kulübü tesis ederler. Ne var ki insanların bir araya gelmesi işgal yasalarına göre yasaktır ve bunu aşmak için tuhaf yöntemler izlerler. Edebiyat ve Patates Turtası Derneği ismiyle kitaplaşan ve filmi de çekilen bu hikaye zor günlerde kitapların bir sığınak olarak kabul edildiğinin göstergesi. Ada halkından bir grubun oluşturduğu bu kulüp beraberinde birçok alt hikayenin de gelişmesine neden olmuş. Fransa'ya daha yakın olmasına rağmen Birleşik Krallık'a bağlı olan ada tabiata daha yakın olmasına rağmen kitaplara bağlanmış. En azından bir kısmı. Küresel anlamda istila halindeyiz. Sokaklarda virüsler geziyor ve yapabildiğimiz tek şey tüm dünya olarak evlerimize sığınıp kapıları sıkı sıkıya kapatmak. Korona günlerinde dünya küresel bir eve dönüştü. Yalnızlık nerede yaşarsa yaşasın tüm insanlar için ürkütücü bir hal aldığında bunu aşmanın yolları aranıyor. Sosyal medya marifetiyle yapılan canlı yayınlarda insanlar sırtlarını kütüphanelerine dayayarak diğer insanlarla konuşuyorlar. Bazı kimselerin garipsediği bu durum yeni sosyal normlar arasında kabul görmeye başladı. Kitaplar sayesinde insanlar kendilerini daha güvende hissediyorlar. Sadece kitaplarla değil, kitapları seven insanlarla da iletişim kuruluyor. Krize en hazırlıklı ülkenin Finlandiya olduğu haberleri ortaya çıkınca yine kitaplara müracaat ederek Fin ruhunu anlamaya çalıştım. Sisu kelimesi çıktı karşıma ve sayıca az oldukları Ruslara karşı inançla mücadele eden Fin ruhunun dayandığı bu kelimeyi karıştırmaya koyuldum. Bu beni Katja Pantzar'ın Sisu'nun Peşinde kitabına götürdü. Sıkıntılara karşı iradenin gücünü simgeleyen bu kelime aynı zamanda ülkenin ruhunu temsil eden anahtar kavramlar arasında bulunuyormuş. Kitapçıların kepenklerini kapatması dünyayı derinden etkiledi. Kitapçılar kendi sisularını geliştirerek bu zor günleri atlatmaya çalışıyorlar. Avustralya'da bir kitapçı bisikletiyle evlere kitap siparişlerini bizzat teslim ediyor. Online kitap satış siteleri satışlarını artırsa da bilgeliğin toplandığı yer olan kitapçılara duyulan özlem artıyor. Karantina kurallarını gevşetme kararını tartışan İtalya'da kitapçıların tekrar açılacak olma ihtimali tüm dünyayı heyecanlandırdı. Kitapların tekrar dolaşıma girdiği bir dünya daha normal bir yer olarak kabul ediliyor. Kitap listeleri elden ele dolaşıyor ve insanlar karantina günlerini hangi yazarlarla geçirmek istediklerini birbirlerine soruyorlar. Çoğu bu dünyadaki günlerini tamamlamış yazarlarla yeniden buluşmanın yolu onların kitaplarını elimize almak elbette. Kitapçıların virüs günlerine verdikleri tepkiler arasında dikkat çekenler de var. Özellikle ikinci el kitap işiyle meşgul olanlar için bu bilgilerini göstermenin ve Bu da geçer ya Hu demenin farklı bir yolu. Londra'daki Judd Books bunlardan biri. Vitrinini tamamen beyaz bir örtüyle kaplayıp kitapların tozlanmasını engelleyen Judd Books beyaz çarşafla bir anlamda veba günlerine gönderme yaparken vitrinde açıkta kalan tek kitap hayli ilgi çekici: Veba Yılı Günlüğü. Daniel Defoe'nin bu kitabı Londra'yı kasıp kavuran 1665 veba salgınını anlatıyor ve 1722'de kaleme alınmış. İnsanoğlu tarihten ve kitaplardan güç alarak moralini yüksek tutmaya çalışıyor. İngiliz edebiyatının güçlü isimleri arasında sayılan Defoe'nun kitabı aynı zamanda güç zamanların nasıl güçlü eserlere ilham kaynağı olduğunu gösteriyor. Yazarlar eserleri için ihtiyaç duydukları zamanları bulduğunu sanırken bazı yazarlar da tavuklara yem vermekten başka hiçbir eylemde bulunamadıklarını söylüyorlar. Edebiyat ve Patates Turtası Derneği'nin benzerleri video konferans ortamlarında kurulmaya başladı. Yazarlar adına kurulan kitap kulüpleri artık sosyal medyada hızla takipçi artırıyor ve kitaplardan konuşmayı seven insanlar birbirlerini çevrimiçi ortamda buluyor. Fiziki ortamlarda bir araya gelinemediği için Edinburgh Edebiyat Festivali ve Galler'deki Hay Festival başta olmak üzere önde gelen birçok etkinlik bu seneki buluşmalarını iptal ettiğini açıkladı. Ancak bunun yerine çevrimiçi etkinlikler çoğaltıldı ve insanlar odalarından birbirleriyle buluşmaya devam etti, ediyor. Alman işgalindeki Guernsey adasındaki edebiyat tutkunları birbirlerine seslenmenin yolunu edebiyatla bulmuşlardı ve mizahi yaklaşımlarıyla farklı yaşlardaki adalılar bir araya gelmişti. Kitaplar bugün de basiretin ve birbirimizi anlamanın yolunu sunuyor ve aramızdaki mesafeleri ortadan kaldırıyor. Cesaret, koronavirüs günlerinde dünyanın en fazla ihtiyaç duyduğu hasletler arasında bulunuyor. Pes etmemek ve yeni yollar bulmak insan tabiatının iyimser yönüne işaret ediyor. Bunu diri tutabilmek için de kitaplara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Londra'da bir kitapçı vitrininde, Finlandiya'nın soğuk bir köşesinde ya da Manş denizindeki uzak bir adada. Anlam arayanlar için harfler büyülü bir şekilde bir araya geliyor ve yalnızlıklar aşılıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siyonizmin-karsisinda-bir-entellekturl-roger-garaudy-1913-2012", "text": "Garaudy, yaklaşık on altı yılını Parlamento'da geçirir. 2. Dünya Savaşı'nda Fransız Direnişi saflarında bilfiil yer alarak hizmetlerinden ötürü şükran madalyası almış olmakla birlikte Fransa'nın Hitler ile yaptığı anlaşmaya karşı bildiriler hazırlaması nedeniyle Cezayir'in Celfe şehrindeki bir kampa sürgüne gönderilir. Üç yıl kadar süren sürgünü esnasında, kamptan sorumlu komutana itirazı nedeniyle kurşuna dizilmesine ramak kalmıştır. İki dünya savaşı arasında geçen yıllar, buhranların yanı sıra kültürel hareketliliklere de sahne olmuştur. Savaş meydanları ve ideoloji arenalarında cereyan eden mücadeleler, suretleri değişse de sonraki dönemlerde yansıma bulurlar. Bu hareketlerin yoğun bir biçimde gözlemlendiği Fransa'da siyasi ve ideolojik tutumlarıyla öne çıkan şahsiyetlerden birisi de Roger Garaudy'dir. Roger Garaudy 17 Haziran 1913'te Marsilya'da dünyaya gelir. Her ne kadar Katolik inancına eğilimli bir aileye mensup olsa da henüz on dört yaşındayken Protestan düşünceye yönelir. Öğrenciliği sırasında komünizme ilgi duyması, Garaudy'nin neredeyse kırk yıl Komünist Parti saflarında çeşitli kademelerde yer almasını beraberinde getirmiştir. 1933 yılında ilkin gençlik kollarında çalışmaya başlayan Garaudy'nin ideolojik söylemi ve kaleme aldığı yazıları, Komünist Parti içinde hızla yükselmesini kolaylaştırır. Böylece 1945'te Parti yönetimine dahil olur. Siyasette milletvekilliği, senatörlük ve meclis başkan yardımcılığı gibi görevlerde bulunan Garaudy, yaklaşık on altı yılını Parlamento'da geçirir. 2. Dünya Savaşı'nda Fransız Direnişi saflarında bilfiil yer alarak hizmetlerinden ötürü şükran madalyası almış olmakla birlikte Fransa'nın Hitler ile yaptığı anlaşmaya karşı bildiriler hazırlaması nedeniyle Cezayir'in Celfe şehrindeki bir kampa sürgüne gönderilir. Üç yıl kadar süren sürgünü esnasında, kamptan sorumlu komutana itirazı nedeniyle kurşuna dizilmesine ramak kalmıştır. Eylemci kişiliği ile birlikte akademik çalışmaları ile de dikkat çeken Garaudy, 1953'te Materyalist Bilgi Teorisi başlıklı teziyle Sorbonne'da ve 1954'te ise Marksizm Işığında Özgürlük ve Zorunluluk Problemi teziyle de Rus Bilim Akademisinde felsefe ve bilim alanlarında iki doktora yapar. 1962 yılında Clemont-Ferrand Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde ders vermeye başlar, ancak Foucault ile anlaşmazlık yaşadığı için 1965'te bu görevinden ayrılır. 1969-1972 arasında ise Poitiers'de ders vermiştir. 1970'te Sovyetlerin Prag'ı işgali ve öğrenci hareketleriyle alakalı olarak Parti'nin tutumunu eleştirdiği için uzaklaştırılır. Bu dönemde Katoliklik ve Marksizm'in arasını telif etmeye çalıştığı dile getirilir. Ömrünün sonraki kısmı telifat, yolculuklar ve konferanslarla geçen Garaudy, çeşitli dinleri ve toplumları inceleme fırsatı elde eder. Filistinli bir hanımla evli olan Garaudy, İslam ve İslam medeniyetinin muazzamlığıyla büyülenmiş bir halde 2 Temmuz 1982 yılında Müslüman olur ve umreye gider. 21. Yüzyılda İslam'ın Dirilişi, İslam'ın Aynası Camiler, Batı Terörizmi, Endülüs'te İslam, İslam ve İnsanlığın Geleceği gibi büyük bir bölümü Türkçeye de çevrilmiş elli civarında eser kaleme alan Garaudy, İslam dünyasında oldukça tanınan bir müellif olarak karşımıza çıkar. Eserlerinde Müslümanların tevarüs ettiği devasa mirasa sıkça değinilerde bulunmaktadır. Garaudy'nin üzerinde durduğu kavramlardan birisi entegrizmdir. Ona göre tüm entegrizmlerin üzerinde ittifak ettikleri husus, bir siyaset ya da inancı önceki bir devirde üstlenmiş olduğu yapıya tekrar döndürmektir ki böylesi bir dogmatikliğin neticesi de engizisyondur. Zira kişinin mutlak bir hakikate sahip olduğuna yönelik inancı, ister istemez kendi hilafına olan düşüncelerin reddini de mahkum etmeyi tazammun eder. Böylesi bir anlayış bireysel seviyeden toplumsal seviyeye geçtiğinde, diğer toplumlar arasında gelişmişlik ya da az gelişmişlik gibi sınıflandırmalara, içinde bulunulan durumu temel alarak karşıdakine kulak vermemeye ve mezhep ayrımları gibi ötekileştirmelere sebebiyet verir. Garaudy, dünya genelinde iktisadi ve siyasi yönlendirmelerinden ötürü Siyonizm'e yönelik şiddetli eleştirilerde bulunmuştur. İsrail, Mitler ve Terör isimli bir kitapta topladığı eleştirileri, esasen anti-semitist bir zaviyeden yapılmış tespitlerden oluşmamaktadır. Daha ziyade Amerika'da Kızılderililere, Avrupa'da Romanlara ve Slavlara yapılan soykırımlara rağmen tüm bunların gözden kaçırılarak Siyonist bir devletin meşrulaştırıldığı ve kutsal metinlerin Filistinlilere karşı zulümlerde bir mesnet oluşturacak denli mitlere dönüştürülerek yorumlandığını dile getirmektedirler. Büyük tepki toplayan bu düşünceleri nedeniyle Garaudy yargılanmış ve sonrasında yayınevleri dahil birçok kesimden büyük tepki almıştır. Garaudy'nin ifade etmeye çalıştığı şey, lobiler ve siyaset belirleyici kimi kurumların vadedilmiş değil fethedilmiş topraklarda devrin hakim gücü olarak Filistinlilere yönelik siyasetlerini çeşitli mitler ihdas etmek suretiyle gerçekleştirdikleridir. Bu mitlerden hareketle çeşitli ülkelerde barınma desteği sağlanan lobiler, beş savaşa sebebiyet vermişler ve halihazırda dünya barışını gölgeleyecek mahiyette kararların alınmasını sağlamışlardır. Garaudy'nin bu eleştirileri Fransa gibi ülkelerde hoş karşılanmasa da Orta Doğu'da kendisine yönelik belli bir teveccüh hep var olmuştur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/siz-nasil-okuyorsunuz", "text": "Keyfine düşkün okurlardanım. Her şeyi bilmek zorunda ve her şeyi öğrenmek durumunda olmadığımı biliyorum. Öğrenmekten keyif aldığım şeylerin peşine düşüyorum desem yanlış olmaz. Öte yandan okumalarımın büyük kısmını zaten edebiyat oluşturuyor. Edebiyatı ise keyifle okuyorum ama keyif için okumuyorum. Ne için yazıyorsam, çok benzer bir şey için okuyorum. Okumak en büyük keyfim, haricen işim, bana anlamlı gelen az şeyden biri, ama bu kadar önemliyken okuma eylemini iyi kötü, az çok diye niteleyebilmek kolay değil. Bazen derinlemesine okuyabilecek kafaya sahibim, bazen okundu hanesine bir çarpı daha atmaktan öte gidemiyorum. Ama yazan her insan gibi, kendi halinde bir okur olmakla yetinemiyorsun. Sevmeyeceğim türleri, keyif vermeyen metinleri de okumak zorundayım. Aslında iyi okurluk da bu belki. O halde ben kötü bir iyi okurum. Klasiklerden kasıt eskiler ise böyle bir ayrım yok. Okunmayan yenidir. Klasiklerden kasıt klasik edebiyat ise, ben modernist edebiyatı daha çok severim. Ama Tolstoy okumadan Nabokov okumak da pek anlamlı değil. Daha gençken okumak bazen korkunç bir açlığı hiçbir sofra adabına uymadan gidermek için yemek gibiydi, dinleyerek okuyorum ama sadece okuduğum metinle olmayı daha çok yeğliyorum. Her gün işim gereği zaten okuyorum. Ama geceleri yatmadan önce okumak gibi bir alışkanlık var. On beş yılı geçmiştir. Bir hafta içinde yatmadan önce okumadığım gün sayısı en fazla ikidir. Bu alışkanlığı başka işler yapıp okumaya hiç vakit bulamadığım zamanlar kazanmıştım. Bir yerden sonra okumadan uykumun gelmemesi gibi bir arızaya yol açtı. Öte yandan okumak bende disiplinle alakalı değil. Seviyorum diye okuyorum. Mesela çok işim var, uğraşım çok, gün bitivermiş. Okumayıveririm, sıkıntı değil. Okumama günü üst üste üçü dördü bulursa sıkıntı. Yoksa dert değil. Vapurda denize bakmayı tercih ederim, trende de şehirlerarası ise dışarı bakmayı. Banliyö trenlerinde çok okudum. Metroda da okuyabiliyorum, dışarıda bir şey yok. Her gün işe gitmek için otobüsle yolculuk yaptığım zamanlarım oldu. On yıl kadar. Hep okudum. Ama vapur başka. Vapurda okumam. Edebiyat. Bazen öykü bazen şiir. Genellikle roman. Bazen okuduğum kitaplardan pasajlar, sayfalar okumayı da keyifli buluyorum. Son dört yıldır okuduğum kitapların onda sekizi e-kitaptır muhtemelen. Çok işlevsel, taşıması kolay, altını çizmesi, çizilenin arşivlenmesi, aktarılması mümkün. Basılı kitaptan uzaklaştırdı beni. Ama kitap kokusu başka canım diyenlerden değilim. Selüloz kokusu o zaten. Sürekli okumakta olduğum bir şeyler var ve her zaman sırada okunacak kitap tepecikleri beni bekliyor. Lise yıllarından beri manzara bu. Bazı dönemler son derece dağınık bir mantıkla ilerliyorum. Bazen daha kategorik okumalar yapıyorum. Bir yazarın, bir akımın, bir alt türün, bir dönemin kitaplarını üst üste okumak gibi. İkisini de karışık bir şekilde okuyorum. Aslında birçok türü de bir arada okuyorum. Roman, öykü, inceleme/sosyoloji, sinema kitabı. Hepsi eş zamanlı olarak gidiyor bir şekilde. Duruma, ruh haline göre değişen bir şey bu benim için. Genellikle sessiz bir ortamda okumayı tercih ediyorum. Müzik açacaksam da biraz klasik olacak ama klasik müzik açıyorum. Diğer türlü kitabı bırakıp kendimi şarkıya eşlik ederken bulabilirim çünkü. Evet, bazen sadece birkaç sayfa bile olsa her gün okurum. Bu konuda herhangi bir kuralım yok. Kuraldan çok alışkanlık sanırım söz konusu olan. Her yerde okurum. Okumaya başlayınca bir şekilde soyutlanıyorum bulunduğum ortamdan. Uzun yolculuklarda okumak ise ayrı bir zevk. Hele tren yolculuğuysa. Böyle zamanlar için özenip ne okuyacağımı önceden hazırladığım ve o yolculuk için beklettiğim bile oluyor. Eskiden lise, üniversite yıllarında Eser çok, hayat kısa düşüncesiyle sadece yüksek edebiyat eserlerini, yalnızca büyük yazarları okumalıyım gibi bir saplantım vardı. Sonra bu durum değişti. Şimdi Daha çok eser ve daha az vakit, olmasına rağmen çok daha esnek bir okuma alışkanlığım var. Daha önce uzak durduğum görece yüzeysel ve eğlencelik kurgulardan da zevk alabilmeyi öğrendim. Ancak keyif için diye bir ayrım yok kafamda. Teoride açık olduğum bir konu. Hep şunu savunmuşumdur, nereden nasıl okuduğun değil, ne okuduğun ve tabii okuduğundan ne aldığın önemli. Yani kağıt kokusu, kitaba dokunmak gibi mecburiyetlerim yok. Ancak pratikte bir türlü alışamadım bu yeni mecraya. Bir heves bir cihaz alıp birkaç kitap yükledim ama hiçbirini okuyamadım. Belki de sırada basılı olarak okunmayı bekleyen çok şey olduğu için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/sonbaharda-sanat-baskadir", "text": "Her yıl eylül ayında İstanbul'da birbiri ardına sergiler açılır. Bunların merkezinde her daim İKSV tarafından düzenlenen bienal yer alır. 2012 yılından itibaren başlayan Tasarım Bienali de bu alandaki öncülüğünü sürdürmeye devam ediyor. Bu yıl etkinlikler gene ağırlıklı olarak İstanbul'da yapılmasına rağmen, İzmir'de açılan Picasso sergisi ve Eskişehir'de açılan Odunpazarı Modern Müze'yle birlikte etkinlikler Anadolu'nun çeşitli bölgelerine de yayılmaya başladı. Hiç şüphesiz ilerleyen yıllarda başka illerde de aynı dönemlerde etkinlikler göreceğiz. Bu dönemde ziyaret edebileceğiniz bazı sergileri aşağıda dikkatinize sunarım. Nur Koçak Türkiye'de foto gerçeklik akımının ilk temsilcilerinden biri. SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da açılan ve Mutluluk Resimlerimiz başlığını taşıyan sergi, sanatçının şimdiye kadar açılan en kapsamlı sergisi. Koçak, 1970'li yıllarda devlet bursuyla gittiği Paris'te özellikle kadın dergilerinden ve reklamlardan çokça etkilenir. Hollywood sinemasının ve popüler kültürün yaygınlaşmasını eleştirel bir gözle ele alarak ilk bakışta fotoğraf zannedilebilen gerçeklikte eserler meydana getirir. Tuval üzerine akrilikle çalıştığı 1973 tarihli La Machine isimli seri, sanatçının Paris yıllarında yaptığı ilk renkli resimlerden meydana geliyor. Aksamını iç organlara benzettiği makine, sanayileşmiş toplumlardaki yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı vurguluyor. Bir sergi salonundan çok bir öğrenme ve araştırma mekanı olan SALT Galata'da ise sanatçının akademi yıllarında aldığı eğitim esnasındaki çizimleri yer alıyor. Sanatçının tamamen klasik bir eğitim alırken foto gerçekçiliğe yönelmesini izleyebilmek bu sergiyi önemli kılan hususlardan biri. Sergi 29 Aralık tarihine kadar gezilebilir. İstiklal Caddesi'nde daha önce Arter'e ev sahipliği yapan eski Meymenet Han'da Vehbi Koç Vakfı'nın kültür-sanat dünyasına son armağanı olan Meşher faaliyet göstermeye başladı. Meşher'in kelime anlamı teşhir yeri yani sergi mekanı. Şimdiye kadar bu kelimenin bir galeri adı olarak kullanılmamış olması açıkçası beni şaşırttı. Kapıları Aşınca başlığını taşıyan serginin alt başlığı ise Mit, Efsane ve Masallarla Avrupa'dan Çağdaş Seramik. Adından da anlaşılacağı üzere bu sergide sadece seramik ve türevlerine yer veriliyor. Daha önce aynı mekanda onlarca sergi gezdim lakin bu sergideki kalabalığı görmemiştim. Bunun nedenini sadece cadde tarafındaki eserlerin dikkat çekici olmasıyla açıklamak mümkün görünmüyor. İngiltere'de faaliyet gösteren ve hem sanatçılara hem de koleksiyonerlere imkanlar sağlayan Messums Wiltshire'la yapılan işbirliği neticesinde oluşturulan sergide klasik bir malzeme olan seramiğin çağdaş sanatla nasıl buluşabileceğine dair son derece dikkat çekici eserler yer alıyor. Sergi 22 Aralık'a kadar gezilebilir. Akbank Sanat'ta resim, heykel, enstalasyon, video, ses ve performans alanlarında çalışan çağdaş bir Hintli sanatçı Sudarsahn Shetty'nin Hasan Bülent Kahraman küratörlüğündeki Öz/Çeviri-m başlıklı sergisi yer alıyor. Küratörün sunuş metninde de belirttiği gibi Shetty'nin yapıtlarında madde, zaman ve bellek bir arada ele alınıyor. Sanatçı zamanın izini ve kırılganlığını ve yok ediciliğini kültürlerin gerçeğinde arıyor. Geri dönüştürülmüş tük ağacı ve buluntu seramiklerden oluşan heykel sizi galerinin girişinde çarpıcı bir biçimde karşılıyor. Ayrıca Shetty'nin 2 videosu da sanatseverlere sunuluyor. Bu videolardan Shoonya Ghar, 60 dakika; A Song A Story 24 dakika uzunluğunda. Sadece birini izleyecek vaktiniz varsa benim tavsiyem Bir Şarkı Bir Hikaye. Sergi 31 Ekim'e kadar açık. 58. Venedik Bienali'nde üç eseriyle yer alan Halil Altındere bu kez İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Yapı Kredi Sanat'ta MAXXİ Müzesi direktörü ve 10. İstanbul Bienali'nin küratörlüğünü üstlenen Hou Hanru'nun küratörlüğünde Abrakadabra başlıklı sergiyle sanatseverlerle buluşuyor. Günümüz sanatına dair hiçbir bilginiz olmasa bile Atındere'nin sergide yer alan eserlerinde mutlaka sizi cezbedecek yerler bulacaksınız. Yarı Asistan, Houdini'nin Şapkası veya Hiphop Bitcoin bunlardan bazıları. 2012 tarihli Boxin Bag isimli mermerden yapılmış eserle alakalı yapılan uyarı ise serginin gülümseten taraflarından biri: LÜTFEN SANAT ESERİNE VURMAYINIZ! Sergi 3 Kasım'a kadar ziyarete açık. 2005 yılında Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan Picasso sergisinden sonra Türkiye'de açılan bir başka Picasso sergisine bu kez İzmir'de yer alan Arkas Sanat Merkezi ev sahipliği yapıyor. Paris Picasso Müzesi'nin 2017 yılında Picasso'nun farklı yönlerini ön plana çıkartmak için başlattığı Picasso Mediterranee projesinin son sergisi Picasso: Gösteri Sanatı başlığını taşıyor. Sanatçının Boğa Kafatası, Matador, Mavi Şapkalı Kadın Portresi gibi bilindik eserlerinin yanı sıra daha az bilinen eserlerinin de yer aldığı sergide toplam 83 eser yer alıyor. Sergilenen eserlerin büyük çoğunluğu Paris Picasso Müzesi'nin koleksiyonundan. Ama bunun dışında koleksiyonlardan ödünç alınan eserler de var. Sergi 5 Ocak'a kadar açık. Pilevneli Galeri hem Dolapdere'deki hem de Mecidiyeköy'deki mekanlarında toplam 4 sanatçının 5 sergisine birden ev sahipliği yapıyor. Galeri, Dolapdere'de Tobias Rehberger'in Bazen Hiç Olmadığından Daha İyi Olur, Mecidiyeköy'de ise Erdoğan Zümrütoğlu'nun Tuz Zamanı, Cleon Peterson'un Güneşin İçine Bak, Johan Creten'in The Vivisector, Tobias Rehberger'in Pişmanlık isimli sergileriyle sanat serverleri bekliyor. Özellikle Johan Creten'in, ki 1997 yılında gerçekleşen 5. İstanbul Bienali'nin sanatçıları arasında da yer alıyordu, kili çağdaş sanatın bir parçası olarak ilk kez kullananlardan biri olması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Dolapdere'deki sergi mekanında ise Tobias Rehberger'in en üst katta sanatseverlere küçük bir sürprizi var. Sergiler 27 Ekim'e kadar açık. Çizimden enstalasyona, resimden doğal malzeme kullanımına kadar farklı şekillerde eserler veren Canan Tolon'un Sen Söyle başlığını taşıyan sergisi İstanbul Modern'in geçici mekanında yer alıyor. Sanatçı eserlerini anlatmayı pek tercih etmiyor, bu yüzden de sergiye Sen Söyle adını uygun görmüş. Sergide yer alan enstalasyonlardan Acil Çıkış, Baskı Altında, Koloni ve Satılık Parseller'i özellikle dikkatimi çeken eserler olarak anabilirim. Ayrıca Time After Time başlıklı eserinin de Instagram'da bolca paylaşılacağını düşünüyorum. Sergi, 2 Şubat'a kadar açık. 20. yüzyılın sonlarına doğru meteorolog Paul Joseph Crutzen bir tanım ortaya koydu: Antroposen. Bu tanım sadece bilim insanları tarafından değil Slavoj Zizek gibi düşünürlerden sanatçılara kadar geniş bir kesim tarafından da kabul gördü. Jeolojik dünya tarihinde Holosen Çağ'dan sonra gelen yeni bir çağı tanımlamak üzere önerilen bu terim, insanlığın biyosfer üzerindeki etkisinin önemli bir jeolojik güç haline geldiği, dünya üzerinde çok ciddi izler bıraktığı bir devri niteliyor. Yedinci Kıta da tam bu döneme dair önemli bir veriyi barındırıyor. Gene bilim insanlarının tespit edebildiği kadarıyla okyanusta yer alan plastik atıklar, ki kapladığı alan Türkiye'nin yüzölçümünün yaklaşık 7 katıdır, artık 7. Kıta olarak anılmaktadır. Peki yeni bir kıta keşfedildiğinde hangi alanlara odaklanmak gerekir? Hiç şüphesiz tarih, coğrafya, demografi, kültür, arkeoloji ve siyaseti anlamak bize bu yeni kıtaya dair bilgiler sağlayacaktır. Sadece küratör olarak değil, bir sanat tarihçisi ve sanat eleştirmeni olarak 20. yüzyılın en önemli figürlerinden biri olarak kabul gören Nicolas Bourriad işte bu yeni kıtayı sanat yardımıyla bizlere tanıtmaya çabalıyor. Bu yılki edisyonu Büyükada, Pera Müzesi ve ilk kez görücüye çıkan ve mart ayında açılması beklenen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi binasında yer alan 16. İstanbul Bienali, sadece sanatseverlerin değil çevre duyarlılığına sahip herkesin ilgisini çekecek. 56 sanatçının toplam 80 eserinden oluşan bienaldeki eserleri daha rahat anlayabilmek için bienal kataloğunu ve beraber yayımlanan Saha Raporunu okumanızı tavsiye ederim. Pera Müzesi'nin daimi koleksiyonunda yer alan Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri sergilerinden sonra Norman Daly'nin 1972'de oluşturmaya başladığı ve 2008'deki vefatına kadar ısrarla devam ettirdiği Llhuros adındaki arkeologlar tarafından keşfedilmiş kadim, kurmaca uygarlıkla karşılaşmak son derece gerçekçi. J. R. R. Tolkien'in veya Ursula K. Le Guin'in fantastik dünyalarıyla kıyaslanabilecek detaylara sahip bir dünya karşımıza çıkıyor. Llhuros medeniyeti son dönemlerinde kumarın, barbarlığın ve duyarsızlığın artmasıyla düşüşe geçer. 16. İstanbul Bienali 10 Kasım tarihine açık. 2018 yılında temeli atılan Odunpazarı Modern Müze, Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı bir törenle kapılarını yakın zaman önce açtı. Yeni açılan müzenin banisi Erol ve Rana Tabanca. Müzenin açılışına katılan sanat profesyonellerinin hemen tamamının hemfikir olduğu husus, beklenilenin üstünde bir başarının olduğuydu. Öncelikle binanın mimarisinden başlamak istiyorum. Binayı ünlü Japon mimarlık firması Kengo Kuma and Associates tasarladı. Kengo Kuma 2020 Japonya Olimpiyatları'na ev sahipliği yapacak stadyumun ve İskoçya Dundee'deki Victoria&Albert Müzesi gibi ikonik binalarda imzası olan bir mimar. Bir müzenin ilk sergisi o müzenin karakterini, geleceğini, vizyonunu, misyonunu anlatan ipuçları barındırıyor. Vuslat adını taşıyan bu ilk sergide de bunu görmek mümkün. Eskişehir'in modern ve çağdaş sanatlar müzesine; yıllardır Erol Tabanca tarafından toplanan eserlerin seyircilerine ve son olarak bir koleksiyonerin hayaline kavuşmasını anlatan sergide 90 eser sergileniyor. Bu eserlerin tamamı Tabanca'nın yaklaşık 1100 eserden oluşan koleksiyonundan seçilmiş. İlk serginin küratörü Haldun Dostoğlu'nun anlattığına göre sergi birkaç kez baştan sona tekrar düzenlenmiş. Hem eserlerin bir kısmı değişmiş hem de sergilendikleri yerler. Bu sergide amaçlanan da koleksiyonerin gelişme hikayesi. Alışageldiğimiz diğer sergilerdeki hikayelerden farklı bir hikaye karşımıza çıkıyor. Tahminen müzeden Instagramda en fazla paylaşılacak eser Japon bambu sanatçısı Tanabe Chikuunsai IV'ün OMM'ye özel ürettiği eseri olacaktır. Büyük bir ustalık gerektiren bu eseri Chikuunsai ve yardımcıları yaklaşık 15 gün Eskişehir'de kalarak ortaya çıkartmışlar. 2010 yılından itibaren İstiklal Caddesi'nde galeri olarak faaliyetlerini sürdüren Arter artık yeni adresi olan Dolapdere'de. 13 Eylül'den itibaren sanatseverlere kapılarını açan bina, mimarisiyle dikkat çekiyor. Ayrıca çağdaş sanatta artık herkes Arter'e göre kendini konumlandırma ihtiyacı hissedecek. Türkiye'de bu büyüklükte bir çağdaş sanat müzesi daha önce yoktu. Toplam kapalı alanı yaklaşık 18 bin m2 olan müze, 6 kata yayılan 6 galeri ve terasıyla yaklaşık 4 bin m2 sergileme alanına sahip. Müzenin tasarımını yapan dünyaca ünlü mimarlık firması Grimshaw son derece başarılı ve dikkate değer bir proje ortaya koymuş. Sergileri gezdiğimde ise küratöryel yaklaşımın mimariye saygılı bir yaklaşım sergilediğini, boşluk ve doluluk oranları arasında belirgin bir denge kurulduğunu gördüm. Bunda doğal olarak kamuoyuna yeni sunulan binayı bir sanat eseri olarak konumlandırmanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Arter bir çağdaş sanat müzesi olmasına rağmen diğer sanat dallarına da yer verecek. Sahne sanatları, klasik, çağdaş ve elektronik müzik, film gösterimleri, dijital sanatlar gibi pek çok etkinliğe ev sahipliği yapması planlanıyor. Açılışla birlikte 7 sergiye ev sahipliği yapıyor Arter. Emre Baykal ve Eda Berkmen küratörlüğünde Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Saat Kaç? başlıklı sergide, bellek, hafıza, zaman ve mekan kavramları ele alınıyor. Celeste Boursier-Mougenot'nun offroad, v.2 başlıklı yerleştirmesi, dışarıdaki rüzgarın hızı ve yönüyle etkileşim içinde hareket eden üç adet kuyruklu piyanodan oluşuyor. Karbon isimli performans salonundaki sergi sanatseverlere unutmayacakları bir tecrübe sunuyor. İnci Furni'nin Bir An İçin Durdu başlıklı kişisel sergisi, sanatçının bu sergi için ürettiği yeni işlerini bir araya getiriyor. Ve bu sergiler arasında en bütünlüklerden biri olarak hemen dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/supheci-miyiz-avci-mi", "text": "Kurgusu, senaryosu ve yönetmenliğiyle Stranger Things ve Mindhunter, Netflix'in epey ilgi gören iki ayrı yapımı. İçerik olarak birbirlerinden oldukça farklı olan bu iki dizi, bu yaz müşterek bir girişim sergiledi. Sevenleri için sanırım temmuz ve ağustos, seri katillerin cinayet psikolojilerini çözmek ve baş aşağı dünyanın başlangıcıyla tanışmakla geçti. Bilim kurgunun vazgeçilmez ve biricik unsurları olan fizik ve kimyayla sarıp sarmalanarak, bizi fantastik bir dünyaya çekme konusunda oldukça başarılı olan Stranger Things, Amerika'nın Indiana eyaletine bağlı Hawkins kasabasında yaşanan bir dizi garip olayları konu ediniyor. Neyse, kitaplara dönelim... Zihin Avcısı ise, FBI ajanı John E. Douglas'ın Amerikalı yazar Mark Olshaker ile yazdıkları bir kitap. Davranış Bilimleri Birimi'nde seri katillerle ki bu tanımı da literatüre Douglas kazandırmıştır- yaptığı uzun uzadıya röportajlar, bu gözü kara ajanı federaller içinde başarılı bir profil uzmanı yapıyor ve biz dizide izlediğimiz tüm hikayelerden çok daha fazlasını, Douglas'ın otobiyografik anlatımlarıyla okuyabiliyoruz. Oldukça etkileyici, şaşırtıcı, zaman zaman kan dondurucu ama bence kesinlikle inanılmaz değil. Zihin Avcısı kitabının yazarlarından biri, bizzat olayların bir yönüyle kahramanıyken Şüpheci Zihinler tarafında, bilim kurgu olmasının dışında işler biraz daha karışık. Stranger Things'in yapımcı ve yönetmen koltuğunda oturan Matt ve Ross Duffer kardeşler, mevzu kitaba geldiğinde, kalemi neden Gwenda Bond'a bırakmış bilmiyorum. Bond teşekkür yazısında, evrenlerinin böylesine önemli bir köşesini keşfe çıkma şerefini ona verdikleri için Duffer kardeşlere minnetlerini sunuyor. Ayrıca Zihin Avcısı'nda kitap diziye ilham olurken, diğer tarafta dizi, Şüpheci Zihinler'in ortaya çıkmasına zemin hazırlamış; çünkü Şüpheci Zihinler sanıldığının aksine bildiğimiz olayları anlatmıyor, bizi ekranda izlediğimiz baş aşağı dünyanın başlangıç öyküsüyle tanıştırıyor. İki kitabın benzer yönleri de yok değil. Zihin Avcısı 20 yıl önce yazılıp güncellenmiş haliyle basıma tekrar girse de, biz kendisiyle Türkçede ilk defa karşılaşıyoruz ve bunun yanında Şüpheci Zihinler, yazarı Gwenda Bond'un Türkçeye çevrilmiş ilk eseri. Oluşum sürecindeki benzerlikler dışında içerik olan benzeyen yanlarından biri dönemsel olması ve The Rolling Stones, X-Men, The Who ve benzerlerine daha terütazeyken rastlıyor oluşumuz... Tüm bunların dışında tabii ki hiç yadırgamayacağımız bir benzerlik daha söz konusu. Her boşluktan içeri sızan FBI ve CIA! Zihin Avcısı'nın gizli başrolü 'federal soruşturma bürosu'yken, Şüpheci Zihinler'inki 'merkezi haber alma teşkilatı'. Şaşırdık mı, hayır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/surgun-edilmis-bir-tanrica", "text": "Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan'a göre; Rönesans'ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit Asyalılık kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları yaralı bilinçlere dönüştürmüştür. İnsanın varlık ile kurduğu ilişkiyi nicel ve matematiksel bir alana, doğanın kendine has büyülü işleyişini geometrik bir boyuta indirgeyen, ruhu denklemden çıkarıp mitosun yerine lineer bir tarihselliği koyan modernizmi tam manasıyla sindirememiş toplumların muhayyilelerinin parçalanıp yaralandıkları ve çok daha edilgen bir konuma geriledikleri tartışma götürmez. Öte yandan kendi icat ettiği bu yeni bilinç ve kültürün yarına ilişkin tüm kaçış yollarını tıkayıp, soğuk ve mekanik bir köksüzlüğe mahkum ettiği Batının payına düşen ise karamsar bir nihilizmin ta kendisidir. Yine de tüm bu bıkkınlık ve önyargıya rağmen zaman zaman karşımıza çıkan kimi eserler esasen Yunan mitolojisinin ne derece zengin ve güçlü olduğunu bizlere hatırlatmaktan geri durmuyor. Geçtiğimiz eylül ayında İthaki Yayınları'nın okuyucu ile buluşturduğu Madeline Miller imzalı Ben, Kirke de bunlardan biri. Yunan mitolojisine hakim olanların Odysseus'tan tanıdığı büyücü cadı/tanrıça Kirke'yi konu edinen kitap boyunca hemen hepimizin aşina olduğu ilahi varlıkları sürgün edilmiş, dışlanmış ve aşağılanmış bir karakterin perspektifinden görme imkanı buluyoruz. Aslında bakılırsa kudretli titan Helios'un kızı olan Kirke bilhassa Rönesans ile birlikte bir tür avcı dişi arketipi ile özdeşleştirilip edebiyat, müzik, resim, sinema hatta çizgi roman sanatçılarının ilgisini çekmeyi başarmış bir figür. Ne var ki Miller, Kirke'yi yorumlayan ya da ondan esinlenen tüm bu sanatçılardan farklı bir tavır geliştirerek, sürgün tanrıçayı çoğunlukla yakıştırıldığı karanlık ve kötücül köşesinden çıkarıp hikayesinin merkezine koymayı tercih etmiş. Sırf yazarın bu tercihi dahi mitolojiyi alışık olmadığımız bir konumdan okumamıza imkan tanıyarak zihnimizde kimi yeni uzamlar açması bakımından kayda değer bir iş. Yazar kimliğinin yanında Latince ve Yunanca öğretmeni olan Madeline Miller, titiz bir yazar olduğunu yaklaşık 10 yılda kaleme aldığı ilk kitabı Akhilleus'un Şarkısı ile gözler önüne sermişti. Miller'ın kaynakları özgün dilinden tarama ayrıcalığına sahip olması özenli işçiliğiyle birleşince hem Yunan mitolojisine aşinalık kazanmak, hem de tanıdık bir anlatıyı sıra dışı bir yaklaşımla yeniden okumak isteyenlerin beğenebileceği bir kitap ortaya çıkmış. Goodreads okurlarınca geçtiğimiz yılın En İyi Fantastik Kitabı seçilen ve HBO Max'ın şimdiden dizi uyarlaması üzerinde çalıştığı Ben, Kirke; özgün bakışı, sağlam kurgusu, destansı dili ve başarılı çevirisiyle fantazya tutkunlarınca göz ardı edilmemesi gereken bir eser. Geçtiğimiz aylarda Hayalet Avcıları için bir devam filmi çekildiğini yine bu sayfalardan duyurmuştuk. Kült eserin sil baştan çekildiği 2016 yapımı filmin yarattığı büyük hayal kırıklığının ardından yeni projede birinci nesil hayalet avcılarının da yer alacak oluşu beklentiyi iyiden iyiye arttırmıştı. Filmin yapımcısı Jason Reitman'ın kısa süre önce yaptığı açıklamaya göre temmuz ayında başlayan çekimler nihayet tamamlandı. Serinin orijinal ilk iki filmiyle aynı evrende geçen Ghostbusters 2020'nin 20 Temmuz 2020'de vizyona girmesi planlanıyor. Sony ile Disney arasında yaşanan krizin ardından Spider-Man'in Marvel Sinematik Evreni 'nden ayrılacağı haberi hemen hepimizi ziyadesiyle üzmüştü. Bu yıkıcı tavrın her iki tarafa da fayda getirmeyeceği anlaşılmış olacak ki, karşılıklı verilen küçük tavizlerin ardından nihayet kriz aşıldı. Yapılan açıklamaya göre önümüzdeki yıllarda Sony kendi Spider-verse evrenini genişletmeye devam edecek. MCU'nun yeni Spider-Man filminin ise 2021 yazında beyazperdede olması bekleniyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tam-bir-okuma-soleni-altin-tepe", "text": "Spufford ilk romanı Altın Tepe'de 1746'da Birleşik Krallık'tan Amerika'ya elinde çok yüksek bir meblağ tutan senediyle gelen Bay Smith'in hikayesini anlatıyor. Altın Tepe, hikayesinin katmanları, ters köşeleri, ilginç karakterleri, gizemleri ile heyecanlı bir okuma vadediyor. Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise'ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika'ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir. 18. yüzyılda, yeni bir çağın eşiğindeki Amerika'yı, 70 bin nüfuslu Londra'ya kıyasla 7 bin nüfuslu New York kasabasını, henüz Amerikalı olmakla İngiliz olmak arasında keskin bir ayrımın oturmadığı vakitleri okumak heyecan verici olabilir. Yaratıcı yazarlık hocası Francis Spufford yıllarca başkalarının metinlerini kritik edip yazmak hakkında tüyolar verdikten sonra nihayet kendi romanını kaleme almış, 2017'de. Altın Tepe nam bu eserinde Spufford 1746'da Birleşik Krallık'tan Amerika'ya, New York'a elinde çok yüksek bir meblağ tutan senediyle gelen Bay Smith'in hikayesini anlatıyor. Bu hikaye Costa İlk Roman Ödülü ve Desmond ödülü gibi birçok ödüle layık görülüyor. Monokl Edebiyat da bu esere kayıtsız kalmayarak Berkan M. Şimşek'in çevirisiyle Türk okuyucuların zevkine sunuyor; ne de güzel ediyor. Altın Tepe, bu gizemli, becerikli, yakışıklı Bay Smith'in kim olduğu, elindeki senedin gerçek olup olmadığı, New York'ta ne yaptığı, zengin bir züppe mi yoksa dolandırıcı mı olduğu sorularıyla okuru kendine bağlıyor. Ardından 300 sayfalık bir şölen başlıyor. Yüksek ritimli, alengirli, gizemli, ters köşeli, meraklı bir hikaye kendisini bir solukta okutturuyor. Bay Smith'in kimliğiyle başlayan gizem bütün romana yayılıyor, sonrasında da dallanıp budaklanıyor. Senedin teyit edilmesini beklerken nakit problemini çözmeye çalışması da romanın itici güçlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Senedi sunduktan hemen sonra cüzdanının çalınması da işlerin üzerine tuz biber ekiyor. Nitekim zengin insanlar bir şeyler satmaz ya da borç istemezdi. İnsan nasıl olup da bir yandan bunun kendisi için en ufak bir önemi bile olmadığı izlenimi verirken bir yandan da para kazanabilirdi? Manhattan yüksek sosyetesine karışan, akşamlarını valinin katibiyle kart oyunları oynayarak geçiren, bu pek bilmiş, güngörmüş, etkileyici ama tekinsiz Bay Smith üzerinden yabancı düşmanlığı ve muhafazakarlık temaları da işleniyor. İyi bir romanın olmazsa olmazı aşk ya da birtakım romantik ilişkiler de başkahramanımızın gündeminde epey bir yer işgal ediyor. Karıştığı düello ve cinayetten yargılanması ile işlerin içinden çıkılmaz hale gelmesi de cabası. Diğer yandan romanın anlatıcısının kim olduğu da metnin sonuna kadar gizemini korumaya devam ediyor. Tüm bu yönleriyle Altın Tepe, eski usul canlı, hareketli, yanar döner, okuru tetikte tutan ve bir sonraki sayfayı heyecanla çevirten bir hikaye anlatıyor. Romanın bir diğer önemli hususiyeti de 18. yüzyılın New York şehrinin bizzat bir karakter olarak karşımıza çıkması. Altın Tepe Caddesi merkez olmak üzere romanın mekanı, romanın geçtiği atmosferi vermekte başlı başına bir unsur haline geliyor. Kitabın Türkçe çevirisinin arka kapağında yer alan uzunca bir paragrafı alıntılayarak yerimizi işgal, sizlerin de vaktini ve gözlerinin nurunu ziyan etmek istemem ama bu kadarcık bir tüyo vermiş olayım. Demem o ki, müellifin döneme ve şehrin tarihine vakıf oluşu, romanın arka planında akan olayları bir belgesel titizliğinde ancak eğlenceli bir şekilde vermesini sağlıyor. Örneğin New York'un yeni bir şehir oluşu, birden çok para biriminin geçerli olması, çetelerin Katolik avlaması, şehrin İngiliz ve Hollanda kültürüyle iç içe geçmesi, ticaretin en yüksek değer haline gelişi, köleliğin halen cari olması gibi detaylar roman boyunca dikkat çekmekle kalmayıp, hikayenin işleyişinde birer unsur haline geliyor. Romanın dikkat çeken bir başka boyutu ise, 18. yüzyıl edebiyatını taklit eden bir üslup kullanması, hatta bu üslubun parodisinin ustalıkla yapılması. Uzun, upuzun açılış paragrafı o eski romanları hatırlatırken insan bir ürpermiyor değil. Ancak bu ağdalı açılış paragrafının bir oyun olduğunu anlamak okuru rahatlatıyor. Anlatıcı 21. yüzyıldan bize seslenirken 1700'lere ait kelime ve kavramlara sözlükten baktığını itiraf ederken yahut dönemin kart oyunlarını tam da tarif edemezken postmodern bir oyuna yaslanıyor. Bu oyuna başvurmasının bir hikmeti var elbette. Bu yolla esasında romana dair önemli bir sorunu da çözüyor. Bu sayede roman 1700'lerde geçmesine rağmen dönemin bugünün okuruna uzak gelecek dil ve anlatımı yerine günümüzün dil ve ifade biçimlerini makul bir yolla kullanabilme imkanına kavuşuyor. Dönemin dili de ince bir alay nesnesi olarak varlık kazanıyor. Böylece hantal ve yapay bir yükten kendisini kurtarmayı başarıyor. Bu yönüyle tarihi kurgu yazmaya niyetli romancı veya öykücülerimize de tüyo verdiğini söylemiş olalım. Bitimsiz ve ağdalı Osmanlıcadan kurgusu lapa kalmış kötürüm bir anlatımdan bizleri muhafaza edebilir. Hülasası, Altın Tepe, hikayesinin katmanları, sürprizleri, ters köşeleri, ilginç karakterleri, okuru merakta bırakan gizemleri ile heyecanlı bir okuma vadediyor. Bu heyecanlı hikayenin yanında romanın geçtiği dönem ve mekanla, bu arka planı vermedeki ince işçilik ve titizlik ile belgeselvari bir gerçekliği yakalamayı başarması Altın Tepe'nin öne çıkan özelliği. Bay Smith'in talihsizlikleri havaların serinlediği ve gecelerin uzamaya başladığı şu vakitlerde sizlere keyifli bir okuma sunacaktır. Bendeniz kendisiyle geçirdiğim vakitten epeyce keyif aldım vesselam."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tanpinara-hikâyeleriyle-baslanir", "text": "Edebi biçimlerin sosyolojisi, edebiyatta gündelik hayat ve polisiye romanla ilgilenen Seval Şahin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi. Şimdilerde Peyami Safa'nın Server Bedi külliyatı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun eserlerinin eleştirel basımları için çalışmakta olan Şahin, kelimelerle olan ilişkisini, hayatını değiştiren kitapları, olmazsa olmaz yazarlarını yazıyor. Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm. Hangi kelimenin hangi kelimeyle bir arada olduğu, bu birlikteliğin yarattığı anlam ilişkileri kadar birlikte ortaya koydukları müzik üzerine düşünmeyi; bazı cümleleri kelime kelime, yüksek sesle okumayı severim. Oğlumla en çok sevdiğimiz oyunların arasında bir kelime söyleyip sonrasında onun çağrıştırdığı yeni kelimeler bulmak, favorilerimizdendir. Hatırladığım, beni çok etkileyen ilk kitap, Ömer Seyfettin'in Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür hikayesiydi. Hayatımı değiştirdi mi bilmiyorum ama bugün bile hikaye aklımdan hiç çıkmaz. Reşat Nuri Güntekin'in Akşam Güneşi romanı da unutmadığım kitaplar arasındadır. Isabell Allende'nin Eva Luna'sının ilk cümlesindeki şahaneliği hep hatırlarım; onu da bu saydığım romanlardan az sonra, lisede okumuş ve çok etkilenmiştim. Tanpınar'ın Huzur'u da ilk okuduğumda beni çok etkilemiş bir kitaptır. Sevdiğim şairler, yazarlar çok... Ama şimdiye dek öğrendiklerimde ve öğreneceklerimde bana yol gösteren hep eleştiri, teori kitapları oldu. Teori her zaman kafa açıcıdır, metinleri okurken belirli bir disiplin kazanmayı, sorular sormayı ve düşünmeyi, okumayı öğretir. O yüzden her zaman teoriyle uğraşmayı önemsiyorum. Bourdeu'nün, Walter Benjamin'in, Kojin Karatani'nin, Zeynep Sayın'ın, Susan Buck-Morss'un, Ranciere'in yazdıklarını okumayı, onlar üzerine düşünmeyi ruhun gıdası olarak görüyorum. Peyami Safa, Türkçenin en önemli yazarlarından. İki yıl önce Ötüken Yayınları ile başladığımız külliyatı tamamlama projemiz son sürat devam ediyor. Editörlerimiz Göktürk Ömer Çakır ve Ayşegül Büşra Paksoy ile birlikte külliyatı tamamlamaya çalışıyoruz. Şu ana kadar 14 kitap yayımladık. Bu sayının şimdilik yaklaşık 100'e ulaşacağını düşünüyoruz. Böylece, 1920-1961 yılları arasında eser veren çok önemli bir yazarın tüm eserlerinin ortaya çıkmasıyla edebiyat tarihimize bir katkıda bulunmayı umuyoruz. Umarız bu dileğimiz gerçek olur. Takıntılı bir okurum. Metinleri tekrar tekrar okumayı seviyorum. Borges'i, Leyla Erbil'i, Sevgi Soysal'ı, Oğuz Atay'ı ve daha pek çok yazarın metinlerini defaatle okumaktan hoşlanıyorum. Metroda okumayı çok seviyorum. Uyumadan önce de okuduğum kitaplar farklı. Eğer teorik bir metin okuyorsam akşam saatlerini seçiyorum. Sessiz ve tekrar tekrar okuyabileceğim bol vakitler. Muammayı anlatan eserleri sevdiğim için polisiyeyi de seviyorum. Patricia Highsmith en sevdiğim polisiye yazarı. Tüm eserlerini tavsiye ederim. Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkçenin olmazsa olmaz yazarlarından. Kendisinden sonra gelen birçok yazara ilham vermiş biri. Metinlerinde yaşamın nasıl bir sanata dönüştüğü, yazarın bu sanatı nasıl bir ahenkle anlatabildiğini görmek genç okurları çok etkileyecektir. Bence onu okumaya hikayelerinden başlamak gerekir. Sonra da Beş Şehir gelmeli. Romanları için de okumak için ilk sırayı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne vermek iyi olur. Bir Tanpınar Sözlüğü yapacak olsam kitabını yazdığım talih, tesadüf ve irade kelimeleri ilk sırada yer alırdı. Ardından taklit, değişim, nazar, sanmak ve zannetmek kelimeleri üzerinde dururdum. Çocukluğumdan bu yana tuttuğum bir günlüğüm var. Hatta zaman zaman geri dönüp olmasını temenni ettiklerimin olup olmadığına dair farklı zaman dilimlerinde notlar bile düşmüşüm. Yatılı okulda okuduğum için her ortamda çalışabilmeyi ve yazabilmeyi başarabiliyorum. Başlıca ilham kaynağım dostlar. Dost sohbetleri her zaman ilham vericidir, öğreticidir. Hayat mottom çalış, çalış, çalış. Çalışma olmazsa yetenek çok işe yaramaz gibi geliyor bana. Hayatta en mutlu olduğum yer oğlumla olduğum her yer. Asos'ta yaşamak bana ilham veriyor. Bir süredir yaz aylarını Asos'a yakın bir köyde geçiriyorum. Oralardaki doğa, hava, zamanın yavaşlığı ve dinginlik bana iyi geliyor. Sabahları pencereyi açtığımda içeriye giren hava, dışarıdan gelen çiçek kokuları, kahvaltımı sessizce ağaçlara bakarak yapmak, bahçeye diktiğimiz zambaklar, leylaklar büyür mü diye düşünerek okumak hoşuma gidiyor. Akşamları yakamozlara bakıp yazmayı da çok seviyorum. Hasılı benim için ilham verici bir yer köyümüz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tanrilar-insanlar-ve-oluler", "text": "Brezilya yapımı Reality Z, üzerine kurulduğu vahşi ve kaotik atmosferiyle ilgi çekici ancak peş peşe diziye giren karakterler, izleyicinin bağ kurmasına izin vermeksizin acımasızca katledildiği için izleyiciye sarılacak fazla bir şey de kalmıyor. Bol keseden kullanılmış ağır çekim sahneler, tekrar tekrar kullanılan ucuz montajlar ve vasat altı oyunculuk da dizinin istediği etkiyi yaratmasına engel oluyor. Mezarında kalmayı reddeden ölülerin hikayelerini, beraberinde getirdikleri post-apokaliptik atmosferden ötürü her zaman izlemeye değer bulmuşumdur. Zira sebebi ne olursa olsun dünya namına bildiğimiz her şeyin alt üst edildiği kıyamet senaryoları insana dair en derin ve gizli dürtülerin ortaya çıkmasına imkan tanımasıyla sıra dışı ama bir o kadar da içselleştirdiğimiz arketiplerden haberler getirir. Geçtiğimiz ay Netflix kütüphanesine dahil edilen Brezilya yapımı Reality Z'ye de içinde ölülerin ayaklandığı hemen her şeyin izleyicisi olarak kayıtsız kalamazdım. Açıkçası Reality Z'nin iki ayrı parçadan oluştuğunu söyleyebiliriz. Dizinin ilk yarısı Black Mirror'dan tanıdığımız Charlie Brooker imzası taşıyan 2008 yapımı mini dizi Dead Set'in yeniden yapımı. Kuşkusuz Dead Set'in fazla ses getirememiş çağdaşı birkaç yapımın arasından sıyrılmasında Brooker'ın televizyon kültürüne getirdiği güçlü ve zeka kokan eleştirilerin etkisi büyük. Ne var ki, Reality Z öncülünün birebir kopyası olmanın ötesine gidemeyen ilk yarısında yaptığı tek bariz hamleyle orijinal finalin ironik ve vurucu etkisini kaybetmiş. Aradan geçen 12 seneye rağmen; Reality Z'nin nispeten iyi makyajlarına aksine özensiz denebilecek özel efektleri, zaman zaman sahiciliğini yitiren abartılı karakterleri ve kararsız üslubu dikkate alındığında Dead Set hala daha iyi bir tercih. Reality Z'nin ikinci yarısı ise Brezilyalı yapımcıların ilginç ve yaratıcı yönlere genişleme potansiyeline sahip özgün hikayesine ayrılmış. Ancak ne yazık ki Reality Z, elinin altında bulunan Olimpos alegorisinin vadettiklerine rağmen bu yaratıcı hamleyi bir türlü yapamıyor. Apokaliptik hikaye henüz olgunlaşamadan -yine bir parça abartıyla- sığ ve klişe ahlaki soruların etrafında gezinen bir çeşit çıkar çatışmasına dönüşüyor. Diğer yandan peş peşe diziye giren karakterler, izleyicinin bağ kurmasına izin vermeksizin acımasızca katledildiği için izleyiciye sarılacak fazla bir şey de kalmıyor. Çoğu zaman derinleşme imkanı bulamadan tüketilen karakterlerle Reality Z, aslında muhatabını hikayede tutacak enstrümanlarını tüketmiş oluyor. Elbette ekip, bu yıkıcı anlatım biçimiyle kıyamet ortamında ölmenin işten bile olmadığını göstermek ve dizinin üzerine kurulduğu vahşi ve kaotik atmosferi güçlendirmek istemiş olabilir. Hatta Reality Z'nin bu konuda kısmen başarılı olduğunu söylemek de mümkün. Ancak bol keseden kullanılmış ağır çekim sahneler, tekrar tekrar kullanılan ucuz montajlar ve vasat altı oyunculuk dizinin istediği etkiyi yaratmasına engel oluyor. Dizi için olası bir ikinci sezon gelip gelmeyeceği henüz meçhul yine de atletik zombiler ve yüksek tempolu, kaotik bir hikaye ilginizi çekiyorsa Reality Z'ye göz atmak isteyebilirsiniz. Karakarga Yayınları bir süredir kendi çapında kayda değer etkileri olsa da zamanla unutulan eserleri bir araya getirdiği Kayıp Kitaplar Kütüphanesi ile dikkate değer işler yapıyor. Seride daha önce yayımlanan Başka Dünyalarda Canlı Mahlukat Var Mıdır? ve Ejderha Kitabı'nın ardından geçtiğimiz ay okuyucuyla buluşturulan Makineli Kafanın Hikayesi de bunlardan biri. Döneminin önde gelen polisiye yazarlarından İskender Fahrettin Sertelli'nin Behlül Dana müstearıyla kaleme aldığı dime novel türündeki öykülerinin bir seçkisi olan kitapta yer alanların hemen hepsi ilk defa latinize edilmiş eserler. Sertelli'nin dönemin önemli gazetelerinde tefrika edilmiş, yayımlandığı zamanlar Cingöz Recai, Nick Carter gibi benzerleri yanında geniş kitlelerce sevilmiş karakterlerini bugün olduğumuz yerden değerlendirmeye çalışmak elbette anakronik bir yaklaşım olur. Haliyle türün sıkı bir takipçisi değilseniz neredeyse 100 yıl önce kaleme alınmış onparalık öykülerde aradığınızı bulamayabilirsiniz. Ne var ki, Sertelli'nin öyküleri Türk Edebiyatında polisiyenin köklerine inmek ve türün izleğine hakim olmak adına kendi içinde öneme sahip eserler. Bilimkurgu ve fantazya alanında verilen en önemli ödüllerden biri olan Nebula'nın 2019 yılı kazananları belli oldu. Amerikan Bilimkurgu ve Fantazya Yazarları Birliği tarafından 1966 yılından bu yana verilen prestijli ödülün töreni Covid 19 tedbirleri kapsamında çevrimiçi olarak yapıldı. En İyi Roman Ödülü, A Song For a New Day ile Sarah Pinsker'a verilirken En İyi Novella Ödülü'nün sahibi This Is How You Lose the Time War'ın yazarları Amal El-Mohtar ve Max Gladstone oldular. En İyi Novelette Ödülü'ne ise Cat Rambo imzalı Carpe Glitter layık görüldüğü törende ödül alan isimler ne yazık ki henüz Türkçe okuma fırsatına sahip olmadığımız isimler. Ancak ülkemiz yayıncılarının son yıllardaki performansı dikkate alındığında ödüllü eserleri okumak için fazla beklememiz gerekmeyebilir. Ursula Le Guin bilimkurgu ve fantazya okurları için türe kattıkları ile asla yeri doldurulamayacak bir isim. Eserleri ile sadece okurlarını değil türü de dönüştüren Le Guin'in yazı ve hikaye anlatıcılığı üzerine derinlikli söyleşilerinin toplandığı Yazma Üzerine Sohbetler, Özde Duygu Gürkan çevirisiyle Metis Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Kurmaca, şiir ve kurmaca dışına odaklanan üç ayrı sohbetin yer aldığı kitap, büyük ustanın poetikasının ana hatlarını ortaya koymasının yanında uzun ömrü boyunca biriktirdikleri ile edebiyat, bilim, politika ve doğa ekseninde besleyici bir okuma vadediyor. David Naimon imzalı Yazma Üzerine Sohbetler ilk yayımlandığı 2018 yılında kurgu dışı kategorisinde Locus Ödülü'nü almış, Hugo Ödülü'ne ise aday gösterilmişti. Geçtiğimiz yıl boyunca kült yapım The Matrix'in devam filmi hakkında peş peşe iyi haberler almıştık. Şubat ayında başlayan çekimlerin pandemi nedeniyle kısa süre sonra durdurulmasının ardından Warner Bros cephesinden Matrix hayranlarını üzecek bir haber daha geldi. Henüz çekimlerin ne zaman başlayacağı belirsizliğini korurken Mayıs 2021 olarak belirlenen vizyon tarihi neredeyse 1 yıl öteye Nisan 2022'ye ertelendi. Rol aldığı yapımların yanında özel yaşamında takındığı tavırlarla da çeşitli çevrimiçi topluluklarca bir nevi yaşayan efsane olarak görülen Keanu Reeves'in John Wick 3 filminin ardından The Matrix 4'ün gösterim tarihinin de ertelenmesiyle ilk etapta filmlerin vizyon tarihi olarak belirlenen 21 Mayıs 2021'in Dünya Keanu Reeves Günü olarak kutlanmasına dair yapılan planlar da en azından şimdilik suya düşmüş oldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/taptaze-bir-edebiyat-cahide-birgul", "text": "Gölgeler Çekildiğinde, Türk edebiyatının erken yaşta kaybettiği özel isimlerinden Cahide Birgül'ün ilk romanı. Yayınlandığı yıl edebiyat camiasında büyük yankı uyandıran roman, insan yalnızlığını, travmaları, tekinsiz, kasvetli ilişkileri oldukça cesur bir şekilde anlatıyor. Sabitfikir'in Mart sayısında yayınlanan ve Fatih Balkış'ın Karaçam Ormanı'nda kitabını ele aldığım yazının girişinde, Kafka yayınevinin diğer Türkçe edebiyat eserlerinden bahsederken Cahide Birgül'ün de adını anmıştım. Bu defa, müstakil bir yazı ile, ilk baskısı 1998'de yapılan yazarın ilk romanı Gölgeler Çekildiğinde üzerine konuşalım isterim. Edebiyatımızın önemli isimleri Sırma Köksal ve rahmetli Orhan Duru, aynı yıl kaleme aldıkları yazılarında yeni bir yazarla tanışmış olmanın memnuniyetini bildiriyorlardı. Duru, Yeni Yüzyıl'a Kitaplar arasında dolaşırken yeni bir yazar bulmak yeni bir kapıyı açmağa benziyor, diye yazmıştı Cahide Birgül'den bahsederken. Ona göre, bireylerin his ve ilişkileri ile kurulmuş metinde yazarın sesi, oldukça içeriden bir yerden tınlıyordu; buna karşın toplumu ve gerçekçiliğini yitirmemiş olması takdire şayandı. Baş karakter Esin'in hayatının, evlerine bir anda çıkıp gelen kalıcı bir misafirle baştan ayağa değişmesinin, giz çözücü bir polis romanı olacağı beklentisi yarattığını bildiren yazar, nihayetinde, Gölgeler Çekildiğinde'yi bir ruhsal bilmece romanı olarak kodluyordu. Köksal ise yazısında, Nasreddin Hoca'nın ona değdi buna değmedi oyununu işaret ederek kitabın tüm olası çekincelerden uzak ve cesurca yazıldığını belirtiyor ve uzunca bir aradan sonra iç rahatlığı ile bir kitap önerebileceğini söylüyordu. Gölgeler Çekildiğinde, kurgusunda birden çok göze imkan tanıyor bana kalırsa. Ne demek bu? Şöyle: Baş karakter Esin ve hasta babasının tekdüze bir hayat sürdükleri eve, zamansız bir mektupla, neredeyse çat kapı gelen Deniz'in hikayesi başlı başına çok güçlü. Ailevi problemleri olduğunu sandığımız, küçük yaşının kaldırabileceğinden çok şey yitirmiş dolu bir karakter olarak, daha ilk anda, o sıradan eve büyük bir ışık getiriyor. Mektubu aldıklarında bu zamansız misafiri istemediğini anladığımız Esin'le, hayatında ufak da olsa bir heyecan yaratabileceği ihtimaliyle Deniz'i çok isteyen babayı çatıştırarak başlıyor. En azından romanın ilk birkaç sayfasında, taşradan üniversite okumaya gelen ve yalnızca kalacak bir yere ihtiyacı olduğu için bu uzak akrabalarını rahatsız etmek durumunda olan muhtaç bir genç kadın olarak resmedilen Deniz'i devam ettikçe çok daha iyi tanıyoruz. Hikayesinin gücü de böylece ortaya çıkıyor, öyle ki hem Esin'le ilişkisinde, hem kendi hayatında şaşırtıyor bizi. Bir başka göz, zaten anlatıcı konumunda olan Esin. Uzatmalı sevgilisinin kararları ile ilişkilerinin durumu her an değişen, babasına tam bağlı bir hayat süren baş karakterin, Deniz'in hayatına girmesiyle dönüşümüne tanık oluyoruz. Değindiğim üzere, Esin birinci kişi durumunda görünse de, roman boyunca Deniz'in, babasının, Aysel'in, Kenan'ın ve Selcan'ın etkisinde oradan oraya savruluyor. Şüpheleri, korkuları ve planları hep bir başka alternatifle varoluyor. Cahide Birgül, onunla, tipik bir maruz kalan karakterini çiziyor. Bu işi bir ilk romandan beklenmeyecek ölçüde ustalıkla yaptığını da teslim etmeli. \"Sezgilerim çılgınca bağrışsa da, ben anlatılanları dinler, anlatanların sözlerine öncelik tanırdım. Çok kandırıldım belki. Çok öğrencimin sahte gözyaşlarına, çok ana babanın ona ve çocuğuna bir şans daha tanımam için yalvaran dudaklarına aldandım. Ama gerçi öğrendiğimde, pek çokları gibi, bu inanma zaafı yüzünden kendimi aptal hissetiğimi söyleyemeyeceğim. Çok yıllar gerisinde kalmış o günlere, Deniz'in hayatıma izin almaksızın, öylece dalıverdiği o yağmurlu sonbahara gelene değin, zırhımı delecek güçte bir darbe almamıştım henüz. Onca şeyden sonra, hala, madalyonların arka yüzlerinin başka olduğuna inanmıyordum. Eğer görebiliyorsak, her şey ön yüzde anlatılmıştır zaten. (s. 79)\" Yazının başında etraflıca değindiğim, geçmiş tarihli iki iyi referansla başlamıştım kitaba. Hiç mi hiç yanılmadım... Sırma Köksal'ınki kadar umutsuz bir ifade olmasa bile, iç rahatlığı ile söyleyebilirim ki, çoktan geç kalınmış olsa da ıskalanmaması gereken bir roman bu. Kendinden yirmi üç yaş büyük Orhan Duru ile aynı yıl, talihsiz bir şekilde yitirdiğimiz yazarın baskıları bulunmayan, Gölgeler Çekildiğinde'nin ardılı iki romanı daha vardı; ama neyse ki, Kafka yayınevinin bunları da yayınlayacağını öğrendik. Hatta Geceye Uyananlar, dergi sizlere ulaşmadan çıkmış olacak bile!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tarik-tufan-kaybolmak-yeniden-baslayabilmek-icin-bazen-bir-lututfur", "text": "Tarık Tufan'ın yeni romanı Kaybolan geçtiğimiz ay yayınlandı. Yayınlandığı günden bu yana çok konuşuluyor, çok okunuyor. 40 yaşına basan Hakan'ın kaybolma, geçmişiyle hesaplaşma ve haliyle geleceğini yeniden inşa etme sürecinin sancılı serüvenini anlatıyor Tufan. İstanbul'un sokaklarındaki bu kayboluşa tanıklık etmek sizi de derinden etkileyecek. Tarık Tufan'la yeni romanını konuştuk. Kaybolmak bahsini düşünürken iki cümle kafamın içinde dönüp duruyordu: Hayatın en çetrefilli meselesi, çözülmesi en zor sırrı gerçekte kim olduğumuzdur. Çünkü herkes hayatının bir yerinde kaybolur. Kaybolmak, karmaşık ve çok katmanlı bir süreç. Herkes kendi labirentinde kayboluyor ve o labirentin duvarlarını günümüz kapitalizmi, geçmiş yaşantılar, tüketim alışkanlıkları, aile yapıları, yabancılaşma, kariyer ve rekabet, kökenler ve daha başka olgular yükseltiyor. Bu kadar karmaşık olunca insan nerede kaybolduğunu çok kolay hatırlayamıyor. Sinsi bir hastalık gibi son evreye geldiğinde ne olduğunu anlıyorsun. Doğal olarak benliğini bulabilmek için, yeniden hatırlayabilmek için canhıraş bir çabayla her yere bakman gerekiyor. Her şeyi sorman, sorgulaman, gözden geçirmen gerekiyor. Varoluşunun bütün katmanlarını dolaşmak zahmetli bir iş. Kaybolmayı bu kadar can yakıcı ve çaresiz hale dönüştüren de geriye dönmenin zorluğu. Yeraltından Notlar'ın kahramanının yaşadığı ölümcül iç çatışmalarının başlangıcı nihayetinde sokak ortasında omuz omuza bir çarpışmadan ibarettir. Günlük hayatın içindeki sıradan karşılaşmalar, küçük anlar, anlamsız gibi duran detaylar insanın iç dünyasında büyük kapıların açılmasına ve oradan güçlü, derin duyguların boca edilmesine neden olabilir. Görmezden geldiğiniz yahut farkında olmadığınız, ertelediğiniz, hafife aldığınız bazı gerçeklikler ve duygular küçücük bir temasla patlamaya dönüşebilirler. Hakan'ın kırkıncı yaş gününde doğum günü pastasına başka bir isim yazılması da böyle bir şey. Asıl mesele o anın sende hissettirdikleri. Gerçekten olmak istediğin kişi misin? Hayal ettiğin hayat bu muydu? Burada, bu insanlarla birlikte yaşamaktan memnun musun? Kimlik insanın bütün varoluşuna sirayet eden özellikler bütünüdür. Mizacımız, inandıklarımız, geçmiş yaşantımız, sosyal çevremiz, mesleğimiz toplamda kimliğimizi inşa ediyorlar. Bir yapıp etme ve duyumsama şekline sahip oluyoruz. Aşık olma biçimimizi, nefret etme biçimimizi, korkma, hüzünlenme, mutlu olma biçimlerimizi belirliyor kimlik. Kendimizle ve kendi dışımızdaki dünyayla nasıl ilişki kuracağımızı belirliyor. Kimlikteki yarılma hayatı bütünüyle sarsıntıya uğratıyor. Benliğinle arana mesafe girince her an uçurumun kenarında durmaya başlıyorsun. Çünkü o mesafe derin ve karanlık. Kaybolmak dediğim şey bu: İç bütünlüğün bozulması, kendinle arana mesafe girmesi, ruhsal huzursuzluğun artması, kendine dönük nefretin çoğalması ve bütün bunları sonucu olarak hızla yalnızlaşmak. Bu yaralar benim vücudumda ve ruhumda var. Düşüşler, kaybolmalar hayatımı kuşatıyor. Ya görmezden geleceğim ya da baş edebilmenin bir yolunu bulacağım. Görmezden gelebilecek kadar küçük şeyler değil. Canımı acıtıyorlar, uykularımı bölüyorlar, nefes almamı güçleştiriyorlar. Edebiyatla, romanla kurduğum ilişkinin bir ucu buralara değiyor; roman zihnimi açık tutuyor, olayları kavrayışımı güçlendiriyor. Hikayeler ve kurmacalar içinde gerçekliğin derinliğine nüfuz edebiliyor insan. Yaşamakla yazmak arasındaki ayrım muğlaklaşıyor, belirsizleşiyor ve zamanla iç içe geçiyor. Yazar gibi yaşıyorum, yaşar gibi yazıyorum. Dönemin ruhu, yeni hayat ve yeni insan biraz böyle; ağrıdan, acıdan, hüzünden mümkün olduğu kadar uzakta durmanın yolunu arıyoruz. Kendinle, geçmişinle, hayatınla, hatalarınla yüzleşmeye ve hesaplaşmaya başladığında neyi göze alacağını bilemezsin. Çok az insan sonuçlarının ne olacağını, ne kadar acı çekeceğini umursamadan bu yolculuğa çıkabilir. Acıyla yüzleşme melekelerimiz zamanla zayıfladı. Eskinin baş edebilme alışkanlıklarını tümden unuttuk. Bireycilik, çıkar ilişkileri, kıyıcı rekabet, barbar iş ahlakı hepimizi yalnızlaştırdı. İnsan insanın zehrini alır derlerdi, şimdi kim zehrimizi almaya talip olacak? Belki mecburiyetten kaçıyoruz, görmezden geliyoruz. Evet, iki kez. İlkinden sonra kendimi buldum. Kısa süre sonra yeniden kayboldum. Bir daha bulabilir miyim bilmiyorum. Karanlıkta kalmak kolay değil. Peyami Safa'nın Bir Tereddüdün Romanı'nda beni çok etkileyen bir ifade var: Kendimizi kaybetmiştik, sen ikimizi de buldun. Belki birine ihtiyacımız var. Önce onu bulmamız gerekebilir ve böylece onunla yeniden kendini bulabilmek mümkün olabilir. Hayatta çok az da olsa öyleleri var. Romanda Hakan'ın yaşadığı şey tam da bu. Aşk olmadan insan kendini bulamaz. Fakat en çok aşıklar kaybolur. Aşk hem kaybolmanın hem de kendini bulmanın yegane sırrıdır. Hem yaradır hem merhem. Hem derttir hem derman. Her yazdığım roman dünyamın bütününe karşılık geliyor. Tartıştığım meseleler, uzun yıllar boyunca zihnimi meşgul eden konular. Uzun zaman dilimine yayılıyorlar. Eski romanlarım da bunun bir parçası beni etkileyen büyük romanlar da. O yüzden bir romanı kurgularken o büyük dünyadan parçalar serpiştirmeyi seviyorum ve dahası önemsiyorum. Burada süregelen bir dünya, akıp duran bir hayat var demek istiyorum. Bu aslında bazı şeylerin devamı demek istiyorum. Kaybolan bir anda ortaya çıkmadı. O bütünün bir parçası olarak var oldu. Zihinsel ve duygusal yolculuğumun izlerini göstermek istiyorum. Her seferinde kendi dünyamı biraz daha genişletmek istiyorum. Orada Saatçi Nurettin Efendi var, Jülide var, İshak var. Büyük edebiyatçılar var. Hayatım var. Sürekliliği de vurgulamış oluyorum böylelikle. Ayaklarım yere basıyor. Bu kelimelere yenisini ekleyebiliriz: Hafıza, yüzleşme, arayış, sosyal sınıflar, aidiyet, suçluluk duygusu. İstanbul'a büyük bir tutkuyla tutunuyorum. Her köşesi beni anlatmak için heyecanlandırıyor. Okurlar da bu sözlüğe katkıda bulunabilirler zaman içinde. . Sinemayla ilişkim bir tür aşk ve tutkuyla devam ediyor. Şanzelize Düğün Salonu'nun senaryosunu yazıyorum. Yakında biteceğini umuyorum. Benim çok sevdiğim bir hikayeydi ve okurun da ilginç bir şekilde gösterdiği tepki sinemaya uyarlanabileceğiydi. Epeyce insan izler gibi okuduğunu söyledi. Düşerken'i birkaç yönetmen arkadaşımız istedi, ama senaryonun içinde olmak istiyorum. Bu yüzden biraz erteledim. Bir yapımcı Beni Onlara Verme'yi dizi olarak uyarlamak istiyor. Oradaki öykülerin, semtin, karakterlerin ve olayların atmosferi etkilemiş. Bir dizi olarak yapmak arzusunda, henüz konuşma safhasındayız. Gelişme olursa diziye dönüşebilir. Roman yazarken asla aklımdan böyle şeyler geçmiyor. Tamamen anlatıma odaklanıyorum. Nasıl daha iyi anlatabilirim?den başka hiçbir şey düşünmüyorum. Bütün gücümle dile, üsluba, olay örgüsüne kafa yoruyorum. Benim derdim, meselem bu: İyi anlatmak. Romanın olanaklarıyla, sinemanın olanakları birbirinden çok farklı. O yüzden de asla birbirine karıştırmıyorum. İkisinin kurgulama biçimleri ayrı. Mesela Şanzelize Düğün Salonu'nun senaryosunu yazarken, romanı yeniden yazıyormuş gibi üzerinde çalışıyorum. Anlatı teknik olarak değişince, sahneler de değişiyor. Aslında Yozgat Blues'un hikayesini önce roman yazmak üzere tasarlamıştım. Bir kenarda sırasını bekliyordu. Sonra Mahmut'la paylaşınca film yapmak istedi. Bunun üzerine oturup senaryosunu yazdım. Şu andan sonra romanını yazmayı düşünmedim. Ama filmden önce roman olarak hayal ediyordum. Tam tersine Kaybolan'ın ana hikayesini de senaryo olarak yazarım diye düşünüyordum. Sonra üzerine çalıştıkça romana kaydı. Olayların zamanları, mekanları katmanlaştıkça roman heyecanı ağır basmaya başladı. Sanırım hikayelerin de bir kaderi var ve oraya doğru yürüyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tekinsiz-bir-ada", "text": "Kral, eşi ve üç kızı bir adada yaşamaktadır: İlk bakışta Shakespeare'in Kral Lear ve Fırtına'sını birleştiren tuhaf bir senaryo gibi duruyor. Kral, yani baba, tehlikeli dış dünyayla ilişkilenebilen, adada ihtiyaç duydukları araç gereçleri almak için dışarıya çıkabilen tek kişidir. Kızların adada yaşayanlar dışında birileriyle iletişimiyse mümkün değildir. Kimsenin kendini güvende hissetmediği bu dünyada, kızlar belli ritüelleri de yerine getirmek zorundadır: Çığlık atıp rahatlamak için yapılan çığlık terapisi ya da kurbağa, fare gibi bir canlıyı öldürmeyi içeren sevgi terapisi. Tüm bu terapiler, kız kardeşler için güvenliği tesis etmek ve onları dış dünyayı ele geçiren hastalıktan korumak için birer çaredir. Begüm Kovulmaz tarafından Türkçeye çevrilen Su Kürü, tıpkı Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü ya da Naomi Alderman'ın Güç kitapları gibi feminist bir distopya olarak sunuluyor. Bu distopya, Güç ya da Damızlık Kız gibi makro boyutlara ulaşan bir distopya değil; Mackintosh adaya yerleştirdiği aileyle, toplumsal yapının mümessili aile kurumunu merkeze taşır. Yazarın yarattığı bu kapalı, mikro toplum, dünyanın geneline ve toplumsal yapının içerimlerine dair çok şey sunar okura. Aile biriminin ada gibi nispi boyuta sahip bir dünyada temsil edilmesi, sınırlı bir ölçekte kurulan sonsuz ilişkileri sunmaya imkan tanır. Daniel Defoe'nun Robinson ve Cuma üstünden gerçekleştirdiği, bir adada gelişen sınıfsal-kapitalist ilişkiyi, Mackintosh yine bir ada üzerinden, kadın-erkek ilişkilerini kurmak, aktarmak için kuruyor. Yorgos Lanthimos'un Dogtooth filmini izleyenler, konvansiyonlara karşı çıkan bir figürün sahnedeki görünürlüğünün çok şey değiştirebileceğini, mevcut olanı yıkıma sürükleyebilecek tehdit edici potansiyelini tahmin edeceklerdir. Kitabın dünyası, bu türden çağrışımları mümkün kılacak bir sinematografiye sahip; diyalojik bir anlatı kurması ve her karakterin sesini ve bakış açısını detaylı yansıtması bakımından karnavallaşan anlatıysa, çok katmanlı bir edebi üretim olarak değerlendirilebilir. Bir adaya, topluma ait her şeyi, her katmanı sığdırmak mümkün değil. Mackintosh'un distopyasında da bir şeyler eksik: kadın erkek rollerinin fazlasıyla normatif çizilmesi, bedenin her zaman katı bir ikiliğe mahkum edilmesi, kimlik ve toplumsal rollerdeki akışkanlığa bu küçük toplumda pek de yer olmaması, bu feminist distopyayı eleştirdiği özcülüğü tekrar üreten fasit bir daireyle mahdut, sınırlı bir evrene dönüştürmüyor değil. Yine de Su Kürü, Türkiye'de ve dünyada yükselen, Handmaid's Tale dizisinden sonra kazandığı ivme iyice görünür olan feminist anlatılara özgün bir katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/teorilerin-gunahindan-sinemanin-erdemlerine-siginmak", "text": "Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty'nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır. Bir sanat eserini birtakım teorilerle izah etmeye kalkışmak daima hayat kırıklığı ile sonuçlan eksik bir kavrayışı işaret eder. Bu tutum eğitim sürecinin yarattığı bir sekel olarak görülebilir. Zira ilköğretimden yükseköğretime kadar bütün eğitim süreci boyunca öğrenci şu müşkül soru ile baş başa kalmaktan kurtulamaz: sanatçı bu eserinde ne demek istemiştir, eserin ana fikri nedir? Bu pedagojik garabet, muhataplarında dolaylı bir aptallık ikrarına sebebiyet verir ki esasen sanat, edebiyat, şiir gibi alanlara mesafeli olmamızın temel sebeplerinden biri de budur: Aptal olmamak için, tümden reddetmek, uzak durmak, zeka ve kavrayışımızı gösterebileceğimiz daha anlaşılabilir alanlara yönelmek bir kaçış olarak görülebilir. Her an kafasına yiyeceği tokadı bekleyerek bir matematik problemini çözmeye çalışan öğrencinin durumu gibi, sanat eserinin ana fikrini bulmak için muhatap olduğumuz sorular karşısındaki durumumuz da aynı pedagojik barbarlıkla yüzleştirir bizi. İnsan daima ve ivedilikle anlamak ister. Bildiğimiz bir dünyanın sınırlarına çekilerek kendi referanslarımızın kesinliğinden şüphe duymadan anlamak isteriz. Yerine oturmayan her fikir, anlam veremediğimiz her imge; akıl ya da ruh, cismani ya da metafizik olarak bölünmüş bir benliğin yarıklarından sızan müfsit bir eczadır; sahibini sakin sulardan bilinmeze sürükleyen kontrolsüz bir kuvvet ya da bütün temkin hislerimizi yok ederek bizi savunmasız bırakan tanımsız bir fantasmadır. Belirsizlik en tehlikeli yanılgıdan daha az korku verici değildir. Halbuki bu hengamede, anlama'nın kendisinden önce, sırasıyla tezahür edebilecek başka duyguların ve durumların var olduğunu göremeyiz. Teoriler tam da burada imdadımıza yetişir: Bir kurtuluş reçetesi, bir anlama kılavuzu olarak. Sonuna -sel takısı eklenerek çoğaltılmış onlarca teori, işi daha da zorlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ayrıca akademinin soğuk ve zevksiz fantezileriyle süslenmiş yüzlerce teorinin bu anlamsız gayretkeşliği teşvik ettiğini görebilirsiniz: Göstergebilimsel, toplumsal, feminist, Marksist, dramatik, psikolojik, metaforik, anlatısal, alt-metinsel, kategorik, yayapısal, Bergsoncu, Freudyen, Deleuzyen, dizimsel, psikanalitik, mekansal, anlam-bilimsel, masalsal... Filmlerin canına okuyan onlarca teori. Film izlemek entelektüel bir uğraş değildir. Tıpkı diğer sanat biçimleri gibi onunla kuracağımız ilişki de doğrudan -herhangi bir yorumu, kanaati ya da kuramsal varsayımı dikkate almadan- gerçekleşmelidir. Filmlere hazırlık yapılmış düşüncelerle yaklaşılmaz; Marleau-Ponty'nin dediği gibi, sinema düşünülmez, algılanır. Öte yandan son zamanların moda kavramlarından biri de Film Okumaları. Bu da diğer yöntem ve teoriler gibi neredeyse aynı anlam arayışının ve entelektüel açlığın tatmin aracı olarak karşımıza çıkıyor. Bir terminoloji olarak bile çok sevimsiz, kibirli ve snop. Öyle ki film okuma teşebbüsü filmin değerinden daha büyük bir anlam ifade ediyor ve yöntemin kendisi öyle bir irtifa kazanıyor ki her şeyi gölgede bırakarak entelektüel bir gösteriye dönüşüyor. Sosyal bilimlerin harcıalem teorilerinden devşirilmiş bir yöntem olarak film okuma seanslarını, sosyal medyadan kültür merkezlerine, üniversite amfilerinden workshop etkinliklerine kadar geniş bir sahada görebiliyoruz. Sanatsal formalizmin her biçimi, varoluş'un ilk ve kusursuz halinden izler taşıdığına inandığımız sanatın hakikatini anlama yolunda bir ışık olamayacak; aksine sınırlar, duvarlar ve gölgeli alanlar yaratacaktır. Aklıma Peter Wollen'in, Godard sineması üzerinden ortaya attığı sinemanın yedi erdemi ve yedi günahı teorisi geliyor. Kavramsal olarak ne kadar şık ve gösterişli dursa da nihayetinde sınırları öylesine belirsizdir ki, bazen erdemlerin yerine günahları, günahların yerine de erdemleri koyabilmenize imkan tanır. Bu sebeple sinema üzerine metodolojik bir çözümleme yapmak, bir öngörüde bulunmak, bir takım kategoriler ve göstergeler üzerinden tahlillere girişmek, imgelerden mana devşirmek, metaforları eşeleyip altındaki hakikati aramak hem gereksiz bir uğraştır hem de estetik zevki ve hazzı zayıflatan, ruhu yorgun düşüren boş bir gayrettir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terkarga", "text": "Bunun için öncelikle zamanı doğru kullanmak gerekiyor elbette. Yoksa hem her şeyi yapmak isteyen hiçbir şey yapamıyor hem de belki tek bir işle mutlu olacakken koca bir mutsuzlukla başa çıkmak zorunda kalıyorsun. Zaman kullanımı konusunda biraz araştırma yaparak; çıkmış kitaplarla, internetten konu hakkındaki yazı / videolara bakabilirsin ama ben sana basit bir yöntem tavsiye edebilirim. Öncelikle zamanın nereye gidiyor? Bunun tespiti kolay. Örneğin 1 ya da 1,5 ay ne yaptığını tek tek yaz. Hiçbir ayrıntıyı atlama tabii arada durma, bu yılı erteleme!- sonra da bu yazdıklarından, yapmasaydın hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceği, şeyleri çıkar. Basit mi? Evet... Ama işte yapabilir misin? Yaparsan çok şey değişebilir! Ve işte buradaki en önemli nokta... Titizlikle devam etmek! Değişmek, gelişmek istiyor musun? İstiyor musun? Şimdi bir defter edin kendine, yeni... Korkma, kimse okumayacak, istemezsen... Kendine yaz... Basit başla, yolda geliştirirsin... Ama başla, sadece başla! Yaz... Bu yıl neler yapabilirsin? Ekonomik gücün, yeterliliklerin, hoşlandıkların, nefret ettiklerin, vaktin nasıl? İstediğin kadar ayrıntı ekle ve bir yerden başla... Mesela yeni bir dil öğren ya da o hep ertelediğin dans kursuna git. Önümüzdeki yıl çok zayıf olmayı planla, sıkıldığın işini değiştir, başka bir iş için gerekli yeterlilikleri ortaya dök, üzerine çalış. Bu yıl geçen yılki gibi olmasın yeter ki! İlle de oku, daha çok oku, bol bol hayal kur ama sadece hayalde kalmasın. Artık yap! 1930'ların İngiltere'sinde, sınıf atlamak isteyen orta sınıfın evlerinde bulundurdukları, zor koşullarda ayakta kalabilmesiyle simge haline gelen bir tür zambaktan alıyor roman ismini. Başkahraman Gordon Comstock kapitalizme ve paraya karşı savaş açmıştır ama paranın gücünün farkındadır. Para her şey dir? Gordon bunu iliklerine kadar hisseder. Bir gün yenileceğini bilir ama mücadelesine yılmadan devam eder. Bir şairdir ve iyi para getiren bir iş olduğunda bırakmaktadır. Düzenin getirdiği bir yaşama mı sahip olmalı yoksa... Hikaye eski ama eskimiyor, okunmalı!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga", "text": "Sevda kuşun kanadında, ürkütürsen tutamazsın ya da aklımı tutamadım kafatasımda, uçtu uçtu! Yapı Kredi Yayınları'ndan Bir Tayyarecinin Anıları ismiyle yayınlanan kitapta bu başarılı pilot, mühendis ve idarecinin başından geçenleri bir macera romanı şeklinde de okuyabilirsin! Kitap yeni değil ama olaylar da güncelliğini kaybedecek gibi değil... Aslında bu konuda çok büyük eksikler var. Uçmak, uçaklar gibi konularda edebiyat tarihimizde çok fazla eser yok. Zaten ilk kadın pilotumuz hakkında bile detaylı bir bilgi bulamamışken nasıl olsun? Evet, evet! Bedriye Tahir Gökmen... İlk kadın pilotumuz... Hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok! İffet Halim tarafından 1933'te Havacılık ve Spor dergisinde yazılan dışında bir haber yok gibi... Olanlar da o yazıdan türetilenler! Yok! O yazıda da; 1932 yılında bir memurken sadece uçma sevdasıyla Vecihi Uçuş Okulu'na kayıt olduğu, o zaman 30'lu yaşlarda olduğu, 12 erkeğin arasında tek kadın pilot olduğu, uçma sevdası yüzünden işinden çıkarılmak istendiği, Gökmen Bacı lakabı nedeniyle 1934 yılında Gökmen soyadını aldığı dışında çok fazla detaylı bilgi yok... Gökmen Bacı, 1933 yılında yalnız uçuşlarını gerçekleştirerek brövesini almış. 1934 yılında Hava Kuvvetleri Müsteşarlığı'na başvurularak bröve alan öğrencilerin sınavdan geçirilerek aldıkları brövelerin onaylanması için okula bir heyet gönderilmesi istenmiş. Heyet geldiğinde okulun tek uçağı arıza nedeniyle kullanım dışı olduğundan sınav yapılamamış. Tüm ısrarlara rağmen heyet tekrar gelmeyi kabul etmeyince 1934 yılında okul kapatılmış! Gökmen'i işinden de çıkartmışlar. Neden bana öyle bakıyorsun? diye sorardı. Bunu bilen tek kişiyim derdim ona. yayınlanmasına rağmen; bundan daha merak edilecek, araştırmalar yayınlanabilecek, roman olabilecek bir konu aklına geliyor mu? Dünyadaki benzer isimler hakkında onlarca kitap varken niye bizde yok? Hem de böylesine inişli çıkışlı bir hayat hikayesine de sahip değillerken... Örneğin dünyanın lisanslı ilk kadın pilotu Raymonde de Laroche hakkında bir araştırma yapar, hayatıyla ilgili kitaplara bakarsan, ne demek istediğimi daha iyi anlarsın... Bu aylık bu kadar, zaten merak da etmiyorsun, ne söyleyeyim başka! Neredeyse yazarın bütün kitaplarından (30'a yakın kitabı var) parçalar taşıyan bu kitapta en çok mektuplara yer ayrılmış. Varoluşçuluğun öncülerinden, 164 yıl önce 42 yaşında hayata veda eden, ama düşünceleri hala güncel olan Soren Kierkegaard'la tanışma kitabı... Birçok takma ad kullanarak yayımladığı yazılarını, bazen kendi oluşturduğu takma adlarla karşılıklı mektuplaştırmış ve çoğu zaman içine girdiği tartışma da kendine karşı olmuştur. Kahkaha Benden Yana, Soren Kierkegaard tarafından yazılan ve Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan kitabı Türkçeye Nedim Çatlı çevirmiş. Octavia E. Butler tarafından yazılan ve İthaki Yayınları'ndan çıkan kitabı Türkçeye Emek Ergun çevirmiş. İçinde bir de Robert Crossley'in yazdığı sonsöz bulunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-0", "text": "Eskiden; her mahallede kitaplığı olan evlerin az olduğu, okumak denilince akla daha çok ders kitabı gelen, bilgiye ulaşmak için kütüphaneye gidilen, roman denildiğinde beyaz dizilerin akla geldiği, bu kadar çok kitabın basılmadığı yıllarda da aynı sıkıntı belli bir türle ilgili yaratılırdı. O zamanki sıkıntı daha çok yetişkinler ve gençler arasındaydı. Şimdi çizgi roman denilince daha bir sempati ile yaklaşılıyor ama Tommiks-Teksas dediğimde anlarsın sanırım! Yararsız bulunduğundan, okuyana binbir çile çektiriliyordu. Ders kitabının içine koyarak okumaktan, evlerin bodrumunda saklamaya kadar çeşitli badirelerle ancak okunabiliyordu. Oysa önce okumayı sevmek gerekiyor, sonra zaten seçerek okumayı ya da neler okuman gerektiğini öğrenirsin. İstediğini okursun. Beğenmediğin yerde bırakırsın. Okumak illa bir şeyler öğrenmek için olmak zorunda değil. Hoşuna gittiği için de okursun! Kapağı ilgini çeker, okursun! Konusunu beğenirsin, okursun! Herkes okuyordur okursun! Sevdiğin biri okuyordur, okursun! Okumak için sebep çok... Sadece kimsenin beğenilerine, zevklerine müdahale etmesine izin vermemelisin! Çocukluğumdan beri tek değişmeyen yanım kitap okumamdır. Okumak bir çeşit organik gereksinimdir bende. Günde hiç olmazsa iki üç saat okumayınca, afyondan kesilmiş bir bağımlıya döner, bir yoksunluk nöbeti geçiririm. Acayiplik dönemimde çok garip pozisyonlarda, yere yüzükoyun yatıp, bir elimle de ayak bileklerimin birini tutarak okurmuşum. Yatılı okulda, gündüzleri yeterince okuyamayınca, geceleri battaniyelerin altında el feneriyle gizlice okurdum. Az ömrüm kaldığı için, kitapları seçerek, çok özenle seçerek okuyorum artık. Kısıtlı vaktimi yeni ama değersiz bir kitaba harcayacağıma, daha önce birkaç kez okuduğum ve sevdiğim kitapları yeniden okumayı yeğ tutuyorum. Başladığım kitabı, kötü de olsa bitirmek huyundan Fethi Naci'nin bir sözü sayesinde kurtuldum: Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu? demiş Fethi Naci."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-1", "text": "Henüz 20 yaşında Oxford gibi bir üniversitedeki eğitimini yarım bırakıp, üç ay süren uzun yolculuktan sonra gelecekte Napolyon Bonaparte'ın sürgün hayatı yaşayacağı, Atlas Okyanusu'nun güneyindeki ıssız bir ada olan St. Helena'ya, güney yarımküre yıldızlarını incelemeye giden Halley, aynı zamanda; Cambridge Üniversitesi'nde kendi halinde bilimsel araştırmalarda bulunan, herkese küsmüş ve kimse tarafından çok da bilinmeyen Isaac Newton'un eserlerinin basılıp gün yüzüne çıkmasını da sağlayan kişidir. Ama yazının konusu bu değil! Ortalama insan ömrünün Türkiye'de 78 olarak kabul edilmesinden yola çıkarak doğru / şanslı bir doğuş zamanlamasıyla Halley Kuyruklu Yıldızı'nı hayatın boyunca iki kere gözleme şansın bulunuyor. Üçüncüde yokuz, evet! Bir kuyruklu yıldızın gelişi / gidişi kadar işte ömrümüz! Sonra tabii edebiyatımızdaki güzel örneği; Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın yazdığı roman Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç 1910 yılında dünyaya çarpacağı düşünülen Halley Kuyruklu Yıldızı'nın, hurafeler ve batıl inançlar ekseninde ele alındığı, mizahi öğelerinin ağır bastığı kitabında dediği gibi: Siz gökteki kuyrukludan korkmayınız. Yerdekilerden korkunuz... Bu berikiler daha tehlikeli... Kitap güzel... O kadar ki: ABD'nin South Carolina Üniversitesi tarafından 2061 yılında açılmak üzere hazırlanan Halley Zaman Kapsülünde, Türk edebiyatının ünlü ismi Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç adlı romanı da bulunuyormuş. Dünya Kültür Mirasını taşıyan kapsül, Halley Kuyruklu Yıldızı'nın yeniden görüleceği 2061 yılında açılacakmış. Bir de tabii herhalde ilk akla gelen, Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden Mark Twain. 1835'te Halley Kuyruklu Yıldızı görüldükten 15 gün sonra doğmuş. Otobiyografisinde ise Halley'in bir sonraki görünmesinde öleceğini yazmış. Gerçekten de 21 Nisan 1910'da, Halley Kuyruklu Yıldızı'nın görülmesinden 1 gün sonra ölmüş. Birlikte gelip, birlikte gitmişler... Ülkemizde en bilinen kitapları: Tom Sawyer'ın Maceraları ve Huckleberry Finn'in Serüvenleri olan yazarın asıl adı Samuel Langhorne Clemens'miş. Bu ismi bırakıp herkesçe bilinen Mark Twain ismini alması ise çok ilginç... Mark Twain 'iki kulaç derinlik' anlamına geliyormuş. Bu isim aslında ilk defa kendisi tarafından bulunmamış. Isaiah Sellers isminde sonradan yazar olmuş bir dümenci ilk defa New Orleans Picayune kitabında kullanmış. Clemens, rakip gazete 'New Orleans True Delta'da yazarı çok sert eleştirince Sellers yazı yazmayı bırakmış. Clemens'de ismi üzerine almış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-2", "text": "Konumuz edebiyat ve aylardan da ekim olduğuna göre Oscar'ı başka bir zaman konuşmak üzere Nobel'den bahsedelim biraz. Hem geçen yılki cinsel taciz ve ödüllerin isimlerini sızdırma skandallarından sonra 2018 ve 2019'un ödülleri bu yıl birlikte açıklanacak. Sanılanın aksine bu prestijli ödül hakkında bilinen şeylerin az olduğunu konuştuğun kişilerden anlayabilirsin! Yüz yıldan fazla bir süredir verilmesine rağmen hala bilinenlerin bilinmeyenlere oranla daha az olması, seçim tercihlerinin neye göre yapıldığının bilinmemesi olarak düşünülebilirse de asıl bilinmesi gereken temel şeylerin bile bilinmiyor olması akla 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak' deyimini getiriyor! Örneğin Nobel Edebiyat Ödülü kitaba değil yazara veriliyor ama yine bilinenin aksine barış ödülü aldığı sanılan Churchill'e, özellikle büyük edebi değer taşıyan otobiyografisinden ötürü 1953 Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir, nokta! Dinamiti bulan İsveçli kimyager ve mucit Alfred Bernard Nobel, patentini aldığı bu icadı sayesinde 20 ülkede 90 şirket aracılığı ile patlayıcı ve silah şirketleri kurmuş. Birçok ülkenin patlayıcı ihtiyacını karşılamaya başlamış ve büyük bir servetin sahibi olmuş. Ancak kendisine yönelik yapılan ölüm taciri, insanları hızla öldürmenin yolunu bularak zengin oldu şeklindeki haberler nedeniyle hayatının son yıllarında büyük üzüntü ve acılar yaşamış. Aslında barış yanlısı ve dünya barışı için çaba sarf etmekteymiş ki dinamiti de savaşları bitireceğini düşünerek icat ettiği söylenmektedir. Ama tabii bu kadar 'saf', demeyeceğim 'temiz' düşünce sahibi biri onca ülkede patlayıcı ve silah şirketi mi kurardı? diyerek bu konuyu başka bir yazıda ele alabilmek ümidiyle şimdilik geçelim! Kardeşi Ludvig'in ölümü üzerine kendisini onunla karıştırarak gazetelerde ölüm taciri öldü minvalinde atılan başlıkları görünce, gelecekte kendisinin 'nasıl hatırlanacağı' üzerine duyduğu üzüntüden kaynaklı 27 Kasım 1895'te ele aldığı vasiyeti işte bu ödüllerin ortaya çıkmasını sağlamış. İcadı aracılığı ile dolaylı olarak kazandığı servetinin insanlığa hizmet edenlere dağıtılmasını istediği vasiyetinden yaklaşık 1 yıl sonra 10 Aralık 1896 tarihinde beyin kanaması geçirerek İtalya'nın San Remo kentinde hayata gözlerini yummuş. Vasiyeti, 30 Aralık 1896 tarihinde açıklanmış. Ölümünden 5 yıl sonra da Nobel Ödülleri verilmeye başlanmış. O dönemdeki servetinin günümüz değerinin 180 milyon avro civarı olduğu belirtiliyor. Servetinin faizi, her yıl Nobel Ödülü bünyesinde para ödülü olarak dağıtılıyor. Para ödülü, her yıl faiz oranlarına göre değişiyor. Ama yaklaşık olarak 9 milyon isveç kronu olduğu söylenebilir ki gayet iyi bir para! Her yıl insanlığa en büyük hizmeti yapanlara, milliyet ayırmadan verilmesi vasiyet edilen ödül fizik, kimya, tıp veya fizyoloji, edebiyat, ekonomi ve barış alanlarında veriliyor. İlk ödüller, 1901 yılında verildi. 1968 yılına kadar ekonomi hariç 5 dalda ödül veriliyordu. 1968 yılında ekonomi dalında da verilmesi kararlaştırıldı. Her bir ödülün veriliş hikayesi farklı olmakla birlikte konumuz edebiyat olduğu için Nobel Edebiyat Ödülü'nden bahsetmek sanırım daha doğru olacaktır. Şurada 10 kişi oturup bu yılın dünyadaki en önemli 10 yazarını seçmeye kalksak birbirinden farklı 10 ayrı liste oluşacağını görmezden gelerek yapıyoruz eleştirilerimizi... 50 yıl boyunca adayların açıklanmaması kuralının uygulandığı ödülde öne sürülen isimlerden de 'buna da nasıl verilmez'i tartışıyoruz, sanki aday olup olmadığını bilir gibi! Okuduğumuz kadar değil miyiz? Ne kadar okuyoruz ya da ne kadarını okuyoruz? Okuduğumuz gerçekten değerlendirebiliyor muyuz? Hepimiz aynı yeterlilikte miyiz? Sahi, mutlaka bunu oku! derken karşımızdakinin yeterliliğini mi dikkate alarak söylüyoruz bunu ya da ben bunu okuyacak kadar kapasiteliyim demek için mi? Bunu düşünelim, evet! İçinde bulunduğumuz ekim ayında raflarda yerini alacak kitap dünyaca ünlü boksörümüz Sabri Mahir'in hayat hikayesinden esinlenerek yazılmış bir roman. Anlatım dili çok sade ve sürükleyici... İçinde tarihi olaylara yer verilirken, yazar dönemin fotoğrafını çekiyor ve bunu da okuyucusuna çok güzel anlatıyor. 1900'lü yılların başlarında geçen kitapta Sakallı Celal'den Tevfik Fikret'e kadar dönemin birçok önemli ismine rastlıyorsunuz. Galatasaray'ın renklerini alışından köpeklerin toplatıldığı, Fransızlarla yapıldığı söylenen anlaşmaya kadar çok ilgi çekici detaylar bulunuyor. Ve tabii Sabri Mahir... Hayat insanları nereden nereye sürüklüyor... Önce futbolcu, sonra boksör... Dünyanın önünde saygıyla eğildiği, Korkunç Türk! diye isim takılan... Bir boksörün yaşamı değil anlatılan, az bilinen / bilinmeyen ama mutlaka hatırlanması gereken tarihi bir ismin resmigeçidi!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-3", "text": "Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg'tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin'de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu. Bu yüzden kendisinin farkının, aslında metal harfleri kullanıma sokmasından kaynaklandığı söylenir ama tek başına yeterli bir açıklama değildir. 11. yüzyıl ortalarında Çin'de Pi Sheng baskı harflerini keşfetmişti fakat kilden yapıldıkları için dayanıklı değillerdi. Daha sonra bunları Çin ve Kore'de geliştirdiler. Hatta Kore devletinin kendisine ait metal harfler üreten dökümhanesi bile vardı. Avrupa'da Gutenberg'ten önce de matbaa vardı. Fakat pratik bir baskı tekniği olmadığından, baskı kalıpları birçok kitabı kopyalamaya yarasa da her kitap için ayrı baskı kalıbı hazırlanmasını gerektiriyordu. Değişik kitaplar basmak kolay olmadığı için yaygınlaşamıyordu. O, önemli gelişmeler yaptı: Baskıya uygun metal alaşım, harfleri dökeceği kalıp, yağ tandanslı baskı mürekkebi ve baskı için uygun olan bir makine... Basit gibi gözükmesine rağmen çok büyük bir gelişmeydi. Şu an okuduğunuz bu yazının basıldığı dergi de dahil olmak üzere düşüncelerin her yere ulaşmasına olanak sağlamış ve reformların oluşmasından, bilimin gelişmesine kadar pek çok alana etki etmiştir. Mesela; kitap okumak yerine cep telefonunda bir şeyler yapmayı tercih ediyorsun ya, matbaa olmasa şu anki telefonları yapacak bilgi ortaya çıkmayabilirdi! Telefonu icat eden Alexander Graham Bell'i ele alalım... Babası ve dedesi ömürlerini işitme engellilere adamış. Annesi de doğuştan işitme engelli olan Bell'in özellikle babası, işitme engellilere, duyamasalar da konuşmayı öğretecek yöntemler üzerine çalışmalar yapmış. Babasının ölümünün ardından, onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için gittiği ABD'de işitme engellilere dil öğretmeni yetiştiren okulda çalışmış ve sonra kendi okulunu kurmuş. Ünü yayılınca da Oxford Üniversitesi'ne konuk öğretmen olarak çağrılmış. ada eline geçen Alman bilgin Hermann von Helmholtz'un -ki kendisi hakkında yaşadığı dönemde Fiziğin Başbakanı denirmiş ve boşuna arama Türkçe kitabı yok - işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okumuş. Kitaptan yola çıkarak müzik sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmış. İşte, telefonun ortaya çıkmasına öncü olacak bu kitap bir matbaada basılmasaydı, olamayacaklar! Sonra tabii İbrahim Müteferrika... 1450 yılında Gutenberg'in matbaasından sonra Osmanlı'da 1567'de Ermeni cemaati ve 1627'de de Rum cemaati kendi matbaalarını kurarlar. Devlet, Osmanlıca herhangi bir metnin bu matbaalarda basılmasını yasaklamıştır. Macar asıllı sonradan Osmanlı olan ve çeşitli diller konuşabilen, iyi eğitimli Müteferrika, devletin çeşitli kademelerinde görev almış iyi eğitimli bir isimdir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından 1720 yılında Fransa'ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi yanında oğlu Mehmed Said Efendi'yi de götürür. Said Efendi orada boş durmaz ve birçok yeniliğin Osmanlı İmparatorluğu'na taşınmasını sağlar. Aynı zamanda Paris'te bir matbaayı ziyaret eder ve İstanbul'a dönüşünde bu konuda çalışmaya karar verir. İstanbul'a döndüğünde Müteferrika ile tanışarak beraberce Nevşehirli Damat İbrahim Paşa desteği ile bir matbaa kurmak için çalışmalara başlarlar. Böylelikle 16 Aralık 1727 tarihinde Darü't-Tıbaati'l Amire isimli ilk matbaa kurulur. Makine ve Latin alfabesi kalıpları yurtdışından getirilmiştir. 17 kitaplık bu serüven aslında uzun bir hikaye... Neden matbaa? sorusu için bizzat Müteferrika'nın kendisinin kaleme alıp yazdıkları... Damat Ferit Paşa'ya sunumu... Ama yerimiz dar... Onlar da başka bir yazının konusu olsun! Bir de Yalova'daki İbrahim Müteferrika Kağıt Müzesi'ni gezmeniz menfaatiniz icabıdır! Yumurta - tavuk paradoksu misali bugün, rahatlık içinde, konforlu biçimde yaşamamızın en büyük kaynağı bu bahsettiğim ve tarihte isimleri yer almasa da küçük küçük katkı sağlayan diğer pek çok değerli isim... Kitap, deyip geçmeyin, çok sevin, çok okuyun, çok okutun! İlk matbaamızın kurulduğu tarihe dönük bile tam bir bilgi yokken -Evet, n'olacak bu bizim meraksızlığımız, maalesef merak ettiğimiz şeyler daha çok dedikodu sınıfına girecek şeyler - böyle bir roman mutlaka okunmalı... Yazarın kitabı yaklaşık 10 yılda tamamlanması da ayrı bir merak konusu oluşturuyor. Roman, İstanbul'dan Moskova'ya yolculuk yapan ve tesadüfen Macar bir Türkoloğun eline geçen bir defterle başlıyor. Defter, Müteferrika'nın ağzından konuşuyor okurla... Kitaptaki ilginç şeylerden biri de tasarımı: Macar Türkolog, Müteferrika'ya ait olduğunu düşündüğü defteri okumaya başladığında romanın sayfaları da değişiyor. Sarı, farklı bir kağıt oluyor. Bu kitabı merak etmeyeceksek, başka neyi merak edeceğiz değil mi? Eskileri okumadık ki yenilere bakalım diyenlere!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-4", "text": "Önümüzdeki ay, türümüzün ilk defa uzaya çıkışının ve dünyanın çevresini uzaydan turlayışının 60. yıldönümü... 9 Mart 1934 yılında doğup, 27 Mart 1968 yılında henüz 34 yaşında hayata gözlerini yuman Sovyet kozmonot Yuri Alekseyeviç Gagarin bunu gerçekleştirdiğinde henüz 27 yaşındaymış. Uçağı ile yaptığı rutin bir uçuş sırasında hala gizemini koruyan bir şekilde uçağı düşerek ölmüş. Keşke olmasa ama örnekler çok fazla... Bunlar arasında belki de en az bilineni, 3 Ağustos 1546 yılında, doğum gününde, kitaplarıyla birlikte 37 yaşında yakılarak öldürülen; matbaacı, yayıncı, kitapçı, çevirmen ve çok renkli bir kişilik olan Etienne Dolet... Dini konulardan uzak durmak istemesine rağmen Protestanlığın kurucusu Luther'in takipçilerinden rahip Jean de Caturce'un 1532 yılında yakılması üzerine açtığı özgürlük bayrağı nedeniyle kilise tarafından çeşitli cezalara uğramış. Araya giren hatırlı kişiler ve arkadaşları sayesinde bu cezalardan kurtulmuş ta ki evinde yapılan bir aramada Calvino'nun, Olivetano'nun ve Melanto'nun kitaplarının bulunması sonunu getirmiş..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-5", "text": "Evdeyiz. Bildiğimiz tüm alışkanlıklarımız salgın nedeniyle değişiyor. Tarih yeniden yazılıyor. MÖ ve MS, tarih olacak gibi gözüküyor. KÖ ve KS yani koronadan önce ve koronadan sonra... Evet, böyle bahsedeceğiz belki de... Eskiden bir başka ülkenin vatandaşıyla karşılaşınca en dikkat ettiğim şeylerden biri sosyal mesafeydi. Karşılıklı konuşmaya başladığınızda, o aradaki bir metreyi korumak için, siz yaklaşmaya bile kalksanız, yavaş yavaş geri çekilirlerdi. Bizde de tam tersiydi, sıcakkanlı insanlar olduğumuzdan olsa gerek insanların dibine kadar girer, ortaya çıkan, eğer izleyiciyseniz, komedinin keyfine bakardınız. Artık herkes dikkat ediyor. Bir buçuk metre kuralı resmi - gayriresmi dilimizde... Başka başka dertlerimiz olsa da artık sadece o var: Koronavirüs! Haberler onunla başlayıp, onunla bitiyor. Herkes ondan bahsediyor. Neredeyse şarkıdaki gibi: Bana her şey seni hatırlatıyor! Okumamak için türlü bahaneler geliştiriyoruz. Bunun da en çok telefonla ve sosyal medya ile ilgisi olduğunu düşünüyoruz ya, haklısın! Yalnız, bunun için de bir kitap önereceğim. Yapma! deme... İçinde buna benzer o kadar fazla örnek var ki, çok hoşuna gidecek: Freud bu işe ne derdi? En muhteşem psikoterapistler gündelik sorunlarınızı nasıl çözerlerdi? Yazarı Sarah Tomley ve İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış. Çevirmen Devrim Çetinkasap. Öyle de diyebilirsiniz, dedi Bay Mead. Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi Malum, her yer olduğu gibi çoğu kitabevi de kapalı, internet sitelerinden alışveriş yapmaya çalışıyoruz ama onlar da yeterli gelmiyor. Hal böyle olunca yayınevleri yeni kitap çıkarmayı çok azalttılar. Ama kitabın yeni veya eski olması bir şeyi değiştirmez. Eğer bir kitapseverseniz bu ay mutlaka bu kitabı okuyun! Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi, Fernando Baez tarafından yazılan ve Can Yayınları'ndan çıkan kitabı Türkçeye Tolga Esmer çevirmiş. Baez'in araştırmasına göre kitapların %60'lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiş. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40 ise, doğal afetler, hayvanlar, kültürel değişimler ve kitap malzemesinin dayanıksız oluşu sebebiyle yok olmuş. Kitabın; insanlık tarihi düşünülünce çok yeni bir icat sayılacağını belirten yazar, buradan hareketle, insanlığın %99'unun tarih öncesi ancak %1'inin yazılı tarih döneminde geçtiğini söylüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-6", "text": "Temmuz 1818 tarihinde doğan ve antiseptik prosedürlerin öncüsü sayılan Ignaz Philipp Semmelweis, özellikle lohusalık humması insidansı ve doğum kliniklerindeki el yıkama alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi keşfetmiş. Avusturya- Macaristanlı bu bilim insanı ve hekim, annelerin kurtarıcısı lakabıyla tanınmaktaymış. Lohusalık ateşi 19. yüzyıl ortalarında hastanelerde yaygınmış ve % 10 - % 35 oranları arasında ölümcülmüş. Semmelweis 1847 yılında Viyana Genel Hastanesi'nde kalsiyum hipoklorit içeren antiseptikler kullanarak el yıkama uygulamasını önermiş ve ölüm oranlarını önemli ölçüde azaltmayı başarmış. Bulgularını derlediği Lohusa Ateşinin Kavramı, Etyolojisi ve Profilaksisi isminde bir kitap yayınlamış. Bitti mi, tabii ki hayır! 1847'de fizik ve kimya dalında doktorasını alan Pasteur 1848'de Strasbourg Fen Fakültesi'nde yardımcı kimya profesörü olmuş. 1854'te Lille Fen Fakültesi'nde kimya profesörlüğüne yükselmiş. Ecole Normale'de kurulmasını istediği araştırma laboratuvarının yöneticisi olmuş. Bu laboratuvarda şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi virütik hastalıklar; bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde çalışmış. Bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulunmuş ancak tıp doktoru olmadığı için doktorlardan büyük tepki görmüş. Pasteur, tepkilere rağmen çalışmalarına devam etmiş. Burada araya girip bir başka yazının konusu olacak bir olaydan da bahsetmemiz gerekecek. Osmanlı padişahı Abdülhamid, kuduz aşısının bulunmasından sonra Pasteur'ü davet etmiş fakat yaşlılığı nedeniyle gelemeyince tedaviyi öğrenmeleri amacıyla; Askeri Tıb Mektebi'nden Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey'i Pasteur'ün yanına göndermiş. Bu kişilerle birlikte Pasteur'e, ilmiye ve askeriyede mümtaz kişilere verilen Mecidiye Nişanı ile insanların yararına bir aşı hayırhanesi kurması için de 800 lira (bazı kaynaklarda 10.000 altın ya da frank olduğu da söylenmektedir.) göndermiş. İşte bu gelen para 1888'in Kasım ayında Pasteur'ün enstitü kurmasına büyük bir katkı sağlamış. Nokta. Pasteur; mikroorganizmaların, mayalanma sürecinde ve bulaşıcı hastalıklarda rol oynadığını kanıtlamış ve böylece kendiliğinden türeme teorisini çürütmüş. Şarap, bira, süt, meyve suyu gibi mayalanan sıvıların, uzun süre bozulmadan saklanmasını sağlayan pastörizasyon adlı konserve yöntemini geliştirmiş. Tıp doktoru olmadığı için yaptıklarını ciddiye almayanları hatırlayan var mıdır, bilinmez ama difteri serumunu bulan Dr. Roux, veba mikrobunu bulan Dr. Yersin ve kolera mikrobunu bulan Dr. Chantemesse, Pasteur'ün başarılı öğrencilerindenmiş. Ve... Pasteur'ün 1865 yılında yayınladığı Mikrobik Hastalıklar Kuramı'nı okuyan İngiliz doktor Joseph Lister, hastaların cerrahi işlemden sonra ölmesinin bakterilerle ilgili olabileceğini düşünmüş ve yarayla temas eden her şeyin asit fenikle temizlendiği ilk ameliyatını yapmış. Bu gelişme sayesinde genel cerrahi yaşam kurtarır hale gelmiş. Lister; Edinburgh ve Glasgow'daki ilk yıllarında iltihap, cerahatın oluşması ve iyileşmekte olan yaralarda kan pıhtılaşmasının mekanizmasını keşfetmiş. O sıralarda Louis Pasteur, mikroorganizmaları göstermiş ve bunların kokuşma ve fermentasyonda amil olduklarını bulmuştu. Lister, bu mikroorganizmaların aynı zamanda yara enfeksiyonlarına da sebep olduğunu ileri sürmüş ve dolayısıyla yaralar, bu tesirlerden uzak tutulursa aynı zamanda enfeksiyonlardan da uzak tutulacakmış. Lister, bu işi karbonik asit çözeltileriyle yapmış ve cerrahi enfeksiyonların sayısında şaşırtıcı bir azalma görülmüş. Lister'in antiseptik cerrahi düşüncesi, bütün dünyada taraftar kazanmış ve günümüze kadar önemli gelişmeler göstermiş. bu çalışmalar sana haz vermeyip uyuşturuyor, 1953 yılında yayınlanan ünlü romanı Fahrenheit 451'le tanınan Ray Bradbury'nin tam adı Raymond Douglas Bradbury'ymiş. Ray Bradbury, hayatı boyunca 500'e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme almış. 1971 yılında Apollo 15 astronot grubu Ay'a indiğinde, Bradbury'nin romanı Dandelion Wine onuruna, bir kratere Dandelion Crater adını vermiş. Bradbury'den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımı konusunda yardımcı olması istenmiş. Düzyazının Şairi olarak da bilinen yazar 5 Haziran 2012'de ABD'de vefat etmiş. Karahindiba Şarabı; Ray Bradbury tarafından yazılan ve İthaki Yayınları'ndan çıkan kitabı Türkçeye Ozan Kayalıoğlu ve Zeynep Kayalıoğlu çevirmiş. Önümüz yaz ve tam bir yaz kitabından bahsediyoruz. Öyle ki kitap; bir yaz başlangıcında, haziran sabahına uyanan on iki yaşındaki kahramanımız Douglas Spaulding'in gözlemleriyle başlıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-7", "text": "Tam normalleşecekken, yoksa siz hala normalleşmeyenlerden misiniz Salgının yarattığı bilgi kirliliği ile gerekli gereksiz sosyalleşme çabaları kafalarımızı karıştırırken aklıma bir soru düştü: Herkes haklı ama evde oturanlar daha mı haklı? Zira insan evde sıkılıyor! Portekizli sıradan bir gemici olmasına rağmen gemicilikteki uzun yıllar sonucunda elde ettiği tecrübeyle Mecellan'ın geldiği nokta başlı başına bir başarı öyküsüdür. Öncelikle tarihi yeniden yazan bu tarihi kişilik çoğu insan tarafından pek de sevilmez. Portekizli olmasına rağmen yaptığı bu yolculuğu İspanya adına gerçekleştirmiştir. Bulduğu, keşfettiği yerler İspanyolların olmuştur. Portekizliler hain ilan etmiş, İspanyollar güvenilmez bulmuştur. Çeşitli kaynaklarda Filipinler'deki girdiği küçük çaplı çatışmada hayatını kaybetmesi onun geldiği noktada, kendisini gördüğü büyüklükle açıklanmaya çalışılmıştır. Burada Zweig'ın kaleme aldığı Macellan biyografisi önemlidir. Çünkü o, işin psikolojik yönlerini de ele alarak çok kapsamlı bir çalışma hazırlamıştır. Aklıma o meşhur Afrika atasözü geliyor tam da bu noktada: Aslanlar kendi tarihçilerini çıkarana kadar tarih avcıyı övmeye devam edecektir. 1 1,5 milyon nüfuslu Portekiz coğrafi olarak karadan keşifler yapamayacağını anlayınca neredeyse hiç denize açılmamasına rağmen denizci ön ismini alan Henry döneminde inanılmaz bir atılım gerçekleştirmiş. Yaklaşık 50 yıl süren yeni gemiler inşa etme, haritalar geliştirme vb. dönemin ardından büyük bir aşama kaydetmiştir. Meyvelerini de bu sürecin sonunda hızlı bir biçimde almaya başlamışlardır. Yeni bir kuşak yetişmiş, dünyanın en uç noktalarına kadar gidilmiştir. Süreç ilerledikçe ve sömürgelerden gelen kaynaklarla zenginleşen Portekiz'den bizzat kral tarafından batıdan doğuya ulaşma fikri beklediği karşılığı bulmayınca, tüm kendisine yapılacak suçlamaları düşünen Macellan beklediği fırsatı İspanya'da yakalamıştır. Bunun sonucunda Kolomb, Vespucci, Cabot, Pinzon ve diğer tüm denizcilerin boşu boşuna aradığı denizyolunu, Hindistan'a batıdan giden yolu bulmuştur. Kendisinden önce kimsenin görmediği diyarlar ve denizler keşfetmiştir, yeni bir okyanusu dünya kurulduğundan bu yana geçen ilk Avrupalı insan olmuştur. Dünyanın evreninde en uç noktaya giden ilk dünyalıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/terskarga-8", "text": "Farkında olsa gerek çünkü 14 Şubat 1876'da patent bürosuna koşarak gitmesinden yalnızca birkaç saat sonra rakiplerinden Elisha Gray de benzer bir buluşla patent bürosuna başvuruda bulunmuştu. Hatta kendisinden çok önceleri 1849-1850 yıllarında İtalyan asıllı Amerikalı Antonio Meucci'nin telefonu icat ettiğini, 1860-1861 yılları arasında tanıtımı ile uğraştığını ve fikrinin korunması gerektiğini belirten başvuruyu yaptıysa da tam bir patent başvurusu olmadığı için tescil alamadığını biliyoruz. Patentin kendisine ait olduğunu söyleyenlerin itirazları nedeniyle 600'ün üzerinde davayla uğraşmak zorunda kalan Bell ve ortakları sonunda galip gelerek, tarihi günümüze kadar gelen Bell Telefon Şirketini kurmuşlar. Bu şirket kısa sürede çok büyük paralar kazanmış ve dünyanın en büyük şirketleri arasına girmiş. Mart 1847 yılında İskoçya'nın Edinburg şehrinde doğan Bell'in annesi işitme engelliymiş; babası da dedesi gibi yıllarını işitme engellilere ayıran biriymiş. Babasının kendisine ait çeşitli öğretme yöntemleri varmış. Bell'in de babası gibi seslere karşı özel bir yeteneği varmış. İki erkek kardeşi küçük yaşta veremden ölünce Bell ve ailesi ABD'ye göçmüşler. Graham ismi, 11 yaşındayken, kardeşlerinde olduğu gibi ikinci bir isim istemesi üzerine eklenmiş. Amerika'da işitme engelliler üzerine çalıştığı okullardan sonra kendi okulunu kurmuş. Karısıyla da bu şekilde tanışmışlar. Clarke Okulu'nun kurucularından Gardiner Greene Hubbard'ın 5 yaşında geçirdiği bir hastalık nedeniyle işitme engelli olan kızı Mabel Hubbard, Bell'in öğrencisiymiş. 15 yaşındayken Bell'le çalışmaya başlamış ve kısa süre sonra da evlenmişler. Mabel'in avukat olan babası, aynı zamanda telefon işini finanse etmede ve maddi kaynak sağlamada Bell'e çok yardımcı olmuş. Telefonun patentini aldıktan sonra kurdukları şirketin hisselerinin yüzde 15'i Bell ailesinde bulunuyormuş. İşin çok büyük boyutlara geleceğini tahmin edemediklerinden olsa gerek; 7-8 ay içinde ellerindeki hisselerin çoğunu ortalama 250 dolardan elden çıkarmışlar, ki 1879'un Kasım ayına gelindiğinde hisselerin değeri 1.000 doları bulmuş! Aynı yıl Mart ayında Bayan Bell eşine, hisselerin değeri 65 dolar civarındayken satması için adeta yalvarmış çünkü bir daha bu kadar yükselmeyeceğini düşünüyormuş. 1881 yılına kadar ellerindeki hisselerin üçte birini elden çıkarmışlar. Bu yanlış tercihlere rağmen 1883 yılına geldiklerinde ellerindeki hisselerin değeri bir milyon dolara ulaşmış. Doğum gününden 4 gün sonra, sadece 29 yaşındayken 174.465 nolu patentini alan Bell'i telefonun icadına götüren olay aslında bir kitapla başlamış İşitme engelliler alanında yaptığı çalışmalarla ve kendi okulunu kurmasıyla artan şöhreti nedeniyle Oxford Üniversitesi'ne konuk öğretmen olarak çağrılmış. İngiltere'de eline geçen, Hermann von Helmholtz isimli Alman bilgenin işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okumuş. Bu kitap sayesinde, müziğin sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmış. Bu alanda başkalarının da yaptığı çalışmalar varmış. İngiltere'den dönen Bell, Boston Üniversitesi İnsan Sesi Fizyolojisi dalı profesörlüğüne getirilmiş. Kuramsal bilgisini, teknik bilgisiyle destekleyerek hayata geçirmeye ve işitme engellilerin duymasını sağlayacak aletler yapmaya girişmiş. Tam da bu dönemde Thomas Watson adlı bir elektrik mühendisi ile çalışmaya başlamış. Meşhur Watson! Telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna dökülen asit nedeniyle aradığı ve tarihin ilk telefon konuşmasında ismi geçen kişi: Tarihe geçen bu ilk telefon görüşmesi 10 Mart 1876 tarihinde yapılmış. Telefonla iletişim çok kolay yayılmamış. Üzerinde çok uğraş verilmiş. Telefonun icadından ancak sekiz yıl sonra, Connecticut eyaletindeki New Haven ilk telefon ağına sahip şehir olabilmiş. İletişim, filmlerde de gördüğümüz santral memurları tarafından sağlanıyormuş ve memurlar erkekmiş. Daha sonraları kadın memur çalıştırmak gelenek haline gelmeye başlamış. Sistemin gelişmesi ve telefonun otomatik hale gelmesi ise bir cenaze levazımatçısı sayesinde olmuş Almon B. Stowger adındaki cenaze levazımatçısının rakibinin karısı santral memuruymuş. Kadın, santrali arayan ve Stowger'a ulaşmak isteyen cenaze sahiplerini kendi kocasına yönlendiriyormuş. Bunu öğrenen Stowger, santrali aradan çıkarmak istemiş ve santral olmadan kullanılabilecek bir telefon tasarlamış. Fakat üzerinde yalnızca 3 tuş bulunan ve akılda sürekli sayı tutmayı gerektiren bu makine karışıklığa neden oluyormuş. Bu sorunu çözmüşler fakat bu sefer de ortalığı telefon direkleri, kablolar ve tahtalardan oluşan karmaşa sarmış. Bell aslında telefonla özdeşleşmiş bir isim olsa da çalışmaktan ve yeni icatların peşine düşmekten vazgeçmemiş. 30 kadar patenti bulunuyormuş. Özellikle işitme engellilerin eğitimiyle yakından ilgilenmeye devam etmiş. Havacılıkla uğraşmış, bu alanda da yeni girişimlerde bulunmuş. 1903'te damadı Gilbert H. Grosvenor, National Geographic Dergisi'nin baş editörü olmuş ve Bell, Grosvenor'u dergiyi daha fazla fotoğraf ve daha az akademik makale ile daha popüler bir yayın haline getirmesi için teşvik etmiş. Bell, gömülü olduğu Nova Scotia malikanesinde 2 Ağustos 1922 günü hayata veda etmiş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tokyo-labirentlerinde-sayisiz-kayboluslar", "text": "Japon edebiyatında dönemi için yenilikçi bir yere sahip olan yazar Kobe Abe, Türkçeye yeni kazandırılan romanı Virane Harita'da, hem dedektiflik hem de bir kendini buluş hikayesi anlatıyor. Altı aydır kayıp satış şefi Nemuro'nun peşinde Tokyo'nun labirentlerinde düşle gerçek arasında geçen bu kovalamaca öyküsü taraflar için giderek çözümsüz bir benlik yarışına dönüşür. Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar. Sözgelimi on dokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatı, siyasal ve toplumsal çözülmenin, doğmakta olan yeni düzenin bütün sancılarını taşır, hem de bunu mümkün olabilecek en yetkin biçimde yapar. Yine yirminci yüzyılın ikinci büyük savaşının, savaşa katılan katılmayan tüm dünya ülkelerinin edebiyatları üzerinde etkisi vardır. Bu etki eserde, ya sıcak savaş ortamı biçiminde yansıtılır ya da savaş sonrası bireylerin psikolojik ve sosyal travmaları bakımından ele alınır. Savaşın yıkıcı etkisinin boyutları öngörülemez olduğundan ikinci seçeneğin ucu açıktır, edebiyata sonsuz bir çeşitlilik sunar. Japonya'nın savaş sonrası edebiyatının önemli isimlerinden Kobo Abe, işte bu ikinci tarz romanların yazarlarından. Aslen tıp öğrenimi gören ancak bu sırada felsefeye ve edebiyata merak salan Abe, kariyerinin daha başında doktorluğu bırakır. Henüz öğrenciyken varoluşçu felsefeden yoğun olarak etkilenir. Beckett, Dostoyevski, Kafka gibi varoluşçuları okur ve inceler. Romanlarında gerçek anlamından simgesele geçiş yapan gizlenmiş, kaybolmuş karakterler yaratır. Bireylerin savaştan sonra içine düştükleri boşluk ve anlam arayışı, değerlerin yittiği zamanlarda yaşanan ayakta kalma çabası romanlarının ana izleğini oluşturur. Gerçeküstü anlatımdan sıklıkla yararlanan yazar, Japon edebiyatında dönemi için yenilikçi bir yere sahiptir. Kobo Abe'nin Türkçeye yeni kazandırılan kitabı Virane Harita, yazarın genel temalarına uygun bir roman. Altı aydır kayıp satış şefi Hiroshi Nemuro'nun karısının dedektiflik bürosuna başvurması ile başlayan ve kitap boyunca devam eden aranma sürecini, görevli dedektif memur tarafından dinliyoruz. Dedektifin Nemuro'yu bulmaya yönelik çabası, zamanla kendine yönelik bir arayışa dönüşür. Nemuro'nun karısı, kayınbiraderi ve iş arkadaşı ile kurduğu ilişki, kendi benliğine yaptığı bir yolculuk haline gelir. Savaş sonrası giderek kapitalistleşen dünyada şehirler büyük rol oynar, Tokyo da onlardan biridir. Rekabete dayanan para ekonomisi şehirlerin toplumsal yapısında çeşitlilik yarattığı gibi beraberinde yabancılaşma ve güvensizlik de getirir. Salt çıkar ilişkileri içindeki birey yalnızlaşır ve her an kaybolmaya müsaittir. Kayboluş, bazen kalabalıkların içinde ruhen uzaklaşmakla bazen de bedensel terkle mümkündür. Kayıp şahıs Nemuro, bedenen uzaklaşanlardandır. Dedektif ise, karısını terk etmesinden de anlaşılacağı gibi küçük çapta kaçışlar yaşayanlardan. -Neyden kaçtım? Senden mi? Benden değil. Hayattan... Pazarlıklardan, ip cambazlığı yapmaktan, can simitleri için kavga etmekten, bütün bu bitmeyen rekabetten... Haksız mıyım? Ben sadece bahaneydim. Güvenli, tek harita yetmez insana. Herkesin geçtiği, emin yollar boğar insanı. Arka sokaklarda yaşanan karanlık işler de kısa süreli kayboluşlardır aslında. Şöyle bir düşününce, buralarda hararetle dolanan bu tipler de aslında bir süreliğine kayıp olan kişiler. Tüm bir ömürle, birkaç saatin farkı sadece... Fuhuş, haraç, uyuşturucu görünen düzenli hayatın arka yüzüdür. Hayatın tekdüzeliğinden kaçış yolları. Kişi yine de mutlu değildir, bir sahtelikten kaçarken diğerine tutulur çünkü. Dedektif, roman boyunca Nemuro'nın peşinde ipucu kovalarken, onunla benlik yarışına girer. Aslında kalbimde bir yerlerde adamla yarışa girdiğimi düşünüyor olabilir miydim? Adamla yarış mı? Evet, bir kez çıktıktan sonra bir daha geriye dönmeyen adama karşı, ne kaçan ne de geriye dönen kendi yarım kalmışlığımı haklı gösterebilmek için... Düşle gerçek arasında gidip gelirken kendini bulma yolunda var olan bütün haritaların çıkışsızlığını anlar. Harita viranedir, dedektif bunu bilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tolstoy-ne-ile-yazar", "text": "Paul de Senneville/Mariage d'Amour bu yazıya eşlik edebilir. Birini, bize en çok tesir eden yer, zaman ve koşullarda değil de bambaşka mekan, an ve mümkünlüklerde tanısaydık yine onu seçer, yine onda ısrar eder miydik? Bu soruda o kişinin hakiki muhatabımız olup olmadığının cevabı saklı. Bu sorunun varlığından bihaber kurduğu muhataplık ilişkisini biricik zanneden çok kişi var. Kaderci bir bakışa sahip değilseniz; her ilişki bir tür eşsizlik güzellemesine sahip olmak durumunda. Bu tezden hareketle muhatabınızda başka hiç kimsede olmayan bir şey olmalı. Olamıyorsa, muhataplığın benzer ikamelerle sınanması an meselesi. Aşk sandığımız şey, fiyakalı bulduğumuz özelliklere sahip kişilere meyl etmekten ibaret değil midir çoğu zaman? Yahut idealdeki maşuğu çağrıştıran varlıklara meyledip, o meyl listesinin birinci sıradaki öznesini seçmek değil midir? Aynı güzergahta Shakespeare'in Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz sözü de benzer ihtarı yapıyor. Belki de bu yüzden çoğu ilişki bir tür güç & güzellik ikamesi anlamına geliyor. Aşkın sahibi yok, maşuk dahi aşığa değil aşka ait çünkü. Zaman, mekan ve ruh hepsi sonsuz devinim halinde iken yazgımıza sonsuza kadar eşlik etsin diye seçtiğimiz partnerin bir ömürlük sabitlikte kalmasının umulması evliliğin en güç tarafı değil mi? Virginia Woolf'un intihar mektubunda eşine Biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsaydı bu sen olurdundan ilhamla yaşamıma sonsuza kadar birisi eşlik edebilseydi bu sen olurdun cümlesi en güzel evlilik teklifi olabilir. Evlilik; aidiyeti yalnız sizde olan, müzedeki bir antika kadar şahsi ve eşsiz olana bir yaşam eşlik etmek olmalı belki de. İdeal ve sonsuz bir hakikat arayışına eşlik eden, çocuk dışında bambaşka şeyler de doğurabilmek ayrıca. Polanski'nin Bitter Moon filmi aşkın ilkelliği üzerine güçlü bir replik bırakıyor bize: Huzur, bir aşk ilişkisinde tutkunun baş düşmanı değil midir? Tüm bu sorular kavşağında Tolstoy da aşk, ilişkiler ve evliliğe romanı Kreutzer Sonat'ta çok tartışılan cevaplar veriyor. Tolstoy'un Kreutzer Sonatı'nı radikal ve cinsiyetçi fikirlerine rağmen aşkın ilkelliği ve yozlaşmış evlilik algısına şiddetli bir felsefe çabası olarak okumak mümkün. Gerçek bir sanat eseri çiçekte titreşen polenlerin taşıyıcı etkisini gösterir. Zamansız ve mekansız bir etkileşim kudreti taşır bu etki. Bir tür kelebek etkisi yapar. Tolstoy'un Kreutzer Sonat'ında bu etkiyi görmek mümkün. İsmi, Beethoven'in aynı isimli eserinden mülhem romanın fikri alt yapısı Schopenhauer'ın Aşkın Metafiziği eserinden izler taşıyor. Yayınlandığı dönem büyük yankılar uyandırmış, bazı ülkelerde sansüre uğramış, Çehov gibi birçok yazarın eleştirilerine uğramış kitap; en çok da Tolstoy'un eşi Sonya'da yıkıcı etkiler bırakır. Bu yıkıcı tahribatın en belirgin örneği olarak birçok kaynak, Kreutzer Sonat'tan sonra eşinin Tolstoy'a olan tüm saygısının bittiğini ve hatta kitapta yazılanlara nazire olacak şekilde evliliklerinin korkunç hikayesinin kaleme aldığından bahseder. Sonya, yine de kitaba uygulanan sansüre razı gelmeyerek Çar'ın huzuruna çıkıp sansür engelini kaldırmasını rica eder. Kaynaklarda Kreutzer Sonat'ın pahalı ve ciltli edisyonunun yeniden basım süreci bu şekilde izah ediliyor. İncil'den her kim bir kadına hırs ve arzu ile bakarsa içinden onunla zina etmiş olurla başlayan kitap, başından sonsözündeki mesajlarına kadar Hristiyan ahlakçılığını savunur. Cinselliği bütünüyle şeytani bir dürtü sayarak onu tüm kötülüklerin başı olarak görür. Schopenhauer'ın fikirlerinin de tesiriyle kadınlara indirgemeci, sert ve cinsiyetçi yorumlar getirir. Aşkın reddi, cinselliğin aşağılanması ve kadınları ontolojik açıdan yetersiz ve önemsiz varlıklar olarak gören Schopenhauercı bakış, Kreutzer Sonat'taki kadın bakışıyla örtüşür. Tolstoy'un son dönem düşünce yapısında da bu ahlakçı, kötümser etki görülür. Yarayı apaçık gösterip teşhis eden Dostoyevski yerine şifayı da sunan Tolstoy; tıpkı Anna Karenina'da ihtiraslı aşk yerine ideal bir çift olarak sunduğu Levine & Kitty evliliğinde olduğu gibi bu romanında da şifa reçetesini sunmaktan geri durmaz. Romanındaki şiddetli cinayet tasvirini neredeyse bir papazın vaiz sesine denk düşecek sesle dengelemeye çalışır. Stefan Zweig, Tolstoy'un müzikten fazlasıyla rahatsız olduğunu ve hatta müziğin ruhuna iyi gelmediğini düşündüğünü söyler. Tolstoy, müziği en önce ruhu, peşi sıra bedeni tahrik eden bir cezbedici olarak düşünür. Romanı da bu tahrik fikriyle yazmış olacak ki romanın ismine Beethoven'in 9 numaralı sonatının adını verir. Bu isimlendirmenin Beethoven'in müzikte yaptığı devrimsel tavra bir gönderme olduğu yorumu yaygındır. Tolstoy, şüphe bırakmayacak şekilde Kreutzer Sonat'ın şerhini romanda yapar adeta: Korkunçtur bu sonat. Müzik nedir? Müzik ne yapar? Ve yaptığı şeyi neden yapar? Müzik kendimi, gerçek durumumu unutturur bana, beni başka, benim olmayan bir duruma taşır. Tolstoy, bu cümleyle müziğin başka bir mümkünler dünyası yaratan, orada her tür tahayyülü mümkün kılan ve eyleme geçmese de kıskanç bir zihin için fazlasıyla malzeme veren korkunç bir şey olarak görmüş oluyordu. Gorki, Anılar'ında Tolstoy'un kendisine okuması için verdiği günlüğünde Tolstoy'un iç sesine dair çekici bir ayrıntı keşfeder: Tanrı benim isteğimdir. Bunun ne anlama geldiğini kendisine sorduğunda ise Tolstoy'dan şu cevabı duyar: Tanrı benim onu bilme isteğimdir demek istemiş olmalıyım... Gorki buradan hareketle Tolstoy'un Tanrı ile şüpheli bir ilişkisi olduğuna varır. Bu durum Tolstoy'un yalnız Tanrı ile değil; yapıtları ve ilişkilerinde de aynı şüphenin varlığını beraberinde getirir. İnanç, şüphe ve aşk... Bu üçlüyle olan münasebetimiz öyle mühimdir ki, onlara olan yaklaşımlarımız Tanrı'ya, Dünya'ya, çoğu konuya olan yaklaşımımızı ele verir. Bu etkiyi Tolstoy'da görmek bilhassa mümkün. Mesela Tolstoy'un 1856'da tanıştığı Valeria Arseneva'yla bir aşk ümidinde yazdığı Aile Mutluluğu kitabı, derin bir muhasebe ardından kaleme aldığı İtiraflarım'ı ve nihayetinde ömrünün ve evliliğin son demlerinde Kreutzer Sonat'ı yazması bu teze şüphe götürmez bir örnek. Harold Bloom, Batı Kanonu'nda Tolstoy'un din konusundaki görüşlerinde vahşi bir ahlakçı olduğunu, evlilik & aileyle ilgili konularda ise korkunç derecede kadın düşmanı olduğunu söyler. Bloom, ayrıca Tolstoy'un sanatının epik eğilimler gösterdiğini, Tolstoy'da cesaretin epik bir erdem olduğunu ileri sürer. Bloom, bunu Tolstoy'cu etiğe en yakın şey olarak görür. Tolstoy, inanç ve aşkın da cesaret gerektiren şeyler olduğunu düşünür ve onun aşk romanları dahi bu epik karakteri taşır bu yüzden. Harold Bloom'un teşhisinden cüretle Tolstoy ne ile yazar? sorusuna Tolstoy aşkının ve inancının cesaretiyle yazar diyebilir miyiz? Bu tezin sağlamasını yazdığı yapıtları, o dönemki aşk ve inanç durumuyla yapmak mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tomris-persleri-kana-doyuran-kadin", "text": "Kitabı ilk gördüğümde, müstear gibi gelmişti bana 1984 doğumlu yazarının adı. Farklı yetenekleri ve uğraşları olan Dilşad Çelebi, epeyce ünlüymüş meğer. Bilgisayar bilimleri eğitimi gördüğü üniversite yıllarında Bekir, Tekir ve Kuyruklar başlıklı 80 bölümlük bir çizgi filme imza atmış. Birçok reklam filminde ve dizide oynamış. Çocuk kitabı serisi var. İTÜ'de işletme alanında yüksek lisans yapmış, ardından doktoraya başlamış. Dizi setlerinde verilen aralarda, araştırmaya ve yazmaya devam ettiği belirtilmiş biyografisinde. Birkaç ay önce, sözleri kendisine, bestesi müzisyen eşi Samet Evci'ye ait Bir Düş Bırak adlı ilk singleını müzikseverlerin beğenisine sunmuş. Tiyatroculuğu da var. Doğrusunu söylemek gerekirse kitabı elime aldığımda endişeli hatta umutsuzdum. Girişte, adının hemen altında İlk Kadın Komutanın Hikayesi alt başlığı yer alıyordu ki ben -çok önemli bir konusu ya da kahramanı yoksa- geçmişi bir asrı bile bulmayan komutan kelimesinin yer aldığı bir tarihi romanı okumam. Yaklaşık otuz asır öncesini anlatan bir romanda fazlasıyla iğreti, yakışıksız duran başka kelime ve ifadeler de var elbette. İlk bakışta gözüme çarpan konuşlanmak, pastoral, teori, egemenlik, kültür, kür hazırlamak, pozisyon, dram, kitle hareketleri, küvet, volta atmak, minyon, plan, romantik, numara yapmak, kamp, koridor, bonkör, rol, akustik, trans, vücut çalışmak, kriz, envanter dökümü, idman, birey, utku, komik.. bunlardan bazıları. Dil ve anlatım yönünden belki de en önemli sıkıntı, olup bitenin kitap boyunca başkahramanın gözünden verilmesi, Tomris'in ağzından sunulması. Uyumun, denkliğin kaybedilmesine yol açan bir tercih bu, ciddi bir risk! Üstelik anlatmaya başladığında dokuz çadırlık bir köyde yaşayan 13 yaşında bir çocukla karşı karşıyayız. Romanın en az yarısı, bu yaş dilimi esas alınarak kuruluyor ki yaş ile gözlemleme, kavrama ve aktarma arasındaki uçurum bizi epeyce tedirgin ediyor. İlk bölümlerde Tomris'ten çok -ileride Büyük Kiros adıyla tozu dumana katacak- Takmas'ın öne çıkması da bu sıkıntının bir parçası olarak zikredilebilir. Konu merakımızı kamçıladığı, anlatım da canlılığını yitirmediği için bu zaafları aşmakta, mücadelenin akışına kendimizi kaptırmakta fazla zorlanmıyoruz yine de. Böyle tartışmalı tarafları, noksanları, handikapları olsa da geneli itibariyle zevk ve ilgiyle okunan bir roman Tomris. Tamamı göz önünde bulundurulduğunda, arkaik sözlere de uydurukça denebilecek bir dil dağarına da epeyce mesafeli. Birçok romanda karşımıza çıkan cinsellik ya da ırkçılık batağına düşmemesi de ayrıca sevindirici. Pespaye bir romantizm de yok kitapta, süblime etmeye dönük zorlamalar da. Retrospektif bir feminizm gayreti mi var peki? Kitap, kısa giriş yazısında tüm kahraman kadınlara ithaf edilse ve merkezinde bir kadının çok yönlü mücadelesi yer alsa da böyle bir niteleme de haksızlık olur. Her okuyucu farklı bir yoruma ulaşabilir fakat bütünü düşünüldüğünde ideolojik yönden bagajsız, kılçıksız, etiketsiz bir roman olduğu söylenebilir. Evet. Tarihe mal olmuş, dahası bir şekilde onun akışını değiştirmiş kişileri anlatan romanlardaki o abartmaya şartlanan tutumun tuzaklarından kaçınan bir edebi güzergah, sürprizlerle gövdeleşen farklı bir yol bilgisi var kitapta. Mekanı önce fazlasıyla minimize ederek, vaka zamanını yatay fakat sıçramalı bir akışa yaslayarak, şahıs kadrosunu mitolojiden ve eski vakanüvis cerbezesinden olabildiğince arındırıp doğallaştırarak başlıyor anlatmaya Dilşad Çelebi. Böylelikle, tarihi romanı uçuk kaçık kişi ve olayların boca edildiği bir serüven tomarı gibi gören ya da milliyetçi histerinin peyderpey azdırılmasından hoşlanan okuyucu için pek cezbedici olmasa da, sahici ve etkili bir atmosfer kazandırıyor hikayesine. Çok sayıda parça içermekle birlikte Büyümek, Dünya isimli salıncak ve Yarık başlıklarını taşıyan üç ana bölümden oluşuyor roman. MÖ VI. yüzyıla gidiyoruz önce. Karadeniz'in kuzeyinde, Hazar ile Karadeniz arasında kalan sekiz on çadırlık küçük bir köyde açılıyor sahne. Medlerin zamanı; ülkeyi Med kralı Astyages yönetiyor. On üç yaşındaki Tomris, aybaşı olduğunu anlayıp hatunluğa adım attığı günlerde, Mitradates adlı bir çobanla Spako adlı köylü bir kadının çocuğu olarak bilinen on beşindeki Takmas'a hayranlıkla karışık bir aşk besliyor. Köydeki bir oyunla ilgili bir şikayet üzerine, çoban babasıyla birlikte Kral Astyages'in huzuruna çıkarılıyor. Tarihin tekeri orada bir süreliğine durduktan sonra farklı bir istikamette yeniden dönmeye başlıyor. Hal ve hareketleri daima farklı olan, küçüklüğünden beri kendisinde bir sıra dışılık sezilen Takmas; bu esnada, Kral'ın torunu olduğunu öğreniyor. Astyages, bazı kıssa ve efsanelerde de karşımıza çıkan rüya bildirimi ve kahinlerinin yorumuyla, aşağı tabakadan Kambyses adlı bir Pers'le evlendirdiği kızı Mandane'den doğacak bir oğlanın saltanatını yıkacağını düşünüyor. Onları saraydan uzak bir köye yerleştiriyor önce. Ardından, kızının Kyros adını vermeyi düşündüğü çocuk doğunca, onu öldürmesi için akrabası, sırdaşı ve başgenerali Harpagos'u görevlendiriyor. Buraya kadar anlattıklarımız, romanın neredeyse üçte ikisini oluşturuyor. 15 yaşına gelinceye kadar dünyanın derdiyle uğraşıyor yani Tomris. Tarihçilerin aktardığı asıl hikaye, yazarın kurguladığı bu geniş arka planın gölgesinde kalıyormuş gibi geliyor insana. Olayların akışı içinde, yakınmak pek aklımıza gelmese de periferi, merkezi sımsıkı kuşatıyor bir yerde; girizgah, asıl mevzuya galebe çalıyor. Zaman adımlarını sıklaştırmakta hala gevşek davransa da coğrafya değişiyor artık. Hikayeye şahıs ikmali yapan toplum değişiyor. Gerilim ve çatışmanın hem istikameti hem de gerekçesi değişiyor. Büyük bir aşkın ve özlemin nesnesi haline gelen Takmas geri çekiliyor yavaş yavaş, sahne boylu boyunca Tomris'e kalıyor. İstemeyerek de olsa göçebe Massagetlerin genç, kibar ve sevilen hükümdarıyla evlenen Tomris, yazarın sürekli çeşitlendirdiği ayrıntılar, ritüeller, alışkanlıklar eşliğinde yeni mekan ve zaman çevrimine adaptasyonunu tamamlıyor. Bugünden baktığımızda, ilkel bir sezaryen olarak niteleyeceğimiz zorlu bir doğumla, Aspargis adını koyduğu bir oğul veriyor kocasına. Hazar kıyısında fok avlamayı ve Kafkas dağlarında yaşamayı öğreniyor. Dillerini biliyor zaten; zira ana babası bu ülkeden göçmüştür Medlerin yönetimindeki Karadeniz kıyısındaki o köye. Bize inandırıcılığı zayıf gelse de kızlarına ayrıldıkları ülkenin hem dilini hem de adetlerini öğretip belletmişlerdir. Çocuğunu büyütürken çoğunluğu kadınlardan oluşan bir askeri birlik de kuruyor Tomris; onları ata binme ve dövüşme konusunda eğitiyor. Barış içinde yaşıyoruz, kimseyle bir derdimiz yok; böyle şeylere ne gerek var? diyenlere bu güzel günlerin biteceğini, savaşın kapıya dayanacağını ima eden cevaplar veriyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/toynbeeden-insan-hayat-tarih-ve-toplum-okumasi", "text": "İnsan Soyu ve Toprak Ana'da insanla ilgili her şeyi bulmak mümkün. Verilerden yola çıkarak düşünce üretir Toynbee. Bir düşünce diğer düşünceyle bağlantılıdır. Öyle olunca kitap boyunca tarih öncesi devirlerden modern zamanlara kadar yaptığı insan, hayat, toplum ve tarih okuması uzun, düşündürücü, bilgilendirici bir serüvene dönüşür. Modern dönemin efsanevi tarihçilerinden biri Fernand Braudel ise, diğeri Arnold Toynbee'dir. Efsane olmalarının nedeni, sadece tarih alanında yaptıkları araştırmalar değildir. Ayrıca bu tarih üzerine düşünce üretmeleridir. Yorumcudur bu iki tarihçi. Tarih felsefesi de yaparlar. Sosyologların birinci derecede kaynakları arasındadır kitapları. Sanatı da bilirler. Din ve toplum onların araştırmalarında başköşeyi tutar. Sanatın ve dinin toplum yapılaşmasında, devlet düzeninde, ekonomi kadar belki de ondan da fazla belirleyici olduğunun farkındadırlar. Siyasi savaşların temellerine bu yüzden bu iki tarihçi, diğer tarihçilerden daha hızlı ve etkileyici ilerler. Onları okuduğumuzda tarihin gelip geçmiş, bir eski zaman hikayesi olmadığını anlarız. Toynbee'nin Türkçeye yeni çevrilen İnsan Soyu ve Toprak Ana kitabı yukarıda saydığımız özelliklerin tamamını taşımaktadır. İnsan üzerine düşünür Toynbee kitap boyunca. İnsanın farklı mekan ve zamanlarda aldığı şekilleri araştırmaya çalışır. Bu araştırma için sadece tarih bilgisi yeterli değildir. Ayrıca sanat, din, sosyoloji, felsefe, siyaset hatta edebiyat bilgisi de gerekir. Toynbee'de bunların tamamı bulunmaktadır. O yüzden, Dünyanın Öyküsel Bir Tarihi alt başlığıyla çıkan İnsan Soyu ve Toprak Ana'da insanla ilgili her şeyi bulmak mümkün. İnsanların temel ihtiyaçları... Bu ihtiyaçlara binaen oluşan toplumlar... Toplumların birbiriyle karşılaşmaları... Coğrafyanın bu oluşumdaki etkileri... Denizler, dağlar, kaynak sular, ırmaklar, verimli araziler, sonrasındaysa tabiatın baş edilemeyen güçleri... Toynbee'nin insanı düşünürken kullandığı şartlar ve bilgilerdir. Taşlar mesela. Taş ocakları, taşların biçimlendirilmesi, oyulması... toplumda nasıl bir mimari ilerlemeye denk düşmektedir, Toynbee'den öğrenilebilir. Alüvyonlu arazilerin, bu alüvyonlu arazileri meydana getiren ırmakların tarım ve hayvancılıkla ilişkisi, yine Toynbee'nin insan tarihinde bulunabilir. Sonrasındaysa, dinlerin ortaya çıkması... Baş edilmesi güç kuraklık, sel felaketi, deprem, aşırı kar yağışı, fırtına gibi tabiat olaylarının insanlarda yol açtığı korkular... Korkuların dini inançları meydana getirmesi, şekillendirmesi... Sonrasındaysa, insanın aklını kullanarak tabiat olaylarıyla az da olsa baş etmesi üzerine inançlarındaki değişimler, yine Toynbee'nin dikkat kesildiği ve tarih araştırmalarında kullandığı verilerdir. Bu sağlam verilerden yola çıkarak düşünce üretir Toynbee. Bir düşünce diğer düşünceyle bağlantılıdır. Öyle olunca Toynbee'nin İnsan Soyu ve Toprak Ana boyunca tarih öncesi devirlerden modern zamanlara kadar yaptığı insan, hayat, toplum ve tarih okuması uzun, düşündürücü, bilgilendirici bir serüvene dönüşür. Hem Toynbee için hem de onun okuyucusu için tam bir düşünsel serüvendir İnsan Soyu ve Toprak Ana. Bellidir, Toynbee dönem dönem sorular sormuş ve bu soruların cevaplarını araştırmıştır. Soru, soruyu doğurmuş. Cevaplar diğer sorulara yol açmıştır. Bu yüzden İnsan Soyu ve Toprak Ana akademik bir çalışma değildir. Daha doğrusu akademik çalışma yöntem ve yazılımından uzaktır. Toynbee kronolojiden uzaklaşmasa da, ona bütünüyle bağlı da kalmaz. Zaman sıralamasında da aynı yöntemi kullanır. Tarihler önemlidir. Birbirini etkiler ama bu etkiyi, zamansal sıralamadan takip etmek zordur. O yüzden Toynbee tarihe kuş bakışı bakar. Temel noktaları, değişimleri yakalar ve inceler. Bir yüzyılın olayı, bazen birkaç yüzyıl sonrasını etkilemektedir çünkü. Toynbee'yi en çok heyecanlandıran etki ve olaylar da bunlardır. Diğer bir husus, Toynbee İnsan Soyu ve Toprak Ana'da kıyas yöntemini kullanır. Mesela Sümer, Akad ve Firavunlar Dönemi Mısır karşılaştırması. Mimari, kültür, tarım, yönetim ve inançta bu toplum ve devletlerin kıyası, hem bu toplumları okuyucuya daha anlaşılır kılar hem de aralarındaki farklardan yola çıkarak ilerleyen dönemlerin analizini kolaylaştırır. Daha kalıcı ve etkileyici olmayı da sağlar kıyas yöntemi. İnsan Soyu ve Toprak Ana'daki konu, anlatım ve fikirlerin etkileyiciliği biraz da bu yüzdendir. Diğer bir örnek: Buda, Zerdüşt, İkinci İşaya, Konfüçyüs ve Pythagoras kıyası. Aynı dönemin insanlarıdır bunlar. Her biri farklı toplumlarda farklı inançları vaaz etmişlerdir. Fakat benzer yönleri de vardır. Mesela Pythagoras'la Buda'nın öğretileri birbirine o kadar benzemektedir ki bu, ikisinin de aynı kaynaktan beslendiğini düşündürür. Ayrıca bu kişilerin birer din kurucu olmaları, mevcut düzene karşı çıkmaları, bozulmuş ahlak ilkelerini yeniden kurmaları ve düzeltmeleri, siyasi iktidarla ilişkileri de, diğer benzer yönleridir. Açık seçik ifade edilmemiş olsa da, çeviride güme gittiğini düşündüğümüz, Toynbee'nin bu beş kişi üzerindeki temel fikri ve tespitiyse beşinin de ortaya çıktığı dönemde tek tanrıcı inanca sahip olduklarıdır. Çeviride güme giden diyerek maalesef İnsan Soyu ve Toprak Ana'nın en acı gerçeğine geliyoruz. Kitabın çevirisi başlı başına sıkıntıdır. Dev bir yazar, müthiş bir konu fakat başarısız bir çeviri... Bu durumda oturup ağlasak yeridir. Çünkü Ahmet Aybars Çağlayan, bu çetin çeviri işinin altından kalkamamıştır. Bir kere çevirmenimiz tarih terminolojisini bilmemektedir. Toynbee'nin sık sık girip çıktığı din ve sanat konularında da kavramlara hakim değildir. Üçüncüsü, Toynbee'nin üslubunu yakalayamamış ve Türkçeye yansıtamamıştır. Bu, gerçekten çok zor bir şeydir. Bari kendi üslubuyla anlaşılır bir çeviri yapsaydı diyoruz. Bu da çeviriyi okunmaz hale getiren dördüncü sebeptir. Misal: Her nasılsa, diğer çıkmalar Helen Dünyası'nın Bacchanalia cinsel şenlikleri [Dionysia bolluk ayinleri, Ön Asya'da tanrıça Kybele'ye sefahat alemiyle tapınma, Montanusçu kadın peygamberlerin vecde gelmeleri, Mevlevi dervişlerin hipnotize edici dansları ve MÖ on birinci yüzyılda Suriye'deki Kral Saul'a hastalık bulaştıran peygamberler takımının hezeyanıydı. (s. 248) Güya tırnaklı parantez, anlaşılmayan yerleri anlaşılır kılmak için kullanılmış. Çevirmen öyle diyor. Fakat cümle bozuk. Bilgi hatalarının ise Toynbee'ye ait olduğunu sanmıyorum. Cümleden bir şey anlaşılmıyor. En iyi ihtimal, bu hareket ve olaylar benzer etkiye sahiptir denilmek istenmiştir. Bir cümleyi ikiye, bazen de üçe bölmek ve anlaşılır hale getirmek, fazla mesai mi gerektirir? Sanmıyorum. Bu cümlenin öncesine bakalım: Bu şehvet dolu ritüelin amacı pornografi değildi; sempatik büyü ile insanların ve evcilleştirilmiş bitkilerle hayvanların doğurganlığını gayrete getirmek için tasarlanmıştı. Gerçekten birlikduygu büyüsü çok açıklayıcı olmuş. Peki doğurganlığını gayrete getirmekten ne anlamalıyız? Çevirmen keşke bu ifadenin yanına da bir tırnaklı parantez açsaydı. Anlaşılıyor ki sıkıntı, çevirmenimizin Türkçesi, İngilizcesi, kavram/terim bilgisinin yetersizliğidir. Başka bir misal: Kitabın bir yerinde din kurucusu, diğer yerinde peygamber diye anılan Zerdüşt, Buda ve Pythagoras'dan ayrıca evliya diye de söz edenin, bu kavram kargaşasını yaşayanın ve metne geçirenin Toynbee olduğunu hiç sanmıyorum. Çevirmenimiz ya bile bile kavramları anlamından etmeye ve belirsizleştirmeye çalışıyor ya da gerçekten bu kelimeler arasındaki nüansı bilmiyor. Peki, Nirvanayı sönüklük (s. 230) diye çevirmesi nedir? Nirvanayı gerçekten bilmiyor olamaz değil mi? Sönüklük nedir ayrıca? Nirvanayı sönüklük kelimesiyle karşılayarak nasıl bir anlam katliamı yaptığının farkında mıdır İngilizceden Çevirenimiz? Son olarak, çevirmenin dipnot koyup, okuyucuyu bilgilendirmesi gereken belki yüzlerce yerden birinde dipnot görüyoruz. Onlar da eksik yani yeterli düzeyde değil. Bu yüzden çevirinin aceleye getirildiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Kitabın birkaç bölümünden misal getirerek çevirmenimizi eleştirdim. Fakat benzer hatta daha fahiş hatalar diğer bölümlerde de var. Hepsine burada değinmek, çeviriden daha çok sayfa yazmayı gerektirir. Yine de şunu söyleyebilirim; kötü çeviri, kavram kargaşası ve bozuk cümlelere rağmen Toynbee'nin İnsan Soyu ve Toprak Ana'sıyla uğraşmak heyecan vericiydi. Keşke bir mütercim ekip tarafından tekrar çevrilse bu eser. Ve felsefe, tarih, sosyoloji, teoloji, sanat tarihi gibi farklı disiplinlerden redaktörlerin, musahhihlerin elinden geçtikten sonra yayımlansa... Buna değer."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/tradisyon-ane-ve-rene-guenon", "text": "Rene Guenon bir hakikat arayıcısıydı. İslam'a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa'da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti. Oryantalizm aslında bir tür misyonerlik ve siyasi gayelere sahip. Batı şarkiyatçılarının bilerek veya bilmeyerek İslam'ı tahrif etmeleri bilinen bir vasıf. Doğu insanı derseniz enteresan bir varlık. Batı medeniyetine olduğu kadar özendiği, imrendiği kişilere, ona dayatılan sistemlere, dünyalara benzemek istiyor, onları taklit ediyor. Sonra bir bakıyor kimliğini kaybetmiş! Ondan sonra gelsin bunalımlar, manevi krizler, dağılmış kişilikler... Afrika'dan konserve gibi üst üste yığıldıkları gemilerde ölümle burun buruna Amerika'ya getirilen zencilerin durumu buna en sağlam örnek. Beyninin rotasını kaybetmiş eski köleler, boşlukta yeni robotlar... Zenciler ve beyazlar ayrımı denen insanlık suçu Batı dünyasının alnında kara bir leke. Afrika'nın ve Avusturyalı yerlilerin Paris'te bir sirk gibi halka gösterildiği günleri unutmak ise artık biraz zor! Mustafa Özel'in muhteşem kitabı, Roman Diliyle Siya-set'ine baktığımızda bunu edebiyat üstünden örnekleyebiliyoruz. Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'u ile adanın yerlisi Müslüman Cuma arasındaki ilişkiye bakarsak, bu zihnin nasıl işlediğini anlayabiliriz. Aydınlanmanın bir yan ürünü olarak dünyayı 'aydınlanmış Batılılar' ve diğer barbar halklar olarak ayıran mizaç çağımızın hastalığı. Kibirle sakatlanmış dev bir kültürün çürük kokusu. Aynı şey Doğu bilgeliği ile karşılaşan aydınlarda da görülüyor. İslam medeniyetinin, onun kalbi, ruhu olan tasavvufun derinliklerine inmeye çalışan oryantalistler, Hint kültürüne, Çin kültürüne yaptıkları gibi Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmış ve anlamamışlardır. Bilindiği gibi bir dinin, bir medeniyetin ruhunu anlamak onun kelimelerine sahip olmakla başlar. Yoksa diğeri, başka medeniyetleri tahrif etmek veya en hafifiyle akademik bir malumatfuruşluktur o kadar. Batı, Doğu üstünden kendini üretir durur. Bu arkadaşlıklarda da çok görünen bir durumdur. Bakarsanız bazıları kendi zaviyelerinden, değer yargılarıyla bizi değerlendirir, bizim de kendimize göre özel bir tarihimiz olduğunu görmezden gelirler. Böyle insanlar arkadaşımız değil rakibimiz gibi davrandıklarını bir türlü idrak edemezler. Kendi egolarının koyu karanlığında bir anlaşılmazlık olarak yaşar giderler. Öyle Batılı düşünürler vardır ki, Allah'a aşık olmuş, isimlerini değiştirmiş ve Müslüman fikir dünyasına kalın çizgilerle iz bırakmışlardır. Rene Guenon böyle bir insan. Kendisi Şazeli şeyhi olarak tanınır ve irfani servetimizin dünya çapında tanınması için gayret göstermiş dahi bir bilgedir. Bir Doğu-Batı sentezine ihtiyacımız olduğu düşünürlerimiz tarafından ifade edilmiştir. Mesela Semiha Ayverdi; artık bu iki medeniyetin birbirine yaklaşması birbirinden nasip alıp birbirinin aynasında eksiğini fazlasını görmesi gerektiğini söylemiş. Guenon aşamalar geçirmiş tek dünya medeniyeti değil, ayrı yönlerde inkişaf etmiş çeşitli medeniyetler olduğunu söyleyerek ortak bir konuşmanın başlaması için kuralları ortaya koydu. Rene Guenon başından beri bir hakikat arayıcısıydı. İslam'a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa'da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti. 1910 yılında bir Şazeli şeyhiyle tanışıp Müslüman olan İsveçli ressam Jhon Gustav ile karşılaştı. Onun sayesinde de Müslüman oldu. Avrupa'da İslam tasavvufu ve İbn Arabi'nin tanınmasına hizmet etti. Tasavvuf kelimesinin mistisizm değil seyrisülukla ve intisap kelimesiyle karşılanması gerektiğini anlattı. Bütün dinlerde tevhidin tek, şeriatların farklı olduğunu yazdı. Uzun yıllar sonra Kahire'ye yerleşti ve şeyh Abdülvahid Yahya olarak yaşadı. Martin Lings ve Lamartin'in yeğeni yakın dostları oldu. Ardında muazzam bir külliyat, kalbi çarpan kitaplar ve mektuplar bıraktı. Bir karınca titizliğiyle çalışan sevgili Mustafa Tahralı hoca tüm Guenon düşüncesini uzun yıllar boyunca inceleyerek bize bir kitap hazırlamış; Çağ ve Hakikat. Konuya hakim bir alimin yorumları, anlatımı, yerinde alıntıları ile adeta bir nehir tefekkür. İrfan, bilgelik tarihimiz üstünde düşünmek isteyenlere -ki düşünmeyip ne yapacaklar onu da bilmiyorum- hazine bir kitap. Okuyanlara ve de zenginleşenlere selam olsun..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/travma-masal-huzun-hikmet", "text": "Fatih Kutlubay'ın ilk kitabı Misak'ın Aynaları'nda bulunan öyküler iki grup. Bunları gerçekçi ve arkaik şeklinde tasnif edebiliriz. Arkaik derken günümüzden uzaklara giden, efsanelerden yararlanan, tarihsel, folklorik özellikler taşıyan metinleri kast ediyoruz. Öyküleri okudukça dikkatimi çeken ilk şey enerjik bir anlatıcının olması. Anlatımın gücü ve enerjisi okuru da sarıyor ve metne bağlıyor. Daha çok hayatın dışına düşmüş, renkli, farklı, cazip kişiler anlatılıyor. Yazarın her öykücüye lazım olan detaycılığı, iptidai bilgi dediğimiz alana olan hakimiyeti dikkat çekici. Gerçekçi öykülerde karşımıza çıkan ilginç kişiler, sokaktan öykünün içine düşüvermiş kanlı canlı tipler. Yazarın folklorik olanı öyküye sokmak gibi bir endişesi var. Atmaca avı ve bu avın Türk insanı için anlamı üzerinde özellikle duruluyor. Veya birtakım efsanelerin çağdaş öykücülüğümüzün diline aktarılması konusunda Kutlubay istekli görünüyor. Ancak gerçekçi öykülerle arkaik öykülerin kitapta ayrı ayrı iki kanal gibi akması yerine yazar gelecek dosyalarda bu iki kanalı bir olukta akıtmaya zorlamalı kendini diye düşünüyorum. Geleneksel olanla çağdaş olanın bir öykünün içinde bir biçimde yeniden var edilmesi Kutlubay'ın daha bu ilk kitapta yakaladığı düzeyi çok daha ileri götürür. Nispeten bunun başarıldığı öyküler de yok değil. Son bir not: Kitabın adı ve kapağı gerçekçi öyküleri temsil ediyor mu? Bana öyle gelmedi. Kitabı eline alan bir okur daha çok postmodern/masalsı metinlerle karşılaşacağını düşünüyor. Halbuki dosyanın kompozisyonu öyle değil. Son senelerde okuduğum en iyi ilk kitaplardan biri Misak'ın Aynaları. Hararetle öneririm. Merve Koçak Kurt üçüncü öykü kitabını neşretti. Üç kitabını da bir bütün halinde düşünmemizi sağlayacak pek çok veri var elimizde. Bunları kısaca toparlamaya çalışayım: Yazar bir estet tavrıyla hareket ediyor. Tanpınar gibi güzelin, güzelliğin peşinde. Sanki asıl amacı, bize bir öyküyü aktarmak değil de, ruhumuzda bir güzellik yangını başlatmak. Bunu yaparken göndermelerden çok fazla yararlanıyor. Müzik, resim, şiir, sinema filmleri sürekli atıf yapılan sanat eserleri. Göndermelerin genellikle güzel sanatların farklı dalları olması yazarın güzelin, güzelliğin peşinde oluşunun bir delili. Bizde bir güzellik duygusu yaratmanın başka bir yolu da hüznün, duygusallığın devreye sokulması. Santimantal denebilecek bir atmosfere giriyoruz. Ayrıca anlam çoğaltma yöntemlerinden de yararlanıyor. Taksim veya parantez işaretleriyle, bir kelimenin veya cümlenin farklı anlamlara gelmesi sağlanıyor. Bunun gibi italik veya koyu yazarak da yazar anlam çoğaltma yöntemlerinden yararlanıyor. Zamanda ileriye, geriye gidişler, duraklama veya sıçramalar da kelimelerin ne şekilde dizileceklerini belirliyor. Kurt, tahkiye zincirini koparmamaya dikkat ediyor. Okurun işini zorlaştırsa da, olay halkaları arasındaki bağlantıları bilerek- zayıf da kursa, aslında öykünün baştan sona ilerleyen bir hikayesinin olmasına dikkat ediyor. Bağlantıları zayıf kurması yazarın öykücülüğünün lehine işleyen bir durum. Zira metinlerin yeniden yeniden okunma isteği uyandırması biraz da buna bağlı. Kolay lokma bir yazar değil Kurt. Üslupçu. Müşkülpesent. Başından beri ne yaptığını bilerek yapıyor. Üç kitabındaki öyküler için de aynı bahçenin gülleri dememiz mümkün. İlk kitaplarına göre bu kitabında tahkiyeye daha da ağırlık vermesi doğru bir tavır. Gene de yeni öykülerinde, kendinden uzaklaşmanın yollarını aramalıdır, derim. Olay anlatımına verdiği önemi daha da artırmalı. Mehmet Harmancı'nın yazı faaliyetinin başlangıcı 1990'ların başına kadar gider. Dergah'ta yayınlanan bir öyküsünü hatırlıyorum. Yıl 1994 olmalı. Ancak özellikle Hece dergisinin 1997'de kurulmasıyla birlikte Harmancı'nın öykücülüğü büyük oranda kendine bir mahfil bulmuş oldu. Harmancı öykülerini daha çok bu dergide yayınladı ve ilk öykü kitabını da 2010 senesinde Hece Yayınları'ndan çıkardı: Muhtemel Menkıbeler. Ancak yazarın yazı hayatının öykü dışında gelişen ama öyküye paralel gelişen ikinci bir çizgisi daha vardı. Buna ne demeli? Yazarın kendisi Yok Yok için şatahat demiş. Yayınevi ise kitabı neşrederken anlatı dizisine dahil etmiş. Ben öğrencilerime bu kitaptan bahsederken deneme demeyi deneyeceğimi söyledim. Hasılı, Harmancı farklı bir şey yapıyor. Aslında kitabın adı bu farklılığı da içine alıyor: Yok Yok! Bazı ticarethanelerin kendi içinde mizah taşıyan bir isimlendirme tarzıdır bu. Peki neden bu kitabın adı da olabilmiş aynı zamanda? Çünkü kitap hem içerik hem de biçimsel anlamda aykırılık ve çeşitliliğe sahip. Harmancı şathiye geleneğimizi modernize ediyor. Hayatın anlamına, sırrına ilişkin ifşaatta bulunuyor. İnsanları Kur'an ve sünnet temelli bir yaşama biçimine çağırıyor. Hırstan, dünyevileşmeden, hayatımızın akışı içinde artık bir kral olmuş kariyerden, her türlü kalbi arazlardan uzaklaşmanın ve iki cihan saadetine ulaşmanın yollarını, kendini inşa etmenin yöntemlerini okurlarına alışık olmadığımız bir formatta sunuyor. Kur'an'dan olduğu kadar Allah dostlarının metinlerinden veya hayatlarından örnekler vererek insana dünyaya kapılmamanın ama dünyada olmanın yollarını işaret ediyor. Şiirler, atasözleri, duvar yazıları, kamyon arkası yazıları, menkıbeler, azizlerin sözleri, öykülemeler, diyaloglu kurgular... Okuru daima kendine, Rabbine çağırıyor. Kişisel gelişim değil, kendini inşa etme yolunda yazılmış, tasavvufi içerikli, absürt bir anlatımı benimsemiş, okunası bir eser!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/true-detective-senaristi-iftiharla-sunar-galveston", "text": "True Detective gibi son derece gerçekçi bir hikayeyi konu edinen Galveston'da bu defa kahramanımız polis değil, bir kanun kaçağı ve roman gizemli bir suçu değil, alt kültürlerin karanlığını, suçlu psikolojisini ve kaçışı konu ediniyor. Dev meşe ağaçlarının gölgelediği asırlık malikaneler, unutulmuş kasabalar, bataklıklar, sıcak hava, köleliğin her yere sinmiş acı kokusu, sapkın cemaatler, suç ve gizem; güneyin en derinine hoş geldiniz. Southern Gothic, Amerika'nın Deep South olarak tabir edilen güney eyaletlerine özgü bir alt tür. Kaybolan kadınlar, aşk ve nefret cinayetleri, mistik korku öğeleri, kendine ve topluma yabancılaşma ile dikkat çeken bu türün, edebiyatta önde gelen isimlerinden bazıları Flannery O'Connor, Carson McCullers ve elbette William Faulkner. 2014 yılında seyirciyle buluşan ve ortalığı kasıp kavuran True Detective dizisinin ilk sezonu, dört dörtlük bir Güney Gotiği örneği olarak, polisiye tarihine damga vurdu. Yaprakların dahi kıpırdamadığı uzun ve sıcak bir yaz günü kadar durgun ilerlemesine rağmen gerek karakterleri gerekse öyküsüyle adeta oyuna yeni kurallar getirdi. Temmuz 2019 itibariyle IMDB diziler listesinde on birinci sırada olan dizinin senaristi Nic Pizzolatto TV dünyasına 2011'de bir başka başarılı polisiye dizisi The Killing ile adım atmıştı. İsmini ise ilk kez TV ile değil, bir yıl evvel bir roman ile duyurmuştu. Pizzolatto'nun 2010'da yayımlanan romanı Galveston (TR - Saklan Kaç Vur - 2014) ve özgeçmişi, tüm bu güney söylemlerine ve ileride kuracağı tekinsiz evrene anlam kazandırıyor. Yazar 1975'te Louisiana'da, Deep Southun kalbinde doğmuş, True Detective'de sıkça karşılaşılan yerlerde, muhtemelen ileride yazacağı hikayelerin kimini dinleyerek kimine şahit olarak büyümüş. True Detective'in en iddialı olduğu konulardan biri, diziye ismini veren gerçekçiliği, bir diğeri ise hikayesindeki etkileyici polisiye - muamma unsuruydu. Dizide uçup - kaçan süper kahraman polisleri değil, hayatın kıyısında, türlü dertleri olan, gerçek polisleri seyretmiştik. Galveston da aynı şekilde son derece gerçekçi bir hikayeyi konu ediniyor. Ancak bu defa kahramanımız polis değil, bir kanun kaçağı ve roman gizemli bir suçu değil, alt kültürlerin karanlığını, suçlu psikolojisini ve kaçışı konu ediniyor. 2018 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanan fakat çok ses getiremeyen Galveston, ağırlıklı olarak 1987 yılında geçse de, 50'ler ve 2008 arasında altmış yıllık bir zaman dilimine yayılıyor. Yazar hikayenin 1987'nin ilerisinde kalan kısımlarını müstakil bölümler olarak kurguda akışa dahil ederek, evvelini ise 87'de hikaye sürerken diyaloglar üzerinden veriyor. Kovboy şapkası, çizmeleri ve iri cüssesi nedeniyle Big Country lakabıyla anılan Roy Cady, kırkına merdiven dayamış bir bar fedaisidir. Yedi - sekiz yaşlarındayken, kendisine hiç benzemeyen babası bir iş kazası neticesinde köprüden düşerek ölür. Bir yıl sonra da annesi aynı yerde intihar eder. Roy ilk gençliğini ıslah evinde geçirdikten sonra on yedi yaşında donanmaya katılmaya heveslenir ancak sonra vazgeçer. Hayattayken annesinin sıklıkla bahsettiği bir bar ve sahibinden başka gidebilecek hiçbir yer bulamayınca soluğu orada alır. Barın sahibi ve annesinin eski patronu Harper, ölen babasının aksine fiziksel olarak Roy'a çok ama çok benzemektedir. Harper, annesinin öldüğünü öğrenince epey üzülür ve Roy'u yanına alır. Harper bir mafya hesaplaşmasında öldürülünce barı Stan Ptitko adında biri devralır. İşine devam eder. Artık gitgide karanlıklaşan tehlikeli bir dünyadadır. 1976'da o zamanki sevgilisi ve hayatının aşkı kendisinden on yaş küçük Loraine ile Meksika Körfezi kıyısındaki Galveston kasabasında bir hafta tatil yaparlar. O günler Roy'un belleğinden asla silinmeyecektir. Ancak ilişkileri sallantıdadır. Roy alkol problemini, Loraine'e söz vermesine rağmen aşamaz. Bir kavga neticesinde hapse tıkılınca ise Loraine onu terk eder. Teselliyi alkolde arar, çığırından çıkmış yaşantısına devam eder, aynı barda düşüp kalkan Carmen'le ilişki yaşarlar. Bir süre sonra Carmen Roy'dan ayrılır ve barın sahibi Stan Ptitko ile sevgili olurlar. İlişkileri ciddileşince ise görünürde bar sahibi, gerçekte mafya babası olan Ptitko, herhalde kıskançlığın tesiri ile kendi adamı Roy'dan kurtulmak için bir plan kurar. Kitap tam da burada başlıyor. Roy, doktorun akciğer kanseri olabilir sözleriyle muayenehaneden çıkmış, bir sigara yakmış, hayatı sorgulamaktadır. Şayet patronuna bu durumu söylese başka bir kader onu beklemektedir. Ancak hastalığından kimseye bahsetmez. Ptitko o günlerin birinde Roy'u bir tahsilata yollar. Gittiği evde kumpasın ve çatışmanın ortasında kalsa da katilleri haklar. Evde kendisini öldürmek isteyen patronunun başını belaya sokacak bazı evraklar görüp hepsini toparlar. Evden çıkacakken çatışmadan sağ kurtulan biri daha olduğunu fark eder. Genç bir hayat kadını, olan bitene şahit olmuş korku dolu gözleriyle ona bakmaktadır. Kız Roy'a sığınır, Roy da ne yapacağını bilemeyip bu teslimiyeti kabul ederler. Otomobile atlayıp bilinmeze ilerlerler. Galveston'da ucuz bir otele yerleşirler. Hayatının baharındaki küçük Tiffany hariç hiçbir şey huzur vermemektedir. Günler yakalanma korkusu ve Roy'un iç çatışmaları ile geçerken gazetede, evinde ölü bulunan adam ve kaybolan kızlarının haberini okur. Rocky'nin cinayet işlediğini böylece öğrenince kızları otelde bırakıp kaçar. Kanser nedeniyle günleri sayılıyken, sarhoş olup unutamadığı aşkı Loraine'nin evine dayanır. Buradaki yüzleşmenin ardından günler sonra yeniden otele döner ve Rocky'nin tekrar fuhuşa başladığını görür. Kızı güzelce paylarken Rocky gözyaşları eşliğinde patlar. Tiffany kardeşi değil, üvey babasının tecavüzünden doğan kızıdır. Ölüm akciğerlerini bir mengene gibi sıkarken, patronuna telefon açıp elindeki belgelerle şantaj yapar. Gelecek parayı artık aralarında duygusal bir bağ oluşan kızların hesabına yatıracaktır. Fakat Ptitko ve adamları Roy'un izini bulurlar. Barda öldüresiye dövülürken Carmen tarafından kurtarılır, can havliyle kaçarken diğer odadaki Rocky'nin cansız bedenini görür. Kendini sokağa atar, durdurduğu ilk arabayı gasp edip yaralı halde ilerlerken daha fazla dayanamayıp bayılır. Saklan Kaç Vur karakterin iç dünyasının çok iyi resmedildiği, temposu yüksek, edebi lezzeti kararında, merakla okunan bir roman."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ture-felsefi-bir-bakis-polisiye-roman", "text": "Polisiye Roman - Felsefi Bir İnceleme, salt polisiye severlere değil, hem polisiye seven hem de felsefi okumalara aşina okurların kesiştiği kendine has kümeye uygun bir kitap. Bir şey varsa, felsefenin onun üzerine eğilmemesi için bir neden yoktur. Metis Yayınları'nın eleştiri serisi altında yayımladığı, Siegfried Kracauer imzasını taşıyan Polisiye Roman - Felsefi Bir İnceleme (Ekim - 2019) isminden de anlaşılacağı üzere, türü felsefi olarak enine boyuna ele alıyor. Alman yazar, gazeteci, sosyolog ve film kuramcısı Kracauer (1889 - 1966) isminin önündeki sıfatlar yetmezmiş gibi mimar olarak da çalışmış. Uzun yıllar gazetelerin kültür - sanat sayfaları için yazmış. Nazi baskısına daha fazla dayanamayınca önce Paris'e (1933) ardından ABD'ye (1941) iltica etmiş. Doğu Almanya'nın dağıldığını görmeye ömrü vefa etmeden bu hayattan ayrıldığında ise ardında yüzlerce sayfa metin bırakmış. Polisiyenin değişmez unsurları suç, suçlu, mekan ve polis, elbette o zamanlar da mevcuttu. Yazar bu kavramları esaslı şekilde irdeliyor. Bunu yaparken düşüncelerini batı felsefesinin zeminine oturtuyor. Özellikle polisiye kurgunun yapı taşlarını, toplumla ve hayatla ilişkilendirmeye çalışıyor. Söz gelimi suçlunun ya da dedektifin toplumda temsil ettiği rolleri sorguluyor. Tüm bunlar üzerine bir hayli kafa yormuş olsa da, loş otel lobilerinde pipo içen dedektiflerin dünyasında değil, bugün yaşasaydı ve günümüz polisiyesini inceleseydi, Kracauer neler yazardı, insan merak etmeden duramıyor. Polisiye Roman - Felsefi Bir İnceleme, salt polisiye severlere değil, hem polisiye seven hem de felsefi okumalara aşina okurların kesiştiği kendine has kümeye uygun bir kitap. Evet, o benim diyorsanız edinin ve okuyun. Aksi halde yüz yirmi sayfalık bu kısa kitabın altında ezilmemek işten bile değil. Cingöz Recai, malum olduğu üzere, Peyami Safa'nın Server Bedi mahlası ile yayımladığı polisiye kitaplarının, lakabı ile müsemma başkahramanı. Sempatik bir hırsız. Daha önce defalarca olduğu gibi, yakın zamanda tekrar beyazperdeye uyarlanan Cingöz Recai, bir polisiye serisi olmasının ötesinde, hem dönemin İstanbul'u hem de gerek ülkemizde gerekse dünyada cereyan eden önemli hadiseler hakkında yer yer belge niteliği taşıyan bir hazine. Edebiyat dünyasının da kendine has bir arkeolojisi vardır ve zaman zaman okurları heyecanlandıracak buluntular gün yüzüne çıkarılır. Ötüken Yayınları tarafından yayımlanan Cingöz Merih'te işte tam da böyle bir eser. 18 Aralık 1955 - 17 Mart 1956 tarihleri arasında 91 sayı olarak Milliyet gazetesinde tefrika edilmiş eserin okurla tek münasebeti bununla sınırla kalmış. Aradan geçen altmış yılı aşkın zamanın ardından ilk kez kitaplaştırılan eserin bir başka özelliği daha var. Cingöz Merih'te pek fazla örneğine rastlamadığımız, iki türün kesiştiği bir alanda kalıyor: Polisiye ve bilimkurgu. Hikayeden bahsetmeden evvel kitabı hazırlayan Seval Şahin'e değinmemek olmaz. Prof. Dr. Seval Şahin, Türk edebiyatı için çok fazla gayret eden bir isim. Şahin, kah erken dönem edebiyatımız üzerine çok kıymetli çalışmalara imza atıyor, kah genç yazarların isimlerinin duyulmasına katkı sağlıyor. Şahin'in, Cingöz Recai serilerini ele alan Kültürel Sermaye, Kibar Hırsız ve Şehir, ayrıca ilk dönem Osmanlı polisiyeleri hakkında Cinai Meseleler adlı iki kitabı da mevcut. Cingöz Merih'te, serinin diğer kitaplarından çok başka yerde duruyor. İnsanlığın Mars'ta koloni kurması üzerine çalışmaların yapıldığı günümüzden tam yarım asır evvel, Peyami Safa bunu kurgulamış ve yazmış. Tabii bu mantıklı bir ütopya değil. En azından bugünün bilimsel bakış açısı ile ele alırsak öyle gözüküyor. Zira kitaptaki Mars seyahatleri, ruhsal olarak gerçekleştiriliyor. Bedenler dünyada kalırken, gelişmiş birtakım teknolojik aletler vasıtası ile ruhlar uzay yolcuğu yapıyor. Günün birinde bu başarılırsa, projeye Peyami Safa'nın adı verilse yeridir. Fakat şunu da göz önünde bulundurmak gerekir; Safa 1961'de ebediyete intikal etti, Armstrong 1969'da Ay'a ayak bastı. Şayet ömrü vefa etseydi de o günleri görseydi, bu kitapta pekala roket teknolojilerinin nimetlerinden faydalanabilirdi. Gerçi hikayede uçan daireler de yok değil. Okuyacak olanlara tavsiyem hikayenin 50'li yıllarda kaleme alındığını göz önünde bulundurarak okumaları. Bununla beraber Peyami Safa'nın o dönemin mevcut teknolojileri hakkında da epey malumat sahibi olduğu aşikar. Ruhsal seyahat için birbirine bağlanarak uyutulan karakterler, Inception filmindeki rüyaya dalma sekanslarını da anımsatmıyor değil. Peyami Safa, insan ruhunun derinliklerine temas etmesini çok iyi bilen bir yazar. Bu kitapta adeta bunu somutlaştırmış. Rumelihisarı Vakası adı verilen bir olay cereyan ediyor. Müteahhit Halit Özbaşaran'ın kızının kalbi duruyor, sonrasında ise tekrar canlanıyor. İşin içinde karanlık bir çete var, milletler üstü bir teşkilat var; hatta Nobelli fizikçi Niels Bohr'dan Talat Paşa'ya gerçek karakterler dahi mevcut. Peyami Safa hikaye tüm renkliliğiyle akıp giderken arada dini, bilimsel ve tarihi tartışmalardan da geri durmamış. Cingöz Merih'te, merkezine polisiye bir vakayı alsa da, etrafında fevkalade konu çeşitliliğinin işlendiği bir roman. Bu haliyle sadece polisiye severlere değil, geniş bir okur kitlesine hitap ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/turk-dostu-ingiliz-musluman-muhammed-marmaduke-pickthall", "text": "Türk yanlısı Anglo-Ottoman Society cemiyetinde yer alan Pickthall, 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı dostu İngilizler ve Hindistanlı Müslümanları örgütleyerek uygulanan mezalimin ve Osmanlı'nın parçalanmasının önüne geçmeye çaba gösterir. Bu doğrultuda Ermenilere arka çıkan Arnold Toynbee'yi de tenkit etmesi, Pickthall'un sakıncalı kabul edilmesine yol açar. Zümer Suresi'nde Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa o, Rabbi'nden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? buyrulur. Bu açıdan, arz üzerinde en karanlık olduğu varsayılan dönemlerde bile hidayet nuru kesintisiz bir şekilde kalplere sirayet etmeye devam etmiştir. Nitekim geçtiğimiz yüzyıl başlarında Müslüman beldelerde amansız savaşlar umutsuzluğa sevk ederken, Batı'da Müslümanları savunma cesareti ortaya koyabilecek kişilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Böylesi bir ortamda genelde Müslümanlar özelde ise Osmanlı'yı savunan Muhammed Marmaduke Pickthall (1875-1936) gönlü İslam'a açılan bir yazar ve aktivist olarak ayrıcalıklı bir konumdadır. Londra'da doğan Pickthall, Chillesford'da rahiplik görevi yürüten babasının yanında kiliseye yakın bir muhitte yetişmiştir. Babası ölünce ailesiyle birlikte Londra'ya taşınır ve eğitimine burada devam eder. Kimi nedenlerle 1890'da okulundan ayrılıp Fransızcasını ilerletmek üzere Fransa'ya gider. Londra'ya tekrar döndükten sonra iki yıl yatılı bir okulda eğitim gören Pickthall, İngiltere Hariciyesi'nde görev almak istese de başarılı olamaz. Bunun üzerine, Arapça öğrenmek ve daha sonra hariciyede bir görev alabilmek için bu defa Kudüs'e yolculukta bulunur. Hayatında bir dönüm noktası olan bu dönemde, Arap halklarını ve Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfuzunu yakından görür ve çok sayıda Osmanlı aydınıyla da tanışma fırsatı bulur. 1896'da İngiltere'ye dönen Pickthall evlenir ve The Word of an Englishman, All Fools ve edebiyat dünyasında tanınmasını sağlayan Said the Fisherman isimli kitaplarını kaleme alır. Siyaset ve roman yazarlığı, onun için artık bir hayat tarzı haline gelmiştir. 1907'de Mısır'a giderek bir yandan İngiliz idaresi altındaki bu topraklarda olup biteni yakından gözlemler ve kaleme alacağı romanlar için de malzeme toplar. Mısır'dan Orta Doğu'ya geçerek eski arkadaşlarıyla da görüşür. İngiltere'ye tekrar döndükten sonra birkaç yıl yazılarına yoğunlaşır. Oldukça karmaşık siyasi hesapların etkili olduğu bu yıllarda, Balkanlardan başlayarak Doğu'da ve Batı'da Osmanlılara yönelik tehdit ve saldırılar, Pickthall'u ziyadesiyle endişelendirmektedir. Bu nedenle, Londra'da Osmanlıların tarafını tutan devlet adamlarıyla çeşitli toplantılara katılır. Balkan Savaşı sırasında oluşan Haçlı ittifakı, Pickthall'u harekete geçirmiş ve böylece The Black Crusade isimli bir yazı dizisi kaleme almıştır. Pickthall 1913 Şubatı'nda kendi deyimiyle marazi bir atmosferden kurtulmak için Türkiye'ye gelmeye karar verir. Erenköy'de geçirdiği altı ay içinde İttihatçı kanaat önderleriyle görüşür. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden müteessir olarak İngiltere'ye döner. Bu süre zarfında, İngiliz basını ve halktan bir bölümünün Balkanlardaki bazı hin yöneticilerin kışkırtmalarıyla Türklere karşı bir Haçlı ittifakı kurulması haykırışlarına fanatikçe karşılık vermeleri, Pickthall'a göre Hristiyanların Müslüman bir güce karşı dayanışmasını yansıtmakla birlikte Doğu'ya meftun olan İngilizlerin kalbini kırmıştır. Dört bir cihetten talan edilmeye ve saldırıya maruz kalan Türklere zulmedenlere karşı İngiltere'nin gülümsemekten başka bir şey yapmadığına içerleyen Pickthall, kendilerine öğretilegelen ne pahasına olursa olsun korunması gerekli Avrupa Barışı söyleminin bir sanrı olduğu görüşündedir. Avrupa'nın dünyanın tamamına tekabül ettiği düşüncesi Avrupa siyasetine hakim olduğu için hiç kimsenin Asya'ya ya da Doğu'ya yönelme gibi bir niyeti yoktur. 1914'te Türk yanlısı Anglo-Ottoman Society isimli cemiyette faal olarak yer alan Pickthall, 1. Dünya Savaşı süresince Osmanlı dostu İngilizler ve Hindistanlı Müslümanları örgütleyerek uygulanan mezalimin ve Osmanlı'nın parçalanmasının önüne geçmeye çaba gösterir. Bu doğrultuda Ermenilere arka çıkan Arnold Toynbee'yi de tenkit etmesi, Pickthall'un sakıncalı kabul edilmesine yol açar. Zira Kahire'de Arap Masası'nda görev almayı beklerken, onun yerine T. E. Lawrence görevlendirilmiştir. Fransa ve Rusya'nın katılımıyla gerçekleştirilen Osmanlı topraklarının geleceğini müzakere toplantılarında Pickthall'un Osmanlı lehine karar aldırma girişimlerine Sir Mark Sykes karşı çıkmıştır. Osmanlılar ile müstakil olarak barış sağlanması yönünde yaptığı birçok girişim de Ermeni ve Siyonistlerin engellemeleriyle karşılaşır. Marmaduke Pickthall'un Osmanlı ve Doğu'daki beldelerde aşina olduğu İslami hayat tarzı, ihtidasına vesile olmuş ve 1917'de bir konferansta Müslüman olduğunu ilan ederek Muhammed ismini almıştır. Osmanlı lehine giriştiği faaliyetlerden rahatsız olan Siyonist lider Chaim Weizmann'ın talebi üzerine İngiliz Savaş Bakanlığı tarafından askere alınan Pickthall, 1919'da terhis edilir edilmez kaldığı yerden devam eder. Londra merkezli Islamic Information Bureau bünyesinde çıkardığı Muslim Outlook isimli haftalık mecmuada, Anadolu'daki müdafaa hareketlerine destek yazıları kaleme alır. 1920'de İngiltere'deki ilk resmi cami olan Şah Cihan Camii'nde imamlık yaparken gerek vaazlar gerekse hutbelerde diğer meallerden yararlansa da yavaş yavaş bir meal hazırlığına girmiştir. Gerçi bu düşünce daha İslam'ı benimsediği ilk günden itibaren zihninde yer etmiştir denebilir. Bu esnada Hindistan'da çıkarılan Islamic Culture isimli derginin editörlüğü teklifini kabul eder ve Hindistan'a gitme kararı alır. Çoktandır katkıda bulunduğu Hilafet Hareketi'nde görev alan Pickthall, Mohandas Gandhi aleyhine yazması istenen bir makale yüzünden görevinden ayrılır ve bir lisede görev yapar. O yıllarda Mir Osman Ali Han'ın idaresinde bulunan ve Hindistan'daki kültürel faaliyetlerin merkezi olan Haydarabat'ta İslam'ın kültürel boyutlarını daha derinden müşahede eder. Muhammed Marmaduke Pickthall'un en önemli çalışmalarından birisi, 1928'den itibaren tüm mesaisini hasrettiği ve ana dili İngilizce olan bir Müslüman tarafından hazırlanmış ilk meal olan The Glorious Quran'dır. Mealin yanı sıra çok sayıda roman ve hikayesiyle velud bir yazar olan Pickthall, 19 Mayıs 1936'da Londra'da vefat eder ve Brookwood'daki Müslüman kabristanına defnedilir. konferanslarda, İslam kültürünü diğerlerinden ayıran başlıca unsurun fert ya da fertlerden oluşan bir grubun değil tüm insanlığın imarını gaye edinmesi olduğunu dile getirmiştir. Ona göre İslam daha geniş hedeflere ve muazzam bakış açılarına haizdir. Diğer dinler, medeniyetler ve felsefelerin ulaştıklarından daha fazla kültürel neticeler husule getirmiş İslam toplumunda, şayet bir gelişme Kur'an tarafından vazedilmemiş ve Resulullah tarafından tasdik edilmemişse İslam dışı bir kökenden geldiği ifade edilebilir. İslam beşerin inkişafını hedeflerken, onun sosyal hayatı ve siyasi hayatının yanı sıra ruh ve zihninin tüm yönelimleri dahil tüm meşguliyetlerini kapsayacak şekilde emir ve nehiylerle bahsi geçen inkişafa nasıl erişileceğini de göstermektedir. Aziz Augustine'in İnanıyorum zira bunu akıl almamaktadır deyişini aktaran Pickthall, İslam'ın bilakis akla hak ettiği payeyi veren bir din olduğunu ifade eder."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/turk-siirinin-evleri", "text": "Salgın müptelası nedeniyle evlerimize kapandı¤ımız, belki de yeniden evlerimizi keşfetti¤imiz zamanlar geçiriyoruz. Eve döndükçe evin bizdeki anlamını idrak eder gibiyiz. Sanki alelade girip çıktı¤ımız, uyuyup dinlendi¤imiz bu yer anlamını bize yeniden açıyor gibi. Onda durdukça anlıyoruz ki onun içimize verdi¤i sekinet dışarı çıkamadı¤ımız için içimizde oluşan darlanmaya baskın geliyor. Eve dön, kalbine dön, şarkıya dön diyen şairin, o evle kastetmek istedi¤i şey daha bir belirginleşiyor. Ev çok ça¤rışımlı bir kelime. Evlenmek fiili ile aynı kökten gelmesi tesadüf de¤il. Başka dillerde rastlamıyoruz bu benzerli¤e. Ev, bizim olana işaret ediyor. Şairler evin çağrışım dünyasında nasıl eğlenmişler, onun hür ovalarında ne tür yürümeler yapmışlar, ondaki insanla neler konuşmuşlar bütün bunlar üzerinde durmaya de¤er gibi görünüyor. O halde şairin evini gezmeye başlayabiliriz. Necip Fazıl'ın hakikati buluş serencamını evlere dair yazdıklarına bakarak bulabiliriz. Ev, eve bakış şairin yaşadığı haleti ruhiyeyi vermesi bakımından zengin bir içerik sunar bize. Gençlik yıllarında yazdığı ve onun savruluşunu fotoğraflayan Kaldırımlar şiirinde evleri gözlerine mil çekilmiş amalara benzeten şair, fikri olarak kendi evine döndüğünde onun ruhunu bu toprakların imanıyla mayalayan evini, çocukluğunu özlediği mısraları yazacaktır. Yuva bellediği ve yalnızlığının tin tin sesini dinlediği kaldırımlardan kalkarak evine doğru yürüyecek ve artık bu yürüyüşün şiirini yazacaktır. Ötesini Söylemeyeceğim şiirinde Sezai Karakoç da Bay Yabancı'ya seslenen küçük kızın evinin tahtadan yapıldığını vurgular. Bu vurguyu, daha şiirin başında: Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor / Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz dizeleriyle yapacaktır. Tahtadan ev ifadesiyle iki medeniyet arasında bir kıyas yapar Karakoç. Sahicilik ve doğallık. Evi ve evin mimarisine yapılan vurgular, şiiri okuyana şunu söyler: Sen gerçekten kendi evinde misin? Oturduğun ev sana mı ait? Bir mülkiyet fikriyle sorulmuyor elbette bu soru. İnançlar ve değerler bağlamında soruluyor. Sezai Karakoç, yeni rejimin bütün yönleriyle insanı dönüştürmeye mimari ile başladığının, eski mekan poetikasını alt üst ederek doğu insanını her zamanki istikametinden, ruhundan koparmak istediğini bildiği için eve, evin unsurlarına yer vererek karşı durmuştur. Balkon şiiri bunun en verimli örneklerinden biridir. Bir çocuğun balkondan düşüşüyle başlayan şiir, ilerledikçe görüntüye, kısa bir filme dönüşür adeta. Balkonda asılı çamaşırlar hazır kefene, güneşlenmek üzere şezlonguna uzanan insan bir cesede ve nihayetinde dinlenme mekanı olan balkon bir mezara dönüşür. Aslında bütün masumiyetiyle çocuk burada doğadan niçin bu kadar uzaklaştırıldığını anlamaya çalışan ve oraya erişmek isteyen bir düşünceyi simgeler. Şair, balkon demirinde annenin elleri ifadesiyle balkondan düşen çocuğunun solan yüzüne bakan bir annenin feryadını öylesine hissettirir ki, şiiri okuyan herkese balkonun ve dahi yeni mekanın insan için uygun olmadığını, ona mahkum olduğunu anlatır. Karakoç şiirinin ve düşüncesinin en önemli ayrımını görürüz yine bu şiirde. Balkonu öylece, o annenin çaresizliği içinde bırakıp gitmez. Her zaman olduğu gibi bir umut aşılar, bir diriliş ışığı yakar ve evleri balkonsuz yapan mimarların alınlarından öpmeye gittiğini ifade eder. Evin bizim kültürümüzde mesken anlamı da vardır. Sekineti, sükun bulmayı da içerir. Evde olmak bir huzur işaretidir. Necatigil'in Evin Halleri şiirinde değindiği gibi. Ona göre Evin yalın hali bomboştur, çünkü ev yalnızdır/boştur ve bir aileden yoksundur. Evin -de hali, saadet, / Isınmak ocaktaki alevde / Sönmüş yıldızlara karşı / Işıklar varsa evde. Evin -de halinde mutluluk vardır. Evde mutluluk aile ile mümkündür. Mekanın Poetikası'nda dendiği gibi Ev, düşlemeyi barındırır, düşleyeni korur. Şairlerin ev hallerine baktığımızda bunu rahatlıkla görürüz. Oteller Şairi olarak adlandırılan Edip Cansever örneğin. Cansever'in savruk hayatı ve huzursuzluğu tam olarak evde olamamakla ilgili bir durumdur. Huzursuzluk da sanatın cüzlerindendir. Ahmet Oktay kendi kuşağındaki şairlerin otellere eğilimlerine dair notlar alırken şu ifadeyi günlüğüne ekler: Ömrü otel odalarında geçmiş bir şairin bu öz mekanına hiç değinmemesi şaşırtıyor insanı. Cevabı da kendisi verir. Yahya Kemal, somut olguları fazla önemsemiyordu belki de. Şiiri iyice duygu ve düşünceye çekmek, soyutlamak istiyordu. Gerçekten böyle mi? Tamamen soyut bir şiir yazdığını farz edebilir miyiz, İstanbul'un ilçelerine dahi şiirler yazan böyle bir şairi. Üsküp'te zarif bir annenin çekip çevirdiği, Muhammediye ve ezanla yoğrulan bir evde ve muhitte dünyaya gelir şair. Dini ve milli bir musiki şeklinde nitelediği ve Üsküp'ün Osmanlı göğünde yankılanan ezan, Paris'te evden kaçan biri olarak bulunduğu yıllarda bile peşini bırakmayacak ve o ses onu yeniden eve getirecektir. Karakoç'un Masal şiirinde geçen oğullardan biri gibi evden çıkıp gitmişti. Bu gidiş Türk aydın gencinin arayışını da temsil eder. Kimisi orada kaybolur. Kendi benliğinden geçer. Ama Yahya Kemal, yaralı bir şekilde geri dönecektir. Artık o eve dönen adamdır. Fetih günleri, İstanbul'un fethedildiği kapılarda dolaşacak, fetih şehitlerine Fatiha okuyacak bir kıvama gelecektir. Beşir Ayvazoğlu'nun deyişi ile diyelim: Yahya Kemal kaçaklardan biriydi. Fakat evde kalanları zelzeleyle baş başa bırakma şuursuzluğundan tez uyandı ve eve döndü. Dairelerde yaşayanlar, yan yana olsalar da modern hayat onları birlikte yalnızlığa mahkum etmiş gibidir. İnsanlar birbirlerinin seslerini duyarlar. Ama kayıtsız kalırlar bu seslere. İşte bu durum Necatigil şiirinde bir sıkıntı olarak yer bulur. Hasta bir kadının öksürük sesleri, eve sığınan o şairi kendisi ile olmaktan alıkoyar. Hadi ben çok sigara - - öksürükler / Hele çalışırken. / Ya gece yarısı, göğsü parçalanırdı / O kadın iki öteden / Bilmezdik kaç nüfus her hane - - / Duyulurdu sertçe sesi bir kapının: / Bağıran bir erkek boşluğa karşı / Ağlayan bir genç kadın / Bitmezdi makine dikişin, / Kimdin sen bitişik komşu? / Üç yavrunla kalmışsın / Bir tanıdık söylemişti. Aslında Necatigil'in bütün şiir uğraşı kendini evinde hissetmekle alakalıydı. Eski Türk evlerinde odaların açıldığı genişçe bir alandır sofa. Yani hol. Türk şiirinde sofaya en çok vurgu yapan şairdir Ziya Osman Saba. Öyle ki Cemal Süreya, onun için sofanın şairi der. Zarifoğlu 1962'de, o yıllar Paris'te bulunan Cemal Süreya'ya bir mektup yazar. Mektupta şu ifadeler vardır: İstanbul'a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz? Daha önce hiç tanışmadığı, sadece şiirlerine duyduğu yakınlık nedeniyle genç bir şair, fikirlerinin hiç uyuşmadığı bir başka şaire aynı evde oturmayı niçin teklif eder? Bugünün zihin dünyasıyla belki buna tam cevap veremeyebiliriz. O gün mukaddesatçı genç sanatçılarla bugünkü kadar kopukluk yoktu aramızda diyor Cemal Süreya, ölümünden sonra Cahit Zarifoğlu'na dair yazdığı günlüğünde. Burada belki de dikkatleri vermemiz gereken yer aynı evde oturma teklifidir. Çünkü şair onunla yakınlık kurmak için başka şeyler de önerebilirdi. Aynı dergide yazmak, aynı büroyu kullanmak vs. Ev, Cemal Süreya'nın da belirttiği gibi o yıllarda Alman Dili ve Edebiyatı okuyan ve yurtlardan sıkılan bir öğrencinin sığınak arama arzusunun yansımasıdır. Zarifoğlu'nu tanıdığım yılları düşünüyorum diyor Cemal Süreya, sevinçlerle büyümüştü sanki. Cemal Süreya'nın ona olan sevgisi de şu sözde somutlanmış: Söylenmemiş güzel sözler vardı aramızda. Zarifoğlu söylenmemiş o güzel sözlerin ancak bir ev'de paylaşılabileceğini düşünüyordu belki de. Şehre ve insanlara duyduğu yabancılık hissinden kendisini anlayacak bir şairle aynı çatı altında kalarak kurtulmak istiyordu. Uyumak istiyorum hak ettiğim uykuyu. / Yaşamış bütün gün, didinmiş, boğuşmuş, / Yatak yatak, oda oda, koğuş koğuş. İndir perdelerini şu biten günümüzün, / Kapıyı sen kilitle, sen yanı başımda kal! / Eşikte can veriyor, dinleyelim, o kartal, / Beraber dinleyelim sustuğunu gündüzün. Moderniteden, sokaktan kaçan şairin eve sığınışı. Burada dikkatimizi çeken dışarıdaki tehditleri eşikte can veren kartal benzetmesidir. Yırtıcı ve tehditkardır kartal. Eşikte can vermesi evin şairi koruması anlamına gelir. Yani tehlike evin bütün koruyuculuğu, yuva oluşu sayesinde bertaraf edilmiştir. Dileriz ki salgın tehdidi de bu kartal gibi eşikte can versin. Yuvada olmak, eve dönmek bizi bu tehlikeden kurtarsın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/turk-un-atla-imtihani", "text": "Lütfi Bergen'in Türk'ün Kanadı At çalışması atın bir kültür, medeniyet unsuru olarak varlığını en somut örneklerle ifade eden bir kitap olmuş. Türklerin atlardan kopuşlarıyla birlikte başlayan gerileme ve güç kaybı düşünüldüğünde bir atın sadece binek hayvanı olarak algılanmaması gerektiği de görülmüş olacak. At dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgar gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal'in; Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik dizeleri gelir. At, Türk kültürünün baş aktörlerinin ilk sıralarında yer alan bir güç kaynağı. Sadece Türk tarihinde değil dünya tarihinde de at ve Türk kavramları yan yana kullanılmış yüzyıllar boyunca. Toz duman savaş meydanlarında Türklerin atlarının üstünde kazandıkları dillere destan zaferler konuşulmuş. Orta Asya bozkırlarından başlayıp Anadolu yaylalarına kadar her karış toprakta Türklerin atlarının nal izleri silinmemiş tarih boyunca. At'a Senfoni adlı kitabında atın tanımını böyle yapıyor Necip Fazıl. Kitabı okuyunca Necip Fazıl'ın ata olan hayranlığını da görüyoruz cümlelerinin arasında. Elbette üstadın at sevgisinin sınırları bazen çizgiden çıkan bir süreçte ilerlemiş olsa da Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna? dizesi ile içimizdeki bütün sis bulutu yerini savaş meydanlarının toz duman haline bırakıyor. Çünkü umudu bize dizeleriyle veriyor üstat: Kişne kır at, kişne kır at / Çoğu gitti azı kaldı. Abbas Sayar'ın Yılkı Atı, Jeremy James'in Türk Atı ve Cengiz Aytmatov'un Elveda Gülsarı adlı eserleri de at üstüne okuduğum, beni oldukça derinden etkileyen kitaplar arasında. Türk'ün Kanadı At, Lütfi Bergen'in yeni kitabı. Hacimli bir kitap. Zaten Lütfi Bergen kitabı okuyorsanız hacimli ve yoğun bir düşünce atmosferine kendinizi hazırlamanız gerekiyor. Sıradan bir okumayla geçiştirilecek cümleler kurmuyor Bergen. Türk'ün Kanadı At, bütün ipuçlarını ismiyle bize sunan bir kitap. Türk ve at kavramlarının yan yana kullanılması bile içine gireceğimiz dünyanın ne kadar yoğun bir anlatıma sahip olacağını hissettiriyor. Gelelim Lütfi Bergen'in önsözüne: Anlaşılacağı üzere bu kitap, medeniyet okuma ve araştırmalarımı yazmaya dair yolculuğumun şimdiki duraklarından biri olarak kendini icbar etti. Anadoluculuk fikrinin Türklüğü İslam'la ve Anadolu'da başlatan nazariyesi, 'at,/hayl' peşinde dolaştıkça beni Asya'ya çekiyordu. Türkler, Hz. Nuh'un misakıyla teşkilatlandıktan asırlar sonra Hz. Muhammed'in misakına da beyat etmişti. Bizi Anadolu'ya bu misak getirdi. Kitapta bizi neyin beklediğini görüyoruz. Orta Asya'dan Arabistan çöllerine, oradan Anadolu'ya uzanan bir çizginin izini süreceğiz dörtnala bir coşkuyla. İki bölümden oluşuyor kitap. Birinci bölüm Teknoloji Fıkıh Dayatıyor, ikinci bölüm Attan İnmeyesüz! Aslında kitapta bölümler ayrılmış olsa bile konu bütünlüğü kendini muhafaza ediyor. At- kültür-medeniyet ekseninden sapmıyor kitap. Bergen, belirlediği anlatım tarzı ile sürdürüyor kitabı. At ve Kültür, Teknolojiyi Düşünmek, Üçüncü Teknoloji gibi başlıklarda medeniyetin kültür üzerindeki yok edici etkisinin üzerinde duruluyor. Elbette en önemli vurgu, Türk'ün at ile olan yakınlığı, yarenliği. Daha sonra kitapta atların menşei ve özellikle Türk tarihindeki yerinden bahsediliyor. Türkler atlarıyla siyasal / içtimai / iktisadi / kültürel bir düzen kurmuşlardır. Bütün kaynaklarda hayatlarının sürekli at üstünde geçtiği ifade edilmektedir. Türkler için at, aynı zamanda kurbanlık ve yüksek kıymette ihracat kalemidir. Onlar ellerindeki iyi cins atların soylarını muhafaza ettiler, at hareketlerini gözlemlediler... İnsan topraktan yaratılmıştır, at ise Peygamber'i Mirac'a çıkarmıştır. Toprak ve hava anasır-ı erbaa'dan başka nedir? Göçebe yaşam, demircilik, yerleşik hayata geçme, destanlarda atlar gibi daha birçok konu işleniyor kitapta. Ayrıca Bergen at üzerine yazılmış kitap ve makalelere de değiniyor. Türk'ün Kanadı At, atların tarihini merak eden okuyucular için hacimli bir çalışma olarak okuyucusunu bekliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/turkiyede-japon-edebiyati", "text": "Türkiye'de Japon edebiyatının popülerlik kazanmasındaki etkisi tartışılmaz olan Haruki Murakami farklı bir tarzda yazmakla birlikte, 1980'li yıllardan itibaren Japonya'da ve dünyada en çok okunan Japon yazar olmuştur. Ülkemizde 2000'li yılların başında bazı eserleri Batı dillerinden çevrilerek yayınlanan yazar, esas ilgiyi Sahilde Kafka eserinin Japoncadan doğrudan çevirisi ile yayınlanması sonrasında görmüş, 1Q84 eserinin yayınlanmasıyla ise Türkiye'de en çok okunan Japon yazarı olmuştur. Ülkenin siyaseti toplumun gidişatı gibi konulardan çok, tamamen birey ve bireyin tercihleri üzerine yoğunlaşan anlatısıyla dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yoğun ilgi görmektedir. Türkiye'de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı. Japon edebiyatının tarihi çok eskilere dayansa da Türkiye'de tanınmasının 1960'lı yıllarda başladığımı söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yazının sınırları dahilinde Japon Edebiyatı'nın Türkiye'de geçirdiği tarihsel sürece göz atarak edebiyat dünyamızda iz bırakan eserlere elimizden geldiğince değinelim. Ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin başlangıcını 19'uncu yüzyıl sonlarına tarihlemek mümkün olsa da Japonya'nın edebiyatımıza yansımalarını, Japon edebiyatının ülkemizde tanınmasına bir başlangıç olarak 1960'lı yıllar sonları verilebilir. II. Dünya Savaşı'ndan hezimetle çıkan Japonya'nın uğradığı dünya tarihindeki ilk ve tek atom bombası felaketi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yankı uyandırmıştır. Hatta Türk edebiyatında bunun yansımalarını görebilmek mümkündür. Hemen sonrasında başlayan Kore Savaşı'na Türkiye'nin de asker göndermesi, bu askerlerden gazilerin çoğunlukla Japonya'daki hastanelerde ilk tedavilerini gördükten sonra ülkemize dönmeleri de Japonya'ya yönelik ilginin güçlenmesinde önemli bir unsurdur. Hemen sonrasında 1964 Olimpiyatları'nın Japonya'da düzenlenmesinin bu ilgiyi iyice pekiştirdiği söylenebilir. Ne de olsa, olimpiyatlar Batı dışında bir ülkede düzenlenecektir. Ayrıca, Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nda yaşadığı yıkımın ardından yirmi yıl gibi kısa bir sürede olimpiyat düzenleyebilecek ölçüde toparlanmış olması da ayrı bir merak konusu olmuştur. Bu paragrafa bir parantez açarak, aynı sürecin Türk edebiyatındaki bazı eserlere de zemin hazırladığına değinmek gerek. Nazım Hikmet'in ünlü Kız Çocuğu şiiri (1956) ve Attila İlhan'ın Kore Savaşı'nda yaralanarak sakat kalan Japonya'da gördüğü tedavi sonrasında Türkiye'ye dönen kahramanının öyküsü Yaraya Tuz Basmak (1978) romanı çarpıcı iki örnek olacaktır. 1968 yılında Yasunari Kavabata'ya Nobel Edebiyat ödülü verilmesini, Türkiye'deki Japon edebiyatı ilgisi açısından bir milat olarak almak mümkün olabilir. 1968 ve sonrasındaki birkaç yıl içerisinde Japon edebiyatından yapılan çeviri yayınların yoğunluğu bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu dönemde Türkçeye çevrilen Japon yazarları ise Cun'içiro Tanizaki, Yukio Mişima ve elbette Yasunari Kavabata'dır. Bu yazarların bütün külliyatlarının bu dönemde Türkçeye çevrildiğini söyleyemesek de önemli eserlerinin Türkçeye kazandırıldığını görmekteyiz. Ancak, bu dönemde ve hatta 2000'li yıllara kadar Japon edebiyatından çevrilerek Türkçeye kazandırılan eserlerin tamamı Japoncadan İngilizce başta olmak üzere Batı dillerine çevrilip sonra o çeviriler üzerinden Türkçeye kazandırılmıştır. Bu işleyişin bazı hatalara ve eksikliklere yol açtığını söyleyebiliriz. Ancak bu çevirileri yapan ya da Japon edebiyatı üzerine yazan isimlere baktığımızda o dönemde ve sonrasında edebiyat dünyamızda etkili isimler olduğunu da söylemek gerek. Örnek olarak Doğan Hızlan, Nihal Yeğinobalı, Zeyyat Selimoğlu gibi isimleri verebiliriz. Burada tekrar konumuz dışına çıkarak değinmek gereken bir nokta var. Türkiye Cumhuriyeti edebiyat tarihinde Hasan Ali Yücel ve ekibinin dünya edebiyatından eserleri Türkçeye kazandırma çalışması önemlidir. Bu eserler çoğunlukla Batı edebiyatı kaynaklı eserlerdir. Bu bağlamda, 1960'ların sonuna gelindiğinde Japon edebiyatından yapılan bu çevirilerin klasikler ağırlıklı olmak üzere dünya edebiyatı eserlerini Türkçeye kazandırma girişiminin bir artçı dalgası olarak değerlendirmek mümkün olacaktır. Elbette Kavabata'ya 1968 Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi bunda tetikleyici rol oynamıştır. Yine de tek tük de olsa öncesinde de birkaç eserin yine Batı dilleri çevirileri üzerinden Türkçeye kazandırıldığını görmekteyiz. Bu dönemi birinci dalga olarak nitelendirmek mümkündür. Sonrasında Türkiye'de uzunca bir dönem Japon edebiyatına bu ölçüde yoğunlaşmış bir ilgi ile karşılaşmayız. 1990'lı yıllara gelindiğinde ikinci bir dalganın yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bunda 1980'li yıllarda İkinci Boğaz Köprüsü'nün Japonlar tarafından yapılması ve zamanından önce teslim edilmiş olması ve aynı zamanda dönemin Japon ekonomisinin yükselen yıldız veya Japon mucizesi gibi tanımlamalarla ülkemizde de sık sık dile getirilmesi Japonya'ya yönelik ilginin güçlenmesini, bunun da etkisiyle Japon edebiyatından önemli eserlerin Türkçeye kazandırılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte 1994 yılında yine bir Japon yazar Kenzaburo Oe'ye Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi Japon edebiyatına olan ilgiyi pekiştirmiştir. Bu etkilerle, 1990'lı yıllarda Mişima, Kavabata, Oe gibi yazarların yanı sıra Osamu Dazai gibi yazarların da çevirilerinin yapılıp yayınlandığını görmekteyiz. Bu dönemde de yapılan çevirilerin Esin Talu Çelikkan, İlknur Özdemir ve Püren Özgören gibi yetkin kalemlerden çıktığını belirtmek gerek. 2000'li yıllarda da bu ilgi zayıf olarak da olsa devam etmiştir. Bu yıllarda da Batı dilleri üzerinden çeviriler göze çarpar. Yine de, yayınlanan Japon edebiyatı eserlerinin çevirmenlerine baktığımızda Aslı Biçen, Avi Pardo gibi yetkin çevirmenlerle karşılaşırız. Ancak 2000'lerin ikinci yarısından itibaren Japoncadan doğrudan yapılan Türkçe çevirilerin ortaya çıkışı Türk kültür dünyasında Japon edebiyatının yerini belirlemek açısından farklı bir aşamaya işaret etmektedir. Bu dönemden günümüze kadar olan süreyi Türkiye'deki Japon edebiyatı ilgisi bağlamında üçüncü dalga olarak nitelendirmek yerinde olur. Yukarıda anlattığımız süreç içerisinde yayınlanan Japon edebiyatı eserleri hakkında yazılan tanıtım veya eleştiri yazılarına baktığımızda üç ayrı unsurun ağırlıklı olarak odak noktasına konulduğunu görürüz. Bunlardan ilki özellikle Kavabata'nın nahif Japonya anlatısıdır. Japonya doğası, geleneksel Japon toplumu, gündelik yaşam, kadın algılaması gibi noktalara yaptığı vurgular Türk okuru tarafından ilgi ile karşılanmaktadır. Bu unsurları bir arada toplayan eserlerine Kiraz Çiçekleri ve Karlar Ülkesi örnek olarak verilebilir. İkinci bir unsur olarak Japonya'nın modernleşme sürecinde toplum yaşantısı ve insan ilişkilerinin uğradığı dönüşüm, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası platformda ve ülke içerisinde Amerika B. D. güdümlü bir tarz benimsemesi ve buna karşı çıkışların irdelendiği Japon edebiyatı eserlerinin de ülkemizde ilgiyle karşılandığını söylemek mümkün olacaktır. Bu yazarlardan Dazai'ın İnsanlığımı Yitirirken eseri özel bir ilgi görmüştür. II. Dünya Savaşı öncesinde Japonya büyük şehir yaşantısı, siyasi hareketler, insan ilişkileri ve bu ortama uyum sağlayamayarak önce alkol sonrasında ise uyuşturucu batağına kadar sürüklenen kişiliği tamamen çöküşe uğrayan kahramanın öyküsüdür. Bu açıdan baktığımızda Japonya nın II. Dünya Savaşı sonrasındaki Amerika B. D. güdümünde tercihlerine bir karşı çıkış olarak Yukio Mişima'ya ayrı bir yer vermek gerekir. Yazarlığının yanı sıra siyasi eylemleriyle de bilinen yazar, canlı yayın sırasında karnını yararak intihar etmesi ile de ünlüdür. Türkiye de önemli eserleri yayınlandığı gibi, yukarıdaki satırlarda sözünü ettiğimiz aşamalarda eserlerinin farklı yayınevleri tarafından tekrar baskılarının da yapılmış olması açısından Japon edebiyatının Türkiye de uzun satan yazarı olduğunu söylemek mümkündür. Üçüncü bir unsur olarak ise Japonya'nın 20. yüzyıl son çeyreğinden günümüze kadar olan sürede faal Japon yazarlarının anlatılarına değinmek yerinde olur. Bunlardan iki Murakami'ye öncelikli olarak değinmek gerekir. Zira Japonya'da 1970'lerin sonuna doğru çıkış yapan bu iki yazar, Japon edebiyatında da bir değişimin öncüsü olmuşlardır. Ryu Murakami yeraltı edebiyatı tarzında yazmakla birlikte, bir nebze Mişima ile paralel, Amerikan etkisi altındaki Japonya ve Japon toplumuna eleştiriler yönelten eserleri ile bilinir. Yazarın Emanet Dolabı Bebekleri, Şeffaf Mavi gibi eserleri Japoncadan doğrudan çevrilerek Türkçeye kazandırılmıştır. Türkiye'de Japon edebiyatının popülerlik kazanmasındaki etkisi tartışılmaz olan Haruki Murakami farklı bir tarzda yazmakla birlikte, 1980'li yıllardan itibaren Japonya'da ve dünyada en çok okunan Japon yazar olmuştur. Ülkemizde 2000'li yılların başında bazı eserleri Batı dillerinden çevrilerek yayınlanan yazar, esas ilgiyi Sahilde Kafka eserinin Japoncadan doğrudan çevirisi ile yayınlanması sonrasında görmüş, 1Q84 eserinin yayınlanmasıyla ise Türkiye'de en çok okunan Japon yazarı olmuştur. Ülkenin siyaseti toplumun gidişatı gibi konulardan çok, tamamen birey ve bireyin tercihleri üzerine yoğunlaşan anlatısıyla dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yoğun ilgi görmektedir. Avangart ve Japonya'dan kopuk olduğu eleştirilerine maruz kalsa da eserlerinde Japonya'nın yakın ve uzak tarihine dokunuşların varlığını silik de olsa görürüz. Bu üç unsur dışında tutamayacağımız, Japonya'da ve dünyada olduğu ölçüde ilgi görememiş Banana Yoşimoto, Natsuki İkezava, Yoko Ogava gibi yazarlar da farklı zamanlarda Türkçeye kazandırılmıştır. Elbette ki Türkiye'de Japon edebiyatı denildiğinde adından bahsettiren yalnızca erkek yazarlar değillerdir. Bu başlık altında eserleri Japoncadan Türkçeye çevrilerek yakın zamanda yayınlanan son derece başarılı iki kadın yazara da değinmek yerinde olacaktır. Bunlardan ilki Kasiyer eseriyle Sayaka Murata'dır. Eser yayınlanması sonrasında Türk okurlar tarafından büyük bir ilgi gördüğü gibi, aynı zamanda birçok eleştiri yazısı da yayınlanmıştır. Modern Japon toplumunda kadının yeri, insanların ortalama toplum koşullarını karşılamayana karşı gösterdiği dışlama tavrı, bir kadın olarak bütün bunların karşısına kendi doğrularını koyarak yaşama arzusunu irdelemesi eserin ilgi görmesinin temel unsurları olarak düşünülebilir. Yine, Yoko Tawada'nın yakın zamanda yayınlanan Tokyo'nun Son Çocukları eseri de Türk okuru tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Bir distopya anlatısı olan eser, yaşanan felaket sonrasında gençlerde başlayan genetik bozukluklar neticesinde belirli bir yaşın üzerine çıkamadıkları, yaşlıların ise normalden çok daha uzun yaşadıkları bir dünyada, kıtlık ve yoksulluğa mahkum bir Tokyo yaşamının üzerine kuruludur. Bildiğimiz normal dünyanın temel unsurlarından koparıldığında neye dönüşebileceğini dair bir öneri niteliğindedir. Aynı zamanda, dış dünya ile olan ilişkilerin koptuğu, toplum yaşantısında önceden akla bile getirilmemiş kuralların konulduğu bir ortamı anlatan eser, 2014 yılında yayınlanmış olmasına rağmen sanki son günlerde yaşadığımız pandemi koşullarını sanki önceden tahmin etmiş gibi olması açısından da ilginçtir. Kavabata'nın kiraz çiçekleri ile bezeli nahif Japonya'sı, Dazai'nin insanlığını yitiren kahramanı başta olmak üzere diğer Japon yazarların Japon birey anlatıları, Tawada'nın günümüzden sonrasına yönelik distopik anlatısıyla ve Haruki Murakami'nin kolay okunan tarzıyla Japon edebiyatı her geçen gün daha da yoğunlaşan bir ilgi görmektedir. Son olarak, başlangıçta Batı dilleri üzerinden yapılan çevirilerle tanıdığımız Japon edebiyatının günümüzde Japoncadan doğrudan yapılan çevirilerle Türk okurunun beğenisini daha fazla kazandığını belirtmek gerek. Kült isim olarak nitelendirebileceğimiz yazarların yanı sıra, Türkiye'de bilinmeyen yeni yazarların da Türkçe çevirilerinin yapılması ve yoğun ilgi ile karşılaşması Japon edebiyatının Türkiye'de artık başlı başına bir okuma alanı olduğuna işarettir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/turklerde-hayvan-sembolizmi", "text": "Çoruhlu'nun doktora tezinden hareketle oluşan bu kitapta en az 30 yıllık bir emek ve birikim yer alıyor. Bu da kitabı okurken dipnotlardan, anlatımdaki detaylara kadar hemen her alanda kendini belli ediyor. Sosyal bilimlere, sanata, eski Türk geleneklerine, tarihe, gündelik hayattaki alışkanlıklara, batıl inançlara dair önemli bir metin var elimizde. Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu'nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hala alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor. Kitapta yer alan konular üç ana bölümde işleniyor. İslamiyet'ten önce Orta Asya Türk sanatı, İslamiyet'ten sonra Orta Asya Türk sanatı ve Osmanlı dönemi hariç Anadolu Türk sanatı... Kitabı okurken sadece sanattaki yansımalar değil, bunun kökeni de başarılı bir şekilde anlatılmış. Bu özelliğiyle adeta bir Türk mitolojisi kitabı olma özelliğini de taşıyor. Eski Türk efsanelerine dair birçok açıklama kitapta mevcut. Ayrıca özellikle İslamiyet'ten önce Orta Asya'daki yaşantıya, oradaki inanç sistemine, Çin, Hint ve Pers etkisine örneklerle yer verilmesi kitabın değerini arttıran bir husus. Kuru kuruya semboller, resimler konulup bu sembol şunu temsil etmektedir gibi yavan açıklamalardan kaçınılmış, akademik disiplin içinde ama genel okura da hitap edebilecek bir eser ortaya çıkmış. Hayvanların sembolik manalarının eski metinlerde kozmolojik, mitolojik, astrolojik ve dini tasavvurlara dayanılarak nasıl oluştuğu, zaman içerisinde aynı sembollerin nasıl mana değiştirdiği ele alınarak okura karşılaştırma imkanı da sunulmuş. Çoruhlu'nun doktora tezinden hareketle oluşan bu kitapta en az 30 yıllık bir emek ve birikim yer alıyor. Bu da kitabı okurken dipnotlardan, anlatımdaki detaylara kadar hemen her alanda kendini belli ediyor. Sosyal bilimlere, sanata, eski Türk geleneklerine, tarihe, gündelik hayattaki alışkanlıklara, batıl inançlara merakınız varsa zevkle okuyacağınız bu eseri tavsiye ederim. Kitabın baskısına hayli özen gösterilmiş. Seçilen kağıt, cilt, kutu vs son derece başarılı ama kitapta kullanılan görseller ve görsellerin uygulanmasıyla alakalı aynı şeyi söyleyebilmek maalesef mümkün değil. İç sayfalarda yer alan çizimlerin -ki bu çizimlerin büyük çoğunluğu bizzat Yaşar Çoruhlu'ya ait- sayfa içi kullanımında ideal yerlerinde değil. Her iki cildin de son kısmında bulunan resimlerde ciddi manada kalite sorunu var. Bazı resimler maalesef siyah beyaz. Sanatla alakalı bir kitapta detaylar son derece önemliyken Çoruhlu'nun uzun yıllardan beri çeşitli kaynaklardan topladığını tahmin ettiğim bu resimlerin daha net hallerinin yer almasını arzu ederdim. Ayrıca bir okur olarak söz konusu resimlerin kitabın ilgili bölümünde olmasının okumayı kolaylaştıracağını düşünüyorum ama resimlerin yer aldığı bölümde farklı ve daha kaliteli bir kağıt kullanıldığı için bu pek de mümkün olmamış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/utopyadan-distopyaya-tehlikeli-bir-savrulus", "text": "Annelerinin Gözyaşlarında Boğulacaklar, İslam değerlerine hakaret eden karikatürist Göran Loberg'in söyleşisinde gerçekleşen terörist bir eylemin İsveç'i distopyaya sürükleyişini konu ediniyor. Yazar, İsveçlilerin onu ne kadar İsveçli gördüğünü merak ederken diğer yandan son yıllarda yükselen azınlık karşıtlığının sürekli pompalanan korku ile nasıl büyütüldüğünü sorguluyor romanında. Herkesin makul fiyata, iyi standartlarda bir eve sahip olmasını hedefleyen İsveç Sosyal Demokrat Partisi, Milyon Programı adını verdiği bir projeyle 1965'ten 1974'e kadar bir milyon konut inşa eder. Okulları, geniş yeşil alanları, spor kompleksleri, hastaneleri ve sanat galerileri ile Milyon Programı sayesinde -bugün sözüm ona yüksek medeniyetin başat örneği olan- geleceğin İsveç'i de inşa edilecektir. Program dönemin İsveç'i için erişilmesi mümkün bir ütopyanın müjdecisidir. Ancak tüm iyi sistemler gibi Milyon Programı'nın kurduğu sevimli mahalleler de varolmak için sürekli bir emeğe ihtiyaç duyarlar. Nihayetinde bugün bu mahallelerden bazıları bir tür unutulmuşlukla boğuşurken kimileri de suç ve uyuşturucu ile anılan gettolara dönüşmüş durumda. Uganda asıllı Müslüman bir baba ile İsveçli bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Johannes Anyuru da bu mahallelerden birinde büyümüş ve kendini İsveçli olarak tanımlamakta güçlük çeken Müslüman bir yazar. Geçtiğimiz ay Profil Kitap tarafından Aslı Perker çevirisi ile dilimize kazandırılan Annelerinin Gözyaşlarında Boğulacaklar ise bir bakıma bu aidiyetsizliğin üzerine inşa edilmiş bir roman. Yayımlandığı yıl ülkesinin en prestijli ödülleri arasında yer alan August Prize'a layık görülen Annelerinin Gözyaşlarında Boğulacaklar, İslam değerlerine hakaret eden karikatürist Göran Loberg'in söyleşisinde gerçekleşen terörist bir eylemin İsveç'i tıpkı Milyon Programı'nın mahalleleri gibi bir ütopyadan distopyaya sürükleyişini konu ediniyor. Anyuru'nun kişisel geçmişinden güçlü izler taşıyan eserde, çok geçmeden eylemin faillerinden biri olan protagonistin aslında aşırı milliyetçilik ve islamofobinin şekillendirdiği karanlık bir gelecekten gelerek, her şeyi başlatan o anı değiştirmeye çalıştığını öğreniyoruz. Milyon Programı'nın sevimli mahallelerinin, İsveç düşmanları olarak anılan Müslümanlar ve diğer azınlıkların hapsedildiği ve işkenceye maruz kaldıkları Tavşanlı Bahçe'ye dönüştüğü geleceğin İsveç'i Ebu Gureyb ya da Guantanomo'yu aratmayan bir yerdir. Kendine dair anlayışının postkolonyal, kapitalist bir şiddet ortamında, sahip olduğunuz bedenin hayatınızın koşullarını belirlediği bir yerlerde şekillendiğini söyleyen Johannes Anyuru, Annelerinin Gözyaşlarında Boğulacaklar'da esasen Avrupalı olmayan bir Avrupalının güvensizliği, kimliksizliği ve deneyimine odaklanmış. Günümüzün sert politik gerçeklerine geniş bir perspektiften bakan yazar, korkunun denklemin her iki tarafını nasıl etkilediğini spekülatif kurgunun imkanları ile dile getirmeyi başarıyor kuşkusuz. Bir yandan hiçbir zaman içine doğduğu kültüre ait olamayacağını hisseden bir göçmen olarak, İsveçlilerin onu ne kadar İsveçli gördüğünü merak ederken diğer yandan son yıllarda yükselen azınlık karşıtlığının sürekli pompalanan korku ile nasıl büyütüldüğünü sorguluyor romanında. Nihayetinde bir birey olarak deneyiminiz nasıl göründüğünüze bir başka deyişle ne kadar esmer olduğunuza- dayanırken temelde Anyuru, milliyetçiliğin ya da bir millete dahil olmanın hangi saiklere dayandığını bulmaya çalışıyor. Bu haliyle Annelerinin Gözyaşlarında Boğulacaklar, korkuyla terbiye edilmiş insanların artık başka türlü hissetmek için neler yapabileceklerinin, umut ve imkanları elinden alınmış insanların bitimsiz bir sürgün ya da tutsaklıktan sonra neye dönüşeceğinin cevabını okuruyla birlikte arayan güçlü bir roman olarak öne çıkıyor. Büyülü diyarlarda girişilen maceralara tutkun olanlar için Dungeons & Dragons her zaman ayrı bir yere sahip olacak. Çünkü onlar için hiçbir film, roman ya da öykü kaderini yirmilik bir zarın yuvarlanışında arayan karakterlerin epik hikayeleri kadar heyecan verici ve keyifli değildir. Öyle ki 2000 yılında izleyici karşısına çıkan D&D uyarlaması sinema filmi ve takip eden TV filmleri hemen hiç kimseyi memnun edememişti. Her şeye rağmen geçtiğimiz 2015'te D&D için yeni bir film yapılması ihtimali, iyi bir uyarlamadan umudunu kesmeyenleri heyecanlandırmaya yetse de aradan geçen yıllar boyunca Chris Pine'nın başrolü üstleneceği duyumlarının ötesinde kayda değer bir ilerlemeden bahsetmek mümkün değil. Sinema uyarlaması duyurulduğu gibi 2022'de seyircisi ile buluşur mu bilinmez ama Hasbro cephesinden bu kez de bir dizi uyarlaması haberi geldi. Şimdilik resmi açıklama ya da tarih bilgisi olmasa da serinin John Wick'ten tanıdığımız Derek Kolstad tarafından yazılacağı konuşuluyor. D&D'nin olası yeni uyarlamalarının meraklılarını memnun edip etmeyeceğini ise bekleyip göreceğiz. Yalnızca bir sezon yayınlanmış olmasına rağmen kültleşen Firefly bir kez daha izleyici karşısına çıkıyor. Gelecekte insanlığın yeni bir yıldız sistemine yerleşmesiyle Firefly sınıfı bir gemi olan Serenity ve mürettebatının maceralarını anlatan dizi 2002 yılında yayınlanan 14 bölümün ardından iptal edilmişti. Dijital yayıncılık alanına son sürat giriş yapan Disney+'ın Fox ile birlikte Firefly'ı da satın almasının, dizinin sevenleri için yeni umutlara kapı aralaması kaçınılmazdı. Aralık ayında gerçekleşen Investor Day etkinliğinden sonra serinin yeni bir ekip ile tekrar televizyon ekranlarına taşınacağı yönünde haberler çıksa da dizinin yaratıcısı Joss Whedon'un yapımda yer alması pek mümkün görünmüyor. Distopyaların en bilinin örneklerinden olan 1984 dizi oluyor. Aslına bakılırsa 2021 yılı itibariyle George Orwell'in telif haklarının serbest kalmasıyla yazarın eserlerinde ciddi bir hareketlenme olması bekleniyordu. Zaten daha Ocak ayının ilk günlerinde deyim yerindeyse yer gök kimisi iyi kimisi kötü pek çok Orwell çevirisiyle doldu. Geçtiğimiz günlerde dijital platformlara yapımlar hazırlayan Wiip'ten gelen haberlere göre romanın Duncan Macmillian ve Robert Icke tarafından hazırlanan tiyatro uyarlamasını baz alan 5 bölümlük bir mini dizi için çalışmalara başlandı. Şimdilik hangi platformda yayınlanacağı açıklanamayan dizinin Orwell kitaplarında -kalitenin düşmesinin kaçınılmaz olduğu- bir enflasyon yaşayacağımız günlerde pek çok okuru memnun edeceği kesin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/vatan-borcudur-daglarca-icin-siir", "text": "Malazgirt de İstanbul'un fethi de İstiklal Savaşı da Dağlarca şiirinin bayrakları arasındadır. Ben dediği kadar Biz demeyi bilmektedir çünkü o. Türk tarihi Bizdir. Atlar şaha kalkmayacak da ne olacak şiirde. Kır atın, doru atın, al atın, yağız atın türküsünü söylemek ona düşer. Vatanına borçlu olarak ölmek istemez Dağlarca. O ki şairdir nefesiyle dalgalandırmalıdır bayrağını. O ki eski bir askerdir, cepheleri bir şahin gibi tarassut etmeli, İstiklal Savaşı'na yalnız dirilerin değil ölülerin de katıldığını görmelidir. Silahlar ateşlenir de, dağ taş ateşlenmez mi! Bir millet ayağa kalkar da kurt, kuş, ağaç, böcek sessiz mi kalır! Bir destan yazılmaktadır madem Anadolu'da, Dağlarca yazılmalıdır. Üç Şehitler Destanı denilmelidir en fırtınalısına. Altı defa düşmanın eline geçen ve altı defa düşmandan kurtarılan tepelerin kırk dokuz parçalık destanıdır bu. Şair olmak bir Karşı Duvarı olmaktı insan onuru çiğnendiğinde. Sayısı yüz kırkı bulan kitaplarından daha kıymetliydi onun için kitapçı vitrininde on dört yıl elle yazdırdığı Karşı Duvar. İşte o vitrindeki şiirlerinden biri de İkili Anlaşma Anıtıydı. Türk askerlerinin Amerikan helalarını temizlemelerinden söz eden bu şiir yüzünden Dağlarca'ya dava açılmış, mahkeme sırasında söz isteyen şair şöyle yükseltmişti sesini: İkili anlaşmalar gereğince Amerikan helalarını temizlemek Türkiye'ye aitse, ben 60 yaşıma rağmen bu helaların hepsini temizlemeye hazırım, ta ki Türk askeri bu helaları temizlemesin. Bu söz üzerine salon beş dakika sessizliğe gömülmüş, soluklar kesilmiş, sonunda yargıç davayı ertelediğini bildirmişti yeni bir sesle. Bir sonraki duruşmada ise Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesi'nden beraat kararı çıkmıştı Dağlarca için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/ve-bu-benim-yalniz-bir-kadin-frug-ferruhzad", "text": "Furuğ'un Türkiye'de çok tanınan, çok sevilen hatta aşkla sevilen bir şair olması hem çok güzel hem de inanılmaz! Onun şiirinin, çevrilirken az kayıp veren bir şiir olduğunu ve dokusundaki içtenliğin asla kaybolmadığını düşünüyorum. Sanırım bu da insanların onunla kurduğu bağın doğrudanlığının zedelenmemesine olanak sunuyor. Furuğ'un inandığı gibi yaşayan bir sanatçı olması, her yerde her koşulda kendisini olduğu gibi sunması, korkusuzluğu, sözcüklerin insanlar arasında sahici bağlar inşa edeceğine ve insanlığı değiştireceğine dair inancı, onun evrensel olmasını sağlayan temel ögelerdir bana göre. Furuğ'un ruhunun kumaşı isyanla ve samimiyetle örülmüştür. Bu samimiyet herkesin hissedebileceği kadar belirgindir. Bir şair her şeyden önce kurulu düzenle derdi olan kişidir. Furuğ, İran edebiyatının ve hatta dünya edebiyatının görüp görebileceği en isyankar sanatçılardan biridir. Yalnız modern İran şiirine yepyeni bir soluk getirmekle kalmamış, kadın algısının da büsbütün değişmesinde büyük rol oynamıştır. Ezber algıların tutsağı olmayan Furuğ, kendi algısıyla dünyaya bakmayı başarmış, kendine inanarak yol almış ve nihayetinde gür, her yerden duyulabilen bir sese dönüşmüştür. Küçük yaşlarından itibaren mantıklı bulmadığı her kuralı delip geçen bu cesur kadın, şiirdeki köhne yapıları temelinden sallamaya girişmiştir. Furuğ, 1950'ler İran'ında şiirin de değişen hayat ritmini yakalaması gerektiğini düşünür. Klasik İran şiirini, Hayyam'ı, Hafız'ı, Sadi'yi sever, bu şairlerin sesiyle büyür, hatta yayımlanmayan ilk şiirleri gazel formundadır; ama artık ona göre yeniçağın sesini duyurmak için yeni bir şiir inşa etmelidir. Çağın insanının sesi olabilecek, günlük hayatın ritminin duyulduğu, gerçekçilikle beslenen ve daima samimi bir şiirin peşindedir. İlk şiirlerinde özgün sesini bulan, ancak büsbütün klasik şiirin ilkelerinden uzaklaşmayan Furuğ, özellikle İsyan kitabından başlayarak Yeniden Doğuş'a kadarki evrede her anlamda yeni bir şiir kurmanın peşine düşer. Şiir yüce duyguları şaşaalı kelimelerle anlatma sanatı değildir. Her kelime girebilmelidir şiire, dizeler içeriğin sesine uyarak öbeklenmeli, ama ölçülü biçili olmaya çalışmak için ezilip büzülmemelidir. Ahenk elbette önemlidir ama şiiri salt sese ve kurallı kafiye dizilimine indirgemek ölü bir şiir doğuracaktır. Şiir üzerine kafa yoran, şiirle yatıp şiirle kalkan bir şairdir Furuğ! Bütün hayatını arzu ettiği güçlü şiire adamıştır. Şiir, onun için bir var oluş formudur. Kafelerde sabahtan akşama oturup hep aynı şeyleri söyleyen ve sanatçı geçinenlerle yolları hep ayrıdır. Özgür olmanın hakkını veren Furuğ, özgürlüğü bütün sınırları bozarak kendi istediği şekilde ve emekle kurar. İnşa ettiği özgürlüğün sesi de şiirleridir. İnsan kendi var oluşunu tamamlamadan başkalarının hayatında bir değere dönüşemez. Furuğ her şeyden önce iyi okuyan, dünyayı merakla ve iştahla kavramaya çalışan bir kadındır, içindeki isyanın kayda değer bir sese dönüşmesi ancak böyle mümkün olur. Furuğ, özgürlüğüne giden yolun evlilikten geçmediğini idrak ettiği andan başlayarak bir yol arayışına girer ve en nihayetinde bütün kurumsal yapıları sarsan, toplumun hassasiyet zarını yırtan 'Günah' şiirini yazar, yer yerinden oynar! Günah, Furuğ'un yayımlanan ilk şiiridir ve sene 1951'dir. İran şiirinde ilk defa bir kadın bir erkeğe seslenerek şiir yazar, bununla da kalmaz onunla yaşadığı hazzı son derece çarpıcı biçimde dillendirir. Bu şiirden sonra bir cehenneme düşer Furuğ, evini terk eder, Tahran'da bir kiralık odada çok zor şartlarda yaşamaya başlar ve kısa süre sonra da ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde bulur kendini. Onu ruhsal olarak bu kadar hırpalayanın ne olduğunu anlamak zor olmasa gerek ama biraz detaylandırırsak şunları görürüz: Baba, onursuzca davrandığını, ailesini küçülttüğünü söyler, bu genç ve güzel şair, Tahran'daki ataerkil sanat çevrelerinin iştahını kabartır, magazin dergileri Furuğ'u satış malzemesine dönüştürür, Kum'daki dini odaklardan şiiri yayımlayan Roşenfikr dergisine tehdit telefonları gelir. Hastaneden çıktıktan sonra tekrar eşi Perviz Şapur'a döner Furuğ. Ve bir yıl sonra oğlu doğar, evlilikteki sorunlar sürmektedir. Furuğ gidip gelip geleneksel aile kurumunun sivri köşelerine çarpar. En nihayetinde Perviz'le evliliğinin kendisine bir özgürlük imkanı olamayacağını bütünüyle anlar. 1955'te ayrılmalarından sonra da Perviz'e mektup yazmayı sürdürür, ona karşı sevgisinin tükenmediğinin göstergesidir bunlar. Furuğ ev işleriyle uğraşacak, akraba ziyaretlerine gidecek, kısacası kurulu aile düzenine sığacak bir kadın değildir, bunu en baştan beri bilir ancak edebiyatçı eşi Perviz'in kendisine alışılageldik aile düzeninin dışına çıkabilecekleri 'başka' bir yol arkadaşlığı sunacağını düşünür belki de. Furuğ'un hayatındaki önemli olaylardan biri de İran'ın en önemli yönetmenlerinden ve yazarlarından İbrahim Gülistan'la tanışmasıdır. Bu iş arkadaşlığıyla başlayıp aşka evrilen son derece doğurgan, ama Gülistan'ın evli olması sebebiyle de bir hayli zorlayıcı bir ilişkidir. Furuğ, Gülistan stüdyosunda sinemayla tanışır ve neredeyse şiire bağlandığı kadar bağlanır sinemaya da. Montajla başladığı sinema serüvenine oyunculuk, yönetmen asistanlığı eklenir ve en nihayetinde kendisine uluslararası arenada büyük itibar ve şöhret getiren Ev Karadır adlı 22 dakikalık belgeselin yönetmenliği gelir. Tebriz yakınlarındaki Bababağ adlı cüzamhanede çekilen bu belgesel sarsıcı görüntülerle dolu, Furuğ'un şiirsellikle harmanladığı bir teknikle oluşturulmuş, son derece özgün bir yapıttır. Bütün dünyada pek çok sinemada, festivallerde ve televizyonda gösterilmiş, pek çok ödül almıştır. Annesi babası cüzamlı küçük Hüseyin'i bu filmin çekimlerinde tanımış, ailesinin onayını alarak evlat edinmiş, Tahran'a getirmiştir. Furuğ'un ölümünden sonra bütün aile Hüseyin'i sarıp sarmalamış, eğitimiyle yakından ilgilenmişlerdir. Hüseyin Mansuri şimdi Münih'te yaşıyor, çeviriyle ve müzikle ilgileniyor. Uluslararası sinema çevreleriyle bağ kurmasını sağlayan bu filmle beraber Bertolucci'yle de tanışır Furuğ, petrol üzerine bir film yapmak üzere Tahran'a gelen Bertolucci, İtalyan televizyonunda yayımlamak amacıyla Furuğ'la, bir kısmı görüntülü olmak üzere, bir söyleşi kaydı gerçekleştirir ancak bu filmi tamamlayıp yayınlatması mümkün olmaz. Furuğ'un sinemayla, tiyatroyla yakından ilişkisi sürerken şiiri de olgunlaşmaktadır ve İsyan kitabından yaklaşık altı yıl sonra yayımlanan, birbirinden etkileyici şiirlerden oluşan Yeniden Doğuş, hem Furuğ'un şiir yolculuğunda hem modern İran şiirinde zirvedir kanımca. Bu kitapla Furuğ'un artık hedeflediği şiire ulaştığını, gerçekleştirmeye çalıştığını bütünüyle başardığını söylemek mümkündür. Yedi şiiri içeren son şiir kitabı İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adıyla ölümünden çok sonra 1974'te arkadaşlarının çabalarıyla yayımlanır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/virginia-woolf-pazartesi-ya-da-sali", "text": "Bilinç akışı romanının öncülerinden olan Woolf, romanlarıyla ünlü olsa da bilinç akışının öyküdeki ilk örneklerini de o vermiştir. Onun öyküleri modernist hareketin edebiyattaki serüvenini izahta önemli bir belge niteliği taşımaktadır. Virginia Woolf'un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir. Woolf'un uyguladığı bilinç akışı hem biçimsel anlamda gelenekle hesaplaşmanın adıdır hem de modern insanın yeni konumunu yansıtmada bir araçtır. Bilinç akışının doğuşu, biçimin, tekniğin bizzat kendisinin amaç olduğu bir zaman dilimine denk düşer. Bu yüzden bilinç akışı romanlarında, öykülerinde geleneksel düzyazı biçimleri eleştirilir. Biçimsel arayışların altı çizilirken; kendilerinden önceki düzyazı teknikleriyle, roman anlayışlarıyla hesaplaşılır. Kısa öykülerinin tümüyle bir kitapta toplanması, kuşkusuz Woolf'un bütün bir öykü serüvenini yansıtması açısından çok önemlidir. Ne var ki yazarın yaşarken kitap haline getirmediği, sağda solda yayınlanmış, dergiler arasında kalmış çalışmalarının, edebiyat araştırmacıları için bir anlamları olmakla birlikte, yazarının son kontrolünden geçmediği için onu tam olarak temsil etmediği de bir gerçektir. Bu nedenle yazarın sağlığında kitaplaştırmadığı bu metinlere kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Onun en güzel öyküleri, sağlığında yayımlamış olduğu Pazartesi ya da Salı kitabında yer alan öykülerdir. Onun kısa, özlü ve yoğun yazma yaklaşımını en iyi temsil eden Perili Ev ve Pazartesi ya da Salı öyküleridir. Bu iki kısa öykü onun özlü anlatım, kısa yazma ve yoğun anlatma arayışının ürünleridir. Perili Ev öyküsünde, yaşadıkları sevinçlerini, acılarını yıllar sonra görmek için evlerini ziyarete gelen çiftin eski evlerinde dolaşmaları anlatılır. Mevcut ev sahiplerini uyandırmamak için evde özenle dolaşırken, anılarına yaşam sevinçlerine bir bir dokunurlar. Ziyaret sembolik bir ziyarettir çünkü çift çoktan ölmüştür. Şimdi evde yaşamın gizi olan hazineyi aramaktadırlar. Hayalet çift evde dolaşırken, dışarıda gürül gürül akan bir hayat vardır. Öykünün sonunda kaybettikleri sevincin, aradıkları hazinenin kalplerindeki ışık olduğunu keşfederler. Sonunda gömüyü bulmuşlardır. İki sayfalık Perili Ev öyküsü; kapalı, soyut biçimiyle bilinç akışı öykü tekniğinin emsalsiz bir örneğidir. Kaybolan sevinci arama imgesi yolculuğunda bakış açısı sürekli değişir, yeni ev sahipleri, eski ev sahipleri, konuşan ev karakterleriyle ve özellikle etkileyici fotoğraflarla hem fanilik duygusunun acısını hem de yaşama coşkusu hikaye edilir. Öyküdeki kamera-göz anlatım, hem gizemi/ belirsizliği artıran bir imkan sağlar hem de geçişleri anlamlı ve ritmik hale getirir. Pazartesi ya da Salı'da şiirsel-düzyazı biçiminde yazılmış benzer bir öyküdür. Bir gün süresinde, şiirsel-düzyazı biçiminde iç monolog ve fotoğraf tekniği ile hakikat düşüncesi ve gündelik hayatı karşılaştırılarak bu ikisi arasındaki mesafe, çarpıklıklar açık edilir. Bir buçuk sayfalık kısa öyküde hakikat düşüncesinden kopuşa vurgu yapılır. Kew Bahçeleri bilinç akışı tekniğinin önemli öykülerinden biridir. İnsanın gündelik yaşamı değil, aslında bilincindeki yaşamı, yaşadığı bu gel-gitlerle her şeyi yorumladığı bir anlatım ile kurulur. Kew Bahçeleri'nde; bir parka çevirir kamerasını orada insanlık manzaralarını, doğayla bütünleyerek yepyeni bir tablo çıkarır ortaya. Yusufcuk, salyangoz bu tabloda yerini alır. Parktaki çeşitli insanların geçmişlerine, bilinç altına götürür. İlk çiften erkek olanı sevgilisine evlenme teklif ettiği anı eşi ise boynuna kondurulan küçücük öpücüğü hatırlar. Bir ihtiyar ise savaşın acılarını dillendirmektedir. Diğer genç çift bambaşka bir dünyadadır. Öykü sonunda tüm bu olaylar ve manzara iç içe geçmiş yeni bir tablo ortaya çıkmıştır. Yeni Elbise öyküsü, tek bir cümle etrafında oluşur ve hepimiz tabağın kenarında yürümeye çalışan sinekler gibiyiz diyen Mabel'in hikayesi anlatılır. Öykü boyunca Mabel'in ilişkilerini, anılarını ve gelecek tasarımlarını öğrendikten sonra gerçekten de hayatının o sinek gibi olduğuna ikna oluruz. Somut Cisimler'de; politikayı bırakıp kırık camlar, porselenler toplamaya başlayan ve artık hayatını bu tutkuya adayan eski politikacının hikayesi anlatılır. Duvardaki Leke onun unutulmaz bir başka öyküsüdür Virginia Woolf, Duvardaki Leke isimli öyküsünü, sanki bilinç akışı tekniğinin, diğer anlatı yöntemlerinden farklılığını sergilemek için yazmıştır. Öyküde, konu son derece basittir. Anlatıcı, duvardaki bir lekeye bakmakta ve onun ne lekesi olduğunu çıkarmaya çalışmaktadır. Eylem bu kadardır. Bu arada bilinç devreye girer ve anlatıcı; hayatı, insanlığı, tarihi, edebiyatı, bilimsel gelişmeleri yorumlayarak adeta bir yaşam felsefesi, hatta giderek bir anlatı kuramı oluşturur. Kahraman; bilincin derinliklerinde dolaşırken, insanın muhayyile gücünün çiğ gerçeklikten üstünlüğünün çarpıcı örneklerini verir. Woolf'un bu öyküsü; hiçbir kuramsal tartışmaya gerek bırakmayacak yetkinlikte kurgulanmış, emsalsiz bir bilinç akışı tanımıdır. Öyküde bilinç akışı tekniğinin hem örneği verilmiş hem de geleneksel anlatı türleriyle farklılığı ortaya konulmuştur. Görüldüğü gibi öyküde hiçbir olay yoktur. Öykü, küçücük bir lekenin insan bilincinde uyandırdığı bir bölük karmaşık duygularla oluşturulmuştur. Yazar aradan çekilmiş, okurla anlatıcı dolaysız olarak karşı karşıya getirilmiştir. Virginia Woolf büyük romanları kadar öyküleriyle de başarılı bir yazar portresi çizmiş, öykü sanatını ileri bir noktaya taşımıştır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/virginia-woolfun-gozunden-londrali-olmak", "text": "Antik Yunan'dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkanlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var. İstanbullu, Parisli ya da Londralı olmak, kentle kurduğumuz ilişkinin yoğunluğu ölçüsünde kimliğimize damgasını vuruyor. Virginia Woolf'un 1931 ilkbaharında yazdığı ve Good Housekeeping dergisinde yayımlanan denemelerinden oluşan Londra Manzaraları, bize edebiyatçının gözünden Londralı olmayı anlatıyor. Yazar, 20. yüzyılın başındaki kenti altı başlıkta ele alıyor. Seyahatine Thames Nehri'nin doğu kıyısındaki rıhtımlardan başlıyor ve batıya doğru devam ediyor. Virginia Woolf'un kenti anlatırken uğradığı duraklar, 20. yüzyılın başındaki Londra'yı betimlemek için özenle seçilmiş görünüyor. Geleneğin etkisini yitirmesiyle esen değişim rüzgarları, kitap boyunca kendisini hissettiriyor. Örneğin ilk denemede konu edilen rıhtımlarıyla Londra, küresel ticaretin merkezi olarak tasvir ediliyor. Dünyanın her yerinden yük gemileri hammaddelerini tüketim nesnelerine dönüştürülmek üzere kentin rıhtımlarına boşaltıyor. Woolf, ticaretin yarar işlevinin bir tür estetik kaygı yarattığından bahsediyor. Kentli insanın ince zevkleri tüketilecek nesneleri belirliyor; böylece araç, kentli için amaca dönüşüyor. Londra'nın en işlek caddesi olan Oxford Caddesi, toplumsal değişimin adeta vitrini gibi. Daha elit caddelerin aksine burası fazlasıyla hikaye barındırıyor, caddede trajedi ile komedi el ele yürüyor. Kentin bütün büyüsü de buradan kaynaklanıyor. Caddedeki hız, eğlence, gösteriş katı İngiliz ahlakçılığını rahatsız ediyor. Cadde dayanıksız binaları, ince duvarlarıyla mimarideki değişimi de yansıtıyor. Artık gizlilik ortadan kalkıp geçirgenlik ve şeffaflık her yanı sarıyor. Çağdaş Londra'nın çekiciliği, kalıcı olmak için kurulmamış olmasından kaynaklanıyor; o geçip gitmek için kurulmuştur. Geleneğin, kenti gelecek nesillere miras bırakma anlayışı yitip, yerini şimdiye ve pratik olana bırakıyor. Çizilen Londra manzarası, dönemin kapitalist ve çıkarcı dünya görüşüyle de paralel. 1930'ların başında Londra'da ayakta kalmak mücadeleyi gerektiriyor. 20. yüzyıla damga vuran en önemli değer her ne kadar değişim olsa da, kentler ulus bilincine ve demokrasiye katkıda bulunan isim ve kurumlara sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam eder. Kentlerde yaşamış ünlü yazarların, bilim insanlarının yaşadıkları evler korunup kollanır, müze haline getirilir. Virginia Woolf da, tarihçi Caryle ve şair Keats özelinde, Londra'nın önemli kişilerinin üzerinden kentlilik bilincinin pekiştiğini belirtir. Yazarın kentlerin olmazsa olmazı demokrasiye avam kamarası üzerinden yaptığı vurgu da dikkate değer. Kent sakinleri halkı temsil eden, halk için önemli kararlara imza atan Avam Kamarası'na güvenir ve iradesini teslim eder. Virginia Woolf Londra Manzaraları'nda kenti geçmişi ve geleceği ile birlikte ele alıyor. Kentin geçirdiği dönüşüme olumlu ve olumsuz bütün yönleriyle bakıyor. Hem de bunu üstten değil sıradan halkın gözünden yapıyor. Böylece kenti yazılı olarak asıl sahiplerine teslim ediyor. Bugün artık o Londra'nın üstünden çok sular akmış olsa da, Joyce'un Dublin için dediği gibi, 1930'ların Londra'sını zihnimizde bugün yeniden inşa etmemizi sağlıyor, aslına uygun olarak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/walser-den-vahsi-bir-peri-masali", "text": "Robert Walser'in Jakob Von Gunten isimli eseri yazarın yaşam öyküsüyle daha derin bir anlam kazanan türden bir anlatı olarak karşımızda duruyor. Tarihsiz yazılmış günlük biçimindeki kitap, on yedi yaşındaki Jakob'un Benjamenta Erkek Enstitüsü'nde yaşadıklarını ve bunun iç dünyasındaki yansımalarını bize sunuyor. Küçük bir şehirden gelen Jakob, Kanton meclisi üyesi bir babanın oğludur. Ailesi kültürlü ve zengin bir ailedir. Ancak Jakob aileden gelen bu pürüzsüz düzenden daralıp bir miktar parayla evden kaçar. Hayatı, dünyayı öğrenmek istemektedir. Kanlı canlı büyük şehir yaşamı onu kendisine çeker. Benjamenta Enstitüsü bir uşak okuludur. Jakob, varoluşuna anlam kazandırmak ve ailesinden uzakta ayakları üzerinde durmak için bu okula yazılır. Okulun baskıcı ve otoriter özelliği bir yandan Jakob'u bunaltırken, diğer yandan da burada kendini memnun ve dingin hissetmesini sağlar. Düzene hizmetçi yetiştiren, tekrara ve ezbere dayanan eğitim, farklı toplumsal kesimlerden gelmiş, farklı kişilik özelliklerindeki öğrencileri giderek uysallaştırır. Gerçi Jakob'dan başka direniş gösteren yoktur ya. Robert Walser de tıpkı yarattığı karakter Jakob gibi küçük bir şehir olan Bern'de doğar. Psikolojik sorunlu bireylerle dolu olan bir ailede büyüyen Walser, bu hastalıklı ortamdan annesinin intiharından sonra adeta kaçarak uzaklaşır ve Berlin'e yerleşir. Geçinebilmek için türlü işlere girer çıkar. Bu işlerden biri de tıpkı Jakob'un amaçladığı gibi bir malikanede uşaklıktır. Jakob, nefes almak ve şehre karışmak için -yasak olmasına rağmen- sık sık enstitüden dışarı çıkar. Caddelerde aylak aylak dolaşmak, parklarda oturmak en büyük zevkidir. Büyük şehir yaşamı ona göre çok vahşi olduğu izlenimi uyandıran bir peri masalıdır. Doğduğu yere nazaran burası heterojen bir kalabalığa sahiptir. Buraya Avrupa'nın dört yanından insan örnekleri gönderiliyor. Asilleri, düşkün ve acizlerin yanında görmek mümkün. Bütün bu insan çeşitliliğinin yarattığı akış Jakob'un başını döndürür. İnsanlar lüksün, ışıltılı hayatların peşinde sürüklenmektedir. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen Jakob şehri yine de sever ve kendini doğuştan şehirli olarak niteler. Şehri tabiattan uzak ve mekanik bulsa da taşraya yeğler. Şehir hayatı ona göre ayrı bir ahlakı öngörür. İnsanların farklılığı, birbirlerine karşı tavır alışlarında empatiyi ve akılcı hareket etmeyi gerektirir. Walser de gençlik yıllarında taşındığı Berlin'den çok etkilenir. Roman karakteri Jakob gibi, ağabeyi sayesinde tanıştığı Berlin sanat çevresiyle ışıltılı şehir hayatına adım atmış olur. Edebiyatçı ve tiyatroculardan oluşan bu ortama temkinli yaklaşsa da girdiği sohbetlerde kültürel birikimiyle öne çıkar. Walser taşraya ve taşralılığa eleştirel yaklaşır. Bu tavrı Jakob'un enstitüdeki arkadaşlarını değerlendirişinde de gözlemliyoruz. Özellikle Kraus karakterinde temsil edilen güce koşulsuz şartsız boyun eğiş dikkat çekici. Jakob'un Batılı medeniyet karşısındaki eleştirel duruşu kitap boyunca gelgitli bir tarzda sürer. Evine, taşranın komformizmine olan özlemi zaman zaman nükseder. Nitekim Benjamenta Enstitüsü'nün müdürü ve müdiresi ile yaptığı sürreal konuşmalarda da bu durum açığa çıkmakta. Walser'in kendisi bu ikilemde bir müddet sonra Berlin'i terk eder. Jakob'a ne oldu bilmiyoruz ancak Walser ömrünün geri kalanını bir akıl hastanesinde geçirir. Düşünmeyi ve dahi düzenli yazmayı bırakır. Belki de bütün mesele modernin çelişkisini çözememesinde yatmaktadır. Onu en iyi anlayanlardan çağdaşı Walter Benjamin'in de dediği gibi, peri masallarının bittiği yerde Walser'in hikayesi başlamaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yahya-kemal-gok-kubbemizdeki-deruni-ahenk", "text": "Redife Hanım bir çocuğun aşkına en fazla gülümseyebilirdi. Çocuk ise en fazla şiir yazabilirdi ona. Herkes gençliğinde, hatta benim gibi pek erken olarak aşkı duyar. Lakin şiirle ifade etmeyi hatırından geçirmez. Hatta geçirse bile istidadı yoksa, iki kafiyeyi bir araya getiremez, diyecekti hatıraya dönüştüğünde bu hikaye. Aşk varsa aruz vardı. Fakat Redife Hanım'ın değil Yunan Harbi'nin yazdırdıkları ilk mısraları olarak kayda geçti: Seyf-i adli saldılar / Tırnova'ya daldılar / Turhala'yı aldılar / Şanlı Türk askerleri. Hatırladığı ilk şiiriydi bu. Canan ve vatanın aynı şey olduğunu o gün anladı. Ezanlar başladığında şehri büyük bir sessizliğin kapladığını hatırlıyordu Yahya Kemal. Sokaklarda ruhani bir rüzgarın dolaştığını ve annesinin dudaklarının kıpırdadığını. 2 Fakat annenin dudakları bir gün kıpırdamadı. Bundan daha büyük bir acı yaşamadı hayatında. On üç yaşında ölmek istedi. Annesine benziyordu o. Ölümü de benzesindi. Annemin na'şını gördümdü: / Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle, / Acıdan çıldıracaktım, 3 yazacaktı elli dokuz yıl sonra Ufuklar şiirinde. İsa Bey Camisi'nden her akşam Yasin göndererek annesine hayatta kaldı Yahya Kemal. Ezan ve Türkçe annesinden miras kalmıştı ona. Bu dil ağzımda annemin sütüdür, 4 diyecekti yıllar sonra bitmemiş bir şiirinde. Ezansız Semtler başlıklı bir yazı kaleme alacaktı Sebilürreşad'ın iktibas edeceği. Lafız ve mana birliğiydi şiiri var eden. Dil, mısrada tek başına mana kesilince şiir doğar; mana ancak lisan kesilir, lisanda nağme haline gelirse kıymetini bulurdu. 9 Arthur Rimbaud, Stephane Mallerme ve Paul Verlaine gibi sembolistlerin ritim anlayışıyla yer yer örtüşse de deruni ahenk, kendini sembolist bir şair olarak görmüyordu Yahya Kemal. Mısraın musikisinde onlar gibi düşünüyordu evet, fakat mana bahsine gelince ayrılıyordu yolu. Ritmin manayı tamamladığına inanıyordu Yahya Kemal ve epik şiire şiir gözüyle bakmayan sembolistleri reddediyordu Homere'i, Virgile'i ve Victor Hugo'yu ileri sürerek. Nesirden yola çıkarak varılamazdı öz şiire. Nesre vezin ve kafiye ekleyerek olsa olsa vezinli ve kafiyeli bir nesir elde edilebilirdi. Şiiri nesirden tamamen ayrı bir kimya haline getiren deruni ahenkten başka bir şey değildi. Manayı lafza çeviren bir büyücüydü şair, dilin kendini aşmasına aracılık eden. Hangi kelimeleri yan yana getirdiğinde büyüleyeceğini bilecekti ki yarattığı sesle mısraı kanatlandırabilsin. Ses ve nefesin birlikteliğiydi bu. Kanat mı lazım? Kafiye kuşta kanat gibidir. Yani başlıca uzuvdur, 10 diyecekti şair. Türk elçisiydi Yahya Kemal; kar Varşova'da yağsa da İstanbul'da tutacaktı. 1927 yılında ağır ağır süzülürken kar taneleri, pikabına bir taş plak koyacaktı İstanbul'un en özlü sesiyle dolsun diye gece. İslav kederinden Türk zevkine kanatlanacaktı Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu. / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu, 12 diyerek. Yalnız pencereden beyaz şehrayini izleyerek yazamazdı şiirini, taş plakta Tanburi Cemil Bey, Hüseyni Peşrevi'ni icra etmese. Ne hazindir ki yazdıktan tam on dört sene sonra yayımlayabilecekti Kar Musikilerini muhalefet etmekten korkarak musiki inkılabına. 1Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım, Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 95. 4 Yahya Kemal Beyatlı, Bitmemiş Şiirler, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, Siyasi ve Edebi Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1973, s. 112. 7 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 51. 8 A. g. e., s. 39. 9 Yahya Kemal Beyatlı, Mektuplar Makaleler, Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1984, s. 135. 11 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 40. 12 A. g. e., s. 46. 13 A. g. e., s. 51. 14 Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal Eve Dönen Adam, Kapı Yayınları, İstanbul 2008, s. 105-106 15 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 28. 16 Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Dergah Yayınları, İstanbul 2005, s. 258."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yaraticisinin-iradesi-kadar-ozgur-oykuler", "text": "Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu'nun da sahibi. Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar'da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigar kalıyor. -Kimsin? -Anneannemin torunuyum. Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükarda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb'in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir Divan Edebiyatı. Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı'da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı'nın doğuyu gördüğü egzotik gözle romantize edilemeyecek bir yükseliş bu. Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam'ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam'la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yavasligin-bestekâri-milan-kundera", "text": "1929 yılında Çekoslovakya'nın Bruno şehrinde dünyaya gelmiş Milan Kundera. Burjuva bir ailenin çocuğu olarak erken yaşlarda piyano ve klasik müzikle tanışmış. Babası, dönemin meşhur müzikoloğu ve akademinin rektörü Ludvik Kundera, oğlunun kendisi gibi yetkin bir müzisyen olması için epey çaba sarf etmiş. Fakat Kundera, ortaokul yıllarında müzik eğitimi alırken şiire de ilgi duymaya başlamış. Aynı zamanda Doğu Avrupa'yı kasıp kavuran komünizme yakınlık duymuş. Bu esnada, milyonlarca insan gibi İkinci Dünya Savaşı'nın karanlığında kalmış. Naziler'in ülkesini işgali, onu derinden sarsmış. Lise yıllarında ateşli bir komünist olarak ilk şiirlerini yazmış. Lisenin ardından müzikal ve edebi çalışmalarına devam etme niyetinde olan Kundera, geçimini sağlamak için satıcı ve caz müzisyeni olarak çalışmış. Savaşın ardından 1948 yılında Çekoslovakya Komünist Partisi'ne katılmış fakat aykırı fikirleri neticesinde iki yıl sonra partiden atılmış. Kundera, partiden atılmasına rağmen ideal komünizm üzerine manifestolar, makaleler yazmış, çeşitli tartışmalara katılmış. Bu yıllarda Prag'a taşınıp Charles Üniversitesi'nde sinema, müzik, edebiyat eğitimi almış. 1952 yılında mezun olduktan sonra Prag Sahne Sanatları Akademisi'nde dünya edebiyatı üzerine dersler verirken beri yandan da çeşitli oyunlar, şiir denemeleri kaleme almış ve çeviriler yapmış. 1956 yılında partiye tekrar kabul edilen Kundera'nın Laughable Loves isimli kısa öykülerden oluşan kitabı onu edebiyat çevrelerine tanıtmış. Kundera, 1967 yılında evlenmiş ve aynı yıl büyük ses getiren ilk romanı The Joke, orijinal ismiyle Zert yayınlanmış. Edebiyat çevrelerinde belli bir saygınlık kazanmaya başlamışken reformist komünist yazarlarla birlikte Prag Baharı'nın arka planında yer alması, başını epey derde sokmuş. 1968 yılında Çekoslovakya, SSCB'nin işgaline uğradıktan sonra ülkede yaşanan büyük kaosların ardından Kundera'nın eserleri yasaklanmış ve birçok yazar gibi o da 1970 yılında sınır dışı edilmiş. Kundera'nın bu yıllarda maddi ve manevi açıdan çok zor günler geçirdiğini, kendi demeçlerinden ve kitaplarında Prag yıllarına yaptığı atıflardan biliyoruz. Kundera, 1975 yılında Fransa'ya iltica ettikten sonra Rennes Üniversitesi'nde dersler vermiş ve 1979 yılında Gülüşün ve Unutuşun Kitabı isimli eserini yazmış. Kundera'yı tüm dünyaya tanıtan ve birçok otorite tarafından başyapıt olarak kabul edilen Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ise 1984 yılında yayınlanmıştır. Kundera'nın Çekçe yazdığı diğer eserler; Yaşam Başka Yerde, Ayrılık Valsi ve Ölümsüzlük'tür. Yavaşlık romanı, 1995 yılında Fransızca yayınlandığında ülkesinde büyük tepki çekmiş fakat yazar bundan sonraki eserlerini Fransızca yazmaya devam etmiştir. Bunlar; Kimlik, Bilmemek ve Kayıtsızlık Şenliği'dir. Deneme kitapları ise; Roman Sanatı, Saptırılmış Vasiyetler, Perde ve Bir Buluşma'dır. Kundera; şiir, oyun ve ilk öykülerinde yakınlık duyduğu ideolojisini merkeze alıp etrafına ona uygun imajlar, figürasyon ağı ve meta-temalar koyarken romanlarında başka bir tavır almıştır. Siyaset, onun romanlarında bir amaç değil araçtır. Siyasetin gölgesi romanlarındaki dar sokaklarda gezinse de birey, toplum, siyaset üçgenini üçüncü gözden realist çizgileri esas alarak anlatmayı yeğlemiştir. Kundera'nın Fransa yılları onun fikirlerini, sanata bakış açısını olduğunu gibi eserlerini de dönüştürmüştür. Bu yıllarda Rönesans yazarları Giovanni Boccaccio ve Rabelais'ın mistisizminden, Nietzsche'nin ve Heidegger felsefi görüşlerinden, postmodern roman tekniklerinden etkilenmiştir. Kundera'nın romanları sonbaharın hizasındadır. Cümlelerin altında hüznün felsefesi yatar. Ülkesinden sınır dışı edilmesi ve başka bir ülkede mülteci olarak yaşamak zorunda kalması büyük bir travmanın dilimleri olarak karşımıza çıkar. Yarım kalmış hevesler, aşklar, dostluklar; birbirine düğümlenmiş notalar halinde sayfalar boyunca uzar. O sararmış notalardan yayılan birbirinin içinde uyuklayan hisleri tüm sıcaklığıyla hissedebiliriz. Kundera, üst kurmacalarına yerleştirdiği bu melankoli kümelerinin içine mutlak suretle kadın- erkek ilişkilerini koyar. Genellikle esas kahraman çapkın, entelektüel bir erkektir. Bu karakter, kadınları yaralarından yakalayarak onlara aşkı öğrettikten sonra yaralarını büyütür. Bu noktada karmaşa başlar ve olay zinciri ilerledikçe yeni karmaşalar peydahlanır. Kundera, yavaşlığın yazarıdır. Kahramanların usul adımları, hayatın sadeliği, zamanın büzülmesi, diyalogların felsefi uçları ve boşlukların köşeleri bu yavaşlığı canlı tutar. Onun romanlarını Vltava Nehri'nde hafifçe ilerleyen yalın bir sandala benzetebiliriz. Bu sandal; asırları, insanları, renkleri, binaları, eşyaları ve duyguları birbirine berkiterek uzayan tarihi şehir Prag'ın hem geçmişinden hem bugününden geçer. İhtişamlı, yüksek tavanlı apartman dairelerinin pencerelerinde şehvani hislere bulanmış vaziyette yağmuru izleyen aşıkları görürüz. Evlerden ve sokaklardan melodiler, sigara dumanları, loş ışıklar, tiz sloganlar yükselirken Prag'ın gecesi ve gündüzü, baharı ve kışı birbirine katışır. Kundera'nın romanlarında İkinci Dünya Savaşı'nın ve peşinden gelen soğuk savaş döneminin izlerini mekanlarda, olaylarda ve ilişkilerde görmek mümkündür. Bu sahneleri bazen ironi, bazen kara mizah ve bazen de kendi acı tecrübeleriyle doldurur. Onun karakterleri hayata çocuksu bir saflıkla bakan, karmaşık ruhlu, güzel konuşan, hız yerine hazzı önemseyen, dış alemin ritmine ayak uyduramayacak kadar duygulara gömülmüş, yabancılaşmanın her evresiyle tanış olan insanlardır. İçlerindeki karanlığın ve kargaşanın farkındadırlar. Düğümleri çözmeye çalıştıkça kendi dünyalarına daha çok saplanırlar. Kundera; aşk, ölüm, siyaset ve belirsizlikler üzerinden hayatı sorgular. Derin psikolojik tahlillerin içine dört yanı dikenli izahatlar, felsefi pasajlar, katmanlı itiraflar ve vurucu aforizmik tümceler ekmeyi sever. Karakterler, görünmez çarmıhlarda defalarca can verir. Yasaklar ve günahlar yemeklerin kokusuna siner. İçeride bunlar olurken dışarıda yaşam devam eder; güneş batar, yağmur yağar, kuşlar uçar, piyano çalarken Ruslar Prag'a girer ve var olmak dayanılmaz bir hale alır. Tüm bunlardan kaçmak için hafifliğe inanmak gerekir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yayinevlerine-sorduk-sonbaharda-ne-okuyacagiz", "text": "Yayın dünyamızın güçlü kalemi Alev Alatlı'nın özellikle gençleri düşünerek yazdığı Nasihatname'ler, Feshüphanallah ve Hafazanallah'ın ardından başladığı hızda ve etkide devam edecek. Alev Alatlı'dan ayrıca popüler kültür üzerine bir kitabın ve romanın da müjdesini verebilirim. Murat Bardakçı'nın 19 Mayıs: Bir Devlet Operasyonu adlı kitabı da çıkıyor. Sadettin Ökten'le birlikte yazdıkları Dünyaya Geldim Gitmeye'nin ardından ikinci bir Kemal Sayar kitabı daha geliyor. Feridun Emecen'in Karadeniz Tarihi de yolda. Duayen gazeteci Yavuz Donat ise yakın tarihimizin içeriden hikayesini çok eğlenceli ama o oranda düşündürücü bir kitapta Şebnem Bursalı'ya anlattı. Kitabın adı, Off the Record. Çağdaş dünya edebiyatından çok önemli ve parlak edebiyatçıların eserleri de bu ay okurlarla buluşmaya başlıyor. Aralarında Domenico Starnone, Amelie Nothomb, David Chariandy, Ludwig Höhl, Claire-Louise Bennett ve Sayaka Murata var. Agatha Christie'nin çağdaşı ve en büyük rakibi olan Dorothy Sayers ile listelerde gelmiş geçmiş en iyi polisiye yazarı olarak yer alan Josephine Tey'in kitaplarını Türk okurlarla buluşturacağımız için de çok mutluyum. Çocuk kitaplarımıza gelince, işte onlar başlı başına konuşulması gereken bir konu. Geçen ay Jules Verne, Robert Louis Stevenson ve Jonathan Swift gibi yazarların eserlerini eşsiz illüstrasyonlarla ve büyük boy olarak yayınlamıştık, bu serimiz yeni kitaplarla devam ediyor. Bu tür işlere yerli yazarlarla da devam edeceğiz. Kendi yazarlarımızı içeren bir program oluşturabilmek ilk günden beri hedeflerimizdendi. Minik Diyetisyenler serimizi, Noktalama Dedektifleri ve Köpek Oteli gibi kitaplarımızı bu kapsamda değerlendirmelisiniz. Çocuklar için polisiye diye özetleyebileceğim Nancy Drewlar ve bir dönemin dünyada en çok okunan çocuk yazarı olan Gertrude Chandler Warner kitapları da macerasever küçükler için. Beşir Ayvazoğlu, kapsamlı bir Tevfik Fikret biyografisiyle okurlarıyla buluşuyor. Bol malzemeli, görselli, açıklayıcı notlu ve akıcı diliyle çok konuşulacak bir kitap. Bir diğer Beşir Ayvazoğlu kitabı da yazarın neredeyse yeniden yazdığı Ahmet Haşim kitabı. Artun Ünsal yemek kültürüne ve lezzet olgusuna iktidarlar üzerinden bakan İktidarların Sofrası, Hasan Ali Toptaş Beni Kör Kuyularda, Ayşe Kulin Hünkarı Kim Öldürdü İçimde Kızıl Bir Gül Gibi ile, Pierre Bayard intihal meselesine farklı bir bakış açısı getiren Önceden İntihal ile sonbahar programımızda. Sonbaharla birlikte Hilmi Yavuz külliyatına başlıyoruz. Şairin bütün şiirlerini Bakış Kuşu ismiyle tek ciltte yayınlayacağız. Asaf Halet Çelebi'nin uzun zamandır baskısı olmayan kitapları art arda Everest Yayınları'nca yayınlanacak. Mevlana ile başlıyoruz. İvo Andriç'in daha önce Türkçede olmayan iki romanı Güneşli Taraf ve Hanımefendi yayına hazırlanıyor. İlyasah Shabazz'dan babasının ilk gençlik yıllarını anlatan X isimli bir roman, Modern Arap Edebiyatı'nın en önemli kadın yazarlarından Radva Aşur'un Tanturalı Kadın'ı sonbaharda okurlarla buluşacak. Aliya İzzetbegoviç külliyatının yayın süreci de devam edecek. İbnülemin Mahmut Kemal İnal külliyatı da Ketebe'de olacak bu sezon. Biyografi serimizden ise Akira Kurusowa ile Wittgenstein biyografileri de yayına hazırlanmakta. Yerli edebiyat dizimizden ise İrem Ertuğrul'un ilk öykü kitabı, Selman Bayer'in yeni romanı, Ali Emre ve İsmail Kılıçarslan'ın yeni şiir kitapları, Samet Karataş ve Mehmet Emin Küçüker'in ilk şiir kitapları okurla buluşacak. Bu yıl Sally Rooney'den Normal İnsanlar, Carlos Fuentes'ten Doğmamış Kristof ve Yiğit Bener'in Acı Portakal'ı öne çıkıyor. The Guardian'a göre 21. Yüzyılın En İyi 100 Kitabı arasında değerlendirilen Normal İnsanlar yayımlandığı bütün ülkelerde çok satanlar listesine girmeye başarmıştı. Klasik serisi Moby Dick ile sürüyor. Mundi markamızdan ise Ayşe Başcı / Ekrem König: Dünyayı Dolandıran Türk kitabı geliyor. Doğu Yücel'den Öldüğünü Google'dan Öğrenen Adam ve Diğer Tuhaf Hikayeler, Erdal Öz-Kemal Özer-Adnan Özyalçıner'den Arkadaş Mektupları da sonbahar programında. Bu sonbaharda en çok konuşulacak kitaplarımızdan biri Colson Whitehead imzalı Nickel Çocukları. Kendinden söz ettirecek kitaplardan bir diğeri ise Valeria Luiselli imzalı Kayıp Çocuk Arşivi. Seda Ersavcı'nın çevirisiyle yayımlanacak olan bu benzersiz roman Meksika ile ABD arasında ölümü de göze alarak yürüyen çocukların öyküsünü göçmen bir ailenin yol serüveninin ışığında anlatıyor. Sonbaharın en güzel sürprizi, Yaşadığımız Dünya serimizde yer alacak Jonathan Safran Foer kitabı Bizim Havamız. Jack Kerouac, David Foster Wallace, Rebecca Solnit, Henry Miller, Muriel Spark ve Shirley Jackson gibi modern isimlerin yeni yayımlanacak eserleri de programımızda. Erlend Loe'nin yeni kitabı Kadının Fendi sonbahar programımızda yer alıyor. İspanyol edebiyatının yaşayan önemli isimlerinden Javier Marias Duygusal Adam ile okurlarla buluşacak. Planlanan diğer kitaplar da şöyle; Ekrem Alican Günlükler, Alberto Manguel - My Fabolus Monsters, John Gray- Seven Types Of Atheİsm, Marc Engelhardt - Die Flüchtlings Revolution ve Selçuk Baran'ın oyunu Türkan Hanım'ın Ölümü. Ayrıca 2020'de de Ian McEwan, Philip Roth, Hermann Hesse, Anton Çehov gibi önemli yazarlarımıza devam edeceğiz. Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ise ilk tefsir/tercüme çalışması olan ve Kazım Kadri tarafından kaleme alınan Nurü'l Beyan adlı eser raflarda yerini alacak. William McNeill'in kendi kaleminden Hakikatin Peşinde ekim ayında raflarda... Amerika'nın Kanlı Tarihi adlı eserin devamı niteliğinde olan Hollywood'un Karanlık Tarihi'nde ise, pırıltılı sahne ışıklarının altında yatan karanlık bir dünyanın perdeleri aralanıyor. Gökhan Özcan okuyucularına müjde! Yazarımız Açık Pencere adlı kitabıyla güz döneminde okuyucularıyla buluşuyor. Cingöz Recai külliyatıyla neşretmeye başladığımız Peyami Safa'nın Server Bedi müstearıyla kaleme aldığı kitaplarda yeni bir evreye giriyoruz. Cingöz Recai, Cıva Necati, Tilki Leman, Çekirge Zehra, Kartal İhsan gibi polisiye karakterlerin dışında kalan Server Bedi eserlerinin yayımı Zıpçıktılar adlı romanla başlayacak. Zıpçıktılar'la başlayacak olan seride, şimdilik elliye yakın kitap tespit edildi ki bunların bazıları Peyami Safa bibliyografyalarında ve kataloglarda yer almayan yeni keşiflerden oluşuyor. Türk şiirinin yaşayan önemli isimlerinden Süleyman Çobanoğlu'nun Tamgalar adını taşıyan yeni bir dosyası neşredilecek. Caner Çaylak'ın Semud'un Torunları adlı hikaye dosyasının da ilgi göreceğine inanıyoruz. Sonbaharda Meksikalı yazar Cristina Rivera Garza'nın Tayga Sendromu'nu ve Claire Watkins'in Nevada adlı kitabını yayımlayacağız. Tayga Sendromu okurdan sezgisel bir okuma bekleyen, gerçekle hayal arasında salınan bir dedektif noir. Tobias Wolff-The Story Begins, Tatyana Tolstaya-Aetherial Worlds, Felisberto Hernandez-Seçme Öyküler, Walter Kempowski- Alles Umsonst ise 2020 yaz sonuna kadar yayımlayacağımız kitaplar. Hakan Bıçakcı'nın Normal Nefes Almaya Devam Edin, Ercan Kesal'ın Velhasıl ve Gökçer Tahincioğlu'nun Kiraz Ağacı kitapları Türkçe edebiyatta öne çıkıyor. Çeviri edebiyatta ise Fitzgerald'ın 1 Mayıs'ı, Turgenyev'in İlk Aşk'ı ön planda. Ruhun Gıdası Kitaplar dizimizden çıkacak olan Monique Truong'un yazdığı Dilimdeki Acı ise gastro-kurmaca alanında dikkat çekici olacağını düşündüğümüz bir roman..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazara-karsi-yazar-bernhardin-ciragi", "text": "Fatih Balkış ve kitaplarıyla ilgili yazılan hemen her yazıda Thomas Bernhard'ın adı geçiyor, geçmeli de. Yazarın üslubu, tıpkı öteki kitaplarında olduğu gibi, Karaçam Ormanı'nda da handiyse Bernhard'ın metinleri üzerine bina ediliyor. Fakat bu, çiğ bir 'yerel şube' imgesinden çok, hiç tanışmadığı ustasından zanaatını adamakıllı öğrenmiş bir çırağı getiriyor akla. Fatih Balkış'ın adı okura yabancı gelmeyecektir. Fars, Yerçekimi ve Baht Dönüşü kitapları Can Yayınları tarafından basılan romancı, dört yıllık bir aradan sonra dördüncü romanını da çıkardı. Bugüne dek hep iyi işlerle karşımıza çıkan Kafka Kitap'ın, ilk Türkçe edebiyat örneklerinden biri olarak sunuldu Karaçam Ormanı'nda. Bu noktada İlker Aksoy'un ve eski editörüm Öykü Özçinik'in çabasıyla adeta diriltilen Cahide Birgül'ün isimlerini de anmak lazım... Türkçe edebiyat okurunun, bu vesileyle, Kafka Kitap'ı radarına almasını öneririm. Roman, Ekim ayının on altısında, PEN International'ın düzenlediği Karaçam Ormanı Buluşmaları'nın üçüncüsüne katılmak için yola düşen yazar-anlatıcının, söz konusu davet ve yıllar önce terk ettiği ülkesine böylelikle geri dönüyor oluşuyla ilgili bilinçaltı anlatılarıyla başlıyor. Esasında başlıyor demek doğru değil... Zira metnin tümü, yazar-anlatıcının bir zaman sonra karşısında olacak öteki yazarla yer yer konuşup yer yer susarak sürdürdüğü bir tür iletişim anlatısını çağırıyor. Ev sahibi konumundaki kadın yazar, hapse girip çıkmış, bu vasıtayla bir çeşit sürgüne mecbur bırakılmış ve kendini Karaçam Ormanı'ndaki bu sığınakta unutmuş. Issız orman köyündeki bu remote yaşamı istenir kılanın yalnızca politik meseleler olmadığı zamanla anlaşılacak ama daha mühimi, yıllar önce dışa-göçmüş davetli yazar ile ev sahibinin kaygı, korku ve heyecanları birbirlerinden çok uzakta duran iki paralel çizgi gibi görünecek. Ev sahibi yazarın Witold Gombrowicz saplantısı -herhalde yanlış bir ifade olmayacaktır- bir noktadan sonra romanın ana hatlarından biri haline geliyor. Öyle ki, uzun zamandır 'yazamadığı' Gombrowicz hakkındaki kitabın evrenini konuk yazara açıyor. Bir yazarın, henüz bitirmediği kitabından daha mahrem nesi olsun da paylaşsın? Bir yazara karşı yazar diyaloğu olarak sürmesini tahmin ettiğimiz metin, okuru, kendi sürgününün izini Gombrowicz'in günlükleri ile sürdüğünü anladığımız kadın yazarla yan yana yürüyen bir kulak olarak yazar-anlatıcının aktarım aracına dönüşerek şaşırtıyor. Okur nezdindeki bir diğer olası şaşkınlık, romanın hemen başında anlatılan Karaçam Ormanı Buluşmaları'nın detayıyla ilgili. Yazar-anlatıcı, bu buluşmanın sonunda içeride-dışarıda temalı bir metin üretmesi gerektiğinden bahsediyor. Bir de üçüncü bir yazardan... Aralarına sonraki sabah katılacak olan öbür yazar ve ev sahibesiyle bir hafta geçirecek. Anlıyoruz ki, ülkenin orta batısında olarak tarif edilen K. kasabası bir inziva ve kolektif üretim mekanına dönüşecek. Gelgelelim, kadın yazarın zihninden taşıp da gelen Gombrowicz'ten başka bir öbür yazar belirmiyor. Ve belki de gün bitmediğinden, yani o bir hafta geçmediğinden olacak, okur, elinden tuttuğu Karaçam Ormanı'nda adlı romandan başkaca bir içeride-dışarıda temalı metne rastlamıyor. Fatih Balkış ve kitaplarıyla ilgili yazılan hemen her yazıda Thomas Bernhard'ın adı geçiyor, geçmeli de. Yazarın üslubu, tıpkı öteki kitaplarında olduğu gibi, Karaçam Ormanı'nda da handiyse Bernhard'ın metinleri üzerine bina ediliyor. Fakat bu, çiğ bir yerel şube imgesinden çok, hiç tanışmadığı ustasından zanaatını adamakıllı öğrenmiş bir çırağı getiriyor akla. Bir çırak olarak yazar, Yerçekimi'nden bu yana yazdığı her metinde ustalığa bir adım daha yaklaşıyor. Türkçeyi apaçık, tüm imkanlarıyla kullanmanın yanında, zihnin odalarının kapısını birer birer aralıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazarin-bahcivan-olacak-portresi-emily-dickinson", "text": "Emily Dickinson'a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikayemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de. Evimizin ön tarafında güller ve başka kaprisli çiçekler yetişirdi. Mis kokulu hanımelleri, sümbüller, mevsimine göre kış gülleri, krizantemler. Saati gösterirken zamanın hiç geçmediği hissini uyandıran çarkıfelekler, tarafımdan icat edilmiş en saçma oyun olan parmak kapmacadaki oyun arkadaşlarım aslanağızları, yalnız kalmaya tahammülsüz unutmabeniler, bir kase su karşılığında size en güzel düşleri vaat eden yaseminler. Ayvasından eriğine, şeftalisinden narına meyve ağaçlarıyla ortancalar da vardı. Arkada, kömürlüğün hemen yanındaki avuç içi kadar işlevsiz alanıysa bana vermişlerdi. Demişlerdi ki, Burası senin, yeter ki ilgilen, temizle, sev. Bence esas bahçeyi rahat bırakayım, her akşam eve yüzüm gözüm kir pas içinde girmeyeyim diyeydi. Neden, çünkü apartmanın tek çocuğu olarak icat ettiğim oyunlar hep bahçede olmayı gerektiriyordu. Bir dönemimin gözdesi heykel yapmaktı; bütün gün çamur içinde debelenip eğri büğrü şaheserler yaratırdım. İlham kaynağım okuduğum masallardı. Mimarlıkla meşgul olduğumda taştan, çamurdan ve ottan evler, dükkanlar, fiyakalı köşkler hatta parklar yapmaya başladım. Gönlümde mutfak sevgisinin ağır bastığı bir dönem geldi sonra, bahçenin en manzaralı yerinde bir lokanta açtım. Köfteler çamurdan, sebze yemekleri otlardan, tatlılar çiçeklerdendi benim lokantamda. Oyun alanımı tırtıllarla, kelebeklerle, kuşlarla, kedilerle paylaşıyordum. Büyükler işe gidiyor ve ben her geçen gün bitkiler aracılığıyla doğumu, hayatı, sevişmeyi, mücadeleyi, acıyı, iyileştirilebilir yaraların güçlendirdiğini, iyileşmeyenlerin ölüm getirdiğini, ne ekilirse onun biçileceğini, araya hep ayrık otlarının karışacağını, can sıkıntısına sadece hayatın çare bulduğunu keşfediyordum. Alçakgönüllü bahçem küçüktü müçüktü ama benimdi! Şimdi iyi biliyorum: Bir çocuk, insan icatlarına karşı güçlü olmayı en çok tabiatın içindeyken öğreniyor. Tabiat dedikleri iki karışlık bir bahçeden ibaret olsa bile. Şair Emily Dickinson'ın da benim gibi bahçede büyüdüğünü yıllar sonra öğreniyorum. Emily Dickinson, botanik eğitimi almaya dokuz yaşında başlamış, bir yandan da bahçe işlerinde annesine yardım ediyormuş. On iki yaşının sonlarında Mount Holyoke'a gitmeye karar vermiş. Okulun kurucusu ve ilk müdürü olan botanikçi Mary Lyon, tüm kız öğrencilerini çevredeki çiçekleri toplamaya, incelemeye ve kurutmaya teşvik ediyormuş. Genç Emily bir herbaryum, yani kuru çiçek albümü hazırlamaya onun etkisiyle başlamış. Emily Dickinson'ın 66 sayfalık deri ciltli herbaryumunda, hayatı boyunca neredeyse hiç çıkmadığı Amherst bölgesinden toplanmış 424 çiçek yer alıyor. İhtimamla kuruttuğu bu çiçeklerle otları, baharın güzel çocukları diye adlandırıyor Dickinson ve sonra her birinin üzerine zarif mi zarif bir el yazısıyla adlarını yazdığı birer etiket tutturuyor. Eşsiz bir duyarlılık, titizlik ve emeğin ürünü olan herbaryum, bugün Harvard Üniversitesi'ndeki Houghton Nadir Eserler Kütüphanesi'nin bir parçası olan Emily Dickinson Salonu'nda korunuyor. Gelin görün ki, kurutulmuş çiçekler en küçük bir temasta parçalanabileceği için araştırmacıların bu albüme bakmasına ya da dokunmasına izin verilmiyor. Albümün Harvard Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan tıpkıbasım kopyası da çoktan tükenmiş. Neyse ki bir süre önce bütünüyle dijital platforma aktarıldığı için bugün bu nadir eseri tüm güzelliğiyle inceleyebiliyoruz. Okuduklarıma göre Dickinson'ın bahçesi güzel ve bereketliymiş. Aileden gelen bir tutkuymuş bahçecilik onun için. Annesi -onun da adı Emily- incir ağaçlarına olan düşkünlüğü, önüne gelen yere incir ağacı dikmesiyle bilinirmiş. Abisi Austen da usta bir bahçıvanmış. Şairin bağ bahçe işlerindeki en büyük yardımcısıysa kız kardeşi Vinnie'ymiş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazarin-cevirmen-olarak-portresi", "text": "Nabokov beş yıl çalışarak Puşkin'in 250 sayfalık manzum romanı Yevgeni Onegin'i Rusçadan İngilizceye çevirdiğinde ortaya 1500 sayfalık bir metin çıkmıştı. Uzun açıklamalarıyla dikkat çeken şerhli çevirinin hikayesini Nabokov sonradan bir makalesinde -ve bir şiirindeanlatmıştı, aşağıda okursunuz. Meraklısına minik bir tüyo: İngiliz düello kurallarının Rusya'da nasıl uygulandığını, bankacılığı, yahut da dağ kızılcığı ile bildiğimiz kızılcık arasındaki farkları bilmiyorsanız Puşkin çevirmeye sakın yeltenmeyin. Çağdaş edebiyatın büyük ustası Vladimir Nabokov, Çeviri Sorunları: İngilizcede Onegin başlıklı bir makalesinde, çeviri metinlerin tanıtımlarında rastlanan su gibi akıp gidiyor ifadesinin onu ne kadar hiddetlendirdiğini anlatıyor. Nabokov'a göre çeviri denen disiplini sulandıran bu türden ifadeler, erek metni bir gazete veya dergide tanıtma görevini üstlenen kişinin kaynak metinden tamamen bihaber olduğunu ve sırf okunabilir olması sebebiyle berbat bir taklide methiyeler düzdüğünü gösteriyor. (İngilizcede rhyme kelimesinin crime kelimesiyle kafiyeli oluşundan yola çıkarak serbest çeviri teriminin sadece ve sadece alçaklığa, tiranlığa hizmet ettiğini düşünen Nabokov'un gözünde bir edebiyat yapıtını ticari bir dille ve gereksiz uyaklarla şairaneleştirmek, bağışlanmaz bir cürüm.) Yazar açıklamalara da karşı çünkü en beceriksizce yapılmış çeviri, en güzel açıklamadan bin kat daha yararlıdır, diyor. Fikirlerini daha anlaşılır kılmak için de beş yılda tamamladığı şerhli Yevgeni Onegin çevirisini tamamlama sürecinde öğrendiklerini okurlarla paylaşıyor. Makalesinin ilk bölümünde, Puşkin'in 5551 dizelik manzum romanı Yevgeni Onegin'in neden çevrilmesi imkansız olduğunu anlatıyor. Temel zorluk, Puşkin'in Fransız şiir geleneğinden etkilenerek yazması ve Fransızca deyişleri ve dilsel kullanımları metne Rusça olarak yedirmesi. İkinci bölümde, Rus ve İngiliz poetikalarına dair bilgi veriyor. Amacı, Puşkin'in başyapıtının Rus şiir dizgesi içindeki yerini göstermek, bunu da Rus şiir dizgesiyle erek dil İngilizcenin şiir dizgesini karşılaştırarak yapmak. Rus şiirindeki gallisizmin benzeri bir yaklaşımın İngiliz şiirinde de görüldüğünü savunan Nabokov'a göre, Onegin özelinde bu karşılaştırma bir zorunluluk. Bu yüzden Puşkin'in Rusça yazdığı ve bolca gallisizm içeren bir eseri İngilizceye çevirecek kişinin, Marvell, Wordsworth, Pope ya da Byron gibi İngiliz şairlerin aynı ölçüde gallisizm içeren şiirlerinin de peşine düşmesi gerekiyor. Üçüncü bölümdeyse, Puşkin'in Puşkin olma yolunda hangi edebiyatçılardan beslendiğini öğreniyoruz. Gençliğinde Lamartine ve Stendhal'den çok etkilenmiş ama yaş aldıkça Boileau, Bossuet, Corneille, Fenelon, La Fontaine, Moliere, Pascal, Racine ve Voltaire'e yaklaşmaya başlamış. Ayrıca Lord Byron'ı zevk için Fransızcaya çevirmiş olsa da İngiliz ve Alman edebiyat geleneklerine hiçbir zaman fazla yakınlık duymamış, Shakespeare'in eserlerini bile hep Fransızca çevirilerden okumuş. Nabokov'a göre Puşkin, Onegin'de bolca gallisizme yer vermiş çünkü Fransız şiirinin büyük eserlerinin asıl Rusçaya aktarıldıklarında nefes almaya başladıklarını, işte o zaman özgün hallerinde olmayan türden bir hayatiyet kazandıklarını düşünüyormuş. Nabokov'un bir diğer önemli saptamasıysa Puşkin'in, Rus ya da Fransız şiir geleneklerinden ikisine de ait sayılamayacak kadar biricik bir şiir dilinin yaratıcısı olduğu... Dördüncü bölümde esas konuya geliyoruz. Nabokov, Onegin'i çevirmek konusunda temel stratejisini belirlerken zihnini, hangi büyük sorunun kurcaladığını açıklıyor burada: Bir çeviri, metni tam sadakatle aktarırken aslının biçimini, yani ritmini ve uyağını koruyabilir mi? Nabokov manzum bir metnin çevirisinde bunun mümkün olmadığı görüşünde. Stratejisini, salt anlamı aktarmak üzerine kurmasının sebebi de bu türden biçemsel eşdeğerliliğin asla elde edilemeyeceğini düşünmesi. Beşinci bölümde, Onegin'in eski çevirileri inceleniyor. Tiksinti uyandıran bir şairaneliğin gölgelediği önceki çevirileri kıyasıya eleştirirken Nabokov son derece açık ve net: Onegin, bugüne dek birçok dile yanlış çevrilmiştir. Fransızca ve İngilizce Onegin çevirilerini daha dürüst bulan Nabokov'a göre, uyak tutturma çabasındaki Almanca Onegin çevirileri, içlerinde en kötü olanlar. Genel olarak Puşkin çevirmenlerinin aşılmaz problemiyse, cahillikleri. Çevirmenin kaynak metinde yer alan bazı terimleri erek dile hakkıyla aktarabilmesi için 1800'lerin Rusya'sını çok iyi bilmesi gerekiyor. 18. yüzyıl Fransız şairlerini tanıması, Krilov'un fabllarını, Byron'un eserlerini, Jean Jacques Rousseau'nun Yeni Heloise'ını, Puşkin'in hayatını, Rus ilahilerini, dahası Rus ordusunun Avrupa ve Amerika'daki ordulardan farklı olan temel yapısını, bankacılığı ya da dağ kızılcığı ile bildiğimiz kızılcık arasındaki farkları, İngiliz düello kurallarının Rusya'da nasıl uygulandığını ve kuşkusuz Rus dilini bilmesi de şart. Nabokov'un 1964'te yayımlanan İngilizce Yevgeni Onegin çevirisinin başında, şairi ve eserini tanıtmış, ayrıca kendi uyguladığı stratejiyi birkaç makaleyle ayrıntılı bir biçimde anlatmıştı. Kitabın sonundaysa yoğun açıklamalar yer alıyordu. Yoğun derken abarttığımı düşünmeyin, tek bir dize için dört sayfalık yorumun yer aldığı kitap, bu şekilde toplam 1500 sayfaya ulaşıyordu. Çeviriyi okunması imkansız sözleriyle eleştiren Edmund Wilson, Nabokov'u cüretkar ve acayip bir dil kullanmakla, sado-mazoşistlikle, gereksiz yere sakar bir biçem kurmakla, ciddi yorum hataları yapmakla suçlamıştı. Eserin daha sonraki çevirmenlerinden Douglas Hofstadter ise, bu kargaşada insanın Puşkin'i arasa da bulamayacağını yazmıştı. Nabokov hayatının projesi saydığı çevirisini tamamladıktan hemen sonra New Yorker dergisine bir şiir göndermiş ve bir anlamda Puşkin'den özür dilemişti. Ben de yazımı, Hepsi diken, ama akraba senin gülüne, dizesinin, çeviride sadakatin doğasına ilişkin çok şey söylediği düşüncesiyle sonlandırırken, yaptığım bu harcıalem çeviri için Nabokov'dan özür dilemek istiyorum. Çeviri nedir? Bir tepside duran Solgun ve göz kamaştırıcı başı bir şairin. Papağanın çığlığı, maymunun gevezeliği, Ve ölülerin hunharca suistimali. O beş para etmez parazitler bile bağışlanır, Sen bağışlarsan eğer, ey Puşkin, Benim o hilebazca kurduğum stratejimi: Bir ağaç gibi uzanan gövdene sarılarak, Köklerine indim ben, oradan beslendim, Sonra yeni öğrenilmiş bir dilde, Taptaze bir filiz büyüttüm ve senin Bir soneye uygun sıraladığın dizelerini, Harcıalem bir düzyazı haline getirdim... Hepsi diken, ama akraba senin gülüne. Yansıyan kelimeler sadece titreşebilir, Şehrin ve sisin içinden akan bir nehrin Simsiyah aynasında eğilip bükülerek Şekil değiştiren ışıklar gibi. Ah, ele avuca sığmaz Puşkin! Azimliyim, Senin tırmığını almış, otların arasında Tatyana'nın küpelerini arıyorum hala. Başka birinin hatasını buluyorum, Kulak kesiliyorum şöleninde yankılanan seslere, Sekizinci Kanto'nun dördüncü kıtasına musallat oluyorum. Benim zorlu vazifem işte bu -şairin sabrıyla Alimin tutkusunu harmanlıyorum. Geriye sadece Anıtına düşmüş birkaç parça güvercin boku kalıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazarlar-yapitlar-ve-yasamlar", "text": "Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens'tan Haruki Murakami'ye, Çehov'dan James Joyce'a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki yaşam ve yapıt bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor. Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens'tan Haruki Murakami'ye, Çehov'dan James Joyce'a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki yaşam ve yapıt bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor. ... elimizdeki romanın bir yazar tarafından hesaplanıp planlanarak yazıldığını bile bütünüyle unutabiliriz saflıkla. Ya da unutmuş gibi yapabiliriz. Roman sanatının kuvvetli özelliği, yazarı en çok unuttuğumuz anlarda onun metinde en çok var olmasıdır der Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı eserinde. Pamuk'un gayet güzel bir şekilde ele aldığı bu ikilem, kurmaca metnin okura sunduğu en büyük hazların da başında gelir. Okuduğumuzun tamamen uydurma olduğunu bilir ama bunu uyduranın da gerçek biri olduğunu ve ne olursa olsun kalemini en başta kendisine bir ayna olarak tuttuğunu da aklımızdan söküp atamayız. Kendine has, neşeli ve içten üslubunu Ben Buradan Okuyorum (Metis, 2016) kitabıyla daha öncesinde pek sevdiğimiz romancı ve eleştirmen Tim Parks'ın Yaşam ve Yapıt: Yazarlar, Okurlar ve Yazar-Okur Karşılaşmaları kitabındaki denemelerin de ana izleği tam da bu mesele. Charles Dickens'tan Haruki Murakami'ye, Çehov'dan James Joyce'a toplam yirmi yazarı ele aldığı denemelerinde Parks, bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Romanlarındaki, öykülerindeki ya da tiyatro metinlerindeki karakterinin içlerine sızmış olan yazarların hayatları ile eserleri arasındaki bağın izini sürüyor. Çünkü bu sözlerine rağmen, ne şekilde olursa olsun, kurmaca metinlerin altında yatan otobiyografik öğelerden yazarın dünya görüşüne kadar farklı katmanların incelenmediği, bu tip eleştirel okumaların sadece akademik çalışmaların soğukluğu içerisinde kaldığı bir zamandayız. Yazarlar da okurlar da kuramsal yaklaşımların ve yorumlamaların oldukça gerisinde duruyor. Artık edebi bir metni, tek kelimeyle eleştirdiğimizi sanıyoruz çoğu zaman: İyi ya da kötü. Tim Parks, yazdıklarıyla yeniden eser-yazar-okur arasında bir köprü kurma niyetinde ve aslında bu bir davet olarak da okunabilir. Okur, yaşamın ve yapıtın arasındaki bağı görmeye başladıkça ve kendi öznel yorumlarını -belirli bir çerçeve dahilinde elbette- çoğalttıkça, kurmaca metinlerin aslında ucunda bir ölüm kalım meselesi olmayan ama ölüm kalım meselesi kadar mühim şeyler olduğunu tekrar hatırlayacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazarlarin-yazari-sherwood-anderson-kasabamiz", "text": "H. E. Bates'e göre, Sherwood Anderson, Amerikan kısa öykü tarihinde bir dönüm noktasıdır. O Avrupa yazın geleneklerine sırtını dönerek, Amerikan toplumuna uygun bir yazın anlayışını geliştirmiş, yavaş, dingin ve renksiz biçimine karşın devrimci bir yazar işlevi sergileyerek yazarları kendi iç dünyalarına ve doğallığa yöneltmiştir. Sherwood Anderson özellikle kendisinden sonra gelen Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck, Scott Fitzgerald gibi yazarları derin bir şekilde etkilemesine rağmen her nasılsa takipçileri kadar öne çıkan, çok bilinen bir yazar olmadı. Anderson, daha çok yazarların yazarı olarak bilindi ve Amerikan öykücüleri için önemli bir yol açıcı görevi gördü. Kendinden sonrası yazarlar onun açtığı yollardan yeni yollar ve yönler bularak öyküyü zenginleştirip geliştirdiler. Amerikan tarzı hayat biçiminin, Amerikalı olmanın bütün özelliklerini onun öykülerinde görmek mümkündür. Amerikan ruhunu en iyi yansıtan yazarların başında o gelir. Bunu da kısa öykünün imkanlarıyla oldukça etkili bir şekilde gözler önüne sermiştir. O kendi halkını, özellikle kasaba halkını, taşrayı anlatmayı seçmiştir. Onun yaklaşımına göre; bir yazar kendi döneminin insanlarını, kendi çağını, zamanını, anlayışını yansıtmalıdır. Bir edebiyat eserinin yaşayabilmesi için sadece büyük bir incelikle yazılması yetmemektedir. Aynı zamanda bir gerçekliğe de işaret etmesi gerekir. Çünkü Dostoyevski hep kendi döneminin insanlarını, onların hayatlarını yazmıştır. Bunun için de zamanın gerçeklerinden yola çıkar. Ona göre, Amerikan ulusu kendini sanayiye, gelişmeye adamıştır. Ne var ki ne sanayi kasabalarında ne de büyük sanayi şehirlerinde güzellikten bir eser vardır. Anderson işte bu dünyayı anlatmak gerektiğini düşünür. Bu yavanlık, çirkinlik de olsa bununla yüzleşmek gerekir. Mark Twain elbette; ormanlardan, ırmaklardan söz edecektir. Ama şimdinin Amerika'sının baskın hayat tarzı işçilik ve gerçeği ise sanayileşme olgusudur. Günümüz yazarın yapması gereken bu dünyayı anlatmaktır. Amerika yaşam tarzının ortak değerlerini araştıran, tartışan, hikaye eden Anderson, yaşanan eksiklikleri, yanlışları ve yabancılaşmayı gündeme getirmiştir. Gerek kapitalistleşme sürecinde yaşanan sıkıntılar, gerekse ulusal değerlerin aşınması onun konuları olur. Tam da burada insanlar yaşamın özünü, yaşam macerasını ve insani değerleri kaybeder. O da öykülerinde bu yabancılaşmanın, yalnızlığın arkasında yatan değer aşınmasını örnekler. Öykülerinde Amerikan hayat tarzını idealize etmekten öte tıkanan, yürümeyen yanlarına değinir. Baskı altında kendini ifade edemeyen insanların dramına, açmazlarına yönelirken başkalarını anlamanın önemine işaret eder. Winesburg, Ohio kitabı yayınlandığında yoğun bir ilgiyle karşılanır. Kimi kasaba hayatını kötülediği, küçümsediği için eleştirir kimi de cesur ve içten bakışı için alkışlar. Öykülerde tümüyle çıkışsız, tedirgin, yalnız insanların dünyasına eğilir. Kasabada yaşayan bu insanlar için hiçbir çıkış yoktur. Bu insanlar birey olarak kendilerini var edebilecek ortamdan yoksundur. Hayat tekdüze, sıkışmış ve bunaltıcıdır. Öykülerin en temel özelliği sıkıntının, boğuntunun bir insanın nasıl değişmez bir kaderi olduğunu ustalıkla anlatmasıdır. Toplumun kendini bilinçsizce baskı altında tuttuğu, rüyaları, arayışları, kendi olma gücünü yok ettiği hikaye edilir. Mutsuzluklarının nedeninin bu baskı olduğu aktarılır. Oysa insan baskı altında tutulursa hastalıklı haller baş gösterir ve insan ucubeye dönüşür. Herkesin kendisinin haklı olduğuna inandığı bir toplumsal yaşam paylaşmayı değil yalnızlaşmayı doğurur. Bu baskı, insanları ruhsal, cinsel sorunlara, hastalıklı hallere sürükler. Kitabın kahramanı George Willard üzerinden, kasabanın boğucu havası, toplumsal baskılar ve kasabanın rüyaları öldürüşü hikaye edilir. Kitaptaki öyküler seriyaldir ve roman olmaya yatkın yapısal özellik gösterir. Aynı kahraman, aynı mekanlar ve aynı atmosfer. Ama Anderson bunu öyle bir düzenler ki her öykü neredeyse birbirinden tümüyle bağımsız bir vurgu, işleyiş ve bitişi yansıtır. Bu öykülerde birbirleriyle iletişime geçemeyen, daha çok kendi doğruları içine gömülmüş, yabansı, yalnız ve dışarıdaki insanlar anlatılır. George Willard tüm kasaba yalnızlarının gelip çarptığı, dert döktüğü kişidir. Çünkü bir gazete muhabiridir ve otelleri bulunmaktadır. Bu insanlar adeta yazamadıkları hikayeleri, hayatları ve kasabanın insanlara yaptıklarını ona emanet ederler. Anlatıcı da sanki bu emaneti yerine getirmektedir. Kasabanın bu insan öldüren atmosferi kitapta dile gelir ve bu yalnızların kasabayla iç içe dramları hikayeye dönüşür. Ucubeler Kitabı, kitabın en güzel öyküsüdür. Görmüş geçirmiş bir yazar küçük bir düş görür ve burada bir yığın ucube vardır. Sonra ucubelerle ilgili bir kitap yazar: Başlangıçta dünya gençken pek çok fikir vardı ama gerçek diye bir şey yoktu. İnsan gerçekleri kendi yarattı; her gerçek pek çok belirsiz fikrin bileşimiydi. Dünyanın her yanı gerçekle doluydu, hepsi de güzeldi. Erdenlik gerçeği ile tutku gerçeği, varsıllık gerçeği ile yoksulluk gerçeği, tutumluluk ile hovardalık, ilgisizlik ile özveri gibi yüzlerce gerçek vardı, hepsi de güzeldi. Sonra insanlar geldi peşinden. Sırası gelen, gerçeklerden birini kapıveriyordu; en güçlü olan bir destesini birden kapıyordu. İnsanları ucubeleştiren gerçeklerdi. Bu konuda yaşlı adamın oldukça işlenmiş bir kuramı vardı. O sanıdaydı ki, bir insan gerçeklerden birini kendine alıp ona gerçek dediği, hayatını da bu gerçeğe göre yaşamaya çalıştığı an bir ucube olup çıkar, kucakladığı gerçek ise yalan haline gelir. Öykü; insanın takıntılarını, gerçek diye yaşadıklarını nasıl hayatın tek gerçeği kabul ettiklerini, kendileri dışında bir gerçek kabul etmediklerini mükemmel bir şekilde aktarır. Anderson'un kısa öykülerinin planını özetlemek hiçbir zaman tam mümkün değildir; çünkü olayları doğal ardışımları içinde sıralamazdı. Ona göre insan yaşamı belirli bir ögeden yoksundu ve birçok gevşek, bağlantısız ögeden oluşuyordu. Kısa öykülerinde bu biçimsizlik duygusunu yansıttığında yayıncılar ilk başta buna karşı çıktılar, dahası öykülerini dergilerinde yayınlamaktan vazgeçtiler. Ancak Anderson, öykülerinin yapısını kuvvetle savundu. Çoğu çağdaşı gibi, yazın biçiminin hayatın gevşek biçimini yansıtabileceği kanısındaydı. Hayat düzgünce planlı olmadığına göre, romanda öyküde açık seçik bir planın bulunmayışı bu algıyı verebilirdi. Ona göre hayat, son derece güçlü dramatik ve anlamlı birtakım anlardan oluşuyordu. Amerika'nın Orta batı yöresindeki bir kasabanın sıkı bir toplumsal panoraması olan Kasabamız, Amerikan hayat tarzı üzerine etkileyici bir eleştiridir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazdigimiz-ve-okudugumuz-her-sey-ceviridir", "text": "Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette. Kelime insan olmanın gereği, insana ait bir şey. Yuhanna İncil'i Başlangıçta söz vardı diye başlar. Bu söz Arapçaya, Başlangıçta kelime vardı. diye çevrilir. Kur'an-ı Kerim'de kelime Allah'ın kelamı, Kur'an, Allah'ın vaadi, hikmet, din, müjde, kanıt, hüküm, vahiy gibi pek çok anlamda kullanılır. Yani kelime çok fazla açımlanabilecek, deyim yerindeyse çok boyutlu bir sırdır. İlkokulu memleketin ücra bir köyünde okudum. Çoğu zaman öğretim yılının büyük bir kısmı öğretmensiz geçerdi. O nedenle ilkokul yıllarında gerçek anlamda kitapla tanışamadım. Kitaplarla tanışıklığım, yalnızca birkaç ders kitabıyla sınırlıydı. Sonra İmam Hatip okuluna devam etmek üzere şehre gittim. Ders kitapları dışındaki kitaplarla tanışmam bu yıllara rastlar. Okul kütüphanesinde Ömer Seyfettin'in öykülerini okuduğumu hatırlıyorum. Ve Aziz Nesin'den Fil Hamdi'yi. Bu kitabı o kadar çok sevmiştim ki iki üç kez okudum. Ancak ortaokulda edebi okumalarım çok sürmedi. Bizim zamanımızda kurgusal okumalar küçümsenir, boşa vakit geçirmek olarak görülürdü. Daha ziyade Seyyid Kutub, Mevdudi, Muhammed Kutub ve daha geç bir aşamada Ali Şeriati okuyorduk. Bununla da kalmıyorduk; İslam, sosyalizm ve kapitalizmi karşılaştıran pek de derinlikli olmayan düşünce kitaplarını okuyorduk. Az da olsa Hasan Hanefi ve Cabiri okumalarım, daha sonraki bir döneme rast geldi. Şimdi geriye baktığımda söz konusu düşünce kitaplarını okurken edebiyat ilgimin hep canlı kaldığını fark ediyorum. Lise yıllarımda Steinbeck'in Gazap Üzümleri'ni, Hemingway'in Silahlara Veda'sını birkaç kez okudum. Gazap Üzümleri'ni her okuyuşta gözlerim dolardı. Yazar ve kitap saplantım yok. Kusursuz yazar olmadığı gibi kusursuz kitap da yok gibi geliyor bana. Bu nedenle son derece fikri hür, okuması hür bir okur olduğumu sanıyorum. Ama sevdiğim bir metni pek çok kez okuduğum da olur. Sanırım bu, okuyucu olarak metinle birlikte yarattığımız anlamın çoğalmasıyla ilgili. Anlamı çoğalttıkça metni yeniden var ediyoruz ve daha önce okuduğumuz metni yeni bir metinmiş gibi bir daha okuyabiliyoruz. Ya da aynı metinde yeni anlamlar keşfediyoruz. Özellikle iyi bir şiir okurken bunu yaşadığımızı düşünüyorum. Bir eseri çevirmeye başlamadan önce o eserle bağ kurmaya çalışırım. Bu bağ oluşmuşsa zaten içimdeki çeviri canavarını durduramam. Bir an önce çeviriye başlamak için sabırsızlanırım. Fakat yine de kendimi tutar, çevireceğim metindeki muhtemel zorlukları kestirmeye çalışırım. Metnin üstünde notlar alırım. Çevirdiğim metnin yazarını tanımıyorsam mutlaka diğer kitaplarını da karıştırır, hakkında yazılanlara göz gezdiririm. Sonra çeviri aşaması gelir. Bu süreç kitaba göre kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş ilerler. Çeviri bitince bir iki kez kendim okurum. Çevirdiğim metni, çevirdiğim dile doğru aktarmış mıyım diye bakarım. Kaynak dil ile hedef dil arasında bir elçi gibi hissederim kendimi. Mesaj doğru aktarılmazsa elçinin kafası koparılacakmış gibi hisseder, telaşlanırım. Sonra mümkünse edebiyattan anlayan birine okutmaya çalışırım. Bu konuda şanslıyım. Evde bir şair var: Elçin Sevgi Suçin. Eşimle birbirimizin ilk okuyucularıyız. Bundan dolayı yayınevlerine genellikle temiz metinler göndeririz. Arapçayla uğraşmak başlı başına zor bir iş. Ne İsa'ya ne Musa'ya yaranırsınız. Kimileri Arap'ın edebiyatı mı olur? diye dudak büker, kimileri de sizden hep ahlak merkezli steril metinler çevirmenizi bekler. Yani kimileri elitist yaklaşımlarla Arap edebiyatına mesafe koyarken kimileri de şurası erotik olmuş, burasını camiamız kaldırmaz gibi gerekçelerle önyargılı davranır. Oysaki bana göre, sağda olsun solda olsun zihne sınır getiren hiçbir yaklaşımın edebiyata faydası olmaz. Böyle bir ortamda edebiyat gelişemez. Bütün bu önyargılara rağmen son yıllarda Arap edebiyatına, her eğilimden yayıncıların ilgi gösterdiğini görmek beni sevindiriyor. Kuşkusuz bu değişimde Arapçadan yapılan başarılı çevirilerin payı büyük. Türkçe ile Arapça arasında çeviri problemleri, tahmin edilenin aksine Batı dillerine kıyasla daha fazladır. Arapçanın yapısından kaynaklanan problemler olduğu gibi, Türkçe ile Arapça arasındaki farklılıklardan kaynaklanan problemler de var. Biraz açarsam; ortografik olarak dini metinler dışındaki Arapça yazılarda ünlüler yani harekeler kullanılmaz. Arapçayı yabancı bir dil olarak öğrenen kişi için bu durum, önemli okuma zorluklarını da beraberinde getirir. Doğru okuyamadığınız metni doğru da anlayamazsınız. İkinci husus da Arapçanın, iki dilli bir dil oluşudur. Standart Arapça ile pek çok Arap diyalekti iç içe, birlikte yaşar. Türkiye'de Arapça öğrenen birçok insan Arapçanın bu sosyodilbilimsel özelliğini ya inkar eder ya da görmezden gelir. Arapça öğreten kurumlarda diyalekt öğretimi ya programlara entegre edilmemiştir ya da zayıftır. Bu durum çevirmen adayının, öğrendiği dilin yerel ve kültürel unsurlarını alımlamasını geciktirir. Akademik çalışma alanım olan Arap edebiyatını klasiğiyle, moderniyle bir bütün olarak görüyorum. Nitelikli metin eskimez. Yeni olsun eski olsun, her okuyucu metni, entelektüel ve estetik birikimi ve duyuşu oranında alımlar. Üstelik yeni ile eski sıkı bir etkileşim halindedir. Mesela İbn Hazm'ın Güvercin Gerdanlığı ile Muhammed Bennis'in Aşkın Kitabı birbiriyle çok ilişkilidir. İbn Hazm'ı okuyan biri, Bennis'in metnine daha fazla nüfuz edebilir. Aynı şekilde klasik Arap şiiri bilginiz olmadan Adonis'in, Mahmud Derviş'in, Nizar Kabbani'nin metinlerine layıkıyla nüfuz edemezsiniz. Metinler arasındaki bu gelgitleri yakaladığımda her şeyden önce bir okuyucu olarak haz alıyor, heyecan duyuyorum. Octavio Paz'a göre özgün metin yoktur. Her metin başka metinlerden aktarılır. Dolayısıyla yazdığımız ve okuduğumuz her şey çeviridir. Çeviri dediğimiz şey ise zaten bir çeviri olan başka bir çevirinin çevirisidir. Bu yaklaşım, edebiyat çevirmenini, kopyalayan bir konumdan yazar konumuna yükseltir. Çevirmen, bu anlamda belki de gölge yazardır. Sadece yazar olmakla da kalmaz, aynı zamanda eleştirel bir okur ve sahici bir editörden önce kendi metninin editörüdür de. Çevirmenin yaratıcılığı bütün bu aşamalar boyunca asıl yazara eşlik eder; ancak onun yaratıcılığı yazarın yaratıcılığıyla sınırlanır. İşte burada da asıl yazardan ayrılır. Yazarken ve çevirirken şelale sesi, kuş sesleri, deniz dalgası gibi doğaya ait sesler dinlemeyi tercih ederim. Bu yazıya daha fazla odaklanmamı sağlar. Dünyanın her köşesinden otantik müzikleri severim. Yıllar önce Yurtdışı Türkler Başkanlığı adına burslu öğrencileri belirlemek üzere Erbil'e gitmiştik. Orada Li Dine adında bir grup keşfetmiştim. Onların yaptığı müzik gibi yerel ile evrenseli sentezleyen müzikleri hep çok sevmişimdir. Mağrip ülkelerinde yaygın olan Rai müziği, Nusret Ali Khan'ın qawwali'si gibi yerel unsurlar barındıran müzikleri de çok severim ve dinlerim. New Age, country, caz gibi türler de ilgimi çeker. Ama diğer müzik türleri konusunda da katı değilim. Kulağıma hoş gelen müziği dinlerim. Karantina sürecinde Yedi Askı Şiirleri'ni, muallakaları çevirdim. Bugün Arapların dahi anlamakta güçlük çektiği bu metinleri Türkçede yeniden var etmek benim için farklı bir deneyim oldu. İslam öncesi Arap şiirinin ne kadar da keşfedilmemiş bakir bir alan olduğunu fark etmeme de vesile oldu. Öte yandan çok zengin bir Suriye öykü antolojisi hazırlıyorum. Ve tamamlanmayı bekleyen pek çok telif ve çeviri eser, benden özel ilgi bekliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazmak-mi-yasamak-mi", "text": "Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz. Sonu gelmiyor. Bir münzevi gibi yaşamayı düşünsek bile bu ne tuhaf ki vazgeçişlerin sonu olmuyor. İşte bu noktada vazgeçişlerin en esaslısının tercih edememek olduğunu kavrıyoruz. Uçurumun dibinde daha düşecek yerin olmaması gibi... Oradan daha aşağısı yok. Soruların da sonu olmalıdır. İnsan, tercih edebilir bir varlıktır. Daha doğrusu tercih edebileceği yanılgısına inanmaya devam ettiği sürece. Çoğumuz buna umut etmek diyor. Bir yanılsamaya bir başka yanılsamayla karşılık vermek gibi. Yazmak, işte tam da bu yanılsama oyununu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak... Bunların hepsi bir kader çizgisi... Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı. İki nokta arasındaki bu çizgilerden söz ederken algoritmaların karmaşasının daha karmaşığı nedir diye düşünüyorsunuz. Aklın kaosu elbette... Tüm bunların ötesinde Doğu anlatılarının hemen hepsinde yazıcının adı yerine bir takma ad hatta bazen halk anlatılarında olduğu gibi sonradan bu ad bile yerini bir belirsizliğe bırakır. Binbir Gece Masalları da böyle değil mi? İster Pança Tantra ister Elf Leyle va Leyle diye bilinsin. Her anlatıcının yeniden yazdığı, yeniden anlattığı bu sonsuz masalda isimden bile vazgeçiş bizi sarsar. Ya sonuncusu?.. Onlar, bir hikayeyi hem yazıp hem yaşayanlar... İşte bunlardır hem vazgeçip hem de tercih edebilenler... Vazgeçtiklerinin dışında da bir tercihleri olduğunun farkında kendi isimlerini yok sayanlar... Yoklukla var olmanın menzilindeler... Tercihin tersten okunduğunda bir Hicret olduğunu bilenler... İsterseniz bunlardan kendinize bir yer beğenebilirsiniz... Yahut beğenmeyebilirsiniz de... Ne tuhaf değil mi? Her seferinde hatta her an değişebilecek, dönüşebilecek bir mesafemiz ve bakışımız var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yazmak-mi-yasamak-mi-0", "text": "Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz. Sonu gelmiyor. Bir münzevi gibi yaşamayı düşünsek bile bu ne tuhaf ki vazgeçişlerin sonu olmuyor. İşte bu noktada vazgeçişlerin en esaslısının tercih edememek olduğunu kavrıyoruz. Uçurumun dibinde daha düşecek yerin olmaması gibi... Oradan daha aşağısı yok. Soruların da sonu olmalıdır. İnsan, tercih edebilir bir varlıktır. Daha doğrusu tercih edebileceği yanılgısına inanmaya devam ettiği sürece. Çoğumuz buna umut etmek diyor. Bir yanılsamaya bir başka yanılsamayla karşılık vermek gibi. Yazmak, işte tam da bu yanılsama oyununu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak... Bunların hepsi bir kader çizgisi... Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı. İki nokta arasındaki bu çizgilerden söz ederken algoritmaların karmaşasının daha karmaşığı nedir diye düşünüyorsunuz. Aklın kaosu elbette... Tüm bunların ötesinde Doğu anlatılarının hemen hepsinde yazıcının adı yerine bir takma ad hatta bazen halk anlatılarında olduğu gibi sonradan bu ad bile yerini bir belirsizliğe bırakır. Binbir Gece Masalları da böyle değil mi? İster Pança Tantra ister Elf Leyle va Leyle diye bilinsin. Her anlatıcının yeniden yazdığı, yeniden anlattığı bu sonsuz masalda isimden bile vazgeçiş bizi sarsar. Ya sonuncusu?.. Onlar, bir hikayeyi hem yazıp hem yaşayanlar... İşte bunlardır hem vazgeçip hem de tercih edebilenler... Vazgeçtiklerinin dışında da bir tercihleri olduğunun farkında kendi isimlerini yok sayanlar... Yoklukla var olmanın menzilindeler... Tercihin tersten okunduğunda bir Hicret olduğunu bilenler... İsterseniz bunlardan kendinize bir yer beğenebilirsiniz... Yahut beğenmeyebilirsiniz de... Ne tuhaf değil mi? Her seferinde hatta her an değişebilecek, dönüşebilecek bir mesafemiz ve bakışımız var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yerin-muntehiri-ve-dusun-multecisi-gérard-de-nerval", "text": "Ruhunuz... Bu alemde, hangisi? Yalnız, tek, ayrı, başka, eşsiz, kayıp, yabancı... Çok defa iç sesimiz dış sesimize senkronize olamaz da duyumsarız bu kayıp hallerinden birini. Yalnızlığımız kadar ikna olup yarımlığımıza, asla olmadığımız o zamanı, o mekanı, o insanı ararız. Yahut ait hissetmediğimiz tüm zamanların, mekanların ve insanların tam ortasında niçin orada olduğumuzu soran dünyanın en karadelik sorusuyla göz göze geliriz. Öyle tekinsiz, bilinmez ve rahatsız edici bir sorudur ki bu. Ya o karadelik sorunun içine düşecek ya da bildiğimiz ve hep yaptığımız şeylerin konforunu seçeceğizdir. İnsan niçinin içine hakikatle düşerse başka hiçbir eylemi yapamaz hale gelir çünkü. Kaçarız o heyuladan. Bir meczubu kovar gibi öteleriz fikrimizden onu. Kovarız ve hep bildiğimiz o konforlu bölgeye sığınırız. Bazen de ruhumuzun çağrısının peşine düşmeye cesaret edip ait olacağımızı düşlediğimiz O Beldeye sürükleniriz. Ruhun ait olduğu yere iltica edişidir bu. Peki ya ait olamadığımız şey zamansa? Şimdiye ait olamadığını anlayan ruh nereye gitsin? Ait olduğu aleme... Ait olduğu aleme gidecek olan düşünün mültecisi, dünyanın müntehiridir belki de. Bazen bir çift göz gibi peşine takılırız bir çift sözün. Zihnimize kazınan bir çift bakış gibi zihnimizde yankılanır o bir çift söz. Nerval'in peşine o bir çift sözün keşfi yüzünden takılmıştım ben de. Üstelik bambaşka bir sokakta. Orhan Pamuk'un en sevdiğim romanı Masumiyet Müzesi'nde: Fransız şair Gerard de Nerval'in bir kitabını okudum. En sonunda aşk acısından kendini asan şair, hayatının aşkını sonuna kadar kaybettiğini anladıktan sonra, Aurelia adlı kitabının bir sayfasında, bundan sonraki hayatın kendisine yalnızca kaba oyalanmalar bıraktığını söyler dediği yerde. Pamuk, Nerval'e olan ilgisini kahramanı Kemal'e bahşederken bir aşk acısı boşluğundan arta kalan hissi de betimlemiş oluyordu: Güzelliğinden ya da kendimi çok yakın hissettiğim hareketlerinden ve teninden sızan bir ışık, bana dünyanın gitmem gereken merkezinin onun yanı olduğunu hatırlatıyordu. Geri kalan yerler, kişiler, meşgaleler kaba oyalanmalardan başka bir şey değildi. Pamuk'un Nerval'e tek göndermesi bu değildir. Nerval'in büyük aşkı Jenny Colon, Masumiyet Müzesi'nin başkarakteri Füsun'un çalıştığı Nişantaşı Şanzelize Butik'te ithal bir çanta markası olacaktır. Annesi iki yaşındayken ölen bu yüzden onun yüzünü dahi bilmeyen, ömrü boyunca tüm kadınların yüzünde annesini arayan ve bu kayıp anne imgesini çağrıştıran kadınlara aşık olan Nerval'in ideal imgesine karşılık düşecek bir yüz çıkar bir gün karşısına. Tombul, anaç görünen ve asla femme fatale olmayan bir tiyatro oyuncusudur bu: Jenny Colon. Nerval bu anaç kadından tıpkı Dante gibi ilahi bir güzellik, tanrısal bir aşk, bir Beatrice çıkarır. Aurelia kitabının mülhimi olur. Her yerde ölüyor, ağlıyor ve acı çekiyor ölümsüz annenin yüzü der Aurelia'da; fakat bir bölümünde sevdiği şeyin bir kadın değil bir imge olduğunu da kendine itiraf ederek. Onsuz her şeyi boş görecek denli uzaklara, varılmayana aşık bir ruh, neyse ki ikinci yaşamı olarak gördüğü düşlerinde avunabiliyordu. Düşler onun hem varışı, hem kaçışıydı. Aurelia'da bunu itiraf etmişti: Yaratığı yaradana yeğledim, aşkımı ilahlaştırdım ve son iç çekişimi İsa'ya adayan pagan ayinlerine uygun bir şekilde taptım. Bir yapıtına La Boheme Galante adını veren, Theophile Gautier'le beraber İki Centilmenin Aşk İtirafları diye kitap yazar fakat hiçbir zaman çapkın bir salon beyefendisi olamaz. Nadar'ın portresi de aşikar edecektir ki o kaybettiği aşkının nişanı yüzünde, hüzünlü bir adamdır. Ben senin gökyüzüne ait değilim. Beni bekleyenler bu yıldızda. Onlar senin ifşaatından önce vardılar. Onlara katılmama izin ver, çünkü sevdiğim kadın onlara ait ve biz oraya geri dönmeliyiz diyen Nerval 1800'lerin Paris'inde bir Orpheus ve Eurydike hikayesi yaşar. Nerval üzerine Türkçede en iyi biyografik kitaplardan birini yazan Erdoğan Alkan, Düş Gezgini kitabında ilginç bir mukayese yapar. Burada ve şimdiye ait olmak istemeyen, ruhu başka zamanlara ait Rimbaud'nun şiirlerinde geleceğe yöneldiği, değiştiremediği yaşamaya eklemlenemediği, Baudelaire'in fizikötesine, alegoriler içinde kaybolduğundan da bahis açarak Nerval'in geçmişe kaçtığını söyler. Mısır, Yunan, Sümer, Roma uygarlıklarına, efsanelere, mitolojilere, masallara saklanır. Ölüler Irmağını aşan Orphe, Filistin Tanrısı Belus, Fenikelilerin Tanrısı Dagon'un oğlu olup; burada ve şimdide asla teskin olamayan ruhunu başka alemlere kaçırır. Düş ile gerçeği birleştirip Sürrealizm'i doğurtan, şairliği, oyun yazarlığı yanında seyyah da olan gerçek bir düş gezgini olan bu ruh Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem! der. Balzac, Alexandre Dumas, Victor Hugo'larla aynı Paris'te dolaşan, Proust, Baudelaire, Rimbaud, Mallarme, Apollinaire ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Attila İlhan, Cahit Sıtkı Tarancı'ya mülhem olan, Umberto Eco'nun yaza yaza bitiremediği bu ruh; ait olduğu yere, zamana ve ruha erişmek düşüyle belki kendini bir sokak lambasına asar. Cebinde Aurelia kitabının son sayfası olduğu rivayet edilir. Onu görmeye gelen şairlerin, asılmış bedeni karşısında saygı duruşuna geçtiği söylenir. Polis kayıtlarına geçer gibi yazılmış ölüm haberi bile bir şiirle olur: Ahmet Oktay'ın Morg Kaydı şiiri ile. Gerçekliğin kıyısına vurmuş bir ölüm ile rüyalarına sarılmıştı belki de. Onu her ne kadar boynundan tutan bir sokak lambası olsa da, dünya yine de çekiyordu kendine. Hazindir ki bu çekim ile uzaklaştı dünya gerçekliğinden. Uzaklaştı ve kaybettiği tüm rüyaların ve dünyanın tüm masallarının peşinde, düşünün mültecisi oldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/yoknapatawpha-diye-bir-yer", "text": "Ses ve Öfke, Kurtar Halkımı Musa, Abşalom Abşalom, Döşeğimde Ölürken, Çılgın Palmiyeler ve daha nicesinin yazarı William Faulkner, kalemini polisiyenin karanlık sularına daldırmayı da ihmal etmemiş. İki Hamlede Zafer toplam altı öyküden oluşan bir polisiye. Kitaptaki öykülerin beşi, daha önce Türkçeye çevrilmiş ve kitap olarak yayımlanmış. Kitaba adını veren İki Hamlede Zafer ise ilk kez okuyucuyla buluşuyor ve diğer kısa öykülerin aksine hacim olarak novella denilebilecek ölçüde uzun. Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner. Edebiyat tarihinin nevi şahsına münhasır yazarlarından Nobel ödüllü Faulkner, yaşadığı coğrafyanın ıstıraplı, bazen tiksindirici, tuhaf, kimi zaman ürkütücü hikayeleriyle öylesine hemhal olup kalemini o denli ustaca kullanmıştır ki, anlatıları okuru sarıp sarmalamakla kalmaz, bir girdap gibi içine çekip boğmaya, eritmeye, kendinde yok etmeye ve artık o hikayenin içinde yaşamaya mahkum kılar adeta. Faulkner 1897'de dünyaya gelmiş, iki tane cihan harbi görmüş, Büyük Buhran'ı yaşamış, Hollywood için senaryolar yazmış, altmış beş yıllık ömrüne kimsenin yazdıklarına benzemeyen onlarca eser sığdırmıştır. Sadece anlaması ve sindirmesi değil, başlı başına metinlerinin okunması dahi zor bir yazardır. Zamanı eğip büker, cümleleri birer labirent haline getirip okuru içinde kaybeder, kısacık bir anı farklı karakterlerin ağzından sayfalar dolusu anlatarak edebiyatın sınırlarını zorlar. Sadık okurları bilirler ki, kahramanları ve hikayeleri değişse de daima büyük bir insanlık dramını anlatan Faulkner, bir derdi, bir meselesi olan bir adamdır. Belki de tüm bu kötülüklerden ve sıkıntıdan kaçmak için bir dünya yaratmıştır kendine. Kitaplarının çoğu Yoknapatawpha adını verdiği hayali bir coğrafyada geçer. Tabii bu varolmayan memleket, aslında Faulkner'ın doğup büyüdüğü, yaşadığı ve öldüğü Mississippi topraklarının izdüşümünden başka bir şey değildir. Ses ve Öfke, Kurtar Halkımı Musa, Abşalom Abşalom, Döşeğimde Ölürken, Çılgın Palmiyeler ve daha nicesinin yazarı William Faulkner, kalemini polisiyenin karanlık sularına daldırmayı da ihmal etmemiş. İki Hamlede Zafer toplam altı öyküden oluşan bir polisiye. Kitaptaki öykülerin beşi, daha önce Türkçe'ye çevrilmiş ve kitap olarak yayımlanmış. Kitaba adını veren İki Hamlede Zafer ise ilk kez okuyucuyla buluşuyor ve diğer kısa öykülerin aksine hacim olarak novella denilebilecek ölçüde uzun. İki Hamlede Zafer'in kahramanı, savcı Gavin Stevens. Kitaptaki tüm öykülerde o ve genç yeğeni Charles'ı görüyoruz. Duman, Keşiş, Suyun Üstündeki El, Yarın, Ele Veren Yanlışlık, İki Hamlede Zafer; bütün hikayeler, Faulkner'ın hayali coğrafyası Yoknapatawpha'da geçiyor. Kendisi de oralı olmasına rağmen, o yozlaşmış ya da geri kalmış veya böyle olmayı kendi seçmiş toprakların insanının aksine, savcı Gavin Stevens Harvard mezunu bir entelektüeldir. Kitabın açılış öyküsü Duman, tarımla iştigal eden bir ailenin parçalanışını anlatıyor. Anselm Holland'ın kasabaya nerelerden geldiğini kimse bilmez. Yeni taşındığı bu yerde, bölgenin eşrafından zengin bir çiftçinin kızıyla evlenir. İkizleri olur. Önce kayınpederi ardından eşi vefat edince, tüm zenginliğin içinde ikiz oğullarıyla bir başına kalır. Atadan - deden burada yaşamalarına rağmen fakir olan yöre halkı, bir gün bir yerlerden peyda olup tüm bu zenginliğe konan Holland'a karşı haklı olarak mesafelidirler. Üstelik Holland da sevilesi bir adam değildir. Gözünü mal - mülk hırsı bürümüştür ve oğullarına karşı dahi zalimce tavırlar sergiler. İkizlerden Anse, başına buyruk, babası ve hatta kardeşiyle geçinemeyen aksi biridir. Bir an önce arazinin üçe bölünmesini ve kendi payını almayı, aileden ayrı olarak bir başına yaşamayı arzulamaktadır. Bu düşüncesi babası tarafından şiddetle reddedilir. Hatta kardeşi Virginius da bu konuda babasından taraftır. Anse günün birinde tası tarağı toplar, kasabadan taşınır, bir dağ kulübesinde münzevi bir hayat sürmeye başlar. Yaşlandıkça aksileşen babası karşısında Virginius da çiftliği terk eder ve yakın bir çiftlikteki kuzeninin yanına yerleşir. Görünen o ki ikizler çiftliğe dönmek için artık babalarının ölmelerini beklemektedirler. Ve günün birinde ihtiyar Anselm, ayağı atının üzengisinde takılı olduğu halde ölü bunulur. Ancak savcı Gavin, ihtiyarın eceliyle ölmediğini, bir cinayete kurban gittiğini kıvrak zekasıyla çözecektir. Kitaba adını veren İki Hamlede Zafer, yine merkezinde varlıklı bir ailenin bulunduğu bir suç öyküsü. Faulkner bu hikayede alışıldık üslubuyla detaylara giriyor, yarattığı karakterlerin evveliyatlarını ve kişiliklerini etraflıca anlatıyor. Savcı Gavin ve yeğeni Charles'ın satranç oynamasıyla başlayan öyküde, satranç gitgide bir metafora dönüşüyor. Harris ailesinin genç yaştaki oğulları ve kızları, savcının kapısına dayanırlar. Bir dertleri vardır. Kasabaya taşınmış Arjantinli eski bir yüzbaşı, önce dul Bayan Harris'le gönül ilişkisi yaşamaya başlar. Hatta yolun sonunda evlilik görünmektedir. Kadının oğlu ise bu durumu zaten kabullenemezken, bu defa yüzbaşının, kendisinden onlarca yaş küçük kız kardeşiyle de gizli bir ilişkisi olduğunu öğrenir. Oğlan yüzbaşıyı öldürmeyi kafasına koymuştur, kız ise onu zar zor da olsa yatıştırır. Savcıya gelip yüzbaşıyı sınır dışı etmesini isterler. Böylece ne oğlan cinayet işleyecek, ne yüzbaşı çocukların anneleriyle evlenecek ya da bir daha kıza ilişecektir. Ancak savcı yüzbaşıyı sınır dışı etmek için herhangi bir hukuksal dayanağı olmadığını söyler. Bununla beraber olayın iç yüzünü de anlamaya başlamıştır. Abisini cinayetten vazgeçirip yüzbaşının sınır dışı edilmesi konusunda onu ikna eden genç kız bir plan yapmıştır. Sevdiği adam Arjantin'e gidince peşi sıra ona kaçacaktır. Satranç tahtasındaki atların, piyonların, vezirlerin, hikayede hayat bulup olaya yön verdiği bu karmaşık kurguda, savcı Gavin bir kez daha zekasını konuşturacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/zima-mavisi-ve-diger-tonlar", "text": "Yıllar önce bir söyleşi vesilesiyle bilimkurgu ve fantazya arasındaki farkı sorma imkanı bulduğum Ejderha Mızrağı serisinin yazarı Margaret Weis pek ikna olmadığım bir şekilde, Kilitli bir kapıyı sihir maharetiyle açıyorsanız fantazya, patlatarak açıyorsanız bilimkurgudasınız gibi bir cevap vermişti. Kendi adıma bilimkurgunun sadece yöntem ya da zaman bağlamına indirgenmesini doğru bulmuyorum. Kuşkusuz bu tür meselelerde kimi tanım ve ayrımların yapılması konusunda epey zorlansak da esas olanın tarihsel insan zihninin bilimle ikna edilmesiyle yaratılabilen güçlü etkiler olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı fantazyanın o mitik, müphem lezzeti gibi bilimkurgu da evrenin bilinmezliklerine ya da bilincin anlaşılması güç doğasına ilişkin sorularla aynı metafizik ürpertiyi yaşatmaya muktedir. Öykü seçkileri Indie Kitap etiketiyle raflardaki yerini alan Alastair Reynolds -astrofizikçi kimliğinin de katkısıyla- bilimkurgunun imkanlarını sonuna kadar kullanan ve okurunda sözünü ettiğim o sarsıcı etkiyi bırakabilen bir isim. Aslına bakılırsa çoğumuz Reynolds'ı Netflix'in geçtiğimiz mart yayınlanıp adından çokça söz ettiren yapımı Love, Death and Robots'tan tanıyoruz. Koleksiyona dahil edilen Zima Mavisi ve Aquila Yarığı'nın Ötesi isimli öykülerinin her ikisi de izleyicilerden tam not almıştı. Indie Kitap da dizide yer alan bölümlerle aynı ismi taşıyan iki cilt olarak hazırladığı kitaplarla yazarın tüm öykülerini Türk okur ile buluşturmayı hedefliyor. Reynolds'ın öykülerinde evrenin -gerek uzam gerekse zaman bağlamında- sonsuzluğu karşısında insanın fani ve önemsiz varlığını belki biraz karamsar ancak her şeye rağmen yaşam dolu bir heves ile inceleyen tavrının izlerini görmek mümkün. Özellikle bilincin doğasına, özne ve nesne arasındaki gerilimin hala tanımlayamadığımız işlevine dair cevaplaması güç sorularla iç içe geçen başarılı uzay dramaları okuruna iyi planlanmış, zengin ve detaylı öykü evrenleri sunmayı başarıyor. Bu noktada bahsi geçen zenginliğin - yazarın kavramlar üretme eğilimi de dikkate alındığında - kimi zaman karmaşa eşiğini aşabilecek ufak adımlar attığı yönünde bir eleştiri getirebiliriz. Zira öykü formunun imkanları çoğu zaman bildiğimiz ve tanıdığımızdan dramatik şekilde başkalaşmış evrenlerin anlaşılır şekilde kurgulanmasına izin veremeyebilir. Yine de Reynolds'ın anlatısını inşa ederken yerli yerinde kullandığı iniş ve çıkışları, dengeli ritmi ve çarpıcı fikirleri ufak tefek pürüzleri kolayca görmezden gelerek kendimizi öykü kişileriyle omuz omuza bir maceranın ortasında bulmamıza izin veriyor. Revelation Space ile Arthur C. Clarke Award ve British Science Fiction Association Award adaylıkları da bulunan Alastair Reynolds bilimkurgu severlerin asla es geçmemesi gereken bir isim. Bilimkurgu ve fantazya alanında verilen prestijli ödüller arasında sayılan ve 1975 yılından bu yana dağıtılan Dünya Fantezi Ödülleri, geçtiğimiz kasım ayının başında Los Angeles'ta gerçekleştirilen Dünya Fantezi Kongresi ile sahiplerini buldu. Türk okurun Pegasus Yayınları'nca dilimize kazandırılan romanı Magonya'dan aşina olduğu Maria Dahvana Headley'in de finalistler arasında yer aldığı En iyi Roman kategorisinde henüz eserlerini Türkçe okuma imkanı bulamadığımız C. L. Polk, Witchmark ile ödüle layık görüldü. Geçtiğimiz aylarda The Tea Master and the Detective ile Nebula ödülünü alan Aliette de Bodard'ın güçlü aday olarak görüldüğü En İyi Novella kategorisini kazanan eser, Kij Johnson imzalı The Privilege of the Happy Ending olurken manga ve anime tutkunlarının yakından tanıdığı Hayao Miyazaki ile masallar üzerine yaptığı önemli çalışmalarla bilinen akademisyen Jack Zipes'a da Yaşam Boyu Başarı Ödülü verildi. Cezayirli yazar Boualem Sansal'ın George Orwell'in kült eseri 1984'e selam çaktığı distopyası 2084 Dünyanın Sonu Ayrıntı Yayınları etiketiyle kitapçılardaki yerini aldı. Çevirmenliğini Şirin Etik'in üstlendiği 2084, yayınlandığı 2015 yılında yazarına Academie Française'in Grand Prix du Roman ödülünün kapısını aralamıştı. Amazon'un geçtiğimiz yaza damgasını vuran süper kahraman dizisi The Boys'un ilk sezonunun yayınlanmasının ardından başlanan ikinci sezon çekimleri tamamlandı. Süper kahraman hikayelerine dair bildiğimiz hemen her şeyi alt üst eden serinin yeni sezonu için öngörülen yayın tarihi 2020 ortası. Söz dijital yayın platformlarından açılmışken, özellikle Marvel ve Star Wars'ın yayın haklarını elinde bulundurmasıyla bilimkurgu ve fantazya sevenlerin hararetle beklediği Disney+ nihayet yayına başladı. Star Wars dizisi The Mandalorian'ı ilk günden yayınlayarak orijinal içeriklere ağırlık vereceğini gösteren platform daha ilk günden 10 milyonu aşan abone sayısına ulaşmayı başardı. Disney+'ın ülkemizde de Avrupa'nın geri kalanı ile birlikte 2020 Mart'ında abone alımına başlaması bekleniyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/dosyalar/zor-sehirlerin-zorunlu-turisti-ve-bir-rehine", "text": "Maceraların her birinde Guy Delisle ana karakter olarak bulunuyor. Kenti ve çevresini çocukça bir masumiyetle keşfederken, anlatım dili kadar çizgisinin de o keşifçi tavrını aktarmakta ne kadar başarılı olduğunu görebiliyoruz. Delisle, son dönemin biyografik/tarihi çizgi romanlarına paralel şekilde, gittiği yerlerde yaşadığı kişisel tecrübeleri anlatırken karşılaştığı kültürün detaylarını aktarmakta eksik kalmıyor; öykülerini takip ederken bir yandan turistik bir gezinin parçasıymış gibi hissettirmeyi de başarıyor. Çizgi romanları genelde kurguyla tanıyoruz; kahramanların fink attığı, sinemada veya edebiyatta yakalanamayan imkanların görsel ve metin kombinasyonunda kendini bulmasıyla sınırları zorlayan, mecrayı tam anlamıyla kullanan hikayeleri çizgi romanlara daha çok yakıştırıyoruz. Ancak bir yandan da çizgi roman geniş kitlelere yayıldıkça farklı hikayelerle buluşabildiğini görüyor, konvansiyonel çizginin dışında ve görünen potansiyelinin çok ötesine ulaşan çizgi roman işlerine rastlıyoruz. Bu öyküler biyografik hikayelerden belgesel içeriğine, korku anlatılarından kavramsal metinlerin çizgi romanlaştırılmasına kadar uzanabiliyor. Kanadalı çizer Guy Delisle de bu genişleyen platforma, dünyanın farklı noktalarına yaptığı zorunlu ziyaretler sırasında yaşadığı trajikomik olaylar ve keşfettiği kültürel anlatılarla dahil oluyor. 1966 doğumlu çizer Guy Delisle, 2000'lerin başından beri profesyonel anlamda çizgi roman üretiyor; öte yandan bir animasyon tasarımcısı olarak eğitimler veriyor ve bu alanda çalışıyor. Çizgi romanlarında da andığı doktor eşinin Sınır Tanımayan Doktorlar çalışanı olması sebebiyle çok fazla ülke geziyor; bu ülkeler de ilgili kuruluşun çalışma alanı sebebiyle farklı tecrübeler sunma konusunda hiç eksik kalmıyor. Delisle, Çin'in karanlık metropolisi Shenzhen'den (Shenzhen: Çin'den Bir Gezi Hikayesi, Karakarga: 2017) demokrasinin çıkar yol bulmaya çalıştığı Burma'ya (Burma Günlükleri, Karakarga: 2017); Filistin'i anlayıp öğrendiği Kudüs'ten (Kudüs Günlükleri, Karakarga: 2018), bir türlü keşfedilemeyen ülke Kuzey Kore'ye (Pyongyang: Kuzey Kore'ye Yolculuk, Karakarga: 2016) savruluyor; bu savrulmalar sırasında bazen ailesiyle, bazen de tek başına maceralara atılıyor. Bu maceraların her birinde Delisle ana karakter olarak bulunuyor. Kenti ve çevresini çocukça bir masumiyetle keşfederken, anlatım dili kadar çizgisinin de o keşifçi tavrını aktarmakta ne kadar başarılı olduğunu görebiliyoruz. Delisle, son dönemin biyografik/tarihi çizgi romanlarına paralel şekilde, gittiği yerlerde yaşadığı kişisel tecrübeleri anlatırken karşılaştığı kültürün detaylarını aktarmakta eksik kalmıyor; öykülerini takip ederken bir yandan turistik bir gezinin parçasıymış gibi hissettirmeyi de başarıyor. Aslında bir yandan da son dönemin popüler akımlarından antiturizm'i de çizgi romanın konusu haline getirmeyi başarıyor. Açmak gerekirse, içinde bulunduğumuz olağanüstü salgın durumu öncesinde popülerleşen anti-turizm, dünyanın farklı noktalarında, ilginç ama tehlikeli tecrübelere odaklanan, politik veya coğrafik zorluklara göğüs geren bir turizm anlayışını temsil ediyor. Son yıllarda Çernobil gezileri veya iç savaş yaşayan ülkelere yapılan ziyaretler gibi örneklerle ve bu alandaki internet üzeri yayınlarla popülerleşen anti-turizm, bir bakıma çizer Delisle'in bahsi geçen kitaplarındaki maceraların çizgi roman mecrasından koparak akımlaşmış halini yansıtıyor. Delisle'in 2017 yılında, önceki eserlerinden farklı şekilde, ilk versiyonunu İngilizce olarak yayınladığı Rehine (Karakarga: 2020) aslında ona ait bir hikaye değil ve belki de işleri içerisinde başrole kendisini veya ailesini yerleştirmediği ilk örnek. Rehine, 1997 yılında Sınır Tanımayan Doktorlar'ın Kafkasya bölgesi sorumlularından Christophe Andre'nin, Çeçenistan'da fidye için kaçırılmasının ardından yaşadığı tecrit hayatını ve özgürlük arayışını anlatıyor. Fransız Christophe'un kaçırıldığı anla başlayan hikaye, sonunu göremediği bir ev hapsinin başkarakterde yarattığı mekan, zaman ve anlam kaymasını çizgi roman arayüzüne başarıyla taşıyor. 111 gün süren bu ev hapsinde yaşananlar, Andre'nin hayal gücüyle ürettiği farklı hikayeler ve düşüncelerle desteklenerek renkleniyor. Ancak bu renkli kısımlar dışında neredeyse tamamen tek mekanda geçen hikaye, aslında çizgi romanın konvansiyonel sınırlarını bir yandan da zorluyor. Bu tekdüze olması beklenen anlatı Delisle'in maharetiyle eğlenceli bir öyküye dönüşüyor ve birbirine benzeyen kareler, çizerin eliyle zenginleşiyor. Böylelikle çizgi roman için iddialı sayılabilecek 432 sayfa, bir çırpıda ve merakla okunacak bir esere dönüşüyor. Çizerin biyografik anlatılarındaki nispeten naif çizgiler, Rehine'de sertleşirken gene önceki eserlerindeki renk kullanımı burada yerini soğuk ve mesafeli bir renk paletine ve çizgi tercihine bırakıyor. Delisle'in bahsi geçen diğer eserleri her ne kadar ciddi ve gerçekçi hikayeler anlatsa da, çizerin bağımsız zaman dilimlerinde geçen olayları farklı öykü yapılarıyla aktarması, öykülerin büyük çoğunluğuna one-liner benzeri kapanış esprileri eklemesi, çizerin sade ve eğlenceli çizgileriyle birleşerek eğlenceli mizansenler üretiyor. Delisle'in hemen her biyografik öyküsünde kullandığı bu yöntem, çizerin ebeveynlik üzerine hazırladığı, komik çizgi roman serisinde de kendini tekrar ediyor (A User's Guide to Neglectful Parenting ve devamındaki eserler, Drawn & Quarterly: 2013-2019). Ancak bu durum Rehine'de farklılaşıyor ve her ne kadar çizerin tarzından pek uzaklaşamasa da başkalaşmayı başarıyor. Bu sayede Rehine, her ne kadar küçük ölçekte mizahi öğeler barındırsa da, Delisle'in belki de en ciddi kitabı olarak öne çıkıyor. Zaten dramatik olan öyküyü yavaşlatmadan, dinamik çizgilerle anlatırken bir yandan da karakterin çaresizliğini başarıyla vurguluyor. Böylelikle benzer biyografik hikayeleri anlatmakta farklı yöntemlere sahip Rutu Modan ve Marjane Satrapi gibi çizerleri hatırlatıyor; dramatik hikayeyi hızlı diyaloglar veya zekice yazılmış iç ses monologlarıyla zenginleştiriyor. Bu noktada bize biyografinin de bir kurgusu olduğunu ve o kurgu hangi türe çekilirse biyografinin tonunun da o derece dönüşeceğini hatırlatıyor. Guy Delisle, günümüz itibariyle en üretken ve eğlenceli çizgi romancılardan biri olarak öne çıkıyor. Alanındaki benzerlerine kıyasla kendi tarzını ve üslubunu yaratmaktaki maharetiyle göze çarpıyor. Ülkemizde eserlerinin önemli kısmının Türkçeye çevrilmiş olması ise büyük bir şans; ve biyografik/ belgesel çizgi romanlara ilgili olanlar için kaçırılmayacak bir fırsat yaratıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/1865te-ben-bir-dilin-kiyisinda-siirle", "text": "1865'te Ben, varlıkla yokluk arasında mütereddit bir ruhla dolaşanlar için sahici bir dertleşme. İnsan, bu dünyada şairane mukimdir, demişti Hölderlin. Yıldız'ın şiirleri dil aracılığıyla bu mukim olmanın imkanlarını sonuna dek yokluyor. Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı? Sivil şairimiz Ece Ayhan, Bir Şiirin Bakır Çağı'nda şöyle söyler: Evet, gerçekten, eğer şair şairse yarısı tarihçidir! Yani şiir ve tarih, bu uslu ve halim selim Anadolu'da iç içedirler. Bu iç içe oluşu, şiirin hafızayla yani geçmişle kurduğu ontolojik kaygılar özelinde değerlendirebiliriz belki de. Tarih bir kökse, hafıza o kökün saçaklarıdır. Kuşkusuz zor bir şiir yazıyor Yıldız. Bu zorluğu şairin dile yüklediği misyon özelinde kullanıyorum. Yıldız şiiri hem biçim hem de içerik açısından okuru uğraştırmayı seviyor. Demek istediğim, bir şiiri sadece sentaksları, kelimeler arasında kurulan ses/prozodi ögeleri için okumayız. Biçimle anlam arasındaki altın dengeyi yitirdiğinizde arada sadece dilin zarında yankılanan ritmik sesler kalır. Halbuki şiir, bu ritmik seslerden daha fazlasıdır. Yıldız'ın bazı şiirleri yer yer bu riskleri içinde barındırıyor. Dil anlamı örterse müşkülpesent okur alır başını gider. Burada iş, okurun maharetine kalmış artık. Dille zoraki bir kavgayı göze alıp şiirin çeperlerini yoklamaya ahdetmiş bir okur için sadece anlam değil dil de bir mevzidir. Gözü pahasına o mevziiyi ele geçirmenin soylu kavgasını verir o. 1865'te Ben'deki şiirleri bu gözle okumakta fayda görüyorum. Bünyamin Yıldız şiirinde mazinin ayrıcalıklı bir konumu var. Yukarda bahsettiğim tarih ve hafıza denkleminde bir hatırlama/ unutmama imgelemi içinde kendine bir yurt kuruyor şair. Mazi dedim ama bu mazi bir nostalji havasından ziyade bilinci ve duruşu kavi kılan bir enstrüman gibi kullanılıyor Yıldız şiirinde. Daha uç bir şey söyleyeyim, onun şiirinde maziyi geçmişte değil de gelecekte aramak gerek belki de. Gelecekte bir mazi var mı? Zaman sarmalını ters yüz edersek niye olmasın? Ki, bu tavır Yıldız şiirinde pek de yabancısı olmadığımız bir olgu: 1865'te ben/ epey eskimiştim/ madeni bir raftan/ peynir mi ne indirmiştim (1865'te Ben, s.14) 1865 bir tarih şüphesiz ama hangi takvimin tarihi? Belki miladi değil de hicri bir tarihtir bu, 'epey eskimiştim' dizesini kerteriz alacak olursak. İnsan geçmişinde değil geleceğinde eskir şüphesiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/agaclarin-dilinden-anliyor-muyuz", "text": "Ağaçlar'ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse'nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu. Bu kitapta edebiyatın farklı türlerinde kalem oynatmış Hesse'nin ağaçlarla ilgili şiirleri ve denemeleri yer alıyor, çizimler ve görsellerle birlikte. Hesse'nin bütün eserlerini bilmeme rağmen kitabı görünce duraksadım, kapakta ya da künye bilgilerinde türünün ne olduğuyla ilgili bilgilere yer verilmesinden yanayım açıkçası. Okur derleme metinler gibi bir ifadeyle önceden bilgilendirilebilirdi, kaynakça kitabın son sayfalarına saklanmış. İçeriğe gelince, kitabı okurken insanlardan uzaklaşıp yemyeşil bir ormanda yürüyor, ağaçların ve yaprakların içinden geçiyor, sevimli hayvanlarla konuşuyor, kuş seslerine kapılıp tabiatın kalbine doğru ilerlerken kendinizle karşılaşıyorsunuz. Çünkü insanın özü buradadır, doğa insanın ilk yuvasıdır. Bizi böyle huzurlu bir yolculuğa çıkaran şey elbette kelimeler. Metinlerin yaprak, ağaç, orman konulu olmasının yanı sıra bunlar arasına serpiştirilen ağaç ve yaprak çizimleri yemyeşil bir ormanda yürüyormuş hissine kapı aralıyor. Zaten Hesse'nin diğer kitaplarında sıklıkla işlediği insan, varoluş, Budizm, Doğu mistisizmi gibi temaları bu kitapta doğayı merkeze alarak derlemenin amacı biraz da bu: Kendimizi evimizde hissetmek. O ev doğa, namı diğer cennet. Yoksa amaç botanik bilgi vermek değil. İnsan ve doğa arasında var olan o ilişkiyi yeniden kurmak, tabiattan hareketle insanı ve onun varoluşunu yorumlamak, evrene farklı gözle bakmak, kendi elimizle kirlettiğimiz dünyanın o saf haline yeniden ulaşmak, belki bunun için yazmak, yazmak, bir ağaca sarılır gibi yazmak diyebiliriz bu metinler için. Hatta eco-eleştirel bir gözle inceleyip bambaşka sonuçlara da ulaşabiliriz, bu yöntemin yazımızın sınırlarını aşacağını bilmesek. Kitabın ilk metni Ağaçlar, yazarın ağaçla kurduğu o duygusal bağı özetler nitelikte. Hesse'ye göre ağaçlar tapınaktır. Kitabı okudukça, ağaçlara sıradan bir gözle bakamıyorsunuz. Her biri sanat eseri gibi uzanıyor göğe. Hesse'ye göre: Varlığın sırrıydı ve güzeldi, görebilen için mutluluktu, anlamdı, armağan ve keşifti, Bach'la dolu bir kulağın, Cezanne'la dolu bir gözün olduğu gibi. Bu bakımdan her sanat eseri gibi kültürün, geçmişin, birikimin ve dolayısıyla kolektif bilincin de taşıyıcısıdır ağaçlar. Mesela Bursa'da yüz yıllardır ayakta duran ağaçlar tanıyorum, onlarla konuşurken geçmişe gidiyor, gövdesine benden yüz yıl önce başka bir elin dokunmuş olma ihtimaliyle heyecanlanıyorum. Ağaçları yazarken anılarının içinden geçen Hesse'yi daha iyi anlıyorum. Salkımsöğüt, kayın, kavak, akasya, çınar, kestane ve buraya sığdıramayacağım ağaç çeşidi arasında gezinirken Hesse'nin dilinden, tasvirlerinden, gözlem yeteneğinden etkilenmemek elde değil bu arada. Fakat benzer kelimelerin kullanılmasına rağmen kitaptaki şiirlerden aynı lezzeti alamadığımı belirtmeliyim. Bu belki de yıllardır tartışılan çeviri şiir meselesiyle ilgilidir, siz ne dersiniz bilmem ama ben, çeviriyle ortaya çıkan şiirin artık yeni bir tür olduğunu düşünenlerdenim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ahmet-buke-nin-oyku-evreninde-yeni-bir-katman", "text": "Türk edebiyatında öyküyü Sait Faik öncesi ve sonrası olarak ayırırsak sanırım abesle iştigal etmiş olmayız. Sait Faik Abasıyanık'ın hazırladığı yazınsal zemin üzerine hızla artan kentleşmenin ve kent hayatının etkileri, bireyi önceleme, varoluşu öyküde sorgulama gibi modernist yaklaşımların 50'ler sonrasında öykünün çehresini değiştirdiğini görüyoruz. 50 kuşağı öykücülerinden Ferit Edgü, Yusuf Atılgan, Demir Özlü, Onat Kutlar, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Tomris Uyar gibi isimlerin sadece içerik olarak öyküde yeniliğe gitmediği aynı zamanda biçim ve dilin kullanımında da sınırları değiştirdiği aşikar. O dönemin öykücülerinin artık ne anlattığının yanı sıra nasıl anlattığının ve hatta neden anlattığının da önemli olduğu bir dönemden söz ediyoruz. Modern sanat telakkisinin adeta dinselleştiği ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve yaratıcı insan düşüncesinin egemen olduğu, bilimin dogmatikleştiği bir dönem. Hayat parantezi 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da açıldı Behçet Necatigil'in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne'nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon'un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: Tamam, kimse kimseye dahi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye 'okur' gibi değil de 'yazar' gibi bakmak pekala öğrenilebilir. Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ahmet-muhip-diranas-siirin-buyuk-gogunde-parladi", "text": "Sanatçıyı sanat denen harikulade alevin etrafında dolaşan insan pervanelerinden biri, olarak tanımlayan Dıranas, resmin ve müziğin etrafında kanat çırptı durdu gençliğinden beri. Fakat rüzgar onu her seferinde şiire taşıdı. Çünkü gözleriyle fotoğraf çekiyordu, klik sesi çıkarmadan. En fazla titriyordu kirpikleri. Resimler düşüyordu hafızasına her ürperişte. Çocuk bir çobandı, güdüyordu güneşi, ağaçları, dereleri. Büyük bir ıslık: Fiyyuuuuuu! Koyunları gütmekte ne var! Yet bu yana! Avarayım, yet, yürü!1 Salı Köyü'nde orman vardı, orman. Dıranas'ın ömrü boyunca vazgeçmediği dost. Beni ihtiyarlığa doğru götüren bütün yıllar ve yollar boyunca hulyalarımda küçüklüğümün ormanlarını kurdum,2 diyordu bir yazısında. Hamamönü kaldırımlarından çocukluğumun ayak izlerini silemezler,6 cümlesi şairin lügatinde, Sinop'tan Ankara'ya yoksulluğumuzu taşıdık demekti. On yaşındaydı Taşmektep'e nakli yapıldığında. Birkaç senesi daha vardı şiirle tanışmak için. Edebiyat, ortaokul sıralarında beklemekteydi onu. Yayımlanan ilk metni bir öyküydü: Çiçek. Okul dergisinde açmıştı beklemediği bir anda. Sıra şiirdeydi. Akşamları harçlığını çıkarmak için çalıştığı kitapçıda Abdullah Cevdet'le karşılaşmış, o sıralar yazdığı bir şiiri göstermişti ona. İçtihad dergisinde yayımlanan Köpek Havlamaları adlı şiiri dayısının ölümüne bir ağıttı Dıranas'ın. Gerçek şiir, ortaokul koridorlarında Faruk Nafiz kılığında gezmekteydi halbuki. Şiir ilahı gibi yürüyen bu heybetli adam yüzündendi belki de Dıranas'ın nazma meyledişi. Fakat heyhat! Şiiri için, Yok, yok. Bunda iş yok. Boşu boşuna bunlarla uğraşmasın, derslerine baksın, demişti sınıf arkadaşlarına. Cennetten kovulmuştu Muhip. Yanmıştı iki ay kurtarıcısıyla karşılaşana dek. Tanpınar'dı bu kurtarıcı; lise kısmının edebiyat öğretmeni. Arkadaşları bu kez onun kapısını çalmışlar, Dıranas'ın aynı şiirini ellerine bırakmışlardı ustanın. Tanpınar Dıranas'ı odasına çağırdı; yerler kitaplarla dolu idi, darmadağınık atılmış vaziyette. Genç şairi karşısına oturttu. Oku, dedi şiirini. Çok beğenmişti. Sonra kitaplarının içinden birini çekip Dıranas'a verdi: Bunu okuyacaksın! Kitap Baudelaire'in Fleurs du Mal/Kötülük Çiçekleri'ydi. Fransızcası o sıralarda bu kitabı okuyacak düzeyde olmasa da azmi bu lisanı öğrenecek düzeydeydi. Sanatçıyı sanat denen harikulade alevin etrafında dolaşan insan pervanelerinden biri,7 olarak tanımlayan Dıranas, resmin ve müziğin etrafında kanat çırptı durdu gençliğinden beri. Fakat rüzgar onu her seferinde şiire taşıdı. Resim sanatından boşlukları doldurmayı, ölü şekilleri canlandırmayı ve deforme etmeyi öğrendi yeni bir gerçeklik yaratabilmek için. Bir bahara açık duran penceresinde / Belki bir gün gelir geçmiş zamanı arar / Diyerek bu portreyi çizdi sanatkar, / Bir oda içinin ışık ve gölgesinde. / Verdi bir başka renk, başka biçim, hasından; / Diledi ki bir ölümsüz ömür yaşasın...8 diyordu Portre şiirinde. Kimi okurlar tarafından Fahriye Ablaya mahkum edildi Dıranas. Olvido, Kar, Ağrı ve daha ne şiirleri vardı halbuki. Hayatı boyunca tek bir şiir yazmış gibi muamele görmek üzüyordu Ahmet Muhip'i. Şiirdeki Hatırada kalan şey değişmez zamanla, mısraındaki Hatırada kelimesi Hatırda kelimesine evrilmişti sanki. Beyazıt meydanındaki Çınaraltı Kıraathanesi'nde Edip Cansever'e bu yüzden yakınmış, Keşke Fahriye'yi hiç yazmasaydım, demişti. Üstelik şiirdeki En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya, mısraı yüzünden Erzincanlıların tepkisine maruz kalmıştı şair. Oysa bu tamamen şiir tekniğiyle ilgili bir kafiye tercihiydi. Doğrusu Fahriye Abla az iş açmamıştı hayattayken Ahmet Muhip'in başına. Vefatından sonra dahi peşini bırakmamış, ölümünün 25. yılında düzenlenen anma toplantısında eşi Münire Dıranas'ı zor durumda bırakmıştı. Şiirin yazıldığı sırada henüz doğmadığını, şairle evlendikleri sırada Fahriye'nin yetmiş yaşında olduğunu söyleyen Bayan Dıranas, Fahriye Abla'yı kıskanmasa da konuşulmasından rahatsızlık duyduğunu belirtiyordu törende. Dıranas'a göre bir sanat eserinin değer kazanabilmesi ancak milli bir kimliğe kavuşturulmasıyla kabil olabilirdi. Yani sanatkar eserine Bir millete has anlayış görüş ve duyuşu koyabilmeli, bir memleketin; adetleriyle, gelenekleriyle, destanlarıyla, yaşama tarzı ve tavrı, inanışlarıyla, aşklarıyla ruhunu11 nakşedebilmeliydi. Ahmet Muhip, 1949 yılında Zafer Gazetesi'nde yazdığı Zavallı Necdet başlıklı yazısında Batı hayranlığı ve beraberinde gelen aşağılık duygusunu Tanzimat'tan miras kalan bir hastalık olarak nitelemekte, Yüz yıldan beri garp hayranlığı içinde dışarıdan ha bire şekil aldık, içeriden ha bire muhteva, öz verdik. Binlerce yıllık bir tarih örsünde dövüle dövüle, bir coğrafya imbiğinden süzüle süzüle değer almış nice erdemliliklerimizi, gide gide boş, gülünç özentilere kurban ettik. Durmadan iç zenginliği verdik, şatafat aldık. Ahlak güzelliğini makyajla değiştik,12 demektedir. Olvido ruhlarımızı altüst eden bir şiirdir çünkü ölmüş anlarımıza ruhunu üfler. Şairin Selam adlı şiirindeki Ey, saf kalbimizde doğmuş ve ölmüş anlar!17 mısrası belki de Olvido'nun kayıp bir parçasıdır. Ayrılış adlı şiirindeki Gün batıyor, gün batıyor / Evimi, eşyamı, paramı / nem varsa yaksam ve bir an / Kaybetsem kara bir duman / Arkasında hafızamı / Koşsam, koşsam, koşsam, koşsam...18 mısraları da."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/akif-emre-ile-mekani-paranteze-almadan", "text": "Akif Emre'nin mekan yazılarını okurken, İslam'ın mekansal bağlamını, hayatın içine girerek yeniden yaşarsınız. O her bir iz ve göstergeyi o kadar iyi yorumlar ki, onun bağlı olduğu fıkhi, kelami veya irfani ilkeyi de adeta hayatın içine yeniden dahil eder. Mekan yazılarında ister İstanbul'dan söz etsin ister Isfahan'dan ya da Mostar'dan, Endülüs'ten, Kudüs'ten söz etsin fark etmez. O her mekanda bir inancın tezahürünü görür. Akif Emre son dönem İslamcılığının en müstesna isimlerinden biridir. Yaşadığı tarih diliminde İslamcılığın modernleşme, selefileşme ve muhafazakarlaşma eğilimlerine rağmen o duruşunu ve tavrını yitirmeyen, İslamcılığı bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya görüşü bağlamında bütünlük ve süreklilik ilkeleri ile sürekli gündemde tutan insandır. Onun İslamcılığını pek çoğundan ayıran en önemli husus, İslam'ı bir ütopya ve distopya olmaktan kurtaran bakış açısıdır. Ona göre İslam bir hayat nizamı ve dünya görüşü olarak inanılmış, yaşanmış ve ahlak/medeniyet olarak da dünyanın diğer kesimlerine örneklik teşkil etmiştir. Dolayısıyla biz bugün İslam eksenli bir dünya görüşü veya hayat nizamından söz ediyorsak aynı zamanda bir ortak dilden, hafızadan, tarihi tecrübeden ve bir gerçeklikten söz ediyoruz demektir. Modernist ve selefi İslamcılığın tarihsel tecrübeyi reddeden veya yok sayan ya da tarihsel tecrübeden bağlamlarına uygun seçmeceler yapmasına, muhafazakarların romantik ve nostaljik tutumlarına karşın Akif Emre, İslam'ın hayat nizamı ve dünya görüşü pratiğine bilhassa mekan üzerinden ayrı bir önem verir. Ona göre mekanda ve mimaride var olan bir iz ve gösterge, tarihsel anlamda bize kalan bir fıkıh, kelam, hikmet ve irfan eseri kadar hatta onlardan daha da fazla bir öneme sahiptir. Çünkü bir inanç eş zamanlı olarak aynı zamanda mekanda tezahür eder. Dolayısıyla bugün tarihsel tecrübemizden bize kalan bir mimari eser, bir şehir, bir tekke, bir türbe, bir medrese, bir mahalle bizim için önemli göstergelerdir. Hatta literal olanın soyutluğuna karşın bunlar somut olmaları itibari ile hafızamızı ve dilimizi kazanabilmemiz bakımından literal olandan daha kıymetlidir. Çünkü literal olanı modern paradigmaya göre indirgeyip modernleştirmek çok daha ucuz ve kolaydır. Lakin bir mekanı veya mekana ait bir unsuru, modernleştirme çabalarına rağmen asli unsurundan koparabilmek, onu bertaraf edebilmek veya dönüştürebilmek daha zordur. Bundan dolayıdır ki Akif Emre, literal olanla eş zamanlı olarak aynı zamanda tarihi tecrübenin en önemli izleri ve göstergeleri olan mekana ait unsurları da görmemiz, okumamız ve tevil etmemiz gerektiğine inanır. Daha da ötesi mekanı iyi anlamamız aynı zamanda literal olanı daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Çünkü mekanda olan literatürde olanın ete kemiğe bürünmüş halidir. Akif Emre bunun bilincinde olduğu için Turgut Cansever'den Mimar Sinan'a oradan da bütün bir tarihe, İslam düşüncesinin zamana ve mekana nakşedilmesinin, bir inancın Medine üzerinden nasıl bir şehre, hayata, medineye dönüştüğünün altını çizer. Çünkü ona göre İslam sırf bir zihin meselesi veya düşünce mevzuu değil aynı zamanda bir hayat ve dünya mevzuudur. İslam bir inanç/akide olarak insanı ve toplumu, bir din olarak zamanı, mekanı ve hayatı belirler. Dolayısıyla bir insanın İslam'ı akide olarak benimsemesi onu sırf düşünsel ve zihinsel bir bağlama indirgemez. Bununla birlikte İslam din olarak zamanı, mekanı ve hayatı da belirler. Bir insanın evini, sokağını, mahallesini, şehrini tayin eder. Ahlak, adalet ve mahremiyet, sırf bilinen ve inanılan bir şey değil aynı zamanda yaşanılan bir şeydir. Akif Emre'nin mekan yazılarını okurken, İslam'ın mekansal bağlamını, hayatın içine girerek yeniden yaşarsınız. O her bir iz ve göstergeyi o kadar iyi yorumlar ki, onun bağlı olduğu fıkhi, kelami veya irfani ilkeyi de adeta hayatın içine yeniden dahil eder. Mekan yazılarında ister İstanbul'dan söz etsin ister Isfahan'dan ya da Mostar'dan, Endülüs'ten, Kudüs'ten söz etsin fark etmez. O her mekanda bir inancın tezahürünü görür. Bir fıkhın veya fıkhi ilkenin adalet olarak nasıl ete kemiğe büründüğünü, bir kelami ilkenin nasıl şehirleştiğini, bir irfani ilkenin nasıl şehrin ahlakını belirlediğini anlatır uzun uzun. Ona göre literal anlamdaki metinlerimizi modern değerlere göre indirgemeye karşılık, modern zamana ve mekana daha ciddi anlamda direnen mekanların üzerinden izlerimizi ve göstergelerimizi daha iyi görebilir ve onu hayatta tutabiliriz. Hatta literal metinlerimizi anlamada modern değerleri değil mekana ait unsurlarımızı esas alırsak daha doğru bir anlama biçimine de sahip olabiliriz. Söz konusu literal unsurların mücessem hali olan eserler vasıtası ile yeniden literatürü doğru anlayabiliriz. Bu minvalde mekanın da karşı karşıya bulunduğu tehlikelerin farkındadır Akif Emre... Literal olanı modernleştirenlerin mekansal olanları da müzeleştirerek, yıkarak, romantik bağlama indirgeyerek, bağlamından kopararak modernleştirdiklerinin de farkındadır. Öyleyse mekansal olanı önceleyerek literal olanı anlama çabası, bir hafıza ve dilin oluşması imkanını içinde taşır. Bir hafıza ve dile sahip değilseniz hiçbir şeyi hayatta tutabilme imkanınız olmaz. Dolayısıyla hayatta karşılığı olmayan bir şeyin de dünya görüşü olma ihtimali yoktur. Akif Emre'nin en temel önerisi mekandaki ve zamandaki sekülerleşmeye rağmen literal olanı kalbimizde/aklımızda tuttuğumuz gibi mekanda olanı da hayatta tutmamız gerekir. Dolayısıyla inandığımızın sırf fikri ve kalbi bir şey olarak kalmaması onun hayatta tutunması ile ilgilidir. Çünkü ona göre mimarlık, insanın varoluş sorununa ilişkin en geniş ve derin çözümlemelerin birleştiği bir disiplindir. Turgut Cansever'den de ilhamla mekana koyduğumuz her taş, bir caddenin yaptığı her kıvrım, varlık-evren-yaratıcı ilişkisini nasıl kavradığımızdan bağımsız değildir. Mekan dinin hayata dönüştüğü, şehir de dinin dünya görüşü haline geldiği yerdir. İnsan yaratılışı itibari ile bu dünyaya, bu mekana hilafet görevi ile gönderilmiş Allah da onu Risalet'le takviye etmiştir. Öyleyse insanın bu dünyadaki geçici ömrü onun bu mekanda kulluğunun gereği olarak göstereceği salih amelle doğrudan ilişkilidir. İman eden ve salih amel işleyen insan, imanı ile müteal olana tutunurken salih amel ile de mekana, hayata tutunur. İşte mekanda, hayatta yapıp ettikleri imanının gereği olan salih amelden başka bir şey olamaz. Dolayısıyla insanın mekanda, hayatta yaptıkları salih amelden başka bir şey değildir. Evlerimizi, sokaklarımızı, mahallemizi, şehirlerimizi salih amelin tezahürü olarak görürüz. Akif Emre için geçmişiyle ortak ve sağlıklı bir ilişki kuramayan toplumlar marazi, makul olmayan tepkiler verirler. Çünkü tarih bilinci olmayanlar medeniyet inşa edemezler. Öyleyse hafızası ve dili olmayan insan inşa ve imar edemez. Geçmişini tarih yapan insanlar ancak bir bütünlük ve süreklilik fikrine sahip olabilirler. İçi boş bir şanlı tarih edebiyatı ise bizatihi geçmişi tarih olmaktan çıkarmanın örneğidir. Mekan geçmişi bize getiren bizi de geçmişe bağlayan iz ve göstergelerle doludur. Mekan bizim salih amellerimizin mücessem karşılıkları ise o zaman mekan bilinci kulluk bilincine dahildir. Bu anlamda mekandaki her bir unsur hem tek başına hem de içinde bulunduğu bütünlükle bir anlam taşır. Ev insan olarak nasıl bizim mahremiyet alanımızsa şehir de toplum olarak bizim mahremiyet alanımızdır. Bu bakımdan şehir aynı zamanda bir ev, ev de aynı zamanda bir şehirdir. Mekanı Paranteze Almadan gerçekten de moderniteyi paranteze alarak bir mekan tasavvurunun evi, şehri, camisi, çarşısı ile nasıl olacağını bazen bir gezi tadında bazen bir türkü tadında bazen de müteal bağlamda anlatma çabası. Mekanı Paranteze Almadan sayfa sayfa akarken aynı zamanda İstanbul'dan Kudüs'e, Mekke'den Medine'ye, Bosna'dan Endülüs'e, Afrika'dan Türkistan'a tüm İslam dünyasının mekanlarında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Yukarıda anlattıklarımı adeta şehir şehir, sokak sokak, cami cami hissettiriyor, dokunduruyor. Kimi zaman Saraybosna'da bir çeşmede, kimi zaman Üsküp'te bir handa, kimi zaman Isfahan'da bir camide, kimi zaman Endülüs'te bir sarayda mekanın ne olduğunun idrakine vardırıyor. Bir çeşme ile bir şehrin aynı idrakin inşası olduğunun altını çiziyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/akilli-olmak-ya-da-olmamak-butun-mesele-bu-mu", "text": "Akıllılığın, kabul etmeyi ya da üzerinde mutabakata varmayı isteyeceğimiz kadar kolay bir şey olmadığını kabul ederek sözüne başlıyor Adam Phillips. Kitabın hemen birinci bölümündeyse, Shakespeare'in ölümsüz eseri Hamlet çıkıveriyor karşımıza. Çünkü 17'nci yüzyılda, belki de ilk kez, Hamlet oyununda karşılaşıyoruz deli tanımıyla ve iki yüzden fazla kez geçen deli kelimesinin, akıl karıştırıcı anlamında kullanıldığını söylüyor bu eserde Phillips. İngiliz psikoterapist ve denemeci AdamPhillips de bu ve benzeri soruların peşine düşerek, son üç yüz yılda deliliğin zıttı gibi muğlak bir tanımlamanın ötesine geçemeyen akıllılık üzerine, yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin değil, edebiyat başta olmak üzere birçok disiplinin zaviyesinden de bu konuya bakmayı ihmal etmeyen bir eser kaleme almış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/amerikan-toplumuna-iceriden-bir-bakis", "text": "Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikayesi olduğunu kanıtlayanlardan. Yine anlatı, roman gibi dallarda eser verenler arasında folk şarkıcısı Woody Guthrie, rockçı Nick Cave, şair müzisyenlerden Leonard Cohen sayılabilir. Dünya ve yaşam hakkında söyleyecek sözü olan bu isimler, meramlarını müzik dışında farklı yollar aracılığıyla da ifade etmeyi seçiyorlar. İyi ki de seçiyorlar, bu sayede biz de sevdiğimiz sanatçıların yaşama bütünsel bakışları sayesinde, farklı kanallarından ilham almaya devam ediyoruz. Son olarak asıl mesleğinin yanında yazarlığa soyunan isim bu defa bir oyuncu: Sean Penn. Filmlerde canlandırdığı ayrıksı karakterlerle ve gerçek hayattaki muhalif-aktivist kişiliği ile dikkat çeken Sean Penn, yazdığı romanla da tutarlı tavrını sürdürüyor. Türlü İşlerin Adamı Bob Honey ile bütün çelişkileriyle, kanlı canlı bir anti-kahraman yaratıyor. Roman, Amerikan toplumuna ve toplumu şekillendiren siyasete içerden bir eleştiri niteliği taşıyor. İçerden diyoruz çünkü Bob Honey Amerika'nın bir evladı. Ancak babası ile çatışmaya giren her evlat gibi onu kıyasıya eleştiriyor. Öyle ki değişen hükümetler, Orta Doğu ile ilgili planlar ve yozlaşmış toplumsal düzen üzerinden babasına zehirli oklar savurmaktan hiç geri durmuyor. Bob Honey elli altı yaşında, karısından boşanmış yalnız bir adam. Ancak bu yalnızlığı içine kapanık, evinden çıkmayan bir profili düşündürmesin. Tam tersine Honey, çocukluğundan itibaren bomba üretme, fosseptik depo boşaltım sistemleri geliştirme, yüzen havai fişek platformları imalatı ve satışı gibi türlü tehlikeli işler yapıyor. Çocukluğu Amerikan işçi sınıfının yaşadığı bir mahallede geçen Honey, daha o zamandan başlayarak siyasi tarihin etkisine maruz kalıyor. Vietnam savaşının şiddetli olduğu günlerde, kapısı açık garajlarda, gencecik sahiplerini bekleyen arabaları görmesiyle acımasız dünya gerçeğiyle tanışması bir oluyor. Medya tarafından yaratılan ve sürekli değişen düşmanlar, geleceğe dair umutsuzluk, toplumun kabul ettiği ne kadar kural varsa hepsine sırtını dönmesine sebep oluyor. Honey için artık tek bir ilke geçerlilik kazanıyor: Benim dışımda herkes yanlış. Yüksek lisans mezunu, fizik ve mühendislik dallarında donanımlı bir adam olan Honey, Amerika'nın Irak'ı işgal ettiği 2003 yılında, kanalizasyon sistemleri sektöründeki fırsatları araştırmak için Bağdat'a gidiyor. Ancak Amerika'nın şok operasyonunun farklı işbirliklerine kapı açması, işgalle birlikte bazı uluslararası projelerin devreye girmesini sağlıyor. Böylece işler Honey için de değişiyor. Adamımız türlü işlerine, markalaşmaya ayak uyduramamış ve yüksek mide gazı nedeniyle ozon tabakasına zarar verdiği düşünülen ihtiyar nüfusun ortadan kaldırılması işini de ekleyerek Bağdat'tan ayrılıyor. Kapitalist dünya için pazarın genişlemesi markalaşmayla mümkündür ve bu uğurda her yol mubahtır. Dolayısıyla süreci baltalayacak her engel yok edilmelidir. Honey'e göre modern varoluşçuluğun algoritması markalaşmak var olmaktır cümlesinde kendini gösterir. Markalaşmanın en önemli lokomotifi ise medyadır. Medya yarattığı psikolojik manipülasyonlarla gündemi adeta pazarlar. Sonsuz maddi seçenekler dünyasında markalaşan birey manevi yönden çöker. Bu durumda beyaz adamın önünde fazla seçenek yoktur: Ya ortaçağ anlayışı ve entelektüel yoksulluğun pasif savunucusu olacaksınız ya da en iyi ihtimalle her ikisine de bir noktaya kadar göz yuman ılımlı bir yönetime boyun eğeceksiniz. Geriye kalan tek seçenek: Müdahale."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/anilara-yolculuk-vakti-sahte-bellek", "text": "Çoğunlukla gizem, gerilim ve bilimkurgu türlerinde kalem oynatan 1978 doğumlu Amerikalı yazar Blake Crouch da hafıza olgusuna kafayı takmış isimlerden. Karanlık Madde (Dark Matter, 2016) ve orijinal basım tarihinden 1 yıl sonra yakınlarda Solina Silahlı çevirisiyle Türkçede okuma şansına eriştiğimiz, 2019 Goodreads Choice Awards ödüllerinde En İyi Bilimkurgu Romanı seçilen Sahte Bellek gibi belleği odağına alan eserlerinde bu takıntısını görüyoruz. İnsan için anılar çok değerlidir. Kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin arkasında geçmişi yatar. Kişiliğin inşasının temelini oluştururlar. Tabii geçmişte yaşanılanları nasıl algıladığımız, nasıl hatırladığımız da bir o kadar ehemmiyet taşır. Ancak beynimiz, yaşantıları kaydetme ve hatırlama konusunda o kadar eksiksiz ve kusursuz değil. Anıların hepsini hatırlayamamak bir yana her zaman bellekte saklananları 'doğru' bile anımsamayabiliyoruz. Öyle ki bilhassa çocukluğumuzdaki anılarımızın bazen hatalı olduğunu keşfedebiliriz. Bu da gayet doğal. Fotoğraflardan gördüklerimiz, aile üyelerinden duyduklarımızla anıyı şekillendirir, hatta baştan yaratabiliriz. Tek kelimeyle ilginç bu bellek. Buna 'ne yazık ki' gibi yorumda bulunmak da anlamsız olur. Çünkü her hatırayı tamamıyla hatırlamanın yorucu olmasının yanı sıra büyük ihtimalle kimse için harika bir deneyim yaratmayacağı aşikar. Yani beynin çalışma prensibinin iyiliğimiz için bir bildiği var. Buna 'ne yazık ki' gibi yorumda bulunmak da anlamsız olur. Çünkü her hatırayı tamamıyla hatırlamanın yorucu olmasının yanı sıra büyük ihtimalle kimse için harika bir deneyim yaratmayacağı aşikar. Yani beynin çalışma prensibinin iyiliğimiz için bir bildiği var. Crouch, Sahte Bellek'te okurunun zihnini başından sonuna kadar yormaktan çekinmiyor. Kurgusunun derinliğiyle birlikte anı keşmekeşi, bilimkurgu unsuru olaraksa zaman yolculuğunun yer aldığı kompleks bir eserle karşımıza çıkıyor. İnsanlar hiç yaşamadıkları anıları hatırlıyorlar. Sahte Anı Sendromu adı verilen, bulaşıcı olduğu düşünülen bu 'hastalık', insanların gerçek ve sahte arasındaki ayrımı yitirmelerine ve yaşamla bağlantılarını kaybetmelerine yol açıyor. Diğer yandan da kendisini Alzheimer hastası annesinin hafızasını korumak için cihaz geliştirmeye adayan nörolog Helena Smith'i okuyoruz. Ancak dahi Helena'nın bu uğraşı, anılarda zaman yolculuğuna sebebiyet veren tehlikeli bir buluşa gidiyor. Bambaşka yaşamlara sahip Barry ve Helena'nın hayatları bir noktada kesişiyor ve biz de polisle bilim insanının zamanın büküldüğü, gerçeğin birbirine karıştığı kaos ortamında, her şeyi eski haline getirme uğraşlarına tanık oluyoruz. Yer yer yakın döneme damga vuran, zaman yolculuğunu temeline alan Netflix dizisi Dark'ı anımsatan yapısı var. Bu dizi 33 yıllık döngüde, adeta ağzımızı açık bıraktıracak bir işçilikle örümcek ağı gibi örülmüş yapısıyla dikkat çekmişti. Sahte Bellek de benzer zaman döngüsünü hikayesinde içeriyor, ancak detaycılık konusunda daha zayıf olduğunu ve aynı keyfi vermediğini söylemeliyim. Doğrusu bilim kurgulamak her zaman yazar için yoğun bir araştırma ve zihinsel uğraş ister. Ancak konu zaman yolculuğu olduğu zaman bu en zor halini alır. Bilimkurgunun iyi örnekleri oldukça nadir olan tarafı diyebiliriz. Zaman yolculuğunun işlenmesi de tek tip olmuyor. Örneğin bazılarında zamanda kişi geriye gittiğinde kendisinin eski haliyle karşılaşabiliyor. Sahte Bellek'te Crouch'sa farklı bir yol izlemiş. İnsanlar anılarına gidebiliyor ve gittikleri zamanda zihinlerini koruyarak eski bedenlerine dönüyorlar. Bu tek zamanda iki aynı kişi paradoksunu ortadan kaldırıyor, fakat bedenen değişirken beyin nasıl aynı yapıda korunuyor problemini ortaya çıkarıyor. Bir de geçmişten döndüğü zamana tekrar geldiğinde, birleşme nasıl olacak? Kısacası bazı çözülmesi gereken yeni sorular yazarın önüne koyuluyor. Bu tipte zaman yolculuğunu bizim topraklardan Alper Canıgüz, Kan ve Gül adlı gayet başarılı romanıyla, bilimkurgu unsurlarının çok üzerine gitmeden üniversite yıllarına dönen karakteri üzerinden işlemişti. Yine Netflix'te yayınlanan kısa anime dizisi Erased da çocukluk yıllarına giden karakterini işleyen benzer tipte eserdi. Ne yazık ki gösterdiğim örneklere göre Sahte Bellek, bu kurgulanan bilimi en zayıf işleyeni oldu, geçmiş bedene gitmenin getirdiği problemlere aklıma yatacak cevapları alamadım. Yazarın anlattığına göre kitabın çıkış noktasıysa epey ilgi çekici. 2012 yılının yılbaşı zamanında MIT'in iki nöroloğu bir farenin beynine sahte anı yerleştirmiş ve Crouch da tüm romanına yayılan yapıyı bu fikir üzerinden kurmuş. İlgi çekici olduğu kesin, sadece biraz daha ayakları yere basan ve güçlü bir kurguya ihtiyacı olduğunu düşündürttü bana. Tüm kusurlarına rağmen romanın gizem yönü gayet başarılı, akıcı ve sayfaları heyecanla çevirmeme neden oldu. Edebi yönüyle okuyucuya farklı bir tat vadetmiyor. Detaycılığı ve zaman yolculuğunu ele alış şekli ilginç olsa bile, okurun kafasına yatmayan birçok kurgu zayıflığı da içeren bir roman olmuş Sahte Bellek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/anlasilmasi-zor-kadinin-en-anlasilir-kitabi", "text": "Charles Henri Ford, Stein hakkında şunları söyler: Bir sandalye alıp insanın yaşamının içinde oturmaktan çok hoşlanır. Resimden edebiyata, psikolojiden felsefeye sanatın hemen her disipliniyle ilgilenen bu ilginç kadın, yaşadığı dönemin en karizmatik kişilerinden biriydi aynı zamanda. Sanat dünyasının en gözde şehri Paris'te bir otorite haline gelen Stein, sanata yönelmiş yetenekli gençleri desteklemekten hiç imtina etmedi. Bu yüzden de Paris'te yaşadığı ev, sanat çevrelerinin en uğrak yeriydi. İki dünya savaşı görmüş, insanlığa dair hayal kırıklıkları umudundan fazla olan bu zeki kadının anlatacağı elbette çok şey vardı. Her yazar gibi Gertrude Stein da anlaşılmamayı bir süre sonra kafasına takar; bunun sadece bir zaman sorunu olduğunu ve önünde sonunda karşısına çıkacağını da biliyordu. İşte Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü de, bu anlaşılması zor kadının en anlaşılır kitabıdır. Sanki bunu bilerek yapmış; siz benim seviyeme çıkamıyorsunuz bari ben sizin bulunduğunuz yere ineyim der gibi, bu kitabı yazmıştır. Altı haftada yazdığı bu kitap, yayımlandığında New York'ta en çok satan kitap haline gelir. Duygusallıktan uzak, şakacı bir yaklaşımla yazdığı bu kitabın bu denli anlaşılır ve okunur olması pek çok kişiye ilginç gelir. Kitaba adını veren Alice B. Toklas, Gertrude Stein'ın yaşamında çok önemli yeri olan biridir. Kırk yıla varan birliktelikte Toklas, Stein'a bir dayanak olur. Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'nde Toklas'ın ağzından Stein'ın hayatı anlatılır. Aslında yazan yine Stein'dır! Yaşadığı dönemde yaptıklarıyla, söyledikleriyle ve dostluklarıyla öne çıkan ve sanat dünyasının en aykırı tiplerinden biri olarak görülen Gertrude Stein, insanları dikkatle dinler ve onları anlamaya çalışırdı. Çünkü ona göre insanların ne söylediğinden çok söyleme biçimleri önemliydi. Bir insanın bir şeyi ifade etme biçimi, onun aynı zamanda söylemediği şeylerin de bir başka ifadesiydi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/anton-cehov-neden-roman-yazdi", "text": "Olga ölene kadar Avda Trajedi bildiğimiz Rus romanları şeklinde ilerler. Bildiğimiz Rus romanlarından kastım, ilk modernler olarak tasnif edilen Tolstoy ve Dostoyevski romanlarıdır. Olga'yı öldürdükten sonra Anton Çehov, bu çemberi kırmaya çalışır. Ve bunu başarır da. Avda Trajedi'nin kocasını aldatan, günahkar kadın figürü Olga, Tolstoy'un Anna Karenina'sını hatırlatır. Biraz da Flaubert'in Madam Bovary'sini. Olga'nın onlardan farkı, kocasıyla birlikte sevgilisini de aldatmasıdır. Çünkü Olga sadece aşk saikıyla hareket etmez. Olga gösterişli bir hayatın peşindedir. Fakir, aklını oynatmış bir babanın evinden, durumu iyi, kendisine zil zurna aşık, her dediğini emir telakki edip, yerine getiren kahya Urbenin'in evine gelin olarak gider. Üstelik Urbenin elli yaşında, iki çocuklu bir duldur. Olga bunlara bakmaz. Onun için önemli olan; Urbenin'in, baba evinden daha rahat bir ev sağlamasıdır ona. Fakat Urbenin'in sağladığı rahat yaşamdan daha gösterişlisi vardır. O da Kont Aleksey Karneyev'in malikanesidir. Olga ne fedakar ve aşık kocasını umursar, ne de ona gizli bir aşkla bağlı olan Sergey Petroviç Zinovyev'i. O, bu ikisini de Kont'la aldatır. Oysa Olga, Zinovyev'e aşıktır. Gösterişli, zengin, müreffeh bir hayat, Olga için aşkından bile önemlidir. Anna Karenina ve Madam Bovary için tam tersidir. Aşk, onlar için zenginlikten önemlidir. Aşkları için hem gösterişli ve müreffeh hayatlarından hem de eşlerinden vazgeçmeyi göze alırlar. Bu yönleriyle onlar, Olga'dan daha asil, duygulu ve içlidirler. Benzer asaleti, Olga ölürken sevdiği Zinovyev için gösterecektir. Avda Trajedi'deki karakterlerin, bir türlü beladan kurtulamamaları ve verdikleri kararlara uyamamaları Dostoyevski'nin Kumarbaz'ını hatırlatır. Sergey Petroviç, kontun ne kadar ahlaksız olduğunu ve onunla arkadaşlığını bir an önce bitirmesi gerektiğini bilir. Kararlar alır: Bir daha onun davetine icabet etmeyecektir. Bir daha onun gece alemlerine katılmayacaktır. Fakat bu kararlara rağmen her davetine icabet eder, her içki alemine katılır. Kont da, içkiyi bırakacağını söyler. Kendine ve çevresindekilere söz verir, ama bırakamaz. Her gün, bir önceki günden daha fazla içer. Urbenin ise, Olga'nın kendi felaketi olduğunu bildiği halde peşini bırakmaz. Felakete doğru uygun adım ilerler. Bu karakterler Dostoyevski'nin doğruyu bilen ama uygulayamayan, bir nevi iradesiz karakterlerine benzer. Kumarbaz'daki kumarbaz Aleksey, babaanne Antonia Vasilyevna, general, Polina kendilerini bir şeye kaptırdıkları zaman, onun kötü olduğunu bildikleri halde sonuna kadar gitmeyi, dibi bulmayı önleyemezler. General, aşık olduğu Fransız kadın nedeniyle mahvolur, Aleksey kumar ve Polina nedeniyle, babaanne ise oğluna yönelik kızgınlığı nedeniyle. Hepsi de tutkulu karakterlerdir. Dostoyevski bu durumu Rus olmakla açıklar. Çehov, Tolstoy ve Dostoyevski'nin çizdiği bu çemberden, iki yolla çıkmayı başarır. Birincisi, romandaki anlatıcı ve yazar olan Kamışov'la okuyucu arasına editör sokar. Editör romanı beğenir. Gazetesinde yayımlamak ister. Fakat maalesef Olga'nın öldüğü bölüme kadar yayımlayabilir. Sonrasında kitap olarak yayımlanacaktır. O da elimizdeki nüshadır. Editörün notlar ve Kamışov'la arasında geçen diyalogları eklediği, bol keseden şüphelerini sıraladığı nüsha. Editörün notları ve Kamışov'la sohbetleri, romanı ayrı bir platforma çeker. Bildiğimiz Rus romanı formatından çıkarır. İkincisi; Çehov, Olga cinayetini ayrıntılarıyla anlatır. Burada anlattıklarından çok anlatmadıkları, sezdirdikleri önemlidir. Çünkü cinayeti işleyen, Olga'nın eski kocası Urbenin değildir aslında. Urbenin ceza alır, Sibirya'ya sürülür. Olga'nın cinayetini sevgilisi, sorgu yargıcı Zinovyev soruşturur. Zinovyev, sorguyu yönlendirir. Zinovyev'in niyeti, katilin kim olduğunu bulmak değildir. Bir an önce Urbenin'in suçlu bulunup tutuklanması, ceza alması yönündendir. İşte bu sayfalarda, Çehov'a özel zeka pırıltılarıyla dolu, eğlenceli, düşündürücü anlatımla karşılaşırız. Çehov, romana asıl bu noktada damgasını vurur. Katilin kim olduğu belli değildir. Ama bir yandan da katilin kim olduğunu gösterecek veri ve şahıslar tek tek ortadan kaldırılmaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/antonie-lazaneci-kim-oldurdu", "text": "Bir gün, şehre Antoine Lazanec adlı bir adam gelir, parıl parıl bir Porsche arabanın içinden iner ve Brest'i Saint Tropez'ye çevirecek büyük hayallerini anlatmaya koyulur. Bütün kasaba Lazanec'in ağzına bakmaktadır artık, bir çekim merkezi olmuştur, herkes onun peşindedir, onun anlattıklarını hayranlıkla karşılarlar, Antoine şehrin futbol takımının maçlarını locadan takip ederken halk da onu seyreder. Bu tabii bizi insanın doğumuna kadar götürüyor. Bir bebeğin suçla ilişkisi var mıdır? Eğer bebeklerin tamamen masum olduğunu kabul edersek, suç işleme virüsünü zaman içinde dışardan kapmış olmaları gerekiyor. Öte yandan, insanı suç işlemeye iten şeyin virüs değil de içimizde varolagelen bir hücre olduğunu varsayarsak, o zaman iş daha da çetrefil bir hal alıyor ve hepimiz suç işleme potansiyeliyle doğuyoruz demektir. Tanguy Viel'in Ceza Kanunu, 353. Madde adlı romanı da bu ikilemi ele alıyor. Maalesef bizim de bu ülkede çok aşina olduğumuz bir hikaye, Fransa'nın Brest şehrinde geçiyor: Mitterand dönemi, doksanların başı. Martial Kermeur, tersanede çalışan işçilerden biridir. Tersane işçileri ile sosyalizm arasındaki bağ malum. Saint Petersburg'dan beri tersane işçileri sosyalist edebiyatta hep kullanılagelmişlerdir -bazen de buradaki gibi leitmotif olarak. Brest, Fransa'nın birçok şehri gibi Hitler ordularının işgaline uğradı ama diğerlerinden farkı Nazilerin burada tersane işlettiğini biliyoruz. Bir gün, şehre Antoine Lazanec adlı bir adam gelir, parıl parıl bir Porsche arabanın içinden iner ve Brest'i Saint Tropez'ye çevirecek büyük hayallerini anlatmaya koyulur. Bütün kasaba Lazanec'in ağzına bakmaktadır artık, bir çekim merkezi olmuştur, herkes onun peşindedir, onun anlattıklarını hayranlıkla karşılarlar, Antoine şehrin futbol takımının maçlarını locadan takip ederken halk da onu seyreder. Brest'i nasıl Saint Tropez'ye dönüştüreceğini anlatmakla yetinmez Lazanec, bire bir maketini yaptırarak bizzat gösterir. Kısa yoldan zengin olma hayalleri aklını başından alır Brestlilerin. Lazanec adeta Tanrı tarafından gönderilmiştir ve onlara denize sıfır evler, pahalı otomobiller, yüklü paralarla dolu banka hesapları verecektir. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın işgal ettiği Brest'i bu kez Alman yapımı otomobiliyle bir Fransız ele geçirmiştir. Beşinci Cumhuriyeti yaşayan Fransa'da işbirlikçi Fransız olgusu varlığını hala koruyan bir hakikat. İşgal döneminin Vichy hükümeti bu beş cumhuriyet ve krallık dönemleri arasında kendine yer bulamaz. Mareşal Petain'in arkasında 1918'in efsanesi vardı ama Nazilerle işbirliğine giren Laval ya da Darnand gibi isimler idam edilmekten kurtulamadı. Böylece, Lazanec, Porsche'u içinde yıkımı temsil eden bir işbirlikçi olarak şehre gelir. Altı yıl sonra, Martial'i mahkemenin huzuruna çıkmış, hakime ifadesini verirken görürüz. Viel de romanını, bu ifadeyi geri dönüşlerle vererek kurgulamış. Antoine Lazanec'i öldürmekle suçlanıyordur ve kendini savunmak yerine cinayete giden yolda taşların nasıl döşendiğini anlatır Martial. Tersane kapatıldığı için işçilere 400 bin franklık bir tazminat düşer. Bu para, onlara, tabii ki oldukça mütevazı sayılacak hayallerine ulaşabilme fırsatı sağlar. Kimi tekne alır, kimi, Martial Kermeur gibi, bütün parasını makette gördüğü evlerden birine yatırır. Martial, dördüncü kattaki deniz manzaralı üç odalı daire karşılığında 512 bin franklık bir çek yazmıştır Antoine'a. Oysa bu yatırımını söyleyememiştir de kimseye. Bir sosyalist olarak, böyle bir birikim edinmiş ve bütün birikimini daha çok kazanacağı bir yatırıma tahvil etmiş olmayı yeterince onur kırıcı bulmuştur çünkü. Tabii bu da, aslında Martial Kermeur'ün sosyalizmle ilişkisini göstermesi açıdan çarpıcı. Onun kirlenmemiş sosyalizm idealinde deniz manzaralı dördüncü katta oturan kimse yok. Ama böyle bir şey olabileceğinin ihtimali bile aklının başından gitmesine yol açabiliyor. Martial, kendi idealini ilk fırsatta tekmeleyip burjuva yaşamına adım atmak istiyor. Oysa, arzu ettiği piyango vurmuyor ona, üretime dayanmayan, sadece rant üstünden bir gelir beklentisi sosyal mobilizasyona imkan sunmadığı gibi, peşi sıra ölümleri, intiharları, yıkımları, dağılan aileleri, cinayetleri getiriyor. Bu olaylar sırasında, Martial Kermeur, karısı France'tan da boşanıyor. Kadının adı ilginç, France, Fransa demek. Ben bunu Mitterand döneminin bitişiyle yerine gelenlere duyulan öfke olarak okuyorum. Yani, Mitterand dönemi ülkeye özgürlük getirirken, liberal ekonominin paylaşımını da daha sosyal devlet yolunda düzenlemeye çalıştı -hakça paylaşım. Ama bugün, Fransa'nın yöneticileri deyince aklımıza ilk gelenler, işte Chirac, Sarkozy, Macron, baba-kız Le Penler, asla bir Mitterand olamıyor. Viel, bunu da Fransa'dan boşanmak gibi bir metaforla anlatmayı tercih etmiş. Mahkemede, Brest'in belediye başkanı Martial Le Goff'un da intihar ettiğini öğreniyoruz. Le Goff, belediyenin bütün parasını bu projeye yatırmış -Martial Kermeur'ün on katı, bütçenin tamamı. Antoine, Brest'te bir Martial'in ölümüne sebep olurken, bir tesadüf eseri, kendisini öldüren Brestlinin adı da Martial. Bu fasit daireyi iki türlü okumak mümkün sanıyorum: Birincisi, daha ahlaki bir yerden yaklaşıp men dakka dukka diyebiliriz. Ama bu olayı, Mitterand döneminin bitişiyle ilişkilendirmeyi ben daha doğru buluyorum. Ahlaki bir kaygıdan çok, belli ölçüde o olmakla beraber, kaçan fırsata yakılan bir ağıt. İşte bizim boğazımıza basarsanız, bir noktada patlamaların yaşanması kaçınılmazdır, demek istediğini düşünüyorum. Üretim olmadan, sadece rant üstünden bir ekonominin ilerlemesi mümkün değildir çünkü. Brest'te yapılan oydu, Brest'i dünyanın en popüler tatil beldelerinden biri yapacaktı Antoine Lazanec ama bunu hangi parayla, hangi kaynakla yapacağını, insanları oraya nasıl çekeceğini söylememişti, o illüzyon içinde kimse de sormamıştı ona. Brest'in ekonomisi böylesi basit bir dolandırıcılık hikayesini bile kaldıramadı. Ekonomik çöküş, Başkan Le Goff'un intiharını getirdi. Bugünden geriye, biraz daha genellemeci bir yorum yaparak, geçen sene Paris sokaklarını kasıp kavuran Sarı Yelekliler hareketini de bu çerçevenin içine yerleştirebiliriz belki. Yazının başındaki soruya geri dönelim. Antoine'ı öldüren Martial suçlu mu? Bu bizi ister istemez suçun tanımını yapmaya yöneltiyor. Ama biraz daha derinlemesine düşününce, profesyonel bir dolandırıcı olan Antoine'ı da dolandırıcı olmaya itenin -yönelten, teşvik eden, mecbur bırakanın- gene aynı toplum olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda kendimizi suç yoktur, ya da bütün toplum suçludur, dolayısıyla hepimiz suçluyuz, derken, hayli nihilist yorumu yaparken bulabiliriz. Bu da kesin cevabı olmayan sorulardan biri şüphesiz. İnsanın bilinmezliklerinden biri. Aynı şartlar altında biri bir cinayeti gözü kapalı işleyebilecekken bir başkası işlemeyebiliyor. Ama doğrudan suçlu, suçu işleyen kişiden başkası değildir, demek de, son analizde, edebiyatın varlığına aykırı geliyor bana. Edebiyat, insanı anlamaya çalışmak için var. Tanguy Viel, kısacık romanında bizi suç hakkında hayli kafa yormaya sevk ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/argonun-olumu", "text": "Argo deyince aklımıza bir dizi kaba, galiz söz yığını geliyor. Her kötü söz otomatikman üzerinde argo yazan bir çuvala istifleniyor. Argoyu anlamak bu kadar kolay olsaydı bu sayfada yer vermeye, hakkında bir şeyler söylemeye değecek bir kavram olarak değerlendirmeye gerek olmazdı. Argo hakkında abidevi bir sözlüğe emek veren Hulki Aktunç, Argo, dilin gizli örgütüdür demişti. Bu tanım, sadece şiirsel bir aforizma olarak algılanmamalı. Argonun temel amacı, dili bir çeşit şifreye dönüştürmektir. Var olan kelimelere sözlüklerde yer almayan anlamlar verilir, çarpıtılır, farklı kelimeler umulmadık şekillerde bir araya getirilir, farklı dillerden alınan kelimeler alındıkları dildeki anlamların dışında anlamlarla kullanılır. Argonun çeşitli meslek erbaplarının aralarında kullandıkları terim yüklü dilden temel farkı diğer insanlarla araya bir mesafe koymak amacıyla geliştirilmiş olmasıdır. Doktorların yahut avukatların aralarındaki konuşmalardan farkı meslek dilinin yazılı olarak karşılığının olması, sözlükler yahut kitaplar aracılığıyla öğrenilebilmesidir. Argo, Esperanto gibi kurucu bir irade tarafından bilinçli bir şekilde inşa edilmiş bir dil de değildir. Mesela hırsız argosu, küçük çete veya mahallelerde insanların iç içe yaşarken geliştirdiği bir dildir. Bu anlamda kendiliğindenlik de taşır argo. Hangi kelimenin hangi anlamda kullanılacağı iç içe yaşamanın getirdiği kendiliğindenlik çerçevesinde saptanır ve benimsenir. Argonun hiciv yüklü dili üzerinden sadece onu kullanan küçük grubun değil o grubun yer aldığı toplumun ve zamanın da zihinsel arka planını, sosyolojisini okumak ve anlamlandırmak mümkündür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/asaf-halet-celebi-baska-yerin-siirlerini-yazdi", "text": "-Ne görüyorsun? -Görünmeyeni. Görünmeyen bir manada mesela. Mevlana'nın semaı gibi bir atmosfer işiydi şiir. Kelimelerin manaları bilinmese de -Çelebi'ye göre bu tercihe şayandı- bilinmeyenin esrarıyla kaplardı ruhları. Manalarından soyutlanmış kimi kelimelerle büyü yapmaktaydı şair. Kendi ifadesiyle, güzel hayvanlara benzeyen bu mısralara insan kisvesi giydirmek doğru olmazdı. Hayır, münevverleri şaşırtmak değildi amacı bu yabancı kelimelerle. Doğrusu bir atmosfer vücuda getirmelerine rağmen manasız da değildiler.11 Mevlana'yı örnek alacaktı elbette. Kafiye nedir üzüm bağının çitten duvarı, diyen Mevlana aracıdan aşka çağırmamış mıydı şairleri. Çelebi, on sekiz yaşında Mevlana, Molla Cami ve Eşrefoğlu Rumi'nin kapılarını çalarak çıkmıştı şairlik yoluna ve somut bir malzemeyle soyut bir alem kurmayı düşlemişti şiirde. İlk semaını daha beş yaşında bir çocukken yapan Asaf Halet için şaşırtıcı bir durum değildi bu. Yirmi yaşı şiir hayatının dönüm noktası oldu Çelebi'nin. Zira Şeyh Galip'in Hüsn-ü Aşk'ıyla altüst olmuştu. O devinimle önce Mevlana'nın Şemsü'l-Hakayık ismindeki küçük divanına yöneldi, sonra İslam tasavvufu hakkında yazılmış Şark ve Garp eserlerini okumaya başladı. Egzotik diyarların baharatlarıyla yeni lezzetler katmak istedi şiirine şair. Özge lezzetler içinse yeni dillere ihtiyaç vardı. Üsküdar Ceza Mahkemesi'nde zabıt katipliği yaparken Farsçaya, Osmanlı Bankası'nda memur iken Hint Edebiyatı ve tarihine eğildiğini söyleyen Asaf Halet, Devlet Denizyolları'nda çalışırken Çin Edebiyatı'nın sarı hummasına tutulduğunu belirtmişti Kemal Sülker'e verdiği bir mülakatta. Tanpınar'ı severdi Çelebi. O Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında derken, Çelebi de ayna ayna içindedir / nigar-ı çin / nigar-ı çinin içinde / ve zaman zamanın dışında 16 diyerek eşlik ediyordu ona. Şiirlerinden pek hoşlanmadığını söylese de Necip Fazıl'ın Canım İstanbul şiirindeki Her akşam camlarında yangın çıkan üsküdar mısraı Çelebi'nin şiirine, camları parıldıyor / üsküdar evlerinin / akşamüstleri17 olarak yansıyordu. Ya da tam tersi. Yalnız etkilenmedi, etkiledi de Asaf Halet. Adımlar şiirinde bir adım attığım yerde / ne vardı ki / gitmemle kayboldu / her adımımda / sonsuz benler koyuyorum / boşluğa18 diyerek Behçet Necatigil'in Nilüfer şiirine bir perspektif çizdi belki de: Ben oraya koymuştum, almışlar, / Arasına sıkışık saatlerin. / Çıkarır bakardım kimseler yokken; / Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar. Öte yandan harput / kulaklarını sarkıt mısraları, İsmet Özel'in Acının Omuzlanışı şiirine, Markuuuut! Torbanı sarkıt, olarak aksediyordu. güneşin ışığını anlatacak olanı arıyorum19 sözünü duyup da kalemini eline mi almıştı acaba Cahit Sıtkı, Gün Eksilmesin Penceremden, şiirini yazarken. Asaf Halet, konakta büyümüş bir Beylerbeyi çelebisiydi ve hayat doluydu. Uda meyletmiş Mevlevi şeyhi Remzi Efendi ve Rauf Yekta Bey'den yıllarca musiki ve nota dersi almıştı.20 İyi giyinir, yakasında daima bir çiçek taşırdı. Haldun Taner'e bakılacak olursa çiçek solmasın diye mendil cebinde su dolu küçük bir şişe bile bulundururdu şair.21 Gün ışığı ve çiçek varsa Çelebi'nin imgeleminde bahçeden söz etmesi de kaçınılmazdı. ben ki zamansız bahçeleri kucakladım / güzeller bende kaldı,22 derken İbrahim şiirinde, Mısr-ı Kadim'de, seninle bir bahçedeyiz geliyor bana / orada hem var hem yok gibiyim / daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum,23 Beddua'da seni bahçelerimde uyuttum,24 Sema-ı Mevlana'da, güneşli bahçelerde ağaçlar / halakasssemavati- vel'ardh25 Şamandıra Baba'da, yaramaz kız bahçeye gelecek / benimle oynamıya,26 Pencereler ve Kapılar'da, sesler geldi bir yerden / bir bahçeye bahar indi / bahar,27 diyordu. Asaf Halet Çelebi, ellerini ağzının iki yanına koyup seslenen bir şairdi. Kah ferhaaad diye bağırıyordu dağlarda, kah nurusiyaaahhh diye inliyordu bestelerde. bahtiyaaar derken sitem vardı sesinde, mansuuur derken acı, doooost derken umut, mariyyaaa derken aşk. Bir kez seslenmeye görsün şair, tabiat dil kesilirdi, dil ve dudak. Asaf Halet Çelebi, Bütün Şiirleri, He şiiri, YKY, İstanbul 2006, s. 10. 2 A. g. e., Nedircik Yavruları şiiri, s. 34. 3 A. g. e., Mağara şiiri, s. 11. 4 A. g. e., İbrahim şiiri, s..12. 5 A. g. e., Ayna şiiri, s. 27. 6 A. g. e., Güneşin Işığı şiiri, s. 31. 7 A. g. e., Hırsız şiiri, s. 49. 8 A. g. e., Ömer Çocuk şiiri, s. 63. 9 Yazarın Kuramı - Eserimi Nasıl Yazdım, Derleyen: İshak Reyna, İletişim Yayınları, İstanbul 2010, s. 303. 10 A. g. e., s. 305. 11 A. g. e., s. 304. 12 Bilal Kırımlı, Asaf Halet Çelebi, Şule Yayınları, İstanbul 2000, s. 26. 13 Kemal Sülker, Gergin Bir Ortamda Asaf Halet'le Söyleşi, Yaza Edebiyat, S. 1, Mart 1982, s. 69-70. 14 Asaf Halet Çelebi, Bütün Şiirleri, Radyo şiiri, YKY, İstanbul 2006, s. 77-78. 15 A. g. e., Nigar-ı Çin şiiri, s. 55. 16 A. g. e., Ayna şiiri, s. 28. 17 A. g. e., Camlı Odalardan şiiri, s. 35. 18 A. g. e., Adımlar şiiri, s. s. 43. 19 A. g. e., Güneşin Işığı şiiri, s. 31. 20 Bilal Kırımlı, Asaf Halet Çelebi, Şule Yayınları, İstanbul 2000, s. 25. 21 Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, YKY, İstanbul 2016, s. 45-47. 22 Asaf Halet Çelebi, Bütün Şiirleri, İbrahim şiiri, YKY, İstanbul 2006, s. 11. 23 A. g. e., Mısr-ı Kadim şiiri, s. 14. 24 A. g. e., Beddua şiiri, s. 24. 25 A. g. e., Sema-ı Mevlana şiiri, s. 39. 26 A. g. e., Şamandıra Baba şiiri, s. 56. 27 A. g. e., Pencereler ve Kapılar şiiri, s. 86. 28 A. g. e., İstanbulumun Dili şiiri, s. 83. 29 A. g. e., Memleketim şiiri, s. 82. 30 Yazarın Kuramı - Eserimi Nasıl Yazdım, Derleyen: İshak Reyna, İletişim Yayınları, İstanbul 2010, s. 302. 31 Asaf Halet Çelebi, Bütün Şiirleri, Sidharta şiiri, YKY, İstanbul 2006, s."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/asina-bir-evren-kaza-susu", "text": "Kendi anlatı evrenini kuran, hikayelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges'i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekala olabilir. Ne olursa olsun, iç içe geçen hikayelerle hem Türk hem de dünya edebiyatında sıkça karşılaşmaktan pek memnun olduğumu söylemem gerek. Benim için Türk edebiyatında bu tarzın zirve isimleri Tayfun Pirselimoğlu ile İsmail Güzelsoy'dur. Şimdi, Kaza Süsü adlı ilk öykü kitabıyla Eda İşler'in de kalem atını bu vadiye sürdüğünü görüyoruz. Eda İşler'in ismine ilkin Post Öykü'de denk geldiysem de öyküleri çoğalıp iki kapak arasına girdiğinde müstakil öykülerin bir bağlama oturduğunu, teker teker öykülerin birleşip okura bir evren sunduğunu görmek çok sevindirici bir sürpriz oldu. Bu meyanda Kaza Süsü'nde öne çıkan estetik tercihlere ve müellifin dünyasına bir göz atmakta fayda var. Eda İşler, hikaye etmeyi seçtiği konular bakımından modernist edebiyatın sınırları içinde geziniyor. Hep kabaca söylendiği şekliyle biz de tekrar edelim: gündelik hayatın içinde küçük insan hikayeleri anlatılıyor. İnsanı kahreden küçük üzüntülerin büyük anlatısı karşımıza çıkan. İkiz oğullarından birini doğumda kaybeden babanın bir türlü kendini toparlayamayışı, yaşayan oğlunu da bu hüzne ortak edişi mesela. Birbirini tekrar eden günlerin sıkıcılığından intihar ederek kurtulan bir kadın mesela. Eda İşler o hayatı, o hayatın dayattığı rolleri reddeden, karşı çıkan, direnen, yabansı karakterleri anlatmayı tercih ettiğinde işler daha dikkat çekici bir hal alıyor. Örneğin Naneli Çay, köyde ev işlerine mahkum edilmiş bir kızın, bir gün nasıl olup da tüm planları bozduğunu hikaye ediyor. Varlığını göstermek, ben de buradayım diyebilmek için ona dayatılan role keskin bir pasif direnişin öyküsü bu. İnadı ve kararlılığıyla adab-ı muaşeret kanunlarını yerle bir eden bu kızı Türk edebiyatında daha sık görsek keşke. Tahta adlı öyküde ise yine bir köydeyiz, akli dengesi yerinde olmayan bir karakterimiz var. İtilip kakılmış, horlanmış, sevilmemiş bir karakter. Biraz Şule Gürbüz'ün Kambur'unu andırıyor. Göğsüne siper, başına yastık ettiği tahtasıyla, birazcık sevgi ve ilgi gördüğü köyün öğretmenini, o sevgi ve ilgi kaybolduğunda tahtasıyla nasıl öldürdüğü hikaye ediliyor. Kitapta en dikkat çeken öykü ise Bu Ayhan'ı Üçüncü Kaybedişim adını taşıyor. Kaybettiği oğlu farklı suretlerde karşısına çıkan bir annenin hikayesi, hüzünlü ama muzip, bol oyunlu bir metin. Kitabın sonundaki Ceket Olayı ve Tanıkların Hikayesi adlı metin ise, kitaptaki tüm öyküleri, o öykülerdeki karakterleri derleyip toparlıyor. Kitapta hikaye edilen karakterlerin resmi geçit yaptığı bu öykü ile taşlar yerine oturup o ayrı ayrı duran öyküler tek bir öyküde birleşiyor. Eda İşler'in üslubuna gelecek olursak, anlattığı hikayeye mesafeyle yaklaşan, objektif bir göz gibi davranan bir sesle yazıyor. Bu sesinin yarattığı hissi, bu sıkıcı hayatı katmerleyen bir unsur olarak görüp yerinde bir estetik tercih olarak değerlendirmek mümkün. Ancak diğer öykülere de sirayet eden bu ses, anlatılan hikaye ne olursa olsun değişmeden kalarak anlatı ile hikaye arasına bir set çekiyor. Bu sesin çektiği set ile inanmaya dünden razı olduğumuz bir hikayenin içinde değil de, yapılan bir eserin içinde hissediyoruz. 50 Kuşağı öyküsünü hatırlayın, onlar da öyküyü anlatılan bir şey olarak değil de yapılan, kurulan bir şey olarak görüyorlardı. Eda İşler de hikaye anlatan biri gibi değil de hikaye yazan biri gibi kuruyor metinlerini. Anlattığı hikayeyle arasına soktuğu mesafeyi özellikle bir öykünün yazılış aşamalarını da içeren postmodern oyuna dayanan öykülerinde çok net biçimde görüyoruz. Bu tercihi anlayabilir ve onaylayabiliriz de. Ancak konusuyla dikkat çeken Tahta adlı öykünün köyde yaşayan ve akli dengesi olmayan karakterinin bir şehirli gibi düşünüp yer yer bilgece konuşmasını kurgusal bir hata olarak değil de estetik bir tercih olarak görmek pek mümkün değil. Eda İşler'in öyküleri postmodern estetiğin meşhur parçalanmış gerçeklik kavramını anlatmak için biçilmiş kaftan. İşler, anlattığı hikayeyi parçalara ayırmayı, o kısa parçalarla öykünün bütününü kurmayı tercih ediyor. Her bir parça öykünün farklı cephelerine tekabül ettiği gibi bu parçalı yapı bütünü farklı yorumlara, imalara açık uçlar haline getiriyor. Öykülerinde sık sık başvurduğu bu yöntem, biraz önce bahsettiğimiz yapılan bir şey olarak öykü anlayışıyla da uyum içinde. Bu bakımdan İşler'in öyküleri postmodern estetiğin meşhur parçalanmış gerçeklik kavramını anlatmak için biçilmiş kaftan. Başta dile getirdiğimiz noktaya geri dönelim: Eda İşler kitabın sonuna eklediği bir öyküyle, kitaptaki tüm öyküleri birbirine bağlayıp metinler arasında bir akrabalık ihdas ediyor. İnsana kendini evinde, aşina bir evrende, güvende hissettiren bir taktik. Yine de benim için bu aşinalık hissinin zirve isimleri Tayfun Pirselimoğlu ve İsmail Güzelsoy olarak kalmaya devam edecek. Eda İşler'in evrenini nasıl bulduğumuza karar vermek içinse yeni öykülerini okumayı beklemek gerek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ask-ihanet-cinayet-islak-balik", "text": "Alman yazar Volker Kutscher imzalı Islak Balık, dedektif Gereon Rath'ın ilk vakası. Serinin bundan başka üç kitabı daha bulunuyor. Bu da Islak Balık'ın tek bir suçun peşindeki polisin hikayesinden ziyade, karakterin hayatının tüm yönleriyle ele alınacağı çok boyutlu bir roman olduğunun ipucu adeta. Gereon Rath'ın maceraları diziye de uyarlanmış. Babylon Berlin adıyla seyircinin beğenisine sunulan dizi, 40 milyon euroluk bütçesiyle Almanya'nın bugüne kadarki en pahalı prodüksiyonu rekorunu da eline geçirmiş. Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert... Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık'ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath. Kitabın kapağında da belirtildiği gibi Islak Balık, Gereon Rath'ın ilk vakası. Serinin bundan başka üç kitabı daha bulunuyor. Tıpkı beş yüz sayfaya yaklaşan ilk kitap gibi, diğerleri de bir hayli hacimli kitaplar. Bu da Islak Balık'ın tek bir suçun peşindeki polisin hikayesinden ziyade, karakterin hayatının tüm yönleriyle ele alınacağı çok boyutlu bir roman olduğunun ipucu adeta. Bilinmesi gereken diğer bir husus da, Gereon Rath'ın maceralarının diziye uyarlanması. Babylon Berlin adıyla seyircinin beğenisine sunulan dizi, 40 milyon euroluk bütçesiyle Almanya'nın bugüne kadarki en pahalı prodüksiyonu rekorunu da eline geçirmiş. Islak Balık, okurken yer yer yüzlerde tebessüm oluştursa da, tam anlamıyla karanlık bir roman. Kitabı bu hale getiren şey ise atmosferi. 1920'lerin sonunda geçen hikaye, trençkotları ve fötr şapkalarıyla arz-ı endam eyleyen dedektifleriyle, dönemin o puslu havasını çarpıcı şekilde gözler önüne seriyor. Serinin diğer kitaplarını henüz inceleme fırsatım olmasa da, bu ilk kitap, aynı zamanda bir siyasi polisiye olarak o yılların politik gündemine de bol bol yer veriyor. Gereon Rath yirmili dokuz yaşında genç bir polis memurudur. Köln'de, cinayet bürosunda görev yaparken, talihsiz bir kaza sonucu yanlışlıkla birini vurur. Yerel gazeteler yüzünden, aklanmasına rağmen olay bir türlü soğumayınca Berlin'e tayin edilir. Fakat buradaki yeni departmanı cinayet masası değil, ahlak polisidir. Hikaye tam da burada başlıyor. Dönemin Almanya'sı siyasi belirsizlik yüzünden bir hayli çalkantılıdır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kayzer tahttan indirilmiş, Almanya'da Weimar Cumhuriyeti kurulmuştur. Öte yandan Naziler'in iktidar yürüyüşü başlamıştır. Sovyetlerin kuruluşundan sonra pek çok çar yanlısı Almanya'ya iltica etmiştir. Hatta Stalin'le ters düşen pek çok Bolşevik de yine Almanya'da örgütlenmektedir. Tüm bu belirsizlik ortamında Berlin'in gece hayatı ise hiç olmadığı kadar uçlardadır. Gece kulüplerinde ahlaka mugayir partiler yoğun talep görmekte, ahlak polisi ise bu organizasyonlarla canla başla mücadele etmektedir. Rath, bağlı olduğu yeni birimle bu yasadışı eğlence yerlerine baskınlara giderken ve görevine alışmaya çalışırken, yorgun bir günün ilerleyen saatlerinde, geceyarısı, kaldığı pansiyon odasının kapısı çalınır. Sarhoş bir Rus, içeriye girmek için çabalar. Rath dediklerinin tek kelimesini anlamaz. Onu göndermeye çalışsa da adam diretir. Nihayet adamı tekme tokat dışarı atar. Ertesi gün işe giderken polisin su kanalına düşen bir otomobili çıkarmakla uğraştığını görür. Otomobilin kanala kaza süsü verilerek bilerek sürüldüğü, şoförün ise kazadan daha önce öldürülüp koltuğa yerleştirildiği açıktır. Rath arabadan çıkarılan erkek cesedini ise tanımakta zorlanmaz. Bir gece evvel kapısına dayanan Rus'tur bu. Artık ahlak polisi olmasına rağmen, yeni geldiği Berlin polis departmanında, şayet bu işi çözebilirse büyük sükse yapacağının ve belki de yeniden cinayet masasına geçebileceğinin farkındadır. Bir önceki gece olanları ve adamı tanıdığını kimselere söylemez ve olayı araştırmaya koyulur. 480 sayfalık serüven boyunca Rath'ın başı beladan kurtulmuyor. Ahlak masası operasyonlarına katılan bir polisken, kısa sürede Berlin'in yer altı dünyasından önemli isimlerle temas kurarken buluyor kendisini. Hatta işler o denli çığrından çıkıyor ki, Çarlık Rusya'sından kaçırılan tonlarca altının da, o gece kapısına dayanan ve ertesi gün ölü bulunan Rus'la alakalı olduğunu anlıyor. Tüm bu hengamede aşk yaşamayı da ihmal etmiyor. Polis sekreteri Charlotte ile çalkantılı bir ilişkiye başlıyorlar. 1 Mayıs protestolarının kanlı bir şekilde bastırılmasına şahit oluyor. Rath tarafından çözülmeyi bekleyen daha pek çok karmaşık ilişki ve olay, sayfalar ilerledikçe anlam kazanırken, yerine yenileri ekleniyor. İlk cümlelerde belirttiğim polislik vasıfları, anlatı boyunca Rath'ın sergilediği tutumla alakalı. Bazen sert polis oluyor, bazen bir iyilik meleği, kimi zamansa suça bulaşıyor ve emniyet güçlerini yanıltıyor. Islak Balık, okuması keyifli bir kitap, ancak sürükleyicilik açısından yer yer durgunlaşıyor. Kitaptan alınan keyfi arttırmak için muhakkak ona yoğunlaşmak gerekiyor. Olay kurgusundaki düğümlerin üzerine, onlarca karakterin akılda tutulması gereken isimleri de eklenince, doğru zamanda okunması gerektiğini anlıyorsunuz. Hatta tavsiyem odur ki güneşli yaz günlerinden ziyade, karanlık kış günlerinde daha lezzetli bir okuma sunacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ask-kendimle-aramdaki-en-kisa-mesafe", "text": "Kutunun saklandığı yer çok da gizli bir yer değildi aslında. Gel beni oku diyen kışkırtıcı sesi duymamı sağlayacak kadar ulaşılabilir bir yerdi orası. Annemle babamın evde olmadığı zamanlarda sandalyenin üzerine çıkıp vitrindeki o kutuyu almak ve gizli gizli, satır satır her mektubu okumak en büyük haz kaynaklarımdan biriydi. Evde Pandora'nın kutusu vardı yani! Bu durum elbette yıllar sonrasının itirafı olarak bir yerde saklı tutulacaktı. Kitabın ortaya çıkış hikayesi, Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri Derneği İstanbul grubunun Aşk Mektuplarından Sosyal Medyaya konulu toplantısı. Söz konusu toplantının hazırlıkları sırasında, konu ile ilgili olarak edebiyat açısından ne yapılabilir diye düşünüldüğünde ortaya işte bu kitap çıkmış. Psikanalitik iki makaleden sonra, sayfaları edebiyatçılar devralıyor ve bizler de okuyucu olarak kendimizi binbir türlü duygunun içinde yuvarlanırken buluyoruz. Mektupları okurken, aşkla her karşılaşmanın, aslında en çok da insanın kendisiyle karşılaşması olduğunu görüyoruz. İç hesaplaşmalar, çatışmalar, doyumsuzluklar, yüksek duygular, yüksekten uçuruma yuvarlanmalar derken yaşadığınız ya da yaşıyor olduğunuz aşklara şöyle bir gülümsemeyi de ihmal etmiyorsunuz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ask-kiyameti", "text": "Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir. Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni örneğin, tam da bu popüler imge yüzünden aşk filmi yönetmeni olmaktan kurtulmak ister. Çağ değişmektedir, ciddi işler yapacak, entelektüel ve sanatçı filmlerle anılacaktır. Oysa bu konuda bu kadar peşin hükümlüyken atlanan bir nokta var. Aşk asla sadece aşktan bahsetmez. Pek çok anlatıda pek çok mesele, gizli gizli aşk sorunu etrafında örülmüştür ya da aşk içermediği öngörüsüyle başladığımız pek çok metinde ana temaların yanına usul usul sokulmuştur aşk. Kısacası, aşk üzerine düşünmek bazen pek çok şey anlatmanın/açmanın bir yolu olabilir. Wilhelm Genazino'nun Aşk Aptallığı tam da böyle bir anlatı: çoklu aşkın, çoklu düşüncelerin, bir adamın hayatının hikayesi. Hikayenin anlatıcısı iki kadın arasında kalmış, 52 yaşında bir adam. Yazarın diğer kitabındaki ayakkabı denetçisi kahramanı/anlatıcısı gibi, aşk aptallığından mustarip kahramanımız da kulağa ilk anda tuhaf gelen bir işle meşgul: Kıyamet hakkında seminerler veriyor. Ancak seminerlerde kıyamet konuşan, gündelik hayatında iki aşk arasında koşturan, çok tuhaf ve hiç tanımadık bir karakter belirmesin hemen aklınızda. Okudukça anlatıcımızın hayatının sıradan hayatlarla benzeştiğini; ilk anda tuhaf gelen karşılaşmaların, alışkanlıkların, diyalogların tam da kıyamet gibi hayatın içinde olduğunu görüyorsunuz. Zaten kitabın marifeti de bu: Alıştığımızdan farklı bir hayatla ya da karakterle karşı karşıyaymışız hissini verip bizi kendi bildik hüznümüzle, kendi sorularımızla, kendi suçluluklarımız ve türlü aptallıklarımızla, kendi belirsizliğimizle, kısacası kendi kıyametimizle yüzleştiriyor. Tek başınayken, çevredeki insanları izler ya da dinlerken düşünceleri vesilesiyle konuşkanlaşan kahramanımız, ikili diyaloglarda ve sevgilileriyle birlikteyken daha ketum görünüyor ancak işi gereği kalabalıklar önünde de iyi bir hatip oluyor. Bu kıyamet seminercisinin vaazlarından, aşk aptallığı çeken halini hiç görmediğimiz, ayrı bir metnin çıkabileceği hissine kapılıyor okur. Coetzee'nin Romancının Romanı kitabının farklı bölümlerine benzer metinlerden oluşan bir kitap: Seminercinin Romanı. Elbette ne aşk aptalı anlatıcımız/kahramanımız ne de kıyamet seminercisi konuşmacımız bir reçete sunmuyor, herhangi bir gizli reçetesi varsa bile okuru açıktan haberdar etmiyor. Anlatıcı, pek çoğumuz gibi sokaklardaki insanları/hayvanları izliyor, konuşmaları dinliyor, vitrinlere bakıyor, kafelere girip çıkıyor, yanlış okuduğu gazete spotları ya da mağaza adları dışında rüyalarını, çocukluk anılarını, onu hüzünlendiren basit gündelik ayrıntıları ve tanıklıkları paylaşıyor. Buralardan gizli formül/reçete çıkarmak isteyenler için satırları didiklemek elbette serbest. Zaten kitap bir kere okuyup kaldırmakla bitecek türden değil. Sonuçta, melankolisinde kaybolan ya da belki sadece kaybolmak isteyen, kendisine düğümlerden düğüm beğenmiş bu adam, unutulmaz kahraman olarak bir kere hayatımıza girdi artık."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/aslanlarin-tarihi-ates-anilari-uclemesi", "text": "ya da Ölüler Diyarına gezilere benziyordu. tarih zaten yapılıp bitmişti, biz tarihi yapamayacak, onu kabullenecektik. Zavallı Tarih artık soluk almıyordu: bilimsel metinlerde ihanet edilmiş, sınıflarda çarpıtılmış, tarihlerde boğulmuş olarak müzelere hapsetmişler, çelenklerle bronz heykellerin, mermer anıtların altına gömmüşlerdi onu. Belki Ateş Anıları ona soluğunu, özgürlüğünü, Edebiyatçı bir bakıma tarihçidir de aslında. Aslanların tarihçisi. Avcılara methiye düzenlere karşı, aslanlardan yana. Galeano gibi. Kalemiyle bir başına. Büyük bir haksızlığın ortasında ikamet ederken bile, yine de haklıların yanında olmanın asaleti. Latin edebiyatının anıt isimleri arasında ilk akla gelenler; Borges, Marquez, Fuentes, Paz, Vargas, Bolano, Cortazar, Neruda ve Rulfo'dur herhalde. Hepsini bir okur olarak hakkıyla önemser ve varlıklarının kıymetini bilmeye çalışırım. Ama Galeano'nun yeri her zaman başka. Bu 'başka'lığın, kıyıma uğratılmış bir 'hafıza'ya tüm hayatını ortaya koyarak sahip çıkan bir yazar portresiyle doğrudan ilişkisi var elbette. Yok edilmek istenen bir geçmişle bu kadar güçlü bağlar kurabilen bir kalem savaşçısını anlamak ve onun dünyasına dahil olabilmek edebiyat sevgisini aşan bir şey belki de. Evet, onurlu bir ikamet burası. Galeano da yola çıkarken nihai amacının, insanların, özellikle de Latin Amerika halklarının mustarip olduğu unutkanlıkla savaşmak olduğunu en baştan açık ediyor zaten. Yalan yok, son nefesine kadar cephede, sözünün hakkını vermeye çalışırken gördük Galeano'yu. Yegane arzusu anlatılmayı hak eden hikayeler anlatmak olan Galeano'nun, oldukça doğurgan ve bereketli bir yazı hayatı olduğunu söyleyebiliriz. Yaptığı bir tür şövalyelikti aslında. Bir kültür gerillası olduğu gibi, Latin Amerika'nın tutsak alınmış belleğini kurtarmaya çalışan ağır bir kalem işçisiydi aynı zamanda. Bana öyle geliyor ki Galeano, edebiyat ne işe yarar? sorusuna cevap olmak için yaşamış ve yazmış bir yazar. Şahit ya da. Ebedi, edebi bir şahit. Ateş Anıları serisi, bir tarih kitabı değil. Takip ettiği tarihsel çizgi de, politik bütüncüllük açısından okurun bir gerçeğin ortasında olduğunu unutmamasına hizmet ediyor sadece. Seri boyunca tercih edilen anlatının, hafızayı besleyen/dirilten bir edebi güce yaslanarak, olguları derinleştirip resmi büyütmeye yaradığını, yazarın da bunu ilk satırdan itibaren okuyucusuna hissettirdiğini söylemek mümkün. Galeano, hikayesini kronolojinin içinden kursa da sözlü gelenek, mitolojik arka plan, anlatı kabiliyeti ve gözlem gücü gibi, olguların tarihsel anlamını genişleten büyülü gerekçelerle yeni bir tarih yazımına girişiyor. Üçlü seri, duygu bütünlüğü açısından yerlilerin sesini yükselten politik bir belgesele dönüşse de ruhunu, epik havasını ve coşkusunu hiç kaybetmeyen bir toplam olmayı sürdürüyor, üç kitabın neredeyse her satırı böyle. Bin sayfalık maceranın rastgele bir bölümünü açıp okumaya başladığınız anda, o büyük hikayeye dahil olabilmeniz mümkün yani. Ateş Anıları serisi, Yaratılış / Yüzler ve Maskeler / Rüzgarın Yüzyılı adlarını taşıyan toplamda bin sayfalık bir Latin Amerika destanı üçlemesidir. Kronolojik olarak Yaratılış; Kolomb öncesi efsanelerden 1700'lere kadar olan dönemi, Yüzler ve Maskeler; 18. ve 19. yüzyılı, yani köleliğe, sömürgeciliğe karşı bir başkaldırı olarak okunabilecek Yeni Dünya'daki İsyan Çağı'nı, Rüzgarın Yüzyılı ise; yirminci yüzyıl Latin Amerika'sından bugüne kadar olup-bitenleri öykülüyor. Ateş başında anlatılan hikayeler gibi sanki hepsi. Bu kitapların -yazara göre- iddialı bir vaadi yok. Yine de okuma zevki, tarih bilinci, edebi coşku ve zihinsel yolculuk gibi başlıklar Ateş Anıları okurlarına oldukça tanıdık gelecektir. Tarih, bugünü anlamanın yegane yolu. Elimizde bütünlüklü bir fotoğraf yoksa günün idraki sakatlanmış bir sanrıdan ibaret kalacaktır. Şurası kesin; geçmişin kalbinden geçerek geleceğin anlamına vakıf olunabilir ancak. Galeano buralarda hakkıyla dolaştı uzun yıllar boyunca."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/attila-ilhan-dunya-masalinda-bir-ciglik", "text": "Bir şair okudu ve hayatı gerçekten değişti: Nazım Hikmet. Kanı köpürmeye başladığında tanıştı onunla. Orta ikinci sınıftaydı. Susuzluğunu dindireceği kaynağı bulduğunu sanırken susuzluğunu artıran bir kaynak olduğunu fark etti onun. Kitaptan kitaba koşuyordu Attila İlhan. Şiirlerini onun gibi yürürken mırıldanarak yazıyor, ona benzedikçe gerçek bir şair olacağını düşünüyordu. Dahası bir roman bile yazdı o yaşta. Jules Verne Aya Seyahat'i mi yazdı o neden Merihe Seyahati yazmasın.5 Merih gibi yepyeni bir gezegendi onun için Nazım. Herkese tanıtmak istiyordu keşfettiği bu gezegeni. On altı yaşındayken aşık olduğu kıza yazdığı mektuplar Nazım'ın şiirleri ve düşünceleriyle dolunca polis lisenin kapısına dayandı. Karakola götürülerek bütün hayatını etkileyecek ilk soruşturmasını geçirdi ve cezaevine kondu. O günden beri Nazım'ı bir rehber, coşkulu bir ses olarak taşıdı yanında. Üniversite tahsilini yarıda bırakıp Nazım Hikmet'i Kurtarma Komitesine katılmak için Paris'e gitti. Karşılıksız değildi bu sevgi. İlk şiir kitabı Duvar, Nazım'ı çok sevindirmiş, Attila İlhan'ın soylu ve özlü bir şair olduğunu dile getirdikten sonra, Aşk olsun delikanlıya! demişti. Çocukluğunda amcası mayalamıştı içinde halk kültürünü. Maya tuttu ve özge sesini bulana kadar önce Halk şiirinin bereketli topraklarını adımladı Attila İlhan. Rüzgarın havalandırdığı kızıl tohumlar karıştı saçlarına şairin. Dadaloğlu'yla, Pir Sultan Abdal'la tanıştığı bu kutlu vahayı hep minnetle hatırlayacaktı. Frenk toprağındaki beşinci derece ozanları bilip de kendi klasiklerini bilmeden yetişen gençlere hiç değilse bunun yolunu belli etmek, toprağın göğsünü kaldırıp indiren bu yüz yıllık geleneksel sesi duyurmak için çırpındı. Nedim'i ezbere bilen annesinin sesi kulağındaydı. Atını bu kez Divan diyarına sürüp parmaklarını şiirin kadim köklerine doladı şair. Dokunmayı seviyordu. Tutkuyla kavrıyordu geçmişin şifalı dallarını. Sevgili, Divan şairlerinin buhurdanlığından yükselip şiirine süzülüyor, şeklini olmasa da ruhunu katıyordu Attila İlhan şiirine. Onlar gerçekti. Bir hayalden ya da ulaşılması imkansız görüntülerden sızıp varlık bulan kusursuz sevgililer değillerdi. Divan şiirinin iksirini mürekkebine karıştıran şair, kuru bir dilden kaçınmak, ahenkten yoksun kalmamak ve ritmin canlılığıyla coşturmak için kendi yöntemlerini geliştirmişti. Geleneğin altınlarını avucunda tutuyor ve bu keseyi şiirinin üstünde sallıyordu. Şehir uçsuz bucaksız bir akvaryumdu, bulvarları, caddeleri ve istasyonları seyrettiği. Her biri kabarcıklar çıkararak nefes aldığını gösteriyordu ona. Bu masalsı dekor içinden neleri şiirine katacağını sezmeye çalışıyordu şair: sisler bulvarı'na akşam çökmüştü / omuzlarımıza çoktan çökmüştü / kesik birer kol gibi yalnızdık / dağlarda ateşler yanmıyordu / deniz fenerleri sönmüştü / birbirimizin gözlerini arıyorduk. Aşk kırmızı bir Japon balığı gibi aniden ortaya çıkmalı; gezilmedik bahçe, köpürtülmedik kahve, dalınmadık sinema bırakmamalıydı. Attila İlhan'ın şehirleriydi İzmir, İstanbul ve Paris. Şiirini bu kentlerin göğünde dokudu. Yürekli bir cambaz olsa da zordu üç köşe arasındaki dengeyi korumak. Kendine bir sabit nokta seçmesi gerekiyordu düşmemek için. Seçti de. Seine'in kenarındaki kitapçıları gezerken Nabi ve Nesimi'yle karşılaşmıştı. İlhama inanırdı, ancak onun çalışarak geleceğine emindi. Masalı sağlam olanın hakkıydı gök armağanları. Bu yüzden bir çalışma rutini edindi kendine. Hayır, bu başkalarına verilen sözleri içeren mecburi bir görev değildi. Ekmeğini aramak için yola düşenler gibi şiirine yeni bir mısra katma ümidiyle her gün Maçka'dan Harbiye'ye doğru yürüdü. Sabah onda Divan Oteli'ndeki Ofisim dediği pastanedeydi. Ta ki, bir gün bunun da bir mecburiyete dönüştüğünü hissedinceye kadar. Mecburiyet şiirin düşmanıydı. Ben sana mecburum, demişti evet sevgiliye fakat ona dahi sipariş şiir yazmadı. Benim için bir şiir yaz diyenlere şaşkınlıkla bakıp yüzünü değişmeyen sevgilisi şiire döndü. Aşkları hep yarım kaldı, şiirle tamamladı onları. İsimlerini anmakta bir mahzur görmedi. Zehra, Aysel, Suna Su, Belma, Claudia, Leyla ve Maria... Akıllı siyah gözleri, düşünceli tebessümüyle bir Zehra vardı onun için. Hayatımda rastladığım en 'doğru' kızlardan biriydi; ne yazık ki o günlerde ben yanlış bir yerdeydim, diye içlenirdi Attila İlhan. Bir dargınlık döneminde karşılaştıklarında Zehra'nın hali kalbine dokunmuştu şairin: gözlerin iki siyah karanfil gibi / gözlerini alsam yakana taksam / zehra kardelin. Bir başka sevgili de Suna Su'ydu. Onun için de Acaba yanlış zamanda yanlış yerdeki doğru kız mıydı? diye sordu şair. Maniler çıkınca yollarına Rujunu da al gel! diye çağırdı onu. ellerini saçlarıma dolaştırma / nefesin avuçlarıma esmesin / yoksa yine yolcuyum suna su. Pia vardı bir de, hem vardı hem de yok. O hiç olmayan kadındı şaire göre. Gerçek olmadığı için bitmiyordu hiç. Yarım kalan aşklardan hiç olmayana sığınmıştı sonunda: Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular / Böyle bir sevmek görülmemiştir. Kişiyi toplumdan, toplumu da kişiden, dolayısıyla kendisini parçası olduğu ulu gövdeden ayrı görmedi Attila İlhan. Her zaman bu şuurla yazdı. Toplumsal meseleler onun şiirinde destansı bir seslenişle muhatabını bulup yakaladı. Tek uygarlık modelinin Batı'da olduğunu düşünenlerle yolları ayrılmıştı. O Türkiye'yi ve Türklüğü aşağılamaya kalkışanlara tokat gibi yazılarla karşı koydu. Bir Millet Uyanıyor başlığı altında yayımladığı kitap dizisi bu çabaların ürünüydü. Parola Vatan, işareti Namustu bu kitapların. Çevresinde genç yazarlar vardı. Onlara yol gösteriyor ve yüreklendiriyordu. Neredeyse bir kuşak onunla yetişti. Çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, onlar bizi okumazlar. Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız, başka üç beş kişidir,6 diyordu genç Selim İleri'ye. Tanzimat'la birlikte yabancılarla çıkar ilişkisine giren Komprador aydınlardan söz ediyordu gençlere Attila İlhan. İlk sömürgeciler olan İspanyolların kendileriyle temas kurmada görevlendirdiği iş birlikçi bir yerliydi Komprador. Zamanla kelimenin anlam alanı genişlemiş, yabancılarla çıkar ilişkisi olan ve kendi milletinin değil yabancıların davulunu çalanlara Komprador denmeye başlanmıştı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/babalar-ogullar-ve-amerikalar", "text": "Bu yazı için Güray Süngü'den af diliyorum. Bu roman için Güray Süngü'ye teşekkür ediyorum. Cesaretiniz varsa Osman'a eşlik edin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/baskasinin-sarkisi", "text": "David Chariandy'nin ödüllü romanı Kardeş'i bunca önemli yapan, Kanadalı bir göçmen olarak Kanadalı göçmenlerin hal-i pür melalini böylesine içeriden sunabilmesi. Hikaye, tıpkı iyi bir müziğin evrensel diline benziyor. Ne dediğini tam olarak anlamasak da, başkasının şarkısını hissetmemize olanak tanıyor. Turkuvaz Kitap, geçtiğimiz yılın son aylarında hem içeriği hem kurgusu bakımından oldukça nitelikli bir romanı Türkçede yayınladı. Kanadalı yazar David Chariandy'nin ödüllü romanı Kardeş, Trinidadlı göçmen bir ailenin iki erkek çocuğundan küçüğü Michael'in gözünden hayatta kalma mücadelelerini anlatıyor. Babaları tarafından terk edilmiş aileyi ayakta tutmaya çabalayan anne günde iki vardiya çalışırken, büyük çocuk Francis yaşadıkları kenar mahalle Park'ın her deliğine girip çıkıyor. Beyaz toplumun normlarına göre hem coğrafi hem sosyolojik olarak ötelenen semtin belalı genç çetesinin ahbabı olan abisini sıfır noktasından seyreden Francis ise yalnızca aşık: Hayali gitmekten ibaret olan Aisha'dan başkasını düşünmüyor. Ortasından açılan, zaman ve mekanda salınan bir kurgusu var romanın. Dilimiz olan Michael, ilk bölümü Aisha'nın dönüşünü müjdeleyerek açıyor. Ne var ki kesinkes bir müjde değil bu: Çok şey yaşanmış, anne o eski anne değil, Francis yok artık ve Aisha da bir başkası gibi. Tabii bu dönüşümü hikayenin tamamını idrak edebildiğinde görüyor okur, kurgudaki gelgitler baştan beri her satırda cinayeti ve kaybın getirdiği çöküntüyü hissettirse de... Aisha'nın gelişini takiben yıllar öncesi, önceki paragrafta sözünü ettiğim dönüşüme gelmezden önceki Park anlatılıyor. Francis, Michael ve annelerinin gündelik hayatı, tıpkı Francis gibi ebeveynlerin çocuklarını hakkında uyarabileceği diğer çocuklar ve tabii polisler... Bu noktada, ikinci bölüme ulaşmadan, okura mekanın atmosferi ve muhtemel gelecek salık veriliyor. Öyle ki, ikinci bölümde on yıl zıplıyor ve Michael'in anneyi çekip çeviren güncel halini okumaya başlıyoruz: Roller değişiyor, Michael büyüyor ve Francis'in ölümüyle başa çıkma işinin adamakıllı becerilemediğini anlıyor okur. Bu noktada Aisha'nın düğüm çözücü bir etkisini okuyacağımızı düşünüyoruz. Yalnızca kente dönen eski ve ulaşılmaz bir aşktan öte, bir antagonistin yüzüne yakıştırıyoruz Aisha'yı. Dönüşün böylece anlamlanacağını ve çözümün başlayacağını sanırken düğüm sıkılaşıyor ve zamandaki yolcuğumuz sürüyor. İlerledikçe, Michael ve annenin büyük kayıp sonrası hayatına bir anda yeniden giren Aisha'nın bir düğüm çözücüden çok, halı altına süpürülmüş geçmişin kırıntılarını yeniden odaya saçan bir katalizör olduğunu anlıyoruz. Onlara Francis'i anımsatan davetsiz misafirleri eve doluşturan, eski aşığı adamı çılgına döndüren ve geçmişi olağanca açıklığıyla hatırlatıp anneyi yıllar sonra güldüren bir figüre dönüşüyor Aisha. Ona biçilen bu rol, kendi payıma, okuru ters köşeye yatırıyor. Ama yine de ortaya çıkan bu yüzleşme temasının nostaljiden arındırılmış salt bir sertlikle sunulduğuna ancak yer yer tanık oluyoruz. Chariandy'nin kitabını bunca önemli yapan, Kanadalı bir göçmen olarak Kanadalı göçmenlerin hal-i pür melalini böylesine içeriden sunabilmesi gibi geliyor bana. Yer yer hüzünlü ama çoğunlukla öfkeli bu hikaye, tıpkı iyi bir müziğin evrensel diline benziyor. Ne dediğini tam olarak anlamasak da, başkasının şarkısını hissetmemize olanak tanıyor. Romandaki yoğun mekan vurgusu ve konu, semtin adı Park, bana sıklıkla burada bir metafor olup olmadığını düşündürdü. Neticede pek çok dilde aynı kökene ve benzer bir söyleyişe sahip birer kentsel mekan olan parkların, hem kamusallığı çağrıştırması, hem de güvenli ile tehlikeli arasında salınıp duran psikolojik konumu kitabın atmosferiyle iyi kötü örtüşüyor. Birebir kefili olamadığım bu düşünce, eğer gerçekten varsa, strüktürü kuvvetlendiren esaslı bir ek katman olarak değerlendirilebilir. Bitirirken, kitabı Türkçeye kazandıran Begüm Kovulmaz'ın adını da analım... Son yıllarda uluslararası çoksatar kitaplardan Safran Foer'dan Buradayım, Sophie Mackintosh'tan Su Kürü ve Colson Whitehead'ten Yeraltı Demiryolu gibi önemli romanların da çevirmeni olan Kovulmaz, okurun önüne taşları temizlenmiş, jilet gibi bir yol açıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/baslangiclardan-olusan-bir-roman", "text": "Bir romanda nelerden bahsedilmesini beklemeyiz? Tuvaletlerden mesela. Sineklerden. Bitkilerin üreme biçimlerinden. Gündelik hayatın sıradan detaylarından. Bunlar her ne kadar 'doğal' şeyler olsalar da romanlara giremeyecek kadar yersiz ya da önemsiz görünürler genelde. Bulgar yazar Georgi Gospodinov ise bütün bu dışlanmış konulara kucak açarak 'muzip' bir roman çıkarmış ortaya. Arka kapağındaki bu tanıtımı okuyunca, okurun ilgisini pek umursamayan, her ne kadar genellikle bunlar kurgu dışı bırakılsalar da, hayatın iğrenç bulunabilecek birçok detaydan oluştuğunu, kimi zaman okurunu zorlayarak hissettiren bir kitapla karşı karşıya bulunduğumuzu sanmıştım; belki de muzip ifadesine gerektiği kadar önem vermediğim içindi bu... Fakat Doğal Roman, okurun iyi vakit geçirmesini önemseyen, onu dışlamayan, arka kapakta bahsedilen sıradan durumları ise kurgusuna birer fikir olarak yerleştiren, örneğin tuvalette geçen bir sahne kurmak yerine, ana karakteri vasıtasıyla tuvaletlerin sanatta yeterince yer bulamayışı üzerine konuşan bir kitap. Bu anlamda romanın kurguya yedirilmiş birtakım kısa metinlerden oluştuğunu, yazarın akli dengesi sarsılmış bir adamı anlatarak, bu metinleri bir araya getirecek elverişli bir çıkış yolu bulduğunu söyleyebiliriz. Yazar şöyle dedirtiyor romanının ana karakterine: Flaubert hiçlik hakkında bir kitap yazmayı hayal ediyormuş, herhangi bir taşıyıcı öyküsü olmayan, 'dünyanın havada desteksiz durduğu gibi üslubunun iç gücüyle kendiliğinden ayakta kalabilecek bir kitap.' Proust çağrışımsal belleğe dayanarak bu hayali bir noktaya kadar gerçekleştirmiş. Ama o da öykü anlatmanın cazibesine direnememiş. Benim alçakgönüllülükten uzak isteğim ise sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak. Gospodinov'un bunu büyük ölçüde başardığını söylemek mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bastan-sona-dogru-okumak-mi-cok-sikici", "text": "Zamanla pek bir korkutuculuğu kalmıyor, hatta sıkıcı hale bile gelebiliyorlar ama, benim lunaparklarda en sevdiğim kısım, korku tünelleri. Bir arkadaşımızla birlikte yan yana bir arabaya biner, yol boyu çığlık efektleri ve çoğunlukla kırmızı-yeşil yanıp sönen loş ışıklar eşliğinde korkutucu kuklaların, plastik iskeletlerin üzerimize doğru ani hamlelerine maruz kalırız... Ancak bir keresinde, bir arabayla değil de, yürüyerek dolaşılan bir korku tüneline girdiğimi hatırlıyorum. Diğerleri gibi bu korku tüneli de karanlıktı elbette, dolayısıyla el yordamıyla ilerliyorduk. Bir süre sonra karanlıkta önüme çıkan yollardan hangisini seçeceğime karar verememiş, duvarlarda birtakım ne olduğunu bilmediğim \"şeyleri\" ellemiş ve gerçekten de kaybolmuştum. Altımda rotası belli bir araba yoktu ne de olsa, her şey bana bağlıydı... İşte o korku tünelinde hem gerçekten korktuğumu hem de gerçekten eğlendiğimi hatırlıyorum. Macera Tüneli serisindeki kitaplar da, tam olarak işte o yürüyerek dolaşılan korku tünelleri gibi. Uzayın derinliklerinden okuyanusların derinliklerine, Antik uygarlıkların gizeminden perili köşklerin esrarına türlü macera vaat eden Macera Tüneli serisindeki kitapların kuşkusuz en ayırt edici özelliği başkahramanın -gerçek anlamda- okurlar olması. Şu cümlelerle başlıyor her bir kitap: Macerasever dostum! Bu kitabı okurken değişik bir macera yaşayacaksın. Onu alışık olduğun diğer kitaplar gibi baştan sona okuma. Sayfaların arasında dilediğince gezin. Unutma! Bu kitabın başkahramanı sensin. Örneğin Zaman Tüneli kitabının bir yerinde önümüze şöyle iki seçenek çıkıyor ve seçim bize bırakılıyor: Soğuktan ve rüzgardan korunmak üzere kendinize bir barınak arayacaksanız sayfa 6'dan devam edin ya da Eğer dondurucu rüzgara meydan okuyup çevrenizde olan bitenleri görmeye niyetliyseniz sayfa 16'ya ilerleyin gibi... Üstelik her bir kitapta 20'ye yakın son bekliyor bizi. Kimi zaman her şeyin bir rüya olduğunu öğrenerek bitiriyoruz hikayeyi, kimi zaman da maceranın devam edeceğini düşünerek girdiğimiz bir mağarada korkunç irilikte bir kaplana yem olabiliyoruz. Kimi zaman bir dedektif, kimi zaman bir kaşif, kimi zaman geçmişle gelecek çağlar arasında dolaşan bir zaman gezgini gibi davranmamız gerekiyor bu maceralarda. Macera Tüneli kitaplarının sayfaları arasında dolaşırken atıldığımız serüvenlerin haddi hesabı yok! Türkçede 80'li yılların sonunda yayımlanmaya başlayan seriye, nedense yirminci kitaptan sonra devam edilmemiş. Oysaki yurt dışında orijinal seriden, Choose Your Own Adventure üst başlığıyla 1979 yılından başlayarak 90'lı yılların sonuna kadar tam 185 kitap yayımlanmış; Edward Packard ile R. A. Montgomery imzasıyla. Türkçede orijinal serideki sıra izlenmemiş, o dönemde yayımlanan kitaplar şunlar: Tibet'in Gizli Hazinesi, Uzay Şeytanı, Ufo'nun Tutsakları, Uzay Dışında Yolculuk, Bay Thrombey'i Kim Öldürdü?, Dikili Taşların Esrarı, Öldüren Gölge, Lanetli Şato, Yeraltı Krallığı, Tehlikeler Evi, Zaman Tüneli, Zaman Tüneline Dönüş, Deniz Altında Macera, Kara Şatonun Esrarı, Dünya Tehlikede, Süper Bilgisayar, İpek Kralı Kayboldu, Uzay Kartalı, Denizde Tehlike, Piramitteki Sır. Macera Tüneli serisine Türkçede devam edilmediği gibi, ilk çıkan kitapların yeni baskıları da yapılmıyordu; sahaflarda bulmak bile pek kolay değildi artık. Ancak bu cümleyi artık şöyle bitirebiliriz: şimdiye kadar... April Yayıncılık, 2013 yılında yayımlamaya başlayıp devamını getirmediği bazı Macera Tüneli kitaplarını yeni bir tasarımla yeniden basmakla kalmamış, seriye yeni kitaplar da eklenmiş. Böylelikle R. A. Montgomery imzalı altı Macera Tüneli kitabına kolaylıkla ulaşmak mümkün artık: Atlantis: Denizler Altında, Himalayalar: Yeti'nin Peşinde, Uzayın Derinliklerinde, Robotum ve Ben, Mayaların Gizemi, Kaçinaların İzinde. Eğlence konusunda benzersiz bir deneyim sunan bu kitaplar, her ne kadar içimizdeki çocuğu henüz kaybetmemişsek de, bir süre sonra yeterli gelmeyebilir elbette. Bu noktada da imdadımıza, Türkçede yine April Yayıncılık'ın yayımladığı, Şahane Hatalar serisi yetişebilir. Gerçek hayatta geçmişinizi değiştiremezsiniz ama Şahane Hatalar'da imkansız diye bir şey yok! Hatta, henüz Türkçede değil belki ama bu eğlenceye biraz daha edebi olarak katılmak isteyenler için de alternatifler mevcut. Örneğin Ryan North imzalı To Be or Not to Be'de kendinizi Hamlet'in seçimlerini kontrol ederken bulabilirsiniz ya da seçiminiz Emma Campbell Webster imzalı Lost in Austen da olabilir... Hangi kitaptan başlayacağınızın kararı tamamen size ait ya da bu dergiyi okumaya devam etmek istiyorsanız, 60. sayfaya geçebilirsiniz!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bazi-yolculuklara-geri-donmemek-uzere-cikilir", "text": "Ahmet Güven imzalı Oda romanı, odak kahramanı Mustafa'nın otuz yıldır dönmediği memleketine geri dönüş yolculuğu ile başlıyor. Sonrasında orada geçirdiği üç günlük süre içerisinde hem kendi iç hesaplaşması hem de memleketinin toplumsal yapısı ve insan ilişkilerini inceden inceye irdelemesi ile devam ediyor. Ahmet Güven'in ilk romanı Oda Temmuz 2020'de Bence Kitap tarafından yayımlandı. Eser, anlatının odak kahramanı Mustafa'nın otuz yıldır dönmediği memleketine geri dönüş yolculuğu ile başlıyor, sonrasında orada geçirdiği üç günlük süre içerisinde hem kendi iç hesaplaşması hem de memleketinin toplumsal yapısı ve insan ilişkilerini inceden inceye irdelenmesi ile devam ediyor. Mustafa'nın çıktığı yolculuğun İstanbul'dan başladığı anlaşılmakla birlikte, anlatının esas geçtiği yer adlandırılmasa da, anlatıda yer alan flora, toplumsal yaşam ve mimari unsurlardan neresi olduğunu çıkarsamak mümkün. Esere baktığımızda yazarın bilgisayarından çıktığı şekilde yayınlandığı izlenimi veriyor. Buna rağmen tek tük imla hataları dışında özenle yazıldığını da söylemek gerek. Ayrıca yayınevinin son zamanlarda alıştığımız karınca duası gibi minicik fontlar yerine rahat okunabilir büyüklükte fontlarla yayınlamış olması da eseri keyifle okunacak hale getiriyor. Eser kahramanlarına baktığımızda, yolculuğa çıkan Mustafa ve memleketinde uzun zaman sonra karşılaştığı çocukluk arkadaşı İsmail, İsmail'in ablası Fatma, İsmail'in sevgilisi Gül ve Mustafa'nın kader birliği ettiği 'Lalik' Emin'i sayabiliriz. İsmail farklı bir cenderenin kurbanı. Ağabey ölümü sonrasında yengesiyle baskıyla evlendirilen, aynı evi paylaştığı kadına el sürmeyen, tutsağı olduğu yaşamdan da kaçıp kurtulma cesareti gösteremeyen bir karakter. Karşısına çıkan ilkokul öğretmeni Gül ile ilişkisi ise onun insanca nefes aldığı tek sıla. Odak kahramanımız Mustafa ise küçük yaşta İstanbul'a gönderilen, annesinin cenazesi haricinde memleketine dönmeyen, dayısının himayesinde iyi okullarda okuyan, yurt dışında da eğitim görüp iş tecrübesi edinen, tam anlamıyla bir 'başarı öyküsü' kahramanı. Bunları söylerken, yazarın özgeçmişine baktığımda su ve kömür satarak, sonrasında şoförlük yaparak, nihayetinde uluslararası bir şirketin genel müdürlüğüne uzanan yaşam öyküsüyle de paralellik kuruyorum. Kaldı ki, yazarların ilk eserleri tam olarak otobiyografik olmasa da kendi yaşamlarından kesitleri kurgulanmış gerçeklik olarak içerir çoğu zaman. Belki de, başarılı bir yazarlık yaşantısına ilk adımı atmanın doğru yolu bu. Anlatı içerisinde geçen Şehir tüm enerjini alıyor, ama seni hayatta bırakıyor. Anlayacağın İstanbul'da mutluluk diye bir şey yok ifadesi de bu yaşam öyküsünden kaynaklanıyor olsa gerek. 'Lalik' Emin de önemli bir karakter; anlatı içerisinde en önemli düğümün çözülmesinde rol oynuyor. Öyle olmaması gereken Anadolu gerçeğinin bir kurbanı ve anlatının neticelenmesinde, ana düğümün çözülmesinde önemli bir rol oynuyor. Diğer kahramanlara baktığımızda, gerçek hayatımızdan unsurlar da bulabilmek mümkün. Sizin o an içinde bulunduğunuz ruh halini zerre önemsemeden susmak bilmeyen geveze taksi şoförü; toplu ulaşımda yanınızda oturup da 'Ne okuyorsun?' diye lafa girerek kitap okumanızı bölen ve özel hayatınıza varana kadar sonu gelmeyen sorularıyla kısa veya uzun yolculuğunuzu zehir eden yan koltuk kişisi; ne oldum delisi veya kendiliğinden şımarıklaşmış küçük şehirli vs. Eseri ilginç kılan bir nokta da, hem İstanbul hem de Mustafa'nın memleketindeki yemek kültüründen yansımalar barındırması. Artık çok yaygın olarak duymadığımız yemekler, kıymetli bir kültürü hatırlatıyor. Bu anlatıya yemeklerin ne şekilde yapıldığından başlayarak, sofra kültürü ve adabı da dahil edilmiş. Bazı Japon edebiyatı eserlerinde olduğu gibi, bu eserde de bir fon müziği var. Fakat buradaki bir yöresel türkü. Ayrıca dünya edebiyatı ve sinemasına göndermeler de yer alıyor. Özellikle George Orwell'in 1984 romanına atıfla, dar toplumda herkesin birbirini izlemesinin ele alınışı eserin başarısını artırıyor. Genellemelere pek başvurmayan eserde duru, doğrudan bir anlatı var. Yalnızca kahramanlar çevresinde dönen bir anlatı olmaktan da ustalıkla çıkartılmış. Bir anekdot paylaşalım. Şehrin düşman işgalinden kurtuluşu temsili olarak canlandırılacaktır. Belediye işçileri düşman askerleri olacak, halktan kişiler ise iteleyerek şehri kurtaracaktır. Fakat şehri kurtaracak halk abartarak, belediye işçilerini bir temiz döver. Zavallı belediye işçileri kolluk kuvvetleri tarafından güçlükle kurtarılır. Bu anekdotta Aziz Nesin öykülerinin tadını buluyorum ve eserde başkalarına da rastlamak mümkün. Uzun aralardan sonra bir araya gelen insanların eskiyi yad etmesi doğaldır. Fakat bu insanın iç dünyasındaki hesaplaşmaları da tetikler. Odak kahramanımız Mustafa da bunu fazlasıyla yaşıyor. Annesine ilişkin iç sorgulamaları olduğu gibi, babasıyla iç hesaplaşması da anlatıda önemli bir yer tutuyor. Eserin başlığı Oda. Odanın ne olduğu, anlatı içerisinde küçük şehir yaşantısındaki toplumsal yaşamdan kesit alınarak anlatılmış. Fakat iç dünyamızdaki odanın neliği hakkında da ince ince mesajlar verildiğini düşünüyorum. Böylesi katmanlı kurgular okuma keyfini artırıyor. Ayrıca, eserin sonundaki sarsıcı final, eseri İyi ki okudum diyerek elinizden bırakmamanızı sağlıyor. Sürükleyici, soluksuz okunabilecek bir eser."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/beklemeyi-bilenlerin-oykuleri", "text": "İlk kitaplar çok önemli. Yazarın okuru selamladığı, ortak bir edebi dünya inşasının başladığı bu ilk kitaplar, yazarın, kendi sesinin yankısını okur aracılığıyla duyacak olmasının heyecanıyla da dolu. Kör Islık da bir ilk kitap. Gerçi Eyüp Tosun, edebiyatla ilgisini dergiler aracılığıyla taze tutan okurlar için tanıdık bir isim; dolayısıyla kendi kelimelerinin yankısını da çok defa okurdan duymuş bir kalem. Öykülem, Notos, Sarnıç ve Artistik Bellek gibi dergilerde öykü ve yazıları yayımlanan Tosun, aynı zamanda Öykülem'i okurla buluşturan isim. Kör Islık'ta, hayatın içerisinde çoğu zaman bizi sıkıştıran ve sınırlayan can sıkıcı meselelerde odaklanılmış. Bu öykülerin dilinde Eyüp Tosun önemli bir yol ayrımına geliyor; hayatın içindeki acıları, yaşanmışlıkları ve hayal kırıklıklarını anlatırken dilde arabeskleşme yolunu tercih etmiyor. Olanı olduğu gibi, ne kadar yaralayıcı olduysa o şekilde ancak sakin bir anlatımla okura duyuruyor. Ama bu sakinlik, basitlik ile karıştırılmamalı. Dilde herhangi bir özensizlik söz konusu değil; dil ve anlatımdaki bu sadeliği, dil üzerine uzun zamandır kafa yoran bir yazarın bilinçli tercihi olarak yorumlamak daha doğru olur. Dilde dikkat çeken diğer mesele de, sözcüklerin seçimi ve kullanımındaki özen. Tosun, afili cümleler kurmak niyetinde değil. Anlatılanlar tutunacak dalının kırılmasından korkan insanları anacak kadar geniş bir dünyayı ve farklı insanları resmediyor. Ve Tosun, bunu büyük sözler etmeden, acıdan doğan aforizmalar yaratmadan aktarmayı başarıyor. Öykülerdeki karakterlerin birçoğu, kendilerine has tuhaflıklara sahip ancak hayattaki tuhaflıklara karşı körleşmiş durumdalar. Hayata ve tüm yaşananlara karşı bir hissizleşme seziliyor. Bu hissizleşme ille de umursamazlık anlamına gelmeyebilir ve çaresizliğin kabulü olarak okunabilir. Ancak bunun da bir okur yorumu olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kör Islık, son dönemde edebiyatta zaman zaman gündeme gelen tür tartışmalarında kendisinin kendi türünü belirleyen metinden yana olduğunu ilan ediyor. Kitap, kısa öykülerden daha kısa öykülere, oradan da birkaç cümlelik anlatılara doğru bir seyir izliyor. Türe dair bu belirsiz ilerleyiş, okurun yeni ve/veya farklı olana karşı olan direncini zayıflatma iddiası taşıyor mu, şimdilik bilinmese de Tosun'un özellikle Kısalar başlıklı bölümdeki anlatımı, zaman zaman okura Oruç Aruoba'yı anımsatabilir. Dil ve anlatımda abartıdan ve uzun cümlelerden uzak duran Eyüp Tosun, kelime sayısı konusunda da kalem ile kağıdıyla bir iddiaya tutuşmuş ve belli ki masanın galibi olmuş. Tosun'un dili kullanma şekli, üslubu ve belirlenmiş türlere karşı metinleriyle verdiği yanıt aslında tek taraflı bir açıklama olarak da değerlendirilebilir. Yazarın, okurun alışkanlıklarını ya da doğru bellediklerini değiştirmek gibi bir çabası yok gibi görünüyor; o, kendi doğrusunu öyküleri aracılığıyla ilan ediyor. Edebiyata ilişkin katı doğruları olan okurların ve eleştirmenlerin iyi anlaşamayacağı bir metin olabilir ancak bana kalırsa, Tosun öyküleriyle yeni bir patikadan gidiyor. Bu patikada doğacak nice öyküler bekliyoruz...."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/benim-adim-okuyucu", "text": "Benim Adım Kırmızı'yı okuyanlar nakkaşların resimdeki batı icadı 'perspektiften' ne denli çekindiğini hatırlar. Oysa bu, kendi sanatının tılsımına zeval vermez. Muhafaza kültürü ile 'yeni' arasındaki uzlaşma, zannettiğimiz kadar zor değildir halbuki. Bu meşakkatli yolcular bugün de türlü şekillerle aramızda dolanmaktalar. Bir şeylerin anlamını sadece gördüğümüz haliyle kabullenme tembelliği, sığ bir zihinde fikir fukaralığını getirmeye devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat'ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım. Benim Adım Kırmızı'ya ruh veren Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar kitabını hazırlayan Erkan Irmak ve roman üzerine makaleler yazmış olan senarist, yazar, mimar Feride Çiçekoğlu'nun bir araya geldiği söyleşideki yoğunluğu tahmin edersiniz. Konuşmaları kaçırabilme riskinden duyduğum kaygı ilerleyen dakikalarda, tıpkı romanın ilk basımının ön kapağındaki Çin-Türkmen tarzı bulutlar gibi dağıldı gitti. Böyle dikkatli ve özenli bir kalabalığı hesaba katmamıştım çünkü. Nizami'nin Hüsrev ile Şirin minyatürüyle açılışı yapan Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı'nın entelektüel çıkış noktasının İslam resim sanatının portreye bakışıyla olduğunu söylerken, kitabın zaman içinde nasıl tarihi bir romana dönüştüğünü de anlatıyordu. Bu dönüşümler olmasaydı Benim Adım Kırmızı'yı, yazıldığı ilk yıldaki adıyla okuyabilirdik: İlk Bakışta Aşk. Pamuk 15-16. yüzyıl mesnevilerindeki resimlerden etkilendiğini ama onlara yeni hikayeler yazdığını anlattıkça Şeküre'yi, Kara'yı, Enişte Efendi'yi, nakkaşları, atı, parayı, kırmızıyı daha da özlediğimi fark ettim. Hepsinin ayrı ayrı kendi görüş açılarıyla anlattıkları hikayelerin derinliğini, bana geçirdiği duyguyu anımsadım. Kitabın rikkatinde kendime bu minvalden pay biçtim. Benim Adım Kırmızı'yı okuyanlar nakkaşların resimdeki 'batı icadı' 'perspektiften' ne denli çekindiğini hatırlar. Oysa bu, kendi sanatının tılsımına zeval getirmez. Muhafaza kültürü ile 'yeni' arasındaki uzlaşma, zannettiğimiz kadar zor değildir halbuki. Bu meşakkatli yolcular bugün de türlü şekillerle aramızda dolanmaktalar. Bir şeylerin anlamını sadece gördüğümüz haliyle kabullenme tembelliği, sığ bir zihinde fikir fukaralığını getirmeye devam ediyor. Edebiyat üzerine hazırladığı tezlerle çeşitli ödüllere layık görülen akademisyen-yazar Erkan Irmak, geçen senenin bitmesine ramak kala okuyucuyu heyecanlandıran bir işe daha imza attı. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar'ı bizlerle buluşturan yazar, hazırladığı derlemeyle, üzerinden 21 yıl geçmiş bu şahane romanın sayfalarına geri dönmemi de sağladı. Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı için söylediği sloganvari yaklaşımını çoğumuz bilir: En renkli ve iyimser romanım. Neden böyle söylediğini sanırım ben de 10 yıl sonra anladım. Irmak'ın heyecanımı ateşleyen kitabıyla birlikte hafızamı tazeleme fırsatı bulduğum Benim Adım Kırmızı'yı okurken, onca hüzünlü ve sıkıntılı hadiseye rağmen satırları tebessüm içinde atlıyor, eğleniyordum çünkü. Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar'da İngilizce, Fransızca, Almanca gibi dillerdeki yazıların daha önce Türkçede hiç yayımlanmamış olması Erkan Irmak'ın dikkat ettiği konulardan biri olmuş. Yazılardaki üslup çeşitliliğini koruyarak her birini Türkçenin imkanlarıyla yeniden biçimlendirmenin inceliği kitaba fazlasıyla yansımış. Romanın The New Yorker, The New York Times ve The Times Literary Supplement gibi son derece saygın yayınlarda oldukça güçlü isimlerden nasıl tepkiler aldığını aktarmayı amaçlayan Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar'da Richard Eder'dan David Martyn'e, Bahadır Sürelli'den Didem Havlioğlu'na kadar pek çok yetkin kalem var. İngilizceye çevirisindeki başarısıyla çoğu eleştirmenden tam not alan Erdağ Göknar ise, tüm bu sürecin diğer kahramanlarından. Yaptığı çeviriyle, 2003 yılında Orhan Pamuk ile birlikte International IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü'nü de aldığını hatırlatmakta fayda var. Çevirinin Yazarı, Yazarın Çevirmeni Olmak başlıklı yazısıyla da 'üslup' meselesini nasıl çözdüğünü özetlemiş: Dikkatimi Pamuk'un özenle işlenmiş bir Osmanlıcayı çağrıştıran, ağdalı yancümlelerine verdim. Çeviri üzerinden Pamuk'un diliyle kurduğum estetik ilişki, bir nevi etkilenme ve taklit etmeyle başladı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-buyume-hikayesi", "text": "İtalyan yazar Guido Sgardoli'nin kaleme aldığı Yolun Ötesi Turkuvaz Çocuk Yayınları'ndan henüz çıktı. Son dönemlerde birbirinden güzel çocuk kitaplarına imza atıyor Turkuvaz Çocuk. Dağlara yolculuğu anlatan bu kitapta yazarın sade anlatımına eşlik eden ve adeta yaşadığını hissettiren tınısına şahitlik edeceksiniz. Böyle kitapları sanırım haddinden fazla seviyorum. Bir mesaj kaygısı vermeye odaklanmadan, belli bir izleği takip etmeden, öyle kendiliğinden akıp giden kitapları yani. Kitabı bitirdiğinizde farkettiğiniz şey başladığınız andan daha fazla bir şeylere sahip olduğunuz hissi. Bu kitapta da aynısı oldu. İtalyan yazar Guido Sgardoli'nin kaleme aldığı Yolun Ötesi'nden bahsediyorum. Kitap henüz çıktı Turkuvaz Çocuk Yayınları'ndan. Son dönemlerde birbirinden güzel çocuk kitaplarına imza atıyor Turkuvaz Çocuk. Dağlara yolculuğu anlatan bu kitapta yazarın sade anlatımına eşlik eden ve adeta yaşadığını hissettiren tınısına şahitlik edeceksiniz. Evet aslında bir çocuğun büyüme hikayesi bu. Bu yazar bunu bir dağ imgesiyle buluşturarak maceralı bir hikayeye ve serüvene dönüştürmeyi başarıyor. Kitabın konusuna biraz göz attıktan sonra dağlara doğru yürüyelim. Genç bir çocuk Albi. Her genç çocuk gibi sıkıntıları var elbet; okulda kendisine yumruk atan zorba bir çocuk bunlardan birisi mesela. Bu meseleyi uzun zamandır konuşmak istiyor ve dağcılığa merak saran babasıyla çıkacakları yolculuk bu konuyu konuşmak için en uygun zaman galiba. Babası Giacomo dağlarda dolaşmayı seven ve oğluna bu zevki aşılayan birisi. Bir erkek çocuğu babasının ayak izlerini takip eder genellikle. Babası neyse odur belki her çocuk. Ve elbette bir baba şefkati yanında öğütlerle hayat dersleri veren bir baba Giacomo. Bu yüzden çıkacakları bu günübirlik dağ yürüyüşü bugüne kadar verdiği öğütlerin semeresini alacağı bir yolculuk olacak aynı zamanda. Ama şimdilik bunun farkında değil ikisi de. Ve baba-oğul, dağlar hakkında konuşarak çıkıyorlar yolculuğa. Sadece keşfedilecek gizemlerin olduğu bir yer değil aynı zamanda hayvanlarla ve tehlikelerle dolu olan bir dağdan söz ediyoruz. Ama Albi'nin kalbi, her çocuğun babasının yanında olduğunda duyduğu güven duygusuyla rahat. Yanınızda babanız varsa hiçbir şeyden korkmazsınız değil mi ama! Ve derken Albi'nin dikkatsizliği sonucu oluşan kaza. Albi dağdan yuvarlanarak düşüyor ve babası her babanın yapacağı gibi ardı sıra kendini atıyor Albi'yi kurtarmak için. Sonuçta Albi sıyrıklar alarak bir kayaya çarpıp duruyor ama babası aşağıdaki bir vadiye düşüp sıkışıyor. Ve işte bu noktadan sonra Albi'ye sorumluluk düşüyor. Sevdiği babasını kurtarmak için kamp merkezine ulaşmak ve yardım getirmek zorunda. Yol boyunca babasını, anlattıklarını, verdiği bilgileri, küçük ayrıntıları hatırlayarak büyük ormanda ilerliyor. Tek başına olmanın kendine getirdiği korkuyu da cesareti de aynı anda kucaklayarak, tüm korkularıyla yüzleşerek ve sevdiklerini kurtarmak için zamanla yarışarak bu sınavı başarıyla geçiyor. Bu kitaptan insanın doğayla mücadelesine dair alacağımız dersler kadar aynı zamanda kendimizle olan mücadelemize dair de alacağımız dersler var. Kitabın anlatım dili, sadeliği ve üslubunun güzelliğine eşlik eden diğer şey de aynı naiflikteki çizimleri. Hayatla ve kendisiyle yüzleşme yolundaki bütün genç okurlara bu kitabı tavsiye ederim. Yolun Ötesi'nde kendinizi bulacaksınız çünkü. Farklı, özgün ve güzel çizimleriyle öne çıkan bir kitap Herkese Yer Var. Büyümenin ne demek olduğunu minik okurların gözünden anlatan eserin dili ve anlatım tarzı da küçük yaştaki okurları cezbedecek cinsten. Dünyada hepimize yetecek kadar çok yer olduğunu anlatarak başlayan kitap bir süre sonra yani anlatıcı büyüyünce çekilmez ve kavgalı bir yere dönüşüyor. Küçük yerler için, büyük yerler için kavga eden insanları tatlı bir dille anlatıyor yazar ve bu güzel dünyada herkese yetecek kadar yer olduğunu bir kere daha fısıldıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-fabrika-cinnet-getirirse-ne-olur", "text": "Philip K. Dick (1928-1982), Elektrikli Düşler'de bir araya getirilen öykülerinde güç, biyopolitika, hafıza, söylem, bireyleşme gibi çok mühim kavramları yarattığı dünyalarda ufak ters köşelerle anlatıyor. Yüzde 99'u tanıdığımız, yaşadığımız dünya gibi çalışan bir evrene yüzde birlik zekice bir dokunuşla sorgulamadığımız pek çok kavramı çalkalayıp geri bırakıyor. Kimi öyküde asırlar, zamanlar arasında gezinirken, gerçek ve gölge dünyalar birbirine karışıyor; kimi öyküdeyse harita üzerinde olmayan bir yere tren bileti almaya çalışan kısa boylu bir adamla olağanüstü kavramının bizzat özündeki sıradan ile sıradan kavramların orta yerinde duran olağanüstülüklere yakından bakıyor. Satış Konuşması öyküsü ise tekdüze görünen bir hayat içerisinden tüketim ve reklam çılgınlığını, gözetleme teknolojilerini (tıpkı özellikle 1950'li yıllarda Amerika'nın ziyadesiyle maruz kaldığı gibi) deşifre ediyor. Ed ve Sally'nin tekdüze hayatlarında, Ed'in, sürekli karşısına çıkan, bir türlü Ed'e rahat vermeyen reklam bombardımanı eşliğinde Ganymede'den Dünya'ya doğru yaptığı sıkıcı yolculuk, aşırı tüketim çılgınlığı ve evimizin en dip, en mahrem köşesine dek giren gözetleme mekanizmalarıyla şu an dünya üzerinde herhangi bir kentte her an yaşananlardan aslında çok da farklı değil. Ed'in, Proxima Centaurus'un yeni dünyalarında her şeye sıfırdan, yeniden başlama hayaline ne olacak? Kapıda bir Fasrad var: Ev sahibinin her türlü sorununa cevap veren bir ev robotu olan Fasrad, işleri epey karıştıracak. Elektrikli Düşler kitabını yarılayan Yaratık Baba öyküsü de, bana göre, kitabın en iyisi! Bu Freudyen, babanın yerine geçme öyküsünde komşu çocuk Peretti, ailenin ikinci erkek çocuğu rolüne bürününce Freud'un kadim denklemi tam olarak bu öykünün üzerine oturuyor. Freud, insan toplumunun ilk biçiminin, sert bir babanın tüm kadınları kendisine ayırdığı ve yetişkin oğullarını yanından uzaklaştırdığı primal bir sürü olduğunu ileri sürüyordu. Sürgün edilmiş erkek kardeşler sonunda babayı öldürmek için kolektif güçlerini kullanmışlardır; nitekim bu antik ödipal cinayet totemik ritüellerde kutlanmaktadır. Ve elbette devamı da var: Ölü baba, canlısından daha güçlü hale gelir... O zamana kadar fiili varlığıyla engellediği şeyler bundan böyle oğullarınca yasaklanıyordu. Philip K. Dick, bu çok eski denkleme kendi imzasını nakşederek tamamlıyor öyküyü. Kitaptaki her öykünün girişinde, yolu yazar Philip K. Dick ile kesişmiş, öykülerinden, romanlarından filmler çeken, farklı uyarlamalar yapan yönetmen ve/veya yapımcılar, neden yazarın bu öyküsünü seçtiklerini anlatıyorlar. Yaratık Baba öyküsünü seçip girişini kaleme alan Amerikalı yönetmen, yapımcı Michael Dinner ile Satış Konuşması öyküsü için giriş yazan yönetmen Tony Grisoni'nin bu yazıda sözünü ettiği, duş başlığının üzerinde hareketsiz duran yeşil kurbağaya dikkat! Philip K. Dick'in öyküleri o kadar çok malzemeyle dolu ki, hangi bağlamdan okumak istediğinize göre katman katman kendilerini zenginleştirerek açmaktan hiç imtina etmiyorlar. Uzaylı ve Rusya/komünizm fobisi de saklı bu sürükleyici öykülerin derininde. Tıpkı öykülerin yazıldığı yıllarda tüm Amerika'da olduğu gibi... Bir adam, kafasında bir başlıkla kalabalık bir şehrin sokaklarında neden yürüyor? Soğuk Savaş endişeleri bu öykülerin, bu karakterlerin ne kadarını şekillendiriyor? Bu öyküleri deşince altından yabancı istilacılara duyulan sosyokültürel kaygılar, kişisel güvenlik, statü endişesi, farklı kuşaklar arasındaki ideolojik farklar da çıkıyor. Yaşananların, gördüklerimizin, duyduklarımızın ne kadarı gerçek? Philip K. Dick'in öykülerinin hiç eskimemesi de bizzat buradan geliyor. Aradan 50 yıl geçse de, teknoloji veya metodlar değişse de, yaşadığımız endişeler özünde çok değişmiyor. İnsan olmak ne anlama gelir? Bir fabrika cinnet getirirse ne olur? Philip K. Dick, soruları basit basit yanıtlayıp geçiştirmek için yazmıyor. Bilakis okurun zihnini göl suları gibi çalkalayıp yeni düşünüşler, yeni zihni söylemler, daha karışık sorular sorabilmesi için yazıyor. Okurunu sarp geçitlerin, zor köprülerin başına taşıyor sık sık; köprüden geçip geçmemek ise okurun cesaretine kalmış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-fani-panait-istrati", "text": "Panait Istrati 1884 yılında Romanya'nın İbrail şehrinde dünyaya gelmiş. Henüz dokuz aylıkken yaşadığı bölgede meşhur bir tütün kaçakçısı olarak bilinen babasını kaybeden Istrati, çamaşırcılık yaparak hayatını idame ettiren annesiyle onun memleketi olan Baldovinesti'ye dönmüş. Çocukluğunun bir kısmını bu şehirde geçirmiş. İlk gençlik yıllarında Rumen halk hikayelerini, Rus ve Fransız kurmacalarını okumuş. Birçok işte çalıştıktan sonra Yunanistan, Mısır, Suriye, İtalya gibi Akdeniz'e kıyısı olan ülkeleri gezerek buralarda çeşitli serüvenlerin öznesi olmuş. Bu geziler esnasında kendini Fransızca sözlük okumaya adayarak Fransızca öğenmiş. Politik rüzgarların içinde savrulup edebiyatın siyasetten daha önemli bir mefhum olduğuna kanaat getireceği yıllara kadar çok kez derin buhranlar yaşamış ve bu kriz anlarından birinde Fransa'nın Nice şehrinde intihara yeltenmiş. 1929 yılında Sovyetler Birliği Rusya'sına yaptığı bir gezi onun hayatında bir kırılma noktası olmuş ve o günden sonra komünist, devrimci fikirleri kabuk değiştirmiş. 1935 yılında hayata veda eden yazar Rumen asıllı olmasına karşın eserlerini Rumence değil çoğunlukla Fransızca yazmıştır. Dünya edebiyatında Balkanların Gorki'si olarak tanınan Panait Istrati'nin hayatının son dönemlerinde bu niteleme den pek memnun olmadığını söylemek lazım. Zira Istrati'nin ve Gorki'nin eserlerinin tamamına yakınını incelemiş bir okur olarak ben de, aralarında bahsedildiği gibi büyük bir benzerlik olmadığını düşünenlerdenim. Onun masmavi göğün altında uzanan kıvırcık ağaçlarla kaplı bahçesine zalim bir derebeyi, aynı kıza aşık iki dost, yakalandığı ağda can çekişen pörtlek gözlü bir balık, ayran gönüllü bir güzel, safsalak bir kasabalı, maraz çıkaran bir kabadayı, küfürbaz bir çocuk, yolunu şaşırmış bir martı, kıyıya vurmaktan usanan köpüklü dalgalar, gövdesi pas tutmuş bir bisiklet, dolambaçlı sokaklar, yırtık pabuçlar, sünger avcısı, serkeş bir delikanlı, romantik bir ayyaş, delikli bir kabus, cumbalı evler, külüstür gemiler, nargile tüttüren bir dert babası, alemci bir ihtiyar, geçmişte kalmış bir an ya da kan ter içinde çalışan köylüler girebilir ve bunlardan hiçbiri yerini yadırgamadan birbirleriyle konuşup dertleşebilir. Zira Istrati, yapışkan bir sıvıyla kapladığı eserlerinde birbirleriyle uzlaşmaz gibi görünen kavramları, tezatlıkları bir arada tutmayı ve bu uyumsuzluklardan herkese neşe vaaz eden bir müzik üretmeyi başarır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-istasyon-evde-bir-adada", "text": "Kitaptaki ev, bir ikameti değil sığınağı akla getiriyor daha çok. Üniversitedeki işini kaybeden baş karakter Deniz, eski arkadaşı Nihal'in davetiyle başkent çevresinde bulunan bir adadaki istasyon eve taşınıyor. Bu taşınma geçici, asıl niyet, Deniz'in hem kendine, hem de istasyon eve bir süreliğine göz kulak olması. Birgül Oğuz'un 2012'de çıkan son kitabı Hah'ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. Okullu bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi'nde edebiyat dersleri verdi. Bu kısa özgeçmiş, o meşhur yapamayan yönetir derler sözünü biraz evirip çevirerek yapamayan öğretir derler tezi üzerine düşünmeye itti beni. İstasyon, birbirinden çok farklı görünen o üç eylemi aynı potada eritti neticede. Fakat tek kıymeti bu değil. Son dönem Türkçe edebiyatta çokça konu edilen ev meselesine İstasyon'da da rastlıyoruz. Fakat buradaki ev, bir ikameti değil sığınağı akla getiriyor daha çok. Üniversitedeki işini kaybeden baş karakter Deniz, eski arkadaşı Nihal'in davetiyle başkent çevresinde bulunan bir adadaki istasyon eve taşınıyor. Bu taşınma geçici, asıl niyet, Deniz'in hem kendine, hem de istasyon eve bir süreliğine göz kulak olması. Birinci tekilden okuduğumuz anlatımda Deniz'in yazar-anlatıcı olmadığı açık fakat bir taraftan, yazarla ilişkilendirilebilecek bazı ipuçlarına da rastlıyoruz. Edebiyat dersleri veren Deniz'in, istasyon evde geçireceği bu sürede ders notlarını kitaplaştırmak gibi bir hedefi var. Ada'daki bu kitap yazmaya elverişli görülen inzivai hava, Deniz'in bir süre sonra hayatına giren terk edilmiş köpek Arkadaş ve evin ikinci misafiri olarak çat kapı gelen kız çocuğunun mevcudiyetiyle dağılıyor. İlginç olan, Deniz bundan şikayetçi değil. Zira kitabın ilerleyen bölümlerinde, bu ders notlarını kitaplaştırma işinden henüz başlamamışken vazgeçtiğini söylüyor. Bunun gibi beklenmedik anların sayısı çoğaltılabilir, Oğuz böylece belki de, okura hayatından çok detay sunmayan Deniz hakkında ne denli yanılmış olabileceğimizi hatırlatmaya çalışıyor. Kitapla ilgili olay akışını aktarmak yerine, Deniz'in kısa sürede Ada'da hayatına girip çıkan herkesin bir biçimde ona dokunduğunu, Deniz'e geride bıraktıklarını hatırlattığına değinmekle yetinelim. Birgül Oğuz'un baş karakterine bu hayat muhasebesini bir istasyon evde, bir adada yaptırması akıllıca. İstasyon'un göstergelerle dolu bir metin olduğunu söylemiştik. Yazının başında değindiğim, metnin tek kıymeti bu değil derken ifade etmeye çalıştığım şeyi daha da netleştirelim şimdi: Birgül Oğuz bu kitabında, Hah'ın pek çok çevrelerce övgüler alan yoğun üslubunun artık geçmişte kalan bir yazara ait olduğunun altını çiziyor. İstasyon, Oğuz'un edebiyatı için pekala bir devrim sayılabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-izmir-romani-ateslenmeyecek-silahin-sahnede-yeri-olmaz", "text": "Ata Egemen Çakıl'ın ilk romanı Ben Değiştim Biliyorum Ağustos 2020'de İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Romanın kabaca bir tanımını yapmak gerekirse, bir taşra kasabasında lise öğrencisi Mahir'in İzmir'e taşınması ve ardından bir katile dönüşmesinin öyküsü. Sahnenin ağırlıklı olarak İzmir olmasından dolayı Bir İzmir Romanı tanımı yapmak yersiz olmayacaktır. İlginç bir İç Anadolu kasabası izlenimi olmakla birlikte, Mahir'in esas problemleri o İç Anadolu kasabasında değil, İzmir'e gelişi sonrasında başlıyor. Kasabadaki lise yaşantısında hoşuna giden kıza utana sıkıla mektup veren Mahir, İzmir'deki yaşantısının başlarında dershane kafesindeki kızlarla yakınlaşabilmek için Sözelciyim, ama on iki dil biliyorum palavrasını sıkılmadan savurabilecek hızlı bir değişim yaşıyor. Öykünün zamanına baktığımızda 2000'li yıllarda 16-17 yıllık bir zamanı kapsıyor. Mahir'in lise-dershane-üniversite yaşantısından kesitlerle beslenen öykü, gençlik genelini kapsamasa bile eserden alıntıyla yaşı önemsemeden istediği şeyi yapan gençlerin yaşantılarından kesitlere de sık sık yer veriyor. Bunu yaparken de İzmir'e özgü birçok unsur öyküye dahil ediliyor. Semtler ve semt cadde ve sokaklarının tek tek adlarının verilmesi bir nebze navigasyon cihazı izlenimi uyandırsa da, İzmir kent rehberi olarak da görülebilir. Bununla birlikte, mekanlardaki özellikle akşam ve gece yaşantısının tasvirleri İzmir'i görmüş olanların ilgisini çekecektir. Ayrıca, gevrek, çiğdem, midye, seyyar pilavcı, kır pidesi, kokoreç gibi İzmir yaşantısı keyfinin sembollerine de sık sık yer verilmiş. Bu biraz Japon yazar Ryu Murakami'nin eserlerini anımsatıyor. Gece hayatı, şiddet ve gerilim açısından çok paralel bir çizgi tutturduğunu söylemek mümkün. Eserin anımsattığı bir diğer Japon yazar ise Haruki Murakami. Eserde marka adlarının sıkça verilmesi bu kanıyı güçlendiriyor. Ancak Haruki Murakami'nin avangard markalarıyla karşılaştırıldığında, Fender gitar, Kawasaki Ninja 250R motorsiklet, Led Zeppelin tişört gibi ancak meraklılarının bileceği markaların yanı sıra Doblo, Ford Mondeo, Monte Carlo sigara gibi yerelleşmiş markaların da karşımıza çıkması, esere ısınmayı kolaylaştırıyor. Bu kısa ömürden bir kesit halindeki Mahir'in öyküsü arayış, sorgulama ve değişimle geçiyor. Mutluluk, bağlanma, sahtelik, vazgeçilemeyen alışkanlıklar, gelecek kaygısının neliği, benlik ve ruh, eserin omurgasını oluşturan sorgulama anahtarları. Bir olumsuzluğa da değineyim. Eserin içerisinde yer yer cümle düşüklüğüne de yol açan yazım hataları göze çarpıyor ve sayısı da oldukça fazla. Eserin iç kapak künyesine bakıldığında editör-düzeltmen-son okuma sürecinden geçtiği anlaşılabilir, ama bu eserin o süreçten düzgün bir şekilde geçtiği inandırıcı gelmiyor. Belki de, yayınevi gereksinimleri doğrultusunda aceleye getirilmiştir. Bu olumsuzluğa rağmen, yazarın sözcük seçimi ve yazım tarzı oldukça duru ve akıcı. Kurgu olarak da başarılı bir kurgu. Mahir'in öyküsünün son dönemlerinden bir kesit ilk bölüm olarak konulmuş, sonrasında ise lise öğrenciliğinden başlayarak kronolojik bir anlatıyla eser tamamlanmış. Bu da okuma kolaylığı sağlayan bir tarz olarak görülebilir. Ayrıca, kahramanların öyküde görünüp kaybolma zamanları da anlatı içerisine ustalıkla yerleştirilmiş. Eserin sürükleyiciliğini pekiştiriyor. Ayrıca, bir tiyatro oyunu sergilenmesini andıran yönleriyle, son yıllarda yayınlanan romanlardan biraz farklı olduğunu da söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-metafor-olarak-metafor", "text": "Düzyazıda açıklamayı kolaylaştıran bir kavram olan metafor, şiirde anlamı kasıtlı olarak belirsiz kılmak için seçilen bir enstrümandır. Platon'un idea fikrini ayan beyan ortaya koyan mağara metaforuna karşılık Ahmet Haşim'in O Belde şiirinde metafor olarak kullandığı mekan, belirsizliği ile bir ilham kaynağıdır. Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için metafor kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor. Tanıtım yazılarının harcamaya en istekli olduğu dekoratif kelimeler listesinde yer almak da metafor kelimesinin bahtsızlığıdır belki de. Metafor, Eski Yunanca iki kelimenin birleşik hali. Öte anlamına gelen meta ile taşımak, götürmek, aktarmak phores kelimelerinin toplamından oluşan metapherein dilimizde metafor olarak arz-ı endam ediyor. Kavramlarla gerçeklerin ilişkisini sorgulayan her filozofun yolu bir şekilde metafordan geçer. Platon'un meşhur mağarası tam da bunun metaforudur. Aristoleles'ten Nietzsche'ye filozoflar metafor meselesine kafa yormuşlardır. Roman Jacobson ise büyük dilbilimci Saussure'den de ilham alarak metaforun önceki düşünürlerden farklı olarak bir kelimeden ibaret olmadığını kelimenin cümle içindeki kullanımından yolaq çıkılarak tespit edilebileceğini ifade etti. Metafor sadece anlatmak istediklerimizi ifade ederken kullandığımız bir söz enstrümanı değil algıladıklarımızı anlamaya çalışırken yahut iki şey arasında fikri bağ kullanırken de tercih ettiğimiz araçlardan biri olarak karşımıza çıkar. Düzyazıda açıklamayı kolaylaştıran bir kavram olan metafor, şiirde anlamı kasıtlı olarak belirsiz kılmak için seçilen bir enstrümandır. Platon'un idea fikrini ayan beyan ortaya koyan mağara metaforuna karşılık Ahmet Haşim'in O Belde şiirinde metafor olarak kullandığı mekan belirsizliği ile bir ilham kaynağıdır. Metafor sadece edebiyatta değil sinemada, mimarlıkta veya psikolojide de kullanılır. Bir kelimeyi asıl anlamının dışına başka bir anlama taşıyan, nakleden, götüren ve bu arada hem yazanın yeni bir anlam inşa etmesini hem de okurun zihninde yeni ufuklar açılmasını sağlayan metafor, kavram atölyemizin olmazsa olmaz enstrümanlarından biridir ve dolayısıyla Metafor, belki de bir insanın sahip olabileceği en verimli güçtür. diyen Jose Ortega Gasset tamamen haklıdır. Metafor kelimesini izah etmek için harita kelimesini bir metafora dönüştürebiliriz. Nasıl haritada normalde algılayamadığımız bir coğrafya parçası çizgilerle anlayabileceğimiz bir şekle sokulursa soyut bir duygu veya düşünce de somut bir kelime üzerinden kurulan metaforla anlaşılır, idrak edilir hale getirilir. Haritada yer alan çizgiler o coğrafyanın ta kendisi değil birer metaforudur adeta. İşte bir metafor olarak metafor da tam olarak budur zaten. Siyasal İletişimde Metafor Kullanımı / Dr."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-seri-katilin-gercek-hikayesi", "text": "Çumra 1965 - Bir Seri Katilin Gerçek Hikayesi henüz kapağını aralamadan ben başkayım diye fısıldıyor. Sevinç Yavuz'un romanı tam da arkeolojik kazıların en heyecanlı günlerinde, 1965'te geçiyor. Çatalhöyük'ün getirdiği güzel şöhret kadar, bir de başında musibet vardır Çumra'nın; kaybolan insanlar. Üstelik kaybolanlardan üçü kazıda vazifeli Alman arkeologlardır. Bunun üzerine Ankara, gözü pek, genç, hırslı bir emniyet amiri tayin eder küçük ilçeye. Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikayelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir. Bir kitapta anlatılan her şeyin hayali olduğunu bilmek başka şey, daha evvel yaşanıp sonradan kağıda döküldüğünü bilmek başka. Çumra 1965 - Bir Seri Katilin Gerçek Hikayesi isminden ve alt başlığından da anlaşılacağı üzere 1965 yılında Konya'nın Çumra ilçesinde işlenen bir dizi seri cinayeti konu edinmesiyle, henüz kapağını aralamadan ben başkayım diye fısıldıyor. Gazeteci ve televizyoncu Sevinç Yavuz, daha evvel kaleme aldığı belge niteliğindeki Türk Seri Katiller kitabında, yazacağı eserin ipuçlarını vermişti. O kitabında da incelediği ve olayın gerçekleştiği dönemde gazetelerde Çumra Canavarı olarak kendine yer bulmuş seri katilin hikayesini, bu defa müstakil bir kitap olarak okurun beğenisine sunmuş. İşin içine arkeoloji ve gizem de girince, ortaya son derece çekici bir hikaye çıkmış. Evveliyatında bataklık olan, gelip geçen bir tren haricinde kendi halinde unutulmuş bir kasabaymış Çumra. Atatürk, Adana seyahati esnasında Çumra'dan geçerken, kasabanın bayındır hale getirilmesini ve ilçe yapılmasını istemiş. Hikayesi burada ivme kazanan Çumra, 1958'de Çatalhöyük'ün keşfi ve takip eden yıllarda yapılan kazılarla bir anda tüm dünyanın ilgi odağı olmuş. Sevinç Yavuz'un romanı tam da arkeolojik kazıların en heyecanlı günlerinde, 1965'te geçiyor. Çatalhöyük'ün getirdiği güzel şöhret kadar, bir de başında musibet vardır Çumra'nın; kaybolan insanlar. Üstelik kaybolanlardan üçü kazıda vazifeli Alman arkeologlardır. Bunun üzerine Ankara, gözü pek, genç, hırslı bir emniyet amiri tayin eder küçük ilçeye. Ali Kemal'in cinayetler ve Çatalhöyük kazısını ilişkilendirmesi için daha başka haklı gerekçeleri de vardır. Binlerce yıl evvel bu topraklarda zamanının ötesinde bir uygarlık kuran bu insanlar, tıpkı katilin yaptığı gibi, ölülerini yaşam alanlarının zeminlerine, cenin pozisyonunda ve dik şekilde gömmüşlerdir. Öte yandan küçük kasabanın ketum halkının sanki olayları yok sayıyormuş hatta ört bas ediyormuş gibi davranması da emniyet amiri için bir muammadır. Pek çok kişi aylardır haber alamadığı bir yakınının aslında büyük şehire gitmiş olduğunu, bir varsayımdan çok hakikat gibi dile getirmekten çekinmez. Ali Kemal yapbozun parçalarını birleştirdikçe, yerine oturtulması gereken daha çok parça çıkar karşısına. Bu süreçte en çok şüphelendiği kişiyse, kazıyı yürüten ekibin lideri Alman arkeolog William'dır. Kendisine karşı sergilediği bariz hasmane tutum, amirin dikkatini arkeolog üzerinde yoğunlaştırır. O günlerin birinde kaybolan, kazıda vazifeli şoför ise Ali Kemal'in kuşkularındaki haklılığını gösterir gibidir. Polis amiri topladığı tüm bilgileri masaya serer ve büyük resmi görmeye başlar. Kazı ekibinden kaybolan şahıslar, binlerce yıl önceki adetlere uygun gömülen cesetler, tekinsiz bir arkeolog, Ali Kemal'in gayretlerinden hiç memnun olmayan bir belediye başkanı... Besbelli ortada arkeologların ve siyasilerin de dahil olduğu bir tarihi eser kaçakçılığı meselesi vardır ve bu şebeke işlerini yürütebilmek için cinayet işlemekten dahi çekinmemektedir. Fakat Ali Kemal'in birleştirdiği parçalar yerine oturmayacaktır. Olay tahmin ettiğinden daha farklıdır ve cinayetleri çözmek için çıktığı bu yol, katille kesişeli çok olmuştur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-veda-mehtubu-24-frames", "text": "24 Frames, vizyona girdiği 2017'den bu yana bir kenarda unutulmaya terk edilmiş büyük bir filmdir. Abbas Kiyarüstemi bu filmle kendisinden sonrası için aşılamaz bir örnek ortaya koymuştur. 24 Frames bir veda, yönetmenin kendisi için bir ağıt, hayata lirik bir son bakıştır. Resim sanatı mağara devrinden beri düşüşte. Geçen yüzyılın en büyük ressamların biri olan Joan Miro'nun bu aforizması sevimli bir taşkınlık; bir esrime ve coşku anında söylenmiş yüksek bir cümle olarak anlaşılabilir. Joan Miro ve onun döneminin yaratıcı radikalizmini dışa vuran bu kabil cümleler küstahlıktan uzak bir deha gösterisidir. Ayrıca diğer yönüyle retorikteki zarafet hakikati gizleyecek kadar göz kamaştırıcıdır. Resim sanatı mağara devrinden beri düşüşteyse o ilk örnek, benzersiz ve tekrar edilemez olan prototip, modern çağın sakinleri olarak bizleri kadük ve yetersiz bırakan şey ne olabilir? Biyolojik, sosyal ya da teknik anlamda tekamül, sanatın primitif doğasındaki yaratıcı gücü bir ilerleme ve olgunlaşma mesafesine taşımıyor. Konuyu, 2016 yılında yitirdiğimiz Abbas Kiyarüstemi'ye ve onun son filmine getirmek istiyorum. Zira Kiyarüstemi'nin filmlerinde hayatı ve hakikati böylesine derin, sahici ve ilkel bir tutkuyla hisseden bir büyük sanatkarın izlerini görmek mümkündür. Teknik çılgınca bir ilerleme ve gelişme gösterse de nihayetinde elimizde kalan tek doğru; gökyüzüne, yıldızlara, rüzgara, ağaçlara, yağmura; insana ve insanın birbiriyle kurduğu karmaşık ilişkilere metafizik bir ilgiyle yaklaşan, şaşkınlık, hayret ve merak içindeki ilkel insanın şaşmaz ferasetidir. Film bu açıklama ile başlıyor, ardından Bruegel'in Kardaki Avcılar tablosu ekrana geliyor. Aynı tablonun sinema tarihinde birkaç önemli yönetmene de ilham verdiğini biliyoruz; Lars von Trier ve Tarkovski en bilinenleri. Kiyarüstemi, filmografisinde zaman zaman deneysel denebilecek yeniliklere yer verse de 24 Frames tümüyle sinemanın sınırlarını zorlayan bir film olarak öne çıkar. Çerçevenin dışına bakarak hayal etmenin, donmuş anlara yeniden hayat bahşetmenin, kadrajda taşlaşan zamanı bazen geriye ve bazen de ileriye iterek hayatı yeniden şen şakrak bir şölene ya da nefes alıp veren kaotik bir dinamizme zorlamanın hikayesidir bu film. 24 Frames bir yanıyla konvansiyonel sinema tecrübesinin çok ama çok uzağında bir yerde duruyor. Fakat diğer taraftan; teknik, görsel ve estetik bileşenleriyle örneklerini çok az görebildiğimiz yenilikçi bir film olarak onu nereye koyacağımıza dair bir şaşkınlık yaratıyor bizde. Abbas Kiyarüstemi'nin bir grup sinema öğrencisiyle paylaştığı anekdot 24 Frames'in temel çıkış noktasını; yönetmenin hayata ve sanata bakışını gayet güzel bir şekilde özetliyor. Ve 24 Frames'in son karesi, öylesine manidar ve etkileyicidir ki, yönetmenin imzasını taşıyan son bir veda mektubu gibidir. 24. kare tamamlandığında film bitecektir. 24. karede bir kurgu masasında bilgisayarın karşısında belki yorgunluktan belki rehavetten uyumakta olan biri vardır. Hayat kendi kuralları içinde bazen huzur veren ahenkle bazen delidolu bir hırçınlık içinde akıp giden ve nihayetinde birbirine bağlanan parçalardan oluşan bir kurgudan ibarettir. Hatta kurgunun kurgusundan ibaret."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-yeryuzu-esigi-sahdamar-korfez-sesler", "text": "Sezai Karakoç şiiri geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurulması elzem bağları örmüş; tarihsel bir kesintiye ve hafıza kaybına uğrayan insana hakiki ve aşkın bir yol haritası sunabilmiş bir şiirdir. Nasıl inançta, aşkta bir ruh varsa gelenekte de bir ruh vardır. Sezai Karakoç için asıl mesele geleneği bu ruhla birlikte sürdürebilmektir. Sarsıcı ve ters yüz edici bir modernleşme tezgahından geçen toplumlarda, gelenek en çok tartışılan kelimelerden biridir. Kimi, geleneği günü geçmiş, köhnemiş bir olgu diyerek elinin tersiyle iter; kimi de geleneği bir anakronizm tuzağına düşerek biçimsel bir oyuna dönüştürür. Bu köklerini unutan tarihsizlikten, bu biçimsel ve hamasi şiir akrobasilerinden geriye ne kalabilirse artık. Gelenek bahsinde her halükarda sağlıklı bir yoruma muhtacız. Modern Türk şiirinin tarihi aynı zamanda bu yorumun da bir tarihi olarak okunabilir. Çünkü modernleşme 'masalımızın', iyisiyle kötüsüyle en berrak tebarüz ettiği alanlardan biri Türk şiiridir. Sezai Karakoç şiirinin 'yerini' tespit ederken ilk elde bu hakikatten yola çıkmamız şart. Yani Karakoç şiirinin sadece içerik olarak değil dil olarak da durduğu yer, tam da gelenek dediğimiz bu damarın ortasıdır. Geleneğin şahdamarıdır Karakoç şiiri. Bunu neye dayanarak söylüyoruz? Elbette her zaman ve daima esere bakarak söylüyoruz. Sezai Karakoç şiiri geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurulması elzem bağları örmüş; tarihsel bir kesintiye ve hafıza kaybına uğrayan insana hakiki ve aşkın bir yol haritası sunabilmiş bir şiirdir. Nasıl inançta, aşkta bir ruh varsa gelenekte de bir ruh vardır. Sezai Karakoç için asıl mesele geleneği bu ruhla birlikte sürdürebilmektir. Karakoç, çağa, zamana, ana damgasını vuracak o 'modern dili' işte bu ruhla kaynaştırır. Ona göre yapılacak yenilik de, çoğu kez görüldüğü gibi, biçimde olan yenilik değil, ruhta yeniliktir. Ama bu yenilik, esasta, geleneğe karşı olmak değil, belki onun bıraktığı noktadan alıp ileri götürmektir şiiri. Monna Rosa'daki şiirlerin yazılış tarihlerine bakarsak, o dönem Türk şiirinde Garip hareketi bağlamında yaşanan tartışmalarda tarafını belli etmiş bir şair portresi görürüz. Yirmili yaşlarda yazılan, ilk gençlik tutkularının bir izdüşümü olan bu şiirlerde baskın kavram duyarlılıktır. Yani, Türk şiirinde şairaneliğe savaş açan ve şiiri gündelik dilin basitliğine indirgeyen bir şiir ortamında Monna Rosa bir şairanelik ve duyarlılık şöleni olarak çıkar karşımıza. Karakoç şiirinde salt duygu değil düşünce de içten içe akan derin bir ırmaktır ve Monna Rosa'daki şiirler, gelmekte olan o büyük çağıltının habercisi gibidir. İnsanı o büyük fikre hazırlayan bir duygusal açılma ve açılıştır Monna Rosa. Özel bir sohbetimizde Üstad, Monna Rosa'ya yaptığı bir atıfta şiirde geçen tavuskuşu imgesinin aslında bir Peygamber remzi olduğunu söylemişti. Bu atıfta Karakoç'un daha ilk şiirlerinde bile nasıl dopdolu bir bilinçle yola çıktığının izleri saklıdır. İlk baskıları ayrı ayrı yapılan, daha sonra bir arada basılan Körfez-Şahdamar-Sesler, Üstadın bütün şiirlerini kronolojik olarak yeniden tasnif etmesiyle bir isim değişikliğine uğradı ve 8. baskıyla birlikte Şahdamar-Körfez-Sesler adını aldı. Bu kitaptaki şiirler toplamı ana eksende 2. Yeni şiir hareketinin genel şiir algısıyla örtüşük şiirlerdir. Zaten kitaptaki şiirler de -özellikle Sesler kitabı- 2. Yeni şiir hareketinin dolaşımda olduğu bir tarihsel süreç içinde yazılmıştır. Karakoç'un bu üç kitabı ikinci baskılarında bir araya getirmesinde de buna dair bir belirleme varmış gibi görünür. Bununla birlikte Karakoç'un daha ilk şiirleriyle belirginleştirdiği şair karakteri, ŞKS ile özgün ve çarpıcı bir kimliğe bürünür. Karakoç şiirine duyarlılıkla birlikte kendilik ve özgünlük kavramları da girer. Bir eşikten geçerek o büyük yeryüzü şiirine doğru yürümeye başladığımızı hissederiz. Bu bağlamda kendi derdiyle ve meselesiyle örülü bir şiir dili kurar Karakoç. Kitabın açılış şiiri olan Kar Şiiri'nde insan-doğa- Tanrı denkleminde bir tutkuya ve adanışa şahitlik ederiz. Dıştaki tabiatı tahrip ederken aynı zamanda içteki tabiatı/ doğallığı da tahrip eden bir içsizlik karşısında şair anlama fiiline yaptığı göndermeyle meselesini açık eder: Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın (s.10) Anlam, Karakoç şiirinde insana her daim inancı ve yaratıcıyı hatırlatan ilahi bir pusula hükmündedir. Sezai Karakoç şiirinde ya konuşan özne olarak ya da anlatılan özne olarak iki baskın imaj söz konusudur. Biri anne diğeri çocuk. ŞKS'deki Balkon, Ötesini Söylemeyeceğim, Anneler ve Çocuklar, Çocukluğumuz ve Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri başlıklı şiirler bu imajların en yoğun kullanıldığı örneklerdir. Bana kalırsa anne imgesinde geleneği yani geçmişi, çocuk imgesinde ise şimdiyi ve geleceği okuruz. Taşıdıkları özgül anlamlarıyla birlikte düşünüldüğünde anne ve çocuk saf, karşılıksız bir sevgi ve merhamet ekseninde buluşurlar. Karakoç şiirinin taşıdığı en temel hassalardan biri olan masumiyet, anne ve çocuk imgelerinin izleğinde daha bir belirginleşir. Bu kimliğin bir aidiyet ve mensubiyet bağı içinde verildiği şiir ise Şahdamar'dır. Şairin siz ve biz özelinde verdiği örnekler halihazırda bir reddin ve inkarın merkezinde konuşlanır. Aidiyet kavramını irdelerken de işbu red ve inkar kavramlarını iyi ayırt etmek gerektiği kanısındayım. Hür, şartsız ve kayıtsız bir siz imgesine karşılık bir anlamla ve en önemlisi bir inançla mukayyet olan biz imgesi vardır. Biz, örgütlenmiş kötülüklere, kayıtsızlıklara ve dayatılan hayat telakkilerine karşı saf bir inkarla doludur. Bizi sağaltan ve ayakta tutan da bu kurulu düzene isyan ve bu düzeni inkar eden tavırda tebarüz eder: Biz inkar eder, şah inkarları severiz. Ve şairin bir ahiret düşüncesi olarak da okunabilecek hayatın devamlılığına dair tespitiyle taçlanan bir eşiğe geliriz burada: Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız. Peki, niçin Şahdamar? Çünkü O, bize şahdamarımızdan daha yakındır. Kitabın içinde bir belirleme yapmak gerekirse 2. Yeni'ye en çok yakın duran şiirlerin Sesler kitabında yoğunlaştığını görürüz. Bu da yukarda andığım gibi tarihsel süreç içinde o zamana denk düşen şiirler toplamı olmasıyla ilgilidir daha çok. Karakoç'un Sesler'den sonra yayımlanan, ilahi üçleme diye isimlendirebileceğimiz üç uzun şiiri, gelenekle kurduğu imtizacın neredeyse tapu sicil defteri gibidir: Hızırla Kırk Saat, Taha'nın Kitabı, Gül Muştusu. ŞKS'deki şiirler, bu sebepten bir yeryüzü eşiği olarak da okunabilir. Duyarlılığı aşkla ve rahmani bir arayışla taçlandıran bakış acısı çağın karayılanlarına karşı bile merhametle yüklüdür: Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum / Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeğe (s.17) Hayat sulu sepken bir romantizm sirki değildir. Varoluş insanı tanıklığa çağırmaktadır ve aşk da bu yüzden kalpte bir çiçek gibi değil bir kurşun gibi taşınmaktadır. Çünkü aşkla ölmeyen henüz doğmamıştır. Diriliş de aşkın insandaki o kadim yürüyüşüdür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-yonetmenin-gunlugu-sinematograf-uzerine-notlar", "text": "1950'li yılların başından itibaren Bergman, Fellini ve Bresson biçimsel ve estetik olarak sinema sanatına dair söylenebilecek hemen her şeyi söylemişlerdi. Sinema onların elinde hem yeni bir anlam kazanmış hem de ana gövdeden koparak bağımsız, özgün ve sıra dışı bir kimliğe kavuşmuştu. Bu yeni anlayış sinemada saf ve katışıksız olanı arıyor ve onu yepyeni bir forma dönüştürüyordu. Yorgun bir çağın geride bıraktığı yıkımlar ve hezeyanlar, yalnızlık ve çaresizlik içinde ruhları çepeçevre istila eden kaygı ve endişe, Tanrı'ya sığınma ve kesif bir umutsuzluk... Özelikle Bergman ve Bresson'un filmlerinde rastladığımız ansiyotik karakterler, sembolik olarak bir umutsuzluğun ve terk edilmişliğin çaresiz çırpınışlarıdır. Sessizlik korkunç bir cezadır. İman şüpheyle kapışmaktadır. Ve sonuç değişmez: Şüphe her zaman kazanır, iman hiçbir zaman kaybetmez. Bergman'ın ve Bresson'un karakterleri daima tehlikeli belkinin gölgelediği bir maveraya açılır. Bresson yakın zaman önce yayınlanan Sinematograf Üzerine Notlar'da şöyle diyor: Gerçekle sahtenin karışımı sahteyi verir. Bu nefis cümle hatalarında bile değerli ve anlamlı bir tutarlılık yakalamış olan sanatçı/yönetmen kuşağının amentüsü gibidir: Saf olana ulaşana dek yapılan her şey boş bir çabadır; imge yığınları arasında bocalamak ve duyguların karmaşası içinde aradığını bir türlü bulamadan yorgun düşmektir. Bresson ısrarla ve büyük bir titizlikle duygulardan arındırılmış bir ruhsallığı öne çıkarır, mesafeli ve soğukkanlıdır. Bütün melankolisine rağmen gerçekçidir; kendisini ve sanatını da aynı soğukkanlılıkla tanımlar. Sinematograf Üzerine Notlar'da şöyle diyor: Başarımız ne kadar büyükse başarısızlıktan o ölçüde kıl payı kurtulmuşuz demektir. Tıpkı bir resim şaheserinin kötü bir resim olmaktan kıl payı kurtulması gibi. Olmakla olmamak arasında ince bir çizgi, hafif bir dokunuş, belirsiz bir an: Bir yönetmen için bu yöntem fazlasıyla poetik bulunabilir ancak sonuçlar yöntem tartışmasını anlamsız kılacak kadar parlaktır. Bong Joon-Ho, her yönüyle ilginç bir yönetmen. Filmleri benim için hem bir hayal kırıklığı hem bir başarı öyküsü. Yönetmen sanatla popüler kültür arasındaki tehlikeli çizginin her iki tarafında da olabilen bir isim. Aksi halde, Parazit ve Cinayet Günlüğü filmlerini yöneten kişinin - ucuz bir Hollywood filminin Güney Kore uyarlaması gibi duran- Yaratık (Gwoemul, 2006) filmini de yönetmiş olduğuna inanmak çok zor olurdu. Bong Joon-Ho bu karmaşık filmografisine rağmen 2003 yılında yapmış olduğu Cinayet Günlüğü ile sayıca az ama hatırı sayılır bir kitlenin ilgisini çekmeyi başardı. Cinayet Günlüğü bir cinayet filmi olmanın ötesine geçerek metruk bir coğrafyada ölümden daha ağır bir yalnızlığın, maktullerin cesetlerinden daha soğuk ve kaskatı kesilmiş bir zamanın çerçevelerini sunuyor bize. Bong Joon-Ho belli ki çok iyi bildiği bir coğrafyayı samimiyetten uzaklaşmadan anlatıyor. Başarısını yalnızca samimiyetine borçlu değil; zira samimiyet çabuk tükenen bir malzemedir ve birçok başarısız filmin mayasıdır; büyük fikirler ve idealler gibi o da tehlikelidir. En yakın yüzleşme ya da sınanma anında sessizce ortadan kaybolur. Bong Joon-Ho Cinayet Günlüğü'nde bu tuzaklardan kurtulmayı başararak, sinema tarihindeki yerini alıyor. Ama onu popüler bir yönetmen olarak bütün dünyanın ilgisine sunan asıl başarı Parazit (Gisaengchung, 2019) ile geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bir-zamanlar-iskandinavyada", "text": "Martin Beck, on kitaptan oluşan bir dedektiflik serisi. İlk kitap Roseanna adıyla 1965 yılında basılmış. Ülkemizde yetmişli yıllarda serinin bazı kitapları okuyucuya sunulsa da yayım serüveni ne yazık ki öylece yarıda kalmış. Ayrıksı Kitap, 2019 yılında kolları sıvayıp yeni bir çeviri, gayet hoş kapak tasarımları ile serinin tüm kitaplarını yayımlamaya başlamış. Bugün on kitabın tamamı da ulaşılabilir durumda. Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck. Martin Beck, on kitaptan oluşan bir dedektiflik serisi. İlk kitap Roseanna adıyla 1965 yılında basılmış. Ülkemizde yetmişli yıllarda serinin bazı kitapları okuyucuya sunulsa da yayım serüveni ne yazık ki öylece yarıda kalmış. Ayrıksı Kitap, 2019 yılında kolları sıvayıp yeni bir çeviri, gayet hoş kapak tasarımları ile serinin tüm kitaplarını yayımlamaya başlamış. Bugün on kitabın tamamı da ulaşılabilir durumda. Seriyi ilginç kılan şeylerden biri de iki yazar tarafından beraberce kaleme alınmış olması. Maj Sjöwall, geçtiğimiz nisan ayında aramızdan ayrılan, 1935 Stockholm doğumlu bir yazar. İskandinav polisiyesinin kraliçesi olarak kabul görüyormuş. Per Wahlöö ise 1926 -1975 arasındaki kısa sayılabilecek ömrüne pek çok kitap kazandırmış, İskandinav edebiyatının önemli yazarlarından biriymiş. Bir Modern Polisiye Klasiği alt başlığı ile sunulan Martin Beck serisinin esas iddiası, bugünkü İskandinav polisiyesinin yol gösterici ilk örneklerinden kabul edilmesi. Gerçekten de kitabın arka kapağında Henning Mankell ve Jo Nesbo gibi iki önemli polisiye yazarına ait övgü sözleri, Martin Beck'in kendisinden sonra gelen kuşağa ilham verdiğini teyit ediyor. Bunlara ek olarak serinin İsveç Akademisi Ödülü ve polisiye türü için son derece prestijli Edgar Allan Poe Ödülü'ne layık görüldüğünü de unutmamak gerekir. Çeşitli zamanlarda beyaz perdeye de uyarlanan Martin Beck serisinin ilk serüveni Kanaldaki Kadın (Ayrıksı Kitap -2019) kahramanımızla tanışma kitabı. 329 sayfalık kitap hem polisiyenin akıcı tabiatı gereği hem de romanın sayfa düzeninden olsa gerek, tempolu bir okuyuşla kısa sürede bitiyor. Peki geriye okurun damağında nasıl bir tat kalıyor? Buna geçmeden önce hikayeye değinmek gerekir. Martin Beck, iki çocuğa sahip, mutsuz bir evliliğe sıkışıp kalmış, çok fazla konuşmayan, sigara içmeyi seven, sık sık soğuk algınlığına yakalanan, İsveçli bir polistir. Bir temmuz öğleden sonrası, göletler, adacıklar ve deniz ülkesi İsveç'in küçük bir kasabasında, bir su kanalında, bir kadın cesedi bulunur. Kitabın ilk sayfasının ilk cümlesi, işte bu cinayetle açılıyor. Martin Beck'in bu cinayetin aydınlatılmasındaki enbüyük yardımcısı, departmandaki güvenilir dostu Lennart Kollberg olacaktır. Ancak ikilinin işi hiç de kolay değildir. Küçük bir kasabada bulunmasına rağmen cesedi tanıyan ya da kayıp bir kadını arayan kimseye ulaşamazlar. Katile ulaşmak şöyle dursun, çözmeleri gereken öncelikli esrar, kurbanın kimliğidir. Ulusal basında da genişçe yer bulan cinayet haberlerine rağmen kadını tanıyan kimse çıkmayınca, maktulün yabancı uyruklu olduğunu düşünmeye başlarlar. Bu düşüncelerinin altı da boş değildir. Zira cesedin bulunduğu kanal, turistik gemiler için popüler bir ziyaret noktasıdır. Böylece soruşturma farklı bir yöne ilerler ve cesedin bulunduğu tarihlerde kanalı ziyaret etmiş geminin peşine düşerler. İpuçları onları doğru yere ulaştırır. Kurban yalnız başına gemi seyahatine çıkmış Amerikalı bir kadındır. Gemideki tüm yolcuların ve çalışanların listesini çıkarıp samanlıkta iğne aramaya başlarlar. Çünkü yolcular farklı ülkelerdendir, hatta Türkiye'den bile bir yolcu vardır ve seyahat bittiği için herkes çoktan memleketine dönmüştür. Martin Beck şüphelendiği isimler üzerine araştırmalarına devam ederken, öte yandan kurban Amerikalı olduğu için Amerikan polisi ile de iş birliğine girişirler. Tabii bu ortaklık kilometrelerce uzaktan ve bazen posta bazen de telefon yoluyla yürütülmektedir. Kurbanın kimliği hakkında etraflıca bilgi edinirler. Mürettebattan şüphelendikleri kimseleri sorgularlar. En nihayetinde ulaşabildikleri tüm yolculardan gemide çektikleri fotoğraf ve videoların kopyalarını talep etmek akıllarına gelir. Bu, soruşturmanın dönüm noktasıdır. Gemide çekilmiş yüzlerce fotoğrafı inceleyip kurbanın gözüktüğü kareleri ararlar. Bulurlar da. Bazı fotoğraf karelerine, kurban açıkça yanında bir erkekle girmiştir. Heyecan artar. Ancak ipucunun ulaştığı yer şaşırtıcıdır; kurbanın yanında gözüken adam ne yolcu listesindekilerden ne de mürettebattakilerden biridir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/biraz-kan-biraz-kahkaha-komplocular", "text": "Komplocular kendine has lezzete sahip, tuhaf bir suç kitabı. Eğer ekran karşısına kurulup kanın su gibi aktığı Uzak Doğu aksiyon filmlerini seyretmekten hoşlanıyorsanız, bu kitabı da seveceksiniz. Dinleri, dilleri, kültürleri, müzikleri, mutfakları ve bize uzak olan diğer pek çok şeyleriyle Uzak Doğu, dünyanın geri kalanının merakını celbediyor. Bunlar arasından en zahmetsiz şekilde ulaşılabilir ve deneyimlenebilir olanlar, kitap, manga, anime, film, müzik gibi kültür - sanat öğeleri hiç şüphesiz. Elbette burası dünya haritasının neredeyse yarısını kapsayan muazzam bir coğrafya ve kendi içinde çok çeşitli kültürleri ihtiva ediyor. Bu yüzden genelleme yapmaktan kaçınmakla birlikte; gerek sinemada gerekse edebiyatta, suç, korku ve gerilim deyince Uzak Doğu'nun kendine has bir ağırlığı olduğunu hemen herkes kabul edecektir. Endişelenme. İnsan kolay kolay ölmez. Kafasından vurulup beyninde kurşunla otuz yıl hayatta kalan da var. Cenazeci, tabutun kapağına çivi çakarken dirilen de... Yaşamak, böyle şaşırtıcı, zalim ve iğrenç bir şey! Kim Un-su imzalı Komplocular'ın arka kapağında yazan bu satırlar, okuyucuyu nasıl bir kitabın beklediğini açıkça gösteriyor. En azından ben başlamadan evvel böyle düşünmüştüm. Fakat itiraf etmem gerekir ki karanlık, kasvetli, insanı gerim gerim geren, yer yer mide bulandıran, ürküten bir kitap okumayı beklerken, tuhaf şekilde kendine bağlayan ve hiç de romanın kapağı gibi siyah olmayan bir edebi yolculuğa çıktım. Hikaye, kahramanımız Reseng'in bir tepenin yamacından dürbünlü tüfeği ile ormandaki kulübesinde köpeğiyle yaşayan ihtiyar bir adamı seyretmesiyle başlıyor. İhtiyar verandadaki çiçekleri sulamakta, köpeğiyle oynamakta, her halinden günlerini huzurla geçirdiği anlaşılmaktadır. Profesyonel bir kiralık katil olan Reseng'in parmağı bir türlü tetiği çekemez. O gece tepeye kurduğu çadırında kalırken ihtiyar adam ve köpeği çıkagelir. Ne de olsa kamp kurduğu yer ihtiyarın arazisidir ve köpek de Reseng'in kokusunu almıştır. İhtiyar adam Reseng'i bir kampçı sanır, ağırlamak için zorla kulübesine götürür. Böylece beraber yiyip içerler, sıcak bir muhabbet ortamı oluşur. Ertesi gün Reseng teşekkür ederek vedalaşır ve kulübeden ayrılır. Kamp alanına döner ve bu defa tereddüt etmeden ihtiyarı dürbünlü tüfeği ile öldürür. Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Reseng profesyonel bir komplocu, ihtiyar adamsa işkenceci emekli bir askerdir. Komplocular böyle çarpıcı bir sahneyle açılıyor. Sayfalar arasında ilerledikçe Reseng'in henüz doğduğu gün bir çöp kutusuna terk edildiğini ve dört yaşına kadar yetimhanede büyüdüğünü, sonra da İhtiyar Rakun tarafından evlatlık alındığını öğreniyoruz. Buraya bir parantez açmak gerekir. Bu hikaye günümüz Güney Kore'sinde geçmekle beraber, bende çoğu zaman alternatif bir gerçeklik anlatılmış izlenimi bıraktı. Söz gelimi her türlü yasadışı işin piyasasının döndüğü bir tür işhanı mevcut. Yine İhtiyar Rakunun başında durduğu ve kahramanımız Reseng'in de çalışanı olduğu kütüphane, aslında kiralık katil ajansı diyebileceğimiz bir yasadışı işletme. Bu kütüphanenin yüz yılı aşan bir mazisi vardır ve gerçekten de içerideki raflarda binlerce kitap dizilidir. Fakat bilenler tarafından kütüphaneye başvurulup ödeme yapılarak bir komplocu kiralanır ve katil, cesedi ortadan kaldırmak da dahil tüm işleri A'dan Z'ye halleder. Daha ilginci kütüphane bu suikast ajanslarından yalnızca birisidir. Rakip firmalar da mevcuttur. Siyasetçilerden emekli ordu mensuplarına, akademisyenlerden sıradan insalara hemen herkes komplocuların kurbanı ya da müşterisi olabilmektedir. Kiralık katillik müessesesinin sektör olması gibi, cinayet kurbanlarını fırınlarda pişirip kemiklerine kadar un ufak hale getirerek sanki dünyada hiç yaşamamışlar gibi yok eden krematoryum sahipleri bile vardır bu sektörün içine. Yirmi yedi yaşındaki kahramanımız Reseng iki kedisiyle yaşayan, hayatta kendisi gibi birkaç komplocu arkadaşı hariç kimsesi olmayan, sürekli içen genç bir adam. Yirmili yaşların başında, kendisini bu karanlık dünyadan kurtarmak için İhtiyar Rakundan izin alarak kütüphaneden ayrıldığı, uzak bir şehirde bir fabrikada çalıştığı ve burada edindiği kız arkadaşıyla yaşadığı dönem hariç ömrü burada geçmiş. Bıçak kullanmada çok yetenekli. Soğukkanlı bir katil. Öyle ki, bir bölümde son derece güzel bir genç kızı öldüreceği sahneyi okurken okur olarak ben bile kurbana acıyıp Reseng'in onu bağışlamasını istedim. Tabii ki profesyonel bir komplocu eğer kendisine verilen işi yapmayıp kurbanı bağışlamaya kalkışırsa, racon gereği diğer komplocular onu ortadan kaldırırlar. Nitekim yakın arkadaşlarından birinin başına gelen buydu Reseng'in. Daha fenası ise arkadaşını kimin öldürdüğünü çözmeye çalıştığı o günlerin birinde, yorgun argın geldiği evde, klozetine yerleştirilmiş bir bomba düzeneğini son anda fark eder. Arkadaşını öldüren el bu defa bıçağı kendisine mi doğrultmuştur? Yoksa bu bambaşka bir düşman, bambaşka bir tehdit midir? Reseng bombayı kimin koyduğunu öğrenmek için büyük çaba sarfeder. Öyle ki, dönüşü olmayan bir yola girdiğinin farkındadır; ya ölürsem diye iki kedisini bir hayvan pansiyonuna emanet eder ve iz sürmeye başlar. İpuçları onu çok tuhaf bir yere götürecektir. Bombanın sahibi tahmin edemeyeceği birisi çıkar ve bu defa yeni ve daha büyük bir ölüm kalım savaşı başlar. Komplocular kendine has lezzete sahip, tuhaf bir suç kitabı. Okurken çoğu zaman kitabı beğenip beğenmediğimi sorguladım. Bunun sebebi beklentiyi yüksek tutmak, daha polisiye bir kitap okumayı ummaktı belki. Fakat bir süre sonra karaktere alıştığımı, ısındığımı ve hatta onu desteklediğimi gördüm. Eğer ekran karşısına kurulup kanın su gibi aktığı Uzak Doğu aksiyon filmlerini seyretmekten hoşlanıyorsanız, bu kitabı da seveceksiniz. Hoş, o tür filmlerle pek aram olmasa da, ben yine de sevdim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/biraz-umut-bolca-kuf-kokan-oykuler", "text": "Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: Film, jenerikte başlar. Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları dönüp dursun ekranda... İşin yayıncılık kısmına gelirsek eğer, bir kitap da kapağından başlar diyebiliriz. Kapak tasarımı sizi az sonra okuyacağınız metnin dünyasına çağırmalı, o atmosfere hazır etmeli, içerikle ilgili ipucu vermemeli belki ama belli belirsiz göz kırpmalıdır. Özellikle son yıllarda, kapak tasarımı denince ilk akla gelen yayınevi olan Jaguar Kitap'ın hemen hemen tüm kitapları için de bunu söyleyebiliriz. Hatta Orhan Pamuk'un, Kitap kapakları insan yüzlerine benzer: Ya yaşadığımız bir mutluluğu bize bütün gücüyle hatırlatır ya da bilmediğimiz bir mutlu alemi vaat ederler. Bu yüzden kitap kapaklarına insan yüzlerine bakar gibi tutkuyla bakarız. sözlerinden ilhamla, Jaguar Kitap'ın hemen hemen tüm kitap kapaklarına tutkuyla yüzüne baktığımız bir sevdiğimiz gibi bakmaktan kendimizi alamadığımızı söylersek, yalan söylemiş de olmayız. Evler, Cinler, Perdeler kitabının sosyal medyadaki ilanını görünce, eski bir dostu görmüş gibi mutlu oldum ben de. Kitabın ismi okurun kulağına bir şeyler fısıldıyor, kitabın kapağı ise bizi yine can evimizden vuruyordu. Kapaktaki -bomboş bir kağıdı delip geçmiş, ucunda bir tutam iplik- dikiş iğnesiyle kitabında adındaki perde kelimesi zihnimde birleşerek, bana hemen Sevim Burak'ı hatırlattı hemen. Birkaç gün sonra kitapçıdan alıp hemen okumaya başladığımda da kitabı, bu konuda çok da yanılmadığımı görmüş oldum zaten. Genellikle kadınları anlatan, şiirsel ve gerçeküstü öykülerin yazarı Sevim Burak'ın çok uzaklardan, Rusya'dan bir kalem kardeşinin öykülerini bir araya getiriyor Evler, Cinler, Perdeler. 1938 doğumlu Ludmilla Petrushevskaya, Rusya'nın yaşayan en büyük yazarlarından. Birçok ödüle layık görülmüş romanları, öyküleri ve oyunları olan Petrushevskaya, Türk okurlarıyla ilk kez Ayşe Hacıhasanoğlu'nun titiz çevirisiyle, bu öykü seçkisiyle buluşuyor. Kapağı aşıp iç sayfalara ulaşınca da sizi öncelikle, aynı zamanda Jaguar Kitap'ın kurucusu da olan edebiyat sevdalısı Behlül Dündar'ın muhteşem önsözü karşılıyor. Özellikle Sovyet döneminin yarı karanlık, bol gri, biraz umut bolca da küf kokan günlerinde geçen öyküler, bu düş kırıklığı ülkesinin seslerini daha fazla yitirmiş kadınlarının hikayelerine odaklanıyor: Kimselerin umursamadığı, terk edilmiş, mutsuz aile fertlerinin arasında kalmaktan sıkılmış, dört duvar arasına sıkışmış kadınlar... Zaman zaman rüyaların bulandırdığı, zaman zaman katı gerçekliği daha da sert kılan gerçeküstü ve hatta fantastiğe varan üslubuyla da dikkat çekiyor Petrushevskaya'nın öyküleri. Kimselerin bilmediği, ama orada bir yerde yaşanan, kuvvetle muhtemel yaşanmaya devam eden, küçücük ayrıntılara dünyanın tüm acılarını, tüm hüzünlerini, tüm keşkelerini sığdırmışların hayatlarını anlatıyor bizlere masalsı gerçekliğiyle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/birklasik-buhran-yillari", "text": "Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika'yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman. Amerika'nın \"tabloid cinayet şairlerinden\" biri olarak adlandırılmıştı James M. Cain. Dashiell Hammett ve Raymond Chandler'dan sonra 1930'lu-40'lı yıllarda Amerikan edebiyatı ve sinemasında çok sevilen temalara yer verdiği romanlarıyla popüler bir yazar olmuştu. Ancak Hammett ve Chandler'dan farklı bir tarzı vardı; Cain, kaosa bir düzen getiren dedektif bakış açısını kullanmadı. Onun yerine ihanete uğramış, genellikle cahil, kendisine umutsuzca bir çıkış arayan kahramanların bakış açısına ve yenilgilerine yer verdi. İlk iki romanının anlatıcıları kadınlar tarafından felakete sürüklenen erkeklerdi. Her iki roman da sinemaya aktarılmış ve her ikisi de -dünya çapında- büyük başarı kazanmıştı. 1941'de Mildred Pierce yayımlandığında ünlü bir yazar ve senaristti Cain. Ve bu sefer bir kadını merkeze koyarak anlatmıştı hikayesini. Roman çok geçmeden, 1945 yılında, efsanevi Casablanca filminin unutulmaz yönetmeni Michael Curtiz tarafından beyazperdeye aktarıldı. Bu filmin de çok ses getirdiğini, başrol oyuncusu Joan Crawford'a En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazandırdığını biliyoruz. Öyle ki, Mildred Pierce 1996 yılında kültürel, tarihsel ya da estetik açıdan önemli kabul edildi ve Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Kongre Kütüphanesi'nin korumasına alındı. Sinema meraklıları 1945 tarihli bu fimi muhtemelen izlemişlerdir. İzleyenler yukarıdaki özeti garipseyebilirler. Zira sinema uyarlaması biraz farklıydı; Cain'in önceki romanlarıyla elde ettiği ün göz önüne alınarak film kara tarzında kurgulanmıştı. Oysa romanın orijinal hikayesinde polisiye/kriminal motifler hiç yok. Eğer bir kriminallik aranacaksa, o da ancak krizin yol açtığı etkilerde bulunabilir. Gerçekten de Cain, Mildred Pierce ile bu kez Hammet ya da Chandler'ın değil, natüralist akımın Amerika'daki en büyük temsilcisi Theodore Dreiser'ın izini sürüyor. Cain de Dreiser gibi insanları çaresizliğe sürükleyen ekonomik ve toplumsal etkenleri araştırıyor. Mildred Pierce, ABD ekonomik krizinin, daha doğrusu ekonomik kriz içindeki bir toplumda yaşayan bireylerin çok gerçekçi bir kesitini sergiliyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/birklasik-cehennem-gemisi", "text": "Kobayaşi Takici, Japonya'da işçi edebiyatının başlangıcı sayılan Yengeç Konserveleme Gemisi romanında güç koşullar altında av yapan bir gemi mürettabatının isyanını anlatıyor. Japon yazar Kobayaşi Takici, 13 Ekim 1903'te Şimakovazoi köyünde doğdu. Topraklarını yitiren ailesi ile birlikte Otaru kentine göç etmek, bir fırında işçilik yapmak zorunda kaldı. Ancak eğitimini ihmal etmedi. Edebiyatla ilişkisi de yüksekokul yıllarında -çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan- öyküleri ile başladı. 1924'te mezun olduğunda, Hokkaido Sömürge Bankası'nda işe girdi. Sömürge bankasında çalışmaktan hoşnut değildi. Bu nedenle gerek edebi gerek siyasi faaliyetlerini sürdürdü. Japonya'nın Şubat 1928'de düzenlenen ilk genel seçiminde, Komünist Parti'nin seçim kampanyasında görev aldı. Sonuç başarılıydı ama gidişattan rahatsız olan devlet, seçimlerden sonra -15 Mart'ta- komünistlere yönelik büyük bir operasyon başlattı. Binlerce kişi baskı ve işkence gördü. Takici, 15 Mart 1928 adlı öyküsünde bu süreci işledi. Artık mimlenmişti. 1929'da yayımlanan ve kısa zamanda büyük bir heyecan yaratan Yengeç Konserveleme Gemisi, Kobayaşi'yi gizli polisin hedefi haline getirecekti. Aynı yıl bir dergide yayımlanan Absentee Landlord adlı makalesi, bankadaki işinden çıkarılmasına vesile oldu. Baskılar Kobayaşi'yi yıldırmıyordu. 1930 yılında Tokyo'ya taşındı ve proleter yazarlar birliği genel sekreterliğine getirildi. Çok geçmeden -Komünist Parti'ye mali destek sağladıkları şüphesiyle- tutuklandı. Özgürlüğüne kavuştuğunda ise illegal mücadeleye geçti. Özel Yüksek Polis Birimi'nce 20 Şubat 1933'te tutuklanıp ağır işkence sonucu hayatını kaybettiğinde henüz yirmi dokuz yaşındaydı... Bankadaki işini sorgulamayıp ortasınıflara özgü görece refah içinde bir yaşam sürdürmek yerine yoksulların, işçilerin çektikleri çileyi, vahşi sömürüyü dile getirmeyi yeğleyen ve bu tercihini hayatıyla ödeyen Kobayaşi Takici, Yengeç Konserveleme Gemisi'nde evlerine bir lokma ekmek götürmek için hayatlarını ortaya koyan insanların dramını çırılçıplak ortaya koymuş. Bu kısa romanda olaylar, 1920'li yıllarda Hakodate Limanı'ndan Kamçatka sularına açılan Hakko-maru adlı bir gemide geçer. İçinde meta üretimi yapılan bir gemidir bu ama yasalara göre ne bir gemidir ne de bir fabrika. Böylelikle her türlü denetimden muaf tutulan bu fabrika-gemide işçilerin durumu o zamanki kapitalist üretim ilişkilerinin standartlarının bile altındadır. İş güvenliğinden, doktor gözetiminden, düzgün beslenmeden, yasaların belirlediği çalışma saatlerinden ve her türlü hijyen koşullarından yoksun yüzlerce işçi... Hepsi Hakodate'nin kenar mahallelerindendi. Yoksulluk bir araya getirmiş, gruplandırmıştı onları. Böylesine envaiçeşit insanı bir araya toplamak, onları istihdam eden patronlar için müthiş makbul bir şeydi. Şibauralı balıkçının anlattıklarından, daha doğrusu anlattıkları vesilesiyle, balıkçıların şimdiye dek yapageldikleri envai çeşit iş bahis konusu oldu. 'Ulusal karayolu açma inşaatı', 'sulama inşaatı', 'demiryolu döşeme', 'deniz doldurma ve liman inşaatı', 'yeni maden hafriyatı', 'dağlık arazileri ve ovaları tarıma açma çalışmaları', 'gemiye mal yükleme', 'ringa balığı avı'... Neredeyse hepsi bu işlerden birini yapmıştı... Zor doğa koşullarında, azgın dalgalarla boğuşarak yola koyulan gemi, mürettebat için cehenemden farksızdır. Yöneticilerin zalimliği koşulları daha da zorlaştırır. Ne var ki kara sularında avlandıkları sırada SSCB'den yayılan kızıl propaganda Hakko-maru gemisine kadar ulaşacak, tayfalar bütün cehaletlerine rağmen yaşama dürtüsüyle isyan edeceklerdir. İşte o zaman devletin asıl yüzü ortaya çıkacak, gemi yönetiminin pes ettiği anda karşılarına koruma amacıyla Hakko-maru'ya eşlik eden İmparatorluk donanmasının askerleri çıkacaktır... H. Can Erkin çevirisiyle Yordam tarafından Türkçede yayımlanmıştı. Siyasi saiklerle yazıldığına hiç kuşku yok. Zaten kitabın sonundaki ekler bölümünde niyetini açıkça ortaya koyuyor Kobayaşi: Bu naçizane öykü, sömürge bölgelerine yönelik kapitalizm istilası tarihinden bir sayfadır. Söz konusu istilanın küreselleştiği, her yerin birer yengeç konserveleme fabrikasına dönüştürüldüğü günümüzde, Kobayaşi'nin romanı kapitalizmin evrensel bir metaforu vazifesi görüyor. Buna karşılık, bu karanlık hikayeyi aydınlatan bir anlatımı da var Kobayaşi'nin. İşçilerin eğitim durumları, kökenleri ve insani özelliklerini yansıtırken hem mizahi durumları iyi yakalıyor hem de mizah öğesini onların bölgesel dillerini kullanarak daha da renklendiriyor. Kısacası trajediyle komediyi ustalıkla harmanlamış. Romanı sürükleyen bir diğer unsur, insan ile doğa arasındaki amansız mücadeleyi -yine dilsel ustalıkla- yansıtabilmesi. Mürettabatın çalışma koşulları kadar kudurmuş bir denizle de boğuşmalarını yansıtan güçlü tasvirler Yengeç Konserveleme Gemisi'nin bir macera romanı gibi okunmasını sağlıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/birklasik-daha-basit-daha-hareketli", "text": "Dünyanın hemen her diline çevrilen -67'si roman, 17'si hikaye kitabı, 21'i tiyatro oyunu olmak üzere- yüzden fazla eseriyle Agatha Christie, polisiye tarihinin -hiç kuşku yok- en tanınan ve muhtemelen de en çok okunan yazarı. 1920 yılında Styles'teki Esrarengiz Vak'a romanı ile başladığı başarılarla dolu yarım asırlık edebiyat kariyeri, ona pek çok ödülün yanı sıra bizzat Kraliçe tarafından verilen asalet ünvanını da getirmişti. Ama onun kendisine çok yakışan asıl ünvanı okuyucuları tarafından verilmişti zaten; polisiye edebiyatın Ölüm Düşesiydi o! Hal böyleyken, Agatha Christie'nin 1954 yılında yazdığı Örümcek Ağı'nın Türkçeye ilk kez çevrilmiş olması şaşırtıcı. Daha önce Sevimli Örümcek adıyla -birkaç kez- yayımlanmış bir Christie romanı vardı ama Örümcek Ağı o romanın yeni bir isimle yeniden basımı değil. Aslında roman da sayılmaz; Örümcek Ağı Agatha Christie'nin tiyatro oyunundan uyarlanmış bir novella. Bu nedenle Christie'nin başyapıtlarına kıyasla biraz daha basit, ama az sayfaya sığdırılan entrikası nedeniyle biraz daha hareketli. Her Agatha Christie romanında olduğu gibi... Londra yakınlarındaki bir köyde, eski bir malikanedeyiz. Bir zamanlar Londra'da tiyatro sahnelerinde boy göstermiş genç ve hayat dolu bir kadın olan Clarissa, kendisinden yaşça büyük, karısından olaylı bir şekilde boşanmış Henry ve Henry'nin ilk evliliğinden olan küçük kızı Pippa ile burada yaşıyor. Evde hafta sonu için ziyarete gelmiş konuklar da var. Ve elbette her Agatha Christie romanında olduğu gibi şüpheli görünümlü hizmetkarlar şahıslar kadrosunu tamamlıyorlar. Romanın başındaki pastoral tablo, kötülüğü temsil eden bir adamın -Pippa'nın üvey babasının- sahneye girmesiyle cehenneme dönüşür. Zira Clarissa'yı tehdit edip evden ayrılan adam kütüphanede ölü bulunmuştur. Clarissa cesedi -evdeki konukların yardımıyla- ortadan kaldırmayı planlarken ansızın çalınan kapı hepsinde şok etkisi yaratacaktır. Gelenler, cinayet ihbarı aldıklarını söyleyen bir polis müfettişi ve yardımcısıdır. Bundan sonrası Clarissa ve arkadaşlarının cesedi saklamak, müfettişi atlatmak ve gerçek katili bulmak için zamana karşı verdikleri yarışa dönüşecektir. Agatha Christie, Whodonuit tarzı klasik polisiyelerin ustalarından birisi. Karmaşıklık konusunda daha başarılı yazarlar çıkmışsa bile, hiçbiri Christie kadar ünlü ve kalıcı olmamıştır. Bu tarz polisiyelerin ayırt edici özelliği, zaman ve mekan birlikteliği gözetmeleri ve çözümü zor muammalara sahip olmalarıdır. Kilitli kapılar ardında işlenen cinayetlerin yer aldığı, katili bulmanın imkansız olduğu bulmaca tarzı polisiyelerde pek çok yazar, okuyucuyu şaşırtmak için şapkadan tavşan çıkarma yoluna gitmiştir. Yazmaya Gaston Leroux'nun ünlü Sarı Oda'nın Esrarı romanını okuduktan sonra başlamaya karar veren Agatha Christie, her ne kadar çözümü zor bulmacalar kurgulamışsa da okuyucunun güvenine ihanet etmemiş, okuyucusunu şaşırtmış ama aldatmamıştır. Örümcek Ağı'nda da gizli odaları, masalardaki gizli çekmeceleri birer şaşırtmaca unsuru olarak kullanıyor ama ipuçlarını dürüstçe paylaşmaktan vazgeçmiyor. Zaman ve mekan birlikteliği dedik... Christie romanları bu türün yapısı gereği kapalı bir mekanda geçer. Zaman zaman bahçeye, kafelere, turistik yerlere taşsa bile hikayenin odaklandığı yer ya bir malikane, ya bir otel odası, ya bir gemi ya da bir uçaktır. Tiyatro oyunundan adapte edilmiş olması nedeniyle Örümcek Ağı'nda dış mekanları hiç kullanmamış. Her şey bir oda ve bir salonda olup bitiyor. Öyle ki mekanı, olayların gelişimini ve kişilerin hikayeye giriş çıkışlarınını zihninizde tasarlarken aklınıza hemen bir tiyatro sahnesi gelecek. Ancak bu mekanları çok iyi kullandığını belirterek hakkını teslim edelim. Agatha Christie'nin Hayatım adlı otobiyografisini okuyanlar romanlarının büyük çoğunluğunun neden İngiliz kırsalındaki malikanelerde geçtiğini, roman kişilerinin neden hep üst sınıfa mensup insanlar olduğunu anlayacaklardır. Zira bu mekanlar ve bu insanlar arasında doğmuş, büyümüş ve yaşamıştı Christie. Söz konusu mekanlara ve insan tiplerine öylesine hakim ki, en uç tipleri bile inandırıcı kılabiliyor. Eksikliği, hayata bakışında; iyilik-kötülük ayrımı çok keskin Ölüm Düşesinin. Hayatım'da şöyle ifade etmişti düşüncelerini: Öldüren kişileri hemen yargılamam, fakat onlar toplum için zararlıdırlar; nefretten başka bir şey getirmezler ve ondan mümkün olduğu kadar çok şey almaya bakarlar. Ben onların böyle yaratıldıklarına inanmayı isterim, onlar bir yeteneksiz olarak doğmuşlardır, belki bu yüzden onlara acımak gerekir, fakat öyle olsa da onları başkalarından ayıramayız. Çünkü ortaçağlarda salgın hastalık olan bir köyden kaçmayı başaran adamın yakındaki başka bir köyde suçsuz ve sağlıklı çocukların arasına karışmasına da ayrıcalık tanıyamayız. Suçsuzlar korunmalı, komşularıyla barış içinde ve yardımlaşarak yaşamalılar. İşte bu nedenle onun dedektifleri için, cinayet, nedeni her ne olursa olsun kötü bir eylemdir ve mutlaka cezalandırılmalıdır. Cezanın mutlaka polis ve yargı tarafından yerine getirilmesi de gerekmez. Kimi zaman cezayı ilahi adalet verecektir... Örümcek Ağı, klasik bir Agatha Christie romanı sayılmaz. Ama hem yazarın karakteristik özelliklerini barındırıyor hem de ilk kez yayımlanmış olmasının heyecanını..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/birklasik-yabancilasmanin-pencesinde-kivranan-insanlar", "text": "Bir yazarın adının kendi romanlarından ziyade sinema uyarlamaları sayesinde hatırlanması ne büyük talihsizlik. Paul Bowles da işte o yazarlardan biri. Türkçeye henüz çevrilen bir romanı yoktu ama Bernardo Bertolucci'nin Çölde Çay filmi sayesinde başyapıtı Esirgeyen Gökyüzü'nün konusunu bilmeyen kalmamıştı. Belki de filmi sayesinde önce Esirgeyen Gökyüzü (1991) yayımlandı Türkçede, ardından da Yükseklerde (1995)... Ancak Paul Bowles'un romanları Bertolucci'nin filmi kadar ses getirmedi. Öyle ki, Yükseklerde, ikinci baskısını neredeyse çeyrek asır sonra -geçtiğimiz ay içinde- yapabildi; Esirgeyen Gökyüzü ise o şansı henüz bulmuş değil. Umarım ilk kez Türkçeye çevrilen Yağsın Yağmur sayesinde Bowles yeniden hatırlanır. Paul Bowles, 1910'da New York'ta dünyaya geldi. Küçük yaştan başlayarak müzik ve yazı alanındaki yeteneğini ortaya koymuştu. Öğrenimini -hayranlık duyduğu Edgar Allan Poe'nun da okuduğu- Virginia Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra 1930'larda birkaç kez Paris'e gitti. Dergilerde yayımlanan sürrealist şiirleri sayesinde Gertrude Stein'ın ilgisini çekti ve onun aracılığıyla Paris'in edebiyat ve sanat çevrelerine, oradaki bohem hayatına katıldı. İlk Tanca seyahatini de Stein'ın önerisi üzerine 1931'de gerçekleştirdi. Sonrasında Berlin'de kaldı. 1937'de New York'a döndü. Orson Welles ve Tennessee Williams'ın yapıtları için oyun müzikleri yaptı, bunların yanı sıra orkestra müzikleri besteledi. 1938'de -sonradan adını iki romanıyla duyuran- Jane Auer ile evlendi. Balayı için çıktıkları yolculuk yıllarca sürdü. Nihayet 1947'de -Bowles'un 1999'daki ölümüne kadar yaşayacağı- Tanca'ya yerleştiler. Esirgeyen Gökyüzü (1949), Yağsın Yağmur (1952), Spiders House (1955, Örümcek Yuvası), Yükseklerde (1966) ve Too Far From Home (1991, Evden Çok Uzakta) adlı romanları, yirmiye yakın öykü ve beş şiir kitabı, çeşitli gezi ve otobiyografik yapıtları olan Paul Bowles; Jean-Paul Sartre, Isabelle Eberhardt gibi yazarların yanı sıra Faslı edebiyatçılardan Driss Ben Hamed Charhadi, Mohammed Mrabet, Mohamed Choukri, Abdeslam Boulaich, Larbi Layachi ve Ahmed Yacoubi'nin çok sayıda yapıtını da İngilizceye çevirdi. Girişte de altını çizdiğimiz gibi, ünlü İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci tarafından Çölde Çay adıyla filme alınan ilk romanı Esirgeyen Gökyüzü, Bowles'un başyapıtı olarak gösterilir. Paul Bowles, ülkelerini -modern dünyayı- terk ederek başka diyarlara göç eden Amerikalıların hikayesini anlatmaya bu romanıyla başlar. Esirgeyen Gökyüzü'nün roman kahramanları evli bir çifttir. Fas'tan Afrika'nın içlerine doğru amaçsızca çıktıkları yolculukta önce birbirlerine daha sonra dünyaya karşı yabancılaşırlar. Bowles, Batılı iki insanın Doğu'da farkına vardıkları yabancılaşma halini yansıtırken Sahra Çölü'nü bir metafor olarak romana katmış, onların ruhsal çölleşmesini, gerçek çölde ve insanın iç çölünde geçen bir macera üzerinden anlatmıştı. İkinci romanı Yağsın Yağmur'da da mekan yine Afrika ve yine Fas. Ancak bu kez şehirdeyiz. Roman kahramanı Nelson Dyar, New York'ta veznedar olarak çalışmaktan, hayatın tekdüzeliğinden ruhu daralmış, otuzlu yaşlarda bir Amerikalı. Eski bir arkadaşının iş teklifini kabul ederek Tanca'ya gelir. Tanca'nın özel bir statüyle yönetildiği, kentte her ülkeden casusların, girişimcilerin, maceracıların ve bağımsızlık yanlısı Arap milliyetçilerinin kaynadığı yıllar. Dyar, kısa zamanda Tanca'nın hayatına ayak uydurmaya, kentin zengin yabancıları ve güç sahibi yerlileriyle arkadaşlık kurmaya başlar. Fahişelik yapan genç bir Arap kızıyla ilişkiye girer. Ancak maddi açıdan durumu parlak değildir. Arkadaşının işyerinde karanlık işler döndüğünü anlaması uzun sürmez. Zihninde dolaşan \"Burada ne yapıyorum? Nereye gidiyorum? Bütün bunlar ne demek? Bunu neden yapıyorum? Neye faydası var? Şimdi ne olacak? sorularıyla baş edemeyen Dyar, sonunda olacak olanı kendisi oldurmaya karar verecek hamlesini yapacaktır. Hayatının geri kalanını derinden etkileyecek tehlikeli bir hamle... Bu değinmeler dışında romanda toplumsal ve siyasi meseleler doğrudan tartışılmıyor. Buna başta Nelson Dyar olmak üzere bütün roman karakterleri, Tanca kenti, hiç dinmeyen yağmurlu havası titizlikle işlenmiş. Ağır ağır ilerleyen, sonlara doğru başdöndürücü bir hız kazanan hikayede Nelson Dyar'ın patlamaya hazır ruh halinin tasvirleri ve final sahnesi son derece başarılı. Bowles sonraki romanlarında da aynı temayı sürdürmüştü. Spider's House'da mekan yine Fas'tı. Amerikalı roman kahramanlarının yolculukları -gerçek bir gerilim şaheseri niteliği taşıyan- Yükseklerde'de Güney Amerika'ya, Too Far From Home'da ise uzakdoğuya yönelecektir. Ama nereye giderlerse gitsinler -ister çöle, ister şehire, ister Güney Amerika kırlarına, ister Mali'ye- yabancılaşmanın pençesinde kıvranan bu insanlar vaat edilmiş toprakları bulamazlar. Sorun onlarda değil hayatın kendisindedir..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/birklasik-yazar-olacak-delikanli", "text": "\"Tekrar bir araya gelmemiz mümkün görünmese de,\" vurgusu önemli, zira Murakami hayranlarının pek alışkın olmadığı bir tarzı var Rüzgarın Şarkısını Dinle'nin. Sonraki romanlarına bakarak söyleyebilirim ki, gerçeküstü dünyalarda dolaşan, yalnızlığın hüznüne nüfuz eden, ucu açık metaforlarla şaşırtan, tuhaf kurgular ya da melez anlatım teknikleri deneyen bir yazar portresi çizmişti Murakami. Rüzgarın Şarkısını Dinle'nin ise ne masalsı havası ne de gerçeküstü bir yanı var. Bu romanı Murakami külliyatına bağlayan belki de tek şey, dilsel sadeliği. Buna karşılık hiç de acemice yazılmış, yetersizlik duygusu veren bir roman değil. Aslında, \"yazarlığını bu istikamette de sürdürebilirmiş,\" diye düşünebilirsiniz. Yazmaya biraz geç 29 yaşındaydı başlamakla birlikte başarıya çabuk kavuştu Murakami. İlk kitabı Rüzgarın Şarkısını Dinle, Gunzou Edebiyat Ödülü'ne değer bulundu. Japonya'dan ayrılacağı 1986 yılına kadar yayımlanan üç romanı da iki önemli edebiyat ödülünü daha getirdi Murakami'ye. Yazarlığını uluslararası ölçekte kanıtlayan romanı ise İmkansızın Şarkısı (1987) olmuştu. Kitap kısa zamanda 16 dile çevrilmiş, sadece Japonya'da 9,2 milyon satış adetine ulaşmıştı. Yazmayı ABD'de sürdüren Murakami, Japonya'ya Kobe'yi yerle bir eden 1995 depreminden sonra, depremzedeler yardım etmek amacıyla döndü. Yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatır derler. Doğrusunu söylemek gerekirse, Murakami'nin hayat hikayesinin ilk 29 yılı ile Rüzgarın Şarkısını Dinle'nin yirmili yaşlarının sonuna gelmiş anlatıcısının başından geçenler arasında da benzerlikler göze çarpıyor. Ancak basit bir \"hayatım roman\" klişesine düşmemiş Murakami; tersine, \"insanın izlenimlerini özgürce kaydetmesi lafta kolay olsa da gerçekte o kadar da kolay değildir\" fikriyatını savunan bir yazar olarak gerçek Murakami ile romanın yazar adayı anlatıcısı arasına mesafe koymayı bilmiş. Pek çok okuyucu sevdiği yazarların yazma serüvenini bilmek ister. Murakami ilk romanında kendi serüveni hakkında dürüstçe ipuçları vermiş görünüyor. Ancak dürüstlüğün sınırları olduğunu, otobiyografilerin bile gerçeklerden çok kurmacaya dayandığını unutmayalım. Murakami en azından bu konuda dürüst davranmış! \"Dürüstçe yazmak çok zordur. Dürüst olmaya çalıştıkça, sözcüklerin karanlığın içine doğru kayıp gidiyormuş gibi olur.\" Öyleyse bu sevimli ilk roman üzerinden Murakami'ye yakınsama hevesinden vazgeçebiliriz. Ama bir hatırlatma yapmadan geçmeyelim. \"Sonsöz\" faslında gençlik çağında başından geçenleri, çektiği zorlukları, bir beyzbol maçı izlerken ansızın gelen yazma isteğini ve bu ilk romanını yazma sancılarını çok güzel hikayeleştirmiş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bitmeyen-can-pazari", "text": "Gerilim türünü sevenlerin alışık olduğu belli ritimler vardır. Sayfalar boyu süren kovalamaca ve/veya gizemi, bulmaca misali çözme süreci. Sürekli yüksek seviyede tutulan adrenalin duygusu; hikayenin en önemli yerlerinde okuru bekleyen ters köşeler; olay nihayete vardığı zaman yaşanan rahatlama... Tess Gerritsen'den Paul Cleave'e, Jo Nesbo'ya kadar bu unsurlarla yaratılmış bir tempo ile karşılaşırız. Zaten okuyucunun bu türü tercih etmesinin asıl nedeni, karakter ile birlikte hikayenin bir parçası olup, katilden kaçma ya da suçluları kovalama hissinin yarattığı heyecan duygusudur. Saydığım tüm özellikleri yerli yerinde kullanan, başladığı andan itibaren okuyucuyu hikayeden koparmayan ve bittiği zaman tamamlanmışlık hissi yaşatan bir kitaptan bahsedeceğim. Giulio Galli'nin imzasını taşıyan Son Hedef -genelde Amerikalı ve İskandinav yazarların tekelinde görülen- polisiye-gerilim türünde bir macera için bizi İtalya'ya götürüyor. Harry Miller adlı genç ve gelecek vaat eden bir elektronik mühendisi katıldığı bir reality şov sonunda kendisini ölümle burun buruna bulur. Zira şovun kendisi tüm katılımcıların ölmesi üzerine kurgulanmıştır. Bir dizi olay sonunda, hayatta kalan tek isim, sözünü ettiğimiz organizasyonun sonunu getirecek tanık durumuna düşer. Hal böyleyken kendisine gerçekten ölümcül bir düşman edinir. Kitabımız bu düşmanın tekrar harekete geçtiği noktadan başlıyor. Harry tehditlere karşı tedbir amacıyla koruma talep eder. Talebi cevap bulur ve altı kişilik bir koruma ekibiyle hayatına Silver kod adıyla devam eder. Tahmin ettiğimiz, görmeyi beklediğimiz şekilde gelişen olaylar neticesinde ana karakterimizi sürekli bir can pazarı içinde görürüz. Lady Nightmare kod adıyla tanıdığımız katil intikam almaya kararlıdır. Bir yandan da çok büyük bir suç organizasyonu kurmakla meşguldür... Bir romanın kurgusu çok iyi olabilir; hikayesi ağzınızı açıkta bırakabilir; farklı bir şey denenmiş ve başarı sağlanmış olabilir; ancak karakterleri başarıyla ele alınmadığı müddetçe okuyucunun tatmin edici bir hisle sayfaları çevirmesi zorlaşır. Son Hedef bu noktada ana karakterden çok yan karakterleri ile dikkat çekiyor. Harry Miller ya da Silver hem iş hem de duygusal anlamda başarısız olmuş, amaç ve tutku yoksunu bir hayat sürüyor. Pasif, ne yapması gerektiğini sürekli birilerinin söylemesi gereken bir kişilik sergiliyor. Beklentileri aşmıyor, herhangi bir sürprizi yok. Kitabın kurban kısmı için ideal ancak empati kurmayı istemeyeceğiniz türden bir karakter. Ondan ziyade, koruması rolündeki karakterlerin canlı olduğunu, yaşıyor hissi verdiklerini söylemek mümkün. Öte yandan, kitabın sac ayaklarından biri olan suçlu karakteri güzel işlenmiş. Kötü karakterimiz gizemli, saplantılı, güçlü. Çok fazla ortalarda görünmese de sorun yok. Kitabın kapağını açtığımızda bir önsöz ile karşılaşıyoruz. Tecrübeli bir polis muhabiri tarafından yazılan bu bölümde dikkat çeken detaylar, teknolojik gelişmelerin suç dünyasındaki etkisi ve dijital para birimi Bitcoin ile ilişkişi. Üretildiği bir merkez bankası, bağlı olduğu herhangi bir devlet ya da otorite olmayan bir para biriminden söz ediyoruz. İlk ortaya çıktığı günden beri, Bitcoin'in derin internet dediğimiz ortamda işlenecek suçlara finansman sağlamak için birinci tercih olacağı konuşuluyordu. Söylentilerin bir kısmı gerçek olmuş, 2013 yılında Silk Road adlı internet sitesi bu nedenle kapatılmıştı. Bu kitap içerisinde de kendisine yer bulduğunu gördüğümüz Bitcoin hadisesi, yazarın mevcut gündeme ve teknolojiye kayıtsız kalmadığının işareti. Giulio Galli, kurguladığı hikayeyle uyumlu bir ticaret/finans dünyası yaratmış. İyi bir kitap yazmak için dersine çalışmış olması memnun edici. Son Hedef, Galli'nin Issız Ada serisinin ikinci kitabı; ancak okurken hiçbir yarım kalmışlık hissi yaşanmadığını söylemeliyim. Galli, önceki eserine doğru yerlerde referans vererek okuma aşamasında herhangi bir sorun çıkmasının önüne geçmiş. Nihayetinde Son Hedef gerilim ve benzeri türlerde okuma yapmayı sevenler için sezona uygun, yüksek tempolu bir eser. Sık kullanılan tabirle tatil kitabı diyebileceğimiz bir roman bu ve harcadığınız zamanın karşılığını size veriyor. Serinin ilk halkasını okumamış olsanız bile, yaratılan anlatı dünyasına buradan giriş yaparak keyifli dakikalar geçirebilir ve devam kitabını beklemeye koyulabilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/bizim-hikayemiz-kizlarin-sunkunlugu", "text": "Pat Barker Kızların Suskunluğu'nda İlyada'da anlatılmayan kesimi anlatır, kadınları. Roman elbette kurmacadır ancak yazar tarihsel eksenden sapmadan karakterlere şekil verir. Savaşta köle olarak kullanılan, aşağılanan, hor görülen kadınları merkeze alarak hikayeyi kurgular. Troya Savaşı'na kaderlerini tayin etme hakkı olmayan kızların gözünden bakar. Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby'nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor. Guardian gazetesinin belirlediği 21'inci yüzyılın en iyi 100 kitabı listesine giren kitap, Homeros'tan ilhamla İlyada'yı yeniden kuruyor. İlyada, Antik Yunan edebiyatının Odysseia ile birlikte bilinen en eski edebi eseri. Homeros epik şiir biçiminde yazdığı anıtsal destanında, Troya Savaşı'nın dokuzuncu yılında geçen elli bir günlük süreyi anlatır. Yunan'ın öfkesiyle nam salan acımasız ve cesur komutanı Akhilleus, Troya ordusunu kırıp geçirir. Yetişkin çocuk demeden bütün erkekler öldürülür, hazinelere el konulur. Kadınlar ganimet ve köle olarak Yunan ordugahına getirilir. Yunan kralı Agamemnon'a Tanrı Apollon'un rahibinin kızı sunulur ancak kız rahip babası tarafından geri istenir. Agamemnon isteği kabul etmez. Bunun üzerine Tanrılar Yunan ordugahına veba salgınını musallat eder. Giderek yayılan salgını bitirmek için kızı geri vermeye razı olan Agamemnon, buna karşılık Akhilleus'un ganimeti Brisseis'i alır. Agamemnon'a öfkelenen Akhilleus Troya'da daha fazla savaşmayacağını söyler. Agamemnon artık başının çaresine bakmak zorundadır. İlyada, Yunanlılarla Troyalılar'ın tekrar karşı karşıya gelmesiyle devam eder. Homeros'un İlyada'sı erkek savaşçıların kahramanlık destanıdır. Philip Roth'un dediği gibi savaş, bar kavgalarını andıran bir sebepten doğar ancak bir güç gösterisine dönüşür. Kadınlar savaşın sebebi olarak görülür ve suçlanır. Erkekler onurlarını kurtarmak ve güçlerini kanıtlamak adına her yola başvuracaktır. İlyada'da kadının adı yoktur, kadın sadece bir figürdür. Pat Barker Kızların Suskunluğu'nda İlyada'da anlatılmayan kesimi anlatır, kadınları. Roman elbette kurmacadır ancak yazar tarihsel eksenden sapmadan karakterlere şekil verir. Savaşta köle olarak kullanılan, aşağılanan, hor görülen kadınları merkeze alarak hikayeyi kurgular. Troya Savaşı'na kaderlerini tayin etme hakkı olmayan kızların gözünden bakar. Troya surları altında erken bir ölüme karşılık ebedi şan ve şöhret vaat edilen Akhilleus'a verilen Brisseis, Troya'da hatırı sayılır bir aileye mensuptur. Tam da bu nedenle sıradan esir kadınlar gibi ortalığa atılmamış, yüce komutan Akhilleus'a verilmiştir, bütün ailesini katleden Akhilleus'a. Ayrıcalığı yalnızca budur, yoksa günlük yaşamı diğer kadınlarla aynıdır. Gündüzleri dikim yapmak, ortalığı temizlemek, yemek hazırlamak, geceleri efendisinin yatağına girmek. İtilmek, küfür yemek de cabası, üstelik susmaya mahkum kalarak. ... Hepsine katlanıp hiçbir şey söylememek gerekiyor, bu konuda konuşmaya çalışırsam, 'kadına suskunluk yakışır' diye püskürtülüyorum. Tanıdığım bütün kadınlar o lafa uygun yetiştirilmişti. Briseis Troya Savaşı'nın herkesçe yaygın olarak bilinen romantik anlatımına karşı çıkar. Olayın Paris ile Helen'in aşkından ibaret olmadığının anlaşılacağından umutludur. Kadınların yaşadıkları zulüm elbet bir gün öğrenilecektir. Ona göre gereken yalnızca yeni bir bakıştır. Evet, genç bir adamın savaşta ölmesi trajiktir, dört kardeşimi kaybetmiştim, kimsenin bana bunu söylemesine ihtiyacım yoktu ama en kötü kader onlarınki değildir. Sakat bırakılmış hayatının geri kalanını köle olarak geçirmek zorunda olan Andromakhe'ye baktım ve şöyle düşündüm: Yeni bir şarkı lazım bize... Akhilleus'un ağıtı değil. Böylece hikayeleri dilden dile aktarılacaktır. Hayatta kalacağız diye düşündüm. Şarkılarımız, hikayelerimiz. Bizi unutmayı asla başaramayacaklar... Briseis'e göre bu hikaye Akhilleus'un hikayesidir, kendi hikayesi ancak onun ölümüyle başlayacaktır. Akhilleus'un ölümü bir tür boyunduruktan çıkma halidir. Bir başka boyunduruğa girme pahasına elbette. Çünkü kadın alınan, satılan, devredilen bir araç olarak görülür. Briseis'in kaderi de böyle yazılmıştır. Her şeye rağmen dayanıklıdır o, pes etmez, hayata tutunmanın yolunu bulur. Nice kız kardeşi köle olmaktansa Troya kalesinden atlamayı tercih etmiştir. Onları hiçbir zaman unutmaz. Ama en çok hatırladığım kızlar. Dönüp ölümüne atlamadan önce iç kalenin çatısında bana elini uzatan Ariana. Ya da daha birkaç saat önceki Polyksene. 'Yaşayıp köle olmaktansa Akhilleus'un mezarında ölmek daha iyi'. Hepsi uğruna yakar türküsünü. Man Booker ödüllü Pat Baker romanlarında çoğunlukla savaş, travma gibi konuları ele alıyor. Kızların Suskunluğu'nda da savaşta esirliğe sürüklenen, acılı kadınları anlatıyor. Böylece İlyada'yı sesi duyulmayanların sesinden yeniden inşa ediyor. Baker'ın romandaki üslubu çıplak gerçekçi bir üslup. Yer yer şiddet içeren sahnelere sahip. Özellikle Akhilleus'un savaşta uyguladığı vahşet, esir kadınların maruz kaldığı dayak ve tecavüz okurun irite olmasına neden olabiliyor. Romanda geçen mitolojik karakterlerin isimleri için, Türkçede Antik Yunan Mitolojisi alanında emek vermiş değerli isim Azra Erhat'ın mitoloji sözlüğü referans alınmış. Bu da edisyonun özenini ortaya koyuyor. Baker, Milliyet Sanat'a verdiği röportajda söylediği gibi Kızların Suskunluğu ile Türk okurlara hoş geldiniz diyor. Çünkü hikaye bizim topraklarımızda geçiyor ve bu yüzden biraz da bizim hikayemiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/burada-yatmaktadir", "text": "Duvar. Yıkılınca aşamazsın. Aşk gibi. Gözlerini geri alamazsın. Bir uyurgezerin hayatını andıran çocukluğum. Benim ağzını bıçak açmaz çocukluğum. İşte burada yatmaktaydı. Ve kendinden sonraki her şeyi yası tutulmamış bir fazlalık saymaktaydı. Vaktiyle olduğu şeyi şimdi yalnızca çağrıştırıyor. Külçelenmiş ve yığılmış bir ağrı gibi duruyor orada. Bir zamanlar ev ismini vermiştik ona. Kırk kelam bir büyüdür derler. İnandık el birliğiyle onun ev olduğuna. Duvarlarına bakmak yeni açılmış gözlerimi yıllar boyu eğitti. Şimdi hayal gücümü nefis biçimde çarpıtan o eğitime hatıra diyorum. Vücudumun acıyı da mutluluğu da hisseden yeri, sık sık aynı organ olmaya başladı. Onun yüzünden. Çünkü biliyorum, benim gibi hastalar gerçekte unutmak istedikleri şeye göre ayırılır. Çok azı yaşamaya devam eder. Geri kalanlar -evi unutamayacak olanlar- yalnızca hayatta kalır. Duvar. Yıkılınca aşamazsın. Aşk gibi. Gözlerini geri alamazsın. Bir uyurgezerin hayatını andıran çocukluğum. Benim ağzını bıçak açmaz çocukluğum. İşte burada yatmaktaydı. Ve kendinden sonraki her şeyi yası tutulmamış bir fazlalık saymaktaydı. Buz sarkıtları gibi asılmış bu suratlarda elbet keder vardı. Tevekkül ve o nüfuz edilemezlikten vardı. Kederi kahkahayla, şununla bununla örtmekteydiler. Ama yarım bilgi, eksik kavrayış yine de yoktu. Ali dayıda bile. Aralarında budala olmayan ve aynı zamanda bilginin tamamına birden bir şekilde nüfuz etmiş izlenimi vermeyen bir surat yoktu. Arkasını göstermeyen kurnazlıktan yoktu bu adamlarda. Gönülleri ve haysiyetleri ayazda çatlamış testiler gibi açılmıştı birbirlerine. Ezelden beri. Ve ölçülü, vakur davranışları gizli bir müziği takip edermiş gibi rahatlıkla dürüsttü, sofuca değil. Derin bir teklifsizlikle berraktı selamları, birbirlerine tütün tutmaları. Tarlada kırda örselenmiş gözleri kara yoksulluk karşısında, derin su yüzeyleri dolunayın altında nasıl parıldarsa öyle parlardı. Gecenin bir yarısı. Bir çift erkek ayağı evin önündeki basık kardan yapılma yolu ısrarla dövdü. Pat pat pat. Ulaaa eyy! Eve girmeden önce üst baştaki karlar inip yığıldı eşiğin önüne. Kapı açılınca soğuk odaya daldı. Her şeyi tazeledi kar kokusu. Yeni gelenin yüzünde kıyılarına kadar taşmış bir deniz. Yani selamın yarısı da demek olan o gülümseme. Üleştirildi, pay edildi olmayanların da yüzlerine. Önce gelenler mutfak odasının gürül gürül kuzinesi etrafında halkalanıp yerleşmişlerdi. Yer açıldı. Bir minder daha atıldı. Muhabbetin hiç konuşulmayan ve değişmeyen konusu gurbettir. Yüzler tekrar soldu. Gurbete çıkılacak. Ve o uzak, loş köşede onları pür dikkat izleyen çocuk. Bu olağanüstü geceyi boydan boya kat eden kendi iç sarsıntılarını gözden geçirmekte. Gizli. Bilincinde bile olmadan. Selvinazlar'ın yolu kapanmış. Okula gelemeyecek. Kimbilir kaç hafta. Dünyası kararmış. Ama babası birkaç gün sonra altı aylığına evde olmayacağı için içi içine sığmaz halde uyuşmuş. Sevinçten. Ve üzüntü içinde. Berbat bir yara almış küçük sürüngenler gibi hareketsiz. Ne yapsa ısınamayacak. İçi titriyor yorganın altında. Taze kar soğuğundan çatlamış elleri apış arasında. Yakaları yağdan pırıl pırıl. Ben. Pür dikkat ve oralı değil hesapta. Bardağın dolu tarafından nefret etmeseler bile ona doğallıkla kayıtsız kalırlar bu adamlar. Büyüklerimiz. Bardağın boş tarafı ise gizli bir güç verirdi sanki onlara. Uzayıp giden bomboş kırların herkese arka çıktığı bilinirdi. İçindeki odunları gürül gürül öğüten kuzineler geniş aile yapıştırıcılarıydı evlerde. Türkü saatinde açılan radyolar da öyle. Çünkü yoksunluk çirkinlikten ve umutsuzluktan değil, güzellikten ve umuttan elde ediliyordu o zamanlar. Hanelerimiz. Evet çatıları yamulmuş, yorulup yandakinin omuzuna yaslanmış, içi loş ve uçsuz bucaksız yaşanmışlık saklarlardı. Her köşesinde el izi, üç beş kuşağın insan kokusu ve hatırası vardı. Ağaç, taş ve çamurdan dış cepheleri soğuktan ellerini koynuna koymuş gibi bön bön bakardı. Çok eski zamanlardan kalma binalardı bunlar. Saf, duygu dolu, yufka yürekli evlerdi. Bu evlerin o beylik hüznü bile, biliyor musunuz, insanı taptaze, gizli bir kavrayışa zorlardı. Yani sahibini mahcup da eden o talihli hazineydi hüzün o zamanlar. Gülümsemek cömertti, yanılgıya sığınak açardı. Bilemiyorum, hiç değilse o kış gecesi, köyün gurbete gidecek adamlarının kambur sırtları, kederden uzamış tıraşsız sert suratları beni böyle düşündürüyordu. Kömür diye bir şeyden bahsediyorlardı durmadan. Malkara diye bir yerden. Yerin altına ineceklerdi. Kömür tünellerine. Nasıl işse, kışın sıcak olurmuş. Oradan para alacaklardı kış boyu çalışıp. Kazanılacak para daha şimdiden, tünelin ucundaki ışık gibi aydınlatıyordu gurbetçilerin suratlarını. Tarla, çayır, yayla mevsimi başlamadan köy otobüsünden o kurumlu çalımla inip döküleceklerdi birbiri ardına. Sıkı örme yelek, geniş uzun yakalar, İspanyol paça, beyaz çorap ve içinde Marlboro, parlak rugan ayakkabılar. Fiyakalı tahta bavullarla ve ellerinde filelerle. File! İçini dolduran portakalların köye yeni gelmiş misafirler gibi saygıyla karşılandığı o file. Patlamış ve üzerine yapışmış onlarca çift çıplak çocuk gözüyle yağmalanmayı bekleyen o file. Muhabbeti baştan sona kat eden kederde gidecek olmanın gizli damgası dururdu. Kaçak tütün dolu gümüş tabaka Oooff! çekene özel bir hürmetle sunulurdu. Kaba, nikotinli seslerinde, o nasıl bir dirlik vardı? Yılın altı ayını dağlarda yalnız başına geçiren amcam. Kömüre gideceklere felekten bir gece hediye ederdi. Kavalla ve kaçak Bitlis tütünüyle. Zaten yalnız olduğu için, şimdi yalnızlığına bir sebep de bulunacak olmasının -bilinirdi bu!- gizli sevinciyle. Gümüş tabaka. Kuru ekmek ve koyun peyniriyle. Yağmur altında yayla barakalarında, ikide bir çatıyı omuzlayan Kıble fırtınalarında mezra evinde senli benli olmuştu o tabakayla amcam. Komşumuz Ali dayının taş duvar inşaatlarında yarılmış, çam reçinesiyle iyileşeceğine iyice kabarmış mısır koçanı parmakları bir türlü baş edemezdi ince kağıtla. Sonunda usanır; Sar şu b. ku İsmail! diye hırıldardı. O vakit amcamın alışkın parmakları işe koyulur, dilinin ucu ince kağıdın altından bir cerrah titizliğiyle öteye beriye geçer, püskülü ustalıkla keser, tütün dökülmesin diye kağıdın ucunu hafifçe içeri kıvırır ve ağzındakini ateşe tükürüp keyifle sırıtırdı: Çek b. kun kararsın Ali dayı! Muhtar çakmağının alevi Ali dayının yapağı sakalları içindeki sigarayı zar zor bulur, ucuna dokunur dokunmaz parlar, sunturlu küfürlerle ayağa fırlayan zavallı ihtiyarın sofu suratı hiddetten ve keyiften kıpkızıl kesilirdi. O anda birden sökün eden kahkaha, haydut narası gibi taşkın, doldururdu odayı. Amcam Ali dayıya takılır, nasıl içileceğini göstermek için mahsustan küçültücü jestlerle, düşerse kırılacak hassas bir nesneymiş gibi abartılı bir dikkatle alırdı sigarayı ağzından. Dumanı içine çekerken avurtları hızla çöker, gaz lambasının ışığı altında parıldayan çakır gözleri devrilir kapanırdı. Anlardım ben o anda. O türküye asılmasa da anlardım. Olmadi benum deduğum da / Oldi gara yazilar /Aramuza gireyi da / Gara gara çazilar... Anlardım ki amcamın konusu kendiliğinden değişmiştir de içerideki o gizli sızıyı kavala aktarmak vakti gelmiştir. O sızıyı, yani aynı yerden üç kere kırılmış kalbini bilirdim gizliden. Sırdaştık. Kaval çalarken bana göz kırptığında da böyle olurdu ya. Gülerek. Kavrayarak benim için de hayatı ve içindeki görünmez geçitleri gözeterek. Benim için de. Göz kırptıktan sonra uzun uzun dalarak ve yanaklarını havalı körükler gibi şişirerek, şişirerek, şişirerek, korkunç güzel ve rahvan bir gaydenin yuları sanki rahatlıkla elindeymiş gibi uyuşarak. Bağlantıyı tamamen keserek dünyadan. Tarifsiz sesin haricindeki her şeye karşı kapatarak, kendi içinin uzak, sisler içindeki ıssız dağlarına çevirerek gözlerini. Bu onun özel meydan okuma biçimiydi işte. Kırığa karşı. Bilincinde olmadan, ama tastamam kavrardım bunu ben. Dünyanın içinde ne varsa hepsine meydan okurdu böylece. Hele racon bilen, ağzı sıkı şahitler varsa böyle etrafında. Muhabbet demini iyice almışsa. Kaval ifşa ederdi herkesin bildiğini o vakit yeniden. Gayde değil, kan akardı sanki kavalın delikli gövdesinden. Kendini görkemli ve sade bir boş vermişlikle savunurdu böylece amcam. Hiç oralı değilmiş de kendini sanki yalnızca kendine karşı savunmayı haslet edinmiş gibi. Ve elbette kimsesizliğe karşı. Bu arada kadınsızlığa ve bunun omuzlarına ayrıca yüklediğini gizliden bildiğimiz utanca karşı. Amcamın iskemlesi, minderi hep kapıya yakın olurdu. Bunu bilirdim içeriden. Ama kaval vardı. Kaval, yani köyümüzün en saygın kut şamanı, bir tek amcamla ünsiyet kurmuştu. Bir tek ikisi sırdaş olmuşlardı. Buna kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Kaval elindeyken köyün dedikoducu kadınları amcamdan bir şekilde çekiniyorlardı. Bir tek o korur arka çıkardı amcama. Ve geri kalan herkesi, suçlarını bilerek, gözlerinin içine bakarak suçlardı. Susarlardı. Ağızlarını bıçak açmazdı o zaman. Mısır ayıklama ırgatlıklarında, düğünlerde ve hasat harmanlarında, kaval elden ele amcama doğru giderken daha, şenlik şamata buza keserdi. Amcam yanaklarını şişire şişire bir gaydenin içine ustalıkla yerleştirirdi bütün hikayeyi. Kalabalığın ortasında ve sanki bu kez kadın tarafından itilip kakılmamış da onun yerine herkesçe kucaklanmış. Bu garip duruşma her defasında amcamın yüzüne yayılan haklı, yorgun bir zafer gülümsemesiyle sonuçlanırdı. Gizli ve ortaklaşa bir gözyaşı o vakit meydanın uzak köşelerine doğru akardı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/butun-cepheleriyle-adaletsizlik", "text": "Marion de Lorme Victor Hugo'nun bir piyesi. Kitap, Cemil Meriç ve Mahmut S. Kılıççı tarafından Türkçeye çevrilmiş. 211 sayfa. Fakat kitap, bir solukta okunan cinsten. Piyes olmasının da tabii bu akıcılıkta etkisi vardır. Kitap baştan sona diyaloglardan, kısa anlatım ve tasvirlerden oluşuyor. Kitabın konusuysa: adaletsizlik. Marion de Lorme için, konusu türüne ağır gelen bir eser diyebiliriz. O yüzden dikkatli okumak, düşünerek, soluk alarak ilerlemek gerekiyor. Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19'uncu de Lorme Aşk Çelengi demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikayeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi... Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır. Şiirleriyle meşhurdur ama Sefiller romanı daha çok bilinir. Günümüzde denemeleri kadar piyesleri de konuşulur. Marion de Lorme Victor Hugo'nun bir piyesi. Kitap, Cemil Meriç ve Mahmut S. Kılıççı tarafından Türkçeye çevrilmiş. 211 sayfa. Fakat kitap, bir solukta okunan cinsten. Piyes olmasının da tabii bu akıcılıkta etkisi vardır. Kitap baştan sona diyaloglardan ve kısa anlatım ve tasvirlerden oluşuyor. Kitabın konusuysa: adaletsizlik. Marion de Lorme için, konusu türüne ağır gelen bir eser diyebiliriz. O yüzden dikkatli okumak, düşünerek, soluk alarak ilerlemek gerekiyor. Eserde anlaşılmayacak bir yön yok. Ama piyeste Victor Hugo'nun ince esprileri belki olaydan daha önemlidir. Onları gözden kaçırmamak için gerekiyor. Eserin büyüklüğü, bu tür espri ve ayrıntılarda. Örneğin asilzade Saverny için boyunlarının vurulması asılmaktan daha iyidir: Korktuğum yok, gücüme giden ipe çekilmek!. Saverny gerçekten ölümden korkmuyordur, bunu da onun idamdan birkaç saat önce horul horul uyumasından anlarız. Diğer idama mahkum karakter Didier de ölümden korkmuyor, bunu da onun idamdan birkaç saat öncesinde bile ölümü değil sevdiği kadını düşünmesinden anlarız. Piyeste bu tür çokça ayrıntı vardır. Piyes sahnelendiğinde, bu tür ayrıntıları yansıtmak oyunculara düşüyor. Fakat okurken, bunları fark etmek okuyucunun dikkatine bağlı. Konu ağır: toplumsal adaletsizlik. Piyeste bir de aşk hikayesi var. Piyes ismini bu aşktan alır. Marion, merkez kahramanımız. Marion Paris'in çeşitli salonlarında, güzelliği ve işvesiyle şöhret bulmuş bir kadın. Daha küçük bir şehir olan Blois'e taşınır. Ve hiç de asilzade olmayan, anne ve babası belirsiz, bununla birlikte kocaman bir yüreği olan Didier'e aşık olur. Ama Marion, Didier'den geçmişini saklamak zorundadır. Saklamadığı takdirde Didier'i kaybedecektir. Çünkü sevgilisi onu tertemiz sanmaktadır: Cenabıhak/ Bir melek yaratmış!.. Yoo! Kadın denemez buna!/ Alev alev tutuşan gözlerin füsununa/ Kapılmamak mümkün mü? Bu ne iffet, ne saflık! Didier, Marion'la evlenmek istemektedir. Marion ise, canı pahasına sevdiği Didier'in evlilik teklifine geçmişte yaşadıklarından dolayı olumlu yanıt veremez. Didier bu durumu anlayamaz. Neden diye sık sık sorar. Didier ne zamanki Saverny'yle karşılaşır, o zaman Marion'un neden evlilik teklifini kabul etmediğini de öğrenme sürecine girer. Victor Hugo ülke yönetiminde gösterilen adaletsizliği, bu şekilde bireysel düzeyde görülen adaletsizlikle birlikte işler. Bunlar birbirini ortaya çıkaran durumlardır. Saverny'yle Didier'in ilişkisi de aynı adaletsiz düzenin farklı bir yönünü oluşturur. Victor Hugo tüm bu adaletsizliklere karşı kahramanca duruşu, asil davranışı yüceltir. Saverny evet asilzadedir, alt sınıflara hor bakmaktadır. Didier'e hakaretler eder. Onu aşağılar. Düellonun sebebi de budur zaten. Kendinden de çok emindir Saverny. Düelloda şüphesiz Didier'i haklayacaktır. Fakat Didier de asilzade olabilir. Anne ve babasının kim oldukları meçhuldür çünkü. Ve beklenen olur. Düelloda Saverny ve Didier kıran kırana çarpışırlar. Düelloyu Marion önler. Saverny ölmüş taklidi yapar. Çünkü aynı toplumsal sınıfa mensup arkadaşları öyle söylemiştir. Kardinal tarafından düello yasaklandığı için, her iki taraf da ölümle cezalandırılacaktır. Saverny ölü taklidi yaparak kurtulur. Didier ise, idam edilecektir. Didier'in idam süreci, piyesin aksiyon tarafını oluşturur. Piyes bu noktadan sonra daha hızlı ilerlemeye başlar. Çünkü aslında Saverny, düello yaptığı kişinin haftalardır aradığı, kendini hırsızlardan kurtaran kişi olduğunu sonradan öğrenecektir. Victor Hugo, bu şekilde diğer tiyatro eserlerinde de gördüğümüz, 'yanlış anlaşılmaların, ne tür büyük felaketlere yol açtığı' yöntemini kullanır. Buna Shakespeare piyeslerinden aşinayız. Ayrıca Hugo, piyesini Shakespeare gibi nazım şeklinde yazmıştır. Uzun tiratlar, biraz da bu yüzden etkilidir. Piyeste bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılması işlenir. Victor Hugo, XIII. Louis dönemini işler. Hugo, bir yandan krallığı tutarken, diğer yandan onu eleştirir. Tutar, çünkü krallık iyi bir yönetimdir. Eleştirir, çünkü bu dönemde krallığın hakkı verilmemektedir. Kral artık bir gölge kraldır. Fermanları etkisizdir. Kral, kardinalin dedikodusunu yapmakla meşguldür. Onun adaletsizliklerini gördüğü halde müdahale edememekte, düzeltememektedir. Buna karşılık kardinal, keyfine göre yönetmektedir ülkeyi. Acımasızdır, hatta zalimdir. Kardinalin adamlarında da aynı zalimlik ve düzenbazlık vardır. Hugo, gölge kraldan daha çok bu yeni yönetimi topa tutar. Adaletin temsilcisi yargıç Laffemas türlü oyunlar oynar. İki tarafın da ölmediği ve birbirini affettikleri düello nedeniyle iki genç adamı idam ettirmekte ısrarcıdır. Bu olaydan kendince çıkarlar da elde etmeye çalışır. Mesela tutuklattığı Didier'i kurtarmak isteyen Marion'dan faydalanır. Şahsi ihtirasları, benlik kavgaları uğruna makamını suiistimal eder."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/calvino-nun-atalari-ya-da-insanligin-soykutugu", "text": "Atalarımız serisi Italo Calvino'un, edebiyat dünyasının en büyük yazarları arasına gireceğinin bir işaret fişeği, ya da hayır, düpedüz delili. Bu olağanüstü masallar, sıra dışı karakterler, epik absürtlükler, kurgulanmış yarı-fantastik evrenler ve destansı anlatılar, toplamda Calvino'nun hamurunun karıldığı iç dünyalarının bir resmi. Atalarımız'ı okuyunca göreceğimiz şey, Calvino'nun kendi fantastik evreni içinde bile her zaman bugün olmayı başardığıdır. İtalyan edebiyatına -bu bir başlangıç sayılırsa- Dante'nin kapısından girdim. Roma-Sicilya hattında bir müddet dolaştıktan sonra istikametimi bulmuş olsam da garip bir şekilde okuma rotam beni Buzzati'ye Calvino'dan daha önce ulaştırmıştı. Bunu bir kayıp olarak saymadan yolculuğuma devam ettim. Genel kabul şudur ki; Calvino yalnızca Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu ve Görünmez Kentler'i yazmış olsaydı bile, kendi efsanesini yaratmış olurdu. Şüphesiz bu iki anıt eser İtalo Calvino'nun büyük bir yazar olarak anılmasına yetecek kadar güçlü/sıra dışı/büyüleyici metinlerdi, ama yazdıklarıyla ortaya çıkan külliyat Calvino'yu bir bütün olarak büyük okuma atlası içinde neredeyse bir mihenk taşı haline getirmiştir. Bunu yalnızca edebiyat tarihi adına değil, Calvino'dan yola çıkarak ulaşabileceğimiz toplam güzelliğin hatırını gözetmek için de söylemek mümkün galiba. İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye adlarını taşıyan ve müstakil olarak da ilgi görmüş bu üç novellanın tek bir kitapta I Nostri Antenati üst başlığıyla bir araya getirilmesi, bizzat yazarın iradi tercihidir. Bundan muradı da ayniyle şudur; dilerim çağdaş insanın atalarının soykütüğü olarak görülsün bu öyküler. Calvino modern ölçütlere göre evrensel bir yazar ama ön adıyla da müsemma katıksız bir İtalyan aynı zamanda. Fiabe Italiane kadar içerden bir İtalo hatta. Sözgelimi Fante'nin İtalyanlığını Toza Sor'a gelmeden önce fark edersiniz, ama Calvino'da ilk göreceğiniz şey direnmek için değil, en olağan haliyle İtalyan olduğuna dair koyu bir izdir. Evet sonuna kadar partizandır da. İkinci Dünya Savaşı sonrası (1947) yazdığı -ilk kitabı olan- Örümceklerin Yuvalandığı Patika adlı novella da aslında bir partizan hikayesidir. Calvino'nun bir yazar olarak yürüyeceği yolların bütün işaretlerini üzerinde/ruhunda taşır bu hikaye. Bir çağın genel ikliminden, ahlaki gerilimlerden ve kuşağının benimsediği edebiyat beğenisinden doğduğunu söylemekten çekinmez Calvino. İlk kitabının hikayesi kabaca budur, parçalanmış değerler dünyasının bir anlatısı olarak tebarüz etmiştir yani. Anlatıcılığı da hep buraya ait olur zaten. Calvino'nun Atalarımız serisinin ilk öyküsü; İkiye Bölünen Vikont, Türkler tarafından ateşlenen bir top güllesiyle simetrik şekilde ortadan ikiye bölünen bir vikontun hikayesini anlatır. Vikont Medardo'nun, savaş sonrasında Terralba'ya dönen yarısı, aslında onun vahşi-yabani tarafıdır. Diğer yarısını kaybetmiştir. Vikontun iki yarısının, tam olmak üzere bir düelloda karşılaşmalarına kadar devam eder bu muhteşem hikaye. İnsanın bölünmüşlüğü, toplumun arada kalmışlığı, yarım kalan hikayeler, yarım kalan hayat, yarım karakterler ve hep o bütünlüğe ulaşma arzusu hakkında fantastik bir düşünme biçimini resmeder yazar. Bir iyilik-kötülük çatışması ya da gri alan güzellemesi değil, bölünmüşlüğün ve arada kalmışlığın destanıdır. İnsandan yola çıkarak, tüm öteki patikalarda dolaşıp yine insana ulaşmanın çiçeği. Serinin ikinci öyküsü Ağaca Tüneyen Baron'da ise babasına kızan kahramanımızın bir ağaca çıkıp orda tüneyerek, bir daha hayatı boyunca toprağa ayak basmadan 65 yıl yaşaması hakkında bir hikaye anlatılır. Tabii Calvino arka planda yine; aile, toplum, başkaldırı, itaatsizlik, bireysellik, otoriter zorbalık ve özgün benlik kavramlarını tartışmaya açarak, eleştirilerini toplumsal düzenin sinir uçlarına doğru yöneltir. Mevcut norm ve buna bağlı olarak gelişen dayatmalara karşı başkaldırı imgesini Cosimo üzerinden somutlaştırarak, kahramanın toplum dışılığını -ağaçlar üzerindeki yaşantısına rağmen- onu yabanıl bir çizgiye çekmeden resmeder. İzole olarak değil, toplumun içinde kalarak ilkelerini savunan Cosimo, hiyerarşik buyurgan düzeni onaylamasa da en radikal haliyle bile kendisini toplumdan soyutlamadan cevaplar aramanın ve otoriteyi sorgulayan içe dönük bireyselleşmenin en karmaşık parolasıdır. Atalarımız'ın son numarası Varolmayan Şövalye, çok beklenen eşsiz bir finalin ikna edici görkemi gibidir. Beklemeye değer bir güzelliği var elbette. Zırhının içindeki devasa bir boşlukla yaşayan bedensiz şövalye Agilulfo'un hikayesidir bu. Varlığına tek delili iradesidir aslında, yani şövalye oluşu. Boşluk kendisini tekrar eder, Agiulfo da her seferinde yeniden var olur. Varolmayan Şövalye Agiulfo'ya seyis olarak atanan Gurdulu ise bedenen mevcut ama iradesi boşlukta salınmakta olan bir şahsiyettir. Vardır ama yok olduğuna dair bir ikna eylemidir sanki hayatı. Yokluk bulutunun içinde yaşar. Varolma biçimleri hakkında uzun bir yolculuğa çıkarır bizi yazar, bu iki eksik varoluş birlikte tam olamazlar yine de. Rambaldo, Bradmante ve Teodara da kusurlu varoluş karmaşasına dahil olurlar. Bir zırhın içinde yaşayıp var olamayanlar, bedenen var olsalar da aslında yok sayılanlar, var olmak isteyenler, var olmaya çalışanlar, yok olduğuna hemen ikna olanlar, varoluş sancısı çekenler, aynada bile kendisini göremeyenler ve yüzünün yabancılığında ruhunu bulanlar, bulamayanlar... Toplumsal düzenin içindeki tüm varoluş biçimleri hakkında keskin bir eleştiri ve doyumsuz bir mizahla selamlıyor finalini Calvino. Ama hiçbir şey bitmiş değil. Atalarımız serisi Calvino'un, edebiyat dünyasının en büyük yazarları arasına gireceğinin bir işaret fişeği, ya da hayır, düpedüz delili. Bu olağanüstü masallar, sıra dışı karakterler, epik absürtlükler, kurgulanmış yarı-fantastik evrenler ve destansı anlatılar, toplamda Calvino'nun hamurunun karıldığı iç dünyalarının bir resmidir. Anlatıcı olarak durduğu yerden vaaz ettiği anlam, insanın felsefi sorunlarına karşı edebiyatın imkanlarıyla bir bakış denemesi fikriyle örtüşür. İnandığı-yaşadığı yerlerden ikiye bölünmüş ve hangi yarısına iman edeceğini bilemeyen vikontların, karşı çıktıkları otorite'nin bizzat kendisine benzememek için tünedikleri ağaçlarda topraktan ayrı düşmenin çözüm olup-olmadığını tartışan baronların ve yaşayıp-yaşamadıklarını bile fark etmeyen yüzlerce varolmayan şövalyenin hikayeleri mesela, yalnızca fantastik bir evrene ait olmayan bugünsüz anlatılar olabilirler mi? Atalarımız'ı okuyunca göreceğimiz şey, Calvino'nun kendi fantastik evreni içinde bile her zaman bugün olmayı başardığıdır. İnsan dünden gelen bir bugündür çünkü. Calvino bunu bilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/canavar-olmayi-goze-almak", "text": "I. Dünya Savaşı'nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika'daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur. İnsanı müthiş meraklandıran, bir sonraki sayfayı heyecanla çevirmesine neden olan bir roman girişiyle karşı karşıyayız. Evet, Katalan yazar Albert Sanchez Pinol'un romanı Soğuk Deri'den bahsediyorum. Bizi dünya edebiyatının birbirinden müstesna eserleriyle tanıştıran Jaguar Yayınları, yeni serisi Prospero Kitaplığı'nın bir numarası olarak bu romanı tercih ettiğinde, dönüp bakmadan geçmemiz olmazdı. Issız bir adada geçirilecek uzun bir yıl, sessiz ve asude akşamlarıyla uzun soluklu okumaların yapılacağı, doğayı gözlemleyerek evrene dair bir içgörünün gerçekleştirileceği ve nihayet karakterin kendini tanıması ve olgunlaşmasıyla sona erecek bir serüven olarak görülebilir fakat Soğuk Deri'de işler hiç de sandığımız gibi gitmiyor. Karanlık çöküp meteoroloji uzmanımız yanında bir yıllık erzağı, bilimsel ölçüm aletleri ve zengin kitaplığıyla evine çekildiğinde okyanustan gelen insanımsı amfibik yaratıkların saldırısına uğruyor. Sahnenin değişmesiyle felsefi bir Robinsonad'dan billimkurgu bir korku hikayesinin içine çekiliyoruz. Tüysüz ve mavi derileri, yuvarlak gözleri, yüzgeç benzeri perdeli elleri ile tasvir edilen ve kurbağa suratlar olarak adlandırılan bu yaratıklar, insanın o derin hissi olan korkuyu harekete geçirmeyi anında başarıyor. Romanın merkezinde, meteoroloji uzmanımız ve artık bir savaş makinesine dönüşmüş olan fener bekçisinin bu yaratıklara karşı her gece verdikleri mücadele yer alıyor. İtiraf etmeliyim ki, ayrıntılarla betimlenmiş bu savaş sahneleri korku ve gerilim severleri mest edecektir, gelgelelim tüm bu dehşeti aslında insanın vahşiliğinin bir alegorisi olarak okumak biz hanım evladı mizaçlıların daha çok işine gelecektir. Bir yanıyla tuhaf, kan dondurucu ve rahatsız edici bu romanın diğer yanı ağır, içe dönük ve felsefi bir soruşturma olarak ilerliyor. Nietzsche'nin şu meşhur sözünü bir kez daha hatırlayalım: Canavarlarla savaşan kişinin kendisi de bir canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir. Ve ne zaman bir uçurumun derinliklerine bakarsanız, uçurum da sizin derinliklerinize bakar. İnsanın canavara karşı mücadelesi, en arkaik temalardan biri olarak bize ben ve öteki ayrımını vermekte çok başarılıdır. Burada da Pinol bu kurbağa suratlı canavarlar üzerinden insanın şiddet eğilimini, öteki olarak gördüğüne dair tavrını ve yabancı düşmanlığı temalarını işlemeyi başarmış. Bunu yaparken kullandığı araçlardan birisi, adada birbiriyle pek de anlaşamayan iki 'medeni'nin canavarlarla mücadelesi iken, ikinci araç fener bekçisinin köleleştirdiği dişi bir kurbağa suratlı. Fener bekçisinin hizmetçi ve seks kölesi olarak kullandığı bu canavarı öldüresiye dövmesini anlattığı sahneler gerçekten kan donduran cinsten. Diğer yandan, meteoroloji uzmanının bu hizmetçi canavarla giderek aşka dönüşen münasebeti, rahatsız edici bir okuma sunuyor. İnsanın canavar olarak gördüğü ötekini kendisinden aşağı bir derecede görmesini, ona şiddet uygulamasını kendince normalleştirmesini zihni olarak anlayabiliriz. Pinol'un uzun uzadıya betimleyerek karnımıza ağrılar soktuğu fiziksel şiddet ve cinsellik sahneleri ise, amacına ulaşmakla birlikte, fazlasıyla rahatsız edici. Pinol'un niyetinin tam da bu olduğu söylenebilir elbette ama okurun da bundan tiksinme hakkını saklı tutmakta fayda var. Adadaki kahramanların canavarlara karşı verdikleri ölüm kalım mücadelesi, bir yanıyla da İrlandalı meteoroloji uzmanının kendi geçmişine kapılar açıyor. İrlanda'nın İngiltere'ye karşı verdiği savaşta haklı olduğunu, İngiltere'nin işgalci İrlanda'nın da savunmacı olduğunu söylerken kalbimizden bir şüphe geçmiyor. Bu kurbağa suratlı canavarlar için de adadaki insanlar, onları işgal eden kolonyalist güçler ve adayı geri alma mücadelelerinde insana karşı sürekli yenilseler de, haklılar. Genç meteoroloji uzmanının bu durumu fark etmesiyle öteki ile empati kurma aşaması başlıyor. Canavara aşık olmasıyla da, bu varlıkların akıllı olup olmadıklarını sorgulayıp, insana benzer bir zeka emaresinin izlerini aramaya başlıyor. Son olarak da onlara ad vererek, aradaki son mesafeyi de aşıyor. Nitekim bir şeye ad vermek onun artık aşina, tanıdık olduğuna; bir yabancı olmadığına işaret eder. Meteoroloji uzmanının bu süreci bizi yine bir dizi felsefi soruyla baş başa bırakıyor: Bizi insan, onları canavar yapan nedir? Peki, bir canlı türünü akıllı yapan nedir? Tam bu noktada, kitapta bir laytmotif olarak arada bir karşımıza çıkan adadaki tek kitaba bakmakta fayda var. James George Frazer'ın çığır açan kitabı Altın Dal, roman boyunca bir görünüp bir kayboluyor. Altın Dal'ı bir başyapıt kılan birçok etmen var şüphesiz, ama bu romanın bağlamında, kitabın tezlerinden birinin de şu olduğunu hatırlayalım: Yabanıllarla olan benzerliklerimiz farklılıklarımızdan daha çoktur. Bu aşamada insanoğlunun bilinç kazanmasını, ateşkes ilan etmesini bekleriz. Pinol bizi bunun olabileceğine kısa süreliğine inandırıyor, insanlığa dair umudumuzu yeşertiyor fakat nafile, romanın kasten muğlak bırakılmış sonu bize tarihin döngüselliğini, insanın tekrar be tekrar aynı hataları işlemeye devam edeceğini fısıldıyor. Bu haliyle Soğuk Deri insanın nereye oturtacağını, nasıl hisler besleyeceğini bilemediği kitaplardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bir yanıyla korku, gerilim, savaş ve cinselliğin ön plana çıktığı popüler bir roman; diğer yanıyla ise insana sorular sorduran, alegorik bir metin. Tuhaf olan, anlatının bu iki işlevi birlikte yürütmeye çalışarak okurun ruh halini sürekli değiştirmesi, düşünmek için vakit bırakmadan bizi yeniden kan donduran bir sahnenin içine sokması. Soğuk Deri pek çok sıfatla anılabilir, unutulmaz olduğu ise kesin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/carl-gustav-jung-simone-de-beauvoir-ve-robert-musille-bir-bulusma", "text": "Robert Musil'e asıl ünü getiren Niteliksiz Adam romanının hemen öncesinde yazarlığını bana kalırsa daha kırılgan bir sadelikle ortaya koyduğu bir başka eserinden, Üç Kadın'dan (Drei Frauen, 1924) bahsedeceğim. Dileğim, Grigia, Tonka ve Portekizli Kadın isimlerini verdiği bu üç novella arasından özellikle birini, Portekizli Kadın öyküsünü Simone de Beauvoir felsefesi ve Carl Gustav Jung'un psikanaliziyle randevulaştırmak. Çakmak yerine kibriti tercih ediyorum Bay Musil, kadın doğası gereği tekniğin bile tabiata en yakın halini yeğliyorum. Kibrit, ateşi taşır ancak oldukça kırılgandır da. Çakmakta ise yakıtın, mekaniğin kısacası erkin şiddetini duyarım. (Soru, Jung ve Beauvoir'ı kulak kesildikleri hikayeden sıçratır. Bay Musil, nasıl ki toplum doğayı kendine uşak eder, doğa da toplumu baskısı altında tutarsa her şeye gücü yeten, dünya sorunlarına açıklık getiren muktedir erkek dünyasını gizliden gizliye baskısı altında tutan da bu kırılgan kadın doğası olur işte. Ah, ana karnında insani biçime dönüşen o kan çileğindeki gizi gerçekte hiçbir matematik eşitliğe dökemezsiniz! Eh, bu açıdan bakarsak kadının erkekten üstün mü, aşağı mı yoksa ona eşit mi olduğunu ileri süren kıyaslamaların boşluğu kolayca ortaya çıkıyor. Fakat içerlediğim şeyi söylemeden edemeyeceğim. Çünkü kendi kendimi de biraz hayal kırıklığına uğrattım. Erkeğin yaşantısı akılcıdır, bilirsiniz. Fakat o yaşantıda birtakım boşluklar, gölgeler de vardır. Kadınınkiyse kendi sınırları içerisinde oldukça karanlık ama dolu ve tamdır bana göre. Bu doluluk kadına belli bir ağırlık da verir. Diktatörlerin, generallerin, yargıçların, memurların, yasaların, soyut ilkelerin hafifliği yoktur onda. Kadının hoppalığı bile bir karşı koyuş, bir yadsımadan kısacası bir oyundan ibarettir. Erkeği kendi oyun sahasına çekebilse bütün soyut ilkelerin hafifliğini gösterebilirdi ona. Her ilkenin, her değerin, var olan her şeyin iki anlamlılığını gözleri önüne serebilirdi. Fakat her nasılsa, hep olan o şey oluyor. Karanlık doluluğu bir yerde bırakıp eylem halinde o aydınlığa koşmak; verili olanla, dayatılanla benzer bir tutum takınmak durumunda kalıyoruz her seferinde. Ve sanki kadınlar ve erkekler olarak sonunda aşırıya, daima aşırıya kaçıyoruz. İşte beyler, nihayetinde bir Feministim. Hem kendimin farkında hem de imkansızlığında bir kadın olarak eyleme durdum. İtiraf edeyim, beni zaman zaman hayal kırıklığına uğratan asıl şey, içerisinde uykuya daldığımız o aşkınlık fikri ya da muktedirlerce yazılmış bir tarih değil aşırılıkın kendisi oldu. Teoride savunduğum bazı şeyleri pratikte çok defa ihlal ettim. Yalnız bunu hiçbir zaman yüksek sesle dile getirmedim. Şimdi, bizi burada toplayan yazarın düşsel daveti sayesinde, bu küçük cemiyet içinde bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Erkeklerin dünyasında itiraf, zayıflığın ya da baştan çıkarmanın bir türü olarak belirlenmiş çoktan. Kısacası baylar, tarihin şekillendirdiği ikinci bir cins, ben karşısında bir öteki, kısaca kadın olmak bana yansızlığı, açık sözlülüğü öğretti. Koşullarsa alçak gönüllülüğümü kendime saklamayı... Madam Beauvoir, Bay Musil... İzninizle meseleyi konuşmamızın en parlak imgesinden yani kibritten devralmak istiyorum. Biliyor musunuz, Bollingen'de inşa ettiğim evime yüzyıllar öncesinden bir konuk çıkagelse o taş duvarlar, odun yığınları, el işçilikleri arasında teknik anlamda şaşıracağı tek yenilik olarak yalnızca bir kibrit kutusu bulabilir. Ateşi, daha doğrusu gücü taşıyan kırılgan bir teknik. Ne müthiş imge!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/cavdar-tarlasinda-bir-omur", "text": "Ünlü edebiyatçı J. D. Salinger'ın hayatı üzerindeki sis perdesini aralayan Salinger, sadece bir yazar biyografisi olmanın çok ötesine geçiyor. Bir belgesel, bir karakter analizi, dedektiflik öyküsü, yakın tarihin panaroması, edebiyat üzerine bir tez ve belki de daha fazlası. Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok. Söylenecek çok şeyin olmasının sebebi... Eh, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okuduysanız ve Salinger ile onu çevreleyen efsaneye biraz olsun aşinaysanız yirminci yüzyılın en önemli kitaplarından birini yazmış bu adam hakkında birkaç kelime edilebileceğini düşünebilirsiniz. Söylenecek pek bir şey olmamasının sebebi ise Salinger'ın ömrünün çoğunu mahremiyet içinde, gazetecilerden ve her fırsatta soluğu onun yaşadığı yerde alıp onunla tanışmaya can atan hayranlarından uzak bir biçimde geçirmesiydi. Kimse onun ne yaptığını bilmiyordu. Bilenler de bu konuda konuşmamayı seçiyordu. Ancak ölümünden sonra ona en yakın olan birçok insan konuşmaya karar verdi. Ve de Salinger'ın hayatını bir sis perdesiyle örten efsanenin gerçeklerini anlatmaya başladılar. Salinger kitabı, sadece bir yazar biyografisi olmanın çok ötesine geçiyor. Bir belgesel, bir karakter analizi, bir dedektiflik öyküsü, yakın tarihin bir panaroması, edebiyat üzerine bir tez ve belki de daha fazlası. ABD'nin hasarsız atlatıp sonrasında zenginleştiği Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde doğar Salinger ve ülkesinin korunaklı ve zengin talihini paylaşır. Babası gelenekçi, sert, dindar bir Musevi, annesi ise İrlanda asıllı bir Katolik'tir. Zengin ailenin şımartılmış çocuğu olarak bir fanusun içinde yetişir ve erken yaşlarından itibaren bir isyan büyütür içinde. En büyük derdi belki de herhangi bir derdinin olmamasıdır. Roman ve öykülerinde anlattığı karakterlere benzer bir biçimde okul hayatı çok sorunlu bir gençtir. Tiyatro ve edebiyat dersleri hariç neredeyse tüm dersleri berbattır ve okul yönetimine göre bunun sebebi zeki ama ağır hasar görmüş bir çocuk olmasıdır. Ancak belki de bunun sebebi yazmak dışında pek bir şeyle ilgilenmemesidir. Unutulmaz karakteri Holden Caulfield gibi o da defalarca okul değiştirir. Sonrasında hayatının ilk büyük travmasını İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşar. Takıntılı bir şekilde sevdiği sevgilisi Oona O'Neill'ın Charlie Chaplin'le evlendiği haberini gazetelerden okur ve hemen ardından Normandiya Çıkarması'na katılmak üzere İngiltere'ye gönderilir. Normandiya, Hürtgen, Ardenler ve Kaufering boyunca, hayatındaki en büyük tutkusu olan yazmaya tutunur. Belki de Avrupa cephesinde yitirdiği masumiyeti ömrü boyunca sanatında arar. Yıkılmış, parçalanmış, insanlığını yitirmiş bir dünyada şahit olduğu dehşetin ardından bu yıkık üslubun artık kendi üslubu olduğunu bilerek evine döner. Savaş hakkında neredeyse hiç yazmasa da belki de döndükten sonra yazdığı her şeyde savaşın bir izi vardır. Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı yazmaya savaştan önce başlamış olsa da çok sonrasında tamamlayabilir ve kitap ancak 1951'de basılır. Her şeyi kağıda dökmesi on yılını alır. Hayatının geri kalanını da bu kitabın pişmanlığıyla geçirir. Çavdar Tarlasında Çocuklar ona çok az insanın hayal edebileceği bir şöhret kazandırır ve birçok insan böylesi bir şöhrete kucak açacakken o sırtını döner. Doğal olarak insanlar onun bu garip tepkisini sorgular ve anlamlandıramaz. Ancak kim bilir, belki de onun şöhretle olan ilişkisi mümkün olan en aklı başında ilişkidir. Salinger eserlerinde amaçsız, pusulasız, çöküşün eşiğinde veya yıkık, zeki, hassas, içine düştüğü dünyanın saçmalıklarıyla ve sahtelikleriyle baş edemeyen çocukların, gençlerin portresini çizer daima. Çoğunlukla kendisini anlatır. Kırılan kalbini, travmaya uğratılmış aklını... Olduğundan daha mükemmel bir biçimde anlatır. Tutkuyla ve hevesle. Yirminci yüzyıla damgasını vuracak gençlik isyanının ne olduğunu kimse bilmeden önce ilk işaret fişeğini yakarak yazar. Titizlikle yazar. Noktasına virgülüne bile dokunulamayacak bir hassasiyetle. Münzevi yazar arketipidir. Tavizsiz ve kayıtsız bir kesinlikle yazar. Mükemmeliyetçi bir takıntıyla yazar. Aylarca ve hatta yıllarca usanmadan, kusursuzu bulana dek yılmadan. Salinger, kaybettiği masumiyeti ve ruhu bir ömür boyu yazarak, onca sahte insanın arasında nasıl yaşayabildiklerine inanamadığı insanlardan uzakta bir ömür geçirerek yazar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/cesarete-ihtiyac-duydugumda-bir-kahramani-hatirlarim", "text": "Kültür dünyamızın üretken kalemi Bilgehan Uçak'ın ilk romanı Akşamlar Artık Serin, Everest Yayınları tarafından okura sunuldu. Kitapta hayatın süprizleri karşısında sevginin gücüne sığınan insanları anlatıyor Uçak. Spordan siyasete, edebiyattan tarihe farklı alanlarda emek veren yazar daha önce spora uzak gibi görünen isimlerle yaptığı söyleşileri Futbol'mu? Yok Daha Neler!'de bir araya getirmişti. Bir dönemin kayıtçısı dediği Reşat Nuri Güntekin'in pek de bilinmeyen Cumhuriyet ve Anadolu üzerine yazdıklarını ise Operada Mücella Suzan'da değerlendirdi. Yazma hevesi, okuma ihtiyacı başta olmak üzere ucu daima kitaba çıkan bir konuşma sunuyoruz. Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe'yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hala saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum. Kelimeler sanırım sadece benim görebileceğim şekilde gözümün önünde hayalet kelebekler gibi uçuşmaya başlıyor. Harf harf uçuşuyorlar, sonra bir an geliyor ve ben onları toplamaya çalışıyorum. Derken, toparlanmış bir vaziyette ya bilgisayar ekranında ya da daktiloda karşıma çıkıyorlar. Kısa yazıları bilgisayarda, romanı mutlaka daktiloda yazıyorum! Yazısına göre değişse de kısa yazılar birkaç saat içinde yazılıyor. Roman öyle değil. Burada çok sevdiğim Selim İleri'den öğrendiğim bir şeyi anlatmak isterim. Romanı yazıp Selim İleri'ye götürdüğüm zaman, bana, Maşallah siz genç yazarlar herhalde hepiniz birer Dostoyevskisiniz, dedi, bir kere yazıp okuyor ve getirecek cüreti bulabiliyorsunuz; bizim zamanımızda bu olamazdı. Bu benim kulağıma küpe oldu. Selim Bey, o zaman Mel'un'u yazmaktaydı. Aynı romanı kusursuzluğa ulaştırabilmek için defalarca yazdığını gördüm. O gün romanı geri aldım. Oturup bir daha yazdım. Sonra bir daha... Sonra bir daha. Aynı romanı, cümle cümle, biri daktiloda olmak üzere dört kez yazdım. Her seferinde bazı şeyleri değiştirdiğimi görmek, bunun olacağını bile bile, beni çok heyecanlandırıyor. Roman yazarken hayatın gerçek yüzüne işaret edebilmek gibi bir iddiam yok. Açıkçası, hayatın gerçek bir yüzü olduğundan da hiç emin değilim. Yapmak istediğim, okuru bir serüvenin içine sokmak. Romanla bir dünya kurmaya çalışıyorum ve okuru da oraya davet ediyorum. Şimdi benim çok yakın tanıdığım insanlar var, Müjgan var, Türkan Hanım var, çok ilginç buluyorum onları. Okurun da onlarla tanışmasını istiyor ve diliyorum. Her şey bir yana, okumak yazmaya giden yolu açıyor. Bunun aksinin pek mümkün olduğunu sanmıyorum. Ama koltuğa gömülüp, dünyanın bütün dertlerini bir yana bırakmış şekilde, bir başka yazarın dünyasına girmeyi, hiç gitmediğim yerlere gitmeyi, hiç tanımadığım insanlarla tanışmayı, tarihin herhangi bir anında herhangi bir yerde olabilme düşüncesini, o kahramanların dertleriyle üzülmeyi, onlarla sevinmeyi seviyorum. Bunu çok eğlenceli buluyorum. Herkes gibi benim de çok sevdiğim, hayranlık duyduğum yazarlar var. Markete giderken yanlarında götürdükleri alışveriş listesini yayımlasalar, ilk gün gidip alırım. Sevdiğim, fikrine değer verdiğim biri, bana hiç tanımadığım birini önerirse, o zaman yeniliğe çok açık biri oluyorum. Aksi halde, eğer konu özellikle ilgimi çekmiyorsa, yeniliğe açık değilim. Bir de, bilimkurgu, kişisel gelişim falan gibi yanından geçmediğim türler var. Kitapların gündelik hayatımda yeri var. Bazen sadece o kahramanla bir anlığına özdeşleşmek için onun söylediği bir sözü yineliyorum. Ya da cesarete ihtiyacım olduğu anlarda aklıma hep bir kahraman geliyor. O olsa yapardı, diyorum. Bu beni motive ediyor. Ayrıca, birçok şeyi yapmayı reddetmemin altında hep aynı soru yatıyor: Sartre olsa yapar mıydı, Kazancakis ya da Reşat Nuri olsa buna tenezzül eder miydi, gibi sorular soruyorum kendime. Sonra da yapamıyorum. Umarım hayatımın büyük bölümü henüz geçmemiştir. Nazi dönemini anlatan filmler izlemeye bayılıyorum. Yani, film bitince genellikle kahroluyorum ama gene de takıntılı bir şekilde izliyorum. Çizgili Pijamalı Çocuk'u izledim mesela geçenlerde, aman yarabbi, gece gözüme uyku girmedi. Ama ertesi gün, gene bir başka Nazi filmi seyrettim. Oradan alınacak çok şey olduğuna inanıyorum. Aynı yönetmenin filmlerini arka arkaya izlemeyi de çok severim: Fellini, Visconti, Woody Allen benim çeşitli dönemlerde birer ayımı almışlardır -feda olsun!- Mesela, salgının döneminde Tarantino'yu da böyle seyrettim. Ama onun sinema anlayışı bana hiç geçmedi. Yeşilçam'ı da çok severim. Bu sıralar Julian Barnes, Gündoğumuna Yolculuk. Ahmet Mithat Efendi, Henüz On Yedi Yaşında. Kemal Karpat, Elitler ve Din. Bir de Corona marka hardal rengi daktilo ile çokça daktilo çıktısı var masamda."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ceviri-kuskusuz-buyulu-bir-seruvendir", "text": "Roman ve öykülerinin yanı sıra nitelikli çevirileriyle de tanıdığımız Fuat Sevimay, bu kez Hep Kitap'ın Atölye serisinden, çeviriye ve çevirmenliğe dair bir kılavuzla karşımızda: Çeviri'Bilirsin!: Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar. Çeviri nedir sorusu karşısında akla gelen ilk yanıt, yabancı dildeki metnin dilimize aktarılması ve kazandırılması şeklindedir. Bu yanıta kimsenin itirazı olmaz. Ne var ki bu tanım, yapılan işi bütünüyle karşılamaz. Çünkü aslında dilimize aktarılan, bir metin olduğu kadar metnin yazarı ve düşünce iklimidir de. İşte, özellikle edebiyat çevirisi söz konusu olduğunda tartışma burada başlıyor. Sadık çeviri mi, serbest çeviri mi? Her şey çevrilebilir mi, asla çevrilemeyecek metinler var mıdır? Çevirmen gölgede kalmış bir yazar mı, yoksa daha mekanik bir biçimde yalnızca aktaran mı olmalıdır? Çeviri yaparken bazı katmanları feda ederek metnin bütününün ritmini ve lezzetini korumak mı önemlidir, yoksa hiçbir unsurdan vazgeçilmemeli midir? Fuat Sevimay, kitabında bir yandan bu soruların cevabını ararken bir yandan da kendi kişisel deneyimlerini paylaşıyor. Ancak çok teknik bir metinle karşılaşacağınızı düşünerek gözünüz korkmasın sakın; Sevimay, kitabın başında da belirttiği gibi, çeviribilim eğitimine dair bir yapının içinde ele almıyor bu konuları, çeviribilimin kuramsal tarafının pratiğe nasıl yansıdığını, okur, yazar ve çevirmen olarak deneyimleyip öğrendikleriyle harmanlayarak okura sunuyor. Kaynak İngilizce metinlerin farklı Türkçe çevirilerini cümle cümle, kelime kelime inceleyerek, hem farklı çevirmenlerin kısacık bir paragrafı bile nasıl farklı yorumlayabileceğini gösteriyor hem de bu deneme çevirilerini birbiriyle mukayese ederek hangisinin daha uygun bir çeviri olarak değerlendirebileceğini açıklamaya çalışıyor. Bu denemeler vasıtasıyla yazarı tanımanın ve yazarın dünyasına hakim olmanın önemine, çevirmenin ancak belirli sınırlar dahilinde inisiyatif kullanabileceğine, yazarın yarattığı sahneyi gözünde canlandırmanın önemine, metnin bütünselliğinin korunmasının ve sözdiziminin vazgeçilmezliğine, kaynak ve erek dilin imkanlarını bilmenin çevirmenin işini kolaylaştırdığına, diyaloglarda metnin tınısını korumanın yollarına, farklı metin türleri için farklı çeviri yöntemleri olduğuna değiniyor. Ayrıca çeviri yapmak isteyenler, çeviriye heveslenenler için kimi sözlük, sosyal medya grupları ve çeviri dernekleri tavsiyelerinde bulunup sektöre dair bilgiler de sunuyor. Edith Grossman, Çeviri Neden Önemlidir? kitabında çeviri sözleşmesinden bahseder; yazar, çevirmen ve okur arasındaki bu sözleşme, Grossman'a göre iyi bir çeviri için elzemdir. Çeviri'Bilirsin'i okurken sık sık aklıma bu çeviri sözleşmesi geldi; Fuat Sevimay'ın kitabının bu sözleşmeyi, somut örnekler üzerinden layıkıyla açıklayan bir kitap olduğunu düşündüm. Yazıyı, hem çevirmenin hem de okurun zevkle okuyacağını ve faydalanacağını düşündüğüm kitabın son cümlesiyle bitirmek yerinde olacak: Dili, edebiyatı ve etimolojiyi seviniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ciftedikisli-ve-hristoteyelli", "text": "Salah Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, işte Salah Birsel, diye tanıyabileceğimiz bir sesi var. Başkasının elinde çok resmi, iddialı, kuru olabilecek geniş zaman kiplerini bir tür müzikal efekt, bir makam gibi kullanarak temel bir ahenk yaratıyor metinlerinde; temel müzikaliteyi böylece kurduktan sonra, sözleri çeşitlemeye başlıyor: Kısalı-uzunlu cümleleri arka arkaya getiriyor, bir konuyu işledikten sonra aniden bambaşka gibi görünen bir konuya geçiyor; mizahi incelikleri, ufak nükteleri, saçmalıkları metnin kritik noktalarına yerleştiriyor; sonra da illa ki vurucu bir paragrafla yazıyı bitiriyor. Salah Birsel'in üslubu, bir de, kelime seçimleriyle meşhur. Birsel'in mizahçılığının en görünür tarafı bu: Birsel, argodan, eski metinlerden, halk dilinden kelimeler, tabirler, deyişler bulup çıkarıyor, bunları kimi zaman asıl anlamlarıyla, kimi zamansa kendi yüklediği yeni anlamlarla, bir tür özel sözlük yaratarak kullanıyor. İlk defa Salah Birsel okuyan bir okur belki yadırgayabilir, tökezleyebilir bu seçimler karşısında; Birsel'i okumayı sürdürdükçe, okur da vayvilimleri, neşeli paytonları tanımaya başlıyor, bu dili öğreniyor. Birsel, ayrıca, okuyucuyu bu sözlerin kendi kitapları dışında da izini sürmeye, sözlükleri, eski kitapları karıştırıp neymiş bu vayvilim? sorusunun peşine düşmeye kışkırtıyor tabii ki. Bugünün gözüyle bakınca, Birsel'de Türkçenin zenginliğine, geçmişine, kıvraklığına yönelik büyük bir sevgi görüyorum: Tüm bu kitaplarını Türkçenin sandığımızdan daha büyük, daha kapsamlı olduğunu göstermek için de yazmış sanki. (Birsel, uzun süre TDK'da yöneticilik de yapmıştı; Türkçenin 100 yılı aşkın bir süredir devam eden reform tartışmaları hakkında, TDK'nın özellikle 1960'lardan 12 Eylül darbesi arasındaki yıllarda bu tartışmaya katkıları hakkında karikatürize, siyah-beyaz fikirlerle konuşanların özellikle okumaları gereken yazarlardan biri Salah Birsel). Sel Yayıncılık, Salah Birsel'in kitaplarının yeni basımlarını yaparak Türkçe edebiyata gerçekten büyük bir hizmette bulunuyor böyle yazarları gündemde tutmayı misyon edinen yayınevleri olmasa Birsel de basılmayabilirdi, bu mücevherler unutuluşa terk edilmeye başlayabilirdi; örnekleri var. Charlie Parker'ın hayatını merkeze alan iki deneme, Türkçede caz sanatı üzerine yazılmış çok ender ve öncü metinler arasında. Birsel'i şiirleriyle, romanıyla, ama özellikle Salah Bey Tarihi adı altında derlenen ciltlerinde İstanbul'u merkez alarak yazdığı tarihsel denemeleri ve 1001 Gece Denemeleri başlığı altında toplanan edebi denemeleriyle tanıyoruz. Bugün elimizdeki kitap, 1960'lardan beri yazdığı denemeleri 1001 Gece Denemeleri üstbaşlığı altında toplama fikrinin ortaya çıktığı yıllarda, 1985'te yayımladığı Bir Zavallı Sarı At. Kitap, o yıllardaki en son denemelerini derliyordu. Birsel, 14 cilde ulaşan bu seriye 1990'lara dek devam etti. Bir Zavallı Sarı At, projenin tam göbeğinde: Hem 14'lük serinin yedincisi hem de o yıllara kadar bağımsız kitaplar olarak yayımlanmış denemelerin daha büyük bir bütünün parçası olduğunun fark edildiği kavşakta, bu bütünlüğü kurmaya, haklı çıkarmaya doğru yazılmış bir kitap. Bir Zavallı Sarı At, Salah Birsel'in deneme üslubunu tanımak için en iyi başlangıç noktalarından biri olabilir. Cigarayı Nasıl Bıraktım başlıklı otobiyografik deneme, pek çok sigara tiryakisinin hayatının bir noktasında yüzleştiği bu zorlu meseleyi açıkça anlatan ufak bir karamizah başyapıtı. Kitap, Birsel'in ilgi alanının genişliğini belgeliyor. Kitap boyunca temaların birbirini yansıtması, özellikle Plutarkhos'un Hayatlar'ının kitabı açan, kitabın sonunun yaklaştığını haber veren ve kitabı kapatan tema olarak kullanılması, kitabın genel bir bir planla yazılmış ve derlenmiş olduğunu ele veriyor: Beatles'ın Sergeant Pepperı, Çaykovski'nin 4. Senfonisi, Pink Floyd'un başladığı motiflerle biten pek çok albümü varsa, Birsel'in de Bir Zavallı Sarı At'ı var. Kitaptaki Charlie Parker'ın hayatını merkeze alan iki deneme, Türkçede caz sanatı üzerine yazılmış çok ender ve öncü metinler arasında bildiğim kadarıyla. Kitaba adını da veren ilk denemede, Plutarkhos'tan sanat uğruna hayat boyunca çabalama ve çile çekme temasıyla başlayıp buradan Charlie Parker'ın biyografisine nasıl geçtiğine dikkat edin ve şunu da not edin: Birsel, kendisi de, 66 yaşında yazdığı bu denemeyi kapatırken denemelerinin bu teknik özelliklerine dikkat çekmek ihtiyacını hissetmiş, kendimize poh poh çekmeye el atmak zorunda kaldığını söylemeyi gerekli bulmuş: Yoksa yine her vakitki gibi sesimizi çıkarmaz, eleştirmenlerin gelip bizi bulmasını beklerdik. Öylece de kurur kalırdık. Bu denemenin sonlarına doğru, Her sözcük imi zaman da kuyudur, dedikten sonra gerçektüstü, şifreli bir dünyaya varan bir kuyu açmasını, bizi iki paragraf için başka bir boyuta geçirip geri getirmesini de gözden kaçırmayın. Birsel'in denemelerini birer keyif nesnesi olarak okumak, bilmediğimiz ya da az çok haberdar olduğumuz konulardan ilginç anekdotların bir derlemesi olarak kabul etmek mümkün. Ama bunu yaparken şunu da hatırlamalıyız: Bu denemeler nasıl yazılıyordu, bu bilgiler nasıl derleniyordu? Bu soruları sorarsak, bu işin arkasında ne büyük bir okuma, not çıkarma, bu notları bir kurgu içinde biraraya getirme çabasının yattığını görebiliriz. Birsel'in dile, dilin zenginliğine karşı sevgisini, heyecanını andım. Sanıyorum bizler artık bu kadar renkli bir dille yazmaya cesaret edemiyoruz: Yanlış yaptığımızın söyleneceğinden, anlaşılmamaktan, azarlanmaktan çekiniyoruz; böylece Türkçe yazı dilinin ortalaması da düzleşiyor, yavanlaşıyor. Birsel ve yaşıtları böyle bir temel kurmuşken bizlerin bunu daha ileriye götürmeye, daha da zenginleştirmeye çabalıyor olmamız gerekirdi tabii, bunu yapmak için, önce Birsel'i okumamız, nasıl yazdığını, ne yazdığını, niye yazdığını daha iyi anlamaya çalışmamız gerekiyor; çiftedikiş ve hristoteyelle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/cilgin-kalabaligin-uzaginda-bir-ada", "text": "Maalouf kurgusal olarak bir felakete değiniyor. Konu distopik bir gelecekte geçiyor; Empedokles, insanların kurtuluşuna sebep olacak toplum, geçmişten gelerek geleceği kurtaracak. Antik Yunan ile günümüz dünyası arasında bir bağ kuruyor kitap. Ölümsüzlük arzusu ve varoluş çabası uygarlık krizine dönüşüyor. Babasını yıllar önce aldığı bir arazide yaşayacağını söylüyor Alec. Arkadaşları ve herkes gülüyor bu inanılmaz fikir karşısında. Ona en fazla altı hafta biçiyorlar. Altı hafta dayanamazsın. Hay Bin Yakzan geliyor akla. Bu ilk felsefi roman ve ilk robinsonad örneğinin, Tanpınar'ın deyişiyle Müslüman aleminin tek romanı, sonrasında Hay'ın, çeşitli Avrupa dillerine çevrilmesiyle, Daniel Defoe'dan Robinson Crusoe ve benzer eserlerin yazılmasına yol açtığı söyleniyor. Ada coğrafi olarak bir sınırı işaret eder. Akıl kelimesini Arapça manasıyla düşününce, insan zihninin hakikati parçalara bölerek sınırlandırıp anlamlandırması geliyor akla. Bir kara parçası seçiliyor ve zihni buraya yerleştiriyor roman. Düşünmek sınırlı ve makul bir alanda debeleniyor. Altı hafta diyorlar ama Alec çantasını alıp çıkıyor evden. Gitmek fikri, pandemiden sonra hepimizin aklına geliyor artık. Öncesinde bu kadar çağırmıyordu kimse gitmeyi. Bugün akışın dışında kalarak kendi anında ve gündeminde kalamamak modern insanın zihninde bir çengel olarak var. Doğal tatiller, kırsala bir arazi dayayıp uzakları ileriki bir tarihte yaşanır kılmak bir ütopyaydı hepimiz için. Fakat son olayların tarihten günümüze taşıdığı; savaş, afet, kıtlık, göç gibi kalıtsal katmanlarla birlikte yoğrularak biriktirdiği hava; toksiklik oluşturdu hepimizde. Gitmek hiç bu kadar yakınlaşmamıştı. Amin Maalouf, son kitabı Doğu'dan Uzakta'dan tam sekiz yıl sonra Empedokles'in Dostları isimli eseriyle okuyucunun karşısına çıktı. Maalouf kurgusal olarak bir felakete değiniyor. Konu distopik bir gelecekte geçiyor; Empedokles, insanların kurtuluşuna sebep olacak toplum, geçmişten gelerek geleceği kurtaracak. Antik Yunan ile günümüz dünyası arasında bir bağ kuruyor kitap. Ölümsüzlük arzusu ve varoluş çabası uygarlık krizine dönüşüyor. Yazar için insanlığı kurtarmak, geçmişi geleceğe taşıyarak çözülebilecek başka açıdan. İşin ilginç tarafı Maalouf bu kitabı iki yıl önce tamamlamış. Yani henüz pandemi, maske, karantina gibi daha önceden çoğumuzun aklına gelmeyecek durumlar ortaya çıkmamışken. Uygarlıkların Batışı'nda: Aklı başında, samimi ve güvenilir kalmak herkesin borcu... diyen Maalouf bugünden bakınca sanki bir imkansızı çağırıyor hepimiz için. Bu kitabı, son elli yılın bir eleştirisiydi. Umutsuzluk ve çıkışsızlık aslında yazarın altını çizdiği kelimeydi kitap boyunca. Dünyanın gelişi ve insanın bunu karşılayışı yazarı ilgilendiriyordu. Son kitap Empedokles'in Dostları benzer bir duyguyu barındırıyor: Dünyanın gidişatında bir yanlışlık var. Issız bir ada satın alıp yalnız yaşama fikrini babasından kapıyor Alec. Babasının bir türlü hayata geçiremediği bu isteğe bağlı göçü, Alec gerçekleştiriyor. Adaya yerleşerek Atlas Okyanusu kıyısında Antioche adasında yalnız yaşayacak, çizimlerini dergilere gönderip geçimini sağlayacak ve ara sıra kasabadaki balıkçı kahvesine gidecektir. Sessiz ve kendine göre bir hayat. Fakat fısıltılar başlar ve adanın diğer bölümünde tek başına yaşayan bir kadına rastlar. Mitolojik bir kitabı olan, ilk romanıyla başarılı bir çıkış yapan ve sonrasında her şeyi ardında bırakan esrarengiz Eve. Farklıdırlar ama aynı yalnızlığı yaşıyorlardır adada. Kendimi yatıştırmak için biz aynı yalnızlığı yaşamıyoruz, diyorum, içimden. O, insanlardan kaçıyor, onlardan nefret ettiği çok belli; bense dünyayı daha duru bir bakışla gözlemleyebilmek, belki de daha iyi tanıyabilmek, daha iyi kucaklayabilmek için ondan uzak duruyorum. Birbirlerinin uzağında olmadan hem yakın ama aynı zamanda uzak bir yalnızlık yaşayan bu iki kişi bir gün elektriğin, telefonların, televizyon yayınlarının, internetin, kısacası her türlü iletişim aracının etkisiz hale gelmesiyle daha fazla zaman geçirmeye başlar. Bu başka bir yaşamın olasılıklarına dahil olma fikri öncesinde Norveçli yazar Erlend Loe'nun modern zaman seyyahı Doppler'den ve ardından yayımlanan Bildiğimiz Dünyanın Sonu eserinde de ormanın içerisinde kurulan bir yaşam pratiğinin dış dünyaya açılanların öteki kaldığı, yalnızlaştırıldığı bir dünyada özgür kalmak mümkün mü sorusunu kuşanıyordu. Başka bir eserde Henry David Thoreau'nun başyapıtı Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Amerikan edebiyatının klasiklerindendir. Yirmi sekiz yaşında şair-entelektüel bir Amerikalı, şehirdeki yaşantısını geride bırakıp doğup büyüdüğü kent olan Walden Gölü kenarında bir kulübe yapar ve orada yaşamaya başlar. Doğanın içinde bütün yaşamsal ihtiyaçlarını kendi çalışarak karşıladığı iki yıl geçirir. Empedokles'in Dostları'nda Alec İnsan neye ihtiyaç duyar diye sorar. Sağlığı ve internet bağlantısı iyiyse gerisi o kadar önemli değil... başkalarının cennet olmadığı kesin Tüm bu eserler, yaşam pratikleri olacak olan ve olmuştan memnuniyetsizliğini gösterir insanoğlunun. Eskiden manşetlere çıkan olayların artık gündemden düştüğünü hiç söylemiş miydim? Yaşandığı söylenen bu felaket söylentileri arkasını siyasi, diplomatik, kültürel krizlere bırakarak çözümsüzlükte debeleniyor. Gerçeğin spekülasyona dönüştüğü bu son zamanlarda Empodokles'in dostları da kimisi için kurtarıcı olurken başkası için bozguncu olarak görülebiliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/cizgi-evreninde-bir-realist-alan-moore", "text": "V for Vendetta, Watchmen gibi eserlerin üreticisi Alan Moore 1960'ların ortasından itibaren yazarlık maharetini çoğu meslektaşı gibi fanzinler ve benzeri süresiz-düzensiz yayınlar aracılığıyla etrafıyla paylaşır. Zamanla yazarlığını daha da ön plana koyacak olan Moore, '70'lerle birlikte çizgi roman dergileri için üretmeye başlar. Çizgi roman, mecra itibariyle hem yazarlara hem çizerlere hem de mecranın belkemiğini oluşturan iki işi birden yürütebilen çok yönlü üreticilere sahip. Genellikle bağımsız çizgi roman örneklerinde veya grafik romanlarda denk geldiğimiz çok yönlü bu üreticiler yanında, yazar yerine çizerini öne çıkaran veya tam tersini beceren çizgi roman örnekleri de oldukça fazla. Bir fikri görsele aktarırken o fikrin sahibi yazarla uyuşan bir çizer olmadan çizgi romanın varlığından pek bahsedemeyecek olsak da, çizgi roman yazarlığı da günümüzde kendi başına elle tutulur ve önem arz eden bir unvan artık. Bu yazıda da çizgi roman alanında en bilinen isimlerden, belki de bugünün birçok çizgi roman yazarının önünü açan, beraberinde kendi üretimi olmayan dokunduğu herhangi bir çizgi romanı içinde yer aldığı dünyasıyla birlikte değiştirme ve geliştirme maharetine sahip, nev-i şahsına münhasır İngiliz yazar Alan Moore'u; çizgi romanla ilişkisini ve ürettiklerini, çoğunlukla Türkçeye çevrilen eserleri üzerinden inceliyor olacağız. Moore, ergenlik yıllarına denk gelen 1960'ların ortasından itibaren yazarlık maharetini çoğu meslektaşı gibi fanzinler ve benzeri süresiz-düzensiz yayınlar aracılığıyla etrafıyla paylaşır. Bu büyüme sürecinde Alan Moore yavaş yavaş çizerliğe de el atar; dönemin Sounds ve NME gibi müzik odaklı yayınlarında, farklı mahlaslar altında ürettiği işleri görücüye çıkar. Zamanla yazarlığını daha da ön plana koyacak olan Moore, '70'lerle birlikte 2000AD ve Warrior adlı çizgi roman dergileri için üretmeye başlar, bu dönemde hem çizer hem de yazar olarak dergi içerisindeki antolojilere farklı işleriyle katkıda bulunur. Bu işlerin en öne çıkanıysa Moore'un sesini o güne kadar en yüksek şekilde duyurabildiği Marvelman'dir. Konvansiyonel bir süper kahraman hikayesi olan Marvelman, Moore'un dokunuşuyla karanlık ve gerçekçi bir hal alır. Dönüşüme giren Marvelman'e ileride çizgi roman mecrasının diğer önde gelen yazarlarından biri olan, Sandman'in yaratıcısı Neil Gaiman da el atacaktır. Moore'un belki de ilk klasiği olan distopya masalı V for Vendetta'nın (V for Vendetta, 2008, Arka Bahçe Yayıncılık) da ilk bölümleri gene Warrior'da yayınlanır. Bu dönemdeki işleriyle ödüller de kazanmaya başlayan Moore adını gittikçe duyurur ve Amerikalı DC Comics'in teklifiyle 1984'te Swamp Thing çizgi romanını hazırlayan ekibe dahil olur ve ismini Atlantik'in öteki tarafına duyurur. Swamp Thing Efsanesi (Swamp Thing, İthaki Yayınları: 2020), ilk olarak '70'ler başında yayınlanmaya başlayan, dönem dönem yayınına ara vererek istikrarsız ilerleyen bir çizgi roman serisidir. Moore, realist, dramatik ve bazen de duygusal karakter üretimini Swamp Thing vesilesiyle iyice görünür hale getirir; ününü gittikçe yitiren bir çizgi romanı ayağa kaldırır ve çok daha yukarılara taşır. Moore'un tek başına yarattığı bu dönüşüm, Swamp Thing'in bugüne kadar süren ününü yaratan belki de en büyük kilit taşlarından biridir. Swamp Thing vesilesiyle DC Comics'in diğer süreli yayınlarına da konuk yazar fırsatı yakalayan Moore, '80'ler boyunca DC evrenindeki hikayelerine karanlığı, gerçekçiliği ve karamsarlığı yaklaştırır; hikaye yazımında çizgi roman mecrasında standartlaşan formüllerden ziyade tarihi veya edebi referanslara ve alıntılara başvurur. Bu dönemde hazırladığı Batman: Öldüren Şaka (Batman:Killing Joke, JBC Yayıncılık: 2015), alışılagelmiş Batman hikayelerinden ziyade Joker karakterinin arkaplanına odaklanarak Batman'le aralarındaki mücadeleyi bu sefer de Joker gözünden, karakterin geçmişine yapılan referanslarla anlatır. Ancak bu hikayenin hemen öncesinde süreli şekilde yayınlanmaya başlayan, Dave Gibbons'un çizgileriyle hazırladıkları, Soğuk Savaş dönemini kahramanlar eşliğinde anlattığı efsane çizgi romanı Watchmen (Watchmen, İthaki Yayınları: 2016) Moore'un belki de çizgi romana, edebiyata, kendisine ve dünyaya bakışının manifestosu olacaktır. Watchmen'in kahramanları gerçek sorunlara sahip, yaşlanan ve gittikçe kötüye giden dünya için endişelenen; fakat bir yandan da güçsüzlüklerinin farkında, birbirinden kopuk karakterlerdir. Toplumdaki 'öteki'yi temsil ederken bir yandan da dev bir komplo beraberinde başlarına geleceklerden korunmak için bir araya gelmeye çalışırlar. Watchmen sonrasında bağımsız çalışmalara savrulan Moore, bu sefer ibresini İngiltere'de geçen tarihi ve okült bir anlatıya çevirir. '89 ve '98 arasında toplam on sayıda, çizer Eddie Campbell eşliğinde toparlanan From Hell (From Hell, Flaneur Yayıncılık: 2017), merkezine Karındeşen Jack'i oturtan, ancak ezoterik fantezilerin edebiyattan tanıdığımız kurgu figürler ve gerçek tarihi karakterlerle harmanlandığı sıradışı bir iş olur. Neredeyse 600 sayfaya ulaşan eser; Alan Moore'un kafasının tarihi ve kurgu referanslar arasında nasıl çalıştığını anlamak için harika bir örnektir. Bağımsız başka benzer işler sonrasında Moore iki kıta arasında gidip gelmeye başlar; '90'larla birlikte bir yandan Amerikalı büyük çizgi roman yayıncılarının şaşalı kahramanlarına drama katarken bir yandan da kendi sınırlarını kendi belirlediği imza işler üretir. Bunların en önde geleni de, 1999'da yayına başlayan ve geçtiğimiz yıl sona eren Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti'dir (The League of Extraordinary Gentlemen #I-#II, Yapı Kredi Yayınları: 2019). From Hell'deki karakter kolajını birkaç vites arttırarak zihnindeki dipsiz edebiyat dağarcığını baştan sonra bir hikayeye dönüştüren ve bu hikayeyi farklı komplo, detektiflik ve fantastik olayların etrafında biçimlendiren Moore, çizer Kevin O'neill eşliğinde hikayeyi yirmi yıl boyunca esnetir, genişletir, evrenler arası bir boyuta getirir ve 2020 itibariyle de tamamlar. İşin belki de en ilginç yanı olarak; yukarıda anılan hemen her Moore hikayesi bir şekilde beyazperdeye yansır. V for Vendetta, dönemin meşhur yönetmenleri Wachowski Kardeşler tarafından sinemaya uyarlanır, Swamp Thing ise kariyerinin başlarındaki genç Wes Craven eliyle bir televizyon filmine aktarılır. From Hell, tüm karamsarlığı bir kenara atılıp Johnny Depp'li bir gerilim filmi olur, Watchmen'se sonradan DC filmlerinin demirbaş yönetmeni olacak Zack Snyder tarafından kalburüstü bir anlatıya çevrilir. Kapsadığı fikirsel alan ve içerik sebebiyle sinemaya aktarılması en zor örnek olabilecek Olağanüstü Beyefendiler Cemiyeti bile kendini bir aksiyon filmi olarak sinemada bulur. Moore ise bu uyarlamaların hiçbirini onaylamaz, isim hakkını vermez, sinema-tv platformundaki bu üretimlerin hepsini reddeder ve her fırsatta eleştirir. Belki de 'çocuklarının' kendisinden izinsiz bir şekilde büyütüldüğünü gören ama duruma müdahale de edemeyen bir ebeveyn gibi hepsinden vazgeçer; birebir engel ol masa da hiçbir zaman kendisinin bu filmlerle birlikte anılmasına izin vermez. Alan Moore, bugün son çizgi romanını tamamlamış olmanın iddiasıyla, ürettiği işlere benzer şekilde gene okültle çevrelenmiş gizemli hayatına İngiltere'de devam ediyor. Çizgi romanlarla işinin tamamlandığını, ancak yazarlığa televizyon, roman, öykü gibi farklı mecralar aracılığıyla devam edeceğini belirtiyor. Çizgi romana ne yazık ki artık küskün olan, gelmiş geçmiş en iyi çizgi roman yazarlarından Alan Moore'u tanımayanlara, önce Türkçeye kazandırılan işleriyle başlayıp, fırsat olduğu takdirde tüm külliyatını keşfetmelerini şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/cocuklarda-hayati-sorgulamali-belki", "text": "Kobi Yamada'nın ülkemizde yayınlanan son eseri Belki, hepimizin içinde barındırdığı sonsuz potansiyelin hikayesine yoğunlaşıyor. Bu fikri, bir çocuğun gözünden irdeleme yolunu seçiyor yazar. Çocuğun dünyadaki varoluş serüveninde ceplerinde taşıması gereken anahtar kavramları hatırlatıyor ona. Bunu da bir masal formatında değil kişisel gelişim şablonunda yapıyor. Bizim çocuk edebiyatı açısından yeni bir dil olduğunu söyleyebilirim. Çocuklara soyut olan kavramları nasıl anlatırsınız? Ya da soruyu şöyle sorayım: Çocuğun içinde taşıdığı potansiyelin ne olduğunu ve bunu nasıl kullanacağını ona nasıl anlatırsınız? Önüne çıkan fırsatları değerlendirme, zor görünen bir şeyi deneme azmi ya da bir problemle baş etme yollarını bulma gibi meseleler biz büyükler için bile muamma kavramlar. Bunun için 'her derde deva' mottosuyla onlarca kişisel gelişim kitabı yayınlanıyor. Aslına bakarsanız bu ay tanıtacağım kitabı da bu anlamda kişisel gelişim rüzgarının, bir çeşit çocuk versiyonu gibi görüyorum. Yazarı da zaten bir şirket CEO'su. Ancak tabii ki yazdığı bu kitapların bir tür çocuk edebiyatı formuna bürünmüş olduğunu gözardı etmemek lazım. Bahsedeceğim kitabın adı Belki. Yazarı Kobi Yamada. Ülkemizde çok sevildi kitapları. Daha önce Bir Problemle Ne Yaparsın?, Bir Fikirle Ne Yaparsın?, Bir Fırsatla Ne Yaparsın?, Denemek isimli kitapları Nar Çocuk Yayınları'ndan karton kapaklı ve güzel bir baskıyla sunulmuştu. Kobi Yamada'nın ülkemizde yayınlanan son eseri Belki, hepimizin içinde barındırdığı sonsuz potansiyelin hikayesine yoğunlaşıyor. Bu fikri, bir çocuğun gözünden irdeleme yolunu seçiyor yazar. Çocuğun dünyadaki varoluş serüveninde ceplerinde taşıması gereken anahtar kavramları hatırlatıyor ona. Bunu da bir masal formatında değil kişisel gelişim şablonunda yapıyor. Bizim çocuk edebiyatı açısından yeni bir dil olduğunu söyleyebilirim Kobi Yamada'nın ülkemizde yayınlanan son eseri Belki, hepimizin içinde barındırdığı sonsuz potansiyelin hikayesine yoğunlaşıyor. Bu fikri, bir çocuğun gözünden irdeleme yolunu seçiyor yazar. Çocuğun dünyadaki varoluş serüveninde ceplerinde taşıması gereken anahtar kavramları hatırlatıyor ona. Bunu da bir masal formatında değil bildiğimiz kişisel gelişim şablonunda yapıyor. Yani cümleler, fikirler, kalıplar... Bu noktadan bakacak olursak kitabı bir edebiyat formatı içinde değerlendirmek zorlaşıyor. Kişisel gelişim şablonlarının, çocuğun hayal dünyasıyla buluştuğu ve kelimelerin daha çocuksu forma indirgendiği bir dil örgüsüyle yazılmış Belki. Yani, yüksek bir edebiyat beklentisiyle okumak yerine çocuğun kendini keşfetmesine yönelik anlamlı cümlelerin buluştuğu bir eser olarak görmek daha mantıklı olacaktır. Orijinal ve en azından bizim çocuk edebiyatı açısından yeni bir dil olduğunu söyleyebilirim. Çocuğa bir kılavuz sunuyor aslında kitap. Her ne kadar bahsettiği şeyler bir çocuk için anlaşılması zor, çok soyut şeyler olsa da kitabın resimlenmesi bu anlamda imdada yetişiyor. Aslına bakarsanız Kobi Yamada'nın diğer dört kitabında da kitabı soyuttan somuta geçişini sağlayan ve okuyan kişide haz bırakan şey kitapların resimlenmesi. Her biri de gerçekten birer tablo niteliğinde güzel resimlemelere sahip. Resimler sayesinde, çocukların kitaptaki kavramlarla kurduğu zihinsel bağ şüphesiz daha anlaşılır olacaktır. Doğa ve estetiği hem sanatsal hem imgesel olarak çok iyi buluşturan resimleme, tadında. Yazarı kadar çizeri Gabriella Barouch da selamlanmayı hak ediyor. Çocukların soyut kavramlarla tanışma anı için olgunluk ve belli bir yaş beklenir hep. Yani kendi yaş sınırları içinde karşılaştıkları soyut bir şeyi anlamlandırmyı da kavratmak gerekiyor sanırım. Elbette ki çocuğun anlamadığı, hayal edemediği bir sürü kavram ve cümle var kitabın içinde. Ama böyle diye çocukları bunlardan uzak mı tutacağız? Tam tersine anlamını bilmediği bir şeyin kulağına çalınması ve duygularını beslemeye başlaması yeterli olacaktır. Bütünü hayal etmesi için bu küçük parçaların çocuğun ruhuna girmesine de izin vermek gerekli. Hem yedi yaşındaki bir çocukla yetmiş yaşındaki bir dedenin dünyaya dair soruları ve dünyayı anlamlandırma çabaları farklı mı sanıyorsunuz? Herkes bulunduğu yaş diliminden dünyayı ve kendini sorguluyor. Belki, insanın varoluşuna dair çocuklara sunulabilecek güzel bir eser elbette ama büyük okurların da çok keyif alacağı kesin. Bir gün kapınızın önünde bir penguen bulsanız ne yaparsınız? Sizi bilmem ama masaldaki bu çocuk, kapıyı açınca karşısında üzgün bir penguen buluyor. Ve çocuksu bir merakla bu penguenin evini bulmasına yardım etmeye karar veriyor. Neleri göze alıyor bir bilseniz! Ve en sonunda buldukları bir sandalla Güney Kutbu'na kadar gidiyorlar. Pengueni ülkesine bırakıyor çocuk ama bu kez de kendi mutsuz oluyor. Sonra ilginç bir şey yapıyor... Eh kitabın hepsini anlatmayalım elbette. Evdeki miniğe okuyacağınız güzel bir kitap bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/cunku-artik-yazmanin-tadini-almistir", "text": "Zengin ve soylu bir aileden gelen meraklı ve duygusal bir kızdır Cosima. Tutucu bir toplumda büyümeye çalışır, akranlarının aksine okuma ve yazmaya da çok meraklıdır. Çocukluk dönemini bağnaz uyarılar ve hiçbir mantıklı nedeni olmayan ailevi tepkilerle geçirir. Naif ve sakin tavrıyla herkes tarafından sevilen Cosima, meraklı yanını hiçbir zaman gizlemez ve her zaman o merakın peşinden gider. Hayata olan merakı, duygusal yanına coşku sağlar... Ve bir gün içindeki duyguları daha fazla tutamayıp yazmaya başlar. Yüreğindeki geniş coşkuyu, yetersiz kelime dağarcığıyla kağıda döker. Yazdıkça rahatlar ve rahatladıkça yazar. Hayata gelme amacı buymuş gibi yazar, hayatın tek anlamı buymuş gibi... Kısa bir öyküsü o dönemin bir moda dergisinde yayımlanır. Yazdıkları cüretkar şeylerdir. Öyküsünün dergide yayımlandığını duyan ve okuma yazma bilmeyen iki kadın akrabası, günahkar ve lanetlenmiş olduğunu düşündükleri kadınların resimlerinin bulunduğu derginin sayfalarını yakarak etrafa dehşet saçarlar. Bu aynı zamanda Cosima'ya da bir gözdağıdır. Cosima'nın yazarlık macerası, Grazia Deledda'nın yazarlık macerasıyla paralellik taşıyor. Yılmadan usanmadan bildiğini yapmaya ve yazmaya devam eder. İnsanların onun yaptıkları ya da yazdıkları hakkında ne düşündüğüyle çok fazla ilgilenmez Cosima. Çünkü içinden yazmak gelir, bunun karşısında kim durabilirdi ki? Hayat ona meraklı ve yetenekli bir zihin vermiştir ve o da kendisine bahşedilen bu yeteneği sonuna kadar kullanarak yazmayı seçer. İmkanların kısıtlı olduğu, doğanınsa kendisini sınırsızca sunduğu bir coğrafyada geçirilen çocukluğun hayal gücünde ve dilde yarattığı tüm etkiler, Grazia Deledda'nın bu otobiyografik romanında masal diliyle okurların karşısına çıkıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/d-mehmet-doganin-direnisi", "text": "1980'li senelerin ortalarında Karaman'da ortaokul öğrencisi idim. Ağabeyim Mehmet Harmancı'nın elinde bir kitap gördüm: Batılılaşma İhaneti. Yakın tarihimizden bahseden bu kitabı birkaç defa okudum. Çocuk yaşlarda okunan kitapların tesiri tahminlerimizin çok ötesinde olabiliyor. Bu kitap ve elbette zamanla bu kitabın açtığı başka eserler; tarihe, özellikle yakın tarihimize bakışımı etkiledi. Kitap kitabı açtı. Doğan'ın meşhur Türkçe sözlüğünü, dilimi geliştirmek niyetiyle yazmaya kalkıştım! Bu eserleri başka eserler izledi. Yazarın en son yayınlanan Türkçenin Cenaze Töreni (Yazar Yayınları, 2020) adlı kitabını okurken ortaokul senelerimi ve Batılılaşma İhaneti'ni yeniden düşündüm. Bir öykümde Yazıyoruz da ne oluyor? demiştim. Öykücü Ali Işık da bana, gerçek hayattaki yazara, bu konudaki gerçek fikrimin ne olduğunu sormuştu: Yazı dünyayı değiştirir mi? demişti. Ben de Işık'a demiştim ki: Yazıdan başka ne değiştirir? Benim doğum yılım olan 1974'ten bir sene sonra yayınlanan Batılılaşma İhaneti, benim gibi daha nice okurun dünyaya, hayata, tarihe bakışını belirledi. D. Mehmet Doğan'ın adıyla bütünleşen bu yakın tarih analizi, daha sonraki nesillerin geçmişi algılama biçimini etkiledi. Otuzdan fazla kitap yazmış olan D. Mehmet Doğan'ın eserlerinin içerdiği alanlar, Atilla Mülayim tarafından yakın tarih, sözlük, dil, seyahat, Mehmet Akif olarak tasnif edilir. Son senelerde yazarın Türkçe hassasiyetine ilişkin eserlerinin sayısı artmıştır. Türkçenin Cenaze Töreni (Yazar Yayınları, 2020) de bunların sonuncusu. Kitabın alt başlığı 1. Türk Dil Kurultayı. Bu konuyla ilgili belgelerin de yer aldığı eserde daha çok, 1930'lu senelerde dilimizle ilgili olarak yürütülen politikaların eleştirisi yapılıyor. Doğan'a göre Cumhuriyet batılılaşmacılığı kendisini Avrupa ile aynılaştırmak amacına dayanan adımlar attı: Cumhuriyet batılılaşmacılığını kültürel yapılanma konusundaki tutum alışlarına ve uygulamalarına bakarak, Avrupa ile aynileştirme yönünde çok keskin ve kestirme adımlar atmak şeklinde tarif edebiliriz. İlk adım, Batı ile en önemli farklılık -hatta çatışma- kaynağı olan 'din farkı'nın giderilmesi yönünde atılmıştır. (s.11) Laiklik başlığında toplanabilecek düzenlemeler din farkının bir şekilde giderilmesi amacına dönüktü. 1930 sonrasında devlet eliyle gerçekleştirilen Türkçeye ilişkin yenileşme girişimleri, elbette 20'nci yüzyıl boyunca sayısız kalem tarafından eleştirilmiştir. Ancak -bir okuyucu olarak gözlemimi söylüyorum- 1990'larla birlikte bu tür hassasiyetler de hassasiyet bildiren eleştirel yazılar da geri planda kalmıştı. Dikkatimi çeken husus, D. Mehmet Doğan'ın bu itiraz dolu sesi hiç kaybetmeden, dilimize verilen zararları haykırmaya devam etmesidir. Genç okurlarımıza bir tavsiyem var: Şu iki kitabı art arda okusunlar: Birincisi Geoffrey Lewis'in Trajik Başarı'sı. İkincisi D. Mehmet Doğan'ın Türkçenin Cenaze Töreni. Bu iki kitap, dilimizin 20'nci yüzyıldaki dramatik macerasını gözler önüne seriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/daglari-tanimak-insani-tanimaktir", "text": "Dağlarda dolaşmak kafa dengi bir dost yanınızda olduğu zaman bir başka güzel, yalnız olduğunuzda bir başka... Dağlara dair hislerimi bütün dağ tutkunlarının paylaştığına şüphem yok. En azından muhterem Dursun Çiçek Beyefendi ile dağlara dair tutkularımızın örtüştüğünü gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Çünkü kendisinin geçtiğimiz ay Muhit Kitap'ın Deneme serisi içerisinde yayınlanan, Benim Dağlarım ismini taşıyan kitabını okuduğumda aynı duyguları hissettiğimizi açık bir şekilde görmüş oldum. Çocukluk yıllarımın büyük bir bölümünü ailemizin yaylak ve kışlak hayatı yaşaması nedeniyle dağlarda geçirdim. Ailemizin yaşadığı hatırı sayılır bir geçmişi olan bir köyümüz vardı, ancak hayvancılıkla uğraşanlar ilkbahardan sonbahara kadar dağlara kurdukları sayalarda vakitlerini geçirirlerdi. Hafızamın beni dünya ile buluşturduğu dönemden itibaren babamın beni dağlara götürdüğü, dere tepe, bayır demeden yanında taşıdığını hatırlıyorum. Bu hayat tarzının tabii bir sonucu olarak, tabiatın, dağların, yazın, baharın, kışın, kelebek uçuşunun, kuş cıvıltısının, dere suyunun sesinin, vahşi hayvanların yaşamının, dağ esintilerinin, rüzgar fısıltısının, ayazın, sıcağın ne anlama geldiğini iyi bilirim. İnsanoğlu tutkularıyla yaşar. Bu tutkular bazen bir arkadaş grubu, aile veya meslektaşlarla bazen de bir başına ayrı bir tat katar insanoğlunun hayatına... Bu tutkularımız sayesinde yaşamanın gerçek anlamını, zevkini ve heyecanını yaşar, keşfeder, iliklerimize kadar hissederiz. İnsanoğlunun kişiden kişiye farklılık gösteren pek çok tutkusu vardır. Kahve, çay, seyahat, kitap, futbol, müzik, bir enstrüman çalmak, pul veya para koleksiyonu yapmak, müze gezmek, tarihi eserleri görmek, kervan yollarını yahut antik yolları dolaşmak, fotoğraf çekmek, doğal yaşamı gözlemlemek nasıl insanların icra etmekten zevk aldıkları birer tutku ise aynı şekilde dağları dolaşmak, onun dilini anlamaya çalışmak, dağlarla hemhal olmak da tarifsiz, ancak yaşamakla anlaşılabilecek bir tutkudur. Kahve, seyahat, fotoğraf ve kitap başta olmak üzere bu saydıklarım benim de tutkularım... Bununla birlikte keçi sevgisini ve dağlarda dolaşmayı ayrı bir yere koyarım hep... Köroğlu Dağları'nın yamaçlarında büyüyen bir çocuk olarak dağlarda dolaşmanın verdiği hazzı diğerlerinin hiçbirine değişmem. Eğitim hayatım büyük şehirlerde geçse de hayat şartları bizi metropollerde yaşamaya mahkum etse de bu tutkum hiç değişmedi. Aksine daha büyük bir zevke dönüştü, gittiğim şehirlerin veya ülkelerin meşhur dağlarında dolaşmak en büyük zevkim oldu. Romanya'da Babadağ, Arnavutluk / Kruje'deki Sarı Saltık Tepesi aklıma gelenlerden sadece ikisi... Tam anlamıyla bir Erciyes tutkunu olan Dursun Çiçek, Benim Dağlarım'da gezdiği, hissettiği, havasını soluduğu, ayazını yediği, güneşinde yandığı, fotoğraflarını çektiği dağları anlatıyor. Adeta o dağların diliyle konuşuyor. Kitabın satırlarında ilerledikçe, rahmetli dedemin asker arkadaşı oluşunu büyük bir övünçle anlattığı, değerli Halk Müziği sanatçımız Mehmet Erenler'in Ali Dağı Dağların Hası, Çekmiş Kucağına Koca Talas'ı türküsü dilime dolanıyor. Yazdığı satırlar sadece dağ tutkusunu değil Kayseri sevdasını da haykırıyor. Bununla birlikte Dursun Çiçek'in dağları Erciyes ile sınırlı değil elbette. Kitabı elinize aldığınızda onunla birlikte siz de yola koyulup, patika yollardan geçerek yaylalara çıkabilir, kır çiçekleri koklayabilir, gelinciklerle süslü tarlaların kenarından ilerleyip kekik kokulu dağ yamaçlarına tırmanabilir, Aladağ'larda gün doğuşuna, Toroslar'da gün batışına, Nemrut'un ayazına, Hasan Dağı'ndaki yörük çobanının ıslığına, Köroğlu Dağları'ndaki bir uçurumdan çağlayana şelalenin sonsuzluk şarkısına eşlik edebilirsiniz. Dağlar, haklarında anlatılan hikayelerle daha da büyürler. Bizim köyün hemen karşısındaki Erenler Tepesi'nde yer alan yüce çam ağaçlarının altında yatan evliyaların köyümüzü her türlü musibetlerden, kazalardan ve belalardan muhafaza ettiğini söylerdi rahmetli babaannem. Belli ki kadim zamanlardan beri dağlara yüklenen kutsallık onun köyümüzün koca çınarlarının zihinlerinde yer etmişti. Aslında babaannemin sahip olduğu bu düşünce Anadolu'nun farklı bölgelerinde hatta dünyanın pek çok yerinde yer alan bir olgunun bir Kınık köyündeki yansımasından başka bir şey değildi. Dünya üzerinde pek çok bölgede kadim zamanlardan beri dağlara hem kutsallık hem de pek çok anlam yüklendiğini hemen herkes bir vesileyle hatırlayacaktır. Dursun Çiçek'in de kitabında belirttiği gibi dağlar, sabrın, bekleyişin, teslimiyetin, arınmanın, mutluluğun, bilgeliğin, toplumun verdiği sıkıntı ve kederden kurtulmak isteyenlerin, peygamberlerin, velilerin, delilerin, dervişlerin, aşıkların, maşukların, dertlilerin, güçsüzlerin, kendini bilmek isteyenlerin sığınağı, anahtarı yahut ifadesidir. Çoğu peygamberin hayatında önemli yeri vardır dağların. Yüce Yaratıcı emaneti ilk önce dağa teklif etmiş. Nuh Peygamber'in kavmi Cudi Dağı'nda yeniden hayat bulmuş. Hz. Peygamber Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'nda Hakikat'a vasıl olmuş. Musa Peygamber Tur Dağı'nda Rabbü'l-Alemin ile kelama durmuş. Dağlar tarih boyunca ermişler ve evliyalar yurdu olmuş. Sarı Saltık hem Arnavutluk hem de Romanya'daki tekkelerini dağların tepesine kurmuş, büyük İslam velisi Seyyid Harun Küpe Dağı'nın eteğinde Seydişehir'e hayat vermiş, Abdal Musa Torosların zirvesinde çerağını uyandırmış. Bursa'nın sembolü Uludağ yüceliğini burada kurulan manastırlarda ve tekkelerde yaşayan azizlerden ve dervişlerden almış. Sözlerimize yine Dursun Bey'in cümleleriyle son verelim: Dağ arındırır, saflaştırır, berraklaştırır. Arı ve saf olanı berrak olanı ise muhafaza eder. Kendimizi bulmak, bilmek, modern dünyanın keşmekeşinden bir lahza olsun kurtulmak için dağlara tekrar yüzümüzü dönelim. Dağ hayattır, nefestir, mutluluktur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dakika-ve-spor-icin-baglaniyoruz", "text": "Dakika yetmiş iki. Kut dayının gözleri ilk kez bana takılıyor! Göz göze geliyoruz. Kulağı spikerde olduğu için gözleri hafızasız. Gözlerime boş boş bakıyor. Heyecanı gözleri yerine kulaklarında. Sürdüremiyor bakışını. Ama biliyorum, yenilirsek her şeyi hatırlayacak ve ödetecek bana. Şu Selvi'yle olan namus işimizden bahsediyorum. Pilleri bile ödetecek hatta. Ama ne olursa olsun radyodan kopamam. Ellerim başımın altında, tandırın yanındaki peykede, yatak yorgan yığınına yaslanmış uzanıyorum. Ninemin büyük duvar taşlarının aralarına sokup askı yaptığı çengellerde süzme yoğurt torbalarını, bakliyat, mısır ve kete çuvallarını, süt makinasının yıkanıp kurumaya bırakılmış çanaklarını, ilk kez görüyormuş gibi gözden geçiriyorum. Yayla mevsimi boyunca, yapacak bir şeyim olmadığında başvurduğum oyalanma yollarından biri bu. Dibinde ancak bir yumruk büyüklüğünde yoğurt kalmış torba, büyük çividen yere kadar asılmış. Onu mesela Kut Süleyman dayının suratına benzetiyorum. Bunu düşününce içimden kıkır kıkır gülüyorum. Kendimi topluyorum. Kambur Hamdi de böyle böyle delirdi derler. Kendi kendine gülmeye başlamış eski bir zamanda. Ninem anlatır. Sonra hep gülmeye başlamış. Küçük bir panikle kendime geliyorum. Sinekler vızıldayıp daireler çiziyor etrafında askıların. Onların titrek, vızıltılı dairelerini izliyorum. Gözlerim yorulup usanıyor. Sonra duvarın üstünden tepeye doğru yükselmiş hartama çatının açıklığına dalıyorum. Biçimsiz, yamuk tahtalardan bir çemberin koruduğu masmavi gök yaması. Tam orada, güneşli havalarda bile eksik olmayan rüzgar, hafif bir ıslıkla mırıldanıp dolanıyor. Çatıdaki açıklık tandırın tam üstüne denk geliyor. Güneşin huzmesi bacadan mızrak gibi aşağıya, tandırın içine iniyor. Huzmenin içi toz, küçük sinek ve titreşen zerreciklerle dolu. Işığın içindeki her şey uykudaymış gibi biteviye salınıyor. Uzun uzun bakınca insanın zihni yatışıyor. Uzaklardan tek tük köpek sesleri, insan, inek, keçi sesleri geliyor. Bir kuyunun içinden geliyormuş gibi. Öğle sonrasının uyurgezer tembelliği her şeye sinmiş. Bunalıyorum. Olanlardan haberi yok ninemin. Daha doğrusu bizim ot mereği yangınıyla Selvi, dolayısıyla Kut Süleyman dayı arasındaki bağı bilmiyor. Kapıda komşumuz Fadime nineyle konuştuklarını yattığım yerden duyuyorum. Kut'un karısı Sakine nineden ilaç almaya gittiğini söylüyor. Yüreğim ağzıma geliyor. Ama olan olmuş. Dışarıdan oflaya poflaya yükleniyor kapıya. Emektar tahta yığını sızlaya bağıra açılıveriyor. Eve saldıran gün ışığı köşe bucağı dolduruyor. Özel bir sesi, dahası müziği var bu kapının. Onda da ninemin yağmuru önceden bilen, geleceği gören romatizmalarından var sanki. Sesleri aynı. Ama bir farkla. Bıçak gibi ağrı, ninemi belinden kavrayıp yere indiriyor ikide bir. Kapının öyle bir derdi mi var? Kapı işin yalnız eğlencesinde bir eyyamcı. Neyse. Zihnimi sayıklamaktan kurtarmalı ve çekip çıkarmalıyım böyle şeylerden. Gelip oflaya puflaya önüme çöküyor. Sakine nineden aldığı ilacı kuşağının arasından çıkarıyor. Başımın ağrısına ve ateşime iyi gelecek. Yolda Kambur'a uğrayıp bir muska yazdırmayı da ihmal etmemiş. Söylene söylene, ama nihayet umutlu, omuzlarımdan alelacele tutup kaldırıyor beni. Tahta peykenin üstünde doğrulup oturuyorum. O saat işe koyuluyor. Gece bir beze sararak başıma bağladığı mısır lapası sargısını dikkatlice çözüyor. Kurumuş kalıbı dışarı, tavuklara atıyor. Bir bardak suyla dönüyor. Fısır fısır okumayı ve üflemeyi kesmeden, naylonun içinden çıkardığı hapın yarısını kırıp bardağa bırakıyor. Sonra muskayı küçük parçalara ayırıp onu da bardağın içine atıyor. Karıştırıyor. Ara ara okumayı kesip söylenmeyi ihmal etmiyor. Yediğim kızıl mantara, gelintırnağı zannedip kemirdiğim ağulu kendir köklerine, hepsinin yetiştiği dağlara, bitip büyüdükleri toprağa verip veriştiriyor. Kökleri kurusun. İçimden gülüyorum. Ninemin, beni azılı bir suçludan -namus suçu!- sıradan bir hastaya dönüştüren dalgınlığına minnet doluyum. Uydurduğum bütün o hayali kuzukulağı köklerine, dağlardaki masum kendir köklerinin tamamına ve zehirli kızıl mantara borçlanıyorum. Manevi olarak. Gülemiyorum -ama minnet doluyum. Sonunda hazır ediyor ilacımı. Üç dikişte. Besmeleyle. Ninemin şüpheli ilacı boğazımı yakıyor biraz. Umurumda mı? Bana hasta masumiyeti kazandıracak sonuçta bu ilaç. İncecik sızı ipliğinin mideme doğru indiğini keyifle hissediyorum. Başımı nihayet kaldırıp bakıyorum. İki kete yarısını andıran dişsiz ağzı şefkatle aralanmış gülümsüyor ninemin. Gözlerinin içi merak ve sevinç dolu bir parıltıyla yanıyor. Başımı sallıyorum. İyiyim. Beni kendine çekip başımı önlüğüne bastırırken -ekşi şefkat hamuru- biteviye fokurduyor. Mır mır mır, mur mur mur. Benim eşşek oğlum. Haylaz oğlum. Kurdun enuği! Benim uslanmaz kafir oğlum. Yalvarıyorum ama vazgeçmiyor. İçini tekrar mısır lapasıyla doldurduğu yeni bandajı yine başıma sarıp arkadan dikkatlice düğümlüyor. İçeride, ambarda meleyip duran topal keçiyi o saat sağıyor. Ağzı yine kulaklarında, maşrapayı burnuma dayıyor. İçersem çıkmama izin verecek. Dikliyorum. Üç dört nefeste bitiyor. Üstümü giyip değneğimi elime alıyorum ve caminin oraya doğru yollanıyorum. Güneş gözlerimi çıkaracak. Günlerdir yattığım yerden yalnız seslerini duyduğum günü nihayet dışarıda görmenin sersemliğiyle, yalpalaya yalpalaya ilerliyorum. Kara sineklerin cirit attığı gübre deposu ahırların önlerinden geçiyorum. Gün ortası olmasına rağmen el ayak çekilmiş. Yaylayı tuhaf bir sessizlik sarmalamış. Maç günü. Camiyi uzaktan görünce içim ferahlıyor biraz. Aniden patlayan şamata, heyecan, yere iğne atsan duyulacak suskunluk, sonra yine bağırtılar, birbirini izliyor. Caminin gölge tarafında, duvarın dibine çöreklenmiş kalabalık. Bir şeker lekesine yapışmış karınca karaltısı gibi kımıl kımıl. Çoluk çocuk, dağda nahırı bırakıp gelmiş çobanlar, yaşlılar, Kut'un radyosunun başında, heyecandan, sevinçten ve öfkeden sarhoş, dünyanın geri kalanını unutmuş, hayali bir nesneyle boğuşup duruyorlar. İyice yaklaşınca radyodaki sesleri duymaya başlıyorum. Dolu yağarken hartama çatımız nasıl gümbürderse, radyodan gelen ses de öyle. Bu sesi ara sıra spikerin sesi bölüyor. Avni Aker Stadı'ndan dakika ve skor veriyor spiker. Takım yenilirse para toplanacak, yaylanın ilerisindeki sırta doğru yollanacak kafile. Sırtın üstünde tek ü tenha, bakkal demeye bin şahit ister, bizim köhnemiş Kıbrıs Bakkaliyesi'nden pil alınacak radyoya. Kut dayının bir çeşit kurumsallaşmış kaprisi ödenecek. Çaresiz ödenecek. Yoksa gelecek hafta radyoyu çıkarmaz meydana. Anlaşma böyle. Ya yenersek? Ya yenersek mi -o zaman Kut'un galibiyetteki belli belirsiz payı büyütüyor ahali. Kut böylece hafta boyunca keyfini çıkarıyor bu hizmetin. Sanki onun radyosu olmasa bu işi başaramazmışız gibilerden. Yani vergi olarak yetiyor ona bu. Garip ama alışkınız. Neyse. Küçük derenin üstündeki tahtalardan geçip caminin düzlüğüne tam varacağım sıra, birden yepyeni bir gürültü sökün ediyor radyodan. Radyonun başında halka olmuş cemaat sus pus. Ses sağanağının içinden spikerin heyecandan boğulan sesi zorlukla duyuluyor. Hakem Sadık Deda penaltı noktasını gösteriyor! Dakika... Spikerin sesi dolu sağanağının içine batıp kayboluyor, yeniden çıkıyor... Dakika... Gidiyor... Geri geliyor yeniden spiker... -vet sayın dinleyiciler... Bahattin topun üzerine geliyor -vuruyor ve... Dolu sağanağı patlıyor yeniden. İnfilak eden coşku milleti siperdeki gibi önce havaya savuruyor. Birbiri üstüne yatıp yuvarlananlar, değneğini duvarda kıranlar, fırlayıp ören yerine doğru koşanlar, birbiri üstüne atlayanlar. O arada birkaç şarjör dolusu mermi boşalıyor havaya. O hengamede, Kut dayıya fark ettirmeden aralarına sızıp çömeliyorum. Dakika yetmiş iki. Kut dayının gözleri ilk kez bana takılıyor! Göz göze geliyoruz. Kulağı spikerde olduğu için gözleri hafızasız. Gözlerime boş boş bakıyor. Heyecanı gözleri yerine kulaklarında olduğu için sürdüremiyor. Ama biliyorum, yenilirsek her şeyi hatırlayacak ve ödetecek bana. Şu Selvi'yle olan namus işimizden bahsediyorum. Pilleri bile ödetecektir hatta. Ama ne olursa olsun radyodan kopamam. İçimden dua ediyorum. Güngör sol kanattan... Turgay.. Turgay veriyor pasını... Küçük Şenol... Topu götürüyor, götürüyor, götürüyor, İskender'i görüyor, İskender'den Cemil'e bir pas, Cemil'den tekrar İskender'e, İskender bir çalım, bir çalım daha, ceza sahasına... Şuuuut ve kaleci Eser'de kalıyor top! Kut dayının tanımayan gözleri yine uzanıyor bana. Bir yerlerden çıkardı çıkaracak. Hiç kımıldamadan, içimden kıkırdıyorum. Dolu başlıyor yeniden. Kut dayı üzgün. Ama yine de belirli bir keyif jestiyle Avropa görmüş tabakasına -bakmadan- uzanıyor eli. Parmakları az ötedeki tabakayı aranıp buluyor sonunda. Gözlerini radyodan almadan, ezbere açıp ince bir kağıt çekiyor desteden. Büyükçe bir tutam tütünü içinde dikkatlice eziyor. Gözleri hala radyoya çakılı, elini tabakaya silkeliyor. Sigarayı ağzına götürüp dilinin ucunu ek yerinden titizlikle geçiriyor birkaç kez. Ağzındaki çöpü yana tükürüp çakmağını keyifle çakıyor. Uzun bir nefes. Burun deliklerinde uzun duman olukları akıyor, akıyor. Tabakayı yine bakmadan meşin çantasının içine kaydırıyor. Kolları tekrar kucağına aldığı odun bacağına dayanmış, bütün yük kendi omuzlarındaymış gibi düşünceli, izmaritin söndüğünden bile habersiz, maçın kaderi üzerine eğiliyor yeniden. Şimdi yeniden, dakika ve skor için Avni Aker'e bağlanıyoruz sayın dinleyiciler... Ses sel olup akıyor sanki. Radyonun muşamba kaplamasının delikleri zangırdıyor. Spikerin sesi yine ara ara, boğuk boğuk geliyor. ...-ledi ama yeterli olmadı... Fatih orada... müdahalesi... Millet radyonun üstüne devrildi devrilecek! Gözler pörtlemiş, nefesler tutulmuş, eller yumruk olmuş havada bekliyor... İskender... topu düzgün bir vuruşla kalenin uzak köşesine... Eser'in de müdahalesi yeterli olmuyor ve... yetmiş altıncı dakikaya girerken... durumu iki sıfıra getiren golü... Saniyeler süren ölümcül muğlaklık, zihinsel berraklık krizine sıçrayıp yanardağ gibi patlıyor. Ortalık dağılıyor birden. Millet birbiri üstüne yığılıyor. Boş bulunup kenefte oturur gibi durmuş yaşlı çobanlardan biri -Kara Hamza dayı- o hengamede nalları dikiyor. Lastiği ayağından fesi başından fırlıyor. Bağırış çağırış ören yerindeki köpeklere sıçrıyor. Kadınlar birer birer ahırların önüne çıkıp ellerini gözlerinde siper ediyorlar, bu kaynaşmanın neyin nesi olduğunu anlamak için. Yonca koruğunun içindeki atlar bile kişnemeye başlıyor. Radyodaki coşkun tezahürat hışırtısı dakikalarca devam ediyor. Muşamba delikler zangırdıyor, titriyor. Böyle anlarda bir şey harcamak adettir ya; Dumanların Gavur Ali tabancasına davranıyor. Derenin kenarındaki musluğun maşrapasına nişan alıyor. Maşrapa parça parça oluyor. Herkesin dikkatinin toplandığı böyle bir şenliğe bigane kalır mı; Kut da davranıyor yeni silahına. Onu görenler yana açılıyor. Camiden başka bir maşrapa alınıyor, konuyor aynı yere. Herkesin heyecanı bir anda yön değiştirmiş, alışkın olduğu gerçek yatağını bulmuş gibi sakinleşiyorlar. Kut topallaya topallaya tümseğin üstüne kadar gidiyor. Aynı yere. İddialaşılıyor. Millet keyiften dört köşe, vuramazsa üç maç bedavaya gelecek. Pil mil yok. Tamam diyor Kut, heyecanın iplerini yeniden eline geçirmekten memnun. Sol gözünü yumuyor. Gıcır Ondörtlüyü kılıftan keyifle, ağır ağır, tadını çıkara çıkara sıyırıyor. Evlatlık diyor ona Kut. Gerçek evladı, eski Barabenlisi gitti gideli, evlatlık. Herkes sus pus. Tek tük laf atılıyor. Oralı değil Kut. Odaklanıyor. Kahverengi beyaz baklava desenli eski fesini omuzlarının arasına gömüyor iyice. Vuramazsa ben de yandım. Çıt çıkmıyor. Tetikteki işaret parmağını hafifçe geri çekiyor. Maşrapa kımıldanıyor. Kut zaferle yutkunuyor. Rahat bir nefes alıyorum ben de. Bu kez de mahsustan hayıflanma homurtuları. Çünkü iki sıfır. Hiçbir sözde yenilgi bu gerçeği yenemez. Ağzı kulaklarında dönüp sıçraya sıçraya gelip oturuyor Kut. Diğerleri de peşinden. Yeniden kümeleniyoruz radyonun başında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/decamerona-yeniden-bakis", "text": "Bu alıntılar, Nevin Yeni'nin çevirisiyle tekrar yayınlanan dünya edebiyatının dev eserlerinden biri sayılan Giovanni Boccaccio'nun Decameron'una ait. Koronavirüs'ün tüm dünyayı pençesine alarak milyarlarca insanı eve kapatıp karantinaya mecbur ettiği şu günlerde Princeton Üniversitesi'nden Leonard Barkan'a ve daha nice edebiyat araştırmacısına göre; Tüm zamanların en iyi öykü antolojisi olarak tabir edilen Decameron'u bir kez daha okuma ihtiyacı hasıl oldu. Zira bu kült eser, günümüzden 672 yıl öncesindeki insanlarla aynı kaderi yaşadığımıza dair bir delil sayılabilir. Bu durum hayli ilginç görünse de, tarihin tekerrür ettiği şiarını kanıksamışlar için pek de şaşırtıcı olmayacaktır. 1340'lı yılların ortalarında Doğu'da, tarihi vesikaların ekserisine göre Çin'de peyda olup ticaret gemileri vasıtasıyla Mart aylarında Akdeniz sahil kentlerine ulaşan veba, yani kara ölümün başta Güney Avrupa ve bilhassa İtalya'da yarattığı tahribat, yalnızca Decameron'da değil o dönemde ve sonrasında neşredilen birçok kitapta görülür. Hatta Avrupa toplumunun hafızasına derin harflerle kazınan 'Veba' sözcüğü, zamanla başka bir boyuta evrilip amansız tüm hastalıkların genel adı olmuştur. 1313 doğumlu Giovanni Boccaccio, eserinin girizgahında 1348 Floransa'sında yaşanan felaketi geniş açıyla tasvir eder. Yaşananları trajikomik bir dille naklederken beri yandan da salgının dünyanın en güzel şehirlerinden birini nasıl bir cehenneme çevirdiğine bir ağıt yakar. Bu babı okurken veba illetine tutulup birkaç gün içinde koltukaltlarında ve eklem yerlerinde hıyarcık denen kitleler, derilerinde kara lekeler çıkan ve korkunç şekilde can veren yüzbinlerce insanın taş sokaklara yayılan cesetlerini, kapılarını sımsıkı kilitleyip evlerine kapanan zenginlerin korkularını, kiliselere akın edip rahiplerden medet umanların feryatlarını, çaresiz hekimlerin çırpınışlarını, tepeden tırnağa koruyucu kıyafetler giyerek ölüleri gömenleri, yağmalanan evleri, ağlayanları, delirenleri, kaçanları, yok olan asayişi, berbat kokuları, şehre dönen haydutları görürüz, duyarız ve hissederiz... Boccaccio, bu görkemli girişin ardından kadrajına Katolik dünyası için çok kutsal sayılan Santa Maria Novella Kilisesi'ni alır ve burada kimselerin olmadığı bir salı sabahı matem kıyafetlerine bürünmüş yedi kadını okuyucuya takdim eder. İşbu, yüzleri keder ve korkuyla sıvanmış kadınlar vebadan kaçıp canlarını kurtarmanın derdindedirler. Yazarın içlerinden yaşça en büyüğüne Pampinea lakabını verdiği kadın, diğerlerini cehenneme dönen Floransa'dan çıkmak için ikna eder ve bir plan önerir. Böylece yedi kadın, yanlarında tanıdıkları üç erkekle birlikte şehirden ayrılıp doğası ile göçenlere can bahşeden kırsalın yolunu tutar. Kafile, şehirden iki mil uzaklaştıktan sonra tepede, kocaman ve sevimli bir bahçenin ortasında yükselen muhteşem bir konağa varır. İşte bu konak, Decameron'daki on günlük yüz öykünün farklı kişilerin ağzından anlatılacağı yerdir. Decameron kelimesi de Grekçe on gün manasına geliyor. Teknik olarak iç içe açılan kapıları andıran bir formda vücuda getirilen kurmaca kafesini ve olay şablonlarını doğunun kadim anlatıları olan Bin Bir Gece Masalları ve Tutiname'ye de benzetebiliriz. Eserdeki her biri ayrı bir alemin zembereğini kuran hikayeler, yazıldığı dönem göz önünde bulundurulduğunda bir devrim niteliğindedir. Boccaccio, olağan şartlar altında tek bir cümlesi bile kilisenin kahredici gazabına uğraması için yeterli sayılacak yüzlerce 'tehlikeli' sayfa yazmıştır. Bu bağlamda yazarın cesaretinin yaşanan veba felaketinden menkul olduğu aşikardır. Zira söz konusu salgından sonra başta İtalya olmak üzere Avrupa'da çoğu şey eskisi gibi olmamıştır. İşbu süreci iyi kotarmak şöyle dursun yaptıkları hatalarla hekimleri suçlayıp idama mahkum etmek, günahkar avına çıkmak vb- yerle yeksan eden papazlara duyulan öfke, yıkımın getirdiği kıtlık ve birtakım başka sosyolojik açmazlarla birleşince kiliseye duyulan güven, papazlara gösterilen saygı büyük ölçüde sarsılacaktır. Decameron'da kayıt altına alınan döngü, yüz farklı pencereden kiliseye açılan bir yaylım ateşi gibidir. Bu durum da Rönesans ve reformun hazırlayıcıları olarak telakki edebileceğimiz olgulardan biri olmuştur. Decameron, her şeyden evvel devrin Katolik dünyasına ve en başta papazlara yazılmış ucu bucağı olmayan tenkitler yumağıdır. Onlarca hikayenin duygusuna kodlanmış skolastik düşünceye reddiyeler, dogmayı yıkmaya yönelik zekice tasarlanmıştır. Bu tavır, çağının üstünde bir anlayıştır. Nitekim eserin günümüzde hala tartışılıyor oluşu Boccaccio'nun amaçladığı şeyi belirli ölçüde başardığının bir kanıtıdır. Bugün Katolisizmin ruhban sınıfına ve kilise doktrinine yöneltilen mizah dolgulu ve felsefe temelli eleştirilerin arketip kaynaklarından biri de Boccaccio ve ondan etkilenen diğer sanatçılardır. Decameron'daki karakterlerin yalınlığı ve ruhsal tahlillerinin mevcudiyeti önemlidir. Olayların seyri, merak duygusunu her daim diri tutar. Mekanlar ve atıfta bulunulan özel isimli kişiler, realist çizgilerin üstündedir. Bunlarla birlikte 14. yüzyıl öncesinde yaşanan olaylara yapılan bazen postmodernist sayılabilecek kadar güçlü göndermeler ilgi çekicidir. Kurmaca damarlarında İtalya'nın gündelik hayatına dair renkli kareler sunulmuştur. Batıda hayatın hangi yönden aktığı tartışması ve hümanizmanın hazırlığı satır aralarında hissedilir. Eserdeki bazı hikayelerde vaaz etme, kıssadan hisse verme amacı göze çarpar. Fakat bu tutum, Doğunun kadim anlatılarındaki kadar kesif değildir. Yani metindeki didaktizm, herhangi bir dine ya da felsefeye sevk edici nitelikten uzaktır. Ser Cepparello ismindeki tüm günahları işleyip kötülüğün, ahlaksızlığın ve yalancılığın timsali haline gelen kişinin ölümüne yakın zamanda insanları yine aldatarak San Ciappeletto namıyla bir azize dönüşme hikayesi, kitabın ibret merkezi sayılabilir. Boccaccio; hamasetin, liyakatsizliğin, yalancılığın ve daha birçok kötülüğün; bazen bilgeliği çoğu vakit ise erdemleri nasıl alt edebildiğini ve işte dünyanın böyle bir yer olduğunu o güne kadar yazılmış birçok eserin tam tersine yüksek sesle dile getirmiştir. Decameron, tüm bunlarla birlikte bir erotik öykü antolojisi olarak da adlandırılır. Öykülerdeki erotizmin sunuluş şekli naturalisttir. Zira kitap, ilahi bir amaçtan ziyade dünya-insan ve beden döngüsüne dairdir. Aynı zamanda 'kadın' mefhumu o güne kadar yazılan hiçbir kitapta olmadığı kadar merkezdedir. Kadınlar, öykülerde bir figür olmaktan öte bakış açılarıyla ve psikolojileriyle metnin dört bir yanında yankılanırlar. Hülasa Decameron, birçok bakımdan dünya edebiyatı için ilklerin yekunu olan şaşırtıcı, çekici ve bir o kadar düşündürücü bir eser."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/deli-bahtiyar", "text": "Kapıda durup bakıyorum. Küçük eski terazinin yanında, yüzü kapıya dönük, namaza durmuş. Gözleri beni seçer seçmez kapanıyor. Dudakları kıpır kıpır. Elimi sarı kurabiye destesine uzatınca mırmırları yükseliyor. Geri duruyorum. Gübre çuvallarından birinin üstüne çöküp etrafı kolaçan etmeye başlıyorum. Hemen yanımda asılmış, tozdan görünmeyen balon salkımını sallıyorum. Mırmırları homurtuya dönüyor. Çekiyorum elimi. Akşam olmadan yola vuruyorum kendimi. Nineme duyurmadan, artık merek yerine kullandığımız kulübedeki torbayı çividen indiriyorum. Altı yumurta. Ceplerime indiriyorum dikkatlice. Yine kimseye görünmeden, evin yukarısından geniş bir yay çizerek bakkala doğru yollanıyorum. İçim içime sığmıyor. Kurduğum şeyi başarabilirsem karlı çıkacağım. Becerebilirsem, bakalım. Hem Selvi'yi göreceğim, hem Kut'un gözüne gireceğim, hem de bir cengaverlik başaracağım. Boyumdan büyük iş. Ama başka çarem yok. Daha doğrusu, fırsat bu fırsat. Bir daha ele geçmez. Keçi yolunun etrafındaki kuru gevenleri tekmeleye tekmeleye yürüyorum. Ellerim ceplerimin üstünde, Deli Bahtiyar dayının vereceği tepkiyi zihnimden tarta tarta yürüyorum. Bakkalın önünde tepeleme iki tezek yığını. Bahtiyar dayı iki uzun tahtayı tepelerin üstüne yerleştirip oturak yapmış. Yün minderler atmış. Sırtını duvara vermiş, elinde boş zaman değirmeni bir ağırşak, yün eğirip kendi kendine konuşuyor. Ne konuştuğunu tam anlayamıyorum. Ağırşağı ikide bir ileri itip çeviriyor. Avucunun içinden çıkan yünler iple birlikte döne döne inceliyor ve ip olup uzuyor. Bitince yine tutup çeviriyor odun daireyi. Avareliği iyiye işaret. Amcamdan biliyorum. Elde ağırşak demek, sakinleşmek demek. Derin hayallere dalmak demek. Durup dinliyorum biraz. Keyfi yerinde değilse, hayatta olmaz. Tepesi attığı için dükkanı bayram günü milletin üstüne kilitleyip giden ters ihtiyar bu. Beklediğim gibi değil. Yün onu sakinleştirmemiş. Didişiyor. Duvara dönüp küfrediyor. Görünüşe göre ortalarda olmayan birine dil anlatmaya çalışıyor da öfkesini yün eğirerek durdurmaya çalışıyor sanki. Yalvarıyor. Sinire kesiyor. Zağar ağlaması gibi sesler çıkarıp susuyor. Sonra yeniden başlıyor saydırmaya. Göçüp giden ömürden, biten hayattan dem vuruyor. Bakkalı biraz uzaktan gören sırtın arkasında çömelip bu hayali kavganın sonunu beklemeye karar veriyorum. Sonunda sakinleşiyor Bahtiyar. Rüzgar bir ara fesini başından alacak gibi oluyor. Elini atıp yakalıyor. Fesi bu kez eline alıp silkeliyor, öbür eliyle vurup silkeliyor. Tekrar başına koyuyor. O arada yineliyor sözlerini. Duruluyor. Akşam rüzgarı tahta barakanın saçaklarına şöyle bir yüklenip geçiyor. Yoşa boyasıyla şöyle böyle kotarılmış Kıbrıs Bakkaliyesi yazılı tahta yerinde biteviye oynarken menteşelerinden tekdüze sesler çıkarıyor. Tabelanın hemen yanında, bir demir telle bağlayıp astığı sapsız kürek-kazma takımı duvarda sallanıp duruyor. Çatıdaki küçük pencerenin naylonu şişip şişip inerken Lap! Lap! diye sesler çıkarıyor. Kalkıp kollarını dirseklerine kadar sıyırıyor ve elinde güğüm, içeri seğirtiyor ihtiyar. Abdest alacak. Fırsattan istifade, ben de kalkıp yanaşıyorum. Kapıda durup bakıyorum. Küçük eski terazinin yanında, yüzü kapıya dönük, namaza durmuş. Gözleri beni seçer seçmez kapanıyor. Dudakları kıpır kıpır. Elimi sarı kurabiyeler destesine uzatınca mırmırları yükseliyor. Geri duruyorum. Gübre çuvallarından birinin üstüne çöküp etrafı kolaçan etmeye başlıyorum. Hemen yanımda asılmış, tozdan görünmeyen balon salkımını sallıyorum. Mırmırları homurtuya dönüyor. Çekiyorum elimi. Akşam güneşi duvardaki küçük tahta pencereden içeriye vuruyor. Köşelerden birini keskince aydınlatıyor. Geri kalan yerler karanlıkta. Çivi kasası, Nuh nebiden kalma gofret paketleri, şeker çuvalı, sakız paketi, yeşili siyaha dönmüş dört küçük karpuz, raflarda yünler, orlon tomarları, keskin ışığın üstüne düştüğü kara lastik yığını, sigara paketleri, bir tutam ağızlık, toz içinde bir büyük gazyağı şişesi, bir zamanlar rengarenk olduğu anlaşılan toz kaplamış naylon oyuncaklar, plastik toplar. Küçük küçük masanın üzerinde, Örenbayan yumaklarının arasında yarım bırakılmış bir çay. Bardağın içinde iki kara sinek vızıldıyor. Sineklerden biri kurtulup uçuyor. Diğeri çay kaşığının üstünde. Geri dönüp boynuzlarını titreterek aşağıya ilerliyor. Şekerli suya dokunup başını kaldırıyor. Boynuzlarını başının üstünde birbirine sürtüp yeniden eğiliyor. Bardağın hemen yanında birkaç kitap lime lime olmuş kitapların isimlerini sökmeye çalışıyorum. Sübanalla... Sübana... süba... s... s... Aynı anda da başını sallıyor, onaylıyor memnuniyetle. Başındaki fes hafifçe yana kaykılmış, birkaç haftalık sakalı oraya buraya dağılmış, gözleri bir kuyunun dibindeymiş gibi bakıyor. Tespihin yeşil püskülü dönüp duruyor kemikli ellerinde. Başını hafifçe öne arkaya sallıyor, dudakları hala kıpır kıpır, onaylıyor yine, yüzü aydınlanıyor. Onu böyle yakalamışken içimden gelen boşboğazlık isteğini bastıramıyorum; Onları verip helva alacağım biraz... Başıyla onaylıyor yine, dudakları kıpır kıpır. Ama bir kilo almam lazım? Dudakları hala kıpır kıpır, bu kez kaşları hafif çatılıyor, başı iki yana sallanıyor. Etmez mi o kadar? Dudakları hala kıpır kıpır, gözleri gözlerime dikili ve kaşları hüzünle çatılmış, uyuşuk bir katiyetle başı iki yana sallanıyor. Geri mi götüreyim yani, kapıda bekleyeyim biraz Bahtiyar dayı, çok önemli..! Gözleri hala şüpheyle bana dikili, dudakları kıpır kıpır, başını hafifçe öne arkaya sallıyor. Paltoma sürtünmeden dikkatlice ayağa kalkıyorum. Kapıya çıkıp tahtanın üstünde oturuyorum. Güneş dağlardan attı atacak. Sırtı bana dönük. Büyük koyun postunu ve uzun tespihini çiviye asıyor. Üstü öte beri dolu masasının arkasına geçip çoraplarını giymeye koyuluyor. Yenleri asılmış kalın kazağının kol uçlarını toparlıyor, eprimiş oduncu gömleğinin düğmelerini zorlukla ilikliyor. Ağzı hala kıpır kıpır, fısıldayarak bir şeyler okuyor. Çıkarıp teker teker, dikkatlice önüne diziyorum. İkisi beyaz altı yumurta. Koynumdan manda kaymağını da çıkarıyorum. Teraziye atıyor. Tartı taşlarını atıyor. Bir kilo yedi yüz elli gram. Önce pazarlığı yukarıdan açmak için İki kilo beton, bir paket de gofret diyorum. Deli Bahtiyar'ın hayal kırıklığı o kadar büyük oluyor ki, esniyor. Uzun uzun. Salavat getirip konumuza dönüyor umutsuz gözlerle. Tartışmamız alevlenecek. Vazgeçiyorum. Bir kilo helva. Bu kadar. Sonra on altı tane daha yumurta getirmek şartıyla kabul ediyor. Kara kabuklu, kenarları eprimiş, neredeyse hamur olmuş o kocaman defteri çıkarıp masaya yıkıyor. Kalemi alıyor. Sayfaları açıp açıp serçe parmağını isimlerin üzerinden aşağıya doğru süzüyor, süzüyor. Buluyor sonunda babamın ismini. Kalabalık rakamların en altına, 16 yumurta yazarken fazla dikkatten alt çenesi oynuyor. Şap diye kapatıyor defteri. Köşedeki naylonların içinden helva tekerleğini kucaklayıp pencerenin önüne, ışığa geliyor. Keserken ayrılan küçük bir parçayı ağzına atıyor. Yutkunuyorum. Kocaman bıçağın ucuyla bir parça da bana uzatıyor. Mideye indiriyorum. Mogof al... diyor belirgin bir keyifle ağzını şapırdatarak, ... Ağzımdan Kaat torba var mı? çıkıyor. Son maçta diyalog yüzünden bir adam kaybettiğimizi, kırmızı kart görüp sahadan dışarı atıldığını, herkesin çok üzüldüğünü anlatıyorum. Çenesini biraz daha kaşıyor. Çözemiyor, olmuyor. O taraklarda bezi de yok, maçlardan da hazzetmiyor zaten. Gözleri artık sönmüş ışıkta belli belirsiz kıpırdanıyor. İşin uzamasından korkuyorum. Kese kağıdı katlayıp koynuma indiriyorum. Paketi de paltomun altına, sol koltuğuma sıkıştırıp yollanıyorum. Karanlık bastırmış bile. Gök yıldıza boğulmuş. İçlerinden yalnız bir tanesi tanıdık. Her gece Karabuğra tepelerinin üstünde beliren ve her defasında yeni yıkanmış gibi çıkagelen, parlak Çoban yıldızı. O büyülü tek başınalığıyla duruyor yine orada. Yayla akşamı yeniden o uykulu sessizliğin, Deli Bahtiyar'ın köhnemiş terazisinin dengesi gibi bir şeyin içinde yeniden. Aklım koltuğumun altında. Midem kazınıyor. Ama dokunamam. Yolda bir ara kenara çöküp paketi şöyle bir çıkarıyorum. Ağzım salya dolu, yağlı kağıtları ayırıyorum gövdeden. Selvi o anda beliriveriyor zihnimde. Midem yanıyor bu defa. Hayır. Benim için din gibi bir şey bu helva. Dokunamam ona; kaldı ki yemek! Akşam rüzgarını yüzümde duya duya, yaylanın seslerini dinleye dinleye, ağzımda dibine kadar hak edilmiş bir ıslık, patikadan eve doğru yollanıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/deliligin-kukreyen-devi-cehennem-evi", "text": "Lanetli evlerin Everest Dağı, geçmişi kederlerle dolu kötülük yuvası Belasco'nun evi... Sherlock ve Mycroft arasındaki akıl oyunlarıyla dolu çatışmayı, Richard Matheson'ın kült eserinde lanetli ev konseptinde okuyoruz. Bazı insanlar hayaletlerin varlığına inanır. Sadece geçmişte değil, bilimin ve teknolojinin epey yol katettiği günümüzde de hayaletlere inanan insan sayısı oldukça çok. Bu varlıkları gördüklerini yahut duyumsadıklarını iddia ederler. Bazısı daha ileri giderek parapsikolojiyle ilgilenir, ne kadar sahte bilim olarak görülse de hayaletleri bilimsel çerçeve içinde kanıtlama çabasına girer. Deneye, haliyle kanıta dayalı olmasa bile sistematik bir yapı sunmaya çalışırlar. Bunun için farklı kavramlar öne sürülür. Örneğin trans halindeki medyumların vücutlarından çıktığı öne sürülen maddelere verilen ad ektoplazma yahut canlı veya cansız nesnelerin paranormal olarak algılanabildiği durugörü gibi. Terminolojisinin içerdiği örnek sayısı çoğaltılabilir. Dini inançlarda da insanlara musallat olan görünmeyen varlıklar ve bunları kaçırma teknikleri mevcut. Örneğin Hristiyanlıkta tuz, kutsanmış su, kutsal ot ve dua aracılığıyla hasta kabul edilen kimsenin vücudundan kötücül ruh çıkartılmaya çalışılırdı. Türk, Yakut, Kırgız ve Altay Şamanizminde de Kovuçu olarak adlandırılan kişiler insanlardaki kötü ruhları kovarlardı. Farklı kültürlerde bambaşka teknikler kullanılsa da insan ve kötü ruh bağlamındaki inancın benzeştiğini görürüz. Şahsen şüpheci yaklaşanların, yani kanıtlanmadığını ve sahte olduğunu düşünen bilimin yanındayım. Fakat ister sanrı olarak görün, isterseniz varlığına inanın; bir gerçek var ki bilhassa korku ve fantezi olmak üzere hayaletlerin kurgusal dünyadaki yeri büyüleyici ve tabii ki oldukça ürpertici! Genellikle bilimkurgu, korku ve fantazya gibi türlerde yazan Amerikalı kalem Richard Burton Matheson, spekülatif kurgunun önemli ve gelecek kuşakları etkileyen isimlerinden birisi. Bilhassa birden çok kez sinemaya uyarlanan, son olarak 2007'de Will Smith'in başrolünde yer aldığı filmle ününe ün katan Ben Efsaneyim en bilinen eseri. Başka kitapları da yer yer beyazperdede boy gösterdi ve kendisi aynı zamanda Roger Corman'ın Edgar Allan Poe uyarlamaları ve Twilight Zone gibi eserlerde senaryo yazarlığı yaptı. Kısacası edebiyatın yanında sinemaya hiç uzak bir kalem değil. Bunun en büyük göstergesiyse edebiyata adım atmasındaki en önemli etkinin çocukken izlediği 1931 tarihli Dracula filmi olması. Korku ve fanteziyle bu kadar iç içe olan Matheson, edebiyat tarihine lanetli ev konseptinin ve korku dolu anlar yaşamamıza neden olan hayalet hikayelerinin hatırı sayılır örneklerinden bir tanesini bıraktı: Cehennem Evi. Lanetli/perili ev söz konusu olduğunda genellikle terk edilmiş, eski ancak ürperticiliğiyle birlikte estetik güzelliğiyle dikkat çeken, geçmişte zenginlik barındıran malikane ve şato gibi yapılarla karşılaşırız. Bunun edebiyattaki en güzel örneklerinden birisi derinlikli, gerçekçi karakterleri ve karakterlerinin aralarındaki ilişkileri ince işleyişiyle öne çıkan Shirley Jackson'ın korku romanı Tepedeki Ev. Cehennem Evi'ndeyse lanetli evlerin Everest Dağına konuk oluyoruz. Şimdiye kadar bu tekinsiz yerde araştırma yapan iki grubun sonu facia olmuş. Evde konakladıktan kısa süre sonra ya ölmüş ya da delirmişler. Yani evin düşüncesi hayaletlere inanmayan birisini bile şüpheye düşürecek cinsten. Bu karanlık evin korkunç tarihinin arkasındaki isimse Emeric Belasco, nam-ı diğer Kükreyen Dev. Üçüncü ziyaretin konuklarıysa bu sefer kendisinden emin bir ekip. Dr. Barrett ve eşi Edith ile iki alanında ün salmış medyum, yeni kurbanlarını bekleyen Cehennem Evi'nde bir hafta geçirecekler. Özellikle bu medyumlardan birisi, şimdiye kadar evde yaşayıp hem zihinsel hem de psikolojik olarak sağlıklı kurtulan tek kişi. Kabusların mekanı evin sırrını çözmek pek kolay olmayacak. Zira gizemin arkasında kötülüğün efendisi Belasco var. Cehennem Evi'nde karakterler arasındaki diyaloglar ve genel olarak karakter işçiliğinin kitap boyunca tutarsızlıkları yahut görece sığ olmalarıyla Jackson'a göre zayıf kalmış. Diğer yandan korkunun simgesi Belasco'nun gerçekten tüyler ürpertmesi ve buradan hareketle konukların evle çatışması oldukça etkileyici. Hikaye kendi içinde inandırıcı. Ki perili ev konseptinde bu çok mühim. Biz o konukların geçmişi kederle dolu evde kalma motivasyonlarına, konakladıkları süre boyunca yaşadıkları tuhaf olaylara inanıyor muyuz? Örneğin yakınlarda çıkan Darcy Coates'in romanı Craven Malikanesi bu konuda sınıfta kalıyordu. Hal böyle olunca ne ürpermiş ne de hikayeyi takip etme isteği duymuştum. Cehennem Evi'yse kitap boyunca adeta Sherlock ve Mycroft arasındaki akıl oyunlarıyla dolu çatışmayı, lanetli ev konseptinde kötücül ruh ve konukları arasında okuyoruz. Evin son konuğu Barrett'in söylediği gibi, hastalıklı bir aklı olabilir ama aklı aynı zamanda mükemmeldi de... çalışmak istediği herhangi bir konuda uzmanlaşabilirdi. Bir düzine dili okuyup konuşuyordu. Doğa felsefesi ve metafizik konusunda bilgiliydi... zihni bir bilgi bankası, bir enerji santraliydi. Bu çatışmanın inceliği de Matheson'ın eserinin türün önde gelenlerinden olmasının yanı sıra farklı dokunuşlarıyla nasıl hala günümüzde etkisinin devam ettiğinin en net göstergesi sanırım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/deneme-hakkinda-bir-yanilgi", "text": "Deneme hayatla sınanmış, tecrübe edilmiş, bedeli ödenmiş bir yazı türüdür; ne anlattığından çok nasıl anlatıldığına yani dilin nasıl inşa edildiğine ilişkin incelikler gerektirir. Rastgele izlenimlerle yazılan savruk metinlere deneme demek bu türe yapılan en büyük kötülük. Üslupsuzluk bu türde kalmayı neredeyse imkansız kılmakta. Zira deneme bir üslup inşası esasen. Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var. Montaigne tabii ki tür için deneme kelimesini kullanmamış. O, Fransızca 'essai' demiş ki bu kelime kökeni itibarıyla Latince 'exagium', 'exigere' kelimelerinden gelmekte. Fransa'da 'essai' kelimesi, ilk önce Bordeaux Parlamentosu danışmanı tarafından kullanılmış. Deneme kelimesi ise Nurullah Ataç'tan yadigar. Türkçede önceleri bunun için 'bend', 'tecrübe-i kalemiyye', 'kalem tecrübesi' gibi terimler kullanılmış, zamanla 'denemek' fiilinden türeyen 'deneme' terimi yerleşmiş. Deneme türü için tercih edilen kelimeler bir kolaylık vadediyor sanki. Ne yazsan olur yeter ki dene der gibi bir algısı var. Sen yazadur kalemin yaza yaza tecrübe kazanır nasılsa rahatlığı veriyor insana. Ne yazsan uyar diyebileceğimiz bir türe dönüşüyor deneme. Oysa deneme türü ile tam tersine hayatla sınanmış, tecrübe edilmiş, bedeli ödenmiş bir yazı türüdür bahsedilen. Rastgele izlenimlerle yazılan savruk metinlere deneme demek bu türe yapılan en büyük kötülük. Böylesi metinlere deneme yerine değini dememiz gereken yazarlara kulak vermemiz gerekir bence. Deneme nedir? sorusunun cevabı ise tam tersine bir zorluk içeriyor. Bu yeni bir zorluk da değil. Mesela Cemal Süreya da zorlanmış denemeyi tanımlamaya çalışırken: Denemenin tanımı biraz da asliye mahkemelerinin tanımına benziyor. Bilindiği gibi, Hukuk Usulü yasalarında, bu mahkemeler 'öbürlerinin görevleri dışında kalan işlerle uğraşır' diye tanımlanmaktadır. Oysa en geniş alan yine asliye mahkemelerinde kalır. Bir yazı 'edebi' olacak, yani yine de şiir, roman, öykü, eleştiri olmayacak, ayrıca bilimsel kesinlik taşımayacak: işte deneme! Tanımda 'ne değilse o' yöntemi uygulanır yani demiş şairimiz. Kusmaya varan samimi iç dökmelerle yahut lirik cümle savrulmalarıyla deneme türü arasındaki sınırı iyi çizmemiz gerekiyor öncelikle. Deneme, ne anlattığından çok nasıl anlatıldığına yani dilin nasıl inşa edildiğine ilişkin incelikler gerektiren bir tür. Üslupsuzluk bu türde kalmayı neredeyse imkansız kılmakta. Zira deneme bir üslup inşası esasen. Deneme-yanılma ikilemi içinde kotarılabilecek bir tür değil deneme."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/deneyimden-kurmacaya-asimetri", "text": "Asimetri Lisa Halliday'in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018'in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018'in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı. Asimetri Türkiye'de yayımlanmadan çok önce, yurtdışında gördüğü ilgiyle merak uyandırmıştı. Bunun ardında, kitabın nasıl yazıldığından, kurgusundan ziyade, bir başka etken var: Philip Roth. Kitabın ilk bölümü, genç bir editör ve ünlü bir yazar arasındaki aşkı konu alıyor. Ezra Blazer olarak tanıdığımız karakter Philip Roth'tan ilhamla yaratılmış. Yazar çoğu kısmının bir kurmaca olduğunu söylese de, Ezra Blazer'ın Philip Roth'la benzerliği, aldığı ödüller -National Book Awardya da alamadığı ödüllerle Nobel-, bariz ve kışkırtıcı; ikili arasında süregelen ilişkinin nasıllığı, genç editörün kendi deneyiminden, hissettiklerinden çok az bahsetmesi ve böylelikle ilişkinin etik kısmının okur tarafından sürekli sorgulanır halde kalması da polemiğe açık ve hayli magazinsel. Hal böyle olunca, kitabın ilk bölümü, son dönemde daha sık rastladığımız, şahsi deneyimleri edebi bir dille anlatan kurmacalara yakınlaşıyor: Lisa Halliday'in, yazarla ilişkisinin detaylarını gizleme ya da yazarın kim olup olmadığını saklama ihtiyacı duymadığı düşünüldüğünde, kitap, Knausgaard deneyiminin daha az bariz ve kurmacaya daha yakın bir türü; insanları kızdırmaya, insanlarda merak uyandırmaya yönelik bir noktada konumlanıyor. Haliyle, yazarın anlattığı detayların hangilerinin gerçek hangilerinin kurmaca olduğuna yönelik bir bulmaca çözerken buluyoruz kendimizi Budalalık adlı ilk bölümde. Bu bölümde, genç editör Alice'in yazar Ezra Blazer'la nasıl tanıştığı, ilişkilerinin nasıl geliştiği anlatılıyor. Kendinden yaşça büyük yazar, Alice'in öğrenci kredisi borcunu ödüyor, ona kendi yazdığı kitaptan pasajlar okuyor, Camus'nün nasıl okunduğu dahil genç bir editöre, yalnızlığına ortak olması karşılığında, bildiği birçok şeyi öğretiyor. Çılgınlık, Iraklı-Amerikan birinin, 2008 yılında, Alice ve Ezra'nın ilişkisinden altı yıl sonra Londra'da havaalanında tutulmasıyla, alıkonulmasıyla ilgili. Göçmen bir ailenin yaşadıklarını, Irak'ta yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatan, ilk bölümdeki Alice'in hikayesiyle hiçbir ilgisi olmayan asimetrik bir hikaye. Kendimizi bir anda Irak'ta buluyoruz, yazar göçmen deneyiminin nasıl bir şey olduğunu ve haliyle bunu anlatabilecek edebi algıya sahip olduğunu aktarıyor bizlere. Evet, Lisa Halliday bunu da yazabiliyor. Tek sorun, çok iyi bir anlatıcı da olsanız, Philip Roth'un aşk hayatı olduğunu farz ettiğimiz bir anlatıdan göçmen hikayesine geçişte birtakım pürüzler çıkabiliyor... Öncelikle, kendimizi nasıl bu hikayede bulduğumuza dair hiçbir fikrimiz yok. Genç editör, ilk bölümde yaşlı yazara bir roman yazdığından bahsediyor, ikinci bölümün onun yazdıkları olduğuna dair içimizi kemiren bir şeyler de var, fakat bunları kitabın üçüncü bölümünde öğreneceğiz; yazar Ezra Blazer'la yapılan bir söyleşiden. Lisa Halliday'in Alice karakteriyle Amar Jaafari karakterinin yolları kesişiyor denebilir, ama kesişmiyorsa da, Ezra Blazer'ın dediği gibi, bu şart değil. Romanda, karakterler arasında bir bağlantı kurmanın ne kadar şart olup olmadığı tartışmaya açık. Ezra Blazer'ın dediği gibi, konuşabilsinler diye bir kafe köşesine sığdırılması gerekmiyor karakterlerin; Amar ve Alice, bir kafe köşesinde buluşup birbirlerine bir şey anlatmıyor, Asimetri, her halükarda, ilhamını Ezra Blazer'den alıyor. Asimetri, ilk kitaba göre fazla polemik içerdiğinden önyargılı okunabilir ama polemik içermesi ya da görünürlüğünün, bilinirliğinin belli oranda o polemiğe yaslanması, kitabın nasıl yazıldığına dair her zaman bir fikir vermeyebilir. Göçmen deneyimini iyi aktarıyor yazar; yine de, ilk bölümden sonra ikinci hikayeye odaklanmanın zor olduğunu söylemeli. Halliday'in sorunu, tam da iki ülke arasında sıkışmış göçmenleri de yazabilirim! iddiası olabilir. Birleşik Devletler'in mevcut siyasi durumu göz önüne alındığında, göçmenlik, en az ünlü bir yazarla yaşanan aşk kadar popüler. Haliyle, magazinden göçmenlik hikayesine geçiş bizi ikna etmiyor ve Halliday'e dair soru işaretleriyle kapatıyoruz kitabı. Yine de bu her zaman kötü olmak zorunda değil; Halliday ikinci kitabı yazmadan bunu bilemeyeceğiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/depresyonun-karanligin-ve-gizemin-kareler-sizisi-clowes-ve-karanlik-oykuleri", "text": "Wilson'da orta yaşlı bir kaybedenin hikayesini gazete bandı mizahıyla bizlere sunan Clowes, Demir Döküm Kadife Eldiven'de ise yan yana bulunan karelerin bile tutarsız kalabileceği, Lynch filmlerinden kopup gelen ve tebessüm dahi kabul etmeyen karanlık bir hikaye anlatıyor. Wilson'daki beklenmedik kahkahalar DDKE'de bir anda susuyor; Clowes belki de başı sonu belli bir öyküyü anlatmaktan bile vazgeçip bir rahatsızlığı hissetmeye çalışıyor. Daniel Gillespie Clowes, 1961 doğumlu; Amerikalı bir hikaye anlatıcısı. Otuz yıla yakın çizerlik geçmişinde ortaya koyduğu birçok eser ülkemizde son birkaç senedir yoğun ve ilgi dolu bir şekilde Türkçeye aktarılmakta. Bu eserler, geniş ve zengin bir çeşitlilik içerisinde bağımsız çizgi roman başlığı altında karanlık bilimkurgu hikayelerinden günlük bunalım örneklerine; anti kahraman anlatılarından fantastik öykülere kadar uzanan, gerçek karakterlerden uzak olmasına rağmen gerçekliğe çok yakın bir çizgide sıralanabilir. Bu çizginin kapsamını Türkçeye en son çevrilen Wilson ve Demir Döküm Kadife Eldiven ikilisinden bile ölçmek mümkün diyebiliriz. Zira Wilson'da orta yaşlı bir kaybedenin hikayesini gazete bandı mizahıyla bizlere sunan Clowes, Demir Döküm Kadife Eldiven'de ise yan yana bulunan karelerin bile tutarsız kalabileceği, Lynch filmlerinden kopup gelen ve tebessüm dahi kabul etmeyen karanlık bir hikaye anlatıyor. Wilson'daki beklenmedik kahkahalar DDKE'de bir anda susuyor; Clowes belki de başı sonu belli bir öyküyü anlatmaktan bile vazgeçip bir rahatsızlığı hissetmeye çalışıyor. Bu yazıda da, bu iki eser ile Türkçeye aktarılan ve aktarılmayan diğer işler paralelinde, Daniel Clowes'un tavrını ve çizgi roman kültüründeki nev-i şahsına münhasır konumunu değerlendiriyor olacağız. Clowes'un 1985'te Cracked dergisinde, yirmili yaşlarında yayınlanmaya başlayan çizgileri, birkaç sene içerisinde öne çıkan, 1950'lerden bugüne gönderilmiş bir dedektif karikatürü gibi duran Lloyd Llewellyn karakteri ile iyice ünlenir. Bugün hala bağımsız çizgi roman sektörünün yön verici yayınevlerinden olan Fantagraphics aracılığıyla, süreli yayınlar üzerinden çizerle buluşan Lloyd Llewellyn, sonradan çizerin esas debut'su sayılacak Eightball'a varacak olan yolun taşlarını dizer. Eightball, çizerin 1989'dan 2004'e kadar olan tüm işlerini kapsayan seçki yayınlardan oluşur; sonradan kendi kitaplarına kavuşacak olan Ghost World ve DDKE gibi öyküler, ilk olarak Eightball sayesinde, ayrı fasiküller aracılığıyla okuyucuyla buluşur. Bu iki öyküden Ghost World, 2001'deki sinema uyarlaması vesilesiyle genele yayılır ve Clowes'un adını çizgi roman dışında da dört bir yana duyurmasını sağlar. Ghost World o döneme kadar anlatılmayan, şehirli olduğunu sanan ancak taşraya ait olan, progresif olduğuna inanan ancak ilkel kalan ve dönemin küreselleşme anlatısıyla dünyanın birçok yerinde benzerine rastlanabilecek, vazgeçmiş gençlik prototipini beyazperdeye en iyi yansıtan örneklerden biri olarak kayda geçer. Hatta, Ghost World filmi zamanla X Kuşağı olarak adlandırılan 65-80 arası doğmuş ve gençliğini 2000'lere ilerleyerek yaşamış olan nesil için zamanla kült bir esere dönüşür. Genç kadın karakterler Enid ve Rebecca etrafında, taşra Amerikası eleştirileriyle dolu olan öykü, gençliğin bolca meşgul olduğu ve belki de tüm dünyada yayılmakta olan yeni milenyum depresyonunu en sade şekilde anlatır. Senaryo ve film, konvansiyonelin ne kadar dışında olsa da Clowes'a diğer arkadaşlarıyla ortaklaşa bir Oscar adaylığı getirir. Clowes'un sinemayla ilişkisi bununla ibaret kalmaz, Eightball'da sadece dört sayfadan oluşan 'Art School Confidential' öyküsü de gene Zwigoff tarafından 2006'da sinemaya aktarılır ve başarı toplar. Clowes, dönemdaşı çizgi romancılar Chris Ware, Charles Burns ve diğer muadillerine benzer şekilde 'kent sıkıntısı'nı odağına alarak, farklı nesillerden çeşitli karakterleri, kurduğu gerçek veya gerçeküstü dünyalar içerisinde konuşturarak derdini anlatır. Burada odaklanılması gerekense, bu karakterler her ne kadar gerçekdışı olsa da Clowes'un, yarattığı kurgu ancak dayanıklı bağlam içerisinde bize gerçek olanı hatırlatmasıdır. 2016 tarihli Patience'ta, bir ölüm sonrasındaki zaman yolculuğu macerası üzerinden sorulan sorulara kurgu cevaplar arayan Clowes, 2010 tarihli Wilson'da ise ana karakteri vesilesiyle John Kennedy O'toole'un Alıklar Birliği'ndeki Ignatius karakterini hatırlatırcasına düzene, sisteme, kentli yaşamının hedeflerine bir bir saydırır. Burada altını çizmek gereken, Clowes'a özgü diyebileceğimiz bir yaklaşım ise çizerin çizgisinin ve tarzının öykülere göre değişip dönüşebilmesidir. Wilson'da her ibret dolu tek sayfalık hikayede biçimini değiştiren çizer, DDKE'de baştan sona '90'ların bağımsız ve siyah beyaz Amerikan çizgilerini anımsatan bir tavır takınır. Eightball'un büyük kısmında karikatüre yakınsayan tarzı, Patience'ta tamamen renkli ve pop-art'a göz kırpan, durağan bir tarza bürünür. Kısaca, Clowes hikayelerinin temposu ve tavrına göre çizgisini de dönüştürebilen, bunu hikaye-görsel bütünlüğünü bozmadan becerebilen esnek çizerlerden biridir. Clowes'un üretimi sadece kitap ve filmlerle sınırlı kalmaz. Her ne kadar yeraltında kalmayı seçse de '90'ların gerektirdiği şekilde alternatifin popüler olması durumunu Clowes da yaşar. 95'te Ramones'un I Don't Want to Grow Up şarkısının klibine çizgileriyle katkıda bulunur. 93'te Coca Cola'nın X Kuşağı için özel olarak tasarladığı (95'te üretimi duracak olan) OK. adlı gazlı içeceğin kutularının tasarımına Charles Burns ile birlikte dahil olur; metal kutuların üstünde yer alan desenleri Burns ve diğer çizerlerle birlikte, alışılagelmişe karşı bir dille tasarlarlar. Gene 90'ların Seattle merkezli meşhur plak şirketi Sub Pop için maskot ve benzeri tasarımlara imza atar. Kısacası, dönemin kültürel alanında çok farklı mecralarda Clowes'un imzasını bugün bile yakalayabilmek mümkündür. Daniel Clowes, isminin şöhretine rağmen hem genelin hem de yeraltının beğenisini kazanabilen, üretken ve aynı zamanda kendini güncelleyebilen bir anlatıcı olarak çizgi romanın evrensel koridorlarında hala önemli bir yer tutuyor ve bu gidişle de tutacak gibi görünüyor. Bu noktada işlerine Türkçe halleriyle erişebilmek biz Türkçe yayın takipçileri için ayrıca bir şans olarak öne çıkıyor; bu vesileyle öncelikle Karakarga ve ardından İthaki yayınevlerinin yaklaşımını da ayrıca takdir etmek gerekiyor. Clowes'u bu yazı veya farklı şekilde yeni yeni tanıyanlara imrenerek; Wilson'la gülüp Enid'le üzgünlüğünüzü kızgınlığa dönüştürmenizi, Jack'le maceralara atılıp Clay Loudermilk'le korkudan korkuya koşmanızı canı gönülden diliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/devlet-ana-kurulus-felsefesine-jeopolitik-ayar", "text": "Türkçeye yer siyaseti şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafi konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı. Buna göre, değişkenleri ve sabiteleri; sadece tarımı, hayvancılığı, madenciliği, tekniği, kültürü, ticareti, nüfusu değil askeri örgütlenmeyi, güvenliği, diplomasiyi, stratejik bakışı, çekirdekten çevreye yayılacak siyaseti de etkiler, kademelendirir, hizaya sokar. 1967'de yayımlanan Devlet Ana, Osmanlının son ve Cumhuriyetin ilk dönemine yoğunlaşan Kemal Tahir'in, kronolojik açıdan en uzağa düşen romanı. Ertuğrul Bey'in öldüğü 1290'da başlayıp 1299'da Bilecik'in alınmasıyla biter. Olay örgüsü, birbiriyle irtibatlı iki düzlemde çatılır. Kuzeybatı Anadolu'daki Kayıların var oluş ve yayılış mücadelesi, genel çerçeveyi oluşturur. Özelde ise başkahraman Kerim'in mollalığı bir süreliğine bırakması ve ağabeyi Demircan'ın katillerini bulup cezalandırması işlenir. Romana yerleşen jeopolitiğin iskelesi, Asya Tipi Üretim Tarzı'nın gölgesinde dikilir. Murat Belge, büyük ulusal anlatı ve Türklerin kökeni meselelerini tartıştığı Genesis adlı kitabında (İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 58-59), ATÜT kısaltmasıyla da bilinen bu anlayışın, 1960'larda Türkiye'de de gündeme getirildiğini söylemektedir. Karl Marx, Kapital'i yazmaya başlamadan önce, bazı notlarında ve Engels'e gönderdiği mektuplarda bu konuya yer vermiştir. Buna göre, tabiatın insanın karşısına ciddi güçlükler çıkardığı yer ve durumlarda, üretim ve bayındırlık faaliyetleri ancak büyük çaplı örgütlenmelerle gerçekleştirilebilir. Bu örgütlenme, devleti zorunlu kılar. Hakim olduğu yerlerde de kişi veya zümrelerin elinde güç ve sermaye birikimine izin vermez. Böylece, devletle halk arasında özerkliğe sahip kurumlar veya ara tabakalar da oluşmaz. Devletin hem egemenliği hem de yardımsever hamiliği, bireylerden bağımsız bir biçimde devam eder. Kemal Tahir, son yıllarında epeyce tadilata tabi tutmakla birlikte, bir dönem bu görüşü geliştirmeye ve Türk tarihine, özellikle de Osmanlı dönemine uygulamaya çalışmıştır. Ona göre Batı, gelişimini bin türlü kötülükle, sömürgecilikle, zulümle sağlamış ve bu tutumunu zamanla içselleştirmiştir. Kölelik, derebeylik, feodalite, burjuva aşama ve karışımıyla, Yunan ve Latin kültürü, Hristiyanlık ve pozitivizm alaşımıyla meydana gelen Batı'nın sınıflara bölünmüş farklı bir yapısı, üretim ilişkileri, din, felsefe, siyaset anlayışı vardır. Doğu toplumları ise söz konusu aşamaları bilmez. Bunun nedeni de coğrafi şartların, mülkiyete ve insana bakışın, sınıfların oluşmasına ve mücadelesine elverişli olmayan yaşayış, yönetim ve düşünme biçimiyle iç içe geçmesidir. Çoğu Doğulu toplum ve bu arada Osmanlı toplumu sınıfsızdır. Yazara göre, Batılı olmayan biri zorla Batılı olamaz; Batılı biri de ne kadar çabalasa Doğulu bir kimlik ve benliğe kavuşmaz (Notlar / Batılaşma, Bağlam Yayınları, İstanbul 1992, s. 156.). Kemal Tahir; kafasında dönüp duran o düşünceyi, bir irade etrafında toplanarak el birliğiyle çalışmanın önemini dahası devletin gerekliliğini göstermek için sadece Türkiye'nin değil belki de dünyanın en verimli, bereketli, öteden beri etkili bir tarım düzenine ve çeşitliliğine sahip bir coğrafya parçasını, Marmara bölgesinin önemli bir bölümünü batağa kurban edip bırakır ki şaşırmamak elde değildir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dikkat-spoiler", "text": "Televizyon dizileri, hayatımıza böylesine etkili bir şekilde girdiğinden beri, sıklıkla rastladığımız bir uyarıyı burada da yapmak gerekiyor: Dikkat, bu yazı spoiler içerir! Ama yine de bir çeşit izin alınmış bir spoiler bu; ağır bir spoiler diyemeyiz! Ağrı Dağı'nı etkileyen şiddetli bir deprem, dağın güneydoğu yamacında daha önce orada olmayan büyük bir mağaranın ortaya çıkmasına sebep oluyor. Daha doğrusu, 4 bin metre yukarıda bir gemi enkazının... Ve bu gelişme, daha önceki bir tırmanışta dost oldukları yerel rehber Feyiz aracılığıyla maceracı çiftimiz Meryem ve Adam'ın kulağına gidiyor. Bir çift olarak atıldıkları maceraları, çoğu kimsenin eşiyle yapmak bir yana tek başına bile cesaret edemeyeceği işlere birlikte kalkışmalarını konu alan kitap serisinin yazarları olarak elbette bu olay onların ağzını sulandırır ve evlilik dahil bütün planlarını erteleyip Londra'dan Türkiye'ye doğru yola çıkarlar. Bir ekip oluşturulur. Adam ile Meryem önderliğinde arkeologlar, akademisyenler, dağ rehberleri ve hükümet görevlileri bu gizemli gemiye doğru Ağrı Dağı'na tırmanmaya başlarlar. Orada buldukları ise tüm ekibi dehşete düşürecektir: bir tabut ve içinde, boynuzlara sahip korku verici bir ceset! Tuhaf olaylar, esrarı çözmeye çalışırken tipi nedeniyle mağarada mahsur kalan ekibin peşini bırakmaz. İlk cinayet işlendiğinde ve yalnız olmadıklarını anladıklarında ise artık çok geçtir: Karşılaştıkları kötülük, yalnızca onları değil, tüm insanlığı tehdit etmektedir... Yazılarda eğer illa bir özet sunmak gerekiyorsa, sonu üç nokta ile biten merak uyandırıcı bir cümleyle bitirilir paragraflar. Peki ama böyle bir durumda, söz konusu romanın hangi noktasına kadar hikayesini anlatmaya iznimiz vardır? Örneğin yukarıdaki özet, yaklaşık 300 sayfalık Ağrı Dağı romanının yarısına kadar geliyor neredeyse! Ama bu aynı zamanda kitabın arka kapağıyla paralel ilerleyen bir özet; diğer bir deyişle, izin alınmış bir spoiler aslında... Konuyu bilmek önemli değil, önemli olan nasıl anlatıldığı. Bu cümle de maalesef geçerli değil Christopher Golden'ın romanı için; dolayısıyla, biraz ileri sarıp başlamakta pek bir sakınca yok gibi görünüyor. Sonraki sayfalarda, temponun giderek arttığı hikaye ise türün meraklılarının ilgisini çekecektir. Ne de olsa karşımızda, yakın bir zaman önce açıklandığı gibi, Dracula'nın yazarı Bram Stoker anısına korku türündeki en iyi eserlere verilen ödüllerde en iyi roman ödülünü kazanmış olarak duruyor Ağrı Dağı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/distopik-maskeli-balo", "text": "Avrupa'nın en iyi felsefe bölümlerinden birine sahip olan Budapeşte Üniversitesi'nin girişindeki duvarda, Ütopya hayalse, distopya onu düşlememize neden olan hayattır, yazıyordu. Viktor Orban yanlısı bir güruh, geçenlerde bu yazıyı silmiş. Cümlede, distopya-hayat bağlantısına yapılan vurgu, yıkıcı güçler eliyle bir kez daha kanıtlanmış böylece! Zamana karşı mücadele, insanı zaman-dışı çözümler bulmaya itiyor: Bir felaket, aniden bozulan bir plan ya da dünyayı kavrayamama, kişiyi ya da kişileri yeni yollar aramak için güdülüyor. Gallerger Lawson'ın kaleme aldığı Kağıt Adam'daki hikaye de böyle bir distopyaya karşılık geliyor: Korkunç bir kaza sonrası babası tarafından yeniden yaratılan -daha doğrusu çizilen- Michael'ın öyküsü bu. Zamanın dışına çıkan, mekansızlaşan ve en önemlisi, felaketler üzerinde yükselen yeni bir hayat... Gallerger Lawson, Kağıt Adam'da, yaşadığı yarımadayı hiç terk etmemiş Michael'ın yersiz-yurtsuzlaşma hikayesiyle buluşturuyor okuru. Kitapta; kasaba-şehir-anakara, otobüs ve yolculuk gibi genel ifadeler var ama Michael nereden nereye gidiyor, otobüste ona art arda soru soranlar kim belli değil. Onun gizlemek istediği görüntüsü, kaçamak yanıtları ve kırsaldan kente doğru gidişi var yalnızca. Michael da bir çizer; bir çırpıda ifade edemediği duygularını çizgiyle aktaran, gerçek hayatta yapamadıklarını sayfalarda gerçekleştiren Michael'ın şehre seyahati sırasında karşılaştığı fantastik manzaralardan biri, yalnız bırakılan ve bir başka kazaya yol açan deniz kızı. Zaten kağıt adam olarak güç bir yaşam sürerken bu manzaranın da etkisiyle, zihninde, Şehirde nasıl ayakta kalacağım? sorusu dolanıyor. Şehir dediğimiz de biraz karışık: Kuzey-Güney ayrımının yanı sıra, Güney'i ilhak etmek isteyen Kuzeyliler nedeniyle kentte tedirginlik hakim. Yazar Gallerger Lawson, Michael'ın özel durumuyla birlikte bu havayı da distopik bir öğe olarak çıkarıyor karşımıza. Yalnızca bu da değil; şehirdeki insanlar maske takmadan sokakta yürüyemedikleri gibi, pek gülümseyen de yok. Varsa da maskeler nedeniyle görülmüyor zaten. Michael ise bu tuhaf ortamda üçüncü hayatına adım atmayı umuyor, hatta aşık olmayı... Eskiden, şehirde herkes istediği kişi olabilirken artık pek fazla insanın yan yana gelememesi gibi bir durum söz konusu. Gezdiği her noktada iz bıraktığı kentte genel bir güvensizlik sorunu var ve Michael'ın sıkıntısı bu nedenle katlanıyor. Benliğindeki iz ise eski arkadaşı Mischa'dan bir hatıra bulmak isterken kendisini kağıt adama dönüştüren kaza. Şehirde Mischa'yla karşılaşınca bu anılar yeniden canlanıyor... Michael'ın bir başka sorunu, uyumlu ve kendisine söylenenden fazlasını yapmadan yaşayan insanlarla dolu kentte istenmediğinin farkına varması. Kırsaldakine benzer bu hayal kırıklığı yüzünden, Burası çürümeye terk edilmiş bir yer, diyor. Sanatçı Doppelmann'ın, Michael'ı düzeltme çabası da arkadaşı Maiko'nun şehre dair uyarıları da kar etmiyor. Yaşam, kenti Kuzey'den ayıran duvara çarpıyor. Şehirde hava daha da ısındığında Michael'ın düşündükleri hayli manidar: Caddenin ortasında ayaklar altında kalıp bir kağıt hamuru haline gelerek bir nesne olarak ölecekti. 'Hepimiz, korkunç kazaların eseriyiz' diye düşündü. Kağıt adam olarak çizilen ve yeni bir hayat yaşamaya başlayan Michael, başından geçenleri, aşkını, geldiği kentteki karmaşayı, Kuzey-Güney ayrımını ve duygularını çizgiyle anlatıyor. Bir kağıt kırılganlığındaki yaşamı, aynı anda onun hem özgürlüğü hem de prangası. Lawson'ın anlattığı distopik ve yer yer fantastik öğelerle yüklü hikaye; kağıtların, duyguların, duygusuzluğun ve zaman-dışılığın hakim olduğu bir oyuna benziyor. Hayal kırıklıkları ve karanlığın yanı sıra isyan dolu ve trajikomik çıkışların da bulunduğu maskeli bir kitap Kağıt Adam."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/diyar-diyar-dolasan-adressiz-asiklarin-kitabi", "text": "Aşıkların/ozanların şiirlerini okuyup müziklerini dinleyen herkes Türklerin zihniyetini, düşünceleri, hisleri ve tasavvurları, yaşam biçimleri, dini inanışları, toplumsal yapıları ve tarihine dair değerli bir izlenim edinecektir. Ursula Reinhard ve Tiago de Oliveria Pinto böyle yazmış Türk Aşıkları ve Ozanları kitabının önsözünde. Elif Damla Yavuz'un çevirdiği ve Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitabı ilk gördüğümde kitabı hazırlayanların Türk olmaması sebebiyle çok heyecanlandım. Dünya üzerinde başka hiçbir milletin bu kadar kuvvetli bir aşıklık kültürünün olmaması ve bu kültürden doğan eserlerin o milletin hayatıyla bu denli paralellik göstermemiş olması bizim için övünülecek bir şey. Yabancı araştırmacıların da bu konuyu araştırması, onların gözüyle nasıl göründüğünü öğrenmek ve tecrübe etmek açısından güzeldi. Mutlaka ki bizim doğduğumuz kültür bu olduğu için aşık edebiyatıyla asgari seviyede ilgilenenler bile onların yaptığı çalışmanın büyük bir kısmına hakimdiler fakat iki araştırmacının yıllar süren araştırması gerçekten takdire şayan. Kitapta Kurt ve Ursula Reinhard'ın araştırmayı tatamamlamak için tam 33 yıl, Adana, Sivas, Malatya, Konya ve İzmir'de kayıt aldığını söylüyor. Bu gerçekten çok büyük bir özveri. Bugün bile bizim folklor araştırmacılarımız oldukça az iken yıllar önce böyle bir çalışmanın yapılması bizim adımıza bir zenginlik. Bugün Türk sanatının hangi dalına bakarsak bakalım, ister modern, ister post modern olsun, ister resim, ister müzik, ister roman ve şiir olsun mutlaka halk edebiyatının izleri bulunacaktır. Bu izin bu denli kuvvetli olması bu edebiyatın hiçbir numara olmaksızın doğrudan halkın kendisinden neşet etmesi ve iki ayağını da ait olduğu topraklara basmasından başka bir şey değil. Bundan dolayı Türk folklorunu anlamak ve bütün yönleriyle tetkik etmek hayati önem taşıyor. Bugün ise birkaç araştırmacı akademisyen dışında bu konuyla pek ilgilenen yok ve hatta edebiyat fakültelerinin bildiğim birçoğuna Halk Edebiyatı dersleri ortalama yapma dersleri olarak değerlendiriliyor. Popüler kültürün geçtiğimiz on beş yılda klasik edebiyattan faydalanması klasik edebiyatın öne çıkmasını sağladı. Bu şekilde Osmanlı'nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yetiştirdiğimiz folklor araştırmacıları bugün oldukça sınırlı sayıda kaldı. Saim Sakaoğlu, Ali Berat Alptekin, Doğan Kaya son dönem folklor akademisyenlerinden ilk aklıma gelenler. Kitaba dönecek olursak; ilk bölümde aşıkların sosyolojisi incelenmiş, mezhepsel ve tarihsel şartlar değerlendirilerek hangi şartlarda nasıl şiirlerin yazıldığı söylenmiş. Osmanlı döneminde Alevi aşıkların Osmanlı ile olan çatışmaları ve bunun neticesinde doğan Kalender Çelebi gibi Pir Sultan Abdal gibi şairlerin neler yazdıkları, bununla birlikte Cumhuriyet döneminden sonra bunun nereye evrildiği anlatılmış. Bu bölüm iki dönemde aşıkların devletle olan münasebetlerindeki değişimi ve dönüşümü göstermesi açısında sosyolojik olarak oldukça değerli. Ardından aşıkların meslekleri ve uğraştıkları işler konu ediliyor. Aşıklığı profesyonel olarak, yani maişetini buradan sağlayarak mı yapıyor yoksa zaten meslek sahibi olan aşıklar aşıklığı yalnızca bir ideal uğruna mı yapıyor bu değerlendirilmiş. İletişim ve ulaşım imkanlarının hayli kısıtlı olduğu çağda aşıklar köy köy gezerek destanlar, halk hikayeleri okur, türküler çığırırlarmış. Aşık Sadık Zekeriya bu konuda şöyle der: Benim adresim yoktur çünkü bir aşık o diyar senin, bu diyar benim dolaşır durur. Kitap bu bölümden sonra aşıkların mezheplerini ve hangi dini itikada bağlı olduklarını tasnif ederek Alevi-Bektaşi inançları arasındaki farkları da anlatarak teknik kısma geçiyor. Şiirlerin hece ve kafiye düzeni, notaların dizimi, kaçlık nota kullanıldığı, nasıl tarzda söylendiği gibi birçok konu anlatılıyor. Kitap Türk aşıklık geleneğinin temelini anlatması bakımından yeterli bir araştırma çalışması olmuş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dokuz-yilda-bir-son-cumartesi", "text": "Mükemmel, eşsiz bir elbise de giyseniz, eteğinizde bir şeyler eksik kalır. Söylediğiniz şarkı, çektiğiniz film, dünyaları da büyülese; camlarınız kırık, cümleleriniz eksik. Bir yanınız güneş, öbür yanınız yırtılmaya hazır kağıt. Yüzünüz ışıklar da saçsa, bakışınızın bir yeri sonsuza dek gölge. Başarılarınız bir köşesinden yırtık, oyunlarınız durgun. Hesaplarınızda paralar nehir gibi de aksa, o eksiklik yürüyüşünüzün bir yerinde. Raflarınız hiçbir olasılıkla tam değil, masalarınız her an sallanmaya müsait. Duruşunuz istediğinizden fazla dik de olsa, gözlerinizde ağırlığı. Bu cümleler sadece babasız erkek çocukları için. Üstelik durum gayet evrensel. Durağan plan sekanslarıyla tanınan Yunan yönetmen Theo Angelopoulos, filmlerinde Avrupa'daki göçmen sorununu veya Yunan siyasi tarihini de anlatsa, aslında filmlerin altından başka bir su daha akar: Baba eksikliği. Angelopoulos küçücük bir çocukken bir imge olarak zor hatırlayabildiği babasını yıllarca sinema salonlarında film karakterlerine ve elbette izleyicilerine aratır. Filmlerinin yırtılmaya yüz tuttuğu noktadır burası. Annesi Belçikalı, babası Ruandalı, genç şarkıcı Stromae ise, herkesi dans etmeye çağırdığı, kendisini meşhur eden şarkısını (Alors on Danse, 2010) söylerken de sesinin tonunda, renginde farklı bir şeyler vardı. Ki nihayet 2012 yazında tüm Avrupa'da ve dünyada bol bol çalınan ve klibi izlenen hit şarkısında o çatlağı tamamıyla ortaya serdi: Papaoutai. 50li yılların atmosferiyle kurulmuş klibinde de küçük bir erkek çocuk babasını arıyor: Stromae'nın ve aslında dünya çapında binlerce çocuğun kendi çocukluklarının yeniden çevrimi gibi bir nevi. Stromae'nın babası 1994 yılında Ruanda'da gerçekleşen korkunç soykırımda öldürülmüş; Stromae, 1985 doğumlu. Elektronik tınılı hareketli bir şarkı ya da neşeli bir sanat filminden de söz etsek, mevzu Yunanca ya da Fransızca; her dilde aynı. Babası yoksa bir erkek çocuğun, o çocuk bir gün büyüdüğünde kendi çocuklarının babası olduğunda bile o eksiklik yine orada, ortada, gitmiyor. Eksik baba o çocuğun kalbinde, bakışında, bir cümlesinde, yürüyüşünde saklı kalıyor. David Mitchell'in yeni romanı Slade Köşkü, görünürde dokuz yılda bir (1979 yılından başlayarak 2015 yılının Cadılar Bayramı'na dek) Ekim ayının son Cumartesi günlerinde ilginç bir gizemin peşine düşüyor ancak bir de romanın altında yatan başka mevzular var. Bu türün pek çok romanı veya filminde olduğu üzere, yine karakterlerimizin babaları yok. Bir karakterin babası ölmüş, bir diğerinin babası Rodezya, Afrika'da. Bir tür eksik aile kompleksi, alttan alta roman boyunca karakterlerimizin peşini bırakmazken, sanki tüm bu olup bitenler ailede babanın, yetişkin bir erkeğin eksikliği sebebiyle gerçekleşiyor gibi görünüyor. Oysaki aile tam olsa, kurtarıcı babamız evdeki rahat koltuğunda sessizce gazetesini okuyup kahvesini bile içse, bu gerilim yüklü olayların hiçbiri gerçekleşmeyecekti. Ve elbette türün alametifarikalarından ikizler ve aynalar Slade Köşkü'nde de mevcut. Romanın ilerleyişi esnasında hayal ve gerçeklerin iç içe geçişi, gerçek olaylardan, bilinçdışımızın bize oynadığı oyunlara geçişimiz, fena halde video oyunu The Evil Within'i (2014) andırıyor. Dedektif Sebastian Castellanos'un yaşadığı gerçek dünya ile mücadelesini işleyen oyunda, yaşadığımız pek çok maceranın aslında dedektifin bilinçdışı oyunları olduğunu sonradan fark ediyorduk. Bölüm sonu canavarlarını, her yeni bölümün başlangıcında sunması ve hakikaten yaratıcılıkları ile şaşırtan binbir çeşit, insan-hayvan karışımı yaratığı ile kendi türüne yeni bir nefes getirebilen oyunun akışını Slade Köşkü'nü okurken hatırlamamak mümkün değil. David Mitchell'in yeni romanında okuru The Orb'un \"Little Fluffy Clouds\"undan (1991), Massive Attack'in \"Safe From Harm\"ına (1991) ilginç bir şarkı listesi de bekliyor. Kim bilir belki de Slade Köşkü'nü en doğru tarif edecek ifadeler Massive Attack'in bu sıkı şarkısının sözlerinde yatıyordur: Bize neyin tehlikeli olduğunu söyle / arkadaşlar ve düşmanlar bulaşıcıdır / ve sisteminize bir virüs gibi yayıldılar... Ana oğul sakinleştirici Valium içen roman karakterimize ve esasen bilinçdışına gerçekten zarar veren, tüm ruhuna bulaşıp yayılan ve tehlike yaratan kim? Bir yandan kasları gevşeten bu ilacın hafıza zayıflatıcı etkilerinin de olduğunu unutmamak lazım. Uzun koridorlar eşliğinde ilerleyen bu ürkütücü romanda ginkgo yapraklarından bir Afrika haritası yapmak, hangi sömürge geçmişini geri getirebilir? David Mitchell, romanında mekanı tüm ayrıntılarıyla okurun zihnine yerleştirdikten sonra yaşanan diğer gelişmelere çeviriyor bakışını; her yer değiştirmemizde önce bütün bağlamlarıyla mekana hakim oluyoruz, sonra karakterlerin yaşadıkları, konuştukları, kendi aralarındaki muhtelif ilişkiler geliyor. Mekanı bu denli başarılı tasvir edip okura hissettirdiği için de Slade Köşkü'ne başlayıp yarım bırakmak imkansız gibi. Mitchell'in (1969 doğumlu) bir diğer başarısı da, karakterlerine yazdığı diyaloglardan geliyor. Baba eksikliğini her rüyasında, her adımında duyumsayan bir erkek çocuğa yazdığı diyaloglarda ne kadar başarılıysa, orta yaşlarının eşiğinde dul bir kadının ruhunu da kelimelere aynı maharetle döküyor. İki defa Booker finalisti olan yazarın, Hayalet Yazılar, 9. Rüya, Bulut Atlası, Siyah Kuğu Parkı, Jacob de Zoet'in Bin Sonbaharı ve Kemik Saatler isimli romanları da Slade Köşkü'nü sevenler için sırasını bekliyor. Hayatınızda kaleler de yükseltseniz, bir biçimde o kalenin kumdan olduğunu hatırlatıyor bir şeyler size. Bir ses tonu, bir ara renk, bir tuğla. Siz ne kadar inkar etseniz de, inşaatın bir yeri eksik kalıyor. İki film, üç şarkı kendinizi tutsanız da, bir sonrakinde tüm ağırlığıyla kağıda düşüyor, filme siniyor ya da şarkılarınıza. Çocukluğunuz nasıl ömrünüz boyunca peşinizi bırakmıyorsa, babanın eksik olduğu bir çocukluk da, tüm olgunluğu, ağırbaşlılığı, yoğunluğuyla bedeninizin, zihninizin bir yerinde duruyor. Hiçbir yere de gitmiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dort-taraftan-kusatilmis-bir-caresizlik", "text": "İnsan, hayatın ördüğü bir duvardır. Ve bu duvar her daim kendi üzerine çöker. Hayat, insanı inşa ederken zaman da bu duvardan tuğlalar çeker. Çoğu zaman kendi üstüne çöken duvar, bazen de başkalarının üzerine çöker. Faslı yazar Leila Slimani, Goncourt Ödüllü romanı Hoş Nağme'de, kendi içine çöküp başkalarının üzerine devrilen bir kadının hayatını konu ediyor. Bir yanıyla dehşet veren, diğer yanıyla yürek burkan bir hikaye... Hayatı boyunca dadılık yapan ve firari kızından başka hiç kimsesi olmayan Louise, son olarak Paul ile Myriam çiftinin çocukları Adam ve Mila'ya dadılık yapmaya başlar. İş bilirliği, çalışkanlığı ve çocukları sevmesiyle zamanla aileden biri oluverir Louise. Zaten tüm bu çabası, aileden biri olmak içindir. Dadı olarak işe başlamasına rağmen yemek de pişirir, bulaşıklarla da ilgilenir, evi de temizler, çöpleri atar; kısacası, Paul ve Myriam'in yapması gereken her şeyi onlar adına takip eder ve yapar. Paul ve Myriam, Louise'nin bu çalışkanlığından çok memnunlar ve dostlarına bile anlatırlar. Durum böyle olunca, Paul ve Myriam'ın ev ve çocuklarla ilgilenmelerine hiç gerek kalmaz ve tüm zamanlarını işlerine ayırırlar. Ama bir süre sonra Louise, kendisine çizilen sınırları ihlal etmeye başlar. Hayatlarına o kadar işler ki bu küçük kadın, onu oradan çıkarmak imkansızmış gibi görünür. Bu durumdan hem Paul hem de Myriam rahatsızdır. O kadar mükemmel, o kadar ince ki bazen midemi bulandırıyor, der Myriam, Louise için. Paul ve Myriam'ın tavırlarından, onlarla hiçbir zaman aile olamayacağını yavaş yavaş anlamaya başlayan Louise, bunu bir türlü kabullenmez. Hayatı boyunca hor görülmüş, yokluk çekmiş ve yalnız kalmış bir insanın yaşadığı derin bir hayal kırıklığı; çocuklar büyüdükten sonra işine son verilecek bir kadının endişesi; yaşarken bile bir işe yaramayan, öldükten sonra da arkasında borç bırakan bir kocanın onda bıraktığı tahribatın yorgunluğu; yıllarını vermesine rağmen bir türlü kabul görmediği topluma karşı birikmiş olan öfkesi; ne yaparsa yapsın, her kimse, hayatı boyunca hep öyle kalacağının ağır gerçeği, bu küçük kadının yüreğinde kan pıhtısı gibi toplanmıştır... Hoş Nağme, keskin konusu ve karakterlerin canlılığıyla başından itibaren okurun heyecanını canlı tutan çok katmanlı bir roman. Louise ile dadılık yaptığı aile arasındaki ilişkiyi, Avrupa ile göçmenler arasındaki ilişki olarak da okumak mümkün. Louise ne yaparsa yapsın hiçbir zaman aileden biri olamayacaktır. Bunun bir çözümü de yoktur ve Louise'in buna yanıtı şiddet olacaktır. Ama Louise'in başvurduğu şiddet biçimi intikam değildir, dört taraftan kuşatılmış bir çaresizliğin dışa vurumudur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dostoyevskinin-seytani-yahut-suregiden-fisilti", "text": "Yeraltından Notlar'da ana karakter Yeraltı İnsanı, kendisine intikam yeminleri ettiren subayın onu kale almaması sebebiyle öfkeden kudurur. Burada onu kötülüğe götüren şey kendi şeytanı mı, yoksa subayın şeytanının onu ciddiye almaması mı? Sebebi ne olursa olsun, Dostoyevski romanlarında fenalığı sadece Rus entelijansında görmeyiz. Aksilik bu ya, şeytanlara ben de inanmıyorum... diye yazmıştı Dostoyevski, 1876 yılında. Halbuki birçok romanında dahi bir karakterin içinde, ahlakı ve kanunları sorgulayan bir şeytan yatar, Raskolnikov, Stavrogin, yahut Ivan Karamazov gibi. Dostoyevski'nin şeytanını, onun inanmıyorum dediği şeytanı, nerede aramak gerek? Ivan Karamazov'un gördüğü hayali saymazsak, Goethe'nin, Baudelaire'in, Milton'un şeytanları gibi, eti ve kemiğiyle, bedeni bir şeytandan söz edemeyiz Dostoyevski'de. Hristiyanlık öncesi Rus edebiyatında da böylesi bir imgenin olmayışı da bunda etkili olmuş olabilir. Hal böyle olunca, birtakım edebiyat eleştirmenleri ve kuramcıları Dostoyevski'de şeytanın, insanda saklı olduğunu iddia etmişler. Onlara göre bu kötü niyetlerin temelinde insanın ihtirasları, zayıflıkları vardır; yozlaşmanın dış alemden kaynaklı oluşunu reddederler. Fakat Dostoyevski'de karanlığa, kötülüğe düşüş bazen bu içsel sebeplerle bazen de dış cereyanların etkisinde olur. 1860 yılına gelindiğinde Rusya'daki Batıcılar kabaca iki gruba ayrılmıştı. Liberaller kendilerini 1840'ların jenerasyonuna yakın hissediyor, barışçıl ve tedrici reformları savunuyordu. Nihilistler olarak bilinen ve gençlerden oluşan radikal kanatsa daha büyük ve temelden bir değişimin, gerekirse devrimin olması gerektiğine inanıyordu. Cinler romanında Dostoyevski her iki grubu da Rus kültürüne yabancılaşmanın farklı birer safhası olarak resmeder. Ona göre köklerinden kopup Batı kültürüne bu denli teslim olmuş bu iki sözde aydınlar topluluğuna da şeytan musallat olmuştur. Batıcıların halini kısaca bu teşbihle özetler Dostoyevski. Stavrogin'i betimlerken kullanılan fazlasıyla kelimesi bu insanda doğaüstü bir halin olduğunu gösterir; her nasılsa ifadesi de bunu destekler. Stavrogin'in çehresi bir bakıma, Milton'ın ve Goethe'nin kendisinde şeytan tüyü olan estetik/ güzel şeytanını hatırlatır. Fakat yine ondaki bu halin sebebi musallat olmuş bir şeytandan ziyade bozulmuş bir ruh sağlığıdır demek gerek. Belki bütün bunları şöyle tek potada eritebiliriz: Dostoyevski'nin şeytanı kimi zaman içeriden, kimi zaman yozlaşmayla birlikte dışarıdan gelen bir hastalıktır. Vesvese, kibir, nefret... Nereden gelirse gelsinler hepsi bizim zayıflıklarımız sonuca oluşur. Batı veya Kilise başlı başına kötülüğün kaynağı değildir... Fakat ilginçtir, Dostoyevski'nin kötüleri genelde çarpık birer Aydınlanmacıdır aynı zamanda... Peki, nasıl oluyor da şeytan bize hala fısıldar? Dostoyevski'de çarpık ve saplantılı Aydınlanmacı eleştirişinin benzerini 20 ve 21'inci yüzyıl yazarlarında görürüz esasen. Aklın bizi sadece ileriye götüreceği, bilimsel gelişmeden ancak saadet geleceği, rasyonalitenin ahlakın pusulası olabileceği... Atom bombası ve mitralyöz ile dağılmış bu hayallere Batı sanatında sonsuz şüpheyle yaklaşıldığını tam anlamadık gibi geliyor bana. Ne de olsa Ben bilime inanırım diyen birisine Bilim inanılacak bir şey değildir diye cevap verdiğimiz vakit küçümseyici bakışlara maruz kaldığımız bir coğrafyadayız. Neyin ahlaki neyin gayriahlaki olduğunu anlamak için aklı küçümseyemeyiz elbet. Ama Dostoyevski'nin de gösterdiği gibi insan, Aydınlanma ile birlikte umduğu gibi üstün bir insana dönüşmedi. Hatta Dostoyevski'nin tahmin edemeyeceği büyüklükte kitlesel cinayetleri gördü ademoğlu. Şayet Dostoyevski anlatılarında kötülüğün dışarıdan geldiğini kabul edecek olursak, o halde şeytan bize bugün de fısıldar. Yeraltından Notlar'da ana karakter Yeraltı İnsanı, kendisine intikam yeminleri ettiren subayın onu kale almaması sebebiyle öfkeden kudurur. Burada onu kötülüğe götüren şey kendi şeytanı mı, yoksa subayın şeytanının onu ciddiye almaması mı? Sebebi ne olursa olsun, Dostoyevski romanlarında fenalığı sadece Rus entelijansında görmeyiz. Basbayağı, önemsiz denecek insanda da kötülüğün izlerini görürüz. Ve onların kokuşmuş ruhları bize bugün de tanıdık gelir. Yeraltı İnsanı'nı çıldırtan şey düşmanı gördüğü biri tarafından ciddiye alınmamaktı. Bugün dahi aynısı olmuyor mu? Artık sanal ortamda kavga eden bir nesiliz. Ben şahsen, tartışma esnasında işler iyice hararetlenmişse ve karşımdakini kızdırmak istiyorsam hep aynı mesajı atarım: Peki. Sonuna nokta konmuş bir peki kadar insanın gururunu kıran bir kelime var mıdır? Sanmam... Yeraltı İnsanı'na selam olsun... Yahut Raskolnikov'u düşünelim. Tefeciyi baltayla öldürürken dünyayı bir pislikten temizlediğini ve kız kardeşinin onurunu kurtardığını düşünüyordu o da. Bencil ve vahşi isteklerimize bugün de erdem kıyafeti giydiriyoruz... O yüzden bu şeytan, Dostoyevski'nin şeytanı, ruhumuza bulaşıp bizi yozlaştıran şeytan, bize hala fısıldar. Sinsice, kendini unutturarak. Ne de olsa Şeytan'ın en büyük marifetlerinden biri de... diyor Baudelaire, ... kendisinin aslında var olmadığını ademoğluna kabul ettirmiş olmasıdır..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dunya-yalan-kurmaca-gercek", "text": "David Shields'ın, hem zihin açıcı hem de doyurucu olan Edebiyat Hayatımı Nasıl Kurtardı adlı kitabını okumanın sakıncalarından birisi önce güzel güzel bunlara inanmak, ardından bu önerilerin karşıt olanlarını da kabul etmek. Bu çıldırtıcı dikotomi, Woody Allen sineması kadar göz alıcı, zekice. Hem kalbe hem beyne. Mizah dolu, yanı sıra ironik ve hoşsohbet. Bu kitap hakkında yazmanın tehlikesi ise, açık açık söylemek lazım, her paragrafının ilham verici olması sorunu. Her satırın altını çizerken, üzerine kahve dökebilirsiniz ama bunu umursamazsınız, okumaya devam edersiniz. Sayfalarını buruşturup iyice gerdiğiniz için zamkının işlevini tarihe gömersiniz. Dostlarınız, sayfaların arasında ekmek kırıntılarına rastlayabilir, çünkü siz atıştırırken kitabı elinizden bırakamamışsınızdır. Çok yıprandıysa yenisini alın, nasıl olsa yeniden okuyacaksınız. David Shields bu kitabını, kendi kurmaca iştahını açıklamaya çalışan, bu şehvetin anlamı ile anlamsızlığı arasında kalan, okuduğu her metni tekrar tekrar yapan küçük, özel azınlık için yazmış. Edebiyat hayatımızı kurtarır mı, kitabın başında bunu pek kestiremiyoruz, ancak kitabın ardından da yine şunu biliyoruz: ne onunla ne onsuz. David Shields, ağzına çakıl taşı alıp konuşma kusurlarını gidermeye çalışan Cicero gibi içe dönük, sıkıntılı bir çocukluk geçirmiş. Zaman ilerledikçe, tutkuyla bağlandığı okuma ve yazma tutkusu yardımıyla kelimeleri istediği biçimde kullanmış. Eğip bükerek. Kitabın okuru olarak bizim sahip olduğumuz avantaj; David Shields'ın kendi kroniğinin aşk, ağır melankoli, başarılı cinsellik, eğitim, aile, kenterlik, sarsıntılar gibi ayrıntılarını, belleğinde şimşekler çaktıran metinler ve onların yazarları, filmler, şarkılar eşliğinde gezip dolaşmamız. Kolajlardan oluşan kitabın ilk deseni kendimize, gerçeklerimize itiraz etmek. Örneğin aşkın kusursuz olarak ilan edilmesi, başlı başına insanlık kusuru; ve bu yanılsama, edim olarak öğrenildiğinde, çok can yakıcı olabiliyor. O kadar ki, insanın taşıyamayacağı bir gerçeklik düzeyinde. Hayat zor. Shields, hem aşk hem de diğer ağır gerçekliklerin seyreltilmesinin en iyi yolunun kurmaca olduğu savıyla karşımıza çıkıyor. Aşkla birlikte desenlerden birisi melankoli, diğeri ölüm ve insanda oluşturduğu kafa karışıklığı. Kurmaca gibi. Bu sayfalarda, aşkın ölüm tarifleri konusunda en yaratıcı adamı olarak Obama'yı ilan ediyor Shields. Hayat fani, ölüm ani. Yine romanlar, filmler ve medya aracılığıyla kendimizin, ayrıca başkasının öleceği gerçeğine karşı oyuncaklar geliştiriliyor oyalanmak için. Yazarın bir başka kitabının başlığında olduğu gibi: Hayat İyi Hoş da, Sonunda Hepimiz Öleceğiz!. Ne iyi ki sanat var, bizi avutacak. Bir sonraki rengimiz intiharlı ölüm. Eğer edebiyatın lezzetiyle karşılaşmamışsak, intihar işten bile değil. Edebiyatın ölümü geciktirici özellikleri vardır; bu, bizi tatlı tatlı oyalar. Özellikle yazarken. Romanlar birer otobiyografidir dersek, insan kurmaca yazarken kesinlikle iyi vakit geçirir. Kendimizin kuytuluklarına sokulmayı ve ifşayı severiz. İkisini de aynı anda. Tüm büyük kitaplar, yazarın dişlerinin dökülmesiyle son bulur. Yazar, önce kendisinin canını yakmalı, okları kendisine fırlatmalı. Çırılçıplak kalıp, ama çırılçıplak, insanın tüm çıplaklığıyla hakikat zerrelerini sunmalı evlatlarına. David Shields, üç aşağı beş yukarı, aynı zamanda bunları da düşünüyor, bunları dillendirirken bir de okuma listesini nedenleriyle sunuyor. Bu listeyi Barnes, Brautigan, Carson, Cioran, Cheever, Duras, Sebald, Lerner, Galeano, Foer, Nabakov, Vonnegut, özellikle Sebald ve Galeano'nun Kucaklaşmanın Kitabı'yla anması ne hoş. Kitabın başından sonuna değin çok geniş bir bibliyotek mevcut. İştah açıcı. Bu bibliyotekte tür tanımı yok, tür şovenizminden rahatsız. Tek ayrımını, Ben sanat ve yaşamı mümkün olan en ince zarla ayıran yazarın hayatta olmayı nasıl çözümlediği konusunu ön plana çıkaran eserleri önemsiyorum, yordamıyla açıklıyor. Son desenlere ulaşırken içimizden geçenler okunuyor kitapta: bir kurmaca metni kalıpları kırmalı, ancak bu yolla büyük yapıt kimliğine kavuşabilir, diyor Shields. Peki büyük yapıtlar bir yerlerde yazılıyor mu bugün? Bekleyelim mi? Şu zamanlarda edebiyatın geçmiş dönemlere göre etkisi, işlevi, görgüsü, bilinci acaba hala geçerli mi? Kendisinin de sorduğu üzere, acaba koşullar değişti mi? Nasıl yani, roman ölüyor mu? Sorularımızı derleyip toparlayan Shields, artık öyle bir yerlerde büyük yapıtların yazıldığı falan yok, diyor. Bir bakıma büyük zihin dağınıklığından söz açıyor. Bırakın hacimli bir romana gösterilmesi gereken sabrı, insanların 90 dakikalık bir filme tahammülleri bile kalmadı. Facebook ulusu karşısında Marshall McLuhan'ın gıcır gıcır teoremleri bile eskidi. Netflix'le 40 dakika film, bir dakika soluklanma, sonra yine 40 dakika seansları alıyor. Muhtemelen Shakespeare bugünden otuz yıl sonra dünyaya gelseydi feci bir hacker olurdu. Shields ileride yeni yazarların yazılımcılar olacağını vurguluyor. Ekliyor: insanlar kurmaktan, yazmaktan vazgeçmeyecekler. Mailller, mesajlar: her şey kurmaca materyali olabilir. Bunda bir sorun yok, diyor. Bu dünyaya ancak kurmacanın gerçekliği ile katlanılır zaten. Shields bugüne kadar edebiyat üzerine söylenenlerin aynısını söyler gibi görünüyor, evet öyle yapıyor ama cesurca, öncekileri kıskandıracak boyutta tüm sınırları zorlamış. Çağımız okurunun etrafını kalın duvarlarla çevreliyor, tabii onların iyiliği için, ama adım başı geçitler, kapılar da inşa etmiş. İstediklerinde kurmacanın sağladığı özgürlüğe sahip olmaları için. Oldukça yapay, sıkıcı, burnu büyük meclislerde, edebiyatın yerin yedi kat altına dehlizli labirentlerin gizemine indirgenmesinden ve göğün yedi kat üstüne, kimsenin bilmediği bulutların üzerine yükseltilmesinden uzaklaştırıp yeryüzünde, anlaşılır bir yere bırakıyor. Abartmayın, diyor kurmaca düşkünlerine, ne edebiyatla ne edebiyatsız yapabiliyorsunuz, ama abartmayın onu, ölüm var. Hatta ölüm var, kesinlikle abartın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dunyada-bir-meksikali-olarak-ikamet-etmek", "text": "Sabah gazetesinin hediye olarak verdiği Nobel Ödüllü Yazarlar serisini hatırlayanlar bilir; iyi kitaplarla karşılaşmanın o dönem için bundan daha güzel bir yolu yoktu. Beyaz zemin üzerine kötü bir Nobel madalyasının resmedildiği soğuk kapakları pek davetkar olmasa da, ilk gençlikte elimize geçen eşsiz hazinelerdi bunlar. Soğuk kapak demişken, Osman Konuk'un çok cehennem, üç saray, yedikule ve can yayınları berbat ciltler dediği o yer de mühim. Octavio Paz'ın Yalnızlık Dolambacı, bahse konu bu serideki -hiç tartışmasız- en cazibeli isme sahip eserdi. Böylelikle kalbimi çaldı. İçimdeki dolambaca yaren aradığım zamanlar... Beklediğim gibi, tür olarak bir roman değildi, denemelerden oluşan bir toplam, dokuz uzun anlatı. Meksika hakkında, daha doğru ifadeyle Meksikalı olmak hakkında çok sıkı tahlillerden oluşuyordu. Paz'ın Meksikalı bir ozan olarak hakkını verdiği yazılardı bunlar. Uzun yıllar geçti üstünden, Paz kansere yenildi, yalnızlık dolambacı hiç bitmedi. Melih Cevdet Anday'ın şu satırlarıyla başlayabiliriz; Octavio Paz'ın şiirine varmak için, anlamak için demiyorum; çünkü şiirin anlayacak bir yanı yoktur, çifte anahtar kullanmak gerekir kanısındayım, ama bu anahtar bize hiçbir kapıyı açmayacaktır. Çünkü onun şiiri demektir bu çifte anahtar... Düşle gerçek... Nesneyle söz... Bilgiyle büyü... İmgeyle düz söz... Entelektüel bir ozandır Octavio Paz. Onun şiirine ancak onun imge dünyasına vararak girebilirsiniz. Bu dünya ne bir süs dünyasıdır ne de istenerek kapalı kılınmıştır. Neyse odur o. Octavia Paz, şair kimliği baskın bir entelektüel. Anday'ın bahsettiği ikilik, kaleminin zenginliğiyle zihninin koridorlarındaki kışkırtıcı berraklığı da imliyor aslında. Gerçeğe hiçbir zaman sırtını dönmemiştir Paz. Düşlerin peşinde bir şair olduğu zamanlar da buna dahil. Octavio Paz, içe dönük haliyle Meksikalı bir yazar, dış dünyaya açık kimliğiyle temsil gücü yüksek bir diplomat. Şairliğini, bu iki hali birleştirmenin bir yolu olarak kullanıyordu belki de. Aidiyetinin temellerini sorgulayan ve ruh köklerine kadar inip bu kimliği tahlil etme cesareti gösteren bir entelektüel olarak, son tahlilde İspanyol ve yerli kanı taşıyan bir mestizo idi. Savaşmayı denemiş, hayatı boyunca mücadele cephesini tahkim ederek yürümüştür. Albert Camus'nün, İspanya'da savaşan gönüllüler, bu savaşın anılarını yüreklerinde kötü bir yara gibi taşımışlardı. Çünkü insan haklı olduğu halde yenilebileceğini, zorbalığın gayrete boyun eğdireceğini, kimi zaman cesaretin mükafatının olmadığını İspanya'da öğrenmiştir sözleriyle andığı İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilerin saflarında yer almış, savaş sonrasında kırılmış umutlarıyla başka bir dünyaya doğru yelken açmayı seçmiştir. Mayaların torunları sayılan Meksikalılar, daha yakın dönemde kökenleri itibariyle Aztek Devleti'yle başlayan tarihsel bir ikamete sahiptirler. Sömürge dönemi Meksika'sı ve bu dönemi başlatan iç dinamiklerin bazı ayrıntıları, efsanevi Tenochtitlan kentinin kale kapılarının İspanyol işgalcilere iradi olarak açılması ve işgalcilerin komutanı Cortes'in bu kolay zaferinin teolojik-tarihsel-sosyolojik anlamları üzerine de düşünüyor Paz. Bu düşünme biçimi bugüne bakan tarafıyla Meksikalı imgesine ulaşan bir yol oluyor elbette. Diaz dönemi, devrim, Zapata ve diğer yapısal sorunlar hakkında da söyleyecekleri var elbette yazarın. O soru hep aklımızda, yazı bitmeden soralım; Türkler ve Meksikalılar. Bu iki imge birbirine benzer bir konumda yer alıyor mu, ciddiye alınabilir bir yakınlıkları var mı sahiden? Bu kitap özelinde konuşacak olursak fazlasıyla evet. Aynı tarihsel koşullarda ortaya çıkmamış, aynı ideallere inanmamış, aynı coğrafyanın, iklimin ve kültürün doğurmadığı bu iki uzak kıta çocuğunun birbirine benziyor olması gerçekten çok şaşırtıcı. Toplumsal karakteristiğin oluşumunu etkileyen faktörlerin bu düzeydeki başka'lığına rağmen üstelik. Octavio Paz, düşünde sayıklar ozan, tarih uykuya dalınca dizelerinin sahibi olarak, bazı yerlerde destansı diyebileceğimiz türde bir görkemli şiirselliğe kapı araladığı başyapıtı Yalnızlık Dolambacı'yla Meksikalı olmanın hakkını vererek, o büyük suskunluğa ses, bitmeyen yalnızlığa yaren olmuştur. Özellikle de şu üç bölüm; Meksikalının Maskeleri, Yalnızlığın Diyaletiği, Paçuko ve Ötekiler. Peki, Meksika'ya özel bir ilgi duymayan okurları da ilgilendirir mi bu kitap? Türkleri peşin bir ön kabulle ilgilendirir. Dahası, insanı kuşatan o büyük yalnızlık duygusunun Meksika'yı aşan gücüne kelimelere inandığımız gibi inanıyoruz zaten. İçimizde bitmeyen o dolambaçlara ve tüm suskunlara, yalnızlara gelsin Paz'ın bu ölümsüz şarkısı o halde!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dunyanin-sonuna-yolculuk", "text": "Kıyamet Polisi polisiye-bilimkurgu sevenlerine hitap eden bir kitap. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzasını taşıyan kitap, dev bir meteor tarafından yutulmak üzere olan, altı aylık ömrü kalmış bir dünyada bir cinayeti çözmeye çalışan fedakar dedektif Hank Palace'ın hikayesine odaklanıyor. Polisiye edebiyatın puslu labirentlerinde gezinirken yolumuz pek çok alt türle kesişir. Bunlar arasında en dikkat çekicilerden biri de polisiye - bilimkurgu birlikteliğidir. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzası taşıyan Kıyamet Polisi tam da bu türün sevenlerine hitap eden bir kitap. Bilimkurgu sıfatı yanıltıcı olmasın zira kitap alternatif bir gerçeklikte, uzayda ya da süper makinelerle dolu bir evrende değil; bu dünyada, bu zamanda, sahip olduğumuz bu imkanlarla dolu bir düzlemdeki hikayeyi konu ediniyor. Fakat elbette bir olayı var Kıyamet Polisi'nin. Dev bir meteor hızla dünyaya yaklaşmaktadır ve altı ay sonra... Güm! Kıyamet Polisi aslında bir üçlemenin ilk kitabı. Amerika'da 2012 - 2014'te okuyucuyla buluşmuş. 2014'te Tekin Yayınevi ilk kitabı Türkiye'de yayımlamış fakat devamı gelmemiş. Bu ilk kitap İthaki Yayınları tarafından Ekim 2019'da tekrar piyasaya sürüldü. Diğer iki kitabı da yayımlayacakları söyleniyor. İthaki, Tekin Yayınevi'nin çevirisine sadık kalmış. Her iki baskıda da çevirmen kısmında adı yazan Şefika Kamcez'e tebrikler; son derece güzel bir çeviri metin okudum. Kitabın kapağı bir hayli albenili. Kim olduğunu bilmediğim yorumculara ait bol bol övgü yazılarıyla bezeli. Üstelik kitap bu övgüleri haklı çıkarırcasına Edgar Allan Poe Ödülü'ne uzanmış. Ödül işlerinin arkasında neler dönebileceğini, az buçuk düşünen herkes tahmin edebilir. Bu yüzden kitabı kapağına göre yargılamama düsturu ile hareket etmekte her zaman fayda vardır. Dünyanın altı ay ömrü kalmıştır. 2011GV1 isimli asteroit gezegenimize doğru hızla yaklaşmaktadır. İnsanların bir kısmı kendini dine adamıştır, bir kısmı dünya zevklerinin dibine vurmakla meşguldür. Uyuşturucu kullanımı, suç oranları ve intihar vakaları ise almış başını gitmiştir. Hal böyleyken sistemin iyi kötü işleyebilmesi için fedakar ve tutkulu insanlara ihtiyaç vardır. Dedektif Hank Palace da bunlardan biridir. Annesini ve babasını çok zaman önce kaybeden, asi kız kardeşinden başka kimsesi olmayan Hank'in, bir fast food dükkanının tuvaletindeki intihar vakasını rapor etmek için olay yerine intikal etmesiyle hikayemiz başlar. Ölen kişi bir sigortacıdır. Sigortadan para almak için işlenen cinayetler Amerika'da ata sporu gibi bir şeydir... Bunu bildiğimden ta en başta katili uzaklarda aramayı bıraktım. Hank'in cinayet peşindeki serüveni, kız kardeşinin kocası vasıtasıyla başka olaylara evriliyor. Hükümetin gizli bir ajandası olduğuna inanan çılgın bir örgütle başı belaya giriyor. Tabii uyuşturucu satıcılarıyla yaşanan tehlikeli olaylar silsilesini de unutmamak lazım. Yer yer aksiyonun dozu yükseliyor. Fakat polisiyenin olmazsa olmaz unsuru merak ögesi için aynı şeyi söylemek çok zor. Amerikan klişeleri ise benim gözümde kitabın tabutuna çivi çaktı. Aslında dünyaya çarpacak göktaşı bile başlı başına bir klişe iken, güzel bir atmosfer ve kurguyla çok başarılı bir hikaye yazılabilirmiş. Elbette üçlemenin diğer iki kitabını okumadan böyle eleştirmek çok doğru değil, yine de ne işin polisiye kısmı, ne de bilimkurgu kısmı, okuma zevki açısından doyurucu değildi. Hele katilin motivasyonunu öğrenince tamamen hayal kırıklığına uğradım. Yazar öyle bir evren seçmiş ki, elinde her malzemeden bolca mevcut. Buna rağmen muazzam bir yemek çıkarmak yerine en sade, en basit, en tekdüze şeyi pişirmeyi tercih etmiş. Yine de kitabı severek okuyanlar olacaktır. Ben -üzülerek söylüyorum ki- onlardan olamadım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dusler-masallar-semboller-dino-buzzati", "text": "Dino Buzzati, O. Henry, Edgar Allan Poe, Franz Kafka çizgisindeki öyküleriyle modern öykünün en iyi örneklerini vermiştir. Onun öyküleri, insanı kendine çağıran hikayeye yaslı bir hikmetler, öğütler kitabıdır. Ahlak, siyaset, devlet adamlığı, aşk, cesaret, eğitim, yaşlılık, yoksulluk gibi değişik konularda hikayeler anlatır ve çağdaş insana bir konum belirlemeye çalışır. Bu yanıyla Doğu hikayeleri ve masallarıyla bağları sıkıdır. Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları'ndan çıkan Dino Buzzati'nin (1906- 1972) Colombre'sidir. Dino Buzzati özellikle muhteşem eseri Tatar Çölü ile bilinir. Ama onun yeteneği öykülerinde daha da açığa çıkar. O. Henry, Edgar Allan Poe, Franz Kafka çizgisindeki öyküleri; modern öykünün en iyi örnekleri arasındadır. Buzzati, fantastik, gerçeküstü yaklaşımlarla öyküyü bol açılımlı bir mecraya taşımıştır. Öykülerinde insanlığın varoluş sorunlarına eğilir ve oradan fantastiğin gücünden yararlanarak kalıcı, sarsıcı sonuçlar çıkartır. Para, hırs, ölüm, gençlik gibi konuları işleyerek Doğu'daki kıssadan hisse olarak değerlendirilebilecek hikayelere benzer hikayeler devşirir. Güç elde etmenin sonuçlarını, paranın her şeyi çözen bir anahtar olmadığını, ölüm ve fanilik duygusu varken hiçbir şeyin gerçek olamayacağını anlatır. Rüyaların ölümünü, modern hayatın açmazlarını gündeme getirir. Çağdaş insanı kuşatan bütün tuzakları bir bir gözler önüne serer. Bütün bu yaklaşımlar da bizi öncelikle Kafka'ya götürür. Bu yüzden kendisine İtalyan Kafkası denmesi boşuna değildir. Ama bu tanımlama etki altındaki yazarlıktan çok bir yazınsal, içeriksel anlayışın tanımlanması olarak kullanılır: Kafkaesque tutum. Kıstırılmış insan karakteri, bozuk düzen, modern hayatın saçmalığı, çıkışsızlık temaları onu Kafka'ya yaklaştırır. Öykülerinin çoğunda dünyanın gidişatını, insanlığın temel sorunlarını tespit eden durumlar aktarılır ve meseleye dikkat çekilir. Pek çok öyküde çarpıcılık, vuruculuk hedeflenir. Kıssadan hisse anlayışına yaslanan bir hikmet arayışı baskındır. İnsan hırslarının, egemenlik arayışlarının, şöhret ve zenginlik tutkularının peşine düşülür ve her birinin nasıl küçücük bir müdahale ile yerle bir olacağı hikaye edilir. Eşitlikçi, özgür, adil, merhametli bir dünyanın güzelliği anlatılır. Yaşamdan, çatışmadan, ilişkilerden kaynaklanan hakikat yansımaları, estetik bir bütünlük içinde hikayeleştirilir. Kuşkusuz sanatın kalıcılığının iki temel şartından biri evrensel insani yanları gündeme getirmekse diğeri de hakikatle bağlantısıdır. Biçimsel mükemmellikler elbette çok önemlidir. Ama yarınlara taşmada içinde taşıdıkları evrensel yanlar yanında hakikat parıltıları da önemlidir. Çünkü sanat ne sadece öz ne de sadece biçimdir. Bir sanat yapıtı değerini, yalnızca konunun iyi seçilişinden değil, iyi bir biçimde sunuluşundan, biçimlendirilişinden alır. Onun öyküleri, insanı kendine çağıran hikayeye yaslı bir hikmetler, öğütler kitabıdır. Ahlak, siyaset, devlet adamlığı, aşk, cesaret, eğitim, yaşlılık, yoksulluk gibi değişik konularda hikayeler anlatır ve çağdaş insana bir konum belirlemeye çalışır. Bu yanıyla Doğu hikayeleri ve masallarıyla bağları sıkıdır. Buzzati, kilise, din, metafizik dünyayı sıklıkla gündeme getirir ve bu dünya üzerinden pek çok mesajını aktarır. Azizler, ermişler önemli kahramanlarıdır. Bu anlamda mistik bir yazardır. Modern hayata ve dayatmalarına şiddetli itirazları vardır. Ancak çağını çok iyi yorumlamış ve açmazlarını bir bir tespit etmiştir. Buzzati öykülerinde şanın, şöhretin, kudretin bir gün yerle bir olacağını; bir diktatör, bir general, bir zengin, ünlü bir şair üzerinden örnekler. O mukadder gün gelince, şanlarından, şöhretlerinden, güçlerinden hiçbir şey kalmaz; zavallı, acınacak bir hale gelirler. Yaşanan çiğ gerçekler hakikat karşısında yerle bir olur. Buzzati tüm bunları, çarpıcı bir olay, bir fotoğraf, bir anekdotla tam da öykünün çarpıcılık özelliği içerisinde verir. Çabuk, hızlı ve etkili son, muktedirin yüzüne vurulur. Sahte tanrıların, idollerin ve diktatörlerin bir şekilde çağdaş hayatı zindana çevirdiklerini anlatırken özellikle finallere odaklanarak hakikatin onlardan intikam almasını resmeder. Varoluşu, hayatın anlamını ve faniliği sorgulayan Buzzati'nin kahramanları bir anlamda ironik, başkaldıran, anti-kahramanlardır. Uyumsuzdurlar ve kendilerinden beklenilenin tersini yaparlar. Dalkavuk, alkışçı ve samimi olmayan topluma başkaldırır ve içlerine dönerler. Ama bunun için bir ömür ödemeleri gerekir. Sonunda her şeyi bozan paradır. Paranın, sermayenin ağır, karşı konamaz hakimiyeti sadece insanı insan olmaktan çıkarmamakta ruhani, kutsal olan her şeyi esir almakta, kullanmaktadır. Sermayenin işgal ettiği kutsal yerlerde imanlı ve hatırşinas tek kişi kalmamıştır. Buzzati, bir dünya kurmada fantastiğin, düş gücünün ne kadar önemli bir imkan olduğunun benzersiz örneklerini sergiler. Kasvetli, çıkışsız modern hayatın açmazlarını fantastik yaklaşımla apaçık görünür kılar. Fantastiğin gücü ile çağı yorumlar, yargılar, yeni bir dünyanın mümkün olduğunu hikayeleştirir. Bazı hakikatler gerçek ile değil, gerçeküstü ile açığa çıkar. Masalların, fantastik anlatımın gücü buradadır. O da buna başvurur. Masalsı, rüya anlatımla neler kaçırdığımıza dikkat çeker. Bulanık Bir Sevdada eve, Parkta İntiharda otomobile aşık olan bir kahraman anlatılır. Ev de otomobil de tipik bir sevgili tavrı gösterirler. Sonunda aşk bitince ev yanacak, otomobil ise kahramanımızı terk edecektir. Düşen Kızda fantastik bir anlatımla on dokuz yaşında gökdelenin en üst katından atlayan bir kızın hikayesi anlatılır. Ancak bu düşüş bir hayat serüveni gibidir. Aşağı düştüğünde ihtiyar bir kadın olmuştur artık. Colombre olağanüstü güzel bir fantastik, masalsı öyküdür. Melville'nin Mobydick'ini çağrıştıran öyküde, insanların kuruntularla, ön yargılarla, korkularla birbirlerine hayatı zindan etmelerini örnekleyen emsalsiz bir hikmet öyküsüdür. Büyülü Ceket onun güzel fantastik öykülerinden bir başkasıdır. Diktirdiği bir ceketin cebinden durmaksızın para çıkan adam sonunda zengin olmasına rağmen bu paralar bir başkasının cebinden çıktığı ve onların felaketine yol açtığı için mutluluğu bulamaz. Sonunda ceketten kurtulur ama bütün serveti de yok olur. Başkalarının felaketleri üzerine mutluluk inşa edilemeyeceği usta işi bir kurguyla gözler önüne serilir. Ölüm olgusu onun öykülerinde sıklıkla işlediği temel insani gerçeklerden biridir. Ölüm olgusu varken insanların bu gerçek hiç yokmuş gibi davranmaları öykülerde eleştirilir. Oysa ölüm en temel insan gerçeğidir. Ölüm olayı iyi kavransa belki hayatın anlamı da kavranabilecek, insanlar böyle makam ve mevki hırsından, birbirlerine kötülük etmekten vazgeçeceklerdir. Meçhul General öyküsünün girişi aslında onun öyküde ne yapmak istediğini net bir şekilde ortaya koyar: Bir savaş alanında, coğrafi keşif amaçlı kazı yapılırken bir general bulundu. Muhtemelen aradan geçen uzun yıllar boyunca rüzgarın taşımış olduğu kum tabakasının altında, büyük bir general olmasına karşın sıradan bir gariban, piyadelerin en sonuncusu, vatansız bir berduş, susuzluktan bitmiş deve, lanet olası bir hırpani gibi yatıyordu. Farkların varlıklarını sürdürmeleri bizlerin yaşamaya, konuşmaya, giyinmeye, üzerimize düşen komediyi oynamaya devam etmemize bağlıydı; sonra bitiyordu. Ölüm insanları sadeleştiriyor, sonsuzluğun arzularına gayet uyumlu olarak herkesi eşit kılıyordu. Görüldüğü gibi, güç, hırs ve ölüm kavramları metinde işlenir. General ve asker ölüm karşısında eşittir. Hiç kimse bu dünyada general olarak ölümsüzleşemeyecektir. Sonunda insanda ne hırs ne güç kalacak hepsi yok olacaktır. Bahçedeki Tümsekler hayatın geçiciliği, fanilik üzerine metaforik bir öyküdür. Bahçesinde birdenbire oluşan tümseğe takılan anlatıcı bunun ölen bir arkadaşı olduğunu öğrenir. Daha sonra bahçesindeki tümsekler bir bir artmaya başlar. Çünkü dostları bir bir ölmektedir. Sonunda kendisi de bir tümsek olacaktır. İhtiyar Avcıları yine hayat, fanilik ve gençlik üzerine sembolik bir öykü olarak kurgulanır. Dino Buzzati'nin hayatın anlamını, yaşanan modern hayatın açmazlarını, insan ruhunun karmaşıklığını anlattığı öyküleri; düşlerin derinliğinden, fantastiğin gücünden ve masalın yumuşaklığından süzülüp hikmet incilerine dönüşür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dusme-korkusuna-dusunce", "text": "Adalet Ağaoğlu'nun eylülde Everest'ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan. Bu kitaptaki öyküler düşmek ve korku olmak üzere iki sağlam temaya dayanıyor fakat kaynağını hayat denilen kaygan zeminden alan bu öyküler için düşüş kaçınılmaz. Yaşanan bir korkudan hareketle o duygunun peşine takılmak, bir kelimeden yola çıkıp kitap yazmak elbette zor iş. Tek kelime, tek tema, tek biçime odaklanan öyküler yazmanın yazarı sınırlandırdığını, onu dilsel ve zihinsel bir hapishaneye tıktığını düşünenler vardır elbette. Ama bu yöntem, sınırı aşabilenler için besleyici, tetikleyici, yaratıcı bir işlev de kazanabilir. Düşme Korkusu, ikinci gruptan. Öykü evrenini düşme korkusuyla inşa eden bu kitapta ilk hikaye Yürüyüş adını taşıyor. Öyküde fiziksel bir düşmenin ardından yaşanan değişim söz konusu. Mizah yazarı Ragıp Ersal çok sevdiği yürüyüşlerinin birinde yıldırım çarpmış gibi düşer ve ne olursa bundan sonra olur. Öykünün vaka halkalarını çizerken bu düşüşü, kırılma noktası olarak ele almak mümkündür; çünkü bu düşüş karakteri baştan aşağı değiştirir, evin içinde bile yürümekten korkar hale getirir. Hatta bu korku tüm hayatına sirayet ederek yazarın kalemini de felç eder; gözden düşen Ersal'ın yazarlık kariyeri bu düşüşlerle sona erer. Kökten Değişim kültürel ve toplumsal değişimin portresini kelimeler üzerinden çizen bir öykü. Arapça, Osmanlıca, Eski Türkçe okunan dönemde okur-yazar aydın olarak bilinen baba, ertesi gün gençlerin önünde cahil kalır, ilmi olarak gözden düşer. Ağaoğlu bu öyküde Osmanlı- Cumhuriyet, eski dil-yeni dil karşılaştırmasını baba-oğul, konakapartman üzerinden yapar ve yaşanan sosyal değişimi kelimelerdeki kültürel kodlar aracılığıyla ele alır. Orta Sınıf öyküsünde bu sefer bir çiftin birbirine düşüşü konu edilir ancak bu düşüş önce aşk ile başlarken çiftlerin birbirine düşmesiyle son bulur. Severek evlenen çiftin aşkı biter, devreye geçim sıkıntısı girer ve güzel duygular nefrete dönüşür. Para, geçim, evlilik, kavga, kadına şiddet gibi yan temaların işlendiği öyküde gündelik kesitlerden hareketle toplumsal hayata ve dönemin sosyal dokusuna ışık tutmak mümkündür. Öykülerin kırılma noktaları düşmek kavramıyla kuruluyor. Küçük hayatlardan büyük hikayeler çıkaran ve bireyden hareketle toplumsal manzaralar çizen yazarın işlediği meseleler Düşme Korkusu'nda da hemen hemen aynı. Yazar, kurgu ve olaydan ziyade karakter çözümlemelerine ağırlık veriyor ve öykünün atmosferini bu yolla oluşturuyor. Hatta kimi zaman bu öteleyiş kurgusal boşluklara neden oluyor, vaka halkaları çok hızlı değiştiğinden zamansal kopukluklar ve sağlamlaştırılmamış neden-sonuç ilişkileri anlatımı sekteye uğratabiliyor. Ayrıca, kısacık bir paragrafta bile en az dört-beş zaman kipini art arda kullanmak anlatımdaki ritmi kesip dilsel ve zihinsel bir dağınıklığa sebep oluyor. Buna rağmen Ağaoğlu'nun kullandığı dil su gibi duru. Öykülerde mizahi bir anlatım görülse de edebi sanatlar, uzun cümleler, aforizmalar yok denecek kadar az. En çok dikkat çeken şey ise yazarın düşmek ile ilgili deyimlere, söz kalıplarına ve atasözlerine bilhassa yer vermesi. Düşmek sadece tematik değil, dilsel açıdan da öykünün merkezine oturmuş durumda. Yere düşmek, bir yerden düşmek, kendini düşürmek, itibardan düşmek, gözden düşmek, içine düşmek, birbirine düşmek, garip hallere düşmek, kendi düşen ağlamaz, düşenin dostu olmaz, düşmez kalkmaz bir Allah... Bunlardan sadece birkaçı. Düşmek kelimesinin kullanım ve çağrışım zenginliğiyle ilgili olarak Türkçenin Sırları'nda da geçen Kelimelerin Tadı adlı bölüm, bu kitapla birlikte mutlaka okunmalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/dusunen-oluler-yuruyen-olulere-karsi", "text": "Zombi, kelime olarak aşina olmamıza rağmen edebi ve kültürel köklerini keşfe çok da ihtiyaç duymadığımız; Karayip Adaları'ndan devşirme bir mitten türetilmiş, hayatta olmamasına rağmen yaşamını insana zarar vererek sürdürme içgüdüsüne sahip ölü insanlara verilen bir isim. Günümüze kadar farklı birçok pop kültür ürününde rastladığımız zombiler, içinde yer aldıkları anlatıya göre dönüşüp değişse de her zaman bir korku öğesi olmayı becerdi. Edebiyattan sinemaya, sinemadan çizgi romana, zombilere yönelik farklı birçok senaryo üretildi, bunların bir kısmı konuyu bilimsel ve rasyonel kapsama sıkıştırırken diğer bir kısmı ise gerçeküstü öykülere sığındı. Ama genel olarak sabit olan bir şey var ki zombi denildiğinde akılda canlanan imge öyle ya da böyle hep benzer kaldı; farklı anlatılar birbiriyle çelişse de zombi algısı üç aşağı beş yukarı 'yürüyen ölü' başlığında sabit kaldı. Ekim 2003 itibariyle Image Comics aracılığıyla ABD'de yayın hayatına başlayan Yürüyen Ölüler (The Walking Dead; Marmara Çizgi: 2009) on beş seneyi aşkın yayın hayatı boyunca aralıksız yayın yaptı ve 193 fasikülün sonunda 2019 yılı itibariyle de sonlandı. Bu süre boyunca televizyon dizisi, video oyunu, roman ve benzeri birçok farklı paralel üretime de konu olan Yürüyen Ölüler, sadece zombilere yönelik değil, insan ilişkileri ve anlatısındaki değişen ve dönüşen siyasal ritmiyle benzerlerine kıyasla çok farklı uç noktalara ilerledi. Yürüyen Ölüler, merkezinde hayata özdisipliniyle tutunmuş bir şerif yardımcısı olan Rick Grimes'ın bir koma ardından hastanede gözlerini açmasıyla başlar. Sinemasal akrabası 28 Gün Sonra'nın başkarakterine (28 Days Later, Danny Boyle: (2002) benzer şekilde, gözlerini hastanede açıp ne olduğunu anlamakta güçlük çeken Rick, uyandığı andan itibaren gerçeküstü olaylarla karşılaşarak başına gelenleri anlamlandırmaya çalışır. Geride bıraktığı ailesi kadar etrafında olup biteni de merak eden Rick, zamanla hem ailesiyle, hem yeni çevresiyle hem de yeni bir dünyayla tanışacaktır. Bu dünya, hem kaosun rutin haline geldiği; modern toplum anlamında neredeyse hiçbir şeyin kalmadığı, hem de insan hayatının sadece hayatta kalma çabasına sıkıştığı bir gerçekliğe sahiptir. İnsan eti arzulayan, gittikçe çürüyen ve küçük bir ısırıkla bile sağlıklı bir insanı kendileri gibi yürüyen ölüye çevirebilen zombiler, bitmeyen insan avını zaman geçtikçe tüm dünya üzerine yayarlar. Her canlının tadacağı ölümün sonrası, bu öyküde tahmin edilenlerin çok da ötesindedir; en ufak ses ve görüntüyle kolayca tetiklenebilen zombiler şehirleri işgal eder, yerleşimleri yok eder ve bildiğimiz bugünkü medeniyetin sonunu getirir. Uyandığı günden sonraki 193 sayı boyunca Rick ailesiyle, yeni çevresiyle, gittiği, gördüğü ve terk ettiği yerlerle aslında zombilerden çok insanlığa yönelik bir hikaye anlatır. Her ne kadar hikayenin ana korku unsuru paralelde her zaman zombiler olsa da, insanoğlunun kendi içerisindeki çatışmaları, paylaşamadıkları, güç savaşı ve duygusal hezeyanları Yürüyen Ölüler'in esas belkemiğini oluşturur. Yeniden kavuştuğu eşiyle yaşadığı çalkantılı ilişkiden küçük yaştaki oğlunu yenidünyaya hazırlamaya kadar Rick'in mücadelesi genelde insana karşıdır; zombilere karşı verilen mücadele ise bütün hikaye içerisinde belki de periyodik olarak bir 'ara sıcak' rolünde karşımıza çıkar. Dayanışma içerisinde olduğu ekibi ile Amerika kırsalında farklı rotalara savrulan Rick, sırasıyla geride kalan medeniyeti, şiddeti, huzuru, ihaneti ve kendini tekrar keşfedecektir. Dizinin yaratıcısı olan Robert Kirkman, projeyi ilk olarak zombi sineması denince ilk akla gelecek isim olan korku klasiği Yürüyen Ölülerin Gecesi'nin (Night of the Living Dead, George A. Romero: 1968) devamı olacak bir çizgi roman hedefiyle tasarlar. Zamanla bu fikirden vazgeçerek farklı bir dünya inşasına girişen Kirkman, ilk beş sayıyı süper kahraman öykülerinden tecrübeli çizer Tony Moore ile hazırlar; ilk sayıların nispeten sade ve farklı dilinin sebebi de biraz budur. Altıncı sayı ile birlikte serinin sonuna kadar çalışacak olan, ismi bağımsız çizgi romanlarla daha çok anılan Charlie Adlard Yürüyen Ölüler ekibine dahil olur. 2010 itibariyle televizyon dünyasına tam anlamıyla bomba gibi düşen Yürüyen Ölüler, izleyici rekorlarına paralel şekilde devam eden sezonları boyunca iddialı bir hayran kitlesini takipte tutmayı becerdi. Her ne kadar öyküsü çizgi romana kıyasla zamanla değişen ve TV izleyicisine yönelik şekilde yeniden biçimlendirilen dizi, zamanla temposunu ve orijinalliğini kaybedip kendi tekrarına düşen bir formata büründü. Bugün itibariyle on sezon ve 146 bölüme sahip olan dizi, ana karakterlerinin birçoğunu yitirerek kendi içerisinde bir spin-off'a dönüştü; hatta diziye gösterilen ancak karşılanamayan talebe yönelik çizgi romandan tamamen bağımsız Yaşayan Ölülerden Korkun (Fear the Walking Dead, 2015) adlı bir dizi daha çekildi. Çizgi roman ise dizinin tam tersi şekilde, gittikçe katmanlanarak dünyanın bugünkü yaşadığı küresel kaosa paralel hamleler yaparak takipçisini her zaman şaşırtmayı ve merak uyandırmayı becerdi. Rick'in ve diğer karakterlerin hem ruhsal, hem de bedensel değişimleri gerek hikayenin çizgi anlatımıyla, gerekse de kusursuza yakın metin yazımıyla okuyucuya iyi bir şekilde aktarıldı. Gerektiğinde Rick'in unutulup yan karakterlerin merkeze koyulduğu başarılı dönüşümleri de yaşayan Yürüyen Ölüler, ülkemizde Marmara Çizgi eliyle, bugün itibariyle Türkçe 27'nci cildine ve 162'nci sayısına ulaşmış durumda. Sırada bekleyen 31 sayının da çabucak Türkçeye kazandırılması ümidiyle; Yürüyen Ölüler'i tüm vahşetine rağmen bir korku hikayesi olarak değil, ahlaklı, akıllı ve fedakar bir liderin kıyamet sonrası siyaset inşasına yönelik bir öykü olarak tüm olası meraklılarına memnuniyetle öneririm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/duygu-kulliyatina-giris", "text": "Duygular Sözlüğü'nün yaratıcısı Tiffany Watt Smith, Queen Mary Üniversitesi'nde Duygular Tarihi Merkezi'nde araştırma görevlisi bir yazar. Kitabıyla bir tür duygu haritasında ilerlememizi ve duyguların antropolojik, sosyolojik, psikolojik açılımlarıyla duygulara dair yeni ve sıradışı sözcükler öğrenmemizi sağlıyor. Bu sözcükler, iç dünyamızın derinliklerine erişebilmemize destek oluyor. Kitabın önsözünde yazar bazen duyguların bize ait değil de bizim duygulara ait olduğumuza dair bir ifade kullanıyor. Burada insan ruhsallığının duygulardan oluştuğuna yaptığı vurgu, ruhsal sağlığın duygulardan geçtiğini düşündürüyor bana. Kitapta duygulara dair birçok tarihsel anekdota da rastlıyoruz. Örneğin Antik Yunan'da bazı kişiler isyankar öfkeyi, hastalıklı bir rüzgarın getirdiğine inanıyormuş. İlk Hıristiyanlar da can sıkıntısının, kötü niyetli şeytanlar tarafından ruha yerleştirildiğini düşünüyormuş... Yazar kitabın tüm duyguları kapsama ya da iç dünyamızın derinliğine inip merkezine varma hevesinde olmadığını söylüyor. Derdi, daha çok, duygularımızın nasıl şekil değiştirdiğine ve birbirlerine nasıl karıştığına ilişkin bir rota sunmak. Ve aynı zamanda iç dünyamızın karmaşıklığını bir grup duyguya indirgemeye çalışanlara çok daha fazlasının olabileceğini göstermek. Kitapta yaklaşık 150 duygudan bahsediliyor. Benim duygu hazneme dahil olan birkaç tanesine bu yazı vesilesiyle yer vermek isterim: Papua Yeni Gineli Baining halkı 'awumbuk' dedikleri, çok sevilen bir misafir gittiğinde çöken kasvet ve durgunluk hissini içine çekmesi için gece dışarıya bir kase su bırakıyorlarmış. Üstelik bu ritüel her seferinde işe yarıyormuş. Bir diğer duygu da amae. Japon psikanalist Takeo Doi'ye göre, bir kişinin sevgisini çantada keklik görmek ve değerini bilmemek anlamına geliyor ve bu duygu, karşılığında şükran duyma gereği görmeden birinden destek aldığınız zaman ortaya çıkıyor. Hatta çok çalıştığımız zamanlar kendimize de biraz amae göstermemiz teşvik ediliyor. Bir de Hollandalıların ifade ettikleri bir duygu var ki, içinizi yumuşacık yapıyor; gezelligheid. Yani dışarısı soğuk ve kasvetliyken sizin arkadaşlarınızla sıcak ve rahat hissettiğiniz duygusu. Duygularımızı ifade ederken sözcüklere ihtiyacımız var; ve her seferinde bu sözcükleri zenginleştirmeye... Ancak bu şekilde kendimizi ve ötekini gerçek anlamda kavrayabilmemiz mümkün olabilir. Bu bağlamda Tiffany Watt Smith'in çok kıymetli bir işe imza attığını belirtelim. Umarım devamı gelir ve bu kitap bir duygu külliyatının kurulmasını sağlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ebedi-simdi", "text": "Geçmiş, gelecek ve şimdinin dürülüp tortop olduğu, başlangıçların sonlara, nihayetlerin bidayetlere dönüştüğü, zamanın parçalanmasının bir bakış kusuru olduğu, yalnız ebedi bir şimdi halinin hüküm sürdüğü bir öykü evreni, Aykut Ertuğrul'un eserlerinde karakteristik bir unsur olarak ön plana çıkıyor. Üçüncü öykü kitabı İki Dünyanın Ustası'nda zaman yolculuğu temalı öykülerle belirginleşen bu durum, geçtiğimiz günlerde okuyucuyla buluşan Başlangıçların Sonsuz Mutluluğu ile bir tema olmaktan çıkarak, Ertuğrul için bir nevi poetikaya, öyküyü düşünme ve kurgulama biçimine dönüşüyor. Modern rasyonel akıl, hayatı anlamlı bir bütün haline getirebilmek için zamanı ve olayları bölmeye, parçalamaya, kompartımanlara ayırmaya meyyal. Bunun aksine, masallarda ve mitlerde görmeye alışkın olduğumuz düşünme biçimi, zamanlar değişse de aslında hep aynı hikayenin akıp gittiğini, tekrarlandığını, kahramanları değişse bile insanın ve evrenin yasalarının neyse öyle olmaya devam ettiğini fısıldıyor bize. Aykut Ertuğrul da bu sırra vakıf bir öykücü olarak, Başlangıçların Sonsuz Mutluluğu'ndaki öyküleri saran bir prensip olarak bu ebedi şimdi fikrine yaslanıyor. Örneğin, kitaba ismini veren öykü, aralarında altı yüz yıl olan iki aşığın ancak o sonsuz anda nasıl buluştuklarını hikaye ediyor. Yüzyıldan Son Çıkış, başlı başına popüler kültür eleştirisi olsa da öykünün yüreğindeki espriyi tekrarlayan bir ana bağlıyor. İnsanların ve Cinlerin Ustası adlı öykü, Korkut Ata'yı Mehmet Siyah Kalem'e bağlayan bir yeniden yazım denemesi olsa da, yine geçmişin, şimdi ve geleceğin birbirine dönüştüğü bir atmosferde geçiyor. Ertuğrul'un öykülerinde ebedi şimdi fikrine eşlik eden diğer bir kurucu unsur ise, ihtimaller. Ne diyordu Borges Yolları Çatallanan Bahçe'de: \"Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Her bir çatalın bir ihtimale karşılık geldiği bu öykü evreninde kahramanlar tercih ettikleri ihtimaller ile var oluyor. Örneğin Dünyanın En Acıklı Hikayesi, gerçekleşmeyen bir ihtimalin hüznünden besleniyor. Üçüncü Sayfa Son İki Satır adlı öykü, kahramanın hayatında yalnız bir kez gidebildiği bir çataldan alıyor dramatik gücünü. Örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da, bahsettiğimiz unsurları teşhis etmeyi okura bırakmak en iyisi. Bir öykücü olarak Aykut Ertuğrul'da dikkate değer başka bir nitelik ise kendisiyle, mensubu olduğu kültürün -din dahil- her veçhesiyle barışık olması, öykü evrenine bu unsurları katabilmesi. Öykülerinde türkü söyleyen kızlar, torununa dualar eden nineler, korktuğunda Felak-Nas'a sarılan adamlar gibi tam da bize has unsurları görmek sevindirici... Borges haklı, zaman sonsuz bir ihtimaller sandığı ama insan hep aynı hikayeyi yaşayıp duruyor. O yüzden Aykut Ertuğrul'un ebedi şimdisi, bize ihtimaller sandığından ince ince işlenmiş, el emeği göz nuru öyküler çıkarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/edebiyat-cumhuriyetinin-luzumsuz-adamlari", "text": "Modern edebiyatın temel karakterlerinden biri de lüzumsuz adamdır. Niçin lüzumsuzdur bu adam? Aidiyet hissi o kadar düşük ve bireyciliği o denli yüksektir ki onu tanımlamak için kendisinden başka bir referans kaynağı bulmak çok zordur. Kendisine bir faydası var mı belli değildir ama başkasına bir faydası olmadığı kesindir. Onların lüzumsuzlukları bize kendimiz için biçtiğimiz hedeflerin ne kadar boş olduğunu hatırlatır. Başarılı olmak için taktığımız prangaları saklayan süsleri sökmemiz gerektiğini gösterir bize lüzumsuz adam. Evet, bir özgürlük yolu da sunmazlar. Özümüzü gürleştirmenin formülünü bulamayız onlardan. Onun yerine bizi gerçeğin çölünde terk ederler. Ama yine de iyi ki de vardır lüzumsuz adamlar. Modern edebiyat bir ülke olsaydı, vatandaşlarının hatırı sayılır bir bölümünü lüzumsuz adamlar teşkil ederdi. Her edebiyat kendi çağının karakterinden yola çıkar ve kendi zamanının ruhunu ete kemiğe büründürür. Bir dönemin edebiyat anlayışı o dönemin kültürünün, üretim tarzının, yaygın kabullerinin yazarının bilincindeki tezahürlerinin kasıtlı veya gayri iradi yansımalarından oluşan bir galeridir. Kahraman, sonsuz gibi görünen yolculuğu içinde kılıktan kılığa, karakterden karaktere bürünür. Kah boğayı tek yumrukta deviren Boğaç Han yahut prensesi ejderhadan kurtaran prens; kah ıssız adaya düşen Robinson veya Üç İstanbul'un Adnan Bey'i olur. Modern edebiyatın temel karakterlerinden biri de lüzumsuz adamdır. Niçin lüzumsuzdur bu adam? Aidiyet hissi o kadar düşük ve bireyciliği o denli yüksektir ki onu tanımlamak için kendisinden başka bir referans kaynağı bulmak çok zordur. Kendisine bir faydası var mı belli değildir ama başkasına bir faydası olmadığı çok nettir. Esasen kötü biri de olmayabilir. Kötülük yapmak için bile bazı bağları diri tutmak gerekir. Çıkarları gözetmek için de iletişimi güçlü tutmak şarttır. Lüzumsuz adam bunların dışında biridir. Zamanın ruhuna ve aslında ruhsuzluğuna şahit olabileceğimiz bir ibret aynasıdır lüzumsuz adam. Flanör kavramını ilk olarak Walter Benjamin, Pasajlar adlı eserinde Charles Baudelaire ve eserlerinde konu edindiği karakterler hakkında kullanır. Bir arayış insanıdır flanör. Dışa yönelse de arayışı kendi hakkındadır. Ben kimim? sorusuna şehrin kalabalığında, pasajlarında cevap arar ve bu arayışı onu yalnızlaştırır. Onu lüzumsuz adam kılan şey dünyayı kurtarmak gibi bir gayretinin olmamasıdır. Bir sanat eseri kadar faydasız ve bir sanat eseri kadar lüzumsuzdur flanör. Çünkü birey olmaya yönelmiştir. Kendisinden başkasına faydası yoktur. Kimliğini ait olduğu cemiyette veya cemaatte değil kendinde aramakta, anlamı atalarından değil içinde bulmaktadır. Nietzsche'nin aforizmasını tekrar edersek: Aylaklık bütün psikolojinin başıdır. O bulunduğu toplumda Edgar Allan Poe'nun deyimiyle bir tedirgindir. Walter Benjamin ise Pasajlar'ında dolaştırdığı bu karakteri için kitle bir peçedir der. Robert Musil'in Niteliksiz Adam'ı flanör ile lüzumsuz adam arasındaki bağ gibidir. Romanın başkarakteri Ulrich, kendi karakterini bildik yolların dışında yani mensup olduğu cemiyette değil kendi içinde aramaktadır. Flanör gibi kendini kentin sokaklarına vurmaz ama içinin yokuş ve inişleri de şehrinin yokuşlarından daha az değildir. Edebiyatta modernleşme ve bireyleşmeyle başlayan lüzumsuz adam tiplemesi başka ülkelere de kendi modernleşme ve batılılaşma maceralarıyla birlikte ihraç edilir. Nitekim hayali edebiyat ülkemizin lüzumsuz adamlarının çok büyük bir kısmı da kesinlikle Rus olurdu. Bir Rus lüzumsuz adamları geleneğinden bile rahatlıkla bahsedebiliriz. Elbette ki Rus modernleşmesi kendi lüzumsuz adamını üretti ve edebiyata bol bol lüzumsuz adam kazandırdı. Rus batılılaşması henüz bir burjuva sınıfı üretmediği; batılılaşma aristokrasi ve bürokrasi üzerinden geliştiği için flanör de bu sınıftan kişiler arasından icat edildi. Rus lüzumsuz adamları Rus modernleşmesinin merkezi olması için Çar Petro tarafından tasarlanıp inşa ettirilen Petersburg'da doğarlar. Batılı eğitim almışlardır ve Rusya ile aralarında bir doku uyuşmazlığı söz konusudur. Dostoyevski için lüzumsuz adam Batılılaşmış yani kültürüne yabancılaşmış bir tiptir. Dostoyevski'nin en meşhur lüzumsuz adamını Yeraltından Notlar'da okuruz. Ben hasta bir adamım diye başlar roman. Başkarakter, tembelliği ile övünür, kibirlidir, karamsardır, tutarsızdır, tam anlamıyla faydasız bir baş belasıdır. Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'u kendi değerlerinden o derece kopmuştur ki katil olmak için gerekli cesareti zihnindeki Napolyon imgesinden alır. Napolyon'un iktidarı için her şeyi göze alabilmesinden ilham alarak cinayet işler lüzumsuz adamımız. Gonçarov'un lüzumsuz adamı olan Oblomov ise lüzumsuzluğun ve faydasızlığın zirve ismidir. Romanın neredeyse ilk üçte birlik kısmı yatakta geçer. Bir türlü yatağından çıkamaz Oblomov. Flanör tiplemesinin kentin sokaklarını mesken tutması Oblomov'da yatağından çıkmaması ile tezat teşkil etmez. Zira aslolan hareket etmek değil bireyin başkasını gözetmeden hareket etmesi ya da tamamen hareketsiz kalmasıdır. Türk edebiyatından lüzumsuz adam çıkmadı mı? Matbaa gibi flanör de, lüzumsuz adam da bize geç mi geldi? Rusya'dan farklı olarak bir aristokrasi sınıfı da yoktu bizde. Geriye kala kala bürokrasi kalmıştı elde. Batılılaşma maceramız bürokratik bir sürece dönüştü bu topraklarda. Biz bir derde binaen batılılaşma yoluna girdik ve derdimizle bağlantı kurmadığımız konularla da haliyle ilgilenemedik. Bizim için Şevket Süreyya Aydemir'in kitap isminden okursak Suyu Arayan Adam lazımdı. Henüz sanayileşmemiştik, sömürgelerimiz yoktu ve Toprak Uyanırsa diye bir ümidimiz vardı. Lüzumsuz adam bizim için gereksiz bir lükstü. Araba Sevdası'nın tiplerinden flanör icat edecek durumda da değildik. Nitekim Tanpınar, bu ilgisizliğimizden şikayet eder. Yaşadığım Gibi'de yer alan 'Notre-Dame'dan Başıboş Düşünceler' başlıklı yazıda bu şikayetini şu sözlerle estetikleştirir: Baudelaire'in öldüğü günlerde bizim Tanzimatçılar, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa Paris'te idiler. Fakat hiçbiri ondan bahsetmez. Zira Tanzimat neden bahseder ki? Onlar Avrupa'yı başları sıkıldıkça uğranılan attar dükkanı gibi bir şey sanıyorlar, alacaklarını aldıktan sonra çabucak kapıyı kapatıyorlardı. Ne çıkar, hala Garp'tan bahsetmeyi kendimize ihanet sayıyoruz. Tanpınar'da da Sahnenin Dışındakiler vardır, Saatleri Ayarlama Enstitüsü bürokratları vardır ama flanör yoktur. O şehirde dolaşırken bir flanör gibi dolaşamaz. Onun dolaştığı, anlattığı şehrin iyi-kötü kimliği vardır. Sonuçta Tanpınar da bir akademisyendir. 1959'da yayınlanan Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı, baba parası yiyerek yaşayan bir aylaktır. Adı sadece C'dir. Bir derdi, ideali, hayali, hedefi yoktur. Melike Kılıç yüksek lisans tezinde C için Kendisine tutunacak bir şey aramaktan ziyade, tutunabileceği şeylerden kaçan bir kahraman olmasıyla bir sanatçı olamamıştır fakat çevresi sanatçılarla doludur der. C için burjuva, bürokrat veya aristokrat diyemeyiz. Mirasyedidir o kadar. Gün boyu dolaşır. Sanatla ilgili gözükür. İnsanların bıyıklarına takılır. Sinemaya gider. Sinemadan çıkan insan diye bir dert edinir. Seyrettiği filmden büründüğü haleti ruhiyeyi koruyamadığından şikayet eder. Onun sokakları dolaşırken de, sanatla ilgilenir gibi yaparken de, aradığı, sinemadan çıkarken koruyamadığı o haleti ruhiyedir sanki. Aylak Adam'ın yaşadığı İstanbul, kimliksiz bir kenttir. Tıpkı Anayurt Oteli'nin kimliksiz bir taşra olması gibidir. Her yer, her yer olabilir. Ne nostaljisi yapılabilecek bir geçmiş ne de idealize edilecek bir gelecek vardır. Yaşanan bu anın sıkıntısından ibarettir. C de Zebercet de sıkıntılarını farklı yollardan giderir. Sonuçta amaçlanan bu anı atlatmaktan ibarettir. Zebercet güya iş sahibidir ama gerçekte mesleksiz ve mesnetsizdir. Sait Faik'in Lüzumsuz Adam'ı için mahallesi ne ise Zebercet için de otel odur. Şehirde yaşamayan bir lüzumsuz adamdır Zebercet ve bu yönü onu daha da lüzumsuz bir tercümeye dönüştürür. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını beklemesi Godot'yu beklemek kadar lüzumsuzdur. Tıpkı Aylak Adam'daki C'nin şehri dolaşırken güzel, temiz yüz bulmasının beyhudeliği gibidir bu bekleyiş. Tabii ki Lüzumsuz Adam deyince adıyla sanıyla Sait Faik Abasıyanık'ın Lüzumsuz Adam'ını unutmuş değiliz. Doğulu bir flanördür o. Oblomov'un azıcık yatağından dışarı çıkan halidir Sait Faik'in Lüzumsuz Adam'ı... Yedi yıldır mahallesinden dışarı çıkmamıştır. Bir anlamda da negatif flanördür o. Kalabalıkların değil aynı üç beş kişinin arasında yer alır. Ne der kendisi hakkında: Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ını hatırlatır bu cümleleriyle. Lüzumsuz adamımız Mansur Bey, birkaç mekan ile sınırlı dünyasında arada bir yabancı dil öğrenme hevesiyle kitap okumaya çalışmak dışında kendi rutininin dışına çıkmaz. Kendisine miras kalan dükkanın kirasıyla geçimini sağlar. Yaşadığı mahallenin sokaklarını kendi tespit ettiği numaralarla anar. Sait Faik'in pek çok hikaye karakteri gibi lüzumsuz adamı da bir yere kadar Sait Faik'in ta kendisidir. Bu noktada Ayfer Tunç'un Sait Faik için yaptığı tespiti aktarmakta fayda var: Bana öyle geldi ki, Sait Faik'in içinde kökü bu topraklara bağlı, aslen buralı bir Flaneur var. O, İstanbul'un herhangi bir yerinde, Beyoğlu'nun bütün arka sokaklarında, Haliç'in girinti çıkıntılarında, Tarlabaşı'nda, Dolapdere'de, Şişli'de, Şişli'nin arkalarında, Feriköy'de, Beşiktaş'ta, Menekşeli vadilerin adı olan Mecidiyeköy'de, kısacası bu toprakların Flaneur'ünün rahat edebileceği ne kadar sokak varsa hepsinde, kendi evinin yatak odasındaymışçasına rahat ve güvende dolaşır. Lüzumsuz Adam, Sait Faik'in kendisi değil ondan bir cüzdür. Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar romanını da unutmamak lazım bu noktada. Aylaklar'ın karakterleri kelimenin tam anlamıyla lümpendir. Bizde aristokrasi yoktur ama saraylılar vardır. Sarayda hizmet gördüğü için ihsanda bulunulan insanların torunlarıdır Aylaklar ve lümpenliklerini, aylaklıklarını saraylı ceddinin aldığı ihsanlarına borçludur. Bir baltaya sap olamamak adeta erdem gibidir bu aile için. Aylak Adam'ın da Aylaklar'ın da flanörlüğü bir yerde tercümedir ve kavramın aslına tam oturmamaktadır. Ancak her iki romanda arada kalmışlığa rağmen arafta bile olamamanın hiçliğin eşiğindeki beyhudeliği vardır. Arafta olmak bile bir anlam ve değer ifade eder. Oysa aylaklık öyle bir beyhudeliktir ki herhangi bir değerler sistematiği içinde karşılık bulamaz. Oğuz Atay'ın romanları ve öyküleri lüzumsuz adam deposu gibidir. Beyaz Mantolu Adam, başarısız bir dilencidir. Kenti büyük bir başarısızlıkla dolaşır. Kendini denize terk eder. Son anına kadar fark edilmez, daha doğrusu fark edilmeye değer bulunmaz. Korkuyu Beklerken'de karakter kendini eve hapseder. Gerçekten var olup olmadığı belli olmayan bir tehditle karşı karşıyadır. Tutunamayanlar, bir lüzumsuz adamlar ansiklopedisidir adeta. Tehlikeli Oyunlar lüzumsuz adamlar arasında cereyan eder. Edebiyat Cumhuriyeti'nin bulvarlarında yürüyen ve adımlarıyla edebiyatı zenginleştiren daha pek çok lüzumsuz adam var. Onların lüzumsuzlukları bize kendimiz için biçtiğimiz hedeflerin ne kadar boş olduğunu hatırlatır. Başarılı olmak, başarılı kabul edilmek için takmayı kabul ettiğimiz prangaları saklayan süsleri sökmemiz gerektiğini gösterir bize lüzumsuz adam. Evet, bir özgürlük yolu da sunmazlar. Özümüzü gürleştirmenin formülünü bulamayız onlardan. Onun yerine bizi gerçeğin çölünde terk ederler. Yine de iyi ki de var lüzumsuz adamlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/eksik-aile-resmi-tamamlanacak-mi", "text": "Nicolas Herpin ile Nicolas Jonas, Amerikan sosyolojisini anlatırken kitaplarını (La sociologie americaine, 2011) dört temel üzerine inşa ederler: Şehir, iş hayatı, aile ve kültür. Kitabın aile kısmına ise erkek kimliği ve kadın kimliğinden başlayarak, medeni ailenin yalıtımı, iki cinsiyet arasındaki gerilimler, kadın istihdamından annelerin istihdamına, istihdam durumunda eşit olmayan erişim ve eşit olmayan ödeme, çalışan annelerin cezalandırılması, çocuk eğitimi gibi başlıklarla Avrupa kıtasının toplumu ele alışı ile Amerika'da sosyolojinin farklarını iyiden iyiye hissetmeye başlarız. Eğitim bilimleri ve eğitim sosyolojisi, sosyal sermaye, okul başarısızlığı, cinselliğe giriş, çift, kadın için evliliğin istenmesi, çiftin birlikte yaşama ve evliliğe uyumu, çiftin dağılmasından sonra erkeğin mali durumu ve çiftin çatışan vizyonuna yakından bakarak da Herpin ile Jonas, özellikle Amerikalı aileye yakından bakışlarını tamamlarlar. Malum, dünyalar savaşı bile olsa (Dünyalar Savaşı, Steven Spielberg, 2005), yüzlerce Amerikan filmi gibi, filmimizin sonu her zaman bellidir: Orta sınıf bir Amerikalı aile, iki çocuklarıyla mutlu mesut, güvenli bir şekilde sıcak yuvalarına, evlerine geri dönebilirler. Olabilecek en büyük hediye, erişilebilecek en önemli seviye budur. Dünyaya uzaylılar saldırsa da, tüm engeller bir bir aşılır, görüntüde orta sınıf, beyaz tenli, heteroseksüel Amerikalı aile bütünlüğüne hiçbir şey olmaz. Jonathan Franzen'ın yeni romanı Saflık ise doğrudan bir eksik aile anlatısı olarak açılıyor. Daha gerçek ismini ve doğum tarihini bile bilmeyen, yirmi üç yaşındaki Pip ve annesiyle tanışıyoruz. İşgal evinde kalan bu içi içine sığmayan genç kızımız, eksik babası ve eksik ailesiyle maceradan maceraya sürüklenecek. Ve yine farkına bile varmadan bilinçdışlarımızın zillerini çalan şu ön kabul rengarenk ışıklarla yanıp sönecek: Dikenli bir lanet gibi roman boyu peşimizi bırakmayan bu eksik baba, bu eksik aile resmi yüzünden Pip'in başına geliyor tüm bu olaylar. Aile çerçevesi tam olsaydı sanki tüm bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Ancak Franzen, Saflık'ı zaman zaman klasik bir babasız kızlar balosu akışından dışarıya da saptırıyor. Pip'in cesareti, her tür sosyal medya ve çok ilginç konular hakkında detaylı bilgi birikimi, hem onu hem de bu romanı çeşitli yerlere sürükleyecek. Yeni mekanlar, insanlar, durumlar Saflık'ın merkezine doğru hareket edecekler fakat Franzen'ın Düzeltmeler ve Özgürlük'te de yaptığı üzere esas karakterimiz hiç beklemediğimiz bir anda, tüm gücünü toplayarak geri dönecek. Pip'in ruhu doğrultusunda Franzen'ın cümleleri de ilk kez bu kadar saçılıyor; yer yer düzenli geri dönüşler olsa da, okur bu altı yüz küsur sayfalık macerada kaybolup gidecek. Bu hacimde bir kitabı akıcı, sürükleyici kılmak, hele ki şimdinin okurunu ve yeni alışkanlıklarını dikkate alınca, her zamankinden çok daha zor. Artık iki-üç sayfalık yazılar, öyküler bile uzun denilip okurun elinin tersiyle itilebilirken Franzen'ın üslubu hakikaten takdire değer. Bazen çok detaylı eğitici incelemeler akıyor Saflık'ta, bazen de karakterler eşliğinde çeşitli hislenmeler arasında sallanıp duruyoruz. Bu kadar çok olay ve bu kadar konuşma arasında bir türlü eksik aile tamamlanamıyor sanki. Yanlış adreslerde yanlış kişiler, yanlış kapılar derken işler iyiden iyiye karışıyor. Geçtiğimiz yılın en iyi hayatta kalma-korku türündeki video oyunlarından biri olan Resident Evil 7 Biohazard (2017), tekinsiz köşklerde, ıssız uzun koridorlarda, terk edilmiş gemilerin karanlık odalarında çeşitli engellerle hepimizi sahiden korkuturken bir yandan da alttan alta Ethan, Mia ve Eveline ile bir türlü eksik aile tamamlanamıyordu. Jack, karısı Marguerite, oğlu Lucas ve isimsiz, sessiz bir yaşlı kadınla birlikte Ethan'ın peşinde yapmadığını bırakmazken, sanki Ethan'ın sıradan ama eksiksiz bir ailesi olsa, bu yaşadığı korkunç gecelerin hiçbirini yaşamayacak gibiydi. Metin Erksan, Susuz Yaz'da (1963) her ne kadar su mülkiyetini ve kardeşlerin çıkar kavgalarını anlatsa da, filmin altında akan başka kavramlar da vardı. Modernliğin peyderpey yücelttiği bireycilik olgusu Susuz Yaz'ın Osman karakterinde ete kemiğe bürünür: Hırslı, açgözlü, çıkarcı, kötü. Başka köylülerin tarlalarına su gitmemesi, onların ürün alamamaları önemli mi! Ben tarlamı sularım, artarsa su başka köylülerin tarlalarına ulaşır. Su artmaz tabii ki o yaz, Osman'dan artan su diğer köylülere yetmez. Nihayet, suyun, Osman'ın şişmiş cansız bedenini götürmesiyle kapanır film. Bütün kötülüklerin sebebi görünen su, çatışmaların nihayeti olan Osman'ın cesedini taşımasıyla önemlidir. Su, bir meta burada. Daha fazla yönelimi Osman'ı o kadar teslim alır ki, öz kardeşini göz kırpmadan kurban eder. Modernlik, yalnızlaştırır da. Daha çoğuna, tamamına, daha da fazlasına sahip olmak için uğraşırken, avucunda, etrafında hiçbir şey kalmamıştır. Tarladaki korkuluk da Osman'ın bizzat kendisidir. Bir korkuluk kadar yalnızdır esasında. Giddens'a göre modernlik, on yedinci yüzyılda Avrupa'da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerine işaret eder. Modernliğin hayatlarımızı kolaylaştıran, güzelleştiren sayısız sonucu var muhakkak ama her kavram gibi onun da zamana yayılmış olumsuz sonuçları mevcut. Modernlik, molekül molekül bireyselleştirirken ve yalnızlaştırırken minik bir detayla aynı süreci tersine çevirmeye kalkışıyor: Kağıt kahve bardaklarına, teneke kutulara, çikolata kaplarına ismimizi yazıyor! Üretim bantlarında, milyonlarca adet üretilen, birbirinin tıpkısı bu metalar, bir ayrıntıyla kişiselleşiveriyor. Bu kadar kalabalık, değersiz ve önemsizken birey, bu hızlı tüketim ürünleri, bireyi, özellikle orta sınıfın kör karanlığından çok ünlü, biricik olmanın dayanılmaz aynalarına taşıyor. İnsanın duyduğunda en mutlu olduğu kelime, kendi ismi. Bu yüzden çok başarılı ve mantıklı bir pazarlama stratejisi bu. Kağıt kahve bardaklarına isimlerimiz yazıldıkça, yürüyüşümüz, duruşumuz, bakışımız değişiyor! Modernliğin yalnız bıraktığı ve çıkarcı yanını sivrilttiği bireyi aynı modernlik metotlarıyla önemli, kıymetli kılmaya çalışıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/en-guzel-hikayeleri-oluler-anlatir", "text": "Geride bıraktığımız birkaç yüzyılın bizi savurup attığı yerden türe dair herkesin hemfikir olduğu, kesin sınırları olan bir tanım yapamasak da fantastik bir hikaye dinleyeceğimiz zaman hemen hepimizin karşılaşmayı umdukları üç aşağı beş yukarı bellidir. Güzellikleri gözlerimizi kamaştıran elfler, onuru için yaşayan şövalyeler, yarım akıllı troller, çirkin goblinler vs. Hiç kuşkusuz bunda özünde mitlerin yeniden yorumlanması olan fantastik edebiyatın kurucu metinlerinin zaman içerisinde kendilerinin mitleşerek ardı sıra gelenleri etkilemesinin ve elbette içinden doğdukları hakim kültürün zihinlerimizdeki tahakkümünün etkisi büyük. Öte yandan hiçbirimizin bu metinlerle, sözünü ettiğim kültürün bir mensubunun kurduğu türden bir ilişki kuramayacağımız da gerçek. Her ne kadar dijital devrim ve beraberinde getirdiği enstrümanlarla kültürel sınırlar silikleşmiş ve bilhassa Batı harici kültürlerin kökleriyle olan bağı zayıfmış olsa da; bu metinlerle kurduğumuz ilişki her zaman bir parça sentetik ve etkileşimden ziyade maruz kalma şeklinde olacak. Yine de zaman zaman karşılaştığımız kimi hikayeler, beslendikleri kaynaklar itibariyle bu güçlü tahakkümün etkilerinden sıyrılabiliyor. Geçtiğimiz ay Ketebe Yayınları'nın okur ile buluşturduğu Peri Palas da bunlardan biri. Destansı aşkları sayesinde ölümden sonra bile birbirlerinden kopmamayı başarmış bir çiftin acayiplere hizmet vermek üzere işlettiği Peri Palas isimli pansiyonun merkezine yerleştiği roman Ömer Faruk Yazıcı'nın ikinci kitabı. Daha önce Alemlerin Çöpçatanı ile kültürümüzden motifler taşıyan fantastik öykülerini okuduğumuz Yazıcı, Peri Palas'ta da hepimizin masallardan aşina olduğu figürleri hikayesine dahil etmekten vazgeçmemiş. Gulyabaniler, kaftarlar, cinler, karabasanlar, oburlar, alkarıları hasılı coğrafyamızın kolektif bilincinde yer etmiş türlü türlü acayip mahlukun boy gösterdiği roman boyunca İstanbul'un büyülü yanına, fani gözlere inen perdelerce gizlenmiş masalsı bir diyara konuk oluyoruz. Kendi adıma roman ya da öykü, türün temel unsurlarındaki yetkinlik bir yana bize ait, köklerimizden beslenen her eserin son derece değerli ve önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun bir taassuptan ziyade bu tür hikayelerin muhataplarında daha sahici ve güçlü etkiler yaratabilmesinden kaynaklandığını da söylemeliyim. Nihayetinde bir hikayenin asıl işlevi ancak muhatabının onunla anlamlı ilişkiler kurmasıyla gerçekleşebilir. Bugün hemen hiçbirimiz dinlediğimiz hikayelerden, arkaik insanın mitler ve masallarda işittiklerini kolayca kendi gerçekliğine dahil etmesi gibi doğrudan etkilenemiyoruz. Zira karşılaştığımız şeyin kurmaca olduğuna ve dünyanın başka türlü işlediğine ikna olmuş durumdayız. Öte yandan hepimizin içinde kararlı bir ses durmaksızın, yeryüzündeki tecrübemizin aklımızın kuşattığından ibaret olmadığını fısıldıyor. Tam da bu noktada Peri Palas gibi hikayeler bir adım öne çıkarak kurmaca gördüklerimizle yetinmemeye, o kararlı sese biraz daha dikkatle kulak kabartmaya davet ediyor bizleri. Sözünü ettiğim kıymet işte tam olarak buradan, tanıdığımız, bildiğimiz unsurların dahil edilmesiyle kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınırın silikleşmesinden doğuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/eski-ask-yeni-kadin-ayni-sis", "text": "Unamuno, aşık etme hırsı, etkileme taktikleri, güç savaşına dönmüş egosantrik mücadelelere dönmüş modern ilişkileri tek cümleyle özetliyor gibi: Benimle bir piyon gibi oynamak istiyor... Yalnız buna değil, bir aşıkta, aşkta olması gereken aşk ahlakının da peşine düşüyor ve ona sahici bir güzelleme yapıyor. 1886 yılında yayımlanan, Osmanlının ilk kadın dergilerinden olan Şükufezar'ın sayfaları, Biz ki saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin hande-i istihzasına hedef olmuş bir taifeyiz. Aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek, şah-rah-i sa'y-u amelde payendaz-ı sebat olacağız, böyle açılıyordu. Yüzyıllar geçmesine rağmen kadın sorunu çözüme kavuşabilmiş, üzerindeki sis dağılabilmiş değil. Kadın konusuyla beraber çözülemeyen kadim bir konu da aynı dertten mustarip. Her yüzyılda peyda olan yeni bir maşuk, yeni bir kadın tipine karşılık aşk daha çok eskiyor. Fakat sis hep aynı sis. Yeni kadın tipinin en büyük tetikleyicilerinden, makul feminist öğretilerin çarpık bir formu olan Radikal Feminizme; mental, duygusal, fiziksel, ruhsal ihtiyaçları tatmin edilmemiş ve buhranlarına şifa bulamayan kadınlar yaralandıklarında temas ediyor en çok. Kadınların Zamanı makalesinde Julia Kristeva, radikal feminist akımları mevcut herhangi bir iktidar rolüyle özdeşim rolüne eşleştirilmeyi toptan reddediyor ve ikinci bir karşı-toplum olarak var olmak isteyen gruplar olarak tanımlıyor. Bu karşı-toplum düşüncesi travmaları iyice besliyor. Travmalar şifa bulmadan fikre büründüğünde ise zihinsel şiddet yaratıyor. Kadın Meselesi, Radikal Feministlerce yıkıcı ve eril bir dille çözülmek isteniyor. Feminizm, kendini Fallokrasi'ye karşı antiteze indirgiyor bazen. Bu trajik çelişki kadın meselesini daha karmaşık bir hale getiriyor. Ve sakıncalı mesajlar veriliyor. Radikal Feminizmin popüler savunucularından Valerie Solamas'ın Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu kitabında korkunç fikirler yer alıyor mesela: Eril olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir. Kadınların üremek için erkeklere ihtiyacı yoktur. Kitabın yazarı Valerie Solamas, korkunç travmalar yaşamış. Şahsi travmasını onu takip eden kitleye de bulaştırınca ortaya da bu fikirsel veba kalmış. Keşke şifa bulsaymış... Mesaj, ilgi çekmeyi araç olarak kullandığını ileri sürdüğü halde; ilgi çekiş mesajın ve amacının önüne geçiyor ve mesajın verilme şekli istismar yaratıyorsa burada amaca zarar veren ve mesajı çarpık hale getiren eylemsel ve fikirsel bir yanlışlık vardır. Feminizm; kuramları, saygın temsilcileri ve ciddi bir okuma bilinci ile hazmedilerek okunsaydı popülist, radikal feminizm bu yıkıcı tarzıyla öfkeli ve yaralı kadınlara böyle trajik nüfuz etmezdi belki de. Feminizm, kendini daha sağlıklı ifade etmenin yollarını aramalı bu yüzden. Radikal feminizmin sakıncalı sonuçlarından bir diğeri ise tehlikeli, tehdit uyandıran kadın tipolojisi yaratması. Bunun arz edilişinde ise erkeklerin payı olduğunu söylemek mümkün. Erkeklerdeki şefkat uyandıran kadınlara meylediş; kendilerini güçlü hissetme ihtiyaçlarıyla doğrudan ilintili. Cüretkarlığa meylediş de bu ihtiyacın tatmininden sonra ikincil bir haz olarak devreye giriyor. Erkek modernleştikçe cüretkar kadın tipolojisine meylediyor. Çünkü istediği kadar harika sıfatlarla kuşansın cüretkar, tehditkar olamayan kadını av olarak konumlayan bir içgüdüye sahipler. Kadın bu içgüdüyü teşhis etmekle kendini sadece nesne durumundan kurtarmayı başarıyor. Özne durumuna getirebilmesi için karşısındaki erkeğin onu kendine denk bir özne olarak konumlayabileceği bir bilinç düzeyinde olması gerekiyor. Yeni kadındaki femme fatale özentisi tam da bu erkeğin nesnesi olmama farkındalığı yüzünden. Fakat yeni kadın cüretkar olabilmek adına içindeki naifliği hınçla katlediyor. Geriye de derinlikten uzak, altı boş, ölümcül kadın maskesi kalıyor. Daha hazini, yeni erkek ya yönetilmek için kendine efendi olarak kadın inşa etmeye çalışıyor ya da yeni tutkularının kölesi yapmak adına yeni bir kadın talep ediyor ve yeni kadın da bu güncel talebe tüm bir kimliksizliği ile format atıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/eteklerine-tirmanmadan-dagin-yuksekligi-olculemez", "text": "İbn Tufeyl felsefi görüşleriyle hem Doğu'yu hem de Batı'yı etkiledi. Onun Batı felsefesinin gelişimindeki etkisi bilhassa 1349 senesinde Hay b. Yakzan'ın Moise de Narbonne tarafından İbranice'ye tercüme ve şerh edilmesiyle başladı. Onun fikirleri başta talebesi Bitruci olmak üzere takipçileri tarafından sonraki nesillere aktarıldı. 1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay'ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı. Muhtemelen bu dönemde yaşayan çocukların hemen hiç birisi izlediğimiz çizgi filmin İslam dünyasının önemli felsefecilerinden birisi olan Endülüslü İbn Tufeyl'in kaleme aldığı felsefi bir eser olduğunu bilmiyordu. İbn Tufeyl, Lütfi Şeyban'ın Endülüs Alimleri isimli kitabında onlarca örneğini verdiği hem İslam hem de Batı düşüncesini derinden etkileyen pek çok alimden sadece birisiydi. O, Ortaçağ İslam dünyasında tıp, felsefe, astronomi alanlarında adından söz ettirmiş, eserleri farklı coğrafyalarda okunmuş, fikirleriyle pek çok alimi etkilemişti. Bu büyük alim, geçtiğimiz ay Vakıfbank Kültür Yayınları tarafından neşredilen, Finlandiyalı felsefe profesörü Taneli Kukkonen'in yazdığı İbn Tufeyl: Aklın Yaşamı başlıklı monografi vesilesiyle bir kez daha gündeme geldi. Bu sayede hem Hayy b. Yakzan hem de onu ete kemiğe büründüren büyük filozof günümüz okuyucusuna yüzyıllar öncesinden bir kez daha seslenme imkanı buldu. İbn Tufeyl 1185 senesinde hayata gözlerini yumduğunda cenazesine katılanlar arasında Muvahhid hükümdarı Ebu Yusuf Yakub el-Mansur da bulunuyordu. Bu durum, büyük alimin sadece devrinin bilim adamları ve talebeleri arasında değil Marakeş Sarayı'nda da hatırı sayılır bir itibara sahip olduğunun ispatıydı. Ortaçağ alimlerinin genel karakteristiği olan farklı ilim dallarında ihtisas sahibi olmak İbn Tufeyl için de geçerli bir durumdu. O da pek çok alanda eğitim görmüş, tıp, astronomi ve felsefe sahasında önemli bir isim haline gelmişti. O, kendisini derinden etkileyen ve İslam dünyasında İkinci Aristo olarak kabul edilen Farabi'nin aksine saray ve iktidarla daha yakın ilişkiler kurmuş, harikulade tıp bilgisi sayesinde saray hekimliğine getirilmiş, Muvahhid halifesi Ebu Yakub Yusuf'un ve onun oğlu Ebu Yusuf Mansur'un yakın desteğini görmüştü. Burada oldukça aktif bir şekilde halifenin politikalarını desteklediği anlaşılmaktadır. Halifenin vezirliğini yaptığına dair bazı rivayetlerin varlığı İbn Tufeyl'in saraydaki etkisini ortaya koyar. O, Ebu Yakub Yusuf'un isteğiyle Hıristiyanlara karşı cihad etmenin faziletine dair bir risale de kaleme almıştı. Endülüs coğrafyasında diğer alimler arasında biraz daha öne çıkması biraz da halife ile olan bu yakınlığı ile ilişkiliydi. Seyahat için Gırnata/Granada'dan ayrıldığı zaman yol arkadaşı Muvahhid hükümdarının oğlu olması, İbn Tufeyl'in iktidar zümreleriyle her zaman içli dışlı olduğunun açık bir göstergesidir. Talebeliği sırasında eserlerini okuduğu Aristo ve Farabi'nin yanı sıra, kendisi gibi Endülüs'lü bir diğer alim olan İbn Bace, İbn Sina ve Gazzali de etkilendiği diğer alimlerdi. Bununla birlikte ilerleyen zamanda, bazı konularda adı geçen filozofları eleştirmekten de geri kalmayacaktır. İbn Tufeyl de Farabi gibi inzivaya yani kendini toplumdan soyutlayıp Yaratılışın hakikatini tefekkür etmeye büyük önem verirdi. İbn Tufeyl'in en önemli ve okunan eseri hiç şüphesiz Hay b. Yakzan idi. Hay b. Yakzan tasavvufi ve felsefi bir eser olmanın yanı sıra yazarının dünyaya bakışını ortaya koyuyordu. Eserin ana teması varlık problemi idi. İbn Sina başta olmak üzere pek çok alimin kafasını meşgul eden bu problem, Hay b. Yakzan üzerinden İbn Tufeyl tarafından da sorgulandı. İlhan Kutluer'in ifadesiyle Hay, fiziki varlığı ile tabiatın bir parçası olmakla birlikte uygulama ve bilme imkanlarıyla tabiatı müşahede eden, tabii varlık alanındaki temel düzen ve işleyiş hakkında düşünen, akıllı bir canlı olarak yeryüzündeki mevcudiyetini anlamlandıran gözlem alanı ötesindeki metafizik varlık fikrine varan ve nihayet manevi tecrübeler sayesinde bir takım metafizik bilgilere ulaşan ideal özneyi temsil ediyordu. İbn Tufeyl adlı eserin yazarı Taneli Kukkonen'e göre ise; Hay, bir bebekten kusursuz bir insana evrilişi tasvir ediyordu. İbn Tufeyl, insanın varlık ve hakikati gözlem ve tecrübe ile fark edebileceğini düşünüyordu. Bu nedenle Hay b. Yakzan'ı bu çerçevede kurgulamıştı. Bu yaratıcı Tanrı fikrine ulaşmanın zorlu bir yoluydu. Yine Kutluer'e göre: Tabiatın bağrında hayatını devam ettirebilmek için çeşitli aletler yapma çabasının yanında, varlığı anlamlandıran gayreti içine giyen Hay, mantıki aktarım yoluyla tabiattaki işleyiş, bütünlük, düzen ve gayenin akledilir ve soyut gerçekliğine bütün bu kozmolojik delillerle de yaratıcı Tanrı fikrine ulaşacaktır. Bu eser aynı zamanda tefekküre dalmanın hakikati keşfetmedeki önemini de vurgulayan güzel bir örnekti. Hakikate ulaşmak ancak onun için gayret etmek, onu tabiatta müşahede etmek ile mümkündü. Tanrı-alem-insan bağlamı doğru bir şekilde ancak bu şekilde anlamlandırılabilirdi. Kısacası dağın yüksekliğini anlayabilmek ancak onun eteklerine tırmanmakla anlaşılabilirdi. İbn Tufeyl felsefi görüşleriyle hem Doğu'yu hem de Batı'yı etkiledi. Onun Batı felsefesinin gelişimindeki etkisi bilhassa 1349 senesinde Hay b. Yakzan'ın Moise de Narbonne tarafından İbranice'ye tercüme ve şerh edilmesiyle başladı. Onun fikirleri başta talebesi Bitruci olmak üzere takipçileri tarafından sonraki nesillere aktarıldı. Hay b. Yakzan her ne kadar özgün bir esermiş gibi gösterilse de Jack Goody'nin Tarih Hırsızlığı adını taşıyan kitabında da ısrarla vurguladığı Batı merkezli Tarih Hırsızlığının bir neticesi olsa gerek, Daniel Defoe'nin Robinson Crouse adlı meşhur romanının da ana fikrini meydana getirmişti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/eve-donmenin-iki-yolu", "text": "Geçtiğimiz yüzyılda yaşamış herkesin bir Dünya Kupası anısı olduğunu varsayabilir miyiz? En güzel ve bununla birlikte mutlak küreselliğe en yakın oyun olmakla övünen, kürenin her noktasına nüfuz ettiğinden emin görünen futbolun dört yılda bir tertiplenen görkemli seyirliğinden bahsediyorum. Öyle olmasa bile, en azından bu kürenin futbolu seven coğrafyalarında, futbolu severek büyümüş olanlarımızın kişisel tarihlerini işaretlemenin saplantılı ama aynı derecede incelikli olmayan bir yolu olarak iş görebilir Dünya Kupaları. Eskinin kaşiflerinin, girdikleri mağarada geri dönüş yolunu bulmak için arkalarında bıraktıkları küçük taşlar olarak düşünebiliriz onları. Final maçını hayal meyal hatırladığınız, bir bakıma erken yakalandığınız bir kupa vardır çoğu zaman. Bir de neredeyse dini bir adanmışlıkla takip ettiğiniz ve ileride futbola dair hislerinizi onun üzerinden tanımlayacağınız bir kupa. Çocukluğun orta yerinde duran esaslı bir taş, güçlü bir referans noktası. Büyük bir sınava hazırlanırken ya da hesapta olmayan başka bir meşguliyet içerisindeyken, ancak yan gözle izleyebildiğiniz bir kupa da olur. Babanızla birlikte seyrettiğiniz yarı final maçıyla zihninize kazınan bir kupa ve bir boşanmanın gölgesinde geçen bir başkası... Bunlar, otuz yıllık ömrümde ve her defasında Türkiye'de karşıladığım Dünya Kupaları ile ilişkilendirdiğim bazı kodlar. Ve bu kodların tümüne, iki yazarın, Karl Ove Knausgaard ile Fredrik Ekelund'un, en az Kuzey Işıkları kadar uzak ve fantastik görünen gerçeklikleri içinde birinde değilse ötekinde rastlayabiliyorum. Knausgaard, ismini duymuş olabileceğiniz bir yazar; Ekelund, ismini muhtemelen duymadığınız bir yazar. Brezilya futbol tarihi hakkında yazan en popüler ikinci İsveçli olması, onu Knausgaard için ideal mektup arkadaşı yapmaya yetiyor. Evdeyken Deplasmanda, kupayı yerinde takip eden (aynı zamanda 2014 öncesinde Rio'yu efsanevi futbolcu Garrincha'nın İsveçli oğluyla epeyce turlamış, şehrin hemen her mahallesinde çalacak birkaç kapısı olan) Ekelund ile o yazı çoğunlukla Güney İsveç kırsalındaki altı nüfuslu evinde geçiren Knausgaard arasındaki mektuplaşmalardan mürekkep bir kitap. Dört yıl önce oynanmış ve bitmiş birtakım maçlar etrafına kurulu bu metinlere canlılık/tazelik veren şeyin ne olduğunu soruyorum kendime. İlk olarak, Knausgaard ve Ekelund'un futbol üzerine yazan entelektüellerin sık düştükleri bir hatadan kaçındıklarını fark ediyorum. Nostaljiye teslim olmayı reddediyorlar. Evet, Karl Ove'nin Norveç'te geçen çocukluğu sırasında ulusal lig maçları televizyondan yayınlanmadığı için İngiliz futboluna ve Liverpool'a kendini kaptırdığını bu kitaptan öğreniyoruz. Sonra IK Start'ın 1980'deki şampiyonluğunu babası ve kardeşiyle sahaya girerek kutladıkları günü okuyoruz. Arada sırada, futbolcu olmayı düşleyen bir çocuk olan Fredrik'i ya da taksisinde ağırladığı Bosse Larsson'un hatırasını ziyaret ediyoruz. Ancak meselenin kalbinde, şimdi ve burada, Brezilya'nın çeşitli çim sahalarında oynanmakta olan futbol maçları var. Ve Fredrik'in Brezilyalı arkadaşlarıyla yaptığı başka maçlar, kendi deyişiyle bossa nova futbolu. En sonunda cebimizde 2018'i, Rusya'daki kupayı anıştıran bir şeyler bile buluyoruz. Fredrik'in bu yaz boyunca çok konuşulan VAR uygulamasını destekleyeceğini biliyoruz örneğin. Teyit almamız mümkün olmasa bile, futbola dair en insicamlı metinlerden bazılarını yazan Ulus Baker'in bundan nefret edeceğini bildiğimiz gibi biliyoruz. Messi'yi, Iniesta'yı, Neymar'ı okuyoruz. Televizyonda onları izlerken, televizyonda onları izleyen başka adamların neler yazdığını okuyoruz, daha doğrusu. Ve bugüne bağlanmakta güçlük çekmiyoruz. Kök salma ve kökünden sökülme. Felsefeci ve dilbilimci Barbara Cassin, Vergilius'un kahramanı Aeneas'tan bahsetmeden önce, nostaljinin bu iki kavram üzerine kurulu olduğu önermesinde bulunur. (Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir?, Kolektif Kitap, 2018) Odysseus için bir gezinti ve dönüş olanın, Aeneas için bir kaçış ve sürgün olduğunu söyler. Aeneas'ın eve dönmesi, ancak bu sürgünle mümkün olacaktır. Knausgaard ve Ekelund, nostaljiye teslim olmayı reddederken, bu kadim oyunda bir nostalji ikamesi buluyorlar. Knausgaard'un sözcükleriyle, bu ciddiyet karşıtı, anlam karşıtı, entelektüellik karşıtı oyun, onları aynı akıntıya getirip bırakıyor. Eve dönmek üzere."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/evin-icinden-dunyayi-gormeye-calistik", "text": "Nazife Şişman: Fikir tamamıyla Fatma'ya ait. Ben sadece gösterimde olmayan bir filmin şifresini paylaştım, filmi eş zamanlı izledik ve hakkında konuşmaya başladık. Sonrasında... Burada sözü kendisine bırakayım, o anlatsın. Fatma Barbarosoğlu: Her şey sessizliğin içindeki karantina günlerinde o filmi, seyretmemizle başladı. Murat Pay'ın Dilsiz filmi kalbimize şifa gibi geldi. Üzerinde çok konuştukça bunları yazılı hale getirelim dedim. Yazdıkça arkası geldi. Yazdıkça duyguların kaydını tutmak konusunda, gezegenimizin kırgın baharının, 2020 baharının ev zamanını merkeze almanın önemli olduğuna Nazife'yi ikna ettim ve elinizdeki kitap doğmuş oldu. Nazife Şişman: Bizzat içinde yaşarken olmakta olan üzerinde düşünmek ayrı bir dikkat ve çaba gerektiriyor. Herkes büyük resim peşinde iken, gündelik hayatın fragmanları üzerinden sorduk sorularımızı. Mesela Zoom görüşmelerindeki kütüphane arka planı gibi ayrıntı bir konu. Fatma'nın yıllardır gündelik hayat çalışması ve öykücü ve romancı hissiyatı, evin içinden dünyayı görmemizi sağlayan sorgulamaların ebesi oldu. Fatma Barbarosoğlu: Evde olmak, ev zamanını kendine has bir şekilde yaşamak demek. Eşikten geçince herkesin kendine has zaman idraki başlar. Evde kalmak ise bir kapatılmışlık hali. Evlerin kendine mahsus ikliminin uzaktan imha edildiği bir süreç. Evlerin ev olarak kalması için her ahval ve şeraitte evde olmaya sebat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Okuyucu hangi sorgulamalarla karşılaşacak? Her okuyucunun sorusu ve sorgusu kendine mahsus olacaktır diye düşünüyorum. Bu kitap gündelik hayat üzerine daha çok kişinin düşünmesine bir davet olursa çabamız yerini bulmuş olacak inşallah. Nazife Şişman: Unutmak çoğu zaman bir nimettir. unutmasak yaşamaya devam edemeyiz. Ama yaşadıklarımızın ibret damarını beslemesi için unutmamalıyız diğer taraftan. Savaşlar ve salgınlar, toplum ve ilişkiler üzerinde, hayat üzerinde köklü değişimlere sebep olur. Karantina günlerinde hayatımıza pek çok yenilik dahil oldu. Mesafeli sosyal ilişki, zaten var olan ayrımcılığa bir de virüslü etiketinin ilave olması, sağlık ve hijyen üzerinden devlet kontrolü... Neyin, nasıl değişip dönüştüğünü görebilmek için karantina günlerinin kaydının tutulmasına ihtiyacımız var. Fatma Barbarosoğlu: Hepimizin bir şekilde NLP propagandasına maruz kaldığı, Yeter ki sen iste saçmalığının hükümranlığını ilan ettiği 21. yüzyılda, virüsün imkan verdiği ölçüde hayata katılma/ hayatta kalma tatbikatının içine düştük. Doğal ve korkusuz olarak bir arada olmayı unuttuğumuz günlerdeyiz. Hayat, unutmak ile hatırlamak üzerine kurulu bir denge. Teknolojinin hayatımızdaki hükümranlığının giderek daha hızlı bir şekilde arttığı günümüzde, unutmak bir hastalık. Alzheimer kişinin dünyaya ve kendi bedenine dair bütün bilincini yitirmesi. Unutmamak için yaşanılanları tecrübenin hanesinde muhafaza etmek önemli diye düşünüyorum. Ve içinde bulunduğumuz bu maskeli günlerde, birbirimizin yüzünü unutuyoruz. Ötekinde kendimizi görme yordamını unutuyoruz. Nazife Şişman: Bir değil, iki film üzerine, Murat Pay'ın Dilsiz'i ve Semih Kaplanoğlu'nun Bağlılık Aslı'sı üzerine konuştuk. Bir de Jack London'ın distopik bir gelecek hikayesi olan Kızıl Veba üzerine... Covid-19'un en fazla etkilediği kesim olarak korumaya alma ile gözden çıkarma arasında kalan yaşlıları, yüz yüze hasbihalin olmadığı dijital bayramı, evde kalanları, kalamayanları, karantinanın sosyal medyaya yansıyan yüzünü... Fatma Barbarosoğlu: Kitapta, kendi bireysel zamanımız ile toplumsal zamanı bir arada ele almaya çalıştık. Luppo alan adam üzerine de konuştuk, gezegendeki entelektüel pornosu kütüphane tartışmalarına da odaklandık, ama bu odaklanmayı yapan iki kadın olduğu için kadınların ev zamanı kendiliğinden merkeze oturdu diyebiliriz. Nazife Şişman: Kendi kendine kalmak ile yalnız kalmak arasında çok önemli bir fark var. İnsanların çoğu karantinadaki zorunlu yalıtılmışlığı yalnızlık olarak yaşadı. Sonuç psikolojik sorunlar, travmalar... Ama kendi kendine kalma fırsatı olarak değerlendirebilenler için, bir muhasebe imkanı olması beklenir elbet. Coronavirüsü Karun-virüs olarak okuyup dünya ile münasebetini yeniden düzenleme fırsatı olarak değerlendirmek de imkan dahilinde. Fatma Barbarosoğlu: Normalin dışına çıkıldığında herkes kendi kumaşına göre yeni normali idrak eder. İdrak sürecinde meşrepler, mizaçlar, kazanımlar devreye girer. Kumaşı yatkın ise sınırlarının farkına varmak kişiyi zenginleştirebilir, ölmeden evvel ölmek bahsini tekrar tekrar düşünebilir. Ama kişi narsist kültür ile ziyadesiyle barışık bir hayat yaşıyorsa, karantina günleri onun kendi bencilliğine katkı olarak da iyi bir imkan sunmuştur. Bu bütün zamanlarda üç aşağı beş yukarı böyleydi. Nazife Şişman: Büyük dönüşümlere sebebiyet verdi bile diye düşünüyorum. Mesela... Her şeyi uzaktan yaşayacağımız bir dünya için teknolojik alt yapı hazırdı, pandemi süreci bu uygulama için bir fırsat oldu. Eğitimin, işin, alışverişin uzaktan icra edildiği bir dünyada ekonomi, sosyal ilişkiler, iletişim pek çok şey yeniden şekilleniyor. Bütün bunlar olurken siyasi ve ahlaki tercihler ne kadar etkin ve müdahil olabilecek? Asıl mesele bu. Fatma Barbarosoğlu: Pandemi, hastaların ve hasta yakınlarının dışında ticareti, eğitimi, sosyal ilişkileri kısaca mekan ve zaman tasarrufunu değiştirip dönüştürdü. Dar gelirli ailelerin çocuklarının eğitimde eşitlik imkanını yeniden yakalaması pek mümkün gibi görünmüyor. Türkiye üzerinden konuşacak olursak dar gelirli ailelerin çocukları, taşradaki çocuklar eğitimden koptu. 2020 baharının ve yazının, kamusal alanın çehresinin büzüştüğü bir zaman dilimi olarak kaydının tutulması gerekiyor. Yolculukların gidişatı değişti. Dünya birkaç kişi için küresel imkan olarak kalmaya devam edecek, ama milyarlarca insan olduğu yere mahkum bir hayat yaşamanın eşiğine gelecek. Bir kişiye bin pay bin kişiye hiç pay bütün hızıyla üzerimize doğru geliyor. Pandemi sürecinde küresel aktörler servetlerini katlarken milyonlarca insan işsiz kaldı, kalmaya da devam edeceğe benziyor. Toplumsal duyarlılıkların ayakta kalmasını sağlayacak iklim giderek uzaklaşıyor. Nazife Şişman: Evde kalma günlerini pek çok kadın ağır ev kadınlığı mesaisi yaparak geçirdi. Çünkü herkes evdeydi, ev işi yükü arttı. Diğer taraftan okul, anneanne/babaanne, etüt merkezleri ve sokak gibi çocuk bakımında/meşgul edilmesinde kadınlara destek olan mekanizmalar ortadan kalktı. Ev işlerinde daha önceden alınan yardımcı/temizlikçi gibi destekler alınamadı. Orta sınıf çalışan kadınlar uzaktan çalışmanın tanımsız mesai yükü altında kalırken, alt sınıftan ağır işlerde çalışan ve evde kalamayan kadınlarsa riskli ortamlarda çalışmaya devam ettiler ve çocuklarının uzaktan eğitimini organize etmeleri de yine onlardan beklendi. Yani içinde bulunulan durumu sosyal medyadaki evim evim güzel evim etiketi ile paylaşılan fotoğraflardan okumamız pek mümkün değildi. Ev/iş, kamusal/özel ayrımları değişip dönüşürken evdeki işbölümünün çok da fazla değişmemiş olduğunu gösterdi Covid-19 süreci. Fatma Barbarosoğlu: Nazife genel hatları tasvir etti. Ben maske ve hijen meselesinin ev halini hatırlatayım: Kadınlar maske ve hijyen konusunda daha titiz, erkekler duyarsız. Her evde babalar ve kızları; beyler ve hanımları; oğullar ve anneleri arasında maske ve hijyen tartışması yaşanıyor. Hayatın sürekliliği ve yeni normal denen şeyin sürdürebilirliği kadınların boynuna. Covit 19'dan ölenlerin çoğunlukla erkekler olduğu söylendi salgının ilk aylarında. Şimdi son durum ne bilmiyorum. Ama erkek ölümlerinin çokluğunda erkeklerin kamusal alan paylaşımı kadar, tedbir konusundaki gönülsüzlüklerini de dikkate almak gerekiyor diye düşünüyorum. Velhasıl hayatın yeni normal şartlarda sürdürülebilmesinin ağırlıklı yükü kadınların omuzunda. Bu sene ilkokula başlayacak çocukların okula başlayıp başlamamasını babalardan daha çok anneler dert ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ezeli-maglubiyetin-yeni-bicimleri", "text": "Nefaset Lokantası yalnız Salih'in hikayesiyle değil, bu lokantanın bir araya getirdiği insanların da hikayeleriyle var oluyor. Salih'in öksüzlüğünde bize tanıdık gelen, sahici bir hikaye gizli: İkinci eşlerin, kumaların çocuklarının hüzünlü hikayesi. 1970'lerde Tutunamayanlar yayımlandığında edebiyat kamuoyunda derin bir sessizlikle karşılanmıştı. Bunun nedenleri epeyce tartışıldı ancak şurasını hatırlatmakta fayda var: Kalbi bu dünya için fazla hassas olanların sayıca artıp toplumda daha görünür olduğu dönemler ile Oğuz Atay'ın kitabının tanınıp bilinirliği arasında doğrudan bir ilişki var. Nasıl ki Genç Werther yazıldığı dönemde yalnızca Almanca konuşan dünyada değil, tüm Avrupa'da yükselen bir ruh halini, bir varoluş biçimini temsil ettiği için milyonlar tarafından okunup benimsendiyse; Selim Işık da topluma yabancılaşan, dünyanın gailesini değil de hayatın gerçeğini arzulayan gençlerin kendilerini bulduğu bir karakter, Tutunamayanlar da sığınılacak bir liman olmuştu. Genç Werther yeni insanın hal-i pür melalini şerh ederken, aynı ruh halini Selim Işık yüz yıl kadar sonrasından seslendiriyordu. Cioran'la metafizik bir vatansızlık hali, mağlup olmaya yazgılı bir hayatın adını koyarak halimizi bize yakın kılmıştık. Akabinde ise Nurdan Gürbilek bu halin edebiyattaki iz düşümlerini takip etmişti. Gördük ki tutunamamak bir hal olarak baki kalsa da tutunamamanın biçimleri değişiyor. Bugün artık gündelik hayat, siyaset, ideolojiler ve tüm bunların üzerindeki varoluş sancısı tarafından sıkıştırılan insanlar artık arada kalma hali yerine kaçıp gitmeyi düşünür oldular. Bu izahat ışığında, halihazırda içinde bulunduğumuz çağa hakim olan ruhu, biraz da arabeskleştirerek söylersek gidelim buralardan şeklinde ifade etmek mümkün. Beyaz yakalılar için bu, son birkaç yıla kadar şehirden kırsala, keşmekeşten sakinliğe, maddeden manaya göç etmek anlamlarına geliyordu. Şimdilerde ise, girdiğiniz her ortamda başka ülkelere, başka iklimlere gitmek isteyen insanların hayallerine, planlarına, serzenişlerine rast geliyorsunuz. Kafeleri, siyaseti, sosyal medyayı, odaları ve sofraları doldurup anlam atmosferimizde yer kaplayan bu konunun edebiyata sızmaması da mümkün değil elbette. Doğrusu da böyledir aslında, edebi eser toplumdaki bir fenomene karşılık geldiğinde çokça okunup sevilir. Zira insanlar onda kendilerini bulmaya, kendilerini aynalamaya, kendi göğüslerini yarıp açmadan da kalplerinden geçeni okumanın konforunu bulurlar. İşte Cioran'dan ödünç alarak ifade edersek bu ezeli mağlubiyetin kendini kaçıp gitme şeklinde gösteren yeni biçimini Tuğba Doğan'ın yeni romanı Nefaset Lokantası'nda, romanın başkahramanı Salih'te buluyoruz. Diğer yandan, Nefaset Lokantası'ndaki gitme motifi, Melisa Kesmez'in geçtiğimiz yıl yayımlanan Nohut Oda'sında gördüğümüz gitme haliyle ruh akrabalığı içinde. Sırf bunun üzerinden bile bir edebiyat sosyolojisi yapmak mümkün esasında. Salih, ezeli mağlubiyetin bu topraklardaki şu sıralar aldığı şekli, kuşandığı yeni biçimi ifade ettiği için, edebiyat atmosferinde Selim Işık gibi zamanından önce değil tam da yaşanırken zuhur etmekte. Tam da bunun için güçlü bir karakter olarak çok sevilip, okur nezdinde karşılık bulacağını öngörüyorum. O nedenle de merakla bekleyeceğim okurların tepkilerini. Peki, Salih kimdir? Romanımızın başkahramanı Salih, işsiz kalmış bir gazetecidir. Hayatta tam da kendini bir yere ait hissettiğinde; bir kadına aşık olduğunda sevdiği kadının, yani Nihan'ın intihar mektubuyla sarsılmış bir adam. Çocukluğu ise yetimlik ve öksüzlükle, yersiz yurtsuzlukla yaralı. Salih bu halden, buralardan gitmek istiyor, bileti cebinde fakat aksilikler bir türlü yakasını bırakmadığından gidemiyor. Salih'in yaşadığı toprakta gitmekten bahsetmek bir var olma biçimine, bir kimliğe dönüşeli çok olmuştu, onun da kendini içine dahil edebildiği en geniş toplumsal kalabalık işte bu gitmekten bahsedenlerin oluşturduğuydu. Alıntıdan da anlaşıldığı gibi Salih yalnız olmasa da tam bir kaybeden ya da nam-ı diğer ezeli mağlup. Tuğba Doğan, romanın akışı içerisinde Salih'in perspektifinden çıkarak, Salih'in iç sesini konuşturuyor. Aslında bu Salih'in değil, Salih'in içinden konuşan dışarının sesi. Salih'in dünyaya öznel bakışına karşın dışarıdan, nesnel bir bakış. Kötücül değil, gerçekçi. Salih'in cüce adını verdiği bu ses Salih için Senin içinde kendine sebep arayan bir keder vardı başından beri... Sende iyileşme arzusu yok. Hastalık ihtiyacı var, diyor. Mağlubiyet halini, bu ruhu ifade etmede çok başarılı cümleler. Romanın genelinde de bu hava hissediliyor. Salih başarıyla çizilmiş, derinden hissedilmiş ve çok çok iyi ifade edilmiş bir karakter. Roman gücünü Salih'in ruh halini başarıyla ifade etmesine ek olarak, cüce adı verilen bu rasyonel aklın, kalabalığın, var olma kaygısı değil de hayat gailesi çekenlerin sesini yankılamasından alıyor bence. Salih'in kaybetmeye yazgılı halinin sağlamasını bu cücenin bakışıyla okurken oluşan karşıtlık bu karakteri daha sahici ve inanılır kılıyor. Nefaset Lokantası yalnız Salih'in hikayesiyle değil, bu lokantanın bir araya getirdiği insanların da hikayeleriyle var oluyor. Lokantanın sahibesi Afitap Hanım otoriter ama anaç, neyi nereye koyması gerektiğini bilen, hayattan lezzet almayı bilen bir karakter. Salih'in sevgilisi tiyatro oyuncusu Nihan ise dokunduğu şeyi başkalaştırıp güzelleştiren insanlardan biri. Salih ise bu romanda Nihan'ın intiharı ile Afitap Hanım'ın ani ölümüyle yüzleşmeye, başa çıkmaya çalışıyor. Öksüz ve yetim büyüyen, kendini bir yere ait hissedemeyen bu karakterin hayatına girip, oraya yerleşip, lezzetini ve rayihasını katıp sonra aniden çıkıvermeleri, tam da bir tutunamayanın başına gelecek cinsten. Salih'in öksüzlüğünde de bize tanıdık gelen, sahici bir hikaye gizli: İkinci eşlerin, kumaların çocuklarının hüzünlü hikayesi. Romanın diğer karakterlerinin hikayeleri de sahici ve samimi bir şekilde kurulmuş. Tüm bu yönleriyle Nefaset Lokantası'nda bir akşam yemeğini tüm edebiyatseverler hak ediyor diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fani-alemde-hos-bir-sada-martin-lings", "text": "Martin Lings bir şair, müellif, mütercim ve edip olmasının yanı sıra kelimenin asli anlamında fakir hüviyetiyle gönül dünyamızda iz bırakan entelektüellerden birisidir. Batıdaki düşünce ve hayat tarzına yeni bir soluk getiren Martin Lings, İslam'ın öncelik ve inceliklerini kendi hayatına ve etrafındakilere aktarma konusunda büyük çaba sarf etmiştir. 20. yüzyıl başları, dünyanın tüm bölgelerinde olduğu gibi Avrupa'da da geniş çaplı bir kaosun hükümran olduğu bir döneme karşılık gelir. Kilise geniş halk kitleleri üzerindeki nüfuzunu kaybetmiş, din ise arka plana atılarak benmerkezli anlayışlar öne çıkmıştır. Tüm bu olumsuzluklar mevcut buhranı katmerli hale getirse de kurtuluşu İslam'da gören kimi entelektüellerin, Batıdaki düşünce ve hayat tarzlarına yeni bir soluk getirdiklerine tanık oluruz. İngiltere'nin kuzeyinde yer alan Lancashire'de dünyaya gelen Martin Lings de bir şair, müellif, mütercim ve edip olmasının yanı sıra kelimenin asli anlamında fakir hüviyetiyle gönül dünyamızda iz bırakan bu entelektüellerden birisidir. Martin Lings, 1909'da dünyaya gelir ve Protestan bir aile çevresinde yetişir. Babasının görevi nedeniyle çocukluğunun bir bölümü Amerika'da geçse de aile tekrar İngiltere'ye döner dönmez eğitimine burada devam eder. Oxford Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'nde öğrenciyken, içinde bulunduğu durumu sorgulamaya başlar ve bir arayış içine girer. Hocaları arasında, Narnia Günlükleri'ni kaleme alan C. Lewis de bulunmaktadır. O sıralarda Hinduizm ve Doğu irfanını incelemeye koyulan Lings, Fransız asıllı Müslüman mütefekkir Rene Guenon'un yazılarını okuma fırsatı bulur. Bunu işiten Lewis'in bir miktar hayal kırıklığı yaşadığı söylenir. Martin Lings'in hakikat arayışı, artık farklı bir sürece girmiştir. Guenon'un yazıları, iç dünyasında belli bir karşılık bulmuş ve kendi ifadesiyle hakikate hiç olmadığı kadar yakın hissetmesini sağlamıştır. 1932'de Oxford'dan mezun olunca, bir süreliğine Litvanya'da Kaunas Üniversitesi'nde Anglo-Saxon ve Ortaçağ İngilizcesi dersleri verir. Daha sonra Mısır'a, 11 yıl boyunca İngiliz Edebiyatı dersleri vereceği Kahire Üniversitesi'ne geçer. Martin Lings, çocukluk yıllarından itibaren aralıksız dua etmiş ve kendisine yol gösterecek bir mürşidle karşılaşmayı dilemiştir. Ne ki böylesi bir mürşidin ismine ulaştığında, şeyhin üç yıl önce vefat ettiğini öğrenir. Fakat o günlerde İsviçre'nin Basel şehrinde, Frithjof Schuon isimli bir zatın bir zaviye tesis ettiğini öğrenince Basel'e gider. Zaviye olarak kullanılan mekanın kapısını açan kişi, kendisine uzun yıllar yoldaşlık edecek olan Titus Burckhard'tır. Lings'in gelişinden haberdar olan Frithjof Schuon, eğer kendilerine katılmayı arzu ediyorsa Müslüman olması gerektiğini iletir. Böylece Martin Lings, İslam'la müşerref olarak Ebubekir Siraceddin ismini alır. Kendisini tanıyanlar, sıdk ve hilm sahibi bir kişiliğe sahip olması nedeniyle ismin onu çok iyi yansıttığı görüşündedirler. Sonraki yıllarda dahil olduğu bu iklim ve sanatkar kişiliği birleşerek birbirinden değerli eserler kaleme almaya başlar. 1944'te çocukluk arkadaşı Leslie Smalley ile evlenir ve Kahire'nin kalabalıktan uzak bir muhitinde yaşamaya başlarlar. 1948'de eşiyle birlikte hacca giderler. Guenon'nun 1951'de vefatı ve 1952'de Mısır'da patlak veren siyasi kargaşanın ardından Lings ve eşi Londra'ya dönmek durumunda kalırlar. Londra'ya döndükten sonra doktorasını tamamlayan Martin Lings, British Museum'da Doğu elyazmalarının bulunduğu bölümde önemli görevler üstlenmiştir. A Sufi Saint of the Twentieth Century: Shaykh Ahmad al-Alawi, Ancient Beliefs & Modern Superstitions, The Book of Certainty: The Sufi Doctrine of Faith, Eleventh Hour (11. Saat), What is Sufism? ve Mekke gibi irfan ve modern insanın konumu üzerine yazdığı eserlerin yanı sıra The Heralds gibi şiir kitapları telif eden Martin Lings'in Muhammad: His Life Based on the Earliest Sources isimli siyeri, yalnızca İngiltere'de değil Türkiye dahil İslam alemindeki çok sayıda okura ulaşmıştır. Martin Lings'e göre ahirzamanın alametleri, Ortaçağ'dan itibaren daha aşikar bir hal almıştır. Yaşlanan bir bedenin kimi zaaf ve noksanlıkları olsa da tecrübi birikimin yeni bazı imkanlar sunması gibi 11. Saat meselinde izah bulduğu şekliyle ahirzamanda hakikatin onu arayan az sayıda kişi için ulaşılır olması başlı başına bir imkan gibi durmaktadır. Mürşidi Şeyh İsa Nureddin ve dostu Sidi İbrahim İzzeddin ile aynı doğrultuda Lings de sanatın özünde asli anlamda gelenek izleri taşıdığını düşünen büyük bir sanatkar ve ediptir. Ona göre geleneksel öğretilerde sembollerden oluşan bir alem tasavvuru mevcuttur ve sembollerde içkin olan anlama erişmek, bir bakıma insanın çevresini ve kendi hüviyetini anlaması açısından büyük önem taşır. Bir bedene oranla kalbin merkezi konumu gibi makrokozm açısından mikrokozm da merkezidir. İlahi nefha üflenmiş insanın aksine modern insan sonun yakın olduğunu fark eder ancak kainatın yüksek menzillerine kayıtsızdır. Oysa insan, bu geçici alemde halifetullah şeklindeki konumu gereği beşeri halden beşer-üstü tabiatına yükselme çabasında olmalıdır. Ele aldığı konulara büyük bir incelik ve titizlikle yaklaşan Martin Lings, İslam'ın öncelik ve inceliklerini kendi hayatına ve etrafındakilere aktarma konusunda büyük çaba sarf etmiştir. Kent'teki evine ziyaret için gelenler, misafirlerini mütevazı bahçesinde gezdirirken yaptığı hoş sohbetlerine tanıklık etmişlerdir. Bu yönüyle Martin Lings, en girift meseleleri bile anlaşılır bir dilde aktarmaya özen göstermiş, İslam'ın zahiri ve batıni yönlerini bir bütün olarak ele almak suretiyle yalnızca uzmanlara değil genel okurun ihtiyaçlarına da hitap edebilmiştir. Ayrıca Müslümanlara yönelik islamofobik yaklaşımların öne çıktığı dönemlerde, İslam'ın gür sesini özellikle entelektüel çevrelerde duyurmaktan geri durmamıştır. İslam sanatının arka planında yer alan muazzam anlam dünyasına ilişkin gözlemlerini konferansları ve eserleri yoluyla yediden yetmişe tüm sevenleriyle paylaşarak bu fani alemde hoş bir sada bırakan Martin Lings, 12 Mayıs 2005 yılında Mahbub'una kavuşur. Ömürlerini Gerçek Sahibine adayarak O'nun Habib'inin izinden gidenlere selam olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/farkli-alanlarda-da-kitap-yayinlamayi-hedefliyoruz", "text": "Liber Plus, Indie, Dedalus ve Liberus olmak üzere toplam üç farklı markanın bir arada olduğu bir yayın grubu. Son olarak İsveçli ünlü polisiye yazarı Hakan Nesser'in üç kitabını birden yayınlayan Indie, kitap-kafe konseptine sahip mağazalarıyla da grubun diğer markalarından ayrı bir yerde duruyor. Liber Plus Yayın Yönetmeni Faruk Akhan'a Indie Kitap'tan yola çıkarak kuruluş hikayelerini, keşke biz yayımlasaydık dedikleri kitapları ve hedeflerini sorduk. Öncelikle edebiyat dergisi çıkarma girişimimden başlamalıyım. 2009 yılında Marmara Üniversitesi'nde mühendislik okumaya başladım. O dönem daha hareketliydi ve dergiler belli bir network'e dahil olmayan kimseyi muhatap almıyordu. En mütevazı dergiler için bile bu geçerliydi. Biz de lise arkadaşım Rıdvan Temizer ile SUS isimli bir edebiyat dergisi çıkarmaya başladık. Dergiye başladıktan sonra da kendi network'ümüz olmuş oldu. SUS üç sene sürdü. Toplam 15 sayı çıkarabildik. Sonrasında ara verdim, dört yıl boyunca aralıklarla reklamcılık ve kitapçılık yaptım. Henüz reklam sektöründeyken ilk olarak Liber Plus dergisine başladık. Dergiyi 3H Hareketi'nin bünyesinde hazırlıyorduk. Dergi bir yıl sonunda yayınevine evrildi. Spesifik bir alanda kitaplar yayınladık. O yılın sonunda 3H bir dernek olarak devam etmeme kararı aldı ve ben şahsen devraldım yayınevini. Sonra ismini Liberus yaptık. Liberus'un yayın politikası edebi metinler basmaya uygun değildi. Ben de Indie markasını kurdum. Bugün Indie'de okurun talep edebileceği ve yayıncılık anlamında iddialı işler yapmaya çalışıyoruz. İsmin anlamı İngilizce bağımsız kelimesinin kısaltılmış hali. Müzik sektöründe halihazırda kullanılıyor. Ama iki yıllık reklamcılık sürecinde isimlerin sanıldığı kadar önemli olmadığını öğrendim. Asıl sonrasında yaptıklarınız o isimle eşleştiriliyor. Indie ideal bir yayınevi adı olmayabilir. Ancak özellikle bu sezonda yaptığımız işler ne yapmaya çalıştığımızı göstermiştir diye umuyorum. Önce bir düzeltme, kitap satış mağazalarımız yaygın olan kitap-kafe konseptini benimsemiyor. Buralar öncelikle yayınevimizin kitap satış mağazası. Oysa kitap kafelerde kitap dekordan ibaret. Bizde ise yayın grubumuzun kitapları okurları için ulaşılabilir durumda. Dedalus, Indie, Liberus markalarımızda toplam 250 başlıkta yayın bulunuyor. Küçük bir kitapçı kadar kitap çeşidi demek bu. Bunun yanında kahve üzerine de Indie markasıyla ayrıca bir girişimimiz var. Yayınevinde 6 kişiyiz. 2 editörümüz, bir sosyal medyacımız, sevkiyat ve muhasebeye bakan birer arkadaşımız var. Şimdiye değin ilk kitabı olan isimlerin öykü ve romanlarını yayınladık. Yeni sezonla birlikte çeviri kitaplara başladık. İsveçli polisiye yazarı Hakan Nesser'in Van Vetereen serisinin ilk iki kitabını ve Intrigo serisinin ilk kitabı olan Tom'u yayınladık. Bilimkurgu dünyasında muteber bir yeri olan Alastair Reynolds'ın öykü derlemesini iki kitap olarak yayınladık. Keşif Uzayı serisi de önümüzdeki aylarda yayınlanacak. Ayrıca uzun süredir baskısı olmayan Edward Gibbon'ın Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi kitabının ilk 4 cildini ve Alphonse de Lamartine'in Osmanlı Tarihi'ni yayınladık. Yeni başladığımız diğer bir seri olan Sağlık serisinde de Prof. Dr. Yavuz Selvi'nin Sosyal Jetlag kitabı geçtiğimiz ay yayınlandı. Dediğim gibi İndie ana akım bir yayınevi olma yolunda. Niteliği bozmadan farklı alanlarda kitaplar yayınlamak istiyoruz. Butik yayınevi konusunda uzlaşı olduğunu sanmıyorum. Kitap sayısı az diye bir yayınevine butik demek doğru değil. Yayın portföyünün ne kadar spesifik olduğu, editöryal anlamda ne kadar özelleştiğine bağlı. Jaguar mesela butik bir yayınevidir. Dedalus da keza. Kitap sayıları arasında ciddi fark var. Ama Indie görece az kitabıyla butik midir emin değilim. Ana akım bir yayınevi profili çizerken butik olarak tanımlanmak doğru gelmiyor bana. Bir de şu var ki butik yayınevleri için butik kalmak Türkiye şartlarında hayli zor. Sektörün dağıtım profili yayınevlerini yayın sayısında ve içerik olarak farklı alanlarda yayın yapmaya zorluyor. Hal bu iken bir yayınevi butik kalmakta ancak sermaye desteği varsa diretebilir. Eninde sonunda butik olmaktan çıkmak durumunda kalır. Bu durumda Indie'ye butik diyemiyorum. Ama bir özelliği olan okurun talep edebileceği ve yayıncılık anlamında iddialı işler yapmaya çalışıyoruz. İlk prensibim bir yazarın tek çevirmeni olması. Bu yüzden çeviri kitaplarda çevirmenlerle süreklilik arz eden anlaşmalar yapma yoluna gidiyorum. Nesser ve Reynolds kitaplarında bunu yaptık. Grafik ise çetrefilli mevzu. İç mizanpajda okunurluk ön planda. Bir okur olarak kendim de bunu talep ederim. Kapak tasarımında ise rüştünü ispat etmiş tasarımcılarla çalışıp, tasarımcılara inisiyatif bırakmayı tercih ediyoruz. İlk zamanlarından beri Dedalus, Jaguar, Monokl, Kolektif, Metis, Ayrıntı. Bunlar dışında Kafka, Kronik, İthaki hep listelerini kurcaladığım yayınevleri. Bu soru yayıncılar için zor. En son Eric Hoffler'in Kesin İnançlılar'ını yayınladı Olvido mesela. Çok istiyordum. Karl Popper kitapları Serbest Kitaplar'dan çıktı. Dönem dönem rekabet ettiğimiz yazar/kitaplar oluyor, ama esas itibariyle kendi yayıncılığımı farklı konumlandırıyorum. Başka yayınevlerinin bastığı kitapları okur olarak zevkle okuyorum. Rekabeti tetikleyecek bir haset duygum yok. Ticari anlamda rekabet edebilme konusunda Indie hayli butik henüz. Ama yayıncı olarak yayın listeme aldıklarıma farklı bakıyorum. Orada okur olmaktan çıkıyorum sanırım. Bu yüzden bu soruya net bir cevap veremedim. Bu kitap Indie'ye yakışırdı dediklerim oluyor elbette; ama onları anmayı da doğru bulmuyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/faulkner-oykucu-olarak-portresi", "text": "Elimde bir öykü derlemesi var, Emily'ye Bir Gül. William Faulkner'ın Emily'ye Bir Gül, Ambar Kundakçısı, Kırmızı Yapraklar, Carcassone ve O Akşam Güneşi gibi önemli öyküleri yer alıyor içinde. Derleme, Faulkner'ın romancılığına oranla gölgede kalan öykücü yanını ortaya çıkarması açısından kıymetli. Anlayacağınız, en az Faulkner romanları kadar sağlam öykülerden bahsediyoruz. Şahsen, yayınlanmış ilk öyküsü olan ve elimdeki derlemeye adını veren ve bugüne dek sayısız şarkıya, resme hatta başka romanlara ilham olmuş Emily'ye Bir Gülü bilhassa seviyorum. Faulkner'ın yarattığı düşsel Yoknapatawpha County'nin henüz adı bile geçmiyor ama romanlarında sürekli karşımıza çıkan bu bölgenin ilk provaları belli ki bu öyküde yapılmış. Olaylar, Amerikan İç Savaşı sonrasında geçiyor. Güney yenilmiş, köleliğin ortadan kalkmasıyla birlikte büyük çiftlikler yok olmaya yüz tutmuş. Öyküye adını veren Bayan Emily Grierson, eski düzenin geride kalan son temsilcisi olarak çıkıyor karşımıza. Endüstriyel üretimin, makineleşmenin yavaş yavaş diğer alanlara sızarak sonunda her yeri işgal ettiği yeni bir ülke düzeninde varlığını inatla, kararlılıkla sürdürüyor. Yanında kalan tek kişi, bir zamanlar kölesi olduğu anlaşılan siyah bir uşak. Faulkner'ın usta işi anlatımından, bazı siyahlar için yeni düzenin pek istenir bir şey olmadığını, onların da bu yeni düzende sudan çıkmış balığa döndüklerini, bu yüzden de eski sahiplerine bir tür bağlılık hissettiklerini sezebiliyoruz. Faulkner öyküyü örtük de olsa birinci çoğul şahıs dilinden yazmış, bu da okurda daha ilk satırlardan itibaren anlatıcının belirli bir topluluğun parçası olduğu ve o topluluğun adına konuştuğu yahut doğrudan o topluluğun kendisi, mesela kasaba halkı olduğu izlenimi uyandırıyor. Olay örgüsü gene gayet Faulknervari bir biçimde sık sık sapıyor kronolojiden. Bu da anlatıcının, izlenimlerini ve tanıklıklarını bilinçakışı tekniğine uygun olarak, yani olduğu değil, aklına geldiği, hatırladığı sırayla aktardığını düşündürüyor. (Tabii bu durumda anlatıcının güvenirliği adamakıllı meçhul hale geliyor. Doğru hatırlamıyor da olabilir, düpedüz yalan söylüyor da olabilir. Bu tip anlatılarda hep merak edilen şey, yani bütün bunların kime anlatıldığı kısmı iyice belirsiz. Anlatıcı konuşuyor mu, yazıyor mu, kelimeler kendi zihninde mi yankılanıyor, kestiremiyoruz. Bende uyanan his şu: Yıllarca süren bir dedikodu silsilesinden geriye kalan tortuyu ve o tortunun beklenmedik bir olayla birlikte irkiltici bir şekilde yeniden dalgalanışını, yükselişini okuyoruz. Faulkner'ın cansız nesneleri anlatırken onlara karakter atfetmesi, kişileştirmesi öyküdeki en çarpıcı ayrıntılardan. Tamirhaneler ve çırçır makinelerinin bir tür endüstriyel ordu gibi gelişini anlatırken, sanki onları insanlar idare etmiyormuş gibi, sınırları sinsice açarak kasabaya girdiklerini ve kasabanın en muteber isimlerini silip süpürdüklerini söylemesi bir örnek. Bayan Emily'nin çırçır makineleriyle benzin pompalarının tam ortasında inatçı ve işveli bir çürümeyle yükselen evinden söz etmesi de... Öykü, metaforlardan beslenerek gelişiyor. Gölge ve toz metaforu mesela. Gölge, evlerin içinde saklanan sırlara, toz ise zenginliğin, gücün elden gitmesine, çürümeye, ölüme işaret ediyor. Renkleri, metal türevlerini de birer metafor olarak kullanıyor Faulkner. Bayan Emily'nin zinciri, bastonunun topuzu, salondaki şövalenin yaldızı hep altın ama eskidikleri için pırıltılarını yitirmiş, donuklaşmışlar. Bayan Emily'nin demir grisi saçları da zihnimize çakılıyor. Faulkner, yaşlanmış, saçları apak olmuş bu kadını anlatırken başka kelimeler de seçebilirdi ama herhalde hiçbiri Bayan Emily'nin Eğer ben bir şey istemişsem o mutlaka olur, diyen karakterini demir grisi imgesinden daha iyi anlatamazdı. Hep siyah kıyafetler giyen karakterimiz, ailesini, gücünü, zenginliğini kaybetmenin değil sadece, yalnız kalmanın, sevilmemenin ve daha kim bilir nelerin de yasını tutuyor. Ölüm temasının birçok farklı açılımını içeriyor öykü. Güney'in ölümü, büyük çiftlik sahiplerinin ölümü, kibrin ölümü, sevincin ölümü, aşkın ve tutkunun ölümü, deliliğe yapılan vurgu göz önünde bulundurulursa, aklın ölümü... Bitmeyen bir düğünü ve hep ertelenmiş bir cenazeyi okuyoruz aslında. Başından beri hissettiğimiz o ürperten şey, yani damadın düğün gecesi ölmesi ve bunun gelinin elinden olması finalde yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. İçinde on yedi öykü bulunan Emily'ye Bir Gül, çağdaş romanın belki de en büyük temsilcisinden bir nevi öykü yazım dersi olarak da okunmalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/felsefenin-misrasi-oruc-aruoba", "text": "Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikamesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar. Bilhassa Oruç Aruoba'nın üslubu, kendine has bir güzergahı olan ve yalnız o yolun yolcularının peşi sıra düşeceği gizli bir patika gibi. Yazarın alametifarikası bu belki de; Ruhça'sının olması. Ruhça'sını; ruhuna ait olan o üslubu dilleştirmeyi başarması. İnsanın edebiyatta erişeceği en üst nokta kurmaca kabiliyeti, metindeki yetkinliği, iyi bir anlatı sesi, yüksek bir retorik kurma kudreti değil kendine ait dili inşa ettiği zamana tekabül ediyor. Yazmayı tutku edinmişlerin varmaya çalıştıkları nihai nokta da açığa çıkıyor böylelikle: kendine has bir dil yaratmak. Öyle ki okuyanlar desin: Bunu 'O' yazmış. Belki de bu yüzden özgün bir dil inşa edenler; o dili asla inşa edemeyeceklerde hayranlık uyandırırken, o dili inşa edecek yeteneği olanları kıskandırıyor. Nurdan Gürbilek, Yazı ve Arınma'da Oruç Aruoba'nın ustam dediği Bilge Karasu'dan üslup üzerine şu pasajı alıntılıyor: Kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini, sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılması sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı. Karasu'nun ideal üslubu gibi bambaşka üslup sesleri var. Kimi yazının sesi, karın yağışının o sessiz sesine benziyor mesela, kimi ise camları alaşağı eden bir taş sesine. Bazı metinlerdeyse ses yok, koku var sanki. Ağır bir parfüm kokusu, inatçı bir kir gibi okunur okunmaz buruna gelen kesif bir koku. Yahut libidinal enerjisini okura anında ifşa eden bir ten kokusu. Çeviride dahi tahrip olmayan, başkalaşmayan, beşeriyetini aşarak ruhunu okura duyurabilenler var bir de; Oruç Aruoba'yı, Oruç Aruoba yapan ses. Dildeki özerklik: Minör edebiyat Müzakereler kitabında Büyük filozofların aynı zamanda büyük üslupçular olduğuna inanıyorum diyen Deleuze, üslubu Üslup asla insan değildir, her zaman öze aittir olarak belirtir. Üslup olmayanı ise bir öz olarak üslup olmayan, farkın bir imkanıdır. Üslupsa farkın ta kendisidir diyerek altını çizer. Deleuze ve Guattari'nin Kafka'nın eserleri üzerine yaptıkları çalışmalarla başlayan minör edebiyat ya da minör yazı; bir azınlığın majör dilde yaptığı edebiyat ve dilin yersizyurtsuzlaşması gibi anlamlara gelir. Minör yazı; yeni bir dil yaratma değil, var olan bir dili yeniden yaratma olarak da tanımlanabilir. Ayrıca yazarın, dilin dayatılan kurallarını, gramerini ve çokça kullanılan üslupları beceremediğinden değil, ayrıksı bir tutumla bunlardan kaçınması olarak da yorumlanabilir. Minör edebiyatın edebiyatımızdaki en büyük temsilcilerinden biri olarak; Türkçeyi Fransızca yazım kurallarına göre yazması, bir isyancı gibi kullandığı büyük harfleri ve terziliğini ele verircesine birbirine tutuşturduğu iğneli yazılarıyla Sevim Burak belirir. Oruç Aruoba, birçok eserini Türkçeleştirdiği Wittgenstein'ın ilhamıyla yazılarını kendisiyle kafa kafaya vererek yazdığını, sonra kitaplaştığını ifade eder. Oruç Aruoba okuru olmak, kişisel bir tarihe tanıklık etmeye benzetilir bu yüzden. Fakat Aruoba, tek bir insanın kendine ait meseleleri gibi görünen öznel anlatımını felsefi kılmayı başardığından onların hepsini düşünen, kendi yaşamı üzerine düşünen bir kişinin, düşüncelerinin içeriğini, kendi yaşamının sağladığı yönelimden ayırarak bir insanlık durumu, bir insan yaşantısı olarak nesne edinmeye; kavramaya ve kavramlaştırmaya çalışmasıdır diyerek özetliyor. Şiirin olduğu yerde felsefeye ihtiyaç yoktur diyecek kadar şiiri mühim gören, aynı zamanda şiirleri de olan Aruoba şiir ve felsefe arasında güçlü bağlantılar kuruyor. Şiirin yapılması zaten yazılmasıdır, oysa felsefe önce yapılır sonra yazılır diyerek şiirde düşünme ve yazmanın eş zamanlı işlediğini; felsefede ise bu mesafenin uzadığından bahseden Aruoba, kendi yazısında bu mesafeyi kısa tutmayı gözetmesiyle izah ediyor yazdıklarının niçin şiirsel bulunduğunu. Ayrıca 1990'da çıkan ilk kitabı Tümceler'de yazdığı birçok yazının Japon edebiyatının bir şiir türü olan Haiku'yla benzeştiğini sonraları fark eder. Özgünlük, üslupta olduğu kadar var olma biçimi olarak da kendini gösterir. Ruhundaki kudreti keşfeden, kendilik cesareti gösteren oluşuyla varoluşunu gerçekleştirir. Var olmanın hükümranlığı tam olarak böyle bir şey. Oruç Aruoba'nın üslubunda, düşüncesinde ve varoluşunda bunu başardığını söylemek yanlış olmaz herhalde. Felsefe yapmayı, kişinin gelmeyeceğini bildiği birisini beklemeye benzeten Aruoba, felsefeci ve filozof ayrımına da net bir yorum getirir. Eski Yunan'daki sophos ve philosophos ayrımını vurgular ve filozofun bilgeliğe ulaşmaya çalışan ama hiçbir zaman ulaşamayacağını bilen kişi olduğundan bahseder. Böylelikle yazılarında güçlü bir şekilde hissedilen özlem de ifadesini bulmuş olur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fenni-sihirler-kadinlar-robotlar-ve-baska-seyler", "text": "İnsan bazı kitapları okurken müthiş bir üzüntüye kapılır. Çünkü bir daha asla, o kitabı ilk kez okumanın heyecanına ve hazzına erişemeyecektir. Bitsin istemez. Ama bir kere başlamıştır ve bitmesi gerekmektedir. İsmail Güzelsoy'un romanları insanı böyle bir kederle kucaklar. İnsan o romanları okurken kitabı da kendisini de güzelleştiren bir hüzne gark olur. Bu deneyimi böylesine zevkli hale getiren unsurlar listesi hayli kalabalıksa da, Güzelsoy'un son romanı Hatırla üzerinden bu çeteleye bir göz atalım. Güzelsoy'un romanları, tamamıyla bir anlatı evreni oluşturuyor. Bir romanında tanıyıp sevdiğiniz bir karakterin gençliğiyle başka bir romanında karşılaşabiliyorsunuz. Ya da bir romanın çok sayıdaki yan hikayelerinden birinin düğümü, bir başka romanda çözülebiliyor. Örneğin, Değmez'in dramatik sahnelerinden biri olan Faruk Ferzan'ın Aras Nehri'nin dibini boylanmasının arka planı, Hatırla'da karşımıza çıkabiliyor. Romanları ince iplerle birbirine bağlayan bu göndermeler, yıllar sonra eski bir tanıdıkla rastlaşmanın keyfini vaat ediyor. Ortak mekan ve karakterlerle oluşan bu anlatı evreninde, seri roman ya da devamlılık ilişkisi yerine, birbiriyle akraba ve ahbap metinler bulunuyor. Bu ortaklıkların bir diğeri ise, romanların temelindeki soruların temalarında ortaya çıkıyor. Fenni Sihirler üst başlıklı üç roman olan Değmez, Gölge ve Hatırla, bir yanıyla ölümsüzlük, ruh, beden ve yaratmak gibi soruların peşine düşerken diğer yandan bilim ile büyü arasındaki o eski gerilim ve çekişmeden besleniyor. Örneğin Gölge'deki Hekim Arif'in Frankensteinvari ölümsüzlük arayışının yerine Hatırla'da otomat ve robotların machine learning ile bilinç kazanmaları teması işleniyor. Otomatları ve eğlenceli makineleriyle meşhur mühendis Cezeri'nin de bir karakter olarak romanda yer alması, anlatının lezzetini katmerliyor. Bu yanıyla Hatırla romanı, zihin felsefesinde bugün tartışılan zihnin ve hafızanın ne olduğu, makinelerin bir gün düşünüp düşünemeyeceği, ruh ve beden ilişkisi, canlı olmanın ne demek olduğu gibi sorulara da bir anlatı evreni içinden alternatif bir yanıt öneriyor. Güzelsoy romanının dikkat çekici bir diğer özelliği ise, bunca fantastik ve büyülü gerçekçi tema, yan hikayeler, ilginç ve merak uyandırıcı konularla okuru kendine bağlarken, sürekli ve derinden bir sosyal eleştiriyi devam ettirme azmi ve kararlılığı. Örneğin Değmez'in merkezinde Tan Gazetesi baskını varken, Hatırla'da hikaye bir yanıyla 6-7 Eylül olaylarına tarihleniyor. Hatırla özelinde konuşacak olursak da, kadın cinayetleri, tecavüzler ve tacizlerin ayyuka çıktığı şu dönemde, Bir kız gönlünce dans edebilsin diye canından vazgeçebilmeli insan mottosuna sahip bir hikaye anlatıyor oluşu, Güzelsoy'un romanlarını bir vicdan tarihine dönüştürüyor. Hatırla'nın ana karakteri Suzan üzerinden kadınların o uzun ve çileli hikayesi ile doğumun, ölümün, birine can vermenin ve bilgeliğin kadın merkezli ele alınışına şahit oluyoruz. Eduardo Galeano'nun kısa anekdotlarıyla insanı çarpan vicdan dersleri, Güzelsoy'un kaleminde uzun, lezzetli, meraklı ve çarpıcı bir hikayeye dönüşüyor. Öyleyse haydi söyleyelim, Güzelsoy'un romanlarını sevmek için elimizde çok uzun bir liste var. Bir Güzelsoy romanını ilk kez okuyacakları kıskanmak için de öyle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ferit-edgunun-kirpinti-metinleri", "text": "Ferit Edgü'nün Kaza Sözleri ve Öteki Metinler'i, Kırmızı Kedi'nin \"888\" nüsha serisi içinde yayımlandı. Bu seriden Edgü'nün kitabı dışında bir de Enis Batur'un Endişe Yengeçleri adlı eseri çıktı. Özel bir tasarımla ve 888 adet yayımlanan bu kitapların başka bir baskılarının yapılmayacağına dair bir ibare de kitapların sonuna eklenmiş. Her bakımdan \"özel\" kitaplarla karşı karşıyayız. Kimi zaman da heceler, sesin akislerine dönüşüyorlar. reçelleri. Tüm bunlara bakan büyük hanım. gene görüşürüz gün ola harman ola\" ile biten bir pusulalar tarihi aynı zamanda. başlıklı son bölümde KAZA SÖZLERİ var. Aforizmalardan yazarlara, eserlere sözlere doğru birer kırpıntı halinde bu metinler. Ferit Edgü'nün kitabı, birçok \"magnet\"in farklı şekillerde bir araya getirilebilecek hallerini anımsatıyor. Her bir yeniden karşılaşmada farklı bütünleri meydana getirecek \"bütün\"ler bunlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/festivalden-festivale-seyircisi-olmayan-filmler", "text": "Bernard Shaw, en başarılı oyunlarından biri olarak kabul edilen Arms and The Man'in seyirci karşısına çıktığı açılış gösterisinden hemen sonra alkışlar arasında sahneye çıkar ve salondakileri gururla selamlar. Alkışlar kesilir kesilmez arka sıralardan beklenmedik bir ses duyulur; bir seyirci oyunu, dolayısıyla yazarı yuhalamaktadır. Zekasının kıvraklığı ile tanınan Shaw sesin geldiği yöne döner ve şöyle der: Ben de tastamam sizinle aynı fikirdeyim. Ne var ki ikimiz şu bir tiyatro dolusu halka karşı ne yapabiliriz? Bazen bir salon dolusu insan zevkler, beğeniler, ahlaki ve estetik ilkeler konusunda birtakım protokoller ortaya koyabilir; dahası bu ilkeler bir dizi estetik ya da ahlaki standarda dönüşerek reddedilmesi, tartışılması hatta eleştirilmesi imkansız bir kutsallık halesine dönüşebilir. Bugün bu karmaşık sürecin bir parçası olan dijital eğlence platformlarının, büyük yapımevlerinin, temerküz eden sermayenin ve reklam ve medya organizasyonlarının ürettiği hız, şiddet, cinsellik ve hedonizm sarmalının güçlü etkisini yadsıyamayız. Son on yılın festival listelerini, uluslararası yapımevlerinin ürünü olan dizi ya da filmleri kabaca incelediğimizde karşımıza çıkan tablonun işaret ettiği manzara hep aynıdır: Parçalanmış kişilikler, şiddetin baştan çıkarıcı döngüsü, hemcinsler arasında yaşanan aşk ve cinsellik, zekanın şeytani parıltısı, bedenin baş döndüren cazibesi, mekanların ruha musallat olan katastrofik etkisi, ontolojik kaygılardan tümüyle uzak, anlamsız bir boşluk duygusu... Ancak bu tabloda yine de her şey tuhaf bir güzelliğin ardına gizlenmiş gibidir: Binalar, insanlar, hayvanlar, ağaçlar, mezarlıklar, caddeler, sokaklar vs. bu büyük tezadı gizleyecek kadar güzeldir. Çünkü hakikatle teması kopan bu yaratıcı gücün tek sığınağı güzelliği yüceltmek ve onu kendi masumiyetinin ve yaratıcılığının bir nişanesi olarak gözler önüne serebilmektir. Saf gerçeklikle stilize edilmiş estetik planlar arasına sıkışıp kalan bu filmler, yukarıda ifade etmeye çalıştığım yeni estetik anlayışın ve onun mazrufu olan yeni ahlak tasavvurunun bir uzantısıdır. Elbette beğeninin ve ahlakın herkes tarafından kabul gören bir standardı yoktur ama yine de ahlak ve estetik, tecrübe ve sosyal deneyimin yüz yıllar içinde olgunlaşan bir kipi olarak yadsınamaz yargılara işaret edebilir. Bir tiyatro salonunu dolduran kalabalığı karşınıza alabilirsiniz ama bugün milyonlarca insanın zevklerini, beğenilerini, özgürlük mugalatasıyla ölçüsüz bir hedonizme kapı aralayan arzularına karşı durmak artık çok zor. Yerleşik değerlere meydan okuma arzusu, sanatın temel muharrik unsurlarından biri olsa da bu duygu şimdilerde çoktan tükenmiş bir idealizmin, körleşen bir kavrayışın ve yoksullaşan estetik ilgilerin ifadesi olarak yeni bir kimlik kazanmış gibidir. Çok değil birkaç hafta önce ülkemizin saygın film festivallerinden birinde yarışan ve büyük ödüle layık görülen bir filme ilişkin gözüme çarpan bir değerlendirme yazısı şu ifadelerle son buluyor: Çok cesur bir film! Oysa filmin cesaretini borçlu olduğu şey, yazarın ima ettiği ve gurur duyarak altını çizdiği mesele, filmde iki kadın arasında yaşanan bir aşk hikayesinin anlatılıyor olması idi. Filmin akıllarda kalan biricik meselesi bu. İşin en kötü tarafı dünyada moda olan bu tarz filmlerin alaturka röprodüksiyonu gibi duran bu film unutulup gidecek ve geriye sadece bir gazetecilik klişesi olan cesur bir film ibaresinin yersizliği kalacak. Tipik bir Yeşilçam estetiğiyle kotarılmış; diyaloglarıyla, mekanlarıyla, biçimsel ve teknik diliyle hiçbir yenilik ve özgünlük iddiası olmayan bir filmin neden ödül aldığını sorgulamak zaten anlamsız bir çabadır. Seyirciyle hiçbir zaman buluşamayan, birkaç festival gezdikten sonra unutulan -ve gerçekten de unutulmayı hak eden- filmlere her yıl yenileri ekleniyor. Üstelik bu filmler gerek finans gerekse teknik imkanlar açısından hemen her tür fırsatı kullanarak tamamlanıyor. Öte yandan bu filmlere verilen finansal desteklerin, onca çabanın, emeğin, umudun büyük bir talihsizlikle sonuçlanması da ayrı bir hayal kırıklığı. Mazeret ve şikayet başarısızlığın müttefiki olabilir ancak bu kutsal dayanışma mağlubiyetin sahici sebeplerini örtbas edemez. Ortada bir yetersizlik var ve bu yetersizlik sadece bize has bir sorun değil, bütün dünyada aynı estetik fakirliğin izlerini görmek mümkün. Peki, ne yapmalı da bu anaforun içinden kurtulmalı? Bir salon dolusu halkın alkışlarının sahiciliğinden şüphe ederek işe başlanabilir. Belki de hiçbir şey yapmamak en azından bir fırsatı, bir imkanı, kendi saflığı içinde korumak demektir. Film yapmak bir amaç değil bir sonuç olmalı, festivallere katılmak da... Seyircinin karşısına çıkmak her film için öncelikli hedeflerden biridir. Sonuçlar önemsenmeyebilir, seyircinin bir ölçü olmadığı düşünülebilir ancak filmler seyirciler için yapılır, festivaller için değil. Seyircinin karşısına çıkmak sınanmak demektir. Filmlerin bir nevi akredite edilerek bir tür dokunulmazlık zırhına büründüğü birkaç festivalin yaptığından daha fazlasını sinema salonlarında bulmak mümkündür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fikirleri-gozyaslarina-donusmus-adam-cioran", "text": "-Bizet'in Je Crois Entendre Encore isimli aryası eşlik edebilir bu yazıya- Bazı cümleleri kurmaktan korkuyorum. Fakat her defasında güzelliklerine mağlup oluyorum. Peki sen de ağlar mısın Tanrım? Kızma... İçimin sesini nasıl saklarım senden? Yağmuru senin gözyaşların diye gördüğüm zamanları da saklayamam. Aşk mektubu yazar gibi heyecanlıyım işte. Sayısı ruhlar adedince olan Tanrı tasavvurlarından birini, Tanrısının gözyaşına dönüşmüş birisini yazacağım. Sağanağa dönmüş fikirleri altında: Ben hiç ağlamadım çünkü gözyaşlarım düşüncelere dönüştü. diyen Emil Cioran'ı. 25 yaşında Rumence kaleme aldığı ve en önemsediği eseri olarak nitelendirdiği kitabı Gözyaşları ve Azizler'i yaklaşık yarım asır sonra Fransızca olarak revize eder Cioran. İkinci düzenlemede otuz yerde geçen Tanrı kelimesini çıkaran Cioran'ın metninin bu yarım asırlık dönüşümü birçok yönüyle enteresandır. Rumence minör bir metinken Fransızca majör bir metne dönüşen yeni basım; genç bir azizden nihilist bir pesimiste evirilen, felsefi serüvenin henüz başında genç Cioran ve yarım asır sonraki yaşlı Cioran arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Okur, iki metnin ve iki Cioran'ın mukayesesini yapma şansına erişiyor ve bu iki versiyon onu sevenlere eşsiz bir deneyim sunuyor. Cioran düşüncesinde Tanrıyla olan münasebet mühim bir yerde durur. Her tanrı versiyonunun otobiyografik olduğunu söyleyen Cioran, Tanrının bizim kendi yorumumuz olduğunu söyler. Cioran'a göre Tanrıyı düşünmeyen kendine yabancı kalır. Çünkü kendini tanımanın tek yolu Tanrıdan geçer ve dünya tarihi onun aldığı biçimlerin tanımlanmasından başka bir şey değildir. Tanrıyla olan mücadele, kimi zaman aşk ve nefret tezatlığında seyrederek Cioran'da kendi karakteristiğine ulaşır. Boyun eğmeyen ruhun tek bir düşman tanıdığını ve onun da Tanrı olduğunu söyler. Tanrıdan nefret etmeden Tanrıyı sevmek mümkünsüzlüğünden bahseder ve insanın kendi olma serüvenini ancak Yaratıcı'yı küçümsemekten bahsedilen oranda mümkün olabileceğinden bahis açar. Tanrı fikri en pratik ve en tehlikeli fikirdir. İnsanlık bu fikirle kurtulur ya da kaybolur. der Cioran. Tanrısal olanla ayartılmaz mı insan hep? Tanrının sıfatları birinde/bir şeyde tezahür etmeyegörsün, başı döner insanın. Son söz, son hüküm, hikayenin sonu tanrısal bir haz verir bu yüzden hep. Tanrısal hazzın zerresini tadan; akıbeti yazmaya kalkışır son gülen olacağını sanan o şen kibirle. Oysa ister komedi, ister dram olsun Tanrının kalemini çalanların mutlak akıbeti hep trajedidir. Cioran, tanrısallık takıntısının dünyevi sevgiyi yok ettiğini düşünür ve bunu çarpıcı bir örnekle misallendirir. Kadını ve tanrıyı, birlikle, tutkuyla sevmenin imkansızlığından bahseder. Bu iki erotiğin birleşiminin sonsuz bir dalgalanma yaratacağını düşünür: Bir kadın bizi Tanrıdan kurtarabilir, aynı şekilde Tanrı da bizi bütün kadınlardan kurtarabilir der. Bu yüzden tanrısal aşk, ölümsüz aşkın varlığına iman ederken; beşeri aşk ömürsüz aşk yoktur der. Aşk tasavvuru tanrısal olanlar, hiçbir insana bu yüzden aşık olmazlar. Tanrısal olan şeyi yalnız Tanrıya layık görürler. Bu aşka bir reddiye değil, beşeri aşk tasavvuruna bir tahkir; Tanrıya ise ilan-ı aşktır. Cioran'ın gözyaşıyla münasebeti, acı üzerine gözyaşıyla yapılmış bir felsefeyi de getiriyor beraberinde. Acı, tekamüle vesile olan, bir üst mertebeye terfi ettiren basamak sanki. Kalp, acıdıkça güzelleşir. Ruh, acıdıkça derinleşir. Beden, acıdıkça güçlenir. Akıl acırsa, delirir. Cioran, Hristiyanlığı tümüyle bir gözyaşları krizi olarak görerek ondan bize kalanın yalnızca acı olduğunu söyler. Belki de bu yüzden insan kalbine Tanrının açık yarası yakıştırmasını yapar. Tanrının açık yarası olan insanın kalbi, ağlamakla rutubet tutar. Öyledir belki, ağlamak biriktirmek ve ağlayamamak kalbi rutubetlendirir. Sonra çürüme başlar; kalp çürümesi. Bir mektup mürekkebi olarak kan mı daha vurucudur yoksa gözyaşı mı? Sanırım ben en çok gözyaşı mürekkepli mektupları seviyorum. Gönlü kabarmış sayfalara, muhayyel harflerle akan, ağlamayı bilmiş gözlere yaş mektuplarını. Cioran'ın yazısı böylesi bir mektuba benziyordur belki de. Çoğu filozof ve yazarda olan, kimi zaman bir takıntı haline dönüşen anahtar kavram ya da imge Cioran'da gözyaşına tekabül eder. Belki de bu yüzden kökenlerini ve olası tüm yorumlarını keşfetmeye çalışacak bir gözyaşı hermeneutiği düşündüğünden bahseder. Azizliği sapkınlık, ilahi bir kötülük olarak tanımlayan, aziz olmayan, ağlayamayan bir adam; azizlerin gözyaşını anlayamaz mı? Cioran Azizler ağlar, ben onların gözyaşını şerh ederim derken gözyaşını felsefi bir kavram olarak ele aldığını işaret eder. Gözyaşına tinsel bir değer atfederek, gözyaşı tükendiğinde Tanrı arzusunun da yok olacağını söyler. Yer yer monolog, tutkulu bir münacaat ve tezatlarda raks haline gelen fikir ve sayıklamalarında Cioran bir dua gibi sorar; bir gün azizlerin gözyaşlarında parlayabilecek kadar saf ve temiz olacak mıyım? Fikirleri gözyaşlarına dönüşmüş birinin kiri ancak bu kadardı belki. Tanrısının gözünden düşen bir damla kadar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fotografin-dusuncesi-veya-dusuncenin-fotografi-ayni-ruyanin-icinde", "text": "Ara Güler de Tanpınar gibi bir rüya yolcusu. Elinde fotoğraf makinesi ile görünenin arkasındaki görünmeyenin zuhura gelmesi için anı kaydeden ve bu surette zamanı inşa eden bir usta gibi çalışmaktadır. Bazen Vefa'da mezar taşları arasında bir çocuğu, Eyüp sırtlarındaki bir gecekondu mahallesinde su taşıyan kızları, Haliç'te mavnalar ve kuşları, Karaköy sokaklarındaki seyyar satıcıları, Eski Galata Köprüsü'nde olta balıkçılarını yahut sabahın ilk ışıklarında limana dönen Kumkapılı balıkçıları, bazen akşam vakti Zeyrek'te evlerine giden karıkocayı, Kapalıçarşı İç Bedesten'de eski eşya satan kadını, erkeği, ırgatı, denizi, vapuru, köprüsü, tekkeleri, pantheonu ile rüya kenti olan İstanbul'un rüyasını inşa eder. Ahmet Hamdi Tanpınar, eserlerinde hayatın saklı olan tarafını, görünenin ardındaki görünmeyeni okuyucuya görsel, duyusal bir şölen gibi anlatan yazarlarımızdan biridir. Bir başka ifadeyle görünenin yanında günlük hayatın koşuşturmaları arasında ıskalanan, esasında hayatın estetik yönünün saklı olduğu başka boyutlara götürür. Hayatın bu boyutlarında yer alan varlıklara dokunulduğunda, bunların başkalaşmış hale dönüşebildiği görülür. İşte bu noktada başkalaşım işinde rüya devreye girmektedir. Rüya, Tanpınar'ın şiir ve yazılarında estetiğinin önemli bir unsurudur. Nevin Önberk, Tanpınar'ın rüya olgusu için, 'rüya, tıpkı akıl gibi, hatta ondan daha üstün ve daha derin bir bilme aracıdır. Varlık, sırlarını rüyalarla açıklar. Ayrıca sanatın kaynağı da rüyadır.' der. Tanpınar, estetiğinin temel unsuru olan rüya fikrinin kaynağının keşfini Antalyalı Genç Kıza Mektup' isimli yazısında bahseder; Güvercinlik denen deniz mağarasını gördüm. Bu mağara suyun hücumuyla açılıp kapanan aydınlığı ile benim için mühim bir şey oldu... Gördüklerimi henüz gerçek bir keşif haline getirecek seviyede değildim. Fakat estetiğimin temeli olan Rüya fikri, biraz da bu mağaraya bağlıdır. Asıl estetiğim Valery'yi tanıdıktan sonra teşekkül etti. Bu estetiği veya şiir anlayışımı, Rüya Kelimesi ve Şuurlu Çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahutta Musiki ve Rüya. Valery'nin 'velev ki rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır' cümlesini, en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar' der. Bu açıdan bakıldığında rüya, Tanpınar'ın nesrini şiirselleştiren, şiirini de nesre yaklaştıran metafiziki bağdır. Freud, bilinçaltı kavramı ile insanın bastırılmış içgüdülerinin, kavuşulmamış isteklerinin birikim durumunu izah eder. Uyku haliyle, bilincin kontrolünü ortadan kaldırdığı hal olan rüyalarla bu istekler bilinç üstüne çıktığını vurgular. Oysa Tanpınar'da rüya, insanın hallerini terennüm eden diyarlara götüren bir vasıtadır; O'na göre; Rüya, uykuya münhasır değildir... Şuurun duvarında açılan her gedikten rüyaların sırasına göre, sıkıntılı zalim yahut mesut diyarına gideriz. Esasında rüya kısıtlanmadan kendini ifade etme aracıdır. Eserlerinde yer yer ifadesini bulan ütopya, muhayyel belde hatta kızıl elma gibi ülkü bildiren metafiziki alemde, rüya sayesinde O, düşünce tepelerinde sergüzeşt olarak cevelan eder. Ara Güler de Tanpınar gibi bir rüya yolcusu. Elinde fotoğraf makinesi ile görünenin arkasındaki görünmeyenin zuhura gelmesi için anı kaydeden ve bu surette zamanı inşa eden bir usta gibi çalışmaktadır. Bazen Vefa'da mezar taşları arasında bir çocuğu, Eyüp sırtlarındaki bir gecekondu mahallesinde su taşıyan kızları, Haliç'te mavnalar ve kuşları, Karaköy sokaklarındaki seyyar satıcıları, Eski Galata Köprüsünde olta atan balıkçıları yahut sabahın ilk ışıklarında limana dönen Kumkapı balıkçıları bazen akşam vakti Zeyrek'te evlerine giden karıkocayı, Kapalıçarşı İç Bedesten'de eski eşya satan kadını, erkeği, ırgatı, denizi, vapuru, köprüsü, tekkeleri, pantheonu ile rüya kenti olan İstanbul'un rüyasını inşa eder. İki büyük ustanın eliyle inşa edilen İstanbul rüyasının rikkatle işlendiği Aynı Rüyanın İçinde- Ara Güler ve Ahmet Hamdi Tanpınar kitabı geçtiğimiz aylarda Ara Güler Müzesi Yayınları ve Dergah Yayınları işbirliğiyle okurları ile buluşmak üzere piyasaya çıktı. Eser, büyük bir entelektüel birikime sahip olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, İstanbul'a dair deruni düşüncelerine paralel olarak büyük Fotoğraf Sanatçısı Ara Güler'in bu rüya kenti dolayımında çektiği fotoğrafların aynı kitabın sahifelerinde buluşmasını bir ödev olarak gören Ali Sina Özüstün'ün çabaları üzerinde şekillenmiş. Ne yazık ki eserin tamamlanmasına ömrü vefa etmemiş. 2018 yılında vefatının ardından kitap projesi, Sakine Korkmaz'ın yoğun çabalarıyla hitama kavuşmuş oldu. Eser, hayatta iken bir araya gelen, Özüstün'ün ifadesiyle, bu iki flanörün rüyasının fikir ve resimle estetize edilmesi için yeniden buluşması bakımından kayda değer bir çalışmadır. Bu rüya, Korkmaz'ın tabiriyle, birbiri yerine geçebilen öğeler olan metafor ile birbirlerini bütünleyen öğelerin oluşturduğu metanomi kavramları, 'bu iki estet dehanın ortak rüyalarında eş zamanlı olarak birbirlerinin yerini almaktadır.' Esasında iki usta, yıkılan bir medeniyetin külleri arasında kalan, Yahya Kemal'in tabiriyle 'kör kazma' ile son kalıntıları, yol medeniyettir, hülyasıyla yıkılmaya çalışılan bir devrin son şahitleridir. Bu bakımdan birisinin yazdığı ile diğerinin fotoğraf karesine aldığı unsurlar aynı duygu ve ızdırap yüklüdür. 'Zengin konaklar, köşkler, batmakta olan bir güneşin son ışığına şahit olabildiğimiz yalılar, kasırlar, saraylar, sonra tahta binaların yerini alan 'Çin pagoduna veya Babil kulesine benzeyen, daha iyisi hiçbir şeye benzemeyen apartmanlar'ın geçiş sürecindeki açılan onulmaz yarayı Tanpınar anlatmakta, Güler ise fotoğraflamaktadır. Yanı sıra ağaçları, kuşları, mevsim mevsim açan çiçekleri, balıkları, sert yüzleri ve nasırlı elleriyle balıkçılar gibi yüzlerce nesne, renk, desen, ışık ve gölge oyunu ile şekillenen İstanbul peyzajı iki ustanın rüyasında metafora ve metanomiye dönüşmektedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fotografla-gecen-bir-omur", "text": "Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV'nin O An sergisi, Levent'te. O kadar etkilendim ki -özellikle Gökyüzüne olta atan adam- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım. Görür görmez adeta kulağıma eğilip sen fotoğrafçı ol, diye fısıldayan büyük bir gücü duyumsuyordum. Henri Cartier-Bresson'la tanışmam da bu günlere denk gelir. Pera Müzesi'nden içeri girdiğimde, tek bildiğim Henri Cartier-Bresson'un çok büyük bir fotoğrafçı olduğuydu. Sonra, çok büyük bir fotoğrafçı sözünün ne olduğunu öğrendim. O sergideki kimi fotoğraflar, bugün bile olanca berraklığıyla hafızamda. Kamondo Merdivenleri fotoğraflarının karşısında ne kadar zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum. Siyah takım elbiseli adam, bıyıklı, bir ayağını üst basamağa atmış. Uzun uzun izlemiştim, sanki metafizik bir şey olacak ve ben altmışların İstanbul'una, o adamın yanına gideceğim. O hafta sonu, alıp elime gezi rehberlerini, başta Kamondo Merdivenleri, saatlerce yürümüştüm iki binli yılların İstanbul'unda. Aklımda hep Cartier-Bresson'un fotoğrafları vardı, aynı açılardan bakmaya çalışıyordum ben de, kırk küsur yıl sonra. Fransız gazeteci Pierre Assouline'in önce hayranı ardından arkadaşı olduğu Cartier-Bresson üstüne yazdığı biyografiyi okuyorum. Kitabın kapağında Henri Cartier-Bresson'un Ara Güler imzalı bir fotoğrafı -tabii ki siyah-beyaz! Gerçeküstücü etkiler, Cartier-Bresson'un peşini uzun yıllar bırakmamış. Assouline'e göre, Lhote'un akademisinde ressamlığı öğrenmeye çalışırken kapmış geometri virüsünü. İlginç bir kehanetten söz ediyor Assouline. Bir kahin ona şöyle demiş: Doğudan bir kadınla evleneceksin; Çin'den değil, Hindistan'dan da değil ama beyaz da değil, zor bir evlilik olacak... Bu kehanet gerçekleşmiş. Eli olarak bilinen Ratna Mohini, Javalı bir dansçı, Endonezya'da, Müslüman bir ailede Caroline Jeanne de Souza-Ijke adıyla doğmuş. Ratne ile Henri, 1937'de evlenmiş. Otuzların sonu, Avrupa için kıyametin başlangıcı demek. 1940'ta bütün Paris gibi Cartier-Bresson da kendisini ateşin ortasında bulmuş. Yazar arkadaşlarından Paul Nizan'ın Dunkirk'te öldürülmesi bir yana, kendisi de işgalci Nazi ordusunun eline düşmüş ve üç sene sürecek esaret hayatı başlamış. Henri Cartier-Bresson, Nazilere yakalanmadan önce Vosges'teki bir tarlaya gömdüğü meşhur Leica fotoğraf makinesini üç sene sonra mezardan çıkarıp fotoğraflar çekmeye devam etmiş. KG, kriegesfangener teriminin kısaltması: savaş esiri. Alman ekonomisi I. Dünya Savaşı'ndan sonra çökmüş, enflasyonla baş edemez olmuştu. Ardından da 1929 Büyük Buhran'ı geldi. Nazilerin ortaya çıkışında bu ekonomik faktörler de önemli bir yer tutar. Dolayısıyla, Almanya savaşın maliyetini bilen bir toplumdu. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamanın maliyeti de oldukça yüksekti. Erzak gerekiyordu, kıyafet gerekiyordu, ama aynı zamanda, tanklar, uçaklar, silahlar gerekiyordu, ayrıca Alman toplumunun da savaşa topyekün destek vermesi için ekonominin bozulmaması şarttı. Yahudilerin mallarının yağmalanması, her türlü servete el konması da savaşı finanse etmeye yeterli değildi. Sürekli açık olacak fabrikalar, toplumun ve ordunun ihtiyacı olan üretimi üstlenecekti. Ama bu sadece Almanya'nın tek başına altından kalkabileceği bir yük olmadığı için Fransa'yı da kendi gereksinimleri için üretime katılmak zorunda bıraktılar. Pierre Assouline, Cartier-Bresson'un esaret günlerinde otuz farklı işte çalıştırıldığını söylüyor. Henri, bu kamptan firar etmeyi kafasına koymuş. İlk iki denemesinde yakalanıp ceza almış olsa da üçüncüsünde firar etmeyi başarmış. Henri Cartier-Bresson, birkaç denemenin ardından sinemadan vazgeçti. Yönetmen yardımcılığının yanısıra birkaç küçük rol de canlandırdı. Ama onun yolu fotoğrafçılıktı. Bayrağı Renoir'dan devralan Visconti ise sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri oldu. Aragon ise Cartier-Bresson'un gözünde hep aynı kişi olarak kalamadı. Yolun başındayken ona büyük imkanlar sağlayan Aragon'un hayranıydı, sonrasında... 1939 yazında savaş kapıdaydı ve komünistlerin beklentisinin tersine Stalin, Hitler'le anlaşarak Saldırmazlık Paktını imzalamıştı. SSCB'nin bu tavrı, dünyadaki bütün komünist partilerin tutumlarını da etkiledi. Paul Nizan, Stalin'in faşistlerle anlaşmasının ardından Fransız Komünist Partisi'nden istifa etti. FKP'nin tavrı ise Nizan'ı ihanet ile suçlamak oldu. Henri Cartier-Bresson çektiği fotoğraflarla sayısız insana ilham verdi, benim gibi binlerce insana fotoğraf sevgisini aşıladı, birçok genç meslektaşı onun yaptıklarını örnek aldı. Kurucularından biri olduğu Magnum, bugün hala en itibarlı fotoğraf ajanslarının başında geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/frankenstein-ya-da-modern-prometheus", "text": "Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar. İnsan olmanın getirdiği tüm eksiklikler, okumayı yeni öğrenen taze bir okur için de cilt cilt kitaplar yazmış bir yazar için de geçerlidir. Bugün tüm dünyada tanınan İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından Mary Shelley de bunlardan münezzeh değildi. Mary Shelley 1797 yılında Londra'da dünyaya gelir. Babası William Godwin bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise kadın hakları savunucusudur. Maalesef doğumundan kısa süre sonra annesini kaybeder ve babası tarafından büyütülür. Babasının dahil olduğu entelektüel çevreler vesilesiyle, Shelley henüz çocuk yaşlardan itibaren edebiyat ve felsefeyle iç içedir. Belki de gönlünü bir şaire kaptırmasının sebebi de budur. Romantik dönem şairi Percy Bysshe Shelley'e aşık olduğunda henüz on yedi yaşındadır. Aşkına karşılık da bulur, ancak ortada etik olmayan bir durum vardır zira sevdiği adam evlidir. Gözlerini karartıp her şeyi geride bırakırlar ve İngiltere'den ayrılıp Fransa'ya yerleşirler. Bundan sonraki yaşantısında ne kadar mutlu olduğunu bilemeyiz, fakat biyografisi bize Mary Shelley'nin hayattaki tüm acıları tattığını gösteriyor. Öte yandan Percy'nin terk ettiği eşi de henüz yirmi bir yaşında bir nehirde intihar ederek canına kıyar. Ne yazık ki bu elim vakada, Shelley'in babasının parmağı olduğunu işaret eden dedikodular da yok değildir. Emin olacağımız gerçek şu ki, yasak aşkın tüm tarafları sonsuz acılara mahkum olurlar. Sevgilisiyle beraber sürekli maddi zorluklarla mücadele etmeleri yetmezmiş gibi, Shelley on sekiz yaşındayken doğurduğu ilk kızını henüz altı haftalıkken kaybeder. Birer yıl arayla doğuracağı iki bebeği de aynı kaderi paylaşır. Tüm bu fırtınanın ortasında 1816 yazında İsviçre'de, Lord Byron'a komşu olurlar. Uzun edebiyat sohbetlerinin bir aşamasında Lord Byron birer korku hikayesi yazmalarını teşvik eder. Frankenstein'in doğuşu da işte böyle olur. Yirmi beş yaşındayken kocasını, otuz dokuzunda babasını kaybeden Shelley'nin hikayesindeki yaratık, Dr. Frankenstein'a madem nefret edecektin beni neden yarattın diye sitem edince, aslında bu soruyu soranın tatmadığı acı kalmayan yazarın kendisi olup olmadığını düşünmeden edemiyoruz. Dr. Frankenstein, kadim kitaplar ve üniversitede edindiği bilgiler ışığında, mezarlardan topladığı uzuvları birleştirip bir ölüye hayat verir. Tuhaftır ki yaratık canlanır canlanmaz ondan ölesiye nefret eder. Yaratıksa aslında yeni doğmuş bir bebek gibidir. Öyle ki, Victor'la yolları ayrılınca öğrenme adına hayattaki tek rehberi deneyimleri olacaktır. Victor yaptığından pişman, kaçarcasına memleketine dönünce ailesini de kapsayan bir cinayet ile derinden sarsılır. Bilimkurgu ve gotik öğeler taşıyan hikaye polisiye motifleriyle de süslenir ancak Byron tarafından telkin edilen başlangıçtaki yazım sebebi korku için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Victor ve yaratık uzun süre sonra tekrar karşılaştıklarında, yaratık artık konuşmayı öğrenmiş, pek çok şey deneyimlemiş, acı çekmiş ve insanlaşmıştır. Victor onu öldürmeye niyetlense de hikayesini dinlemesi için yaratık tarafından ikna edilir. Yaratık ona ateşi keşfinden vahşi doğada hayatta kalma mücadelesine, başından geçenleri anlatır. Ne zaman insanlara yaklaşmaya kalksa kendisini görenler dehşete düşmüş, hor görülmüş, kaçmak zorunda kalmıştır. Alplerde bir kulübede gizlenip ev sahiplerinden konuşmayı ve diğer pek çok şeyi öğrenir. Bunca acının ve tek başınalığın ağırlığı sonrasında, kimseye de en ufak zararı dokunmamışken, tek arzusu Victor'un tıpkı kendisi gibi bir yaratık daha yaratmasıdır. Hiçbir insana yaklaşamadığı için kendisi gibi bir eş istemektedir. Fakat Victor, öldürebilmek uğruna peşinden Kuzey Kutbuna kadar gideceği bu iblise elbette istediğini vermeyecektir. Frankenstein ya Modern Prometheus, çağının ötesinde bir kitap. Romantik dönemin siyahla beyaz gibi ayrışan iyi ve kötü karakterleri, yazarın savunduğu erdemler üzerinden okuyucuya göstere göstere ders verme çabası gibi yönleriyle okuma keyfini yer yer düşürse de neticede bir klasik. Ve bilindiği üzere klasikler asla eskimez."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fransizca-kultur-baskadir", "text": "Yeryüzünde nereye ayak basılırsa basılsın, ikinci bir dil olarak Fransızca öğrenmeyi, onu kullanmayı seçenler, konuşmasalar dahi diğerlerinden daha belirgin biçimde ayırt edilebilir. Anadili Fransızca olanlar gibi. Karmaşaya yol açmayacaksa, biraz ileri gidilerek şu söylenebilir: Frankofonlar, yani Fransızca konuşabilenler, dilleri böyle döndüğü için azıcık da olsa daha sofistike görünürler, öyle görünmeyi tercih ederler. Haklı olabilirler, çünkü bu yolla Racine, Voltaire ya da Rousseau gibi büyüklerle dost olma şansı artıyor. Kabul edilmeli ki, insanlığın deneyimini başkalaştırıp anlamlandıran en önemli faaliyetlerinden birisi İhtilal. Fransızcayla onun öncesine, sonrasına bakmak daha anlamlı. Evet, düşünce evimiz, dil de onun kapısı: haklıyız, geniş ev, birden fazla kapı ferahlık. Anglosakson kültürün diliyle, akraba olsalar da, amansızca savaşım içindedir Frankofonlar. İngilizceyle onlara yaklaşmanız işleri zorlaştırır. Haklılar, çünkü bundan yaklaşık dört yüz yıl önce bir dil tapınağı oluşturan tek ulus, neredeyse. Bu kutsal yapının adı Fransız Akademisi. Flaubert'in, Alay edilen ve üyesi olunmaya çalışılan, diye belirlediği Akademi sanatın, edebiyatın ve bilimin bir ülkede nasıl gelenekselleştiğinin ve kurumlaştığının kanıtı. Edebiyat ödülleri konusunda en büyük rakipleri Goncourt kardeşler. Bu bile tek başına bir zafer. Akademi, Kardinal Richelieu ve 13. Louis dayanışmasıyla dillerini korumak, geliştirmek, niteliğini artırmak için 1635'te kurulmuş. Herhangi başka bir ulusun bireyine tepeden bakıyormuş gibi görünmesinin nedeni, belki de Fransızcanın bu denli korunup kollanılması. Bilmiyoruz ama yakın zamanda Akademi, tatlı bir sürprizle Ortadoğu'nun Fransa'sından doğumlu Arap asıllı Amin Maalouf'u 29 numaralı koltukla onurlandırdı. Türkçenin, ilkin Afrikalı Leo ve Semerkand adlı romanlarıyla tanıştığı, peşi sıra bize birçok romanını okuttuğu Maalouf, artık Fransız dilinin boyunca serpilmesinden de sorumlu. Koltuk bir anlamda belalı, çünkü bulunduğu yerde Montherlant, Renan, Levi-Strauss gibi aşina olduğumuz ölümsüz isimler oturmuş. Unvanı aldığı yıllarda, yaptığı konuşması yayımlandı Maalouf'un. Bu metinlere, tıpkı Nobel konuşmaları gibi bir ayrıcalık atfediliyor. 29 Numaralı Koltuğun Hikayesi ise, bu unvanda daha önce görev yapmış münevver insanların küçük biyografilerini içinde saklıyor. Maalouf'un kitapta belirttiği üzere her nedense bu numara, diğer koltuklara göre daha egemen görünüyor. Yazar bu mevkiinin sınırlarını çizerken, onun tarihi sürecine, üyelerin anekdotlarına, vakanüvislerin anlatılarına kendi kurgu anlayışını da dahil etmiş. On sekiz adamın doldurduğu dört yüz yıllık kültür tarihi, bir sorumluluk bilinciyle derleniyor bu kazı çalışmasında. Dilbilgisi, vokabüler gibi meseleler üzerine kafa yoran bu adamların kaderleri ister istemez krallarla, kardinallerle, gelenekçilerle, ihtilal ve cumhuriyetçilerle belirlenmiş. Kaçınılmaz biçimde. İç çekişmeler, tartışmalar, politika gibi birçok unsur var Akademi'de. Dünya Savaşları. İntiharlar ve boğulmalar. İlk müdavim Bardin, Seine'de boğulurken, hemen yanı başımızdaki Henry de Montherlant, acılarına son vermek için yuttuğu zehrin etkisinden emin olamayıp kendisini boğazından vurmuş. Akademi, Moliere'e biraz cimri davranmış mesela: öldükten yüz beş yıl sonra unvanı verilmiş kendisine. Moliere demişken, diğer koltukların sahiplerinin arasında fazlasıyla tanıdık çıkıyor karşımıza. Dumezil, Gautier, Anatole France, Valery, Rene Girard, La Bruyere, Voltaire, Eric Orsenna, Alain Robbe-Grillet, Cocteau, Troyat, Maurois, Braudel, La Fontaine, Tocqueville, Kaptan Cousteau, Pasteur, Victor Hugo, Pierre Loti, Dumas. Yazmakla bitmez... Kapıda kalanlara ayrıca paragraf ayırmak lazım. Rousseau, Balzac, Sartre, Camus, Akademi'ye kabul edilmemişler örneğin. İlginçtir, mesela Zola, 24 kez adını aday listesine yazdırmış ama nafile. Ya da Hugo. Beşinci adaylığında seçilebilmiş. Bundan dolayı ne kadar üzüldüklerini bilmiyoruz ama Balzac, Flaubert ve Baudelaire hiç listeye girmemiş. Bir Levanten olarak Amin Maalouf'un 29 numaralı koltuk için seçilmesi de yukarıdaki sonuçlar kadar şaşırtıcı. Bir yandan sevindirici. Doğu Akdeniz ve Mezopotamya'yı anlatmayı tercih eden, bu topraklarda çoban ve sultanı aynı hikayede tutan, dinler ve coğrafyalar arasında kötücül sınırları parçalamayı savunan, kurgularını bu anlayış üzerine çatan bir romancı Maalouf. Çatısında bombalar patlarken Lübnan'dan ayrılmış ve 1976'dan itibaren doğduğu topraklara, üzerinde biteviye kendi kendini yiyen insana ve kültüre Paris'ten bakmış. Her ne kadar oryantalizmle, kurmacalarındaki yordamla eleştirilse de, yazın ve kültür alanında varlığının etkisi yok sayılamaz. Aynı zamanda, toplumun ürettiklerine yabancılığı, içe dönüklüğü, dışarıda bıraktığı entelektüellerin varlığı gibi birçok nedenden dolayı aldığı yergilerle yıpranan Akademi için bu Levanten, farklı kültürleri çağrıştırması nedeniyle bir tür zenginlik, çeşitlilik. Ölümüne kadar, Fransızcayı koruyup geliştirecek olan Maalouf, ayrıca acılarına gülümseyebilen bir Frankofon. İki anadili var. İki evi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/fuzuli-ne-demek-istedi-dogru-anlamak-mi-yanlis-anlamamak-mi", "text": "Fuzuli Ne Demek İstedi kitabını İhsan Fazlıoğlu'nun özellikle İslam düşünce geleneğini yanlış anlamama bağlamında oluşturmak istediği usulün bir girişi olarak düşünmüşümdür hep. Fazlıoğlu, şiirin ortaya çıktığı zeminden o şiiri ortaya çıkaran düşünce tarihine dikkat çekerek yola koyulur. Ama mesele o düşünce tarihine dikkat çekerek bir geçmiş hamaseti değil aksine o geçmişin bir hafıza olduğu bilinciyle dildeki ve hayattaki karşılığına dikkat çekmektir. 10 Temmuz 2011... İstanbul/Balmumcu... Dünya Bülteni'ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı... Kitap o dönem Klasik Yayınları'ndan çıkan İhsan hocanın Fuzuli Ne Demek İstedi? kitabı... Oku, konuşalım dedi. Fuzuli'nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta. İslam düşünce tarihinin nasıl okunması gerektiği meselesinin yoğun bir biçimde tartışıldığı bir dönemde böyle bir kitabın elime geçmesi de ayrıca önemliydi. Kitap, muhteva olarak bir düşünce tarihinin nasıl okunması gerektiği bağlamında bir etki bırakırken diğer taraftan İslam düşünce tasavvurunun ne olduğundan hareketle sanki bugün yeniden nasıl düşünebiliriz sorusuna cevap arayıcı ve yol gösterici bir mahiyete sahipti. 12 Temmuz'da Akif Abi'nin ofisinde metni konuştuk uzun uzun. Geçmişi tarih yapmak cümlesini ondan sık duyardım. Eğer geçmişiniz tarihiniz değilse geçmişinizi görebilmeniz, fark edebilmeniz, oraya gidebilmeniz ve bugünü anlamanız mümkün değil. Bununla birlikte geçmişinizi tarih yaptığınızda ancak bir düşünce tarihinizden, hafızadan ve onun size miras bıraktığı bir nazar, rey ve dil'den söz edebilirsiniz. Nitekim bu dil ve hafıza size dünü anlamada, bugünü yaşamada ve yarını görmede bir usul kazandırır. Böyle olunca da bugünü ve geçmişi görüp okuyabildiğiniz gibi yarını da tahayyül ve tasavvur edebilirsiniz. İşte Fuzuli Ne Demek İstedi bu bağlamda İslam düşünce tarihinin nasıl görüleceği ve nasıl okunacağı ve bugüne nasıl yorumlanacağı üzerine bir usul kitabı. mısraını bir İz ve Gösterge yapan Fazlıoğlu, aslında o şiirin ortaya çıktığı zeminden o şiiri ortaya çıkaran düşünce tarihine dikkat çekerek yola koyulur. Ama mesele o düşünce tarihine dikkat çekerek bir geçmiş hamaseti değil aksine o geçmişin bir hafıza olduğu bilinciyle dildeki ve hayattaki karşılığına dikkat çekmektir. Çünkü tarih geçmişi yeniden kurgulamak değil bugünü yaşamak ve geleceği tasavvur etmektir. Öyleyse bugüne anlam veren bir şey bir anlama sahipse hem dün hem de yarın için bir anlama sahip demektir. Bu anlamda İhsan Fazlıoğlu bir şiir üzerinden temsili olarak bir tasvir ortaya koyar. Tasvir bizi herhangi bir görüntüye değil var olan bir gerçekliğe yani görünen bir düşünce uzayına götürür. Tam da burada dil devreye girer. Dilin görünende, düşünce uzayındaki mahalli ve mahaller arasındaki ilişkiler bütünü okuyucuyu bir anlam bütününe götürür ve insana bir nokta-i nazar kazandırır. Çünkü nokta-i nazarınız yoksa manzaranız dolayısıyla görebilme, bakabilme, düşünebilme imkanınız yok demektir. Fuzuli ile Mefhuma yelken açan Fazlıoğlu yine kendi deyimiyle Beyit gölünde yüzerek ilim, ışk, alem ve kil u kal şehirlerine yolculuk yapar. Davud Kayseri'den İbn Sina'ya yaptığı nazar görülmek istenen manzaranın da ipuçlarını verir. Nazar üzerinden aklın tertibi olan tefekkürün ne olduğunu anlatan Fazlıoğlu mütalaa müzakere gibi aklın hareketleri dediği hususlara dikkat çekerek nazar-amel, ilimahlak bütünlüğü üzerinde durur. Tam da burada içinde yaşadığımız kısırdöngüye dikkat çeker. Tarih olmayan geçmişi bugüne taşımakla yaşamı ve hayatı olmayan bugünü tarihe taşımanın aynı şey olduğunu ısrarla belirterek donmanın, kısırlığın ve anlamsızlığın bununla ilgili olduğunu belirtir. Çünkü böyle yapmak, aslında ölü üzerine ölü toprağını biraz daha serpmek ve meseleleri görmezden gelmektir. İhsan Fazlıoğlu'nun metninde en önemli temel ilke ise anlama ve yorumlama hususundaki esaslı duruştur. Ona göre anlama ve yorumlama yukarıdaki inşa gerekçelerinden dolayı birbirine karıştırıldığı için insanlar esas olarak doğru anlamaktan ziyade yanlış anlamamak için çaba sarf etmelidir. Öyleyse Yorum, doğru anlamaktan daha çok yanlış anlamamak için verilen bir uğraşıdır. Dolayısıyla Tarihi bir olgu ve olayın hem kendi bağlamında hem de o bağlamın içinde yer aldığı medeniyet küresinde varlığa gelen bir bilinç içeriği olarak anlaşılması gerekir. Öyleyse bugün bir sözlüğümüz yoksa dilimiz yok demektir. Ya da dilimiz bize ait değildir. Başka bir dil ile yaptığımız okuma ise okuma olmadığı gibi bir anlama da olmayacaktır. Fuzuli'nin ilgili beytini İbn Sina düşüncesinin şiirdeki tezahürü olarak gören Fazlıoğlu ilm, ışk, alem ve kil u kal üzerinden İslam düşünce geleneğinin temel bağlamını da ortaya koyar. Kitabın ilm bölümünde öz olarak ameli ilm'in altı çizilir. Eylemek için bilmenin amacı ve ahlak ilişkisi dikkatle ortaya konur. İlm'i ve ışk'ı önceleyerek anlama çabalarının çeşitliliğini anlatırken aslında ilm ve ışk'ın bütünlüğünü de gösteren Fazlıoğlu bilhassa ilim ve ışk'ın terkib edilme bağlamını da sufiler üzerinden anlatır. Aslında kitap ilm ve ışk arasındaki farklılığa dikkat çektiği kadar bütünlüğe dikkat çekmesiyle de önemlidir. Çünkü modern zihinsel sürecin her şeyi ayırarak öğrenmesi ve öğretmesine karşılık İslam düşünce geleneğindeki terkib etme ve bütün içinde anlama usulüne uygun olarak Fazlıoğlu da makamsal farklılıklara dikkat çekerek makamsal farklılıkların bütünlüğü bozmadığına işaret eder. İlmi önceleyip ışk ve alemi onun tezahürü olarak görenlerle ışk'ı önceleyip ilm ve alemi onun tezahürü olarak görenler özde farklı bir şey yapmazlar. Burada bütünlüğü kaybedip bunlardan herhangi birini önceleyip diğerlerini ayrıştıranlar ise zevale ve anlamsızlığa sebep olurlar. Nitekim dönem dönem benzeri hataların yapıldığına dikkat çeken Fazlıoğlu, Fuzuli'nin de yaşadığı dönem itibarıyla ışkı önceleyip ilmin ihmal edilmesinden memnun olmadığını söyler. Öyleyse burada bütünlüğün bozulmaması hem düşünce tarihinin yanlış anlaşılmaması için hem de bütünlüğün bozulmaması ve sürekliliğin sağlanması açısından önemlidir. İhsan Fazlıoğlu İbn Sina sonrası süreci hemen hemen 18. yüzyıla kadar İbn Sina metafiziğinin egemen/belirleyici olduğu bir süreç olarak kabul eder. Ona göre bu dönemde her düşünür kendi bağlamında onun çizdiği eksen üzerinde düşünür, yazar, çizer. Dolayısıyla İbn Sina ışk, ilm, alem, kil u kal hususunda da ana çerçeveyi çizen insandır. Nitekim İbn Sina için en önemli amaç; aklın nazari ve ameli güçlerinin kemale erdirilerek nefsin maddi dünyadan kurtularak ilahi dünyaya dönmesidir; ebedi mutluluk budur. Fazlıoğlu, İbn Sina üzerinden anlattığı bir üst dilde birleşme durumunu bir bakıma bugün için de ne yapılması gerektiği üzerinden misal gösterir. Nitekim Fuzuli'nin dönemi itibarıyla yapmaya çalıştığının da bu olduğunu belirtir. Kitabın sonlarına doğru insanın yerini bilme hususuna dikkat çeken Fazlıoğlu, insanın üç yer idrakinden söz eder. Nere-den, nere-de, nere-ye bağlamında insanın gelişi, dönüşü ve duruşunu ele alır ve soruları ne-yönden, ne-yön-de ve ne-yön-e olarak yeniden düzenler. Yer ve yön sorununu birleştirir. İnsanın garipliğine ve gurbetine dikkat çeker. Buradaki hayatın selametle idamesi için Selam'ın ne olduğunun üzerinde duran Fazlıoğlu, Selam huzurunda salim olmayla selim olmanın önemine dikkat çeker. Çünkü gurbette garip olanın yolculuğunu selametle yapabilmesi için selim olması, teslim olması yoldan çıkmaması gerekir. Kitabın sonlarında yazılış amacına uygun olarak asıl hususa yeniden dönen Fazlıoğlu benim benzer biçimde ilmi, nazari, temsili, irfani/müşahedeye dayalı düşünme olarak nitelediğim, bilimsel, felsefi, sanatsal ve dini düşünmenin dengesini hatırlatır. Bunlar arasındaki çatışmanın bir yıkım değil tahkim olduğunu belirtircesine, sürekliliğin ancak bu biçimde sağlanacağını belirtir. İnsani duyuşların tek boyuta indirgenmesinin hem bugünü anlamada hem geçmişi tarih yapmada yol açacağı sıkıntılara yol açarak geleceği de anlamlandıramayacağını belirtir. Fuzuli Ne Demek İstedi kitabını İhsan Fazlıoğlu'nun özellikle İslam düşünce geleneğini yanlış anlamama bağlamında oluşturmak istediği usulün bir girişi olarak düşünmüşümdür hep. Nitekim onun İslam temeddününü anlama çabasıyla ilgili seminerlerini dinlediğimde bu düşüncemde yanılmadığımı anladım. Küreler ekseninde hazırladığını bildiğim asıl metin yakında okuyucuyla buluşacak gibi. Fuzuli Ne Demek İstedi ve benzeri çabaların içinde yaşadığımız yüzyıl bakımından yeni bir usul ve bakış açısı olarak önemli olduğunu belirtmek isterim. Başta da belirttiğim gibi bugün asıl mesele; bilhassa geçmişle ilgili olarak nostalji, romantizm, kurgu ve inşa etmenin ve kendi doğrusunu dayatmanın ötesinde, onu yanlış anlamamadır. Çünkü doğru anlama iddialarının hepsinin bugünü tarihe taşıyarak nasıl bir geçmiş inşa ettiğini ve kurguladığını görüyoruz. Bu durum ise geçmişi gerçekliğinden kopararak tamamen bugünü teyid edici bir geçmiş oluştururken ortaya da şizofren bir durum çıkarıyor. Oysa ki tarih olmayan geçmiş, gerçekliğini yitirir. Bunun temel şartı ise yanlış anlamama çabasıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/garip-iliskiler-soru-isaretleri-asklar-ve-diger-kutsal-seyler", "text": "Elbette yol ve hayat birbirine en çok yakıştırılan iki kavram: Bir mürşidin elinden tutup, kabaca maddi ve manevi anlamda olgunlaşma disiplini diyebileceğimiz tasavvuf ekolleri dahi Arapça yol anlamına gelen tarikat kelimesiyle anılmıyorlar mı? Kişi, ancak bir yola girdiği zaman anlamıyor mu yolda olduğunu? Yani, hayatta. Tabii bir de işin artık klişeleşmiş bir tarafı var; genellikle sinema özelinde, bir yol hikayesi tanımlamasını duymaktan bıkmışsınızdır sizler de. Fakat yukarıda değinmeye çalıştığım tarafından bakınca, yol hikayesi olmayan bir hikaye olabilmesi de pek mümkün görünmüyor, bu hayat denilen yolda."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/gece-gec-bicaktaki-yarayi-gorebilmek", "text": "Şiirin kurduğu dünyada dilin taşıdığı yük, şairin şahsi temayülleriyle iç içedir. Dil işçiliği, bu şahsi temayüllerin merkezinde ortaya çıkar. Yoksa günümüzde yazılan bazı şiirlerde gördüğümüz gibi dil bir gösteri nesnesi değildir. Dil işçiliğine yanlış ve sorunlu bir yerden bakarak şiiri bir dil cambazlığına dönüştüren tavır, şiiri hayattan, sokaktan ve insandan yalıtır. Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı. Sizi bilmem ama ben öteden beri anadili ifadesinde iyilik ve merhamet odaklı bir ferahlama hissi duyarım. Sığınılacak bir liman. Bir varoluş beşiği. Yahya Kemal'in Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir dizesinde bu varoluşsal gerçekliğin izlerini görürüz aslında. Aynı dili konuşmak bizim için ontolojik bir güvenlik alanı demektir. Bunun bir adım ötesi ortak bir anlamın dilini konuşmaktır. Şiirin sözü bir emanet olarak aldığı yer burasıdır. Bazı şiirlerle kurduğumuz aracısız doğrudan yakınlığın bir sebebi de bu anlam ortaklığıyla ilgilidir. Şiirin kurduğu dünyada dilin taşıdığı yük, şairin şahsi temayülleriyle iç içedir. Dil işçiliği, bu şahsi temayüllerin merkezinde ortaya çıkar. Yoksa günümüzde yazılan bazı şiirlerde gördüğümüz gibi dil bir gösteri nesnesi değildir. Dil işçiliğine yanlış ve sorunlu bir yerden bakarak şiiri bir dil cambazlığına dönüştüren tavır, şiiri hayattan, sokaktan ve insandan yalıtır. İnsansız şiir dediğimiz olgu biraz da bu hatalı bakış açısının bir sonucu değil midir? Şairin meselesi aynı zamanda dilin de meselesidir ve iyi şiir bu meseleyi berrak bir şuur, saf bir bakışla bize aktarabilen şiirdir. Hira, Anne ve Yasin kelimeleri halihazırda Karakuş'un çeperlerini yokladığı hayatın anahtar kelimeleri. Yakından bakıldığında her anne bir Hira'dır aslında ve şair anne imgesi özelinde kutlu ve derin bir anlamlar toplamını bir sığınma ve arınma arayışına dönüştürür. Bu arayışın kalbinde ise Hira yani inanç vardır. Bununla birlikte çelişkilerin doğurduğu bir çatışma ve rahatsızlık imi, şairin kavgasına eşlik eder. Klişeler söz konusu olduğunda içsel bir karşı duruş alttan alta kendini hissettirir: Ölüm randevu alınamayan sevgili/ Durur doktorun kalın dudaklarında./ Allah bir doktor iki/ Çınlar hastane odalarında. (Dedemin Ayakları, s.13) Aidiyet duygusu, Karakuş şiirinin ana izleklerinden biridir desek yeridir. Anne, baba, dede, nine imgeleri şairin mevzilendiği yer hakkında bize belirgin bir ipucu verir. Hayatın anlamını eşeleyen tutku, mevzii koruma içgüdüsüyle de örtüşür. Karakuş'un şiiri modern kabullerin ve geçer akçe hayat algılarının karşısında geçmişi ve sonuna dek şahsi ve özel bir tarihi savunuyor. Tarih onun şiirinde inatla kurcalayıp durduğu hayatın ta kendisi. Anonim mutluluklar ve yaşamı putlaştıran algılar çağında o, tarafını insandan yana koyuyor. Karakuş'ın şiirindeki mutsuz ve karanlık dünya bu anonimleşmeye ve aynılaşmaya karşı bir isyan aslında. Tozpembe bir merceğin arkasında bütün bir dünya anonim yalanların pençesinde kıvranırken o ağzımızın tadını bozan gerçeklerin peşinde: Bir İngiliz şirketine satılan uykum/ Soframıza gelen ekmekle/ Tarih dersinde uzayan kulağım/ Bizi dengede tutan her neyse (Sahibinden, s.24) Nerdeyse iki yüzyıllık bir batılılaşma cenderesinin kısa ve acı bir özeti olarak da okuyabiliriz bu dizeleri. Yukarda bahsettiğim aidiyet duygusu salt şahsi değil aynı zamanda bir toplumsal hesaplaşma alanıdır da. Aklın, tarihin, toplumun, hayatın bütün fay hatları hepsi enikonu bir yerde birleşir. Akla Veda şiiri Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı dizesiyle açılıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/gelenek-tasavvurunun-temsilcisi-rene-guenon", "text": "Yirminci yüzyıl İslam entelektüel atlasında derin izler bırakan Rene Guenon buhranla geçen 1900'lerde yazılarıyla asli anlamda bir gelenek ruhu ortaya koymuştur. Etkisi günümüze kadar ulaşan Müslüman bir Fransız mütefekkir olarak karşımıza çıkan Guenon'un işlevi, çok sayıda sahte din ve sapkınlıkla örülü bir çağ olan yirminci yüzyıl insanına öncelikle İlahi bir müdahalenin varlığını hatırlatmak olmuştur. Bir yandan savaşlar diğer yandan Aydınlanma sonrası kaotik bir sürecin ürünü düşüncelerle sarmalanan 1900'lerin başlarında, istilalarla uğraşan Doğu ve nereye sığınacağını bilemeyen içler acısı bir Batı manzarası ile karşılaşırız. Aklını ve gönlünü hakikate açmaya hevesli az sayıda kişi içinse şartlar daha da çetin görünmektedir. Nispeten yakın sayılabilecek bu dönemde topluma yön verebilecek aydınların miras bıraktıkları göz önünde bulundurulduğunda, durumun vahameti daha anlaşılır olmaktadır. Böylesi bir buhran döneminde yazılarıyla asli anlamda bir gelenek tasavvuru ortaya koyan Rene Guenon, etkisi günümüze kadar ulaşan Müslüman bir Fransız mütefekkir olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayatının ilk dönemiyle alakalı bildiklerimiz, çok konuşmayı seven bir kişi olmayışı nedeniyle oldukça kısıtlıdır. Guenon'un hayatının sonraki bölümleri ise daha çok matbu eserleri ve matbu olmayan eserleri olarak addedilebilecek kendisinden etkilenen önemli fikir adamlarının aktardıklarıyla daha zengin hale gelir. Rene-Jean-Marie-Joseph Guenon 15 Kasım 1886'da Blois, Fransa'da Katolik bir muhitte dünyaya gelmiştir. 1898'de ilköğrenimini tamamladıktan sonra 1902 yılında Augustine Thierry Koleji'ne kaydolarak retorik ve ardından felsefe bölümüne geçer. Guenon, özellikle matematik alanına Allah vergisi bir kabiliyete sahip olsa da küçüklüğünden itibaren sağlığı elvermediği için öğrenimi istediği seviyede ilerlemez. 20'li yaşların sonlarına doğru Batıda hüküm süren buhranla alakalı kafa yormaya başlar. Bazı okültist gruplara dahil olsa da buhrandan çıkışın ancak hakikate yönelmeyle mümkün olabileceğini düşünmektedir. O dönem adet olduğu üzere Doğu geleneklerini incelemeye koyulur. Hinduzim, Taoizm ve İslam gibi saflığını yitirmemiş gelenekler, ona göre çıkış yolunu işaret etmektedir. Rivayete göre Hindu-Advaita Ekolü'ne mensup bir grupla görüşür. Artık hakikat yönelimli bir bakış açısı gelişmeye başlayan Guenon'a göre, dine yönelik önyargılar özellikle o dönem Fransa'daki sözde entelijansiya arasında en üst seviyesine ulaşmıştır. Fakat hakikatin ne olduğu bu insanlara anlatılabilirse, söz konusu önyargılar da bertaraf edilebilecektir. 1912-1930 yılları arasında Sorbonne'da derslere katılmış, sosyal ve entelektüel çevrelerle yoğun temasta bulunmuştur. 1920'lerden itibaren kitapları yayınlanan Guenon, hikemi ve ezoterik bir hayat tarzına yönelmiş ve artık felsefe ve metafizik alanında tanınan bir yazar haline gelmiştir. Regnabit ve La Gnose isimli dergilerde bu bakış açısıyla çok sayıda makale kaleme alır. Haç Sembolizmi isimli eserinin 1931 tarihli nüshasının girişinde, 1912 yılı itibarıyla İslam'ı seçtiğini ifade etmiştir. İlk evliliğini bu dönemde yaptıktan sonra İsveçli bir ressam olan Ivan Gustav Agueli vasıtasıyla Mısırlı Şazeli meşayıhından Abdurrahman Eliş el-Kebir'e intisap ederek Abdulvahid Yahya ismini alır. Rene Guenon için ilk eşinin ölümünün ardından 1930'da Paris'ten ayrılarak Kahire'ye yerleşmesi bir dönüm noktasıdır. Vefatına kadar 21 yılını geçireceği bu yeni İslam yurdunda, gözden ırak bir şekilde uzlet içinde yaşamaya koyulur. Öyle ki onun eserlerini okuyan bir komşusu yıllar sonra eserlerin yazarının bitişikteki evde yaşadığını fark edecektir. Seyyid Hüseyin Camii karşısında bir otelde yaşamaya başlayan Guenon, Cami'ye gidip gelirken Şeyh Muhammed İbrahim'le tanışır ve 1934'de Şeyh'in bir akrabasıyla evlenir. Dış dünya ile irtibatı öylesine sınırlıdır ki kendi adresi üzerinden değil yalnızca bir posta kutusu aracılığıyla mektuplaşmaktadır. İlk evliliğinden çocuğu olmayan Guenon'un bu evliliğinden dört çocuğu olmuştur. Daha sonra Guenon'un başını çektiği Gelenekselci Ekolün sözcülerinden Martin Lings 1939'da Kahire'de bir üniversitede ders vermeye başlar ve Guenon'u sıkça ziyaret fırsatı bulur. Frithjof Schuon, Marco Pallis ve A. K. Coomaraswamy gibi mütefekkirler Guenon'u bu yeni yurdunda ziyaret ederler. Guenon'un bu süreçte yazıları Voile d'Isis isimli derdergide görülür. Derginin ismi 1937'de Etudes Traditionnelles olarak değişir ve bu dergide çok sayıda makalesi yayınlanır. Ardından Türkçe dahil birçok dile tercüme edilen Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri, Manevi İlimlere Giriş, Doğu ve Batı, Dante ve Ortaçağ'da Dini Sembolizm, Modern Dünyanın Bunalımı, Alemin Hükümdarı gibi çok sayıda eser bırakan Rene Guenon, yirminci yüzyıl İslam entelektüel atlasında derin izler bırakır. 7 Ocak 1950'de uzunca süre mustarip olduğu rahatsızlığının ardından En nefsu halas diyerek fani alemden ayrılır. Guenon'un işlevi, çok sayıda sahte din ve sapkınlıkla örülü bir çağ olan yirminci yüzyıl insanına öncelikle İlahi bir müdahalenin varlığını ve ikinci olarak da vahyolunan İlahi hakikati bir nesilden diğerine intikal ettiren bir geleneki tazammun ettiren ortodoksi ihtiyacını hatırlatmak olmuştur. Ezeli din ya da ezeli hikmet gibi kavramlar etrafında şekillenen bu anlayış, daha sonra Frithjof Schuon ve Martin Lings gibi aynı ekolden gelen mütefekkirlerin farklı bakış açılarıyla daha kıvamlı hale getirilmiştir. Dinin insanın kurtuluşundaki yeri ve bunun ötesinde insanın Cennet'ten hubutu ya da inişinin ardından tekrar fıtri, primordiyal haline dönüşünün yanı sıra kendini bilmenin gerçekleştirilmesi yani tahakkuk yolu olan marifet gibi imkanlara nasıl ulaşılacağı ortaya konmuştur. İlahi kökenli saf hakikatin nesilden nesile intikali olan gelenek, kurtuluşun da anahtarıdır. Yazıları semboller ve anlamları ile inisiyasyonun merkeziliğine odaklanan Guenon, inisiyasyonun bu merkezi konumundan hareketle her dinin zahiri ve batıni yönleri olduğunu, İslam'da ise bu iki yönün ayrık değil bir kumaşın iki yüzü gibi tezahür ettiğini vurgulamıştır. Sahih bir yolda ancak ehliyet sahibi mürşidlerle ilerlenebileceğini ifade eden Rene Guenon, fikirleri ve takipçileriyle özlemini duyduğumuz akl-ı selim ve kalb-i selim üzere nasıl yol alınabileceğini göstermeye çalışan bir mütefekkir olarak düşünce dünyamızda önemli bir yere sahiptir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/george-eliota-gore-kadin-olmak", "text": "Middlemarch klasik bir roman, bir başyapıt. 1871 yılında yayımlanmış. Rahatlıkla Anna Karenina'nın, Madam Bovary'nin, Kızıl ile Kara'nın yanına konulabilir. George Eliot Middlemarch'ı üç ana karakter üzerine bina eder: Dorothea, Rosamond ve Mary. Bir de Dorothea'nin kız kardeşi Celia vardır. O, arada sırada gösterdiği iradesini bütünüyle kocası James'a bırakmıştır. O yüzden George Eliot, Celia'yı arada sırada sahneye çıkarır. Erkek karakterler de çoktur romanda. Ve bu kadın karakterlerden çok, onlar anlatılır. Çünkü Middlemarch'da George Eliot her ne kadar evliliği, aile hayatını anlatmak istemişse de, proje kendini aşmış, Middlemarch kasabasını, toplum düzenini, hepsinden önemlisiyse, 19. yüzyılda yapılan reformları anlatmaya dönüşmüştür. George Eliot modern döneme geçişin felsefi, estetik, bilimsel, sosyolojik sancılarını yansıtmayı başarmıştır romanında. Eliot'a göre kadın, etkin değildir fakat etki alanı oluşturarak etkin karakteri yönlendirir. Her zaman ortada erkekler vardır. Onlar görünür yerdedirler, hareket halindedirler. Eliot, bu görüneni delip geçer, görünenin ardında duran görünmeyeni bulur, çıkarır ortaya. İtiraz edilemeyecek şekilde yapar bunu. 8 kitap yani 945 sayfa boyunca bu incelikli çalışma, ana karakterlerden çok, yan karakter olan erkekler anlatılarak yapılır. Mary iki çılgının, Dorothea ile Rosamond'un arasındadır. Makul hareket edendir Mary. Ne istediğini bilen, kendini fırtınaya kaptırmayan, fedakar ve cefakar... Ne kebap yansın ister Mary ne de şiş. İçlerinde en güzeli Rosamond'tur. Güzelliğiyle birlikte diğer karakterlere göre en inatçı, kibirli, söz dinlemez ve beceriksiz olan da Rosamond'tur. Dorothea ise, Eliot'ın gözdesidir. İdealidir de denilebilir. Eliot, Dorothea karakteriyle bir nevi modern zamanların Azize Theresa'sını yazmak istemiştir. Ona göre... dünyaya pek çok Theresa geldi. Gelmeye de devam edecektir. Dorothea yeniliklere açıktır, ideallere inanır, aşkına sadıktır, sözünde durur. O, Rosamond gibi Tamam deyip, arkadan iş çevirmez. Konuşarak ikna edilebilir; çünkü Dorothea, aklını kullanır ve hakikatin peşindedir. İyinin, doğrunun ve güzelin... Rosamond ise bütünüyle arzularının esiridir. Herkesi de bu yüzden kendinin esiri zanneder. Fakat başarılı olamaz, çünkü hayat acımasızdır. Ve herkes Rosamond'un güzelliğini fark etse de, o güzelliğin etkisi altına girmez. Güzelliği nedeniyle Rosamond şımarık hareket eder. Dorothea içinse fikirler ve duygular önemlidir, kendi güzelliği değil. Dorothea geçici olana değil, kalıcı olana odaklanmıştır. Bu yüzden kendinden 20 yaş büyük olmasına rağmen Casaubon'un evlilik teklifini kabul eder. Çünkü Casaubon hayatını, mitolojilerin anlamlarını çözmeye adamıştır. Yüzlerce defter tutmuş, belki de binlerce eser karıştırmıştır. Balayını bile Roma'nın kütüphanelerinde geçirecek kadar bu işe kendini adamıştır. Dorothea'yı etkileyen de Casaubon'in bu adanmışlığıdır. Dorothea eşinin çalışmalarına yardımcı olacak, Latince öğrenecek, bu büyük amaç uğruna gereken bütün fedakarlığı gösterecektir. Rosamond ise lüksten, keyiften, zengin yaşamdan kendini bir türlü çekemez. Çekmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Bu uğurda evliliğini de tehlikeye atar. Romanın diğer bir reformist, idealist erkek karakteri olan, Rosamond'un kocası Lydgate'in tıp alanında yapmak istediği araştırmalarına engel olmak pahasına. Rosamond kendisi için yaşamaya örnektir, Dorothea ise başkaları için yaşamaya. Dorothea sadece aşkın, Rosamond ise, paranın kanunlarına bağlıdır. Dorothea aşkı için eski kocasından kalan servetten vazgeçer, Rosamond ise, parasızlık ve tutumlu yaşamak söz konusu olduğunda aşkından vazgeçer. Dorothea sadece sevdiklerini değil yardıma muhtaç herkesi düşünür. Onda yeniden doğan Azize Theresa'nın ruhu, bu şekilde kendini gösterir. Eliot çok şey anlatır, bu üç karakter üzerinden. Her şeyden önce de reform taraftarıdır. Casaubon eskiyi, Lydgate de yeniyi temsil eder. Casaubon gelecekten çok geçmişe bakar, geçmişin içinde didinip durur. Kuzeni Will Ladislaw'a duyduğu kin ve öfke de bu özelliğinden dolayıdır. Oysa Will'in Casaubon'a hiçbir saygısızlığı ve kötülüğü yoktur. Onun suçu, yıllar önce annesinin evden kaçarak tiyatrocu olması ve uygun görülmeyen biriyle evlenmesidir. Casaubon yıllar önce yaşanmış bu olayın nefretini taşır, acısını kuzeninden çıkarmaya kalkışır. Bu, geçmişe takılıp kalmasıyla ilgilidir. Eliot, Dorothea karakterini böyle birinin hizmetine vererek, bu tip kişilerin desteklenmemesi gerektiğini, Dorothea gibi bir mücevheri bile solduracağını göstermek ister. Dorothea ne zaman Will'e aşık olur, onun için fedakarlık göstermeye başlar, işte o zaman bütün potansiyeli harekete geçer, hayat enerjisi eksilmekten ziyade çoğalmaya, çevresine ışık saçmaya başlar. Diğer bir idealist Lydgate ise, anlayışsız ve nobran eşi Rosamond nedeniyle belki de tıp alanında büyük keşifler yapacakken, 50 yaşında ölür ve geriye herhangi bir eser bırakamaz. Eliot, Dorothea üzerinden, kadının isterse erkeğini nasıl büyük hedeflere ulaştırabileceğini; Rosamond üzerinden ise nasıl çıkmazlara sokup, çaresiz bırakıp, yıkımına yol açabileceğini gösterir. Mary ise, orta bir karakterdir. Büyük hedeflerde gözü yoktur. Ona göre Kocalar, yoldan çıkmalarının önlenmesi gereken, alt kategoriden insanlardır. Mary şımarık zengin çocuğu Fred'i bu düşüncesiyle yola getirmeyi başarır. Çünkü onu seçmiş ve sevmiştir, onun tarafından da seçilmiş ve sevilmiştir. Will Ladislaw, romanda sanatı temsil eder. Resim yapar, edebiyata ilgisi vardır. Kendini zamanla tanıyan ve anlayan bir karakterdir Will. Ressamlık ve şairlikten sonra köşe yazarlığına, gazete editörlüğüne girişir. Büyük başarılar elde eder. Kendine ait fikirleri vardır, hiçbir siyasi partinin emrine vermek istemez kalemini. Bu yüzden çok para kazanamayacağını, hayatı boyunca geçim sıkıntısı çekeceğini fark eder. Will üzerinden bir varoluş sürecini anlattığı söylenebilir Eliot'ın. Fakat yine Dorothea etkisiyle. Gönlü yüce Will, bunu Dorothea'ya duyduğu aşka borçludur. O yüzden romanın kötüsü Bulstrode'un vicdan azabını dindirmek için teklif ettiği yüksek miktardaki parayı reddeder. O para çünkü haksız kazançla elde edilmiştir. Yine Will, Casaubon'ın servetinde olan hakkının peşine düşmez. Casaubon'u vicdanıyla baş başa bırakır. Will'in gözü Dorothea'dan, dolayısıyla yücelikten başkasına kapalıdır. Para onun tenezzül edeceği bir şey değildir. Dorothea de onun bu yönüne vurulmuştur. Will, Lydgate'le birlikte Eliot'ın gözde erkek karakteridir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/gercegin-halkalari", "text": "Bir tiyatro oyununu sahneleyen aktörü konu edinen bir film düşünün. Şimdi de buradaki gerçeklik katmanlarını: Oyunun, filmin ve izleyicinin olmak üzere en az üç katmanımız olur. Bunun içine rüyalar, hayaller ve hatıralar da dahil edildiğinde giderek çoğalan ve içinden çıkılamaz bir hal alan bir gerçeklik karmaşasıyla karşı karşıyayızdır. Bir de aktörün kendisi, tiyatrodaki rolü ve sinemadaki rolünü hesaba kattığımızda, en az üç ayrı kendilikten söz edebiliriz. Kişinin kendisini de bir rol gibi giyindiğini düşünürsek, bir soğanın halkaları gibi çok katmanlı bir yapının içinde bir yerlerde gizlenen bir özü arar dururuz. Postmodern estetiği düşündüğümde hep böyle bir tablo canlanıyor gözümün önünde. Orçun Ünal'ın öyküleri de postmodern estetiğin içine dahil edilebilecek bir yapı arz ediyor. Nitekim bir sanat eseri, kendi gerçekliğini kurarken esasında bunun da bir yapıntı olduğunu ima eder. Bunun yanında o gerçeklik halesi içinde türlü oyunlarla kendi kurduğu gerçekliği tekrar ve tekrar yıkıp yeniden yapmayı mümkün kılar. Hatırlarsak, modernist edebiyat özellikle varoluşçuluk temalarıyla kişinin kendisini ve dünyadaki varlığını sorgulamanın yolunu açmıştı. Ardındansa yalnız varlığın değil, o varlığın gerçekliğinin de sorgulandığı bir edebiyata sahip olduk. Orçun Ünal da Bu Ben Değilim'de böyle bir pozisyona yerleşerek kuruyor metinlerini. Örneğin, Osman Hamdi'nin başrolde olduğu öykü, alternatif Osman Hamdi biyografileriyle çoğalarak gerçeği bozan, çoğaltan, ihtimallerle eğlenen, bunu yaparken de gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan bir metin. Bahsettiğimiz bir perspektifle yazılan metinler haliyle klasik anlatma biçimlerinden farklı bir dil ve üslup arıyor kendisine. Artık alışılageldik öykülerle değil, hikaye parçalarını metaforlar olarak kuran, hikayeyi bir düşünme aracına dönüştüren denemeye benzer metinlerle karşı karşıya kalıyoruz. Orçun Ünal'ın bu kitaptaki öyküleri de bize bir hikaye anlatmaktan ziyade okuru bir düşünme etkinliğine davet ediyor. Postmodern estetik diyebileceğimiz bu tarzın karakteristik özelliklerinden biri de gerçeğin katmanlı ve bölünmüş yapısına uygun olarak metin-okur-yazar ilişkisini merkeze almaları, yazarın ana karakter olarak yer aldığı ve yazma sürecinin kendisinin konu edildiği, yazma ve yaratma ilişkisi üzerinden dramatik bir çatının kurulması olduğunu söyleyebiliriz. Güncel edebiyatı yakından takip eden herkesin en az bir kez bu tarz bir metinle karşılaştığından eminim. Orçun Ünal'ın ikinci öykü kitabında da yazarın yaratma eylemi üzerinden kendisiyle bir muhasebeye girdiği öykülerle karşılaşıyoruz. Benzer şekilde, Azakrib Ya Da B. B. Otobüste adlı öykü, bir ölüm anını tasvir ederken fiziksel, metafiziksel ve nörolojik açıklamalarını yapıp son olarak da verdiği edebi açıklamada tüm bunların yazarın avuntuları olduğunu söylemesi, edebiyat-gerçeklik ilişkisinin bu yeni boyutuna ayna tutar cinsten. Hülasa, Orçun Ünal'ın Bu Ben Değilim nam kitabı insanın varoluşunu ve gerçekliği sorgularken postmodern estetiğin imkanlarını kullanan öyküleriyle okuru düşünmeye ve gerçekliğin halkalarını çoğaltmaya davet ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/gidelim-buralardan", "text": "Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar. Melisa Kesmez benim yakından ve severek takip ettiğim bir öykücü. Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz'le başlayan maceranın Bazen Bahar'da evrildiği noktayı görmekten memnuniyet duymuştum. Yeni kitabı Nohut Oda ise bu yolculuğun şimdiki durağı olarak karşımızda duruyor. Melisa Kesmez'in ilk kitabında kısa kısa 25 tane öykü vardı, ikinci kitapta bu sayı 9'a düşmüş, öyküler uzamıştı. Nohut Oda'da ise kitabın adının çağrıştırdığı tevazuuyla uyumlu olarak 5 tane öykü selamlıyor bizi. Uzun zamandır ilk kez bu kadar az öyküyle hazırlanmış bir kitap görüp şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Genelde editörler öykülerin bir dosya hacmine erişmesi; ruh, konu veya tema bütünlüğü sağlaması için müellifi biraz daha yazmaya teşvik ederler. Editörü Bilge Sancı'yı yazarına güvendiği için tebrik etmek lazım. Tabii şunu da ekleyelim, öyküler sayıca az olsa da uzun ve keyifli bir okuma vadediyorlar. Dönemlerin ruhlarını temsil eden mottolar vardır. 68 kuşağı için bu anı yaşa! olmuştu belki ama bizim içinde bulunduğumuz çağa hakim olan ruhu, biraz da arabeskleştirerek söylersek gidelim buralardan şeklinde ifade etmek mümkün. Beyaz yakalılar için bu, son birkaç yıla kadar şehirden kırsala, keşmekeşten sakinliğe, maddeden manaya göç etmek anlamlarına geliyordu. Şimdilerde ise, oturduğunuz her masada başka ülkelere, başka iklimlere gitmek isteyen insanların hayallerine, planlarına, serzenişlerine rast geliyorsunuz. Yahut tam tersi olarak kalmayı ve burada kendilerine bir kabuk ya da bir kalkan inşa etmeyi tercih edenlerin hikayelerini dinliyorsunuz. Kafeleri, siyaseti, sosyal medyayı, odaları ve sofraları doldurup anlam atmosferimizde yer kaplayan bu konunun edebiyata sızmaması mümkün değil elbette. Melisa Kesmez'in son öykü kitabı da, giderek ve kalarak kendilerine birer kabuk örenlerin hikayelerini anlatıyor. Bazen Bahar, bizi saran kötücüllüğün farkında ama onunla mücadele etmenin yollarını arayıp bulan, iyimserliğe de yer ayıran, sevgiye inanan öykülere sahipti. Nohut Oda'da ise karanlığın arttığını, ümitvar karakterlerin yerini mutsuz olanlara bıraktığını görüyoruz. Örneğin Bazen Bahar'da uzun yıllar birlikte yaşamış iki arkadaştan birinin nihayet kararını verip bir bahçeye yerleştiği Canım Deniz ile Kuzum Ayşe'nin öyküsü çatlayacak kadar güzeldi. Karşılıklı mektuplar formunda yazılan bu öyküde gitmek, kalmak, özlemek, arkadaşlık gibi temaları, yazarın özgün sesiyle yeniden hem de sahicilikle yazılıyordu. Giden ve kalan arasındaki sevgiden yapılma görünmez ip öylesine kuvvetliydi ki, ikisini de hayatta tutuyordu. Nohut Oda'da ise Kalanlar adlı öykü, belki de yine aynı iki arkadaştan birinin bu sefer yurtdışına yerleştiği, kalanın da kendine yeni bir ev, yeni bir hayat ve yeni bir kabuk kurmaya çalıştığı bir dünya kuruyor. Yıllar içinde gitmeyi tercih eden pek çok arkadaşından kalan eşyalar, hatıralar bu yeni evde yeni bir anlam buluyor. Kalanlar'ın evi artık dünyadan kaçılacak, saklanılacak, sığınılacak bir ev. Kitaptaki ev temalı Annemin Çadırı adlı öyküde, deprem sonrası çadırlarda yaşama tecrübesinin ardından apartmana, eski, rutin hayatına geri dönmeyi reddeden, çadırında kendine yeni bir dünya kuran bir kadın merkeze alınıyor. Deprem korkusuyla eve dönmeyi ertelerken kendince çok haklı olsa da, işin bir süre sonra eski hayatını reddetmesine dönmesi öykünün can alıcı noktası. Tek kişilik bir hayat kurma kararlılığını deprem travmasına bağlayarak Melisa Kesmez öykünün düğümüne eğlenceli bir çözüm buluyor. Yine de, evin babasının tüm bu olanlara gösterdiği tepkiler üzerinden başka ve daha acıklı bir hikaye daha okuyoruz: Sevgisini ifade edemese de sevdiği kadını, ailesini, yuvasını yavaş yavaş ve önlenemez bir şekilde kaybeden bir adam var. Evi ev yapan şeylerin bir bir eksilmesi sonunda çaresizlikle ve hırsla çadırı yerinden söken bir adam. Değişimin ve devamlılığın metaforu olarak çadır yahut nohut bir oda Kesmez'in öyküsünde yerini alıyor. Bazen Bahar'ı benim gözümde kıymetli yapan unsurlardan biri de, öykülerin anlatıcıları her ne kadar ortak bir anlam dünyasından konuşuyorsa da, öykülerin konularının çok çeşitli, işlenen karakterlerin hayatın farklı kesimlerinden olmalarıydı. Bu durum kitaba bir ruh bütünlüğü yanında çokseslilik de getiriyordu. Fakat Nohut Oda'daki öykülerin anlatıcılarının hep aynı kişi olması, belirli bir kesim okuru işte beni anlatıyor diye sevindirebilecekken, daha geniş bir tecrübeyi kucaklamayı engelliyor. Bu anlatıcıyı Son Bir Çay öyküsünde olgunlaşamamış ve birey olamamış eski erkek arkadaşıyla olan ilişkisinde görüyoruz: Şehirli, eğitimli, duyarlı, fazla merhametli ve yanlış kararlar veriyor. Görüşürüz adlı öyküde pek seyrek görüştüğü babasıyla ilişkisini okuyoruz:Yine şehirli, eğitimli, duyarlı, çok üzgün, kararlarından şüphe duyuyor. Kalanlar'ın anlatıcısı da çok benzer özellikler gösteriyor. Bir yazarı en iyi bildiği, zihnine en rahat girdiği karakterleri anlattığı için eleştirmek anlamlı değil. Yine de bir önceki eserinde daha geniş bir yelpazeden, farklı duyarlıklardan karakterler ve anlatıcılar seçerek biz okurların tecrübesini geliştirmişken, bu eserde tekdüze kalmayı tercih ettiği için üzüldüğümüzü söylemeye hakkımız var sanırım. Bu eleştiriyi haksız çıkaracak son bir öykü var Nohut Oda'da: Kız Kardeşim Handan, müthiş bir öykü bu. Konusu, derdi, derinliği ve çözümüyle bu teksesli öykü kitabını bambaşka bir sese büründürüyor. Kesmez'den daha nice böyle çarpıcı öyküler yazmasını bekliyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/goren-ve-anlatan-bir-bilge", "text": "Kamil Erdem, iki yıl önce yayımlanan ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun ilk nedeni, yetmişli yaşlarında öyküye geri dönen birinin kaleminden çıkmış olmasıydı. Ancak öyküleri okuduğumuzda, Türk edebiyatını bunca yıl kendinden mahrum ettiği için hayıflanmıştık. Nihayet, bu sefer çok fazla beklemeden Erdem'in ikinci öykü kitabı Bir Kırık Segah ile buluştuk. Kamil Erdem kurduğu öykü evreni, üslubu, dile hakimiyeti ve dil zevki ile öne çıktığı kadar, Şule Gürbüz okurlarının pek lezzet aldığı uzaktan, naif ama hakimane söyleyiş tarzı ile de dikkat çekiyor. İnsana, insanın dünyadaki şu bitmez çabalayışına, teslim oluşuna, vazgeçişine ya da tam tersi direnişine dair tavırları, duyuşları, sezişleri ifade etmekteki becerisi, Erdem'i bir filozof-yazara çeviriyor. Handiyse öyküler, tüm o kurgu, karakterler ve olaylar, aslında anlatılmak istenen insanlık halinin fonuna, bir araca dönüşüyor. Öykü karakterlerinin duygu ve fikir dünyaları derinden, sarsıcı ve etkileyici bir şekilde okura aktarılarak sizi çepeçevre sarıyor. Bununla birlikte, anlatılan o insanın hikayesi ile öykünün kurgusu ahenkli bir bütünlük içinde, doğal bir birliktelik içinde veriliyor. Öyküleri güçlü yapan tam da bu durum. Örneğin bir öykü, bir fikirden, bir dertten, yazarın şahit olduğu veya tahayyül ettiği sarsıcı bir durumdan, andan yola çıkar. Öykünün özüdür o. Bazı öykülerin o derdi anlatmaya nefesi yetmez, güç yetiremez, havada kalır. Tam tersinin olduğu da vakidir. Yazarımız tam bir kalem sahibidir ama anlatacak bir meselesi yoktur, sayfalarca hüner gösterir durur, şaşalarsınız ama öykü sona erdiğinde o hünerden alınan keyif de anında kesilir. Uzun süreli bir etki bırakamaz. Kamil Erdem'de, bu iki yeteneğin birlikteliğini görebilirsiniz: maharetli bir anlatıcı ve dünyanın tüm hallerini görmüş bir bilge. Kamil Erdem'in diğer bir hususiyeti ise, artık pek göremediğimiz için gözlerimizin aradığı, bulunca da nasıl sevineceğimizi şaşırdığımız, geleneksel kültüre göndermeler yapıyor oluşu. Türk kültürünü oluşturan deyimler, kitaplar, dini referanslar ve beyitler gibi unsurlar, anlatının içinde tam bir doğallıkla yerlerini alıyorlar. Nitekim güncel Avrupa veya Amerika edebiyatından bir yazarı okuduğunuzda, kendi kültürüne göndermeler yaptığını, ortak ve paylaşılan bir geçmişe referans verdiğini görürsünüz. Mitoloji, halk hikayeleri ya da Hıristiyanlık göndermeleri olabilir bunlar. Çağdaş Türk edebiyatı ise Korkut Atalara, Kel Oğlanlara, Deli Dumrullara, menkıbelere ya da halk ozanlarına, deyişlere, gazellere pek uzak pek sağır. Ancak Kamil Erdem'in öyküleri bu kültürel referansların edebiyatımızda nasıl yeniden üretilebileceğini gösterebilir. Son olarak, Kamil Erdem'in dilinden söz edelim. Kısa ve yalnız durum bildiren cümlelerin ağır ritmiyle başlayıp, dallanıp budaklanan, uzayıp kısalan, giriftleşen ve hızlanan, derinleşen bir dil kullanıyor Erdem. Kamera olan göz, akıl olan göze dönüştüğünde, dilin ve ifadenin lezzeti yıllar sonra dahi hatırda kalacak bir tat bırakıyor. Bu tercihin bir handikabı olarak yer yer hızlanan ritim, dilin ağırlığı altında kalarak aksayabiliyor ancak bu durum sahih okuru pes ettiremeyecektir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/gozleri-sonuna-kadar-acik", "text": "Bir arkadaşımın arkadaşının anlattığı hikayede, kırklarına doğru bir sanat akademisinde çalışmaya başlayan, ilerleyen aylarda da öğrencilerin resim bilgisiyle kendi eksiklerini karşılaştıran bir memur yaşıyormuş. Bu görevli zamanla, işi hızlandırmak için ünlü tabloların kötü kağıda basılı görüntülerini toplayan, topladıkça haletiruhiyesini dağıtan bir karaktere dönüşüyor. İşin kötüsü, memurumuz, özellikle içlerinden bir tanesini odasının duvarına asıp saatlerce inceleyebilmek için sosyal çevresinden uzaklaşmış. Söylendiğine göre, majör depresyonu usul usul kulaklardan kan fışkırtan hipertansiyona dönüştürerek feci bir şekilde ölmüş. Pikselinin ayarı kaçmış resmin karşısında. Ölümden daha fecisi, bir pasajdan aldığı bu görselin karakterin kendisine bir imitasyon Picasso kisvesi altında satılmış olması. Böylesi bir ölümün olanaklarını sürekli soruştursam da, klasik ve modern resimden anlamaya çalışmak, sonrasında anlamak diye zor bir uğraşıdan söz açabiliriz. Açamasak bile, kendi kanıyla boğulan memur karakterin bu emeğin yordamını kolaylaştırıp kendi felaketi olarak imgeleştirme çabası olduğu ortada. Van Gogh'un boyadığı Ekin Tarlası ve Kargalar adlı yapıtı yordamından ve Walter Benjamin'in sanatın yeniden üretilebilir çağında ömür sürmenin koşulları yorumundan John Berger'ın ürettiği yorum az çok şöyle: Resmin aslındaki imgeyi göstermenin yanı sıra başka imgelerin gösterdiği bir şey de olur. Bir imgenin anlamı onun hemen yanında görülen ya da hemen arkasında gelen şeye göre değişir. Bu yüzden büyük yapıtlar daima keşfe açıklar. Onları, öylesi bir edime açık kılan bu coşkuları. Yaşamın canlılığından esinlendikten sonra, önce sanatçısı ve sonra alımlayıcısı için birer yaşama dönüşmesi. Julian Barnes harika bir eve doğmuş. İki öğretmen ebeveyn aracılığıyla geliştirilen geniş kütüphane, salonun ortasına bırakılan piyano, duvara asılı üç tane yağlı boya tablo... Laf aramızda tabloların her biri birer replika. Böyle olmaları aslında zihin açıcı. İçlerinden birisinde giyinik olmayan kadın tasviri. Benzer çalışmayı büyüdükçe ailesi tarafından götürüldüğü müzelerde de görmüş Barnes. Olgunluğunu buna ve diğer çalışmalara borçlu. Rembrandt, Chardin, Cassat, Vallatton ve onlarcasına. Sanat galerilerinde epey vakit geçirmiş. Bir resmin önünde durmak ve ona bakmak: dönüştürücü sanatın ta kendisiydi bu. Bilinci, estetiği, zekayı, duyarlığı yeniden yapıp inşa eden. Bir edebiyatçı olarak resim sanatına, yani başka bir sanatın müridi olarak bambaşka bir sanata bakmış. Flaubert'in Papağanı, İngiltere İngiltere'ye Karşı, Bir Son Duygusu, Manş Ötesi, Hayat Düzeyleri gibi Türkçeye aktarılmış romanıyla artık adını bellediğimiz Julian Barnes, bu sefer doğayı ve insanı estetize etmeye çalışan ressamların çalışmalarından bir düzyazı serisi yapmış. Gözünü Açık Tutmak bir bakıma bunu salık veriyor. Gözünü Açık Tutmak adını verdiği bu kitapta, perdeyi 10 ½ Bölümde Dünya Tarihi romanının beşinci kısmında öyküleştirdiği Deniz Kazasıyla aralamış. Theodore Gericault'nun resmi üzerinden aralıyor. Bir deniz felaketinin, yamyamlığa kadar uzanan vakıalarıyla Medusa'nın Salı adlı resmine bakarak, tüm detaylarıyla nasıl bir şahesere dönüştüğünü madde madde aktarıyor. Sonra klasistlere, realistlere ve modernlere bakıyor. Sırasıyla Delacroix, Courbet, Manet, Fantin-Latour, Kübizm fitilini ateşleyen Cezanne, Degas, Redon, Bonnard, Vuillard, Vallotton, Braque, Magritte, Oldenburg'u izliyor. Freud, kafanız karışmadan söyleyeyim Lucien ve Hodgkin ile sürdürüyor bir okur olarak serüvenini. Aslına bakarsanız, Barnes bu yazıları dönem dönem yayımladığı dergilerden çekmiş. Bu ressamların bir kısmını çok iyi biliyoruz, bir kısmını ise ilk defa duyduk. Tamamında Barnes, üç eylemi kibarca ve layıkıyla gerçekleştiriyor: a) kuramlar ve kavramlar doğrultusunda resimlerin yapıldıkları dönemde sanat ve hayat algıları, b) ressamların haklı şımarıklıkları, tatlı küstahlıkları, derin dalgınlıkları, türlü edepsizliklerle dolu kronikleri, c) kendi yazgısı ve deneyimleriyle bu resimlere karışan, onlarla karılan yaşamı. Ressamların ekseriyetinin Fransız olması yine bir İngiliz olan Barnes'ın hakkında sıklıkla duyduğumuz bir şikayeti hatırlatıyor: Al işte, yine bir Barnes, yeni bir Fransız hayranlığı! Hatta yine Gustave Flaubert. Önsözünde, bölümlerin ilk ve son cümlelerinde yazarın sanat görgüsüne dair alıntılar mevcut bolca. Şu düsturla başlaması bile ilginç ve sevimli: Flaubert bir sanat biçimini, bir başkasından yola çıkarak açıklamanın olanaksız olduğuna ve büyük tabloların hiçbir açıklamayı gerektirmediğine inanıyor. Sonuna doğru yer verdiği ressam Hodgkin ile Fransız yazar arasındaki benzerlikleri sıralıyor. Çokça ressamdan, resim sanatından bahsettikten sonra, neredeyse 300 sayfa sonra ettiği cümle yine Flaubert'e öykünüyor: Bu yüzden bu kadar sözcük yeter. Flaubert, Bir sanatsal biçimi bir başkası aracılığıyla açıklamak, canavarlıktır, diyebilir. Ancak iyi bir okurun tamamlamadan bırakamayacağı bu kitap, aynı zamanda resim sanatına gönül vermişlerin, baş koymuşların ayıla bayıla okuyacağı bir renk ve desen cümbüşü. Bir resme saplantılı biçimde bakmak üzerine kurulan hikayemize dönecek olursak, böyle bir ölümün garipliğinin onun yaşanmış olduğu gerçeğine gölge düşürmüyor. Arkadaşımın arkadaşına anlattıklarından yola çıkarak tablonun ayrıntılarını çıkarıp döktüğümde, bir çöl ortasında birbirine hem yakın hem uzak görünen yarı insan-yarı hayvan boyaları belirginleşiyor. Kıyamet tasavvuru gibi, hepsi acı çekiyor. Araştırdım, Picasso'nun böyle bir çalışması yok. Dali desen, Dali değil. Kahramanımız bütünüyle kanını yanlış yere dökmüş. Bu olası resim ve Flaubert ne derse desin, iyi resme tutkuyla ve doğru biçimde bakmanın, onu anlamaya çalışmanın ömrü uzatmak gibi bir işlevinden neden söz etmeyelim ki. Barnes, dünyanın gerçekliğinden tabloların rengine kaçmayı çok seviyor ve Gözünü Açık Tutmak bir bakıma bunu salık veriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/han-duvarlarindan-zindan-duvarlarina-faruk-nafiz-camlibel", "text": "Çamlıbel, yalnız vezin, kafiye ve kelimenin ahenginden vücuda gelmiş bir musikiyi şiir için kafi görmüyordu. Şiirin iddiasını bile bir hedef sayıyordu şair için. Özgün olmak, farklı görünmek için aykırı davranmak değildi. Samimiyetini kaybetmiş bir yeniliğin metne katkısı olamazdı. Kendi cümlesiyle, Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuktu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı Şarkın Sultanlarıyla. Türkçenin lezzetini aşk şiirlerine taşıdı önce; kah Bir zaman lale de sendin bize, peymane de sen,/ Bağda ırmaktın akan, bahçede rüzgardın esen, dedi, kah, İki taş heykel oldu vücudumuz kenarda/Ruhumuz enginlere açıldı sandal gibi. Güzelleri anlatıp dururken bir yolculuğa çıktı da güzellerin yurdu Anadolu'yu anlatmaya başladı. Gün geldi mısraları elezz-i lezaiz olarak iltifat gördü Yahya Kemal tarafından, gün geldi genç şairlerden Nazım Hikmet ilk şiirlerinden Biz ve Denizi Çamlıbel'e ithaf etti. Tıp Fakültesi'ndeydi ve dersleriyle ilgilenmekten çok şiirle meşgul oluyor, zamanın edebiyat dergilerini şifalandırıyordu. Çehov gibi edebiyatla tıbbı yan yana götüremeyerek şiiri tercih etti. Fakat gazeteci olmasına bir mani görünmüyordu. İleri Gazetesi Ankara'yı işaret ettiyse de ona çok duramadı orada. Ruhunu doyuracak başka bir iş bekliyordu onu Kayseri'de: Edebiyat muallimliği. 1922 yılında öyle bir seyahate çıktı ki Çamlıbel, Türk şiiri unutulmaz bir eser kazandı bu yolculuktan: Han Duvarları. Anadolu'da öğretmek için Anadolu'dan öğrenmek gerekiyordu belki de. Şiir içinde şiir. Kan içinde kan. Hudut içinde hudut. On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan /Baba ocağından, yar kucağından/ Bir çiçek dermeden sevgi bağından/ Huduttan hududa atılmışım ben Bu ne dokunaklı bir serzenişti. Ne örtülü bir itiraf. Bir duvara anlatılabilirdi ancak bunlar. Bir duvar saklayabilirdi bu can yakıcı sırrı. Sabah olduğunda handan ayrıldı şair. Alacağı yarayı almıştı ve karlı yollar bekliyordu onu, karlı mısralar... Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla/Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla./ Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,/Burada son fırtına son dalı kırıyordu. Son dalın kırılması şair için büyük bir şeydi. Büyük bir kırgınlık. Bir lezzet gibi değil bir imtihan gibi geliyordu kar. Cevap veremeyeceği bir soruyla uzatıyordu kağıdını. Köye ulaşma umudu gönlünde can verebilirdi imtihan sonunda. Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,/ Kar değil gök yüzünden yağan beyaz ölümdü... Neyse ki bir başka han Araplı belinden yetişmiş, karın elinden alıp ocağın kenarına iliştirmişti yolcuyu. Uykunun yoğun sisinde göz kapakları çırpınırken, duvarlar şairin peşini bırakmıyor, ocağın ateşi ısrarla kor haline gelmiş yeni çizgileri işaret ediyordu: Gönlümü çekse de yarin hayali/ Aşmaya kudretim yetmez cibali/Yolcuyum bir kuru yaprak misali/Rüzgarın önüne katılmışım ben. Bu mısraların yanında yaşlanabilirdi şair. Ölebilirdi hatta. Dağları aşmaya gücü yetmeyecekse ne diye yola koyulacaktı tekrar. Fakat her sabah gibi o sabah da yaşama sevinci üfledi kanına. O sabah da yine mesafelerin çağrısını bütün hücrelerinde hissetti. Çamlıbel bir röportajında, O zaman Anadolu'ya giden iki tren yolu vardı. Bir yol Ulukışla'da diğeri Ankara'da kalırdı. Umumiyetle yaylı denilen at arabaları ile seyahat etmek düşündüklerini hissedebilmek, bu şiirin doğuşuna yardım etmiştir, diyordu. Dört günde yazdığı bu şiir bütün şiirlerinin önüne geçti. Şiirin ilham kaynağı Niğde Ulukışla sınırlarındaki Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı'ydı. Niğde'de halk Faruk Nafiz Hoca'nın Hanı adını takmıştı mekana. Bundan haberdar edildiğinde Çamlıbel, Evet biliyorum. Bunu bana da söylediler. Bu suretle bir han sahibi olduk, demişti. Faruk Nafiz sadece bir öğretmen olarak bulunmadı Anadolu'da. Bakanlık bünyesinde yapılan Anadolu seyahatlerinin de duyarlı gözlemcilerinden biriydi. Edebiyat dünyasına kazandırdığı talebelerden Behçet Kemal Çağlar, zamanla hocasıyla arasında oluşan düşünce farklılığından olsa gerek, Çamlıbel'i yeterince Anadolu'da bulunmamakla suçladı. Çağlar'a göre Çoban Çeşmesinin şairi taşranın çilesine ancak iki yıl dayanabilmiş, kendini İstanbul'a atmıştı sonra. Halbuki Sanat şiiri şu mısralarla bitiyordu Faruk Nafiz'in: Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken/Yazılmamış bir destan gibi Anadolu'muz./ Arkadaş biz bu yolda türküler tuttururken/Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! Behçet Kemal Çağlar'la yolları ayrılalı çok olmuştu. Küllük Kıraathanesi'nde Onuncu Yıl Marşı'nın ilk mısraını yazıp gerisini Çağlar'a bıraktığı gün sisler içinde kalmıştı. Çamlıbel, kendisiyle yaptığı söyleşiyi hızlı konuşması yüzünden kaydetmekte güçlük çektiğini söyleyen Baha Tahsin'e, Ben sesli harfleri harften saymam, yalnız sessizler ile konuşurum, diyerek latife etmiş, bununla sanatın gürültüden hoşlanmadığını, şiirin gizli tınıları fark ettirmek olduğunu sezdirmek istemişti belki de. Sanat dış görünüşe esir olmayıp içte yapılan bir seyahatti ona göre. Şair şiirinde, Eşyayı tanırken hepimiz sade dışından/ Esrarına yol bulduk onun anlatışından, diyerek şairin kudretine işaret eden Çamlıbel, şiirin bir yerinde bu kudretin mucizevi oluşuna dikkati çekmişti: Bir mucizenin lütfuna ermiş gibi yer yer,/Can buldu asasiyle dokundukça şekiller. Fakat bu kudrete erişmek ancak aşk ile mümkündü. Çamlıbel, yalnız vezin, kafiye ve kelimenin ahenginden vücuda gelmiş bir musikiyi şiir için kafi görmüyordu. Şiirin iddiasını bile bir hedef sayıyordu şair için. Özgün olmak, farklı görünmek için aykırı davranmak değildi. Samimiyetini kaybetmiş bir yeniliğin metne katkısı olamazdı. Orijinalite, insanın olmadığı gibi görünmesi, sahte olması demek değildir. Hayatta samimi olmıyanlar nasıl hoş görülmezse edebiyatta da sevimli durmaz, diyordu. Yeni şairlerin müsveddeleri yokmuş gibi geliyordu Çamlıbel'e. Az çalışılmış hatta çalışılmamış şiirlerdi bunlar. Bir Akif, bir Fikret, mısralarını ortaya çıkarmak için uzun bir ameliye geçirirlerdi. Müsveddesi olmayan şiirler sonunda bir müsvedde olarak kalmaya mahkumdu ona göre. İyi şiiri anlamak da emek isterdi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/han-duvarlarindan-zindan-duvarlarina-faruk-nafiz-camlibel-ii", "text": "Yazmak için özel bir yere ihtiyacı yoktu Çamlıbel'in. Yer aramazdı, yeter ki şiir yazma arzusuyla dolsun. Benim evin manzarası güzeldir... Ama, kapalı odada çalışmayı tercih ederim. Çünkü dış görüntüler, insanın gözünü ve gönlünü dışa çekiyor... Manzaralara takılıyor insan... derdi. İlham'a inanır mısınız? sorusunu Hem de nasıl, perisi ile beraber... diye cevaplamıştı Çamlıbel gülümseyerek. Periyi eserlerinde yeterince açık ettiğini düşünmüş olacak ki sözü edebiyat sanatı bağlamında sürdürmeyi tercih etti sonra: Hislerimizin, heyecanlarımızın en dolgun zamanında, bir tesadüf, bir hadise, bir manzara, bir yüz, ne diyeyim, herhangi bir vesile, şimşeklerin boşalmasına meydan verir; bu infilak, bence ilhamın ta kendisidir. 'Şair'de buna temas etmek istemişimdir. Edebiyat öyle bir vadiydi ki bazen tesadüfler de rol alabiliyordu o iklimde. Bir gün Yahya Kemal'le şairin Körfezdeki durgun suya bir bak göreceksin mısraı üzerine sohbet ederken dili sürçerek Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin biçiminde okuyuvermiş, Yahya Kemal önce başta bu hatayı düzelttiyse de daha sonra bu kelimenin daha yerli yerinde olduğunu düşünerek durgunu, dalgın yaptı. Yazmak için özel bir yere ihtiyacı yoktu Çamlıbel'in. Yer aramazdı, yeter ki şiir yazma arzusuyla dolsun. Benim evin manzarası güzeldir... Ama, kapalı odada çalışmayı tercih ederim. Çünkü dış görüntüler, insanın gözünü ve gönlünü dışa çekiyor... Manzaralara takılıyor insan... derdi. Sigara içmeden yazamayacağını düşündüğü günleri içinse hayıflanırdı: İki sene öncesine kadar sigara içerdim bol miktarda... Ve sanırdım ki sigara olmazsa şiir yazamam! Meğer bir aldanışmış bu... Ve sigara bir hiç'miş... Şimdi sigarasızım ama yazıyorum. Ona göre bazen edebiyat ödülleri de aldatıcı olabilirdi. Mükafat hakiki sanatkarı teşvik değil, hatta tehdit eder, diyen Çamlıbel, gerçek sanatkarların vakarlı oluşunun ceremesini sanatın çektiğini, edebiyat müsabakalarının heveskarlara kaldığını ileri sürerdi. Şükufe Nihal varken elbette kadın şairlerle ilgili olumsuz bir görüşü olamazdı. Fakat yine de şiiri erkek işi sayardı Faruk Nafiz. Şairi kadın, erkek iki timsal olarak düşündüğünü belirttikten sonra şunları söylemekten imtina etmezdi: Erkek şair, dediğim gibi, gözlerini bir hedefe çevirmiş, maksad yolunda, ne fırtınadan, ne dalgadan çekinmeyerek, bazan ağır, bazan süratli ilerleyen başka bir hayaldir. Onun sözleri yalnız ihtiras değil, aynı zamanda fikir mahsulüdür de... Kadın şaire gelince, o onun büsbütün zıddıdır. Bir teessür hamlesiyle eline kalem alan, ne duyduğunu derhal yazan, bir mısra üzerinde durursa hemen heyecanını kaybedecekmiş gibi titreyen bir sanatkar... Bunun tasavvurları da bir kıymettir. Yaşadığı devre göre konuşuyordu belli ki şair. Çamlıbel günümüzde yaşasaydı belki de bu cümleleri kurmayacaktı. Çamlıbel'in Kayseri'deki edebiyat öğretmenliğiyle başlayan muallimlik yolculuğu, Ankara'da Muallim Mektebi, Kız ve Erkek liseleri, İstanbul'da ise Vefa ve Kabataş liseleriyle Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'yle devam etmiş fakat tren makas değiştirerek onu bir gün siyaset istasyonuna indirmiş, 1946'da Demokrat Parti'den İstanbul milletvekili seçilmişti şair. Şiirleri azalmış ne gam, sevmişti siyaseti Çamlıbel. Ta ki 1960'a kadar. On dört yıl milletvekilliği yaptıktan sonra 27 Mayıs ihtilalinde diğer DP'lilerle birlikte tutuklanarak Yassıada'ya gönderilmiş ve bir ekim sabahı tarihi duruşma salonundaki 592 sanık arasında bulmuştu kendini. Han Duvarları'ndan sonra zindan duvarları bekliyordu onu. Her ne kadar saygın bir şair olması diğer mahkumlara göre biraz daha ayrıcalıklı tutsa da onu, bir yıllık hapis cezasının ardından Zindan Duvarları adlı bir kitap yazdıracak kadar savurmuştu onu. Hapisteyken yazdığı şiirleri ancak 1967 yılında yayımlama cesaretini bulmuştu şair. Sonunda beraat etti Çamlıbel. Fakat beraat etmek yetmiyordu itibarına kavuşmak için. Siyasetten soğumuştu. Yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda Politikayla 11 yıldan beri dargınız... Ve bu dargınlık sürecek de... Politikanın doktorasını Yassıada'da verdik. O işi bitirdik!.. diyordu. Eşi Azize Hanım'ın vefatından çok etkilenen Faruk Nafiz, her yıl dostlarıyla deniz seyahatlerine çıkarak iç huzurunu yakalamaya çalıştı. Fakat ölüm, 1973'te Fethiye-Kaş arasında çıktığı bir mavi yolculukta geldi şaire. Kamarasında kalp krizi geçiren Faruk Nafiz, Çamdeviren, Deli Ozan, Akıllı Ozan, İsmail Vecih, İğne ile Kuyu Kazan, Kalender, Tatlı Sert, Yamak imzalarını da yanına alarak sonsuzluğa karıştı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hayat-anlarda-sakli", "text": "Hepimiz yaşamın içinde heyecanlı ya da çaresiz hissettiren birçok olayın ya da durumun bizzat öznesi oluruz. Olup bitenlerin bu sürekli akışında aklımızda kalan, yaşananların bütünü değil, bütünden kesitler halinde çekip çıkardıklarımızdır. İşte çekip çıkarılanlar da anlardır aslında; hiç unutamadığımız, bizimle birlikte yaşayan anlar... Bu anlar, aynı zamanda her birimize ait öyküleri, her birimizin tanık olduğu, gördüğü hikayeleri oluştururlar. Onur Bütün'ün Gülümsemeler'i de bizlere kimi zaman çaresiz, kimi zaman umut dolu hissettiren birkaç anı, yaşamın içinden karakterlerle sunan bir öykü kitabı. Kitap, Murathan Mungan'ın En kısa hikaye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. 'Bütün yaşamımız' dediğimiz de o birkaç ana bakar aslında... Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladığımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır. Niye hikaye yazıyorum sanıyorsun? saptamasıyla başlıyor ve üç başlık altında toplanan öykülerle devam ediyor. Onur Bütün, müzik bölümünü bitirip meslekten birkaç yıl önce emekli olana kadar müzik öğretmenliği de yapmış bir yazar ve dolayısıyla müzikle sıkı bir bağı var. Kitabın sonunda Gülümsemeler Müzik Kutusu başlığı altında karşılaştığımız liste de, bu bağı gösterebilmek için uygun ve güzel bir yol olarak değerlendirilebilir. Yeldeğirmeni Öyküleri bir sonraki bölüm olarak karışımıza çıkıyor. Bu bölümde tek tek karakterlerin yaşamlarını daha yakından gözlemleyebileceğimiz altı öykü var. Her bir öykü bir gerçekliği mercek altına alıyor sanki. Öykülerden sonuncusu yine bir kadın aracılığıyla bize ne kadar zor yaşam koşullarıyla karşı karşıya kalınsa da emeğin, kendi kendine yetebilmenin, her şeyden önce kendine güvenebilmenin ve bir şey yapabilme gücünü kendinde bulabilmenin çok önemli olduğunu, dahası bütün bunların umudu beraberinde getirdiğini hatırlatıyor. Kadın, kendi ifadesiyle Sokakta kir pas, evde toz rutubet derken geçip gidiyor hayatımız, diye söylense de çalışarak hayatını kendi emeğiyle devam ettirmekten hiç vazgeçmiyor. Son bölüm Tedirginliklerde ise dört öykü görüyoruz. Son öyküde, bir hastaneye ultrason çektirmek için gelen insanların gayet sıradan bekleyişleri anlatılıyor gibi görünse de, hikayenin sonlarına doğru bekleyenler içinde hastaneye annesiyle gelen bir erkek çocuğunun ve babasıyla gelen bir kız çocuğunun travmalarıyla karşılaşıyoruz. Maalesef, bir kez daha, bir insan olarak umudu sürekli canlı tutabilmenin hiç de kolay olmadığıyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz böylece. Peki, bir öykü kitabı bize aslında neyi göstermek ister ya da en sonunda bizde bırakmak istediği mesaj nedir? Kitabın ikinci bölümü Yeldeğirmeni Öyküleri yine Murathan Mungan'a ait şu alıntıyla başlıyor: Birbirimizin duvarlarından hikayelerle geçeriz. Aslında bu cümle bir öykü kitabı olarak bu kitabın -ve belki de her öykü kitabının- yazılış amacını, niçin bunca sayfanın anlarla doldurulduğunu da açıklığa kavuşturuyor. Her birimiz birbirimizin yaşamında tutunurken, var olurken, o yaşama eklenirken, o yaşamın bir parçası olurken hatta, bütün bunlar bir yana, bazen sadece sınırlı bir zamanda küçük bir karşılaşmayla bile tutunduğumuz ya da karşılaştığımız yaşama bir öykü de bırakıyoruz; belki farkındayız bunun belki de farkında bile değiliz. İşte bıraktığımız öyküyle veya öykülerle de hatırlanıyoruz ya da hatırlandığımızda hemen silinmek isteniyoruz kimilerince. Öyküsünü kimin, nasıl bıraktığına göre her iki seçenek de mümkün!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hayatin-en-kullanisli-rehberi", "text": "Hayat ve Kitaplar Üzerine Yazılar alt başlığıyla yayımlanan Sözcüklerdir Bütün Derdim, yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin'in edebiyata, edebiyat türlerine, kitaplara, yazarlara, sanat eserlerine, kadınlara, hayata dair denemelerinden, kitap tanıtımlarından ve kitap eleştirilerinden oluşuyor. Le Guin'in yalnızca büyük bir yazar değil aynı zamanda iyi bir okur olduğunun da işaretlerini taşıyan bu yazıların tamamı yazarın hiyerarşi karşıtı, anarşist tutumunu sergiliyor. Kitabın Konuşmalar, Makaleler ve Özel Parçalar başlıklı ilk bölümünde edebiyatı kategorize etmenin ve janra göre yargılamanın faydasızlığından, Borges'in kelimelerin en kadim işlevini yerine getirerek esasen var olmayan şeylerin zihinsel temsillerini bizler için oluşturduğundan, hayali dillerden ve dil icat etme güdüsünden, kendi doğup büyüdüğü evden ve mekanın algıyı nasıl biçimlendirdiğinden, gizemlerin en kibarı olan uykunun hak ettiği değeri görmemesinden, kadınların derin ve kendiliğinden bilgeliğinden, hikayeler uydururken hayal gücü ile hüsnükuruntu arasındaki farktan bahsediyor yazar. Kitap Tanıtımları ve Yazarlar Üzerine Notlar başlıklı ikinci bölümde Cesur Yeni Dünya'dan Yüksek Şatodaki Adam'a, Solaris'ten Doktor Jivago'ya uzanan geniş bir yelpazede, Le Guin'in hem bir okur olarak bu eserleri nasıl yorumladığını hem de bir yazar olarak diğer yazarların yazma biçimini nasıl değerlendirdiğini görmek mümkün. Kitap İncelemeleri başlıklı üçüncü bölümde ise Le Guin'in The Guardian için kaleme aldığı kitap eleştirileri derlenmiş: Margaret Atwood'un Moral Disorder'da gerçekliği derinleştiren bir fantazyaya doğru nazik ve makul sürüklenişi, Roberto Bolano'nun Mösyö Pain'de kara sıradanlıkları bir şekilde politik baskıdan sıyrılmak için kullanması, Italo Calvino'nun Bütün Kozmokomik Öyküler'de birbiriyle mükemmel şekilde çelişen talimatlar ortaya koyarak Keats'in olumsuz kabiliyet durumuna yaklaşması, Salman Rushdie'nin Floransa Büyücüsü'nde tarihle masalı ihtişamlı ve fevri bir şekilde birleştirme başarısı... Kitabın son bölümü Tavşan Görme Umudu ise, Le Guin'in, yalnızca kadın yazarların kabul edildiği Hedgebrook sayfiye evinde geçirdiği bir hafta boyunca aldığı notlardan oluşuyor. John Freeman'ın elli beş çağdaş yazarla yaptığı söyleşileri içeren Bir Yazar Nasıl Okunur? kitabı ise, çağdaş yazarların düşünme ve çalışma biçimleri hakkında okura yol gösteren bir çalışma. Siri Hustvedt ve Paul Auster'ın birbirlerinin yazdıklarını düzelttiklerini, Haruki Murakami'nin birbirine benzer günler yaşayarak hayal gücünü tetiklediğini, Doris Lessing'in feminist edebiyatın başyapıtlarından biri olarak görülen Altın Defter'i yazarken kadınların mutfakta konuştuğu türden şeyler yazmaya gayret ettiğini, Kazuo Ishiguro'nun belleğin dokusuna bağımlı kalıp kendini tekrar etmekten çekinmesini, Mo Yan'ın sınırları ve sansürü edebi yaratım için bir avantaja dönüştürmesini, Salman Rushdie'nin sesler yaratmak ve onları duyulur hale getirmek kaygısını, A. S. Byatt'ın öykü anlatıcılığının zaferine inancını ve bunlara benzer pek çok detayı öğrenebileceğiniz kitabın tek olumsuz yanı, söyleşilerin fazlaca kısa tutulmuş ve detaylandırılmamış olması."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hayatla-sanati-ic-ice-geciren-bir-performans-duvarlardan-gecmek", "text": "Duvarlardan Geçmek bir otobiyografi olarak okunabileceği gibi bir var olma biçimi olarak da okunabilir. Hepimizin çevrili olduğu duvarları yıkarak geçmenin canlı bir örneği Marina Abramovic'in hayatı. Ailenin, toplumun, ruhun ve bedenin sınırlarını aşmak yolunda bir macera. Öğrenmeye aşık, her zaman bir üst aşamayı denemeye tutkulu sanatçının yaşamına birinci elden tanık olmak çok kıymetli. Performans sanatının yaşayan en büyük isimlerinden Marina Abramovic, bu yılın başında Türkiye'deki ilk retrospektif sergisiyle Sabancı Müzesi'ndeydi. Sonra Covid-19 salgını başladı ve sergi belirsiz bir tarihe kadar kapandı. Sergiye paralel olarak mart ayında, sanatçının 2016'da yazdığı otobiyografisi Duvarlardan Geçmek Türkçede yayımlandı. Kitap, bütün yaşamını performansa adamış sanatçıyı yakından tanımak için büyük bir nimet. Özellikle çağdaş sanatın anlaşılma güçlüğü düşünülecek olursa, sanatçının yaşadığı coğrafyayı, kültürünü bilmek, yaşamsal detaylarını öğrenmek sanatının kodlarını çözmeyi kolaylaştırıyor. Nitekim kitapta çocukluğundan başlayarak ailesini, Yugoslavya'yı, aşklarını ve sanat kariyerini anlatan sanatçı, samimi üslubunu kitap boyunca koruyarak serüvenine bizi de dahil etmeyi başarıyor. Toplumsal yapının yaratıcı disiplinlerde üretenler üzerinde büyük bir etkisi var. Sanatçıların bakış açılarını şekillendiren bu unsur, özellikle Balkan coğrafyası gibi içinde her daim gergin bir potansiyel barındıran toplumlarda daha baskın. Belgradlı Abramovic'in de, savaş sonrası komünist Yugoslavya'nın çocuğu olduğunu vurgulaması boşuna değil. Karanlık bir yerden geliyorum. 1940'ların ortasından 70'li yılların ortasına kadarki savaş sonrası Yugoslavya'dan. Komünist bir diktatörlük, Mareşal Tito iktidarda. Her şey her zaman kıt, her yerde kasvet. Bu öyle bir etki ki ruhsal alandan estetik bakışa kadar belirleyici rol oynuyor. Komünizm ve sosyalizmle ilgili bir şey var- bu saf çirkinlik üzerine kurulu bir estetik. Çocukluğumun Belgrad'ı, Moskova'nın Kızıl Meydanı'nın anıtsallığına bile sahip değildi. Her şey her nedense ikinci eldi... Yaptığınız her şeye bir baskı hissi ve biraz da depresyon eşlik ederdi. Üstelik Abramovic'in ailesi ayrıcalıklı bir çevredendir. Anne ve babası savaş kahramanıdır ve zamanla Tito'ya yakın konumlanırlar. Belgrad'ın merkezinde büyük bir dairede oturan Abramovic ailesi, her türlü imkana sahip olmasına karşılık mutsuzdur. Aşkla evlenen karı koca arasındaki sevgi zamanla biter, saygıyı da beraberinde götür. Marina bağırış çağırışla geçen günleri dün gibi anımsar. Anne baskın bir figürdür, baba ise kadınlara düşkün. Prematüre doğduktan sonra daha iyi bakılmak için altı yıl evden uzakta, anneannesiyle yaşayan Marina annesinden hiç sevgi görmediğini söyler. Sert mizaçlı anne, Marina'yı komünist disiplinde yetiştirmek amacıyla sıkar. Marina neredeyse 40'lı yaşlarına kadar akşam ondan önce evde olmak zorundadır. Annesinden gördüğü şiddetten de bahseden sanatçı, özellikle ergenlik döneminde içe kapanır. Fiziksel özelliklerini beğenmez ve takıntı haline getirir. Ergenlik yıllarım umutsuzca tuhaf ve mutsuzdu. Aklımca, okulumdaki en çirkin çocuktum; olağanüstü çirkin. İnce ve uzun boyluydum ve çocuklar bana zürafa derdi. Annesiyle olan ilişkisizliğine rağmen, babasıyla dostça bir iletişimi vardır. On dört yaşında babasından istediği yağlı boya setiyle resme başlar. Babası partizan arkadaşlarından birinden resim dersi de ayarlar kızına. İlk resim dersinin Marina üzerinde müthiş bir etkisi olur. Bir tuval parçası kesip yere koydu. Bir tutkal tenekesi açtı ve sıvıyı tuvale döktü, biraz kum, biraz sarı renk, biraz kırmızı renk ve biraz da siyah renk ekledi. Sonra üzerine yarım litre benzin boşalttı, bir kibrit çaktı ve her şey patladı. 'Bu bir günbatımı,' dedi bana. Ve sonra gitti. Marina kuruyan karışımı duvara asar ve günler sonra baktığında renklerin yok olduğunu, kül dışında bir şey kalmadığını görür. Marina bu deneyimle birlikte zihninde, sanatın belli bir sonuç üretmekten çok sürecin ta kendisi olduğu fikrinin uyandığını söyler. Bir şeyi oluşturma sürecini ve onun bozuluş sürecini gördüm. Devamlılığı ya da kalıcılığı yoktu. Saf süreçti. Abramovic, sanatın iki boyutla sınırlı kalmaması gerektiğine, yaşamın içinde yaşamla yoğrulursa anlamlı olacağına inanır. 1969'da Slovenyalı sanatçı grubu OHO'nun Belgrad'da gerçekleştirdiği performansı izlemesiyle aradığı ilhamı bulur. Sanat pek ala kullanılan eşyalarla, gündelik yaşam pratikleriyle, bedenin kendisiyle yapılabilir. Beden Abramovic'e göre sonsuz bir güce sahiptir. Onu esneyebildiği kadar esnetmek, acıyı da mutluluğu da içeren yapısını olabildiğince zorlamak sanatının özünü oluşturacaktır. Performans sanatı dönemin Belgrad'ı için çok cesurdur. Devletin sanat üzerindeki baskısı katıdır, yeniliklere kapalıdır. Belgrad'da devlet sanatı denetliyordu ve devletin sanattan anladığı tek şey ofisleri ve parti üyelerinin dairelerini dekore etmekti. Böyle bir anlayışta Abramovic'in sanatıyla kabul görmesi mümkün değildir. Öğrenci Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdiği birkaç performansla başta annesi ve sonra akademi çevreleri tarafından dışlanır. O da çareyi Avrupa'da bulur. Avrupa cesur sanatı için kapı açar Marina'ya, kısa sürede ismi duyulur. Yaptığı performanslarla insani bütün duyguları hem yaşar hem de yaşatır. İnsanlar çok basit şeylerden korkar: Bizi acı çekmek korkutur, bizi ölüm korkutur. Benim Rhythm 0'da yaptığım şey bu korkuları seyirciler için sahneye koymaktı: Onların enerjisini kullanarak kendi bedenimi mümkün olduğunca zorluyordum. Bu süreçte ben de kendi korkularımdan kurtuluyordum. Ve bunlar yaşanırken seyirci için bir ayna haline geliyordum- ben bunu yapabiliyorsam, onlar da yapabilirlerdi. Amsterdam'a giden Abramovic, orada fotoğraf sanatçısı Ulay ile tanışır. Birbirlerine ilk bakışta aşık olan çift, hem yaşamı hem de sanatı paylaşmaya başlarlar. Performans alanında yaptıkları cesur işlerle ikili olarak ünlenirler. Artık onlar için performans hem bireysel hem de çift olarak birbirlerine karşı bedensel ve ruhsal dayanıklılıklarını test etmek anlamına gelir. Yaşadıkları karavanla ülkeden ülkeye gezerler, ses getiren birçok performans sergilerler. Sanat onlar için bir tür arınma ve kendini bulma biçimidir. Seyirciyi de dahil ettikleri işler yaşamdan bir parçadır. Bir müddet sonra ayrılsalar da Abramovic bunu da sanata çevirmeyi bilir. Yaşadığı acıyı, Uzakdoğu'da çekildiği inzivayı, tanıştığı Tibetli keşişleri performans olarak sunar. Sanat sayesinde tekrar yaşam enerjisini bulur. Duvarlardan Geçmek bir otobiyografi olarak okunabileceği gibi bir yaşama tutunma, var olma biçimi olarak da okunabilir. Hepimizin çevrili olduğu duvarları yıkarak geçmenin canlı bir örneği Marina Abramovic'in hayatı. Ailenin, toplumun, ruhun ve bedenin sınırlarını aşmak yolunda bir macera. Öğrenmeye aşık, her zaman bir üst aşamayı denemeye tutkulu sanatçının yaşamına birinci elden tanık olmak çok kıymetli. İstanbul'daki sergiyi kitabı okuyup gezebilme şansımız olmadı ama salgının bitip serginin yeniden açılmasına dair umudumuz hala var. O zamana kadar Abramovic'i takip etmeye ve kitaptan aldığımız ilhamla dolup taşmaya devam."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hayatta-kalmanin-aritmetigi", "text": "Adam, iyi bir baba. Zaman zaman ders vermesi için yerel bir üniversiteye çağrılan işsiz doktoralılardan biri. Coventry Katedrali'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında bombalanıp tekrar inşa edilmesi hakkında bir kitap yazmaya çalışıyor. Karısı Emma doktor. Adam'a göre, Emma'nın hastalarına ve sağlık sistemine olan bağlılığı, ailesine olan bağlılığından önce geliyor. Ergen kızları Miriam ve küçük kızları Rose'la birlikte, kendi halinde, mutlu bir aile. Bir gün Miriam'ın okulundan gelen, kızın kalbinin ve solunumunun bir anda durduğunu söyleyen bir telefonla hayatları altüst oluyor. Sular Çekilirken, anne-baba olmanın yarattığı endişeler üzerine bir roman. Çocuk yetiştirmede aslan payının daima anneye verildiği, hatta anneliğin kutsal addedilip babaların biraz saf dışı bırakıldığı bu durumu Sarah Moss ters köşeden, bir babanın ağzından anlatmış. Moss bir yandan Miriam'ın sebebi bir türlü teşhis edilemeyen, kalıtsal olup olmadığı, Adam'ın otuzlarında denizde yüzerken boğulan astım hastası annesiyle bir ilişkisinin olup olmadığı anlaşılamayan hastalığının etrafında şekillenen yeni hayatı anlatırken bir yandan da sağlık sistemi, akademik yozlaşma, terör, faşizm, cinsiyetçilik gibi gündelik hayatımızın bir parçası haline gelen olumsuzlukları eleştiriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/her-dem-yeni-son-iyi-seyler", "text": "Son İyi Şeyler'deki üç öyküde yer alan her cümle başlı başına bir küçürek öykü gibidir. Üç hikayenin fragmanlardan oluşan yepyeni bir roman olarak da okunabileceğini, bir roman olarak da anlamlandırılabileceğini iddia etmek isterim. Son İyi Şeyler bu sebeple çok farklı okumalara açık bir kitap. Onu bu özelliği sebebiyle 1980'lerde yayınlanmasına rağmen her dem yeni ve her dem yenilikçi bir kitap olarak görüyorum. ER Başka nasıl anlatmalı? Eğer Son İyi Şeyler hakkında bir yazı yazılacaksa bu sorudan başlamakta fayda var. Kitaptaki üç öykü bu soru üzerine bina edilmiş desek hiç de abartılı olmaz? Bina mı dedim? Bir inşaat var gerçi ama bina kelimesi bu kitap için hiç de uygun olmadı. Neden mi? Ahmet Kekeç'in Başka nasıl anlatmalı? sorusuna verdiği cevap olan Son İyi Şeyler öykü semamızda parlamaya başladığında takvimler 1985'i gösteriyordu. İlginçtir 1981'de kitabın adını taşıyan bir öykünün Aylık Dergi'de yayınlandığını görüyoruz ama kitapta bu isimde bir öykü yer almıyor. Dergi nüshalarına bakma fırsatım olmadı ama buraya bir mim koymakta ve karşılaştırma yapmakta fayda var. Yayınlandığı dönem için avangard diyebileceğim bir metin Son İyi Şeyler. Bilinçli eksiklikler bırakmıştı Kekeç metinde, bilinçli savrulmalar yerleştirmişti öykülerine. Acemi bir yazarın yol kazaları olarak tanımlayabileceğim bazı kusurlarını o usta bir yazarın bilinciyle inşa etmiş ve anlattığı öykünün hakkını veren yeni bir dil üstünden kitaplaştırdığı üç öykü ile unutulmaz bir atmosfere sokmuştu okurunu. O tarihte klasik serim-düğüm-sonuç meselesi geride bırakılalı çok olmuştu elbette. Ancak Ahmet Kekeç'in kurduğu atmosfer de bir başka yeni idi. O, olandan ve olaydan ziyade oluşu deşmişti Son İyi Şeyler'de. Sebepler ve sonuçlar muğlak yaşanan oluş nettir onun hikayelerinde. Yalnızca yazarak değişmiyor hiçbir şey cümlesi bir mızrak gibi saplanır okuruna. Her cümle bir sinema filminin sekansı gibidir Son İyi Şeyler'de. Bir macera filminin sekansı değildir elbette anlatılan. Son İyi Şeyler'deki üç öyküde yer alan her cümle başlı başına bir küçürek öykü gibidir ve beri yandan da metinler birer cümleler toplamı değil bütünlüklü birer hikayedir. Yine de biraz okur küstahlığı yapıp söz konusu üç hikayenin fragmanlardan oluşan yepyeni bir roman olarak da okunabileceğini, bir roman olarak da anlamlandırılabileceğini iddia etmek isterim. Son İyi Şeyler bu sebeple çok farklı okumalara açık bir kitap. Onu bu özelliği sebebiyle 1980'lerde yayınlanmasına rağmen her dem yeni ve her dem yenilikçi bir kitap olarak görüyorum. Özetlenemezlik mevzuunu biraz açmakta fayda var. Altı çizilebilecek, spota çekilebilecek cümleleri yok Son İyi Şeyler'in. Bir başka deyişle ancak metnin bütün satırlarının altının çizilmesi halinde anlamlı olabileceği hikayeler bunlar. Olayların ve kişilerin hiçbir fevkaladeliği yoktur. Bütün fevkaladelik anlatımda, üslupta ve hikayeyi sanat kılan bütün o içdökümdedir. Her insanın başına gelebilecek feci olaylar, çok az insanın hissedebileceği can acıtıcı bir derinlikte anlatılır Son İyi Şeyler'de. Hikayeler ağır bir ağıt yoğunluğundadır adeta. Nitekim şu satırları iktibas yaparken bütünlüğünden koparmış olmanın sebep olduğu bütün kötülüğü bilmeme rağmen sırf o ağıt tonunu hissettirebilmek için alıntılamak isterim: Dün annemin mezarına gittim. Kar yağıyordu. Bakımsız üç beş ağaç, görüntüyle örtüşen beyaz taşlar, büyük bir ıssızlık sonra... Karlar altındaki kabarmış toprağa, anneme, annemin dokunulmamış varlığına ağladım. Sonra, sonra bir tansık gerçekleşir umuduyla baktım yerdeki kabarık toprağa. Kar saçlarıma, kirpiklerime doluşurken kalktım, yürüdüm. Ahmet Kekeç'in Son İyi Şeyler'i hala yaşlanmamış bir metin ve sırf bunun için bile okunmaya değer bir kitap. Noktalama işaretleri, imla, kelime seçimi... Akla gelen bütün hikaye özellikleri klasik diyebileceğimiz hikaye tarzını arayanlar için birer skandal gibidir. Kekeç, bütün o yıkıcılığı ile yepyeni bir hikaye dünyası kurar okurlarına. Okur, birer seyirci olmaktan çıkarılır yaşananları iliklerine kadar hisseden birer özneye dönüşür adeta. Okurlar olarak hikayelerde yaşanan medcezirlere kapılıp oradan oraya sürükleniriz. Başka nasıl anlatmalı? her yazarın gündeminde olan bir sorudur. Bugüne dek yazılmış bütün o edebi kalabalığın içinde yer almamak için bu soru hiçbir yazarın kaytarma lüksü olmayan bir sorudur. Her yazar avangard olmak zorunda değildir elbette. Yazar, en bildik serim-düğüm-çözüm üçlüsü üzerinden de kursa hikayesini bir şekilde biricik olmayı başarmalı, en azından biricik olmayı hedeflemelidir. Her yazar, bu soruyu bir şekilde kitap çıktıktan sonra kendisiyle yapılan söyleşide kendisine yöneltilen sorularla değil bizzat eserleriyle cevaplandırmak durumundadır. Son İyi Şeyler güzel bir cevap olarak kütüphanemizde yer almayı ve tekrar tekrar değerlendirilmeyi hak ediyor. Son bir notum daha var. Bir okur olarak yeni baskısı Muhit Kitaptan yapılan Son İyi Şeyleri dergi sayfalarında kitaplaşmayı bekleyen diğer Ahmet Kekeç hikayelerinin de takip etmesini ümit ve temenni ediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/her-sey-olup-bitmeden-bir-gun-once", "text": "Devrimden Önceki Gün, Ursula K. Le Guin'in bir bilimkurgu klasiği haline gelen Mülksüzler romanındaki Devrim'e önderlik eden kadın lider Odo'nun bir gününü anlatır. Mülksüzler'den ayrı olarak ama onunla aynı sene, 1974 yılında yayımlanan, Türkçeye ise geçtiğimiz ay kazandırılan kitap, devrimci liderin bir günü üzerinden Odo felsefesini ve devrim öncesi toplumsal atmosferi, yaklaşmakta olan değişimin ipuçları bakımından anlatıyor. Ursula K. Le Guin'in 1974 tarihli romanı Mülksüzler'in ütopik bilimkurgu romanları içinde kendine has bir yeri var. Roman, toplumsal ve siyasi açıdan iki farklı dünya tasavvuruna karşılık gelen ikili dünya sisteminde geçiyor. Bunlardan biri Urras, kapitalist ekonomik düzeni temsil ediyor. Eşitlikten uzak, pratik fayda güden, çıkarcı sistemin egemen olduğu Urras, zengin olsa da mutsuz insanların ülkesi. Çatışma ve ayakta kalma hırsı insanları ele geçirmiş. Bunun tam karşıtı Anarres ise kurak, verimsiz topraklara sahip olmasına rağmen üretimde dayanışmanın egemen olduğu, eşitliğe dayanan bir sisteme sahip. Anarres'te yaşayanlar doğanın parçası olduklarını biliyor ve ona uygun hareket ediyor. Cinsiyetler arası ilişkilerden aile düzenine hiyerarşinin ortadan kalktığı anarşist bir düzen Anarres'in düzeni. Mülksüzler'de anlatılan anarşizm Le Guin'in sözleriyle cebinde bombayla gezmek, yani terörizm anlamında bir anarşizm değil, zira kendini hangi isimle yüceltmeye çalışırsa çalışsın bunun adı terörizmdir. Aşırı sağın sosyal-Darwinci ekonomik liberteryanizmi anlamında bir anarşizm de değil. İlk ifadesini erken Taocu düşüncede bulan Shelley, Kropotkin, Goldman ve Goodman tarafından yorumlanan anarşizm. Le Guin'in Mülksüzler'de resmettiği ve Odoculuk adını verdiği bu anarşizmin yöneldiği tek hedef otoritenin kendisidir. Temel ilkesi ise dayanışma ve işbirliğidir. Bu nedenle siyasetten öte doğal bir yaşam biçimi olarak öne sürülür. Mülksüzler'in, romanda geçen olaylardan çok önce yaşamış ancak Anarres'in üzerindeki tesiri her daim hissedilen devrimci lideri Odo, Odoculuk denilen toplumsal düzenin kurucusudur. Odo erkek egemen dünya karşısında kadın lider olarak ayrıca değerlidir. Mülksüzler'den ayrı olarak orijinal dilinde yine 1974 yılında yayımlanan, Türkçeye ise geçtiğimiz ay kazandırılan Devrimden Önceki Gün, Anarres'in anarşist önderi Odo üzerine bir metin. Kitap devrimci liderin bir günü üzerinden Odo felsefesini ve devrim öncesi toplumsal atmosferi yaklaşmakta olan değişimin ipuçları bakımından anlatıyor. Kitap, resimli olması bakımından da dikkat çekici. Bu edisyonda kullanılan resimler, ilk olarak Nordica Libros'un hazırladığı İspanyolca baskıda yer almış. Sosyalist ve anarşist filozoflardan Ursula Le Guin'in kendisi kadar ünlü figürler, kitaptan vurucu cümlelere de yer verilerek, resmedilmiş. Kitap, asıl adı Laia olan Odo'nun Yönetim Meydanı'nda çıkan arbedede öldürülen eşine dair hatıralarıyla başlıyor. Geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen cümlelerle Odo yaşamının bir tür muhasebesine girişiyor. Altı yaşında, on altı yaşında, gözü kara, huysuz, hayalleriyle büyüyen, dokunulmamış, dokunulmaz küçük kızdı. Kendisiydi. Ve yorulmak bilmez işçi ve düşünür, sevgili, yaşamın dalgalarında kulaç atan aşık. Hücrede geçirilen yıllar, yazdığı bildiriler ve kitaplar tesadüf değildir. Toplumsal koşullar Odo'yu çocukluğundan itibaren başka bir dünyanın imkanına inandırır. Daha dünyadan bile haberi yokken hissetmişti bunu, ilk bildirisini yazmadan önce, altı yaşındaki diğer çocuklarla birlikte, kabuk bağlamış dizlerinin üzerine çöküp kaldırımlarında misket yuvarladığı River Street'in ötesine geçmeden önce, daha o zamandan biliyordu. O ve diğer çocuklar ve onların aileleri ve sarhoşlar ve fahişeler ve bütün River Street bir şeyin zeminiydi; temeliydi, gerçekliğiydi, kaynağıydı. Odo her ne kadar devrimin öncüsü olsa da gelenekten tam anlamıyla kopmuş değildir. Ona göre devrim her şeyden önce bir zihniyet devrimidir ve bu yeni zihin gençlerde kendisinden daha fazla görünürdür. Bunun en iyi örneği olan Odocu evler, değişimin manzarasını resmeder. Odo'nun lider olduğu için Ev'in en geniş odasında tek başına kalması, bizzat kendisinde rahatsızlık yaratır. Ona göre, seçkincilik ve lidere verilen aşırı ayrıcalıklar hemen ortadan kalkamaz. Büyük dönüşümler zamana ihtiyaç duyar. Odocu dönüşümün en önemli ilkesi mülksüzlüktür. Ona göre, sahip olma güdüsü ve sahip olunanlar üzerinde kurulan iktidar kırılmalıdır. Çünkü mülkiyet iktidarı getirir, iktidar tahakküm ve eşitsizliği. Bedenden cinsiyete, eşyadan toprağa her türlü mülkiyet ortadan kaldırılmalıdır. Odo'ya göre otoritenin yokluğu sanılanın aksine düzensizlik getirmeyecektir. Özgürlük, disiplin ile birlikte var olabilir. Ancak düzenin adamları böyle düşünmez. Fal taşı gibi açılmış gözlerle sorarlar 'Medeniyeti çamura gömmek mi senin niyetin?' Odo izah için senelerini verir, ancak yine de anlaşılmaz. Oysaki çürüme her yeri sarmıştır. Sahip olduğunuz tek şeyin çamur olduğunu düşünün, eğer Tanrı'ysanız bu çamurdan insan yaratırsınız, eğer insansanız, içinde insanların yaşayabileceği evler yaratırsınız. Le Guin'in Mülksüzler'de yazdığı Anarres'in anarşist düzeninin felsefi temellerini - işbirliği, kolektif çalışma, bireysel iradeye verilen değer, sevgi üzerine kurulan toplumsal ilişkiler vb. - Devrimden Önceki Gün'de buluyoruz. Kitap, Mülksüzler'e giden sürecin ipuçlarını vermesi bakımından değerli. Le Guin, yazdığı ütopik eserlerde bireyin içine hapsolduğu kalıpları hayal gücünün yardımıyla kırıyor ve yeniden inşa ediyor. Ona göre somut verilere dayanmayan ütopya gerçeğe yönelen bir eleştiri ve bu nedenle daha samimi. Gerçekleşmesi mümkün olmasa da hayal etmeye ve yazmaya devam etmek, olası dünyaları umutla düşlemek hususunda Le Guin ışığını göndermeye devam ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hicbir-sey-hakkinda-gariplikler", "text": "Reşat Çalışlar, Gariplikler'de Orhan Veli şiirleriyle Demet Akalın şarkılarını aynı potada eritmek gibi bir işe girişiyor. Daha tuhaf olansa, bunu başarıyor. Geoff Dyer'ın Bir Hışımla'daki karakterin peşine düştüğü ve ulaşması imkansız hale gelen 'Lawrence kitabı' gibi var olan ama aslında olmayan bir proje için koşan onlarca benzemez karakter. Seinfeld'in mizahının arkasında yatan büyük gücün, dizinin hiçbir şeyle ilgili bir dizi olmasından ileri geldiği rivayet edilir; kült televizyon dizisi, sezonlarından birinde bu tartışmaya da odaklanır. Karakterler Jerry ve George, bir televizyon programı yapmak istediklerinden bahsederler. Bu program, hiçbir şey hakkında olacaktır. İçinde hiçbir şey olmayan bir program yapmak, o programın genel bir konusuzluğa dayanmasını gerektirmiyor. Şüphesiz dizinin birçok bölümünde belli bir konu bütünlüğü, bir akış vardı; yine de bu akış, birçok yerde karakterlerin önüne geçmiyordu. Hiçlik hakkında bir programla kastedilenin, aslında kendisinden önce yapılan işlere meydan okuyacak kadar konuyu arka plana atmak suretiyle belli kalıpları, dayatmaları hiçe saymayı deneme olduğunu varsayabiliriz. Bu türden bir meydan okumayı son dönemde İngiliz edebiyatının önemli maalesef pek aşina olunmayan ismi Geoff Dyer'da görebiliyoruz. Yazarın özellikle Bir Hışımla kitabı, türünün en iyi örneklerinden. Kitapta ana karakterimizin dile getirdiği D. H. Lawrence hakkındaki kitabı yazıyor olmam gerek, Lawrence hakkında yazacağım kitapla ilgili herhangi bir gelişme kaydedeceksem gibi tekrarlar ve yapılacak işten çok işin nasıl yapılacağına dair monologların ön planda olması, söz konusu başkaldırıya işaret ediyor. Gelelim Reşat Çalışlar'ın Gariplikler'ine... Bir Yapımcı, Bir Bozumcu, Bir Youtuber, Bir DJ, Bir Maske ve diğerlerinin Orhan Veli konulu bir film projesi etrafında gelişen tuhaf macerası alt başlığını taşıyan romanda, ana eksene Orhan Veli konulu bir film projesi yerleşiyor. Karakterler bu film projesi için oradalar. Fakat Geoff Dyer'ın peşine düştüğü ve ulaşması imkansız hale gelen Lawrence kitabı gibi bir proje bu. Orada var, ama aslında yok. Orhan Veli'nin hayaleti kitap boyunca karakterleri rahat bırakmıyor; çekilecek bir film var, evet, ama bu hiç önemli değil. Çalışlar'ın yapmak istediği biraz farklı gibi duruyor: Romanını biraz daha hayat eksenine çekiyor; günceli yakalama, olan bitene, halihazırda yaşananlara dair bir not çıkarma, bazen şerh düşme isteği içinde yazar. Kitapta fazla karakter olması başlarken korkutsa da o keşmekeşin içinden bir gürültü yığını çıkmıyor. Takip etmesi yer yer güçleşse de, Çalışlar kendini geri planda tutmayı becerip sahneyi karakterlere bırakmayı ihmal etmemiş. Anlatacak çok şeyi olsa da yazar -Demet Akalın'dan Instagram ünlülerine, TikTok'a, geniş bir skala bu- tüm bunları karakterlerine ve olay örgüsüne yedirmeyi başarmış. Karakter yaratmada ve olay örgüsündeki ustalığına rağmen, bir noktada eleştirilebilir: Birçok karakterin iç dünyasında farklı şeyler dönse de, bu tuhaf karakterlerin arasında Miray Garibe, tastamam bir aptal sarışın olmaya mahkum ediliyor, komplike bir karakter olmaya yer yer yaklaşıp yazarın birkaç hamlesiyle hemen blogger'lığa geri dönüyor, sadece ekran önünde var olan bir karaktere dönüşüyor. Başka bir deyişle, Çalışlar'ın Miray Garibe'ye hiç acımadığı da söylenebilir. Bunun dışında, Gariplikler tuhaf bir kitap. Çağın timeline'larda akan ritmini yakalıyor. Afili Filintalar'la doğan o zıpır edebi çizgiden güç aldığı, ona benzediği de söylenebilir. Bense Çalışlar'ın zihnini çok daha berrak tutmayı başardığını; karakterleriyle, çok katmanlı olay örgüsüyle birçok yazarın üstesinden gelemeyeceği, hiçbir şey hakkında dolu dolu bir kitap yazdığını söylemek istiyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hikaye-anlatici-berger", "text": "1987 Haziran'ı, 16 yaşımdayım; Ankara'dan Tire'ye, anneannemin evine gelmişiz. Şimdi takvime bakınca, Ramazan bayramı için gelmiş olmamız gerektiğini anlıyorum. Üç aydır, kapakları, konuları dikkatimi çeken bir dergiyi takip etmeye başlamışım; büyük çoğunluğunun adını hayatımda hiç duymadığım insanların şiirlerini, yazılarını, resimlerin, karikatürlerini merakla takip ediyor, 16 yaşında bunlar ne kadar anlaşılabilir, öğrenilebilirse, okuyor, öğreniyorum. Derginin haziran sayısı o günlerde çıkmış; evden çıkıp anacaddeyi yokuş aşağı takip ederek Tire meydanına yaklaşırken sağdaki büyük gazete bayiine gitmeyi, buradan gazete alıp gelmeyi, dükkanın gazete mürekkebi kokusunu seviyorum; işte bu dükkandan Gergedan'ın 4. sayısını alıyorum. Bir zamanlar Pazar Postası diye bir dergi çıkmış olduğu, Pazar Postası'nın İkinci Yeni diye bir akımda önemli bir yer tutmuş olduğunu, Cemal Süreya, Ahmet Oktay, Ece Ayhan diye birilerinin bu dergide yazmış olduğunu bu sayıdan öğreniyorum. Dergideki Woody Allen'ın mizah öyküleri eğlendiriyor beni, ama asıl Borges'ten şiir çevirileri, bunlar arasındaki Bilimde Kesinlik Üstüne şiirinin tuhaf tipografisi, bu şiirinin konusu olan harita paradoksu beni uçuruyor. Dergide Oktay Rifat'ın yeni şiirleri de var; ama ben henüz Oktay Rifat'ı anlayacak, takdir edecek yaşta değilim. Dergide, bir de, özel bir bölüm var; John Berger diye biri dergiye özel, kısa metinler vermiş; Caravaggio resimlerine yazdığı 7 resimaltı İngilizce ve Türkçe olarak sunulmuş. Caravaggio'nun ismiyle de, resimleriyle de ilk defa karşılaşıyorum; o zaman bile, Berger'ın bu resimlere bakarken gördükleri, dünyada böyle tuhaf, bambaşka resimler olması, bu resimlerin böyle tuhaf bir dikkatle mesela, okuyucunun dikkatini muzaffer Eros'un kanadının vücuduna dokunmasına dikkat çekerek okunabilmesi beni çok şaşırtıyor. Bir sonraki sahnede, 30 yıl sonra, 2017'deyiz. John Berger'ın 90 yaşına gelmesi nedeniyle BBC'de arka arkaya Berger'la ilgili programları yakalamaya başladığımda bu naiflik çoktan geride kalmış tabii. Görme Biçimleri'nin kitabını ve orijinal televizyon serisini epey iyi tanıyor, Berger'ın diğer kitaplarını yeterince okumuş olmasam bile dergi yazılarını yıllardır takip ediyor, kim olduğunu, bize gerçekten de yepyeni görme biçimleri sunan, bunu yalnızca yazısıyla değil, sesi ve görüntüsüyle de büyük bir hitabet ustalığıyla aktaran biri olduğunu biliyordum artık. Bilmediğim, farkında olmadığım ise asıl temel bilgiymiş: 16 yaşımdayken aklıma çakılmış olan o Aesopos yüzü, aynı zamanda bir John Berger otoportresiymiş meğer. John Berger'ın Görme Biçimleri'ndeki genç yüzüne alışık olduğumdan, yaşlanınca neredeyse birebir Velazquez'in Aesopos'una benzediğini bilmiyordum; yaşlı Berger ile uzun uzun konuşulan bir belgeselde, tam yaşlanınca Gergedan'daki Aesopos'a dönüşmüş... diye düşünürken, Berger da elinde bu tablonun bir kartpostalıyla bu Aesopos'u bir otoportre olarak gördüğünü anlatmaya başlayınca parçalar ardı ardına yerine oturuverdi meğer, Gergedan'daki denemede de, bunu hiç açıkça söylemese de, aslında kendini de anlatıyormuş Berger. Sahiden de, 70 yıllık çalışma hayatı boyunca resimle, filmle, şiir, roman ve denemeyle uğraşmış bu adamın kendini her şeyden önce bir hikaye anlatıcısı olarak tanımladığını nihayet idrak etmiştim: Berger, kendini en eski hikaye anlatıcılarından Aesopos'la özdeşleştirecekti tabii; Velazquez'in Aesopos portresi ise, göz altı torbalarıyla, dünyanın acısını, düş kırıklığını görmüş, ama gururunu elden bırakmamış bir münzevinin bakışıyla, yüz ifadesiyle, duruş olarak de Berger'ı resmediyordu. Berger, demek ki, 70 yıl boyunca yazısı, sesi, yüz ifadesi, çizimleriyle bizlere hikayeler anlatmış; görmediklerimizi göstermiş, dünyaya başka türlü bakmamızı sağlamış bunu yaparken hep temel meselelerine, insanların insanlara yaptığı kötülüklere, bugünkü dünya düzeninin paraya tapma etrafında kurulmasının kötü etkilerine, çağdaş tercihlerimizin yok ettiği, ezdiği hayat biçimlerine tekrar tekrar dikkat çekmiş. Berger'ın bir parçası olduğu Britanya kültürü, dış dünyayla, hele bizim gibi fakir memleketlerle daha çok turistik-gastronomik açılardan, iş ciddiye binince de siyasi ve ticari tahakküm açısından ilgilenmeye teşne bir kültür. Berger ise bu dışa kapalılığın tam zıddına giderek, hep uluslararası kültüre, uluslararası dayanışmaya önem vermiş; başka edebiyatları, başka insanların dertlerini sahiden anlamaya ve anlatmaya çalışmış. Bu tercihinde, büyük olasılıkla, kendi ailesinin göçmen geçmişinin, sanat hayatının başında, ressamlıkla uğraştığı yıllarda faşizmden Britanya'ya kaçmış uluslararası aydınların arasında yaşamış olmasının ve bu ilişkilerden öğrendiklerinin büyük etkisi var. Geçen ay içinde Türkçesi yayımlanan Portreler, John Berger'ın arşivini de emanet ettiği Tom Overton'un hazırladığı, Berger'ın ressamlar üzerine denemelerinden yapılmış hacimli bir derleme. Berger'ın yazı hayatının çok önemli bir kısmını belgeleyen yaklaşık 500 sayfalık bu cilt, Berger'ın ömrü boyunca üzerine çalıştığı tüm bu meseleleri derliyor ve örnekliyor. Kitap, İngilizcede Berger'ın 2 Ocak 2017'deki ölümünden kısa süre önce (2015'te) yayımlanmıştı. Tom Overton, kitaptaki 74 denemeyi yazılış sırasıyla değil, söz konusu ressamın yaşadığı döneme göre sıralamış; kitap, Chauvet mağara resimlerinden, Feyyum portrelerinden başlıyor, tüm resim sanatı tarihini tarayıp 1983 doğumlu Randa Mdah ile tamamlanıyor. Berger, kitap boyunca, anlatım biçimlerini nasıl renkle, çeşitlilikle, şaşırtmacalarla kullanabileceğini gösteriyor: Bir resimde kolay kolay göremeyeceğimiz bir ayrıntı bir köy anısıyla, bir ressamın sahici bir resmi, aynı ressamın hiç yapmadığı hayali bir tablonun aynı ciddiyetle tasviriyle, bir resim üzerine yazdıkları müzelerdeki hayat üzerine nefis bir kara mizah parçasıyla, bir konu üzerine yaptığı spekülasyonlar bu konunun Beckett'vari bir tiyatro formunda tekrar işlenmesiyle iç içe geçiyor. Kitabı, Berger'ın kişisel sanat tarihi kitabı gibi okumak mümkün tabii; ama kitabın asıl gücü ve önemi, zaten bildiğimizi düşündüğümüz resimleri bambaşka bir gözle yorumladığı, resimlerin bambaşka taraflarını gösterdiği, düşünmeyeceğimiz bağlantılar kurduğu sayfalarında. Juan Munoz hakkındaki 65. denemenin Nazım Hikmet'e mektuplar formunda yazılmış olması da Türkçe edebiyat meraklıları için heyecan verici tabii. Yukarıda uzun uzun anlattığım, benim için tüm bu hikayeyi başlatmış olan Velazquez'in Aesopos'u ile ilgili denemesi de kitabın 16. yazısı. Berger'ın her yorumuna katılmayabiliriz; bazı gördüklerini göremiyor, bambaşka şeyler görüyor olabiliriz; düzyazı formlarını her açıdan zorladığı kurguları, geçişlerini belki her zaman takdir etmeyebiliriz. Yine de, Berger'ın insanlığın neredeyse tüm görsel yaratıcı geçmişini kapsayarak bugüne bakmasını, ölülerin sözlerini, işlerini, meselelerini, yüz ifadelerini, tenlerini hep bugüne getirip bugünkü dertlerimizle bağlantılandırmasını okumaya hepimizin ihtiyacı var: Bugünün dünyasının meseleleriyle mücadele ederken yalnız olmadığımızı; bakmayı, görmeyi bilirsek bizden önce yaşamış olanların benzer meselelerle mücadele ederken bıraktıklarına ulaşabileceğimizi, onlardan destek alabileceğimizi bilmek için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hikayesi-askla-mayalanmis-bir-roman", "text": "90'larda geçen bölümde ise 80 darbesinin soğuk gölgesi hala topluma hakimdir. Dünya yeni bir sürecin eşiğindedir ve ülke de bu süreci kendince yaşamaktadır; topluma ve dolayısıyla bireye sirayet eden, hüznün hakim olduğu bir ruh hali mevcuttur. Ama tüm bunlara rağmen her zaman olduğu gibi aşk hep vardır; bir çölün ortasında bir çiçek gibi açarak varlığıyla her çağın, her dönemin ve her kuşağın içinde bir güneş gibi doğar. Ve Kızın Adı Gece, öncelikle bir aşkın romanı. Ondan sonra Türkiye'nin, dünyanın ve içinde geçen diğer şeylerin... Ertürk Akşun, naif üslubuyla anlattığı bu aşkı, kelimeler denizinde yüzdürerek okurun yüreğinde karaya çıkarıyor. Kıyısında köşesinde aşka bulaşmış herkesin kendinden bir şey bulduğu Ve Kızın Adı Gece, anlaşıldığı kadarıyla, yazarın da hayatından çok şey içeriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hirosima-cocuklugum-yalinayak-gen-ve-bir-ulusun-cizgi-roman-portresi", "text": "Otobiyografik ve biyografik bir çizgi roman örneği olarak tanımlayabileceğimiz Yalınayak Gen, Japon çizer Keiji Nakazawa'nın toplam 10 kitapta anlattığı bir savaş hikayesi. Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri'nin, İkinci Dünya Savaşı'nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima'da, 6 Ağustos 1945'te ailesiyle birlikte yaşadı. Bir ülkenin aynı anda hem geçmişini, hem de geleceğini değiştiren bu saldırı, Nakazawa'nın 'Gen Projesi' içerisinde çizgi roman türünde bir Japon trajedisi olarak 1973 ve 1987 arasında, bomba ve sonrasını aktaran on beş yıllık bir anlatıya yayıldı. Nakazawa, kendi anılarını paydaşı olduğu diğer anılarla harmanlayarak kitabın ana kahramanı olacak 6 yaşındaki Gen'in hikayesini biçimlendirdi; bu anlamda bir biyografik seçki yoluyla hikayesini anlatmayı seçti. Hiroşima'nın öncesinin ve sonrasının Japon toplumunu ve toplumsal dinamikleri nasıl değiştirdiğini, bu on beş yıllık dönemde toplam on kitaptan oluşan bir külliyatla sundu. Ancak bunu yaparken, genel anlamda trajedinin yönünü salt malum nükleer felakete bağlamaktansa; savaş sonrası cehennemi yaşayan bir toplumun bu cehenneme ne kadar hazır olduğunu ve o dönemi atlatırkenki zorlukları sorgulayarak anlatısına aktardı. Birinci kitap, Hiroşima'nın Hikayesi bize kısaca Gen'in ve aile fertlerinin savaş esnasında Japonya'daki mütevazı hayatlarının ince dinamiklerini anlatır. Tüm Japon toplumunun üzerine çökmüş bir korku ikliminin özetlendiği bu kitap; Japon milliyetçilerinin ve popülist galeyanın yarattığı savaş psikolojisi yoluyla toplumun nasıl yozlaştırıldığının, aynı zamanda bu yozlaşmanın getirdiği kaçınılmaz nepotizmin Japon halkını nasıl etkilediğini özetler. Her ne kadar hikaye, bombayı taşıyan Amerikan uçağı Enola Gay'in, ağustos sıcağında Hiroşima insanlarını hedef almasına doğru ilerlese de; genel olarak tüm kitap bir Japon ailesinin o dönem bir kap pirince bile muhtaç yaşayarak çektiği acıları ve bu acıların nereden, nasıl kaynaklandığını anlatmayı hedefler. İlkelerinden taviz vermeyen ve ailesini, en azından fikren, bu savaşın dışında tutmaya çalışan baba figüründen, babasının hain damgası yemesi yüzünden ailesinin dışlanmasına gönlü el vermeyen ve sırf bu sebepten istemeyerek de olsa orduya katılan büyük erkek kardeşe kadar tüm karakterler Japonya'nın 1940'larda nasıl bir sosyo-kültürel atmosfer içerisinde büyük savaşa dahil olduğunu bizlere aktarır. Bu hikaye, ikinci kitap Ertesi Gün'le devam eder, bombadan sonra olanlar karikatürvari ancak bir o kadar da acı verici bir dille, vahşeti birebir hissettirecek şekilde anlatılır. Bombanın hemen ardından yaşanan o grafik ve şiddetli kaosun birebir temas ettiği bu öykü, aynı zamanda Japon İmparatorluğu'nun savaş dönemindeki yarattığı milliyetçi özgüvenin ne kadar kısa zamanda tuzla buz olabileceğini okuyucunun yüzüne vurur. Kaos anında bizciliğin ne noktalara ulaşabileceğini en çıplak şekilde ortaya koyan Ertesi Gün, anarşinin kucağına bırakılmış bir Japon gençliğinin ve Sineklerin Tanrısı'nı hatırlatacak şiddette bir kural tanımazlığın portresini çizer. Üçüncü kitap Bombadan Sonra ve dördüncü kitap Küllerin İçinden ile Nakazawa, bombanın yarattığı dumanın dağıldığı ve bu kaos ortamının sakinleşmeye başladığı bir dönemde hayatın yeniden nasıl kurulduğunu ya da kurulmaya çalıştığını aktarır. Savaş sırasında genele hakim olan popülist tavrın dağılmasıyla, bir yandan da aslında Japon halkının toplumlaşamamasıyla bizi yüzleştirir. Savaş sonrası kayıplar aranırken, acılı Japon ailelerinin geçmişle yüzleşmesi ve savaş öncesinde ve sonrasında olan biteni sorgulama süreci başlar. Nakazawa, asayişin gerçek anlamda yitirildiğini anlayan Japon halkının devletsiz ayakta kalmaya çalıştığı bu dönemi anlatırken, aslında kayıpların ne boyutta olduğunu ve savaşın günün sonunda kaybeden taraf için nasıl sonuçlanacağını resmeder. TUDEM tarafından yaklaşık on yıllık bir aradan sonra (Yalınayak Gen serisinin dördüncü kitabı Küllerin İçinden Ocak 2009'da yayınlandı) yayınlanan beşinci kitap, Bitmeyen Savaş, bombadan iki sene sonra, bombaların düştüğü Hiroşima'nın ve Nagazaki'nin, genel anlamda tüm Japonya'nın yeni temeller atarak geleceğe ilerlemeye çalıştığı bir dönemi anlatıyor. Ancak toplumsal bağların zayıflığı ve ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik felaket, Gen ve diğer kahramanlarımızın otoritesiz bir ortamda yolunun Japon mafyası ve diğer kirli ilişkiler ile kesişmesini konu ediniyor. Beraberinde vaktinde ülke savaşa girerken itici güç sahibi olan yerel derebeylerin, savaş sonrasında nasıl zıt bir tavır takındığını anlatan Bitmeyen Savaş, bir yandan da olan biten felaketin sadece bir bombadan ibaret olmadığını bize ispatlıyor. Genel anlamda bazı kişilerce savaşın Amerika yönünü anlatmaktan imtina etmekle eleştirilen Nakazawa, çuvaldızı Japon toplumuna batırmaya sürekli devam ederek, savaşın da bir politika sonucu olduğunun altını çiziyor ve toplumsal acıların yeni tür popülizm örneklerine kaynak edilmesi yerine özeleştiriye konu edilmesi gerektiğini bize hatırlatıyor. Bombanın atıldığı yerine bombanın düştüğü bir anlatının tekrar edildiği günümüzde Yalınayak Gen için manga türü çizgi romanların belki de en nitelikli olanlarından bir tanesi demek yanlış olmayacaktır. Neredeyse yetmiş beş sene sonra hakkında hala soruların sorulduğu ve Amerikan veya Japon sorumluların hala tam anlamıyla hesap vermediği bu facianın sosyokültürel ve tarihsel okumasını, basit ama katmanlı politik içeriğiyle okuyucuya sunan Yalınayak Gen, ülkesinin öteden beridir aksayan yönlerini, bilinen en kolektif acı etrafına yerleştirerek anlatıyor. Şu ana kadar bir sinema filmi (1976) ve iki animasyon film uyarlaması da (1983, 1986) bulunan Gen'in hikayesi, ilk kitabın çıktığı tarihten bu yana son on iki yıl içerisinde Türkiye macerasının henüz yarısına ulaşabildi. Umuyorum ki sıradaki diğer beş kitap da bu kitabın yaratacağı bir ivmeyle kısa sürede Türkiye'deki okuyucularla buluşacak ve Gen'in hikayesini tamamlama fırsatını bizlere sunacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/hoyrat-tasrada-bir-gezinti", "text": "Thomas Bernhard'ın, geçmişiyle hesaplaşırken nefes alma gayreti, fonda ailesinin ve Avusturya'nın bulunduğu anlatı, deneme ve romanlarında açığa çıkıyor; Amras-Watten, Beton, Bitik Adam, Don, Düzelti, Eski Ustalar, Goethe Öleyazıyor, Hakikatin İzinde-Konuşmalar: Okur Mektupları-Söyleşiler-Edebiyat Yazıları, Kireç Ocağı, Odun Kesmek, Ödüllerim, Ses Taklitçisi, Ucuzayiyenler, Yürümek-Evet, Ungenach ve Yok Etme. Bernhard metinlerinde yaşamın beton misali sert yüzüyle karşılaşan okur, mutsuzluğun ve ölümün kıyısında gezinen karakterlere de rastlarken yazınsal öfkeye maruz kalıyor. İkiyüzlülüğü reddeden, ne kadar can sıkıcı olsa da hakikatin dillendirilmesinden yana zar atan Bernhard, bu anlamda okuru huzursuz da ederek, gerçekler uğruna dilini sivrilterek kendi yakınlarıyla ve ülkesiyle kavgaya tutuşurken bu rahatsız var oluştan bir üslup yaratıyor. Söz konusu zehir, bir ödül konuşmasında ya da otobiyografik metinlerinde hemen hemen aynı etkiye sahipken gerçek ile saçma, mutluluk ile karanlık arasında gezinen Bernhard ailesini, Avusturya'nın geçmişini ve aydınların ikircikli halini eleştirip hem ileri bakıyor hem de zihnini kurcalayan hatıraların labirentinden geçiyor. Bu yürüyüş, kimi zaman şiir kimi zaman da vatandaşı Wittgenstein üzerinden şekillenirken sevgi ve şefkat arayışı, kendini bulma arzusuna ya da kaçışa evriliyor. Diğer bir ifadeyle Bernhard'ın neredeyse tüm yapıtlarında rastladığımız ikilem veya arafta kalma durumu bu. Hakikat ile rol yaptığı yaşam arasında kaldığında bazen hastalanan bazen de kendisinde travma yaratan korkulara hapsolan Bernhard, ormanla özdeşleştirdiği hayatı bir savaşa benzeterek, tıpkı Kireç Ocağı'nın başkarakteri gibi, ya insanlardan kopuyor ya da çevresiyle didişirken hatırlama ve hesaplaşma üzerine kurduğu yaşamıyla kitaplarında kendisine bir şekilde yer açıyor. Türkçeye kronolojik olarak çevrilmeyen Bernhard külliyatından bir kitapla daha karşı karşıyayız şimdi; ilk metinlerinden biri olan Sarsıntı. Sarsıntı, iki bölümden oluşuyor. İlkinde, bir doktor ve oğlunun Avusturya kırsalındaki gezintisi, ikincisinde ise birçok konuya kendince değinen, gelgitli ve paranoyak Prens'in monoloğu var. Baba ile oğlunun yolculuğunda Bernhard, okuru Avusturya kırsalının otopsisine sokarken satır aralarında yorumlarda bulunuyor. Taşradakilere umutsuz barbarlar veya şehirdeki suçlar ve şiddet taşradakilerin yanında hiç sayılırmış, diyor mesela. Baba ve oğlunun uğradığı her noktada içine düştüğü kaosla birlikte, kırsaldaki aile içi çekişmeler ve yalanlar, tıpkı ortamı rengarenk yapan çiçekler gibi sayfalarda. Sefilliğe, deliliğe, şiddete ve doğanın çetin şartlarına rağmen ayakta kalmaya uğraşanlar, bedenen rahatsızlanınca ruhen de hastalanıyor. Adı bütün o keşmekeşte ilk kez geçen Prens Saurau'nun sınırsız özgürlükten bunalan, kitap meraklısı, felsefe delisi, pek çok konuda bilgi ve fikir sahibi olduğuna dair bilgiler ediniyor ikili. Bernhard, hoyrat taşranın ya da proleter boşlukların karşısına, yolun sonunda rastladıkları Prens'i çılgınlıkla örülü bir vaha gibi koyuyor. Dünyayı geniş bir çiftlik gibi gören, birbirinden uzak insanların aynı kaygı arazisinde gezindiğini düşünen Prens ya da bunları ona söyleten Bernhard haklı olabilir mi? Şöyle diyor Saurau: Baktığımda mutsuz insanlar görüyorum bunlar, çektiği azabı sokağa taşıyan ve böylece dünyayı, tabii ki gülünesi bir komediye çeviren kişiler... Prens'in konuşmasına, dünya ve hayata dair bir tirat havası veren Bernhard'ın, yeryüzünü bir sahneye ve insanları da rollerini öğrenen birer oyuncuya benzettiği oyuna, tutarlı var oluşlar veya kişinin huzursuzluğu da dahil. Bernhard; baba ile oğlunun seyahatini ve Prens'in monoloğunu öylesine kurgulamamış. Burada, hem Avusturya'ya ve kendi hatıralarına hem de hayata ilişkin söz söyleyip eleştiri getirme isteği yatıyor. Kısacası Bernhard, Sarsıntı'da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/huzun-ve-ofkenin-sakiyan-sessizligi-siyah-amerikalilarin-siiri", "text": "Afro-Amerikan Şiiri, hem Batı hem de Doğu şiirlerindeki sembolik temsillerle dolu, oldukça düzenli bir metin geleneğinin aksine, zaman içinde sürekli olarak gelişen zengin bir sözlü gelenekten köken bulmuştur. Sözlü gelenekle ilişkili deyim ve esneklik bu tür şiirleri gerçekten eşsiz kılar. Sözlü gelenekler ve hikaye anlatımı Afrika'dan gelen köleler için birincil öneme sahipti. Başlangıçta, sözlü öyküler Afrika anavatanından gelen kültürel gelenekleri korumak için kullanıldı ve zorla yer değiştirme sorunları arasında süreklilik sağlandı. Paylaşılan müzik besteleri, kölelerin herkesin anlayabileceği tanıdık dilsel yapılar, jestler ve tematik içerik oluşturmasına izin vererek iletişim ve kültürel konsolidasyonu kolaylaştırdı. Ve eve Rabbim'e dönüp özgür olacağım! Martinikli usta şair Aime Cesaire Sömürgecilik Üzerine Söylev'inde kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir der ve ekler: En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. ABD'de yaşanan son olayların ışığında gerçek şu ki; Batı Medeniyeti denilen şey ve özelde sömürgecilik arketipleri hortlamış Beyaz Amerikalılar ahlaken ve ruhen daha da savunmasızdır. Gerçekten, kimsenin düzeltmeye gücünün yetmeyeceği ve çekilecek hiçbir cezanın bedelini ödeyemeyeceği günahlar vardır. Öz suları kurutulup tüketilmiş, kültürleri ayaklar altında çiğnenmiş, kurumları yerle bir edilmiş, toprakları zapt edilmiş, dinleri darmadağın edilmiş, muhteşem sanat eserleri yok edilmiş, olağanüstü kaynakları yağmalanmış Afrikalı siyahların trajik öyküsünden söz ediyorum. Charleston'daki plantasyonlarda, içlerine korkunun aşılandığı, kendilerine aşağılık kompleksine sahip olmanın, korkuyla titremenin, diz çökmenin, umutsuzluğa kapılmanın ve dalkavukça davranmanın öğretildiği milyonlarca siyah köleden bahsediyorum. Darmadağın edilmiş doğal ekonomilerden söz ediyorum, öncesinde yerli nüfusa adapte olmuş ve uygulanabilir olan ekonomilerden, tahrip edilen tarımsal mahsulden, sürekli olarak karşılaşılan kötü beslenmeden, ürünlerin, hammaddelerin yağmalanmasından söz ediyorum. Bu tarihsel arkaplanda gelişen Afro-Amerikan şiir geleneğinin Phillis Wheatley ile başladığı yaygın olarak kabul edilmektedir. Batı Afrika, Gambiya'daki doğduğu köyden kaçırılan altı yaşında küçük bir çocuk köle olarak alınan Wheatley'in, Londra'da yayınlanan Dini ve Ahlaki Konulardaki Şiirleri, bir Afro-Amerikalı tarafından yayınlanan ilk şiir koleksiyonu olarak kabul edilmektedir. Üzücü kısa hayatı boyunca Wheatley, ulusal ve uluslararası düzeyde olağanüstü dilsel bilinci ve edebi yeteneği ile ün kazanmıştı. Phillis Wheatley eğitimli bir köle olarak rahat ve ayrıcalıklı durumuna yansıyan şiirler yazdı. Şiirleri kölelik ve evrensel eşitlik ahlaki meselelerini ele almaktan çok, dini özveri, vatanseverlik ve kurtuluş meselelerine odaklanmıştı. Wheatley, siyah bir kölenin de bu tür rafine şiirler yazabildiğini kanıtlaması için şiirlerini yayınladıktan kısa süre sonra mahkemeye çıkarılmıştı. Başlangıçta edebi kısıtlamaların isyancı fikirlerin yayılmasını engelleyeceği düşünülüyordu. Her ne kadar yasal sınırlamalar yazılı ifadenin 18. ve 19. yüzyıl köleleri arasında kullanımını ortadan kaldırsa da, şiirsel ifade hiçbir şekilde bastırılmadı. Okuma ve yazma konusundaki yaptırımlar aslında köleleri Batı ve Doğu şairlerini sınırlandıran yapısal kısıtlamalardan kurtararak Afro-Amerikan şiirinin ayırt edici özelliğini geliştirdi. Afro-Amerikan Şiiri, hem Batı hem de Doğu şiirlerindeki sembolik temsillerle dolu, oldukça düzenli bir metin geleneğinin aksine, zaman içinde sürekli olarak gelişen zengin bir sözlü gelenekten köken bulmuştur. Sözlü gelenekle ilişkili deyim ve esneklik bu tür şiirleri gerçekten eşsiz kılar. Sözlü gelenekler ve hikaye anlatımı Afrika'dan gelen köleler için birincil öneme sahipti. Başlangıçta, sözlü öyküler Afrika anavatanından gelen kültürel gelenekleri korumak için kullanıldı ve zorla yer değiştirme sorunları arasında süreklilik sağlandı. Paylaşılan müzik besteleri, kölelerin herkesin anlayabileceği tanıdık dilsel yapılar, jestler ve tematik içerik oluşturmasına izin vererek iletişim ve kültürel konsolidasyonu kolaylaştırdı. Geleneksel kültürleri içinde, griot olarak adlandırılan hikaye anlatıcısı, köyün en saygın üyesi idi. Griotlar, kültürel mirasın tarihçileri ve koruyucuları olarak hizmet ettiler ve kabile efsanelerinin yayılmasıyla toplumsal kimliği katılaştırdılar. Geçmişteki kabile anlatıları gibi, Afro-Amerikan şiirindeki anlatılar da ortak bir ırksal ve toplumsal kimlik oluşturdu. Afrika'dan yeni kıtaya taşınırken, kültürel etmenler ABD'de ortak bir deneyimle harmanlandı. Bu deneyim 18. yüzyılda 6-7 milyon kölenin yolculuğuyla başladı. Kaçırılan Afrikalılar birbirine bağlandı, genellikle çırılçıplak soyuldular ve yolculuk denemelerine giderken ya da bir sonraki köle gemisini beklerken, aylarca kalacakları taşınma noktalarına dek yürümeye zorlandılar. Zulüm, öfke, acı ve sağlık tehlikeleri düşünülemezdi ve yolculuk boyunca ölüm oranları olağanüstü idi. Kaçırılan Afrikalıların yakalama anından Amerika kıyılarına ulaşması bir yıl kadar sürebiliyordu. Hayatta kalanlar için fiziksel ve psikolojik hasar o kadar çoktu ki birçoğu hiçbir zaman tam olarak iyileşemedi. Depresyon, şok ve terörden kaynaklanan intiharlar yaygındı. Virginialı bir köle tücccarı satın aldığı 400 kölenin ertesi gün topluca intihar ettiklerini bildirmişti. Travmatik yolculuk sonunda hayatta kalanlar ise köle sahipleri için hızla bir statü ve eğlence kaynağı haline geldiler. Şarkı söyleyerek ve dans ederek efendilerini eğlendirmeye zorlandılar. Beyaz toplum tarafından zorlama ve tahakkümü temsil eden ifadeler, Afrikalı Amerikalılar için direnişi, isyanı ve kimliğin korunmasını eşit olarak temsil etti. Geçici ya da kalıcı olmama, genellikle beyaz sahipler tarafından göçe zorlanan kölelerin sürekli bir gerçeğiydi. Dinamik coğrafi kaymalar ve ölüm köleler arasında ırksal, toplumsal ve ailevi kimliğin somut gelişimini tehdit etti. Ailesel ya da toplumsal ilişkilerin değişmesi nedeniyle, köle şarkıları ve şiirler sosyal bağları korumaya çalışmış, böylece bir topluluk ve kimlik duygusunun korunmasını sağlamıştır. Emirleri uygulama zorunluluğunun neden olduğu hayal kırıklığı ve çaresizlik, beyaz egemen bir rejim altında kimlik kaybının bir tezahürüydü. Bazen annesiz bir çocuk gibi hissediyorum, Bazen annesiz bir çocuk gibi hissediyorum, Bazen annesiz bir çocuk gibi hissediyorum, Afro-Amerikan şiirler kafiye ve metreye sahip Batı ya da Doğu şiirlerinin aksine, kafiyeli olmayan dizeler kullanır. Ayrıca, dizeler hece uzunluğunda önemli ölçüde değişiklik gösterir. Bu değişkenlik, doğal konuşma içindeki söylemsel esnekliğin açık bir tezahürüdür. Uzun zamandır devam eden yazılı geleneklerden beslenen şiirler okuyucuya göre entelektüel üstünlük pozisyonunu örneklerken, Afro-Amerikan şiiri sosyal eşitlik perspektifinden yazılmaktadır. İfadeler ayrıca ortak bir ırksal gelenek ve topluluk duygusu ortaya koymaktadır. Sanatsal ifadenin son derece alışılmadık ve eşitlikçi özelliklerine ek olarak, Afro-Amerikan şiiri, insanlığı keşfetmek için doğa ve din temalarını kullanır. Örneğin, Sterling Brown'ın Ma Rainey şiirinde, şair insanlığı doğaya aşağıdaki satırlarla ilişkilendirir: Gök gürledi şimşek çaktı ve fırtına yuvarlanmaya başladı Binlerce kişinin gidecek bir yeri yok. Sonra ben yüksek kimsesiz bir tepenin üzerinde durdum, Bir zamanlar yaşadığım yere baktım durdum. Burada Afro-Amerikan halkının sıkıntılarını temsil etmek için fırtına gibi doğa unsurlarını kullanıyor. Amerika kıtasında tuzağa düşmenin neden olduğu hareketsizlik, gidecek yeri olmayan binlerce köle olarak tasvir ediliyor. Tepe, bir vaat yerini temsil ediyor gibi görünüyor ve dolaylı olarak Musa'nın halkını kurtardığı zaman tırmandığı dağı çağrıştırıyor. Langston Hughes da Afrikalı kültürel mirasını Nehirlerden Sözeden Karaderili şiirinde anlatıyor. Şiirde, Nehirler bilirim: yeryüzü kadar eski ve insan damarlarındaki kan akışından daha yaşlı nehirler diyerek uzun süredir devam eden bir geleneği simgeliyor. Kongo, Nil ve Mississippi gibi nehirlerden söz ediyor, bunların her biri farklı bir Afro-Amerikan kültürel mirasının yüzünü kapsıyor. ve anneler ve kızları müzik öğretmenlerini dinliyor. Amerikayı, konuşma ve ortak bir boşluk olarak. Stanzalar içinde Bekeret, ilişkilerin yukarıdan aşağıya yorumlanmasını sağlamak için telefonlar, müzik öğretmenleri ve plantasyonlarla ilgili parçalanmış sahneleri birleştirir. Aslında, doğaüstü bir etki yaratan bu ayrık yapıdır. Doğal varyasyon, okuyucuya uzay ve zaman kısıtlamalarının ötesinde olduğu izlenimini verir. Uzamsal ve zamansal geçirgenlik, sırayla, okuyucuyu sayısız unsur arasındaki ilişkileri tanımlamaya zorlar ve kaçınılmaz olarak yeni bir bütünsel anlayışa yol açar. Özünde, ayrık stil, normal kronolojik ve sosyal kısıtlamaları aşan yeni perspektifler sağlar ve onu gerçekten eşsiz bir sanatsal ifade biçimi haline getirir. Sözlü geleneklerin bir uzantısı olarak Afro-Amerikan şiiri, hızla değişen bir dinamiğe sahip gruplar arasında sosyal bağları korumaya ve kimlik duygusu geliştirmeye hizmet etti. Bu sosyolojik etkiler dikkate değer olsa da, şiirin Amerikan toplumu üzerindeki genel etkisi gerçekten dikkat çekicidir. Geçmiş kültürel geleneklerin benimsenmesi Afro- Amerikan şiirini farklı kılarken, bu şiirler Amerikan toplumunda da sinerjik etki yarattı ve beyazların egemenliğindeki ayrımcılık kurumlarından da önemli tepkiler aldı. Yazdıkları dizelerle şairler, Anglosentrik Amerikan kurumlarının ayrımcı uygulamalarıyla yüzleşebildi ve reformlar yapabildi. Şiirin toplumsal bir değişim aracı olarak kullanılması, şairlerin geleneksel beyaz hakimiyete meydan okumaya başladığı Harlem Rönesansı sırasında başladı. Bu şiirlerden birincisi Claude McKay'ın Öleceksek şiiridir ve zalimlerinin zulmünü çılgın ve aç köpekler olduğunu söyleyerek anlatır. Daha sonraki dizelerde isyanı teşvik etmeye devam ediyor: Erkekler gibi, katil, korkakça bir güruhla yüzleşeceğiz, Duvara bastırılacak, ölüyor olacağız ama savaşarak! David Sibeko'yu öldüren kim, Chris Hani'yi, Mandela'yı hapse atan kim, Dhoruba'yı, Geronimo'yu, Kim öldürdü Huey Newton'ı, Fred Hampton'ı, Medgar Evers'i, Mikey Smith'i, Walter Rodney'i, Emir Bereket'in şiirleri temelde Afro-Amerikan şiirinin sinerjik gücünü yansıtan beyazların hegemonyasına bir tepkiyi kışkırtma yeteneğinin dışa vurumuydu. Batı bağlamlarındaki geleneksel parçalardan farklı olarak Baraka, caz ve ortak yerel ifadeler gibi siyah şiirin ayırt edici özelliklerini önemli bir tepkiyi çoğaltmak için kullandı. Birisi Havaya Uçurmuş Amerika'yı Emir Bereket'in sömürgeciliğin tarihini betimlediği bir görkemli haykırıştı. Baraka'nın anlatımı, okurların olayı hissetmelerine ve hayal etmelerine izin verir ve siyahların tarihindeki vahşet ve keder hakkında açık bir içgörü sağlar. Her dönem kendi şiirini yaratır, tarihsel şartlar, her çağda, ancak şiirle ifade edilebilen ve aktarılabilen hamleler, meşaleyi alıp götürebilecek bir ulus, bir ırk ya da bir sınıf seçebilir. Siyah şairler tarafından yazılmış şiirler için ırksaldır eleştirisi getirilebilir. Afro-Amerikalı şairler ırksal protesto, ayrımcılığı protesto eden şiirler ya da diğer ırkçılık türleri hakkında yazmışlardır. Phillis Wheatley örneğinde olduğu gibi siyah şairler tamamen ırksal olmayan bir perspektiften şiirler de yazmışlardır. Sömürülmüş bir ırkta toplumsal olduğu kadar kültürel sarsıntılar da söz konusudur. Afro- Amerikan şiiri elbette işaret fişekleriyle doludur, öfkeyle doludur, isyanla doludur. Kapitalizmin yamyam doğasını ve şiirsel bilginin gücünü aydınlatmak için sömürgeciliğin sonuçlarına ilişkin yeni kavrayışlar ve sömürgecilik sonrası düştüğümüz çıkmazdan bir çıkış yolu hayal etmek için yeni umutlar sunar. Çağa temel eğilimini veren şiirsel hamle, devrimci hamleyle bazen aynı çizgiyi izler, bazen de ondan ayrı bir yol tutturur. Bugün ABD'deki, Antiller'deki, Afrika'daki, Avrupa'daki, geçmişteki ve şimdiki siyahlara, kölelere ve kahramanlara, dünyayı temellerinden sarsacak güçlü bir sesle haykırma imkanını verdiği için son tarihi gelişmeleri, başkaldırıyı yürekten selamlıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/icimizdeki-kaplan", "text": "Uzun ve heyecanlı bir çağdaş masal türü olarak tanımlayabileceğimiz Kaplan ve Cambaz, doğunun sınırlarında, karlı ormanlarla tayga arasında bir inde doğan küçük bir kaplanın adımları eşliğinde ruha dokunan kişisel bir gelişim yolculuğunu anlatıyor. Belli bir yaşa gelmiş, ergenliğe adım atmış her çocukta beliren bir istektir özgür olma, kendini kanıtlama ve kendi hayallerinin peşinden gitme arzusu. Bu dindirilemeyen merak ve sınırları aşma arzusu zaman zaman ebeveynler ile çocuk arasındaki çatışmanın odak noktası haline gelir. Artık büyüdüğünü düşünen çocuğun tecrübesizliği ile ebeveynlerin dış dünyaya karşı kazanılmış tecrübelerinin kavgasıdır bu. Peki, nasıl davranmak gerekiyor? İşte bunun net bir cevabı yok. Bir kaplan olsaydınız bunun cevabı gerçekten basit olurdu. Çünkü artık bebeklikten çıkan bir kaplanın ilk asiliği, onun ailesinden uzaklaşacağının ve kendi hayat yolunu belirleyeceğinin sinyalidir. Tıpkı Kaplan ve Cambaz kitabında olduğu gibi. Kitabın yazarı Susanna Tamaro'yu ülkemizde çok okunan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabından hatırlayacaksınız muhtemelen. Susanna Tamaro bir süredir çocuklar için hikayeler kaleme alıyor. Yazarın çocuklar için yazdığı kitaplardan biri de Kaplan ve Cambaz. Kaplan ve Cambaz genç okurlar için çok şey söylüyor. Her ne kadar kitap ilk gençlik dönemi okurlar için yazılmış izlenimi verse de edebi dili ve felsefik göndermeleriyle yetişkin okurların da seveceği bir eser. Uzun ve heyecanlı bir çağdaş masal türü diyebiliriz Kaplan ve Cambaz için. Doğunun sınırlarında, karlı ormanlarla tayga arasında küçük bir inde doğan küçük bir kaplanın adımları eşliğinde kişisel bir gelişim yolculuğu bu. Ama öyle bildiğimiz türden kişisel gelişim zırvalıklarından oluşmuyor elbette; daha içsel, ruha dokunan ve kendini keşfettiren türden bir içtenliğe sahip kitap. Zamanı geldiğinde annesinden ve diğer kardeşinden ayrılan küçük kaplan, annesinin defalarca uyardığı insandan uzak durması fikrinin tam tersine insana yaklaşma yolunu seçerek, bir anlamda kaplan olma fikrinden uzaklaşıyor. Bu, diğer kaplanlarda olmayan ve dizginleyemediği merak onu kendine benzettiği insana yaklaştırıyor. Ve o an annesinin söylediği İnsanoğlu olmasaydı, dünya mükemmel bir yer olurdu sözü, merak çemberinin içinde duyulmaz bir tınıya dönüşüyor. Ve yolu insana çıkıyor. Anne kaplanın dediği İnsan sadece öldürmüş olmak için öldürür. İnsanoğlunun bir kaplanı öldürmesinin arkasında yatan sebepse kıskançlıktan başka bir şey değildir. O, kaplanın gücünü, onun asaletini kıskanır nasihatinin vücut bulacağı bir macera da böylece başlıyor. Kulübedeki adamla iyi bir dostluk kuran kaplanın bu dostluğuna şahit olan insanların kürkün peşine düşmesiyle hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Yolu bir sirke düşen kaplanın bu güzel masalı, oradan kaçması ve kendini bulmasıyla sonlanıyor. Kitabı okuyanın zihninde berrak düşünceler beliriyor ve kitabın akıcı dili ile hoş bir tat kalıyor yüreğinizde. Sorgulayan, sorgulatan, kaplanın gözünden insanı, insanın gözünden kaplanı anlatan bu çağdaş masalı genç okurlar ve her yaştan yetişkin kendince bir pay çıkararak okuyabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/icinde-mevlana-yer-alan-testi", "text": "Testiler şarkı söylemezler, emeklilikte yaşa takılmazlar, ayakkabılarını giymek için baş parmaklarını topuk ile topuk arasına sıkıştırmazlar. Hele bir de gece olduğu vakit geceye bir değer atfetmezler, gece testiler için gecedir, bahar da bahar. Çocuklar öldüğünde dünyadaki rüyalar da azalıyor olabilir. Dünya üzerindeki rüyalar azalınca da benim uyku sürem düşüyor. Testiyle bakışmamızın üzerinden tam 7 saat geçti. Tekli koltuğun karşısında kütüphanemin yanında, masamda üzeri başka çağlardan gelmiş gibi desenlerle bezeli bir testi bulunuyor. Bu testi masanın hep aynı noktasında durmaktadır. Öyleyse o testiye güneş hep aynı taraftan doğar. Odaya biri girdiğinde o testi açısından değerlendirildiği takdirde hep aynı yönden insan yaklaşmaktadır. Testi dudaklara doğru eğim kazanma niteliğini yitirdi. O halde bu masanın hep aynı köşesinde yer alan testiyi motive eden temel unsur nedir? Elbette bir gün kırılacak olma ihtimalidir. Tıpkı testinin bulunduğu odaya devamlı surette aynı açıdan giren insanlar gibi. Onlar da bir kırılma yaşamak için depar atar dururlar. Kendilerini mesailere, ideolojilere, aşklara bölerler ve ruhlarında caferi yaralar almak üzere çileye talip olurlar. İşte odaya ansızın aynı açıdan dalan insanlarla ortak özelliği budur testinin. Testiler şarkı söylemezler, emeklilikte yaşa takılmazlar, ayakkabılarını giymek için baş parmaklarını topuk ile topuk arasına sıkıştırmazlar. Hele bir de gece olduğu vakit geceye bir değer atfetmezler, gece testiler için gecedir, bahar da bahar. Testilere Kuran'dan ayetler indirilmemiştir. O bakımdan dudağa doğru bir eğim kazandıklarında ve sonrasında ayakkabılar onlardan uzaklaştığında uzun süre bekletilmiş canavarlara dönüşme riski barındırmazlar. Bir testinin önce incelip sonra da genişleyen iç kısmı her halükarda karanlıktır. İçine su da koysan karanlıktır, şarap da. Belki testinin göğsündeki sıvıyı sökmek ve karanlığı sona erdirmek mümkündür. Belki tarlalarda ağaç diplerine bırakılan testi, karıncaların tapınağı olmuştur. Belki sonra tarlalar bölüşülmüş testi kız kardeşte kalmıştır. Belki o kız kardeş babaanne olmuştur. Babaanneye torunlar uğramıştır. Karıncaların topraktan kaldırılan tapınağı, babaanne ölünce bir torun tarafından fark edilip usulca alınmıştır. O torun sırlarını dudaklarını yaklaştırarak o testinin içine anlatmıştır. Allah her yerdedir. Testinin içinde de Allah vardır. Kız dudaklarını testiye yaklaştırdığında her yerde olan Allah, orada da bulunmaktadır. Bir dua oluyordur belki testiye yaklaşan dudakların bıraktığı sırlar. Testiye dönüyoruz. Uzun uzun bakıyoruz. Testiye uzun uzun bakmanın mertebesine erişiyoruz. İçimizde sıvıların, yarım kalmış duyguların, kaçınılmaz karanlığın olduğunu hesap ederek. Ölçü ve tartı aletlerinin uzantısı olarak. Kendim ile testi arasında uzayıp kısalarak. Çok özleyeceğim şeylerin ölüsünü dilenerek. Televizyonun merhametine, Edison'un insafına muhtaç. Korku dolu, Allah dolu. Bir testinin karşısında ezilip büzülüyoruz. Utanç duyuyoruz testiye bakarken. O tamamen bir testi, ben ise testi karşısında terleyen, her mevzudan gazi olarak ayrılmış. Bütün bu olanlardan hazza meyleden bir acı duyuyorum. Çünkü testide biraz da benden var. Beni çevreleyen her şeyin içinde birazcık benden var. O yüzden bazen mutfakta bir tezgahın üzerinde çürüyorum bazen salonda bir bacağım kırılmış oluyor bazen de bir çöpe özensiz bir şekilde yerleştiriliyorum. Testide biraz da benden var. Testide birazcık benden çok var. Testide benden epey var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ihtiyarlamaktan-korkmayiniz", "text": "Bu güncenin yazarı Hendrik Groen değil, takma bir isim. Bir görüşe göre, günceyi yazan kişi, adını gizleyen Hollandalı ünlü bir yazar. Seksenlik bir ihtiyar olup olmadığı da tartışılıyor. Amsterdam'da bir bakımevinde, kitapta geçtiği şekliyle Destekli Yaşam Tesisinde kalan ve kimi kimsesi olmayan bir ihtiyarın, 1 Ocak 2013'te başlayan ve 31 Aralık'ta sona eren güncesi aracılığıyla, ihtiyarlığın hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığına tanık ettirmiyor sadece, ölümle burun buruna gelmiş birinin gözünden hayatın anlamını, eğlenceli olduğu kadar sert bir ironiyle sorgulatıyor. Attila İlhan, İhtiyarlar Balladı şiirinde idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar/ ölüme koşullanmış bütün davranışları/ yorgun öksürükleri oturup kalkışları/ yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar diye yazmıştı. Bu dizelerdeki gibi midir ihtiyarlık? Hendrik Groen için hiç de öyle değil; öksürüğü yorgun değil, yaşamaktan utanmadığı da gayet açık. Günümüzde ihtiyarlığın hastalık gibi algılandığı düşünülürse, bu çağın ruhunu yansıtan ölümsüzlük ve gençlik arzusu ile Agism, yani yaş ayrımcılığı arasında bir ilişki olduğu malum. Yaş ayrımcılığıyla da en çok ihtiyarlar karşı karşıya kalıyor; çalışma hayatından eğlence hayatına kadar... 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen'un Gizli Güncesi'nin gencinden ihtiyarına bu denli ilgi görmesinin nedenlerinden biri bu olsa gerek. Dünyanın yaşlandığı düşünülürse, ihtiyarlar için bu türden direniş kitaplarının yazılmasının bir anlamı olmalı. Hendrik Groen, mutsuz yaşamayı reddeden biri; ihtiyarladığı için üzgün değil, zaman zaman bir hapishaneyi andıran bakımevinde, çeşitli hastalıkları yüzünden çok sayıda hap yutarak ve her an ölümle burun buruna yaşasa da eğlenecek bir şeyler bulmayı ihmal etmiyor hiç. Güncesi, Yeni bir yıl, yaşlıları hala sevmiyorum, diye başlıyor. Sevmediği yaşlanmak değil, ihtiyarların sızlanmaları, yersiz sabırsızlıklarıyla çocuklaşmaları, kendilerini bırakmışlıkları. Ama Groen'un neşesinde de bir tuhaflık var, örneğin elmalı kek dolu bir tabağın üzerine oturan Bayan Smit'e, yakın dostu Evert'in, Elmalar elbisenin deseniyle uyum sağlamış, demesine o kadar gülüyor ki... Ama gülen sadece Groen, diğerleri ciddi bir biçimde sandalyeye elmalı keki kimin koyduğunu araştırmakla meşgul. Aslında bu suçluyu bulma hali, bakımevi sakinleri için temel bir uğraş, akvaryuma kek atarak balıkların ölmesine neden olan kişiyi bulmak için de olağanüstü teyakkuza geçiliyordu. Groen, kendisini depresyona sokmamak için bu günceyi tutmaya başlıyor ve ne şiş yansın, ne kebap hayat felsefesini terk edip kendisi olmayı göze alarak çıkıyor bu yola. Çünkü kaybedecek bir şeyi yok, her an ölebilir; her an ölme ihtimalinden daha kötüsü, en yakın arkadaşı Evert'in ölümüne tanık olmak. Yani uyumlu olmayı ve uyumlu olmaya zorlayan korkularından arındıkça hayatın bir bakımevinde bile nasıl renkli olabileceğini gözler önüne seriyor. Eskiden, ihtiyarlara hürmet daha fazlaydı, en azından insanlar yaşlandıkça böyle şeyler söylerler, örneğin otobüste yer verilmeyince, Eskiden böyle miydi, diye serzenişte bulunurlar. İhtiyarlığın, deneyim sahibi olmaktan kaynaklı olarak insanı bilgeleştirdiğine dair bir algı da vardı. Teknolojinin de etkisiyle, sosyal yaşamdaki köklü değişimler paradigmayı değiştirdiği için olsa gerek, geçmiş deneyim ve bilgiden çok, güncellenmiş olan bilgi ve deneyim daha değerli oldu. Bu belki bir yanılsama, çünkü her şey bir yandan yüzeyselleşiyor, olmaktan çok yapmak daha öne çıktı. İhtiyarlık olmayla ilgili bir durum, gençlik ise yapmak... Ama bir yandan da ihtiyarlık, kendi bilgi ve deneyiminin tutsağı olmayı da peşinden getirdiği için değişime karşı bir direnç halini alabiliyor. Balıkçılar kahvesinde tanıdığım, artık hayatta olmayan ihtiyar balıkçı ve yazar Hasan Amca, bana, Yeni tarz yazılan şiiri okuyamıyorum, çünkü anlamıyorum, derdi, sanki anlayamadığı bu değişim, onu ve bildiği her şeyi değersizleştiriyormuş gibi hissettiriyordu. Ona günümüz şiiri ya da öyküsünden bir şey okuduğumda, anlamak için en ufak bir çaba sarf etmiyordu. İhtiyarların, Attila İlhan'ın şiirindeki gibi, sürekli geçmişten konuşmasının ve geçmişte yaşamasının değişime dirençle bir ilgisi var, teslim olmanın. Groen, tam da bunun tersini yapıyor; neredeyse geçmişi yok, bütünüyle şimdi ve burada, an'ı yaşamakla meşgul. Şimdi ve burada olmak, küçük çocuklarla vakit geçirenler bilir ki, zamanı uzatır, geçmişe dalıp gidince zamanın nasıl geçtiği anlaşılmaz pek, bu yüzden yaşlandıkça zaman hızlanır, çok hızlanır... Arada sırada, geçmişiyle ilgili bilgiler de veriyor Groen, boğulan bir kızı olduğunu ve o korkunç olaydan sonra eşinin delirdiğini öğreniyoruz. Geçmişte yaşamamasının nedeni belki de bu travma; bütün o hipomanik neşeli halin altında derin bir melankolinin gizli olduğunu işaret eden yerler var güncede. Hipomaninin, depresyona karşı bir savunma olduğu bilinir. İhtiyarlığa dair ne varsa bu kitapta bulmak mümkün; sıkmadan, tekrarlamadan, uzatmadan... Hayalci olduğu kadar gerçekçi, hüzünlü olduğu kadar eğlenceli bir ihtiyarın iç dünyasından hayatın anlamını sorgulayan, ölümle ve ölüm korkusuyla ölçülü bir biçimde dalga geçip toplumsal yapıya eleştirel yaklaşan... Hendrik Groen, 83 yaşında kendisi olmaya karar vererek sansürsüzce hayata bakışını ve yaşadıklarını anlatırken, hayatın anlamını neşeli bir hüzünle sorgulatıyor. Örneğin, gazetede 2013 yılında ölen ünlü Hollandalılarla ilgili bir liste yayımlanınca, bakımevindeki ihtiyarlar toplanıp listedeki eksiklikleri hevesle tartışmaya başlıyorlar. Groen'un dediğine göre, ölüler yaşlılar için hoş bir konu, kendilerinin hayatta olduğunu vurguladığı için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ikaros-ve-thomas-jerome-newton-dunyaya-dusen-adam", "text": "Walter Tevis, Dünyaya Düşen Adam'da gezegenimize düşen ayrıksı uzaylı üzerinden gözümüzü açmaya; kendimizi, toplumu ve büyük ölçekte gezegenimizi sorgulamaya davet ediyor. Aynı zamanda geleceğimize dair uyarı niteliğiyle, karamsarlığın ötesine geçerek okuyucusunu umudun yolları üzerine de düşündürüyor. Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekanın ötesine geçen, günümüzde hala adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu. Bruegel yapıtlarında gerçekçi tarzının yanı sıra mitolojik ve doğaüstü öğelere de yer vererek farklı yönünü de vurguladı. Bunlara meleklerin cennetten kovulmasını konu alan, yarı insan/yarı hayvan canlılar ve ürkütücü canavarların yer aldığı 1562 tarihli Asi Meleklerin Düşüşü, yine aynı yıl yaptığı iskeletlerden oluşan ölüm ordusunun, çaresizce kaçışan yahut umutsuzca karşı koymaya çalışan insanların üstüne dehşet bir şekilde çöküp, şehri yakıp yıktıkları Ölümün Zaferi ve resim sanatına ilgi duyan çoğu kişinin de bildiği, gerçekte kimin yaptığı hakkında tartışmaların da olduğu ünlü İkaros'un Düşüşü Sırasında Bir Manzara tabloları örnek gösterilebilir. Yunan mitolojisinde İkaros, cezalandırıldığı kuleden, babası Daidalus tarafından balmumu ve kuşların tüylerinden yapılan kanatlarla kaçar. Babası bu kanatları kullanırken oğlunun dikkatli olmasını tembihler, fakat İkaros onu dinlemez ve başına buyruk hareket eder. Güneşe fazla yaklaştığında balmumu erir ve İkaros denize düşerek hayatını kaybeder. Bu tablo Amerikalı yazar Walter Tevis'in yıllar sonra 1963'te kaleme aldığı bilimkurgu romanı Dünyaya Düşen Adam'ı da hayli etkilemiş. Kitabın bölümlere verilen adlardan da görüldüğü üzere, söz konusu tablonun kitapta metaforik olarak ele alındığını okuyucu daha en başından anlıyor. Kitapta İkaros, insana benzeyen yapısıyla Dünyaya gelen uzaylı Thomas Jerome Newton olur. Newton'ın halkı çok zeki, teknolojik ve bilimsel açıdan gelişmiştir, fakat Anthea adlı gezegenleri zayıf güneş enerjisi, yiyecek ve su kıtlığından mustariptir. Yaşanmaya elverişli olmayan gezegeninin son kaynaklarıyla Newton, halkı tarafından Dünyaya gönderilir. Amacı ileri teknoloji bilgisini kullanarak servet elde etmek ve halkını kaynak açısından zengin yeni gezegene getirmek için uzay gemisi inşa etmektir. Newton aslında bir öteki olarak, Dünyanın barındırdığı zenginliği, bizim gör mediğimiz bir açıdan görür. Doğanın güzelliğine, kaynakların çeşitliliğine ağzı açık, heyecanla bakar. İlk tepkisi, Ağaçları, koruluktan kaynaklanan dingin yaşam biçimini, parlak nemliliği, bu toprağın taşıdığı su ile doğurganlık hissini, böceklerin hiç durmak bilmeyen cırıltılarını... yani buradaki her şeyi seviyordu, olur. Bunların çarçur edilmesine, değerinin bilinmemesine üzülür. Onun gözünden sahip olduklarımıza dair farkındalık geliştiririz. En azından yazar, okuyucuya bunu aktarmak ister, güzelliği anlamaya yönelik bir uğraş olarak da görülebilir yazarın bu çabası. Yine de bu farkındalığa rağmen karşılaşılan engeller de vardır ve umut kırıntıları arasında salınıp dururuz. Halihazırda fiziksel olarak insana benzerliğiyle dikkat çeken Newton, duygusal açıdan da bazı yakınlıklar taşımaktadır. Yazar karakterini, O, bir insandı, gerçek anlamda bir insan olmasa da. Bir insana benzercesine aşkı, korkuyu, yoğun fiziki bir acıyı, kendine acımayı hissedip duyabilirdi, sözleriyle tanıtır. Zaten yıllar boyunca, bu gezegene adapte olmak için çalışmıştır. Ancak gerçekten yaşamasıyla birlikte iyice insan olmaya başlar. Artık geçmişin özlemi, değişimin kaçınılmazlığıyla boğuşan birisidir. Kendisi için görevinin karşısındaki asıl tehlike de 'insanlaşmak'tır. Öyle ki alkolizmin karanlık sularında yüzeye çıkmaya çalışırken bulur kendisini. Yazar alkolizmi sert olduğu kadar gerçekçi işlemesiyle de dikkat çekiyor. Karakterinin insanlaşmasının temeline de bu sorunu yerleştiriyor. Tevis'in yazdıklarında otobiyografik öğelere sık sık rastlanır. Dünyaya Düşen Adam da kendi hayatında cebelleştiği alkolizmin yansıması oldukça açık görünüyor. Tabii bu aynı zamanda yaşanılan sorunları, bağımlılığın olumsuz etkilerini iyi işleyebilmesinin de yegane sebebi. Bağımlılığıyla kurgusu üzerinden hesaplaşması diyebiliriz. Yaşamı farklı pencereden görmek değerli. Tevis, gezegenimize düşen ayrıksı uzaylı üzerinden gözümüzü açmaya; kendimizi, toplumu ve büyük ölçekte gezegenimizi sorgulamaya davet ediyor. Aynı zamanda geleceğimize dair uyarı niteliğiyle, karamsarlığın ötesine geçerek okuyucusunu umudun yolları üzerine de düşündürüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ilk-destanlardan-gunumuzun-cok-satan-kitaplarina", "text": "1935'te, henüz 26 yaşında, doktorasını yeni tamamlamış bir sanat tarihçisi olan Ernst Gombrich, dünya tarihini sevdirmek amaçlı bir kitapçık yazmayı denemiş: Almanca yazdığı kitabın başlığı Genç Okurlar İçin Kısa Dünya Tarihi. Böylesi geniş bir konuyu 40 kısa bölümde açıkladığı kitap klasikleşmiş sonradan. Günümüzde, Yale University Press bu eseri tekrar, çekici bir tasarımla İngilizce okurların dikkatine sunarken, bununla kalmadı; çağımızın saygın uzmanlarına aynı formatta kısa tarihler yazdırmaya başladı. Elimizdeki kitap, University College Of London'un Çağdaş İngiliz Edebiyatı profesörü, yazar, editör ve Guardian'ın emektar kitap eleştirmeni John Sutherland'ın bu seri için yazdığı Edebiyatın Kısa Tarihi. Kitap, Gombrich'in projesindeki iddiayı gerçekten başarıyla sürdürüyor: Her birini birkaç dakika içinde okuyabileceğiniz 40 bölüm, edebiyatı başlangıcından bugüne, ilk destanlardan günümüzün çok satan kitaplarına, matbu kitabın ölümü tartışmalarına kadar getiriyor; Sutherland, ele aldığı konuların ve yazarların neden ilginç olduğunu, günümüzün okurunun bunları okursa neler kazanacağını hissettirmeyi, merak uyandırmayı başarıyor. Kadınların edebiyattaki yeri, ırk ve sınıf problemleri, destanların ve halk edebiyatının aslında hiç de öyle basit olmadığı, Gulliver'in pek de çocuk kitabı sayılamayacağı gibi tartışmalı meseleleri de birer birer, ustalıkla ele alıyor. Türkçe okur için kitabın en dikkat çekici yönü, edebiyata İngilizce gözüyle, ayrıca İngilizce edebiyata da Britanya'dan görüldüğü haliyle bakan bir kitap olması. Öyle ki, koskoca Amerikan edebiyatı bile bölümlerden biri olarak anlatılıp geçiliyor; dünya edebiyatının da İngilizcede yaygınlaşmış ya da İngilizceyle tarihi ilişkisi olan örneklerinin daha büyük ağırlığı var. Bu durumun önemli bir faydası, kitabın okura İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitiminde neler okutulduğunun hızlı, temiz bir özetini vermesi. Kitap, bu yönüyle, Britanya'nın edebiyat piyasasında olan biteni de bugünün gözüyle güzelce anlatıyor. Britanya merkezli bu bakış, Rus edebiyatı, Fransız edebiyatı gibi büyük edebiyatların bir-iki anılmayla geçiştirilmesi gibi koskoca kör noktalara da yol açıyor öte yandan: Örneğin, Narnia Günlükleri'ne ayrılan yer, Tolstoy, Dostoyevski ve Çehov'un toplamından büyük gibi kitapta ama, Narnia'yı, Edebiyat Nedir? sorusuna genç okurun dikkatini çekmek için kitabın açılışında kullanmış olduğunu da söyleyip hakkını verelim. Deneysel edebiyat tekniklerini anlatırken Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'yu hakkıyla anması, ama Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun radara girememiş olması, çağın bu başyapıtının İngilizce konuşulan dünyada hala tam olarak takdir edilemediğinin bir ispatı. Böyle geniş çapta ve iddiayla yazılmış bir kitap blöfsüz olmuyor tabii. Örneğin Joyce'un Ulysses'inden bahsederken Leopold Bloom'u siyah takım elbiseli, masa başı çalışan bir köle olarak anması, diğer günlerden çok farklı olmayan sıradan bir gündür. Truva yağmalanmaz, Helen kaçırılmaz, büyük savaşlar olmaz sözleriyle kitabı Homeros'un İlyada'sıyla karşılaştırması, Ulysses konusunda fena halde blöf yaptığını, kitabı okumamış olduğunu ele veriyor. Bloom, masabaşı kölesi olmak bir yana, gazeteler için şirketlerden reklam topluyor, öyle belli bir işyeri yok; bu sayede belli bir saatte, belli bir yerde olması gerekmiyor, tüm gün kafasına göre Dublin'de rastgele gezebiliyor, günün çok kısa bir kısmında iktisadi olarak faydalı bir iş yapmasına rağmen yeterli para kazanabiliyor. Homeros'la paralelliği de, bu nedenle, güzel Helen ve Truva savaşı ile değil, Odysseus'un yıllarca rastgele Akdeniz'de gezmesiyle kuruyoruz. Ayrıca, meraklısı için belirtmek isterim ki, o sıcak günde siyah takım elbise giymesinin nedeni de sabah bir cenazeye gidecek olması. Sutherland'ın Joyce'u sahiden tanımadığını fark edince, Mrs Dalloway'den uzunca bir alıntı yapıp, Karşıdan karşıya geçmek için yolun boşalmasını beklemeyi bu kadar ayrıntılı şekilde başka kim anlatabilirdi? diye bir retorik soru sorduğunda, bu sorunun cevabının Joyce! olduğunu bilmediğini de fark ediyoruz. Yine de, bu yazı tekniklerinin en azından Woolf üzerinden Sutherland'a ulaşmış olması sevindirici. Bir-iki benzer gaf daha var kitapta. Hafifçe şehir efsanesi tınılı bazı yorumlar kitaba girmiş: Thomas More'un Utopia kelimesini iyi-yer olarak açıklıyor; bunun kimi zaman rastlanan bir açıklama olmasına rağmen, bu konuda bildiklerimiz, yok-yer, ou-topia açıklamasının da en azından anılmasını gerektiriyor. Huxley'nin Yaman Yeni Dünyasında insanların seri üretime tapmaya başlayıp takvimi Ford'dan başlatmasına, Milattan Sonra anlamındaki A. D. kısaltması yerine Ford'dan sonra anlamında A. F. kullanmalarına gelince, burada Freud'dan sonra anlamı olabileceğini söylüyor. On yedi heceli haiku formatını on dört heceli olarak anıyor. Kitabın Türkçe çevirisi ve yayına hazırlığı, temiz bir iş çıkarma niyetiyle yapılmış olsa da, benim okuduğum okuma kopyası da özellikle özel adların yazımı ve bir-iki dil problemi açısından tekrar bir okunmayı gerektiriyordu. Bu pürüzlere ve eksiklere rağmen, yine de iyi yazılmış, konusunu her yönüyle ele almaya çalışması, açık anlatımı, ince mizahıyla, İngiliz edebiyatını dünü ve bugünüyle çok iyi bilenler dışında her düzeyde meraklısına çok faydalı olacak bir kitap bu. Sutherland, önemli bir örnek koyuyor önümüze: çoğu genç için sıkıcı, zor bir konu olan edebiyatı geçmişi ve bugünüyle böylesine çekici bir hale getirmek mümkün. Bizlere de bir ders veriyor aslında: Türkçe için önemli olan edebiyatı Divan şiirinden, Dede Korkut'tan, Nasrettin Hoca'dan, Ortaoyunundan, Karagöz'den başlayıp adım adım bugüne kadar getiren, geçmişin ve bugünün edebiyatını kendi siyasi ya da toplum projemize destek bulmak ya da ibret vesikası kötü örnek olarak teşhir etmek için değil, yazarların kendilerinin ne anlatmaya çalıştığına, hayat denen karmaşık bütünün hangi yönleriyle nasıl yüzleştiklerine, dille ne yaptıklarına, bugün hayatı yaşayan bir okura neler verebileceklerine dikkat çeken bir dille anlatmamız, genç okurlara sunmamız mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ilki-daha-iyiydi", "text": "Mavi Bilet, ilk romanı Su Kürü'yle Booker ödülüne aday gösterilen Mackintosh'un ikinci kitabı. Kitap, tıpkı Su Kürü'ndeki gibi kadın hikayesine odaklanıyor. Atwoodvari bir anlatı olmanın kıyısından dönen Mavi Bilet, Begüm Kovulmaz çevirisiyle Türkçede. Mackintosh, ilk kitabı Su Kürü'yle özgün bir anlatı sunmuştu bizlere. Bir adada yaşayan Kral, eşi ve üç kızını karakter olarak seçmiş, bu ailenin dış dünyayla bağlantısını koparmış ve kadın olmaya dair bir distopya için mekan olarak bir ada sunmuştu okura- bir Lantimos filmine ne kadar da benzediğinden söz etmiştim, altı ay öncesinde. Mavi Bilet'i de bu türden bir anlatı olarak okumak istemiştim ama bu roman biraz daha farklı görünüyor. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse... Kadınlar, ilk regl olduklarında, geleceklerine karar verecek bir tür kura çekiyorlar. Mavi bileti seçenler kariyer kadını olurken, beyaz bileti seçenler anneliğe adım atıyor ve böylece özgür irade diye bir şeyden söz etmek mümkün olmuyor. Fikir olarak güzel duran bu romanda, Mackintosh ilk kitabındaki gibi bir tür ada-evren yaratmak yerine anlatısını başkarakterimiz Calla'nın ağzından çıkan sözlere emanet ediyor. Bu kuranın sebepleri ve sonuçları, böyle bir ritüelin nasıl doğduğu, bu kurala neden riayet edildiği, kadınların ne tür bir ortamda hangi şartlarda yaşadığı gibi sorular belirsiz. Sadece kurallarla açılıyor kitap: Mavi bilet kariyer, beyaz bilet annelik. Bunun dışında, yaşam pek de farklı görünmüyor; kadınlar barlara gidebiliyorlar, günlük hayatlarına pek de işleyen bir denetim mekanizması olmasa gerek ki birileriyle tanışıp ilişki yaşayabiliyorlar, vesaire. Öyle distopik bir evren -bilet dışında- yok karşımızda. Bu nedenle, bir Ol dedim ve oldu durumu göze çarpmıyor değil. Atwood'un o karanlık dünyasına adım atamıyoruz bir türlü. Çünkü dediğim gibi, kuralların neden ve nasıl olduğu, buna zorlayanların kimler oldukları, ne tür bir toplumda yaşadığımız bilgileri bizde mevcut değil. Bu sebeple, hikaye havada kalmış bir şekilde başlıyoruz kitaba. Mesela mavi bilete layık görülmüş birinin ne tür bir denetimden geçeceği gibi sorular da müphem kalıyor ve haliyle, henüz en başından aklımızda bir Neden buna uyuyorlar ki sorusu beliriyor. Tüm distopyalarda öyle değil midir? İnsanlara uymaları için belirli kurallar tanınıyorsa, benim bir okur ya da izleyici olarak, bu kurallara insanların hangi saiklerle riayet ettiğini görmek gibi bir hakkım olmalı ki ben de kani olayım, mavi bilet çeken birinin buna sorgusuz sualsiz uyması gerektiğine. Nihayetinde, biletini seçip kariyerine odaklanması gereken Calla, kariyer yerine kendisini çağıran anneliğe kulak vermeyi seçiyor ve sonrasında kitabımız bir aksiyon bölümüne, Calla'nın kaçışına odaklanıyor. Fakat burada da Calla karakterimiz bize ayrıntılı bir biçimde anlatılmadığı için, karakterin motivasyonuyla empati kuramıyoruz. Yani, Calla'ya mavi bilet çıktığında, oturup Ah, nasıl olur, Calla anne olmak istiyordu? diye üzülmüyoruz çünkü elimizde öyle bir veri yok. Calla anne olmak istiyormuş... Ama bir anda anneliğe doğru adım atmak isteyen karakterin bizde tekabül ettiği bir yer de yok. Böylelikle, bir aksiyon filminden daha fazla tat alamıyoruz kitaptan; en azından kitabın vadettiği feminist sorgulama, toplumsal eleştiriler, o keskin yazım vesaire, bir anda boşa düşüyor. Bize de oturup okumak, kitabın bitimini beklemek kalıyor. Uzun lafın kısası, bundan altı ay önce, Su Kürü için, bedeni tanımladığı ölçüde sınırlanan, eleştirdiği özcülüğü tekrar üreten bir roman olduğunu yazmış, yine de Handmaid's Tale dizisinden sonra iyice görünür olan feminist anlatılara özgün bir katkı olduğundan bahsetmişim. Mavi Bilet, Su Kürü'nden birkaç tık geride, bu söylenmeli. Mackintosh'tan bir şey okuyacaksanız, bu kesinlikle Su Kürü olmalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/imla-problemi-olarak-bilim-kurulu", "text": "Takvimler 1990'lı yılları gösterirken bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce Science fiction kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hala da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu'nun tercihi bilim kurgu olsa da hala bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok. Zaten Türk Dil Kurumu yayını olan Türk Dili dergisinin Ocak 1973'te yayınlanan sayısındaki özel bölümünde Bilim-Kurgu imlasını tercih etmişti. 1950 kuşağı öykü yazarları arasında yer alan Orhan Duru Bilim-kurgu kelimesini Türk Dil Kurumu'na öneren kişi olarak o sayıda da dosyaya giriş yazısına imza attı. O günlerde Tahsin Saraç da düşsel bilim önerisinde bulunmuş. Jacques Baduo'nun kitabı 2005 yılında dilimize kazandırılırken bilim-kurgu imlası tercih edilmiş. Anlaşılan o ki bilim kurgunun ne olduğundan çok nasıl yazılması gerektiğini tartışmışız. Modern sanat telakkisinin adeta dinselleştiği ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve yaratıcı insan düşüncesinin egemen olduğu, bilimin dogmatikleştiği bir dönem. Hayat parantezi 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da açıldı Behçet Necatigil'in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne'nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon'un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: Tamam, kimse kimseye dahi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye 'okur' gibi değil de 'yazar' gibi bakmak pekala öğrenilebilir. Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/insan-ruhunu-sinayan-zamanlar-maymun-yili", "text": "Temellerini Orta Asya Türklerinin kullandığı On İki Hayvanlı Takvim'den alan Çin Takvimi, on iki yıllık döngülerden meydana geliyor ve her yıl ayrı bir hayvanın adıyla anılıyor. Patti Smith'in Türkçede yayımlanan beşinci kitabı Maymun Yılı da Çin Takvimi'ne göre Maymun Yılı olan 2016 yılını anlatıyor. İnanışa göre takvimdeki yılların her birinin belli özellikleri var. Örneğin Maymun Yılları Çin Takvimi'ndeki en şanssız yıllar. Tarihteki Maymun Yılları'na şöyle bir baktığımızda büyük dönüşümlerin, toplumsal olayların yaşandığını görüyoruz. Aralarında 1944, 1968, 1980 gibi çalkantılı yıllar var. Savaş, ayaklanma, darbe sözcükleri ile etiketleyebileceğimiz Maymun Yılları, dünya tarihinde yer etmiş önemli kırılma anlarının tanığı. Kitaba konu olan 2016 yılı da Maymun Yılı olmanın verdiği makus talihten nasibini alır. Hem dünya hem de Türkiye için terör olaylarının ayyuka çıktığı, Türkiye'de darbe girişiminin yaşandığı uğursuz bir yıldır. Amerikalı şarkıcı, müzisyen, yazar Patti Smith son kitabı Maymun Yılı ile kendi uğursuz yılını anlatmaya girişiyor. Kadim dostu Sandy Pearlman'ın 2015'in son günlerinde verecekleri bir dizi yılbaşı konseri öncesi beyin kanaması geçirmesiyle başlayan yıl, başka kayıplar ve olumsuzluklarla devam eder. Olanlar karşısında hayale, rüyalara, aylaklığa ve ille de edebiyata sığınan Patti Smith, kitap boyunca acılarını ve öfkesini dindirmenin yollarını arar. Kurtarılacak ne varsa toplamaya çalışır bu felaket yığınından. Kitap Smith'in kadim yazarlarından Antonin Artaud'nun Amansız bir deliliğe yakalanıyor dünya epigramı ile açılır. Patti Smith, Sandy Pearlman ile konser sonrası için planladıkları Santa Cruz gezisine yalnız gider. Dostunun yokluğu ile anılara kaptırır kendini. Kaldığı Dream Motel'in tabelasıyla yaptığı konuşmalar, ikinci el eşya satan dükkanları tavaf etmeler, hayali arkadaşlarla yaptığı sohbetler... Kitap, Gerard de Nerval'in Rüyalarımız ikinci bir yaşamdır cümlesini onaylar adeta. Kimi yerde düş ile gerçek iç içe geçer. Wow Cafe'de tanıştığı Ernst ve arkadaşları ile Roberto Bolano'nun 2666 romanını kıyasıya tartışırlar örneğin. Ernst gerçek midir? Ya Üçüncü Reich üzerine söyledikleri? Sınır silinir, bir önemi de yoktur zaten. Patti Smith sözüne sadık bir şekilde yıl boyunca gezer. Bir kitap turu için Avrupa'ya giderken eşlikçileri her zamanki gibi birkaç parça eşya ve kitaplarından ibarettir. 'Hiçbir şey çözülmez ama ben yine de gidiyorum' diyorum küçük bavulumu toplarken... Biraz pasif gezinme; yaygaraya, dünyanın çığlıklarına ufak bir ara. Robert Walser'in yürüdüğü sokaklar. Hemen tepede James Joyce'un mezarı. Oslo'daki boş bir galeride Joseph Beuys'un bir başına asılı duran gri keçe takım elbisesi. Lizbon'da Pessoa'nın şahsi kütüphanesinde vakit geçirir. Kütüphanede polisiye romanlar, William Blake ve Walt Whitman'ın toplu şiirleri, Kötülük Çiçekleri, Illuminations ve Oscar Wilde'ın masallarının değerli kopyaları yer alıyor. Kendi yazınından ziyade kitapları Pessoa'nın dünyasına açılan bir pencere sanki; nitekim onların adlarıyla yazdığı pek çok personası vardı ama bu kitapları edinen ve seven Pessoa'nın bizzat kendisiydi. Yazarlar hep can yoldaşı olur bu uğursuz yılda."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/insani-bir-okura-donusturen-o-ilk-kivilcim", "text": "Bir kitapçı rafında veya yazarının onu kilitlediği çekmecede sabırla okurunu bekleyen her kitap bünyesinde farklı okumalara müsait, Babil Kütüphanesi'ni anımsatacak zengin bir olasılıklar ağı barındırır. Vasat bir okur bunu ayırt edemese bile, bilinçli bir okur ya da bir eleştirmen kitabın potansiyelini görmeye daha yatkındır. Öyle ki, deneyimli bir okur, yazarın neden diğerini değil de bu konuyu işlediğine, ele aldığı konuyu neden başka türlü değil de bu türlü ortaya döktüğüne kafa yorabilir. Yani metinden yola çıkarak yazarı analiz edebilir. Veyahut metnin sınırlarını aşmadan, karakterlerin analizini yapmayı yeğleyebilir. Okurun veya eleştirmenin bir kitabı neden başka yerinden değil de orasından tutarak ele aldığı ise üzerinde daha az düşünülen, daha nadir bir soru. Eğer kişi içselleştirdiği şablonlarla ve etrafını sarmış klişelerle yüzleşecek cesarete sahip değilse; neden şu konuyu değil de bu konuyu merak ettiğini düşünmüyor, kendisinden kaçmak isteyen insan için merakın elverişliliğini görmüyorsa; metnin cevherlerini ortaya dökmesini bekleyecek kadar sabırlı değilse; metne üstten bakacak kadar kibirli veya eksiklerini göremeyecek kadar alçakgönüllüyse; okuduklarını idrak edecek zamanı kendisine tanımadan aşırı okumaya, yani analiz aşamasına bir türlü geçemeden bilgi toplama aşamasında sıkışmaya meyilliyse; vardığı sonucun bir duygudan mı, yoksa bir kanıdan mı kaynaklandığını düşünecek vakti yoksa, metnin derinlerine inemeyecektir. Oldukça karmaşık, değil mi? Neyse ki, farkındalığı yüksek bir okura dönüşme yolunda bize rehberlik edecek kitaplar var; Okuma Sanatı ise bunlardan en günceli. Bir okurun okuma sanatında ustalaşması için merak, sabır, cesaret, gurur, ölçülülük ve adalet gibi bazı erdemlere sahip olması gerektiğini belirten ve bu erdemleri yukarıda değindiğim katmanları da kapsayacak şekilde irdeleyen Damon Young, Okuma Sanatı'nın içinden akademik bir dilde kaybolmadan, Borges, Lovecraft gibi kültleşmiş yazarların pek dillendirilmeyen olumsuz yönleriyle tanıştıktan ve yerli yerinde bir Dan Brown analizi okuduktan sonra çıkmamıza imkan veriyor. Batman çizgi romanları ile Mrs. Dalloway'i bir araya getiren kendi okuma deneyiminden verdiği örnekler ise, akla Rebecca Solnit'in özelden genele ulaşan üslubunu getiriyor. İhtimaller sonsuz olduğu için son okuma diye bir şey mümkün değildir, diye yazıyor Damon Young, elbette onun kitabı için de, elinizdeki dergi için de geçerli bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/insani-tanimak", "text": "Alberto Manguel, edebiyata, tarih boyunca yazılmış olanlara, dünyanın geneline, insanlık haline karşı derin ilgisiyle, kıvrımlı, oyuncu, zengin yazı diliyle çağımızın önemli denemecilerinden biri. Borges'le, ömrünün başında ve sonunda kurduğu ilişkiyle de, en azından biz meraklılar için, önemli bir geleneğin sürdürücüsü. Türkçe kitap raflarında da Alberto Manguel'i pek çok deneme ve antolojisiyle, bunların yanında 2016'da Tanpınar'ın beş şehrini gezerek bu beş şehir hakkındaki izlenimlerini kaleme aldığı Tanpınar'ın İzinde: Beş Şehir'le tanıyoruz. Manguel'in ayrıca beş tane de romanı var; ama bunlardan sadece 2008'de yazdığı son romanı, Bütün İnsanlar Yalancıdır Türkçeye çevrilmişti. Türkçede geçtiğimiz günlerde yayımlanan Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi ise, aslında 1991'de yazdığı ilk romanı. 40 yaşından sonra yazılan ilk romanlara verilen McKitterick ödülünü almış. Ben de, yıllardır denemeci olarak takip ettiğim Manguel'in roman diliyle bu kitap aracılığıyla tanıştım. Romanın geniş bir coğrafyaya ve zaman dilimine yayılmış, beklenmedik bağlantılar, dönüşler ve sürprizlerle inşa edilmiş kurgusuyla okurun arasına girmemek bence çok daha doğru. Yazarın hangi coğrafyadan, hangi olaylardan bahsedeceğini bile bilmeden kitaba başlamak, yazarın kendi kartlarını kendisinin açmasına izin vermek gerek. Yalnızca şunu çıtlatayım: Kitap, bir ailenin ve çevresinin etrafında, aile üyelerinin psikolojilerini mercek altına alarak, aslında 20. yüzyılın savaşlarını, işkencelerini, gözaltında kaybedilen insanları, isyanları, göçleri konu ediyor. Bizden önceki iki kuşağın yaşadığı, bizlerin de yaşamaya devam ettiğimiz gerçekliği gösteriyor. Göçlerle, ülkeler arasında savrulmalarla geçen hayatlarda ev ile gurbetin birbirine karışmasını, Burası-Orası-Burası olarak düzenlenmiş üç bölümde, bugün ve geçmiş arasında flashback'lerle anlatıyor. Manguel'in denemeci, edebiyatsever, sanatsever, bol göndermeli yazı dilini tanıyan ve seven bir okur olarak, bu romanı da denemeci Manguel'in yazmış olduğunu, menderesler yaparak akan, spiraller çizen üslubunu görebiliyorum tabii: Okurken, işte Perec'e göz kırpıyor, işte Proust, işte Joyce dediğim anlar oluyor. Manguel'in tanımadığım romancı yönünü ise bu kitapta yarattığı atmosferlerde gördüm ilk defa. Kitabın bazı sayfaları eski Fransız polisiye filmlerinin atmosferini, bazı sayfaları Michael Haneke'nin filmlerinin atmosferini hissettiriyor okura zengin dünyanın rafine, kibar, hayattan zevk alan, ince zevkle döşeli hayatının, pitoresk sahil kasabalarının altında hafif hafif kıpırdayan, kendini hissettiren şiddetin önce sembolleri, sonra kendisi çıkıp geliyor, boğularak ölümler birbirini izliyor. Bu söylediklerim, daha çok, işin yazı tekniği ile ilgili yönleri. Oysa kitabın derdi o kadar ağır ki, sanki Manguel bize, tüm bunlar yazı mesleğinin zanaat yönü, işçilik tarafıdır, siz asıl şuna, çağımızdaki şiddetin ağırlığına, görünüşte en beklenmediği noktalara bile nasıl sinmiş olduğunda bakın, demek istiyor diye düşündüm kitabı bitirince. Belki bu yorumuma katılmazsınız, ama yumuşaklıkla acımasızlığı, okurda empati yarattığı bir aile öyküsüyle çağın acılarını iç içe geçirdiği bu kitabıyla, Manguel, tüm bu sanatlı, dünyayı, kültürü seven, hayranlıkla bakan, yumuşak, gülümseyen üslubuyla yine de çok sert bir bilgiyi hatırlatıyor bize: Tüm bu yaşantımızın altında kabullenmekte, adını koymakta güçlük çektiğimiz bir şiddet, görmemeye, unutmaya çalıştığımız acılar var; insan ise, tüm o şefkatli, yardımsever, anlayışlı hallerinin yanı sıra, bunlarla iç içe, doğadaki en acımasız, en başarılı yırtıcı hayvanlardan biri insanı tanımak, bu acıları azaltabilmek için birşeyler yapmak istiyorsak, bunları da görmek, bilmek gerekiyor. Kitabı Türkçeleştiren Yeşim Seber'in çevirmenlikteki tecrübesi ve ustalığı, böyle zorlu, özel adlarla, yerel referanslarla dolu bir metnin, tüm bu zorlukların varlığını okura unutturabilecek düzeyde temiz, özenli bir Türkçe metin olarak karşımıza gelmiş olmasında kendisini açıkça gösteriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/insanin-insana-duydugu-ihtiyac", "text": "Karl Ove Knausgaard, Kavgam'da, annesiyle babası boşandıktan sonra bir zamanlar ailece yaşadıkları evin annesinde kalmasının kararlaştırıldığını fakat annesi babasının hisselerini satın alacak parayı toplayana kadar babasının yılın belli bir bölümünü evde geçirmeyi sürdürdüğünü yazar. Yani annesi birkaç aylığına evi, içinde yaşayan oğluyla birlikte eski eşine bırakır ve eski eşi yeni sevgilisiyle birlikte bu tarihlerde evin imkanlarından faydalanır. Şüphesiz ki bu, onun kanuni hakkıdır, ev hala ona da aittir ve Karl Ove de hiç yadırgamadığı bu durumdan, belirgin bir önem atfetmeden laf arasında bahseder. Türkiyeli bir ailede nice duygusal patlamalara neden olabilecek bu çözüm, Norveç'te hiçbir sorun teşkil etmez. Taraflardan biri bu çözümden içten içe hoşlanmıyorsa bile, bunu kendisine saklaması gerektiğini bilir. Bana sorarsanız, Doğu kültürü ile Batı kültürü arasındaki en temel fark budur. Batı'da büyüyen biri canını çok sıkan bir mevzuyla dertlenirken bile, büyük olasılıkla ailesine ve arkadaşlarına bu konuyu açmamayı yeğler, onların keyfini kaçırmaya hakkı olmadığına inanır. Zaten o da başkalarının dertlerini dinlemek veya bu dertlere çare aramak konusunda isteksizdir. Böylece insanlar aralarında belirgin bir mesafe bırakarak ilişki kurarlar, ki bu durumu bireysellik diye adlandırmak doğrudur. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Günün Sonu Yok ise mesafenin yalnızlığa dönüştüğü hikayeleri inceleyen, yoksullukla sınanan insanın insan yakınlığına duyduğu ihtiyaçta odaklanan, neredeyse tüm karakterlerinin ağır duygusal sorunlarla sessizce mücadele ettiği, yetişkinlerin ruhsal yorgunluklarının çocukların sağlıklı büyümesine engel teşkil ettiği bir kitap. Ödüllü romanı The Dark Room'da Almanya'nın Nazi geçmişinin yeni nesillerin omuzlarına nasıl bir yük bıraktığını ele alan Rachel Seiffert, İngilizce okuruyla 2004'te buluşan bu derlemedeki Dimitroff adlı öyküde de bu temayı başarıyla sürdürüyor. Diğer öykülerde de, bazen açıkça belirtilmese bile politik bir fon mevcut; çünkü yazar öykülerine mekan olarak çoğunlukla Doğu Avrupa ülkelerini seçmiş ve Soğuk Savaş'ın gündelik hayat üzerinde hala hissedilen etkilerini ortaya koymuş. İngilizce orijinali, derlemenin ilk öyküsüyle aynı adı taşıyan bu kitabın Türkçe çevirisinin ismini, bünyesindeki Mavi adlı öyküde geçen bir cümleden aldığını da belirtmeden geçmeyelim. Seiffert öykülerini soğukkanlı bir gözlemci gözüyle ele aldığından, kitabına neden Saha Çalışması adını verdiğini anlamak zor değil. Günün sonu yok, cümlesi ise, hamile kız arkadaşının yanına taşınmasını umarak, içinde bulunduğu tüm maddi imkansızlıklara rağmen bir daire tutan Kenny'nin hissettiği çıkışsızlığı ve aslında kitaptaki tüm karakterlerin iç dünyasını çok iyi özetliyor. Dolayısıyla kötü bir tercih değil. Fakat barındırdığı duygusallık, yazarın benimsediği gözlemci duruşla bir miktar çelişiyor. Günün Sonu Yok, Seiffert'in Türkçedeki ilk kitabı ve hem onunla tanışmak için hem de Batı kültürünün içini bir türlü dökemeyen karakterleri üzerine düşünmek için bir fırsat. İnsan, Türkiye'den bir yazar bu öyküleri nasıl kaleme alırdı, bu toprakların insanları bu sınavları nasıl verirdi acaba, diye sormadan edemiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/intibahin-iki-yeni-basimi", "text": "19. ve 20. yüzyıl başında yazılmış Türkçe klasik eserlerin Latin harflerine aktarılarak yayımlanması son zamanlarda hız kazanarak devam ediyor. Birçok yayınevi klasikleri gündeme taşımaya başladı. Bu eserlerin bugünün okuru için nasıl yayıma hazırlanacağı da yavaş yavaş bir tartışma konusu halini aldı. Burada hem sadeleştirilmiş hem de eleştirel basımlar yapan yayınevleri olduğu gibi, sadece sadeleştirilmiş ya da Arap harflerinden Latin harflerine aktarılmış metinleri notlayarak yayımlayan yayınevleri de var. 19. yüzyılın Tanzimat dönemi roman örneklerinin başında yer alan Namık Kemal'in İntibah'ının da geçtiğimiz günlerde iki ayrı yayınevi tarafından yeni basımı yapıldı; neredeyse eşzamanlı olarak. Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan İntibah, eserin Namık Kemal'in sağlığında yapılmış üç baskısının karşılaştırılması ve bu karşılaştırma sonucu eksik kısımların tamamlanmasıyla oluşturulmuş. Eseri yayına hazırlayan Şule Ayva şöyle diyor: 1873 yılında Vatan yahut Silistre sahneye koyulduğunda halkın coşkusu devrin siyasetçilerini ürkütmüş ve Namık Kemal, Magosa'ya sürgüne gönderilmiştir. Bazı eserlerini ve makalelerini burada kaleme alan Namık Kemal, arkadaşı Faik Reşad'a yazdığı mektupta şöyle demiştir: 'Son Pişmanlık unvanlı bir hikaye yazıyorum. Mukaddimesine bu bahis zemin oluyor. Yakında basılacaktır, görürsün.' Eski şiirin tenkidi bahsinin geçtiği bu mektup, Ömer Faruk Akün'ün tespitiyle 1873 sonlarıdır. Arkadaşları ve babasıyla yaptığı yazışmalara göre 1874-1875 yıllarında Maarif Nezareti'nden kitabın basımı için ruhsat alma süreci devam etmiş ve 1875 sonlarında bu ruhsat alınmıştır. Eser, ismi değiştirilerek Namık Kemal'in sürgünden dönüşünden 11 gün sonra, 30 Haziran 1876'da yayımlanmıştır. 3 cüz halinde yapılan bu ilk baskıda Namık Kemal'in adı yoktur. İhtimal ki eserin basımına o sürgündeyken başlanmış, bu sebeple müellifin adı yazılmamıştır. Bunu takip eden ve çoğu taklit olan eserlerde de müellif adı bulunmamaktadır. Namık Kemal daha sonra (1879) bu eser için bir önsöz yazmış ve orada roman hakkındaki görüşlerine yer vermiştir. Ayrıntı baskısında, günümüzde kullanılmayan kelimelerin parantez içinde karşılıkları verilmiş, ayrıca sayfa altlarında notlamalar yapılmış. İntibah'ın diğer yeni baskısı da, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapıldı. Bu kez eseri yayına hazırlayan isim Refik Durbaş. Uygulamaya kaynak alınan özgün eserin Atatürk Kitaplığı kayıtları künyede belirtilmiş ama romanı günümüz Türkçesine aktaran Durbaş, bunu yaparken eserin hangi baskısını esas aldığına ya da nasıl bir imla sistemi kullandığına dair bir açıklamada bulunmamış. Dolayısıyla kitabın hangi nüshadan yola çıkılarak Latin harflerine aktarıldığını bilmiyoruz. Dil içi çeviride nasıl bir yöntem izlendiği, cümlelere ve yazarın üslubuna müdahale edilip edilmediği de belirtilmemiş. Refik Durbaş'ın önsözünde, Namık Kemal'in İntibah'ı ile Ahmet Mithat Efendi'nin aynı dönemde yazdığı Dürdane Hanım arasında benzerlikler olduğu da söylenmiş, fakat benzerliğin hangi açıdan olduğu üzerinde fazla durulmamış: \"Roman o yıllarda moda olan romantizm akımının etkisiyle kaleme alınmıştır. Romanın başında yer alan uzun Çamlıca tasviri ve hüzünle bitmesi romantizm etkisinin açık bir kanıtıdır. Bu açıdan Ahmet Mithat Efendi'nin yazdığı Dürdane Hanım romanına da birçok yönden benzerlik göstermektedir. Her iki eser de romantizmden izler taşısa da, İntibah ile Dürdane Hanım'ın neden yan yana getirildiği üzerinde daha detaylı durmak konuyu açıklığa kavuşturmak açısından faydalı olabilirdi. Ama kitap boyunca, sayfa sonlarına notlar ve açıklamalar ilave edilmiş. Arap harfli metinlerin Latin harflerine aktarılması bugün önümüzde bir sorun olarak karşımızda durmaya devam ediyor. Buna dair yeni tartışmaların yapılması gerekli; çünkü metinlerin bugünün okuruyla nasıl buluşturulacağı önemli bir mesele. Bu meseleyi birlikte düşünerek, ortak kararlarla aşmak dileğiyle..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ironi-nin-ilham-verici-yikiciligi", "text": "Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca'da kandırmak anlamına gelen bir fiilden türetilen eironeiadan kaynaklanan ironiye başvuruyor? Öncelikle tutarlı ve bütünlüklü bir zihin dünyasında yaşamıyoruz. İster istemez bu parçalanmışlığı ve tutarsızlıkları da yazdıklarımızda ifade etmek zorundayız. İroni de bunu ifade edeceğimiz doğru enstrümanlardan biri. Kierkegaard, Sokrates'ten okur ironiyi. Sokrates ise hakikati kendi inşa etmektense sorular sorarak muhatabının zihninden doğmasına aracılık eden bir ebe olduğu için ironiye sık sık başvurur. Yıkıcıdır ironi. Hz. İbrahim'in putları kırıp, baltayı en büyük putun boynuna asarak o kırdı demesi ironidir. Anlama değil öteki anlama odaklanır ironist. Putlar güçsüz demektense bir puta diğerlerini kırma gücü atfederek insanların onlarla ilgili iddialarını sorgular. Yani söylenene değil dışlanana, yok sayılana yöneltir dikkatleri. Bu amaçla ironist ya kelimelerle oynar ya durumla yahut da diyalogla. Kelimelerin anlamlarıyla, durumların ve diyalogların bağlamlarıyla oynar. Başka bir bağlamda düzanlamda okumamız gereken bir metin ironistin kaleminden çıktıktan sonra eski haline dönemeyecek kadar bozulmuştur. Onları yapanlar tarafından itiraf edilemese de putların acziyeti bir şekilde ayyuka çıkmıştır artık. Bu açıdan yazılımlardaki virüsler gibidir ironi. İronist ise anlamı hackleyerek metni inşa eder. Zira anlamı sorgulamanın yolu onu hacklemekten geçmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk edebiyatında ironi deyince akla gelen metinler arasındadır. Ayrıca Oğuz Atay'ın roman ve öyküleri, Orhan Kemal'in Murtaza'sı ve Tersine Dünya'sı, Haldun Taner'in pek çok öyküsü ve Ramazan Dikmen'in bazı öyküleri, ironi deyince akla gelen ilk Türk edebiyatı örneklerindendir. Dünya edebiyatında da Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı, Kafka'nın pek çok öyküsü, Jonathan Swift'in Gülliver'in Seyahatleri, Giovanni Pappini'nin Gog'u, Kurt Vonnegut'un Şampiyonların Kahvaltısı, Douglas Adams'ın Otostopçunun Galaksi Rehberi ironik edebiyatın önemli eserleri arasında sayılır. İroni gücünü rahatsız ediciliğinden alır. Rahatsız ediciliği ise söylenmesinin yasak yahut fark edilmeyecek denli normal kabul edilen bir durumdaki çarpıklığı deşifre etmesinden kaynaklanır. Yasak ne kadar güçlü yahut çarpıklık ne kadar normal kabul edilirse ironi o denli güçlüdür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/issiz-vadide-uc-zambak-bronte-kardesler", "text": "Viktorya Dönemi'nin kadın varoluşunu kısıtlayan baskısına bir çözüm bulup erkek mahlasları ardına saklanarak eserlerini yayımlarlar. Charlotte; Currer Bell, Emily; Ellis Bell, Anne ise Acton Bell ismini kullanır ilk kitaplarında. 19. yy kurmaca metinlerinde kadın karakter yalnızca dişil özellikleri ile resmedilirken Bronte Kardeşler, metne kadının ruhu, zihni, kalbi, tenini getirme cesaretini gösterirler. -Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya- Varlıklar adedince var olma biçimleri yok mudur? Herkesin varoluşu, kendi varlığına göredir. Öyle değil midir? Herkesin kendisi, kendine göredir. Benzer şartların, bambaşka varoluşları vardır bu yüzden. Bu bahsin en güzel örneği Viktorya Dönemi'nde kendi mizaçlarınca var olma cesareti gösteren Bronte Kardeşler olabilir. Birkaç yaş arayla Yorkshire kırsalında doğan bu dört kardeş birbirinden bambaşka varoluşlar ortaya koymuşlardır. Bu özelliklerini ifşa eden Bronte Kardeşler'in meşhur portresinde, dikkatli gözler için bir keşif saklı... Portrede kendi dahil üç kız kardeşini beraber çizen ağabey Branwell, bir süre sonra kendini silerek Dünya Edebiyatı'ndan da varlığını silmeyi seçmiştir sanki. İrlanda asıllı, Cambridge'deki St. John's College'da ilahiyat öğrencisi olan Patrick Prunty; daha asil bir izlenim bırakması kaygısıyla yeni bir soy isim seçer kendine: Bronte. Bu genç papazın çocukları Dünya Edebiyatı'na üç gök olayı hediye etmiştir adeta: Yağmur, Şimşek ve Yıldırım gibi oluşlarıyla: Charlotte, Emily ve Anne. Bu dört kardeş Papaz Evi'nin zengin sayılabilecek kütüphanesinin imkanlarını sonuna kadar kullanıp kendilerine düşlerden ülkeler, kendilik krallıkları inşa ederler. Ve 19. yüzyılın tüm var olma zorluklarına, taşranın vahşi engellerine karşı yazının ve kitapların inzivasına çekilirler. Anne Bronte hakkında biyografı yazan Samantha Ellis'e göre Brontelerin topyekun değerlendirilmesi kişilik özelliklerinin göz ardı edilmesine yol açıyor. Ellis ayrıca aralarındaki rekabetin tetikleyici etkisinden de bahsederek Bronte Kardeşleri gelmiş geçmiş en iyi yazar gruplarından biri olarak niteliyor. Kız kardeşlerin roman karakterlerine ilham veren Branwell dışında, kardeşler arasında daha az yetenekli ve kasvetli bulunan Anne ile ilgili ilginç iddialar bulunuyor. Bu iddialardan biri Anne'in Agnes Grey romanının Jane Eyre'le büyük benzerlikler taşıdığı, başka bir iddia ise Anne'in en iyi kitabı olduğu rivayet edilen The Tenant of Widfell Hall romanının Charlotte tarafından basımının engellendiği iddiasıdır. Yadırganma kaygısı, kendilik cesaretini kıran en büyük varoluş engellerinden bir tanesi değil midir? Onaylanma isteği, takdir görme hevesiyle birleştiğinde kendine en büyük hasarı veriyor insanın kendisi. Bu kaygıyı yaşadıkları dönemde fazlasıyla hisseden Bronte'ler, kendilerine erkek isimleriyle mahlas seçerler. Viktorya Dönemi'nin kadın varoluşunu kısıtlayan baskısına bir çözüm bulup erkek mahlasları ardına saklanarak eserlerini yayımlarlar. Charlotte; Currer Bell, Emily; Ellis Bell, Anne ise Acton Bell ismini kullanır ilk kitaplarında. 19. yy kurmaca metinlerinde kadın karakter yalnızca dişil özellikleri ile resmedilirken Bronte Kardeşler, metne kadının ruhu, zihni, kalbi, tenini getirme cesaretini gösterirler. 19. yy eleştirmenlerinden Elizabeth Eastlake; Jane Eyre karakterinin asi ruhunun, güçlü karakterinin belirgin örneklerinden biri olarak tarif eder. Feminist izlerin görüldüğü romanlarında ve toplumsal cinsiyetin bu temsilinde kardeşler arasında da mizaç farkı göze batar: Emily romantik akımın temsilcilerinden kabul edilirken; Charlotte ve Anne için realizm akımın içinde yer gösterilir. Varlıklar adedince olan var olma biçimleri; mizaçlar adedince de var olma stili ortaya koyuyor. (2016 tarihli To Walk Invisible: The Bronte Sisters filmi, kardeşlerin bu mizaç farklarına ve yaşamlarına iyi bir tasvir sunuyor.) Emily şiirlerinde ve bilhassa romanı Uğultulu Tepeler'de yüksek bir romantizmi dışa vururken, Charlotte ve Anne, romanlarında gerçekçi bir anlatı yöntemini tercih etmiştir. Üç kız kardeşin romanları kendi mizaç ve aşk tasavvurlarını ifşa eder niteliktedir. Hepsi de aşkı kendi ruhlarınca resmeder. Emily'nin Uğultulu Tepeler romanı aşkın ihtiras ve intikam halini; Anne'in Agnes Grey romanı ise evlilik ve aile üzerine eleştirel yorumunu; Charlotte'ın Jane Eyre'si ise bir kadının bağımsızlık mücadelesini yansıtır. Fakat hepsinde ortak olan şey cesarettir. Charlotte Bronte hayatını düşlediği gibi yaşama cesareti gösteren Jane Eyre, Emily Bronte aşkını yaşama cesareti gösteren Catherine, Anne Bronte ise Wildfell Hall romanında kocasına karşı bağımsızlığını kazanma cesareti gösteren cesur kadın karakterlerdir. Charlotte Bronte, sınıf farkının yozlaşmış asalet algısına sert darbeler vurur romanlarında. İsmet Özel'in tevarüs edilmemiş asalet tanımlamasıyla örtüşür niteliktedir bu yorum. Romanlarında o dönemin popüler ilmi Frenoloji ilgisini de sezdiren Charlotte, Jane Eyre romanında o dönem için yeni ve cesur bir asalet yorumu getirir. Bronte, asaletin zengin, muteber, nüfuzlu, şöhretli, güzel, bilgili vs. gibi sıfatlarla kutsandığı, alenen ya da gizli bir üstünlük hiyerarşisi olarak kullanıldığı 19. yy İngiltere'sinde sıfatların kimseyi asil kılmaya yetmediğini vurgular. Charlotte'ın asaleti, en önce ruhta, şahsiyette ve hal dilinde filizlenen şeydir çünkü. Brontelerin romanları ve yazgısı arasında büyük denklikler bulunur. Brüksel'de Constantin Heger ve eşinin işlettiği bir okulda öğretmenlik yapan Charlotte, Heger'e beslediği platonik hislerin yansımaları o dönem kaleme aldığı Profesör, Villette romanlarında görülebilir. Heger'ye yazdığı mektupların birinde Fransızcayı sizin hatırınız için bütün kalbim ve ruhumla seviyorum. diyerek örtük bir aşk ilanı eder Charlotte. Feride Güntekin 5harfliler. com'daki yazısında, Charlotte'ın Heger'ye yazdığı mektupların günümüze ulaşmasının hayli enteresan bir nedeni olduğunu aktarır. Charlotte'ın mektuplarının, onları yırtıp atan Heger'nin karısı tarafından bulunup parçaların birbirine dikilmesi sonucu günümüze ulaştığını ifade eder. Tüm kardeşlerini 30'larına varmadan kaybeden Charlotte da ancak 38 yaşına kadar yaşar. Ölümünden bir yıl önce Rahip Arthur Bell Nicholls ile evlenir. Doğumuna kısa bir süre kala kardeşleri gibi veremden hayatını kaybeder. Ve sonunu getiremediği Emma isimli bir roman bırakır ardında. Belki de Charlotte düşlerinin mümkünsüzlüğünü en güzel böyle telafi etmişti. Ve belki de asıl güzellik buydu: Muhteşem bir tasavvur ve yaratma istidadına sahip olmak. Yaşamın tüm acılarına en büyük teselli de burada gizlidir belki... Roman gibi yaşamayıp romanı bizatihi yazan olmak. Rochester beklemektense Jane Eyre olmak, bir Jane Eyre yazmak ve Charlotte Bronte olmak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/istah-acan-edebiyat", "text": "Uzun yıllardır, akşamları yatışımın tiyatrosu, dramı dışında Combray'ye ait her şey benim için yok olmuşken, bir kış günü eve döndüğümde, üşümüş olduğumu gören annem, alışkın olmadığım halde, biraz çay içmemi önerdi. Önce istemedim, sonra, bilmem neden, fikir değiştirdim. Annem, birini gönderip, Küçük Madlen denilen, bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm. Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, soyutlanmış, harikulade bir haz, benliğimi sarmıştı. Bir anda, hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz, benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Sonra ansızın o hatıra karşımda beliriverdi. Bu tat, Combray'de pazar sabahları, Leonie Halamın, günaydın demeye odasına gittiğimde, çayına ya da ıhlamuruna batırıp bana verdiği bir parça madlenin tadıydı... Proust'un Kayıp Zamanın İzinde eserinde geçen bu eşsiz bölüm, Fransızcaya, madeleine de proust ifadesini kazandırmıştır. Genellikle çocukluğa dair güçlü bir hatırayı, bir an'ı birdenbire canlandırıveren, geçmişe açılan sihirli bir kapı işlevi gören kokuları, tatları, sesleri anlatmak için kullanılır. Sizin de sık sık başınıza gelmiştir, edebiyat eserlerinde yer alan yiyecek tarifleri, iştah açıcı şölensel sofralar, bazen basit bir sandviç ya da bir parça çikolata bile okuru bambaşka yerlere götürür. Böyle durumlarda devreye giren istemsiz bellek kimbilir sandıktan hangi hatıraları çıkarmış, hangi anları parlatmıştır. Bu aynı zamanda zihnimizde bazı kitapların, içlerinde geçen yemek sahneleriyle kodlanmasına sebep olur. Karakuş tatlısı denince Muzaffer İzgü'nün Ökkeş serisinin, fondan denince Çalıkuşu'nda Reşat Nuri'nin anlattığı fondan yeme adabının, tarhana çorbasıyla İnce Memed'in, patlıcanlı dolma yerken Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ının, sahanda yumurta mevzubahisse Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... kitabındaki bir öyküde Mahir Ünsal Eriş'in iki arkadaşa ikişerli paylaştırdığı dört yumurtanın, domates suyu dendiğinde Sait Faik'in Mahalle Kahvesi kitabındaki Kör Mustafa'nın aklımıza düşmesi bundandır. Siyah Kitap'tan geçtiğimiz günlerde çıkan Edebi Ziyafet, hem edebiyat eserlerini lezzetli yemekler, mükemmel tatlar, iştah açıcı kokular vasıtasıyla anımsamayı hem de yemek yapmayı sevenlerin ilgisini çekecek. Jennifer Barclay roman, şiir ve oyunlardan seçerek bir araya getirdiği yemek tariflerini, bazen de kitaplarda geçen yemek sahneleriyle eşleştirdiği reçeteleri okura sunuyor. Kitapta Başlangıç ve Atıştırmalıklar, Ana Yemekler, Tatlılar ve Şekerlemeler olarak üç ana başlıkta gruplanan tariflerle birlikte kitaplardan alıntılar, yazarların yemeğe dair düşünceleri ve bazen de bir yemeğin ya da yiyeceğin farklı yazarların eserlerinde nasıl karşımıza çıktığı yer alıyor. Moby Dick'teki dumanı tüten balık çorbasından Deniz, Deniz'de Charles Arrowby'nin öğle yemeğinde yediği tütsülenmiş balıklara; Ulysses'te Leopold Bloom'un iştahla tükettiği sakatatlardan Canterbury Hikayeleri'nin Franklin'i için yazarın uygun gördüğü yağlı kekliğe; Deniz Feneri'nde Marthe'ın övünçle ikram ettiği Boeuf en Daubedan Madam Bovary'nin düğününde servis edilen tavuk yahnisine ve elbette Kayıp Zamanın İzinde'nin meşhur madlenlerine dek pek çok tarifin yer aldığı kitap bu sıcak yaz günlerinin rehavetinde hem lezzet hem de edebiyat peşinde koşanlara hediye."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/isvecteki-canliligin-mimarlarindan-tage-lindbom-1909-2001", "text": "Tefekkürü önceleyen bir hayat benimseyen Tage Lindbom, bu hayat tarzının semeresi olan eserlerde, çağdaş zihniyetin önündeki ilerleme gibi engellerin neden olduğu tahribatı derinlemesine tahlil etmektedir. Gelenekselcilerin sıkça atıfta bulunduğu modernitenin açmazlarına odaklanırken, diğer yandan da sözde demokrat modern toplumun tasavvurlarına yön veren liberalizm, sosyalizm gibi akımların yetersizliğine vurguda bulunmuştur. Avrupa'da tasavvufun varlığının, İslam'ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs'ten başlayarak ele alınmak durumundadır. Her ülkedeki seyir biricik olmakla birlikte, tutan bir mayanın diğer ülkelerin düşünce hayatına da etkide bulunmak suretiyle arayışlarda mesafe kat edilmesine ivme kazandırdığı gözlemlenebilir. Son dönemlerde artan Müslüman nüfusla öne çıkan İsveç'te İslam'la tanışmaya bazen tasavvufa olan ilgi eşlik etmektedir. Ünlü ressam Ivan Agueli ile şair ve yazar Kurt Almqvist gibi İslam'ı benimsemenin yanında tasavvufi bir yol tutmasıyla dikkat çeken Tage Lindbom da İsveç'teki canlılığın mimarlarından birisi olarak anılmaktadır. 24 Ocak 1909 yılında Malmö'de dünyaya gelen Tage Lindbom, İsveç'in kuzeyinde yer alan Norrland'da büyür. Genç yaştan itibaren İsveç'teki sosyalist harekete ilgi duyan Lindbom, Stockholm Üniversitesi'nde eğitim görmüş, lisansüstü çalışmalarını da yine aynı üniversitede, özellikle işçi hareketi ve sendikalar konusuna yoğunlaşarak sosyalizmin toplum üzerindeki etkileri üzerine yaptığı çalışmalarla sürdürmüştür. Doktorasını siyaset bilimi alanında yine sendikalar üzerine gerçekleştiren Lindbom, 1938 1965 yılları arasında Sosyal Demokrat Parti'de hem teorisyen olarak görev almış hem de partinin kalesi addedilen arşivlerin direktörlüğüne getirilmiştir. Böylece devlet yönetiminin tüm kademelerine mensup siyasetçilerle yakından ilişkili kurma fırsatını elde etmiştir. İktidardaki sosyalist hareketin yönetimi esnasında belirgin bir refah söz konusu olmasına karşın, Lindbom mevcut dinamizmin korunup korunamayacağı konusunda kuşkuludur. Zira benmerkezci bir yaklaşımın hakim olmaya başladığı 1950li yıllarda, sosyal demokrasinin yakaladığı maddi iktidara rağmen, tefekküri boyutun eksikliği de kendini iyiden iyiye hissettirmektedir. İsveçli yazar Kurt Almqvist'in The Forgotten Dimension isimli eseriyle karşılaşması, hayatının sonraki döneminde önemli bir yere sahip iki mütefekkire, yani Rene Guenon ve Frithjof Schuon'a ulaşmasına vesile olmuştur. İsveç muhafazakarlığının aksaçlısı olarak anılan Lindbom, 1960'lı yılların başlarında İslam'la müşerref olduktan sonra Schuon eliyle Şazeliyye'ye intisap ederek Zeyd ismini alır ve İsveç'te etkili olan Gelenekselci damarın sözcülerinden birisi haline gelir. 1962 yılında kaleme aldığı Sancho Panza'nın Yeldeğirmenleri isimli eseri, bir yandan diğer Gelenekselcilerin sıkça atıfta bulunduğu modernitenin açmazlarına odaklanırken, diğer yandan da sözde demokrat modern toplumun tasavvurlarına yön veren liberalizm, sosyalizm gibi akımların yetersizliğine vurguda bulunmuştur. Daha önce Guenon'un altını çizdiği Niceliğin Egemenliği kavramını imlercesine Fransız Devrimi'nden sonra ortaya çıkan eşitlik benzeri anlayışların özünde İlahi olanın değil beşeri olanın egemenliği gibi bir sapma barındırdığını da eserde dile getirilen hususlardandır. Bu eseri kaleme almasının ardından partideki görevinden ayrılması neredeyse zorunlu hale gelmiştir. Emekliliği olağanın dışında bir seyir izleyen Lindbom, Türkçeye de çevrilmiş olan Demokrasi Miti, Başaklar ve Ayrık Otları gibi yirmiyi aşkın kitap kaleme almıştır. Tefekkürü önceleyen bir hayat benimseyen ve oldukça üretken bir yazar olan Tage Lindbom, 2001 yılında vefat etmiştir. Between Heaven and Earth gibi tefekkür ağırlıklı yeni hayat tarzının semeresi olan eserlerde, çağdaş zihniyetin önündeki ilerleme gibi engellerin neden olduğu tahribatı derinlemesine tahlil etmektedir. Lindbom'un zihninde, artık Allah'ın yeryüzündeki halifesi insan anlayışından salt rasyonalizme doğru savrulan bakış açılarının kökeninde ne olduğunun tespiti bir sorun olarak durmaktadır. Dünyayı günahla tanıştıran insandır ve bahsi geçen halifeliğin yanı sıra ilahi surette oluşu, eşref ve esfel arasında bir gidiş-gelişe de işaret etmektedir. İnsanın yeryüzüne indirilişi dikkate alındığında, bu aşağı aleme yalnızca kutsal olanı değil ayrıca bilkuvve günahkarlığı da getirdiği ifade edilebilir. Belli bir süre idame ettirilen fıtri hal, bir süre sonra yerini yeryüzüne tahakküm olarak ifade edilebilecek bir sanrıya da bırakmıştır. Zamanla ulaşılan profan bilginin de yardımıyla maddi bir hükümranlık, cennet masumiyetini kaybetme pahasına elde edilmiş görünmektedir. Aynı anda iki efendiye hizmet edilmesinin muhal olduğu öncülünden hareketle, gerçek Meliki ile yüzleşen insan -tabiri caizse- sıvışmanın yollarını aramak durumda kalacak ve korku ile suçluluğun öne çıktığı bir tavırla bahanelerin peşine düşecektir. Modern insanın Tanrı merkezli tüm anlayışları geride bırakma çabasının ardında, duyduğu hicabın bir getirisi olarak fıtri haline dönme arzusu da zaman zaman gerçekleşen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Fıtri hale dönmenin önemi üzerinde hayli kafa yoran Tage Lindbom gibi fikir adamlarının açtığı yolda, nice canların kendi serüvenleri için bir hareket noktasıyla buluştukları hesaba katıldığı vakit, böylesi şahsiyetlerin önemi bir kez daha gün yüzüne çıkmaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/iyi-bir-kitap-okuyunca-herkesle-paylasirim", "text": "Edebiyat ajanı kimliğiyle tanıdığımız Nermin Mollaoğlu, Türk edebiyatını dünyaya tanıtan en başarılı ajans olarak bilinen Kalem Ajans'ın kurucu. Ajans, 2005 yılından beri hem yerli yazarların dünyaya tanıtılması hem de yabancı yazarların dilimize kazandırılması için çalışmakta. Mollaoğlu ile edebiyat ajanlığı kavramından sesli kitaplara kadar yayıncılık dünyasını ele alırken; Bu ülkenin ne zaman ateşi çıksa, çevresindeki ülkelerde sorunlar olsa yayıncılık en az etkilenen sektörlerden biri olmuştur. sözleriyle yayıncılık dünyasının son günlerine dair bakışını ifade etti. Mesleğimi sorduklarında tam olarak EDEBİYAT AJANI diyorum. Hala edebiyatın ajanı mı olurmuş diye düşünenler oluyor. Bazılarına dünyadaki ilk edebiyat ajanının ben doğmadan tam 100 yıl önce Amerika'da çalışmaya başladığını anlatıyorum. Benim işimin tanımını daha uzun süre tartışmaya devam edeceğiz sanırım ama yaptığım iş şu: Türk yazarlarının eserlerinin farklı dillerde okunması için çalışmak, dünyanın her köşesinde yayımlanan kitapların Türkiye'de uygun yayıncı ile buluşması için köprü olmak. Edebiyat ajanlığının büyük pazar dilleri dediğimiz İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca'da uzun bir geçmişi var. Ülkemizde yabancı dillerden Türkçeye kitap telifi satışı yönünde yarım asırdır yoğun şekilde ilerlemekte. Türkçeden diğer dillere 20 yıl bile olmadı. Ülke edebiyatımızı dünyada okutmada daha yolun çok başındayız. Yazarları bazen yayınevleri üzerinden de temsil ediyoruz. Önemli olan Fikir ve Sanat Eseri Kanunu'nda belirtilen işleme haklarından olan çeviri hakkının kimde olduğu. Eğer bu hakkı yayınevine devretmişse biz de yayınevi üzerinden ilerlememiz gerekir. Çoğu zaman yazarların bu haklarını biz yönettiğimiz için direkt çeviri hak satışı yapabiliyoruz. Bu ülkenin ne zaman ateşi çıksa, çevresindeki ülkelerde sorunlar olsa yayıncılık en az etkilenen sektörlerden biri olmuştur. Bu tüm cumhuriyet tarihi boyunca böyle oldu. Karantina dünya genelinde yaşandığı halde yayıncılığımız yine aynı tepkiyi veriyor. Satışlarda azalma olmasına rağmen başka sektörlere kıyasla en az hasarla ilerliyor. Sesli kitap sever olarak sesli kitap seçeneklerinin artmasına çok sevindim. Karantina günlerinde daha önce sesli kitap deneyimi olmayanlar da bunu keşfettiler. Bundan mutlu oldum. E-kitaplar Türkiye'de daha çok kurgu dışı kitaplarda, ders kitaplarında tercih ediliyor ve bu şekilde devam edecektir. Kurgu kitabı e formatta okuma alışkanlığı Türkçe okur mayasında tutmadı. Uluslararası edebiyat festivali düzenleyen dünyada pek edebiyat ajansı yok. Kalem olarak İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali'nin Türk edebiyatının tanıtımına çok yararlı olduğunu gördükçe mutlu oluyoruz, gurur duyuyoruz. İTEF sayesinde dünyanın diğer ülkelerindeki festivallerle de sıkı dirsek temasında oluyoruz. İTEF'i 2009'da ilk kez düzenlemiştik. 2008'de Türkiye'nin Frankfurt Kitap Fuarı'nda onur konukluğunun hemen sonrası, 2010 İstanbul Kültür Başkenti çalışmalarının hemen öncesiydi. İlk yıldan başlayarak çok sayıda yabancı yazarı İstanbul'da ağırlamaya başladık. Birçoğu Türkiye'yle ilgili önyargıları değişerek evlerine döndüler. Temsil ettiğimiz yazarların kitapları her zaman okuma listesinde büyük yer kaplıyor. Ve fakat yeni yazarlara, farklı coğrafyalardan kelimelere hep açığım. Keşifler yapmaktan çok hoşlanıyorum. Kurgu dışı hep az okuyordum; bu yıl bunu değiştirdim. Tek başına okur değilim. Bundan şunu kastediyorum. İyi bir kitap okuyunca bunu paylaşmayı seviyorum. Ruhuma uygun bir mesleğim var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/iyi-romanlar-kotu-filmler", "text": "Sinemanın edebiyata duyduğu tutku çok eski bir hikayedir. Romanlar sinema için daima iştah kabartan bir malzeme olmuştur. Sinema tarihinin ilk filmi olarak kabul edilen Aya Yolculuk'un bir uyarlama olduğunu hatırlayalım. Othello'dan Hamlet'e, Faust'tan Kamelyalı Kadın'a, Budala'dan Doktor Jivago'ya burada saymakla bitiremeyeceğimiz bir liste çıkarmak mümkündür. Anlatacak hikaye bulmak için kitapları ve dergileri inceleyen yönetmenler sağlıklı balıklarla dolu hızla akan bir akarsuyun kenarında yaşayıp sardalye konservesi yiyen insanlar gibidir. Abbas Kiyarüstemi bu harika cümlede sinemanın en kestirme ve güvenli kaynağını işaret ediyor. Sanatsal üretim sürecinde konu ya da idea aranan bir şey değildir, zaten bulunmuş olandır. Arayışın kendisini mutlaklaştırmak, onu bizatihi bir değer olarak konumlandırıp ondan bir türlü kopamamak, hastalıklı bir romantizmin ya da yeteneksizliğin müşkülpesent görünümlü mazeretinin ifadesidir. Sinemanın edebiyata duyduğu tutku çok eski bir hikayedir. Romanlar sinema için daima iştah kabartan bir malzeme olmuştur. Bu durum sinemanın erken evresi için belki de kaçınılmazdı; zira bu genç sanata bir saygınlık kazandırmak, onu bir panayır eğlencesi olmaktan kurtararak diğer sanatların aristokrat çeperinde bir yer edinmesini sağlamak kaygısına matuftu. Sinema tarihinin ilk filmi olarak kabul edilen Aya Yolculuk'un bir uyarlama olduğunu hatırlayalım. Othello'dan Hamlet'e, Faust'tan Kamelyalı Kadın'a, Budala'dan Doktor Jivago'ya burada saymakla bitiremeyeceğimiz bir liste çıkarmak mümkündür. Bir roman hiçbir şekilde sinemada mutlak bir karşılık bulamaz. Zira sinemanın görsel alanı romanların literal anlamını yutarak kendini var edecektir. Hiçbir sanat, sınırları keskin ve derin hatlarla belirlenmiş olan diğer sanat formlarına dönüşemez veya birbirinin malzemesi olarak kendisi kalmayı, biricik ve benzersiz olmayı başaramaz. Esasen roman ve sinema ancak birbirine dokunmadan daha saf kalmayı başarabilir. Roman ve sinema arasındaki bu ayrımı en belirgin biçimiyle hissettiğimiz örneklerden biri de Ses ve Öfke'dir. Ses ve Öfke (The Sound and The Fury, 1929) yüzyılın en büyük romanlarından biri olarak yönetmenlerin ve yapımcıların dikkatinden kaçmamıştır. Roman iki ayrı yönetmen tarafından altmış yıl ara ile beyazperdeye aktarılmıştır. Faulkner bu benzersiz eserinde Missisipi'de yaşamakta olan Champson ailesinin üç kuşak boyunca devam eden hikayesini anlatır. Romanın konusu bir yana Ses ve Öfke'yi benzersiz kılan şey onun üslup özelliğidir ve bu sıra dışı özelliği ile film olamayacak romanlar kategorisine dahil edilmelidir. İlk bakışta romanın dramatik yapısı ve büyüleyici atmosferi, hikayenin sürekli değişen dinamik kurgusu ile sinema için cazip bir malzeme olarak görülse de esasen büyüklüğünü literal kusursuzluğuna ve benzersiz üslubuna borçludur. Peki ya bir film olarak Ses ve Öfke'nin payına düşen nedir? Yönetmenliğini James Franko'nun yapmış olduğu 2014 yapımı filmden hafızalarımızda geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Romanı okuyanlar için film tam bir hayal kırıklığıdır. Huzur da tıpkı Ses ve Öfke gibi sinemanın alanından uzak durması gereken romanlardan; ilk kez tefrika edildiği 1948'den bu yana geçen yetmiş iki yıl boyunca yeniliğini tazeliğini koruyor. Bir roman olarak başarısını dramatik yapısından çok ruhsallığına, derin monologlara ve elbette dil ve üslup özelliğine borçlu. Bu yönüyle Huzur, edebiyatla sinemanın en keskin ayrımlarının hissedildiği tehlikeli bölgede duruyor. Elbette bir film olarak tasarlandığında bütün bu zaaflar aşılabilir, Huzur'a yeni bir yorum getirilebilir, dramatik yapı, kahramanlar ve mekanlar değiştirilebilir ancak o zaman da elimizde kalan Huzur değil başka bir şey olur: En iyi ihtimalle iyi bir edebi senaryo. Edebi senaryolar yönetmenini mahcup edecek güzelliktedir ve ne yazık ki hiçbir senaryo okunmak için yazılmaz. Nihayetinde Huzur bir film olarak, seyirci için pişmanlık yönetmen için başarısız bir deneyim, Tanpınar okurları içinse memnuniyetsiz bir tecrübe olacaktır. Abbas Kiyarüstemi İle Sinema Dersleri,"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/iyisiyle-kotusuyle-kotuluk", "text": "Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü'nü 2019'da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü'nü ise, 2020'nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam'da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, iyi Sadıkla, kötü Sadıkın. Bir kötülüğünü de görmüyoruz aslında roman boyunca. Tabii romancımız hangi nedenle olursa olsun cinayet işlemenin kötü olmaya yettiğini düşünüyor. Ya da ancak yeterince kötü olduktan sonra cinayet işleneceğini düşünüyor. Zaten bu konular -özellikle kötülük- roman boyunca tartışılıyor. Sadık kötü olmak istiyor. Adil de öç alan olmak istiyor. Ölen genç karısının, öcünü alıyor önce. Adil ismi oradan geliyor. Kayınbabasının bacaklarını kırıyor, karısının amcasının ise hayalarını koparıyor. Roman boyunca, bunun acısıyla karşılaşıyoruz: Doğum esnasında eşiyle bebeği ölür. Cenaze sırasında çıkan kavga, kavga sonrasındaysa trafik kazası... Sadık'ın her yeri ağrıyor; sol kolu, omzu, göğsü, kuyruksokumu ve başı. Asıl ağrıysa, kalbindedir onun, daha doğrusu ruhunda. İyi Adam'da ise, sürekli üşürdü Sadık. Yine eski karısının acısını taşırdı. Tuhaf bir melankolinin içindeydi. Ne zaman Sadık'a dedektiflik görevi verilir, işte roman o zaman başlar, Sadık o zaman zekasını ve yeteneğini gösterme imkanı bulur. Bu, onun için yaşamıyor gibi yaşamaktır. Kötü Adam, İyi Adam'a kıyasla daha çok olayla dolu. Akla gelmeyecek kadar çok, iç içe geçmiş olayların sağlam bir kurgusundan söz ediyoruz. Ayrıca felsefesi var Kötü Adam'ın; sorgulaması, hesaplaşması gereken konular... Daha entelektüel göndermelere sahip. Roman boyunca Hamlet tartışılır mesela. Tanrı'yı bulamazsın ki öldüresin denilerek, sık sık Nietzsche'ye atıf yapılır. Sadık'la Raskolnikov karşılaştırılır. Anlatımda Kolombo ve Sherlock Holmes karakterlerinden faydalanılır. Ayrıca İyi Adam kadar akıcıdır Kötü Adam. Onda merak unsuru iyi kullanılmış. Diyaloglar canlı. Zaten roman, Sadık'ın iç konuşmaları ve diğer karakterlerle diyaloglarından ibaret. Mehmet Eroğlu bunu çok iyi uyguluyor. Bir yandan Sadık'ın zihnini okuyoruz, diğer yandan diyaloglarını. Diyaloglardan, iç konuşmalara geçişler de çok başarılı. Bu şekilde aslında Sadık'ın hem gerçek düşüncesini hem de işine yarayacak düşünceyi görüyoruz. Ayrıca iki roman arasında temel bir ayrım var. İyi Adam'da, Sadık bütünüyle kadınların çizdiği rotanın içinde hareket ediyordu. Rotasını çoğu zaman bulamıyor, akıntının içinde sürükleniyor izlenimi bırakıyordu. Yaşadığı melankoliyle ilgilidir bu. Çünkü eski karısından inanılmaz bir kazık yemiştir. Belki de bu kazığın acısıyla, kadınlara karşı direnç göstermesi ortadan kalkmıştır. Tamamen iradesiz hareket etmesinin nedeni, uzun süre etkisinden çıkamadığı bu travmadır. Sürekli üşümesinin nedeni de budur. Onu, bu melankoliden, bir kadın çıkarır: Fatoş. Bir kadının açtığı yarayı ancak başka bir kadının tedavi edebileceğine güzel bir örnektir bu. Kötü Adam'da da aynı konu işlenir. Fakat bu sefer iradesine sahip, kadına daha az bağımlı, ne yapması gerektiğini düşünürken başkasından yardım beklemeyen bir Sadık üzerinden işlenir. Pınar çıkar karşımıza, Kötü Adam'da. İyi Adam'da da vardı o. Çocuktu. Kötü Adam'da büyümüştür. Kötülüğün, iradeyle bir ilgisinin olduğunu mu düşünüyor acaba Mehmet Eroğlu? Yani iyiliği kendi irademizle değil dışarıdan müdahalelerle; kötülüğü ise, kendi irademizle, başımıza buyrukluğumuzla mı yaparız? Üstünlük ve başarıları kendinden bilmekle mi ilgilidir kötülük? Mehmet Eroğlu'nun öyle bir fikri var gibi, Kötü Adam'da. Çünkü bu sefer Sadık pervasız karar verir ve ona göre hareket eder. Emirler yağdırır, yardımcıları Zeynel ve Hüso'ya. Pınar'a çok söz dinletemese de, ne yapması gerektiğini söyler. Kötü olmanın peşindedir ama yine de Maria'nın uğradığı tecavüze içi yanar. Zeynel'in kırılan onurunu düşünür, Pınar'ın zarar görmemesi için elinden geleni yapar. Ve bir servete konduğunda bunu emri altındakilerle paylaşır. Romanın sonunda artık kötü olduğunu düşünen bir Sadık vardır. Mehmet Eroğlu gerçek kötü Sadıkı yazacak mı acaba? Yazar belki de. İlginç olur. Ama üçüncü kitapta işi daha zordur romancımızın. Çünkü İyi Adam'daki düşük çıtayı, Kötü Adam'da yukarılara taşımıştır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/jerzy-kosinski", "text": "Kosinski 1940'lı yıllar Doğu Avrupa'sının ürkütücü ahvalini serinkanlı üslup ve mistik öğelerle karılmış etkileyici bir kurgu şemasıyla anlatmıştır. Birbirlerini parçalayan insanlar, birbirlerini yiyen hayvanlar ve hepsine hükmeden tabiat, natüralist bir perspektifle sunulmuştur. Tüm bu kaosun kalbinde, yaşadıkça ölen öldükçe yaşayan o çocuk vardır. Kosinski, 1933 yılında Polonya'nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya'dan başlayarak tüm Avrupa'ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski'nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş. Öyle ki, Kosinski babasının dostu olan Katolik bir rahibin hazırladığı vaftiz belgesi sayesinde Polonya'yı kan gölüne çeviren Holokost'tan kurtulmayı başarabilmiş. Bir süre sonra Lodz'un kırsalındaki köylerde çiftçilerin yanında yaşına göre çok ağır işlerde çalışmış ve bu çiftçilerin karıştığı silahlı bir kavgada şahit olduklarından sonra konuşma yetisini geçici olarak kaybetmiş. Bu travmaya, taşrada yaşadığı diğer kötü olaylar da eklenince Kosinski başka köylere doğru yola koyulmuş. Yazarın çocuk başına ve beş parasız halde sürdürmeye çalıştığı hayatın yansımalarını Boyalı Kuş isimli eserinde cılk yaralar kıvamında görmek mümkündür. Kabuslarla dolu bu yolculuğun ardından hem ailesine hem de sağlığına kavuşması, Kosinski'nin edebiyata yönelmesi açısından önemlidir. Yazar, bu dönemeçten sonra uzun yıllar boyunca çeşitli okumalar ve akademik araştırmalarla meşgul olmuştur. Naziler'in yenilmesi neticesinde onların yerini dolduran Sovyetler'in Doğu Avrupa'da uyguladıkları aşırı politikalara karşı siyasi bilinç geliştiren gruplara dahil olan yazar, komünizm karşıtı yazıları sonrasında epey sancılı süreçler geçirmiş. İşlerin daha vahim hale gelmesine ramak kala da 1957 yılında New York'a kaçmış. Amerika'ya ayak basması, hayalini kurduğu hayatı yaşaması için ona büyük şans getirmiş. Zira New York'ta çeşitli işlerde çalıştıktan sonra zengin bir kadınla yaptığı evlilik, kendi tabiriyle ona yapay cennetin kapılarını aralamış. Kosinski'yi evvela Amerika'ya akabinde de Avrupa'ya tanıtan bu altın yılları, beri yandan da onu New York'un zengin ve entelektüel çevrelerin fenomeni haline getirmiş. Yazarın evinde düzenlediği partiler, dönemin meşhur yazarları, yönetmenleri, müzisyenleri ve iş insanları için toplanma noktaları olmuş. Fakat bu rüya gibi genişleyen hayat, Kosinski'nin kökü çocukluğunda olan ve giderek dallanıp budaklanan buhranlarını dizginlemek için yeterli olmamış. Kosinski girdiği psikolojik krizlerden birinin sonunda; Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin. Notunu ardında bırakarak 1991 yılında intihar etmiştir. Kosinski'yi büyük bir yazar yapan eseri Boyalı Kuş'un başkahramanı altı yaşındaki Yahudi bir çocuktur. Çocuğun hayatını kurtarmak için Naziler'in etkisinden uzakta olan bir köye yollanmasıyla başlayan drama, aslında yazarın hayatının odak noktaları değişmiş bir halidir. Çocuğun yanına sığındığı yaşlı kadının ölmesi neticesinde kendisine kalacak, karnını doyuracak bir yer ev bulma ümidiyle yoluna devam etmesiyle gelişen kurgu; içerdiği metaforlarla acıklı bir yol serüvenine dönüşecektir. Bu bağlamda Doğu Avrupa taşrasının gündelik ritmine egemen olan hurafeler, kör inançlar ve Slav paganizminin mistik aurasıyla bezenmiş panoramik görüntüler, romanın sert gerçeklik boyutu açısından etkileyici yerlerdir. Başkarakter, çetin doğa şartları ve savaşın harap edici tesiriyle alt üst olmuş kasabalarda cereyan eden hadiseler çemberinin bazen dışında kimi zamanda tam merkezindedir. Açlıkla, soğukla ve bin türlü korkuyla sınanan çocuk, aynı zamanda yobaz köylülerin psikolojik ve fiziksel şiddetine maruz kalmaktadır. Şiddetin doğasının sorgulandığı bu kısımlarda çocuğun dini- kültürel konumu üzerinden 'öteki' kavramı da çok katmanlı şekilde irdelenmiştir. Bu noktada karakterin iç tasvirleri, öteki olma duygu durumu üzerinden işlenmiştir. Buradan hareketle de Yahudi toplumunun yüz yıllar boyunca yaşadığı kem talihe manidar göndermeler yapılmıştır. Kosinski açtığı büyük parantezlerin içine Nazileri ve destekçilerini koyarken onları ortaçağdaki vahşi Katolik uygulamalarına alkış tutanlarla eşleştirmiştir. Ayrıca ötekilere yapılan mezalimi, geçmişteki cadı avları üzerinden yorumlamak suretiyle Avrupa'nın diğerlerine yaptıkları zulmün cüretkar bir muhasebesini ortaya koymuştur. Roma döneminden İkinci Dünya Savaşı'na kadar uzanan süreyi kapsayan bu sorgulamanın kurbanları aynı kaderi yaşamışlar ve yaşayacaklardır. İşbu zulmün öznesi dün dinsiz Romayken sonra Katolik rahipler olmuş şimdi sıra Naziler'e gelmiştir. Asıl şeytan naziler ve onların yaltakçısı olan muhakeme yeteneğini şovenizm rüzgarında yitirmiş köylülerdir. Zira, köylülerin zihin tünellerinde, dedelerinden miras kalan Yahudi nefreti diridir. İnsanın çekirdeğinde mündemiç duran, şiddeti ve türlü sapkınlıkları dışavurumu canlı bir dil ve cinnet halini çağrıştıran karakter davranışları üzerinden ele alan yazar, tevrati yazarların alışılageldik klişelerinden ötede insan- vicdan ve merhamet üçgenine vurgu yapmıştır. Yine de muhacirlik, vatansızlık, kovulma gibi kavramların muayyen bir döngü içinde Yahudi doktrinine bağlandığını söylemek yanlış olmaz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kaderimde-hep-guzeli-aradim", "text": "Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme. Bizi etkileyen bu resim, çok kıymetli hikayeci Mustafa Kutlu'nun yapmış olduğu bir tablodan. Hikayesi kitabın en sonunda anlatılıyor. Hasılı, kitap kapağının bile hikayesi olan bir öykü kitabı var karşımızda: İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka. On iki etkili öyküyle beraberiz. Kadınların başka başka halleri, başka başka mekanlardan başka başka mizaçlardan kadın ruhunun izleri bizi bekliyor. Boşlukta duranlar, yorgunlar, yılgınlar, kaybolanlar, dengini bulamayanlar, terk edilenler, ağlayarak evlenenler, idare edenler, idare edilenler, dominantlar, kalanlar, gidenler. Kimler kimler. Kadın üzerinden akıyor hikayeler. Ama kadın hikayeleri diyemeyiz. Erkek hikayeleri deniyor mu mesela merak ediyorum? Kadın doğurgan bir varlık. Dolayısıyla onun bakış açısı çok şeye karşılık geliyor. Hikayelerde kadınla beraber anlatılan sadece kadının değil onun doğurduklarının da öyküsü. Hikayeler on yılı kapsayan bir süreç içinde yazılmış. Yazar, daha çok 70'lerin öyküleri olarak belirtiyor fakat dil 70'lerde kalmıyor. Geçmişten bugüne değişen şartlar, teknoloji, öykülerde yerini alıyor. Hikayeler bugünün dilini yakalıyor. Bunu, günün edebiyat ve iletişim imkanlarını kullanarak, hiç sakil durmayacak şekilde başarıyor. Gündeme, teknolojiye, zamanın diline hakim, sade, derinlikli ve anlaşılır metinler var kitapta. Youtube, telefondan dizi film izlenmesi, feys, storiler, MSN, diziler vd. eleştirel bir bakış açısı ile sunuluyor. Dönemin getirdiği kavramlar, alışkanlıklar, bağımlılıklar, imkanlar hikayelere de yansıyor. Edebi metinlerde kaçınılan bir süreci ustalıkla öykünün kalitesini bozmadan kullanıyor. Fatma Barbarosoğlu, inancın renklerini de sunuyor öykülerinde. Sakınmıyor. Bu topraklardan yazıyor. İyisiyle kötüsüyle eksisiyle artısıyla, bozulmuş ve kaybolmuşu ile. Bir ninenin beş yüzlük, doksandokuzluk tesbihleri, kılınan namazlar, giyilen feraceler... Bunlar göze sokulmadan bütün tabiiliğiyle sunuluyor. Bütün bunlar, bütün bu bahsettiklerimizin hepsi bir anda yaşanıyor. Yaşanan ve yaşanacak olanı bulunduğumuz ana çekiyor öyküler bizi. Peki nasıl? Şarkılarla... Üzerimizde etkisi kalan, bize temas eden, nice hatıraları çağrıştıran şarkılar. Biz hiç istemeden gönlümüze konan şarkılar. İdeoloji, birikim ayırt etmeden gönlümüzde yer eden şarkılar. Yazarın da söylediği gibi mekanların kaybolduğu, izlerinin silindiği, biricikliğini kaybettiği günümüzde şarkılar ne büyük hatırlatıcı. Rilke söylüyor: Sanat yapıtları sonsuz yalnızlıklar içindedir ve yanlarına en az sokulabilecek bir şey varsa o da eleştiridir. Ancak sevgidir ki kavrayabilir onları, alıkoyabilir kendisinde, onlara karşı adil davranabilir. Rilke doğru söylüyor. Aksi halde gerçek bir okumadan bahsedemeyiz. Sevmek önemli. Benim için bu sevme özellikle kitabın beşinci öyküsünde; Saklana Saklana ile başlıyor. Saklana Saklana ile beraber öyküler daha bir ivme ve ritim kazanıyor. Edebiyat zevki katmerleniyor. Bu vesile ile yazarın günümüz edebiyatını, genç edebiyatı takip ettiğini anlıyoruz. Uzun süre yazabilmenin ve sürekliliği korumanın yolu da bu taze okumalar, yazarlığın da olmazsa olmazlarından galiba. Barbarosoğlu, gözlem yapmanın ötesinde çoğu hikayesinde merak unsurunu da gözetiyor. Bizi habersiz bırakma öyküsü bunlardan biri. Anne yavaş yavaş çekiliyor evden, nereye gittiği belli değil üstelik. Arayış, bocalama, absürt haller... Geride kalan kızlar ve eş. Hem anneyi saymama hem de onu sonuna kadar kullanma. Üzüntü sebebi annenin gidişi mi? Onsuz ne yaparız mı? Yükümüzü kim çeker telaşı tedirginliği, varsa vicdan azabı mı? Anne, patlayana kadar sıkıntı yok. Patladıktan sonra, aa, ama, şey, kem küm, öyle değil böyle. Geçmiş olsun. Ne diyorduk? Bizi habersiz bırakma öyküsünde asıl mesele sonu değil, anlatılmak istenen başka ama yine de sorularla baş başa kalıyoruz. Anne nereye gitti, geri gelecek mi, kızlar çözüm buldu mu gerçekten? Hikaye bitmiyor, sırlanıyor. İşte burada kederden kaçamayız. Hikayeden çağrışımla biraz hasbihal... Anneler varken o kadar kıymeti bilinmez. Ama yokluğuyla beraber her şey darmaduman olur. Hayatımızdaki her önemli şey gibi. Bütün aile anneye yaslanır. Aile bireyleri annenin marifetlerine muhtaç, anne ise kadın olarak kabul görmeye, sayılmaya, sevilmeye, içten bir ilgiye. Bu söylediğim sağlam bir gerçeğe tekabül etse de başka bir gerçek daha var: Kadın-anne, her ne kadar mağdur gözükse de, elleriyle bu ortamı sağlayan yine kendisinden başkası değil. Kendi sahnesini kaybeden, başkalarının sahnesinde çoğalan, bunu aşırılaştıran kadının kendisi. Kişi bir yerlerde yanlış yaptığını ancak, bir başına kalınca anlıyor. Bir bir gittikçe herkes. Ve soruyor, bu muydu, bunun için miydi her şey? Daha vahimi hiç sormayıp kendini dışarılara, ekranlara atıyor. Boşluk yine sahte ile doluyor. İnsan, problemini çözemedikçe suçu dış dünyaya atar. Alınyazısı, şans, baht, imtihan dünyası gibi. Kimse masum değil yani. Ne giden ne geride kalanlar. Aslında bu sadece kadın meselesi değil. Evlatlarına o kadar düşkün babaların da kaderi. Ama çoğunlukla kadın, suçu başta geleneğe, bazen de erkek egemen toplum yapısına atarak, sorumluluktan kaçıyor. Çaresizmiş gibi bir yanılgıya düşerek bahanelere yelken kaçıyor. Bahane çok. Bunu yaparken toplamdaki adaleti göz ardı ediyor. -Bu başka haksızlıklar mağduriyetler için de geçerli elbette- Herkese çalıştığının yapıp ettiğinin karşılığı verilir. Unutuluyor. Gidemiyorsan gidemiyorsundur. Göze alamıyorsundur. Gitmek çözüm mü peki? Elbette hayır. Kalıp mücadele etmek, kendini iyileştirmek en zoru. Başı acı sonrası iyi olan, zor ama kolaylaştırılan bir süreç. Gidemiyorsan gidemiyorsundur. Göze alamıyorsundur. Gitmek çözüm mü peki? Elbette hayır. Kalıp mücadele etmek, kendini iyileştirmek en zoru. Başı acı sonrası iyi olan, zor ama kolaylaştırılan bir süreç. Bahsedilecek o kadar çok şey var ki. Ama yok, bitiriyorum, bitirmeliyim artık. Barbarosoğlu'nun şimdiye kadar yayımlanmış eserlerine bakarken şunu düşünüyordum: Bir insanın yazma şevkini diri tutan nedir? Yılların kırıklıklarına, o kadar engellere rağmen yol almak kolay değil çünkü zorlu bir mücadele bu. Aradığım cevabı kitabın ithafında buluyorum: Okur. Okurun ta kendisi. Geri dönüşlerini eksik etmeyen, uzun uzun mektuplar yazan okurun kendisi... Anlıyoruz ki, Fatma Barbarosoğlu ile okurları arasında sağlam ve muhabbetli bir bağ var. Yazar bunun değerini biliyor ve çok zarif bir teşekkürle öykülerini okurlarına ithaf ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kalemini-bir-kamera-gibi-kullanan-usta-hemingway", "text": "Gösterişten uzak, yalın, dümdüz bir anlatımla dolaysız öykü anlayışını benimseyen Ernest Hemingway, sadece diyaloglarla öyküde neler yapılabileceğinin parlak örneklerini vermiştir. Anlattığı olaylara, nesnelere son derece tarafsız, soğuk bakarak diyalogları yorumlamayan, duygusal müdahalelerde bulunmayan yazar kalemini adeta bir kamera gibi kullanarak sinemanın olanaklarını öyküye taşımıştır. Ülkü Tamer'in çevirdiği Kadınsız Erkekler kitabı Ernest Hemingway'in öykücülüğünü en iyi yansıtan öyküleri içerir. Bilindiği gibi Hemingway öykü serüveni boyunca sadece diyaloglarla öyküde neler yapılabileceğinin parlak örneklerini verirken, yinelemeler, yarım bırakılmış cümleler ve örtük anıştırmalarla metne gizem, merak unsuru ve devamlılık katarak, öyküde yepyeni bir kanal açmıştır. Hiçbir biçimsel arayışa girmeden, karşılıklı konuşmalarla dramatik yapının nasıl etkili bir şekilde oluşturulabileceğini göstermiştir. Hemingway, öykülerinde gösterişten ve süsten uzak, sade, yalın, dümdüz bir anlatımı tercih ederken, bir çeşit gazeteci öykücülerin yaptığı dolaysız öykü anlayışını benimsemiştir. Betimlemeyi, kişi çözümlemelerini iyiden iyiye azaltmış, betimlemeyi sadece fiziki atmosfer yaratmada kullanmıştır. Anlattığı olaylara, nesnelere son derece tarafsız, soğuk bakarak diyalogları yorumlamamış, duygusal müdahalelerde bulunmamıştır. Buralarda da yansız tutumunu sürdürmüştür. En sarsıcı dramatik insani durumlarda bile yalın, sakin, serinkanlı anlatımını korumuştur. Onun görevi sadece olan biteni aktarmak olmuştur. Bu nedenle kalemini bir kamera gibi kullanmış ve sinemanın olanaklarını öyküye taşımıştır. Hemingway, hayatını intiharla sonlandırıncaya değin hareketli, kabına sığmayan, serüven düşkünü bir kişilik sergiledi. Afrika'da vahşi hayvan avında, İspanya İç Savaşı'nda, İtalya'da İkinci Dünya Savaşı'nda, Paris'te, Küba'da bulundu ve tüm bu izlenimlerini eserlerine yansıttı. Dünya coğrafyasından, yenilmiş, kaybetmiş insanların dramlarına eğildi. İspanya'dan İtalya'ya, Fransa'dan Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyadan insanlık hallerini anlattı. Yükseliş ve düşüşü bir kısır döngü olarak gözler önüne sererken nerede olursa olsun, insan doğasının değişmeyeceğini örnekledi. Boğa güreşçisi, aslan avcısı ve boksörü hayatın en uç noktalarında ölümle burun buruna getirip korkaklık, cesaret, şöhret gibi olgularla yüzleştirirken nasıl aynı duygularla hareket ettiklerini ustalıkla sergiledi. Hemingway, özellikle savaşta hayatın dışına düşmüş insanların acılarını, özlemlerini, umutsuzluklarını dile getirdi. Pek çok öyküsünde de İspanya İç Savaşı'nın açtığı yaralara baktı. İspanya öykü mekanlarından biri oldu. Kitabın ilk öyküsü Yenilmeyende, eski bir boğa güreşçisi olan Manuel'in yeniden arenalara dönüp var olma mücadelesini eşsiz bir üslupla anlatır. Kitaptaki Kötü Hikayede ise ölen bir matadorun arkasından adeta ağıt yazar. Hemingway, kimi öykülerinde de cephe gerisinde, hastanede, sıkıcı bir tatil gününde, barda, savaşın, hayatın kırdığı insanların, küçük diyaloglarla hayatlarını anlatır. Zaman zaman da acımasız, sert, erkeksi bir dünyaya eğilir. Serserileri, dışlanmışları, yenilmişleri anlatırken taraf tutmaz; onları insani bir olgu olarak resmeder. Bu insanlar sadece ya kendileri gibi yalnızlarla konuşurlar ya da barmenlerle. Kadın erkek iletişimsizliği de pek çok öyküsünün temel vurgusu olur. Erkeklerin, kaba, sert dünyalarında kadınlara yer yoktur. Hayatın acımasızlaştırdığı, kabalaştırdığı erkekler, kadınların dünyasına nüfuz edemezler. Kadın erkek ilişkileri bir yerde tıkanır. Kadınlarsa bu anlayışsızlığın acısını yaşarlar. Amerikan rüyasının temel problemi olan fanilik ve yalnızlık duygusunun nasıl hayatiyet bulduğunu öykülerinde çarpıcı bir şekilde hikayeleştirir. Öykülerinin çoğuna Nick Adams karakteri yerleştirerek, bir devamlılık sağlamıştır. Bu karakteri Hemingway'in kendisiyle özdeşleştirenler olmuştur. Hemingway öykülerini tümüyle konuşmalara yaslarken aslında tersinden insanlar arasındaki iletişimsizliği vurgular. Onun öykülerinde insanlar konuşarak hiçbir şeyi çözemezler. Daha doğrusu konuşarak her şey bir açmaza, bir çözümsüzlüğe doğru ilerler. Çünkü insan ilişkilerindeki söz, birbirlerini anlamak için sarf edilen bir şey değildir. Zaten konuşmaların sonunda herkes başladığı yere döner. Söz, hiçbir şekilde duygulara tercüman olamaz. Gereksiz bir çaba olarak ortada kalakalır. Bu anlamda Hemingway'in tümüyle ayrılık anlarına odaklanması boşuna değildir. Ona göre dil bir anlaşma aracı değildir. Herkes birbirini yanlış anlamaya hazır ve meyillidir. Onun en güzel öykülerinden biri olan Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler öyküsünde bütün bunların örneklendiğini görürüz. Barselona'da bir çift, Madrid'e gidecek treni beklemektedir. Adam kızdan ameliyat olmasını ister, kız ise bu durumdan hiç memnun değildir. Daha sonra ilişkilerden, beyaz fillere benzeyen tepelerden, aşktan, ameliyattan söz ederler. Öykü tümüyle bu tren bekleme sırasındaki diyaloglardan oluşur. Çiftin çocuk aldırma konusu üzerinde yaptıkları konuşma sonunda hiçbir şey çözüme kavuşmaz. Katillerde, kaçmaktan yorulmuş kıstırılmış bir halde ölümü bekleyen eski bir boksörün dramı işlenir. Lokantada garson olarak çalışan Nick Adams, lokantada boksörü öldürmeye karar veren kiralık katillerle konuştuktan sonra gidip durumu boksöre anlatır. Ama boksör ölümü reddeder ve katillerini beklemeye başlar. Kadınsız Erkekler, Ernest Hemingway'in öykü dünyasını tanımak için iyi bir seçim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kanamali-haydutun-kan-izleri", "text": "Bir roman yarışmasında ikinci olmuştum. O yarışmanın birincisi Yağmurdan Sonra romanıyla Ahmet abi olmuştu. Ancak, ödülümü alıp Ahmet abiyle tanışmak için gazetedeki bürosuna gittiğimde ödülden daha büyük bir şey kazandığımı gördüm: Kardeşlik. Yalnız ve sahipsiz ölen insanların kıymetini bilenlerdendi Ahmet Kekeç. Koskoca Türkiye fikrini ortaya atan, sahiplenen, yazan kim varsa onları bilirdi Ahmet abim. Hiç popüler değildi. Belki de bu yüzden star olmadı. Ama her zaman kaygısı olan insanları hatırlattı bize. Koskoca cumhuriyetin anlı şanlı yazarlarının nasıl bir başına öldüklerini, ölmeden önce masasında ısırılmış elma gibi dünyanın yarım kaldığını gördü. Dünya böyleydi işte; ısırılmış bir dünya ama hiçbir zaman doyulmayan bir dünya işte. İşin tuhaf yanı, Ahmet abi bu dünyaya doymaya değil doyurmaya, duyurmaya gelenlerdendi. Ömrünün haydutu! Kanamalı Haydut. Daha önce Kalanlar adıyla yayınladı o özel günlüğünü. İlginçtir, ilk yayınlayan ise Mahmut Balcı idi. O da çağrıya uyup gidenlerdendi. Kırklar dergisinde yayınlandığında o sayfalara mahrem bir şeye bakar gibi bakardım. Öyle ya, Ahmet abi içini açıyordu. Yarasını gösteriyordu. Yarasını gösterirken bile biz acı çekmeyelim diye, ah etmeden anlatıyordu Malatya'dan gelen o delikanlıyı. Bir roman yarışmasında ikinci olmuştum. O yarışmanın birincisi Yağmurdan Sonra romanıyla Ahmet abi olmuştu. Ancak, ödülümü alıp Ahmet abiyle tanışmak için Yeni Şafak gazetesine gittiğimde ödülden daha büyük bir şey kazandığımı gördüm: Kardeşlik. Ahmet abiyi sanki yıllardır tanıyordum. Konuşurken yeni tanışan insanların havasında hiç değildi. Sanki daha dün oradaydım. Sanki her hafta görüşüyorduk. Bir taraftan da gurbete küçük kardeşi gelmiş ağabey gibi anlatıyor, şehrin ve kara siyasanın dehlizlerini gösteriyordu bana. Yıllar önce onun hakkında yazdığım bir yazıda, Yağmurdan sonra yalnız kalan bizler olacağız demişim. Cenazesinde gördüm ki ölülerimize sahip çıkıyor dostlar, kardeşler. Hiç olmazsa ölümüz yerde kalmayacak! diye sevindim. Dertlidir, Mavera'dan, Ramazan Dikmen'den, Cahit Zarifoğlu'ndan mülhem; Akif İnan'dan, Erdem Beyazıt'tan kopup gelen sana, bana, vatanıma dair kaygıları vardır. Cesurdur; bir deli cesaretinden çok dünyaya gelen ademin hakkını savunan yanıyla muktedir olanlara kafa tutan bir yalnızlığı vardır. Naiftir; bir gazeteden ayrılma anını tarikatından ayrılan derviş hüznüyle, bir bankın üzerinde sessiz gemi şiirini yaşarcasına idrak edip, kimseye laf atmadan bitirmiştir. Harbidir; yazılarıyla kavgaya tutuştuğu muarızı kim varsa 'Ahmet Kekeç gibi düşman nasip etsin Allah', diye dua etmiştir doğan grubundan kurmay ağabeylerimize kadar. Unutkan değildir; hatırlamanın en büyük erdem olduğunu bilen insanların o dingin ve ferah haliyle karşılar onlarca yıl görmediği insanları. Derdini de alıp gitti. Yazmaya başlayamadığı romanları kala kaldı. Bir Ahmet Kaya şarkısı kadar dokunaklı şimdi. Tanpınar'dan, Kemal Tahir'den, İdris Küçükömer'den, namuslu yazarlardan, sıkı edebiyatçılardan bahsedecek mahallenin delikanlıları bir bir gidiyor işte. Alemi titreten apoletli paşaları yazılarıyla titretecek şunun şurasında müdanasız kaç adam kaldı ki?... Popüler ölümlerin ve boyun eğilmiş bir post kapitalist hayatın içerisinde daima kimsenin dönüp bakmaya cesaret edemeyeceği gerçekler vardır. Öyle ki bazı gerçeklere fena halde alışır, alışarak o gerçeği yok ederiz: Afganistan, Suriye, insanın kendinden kaçması, düşmanına benzemek, çocuk katliamları, pedofili, izlemek... Kötülüğü izlemek. Evet, ben de gördüm, deyip, kenara çekilmek gibi. Ahmet abi, rahatsızdı. Günlü rahatsızdı; dünyanın bu denli gerçek öğütücü olmasına ve insanların bu denli gerçeği yalana çevirmesine. Bizi özgürlüğe, hakikatin müdanasızlığına ve yalnızlığa davet eden çağrısı kulaklarımızda çınlarken sterlize ve güvenlik çemberinde, iyi olarak hayata devam etmek daha kolayımıza geliyor. Eyüp Asliye Ceza Mahkemesi'ne gitmeden bir hafta önce şunları yazmış: Sistem, bize, kendimizi yok ederek nasıl mutlu olacağımızın sihirli formüllerini sunuyor sterlize bir yaşam sürmemizi salık veriyor... Sterlize olmanın üç koşulu var: Aptal olmak. Aptallığı bir yazgı gibi taşımak. Aptal olduğumuza başkalarının inanmasını sağlamak. (Kanamalı Haydut. 71) Dünya böyle dönüyor. Aptallığın verdiği huzur varken; hikme tin ve bilmenin verdiği sancıyı kim ne yapsın! Asil ruhlar, ince insanlar, ne kadar kavgaya hazır delikanlı gibi dursa da, adap bilen delikanlılar için bu dünya can yakıcı. Ruhun şad olsun abi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/karantina-gunlerinde-kitaplarla-seyahat", "text": "Yol, yolcu, yolculuk... İnsanlık maceramızı açıklayan en kapsamlı, en derinlikli metafor nedir dense, yol, yolcu ve yolculuktur diyebiliriz. Zira babamız Adem'den beri yoldayız. Hareket noktası olarak ruhlar alemini alırsak; yolumuzun ne çok meşakkatli ne çok uzun ne çok önemli olduğunu da anlatmış oluruz sanırım. Yola, yolculuğa metafizik boyut kazandıran da bu derinliktir. Yola çıktık ve tekrar aynı yere, yani vatanımıza, sılamıza ulaşmayı amaçlıyoruz. Dünya yolculuğunun ara durakları var ve biz ana rahminden sonraki duraktayız. Dünyada. Şair, insan nerenin yerlisidir? diye soruyor. Çünkü insan yerleşmeye eğilimli, buna ihtiyaç duyan bir varlık. Bir yere yerleşti mi hemen ora ile ünsiyet kuruyor ve bir daha ayrılmak istemiyor. Yeryüzüne o kadar alışıyor ki, esvap değiştirirken bile yürek acıyor. Tarih boyunca insana yolcu yolunda gerek hatırlatması yapanlar hep oldu. Peygamberler, dervişler, yazarlar, şairler hep bir hatırlatıcıdır. Ya geldiğimiz yerden söz ederler, ya gideceğimiz yerden. Tabii bu arada yoldan, yol üzerinde karşılaştıklarımızdan, yolculuğun kutsal olduğu kadar zorluklarından, yolda olmanın kazandırdıklarından söz ederler. Burada kalamazsın, diyor şair. Öyle ise bir gün bu günler de bitecek. Buradan çıkacağız ve bir yöne doğru yolculuğumuzu sürdüreceğiz. Kimimiz şarkıya, kimimiz eve, kimimiz kalbine dönecek. Acaba bir ağaç altında duraklama, bir evde süreli olarak konaklama da yolculuğa dahil değil midir? Dinlenmek de yol için olduğuna göre karantina günlerimizde de yolculuk devam ediyor bana göre. Kimimiz kitap sayfalarında çıkıyoruz yola. Kimimiz içimize yönelerek başka bir seyrüsefer ediyoruz. Necip Fazıl Kısakürek'in Takvimdeki Deniz şiirini hatırladım şimdi. Şairin yolculuğa çıkması için duvardaki kullanılmış bir takvim kartonu yetiyor. Bu takvim kartonunun üzerinde bir resim vardır. Azgın, sonsuz bir deniz, yana yatmış bir gemi. Bilinç akışı ile yola çıkar şair. Odasında meltemler esmeye başlar. Yüzünde köpükler. Ciğerinde yosun kokusu. Ardında kalan eşya öksüz, gözü yaşlı. Ancak yoldan dönüş yoktur artık. Alabora olmuş deniz, karmakarışık oda ve hisleri de yanına alarak şairi çağırmaktadır. Kitap da insanı yolculuğa çıkarır. Demek ki kitap da bir yoldur, kitaba doğru yürüyüşü de yolculuk olarak tarif edebiliriz. Mekanı değiştirmiyorsunuz ve fakat arzın merkezine yolculuk yapıyorsunuz. Seksen günde devri aleme çıkıyorsunuz, denizler altında yirmi bin fersah yol alıyorsunuz. Aya Yolculuk'a çıkıyorsunuz. Hemencecik de Jules Verne olduk görüyorsunuz. Hem bilimsel hem edebi bir yolculuk ile karşı karşıyayız. Egzotik yolculuğumuzdan bilim adamlarına keşif yolu açıyoruz, farkında değiliz. Seksen günde devri alem mi olurmuş diye hayalleri ile dalga geçilmişti Jules Verne'in. Şimdi de Ooo sen yaya kaldın, hangi seksen gün, birkaç saat neyimize yetmiyor diye biz onunla dalga geçiyoruz. Dedik ki oturduğumuz yerden seyahat ediyoruz. Tam bir oksimoron hali. Memduh Şevket Esendal'ın Mendil Altında hikayesini bilir misiniz? Bu hikayede yüzüne sinek gelmesin diye mendil örtmüş, öğle sonrası kaylule yapmaya çalışan bir memur görürüz. Upuzun yatmış adam, yattığı yerden terfi yolculuğuna çıkar, arkadaşına zam ister, kendisi mebus filan olur. Alkışlardı, gururdu derken hikayenin sonunda oflayarak puflayarak kalkan bir adama dönüşür. Kitap yolculuğu da böyle bir şey işte. Kitaplardır ki bizi tarihin derinliklerinde gezdirir. İnsanlık tarihinin yazı ile, yani kitapla başladığı düşünülürse, o zamandan beri devam eden yolculukta bizim en yakın arkadaşımızın kitaplar olduğunu söyleyebiliriz. Kendi adıma kitapla yolculuk etmeyi sevdiğim gibi kitaba yolculuğu da severim. Yolculuğu anlatan kitapları ise ayrı bir severim. Ebat, malzeme, yazı değişikliğine uğrasa da kitap en eski dostumuzdur. Sonuç itibariyle kitap, bize vahiy bilgisinin hediyesi. Kitap ve yolculuk denilince vahyin yanı başında yer alan ve insanlığın kadim zamanlardan günümüze taşıdığı Gılgamış'ı hatırlamazsak olmaz. Çünkü o da bir yolcu. Gılgamış'ı belki ete kemiğe bürünmüş bir fert olarak değil de bir sembol olarak ele almak gerekir. Nihayetinde ölümsüzlüğü arıyor. Tarihçilere inanacak olursak, dört bin üç yüz yıldan beri Gılgamış ile ölümsüzlüğü arıyoruz. Her birimiz onun kadar yakışıklı, kuvvetli, akıllı değiliz. Emrimizde binlerce insanın olduğu saraylarımız yok. Yeteneklerimiz sınırlı ve Gılgamış gibi yarı tanrı değiliz. Tanrımızın adı Anu değil. Onun gibi Gök Tanrı'ya değil Allah'a inanıyoruz. Bizi öldürmek için Endiku gönderilmedi. Bir aşk tanrıçasından evlenme teklifi almadık. Kılavuzumuz Utnapiştim adını taşımıyor. Ancak hepimizin ölümsüzlüğe kavuşmak için elde edeceğimiz otu söyleyen doktorlarımız var bugün. Her gün ekranlara çıkıyorlar ve bize korona adı ile gelecek ölümden kurtulmanın yolunu gösteriyorlar Utnapiştim olarak. Fakat Gılgamış gibi ölümlüyüz; ölmek istemiyoruz. Ölümlü olduğunu bilen tek canlı/mahluk olarak biz insanlar ölümü istemediğimiz için karantinadayız. Bu sözün ucunu kitap başkası değildir, kitap cehennem değildir aksine cennettir diye bağlamak isterim. Cennete girmektense cennet üzerine yazılmış felsefi bir eser okumayı tercih eden Alman olmak istemem. Demek isterim ki cennete gideceksek yolumuzu Kitap seçer, Kitap yönlendirir. Kitap'tan uzaklaşmak cennetten uzaklaşmaktır. Gılgamış'tan söz açmışken sözü kitapların bize yararlarına da getirip Bakınız Nuh Tufanı da var eserde, deyip insanlığın ölümden/helak olmaktan kurtulmanın yolu selamet gemisine, Nuh'un çağrısına uymaktır demeli miyim? Öyle ya insanlık sadece koronavirüs ile imtihan edilmedi, tufan ile de imtihan edildi. Babacığım, şu dağ var ya, ben o dağın başına çıkar, tufandan kurtulurum diyen Nuh'un oğlu muyuz, yoksa Nuh'a inanan ve tufanın değmediği koca karı mıyız ? Bakın şu oğula. Babacığım diyor da Peygamber demiyor. Acaba diyorum karantina günlerinde Gılgamış'ı tekrar okuduğum için mi bütün bu sorular? Görüyorsunuz, kitapla çıktık yola, kitap bizi nerelere getirdi. Yolculuk böyledir işte. Hep beklenmedik kişiler, olaylar, sürprizlerle doludur. Yazıyı da kendine benzetti. Böyle deyince yazı da bir yolculuktur, bir arayıştır demiş mi olduk? Gılgamış bize epeyce uzak, dini dinimiz değil; metnin epeyce eksiği var üstelik diyorsanız, karantina günlerinde başka bir kitapla devam edelim kitap yolculuğuna diyoruz. O da bir yolculuk hikayesi. Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerim naklediyor bize. Yolda iki kişi var. Musa peygamber kendine yoldaş arıyor. Diyor ki; Ey Rabbim, kendi katından özel bilgi verdiğin, bazı sırlarından bir nebzecik açtığın o kişiyi benimle yoldaş kıl da ona verdiğin bilgiden ben de faydalanayım. Ne demişiz? Önce yoldaş sonra yol. Eğer bir yoldaş edineceksek o bize bir şeyler öğretecek donanımda olmalı. Bu, kendi eksikliğini bilmektir. Arkadaşına kitap gözü ile bakmaktır bunun adı. Karantina günlerinde tekrar okuduğum kitap beni Hızır da denilen bilge kişi ve Hz. Musa ile yol arkadaşı eyledi. Onlarla aynı yolda, aynı yolun yolcusu olmalıyım ki yolda buluştuk. Evet, kitap böyledir, yolda gördüklerimizi bize yoldaş kılar. Eski yolculuklarımızı hatırlatır. Böyle bir yolculuktan sonra Sezai Karakoç, Hızır'la Kırk Saat'i yazdı. Siz okuduktan sonra neler yazarsınız bilmem. Fakat mutlaka tavsiye ederim. Bir tefsirden, olmadı bir mealden Kehf suresinde nakledilen ve bizim kültürümüzde Hızır olarak bilinen bilge kişinin hikayesini okuyunuz. Çünkü o sizin yolculuğunuz olacak. Aşık Veysel'in deyişi ile Uzun ince bir yoldayız. Yürüdüğümüz yetmiyor gibi zihinsel yolculuklara da çıkıyoruz ve en yakın arkadaşımız kitaplar. Yerim olsaydı size Don Kişot'un yolculuğundan bahsedecektim. Şövalye romanı dense de hem Cervantes'in roman türüne yolculuğu hem Don Kişot'un dünyaya yolculuğuna dair birkaç kelam etmek de isterdim. Neyse Don Kişot'un da karantina günlerine ait güzel bir roman olduğunu belirtip geçelim. En iyisi ben size bizi tarihimize en oylumlu yolculuğa çıkaran kitap olan Evliya Çelebi Seyahatnamesi ile çıkarayım yolculuğa. İki büyük cilt. YKY'den almış ve bunu bitirinceye kadar başka kitap okumayacağım demiştim. Evliya'mız üşenmemiş el yazısı ile binlerce sayfa yazmış. Sahibi ve de hizmetkarı olduğumuz üç kıtayı dolaşmış, adım adım gezmiş, bütün ayrıntıları zapt etmiş, üstelik şu kadar yıl geçmiş aradan. Elli bir yıllık seyahat. Dile kolay. Onun anlattığı birçok yerde şimdi yeller esiyor. Niçin tarihe, tarihimize bir yolculuğa çıkmayayım, yazık değil mi bu kadar zahmete deyip başladım. Bilindiği gibi rüya ile başlıyor seyahat ve rüya kadar zenginleşerek, rüya gibi derinleşerek, gah acıklı gah gülünç binlerce insanlık olayı ile karşılıyor bizi. Kitapların anlattığına göre Çelebi'nin Hz. Peygamber ile mülaki olduğu cami Ahi Çelebi Camii imiş. Evliya şöyle anlatıyor rüyayı: Sonra O'nu gördüm. Caminin kapısında. Bir nur olarak. Ona baktım. Tam Şemail-i Şerif'te, hilyelerde anlatıldığı gibi idi. Ne çok kısa, ne çok uzun idi. Saçları ne kıvırcık ne düz, uzun. Değirmi yüzüne, duru beyaz tenine, uzun kirpiklerle süslü iri ve siyah gözlerine. Geniş omzuna. Baktııım baktııım. Bütün vücuduyla bize yöneldiğinde; O da bize yönelmiş idi. - Rabbim, bu kulunu affeyle, Cennet'te bana komşu eyle, Cemal'ini seyrederken bizimle birlikte eyle, diye dua etti, duasını ettikten sonra Fatiha dedi, bütün sahabe-i kiram Fatiha'yı okudu. Sonra Hz. Peygamber mihraptan, 'Esselamu aleyküm ey kardeşler!' deyip camiden çıktı. Helecanla uyandım. Hayırdır inşallah. Benim için Seyahatname bu rüyadır. Diğerleri teferruattır. Bendeniz gezmeyi sevmem. Zorda kalmadıkça yola çıkmam. Fakat benim adıma gezmiş, görmüş, tanımış, konuşmuş, bütün ayrıntıları tespit etmiş bir seyahate çıkmaya hayır demem. Böyle dedim ve on ciltlik Seyahatname'ye besmele çektim. Tam karantina günlerine mahsus bir kitap. Çok gezen mi bilir çok okuyan mı, tartışmasını bu kitabı bitirinceye kadar erteleyin derim. Evliya Çelebi, çok gezerek bildi bu kitaptakileri, siz çok okuyarak bileceksiniz. Kitap sizi Evliya Çelebi yapmayacak fakat içindekileri size mal edecek. Yazının başlığında demiştik ki kitaba yolculuk, kitapla yolculuk. Karantina günlerinde, bilgisayar, internet gibi pencerelerle yetinmeyin, ilme kapıdan girin derim. Kapımız da kitaplardır. Neden kitap? Çünkü ilahi emirdir, evlere kapılarından giriniz der. İnternet, bilgisayar, televizyon gibi pencereler yokken kapı vardı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kelimelerle-iliskimizin-sonu-gelmez-bir-cesitliligi-var", "text": "Türk edebiyatının genç ve yaratıcı yazarlarından Güzide Ertürk'e hayatını değiştiren kitapları, kelimelerle olan ilişkisini, yazma ritüellerini, ona ilham veren kişileri, şehirleri, unutamadığı yazarları sorduk. Eskiden kelimeler sadece bir ayrıntıydı. Sayfaların arasında gezinen, paragrafları dolduran kum taneleri gibi. Zamanla kelimeler üzerine daha çok yoğunlaştım. Taşıdıkları derin anlamdan ziyade, insanların kelimelere yükledikleri anlamlar beni şaşırtıyor. Mesela canavar dediğimizde herkesin aklına farklı bir görüntü düşüyor. Mutluluk kelimesinin bir çocuğa fısıldadıklarıyla, bir yetişkine fısıldadıkları o kadar farklı ki. Kelimelerle ilişkimizin sonu gelmez bir çeşitliliği var. Kitapların ve yazarların hayatımı şekillendirmede çok büyük bir yeri var. Orta okul yıllarında sınıf arkadaşlarımdan birinin babası kitapçıda çalışıyordu. Arkadaşım pek bilinmeyen, farklı kitaplardan bahsederdi. Bir gün okula Ali Ural'ın Posta Kutusundaki Mızıka isimli kitabını getirdi, yeni basılmıştı. Arkadaşım önce kendi okudu, sonra ondan ben ödünç alıp okudum. Hatırlıyorum, Posta Kutusundaki Mızıka sene içinde sınıfta dolaşıp durmuştu. Gençlik yıllarımda elimden düşürmediğim kitaplar arasındaydı. O zamanlar Ali Ural'ın bir gün benim hocam olacağını ve bana yazarlığı öğreteceğini bilmiyordum. Ama bu güzel tesadüfü çok severim. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını bir solukta okumuştum. Ölü Evinden Hatıralar beni sarsmıştı. Meraklanarak Dostoyevski'nin hayatını da okumuştum. Marquez'in romanları, Calvino'nun öyküleri, Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi. Böyle giderse sonu gelmez bir listeye başlayabilirim. Genel olarak söyleyecek olursam, okuduklarımı zamanla içselleştirdim. O yüzden okuduğum her satır bende biraz iz bıraktı. Kitaplar, dünyaya ve insanlara farklı bir açıdan bakmayı öğretti. Ama bu çok bilinçsizce bir öğrenmeydi. Ben onları bir şeyler öğrenmek için okumuyordum. Okurken huzur bulduğum, sayfaların bana sunduğu dünyalar arasında gezinmeyi sevdiğim için okuyordum. Zamanla, bu alışkanlığımın beni farklı biri yaptığını anladım. Toplumun dayattığı kurallar dışında bir dünyanın var olabileceğine inandırdı. Bir elmaya sadece meyve olarak değil, güzel bir şiirin ışığında bakabiliyorum. Göğe bakınca havadurumunu değil, Turgut Uyar'ı düşünüyorum mesela. Ama onları birer kullanma kılavuzu olarak görmüyorum. Bu kendiliğinden gelişen bir süreç. Kelimeler havaya, suya, toprağa karışıyor ve hayatınıza yön vermeye başlıyor. Çocukken, henüz hayatı yeni yeni anlamaya çalıştığım zamanlarda masal kitaplarının beni büyülediğini hatırlıyorum. Onları büyük bir tutkuyla okumasaydım, ilerleyen yaşlarda kitaplara bu kadar düşkün olur muydum bilemiyorum. Babamın çocukluğundan kalan Allah Rahatlık Versin diye bir masal kitabı vardı mesela. Benim için değerini hiç kaybetmedi. Evimizde büyük bir kütüphane vardı. Raflarda sıralanan kitapları merak ediyordum ama hiçbiri çocuk zihnime hitap etmiyordu. Ansiklopediler, bilimsel, dini kitaplar... Araya sıkışmış pek görünmeyen kitaplar da vardı. Onları fark etmek bana derin bir haz veriyordu. Babamın masal kitabı dışında bir de roman bulmuştum Bir Çalgıcının Seyahati. Yine babamın gençlik yıllarından kalan bir kitap bulduğuma sevinerek heyecanla okuduğumu hatırlıyorum. Annemden kalan yadigarsa Küçük Kadınlar kitabıydı. Çocukken çok sık kitap okuduğumu hatırlıyorum. Geceleri uyumazdım. O kadar hızlı okurdum ki, bazen arkadaşlarım kalın kitapları hemen bitirdiğıme inanmazlar, sayfaları atlıyor musun diye sorarlardı. Ömer Seyfeddin Hikayeleri, Mustafa Ruhi Şirin'in Her Çocuğun Bir Yıldızı Var kitabı, Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sı ve sayamayacağım birçok kitap. Çalıkuşu'ndaki Feride karakterini kim unutabilir? Şeker Portakalı'ndaki Zeze bende derin izler bırakmıştı. Senelerce elimden düşürememiştim kitabı. Daha çok çocuk kahramanlarla bağ kurduğumu hatırlıyorum. Bir de Türk masalları. Kitaplığımda ilkokuldan kalan bir kitap duruyor. Beşinci sınıfa gidiyormuşum. İlk sayfasında Güzide, 5B sınıfı yazıyor. Öğretmenim hediye etmişti diye hatırlıyorum bu kitabı. Elimden düşürememiştim. İçindeki devler, ejderhalar beni büyülemışti. Sevdiğim yazarlardan ve kitaplardan vazgeçemediğim gibi farklı türlere açık bir okurum. Her sene açıp okuduğum, sayfalarını karıştırdığım kitaplar var. Ahmet Hamdi Tanpınar bunlardan biri mesela. Onun yazdıklarını açıp okumak dertleşmek gibi geliyor. Bunun yanında yeni yazarlar, farklı türler keşfetmeyi de seviyorum. Yazmak için zamana ve mekana ihtiyacım oluyor fakat yıllar içinde katı alışkanlıklarımı esnetmeyi öğrendim. Gürültülü ve kalabalık yerlerde de yazabileceğimi, bazı alışkanlıkların işimi sadece zorlaştırdığını keşfettim. Geceleri yazardım, sabahın erken saatlerinde yazmayı öğrendim. Yazdığım zamanlar evden çıkmazdım, belli bir saatten sonra kalemi bırakmam gerektiğini öğrendim. Günlük akışa uyum sağlayabilmek beni rahatlatıyor. Yazma ritüelim yok ama ben solak bir yazarım. Kalemi elime almadan hikayeye başlayamıyorum. İlk satırları mutlaka kalemle yazmalıyım. Sonra bilgisayar başına geçip devam ediyorum. Eskiden kalem tutmanın herkes için önemli olduğunu zannederdim ama teknoloji dünyasında giderek antika hükmüne geçtiğini anladım. İnsanlar tuşlara basarken daha rahat ediyorlar ama ben kalemi elimde tutmak zorundayım. Her gün yazmıyorum. Bazen uzun molalar verip kalemden ve kağıttan ayrı kalıyorum. Bir fikrin yazıya dökülmesi için beni sarsması gerekiyor. Fikir içimde zamanla büyüyor ve yazmadan hiçbir yere gitmiyor. Hiç beklemediğim bir nesne veya olay birden bana ilham kaynağı olabiliyor. Ben İstanbul'da doğup büyüdüm. O zamanlar şehrin bana nasıl ilham verdiğini fark etmiyordum. Ama Amerika'ya yerleştikten sonra İstanbul'daki havayı aramaya başladım. Doğa bu ihtiyacıma çare oldu. Sanatsal etkinlikleri de olabildiğince takip ediyorum. Yolculukları sadece ilham kaynağı olarak görmüyorum, hayatıma yeni değerler kattığı, farklı kültürlerle tanışmama vesile olduğu için seviyorum. Hüzün bana hep şiirsel gelmiştir. Acıklı bir ağlama değil de suskun bir yas sürecinin şiiri tetiklediğini düşünüyorum. Yaşayıp giderken değil de günler sonra sizi heyecanlandırmayı başaran, seneler geçse bile aynı hazzı size yaşatan olayların şiirsel bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Mutsuz, umutsuz, yılgın olduğum anlarda okumak da yazmak da iyi geliyor. Ama ikisinin de ölçüsü var. Öyle anlar geliyor ki kitabın kapağını kapıyorum, kalemi elimden bırakıp sokağa çıkıyorum. Hayata dönüyorum. İnsanların, ağaçların, kuşların da bana söyleyecekleri var. Hayatın şarkısını kaçırmak istemiyorum. Yetenek önemlidir. Herkes hayatında bir kez olsun güzel bir şiir yazmıştır, unutulmaz bir cümle söylemiştir belki. Ama yeteneği çalışma takip etmezse kuruyup kalıyor. Buna çalışma yerine belki de tutku demeliyiz. Tutkuyla çalıştığımızda hiçbir şey bize yük gelmiyor. İşini, sanatını aşkla ve özenle yapan herkesi cool buluyorum. Çünkü ortaya çıkardıkları eserler orijinal oluyor. Daha önce düşünmediklerimi, görmediklerimi, duymadıklarımı bana gösteriyor. Beni hayata bağlayan sözler dönem dönem değişiyor. Bazen bir cümleye veya şiire günlerce takılıp kalıyor, hayata oradan bakıyorum. Mesela bugünlerde Cemal Süreya'nın, Hayat kısa, kuşlar uçuyor, şiiri bana çok şey söylüyor. Hayat bize ne sunarsa sunsun, kuşların uçtuğunu unutmamak gerekiyor. İnsanların beni etkileyebilmesi için biraz hayatın dışına çıkması gerekiyor. Kalabalıkların arasında kaybolmak yerine, bir adım geri atabilmeyi başarmalı. Söylenmiş sözlerin üzerine kendince bir söz eklemeli. Başka insanlardan öğrenmeyi, onları dinlemeyi seviyorum. Hayatta en mutlu olduğum yer, bütün caddeleri, sokakları, yokuşları, insanları, martıları, denizi, vapuru, trafiği, kavgası, gürültüsüyle İstanbul."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kendi-kalemini-kiranlara-dair", "text": "Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına. Cemile Sümeyra'nın lisans bitirme tezine dayanan ve yeni okumalar, çalışmalarla hazırlanan Kendi Kalemini Kıranlar, 2018'de yeniden basıldı. Türk Edebiyatında İntihar alt başlığını taşıyan kitapta müntehir edebiyatçılar ve onların intiharları ele alınıyor. İlkin intihar olgusundan, bunun verileri ve nedenlerinden ve edebiyatla ilişkisinden bahsediliyor. Sonrasında gözler kendi kalemini kıranlara çevriliyor. Kendi Kalemini Kıranlar, intihar eden edebiyatçıların kişilikleri, hayat tarzları, dünya görüşleri ve eserlerinden hareketle intihar fikirleri ve eylemleri arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Kitaba konu olan edebiyatçıların intihar süreçleri, nedenleri ve yöntemleri tek tek tespit edilerek ortak bir harita çizilmeye çalışılıyor. Edebiyat ve İntihar adlı ilk bölümün temel konuları intiharı açıklamak, nedenlerini sorgulamak, onu belirleyen etmenleri saptamak ve intihar yöntemlerini sıralamakla kuruluyor. Kitabın tematik zemini bu şekilde atıldıktan sonra edebiyatçı intiharları adıyla ayrı bir başlık açılıp dünya edebiyatından örneklerle intiharın tarihçesi çıkarılıyor. Bu bölümde yer alan Hep şairler mi intihar eder sorusu dikkate değer. Peki çoğunlukla şairleri intihara götüren etmenler nedir diye soruyor yazar. Metnin türünün şiir ya da müntehirin şair olması, insanı biraz daha mı yaklaştırıyor ölüme, öyleyse neden? Bunlar, üzerinde düşünülmesi gereken konular, ancak kitapta daha genel bir çerçeve çiziliyor. Temelde karamsarlık, hayatın anlamsızlaşması, insanın özsaygısını ve güvenini yitirmesi, hayattaki hedeflerinin ortadan kalkması, suçluluk duygusu, kişinin kendini ve çevresindekileri cezalandırma isteği gibi tutumlar intihar nedenleri olarak görülse de başka özel etmenler de var elbet. Bunlardan toplumsal/sosyolojik, psikolojik, biyolojik etmenler seçiliyor ilk bölümde. Ardından din, edebi ortam, evlilik, cinsiyet, yaş, ekonomik koşullar, eğitim, iklim gibi unsurlar üzerinde duruluyor, farklı akademik kaynaklardan beslenilerek Türkiye'nin müntehir haritası genel hatlarıyla oluşturulmaya çalışılıyor. Kitapta dikkat çeken ilginç tespitler var. Mesela edebiyatçıların içinde bulundukları ortam, edebi ilgileri ve yönelimleri, örnek aldıkları şairyazarlar intihar kararlarında etkili olabiliyor. Ya da dindar olmayan edebiyatçıların, dindar olanlara göre daha fazla intihar eğiliminde oldukları söylenebiliyor. Bununla birlikte Türkiye'deki müntehirlere dair başka tespitler de dikkat çekiyor. Mesela kitaba göre ülkemizde dul kadın ve erkeklerde, bekarlara ve evlilere göre intihar oranı yüksek. İntihar hızı sırasıyla şöyle: Boşanmış, ayrı yaşayan, dul ve bekar, evli. Edebiyatçılarda da bu durum gözlemleniyor, müntehir edebiyatçıların çoğu yalnız yaşıyor. Cinsiyete bakıldığında ise şöyle bir sonuç çıkıyor: Çoğunluk olarak intiharı deneyenler kadınlar, bu eylemi gerçekleştirenler ise erkekler. Kişinin yaşı, bir başka etmen olarak ele alınmış; rahatsızlıklar, hastalıklar ve başkasına muhtaç olma gibi durumlar yaşlı müntehirlerde dikkat çekerken gençlerde özellikle ergenlik çağı belirleyici olmakta. Ekonomik koşullara bakıldığında, maddi yokluğun insanı hırçınlık ve ümitsizlikle intihara sevk ettiği, maddi bolluğun ise ruhsal boşluklara sebep olarak insanı intihara meylettiği görülüyor. Eğitim de intihar konusunda belirleyici bir etmen. Eğitim düzeyi yüksek insanların düşüklere göre daha çok intihar ettiği gözlemleniyor. Buradan şu sonuç çıkarılabilir ki zihinsel sorgulamaları artan insanların hayata katlanma oranları düşüyor. İntiharı mevsimlere ve günlere böldüğümüzde ise şu tablo ortaya çıkıyor: Kadınlar şubat ve temmuz, erkekler ise aralık ve nisan aylarında intihar girişiminde bulunuyor. Her iki cinste de intihar vakasının en çok görüldüğü günler, pazartesi ve perşembe. Ön plana çıkan bir başka özellik ise intihar yöntemi. Araştırmalara göre ülkemizdeki intiharlarda ilk sırayı asılma alırken, ilaç kullanma, ateşli silahlar ve yüksek bir yerden atlama bunu takip ediyor ve bazen seçilen yöntem, kararın kesinliği hakkında ipucu verebiliyor. Müntehir Edebiyatçılar ve İntiharları adlı ikinci bölümde intiharın edebiyat dünyasında nasıl yer bulduğu üzerinde duruluyor; müntehir edebiyatçıların hayat hikayelerinden, eserlerinden yola çıkılarak süreç ve yöntemlerine kadar uzanıyor. Bu bölümde tek tek ele alınan müntehirler: Yedikuleli Faizi, Emir Çelebi, Beşir Fuad, Sadullah Rami Paşa, Mehmed Galib Efendi, Ömer İhyaüddin Efendi, Şakir Efendi, Tokadizade Şekib Efendi, Rüştü Onur, Halil Nihat Boztepe, Rabia Bayraktar, Güngör Rona, Can İren, Rasih Güran, Celal Sılay, Yetik Ozan, İlhami Çiçek, Kenan Özcan, Nilgün Marmara, Kaan İnce, Metin Akbaş, Sosyal Ekinci, İlhan Şevket Aykut, Kemal Taştekin, Erbay Bulver, Hüseyin Alaçatı, Nazir Akalın, Zafer Ekin Karabay, Özge Dirik."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kibrit-i-ahmerin-pesinde-bir-marifet-yolculugu-michel-ali-chodkiewicz", "text": "Hilimle öne çıkan ve iddialardan uzak bir entelektüel hayat tarzını benimseyen Michel Chodkiewicz henüz 17 yaşındayken tasavvuf yolunu keşfeder. Ömrünü İbnü'l-Arabi ve temsil ettiği düşüncenin yansımaları yanında velayet gibi hususların anlaşılması ve aktarılmasına adayan Chodkiewicz'in çalışmaları W. James Morris ve William Chittick gibi benzer konular üzerine çalışan ilim adamları için bir örneklik teşkil eder. Hidayet, zaman ya da mekan bakımından sınır tanımayan ve havsala zorlayan büyük bir hediye. Modern dünyanın neden olduğu buhran ve bunalımlar örülen muhitlerde tezahür edişi ise bu hediyenin kıymetini gözler önüne seriyor. Uzun yıllar yapılan araştırma ve içe dönük sorgulamaların sonucunda hidayete erişenler olduğu gibi genç yaşta böylesi bir lütfa mazhar olan canlar gönlümüze ferahlık veriyor. Michel Chodkiewicz de böylesi bir nimete genç yaşta erişenlerden. Dünyanın dört bir yandan kaosla sarmalandığı bir dönemde, 1929 yılında Paris'te dünyaya gelen Chodkiewicz'in babası bir sulh hakimidir. İlk, orta ve yüksek tahsilini yine Paris'te tamamlayan Chodkiewicz, henüz on yedi yaşındayken tasavvuf yolunu keşfedip İslam'la müşerref olur. Ardından çeşitli yolculuklarda bulunan Chodkiewicz 1951'de evlenir. Bir yandan maişetini temin etmeyle meşgul olurken diğer yandan da kendi çabalarıyla Arapça çalışır. İspanyol müsteşrik Asin Palacios'un tercümeleri yoluyla Mürsiyeli arif İbnü'l-Arabi'nin eserleriyle tanışır. Ancak İbnü'l-Arabi ve Ekberi çizginin inceliklerini öğrenmesi, Ekberiyye'ye varis olanların bir numunesi olarak tarif ettiği Michel Valsan eliyle olur. Vaktiyle üstadı Rene Guenon'un fikirlerinden oldukça etkilenmiş bir Şazeli olan Valsan, teorinin yanı sıra pratiğe ilişkin yanıyla da İbnü'l-Arabi'nin eserlerine Chodkiewicz'in gerektiği gibi yaklaşmasının önünü açmıştır. Ömrünün bundan sonraki kısmı, İbnü'l-Arabi ve temsil ettiği düşüncenin yansımaları yanında velayet gibi hususların anlaşılması ve aktarılmasına adanmıştır diyebiliriz. Bu anlayışı kelimenin asli anlamında tercümeye koyulan Chodkiewicz, 1977'den 1989'a kadar Seuil Yayınevinde yayın yönetmenliği ve ardından yöneticilik yapar. Paris'te Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales'de İbnü'l-Arabi üzerine seminerler düzenler. Bu süre zarfında, W. James Morris ve William Chittick gibi benzer konular üzerine çalışan ilim adamları için bir örneklik teşkil eder. Zira Chodkiewicz, hilimle öne çıkan ve iddialardan uzak bir entelektüel hayat tarzını benimsemiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde İbnü'l-Arabi ya da onunla ilişkili bir şahsiyetin kaleme aldığı birkaç varaklık bir yazının var olduğu haberini alsa, bu alanlarda çalışan mütehassıs dostlarının -sözgelimi Türkiye'den Mustafa Tahralı Hoca'nınyardımıyla o yazılara ulaşmak için çaba gösterdiği aktarılır. Aralarında Türkiye, Mısır ve Endonezya'nın bulunduğu birçok ülkeye yolculuklarda bulunan Chodkiewicz'in hayatında sefer kavramı kilit bir rol üstlenmiştir. Kısa bir semantik analizin bile İslam'ın dini dağarcığının insana sefer içre ya da misafirlikle özdeş konumunu hatırlatmaya yeterli olacağını dile getiren Chodkiewicz, doğru yolu izlemek için yola düşmekle alakalı sırat, sebil, şiat, tarik gibi kelimelerin aynı semantik alana ait olduğunu ve seferde olan salikin Kemal'e doğru yolculuk eden kişiye bir gönderme olduğunu aktarır. Bu noktada, gündelik hayatımızda zahiri yöne karşılık gelenlerin yanında ilim için çıkılan seferlere de işaret etmektedir. Dolayısıyla Chodkiewicz'in peşinde olduğu şey, kibrit-i ahmere erişme muradında bir marifet yolculuğu denebilir. Bu arada kızı Claude Addas'ın da babasının izinden giderek nazari tasavvufa ilişkin girift birtakım meseleleri Kibrit-i Ahmer'in Peşinde gibi eserlerinde okura aktarmaya çalıştığı ilavesinde bulunalım. Fransızlara karşı Cezayir'i savunmak için çarpışan emir ve sufi Emir Abdülkadir-i Cezairi'nin Mevakıfından bölümler aktardığı Emir Abd el-kader, Ecrits spirituels (1982), Ehadiyyet Risalesi ile tanınan Evhadüddin Belyani'nin hayatıyla alakalı Awhad al-Din Balyani, Epitre sur l'Unicite absolue (1982), hatmi'l-evliya'nın ele alındığı Le Sceau des Saints, prophetie et saintete dans la doctrine d'Ibn 'Arabi (1986), Fütuhat'tan bazı bölümlerin tercümesi olan Les Illuminations de la Mecque, textes choisis des Futuhat Makkiya (1988) ve Türkçeye Sahilsiz bir Umman ismiyle tercüme edilen Un ocean sans rivage, Ibn 'Arabi, le Livre et la Loi (1992) gibi kitap ve makaleleri ile fikir dünyamıza katkıda bulunur. Kendisine tasavvuf yolunun anlaşılmasında hizmet etmiş onca şahsiyet arasından İbnü'l-Arabi'nin dil ve düşünce itibarıyla olanca giriftliğine karşın nasıl daha fazla bir etki alanı oluşturduğu sorusunu sorar. Chodkiewicz'e göre Osmanlı genelinde bu hürmet ve itibarın kökenleri arasında ibnü'l-Arabi'ye atfedilen ve Osmanlının zuhuru ile Suriye'yi fethini haber veren Eş-Şeceretü'l-Numaniyye fi'd- Devlet-i Osmaniyye eseri olabilir. Ülkemizde İbnü'l-Arabi'yi hakikat ve şeriat bağlamında değerlendirdiği ve Fütuhat'ta Kur'an için kullandığı bir tanımlamadan mülhem Sahilsiz bir Umman ismini verdiği eserinden tanıdığımız Michel Chodkiewicz, 91 yaşındayken 31 Mart 2020 tarihinde Rahmet-i Rahman'a kavuşur. Niyazımız, böylesi velud münevverlerin artması ve zulmetin ağır bastığı dönemlerde bize yolu hatırlatmalarıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kitaba-ulasmak", "text": "Kağıthane köyünde hiç kitapçı yok. Her zaman takım elbise giyen Bahri Bey züccaciye işini bırakıp gazete bayii açtı. Ona gelen yayınların tamamı çizgi romanlardan oluşuyor. Sonradan bir tane dergi geldiğini öğreniyorum. Geldiği gibi geri gidiyormuş. Artık her ay düzenli olarak aldığım bir dergi var: Türk Edebiyatı. Önce şiirleri okuyorum. Mecburen Nurtepe semtindeki kitapçıya gidiyorum. Raflar sol yayınlarla dolu. Kısıtlı bütçeme rağmen her seferinde birkaç kitap alıyorum oradan. Kafam çok karışık. Galiba devrimci oluyorum. Gidişatı gören kırtasiyeci Ömer Ağabey, Mektup ve Ribat dergileriyle tanıştırıyor beni. Mektup dergisine şiir gönderiyorum. Sizden gelenler köşesinde ismim çıkıyor. Fakat aklım hala sol yayınların olduğu kitapçıda. Ara sıra uğruyor, kitap alıyorum. Benimle yakından ilgileniyorlar. Kalın bıyıklı koca adamlarla bir yetişkin gibi oturuyor, demli çay içiyorum. Dertli türküler öğreniyorum. Resmen arada kaldım. Bir elimde Julius Fuçik, diğer elimde Ribat dergisi. Böyle bir durumun içindeyim. Kağıthane merkezde Milli Gençlik Vakfı kuruluyor. Başında başka bir Ömer Ağabey var. Esnaflık yapıyor. Beni gözüne kestirmiş. Nihayet temas kuruldu. Neler okuduğumu falan soruyor. Önce mesafeli davranıyorum ona. Israr ediyor. Karşımda sakallı, mümin bir adam var. Okuduğum kitapları söylemek istemiyorum. Bu yazarların hiçbirine ısınamadım. Ömer Ağabey fikrimi sorduğunda bunu açıkça söylüyorum. Bir grup kitap daha veriyor bana. Bu kez Mustafa Müftüoğlu, Sadık Albayrak gibi yerli yazarlarla karşı karşıyayım. Bir bakayım. Çağlayan semtinde halk kütüphanesi var. Oraya gitmeye niyet ediyorum. Önce bahçesinde biraz oturuyor, ne diyeceğimi ezberliyor, sonra içeriye giriyorum. Dışarıya kitap çıkarmaya izin vermiyorlar. Bir köşeye çekiliyor ve saatlerce kitap okuyorum. Çoğu zaman benden başka kimse olmuyor. Ömer Ağabey ise peşimi bırakmıyor. Allah ondan razı olsun. Kendimi on yedi yaşında iken Milli Gençlik Vakfı'nda birim başkanı olarak buluyorum. Bir anda ciddiyet kazanıyorum. Birkaç solcu ağabey benden hala umutlu görünüyor. Ara sıra yokluyorlar. Sadece Fevzi Kurtuluş'un o küçük kasetçi dükkanına gidiyorum. Sohbet ediyoruz. Karışık kaset listeleri veriyorum ona. Aşık Mahzuni Şerif ile Medine'ye Varamadım aynı listede yer alıyor. Bizim parti işleri büyüyor. Refah güçleniyor, üye sayısı artıyor. Partimize bağlı mahalli bir gazete yayın hayatına başlıyor. Oraya bir şiir veriyorum ve yayınlanıyor. Böylece ilk şiirim yayınlanmış oluyor. Yaşım on sekiz. (1988) Aynı günlerde, bugün üstat dediğimiz isimlerin eserleriyle karşılaşmaya başlıyorum. En çok İsmet Özel etkiliyor beni. Onun yazdıkları kalbimi çalıştırıyor, ufkumu açıyor. Artık başka bir dünyanın içindeyim. Solcu ağabeylerin oturduğu kitapçıya bir daha hiç uğramıyorum. Yeni gözdem Beyazıt Kitapçılar Çarşısı oluyor. Yıl seksen dokuz. Kendimi dini yayınlar fuarında, İsmet Özel'e kitap imzalatırken buluyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/klasik-bir-mesele", "text": "Klasik kelimesinin ne anlama geldiğinden ziyade bizde klasiğin olup-olmaması mevzuunu tartışmışız anladığım kadarıyla. Melih Cevdet Anday, Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da katıldığı bir toplantıda Bulgar Yazarlar Birliği Başkanı Dimiter Dimov'un sorduğu Sizin klasikleriniz kimlerdir? sorusuna Bizde klasik yok cevabını vererek alttan alta Tanzimat Edebiyat'ından beri devam eden bir tartışmaya benzin dökmüş. Sonra bir adım daha ileri giderek Bizim klasiğimiz Homeros'tur, Mevlana değil deyivermiş. Bu görüşlerine Attila İlhan, Tomris Uyar, Selim İleri karşı çıkmış. Bunları mışlı geçmiş zamanda anlatıyorum ama mesele çözülmüş değil sadece gündeme gelmeyi bekliyor o kadar. 2004'te yapılan kanon tartışmalarıyla hatta zaman zaman alevlenen kültürel iktidar mevzuuyla ilintili bir soru: bizde klasik var mı? Fiyakalı bir tarafı var bu sorunun, bir yanıyla da konforlu bir soru. Bir sloganla koca bir meseleye çözüm getirebiliyoruz ne de olsa. Tıpkı polisiye, bilim kurgu gibi klasikler konusunda da bir varlık-yokluk meselesi çerçevesinin dışına çıkmadığımız için esasen hiçbir şeyi tartışamıyor sadece tartışmış gibi yapıyoruz. Toz-toprak kalkıyor, göz gözü görmez oluyor. Bir şeyler tartışmış gibi yaptığımız için de entelektüel havamıza zeval gelmiyor. Modern sanat telakkisinin adeta dinselleştiği ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve yaratıcı insan düşüncesinin egemen olduğu, bilimin dogmatikleştiği bir dönem. Hayat parantezi 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da açıldı Behçet Necatigil'in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne'nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon'un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: Tamam, kimse kimseye dahi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye 'okur' gibi değil de 'yazar' gibi bakmak pekala öğrenilebilir. Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kuresel-bir-varolus-sekli-olarak-salgin", "text": "Romanın otobiyografik izler taşıyan Çin asıllı ana kahramanı Candance Chen'in kendi geçmişi, salgın öncesi/sonrası New York ve sözüm ona Amerika'nın asıl sahipleriyle kurduğu ilişkiler dikkate alındığında özünde anlatılanın küresel kapitalizmin üvey evlatlarından birinin hayatta kalma hikayesi olduğunu düşünmemek elde değil. Hayata dair tüm kabullerimizi altüst eden; bizleri kendimiz, başkaları, eşya, mekan hatta zamanla kurduğumuz ilişkiyi yeniden tanımlamaya iten bir pandemiyle boğuştuğumuz günlerde, sarsıcı deneyimimizle örtüşür şekilde Çin kaynaklı bir salgının tüm dünyayı yerle bir edişini konu edinen bir romana kayıtsız kalmamız mümkün değildi. Hele de Ling Ma imzalı eser dilimize Salgın ismiyle çevrilmişse. Geçtiğimiz ay İthaki Yayınları tarafından Türk okurun beğenisine sunulan roman, henüz koronavirüs salgının ilk aylarında hem Çin asıllı Amerikalı yazarının etnik kökeni hem de provokatif kurgusuyla bir anda salgını önceden tahmin eden roman olarak anılmaya başladı. Aslına bakılırsa ilk kez 2018 yılında yayımlanan ve 2018 Kirkus Kurgu ve Locus En İyi İlk Roman ödüllerine layık görülen eser, 2011'de yaşanmış kurgusal bir pandemiyi konu ediniyor. Çin'in önemli ticaret merkezlerinden Shenzen'de patlak vermesiyle Shen Humması adını alan bir hastalık kısa sürede dünyaya yayılır. Ne var ki hummanın semptomları, hastaların gündelik hayata dair alışkanlıklarını bitimsizce tekrar etmelerine neden olmaktadır. Enfekte olanlar, asla kurtulamadıkları bir döngünün içinde saçlarını tarayarak, kıyafetler deneyerek ya da ciltleri parçalanana dek yüz kremleri sürerek yavaş yavaş ölüme teslim olurlarken modern dünyaya dair her şey yavaş yavaş ufalanacaktır. Öyle sanıyorum ki öykülerden kısa filmlere, tüketim toplumunun mensupları ile zombiler arasında bir analoji kuran yorgun benzetmelere rağmen Shen Humması'nın bu sıra dışı semptomları Ling Ma'nın en parlak buluşu. Zira Salgın'ın asıl meselesi Amerikan kültürünün özünü oluşturduğu halde, ayakta kalmak için yabancı kaynaklara ve göçmenlerin işgücüne ihtiyaç duyan, bir bakıma onların omuzları üzerinde yükselen küresel imparatorluğunun, bir çeşit ikiyüzlülükle yabancılara karşı takındığı ötekileştirici tavır. Romanının otobiyografik izler taşıyan Çin asıllı ana kahramanı Candance Chen'in kendi geçmişi, salgın öncesi/sonrası New York ve sözüm ona Amerika'nın asıl sahipleriyle kurduğu ilişkiler dikkate alındığında özünde anlatılanın küresel kapitalizmin üvey evlatlarından birinin hayatta kalma hikayesi olduğunu düşünmemek elde değil. Bir yandan da mevcut pandemi koşullarının bizleri asıl zorlayanın tehlikeli bir virüsten öte kapitalist bir istifçiliğe ve onun acımasız tedarik zincirine çaresizce bel bağlayışımız olduğunu göstermesinin, Ma'nın uç noktalarda kurguladığı anlatısının ne derece isabetli olduğunu gözler önüne serdiği söylenebilir. Tıpkı günümüzde çoğu insanın virüs ile geçim arasında sıkışması gibi, dolgun bir ikramiye vaadinin ikna ettiği Chen de yaşadığı şehri kasıp kavuran yıkıma karşı garip bir hissizlikle çalışmaya, ucuza İncil basmanın yollarını aradığı iş yerindeki rutinini uygulamaya devam ederek hummalı insanlarla aynılaşıyor. Dahası kendi mazisini ancak kapitalist referanslarla hatırlayabildiğini fark etmesiyle, sadece saplanıp kaldıkları rutinleri hatırlayan hastalarla nasıl benzeştiğini kendisine itiraf etmekten de geri kalmıyor. Belki de Ling Ma, çevresindeki dünya bir kıyametin pençesinde kıvranırken Chen'in maruz kaldığı kuşatılmışlık hissinin hiç değişmediğini gösterirken kapitalizmin tüm kaynaşma illüzyonuna rağmen bireyi kendi içinde bir yerlere mahkum edişini anlatmak istiyor. Bu tanıdık yabancılaşma ve hissizlik, Chen New York'tan ayrılıp güç delisi, tipik bir orta sınıf Amerikalı olan Bob'ın önderlik ettiği kültvari topluluğa katılmasıyla da değişmiyor. Kuşkusuz kocaman silahı, şiddete duyduğu güçlü tutkusu, kendi doğrularını başkalarına dayatması ve özel oluşuna inanmasıyla Amerika'nın vücut bulmuş hali olarak tanımlanabilecek Bob, Ma'nın kurgusundaki önemli ağırlık merkezlerinden bir diğeri. Bob bir yandan romanı didaktik bir yavanlıktan kurtaran ironiye kapı aralarken diğer yandan o güçlü ikiyüzlülüğü açıkça resmetme işlevini gerçekleştiriyor. Öyle ki soğukkanlılıkla katlettiği hummalıları döngüden kurtardığını söylemesiyle geride bıraktığımız yıllarda bir takım yetkililerin savaş ve yıkımın milyonlarca insanı ölüme ve insanlık dışı koşullara mahkum edişini demokrasi götürmek olarak tanımlaması arasında rahatsız edici benzerlikler bulunabilir. Bu noktada perspektif ve kurgulanmış imajın ne kadar yanıltıcı olduğunun da altını çizmek gerek. Hem yeni hem de konvansiyonel medya unsurları ile gerçeğin dizayn edildiği çağımızla örtüşür şekilde Bob, rolü ve tanımı kolayca değişebilecek bir karakter. Zira hikayeye nereden baktığınıza ve hangi atmosferi yaşadığınıza göre bir kurtarıcı ya da kötü adama dönüşebilir. Kuşkusuz Salgın'ın bu derece ses getirmesinde tüm insanlığın sarsıcı bir deneyimi yaşamasının ve elbette bu deneyimi okuyacağımız hatta sadece sahip olacağımız bir kitapla kolayca anlamlandırmaya yönelik kapitalist reflekslerimizin büyük etkisi var. Romanını bu türden bir eleştiri üzerine inşa etmişken Ling Ma, kitabının başarısını sorguluyor mu bilinmez. Ancak geçmiş tecrübelerimizden küresel salgınların kayıplardan öte bilimsel, siyasi ve sosyolojik etkilerinin olduğunu ve temel bazı dönüşümleri tetiklediğini biliyoruz. Sanat ise insanın bu dönüşümleri anlama çabasının bir parçası olarak salgınları odağına alan eserler üretmekten geri durmaz. Her ne kadar koronavirus salgınından çok önce kaleme alınmış olsa da Salgın, son bir yılda tecrübe ettiklerimize farklı bir pencereden bakmanıza yardım edebilecek bir eser. Kült bilimkurgu filmi Alien televizyon ekranlarına taşınıyor. Kısa süre önce Disney Investor Day etkinliği kapsamında duyurularak resmiyet kazanan dizi projesinin yapımcı koltuğunda eserin yaratıcısı Ridley Scott yer alacak. Henüz hikayenin yakın gelecekte ve dünyada geçeceği dışında bir bilgi paylaşılmazken dizinin, Disney'in dijital platformu Hulu'da yayınlanması bekleniyor. Disney Investor Day etkinliğinde yeni projelerin müjdelerinin verildiği bir diğer kurgusal evren de Star Wars. Lucasfilm'in 2012 yılında Disney'e satılmasıyla Star Wars yapımlarında bir patlama yaşanmış ancak kanona eklemlenen filmler efsanenin gedikli hayranlarını memnun etmemişti. Buna rağmen The Mandalorian ile şeytanın bacağını kırmış gibi görünen Disney, kendi yayın platformunun da gücüyle çok sayıda Star Wars yapımını duyurdu. Roque One'ın görece beğenilmesinin etkisi var mı bilinmez ancak serinin bir sonraki filminin Roque Squadron olacağı açıklandı. Obi-Wan Kenobi dizisi ise dikkat çeken bir diğer yapım oldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kurgu-degil-gercek-kahramanlar", "text": "Çocuk kitapları yazarı H. Salih Zengin yeni hikayelerinde; Yunus Emre, Mimar Sinan, Fatih ve Evliya Çelebi gibi kültürümüzün dünyaya mal olmuş on önemli ismini anlayacakları bir dil ve üslupla günümüz çocukları ile tanıştırıyor. Kurgu kahramanlara alışmış zamane çocuklarının da yadırgamayacağı kahramanlara dönüştürerek. İlk, orta, lise, üniversite eğitim hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır tarih. Zaten Türk olanın, Türkiye'de yaşayanın öyle ya da böyle tarih bahsi, tarih bilinci ya da tarih tartışması içermeyen bir hayatı olabilir mi? Köklü, şanlı ve acısıyla tatlısıyla oldukça hareketli bir geçmişe sahip olan bir milletin fertleri olarak daha ilkokula gitmeye başlamadan bir şekilde bu kültürle, bu tarihle ve şahsiyetleriyle yüzleşiriz. Eğitim hayatımız boyunca da az maruz kalmayız geçmiş bilincine. Özellikle kahramanlıkların ve iz bırakmış kahramanların hikayelerine. Yine de uzun yıllar boyunca bazen resmi, bazen gayrı resmi, bazen de alternatif yollarla süren bu tarih aktarımının ne kadar başarılı, sağlıklı, kalıcı ve etkili olduğu tartışma götürür. Çocuk edebiyatı alanında yıllardır yazdığı kitaplar ve çıkardığı dergilerle tanıdığımız Hacı Salih Zengin son çalışmasında bu çok tartışma götüren alana da el atmayı seçmiş. Ağaç yaşken eğilir diyerek çocuklara belli bir tarih bilincini, onlara en fazla hitap eden yönüyle, tarihin kahramanlarıyla verme gerekliliğini görmüş ve 10 kitaptan oluşan bir Tarihi Kahramanlar Serisi kaleme almış. Tarihimizde büyük işler başarmış kişilikleri çocuklarımıza ne kadar aktarabiliyor ve okutabiliyoruz? Dede Korkut, Fatih Sultan Mehmet, Yunus Emre deyince kaç çocuğun zihninde bir şeyler canlanıyor? Kronolojik bir bilgi aktarımının ötesine geçip tarihimizdeki siyasi, kültürel, manevi gerçek kahramanlarla kayda değer bir şeyler öğretebiliyor muyuz? sorularından yola çıkmış Salih Zengin. Tarih şuurunu çocuklara kazandırmanın en uygun yolunun didaktik ve kronolojik bilgi aktarımı olmadığı düşüncesiyle tarihi yazan kahramanları ön plana çıkarmış Zengin. Yazarın; Çocuklar kahramanları sever ve kendilerini onlarla özdeşleştirir. Bu hiç var olmayan bir çizgi film kahramanı da olabilir, geçmişte yaşamış gerçek bir kişilik de. Önemli olan çocukların bir kahramanla bağ kurabilmesi ve onu sevmesidir yaklaşımının eseri geçtiğimiz günlerde Vakvak Yayınları'ndan çıkan 10 kitaplık Tarihi Kahramanlar Serisi. H. Salih Zengin bu 10 hikayelik seri ile kendine bir misyon yüklenmiş: Bu, edebiyatın gücü sayesinde çocukların hayal gücüne seslenerek kültürümüzdeki abidevi şahsiyetleri çocukların dünyasında gün yüzüne çıkarmak. Hatta, bu misyon salt geçmişten bugüne bir nakilciliğin ötesini de hedefliyor gibi. H. Salih Zengin'in yarının büyükleri olacak en değerli varlıklarımızın rahat anlayacakları bir dil ve üslubunun yanında, Dağıstan Çetinkaya'nın çocuk muhayyilesine hitap eden masalsı resimleriyle bezenen Tarihi Kahramanlar Serisi ile güdülen hedefi şöyle ifade etmek mümkün: Kültürümüzde derin izler bırakan karakterleri yetişkinlerin fazla ciddi, az renkli dünyasının kalıplarından kurtararak çocukların zengin ve rengarenk hayal gücü evrenine taşımak, burada yeniden yaşatmaya başlamak. Tarihi Kahramanlar Serisi'nde kültürümüzün abidevi on ismini hikaye formatında bir araya getiren H. Salih Zengin, sıkıcı bir tarih öğretisinin uzağında bugünün çocuklarının anlayacağı bir dil ve üslupla her bir karakteri bir kahraman olarak tanıştırıyor çocuklarla. Yazar, dedesiyle sohbet eden küçük bir çocuğu her kitapta farklı bir metaforla geçmişe doğru bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ve her kitapta anlatılan kahramanın yaşadığı dönemde görünmez olarak dolaştırıyor. Yazar H. Salih Zengin de, çizer Dağıstan Çetinkaya da, yayıncı Vakvak Yayınları da vazifesini tamamladı. Şimdi sıra çocuklarda. Artık çocuk okurlara düşen, kahramanını seçmek ve geleceğin kahramanı olmak için kolları sıvamak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/kuzeyin-eskimeyen-hikayesi", "text": "Özellikle İskandinav mitolojisine ilgi duyan herkesin keyif alacağı Odd ve Ayaz Devleri, epik bir maceranın ihtiyaç duyduğu hemen her şeye sahip. Neil Gaiman'ın deyim yerindeyse hikaye anlatıcılığının kodlarına hakim oluşu ve zengin hayal gücü, sade, tanıdık ancak kesinlikle zekice kurgulanmış güçlü bir hikaye ortaya çıkarmış. Odd ve Ayaz Devleri, çoğumuzun evlere kapandığı şu günlerde ne okuyacağına karar veremeyenler için günümüzün en önemli hikaye anlatıcılarının birinin kaleminden iyi bir seçenek olarak öne çıkıyor. Neil Gaiman'ın çağımızın hikaye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir. Elbette sözünü ettiğimiz süperstarlık meselesi kavramının bilhassa son 20-30 yıl içinde ifade ettikleri, yani popüler kültürün bütün yırtıcılığıyla kurmacayı salınmaya ittiği sanat ile gösteri arasındaki alanın tamamını kapsıyor. Her ne kadar ismi bir dönem Nobel ile anılmış olsa da, Gaiman'ın spekülatif kurmacanın ötesinde varlık gösterip gösteremeyeceği ya da -sözgelimi- Tolkien, Douglas Adams, Le Guin vb. gibi ustalarla birlikte anılıp anılamayacağını zaman gösterecek. Nihayetinde -zaman zaman anlattığı hikayelerin özgünlüğü üzerinden kimi eleştirilere maruz kalsa da- Neil Gaiman, başta Amerikan Tanrıları olmak üzere altına imzasını attığı Kıyamet Gösterisi, Yokyer, Yıldıztozu, Mezarlık Kitabı ve elbette Sandman Serisi ile kumaşının kalitesini ispat etmiş bir yazar. Dahası eserlerinin uyarlamaları ve yer aldığı film ve dizi projeleriyle - biraz da süperstar tanımının içini dolduracak şekilde- geniş kitlelere hikayelerini ulaştırmayı başarmış bir isim. İthaki Yayınları geçtiğimiz aylarda Gaiman'ın eserlerini bir kez daha Türk okur ile buluşturmaya devam etti. Emine Ayhan çevirisi ile okuduğumuz Odd ve Ayaz Devleri de bunlardan biri. Özellikle -son yıllarda yeni kitap konusunda bir parçacık ağırkanlı davranan- Neil Gaiman'ın dilimize kazandırılan son kitabı İskandinav Mitolojisi'nin zihinlerimizde bıraktığı etki devam ederken geçtiğimiz ay okura sunulan Dünya Fantezi Ödülü adayı Odd ve Ayaz Devleri Asgard'ı bir kez daha ziyaret etmek isteyenler için iyi bir fırsat. Gaiman'ın kimi eserlerinde olduğu gibi ilk etapta görece genç bir okur kitlesini hedeflediği hissini uyandırsa da özellikle İskandinav mitolojisine ilgi duyan herkesin keyif alacağı novella, epik bir maceranın ihtiyaç duyduğu hemen her şeye sahip. Yazarın çoğu eserinde karşılaştığımız türden bir kahramanın, ilk gençlik yıllarının başlarındaki Odd'un, onu aşina olduğu dünyasının ötesine götürecek daveti kabul etmesiyle çıktığı erginleşme yolculuğuna tanıklık ettiğimiz kitapta Asgard'ın tanıdık figürleriyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Gaiman'ın deyim yerindeyse hikaye anlatıcılığının kodlarına hakim oluşu ve zengin hayal gücü, sade, tanıdık ancak kesinlikle zekice kurgulanmış, kahramanın adım adım büyüdüğü ve savaşmadan kazandığı zaferinin ganimetleri ile yuvaya döndüğü güçlü bir hikaye ortaya çıkarmış. Odd ve Ayaz Devleri, çoğumuzun evlere kapandığı şu günlerde ne okuyacağına karar veremeyenler için günümüzün en önemli hikaye anlatıcılarının birinin kaleminden iyi bir seçenek olarak öne çıkıyor. Tüm dünyada 100 milyonu aşan okura, film uyarlamaları ile milyarlarca kişiye ulaşan Açlık Oyunları serisi, 10 yıl gibi uzun bir aranın ardından yeni bir kitap ile devam ediyor. Dex Kitap etiketiyle dünyanın geri kalanı ile aynı anda 19 Mayıs tarihinde raflardaki yerini alan Kuşların ve Yılanların Şarkısı'nda, mıntıkalar arası iç savaşın hemen sonrasına ilk hikayenin en önemli kahramanlarından biri olan Başkan Snow'un gençliğine dönüyoruz. Film hakları henüz kitap yayımlanmadan satılan romanın film uyarlaması için ise hayranlarının fazla beklemesi gerekmeyecek. Star Wars hayranları için son birkaç yıl pek de iyi geçmedi. Her ne kadar Rogue One ya da The Mandalorian gibi yan yapımlar beğeni toplasa da ana hikayenin devamı olarak çekilen filmler başta büyük bir hayal kırıklığıydı. Özellikle 40 yıllık kanonun bütün dinamiklerini paramparça eden Rise of Skywalker fiyaskosunun ardından seriyi deyim yerindeyse düştüğü çukurdan kurtaracak bir isim aranıyordu. Dünya Star Wars günü olarak kutlanan 4 Mayıs'ta yapılan açıklama ile Star Wars evrenindeki yeni filmin yönetmenlik koltuğuna oturacak ismin Taika Waititi olacağı açıklandı. The Mandalorian'a yaptığı katkılar ile Star Wars hayranlarının sempatisini kazanan Waititi, Marvel Sinematik Evreni için çektiği Thor:Ragnarok ile de özgün üslubunu ortaya koyarak rüştünü ispat etmiş bir isim. Taika Waititi'nin filmin senaryosunu birlikte yazacağı isim ise 1917 ile Oscar'a aday gösterilen Krysty Wilson-Cairns. Son birkaç yıl Star Wars hayranlarına fazla beklentiye girmemeleri gerektiğini zor yoldan öğretmiş olsa da ardı ardına gelen umut verici haberler büyük bir heyecan dalgası yaratmaya yetti. Kariyeri pek çok kült eserle dolu olan James Cameron için Avatar büyük beklentilerle giriştiği bir işti. Cameron'un beklentileri karşılandı mı bilinmez ama aradan geçen 10 yılın ardından Avatar yavaş yavaş türün meraklıların zihninden silinmeye başlamıştı bile. Tam da bu aşamada geçtiğimiz yılın sonbaharında Avatar 2'nin çekimlerine başlanması çoğumuz için yarım kalmış bir hikaye olan filmin devamını nihayet görebilecek olmamız açısından sevindirici bir haber oldu. Ne var ki tüm dünyayı allak bullak eden Covid-19 salgınının ardından geçtiğimiz Mart ayında Yeni Zelanda'da yapılan çekimlere ara verilmişti. Kısa süre önce yapılan açıklama ile filmin çekimlerine 25 Mayıs'ta yeniden başlanacağı duyuruldu. Şimdilik Avatar 2'nin vizyon tarihinde bir değişiklik olmasa da salgının filmin önümüzdeki Aralık ayında izleyici ile buluşmasına izin verip vermeyeceğini bekleyip 2019 BSFA Ödülleri Sahiplerini Buldu göreceğiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/le-guin-den-hepimizin-ogrenecegi-cok-sey-var", "text": "Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin'in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989'da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976'dan 1989'a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor. Kitap, uzun bir süreye yayılmış ve başka amaçlarla yazılmış metinleri bir araya getirmesiyle, Le Guin'in düşünce dünyasının, ana meselelerinin geniş bir panoramasını sunuyor. Kitapta Le Guin'in zengin iç dünyasını, tüm eserlerine damgasını vuran ana merak hatlarını görüyoruz: Kadınların dünyadaki yeri; kadın sözünün, kadın tecrübesinin yüzyıllarca itildiği geri plandan, giderek anlaşılmaz, yabani söz olarak görülmesinden kurtulup sahici yerini geri alması davası, bunun için yapılması gerekenler; iktidarın, tahakkümün, tahakküme yönelik hayatın yüzleri ve dili, buna karşı neler yapabileceğimiz; güya ilkel, yaban kültürlerin düşünce dünyası, bunun değeri; dünyanın geleceği, daha iyi bir dünyaya ulaşmak için her şeye rağmen ne yapabileceğimiz; ve tabii ki, bilimkurgu ve fantezi edebiyatı yazarlığının meseleleri. Taoizmin etkisi de yer yer kendini gösteriyor. Bunların yanında Guin'i ve eşini Amerika ve İngiltere'de gezerken, bir Guin metninin filme alınması sırasında, bir ses-yazı performansı sırasında da görüyoruz; ailesi, geçmişi hakkında pek çok şey öğreniyoruz. Kitap eleştirileri bölümü, denemelerin yoğunluğu ve zenginliği karşısında biraz zayıf kalsa da, Le Guin'in önem verdiği kitaplara dikkatimizi çekmesi açısından önemli. Bence kitabın en çarpıcı yönü, çok netameli, tartışmalı, kesin bir cevabı olmayan, insanları çok sert üsluplarla tartışmaya, kavga etmeye yöneltebilecek konular üzerinde, üstelik çok iddialı, insanları kendi önlerine konulandan bambaşka yolları aramaya, dünyanın düzenine temelden karşı çıkarak birşeyler yapmaya çalışmaya davet ettiği fikirlerini, çok yumuşak, mizahı, yanılma payını, karşı tarafı dinlemeyi, yeri geldiğinde kendisiyle de hafifçe dalga geçmeyi hiç elden bırakmayan bir üslupla yazması. Le Guin'in bu yönünden bence hepimizin öğreneceği çok şey var özellikle, asıl işi, hayatı boyunca yaptığı mesleği kelimeleri anlamak ve iyi kullanmak olanların arasında bile, en basit meselelerin sık sık bitmeyen bir horozlanmaya dönüşebildiği bu ortamda, en keskin meselelerin bile güleryüzle, yumuşaklıkla, mizahla ama konumundan ödün vermeden konuşulabileceğinin çok önemli bir örneği bu üslup. Böylece, kitabın belki de en önemli konusu olan kadın sözü-erkek sözü, kitaptaki terimlerle anadili-babadili meselesinde yapılabilecekler için, bizzat kendi üslubuyla çok güzel bir örnek veriyor Le Guin. Kitap eleştirileri bölümünde, özellikle Venom / Ağu adlı dergide takma adla yazdığı metinlerde dilini biraz daha sivriltmesinin örneklerini de görüyoruz; dalga geçerken bile o sakin gülümsemesi pek kaybolmuyor yine de. Şiir nedir, çeviri nasıl olur, nasıl yazıyorsunuz? gibi beylikleşmiş sorular hakkında yazdıkları, bu beylikleşmiş sorulara verilen beylikleşmiş çok farklı; gerçekten işin içinden, yılların tecrübesinden gelerek, ayrıca kendi yazdıklarına karşı eleştirel bakışı kaybetmeyen, yıllar sonra onların nerelerini yanlış, eksik bulduğunu söylemekten çekinmeyen bir ustanın gözüyle yazılmış metinler bunlar; bunları yazının, şiirin, çevirinin teknik yönleriyle ilgilenen herkese özellikle öneririm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/lezzetli-kelimeler-yemek-kitaplarinin-buyulu-dunyasinda-yolculuk", "text": "Yemek kitapları, her yıl ödüllerle onurlandırılan hayatın her alanını kapsayan, yeni olmayan bir tür. Zaman zaman edebi lezzetler de taşıyan bu türü mutfaktan çıkarıp tarihin, coğrafyanın, sosyolojinin, psikolojinin ve iktisadın sokaklarında dolaştırmak yeni nesil okurların ve yazarların ilgi alanına girebilir. İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım. Kitabın içindeki yemek tarifleri ve yemek izleği kendisinin ilgisini çekmişti ve o günlerde dünya mutfağına dair Mutfakta Dünya Turu kitabını yayınlıyorlardı. İtiraf etmem gerekirdi mutfağı, edebiyata lezzet katan bir malzeme olarak görmüş ve anlatıya kattığı kıvamdan memnun olmuştum. İlk romanımın devamı olacak ikinci çalışmam için neredeyse beş yıldır aralıklı çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu hayli yıpratıcı bir süreç, zira artık tanıdığınız biriyle, bir kahramanla yolculuğa çıkıyorsunuz ve haksızlık etmek istemiyorsunuz. Ona iyi bir macera yaşatmak isterken aynı zamanda okurları da hayal kırıklığına uğratmak istemiyorsunuz. Yüzyıllar aşan bir hikayeyi anlatmak hiç kolay değil. Dolayısı ile hem tanıdık hem de yepyeni bir üslubun peşinde karışım arıyorsunuz. Yazmak işin en kolay kısmı ama yazmaya oturana kadar kelimeleri teraziye koymak, işte o biraz zorluyor. Yazacağım kitabın temel izleklerinden biri yine mutfak üzerine olacak. Deyim yerindeyse olay yeri incelemesi yapmam gerekiyor. Olay yeri ise mutfak. Geride bırakılan izler yemeklerin tarifleri, içine konulan kanıt poşeti ise yemek kitapları. Tüm dünyanın yemek kitaplarını araştırmam işte böyle başladı. Yolun beni nereye götüreceğinden emin değildim, hala da değilim. Sosyal medya üzerinde bana yemek kitabı önermesini rica ettim arkadaşlarımdan. İştahlı cevaplar gelmeye başladı. Ayşe Böhürler neredeyse bir raf dolduracak önerilerde bulundu. Yeni Şafak'ın kıdemli kitap eki editörü Ayşe Olgun da önerilerini sıraladı. Anjelika Akbar ailesinin hikayesi etrafında şekillenmiş bir yemek kitabının hazır olduğunu ve yayıncı arayışında olduğunu belirtti. Osmanlı yemeklerini ve modern yemek tariflerini anlatan birçok öneri birbiri ardına geldi. Doğrusu yemek pişirmeyi bilmeyen, öğrenmeye niyeti olmayan ve yemek yemeyi de özel bir tutku olarak kabul etmeyen bir kelime çobanı için hayli gelişkin önerilerdi. Ancak bu durum avantaja da dönüşmeye başladı çünkü yemek kitapları ağzımı sulandıran lezzet reklamları değil çözülmeyi bekleyen bulmacalar gibiydi. İlk yemek kitabımız Melce-i Tabbahin 1844 yılında yayınlanmıştı. Ancak yemek kitaplarının tarihi çok daha geriye gidiyor; Abbasi sarayındaki yemeklerin tarifleri günümüzün değme yemek kitaplarına taş çıkartıyor. Modern yemek kitaplarını yazanlar da bu geniş mirasın üzerinde yeni kelimelerle lezzeti bulmaya çalışıyorlar. The Guardian'ın yemek editörü Mina Holland'ın kaleme aldığı Yemek Atlası'nı heyecanla okumaya koyuldum. Sadece bir yemek kitabı değil tarihi ve coğrafi anekdotlarla dolu hoş bir kitap. Ama itiraf etmem gerekir ki Batı merkezli dil bu yemek kitabının üzerine sinmiş. Domuz tarifleri olduğu gibi duruyor ve Endülüs mutfağından söz ederken kullanılan dil Müslümanları incitir mahiyette. Türkiye kısmı ise yayınevinin tasarrufu olarak kitaptan çıkarılmış. Aşçıbaşı kitabı ise Mary Işın'ın Türki mutfağına dair ısrarlı meraklarının bir sonucu. Mahmut Nedim Bin Tosun isimli Osmanlı subayının Muş'un Bulanık ilçesindeki askerlik günlerinden yadigar olarak ortaya konulmuş. Çanakkale Kilitbahirli bu lezzet tutkunu subay ikinci ve kapsamlı kitabını Kocakarı ismiyle yayınlamayı düşünmüş ama kitapta yazdığına göre bundan emare yok. Anya Von Bremzen'in Sovyet Mutfak Sanatı kitabı baskısı bulunmayan eserler arasında. Bu nedenle ikinci el kitap satan yerlerde fahiş fiyatla alıcısını bekliyor. Von Bremzen ailesinin ve Sovyetlerin tarihini bir yemek kitabına saklayıvermiş. Yemek kitaplarının her biri diğerine açılan kapı ve diğerlerini böyle belirlemek ilginç olabiliyor. Sovyetler Birliği döneminde yarısı yemek tarifi yarısı propaganda olarak tanımlanan Sağlıklı ve Lezzetli Yemekler kitabı, tüm Sovyetlerde yemek kültürünü şekillendiren bir işlev üstlenmiş. Ekim Devrimi öncesinde son baskısını yapmış olan Genç Ev Hanımına Hediye ismini taşıyan başka bir kitap Çarlık rejiminin son dönemlerinin eşsiz bir kesitini sunuyor. Sadece bir yemek kitabı değil, aynı zamanda hizmetçileri olan bir evin yönetim kitabı. Tabii buzdolabı ve elektrikli fırının gündemde hiç olmaması bu kitabı tarihi anlamda bambaşka bir yere koyuyor. Tariflerin içindeki Fransız yemekleri de Fransız İhtilali'nden canını kurtarıp Rusya'da gelecek arayan Fransız aristokratlarının eski çalışanlarının hafızasını taşıyor. Yemek kitapları, her yıl ödüllerle onurlandırılan hayatın her alanını kapsayan, yeni olmayan bir tür. Zaman zaman edebi lezzetler de taşıyan bu türü mutfaktan çıkarıp tarihin, coğrafyanın, sosyolojinin, psikolojinin ve iktisadın sokaklarında dolaştırmak yeni nesil okurların ve yazarların ilgi alanına girebilir. Bu kısa tur bile yemek kitapları hakkında konuşacağımız ne çok şey olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/maceraci-genc-okurlara-iki-yeni-dizi", "text": "Genç okurlar için macera dozu yüksek iki seriden söz edeceğiz. Miss Marple'a taş çıkartacak kadar yetenekli olan genç dedektif Nancy Drew'un maceralarının anlatıldığı Nancy Drew Günlükleri bu serilerden ilki. İkincisiyse, bugüne dek milyonlarca okura ulaşan ve bir anda kimsesiz kalan dört kardeşin hayatta kalma mücadelesini eğlenceli bir dille anlatan Vagon Çocukları. Her iki dizi de dünyada bugüne dek rekor satış rakamlarına ulaştı, sinemaya ve televizyona uyarlandı. Belirli bir yaş grubunu ana okur kitlesi olarak ele alan kitaplar, gerek dünyada gerek ülkemizde halen pek dikkate alınmıyor. Daha doğrusu edebiyatın, kitapların yalnızca yetişkinler için yapılanı ciddiye alınıyor. Çocuk edebiyatı yayıncılığı artık belirli kıstaslar dahilinde oldukça yetkin bir şekilde yürütülürken, uluslararası yayıncılık literatüründe young-adult olarak tanımlanan, yani genç-yetişkin (12 yaş ve üzeri) okuru hedefleyen kitaplar hala oldukça verimsiz bir alana sıkışıp kalmış halde. Turkuvaz Kitap, daha önce sinemaya ve televizyona da uyarlanmış dünyaca ünlü iki roman serisini Türkçeye kazandırarak, bu hedef doğrultusunda güzel bir adım attı: Genç Roman başlığı altında yayınlanan bu seriler, amatör bir genç dedektifin heyecan dolu maceralarının anlatıldığı Nancy Drew Günlükleri ile annelerini babalarını kaybettikten sonra tek başlarına kalan dört kardeşin maceralarını anlatan ve yazıldığı günden bu yana rekor satış rakamlarına ulaşan Vagon Çocukları. Nancy Drew Günlükleri 1930 yılından bugüne, her seferinde yeniden ve farklı yazarlar tarafından yeni maceralar eklenerek kaleme alınmış bir polisiye gençlik roman serisi. Kitabın ilk yazarı olan Mildred Augustine Wirt Benson, kendi ismini değil, Coralyn Keene takma adını kullanmış. Sonrasında, onlarca farklı yazar tarafından kaleme alınan yeni kitapların yazarları da bu takma ismi kullanmayı bir gelenek haline getirmişler. Kuzey Yıldızı'nın Laneti adlı ilk kitabın konusu kısaca şöyle: Amatör dedektiflik yapan Nancy'nin eski bir dostu olan Becca Wright, süperstarlara layık yeni bir yolcu gemisi olan Kuzey Yıldızı'nın gezi müdürü yardımcısı olmuştur. Kuzey Kutbu'na doğru ilk yolculuğuna çıkan gemide garip şeyler olmaya başlayınca Becca, Nancy'nin yardımına ihtiyaç duyar: Gemide bulunan yüzme havuzu mezarlığa dönmüş, çok ünlü bir yolcu tehditler almaya başlamış, görünüşte masum bir mini golf sahası bile tehlikeli bir oyun alanı haline gelmiştir. Bu gizemli yolculuk devam ederken, Nancy ve arkadaşları gemiyi kimin, neden sabote etmeye çalıştığını bulmak için maceradan maceraya koşarlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mahfiller-muhitler-mekânlar-edebiyat-ve-kahve", "text": "Son beş yüzyıl boyunca -dünyanın hemen her yerinde- merkezinde edebiyatın olduğu birçok mekanın varlığından söz etmek mümkündür. Bu mekanlar, bazen bir ekol oluşturacak kadar etkili ve sürekli toplantıların olduğu bir dernek hüviyetinde, bazen de aylaklar takımını barındıran bir üniversite havasında olabiliyorlardı. Bazen benzer görüşten yazarların safları sıklaştırdığı, bazen bir grup edebiyatçının birbirini görmek saikiyle uğrak yeri haline getirdiği, bazen de bir yazarın tek başına çalışma odası gibi kullandığı yerlerdi kahvehaneler. Kimi ayakta, kimi yıkılmış, kimi artık işlevini yitirmiş, kimi hala canlı, kimi geçmişini hatırlamayan, kimi hatıralarıyla yaşayan... İşte o kahvehaneler. Her biri tarihte büyük iz bırakmış dünya edebiyatının ölümsüz kahvehaneleri. Kahvenin her zaman bahane olduğu o mucize yerler. Kahvenin anavatanı Habeşistan'dır. Efsaneye göre Khaldi adında Habeşli bir çobanın keçileri tatmıştır ilk olarak bu kara-kırmızı meyvelerden. Keçilerin kemirdiği çalı bir arabica ağacıdır aslında. Çoban Khaldi, bu kemirme merasiminden sonra sürüsünün her zamankinden daha canlı ve hareketli olduğunu fark edince, hafif acı aromalı bu kara meyvelerden toplayarak, akşam evinde sıcak suyla karıştırarak içmeyi deneyecektir. Hikayemiz de böylelikle başlar. Habeşistan'da doğan kahve Yemen'e gelince sınıf atlar ve Arap tüccarlar eliyle yalnızca 100 yıl içinde Payitaht'a kadar ulaşır. Bu sıcak, lezzetli, içimi kolay, bedeni dinçleştiren, uykuyu kılıç gibi keserek geceleri aydınlatan keyif verici içeceğin bir mekana kavuşması da çok uzun sürmez. Halepli Hakim ve Şamlı Şems adlı iki girişimci tarafından dünyanın ilk kahvehanelerinden (1511 Mekke, 1521 Kahire) biri, 1554 yılında dönemin finans merkezi Tahtakale'ye açılır. Bu kahvehaneyle birlikte, mekan-kahve ve kamusal alan tanımları da yeni bir boyut kazanacaktır artık. Kahvehaneler, okur-yazar taifesi başta olmak üzere halkın büyük bir kısmının teveccüh gösterdiği yerler oldular her zaman. Halkın sosyalleşme alanlarını temsil eden ve yalnızca kahve içilen değil, aynı zamanda son havadislerin paylaşıldığı, şiirlerin okunduğu, sorunların konuşulduğu, hikayelerin anlatıldığı ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı yerler olarak da bilinen bu mekanların, sıklıkla mektep ve ocak kavramlarıyla birlikte anılmaları dönemsel işlevleriyle ilgilidir. Batılı Coffeehouse'ların ilki, İstanbul'u takiben yüz yıl sonra 1650'de, Jacobs adlı Lübnanlı bir Yahudi tarafından Londra'da açılacaktı. Aynı tarihlerde Venedikli tüccarlar tarafından Avrupa'ya getirilen kahve, satışa sunulmak üzere İtalyan sokaklarında dolaşıyordu. Venedik'in ilk kafe-kahve evi 1683'te açıldığında, satılan içeceğin ismiyle yeni bir mekan formuydu artık bu; Caffe. Ve devam eden yılarda tüm dünyada aynı isimle yerini alacaktı zaten; kahve, coffee, cafe, kaffee, qahwa, kofe. 1689'da Paris'in ilk kahve evi Cafe de Procope gündemdeydi. Ardından Viyana, 1700'lerin başında Almanya ve eş zamanlı olarak Avrupa'nın tamamına yayıldı kahve ve kahvehaneler. Kısa bir süre içinde, önce Brezilya ve sonra tüm Latin dünyasına ulaşacaktı bu mekanlar. Kahve, bir içecek olarak kendi mekan formunu oluşturmuş, gittiği her coğrafyada sohbet kavramıyla özdeş, kalabalıklarla arası iyi, etrafında toplanılmasına gönüllü ve kamusal alanın öznesi olmaya meyyaldir. Yalnızca varlıklarıyla bile Fransız Devrimi ya da Yeniçeri isyanlarının fitilinin ateşlenmesine vesile oldukları söylenen kahvehanelere, dini ve siyasi otoriteler tarafından meşru, sakıncalı, faydalı, isyankar gibi dönem dönem değişen çeşitli konjonktürel damgalar vurulmuştur. Bu mekanların toplumsal hareketlere rüzgar sağlayacak güç ve etki alanına sahip olmalarıyla, bahse konu bu damgaların bir ilgisi var elbette. Şeyhülislamlarla papazların, sultanlarla kralların aynı anda büyük alakalarına mazhar olup haklarında birçok fetvaferman çıkartılan, kahvenin bu olağan mekanlarının, toplanma merkezi işlevi gören hususiyetleri konumuzun esasını oluşturuyor. Toplumsal hayatın merkezine dahil oldukları ilk andan itibaren, sanatçı ve edebiyatçıların uğrak yerleri olan kahvehanelerin, bu bağlamda günlük sohbet, kamusal kimlik ve merkezi hayat gibi üç ana başlık altında değerlendirilmeleri mümkündür. Bu tip alanlar, edebiyatçıların mahfil, muhit, mekan arayışları ile çalışma odası ihtiyaçları arasında bir yerde konumlanırlar aslında. Ve o konumlarında misafirleriyle birlikte bir ömür yaşarlar. Son beş yüzyıl boyunca -dünyanın hemen her yerinde- merkezinde edebiyatın olduğu birçok mekanın varlığından söz etmek mümkündür. Bu mekanlar, bazen bir ekol oluşturacak kadar etkili ve sürekli toplantıların olduğu bir dernek hüviyetinde, bazen de aylaklar takımını barındıran bir üniversite havasında olabiliyorlardı. Bazen benzer görüşten yazarların safları sıklaştırdığı, bazen bir grup edebiyatçının birbirini görmek saikiyle uğrak yeri haline getirdiği, bazen de bir yazarın tek başına çalışma odası gibi kullandığı yerlerdi kahvehaneler. Güney Amerika'nın Paris'i Buenos Aires, öyleyse Cafe Tortoni. İyi kahve ve şehir kültürü. Arjantin'in en eski kafesi. Mayo Caddesi No:825. 160 yıldır aynı adreste ve 160 yıldır kapısı herkese açık. 1858'de Fransız göçmen Jean Touan açmış bu kafeyi. İlk günden beri köklü bir değişiklik yapılmadan bugüne ulaşmış. Koca bir şehrin hafızası burası. Şık bir iç tasarım, tahta masa ve sandalyeler. Federico Garcia Lorca ve Jorge Louis Borges'in kahve içtiği bir mekan, yeni bir şiire, yeni bir öyküye açılan kapılar. Duvarlarında buraya uğrayan yazarların fotoğrafları, imzaları, tabloları, el yazıları var. Şimdilerde tango gösterilerine ve şiir matinelerine ev sahipliği yapıyor. Canlı ve atak. Masalardan birinde kör kütüphaneci Borges, tango şarkıcısı Carlos Gardel ve şair Alfonsina Storni'yi sohbet ederken görebilirsiniz. Arjantinli heykeltıraş Gustavo Fernandez'in bu balmumu heykelleri oldukça dikkat çekici. Belki de yeryüzünde hakkında tango bestelenmiş tek kahvehane burasıdır. Borges'in her daim oturduğu masada zaman çoktan durmuş. Tango, kahve, şiir ve biraz daha Arjantin. Sigara, şekersiz kahve ve lacivert takım elbise. Hep aynı köşede. Uzun uzun dalarak sokakta olanlara. Düşünceli çoğu zaman. Ve neşeli. Herkesle sohbet ederek, şekersiz kahvesini yudumlayarak, günlük gazetelerini okuyarak ve eline kalem dahi almadan onlarca roman yazarak ''yaşar'' bu bereketli insan evreninde. Kim? Necip Mahfuz mesela. Konuşmadan anlatan yüzlerden, hayal gücünü kışkırtan hikayelerden ve kırılmış bakışlardan beslenerek, romanlarına sığmayacak kadar zenginleşecektir burada. Evinden çıkıp kahvehaneye yürümenin diğer adıdır hayat. Mahfuz'un ''kahvehaneler bize, Doğu'ya özgü yerlerdir, dostlarımızı orada tanırız cümlesi mühim ve güzel. Mahfuz, Ali Baba Kahvehanesi'nin müdavimiydi. Her sabah evinden çıkıp yürüyerek kahvehaneye gidiyor, orada gazetelerini okuyup eş dostla sohbet ediyordu. Sigara, şekersiz kahve ve lacivert takım elbise. Hep aynı köşede. Kahire ve kahvehane deyince, Han el-Halili Çarşısı'ndaki El-Fişavi kahvehanesini unutmak olmaz. Kurucusu Fişavi'nin adıyla bilinen 300 yıllık kadim bir kahvehane. Mehmet Akif Ersoy da gelmiş bu mekana, Necib Mahfuz da. Ayrıca Kral Faruk'tan Morgan Freeman'a uzanan geniş bir ziyaretçi listesi var. İsmiyle dikkat çeken Arap etkisindeki Alfama bölgesinde ya da Chiado'daki A Brasila Cafe'nin ön masalarında dalgın dalgın oturan bir Pessoa'ya rastlamak mümkün. Aquilino Ribeiro ve Alfredo Pimenta'nın yanı sıra kafenin en ünlü müdavimi Portekizli şair Fernando Pessoa imiş bir zamanlar. Lizbon'un en eski ve en ünlü mekanlarından biri olan A Brasila, Adrian Telles tarafından 19. yüzyılda Brezilya kahvesi ithal edip, satmak için açılmış ve zamanla entelektüeller, sanatçılar, yazarlar ve düşünürler için buluşma noktası haline gelmiştir. Şair General Henrique Rosa tarafından bir araya getirilen edebi simaların çoğu bu kafenin merkez üssü olduğu meşhur Orpheu dergisinin kurulmasında görev almışlar. A Brasila Cafe'ye uğrarsanız eğer Pessoa bronz bir heykel olarak aynı masada en huzursuz haliyle dalgın dalgın oturuyor hala. Cafe la Habana, başkent Mexico City'in edebiyat mabedi. Bucareli ve Morelos caddelerinin köşesinde bir kafe. Fidel Castro ve Che Guevara Küba Devrimi'ni planlamak üzere burada buluşmuşlar. Kahve ve sigara eşliğinde devrim. Duvarlarını, Mexico City ve Havana'nın siyah beyaz fotoğrafları süslüyor. 1952'deki açılışından bu yana Gabriel Garcia Marquez, Roberto Bolano ve Octavio Paz gibi yazarların daimi mekanı olmuş. Eğer dikkatli okursanız Bolano'nun başyapıtı Vahşi Hafiyeler'de Cafe la Habana'ya rastlayabilirsiniz. St. Germain meydanının ilk göz ağrısı 1885'ten beri varlığını sürdüren Les Deux Magots. 1933 yılından beri her yıl genç bir yazara edebiyat ödülü vermekle meşhurlar. Evet, edebiyat ödülü veren bir kafe. Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Pablo Picasso, Bertolt Brecht, Rimbaud, Ernest Hemingway, James Joyce, Andre Gide ve Jean Giraudoux gibi isimlerin sıklıkla ziyaret ettiği bir kafeden bahsediyoruz. Sartre ve Simone de Beauvoir'un yan yana iki küçük masada oturup, yazılarını yazdığı bir mekan. Ve kış gelir. Paris değişir. Sarte ve Simone de Beavoir, Les Deux Magots'daki masalarından kışlamak için Cafe de Flore'a doğru taşınıp, çıtır çıtır yanan sobanın yanında çalışmaya devam ederler. Apollianaire Paris Geceleri şiirini bu kahvede yazar. Boris Vian, Hemingway, Aragon, Rimbaud, Camus, Picasso ve Troçki gibi birçok isim bu masaların müdavimidir. Cafe de Flore, ezeli rakibi Les Deux Magots gibi her yıl genç bir yazara ilk eser ödülü veriyor. Ama mekanın sahibi Boubal bir zamanlar en kötü müşteri ödülünü Sartre'a vermiştir bile; Sartre benim en kötü müşterim. Önündeki kağıtları karalayarak saatler geçiriyor, üstelik sabahtan akşama kadar ısmarladığı tek içecekle yetiniyor. Düşman kardeşler; Cafe de Flore ve Les Deux Magots. Bu iki kahve dışında, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Scott Fitzgerald ve T. S. Eliot gibi isimlerin müdavimi olduğu La Rotonde ve birçok ünlü yazarla birlikte Yahya Kemal'in de uğrak yeri olan La Closerie des Lilas, Paris kahvelerinin kare asını tamamlarlar. La Closerie des Lilas'da Yahya Kemal'in sürekli oturduğu masanın kenarında şairin adını taşıyan küçük bir plakete rastlayabilirsiniz. 20. yüzyılın başlarında Jozsef Kiss, Mihaly Babits ve şair Geza Gyoni gibi birçok ismi ağırlayan, Budapeşte'deki edebiyatçıların buluşma noktası Central Kavehaz, Alman dışavurumcuların mesken tuttuğu Berlin'deki Cafe des Westerns, Nobel ödüllü şair Wislawa Szymborska ve Czeslaw Milosz da başta olmak üzere Polonyalı entelektüellerin tercihi Krakow'daki Nowa Prowincja, Kavafis'in barbarlarını beklediği şehirdeki dostlarıyla yaptığı akşam sohbetlerine eşlik eden İskenderiye'deki Adonis, fütürist şairlerin buluşma mekanı Floransa'daki Giubbe Rosse, Goethe, Dickens, Mark Twain burada Lord Byron, Gogol, Hans Christian Andersen ve Stendhal gibi birçok ismin masalarında oturup kahve içtiği Roma'daki meşhur Antico Caffe Greco ve Prag'daki o beş kahvehane; Franz Kafka, Eduard Bass ve Max Brod'un mekanı Cafe Montmartre, Nazım Hikmet'in Vltava Nehri'nin köpüklerine / Martı sesleriyle gelir İstanbul dizelerini yazdığı Cafe Slavia ve edebiyatçıların diğer üç toplanma merkezi; Cafe Louvre, Cafe Arco, Cafe Savoy. Dünya edebiyat kahvehaneleri başlığı altında, isimli-isimsiz binlerce mekanın arasından anabildiklerimiz bunlar. Gönül muhabbet istedikçe, kahve bahane olmaya devam edecektir, buna şüphe yok. Bir dönemin kültür ocakları sayılan İstanbul kahvehanelerinin hikayesini Sarafim Efendi'nin 1857'de Okçularbaşı'nda açtığı, müdavimleri arasında Namık Kemal, Süleyman Paşa ve Hasan Suphi'nin bulunduğu Uzunkahve ile başlatabiliriz. Ardından Küllük ve Marmara gelir. 40 kuşağı edebiyatçılarının merkez üssü olan Beyazıt Camii'nin bitişiğinde yer alan efsanevi Küllük Kahvesi, müdavimlerinin aynı isimle çıkardığı dergiyle de bilinir. 1950'li yıllarda Küllük yıkılınca edebiyatçı ve entelektüeller Marmara Kahvesi'nde toplanmaya başlamışlardır. Küllük ve Marmara dışında, 1950 kuşağının mesken tuttuğu Çınaraltı Kahvesi, Orhan Kemal ve arkadaşlarının mekanı olarak anılan İkbal Kahvesi, Sultanahmet'teki Adliye Kıraathanesi ve Salah Birsel'in orada hiç değilse bir kez oturmamış bir edebiyatçı bulmak zordur dediği Meserret Kahvesi, İstanbul'un en önemli edebiyat mekanları arasındadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/maniaclardan-uzak-durmak-icin-birkac-neden", "text": "Netflix gibi stream servislerinin izleme alışkanlıklarımızı doğrudan etkilediği bir gerçek. Deyim yerindeyse üzerimize sezon sezon boca ettiği yapımlarla, sezonlar arası olmasa da bölümler arası bekleme derdini ortadan kaldıran Netflix yavaş yavaş hepimizin evlerine sızıyor. Bir sonraki bölümü görmek için kılımızı bile kıpırdatmak zorunda olmamak güzel elbette fakat alıştığımız bu konforun bir noktadan sonra bizleri, Netflix ne verirse onu izlemek gibi bir çıkmaza sürüklediğini de unutmamalı. Öte yandan son birkaç yılda üretilen Netflix Original içerikleri ile en azından bilimkurgu türünde iyimser bakılabilecek bir hareketlilik yaşandığını söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yıl yaşanan Stranger Things çılgınlığı Netflix'in bilimkurgu arşivini genişletecek yapımlara yahut alımlara yöneleceğinin bir göstergesi. Eylül ayının sonuna yetişen Maniac bu zincirin son halkası ancak gelip geçici bir rüzgar mı olacak yoksa ortalığı kasıp kavuracak bir fırtına yaratacak mı bunu zaman gösterecek. Yönetmenliğini True Detective'den tanıdığımız C. J. Fukunaga'nın üstlendiği dizinin kadrosunda Emma Stone ve Jonah Hill gibi yıldızlar yer alıyor fakat yüksek bütçe ve parıltılı yıldızlar bu defa bekleneni veremeyecek gibi. Maniac'ı izlemek büyük bir potansiyelin heba oluşunu izlemeye benziyor. Üstelik bu his sadece dizinin güçlü dinamiklerinden değil, yarattığı ve insanda 80'lerde yapılmış sıra dışı bir gelecek projeksiyonunu anımsatan muazzam atmosferinden kaynaklanıyor. Evinde bile kravatla oturan, güvensiz, depresif ve pişman hep pişman Owen karakteri, gırtlağına kadar klişe batağına gömülmüşken Hill'in başlarda makul görünen ancak bir noktadan sonra karakteri daha da derinlere gömen küçük, bir başka deyişle oynamadan oynamayı tercih eden oyunculuğu ile iyice sığ bir hal alıyor. Emma Stone'u izlemek biraz daha keyifli olsa da asla üstesinden gelemediği bir hesaplaşma halinde olan bağımlı ve dağınık Annie karakteri için de durum aynı. Edebiyattan sinemaya Amerikan eserlerinde kronik hale gelen ve son yıllarda pek çok yerli esere de sızdığını gördüğümüz; aile müessesesine savaş açma hali Maniac'ın asıl ajandası gibi. Owen ve Annie'nin başını çektiği, aileden yana dertliler kervanına neredeyse her karakter dahil, bir bakıma süper gelişmiş bir yapay zeka bile. Yapay zeka demişken depresyona giren -çerçeveyi biraz daha genişletelim- duygusal deneyimler yaşayan yapay zeka fikri de dizinin hemen her köşesine sinen yeni bir şey söyleyememe hastalığının bir diğer sonucu. Her şeyden biraz olsun isteyen nasibince alsın mantığıyla yapılmışa benzeyen, buna rağmen özgün, zihin açıcı ve izleyeni sarsacak bir şeyler ortaya koyamayan Maniac, Owen ve Annie'nin paylaştığı fantazyalar ile derinde akan hikayeyi iyice yavaşlatıp izleyicisini kaçırır mı? Yoksa zincirin bu kopmuş halkaları, sunduğu alternatif perspektiflerle diziye renk mi katar? Bilinmez. Kadrosundaki yıldızlar ile Maniac birkaç sezon uzasa bile makul bir izleyici sayısına ulaşacak, birkaç haftalığına da olsa adından söz ettirecektir ancak bu haliyle izleyicide derin izler bırakacak bir yapım olmaktan çok uzak görünüyor. Neredeyse yüz yıl önce ortaya koyduğu görelilik kuramları ile zamana ve evrene bakışımızı derinden sarsan Albert Einstein geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki farkın yalnızca ısrarlı bir yanılsamadan ibaret olduğunu söylüyordu. Çoğu zaman içten gelen bir sezgiyle kavradığımızı düşünsek de aslında zaman, yaşadığımız evrenin en kafa karıştırıcı fenomenlerinden biri. İster hafta sonlarının ne kadar çabuk geçtiğinden yakınanlardan olalım, ister karadeliklerin olay ufkunun ötesinde neler olduğuna kafayı takmış bir fizikçi, zamanın bazen başka türlü aktığına yemin edebiliriz. Onun doğasını, sebep sonuç ilişkilerinin gizemini, nedenselliği sorgulayan eserler her zaman dikkat çekici olmuştur. İthaki Yayınları'nın birkaç ay önce okuyucu ile buluşturduğu Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil'de zamanın doğasına ilişkin sorularının yanında fantastik edebiyatın istisnai yerli örneklerden biri olarak güçlü kurgusu ve özgün dili ile özel bir ilgiyi hak ediyor. Bülent Ayyıldız'a 2017 Nisan'ında İz Yayınları'ndan çıkan Durun Yanlış Anladınız isimli öykü kitabının yanı sıra çeşitli dergilerde yayımlanan post-modern teknikleri ustaca kullandığı öykülerinden aşinayız. Bilimkurgu ve fantazyanın sıklıkla hafife alınmasının okurunu uzun yıllar Batı'dan gelen eserler ve onların plastik hissi veren kopyalarına mahkum ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan İhsan Oktay Anar gibi isimlerin estirdiği bereketli rüzgarların kendi mirasından beslenen çalışmaların çoğalmasına katkı sağladığı da bir gerçek. Kurduğu sahici ve sapasağlam ayakta durmayı başarabilen dünyası ile romanı bu yeni ancak kökleri derine inen geleneğe dahil edebiliriz. Atmosferin inşasına katkı sağlayan ritmi yüksek dilinin yanı sıra bu toprakların mitlerinin kurguyla ustaca harmanlandığı Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil, sık rastlamadığımız türden bir roman. - Amerikan Tanrıları ve Sandman Serisi gibi eserleri ile şimdiden fantastik kurgunun efsaneleri arasında anılan Neil Gaiman bu defa kuzeyin güvenilmez tanrılarının hikayelerini anlattığı İskandinav Mitolojisi ile karşımızda. Çağımızın en iyi hikaye anlatıcılarından biri sayılan Gaiman'ın dokuz alemin kadim masallarını yeniden yorumladığı kitap eylül ayında raflardaki yerini aldı. - Yeni sezonunu dört gözle bekleyen Rick and Morty meraklıları için iyi haberler var. Üçüncü sezonu ile izlenme rekoru kıran serinin Zac Gorman imzalı çizgi romanı Marmara Çizgi etiketi ile piyasaya çıktı. Tulgan Köksal'ın başarılı çevirisi ile okuyacağımız çizgi romana CJ Cannon'un çizgileri hayat veriyor. - İngiliz Fantezi Topluluğu tarafından 2004 yılından bu yana verilen İngiliz Fantezi Ödülleri sahiplerini buldu. Geçtiğimiz üç yıl boyunca The Broken Earth serisi ile ambargo koyduğu Hugo ödülüne bu yıl Locus ve Nebula'yı da dahil eden N. K. Jemisin, The Karl Edward Wagner Özel Ödülü'nü de alarak geceyi boş geçmedi. - Fantezi okurunun Game of Thrones serisinden tanıdığı George R. R. Martin'in novellası Nightflyers'in Netflix ve Syfy ortak yapımıyla ekrana taşınacağı haberi bilimkurgu severler arasında büyük heyecan yaratmıştı. Yok olmanın eşiğindeki dünyadan insanlığın kurtuluşunu bulma umuduyla ayrılan bilim insanlarını konu edinen hikaye güçlü bir uzay draması arayanları tatmin edecek gibi. Aralık ayında yayımlanması planlanan dizinin uyarlandığı Nightflyers dışında 5 öykü daha içeren derleme Gece Kuşları ismiyle Dex Kitap tarafından Türk okurun beğenisine sunuldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/matbuat-âleminde-bir-gezi", "text": "2010'da, New York'un meşhur, büyük sahaf ve kelepir kitapçısı Strand'den metroda okumak için Don DeLillo'nun White Noise'ını satın alan bir okurun dikkatini, kitabın önceki sahibinin kitabın içine aldığı notlarda komik bir dille yazarla dalga geçmesi, kavga etmesi dikkatini çekmiş. Kitabın kapağındaki ismi takip edince, notların sahibinin kısa süre önce ölmüş olan deneysel romancı David Markson'a ait olduğunu fark ediyor. Durumu takip ettiği zaman, Markson'ın tüm kütüphanesini özellikle sevdiği bu sahaf aracılığıyla tekrar dolaşıma çıkmasına karar verdiği, ölümünden sonra 63 kutuya sığan kütüphanesinin Strand'in koleksiyonuna herhangi bir özel muameleye tabi tutulmadan, diğer ikinci el kitapların arasına karıştırıldığı ve satılmaya başladığı ortaya çıkıyor. Markson'ın yalnızca eğlenceli olmaları, tarihi değer taşımalarıyla değil, kendi eserleri konusunda da pek çok ipucu verme potansiyeli taşımalarıyla da meraklısı için önemli olan notlarıyla dolu bu kitaplar, kitapseverler arasında ufak bir heyecana yol açtı: 2010 civarındaki haberlerde meraklıların hemen Strand'e koşup buldukları Markson kitaplarını ve üzerlerindeki notları konuşmaya başlamalarını görebiliyoruz. Kitaplara ciddi bir şekilde merak salan, koleksiyoncu eğilimleri olsun olmasın hayatı boyunca çok sayıda kitap, belge biriktiren herkesin bir noktada düşünmesi gereken konulardan biri bu: Bu kitaplar ne olacak, bu kitaplar nasıl onların değerini bilecek birinin eline geçecek? Markson'ın çözümü bir yönüyle rastgeleliğe, talihe teslim olan, ama rastgeleliğe bırakma işini emin bir ele teslim ederek yapan bir çözüm olmuş: New York'un en merkezi, en tanınmış sahafının raflarında duran kitapların onlarla gerçekten ilgilenecek birilerine ulaşma ihtimali çok daha büyük belli ki. Öte yandan, bu durumlarda çoğumuzun ilk aklına gelen çözümden, bir üniversite kütüphanesine ya da bir edebiyat vakfına aktarılma, orada sınıflandırılma ve araştırmacılara sunulma çözümünden tümden vazgeçmiş bunu seçerek: Kitaplarını belli bir bina içinde korumaya çalışmak, sakınmaktansa, rüzgara saçmayı tercih etmiş. Emin Nedret İşli, hem edebiyatçılığın, hem eski kitap uzmanlığının hem de hayatının kırk yılından fazlasını verdiği sahaflık mesleğinin kıdemlilerinden. Yeni yayımlanan kitabı Sahafname ile, tüm bu yılların tecrübesi içinden süzerek seçtiği 37 konu üzerine yazılarıyla okuyucuyu Türkiye matbuat aleminin 19. ve 20. yüzyıllarında bir geziye çıkarıyor. Takipçileri, bu yazıları Cumhuriyet Kitap'taki Kirli Çıkı köşesinden tanıyor. Yazıları tek tek ele alınca, her biri ufak bir ders niteliğinde; hakkında az ya da çok bilgimiz olan pek çok ismin bilmediğimiz yönleriyle, insani, gündelik taraflarıyla, onlardan kalmış birinci elden belgeler aracılığıyla karşılaşıyoruz. Meraklısı için, pek çok belge Osmanlıca asıllarının faksimileleriyle birlikte verilmiş olmasıyla, Osmanlıca elyazısını çalışmak isteyenler için de çok değerli bir kitap Sahafname. İşli, yalnızca belgeyi sunmakla kalmıyor, her bir belgedeki olayları, kişileri bağlamına oturtmamızı sağlayan temel bilgilerle de destekliyor yazıları; böylece kişiler, kişilerin birbirleriyle ilişkileri somutlaşıyor okur için. 1850'lerde Samsatlı Lukianos'un çevrilmeye başlamasından harf devriminin ilk uygulamalarına, Abdullah Cevdet Bey'in maceralı hayatının ve kütüphanesinin öyküsünden Türkiye'ye telefonun girmesine, İstanbul'un en eski rehberlerinden Küllük Kahvesi'nin nüfus sayımına, Nail Çakırhan ve Sertel'lerin ufak bir kitapçıda Nazım Hikmet'in en önemli kitaplarını basmaya başlamalarından bugün hala işlerinden faydalandığımız Sander Kitabevi ve Yeditepe gibi yayımcılara varan bir panorama çiziyor kitap. Belki bu kadar özenle seçilmiş belgeleri art arda okumanın yarattığı yanıltıcı bir etki olabilir bu, ama yine de acaba 1900-1960 arasındaki yazın dünyamız 1960-2020 arasındakinden çok daha renkli miydi? diye düşündüm kitabı okurken. İbnülemin Mahmud Kemal, Abdullah Cevdet Bey, Hasan Ali Yücel, Reşad Ekrem Koçu, Abdülbaki Gölpınarlı, Nahid Sırrı Örik, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüsamettin Bozok, Cahit Sıtkı Tarancı, Hakkı Tarık Us, Arslan Kaynardağ gibi isimlerden kalan belgeleri sunarken, İşli'nin alttan alta akan bir teması, bir leitmotif'i var: Eski zaman beyefendisinin bir türünü, eskilerin kitapseverlerinin, edebiyatçılarının karakterlerini resmederken, bu insanların birbirleriyle ilişkilerini, önem verdikleri konuları da gösteriyor bize; fikirleri, görüşleri ne kadar ayrı, mizaçları ne kadar zıt olursa olsun yaptıkları işe gösterdikleri özene, hayat üsluplarına dikkatimizi çekiyor. Kitaptaki tüm yazıların asıl ortak mesajı ise sahaflık mesleğinin önemi ve misyonu. İşli, bunu hem sunuş yazısında hem de Arslan Kaynardağ üzerine yazdığı bölümlerde açıkça belirtiyor: Sahafın eline, mesleği gereği, başkasının eline düşerse yok olabilecek, ama meraklısı için büyük değer taşıyan belgeler geçecektir; sahafın kültür dünyasındaki asıl görevi, işte bunları görebilecek, tanıyabilecek düzeyde bilgili ve ilgili olmak, bu belgeleri değerini bilecek kişilere ulaştırmayı başarmak. İşli, bu kitabında, bunun nasıl yapılması gerektiğine pek çok örnek sunmuş. Türkçenin en tanınmış, kitapları en çok basılmış edebiyatçılarından Nazım Hikmet'in tam bir bibliyografisinin elimizde olmadığına, İstanbul şehir rehberleri tarihçesini yeterince bilmediğimize dikkatimizi çekiyor örneğin. Bugünü ve yarını daha iyi anlamak, hakkıyla yaşayabilmek istiyorsak dünü unutmamak, hakkını vermek zorundayız. Biricik, özel sandığımız kendi ömrümüz, benzer kişilerin benzer rolleri tekrar tekrar oynadığı bir spiralin kıvrımlarından birindeki bir an sadece: sahaflık mesleği, bunu görmekte, anlamaya başlamakta en büyük yardımcılarımız arasında. Görsel: Ünlü edebiyatçı ve gazeteci, kitap meraklısı Orhan Duru'nun ekslibrisi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mekanin-evlestirilmesi-hayal-otel", "text": "B. Nihan Eren'in Hayal Otel'i, bir taşra yamacına kurulan otele çağırıyor okuru. Uzatmalı evliliklerinden kaçıp bu oteli yapmış bir çiftle tanışıyoruz önce. Her biri farklı hikayelerin içinden çıkıp da gelmiş konuklar ise otelin herkes için bir kaçışı işaret ettiğini gösteriyor. Kuşağım, yazdığı ne tür bir edebiyat eseri olursa olsun mekanın üzerine gitmekten, içine girmekten ve karakterlerini bu tanımlı boşluğun içerisinde bina etmekten hoşlanıyor. Romanda, öyküde ve şiirde onlarca kitapla sağlamasını yapabiliriz bunun. Bir adım daha öteye taşımak gerekirse, o sözünü ettiğim mekanın bir biçimde eve indirgendiğini iddia etmek boşa olmayacaktır. Bunu bana ilk anımsatan Adalet Çavdar olmuştu. Bir söyleşide, kuşağımın ev ile olan derdini sormuş, ben de, evi daha üst ölçekte mekanla eşitlemiş, bizi dönüştüren bir şey olarak ele aldığımızdan dem vurmuştum. B. Nihan Eren'in pandemi günlerinin hemen öncesinde Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitabı Hayal Otel de, benzer bir mekan anlatısı olarak öne çıkıyor. Numaralar yerine on iki farklı bitki ve ağacın isimleriyle tanımlanmış odalarıyla, bir taşra yamacına kurulan otele çağırıyor okuru. Bir taraftan bitmiş bir otel değil bu, kitabın başından sonuna bir tamamlanmaya şahit oluyoruz. Uzatmalı evliliklerinden kaçıp bu oteli yapmış bir çiftle tanışıyoruz önce. Baş kahramanlarımız onlar şüphesiz. Otelin açılışı yapılmasa da birer konuk olarak kabul edilen kişilerin sayısı birer ikişer artmaya başlıyor sonra. Ahmet, Meryem, Deniz, Leyla, Doruk, Nilüfer, ötekiler ve her birinin geride bıraktığı hikayeler otelin içine doluşuyor. Her biri farklı hikayelerin içinden çıkıp da gelmiş zira, ki yazar bize o detayda bir sunum yapmıyorsa bile bu hikayelerin epey zorlu olduğuna, Hayal Otel'e gelişin her biri için bir kaçışı işaret ettiğine ikna oluyoruz. Odalar bir bir dolarken, bir kasırga haberi yayılıyor. Coğrafi olarak oldukça korunaklı görülen bu kaçış kasabasının üzerine kara bir bulut gibi çöküyor böylece endişe. Tıpkı bu küresel salgın günlerinde yaşadığımız gibi insanlar alışverişlere koşuyor, belediyenin anonsuyla evlerine kapanıyor. Hayal Otel'in bir eve dönüştürüleceğinin ilk sinyalini de burada alıyoruz belki, henüz resmi açılış yapılmadığından aslında hiçbirinin orada olmaması gereken konukların tümü bu kaçış mekanına saklanıyor. Kasırgadan, kaçtıkları şeylerden ve biricik korkularından Hayal Otel'e sığınıyorlar. B. Nihan Eren'in Hayal Otel'de bir araya getirip henüz açılışı yapılmamış otel odalarını doldurduğu karakterlerin simgesel olduğuna şüphe yok. Kanundan, evliliklerinden ve çoğunlukla kendilerinden kaçan bu kişilerin bir bir içine girilip kitabın politize edilmesi mümkün müydü? Neden olmasın. Fakat yazar bunu okurun gözüne sokabilecek, hikaye boyunca aralık bırakılan kapıları sırayla kapatabilecekken yapmıyor. Okur, Ahmet'le Meryem'in neden kaçtığını, hangi sebeple kendilerine başka isimler taktığını bütün detayıyla bilsin istemiyor. Neden mi? Çünkü Hayal Otel'i bir öykü olarak kurguluyor. Anlatıyı, karakterlerin kendi hikayelerindeki eksiklerin izahıyla kalabalıklaştırmak istemeyen yazar, böylelikle metne bir öykü tadı verebilmiş. Gelgelelim, Hayal Otel apaçık bir roman kurgusuna sahip. Bitki ve ağaç isimleriyle tanımlanmış odalardan oluşan bölüm başlıkları, pekala birer öyküden öte derli toplu bir romanın bölümleri. Okaliptüs bölümünden itibaren artan tansiyona kadar, yani kitabın son iki bölümüne kadar, oldukça durağan bir akış ve deyim yerindeyse, çizilen genel çerçevenin köşelerinden geçilen bir olay örgüsü okuyoruz. Buraya kadarki bölümlerin hiçbiri bağımsız birer öykü değil, tek başlarına okunduğunda anlamlı değiller, ancak Hayal Otel'in içerisinde işe yarar bir şeye dönüşüyorlar. Yazarın önceki kitapları Yavaş ve Kör Pencerede Uyuyan ile kendini ispatlamış öykücü biçemi ve yayıncının müdahalesizliği, Hayal Otel'i, mekanın evleştirilmesiyle zenginleşen şahane bir roman olmaktan alıkoymuş bana göre. Nasıl bir şey tarif ettiğimi merak edenler, Sema Kaygusuz'un benzer bir konaklama tesisi imgesiyle örneğine az rastlanır bir toplumsal anlatı sunduğu romanı Barbarın Kahkahası'nı okuyabilirler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/menude-edebiyat-var", "text": "Televizyonlarda yemek programları revaçta. Sadece yemesini değil, izlemesini de seviyoruz vesselam. Sadece televizyonlar mı? Sosyal medya üzerinde yemek yapanların ciddi takipçi kitleleri var. İnternet kocaman bir yemek tarifleri kitabına dönüşmüş durumda. Peki bu kadar çok kaynak varken neden hala yemek kitapları yazılır? Şikayetçi olduğumu sanmayım. Yazılan her yemek kitabının insanlığın ortak hikayesinin enfes bir kesiti olduğunu düşünüyorum. Bu merak, kendimi kaptırdıktan sonra bir iptilaya dönüştü. Bir konu açıldığında hemen yemek kitabı var mı diye soruyorum. İskenderiye'den gelen arkadaşıma Mısır yemek kitaplarını, Lübnan'a gidene yemek kitapları siparişi ve internet üzerindeki sohbetler. Evet, bilmediğim dillerin içine sürüklüyor beni bu tutku. Nereye gideceğini bilmediğim ama heyecan veren bir serüven. Yemeğin veya yemek kültürünün hikayesi değil, yemek kitapları sadece. Diğerlerinin içine girersem boyumu aşar ve boğulurum diye korkuyorum. Annelerimizin yaptığı yemeklerin bizlerin, zihnimizin biricik yemek kitapları olduğunu düşünüyorum mesela. Bayram ziyaretinde annemi razı edip ona çocukluğunun, gençliğinin yemeklerini anlattırdım. Ses kaydı da aldım, Yemek hakkında bilmen gereken ilk şey dedi annem, Kısık ateşte pişirmen gerektiğidir. İnsan gibi, sabırla pişmesi gerekir. Doğrusu iyi bir dersti. Sonra yemeklerden konuştuk. Çocukluğunun yemekleri, sofraları. Her biri gözünde canlandı ve anlatmayı sürdürdü. Bayram bitti ve ben evime döndüm. Yolda elbette yemekler hakkında konuşmayı sürdürdük. İlginç yemek kitabı maceralarını anlatırken aklıma Rusya'dan Eldeniz'in gönderdiği yemek kitabı geldi. Pandemi sürecinde uluslararası postada geciken bir kitap. Eldeniz'den bahsetmeliyim, evet. Onunla yemek kitapları vesilesiyle sohbeti koyulaştırdık. Yolu Türkiye'den geçmiş bir Azerbaycanlı, şimdi Rusya'nın tarihi şehirlerinden birinde yaşıyor. Kendisiyle Çarlık dönemindeki bir Rus yemek kitabı üzerine konuşmuştuk. Bunu Sabit Fikir'in Temmuz sayısında anlatmıştım zaten. Ama başka bir kitap gönderdi Eldeniz. Göndermeden önce bu yemek kitabı hakkında konuşmuştuk. Bildiğin gibi değil dedi. Bu kitap menülerden oluşuyordu. Daha doğrusu önemli kısmı menülerden müteşekkildi. Rusya'nın tarihi derinliği içinde verilen ziyafetlerden kocaman bir yemek kitabı vücuda gelmişti. Ne güzel. Hem tarih hem coğrafya hem de edebiyat aynı kapağın arasına toplanmış. Menüleri gezerken Rus aklının kıvrımlarına yolculuk yapıyorsunuz. Mesela? Çeşme ve Sinop gemilerinin gövdelerinin tamamlanması şerefine verilen bir yemek davetinin menüsü. Yer de Odessa. Yani Karadeniz'in kıyısı. Gemilerin isimlerinin simgelediği anlam açık: Sinop ve Çeşme'de Osmanlı donanmasına verdikleri ağır hasarı milli bir gurura dönüştürmüşler. Bu büyük gemilerin inşası aynı zamanda görkemli Rus çarlığının mesajlarını ileteceği bir medya. İştahım kaçıyor ve başka sayfalara geçiyorum ve Gogol'u görüyorum. Güzel bir tablosu var. Sonra Tolstoy ve diğer edebiyatçılar. Onların kitaplarında geçen yemek tasvirleri de yemek kitabının içine dahil oluyor. Daha önce elime geçirdiğim Finlandiya yemek kitabından çok daha fazlası var içinde. Fince yemek kitabında ancak mutfak araçları ve avlanan tavşanlar vardı farklılık olarak. Oysa Ruslar, yemeklerin tabloları dahil olmak üzere tüm kültürlerini açıyorlar. Kitaplarda lezzetin izini bulmak mümkün ama edebiyatçılara bir yemek kitabının içinde rastlamak heyecan uyandırıcı. Refik Halid Karay'ın Mutfak Zevkinin Son Günleri kitabı aklıma geliyor. Evet bir yemek kitabı değil ama ondan yola çıkılarak çok güzel bir yemek kitabı neşredilebilir. Neden olmasın? Menülerin aslında bir yemek kitabı olabileceği düşüncesi geliyor aklıma. Ömür Akkor'un yazdığı Zennup 1844 işte tam da buna bir örnek. Hikayelerin içine serpiştirilmiş yemek tarifleri aslında bir menü. Zennup, Akkor'un büyükannesinin ismi; 1844 de ilk yemek kitabımız olan Aşçıların Sığınağı'nın neşir yılını temsil ediyor. Artık ziyaret ettiğimiz lokantaların menülerinden bir adet rica etmeye de başlarım derken Taksim'deki İş Bankası Kitabevi'ne yolum düşüyor. Bir kitap: Osmanlı ve Avrupa Sofralarından Menüler yazarı da Sumru Toydemir. Aile yadigarı menüleri bir araya getirerek kitaplaştırmış. Heybeden çıkan menüler neyse onlarla yetinilmiş. Ama az da değil menüler. Enver Paşa'nın 1912 yılında verdiği davetin menüsü de var, 1913 yılına ait Hilal-i Ahmer Darülfünun Hastanesi'ndeki bir davetin menüsü de. Eskiden birlikte yenilen yemeklerde menüler imzalanırmış veya meraklı birisi herkese imza attırırmış. Bu sayede yemekte kimlerin olduğunu görebiliyoruz bazı menülerde. Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin'in menüleri olduğuna göre Osmanlı'nın son döneminin yakın tanığı olmalı menü koleksiyoncusu. Yediği içtiği onların olsun da biz tariflerini alalım dersek şansımıza küseceğiz, çünkü tarifler yok. Ama yemek isimleri ortada. Menüleri gezerken bir isim çıkıyor karşımıza: Abdülhak Hamid adına sevenlerinin verdiği bir davet. Bir edebiyatçı için dostlarının verdiği ziyafete ait menü. Örneği bugün var mıdır bilmiyorum ama bir yazar için unutulmaz bir hatıra olsa gerek. Menüde farklı yemekler olabilir ama hepsinden öte, sofrada edebiyat var. Rus yemek kitabında da, Ömür Akkor'un Zennup 1844'ünde de Osmanlı ve Avrupa Sofrasından Menüler'de de geçmişi bir sofrada toplamanın gayreti var. Her yemek kitabı kısık ateşte pişmiş bir geçmiş diye mırıldanıyorum kendi kendime. Yemek kitaplarının büyülü dünyasına adım attığımda bu kadar lezzetli anekdotlarla karşılacağımı ummuyordum. Ama şimdi? Evet, yemek kitapları unuttuğumuz pekçok şeyi hatırlamamıza yardımcı olabilir. Eğer hayallerinizdeki yemek kitabını bulmadıysanız onu yazmayı deneyebilirsiniz. Menüler size yardımcı olacaktır ya da benim teşebbüs ettiğim gibi aile büyüğünüzün burnuna ses kayıt cihazınızı dayayabilirsiniz. Yemek kitabınız yayınlanmasa bile paha biçilmez hatıralar toplamış olacaksınız. Bundan emin olabilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/merhametsiz-bir-dert-ortagi", "text": "Steve Almond Küçük Güzel Şeyler için yazdığı giriş yazısında Cherly Strayed'la tanışmalarını anlatmış. Bir web sitesinde, okurlara hayata dair tavsiyeler veren köşenin yazarı olarak parasız bir işe başlamış Almond, köşenin adı Sevgili Şeker olmuş. O kendince, hem nezaket kurallarını aşındıran hem de son derece dürüst bir köşe yaratmaya çalışmış. Ona göre Şeker, sorunlu bir geçmişi olan sivridilli bir kadınmış. İnsanların acılarıyla başa çıkamadığı yerlerde espriyle işi kotarmayı başarmış Almond. Köşeyi bir yıl boyunca yazdıktan sonra bırakmış ve ona Şeker için hayranlık mektubu yazan tek kişi olan Cherly Strayed'a bu işi yapmak isteyip istemeyeceğini sormuş. Sonra Cherly işi devralmış. İnsanların sorunlara kendi hayat hikayesinden parçalar sunarak cevap vermiş. Şeker bir köşe olmaktan çıkıp zaman içerisinde gizli saklı otobiyografik bilgiler veren bir esere doğru yönelmiş. Cherly Strayed, bu köşeden önceden de kendini kanıtlamış bir yazar, Pegasus Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Yaban adında çok satan bir romanı var. Evet, Küçük Güzel Şeyler çoğumuzun eline almaya çekineceği kitaplardan biri ama size tavsiyem ilk iki mektubu ve cevaplarını okumadan kitabı öylece bir köşeye bırakmamanız. Hepimiz çoğu zaman anlaşılmadığımızdan, dinlenmediğimizden, duyulmadığımızdan, fark edilmediğimizden, sırtımıza çok fazla yük bindiğinden şikayet edip duruyoruz. Söylenerek yaşıyoruz. Kendimiz dışında çok az hikayenin gerçekten nasıl olduğunu biliyoruz. Bizi anlamayan, dinlemeyen, duymayan, fark etmeyenler olduğu gibi biz de başkalarına aynı şekilde davranıyoruz. Herkes kendi küçük fanuslarının içerisinde kalakaldı. O yüzden yalnızlık bu kadar moda oldu. Oysa yalnızlık çoğu zaman çıkmaz doğurur. İnsanın var olması aynada kendini görmesiyle değil bir başkasının aklında kalmasıyla olur. Cherly Strayed'ın insana düşündürdüğü çok fazla şey var. İnsanların ona yazdığı mektuplarla ve onun cevaplarını okudukça küçük küçük aydınlanmalar yaşıyorsunuz. Hayatta başınıza gelmeyeceğini düşündüğünüz şeyleri yaşayan insanların nasıl ayakta kaldığına ve onları hiç tanımayan bir insanın onlara devam etmelerine yetecek umudu vermesine şahit oluyorsunuz. En önemlisi de mektup yazmayı, içinizi dökmeyi hatırlıyorsunuz. Steve Almond'un giriş yazısında bahsettiği üzere, Cherly Strayed insanların cevap aradıkları sorunlarına kendi hayatına bakarak cevap veriyor ve bu, ayakta kalmaya devam etmeye dair bir umut oluyor. Aynı zamanda kendisine ait, belki yıllardır konuşmadığı dertlerini de gün yüzüne çıkarıyor. Küçük Güzel Şeyler'i okurken insan bazen meseleden çok fazla uzağa atabiliyor kendisini. Bunun nedeni kendimizin sorunları dışında başkalarının sorunlarını duymak, okumak ya da konuşmak istememiz olabilir elbette ama bazen de Strayed'ın bilgiçliği okuru ondan uzaklaştırıyor. Biz insanlar, dertlerimizle diğer insanların da dertlenmesini isteriz kimi zaman. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz zamanlarda sen haklısın, onlar kötüyü duymak isteriz. Strayed, bunlardan hiçbirini yapmıyor. Ona dertlerini anlatan insanlara merhamet etmiyor ve anlattıklarına bakınca kendine de merhamet etmeyi pek tercih etmiyor. İlk mektupta okuru ona, birine seni seviyorum demek için doğru zamanın ne zaman olduğunu ve sevmek meselesinin aslını astarını soruyor. Şeker ise ona uzun uzun sevmek kelimesinden korkmak ve onu kullanmak arasındaki ince çizginin aslında aynı olduğunu anlatmaya çaba sarfediyor. İlişkilerde stratejileri çöpe atmak gerektiğinden, bunun çirkin olduğundan bahsediyor, cesur ve özgün olmanın daha önemli olduğunu dile getiriyor. Seviyorum kelimesindeki iki taraf içinde iyileştirici olan yanı ortaya çıkarmaya çabalamanın bizzat kendisinin iyileştirici olduğunu anlatıyor. Bu sadece bir örnek. Okudukça insan anlıyor ki aslında dünyanın neresinde yaşıyor olursak olalım temel sorunlarımızın başında sevmek, sevilmek, yalnızlık korkusu geliyor. Ve bir de olmak istedikleri şeye nasıl ulaşabileceğini sorup duruyor herkes. Açlık gibi işsizlik gibi bir dert kaybolmuşluk, arayış ve yalnızlık. Üstelik çoğumuzun aramaya mecali bile yok artık. Kitabın sonunda Şeker'le yapılmış bir röportaj yer alıyor. Röportajda siteye yazılan mektuplardan ve onları nasıl cevapladığından bahsediyor. Muhabir ona Yirmilerindeki gençlere bir tavsiye verecek olasaydın ne olurdu? diye sorduğunda ise cevabı Bir kitapçıya gidip on tane şiir kitabı alımalarını ve her birini beş kez okumalarını tavsiye ederdim. Çünkü gerçek orada, diyor. Ve onlara bağışlayıcı olmalarını öneriyor. Kimileri için asla elini sürmeyeceği bir kitap Küçük Güzel Şeyler. Ne bir terapi ne de bir kişisel gelişim kitabı. Bir tür dertleşme ve evin büyüğüne akıl danışma metni bu. Hepimiz kimi zaman çok akla ihtiyacımız olduğunu düşünür, başımızdan geçenleri yakınlarımıza anlatır ve onları dinleriz. Sonrasındaysa genelde aklımıza ilk geleni uygulamaya koyarız. Nedeni bilinmez. Ama bazen hiç tanımadığınız bir yabancıya meseleyi anlattığınızda nedense onun aklı size iyi gelir. Cherly Strayed işte pek çokları için o yabancı insan olmuş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mesguliyeti-alinmis-insan", "text": "Tekli koltuğun amacına uygun kullanıldığı, yalnızlıktan edebi anlamda şikayet edenlerin/kutsayanların gerçek yalnızlıklarla imtihan edildiği günlere geçtik. Dünyanın belli noktalarında hızla kıpırdayan insanın yerini bekleyen ve uyuklayan insan aldı. Artık sabit bir ev eşyasına dönüştük. Artık her şey gerçek! Ölüm sarışın kafalara da eşit şekilde dağıtılıyor. Tüm duygusal yaklaşımlar, pişmanlıklar, imal edilen gerçeğe tosluyor. Artık çok geç. Yetişmenin, aşkın, dokunmanın, nefes almanın etrafı ölüm tehlikesi yazısıyla çevrildi. Hiç kimsenin geç kalmak gibi bir bahanesi kalmadı. Herkes kendi evinde, tam zamanında. Tekli koltuğun amacına uygun kullanıldığı, yalnızlıktan edebi anlamda şikayet edenlerin/kutsayanların gerçek yalnızlıklarla imtihan edildiği günlere geçtik. Dünyanın belli noktalarında hızla kıpırdayan insanın yerini bekleyen ve uyuklayan insan aldı. Güvenli bölgemiz olan prizlerin yanında konumlandık. Artık sabit bir ev eşyasına dönüştük. Ölüme yakınlaşmak arkada bıraktığımız kelime, marka, lüzumsuz kaygı yığınıyla yüzleşmemizi sağladı. Durulduk. Aynalara başka anlamda bakar olduk. Gözlerdeki bilmişlik yerini mülteci dinginliklere bıraktı. Yıllardır konforu dışarıda konumlayanlarsa şu an evde kalınması konusunda insanları ikna etmeye çalışıyor. İnsan, Pavlov'un Köpeği gibi yalnızca kalabalıklar ve ışıltılı mekanlarda ses çıkarabilen, kendini bulan bir varlık olarak inşa edildi. Ancak markaların birer temsilcisi olarak süslü caddelerdeki yürüme misyonu yarım bırakıldı. Markalar silindi. Reklamlar soluklaştı. Gizem kiminde korku uyandırır kiminde ise tesirsizlik. O sürekli meşgule aldığımız kendimizle baş başa kalma işine, mecbur kaldık. Sosyal medyada teşhir edilen popülist vicdandan, iç sesin aktardığı hakiki vicdana geçiş sıkıntı oluşturdu. Herkes uzaklaştığı yeri özler oldu. Özlemenin ve aşkın tabiatı böyle tabi. Yitirilmiş, uzak bırakılanla alakalı. Kozmetik yavanlaştı, telefonlar sıktı, filmler izlendi. Duvarlara bitişik ahşapların arasına özenle yerleştirilen ve uzun süre kıpırdamamış yapraklar yeniden açılmaya başlandı. Zihne bir ara form konmadan, daha berrak kafalarla hitabın, kelimelerin çarpıp çarpıp anlam kazandığı bünyeler olduk. Biz kitaplığın yanına oturtulmaya mecbur bırakıldık. Sürekli değişen görüntülerden azad edildik. Sarf edilen çaba kadar ilerleyebileceğimiz sayfalarla yüzleşmek durumunda kaldık. Uzun süre sabit bir yere bakmak vücuttaki sentetik enerjiyi de boşa çıkardı. Yavaş yavaş demlendik. Bronşlara saldıran bu virüs belki de insana biraz oturup dinlemeyi öğretiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mesguliyeti-alinmis-insan-0", "text": "Tekli koltuğun amacına uygun kullanıldığı, yalnızlıktan edebi anlamda şikayet edenlerin/kutsayanların gerçek yalnızlıklarla imtihan edildiği günlere geçtik. Dünyanın belli noktalarında hızla kıpırdayan insanın yerini bekleyen ve uyuklayan insan aldı. Artık sabit bir ev eşyasına dönüştük. Artık her şey gerçek! Ölüm sarışın kafalara da eşit şekilde dağıtılıyor. Tüm duygusal yaklaşımlar, pişmanlıklar, imal edilen gerçeğe tosluyor. Artık çok geç. Yetişmenin, aşkın, dokunmanın, nefes almanın etrafı ölüm tehlikesi yazısıyla çevrildi. Hiç kimsenin geç kalmak gibi bir bahanesi kalmadı. Herkes kendi evinde, tam zamanında. Tekli koltuğun amacına uygun kullanıldığı, yalnızlıktan edebi anlamda şikayet edenlerin/kutsayanların gerçek yalnızlıklarla imtihan edildiği günlere geçtik. Dünyanın belli noktalarında hızla kıpırdayan insanın yerini bekleyen ve uyuklayan insan aldı. Güvenli bölgemiz olan prizlerin yanında konumlandık. Artık sabit bir ev eşyasına dönüştük. Ölüme yakınlaşmak arkada bıraktığımız kelime, marka, lüzumsuz kaygı yığınıyla yüzleşmemizi sağladı. Durulduk. Aynalara başka anlamda bakar olduk. Gözlerdeki bilmişlik yerini mülteci dinginliklere bıraktı. Yıllardır konforu dışarıda konumlayanlarsa şu an evde kalınması konusunda insanları ikna etmeye çalışıyor. İnsan, Pavlov'un Köpeği gibi yalnızca kalabalıklar ve ışıltılı mekanlarda ses çıkarabilen, kendini bulan bir varlık olarak inşa edildi. Ancak markaların birer temsilcisi olarak süslü caddelerdeki yürüme misyonu yarım bırakıldı. Markalar silindi. Reklamlar soluklaştı. Gizem kiminde korku uyandırır kiminde ise tesirsizlik. O sürekli meşgule aldığımız kendimizle baş başa kalma işine, mecbur kaldık. Sosyal medyada teşhir edilen popülist vicdandan, iç sesin aktardığı hakiki vicdana geçiş sıkıntı oluşturdu. Herkes uzaklaştığı yeri özler oldu. Özlemenin ve aşkın tabiatı böyle tabi. Yitirilmiş, uzak bırakılanla alakalı. Kozmetik yavanlaştı, telefonlar sıktı, filmler izlendi. Duvarlara bitişik ahşapların arasına özenle yerleştirilen ve uzun süre kıpırdamamış yapraklar yeniden açılmaya başlandı. Zihne bir ara form konmadan, daha berrak kafalarla hitabın, kelimelerin çarpıp çarpıp anlam kazandığı bünyeler olduk. Biz kitaplığın yanına oturtulmaya mecbur bırakıldık. Sürekli değişen görüntülerden azad edildik. Sarf edilen çaba kadar ilerleyebileceğimiz sayfalarla yüzleşmek durumunda kaldık. Uzun süre sabit bir yere bakmak vücuttaki sentetik enerjiyi de boşa çıkardı. Yavaş yavaş demlendik. Bronşlara saldıran bu virüs belki de insana biraz oturup dinlemeyi öğretiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/metamorfozun-kacis-hali", "text": "Bilginin kolayca ve müdahaleye açık şekilde dolaşıma girebildiği günümüzde benzer alanda eleştirel mizah yapanlar ve referans mizahını seven karikatüristler de haliyle daha çok göz önüne çıkıyor ve dikkat çekiyor. Neyestani, yaşadıklarını hayali bir hamamböceği karakteri üzerine yıkarak tüm anlatı boyunca ondan kaçmaya çalışıyor, bunu yaparken bir yandan da İran'daki sosyopolitik ortamın önünde açtığı deliklere düşmeden özgürlüğüne kavuşmaya çalışıyor. Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele. Siyasetin, sosyal meselelerin, tarihsel birikimle mirasın veya din ve kültür başlıklarının etrafında gezindiği zaman, mizahın -amiyane tabirle- güldürmekten çok düşündürdüğünü, hatta dünyanın birçok yerinde sorumlularının başını yasal ve sosyal platformlarda ister istemez belaya soktuğunu söylemek yanlış olmaz. Bu anlamda düşünce özgürlüğünün, eleştirinin mizahla harmanlanarak insana ulaşabilecek en kolay ürüne, yani karikatüre ve/veya çizgi romana dönüştüğü medya ürünleri de bu alanda önümüze en çok çıkan ve hakkında bahsedilen örnekler olarak göze çarpıyor. Bilginin kolayca ve müdahaleye açık şekilde dolaşıma girebildiği günümüzde benzer alanda eleştirel mizah yapanlar ve referans mizahını seven karikatüristler de haliyle daha çok göz önüne çıkıyor ve dikkat çekiyor. İranlı çizer Mana Neyestani ise ; otobiyografik çizgi romanı İran Usülü Metamorfoz'la (Une Metamorphose Iranienne, Baobab Yayınları: 2020) yaşadığı Kafkaesk dramı bizlere şeffaf ve trajik bir biçimde aktarıyor. Neyestani, Kermanlı bir baba ve Tahranlı bir annenin oğlu; hayatı boyunca İran'da yaşayıp 90'larda da Tahran Üniversitesi'nde mimarlık eğitimini tamamlıyor. Lise yıllarından itibaren karikatürle ilgilenen Neyestani, dönemin progresif olarak nitelendirilebilecek dergilerinde ve gazetelerinde çalışıyor; bu yayınlar kadın odaklı dergilerden çocuk kitaplarına kadar geniş bir alana yayılıyor. 90'lar ve 2000'ler başına kadar görünür muhalif işlerinden ödün vermeyen Neyestani, 2000'ler başıyla birlikte İran'da tekrar yükselen baskı politikalarıyla birlikte çocuk yayınlarına yöneliyor; dönemin devlet ajansı tarafından yayınlanan İran gazetesinin çocuklar için haftalık çıkan Cuma ekini hazırlamaya başlıyor. 12 Mayıs 2006'da ise, aynı çocuk eki için hazırladığı bir karikatür, kendisini ve ailesini hayatında asla geri dönülemeyecek bir yola sokuyor. Neyestani, çocuk çizgi karakterinin hamamböcekleriyle konuşmaya çalıştığı hikayede hamamböceği karakterin tek kelimelik bir tepki vermesi; bu kelimeninse İran'ın kuzey kısmında önemli bir nüfus oluşturan Azerbaycan Türklerinin kullandığı bir kelime olması sebebiyle bir günde 'istenmeyen adam'a dönüşüyor. Bunun küçük düşürücü olma amacıyla yazılmadığını, kendisinin de bu kelimeyi günlük hayatta kullandığını kendi gazete yönetimine anlatmaya çalışsa da, gürültü yatışana kadar gazete yönetiminin ve bazı devlet aracılarının önerisiyle hapse giriyor ve sonu gelmeyecek, sabır yıpratıcı olaylar silsilesi de böyle başlıyor. Neyestani, yaşadıklarını hayali bir hamamböceği karakteri üzerine yıkarak tüm anlatı boyunca ondan kaçmaya çalışıyor, bunu yaparken bir yandan da İran'daki sosyopolitik ortamın önünde açtığı deliklere düşmeden özgürlüğüne kavuşmaya çalışıyor. Neyestani gözaltı macerasıyla başlayan bu süreçte çok fazla badire atlatıyor, ülkeden ülkeye koşuyor; kitap boyunca kendi yaşadığı ancak etrafına hiçbir zaman tam anlamıyla itiraf edemediği sonsuz ümitsizliğini çizgilerle, kısmi halüsinasyonlarla ve bazen de kurgusal betimlemelerle okuyucuya aktarıyor. Basit bir hassasiyet meselesi gibi başlayan bu trajik macera, aslında İran hükümeti içerisindeki kutupların güç savaşlarını, ülkenin kuzeyinde yaşayan Azerbaycan Türklerine karşı devletin ayrımcı bakışını, hukukun çaresizliğini ve genel anlamda bir ülke içi yozlaşmanın katmanlarını sayfalar ilerledikçe üst üste ekleyerek ilerliyor. Burada kantarın topuzu, yeri geldiğinde özgürlük timsali olarak yansıtılan kurumları da vuruyor; Neyestani yardıma muhtaç haldeyken global bürokrasinin ne kadar işe yaramaz hale geldiğini üç beş kare içerisinde başarıyla özetliyor. Neyestani'nin hiçbir politik veya kültürel kampa sığınmadan, çizgileriyle aktardığı gerçekler, aslında içinde bulunduğumuz coğrafyadaki sığınmacı kültürünü, gittikçe büyüyen ve savaşlarla birlikte ekonomik şartların da ivmelendirdiği mülteci sorununu ve genel anlamdaki bölgesel çaresizliği harika bir şekilde önümüze getiriyor. Eleştirel mizahın en direkt ve eğlenceli formlarından biri olan karikatürün, siyasi mizahla kurduğu sıkı ilişki hepimizin malumu. Yakın coğrafyada olduğu gibi, ülkemizde de mizahın siyasi kanadı, özellikle gençler arasında, uzun yıllar boyunca esas siyaset konularının önüne geçti; çoğu genç siyaseti belki de sadece mizah/karikatür dergileri veya komedi ürünleri üzerinden takip etti. Bu anlamda yıllar içerisinde tamamen sinmiş ve kabuğuna sıkışarak acı çekmeye başlamış bir ülke olan İran'da, bir çocuk karikatürünün bile bir anda ülkenin sosyokültürel ortamıyla ilişkili bir mesele için araç haline getirilebilmesi ilgi çekici. Hikayedeki otoritelerin sorunları çözmek yerine sorunları şişirerek araçsallaştırmaya çalışması; bunu 'değerler' adı altında yaparken insan hayatlarının arada harcanması, İran Usulü Metamorfoz'dan geriye kalan en büyük hisselerden bir diğeri. Neyestani'nin acı çekerek yaşadığı ve yansıttığı bu emsal otobiyografik hikaye, karikatürün genel anlamda bugünkü iletişim teknolojileri öncesindeki etki alanını, beraberinde mizahın ve çizginin ulaşabileceği sınırları düşünmek ve bugüne yönelik değerlendirmeler yapabilmek adına oldukça önemli."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/metinlerarasilik", "text": "Bir edebi metni kaleme alırken daha önce hiç yazılmamış gibi davranma lüksümüz yok. Okuduğumuz, okumadığımız, açık veya gizli hayranlık duyduğumuz yahut hafife aldığımız, nefret ettiğimiz pek çok metin sayesinde veya onlara rağmen yazıyoruz kaleme aldıklarımızı. Zira boş kağıda yazarken boş kafayla da yazarsak ortaya çıkan ürünün edebi kalitesinde ister istemez bir yavanlık bulunabilir. Dolayısıyla var olan metinlerin arasında yaşayan, onlarla hesaplaşan yazarların kaleminden doğuyor yeni metinler. Metinlerarasılık tabii ki tam olarak bu anlama gelmiyor. Ancak zihnimizin köşesinde bu cümlelerin de bulunmasında fayda var. Metinlerarasılık yeni bir kavram. 1960'larda ortaya atıldı. Karnavalesk deyince aklımıza ismi gelen Rus biçimciler ekolünden Mihail Mihailoviç Bahtin'in diyalojizm kavramı İngilizceye Intertextuality olarak geçerken bizde batıya baktığımız için metinlerarasılık kavramıyla karşılandı. Ancak yeni kavramsallaştırılmış olması metinlerarasılığı yeni bir olgu yapmıyor. Hatta kadim bir uygulamanın yepyeni bir teorisinin olması işi fazlasıyla güçleştiriyor. Taşların tam olarak yerine oturamadığı bir alan metinlerarasılık. Elbette metinlerarasılığı modernizm ve daha da çok postmodernizmle ilişkilendirerek zihnimizde bir yere oturtmaya çalıştık. James Joyce'un Ulysses romanının pek çok boyutu, Antik Yunan destanlarından Odysseia ile irtibatı bu kavram üzerinden anlamlandırıldı. Ancak Shakespeare'dan Goethe'ye, Fuzuli'den Oğuz Atay'a pek çok yazar hem yazdıklarında başka metinlere atıfta bulundu hem de eserleri birçok kez farklı metinlerarası okumalara tabi tutuldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/milton-un-hur-insani-ve-kayip-cennet", "text": "Kayıp Cennet ne salt estetik kaygıyla yazılmış bir şiirdir, ne de John Milton'ın ideolojisini şerh ettiği bir söylevdir. O bunların çok üstünde, otoriteye başkaldırışı, isyan etmenin insaniliğini vurgulayan epik bir başyapıttır. John Milton kendisine ölümünden sonra haklı bir şöhret kazandıracak Kayıp Cennet'i yazmaya başladığında, artık tamamen kör olmuştu. Bu demek oluyordu ki, otoriteye başkaldırışın vücut bulmuş hali olarak addettiği Oliver Cromwell'in mezarından çıkarılıp yargılanışını, vücudunun paramparça edilip kafasının kazığa oturtuluşunu asla görmedi. Belki Westminster Abbey'nin bahçesinde ibret olsun diye sergilenen bu başın çürüyüşünü, sukutuhayalini gizlemeye çalışarak mağrur bir vaziyette dinledi. İdam edilen Charles'ın yerine geçen bir başka Charles'ın taç giyme töreninde yakılan tütsüleri kokladı, kralın idamına imza atan parlamentocuların boyunlarının vurulduğunu büyük bir kederle işitti... Kayıp Cennet, İngiltere'de monarşinin gücünü ve daha önemlisi itibarını yitirdiği bir devrin ürünü. I. Charles'ın parlamentoyu toplamaksızın donanma vergisi adı altında olağandışı bir vergi toplamak istemesi ile patlak veren iç savaş, mezhep çatışmaları ile iyice kızışmış, kralın tahttan indirilmesine sebebiyet vermiş, parlamentocuların karizmatik süvarisi Oliver Cromwell, çalkantılı bir sürecin sonunda idam edilen kralın yerine Lord Protector unvanı ile İngiliz ulusunun başına geçmişti. John Milton, neredeyse 11.000 satırlık bu destansı şiirini yazmaya başlamadan önce I. Charles'ın keyfi yönetimini, birbirinden güç alarak ayakta duran kilisearistokrasi- kral yapısını ve tabii devrim atmosferini pekala görmüştü. Bu sebeple Kayıp Cennet, Eski Ahit'te geçen bir meselin yeniden yorumundan ibaret değildir. İç savaşın; otoriteye ve hatta Latince'ye başkaldırışın şiiridir. Sadece eşyanın kötülüğüne değil, erken modern çağa ait birçok görüşe de katılmaz Milton. Teslis'e bir türlü inanamaz, Katolik kilisesini sürekli eleştirir, boşanmanın erdemleri hakkında risaleler yazar durur. İnsanın aldanmasının faturasını Şeytan'a değil yine insana keser. Eski Ahit'te anlatılan kıssaları kendince yeniden yorumlar. Örneğin Havva'ya kanan ve bu yüzden Tanrı tarafından hakir görülen Adem imajını reddeder. Milton'ın yayıncısı, kitabı ilk eline aldığı vakit 10.000 dizeyi geçen bu eserin kafiyesiz olmasına şaşırır. Milton bu tepkiyi birçok dostundan da almıştır. Hal böyle olunca kitabın önsözünde, şiirlerin kafiyeli olmak zorunda olmadığını, bu alışkanlığın barbar bir dönemden kaldığını yazmak zorunda kalır. Böylece aslında döneminin meşhur birtakım şairlerini de eleştirir. Bilhassa kralcı şairler kafiye ile çoğu zaman da Latince ile yazmaktadırlar. Yaşasın anadil diyerek aristokrasinin patronajındaki bu sanatçıları da yerer. Fakat kiliseye, aristokrasiye, krala muhalif tavrı ile Milton'u salt Protestan bir figür olarak görmemek gerek. Sanatında yenilikçi olduğu kadar geleneksel bir taraf da vardır. Homeros ve Virgil'den büyük oranda etkilenmiştir ve hatta eserini onların çalışmalarını örnek alarak planlamıştır. Northrop Frye, yaratıcı insanları temelde ikiye ayırır: Muhafazakarlar ve radikal reformistler. Ona göre iki tip sanatçı da büyük eserler verebilirler. Fakat ilk gruptakiler, kullandığı formun roman, şiir, arya, şarkı, peşrev vb.- imkanlarını sonuna kadar kullanırken; ikinci tip sanatçıların ifade gücü, formun hududunu aşar. Onları yenilikçi yapan da budur. Dehaları çağdaş formlara sığmadığı için, istemeden yahut bilmeden reform yaparlar. Tanburi Osman Bey'in hüzzam peşrevini dinlediğimizde bir peşrevin ne kadar güzel olabileceğini görürüz. Fakat Refik Fersan'ın şeddiaraban peşrevini dinlediğimiz vakit, peşrev denen şeyin hislerimize ne denli tercüman olabildiğine şaşarız. Diğer bir ifadeyle, peşrev ile anlatılabilecek olana hayret ederiz... Milton'u bu minvalde hem muhafazakar hem de radikal reformist olarak görür Christopher Ricks. Çünkü Kayıp Cennet'i okuduğumuzda hem İngilizcenin gücünü hem de İngilizce ile anlatılabilecek olanı görürüz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mimarlik-ve-mimarligin-utopyalari", "text": "1963 doğumlu İsviçreli yazar Peter Stamm, çağdaş Almanca edebiyatın başarılı isimlerinden. Romanları, tiyatro eserleri, radyo oyunları ile tanınıyor, pek çok ödülü var. Muhasebecilik ile başlayan hayatının yönünü bir süre psikiyatri çalıştıktan sonra edebiyata ve gazeteciliğe çevirmiş; edebiyatıyla günümüz meselelerini, insan ruhunun bugünlerde yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor. Dilde süsü azaltmaya dayalı, güçlü bir anlatımı var: Metni kısa cümlelerle, doğrudan konuşmalarla kurarak olan bitenin tümünü, ilişkilerin arka planını okurun zihninde canlandırmasını sağlıyor. İthaki Yayınları'ndan çıkan Böylesi Bir Günde ve Uçuyoruz'dan sonra, Türkçedeki üçüncü kitabı Yedi Yıl, yakın bir zaman önce Nebula tarafından yayımlandı. Yedi Yıl, iyi düşünülmüş, iyi kurulmuş bir kitap. Michael Haneke filmlerinde sık sık gördüğümüz, Orta Avrupa'nın iyi eğitimli, kozmopolit, müreffeh ailelerinin görünüşteki mükemmelliklerinin altında yatan gerilimleri işliyor: Çok güzel bir kadın, çok yakışıklı bir adam, ikisi de mimarlık öğrencisi, görmüş geçirmiş bir dostlarının da hafifçe itelemesiyle birbirlerini bulup evleniyorlar, başarılı bir mimarlık bürosu kuruyorlar, işleri yolunda gidiyor. En azından en başında. Tüm yıllar boyunca, beğenmedikleri, burun kıvırdıkları ne varsa sembolize eden bir güç göçmen, zevksiz, fakir, sofu hayatlarına eşlik ederek hayatlarını belirliyor. Kitap boyunca bir tema olarak süren mimarlık ve mimarlığın ütopyaları, kitabın önemli metaforlarından biri: Hayat, Le Corbusier'nin içinde yaşamak için makine mantığıyla tasarlanmış evlerinin mükemmelliğiyle işbirliği yapmıyor bir türlü. Le Corbusier'nin şiarlarına bağlı kalarak kurulan hayat, beklenen sonuçları vermiyor. Oyunu kurallarına göre oynadıklarını, kazandıklarını sananlar bir anda halının altlarından çekiliverdiğini görüyorlar. Kitap, Berlin duvarının yıkılışı ve Doğu Almanya'daki inşaat hamlesinin iyimserliği ile başlayıp 2008 krizlerine ulaşırken, bir yandan da Eski Ahit'teki Yusuf hikayesinin 7 yıllık bolluk ve 7 yıllık kıtlığını yankılıyor. Stamm çok iyi tanıdığı, belli ki içinde yaşadığı Avrupa refahının insanları mutlu edemediğini, insanların bu ideallere uymaya çabalarken tökezlediğini, oysa burun kıvırılan, eskide kalan o hayatların daha sağlam olabileceğini söylemek istiyor sanki kitabıyla. Tevrat'ın arzu edilmeyen kadını Lea'nın eşdeğeri olan Iwona, Hıristiyanlık doktrininin kişileşmiş hali gibi: Her türlü aşağılanmaya katlanıyor, hiçbirşey beklemiyor, herşeye sabrediyor, yalnızca inancı var; uzun yılların sonunda ödüllendiriliyor da. Oysa, Stamm'ın da psikiyatri pratiği esnasında mutlaka karşılaşmış olduğu gibi, gerçek hayat çok daha acımasız olabiliyor, hayatın silleleri insanların inancına, sabırlarına karşı tümden kayıtsız olabiliyor: Iwona'nın kararlılığı ve inancına karşı, Voltaire'in eşit derecede inançlı Candide'inin başına gelenleri de hatırlatacak bir şüpheciye ihtiyaç duyuyor olabilir kitap. Kitabı, Almancadan 60'tan fazla çevirisi olan, kendisi de kitabın açılışındaki Münih'in öğrenci hayatını yaşamış Regaip Minareci büyük bir ustalıkla, özenle, dilin katmanlarına, renklerine dikkat ederek çevirmiş. Minareci'nin çevirisi genç çevirmenlere örnek olacak nitelikler taşıyor. Bu ilginç, derinlikli, güçlü yazarı Türkçeye getirdikleri ve bize tanıttıkları için Minareci'ye özenli, zevkli edisyonları için Nebula'ya teşekkür borçluyuz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/modern-felsefenin-kararttiklari", "text": "Modern felsefe tarihi yazımlarına hakim olan mutad anlayışları terk ederek, bu tarih yazımlarına özgü araçlarla girilemeyen alanları araştırmaya koyulan Freydberg, filozofların öğretilerindeki çatlaklara yöneliyor. Öğretiyi kısıtlayan sınırın çatlağa sebebiyet verdiğini düşünmek yerine, tam tersi bir hareket tarzı benimseyen Freydberg'e göre bu çatlaklar sayesinde öğretiler mümkün bir hale dönüşüyor, yani aslında öğretileri besleyen bizatihi bu çatlaklar. Fransız filozof Rene Descartes'ın beden ve ruh düalizmine dayalı rasyonalizmiyle başladığı addedilen modern felsefeye dair yazılmış felsefe tarihi kitaplarının birçoğunda bu felsefenin gelişimi içinde bir yandan Spinoza'nın tek töze dayalı felsefesi ile Leibniz'in monadlara dayalı çok tözlü felsefesi rasyonalist felsefenin mümkün devam yolları olarak Descartes'la bağlantılandırılırken, diğer yandan da yine Descartes'çı metafiziğin sınırlarına dahil olmasına karşın bilginin edinilmesine ilişkin rasyonalizme yönelttiği eleştirilerle dikkatleri üzerine çeken empirisizm anlatıda yerini bulur. Rasyonalizm ile empirisizm arasındaki çekişme bilginin edinilmesinde aklın rolüne ilişkindir elbette. Empirisizm olgulardan yola çıkarak tümevarımla bilgiye ulaşmayı öncelerken rasyonalizm aklın ilkelerinden tümdengelim yoluyla olguların açıklanabileceğini öne sürmesiyle maruftur. Rasyonalizm ile empirisizm arasında aklın bilgi edinmedeki yerine dair gerçekleşen çatışmanın da Immanuel Kant'ın her iki tarafı birden tatmin etmesi umulan ve ayrıca Leibniz-Woolf metafiziği olarak adlandırılabilecek yaklaşımları berhava eden çözümü, bu bakımdan modern felsefe tarihini yazanlarca önemli bir dönüm noktası addedilir. Kant'ın sistemi içinde çözümsüz kalmış ya da çıkmaz sokaklar olarak değerlendirebileceğimiz konular ise Alman idealizminin ele alacağı, üstüne gideceği meseleler arasında zikredilir. Modern felsefenin tarihine dair artık alışageldiğimiz bir hale dönüşmüş bu şematik anlatım büsbütün yanlış değildir elbette. Modern felsefedeki asli sorunun aklın rolünün belirlenmesinden geçtiğinin ikrarıdır bu bir yerde. Rasyonalistler, empiristler ve bu iki kutbu birleştiren Kant arasındaki tartışma gündemi böylelikle tasrih edilebilir. Ayrıca Kant'ın metafizik yaklaşımlara yönelik salvoları da aklın sınırlarını belirlemeye dönük bir çaba olarak anlaşılabilir. Kant, aklın metafizik meselelerde kullanımının birtakım antinomilere yol açmaktan başka bir işe yaramayacağını göstermiştir. Bu anlatı, elbette modern felsefenin gelişimi içinde aklın saf bir hale dönüşümünü konu edinir böylelikle. Modern Felsefenin Karanlık Tarihi'ndeki amacının modern felsefe tarihine dönük bu mutad, büyük ölçüde de akılcılığın doğuşunun asıl saiklerini saklayan anlatının doğruluk ya da yanlışlığını tartışmak olmadığını belirten Bernard Freydberg, modern felsefede ilk bakışta fark edilen rasyonel yüzeyin hemen altındaki neredeyse her şeyi bulanıklaştıran, bastırılmış, karanlık bir kökeni olduğu inancıyla hareket ederek modern felsefe tarihinde etkili olmuş isimleri tek tek inceleyip söz konusu karanlık kaynakları gün yüzüne çıkarmaya uğraşıyor. Kant'a dayanarak felsefenin aslında ve esasen tam da sınırlarını bilmekten ibaret olduğunu düşünen Freydberg, modern felsefenin ilk döneminde yer edinen Descartes, Hume, Leibniz vb. isimlerin şöhretlerini, eserlerinin açtığı yeni ufuklarla birlikte bu eserlerde dile getirdikleri görüşlerin nüfuz edemediği, karanlıkta bıraktığı alanlara da borçlu olduğunu kaydediyor. Modern felsefe tarihi yazımlarına hakim olan mutad anlayışları terk ederek, bu tarih yazımlarına özgü araçlarla girilemeyen alanları araştırmaya koyulan Freydberg, filozofların öğretilerindeki çatlaklara yöneliyor. Öğretiyi kısıtlayan sınırın çatlağa sebebiyet verdiğini düşünmek yerine, tam tersi bir hareket tarzı benimseyen Freydberg'e göre bu çatlaklar sayesinde öğretiler mümkün bir hale dönüşüyor, yani aslında öğretileri besleyen bizatihi bu çatlaklar. Söz konusu çatlakların filozoflara ait metinlerin değerinden, gücünden ve geçerliliğinden herhangi bir şey eksiltmediğini; aksine bu metinlere değer kattığını savlayan Freydberg, Kat kat yüzeyin altında kalan cevheri kavrama çabamda, mitlerde, bilhassa Phaidros'un pek çok yerinde görünen o büyük mitte bile Platoncu tevekküle başvurmam; öğrenme ve kehanet karışımı bu durum uğruna aklı bir kenara kaldırmam gerekiyor. demeyi ihmal etmez. Modern felsefe tarihyazımlarına hakim olan mutad anlayışlara alternatif olarak tasarladığı modern felsefenin hakiki tarihini, modern felsefenin çıkış noktasının antik Yunan düşüncesi olduğundan hareketle modern hayal gücü tasavvurlarına yaslanarak ele alan Freydberg, Kant, Spinoza, Schelling ve Nietszche'nin hayal gücü ve ilhama yönelik yaklaşımlarını irdeleyerek felsefenin herhangi bir yeni keşfin ışığında değil, her daim aşağılarda ikamet eden karanlığı kabul ederek var olması gerektiğini düşünür. Platon'dan modern çağa Sık sık Platon'un şiire düşmanca yaklaştığı ve Cumhuriyet'inden şairleri kovaladığı şeklindeki görüşleri truism diyerek bir yana bırakan Freydberg, onun İon söyleşisinde tanrısal ilhamı anlatışından modern felsefenin karanlık sahasına kendini götürecek yolu bulur. Ona göre Kant'ın Salt Aklın Eleştirisi'nde olduğu kadar Pratik Aklın Eleştirisi'nde de temel rol oynayan hayal gücü, Yargı Gücünün Eleştirisi'nde çok daha önemli bir pozisyon üstlenir. Kant'ın Yargı Gücünün Eleştirisi adlı kitabındaki üslubunu Platoncu anlatıma benzer bir şiirsellikte bulan Freydberg, hayal gücü mefhumu Platon ve Kant'tan çok daha geniş olan Schelling'i kısmen kayırır görünmektedir. Descartes, Hume, Leibniz ve Kant da dahil olmak üzere hemen bütün modernlerden daha fazla rasyonalist görünen Spinoza'da felsefe tarihinin kara ve yaşayan bölgesinin müthiş derecede mükemmel bir şekilde bastırıldığını öne süren Freydberg, onun dipsiz rasyonalizmini incelemek üzere kitabında bir bölümü Spinoza'ya tahsis eder. Aynı şekilde Schelling ve Nietszche'ye birer bölüm ayıran Freydberg, Alman idealizminin tarihini de ayrıntılı bir şekilde tahlil eder. Kavramları büyük ölçüde Ortaçağ skolastik felsefesinden alınmasına karşın, bu felsefenin zıddına bir hareket çizgisiyle modern felsefenin önünü açan Rene Descartes'tan Nietzsche'ye dek izini sürdüğü modern felsefi sistemlerin akılcı olmayan kaynaklarını tartışırken Freydberg'in Ortaçağ felsefesine dair herhangi bir değinisinin olmaması ise ironiktir. Her felsefe tarihi yazımının kendiliğinden felsefe yapmanın bir yoluna işaret ettiğini söyleyen Hegel'e kulak verip Ortaçağ felsefesinin de Freydberg'in ortaya koymaya çalıştığı yaklaşımların karanlık mahzeninde yer aldığı söylenebilir böylelikle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/muallakta-fikret-mualla", "text": "Hiçbir ressamın etkisinde kalmayan, hiçbir resim akımına kendini dahil etmeyen, kendine has bir çizgisi olan Fikret Mualla hem eserleri hem de büyük sıkıntılar yaşadığı hayatıyla genç sanatçılara ne olursa olsun sanatlarında ısrar etmelerinin ilhamını veriyor. Her yerde olduğu gibi Fransa'da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy'a yazdığı bir mektupta. Her şey normal olsaydı ve Covid-19 salgınıyla karşılaşmamış olsaydık İzmir'de bulunan FOLKART Gallery'de düzenlenen Yalnız ve Yaralı Bir Hayat başlığını taşıyan Fikret Mualla sergisini ziyaret etmeyi planlıyordum. 28 Şubat tarihinde açılan serginin 17 Mayıs'a kadar devam etmesi planlanıyordu. Ama salgın nedeniyle bütün sergiler gibi bu sergi de erkenden kapandı. İnşallah salgın biter de sergi yeniden sanat severlerle buluşur. Bu sergi vesilesiyle yayımlanan yaklaşık 400 sayfalık katalogda sadece sergide yer alan eserler değil Fikret Mualla'nın hayatı ve sanatıyla alakalı son derece önemli yazılara başta Ara Güler'in çektiği diğer Fikret Mualla fotoğrafları da eşlik ediyor. Bohem bir hayat yaşayan sanatçı, ki mizacından dolayı başka türlüsü zaten mümkün değildir, 1903'te İstanbul'da dünyaya geliyor. 1967 yılında Fransa'da bir hastanede tek başına vefat ediyor ve kimsesizler mezarlığına defnediliyor. Arada yaşananları bilmesek bile sanatçının bugünkü tanınırlığını düşündüğümüz zaman hayatı boyunca büyük sıkıntılar çektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Pentürle hayatımı kazanıyorum. Daha ziyade kendimi öldürüyorum. Elimdeki avucumdaki, ne ölecek ne de yaşayacak kadardır. Üstüm başım bitik, ne elbisem kaldı ne de çamaşırım, kış fena halde geldi. Müsait ve biraz sehavetli bir satış yapmak çarelerini arıyorum. Ömrüm pentür yapmak, desen çizmekle geçiyor. Paris'in ücra bir köşesinde dünyadan uzaklaşmakla uğraşıyorum. Maddi mücadele yoruyor. Sanat bu vaveyla alemde tıpkı bir kedi miyavlaması gibi geliyor bu alem insanlarına. Bu ve bunun gibi birçok sıkıntılı mektup yazar Fikret Mualla. Yaptığı işten vazgeçmeyi asla düşünmez. Babasının mühendislik eğitimi alması ve dil öğrenmesi için gönderdiği İsviçre'den ressam olmak amacıyla Almanya'ya geçer orada sanat eğitimi alır. Ama aldığı eğitim neticesinde Akademi'de ressam olarak kabul görmez. Grafiker ve desinatördür o. Bu yüzden de önce Galatasaray Lisesi'ne ardından da Balıkesir Lisesi'ne resim öğretmeni olarak görevlendirilir. Ta Almanya yıllarından başlayan alkol bağımlılığı vardır. İstanbul'da olduğu dönemde Beyoğlu'nda yaşar. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenen Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz gibi operetlerin kostümlerini çizer ama bunlar onun için yeterli değildir. Onun için önemli olan resimdir ve ressam olarak anılmaktır. Ressam olarak da kendine has bir çizgisi vardır. Hiçbir ressamın etkisinde kalmamıştır, hiçbir resim akımına kendini dahil etmemiştir. İlla ki bir akıma benzetilecekse bence Henri Matisse'in de yer aldığı fovizme yakın gösterilebilir. Resim yaparken ibadet eder gibi, sükutu beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissetmezsem, o zaman bilirim ki yanlış bir işle meşgulüm veya işgal etmişimdir diyecek kadar yaptığı işe tutkuyla sarılır. Dönemin herhangi bir Batı ülkesinde eğitim almış hemen hemen tüm Türk ressamları gibi o da Cumhuriyet'in kuruluşunda ve yapılan inkılaplarda, harf inkılabı da dahil olmak üzere Mustafa Kemal Atatürk'ü desteklemiştir. 1938 yılında Ses dergisinde çıkan bir yazısında Mili Eğitim Bakanlığı Türkçe yazı için Latin alfabesinden Türkçeye karşılık arıyor. Türkçeyi Latin harfleriyle yazmamız fazla gecikmeyecek diye yazmasına rağmen katalogda da örneklerini görebileceğimiz mektuplarında en azından 1960'lara kadar eski yazıyı kullanmıştır. Doğan Hızlan'ın yazısıyla başlayan katalog, ki bu yazı aslında FOLKART Gallery'nin İzmir'de bir sanat merkezi kurmasını da içerdiği için ayrıca önemli, sanat eleştirmeni Evrim Altuğ'un Hala Paletinin Götürdüğü Yerdeyiz başlıklı yazısıyla devam ediyor. Hıfzı Topuz'un, ki Fikret Mualla Türk basınında ilk kez onun sayesinde görünür olmuştur, Mualla'yla yaptığı röportajlardan bir kesit sunması sanatçıyı yakından tanıma imkanı veriyor. Dr. Safder Tarim ve emekli büyükelçi Namık Kemal Yolga'nın anıları da birincil kaynaklardan sanatçıyı anlamaya yardımcı oluyor. Son olarak sanatçı, Hıfzı Topuz ve Dr. Safder Tarim'e yazdığı mektuplarda doğrudan sanatını ve yaşantısını anlatıyor. Youki Desnos'un 1958 tarihli katalog yazısı Türkiye'de kıymeti bilinmezken Paris'te, arzu ettiği kadar olmasa da, gördüğü ilgiyi kayıt altına alıyor. Genç sanatçılara sanatlarında ısrar etmelerinin neticelerini geç de olsa bir gün alacaklarını göstermesi açısından Fikret Mualla'nın eserlerini ve hayatını incelemelerini tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/muhafazakar-oyku-riskli-alana-giremiyor-mu", "text": "Bu ay üç öykü kitabı üzerine düşünüyoruz: Travmalar üzerinden öykülerini kurgulayan Selim Baki'nin Bir Kısa Camel'ı, bu yılın en iyi öykü kitaplarından biri olan Engin Elman'ın Afrika'nın Yapayalnız Lalesi ve bir dil ustası olan Abdullah Yıldırım'ın ilk öykü kitabı Sus Yeri. Muhafazakar öykücülerin; hayatın kirli, karanlık, rahatsız edici, kriminal, riskli alanlarını yazmadıklarına ilişkin son senelerde sıkça dile getirilen belirlemelerin veya eleştirilerin bu çevrelerin genç yazarları üzerinde etkili olduğunu düşünüyorum. Bu konuda bir farkındalık yaratılması genç yazarlar için motivasyon kaynağı oldu. Selim Baki'nin bunları düşünerek öykülerini yazdığını söylemiyorum. Ama artık başka türlü öykülerin yazılmaya başlandığı kesin. Sebepleri üzerinde düşünebilir, bu sonucun nasıl ortaya çıktığına ilişkin edebiyat içi ve edebiyat dışı birçok etken bulabiliriz. Ama sonuçta her şey gibi muhafazakar çevrelerin ürettiği öyküler de renk değiştiriyor. Bir Kısa Camel'ı okurken bunları düşündüm. Travmalar üzerinden kurguluyor Selim Baki öykülerini. Genellikle bu travmaların sebebi sarhoş bir baba. Baba, öykü kahramanlarımızın hayatlarını karartan önemli bir etken. Suç işleyen, toplumun, kanunun, hayatın, ahlakın dışına düşmüş bitirim tipler bir anlamda bize geçmişlerini ve iç dünyalarını açarlar. Suçun veya intiharın, tecavüzün, fuhuşun sebeplerini çözümlemeye başlarız. Hepsinin temelinde huzurun ve sükunetin egemen olmadığı, travmatik çocukluklar vardır. Bunun da temelinde kendi dinginliğini bulamamış, alkolik, mutsuz bir baba yer alır. Tecavüze uğrayan, kötü yola düşen, ardından intihar eden bir genç kız veya toplumun bütün yanlışlarına rağmen mutlu bir yuva kurmayı başarmış bir tamircinin hikayeleri öyküleştirilirken zihnimiz gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini durmadan tarar. Baki'ye göre toplum, insanı suça, hapishaneye, meyhaneye, batakhaneye, hayatın dışına iten bir tehlike barındırır. Bu bağlamda öykülerin mekanları da yeterince bitirimdir. Barlar, karakollar, meyhaneler, hapishaneler, cinayet mekanları... Ben gene de kitaptaki bu suç ve günah vurgusunu abartılı buldum. Adeta hayatın anlatılmakta ihmal edilmiş bu sahneleri de var, denmek istenmiş ve bu istenirken karanlık dünya vurgusu abartılmış. Bence çok daha önemli bir husus şu: Bu karanlık alanlar da gene muhafazakar bir dilin içinden anlatılmış. Dolayısıyla Selim Baki, belki yarım asır önce, Ruhun Malzemeleri kitabında bu konuları tartışmış olan Rasim Özdenören'i haklı çıkartıyor. Özdenören, mealen yazıyorum, Müslüman öykücülerin de gerekirse yatak odasına bile girebileceklerini ancak bu alanı dile getirirken kendilerine mahsus bir dil geliştirmeleri gerektiğini ifade etmişti. Baki'nin riskli alan anlatımları bizi tedirgin etmiyor. Benim açımdan bu bir başarı. Tedirgin olduğum husus, bu karanlık hayat aktarımlarının adeta üstümüze boca edilmiş olması. 2020 yılının en iyi öykü kitaplarından birisi Engin Elman'a ait: Afrika'nın Yapayalnız Lalesi. Elman'ın öykü üretme alanlarından biri içinden çıktığı coğrafya ve buna paralel olarak çocukluğu. Bakır Çaydanlık öyküsünde yaratılan yaşlı kadın portresi kitabı tek başına kurtaracak denli başarılı. Anadolu'nun, özellikle de Doğu Anadolu'nun kültürünü, folklorunu, kaderini, tarih ve coğrafyasını adeta temsil eden Zarife Nine, aynı zamanda yazarın dünyada olup bitenlere ilişkin örtük bir dille de olsa politik eleştiriler yöneltişinin bir örneği. Kitaba adını veren öyküde ise bu politik hicivci tavır kendi ülkesinin yakın dönem politikalarına yönelir. Anadolu insanını ve kültürünü yakından tanıyan yazar bunu yazarlığı için bir avantaja dönüştürür. Ancak Elman'ın ikinci büyük avantajı Türkçeye hakimiyeti. Biraz da bu kültürel birikimin desteklediği kısa cümleli, şiirsel dili. Görselliği ön plana alan bu dil, yazarın çoğu metninde lirizme ulaşmasını kolaylaştırır. Yazar çocukluğundan öykü üretirken, aslında daha derine iner ve çocuğa, çocukluğa da eğilir. Dosyanın son öyküsü Çocuk ve Allah ise çocuk kavramını evrensel dilde yakalayan enfes bir metin. Biyografik bir biçimde çocukluğun anlatımı değil, çocuk denen varlığın anlaşılmasına ilişkin derinlikli bir çaba bu. Şunu da belirteyim: Yazarın sinemayı iki farklı şekilde öyküsüne taşıdığı görülür. Birincisi konu olarak. İkincisi ise dil olarak. Bir kamerayı dünya üzerinde dolaştırıyormuş gibi yazması öykülerin dilini görselleştirir. Gene de zaman zaman Zihinler ve kalpler henüz modern dünyanın çılgınlığıyla kirlenmemişti gibi öykü dilinin değil düşünce, deneme dilinin, doğrudan ifade biçimlerinin tercih edilmesi kitaba nazar boncuğu olmuş. Ben Engin Elman'ın yerinde olsam, Doğu Anadolu coğrafyasıyla ve kendi çocukluğumla olan hesaplaşmamı daha uzun boyluca yapar, bu tür öykülerin sayısını artırırdım. Bu toprakların ürünü olan portrelemelere daha çok yer verirdim. Abdullah Yıldırım'ın ilk öykü kitabı Sus Yeri yazarının dile ve dünyaya hakimiyetini belgeliyor. Dünyaya hakim olmaktan maksadım iptidai bilgi birikimi. Zira dil başarısının hiçbir sanat eserinde kendi başına bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bizim dil ustalığı olarak gördüğümüz neticenin arkasında yaşanmışlıklar, deneyimler, gözlemler duruyor. Kişi, çok farklı ortamlarda bulunup bazı şeylerin çilesini çekince o dünyanın diline de hakim oluyor. Yıldırım, ne anlatırsa anlatsın bunu büyük bir keyifle ve özgüvenle anlatıyor. Ancak bunu yaparken, tam da bu işlerin ustası bir kalemin egemenlik alanına girdiği oluyor: Mustafa Kutlu'nun. Bazı metinler doğrudan doğruya Kutlu'yu çağrıştırıyor. Gerek dil kullanımı gerekse anlatılanların benzerliği bunu düşünmemin sebebi. Yıldırım, bıçkın ağızla bir genci konuşturmaya başladığında hem çok başarılı oluyor hem de okurun aklına illa ki Kutlu'yu getiriyor. Toplumsal sorunlarla büyülü gerçekçi anlatım öykülerde iç içe sunuluyor. İlk bölümde yer alan öyküler, bir taraftan son dönem öykücülüğümüzün favori konularına giriyor: Mülteciler, özellikle Suriye savaşının olumsuz sonuçları... Bunu anlatırken aynı zamanda gerçekle düş arasında bocalamamızı istiyor yazar ve gerçeklik ne kadar acı da olsa biz sonunda bir düş'ün alanına giriyoruz. Veya şöyle demeli: Gerçeklik bu kadar acı olunca bir düş'ün bağrına sığınıyoruz. Son dönemde yazılan mülteci öykülerinin büyük bir bölümünde, öykücülerin tecrübeden çok gözlemle işi kotarmaya çalıştıklarını ve gerçekliği, gerçekliğin içinden yazamamanın sıkıntısını aşamadıklarını gördük. Televizyon haberleri izlemek sanırım Türk öykücüsünün Suriye savaşına yegane tanıklık etme biçimi. Bir de sokaklarda dolaşırken tanık olduğumuz hoyrat Suriyeli kardeşlerimiz... Abdullah Yıldırım'ın konuyla ilgili tecrübe veya gözlem seviyesini/derecesini bilmiyorum. Yazardan bağımsız olarak soruyorum: Gözlemlemek yeterli mi? Gözlemlemekle deneyimlemenin kurmaca metne ulaşması ve okurda yarattığı sonuçlar arasında ne gibi farklar olabilir? Düşünmeye değer. Bitirirken not: Kitabın en iyi öyküsü Sıkıntı Büyük. Bıçkın bir ağızdan anlatılan öykü aynı zaman büyülü gerçekçi diyebileceğimiz bir teknikle gelişiyor. Elindeki kitaba tefeül eden anlatıcı, kitapta hangi cümleyi okursa onu yaşamaya başlıyor. Hem anlatıcının bıçkın dili hem de bu sevimli oyun öyküyü renklendiriyor. Elimizdeki kitaptan okuduğumuzu yaşamamız elbette bir oyun olmaktan çok ötesi anlamlar da çağrıştırır. Oyun da postmodern bağlamı dışında dini içeriğiyle başka okumalara açılabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mukemmel-anne-tipi", "text": "Edebiyata düşkün okuru bu romana çekebilecek olan ise, aynı ayda doğum yapan annelerden oluşmuş bir grubun, bebeklerden birinin ortadan kaybolmasıyla medyanın ilgi odağı haline gelmesini içeren olay örgüsü değil şüphesiz; bu örgüdeki sürprizin yaslandığı ve her okurda bulunan bir refleksi fark etme imkanı... Üçüncü tekil anlatıcının bakış açısıyla yazılmış bir bölümde ele alınan karakterlerden birinin diğerlerinden daha fazla öne çıktığını düşünün. Birinci tekil kişi ağzıyla yazılmış sıradaki bölümün anlatıcısı, önceki bölümde öne çıkmış bu karakter olmak zorunda mıdır? Refleksif biçimde öyle olduğunu varsayıyoruz oysa. Birbirini takip eden olaylar arasında bir nedensellik ilişkisi bulunduğunu varsaydığımız gibi tıpkı. Mükemmel Anne, türünün amacına ulaşmış, yani çok satmış, başarılı örneklerinden biri; deniz kenarında tatil yaparken biraz tembellik etmek isteyen edebiyat severlerin ilgisini de çekebilir belki. Fakat altını çizmek gerekir ki, bu roman etrafı ona bıkkınlık veren tiplerle çevrilmiş annelere yeni bir şey sunmuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mum-atesi-ve-aksi-ali-seriati", "text": "Alev almış zihnin kıvılcım fikirlerine nasıl yetişsin kelimeler? Ancak küle dönünce dile düşer düşünceler. Peki ya alev almış gözler? Namlu gözler, tek bir bakışıyla dahi tetikler. Namlu gözlerin en namlısı Ali Şeriati'yi de böyle yakıp yıkan bir nazar vardır. Louis Massignon'u, Şems'in Mevlana'yı çarptığı gibi kendisini çarpan bir yıldırım olarak tasvir eden Şeriati, ayrıca Onu görmemiş olsaydım ne yoksul bir ruhum ne vasat bir kafam ve ne sönük bir bakışım olacaktı der. -Oi Va Voi'den Refugee eşlik edebilir bu yazıya- Oturdum ve mum ışığının güzel cilvesine gözlerimi diktim. Yeryüzündeki hiç kimse masamın üzerindeki bu muma nasıl baktığımı bilemez. Sınıfta her zaman pencereden dışarı bakan, ders kitapları yerine gece yarılarına dek kitap okuyan genç Ali, Belçikalı sembolist yazar ve şair Maurice Maeterlinck'in mumu söndürdüğümüz zaman alevi nereye gidiyor? mısraının peşinde kendi tefekkür yolcuğunu başlatacaktı. Ruhu, kendi değerler hiyerarşisinin zirvesine koyan, ruhsal aşka meyil ve düşünce üzerine şekillenen tefekkürünün mumla başlaması büyülüdür. Yalnızlık Sözleri'nde Ah! Benimle mum arasında ne büyük bir benzerlik var. Mum ben değil miyim? cümlesinin geçtiği sayfalar onun muma dair sırrını ifşa eder niteliktedir. Namlu gözlerin en namlısı Ali Şeriati'yi de böyle yakıp yıkan bir nazar vardır. Louis Massignon'u, Şems'in Mevlana'yı çarptığı gibi kendisini çarpan bir yıldırım olarak tasvir eden Şeriati, ayrıca Onu görmemiş olsaydım ne yoksul bir ruhum ne vasat bir kafam ve ne sönük bir bakışım olacaktı. der. Böylelikle Şeriati'ye bu denli tesir eden bu nazar bir Müslümana değil dindar bir Hristiyan'a ait olacaktı. Ruhsal, zihinsel, kalbi çekicilik de var. Şahsiyeti, benliği çekici olanlar... Çekiciliğin bedene, beden diline indirgenmesi fahiş bir yanılgı bu yüzden. Bazı düşünür, yazar ve kitaplara duyduğumuz dikkat; bu soyut çekiciliğin varlığının en büyük işareti. Ve sürükleyici kitaplar gibi sürükleyici insan da var. Varlığının enerjisiyle varlığınızı tetikleyen, ruhunuza tesir eden, zihninizi tahrik eden, kalbinizin ritmini değiştiren insanlar. Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde doktora yapan Ali Şeriati'nin dönemin en moda felsefelerinden egzistansiyalizme olan alakası tesadüf değildir. Sartre gibi dönemin varoluşçularıyla bağ kuran Şeriati, kendi doktrinini onlarınkiyle mukayese ederek incelikli bir ayrıma varır. Şeriati, Dua kitabında yalnızlığın felsefe, sanat ve edebiyatın ruhu haline geldiğini söyleyerek Heidegger, Sartre, Jaspers, Beckett ve Erich Fromm gibi düşünürlerin yalnızlıktan bahsettiğini ama onlar gibi yalnızlık kelimesini seçmekle hata ettiğini söyler. Batılı Varoluşçuluk, hiççilik ve modern absürtlüğün kast ettiği yalnızlığın, kendi yalnızlığıyla örtüşmediğini fark ederek; Varoluşçuların başat kavramlarından olan solitudeye karşılık Ali Şeriati kendi ontolojik yalnızlığını ayrılık kavramıyla isimlendirir. Ali Şeriati 20. yüzyılda bir Müslümanın soluduğu entelektüel atmosferin sosyalizm, varoluşçuluk ve İslam üçgeniyle sınırlı olduğunu ifade eder. Şeriati bütün doktrinlerin en değerlisi diye övdüğü Varoluşçuluk için ise şöyle diyordu: Egzistansiyalizm insan varlığına asalet vermenin başka bir türüdür. Bu yüzyıla bu egzistansiyalist izahlar demode geliyor artık, insanlar gökyüzünde değil dokunulabilir gerçekler istiyor çünkü. Bir hakikati yok etmek istiyorsan; ona iyi saldırma, onu kötü savun sözüyle Şeriati, hakikati ifade etmenin en iyi yöntemlerini bulmaya çalışır. Ali Şeriati, tehlikeli zamanlar ve tekinsiz ortamlarda kendi hakikatini söyleme cüreti gösterir. Bunu yaparken her cenahtan gelecek olumsuz yakıştırmaların riskini de göze alarak, fikri radikalliğini ilan etmiş olur. Örneğin, Fatıma Fatımadır kitabında kadının cazibesi ölçüsünde alınıp satılan ekonomik bir meta konumunda olduğunu ve kapitalizmin kadını kendi işine yarayacak şekilde dizayn ettiğini ifade eder. Kierkegaard'in Korku ve Titreme'si gibi iyi bir şerh olan Hac kitabında Şeriati; rahatsız eden bir soru sorar yine: Senin İsmail'in Kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Şeriati, insanı hakikati bilmekten ve duymaktan alıkoyan, özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeyi engelleyen ve insanın sorumluluk kabul etmektense meşrulaştıran sebepler üreten her şeyi İsmail'in işaretlerinden sayar. Okurun yazarını seçişi gibi tıpkı yazar da seçer okurunu. Aşk, her tezatlığa ve mümkünsüzlüğe misafir olduğu gibi yazar ve okur ilişkisine de sirayet eder. Yaşamayan bir yazara aşık olunca; okunmamış her kitabını, açılmamış bir mektubun heyecanıyla tutar okurun elleri. Yaşamayan bir yazarı sevmek, gerçeküstü bir etki yaratır. Her şey tuhaf rastlantılarla muştulanır. İnsan bir şeyi çok fazla sevince sevgisine karşılık olarak Rastlantılar Nişanı bahşedilir ona sanki. Bu fikrin sahibesi bu yüzden kabir ve kalbi benzetir birbirine. Kalplerin de kabri olurmuş çünkü: Şam'da bir cami: Seyyide Zeyneb Camii. 1990'da açılmış. Meğer kalbinde Zeyneb bint Ali ve Ali Şeriati'yi saklıyormuş. Yalnız yaşımız değil, aklımız da gencecikken aklımızı reşit kılan kitaplar ve o kitapların yazarı vardır. Yalnız o kitapların yazarı değil, gözleriyle irşat eden, acıyan akılların mürşidi vardır. O'ydu. Benimki O'ydu. Şeriati, ruhunu ateşe veren gözler için Onu görmemiş olsaydım ne sönük bir bakışım olacaktı demişti. Kendi bakışının kimlerin ruhunu ateşe verdiğini bilmeyecek. Ne hazin. Ahıskalı, M. M. (2019). Bir Kültür Gerillası: Fecr Yayınevi. Şeriati, A. (2013). İbrahim le Buluşma: Fecr Yayınları. Şeriati, A. (2015). Kendini Devrimci Yetiştirmek: Fecr Yayınları. Şeriati, A. . Dua: Fecr Yayınları."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mustear-adresler", "text": "Müstear Adresler Hüseyin Su'nun Ekim 2020'de Şule Yayınları arasında çıkan kitabı. Daha adından başlayan bir gizem sizi kitaba çağırıyor. Müstear isimlere aşina iken müstear adresler büyük bir merak uyandırıyor. Deneme ve anılarla bezenmiş bir kitap Müstear Adresler. Üç bölümden oluşuyor kitap; Müstear Adresler, İz Bırakan Adresler, Ufuk Adresler. Bir kitap okuyorsunuz ve karşınızda mekanlar, hayatlar, kişiler, yaşanmışlıklar tören geçişi yapıyor adeta. Adresler belli olmasa da kişiler bir siluet gibi belirse de siz bütün parçaları tamamlayarak çeviriyorsunuz sayfaları. Çünkü canlı bir tarihin ete kemiğe bürünmüş hali vardır elinizde. Müstear Adresler Hüseyin Su'nun Ekim 2020'de Şule Yayınları arasında çıkan kitabı. Daha adından başlayan bir gizem sizi kitaba çağırıyor. Müstear isimlere aşina iken müstear adresler büyük bir merak uyandırıyor. Deneme ve anılarla bezenmiş bir kitap Müstear Adresler. Üç bölümden oluşuyor; Müstear Adresler, İz Bırakan Adresler, Ufuk Adresler. İlk bölüm Müstear Adreslerin girişinde zihnimizde şekilleniyor bir adresin nasıl olup da müstear olabileceği. Yaşıyoruz, mekanları hayatımızın merkezine alıyoruz ama bir bakıyoruz aslında her şey bir göçebe ruhun hercailiğinden ibaretmiş. Görünen ile yaşanan arasındaki derin uçurum da buradan geliyor. Biz aslında mekanları değil olayları yaşıyoruz. Bir şeyin zihnimize yerleşmesi için fıtratımızla uyuşması gerekiyor. Hüseyin Su'nun verdiği örneklerden hareketle şunu düşünebiliriz; Necip Fazıl'ın Kaldırımlar şiirini okuruz ama o kaldırımların neresi olduğunu düşünmeyiz. Böylelikle şiirin somut bir imgesi bizim dünyamızda müstear bir hale bürünmüş olur. Elbette bu mekan bizim için müstear olsa da Necip Fazıl için gerçek bir mekandır. Müstear adresleri tam olarak ifade etmese de yazar bize öyle bir yol tarifi yapıyor ki gönül yoluyla gidilip bulunacak adreslerin ardına düşüyoruz. Burada Hüseyin Su belli bir adres vermiyor ama gönül birlikteliği olanların aklına; merkez insanların kişisel büroları ifadesinden hemen Eskişehir ve Atasoy Müftüoğlu geliyor. Zaten kitabın ilerleyen sayfalarında Atasoy Müftüoğlu'nun Mekanları isimli bir bölüm de var kitapta. Hüseyin Su, Edebiyat dergisi geleneğinden gelen bir yazar. Bu geleneği çalışmalarıyla sürdüren isimlerin ilk sıralarında geliyor Su. Edebiyat dergisi mekanları ve Nuri Pakdil kitapta en hacimli yer tutan bölümler... Bu bağlamda sadece dergi büroları değil bu yola çıkmış emek ve yürek insanlarının evlerine de dikkat çekiyor Hüseyin Su. İz Bırakan Adresler bölümünde karşımıza sırasıyla Akif Emre, Abdallar, Nurullah Ataç ve Tomris Uyar çıkıyor. Akif Emre ve İslamcılık Düşüncesi üzerine yapılan tespitler kitabın omurgasını oluşturuyor. Fani dünyada mekan arayanlar için yurt edinecekleri adresler var bu bölümde. İslam en büyük mekan. Yeter ki idrak edilebilsin. İnce Uçlu Bir Kalem başlıklı bölümde Tomris Uyar'ı anlatıyor Hüseyin Su. Burada, edebiyatın birçok türünde eser veren isimlere değiniliyor, edebiyatın yazma mekanına dikkat çekiyor Su. Önemli olan yazarın, yazdığı her türde verdiği eserleriyle o türün hakkını vermiş olmasıdır. diyerek çok yerinde bir tespit yapıyor. Son bölümün son iki yazısı Ufuk Adres başlığını tam anlamıyla karşılıyor. Nuri Pakdil'in Edebiyat Kuleleri ve Batı Notları üzerine kaleme alınmış iki yazı var burada. Hüseyin Su, Nuri Pakdil'i anlatırken bütün kelimelerini daha bir özenle seçiyor. Bütün yol işaretlerini Pakdil'in ruh iklimine çeviriyor. Bu mekan, adres bir kurtuluş reçetesi gibi yer alıyor kitapta. Müstear Adresler kitabı okununca aslında herkes kendisinin de bir ya da daha fazla müstear adresinin olduğunu fark ediyor. Gitmesek de içimizin bir yerlerinde her zaman tetikte duran ilk fırsatta gönül haritasıyla yollara düşülecek müstear bir adres. Hüseyin Su, dünya hayatında insana ferahlık veren adresleri paylaşmış okuyucular ile. Bu adresler ne kadar çok olursa insan o kadar güvende ve huzurda hissediyor kendini. Adres müstear olsa da muhabbet oldukça gönülden her zaman."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mutlu-ask-yoktur", "text": "Hikmet Hükümenoğlu, Körburun'daki uzun ve hacimli anlatısının ardından Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri ile kısa formlarla da nelerin başarılabileceğini gösteriyor; çağdaş Türk edebiyatı adına yüz akı bir öykü kitabı. Adına kılıçların şakıdığı, mürekkeplerin sel olup aktığı, hayatın ve edebiyatın gündeminde tükenmez bir yerin sahibi aşk hakkında romanslar, destanlar, mesneviler, ciltler dolusu şiirler, ucuz aşk romanları, epik hikayeler, başucu kitabı klasikler ve daha niceleri yazıldı... Hükümenoğlu öykülerinde aşkın epik tarafını değil de tam da hayatın içindeki o eksik, hasarlı, çoğunlukla sonu mutsuzluğa açılan taraflarını anlatmayı tercih ediyor. Aşk Öyküleri No. şeklinde numaralandırdığı altı kısa metnin tamamı, hızlandırılmış bir şekilde, insanın aşk adını verdiği o tutkunun, kıvılcımın, çekimin nasıl olup da büyük bir mutsuzluğa dönüştüğünü gösteriyor. Sosyal veya ekonomik statü farkından dolayı bitiveren şehirli aşkların yanında, orta sınıfın aşklarında evlilik öncesi heyecanların evlendikten sonra klişe hayatlara dönüşümünü veren bu kısa metinler, bizim büyük mutsuzluğumuzun aldığı farklı halleri gösteriyor. Bu metinlerin çabuk gelişen hikayesini bıçak gibi kesen sonların okurda oluşturduğu rahatsızlık hissi de, bu mutsuzluk vurgusunu güçlendiriyor. Şu mesela: Sonra evlendik, iki çocuğum oldu; biri kız biri oğlan. Oğlanın ciğerleri sürekli su topluyor, doktor doktor dolaşıyoruz. Bu ifadelerin basitliğine karşıt bir çarpıcılığı olması, Hikmet Hükümenoğlu'nun anlatmayı seçtiği karakterlerin sesini bulmakta ve hikayenin yüreğindeki karşıtlığı ortaya koymadaki başarısı bence. Bu kısa hikayelerden başka yedi tane klasik formda öykü var kitapta. Hepsinden bahsetmek bu yazıda mümkün olmasa da, kitabın ilk öyküsünü son öyküye bağlayan o küçük oyunun, okurun yıllar sonra dahi hatırında kalacak naif, buruk bir tat bırakarak bu iki metnin dramatik gücünü yükselttiğini not etmekte fayda var. Bu gruptaki öykülerde aşk, kendisini metinlerin konularında değil ama temalarında gösteriyor. Örneğin, kitaptaki en güçlü öykülerden biri olan Mersedes 80de, yaşlı ve zengin bir çift için şoförlük yapmaya başlayan karakterimizin genç bir kız olur kendileri aşkı, bu eski püskü ama asil arabadan başkası değildir. Kitabın bir diğer dikkat çekici öyküsü Hudut ise, Oğuz Atay'ın Ne Evet Ne Hayırındaki takıntılı aşık karakteri hatırlatıyor. Kötü bir aşk deneyiminden sonra tanıdığı gazeteci abisi ile sınıra, savaş muhabirliği yapmaya gidiyor karakterimiz. Bu bakımdan, güncel bir meseleyi de farklı bir perspektiften ele alıyor Hükümenoğlu. Ama özgün olan, hikayenin bu dengesiz, şiddet eğilimli oğlanın diliyle anlatılıyor oluşu. Aslen trajik olan savaş, bombalar, çöken binalar ve ölen insanların okurda bıraktığı etki, metnin ilerlemesiyle anlatıcının bu tuhaf takıntılı yönünü görmemizle birlikte trajikomik bir hal alıyor. Metnin başarısı tam da burada; anlatıcının tutarsız ve takıntılı olduğunun okura yavaş yavaş hissettirilmesi ile öykünün ritmi giderek yükselerek finalde patlıyor. Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri, yalnız hikaye anlatmayı seven değil, bir derdi de sırtlanan, okurda etki bırakmayı başaran bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mutlu-kemiller-3", "text": "Her gün diri olmanın vermiş olduğu sorumluluk ve insanlar arasında bulunmanın ufak tecrübesi ve trajedisi ile... Modern sanat telakkisinin adeta dinselleştiği ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve yaratıcı insan düşüncesinin egemen olduğu, bilimin dogmatikleştiği bir dönem. Hayat parantezi 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da açıldı Behçet Necatigil'in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne'nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon'un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: Tamam, kimse kimseye dahi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye 'okur' gibi değil de 'yazar' gibi bakmak pekala öğrenilebilir. Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/mutsuz-kadinlar-dalgin-erkekler", "text": "Aynur Dilber'in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum? Her yazarın, bir zaaf gibi, bir refleks gibi, adeta otomatik pilota bağladığı zaman yazdığı metinleri vardır. Bunu yazarın kendisi de fark edemez veya daha doğrusu, kendisi daha geç fark eder. Sanırım Az Hüzünlü Bir Yer'in gerçeküstü öyküleri yazarın bu reflekslerinden uzaklaştığı için öne çıktılar. Benim bir okuyucu olarak görüşüm bu. Kitapta en beğendiğim öykü olan Kelebek Takvimi hapishaneye girince koğuştaki bütün mahkumları karizmasıyla avcuna almış bir dervişi anlatıyor. Dervişin duvara çizdiği takvim tamamen fantastik bir takvim. Kışın yazı, yazın kışı yaşayabiliyorlar. Derviş bu güce ve dolayısıyla bu etkiye sahip. Diyeceğim, Kelebek Takvimi, genel olarak kitabın karakteristik bir öyküsü değil. Büyülü gerçekçilik diyebileceğimiz bir anlatıma sahip. O halde kitaba asıl rengini veren gerçekçi öyküler neden bahsediyor, diye soralım. Az Hüzünlü Bir Yer'in önemli bir kısmı, mutsuz ailelerin veya mutsuz ilişkilerin öykülerinden oluşuyor. Bu mutsuzluk genellikle kadınların gözünden aktarılıyor. Zaman zaman söz konusu mutsuzluğun anlatıcıları çocuklar oluyor. Kadınlar, kendilerini fark etmeyen, başını telefonlardan kaldırmayan erkeklerden bizarlar. Erkekler, dalgın, meşgul, yoğun... Sözünü ettiğimiz mutsuzluk, zaman içerisinde bir buhrana, bunalıma dönüşüyor. Bunalım ise hastalıklı, marazi bir hal alıyor. Aynur Dilber'in, hocası Güray Süngü'ye benzediği yerler işte bu hastalıklı hallerin anlatıldığı yerler. Kadınları mutsuz eden sebepler arasında, çocuksuzluk, diğer kadınların varlığı, erkeklerin anlayışsızlıkları gibi sebepler var. Yazar, tavrını kadınların lehine olarak belirlemiş. Şunu da belirtmeli ki, öykü eleştirisi yazılarında, öykülerin içerikleri özetlenerek anlatıldıkları için, bu yazıyı okuyan kişiler, yazarların öykülerindeki anlatım başarılarını göremiyorlar. Aktardığımız tespit cümleleri oldukça genel ve alışıldık bir izlenim bırakıyor. Bunu engellemek için, her seferinde, eleştirmenin bazı açıklamalar yapması gerekir. Bu durum Aynur Dilber'in öyküleri için de geçerli. Örneğin Çok Sevenin öyküsü, bir fabrika işçisi olan genç kızın sevdiği erkeği başka bir işçi kıza kaptırışını anlatır. Böyle söylemek öykünün başarısını okura duyurmuyor. Özellikle şunu belirtmek lazım: Aynur Dilber, bir fabrika işçisi genç kızı başarıyla konuşturuyor. Günümüz öykücülüğünde, halktan tiplemelerin öykülerde böylesine canlı bir biçimde yer almaları pek görülmüş şey değil. Zira öykücülüğümüz giderek entelektüelleşiyor. Halkı anlatma başarısını göstermekte zorlanıyor yazarlarımız. Halktan karakterleri, ağzımıza yüzümüze bulaştırmadan, sahiciliğini vererek yansıtmakta mahir değiliz. Bunun sebepleri herkesçe malumdur. Sebepleri konuşarak zaman ve yer kaybetmeyelim ama bu bir hakikat. İşte Dilber'in başarısı burada başlıyor. Karadenizli olduğunu sandığım halktan kişileri öyküleştiriyor, portreliyor. Sahicilik duygusu vererek canlı karakterler var ediyor. Gerçeküstücü bir üslupla yazıldığı halde gene kadın erkek ilişkilerine odaklanan, sembolik anlamda derin mesajlar içerdiğini düşündüğüm Dünyanın Son Harikası öyküsü, kitabın iki yönelimini bünyesinde birleştirmiş. Hem kadın-erkek ilişkilerini işliyor hem de bir rüya atmosferinde geçiyor öykü. Metinde konuşan kadınla karşısındaki erkeğin herkes tarafından izleniyor olması, aslında hayatlarımızın ne kadar şeffaflaştığını ve ne kadar savunmasız hale geldiğimizi gösteren sembolik bir anlatım. Buna bir de, geleneğimizde var olan, akrabaların evli çiftin hayatına gereksizce müdahale edişlerini eklemek yerinde olacaktır. Aynur Dilber, bu kitaptaki Üç Tek, Dünyanın Son Harikası, Kelebek Takvimi, Çok Sevenin, Gök Yıldızları Kabristanı gibi başarılı öyküler üzerine düşünerek, kurduğu öykü dünyasını çeşitlendirmeye ve/veya derinleştirmeye çabalamalı. Az Hüzünlü Bir Yer, başarılı bir ilk kitap. Yukarıda ifade etmeye çalışmıştım; her yazarın bir otomatik tarafı var. İşte bu sakıncalı bir durum. Dilber'in refleksi de bu. Mutsuzluklarını anlatan kadınlar ifadesi ne kadar kolaycılık da olsa, bir anlamda yazarın bu refleksine işaret eder."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/nabokovca-soylemek-gerekirse", "text": "Nabokov'u okumak için okumayı bilmek yeterli değildir, aynı zamanda Nabokovca da bilmek gerekir! Bilimsel Rus zekasıyla İngilizcenin dil cambazlığını yoğurduğunuzda, ortaya Nabokovca çıkar. Alışık olmayan bünyede rahatsızlık yaratan Nabokov'un, okurları ilk etapta Nootropic ilaçlara yönlendirmesi muhtemeldir. İlk defa Nabokov okuyacak birinin şu hususlara dikkat etmesi gerekir: Sürekli kullanılan kelimelerin bambaşka anlamlara büründüğünü görmek, o kelimelerin oluşturduğu cümlelerin hızına okurken yetişmek fakat anlam olarak yetişememek zekanızdan şüphe etmenize neden olmasın; sadece, okuduğunuz yazarın çok sıradışı bir yazar olduğunu kabul etmeniz yeterli. Nabokovca söylemek gerekirse; sevgili okur, senin burada zaten yapabileceğin hiçbir şey yok. Türkçede ilk kez yayımlanan İhtişam, Nabokov'un Rusça yazdığı ve daha sonra İngilizceye çevrilen kitaplarından biri. İhtişam'ın nasıl bir roman olduğunu ve ana karakteri Martin'in kim olduğunu, neler yaşadığını ve neleri hedeflediğini, dahası onu bir kitabın sayfalarına taşıyabilecek hangi özelliklere sahip olduğunu Nabokov kimseye bırakmayıp, yine kendisi anlatır: İhtişam'ın ana karakterleri benim diğer 14 romanımın karakterleriyle nasıl bir ilişki içinde duruyor? Martin benim genç erkeklerimin en iyisi, en dürüstü ve en dokunaklısı; küçük Sonya ise, ışıksız kara gözleri ve kaba görünümlü kara saçlarıyla, aşkın cazibesinin ve ilminin uzmanları tarafından benim genç kadınlarımın en tuhaf çekiciliğe sahip olanı, tabii biraz da açıkça huysuz ve açıkça acımasızca çapkın olanı olarak görülecektir. Martin, Nabokov'un kalemiyle sadece hayat bulmayıp aynı zamanda onun referansını da almıştır. Kaç kuluna referans olur bir Tanrı? Nabokov'un Martin'e olan sempatisi ve merhamet taşıyan sevgisi, satırlarda da kendisini belli eder. Sahipsiz biri ve bir dosta ihtiyacı varmış gibi duran Martin'in en iyi dostu, yine Nabokov'dur. Çok küçük yaştan itibaren annesi, Martin'e, insanlara derin bir yaşantıyı, bir anda öylece boşluğa savrulan, solan ve tuhaf bir şekilde başkası için benzer bir yaşantı haline gelen bir yaşantıyı seslice dile getirmenin sadece kaba olmakla kalmadığını, aynı zamanda o duyguya karşı günah olduğunu da söyler. İhtişam'da öne çıkan hikaye değil, ana karakterdir. Nihayetinde karakterin hayatı bir hikaye içerir ama karakterin varlığındaki güç, kitabın genel konusunun önüne geçiyor. Diğer bir deyişle; okuduğumuz, güçlü bir hikayesi olan bir roman değil, güçlü bir karakteri olan bir roman. Nabokov da Martin hakkında konuştuğunda, bunu destekleyen sözler kullanıyor: Martin o nadir insanlardan, yani 'rüyaları gerçek olanlar'dan biri. Nabokov'un Martin'e sevgi dolu bir dille yaklaşması, onun karakterlerine genel olarak böyle bir tutum sergilemesinden kaynaklı değildir sadece; sanki Martin'in yaşadıklarını dışarıdan izleyen biri gibidir. Anne babasının ayrılmasından sonra duygusal olarak bir bölünme yaşayan Martin, bu bölünmeyi izleyen dönemde doğduğu yeri terk etmesiyle sonuçlanacak bir yolculuğa çıkar. Bu gemi yolculuğunda yaşadıklarının etkisi, hayatının geri kalanında bir şekilde de olsa kendisini gösterecektir. Nabokov'un kendisi de en az yazdıkları kadar ilginç ve ilgi çekici biri. Kendisiyle gurur duyduğu yönlerinden biri olarak kamusal cazibesinin olmayışını gösterir. En fazla sıkıldığı şeylerden bazıları, siyasi romanlar ve toplumsal güdümlü edebiyattır. Yazdığı roman taslaklarını etrafa gösteren yazarları, hırslı boş beleşler ve cevval vasatlar olarak gördüğünü söylemekten de çekinmez. Günümüzde yaşasaydı muhtemelen kimse onunla bu konuda tartışmak istemezdi. Kendisine, konuştuğu diller arasında en güzelinin hangisi olduğu sorulduğunda ise şu yanıtı verir: Kafam İngilizce diyor, kalbim Rusça, kulağım Fransızca. Nabokov edebiyatında hikaye İngilizce yol alır, karakterlerin kalbi Rusça atar ve Fransızca susarlar..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/nedensiz-iyilikle-kotulugun-nedeni", "text": "Köpekler İçin Gece Müziği'nin ilk baskısı Can Yayınları arasından 2014'te çıkmış. Yeni baskısıysa, Ocak 2020'de Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Bu arada üç baskı yapmış kitap. Faruk Duman dikkat çeken bir romancı... Köpekler İçin Gece Müziği'nin okuyucu üzerinde negatif etkiye neden olduğu söylenebilir. Roman bitince okuyucu merak içinde kalıyor. Bu arada epey hırpalandığını da düşünüyor. Çünkü kasvetli hava roman boyunca hiç dağılmıyor. Karakterler sürekli şüpheli hareketlerde bulunuyorlar. Karakterlerin kendileri de tedirgin zaten. Romanda normal olanla anormal olan, realle surreal sürekli yer değiştiriyor, iç içe giriyor. O aradaki boşlukla uğraşmaktan okuyucu yoruluyor. Yorgunluktan ziyade geriliyor. Faruk Duman biraz da romanında bu gerginlikten, merak uyandırıcı yöntemden faydalanıyor. Roman bu şekilde sürükleyici, ilgi çekici bir hale geliyor. Romanın ismi neden Köpekler İçin Gece Müziği'dir, bunu da romanın sonunda anlıyoruz. Bu yöntemi zaten Faruk Duman roman boyunca ustalıkla kullanmıştır. Yani önce ortaya bir şey atmak. İlgi çekici bir şey atmak: Köpekler için gece müziği. Sonra da bunun ne anlama geldiğini sorgulatmak. Nedir ki bu diye sordurduğunda okuyucuya, hedefi on ikiden vurmuş oluyorsun. Fakat sonrasında etkileyici bir açıklama sunmadığında, içi havayla dolu bir balonmuş bu, dedirtme tehlikesi de olan bir yöntem. Faruk Duman, içi havayla dolu olaylar anlatmıyor. Düşünüyor ve düşündürüyor. O yüzden romanda sık sık aforizmatik cümlelerle karşılaşıyoruz. Anlatıcının da düşündüğünü, hiç olmazsa karakterler üzerinden düşünmeye devam ettiğini gösteren cümlelerdir bunlar. Duman, ilginç cümleyi ortaya attıktan, okuyucunun dikkatlerini üzerine çektikten sonra, soğukkanlı, acelesiz, paniğe kapılmadan, sakin sakin anlatmaya devam ediyor. Tarık'la Filiz, uçurum kenarından kurtulabilecekler mi? Avcıatmaca kimdir, gerçek ismi nedir, ne iş yapar, nasıl yaşar? O kartalı, o atı, o köpeği nasıl evcilleştirmişti? Peki, ağzından burnundan kan gelene kadar dövdüğü çocuk kimdir? Neden sürekli dayak yemektedir? Kara Zühre, neden kocası Avcıatmacanın yanında yaşamaz? Tarık'la Filiz'e ne olacak? Sorular daha da çoğaltılabilir. Soruların birçoğuna da, romancı ikna edici cevaplar veriyor. Romanın sonunda sadece Bundan sonra ne olacak? diye merak ediyoruz. Onun dışında kurguda bir sıkıntı yok. Olay ve kişiler birbirine sımsıkı bağlanıyor. Bundan sonra ne olacak sorusunu sordurarak, romancı, romanın başında kullandığı yöntemi sonunda da kullanmış oluyor. Diğer romanlarında bu olayların devamı var mıdır bilmiyorum. Fakat olsa, bunların derinliğine kolay ulaşılamayacaktır. Duman'ın Köpekler İçin Gece Müziği'nde yaptığı tasvirler de ilgi çekicidir. Orman, yağmur, kan kokusu, karanlık, kartal, at, köpek, tavşan bir dekor değildir romanda. Adeta onlar da canlı, olayları etkileyen, olaylardan etkilenen romanın birer karakteridirler. Düşünürler, hissederler, vefa gösterirler, korkarlar, kaçarlar ve saldırırlar. Faruk Duman ormanı, tavşanı ve diğerlerini tabii romanın o koyu, karanlık, çamurla dolu, bitmek bilmeyen, gerilim dolu atmosferini oluşturmak için kullanır. Romanda düşünen kartalın, aldığı emri ne pahasına olursa olsun yerine getiren köpeğin, ayrıca masalsı, surreal dediğimiz atmosferin oluşturulmasında büyük etkisi vardır. Zaten her birinin bir isminin olması, yani kişileştirilmesi de bu yüzdendir. Mesela kartal yani Timsal yaralı halde Sincabı gagasıyla tuttu, pençesinin altına aldı, çok geçmeden parçalara ayırdı. Kanı temizleyen yağmura söve söve yedi. (s. 88). Söve söve yemek insana özgü bir hareketken, bunu kartal yaptığında, romanın atmosferi bir anda değişiyor. Karanlık, umutsuz ve gergin atmosferle birlikte fantastiğe doğru bir adım da atılıyor. Her ne kadar romancı, gayet realist düşünse, romanını realist bir anlayışla kurgulasa bile."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/normal-insanlar-kuzey-tekinoglu-ve-yalniz-bir-cimri", "text": "Yirmi dokuz yaşındaki Sally Rooney bir hayli konuşuluyor. Normal İnsanlar kitabının şimdi dizisi de geldiğine göre, ismini daha sık duyacağız. Normal İnsanlar'da, basitçe, bir çift anlatılıyor; Connell ve Marianne. Connell okulun popüler öğrencisi ama fakir, Marianne ise içedönük ve zengin. Pek denenmemiş, özgün bir aşk hikayesi anlayacağınız. Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne'in evinde çalışıyor. Connell'ın Marianne'le ilişkisi, Connell'ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell, Y kuşağının asla izlemediği olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera'lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor. Hayır diyor sürekli, o zengin, sen fakirsin, bu imkansız bir aşk. Sally Rooney, karakterlerini Türk dizi ve filmlerinden almışa benziyor. Öyle ki Marianne, büyük olasılıkla Sodom'un 120 Günü'nü izleyerek idman yapmış ailesiyle yaşadıklarını anlattığında, Connell, dilini damağında gezdiriyor, bir süre sonraysa burnundan içeri ağır bir nefes alıyor, sonra dudaklarının arasından veriyor. (s.183) Connell'ın yoksulluğunu unutamamasına, Kuzey Tekinoğluvari maço mimikler de eşlik ediyor. Rooney'nin yazmadığı kısımlarda ses çıkararak dişinin arasındaki et parçasını çıkarıyor belki ve boynunu kütletiyor. Ama daha komplike bir karakter olduğu için, bu tavırları hafif tutması uygun görülmüş. Üniversitede, bu iki sorunlu karakterimiz, Connell ve Marianne, yine bir ayrıl bir barış ilişkiye dalıyorlar. Bunun sebebi büyük ölçüde Connell. Bazen Tanrı'nın seni benim için yarattığını düşünüyorum diyor Marianne'e. (s.117) Öyle büyük aşık. Ama Marianne kendisine bir adım attığı anda uzaklaşıyor. Tavrı Groucho Marx'a mal edilen o şakadan ibaret: Beni kabul eden bir kulübe asla üye olmam. Beni beğenen bir kadınla nasıl sevgili olabilirim ki? Marianne'e duyduğu arzu, Lacancı o meşhur örneği hatırlatıyor: Tatmin duygusu, arzuladığı nesneyi yasak bir olguya çevirmesinde yatan yalnız bir cimri. Eve girip kapıları kilitliyor, sandığı açıp saklı nesnesine bakıyor ve öylece seyrediyor. Onu seyrettiği ve asla ulaşamadığı sürece nesne onun için bir arzu nesnesi olarak kalmaya devam edecek. Öyle ki bir gün sevişirlerken, Marianne, Connell'dan kendisine tokat atmasını istiyor. Connell bunu reddediyor; bir yerde durmayı bilmeli ve yasaya uymalı. Çünkü tokat yemeyi isteyen Marianne olduğunda ihlal edilen olmaktan çıkacak, arzuyu mümkün kılan yasaklama kendini yok edecek. Tüm bu fakir oğlan-zengin kız kavuşamamazlığına bir de Sally Rooney ekleniyor. Sally karakterleri sevmiyor olsa gerek, Marianne ve Connell'ın birleşmesini istemiyor. Arzu tatmin edilir gibi olduğu anda birkaç küçük ve sebepsiz hamleyle kahramanlarımızı yine ayrı düşürüyor. Bunlardan en önemli ve can sıkıcı olanıysa kahramanların birbirleriyle yazar istediğinde hiçbir şey konuşmamaları ya da birbirlerini yanlış anlamaları. Rooney, karakterlerden birine okulu, diğerine evi terk ettiriyor, iki karakterin iletişimini kesiyor. Şöyle bir sahne var mesela: Çekip gitmedim, sigara içme alanına gidelim mi diye sordum, hayır dedin diyor Connell. Marianne ise şu cevabı veriyor: Sormadın. Ben sigara içme alanına gideceğim dedin, sonra da gittin yanımdan. Bir yanlış anlama sonucu Marianne dans pistinde bırakılıyor. Tuhaf ve absürt kaçsa da doğru bir örnek geliyor akla: Recep İvedik'in altıncı filminde İvedik'in arkadaşı, İvedik'in Konya'daki kamyoncular şenliğine gidebilmesi için acentayı arar ve yanlış anlaşılma sonucu kendilerini Kenya'da bulurlar. Konya-Kenya karmaşasının hikayede işleyebilmesi için gereken tek şey, uçağa binene kadar İvedik ve arkadaşının seyirciye konuşmama sözü vermesidir. Connell da Marianne de, hikayenin devamlılığı hatırına arada iletişimi kesiyorlar. Bir örnek daha: Connell evinde kalıp kalamayacağını sormak için Marianne'in yanına gidiyor, Marianne bunu yanlış anlıyor ve Connell'a Aaa demek evine gidiyorsun diyor ve vedalaşıyorlar... Anlayacağınız, ikisi de burs alacak kadar akıllı bu iki insan, konuşmayı bilmiyorlar. Doğru iletişim kuramamanın tam da bu kuşağın alametifarikası olduğunu iddia edenler de çıkacaktır şüphesiz; ama hayır, buradaki iletişim doğru kurulmayan bir iletişim değil. Hikayenin devamlılığı için tüm sohbetin aniden sonlanmasından ya da bir şekilde yanlış anlaşılan bir yere çıkmasından bahsediyorum. Normal İnsanlar bir yerde Twilight gibi, Wattpad kitapları gibi ya da Fifty Shades of Grey gibi kitaplarla da kıyaslanabilir. Herkesin hep bir ağızdan Salinger ya da Jane Austen diye bağırdığı bir evrende, kimsenin aklına bu türden kitapların gelmediğine inanmak hayli güç. Sert erkek figürü, zorbalığa maruz kalan kız, şiddete meyilli aile, birbirine tutunarak hayatta kalmaya çalışan genç çift ve her şeye rağmen başarılı bir okul kariyeri... Happily ever after. Connell da Marianne de, okullarında hayli başarılı. Fifty Shades of Grey'deki Ana'nın yazı çizi işleriyle uğraşmasına benziyor bu. Marianne de, Ana gibi, içinde şiddetin de olduğu tuhaf ilişkiler deneyimliyor. Burada bir yargı yok; hatta bilakis, bu tür bir yargıyı Sally Rooney'de sezmek mümkün: Kötü biri olduğum için kötü şeyleri hak ettiğimi düşünüyorum diyor Marianne, yaşadığı ilişkilerle ilgili. (s.137) Connell ise, önceden bahsettiğim gibi, Marianne'e vurmaya kıyamıyor; çünkü kötü çocuk da olsa, Marianne'in saçının kılına zarar gelmesine razı olamaz. Yazı işlerine dönecek olursak, bu karakteri üç boyutlu hale getirmek için kolay bir yöntem sanırım. Evet, Connell, arkadaşının tabiriyle köylü, hiç unutmadığı gibi yoksul fakat bir yandan da yazar olma iddiası taşıyor. Marianne ise burs alıyor bir yerlerden; bu iki karakter de tavırları da klişe olabilir, ama Rooney karakterlere parlak bir zeka katarak kitaba bir tık daha derinlik katmaya çalışmış. Çünkü kitabı klasik bir young adult kitabından ayıran tek şey, Connell'ın arada edebiyat ve sanat dünyasına dair yaptığı tespitler, sınıfsal gözlemler, vesaire."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/o-romanlar-bu-evlerde-yazildi", "text": "Ev dediğimiz şey, içinde yaşadığımız, kararlar aldığımız, güldüğümüz, ağladığımız, öfkelendiğimiz, aşık olduğumuz, acı çektiğimiz, uyuduğumuz, rüya gördüğümüz, yas tuttuğumuz, zaman zaman mağaraya kapanır gibi içine kapanıp yaralarımızı iyileştirdiğimiz yer. Sığınağımız. Dahası hapishanemiz. Edebiyatçıların evlerine bakarsak ne görürüz diye düşündük bu ay. Ev dediğimiz şey, içinde yaşadığımız, yediğimiz, içtiğimiz, kararlar aldığımız, güldüğümüz, ağladığımız, öfkelendiğimiz, aşık olduğumuz, seviştiğimiz, acı çektiğimiz, uyuduğumuz, hayal kurduğumuz, rüya gördüğümüz, yas tuttuğumuz, zaman zaman mağaraya kapanır gibi içine kapanıp yaralarımızı iyileştirdiğimiz yer. Sığınağımız aslında. Dahası şu pandemi dönemindeki kapanmalarımızın da gösterdiği gibi, hapishanemiz aynı zamanda. Oysa kendimizi en özgür hissettiğimiz yer olmalıydı belki de. Ama bu yazıda konumuz evlerin güzelliği değil, edebiyatçıların evleriyle olan ilişkileri. Birçok edebiyatçı için evleri biz sıradan insanların evlerinden daha mühim mekanlar olsa gerek çünkü onlar bu yazarların ilham kovaladıkları, yazdıkları, eserlerini yarattıkları -kimi zaman da onları daha basılmadan çöpe attıkları- yerler. Aşk ve Gurur, Akıl ve Tutku yazarı Jane Austen'ın kalabalık bir ailenin mensubu olduğunu ve eserlerini salonun köşesinde duran küçük masasında kaleme aldığını biliyoruz mesela. Bir evin içinde her şey olabilir, demiş zaten. Çiçeklerin Tanrısı, Melekler Erkek Olur ve Yalnız Kaldınız, Peyami Bey romanlarıyla tanıdığımız arkadaşım Hamdi Koç da çoğu zaman kuytu bir yerde değil, hayatın tam kalbinde yaşamayı ve üretmeyi tercih edenlerden. Evinin salonunda, sokaktan gelen otomobil ve kuş seslerini dinleyerek, mutfaktan gelen tabak çanak tıkırtılarını umursamayarak veya umursasa bile, bu gürültü patırtılara yazma macerasında bir nevi itici güç, mücadele edilecek bir düşman muamelesi ederek ve sonuna kadar açtığı müziği dinleyerek yazar o. Mücadelesinde kazanmaya yaklaştığı anlar günün yerini geceye terk ettiği saatlerdir. Latife Tekin'in Gümüşlük'teki evi var bir de. Kendi kurduğu Gümüşlük Akademisi'nin içinde yer alan bir hayal mekan. Epeyce büyük bir ormanın orta yerinde. Yanı başında küçük bir göl bile var. Gürültü orada da eksik değil; rüzgarın, kuşların, küçük hayvanların sesi birbirine karışıyor ve harikulade bir ezgi oluşturuyor. En iyisi ben gördüklerimden birkaçını anlatayım, görmediklerimi de görenlerden aktarayım... Genç Werther'in Acıları, Faust, Doğu Batı Divanı gibi büyük eserlerin yaratıcısı Goethe'nin Frankfurt'taki müze evi, büyük şairin doğduğu, hayatının sonlarına doğru da otobiyografisi Dichtung und Wahrheit'ı kaleme aldığı yer. Goethe'nin evi değil belki ama doğumunu anlattığı bu pasaj onun gözle görünmeyene, daha doğrusu akılla ve mantıkla kanıtlanamayacak olana tutkulu ilgisini gösteriyor aslında. Tanıdığım yazarları bir kenara bırakıp hayatta olmayan yazarları evleriyle devam edeyim... Truman Capote'nin New York'ta yaşadığı evin yatak odası şık ama çok sade hatta yazarın fırtınalı hayatına zıt bir şekilde neredeyse hijyenik, adeta dokunulmamış. Virginia Woolf'un evinde kitapların hepsi okurken eskimesinler diye renkli kağıtlarla kaplanmış. William S. Burroughs'un yatağının üzerine kırkyama bir yatak örtüsü serili. Henry David Thoreau'unkinde hepi topu bir yatak, bir masa, bir sehpa ve üç koltuk var. Victor Hugo'nun yatak odası, koyu kırmızı renkte kadife kumaşlarla döşenmiş, alabildiğine gösterişli, neredeyse görgüsüz bir mekan. Sir Walter Scott'un İskoçya'daki şatosu Abbotsford ise büyük dış cephesi, yüksek tavanlı odaları ve yazarın o muazzam romantizmi simgelercesine göğe uzanan orta çağdan kalma kuleleriyle dikkat çekiyor. Hemingway'in Florida'daki tropikal villasını gezenler de yazarın sayısız vahşi kedisiyle birlikte havuz başında oturup Çanlar Kimin İçin Çalıyoru yazdığı zamanları gözlerinin önüne getirebiliyorlar. Ses ve Öfke, Ağustos Işığı romanlarının büyük yazarı William Faulkner'ın Mississippi, Rowan Oak'daki evinde bir zamanlar bir edebiyatçının yaşadığı hemen belli oluyor. Yatak odası, yatak odasından ziyade çalışma odasını andırıyor çünkü. Faulkner, romanlarının olay örgülerini haftalık çizelgelere not eder, aralardaki boşlukları da daha sonra küçük kağıtlara yazdığı notlarla doldururmuş. Evdeki duvarlardan birinde bugün bile boydan boya böyle bir çizelge duruyor. Evine bakınca Marcel Proust'un titiz ve hijyene aşırı önem veren biri olduğunu anlamak kolay. Astım ve alerji hastası olan Proust tozdan ve dışarıdan gelecek polenlerden korunsun diye bembeyaz keten çarşaflar örtülmüş mobilyaların üzerine. Kalemliği dahil geri kalan her şeyse ağır dolaplarda, kilit altında saklanıyor. Yazar evlerinin en tuhaf ve etkileyici olanı 1876, Düello, İmparatorluk gibi kitapların yazarı Gore Vidal'ın güney İtalya'nun Amalfi kıyılarındaki La Rondinaia'sı. Vidal, sadece havadan görülebilen ve bir tarafı tehlikeli bir uçuruma bakan bu villayı 1972'de satın almış. Orada sürgüne gönderilmiş bir Roma imparatoru gibi bir başına yaşadığı söyleniyor. Villaya normal yoldan ulaşmaya imkan yokmuş, otomobille de ulaşılamıyormuş. Ravello'daki meydandan geçiyor, dar sokakları dolaşıyor ve çamlarla kaplı bir keçi yolundan giderek eşsiz güzellikteki bahçenin demir kapısına ulaşıyormuşsunuz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/oda-sicakliginda-okunacak-siir-kitaplari", "text": "Niçin şiir kitapları? Çünkü içimizdeki ve dışımızdaki yabancılaşmaya karşı biricik panzehir şiirdir. Ev de bir şiirdir ve evde kalmanın kıymetini anlamak için öncelikle eve dönmek şart. Çünkü ev biricik şarkımız ve kalbimizdir. Dünyayı kasıp kavuran bir salgının içine düştük. Dünya tarihinde isimleri farklı olsa da buna benzer salgınlar yaşandı. Hepimizi ölümle ve yaşadığımız hayatla yüzleştiren bir sürecin içindeyiz. Şimdiden korona sonrası dünyanın nasıl bir sosyolojik, psikolojik dönüşüm yaşayacağına dair tezler ortaya atılmaya başlandı bile. Bekleyip göreceğiz. Bu süreç halka yapılan evde kalın çağrılarıyla hatırlanacak en çok da. Ev, o eşsiz ve bereketli imge, böyle kötü bir vesileyle de olsa sözlüklerimize yeniden kazındı. Günlerdir evlerimize kapandık ve başta alışkanlıklarımız olmak üzere baştan ayağa sarsıcı bir değişimin içindeyiz. Eve kapanmak, eve çekilmek, eve dönmek, evde kalmak, evle kalmak... Ev üzerinden zengin bir çağrışım haritası çıkartabilmemiz mümkün. Şu süreçte evde kendi evimizi yani kalbimizi bize yeniden hatırlatacak belli başlı şiir kitaplarından söz edelim istedik. Bu kitaplara başka kitaplar da ilave edilebilir elbette. Bizim yaptığımız bir işaret fişeği yakmak. Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! İsmet Özel'in Of Not Being A Jew kitabı evde kalanlar için özel bir davetiyedir. Önce ev imgesinin dillerde yankılanıp duran o güzel dizesini hatırlayalım: Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! Kitapla aynı isimdeki şiirde geçen bu dize/ler yerleri değiştirilmiş bir şekilde üç ayrı dizede tekrar edilir. Dön vurgusu, kendisinin bile ücrasında yaşayan insana yapılan bir köklere dön çağrısıdır bir bakıma. Ev çünkü kalmak zorunda olduğumuz bir yerden daha çok dönmemiz gereken bir mekandır. Mekan kökünün kevn yani oluş, olma köküyle olan bağını düşündüğümüzde Özel'in Eve dön! çağrısı daha bir anlam kazanacaktır. Ev, olduğumuz ve olacağımız yerdir. Ve dahi şarkı da kalp de bu oluştan bağımsız değildir. Ev bizim değilse kalp veya şarkı da hiç şüphesiz bizim değildir. Özel'in dönülecek yerleri ihtar ederken söze evle başlaması da bu bahiste oldukça anlamlıdır. Kalbime döneceğim, ama hangi yolla? sorusunu sorar Özel. Of Not Being A Jew bu özel soruların eşliğinde, evde kalanlar için usta işi bir yol rehberidir. Ev aynı zamanda bir menzildir bizim için. Ahiret yurduna göçmeden önce konakladığımız bir yer. Ev değişir ama kalbimizde deveran eden faniliğin tınıları hiç değişmez. Ev de, insan da, dünya da gelip geçicidir. Cahit Zarifoğlu'nun Menziller kitabı, insanın yeryüzü macerasına odaklanmış bir şiirler toplamıdır. Menziller, Çoğalmak şiiriyle başlar. Bir oda sıcaklığında okunacak şiir kitaplarına başka neler ilave edebiliriz? Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın bir çocuğun muhayyile dünyasında Allah'la kurduğu teklifsiz ve içten bağları anlatan bir şiirler toplamı olan Çocuk ve Allah, Attila İlhan'ın ikinci ve belki de en meşhur şiir kitaplarından biri olan Sisler Bulvarı, evde hasretlik bağları güçlenen insanı o hasretin coğrafyasına sürükleyecek Ahmet Arif'in Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı, yine Ahmet Muhip Dıranas'ın bize söylenmemiş aşkların güzelliğini anlattığı Şiirler'i, Alaeddin Özdenören'in okundukça bir ateş gibi içe doğru büyüyen bir aşkın alevine bürünen Bütün Şiirler kitabı bu listeye ilave edilebilir. Dünya şiirinden birkaç kitabı da evlerimizde misafir etmemiz ufkumuzu açacaktır. Nizar Kabbani'nin İbrahim Demirci ve Turan Koç çevirisiyle yayımlanan Gazaba Uğramış Şiirler, Mahmud Derviş'in Mehmet Hakkı Suçin çevirisiyle Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum, Lorca'nın Alova çevirisiyle yayımlanan Ne Garip Federico Adında Olmak, Rilke'nin Ahmet Cemal çevirisiyle yayımlanan Bütün Şiirlerinden Seçmeler ve şairimiz Ezra Pound'un Ülkü Tamer'in harika çevirisiyle yayımlanan Cathay kitapları şu süreçte okuyabileceğimiz bazı kitaplar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ofkeli-bir-yildizin-altinda", "text": "İnsan bazen, aklını bulandıran, onu belki bir kıyıya belki bir uçurumun kenarına iten kitaplarla karşılaşır. Bu hayatta pek az olan bir şeydir. İnsan kitap elinde, itilip kaldığı yerden dünyaya bakakalır. Okuduğu satırların aralarına sıkışır, ağırlığı fark edilmeyen bir kitabın altında kalır. Boğazda bir yumru aynaya bakmaktan korkmaktır bazı kitaplar. Delilik elinizin altında sayfaların arasında, bir çığlık atsanız göğün göğsü yarılacak gibi durur yine de sakin kalmalı, diye kendi kendinizi sayıklarken bulursunuz. Disko Topu Ayça Güçlüten'in üçüncü kitabı. Güçlüten, pek çok yayında muhabirlik, köşe yazarlığı, metin yazarlığı ve içerik yönetmenliği yaptı ve halen yapıyor. Daha önce Uykusuz (2014) adında bir romanı ve 2016 yılında da Oda kitabı yayımlandı. Disko Topu bir varolamayış hikayesi olarak okunabileceği gibi, varlığa ve akla bir karşı duruş hikayesi olarak da okunabilir. Bir kadın, kayıp, ölmüş bir anne, ölmüş bir Nene, bir küçük kız çocuğu, akıl hastanesi, sürekli kaybolmalar ve yeniden bulunmalar, çalışmayı denemeler, gerçek hayatta varolamamalar, yardıma ihtiyacının olduğunun bile farkına varamamak... Meczupluk ya da çaresizlik değil, hayata karşı tek arzunun, hissedilen yegane şeyin insanların uzak durması olması. Bir başkaldırı değil, bir durma hali. Ben bir yıldızdım. Adiydim. Bir tesadüftüm. diyerek başlıyor roman. Tesadüfün ne demek olduğunu okudukça anlıyorsunuz. Bir sayıklama gibi başlıyor her şey, sonrasındaysa hikaye kendi karmaşık yapısı içerisinde akmaya devam ediyor. Karmaşık yapısı derken, çözülmesi gereken bir olaylar zincirinden ziyade kahramanın aklının kayboluşlarına kendinizi bırakmanız gerekiyor. Sokaklar, çöpler, aramalar, bulmalar ve kaybolmalarla örülü Disko Topu. Bir ev, konuşan mobilyalar, Nene ve küçük bir kız çocuğu ile hayatta kalmaya çalışan bir kadın. İnsanlarla iletişimi kötü olsa dahi duvarlarla, kapı tokmaklarıyla, çekmecelerle bir şekilde iletişim kurabiliyor. Onun aklı pek çok şeye, pek çok insanınki gibi ermiyor. Görünmeyen ve görünmek için çaba sarf etmeyen, bir şekilde öylesine hayatta kalmış insanlardan biri. İğreti. Görülecek bir hesabı yok. Kendi varlığından dahi emin değil. Savrulmuş. Ayça Güçlüten'in dili şiire oldukça yakın. Bir kadının bilinçaltında dolanıp duruyor. Ayak izi görünmeyecek kadar hafif bir kadın yalnızlıkla, dünyayla, bir küçük çocuk ile nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Hayata dair öğrendiği şeyler diğerleri gibi değil. Bir ağzın içerisindeki olmayan bir diş gibi yaşıyor hayatını. Yoklukla ve asla var olmayı istemeyerek, beklemeyerek. Küçük kuytusunda mesut insanlara dışarıdan müdahaleler geldiğinde hayatın nasıl sarpa sardığına dair bir roman Disko Topu. Hayatına tesadüf eden her şeyin, onu olduğu yerden daha aşağıya çekmesini anlatıyor kadın. Kitabın ilk sayfasında Unutulmamak hayata ait değil zaten. değil diyor, sonlarına doğru ise Unutmak... Zorunda kalırsan olur. Seni içinde bulunduğun karanlığa körleştirecekse olur. diyor. Kendi halinde yaşamaya ve kendini ait gördüğü disko topundan bir dünyanın içerisinde kaybolmaya hazır... Her daim gün yüzüne çıkartılan, asla güneş görmemesi gereken bir çiçek gibi. Ayça Güçlüten tınısıyla, içine dönüşleriyle, kayboluşlarıyla, metinin sessizliği ve kahramanının yokluğu, yoksunlukları ve yoksullukları ile pek çok şeyi anlatıyor. Aynaya baktığında bütününü gören insanlarla aynada kendi gözünün içine bakan insanlar arasındaki ayrımı anlatıyor. Sevmeyen, sevilmeyen insanın zamanla çürüdüğüne tanıklık ettiriyor. Ve dünyanın bayağılığı ile yaşamayı reddeden bir kadına bir hayat resmediyor. Disko Topu son zamanlarda okuduğum en sağlam metinlerden biri. Kurduğu lokomotifin sürekli aşağıya doğru ve hızla gidişini okutuyor Güçlüten. Birçok kısa cümlesinin içerisinde insana uzun bir suskunluğun yanı sıra bir kırgınlığı hatırlatıyor. Sting'in o çok sevdiğim şarkısının sözlerini hatırlatır gibi öfkeli bir yıldızın altında doğan biz insanlar / ne denli kırılgan olduğumuzu unutmayalım diye yazılmış bir roman Disko Topu. İnsan ziyandır demeyi kendine hak gören bir roman."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/okumaanlamaanlatmagosterme-ve-izlemenin-bir-aradaligi", "text": "E Evi'nin yazarı Cem İleri, Ayşe ve Bülent Erkmen'in yapıtları/işleri/eserleri üzerinde odaklanırken biz okurları da zihninin kıvrımları arasında dolaştırıyor. Onur Erkmen 'in işleri/yapıtları/eserleri üzerinde neler düşündüğünü, neler okuduğunu, bunların onda uyandırdığı çağrışımları bizler okur olarak tek tek, fakat yazarının zihninde nasıl canlandığını da görerek okuyoruz. Bu açıdan bakıldığında Cem İleri'nin görsel sanatları yazıyla bir anlama/aktarma/açma/açıklama girişiminin nasıl yazı/metin ve görme/görsellik arasındaki ilişkiye dönüştüğünü izlemek de mümkün. İzlemek diyorum, çünkü tüm kitap boyunca yazar kimi zaman anlatıcı/aktarıcı kimi zaman okur/izleyici olarak farklı rollerde karşımıza çıkıyor. Erkmen'in farklı dönemlerindeki farklı iş/eser/yapıtlarını anlatırken, Erkmen'i de anlatının parçası yapıyor. Biçim/anlam/anlatı arasındaki ilişkilerin Erkmen'in eserlerindeki önemi ve bunların bileşenleriyle/dönüşenleriyle arasında kimi zaman eşzamanlı kimi zaman ardışık kimi zaman da geriye dönüşlü bir şekilde kurduğu bağıntı/bağlılık/bağdaşıklık ilişkilerinin nasıl bir uzam/evren oluşturduğu da E Evi'nin temel meselelerinden biri. Problem değil, mesele. Çünkü mesel'i de çağrıştıran mesele kelimesi hem mesel'in benzer/örnek/misal anlamlarını, üstü kapalı olarak söylenen ibretlik sözü, kıssayı ve atasözünü hem de mesele olduğunda sorun/bilmece anlamlarını bir arada taşıyor. Cem İleri, Erkmen'in iş/eser/sanatını bir mesele gibi ele alarak onun farklı yönleri arasındaki ilişkileri sadece benzerlikler üzerinden değil, bileşenler ve bağıntılar olarak incelediği için bu sanatın gözümüzün önünde nasıl bir bellek kazandığını da biz okurlara/izleyicilere aktarıyor. Fakat burada onun kullandığı yöntemin, ele aldığı işi bir mesel/e olarak okuması olduğunu düşünüyorum. Bu da metni bir \"enerji\" haline getiriyor. Nitekim Cem İleri'nin geçtiğimiz 15 Mayıs'ta gerçekleştirdiği \"Remix Konuşma Dizisi: Bazı Kitaplarımı Nasıl Yazmadım?\" başlıklı konuşmasını dinlediğimde ve sonrasında Bülent Erkmen ile E Evi hakkındaki ayak üstü konuşmamızda metnin bir \"enerji\"si olduğu konusunda hemfikir olmamız da, \"enerji\"den kastımızın Erkmen'e mesel/e gibi yaklaşmakta olduğunu görüyorum. Olağan ile olağanüstü'nün, yazı ile söz'ün, yazı ile göz'ün karşılaşmalarının bir araya gelişinin yazar tarafından biz okurları nasıl okura/izleyiciye dönüştürdüğünün sırrı da burada sanırım. Metni bir mesel/e şeklinde kurmak, yapmak da yazanın yazdığı hakkında neler düşündüğünü, düşünme aşamalarının her evresini, sonradan oradan sonuçlara nasıl açıldığını, bağlam/bağlantıları nasıl yakaladığını yavaş yavaş açarak mümkün. Bu, yazarı da o işleri bir araya getiren, yoğuran, inşa eden bir başka role büründürüyor. Yine tam da bu noktada, Cem İleri'nin Akbank Sanat'ta \"Remix\" kavramı üzerinde yaptığı konuşmasının ardından Bülent Erkmen'in, İleri'ye E Evi'ne dair yazdığı metnin ne anlattığına dair doğrudan bir konuşma yapmaması, okuru metniyle baş başa bırakması konusundaki önerisini hatırlıyorum. 18 parçadan meydan gelen E Evi, aslında her bir parçanın farklı, ayrı ve başka düzenlerle okunmasını da mümkün kılan bir yapıya sahip. Bu yönüyle her okurun kendi tecrübesi ve onu nasıl bir sıralamaya tabi tuttuğu da metni anlamlandırma/anlama konusunda bir başka tecrübenin ortaya çıkmasını sağlıyor. E Evi, her okunduğunda kendini yeniden yazacak/yaratacak bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/okumak-ama-nasil", "text": "Mieke Bal Dergah Yayınları tarafından yayınlanan Yusuf Nasıl Sevilir'de Yusuf peygamberin Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssasını 17. yüzyılın en önemli ressamlarından Rembrandt'ın resimlerindeki izdüşümlerinden ve Nobel ödüllü Alman romancı Thomas Mann'ın Yusuf ve Kardeşleri romanından da istifade ederek, disiplinlerarası bir okumaya tabi tutuyor. İnsanın kelimelerle olan ilişkisi, gördüklerini ya da hissettiklerini bir şekilde anlatma ihtiyacı, anlattıklarını salt düz cümlelerle değil bir tahkiye usulünce yapması vb. unsurlar, sözlü anlatılardan modern romana kadar uzanan başlı başına upuzun bir hikayedir. Hatta sadece kelimelerle de değil, müzik ya da resimle, heykelle de anlatılar kurmuş, hikayesini anlatma derdinin neticelerini birbirinden farklı birçok formda ortaya koymuştur insanoğlu asırlar boyunca. Anlatılan ne olursa olsun, sonuç olarak daima birer ayna olmuştur bizi kendimizi tanımaya, kendimizi bilmeye çağıran. Yaratıcısının insana vahyi de insandan tecelli etmesi hasebiyle peygamberler aracılığıyla ve kelimelerle olmuştur. Kutsal kitaplar, bizi her daim onları okumaya ve yine okumaya çağırmıştır. Hatta bir metafor olarak da okumak eylemi daima ön plana çıkarılmış, kainattaki her şey okunması gereken ilahi bir mektup olarak görülmüştür. Bunun en hakiki örneği, şüphesiz, Yaratan rabbinin adıyla oku! ayet-i kerimesinin sırrıdır. Öyleyse okumak sadece bir metni düz bir şekilde okumak anlamı da taşımamalıdır zihinlerimizde. Üzerinde inceleme yapıp kafa yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması, iyi ve faydalı sonuçlar üretilmesi gereken yönlerinin tanınması, hakikatini anlayıp kavranması gerekir okunan her şeyin. Okumak, ancak o zaman tam manasıyla okumak olur. 1991-2011 yılları arasında Amsterdam Üniversitesi'nde Edebiyat Teorisi profesörlüğü yapmış, kültür kuramcısı ve eleştirmen Mieke Bal da bu minvalde bir okuma yoluna girerek çok farklı bir çalışmaya imza atmış. Mieke Bal'ın Dergah Yayınları tarafından Gülden Güllü'nün çevirisiyle Türkiye'de yayımlanan ilk kitabı olan Yusuf Nasıl Sevilir (kitabın kendi dilindeki ilk baskısı 2008 yılında yapılmış) adlı eseri bu okumanın en başat örneklerinden. Yusuf peygamberin Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssasını 17. yüzyılın en önemli ressamlarından Rembrandt'ın resimlerindeki izdüşümlerinden ve Nobel ödüllü Alman romancı Thomas Mann'ın Yusuf ve Kardeşleri romanından da istifade ederek, disiplinlerarası bir okumaya tabi tutuyor Bal, Yusuf Nasıl Sevilir kitabında. Geleneklerin bizim için korumayı başardığı metinleri anlamamız gereken yerin, sabit fikirli olarak metinlerde değil sorularda olduğunu iddia ediyorum diyen Mieke Bal, tıpkı yazının başında değinmeye çalıştığım tarzda bir okuma yaparak, kişisel belleğinden başlayıp felsefeye, modernist anlatılara, resim sanatına, farklı kültürel yansımalara vb. kadar birçok açıdan Hz. Yusuf'un kıssasını mercek altına alıyor. Hz. Yusuf ve bizim kültürümüzde Züleyha ismiyle bilinen Mısır kralının hanımı arasında geçen kıssaya odaklanan bu okuma macerası, oldukça katmanlı ve zihin açıcı bir anlatıya sürüklüyor bizleri. Aslında tüm bu metinler arası okumaların yanında, kitap boyunca çok önemli bir ders sunmakta Mieke Bal, biz okurlarına: Sanatın, edebiyatın ya da kutsal metinlerin, hayatımızın her aşamasında bizi nasıl var ettiğinin, hayatımızı nasıl şekillendirdiğinin farkına varmamız gerektiğinin altını çiziyor. Bu farkındalık sayesinde, hakikatin bilgisine erişme yolunda okumalar arasında salınırken, bizi biz yapan ve asıl okunması gereken bilgilere, öğretilere, geleneklere ve hikayelere de ışık tutuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/okurun-cizdigi-patikayi-asla-takip-etmem", "text": "Meryem Mine Çilingiroğlu tarafından Türkçeye kazandırılan Domenico Starnone'nin Şaka kitabı, basit diliyle, yoğunluğuyla sunduğu yalın hikayeye nazaran yarattığı büyük etkiyle herkesin empati kurabileceği bir dede-torun hikayesi. En prestijli edebiyat ödüllerinden Strega Ödüllü Domenico Starnone, Napoli Romanları'yla dünyayı kasıp kavuran gizemli yazar Elena Ferrante olduğu iddialarıyla da gündeme gelmişti. Yazarla, son romanı Şaka üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Hikayeyi ilk yazdığımda, ek ve ana metin iç içeydi ve buna çizerin, yani benim yaptığım çizimler eşlik ediyordu. Ek nasıl ortaya çıktı derseniz cevabım basit: Yaptığım resimlerin kesinlikle vasat olduğunu anladığımda. Bu noktada metni Dario Maglionico'ya okuttum, kendisine ne istediğimi anlattım; hayalle gerçekliği birbirine karıştırmaya dair eskiden beri var olan ve daima şiddetli eğilimimden dolayı, hayal ürünüm olan çizere de gerçek çizerin adını verdim. Kitabın kapağı da aynı çizere ait. Biz Türkiye edisyonunda farklı bir resim kullanmayı tercih ettik. Evet. Türkiye'deki kapak da iyi ama İtalyan kapak şakayı biraz daha tamamlıyor. Jolly Cornerı Napoli'yle birleştirmek on yıllardır aklımdan geçiyordu. O öyküyü, James'in diğer öykülerinden daha çok seviyorum belki de. Özellikle de hayaletlerin arkamızda bıraktıklarımızdan ibaret olduğu fikrinden hoşlanıyorum, arkamızda kalmasalardı geleceğimiz olabilirlerdi. O korkuyu iyi biliyorum ve sanatımda da dile getiriyorum. Bu her zaman olması gereken, yerinde bir korkudur; hem ben de sahneyi her zaman işgal etmek isteyen aydınlardan, sanatçılardan hoşlanmam. Zaman geçiyor, değişimler oluyor, yeni nesil farklı bir bakışa sahip. Asıl böyle olmasa, vay halimize! Bu zeka meselesi değil de zamanlama meselesi. Ben yazmayı mürekkep hokkası ve emici kağıt zamanında öğrendim. Olgunluk dönemimde tükenmez kalem ve daktilo vardı. Yaşlılığımda ise kişisel bilgisayara, elektronik yazışmalara ve internete uyum sağlamaya çalışmam gerekti. Oysa bunlar çocuklarım, torunlarım için fazlasıyla tanıdık araçlar. Onlar bu döneme, tıpkı benim kendi dönemimde gösterdiğim, o alışageldik ustalıkla konumlanıyorlar. Beni ilk olarak eşim, ardından da çocuklarım okuyor. Onların karmaşık bulduğu sayfaları hemen her zaman baştan yazıyorum. Yeniden yazmayı çok seviyorum; bu, öncesinde temkinli olmak adına gitmediğim yerlere gitmemi sağlıyor. Ama okurum bana takip etmem için bir patika çizerse, o patikayı asla takip etmem. Takdir ettiğim ve çok sevdiğim bir kişiyse bile bu değişmez. Övgü ya da eleştirilere ihtiyaç duyarım ve bunları kabul ederim ama sonra, pekala, canım ne istiyorsa onu yaparım. Senaryo ve kitap yazmak tamamen başka iki farklı yazım biçimi. Bir hikaye yazmak, bağımsız olan, tamamı sayfaların içinde yer alan bir eser bitirmek demektir. Bir senaryo yazmaksa, tamamına ermek için bir film yönetmenine, sahne düzenleyicisine, görüntü ve ses direktörüne, kurgu yönetmenine, kompozitöre vesaire ihtiyaç duyan bir eserin temelini atmak demektir. Kısacası burada, metinden filme, yazılı anlatıdan görsel anlatıma yapılan bir sıçrama vardır. İlk yazan kişi ilk gören olduğundan, ekranlarda görülen şey, asla yazarken görülmüş olan şeyle örtüşmez. Haliyle de azımsanmayacak bir hayal kırıklığına neden oluyor. Ferrante'yi de okudum ve kendisine hayranım. Çok yerel hikayeler yazmasına karşın, bütün dünyada okuyucu bulabildi. Burada hem talih hem de hiç de azımsanamayacak bir yetenek söz konusu. Kendisiyle, aynı şehirde doğmuş olmak haricinde, herhangi bir bağım yok. Hayır ama kendime gülmeyi severim. İnsanın kendine gülmesini çok severim, kendini fazla ciddiye almasındansa nefret ederim. Not: Röportajda Starnone'nin cevaplarını İtalyanca aslından Meryem Mine Çilingiroğlu çevirmiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/okyanusun-korosu-derinlikler", "text": "Rivers Solomon Derinlikler'de, ne kadar acı olursa olsun toplumun geçmişiyle hesaplaşmasını ve kabullenmesinin önemini işliyor. Yazar hamile köle kadınların katledildiği vahşi katliamı gözler önüne seriyor ve alternatif kurgusuyla geleceğe, geçmişi hatırlayarak umutla bakıyor. Spekülatif kurgunun farklı alanlarında eserler veren 1989 doğumlu yeni bir kalem Rivers Solomon. Amerikalı yazar, ne yazık ki daha dilimizde okuma fırsatı bulamadığımız bilimkurgu türündeki An Unkindness of Ghosts (2017) adlı ilk kitabıyla adından söz ettirmişti. Ardından son yazdığı doğaüstü unsurlarıyla dikkat çeken ikinci kısa romanı Derinlikler (The Deep, 2019) ile tekrar okurun karşısına çıktı. Bu kitap yakınlarda Burcu Uluçay çevirisiyle, Çınar Yayınları aracılığıyla orijinal basım tarihinden kısa süre sonra Türkçede okurlarıyla buluştu. Kitabı elinize aldığınızda önemli bir detay dikkatinizi çekecektir. Rivers Solomon'un yanı sıra kapakta 3 isim daha yer alıyor. Bunun sebebiyse aslında proje diyebileceğimiz farklı bir eserle karşı karşıya olmamız. Solomon dışındaki diğer isimler edebiyat camiasından değil; Clipping adlı deneysel rap grubunun üç üyesi. Lakin şarkı sözleri ve hikaye anlatıcılığına yer vermeleriyle edebiyata yakın bir müzik grubu olduğunu söyleyebilirim. Müzik her zaman edebiyatla içli dışlı oldu. Hatta birçok müzik eserini, özenli sözleriyle edebiyat eseri dahi kabul edebiliriz. Edebiyat camiası da bu görüşe hiç uzak değil. Öyle ki ne kadar birçokları tarafından sürpriz olarak karşılansa bile, hatırlanacağı üzere 2016 Nobel Edebiyat Ödülü birçok efsane şarkıya imza atan usta Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı Bob Dylan'a verilmişti. Bu da müziğin edebiyatla ilişkisinin bilinen yüzünün resmi belgesi olmuştu. Bilhassa progresif rock müzik gruplarında sadece itinalı söz yazımı değil, aynı zamanda detaylı hikaye anlatımının da olduğu uzun şarkılarla yıllardır sık sık karşılaşıyoruz. Bunun en güzel örneği olarak Kanadalı müzik grubu Rush'ın albümüyle aynı ismi taşıyan 20 dakikanın üzerindeki şarkısı 2112 verilebilir. Ancak sadece sözsel anlatıma sınırlanmamak lazım, salt melodilerin edebiyatla ilişkisini de küçümsememek gerekiyor. Enstrümantal şarkılar üzüntüden mutluluğa farklı farklı hissiyatları yaşatmasının ötesinde açık uçlu olarak dinleyiciye mikrofonu vererek yeni dünyalar yaratmasına imkan tanıyabiliyor. Hatıralar olmadan yaşamak pek mümkün değil. İnsanların hayata adapte olması ve varlığını sürdürebilmesi için geçmişine ihtiyacı var. Bu sebeple her nesilde geçmişin acılı yükü Tarihçi adını verdikleri bir kişiye veriliyor. Toplumsal hafıza sadece Yetu adlı bir kadının omuzlarında ve Tarihçi her yıl bir kere olmak üzere hatıraları tüm halka aktarıyor, Wajinrular uzun süreli bellekleri ve ayrıntılarla dolu hatıralar olmadan hayatı içlerinden geldiği gibi yaşıyor, suçluluk hissinden azat oluyorlardı ama bir zaman sonra daha fazlasına ihtiyaç duymaya başlarlardı. İşte bu yüzden, Yetu'nun yılda bir kez sadece birkaç gün sürse de onlara Hatırlayışlar'ı vermesi gerekirdi. Ne kadar kaçılsa da Wajinrular için bile hatıralar olmadan yaşamak mümkün değil, toplumun iyiliği için Tarihçi Yetu kendini feda ediyor, ancak bir noktada toplumun geçmişiyle hesaplaşması gerekli. Solomon kitabında, ne kadar acı olursa olsun toplumun geçmişiyle hesaplaşmasını ve kabullenmesinin önemini işliyor. Yazar hem vahşi katliama ışık tutuyor hem de alternatif kurgusuyla geleceğe hatırlayarak umutla bakıyor. Akıcı anlatımı ve keyifle okunmasının yanı sıra anlattıklarıyla okurun düşünmesine, toplumsal geçmişe yeni bakış açısıyla bakmasına vesile olabilecek değerli bir eser. Okyanusun nabız atışları; Wajinrular, yani isimlerinin ardındaki anlama göre derinliklerin korosu, hatırlıyor ve yaşıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/olumsuz-asklarin-en-fantastigi-reenkarnasyon-blues", "text": "Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç. Fiziksel olmayan öz, yani ruhun biyolojik ölümden sonra tekrar farklı bedende yeni bir hayata başlaması özellikle merkezi ve detaylı olarak Budizm, Hinduizm, Jainizm gibi Hint dinlerinde görülüyor. Ancak ruh göçü inancını sadece bu dinlerle sınırlayamayız, öyle ki Sokrates, Platon gibi bazı filozofların yeniden doğuş düşüncelerini yahut bazı dinlerde bu kavrama doğrudan inanç olmasa bile atıfları görüyoruz. Hatta farklı bedende yeniden hayata dönmeye Nors Mitolojisi'nde dahi rastlanıyor. Kısacası dünyadaki birçok insan bu görüşe tarih boyunca inanmış, hatta günümüzde de bu sayı oldukça fazla. Modern sanat telakkisinin adeta dinselleştiği ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve yaratıcı insan düşüncesinin egemen olduğu, bilimin dogmatikleştiği bir dönem. Hayat parantezi 1916'da İstanbul'un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa'da açıldı Behçet Necatigil'in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne'nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon'un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: Tamam, kimse kimseye dahi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye 'okur' gibi değil de 'yazar' gibi bakmak pekala öğrenilebilir. Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/olumunun-43-yilinda-oguz-atay-okuma-kilavuzu", "text": "Oğuz Atay'ın kitapları okuru yoracak kadar yüklüdür. Mektup, şiir, oyun, ansiklopedi maddesi gibi çeşitli anlatım tekniklerini bir arada kullanan Atay, bilinç akışı ve iç konuşmalarla kişilerin iç dünyalarında dolaşırken okuru ciddi bir atıf yığını ve kavram dünyasıyla karşı karşıya bırakır. Dile getirmek istediği duyguyu, düşünceyi bir başka romana, filme, kurgu karaktere, şarkıya, şiire yaptığı göndermelerle, hatta çoğu defa bunları, konuyu melodrama dönüştürecek şekilde deforme ederek kullanan Atay'ın kitapları, okurundan hatırı sayılır birikim ister. Yıllar önce Tutunamayanlar'ı ilk kez okuyacaklar için bir kılavuz hazırlamak niyetiyle yola çıkmıştım. Romanın yoğun göndermeler ağında kaybolmadan ilerleyebilmesi için okura bir el kitabı oluşturmaya çalışırken, Atay'ın tek kitapla sınırlanamayacak edebi dünyasının bütün eserlerine yayıldığını, referansların kitaptan kitaba birbirine bağlandığını gördükçe, elimdeki çalışma Oğuz Atay okuma kılavuzuna dönüşmeye başladı. Tahmin edileceği gibi, her adımda yeni bir konu başlığı eklenen, neredeyse her biri için ayrı makale gerektiren çalışma genişledikçe o kaçınılmaz akıbete uğradı ve masamda ölmeden bitirilecek işler sırasına girdi. Bir okur olarak, yazarlar üzerine hazırlanmış ansiklopedileri, sözlükleri, okuma kılavuzlarını çok severim. Yazarın edebi dünyasını bütünlüklü olarak algılamaya yardımcı olan, tekil esere nüfuz etmeyi kolaylaştıran bu tür kitapların yurt dışında çok sayıda örneği olsa da bizim edebiyatımızda maalesef emek verilen bir alan değil. Böylesi çalışmalar geniş bir zaman ve odaklanma istiyor. Adına bir Araştırma Merkezi kurduktan sonra dijital ortamda büyütmeye çalıştığımız Tanpınar Ansiklopedisi de yine aynı nedenle -ah araya giren gündelik işler!- kendisine vakti ayırmamı beklemekte. Sabitfikir dergisinden, bir Oğuz Atay yazısı ricasıyla arandığımda, değil yazmak, okumaya bile fırsat bulamadığım bu günlerde olur ya, belki bir motivasyon yaratır, yeniden başlarım diye Oğuz Atay Ansiklopedisi'ni hatırladım; bu kabarık notlardan bazı maddeler seçip bir yazı kurabilirdim. Oğuz Atay'ın kitapları okuru yoracak kadar yüklüdür. Mektup, şiir, oyun, ansiklopedi maddesi gibi çeşitli anlatım tekniklerini bir arada kullanan Atay, bilinç akışı ve iç konuşmalarla kişilerin iç dünyalarında dolaşırken okuru ciddi bir atıf yığını ve kavram dünyasıyla karşı karşıya bırakır. Dile getirmek istediği duyguyu, düşünceyi bir başka romana, filme, kurgu karaktere, şarkıya, şiire yaptığı göndermelerle, hatta çoğu defa bunları, konuyu melodrama dönüştürecek şekilde deforme ederek kullanan Atay'ın kitapları, okurundan hatırı sayılır birikim ister. Okurunun bu metinlerle uygun adım yürüyebilmesi için usta bir tenisçi gibi gelen her topa karşılık verebilmesi gerekir. Hazırlıksız okur, bu nedenle Atay kitabını elinde epeyce dolaştırır, kolay tamamlayamaz, ancak bir yandan da edebi kamuoyunun üzerinde yarattığı baskıyla, kitapla savaşmayı sürdürür. Bu nedenle olsa gerek, öğrencilerimin, Atay'ın edebiyatına hangi kapıdan girmek gerektiği sorusuyla çok karşılaşırım. Önerim daima Korkuyu Beklerken olur. Bu öyküler, okuru Atay'ın dünyasına küçük adımlarla alıştırır. Bütünü kavramak için iyi bir kılavuz gibidir Korkuyu Beklerken. Atay öykücü olarak da çok başarılıdır. Ancak roman türünde yaptığı çarpıcı yenilikler öykülerini bir süre için de olsa romanlarının gölgesinde bırakmıştır. Alighieri, Dante, , 214; , 55, (1265-1321, İtalyan şair ve politikacı). Arsen Lüpen, , 221. Aşk-ı Memnu, , , 186, 196. Bailey, Paul, , 222, (1937 - İngiliz tiyatro oyuncusu ve oyun yazarı). Balzac, Honore de, 81, 82; , 370, 432, 437, Barth, John, , 222, (1930- ABD'li romancı ve kısa öykü yazarı). Bener, Vüsat O., , 12; (1922-2005, Türk yazarı). Benim Üniversitelerim, , 371, 373, Beyatlı, Yahya Kemal, , 145, 146, 154, 156, 179, 234, 243, 255; , 92, Bir Tereddüdün Romanı, , 588. Camus, Albert, , 214, 244; , 364, (1913-1960, Fransız yazar ve filozof). Canetti, Elias, , 222, (1905-1994, İngiliz yazar). Capote, Truman, , 260, (1924-1984, ABD'li yazar). Conrad, Joseph, , 224, 228, (1857 - 1924, Polonya asıllı İngiliz yazar). Cronin, A. J., , 222, (1896-1981, İskoç yazar). Culus-u Hümayun, , , 127. Cyrano de Bergerac, , ,161. Çapan, Cevat, , 222, (1933 - , şair). Değişim, , ,613. Demirhane Müdürü, , , 659. Dickens, Charles, , 391, 588, (1812 -1870, İngiliz romancı). Diderot, Denis, , 664, (1713-1784, Fransız yazar ve filozofu). Don Kişot, , 424, 592, 596, 733. Donne, John, , 471 (1572 -1631, İngiliz şair ve vaiz). Dorian Gray'ın Portresi, , 367. Dostoyevski, Fyodor Mihailoviç, 78, 79; , 130, 132, 244, 250; , 58, 61, 109, 239, 240, 243, 326, 349, 389, 401, 402, 405, 586, 587, 588, 596, Dumas, Aleksandre, , 192, (1802 1870 Fransız romancı). Dürer, Albrecht, , 9; , 469 (1471-1528, Alman ressam). Efruz Bey, , 588. Einführung in Die Baustatik, , 195. Ekmekçi Kadın, , 659. , 278, (1873 -1936, Türk şair ve düşünce adamı). Evdeki Yabancı (tiyatro, Claude Magnier 1920-1983) , 393. Evliya Çelebi, , 77, (1611- 1682 ?, Türk gezgin ve yazar). 1912-1914 yılları arasında birlikte yazdığı, 43 ciltlik kitap serisi). Farelerle İnsanlar, , 49. Finnegans Wake, , 222. Fowles, John, , 222, (1926-2005, İngiliz yazar). Fuzuli, , 28, 47, 52, 83, 91, 115, 116, 117, 133, 134, 145, 184, 189, 195, 255; , 96; , 236, 243. (1480/90?-1556) Azeri asıllı Türk divan şairi). Gide, Andre, , 663, (1869-1951, Fransız yazarı). Goethe, Johann Wolfgang von, 116; , 588, 589; , 410, 437, Gogol, Nikolay Vasilyeviç, 104; , 57; , 403, 404, (1809 -1852, Gorki, Maksim, , 230, 235, 239, 240, 243, 372, 373, 374, 391, 590, 646, Grand Encyclopedie de France, , Güzel günler göreceğiz çocuklar. 102. Hamlet, , 83; , 50, 58, 60, 160; , 61, Hardy, Thomas, , 471, (1840-1928, İngiliz roman ve kısa hikaye yazarı). Hortlaklar, , 617. Hürriyeti Seçtim, , 58. Istrati, Panait, , 376, 646, (?-1935, Romanyalı yazar). İbsen, Henrik, , 617, 619, 624, (1828 - 1906, Norveçli oyun yazarı ve şair). İki Sene Mektep Tatili, , 733. James, Henry, , 224, (1843-1916, ABD doğumlu yazar). Beklerken), 82; , 102, 320, 349, 402, 588, 604, 606, 608, 609, 613, 616, Kanuni Mersiyesi, , 370. Kaptan Grant'ın Çocukları, , 733. Karacaoğlan, , 248, 249, (1606-1679, halk şairi). Karamazov Kardeşler, , , 596. Keats, John, , 471, (1795- 1821, İngiliz şair). Kelile ve Dimne, , 164; , 63. Kırık Hayatlar, , 186, 188. Kinsley Amis, , 222, (1922-1995 İngiliz yazar). Kipling, Joseph Rudyard, , 89; , 184 (1865 1936, İngiliz şair, Kreutzer Sonatı, , 260. Krilov, İvan, , 710 (1768 1844, Rus fabl yazarı). Ksenophanes, , 54, (M. Ö. 570- M. Ö. 475 Antik Yunan filozofu). Kurtlarla Kuzular, , , 49. Kutatgu Bilig, , , 238. La Senfoni Pastoral, , 162, , 63. Leblanc, Maurice, , 221, . Lind, Jacob, , 222, . Maeterlinck, Maurice, , 218, (1862-1949, Belçikalı yazar). Mai ve Siyah, , 186. Makber, 14. olmak üzere çeşitli tarihlerde sinemaya uyarlanmıştır). Miller, Henry, , 268, (1891-1980, ABD'li yazar). Montaigne, , 462, 621, 622, (1533-1592, Fransız deneme yazarı). Muallim Naci, , 60, (1850-1893, Türk şair ve yazarı). Nabi, , 267, (1642-1712, Divan edebiyatı şairi). Naili Kadim, , 255, (?-1666, Divan edebiyatı şairi). Namık Kemal, , 75, 224; 101; , 74, 237, 241, 243, (1840-1888, Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-yı hürriyet (Hürriyet Kasidesi, Nedim, , 47, 71, 72, 83, 91, 145, 255; , 96; , 236, 243; , 97, (1681 - 1730, 18. yüzyıl Divan edebiyatı şairi). Nef'i, , 96, (1572-1635, 17. yüzyıl Divan edebiyatı şairi). O. Henry, , 256, (1862-1910, ABD'li kısa öykücü). Oblomov, , , 30, 109, 585, 586. Oğuzcan, Ümit Yaşar, , 148, (1926-1984, Türk şair). Old Mortality, , 220. On Binlerin Ricati, , 54, 56. Otuz Tabutlu Ada, , 220. Ölü Canlar, , 594. Ölüme Dair, , 127. Ömer Hayyam, , 89, (1048-1131, İranlı şair, filozof, matematikçi ve astronom). Ömer Seyfettin, , 588, (1884-1920, Türk öykücü. Milli edebiyat akımının öncüsü). Pardayanlar, , , 127, 218, 219, 221, 733. Paris Esrarı, , 219. Parma Manastırı, , 159; , 61. Pascal, , 28, 197, (1623-1662, Fransız matematikçi ve bilim adamı). Pembe Yıllar, , 222. Pilgrim's Progress, , 46. Pitigrilli, , 127, 218, 219, 221, 713, (1893-1975, Proust, Marcel, , 471, (1871-1922, Fransız romancı). edebiyatının kurucusu kabul edilen şair ve yazar). Raban, Jonathan, , 260, (1942- , İngiliz romancı). Rhys, Jean, , 222, (1894-1979, İngiliz kadın yazar). Rilke, Rainer Maria, , 665, 666 (1875-1926, Alman şair). Rousseau, Jean-Jacques, 343, 344, 379, 436, (1712-1778, Fransız yazar, Rubens, Peter Paul, , 218, (1577-1640, Flemenk ressamı). Ruhii Bağdadi, , 96, (?-1605, Türk Divan edebiyatı şairi). Safa, Peyami, , 226, (1899-1961, Türk yazarı). Saffet Nezihi, , 261, (1871-1939, Türk yazarı). Salinger, J. D., , 664, (1919- ABD'li yazar). Satıcının Ölümü, , 49. Savaş ve Barış, , 162; , 62; , 390. Schiller, Johann Christoph Friedrich, 588, (1759-1805, Almanya'da 19. Segur, Comtesse de, , 471, (1799-1874 Fransız yazar). Selimname, , 147, 179. Seyfi Baba, , , 278. Shakespeare, William, , 83; , 22, 48, 50, 58; , 55, 103, 471, (1564 1616, İngiliz şair ve oyun yazarı). Shaw, Bernard, , 452, (1856-1950, İrlandalı yazar). Shelley, Mary, , 471, (1797-1851, İngiliz yazar). Steinbeck, John, , 130, (1902-1968, ABD'li yazar). Stendhal, Marie-Henri, , 244; , 81; , 471, Suç ve Ceza, , 6; , 63; 376. Sue, Eugene, , 219, (1804-1857, Fransız romancı). Süleymaniye'de Bir Bayram Sabahı, , 156. Şeyh Galib, , 255, (1757-1799 Divan edebiyatı şairi, mutasavvıf). Şol Cennetin Irmakları, , 134. Tahir ile Zühre, , , 127. Tahir, Kemal, , 182184, 198, 218, 226, 228, (1910-1973, Türk romancı). Talu, Ercüment Ekrem, , 222, (1886-1956, Türk gazeteci ve yazarı). Tarhan, Abdülhak Hamit, 14, , 235, 236, 237, 238, 243, 280; , 98, (1852-1937, Türk şair ve oyun yazarı). Tarık bin Ziyad, , 62. Tevfik Fikret, , 283; , 69, (1867-1915, Türk şairi). Twain, Mark, , 401, (1835-1910, mizahi romanlarıyla ünlü ABD'li yazar). Underworld, , 16. Vadideki Zambak, , 432. Vergilius, Publius, 28, (M. Ö. 70 - M. Ö. 19 Romalı şair). Verlaine, Paul Marie, 471, (1844-1896, Fransız şairi). Verter, , , 437. Walden, , , 230. Yeraltından Notlar, , 61. Yorgun Savaşçı, , 182. Yunus Emre, , 33, (1238 1328, Mutasavvıf Türk halk şairi). Zavallı Necdet, , 162; , 261. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, , 230. Ziya Gökalp, , 241, (1876-1924, Türk sosyolog ve yazarı)."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/omur-temmuz-gunesine-maruz-kalan-kardir", "text": "Homa Katouzian'ın kaleme aldığı, Sadi: Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şairi başlıklı biyografi bu büyük şairin çok daha iyi tanınıp anlaşılmasını, tarihsel perspektife daha iyi oturtulmasını mümkün kılıyor. Bu arada tarih ve edebiyat literatüründe Sadi'ye dair yapılan bütün çalışmalara da derli toplu bir şekilde bakmamızı sağlıyor. Geçtiğimiz ay yayınlanan kitabında Sadi'yi, Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şairi olarak betimlemiş İranlı tarihçi Homa Katouzian. Bu tanımlama büyük şairi tam manasıyla anlamak için eksik bir tanımlama bana göre. O, aynı zamanda yaşadığı dönemden günümüze hikmetin, insan-ı kamilin de en önemli temsilcilerinden birisi. Farsça ile veya hikmet ilmi olan tasavvufla yolu kesişip de Bostan ve Gülistan adlarını taşıyan eserlerini okumayan yoktur herhalde. Bu meşhur eserlerinin de tesiriyle, hemen herkesin zihninde Sadi'ye dair bir şeyler çağrışsa da gerçekte kim olduğu, nasıl bir hayat sürdüğü hatta hangi yüzyılda yaşadığını bile pek kimse bilmez. Pek çok insan için o, aşkı ve tutkuyu öne çıkaran şiirler yazan, hikmetli hikayeler anlatan bir isimden ötesi değildir. Ülkemizde bu büyük şairin hayatını konu edinen biyografik bir eser yok bildiğim kadarıyla. İşte, Homa Katouzian'ın kaleme aldığı, Sadi: Hayatın, Aşkın ve Tutkunun Şairi başlıklı biyografi bu büyük şairin çok daha iyi tanınıp anlaşılmasını, tarihsel perspektife daha iyi oturtulmasını mümkün kılıyor. Bu arada tarih ve edebiyat literatüründe Sadi'ye dair yapılan bütün çalışmalara da derli toplu bir şekilde bakmamızı sağlıyor. Eserlerinde anlatılan hikayelerin gerçekten ona ait olup olmadıklarını değerlendiriyor. Bugüne kadar onun hayatına dair verilen pek çok bilgiye ciddi itirazlar getiriyor ve okuyucuya farklı perspektifler sunuyor. Mesela, bugüne kadar Sadi hakkında ileri sürülenin aksine, seyahatlerinin sınırlı bir alanda kaldığı ve Cuveyni kardeşler ile karşılaşma ihtimalinin çok zayıf olduğu kitapta ileri sürülen iddialar arasında. Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren, Sadi'nin o çile dolu, İslam dünyasının Moğol istilası ile perişan hale geldiği dönemin havasını soluyor, onun kendine has yaşamının içerisinde kendinize dair bir şeyler de buluyorsunuz. Sadi'nin yazdığı her satır muhtemelen kendi hayatının derinliklerinin yansımalarıydı. Küçük yaşta babasını kaybedince, anne tarafından dedesinin himayesinde yetişti. 1223 senesinde Bağdat'a giderek Nizamiye Medreseleri'nde okudu, burada tanıştığı Şeyh Sühreverdi'nin meclisine katıldı. Sühreverdi gençlik yıllarında Sadi'yi etkileyen en önemli isimdi. Bağdat'ta bir hayli kaldıktan sonra, kendisinden yaklaşık 200 yıl kadar önce okuduğu medresenin başmüderrisliğini üstlenen Muhammed Gazzali'nin yaptığı gibi insanlardan uzaklaşıp kendisini yollara vurdu. Medreseyi terk ederek, dünyaya ve dünya nimetlerine sırt çevirdi. O, dünyaya ram olanın gözünü ya kanaat ya kara toprak doyurur diyerek dünyanın faniliğini dile getiriyor, bir anlamda yaşadığı ruh halini satırlara yansıtıyordu. Sadi ellili yaşlarını aştığı yıllarda önce Bostan'ı, ertesi yıl ise İlhanlı hükümdarı Hülagü'nün, Abbasi Halifeliği'nin başkenti Bağdat'ı ele geçirip, Halife'yi atların ayakları altında çiğnettiği 1258 senesinde, en meşhur eseri olan Gülistan'ı kaleme aldı. Birer yıl arayla yazdığı bu eserlerinde erdemli, iyi bir insan olmanın gerekliliği ve bunun nasıl elde edileceği üzerinde durmuş, pek çok tasavvufi hikaye ile vermek istediği mesajı desteklemişti. Bunlar belki de sufi kimliği ile tanınan büyük yazarın mensubu olduğu tasavvuf düşüncesinin yıllar içerisinden süzülüp satırların yansımış ifadeleri belki de Moğol İstilası altında inleyen İslam toplumuna bir çeşit sabır ve teslimiyet mesajıydı. Bu eserleri belki de: Be adam, elli yaş yaşadın, hala uykudasın, bu kalan beş günün mü kıymetini idrak edeceksin cümleleriyle betimlediği gibi; olgun bir insanın, geriye bakarak geçip giden hayatını sorgulaması ve hayatın anlamsızlığını kendisinden sonra gelen nesillere anlatma gayreti, bir anlamda hayatını belli erdemlerle süslenerek, dünyaya itibar etmeyerek geçirmeleri yönündeki tavsiyeler bütünüydü. Sebebi her ne olursa olsun hem Bostan hem de Gülistan yüzyıllar boyunca pek çok insan tarafından okundu. Şerhleri yapıldı, kütüphanelerin en değerli köşesini süsledi. Bazen bir babaannenin torununa öğüt vesilesi, bazen bir şeyhin talebelerine dersi, bazen bir dostun dostuna en kıymetli hediyesi oldu. Sadi çocukluğundan itibaren kuru cehaletin karşısındaydı. Cahilliği her zaman eleştirdi. O, cahillerin en belirgin özelliğini, muhataplarına karşı verecekleri bir cevapları yahut söylediklerini ispatlayacak delilleri kalmadığında saldırıya geçmeleri şeklinde tanımlamış, hiç değişmeyen bu tavrı yüzyıllar öncesinden satırlara dökmüştü. O her zaman alimleri, hikmeti, sadeliği övüp, alimlerle dostluk kurmayı tercih etti. Bu arada anlattığı hikayeler üzerinden devrinin siyaset adamlarına üstü kapalı mesajlar göndermeyi de ihmal etmedi. Sadi, eserlerinde ve yazdığı küçük risalelerinde her zaman mutasavvıf kimliğini yansıtan bir şair ve şeyh olarak insanı, insanın kendisiyle ve nefsiyle yüzleşmesini öne çıkardı. Ona göre, insan olmanın asli unsuru birbirine saygı duymak ve insanı sevmekti. Kendisinden yaklaşık elli yıl sonra yaşayan Yunus Emre'nin de dillendireceği Yaradılanı Yaradan'dan ötürü hoş görme düşüncesi Sadi'nin de temel düsturlarından birisiydi. Onun: Ademoğulları bir vücudun azaları gibidir, çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmıştır, vücudun bir yerinde bir ağrı hasıl olursa, diğer azanın kararı kalmaz, onlar da rahatsız olur, sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsan, sana da insan adını vermek yakışmaz cümleleri, Hz. Peygamber'in: Her kim kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için istememiş ise iman etmiş olamaz sözünün yansımasından başka bir şey değildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/omurluk-matem-bosnanin-gercek-hikayesi-son-siginak", "text": "Srebrenitsa katliamını başlattığı gün ''Osmanlı'ya karşı gerçekleştirdiğimiz ayaklanmanın anısına, Türklerden öç alma vakti gelmiştir'' diyen Bosna kasabı Ratko Mladic, coğrafya kaderlerinin zamanlararası çağrışımlarıyla Necip Fazıl'ın Sakarya Türküsü'ndeki vurucu mısrasını hatırlatır bana: Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya. Boşnakları kendi vatanlarında mülteci konumuna getiren bu kan emiciler, Hasan Nuhanoviç'in deyimiyle on binlerce Boşnak'ı karınları aç, ayakları çıplak ve elleri boş bir şekilde vahşi hayvanlar gibi Bosna'nın doğusundaki ormanlık alandan geçerek kaçmaya zorladı. Hasan Nuhanoviç'in Son Sığınak'ını elimize aldığımızda yıllardır okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz hikayelerle benzeş hatıralarla karşılaşacağımızı düşünürüz. Evet, çoğuyla da tanışızdır; ancak okuyucuyu 'an' içinde hayrete düşürecek durumlarla yüzleştirdiği de bir gerçek. Tıpkı, Luka köyünden kaçarken tanıştığımız Osman gibi. Yaşlı annesiyle koşup kurtulamayacağını anladığında en nihayetinde annesinin tüm yakarış ve çaresizliğine rağmen ona bir miktar para verip yoluna devam etmek isteyen Osman gibi... Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin insani yardım konvoylarının Boşnaklara ulaşmasını engelleyen Sırp anneler gibi; 'anneler'... Ziynet eşyalarının hiçbir değerinin kalmadığı, on kilo buğdayla bir kot pantolonun, üç ekmekle iki sigaranın değiş tokuş edildiği, özlenen bir sevgiliyi görmek yerine maalesef- pita ekmeğinin tercih edildiği zamanki o çaresiz araflar gibi... Günler, aylar, yıllar süren göç dalgası Nuhanoviç ve ailesini Srebrenitsa'da sabit kıldı ve işgal boyunca Bileşmiş Milletler karargahında çevirmenlik yaptı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ordet-imkansizi-beklemek", "text": "Sinemanın ilk büyük yönetmenlerinden olan Carl Dreyer'in filmografisinin en tartışmalı eseri Ordet, saf gerçekle metafiziğin, imanla inkarın, mucizeyle alelade olanın aşırılıklarla dolu birlikteliğine davet ediyor bizi. Zaten, değil mi ki itidali korumak sanatta da dini tecrübede de müşkül bir meseledir. Fakat Dreyer Ordet'te büyük bir ustalıkla bu meselenin üstesinden geliyor. İfrat, mübalağa ve mucize, kolaylıkla makul bir hikayeye dönüşüyor. Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir. Rembrandt'tan Chagall'a, Itri'den Debussy'ye, Mimar Sinan'dan Michelangelo'ya, Dante'nin İlahi Komedya'sından Shakespeare'in tragedyalarına kadar, sanat ve din arasındaki etkileşimin izlerini görebileceğimiz şaheserlerin uzun bir listesini yapmak mümkündür. Fakat sinemada dini ilhamın izlerine rastlamak pek de sık karşılaşılan bir durum olmasa gerek. Bu durumun en büyük müsebbibi belki de modern bir sanat olarak sinemanın doğuşunun, dinin aşkın tezahürleri ile sanatın metafizik ufkunu buluşturan zeminin çoktan ortadan kaybolduğu zamanlara denk düşmesidir. Sözü, sinemanın ilk büyük yönetmenlerinden olan Carl Dreyer'in bir filmine getirmek niyetindeyim. Dreyer 1968'de 78 yaşında iken hayata veda etmiş. Filmografisinin en tartışmalı eseri Ordet, 1955 yılına ait bir film. Film saf gerçekle metafiziğin, imanla inkarın, mucizeyle alelade olanın aşırılıklarla dolu birlikteliğine davet ediyor bizi. Zaten, değil mi ki itidali korumak sanatta da dini tecrübede de müşkül bir meseledir. Fakat Dreyer Ordet'te büyük bir ustalıkla bu meselenin üstesinden geliyor. İfrat, mübalağa ve mucize, kolaylıkla makul bir hikayeye dönüşüyor. Lüteriyen bir baba olan Marten'in Mikkel, Johannes ve Anders adında üç oğlu vardır. Mikkel bir agnostiktir, Johannes ise teolojiyle ilgilenmektedir, kendini İsa Mesih olduğuna inandırmıştır. Ailenin küçük oğlu Anders ise komşuları olan terzinin kızına aşıktır. Bu arada Mikkel'in karısı Inger hamiledir ve kendisini büyük bir felaket beklemektedir. Çocuğunu dünyaya getirirken hayatını kaybedecektir. Mucize tam da burada Johannes'in eliyle gerçekleşecektir. Kierkegaard çalışmaları yüzünden delirdi. Ordet'in bütün felsefesini özetleyen bu cümle, filmde kendini İsa zanneden meczup Johannes'in babası tarafından dillendirilir. Eğer mümkün olsaydı da yönetmen koltuğunda Kierkegaard otursaydı galiba tam da böyle bir film çıkardı ortaya. Zira düşünce tarihinin bu büyük filozofu, Tanrı aşktır diyen bu nahif adam, ancak delilikle izah edilebilecek bir imanı sahici bir iman olarak görür. Düşüncelerine aşina olanlar bilecektir ki Kierkegaard Korku ve Titreme'de tam da böyle bir imanı anlatır: Ancak imanın bir mucize olduğuna inandığımız sürece mucizelerin hakikatine ulaşabiliriz. Zira Tanrı Aşktır ve iman onun istisna ve şüphe kabul etmeyen biricik yoldaşıdır. Kierkegaard'ın tasavvuru önce tekinsiz bir metafiziğe, oradan sınırları belli olamayan, müphem, itidalsiz bir aşkınlığa açılır. Bir kez olsun dimağında koşulsuz teslimiyetin ve imanın o büyük lezzetini tatmış bir insan, nasıl olur da hala sıradan biri gibi inanabilir? Ordet'in kahramanı Johannes inanmıştır ve Neden insanlar arasında gerçekten inanan biri yok? diye sorar. Babasına göre ona bu soruyu sorduran şey Kierkegaard'ın düşünceleridir. Bu gizli gönderme bir yanıyla mümince bir teslimiyetin, diğer yanıyla patolojik bir vakanın ifadesidir. Johannes, kendisinin İsa olduğuna inanmaktadır. Ruhsuz, ifadesiz bir hayalet gibi ortalıkta dolaşıp dururken arka planda bir hikaye akıp gitmektedir. John aşırılıklarıyla çevresine yabancılaşmıştır ama yine de aile fertleri onu bu haliyle kabul etmiş gibidir. Saplantılı davranışları, olur olmaz çıkışları hoşgörü ile karşılanır ya da görmezden gelinir. Ve nihayet mucizenin kutsal paradoksu gerçekleşir. Tanrı'nın abdalı John, ölüyü diriltmeyi başarır ama bu mucize iman edenlerin imanını artırdığı gibi şüphecilerin tereddütlerinden de hiçbir şey eksiltemeyecek; hayranlık ve şaşkınlık dolu bakışların arkasında, mutmain olmamış kalplerin hezeyanlarını görmek hiç de zor olmayacaktır. Ordet'in kahramanı John katıksız bir imanı yakalamış, mucizeyi mümkün kılmıştır. Onun imanının aşkınlığı, psişik sanrılarıyla her an yer değiştirebilir. İnancın sekineti kolayca aşırılığın tezahürlerine dönüşebilir. Bundan 500 yıl önce, kurban edilmek üzere çocuğunu And dağlarının zirvelerine çıkaran babanın bakışlarında, inanmış bir adamın teslimiyetinden başka bir şey görmek mümkün değildir. Ordet'in kahramanı John, Colomb öncesi Amerika'sında bir İnka olarak dünyaya gelseydi gözünü kırpmadan aynı şeyi yapmaktan çekinmezdi. Ya da 1970'lerin Amerika'sında yaşasaydı ve Jim Jones'in sadık bir müridi olsaydı topluca intihar eden 913 kişiden biri olmaktan imtina eder miydi veya 31 Aralık 1999 yılında 10 Emir'e uyulmadığı için kıyametin kopacağına inanarak intihar eden yüzlerce insandan biri olur muydu? Bilmek değil tehlikeli olan, inanmak. Bilmek bilmektir ama inanmak dünyayı değiştirmek için sınırsız bir güç, bazen kendi inanç ve değer skalası dışında kalan her şey için tedirgin, şüpheci ve tatmin olmayan protest bir ruh bırakabiliyor geride. İsteyen bu hikayeden manevi ya da profan, bilimsel ya da metafizik bir sonuç çıkarabilir. Gerçek imanın dirilten nefesi ya da Lazarus sendromu... Adı her ne olursa olsun inanmak üzerine, inanmanın kendisi kadar karmaşık bir film Ordet."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ortacagin-ruhunu-anlamak", "text": "Zihinlerimize 'karanlık' olarak kodladığımız ve popüler kültürdeki temsillerini gördükçe 'iyi ki bu çağda yaşamamışım' dediğimiz Ortaçağ'ın ruhunu olduğu gibi aktaran bir kitap önereceğim size: Huizinga'nın Ortaçağın Sonbaharı... Kitabın, geçmişe dair 'mekanik' ve 'durağan' bakışınızı yok edeceğinden emin olun. Fransa'nın Paris kentinde 1396 yılının ekim ayında kiliselerin çanları kent sakinlerini uzun sürecek bir yasa davet için hiç durmamacasına çalıyordu. Kral VI. Charles dahil herkes şiddetli bir mateme tutulmuş; Valois Hanedanı'nın amansız düşmanları bile 'Son şansımızı yitirdik... Şimdi neler olacak?' diye titrek mum alevlerinin eşliğinde sabahlara dek düşünüyordu. Korku ve intikam hissi kol kola büyüyor, bu 'karanlık' günlerin her anına sızan kesifliği daha da artırıyordu. Çocuklar düşlerinde artık 'acımasızca yaklaşan barbarların seslerini' duyuyor, teselli bulamadıkları tedirginliklerine büyüklerini bu denli çaresiz görmenin şaşkınlığı da ekleniyordu. İşte bu Ortaçağ'ın sonlarında standart duyguların -farklı olarak hepsinin bir arada ve yüksek dozajda- yaşandığı bir geceydi. Korku, duygusal patlamalar, intikam hissi, dindar bir adanmışlık, umut vs... Çünkü, başını Fransız şövalyelerin çektiği Haçlı Ordusu 25 Eylül günü Tuna kıyısında yer alan kent Niğbolu'da Yıldırım Bayezid önderliğindeki Osmanlı kuvvetlerine mağlup olmuş ve tamamen imha edilmişti. Başta Jean de Nevers olmak üzere Eu Kontu Philippe d'Artois, La March Kontu Jacques de Bourbon, Enguerrand de Coucy, Henry de Bar ve Guy de la Tramouille ile Mareşal Boucicaut gibi asilzadeler esir alınmış, alınan duyumlara göre zincirlenerek Osmanlı başkentine götürülmüştü. Ortaçağ Avrupa'sının standart 'duygularına' artık 'Türk korkusu' da eklenmişti. Gelecek, bu 'aşırılıkların' eşliğinde belirlenecekti. Resmi belgelere dayanarak Ortaçağ tarihini öğrenen günümüz okuru, Ortaçağ ruhunun son derece heyecanlı oluşunu asla yeterince anlayamaz. Çoğunlukla resmi kayıtlara dayanan tablo, o kayıtlar ne kadar güvenilir olursa olsun bir unsurdan yoksun kalacaktır: Gerek hükümdar gerekse halkı etkileyen şiddetli tutkudan... Bu cümleler adeta erken bir 'sosyal tarihçilik' manifestosudur. Her dönemin ruhu olduğunu ve bu ruhun insan davranışlarına etki ettiğini bilmek sizi en hafifinden anakronizmden koruyacak ve geçmişe ait taşların yerlerine daha iyi oturmasını sağlayacak. Tarihin bir 'ezber' alanı olmadığını fark edecek ve geçmişin bir 'düşünce ortamı'ndan çıktığını ve geleceğin de bugünün ikliminin tesiriyle oluşacağını bileceksiniz. Johan Huizinga'nın Alfa Yayınları'ndan çıkan kitabı Ortaçağ'ın Sonbaharı, alt başlığında 14 ve 15. Yüzyılda Fransa ve Hollanda'da Yaşam, Düşünce ve Sanat Formlarına Dair Bir İnceleme ifadesi yer alsa da 'evrensel' sosyal meselelere eğilen ve her toplum için ipuçları barındıran 'ulus üstü' bir çalışma."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ozgurluge-dogrultulan-kilic", "text": "Tarih ve gerçeklik ilişkisini, İkinci Dünya Savaşı'nın en trajik olaylarından biri üzerinden anlatan Bir Kılıç Üzerine Çıkarsamalar, gerçek ile kurmacanın iç içe geçtiği bir kitap. Tarihin farklı kaynaklarının labirentinde gerçeğin izini sürmeye çalışan bir rahibin hikayesini okuduğumuz roman, bizi tarih bilgisinin güvenirliği, yorumun gerçekliği gibi konular üzerine düşünmeye çağırıyor. Genel tarih anlatılarına, eğer işin uzmanı veya ilgilisi değilsek, şüpheyle yaklaşmaz anlatıları olduğu gibi kabul ederiz. Bunda ilkokul sıralarından itibaren gördüğümüz tarih dersinin payı büyüktür. Derslerde devletler, savaşlar, antlaşmalar minvalinde öğretilen dünya ve ülke tarihi genel çerçevesiyle zihnimize yerleşir. Ancak okul bittikten sonra, eğer hala tarihe ilgimiz kalmışsa, yaptığımız okumalarla derinlere ineriz. Pek de sürprizi olmadığını sandığımız olayların gizlerini böylece fark ederiz. Asıl iş de bundan sonra başlar. Yüzlerce kaynak arasından doğru bilgiye ulaşmaya çalışmak sandığımızdan daha zor olabilir. Tarih ne de olsa bir yanıyla yoruma dayanır. Yorumlardan sıyrılıp salt gerçeğe ulaşmak kayıtlar, belgeler, tanıklıklar arasında epey bir mesai harcamamıza neden olabilir. İtalya'nın ödüllü (1997 Strega ve 2016 Franz Kafka) yazarı Claudio Magris'in Türkçede yeni yayımlanan Bir Kılıç Üzerine Çıkarsamalar isimli kitabı bu türden bir mesaiyi ele alıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1944 yılında, Nazilerle ittifak kuran Don Kazakları, İtalya'nın Carnia bölgesini işgal eder. Almanlar Kazaklara, partizanlarla savaşmaları karşılığında Carnia bölgesini yurt olarak vaat eder. Carnia büyük zulüm ve şiddet görür. Bu sırada dönemin piskoposu, anlatının sesi olan rahibi trajediyi durdurmakta arabuluculuk yapmak üzere görevlendirir. Kitap, rahibin o dönemki tanıklıklarını yazdığı raporu gözden geçirmesini ve fark ettiği tarihi boşlukları doldurma çabasını, mektup-anlatı biçiminde biz okuyuculara sunuyor. Rahibi yıllar önce yaşadığı dönemi yeniden ele almaya iten neden sadece sakin geçen emeklilik günlerini doldurma çabası değildir. Rahibin ilgisini olaydan yaklaşık on üç yıl sonraki Corriere di Trieste gazetesinde yayımlanan bir haber kamçılar. Haber, Kazakların atamanı Krasnov'un ölümüyle ilgili yeni bir iddia içermektedir. Böylece o güne kadar bildiği tarihsel gerçeklik rahip için bir anda şüpheye dönüşür. Krasnov'un ölümü üzerinden tarih bilgisinin nesnelliğini sorgulama çabasına girişir. Krasnov'un ölümü üzerindeki sis perdesi rahibin araştırmasının başlangıcını teşkil eder. Bu sisi çözerse dönemin belirsizliğinin de ortadan kalkacağını düşünür. Dönem ve Krasnov ile ilgili bulabildiği tüm kaynakları okur, inceler. Ulaştığı makaleler, kitaplar birbirini yalanlayan yazılarla doludur. Rahip olayın üzerinde bu kadar farklı iddia olmasının altında yatan nedeni merak eder. Ben hakikati değil, hakikatin tahrif edilmesinin sebeplerini ve açıklamalarını arıyorum der. Adeta bir tarihçi titizliğiyle çalışır. Hakikatin tahrifatının bu ısrarlı ve azimli direnci beni de neredeyse tarihçi olmaya, olayların kendilerinden ziyade nasıl çarpıtıldıklarını yeniden kurgulayan amatör bir tarihçi olmaya itiyordu. Meselenin merkezindeki Don Kazaklarının komutanı Pyotr Krasnov 1917 devriminde Rus ordusunun komutanlığına getirilmiş, Bolşeviklere karşı savaşmıştır. Daha sonraları ise karşı devrimci Beyaz hareketin liderlerinden biri olmuştur. Renkli bir hayat süren Krasnov, aynı zamanda tarihi birçok romana imza atmıştır. Yıllar sonra Naziler tarafından tekrar keşfedilip müttefikleri olan Kazak ordusunun başına getirilen Krasnov, yurt vaadiyle kandırılan ve türlü kötülüklere alet edilen bir ulusun atamanıdır. Hem dönemin hem de Krasnov'un kişiliğinin rahip üzerindeki etkisi çok büyüktür. Sanki sadece dokuz gün boyunca hayatımla kesişen o olay en hakiki tarihimi kapsıyor ve varlığımı yansıtıyordu der. Öyle ki Krasnov'un yaşamının haritasını çıkarmakla kendi haritasını da çıkarabileceğine inanır. Yaşamdaki çabanın, kaçışın, kovalamacanın atamanın kişiliğinde vücut bulduğunu düşünür. Onda yaşamın bilgeliğinden bir kesit bulunduğuna inanır. Rahibe göre Krasnov merhametli bir komutandır, Carnia'da yapılan şiddeti onaylamaz. Ancak elinden bir şey de gelmez çünkü kontrol Almanların elindedir. Çarlık Rusya'sı zamanında Çar'ın hizmetinde özgürlüğü hayal eden bir ulusun komutanı olarak tek hayali özgür Kazak birliğidir. Onları ana vatanlarından kilometrelerce uzağa getiren de bu özgürlük tutkusudur. Krasnov'un kitapları isyankar ve avare Kazak ruhunun şanlı anısına yazılmış şiirdir. Devlet ve yasaya karşı çıkan steplerin özgürlüğü ele avuca gelmez. O... sadece altındaki atı ve üstündeki Tanrı'yı tanıyan bir özgürlüktür. Ancak rahip bu tutkunun, komutanı günaha ve köleliğe ittiğini ileri sürer. Führer'e ve faşizme teslim oluşu bunu kanıtlar. ... Krasnov maceranın, cesaretin ve geleneğin müdafaasını geleneğin ve maceranın en büyük düşmanı, hayatı, hor görülen demokrasilere atfedilenden çok daha katı bir şekilde, tekdüze hale getiren totaliter ve teknolojik Nazizm'de aramıştır. Böylece kılıcını istemeden özgürlüğe doğrultmuştur. Komutan da olsa her insan gibi hata yapar. Belki de rahibin Krasnov'da görüp hayran olduğu, o dimdik ve buyurgan tavrın altındaki insanlıktır. İkinci Dünya Savaşı ve etkileri üzerine literatürde çok sayıda eser bulunuyor. Ana akım tarih bilgisinin dışına çıkarak, dönemin aktörü olmasına rağmen bugüne kadar neredeyse hiç ele alınmamış ulusların ve olayların hikayelerine ise pek az rastlanıyor. Claudio Magris'in Bir Kılıç Üzerine Çıkarsamalar'ı yirminci yüzyılın en trajik olaylarından birinin özellikli bir hikayesi olarak karşımızda duruyor. Gerçek ile kurmacanın iç içe geçtiği tarihin küçük ama derinlemesine anlatılarından biri olan kitap, okuyucunun rahiple birlikte tarihin farklı kaynaklarının labirentinde gerçeğin izini sürmesini sağlıyor. Üstelik bu macera, kitabın ana ekseni olan tarih bilgisinin güvenirliği, yorumun gerçekliği, tahrifat derecesi gibi konuları mesele edinen ayrıcalıklı bir yolda ilerliyor. Tarihte doğruya ulaşmak bazen zor görünse de kitaptaki gibi bir tutkuya sahip olduktan sonra sabırla ilmek ilmek örülen çabaya değiyor doğrusu.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/pandeminin-ortasinda-cicek-acar-mi", "text": "Margaret Atwood'un, 11 Eylül sonrasında yaşadığı dehşetin etkisinden henüz çıkmamışken yazdığı ve 2003 yılında yayınlanan Antilop ve Flurya romanı, bugünlerde yakından tanık olduğumuz üzere insanın yıkıcı gücü ile yapıcı gücünün nasıl da iç içe olgular olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Edebiyat; kaçak dövüşe, kaytarmaya, yüzleşmemeye müsaade etmez. Sizi kulağınızdan veya burnunuzdan tuttuğu gibi çeke çeke saklandığınız hakikatin karşısına çıkarıverir. Bunu bazen şakayla ve neşeyle yapma alicenaplığını gösterse de bazen tekinsizlik hissini damarlarınıza dek hissettirerek yapar. Şimdilerde, 1985 yılında kaleme aldığı Damızlık Kızın Öyküsü kitabı ile tabiri caizse yeniden meşhur olan Margaret Atwood da böyle çetin yüzleşmelerin ve tedirgin edici eserlerin yazarı. Romanlarının ve hikayelerinin birçoğu bilim-kurgu sayılabilecek olsa bile böyle kategorize edilmeyi reddeden ve spekülatif kurgu yazdığını ifade eden Atwood'un kaleme aldığı birçok eser, okuyucusunu okurken de sonrasında da bir türlü rahat bırakmaz. Margaret Atwood'un, 11 Eylül sonrasında yaşadığı dehşetin etkisinden henüz çıkmamışken yazdığı ve 2003 yılında yayınlanan Antilop ve Flurya romanı, bugünlerde yakından tanık olduğumuz üzere insanın yıkıcı gücü ile yapıcı gücünün nasıl da iç içe olgular olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Atwood'un bahsettiğimiz üslubu bu romanda da kendini gösteriyor ve okuyucuyu zaman zaman kitabı elinden bir kenara bıraktıracak kadar derin bir tedirginlik hissi ile yokluyor. Bu tedirginlik hissinin başlıca sebebi, romanın anlatıcısı ve -görünen o ki- bir virüs salgını tüm dünya insanlarını yok ettikten sonra dünya üzerinde sağ kalmış tek insan olan Jimmy'nin iç konuşmaları değil elbet. Hatta, insanlığın bir virüs salgını ile son bulması ve romanda bu pandemik ile başarısız ve canhıraş mücadelenin tüm aşamalarının acımasız bir gerçeklikle anlatılması da değil. Roman, kendisine daha sonra Flurya takma ismini verecek Glenn'in yukarıda alıntılanan cümlesi üstünde dönüyor. Tek bir nesil yeter diyor Flurya, tek bir nesili yok etmek yeter, insanlık denen hayal kırıklığından kurtulmak için. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, ülkelerin ve hükümetlerin, güç ve etkilerini açıkça göstermekten artık çekinmeyen, kendilerine ait kolluk kuvvetleri olan büyük şirketlerce yönetildiği bir zamanda geçiyor roman. Bu büyük şirketler, ana merkezlerinin, araştırma enstitülerinin bulunduğu ve çalışanları ile ailelerinin yaşadığı, büyük, kapılı, ileri seviyede korunaklı, refah içindeki sitelerde konuşlanmışken insanların çoğu -ve tabii bu şirketlerin de müşterilerinin çoğudışarıdaki dünyada giderek kötüleşen çevre koşullarına karşı yaşam mücadelesi vermektedir. Şirketlerin yönettiği bu dünyada bütün bilimsel gelişmeler ve teknoloji artık alenen şirketlere aittir ve kapitalist gelişmenin, halkı uyuşturmanın hizmetindedir. Yani her şey haliyle satış odaklıdır ve kaynakların da ekolojik dengenin da gittikçe artan bir hızla yok edilmesine sesini çıkartacak pek az insan kalmıştır. İnsanların zaaflarını sürekli suistimal ederek onları daha fazla satın almaya iten sentetik ürünler üreten bu şirket devletlerin üretimlerinin ana kalemleri ise güzellik ve sağlıktır. Atwood'un resmettiği dünyadaki sistemde iyiye doğruya güzele dair bir nüve bulmak çok zor olmasına rağmen, şirketlerin üretimlerini güzellik ve sağlık odaklı yapmasının ironisi gözden kaçmaz kaçmamasına ama Atwood, okuyucusunu bu kadarla bırakmaz: Acımasız, güce dayalı, içinde yaşanması zor ve yapılanların tahammül sınırlarını zorladığı bir teknokrasiyi anlatır. Gen teknolojisinin ilerlemesi ile insan dokuları verilerek insanlara organ üretilmesi için tarla gibi kullanılan domuzlar, insanlara istedikleri renkte ve şekilde gür ve sık saçlar üretmek için yünlerinin geni değiştirilmiş koyunlar, çocukların eğlenmesi ve ev içinde kaybolduklarında kolay bulunmaları için neon yeşiline dönüştürülmüş tavşanlar gibi gelişmeler bir yanda; devamlı izlenilen ve izleyen bir dünyada görülebilmek için yapılan ve ratingi yükseltmek için dehşeti, şiddeti gittikçe artan gösteriler, bio-terörizm tehditleri diğer yanda, insana kaçacak yer bırakmaz. Bu yarı-distopik teknokraside insanlığa dair iyi ve doğru adına ne varsa hepsinin hızla tükenişini ve bütün bu kötülüklerin olağanlığını izler, romanda anlatılan insanlığın sonunun, aslında virüsün baş göstermesinden çok önce geldiğini görürüz. Virüs salgınının sebebi kitabın sonuna dek kendini belli etmezken, romanın anlatıcısı Jimmy'nin çobanlığını yaptığı yeni bir tür insansı yaratık kabilesinden de bahsetmek gerekir. Jimmy'nin çocukluk arkadaşı ve sonrasında patronu genetik mühendislik dahisi Flurya tarafından sentezlenmiş bu yeni insansı grubu, belli ki insanlıktan sonra gelecek insanlar olarak dizayn edilmişlerdir. Doğanın ve insanların tüm üstün özelliklerini alıp insanın rekabete ve hırsa dayalı özelliklerinin çıkartılması ile oluşan bu deney-insanlar, Cennet Bahçesi'ni andırır korunaklı alanlarından, insanlardan temizlenmek suretiyle masumiyetlerine hazır hale getirilmiş dünyaya Jimmy önderliğinde salınırlar. Burada Atwood'un ironisi yine göze çarpar, kıyamet sonrası dünyada kanlı ve çürümüş zombiler değil; genetikleri ile oynanmış, ölüm hisleri olmadığı için öleceklerinden bihaber, estetik olarak komik sayılacak derecede mükemmel canlılar dolaşır. Dünya üzerindeki tek insan olduğunu düşünen ve korunaklı alanından bütün dünyanın nasıl pandemiye yenik düştüğünü izlemek zorunda kalan Jimmy, roman boyunca yarı meczup şekilde Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordu; bir daha elde edemeyeceği geçmiş mi, eğer fazla berrak bir şekilde bakarsa onu yok edecek şimdi mi? Ve, tabii ki bir de gelecek vardı. Vertigonun ta kendisi. Jimmy'nin ruh hali aslında pandemi öncesi umutsuz insanlığın çaresizliğini de yansıtmaktadır. Romanın sonunda baş gösteren beklenmedik olay ise Jimmy'yi yine bir ahlaki ikilemde bırakır. Antilop ve Flurya tek başına rahatlıkla okunur bir kitap olmakla beraber devamı olan Tufan Zamanı (2009) ve Delli- Addem (2013) ile Margaret Atwood anlattığı dünyanın sonu hakkındaki spekülasyonlarını tamamlar. Tufan Zamanı, Antilop ve Flurya'da anlatılan olaylara, sitelerin dışındaki avamların dünyasından, özellikle de Tanrının Bahçıvanları denilen çevreci bir grubun perspektifinden bakar. Bu grup binaların çatılarında kendilerine bahçeler yapmakta ve gelmesini bekledikleri susuz tufan için hazırlanmaktadırlar. Nitekim, bir önceki romanda bahsedilen virüs salgını tüm dünyayı sardığında, bekledikleri tufanı da bulmuş olurlar. DelliAddem hayatta kalanların tufandan sonraki dünyaya uyum sağlama çabalarını anlatmaya devam eder. Bu kitap basıldığı sene çevreci gruplar tarafından büyük rağbet görür ve Atwood'dan kitap tanıtımı için gittiği dünya şehirlerinde kitabın içindeki Tanrının Bahçıvanları'na ait ilahileri okuması istenir, bunun için törenler düzenlenir. Kitaplara yönelik ilginin sadece geçici heves olmadığı aşikar. Antilop ve Flurya'yı özellikle de şu günlerde bir uyarı rehberi gibi okumamak zor. Kendisini uzun ve güçlü görünen yapılara ve aşılmaz gözüken teknolojilere hapseden, doğaya ve çevresine dolayısıyla aslında kendisine de- gereken saygıyı gösteremeyen insanlığı ve çıkmazlarını anlatan kitaplardaki en dikkat çekici husus şu sanırım: İnsanlık yok olurken dünyanın dönmeye, dönerken güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemeye devam etmesi. Atwood, tufanı resmederken bir yandan ağaçları, hayvanları, çiçekleri anlatmayı da sürdürüyor. İnsanlık için kıyamet kopsa dahi çiçekler açmaya devam ediyor. Dünya insanlığa verebileceği en güzel cevabı böylece veriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/pastoral-sevda", "text": "Yazarı Longos hakkında çok da fazla bir şey bilinmeyen Dafnis ile Hloi'nin Aşkı kitabına ilişkin, M. C. Howatson Oxford Antikçağ Sözlüğü'nde, Serüvenlerin, duygu ve manzara betimlemelerinin arkasında kalan, çekicilik dolu pastoral bir aşk romanı, diyor. MÖ 3. yüzyılda kaleme alınmış, Yunan mitolojisi ve şiirinden izler taşıyan, Midilli Adası'nda geçen ilk pastoral roman olan Dafnis ile Hloi'nin Aşkı -Shakespeare, Rousseau, George Sand, Yukio Mişima, Marc Chagall, Ravel, Jacques Offenbach ve özellikle Goethe gibi- birçok yazar ve sanatçıyı etkiledi. Her ikisi de terk edilen ve keçiler tarafından emzirilirken bulup çobanlarca büyütülen Dafnis ve Hloi'nin bir tesadüf sonucu karşılaşmasıyla başlayan aşk, Nemflerin mağaralarından eşsiz güzellikteki kırlara uzanıyor. Dafnis'e keçi, Hloi'ye ise koyun sürülerini emanet eden Tanrılar, ikisini de koruma altına alırken Longos'un, hem doğayı hem de gençleri kutsallaştırışı dikkat çekiyor. Ancak Dafnis ve Hloi'nin işleri hiç kolay değil çünkü sürülerine dadanan kurtlar, koyunları ve keçileri bir arada tutma çabaları aşklarına vakit ayırmalarını engelliyor. Bu arada Longos; ağaçlardaki güvercinlerden yemyeşil arazilere, hayvanların seslerinden Pan'ın şarkılarına dek bir dolu betimlemeye girişiyor. Dafnis ve Hloi, birbirine kavuşamama tehlikesi yüzünden Tanrılara başvuruyor, daha doğrusu yakarıyor. Bunun üzerine Nemfler, Pan ve diğer Tanrılar adeta yardıma koşuyor: Gösterdikleri rüyalar ve zenginliğin kapısını açmaları sayesinde Dafnis, Hloi'yle evlenme planları yapmaya başlıyor. Konu ciddileşirken onu büyüten çobanları ziyarete gelen mülk sahibinin, Dafnis'in babası çıkması Longos'un romana kattığı ilginç öğelerden biri. Longos'un anlattığı bu hikayede, doğanın kollarında zorlu dönemeçlerden geçen, birbirine tutkuyla bağlanan, dinselleştirdikleri aşklarını bir tapınma haline getiren Dafnis ve Hloi, doğanın içine daha çok girdikçe Tanrılar tarafından ödüllendiriliyor. Longos, bütün bunları mitolojik öğelerle ve Antik Yunan'ın doğasına uygun şiirsel bir dille, kimi zaman ses ve rüya tasvirleriyle dile getirir. Yazar; mitlerde karşımıza çıkan veya yazılı kaynaklarda pek rastlamadığımız efsane aşkları çağrıştıracak, hiç aşık olmamışların rehberi niteliğinde ve geleceğe miras kalacak bir kitap yaratmayı arzular. Bunu da başarır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/peki-her-sey-bitti-mi", "text": "Mutluluğa Dair Bir Düşünce, belki de isminden ötürü, başta bir kişisel gelişim önerisi gibi gelse de; bilakis, daha iyi bir dünya için somut adımlar atmış iki mühim aktivistin imzasını taşıyarak, güçlü argümanıyla okur için tünelin ucunda -belki cılız, belki değil- bir ışık yakma ihtimali taşıyor. Bahsettiğim iki isim Luis Sepulveda ve Carlo Petrini. Başka bir dünya mümkün okumaları yapanlar onları tanıyacak olsa da bu iki ilham verici insandan kısaca bahsedeceğim: Luis Sepulveda, 1949 Şili doğumlu. Salvador Allende'nin korumalığını yaparken 1973 darbesiyle Pinochet'nin ülkenin başına gelmesinin ardından hapse atılıyor ve sürgüne gönderiliyor. Yetmişlerin sonunda Şili'den ayrılarak Ekvador'da bir süre Shuar yerlileri ile yaşayarak ekolojinin önemini kavrayan Sepulveda, yıllar içinde Greenpeace'te pek çok görevde yer alıyor. Aynı zamanda yazar olan olan Sepulveda'nın hem çocuklar için hem de yetişkinler için yazdığı kitapları var, ki bunlardan bazılarını Türkçede okumak mümkün. Carlo Petrini ise 1949 İtalya doğumlu. Sürdürülebilir gıdanın dünyadaki en güçlü ağına evrilecek olan Slow Food Movement'ın ve 2004'te Slow Food çatısı altında uluslararası toplantılar düzenleyerek gıda üreticilerini bir araya getiren Terra Madre'nin kurucusu. Petrini'nin de gıda ve ekoloji konusunda yine bazıları Türkçeye çevrilmiş ilham verici kitapları var. Bugün insanların hala açlıktan öldüğü bir gezegende, kontrolsüz büyüme ve hızın vardığı noktada doğa-insan ilişkisinin bozulduğunu hatırlatan ve kurtuluşumuz için doğanın ritmine ayak uydurmaktan başka çaremiz kalmadığını savunan ikili, sorunun sadece ekolojik değil, kuşkusuz politik olduğundan da söz ediyor kitapta. Dünyanın pek çok yerinde doğanın son sürat talan edilmesinin piyasa hırsından kaynaklandığının altı çizilirken bu durumun hükümetlerle yakın ilişkisine işaret ediliyor. Dolayısıyla her ikisi de mevcut durumu büyük ölçekte değiştirmenin hiç kolay bir iş olmadığını gayet iyi biliyor. Mutluluğa Dair Bir Düşünce, büyük ölçekli değişimlerden ziyade her bireyin kendi küçük dünyasında, kendi toplumunda, kendi mahallesinde hayata geçirebileceği küçük değişimlere inanan bir kitap... Uç uca eklediğimiz küçük mucizelerin değiştireceği bir dünyaya inanmaktan başka çaremizin kalmadığı bugünlerde okumak anlamlı olabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/pencerenin-onundeki-sair-cahit-sitki-taranci-2", "text": "Şair olduğunu bir an hatırından çıkarmadı Tarancı. Bir şair gibi uyandı her sabah, Bu sabah hava berrak;/Bu sabah her şey billurdan gibi, diyebilmek için. Bir şair gibi bekledi akşamı, Haydi Abbas vakit tamam,/Akşam diyordun işte oldu akşam, mısralarıyla karşılamak için misafirini. Kendisinden önceki şairleri tanımak yetmezdi şair olmak için, kendisinden sonraki şairlere de kulak kesilmek gerekirdi. Yeni şairleri takip ediyor, Ziya Osman'la yürürken mesela Behçet Necatigil'in mısralarını ezberinden okuyuveriyordu ona: Bir gün gelir bu yollardan/ Şahit ister geçtiğime. Otuz Beş Yaşı yazdığı günlerdi. Ziya Osman'ı mısralarıyla esir alıyordu sık sık. Yedi kıta, her kıta beşer mısra, beş kere yedi: Otuz beş, diyordu coşkuyla. Otuz Beş Yaş yalnız şiir mükafatı kazanmadı Yaşar Nabi'nin kurduğu Varlık Yayınevi'nin ilk kitabı olarak yayımlandı. Halbuki Yaşar Nabi'nin hocası kadim yayıncı Muallim Halit talebesine, Aman ilk bastığın kitap şiir kitabı olmasın! demişti. Ziya Osman'a göre Varlık'ın uğurlu temel taşı olmuştu Otuz Beş Yaş. İlk kitap sevinci değildi gerçi bu şairin. Semih Lutfi Kitabevi 1932'de ilk kitabı Ömrümde Sükut'u yayınladığında Cahit Sıtkı'nın ayakları yerden kesilmişti. 22 yaşındaydı çünkü. Ziya Osman'ın dediğine göre telif ücreti alamasa da baskı parasını ödememişti ve o günlerde bu büyük bir şeydi. Ancak kitabevi sahibi Ömrümde Sükut'tan üç beş tane vermişti şairine ve Tarancı arkadaşlarına hediye edeceği kitabı satış fiyatı olan otuz kuruştan almak zorunda kalmıştı. Otuz kuruş da ne, bütün servetini verebilirdi kitabını tekrar tekrar eline alabilmek için. İlk şiirlerini Abdullah Cevdet'e gösterdiği günler geldi aklına. İçtihat Evi'nin kapısını heyecanla çalmış, güler yüzle ve alakayla karşılanmıştı. Abdullah Cevdet dikkatle okuduktan sonra şiirlerinin kusurlarını söylemiş, beğendiği mısraların altını çizmişti. Şiir yazabileceğini ancak bu şiirlerden vazgeçmesinin kendisi için iyi olacağını, pek çok şiir kitabı okuduktan sonra tekrar yazmayı deneyebileceğini söyledi. Yıllar sonra şöyle yazacaktı Tarancı bu günü anlatırken: Bu tavsiyeyi dinlediğime ne iyi etmişim. Tam o sırada da Baudelaire'i okudum, düşündüm, uğraştım ve bir sene içinde bir defter daha doldurdum. Baudelaire o kadar etkilemişti ki genç şairi şu cümleyi kurmaktan kendini alamamıştı bir gün: Baudelaire bana suyun dibine inmeyi öğretti: İçimle dışım arasındaki farkı Kötülük Çiçekleri'ni okuduktan sonra idrak ettim. Okumak ve yazmakla derinleştirilen zifiri gecelerden sonra ışıltılı bir sabah çıka geldi. Bir gün bütün cesaretini toplayarak o zamanın Servet-i Fünun yazı işleri müdürü Halit Fahri'ye gitti Tarancı. Yirmiyi aşkın şiiri içinden tek bir şiirini beğendi Halit Fahri ve Servet-i Fünun'da yayımladı. Yıl 1930'du. Bir röportajda Şiir nedir? diye sordular ona. Gel de cevap ver. Kim tanımlayabilmiş ki şiiri! Tarancı Çığlık a, İlan-ı Aşka, Sallanan bir yumruka benzetti önce şiiri. Sonra Bir umuttur, bir kurtuluştur, gibi sözler geveledi. Baktı olmuyor Kuşkusuz, bunların hepsi şiirde olabilir, fakat bunlar nesirde de olan şeylerdir. Şiirin ne olduğunu anlayabilmek için onu nesirden ayıran özellikleri aramak, onlar üzerinde durmak daha doğru olur sanıyorum, dedi. Cemal Süreya'nın da Sevgilim Ben Şimdi şiirine konuk ettiği Mahir'in mısraıyla açıklamaya çalıştı ardından düşüncesini: Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz. Gülüştüklerimiz hatıra geldikçe ağlarım, deseydi şair, nesir olarak kalacaktı cümle. Hangi kelime hangi kelime ile yan yana geldiğinde nasıl bir ışık peyda olur? Bunu bilmek lazımdı. Şiir yalnız duymakla, parlak imgeler bulmakla değil, dil ve sözcükler konusundaki bu bilgilerle, bu sevgilerle, bu dikkatlerle yazılabilirdi. Şair ister sevgilinin servi boyundan, ister bir savaştan, ister mahallesinin yoksulluğundan, ister haksızlıktan söz etsin, kendi bileceği işti, yeter ki her şeyden önce şiir yazdığını bir saniye hatırından çıkarmasın. Tarancı insanoğlunu dünyanın en zengin madeni olarak görüyordu. Ne çıkaracaksa oradan çıkaracaktı şair. Fakat bunun için kelimeleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek lazımdı. Ona göre şiir sabır ve direnme işiydi çünkü. Ustalık ve ihtiras işi. Kişiliğini bulmadan gelecek zamanlara seslenmek mümkün değildi. Ben çirkinim, yetişkin kızlardan beni beğenen olmaz, diye cevap veriyordu Ziya Osman'a neden hep kendinden genç sevgililere yöneldiğini sorduğunda. Şiirde form meselesindeki duyarlığını çirkinliğine bağlamakta mahzur görmüyor ve şu satırları yazabiliyordu çekinmeden: Form meselesine bu kadar takılıp kalmam, onun hakiki mahiyetini araştırma yolunda bu kadar çalışmam fizik çirkinliğimin mahsulüdür. İnsan, mahrum olduğu şeyin kıymetini ve manasını daha iyi anlayabiliyor. Formsuz da güzellik olmayacağı, olamayacağı bedihidir. Güzellik, ancak formda kendini gösterebilir. Tarancı'ya göre şiirinin hasret çektiği formu sezmeliydi şair. Aruzla yazılmış bir mısra pekala hecede hatta serbest ölçüde de formunu bulabilirdi. Vezinsiz kafiyesiz de yakalanabilirdi mükemmellik. Yeter ki şiirin istediği şekle ulaşılabilsin. Şekil olmayan yerde şiir aramak beyhudeydi. Aynı kumaştan iki terzi de elbise diker biri hakikaten elbise olur, diğeri elbiseden başka her şeye benzer. Makas meselesi, başka bir şey değil, diyordu Tarancı. Ona göre sanat eserinin 'ne'den söz ettiğine değil, 'nasıl' söz ettiğine bakılmalıydı. Büyük sanat eserlerinin hepsinde şeklin zaferi vardı. Anlam ve sesi birbirinden ayırmadı şair. Ölçüyü iyi biliyordu evet fakat esir olmuyordu ona. Hece ölçüsünde alışılagelmiş uygulamaların dışına çıkıyordu zaman zaman. Kafiye bir güzellik katmıyorsa şiire uzak durulmalıydı ondan. Ses yinelemeleri yani aliterasyon başka bir şeydi. Tuzuydu şiirinin çoğu kez, lezzeti. Şiir kılıktan kılığa giren bir büyücüydü. Yeter ki şair bir şekille elini kolunu bağlamasın. Nişantaşı İşçi Sigortaları Hastanesi'nin merdivenlerini nefes nefese çıkıyordu Ziya Osman. Yıllardır görmediği arkadaşı İstanbul'a gelmemiş, getirilmişti. Kapıyı açtı. O anı nasıl anlatabilirdi! Şöyle: Tanıyamamış gibi baktı, sonra yaklaşmamla, aramızda birkaç metre kalmasiyle tüyler ürpertici, kulaklarımdan gitmeyecek bir sesle bağırmaya başladı. Demek o ses bütün konuşması olmuştu. O sese, bir eski arkadaşını görmekteki sevincini, onunla konuşamamaktaki ıstırabını, belki, o arkadaşı görmesiyle dilinin çözülüvermesi ümidini bile katıyor; ondan, ağzını açabildiği kadar açmış, sevinçle bağırır gibiyken bir yandan da hıçkırıyor, hıçkırırken de Tanrı'ya yalvarmaktan geri kalmıyordu... Ziya Osman boynuna sarılarak susturabilmişti arkadaşını. Felçliydi ve konuşamıyordu Tarancı. Susması çıkardığı garip seslerin gözyaşına dönüşmesinden ibaretti. Üç yaşındaki bir çocuk bile Cahit'ten çok yer, diyordu annesi Saba'ya, Siz de şair misiniz? diye soruyordu ardından. Şüphesiz babası hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacak, doktorlar Avrupa'da tedavisine lüzum gösterirlerse, Avrupa'ya da gönderecekti. Bir şiirinde Aslan elim, dediği sağ eli hiç kıpırdamıyor, sol elini ancak saçlarına kadar götürebiliyordu. Henüz gömülmemiş gün ışığındaki bir ölü gibiydi can dostu, bu aleme ait değildi artık. Odadan ayrılırken öpücük hareketi ve sesi kaldı geride. Ölmek İstemeyen Adam, şiirinin şairinden kalan son ses buydu dostunun hafızasında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/populer-bilim-militarizmin-hizmetinde", "text": "Bir kitap asla sadece bir kitap değildir. Aklınıza gelebilecek her şeye dönüşebilir bir kitap. Ama en önemlisi çok iyi bir dosttur ve sizi asla terk etmez. Bir çocuk kitabının tanıtımında yer alan ve aklımda yer edinen bu ifadelere ben de katılıyorum. Doğrudur; bir kitap asla sadece kitaptan ibaret değildir ancak bu genellemeyi her zaman, Polyanna misali, olumlu yorumlamak mümkün olmuyor. Pek çok kitap sureti haktan görünmekle beraber bazen kimi kitaplar oldukça içten pazarlıklı, hedef şaşırtıcı, gerçekleri perdeleyici hatta manipülatif olabiliyor. Popüler bilim belgeselleri ve televizyon programlarıyla ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson'un son kitabına yönelik eleştiriler onu bu kitaplardan biri olmakla itham ediyor ve pek de haksız görünmüyorlar. Askeri teknolojiye astrofizikçilerin katkısı ne oldu ve askeri araştırmalar astrofiziğe neler kazandırdı? Bu sorunun cevabı 17'nci yüzyılda yapılan ilk teleskoptan günümüzde uzak galaksileri izlememize olanak sağlayan uzay teleskopları ve gözlemevlerine kadar yüzyılları kapsıyor. Amerikalı ünlü belgesel sunucusu Neil deGrasse Tyson'un Avis Lang ile birlikte yazdığı popüler bilim kitabı Accessory to War şu alt başlığı taşıyor: The Unspoken Alliance Beetween Astrophysics and the Military. Tyson ve Lang ve kısa sürede New York Times Best Seller listesine giren bu kitapta askeri faaliyetler ile uzay bilimlerinin tarih boyunca işbirliğini örnekleriyle ortaya koyuyor. Cosmos gibi uluslararası çapta ilgi gören bilimsel belgesel dizisi ve başka televizyon programlarıyla büyük üne kavuşup popüler kültür yıldızına dönüşen ve aslında bir astrofizikçi olan Neil deGrasse Tyson'un böyle bir kitap çıkarması ilk bakışta normal görülüyor. Üstelik kitaba verdiği isim ve koyduğu alt başlık bilimin askeri amaçlar için nasıl bir alet olarak kullanıldığının eleştirisi gibi görünüyor. Ancak olay hiç de öyle değil. Tyson'a ülkesinde getirilen başlıca eleştiri şöhretini kullanarak uzay çalışmalarının askeri amaçlarla kullanımının promosyonunu yapmak daha açıkçası uzayı silahlandırma projesinin reklam yüzü olmak. Kişisel gelişim, yaşam koçluğu, pozitif psikoloji günümüzde adeta çılgınlık furyasına dönüştü. Paulo Coelho'nun Simyacı'sının dünya çapındaki başarısından sonra mantar gibi bitmeye başlayan kişisel gelişim kitapları kitap dünyasının da yıldızlarına dönüştüler. Kolay yoldan mutluluk, salt düşünce gücüyle hayatı değiştirme gücü ve basit telkinlerle kendi derinliğini keşfedebilme ve kendini gerçekleştirme gibi vaatleri bol keseden dağıtan bu yayınların ardında aslında 1960'ların Hippi hareketinden sonra tüm dünyaya salgın gibi yayılan ve oldukça yüksek getirili bir ticari sektör var. Sayıları mantar gibi çoğalan kişisel gelişim, koçluk, mutluluk terapisi kitaplarına karşılık bunları eleştiren kitaplar pek nadir. Her ikisi de akademisyen olan sosyolog Eva Illouz ve psikoloji doktoru Edgar Cabanas'ın yeni çıkan kitabı işte bu nadirattan. Illouz ve Cabanas kitaplarına bu sektöre verdikleri ironik adı vermişler: Happycratie Comment La Science Du Bonheur Controle Nos Vies yani Mutluluğun Hakimiyeti - Mutluluk Bilimi Hayatlarımızı Nasıl Kontrol Ediyor... Ağustos sonunda Fransa'da yayınlanan Happycratie'de Illouz ve Cabanas 90'yıllarla birlikte yeni bir mutluluk bilimi olarak doğan ve mutluluğun üretilebilen, öğretilebilen ve öğrenilebilen bir şey olduğunu ileri süren pozitif psikolojinin hayatlarımızı nasıl kontrol altına aldığını açıklıyor ve adeta herkesin benimsemesi gereken bir zorunlu yaşam felsefesi ve pazarlama aracına dönüştürülen mutluluğun diktasını sorguluyor ve bakış açılarını kısaca şu ifadede özetliyorlar: Bu mutluluk bilimlerinin yardımıyla olumsuz duygularınızı, atıllığı yenmeyi, olumluluk ve neşe üretmeyi öğreneceksiniz. Peki, başarısız olursanız... Hayır, başarısız olamazsınız. Buna izniniz yok, kendi menfaatiniz adına başarılı olmaya mahkumsunuz. Eğer bunu beceremiyorsanız bu sizin hatanız, sorumluluğunuz, irade eksikliğiniz, tembelliğinizdir. Ancak eleştiri ve tahlil bu seviyeyle sınırlı değil. Her türlü sosyal bağlamdan soyutlanmış yapay bir mutluluk modelinin tiranlığını eleştiren yazarlara göre bu sektörün etkinliği artık iktidarlara da hizmet eden küresel bir ideolojiye dönüşmüş durumda. Kapitalizmin en mahrem duyguları nasıl kullandığını gözlemleyen yazarlar aynı mutluluğun kazançlı bir pazara ve tezatlarla dolu bir ideolojiye dönüşümünü deşifre ediyor. Happycratie'ye göre kapitalist sistemde günümüzde üretkenliğin yeni yakıtını maneviyat cilalı bu yeni ideoloji teşkil ediyor: Bu yapay mutluluk ideolojisini biz yetiştiriyor, teorileştiriyor ve sonra hakkında dersler, kurslar, terapiler düzenleyip kitaplar yazarak ticari bir girişime dönüştürüyoruz. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde iş ve sosyal hayatın yeni normu haline gelmeye başlayan bu mutluluk bilimleri, kitabın sosyolog ve psikolog yazarlarına göre aşırı bireysel bir toplumun da ayak izlerini teşkil ediyor. Sekiz senedir kaybolan bir Fransız alimi... M. Rene Guenon, Mısır'ın meşhur Azhar medresesinde bulundu. Bugünlerde beklenmeyen bir haber, Paris'te mühim akislerle çalkalandı: Sekiz seneden beri izi bulunamayan büyük Fransız filozofu Rene Guenon bulunmuş ve Mısır'da Azhar'da talebe imiş. Paris'te herkes, bu filozofun garib ve meraklı macerasına hayret ediyor... Guenon adının Türkiye'deki gazete okuyucusuna belki de ilk defa duyuruluşunu, tasavvuf alanında dersler veren akademisyen Prof. Dr. Mustafa Tahralı, 30 Temmuz 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bu haberi naklederek anlatıyor. Tahralı'nın hazırlayan olarak imzasını taşıyan ve Kubbealtı Neşriyat tarafından geçtiğimiz eylül ayında yayınlanan Çağ ve Hakikat-Rene Guenon'dan Seçme Makaleler ve Yorumlar kitabı 20'nci yüzyılın en sıradışı ve mistik anlamda en maceralı düşünürlerinden birini Türkiye'de çıkan bu ilk haberinden 80 yıl sonra bir kez daha Türkiye'nin gündemine getiriyor. Gençlik yılları hakikat arayışı içinde geçen, Katolik kilisesinden gnostik gruplara, okült masonlocalarından spritüal hareketlere kadar bilfiil girmedik delik bırakmayan ve sonunda aradığı hakikati İslam'da ve onun irfani geleneğinde bularak Şeyh Abdülhadi Yahya adını alan Rene Guenon'un Tahralı tarafından tercüme edilen makalelerinden oluşuyor kitap. Düşünürün kitap ve fikirlerine aşina olan Türk okuyucularını Guenon'un hayatı ve entelektüel çevresi hakkında aydınlatırken bu defa modern dünyanın bunalımı, metafizik ve sembolizm, İslam tasavvufundan Bolşevizm'e kadar oldukça geniş bir yelpazedeki konular üzerine kaleme aldığı makaleleri ile tanıştırıyor. Tahralı'nın ilm-i ledün verilmiş hakikat ehli bir sufi olarak nitelendirdiği ve insanlığın içinde bulunduğu anomaliden kurtulmak için doğunun geleneksel öğretilerinin ve tüm gerçek dinlerin özünde bulunan sahih geleneğe ve kadim bilgeliğe yeniden yönelmesi gerektiğini söyleyen Guenon, hakikat arayışını entelektüel boyutlarıyla merak edenler için görüşleri mutlak olarak bilinmesi gereken bir düşünür ve bu kitap onun çok çeşitli konulardaki yaklaşımlarını bir çırpıda gözden geçirmek adına oldukça elverişli."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/postmodern-politik-dindar-satirik", "text": "Daha önce romanlarıyla tanınmış olan Ayşegül Genç bu defa bir öykü kitabıyla aramızda Ceylan Uykusu. Genç'in öykülerini okurken ilgimi çeken ilk husus, bu metinlere bir romancının öyküleri diye-me-yişim oldu. Zira ister istemez dört romandan sonra öykü kitabı çıkarmış bir yazarın öykülerini okurken bunların roman türüne yaklaşan, dağılan, öykünün bütünlüğünü bozacak şekilde derinleşen bir tarafının olabileceğini düşünüyorsunuz. Bu anlamda ben Genç'in romancı değil öykücü kumaşına sahip olduğu kanaatindeyim. Yazar, öykülerinde, daha çok bir toplumsal bilinçle hareket ediyor. İslami bir hassasiyet de diyebiliriz buna. Bu hassasiyet, Genç'in dünyaya bakarken, daha çok ezenler, ezilenler; güçlüler, güçsüzler; zenginler, yoksullar; daha doğrusu varlığını hayra harcayanlar ve harcamayanlar gibi çoğaltılabilecek ikiliklerden yararlanmasıyla sonuçlanıyor. Öykü kişilerinin yolsuzluk yapmaya teşne veya tam tersine sonuna kadar, ahlaksız tekliflere direnen kişiler olduklarını görüyoruz. İlkeli veya ilkesiz; ahlaklı veya ahlaksız; hayırlı evlat veya çıkarlarına göre davranan bencil evlat gibi bir ayrım ortaya çıkıyor. Zira yazar dünyaya bakarken, kişilerini olaylar karşısında konumlandırırken bu tür imtihanlara karşı tavır alışlarını önemsiyor. Kahramanların daha çok herhangi bir anlamda kaybetmiş olduklarını görüyoruz. Ekonomik anlamda veya toplumun çeşitli kademelerinde yer edinme anlamında genellikle başarısız olmuş kişiler. Dünyada güzel yerler kapılmış ve onlar gene de kanaat etmeyi tercih etmişler. Kitabın ilk öyküsündeki başkahramanımız reis veya ikinci öyküsündeki kadın kahramanımız hayatta hep geri planda kalmış olmanın sızısını yaşamakla birlikte bunun onurunu da yaşıyorlar. Zira muhtemelen yazarımız, bu geride kalışın erdemle, dünyadan yer kapmış olmanın da kirli ilişkilerle ilgili olduğunu düşünüyor. Yeni yapılan konforlu apartman dairelerinin kış bahçesi gibi lüks yaşantılara açık özellikleri açıkça eleştiriliyor. Yazarın adeta İslami hassasiyetleri olan bir toplumcu gerçekçi olduğunu düşünebileceğimiz kadar çok malzeme var elimizde. Yoksulluğu ve yoksulları anlatırken, Genç'in kaleminin kıvamını bulduğunu düşünüyorsunuz. Konya'nın yoksul mahallelerinin genç kızları, Ağlamaklı Kızlar Gibi Sessiz Sedasız öyküsünde eşine az rastlanacak kadar yüksek bir başarıyla betimleniyor: Eteği pardösüsünden uzun olan, çantası ayakkabısı ile uyumsuz, bir bakışı hoş görüp ikincisini tersleyen, güzel gülümseyen ama kahkaha atmasını bilmeyen, bu yüzden sesli güldüğü zaman rahatsızlık veren, yaşlılarla teklifsiz sohbet edip ayaküstü telefonlarını ayarlayan, ailesinde muhakkak bir hasta ya da engelli olan, anasının dizlerini halasının omuzlarını ovan... Konya'nın sokaklarından Ayşegül Genç'in satırlarına düşmüş gibi duran bu enfes anlatımlar, içimizde kahramanlarımıza karşı bir büyük merhamet duygusu uyandırıyor. Kanaatimce edebiyat işte tam da bunun içindir ve bunu yaptığında vazifesini de yapmış demektir! İçimizde bir yangın çıkardığında... Son olarak, yazarın aktivist bir tarafının da olduğunu ve öykülerine bu cephesinin de yansıdığını belirtmiş olalım. İslam coğrafyasında yaşanan travmatik olaylar öykülerde karşılığını buluyor. Serpil Tuncer'in beşinci öykü kitabı Filler Ölüme Yalnız Gider. Kitaptaki öyküler daha çok bir serencam, bir hayat hikayesi kurgusuna sahip. Birtakım yaşanmışlıkların başlangıcından sonuna kadar geçen uzun zaman dilimlerini özetleme yoluyla aktarıyor yazar. Dolayısıyla ana odaklanan modern öykünün yerine uzun zaman dilimlerini özetleyen klasik hikayeye daha yakın. Ölmüş insanların dünyadaki hayatlarına bakmaları, ironik bir biçimde dünyada kalan günlerini anlatmaları üzerine kurgulanan öyküler çoğunlukta. Öykü kişilerinin hastalıklı, toplum dışı, takıntılı, problemli kişiler olduklarını görüyoruz. Genellikle yaşanan hayata karşı bir pişmanlık besleniyor. Kahramanlar, kelimenin tam anlamıyla yer altında yaşıyorlar. Yazarın çok yüksek bir anlatma enerjisi var. Bu enerji okuru da metne bağlıyor. Aslında öykü yazmakla hikaye anlatmak arasındaki farkı anımsarsak, Tuncer, doludizgin hikaye anlatıyor. Kadın öykücülerde çok daha belirgin olduğunu düşündüğüm bu yazma değil de anlatma, öyküleme değil de hikayeleme eğilimi, bir de buna kadınsı detaycılık eklendiğinde kadınların detaycılığı ile öykü türünün detaycılığının paralelliğine dikkat edelimortaya okunurluk özelliği yüksek metinler çıkıyor. Tuncer'in CEYLAN UYKUSU Ayşegül Genç İZ YAYINCILIK 2019 FİLLER ÖLÜME YALNIZ GİDER Serpil Tuncer ANATOLIA KITAP 2019 ilgili olduğunu düşünüyor. Yeni yapılan konforlu apartman dairelerinin kış bahçesi gibi lüks yaşantılara açık özellikleri açıkça eleştiriliyor. Yazarın adeta İslami hassasiyetleri olan bir toplumcu gerçekçi olduğunu düşünebileceğimiz kadar çok malzeme var elimizde. Yoksulluğu ve yoksulları anlatırken, Genç'in kaleminin kıvamını bulduğunu düşünüyorsunuz. Konya'nın yoksul mahallelerinin genç kızları, Ağlamaklı Kızlar Gibi Sessiz Sedasız öyküsünde eşine az rastlanacak kadar yüksek bir başarıyla betimleniyor: Eteği pardösüsünden uzun olan, çantası ayakkabısı ile uyumsuz, bir bakışı hoş görüp ikincisini tersleyen, güzel gülümseyen ama kahkaha atmasını bilmeyen, bu yüzden sesli güldüğü zaman rahatsızlık veren, yaşlılarla teklifsiz sohbet edip ayaküstü telefonlarını ayarlayan, ailesinde muhakkak bir hasta ya da engelli olan, anasının dizlerini halasının omuzlarını ovan... Konya'nın sokaklarından Ayşegül Genç'in satırlarına düşmüş gibi duran bu enfes anlatımlar, içimizde kahramanlarımıza karşı bir büyük merhamet duygusu uyandırıyor. Kanaatimce edebiyat işte tam da bunun içindir ve bunu yaptığında vazifesini de yapmış demektir! İçimizde bir yangın çıkardığında... Son olarak, yazarın aktivist bir tarafının da olduğunu ve öykülerine bu cephesinin de yansıdığını belirtmiş olalım. İslam coğrafyasında yaşanan travmatik olaylar öykülerde karşılığını buluyor. psikolojik derinliği artırması, kahramanların maceralarını, uzun seneler içerisindeki yaşantılarını aktarırken bu anlatımlardaki çatışma unsurunu güçlendirmesi beklenebilir. Sanki çok derin yaraların üzerinden ima ile geçiyor. Şunu da ekleyeyim: Edebiyat dünyasına bilinen edebiyat dergilerinden girip bu dergilerin kanalize ettiği belli başlı yayınevlerinden kitap çıkarmadığınızda, sesinizi duyurmanız zorlaşıyor. En azından öykücü ve şairler için böylesi bir yazar olma, şair olma yolu var. Oyun kuralına göre oynanmalı. Oynanmadığında yazarların eserlerini edebiyat dünyasına duyurmaları zorlaşıyor. Hele hele son senelerde ortaya çıkan yayın bolluğu işi daha da zorlaştırıyor. Tuncer'in öykülerini okurken bunları düşünmeden edemedim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/rahati-kacan-sair-melih-cevdet-anday", "text": "Melih Cevdet; Ankara Gazi Lisesi'nde tanıştı Orhan Veli ve Oktay Rifat'la. Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat öğretmenleriydi, kantinci sponsorları. Sesimiz adlı dergide birleştirdiler mısralarını. Kah birlikte kah ayrı ayrı yürüdüler. Garip koydular şiir serüvenlerinin adını. Şiirleriyle alaya aldılar ve şiirleriyle alaya alındılar. Melih Cevdet, Biz üç arkadaş şiir yazarken nasıl şaka ediyorduk, bilemezsiniz diyordu. Ölümü hatırlatan ne var bu resimde diye sormuştu Melih Cevdet Anday, Fotoğraf şiirinde. Dört kişi parkta bir banka oturmuş. Soldan sağa Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet. Orhan Veli sağ elini sol elinin üzerine koymuş. Ağzı açık ama gülmüyor. Pardösüsünün yakaları tünemiş bir göçmen kuşun kanatları gibi. Fotoğrafçı deklanşöre basar basmaz pırr diye uçup gidecek. Şinasi Baray pardösüsünü sırtına atmış, daha doğrusu atamamış, bir omzu açıkta. Beresiyle başı arasında da benzer bir ilişki var. Gülüyor gibi. Gülmeye çalışıyor desek daha doğru olur. Sağ eli sol kolunun, tedirginlik yüzünün üstünde. Oktay Rıfat'ın fötr şapkası bir gözünü kapamış. Ceket ve kravat birbirini parlatıyor. Sağ elinin parmak uçları sol elinin parmak uçlarında. Şairden çok tahsilatını tamamlamış bir mafya babasına benziyor. Ve Melih Cevdet... Dört kişiden tek gülümseyebilen o. Kasketinin altındaki takım elbise, Anadolu toprakları altındaki eski medeniyetleri hatırlatıyor. Sol eli sağ elinin üzerinde. Kadıköy çocuğu Melih Cevdet; Ankara Gazi Lisesi'nde tanıştı Orhan Veli ve Oktay Rıfat'la. Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat öğretmenleriydi, kantinci sponsorları. Sesimiz adlı bir dergide birleştirdiler mısralarını. Kah birlikte kah ayrı ayrı yürüdüler. Garip koydular şiir serüvenlerinin adını. Şiirleriyle alaya aldılar ve şiirleriyle alaya alındılar. Melih Cevdet, Biz üç arkadaş şiir yazarken nasıl şaka ediyorduk, bilemezsiniz... Dünyayı şakaya alıyorduk. Gerçekten devrimci bir şiir olduğunu sonradan anladım. Çünkü bu şiir alaydan çıkmıştı. Alay etmezseniz hiçbir şey çıkaramazsınız. Biz düpedüz alay ettik, diyordu o günleri anlatırken. Büyük Türk şairi Nedim de o alaydan payını almış, Ayağın sakınarak basma aman sultanım, / Dökülen mey kırılan şişe-i rindan olsun beyti Melih Cevdet'e Metin ol oğlum gazozcu / Dökülen gazoz / Kırılan gazoz şişesi olsun... dizelerini yazdırmıştı. Şiirin adını Akıncı Ruhlar yahut Çalışan Kazanır koyarak, Nedim'in bu mısraını baştacı eden Yahya Kemal'i de hedefine koyuyordu Anday. Üç kafadar liseden sonra üç misket gibi üç ayrı beldeye yuvarlandı. Melih Cevdet Belçika'ya, Oktay Rıfat Paris'e, Orhan Veli İstanbul'a. Sonra o bilyelerden biri Ankara'da üstü açık bırakılmış bir belediye çukuruna düştü. Yıl 1950. Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? sorusunu fotoğraftan ayrılarak cevapladı Orhan Veli 36 yaşında. Melih Cevdet, yol arkadaşının ölümünden sonra şiirde başka bir yol seçti kendine. Garipi terk etti. Konu, biçim ve içerik olarak başka vadilere sürdü atını. Troya Önünde Atların arasına. Kör bir ozan anlattı bunları diyerek Homeros'un peşine takıldı. Zamanın geçişini yadsıyarak geçmişte olan, halde devam eden, gelecekte olacak olanı yaşanılan ana indirdi. Ağır bir zamandı sürekli ve anısız diyordu Kolları Bağlı Odysseusun ilk mısraında. Geçmiş olmadığı için anı da yoktu. Hem zamanı geçmişten geleceğe doğru değil, gelecekten geçmişe doğru oluşturmanın daha doğru olduğunu düşünüyordu o. Geçmişe gitmenin yolu geleceği kavramaktan geçiyordu. Baktı ki Homeros atlardan insanlar gibi söz ediyor, işi büyütüp tarihin farklı zamanlarının meşhur atlarını bir araya getirdi şiir saatinde. Agamemnon'un kısrağı Aithe'nin yanında Köroğlu'nun Kır At'ı, Don Kişot'un atı Rosinante'nin yanında Hz. Ali'nin atı Düldül vardı. Anday Anadolu'ya yüzünü dönmüştü ama Batı uygarlığının tohumlarına ulaşıp irdelemek için. Şiir benim aklımdır diyerek Helenistik uygarlık üzerinde düşünmeyi ve anlatmayı seçti. Osmanlı'yı Yahya Kemal anlatsındı. Onun gözü Hitit, Likya ve Frigya'daydı. Mesele gerçekten bir merak meselesi miydi? Batılılaşma ve aynı zamanda yerli, ulusal kalma çift yönlü çabası, diyerek dengeyi kurmaya çalışsa da Anday, Hıfzı Topuz'a yazdığı bir mektupta dilinin altındaki baklayı çıkarıyordu: Bana sorarsan kendimizi Batı uygarlığı içinde hissetmeliyiz; böylece bakmalıyız kendi toplumumuza, yurdumuza ve dünyaya. Batı'ya öykünmek değil, Batı'nın sorunları, davaları içinde olmak ya da olmaya çalışmaktır bence asıl iş. Aynı mektupta sözü İlhan Berk'e getiriyor, İlhan Berk Fransa'da şiirlerinin yüzüne bakılmadığını görünce yeniden yerli, ulusal kaynaklara dönülmesi kanısına varmış... Bir şey denemez, yazsın o kanıyla bakalım, ne yazacak diyerek küçümsüyordu onu. Melih Cevdet, söz konusu İlhan Berk olunca ölçünün Batı tarafından beğenilmek olmaması gerektiğini ileri sürüyor, Bir sanatçı ya düpedüz Avrupalı oluyor, yurdunun rengini unutuyor ya da yurdunun tabiatına öyle bağlı kalıyor ki bu bağlı kalıştan uygarca Batılı bir ürün çıkmıyor diyordu. Lüküs kamarada kimler oturur toplumculuğuyla ada vapuru suları köpürterek gider, Müsülmanı yahudisi urumu, isporcusu ihtiyarı veremi aynı gemiyi paylaşırdı. Her şeye rağmen vapura neşe egemendi. Bütün sosyal meselelerin üzerindeydi o neşe: Kiminin saçı uçar, kiminin eteği / Şınanay da şınanay... Fakat ölümü hatırlamak... İşte o zaman kaçardı şairin neşesi. Ya parktaki banktan kalkma sırası ona geldiyse. Bir sanat yapıtından estetik haz alma yetisi vardı evet; kısa şiirlerinde uzun şiirlerinin tohumları. Düşünceyi şiirleştirmeyi de başarmıştı. Tamam, Yunus'a benzetmeye çalıştığı şiirleri yüzünden Ziya Osman Saba bir mektup yazarak, Şiirlerine mühim bir itirazım var: Türk edebiyatında bir diğeri ancak Haşim'de bulunabilmiş bir dünya, bir şiir dünyası yaratmış olan sen, hangi ihtiyaçla Yunus Emre havası vermek istiyorsun bu son şiirlerinle? Bu Yunus Emre senden evvel Necip Fazıl ve Ahmet Kutsi gibi şairler tarafından temsil edilmiş bulunuyor. Senin için bu kelimeyi maalesef kullanamayacağım. Senin bu son şiirlerin sadece Yunus Emre'nin şiirlerinin muvaffakiyetli birer pastişiydi demişti ona. Demişti de ne olmuştu! Homeros'u yeğlemişti Yunus'a. Doğrusu şiirinin özünde bir alienation vardı: İnsanın doğaya, topluma ve kendine yabancılaşması."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/rahatsiz-edici-bir-roman", "text": "İstisna ve Kayboluyorsun romanlarıyla tanıdığımız Christian Jungersen, kariyerinin ilk romanı Çalılık'ta, yaşlı bir adamın inançlarına ve hayatında yaptığı seçimlere dair nefes kesici bir hikaye anlatıyor... Çalılık, iki erkek Paul ve Eduard arasında yaklaşık 70 yıl boyunca süren karmaşık ama yoğun bir ilişki etrafında kurgulanmış. Hikayenin merkezinde artık 82 yaşına gelmiş Paul var. Daha doğrusu Paul'ün anıları; Paul'ün hafızasından yansıyanlar eşliğinde geçmişe doğru uzun bir iç yolculuğa çıkıyoruz. Öğrenciliğinden meslek hayatına, evliliğinden boşanmasına, kendisinde büyük bir travma yaratan kızı Louise'e olan özleminden ondan daha büyük bir travmaya neden olan Eduard'la ilişkilerine kadar pek çok şey geçecek Paul'ün aklından. Bugünden geriye doğru yayılan ve geniş bir zaman dilimini kapsayan anılar beraberinde zorlu bir hesaplaşmayı da getirecek elbette. Paul'ün hatıralarının özetini yaparak başlayalım: Paul ile Eduard, 1920'lerde Kopenhag'ın üst sınıfa mensup ailelerin çocuklarının gittiği bir lisede, son sınıftayken tanışırlar. Paul, kendisinden iki yaş büyük Eduard'dan sonraki bütün hayatını yönlendirecek ölçüde etkilenir: Paul Eduard'ın geniş kitap bilgisini, deneyimini, cazibesini, otoriteye karşı olan cesaretini, kızlara davranış şeklini emiyordu. Eduard'ı yakalıyordu ama henüz bire bir aynı değillerdi. Yine de planlama toplantısında argümanlarının su tuttuğuna kendini ikna etti. Asıl demek istediği, ay boyu süren tartışmaları sebebiyle, o ve Eduard'ın aynı yolda ilerlediğiydi. Aralarındaki tek fark Eduard'ın ikisinin de ideal olarak gördüğü yere doğru daha ileride olmasıydı... Yaklaşık beş aylık süreyi aynı evde geçiren iki genç iyice yakınlaşır... Başlangıçta Eduard'ın anlattıklarını hayranlıkla dinleyen Paul için Eduard sıkıcı bulduğu eski hayatının anti tezidir. Dağılmış bir ailenin ilgisizliğinden şikayetçi olan Eduard için ise Paul'ün birbirine ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı ailesi, hissettiği boşluğu dolduran bir yuva... Tuhaf bir ilişkidir onlarınkisi. Bir arkadaşlarının söylediği gibi: İki insanın karşılıklı bir diğeri olmayı istemesi ve diğerinin hayatını yaşaması çok acıdır. Ne var ki, zaman ilerledikçe sorunlar da başlar. Paul, Eduard'ın kişiliğinden ve hikayelerinden kuşkuya düşmüştür. Çelişkiler derinleşir ve ilişkileri kopar. Ancak birkaç yıl sonra yeniden bir araya geldiklerine ilişkileri bıraktıkları yerden yeniden başlar. Paul'ün evliliğinde, kızı Louise'in doğumunda, babalığının ilk yıllarında, iş hayatında hep yanındadır Eduard. Ve sonra, hiç beklenmedik gelişmeler yaşanır; öyle ki iki arkadaş bir daha hiç görüşmemek üzere kavgalı biçimde yeniden ayrılırlar... Şimdi hastane yatağındaki Paul, ölmeden önce Eduard'ı tekrar görmeye karar verir. Ama hiçbir yerde kaydı bulunmayan Eduard'ı bulmak o kadar kolay olmayacaktır... 1962 doğumlu Danimarkalı yazar Christian Jungersen, ilk romanı Çalılık'tan önce pek çok metin, senaryo, oyun ve hikaye yazmış ama hiçbirini yayımlatamamış. Dört yıl üzerinde çalıştığı Çalılık da ilk gönderdiği yayınevi tarafından geri çevrilmiş. Ama, nihayet şansının döndüğü 1999 yılında kitap haline geldiğinde büyük bir başarı kazanan Çalılık, Jungersen'e yazarlık yolunu da açmış aslında. Ardından gelen diğer romanlarıyla Danimarka'nın en çok satan yazarı ünvanını kazanan ve çok sayıda ödüle değer bulunan Jungersen insanlardaki arızaları, arzularla kışkırtılan kötülüğü bulup çıkaran anlatılarıyla dikkat çekiyor. Daha önce Türkçeleştirilen her iki romanında söz konusu temaları çok çarpıcı hikayelerle işlemişti; Çalılık da, Jungersen karakteristiklerini sergileyen, güzel ve rahatsız edici bir roman. Edebiyatı, insanı ve toplumu anlamanın ve anlatmanın bir aracı olarak gören Jungersen, Çalılık'ta, söz konusu tarihsel dönemin gündelik olaylarından ziyade o çağın duygu ve düşünce biçimlerini öne çıkarmış. Anlattığı hikayenin odak noktası Paul ve Eduard arasındaki ilişki, daha doğrusu ilişkinin muğlak niteliği. İşte bu muğlaklık, Jungersen'in farklı sorgulamalara yönelmesine imkan sağlıyor. Paul'ün geçmişi gözden geçirip yeniden yorumlarken karakterindeki değişimi de yakalayabiliyoruz. Kişinin bakış açısına bağlı olarak belleğin değişimini, çok bariz görünen bir şeyin aniden karmaşık ve bağlam dışı kaldığını, hayat hikayesindeki önem sırasının sürekli farklılaştığını ve sonuçta insan belleğinin ve bağlandığı gerçekliğin devasa bir yapboza dönüştüğünü izliyoruz. Bu durum, Paul'ün anlatısını şüpheli bir hale getiriyor: Paul ile Eduard arasındaki ilişkide olup bitenler gerçekten Paul'ün anlattığı şekilde mi gelişmiştir? Paul ile kızının ilişkisi neden kopmuştur? Louise gerçekten onun kızı mıdır? Ve Paul'ün Eduard'ı bulmak için bu denli çaba harcamasının gerçek nedeni intikam almak olabilir mi? Yaşanan, hatırlanan ve anlatılanın farklı olduğu bir dünyada gerçekliğin özünü kavramak nasıl mümkün olabilir? Bu vb sorular eşliğinde Jungersen'in önem verdiği temalar hikaye ve hikaye kurgusuyla bütünleşiyor. Diğer iki romanını da göz önünde bulundurarak, Christian Jungersen'in anlatı tekniğinin ustalığının altını özellikle çizmek isterim. İstisna'da polisiye kurguyu çok iyi kullanmıştı. Çalılık bir polisiye değil belki ama polisiyelere özgü merak duygusunu kurgu aracılığıyla sonuna kadar diri tutan bir roman. Çok zamanlı hikaye, zamanlar arasında mekik dokuyan bir akışla, zarif bir üslupla, ağır ağır inşa edilmiş. Zamanların ve sürdürülen hayatların farklılığını dili ve düşünceleri farklılaştırarak yakalamış Jungersen. Ama asıl yakaladığı yaşlanan, buruşan, kesip biçilen bir bedene hapsedilen yaşlı bir adamın acısı... 30'lu yaşlarda yazdığı Çalılık'ta 80'li yaşlarını sürdüren Paul karakterini çok canlı ve gerçekçi bir biçimde tasvir ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/rekabet-ve-guc-dengelerinin-gizemli-dunyasi-dunya-casus-edebiyati", "text": "Halen popülerliğini korumakta olan casusluk romanlarının başarısının esas sebebi yazarlarının, istihbaratçı kimliğinde farklı ülkelerde çeşitli casusluk faaliyeti yürüten kişiler veya sahada benzer tecrübeler yaşayan gazeteciler olmasıdır. Bu kişilerin, gizli bilgiye erişim imkanları ve tecrübe ettikleri tarihi olayları romanlaştırırken hayal güçlerini ve yazım tekniklerini başarıyla kullandıkları aşikar. İngiliz dilinde spy-fiction olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir. Devletlerarası ilişkilerde gizlilik derecesi yüksek bilgilerin elde edilmesi sürecini içeren espiyonaj kavramının işlendiği bu tür romanlarda, daha çok bölgesel ve küresel güç mücadeleleri hikayeleştirilir. Gizliliği ve gizlilik çerçevesindeki kurguyu esas alıyor olması, bu tür romanların okuyucuda heyecan ve merak uyandırarak ilgi çekici bir edebi akım haline gelmesine olanak sağlar genelde. Casusluk romanları, ülkeler arasında süregelen rekabet ve güç mücadelesini ön plana çıkarak, istihbarat örgütlerinin günümüzdeki şeklini aldığı 20'nci yüzyılın başlarında edebiyat türleri arasındaki yerini almıştır. Bununla beraber, dünyanın en eski mesleklerinden biri olarak kabul edilen casusluk, kadim zamanlarda da hikayesi anlatılan bir konu. Casuslardan ilk kez, M. Ö. 14'üncü yüzyıla tarihlenen Eski Ahit'in ve Tanah'ın altıncı bölümü Yeşu Kitabı'nda bahsedilir. Yaklaşık üç bin yıl önce yazılan bu dini metin, bir yandan casusluğun çok eski zamanlardan günümüze ulaşan bir kavram olduğunu, diğer yandan ise casusluğun yazılı edebiyat için önemli bir ilham kaynağı olduğunu belgelemekte. Casusluk romanlarının en erken örneği, Amerikalı yazar James Fenimore Cooper'ın 1821 yılında yazdığı ve Amerikan Devrimi sırasında geçen bir espiyonaj öyküsünü anlatan Casus adlı romanıdır. Romanda Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu atalarından George Washington'a İngiliz ordusu hakkında bilgiler veren Harvey Birch karakteri, devrim sırasındaki Amerikan casusu Enoch Crosby ile örtüşmekte. Espiyonaj içerikli bu türün Avrupa'daki ilk örnekleri ise Britanya'da verilir. Hindistan doğumlu Britanyalı Rudyard Kipling'in 1901'de yayınlanan Kim adlı romanı, İngiliz İmparatorluğu ve Rus Çarlığı arasında yaşanan siyasi ve diplomatik mücadeleyi arka plana alırken, İngiliz istihbaratının Hindistan'daki stratejik çıkarlarını korumak amacıyla yürüttüğü espiyonaj çalışmalarından bahseder. Romanda, Kimball O'Hara adlı İrlanda kökenli bir yetimin bir İngiliz casusu olarak Rus istihbaratçılara nasıl yaklaştığı hikaye edilir. Diğer taraftan, tüm özellikleri ile günümüzün casus romanlarına şeklini veren ilk eser, İrlandalı Britanya vatandaşı Erskine Childers'in 1903 yılında yazdığı The Riddle of Sands adlı romanıdır. Yazarın roman kurgusunda gerçeklere uygun ayrıntılar ile yarattığı yazım tekniği, hikayenin gerçeklik algısını artırarak büyük bir popülerlik kazanırken kendinden sonra gelen yazarları da etkiler. İngiliz dilinin en büyük romancılarından biri olan Joseph Conrad'ın 1907 tarihli Gizli Ajan ve 1911 tarihli Batılı Gözler Altında adlı romanları devrilmenin eşiğindeki Rus Çarlığı'nın Avrupa'daki devrimci hücrelere yönelik casusluk operasyonlarını konu eder; ajan-provakatör, operasyon, gizli kimlik gibi istihbarat terminolojisine ait kavramlar okuyucuya sunulur. Ukrayna doğumlu Conrad'ın, sosyalizmin yükselişini ve Bolşevik Devrimi'nin espiyonaj boyutunu başarılı bir şekilde işlemesinde, Çarlık yönetimine muhalif bir devrimci olan babasının etkili olduğu şüphesizdir. Birinci Dünya Savaşı ile başlayan ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar geçen dönemde, Britanyalı yazarların casusluk edebiyatındaki hakimiyeti devam eder. Birinci Dünya Savaşı döneminin rakipsiz yazarı İskoç asıllı Britanyalı John Buchan'dır. Buchan'ın romanlarındaki gizli ajan Richard Hannay karakteri, savaş başlatmak ve bu savaşı kazanmak için çeşitli planlar uygulamaya çalışan Alman casuslarının peşindedir. Doğudaki Sır romanında Buchan, Almanların Müslüman dünyada bir isyan başlatarak savaşı kazanma planını içeren hikayesini Osmanlı İmparatorluğu topraklarında İstanbul ve Erzurum'da kurgular. Hikayedeki Rasta Bey adlı Jön Türk karakter, romanı Türk okuyucu için ilgi çekici kılar. İki savaş arası dönemde popülerliği azalan casusluk romanları, Bolşevik Devrimi sonrasında Sovyetler Birliği'nin kurulması ile kızıl tehlike komünizmi hedef alarak kurgulanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da görev yapan Britanyalı istihbarat subayları ve ajanların yazdığı bu eserler, iki savaş arası dönemde Britanya etkisini sürdürür. Nazizm ve Faşizm'in ölümcül yükselişi ve sonrasında İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması, nitelikli yazarların casusluk romanlarına yönelmesini sağlar. Günümüzde de casusluk romanları için verimli bir alan olan bu dönemde öne çıkan Eric Ambler, siyaset ve ideolojiyi geri planda tutmak suretiyle roman kahramanlarının kişisel hikayelerine vurgu yaparak yeni bir gerçekçilik yakalar. Anti-Faşist Ambler, aşırı sağın yükselişi karşısında durabilecek tek gücün Sovyetler Birliği olduğunu düşünerek Sovyet ajanlarını sempatik ve olumlu tasvirlerle ikonlaştırmış ve roman kahramanlarının güvenilir müttefikleri olarak kurgular. Ancak, 1939 yılındaki Nazi-Sovyet Paktı yazarı büyük bir düş kırıklığına uğratarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında anti-Komünist eserler vermesine sebep olur. Ambler, kendinden sonraki casusluk yazarlarına ilham kaynağı olurken, yazarın 1939 tarihli Dimitrios'un Maskesi ve 1940 tarihli Korkuya Yolculuk adlı romanları, Türk gizli servisi Milli Emniyet Hizmetleri'ni de Albay Hakkı karakteri çerçevesinde kurguya dahil eder. Rusya'dan Sevgilerle filminin ilk sahnesinde, uçak ile İstanbul'a seyahat etmekte olan casusluk romanlarının en ünlü kahramanı James Bond'un, 20. yüzyılın en iyi casusluk romanlarından biri olarak değerlendirilen Dimitrios'un Maskesi romanını okuyor olması, bu duayen yazara yapılan bir saygı duruşu niteliğindedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan iki kutuplu Soğuk Savaş sistemi casusluk edebiyatına yeni bir dinamizm getirir. Bir yanda dünyanın çeşitli yerlerinde komünist ideolojiyi yerleştirmek için devrimlere destek veren Sovyetler Birliği'nin acımasız Devlet Güvenlik Komitesi KGB, diğer yanda ABD'nin ekonomik ve ticari çıkar eksenli dış politikası doğrultusunda operasyonlar yürüten Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA, Soğuk Savaş casusluk romanlarının atölyesi haline gelir. Dünyanın her an sıcak bir çatışmaya girme olasılığı ve bu olasılığın nükleer bir savaşa dönüşme endişesi, espiyonaj görevi yürüten birçok istihbaratçıya ilham vererek yaşadıkları tecrübeleri yazıya dökmelerinin yolunu açar. Soğuk Savaş'ın ilk casusluk romanı, Amerikan Ordusu'nda subay olan psikolojik savaş uzmanı Paul Linebarger'in 1948 yılında kaleme aldığı Atomsk romanıdır. Carmicheal Smith mahlası ile yazdığı romanda, Amerikan ajanı Binbaşı Michael Dugan'ın kişilik özelliklerini ön plana çıkarmış ve savaşı kazanmanın tek yolu savaştan kaçınmaktır ifadesi ile böylesi bir dönemde önemli bir barış mesajı vermiştir. Britanyalı deniz istihbarat subayı Ian Flemming'in yarattığı İngiliz Gizli İstihbarat Servisi MI6 ajanı James Bond karakteri, hiç kuşkusuz casusluk edebiyatının en meşhur kahramanı olurken, beyaz perdenin de vazgeçilmezleri arasına girer. Yazarın 1952 tarihli Casino Royale ile başlayan Bond serisi Soğuk Savaş döneminde Britanya'nın dünya üzerindeki siyasi ve askeri durumunu ABD ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri çerçevesinde kurgular. Ticari ve popüler kaygılar ile ideal bir ajan niteliğinde lanse edilen James Bond'un yanında, George Smiley anti-kahraman özellikler taşıyan gerçekçi bir roman kahramanıdır. Kendisi de istihbarat subayı olarak görev yapan David Cornwell'in, John le Carre mahlasıyla yarattığı George Smiley karakteri, espiyonaj görevleri sırasında etik sınırlarını zorlayan durumlar ile karşı karşıya kalan, eşi ile de sorunlu bir birliktelik yaşayan orta sınıf bir profil sergiler. İyi derecede bildiği Almanca sayesinde bölünmüş Almanya ve Berlin'de istihbarat subayı olarak görev yapan Le Carre, Berlin Duvarı'nın inşa edilmesinden derin bir şekilde etkilenir ve Publishers Weekly tarafından tüm zamanların en iyi casusluk romanı seçilen Soğuktan Gelen Casus adlı kitabında bu dramatik olayın sıcak etkilerini Doğu Alman istihbaratının çalışmaları çerçevesinde hikayeleştirir. Le Carre gibi, eski bir istihbarat subayı olan Britanyalı Graham Greene de, anti-emperyalist sol eğilimli romanlarında benzer şekilde espiyonajın ahlaki sorgulamalarına vurgu yapar. Katolik bir romancı olarak tanınan Greene'in, görev yaptığı Sierra Leone'deki tecrübelerini romanlaştırdığı 1948 tarihli The Heart of the Matter, Küba Devrimi öncesi bu ülke ile ilgili bir kara mizah olan 1959 tarihli Havana'daki Adamımız ve Britanya'nın Güney Afrika'da komünizme karşı ırksal ayrımcılığı savunan Apartheid sistemini nasıl desteklediğini anlatan 1978 tarihli İnsan Faktörü adlı kitapları döneme damgasını vuran edebi eserlerdir. Aynı şekilde Amerikalı yazarlar Robert Ludlum ve Tom Clancy, ülkelerinin bulunduğu konumu ve uluslararası sistemi doğru analiz ederek casusluk edebiyatının ana aktörleri olarak eserler verirler. Bir deniz piyadesi olan Robert Ludlum, dengeli tarzıyla ilk modern Amerikalı casusluk yazarı olarak tanımlanır. Öte yandan tarihi ve güncel komplo teorilerinden ilham alan yazarın yarattığı Jason Bourne karakterinin yer aldığı Bourne Üçlemesi'nin sinema filmi, beyaz perdenin en iyi üçlemelerinden biri sayılmaktadır. Romanlarında espiyonajın teknik ayrıntılarına yer veren Tom Clancy ise 1984'te yazdığı Kızıl Ekim kitabı ile çok satan bir romancı haline gelir. Yazarın roman kurgusu, sahip olduğu muhafazakar Cumhuriyetçi siyasi anlayış üzerinde şekillenirken, özellikle ABD'nin 40. başkanı Ronald Reagan dönemine ait ulusal güvenlik ile ilgili değer yargılarına vurgu yapar. Kapitalist Batı Bloğu'nda espiyonaj romanları bu kadar popüler iken komünist Doğu Bloğu'nda ise Sovyet Rus yazar Yulian Semyonov'un, Max Otto von Stierlitz maceraları Sovyet casusluk romancılığının belkemiğini oluşturur. Batı kültüründeki James Bond karakterine karşılık gelen kahraman aynı şekilde Sovyet sinemasında da yer bulur, Sovyet vatanseverliğinin propaganda aracı olarak kullanılır. Stierlitz kod adını kullanan Albay Maxim Isayev, ideolojik bir mesaj vermekten ziyade Sovyet anavatanına olan sadakat ve sevgiye vurgu yapar. Romanın Rus kültürüne etkisi o kadar büyüktür ki, Stierlitz karakterini canlandıran Vyacheslav Tikhonov 2009'da hayatını kaybettiğinde, KGB'nin devamı olan SVR, ailesine resmi bir taziye mesajı gönderir. Yarım yüzyıl boyunca her an sıcak çatışmaya dönüşebilcek bir soğuk savaş durumundan ilham alarak ölümsüz kitapları edebiyat dünyasına kazandıran romancılar, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında büyük bir boşluğa düşerler. Amansız düşmanın yenilmesi ve Doğu Avrupa üzerindeki Demir Perde'nin kalkması son elli yılda yazarların yaratıcılığını zorlayan siyasi durumu ortadan kaldırır. Bu şaşkınlık içerisinde The New York Times gazetesi, casusluk romanlarına olan ilginin azalması nedeniyle casus romanları eleştiri köşesine son verir. Bununla birlikte, 11 Eylül olayları ile yeni bir düşman ortaya çıkmış, espiyonaj hikayeleri, uluslararası terörist hücreleri ve bu hücrelerin çökertilmesi için gizli servislerin yaptığı çalışmaları konu edinmeye başlamıştır. Amerikalı ve Britanyalı yazarların tür içerisindeki etkinlikleri ve devamlılıkları korunurken, İskandinav edebiyatında yazılmakta olan casusluk romanları dikkat çekici bir değerdir. Özellikle İsveçli yazar Stieg Larsson'ın Millenium serisi, gizli servislerle bağlantılı polisiye hikayesi ile türün gelişimine katkı sağlar. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemlerinin İskandinav coğrafyasındaki kurgusu üzerine inşa edilen benzer romanlar, şüphesiz ki son dönemde ortaya çıkan bulgular ve açılan arşivlerin yanı sıra, o dönemi sahada tecrübe etmiş emekli istihbaratçılarının tecrübelerinden de yoğun şekilde faydalanırlar. Halen popülerliğini korumakta olan casusluk romanlarının başarısının esas sebebi yazarlarının, istihbaratçı kimliğinde farklı ülkelerde çeşitli casusluk faaliyeti yürüten kişiler veya sahada benzer tecrübeler yaşayan gazeteciler olmasıdır. Bu kişilerin, gizli bilgiye erişim imkanları ve tecrübe ettikleri tarihi olayları romanlaştırırken hayal güçlerini ve yazım tekniklerini başarıyla kullandıkları aşikar. Bu doğrultuda, gizli bir devlet görevlisinin başarılı bir roman yazarına dönüşmesi de devletlerarası diplomasinin sunduğu sonsuz kaynak aracılığıyla gerçekleşir. Geçmişte dünyadaki siyasi gelişmelerden ilham alan yazarlar, bugün de Suriye Krizi, Orta Asya'daki güç çatışmaları, Asya'da yükselen Çin gerçeği, Avrupa Birliği ve yaşadığı sorunlar ile hegemon güçler arasındaki eski mücadelelerin günümüzdeki yansımalarından etkilenmektedirler. Böylelikle farklı dinamiklere sahip bir dünya görüşüne sahip kalemler, okuyucunun romanı bir solukta okumasına olanak tanıyan yeni gerçeklikler üzerinden casusluk romanlarının gelişimini devam ettirmekteler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/reklamdaki-hakikati-gormek", "text": "Reklamcılık da etik sorunların diz boyu olduğu mesleklerden biri. Özü itibariyle aklı ve yaratıcılığı kullanarak insanları birtakım ürünleri tercih etmeye, satın almaya ve tüketmeye ikna etmeyi amaçlayan, belirli bir markaya dikkat çekmeye çalışan bir meslek. Ancak bunu yaparken her yol mübah değil elbette. Ne var ki diğer mesleklerde olduğu gibi reklamcılıkta da var olan birtakım etik kodlar, ucu doğrudan insana dokunan sorunları ortadan kaldırmıyor ne yazık ki. Dolayısıyla etik değerlere uygun bir şekilde işini yapmak, reklamcılıkta da ana ilke olmalı. Reklamcılık, insanı sadece tüketici yerine koyan, bir arzu yaratma mesleği değildir, olmamalıdır. Günler, hatta geceler boyu tek tek her sözcük üzerinde çalışıp sonra yalnızca birkaç saniye ekranda hızlıca akacak olan metinleri ve görüntüleri var eden her bir reklamcının, her şeyden önce kendini insan olma ve etik eylemde bulunma bakımından sorgulaması gerekir. Kitap, ismiyle ve kapak tasarımıyla kuramsal bir kitap izlenimi yaratsa da, insanın yüzüne buruk gülümsemeler konduran alaycı bir dille kaleme alınmış, sarsıcı bir roman. Finbar Dolan, bir yandan geçmişini eşeleyip aynada kendisiyle yüzleşirken, okur da onunla birlikte çocukluk denen kuyuya sarkıyor; iş hayatını, arkadaşlık ilişkilerini gözden geçiriyor, aşkı ve sevgiyi yeniden düşünüyor. Beri yandan reklamların o cicili bicili, gösterişli ön bahçesini gizlice aşıp arka bahçenin kirine pasına şöyle bir göz atma şansı yakalıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/roman-yazmak-isteyenlere-yirmi-tavsiye", "text": "Her roman yazarı, yazdığı tür ile ilgili verilmiş eserleri okumalı. Romanı sanat yapan unsurlar nelerdir sorusunun peşine düşmeli. Kuram kitapları ve bazı yazarların edebiyat derslerinin yer aldığı kitaplar, romancının arayışında yol gösterecektir. Nabokov'un, Cortazar'ın, Pospelov'un, Borges'in edebiyat dersleri aynı zamanda onları başarılı kılan unsurları, çalışma alışkanlıklarını, kırgınlıklarını da açığa çıkarıyor. Seni etkileyen yerli ve yabancı roman yazarları ile yapılmış röportajları oku! Bu sana yalnız olmadığını aynı dertlerden mustarip başka yazarlar olduğunu fısıldar. Söz hazinedir. Eskiden ders anlatılacak meclislere, talebeler erkenden gider, kirliyse süpürür, eğrilik varsa düzeltir, muallimin elini koyacağı yerde kıymık var mı diye kendi elleri ile yoklarlarmış. Amaçları mekanı bir insandan ziyade söze hazır etmeye çalışmaktır. Söze hürmet ederler. Yine eskiden bir yabancı geldiğinde köy ahalisi o kişiyi kendi evlerinde ağırlamak için yarışırlarmış. Çünkü misafire hürmet, söze hürmettir. Dişinden tırnağından sıyırıp neyi varsa misafirin değil sözün önüne koyar ev sahibi. Sözden ümitlerini kesmemişlerdi çünkü. Sen de kesme! Dünya enkaza dönüşse bile söz bizim hazinemizdir. Söz, içinde güzelliğe çağıran bir tohum barındırır. Sözden umudunu kesen nasihatten, çağrıdan, davetten, insandan umudunu kesmiş demektir. Gidişattan razı olmamayı, gelecek olanın güzelliğini göstererek ortaya koyan, en etkili yöntemdir; söz. Sözden umudunu kesme! Söz uçarsa sen de uç, yazı kalırsa sen de kal. İyiliği sakın yerinden etme! En büyük derdin bu olsun. İyi olmanın kıyıda olmakla eşdeğer görüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Dürüst olduğum için kıyıdayım, torpil yaptırmadığım için listenin sonundayım, rüşvet yemediğim için taşrada kaldım diyorlar. İyiliği değersizleştirip, kötülüğü hoş göstererek yeni merkezler sunuyor sistemler. İyi-kötü, masum-zalim, katil-maktul, haklı- haksız başkası tarafından belirlenen merkezlere eşit uzaklıkta oluyor böylece. Oysa iyiliğin olduğu her yer merkezidir. Dürüstsen iyiliğin merkezindesindir demek gerekiyor. Merhametli isen merkezdesin. İyiyi, güzeli ve onun kaynağını başköşeye yerleştir ve bu zor yolda sanat ile ilerle! Her kıyının bir başköşesi, bir merkezi vardır, sanat devreye girdiğinde ise başköşenin bir kıyısı kalmaz. Romanın esnek dokusu onu diğer sanat dallarından ayırır, şiirde ve öyküdeki rafinelik, haslık, sıkılık onları sanata daha yakın bir yerde konumlandırıyormuş gibi görünse de romanın çok yönlü düşünmeye daha yatkın bir yapısı vardır. Üstten ve yukarıdan değil içeriden baktırır. İçeriyi her gün daha fazla kaybettiğimiz çağımızda bu bakış açısı manidardır. Kendimize ait bir içimiz olmazsa, onu sarıp sarmalayacak kelimelerimiz de olmaz. Bu açıdan roman yazmakla ve okumakla hayatımız değişmez ama gelişir. Romancı kelimeleri kullanarak insan ruhunda küçük dokunuşlar yapar. O saf noktayı arar. İnsanı irkiltecek noktaların peşine düşer. İnsanı ağlatmak da güldürmek de kızdırmak da kolaydır, acıklı ve komik pek çok roman yok satar bu yüzden. Ama bu okuyucunun/insanın zaaflarından yararlanmaktan başka neye yarar! Asıl mesele irkilmedir. İrkilme saflıktan kaynaklanır çünkü. Saf olan noktaya dokunmak insanı bir anlığına kendinden çıkarıp kendine getirir. Gitmek isterken kalmak zorunda oluşu ile yüzleştirir. Genellikle ilk romanlar otobiyografik roman şeklinde gelişir. Bu cazip olsa da okuyucuyu hemen kavrasa da edebi değer noktasında ilk romanlara temkinle yaklaşılmasına neden olur. Yazarın ilk eserinde kendisini yazması ve tüketmesiyle ve ayrı bir eser verememesi ile çok karşılaşılır çünkü. Yazı masasındaki acılarımız ve anılarımız bir çıkış noktası olduğu gibi bir bitiş noktası da olabilir. Acılarımız da anılarımız da üretimin kaynağıdırlar elbette. Ama yalın olarak romanda yer aldıklarında tüketilirler. Pek çok ilk romanın fazlaca mahrem olması, edebiyat ve kültür dünyasının ona temkinle bakışına yol açar. Temkin de bekleyişi doğurur. Bu; yazar üretmeye devam edecek mi sorusundan kaynaklanan bekleyiştir. Önce türü belirleyip sonra yazmak insanı sınırlıyor. Seni yazmaya iten dert ne olmayı istiyor? Şiir mi, öykü mü, roman mı? Bırak, sakınmak isterse sakınsın, zorluğa talip olmak isterse talip olsun. Onu dinle. Yazının matematiği, romanın kazı alanı, öykünün parlama anı, şiirin yaydan çıktığı yer vs. tüm bu sözler yazarın vicdanı ile ilgili çoğu zaman. Uzun uzun yazıyorsun kısalt diyor kendince bir sebep sunuyor, kurgunun kendi içerisinde tutarlı olmasını bir vazife olarak dayatıyor, daha titiz olmanı bekliyor, bilgin eksik diyor, daha fazla içselleştir diyor. Tüm bunlar yazarın içi ile ilgili. İçini dinle! İçinden geçenler roman olmak istemiyorsa zorlama! İnsan ideallerinin doğrultusunda tevazu ile biriktirir, sonra o birikimin içinden kibirle konuşur, bu en vahim olanıdır. Bu yüzden birikimlerimizden korkarız, başkasının birikimine değil kendi birikimine/yeteneğine güvenen herkesten korkarız, biriktirdiğimiz şeyin bizi eksiltmesinden korkarız. Bu yüzden başka birikimlere çırak olmadan, bizi diğer sanatçılardan ayıracak bir birikime sahip olmadan yazmanın risklerini aklının bir kenarına iliştir. Bol bol oku, işinin ehli olanların takipçisi ol! Hayatım roman klişesinden uzaklaş. Roman artık çok farklı noktaları yokluyor. Metinlerarasılık, üstkurmaca, parodi, pastiş, bilinçakışı gibi son dönem romanın revaçta olan yöntemleri bile romancının daha yeniyi daha farklıyı aramasına engel değil. Çünkü post modern romanın en büyük özelliği bilmeye dayalı olması iken, artık yazarlar bilme ile ne yapabilirimin cevabını aramayı bırakıyor, olmaya dayalı yolları yokluyor romancılar. Özellikle türlere yabancı bir okuyucu için kurgu ve gerçeklik ayrımı içinden çıkılmaz hale gelir. Yazarın her yazdığını yaşadığını düşünür. Bazı yeni yazarlar da sadece yaşanılanı yazmak zorundaymış gibi hisseder. Oysa yazar anlattığının kurgu olduğunu biliyorsa, okuyan da okuduklarının kurgu olduğunu biliyorsa bu bir kandırmaca değil karşılıklı anlaşmadır. Umberto Eco buna kurmaca antlaşması der. Kurgulanmış bir eserde fırça yalan olsa da fırçanın dokunduğu saf noktalar dalgalar halinde genişleyecektir. Bu da bize kurmaca antlaşmasının karşılıklı inanma üzerine değil, sadece bilme üzerine olduğunu fısıldar. İnsan romanın kurgu olduğunu her zaman bilecek, ama ona inanmaktan kendisini alamayacaktır. Kurgu, hayatın içinde başka bir hayat oluşturmaktır. Başlangıçlar ve bitişler sunar. Bazen de biten başlayan, başlayan biten olabilir. Çünkü tek bir başlangıç ve bitiş ile sınırlanmaz insan. İnsan sürekli yeniden başlayabilir. Bitirip başlayabilir, bitirmeden başlayabilir. Kurgu bunları hatırlatır. İnsanın kendisi ile karşılaşıp kendisi ile yürüdüğü anlarda roman kurgu olmaktan çıkar. İnsanın kendisi ile karşılaşması demek aslında insanın kendi saf hali ile karşılaşması demektir. Her roman yazarı, yazdığı tür ile ilgili verilmiş eserleri okumalı. Romanı sanat yapan unsurlar nelerdir sorusunun peşine düşmeli. Kuram kitapları ve bazı yazarların edebiyat derslerinin yer aldığı kitaplar, romancının arayışında yol gösterecektir. Nabokov'un, Cortazar'ın, Pospelov'un, Borges'in edebiyat dersleri aynı zamanda onları başarılı kılan unsurları, çalışma alışkanlıklarını, kırgınlıklarını da açığa çıkarıyor. Seni etkileyen yerli ve yabancı roman yazarları ile yapılmış röportajları oku! Bu sana yalnız olmadığını aynı dertlerden mustarip başka yazarlar olduğunu fısıldar. Düşünce akımları, felsefi yaklaşımlar, ideolojiler, psikoloji sahasındaki gelişmeler, savaşlar vs. anlatım şekillerini etkilemiştir. Anlatının açık, yalın, karmaşık, sembolik, ironik oluşu insanın içinden geçtiği dönemle ve iç dünyası ile ilişkili olsa da seçim yaparak yazmak ile kaçınılmaz olan ile yazmak arasında çok fark vardır. Baskı rejimlerinde dolaylı anlatım bir seçim değil, sonuç olur. Yine misal romanda ben dilini kullanmak kurgudaki pek çok ayrıntının üzerinize yapışması demektir. Yazar kendinden mi bahsediyor başkasından mı ikilemi ile beraber ilerler okuyucu. Romandaki tüm karakterleri ben dili ile konuşturarak, hiçbiri ben değilim mesajını vermeye çalışmak da bu kaygının bir sonucudur. Batılı bakış açısı ve batılı zihin dünyası ile zaten batıdan gelen bir tür olan romanı yazınca geriye Türk romanına dair ne kalır? Asıl kafa yormamız gereken soru budur. Bize dair bir romandan bahsetmek için, tekniğin ve içeriğin bizim hassasiyetimiz ve farklı bakış açımız ile yeniden kodlanması gerekir. Minyatür sanatını diğer görsel sanatlardan ayıran, sanatçıyı yeni bir teknik arayışına iten o şey nedir? Bu sorunun cevabı tüm sanat eserlerini bizim diyebileceğimiz bir alana taşır. Bazı yazarlar romanı Don Kişot ile başlatırlar, sen mesnevileri ve halk hikayelerini de yanına ekle! Gerard Genette anlatıcının dört işlevinin olduğunu söyler: yönetme işlevi, tanıklık işlevi, ideolojik işlev ve iletişim işlevi, bunlar temeldir der. Diğer yandan bu özelliklere sahip bir anlatıcının anlattıklarının sanatsal bir değerinin olması gerekir. Yoksa herkes anlatır. Anlatmak bir ihtiyaçtır çünkü. Nasıl anlatmalı sorusuna verdiğimiz cevap ile diğerlerinden ayrılırız. İlahi anlatıcı, gözlemci anlatıcı, ben anlatıcı, çoğul anlatıcı, iç konuşmalar şeklindeki anlatım, hep bu kaygılarla ortaya çıkmıştır. Romanda karakter oluşturmak bir düğümü çözmek demektir. Çünkü roman bireyin sanatı olarak anılır. Bir kimlik oluştururken bir insanı her yönü ile öncelemek ve eserin merkezine görülen ve görülmeyen yönleri ile birlikte derinlemesine yerleştirmek emek ister. Hem toplumsal hem bireysel sorgulamaları yapmak, durumu, sorunu, beklentiyi bir insan üzerinden göstermek roman sanatının en belirgin özelliğidir. Bugün diğer insanlardan farklı tiplemeler oluşturmak veya üstün kahraman insanı anlatmak geride kalmıştır, sıradanın içinde sıradan olmayanı işaret etmek romancının üzerine aldığı bir vazifedir, bu vazifeye sen de hazır mısın? Beşerin tekrarı olsa da insanın tekrarı yoktur demek tam da bizim mevzumuzun ta kendisidir. Kapitalizm yalnızlığa bir paradoks ekliyor. Hem farklı mekanlar sunuyor, hem de insanı yalnızlaştırdığı için her mekanı aynılaştırıyor. Yalnızlığın güzel tarafı kalmıyor böylece. Mekan aynılaşırsa ayrıntılar silikleşir. Pürüzsüz ve sınırsız bir zemin oluşur. Bu bir özgürlük hissi verir ama zamanla kaybolma hissi daha yoğun hissedilir. İnsan sınırsızlığı pürüzsüzlüğü yadırgar. Roman yazarı burada devreye girer. Çölde bir ağaç, denizde bir kayalık göstermek ile bir mekanı ayrıntılı anlatıp hissettirmek aynı değerde olmaya başlar. Düz de anlatabiliriz. Sıradanlığa kuşku ile bakmasak evet düz de anlatabiliriz. Olaylar bir yakınlık veya bir uzaklık etkisi oluştursun, hızın beraberinde getirdiği körlüğe karşı yolun varlığını kurcalasın diye de kullanılır. Lakin buna rağmen uzaktakiler uzak oldukları için yakındakiler yakın oldukları için mesafeyi umursamayabilirler. Biz yine de deneriz. Yolcuya yolu ve menzili idrak ettirirsek onu hız körü olmaktan kurtarırız. Bugünde bir geçmiş oluşturmak, gelecekte bir bugün oluşturmak, bugünde bir gelecek yahut geçmişte bir bugün oluşturmak romancıya da okura da zaman içinde zaman armağan eder. Bunu değerlendir! İnsanlık tarihi boyunca insanı yoran konular bellidir. Faulkner bir röportajında söylenecek yeni bir şey yoktur, Shakespeare, Balzac, Homer hep aynı şeyler hakkında yazmışlardır ve bir iki bin yıl daha yaşasalardı yayıncıların başka bir yazara ihtiyacı olmazdı, der. Karacaoğlan ise bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm diyerek insana dair o listeyi vermiştir. Gerisi yazarın sanatına karşı sorumluluğudur. Malzeme toplarken Batıdaki gibi flaneur ruhlu bir hayat sürmemiz mümkün mü bilmiyorum. Bakışını, mimiklerini, elini eteğini çekerek, kalabalığın içinden kalabalığa dokunmadan geçmek ve sadece veri toplamak, hikaye kovalamak mümkün müdür. Bizim kodlarımızda ağlayanın omzuna dokunmak, selam verip selam almak, düşeni kaldırmak, haksızlığa müdahale etmek vardır. O halde malzeme toplamak nesne toplamak değil, insanlarla ilişkilerden kalanları toplamaktır diyebiliriz. Romanın, bir sabah uyanarak başlıyorsa klişedir. Eğer roman karakterin bir böcek olarak uyanıyorsa değildir. Günlükler halinde yazmak klişedir. Eğer gelecekte yazılan bir günlük değilse veya geçmişte yazılan bir günlük değilse değildir. Söz söyleme, kendini sanat ile ifade etme noktasında olan kişi ömrü boyunca diğer eserlere hep kuşku ile bakacaktır. Beğenememek, kusurlu görmek, eksik bulmak sizi en iyi olanı aramaya iter. Buna rağmen tam bir bulma hali de yoktur. Bulduğunuz kadarıyla, bulunduğunuz süre içerisinde, okurla buluşmak vardır. Mütevazılık da burada başlar. İyi ve kötü arasındaki mesafeyi yitiriyoruz. İyiliğin yüceliğine, kötülüğün çukurluğuna dair ayrımı gün geçtikçe kaybediyoruz. Değersizleştirilen iyilik ile övülen kötülük aynı hizaya geliyor. İnsanı insan yapan değerler kaybolursa, kelimeler arasındaki mesafeler tüketilirse insanın dünyadaki düzeltici rolü de sorumluluğu da ortadan kaybolur. Dünya düz ve pürüzsüz olursa iyiye kötü, kötüye iyi denirse insan olmanın, bir kalp, bir vicdan taşımanın anlamı kalmaz. Kelimelere ihtiyaç kalmaz. Mana buharlaşır. İnsan bir bedenden dolayısı ile bir nesneden ibaret olur. En büyük sınır iyi ve kötü arasındaki sınırdır bu açıdan. Gerisi yazarın mizacına, değerlerine, çekincelerine göre değişir. 20. Sorumlusun! Hem sanatına hem okura karşı! Toplumsal eleştiri yapmak ya da sadece -o meşhur ifade ileçiçek böcek edebiyatı yapmak bir tercihtir. İyi bir edebiyatçı değilseniz her iki alanı da katledersiniz! Pedofiliyi, tecavüzü, şiddeti veya haksızlığı elbette anlatmak zorundayız lakin bunu nitelikli yapamazsanız özendirici teşvik edici olursunuz. İyi ve kötü arasındaki sınırı netleştirerek kötüden bahsedebilirsiniz. Bu bir sorumlu bakıştır çünkü. Ama sorumsuzca ve ağırlığı iyilik kefesine koymadan kötüden bahsedemeyiz. Edebiyat sorumsuzca davranılacak en son alandır özü itibarı ile. Çiçek böcek edebiyatını ise küçümsememek gerekir. Sohrab Sepehri'nin öyle şiirleri vardır ki çiçek böcek edebiyatı gibi görünür ama insan olmanın derinliklerine kadar uzanır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ruslan-zincirsiz-koleligi-efendinin-icsellestirilmesine-dair", "text": "Doğrulara ilişkin söylenen ve yazılanlar er ya da geç seslerini duyuracak bir çatlak bulup insanlara yayılma fırsatı yakalar. Kimi zaman Sokrates'in yaptığı gibi sözle, diyalogla aktarılan sorgulayıcı düşünce yöntemi kimi zamansa kağıda dökülür, kitap olur. İktidar sahipleri sorgulayıcı düşünce yöntemini sevmez; kendi doğrularının herkes tarafından kabul edilmesini ve sorgusuzca itaat edilmesini beklerler. Kendi dayattıkları doğrular dışında kalan herhangi bir şeyin güç kazanması ise korkulu rüyalarıdır. Antik Yunan'dan bu yana pek çok anlam katmanı kazanan ancak basitçe ifade özgürlüğü diye çevirebileceğimiz parrhesia muhakkak cezalandırılır, ancak bu cezanın ne türlü belalarla dolu olduğu farklılık gösterebilir. Doğrucular, kimi zaman Sokrates gibi ölümünü içmeye mahkum edilir, kimi zaman Nazım Hikmet gibi yaşadığı topraklardan sürgün edilir, kimi zamansa Georgi Vladimov gibi kitapları yasaklanır ve yaşadığı topraklardan kaçmak zorunda bırakılır. Doğrunun yayılma gücünü bilen iktidar sahiplerinin parrhesia ile ilişkilendirdikleri kitapları yasaklamasının tarihi yeni değil. Yasaklanan ilk kitaplardan bazıları MÖ 250'li yıllarda, Konfüçyüs'ün öğrencilerinin eserleridir. Dönemin hükümdarı, doğru ilan ettiği ve toplumdan sorgusuz itaat beklediği sistemin dışında kalan, sistemdeki gediklere ışık tutan ve yeni bir dünya görüşü vaat eden kitapların gücünden korkar. Bu kitaplar, dönemin hükümdarı tarafından toplatılır ve yakılarak imha edilir. İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması da kitaplardan ve kitaplar aracılığıyla yayılan düşüncelerin gücünden korkan iktidarın uygulamalarına örnek olarak gösterilebilir. Rus edebiyatının önemli isimlerinden Georgi Vladimov da parrhesia'nın peşinden giden kitaplar yazan, politik eleştirilerini edebiyat aracılığıyla dile getiren ve tam da bu sebeple Stalin'in üzerini çizdiği muhalif yazarlardan. Vladimov, Bulgakov, Platonov, Grossman ve daha nice Rus yazar gibi değeri, kitaplarının gücü uzun yıllar sonra anlaşılan yazarlar grubuna dahil. \"Cehennemi, onu cennet sanan bir köpeğin gözünden\" anlattığı kült romanı Sadık Ruslan'da Vladimov, bir çoban köpeğinin yaşantısı üzerinden Stalin'in yarattığı korku dolu itaat rejimini eleştirir. Yazarın 1965 yılında kaleme aldığı bu kitap, kültür komitesinden geçemez ve Rusya'da yayımlanması mümkün olmaz. Ancak 1975 yılında Almanya'da tam metin olarak ilk kez okurla buluşan Sadık Ruslan'ın Rusya'da yayımlanmak için 1995 yılına dek beklemesi gerekecektir. Gulag'daki yaşantı ve uygulamalara yabancı olmayan Vladimov, annesinden miras aldığı hazin hatıralar ile kalemini birleştirir; beklentiler ve itaatlerin gölgesinde içselleştirilen iktidarı ve bunun öznenin inşasında yarattığı büyük boşlukları simgesel anlatımla birleştirip Sadık Ruslan'ı kaleme alır. Türkçede ilk kez yayımlanan Sadık Ruslan, üzerine hayli konuşulacak kitaplardan."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sacmanin-anlami-albert-camus", "text": "Camus; felsefi denemelerini teori ve fikirlerinin; romanları ise felsefesinin uygulama sahası olarak kullanır. Başkaldırı felsefesini Başkaldıran İnsan kitabında, saçma felsefesini Sisifos Söyleni'nde izah edip Yabancı ve Veba gibi romanlarında, felsefesini teoriden pratiğe geçirerek uygulamalı hale getirir. Filozof, felsefesini kuran kişi mi yoksa yaşayan kişi midir? Bu kadim tartışmaya varlığıyla cevap veren bir filozoftan bahsedilebilir: Albert Camus. Çünkü teori kadar pratiği de fikirleri kadar yaşamayı da hayatında önceleyen bir düşünür olmuştur o. Felsefenin yaşam için bir rota çizmekte aciz kaldığını, insanların sorunlarına bir çözüm getirmekte başarısız olduğunu söyleyerek felsefeyle hesaplaşmak gerektiğinin altını çizmiştir çünkü. Cezayir doğumlu Albert Camus; filozof, oyun yazarı, romancı, denemeci, sporcu gibi çok yönlü özellikleri ve sayısız eseri ile yalnızca Fransa'ya değil, Dünya'ya büyük tesirler bırakan isimlerden biri olsa da onu filozof olarak addetmeyenler de azımsanmayacak kadar fazladır. Albert Camus ve Saçma Felsefesi'ni kitaplaştıran Avi Sagi; felsefi problemlere teorik düzeyde katkı sunmayan Camus'yü, entelektüel ve akademik çevreler tarafından filozof olarak kabul etmeyen itirazlarına rağmen onun, anlamsızın tehdidi karşısındaki insanlara filozoflardan çok daha etkili bir düşünce inşa ettiğini söyler. Varoluşçu, Absürdist gibi tanımlamalarla kategorize edilmekten hoşlanmayan Camus, 1970'lerde verdiği bir demeçte; varoluşçu olmadığını, yayınladığı tek fikir kitabının Sisifos Söyleni olduğunu, onu da sözde Varoluşçulara karşı kaleme aldığını belirtir. Sık sık Sartre ile mukayese edilmesine ise Sartre ile isimlerinin anılmasına beraber hayret ettiklerini, birbirleriyle tanıştıklarında ne kadar farklı olduklarını düşündüklerini söylemiştir. Camus'nün felsefesinin ayırt edici bir karakteri olan diğer bir yönü de etik ve metafizik hakkındaki görüşleridir. Camus; dine, dinin hayatta etkisine ve dinlerin modern zamanlarda geçirdiği dönüşüme yönelik bazı fikirlere sahiptir. Ahmet Cevizci, modern dönemde dini inancın çöküşünün ardından doğan boşluğun Camus'nün laik dinler adını verdiği ilerlemeci tarih felsefeleri tarafından doldurulduğunu ileri sürer. Camus; Hegel'le, Marx'ın insani değerleri tarihsel gelişme ve ilerleme fikriyle yorumladıkları görüşlerinin de hükmünü kaybettiğini söyler. Cevizci ayrıca Camus'nün felsefece intihar ettiğini söylediği Kierkegaard'a ek olarak Husserl'i de suçladığını söyler. Çünkü Kierkegaard aklını Tanrı'ya feda etmiştir; Husserl ise aklı yüceltmiş fakat onu ideal özlerin içine mahkum etmiştir. Bu iki filozofu bir araya getiren şey ise ikisinin de saçmayla verdikleri mücadeledir. Camus'ye göre değerli olan da budur; saçmayla başkaldırıyla mücadele etmek, intihar yerine ise yaşamak ve yaşatmaktır. Camus'ye göre saçmayı ne kabul ne de reddeden bu filozoflar günah işlemişlerdir. Camus, ortada yaşama karşı bir günah varsa, bu belki ondan ümidi kesmekten daha çok, bir başka dünyayı ummaktır diyerek kurtuluşun bu dünyada aranması gerektiğini belirtmiştir. Rıza Tevfik, Felsefe Sözlüğü'nde Mümteni olarak geçirdiği saçmayı ve kökenini şöyle tanımlar: Latince 'absurdum'den gelmiştir. Aklın sağır davrandığı yani taakkul edemediği şey demektir. Yunanca aslı 'akılda yeri yok' demektir. Camus'nün saçması, kelimenin Yunanca karşılığına uyum sağlayacak şekilde insanın bitimsiz bir arzuyla dünyadaki düşlerine, özlemlerine, ideallerine, değerlerine karşılık beklerken; aklın tüm bu karşılık beklentilerine suskunluk göstermesi olarak karşılığını bulur. Felsefeye saçma ve başkaldırı olarak iki ana kavram hediye eden Camus; saçma ile nihilizmi, başkaldırı ile de nihilizmi aşılmasını temellendirir. Camus, yaşamdaki varoluşsal sorunların, ontolojik buhranların sebebi olarak gördüğü saçmayı yalnız teşhis etmekle kalmaz aynı zamanda saçmayla baş etmek için üç alternatif önerir: İntihar, Umut, Başkaldırı. İntihar ve umudu işlevsiz olarak gören başkaldırının felsefesini yapmış olur. İntihardan kurtulmanın bir yolu olmadığını, kurtuluşu Dünya'da yahut başka bir yerde aramanın, gerçeklikten kopuşun çözüm olmadığını gören Camus, intiharı saçmayla baş edemeyişin bir sonucu olarak izah eder. Camus, en çok haksızlığa uğramış veihanet edilmiş kişi olarak nitelediği Nietzsche'den de ilham alır. Tanrı'nın ölümüyle yeryüzünün efendisi olan üstün insanı kendi başkaldıran insanıyla yorumlar. Başkaldıran İnsan'ı hayatın hayır demekten korkmayan bir savaşçı karakter olarak görerek onu hayatın içinde, tüm haksızlıklara karşı mücadele eden bir aktivizmde görür. Bu aktivistliği kendi hayatında da göstererek ilkelerinden biri olan bir filozofun saygınlığının başkalarına öğütlediği şeyleri kendi hayatında tatbik etmesi gerekliliğine de riayet etmiş olur. Camus; felsefi denemelerini teori ve fikirlerinin; romanları ise felsefesinin uygulama sahası olarak kullanır. Başkaldırı felsefesini Başkaldıran İnsan kitabında, saçma felsefesini Sisifos Söyleni'nde izah edip Yabancı ve Veba gibi romanlarında, felsefesini teoriden pratiğe geçirerek uygulamalı hale getirir. En iyi felsefe metni olarak kabul edilen, 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran Sisifos Söyleni adlı eserine Camus, gerçekten önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar diyerek başlar. Saçma için Peki, bu berbat histen nasıl kurtulunabilir? sorusu Camus'nün beklediği sorudur. Çünkü yanıt, felsefesinin başka bir kavramı olan intihardır. Fakat Camus, intiharı teşvik etmeyerek yerine başkaldıran insan olmayı teklif eder. Başkaldıran İnsan kitabındaki başkaldırıyorum o halde varız ifadesi felsefesinin en bilinir mottosu haline dönüşür. Camus'ye göre başkaldıran insan; saçmayla baş edebilen insandır. Başkaldırıyı üç türe ayıran Camus, Metafizik Başkaldırı, Tarihsel Başkaldırı, Sanat ve Başkaldırı'dan bahseder. Diğer bir kitabı Yabancı eserine Annem ölmüş bugün, belki de dün, bilmiyorum cümlesi ile başlar. Karakteri Meursault üzerinden duygulardan uzaklaşmış bir şekilde dünyayla ilişki kuran, değil annesi kendiyle dahi ilişki kuramayan; kendine, topluma ve dünyaya, her şeye, herkese yabancılaşmış insanın yabancılıklarını resmeder. Ölüm, yazgıyı aşikar eder mi? Bazen hayatımızın tüm sırrı ölümümüzle ifşa olacak gibi geliyor. Nasıl yaşamışsak, tıpkı öyle. Albert Camus, Tersi ve Yüzü kitabında benim ölüm korkum yaşama hırsımdan geliyor der. Ölümü de hırsla ve coşkuyla yaşadığı hayatı kadar ilginç olmuştur. Camus, 1960'ta, Le Grand Fossard isimli bir yerde, kendisinin deyimiyle en absürt ölüm şekli olan trafik kazası sonucu hayatını kaybeder. Böylelikle intihar üzerine onca fikir geliştirip intihar etmeyen, absürdün felsefesini kurmuş bir filozof, en absürt ölüm şekli diye tanımladığı araba kazasında yaşamına veda etmiş olur. Cebinden bir tren bileti çıkar. Yüksek ihtimalle Camus, gideceği yere trenle gitmeyi planlamış fakat sonra karar değiştirip arkadaşıyla birlikte arabayla yola çıkmıştı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/salgin-romanlari", "text": "Tüm dünyada yerleşik kurumsal süreçleri ve ekonomik sistemleri kökünden sarsacağı kesin görünen COVID-19 salgınına tepkileri değerlendirirken ya da salgının sadece insan sağlığına ilişkin değil, siyasal ve ekonomik sonuçlarını da hesaplarken edebiyattan niçin yararlanılmasın? Sonuçta, klasiklerden çağdaş romanlara salgınla ilgili edebiyat metinleri en basitinden bize benzer krizlerin, sarsıntıların geçmişte nasıl yönetildiğini öğrenme fırsatı verecek. Çok tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Örneği, beni ilgilendiren alandan vereyim: Yale Üniversitesi'nde Fransız edebiyatı bölümünden Alice Kaplan, COVID-19 salgını dolayısıyla bugünlerde zorunlu olarak online'a dönüşen derslerinde Albert Camus'nün Veba'sını işliyor ve Bu romanı tam da bir salgının ortasında okumak itiraf edeyim ki çok acayip bir deneyim, diyor. Derslerine katılanlar arasında, salgının hareket noktası sayılan Vuhan'da yaşayanlar bile var. Kaplan, insanların, her zorlu toplumsal kriz döneminde olduğu gibi bu kez de hayatla ilgili bir çeşit anlam arayışına giriştiklerini anlatıyor. Veba'nın satışlarının, geçen iki ay içinde Avrupa ve Amerika'da rekor kırmasının sebebi bu. Şaşacak bir şey yok aslında. Tüm dünyada yerleşik kurumsal süreçleri ve ekonomik sistemleri kökünden sarsacağı kesin görünen COVID-19 salgınına tepkileri değerlendirirken ya da salgının sadece insan sağlığına ilişkin değil, siyasal ve ekonomik sonuçlarını da hesaplarken edebiyattan niçin yararlanılmasın? Sonuçta, klasiklerden çağdaş romanlara salgınla ilgili edebiyat metinleri en basitinden bize benzer krizlerin, sarsıntıların geçmişte nasıl yönetildiğini öğrenme fırsatı verecek. Daha da önemlisi bu edebiyat yapıtlarını okursak, içimizde gizlenen yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, ayrımcılığı, söylemeye dilim varmıyor ama, güçsüz olanı dışlama eğilimimizi gösteren bir ayna bulacağız karşımızda. Örnek istiyorsanız, salgında can kayıplarının artışını ülkemizdeki yabancıların üzerine yıkanları yahut iki nefes almak için sokağa çıkan yaşlılara yapılanları, mesela üzerlerine içi su dolu balonlar fırlatanları hatırlayalım. Edebiyatın salgınlarla ilişkisi denince akla gelen ilk örnek, antik Yunan şairi Homeros'un İlyada destanı. İlyada, bir salgın anlatısıyla açılıyor. Kral Agamemnon, Truva yakınlarındaki bir şehrin başrahibinin kızını kaçırıp kendine köle yapmış, bunun üzerine de Apollon Yunan ordularını kasıp kavuracak bir veba salgını başlatmış... Lanetin de ancak Agamemnon masumiyetten elini çektiğinde, yani genç kızı serbest bıraktığında ortadan kalkacağını söylemiş. İkinci örnek İtalyan Giovanni Boccaccio'nun Decameron'u... 1348 yazında Avrupa'yı toplu ölümlerle sarsan büyük veba salgınından kaçmaya çalışan yedi kadın ve üç erkekten oluşan bir topluluk, şehri terk edip Floransa'nın kırsalına sığınmak için yola çıkar. Soluklanmak için verdikleri molalardan birinde de bir karar alırlar: Azıcık eğlenmek, 'aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek' için on gün boyunca her biri onar öykü anlatacaktır. Böylece ahlak, aşk, cinsel politika, ticaret ve güç üzerine toplam yüz öykü anlatılmış olur. Decameron iki yönden önemli: Birincisi, felaket dönemlerinde hikayelerin hayati rolünü vurguluyor. İkincisi kimilerince, kadınlara yönelik edebiyatın da ilk örneği sayılıyor. Zira Boccaccio önsözünde kitabıyla sevenlerin, özellikle de seven kadınların acılarını hafifletmeyi amaçladığını, Decameron'u, işleri nedeniyle sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşünü beklemekle ömür tüketen kadınlar için yazdığını belirtmiş. Herkes kendi vebasını içinde taşır Günün birinde fareler lağımlardan, kalorifer dairelerinden çıkıp sokaklarda ölmeye başlarlar. Apartman kapıcılarından başka kimsenin ciddiye almadığı bu olay, zamanla korkunç boyutlara ulaşır ve insanlar da fareler gibi yollarda ölmeye başlar. Belirtiler apaçık vebaya işaret etmesine rağmen, kimse bunu kabul etmez, daha da kötüsü hastalıktan kaçabileceklerine inanırlar. Ölümlerin önlenemeyecek bir hızla artmasına yol açan da başlangıçtaki bu inkar hali olur zaten. Sonunda giriş ve çıkışlar kapatılır ve şehir bir yıl kadar karantina altına alınır. 1947 tarihli Veba adlı romanında Albert Camus tüm Avrupa'ya yayılan kapkara Nazi faşizmini bulaşıcı bir hastalık metaforuyla anlatıyor. Cezayir'in Oran şehrinde geçen romanda hastalığa karşı alınan önlemler, Nazi işgaline karşı başlatılan direniş hareketine karşılık geliyor. Vebaya yakalananların acılarını hafifletmek için çalışan Dr. Rieux var bir de. Ona göre, veba ile savaşmanın tek yolu, dürüstlük. Herkes içinde taşır bu illeti ve yeryüzündeki hiç kimsenin kendi içindeki vebaya karşı bağışıklığı yoktur, diyen Camus'ye göre yine de kurtuluş yoktur. Mary Shelley'nin 1826 tarihli yarı fantastik, yarı otobiyografik romanı Son İnsan'da olaylar, 2070-2100 yılları arasında geçiyor. Roman, uygarlığın sonunun salgın hastalıklar, nükleer savaşlar, sibernetik isyanlar, doğaüstü olaylar ya da ekolojik felaketler yüzünden geleceğini öngören apokaliptik kurgu türünün ilk örneği. Tüm dünyayı etkisi altına alan büyük veba salgını sona erdiğinde, geriye tek bir insan; bomboş Londra sokaklarını bir çoban köpeğiyle birlikte dolaşan Lionel Verney kalmıştır. Mary Shelley, alter ego'm, ikinci benliğim der Verney için. Romandaki diğer karakterler de gerçektir. Bir yeryüzü cenneti arayışı uğruna tanıdığı herkesi peşinden sürükleyen Adrian, yazarın şair eşi Percy Bysshe Shelley'dir mesela. İstanbul'da öldüğünü öğrendiğimiz Lord Raymond karakteriyse, romantik dönemin en büyük şairlerinden olan Lord Byron'dan başkası değildir. Edgar Allen Poe'nun 1842 tarihli öyküsü Kızıl Ölümün Maskesi hızla ilerleyen ve insanlığın kökünü kurutacak gibi görünen bir veba salgınını anlatır. Prens Prospero, Kızıl Ölüm olarak bilinen hastalıktan korunmak için kendi gibi bir grup aristokratla birlikte korunaklı bir manastıra kapanır ve ardından manastırın her biri farklı renkte döşenmiş yedi salonunda görkemli bir şenliği, bir maskeli baloyu başlatır. Dış dünya kendi kendine bakabilir, der. Bunu düşünüp kederlenmek budalalıktan başka bir şey değil. Gelin görün ki, Kızıl Ölüm de dış dünyanın kendi kendine bakabileceğini düşünmüş ve insan görünümüne bürünerek dans edenlerin arasına karışmıştır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sana-insanlara-gulunmez-demistim", "text": "Lewis Carroll'a ithaf ettiği Sonsuz Kule'yi gördüğü bir rüyanın etkisiyle yazmaya başlayan Ocampo, o günlerde kaleme aldığı bir mektupta Küçük Prens gibi bir şey olacak, çocuklar için çok önemli bir fikri, düsturu olan bir roman, diyerek anlatıyor kitabını. Dolayısıyla insan romanda bu önemli fikri aramadan edemiyor. Küçük Prens'in diğer birçok şeyin yanı sıra, bir çocuğun ve içindeki çocuğu yitirmemiş bir insanın yetişkinler dünyasındaki yalnızlığını vurguladığını söyleyebiliriz. Alice Harikalar Diyarı'nda da onu hizaya getirmek isteyen, ağır Viktoryen kuralların saçmalığını gözler önüne seren bir kız çocuğu vardı. Karşılaştığı o ressamla alay eden ve bu sebeple annesi tarafından, Sana insanlara gülünmez demiştim, sözleriyle azarlanan Leandro ise çocukluğun daha karanlık bir yönünü, ilkokul yıllarından hatırlayabileceğimiz o şeytani acımasızlığı taşıyor bence. Cezasını çekmek için gönderildiği odasında - kulesinde-, anne onayından mahrum kalarak acı çeken çocuk, annesinin yerine koyabileceği bir nesne araştırıyor. Leandro, Alice'e bile mektup yazarak kendisine bir suç ortağı, bir destek arıyor ama bir türlü huzur bulamıyor. Üstelik içinde kıvrandığı kulede, ressamda gördüğünü sanarak alay ettiği yeteneksizlikle de boğuşmak zorunda kalıyor. Peki, ilkokuldaki o zorba çocuklar acımasızlıktan nasıl ve neden vazgeçerler? Şüphesiz, çocuksu coşku ve neşeyi bir ömür boyu muhafaza edenler kadar, o şeytani acımasızlığı hiçbir zaman kenara bırakmayanlar da mevcut. Bırakanlar da bunu onaylanma kaygısıyla mı, yoksa bunun yıkıcı etkilerini fark ettikleri için mi yapıyorlar, galiba orası tartışmaya açık. Sonsuz Kule'nin bu tartışmaya olası katkılarını ise kitabın tadını kaçırmadan okurlarına bırakıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sanal-muze-rehberi", "text": "Koronavirüs salgınından dolayı hepimiz mümkün olduğunca evde vakit geçiriyoruz. İşe gitmek zorunda olanlarımız bile işten hemen sonra vakit kaybetmeden eve yani en güvenli mekana bir an önce dönmeye gayret ediyor. Alışkanlıklarımız tamamen değişti. Çok değil iki ay önce yaşadığımız sosyal hayat bir ütopya kadar uzak görünüyor. İçinde bulunduğumuz bugünler, bu sıkıntılar, bu kapalı kalmalar elbette geçecek ve normal yaşantımıza döneceğiz. Ama döndüğümüzde bizi bekleyenin eski normlarımız olacağından şüpheliyim. Yakın zamanda hiçbirimizin gönül rahatlığıyla sosyalleşemeyeceğini, kalabalıklara giremeyeceğimizi, bir konsere veya sinemaya gönül rahatlığıyla gidemeyeceğimizi düşünüyorum. Bu tarz radikal durumlar bazı konularda var olan değişimin hızlanmasına da neden oluyor. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. İki cihan harbi boyunca sosyal, siyasal, ekonomik hayattaki değişimler, dönüşümler bunun en büyük ispatı. Şüphesiz 2020 yılında yaşadığımız salgın da değişimlere neden olacak. Evlere kapanmayla birlikte sanata eskisinden çok daha fazla değer verir olduk. Sanat daha görünür oldu. Amerikalı ünlü yazar Stephen King attığı bir tweetle bunu açık ve net bir biçimde yüzümüze vurdu: Sanatçıların gereksiz olduğunu düşünüyorsanız, karantina sürecini müzik, kitaplar, şiirler, filmler ve resimler olmadan geçirmeyi deneyin! Çok haklı. Bunlarla ilgilenmeyen insanların evde vakit geçirmeleri onlar için adeta hapis hissiyatında olabilir. Ama tüm bunlara ilgi duyan kişiler için bu süreç kendilerini geliştirmeleri, kendilerine vakit ayırmaları içinse bulunmaz bir nimet olacaktır. Sanat dünyası da yaşanan bu salgından hayli etkilendi. Dünyanın en önemli sanat fuarlarından biri olarak gösterilen Art Basel Hong-Kong iptal edildi. Ama oluşturulan sanal fuarla satışlar yapılmaya devam etti. Benzer şekilde Ortadoğu'nun en önemli sanat fuarı Art Dubai de iptal edildi ve online satışlarla yoluna devam etti. Venedik Mimarlık Bienali ise şimdilik ertelendi. Bunun yanı sıra bütün dünyada birçok müze, galeri, sanat inisiyatifi koleksiyonlarını online erişime açtı. Bu erişim sayesinde sanat eserlerinin gerçek halini değil ama bir ekran vasıtasıyla olan hallerini görmemiz mümkün oldu. Bu durum da akla şu soruyu getirdi. Bu gelişmeden sonra kim müzelere para verip girer? Dünyanın en bilinen, en popüler, en fazla replikası yapılan, hakkında en fazla makale yazılan sanat eseri Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sı. Hepimiz bu eseri biliyoruz ama buna rağmen Louvre Müzesi'nde yer alan bu eseri görmek için hala kuyruklar var. Bence koleksiyonların erişime açılması müzelere, galerilere olan ilgiyi azaltmayacak. Tam tersine insanlar bildikleri eserleri görmek için buralara salgın sonrası daha fazla ilgi gösterecekler. Sanal müzelerle alakalı birçok yerde farklı listeler var. Ben de hem Türkiye'den hem de dünyadan dikkat çekici bazı örnekleri bir araya getirdim. Aralarında Türkiye'nin en fazla ziyaret edilen Ayasofya ve Topkapı Sarayı Müzeleri'nin de yer aldığı birçok müzeye Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın web istesi üzerinden ulaşmak mümkün. gibi ülkemizin en önemli müze ve ören yerleri erişime sunuluyor. Özenle hazırlanan arayüz sayesinde eserler ve ören yerleri hakkında detaylı bilgi almak mümkün. İstanbul'un ve Türkiye'nin ilk modern sanatlar müzesi İstanbul Modern eski mekanında yer alan Sanatçı ve Zamanı başlıklı sergisini sanal tur olarak sanatseverlere sunuyor. Bu sanal turda aynı zamanda müzenin koleksiyonunda yer alan eserler de var. Eserin üzerini tıkladığınızda gayet özenli hazırlanmış metinlerle detaylı bilgi edinebiliyorsunuz. Böylelikle normal zamanda bir müze ziyaretinde edinebileceğinizden çok daha fazla bilgi edinme imkanına sahip oluyorsunuz. Sabancı Müzesi dijital sergiler için ayrı bir site üzerinden sanatseverlerle bir araya geliyor. digitalssm. org adresinden ulaşabileceğiniz sanal turda karşınıza seçenekler çıkıyor. Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu, Resim Koleksiyonu, Emirgan Arşivi, Abidin Dino Arşivi ve Süreli Sergi İçerikleri. Her sekmede karşınıza özenle hazırlanmış detaylı bilgilerin yer aldığı sayfalar çıkıyor. Müzenin 2002 yılından itibaren açılan sergilerinin tamamı yer almamakla birlikte sürekli olarak güncellemelerin, eklemelerin yapıldığını belirtmem gerek. Yapı Kredi de yapikredisanalmuze. com adresinde sanatseverle bir araya geliyor. Üç ana bölümden oluşan sanal müzede bankanın tarihi, Atatürk'lü Yıllar ve Eski İstanbul Fotoğrafları ve Sikke koleksiyonları yer alıyor. Türkiye'nin en önemli sanat koleksiyonlarından birine sahip olan bankanın yakın zamanda bu koleksiyonunu da sanatseverlerin erişimine açmasını bekliyorum. İzmir'de bulunan Arkas Sanat Merkezi de şimdiye kadar düzenlediği tüm sergileri sanal müzeyle sanatseverlerle buluşturuyor. Geçtiğimiz yıl büyük beğeni toplayan, önünde uzun kuyruklar oluşan ve farklı şehirlerden de insanların rağbet gösterdiği Picasso sergisi de dahil olmak üzere, 1001 Gece, Victor Vasarely, Hoca Ali Rıza, Asker Ressamlar, Ahmet Ertuğ'un muhteşem kütüphane ve opera binaları fotoğraflarından oluşan Sessizliğin Yankısı ve Arkas Koleksiyonu'ndan Post-Empresyonizm sergileri öne çıkıyor. Pera Müzesi Google Arts&Culture ile yaptığı işbirliği ile sanal sergilerini bu site üzerinden sanatseverlere sunuyor. Daha önce düzenlenmiş sergilerden bazılarına dair sanatçılarla yapılmış röportajlar sayesinde eserleri anlamak daha kolaylaşıyor. Ayrıca Google Arts&Culture üzerinden müzenin daimi koleksiyonlarına erişim de mümkün. Müzenin web sitesinden geçmiş sergilerin bir kısmının kataloglarına ücretsiz olarak erişebilmek artık baskısı olmayan ve/veya pahalı oldukları için alınamayan kataloglardaki metinleri okumak, görsellere erişmek için bulunmaz bir nimet. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da sanalmuze. tcmb. gov. tr adresi üzerinden koleksiyonlarını ilgilisine sunuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi paralarının tamamının yer aldığı sanal müzede TCMB Sanat Koleksiyonu'nun maalesef bir kısmına yer verilmiş. Yakın zamanda koleksiyonun tamamının erişime açılacağını umuyorum. Ayrıca Amasya Tamimi'nin 100. yılı münasebetiyle Amasya'da açılan Modernin Dili başlıklı sergiyi ziyaret etmek de mümkün. Google Arts&Culture projesinde yer alan her bir koleksiyonda saatlerce vakit geçirmek mümkün. Bir teknoloji devi tarafından oluşturulduğu için de bazı eserleri normal gözle görmeyeceğiniz detaylara varana kadar incelemeniz mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sanatin-olume-inat-direnisi-mandelstamin-son-gunleri", "text": "Stalin'in kurbanları arasında bulunan sanatçılardan biri de Osip Mandelştam'dır. Varşova doğumlu şair, tüccar bir Yahudi ailenin oğludur. Aile, Osip'in doğumundan sonra Saint-Petersburg'a göç eder. İyi bir eğitim alan şairin ilk şiirleri okul almanağında basılır. Uzun bir süre Gorki'nin yönettiği yayınevinde çalışan Mandelştam, şairler loncası anlamına gelen Akmeistler okulunun kurucuları arasında yer alır. 1922'de, hayatının sonuna kadar can yoldaşı olacak Nadejda Mandelştam ile evlenir. Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis'e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin'in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor. Kentte bir yanda Stalin'in gençlik döneminde yaşadığı ve komünist gazeteleri bastığı müzeleştirilen evinde gezerken, bir başka müzede Büyük Temizlik ya da Kızıl Terör olarak adlandırılan Stalin dönemi siyasi baskı kampanyasında infaz edilen sanatçıları anan fotoğraf ve videoları görebiliyorsunuz. Sergilere de konu olan Stalin terörü 1936-1938 yıllarını kapsayan dönemde gerçekleşir. Siyasi erk, Komünist Parti içindeki muhalif devlet görevlileri ile ordu mensuplarını tasfiye etmeye girişir. Bununla da kalmaz, entelektüelleri, sanatçıları geniş çapta polis sorgulamalarına ve keyfi tutuklamalara uğratır. Amaç her türlü eleştirinin, karşı görüşün yok edilmesidir. Dönemin bilançosu ağır olur: Yaklaşık 1,2 milyon kişi bu süreçte yok edilir. Stalin'in kurbanları arasında bulunan sanatçılardan biri de Osip Mandelştam'dır. Varşova doğumlu şair, tüccar bir Yahudi ailenin oğludur. Aile, Osip'in doğumundan sonra Saint-Petersburg'a göç eder. İyi bir eğitim alan şairin ilk şiirleri okul almanağında basılır. Uzun bir süre Gorki'nin yönettiği yayınevinde çalışan Mandelştam, şairler loncası anlamına gelen Akmeistler okulunun kurucuları arasında yer alır. 1922'de, hayatının sonuna kadar can yoldaşı olacak Nadejda Mandelştam ile evlenir. Stalin yönetimine muhalefeti nedeniyle izlenmeye başlar. 1933 yılında yazdığı Stalin Epigramı nedeniyle de tutuklanır ve sürgüne gönderilir. 27 Aralık 1938'de Sibirya'ya gönderilmek üzere tutulduğu aktarma kampında hayata gözlerini yumar. Lübnan asıllı Fransız şair ve yazar Venus Khoury-Ghata'nın yazdığı Mandelştam'ın Son Günleri, Osip Mandelştam'ın ha- yata gözlerini yumduğu kamptaki son anlarından başlayarak yaşamının bir panoramasını sunuyor. Biyografi-roman olarak niteleyebileceğimiz kitap, şairin Stalin'i hicvettiği şiiriyle birlikte giderek yoksullaşan ve yalnızlaşan yaşamını anlatıyor. Aynı zamanda direnişi, sözcüklerinden başka hiçbir şeyi olmayan şairin, dizeleri aracılığıyla zulme karşı duruşunu. Saygın bir şair olan Osip Mandelştam'ın yaşamı Stalin Epigramı'nı yazdıktan sonra bütünüyle değişir. Bir gecede, eşi Nadejda Mandelştam ile istenmeyen çift haline gelirler. Sürekli takip edildiklerini bildiklerinden şiirin her bir dizesini güvendikleri farklı dostlarında saklamaktadırlar. Baskınla birlikte tutuklanan ve sürgüne gönderilen Mandelştam'ın zihninden başka yanına alacak hiçbir şeyi yoktur. Unutmamak için şiirlerini sürekli tekrarlar. Karısından, biricik sevgilisinden ayrı düştüğüne göre tek varlığı dizeleridir. Zaten hep öyle olmamış mıdır? Nadejda ile hayatları fakirlik içinde geçer. Ortak kullanılan dairelerde, on beş metrekareden ibarettir evleri. Bir şilte, kitaplar, iki tencere, bir kova, birbirinin eşi olmayan iki tabak ve güve yemiş bir battaniye, eşyalarının hepsi bu. Çoğu zaman yiyecek hiçbir şey bulamazlar. Lokantaların vitrininde durur, içeridekilerin yediklerini tahmin oyunu oynarlar. Yazarlar Birliği'nin verdiği üç kuruş da yetmez. Az sayıdaki arkadaşlarından harçlık isterler. Mandelştam herkese mektup yazar, şiirleri karşılığında ekmek, sigara ister. Çoğu zaman geri dönüş olmaz. Rusçada umut anlamına gelen Nadejda, kocasının tutuklandığı andan itibaren sürüldüğü her yere peşinden gider. Şairi bir an bile bırakmayı düşünmez. Çerdın, Voronej, her yerde onunladır. Açlığı, sefaleti, soğuğu ve korkuyu onunla yaşar. Yaşamını ona adamıştır; adeta Osip Mandelştam ve şiiri yaşasın diye var olur. Şairin kağıda yazmaktan korktuğu zamanlarda dizelerinin tamamını ezberler. Gecenin bir vakti ikisinin de hatırlayamadığı bir dize uğruna, şiirleri onlar için saklayan arkadaşlarına gitmekten çekinmez. Yıllar sonra tamamladığı otobiyografisinde Nadejda Mandelştam, kişisel olanın toplumsal olan içinde eridiği yaşamını bütün çıplaklığıyla anlatacaktır. Osip Mandelştam'ın yazdığı şiirle değişen yaşamı sadece kendisini de etkilemez. Şiirlerini saklayanlar da kaçınılmaz sondan kurtulamazlar. Çoğu işkence görür ve yerlerinden edilir. Çünkü Mandelştam'ın düşmanı ülkedeki en güçlü adamdı. Mandelştam, kamplarda yattığı ahşap şiltenin üzerinde hep onu görür; uykuya dalmadan önce, uyku ile uyanıklık arasında, rüyalarında. Stalin boğmaya, canavarca ağzını açıp yutmaya çalışır. Ancak o her defasında haykırır: Cesedimi alırsın sadece, senin için yazdığım şiir beni yaşatacak. Kasıtlı yalnızlaştırılan ve yok oluşa sürüklenen şair yazdıklarından hiçbir zaman pişmanlık duymaz. Dik duruşu ile bedensel acının ötesine geçmiştir. Yıllarca süren açlığa dayanması böyle mümkün olur. Son günlerine kadar vazgeçmediği yaşama tutunma arzusu, kalbindeki ve zihnindeki şiir sayesindedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sefin-evde-pisirdikleri", "text": "Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor, Duman'ın yayınlanmış ilk öyküsünden sonuncuya bütün metinlerini peş peşe okuma olanağı sağlıyor. Tıpkı doğanın insana sunduklarını çeşitli yöntemlerle birleştiren bir şef gibi, yazarın yaptığı da hayli kutsal: Hikayesi olan ve ustaca işlenmiş öykülerle, yeni bir evrenin kapısını aralamak. Çağdaş Türk edebiyatında öykü türündeki üretim günden güne artıyor. Bu yalnızca bir gözlemin sonucu değil, istatistiklerle de rahatça ortaya konulabilir. Edebiyat okuru ile yeni yazarları öykü kitapları ekseninde bir araya getiren ilk kitapların adını, her gün daha sık ve kuvvetli biçimde duymaya başladık. Bunda şüphesiz, türe ağırlık veren birkaç yayınevinin büyük payı olduğu gibi, yazmaya niyetlenen her yeni bireyin cesaretini öyküden yana göstermesinin de etkisi var. Eskinin, öyküyü romanın bir provası olarak gören savı sanki yeniden geçerlilik kazanıyor. Zira, yakın zamanda gerçekleştirilen birkaç söyleşide, genç öykücülere romana ne zaman geçeceklerinin sorulduğunu, yanıtların ise henüz değil çerçevesinde verildiğini gördük. Çoktan aşıldığı düşünülen bu aşamalı edebiyat fikrinin yeniden gündeme gelmesi, üzerine düşünmeyi ziyadesiyle hak ediyor. Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor kitabıyla toplu öykülerini yayınlanan Faruk Duman'ı, salt bir öykücü olarak düşünüp değerlendirmek uygun düşmeyecektir. Girizgahtaki öyküroman teması biraz da bundan. Bugüne dek farklı türlerde metinlerini yayınlayan yazarın, hem öyküde hem romanda ehli olduğunu iddia etmek, sanıyorum garip olmayacaktır. Edebiyat ödülleri bunun kanıtı: Yazar, Yunus Nadi Ödülü'ne layık görülen İncir Tarihi'nin ardından Sus Barbatus ile bu yıl Orhan Kemal Ödülü'nü de aldı. Aynı zamanda çokça genç kalemi yetiştirmiş bir yayın emekçisi olan Duman, ülkenin en nitelikli yayınevlerinden birinde on beş yıl Türkçe edebiyat metinleri hazırlamış. Bu profil, iyi bir restoranın şefinin evde pişirdiklerini getiriyor akla. Bu yazıyı kaleme alma sebebim olan kitap, Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor'un kıymeti ise şurada: Yayınlanmış ilk öyküden sonuncuya bütün metinleri peşpeşe okuma olanağı sağlayan kitap, o şefin acemi lezzetlerini de tatma olanağı sunuyor. İlk günden beri, baharat konusunda pek elibol bir şef değil o, ağız tadınıza göre eklemeniz gerekiyor. Ama tuzu noksan değil, hiç de olmamış. Tam kararında... Ve hep organik ürünler kullanmış, paketin içine girenlerle pek işi yok! Tabiatla arası çok iyi. Tabiat, sanıyorum Faruk Duman edebiyatının en önemli öğesi. Onun yarattığı hikayelerde, her ne anlatıyor olursa olsun, tabiatın izine rastlamak mümkün. Bazen mevsimler, bazen meyveler, çoğu zaman başka canlılar... Duman, bütün bunları birer karaktere indirgemekten ziyade, kurgunun genel çerçevesi içersine tabiatın o temiz havasını doldurmayı tercih ediyor. Kendi payıma, Faruk Duman'ın man-made ile doğalı bütünleştirmeyi bilen havsalası, edebiyatının belki de en temel niteliğidir. Tıpkı doğanın insana sunduğu türlü ürünü çeşitli yöntemlerle birleştirip ortaya yaşamın sürmesini sağlayan gıdayı çıkaran bir şef gibi, yazarın yaptığı da hayli kutsaldır: Hikayesi olan ve ustaca işlenmiş öykülerle, yeni bir evrenin kapısını aralamak. Adını edebiyat koyduğumuz evrenin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/selahattin-yusuf-bitmez-tukenmez-ruhsal-bir-kilerdir-cocukluk", "text": "Çoğumuz için hep dönülecek bir yurttur ya çocukluk. Ruhumuzun yurdudur. Asıl hikaye oradadır. Benim de çocukluğum bir hikayeler ambarıydı. Popüler kültürün diliyle söylersek, bir Kızılderili çocuğuyum ben. Yoksulduk. Beyaz adamı, yani ateşli silahlara sahip düşmanı Gelecek olan bir Kızılderili çocuğuydum. Dolayısıyla, Gelecekle karşılaşmam kaçınılmaz olarak bir çarpışmaya dönüştü. Yenildim. Hayatım ikiye ayrıldı. Hem de travmatik biçimde ve hafızamda derin bir yarık bırakarak ayrıldı. Yaşamaya devam ettim; ama iki hayatın birbiriyle pek ilgisi kalmadı. Biri vahşi doğada, balta girmemiş ormanlarda ve sislerin içinde geçen ilk cennetim. Geri kalanı ise yetişkinlik hayatım. Biri kulağını kirişine dayasan evrenin en derin şarkısını dinleyebileceğin çocukluk kırları. Diğeri ise içi tıka basa antidepresanlı gülümseme dolu, huzur egzersizi, ilaçlı okunmuş su ve melankoli kürü dolu beylik şehir hayatı. Dolayısıyla aç kaldığımda ikide bir kapısına dayandığım bitmez tükenmez bir ruhsal kiler olup çıktı çocukluk benim için. Ve bir gün o kilerin zenginliğini herkese, hepimize yetsin diye talan edip dağıtmaya karar verdim. Roman dünyasında şimdiye kadar edindiğim en güzel gayrimenkulüm de böylece ortaya çıkmış oldu. Evet. Şimdi o yaylayla aramızda bin yüz küsur kilometre ve tam otuz dört yıl duruyor. Ama mucize eseri bu mesafeleri kapatsak ve 1986 yazının o eşsiz yaylasına gidebilsek, o dağlarda rüzgarın önünde oradan oraya yuvarlanan gazete tomarlarını yine görürdük. Onları yayla evlerinden topluyordum. Kese kağıtlarını. Bağış kabul ediyordum ve yaşlı kadınların bazen cimrilikleri tutacak olsa, onların kese kağıtlarına da naylon poşet karşılığında el koyuyordum. Kese kağıtlarını açıp sözüm ona gazete yapıyor ve okuyordum. Her şeyi okuyordum. Ölüm ilanlarını ve bulmaca sorularını bile. Okuyup bitirdiğim gazeteler zamanla dağlarda rüzgarın önünde sürüklenip dolaşan beyaz topaklara dönüşüyordu. Hayvanları ürkütüyorlardı bu ayaksız beyaz şeytanlar, doğru. Romandaki gibi yani. Hatta bu yüzden azarlandığım filan da oluyordu. Garip, leziz, hülya ve keder dolu günlerdi. Bir gün yazar olmayı umuyor muydum? Açıkçası bunu hatırlamıyorum. Ancak o dağlarda, çobanlık çantamdaki küçük defterime, bir yerlerden ele geçirdiğim tükenmez kalemimle notlar aldığımı hatırlıyorum. Okuyor, okuyor, ne bulursam yalayıp yutuyordum. Bu muhtemelen uçsuz bucaksız, geçmek bilmeyen sarp ve yalçın zamanı biraz ehlileştirme çabamdı benim. Hep vahşi dağlar ve sonsuz vadiler içindeydik. Gök billur, net ve tavizsizdi. Yeryüzüyle gökyüzü arasında zamandan başka pek bir şey yok gibiydi ve bu beni, bilincine varamasam da içten içe ürkütüyor olmalıydı. Bu benim elimdeki malzeme üzerine uzun uzun düşünüp taşındıktan sonra bulduğum bir çözüm. Zihnim fotoğraflarla ve görüntülerle hatırlıyor. O görüntüleri olduğu gibi, derin bir hipnoz uykusundaymış ve kelimeler kendiliğinden gelip dudaklarıma tırmanıyorlarmış gibi yazmak istedim. Olduğu gibi. Burada ölümsüz ustamız Faulkner'a elbette gizliden bir selam gönderiyorum. Yani yer yer bilinç akışı tekniğine yaklaşan yerler var doğal olarak. Ama o da benim daha önce bulduğum teknik çözümün bir parçası olarak var romanda. Sonuç olarak fragmanter bir metin bu, evet. Fragmanter tekniğin, çağdaş ruh halimizi sergileyebilecek, ifşa edebilecek en iyi yöntem olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayatlarımız da fragmanlardan oluşuyor aslında. Eskilerin deyişiyle teşrih masası, parçalı bilgiler vermekle yetiniyor bize ruhumuz hakkında artık. Zaman, epeydir bütüncül bir süreklilik imgesi değil. Tersine üst üste yığılmış süreksizliklerden oluşuyor. Çok fazla şey, gereğinden fazla birbiri yerine geçiyor. Biriciklik duygumuz fazla yorgun ve talepleri tehlikeli biçimde azaldı artık. Dolayısıyla klasik ağırkanlı anlatının elinin uzanamayacağı kuytu köşelerde yaşıyor her şey şimdi. Alev oralarda döneniyor, nabız oralarda yuvalanıyor. Malzemeyi bütün ayrıntılarıyla birlikte, parçalı biçimde ortaya koymak gerekiyor. Bedenimizi yatırıp uzattıkları teşrih masasının etrafında sadece vücut hekimleri değil; ruh hekimleri de var artık. Yüzünü seçemediğimiz arzuhalciler, maneviyat savcıları, sosyal ağrı kesici dağıtıcıları, trend dolmuşçuları, doğru nefes hocaları, kas şişiricileri, politika esnafı. İşin en zor yanı, birleşmeyecek parçaları birleştirmek. Metni, metnin iç hukukunu ihlal ederek başka bir metne dönüştürmek. Ve her şeye rağmen metnin ek yerlerini sezdirmeden yürütmek işi. Dikiş iplikleri dışarıdan görünmemeli. İğne bütün hikayeyi içeriden tutacak ipliği gizlice dolandırmalı. Kimsenin -okurun- ruhu bile duymadan. O görünmez iplik, hikayeyi içten tutan bağları yerli yerine yerleştirerek yürümeli yolunda. Bunu başardığımı düşünüyorum. Hiç değilse kendim için. Aşılamayacak bir duvarın dibindeki çiçek daha güzeldir. Hayatın bir ucunu kesip çocukluğa doğru akıtıyorum kanını. Genişletiyorum onu. Yepyeni bir nefes alsın diye. Açıkçası öncelikle kendim için. Henüz ölmüş annemiz bizi gece rüyamızda öptü diyelim. Sabah uyandığımızda öptüğü yer açılmış ve kanamaya devam ediyor olsun istiyorum. Çocuğuz. Sevinç, dehşet ve acı birbirine karışır o zaman. Bu insanın en güzel meyvesini vermesi için gerekli iklimsel şartların oluşması gibi bir şey değil mi? Bu şartları toparlayıp karakterlerimin hizmetine vermek istedim. Düşün, damarda duran kanı ne kadar anlatırsak anlatalım, işe yaramaz. Anlatmaya değer şey, yerinden edilmiş olandır. Yani kanı derinin üstüne çıkarmak gerekir. Kan ancak o zaman bir tazeliktir. Yaradır çünkü artık. Ancak o zaman imgedir ve ancak o zaman bir haber verebilir bize kendimiz hakkında. Tıpkı o çiçeğin, o duvar hakkında bir ipucu da olması gibi. Küçük meczuplar olarak çocukları ve büyük çocuklar olarak meczupları önemsiyorum. Zihin durumları ilgimi çekiyor. Bizim kaygılarımızın hiçbirini taşımıyorlar. Meczupların da çocukların da zihinleri ikili ilişkilerdeki iktidar unsurunu tanımaz. Büyük hikayedeki iktidarı zaten hiç tanımaz. İnsan bölünemez ve ayrılamazdır onların zihninde. İlişkilerinin sıfır noktasıdır. Kışkırtıcı ve yatıştırıcıdır. İnsan doğasını doya doya seyrediyoruz aslında çocuğu ve meczubu seyrederken. Bakir bir doğaya bakarken ruhumuz nasıl yücelirse, onlara bakarken de yücelir. Dolayısıyla ruhumuzun öğretmenleridirler. Anne rahminin duvarından kopan çocuk dünyaya düşer. Buluğ çağına gelince bu defa bilinci, o görünmez duvardan kopar ve dünyaya yuvarlanır. Ölünceye kadar bilinçlidir artık. O bilinç kopuşunu telafi etmek için enva-i çeşit dolaplar çevirmektir yaşamak artık onun için. Ama bilincini yitirmiş kişi için ve bilinç kopuşuna henüz ulaşmamış kişi için dolap yoktur. Kötü oyun yoktur. Düzen yoktur. Tuzağı kuramaz ve aynı anda ona karşı korunmasızdır. Dünyayı cehenneme çeviren insanoğlunun kefareti gibi bir şeydir. Ve daha bir çok şey var kafamda onlarla ilgili. Dolayısıyla yazdıklarımın içine sık sık ve doğal bir dalgınlıkla girer çıkarlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sen-zahmet-etme-filmi-de-biz-cekeriz", "text": "Bu İş Asla Tutmaz - Netflix'in Doğuşu ve Bir Fikrin İnanılmaz Serüveni, Netflix'in doğuşunu ve geçirdiği süreçleri, bu platformun kurucularından biri ve ilk CEO'su olan Marc Randolph'un ağzından anlatıyor. Yeni bir iş kurmak gibi bir planınız yoksa dahi, Netflix'in adının az kalsın CinemaCenter olacak olması, televizyonlarımıza bağlı bu yeni kara kutuya bakış açınızı değiştiriyor. Neredeyse her ülkede 150 milyonu aşkın abonesi var; kendi televizyon şovlarını, dizilerini, filmlerini yapıyor. Son dönemde Türkiye'de insanların film izleme alışkanlığını değiştirdi. Artık pek fazla uğraşmak istemiyoruz ve onda ne varsa onu izliyoruz. Uğraştırmaması avantaj, fakat bizi sadece belli filmlere mahkum ediyor ve araştırarak gündemimiz dışındaki dizi-filmlere ulaşmamızı da engelliyor. Her halükarda, Netflix hayatımızın bir parçası. Bu İş Asla Tutmaz - Netflix'in Doğuşu ve Bir Fikrin İnanılmaz Serüveni, bu platformun doğuşunu ve geçirdiği süreçleri, Netflix'in kurucularından biri ve ilk CEO'su olan Marc Randolph'un ağzından anlatıyor. Netflix'in kuruluşuna dair, bilmeyenler için önemli olacak bir notla başlamalı: Netflix, 1997-98 yıllarında kuruluyor ve o dönemde çevrimiçi yayın izlemek mevcut internet şartlarından ötürü pek mümkün değil. Haliyle, Netflix bir film kiralama şirketi olarak kurulur. DVD'leri internet sitesinden seçersiniz ve seçtiğiniz DVD'ler adresinize gelir... Şimdi bakıldığında gayet arkaik görünen bu yönteme, o dönemde de insanların alışması zaman almış ve Netflix'in kuruluşu bir hayli sancılı geçmiş. Platformun hayatımıza kattığı ve hatta online satın alma sistemini derinden değiştiren en önemli özelliği abonelik sistemi olmalı. İlk açıldığı yıllarda insanlara tek tek film kiralatmayı bir türlü beceremeyen ve sadece film DVD'leri satarak ayakta kalan platform, birkaç yıl sonra şimdiki icra yöneticisi Reed Hastings'in CEO olmasıyla birlikte abonelik sistemini keşfeder. Abonelik sistemi, sizi kaç film izlediğinize göre değerlendirmez ve böylece her ay aynı parayı vererek istediğiniz kadar film izlemenizi mümkün kılar. Temelde O kadar para veriyorum, bari izleyeyim mantığına dayanan bu sistemden sonra, Netflix tek tek film kiralamayı bırakır ve algoritmasını geliştirmeye karar verir. Şimdiki Netflix'in ana ayağı olan bu fikir, izleyicilere filmleri oylatır ve ona uygun yeni filmler önerir. Nihayetinde, artık izleyicinin yapması gereken pek bir şey yoktur. Tembellik birçok şeyin önüne geçmiştir. İzleyici yeni filmler keşfetmekle vakit harcamaz ve her ay önüne sunulanı tüketmeye odaklanır. Küçük Prens'te, satıcıyla karşılaşan kahramanımız onun susuzluğu gidermek için haplar sattığını duyunca şaşırıyordu, hatırlarsınız. Bunun insanlara haftada elli üç dakika kazandırdığını öğrendiğindeyse şu cevabı veriyordu: Dilediğimce harcayacak elli üç dakikam olsaydı, bir çeşmeye yürürdüm ağır ağır. Netflix'in kaybettirdiği de bu çeşmeye ağır ağır yürüme durumu olmalı; tabii, bu başka bir yazının konusu. Bu İş Asla Tutmaz'a dönecek olursak... Bir start-up nasıl kurulur için ilk ağızdan bir hikaye sunması ilgi çekici. Kitabı ilginç kılansa, ABD'de kurulan bir film kiralama şirketinin Çağatay Ulusoy'a başrol oynatacak kadar globalleşmesinin ardında yatan hikaye. Yeni bir iş kurmak gibi bir planınız yoksa dahi, Netflix'in adının az kalsın CinemaCenter olacak olması, televizyonlarımıza bağlı bu yeni kara kutuya bakış açınızı değiştiriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/senlik-ve-matem", "text": "Tetikler oynamalı, ateşli kundaklar dönmeli ve dağlarla birebir, erkekçe konuşmalı artık. Dağların, koyakların yankılayan cevabını duymalı. Kabul edilmişliği duymalı. Yaşamanın yerli yerinde olduğundan yine de emin olunmalı. Yolculuğu, göçü, yaylayı duyurmalı. Ateşin ormana doğru zayıflayan aydınlığında, sessiz, eller tetikte, namlular yere dönük, yürüyorlar hala. Tetikler oynamalı, ateşli kundaklar dönmeli ve dağlarla birebir, erkekçe konuşmalı artık. Dağların, koyakların yankılayan cevabını duymalı. Kabul edilmişliği duymalı. Yaşamanın yerli yerinde olduğundan yine de emin olunmalı. Yolculuğu, göçü, yaylayı duyurmalı. Ateşin ormana doğru zayıflayan aydınlığında, sessiz, eller tetikte, namlular yere dönük, yürüyorlar hala. Kut Süleyman dayı en geride, mecburen. Öyle ya, sol bacağı olması gereken yerde bir odun bacak, ucunda da plastik ayak var. Palamarlı, kayışlı, ürkütücü bir şey. Bacağının ucundaki yapma ayak nemli toprağa batıp çıktıkça küfrediyor keyifle. Kayıp düştüğü yerden kaldırıyorlar. Küçük kafile tek sıra oluyor yeniden. İlerliyorlar. Şenliği hatırlamaya ve duyurmaya gidiyorlar. Şenliği, matemi de severek sevmeye gidiyorlar. Ninemin kucağındayım. Üstümüzde kalın yün yorganlar. İrkileceğim. Yukarılarda başı dönmüş yıldızlar. Gök artık bir altın tapınağa dönmüş. Biri öksürüyor karanlıkta. Kayınların karanlığı iyice koyulttuğu yerde, ormanın biraz içinde başlıyor. Hafif ve keskin bir aydınlık topağı çakıp dönerek havada gezinmeye başlıyor. Köpek, pasalı söktü sökecek. Yerleri kazıyor, iri iri havlıyor. Çam dallarının yaylım ateşin tırpanıyla biçilip düştüğünü duyabiliyoruz. Ninem sarmalıyor beni iyice. Duruyorlar. Kara Zağar yerleri yırtıyor. Ateş topları yine beliriyor ve sırayla tekrar havlamaya başlıyor silahlar... Öfke ve şenlik kusuyorlar. Tekrar duruyor gürültü. Sessizlik uzuyor bu kez. Bekliyorlar. O tok sesin vadiyi tamamen doldurmasını, uzaklara doğru taşarak akmasını, sonra yavaşça yeniden yükselerek karşı tepelere süzülüp ölmesini. Sonra yeniden başlıyor. Ninem, oğlu garip bir haykırışla ardı ardına basınca tetiğe, sarsıla sarsıla ağlamaya başlıyor. Kızılca kıyamet. Ormanı ayağa kaldırıyor matem. Bu kez uzun sürüyor. Bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor. Fotoğrafını çıkarıyorum. Barutun öfkesi diniyor sonunda. Ses kesilince ortalığa dayanılmaz, neredeyse ruhani bir sessizlik çöküyor. Sonra belli belirsiz bir cızırtı yayılıyor. Issızlığın karanlık perdesini yırtıveren bir ses şimşeği. Akıl almaz, insanın içini parçalayan bir oyun havası başlıyor sonra. Ninem Bu kadarı fazla... gibilerden bir şeyler homurdanıyor. Kut'un teybini de götürdüklerini fark etmemişiz. Sesi iyice açılıyor. Hissediyorum. Her şeyi o andaki korkutucu sarhoşluk yönetiyor artık. Durup biraz nefesleniyorlar. Ve eski bir kemençe havası bu defa. Beri yanda bütün mağara birden şaşakalmış, dut yemiş bülbüle dönmüşüz. Üzülmeyi, ayıbı bir yana bırakıyoruz da sanki delirmemiş olduklarından emin olmak için birbirimize iyice sokulup bekleşiyoruz. Ninem cesaret edip sesleniyor. Ama Ulaa eeeyy! sesi mağaranın yüksek tavanında yankılanmakla kalıyor. Ninem tekrar ediyor. Bekliyoruz. Hayır, cevap vermiyorlar. Sonra o çatlak gök gürültüsü, namlulardan yine boşalmaya başlıyor. Ateş topu karanlıkta hayali bir çember gibi dolanmaya başlıyor yine. Matemin içine, umutsuzluğun göğüne doğru yaylım ateşe devam ediyorlar. Islıklar, naralar, silah sesleri, bağırtılar, ormanı ayağa kaldırıyor... Durup tekrar nefesleniyorlar. O ara karanlığın içinde mırıltılar duyuyoruz. Sonra bir cızırtı daha teypten. Ve türkü başlar başlamaz, eşliği milim saptırmadan, ilk gençlik türküsüne asılıyorlar hep bir ağızdan. On yedi erkeğin tek ağızdan narası bütün o gözü pek ihtişamıyla, gariplik zamanlarının hikayeleriyle dolup taşmış, gelip kuruluyor karanlığın yüreğine. Ninemin gözyaşlarından biri koluma damlıyor. Görmezden gelip kıpırdamıyorum. Nefesim tıkanıyor. O ara bir tuhaf ses işitiliyor yine. Bu kez farklı, yabani, garip bir ses. Yavaş yavaş yükselip her şeye el koyuyor sanki. Amcamın kavalı. Oturduğu yerde kımıldanıp yorganların arasına iyice yerleştiğini, hiçbir anını kaçırmamak için kulak kesildiğini fark ediyorum. Özel bir anın eşiğinde ninem. Oğlunun ikbalsizliğinin yasını tutmuş. Ve tutacak. İkisi arasında aniden patlak veren bu yakınlık beni hareketsiz bırakıyor. Yüzümü ateş basıyor. Kavalın gaydesi giderek uyanıyor. İç geçiren nineme değil, kavala kulak kesilmeye çalışıyorum. Hep dinlediğim, ama şimdi annem artık olmadığı ve olmayacağı için bir tuhaf. Naftalinden yeni kaldırılmış bir ses bu sanki. Elim istemeden koynuma, cebime gidiyor. Yoklayıp bırakıyorum, çıkarmaya cesaretim yok. Bu ses karanlıkta kendi gözlerini aranan bir yabani sanki. Tam bilincinde olmayarak hissediyorum. Kendi bilincinde bile olmayan, mükemmeliyete kadar sadeleşmiş bir şey. Ve sırf ahenk. Sırf matem. Biliriz, acının nedeni bilinirse, ne kadar büyük olursa olsun hafiftir yine de. Ve bu kaval acının bütün nedenlerini ortadan kaldırıyor işte. Hiç duyulmamış, hayal bile edilmemiş bir ses. Duyuyoruz onu. Yavaş yavaş canlanıyor. Dünyaya henüz iniyor veya onun gibi bir şey. Ama biraz ilerleyip duralıyor tekrar. Diğerleri tuttukları öksürüklerini o kısacık kesintide çabucak bırakıyorlar. Konuşmalar, mırıltılar bize kadar geliyor. Babam şunu da boşaltmaktan bahsediyor. Bir şörjör daha. Amcam durduruyor onu. Daha lazım olacakmış. Biraz daha mırıltı. Konuşmalar. Umursamamıştır amcam. Çünkü mutsuzluğunu herhangi bir nedene dayandırmaya minnet etmeyen, sebepleri artık umursamayan biridir o anda, eminim. Yanaklarını körük gibi şişirip indirirken ve gözlerini gaydenin gideceği uzun, dolaşık yolların tamamının birden üzerine usulca örtmüşken. Gayde bir yerde duralarsa biraz, gözlerini açar, başka bir şeyle değil de kavalıyla mutsuz ettiği dinleyicilerine zaferle gülümser bıyık altından. İçimden geçiriyorum. Ben de yanlarında olsam, göz kırpmayı ihmal etmez bana herhalde her zamanki gibi ve ikimiz yine çabucak sırdaş oluruz. Adına sık sık Efkar dediği bir tabakadan tütün, enfiye içer, türkü söyler, kaval çalar. Kafası dumanlıysa, şimdi olduğu gibi en yakası açılmadık gaydelerden birini seçer, insanların derinliklerine iniverir. Onları geçmişlerinden yakalar ve duygularını hallaç pamuğu gibi atardı tek başına. Amcamın her şeye el koymasının bir yoluydu bu. Ve bir damla daha, kolumda. Son bir gayret. İki el mermi sesi. İki ses arasındaki vahim bir sessizlik. veya sahibi ölmüş de kendisi dünyada kalmış bir hatıra gibi,"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sevgigi-yazarlarla-hey-ayni-coskuyla-yeniden-bulusan-bir-okurum", "text": "Hümeyra Yabar genç bir yazar. Kendisini Şule Yayınları tarafından yayımlanan Uykusuz Meyveler ve Hayvan Geçidi öykü kitaplarıyla tanıyoruz. Yükseköğrenimini psikoloji alanında yapan Hümeyra Yabar'ın kelimelerle, kitaplarla, yazıyla olan ilişkisi çocukluk yıllarına denk düşüyor. Yabar'dan sevdiği yazarları, edebiyatla olan bağını, unutamadığı roman kahramanlarını, yazma ritüellerini dinledik. Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikaye dinlemekten, okumaktan geçiyor. Kelimeler; yazarken, bir damlasını dahi incitmekten çekindiğim süt incim. Konuşurken, yelkenini yalnız tatlı sularda açmayı tercih ettiğim kayığım. Çalışırken; başka her şeyi geride bırakıp dikkat ve şefkatle o an dinlediğim kişinin kalbine yaklaştırdığım stetoskopum. Düşlerken; renklerinin arasında coşkuya kapılarak varlığına ve cömertliğine şükran duyduğum paletim. Edebiyat hayatımı sadece değiştirmedi onu inşa etti. Borges, Dostoyevski'yi keşfetmenin, aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa görmek gibi insanın hayatında önemli bir tarih olduğunu söylüyor. Hafız'ı, Attar'ı, Cibranı, Papini'yi, Hesse'yi, Tagore'u, Peyami Safa'yı, Sabahattin Ali'yi keşfetmek de tarihi bir etkiye sahiptir hayatımda. Suç ve Ceza'yı ilk defa ortaokula başladığım sene okumuştum. O yaştaki bir çocuk ne anlamış olabilir bilmiyorum ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hayatım boyunca başından ayrılmak istemeyeceğim pınarı bulduğumu sezmiştim. Zamanla suyu bulanan bu pınarı arındırıp; kendi hikayelerimi keşfetmeme ve onları ifade edecek bir dil geliştirmeme rehberlik eden kişi ise hocam A. Ali Ural'dır. Hakkını ödememe imkan ve ihtimal yok. Onun hem öğrencisi hem okuru olmak ne büyük şans. Öğretmenliği, ömrüm boyunca aradığım kıyı; kitapları, sisli havalarda sığındığım ışıltılı kulübe. Kitaplar bana, bir başkasının hafızasına taşınarak orada geçireceğim zaman boyunca kendi hikayemin izlerini sürmeyi öğretti. Okumak, cevaplar bulmaya yardım ettiği gibi sorular sormaya da teşvik ediyor insanı. Ben soruların yanıtlardan daha önemli olabileceğini düşünüyorum. Hayatımızın bir anında O yoldan değil de bu yoldan gitsem ne olur? diye soramasaydık nasıl vakıf olabilirdik ötekinin bilgisine. Hayatımdaki önemli kararların, duraksama anlarının, pişmanlıkların, galibiyetlerin, birbirine karışmış sevinç ve kederin özünde okuduğum kitapların tesiri vardır mutlaka. Edebiyat ruha sızarak şifalı bir iksir gibi doldurup tamir ediyor çatlaklarımızı. Onarıyor bizi. Çocukluğumun unutulmaz kitapları hala en sevdiklerim; Ömer Seyfettin'in hikayeleri, Martı, Küçük Kara Balık, Gümüş Patenler. Okumayı çok seven bir annenin ilk çocuğuyum. Bu sevginin mimarı odur. Elime geçen her kitabı büyük bir iştahla okurdum. Çocukluğum Kilis'te geçti. Merkezde çok güzel bir çocuk kütüphanesi vardır Kilis'in. Arkadaşlarımla okuldan sonra hep oraya giderdik. Bizim için oyun okumaktı. Amcamın içinde bir tane bile çocuk kitabı olmayan büyük bir kütüphanesi vardı. Yasaktı o odaya girmek. Babaannem sadece bana izin verirdi. Ben odadayken diğer çocuklar girmesin diye kapıyı kilitlerdi. O kilitli kütüphanede saatlerce okurdum. Bir de Şule Yayınları'nın bilgi yarışması kartları vardı. Bir gün kitaplarımın çıkacağı yayıneviyle daha çocukken tanıştığımı yıllar sonra fark ettim. O bilgi yarışması kartları evimizin hazinesiydi. Misafirlerimizle yarışmalar düzenlerdik. Hep birinci olurdum. Çünkü kartları baştan sona ezberlemiştim. Çocukken en çok onları okumuş olabilirim. Sonra babam başka kartlar da aldı ama hiçbirini o ilk kartlarımız gibi sevemedim. Hemingway'in ölümsüz karakterleri İhtiyar Balıkçı ve çocuk benim biricik kahramanlarımdır. Yalnızlığa ve yenilgilere rağmen mağlubiyeti kabul etmeyen Kübalı kahraman balıkçı Santiago'nun sevgisi ve cesareti, onu asla yalnız bırakmayan ve ona olan inancını bir an yitirmeyen eski yardımcısı çocuğun aklı ve sadakati; en önemlisi de ikisinin arasındaki derin bağın üzerimdeki tesirini tarif etmem imkansız. Dünyaya yeniden gelsem ve tek bir kitap seçme hakkım olsa merhamet, sevgi ve mücadele hikayesi olan İhtiyar Balıkçı'yı seçerdim. Daha sonra Kürk Mantolu Madonna, Tatar Çölü ve Zorba'nın baş kahramanlarını sayabilirim. Raif Efendi'ye kızamadığım için kendime çok kızardım eskiden. Yaşamak için kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğu bir insanla birlikte olabilmek adına yeterince mücadele etmediğini düşünüp içerlediğim Raif Efendi'ye kızamamışım çünkü ben onu anlamışım. Alışkanlığın insanı bir ömür uyuşturabilen zehirli konforundan kurtulmanın ne denli zor olduğunuysa Yaşamı boyunca beklediği an bir türlü gelmeyen, zamanla sesi, ihtiyar sesine, bakışları çok yaşlı bir adamın bakışları gibi sarımtırak ve camdan bir görünüşe dönüşen Genç Teğmen Giovanni Drogo'dan öğrendim. İnsana yaşamın bitmek bilmez kaygı bulutlarını nasıl dağıtacağını birbirinden güzel resimlerle öğreten; çocuk ruhlu bir adam ve iflah olmaz bir özgürlük yolcusu olan yürekli Aleksi Zorba'nın yol arkadaşlığı ise benim için okuduğum kitapların en büyük armağanlarından biridir. Sevdiği yazarları ve kitapları eskitemeyen, onlarla hep aynı coşkuyla yeniden buluşan bir okurum. Bunun yanı sıra, hem dünya edebiyatının hem de Türk edebiyatının farklı türlerdeki nitelikli eserlerini keşfedip okumalar yapmayı seviyorum. Nazım'ın dediği gibi büyük bir ciddiyetle yaşamayı seçenlerdenim ben, bir sincap gibi! Sadece yazma değil hayatım ritüellerle dolu. Böylesini seviyorum. Kendime hazırladığım yemekle misafirlerime hazırladığımın bir farkı yok. Aynı peçeteler, aynı servisler. Yazmaya da öyle hazırlanıyorum. Eve girer girmez çalışmaya oturmayı tercih etmem. Aklımdaki işlerden kurtulmam lazım önce. Seveceğim bir parça yakalarsam aynı şarkıyı saatler boyunca tekrar tekrar dinlerim. Bir öyküyü başladığım müzikle bitiririm. Dikkatimi toplamama yardımcı olacak küçük alışkanlıklarım vardır. Yorulduğumda beni çalışmaktan uzaklaştıracak şeylere değil daha da yaklaştıracak, fakat bir yandan da dinlendirecek işlere yönelirim. Kendimle kaldığım, yüklerimden kurtulduğum anlar benim için başlı başına bir yaratım alanı. Böyle zamanlarda tembellik yapma değil çalışma isteği uyanıyor içimde. Yazacak bir şeyim yoksa şiir okuyorum, hikaye okuyorum, biriken dergileri karıştırıyorum. Eğer evdeysem; resim yapmak, kırık bir eşyayı onarmak, hatıra kutularımı açmak, çalışma odamı toplamak beni hikayeye yaklaştırıyor. Dışarıdaysam; bir kafede oturup notlar almak, vapura binmek, uzun uzun yürümek. Fakat en sonunda yazmak için yine eve koşuyorum. Hayatın içerisinde zarafetle söylenen her söz, her özenli davranış, hızdan kurtulmuş her an benim için şiir değerindedir. Zamanın yavaşladığı, özün ortaya çıktığı anlardır bunlar. Mesela sevgisini derinden hissettiğiniz birinin gözlerinde başka bir ışıltı yakaladığınız, o sevinçle çiçekleri balkona çıkardığınız, bahçede saklanmak için yer arayan çocuğa elma ağacının gövdesini işaret ettiğiniz, ağacın dallarındaki iki uykulu kuşa laf attığınız büyülü anlar. Hayattan zarafet kaybolunca, bir şarkı ile gel, diyor Tagore. Kuru bir yaşamdan, tatsız ilişkilerden, coşkusuz anlardan yakınıyorsak belki yeni şarkılar mırıldanmanın vakti gelmiştir. Umutsuz, yılgın hissettiğim anlar için hazırladığım notlarım var. Bunlar kendime söylediğim ya da sevdiğim insanların sohbetimizin herhangi bir anında söyledikleri sözlerdir. Not etmişimdir bir deftere. Dönüp onlara bakar ve hatırlarım. Hatırlamak bana iyi geliyor, toparlıyor. İnsan hayata kırgınlıkların penceresinden baktığında kırık dallardan başka bir şey göremiyor. Oysa sevinçlerin beslediği bir bahçemiz var. Onu unutmak ne büyük haksızlık. Yetenek büyük bir armağan, fakat disiplin olmadan meyvesiz ağaç. Gövdesine sırtınızı yaslayıp altında soluklanabilirsiniz ama ondan gölgelik dışında bir şey bekleyemezsiniz. Meyvesini tatmak için emek şart. Hem de savruk bir emek değil mümkünse düzenli ama en azından odaklanarak çalışmak. O ağacı küstürmemek lazım. Okumadan ve yazdıklarının üzerinde tekrar tekrar çalışmadan iyi yazabilmenin mümkün olacağını düşünmüyorum. Çalışamadığım günler bana keyifsiz hissettiriyor, anlamsız geliyor. Edebiyatın ve sanatın kıyısında dinlenerek yenilenmekten daha güzel ne var. Kin öldürür, yalnızca sevgi yaratır. Bu söz kalbimin sıkıştığı anlarda onu rahatlatmaya ve uzaklaştığım şey her neyse ona yeniden yaklaşıp anlamaya çalışmama yardımcı oluyor. Bana göre yaşamanın anlamı da hediyesi de; coşkuyu ve dinginliği aynı kaynakta bulabilmiş olmam. Bu pınardan bir kere içen başka bir suya kanmaz artık. Adanmışlık gösteren insanlar etkiler beni. Denizi kendi rüzgarıyla dalgalanan, tırtılın kozasını örmesi gibi kendine müstakil bir hayat ören, sevmede ve sevinçte cömert insanları seviyorum. Hayatın ona sunduğu hediyeyi/yeteneği erkenden keşfedip buna uygun bir hayat sürmeye gayret eden, hediyesini yaşamındaki insanlarla coşkuyla paylaşan, her şeye rağmen iyi kalmaya çalışan insanlardan ilham alıyorum. Hayatta en mutlu olduğum yer her zaman gidemesem de rüzgarını başımda taşıdığım yakın ama uzak bir iskele. Orada gemileri izlemek, kalbimi bir yelken gibi açmak, sevmeye ve sevilmeye tekrar tekrar inanmak, sıçrayan balıkları şiire çağırmak benim sevincim. Güzel anların çabuk bittiğini söylerler. Ben öyle düşünmüyorum. Güzel anları; topladığımız taşlar, unutmamak için tekrarladığımız sözler, avucumuzdaki taze çiçeklerle canlılığını yitirmeden an ben an yaşatabiliriz içimizde. Meyvelerin şifası, hayvanların sevgisi beni insana aracısız yaklaşmaya ve onu doğrudan yazmaya hazırladı. İçine öncekileri de alan, benim için yeni ve coşkulu bir rüzgar bu. Kendi karanlığına dalma cesareti gösterenlerin karantinanın kazananları olduğunu düşünüyorum. Bu süreçte dağıldık mı, toplandık mı? Dönüp baktığımız zaman hayatın bize birçok karantina yaşattığını görebiliriz. Bu sefer kalmak mecburiydi. Kendimizden kaçamadık. Alışıldık ve güvenli olan yaşamın bir tehdide dönüşebildiğini deneyimledik. Güvenli alanda kalmakta ne kadar zorlandı bazılarımız. İşte bundan sonra asıl düşünülmesi gereken bu bana kalırsa. Kendimle kalmaya ne kadar tahammül edebiliyorum? Benim için her zaman özlem duyduğum evde olma halini doyasıya yaşadığım, daha dikkatli okuyup daha uzun saatler yazabildiğim, internet sayesinde işimi yapmaya devam edebildiğim verimli ve dinlendirici bir süreçti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/seyrelen-acilarin-tarihi", "text": "Ludwig Wittgenstein, Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz, diyerek hayati bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm. Güney Afrikalı yazar Zakes Mda, Adınla Başlar Hayat'ta, bu hakikatten hareket ederken ülkesinde uzun yıllar hüküm sürmüş, topraklara egemen beyazlar tarafından yönetilmiş ırk ayrımcılığı ve kölelik rejiminin yarattığı derin acıları anlatma ve yüklenme görevini, romanın başkarakteri Toloki'ye veriyor. Güney Afrika'da Apartheid'in bitimiyle gerçekleştirilen ilk seçimlerin üzerinden beş yıl geçmiş. Profesyonel Yas Tutucu Toloki, tam da bu zaman diliminde karşımıza çıkıyor. Değişim arifesindeki Güney Afrika'da Toloki, bu mesleğin öncüsü bir bakıma. Dolayısıyla mesleğini icra ettiği yerler de cenazeler. Yine böyle bir ortamda, bu işe ilkin para kazanmak için giren fakat sonra meselenin bilgelik tarafına kafa yoran Toloki, yıllardır görmediği arkadaşı Nora'yla karşılaşıyor. Katıldığı, Nora'nın çocuğunun cenazesi. Nora ve Toloki'nin geçmişini anlattığı satırlarda Zakes Mda, Güney Afrika'nın yakın tarihini resmediyor: Yerinden yurdundan koparılan, kimliksizleştirilip köleleştirilen, getirildikleri şehirlere bir türlü alışamayan ve ölüm, insanları birbirinden ayırırken yasın, geride kalanları birleştiren bir gerçek haline gelişini görüyoruz. Başka bir deyişle Mda, 1945 sonrası Güney Afrika'nın hakikatiyle buluşturuyor okuru. Mda'nın, Adınla Başlar Hayat'ta anlattığı, aslında bir yol hikayesi: Uzun yıllara dayanan; Nora ve Toloki'nin zaman zaman birleşip zaman zaman ayrı düştüğü bir yolculuk. Diğer taraftan kölelik ve ırk ayrımcılığı, sırtında yük haline gelmiş bir ülkenin özgürlük yolculuğu da var bu hikayede. Dahası, Apartheid'den kurtulmak için şiddete başvurmayı seçenleri; öldürümlerin hesabını cinayetle sormaya çalışanların, satır aralarında yazar tarafından eleştirildiği bir hikaye. Mda, Nora ve Toloki'nin duygusal yakınlığıyla mevcut acıları seyreltiyor. Kısacası hayata çok benzeyen bu uzun yolda yazar, karanlığı ve aydınlığı, karamsarlığı ve umudu, yaşamı ve ölümü, kıvama getiriyor. Güney Afrika'daki mutluluk ve acılar, Nora ve Toloki'nin geçmişi ile bugünündeki hüzünle ve umutla kesişiyor. Özetle; Adınla Başlar Hayat, bir ülke ve iki karakterin tarihini, hakikat ve hayalle, yaşam ve ütopyayla bütünlüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sherlock-holmes-abdulhamit-hayatini-kurtariyor", "text": "Sherlock Holmes, pek çoğumuzun hayran olduğu bir çıkarım sanatı ustası. Mevzubahis Sherlock'un bakış açısı olduğunda, onun eline bir kere düşen bir daha kolay kolay kurtulamıyor. 2020 yılına kadar orijinal Sherlock Holmes dizisinin yeni sezonunun gelmeyeceğinin açıklanması, dizinin -benim de dahil olduğum- hayranlarına büyük bir hayal kırıklığı yaşatırken, şu aralar, Sherlock'u günümüz New York'una taşıyan Elementary adlı diziyle idare etmek mümkün. Sir Arthur Conan Doyle tarafından oluşturulan Britanyalı dedektif Sherlock Holmes, polisiye edebiyatın ilk isimlerinden biri. Gazetelerde de yayımlanan Sherlock Holmes öyküleri, polisiyenin halk arasında yayılmasını ve sevilmesini sağlamıştır. Sorduğu soruların birbirleriyle tutarlı olması konusunda ısrarcıdır Holmes, olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. O bir çıkarım bilimi uzmanıdır. Kendi sınırlarını dedektiflik işi için sürekli zorlar. Sir Arthur Conan Doyle, Holmes'u kendi döneminin ünlü profesörü olan Joseph Bell'den esinlenerek yazmış. Bell, daha sonra Holmes'un başvuracağı gözlem yöntemlerini, hatalarıyla ilgili bilgi sahibi olmak için kullanır ve bunu öğrencilerine de öğretmeye çalışır. Ünü yazarını aşan kahramanımız Holmes'un bir müzesi ve hayranları tarafından kurulan derneği de var. 1887 yılında yayımlanmaya başlayan macera 1926'ya kadar sürer. Radyo tiyatroları, sinema ve tiyatro uyarlamaları yapılan Sherlock Holmes aynı zamanda video oyunlarına da konu olmuştur; televizyon dizisi olarak da yoğun ilgi çekmeye devam ediyor. Bildiğimiz bir başka şey ise, Sultan Abdülhamit'in bir Sherlock hayranı olması ve Doyle'u saraya davet ettiği. Gökhan Tosun'un Mylos Kitap tarafından yayımlanan romanı Sherlock Holmes İstanbul'dan Gelmeyen Mektup'ta bu bilgi işimize yarayacak! Polisiye sevenlerin ilgisini çekecek, giriş cümleleriyle bile edebiyat severlerin dikkatinden kaçmayacak bir roman Sherlock Holmes İstanbul'dan Gelmeyen Mektup. Kendisine uzun zamandır çözülecek bir dava bulamadığı için canı sıkılan Sherlock'un aradığı ilgi çekici dava, İstanbul'da karşısına çıkar. Müfettiş Gregson emekli olmuştur, Lestrade yıllık izindedir. İnsanın sinirini bozan bir zekaya sahip olan Sherlock, romanın içerisinde padişahla karşı karşıya gelirken bir Osmanlı paşasıyla da dost olur. Paşanın ortadan kayboluşunu araştırmak için İstanbul'a gelen dedektif kendini bir oyunun içerisinde bulur. Bütün bunları keşfederken devrin olmazsa olmaz İstanbul ritüellerini de yaşar. Türk kahvesi içer, faytona biner... Gökhan Tosun, Doyle'u değil Sherlock'u İstanbul'a getirmeyi tercih ediyor. Sherlock Holmes Türkçe konuşurken, Watson'ın Türkçe bilmeyerek hikayeye dahil olması ise başka bir meydan okuma oluyor. Gökhan Tosun, Abdülhamit ile Doyle arasındaki ilişkiyi ele alarak, romanın zamanlamasını Osmanlı'nın son döneminden başlatmış. Cumhuriyet döneminin başlangıcına tekabül eden hikayeye uygun bir atmosferi, belli ki oldukça araştırma yaparak kurmayı başarmış yazar. 158 sayfalık bir roman olan Sherlock Holmes İstanbul'dan Gelmeyen Mektup yerli polisiye sevenlerin dikkatini bir hayli çekeceğe benziyor. Kitap çözecek bir dava bulamadığı için sessizlik yemini tutan Holmes ile başlıyor. Watson dışında etrafında elbette kimse yok Holmes'un. Onun üstten bakışına tahammül etmek hiç kolay değil elbette. İki saat on dakika içinde Türkçe konuşmaya başlayan Sherlock'ı anlamaya çalışıyor Watson. Onu, sessizce içinden geçmeye çalıştığı depresyonundan neyin çıkardığını merak ediyor. Günler süren bir yolculuk sonrasında İstanbul'a adım atıyorlar. Abdülhamit'in karşısına çıkıyorlar. Abdülhamit'in taleplerini anlamaya çalışıyorlar. Sarayda kaldığı ilk gecenin sabahında Abdülhamit'in hayatını kurtarıyor Holmes ve olaylar böylece başlıyor. Bu kadar ipucu yeterli sanırım, bunun sonrası meraklı okura kalsın. Gökhan Tosun eğlenceli ve bir çırpıda okunabilecek bir polisiye sunuyor okuruna, umarım devamı gelir ve Tosun bu alanda hem kendini hem de literatürü geliştirmeye devam eder. Bir bölüm Sherlock Holmes seyretmek tadında bir roman Sherlock Holmes İstanbul'dan Gelmeyen Mektup."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/siddet-tasiyor-her-yerden", "text": "Bir imkanım olsaydı, herkese Anna Burns'ün Sütçü kitabını okutur ve şöyle derdim: Hadi, şimdi üzerine konuşalım. Sütçü, bir arkadaş grubundaki dört-beş kişiyi birbirine düşürecek ve şiddetli kavgalara sevk edebilecek türde kitaplardan. Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor. 2018 yılında Man Booker kazanan Sütçü, alışılageldik romanlardan biraz farklı. Şuradan başlamalı: Öncelikle, yazar Anna Burns, karakter isimleri yerine tüm karakterlere mahlasla hitap ediyor kitap boyunca: Belki-erkek arkadaş, Sütçü, Bilmemkim McBilmemkim gibi... Bu, kitaba başlamadan önce takibi zorlaştıracak öğelerden biri olarak görülebilir ki ben de öyle görmüştüm; karakterlerin isimlerinin olmadığı bir kitabı takip etmek, diğer kitaplara nazaran başka bir türden meydan okuma sayılabilirdi. Yine de, diğer tüm öğelerin yanında, kitabı çepeçevre kuşatan şiddet sarmalının, yer yer uzadıkça uzayan paragrafların ve gittikçe gözden uzaklaşan ve bir yerde kaybolan olay örgüsünün yanında, karakter isimlerinin olmaması, kafanıza takmanız gereken en son şey. Şiddet diyorduk, kitabın ana eksenini oluşturan temalardan biri. Robert Darnton'ın Büyük Kedi Katliamı kitabını okuyanlar hatırlayacaklardır: 1730'lar Paris'inde, bir matbaanın çırakları, kendi kurdukları mahkemelerde kedileri yargılarlar ve sonrasında, kedileri belli bir ritüelle ölüme mahkum ederler. Hayvanlara yönelik şiddet, her zaman insana yönelik şiddetin ya da gelmekte olan bir katliamın provası gibidir. 1910 yılında, İstanbul'dan toplanan 80 bin köpeğin İstanbul'a en yakın ada olan ve sonrasında Hayırsız Ada olarak da anılacak Sivri Ada'ya bırakılması, sonrasında yaşanacakların habercisi olarak görenler de var. Sütçü'de de Anna Burns şiddeti hayvan katliamıyla yükseltiyor ve başka bir aşamaya taşıyor. Şiddet, böylece, bir yerde neredeyse kitabın her yerinden taşmaya başlıyor; Burns, bu kısımları, kendi büyüdüğü toplumu iyi tanımanın getirdiği birikimle, bir belgeselci gibi mesafeli, bir doktor gibi soğukkanlı biçimde anlatıyor. Bu iyi. Burns'ün dili ve Duygu Akın'ın çevirisi. Bu kitaba devam etmenizi sağlıyor ama bunun için çaba göstermelisiniz; Duygu Akın, burada inisiyatif ve risk alıp kitaptaki kimi cümleleri bölmeyi de tercih etmiş sanıyorum, bu olmasa okurun işi daha zor olabilirdi. Çünkü kitap ilerledikçe Anna Burns, kendi büyüsüne daha bir kapılıyor sanki. Şöyle demiş olabilir, kurduğu bir paragraf sonrası: Ne harika bir paragraf yazdım, az önce. Sonra, o paragrafı tekrar tekrar okuyup kendine hayran kalmış olabilir. Siz de okurken takdir ediyorsunuz çünkü, kimi yerleri etmemek mümkün değil; Burns'ün cümlelerini, sayfalar süren toplum anlatısını ya da en basitinden, hadi diyelim karakter adı kullanmama riskine girmesi gibi oyunları, alkışlayabiliyorsunuz. Ama o alkış, beraberinde bir hayranlık getiriyor mu, soru işareti. İşin özü, bir imkanım olsaydı, herkese Anna Burns'ün Sütçü kitabını okutur ve şöyle derdim: Hadi, şimdi üzerine konuşalım. Sütçü, bir arkadaş grubundaki dört-beş kişiyi birbirine düşürecek ve şiddetli kavgalara sevk edebilecek türde kitaplardan."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/siirin-cesur-korfezi-sezai-karakoc", "text": "Sezai, Ali'yi tanıdıktan sonra Ali olmayı hiç kimseye bırakmıyor. Kaleler kuşatmayı, bir mümin ölünce ağlamayı. İnanmış adamların övüncüyle sabırla beklemeyi geceleri. Dört yaşında okul kitaplarını karıştırarak kendi kendine okumayı öğreniyor. Ali okuluna kaydoluyor önce cenk kitaplarını okuyabilmek için. Bir flanör değildi Sezai Karakoç şehri avare adımlayan. Onun için şehir medeniyetin ta kendisiydi, her taşında insan izi. Anahtar kelimeler: Ergani, baba, kış, soba, gaz lambası, kitap. Bu anahtarla açıyor çocuk şiirin kapısını. Dışarda kar fırtına, içerde babanın ılık sesi. Kitap okuyan ses ılıktır, hele Ali'den söz ediyorsa. Hele Ali atıyla gelip çocuğun önünde duruyorsa. Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde / Binmiş gelirdi Ali bir kırata... Sezai, Ali'yi tanıdıktan sonra Ali olmayı hiç kimseye bırakmıyor. Kaleler kuşatmayı, bir mümin ölünce ağlamayı. İnanmış adamların övüncüyle sabırla beklemeyi geceleri. Dört yaşında okul kitaplarını karıştırarak kendi kendine okumayı öğreniyor. Ali okuluna kaydoluyor önce cenk kitaplarını okuyabilmek için. Sezai Karakoç on dokuz yaşında güle yazdı şiirini. Gülü yeni bir gül yapmak için yazdı. Kendi ifadesiyle, Modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi, yaptığı. Mecnun'un olduğu yerde çöl vardı. Çölün olduğu yerde kum. Kumun olduğu yerde şiir. Parmakla yazılmış. Hisar dergisinde yayınlanır yayınlanmaz kuşatıyor şiir ruhları. Zambaklar en ıssız yerlerde açar / Ve vardır her vahşi çiçekte gurur. / Bir mumun ardında bekleyen rüzgar, / Işıksız ruhumu sallar da durur. / Zambaklar en ıssız yerlerde açar. Her yerde Mona Rosa okunuyor. En ıssız yerlerde bile. Şair tek şiirle anılmaktan korkuyor. Şiirinin yayılmasını engellemeye çalışıyor sonra. Şair şairi çeker. Necip Fazıl İstanbul'a çekti onu, Büyük Doğu'ya. Üniversite son sınıftaydı Sezai Karakoç, Ankara'da. Hiç tereddüt etmeden davete icabet etti. Büyük Doğu ocağı niceleri gibi onu da pişirdi. Sonra ateşi kendi dergisine taşıdı. 1955'te çıkardığı Şiir Sanatına. İki sayı çıkabildi ancak dergi. Maliye Bakanlığı Hazine Genel Müdürlüğü'nde çalıştı okulunu bitirdikten sonra. Ekmek sıcaktı. Gerçek hazine şiirdi, ekmekten sıcak. İlk dergisini çıkardıktan beş yıl sonra 1960'ta Diriliş bayrağını açtı. Fakat yine iki sayı dalgalanabildi bayrak. Vergi dairesinde Sezai Karakoç'un ne işi var. Ekmek sıcaktı, şiir daha sıcak. Karın yağdığını görünce / Kar tutan toprağı anlayacaksın / Toprakta bir karış karı görünce / Kar içinde yanan karı anlayacaksın... Önce Körfez/1959 sonra Şahdamar/1962 çıktı. Körfez şiirin sığınağı, Şahdamar kanıydı. Ancak altı yıl dayandı Diriliş hasretine. 1966'da arkadaşının verdiği borç parayla neşretti yeniden dergisini. 32 yıl boyunca aralıklarla tam 396 sayı çıktı Diriliş. Kıyamet aşısıydı nesilleri diri tutan. Fakat hayat ona ikinci yeni şiirinde bir balkon da armağan etti. Balkon şiirini üniversiteden arkadaşı Cemal Süreya'ya göndermese ikinci yeninin Pazar Postası'na dahil olmayacaktı. Çocuk düşerse ölür çünkü balkon / Ölümün cesur körfezidir evlerde / Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların / Anneler anneler elleri balkonların demirinde... Cemal Süreya onun için Bulgucu bir adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu... Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukarıdadır, diyordu. Nitekim ikinci yeni ortaklığına da girmedi Karakoç. Arkadaş hatırına bir süre ikinci yeni treninde seyahat etse de aklı hep kendi istasyonundaydı: Diriliş'te. Diriliş, Karakoç'a göre edebiyat akımından çok hakikat akımıydı. Bir düşüşten çıkış ve kurtuluş, acı deneylerden sonra, varoluşun gerçek anlam ve amacına kavuşması, ruhlarda kapanmış bir kapının yeniden açılması, İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşüydü. Ona göre bu düşüncenin söylemde kalmaması, esere ve davranışa sinmesi gerekiyordu. Sırtımızda yapısına taş taşıyacağımız, alın teri katacağımız tek anıt budur. Sustuğumuzda da konuştuğumuzda da, diyordu Karakoç. Şairliği ve yazarlığı narsist bir dışa vurum olarak değil kutsal bir çile olarak görüyordu o. Şair, kafasına düşen kelimeleri çarmıha gere gere ve kendisi de o kelimelerle çarmıha gerile gerile, doğum acıları içinde kıvrana kıvrana şiirini biçimlendirir, di. Yazar ise Birkaç bin metre derinlerde kömür çıkaran, denizin dibinde sünger arayan, bendini yıkmış suya karşı çıkan bir insan gibiydi. Kalem dağdan ağırdı, herkes taşıyamazdı onu. Şair için tehlikeler vardı. Bir flanör değildi Sezai Karakoç şehri avare adımlayan. Onun için şehir medeniyetin ta kendisiydi, her taşında insan izi. İstanbul'un yeri ayrıydı fakat. Hayatı İstanbul'a gelmekten ibaretti onun. İstanbul'da yaşadığı halde hep İstanbul'a gitmekten ibaret. İstanbul'u arayan bir İstanbulluydu şair. Diyarbakır mı? Diyarbakır da İstanbul'du. Sultandı İstanbul şehirleri etrafında toplayan. Alınyazısıydı kaçmanın mümkün olmadığı. İstanbul'u anlattığı Alınyazısı Saati şiirine, Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun / Yaklaştıkça büyüyen / Ayrıntıları setleri bahçeleri / Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan / İşte ben o şehri yaşadım yıllarca / İstanbul'da parça parça / Çeşmelerinde ayı yaşadım / Servilerinde ayla birlik bölündüm/Ayla birlik yaralandım... mısralarıyla başlamıştı Karakoç, ay bir medeniyetin işaretiydi çünkü. İstanbul İstanbul'dan büyüktü hem bütün İslam şehirleriyle akrabalığı vardı. İstanbul için savaşmak, İslam alemi için savaşmaktı. Alınyazısı Saatinin kadranında bu gerçek dönüp durmakta, şiir bu vurguyla sonlanmaktaydı. Kıyamete kadar söylenecek bir türküydü bu. Tanrı'ya kulluk ederek özgür olanların türküsü. Güneşleri üzerine hiçbir güneş, duvarları üzerine hiçbir duvar tanımayanların. Mısralar fışkırıyor her yerden, Sezai Karakoç seksen sekiz yaşında. Şairin yaşından bize ne, şairin yaşı mı var! Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar, demesine bakma, hiçbir şair gidememiştir. Bunu görebilmek için yapı aralıklarından bakmak gerek. Yağmurun iyi ve doğru yağmadığını bilmek, karşılıklı yağmadığında. İyi ki bilmiyor kalabalıklar, yağmura bakmayı cam arkasından. Bilselerdi topraktan portakal buğusu yükseldiğini göreceklerdi her sağanaktan sonra. Güneşin turuncu silgisiyle sildiğini balkonları binalardan."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sineklerin-tanrisi-yalanmis", "text": "İlk olarak 1954'te basılan Sineklerin Tanrısı kendi gerçeklik efsanesini yaratmış, bu efsanenin de katkısıyla hak ettiğinden daha çok okunan romanlardan biri. Bir çeşit karanlığın keşfi, masumiyetin ölümü hikayesi anlatan romanın edebi değerini sorgulamayacağım. Kaza eseri ıssız bir adaya düşünce içlerindeki ilkel kötülüğün uyanışına tanık olduğumuz bir grup çocuğun hikayesine neden herkesin körü körüne inandığını ve romanda anlatılan olayların gerçek hayatta da pekala yaşanabileceğini düşündüğünü merak ediyorum sadece. Öyle romanlar vardır ki, etraflarına bir koza örercesine kendi gerçeklik efsanelerini yaratırlar. Sonrasında ne yaparsanız yapın bir daha o efsaneyi yıkamazsınız. İlk olarak 1954'te basılan ve bence William Golding'in aldığı Nobel'in esas sebebi olan Sineklerin Tanrısı da bu gerçekten daha gerçek olduğu kanısıyla sevilen ve hak ettiğinden daha çok okunan romanlardan biri. Hayır, bir çeşit karanlığın keşfi, masumiyetin ölümü hikayesi anlatan romanın edebi değerini sorgulamayacağım. Golding'in edebi dehasını tartışacak da değilim. Kaza eseri ıssız bir adaya düşünce içlerindeki ilkel kötülüğün uyanışına tanık olduğumuz bir grup çocuğun hikayesine neden herkesin körü körüne inandığını ve romanda anlatılan olayların gerçek hayatta da pekala yaşanabileceğini düşündüğünü merak ediyorum sadece. İşte geçenlerde okuduğum bir makale, bu hislerimde hiç de yalnız olmadığımı kanıtladı. Meğer insanın kötülüğünü çocuklar üzerinden anlatan Sineklerin Tanrısı'na tepkili olan başka biri daha varmış. Hollandalı gazeteci Rutger Bregman, bir konuyu araştırırken 6 Ekim 1966 tarihli bir gazeteye rastlamış ve kendini bir anda gerçek Sineklerin Tanrısı diyarında bulmuş. Gazetede, Tonga Krallığı yakınlarındaki Ata adlı ıssız bir adada on beş ay bir başlarına yaşamak zorunda kalan altı çocukla ilgili kısacık bir haber yer alıyormuş. Bregman bu birkaç satırlık haberle yetinmeyerek araştırmasının kapsamını genişletmiş ve sonunda müthiş gerçeğe ulaşmış. Önce sözü edilen altı çocuğu kurtaran Avustralyalı kaptan Peter Warner'ı, ardından hepsi hayatta olan 70'lik çocukları bulup konuştuktan, hikayelerini dinledikten sonra da oturup her şeyi yazmış. Hikaye çok kısaca şöyle: Açık denizde sefere çıkan kaptan Warner, bir gün uzak bir sahilde uzun saçlı, vahşi görünümlü, kayalıklarda keçiler gibi sekerek koşuşturan çırılçıplak birkaç çocuk görüyor. Ne olduğunu anlamak için teknesini sahile yanaştırıyor ve şaşkınlıkla çocukların kendisiyle aynı dili konuştuğunu fark ediyor. Telsiz yardımıyla ana karayla konuştuğunda anlıyor gerçeği: Bunlar meğer 15 ay önce bir deniz kazasında öldüğü sanılan çocuklarmış. Böylece onları teknesine bindirerek geldikleri yere, Tonga Krallığı'nın başkenti Nuku'alofa'ya geri götürüyor. Hikayenin güzelliği şurada: Çocukların içinden kötülük falan fışkırmamış hatta ilkel de olsa Ata'da bir medeniyet kurmayı başarmışlar. Öyle böyle değil aslında; sebze bahçeleri, yakaladıkları kuşlar için kümesler, deniz suyunu içemeyeceklerinden yağmur suyunu biriktirip saklamak için ağaç kütüğünden depolar falan inşa etmiş, kaya parçalarıyla dalları birbirine bağlayarak tuhaf ama işlevsel jimnastik aletleri yapmışlar. Eğlenmek için müzik enstrümanları bile icat etmişler. Yani işler, hiç de Sineklerin Tanrısı'ndaki gibi olmamış. Bir güzel yanı daha var hikayenin... Bugün 90'larında olan kaptan Warner ve kurtardığı 70'lik çocuklar aradan 50 yıl geçse de dost kalmayı başarmışlar. Yani bizi kötülüğe ikna eden Golding'in aksine, hayat gene iyilikten yana olmuş. Rutger Bregman, Sineklerin Tanrısı yazarı William Golding'in güvenilmezliği konusunda bir kanıt daha koyuyor ortaya. John Carey, William Golding biyografisinde onun Sinekleri yazmadan önce bir dönem çocukların çeşitli konulardaki tepkilerini ölçmek için tuhaf deneyler yaptığı, bundan da kötücül bir biçimde zevk aldığını yazıyor. Rutger Bregman'ın aktardığı olayın ilgimi çekmesinin bir sebebi de, toplumsal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif'in 1950'lerin başında Amerika'da gerçekleştirdiği Robbers' Cave Deneyi ile ilgili yıllar önce yaptığım haberi hatırlatmasıydı. William Golding'in Sineklerin Tanrısı romanı o sırada da fena halde kafama takılmıştı. Sol görüşleri sebebiyle 1940'larda ders verdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden uzaklaştırılan ve bu olayın ardından Türkiye'den ayrılan Şerif, dört aşamalı olarak planladığı Robbers' Cave Deneyi için Oklahoma'da bir yaz kampı düzenliyor ve 24 çocuğu iki gruba ayırıp olanları gözlemlemeye başlıyor. Bir deneye katıldıklarından tamamen habersiz olan çocuklar, oyunlarda kazanmak bir ölüm kalım meselesiymiş gibi kısa sürede birbirlerine düşmanca davranmaya hatta birbirlerini hırpalamaya, can yakmaya başlıyorlar. Toplumsal psikolojinin en tartışılan meselelerinden olan kutuplaşmanın bir toplumda ne kadar kolay tetiklenebileceğini, farklı gruplar arasında düşmanlığın nasıl hızla büyütülüp savaşa dönüştürülebileceğini ortaya koyduğu için bu deney bilim tarihinde bugün de önemli kabul ediliyor. Ayrıntıları burada bir kez daha uzun uzun anlatmayacağım ama işin en iç rahatlatıcı yanı bence şuydu: Evet, 24 kişilik bir insan topluluğunu ikiye bölmek bile o toplulukta düşmanlığın filizlenmesine yol açıyordu. Durumu düzeltmenin ve topluluğu oluşturan bireyleri aynı noktada buluşturmanın da bir yolu olmalı, diye düşünen Muzaffer Şerif ve asistanları, herkes için tehlike oluşturabilecek bir durum yaratmak adına kampın yegane su kaynağını kullanılmaz hale getiriyorlar. Bir süre bocalayan çocuklar daha sonra bu sorunu çözmek için mecburen kafa kafaya vermek zorunda kalıyorlar hatta işler o derece yoluna giriyor ki, dönüş yolunda aynı otobüse binmekte ısrar bile ediyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/siyahin-beyazla-vinyetin-romanla-mucadelesi", "text": "Çizgi romanın bile bir edebiyat unsuru olduğunun daha yeni yeni kabul edilmeye başlandığı günümüzde romanların, öykülerin veya şiirlerin bulunduğu mecralarda yer alan resimler veya vinyetler, genelde gözden kaçan, ama bir yandan da bulunduğu mecranın kapsamını genişleterek anlatımı zenginleştiren unsurlar olarak göze çarpıyor. İlk bakışta fark edilmezken, okuyan zihnin 'yan cebe atarak' araçsallaştırdığı bu unsurlar, aynı zamanda edebi üretimin tekilliğinin kırılarak çok yönlüleşmesini sağlayan, kolektif bir kültür üretiminin öncüleri olarak önümüze çıkıyor. Öncelikle başlıktaki ayrık otu kelimeyle başlayalım: vinyet; bir metinde yer alan fikrin veya ilişkili olduğu anlatıdaki kilit noktaların gene o metnin/anlatının yayınlandığı mecra içerisinde görsel olarak ifade edilmesini sağlayan görsel araca verilen addır. Bu adın kapsamı, metin arası basit grafikler veya figürleşmiş harflerden tam sayfa illüstrasyonlara kadar uzanır. İçinde bulunduğunuz bu sayfada muhtemelen yer alan çizimde olduğu gibi vinyetler metni desteklemeye, görsel bağ aracılığı ile hikayenin görsel kapsamını genişletmeye yarar; 19. yy novellalarında veya masal kitaplarında bolca karşımıza çıkar. Vinyetler günümüzde daha çok alt yaş grubuna hitap eden yayınların vazgeçilmezi olarak bilinir; ancak dergi vs. türevi yayınlarda da sık kullanılır. Basit bir tanımla 'resimli kitap'lardaki resimler, esasında vinyettir. Vinyetlerin hükmettiği anlatıların yaratıcısı Tuncer Erdem, önceleri çizerliğiyle öne çıkar. Salt çizimlerden oluşan metinsiz ve karanlık siyah beyaz hikayelerini 80 sonrası mizah dergileri aracılığıyla bizlere ulaştırır. Sonrasında ise bir ressam olarak başladığı kariyeri, görselleşen bir edebiyat etrafında biçimlenir; zamanla kısa öyküler ve şiirler bu siyah beyaz anlatılara eşlik etmeye başlar. Erdem'in bu kapsamlı işlerinin en önde gelenlerinden biri ise, Bilge Karasu'nun şahsımca en zor metinlerinden olan Gece'nin (Metis Yayınları, 1985) kısmen konu edildiği Gece Kitabı'dır (Metis Yayınları, 2012). 'Gece'yle kurduğu ilişkideki kişiselliği kendi tarzında muazzam resmeden Erdem, gene kendine ait anlatılarda metinle vinyetler arasında görünmez bir duvar çekerek ilerler. Bu çizimlerde genel olarak tekinsizlik hakimdir; çizimlerinin çizgi romandan ayrışarak bir konuk gibi eşlik ettiği bu hikayelerde Tuncer Erdem anlatıyı iki koldan taşımayı tercih eder. Son kitabı Ölüm Gölgesinde Suretler'de ise Erdem, yarattığı karakterlerin ölümlülüğüne odaklanır. Kitabın girişindeki kısa metinde insanın fotografik temsilinin sınıfsallığa yönelik yaratabileceği farklılıklara sosyolojik açıdan dikkat çekerken, kitabın devamında tam sayfa çizimler üzerinden anlatısını sinematografik ve denemeden öyküleşmeye doğru ilerleyen bir dile dönüştürür. Siyah beyaz ve iri lekelerden oluşan suretlerle doldurulan her sayfa sessiz bir film karesiymişçesine karşı sayfasında yer alan kısa bir cümle ile desteklenir. Sorgulamadan mağlubiyete, aforizma niteliğindeki cümlelerine çizimler eşlik ederken, bazı kısımlardaysa çizimler, bitişiklerindeki cümleler aracılığıyla konuşuyor gibidir. Erdem, benzerine az rastlanan bu yöntem aracılığıyla insan suretlerine yönelik nev-i şahsına münhasır anlatısını yaratır. Şiirle öykü arasında gidip gelen bir metne sahip bu kitapta Erdem, çizimle yazı arasında paslaşarak insanın görsel temsiline dair hazırladığı soruları, kendine has sözel ve görsel dilin aracılığıyla bizlere tekrar sordurmaktadır. Hakan Günday, yeni nesil genç edebiyatçıların en heyecan verici isimlerinden biri olarak 2000'lerde parladı ve sonrasında her kitabıyla kendi hayran kitlesini genişletmeyi bildi. 'Yeraltı Edebiyatı' tanımının hakkını veren anlatılarında yarattığı edebi karanlığı her seferinde okuyucularına hissettirmeyi başardı. Kinyas ve Kayra'dan (Doğan Kitap, 2000) bugüne uzanan yazarlığını, beraberinde Dot'taki oyun yazarlığıyla da çeşitlendirdi. Ancak belki de yaratıcılığındaki en ilginç manevraları, kitaplarının karakteristik kapaklarını tasarlayan Emre Orhun'la gerçekleştirmeye başladı. İkili, Kinyas ve Kayra'nın on sekizinci yıl dönümünde çıkardıkları özel baskıyla (Kinyas ve Kayra: 18. Yıl Resimli Özel Baskısı, Doğan Kitap, 2018) işbirliklerini farklı bir aşamaya getirdi. Orhun'un karakteristik çizgileriyle ve kullandığı gravüre yakınsayan 'scratchboard' tekniğiyle görsellerine kavuşan kitap, çizerin dokunuşuyla daha da karanlıklaştı, tekinsizleşti ve belki de ilk baştan hak ettiği kıvama geldi. Orhun, kullandığı teknik aracılığıyla standart çizim yöntemlerinin tersine, kağıda boştan doluya değil, doludan boşa ilerleyerek yaklaştı ve hikayenin bu katmerli halindeki farklı görsel dili de bu şekilde oluşturdu. Günday ve Orhun 2008'den beri tasarlamayı sürdürdükleri ve nihayet tamamladıkları resimli romanları Kana Diz Kana ile tekrar ve bu sefer daha derinlikli bir işbirliği ile karşımıza çıkıyor. Kitabın ana kahramanının dizinden yaralanması ve bu yarayı satın almak isteyen bir palyaçoyla karşılaşması üzerinden ilerleyen hikaye, bazen metnin çizginin üzerine çıktığı; bazen de çizginin metni bastırdığı paralellikte devam eden depresif bir curcunaya dönüşüyor. Kitaba yönelik en oyuncaklı kısım ise çizim aşamasında oluşturulan esas metnin kitapta ek olarak ayrıca yer alması. Yani, Günday'ın Orhun'un esas hikayesinden bihaber şekilde, çizimlerden fikir edinerek oluşturduğu diyalogların paralelinde gene çizer Orhun'a ait hikayedeki öz diyalogları da kitap içerisinde incelemek mümkün. Bu sayede Günday ve Orhun, çizim öncesi düşünülen metinlerin, çizim sonrasında oluşturulan metinlerle nasıl çekiştiğini veya çeliştiğini okura sunarak, daha önce pek de örneği görülmemiş bir denemeye imza atıyor. Bu durum, çağdaş romanın popüler isimlerinden olan Günday için de oldukça cesur ve yaratıcı bir girişim olarak büyük bir alkışı hak ediyor. Yukarıdaki iki örnek üzerinden ilerleyecek olursak, resmin romandaki, hatta genel anlamda tüm edebiyattaki rolünün hala keşfe değer, sınırları belirsiz ve konvansiyonellikten oldukça uzak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çizgi romanın bile bir edebiyat unsuru olduğunun daha yeni yeni kabul edilmeye başlandığı günümüzde romanların, öykülerin veya şiirlerin bulunduğu mecralarda yer alan resimler veya vinyetler, genelde gözden kaçan, ama bir yandan da bulunduğu mecranın kapsamını genişleterek anlatımı zenginleştiren unsurlar olarak göze çarpıyor. İlk bakışta fark edilmezken, okuyan zihnin 'yan cebe atarak' araçsallaştırdığı bu unsurlar, aynı zamanda edebi üretimin tekilliğinin kırılarak çok yönlüleşmesini sağlayan, kolektif bir kültür üretiminin öncüleri olarak önümüze çıkıyor. Gerek Erdem'in tek başına altından kalktığı edebi kombinasyonlarda, gerekse Günday ve Orhun'un sıra dışı işbirliğinde olduğu gibi, yazınsal üretime yönelik mecraların teknik açıdan sorgulanması ve sınırlarının zorlanması, hem yazarlar, hem de çizerler için oldukça iddialı ve meşakkatli, ancak bir o kadar da değerli bir sınava dönüşüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/siyaseti-dil-uzerinden-dusunmek-agambenin-yemininin-arkeolojisi", "text": "Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir. Yemin ederken ise kutsal olduğu farz edilmiş nesneler ya da daha doğrudan tanrı şahit tutulur. Değiş tokuş ilkinde kişinin kendi itibarım pey sürmesi üzerine kurulurken ikincisinde tanrı ya da kutsallık devrededir. Bu yoruma göre sözünü tutmayan kişinin sözünde durmaması onun toplumsal itibarını kaybetmesi şeklinde sonuçlanırken verdiği yeminin gereğini yapmayan ise tanrısal bir gazaba uğrayacaktır. Doğrusu söz verme ile yemin arasındaki farkı tamamen seküler-kutsal kavram çiftiyle açıklamaya çalışmada bir nevi sekülerlik de bulgulanabilir. İşin aslı, sekülerlik ile kutsallık arasında bir ayrım koyutlamanın kendisinde soruşturulması gerekli ancak bu yazıda üzerinde ayrıntılı bir biçimde duramayacağımız birçok müşkil görünür. O yüzden bana kalırsa sözünü ettiğimiz bu iki söz edimi arasındaki farkın tamamen söz verme ile yemin etmenin zamansal kiplerinde aranması gerektiğini düşünüyoruz. Söz vermek geleceğe dönüktür her veçhesiyle, oysa yemin etmek geçmişteki olaylara ilişkin de yerine getirilebilir. Bu açıdan söz vermeyi, yemin etmenin daha hafif bir hali saymak mümkündür. O yüzden yazımız boyunca yeminden bahsettiğimiz yerlerde söz vermenin de akılda bulundurulması gerekecektir. Yeminin içerdiği unsurlar dolayısıyla dini, hukuki ve siyasi içerimleri de vardır elbette. Paolo Prodi'nin İktidarın Sakramenti kitabında dinin ve siyasetin arakesitinde yer alan yeminle ilgili yaptığı Batı tarihinde siyasal ahdin temelidir tespitini kerteriz seçen İtalyan felsefeci Giorgio Agamben, Yeminin Arkeolojisi adlı çalışmasının sorunsalını şöyle belirliyor: Yemin, siyasal bir hayvan olarak insanın kendisini tartışmaya açıyor ve tanımlıyorsa yemindeki sorun edilen şey nedir? Eğer yemin siyasal iktidarın sakramenti ise, yeminin tarihinde ve yapısında onun böyle bir işlevle yükümlü kılınmasını olanaklı hale getiren nedir? Yaşamda ve ölümde bütün insanların onun içinde ve onun tarafından hesap vermeye çağrılabildiği yeminde, her anlamda belirleyici bir unsur hangi antropolojik düzlem ima edilmektedir? Yeminin Grek ya da Latin geleneği aracılığıyla ulaşılabilen en eski kaynaklarda bir sözün ya da bir iddianın gerçekliğini garanti etmeyi amaçlayan sözlü bir eylem olarak nitelendiğine dikkat çeken Agamben onun az ya da çok dini ya da hukuki sayılabilmesini gerektirecek hiçbir sebep olmadığına da işaret ediyor. Greko-Romen kaynakları çözümleyerek arkeolojisini derinleştiren Agamben yeminin şu üç unsurun birleşmesinden kaynaklanıyormuş gibi göründüğünü belirtir: Bir iddia, tanık olarak tanrılara yakarma ve yalan yere yemine lanet. Bir anlamda da yemin pistisin bir ögesi ile sacratio-devotio'nun bir ögesini bir kurum olarak görünür. Terminolojik ve işlevsel olarak bu üç unsurun o kadar iç içe geçmesinden dolayı yemin hakkında çalışanların bu yakınlıkların sonucunu düşünmeden yemini tek bir kurummuş gibi ele aldıklarını vurgulayan Agamben yemin ile lanet ilişkisini daha derinlikli bir analize tabi kılar. Analizi neticesinde sadece yeminin değil, lanetin de iktidarın sakramenti rolünü üstlendiğine işaret eden Agamben, Homo Sacer kitabında uzun uzadıya konu edindiği sacer esto formülünü bir lanet olarak yorumlar. Bu açıdan sacratio, yasanın kapsamını tanımladığı lanetin bir gelişimi olarak değerlendirilebilir. Yemin ve yalan yere yeminde Tanrı'nın adının ikişer kez tekrarlanmasını yalan yere yemin ve lanetle bağlantılı diğer bir söz edimi olan küfür kurumunu ünlü dilbilimci Benveniste'ye başvurarak ele alır. Benveniste'nin ifade ettiği Yahudi-Hıristiyan geleneğinde küfrün Tanrı'nın adının boş yere anılmasından ibaret olduğu hükmünden Küfür, tanrının isminin iddia edici ya da geleceğe dönük bağlamından çıkarıldığı ve kendi içinde, boş, semantik bağlamdan bağımsız bir yemindir tanımına ulaşan Agamben, böylelikle lanetin yaptırım uyguladığı şeyin yeminin meselesini teşkil eden sözler ile şeyler arasındaki karşılıklılığın çözülmesi durumu olduğuna işaret eder. Dil ile dünyayı birleştiren bağın bozulması durumunda bu bağı garanti eden Tanrı'nın ismi, bu kez şeylerle bağını yitirmiş bir sözün ismine dönüşür. Agamben'e göre Anlamlandırma bağlantısından kopmuş Tanrı'nın ismi, küfür, boş ve anlamsız konuşma anlamına gelir ve tam olarak anlamdan bu boşanma aracılığıyla kötü ve uygunsuz kullanım için elverişli bir hale dönüşür. Elbette karşılaşabileceğimiz bütün kötü ve uygunsuz kullanımlar bir şekilde büyü eylemleriyle ilişkilidir. Büyü ve efsunların yeminden, bilhassa yalan yere yeminden doğduğunu belirten Agamben, şeylerle bağından ve yeminden ayrılan Tanrı'nın isminin şeytani bir mırıltıya dahil olacağını ifade eder. Böylelikle yeminin büyüsel-dinsel bir alandan doğduğu şeklinde özellikle 20. yüzyıl başlarında etkili olmuş, aralarında Marcel Mauss, Emilie Durkheim, Sigmund Freud gibi isimleri de etkileyen o mitolojiye karşı Agamben, yemin bize, yeminin ögelerinden doğan büyü, din ve yasa olarak adlandırmaya alışık olduğumuz, hala bölünmemiş bir birlik sunar diye yazar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sozcukler-ve-notalar", "text": "Müzik ruhun gıdasıdır. Tıpkı edebiyat gibi. Bu iki kadim sanat, yüzlerce yıllık birlikteliklerini günümüze kadar başarıyla sürdürmüşler, insanların ruhsal gelişimlerine katkıda bulunmuşlardır. Sanatçılar, hangi dalda üretim yaparlarsa yapsınlar, sonunda hep bu iki sanatın insan üzerinde yaptığı etkileri, üretimlerinde temel unsur olarak kullanmışlardır. Müzik ruha seslenir ama temelinde matematik yatar. Adına porte dediğimiz beş yatay paralel çizginin üzerinde yer alan yedi nota, melodiyi oluşturmak için gamlar, makamlar, majörler ve minörlerle örülürler. Nota halindeki bir yapıt, nota okumayı bilmeyen ve onun melodi karşılığını göremeyenler için anlamsız şekiller topluluğundan başka bir şey değildir. Aynı durum edebiyat için de söz konusu. Harfler, sözcükler, tümceler, paragraflar, bölümler, onların işaret ettiği anlamlar, yazarın seçtiği konu ve kullandığı üslup, okuyucunun üzerinde yarattığı etki ile edebiyat yapıtının ortak aurasını oluştururlar. Bir dile ait sözcüklerin anlamları üzerinde anlaşan insanlar, bu aşamadan sonra edebiyatın sınırlarına girmeye hazırdırlar. Yine de metinde kastedilen anlamı bilebilmek için -özellikle şiirde olduğu gibi- bir üst okumaya gereksinim duyulur. Romanlar da çok farklı değil. Tıpkı izleyici tarafından yönetmen sinemasının kabulü gibi, okuyan ile yazar arasında gizli bir anlaşmanın, yani yapıtı üreten sanatçının yazarı kabulü ön koşuldur. Bu yüzden Virginia Woolf, Borges, James Joyce ya da Marcel Proust gibi yazarların okunmasının kendi iç zorlukları vardır. Bu yazarların kurduğu dünya, yaşadıklarımızla koşutluklar gösterebilir ama onların kurgulama biçimleri ve dışavurumları bizden özel bir çaba gerektirir. Çaba, öğrenmenin ön koşulu belki ama yapıttan alınan hazzı da ertelememesi gerekir. Anlamanın ve sevmenin yolu kavramadan geçer. Edebiyat, müzik ve resim dünyayı sanat üzerinden daha iyi kavramanın en güzel yollarıdır. Hangi dalda olursa olsun, sanat insana bir arınma sağlar, hem de kültür olarak yukarıya çeker. Bir yapıtta rastladığımız ve bilmediğimiz bir konu ya da kavram, aslında yeryüzünde olan, ama, ancak o an yüz yüze geldiğimiz yeni bir koddur. Disiplinini öğrendiğimiz her yeni sanat dalı, onu oluşturan parçalarla önem kazanır. Sanatçılar, yapıtlar, akımlar yavaş yavaş yerini bulmaya başladığında edilgen konumdaki izleyici de algılarını başka boyutlara doğru yönlendirir. Sanat, var olan dünyayı yeniden ve başka bir biçimde tanımlar. İnsan öğrenir, anlar, bilgilenir ve aydınlanır. Mehmet Rifat, Ruhların İletişimi'nde, müzik ile edebiyatın ilişkisini edebiyatın gelmiş geçmiş en sıra dışı yazarlarından, gerçek bir bilgi küpü olan Marcel Proust'un romanlarından yola çıkarak bir kez daha yorumluyor. Ruhların İletişimi, aslında Proust'u -müzik üzerinden- yeniden anlama kılavuzlarından sonuncusu. Entelektüel bilgi, insanların birbirlerini değerlendirmeleri konusunda bir anahtardır. İnsanların sanat üzerinden gerçekleştirdiği iletişimde seçilmiş ve özel konular belirleyicidir. Klasik müzik de kendine özgü yapısı ve dünyada açtığı alan ile sanatın üst sıralarında yer almaktadır. Bir besteci ya da bir beste, kişileri ortak paydada buluşturan sihirli kodlardır. Mehmet Rifat, kitabın önsözünde, Müziksever olup da Proust tutkunu olmayanı ya da Proust tutkunu olup da müzik sevmeyeni düşünemeyeceğimize veya düşünmek istemeyeceğimize göre, bu kitap açıkçası 'Müziksever Proust Tutkunları'na sesleniyor, diyerek kitabın hitap ettiği kitleyi de belirliyor. Kendi özel tarihimize baktığımızda, farklı dönemlerde dinlediğimiz müziklerin üzerimizde ne gibi etkiler yaptığını, sınırları kaldırarak hazzın hangi kıyılarına ulaştırdığını iyi biliriz. Müzik bir vecd halidir. Bazen bir halk şarkısı, bazen bir caz standardı, bazen de incelikle işlenmiş bir klasik müzik eseri bize farklı dünyaların kapılarını sonuna dek açar. Pisagor, MÖ 6. yüzyılda seslerin matematik karşılıklarını düşünüp notaların kapısına kadar gelirken, aynı zamanda bu ses birlikteliklerinin insanlar üzerinde yaptığı tarifsiz etkiyi de bir yandan düşünmüştür. Marcel Proust'un, özellikle başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde'de, zamanının Fransız müzisyenlerle olan gönül bağını rahatlıkla görebiliyoruz; Chopin, Debussy, Faure, Franck, Massenet, Ravel, Saint-Saens bunların başlıcaları. Ama onun hayatında önemli yer tutan yol arkadaşı Hahn'ı, Beethoven'i, Schubert ve Schumann'ı ama önemlisi yazdığı romanlarla benzerlik kurabileceğimiz Wagner'i ayrı tutmamız gerekiyor. Bu müzisyenler, bir sanatçı olarak Proust'a ilham vererek yalnızca üretimine katkıda bulunmamış, aynı zamanda yapıtında da eserleriyle yer almışlardır. Proust, gerçek bir müzik yazarı ve eleştirmenidir. Romanlarında yer alan besteciler ve yapıtları üzerine yapmış olduğu yorumlar, onun müzik konusunda ne kadar yetkin olduğunu gösteriyor. Proust, görüşünü oluştururken Schopenhauer'in estetik felsefesinden yola çıkmaktadır. Kayıp Zamanın İzinde'de iyi müzik anlatılırken, romanın kişiliklerinden Sonat ile Septeur yorumları arasında gidip gelen besteci Vinteuil önemli bir figürdür. Proust gerçek bir müzik tutkunu olarak konserlere, operalara, balelere gidiyor, hatta evine müzisyenleri davet edip Beethoven eserleri çaldırabilmek için pianola bile satın alıyor. Ama daha da ilginci, Proust hastalandığı ve evinden çıkamadığı 1911 yılında, tiyatrofona adını taşıyan bir abonelik sisteminden yararlanıyor. O günün özel hat kablolu naklen radyo yayını olarak tanımlayabileceğimiz bu sistem, tiyatro sahnesinin yakınına yerleştirilen mikrofonlar ve telefon hattı aracılığıyla abonelerine konserleri ve oyunları iletebiliyordu. Mehmet Rifat, kitabında Proust ve müziği üzerine yazan araştırmacıların yapıtlarından da yararlanıyor ve sonuçlarını okuyucularıyla paylaşıyor. Gerçekten de Proust, yazarlığının arkasına sakladığı müzik bilgisini ve sezgisini her fırsatta satırlarının arasına iliştiriyor. Kitapta ilgimizi çeken en önemli noktalardan biri de, Proust'un iyi müzik ve kötü müzik üzerine yaptığı yorumları. Proust, soy yapıtlar konusundaki titizliğine rağmen, kötü müziğin de kendine özgü bir estetiği ve sosyolojisi olduğunun farkında. Proust okumak entelektüel bir çaba ister. Sanatsal referanslarının karşılığını bilmek, yalnızca yazarın değil, okuyucunun da işini kolaylaştıracaktır. Bu noktadan yola çıkmak, yani müzikleri ad olarak değil, melodi olarak duyabilmek, bir kurgu olan romanın nefes almasını sağlayacak ve gerçeklikle olan bağlantısını da sağlayacaktır. Böylelikle leitmotifler, akış içinde üzerinde sağlıklı bir devinime sahip olacaklardır. Mehmet Rifat, titizlikle araştırılmış başarılı bir çalışmaya daha imza atmış. Kendisinin Barthes, Proust, Baudelaire ve Ötekiler kitabının tadı halen damağımızdayken, bu kez de Proust ve müzik sanatı üzerine yorumlarını okuyoruz. Ruhların İletişimi ile kitaplığımızda önemli bir inceleme kitabına daha sahip oluyoruz. Ve farkına varıyoruz ki, Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'si yapıtı ile Wagner'in Nibelungen Halkası çok ayrı iki konuya işaret etseler de, biri edebiyatta, diğeri de müzikte hacimleri, kurgularıyla ve işleyişleriyle ne kadar da birbirlerine benziyorlar. Tarih içinde karşılıklı olarak edebiyat müzik kardeşliği hep vardı ve bundan sonra da var olacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/sozun-izzeti-ali-emre-nin-siirleri", "text": "Ali Emre'nin şiirlerinin hemen hemen geneline yansıyan tarih duygusu, geçmişin güzel anları ile şimdinin kötü yanlarının kıyasına imkan tanır. Bireysel anılarla örülen geçmişe bakışında Emre, kendini savunduğu değerlerin ve coğrafyanın bilincinden ayırt etmez. Çeyizime Bir Kefen, 1990'lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre'nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezi bir öneme sahip Meryem'in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, biz ve onlar arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı. Bu kitabında da Emre önceki kitaplarında sık sık rast geldiğimiz gibi hırçın ama doğru kalmayı hep önemseyen ses tonuyla onları, secdeye varan neneleri vuran şerefsizleri şiir yoluyla eleştirmeyi sürdürüyor. Kitapta ayrıca Şerefin Bin Kitabı bölümünde yer alan ve hemen hepsi kaside-koçaklama tarzında yazılmış farklı uzunluklardaki şiirlerde Malazgirt zaferinden Selahaddin Eyyubi ve Nureddin Zengi'ye, Ömer Muhtar'dan Malcolm X'e, Türkistan'dan Mısır'da Napolyon'un ünlü generali Jean-Babtiste Kleber'i öldüren Süleyman Halebi'ye, cenk övgülerinden hamase müdafaasına dek tarihsel kişi, eylem ve olaylardan bahsediliyor, övülmesi gereken kahramanlar övülüyor, yerilmesi gerekli hainler ve ihanetler de yeriliyor. Emre'nin hayatları etrafında birer roman yazdığı Selahaddin Eyyubi ile Nureddin Zengi'ye ayrıca birer koçaklama adaması bu tarihsel şahsiyetlere dair taşıdığı ilginin sürekliliğine işaret ediyor. Bana kalırsa, 1997'de yayınlanmış ilk kitabı Kıyamet Mevsimleri'nden bu yana Emre'nin şiirlerinde öz itibariyle iki temel eksen belirlemek mümkündür. Bu eksenlerden ilki, Emre'nin gündelik hayatın içinden müşahedelerini içerir; bu eksende Emre'nin geçmişinden bugüne taşıdığı çocukluk, aile, şehir hayatı gibi sahih tecrübelerle örülmüş hatırlayışlar son derece şefkatli, son derece yumuşak söyleyişlerle dile gelirken, ikinci eksen daha toplumsal, siyasi, mücadeleci bir ses tonuyla Müslüman coğrafyaların dertleriyle dertlenen; yer yer yas, mersiye ve ağıt tonuyla, yer yer epik bir tarzda bu coğrafyalarda yaşananları konu edinen; ama her seferinde sözün izzetini taşıyarak konuştuğunun bilincine vakıf bir eksendir. Bu eksende yer aldığını düşündüğümüz şiirlerinde Ali Emre, Namık Kemal'in bıçkın, yer yer meydan okuyucu, çoğu kez hamasi-destansı sesi ile Mehmet Akif'in realist, cesur, doğruluktan şaşmayan, gözleme dayalı bakışını birleştirir. Emre'nin şiirlerinde bu iki ekseni birbirinden büsbütün kopuk bir şekilde düşünmek de mümkün değildir. Meryem'in Yokluğunda kitabındaki şiirler bu iki eksen arasındaki geçişmeyi yansıtan yanlarıyla Ali Emre'nin şairlik kumaşından yapılmış gerçek bir hırkadır. Yine de diğer kitaplarda yer alan şiirleri bu iki eksene göre konumlandırmak mümkündür. Bu iki eksen birlikte düşünülürse altı kitap tek bir kitap olarak görünür göze. Temalar, söyleme hakim unsurlar ve hatta konuları işleyişte ortaya çıkan hünerler hemen hemen aynıdır. Olumsuz bir gözle değerlendirmeye kalkışacak biri bu tematik, söylemsel ve hünerlere ilişkin tekrarların monotonlaşmasından dem vurarak pekala Ali Emre'nin tek bir şiiri çoğaltmaya çalıştığını, yeni bir şeyler yazmadığını iddia edebilir; oysa Emre'nin, bunun tersine, hemen hiçbir ayrıntıyı unutmaksızın biz ve onlar arasında vuku bulan çatışmayı her boyutuyla şiirinde aktarma peşinde olduğu öne sürülebilir. Her ne kadar bu altı kitap tamamen monolitik ve yeknesak bir bütün olarak ele alınamasa da bir noktadan sonra şairin hangi kitabını okuduğunuzu bile karıştırabilirsiniz. Bunu engelleyen tek şey şairin her kitabında giderek ustalaşan sesinin farkına varmaktır. Ayrıca kitaplar arasında şairin belirgin bir sürekliliği gözetmesinden kaynaklandığını söylemek gereklidir. Öyle ki her yeni kitabın adı bile bir önceki kitapta yer alan bir ibareden oluşturulur. Sözgelimi Milyon Sesli Mızıka'da geçen onarılmış yas bitiği bu kitabı takip eden kitabın başlığı iken, Yeryüzüne Dağılan'da yer alan Meryem yok dizesi Meryem'in Yokluğunda kitabının isminde yankılanır. Bu açıdan Meryem'in Yokluğunda kitabında yer alan çeyize konan kefen imajının da Çeyizime Bir Kefen'de tekrar varlık göstermesine şaşırmayız. Şiir toplamlarına seçilen isimlerde bulunan bu sürekliliğin temalarda da devam ettirilmesi, hemen hemen benzer konuların farklı tarihsel şahsiyetler ve mekanlar aracılığıyla tekrarlanarak işlenmesi de dikkat çeker. Esasen tek bir çatışmanın, iyiler ve kötüler mücadelesinin örnekleridir Ali Emre'nin ısrarla etrafında dönüp durduğu asli konu. Tarihsel, toplumsal ve siyasi zeminde bu çatışma biz ve onlar arasındaki çatışmayla karakterize edilir. Burada kullandığımız şekliyle biz lafzı, inanmış, Müslüman, mazlum halkları ve onların sesini yansıtan şair i, yani kısaca iyileri temsil ederken onlar genelde zalim, işgalci, Kabil ruhlu düşmanı, yani kötüleri imler. Aradaki gri bölgede ise hainler, işbirlikçiler, yılan bana dokunmuyorsa bin yaşasıncılar vardır. Ali Emre, çoğu kez gri bölgedekileri de Kabil ruhluların, kötülerin arasına dahil etmekten çekinmez. Çeyizime Bir Kefen'deki şiirlerin çoğunluğunun biz, onlar ile biz ve onlar arasındaki gri bölgede yer alanların kavgasındaki konumlarına değgin eleştirel bir tona sahip olduğu söylenebilir. Meryem'in Yokluğunda kitabında yaşanan kayıpların ve onların sebep olduklarının tek tek çetelesini tutan Emre'nin bireysel kayıplarla toplumsal kayıplar arasında herhangi bir ayrım gözetmemesi de böylelikle makulleşir. Emre'nin şiirlerinin tamamına yayılan eleştirel bakış, yer yer kara mizah içerse de genelde ironi ve humordan uzak, doğrudan ifade edilir. Kara mizah içeren bölümlerde bile Ali Emre, sözünü fazlaca eğip bükmeye ihtiyaç duymaz, lafını esirgemez. Bu açıdan Ali Emre'nin şiirleri pek ironi, pastiş, parodi vb. söz figürlerini içermez. Emre'nin şiirlerinde eleştiriler de hicivler de doğrudan söyleyişin gücüne yaslanır. Ali Emre'nin şiirlerinin hemen hemen geneline yansıyan tarih duygusu, geçmişin güzel anları ile şimdinin kötü yanlarının kıyasına imkan tanır. Bireysel anılarla örülen geçmişe bakışında Emre, kendini savunduğu değerlerin ve coğrafyanın bilincinden ayırt etmez. Emre'nin dizelerinde sık sık Kur'ani ibarelere de denk gelinir. Zaman zaman Hz. Peygamber ve sahabe hayatından örnekler de zikredilir. Hz. Hatice, Hz. Hamza, Hz. Ali, Mus'ab bin Umeyr, Selman-ı Farisi; Ali Emre'nin andığı sahabelerden bazılarıdır. Hz. Yusuf ile kardeşi Bünyamin de sık sık şiirlere misafir edilir. Emre'nin şiirleri başta Türkiye olmak üzere Müslüman coğrafyanın son 50 yılının şiirsel bir kaydıdır bir yerde. Bu kayıt yapılırken tarihsel arka plan da ihmal edilmemiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tahammul-edilemez-bir-fikir", "text": "Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun. Bu Gökçe isimli kadının, 20 yıl önce yaşamış, yatağına uzanıp gecenin sessizliğini incitmeden okşayan dalgaları dinlemiş ya da mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusuna direnerek uykusunu öğlene dek uzatmış ve hatta okuduğu son kitabın etkisiyle kendisine tutulması zor sözler vermiş 14 yaşındaki Gökçe'yle buluşması, sanılanın aksine, mümkündür aslında. Bunun için 34 yaşındaki Gökçe'nin büyüdüğü evi ziyaret etmesi, eski odasında bir süre kalması, o mevsimin rüzgarlarının yorulmadan belki birkaç yüzyıldır taşıdığı o hep aynı ferahlığı duyması, sabah güneşinin tam da 20 yıl önceki gibi, pencerenin yalnızca bir kısmını örten panjurun altından, karşıki duvarın aynı yarısını aydınlattığını görmesi yeterlidir. Tanıdık bir mekana dönen Gökçe, o mekanda daha önce yaşamış o eski Gökçe'nin bıraktığı yerde durduğunu görerek şaşıracaktır. Üstelik burada da bitmez. 14 yaşındaki Gökçe'nin 20 yıl sonra dönüşeceği Gökçe'ye ilişkin tahayyülü de, 34 yaşındaki Gökçe'nin zihnindeki 14 yaşındaki Gökçe de oradadır çünkü. Bu dördü arasından kimin gittikçe kime benzediği, varlığın kim, yansımanın kim olduğu muğlaktır. O odanın içine misafir olmuş biz okurların da, 14 yaşındaki Gökçe'nin zamanından geleceğe mi baktığı, yoksa başta sandığımız gibi, 34 yaşındaki Gökçe'nin zamanında geçmişi mi aradığı sorusu zaten cevapsızdır; fakat kendisini böylesi bir durumda bulan Gökçe için de gerçekte kim olduğu sorusunun yanıtı pek o kadar net değildir. Şimdi her şey böylesine içinden çıkılmaz bir hale gelmişken, hepimiz için eldeki tek nesnel ölçüt, şüphesiz ki, mekandır artık. Her ne kadar, bazı anı parçacıklarıyla açıklamaya çalıştıysam da, yukarıda yazdıklarım bir olaylar dizisinden ziyade, insanın karmaşık varoluşundan doğan bir histir aslında. Çıraklığını, kalfalığını ve ustalığını aynı kahvehaneye adayan biriyle de, el arabasında topladığı eski eşyaların gittikçe kendisine benzediğini görerek şaşıran hurdacıyla da, müşterilerin kalemleri denerken kağıda karaladıklarında kendi suretini bulan kırtasiyeciyle de, bir mekanı düzen içinde tutmaya gayret eden, yani bir nevi bekçilik ettiği mekana benzeyen tüm diğerleriyle de paylaştığımız bir his... Benim bu hissi bu netlikte yakalamamı sağlayan ise Uğur Nazlıcan'ın geçtiğimiz günlerde okura bir nimet gibi sunulan öykü kitabı Bir Dükkanı Beklemek. Bir Dükkanı Beklemek'teki öyküler hemen her defasında bir çemberi tamamlayarak başladığı yerde bitiyor; bir kalfa ustalığa geçtiğinde işe alınan çırağın, eski kalfa/yeni ustaya kendi çıraklığı gibi gelmesinden, mekanların büyülüymüşçesine, belli zaman aralıklarıyla aynı öyküye sahne olmasından biraz bu... Biz edebiyat severlerin adını ilk kez duyduğu Nazlıcan ise, -belli ki bizden habersiz de olsa, bir yerlerde çok okumuş ve çok yazmış-, olgun kalemi, okuma iştahını doyuran zengin üslubuyla her öykünün çemberini diğerinin içinden geçirmeyi biliyor. Bu mahir yazarın, bu ilk kitabını mutlaka okuyun; adını çok geçmeden daha sık duyacaksınız ama bana sorarsanız öykülerle tanışmayı o günlere ertelemeyin... Şimdiki halinizin, geçmiş zamanda yaşayan birinin yaşlanması sonucu var olması gibi tahammül edilemez bir fikrin, çok küçük de olsa, gerçek olma ihtimali şiddetle sarsacak sizi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tanri-kiergegaardla-ne-kastetmis-olabilir", "text": "Geçtiğimiz aylarda Pinhan Yayınları'ndan Nur Bieber çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitabı Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş'ta duanın bilinen anlamını ters yüz eden, müthiş bir saptama yapar Kierkegaard. Duanın bilinen yorumuna tezat olarak Kierkegaard, duaya dinlemek yakıştırması yapar. Duanın konuşmak olduğunu sanan modern insan Tanrıdan bir karşılık gelmeyince bu yüzden Tanrı'ya küser, kızar, yok sayar. Mizaçlar çatışması olarak tanımlar William James, antitezler savaşına dönmüş felsefe tarihini. Haksız sayılmaz. Varlıklarına ve yazgılarına temas edildikçe felsefelerini ifşa etmez mi birçok filozof? Tıpkı varlıklarına benzeyen varoluşlarıyla, önce kendilerini sonra da eserlerini var eder birçoğu. Bazen de o meşhur diyalektiğin kurucusuna dahi antitez geliştirir; modern egzistansiyalizmin kurucusu kabul edilirler. Bize de kimi zaman varlıklarından kimi zaman da var ettiklerinden varoluşlarını anlamak düşer. Evet, Hegel'in o kudretli felsefesine yaptığı antitezlerle kendine bambaşka, ayrıksı ve özerk bir yer inşa eden Kierkegaard'ı ve kastının ne olduğunu keşfedeceğiz. Heidegger, Kierkegaard'ın felsefi metinlerinin yetersizliğinden bahsederken yaşamından damıtılmış yazılarının övgüye layık olduğunu söyler. Sartre da benzer şekilde onu Hegel'in nesnel, evrensel ve akılcı felsefesine karşı, yaşamın özgüllüğünü savunan bir Hristiyan olarak görmekte ısrar eder. H. J. Blackham ise Altı Varoluşçu Düşünür kitabında bütün bunlara cevap verircesine Kierkegaard'ın aşırılıkları kontrol eden ve ayağı yere basan diyalektik bir ustalıkla, Sokrates'in Hegel ile nasıl alay edeceğini hayal ettiğini söyler. Çünkü o nihayetinde Sokrates'in öğrencisidir, ironisi de ondan mirastır. Varoluşu soylu bir eylem olarak görür Kierkegaard. Çünkü ona göre önemli olan insanın tamamen, tümüyle ve tek 'insan olma cesareti' göstermesidir. Bu muazzam zahmeti Tanrı'nın karşısında göze alma cesareti göstermek, onun felsefesinde iman şövalyesi kavramına tekabül eder. Kierkegaard gibi inançlı bir egzistansiyalizm görüşüne sahip olan Ali Şeriati, kitabı Kendini Devrimci Yetiştirmek'te Egzistansiyalizmi, insan varlığına asalet vermenin başka bir türü olarak tasvir eder. Kierkegaard, yaşam deneyimini üç evreli şekilde tarif eder: Estetik, Törel ve Dini evreler. Bu varoluşa, tekamülü hedefleyen bir yorum gözüyle de bakılabilir. İlk evre hazcı, hedonist bir yaşama tekabül eder. Diğer evlere geçmek için estetik aşamanın aşılması zorunludur. Kierkegaard, insanda iyi adına ne varsa acının ondan doğduğunu düşünür çünkü. Ve ıstırap çekmeyi Kierkegaard, Tanrı'yla bir sırrı paylaşmak olarak görür, acıya olan bu hürmeti onun Ölümcül Hastalık Umutsuzluk ile Korku ve Titreme kitaplarındaki kasveti izah etmekte kafidir. Mükemmel aşkı, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesi olarak tanımlayan Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü'nde aşikar ettiği Regine Olsen'a olan aşkını, bir ömürlük kılabilmek adına terk eder. Böylece beraberken sınırlı gördüğü aşkı, ayrıyken sonsuz kılmak ister. Yaratıcı ile ilişki kurma biçimimiz, aşkla ilişkimizi de aşikar etmez mi? Maşukla münasebetimiz, Yaratıcı ile münasebetimizin kötü bir taklididir belki de. Klişe ama en güzel örneği; Nietzsche'nin meşhur Tanrı öldü sözü. Aşka reddiyeler dizerken bile içten içe aşık olmak isteyen küskün, sitemkar ve ihtiraslı romantikleri anımsatıyor. Aşk ve iman arasındaki bu bağıntı, aşkın tanrısallığının da en güzel ispatı değil midir? Kierkegaard'ın Tanrı ve aşkla olan münasebetini de böyle okumak mümkün. Büyüklüğü kendi olmakta tanımlayan, can sıkıntısının dahi kendi olmayı reddetmekten kaynaklı bir çaresizlikten ileri geldiğini düşünür Kierkegaard. Ve asıl meselenin kendini anlamak, kendi varlığında Tanrı'nın ne istediğini görmek ve kendisi için gerçek olan bir hakikat bulmak olduğunu söyler. Kendisinden neredeyse bir asır önce doğan Rousseau'nun kitabında geçen hakikat uğruna yaşamını riske atan kişi anlamına gelen Vitam Vero Impendenti tabirinden haberdar mıydı bilinmez ama Kierkegaard da Yalnız Gezerin Düşleri'nin peşine takılıyordu: Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir. İnsanın ne olursa olsun kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini söyler Kierkegaard çünkü insanı değiştirecek asıl şey insanın kendisidir. Bunlardan hareketle Hegel'in usçu felsefesine tutkulu antitezlerle şekillenen Kierkegaard'ın felsefeyi bir tür Kendilik Felsefesi yaptığına varılabilir. Kitabı Ya - Ya da'da iki yaşam tarzından bahseder ve okurunu bir seçim yapmak noktasında tahrik eder. Çünkü İnsan sonra neyi seçerse seçsin, Tanrı'yı seçmediği vakit, ya - ya da'yı da ıska geçmiş olur yahut da kendi ya - ya da'sı yüzünden mahv-u perişan olur. Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş kitabında Hiç kimse iki efendiye birden kulluk edemez cümlesiyle başlayan vaazdan ilhamla bu durumda insanın iki seçeneğe mahkum olduğunu söyler: Ya - Ya da. Zarafetle incelmemiş, zihinsel bir görgüyle ölçü kazanmamış, tecrübeyle akl-ı selime varamamış, ıslah edilmemiş vahşi zekaların ancak ıslah edilmesiyle kemal bir akla çıkıyor yolu. Islah edilmemiş zekalar, uslanmazlar. Usları marazlıdır çünkü. Fikirleri dahi kırbaçlıdır onların. İlkel hazları vardır ve ancak o ilkel haz ortaklığı ile bağ kurabilirler. Islah edilmedikçe; şifa bulamaz, tekamül edemezler. Buna tezat olarak Kierkegaard'ın zekasına ise tinsel zeka güzellemesi yapılabilir. Kierkegaard, kutsal kitaplar, büyük anlatılar ve vaazlardaki ilahi ve alegorik mesajları tinsel zekası, estetik ve felsefi dokunuşuyla başka bir hale büründürür. İbadet halinde giyinen özel elbiseler gibi kitaplarındaki mesaja uygun mahlaslarla kuşanır. Onlardan biri olan Johannes de Silentio Tevrat'taki İbrahim ve İshak kıssasından mülhemdir mesela. Geçtiğimiz aylarda Pinhan Yayınları'ndan Nur Bieber çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitabı Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş'ta duanın bilinen anlamını ters yüz eden, müthiş bir saptama yapar Kierkegaard: O dua etmenin konuşmak olduğunu sanmıştı; dua etmenin sırf susmak olmayıp, kulak vermek de olduğunu öğrenmişti. Ve bu böyledir, dua etmek kendi söylediğine kulak vermek değil, susma raddesine gelmek ve suskun kalmaktır, sabırla beklemektir, dua eden kişi Tanrıya kulak verene dek. Duanın bilinen yorumuna tezat olarak Kierkegaard, duaya dinlemek yakıştırması yapar. Duanın konuşmak olduğunu sanan modern insan Tanrı'dan bir karşılık gelmeyince bu yüzden Tanrı'ya küser, kızar, yok sayar. Kierkegaard'a göre müphemiye tin olduğu yerde ayartıcılık vardır. Şeytan, müphemiyetin olmadığı yerde acizdir; Tanrı ise hiç kimseyi ayartmaz. Kierkegaard, kırdaki zambak ve gökteki kuşun varlığıyla Tanrı'nın kastına kulak verir. Kırdaki zambaktan ve kuştan sükutun ilmini öğrenir. O ses, hikmetin başlangıcı Tanrı korkusu; Tanrı korkusunun başlangıcı ise sükut olduğunu söyler. O sessizlikte Tesellinin Tanrısını bulur; ilahi sevinci keşfeder. Sevinçli olmak kendine yakın olmaktır, hakikatte kendine yakın olmak ise bugünde kaim olmaktır der."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tasavvufa-mustak-bir-alim-annemarie-schimmel", "text": "Annemarie Schimmel'in İslam'a ve tasavvufa yönelik oryantalist bakış açısının hilafına bir tutum sergilediği görülmektedir. Ona göre tasavvuf tarihi, Allah'tan başka ilah yoktur formülasyonunu çeşitli biçimlerde ortaya koymak ve böylece ibadet edilecek yegane merciin Allah olduğunun şuurunda olmak şeklinde özetlenebilir. Bu yolu tutanlar, bireysel ya da toplu olarak marifet ya da aşkın yanı sıra zühd ve vecd ile nihai gayelerini tahakkuk ettirmeye gayret göstermektedirler. İslam'ın irfani ve hikemi unsurları, yalnızca geçmişte değil günümüzde de dışarıdan ve içeriden muazzam bir teveccühün odağıdır. Kimileyin kütüphane raflarında görmeye alışık olduğumuz elyazması ya da matbu eserlerde böylesi unsurların varlığından haberdar olmamız, sırası geldiğinde müracaat edilsinler diye onları titizlikle gözden geçiren bazı iştiyaklı ilim adamları vesilesiyledir. Özellikle dinler tarihi ve tasavvufi temalarla alakalı çalışmalarda bulunanların bir biçimde ismine aşina oldukları Annemarie Schimmel de sözü edilen iştiyakın öne çıktığı ender şahsiyetlerdendir. Schimmel, 7 Nisan 1922'de Almanya'nın Erfurt şehrinde Protestan bir ailede dünyaya gelir. Babasının felsefe ve mistisizme olan ilgisinin, daha sonra onun ilmi hayatında etkili olduğu söylenebilir. Schimmel 1939'da liseyi bitirdikten sonra Friedrich Wilhelm Üniversitesi'nde Kimya ve Fizik Bölümü'ne kaydolsa da çok geçmeden Şarkiyat Bölümü'ne kaydolur. Burada İslam sanat tarihi, hüsnühat, Arapça ve Türkoloji dersleri alır. 1941'de Memlük Dönemi Mısır'ında halife ve kadılar üzerine hazırladığı teziyle Arap filolojisi ve İslami ilimler alanında doktorasını tamamlayan Schimmel, II. Dünya Savaşı sırasında Alman Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Türkçe mütercimi olarak görev yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Amerikalılar tarafından Marburg Kampı'nda beş ay gözaltında tutulur. Savaştan sonra Schimmel'i uzun soluklu bir akademik serüven beklemektedir. 1946'da Marburg Üniversitesi Teoloji Bölümü'nde çalışmaya başlar. 1946-1954 yılları arasında Marburg Üniversitesinde ders veren Schimmel, burada Friedrich Heiler ve H. H. Schaeder gibi ilim adamlarıyla dinler tarihi ve mistisizm gibi konuları karşılaştırmaları olarak çalışır. Schaeder'in kendisine Mevlana'nın eserlerini okuma tavsiyesinde bulunması, Schimmel'in hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Zira inişli çıkışlı hayatında, Mevlana'nın Mesnevi'sinin tecrübe edeceği sızılara bir merhem olduğunu dile getirmektedir. Sonraki çalışmalarında, sözgelimi 1948'de kaleme alınan ve Hermann Hesse tarafından da hayli takdir edilen Ney'in Nağmeleri'nde, Mesnevi'nin etkisi açık bir biçimde görülmektedir. Klasik eserlere büyük bir ilgi duyan Schimmel, bazı yazmalar üzerine çalışmak için 1952'de İstanbul'a gelir ve şehrin ileri gelen şair ve yazarlarıyla tanışır. Bu dönemde, bazı dergilerde Cemile Kıratlı müstearıyla yazıları yayınlanır. 1954-1959 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Dinler Tarihi dersleri veren Schimmel'in, Dinler Tarihine Giriş (1955) isimli bir ders kitabı bulunmaktadır. Türkiye'de günlerini ders verme ve telifatın yanı sıra Anadolu'ya yön veren sufiler ve tasavvufi kültüre dair geniş incelemelerle de geçirmiştir. Annemarie Schimmel 1959'da Almanya'ya dönmüş ancak hemen kadro bulamamıştır. Bir yıl kadar editörlük ve dernek başkanlığı gibi görevlerin ardından 1961'de Bonn Üniversitesi'nde Arapça, Türkçe, Farsça ve İslam sanatları dersleri verir. Daha sonra gurbet olarak nitelendirdiği Amerika'ya giden Schimmel, 1967'de Harvard Üniversitesi'nde dersler verir ve New York Metropolitan Museum'da İslam Sanatları konusunda danışman olarak görev yapar. 1992'de emekliye ayrılarak Bonn'a dönen Schimmel, sonraki yıllarını da dersler, konferanslar ve telifatla geçirdikten sonra 26 Ocak 2003 yılında Bonn'da vefat eder. Kelimenin asli anlamında bir polyglotte olan Annemarie Schimmel, hayli velud bir müelliftir. Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca, Sanskritçe, Grekçe gibi farklı dilleri bilmesinin bir getirisi olarak birçok tercümesi bulunmaktadır. İslam'ın Mistik Boyutları, Yunus Emre ile Yollarda, Halifenin Rüyaları, Ben Rüzgarım Sen Ateş, Muhammed İkbal gibi telif ve tercümeleri, kaleminin ne denli kuvvetli olduğunun birer işaretidirler. Gittiği yerlerde Hallac, Mevlana ve Yunus gibi sufilerin eserleri bağlamında tasavvufun özgeliğini anlatmaya çalışan Schimmel, bu yönüyle akademide söz konusu şahsiyetlerin gerektiği gibi anlaşılmasına ve Batı'da dönem dönem baş gösteren İslamofobinin yersizliğini ortaya koymaya büyük çaba sarf etmiştir. Schimmel'e göre Hz. Muhammed, Müslümanlar için insanlar arasında en muhteremidir. Dolayısıyla müminler onu sevmenin yanında örnek almak ve onun izinden gitmek durumundadırlar. İslamı karakterize eden teslimiyetin numune-i imtisali olan ve dünyayı gerektiği gibi değerlendirerek emsalsiz bir kardeşlik ve eşitlik öngören Hz. Muhammed'in tüm bu latif nitelikleri bilindiği takdirde, İslam'a yönelik cahilce ve küçümseyici tutumlar da ortadan kalkacaktır. Annemarie Schimmel'in İslam'a ve tasavvufa yönelik oryantalist bakış açısının hilafına bir tutum sergilediği görülmektedir. Ona göre tasavvuf tarihi, Allah'tan başka ilah yoktur formülasyonunu çeşitli biçimlerde ortaya koymak ve böylece ibadet edilecek yegane merciin Allah olduğunun şuurunda olmak şeklinde özetlenebilir. Bu yolu tutanlar, bireysel ya da toplu olarak marifet ya da aşkın yanı sıra zühd ve vecd ile nihai gayelerini tahakkuk ettirmeye gayret göstermektedirler. Dahası, tarih-üstü niteliğe sahip ezeli misak gibi bir hedefe erişmek için de tektip bir bakış açısından ziyade zühdden mücahede ve mücadeleye, metafizik yaklaşımlardan cezbeye kadar çok çeşitli yöntemlerin kullanıldığı bir gerçektir. İslam'ın batıni boyutları, sayıların esrarı ve Hallac gibi sufilerde gözlemlenen vecd ya da zevk unsuru vb. izaha muhtaç hususları titizlikle ele almaya çalışan Annemarie Schimmel gibi şahsiyetlerin çalışmaları, ilmi açıdan yeni pencereler açarak birçok yeni çalışmaya da öncülük etmiştir. Schimmel gibi tarafsızlıkla mutena şahsiyetleri araştırıp diğerlerine aktarmaya çalışan iştiyak sahibi alimlerin özlemiyle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tekinsiz-duslerin-unutulan-oykucusu-kenan-hulusi-koray", "text": "Birçoğu her daim hatırlanması gereken müelliflerle dopdolu edebiyatımız, maalesef halen üzerini kaplamış olan tozundan silkinebilmiş değil. Öyle unutulmuş ki Kenan Hulusi Koray sonrasında, yıllarca ne kitaplarının baskısı yapılmış doğru düzgün ne de birileri bize hatırlatmış. Türk edebiyatının belki de en nadir gotik, tekinsiz, yer yer dehşet, yer yer hayret uyandıran öykülerinden mahrum kalmışız bunca yıl. 2019 yılının kitap yayıncılığı camiası ve okurlar açısından en gözde konusu, Sabahattin Ali'nin eserlerinin telif haklarının kamulaşmasıydı, hiç şüphesiz. Bilindiği üzere eser sahibinin ölümünden 70 sene sonra telif hakkı koruma süresi bitiyor ve eseri kamulaşıyor; daha genel geçer bir ifadeyle, telifi düşüyor. Daha öncesinde de birçok yerli ya da yabancı yazarın telif hakları kamulaşmıştı elbette ama özellikle Kürk Mantolu Madonna başta olmak üzere Sabahattin Ali kitaplarının neredeyse tüm yayınevlerince yayımlanması büyük olay olmuştu. Bir yandan da bir Türk yazarın ve Türk edebiyatının bir şekilde hayatımıza yeniden, hiç tanışmamış olanlar için ilk defa girişi, işin sevindirici yanı olmuştu. Gerçi, telif düşmesi olayının her zaman bu ya da benzeri açılardan bir olumlu etkisi de olmayabiliyor. Örnek verecek olursak, 1944 yılında vefat eden Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eserleri de yakın bir zamanda kamulaşmıştı. Birçok yayınevi, farklı edisyonlarla Gürpınar'ın eserlerini yeniden yayımladı ama birçok okur bunun farkında bile olmadı. Türk edebiyatının kıymetli romancılarından biri olan Gürpınar, belirli bir okur kitlesinin üzerine, maalesef, çıkamadı. Kabaca söyleyecek olursak, Tanzimat döneminden günümüze edebiyatımızın birçok kalemi, halen az okunuyor. Bilerek ya da bilmeyerek unutulan yazarlar ve şairlerle, hem de birçoğu her daim hatırlanması gereken müelliflerle dopdolu edebiyatımız, maalesef halen üzerini kaplamış olan tozundan silkinebilmiş değil. Yalnızca akademik çevrelerin ya da meraklı okur-yazarların nazar-ı dikkatinde kalmış bu yazarların ve eserlerinin okur nezdinde üzerindeki tozlardan arınması için de en büyük görev, sanırım yayınevleri ve editörlere düşüyor. Tam da bu hususta, İthaki Yayınları çok güzel, oldukça da dikkat çekici bir işe imza atmış. Bizim Hikaye adını verdikleri, Türk edebiyatının bir bakıma unutulmuş ya da kıyıda köşede kalmış öykücü ve öykülerini bir araya getirecek oldukça ilgi çekici bir kitap dizisi başlatmış. Sözü kendilerine bırakırsak, şöyle özetliyor bu diziyi İthaki Yayınları: Bizim Hikaye, Osmanlı'dan günümüze edebiyatımızda öykünün izini süren, öykücülüğümüzü var etmiş, geliştirmiş yazarların eserleri arasından en güzellerini, en başarılılarını, en önemlilerini belirli bir tematik bütünlük gözeterek ortaya koyan, 1850'lerden 1950'lere kadar bir asırlık öykücülüğümüzün verimlerini bir araya getiren bir kitap dizisi. Öyle unutulmuş ki Kenan Hulusi Koray sonrasında, yıllarca ne kitaplarının baskısı yapılmış doğru düzgün ne de birileri bize hatırlatmış, işaret etmiş açıkça. Türk edebiyatının belki de en nadir ve muhteşem gotik, tekinsiz, yer yer dehşet, yer yer hayret ve ürperme uyandıran öykülerinden mahrum kalmışız bunca yıl: Bir Çingene karısı ölümünün bir ağaçtan olacağını söyledikten sonra ağaçların ölüme davet eden seslerini duyan Yusuf'tan, ölen bir adamın derisini üzerime giymişim gibi birdenbire titrediğimi hissettim diyen Kavaklıkoz Hanı sakinlerinden, kemiksiz kadın Polka'dan, bir yaprak kadar taze ve bir su gibi hafif diyerek ölümü betimlediği cümlelerinden, daha daha nice Türkçenin tertemiz akıp gittiği tüm bu öykülerden bihaber bırakılmışız. Bilakis en çok inanmak istemediğimiz şeyde hakikatin en çok hissesi vardır ve bir gün herhangi bir yerde sinirlerimize hakim olamamak korkusu ile onu reddetmiş, daha doğrusu güneşi balçıkla sıvamaya kalkmışızdır. Türk ve dünya edebiyatında gotik, fantastik, korku vb. türlerdeki yetkin eserleri biz okurlarına ulaştıran İthaki Yayınları'na, özel olarak Bizim Hikaye dizisi için teşekkür etmek bir borç. Bir Yarasa Bir Kıza Aşık Oldu seçkisi de gerek Kenan Hulusi Koray'ın bu ilgi çekici öyküsünün adının kitaba verilmesi gerek dikkate değer kapak tasarımı gerekse dizi editörü Serdar Soydan'ın titiz çalışması ve ön sözüyle, umarız ki tüm okurların ilgisini çeker ve edebiyatımızın bu usta öykücüsü, öyküleriyle binlerce yıl daha yaşar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tekinsizlik-her-daim-kapida-piyango-ve-diger-oykuler", "text": "Shirley Jackson, hikayelerinde okuyucusunu şok geçirterek korkutmaktan ziyade tekinsizlikle sarmalayıp huzursuz etmeyi amaçlayan bir kalem. Tehdit yahut huzursuzluk getirecek durum, çoğu zaman mutluluğun örtüsü altında gizlidir ve sabırla çıkmayı bekler. Ancak bu gizemli örtü, anlatı ilerledikçe yavaş yavaş saydamlaşır. Yani bize yavaş yavaş problemli karakteri, cemaati, toplumu ustaca sezdirir yazar. İşte o zaman ürpermeye başlarsınız. Kitlelerin ince iplik üzerinde seyreden kırılgan zalimliği. Gruplaşmanın mantığı bir kenara bırakan akıl almaz dışavurumu... Yazın dünyasında sık sık karşılaştığımız, gerisinde kült eserler bırakan bir husus. İnsanın şiddete olan meylini ve şaşırtıcı doğasını ele alma konusuna William Golding'in kaleminden çıkan, ardından kah yazılı kah görsel sanat dünyasını oldukça etkileyen, katıksız masum olarak addedilen çocukların acımasızlığını okuduğumuz eser Sineklerin Tanrısı ve George Orwell'in ünlü, Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir, sözünün yer aldığı dönemine eleştirel bir bakış açısı sunan tartışmalı siyasi hiciv novellası Hayvan Çiftliği örnek verilebilir. Bu örnekler elbette çoğaltılabilir, zira insanlığın karanlık tarafının gerçek hayattaki yeri baki. Nükleer silah, zehirli gaz ve türlü bomba kullanımı... İnsan eliyle gerçekleşen felaketleri ve kıyımları saymaya kalksak üzülerek yazmak gerekir ki bitmez. Doğal felaketler nasıl korkulu rüyamız olduysa, insanın sebebiyet verdikleri de hiç geri kalmadı. Edebiyatta korkunun başvurduğu havuz çok geniş: Gerçek hayatta yaşanan ürkütücü olaylar, psikopatlar, işkencelerin yanı sıra daha doğaüstü bir yapıda hayaletler, vampirler, kurt adamlar, şeytanlar, şeytani palyaçolar, cadılar, canavarlar ve daha nicesi... Bununla birlikte psikolojik korkudan komediye, fantastikten bilimkurguya kadar eşlik eden birçok alt türü de içeriyor. Bunlardan birisi de geleneklere körü körüne bağlılığı ve toplumların acımasız gizemli yönünü açığa çıkaran halk hikayelerini, törenlerini, ayinlerini, yerli halkın kendine özgü yaşayış biçimlerini işleyen eserler. Genellikle bizi yeni tanıştığımız tuhaf kültürün bilinmeyenleri aracılığıyla ürkütmeyi kendine amaç edinir bu eserler. Masum ve kendi halinde şirin bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu zannederiz, ama gerçek hiç de göründüğü gibi olmaz. Toplumsal ve bireysel çürümüşlük dendiğinde tabii ki akla şüphesiz gaddarlığa karşı üç maymunu oynamayan, inkardan kaçınan ve karanlığı satırlarına dökmekten çekinmeyen Amerikalı ünlü kalem Shirley Jackson geliyor. Bilhassa yaşadığı dönemde yayımlanan tek öykü derlemesi özelliğine sahip 1949 tarihli Piyango ve Diğer Öyküler kitabıyla. Bu derleme, yakınlarda yazarın diğer eserlerinde olduğu gibi Berrak Göçer'in temiz ve anlatının edebi değerini koruyan çevirisiyle dilimize kazandırıldı. Kitapta yer alan bazı öyküler yazarın kalemine aşina olanlar için oldukça naif. Kötülüğün filizlenmesini ve huzursuzluğun sınırlarını zorlayacak seviyede seyretmesini beklerken o noktanın çok altında sonlanabiliyor. Rahatsızlık düzeyi nispeten hafif hikayeler mevcut. Düşündürücü ve etkileyici yönü benzer olsa bile okuyucu için asıl şok da bu oluyor. Bazılarıysa sonradan yazdığı Tepedeki Ev ve Biz Hep Şatoda Yaşadık gibi romanlarının adeta sinyalcisi, huzursuzluğun pençelerinde geziyor. Beklenen üzere kitapta da adı geçen, Amerikan edebiyatının en ünlü kısa hikayelerinden birisi olarak görülen Piyango, öykü derlemesinin de yıldızı. Assolist tavrı kitabın sonunda olmasıyla da taçlandırılmış. İlk olarak The New Yorker'da yayımlanan hikaye, kışkırtıcı unsurları sebebiyle okuyuculardan olumsuz tepkiler almış. Okuyucular tarafından yazara ve dergiye nefret mektupları yazılmış ve birçok kişinin aboneliklerini sonlandırmasıyla sonuçlanmış. Hatta kimi yerlerde ne yazık ki yasaklanmış. Zamanın ötesine geçen esere yasakların ve tehditlerin engel olamadığını rahatça söyleyebiliriz. 300 insanın yaşadığı şirin, küçük bir kasabada geçen hikayede, piyango adı verilen ve her yıl bir kere yapılan etkinliği deneyimliyoruz. Jackson'ın diğer anlatılarında da karşılaştığımız gibi her şey rutinin bir parçası gibi tüm sıradanlığıyla başlıyor. Havada sükunet, insanlarda mutluluk hakim. Yerli halk her zaman yaptıkları gibi havadan sudan konuşuyor, dedikodularını yapıyor. Fakat anlaşılanın aksine bu şiddetin olağanlaşmasının tezahürü. Daha iyi hasat sağlamak ve toplumun iyi halinin devamı için yıllık olarak yapılan bir kurban ayini, acımasız bir eylem. Ve ritüel zamanı... Her ailenin başındaki kişiye kağıt dağıtılır ve tek tek açmaları beklenir. İşaretli kağıdı seçen aile için sıra ritüelin ikinci aşamasındadır. Bu sefer küçüğünden büyüğüne ailenin tüm üyelerine kağıtlar dağıtılır. İşaretli olan topluluk için bir müjdenin habercisi, seçen ve ailesi içinse kederin. Herkesin gözü kurbana, heyecanla hazırladıkları önlerinde duran taşlara döner. Ve sonrası... pek hoş değil. Bu ritüel, toplumun caniliğinin harcanması için bir yol, içsel ve toplumsal kötülüğün temizlenmesi için günah keçisinin seçilmesidir adeta. Jackson öyküde kötülüğün ekstrem durumların ürünü değil, insanlığın bir parçası olduğunu vurgular. Bu doğal olarak okuyucuyu rahatsız edebilir, zira insan doğasına dair sert bir söylemdir. Yazara göre şiddet her bağlamda gerçekleşebilir, yanı başımızdadır. İnsanların öfkelerini sergilemeleri an meselesidir, olağandır. Bu dışavurum için ufak bir uyarım yeterlidir. Bunların yanı sıra Piyango başta olmak üzere yazarın öykülerinde gelenekleri, 'diğerlerini' körü körüne takip etmenin nerelere varabileceğini, amaçsız şiddetin kederli sonuçlarıyla da yüzleştirilir okuyucu. İnsanların bir grubun parçası olduğunda nasıl riskli kararları daha kolay alabildiklerini, mantığı bir kenara atarak acımasızlığa nasıl yol aldıklarını gösterir yazar. Bu cesur anlatısıyla da gelecekteki birçok eserin esin kaynağı olur. Hatta sonrasında kendi yazdığı ve Piyango'ya benzer şekilde kitlelerin zalimliğe yatkınlığını Biz Hep Şatoda Yaşadık romanında da görürüz. Jackson hikayelerinde şok geçirterek korkutmaktan ziyade okuyucusunu tekinsizlikle sarmalayıp huzursuz etmeyi amaçlayan bir kalem. Tehdit yahut huzursuzluk getirecek durum, çoğu zaman mutluluğun örtüsü altında gizlidir ve sabırla çıkmayı bekler. Bu şizofreni, panik atak gibi bireysel sorunlar olabileceği gibi amaçsız toplum şiddeti de olabilir. Ancak bu gizemli örtü, anlatı ilerledikçe yavaş yavaş saydamlaşır. Yani bize yavaş yavaş problemli karakteri, toplumu ustaca sezdirir. İşte o zaman ürpermeye başlarsınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/teknolojisiz-bir-yasam", "text": "Bir TV platformu tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu. Sosyal medyanın kötü yönlerine odaklanan belgeseli sosyal medyadan övmenin ironik olduğundan bahsederek övdü insanlar, biraz da çekinerek. Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikayelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu. Sosyal medyanın kötü yönlerine odaklanan belgeseli sosyal medyadan övmenin ironik olduğundan bahsederek övdü insanlar, biraz da çekinerek. Primitive Technology adlı, kaba tabirle teknolojik araç gereç olmadan yabanda yaşayan bir adam kurmacasını anlatan kanalın 10 milyondan fazla abonesi var, toplam izlenmesiyse bir milyara yakın. Teknolojiden herkes şikayetçi, ama bununla ilgili harekete geçen çok az sayıda insan var. Biraz tartışmalı bir konu aslında, belgeselin de dediği gibi, bir dilemmadan bahsediyoruz. Herkes Black Mirror övüyor, sosyal medyanın zararları hususunda herkes aynı fikirde tüm bunlarda, Lincoln'a mal edilen o sözü hatırlamamak mümkün değil. Arabaların modern hayatta yeni yeni yer etmeye başladığı dönemde, Lincoln arabaların atların yerini hayatta alamayacağını belirtmiş. İnternete karşı durmanın bir anlamda değirmenlere karşı durmaktan farksız olduğu bir dönemde, tüm bu uzak durma çabalarını tutuculuk olarak görmek de mümkün. Demem o ki, teknoloji zararlı diyen kimsenin cesaret edemediği bir şeyin altına elini koymak yazar Mark Boyle'a düşmüş. Bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyor Boyle ve Eve Giden Yol kitabında, teknolojisiz hayata dair deneyimlerini aktarıyor bizlere. Hem de bu yaşam tarzı sadece sosyal medyayı bırakmak gibi kimine göre basit bir deneyimden ibaret değil; Boyle, tüm teknolojik nimetlerden elini ayağını çekiyor, İrlanda'da bir köyde kendi kulübesini inşa ediyor ve tarımla uğraşmaya başlıyor. Netflix belgeseli The Social Dilemma'dan bahsetmiştik. Yazar Afşin Kum, belgeselle ilgili şöyle bir tweet atmış: Bu filmi Twitter'dan tavsiye etmek biraz oksimoron gibi olacak ama herkesin Netflix belgeseli The Social Dilemma'ya bir göz atmasında fayda var. Oksimoron gibi olacak... Evet, sosyal medyayı sosyal medyada kötülemek, bariz bir oksimoron. Afşin Kum gibi, Mark Boyle da bunun farkında. Sosyal medyayı bırakma deneyimini şöyle aktarıyor: Birçok arkadaşım tamamen bırakmak yerine görüşlerimi sistemin kendi silahıyla dile getirmemi tavsiye etti. Ama kendi kullandığın şey için ancak bir noktaya kadar eleştirel olabilirsin. Bir şeyin kötü olduğunu söylemenin en iyi yolu ondan feragat etmektir. Bu görüşünü biraz radikal bir yere taşıyor Boyle ve her şeyden vazgeçiyor; öyle ki tüm kitabı kağıt ve kalemle yazıp sonra dizgiye gönderiyor. Kitap içinde kendi mürekkebini yaratma çabası da var, kendi avını yakalama yeteneğini, balıkçılık ve tarımını geliştirmesi de."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/terskarga", "text": "Hangi kaynaktan / eserden alındığı belli olmayan alıntılara karşı olmakla birlikte denemeler şeklinde de düşünülecek konulardaki alıntılarla iyilik, kötülük vb. konularında bir deneme kitabı sayılabilir. Hızın bu kadar bizleri esir almadığı zamanlarda mektup vardı! Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden... Sonra e-mail, WhatsApp derken sanırım bir yerde kaybolduk. Mektuplaşmalardan gelen lezzeti de unuttuk. Düşünsene; durarak, üzerine bolca düşünerek yazıyorduk. Ve 36 yaşında intihar eden Vladimir Mayakovski'nin son sözleri: Hayatın akışı parçaladı, aşkın kayığını. Hayattan bir alıp vereceğim yok artık. Gerisi... Al, oku, dünyanı değiştir!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/terskarga-0", "text": "Sokaklar giderek sessizleşiyor. Korona virüsü nedeniyle tüm dünyanın kendini evlere hapsettiği zamanlardan geçiyoruz. Zorunlu gönüllülükle... Dünyaya sığamayan, giderek daha da sosyalleşen, evde durmaktan kaçınan insanlık evden çıkmaktan kaçıyor. Daha önce türlü salgınları; İspanyol gribinden veba salgınlarına kadar türlü badireleri atlatan dünyamız globalleşmenin etkileriyle aynı anda tüm yaşayanlarıyla, hastalığı önlemenin / yenmenin çözümlerini üretmeye çalışıyor. Evdesin, evde olmak zorundasın. Moralimizi yüksek tutalım, şakalardan vazgeçmeyelim. Öyleyse 1 Nisan'ı anmadan geçmek olmaz: Şaka deyince akla ilk gelen günle yazıyı bitirelim. Güzel günleri şakalaşıp, kitap okuyarak getirebiliriz belki!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/terskarga-1", "text": "Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 ö:27 Ağustos 1950), 1935 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat. Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım. Şimdilerde biraz daha rahat davranıyor olsak da hala tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. O tokalaşmaların, sarılmaların yerini; yumruk ve dirsek tokuşturmalar, uzaktan selamlaşmalar aldı. Haliyle insanın yaşadığı, herhalde bu en uzun yalnızlık sürecinde okumak hepimize iyi gelecek. Can sıkıntımızı başka nasıl geçirebiliriz ki zaten! Kitap tabii ki salt can sıkıntısını gidermek için okunmaz / okunmamalı da ama kitap okumaya daha fazla vakit ayırmak için böyle güzel bir bahane de olamaz sanırım! Pavese'yle aynı yıl kaybettiğimiz 'Bir Garip Orhan Veli'miz, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile birlikte yayınladıkları Garip adlı şiir kitabıyla Türk edebiyatında Garipçilik adlı bir akım başlatmış ki bu akım günümüz edebiyatının da temellerini oluşturmuştu. Evet, Orhan Veli Kanık'ı (d:13 Nisan 1914 ö:14 Kasım 1950) bir Kasım ayında, 36 yaşında yitirmiştik. Onunki de erken ölümdü ama kendi seçmemişti Pavese'ye nazaran bu erken gelen ölümü. 10 Kasım'da bir haftalığına geldiği Ankara'da, belediyenin kazdığı bir çukura düşmüş ve başından hafifçe yaralanmıştı. Önemsememiş ve iki gün sonra İstanbul'a dönmüştü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırılmış fakat beyinde oluşan damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamayınca Kanık'a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulanmış, beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşılmıştı. Aynı akşam komaya girmiş ve vefat etmişti. Ceketinin cebinden diş fırçasına sarılı kağıtta daha önce yayınlanmamış bir şiiri bulunmuştu: Aşk Resmi Geçidi. Zaman demişken... Bu yıl Orhan Veli ve Cesare Pavese'nin 70. ölüm yıldönümleri olduğu için telif hakkı süreleri doluyor. Yepyeni baskılarıyla, yeni yılda birçok yayınevinden çıkacağını tahmin etmek zor değil sanırım, hazırlanın! Öğretim hayatımız boyunca edebiyat derslerinin gediklisi, sınavlar nedeniyle ezberlemek zorunda kaldığımız bu akımlar, ezberleme zorunluluğu olmadan okununca çok daha keyifliymiş. İnkılap Kitabevi tarafından dört kitabı birden yayınlanan yazarın özellikle Bizim Yokuş isimli kitabını tüm kitapseverlerin okuması gerekiyor. Edebiyat tarihimize anıt niteliğindeki kitap, eski adıyla Babıali yokuşunu anlatıyor. Yayıncılık dünyamızın kalbinin attığı yeri çeşitli portrelerle anlattığı yazılar, Ortaç'ın şairliğinin de etkisiyle olsa gerek bir solukta okunuyor. Gazeteler, dergiler, kitabevleri, matbaalar, yazarlar ve daha pek çok şey hakkında; gülümseten, duygulandıran, nereden nereye gelmişiz de dedirten ve hala güncelliğini koruyan yazılar... Bülent Şeren'in çizimleriyle hazırlanmış. Kitapların iki yüz-üç yüz, dergilerin bin-bin beş yüz, gazetelerin -o da, en efsane olanının- on bin satıldığı zamanlar... Dergi dediklerimiz 4 sayfalık, 8 sayfalık da oluyormuş o zamanlar. Ama büyük emek harcanan zamanlar. Alınan teliflerle ancak birkaç gün yemek yenilebilen zamanlar. Karanlık odalarda, az paralı, bol dumanlı, 4 sandalye 2 masayla dergi kurulan zamanlar... Öyle tek başına yayınevlerinin olmadığı dönemler, kitapları türlü uğraşlar sonucunda matbaalar ve kitabevleri basıyormuş. Kitabevi sahiplerinin bile okuma yazması olmayanları varmış. Mesela dönemin ünlü kitabevlerinden İkbal'in sahibi Hüseyin Efendi kitapla ilgili biri değilmiş. Basılması düşünülen kitapları eve götürür, çocuklarına verirmiş. Onlar yüksek sesle annelerine okurmuş. Anneleri ağlarsa kitap basılırmış. Telif ücreti de ağlamanın şiddetiyle doğru orandaymış, iyi mi! Bunun gibi bir başka kitabevinden de bahsediyor yazar; o da aynı şekilde 2 asıl ortak ve 1 daha az hissesi olan 3 ortaklı kitabevinde de durum aynıymış mesela... Dükkan kapandıktan sonra 2 asıl hisseli ortak, az hissesi olan ortaklarının yüksek sesle okuduğu kitabı dinler ve duygulanmalarına bağlı olarak basarlarmış kitabı ve tabii telif ücreti de yine aynı şekilde ağlamanın şiddetiyle belirlenirmiş!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/terskarga-2", "text": "Aşı kelimesinin, Latincesi vacca olan sığır kelimesinden geldiğini biliyor musun? Dur şaşırma, olay tamamen 1796 yılında bir İngiliz doktor olan Edward Jenner'in (d:1749 ö:1823), o sıralarda yaygın olan çiçek hastalığını önlemek için geliştirdiği yöntemden kaynaklanıyor. Köyde doktorluk yaparken sütçü kızların elle sığırlara dokunmalarından dolayı bazen, çiçek hastalığının daha düşük bir şekli olan sığır çiçeği hastalığına yakalandığını farketmiş. Bu sütçü kızlar, çiçek hastalığına dirençli görünüyorlarmış. Jenner, bir sütçü kızın elindeki enfeksiyonlu sıvıyı alıp, çiftlikteki sekiz yaşındaki bir çocuğa enjekte etmiş. Çocuk sığır çiçeği hastalığından yatağa düşmüş ama hemen iyileşmiş. Jenner sonrasında çocuğa çiçek hastalığı enjekte etmiş fakat çocuk hastalanmamış. Sığır çiçeği hastalığının, çiçek hastalığından koruduğu sonucuna varmış. Yani ilk aşı, aslında sığır çiçeği hastalığı virüsüymüş. Aralık ayındayız. Bu derin yalnızlık yılında Godot'yu bekler gibi aşıyı bekliyoruz. Yalnızlık yılı ve Godot... Bu kelimeleri özellikle seçtim. Çünkü bir Aralık ayında kaybettiğimiz Samuel Beckett'tan(d:13 Nisan 1906 ö:22 Aralık 1989) bahsetmek istiyorum. James Joyce'la olan dostluğu, kitaplarının önemi... Babasının ölümünün etkisiyle, Tavistock Kliniği'nde Dr. Wilfred Bion gözetiminde iki yıl sürecek olan bir tedaviye başlaması... Göğsünden bıçaklanması, 1941'de bir yeraltı direniş grubuna katılması ve 1942'de Gestapo'nun grubun üyelerini tutukladığını öğrenince gizlenmeye başlaması; ardından da Fransa'nın işgal altında olmayan bölgesine geçmesi... 20'nci yüzyılın son modernisti ya da ilk postmoderni kabul edilmesi gibi daha bahsedemediğim bir sürü özelliği var yazarın. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiş. Az konuşup, gelen eleştirilere de cevap vermemiş. Kitapları hakkında sorulan sorulara verdiği cevaplar 'anlayanlar' için gayet nettir: Yönteminin yöntem yokluğu olup olmadığı sorusuna, Hiçbir yerde hiçbir yöntem izi göremiyorum, cevabını vermiş. Beckett ekonomiye ilgisiz miydi? Karakterlerinin hayatlarını nasıl kazandıklarına dair sorunları hiç mi ele almadı? Benim karakterlerimin hiçbir şeyi yok, diyerek konuyu kapatmış. Beckett'e, neden onca roman yazdıktan sonra oyun yazmayı seçtiği sorulmuş. Oyun yazmayı seçmedim, diye cevap vermiş Öyle oldu. 2006 yılında, Beckett'ın doğumunun yüzüncü yılı anısına, İrlanda Merkez Bankası tarafından 20 Euro'luk altın hatıra paraları basılmış. 20.000 adet basılan ve 2 Mayıs 2006'da tedavüle çıkan paraların yazı tarafında İrlanda arpı ile Samuel Beckett 1906 - 1989 yazısı bulunuyormuş. Tura tarafında ise Beckett'ın yüzü ile en bilinen oyunu olan Godot'yu Beklerken'den bir sahne yer alıyormuş. Dünyamızın geldiği yer ortada... Kötü geçen bir yıl ve bundan daha kötü bir yıl olmaması sanırım hepimizin ilk beklentisi olacak. O zaman; Beckett'ın, Dünya ve Pantolon kitabının girişindeki anekdotla bitirelim bu yılı: MÜŞTERİ: Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama siz, altı ayda bana bir pantolon dikmeyi beceremediniz. TERZİ: Ama, bayım, bir şu dünyanın haline bakın, bir de pantolonunuza."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/terskarga-3", "text": "Yine Alice'den devam edelim o zaman... İlk önce de Ocak ayında hem doğum günü hem de ölüm yıldönümü olan yazarından başlayalım. Asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Lewis Carroll (d:27 Ocak 1832 ö:14 Ocak 1898), Oxford Üniversitesi'nden dereceyle mezun olmuş ve matematik alanında doçentlik unvanı almış. 1862 yılında yazmaya başladığı çocuk öyküsü Alice Harikalar Diyarında'nın kahramanı, okul müdürünün ortanca kızı Alice'miş. Alice Harikalar Diyarında ve 1872'de bu öykünün devamı olarak yazdığı Aynadan İçeri kısa sürede klasikler arasına girmiş. Kendi adıyla yazdığı pek çok şiirin yanında matematikle ilgili eserler de vermiş. Yaşamının büyük bölümünü İngiltere'nin kuzey sahillerinde geçirmiş, zaten burada da hayatını kaybetmiş. Eserlerinin çoğunu yazdığı Whitburn'de anısına bir heykel dikilmiş. Buraya kadar her şey normal aslında... Ama özellikle zamanında pedofili ile suçlanmış ama kanıtlanamamış sıradışı bu isim, pek çok özelliği ile mutlaka incelenmesi gereken bir yazar. Yayınlanışının üzerinden 150 yıldan fazla olmuş kitaplarının günümüzde ne karşılığı olabilir ya da salt çocuk edebiyatı diye değerlendirilmemesi gerekir. Mesela günümüzde Scrabble diye bildiğimiz harflere numara verilmesiyle puan kazanılan oyun onun buluşuymuş. Birçok şey sayabiliriz yine kendi icadı: Üç tekerlekli bisiklet... Geceleri yazmayı kolaylaştıran bir düzenek... Kitapların rafta daha kolay bulunmasını sağlamak için sırtına isim yazılması vb. 1856'da ünlü olduğu ismiyle ilk eserini yayınlamış. Romantik bir şiir olan Solitude, The Train dergisinde yazarı Lewis Carroll olarak yer almış. Bu takma isim gerçek ismi üzerinde bir kelime oyunuymuş; Lewis, Ludovicus isminin ingilizleştirilmiş haliymiş ve Lutwidge isminin Latincesiymiş, Carroll ise Latin ismi Carolus ile benzeyen ve Charles'ın türetilmiş olduğu isimmiş. Dodgson kroket, dama, bilardo ve satranç oyunlarını çok seviyormuş, hokkabazlık ve kart sihirbazlığından zevk alıyormuş ve birçok matematik ve sözcük bulmacası, oyun, şifre ve hafıza yardımı ile ilgili şey icat etmiş. Birçok kitap okumuş ve pek çok kitaba sahipmiş. 13 ciltten oluşan günlükleri varmış. Özellikle şanslı bir günü olursa, 'Bugünü beyaz bir taşla işaretliyorum' diye yazıyormuş. Ayrıca, mektup yazmayı, özellikle de çocuk arkadaşlarına mizahi mektuplar yazmayı çok seviyormuş. Ocak 1861'den 1898'deki ölümüne kadar, yazdığı bütün mektupların kayıtlarını tutmuş. Bunlar 24 ciltten oluşup ve 98.721 mektup içeriyormuş!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/terskarga-4", "text": "Simone de Beauvoir sabah 11'den öğleden sonra 1'e kadar yazar, sonra da arkadaşları ile buluşurmuş. Sonra yine saat 5'ten akşam 9'a kadar yazarmış. Jane Austen kalabalık bir ailede yaşadığı için çok fazla yalnız kalamıyormuş; o da küçük kağıt parçalarına yazmayı tercih edermiş. Öyle ki; gıcırdayan bir kapı herkesi rahatsız etmez mi? Onu etmiyormuş. Yazdığı odanın kapısı gıcırdadığı halde yaptırmamış, ki birinin geldiğini anlayabilsin Thomas Mann ise sabah saat 9'da yazı masasının başına oturur ve her gün düzenli olarak yazarmış. Madde 22'nin Amerikalı yazarı Joseph Heller ünlü eserini 8 yılda her gece 1-2 saat çalışarak, mutfakta yazmış. Birkaç yıl karısıyla televizyon seyretmek için yazmamış ama kendi ifadesiyle geceleri roman yazmayan Amerikalıların hayatları çok sıkıcıymış ve sonunda romanını bitirmiş. Şubat ayı doğumlu Charles John Huffam Dickens, karakterlerinin yüzlerini çağrıştırması için aynalara ihtiyaç duyarmış! Kuzgunlar ve kargalar, Corvus denilen kargagiller ailesinin bir parçasıdırlar. Yani hepsi karga türü altında geçer. Karganın yaklaşık 30-40 çeşidi, kuzgunun da 8-10 çeşidi vardır. Ve bunların da altında başka alt türler vardır. Karga boyut olarak daha ufaktır ve sürüler halinde yaşar. Kuzgun daha iridir ve genellikle ya yalnız ya da eşiyle yaşar ve tek eşlidir. Karga daha çok şehir, köy gibi kalabalık yerlerde yaşarken kuzgun ormanlık alanlarda dolanır Kuzgunun gagası kargaya göre daha kavisli ve kıllıdır. Bir karga yaklaşık 8-18 yıl civarında yaşarken, kuzgunun ömrü 30 yıl civarındadır (evet, 150 yıl yaşamazlar!) Yine de, bir habere göre 56 yıl yaşayan bir karga olduğu iddia ediliyor; evcil ortamda kargaların yaşam sürelerinin uzadığı da biliniyor. Üstelik kargalar evcilleştirildiklerinde gayet eğlenceli kuşlar. Pek çok sesi taklit edebiliyor, şaka amaçlı çeşitli sesler çıkarabiliyorlar. Kuzgunun da bir papağandan daha fazla ses taklit yeteneği var. Zeka olarak da kuş türleri arasında en zeki olmakla birlikte yunus ve şempanzelerle yarışır durumdalar. Genellikle her ikisi de leş, fare, kurbağa, solucan, ceviz, tohum ve meyve dahil ne bulurlarsa yiyorlar. Tabii her ikisi de siyah. Kutsal kitaplarda anlatılan ve tarihteki ilk cinayet sahnesinde rol almışlardır. Kabil ve Habil hikayesinde iki karganın kavgasında biri ölünce diğeri onu gömer, ölünün gömülmesi gerektiğini öğretendir. Musa Peygamber'in tufandan hemen sonra karayı tespit etmesi için gönderdiği ilk hayvan beyaz güvercin değildir, beyaz bir kuzgundur. Fakat o geri dönmek yerine bir leşle oyalandığı için dönmemiştir ve ceza olarak renginin siyah yapıldığı rivayet edilir. Mitolojide kuzgunun sesinin çatallaşma sebebi olarak Apollon'a yalan söylemesi gösterilir. Viking tanrısı Odin'in, her gün dünyayı dolaşıp ona haber getiren Hugin ve Munin adında iki kuzgunu varmış. Birçok kültürde, bu kuşların tanrının habercisi olarak gönderildiğine inanılmış. Çinliler, tanrının geldiğini haber vermek için, kötü havayı kuzgunların getirdiğine inanmışlar. Bazı Kızılderililer, dünyayı yarattığına inandıkları kuzguna bir ilah olarak tapmışlar. Çiçero'nun Kehanetler Üzerine adlı kitabında; sağa doğru uçarak haber taşıyan kuzgun olumlu iken, sola doğru uçan karga uğursuz olarak belirtilmiş. Şair Cahit Külebi küçükken, çocukların konuşturabilmek maksadıyla -Zile'de yöresel ifadeyle Cula olarak tarif ettiği- kargaları besleme alışkanlıklarından bahsetmiştir. Fakat Donuk kara rengi, boncuk mavisi rengindeki gözleri ve avuç içinde sığanmış gibi duran gövdesiyle ondan günün hiçbir saatinde ayrılmazdım. dediği culaların konuştuğunu hiç duymamış. İşte saymakla bitiremeyeceğimiz bir sürü hikayenin ve özelliğin kahramanı kargagilleri burada bitirip, Dickens'a dönelim. Barnaby Rudge -Seksen ayaklanmalarının hikayesi kısa ömürlü (1840-1841) haftalık yayın Master Humphrey's Clock'ta yayımladığı iki romandan biriydi. Kitapta başkarakterle birlikte dolaşıp kehanetlerde bulunan geveze kuzgun, Dickens'ın sevgili kuzgunu Grip'ten başkası değildir, kitaptaki adı Chip'tir. O sırada bir başka süreli yayın olarak Amerika'da yayınlanan Graham's Magazine'de Barnaby Rudge hakkında bir inceleme yazısı yayınlanır. Kuzgunun seri halinde yayınlanan dizide daha fazla yer alması gerektiğine vurgu yapılır. İnceleme yazısının yazarı o sırada bir kitap turnesi nedeniyle Amerika'da olan Dickens'ı dergiye davet eder. Davete kuzgunu Grip'i de götürür yazar. Kuzgundan oldukça etkilenen ve dünyanın en çok bilinen şiirlerinden biri olan Kuzgunun yazılmasına aracılık eden bu olayda, Graham's Magazine'in baş editörü ve inceleme yazısını yazan davet sahibi, 40 yaşında hayata gözlerini yumacak olan Edgar Allan Poe'dan (d:19 Ocak 1809 ö:7 Ekim 1849) başkası değildir. Poe, Kuzgun'u 1845 yılında yazmıştır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/toplama-kampi-falan-yok", "text": "-Theodor Adorno Philip Roth, her halükarda kötülüğe giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu anlatıyor Amerika'ya Tuzak kitabında. Amerika'ya Tuzak, yılın en iyi kitaplarından; bunda çevirmen Merve Sevtap Ilgın'ın hakkını da teslim etmek gerek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/toshihiko-izutsunun-anlamaya-calistigi-isaretler", "text": "Toshihiko Izutsu'ya göre gerçek müminin yapması gereken, cahiliyye dönemi şairlerinin böbürlenerek dillendirdikleri düşüncesiz bir cesarettense gücünü Allah ve Kıyamet'e olan kesin bir imandan alan fütüvvet ya da bahadırlık içre bir hayat sürmektir. İklim, yalnızca bitkilerin yetişmesinde değil insanın yetişmesinde de belirleyiciliği yüksek bir etmendir denebilir mi? Hikmete müptela olanlardansanız, hoş bir iklimin size sağladığı olanakların gidişatınıza yön vermesi kaçınılmaz bir durum olarak görünüyor. İklim ve soluk, görünüşte olmasa bile çağrışım düzeyinde bir yakınlığa işaret ediyor. Ezelde verilen sözün öncelendiği bir iklim, biteviye yeni soluklar katıyor anlam arayışımıza. Böylesi bir iklimde yaşamak ise kuşkusuz başlı başına bir şifa kaynağı, ömrünü boğuşmayla geçirenlere modern tasallutlarla. Böylesi bir iklimden devşirdiklerini bize sunmaya koskoca bir ömür adayan Toshihiko Izutsu da saygıyı hak eden müstesna şahsiyetler arasında. 1914 yılında Zen yolunun inceliklerine kafa yoran bir babanın oğlu olarak Tokyo'da dünyaya gelir Izutsu. Babasının Zen içre bir hayat izlemesi ısrarlarına rağmen, genç Toshihiko dilbilimden yana bir tercihte bulunur. Lisansüstü eğitimin ardından Keio Üniversitesi'nde Yunanca ve Latince felsefe metinleri üzerinden dilbilim dersleri verir. Tevafuk bu ya, o sıralarda Japonya'da bulunan Musa Carullah Bigi ile tanışır. Bu tanışma, Izutsu'nun hayatında bir dönüm noktasıdır. Zira onun vasıtasıyla İslam ve İslam kültürüne ilgi duymaya başlar. Birlikte Sahih-i Müslim gibi temel eserleri okuma fırsatı bulan Izutsu, daha sonra İtalyanca, Fransızca, İspanyolca ve Almanca gibi Batı dillerinin yanı sıra Türkçe, Farsça, Sanskritçe ve Çince gibi kendisine Doğu'daki hikmeti daha yakından tanıma fırsatı sunacak çok sayıda dil öğrenir. Toshihiko Izutsu, dilin zahirine yönelik bu ilgisinin meyvelerini aslında o günlerden itibaren devşirmeye başlamıştır. 1958'de Kur'an'ın Japonca mealini tamamladıktan sonra Mısır ve Lübnan'a yolculuklarda bulunur ve buralarda tanınmış bazı ilim adamlarıyla görüşür. 1961 yılında McGill Üniversitesi İslam Araştırmaları Enstitüsü'nde ders vermek üzere Kanada'ya gider. 1969'da Enstitü'nün Tahran şubesini kuran ekip içinde yer alan Izutsu, Tahran'da William Chittick, Gulam Rıza A'vani gibi seçkin simaların yer aldığı öğrenci gruplarına Fusus dersleri verir. Seyyid Hüseyin Nasr ve Henry Corbin gibi saygın düşünürlerin de aynı muhitte ilmi çalışmalarını yürüttükleri düşünülürse, Toshihiko Izutsu'nun zihnindeki canlılığın kesintiye uğramadan üretkenliğini sürdürdüğü açıktır. 1979 yılında Tokyo'ya dönen Izutsu Ibn Arabi'nin Fusus'undaki Anahtar Kavramlar, Kur'an'da Tanrı ve İnsan, İslam Düşüncesinde İman Kavramı gibi değerli birçok eseri kaleme alarak ömrünün sonuna kadar telifatla meşgul olur. Toshihiko Izutsu'ya göre gerçek müminin yapması gereken, Cahiliyye dönemi şairlerinin böbürlenerek dillendirdikleri düşüncesiz bir cesarettense gücünü Allah ve Kıyamet'e olan kesin bir imandan alan fütüvvet ya da bahadırlık içre bir hayat sürmektir. Sapir-Whorf hipotezini çağrıştıran kimi çalışmalarda da bulunmuştur Izutsu. Kur'an'a semantik bir yaklaşım olarak da ifade edilebilecek bir anlam arayışına girerek, kullanageldiğimiz dini ve ahlaki terimlerin, dilimizdeki geniş çağrışım sistemi içindeki belli bir kategori sistemini oluşturduğunu düşünür. Izutsu, bu kavramları araştırma amacıyla yola çıkanların temel odağının, her terim için tanımlayıcı birtakım nitelikleri keşfetmelerinin zorunlu olduğuna inanır. Yaratılan ve Yaratıcı, birbirini iki temel formda anlar: İlki beşer dili ve ikincisi de söze sığmayan ve fakat Yaratıcı tarafından evrendeki işaretlerin beşere tarifi. Bu tarifin bir sonucu olarak erişilecek irfan, modern anlayışla hermenötik, metinlerarasılık, yapısöküm vb. uğraşların ötesine geçme imkanına sahip keşfe dayanan anlambilimsel bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Mütevazı bir hayat sürse de insan ömrünün kayıtlarını zorlayan bir çabayla çok sayıda eser kaleme alarak anlam arayışımıza yeni bir soluk getiren Izutsu'nun anlamaya çalıştığı işaretler, hikmete müştak canlara şifa olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tuhaf-bir-komedyenin-acikli-guldurusu", "text": "Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil. Tabii bir de okurun, yani tek tek birbirinden bağımsız binlerce sesin varlığı işin içine girince, seyredin cümbüşü... Ah, unutmadan: İşin siyasi, politik, ideolojik, adam kayırmacılık, çıkarcılık, kankacılık ve sair diğer unsurlarını saymıyorum bile. Uluslararası edebiyat alanında son zamanlarda epeyce dikkat çeken, aday listeleri açıklandığı zaman bile edebiyat dünyasına bir hareketlilik kazandıran ödüllerden birisi, hiç şüphesiz Man Booker Uluslararası Ödülü. Man Booker Prize for Fiction adıyla 60'lı yılların sonlarında verilmeye başlanan, yalnızca İngiliz Milletler Topluluğu ülkeleri ve İrlanda vatandaşı olan yazarlara verilen bu ödülün yanına 2005 yılından itibaren eklenmiş uluslararası bir ödül bu. Ülkemizde de hem bu ödülü kazanmış hem de aday listesine giren kitaplar kısa sürede çevrilip okurla buluşma fırsatı buluyor. Geçtiğimiz sene (2017) bu ödülü kazanan ve geçtiğimiz günlerde Aylin Ülçer'in çevirisiyle Siren Kitap tarafından yayımlanan Bir At Bara Girmiş de okurla buluştu. Böylece biz Türk okurlar da kitapları daha önce otuz aşkın dile çevrilmiş İsrailli bir yazar olan David Grossman'la tanışmış olduk. Bir At Bara Girmiş altmışına merdiven dayamış bir tuhaf adamın, bir komedi kulübünde standup gösterileri yapan Dovaleh G.'nin hikayesi. Daha doğrusu onun bize sahnenin üzerinde, spot ışıkları altında, çoğu meraklı çoğu umursamaz izleyicilerinin karşısında anlattığı hikayelerden mürekkep bir kitap. Canlı canlı bir stand-up gösterisine tanık oluyoruz kitabı okurken. Fakat işin daha da ilginç yanı, kendisini dinlemesi için gösterisine davet ettiği, mecburen erken emekli olmuş ve bir zamanların en gözde yargıcı olan eski arkadaşının gözlerinden, sözlerinden dinliyor ve görmeye çalışıyoruz bu garip, tuhaf, ilginç adamı. Kahramanımız Dovaleh, aslına bakılırsa bir gösteri sahnesinin üzerinde durmaktan ziyade, sanki bir psikolog koltuğunda oturur gibi anlatıyor hikayelerini. Yaptığı birkaç sulu şakayı saymazsak, acıklı bir güldürüden ibaret tüm gösterisi. Geçmişi, çocukluğu, hatıraları... Tüm yapamadığı, olamadığı, şu hayatta bir türlü anlam veremediği ne varsa içinde, döküveriyor üzerimize. Nurdan Gürbilek'in Kemalizmin Delisi Oğuz Atay başlıklı yazısında Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanındaki Selim Işık ve Tehlikeli Oyunlar romanındaki Hikmet Benol karakterleri için söylediği şeyler, sanırım Dovaleh için de geçerli: Hayat karşısında beceriksiz, hayatın acemisi bir komedyen, bir soytarı, bir maskara karşımızdaki. Romanı okurken, aklıma sık sık gelen bir isimdi zaten Oğuz Atay. Özellikle de Hikmet Benol. Fakat Hikmet Benol bilinç ve bilinçdışı tüm unsurlarıyla kendini okura açmış ve salt kendi çıplak gerçekliğiyle karşımızda dururken, Dovaleh kendisine bir yargıç tutarak ve kendini açmaktan çok gizlemeye yeltenerek savuruyor sözlerini. Ancak romanın sonlarına doğru, artık gösteri bitmek üzereyken çıkarmayı başarıyor ağzındaki baklayı. Elbette o bakla da kendisinden başkası değil; bakılmayı ve görülmeyi bekleyen kendisi. Grossman, artık günümüzde komedi denince akla gelen belki de ilk şeylerden biri olan standup gösterisi fikrini oldukça başarılı bir şekilde uygulamış romanında. Böyle bir karakter, ancak bir komedyen olduğu zaman bu kadar ciddiye alınabilirdi çünkü. Tabii burada o ilk akla gelen O palyaço benim... klişesine sığınmadığını da belirtmek isterim yazarın. Tersine, komedinin aslında nasıl bilinçdışı bir gizlenme, tutunamamanın tersine çevrilmiş bir gösterisi olduğunu çok iyi görebildiğini düşünüyorum yazarın. Buna ek olarak Grossman, bir komedyen karakter üzerinden aslında pek de komik olmayan bir hikaye sunarak, bastırılan duygulardan alternatif bir çıkış yolunun -her zaman komik olmasa da- komediden geçtiği düşüncesini oldukça etkili bir biçimde ele almış Bir At Bara Girmiş romanında. Komik, ama ne tarafından tutarsanız tutun acıklı bir güldürü bu. Oğuz Atay'dan ilhamla söyleyecek olursak, belki de tüm mesele şu aslında: Komiklik sevgili okur, bazı acı anlamlara geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tum-kapilari-kilitle", "text": "Tüm Kapıları Kilitle, Roman Polanski imzalı Rosemary's Baby filmini izleyenlere bir nevi devam hikayesi gibi gelecek. Bir solukta okunan, son derece sürükleyici bir şehir paranoyası. Karantina, sokağa çıkma yasağı, kısıtlamalar, evde kal çağrıları derken, tüm dünya olarak daha önce deneyimlenmemiş çok ilginç zamanlardan geçiyoruz. Tüm bunların, kendimiz ile baş başa kalmak, kendi sesimizi dinlemek, belki içsel bir yolculuğa çıkmak gibi modern insanın gitgide uzağında kalan olgular adına bir fırsata dönüşmesi dileğiyle... Karantina günlerinde okuduğum kitaplardan birisi de Riley Sager imzası taşıyan Tüm Kapıları Kilitle oldu. Yeni çıkanlara göz atarken gördüğüm bu mosmor kapaklı kitabı, içinde bulunduğumuz zamana uygun olacağını düşünüp fazla tereddüt etmeden aldım. Amerikalı yazarın adını, 2017'de yazdığı ve yirmi beş dile çevrilen Kurtulan Kızlar ile duymuştum. Tanışma kitabımız ise geçtiğimiz şubat ayında İthaki Yayınları etiketiyle çıkan Tüm Kapıları Kilitle oldu. Mekanların ruhu olduğuna inanıyorsanız ve gerilim seviyorsanız, zamanın yavaş aktığı karantina günlerinde bu kitap size iyi gelecek. Tüm Kapıları Kilitle, Roman Polanski imzalı Rosemary's Baby filmini izleyenlere bir nevi devam hikayesi ya da bir yeniden kaleme alma tadında gelecek. Zaten kitabın kapağındaki İngiliz suç yazarı Ruth Ware'in şu övgü sözcükleri her şeyi anlatıyor: Kenara çekil Rosemary'nin Bebeği, şehir paranoyasının yeni bir gotik adresi var. Bu tespit sadece biz okurlara ait bir çıkarım değil, zira yazar eserini Ira Levin'e ithaf etmiş. Ira Levin ise Rosemary's Baby romanının yazarı. Jules Larsen, yirmi beş yaşında, yakın arkadaşı Chloe'dan başka hayatta kimsesi kalmamış bir genç kızdır. On yedi yaşındayken ablası Jane kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. On dokuzundayken anne - babası birlikte intihar ederler. Büyük bir firmada asistandır ve sevgilisi ile aynı evi paylaşıyordur. Ancak işten kovulur ve aynı gün erken saatte eve dönünce erkek arkadaşının kendisini aldattığını görür. Geçici olarak Chloe'nin yanına taşınıp iş ilanlarına bakarken bir ilan dikkatini çeker. Manhattan'da, Central Park'a komşu görkemli bir apartmandaki boş bir daire için geçici olarak bakıcı aranıyordur. Üç ay boyunca boş bir evde yaşayacak ve karşılığında tam on iki bin dolar para alacaktır. Daha ilginci ise buranın ilk gençliğinde hem ablasının kem de kendisinin bayıla bayıla defalarca okudukları Bir Hayalperestin Yüreği isimli romanda geçen Bartholomew Apartmanı olmasıdır. Jules mülakata başvurur. Şehrin en lüks bölgesindeki meşhur bir apartman dairesinde üç ay yaşayıp aylık dört bin dolar kazanacak olması hem fazla garip hem de fazla caziptir ve bu arkadaşı Chloe'ye tuhaf gelmektedir, ama cebinde birkaç yüz dolar kalmışken başka hiçbir şey düşünmez. Ve işi alır. Fakat bazı kurallar vardır. Eve asla kimseyi getirmeyecektir. Jules bunu da umursamaz. Central Park manzaralı lüks dairedeki ilk gecesinde şehrin ışıklarını seyredip okuduğu romandaki hayalin gerçeğe dönüştüğünü düşünürken Chloe'den bir e-posta alır. Arkadaşı ona Bartholomew Apartmanı'nda 1919'dan bu yana meydana gelen esrarlı olayları ve ölümleri yollamıştır. Jules o gece zaten yeterince gerilmişken, alt kattaki daireye inen küçük mutfak asansörünün makaralı sistemi hareket eder. Jules korka korka aşağı kattan gelen mesajı alır. Böylece alt kattaki evin bakıcısı Ingrid ile tanışırlar. Ingrid de kendisi gibi genç bir kızdır. Ona apartmanda tuhaf olayların döndüğünü, burada yaşayanların garip tipler olduklarını söyler. Bu tuhaflıklar yetmezmiş gibi Jules apartmanın lobisinde hayatının kitabı Bir Hayalperestin Yüreği'nin yazarı Greta Manville ile karşılaşır. Yaşlı kadın da Bartholomew'de yaşamaktadır. Jules ona hayranlıkla yaklaşır ama kadın çok soğuk davranır. Gece yarısı duyduğu bir çığlıkla tuhaflıklar silsilesinin dozu yükselir. Jules korkuyla aşağı kattaki Ingrid'in kapısını çalar. Ingrid kapıyı yarım aralar, yüzünde işlerin ters gittiğine dair bir ifadeyle ses duymadığını söyleyip alelacele kapıyı kapatır. Jules Ingrid'in başının dertte olduğuna inanmakla beraber elinden bir şey gelmez. Fakat ertesi gün Ingrid ortalardan kaybolunca işler ciddiye biner. Tüm Kapıları Kilitle, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz, bir solukta okunan, son derece sürükleyici bir roman. Hikayenin seyri gotik bir masaldan mantıksal bir kurguya son derece güzel bir geçişle bağlanıyor. Sonu tatmin ediyor. Bittiğinde yazarın diğer kitaplarını da okunacaklar listesine aldım. Tavsiyemdir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/tuslara-kim-basiyor", "text": "Çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Buket Tahmaz Savaş, bu kez okuyucunun karşısına bambaşka bir romanla çıkıyor. İçimdeki Gölge, okurun her bölümde yeni bir gerçekliğin kapısını araladığı ve tüm gördüklerini yeni bilgiler ışığında baştan yorumlamak zorunda kaldığı bir izlekte ilerliyor. Öncelikle, engelli kadrosuyla başvurduğu kütüphanede ilk iş günü olan ana karakterimize dönen bakışları görüyoruz. Kendi sınırları dışında kalan her şeyden ve herkesten alabildiğine tiksinen yaygaracı bir sekreterin sırtına, dış dünyanın tüm tahammülsüzlükleri bindirilmiş. Özürlü, geri zekalı ve sapık gibi çirkin yaftaların sıklıkla tekrar edilmesi, okuru gündelik hayatta karşılaştığı ya da bilmeden kendi de kullandığı sözcüklerle yüzleştiriyor. Bunca kötü muameleye karşı dahi suskunluğunu bozmayan karakter sonraki sayfalarda sesine kavuşuyor ve tüm bastırılmışlığın acısını çıkarırcasına, 237 IQ'ya sahip bir gencin hayatı boyunca aşmak zorunda kaldığı durumları, babasının eksikliğini, annesinin her şeye rağmen onu kollayışını, önemli kırılma noktalarını anlatıyor. Çünkü yıllarca zihinsel engelli taklidi yapmayı seçse de, kütüphanenin arşiv görevlisinin tanıdık gelen ve önyargılardan uzak gülümseyişi, sanki ona artık her şeyi anlatma zamanının geldiğini fısıldıyor. Artık anlatacak bir şey kalmadığında ise, kamera bu kez arşivcinin gözünden göstermeye başlıyor olayları. Tüm bildiklerimizi bambaşka bir pencereden izlerken, içimizdeki gölgenin sesini duymazdan geliyor ve bu sefer de yeni gerçekliğin hayaline kapılırken buluyoruz kendimizi. Oysa sayfalar ilerledikçe, tutarsızlıkları ve arka plandaki karanlığı içten içe hissediyoruz. Arşivcinin pişmanlığıyla beraber açılan yeni kapıda, bu kez kitabın ve karakterimizin tanrısına çeviriyoruz kameramızı. Böylece büyük resim gözler önüne serilirken, bir kez daha tongaya düştüğümüzü kendimize kızarak fark ediyoruz. Özgürlüğüne kavuşmak adına yıllardır plan yapan bir gencin tüm sırlarının döküldüğü yerin bir kütüphane olması şaşırtıcı değil. Her göze farklı görünen kütüphanenin boyasının altında aslında bambaşka bir şey olduğu fazlasıyla ortada. Borges'ten Murakami'ye tüm yazarların yolunun bir şekilde kütüphanelere ve onların tuhaf yanlarına çıkmasına alışık olan okurlar, ister istemez büyülü gerçekçi noktalar arıyor. Gerçekliğin sadece kedilerce malum oluşu bir ümit doğursa da kurgu içinde kendisine sağlam bir yer bulamıyor. Labirentvari koridorlardan ve kilitli kapılardan geçerken aslında her şeyi gözlemleyen bir kameranın sadece gözlemci olarak kalmayıp alabildiğine müdahil oluşuysa, özgürlük imgesiyle adeta dalga geçiyor. Delilik ile dahilik kavramları arasında bocalarken, sırların farklı karakterlerin ağzından anlatıldıkça açığa çıkması, okuru bir anlamda atıl bırakan bir anlatı biçimi. Puslu bırakılan kısımlar ya da çözülmesine ramak kalan düğümler olmaması, kitabı kapattıktan sonra bir tatminsizlik hissi veriyor. Zekanın bunca yüceltilmesine rağmen içten içe lanetlenmesi de insan psikolojinin ters köşe oyunlarından biri olsa gerek. Öteki olmanın, toplum baskısının ve bu baskının verdiği kapana kısılmışlık hissinin, aslında toplumun en küçük mekanizması olan aile üzerinden verilmesi, çok temel bir soruna parmak basıyor. Gündelik hayatta sıradanlaşmış hakaret sözcükleri, kendisi de bir öteki olarak baskı gören karakterin ağzından bile rahatlıkla dökülebiliyor ve bu da metni belli noktalarda yabancılaştırıyor. Sayfalar arasına serpiştirilmiş şiirsel anlatı yerine, ana karakterin o boş vermiş mizahi diline metinde daha fazla yer verilseydi diye sık sık düşünsem de karakterlerin yazarı belli noktalara sürükleyip kurguyu dahi kimi zaman baştan yarattığını göz önünde bulundurduğumda yazara da hak vermeden edemiyorum. Bir solukta okunabilecek bu kısa romanın gelgitlerinden sağ çıkarsanız, sizin de benzer fikirlere kapılacağınızdan eminim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ucuzcu-dukkanlarin-dostoyevskisi", "text": "Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, ucuz polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde. Geoffrey O'Brien tarafından ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si olarak adlandırılan Thompson'ın aslında o kadar da masum olmayan masumların elinde parlayan baltasıyla Suç ve Ceza'ya, yaşadığı gelgitlerle sadece daha da karanlığa gömülen ve sempati duyulamayacak kadar rahatsız edici karakterleriyle Rus edebiyatına göndermeler yapsa da, gerçek bir Amerikalı olduğunu anlamak için şeytani kötücüllüğüne bakmak yeterli. Özellikle romanın sonunu yazarken oldukça eğlenmiş olmalı. Aslına bakarsanız, katil-maktul-cinayet nedeni üçgeninde klasikleşmiş bir anlatı sunacakmış gibi hissettiren Vahşet Gecesi romanı, daha ilk sayfada karnımıza sıkı bir yumruk indiriyor. Yarı-ölü sakinleriyle grileşmiş basit bir kasabaya adım atan kahramanımız Charlie Little Bigger 1.50 boyunda, takma dişleri ve lensleri olmadığında bir hilkat garibesinden farksız, veremli bir adam olmasına rağmen şimdiye kadar ardında en ufak bir iz dahi bırakmamış bir kiralık katil. Ya da yazar bizi buna inandırmak için zehirli yemler atıyor. O kadar ki, bazen şüpheye düştüğümüz için kendimize kızıyoruz. Daha derine girdikçe mükemmellikten uzaklaşıyor ve absürdlük batağında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Tek çaremiz Bigelow'un ensesinden ayrılmamak, yoksa pimi çekilmiş bomba her an elimize patlayabilir! Çemberi daraltan ise bebek ayaklı bir kadın, tarlada yetiştirilen organlar, öldürülmemek için kendini zehirlemekten çekinmeyen bir adam ve katile işkence eden uluyan keçiler. Evet, keçiler yeterince vahşileşirlerse en kötü kabuslarınızda bile karşılaşamayacağınız biçimde uluyabilirler. Alışık olduğumuz sulardan uzaklaşsak ve modern örneklerde bulamadığımız, sürrealist bir dünyaya çekilsek de, aslında önemli olan tek şey belki de yok oluş. Roman boyunca kesilen diyaloglar ve maksadını asla karşılamayan cümlelerle ortaya çıkan bu durum, sonlara doğru daha bariz bir hal alıyor. En sonunda sadece jestler ve homurdanmalar seviyesine gelen iletişim, kurgunun tuhaflığının en önemli parçası haline geliyor. Asıl vahşet tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Thompson'ın polisiyesine dalma cesaretini gösterecekler, bunun edebi bir kaygıyla yazılmamış olduğunu unutmamalılar. Elinizde saf bir öfke, kara mizah ve berbat bir gerçeklikten başka bir şey yok. Belki de bu kitabın özensiz çevirisi ve okumayı neredeyse imkansız kılan imla hataları da romanın atmosferini okura ilk elden yaşatmak için yapılmıştır, kim bilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/ulkesiz-ve-zamansiz-bir-adam", "text": "Ülkesiz Bir Adam'da ABD'nin üstüne kurulu olduğu değerleri; dini, devleti ve savaşları masaya yatıran Kurt Vonnegut, her zamanki gibi ait olduğu topluma içeriden bir eleştiri getiriyor. Vonnegut, kitabında kendilerine küçük yaşlardan itibaren öğretilen büyük anlatılara meydan okuyor. Kurt Vonnegut, Türkiye'de denemeleriyle pek gündeme gelen bir yazar değil. Geçtiğimiz yıllarda ilk kez yayınlanan mezuniyet konuşmaları Daha Ne Olsun'un birkaç baskı yapması sevindiriciydi. Şimdi yine, Algan Sezgintüredi çevirisiyle, bir başka denemeler toplamı okurla buluştu: Ülkesiz Bir Adam. ABD'nin üstüne kurulu olduğu değerleri; dini, devleti ve savaşları masaya yatıran Vonnegut'ın denemeleri, her zamanki gibi ait olduğu topluma içeriden bir eleştiri. Vonnegut, kitabında kendilerine küçük yaşlardan itibaren öğretilen büyük anlatılara meydan okuyor. Aksi mümkün mü? 13 Şubat 1945 tarihinde, Dresden'de, tek bir gecede 135 bin kişinin öldürüldüğü bombardımandan sağ kurtulanlardandı Vonnegut. Boğulup ölenleri bodrumlardan kazıp çıkardılar. Cesetleri kocaman ateşlere atıp yaktılar. Berbat kokan o şehirden çıkmayı başardılar; o ve birkaç arkadaşı daha. Tüm bunlardan yıllar sonra, arkadaşının eşi Mary ile konuşurken, savaşla ilgili bir kitap yazmak istediğinden söz açıyor Vonnegut. Mary'nin tepkisi çok sert oluyor bu sözlere; Vonnegut'ı, savaş övücülüğü yapmakla suçluyor Mary. Oysa tüm bu hayat hikayesi Vonnegut'ın sarkastik diliyle birleşecek ve edebiyat tarihinin en önemli savaş karşıtı romanlarından biri ortaya çıkacak: Mezbaha 5. Savaşta, özellikle Dresden'de yaşadıkları, Vonnegut'ın hümanizm anlayışını şekillendirir. Amerikan Hümanist Birliği Fahri Başkanı olan Vonnegut'ın hümanizmi, dinin, politikanın ya da devralınan kültürel anlayışların üstündedir. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olup olmadığı onu ilgilendirmez. Eğer İsa doğruları söylüyorsa, bu kimin umurundadır ki? Yine de onun hayalindeki İsa, Tepe'deki Vaaz'i veren İsa'dır: Ne mutlu yumuşak huylu olanlara, ne mutlu merhametli olanlara, ne mutlu barışı sağlayanlara diyen İsa. Pentagon'da Ne mutlu barışı sağlayanlara yazısının asılı olduğunu hayal ediyor Vonnegut ve şöyle diyor: Daha neler! Ülkesinin kölelik utancını, Vietnam'da yaşananları her fırsatta hatırlatıyor ve toplumunu tüm bu kötülüklerle yüzleşmesi için zorluyor adeta. Kahramanlarından biri Jefferson olsa dahi, onun da bir efendi olduğunu asla unutmuyor; Lincoln, onun için her daim daha önde geliyor. Ülkesiz Bir Adam, Vonnegut'ın tasvirindeki dünyayı gözler önüne seriyor bu yönüyle; temel, başat insan haklarının elimine edilmediği, yüzünü insana dönen, aileyi, kalabalık olmayı önemseyen, sanatı savunan, bir tür tasavvuf anlayışına yakın öğreti denebilir. Genel hatları itibariyle politik hicvin ağır bastığı kitapta dikkat çeken bir başka unsur, kitap tavsiyelerinden hikaye türlerine, Vonnegut'ın yazma deneyimlerine, bir edebiyat atölyesi özelliği de taşıması. Vonnegut'ın öykü türlerini kendi tarzını kullanarak sınıflandırması, yaratıcı yazarlık derslerini andırıyor; Kafkaesk bir hikayeden, Oğlan Kızla Tanışır hikayesine, birçok kurgunun şekillenme serüveni grafiklerle anlatılıyor kitapta."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/umudu-bekledigimiz-dunya-cafe-esperanza-ve-bastiani-kalesi", "text": "Zaten kitabın adı da kendisini ele veriyor: Esperanza demek, umut demek İspanyolcada. Cafe Esperanza da hikayemizin kahramanı olan üç gencin sürekli bir araya geldikleri, hatta çoğu zaman buradan hiç ayrılmadıkları mekanın adı: Umudu bekledikleri bir dünya. Mühendislik eğitimi alan Altuğ, Cioran'ın hemşerisi olan Doğu Avrupalı felsefe öğrencisi Xeno ve sokak ressamı, güzel sanatlar öğrencisi olan Brezilyalı Rapazinho; bu üç arkadaşın, özelikle de anlatıcı karakter Altuğ ve konuşmaya bayılan, laf ebesi Xeno'nun sohbetlerinden kesitler toplamı diyebiliriz bu kısa roman için. Umuda oldukça farklı bir açıdan bakan bir roman olarak, Dino Buzzati'nin meşhur Tatar Çölü de bu sıralar en çok okunan kitaplardan birisi. Bastiani Kalesi'nde yıllarca, kuzeyden, Tatar Çölü'nden gelecek olan düşmanı bekleyen ve tüm ömrünü bu bilinmez bekleyişe adayan Teğmen Drogo'nun kaderine bizler de artık her gün ortak oluyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/umutsuz-bir-gelecek-tasavvuru-irishman-marvel-joker", "text": "Şimdilerde geleceğin sinemasından söz etmek geleceğin teknolojisinden bahsetmekle aynı anlama geliyor. Oysa sanat olarak sinemada tekniğin payı bu meseleye haddinden fazla önem verenlerin cehaletine nispeten daha azdır. Mukayese etmenin anlamsızlığını hatırlatarak, Antionioni'nin 1961'de tamamladığı La Notte filmi, Alfonso Cuaron'un 2018 yapımı olan Roma filminden daha yakındır geleceğe; tıpkı Hamlet'in dört yüz yıldır aramızda yaşıyor olmasına rağmen Joker'in birkaç ay içinde müteveffa olması gibi. Martin Scorsese sonuna kadar haklıdır. Son birkaç yılın filmlerine ve sinematografik geleneklerine bakılırsa sinema, eğlence ile sanatın birlikteliğinden doğan bir mutant: Cinsiyetsiz, apolitik, estetik yorgunu. Gerçek olamayacak kadar gerçekliğe zorlanmış, estetik olamayacak kadar estetize edilmiş. Çok değil belki yarım asır kadar önce, yerle gök, iyiyle kötü, erkekle kadın, güzel ve çirkin birbirini tamamlayan mütenasip tezatlar olarak ihtiyatlı mesafelerini koruyabiliyordu. Bugün bütün duyguların iç içeliği, en uçtakiyle merkezde olanın duygusal ve mekansal birlikteliği, keskin tezatların tehlikeli yakınlığı sinema için hemen ulaşılabilen ideal bir malzemeye dönüşüyor. Filmlerin iyi ya da kötü olduğu, neyi başarıp neyi ıskaladığı, muhteşem teknik uygulamalara, görsel efektlere, filmin bütçesine, oyuncu kadrosuna ve elbette festival süreçlerinin başarısına bakılarak değerlendiriliyor. Bir filmi perdede görmeden önce onlarca bilgiye ve yönlendirmeye maruz kalıyoruz. Filmler bildiğimiz estetik kodlara uygun biçimde çekiliyor, hiçbir şey söylemeyen filmler bile belli bir görsel tutarlılığa sahip. Her şey yeteri kadar güzel, hatta olması gerekenden daha güzel. Bugün güzellik kolayca ulaşılabilen teknik bir mesele hükmünde. Son on yılın filmlerine baktığımızda manzara şu: sinema eğlenceden daha fazla, sanattan daha az bir değer taşıyor. Filmler bizi bir tanıklığa, seyrin doyumsuz tanıklığına davet etmiyor; zevklerimize, beğenilerimize, estetik hazlarımızın parıltısına talip değil. Martin Scorsese yukarıda bahsi geçen manifesto kıvamındaki yazısında şöyle diyor: Ve bizim için anahtar buydu: sinema bir sanat formuydu. O zamanlar bununla ilgili tartışmalar vardı ve biz de edebiyatın, müziğin ya da dansın eşiti olarak sinemayı savunduk. Ve şunu anladık ki sanat çok farklı yerlerde ve bir o kadar çok biçimde bulunabilir. Sinemanın ortaya çıkışıyla Batı sanatındaki avangarde arayışların başlangıç noktası neredeyse aynı döneme denk geliyor. Biri rüştünü ispat etme çabasıyla heyecan dolu bir yolculuğa başlarken diğeri daha radikal bir seyir takip ederek hayatı sanatsal malzemeye dönüştürmenin sonsuz imkanlarını arıyordu. Ne zaman bugünkü kadar hızlı ne de mesafeler bu kadar yakındı. Ancak kesin olan şu ki, yirminci yüzyıl baş döndürücü bir yaratıcılığa ev sahipliği yapıyordu. Sinema böyle bir ortamda bütün klasik sanat protokollerini altüst ederek kendine bereketli bir memba yarattı. Bugün sinema sanatı geçmişin bütün avangarde çılgınlıklarını geride bırakacak kadar büyük bir hıza, ilerleme ve değişme yeteneğine, muazzam bir ticari kapasiteye sahip. Bu öylesine büyük bir hız ve değişim ki, yarına ilişkin bütün tahayyüllerimiz, varsayımlarımız, arayışlarımız ve sanatsal öngörülerimiz daha şimdiden nafile bir çabanın boşluğu, hiçliği ve anlamsızlığıyla sonuçlanmış gibi. Çünkü yarının estetik, teknik ve sanatsal değerleri ivedilikle şimdinin malzemesi olarak tüketiliyor. Sinema, tarihi bir dönemecin başında. Yüzyıllık sinema sanatının oluşturduğu habitat sessizce kayboluyor. Netfilix gibi küresel ölçekte işler yapan büyük yapımevlerinin sermayeyi, dolayısıyla hedef kitleyi büyütürken sinema sanatını ne denli küçülttüğünü anlamak zor değil. Film yapmanın dışında elinden her iş gelen bir kısım teknisyen yönetmenler için durum makul görülebilir. Oysa Martin Scorsese gibi sadece film yapmakla ilgilenmeyip dünyanın herhangi bir köşesinde unutulmaya terk edilmiş, dikkatlerden kaçmış iyi filmlerin peşine düşerek onları seyirciyle buluşturan, kurucusu olduğu World Cinema Project için nadide bir arşiv oluşturan, sinemanın bir sanat olarak yaşaması adına elinden geleni yapan bir yönetmenin son filminde Netfilix'le çalışmış olmasını anlaşılabilir kılan şey, yalnızca finansal hakimiyetin sektörü ele geçirmiş olması değildir. Netfilix sanatsal olanla ticari olanı ustaca tornistan edebilecek bir stratejiye sahip. Böylesine güçlü bir etki yaratmış, büyüklüğü tartışmasız kabul edilmiş, etrafında örülen efsanelerle enigmatik bir esere dönüşmüşken The Irishman'i beğenmemek ya cehaletle ya da küstahlıkla açıklanacaktır. Yine de The Irishman Martin Scorsese sineması için ne eşsiz bir yenilik ne de kusursuz bir sinematografik buluş vaat ediyor. Film, kusursuzluğunu ve büyüklüğünü Scorsese sinemasının yarattığı şöhretli nostaljisine borçlu. Filmi seyrederken neredeyse bütün Scorsese filmlerinin izlerini görüyoruz: Bir tür hüzünlü veda seremonisi. Sinemanın klasik dönemi her yönüyle bir deha çağı olarak görülebilir. Bu dönemin yönetmenleri dünyayı anlama ve ifade etme konusundaki benzersiz yeteneklerini, hayatın ve sanatın bütün biçimlerini kuşatan sahici ve samimi ilgilerine borçludur: Arada hiçbir vasıta olmaksızın hayatla bir bağ kurmak ve onu sanatsal malzemenin en yüksek değeri olarak kabul etmek; hayatı taklit etmemek, onu yeniden yaratmak... Antonioni, Bergman, Cassevetes, Traffaut, Visconti, Scorsese gibi yönetmenlerin yaptıkları tam da böyle bir sanat faaliyeti idi. Şimdilerde geleceğin sinemasından söz etmek geleceğin teknolojisinden bahsetmekle aynı anlama geliyor. Oysa sanat olarak sinemada tekniğin payı bu meseleye haddinden fazla önem verenlerin cehaletine nispeten daha azdır. Mukayese etmenin anlamsızlığını hatırlatarak, Antionioni'nin 1961'de tamamladığı La Notte filmi, Alfonso Cuaron'un 2018 yapımı olan Roma filminden daha yakındır geleceğe; tıpkı Hamlet'in dört yüz yıldır aramızda yaşıyor olmasına rağmen Joker'in birkaç ay içinde müteveffa olması gibi. Bir nostalji arzusu olarak anlaşılmamak kaydıyla denilebilir ki, geçmişin mirası geleceğin vaatlerinden daha sahici."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/uyanmanin-vakti-geldi", "text": "Oldukça sıradan bir çocuk olan Matthew'un üvey babası, onu göremediği biriyle konuşurken, hatta duydukları yüzünden öfke patlamaları yaşarken bulduğunda klasik bir hayali arkadaş vakasından fazlası olabileceğinden şüphelenmekte çok haklıydı. Hangi hayali arkadaş bir haftanın neden yedi gün olduğunu, insan ırkının tekerleğe takıntısının sebebini ya da iki cinsiyet olmasının işlevsiz olduğunun farkına neden varamadıklarını merak eder ki? Chocky isimli bu hayali arkadaş, rahatsız edici derecede sıra dışıydı ve acilen ona karşı önlem almaları gerekiyordu. Çünkü kimse kendi anlamadığı şeyleri merak eden kişilerden hoşlanmaz. Kimse bize kendimizi aptal hissettiremez. Chocky üzerinden şaşkınlığı attıkça, okur olarak bizler de tıpkı Matthew gibi cevaplarını daha önce düşünmediğimiz ve sınırlı algımızın çok dışında kalan sorular karşısında afallıyoruz. John Wyndham tam da bunu amaçlıyor. Bilmediğimiz bir evrende geçen ya da günümüzde geçerliliği olmayan canlılar tarafından yaşanan bir kıyamet senaryosu yerine odak noktasına okuyucuyu oturtuyor. İnsan zihninin tüm reddedişlerini Matthew'un anne ve babasıyla birlikte haykırırken, zihnimizin ardında minicik bir ses fısıldıyor: İmkansızı eledikten sonra elinde kalan şey gerçek olmalı. İster istemez kendimize dönmek zorunda kalıyoruz. Yazar John Wyndham'ın belki de en güçlü özelliği, kendimizi yakın hissettiğimiz gerçekçi karakterlerle oluşturduğu o harika diyaloglar. Yazarın Triffidlerin Günü isimli kitabında da aynı özellik göze çarpıyordu. Bilimkurgu dünyasına inat, sanki olaylar kapımızın hemen önünde cereyan ediyormuşçasına okuyucuyu avcunun içine alan da bu olsa gerek. Medyanın çarpıtmaları, geniş ailelerin bitmek bilmez kıyaslamaları, bilim uğruna yapılabileceklerin sınırsızlığı, her işe burnunu sokan kasabalılar; fazlasıyla gerçek ve fazlasıyla esprili. Tabii bir de sürekli vurgulanan ifade yetersizlikleriyle yazar gerçek ustalığını ortaya koyuyor. Chocky'nin de en büyük problemlerinden biri, anlatmak istediklerini karşılamayan dil sorunu. İnsan ırkının gelişiminin en temel sınırını dil oluşturur. 0 rakamının kullanımıyla beraber matematiğin çağ atladığı ya da Yunan metinlerinin çevrilmesiyle gelen Rönesans düşünüldüğünde, yetersiz bir dilin ne kadar kısıtlayıcı olduğu anlaşılabilir. Aslında bilgi evrende serbestçe salınırken biz de en az Matthew kadar ne yapacağını bilmez bir haldeyiz. Hala tüm teknolojik gelişimimiz tekerlek fikri üzerine kurulu ya da günlerimizi 5000 yıl öncesinin ay döngüleri ve hasat takvimleri doğrultusunda yaşıyoruz. İşin acı tarafı ise, bunu bize başkası söylediğinde bile hemen idrak edemememiz. Bilim, gelişme, ilerleme, inovasyon gibi büyük lafların ardına sakladığımız cehaletimizi yüzümüze vurmalarını istemiyoruz. Yazarın bu son romanıyla insanlığın bilinmeyene duyduğu -kimi zaman manasız olan- korkuyu ele alması çok da şaşırtıcı değil. İlerlemeyi sağlamak bilim insanlarının göreviyken, onların yolunu aydınlatmak da sanatla uğraşanlara düşer her zaman. Bunun için bilimkurgu klasiklerine, Geleceğe Dönüş'e, Uzay Yolu'na ya da Jetgiller'e bakmak yeterli. İmkansız görünen görüntülü konuşma ve herkesin heyecanla beklediği uçan kaykaylar artık var! Chocky'nin bize yönelttiği sorulara biraz dikkat edersek çok fazla şey öğrenebiliriz. Evrende dünya dışı varlıkların kullandığı bir enerji mutlaka olmalı; yapmamız gereken tek şey, bir çocuğun açık fikirliliğiyle bakabilmek. Anlatıcı olarak da Matthew'un babasının seçilmesi bu noktada devreye giriyor. Annenin aşırı duygusallığı, Matthew'un şaşkınlığı ve Chocky'nin üstenci tavrıyla değil, mantığın ve sağduyunun sesi olan David'in çabalarıyla her şey gün yüzüne çıkabilir. Çünkü bizler zeki varlıklar olmamıza rağmen, hantal ve geçmişe bağlıyız. Daha özgür olanlarımızın ilhamından faydalanarak bilinmeze ulaşabiliriz. Genç-yetişkin türüne fazlasıyla yakın bir bilimkurgu olan Chocky, kimsenin gözünden kaçmaması gereken bir kitap, özellikle de her şeyi bildiğini iddia eden yetişkinlerin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/uzaklik-yaralar-yakinlik-yorar", "text": "Ali Işık'ın acele etmeyen, yavaş yavaş anlatan, okuru yormayan, detaylarda boğulmayan, öykünün finaline doğru okuru telaşesizce taşıyan bir tavrı var. Yazarın üçüncü öykü kitabı Uzaklık Yaralar postmodern uygulamalar anlamında da oldukça yetkin bir anlatıma sahip. Ali Işık üçüncü öykü kitabını neşretti: Uzaklık Yaralar. Özellikle ikincisine göre bu kitabının postmodern uygulamalar anlamında daha seyrelmiş olduğunu gördüm. Görece daha serbest, daha sade bir anlatıma sahip Uzaklık Yaralar. Yazarın yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızla ilgili bir mesleğinin olması veya bu alana ilgi duyması Türk öykücülüğü bakımından yenilik teşkil eden öyküler yazmasına sebep olmuş. Kitabın bir bölümünü bu yeniliğin belirlediğini söyleyebiliriz. Afrika veya Balkanlar'da yaşananlar, öykülerin konusu haline geliyor. Boşnak bir Müslümanın senelerce hapiste kaldıktan sonra ansızın çıkan bir afla ailesine kavuşmasını anlatan 'Eve Dönüyorum' hem konu hem de mekan anlamında öykücülüğümüz için yeni. Farklı. 'Beyaz Ev' ise Afrika'da dışarıdan gelenlere nasıl bakıldığını, özel olarak da Türklere nasıl bakıldığını göstermesi bakımından ilginç. Burada beyaz adamla Türk olan bir beyaz adamın ayrı ayrı algılanması, Türklere daha olumlu bir bakış sergilenmesi önemli bir ayrım. Kitabın uzaklıklara ilişkin öykülerinden biri ise 'Tam O An'. Afrikalıları çekeceği güzel fotoğrafları için malzeme gören bir Batılı ve fotoğrafını çekmek istediği kişinin bu durumu anlayarak Batılıya olumsuz bakışı yansıtılıyor. Afrika'yı ve Afrikalıyı aşağılayarak bakan Batılı bakış malumumuzdur çokça. Ama burada bu bakışı yakalayan ve ona hak ettiği küçümseyici tavrı iade eden yerli bir bakış daha var. Bir yerde oryantalizmle oksidentalizm aynı karede birleşmiş. Hasılı, Ali Işık, Türkiye'nin çok uzaklarından mekanlar ve insanlar devşirerek onu öykücülüğümüzün bir konusu haline getirmeyi başarmış. Aynı öyküde şair Adonis'ten yapılan alıntılar, belki yazar için kaçışın adresini göstermesi bakımından önemlidir. Kaçış daima kentten uzağadır. Kaçış daima doğaya doğrudur. Bunu sadece Ali Işık bağlamında söylemiyorum. İnsanoğlu, kentte yitirdiğini doğada bulacağına inanır ve sağalmak için yönünü kırsala çevirir. Yakınlık yorar ama insanın da kaçıp kurtulacağı bir yurdu, bir telafi imkanı vardır. Bu da belki biraz tabiatsa biraz da sanattır. Kitaptaki 'Seher Yeli' öyküsü bence bu kaçışın ifadesidir. 'Kaçış' kente rağmen yeniden durum almak ve ruhunuza çeki düzen vermek ise elbette kaçış olmaktan çıkar. Bu bir anlamda dirilişe dönüşür. Kitapta doğaya ve şiire atıf yapılması, yazarın alıntıladığımız bölümde girdiği açmazı nasıl telafi edeceğine dair bir işaret değeri taşır. 'Yeniden' öyküsü de bu yenilenme, değişme, dirilme teşebbüsünde köyün, çocukluğun bir adres olabileceğine işaret eder. Kitapta yer alan ve son zamanlarda ülkemizde hızla yükselen seyahat etme alışkanlıklarımız paralelinde yazılmış olan 'Acelemiz Var' da seyahatin yeni biçimlerine yöneltilmiş bir eleştiridir. Duyumsamadan, durmadan, dinlemeden, düşünmeden, hissetmeden, özümsemeden hızla yapılan yolculuklar insana kişisel bir tatmin duygusu vermez, doyumsuzluk verir. Kitabın son öyküsü de belki başka bir yazımızın konusu olmalıdır. Bu öykü, dört Balıkesirli öykücünün birbirleriyle oynadıkları bir oyundur. Oyunun üçüncü halkasıdır. Postmodern edebiyat bu tür oyunlaştırmaları sever. Ali Işık'ın acele etmeyen, yavaş yavaş anlatan, okuru yormayan, detaylarda boğulmayan, öykünün finaline doğru okuru telaşesizce taşıyan bir tavrı var. 'Seher Yeli'nde bu telaşesiz ve hararetsiz anlatım birden hızlanıyor. Dil şiirselleşiyor. Devrik ve eksiltili cümleler anlatının hararetini artırıyor. Tempo bir hayli yükseliyor. Son cümlemiz: Uzaklık Yaralar, geride bıraktığımız yılın en iyi öykü kitaplarından biri."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/vahsiligin-anatomicisi-roberto-bolaño", "text": "Bolano, Şili'nin başkenti Santiago'da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika'ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika'daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı'nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkanı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış. Bolona için anavatanı Şili'de yaşanan siyasi krizler zinciri hayatındaki bir başka dönüm noktasını teşkil etmiş. Amerika karşıtı sosyalist lider Allende'nin başlattığı reform sürecinde birçok Şilili aydın, sanatçı gibi Bolano da Santiago'ya dönme kararı alıp, sürece katkı sunmak istemiş. Fakat Allende döneminin kanlı bir ABD müdahalesiyle sona erdirilip Pinochet devrinin başlamasıyla ABD- Pinochet karşıtı direniş hareketlerine katılması neticesinde başı epey derde girmiş. Yeniden Meksika'ya dönen Bolano, burada arkadaşlarıyla birlikte bir şiir ekolü oluşturma çabasına girse de, Latin Amerika'da yaşanan krizlerin şiirden ziyade roman türünü domine etmesinin sonucu olarak o dönemin bir grup Latin şairi gibi kurmacaya yönelmiş. Katulunya'ya gidene kadar Meksika'daki edebi çalışmalarının odağına romanı ve bilhassa en çok tesirinde kaldığı Borges'in kurgu poetikasını koyarak; dil, teknik, muhteva kanallarını genişletmek için okumalar, etütler yapmış. Bolano'nun Katalonya macerası onun roman hususunda olgunlaştığı yıllardır. Katalonya'da geçim sıkıntısı çeken yazar, lokantalarda muhtelif işlerde çalışırken bir yandan da roman taslakları yazmaya girişmiş ve peş peşe yayınlanan eserleri kısa sürede ses getirip birçok ödüle layık görülmüştür. Özellikle, Vahşi Hafiyeler romanı Latin Amerika'da büyük yankı bulmuş, 'Herralde 've Ramulo Gallegos' gibi saygın edebiyat ödüllerini almıştır. Bolano, 2003 yılında hayata veda edene kadar, eserleri birçok dile çevrilmiştir. Roberto Bolano, edebiyatı oyun sahası gibi gören bir yazardır. Onun hem romanları hem de öykülerinde kurgunun seyrini takip etmek güçtür. Yetmişli yılların siyasi atmosferini, bu atmosferin öncesinde ve sonrasında yaşanan dünya tarihine yön veren olaylarla karıştırıp ortaya nedensellik ilkesine göre temalar çıkarması, aynı karakterleri başka çehreler ve farklı kimliklerle okurun karşısına dikmesi, sevdiği yazarların metinlerinden sızan epigrafları metnin can alıcı yerlerine nakletmesi, çok yalın gibi duran dilinin altında Latin Amerika'nın kesik damarlarını göstermek için çattığı ironik, yabani ve mizahi hatlar, belirsizlik kavramını çok yönüyle yorumlama isteği gibi manevralar okur için zorlayıcı fakat yazarın oyunbazlığına alışıldığı takdirde şaşırtıcı ve eğlencelidir. Bolano'nun nevi şahsına münhasır bir kurmaca üçgeni vardır. Bu üçgenin dışındaki alan, bir lunapark kadar eğlenceli gibi görünse de, her an ışıkların sönüp gizemli ve uğursuz olayların başlayacağı bir ruh hali taşır. Üçgenin tepe noktası, siyasi, sosyal, psikolojik ve iktisadi olayların eğilip bükülerek edebiyata dönüştürüldüğü yerdir. Latin Amerika'nın dilemmaları, kendi içindeki mücadeleleri ve ABD'ye karşı verilen savaş buradadır. Bu köşede doğmuş karakterler, genellikle sol hareketin onlarca fraksiyonunu temsil ederler. Karakterler, ideal olan sistem üzerinde uzun uzadıya tartışırlar. Fakat aynı karakterler bir yönüyle var olmanın huzursuzluğunu da yüklenmişlerdir. Kırıp dökmeyi göze alarak umut eden ama olduramayan tiplerdir. Sınıf ayrımıyla uğraştıkları kadar varoluş bunalımlarının harcını karan cinlerle de mücadele ederler. Bu savaş, bir anlamda iyi ile kötünün de savaşıdır. Fakat anlatıcı akın ya da karanın savunuculuğunu yapmaktan uzak bir edayla belirsizlik kırbacını şaklatarak bu iki zıtlığı dengede tutmayı amaçlar. Üçgenin diğer ucundaki gotik binalarla dolu sokakta ise Cervantes, Casares, Faulkner, Borges, Cortazar, Vache, Kafka gibi yazarların hayaletleri dolaşır. Bolano pek sevdiği yazarların karmaşık kurgu ve dil sistemleriyle oynayıp bu isimlerin ruhunu, metinlerinde ağırlar. Varla yoku, düşle uyanıklığı, hayal ile gerçeği, mistik olan ile maddesel olan dünyayı eşitlemek ister Bolano. Bu mefhumları birbirinin içine katarak ortaya çok katmanlı alem çıkarır. Bu iklimin retoriği ve bilinci olağandışıdır. Karakterlerin içine yuvarlandıkları dünya sonsuz ve gizemlidir. Bu nokta, metin için oyun içinde oyun üreten bir mekanizma görevi yapar. Bu disipline göre her şey, kırık ya da yarımsa bu yapbozun parçalarını toplayıp birleştirmek gerekir. Ortaya çıkacak görüntü önemli değildir. Esas olan bütünlük, zıtlıkların uyumundan doğan kusurlu güzelliklerdir. Üçgenin diğer köşesinde ise gündelik hayatın akışı durur. Fakat gündelik hayatın ölçülerinde anormallikler vardır. Misal, bazen bir gün yirmi dört saatten çok, kimi zaman ise saniyelerle sınırlandırılmıştır. Bolano, sadece Şili'yi ya da diğer Latin ülkelerini değil dünyanın birçok coğrafyasının referanslarını; olaylar ve kişiler ekseninde de gündelik hayata dahil eder. Ölüme çıkan yollar o yollarda gelişen dostluklar, o dostlukları bıçak gibi ayıran şüphecilik... Göçler, belirsizlikler, travmalar, aşklar, başka yazarların hayatları... Bolano'nun deşmeyi sevdiği konulardır. Bolano karakterlerinin gözünden hayat, hacmi kadar vahşet üreten bir sistemdir. Bolano ise bu vahşetin izlerini elinde büyüteçle inceleyen bir iz sürücü, belki de vahşiliğin anatomicisidir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/vikinglerden-korkuyor-muyuz", "text": "Hayır, tabii ki korkmuyoruz. Özellikle elektriğin, televizyonun icadının ardından Vikinglere gönülden bağlı olduğumuz anlar bile var. Çocukken akıllı bıdık Viki'yi, büyüdüğümüzde ejderhasını eğiten Hıçkıdık'ı ya da koltukta usulca genişleyerek Odin soyundan gelen Ragnar ile Lagertha'yı seyrederken... Ortaçağın bu amansız topluluğunun birçok karakteristiği bize bakıyor. Cesaret, akıl, irade, sadakat gibi. Aslında suyla, herhangi bir topluma göre daha haşır neşirler. Seviyoruz onları. Temiz insanlar. İşin iç yüzü elbette böyle değil. Vikingler, tıpkı Moğollar gibi, ortaçağın en yıkıcı topluluğu. Avrupa'nın baş belası. Yağmacı. Can alıcı bu insanlar, karşı saldırıyla Hıristiyanlaşıncaya kadar durmadılar. Paris'te başarılı olamasalar da, Ragnar'ın oğlu Björn, İtalya'yı korkuyla tanıştırdı. Nice ocaklar söndürdüler, nice aileleri parçaladılar. Üzerinden geçtikleri her köyün yıkıntıları arasından ölümün dumanları yükseliyordu. Bu böyle anlatılır, ancak Georges Dumezil başta olmak üzere birçok araştırmacının dikkatini çeken, tarihin seyrini bu denli değiştiren, kentlere sığamayan yaşamları ve inanış biçimleriyle Vikingler ile ilgili ne yazık ki çok fazla kaynak yok. Yunan tabiriyle Vikingler barbardırlar, öyle pek okuryazar bireyler değiller. Arkalarında çok fazla yazılı materyal bırakmadılar. Mitlerinden başka. Ne var ki, bu söylenceler de Hıristiyanlar tarafından derlenip toparlanmaları nedeniyle tutarsızlık ve keyfi müdahalelerle dolu. Kuzey Buz Denizi'nin etrafından toparlanan bu kaynakların en önemlileri Snorri Sturluson'un iki Edda'sı. Birisi şiir, diğeri düzyazı. Henüz Türkçeye aktarılmayan Edda şiirleri birer balad olarak yazılmış. Tanrıların serüvenlerini aktarmak için olayların birbiri ardına hızla aktığı, araya konuşmaların serpiştirildiği bir tekniğe sahip. Bilgilerin, dinleyiciye aktarılması amacı doğrultusunda, olağanüstü yaratıklar arasında geçen diyaloglar kullanılıyor. Ayrıca neredeyse, Yunan mitolojisinin bir prototipi. Bu metinlerde Zeus, Hera, Herkül ve diğerleri mısraların arasında geziyor. İnanmıyorsanız Odin, Frigg ya da Thor'u Olimpos'takilerle karşılaştırın. Herkül'ün ateşten kılıcı varsa, Thor'un alev alev çekici var. Yunan kültürünün İskandinav destanlarına etkisi tartışılır ancak Olimpos'taki hikayelerin günümüze daha ciddi yordamlarla aktarıldığı kesin. Hem düzyazı hem de şiir olan Edda'ların sahip olduğu mizahi unsurların çokluğu dikkat çekici. Özellikle ne zaman kağıda aktarıldığını bildiğimiz Nesir Edda'yı kimin yazdığını biliyoruz: Snorri Sturluson. Kendisi şahane bir Hıristiyan. Derlediği söylencelerde, bir bakıma Vikingler, hem Tanrılardan yardım umuyor hem de onların insani ve Tanrısal yönleriyle dalga geçiyorlar. Snorri Sturluson, ülkesinin tarihi ve söylenceleri hakkında her şeye hakim. İzlandalı zengin bir çiftçi, siyasi önder, bir sefir ve dönemin Norveç kralı Hakon Hakonarson'un emri altında bir hizmetli. Şiir de yazan Sturluson, nesir olan Edda'yı genç şairlere bir kılavuz olarak 1220 yılında hazırlamış. Kitap, üç bölümden oluşuyor: Skaldskaparmal ve Hattatal biçiminde. Giriş bölümünü ise Gylfaginning çatıyor. Edda kelimesinin karşılığı tam olarak bilinmiyor. Belki de Sturluson'un köyünün adı olan Oddi'den geliyordur. Gylfaginning, bir anlamda Kuzey söylencelerinin bir özeti. Gylfi, İskandinavların ilk hakanı. Efsanevi. Burada Odin aramıza zuhur eder. Snorri, ardından, bir araya getirdiği mitolojik unsuru kurgulayarak aktarır, okura. Bu metinlerin aslına sadık olduğu bu yüzden şüpheli. Detayların yoğunluğunun, Sturluson'un mevzuya üst düzeyde vakıf olduğunun bir göstergesi olmasına rağmen. Kitabın ilk iki bölümü tıkır tıkır işliyor. Zaten yazarın ölümünün ardından tamamlandığı düşünülen giriş bölümünün amacı, okuru Skaldskaparmal'a hazırlamak. Bir bakımdan, genç şairlere şiir dilini öğretmek, geleneksel terimleri kapsayan geniş bir kelime haznesi kazandırmak ya da şiirleri takip edebilmeleri için şiirlerde yer alan eğretilemeleri doğru anlamalarını sağlama düzeyinde çalışılmış. Son bölüm Hattatal, ilk dönem İskandinav saray şairleri tarafından kullanılan çeşitli şiir teknikleriyle donanmış. Bu bölüm ağıtlarla doludur. İlki, Kral Hakon Hakonarson'a yakılmış. İkincisi onun kayınpederine. Sonuncusunda her iki acı bir araya gelmiş, türkü olmuş. Loki bu metinlerde başat rolü üstleniyor. Onun üzerinden dokuz dünyalı atmosfere geçiyoruz. Bu önemi biraz da Dumezil yardımıyla belirliyoruz. Nesir Edda'da tüm doğa olayları Olimpos'ta olduğu gibi mitolojik öykülerle yakalanır. Bu anlatılarda, Viking kültürünün birer parçası olan hayvanları, ev eşyaları, ritüelleri, alışkanlıkları, hastalıkları okuruz. Her bir doğa olayı farklı bir Tanrı tarafından gerçekleştirilir. Bir güç dengesi içerisinde Tanrı ve Tanrıçalar yaşamlarını sürdürürken, biz de Norse dilinin inceliklerini öğreniriz. Bu açıdan ayını zamanda elimizdeki, etimolojik bir kaynak. Sıklıkla yazarın araya girip sesini duyurduğu bu metinlerin sağaltılmış olduğu yönünde eleştiriler bir yana, kullanılan sembollerin, metaforların ve eğretilemelerin İskandinav mitleri bağlamında yeniden yorumlanmasına yardımcı olan bir metin. Belki de Sturluson'un amacı bu. Sıkı bir mümin olan Sturluson, ortaçağın sonlarında Orta ve Güney Avrupa sakinlerini korkutan Vikingleri, belki de Nesir Edda'sıyla biraz daha evcilleşirdi. Tüm bunlardan sonra, ortaçağda, Her askerin bir komutan olduğu Vikingler ölümcül kılıçları ve baltalarıyla yurdunuza doğru geliyor, onlardan korkuyor musunuz? denilseydi, Hayır, korkmuyoruz, diye cevap verilmesi neredeyse imkansızdı. Şükür ki bu çağda yaşıyoruz, Vikingleri seviyoruz. Yakın zamanda Vikinglere gösterilen ilginin yeniden canlanmasında, hiç kuşkusuz, en önemli etmen Vikings dizisi. 2013'te başlayan dizi, doksan bölümlük dev bir yapım haline geldi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/wolfgang-borchert-ama-fareler-uyurlar-geceleyin", "text": "Öyküde ritim dendiğinde ilk akla gelecek isimlerden biri de Wolfgang Borchert'tir. Borchert, coşkulu, şiirsel öykülerini bütünüyle ritmin gücüne yaslar. Melankoli, hüzün ve başkaldırıyla ördüğü öykülerini müziksel araçlarla destanlaştırır. Borchert, öykülerinde, bu kısacık hayatının sorumlusu gördüğü savaşla hesaplaşır. Savaş atmosferini, silah seslerini, korkuları, ölümleri çok sesli bir besteye dönüştürür. Örneğin Kedi Donmuş Karda öyküsünde, doğayı ritmik bir unsur olarak kullanır. Wolfgang Borchert hemen her öyküsünde ritmi temel bir öge olarak kullanır. Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Wolfgang Borchert'in (1921-1947) Ama Fareler Uyurlar Geceleyin kitabıdır. Borchert yirmi altı yıllık küçücük hayat serüveninde ölüm ile en gerçek yüzleşmeyi yapmış bunun sonucunda da ölüm ve hayat ikilemini öykülerine ustalıkla yansıtmıştır. Gece, yıldızlar, ölüm, yalnızlık, savaş, hayat, fanilik, kent kavramları etrafında kurduğu öykü dünyası; yaşamsal deneyimlerinin sanat katına yükseltilmesi sonucu derinleşir, zenginleşir ve kalıcı insanlık dramına dönüşür. Asıl şaşırtıcı olanı bütün bunları ömrünün iki yılına sıkıştırabilmiş olmasıdır. Bir savaş mağduru ve kayıp kuşağın bireyi olarak dönem gençliğinin çığlığını, ağıdını, başkaldırısını yazmak ona düşer. Ölümleri, açlıkları, yalnızlıkları içtenlikle dile getirdi. Alman ruhunun acı inleyişlerini kağıda döküyordu. Siperleri, mezarlıkları, yangınları en acıtıcı bir şekilde anlatıyordu. Savaş sonrası yersiz yurtsuzları, yenilgileri, toplum dışına düşmüşleri, bedensel ve ruhsal acılar çeken insanları kayda geçirir. Bir acılı kuşağın yaşadıklarını unutuşa terk etmeden abideleştiriyordu. Sadece yazmıyor, besteliyordu. Çünkü bir sesti, bir çığlıktı yazdıkları. Gür ve dramatik. Aynı zamanda acıyı, kaba, abartılı çizgilerle değil; incelikle dokurken, yüzeysel bir aksiyondan çok, içsel bir sızı olarak işliyordu. Öykülerinde yenilginin değil, öfkenin ve başkaldırının yüceltimi vardır. Amaç bu güzelim hayatı yaşanmaz kılan olumsuzlukları mahkum etmek, insan deneyiminin altını çizmektir. Hastanede yazdığı ve en güzel öykülerinden biri olan Karahindiba öyküsünde hayat coşkusunu emsalsiz bir simge ile dile getirir. Öyküde, hücreye kapatılan anlatıcının hissettikleri, psikolojisi Borchert'in kendisi de hücrede kaldığı için belgesel bir dramaya dönüşür. Öyküde ritim dendiğinde ilk akla gelecek isimlerden biri de Wolfgang Borchert'tir. Borchert, coşkulu, şiirsel öykülerini bütünüyle ritmin gücüne yaslar. Melankoli, hüzün ve başkaldırıyla ördüğü öykülerini müziksel araçlarla destanlaştırır. Borchert, öykülerinde, bu kısacık hayatının sorumlusu gördüğü savaşla hesaplaşır. Savaş atmosferini, silah seslerini, korkuları, ölümleri çok sesli bir besteye dönüştürür. Örneğin Kedi Donmuş Karda öyküsünde, doğayı ritmik bir unsur olarak kullanır. Wolfgang Borchert hemen her öyküsünde ritmi temel bir öge olarak kullanır. Wolfgang Borchert'in öykülerini açıklayacak ikinci sözcük ise şiirselliktir. Öykülere coşkulu, lirik bir atmosfer hakimdir. Anlatıcı kendi sesiyle değil duygu anının sesiyle konuşmaktadır. Şiirsel öykülerde, soyut, imgesel, simgesel bir anlatım tercih edilir. Bu öykülerde, dil işçiliği iyice incelmiş, felsefi boyut derinleşmiş, anlam soyutlama/metaforlarla zenginleştirilmiş bir haldedir ve okurdan dikkat/çaba isteyen biçimsel bir yapı oluşturulmuştur. Yoğunluk ve şiirsellikle anlam parlatılmıştır. Akışkanlık, şiirsellik ve yoğunlukla oluşturulan öykülerde anlam öbekleri simgesel ifadelerle izah edilir. İşte tüm bu özellikler de onu kaçınılmaz olarak düzyazının gerçekliğinden uzaklaştırıp şiire, onun imkanlarına başvurması sonucunu doğurur: Şiirsellik tam da budur. Wolfgang Borchert Kargalar Akşam Yuvalarına Uçar öyküsünde, sevgiliden, sevgiden, talihten yoksun, rıhtımdaki iki kişinin; sadece diyaloglarıyla, yoksul ve kimsesiz hayatları, yoğun ve şiirsel bir anlatımla üç sayfada açığa vurur. Çatıların Üstünde Konuşmada öyküsünde ise yalnızların, kimsesizlerin dünyasına eğilir. Trenler, Öğlesonraları ve Geceler öyküsünde, insan ve trenin aynılığını anlatırken soluk soluğa, şiirsel bir metin oluşturur. Onun pek çok öyküsü savaş karşıtı bir manifesto gibidir. Yıkıcı savaşın mağduru Wolfgang Borchert, savaşın ruhlarda, bedende, toplumda yarattığı dramları ustalıkla öyküleştirdi. Öykülerindeki kar motifinin çokluğunu, Rusya'da yaşadığı savaş atmosferine bağlamak mümkündür. Savaşı en ağır şekilde mahkum ederken bunu kaba bir mesajla değil, etkili göndermeler, ince ayrıntılar ve vurucu imgelerle gerçekleştirir. Saz Benizli Kardeşim öyküsü bembeyaz karlar içinde yatan gencecik asker ölüsüne yazılmış bir ağıttır. Jesus 'Benden Paso Artık' Diyor öyküsü de yine dokunaklı bir savaş dramını işler. Savaşta mezar kazıcılardan biri, her Allah'ın günü onlarca mezar kazmaktan bıkmıştır. İnsanların, insanlık dışı cesetler olarak üst üste yığılması onu dehşete düşürür ve askerden firar eder. Bowling Oyunu öyküsünde, siperde; silah, öldürme, savaş üzerine konuşan askerlere mikrofon uzatılır. Savaşın saçmalığı bir cinnet hali olarak sunulur. Wolfgang Borchert bu türün en güzel örneklerini de vererek hayat ve eserini bütünlüğe ulaştırmış bir yazardır. Bu anlamda sadece Alman edebiyatı değil, dünya öykücülüğü de bu yaşama ve eserlere çok şey borçludur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yaz-ortasinda-bir-gecelik-ruya-ibrahim-hilmi", "text": "Shakespeare, dünyada birçok insanın alıntı yaptığı yazarlardan, ozanlardan birisi. Ticari girişimlerini tiyatro formundaki eserleriyle geniş kitlelerle buluşturan İngiliz şair, matbaanın etkisiyle dünyanın en fazla dilde dolaşan yazarlarından biri olarak kabul edilebilir. Hayat serüvenimde birçok defalar yolumun kesiştiği Shakespeare'in doğduğu yer olan Stratford upon Avon'a gittiğimde beni hiç de ilham veren bir manzara karşılamamıştı. Daha çok hasadını yapmış köylüleri eğlendirecek dönemsel bir işletmenin mahir girişimcisi olarak canlanmıştı zihnimde Shakespeare. İşlerini büyütmesi için Londra'ya gidip daha kalabalık bir kitle edinmesi şarttı ve öyle de yapmıştı. Kurduğu dil, üzerinde güneş batmayan İngiliz sömürge topraklarının birlikte tekrarladığı bir mantraya dönüşmüş: Olmak ya da olmamak... Bir ihtimal daha var Türkçe söylemek gerekirse. Paris'te ziyaret ettiğim İngilizce kitap satan Shakespeare and Company kitapçısı gurbette yalnız düşmüş İngilizce konuşan bir yabancının kendini yalnız hissetmemek için nasıl bir zihin geliştirdiğini gösteriyor. Dil sizinle birlikteyse yalnız sayılmazsınız, orada kocaman bir dünya kurabilirsiniz. Benzer isme sahip Varna kitapçısı: Shakespeare and Friends. O da bugün Bulgaristan sınırlarında yer alan bir kitapçı. Sahibesi Amerikalı tıpkı Paris'teki kardeşi gibi... Sözün gücüne inanmak için müthiş bir gözlem alanı sunuyor. Arkadaşlarımdan biri İskenderiye'ye yerleşti ve çocuklarından birinin gittiği okul İngilizlere ait. Derslerinden biri de Shakespeare. Tarihi, coğrafyayı ve edebiyatı hep Shakespeare üzerinden okuyorlarmış. Shakespeare onların hayatının bir parçası. Türkiye'ye geldiklerinde bir sahafa gidip ?? köşede kalmış kitaplardan birine göz atmış: Yaz Ortasında Bir Gecelik Rüya... Bir Yaz Gecesi Rüyası olarak bilinen kitabın Türkçe'de bu isimle bilinmeden önceki hali. Shakespeare, Üsküdar'da. Kitabı eline geçiren küçük kızım iştahla okumaya başladı. Araya sıkışmış bir formalık Kumarcılar'ı da kitabın bir cüzü sanmış. Durmadan konuşturuyor oldu ilk yorumu. Kitap ilgimi çekti ve göz attım. Genişçe kaleme alınmış takdim yazısı Cumhuriyet'in ilk dönemine ait olduğunu işaret ediyordu. Takdim yazısındaki edebi lezzet, Şekispir hakkında verilen tafsilatlı malumat yayıncının bu kitaba verdiği önemin göstergesiydi. Sadece satış yapmak, para kazanmak üzerine neşredilmemişti anlaşılan. Takdim yazısının altında imza: Kitapçı İbrahim Hilmi. İlk defa karşılaştığım bu ismin beni götürdüğü adres: Olmak ya da olmamak... Bugün Romanya sınırları içinde başlayan bir aile hikayesi, İstanbul'a uzanıyor. Osmanlı'nın son dönemlerinde yayıncılık işine giriyor İbrahim Hilmi. Askeri yayıncılık revaçta, zabitler için yayınlar gerekiyor. Gayretle başlıyor işe. Sonra dönem değişiyor. Çeşitlerini farklılaştırıyor. Ders kitabı dahil olmak üzere farklı eserler basıyor. Aralarında atlaslar da var. Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi ile Boşboğaz ve Güllabi dergilerini çıkardığı da hakkında verilen bilgiler arasında. Bıkmadan usanmadan yayıncılığa adanmış bir hayat. Ne var ki hem coğrafya hem de alfabe değişiyor. İbrahim Hilmi elinde artık geçerliliğini yitirmiş ders kitaplarıyla kalakalıyor. Yeni harflerle baskı için gayret ediyor ve her kitabını ülkenin gelişmesi için eşsiz bir imkan olarak görüyor. Elimdeki Shakespeare eserinde soy adı yok. Ansiklopedi maddesinde İbrahim Hilmi Çığıraçan olarak geçiyor ismi. Soy adı kanunundan önce de Tüccarzade. Belli ki o da pek beğendiği Shakespeare gibi tüccar yanı olan bir kültür insanı. Takdim yazısındaki iyimserliği ve kelimelerin içinde parlayan gayreti takdire değer. İbrahim Hilmi'nin yayıncılık gayretini damının pek çok yerinden su sızan eski bir evde koşuşturarak tamir etmeye çalışan becerikli bir ustaya benzetebiliriz. Ne var ki çaba içinde olduğu zamanlarda yağmur devam ediyordu. Şimdi o yağmurun dindiğini ve çatının esaslı bir tadilattan geçtiğini söylemek mümkün. İbrahim Hilmi'nin şahsi gayretleriyle ateşini söndürmediği ocakta yüzlerce yayıncı binlerce kitapla kültür ateşini diri tutuyor. Eski bir kitabın takdimindeki duru ifadeler ise onun kendi çağına olan tanıklığı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yazarin-bir-intikam-melegi-olarak-portresi", "text": "Yokluktan gelip kendini zenginlerle ünlülerin arasında bulan ama yanlarında kendini hep bir fino köpeği gibi hisseden ve başkalarını eğlendirme mecburiyetinden yakınan Truman Capote, ateşli bir silahı andıran bir intikam romanı yazmaya başladı ve bütün hayatı değişti. Üç bölümünü okuyabildiğimiz Kabul Edilmiş Dualar'ın akıbeti meçhul, tamamlanıp tamamlanmadığını bilmiyoruz. Kimilerine göre yazarı tarafından yok edildi, kimilerine göreyse bir banka kasasında tutuluyor. Kurgu dışı romanın en büyük ustalarından Truman Capote bir gün bir kitap yazdı ve bütün hayatı değişti. Ama durun, anlatmaya en başından başlayalım... Yoksul bir ailenin oğluydu. Çocukluğu kendi deyişiyle, tıka basa yokluklarla dolu bir yılan deliğinde geçmişti. Ne ailesi vardı, ne konuşacak kimsesi. Sevgiye, umuda, geleceğe dair hayallere de yer yoktu o yılan deliğinde. Bir tek kitaplar vardı. Küçük Truman oburca bir iştahla eline geçen her şeyi okuyordu. Zamanla karanlık geçmişini geride bıraktı ve yazmaya başladı. İnce yüz hatlarıyla epeyce yakışıklı sayılacak bir genç adamdı ama nörotik, kaygılı, aşırı hassas ve alıngandı, incineceği korkusuyla insanlara temkinli yaklaşıyordu. Gelecekte dönüşeceği yıkıcı karakterin ipuçları belki buralarda gizliydi. Zamanla cüretkar, intikamcı ve hakkında konuşulmasını zerre umursamayan biri haline geldi. İlk romanı Başka Sesler, Başka Odalar yayınlandığında 23 yaşındaydı. Kitap yayımlanır yayımlanmaz edebiyat dünyasının ve yüksek sosyetenin göz bebeği haline geldi Capote. Herkes onunla tanışmaya, konuşmaya can atıyor gibiydi. Şairler, yazarlar, ressamlar, aktörler, yönetmenler, yapımcılar, galericiler, müze sahipleri, iş adamları, iş adamlarının eşleri, aylak mirasyediler... Tiffany'de Kahvaltı, Gece Ağacı, Bukalemunlar İçin Müzik arka arkaya yayımlandı ve yazdığı her kitapla birlikte Capote'nin parıltısı daha da arttı. Kansaslı bir çiftçi ailenin bir psikopat tarafından hunharca katledilmesini konu alan kurgu dışı romanı Soğukkanlılıkla yayınlandığında artık zirvedeydi. Katil Perry Smith'le hapishanede yaptığı baş başa görüşmelerden yola çıkarak yazdığı kitap ona uluslararası alanda da saygınlık kazandırdı. Ardından başta sözünü ettiğim kitaba, kurgu dışı yeni romanına geldi sıra. Bu kitap için, Proust'un Fransa'da yarattığı etkiyi Amerika'da yaratacak ve benim başyapıtım olacak, diyordu Capote. İlhamını Avilalı Azize Teresa'nın, Kabul edilmiş dualara, kabul edilmemiş olanlardan daha fazla gözyaşı dökülmüştür, sözlerinden alan bu romanın adı, Kabul Edilmiş Dualar olacaktı. Okuru hararetlendirmek adına Esquire dergisinde ilk iki bölümü yayınladı. Derken sıra üçüncü bölüme geldi. Esquire'ın Kasım 1975 sayısı bayilere düştüğünde New York sosyetesi, hayatının en büyük tokadını yedi. Dergide, Kabul Edilmiş Duaların üçüncü bölümü olan La Cote Basque yayınlanmıştı. New York sosyetesi bir süre donup kaldı. Ardından herkes telefona sarıldı. Esquire'ı gördün mü? diyorlardı tanıdıklarını, arkadaşlarını teker teker arayıp, okur okumaz beni ara. Hizmetçiler bayilere gönderiliyor, harıl harıl dergiler aldırtılıyor, bazıları içinde kendi adlarını görmedikleri için derin bir nefes alırken, o kadar talihli olmayan diğerleri dehşete kapılıyordu. En karanlık rüyaları ve en büyük sırlarıyla bir dergi sayfasında yüzleşecekleri hiç akıllarına gelmemişti. O güne dek verdiği röportajlarda, tabancayı andıran bir roman a clef tasarladığını anlatıyordu; kabzası, tetiği, namlusu hatta mermisi bile olacaktı bu silahın. Ateşlediğimde o mermi görülmedik bir hızla ve kuvvetle fırlayacak, diyordu: Bammm! Namluyu aslında kendine çevirdiğinin farkında değildi, bütün o zengin ve güçlü insanların sırlarını ifşa etmek bir nevi sosyal intihardı. Bizde Sel Yayıncılık etiketiyle yayınlanan Kabul Edilmiş Dualar'da, Soğukkanlılıkla'da yaptığını yapmıştı Capote, yani gerçek insanların gerçek hikayelerini bir roman kurgusu içinde anlatmıştı. Tek farkla, bu kez akıbetini kimsenin umursamadığı bir idam mahkumunun değil, New York jet sosyetesinin, Gloria Vanderbilt, Ann Woodward, Peggy Gugenheim, Babe Paley, Slim Keith, Mona Williams ve Jackie Kennedy'nin kız kardeşi Lee Radziwill gibi önde gelen temsilcilerini anlatıyor, kuğularım diye andığı bu göz kamaştırıcı güzellikteki saygın ve güçlü kadınların gizledikleri sırları, kocalarına ihanetlerini hatta bir tanesinin geçmişte işlediği cinayeti okura altın bir tepsiyle sunuyordu. İçlerinden birinin çok ünlü bir yönetmenle evlenmek suretiyle nasıl sınıf atladığını, bir diğerinin oğlunun on sekiz yaşındaki arkadaşını nasıl baştan çıkarıp kuklası haline getirdiğini öğreniyordu okurlar. Sonradan yazar olan sosyetik güzel, Avrupalı aristokratlarla ilişkilerinden kazandığı paraları porno aktörlerine yediriyordu. Altına kaçırdığı belli olmasın diye donunun içine bebek bezi koyan çapkın armatör karısını uyuttuktan sonra, efsane gece kulübü Studio 54'te genç kız avcılığına çıkıyordu. Yoksul bir ailenin hırslı kızı çok zengin bir ailenin varisiyle evleniyor ve mirasa kısa yoldan kavuşmak için kocasını öldürüyordu ama kayınvalidesi bu skandalla aile şerefleri lekelenmesin diye gerçeği polise anlatmıyordu. Romanın en cüretkar yanı, hemen hemen herkesin adıyla, sanıyla geçmesiydi. Capote'nin şefkatten yahut saygıdan isimlerini değiştirdiği birkaç kişi hariç kitaptaki herkesin kimliği ortadaydı. O değiştirilenlerin kim olduğu da apaçık ortadaydı. Bir fino köpeği gibi sürekli olarak eğlendirmek zorunda hissettiği zenginlerden ve kuşkusuz rakiplerinden intikam almak için yazdığı romanda Capote'nin yerle yeksan etmediği üç kişi var hepi topu. Biri, gerçek Holly Golightly olarak da anılan Carol Matthau. Matthau, gençlik yıllarında baş döndürücü hızlı hayatıyla sosyete sahnesinde esip geçmiş ve bu sebeple Tiffany'de Kahvaltı'ya ilham vermişti. İyilikle anılan diğerleriyse iki Fransız edebiyatçı: Yazarın yaratıcı alandaki ilk destekçilerinden olan ve ona hayatı boyunca saklayacağı gül rengi kağıt ağırlığını hediye eden Colette ile yazarın epeyce yabani ama düşünceli bir insan olarak hatırladığı Albert Camus. Capote içinde bulunduğu durumu henüz tam anlayamamıştı. Kopan fırtınaya bir türlü anlam veremiyor, en yakın dostlarının onu bir anda terk etmesinin altında yatan sebebi bulmaya çalışıyordu. Niye böyle yapıyorlar, ben bir edebiyatçıyım, işim fino köpeği gibi onları eğlendirmek değil, edindiğim her bilgiyi kullanma hakkına sahip olduğumu bilmiyorlar mı? diye soruyordu durmadan. Truman Capote'nin düşüşü hiç beklemediği kadar hızlı oldu. Tıka basa yokluklarla dolu bir yılan deliğinde başlayan hikayesi herkesin gözleri önünde icra edilen çok yavaş ve acılı bir intiharla son buldu. Hiciv ustası Lytton Strachey, İyi bir yaşam öyküsü kaleme almak, iyi bir yaşam sürmekten zordur demiş. Ressam Dora Carrington'la yaşadığı garip aşkı Carrington filminde izleyenler hatırlar, hazırcevaplığı ve cüretkarlığıyla Strachey'nin Oscar Wilde çapında bir yetenek olduğunu düşünenler var. Eserleri dilimize çevrilmediği için o kadarını bilemiyoruz ama bu söylediğinde haklı olabilir. Ustalıkla kullanılması gereken çift taraflı bir silah şu yaşam öyküsü denen şey çünkü birisini yazmak, onu hem yüceltmek hem de sıradanlaştırmak anlamına geliyor. Yaşam öyküsü yazılacak kişinin hem kimseye benzemeyen, hayranlık duyulası yahut korkulası yönleri gösterilmeli hem de covid-19 çağında toplu taşıma araçlarını kullanmaya mahkum sıradan fanilerinkilere benzeyen zaafları... Okuyucu, vay be, ne adammış ile vay be, o da bizim gibi biriymiş meğer arasında gidip gelmeli. Benzer bir şeyi yıllar sonra Alain de Botton da yaptı aslında. Soğukkanlı bir titizlikle kaleme aldığı kitabı Öp ve Anla, herhangi bir kayda değer başarısı ya da suçu bulunmayan sıradan bir insanın da yaşam öyküsünün romanlaştırılabileceği fikrinden doğdu. Anlattıklarına bakılırsa Botton, çevresine bir müddet alıcı gözüyle baktı ve sonunda av olarak karşılaştığı en özelliksiz kadını seçti. Allem edip kallem edip ona kendini sevdirmeyi başardıktan sonra da kadınla mahrem bir ilişkiye girdi. Her şeyini öğrendi kadının; geçmişini, aşklarını, zor zamanlarını, güzel zamanlarını... Mektuplarını okudu, fotoğraflarına baktı hatta arada ilgisini çekenleri çaldı. Böylece yaşam öyküsü yazarının, anlatmayı seçtiği kişiyi şahsen tanımasının gerekmediği yolundaki yaygın kabulü yerle bir etti. Bu iki yazarın cüretkarlıkları gene de sınırlıydı. Sonuçta Botton zar zor da olsa yaşam öyküsünü yazdığı kişiyi ikna etti ve kitabını onun izniyle bastırdı. Henry James'e gelince; izin almaya gerek duymuyordu belki ama olayları, isimleri değiştiriyor, ayrıntıları hayal gücüyle zenginleştiriyordu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yazarin-maceraci-olarak-portresi", "text": "Macera deyince ilk akla gelen yazarlardan biri Joseph Conrad, hiç kuşkusuz. Jozef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Polonya'da doğan Conrad çocukluğundan beri denizci olmayı hayal ediyormuş. Annesiyle babası öldükten sonra amcasıyla birlikte Avrupa'ya gitmiş, 1874 yılında da Marsilya'dan kalkacak bir gemiye miço olarak yazılmış. Bir süre İngiliz ticaret gemilerinde çalışıp usta gemici unvanını aldıktan ve yirmi yıl denizcilik yaptıktan sonra da 1894'te emekli olarak İngiltere'ye yerleşmiş ve yazmaya başlamış. Narcissus'un Zencisi, Lord Jim, Nostromo, Denizin Aynası, Talih ve bilhassa Karanlığın Yüreği gibi romanlarında, denizcilik döneminde bizzat yaşadığı olayların izlerini görmek mümkün. Başka maceracı yazarlar da var aslında, Klondayk Altın Avı'na katılan Jack London ya da dünyanın dört bir yanını dolaşırken kendini hep alevli olayların ortasında bulmayı başaran Ernest Hemingway gibi... Ama sevgili okur, bu yazıda size onlardan değil, son derece minör ama bir hayli özgün maceralar yaşamış iki başka yazardan ve benzersiz diyebileceğim romanlarından bahsedeceğim. Xavier de Maistre, 1790'da henüz 27 yaşındayken dünyanın gizli saklı köşelerini, cennet mekanlarını ve zorlu güzergahlarını dolaşan seyyahları şaşırtacak, onların genellikle göz ardı ettiği hatta belki küçümseyip burun kıvırdığı bir coğrafyanın ilk gezi rehberini yazmıştı. Bu benzersiz kılavuz kitabın adı, Odamda Yolculuk'tu. Genç adam yasa dışı bir düelloya kalkıştığı için Turin'de ev hapsine mahkum edilmişti. Kırk iki gün boyunca etrafını otuz altı adımda dolaşabildiği bir odada kaldı ve tutsaklığını ironik bir özgürlük metnine dönüştürdü. Neticede insanın bedeniyle ruhunu ayrıştırabileceğini, bedeni ufacık bir odada hapsolmuşken ruhunu istediği her yere gönderebileceğini öne sürüyordu. Bu yolculukta deneyimlenecek coğrafyalar, izlenecek güzergahlar ve mola verilecek duraklar belliydi hatta her seyahatte olduğu gibi beklenmedik kazalar bile oluyordu. Özetle, okuyunuz... Xavier de Maistre'ın, ufacık bir odayı turlarken o çağda pek popüler olan seyahat jurnallerinin üslubuyla dalga geçerek kendi kendiyle felsefi tartışmalara girişmesini okumak, bugün bile çok eğlenceli. Ezelden beri varmış hissi uyandıran bir nehir. Nice zorluklarla dolu bir seyahat. Üç genç adamın akıntıyla ölümüne mücadelesi. Sonunda tüm belaları savuşturmuş halde, yorgun ve bitkin bir şekilde yolculuğu tamamlamaları... Hayır, Joseph Conrad'ın romanı Karanlığın Yüreği değil bu sözünü ettiğim kitap. Onunla uzaktan yakından ilgisi yok. Gizemli Albay Kurtz'u bulmak için Kongo'nun derinliklerine seyahat eden Charles Marlow'un ummadığı dehşetlerle karşılaşmasını ve kendini arkaik olanın medeniyete karşı açtığı kıran kırana savaşın ortasında bulmasını okumuyoruz. Okuduğumuz Jerome K. Jerome imzalı Bir Kayıkta Üç Kafadar. Çok komik, çok eğlenceli. Fakat üçü de fazlasıyla çıtkırıldım birer salon beyefendisi olduğundan, dahası abartı sanatının ustası bir edebiyatçının zihninden çıktıkları için, seyahatleri planladıkları kadar dinlendirici geçmeyecektir ve kahramanlarımız, güvenilmez hava tahminlerinin yol açtığı felaketler, patates soymanın baş edilmesi güç zorlukları, nehri esir alan buharlı teknelerin ortalığa sürekli olarak is ve duman püskürtmesi gibi sebeplerden ötürü türlü çeşit talihsizlikler yaşayacaklardır. Bu harikulade küçük romanı okurken bize düşen şeyse çokça eğlenmek ve bu doyumsuz mizah başyapıtının tadını çıkarmak... Sonuçta tüm zamanların en iyi yüz romanı listelerinin gediklisi bir kitaptan bahsediyoruz. Şimdi rafta öyle kendi halinde, sessiz sedasız durduğuna aldanmayın. İlk yayınlandığında, yani 1800'lerin sonlarında satışı milyonu geçerek kendi çağı için şaşırtıcı bir rekor kırmıştı. Aslına bakarsanız, Jerome K. Jerome da roman karakteri gibi bir adam. Sonradan yoksul düşen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Beş parasız geçen çocukluk yıllarında siyasete atılmayı ya da yazar olmayı hayal ediyormuş ama 13'üne bastığında, annesiyle babasını kaybetmiş ve hayatını kazanmak için çalışmaya başlamış. İlk işi kömür toplayıcılığıymış. Dört yıl boyunca gece yarılarına kadar trenlerden demiryollarına düşen kömürleri toplamış. Biraz büyüdüğünde, şansını aktörlükte denemeye karar vererek küçük bir tiyatro topluluğuna katılmış. 21'inde, bu işte dikiş tutturamayacağı kafasına dank etmiş ve kendine yeni bir meslek aramaya başlamış. Gazetecilik yapmış, denemeler, hiciv metinleri ve kısa öyküler yazmış, ancak saygın bir çevrenin mensubu olmayışının da etkisiyle yazdıkları çoğunlukla reddedilmiş. Postacılık, hukuk bürosunda katiplik hatta pastacı çıraklığı bile yapmış. Birkaç yıl sonra Idle Thoughts of an Idle Fellow adlı deneme kitabı alçakgönüllü bir başarı kazanınca, eşi Georgina onu yeniden yazmaya yönlendirmiş. Artık bir parça para kazanmayı kafasına koymuş olan Jerome da eşiyle balayında çıktıkları tekne turunu yazma niyetiyle almış eline kağıdı kalemi, başlamış... Gelin görün ki, ilerledikçe bambaşka bir şeye dönüşmüş yazdıkları ve Bir Kayıkta Üç Kafadar çıkmış ortaya. Kitap, günlük hayatın sıradanlığına, İngiliz yemeklerinin tatsız tuzsuzluğuna ve taşra-şehir çatışmasına dair komik anekdotlarıyla, Victoria dönemi İngiliz hayat tarzını ve zamane değerlerini eleştiren nefis bir taşlama. Mesela midelerinin bahtsız köleleri olan bu üç beyefendinin yanlarına bir konserve açacağı almayı akıl etmedikleri için bir türlü açamadıkları ananas konservesiyle mücadeleleri öyle eğlenceli ki, okurken gözlerinizden yaşlar boşanacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yazarin-terapist-olarak-portresi-golgeler-ve-romanlar", "text": "Engin Geçtan'dan Clarissa Pinkola Estes'e, Victor E. Frankl'dan Irvin D. Yalom'a, Kemal Sayar'a psikiyatriyi edebiyatla buluşturan yazarlara bakacağız bu ay. Psikiyatrist Engin Geçtan, denemelerinin yanı sıra, Kırmızı Kitap, Dersaadette Dans, Tren, Kızarmış Palamutun Kokusu, Kuru Su, Mesela Saat Onda gibi başta karmakarışıklıklarıyla insanın başını döndüren ama ilerleyen sayfalarda kaosun, yerini daima kendine has bir düzene bıraktığı romanların da yazarıydı. Keskin zekası, mizahi ama sert eleştirelliği ve her şeye rağmen koruduğu iyimserliğiyle dikkat çekiyordu. İlkel ve yabanıl yönlerimizle ilgilenen, bilhassa kadınlar söz konusu olduğunda kurtuluşu o yanlarımızı keşfedip ortaya çıkarmakta, onlarla yüzleşmekte gören terapist yazarlardan biri de Clarissa Pinkola Estes. Macar ve Meksika kanı taşıyan, ailesinde dokumacılar, dantel örücüleri, terziler, marangozlar, çiftçiler olan Estes, kaybolmaya yüz tutmuş sözlü anlatı geleneklerinden ve insanlığın ortak bilinçdışının aynaları saydığı masallardan etkilenerek yazan bir şair aynı zamanda. Veriminde, insanlığın 19. yüzyılla birlikte doğadan kopuşundan ve duygulara yer vermeyen kapitalist bir endüstri çarkının içinde kayboluşundan yola çıkıyor. Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kültleşmiş kitabında kadınlara hayatta kalmalarını sağlayacak yalın, uygulanabilir ve doğal çözümler öneriyor. Ona göre kadınların yapması gereken, içlerindeki doğal sesi, yabanıllığı keşfetmek. Tacizden, şiddetten ve aşağılanmaktan söz etmişken, Victor E. Frankl'i de anmak gerek. Freud, Adler ve Jung gibi Viyana ekolünden gelen terapistlerin en önemlilerinden biri olan Frankl, kurucusu olduğu logoterapinin temel ilkelerini İkinci Dünya Savaşı'nda, Auschwitz ve Dachau toplama kamplarındayken oluşturmuş. Sonradan İnsanın Anlam Arayışı adlı küçük başyapıtında yazdıklarına bakılırsa çok zor günlermiş, savaşla birlikte her şeyini kaybettiği yetmiyormuş gibi annesi, babası ve kardeşinin bu toplama kamplarında hem de gözlerinin önünde alınıp ölüme götürüldüklerine şahit olmuş. Her sabah o gün kendisinin de ölebileceği bilgisiyle açıyormuş gözlerini. İşte o günlerde insanın nesi var nesi yoksa elinden alınabileceğini ama sadece tek bir şeye dokunulamayacağını fark etmiş. Geliyoruz varoluşçu psikiyatrinin önde gelen temsilcilerinden Irvin D. Yalom'a. Kitapları vasıtasıyla Yalom, çoğunlukla hep gölgeli, nüfuz edilemez ve hiçbir surette müdahil olunamaz bir yer saydığımız terapi odasını aydınlatmayı deniyor bir bakıma. Kurgu dışı eserleri de önemli kuşkusuz ama esas güzel kitapları, romanlarıyla öyküleri... Aşkın Celladı, Divan ve Nietzsche Ağladığında gibi eserlerinde terapistin bir çeşit üstün insan olduğu algısını yıkıyor mesela ve terapistin de yaraları, yanılgıları, kabahatleri olduğunu hatta tam da onlar sayesinde terapiyi başarıyla yürütebildiğini gösteriyor. Yalom'a göre terapi süreci iki taraflı işliyor, yani sadece danışanın değil terapistin de sağaltılmasını sağlıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yazmamayi-tercih-ederim", "text": "Enrique Vila-Matas kitabında hiç yazılmamış eserleri, yazmamış ya da yazmayı erkenden bırakmış yazarları anlatıyor. Salinger'dan Rimbaud'ya uzun bir değini listesi var Matas'ın. Kimisi, artık kitap yazmanın sıradanlaştığından dert yanarak yazmama sebebini açıklıyor kimi ise en büyük eserlerini genç yaşta vermiş olmanın talihsizliğiyle eline kalemi almıyor bir daha. Bartleby ve Şürekası, adını Yapmamayı tercih ederim düsturuna sığınmış Melville'in unutulmaz karakteri Bartleby'den alıyor. Şüreka, yazılmamış romanların, yazmayan yazarların romanı olarak değerlendirilebilir. Aslına bakarsanız, Bartleby ve Şürekası hakkında bir yazı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda, yapılacak en doğru şeyin yayın yönetmenine boş bir dosya yollamak olduğunu düşündüm: Yazamayan yazarlarla ilgili bir kitapla ilgili yazılacak en iyi yazı, bu olmalıydı, nihayetinde. Neyse ki bu düşünceden vazgeçmem uzun sürmedi. Antik çağlardan günümüze ne kadar eser kaldığı bir tartışma konusu. Geçtiğimiz günlerde Günümüze ulaşan eserler, o dönem yazılanların sadece yüzde 1'i minvalinde bir tweet görmüş ve araştırmıştım; net olmasa da bu rakam kimi araştırmalarda yüzde 3.5 olarak gösterilmiş, kimisinde ise yüzde 10'a kadar çıkmış. Her halükarda, iyimser bakacak olursak dahi, yüzde 90'lık bir kayıptan söz ediyoruz ki bu epey büyük bir rakam. Enrique Vila-Matas ise kitabında hiç yazılmamış eserleri, yazmamış ya da yazmayı erkenden bırakmış yazarları anlatıyor. Salinger'dan Rimbaud'ya uzun bir değini listesi var Matas'ın. Kimisi, artık kitap yazmanın sıradanlaştığından dert yanarak yazmama sebebini açıklıyor kimi ise en büyük eserlerini genç yaşta vermiş olmanın talihsizliğiyle eline kalemi almıyor bir daha. Konuyla ilgili, Monterroso'nun yazdığı masal işi biraz özetliyor: Başarılı iki kitap yazan ve başka bir şey yayınlamayan tilki, kendisine gelen neden yeni bir kitap yazmadığı soruları karşısında, içten içe şöyle düşünür; insanların bir kitap daha yazmasını istemesinin gerçek sebebi, kötü bir kitap yayınlamasını görmek istemeleridir. Haliyle, tilki yeni bir kitap yazmaz. Matas'ın kitabında beni heyecanlandıran şeylerden biri, Brautigan'ın kütüphanesinden söz açışı oldu. Amerikalı yazar Brautigan, Kürtaj kitabında hayali bir kütüphaneden söz eder. Yazılmış fakat yayınlanmamış, reddedilmiş kitaplardan oluşan bir kütüphanedir bu. Sonrasında, kütüphane, Pamuk'un müzesi gibi, Burlington'da kurulur ve reddedilen dosyaları raflarına birer birer yerleştirir. Yine de Matas'ın kitabı, yayınlanmamasından çok, Bartleby tarzı yazmamayı tercih etme türünden, yazmayı reddeden yazarlara/yazar olmayanlara dayanıyor. Brautigan kütüphanesinin de, aslında tüm kütüphanelerin de dışında yer alan, hiçbir zaman yazılmamış o kitaplardan oluşan muazzam bir kayıptan söz ediyor Matas. Bir şey daha söylemeli: Katip Bartleby'nin sonunda, bu gizemli adama dair tek bir ipucundan bahseder Melville; katibin asıl mesleğinden. Bartleby, rivayet o ya, sahipsiz mektupları imha dairesinde çalışmaktadır. Asla gönderilene ulaşmamış o mektupları okumak demek, onlarca hayata tanık olmak demektir de. Belki de Bartleby'yi farklı kılan, onu bir hikayenin kahramanı kılan, onca hikayeyi okumasıdır. Nitekim burada bir soru çıkıyor ortaya: Hikaye anlatanlardan mı olacağız, hikayeye kahraman olanlardan mı? Sorunun cevabını bulmak okura kalmalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yengelerin-artcisi-enisteler", "text": "Enişte Risalesi, 2017'de yayınlanan Yengeler Cumhuriyeti'nin devamı niteliğinde bir kitap. Tanıl Bora ve Mustafa Çiftci'nin derlediği iki kitap da aileye 'sonradan' giren akrabaya bakarken Enişte Risalesi'nde her biri nevi şahsına mahsus bir dizi enişte tipinin resmigeçidini okuyoruz. Tanıl Bora ve Mustafa Çiftci'nin derlediği Yengeler Cumhuriyeti, 2017'de yayınlandığında epey konuşulmuştu. Epey konuşulmuştu dediğim, altıncı ayında ikinci baskısını yapmıştı o kadar... Öyle iyi romanlar, kıymetli derlemeler, sessiz şiirler güme gidiyor ki, iki baskı yapanı işte böyle muzaffer görüyoruz. Bir yandan, öylesine çiğ metinler yüz binlerce satılır, yalnız binlerce okunurken hem de... Yengeler Cumhuriyeti'nde, derlemeyi yazılarıyla var eden kalemlerden bazısı yengeye içeriden bakıp ailesindeki ya da işittiği bir hikayedeki figürü ele alırken, bir kısmı bu sonradan akrabaya sosyolojinin görebileceği bir yandan bakıyordu. Aynı ikili, Tanıl Bora ve Mustafa Çiftci'nin iki yıl sonra yayınladığı Enişte Risalesi de, pek çok açıdan bir devam kitabı. Yengeler Cumhuriyeti'nin devamı yani... Takdimin yazarı Bora da teslim ediyor bunu, Yengeler Cumhuriyeti'nin artçısı olarak tanımlıyor. Aynı takdimde enişteliğe yapılan bir güçlenme ve genişleme imkanı yaratan kapı benzetmesi de iyi bir işaret: Bizi yengenin de olanaklı kıldığı ama bir yönüyle eksik kaldığı yere götürüyor. Yani bu zincirlenerek büyüyen ailede yengenin açtığı yeni kapıları bir bir kapayıp evi büyüten enişteden başkası değil. Hal böyleyken Enişte Risalesi, artçı olduğu kadar bir tamamlayıcı işlevi de görüyor. Enişte kim? Önce bununla başlamalı... Kardeş kocası ya da teyze-hala kocası, yani bir aileden kız alan adama enişte deniyor. Bu aile bazen memleket oluyor, ki koskoca kasaba toplanıp bir adamı enişte belliyor. Kaleye sonradan gelip seve seve fetheden bir kumandan gibi, çoğu zaman, hem hayranlık hem düşmanlıkla bakılıyor ona. Öte yandan, bu fethin esas anlamlarını anlamak gerekiyor. \"Bir Fiat Doblo Erkeği Olarak Enişte\" başlıklı yazısında Funda Şenol Cantek, enişteyi, aileye dışarıdan gelip, hem mahremiyeti ihlal eden, hem de ailenin imkanlarından yararlanan bir kişiden yahut beraberinde getirdiği yabancı kültürün penceresinden dünyayı gösteren, ufuk açan, destek olan, hatta bazen 'el uşağı'na dönüştürülen bir figür olarak açıyor. Bütün bu akrabalık ilişkilerinden öte, eniştenin bir aile için ne demek olduğu ya da olabileceği bahsinde Cantek'in tanımını döne döne okumak lazım gelir. Derlemede, Ahmet Tulgar'ın enişteyi bir estetik meselesi olarak ele aldığı yazısı da dikkate değer. Ona göre enişte dönen bir şeydir ve onu görünür kılan şey işlevidir. Zira Tulgar, enişteyi bir işlev temsili olarak tanımlar. Ona göre enişte, bir iktisadi işlevi yerine getirirken, aynı zamanda aile müessesesine bir potansiyel rakip olarak girip tehdit üretir. Özün özü, bir bölümünü şu iki sayfaya sığdırmaya çalıştığım onca hikaye var eniştede. Tıpkı yengede olduğu gibi. Çünkü aile acayip bir şeydir..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yeraltinda-birileri-var", "text": "Şiddet, dijital evren, gerçeklik, din, adalet, cinsiyet, cinsellik... Distopya yazarlarının değinmeden geçmediği ve birbirinden dehşetengiz cevaplar sundukları konulardan bazıları bunlar. Ya yeni bir din dalgası her şeyi silip süpürürse? Ya o çok güçlü erkekler bir gün yok olursa? Ya paralel evrenler aslında paralel kalmak istemezlerse? Aklınıza takılan bir sorunun peşindeyken kendinizi bir yeraltı örgütünün karşısında buluyorsanız, tebrikler, bir Cem Akaş romanındasınız! Cem Akaş, son romanı Y ile edebiyat dünyasının fitilini ateşlemiş görünüyor. Daha önce bir başka kitabına Suç ve Ceza ismini vermekten çekinmeyen yazarı, intihalle suçlayanlar oldu; yeni romanı Y'nin hem çıkış noktasının hem de isminin bir çizgi romanla aynı olmasından yola çıkarak... Cem Akaş gerek kitabın içinde gerekse de yayımlanma sürecinde sosyal medyada gerekli açıklamaları çoktan yaptı. Buradan bakıldığında, yazarın kendisi bu spekülasyonlar sebebiyle kitabın önüne geçmiş görünse de, Y'nin herkesi kendi korkularıyla yüzleştireceğini söyleyebilirim. Bin yıllar öncesinin korkularının genlerimizdeki izlerinin hala silinmediğini çok iyi biliyoruz. Kadın egemenliğini egale etmeyi başarmış erkekler, bu iktidarı korumak için, bir zamanlar hükmetmiş olan herkes gibi kadınlar da iktidarı tekrar ele geçirebilmek için her zaman tetikte olacaklar. Merlin Stone'un Tanrılar Kadınken kitabında yazdığı gibi, Yabanıl dönemde erkeğin gözünde kadın, her zaman insan olarak algılanmıştır. Erkeklerse ancak annelerle olan kan bağı sayesinde insan olabilmiştir. Çünkü doğurmak, insanlığın başından beri kutsal kabul edilmiştir ve sonunda doğa, kadınlardan yana ağırlığını koymuştur. Çocuk doğurma kapasitesine sahip olan kadının yapay rahimler kullanıma açılana kadar dünyada ayakta kalan cinsiyet olma ihtimali çok yüksektir. Cem Akaş'ın Suç ve Ceza kitabında dediği gibi: Öldürmek bir haktır verilmez, alınır. Ancak hak edenler öldürebilir. Sadece sonuna kadar gitmeyi göze alabilenler öldürebilir. Hitler, Cengiz Han, homo sapiens. Kişiler ya da şartlardan bağımsız bir kan açlığıdır bu. Gerçi Neandertallerin gen aktarımındaki bir bozulmadan kaynaklı olarak yeryüzünden silindiğine dair bir teori var. Ama azınlıkta kalanlara hayatın çok da kibar davranmadığını gayet iyi biliyoruz. Linç kültürü insanlığın en büyük kanserlerinden olmaya devam edecek gibi görünüyor ve belki de dişlerini en çok güçsüzlere batırıyor. Kitap boyunca yazarın yaptığı göndermeler kimi zaman tebessüm ettiriyor, kimi zaman hüzünlendiriyor, kimi zamansa belli kitapları tekrar okumak ya da filmleri/dizileri izlemek için istek uyandırıyor. Romanın başkarakterleri Arendi, Constantine, İliada'nın oluşturduğu bu Helen üçgeninde, uygarlığın yeniden doğuşuna ya da insanlığın savaşının yeniden başlayışına tanık oluyoruz ve elimiz Homeros'a uzanıyor. Puanı düşünce hapse girme riski artan insanları görünce, Black Mirror'ın son sezonunu izlemediğimizi hatırlıyoruz. Operada erkek rollerinin kadınlaştırılmadan, olduğu gibi oynanıyor olması hemen aklımıza Shakespeare devrini getiriyor. K., zor zamanlarda ortaya çıkan Alice, yakın zamanda kaybettiğimiz Ursula LeGuin... O büyülü ortamda hiç kimse dışarıda kalmıyor. Her metninde özellikle suya sabuna dokunan, belki de bu nedenle herkesin okumaya yanaşamadığı; eksiltili metinleriyle dili bozan, kıran, kesen ve okuru boşlukları doldurmaya zorlayan Cem Akaş, bu sefer de her şeyi açıklamak istercesine üç anlatıcılı bir teknik kullanmasına rağmen içinizi kemiren soruların çoğuna cevap vermiyor. Distopya yazarlarının özenle ve detaylı bir şekilde açıkladıkları üreme konusu örneğin, bariz bir şekilde havada bırakılıyor. Fakat geçtiğimiz yıllarda iki dişiden alınan yumurtalardan embriyo üretme çalışmalarının meyve vermeye başladığını ve hatta üç kişinin DNA'sının birleştirilmek üzere olduğunu takip eden okur için zaten cevap gayet bariz. Bu sefer de çocuk sahibi olmak için tıbbi bir süreç başlatmış, yani çocuk sahibi olmayı planlamış bireylerin çocuklarından neden vazgeçtiği, ortada neden bir evlat edinme sistemi olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Çocukların günümüzde düşünülemeyecek haklarının varlığı, salt kadınlardan oluşan bir toplumda güvenliğin var olduğunu gösterse de, yetişkinlerin devlet tarafından sürekli denetlendiği bir toplumda çocukların bir hayli serbest oluşları gerçekçi gelmiyor. Fuhuş ve pedofilinin devam etmesi -hatta artmış oluşuysa- bazı sorunların erkeklerden değil, insanlığın kendisinden kaynaklandığını iddia eder nitelikte. Kadın eşcinselliğinin zorunlu hale geldiği ve yeni normal kabul edildiği durumlarda bile, aslında heteroseküel olan kadınlar, trans erkekler, erkek eşcinseller var olmaya devam ediyor. Y kromozomunun yokluğu erkekliği yok etmediği gibi, kadınların ve queer insanların üzerinde tahakküm kurmaya devam ediyor... Kurgunun başka şekilde ilerlemesini, bambaşka bir son görmeyi ve yazarın 7 kitabı gibi daha doyurucu olmasını istesem de, Tekerleksiz Bisikletler ve Sincaplı Gece ile başlattığı yeni yazımını da merakla takip ediyor ve duyduğum rahatsızlıktan keyif alıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yipratici-degil-yaratici-evlilik", "text": "Havalar ısındı, çiçekler böcekler derken evlilik mevsimi geldi çattı. Binbir türlü hayallerle birçok çift, dünya evine girecekler. Zaman zaman düşünüyorum; bu kadar fazla kişi evlenirken, bir yandan da o kadar fazla evlilik yürümüyor. İşte tam da nedenlerini anlamaya çalışırken, yakın bir zaman önce, hayatıma bir çift giriverdi ve evliliğin nasıl yürüdüğü üzerine kafa patlatmamı sağladılar. Var olsunlar. Bu çift, psikanalist/yazar Julia Kristeva ile yazar Philippe Sollers. Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik, 1996 yılında Fransız dergisi Le Nouvel Observateur için yapılan bir söyleşi, 2011 yılında Cordeliers Manastırı yemekhanesinde düzenlenen bir başka söyleşi, Bernandins Koleji'nde bir etkinlik için kaleme alınan bir metin ile 2014 yılında Bernard-Lazare Merkezi'nde düzenlenen bir etkinlik için yapılan söyleşiden oluşuyor. Julia Kristeva ile Philippe Sollers'in, evliliği nasıl yürütebildiklerinin cevabı ise evliliğe kutsallık atfetmeden, onu hayatlarının merkezine almadan kendi bireyselliklerini koruyarak bu kurumu yaratıcı bir sürece dönüştürebilmelerinde yatıyor. Diğer bir deyişle; iki bedenin tek beden haline gelme fantezisine kapılmadan, var olan ilişki biçimlerini idealize etmeden ilişki içerisindeki farklılıklarını koruyabilmeleri ve en önemlisi de bu farklılıktan beslenebilmeleri... Hal böyle olunca da, beraberlikleri, rutine teslim olmadan kendisini sürekli yeniden inşa eden bir varoluşta ilerliyor. Kristeva, birbiriyle uyuşmayan ama paylaşılabilir yabancılıklar diye ifade ediyor bu farklılığı. Kitap, psikanaliz ve felsefenin patikalı yollarından sosyal medyaya, 60'lı yılların Fransa'sından ilişkilerdeki sadakat, cinsellik, özgürlük kavramlarına, edebiyattaki aşk ilişkilerine, sanat ve politikaya doğru uzanıyor. Kitabın son sayfalarında, Kristeva ile Sollers'in birlikteliklerinden ilham alıp entelektüel-sosyal-duygusal bir aşk sanatının nasıl oluşturulduğuna tanıklık ediyoruz. Onların birbirilerine katlanan değil, birbirlerini her açıdan zenginleştiren bir ekip olduklarını görüyoruz. Bu nitelikli söyleşi boyunca birbirlerine attıkları muzip paslarla, tadı damağımızda kalan ve bir an önce Kristeva'nın ve Sollers'in diğer kitaplarında soluk almak isteyeceğimiz düşünsel bir ziyafet alanı sunuyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yirmi-besine-basmak-ve-hayatin-anlami", "text": "İskandinav edebiyatı deyince birçoğumuzun içinde tatlı bir his belirdiğini biliyorum. O bizimkine hiç benzemeyen, buradan bakınca neredeyse efsunlu görünen nevi şahsına münhasır coğrafyadan yazılmış metinler, bizim buralarda hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip. Ben de konu hikaye anlatıcılığı olunca Kuzey sever ekipten biriyim. Dolayısıyla Erlend Loe'nin baskısı tükenmiş -ve okuma şansını kaçırdığım- ilk kitabı Naif. Süper'in kaderine terk edilmeyip yıllar yıllar sonra Siren'den çıkmasına çok sevindim. Naif. Süper, yirmi beş yaşında, yetişkinlik ile çocukluk arasında bir yerde sıkışmış isimsiz bir erkek karakterin hikayesi. Bir ergenlik krizinden ziyade bir varoluş krizi diyebileceğimiz buhranlı bir dönem geçiriyor kahramanımız. Bunun bir sürü küçük sebebi var -ailesinin evinde yirmi beşinci doğum gününü kutladıkları gün bir oyunda abisine yenilmek gibi- ama asıl mesele artık yirmi beş yaşında olmak... Yaşamım son zamanlarda biraz tuhaflaştı. Her şeye karşı ilgimi kaybettiğim bir noktaya vardı, diyor daha ilk sayfada. Ve doğum gününün ertesi günü büyük kararlar alıyor: Ertesi gün uyandım ve işlerin eskisi gibi yürümeyeceğini hissettim. Bana göre yaşlanmak, ne zamandır bir tür huzursuzlukla alakalıydı. Günler başka türlü geçmek zorundaydı artık. Bunun üzerine üniversiteyi bırakıyor, ara sıra yazı yazdığı gazeteye artık yazmayacağını bildiriyor, stüdyo dairesini boşaltıyor, telefon ve gazete aboneliğini iptal ettiriyor, kitaplarını ve televizyonunu satıyor, bütün eşyalarını annesiyle babasının tavanarasına yerleştiriyor ve iş için bir süre yurt dışında olacak abisinin boş evine yerleşiyor. Burada hayatın yitirdiği anlamını arayacağı, her şeye en baştan nasıl başlamak gerektiğini düşüneceği, kendini ve geçmişini sıklıkla masaya yatırıp didik didik edeceği, uzay, mekan, evren ama en çok zaman gibi bazı derin konulara kafa yoracağı, düşünüp düşünüp sıklıkla duvara toslayacağı, dünyanın gerçeği ile kendi küçük hikayesi arasında bağlantılar kurmayı deneyip bu bağlantıları ekseriyetle kuramayacağı, sevdiği şeyler, sahip olduğu şeyler, onu çocukken heyecanlandıran şeyler gibi türlü listeler yapacağı birkaç hafta geçiriyor. En nihayetinde ona perspektif kazandıracak sürpriz bir seyahate çıkıyor, yol gerçeği pek çok hikayede olduğu gibi onun da kaderini, en azından hayata ve kendine dair düşüncelerini ve duygularını değiştirip, ona pek çok farkındalık kazandırıyor. Doppler'in kahramanı Doppler'i gerçekten sevmiştim. Bu romanın kahramanı da her haliyle eksiksiz bir Erlend Loe karakteri. Naif, kafası karışık, amatör ruhlu, altın kalpli, çocuksu, yer yer takıntılı bu genç adam basit, dolambaçsız, iyicil ve kendiliğinden komik düşünme biçimiyle başından sona romana yön veriyor. Kitap asıl gücünü bu sade ve süssüz biçimde inşa edilmiş, -o kadar ki- neredeyse şeffaf karakterden alıyor. Loe'nin karakteristik şekilde karanlık ve hüzünlü bir tarafı da bulunan mizahi dili ise kitap boyunca etkisini yitirmiyor; hikayeyi bütünlüyor, atmosferi yansıtıyor. Bahsettiğim söyleşide Loe'ye sorduğum sorulardan biri de bununla ilgiliydi, çünkü Doppler'deki en etkilendiğim şeylerden biri dil; romanın aynı anda hem karanlık hem hüzünlü hem de nüktedan anlatım tarzıydı. Sorumu gülerek cevaplamış, bunun tarzı olduğunu doğrulamış, 17-21 yaşlarında düzenli olarak günlük tuttuğunu, o zaman da bu tonda yazdığını, bunun kısmen karakteriyle, kısmen de yazarlığını geliştirdiği yönle ilgili olduğunu anlatmış, O zaman seçtiğim cümleler, kelimeler, metnin çatısı, ton ya da atmosfer hala benimle. Yine de galiba o yıllarıma göre bugün daha karanlığım, diye de eklemişti. Yirmi dile çevrilmiş ve Loe'nin en popüler romanı olarak nam salmış Naif. Süper'in basit ama bilge, bir o kadar da eğlenceli bir kitap okumak isteyen okuru memnun edeceği kesin. SabitFikir arşivinden ek okuma: En büyük orman, başka büyük yok!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yuvaya-donus", "text": "İnsanın doğadan gitgide uzaklaşarak mahkum olduğu modern yaşamı hedef alan, o modern yaşamın mağduru bireyi merkeze koyup onu yiyip bitiren sisteme hunharca saldıran ve nihayetinde kahramanımızı doğayla buluşturan neredeyse bütün hikayeleri seviyoruz. Bize dönüp dolaşıp aynı şeyi söyleseler de -kitap, film ya da tiyatro oyunu- bu eserlerin her zaman bir yenisiyle buluşmaya ve her seferinde başka bir antikahramanın kurtuluşundan ilham almaya hazırız. Çoğunluk kentlerde yaşayan, kent yaşamının çılgınlığıyla çeşitli biçim ve seviyelerde çıldırmış bir okur/izler kitle olmamızın bu tükenmeyen merakla yakından ilgisi elbet var. Öte yandan -hiç kuşkusuz- sistemin tekerine çomak sokup arkana dahi bakmadan her şeyi bırakıp gitmenin cazibesi de asla eskimiyor. Birkaç yıl önce, bu minvalde duygular yaşatan bir modern zamanlar kahramanıyla daha tanışmıştık. Erlend Loe'nin yarattığı, sevilen bir aile babası ve başarılı bir beyaz yakalı olan Norveçli Andreas Doppler'in her şeyden -ama her şeyden- nasıl vazgeçtiğini anlatan Doppler, radikal bir karar neticesinde sıradan bir hayatın raydan nasıl çıktığını anlatan bir romandı. Bir gün ormanda bir bisiklet kazası geçirip, düştüğü yerde sırtüstü yatarken bir anda ormanın modern kent yaşamına tezat durağanlığını, iç uyumunu, kusursuz dengesini ve sessizliğini keşfeden Doppler, oracıkta neredeyse bir aydınlanma yaşıyordu: Ağrılarım biraz dinince şahane bir huzur hissettim. Sadece orman vardı. Bin bir türlü duygudan, düşünceden, görev ve plandan oluşan her zamanki karışım yok olmuştu... Bu duygu peşini bırakmayınca, evde geçirdiği birkaç günün ardından mutfak tezgahına bir not bırakıyor ve eski hayatıyla resmen vedalaşıyordu Doppler: Ailesine ormanda gezintiye çıktığını, orada ne kadar kalacağını bilemediğini, onu yemeğe beklememelerini söylüyor ve bir daha da eve dönmüyordu. Doppler'in ormanda bir geyiğin yoldaşlığıyla renklenen macera dolu günleri böylece başlıyor ve kitabın sonuna kadar da hız kesmiyordu. Erlend Loe'nin orta sınıf kent yaşamının nasıl ağız tadıyla sabote edilebileceğini epey güçlü bir mizah duygusuyla anlattığı bu ilk roman, Doppler'in dünyanın geri kalanına ulaşmak üzere dünyanın banliyösü olarak nitelediği ülkesi Norveç'ten başka diyarlara doğru yola çıkmasıyla sona eriyordu - ki kitabın sonunda yer alan devam edecek... inşallah notu, Doppler'in hikayesinin oracıkta sona ermediğini, bir devam kitabının yolda olduğunu muştuluyordu. Geçtiğimiz ay Türkçede yayımlanan Bildiğimiz Dünyanın Sonu, ormanın derinliklerinde geçen macera dolu ayların ardından Doppler'in eve dönüş hikayesini anlatıyor. İlk kitabın gittiği yönün tersi yönde yol alan hikaye, Doppler'in ilk romanda kaçtığı gerçekliğin kaydını tutuyor, bize en başta onun ormana gitmek üzere sırtını döndüğü şeyi anlatıyor. Doppler, ormandaki mücadeleyi aktarırken; Bildiğimiz Dünyanın Sonu kentteki mücadeleyi anlatıyor: Loe her iki dünyayı kendi koşulları içinde birer vahşi dünya olarak resmediyor. İkinci kitap, Doppler'in bir gün, birden bir ailesi olduğunu hatırlamasıyla başlıyor: İsveç ormanlarındaki uzun, güzel ancak pek de enine boyuna düşünülmemiş konaklamaların sonlarına doğru bir gün, aniden, belli ki mantıksız bir şekilde duruverdi Doppler, tam da Jamtlands civarında donmuş bir dere yatağına kunduz kapanı kurarken. Ne yapıyorum ben yahu, diye sordu kendine. Bu farkındalıkla eve dönme, ailesine yeniden kavuşma kararı alan Doppler, yoldaşı geyik Bongo'ya -büyük bir zorlukla- veda edip onu boynuzlu hayvanlar barınağına bırakıyor. Ancak, doğada insanlardan ve her türlü insani iletişimden uzakta, tek başına geçen zamanın neticesi kafa karışıklığının yanı sıra müthiş bir özlem duygusuyla ailesine dönen Doppler'i evde bir sürpriz bekliyor: Maviye boyanmış evin önündeki posta kutusunda artık kendi adının değil başka bir adamın adının yazılı olduğunu fark ediyor. Kısa zaman sonra sadece posta kutusundaki adının değil, ailesinin hayatındaki bütün varlığının da silindiğini ve bir eş ve bir baba olarak yerinin başka, yabancı bir adam tarafından doldurulduğunu görüyor. Bahçedeki ağaçlardan birinin dallarına saklanıp şaşkınlık, öfke ve kıskançlık duygularına yenik düşerek yeni bir koca ve babayla gayet doğal akışında bir hayat süren ailesini gözetlemeye başlıyor. Bu inceleme ve araştırma sürecinin sonunda eyleme geçip birtakım işler çevirerek adamın ayağını kaydırmak maharetiyle eş ve baba olarak konumunu geri kazansa da, kısa sürede kendisi dahil herkes onun artık aynı insan olmadığını fark ediyor. Doppler'in modern kent hayatına ve orta sınıf aile düzenine uyum sağlayamaması sebebiyle patlak veren olaylar domino taşı misali birbirinin üzerine devrildikçe, durum sineye çekilemez bir hal alıyor. Günün sonunda Doppler kendisini kapının önünde buluyor. Ailesi tarafından tamamen dışlanan, bütün kapılar yüzüne kapanan Doppler, o andan itibaren bambaşka bir hayata sürükleniyor... Erlend Loe'nin akıntıya karşı kürek çeken, dışlanan, kaybeden ya da kaybetmeyi seçen, tutunamayan ve hatta dibe vuran erkek karakterleri anlatmak konusundaki becerisini bir kez daha ispatlıyor Bildiğimiz Dünyanın Sonu... Modern insanı ve onun hayatını kuşatan, özgürlüğünü kısıtlayan, ruhunu söndüren sistemin bütün öğelerini -özellikle de kendi toplumu çerçevesinde- anlayan, irdeleyen ve bu zengin malzemeyi işlerken ekseriyetle absürde kayan zeki bir mizah duygusunu elden bırakmayan, bugün hepimizin sımsıkı sarıldığı bir sürü şeyle hunharca dalga geçen bir yazarın kaleminden güncel bir hikaye okumak keyifliydi. Doppler'den azıcık farklı olarak, olay çeşitliliği ve laf kalabalığı içinde metnin yer yer sarktığını, faydasız yere dallanıp budaklanarak ana konudan uzaklaştığını, bu sebeple vuruculuğunu özellikle sonlara doğru yitirdiğini hissetsem de, bütüne baktığımda tavsiye edebileceğim bir modern zamanlar romanı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/yuz-yil-sonra-omer-seyfettin-e-bakmak", "text": "Ömer Seyfettin'in hayatına yakından bakmak, yıkılmakta olan bir köşkün çıkardığı seslere, toza toprağa, enkaza ve yıkılma biçimine şahit olmak demektir. Bereket, o ve onun gibiler köşkün iskeletine sahip çıkmaya gayret etmiş; temeli, sütunları ve çatıyı destekleme niyetiyle iskeletin ayakta kalmasını sağlamışlardır. Köşkü yeni anlayışlarla imar etmek de sonraki nesillerin mücadelesine dönüşmüştür. İmarın biçimiyle ilgili tartışmalar süredursun, Ömer Seyfettin'in sesine kulak vermek en azından iskeletin ilanihaye muhafazası için hayati değer taşımaktadır. Düşünce dünyamızın 1700'lerden itibaren kısırlaştığı ve köklerinden koptuğu biliniyor. Düşünce geleneğimizi sürdüremediğimizden, öncelikle kimi paşaların Batılı devletlerin etkisiyle onların ekollerini hakim kılma arzusu ve girişimleri, sonrasında da özellikle Tanzimat'la birlikte edebiyatçıların ve gazetecilerin düşünce dünyamıza yön verme çabaları ve yine bu yön verme çabalarının Batı etkisiyle farklı zihniyetlerin çatışmasına dönüşmesi bugün acı da olsa biliniyor ve kabulleniliyor. Vaktiyle bize üflenen ruhun zihinlerimizden, dolayısıyla fiillerimizden türlü şırıngalarla çekilip çıkarılması için küresel sistemin var gücüyle çalıştığı da biliniyor. Yahya Kemal'in üflenen bu ruhun kaynağı olarak Ahmet Yesevi'yi işaret ettiğini hatırlayalım: Şu Ahmet Yesevi kim, bir araştırın göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız. Yahya Kemal'in bizi ayakta tutacak ruha yaptığı işaret, Ömer Seyfettin'de ete kemiğe bürünür. Ömer Seyfettin, hayatının ilk döneminden öldüğü ana kadar bir düşünce adamı gibi hem kendi kültürünü hem de tüm dünyayı etkisi altına almak üzere olan Batı kültürünü yakından takip etmiştir. Toplumun evrilme biçimi onun eserlerinde yakından izlenebilir. Varlığını, içinde yaşadığı toplumla özdeşleştirmiştir. Onun mücadelesi, çatışmaları, var olma biçimi eserlerini şekillendirmiştir. Onu anlamak dönemini de anlamayı sağlar. Bu anlayış şekillenmekte olan geleceğimize de ışık tutacaktır. Spordan ticarete, kadınların eğitiminden yeni lisana oldukça geniş bir yelpazede düşüncelerini söylemiştir. Bu yazıları mutlaka okunmalıdır. Öykülerindeki ateş damarlarımıza kan, düşüncelerimize zemin, fiillerimize mihenk olmuştur. Yaptığı eleştirilerle, yıkılmakta olan Köşkün resmini çizmiş, yıkılışın gerekçelerini Efruz Bey karakteri üzerinden aydıntoplum ekseninde neredeyse maddeler halinde sıralamıştır. Alimlerin, ilim adamlarının kendi düşünce geleneğimizden kopmalarıyla ortaya çıkan sapmanın yarattığı olumsuzlukları Efruz Bey karakterinde somutlaştırmıştır. Türk Edebiyatına Efruz Bey karakterini kazandırırken, düşünce ve fiili Efruz gibilerden kurtararak milliyet, ahlak kültür, inanç eksenine nasıl oturtulacağını da göstermiştir. Bu karakter bütün olumsuzlukları kendinde toplayarak, kendisinden sonrakileri büyük oranda etkilemiş, belirlemiş ve mizah üreten bir tipe dönüşmüştür. Efruz Bey, belki de son iki yüz yılın bütün olumsuzluklarını kendisinde toplayan ve bu ilkesizliği temsil eden bir karakterdir. Belki de Zübük/Zelig2 tipinin atasıdır. Efruz, Farsça bir kelime olup 'aydın' anlamına gelmektedir. Romanın başkişisi Ahmet Bey, bu ismi Lugat-i Osmaniye'den seçmiştir. Ömer Seyfettin, Edebiyatı Cedidecilerin nasıl olup da bu kelimeyi atladıklarına şaşırarak onlara da eleştirel bir gönderme yapar. Ahmet Bey'in annesi, bu isim değişikliğine tepki gösterir: \"Sen Müslümansın, böyle gavur ismi takınmaya utanmıyor musun?\" der. Hürriyetperverliğin getirdiği bu isim değişikliği, köklerden kopuşun tescilidir. Zira Ahmet Bey olarak başladığı belirsizliklerle dolu memuriyetteki konumu Efruz Bey'e evrilir ve yine belirsizliklerle doludur. Kimilerine göre hafiye, kimilerine göre Jön Türk'tür. Paşalardan birinin de himayesindedir. Yarattığı izlenim ile zaten gölgelerinden korkan memur tayfası üzerinde büyük bir etki ve baskı oluşturur. Önce onlara sonra da herkese hürriyetin ne anlama geldiğini anlatır. Ömer Seyfettin, Efruz Bey'in bu söylemi üzerinden yeni aydın tipini tüm çıplaklığıyla ve köksüzlüğüyle resmeder. Burada evrensellik iddiasındaki yapay bir dil olan Esperanto dilinin öğrenilmesi ve kullanılması üzerinden getirdiği eleştiri çok önemlidir. Dilin kültür ve medeniyetle olan ilişkisinin göz ardı edilişine getirilen eleştiridir bu. Yapay bir dilin varlık kazanamayacağına, dolayısıyla da hürriyetin, eşitliğin; ırk, cins, mezhep ayrımlarının ortadan kalkacağına dair beklentinin boşunalığına gönderme yapılmıştır. Efruz Bey tipinin evrensellik iddiasının geçerli olamayacağı bugün tecrübeyle biliniyor. Zira medeniyet getirdiği düşünülen Batının, insan haklarını sadece kendi insanları için cari kıldığı, diğer insanları umursamadığı, devletler için ise bir baskı aracı olarak kullandığı apaçık ortadadır. Batı dışı devletlerin de bilgi ve tecrübelerinin arttığı ve Batı'ya karşı yeni donanımlar geliştirdiği de artık bilinmektedir. Bu da ayrımın aslında sadece hak ve batıl ayrımı olarak tecelli ettiğinin göstergesidir. Avrupa Birliği tüm insanlığın dertlerini sıkıntılarını gidermeye yönelik bir politika geliştirseydi ve bunu uygulasaydı çok önemli bir iş yapmış olurdu. Fakat kendi çıkarı dışında hiçbir amaç gütmeyen Batının hak ve hakikat derdi, insanlığı geliştirme derdi olmadığının en net kanıtıdır. O halde hak olanın cari kılınması için verilen mücadele daha anlamlı ve desteklenmeye değerdir. Devletlerin menfaati olur vicdanı olmaz, ilkesinin batıl bir ilke olduğu; devletin vicdanının olması gerektiği apaçık ortadadır. Ömer Seyfettin bunu, Devletin adaleti sağlaması için tüm vatandaşlarına eşit şekilde kanunlarını ve mahkemelerini açması3 olarak tanımlar. Gerçekten de ancak adaletin sağlanmasıyla devletin vicdanı varlık kazanır, cari hale gelir ve diğer bütün devletleri etkisi altına alır. Yazar, Kaknüs Yayınları, 2004, s. 420. 2 Zübük, Aziz Nesin'in tiplemesi, Zelig, Woody Allen tiplemesi. 3 Ömer Seyfettin Bütün Eserleri, TDK, 2018. s. 573."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/elestiri/zemin-kat-ailesini-tahrik-etmek", "text": "Aile kimimiz için yıkılmaz kale, kimimiz için mutlaka yıkılması gereken ama yıkıldığında da altında kaldığımız koca bir yapı. Neden bilmiyorum ama bütün anlatısı kusursuz olan bir ailenin içerisinde bile bir sorun varmış gibi geliyor bana. İnsan sonuçta hatırladığı kadarıyla ya da biçimiyle kendi hikayesini yeniden yazabilme yeteneğine sahip. Aileye dair hikayeleri anlatmak, acı bir olay yaşanırken, ben ne yaşıyorum, diye sorgulamayıp üzerinden zaman geçtikten sonra geçmişe bakıp, vay be ne badireler atlattık, demek gibi... 1962 doğumlu gazeteci yazar Dirk Kurbjuweit'in 2013 yılında yazdığı Korku aile kavramını, aileyi en çok tanımlayan korku kelimesinin üzerinden anlatıyor. 1999 yılından bu yana Spiegel'de çalışan yazar yaptığı haberlerle 1998 ve 2002 yılında Egon-Erwin-Kisch Ödülü'nü almış. Yazarın ayrıca yayımlanmış yedi romanı var ve bu romanların üçü filme çekilmiş. Kurbjuweit Korku'da, eğitimli sınıfa mensup insanların, hayatlarına ansızın giren korku ile nasıl mücadele ettiklerini, insanın aklının şiddete meylettiğinde nasıl sekteye uğradığını ve korkunun hayata bir kez sirayet etmesinin her şeyi nasıl altüst ettiğini anlatıyor. Roman bir cezaevi hikayesiyle açılıyor. Anlatıcı Randolph, işlediği korkunç bir suçun ardından cezaevine giren babasını ziyaret ediyor. Yalnız baba Hermann Tiefenthaler, bir süre önce iletişime açık olmasına rağmen, oğluyla konuşmaktan vazgeçiyor. Cezaevinde ailecek kutlanan doğum gününün anlatılmasının ardından her şey geçmişe, Berlin'de duvarın olduğu zamanlara gidiyor. Savaş görmüş bir ailenin, savaşın bitmesine yakın zamanda dünyaya gelen oğlu Randolph'un bir ablası ve bir erkek kardeşi var. Ablası vefat ediyor, erkek kardeşi ise yeryüzünde zar zor yaşıyor. Kendi çekirdek ailesinin içinden çıkıp kendine aile kurabilen tek çocuk o. Çocukluğunu genellikle iyi anıyor ama onun anlattıklarını okudukça anlıyoruz ki sert, sevgisini göstermeyen bir babaya sahip. Üstelik baba silahlara oldukça düşkün. Karısı Rebecca ile, içinde büyüdüğü aile hayatının tam tersini kurduğuna inandırıyor kendini. Ne var ki anlattıkça kendi düşüncelerini çürütüyor. Randolph sıklıkla geçmişe gidip babası, erkek kardeşi, ablası ile olan hikayelerini ve onlardan istemsizce nasıl uzaklaştığını anlatıyor. Yaşadığı o günlerle bugün hissettikleri arasında gidip geliyor. O zamanlar olduğu gibi her daim kendi annesine saygı duyuyor. Korku onun için daha çok erkeklik ve baba-oğul olma durumundaki gerilimin bir ifadesi. Randolph bütün yaşadıklarını yazarak anlatmak ve bir şekilde aklını kurtarmak istiyor. Kendi eğilimlerinden endişe ediyor. Bir sırla yaşamaya tahammül edemiyor. Yazar orta sınıf bir aile hayatının içine korkuyu ve gerilimi koyuyor. Aile kavramına ve birey olmaya dair, özellikle erkek olmak üzerinden sorgulamalar yapıyor. Yarattığı psikolojik gerilim ile okuru kendisine bağlıyor. Zemin katta yaşayan bir ailenin bodrum katta yaşayan adama karşı verdiği mücadele bir yandan da sembolik bir işleve sahip. Başına bir şey gelmez sandığımız o korunaklı ailemizin başına bir tehlike geldiğinde elimizden hiçbir şey gelmemesini bir alt-üst sınıf eleştirisiyle birlikte sunuyor Kurbjuweit. Kitabın sonuna yaklaşırken yazar okuru, şiddete başvurmayı bir türlü kabul edemeyen, hukuk düzenine bağlı ve eğitimli zemin kat ailesi, bodrum katı canavarının tahriklerine dayanabilecek mi, sorusuyla karşı karşıya bırakıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/20-yuzyil-felsefe-tarihi-dersleri-2-aklin-sorgulanmasina-baglanan-insan-hayati", "text": "Geçtiğimiz hafta, Christian Delacampagne'nin 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi adlı çalışması ekseninde felsefe tarihini İkinci Dünya Savaşı'na kadar getirmiştik. Bu hafta ise felsefe derslerimizi Auschwitz ve Soğuk Savaş etkisinde, sorgulanan aklın ışığında işlemeye devam ediyoruz. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemi... Savaş, tarihsel materyalizmi derinleştiren Yahudi filozof Walter Benjamin'i intihara, dönemin büyük filozofu Heidegger'i Nasyonal Sosyalistlerin arasına sürüklerken Carl Jaspers'a \"Suçluluk Sorunu\"nu kaleme aldıracak, Hannah Arendt'a ise modern totaliter devletlerin yapısını çözdürecektir. Leo Strauss da aynı anda aklın yeniden inşasını önerecektir bu noktada. Batı aklının ne zaman ve neden yoldan saptığı sorusunun cevabını ve sahici bir eleştirel teoriyi ortaya koyanlar ise Max Horkheimer ile Theodor Adorno olacaktır... Ancak Auschwitz'i düşünmek, çöküşünün aynasına bakabilmek Batı medeniyeti için her şeye rağmen hiç de kolay değildir. Cürümün sebebini çözümlemeye çalışmak yerine hatırasını bastırmayı tercih eder Batı dünyası, kayıtsızlığa dayanan bir strateji benimser. Bugün bile devamedegelen bu yüzleşememezlik durumu felsefeyi de etkiler elbette. Adorno Estetik Kuramı adlı yapıtını Tarih yazımı olarak sanat, şayet biriktirilmiş acının hatırasından kurtulursa neye dönüşür? sorusuyla bitirirken Auschwitz'in kapatıldığı karanlık odanın kapısı hala aralıktır... İki büyük savaş aynı zamanda özgürlüğün filozofu Jean-Paul Sartre'ı doğuracaktır. Sartre için özgürlüğün kendisi, özgürlüğü savunduğunu iddia eden ideolojilerden çok daha önemlidir. Tam da bu yüzden siyasal açıdan sınıflandırılamaz bir filozofla karşı karşıya kalır Batı dünyası. İşte bu nedenle de onunla ilişkisi oldukça karmaşık olur. Sevenleri kadar sevmeyenleri de vardır filozofun. Sartre'ı hiç okumayanlar bile onu anlamaya, yargılamaya meylederler. İkiye ayrılmış Avrupa için güvenlik ve barışın teminatı demek olan Soğuk Savaş, dünyanın geri kalanı için gerçek bir trajedi demektir aslında. Ancak tüketim toplumuna geçmiş Batı bu trajediyi anlayamayacaktır. Auschwitz'i unutmak, Demir Perde'ye sırtını dönmek ve Üçüncü Dünya'nın gündelik dramına karşı kör olmak gibi üç başarıya imza atan filozoflar, sanki aklın eyleme faydası yokmuş veya felsefenin toplumsal düzene katacak bir şeyi yokmuş gibi davranacaklardır. Kısacası dönemin felsefecilerinin düşünceleri ve yaşamları ışığında gelecekten ümidini kesmiş bir Avrupa tablosu ortaya çıkar. Filozoflar dünyayı etkileme kudretinden yoksun olduklarına inanmışlardır artık ve görevlerinin onu dönüştürmek değil, anlamak olduğu kanısına varırlar. Bu kanı iki felsefi hareketi doğurur: Yorum yoluyla modern kültürün yitik anlamını bulmayı öneren yorumbilgisi ve kültürün yapılarını analiz ederek sembolik süreçlerin işleyişini aydınlatmayı isteyen yapısalcılık. Lacan yapısalcılığın sınırlarını aşar; yapısal analizin psikanalizin yöntemine katılmasının, onun bilinçdışının, rüyaların ve semptomların 'göstergesel' ürünlerine uygulanmasının getirebileceklerini orta koyacaktır çünkü. Psikanaliz ve dilbilim arasında bir ayna oyunu başlar böylelikle. Bilinçdışının dil gibi yapılanmış olduğunu kesinleştirir Lacan. Onun düşüncesi 20. yüzyıl içinde ve 21. yy'ın başlangıcında felsefeye metafiziğin sonunun doğurduğu sonuçları hakkıyla üstlenebilecek bir yol açmaya çalışan düşünceler arasında en önemlilerinden biri olmayı sürdürmektedir. Foucault ve Derrida'ya gelince... Onlara esin veren şey, önemli noktalarda yapısalcılıktan ayrılır hep. Bu durum Derrida'da yapısalcılığı sorgulamaya kadar gelir. Foucoult ise yapısal araçlara çalışmalarında yer verse de onları kullanma tarzı yapısalcı metodolojinin olgusalcı bilgi anlayışını parçalamaya kadar varır. O, hakikat kavramını dahi yeniden sorgulayacaktır. Foucault hakikatin bir tarihi olduğunu gösterir Batı medeniyetine Derrida ise Batı metafiziğinin kendi kendini yapıbozuma uğrattığını gözler. Bilimler ile felsefe arasındaki geleneksel zıtlığı aşmak ise Habermas'ın meselesidir. Ona göre Muhafazakarlık ve konformizmin toplumsal ilerlemeyi engellemek için dayanak aldığı karanlık tarafı, insan ilişkilerinde dile getirilemeyeni, analiz etmelidir felsefe. Sosyal bilimlere yaklaşmalı ve Aydınlanma projesine yeni bir yön vermek için sosyal bilimlerin dilbilim, psikanaliz, sosyoloji gibi tüm kaynaklarını kullanmalıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/2012-kiyametin-tarihi-mi", "text": "Derler ya insan yaşlandıkça küçülür küçülür, çocuklaşır hatta bebekleşir diye... İnanırım ben buna ve çok uzun yaşamayı hedeflemem hiç. İnsan kendini bilmedikten sonra, ne anlamı kalır gelip geçen günlerin ayların yılların... Ama hayat mucizelerle doludur ve aramızdan bazıları, bebekleşmek yerine yaşlandıkça devleşirler beklenmedik bir şekilde. İki yıl sonra, -tabii 2012 yılında kıyamet kopmazsa- tam 100 yaşında olacak, Muazzez İlmiye Çığ, daha nice yaşları olsun... O, Türkiye'nin ilk sumerologu, tam bir Cumhuriyet kızı ve en verimli bilim insanlarından biri. Sümer edebiyatı deyince burada karalamalardan nasibini fazlasıyla almış, hatta bu nedenle Amerika'da yaşamak durumunda olan, Harvard Üniversitesi'nde ders veren, Türkçe edebiyat profesörü bir başka araştırmacıyı, Gönül Tekin'i de anmadan geçmek istemem. Zira o da Sumerliler'in edebiyatları konusunda inanılmaz bilgiler vermekte, sadece dini metinleri değil, bugün edebiyatın devleşmiş klasikleri arasına giren pek çok eserin, , Sumerliler'den geldiğini ortaya koymakta. Peki kim bu Sumerliler... İnsanlık tarihinde bildiğimiz, sözü yazıya döken ilk uygarlık. Bunu yaklaşık olarak on bin yıl önce yapmışlar. Fırat'la Dicle nehrinin arasındaki o bereketli yayın içinde yaşarken dil, edebiyat, hukuk, ekonomi, matematik, astronomi, tarım gibi alanlarda bugün uygarlık adını verdiğimiz kültürü başlatmışlar. Muazzez İlmiye Çığ, ilk önce Sumerliler'in dili ile Türk dilini karşılaştırarak başlıyor işe. Ünlü dilbilimci M. Swadesha bilgisayar analizleriyle eğer iki ayrı dilde fonetik ve anlam bakımından benzeyen kelimeler 100'den fazla ise, bunların bağımsız olarak icat edilmiş olma ihtimali birkaç milyonda birdir. Aynı şekilde çift kelimeler de 7'den fazla olursa, o iki dil arasında tarihi ilişki vardır, der. Kişisel olarak dili ve tarihi Türklere bağlama takıntısına karşı olsam da, Swadesha'nın bilimsel tespiti ışığında başka araştırmacılarla birlikte Çığ, Sumer dili ile Türk dili arasında ciddi bir bağlantı olduğunu ortaya çıkarır. Öyle ki günümüze kadar gelen Sumerce kelimeleri bile tespit eder. İkki-iki, Adda-ata, Ara-aralık, Duru-duru, gişik-eşik... gibi. Türk dilinin kökeni tartışmalarına pek girmek istemem ama iş Sumerliler'in edebiyatına gelince gerçekten uygarlık tarihi, uygarlık algısı, bugüne bakışı kökünden değiştiriyor bulgular. Hz. Musa'nın Nil nehrinde bir sepette bulunma hikayesi, bir Sumer kralının hikayesi olarak karşımıza çıkıyor Sumer tabletlerinde, hem de neredeyse birebir aynı şekilde anlatılarak. Tevrat'ta ve İncil'de yer alan, insanın topraktan yaratıldığına dair hikayenin yine birebir aynı ilk versiyonu, Yunan uygarlığına damgasını vuran Tanrılar ve Tanrıçalar panteonu... ve daha nicesi bu tabletlerde. Binyıllardır anlatılan hikayelerin Sümerlilerin hikayelerinden beslendiğine katılıyorum. Ve onların da bunları sıfırdan yazmadıklarını, kendilerinden öncekilerin hikayelerinden beslendiklerini düşünüyorum. Öncekilerin ne tür hikayeler anlattıklarını bilemiyoruz, çünkü yazıyı icat etmemişlerdi. Kesin sonlar kadar kesin başlangıçların da olmadığı döngüsel veya bütünsel bir tarih anlayışıyla dolu mutlu seneler dilerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/2013-e-sorsam-devlet-destek-verir-mi", "text": "Tam Sabitfikir ekibinin hazırladığı yıl sonu edebiyat değerlendirmelerini didik didik edip yılın en önemli edebiyat olayı nedir diye düşünüp durmaktayken, birim başına düşen olay/felaket sayısını nefes kesici bir şekilde arttıran ülke gündemi imdadıma yetişti. Evet giderayak edebiyat eserlerinin desteklenmesi hakkında çıkan yönetmelikle sarsıldı bünyem ve de gündem. Sevinmedim desem yalan; ne kadar geç gelen bir yönetmelik diye diye hayıflandım desem doğru. Kimsenin desteklemediği edebiyat... Piyasanın vahşi koşullarına teslim edilmiş, yazarlarını bir \"çoksatma-kahraman olma\" hayaline kitleyip aç bırakmış edebiyat... Çokçokçok satamamayı şirketsel-finansal bir başarısızlığa çevirmiş edebiyat, yazarını kıt kanaat da olsa geçindirmeyen edebiyat, genç kuşak yazarlarını okurlarıyla hiçbir şekilde buluşturamayan edebiyatımız, edebiyat ortamımız... Var olması bile mucize! Evet evet, evde, çevrede sevinç dalgası yaratan bu habere aslında o kadar heveslenmemiz gerektiğini de bilmiyor değilim tabii. Bakınız katılım şartlarına: Yazarın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması; üretilecek eserin dilinin Türkçe olması; üretilecek eserin edebiyat üretimini artırması ve edebiyata yeni boyutlar kazandırması; üretilecek eserin özgünlük taşıması; projenin, başvuru öncesinde veya proje uygulama süresince herhangi bir fondan destek almamış olması.\" Evet muhteşem kadrolarımızda henüz üretilmemiş, üretilmeye niyetlenilmiş bir eserin edebiyatımıza yeni bir boyut kazandıracağını, bu \"henüz üretilmemiş\" eserin özgünlük taşıyacağını kimler kimler sezecek acaba? Dünya klasiklerini ahlaka aykırı bulan, çevirmenini-yayıncısını mahkemelere düşürüp bizi ele güne rezil edenler mi? Yoksa lise kitaplarındaki şiirlerden dize çalanlar mı? Ya da şehir şehir kitap muhbirliği ağı kuranlar mı? O da olmadı İskender Pala'nın falan yazdıklarını edebi eser zannedenler mi? Üstelik hal böyleyken hangi gerçek yazar guruna yedirip olur da alırsa bu devlet desteğini, sindirebilir ki; taslağı destek görürse, bu işte bir bit yeniği var diyerek kendinden, kendi edebiyatından şüphelenmez ki? Hem devlet destekli edebiyat, insanın bu canını sıkan tamlama üzerine sayfalarca da tartışılmaz mı? Aslında tartışılmaz. Edebiyata, edebiyatçıya bu türden destekler ortaya çıkarsa, artarsa devlet desteği de, vaka-i adiyeden olur. Arada kaynar gider. Sevinçler kursakta kalmaz. Kursakta kalan sevinç bir yandan da aklıma Ursula K. LeGuin'in Amazon'a ayar vermek için yazdığı makaleyi getiriverdi. Edebiyatın her zaman çok küçük bir azınlığın işi olduğunu, 19. yüzyıl haricinde de, kitlelere değil, yine her zaman küçük bir azınlığa seslendiğini söylüyordu yazar. Ve sesleniyordu, ey sermaye, ey serbest piyasa elini edebiyattan çek! Destek olmak istiyorsan, ol ama edebiyatın sırtından para kazanılamayacağını artık anla! Evet, Türkiye burjuvazisi yine nasıl ve neye göre verildiği çok tartışmalı edebiyat ödülleri dışında edebiyatı hiç mi hiç desteklemiyor. Neden? Sanatın pek çok dalına prestij için nice yatırımlar yapılırken, edebiyat neden o kadar prestijli bulunmuyor, üstelik de son yirmi yılda bu kadar hareketli, bu kadar verimli bir edebiyat düzlemimiz, kendiliğinden, mucizevi biçimde oluşmuşken? Soruların yanıtları ne eski, ne yeni yılda var biliyorum; sadece sormaktan medet umuyorum..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/70-lerin-turk-sinemasi-e-kitap-olsa", "text": "Aslında şaşırmamak gerekir zira, yetmişlerin Yeşilçam'ı demek Türk toplumunun sinemasal gözle kendi benlik bilincini oluşturmaya başlaması demek. 70'lerin Türk Sineması adlı çalışmanın editörlerinden Zeynep Dadak'ın pek güzel ifadesiyle söyleyecek olursam, 1970'lerin Yeşilçam'ının en büyük özelliği, bugün belki de çok uzağında olduğumuz grift yapısıyla, hayatımızı, sinemayı ve en önemlisi biz algımızı kökünden değiştirmiş olmasıdır. Şöyle ki, iki darbe arasındaki bu on yıl, Türkiye'de en fazla sayıda filmin üretildiği dönemdir. Ülkenin genelinde hakim olan baskı rejiminden ve kolektif huzursuzluktan, sinema aracılığıyla ideal bir ulusal bilinç yaratma arzusuna, ağaların zorbalığıyla modernitenin tuzakları arasında sıkışıp kalan kırsalın ahvalinden, içgöçlerle değişen şehir yaşamına, cüretkar bir değişim inancından, şiddetli hayal kırıklıklarına uzanan yıllardır 70'ler. Toplumun tüm bu sıkıntılarının, tüm eğilimlerinin bir aynası olmayı başarır bu yıllarda sinema. Türklük bilincinden hareket eden Kara Murat serisi de, Yılmaz Güney'in Arkadaş, Umut gibi politik sinemanın altını çizen filmleri de, Ertem Eğilmez'in Hababam Sınıfı, Mavi Boncuk, Neşeli Günler gibi aile komedileri de, Lütfi Akad'ın Orhan Gencebay'a çektiği politik arabesk Bir Teselli Veri, Gelin, Düğün ve Diyettten mürekkep o meşhur Göç Üçlemesi de ve hatta erotik film furyası da bu döneme aittir. Bu şekilde bakınca sinemasal açıdan bir tür kültürel mucize gibi bu dönem. Film sektörü her anlamda bir arayış içinde ve bu arayışın ürünlerini ardı ardına topluma veriyor. Sözgelimi, gecekondu sorunuyla baş etmeye çalışan, moderniteyle gelenekler arasında sıkışmış fakir ama mutlu insanlara dair aile filmleri, çıkış yolunun naif bir şekilde birlikte olmaktan, aile olmaktan geçtiğinin altını çizerken, bu ekolün içinden gelen Kemal Sunal bu iyi niyetli kolektif yaşam hayalinin yine iyi niyetli bir eleştirisini getirebiliyor aynı zamanda. Kimi filmler Türklüğü, moderniteyi, batılılaşma gibi ana akım ulusal idealleri benimserken kimi filmler cesurca, dürüstçe bu kavramların kırılganlığıyla, çelişkileriyle, toplum üzerinde yarattıkları baskıyla yüzleşebiliyor. Çelişkili birliktelikler ve değişim hayalleriyle yüklüydü 70'ler. Ve kimilerine göre Türk sinema tarihini değiştiren film olarak anılan Umutun da bu dönemde ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı değildi. Bu sebeplerden olsa gerek Zeynep Dadak ve Berke Göl'ün editörlüğünü yaptığı çalışmanın ele aldığı ilk film Umut. Yılmaz Güney'in çirkin krallıktan çıkarak bir sanat ve politika alanı olarak sinemaya geçişinin de ilk örneklerinden biri olan Umutu Zahit Atam değerlendirmiş. Güney'in bir yönetmen ve oyuncu olarak yalın gerçekçilik ile muhalif kimlik arasında kendine bir yer edinme çabalarıyla sansüre karşı verilen mücadele ekseninde filmin Doğu bilgeliğiyle Batı gerçekçiliği, Doğu sabrıyla statükonun acımasızlığını birleştirerek dünyada nasıl büyük çapta bir yankı uyandırdığını anlatıyor Atam. Umut'un yoksunluklar içinden çıkarak Üçüncü Dünya'nın en önemli filmlerinden biri haline geliş hikayesinden alacağımız bugün hala son derece anlamlı dersler olduğunu gösteriyor. Ömer Kavur'un 1979 tarihli filmi Yusuf ile Kenan'ın bir okumasını yapan Gülengül Altıntaş ise bu film ekseninde yetmişler boyunca serpilen toplumsal gerçekçi sinemanın silinip gidiş sebeplerini kurcalıyor. Yusuf ile Kenanın Kavur'un en sevilen filmlerinden biri olmasının temelinde, 80 darbesinden birkaç ay önce, yani yenilgiden hemen önce çekilmesini ve devrimci umudun direndiği filmlerden biri olmasını, buluyor. 70'lerin Türk Sinemasında bu dönemi temsil ettiği düşünülen 20 film masaya yatırılmış. Hepsini burada tek tek anlatmam mümkün değil, ama size tavsiyem son zamanların öne çıkan sinema yazarlarından Senem Aytaç'ın kaleminden Atıf Yılmaz'ın Selvi Boylum Al Yazmalım'ını, Övgü Gökçe'den Süreyya Duru'nun Kara Çarşaflı Gelinini, Serazer Pekerman'dan Tunç Okan'ın Otobüsünü, Şenay Aydemir'den Osman F. Seden'in Batsın Bu Dünyasını okumadan geçmemeniz. Bu arada okumak demişken, 70'lerin Türk Sineması 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali yayını, yani ne yazık ki öyle her yerde bulabileceğimiz kitaplardan değil. Böyle durumlarda keşke diyorum, her şey bir yana bu türden önemli kültürel inceleme kitaplarının e-kitap olarak basılma imkanı olsa...."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/afili-soru-isaretleri", "text": "Diyeceksiniz ki hiç mi espri anlayışın yok kardeşim... Sanatın ne sanat ne de toplum için olduğunu, sanatın sade ve sade hayat için olduğunu düşünürüm ben. Edebi düzlemde her türlü deneysel çalışmaya, insan varlığının en uç noktalarında gezinmeye varım, ama bir internet geyiği uğruna, kendi cemaatini yaratma, yandaşlarına güzellemeler yazma, birbirini pohpohlama, ego yıkama yağlama adına, gündelik dilde şiddetin içselleştirilmesine sonuna kadar karşıyım. Söz konusu şiddet olunca, ister dilde ister gündelik hayatta, hiç espri kaldıramıyorum. Aradım taradım, gezdim dolaştım sitenin içinde, bu adamları yan yana tutan şey ne acaba diye? İslamcı, muhafazakar, solcu, liberal, hepsinden var. Yan yana durmaları barışçıl bir aydın çabası büyük ihtimalle. Ne güzel... En azından ben öyle yorumluyorum, ancak içlerinde edebi, entelektüel düzlemde tartışma olmaması, tedirgin edici geliyor. Aka kara diyecek ölçüde farklı dünya görüşleri olan insanların kuzu kuzu birbirlerine alkış tutması, teslimiyetçi durması kanımı donduruyor. Tartışma derken kavgayı ve ayrışmayı kast etmiyorum ya, edebiyat adına sitede hiçbir şey bulamıyorum. Düşünceler, fikirler, toplumsal ve siyasal kaygılar tek bir potada eriyorsa eğer, erime nihayete erdiğinde o tek potanın alacağı son ve tek şekilden endişe ediyorum. Çoksesli olmak uğruna çoksesliliğini yitirme tehlikesi mi bu? Öyle olmamasını umut ediyorum. Son paragrafta dediklerinize katılıyorum. afilifilintalar. com bence iyi bir site değil. Fazla pohpoh var, ancak söyleyecek sözleri de yeterince yok sanki. Olsaydı keyifle izlerdik. Ancak yazınızı aceleci ve ergen bulduğumu söylemeliyim. Bunu söylüyorum çünkü sizi aslında beğenerek okuyorum. Cumhurbaşkanı'nın 15 yaşında bir kızla yatmış olduğu, kadın ölümlerinin olağanüstü bir hızla arttığı gibi cinsiyetçi sıkıntıları olan ülkemizde, her beğenmediğimiz erkek görüntüsünü fırsat bu fırsat deyip eleştirmeye kalkarsak konuyu saptırmış oluruz ve cinsiyetçilik konusunda tüm ikna ediciliğimizi kaybederiz. Bırakın bu çocuklar keyifle ne istiyorsa yazsın, siz de kendinize yazacak daha iyi konular bulun. Bu adamlar iyi birşey yapıyorlar... Tek başlarına yarattıkları eserlerin yanında, birlik olduklarında da çok keyifle okunuyorlar. Çeteleşiyorlamış. Peh! Sanki edebiyatın tek çetesi onlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/agaclara-sarilanlar-onlari-bir-daha-birakmayacaklar", "text": "Artık iyiden iyiye farkındayız ve unutmuyoruz ki her şeyin merkezinde bu defa piyasanın değil doğanın işleyişi yer alıyor. Ağacın, suyun, bulutların olduğu gibi direnişin de hafızası var. Son yıllarda ortaya çıkan, insanı bir yana koyan, doğa merkezli bir toplumsal oluşumu kimileri görmezden geldi, devlet ise organik/ekolojik tarım adı altında onu pazarlamaya çalışarak piyasaya kanalize etme yoluna gitti. Oysa doğanın piyasaya dönüştürülemeyen ve ne kadar görmezden gelinirse gelinsin varlığını sürdüren gücü, insan ruhuna bir kez daha girmişti işte. Ağaçlara sarılan insanlar bir daha eskisi gibi olamazlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/agaclari-nasil-bilirdiniz", "text": "Bin yıllık ömrü olan bir ağaç; zeytin... Dile kolay bin yıl... Bin yıl boyunca bir başına durmak, toprağa kök salmak... Meyve vermek her yıl durmaksızın, sürgün, dal ve yaprak... Yağmuru beklemek sabırla kurak aylar boyunca, rüzgara göğüs germek cesurca, baş eğmemek... Ondandır ki tarihi otuz bin yıl öncesine dayanan zeytine bu topraklarda ölmez ağaç demişiz. Upuzun yaşamına saygı göstermiş, meyvesiyle, yağıyla beslenerek onun ölümsüzlüğüne ortak olmuşuz bir parça da olsa. Onun yaşamından kendimize dair bir yaşam biçimi seçmişiz. Sadece zeytin mi, değil elbet. Elma ağacından çınara, söğütle kavaktan dişbudağa, akçaağaçtan cevize, yemişe el vermişiz... Ta ki, elli altmış yıl öncesine kadar... Öyle çok uzak bir tarih değil, ağaçları unutmaya başladığımız ya, bir unutmak ki bizimkisi, sanki hiç bilmemişçesine, hiç yaşamamışçasına... İnsan tanıdığına, bildiğine kıyamaz, ağaçları ne kadar unutsak o kadar kolay çıkarır olmuşuz onları hayatlarımızdan... Çirkin şehirlerimize, aç gözlü turizm işletmelerine, madenlere kolaycacık kaptırır olmuşuz dönüm dönüm, hektar hektar ölmez dediğimiz gümüşi zeytini de, başı bulutlarda çınarı da, hüzünlü serviyi, içinde varoluşun tüm büyüsünü taşıyan sediri, bembeyaz çiçekleriyle bademi, narin söğüdü, mis kokulu ıhlamuru, aşık çamları ve daha nicelerini de, kurban vermişiz, kendi ellerimizle öldürmüşüz. Cehalet, içinde bilgi, unutmaksa hatırlamak umudunu taşır neyse ki. Türkiye'nin Ağaçları ve Çalılarının yazarı Necati Güvenç Mamıkoğlu, ağaçları hatırlamak ve yeniden tanımak üzere harekete geçen ender insanlardan. Meyce ağacının dallarında uyuklayarak, ağaçlardan kopardıklarıyla beslenerek gelişen bir çocuğun büyüyünce ağaçlık bir bölgeyi yok eden bir inşaat mühendisi olabileceğini düşünebiliyor musunuz, ya da ormanlık arazilerde hırsla maden arayabileceğini... İşte bu önermeden, bu umuttan hareketle çok önemli bir çalışmaya imza atmış yazar, Türkiye'deki ağaçların ve çalıların peşine düşmüş, onların dört mevsim aldığı halleri, çevreleriyle birlikte genel görünümlerini, gövdelerini, yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini görüntüleyebilmek için sadece bir ağacın yıl boyunca dört beş farklı zamanlarda fotoğraflarını çekmiş. Tüm Türkiye'de yüz altmış binden fazla çekilen fotoğrafı üç yüz elli ağaç ve çalı türünü kapsayan bir derlemeye dönüştürmüş. Evet, bilimsel bir çalışma değil Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları, ağaçlara çok, çok ilgi duyan bir adamın titiz, sabırlı, sevgi dolu kitabı. Ulusal bir botanik bahçesinden ve arboretumdan yoksun olan bizler için Türkiye'deki ağaç ve çalı türlerini bir arada canlı görmek mümkün değil. Ancak bu tür çalışmaları elimize alarak gittiğimiz yerdeki bitki örtüsünü tanımak durumundayız. Dolayısıyla Mamıkoğlu'nun emeği çocuklara, dünyayı tanımak üzere harekete geçmiş gençlere ve botaniğe amatörce de olsa ilgi duyanlara yönelik. Ağaç nedir biliyor muyuz? Boyu en az beş metre, gövde çapı da on santimetreden aşağı olmayan, dal, sürgün ve yaprakların oluşturduğu tepe tacını tek bir gövde ile taşıyan, her yıl çap artımı yaparak kalınlaşan, boy büyümesi yaparak boylanan ve dokularındaki hücrelerin büyük bölümü odunlaşmış olan uzun ömürlü odunsu bitkiler. Sadece bu kadar mı?... Değil elbette. Ama ne kadar fazlası, işte onun kararını insanlık verecek hiç şüphesiz... Ağaçlara bakmayalı çok oldu belki de, botaniğe ilgi duymaksa ancak emeklilik dönemine yakışıyor gibi gelebilir. Fena halde yanılıyoruz bence, zira bu gidişle emeklilik dönemi hem bizim hem de çevremizdeki ağaçlar için çok geç olacak. Beklemeyelim, arabaların, evlerin arasında sıkışıp almış, sokağın bir ucunda kimseleri rahatsız etmeden duran o ağaçtan başlayalım evvela. Birileri bize ağaçları nasıl bilirdiniz, diye sormadan önce, elimizi çabuk tutalım..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ahir-zamanlarda-bir-aydin-caresizligi", "text": "Zizek'le başladık madem, onunla devam edelim. Ahir Zamanlarda Yaşarkende Zizek, entelektüellerin bu çelişik durumundan da söz ediyor. Ona göre aydınlar, Batı'nın yönetilen dünyasının medeniyet kisvesine bürünmüş barbarlıktan ibaret olduğunu, yabancılaşmanın tepe noktasında bulunduğumuzu belirtirler, ancak bununla birlikte, diğer tüm toplumsal-siyasal rejimler kötü olduğu için, bu rejimi desteklemekten, eleştirilerle kendine çeki düzen vermesini sağlamaktan başka yapacak bir şey yoktur... Ve yüklenmeye devam eder Zizek, onların katlanamadıkları gerçek, aslında mutlu, güvenli, rahat bir hayat sürmeleri ve yüce vazifelerinin meşrulaşması için başka yerlerde, mesela çok çok uzaklarda, huzuru kaçırmayacak şekilde demokratik hareketlerin kuvvetlenmesi isteğidir... Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor. Çünkü hala kapitalizmle demokrasi arasında bir bağ olduğuna inanıyor. Tıpkı kendi ülkesinde olduğunu düşündüğü gibi kötü yönetimler devrilip yerine daha iyi yöneticiler geldiğinde işlerin düzelebileceğine inanıyor. ülkemiz kültür hayatı için çok önemli olan bu konuyu hakkını vererek ele alıp, bu kadar güzel anlatan bu yazı için, yazana ve iletenlere minnetdarım. sevgilerimle.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/allahin-kralligi", "text": "Allah'ın bir kral olduğunu hiç düşündünüz mü? Allah'ın krallığı altında yaşadığımızı? Yoksa Tanrının krallığı kavramının sadece Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa ait bir algılama biçimi olduğunu mu söylersiniz? Halil Hacımüftüoğlu, hayır diyor, Allah'ın Krallığı kavramının izinin İslamiyet'te de sürülebilir olduğunu belirtiyor. Hatta belirmekle de kalmayıp Kral Tanrı-Allah'ın Krallığı adı altında bir araştırma kitabıyla bu izi bizzat kendisi sürüyor. Bu oldukça ilgi çekici araştırmanın sayfaları arasında gezinirken öncelikle dini ezoterizm bağlamında ele alan, çoğu zaman ezoterizme sıkıştıran çalışmalar ve ortalama okurdan uzaktaki İslam ilahiyatı dışına pek çıkamayan din literatürünü düşünmeden edemedim. Araştırmacıların görüşlerine katılmak bir yana, açıkçası bu tür çalışmalara fena halde ihtiyacımız olduğunu sonda söyleyeceğime en baştan söylemek isterim. Hacımüftüoğlu'nun başlangıçta bize yabancı gelen tespitine göre İslam'da Allah'ın Krallığı algılamasının olması bir yana, Kuran'da ve İslam'da doğrudan veya dolaylı olarak bu algılama ile ilişkisi olmayan neredeyse hiçbir kavram yok. Ancak buna rağmen ilginç biçimde gereği gibi araştırılmamış ve işlenmemiş bir algılama biçimi olarak İslam'ın içinde duruyor. Üstelik en mühimi bu konu üzerinde yeterince durulduğu takdirde bugün henüz aydınlanmamış ve üzerinde tartışılan pek çok kavramı açıklığa kavuşturacak öneme sahip. Diğer bir deyişle, Allah'ın kral olarak algılandığının kabulü, İslamiyet'teki nice kafa karışıklığını çözmeye muktedir bir tür anahtar niteliğinde. Yazarın çıkış noktası, İslamiyet'in doğduğu yıllardaki insan algısını, kültürünü, dilini, kısacası zihin yapısını çözümlemek ve günümüz insanıyla mukayese etmek. Bu mukayese önemli çünkü birbirinden farklı olmak bir yana neredeyse iki ayrı dünya gibi günümüz insanıyla, 1300 yıl öncenin insanı. Hz. Muhammed'in içine doğduğu toplum, sözlü kültüre sahip bir töre toplumu her şeyden önce. Dolayısıyla böyle bir toplumda evren ve toplum düzeni ile ilgili bilimsel bir inceleme, soruşturma, sorgulama ürünü olabilecek farklı ve yeni fikirler bulmak mümkün değil. Bu şu demek, o dönem ve o toplum için bilim ve felsefe yok demek; kelimeler ve kavramlar soyut-somut, dini-dindışı, maddi-manevi gibi ayrımlanmamış demek. Hal böyle olunca günümüz dünyasıyla o dünya arasındaki iletişimi zayıflatan hatta koparan üç önemli dilsel soruna dikkat çekiyor Hacımüftüoğlu: Kuran'ın oluştuğu devirdeki Arapçanın gramer ve kullanım bakımından zamanla kısmen değişmiş ve kaybolmuş olması. Hemen hepsi dilimize ödünçleme yoluyla giren Kuran kelimelerinin hem mevcut anlamlarını yitirerek hem he de yeni anlamlar kazanarak aktarılmış olması. Ve geçmişten günümüze hem Türkçe hem Arapça dahil olmak üzere tüm dünya dillerinde bazı önemli eski kavramların parçalanmış, eski değerlerini, önemlerini yitirmiş olması. Bu üç sorun bağlamında yazar esas sorunun, günümüz ilahiyatçılarının Allah'ın, felsefenin İslam dünyasına girmesinden sonra felsefi bir tarzda algılanmaya başladığının farkında olmamaları, olduğuna vurgu yapıyor. Ortadan felsefeyi, soyutlamaları, metaforları kaldırdığınızda karşımıza bambaşka bir Kuran, bambaşka bir İslamiyet çıkıyor elbette. Hatta belki de yoruma ihtiyacı olmayan bir din! Mükemmel, kusursuz bir Tanrı, ancak bir o kadar insani özelliklere sahip... Felsefe hatta bilimin ışığı altında anlamlandırılmaya çalışılan, Halil Hacımüftüoğlu'nun değişiyle 1300 yıl boyunca felsefe temelli kelam ilminin telkinleri altında olan günümüz dünyasındaki İslamiyet algısını, bütün bunların olmadığı bir zamandaki din algısıyla karşılaştırmak, aradaki farklılığı görmek elbette ki kolay değil. Hatta bazıları için belki de kabul edilemez... Tektipleşmeden kaçınan hatta korkanlara, farklı bakış açılarına açık olanlara Allah'ın Krallığını hararetle tavsiye ederim. Dilek ve düşüncelerin için teşekkür ederim Salim Bey, Doğrusu böyle çirkin bir iftirayı okuyunca hayretler içinde kaldım. Kaldı ki ben, zamanla çalışmalarımdan yapılan bazı aşırmalara bile engel olamamış biriyim. Yani aslında bu konuda mağduriyet ve haksızlık yaşamış bir kimseyim. Bir zamanlar, güvendiğim ve hiç ihtimal vermediğim, adı lazım değil, biri-leri, yıllarca biliyorsun 15 yıldır yalnız yaşıyorum- gece gündüz ve yapayalnız çalışarak ulaştığım bazı orijinal tespitlerimi, kendileri ile paylaşmam sonrasında kendi malıymış gibi satmaya cüret etmişti. Ve bunu en kritik ve çaresiz olduğum bir zamanda yapma hinliğini göstermişti. Bazı insanları, kalıbına bakarak 'melek yüzlü' ve 'mübarek' biri sanırsın. Fakat öylelerinin tıyneti ve tamahkarlığı böyle kritik anlarda ortaya çıkıyor. Öyle insanlar var ki, yıllarca çalışarak didinerek gençliğini vererek elde ettiğin kendi malını dahi sana satmaya yeltenebiliyor, hatta yavuz hırsız misali Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış!- seni töhmet altına sokma vicdansızlığını ve kalleşliğini bile hayasızca gösterebiliyor. Her neyse, bu konuda benim, aslında içi fazlasıyla yanan biri olarak söyleyecek çok sözüm vardır... Ama Allah kerimdir; adil bir hakimdir, büyük mahkemesinde bir gün her şey bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Her ne kadar kendisine karşı şahsi bir takım hatalarım olsa da bazı yaratıkları yüzünden yaşadığım mağduriyetlerden ve zulümlerden dolayı bana sahip çıkacaktır; şarlatanların maskelerini hiç beklemedikleri bir anda düşürecektir diye umuyorum. İnşaellah! 01.09.2011 tarihinde Sorgu Layan takma adıyla kitabımın kendi youtube videolarından intihal olduğu iftirasını atan şahsın videolarını bu kitabı yayınlamadan önce asla görmüş değilim. Söz konusu şahsın kitabımı okuyup okumadığını da bilmiyorum. İlk bakışta öyle anlaşılıyor ki kendisi hiç okumadan, sadece adını görerek ve doğru dürüst bir araştırma zahmetine katlanmadan aceleyle hemen üstüne atlamış bulunmaktadır. Çünkü kitabımın başındaki önsözde de kısmen belirttiğim gibi, ben bu çalışmaya çok önceleri (1997 yılının ortalarında) başlamıştım. Askere gitmeden önce Ekim 1999'da ise ilk planını yapmıştım bile. 2006 yılında yüksek lisans tezimde yaklaşık bir buçuk sayfa açıktan bahsetmiş, yeri geldikçe temas etmiş ve bütün modelimi onun üstüne kurduğumu beyan etmiştim. 2008 yılında bu tez Kuran Tercümelerinde Yöntem Sorunu adıyla İz yayıncılık tarafından basıldı. 2008'in Eylül'ünün başlarında da Kral Tanrı Allah'ın Krallığı kitabımın tez halini, Kuran'da Allah'ın Krallığı adıyla doktora tezi olarak danışman hocama sunmuş, 2009 yılında ise kabul edilmişti. Geçen yıl bazı ilavelerle Kral Tanrı Allah'ın Krallığı adıyla, Doğan Yayıncılık'a ve İmge Kitabevi'ne, bu yıl başında da İz Yayıncılık'a basılması için göndermiştim. İz Yayıncılık basmak istemişti ama şartlarını beğenmediğim için kabul etmemiştim. Söz konusu kişinin bahsettiği videonun ne zaman youtube'da yayınlandığını bilmiyorum. TheKozalakk adlı kişinin 11/07/2011'de eklediği düşünülürse benim daha önce kitabı bu adla gönderdiğim tarihlerden çok sonra eklediği gibi bir sonuç çıkmaktadır. Dolayısıyla bundan da şahsıma iftira atıldığı ortaya çıkmaktadır. Kitabımı okuyanlar ve bu videoyu seyredenler söz konusu kişinin iddiasının ne kadar hayasızca ve pervasızca olduğunu yakinen göreceklerdir. Öte yandan takma ad kullanan kişinin verdiği bilgiler büyük oranda yalan yanlış bilgilerden oluşmaktadır. Allah Elçisi Muhammet'in kendisini tanrı-kral saydığı gibi çok saçma ve gerçek dışı iddialarda bulunmaktadır... Esasen cevap vermeye değmeyen bu şahsı iftirası ve yalanı ile Allah'a havale ediyorum. Fakat ne yazık ki bu arada 'Sinek küçüktür ama mide bulandırır.' türünden bir durumla karşılaşmış bulunuyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/amazon-al-beni-de-al", "text": "Hiçbir şey yetmiyor onları doyurmaya, yüzyıllar binyıllar boyu para ve itibar getirmeyen bir işi bile ki burada sözünü ettiğimiz şey edebiyat oluyor haliyle- gerekirse içini boşaltıp allayıp pullayıp meta haline getirir, yine kazanırlar, yine kazanırlar. Yeni teknolojiler yaratılır, yeni iktidar alanları açılır ki burada da nedense inanılmaz bir hızla tıraşlanan, devasa olduğu kadar biçare olan amazon ormanları gelir aklımıza, serbest bilinç akışının cilvesi işte-, şirketler o alanları da içine alır, patlamak nedir bilmez. Amazon da açmış ağzını edebiyatı yiyip bitirmekle meşgul işte böyle; sindirim sistemine son kattığı ise, sosyal kitap tavsiye platformu olan Goodreads. Webrazzi'nin haberine göre, Amazon'dan Başkan Yardımcısı Russell Grandinetti, Amazon ile Goodreads'in yeni kitap keşfetme konusunda ortak bir tutkusu olduğunu dile getirmiş. Aman efendim, ben bunu okuyunca bir duygulan bir duygulan, demek ki Fikri dedim kendi kendime, sen ne sinsi ne art niyetli bir adammışsın, şüphelerin ve karanlıklarının içinde şirketlerin de duyguları, tutkuları olduğunu anlayamamışsın. Şirket dediğin tabii, insanlardan mürekkep bir organizma, o da gülüyor, seviyor, heyecanlanıyor, tutkular içinde kıvranıp kendini tamamlayacak eşler, kardeşler arıyor. Arayacak tabii mecbur, aramayıp da ne yapacak. Hele ki edebiyata gönül vermiş, sosyal sorumluluk bilinciyle çalışan bir şirketse, koskoca Amazonsa, değil mi ya. Yoksa 2007 yılında San Francisco'da kurulan Goodreads'in şu an 16 milyonun üzerinde üyesi bulunmasının, site üzerinde 500 milyonun üzerinde kitap ve 20 milyonu aşkın yorum olmasının pek bir önemi yok. Yiğidin hakkını da yiğide verecek. Grandinetti'ye göre Goodreads kitap keşfetme ve tartışma konularında insanlara yeni bir boyut kazandırmış mesela, bunu vurguluyor. Ama kendini de harcar mı, Amazon da Kindle ile kitapseverlere önemli bir deneyim sunmayı başardı, diye ekliyor. E-kitap, kuşkusuz edebiyatın geleceği. Ucuz, kolay ulaşılır, yazarın da yayıncının da hakkını verecek, dağıtım baskısını yayıncının, yazarın, çevirmenin sırtından atacak, editörlüğün ne olduğunu, edebiyat için ne kadar önemli olduğunu öne çıkaracak. Ama nasıl olacak bütün bunlar, şirketler eşitlikçi, uygar bir kültür hizmetine yönelecek bu yeni teknolojiyi nasıl bırakacak kaderine? Fikri, karanlıklara dalıyorsun yine, duygusuzluğunla milletin içini karartıyorsun. Amazon alsın seni, yesin, yutsun, sindirsin, aklın başına gelsin. Fantastik edebiyatın anneannesi Ursula Le Guin geçenlerde Amazon, elini edebiyattan çek, demiş. Demek ki, bir Ursula Le Guin değilsem de, o kadar yalnız ve sevimsiz değilim yine de, diyorum içten içe. Bu sesler, bu uyarılar dalga dalga artar mı peki, şirket dediğimiz virütik organizmayı işgal edip durdurmaya yeter mi? Zayıf bir ümit ışığı yanıyorsa da içimde, mesela Türkiye'deki yazarların sessizliği tedirgin ediyor beni. E-kitap'a kim ya da kimler sahip çıktı, onu elimizden, tereyağından kıl çeker gibi devasa şirketlerin alıp gitmesine kimler göz yumacak, kimler, her şey olup bittikten sonra kaçan bu fırsata yanacak? Amazon al artık beni, bak bunca yıllık emeğim, kalemim, okurlarımla birlikte geleyim sana, düşünmekten, duyarlıklarımdan kurtulayım, bön bir mutluluk yerleştir içime, ahir ömrümü öyle tamamlayayım, senin içinde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/amerika-nin-gercek-tarihi-amerikan-yerlilerinin-avrupa-yi-kesfi", "text": "Amerika nasıl ele geçirildi? Resmi tarihler, İspanyollar kıtaya ayak basmadan önce burada küçük kabileler halinde yaşayan bir takım ilkel insanların yaşadıklarına dolayısıyla medeniyeti Avrupa'dan buraya taşıyanların kolaylıkla kıtaya girdiklerine hatta yerliler tarafından tanrı zannedildiklerine, tapıldıklarına dairdir. Bunun koca bir yalan olduğunu elbette hepimiz biliyoruz, fakat doğrusunu bildiğimiz de söylenemez. Amerikalılar yurtlarını nasıl kaybettiler, hangi şartlar onları buna zorladı, üç beş hazine meraklısı çapulcu nasıl olup da medeniyetlerini yıktı? Çalıntı Kıtalar işte bu soruların cevaplarına dair yazılmış bir tarih kitabı. Bize bellettirilmiş tarihi de, tarih algısını da değiştiren önemli, son derece sarsıcı bir çalışma. Sistemli bir biçimde yüceleştirdiğimiz batı uygarlığının mütecaviz, çalıntı yüzünü gösteren, ipliğini pazara çıkaran Çalıntı Kıtalar, bir yandan da gerçek uygarlığın, gerçek demokrasinin ve en önemlisi bireyin özgürlüğünün önemini gerçek anlamda kavramış kültürlerin yok edilişine dair de son derece hazin bir hikaye anlatıyor bizlere. Gerçekler öyle acı ki, soğukkanlı bir dille, bilimsel bir tarafsızlıkla aktarılan bu tarih kitabını okumak için çelik gibi bir sinir sistemine sahip olmanız gerekiyor. Zira biliyoruz ki gerçek Amerikalılara yani sözde yeni dünyalılara yapılanlar, biz üçüncü dünya ülkesi insanlarına yapılanların da bir başka türlüsü. Bu kitabı okurken, yapılanları hem insan olarak yüreğiniz kaldırmıyor sözün kısası, hem de mağdurlarla özdeşim kurmakta hiç zorluk çekmiyorsunuz. Gelelim Amerika'nın gerçek hikayesine... Eduardo Galeano'ya göre bu hikaye Amerikalılar'ın Avrupalılar'ı, Avrupa uygarlığı dediğimiz şeyi keşfetmelerinin hikayesi aslında! Ronald Wright'ın kaleme aldığı ve uzun süre uluslararası çoksatar listelerinin tepesinden inmeyen Çalıntı Kıtalar üç ana bölüme ayrılmış: İşgal, Direniş ve Yeniden Doğuş. Her bölümde Amerika'nın beş büyük halkının, İnkalar'ın, Aztekler'in, Mayalar'ın, Çerokiler'in ve İrokualar'ın hikayesine ayrı ayrı odaklanıyor Wright. Bir gün tuhaf görünümlü kılıksız birileri kapınızı çalıp, kendinize ait evinizi hiç tanımadığınız birinin izniyle ele geçirmeye geldiklerini söyleyerek zorluk çıkarmamanızı emretseydi ne yapardınız? Böyle bir durum karşısında gösterilecek üç tepki vardır: Bir yanlış anlaşılma var herhalde diyerek, yabancıları içeri buyur edip anlaşmazlığı çözmek, karşınıza çıkanları hiç dikkate almadan gülüp geçmek ve şiddetli tepki göstererek haddini bilmezlere hadlerini bildirmek. Verdiğiniz tepki hem sizin karakterinize hem de o günün şartlarına dair bir fikir verirdi ister istemez. İşte, Papa'nın emriyle ülkelerine gelip bu topraklara sahip olduklarını söyleyen bir takım gülünç kılıklı adamlara karşı Amerikalılar bu üç tepkiyi de duruma göre göstermişlerdi. Ancak sonuç tuhaf biçimde aynı olmuştu: Kocaman bir kaybediş. Beş yüz yıla yayılan bu büyük kaybedişin sebebini anlamak için her bir halkın tarihini ve İspanyollar kapılarını çaldıklarında hangi konumda olduklarını tek tek anlatıyor Wright. Öncelikle Amerika'nın asıl sahiplerinin dağınık bir biçimde yaşayan küçük ilkel kabilelerden oluşmadığını anlıyoruz. Kimi Aztekler ve İnkalar gibi ticareti, kültürü son derece gelişmiş merkezi imparatorluklardır, kimi de Mayalar ya da İrokualar gibi dağınık yaşayan ancak bir tür birleşmiş milletler diyebileceğimiz komitelerle yönetilen, demokratik, bireysel özgürlüğe sahip uluslardır. Bu ulusların Kolomb-öncesine dair Wrigth'ın anlattıkları gerçekten büyüleyici; Avrupa'nın bugün bile hala peşinden koştuğu uygarlığa, yönetim anlayışına sahip; göllerle, nehirlerle, toprakla kısacası doğayla ve insanla uyumu esas alan; hakların eşit paylaşımını sağlamak amaçlı bir iktidar anlayışıyla yönetilen halklar... Ancak amaç farklı uygarlıkları değil de altını keşfetmek olunca, Amerikan halkı Avrupalı barbarların ayakları altında kalır. Barış anlaşması yapmaya silahlarıyla gelerek, kendileri için düzenlenen şölenlerde önüne geleni öldürüp, karşılarındaki toplulukların soylularını yok ederek, yalan söyleyerek, hazine avcılığı uğruna tapınaklardan, saraylardan çaldıkları sanat eserlerini eritip külçe altına dönüştürerek, tüm yazılı belgeleri din adına yakarak ilerler Avrupalılar. Bu ilerleyişte çok güçlü bir destekçileri vardır üstelik: Çiçek hastalığı. Amerika kıtasının tanımadığı, hiçbir bağışıklık geliştiremediği bu hastalık, kıtanın yarıdan fazlasını öldürür. Öyle ki İngilizler ve İspanyollar vardıkları yerde hastalığın kırıp geçirdiği, krallar ve tüm varislerin çoktan ortadan kalktığı yarı hayalet ülkeler bulurlar kimi zaman. Ve böylelikle İşgal başlamış olur... Peki Amerikalılar Avrupalılar tarafından sistemli bir şekilde yok edilirken karşılarındaki toplulukları hiç mi etkilemediler? Amerika'dan Avrupa'ya hiç mi bir şeyler geçmedi? Ne olursa olsun bugün kıtada varlıklarını sürdüren, asimilasyona direnen, hatta kendi dillerini konuşan milyonlarca yerli mevcut. Çalıntı Kıtaların Direniş ve Yeniden Doğuş bölümlerini bugün kıtada varlıklarını sürdürmeye ve haklarını almaya çalışan halkların direnişine ayırmış Wright. Ama sadece bu değil. Amerika'nın gerçek sahiplerinin günümüz uygarlığına nasıl etki ettiğini de gözler önüne seriyor bu bölümler. Özellikle İrokualar'ın yönetim anlayışının ABD'nin kuruluşuna nasıl bir temel oluşturduğunu, hatta bu devletin simgesel diline bile nasıl hakim olduklarını göstermesi bakımından son derece dikkat çekici başlıklara sahip Çalıntı Kıtalar. Kitabın, Dan Brown'un Kayıp Sembolündeki bazı şifrelerin neden çözülmediğini bile gösterir nitelikte olduğunu söyleyeyim. Anlaşılıyor ki Brown cevapları yanlış yerde arıyor: Yarım kalmış piramit, kartal simgesi, kartalın pençesinde taşıdıklarının alamet-i farikası ne Mısır'da ne de Yunan'da; tam ayak bastığı yerin üzerinde, İrokualar'la Çerokiler'in çok da uzak olmayan tarihinde yatıyor. Çalıntı Kıtalar, bir karşı tarih kitabı. Tarihin, tarih anlayışının nasıl elden gittiğine dair bir çalışma. Ve en önemlisi Avrupa kökenli Amerika'nın, yerlilerin dramını anlatan filmlerle aklanamayacağını, yapılan hataları düzeltmek adına çok daha büyük, gerçek adımlar atılması gerektiğinin sarsıcı bir göstergesi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/andersen-ve-rowling-tek-masal-iki-yazar", "text": "Danimarka'da bu yıl ilk kez verilen Hans Christian Andersen Edebiyat Ödülü'nü alan Harry Potter serisinin yazarı J. K. Rowling oldu. Ödülün, 1805 yılında doğan ve 1875'te ölen, yaşamı boyunca 160 kadar masal ve şiir yazan Andersen ile kıyaslanabilecek yazarlara verileceğini açıklayan kurulun ilk seçiminin J. K. Rowling gibi bir isim olması son derece dikkat çekiciydi benim için. Niye diyeceksiniz, öncelikle Rowling ismi ilk başta popüler bir tercih gibi geldi bana. Malumunuz dünyaya yedi kitaplık koca bir masal anlatmış, bir tür edebi popüler kültür ikonu olmuş bir isim Rowling, dolayısıyla ona verilen ödülün de bu ismin meşruiyetinden yararlanmaması mümkün değil. Ancak üzerinde biraz daha düşünmeye başlayınca iki yazarın üç tane çok önemli ortak yönü olduğunu keşfettim yavaş yavaş. Birincisi hayatları, ikincisi çocuklar için yola çıkıp yetişkin okurlarını akıllarını başlarından almaları ve üçüncüsü ise temelde aynı masalı yazmaları! Andersen bir ayakkabıcının tek oğlu olarak dünyaya gelmişti. Ancak babasını henüz 11 yaşındayken kaybedince meşhur bir yazar olana kadar çekeceği sıkıntılı yıllar başlamış oldu onun için. Okulu bırakmak, annesiyle temizlikçilik ve çamaşırcılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışmak zorunda kalmıştı. Ancak içinde her şeye rağmen bir yazar, şair ve tiyatrocuyu barındırıyordu Andersen. Bu sebepten 19 yaşındayken tiyatro eğitimi almak üzere Kopenhag'a gitti. Burada da bir süre başarısızlığı tattı, açlık sınırında yaşadı. Derken talih yüzüne güldü ve Kopenhag Üniversitesi'ne girmeyi başardı. Yavaş yavaş bir yazar ve şair olarak adını duyurdu, Türkiye de dahil olmak üzere pek çok Avrupa ülkesine seyahatler yaptı, gezi notları aldı. Romanlar, şiirler, opera librettoları, anı ve yolculuk kitapları yazdı. Onun adını dünyaya duyuran ve bugüne taşıyan ise masalları oldu elbette. Döneminin genel eğilimlerinin aksine gündelik söyleyiş tarzıyla, halk deyimleriyle besliyordu masallarını yazar. Hayatın zorluklarına dair deneyimledikleri ise yazdıklarını inanılır ve dokunaklı kılıyordu. Modernleşmeye başlayan insanlara bireyselleşme sürecinin çetin yollarını, bilinç dışına ait arketipleri, mitik kurgularla aktarıyordu Andersen. O, yaşları kaç olursa olsun kaybolmuş ve ihmal edilmiş çocukların yazarıydı. Masallarıyla insanlığın içindeki kaybolmuşluğa, yalnızlığa zarifçe dokunuyor, aidiyet hissini nasıl doyurmamız gerektiğini, nasıl hiç vazgeçmemiz gerektiğini söylüyordu. En önemlisi de masalların insanların birbirlerine bilerek verdikleri zararla ilgili gerçeklerin açığa çıkarılmasında ne kadar etkin bir rol oynadıklarını çok iyi biliyordu... Küçük Denizkızı, Kralın Giysileri, Çin Hakanının Bülbülü, Kurşun Asker, Kibritçi Kız, Çirkin Ördek Yavrusu onun çok iyi bildiğimiz, sevdiğimiz masallarından sadece birkaçı. J. K. Rowling de Andersen gibi, hayata dair rahat nefesini meşhur olduktan sonra almış bir yazar. Kalemiyle kendini dünyaya kabul ettirmeden önce yaşadığı yıllar çalkantılı ve sıkıntılarla dolu. Onun ilk romanı olan Harry Potter ve Felsefe Taşını evinde ısınamadığı için her gün gittiği bir Çin restoranında yazdığını biliyoruz, işsizlik maaşıyla çocuğuna tek başına bakmak zorunda olduğu yıllarda... Ancak yine masalcı gibi talih onun da yüzüne otuzlu yaşlarında gülüyor, zor da olsa Edinburg Üniversite'sinden yüksek lisansını alıyor ve ilk kitabıyla tüm dünyanın dikkatini üzerine çekiyor. Her iki yazarın hayat hikayelerinin bu benzerliği aslında çok da ilginç değil, yazmanın onlar için, yaşamakla yok olmak arasındaki hayati seçim demek olması da öyle... Gelelim ikinci benzerliğe. Andersen'in de Rowling'in de çocuklar için yola çıkıp yetişkin okurların da gönlünü kazanmış olmaları edebiyatta türler arası sınırların geçişkenliğinin, bu sınırların okuru bağlamazlığının çok iyi bir örneği. Bugün iyiden iyiye bir kenara itilen çocuk edebiyatının ve masal anlatma geleneğinin temelde insan ruhuna nasıl iyi geldiğini, hemen her yaşta benlik bilincinin gelişimine nasıl yardımcı olduğunu bu iki yazarın kaleme aldığı eserlerde rahatça görebiliyoruz. İnsanlığın son yıllarda fantastik hikayelere olan düşkünlüğünün sırrını çözmeye çalışan araştırmacılar, her şeyi bir yana bıraksak da masallardan asla vazgeçemediğimizi bir noktada anlamış olmalılar sanırım. Ve Çirkin Ördek Yavrusu... Bu, Clarissa P. Estes'e göre psikolojik ve tinsel bir kök öyküdür. Yani insani gelişim açısından temel ve muhakkak halledilmesi gereken bir gerçek içeren öykü. Çirkin Ördek Yavrusu'nda halledilmesi gereken bu gerçek dışlanmadır. Sadece Çirkin Ördek Yavrusu'nda değil, birçok masal ve mitte de görürüz bu evrensel dışlanma temasını. Tıpkı Harry Potter'ın hikayesinde olduğu gibi... O da çirkin ördek gibi temelde ait olmadığı, onu anlamayan bir ailenin/toplumun içinde yetişir. Ancak farklılığını bilmekte ve acı çekmektedir. Ta ki onu kabul edecek, arasına alacak ve zaten gerçekte ait olduğu topluluğu bulana kadar. Potter, büyücülük okuluna girdikten sonra kim olduğunu, hayattaki amacının ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlar. Ve masaldaki çirkin ördek gibi büyüyüp serpildikçe bilge ve zarif bir kuğuya dönüşür. Kendi psişik ailesini bularak dışlanma eşiğini atlamıştır artık, toplum tarafından kabul edilmiş, onu istemeyen ailesiyle cesurca yüzleşmiş ve benliğini aramaya başlamıştır. Şimdi güçlü, güzel ve canlıdır... Ama atlaması gereken diğer başka basamaklar da vardır elbette, hayatta kalmış, kendini kabul ettirmiş olmanın gururuna saplanıp kalmamak, köklerinden gelen düşmanlarla, düşmanlıklarla yeniden yeniden yüzleşmek gibi... Böylelikle hikayesi sürer gider Potter'ın, tıpkı çirkin ördek yavrusu gibi, tıpkı bir kahraman olarak kendi içsel yolculuğunu yapan ve masal okumaktan hiç vazgeçmeyen tüm insanlar gibi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/antikapitalist-mucadelede-sehri-sahiplenmek-ve-emek", "text": "Bir yandan harıl harıl meyve bahçelerinin, altın kumsalların, sahillerdeki zarif ılgınların, mütevazı tepelerde kayalara tutunmuş kadim zeytinlerin kökünü kurutuyor. Bir yandan benliği, toplumsal ruhu içimizden sökercesine, insan-mekan ilişkisini ezercesine, toplumsal hafızayı, bilinci silercesine şehirleri talan ediyor. Attığı her adımda, geçtiği yerler yıkılıp yok olan postmodern roman kahramanlarıyız hepimiz şimdi. Ve biz bağırıyoruz, \"Ey, rant! Topraklarımızdan elini çek! Emek bizim, İstanbul bizim! Şehirler, kasabalar, sokaklar, sahiller, denizler bizim!\" diye. Duyan var mı? Yok. Sesimiz uçsun gitsin, sözlerimiz kayda geçsin. En azından hikayemiz böyle devam etsin. Geçen haftalarda, çok sayıda sanatçı ve İstanbullu, yıkımına başlanan Emek Sineması'nın önünde tartaklandı, biber gazı ve tazyikli su ile etkisiz hale getirilmeye çalışıldı, birkaç kişi gözaltına alındı. Kamunun, kamuya ait bir mekanı sahiplenmesi, onun üzerinde söz hakkına sahip olması mümkün değil gibi görünüyordu ya da öyle gösterilmeye çalışılıyordu. \"Bir grup sinemasever sapıtmış, iki kat yukarı taşınacak Emek Sineması için olay çıkarıyor\"du. Yalanlar, çarpıtmalar da bir yana, bunun aslında bir sınıf mücadelesi olduğu zaten hiç mi hiç konuşulmuyordu. David Harvey, yeni Türkçeleşen kitabı Asi Şehirler'de Madem ki sermaye güçleri ve sayısız müttefiki şehir yaşamını kökten değiştirmek için düzenli aralıklarla gözünü kırpmadan seferber olmaktadır, sınıf mücadelesi de kaçınılmaz olarak bu sürece dahil demektir,\" diyerek antikapitalist mücadelelerin, ister istemez şehrin tanımladığı geniş sahaya ve kamusal mekanlara odaklanacağı üzerinde duruyor. Bunun adı Antikapitalist mücadele için şehri yeniden sahiplenmek.\" Sermayenin kalesi AVM ile kamusal Sinematek arasındaki savaş işte bunun savaşı. Yıkım başlamış olabilir, ama Emek -hep birlikte göreceğiz- o kadar kolay yıkılmayacak. Sinema yazarı, Sinema Yazarları Derneği'nin kurucu üyesi ve onursal başkanı Atilla Dorsay da bu olayın bir gün öncesinde yıkım çalışmalarını görmek için Emek Sineması'na gitmiş, saldırıya uğramış, tartaklanmıştı. Sonra yazılarına son verdi. Dorsay, 10 Aralık 2011'de, Emek Sineması'na kazma vurulduğu gün, ben gazeteciliği bırakıyorum, diye yazmıştı. Öyle de yaptı. Yazarken duyulmayan Dorsay, belki sustuğunda duyulur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/asigim-hidayete-eriyorum-tarihim-muhtesem-sucum-kriminal-hayatim-populer-roman", "text": "Müzikte arabeski, siyasette İslam hareketini, edebiyatta da popülizmi doğuran 80'ler... Hıristiyanlıkta İsa'dan önce İsa'dan sonra neyse, bizim için de hep 80 öncesi ve 80 sonrası... Popüler romanın içimizden taşıp fışkırması, yayın piyasasını, edebiyatı neredeyse ele geçirmesi de bilindiği gibi 80'lere denk geliyor. Popüler roman gibi alanı geniş, ürün sayısı ölçülemeyecek bir tür üzerinde inceleme yapmak için Veli Uğur da bu dönem ve sonrasını seçerek makul bir sınırlama getirmiş çalışmasına. Her şeyi 80'le başlatmış. Bu dönemde başlayan kesin dönüşüm, popüler edebiyat dediğimiz türün patlamasını, bu bağlamda kitabın mal, meta haline gelmesini sağlamakla kalmaz, bugün çoksatan kitapların büyük kısmının bu tür ürünlerden oluşmasına ve bunun doğal bir sonucu olarak pazarın popüler romanlara bağımlılık geliştirmesine de sebep olur. Yoğun, karşılıklı ve bağımlı bir ilişki süreci başlar kitap piyasasında. Okurun ilgisini çekecek, yüz binlere, milyonlara ulaşacak kitaplar yaratılmalıdır, bunun için de haliyle çeşitli edebi olmayan stratejilere ihtiyaç vardır. Popüler romanlar, aşk, korku, tarih, hidayet, fantastik gibi çeşitli alt türlere ayrılır bizde de tıpkı batı da olduğu gibi. Bu alanda ürün verecek yazarlar için belirli kalıplar, yazım ve satış stratejileri oluşturulur, bu stratejiler de zamanla rayına oturur. Veli Uğur işte bu alt türler üzerinden ayrıntılı bir tarama sunuyor bize. Türlerin Türkçedeki belli başlı temsilcilerini ve bu temsilcilerin çok okunan romanlarını ele alıyor. Söz gelimi aşk romanlarına bakalım: Ahmet Altan, Halim Bahadır, Kürşat Başar ve Duygu Asena. 80 sonrası popüler aşk romanlarımıza bireyselleşme, gelenekten kopuş, cinsellik arayışı ve kadınların toplumsal hayatta değişen rolleri damgasını vurur. Belli başlı kodları da vardır bu romanların: Özdeşleştirme, arındırma, nostalji gibi. Tüm popüler romanlarda olduğu gibi aşk romanları da okurlarına özdeşleşebilecekleri imajlar ve rol modelleri sunarlar. Özellikle cinselliğin çok ön planda olduğu romanlarda yazar hem ayrıntılı cinsel ilişki sahneleri kaleme alır hem de burada yapılanların yanlış ya da günah olduğunu her seferinde vurgular. Ve nostalji nostalji nostalji... Evet, eski aşkların tadı artık hiç yoktur. Aşk romanlarının aşık olamayan kahramanları bilmedikleri bir geçmişi, tıpkı okurları ve yazarları gibi, pek aramaz ama özler durur. Bilimkurguda ve fantastikte iyi denebilecek ürünler verilmiş olsa da genelde çuvallayan Türk popüler romanının onurunu polisiyede ve tarihi romanda kurtarırız. Toplumsal hayatın temel sorunlarından biri haline gelen suç, farklı boyutlarıyla ele alınmaya başlanır 80 sonrası polisiye romanlarda. Katiller, hırsızlar, profesyoneller, polisler, amatör dedektifler suç ve ölüm bağlamında birer kahraman olarak popüler romanlarımızda boy gösterirler. Türün çok yetkin eserleri elimizin altındadır. Tarihi romanlar ise övünülecek bir geçmiş arayan ve sayıca giderek artan okuyucunun tüketimi için üretilmeye başlanır. Geçmiş yüceltilir, maceralar anlatılırken ataların iyi yanları öne çıkarılır, biz ve öteki arasındaki ayrım ince bir çizgide her daim geçilir. Tarihimiz geniş ve nice muhteşem yüzyılla doludur. Geçmiş bugünün bakış açısından yorumlanarak, günümüze göre manipüle edilerek yeniden yeniden yazılır. Ve gelelim Ayyaş Çağdaşlar, Huzurlu Dindarlar a, yani hidayet romanlarına... Veli Uğur'un çalışmasının en uzun bölümlerinden biri hidayet romanlarına ayrılmış. 60'lardan sonra iyice genişlemeye başlayan tür 80'lerle birlikte doruk noktasına ulaşmış. Biz'in ne şahane öteki'nin ne berbat olduğu klişesi üzerine kurulu türde, çağdaşlık ayyaşlık, kumarbazlık, fahişelik demekken, bundan tek çıkışın Müslümanlıkla olabileceği gösterilir. Bu tür romanlarda ideoloji, kurgunun da popüler romanın içinde bir parçacık bulunan edebiyatın da önüne geçer. Veli Uğur'un oldukça ilginç tespitlerine göre ilk dönemlerde dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, mazbut bir dindarlık anlayışı vazedilirken, son dönem yazılan hidayet romanlarına zengin Müslüman kahramanlar damgasını vurmuştur. Hatta İslamcı zengin bireylerin değil, İslamcı zengin sınıfların romanları yazılmaya başlanmıştır. Bu tür romanlarda hep gerçek Müslümanlık aranır. Uğur'a göre hidayet romanı yazarları geleneksel İslamı yeterli bulmazlar. Ve kendilerince kurdukları doğru Müslümanlığı vazederler. Başörtüsü burada çok ön plandadır. Tüm ibadetlerini gerçekleştirse de kadın, başörtülü değilse eğer gerçek İslam yolunda değildir. Böylelikle hidayet romanları, günümüz İslamcı hareketinin sembolü olan başörtüsünü, bir klişe olarak kullanarak tüketici profilini yakalar. Böylesine çok yazılmış kitap, onları yazan binler, okuyan yüz binler, milyonlar? Birkaç basma kalıp tekniğin üzerinde gayet kaba bir dans edermiş gibi görünen popüler romanlarla ne yapmaktayız? Umutla cevap veriyorum: Edebiyatı aramaktayız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/atesin-karanlik-tarihi", "text": "Ateş yalancı bir ışık ve ısı yayar çevresine, karanlığa gebedir her kıvılcımı, tıpkı güç gibi, tıpkı iktidar gibi. Tutuşturanın eline öyle bir güç verir ki ateş, o elin her daim karanlıkta olduğunu, karanlıktan çıkıp geldiğini unutturur. Susulur hep ateşin karşısında, çıt çıkmaz kimseden, göz gözü görmez, göz bir tek ateşi görür. İçinin yangınına bakar gibi bakılır ona, ardında bırakacağı karanlığı, içe düşüreceği siyahlığı perdeler gibi yanar ateş. Ağaçlar yanar, onların gövdesine yazılmış kitaplar yanar, kitapların ev sahibi kütüphaneler yanar, kitapları yazanlar yanar sonra ve okuyanlar yanar. Dünyayı, hayatı, insanları ikiliklere sıkıştırmaktan, ikiliklere boğmaktan oldum olası hoşlanmam ancak gelin görün ki, \"kitap halkı\" tamlaması yer ediyor içime. Ancak bu halktan olmayanlar yakarmış gibi geliyor kitapları, yazanları ve onları okuyanları. Ezeli ve ebedi bir savaş bu. Babil İmparatorluğu Asur'a girdiğinde -daha ortada bizim bildiğimiz anlamda kitaplar yokken yani- çiviyazısı tabletleri kırmakla başlıyor işe. Mezopotamya'da çiviyazısı okur-yazarlığını tarihe gömüyor böylelikle, iki bin yıl sürecek bir karanlık yaratıyor. 900 bin cilt el yazmasını, insanlığın taştan, topraktan, yerden ve gökten çıkarıp yarattığı pagan kültürünü yakıyor Hıristiyanlık, İskenderiye Kütüphanesi'yle birlikte. 1526 yılında Belgrat'a giren Osmanlı ordusu, kraliyet kütüphanesini yağmalamaktan geri durmuyor. Naziler, Avrupa'nın kütüphaneleri üzerinden geçerken, yüz yıllara dayanan birikimi de çarpıtıp, çiğniyorlar ayaklarının altında. Kayıp kütüphanelerin tarihinde yavaş yavaş yaklaşalım bugüne. 1992'de, Saraybosna'daki Ulusal Üniversite Kütüphanesi'ni bombalamıştı Sırp ordusu. Üç gün boyunca yanmıştı kütüphane. Basılı ve el yazması, bir milyondan fazla kitap tahrip edildi, 155 bini nadir basma ve yazma eserden oluşan 1.5 milyon ciltlik bir koleksiyon yok olup gitti. 2003 yılında küle dönen Bağdat kütüphanesinin izleri de taze hala hafızalarımızda. Irak'a giren Amerika Bağdat kütüphanesini küle çevirmek için sadece iki gün bekleyebilmişti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/aydinlikta-fuar-bilmeceleri", "text": "Evet sevgili okurlar, bir kitap fuarı dönemine daha girmiş bulunuyoruz. Bu defa bir değişiklik yapayım, her şey olup bittikten sonra söylenmek yerine, kitap fuarları bağlamında sorularımı, gönlümden geçenleri önceden bildireyim dedim yayın alemine. Gezi deneyimine güveniyorum kendimden çok tabii, birbirimizi dinlemeye, görmeye, anlamaya, hissetmeye başladığımıza, bu anlamda sözlerin sonsuza kadar boşlukta asılı kalmayacağına, birilerinin onları durduğu yerden tutup alacağına inanıyorum... Okumaya, yazmaya olduğu kadar bir nesne olarak kitaba da tutkun bir bibliyofilim ben. Ancak oldum olası kitap fuarlarıyla başım hiç hoş değildir. Neden? Kitap orada, yayıncısı orada, yazan da, çeviren de, düzelten de, okuyan da işte orada... Ama heyhat, edebiyatın, yayıncılığın, yazarlığın bütün sorunları da orada. Sanırım ki fuar alanının çiğ ışıkları, bütün sorunlarımızı çiğ çiğ aydınlatmakta, hepsini bir bir su yüzüne çıkarmakta. Önce Anadolu'daki kitap fuarlarıyla başlayıp İstanbul'la devam edelim. Anadolu'da birer birer parlamaya başlayan, pek çok okuru ve yayıncıyı kendine çeken kitap fuarları, bir açlığı bir nebze de olsa doyurmaya yarıyor, doğru. Okur ulaşamadığı kitaplara, yazarlara; yayıncılar da aynı şekilde ulaşamadıkları okurlarına kavuşuyorlar. Ne güzel. Ama buradaki en büyük sorun, bağımsız kitapçıların dile getirdikleri mağduriyet. Fuar dönemindeki indirimler nedeniyle çok kan kaybettiklerini bildiriyorlar. Bağımsız kitapçı dediğimiz şey, çok nadir, hassas, üzerine titrenmesi gereken bir şeydir efendim, hepimizin bildiği gibi. Bir fuar dönemidir gelir geçer, atlatılır dememek gerek. Belli ki atlatılamıyor. Peki yok mu bir oluru, bağımsız kitapçıyı fuar döneminde koruyacak, indirimleri dengeleyecek, birbirine yaklaştıracak bir sistem, hatta sistemden çok duyarlık? Eminim ki var... Şimdi gelelim İstanbul'a ve onun göz kamaştırıcı rakamlarına. İstanbul fuarını eleştirmek vaka-i adiyedendir, boşuna yorma kendini sayın Sabit, diyebilirsiniz. Ama başta da dediğim gibi, ben bu sefer sorularımı önceden yöneltmek niyetindeyim. Ve öncelikli olarak cevabını çok iyi bildiğim şu iki soruyu sormaktan hiç vazgeçmeyeceğim, çünkü eğer sorulmaktan vazgeçilirse, cevapların gelmeye zaten hiç gönüllü olmayacağının bilincindeyim: Sadece İstanbul'da değil, tüm kitap fuarlarımızda edebiyat neden yok? Neden onca kitap ve onca okur arasında gerçek bir buluşma gerçekleşemiyor? Diğer sorularım ise şöyle: Profesyonel ile profesyoneli buluşturabiliyor mu kitap fuarları? Dolaşıyor mu etrafta edebiyat ajanları? Fuar yabancı dillere kendi edebiyatımızı anlatma konusunda üzerine düşen aracılık görevini yerine getirebiliyor mu? Uluslararası olabiliyor mu? İşte bu sorular hep o beyaz çiğ ışıklar yüzünden aklımıza düşüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ayikla-ayikla-bitmedik", "text": "Dışarıdan bir müdahaleyle yürütülen, bir yanıyla zoraki bir toplumsal dönüşümün içinde bazen birer birer, bazen topluca ayıklanıp, kenara atılıyoruz ne zamandır. Öyle de çokmuşuz ki ayıkla ayıkla bitmiyormuşuz sanki. Ne ekonomik hesaplar, ne politik el değiştirmeler fikrimi değiştiremiyor artık. Sabah grubunun satışı sürecinde yedi tane derginin bir anda kapatılmasını başka türlü yorumlayamıyorum. Öyle ya da böyle ülkenin kültür üretimine katkıda bulunan insanlarına karşı çoktandır başlayan sistemli yok etme, hiçleştirme sürecinin altından nasıl kalkacağız, bilemiyorum. Bildiğim tek şey artık sonlara yaklaştığımız. Bilinir ki, dergi dediğimiz yayın türünün değeri ekonomik getirisinden ziyade, kültür üretimine katkısı ve onu yayımlayan gruba, kişiye, topluluğa getirdiği prestijle ölçülür. Dolayısıyla ekonomik sıkıntı bahanesi, bahaneden ibarettir çoğu zaman. Türkiye'nin bugüne kadar öyle ya da böyle ürettiği kültür ortamı, önce tekelleşmeyle sermayenin elinde kaldı, şimdi de rant aşkıyla yanıp tutuşan, inancı paranın önüne perde etmiş grotesk bir türün elinde..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ayna-tutkusuna-ve-dunya-uzerindeki-gercek-cok-satanlar-listesine-dair", "text": "Okuyanlar bilirler, Necip Mahfuz, İslam dünyasında tepki çeken ve yıllarca yasaklara takılan romanı Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nda, tek tanrılı ve kitaplı dinlerin etkileyici bir alegorisini yapar. İnsanlığın kültürel ve dini inanışlarında yüzyıllar boyunca gözlenen evrim eksenine oturan romanda özellikle hikayelerin inanç ve sosyalleşme üzerindeki etkisi vurgulanır. Son peygamber Muhammed'e gelindiğinde ise artık Tanrı'nın ilk emri okudur. Oku ve yaz... İnsanlık yeni bir çağa girmektedir çünkü, hikayeler çağına, roman çağına... 19. yüzyıl roman türünün yüzyılıdır hiç şüphesiz. 20 ve 21. yüzyıllar da öyle, hikayelere olan düşkünlüğümüzün farkındayızdır artık ve bu farkındalık satış rakamlarıyla, okunma oranlarıyla da tescillidir. Geçtiğimiz günlerde Sabit Fikir'de yer alan bir haber tüm zamanların çok okunan çok satan kitaplarına ve yazarlarına dair yapılan bir araştırmayı içeriyordu. 16.08.10 tarihli haberde gerçek çok satanlar tespit edilmişti. Buna göre listenin başında Kuran ve İncil yer alıyordu. Bu iki büyük dinin kutsal kitaplarının hemen altında ise, ironik bir şekilde bir başka kutsal kitap; yani Mao Zetung'un Çin'de kurduğu komünist düzeni anlattığı Küçük Kırmızı Kitap'ı... Bu üçlüyle edebiyat eserlerinin arasına Çince-İngilizce sözlük giriyor ve sözlüğün ardından J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi, Agatha Christie'nin On Küçük Zenci'si, J. K. Rowling'in Harry Potter serisi, Dan Brown'un Da Vinci Şifresi ve Salinger'in Gönülçelen'i yani Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı geliyor. Yaşadığı dünyanın bir parçacık farkında olanlar için hiç de şaşırtıcı bir liste değil... Proust Kayıp Zamanın İzinde'de ancak başkalarının tutkularını anlayabileceğimizi söyler; başkalarının tutkularını okudukça, öğrendikçe kendimizinkilerin de farkına varırız ona göre. Sadece tutkuları mı, hayatı da başkalarının hikayeleri aracılığıyla tanır, yaşar ve severiz. Hikayeler, bizim aynamız, hem de öyle çok derinlikli ruhani olmaları da şart değil, gündelik yaşamımızın en sıradan yönelimlerimizin ve duygularımızın da aynası onlar... Dolayısıyla listenin en tepesindeki kutsal kitaplara kimsenin diyecek bir sözü olamaz. Onlar kısa öyküler aracılığıyla kocaman bir felsefeyi ve toplumsal düzeni ruhlarımıza kazıyan kitaplar. Gelelim edebiyata... Araştırmaya göre dünya üzerinde en okunan edebiyat eseri Yüzüklerin Efendisi. Pek çoğumuzun hala fantastik diye burun kıvırdığı bu üçleme üzerine, sinema uyarlamasının da etkisiyle çok yazıldı çizildi. Ve belli ki önümüzdeki yıllarda da daha çok yazılacak, Tolkien'in başyapıtı nice incelemeye konu olacak gibi görünüyor. Eserin satış rakamı: 150 milyonun üzerinde ve bu rakam her geçen gün artıyor. Peki neden en çok Tolkien'i okuyoruz? J. R. R. Tolkien öncelikle son derece özgün bir dille insanlığın içinde bulunduğu kaotik toplumsal ve ruhsal iklimi hikayeleştiriyor da ondan. İyisiyle kötüsüyle içimizde yaratıp yaşattığımız, kolektif bilinçaltımızın ürünlerini kahramanlaştırarak yapıyor bunu. Hiçbirini kayırmadan, iyinin hakkını iyiye, kötünün hakkını kötüye vererek yapıyor. Fantastik dünyanın içinden yüzlerimize son derece berrak bir ayna tutuyor. Tolkien'in bu kadar sevilmesinin bir diğer nedeni de anlattığı küçük hayatların büyük bir hikayenin içinde yer aldığı izlenimini uyandırması, devamında ise önümüzde yavaş yavaş açılan büyük hikayeyi etkileyecek olanın küçük hayatlar olduğunu açık bir şekilde vurgulaması. Küçük, sıradan hayatlar yaşayan bizlere roman boyunca beyhude yaşamadığımızı hissettirmesi. Agatha Christie'nin On Küçük Zencisi de, görünenin ardındakini görmeye dair tutkumuzu, merakımızı irdelemesiyle bir anlamda Tolkien'le aynı düzleme oturan bir eser. Tıpkı bu romandaki gibi ev sahibini bir türlü bulamadığımız dev gibi bir evin içinde küçük karanlık sırlarımızla dolaşıyoruz bizler de ne de olsa. Bilinmeyenlerle çevriliyiz, ölümse etrafımızda kol geziyor... J. K. Rowling'in Harry Potter serisi ise Tolkien'le başlayan fantastik edebiyatın, kahramanın epik yolculuğunun en iyi örneklerinden biri. Yıldızlı gökyüzünün altında uzanıp hayallere dalmak gibi berbat bir ailede yaşayan mutsuz bir çocuğun büyülü maceralarına ortak olmak hoşumuza gidiyor belli ki. Ve 2003'te yayımlandığında edebiyat dünyasını yerinden oynatan Da Vinci Şifresi de tıpkı On Küçük Zenci de olduğu gibi görünenin altını kazmaya dair bir roman. Yanı sıra günümüzdeki yeni edebiyat eğilimlerini de içeriyor: Tarihi ve dini sırların açığa çıkması, bu günü geçmişin derinliklerinde arama, anlama ve yorumlama çabası... Ne de olsa yetişkinlerin dünyasında kendine bir yer arayan yeni yetmeleriz hala... Ve işte bu nedenle Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar'ını da Yüzüklerin Efendisi'ni de, listeye giren tüm diğer edebiyat eserlerini de o kadar çok okumuşuz ve okumaya da devam ediyoruz iştahla. Dünya üzerinde kaleme alınmış bütün hikayeler hayatımıza doğru tutulmuş birer ayna ve biz kendinden bir türlü emin olmayan yeniyetmeler gibi o aynalara bakmaya doyamıyoruz, ne mutlu ki..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bakmak-gormek-duymak", "text": "Derler ki Amerika'nın yerlileri, sahillerinde bir gün ansızın bitiveren İspanyol gemilerini önceleri görememişler. Burunlarının ucunda durduğu halde koca koca gemiler, o güne değin görsel algılarında buna benzer bir şey bulunmadığı için, onlar sadece üzerinde hiçbir şey olmadığına inandıkları masmavi denizi izlemişler. Ta ki o göremedikleri gemilerden inen adamlar, topraklarını işgal etmeye, canlarını almaya başlayana dek... Ne dram. Psikolojide de açıklaması olan bir durum bu. Algının ötesinde bir şeyle karşılaşan zihin, onu görmemeyi, duymamayı seçermiş bir süre; fiziken de kabullenemezmiş. Tıpkı Suç ve Ceza'nın kısacık bir bölümünü televizyonda duyduğumda bana da olduğu gibi. Özellikle gerçek edebiyata dair herhangi bir şeyle televizyonu hele hele ki reklam kuşağını bağdaştıramadığım için ilk birkaç saniye tamamen kitlendim. Etrafımdakiler, ne var ne oluyorsun dediklerinde sesimi çıkaramadan sadece televizyonu işaret ediyordum. Derken sizin de bildiğiniz gibi Boğaziçi Üniversitesi'nin sosyal projesiyle karşı karşıya olduğumuz ortaya çıktı: Telefon kütüphanesi. Bu kütüphanenin ardında Boğaziçi Getem var. Getem, aslında 2006 yılından beri internet üzerinden geniş bir arşivle sesli kütüphane hizmeti veriyor. Bizim son birkaç gündür izlediğimiz reklam ise Getem'in Türk Telekom'la işbirliği yaparak bu hizmeti, internet erişimi olamayanlara da verme amacını bildiriyor. Yazınızı çok beğendim çok haklısın ne yazık ki yayın evleri veya kitap evleri halen yaptıklarını bir aydınlanma vazifesi olarak değil, bir meta pazarlaması olarak görüyorlar. Sadece onlar değil devletimizde halen kitaptan vergi alıyor. Matbaada yaptığımız hatanın aynısını şimdi e-kitaba karşı yapıyoruz, ne yazık ki tarihten de ders almıyoruz. Ben bir e-kitap okuyucu kullanıcısıyım, gerçekten çok memnunum. Okuduğum üniversitede bir topluluğa üyeyim ulusal ajansa proje yazabilen bir topluluk ve e-kitap fikrini ortaya koydum bu konuda uzman kişiler çok şaşırdılar ve çok olumlu buldular çünkü çok farklı fikirler aranıyor artık projelerde, ilerleyen günlerde bu projeyi yapabilirsek ki projemiz telif hakları kalkmış kitapları halkımıza bir web sitesi üzerinden e-kitap olarak yayınlamak. Bunun benzeri projeler dünyada var en ünlüsü de gutenberg projesi site binlerce telifsiz kitabı yayınlıyor, umarım bizde bir yerden başlayabiliriz.100 temel eseri yayınlayarak bile başlasak bence halen bu eserlerin e-kitabını 10 lira gibi ücretlere satan satıcılara güzel bir ders olur..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bakmayi-bilen-gozler-ya-da-iki-tarih-gezgini", "text": "Bu hafta Ekim ayından itibaren hararetini sürdüren edebiyat dünyamızdan başımı kaldırıyor, biraz da sanat ve tarih diyorum. Sebeb-i derdim iki özgün çalışma: Biri kültür sanat camiamızın önde gelen isimlerinden Faruk Şüyün'ün Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları, diğeri ise İtalyan sanat tarihçisi Giovanni Curatola'nın Türkiye: Selçuklulardan Osmanlılara Sanatı. Geçmişi bilmek geleceği bilmektir, demiyorum ama şimdiyi anlamak, anlamlandırmak açısından son derece faydalı olabilir umuduyla sayfaları çevirmeye başlıyorum... İçimde her zaman canlı duran ve bu tür çalışmaların daha da yeşerttiği bir safiyane umut da, tarihi savaşlardan ve iktidar sahiplerinin siyasi çıkar çekişmelerinden ibaret bir çerçeveye sıkıştırma eğiliminin azalmasının, her anlamda zihinlerimizi açacağı umududur. Faruk Şüyün, yaptığı her iş bir yana kendini bir arkeoloji detektifi olarak tanımlıyor. Arkeoloji tutkusunu farkında olmadan önünden geçtiği bir heykelin lanetine, detektiflik özlemini ise çocukluğundan beri okuduğu bu tür romanlara bağlayan Şüyün, nihayetinde arkeolojik detektiflik gezilerini kitaplaştırmış. Gidenleri hayalkırıklığına uğratan o tarih öncesi şehirleri gezdiriyor bizlere yazar. Dikkatsiz gözlere hiçbir şey söylemeyen bu antik şehirler dünya tarihini değiştiriyorlar aslında azar azar. Bir de Şüyün gibi hayalgücü kuvvetli gezginlerin gözünde asırlar öncesinin gündelik yaşamının nasıl olabileceğine dair önemli fikirler veriyorlar. Ama bir de alt alta rakamsal olarak sıraladığımızda Anadolu topraklarının tarihi zenginliğini gözler önüne seriyorlar. Aynen alıntılıyorum: Türkiye'de Roma İmparatorluğu'ndan kalan antik kent sayısı inanmayabilirsiniz ama İtalya'dakilerden fazla. Kazılmayı bekleyen 20 bin höyük bulunuyor. 25 bin tümülüsün neredeyse yüzde 99'una hiç dokunulmamış. Antik çağlardan bu yana dikilmiş 25 bin kadar irili ufaklı anıt yer alıyor ülkemiz topraklarında. Yani toplam 70 bin civarında tarihsel, kültürel, dinsel nokta var. Bütün bunlara karşılık bugün halen yaşanan 36-37 bin civarında köy olduğu söyleniyor. Böylelikle de her köye ortalama 2 tarihsel yer düşüyor. Bu topraklarda İslamiyet öncesi adı bilinen 42 uygarlık yaşamış. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir zenginlik yok! Daha ne olsun... Şüyün'ün verdiği diğer rakamlara ise hiç değinmiyorum. Zira bu zenginlikten faydalanmak bir yana onun farkında bile olmadığımızın iç acıtan rakamları bunlar. Bir kez daha dile getirmeye bilmem gerek var mı... En iyisi ben zenginlikleri sayayım, Şüyün'ün rehberliği size eşlik etsin, Anadolu'daki antik şehirler 21. yüzyıl insanına da hikayelerini anlatmaya devam etsinler... Antik şehirler bakmayı bilmeyen gözlere kendilerini göstermiyor olabilirler. Peki ya, Selçuklular'ın ve Osmanlılar'ın anıtsal sanat eserleri, onlar da mı bir şey ifade etmiyorlar bizlere. Görünen o ki, gerçek ne yazık ki böyle. İtalyan gezgin ve sanat tarihçisi Giovanni Curatola'nın büyük çaplı araştırmasının sayfalarını çevirirseniz eğer siz de anlayacaksınız yoksul sanat tarihi sevgimizi. Bir de en mühimi kılcal damarlarımıza kadar ayrışmaya çabaladığımız bu dönemde, bizden önce bu topraklarda yaşayanların sanat aracılığıyla nasıl bir buluşma-bütünleşme kültürü yarattıklarını. Kanımca Curatola'nın çalışmasının nirengi noktasını oluşturuyor bu düşünce. Yazar kısa ancak zihin açıcı bir Türk tarihiyle giriş yapıyor ve incelemesini Büyük Selçuklular'dan başlatıyor. Bizans topraklarını da ele geçirerek Anadolu'ya iyiden iyiye yayılan Selçuklular, yüzyıllar süren kültürel ve siyasi ilişkilerin de etkisiyle Bizans sanatından çok şey alıyorlar kendilerine. Özellikle de taş kullanımını. Ancak taş kullanarak yaptıkları binaların cephelerini ve taç kapılarını yine aynı malzemeyi incelikle işleyerek, bozkırlardan getirdikleri şamanlık çağrışımlarına İslam'ın sonsuzluk düşüncesini katarak ve bütün bunları geometrik motif tutkularıyla birleştirerek eşsiz bir süs zenginliği yaratıyorlar. Osmanlılar ise Anadolu'daki Türk, Rum, Ermeni, Süryani buluşmasını göz ardı etmek şöyle dursun bilakis bu buluşmayı tamamen özümseyerek eksenini Akdeniz geleneği ve Asya kültürü arasında daha da genişleterek oluşturuyorlar sanat anlayışlarını. Üstelik Curatola'ya göre 18. yüzyıldan itibaren bir çöküş sanatı olması bir yana Osmanlılar, Avrupa'dan ve Art Nouveau'dan gelen ve bütün 19. yy boyunca başkent sanatını belirleyen etkilere yeni bir biçim vermeyi bilmişler. Yani bizden öncekiler, kültürde, sanatta ve toplumsal yaşayışta zamanın getirdiği etkilere kendilerini kapatmak yerine onu özümsetip yeni bir yaratım haline getirmeyi başarmışlar. Bugün hala hayranlıkla hatırlanmalarının önemli bir sebebi bu. Van Gölü'nün kıyısında Selçuklulardan kalma Ahlat Mezarlığı'nın, zarafetiyle göz kamaştıran Konya'daki İnce Minareli Medrese'nin, Selimiye'nin, Süleymaniye'nin, Sultan Ahmet'in, Topkapı Sarayı'nın, Balyan ailesinin İstanbul'a damgasını vuran Dolmabahçe-Çırağan-Beylerbeyi Sarayları'nın hikayelerinde, zannederim siz de benim gibi çok şey bulacaksınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/baska-insanlar-sayesinde-bir-kisi", "text": "Uluslararası Af Örgütü için yazmışlar: Joyce Carol Oates'ten Ariel Dorfman'a, Kate Atkinson'dan Paulo Coelho'ya, Yann Martel'den Nadine Gordimer'a, Henning Mankell'den Amit Chaudhuri'ye... Dünyanın çeşitli kültürlerinden gelen bu parlak yazarları biraraya getiren parlak buluş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan maddelerle ilişkili öyküler yazmaları. Amaçları belli; edebiyatın gücünden faydalanarak insanlığı bir kez daha özgür dünya düşüncesine, eşitliğe ve adalete; sözün kısası insanlığa çağırmak. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bastirildigi-yerden", "text": "Eren Aysan, Hande Gündüz, Gaye Boralıoğlu, Şebnem İşigüzel, Menekşe Toprak ve Latife Tekin. Bu yıl hemen tüm edebiyat ödülleri kadın yazarlarımızın! Her şeyi bir yana koyup edebiyat adına ne kadar sevinçli bir yıl içinde olduğumuzu konuşacağız kanımca uzun bir süre. Çünkü bu yıl, bir yanda kadınları kamusal hayattan el etek çektirmek için uğraşan, sanat, edebiyat ve kadın düşmanı bir iktidarla boğuşurken, diğer yandan tarihsel süreçte edebiyatta yerleşmiş erkek egemen, eril dille savaşan kadın edebiyatçıların yılı olarak anılacak belki de. Üstelik tam da bitirim erkek dili edebiyatımızı iyiden iyiye ele geçirmeye çalışıyor kaygısı artmışken; piyasanın sanatta, edebiyatta, toplumsal kültürün her alanında eril dili giderek daha çok pompaladığı, parlattığı gerçeğiyle iyiden iyiye yüzleşmişken... Edebiyat bastırıldığı yerden fışkırıyor, kadın edebiyatçılar kendi dillerini kurup çatıyor, sonra da bu dilin içine iyiden iyiye yerleşip yazıyor, yazıyor. Latife Tekin, 20 yaşında gencecik bir kadınken Sevgili Arsız Ölüm'le edebiyatımıza, deyim yerindeyse bomba gibi düşen, Berci Kristin Çöp Masalları, Gece Dersleri, Ormanda Ölüm Yokmuş gibi başyapıtlara imza atan ve hemen her çalışmasıyla kurduğu dili derinleştiren, hep sarsan, hep şaşırtan bir edebiyatçı. Bu yıl Ankara Öykü Günleri'nin Onur Ödülü onun. Hande Gündüz, Çaparide Tırmanmak adlı ilk öykü kitabında kurduğu doğacıl ve doğaüstünde gidip gelen diliyle dikkat çeken yazar, ikinci kitabı Uzun Irmak Boyunca ile Haldun Taner Öykü Ödülü'nün yeni sahibi. Türkiye edebiyatının giderek yükselen genç öyküsüne güçlü ve duyarlı bir kadın kalemin adını yazdırıyor böylelikle. Eren Aysan, Yunus Nadi Roman Ödülü'nü ilk romanı Gece Uyurken ile alıyor. Edebiyat yolculuğuna şiirle başlayan Aysan'ın romanına sinen şiir dilini, gerçeküstüne hafiften dokunan elini yavaş yavaş, keyifle tanımaya başlıyoruz. Gaye Boralıoğlu, öyküyle başladı romanla devam ediyor derken, son yazdığı öykülerle Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi oluyor. Boralıoğlu ilk kitabından bugüne edebiyatımızda kadın dili üzerine düşünen, dişil dili kurcalayan etkileyici bir yazar. Gözümüz Mübarek Kadınlar'ın kahkahalı yolu üzerinde olacak. Şebnem İşigüzel, kuşkusuz en üretken kadın edebiyatçılarımızdan biri. Romanlar, öyküler, denemeler ve çocuk kitapları yazıyor. Gözünü budaktan sakınmayan, abartılı yergiden kaçınmayan, mizahi, cesur, sert bir dili olan İşigüzel, son romanı Venüs ile Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Yazarın ilk öykü kitabı Hanene Ay Doğacak ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü aldığını da söylemeden geçmeyelim. Ve Menekşe Toprak. Kadının hakkı kadının olsun, Duygu Asena Roman Ödülü, Ağıdın Sonu'na verildi. Toprak da hem öykü hem roman türünde verimi olan yazarlarımızdan. Düşlerden ve doğadan elini çekmeden birey oluşun gündelik sıkıntılarını dile getiriyor. Ödüllerin sahiplerine baktığımızda, çoğunun edebiyatın hemen her türünde eserler verdiğini, somut gerçeklileri dile getirirken gerçeküstüne, doğaya dokunmaktan çekinmediklerini görüyoruz. Üç kuşak yazar, bir dolu ödül... Tebrikler bizden olsun, okuması sizden."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bati-sana-soyluyorum-dogu-sen-dinle", "text": "Çağdaş Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden sevgili Ayfer Tunç, Pen International için etkileyici bir yazı kaleme almış. Hem nitelikli edebiyatı gölgeleyen piyasanın işleyişini hem de Doğu-Batı arasında düzelmek bilmeyen algı çarpıklığını tartışmış. Bir tür isyan yazısı bu, yetenekli yazarlarımızı, yapıtlarımızı harcayan, onları küçücük bir okur kitlesine hapseden algılama biçimine, sisteme karşı zarif bir yazar isyanı. Ve herkesin köşesine çekilip küçük çıkar ve iktidar hesapları yaptığı, yapıtlarını kitlelere ulaştırmak için şeytan misali piyasayla işbirliği yapıp yapmamanın muhasebesiyle boğuştuğu bugünlerde etkileyici, sağduyulu bir çıkış. Ama gelgelelim, bir kör noktaya bakıyor, eski bir hastalığı nüksettiriyor. Eski, kökleşmiş ve bir türlü kabuk bağlamayan bir yaradır bizim edebiyatımızda doğu-batı sorunu. Öyle ki Peyami Safa'nın Türk ruhunun en büyük işkencesi dediği bu sorundan doğmuştur modern Türk edebiyatı. Üstelik Nurdan Gürbilek'in Kör Ayna, Kayıp Şark'ta ayrıntılarıyla ele aldığı gibi, doğu ile batı arasında saf tutmak yerine, bu çelişkiyi, bu yalpalamayı bizzat mesele edenler parlak eserler verirler edebiyatımıza. Tanpınar, Atay, Pamuk, liste uzar gider. Bir de bu yalpalamanın bizzat dışına çıkanlar vardır ki bunlar da şüphe çekici biçimde kadın yazarlarımızdır daha çok: Leyla Erbil, Latife Tekin, Tomris Uyar gibi. Anlatma endişesinin, eril iktidarı kaybetme, efemineleşme endişesiyle iç içe geçmesinin bir sonucu olabilir ki bu; bu satırların ötesinde, edebiyatımız kendi içinde zaten tartışmaya devam etmektedir hala. Ancak burada mesele sadece Batılı yayıncılar olamaz elbette. Bizim yayın dünyamız ve okur kitlesi dediğimiz o büyük muallak boşluk da aynı şeyleri arzulamaktadır pekala. Ayfer Tunç'un belirttiği beklentiler hem batıda hem doğuda kök salmıştır. Doğu-batı sorunundan doğan Türk edebiyatı, bu sorunla nice hesaplaşmalara girmiş, sınavlarını vermiş, hatta yeni edebiyatımız bu hesaplaşmaların da üstüne çıkmış olduğu halde, neden hala bu kompleksle boğuşuyoruz biz? Neden hala hem içeride hem dışarıda oryantalizm duvarlarına çarpıyoruz, nitelikli edebiyatımız gözlerden uzak kalıyor? Kanımca Ayfer Tunç'un dünyaya yönelttiği asıl soru bu. Başta sözünü ettiğim kör nokta da yine buradan geliyor. Batının bize bakmak için taktığı oryantalist gözlüğü çıkarmak için çırpınmaktan vazgeçtiğimiz anda, değişecek her şey çünkü. Çünkü asıl yapmamız gerekeni yapmış, kendi kendimize taktığımız oryantalist gözlüğü çıkarmış olacağız. Bu gözlüğü çıkaranlar var evet, Ayfer Tunç da gücünü hem bu yazarlardan hem de kendinden alıyor. Geriye ise edebiyatı parçalara ayırıp bizden alan piyasa şartlarıyla mücadele etmek, kalıyor ki, en zoru da o."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/belki-bir-sonraki-romana", "text": "Eskilerin beni en çok kızdıran sözlerinden biridir, şöyle samimiyetsiz, derinliksiz bir şey oldu mu ortamda, Edebiyat yapma! derler. Bu tür bir olumsuzlamanın edebiyatı kapsaması kültür dünyamızın alt yapısına dair de acı bir fikir verir, kabullenemez, kızarım, bozulurum konu her ne olursa. Ancak, hayat öyle şeylere gebe ki; Serdar Özkan'ın son romanı gibi kitapları okurken, bana bile Edebiyat yapma diye avaz avaz bağırma isteği verebiliyor zaman zaman. Ne diyeyim, büyük konuşmamak lazım. Serdar Özkan'ın adını Kayıp Gül adlı ilk romanıyla duymuştuk. Roman adeta patlamıştı hatırlayacak olursanız: Şu kadar bastı, bu kadar dile çevrildi diye diye bitirememiştik kitabı. Yanlış anlaşılmasın lütfen, varlık düşmanı olabilirim ama, bir çoksatar düşmanı değilim kesinlikle. Bu tür çoksatar kitapların, kitap okuma alışkanlığı olmayanların da ellerine geçmek suretiyle edebiyata olan ilgiyi arttırdığını düşünürüm hep. Evet, siz de bilirsiniz, biraz safım... Neyse... Dolayısıyla Özkan'a karşı da herhangi bir önyargı beslemeden, aldım elime Hayatın Işıkları Yanıncayı, başladım okumaya. Roman kısa, dil sade, sayfalar geçti gitti önümde... Diyeceksiniz ki, demek ki sürükleyici bir hikaye. Ne yazık ki hayır, zira bir hikayenin sürükleyici olması için ortada bir hikayenin olması lazım. Ama yok, ara tara yok. Şöyle ki; bir küçüklüğüne bir büyüklüğüne gittiğimiz Ömer adlı bir kahramanımız var, yaşlı teyze ve denizkızı formatında şekil değiştiren bir meleğimiz var, konuşan kuğu ve yunus, bir de ölüm meleği... Ama hikaye yok. Dolayısıyla üzerinde konuşulacak pek de bir şey yok. İntihar etmeye çalışan büyük Ömer'le tanışıyoruz ilkin; eski teknesinin içinde tam intihar edecekken bir denizkızı tarafından durdurulan Ömer'le. Sonra, içindeki meleğe ulaşmaya çalışan çocuk Ömer giriyor araya. Onun yaşam dolu çabası, büyük Ömer'in ölme arzusuyla pek bağdaşmıyor. Aradaki kopukluğun sebebini söylemeyeyim. Zira, romanın ana izleğini bu kopukluk oluşturuyor. Metaforlarla dolu bir roman Hayatın Işıkları Yanınca; küçük Ömer'in hayatında, meleğini arayışında, onunla yüreğinin içinden konuşan bir yunus ve ışık olmuş bir kuğu mevcut; büyük Ömer ise denizkızı ve ölüm meleğiyle uğraşıyor, bir de sahibi aranan gizemli, büyülü kitabımız var... Zaman daralıyor, kitabın yeni sahibine verilmesi gerekiyor ivedilikle. Ama niyesi, nasılı meçhul. Kitabın Ümit kitabı olduğunu anlasak da içinde yazanları, devir tesliminin önemini bilemiyoruz. Tıpkı intihar etmeye çalışan Ömer'i anlamadığımız gibi... Roman boşluklarla ve sorularla dolu. Yazar, anlattığı her şeyi öylece kabul etmemizi istiyor. Ancak atmosfer, kurgu, karakterler hiçbir şekilde yerine oturmuyor. Büyülü gerçekçi bir hikayeyle karşı karşıyayız desek de, hikayenin atmosferinin de, karakterlerinin de hikaye çerçevesinde herhangi bir derinliği olmadığı gibi, inandırıcılıkları da yok. Kısa bir öykü var romanın girişinde, ki roman boyunca da çeşitli karakterlerin ağzından üç kere daha tekrarlanıyor söz konusu öykü, sanırım romanın felsefi-mitolojik altyapısı olarak düşünülmüş. Gelgelelim, öylesine zayıf, öylesine altyapıdan yoksun ki, dolayısıyla hikayeyi de taşıyamıyor. Evet işte budur tam demek istediklerimi dile getirilmiş, müthiş. Bende dahil olmak üzre bir çok kitap sever arkadaş, yayınevlerinin ilan karşılığı kitap tanıtım yazıları yazdırmasından, kitap eklerinin asıl amacından çıkıp tamamen ticari kaygılar üreten bir yapıya bürünmesinden gerçekten çok sıkılmıştık. iyi para harcanan kötü eserleri çogalttı. Ilgili kitabin ve yazarin hem sanat hem de zanaat acisindan yetersiz oldugu asikar. Ancak, hic bu kadar entipuften elestiri yazisi gormedim, belki de gordum ama idefix te gorunce ayri dikkatimi cekti. ELestirmen kurdugu yargi cumlelerini aciklamaya calisir en azindan, aksi takdirde elestiri yazisinin ve mecmuasinin sayginligi olmaz ki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ben-buradaydim", "text": "600 sayfayı aşan bir çalışmadır Ben Buradayım. Yıldız Ecevit yaşamı ve yapıtlarıyla anlatır Oğuz Atay'ı uzun uzun, ince ince... Hem eserlerini eleştirir hem yazarın esinlerini, yapıtlarıyla yaşamının örtüştüğü o ilgi çekici noktaları işaret eder. Çalışmada tekrar tekrar dönüp okuduğum iki bölüm vardır. Biri Sevindir, Oğuz Atay'ın hayatının aşkı Sevin Seydi'yle ilişkilerine odaklanan bu bölümde, insanın içini titreten bir büyük aşk, ve bu aşkın yaşandığı sırada yazılan, Atay'ın Türk edebiyatına büyük armağanı Tutunamayanların öyküsü vardır. Edebiyatımızın başyapıtlarından biri, iki insanın birlikte var ettikleri aşkın içinden doğar sanki. Bu doğumu tekrar tekrar okumaktan, hayal etmekten alamaz kendini insan. İkincisi ise Sevinin hemen ardı sıra gelen Tutunamayanlar, ki o da adından belli, yapıtın dönemi içinde yer buluşunu/bulamayışını ve yazarının onu yazma öyküsünü anlatır Yıldız Ecevit. 2010 İstanbul kültür başkenti çerçevesinde İstanbul Edebiyat Haritası adlı önemli bir çalışma hazırlanmıştı geçtiğimiz sene. Bahriye Çeri, şehrin içinde sokak sokak, ev ev gezerek edebiyatçılarımızın yaşadığı yerleri tespit etmiş, anlatmıştı. Herkesler vardı, vardı da bu çalışmada Oğuz Atay, yoktu işte. Bu haritada Atay'ın ve evinin olmaması, yer almaması belki bir tesadüftü, belki bir kehanet... Ne yapmalı sorusuna benim kendi adıma vereceğim ilk yanıt oluyor işte bu: Ne olursa olsun Atay, haritada yer almalı. Diyeceksiniz ki, ne bu çaba, Oğuz Atay'ın yaşadığı ev, apartman, sokak yıkılsa, onarılsa, yok olsa ne olur, yazarın buralarda yaşadığına dair hiçbir iz, hiçbir ipucu kalmasa... Ne olur... Tutunamayanlar nasıl olsa hala elimizde, onu okumayan yazarlar bile neredeyse yazardan sayılmıyor, onu okumayan Türkiye'de yazar olamıyor... Atay, zamana ve mekana inat evlerden, sokaklardan, şehirlerden, kelimelerden, kurgudan taşıyor... O da doğru. Ama yine de insanın içi sızlıyor, insanın içi biliyor, zamana yetişememek, ona sahip olamamak mukadderat, ama eşyaya, ama mekana en azından bir süre sahip olmak duygusu, işte bu yanılsamalı mutluluk, işte bu bilinçle kültürü ayakta tutmak düşüncesi bize çok görülmesin istiyor. Edebiyat haritasında bir yer, belki klasik bir müze, belki de başka bir şey, fark etmez, illa ki istiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ben-ilerledikce-benimle-dalga-gecen-isaretler", "text": "Son zamanlarda ara ara sayfalarını karıştırdığım kitaplardan biri Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi. Gizli öğretilerle haşır neşir yazarlarımızın başında gelen Ergun Candan, bu defa tasavvufi batıni ezoterik öğretilere göre Kuran-ı Kerim'i yorumlama yoluna gitmiş. Bu tür çalışmalar, eğer yazarı alttan alta bir ideolojiyi, bir düşünceyi dayatmaya çalışmıyorsa ve kendi kör inançları uğruna gerçeklik yolundan sapıp çalışmasını can sıkıcı bir komediye dönüştürmüyorsa, ilgimi çeker. Her şeyin pragmatist bir tavırla rasyonalize edildiği bu can sıkıcı modern-sonrası dünyada, benim de içimde her an gizli öğretilerin peşine cesurca düşmeye hazır bir kutsal hazine avcısı yaşamaktadır... Kim sıkıcı yorumları ve gerçekliği şifrelere, sırlara tercih eder ki... İşte bu güdü ekseninde beni kendine çeken Kuran-Kerim'in Gizli Öğretisinde aradıklarımı, arayıp da bulamadıklarımı ve de aramadığım halde karşıma çıkanları sizlerle paylaşmak istedim... Günümüzde hadis kaynaklarına dayandırılan İslamiyet ile ilgili pek çok bilginin gerçeklere uymadığı görüşü Ergun Candan'ın ana çıkış noktası. Bu bilgilerin ve yorumların gelip dayandığı noktalardan biri de doğal olarak Kuran'da geçen doğaüstü olaylar ve hikayeler. İslam alimlerinin fikir birliğine varamadığı yerde günümüzün ana akım yorumcuları bütün bunları akli ölçülerde değerlendirmememiz gerektiğini söyleyip bir anlamda işin içinden çıkıveriyorlar. Candan'a göreyse Kuran-ı Kerim'de bir olaydan söz ediliyorsa eğer bu bizim için anlaşılabilir bir şey olduğu için aktarılmış demektir. Anlaşılabilir ve öğretici olması gerektiği için. Dolayısıyla da akli ölçülerde değerlendirilmesi gerektiği için... Elif lam mim... Mu kıtasının anlatılmamış öyküleri olabilir mi?! Buradan yola çıkarak bugüne kadar nice tartışmaların konusu olanlara da, tuhaf bir şekilde görmezden gelinen surelere de el atıyor Ergun Candan. Örneğin gizemi hala çözülememiş mukataa harfler. Bilindiği gibi Kuran-Kerim'in 29 suresi bizim bildiğimiz herhangi bir anlam içermeyen harf kalıplarıyla başlar: Elif lam mim, Ya sin, Elif lam ra gibi. Hz. Ebubekir'in : 'Her ilahi kelamda bir sır vardır. Kur'an'ın sırrı da surelerin başlarında bulunan harflerdir. Her kitabın bir özü vardır. Kur'an'ın özü de bu hece harfleridir.' Dediği rivayet edilir. Bu görüşü dört halifenin de kabul ettiği bilinmektedir. Ancak bu harflerin bilinebileceği kanısında olan bilginler de vardır, çeşitli ezoterik yorumlar da. Ergun Candan ise bu konuyu Türk Dil Kurumu arşivlerinde karşılaştığı bazı bilgiler ışığında değerlendirmiş. Sonuç oldukça ilginç: Mukataa harflerin kayıp Mu kıtasının dilinde bir anlam ifade etmesi. Yani, Kuran'da insanlığa kayıp Mu kıtasıyla ilgili bazı hikayelerin anlatılacağının planlanması ancak bunun şifreli bir şekilde verilmesi! Sadece mukataa harfler değil elbette, Kuran-Kerim'in Gizli Öğretisinde sure sure ilerleyerek, kıyamet gününden insanın yaradılışına, spiritüel döllenmeden yenidendoğuşa pek çok ilgi çekici ezoterik yorum getirmiş Candan. Doğrusu hiçbir zaman anlayamamışımdır batıni, ezoterik ne derseniz deyin, dini inanışlarda kutsal kitaplarda, görünmeyenin ötesini araştıran ve görünmeyenin de ötesinde bir şeyler bulunduğuna inanan insanların, akımların toplum içinde bir tür meczup, yarı-deli olarak tanınmasını. Zira yıllar geçtikçe etkisini kaybetmesinden midir acaba, din dediğimiz olağanüstü hikayelerin, ritüellerin toplum içinde sindirilip farklı seslere kapanması... Bilemem ama bildiğim bir şey var ki bu tür araştırmaların bilakis dine hizmet ettiği, farklı eğitim, kültürden gelen insanları da kendine çektiği. Kuran-ı Kerim'in Gizli Öğretisi de işte bu tür çalışmalardan biri kanımca. Zaten yorumlara dayanan İslamiyet dinine dair, onunla temelde çelişmeyen başka bir tür mistik yorum getirmesi... Peygamberin gök katına çıkışını astral seyahat, peygamberlik öncesini inisiyasyon dönemi, ona yol gösteren bilge kişileri de evrenin sırrını çözmüş Melakut tarikatının üyeleri olarak tanımlaması; İbn-i Arabi'nin anlatımlarında bulduğu eski dünya uygarlıkları ve diğerleri... Tıpkı tüm diğer kutsal metinlerde olduğu gibi sembollerle örülü bir kitapla karşı karşıyayız yazara göre, ancak onun rehberliğinde fark edip sırrını çözmeye vakıf olduğumuz hiçbir sembol, hiçbir şifre aslında bize bilmediğimiz yeni bir şey söylemiyor. İnananlar için tutarlılık ve güven veren bu keşif, ne yazık ki şüphecilerin işine hiç yaramıyor. James Joyce'sun da dediği gibi biz ilerledikçe bizimle dalga geçen işaretlerle sarılıyor hep dört yanımız..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/benden-zarar-gelmez-kovandaki-ariya", "text": "Garip akımının şairlerinden Rüştü Onur'a ve Muzaffer Tayyip Uslu'ya Orhan Veli'nin Garip'ini getirir Behçet Necatigil. Şairler sevinçten ve heyecandan deliye dönerler, iyi ama neden? Kelebeğin Rüyası bunun cevabını vermez. Tıpkı halkın yoksullar ve Cumhuriyet elitleri olarak ikiye ayrıldığını gösteren ve böyle bir ortamda iki gencin şiir diye niye delirdiğini de söyleyemediği gibi... Ama yanıt çok ama çok önemlidir. Çünkü ne kadar tartışılırsa tartışılsın Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat, Türkiye'de en az harf inkılabı kadar güçlü ve devrimci bir işe ön ayak olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca yükseklerde bir yerlerde yer alan, halktan kopuk olan şiiri yere indirmektedirler. Şiiri hece ile aruzun sesinden kurtarmak ve yine de kendine özgü bir sağlamlık yakalamak... Sadece bu da değil tabii, kafiye ilkel; mecaz, mübalağa, teşbih ve benzeri söz sanatları gereksizdir Garipçiler için. Bütün gelenekleri atmak, yeni bir dil kurmak için savaş başlamıştır, hem yıkıcı hem de yapıcı bir savaştır bu. Gelenekçiler ile Garipçiler arasında sonsuz bir tartışma alanı açılır, derken ikinci yeni şiiri doğar Birinci Yeni'nin üzerine, fena mı olur? Fena ne demek, Türk şiiri kaynamaktadır fokur fokur, bugün edebiyat ortamı dediğimiz ve ölümsek ölümsek sürüklenen şey o yıllarda bir bayram yerine dönmüştür artık. Rüştü Onur'un Memnuniyet adlı şiirinden. Rüştü Onur- Şiirleri, Yazıları, Ardından Yazılanlar, Salah Birsel, Sel Yayıncılık, 2012."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/beyindeki-intihal-hayaletleri", "text": "Beyindeki hayaletler demek, olmayan bir şeyi hayal etmek demek değil. Başka bir oluş şekli, başka bir algılayış demek. Algının sınırlarının genişliği karşısında şaşakalmak demek... Hayaletleri düşünürken uzun uzun, olmayan bir şeyi varsaymanın ve hatta buna göre yaşamanın gündelik yaşantılarımızla ne kadar örtüştüğünün, hatta gündelik yaşam dediğimiz şeyin tam da bu türden kişisel uydurmalarımız olduğunun bir kere daha ayırtına vardım. Ben bu konu üzerine tevekküle dalmışken Elif Şafak'ın intihal haberleri patlamıştı çoktan. Beynimdeki hayaletler bu iki konuyu hemen birleştirmediler ama beklenmedik bir şekilde Murat Gülsoy'un hayaletlerini anımsayınca iş değişti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bilimkurgu-insanliktan-umudunu-kesti-bir-uzay-efsanesi-avatarla-ekseninden-sapiyor", "text": "1964 ilkbaharında Stanley Kubrick, Arthur C. Clark'a bir mektup yazar. Birlikte dillere destan bir bilimkurgu filmi yapmak istediğini söyler, yazarın bu konuda iyi bir fikri olup olmadığını sorar. Ve büyük efsane böyle başlar... Arthur C. Clark'ın, ilk yazıldığında kimselerin dikkatini çekmeyen, Ay'a yabancı bir medeniyet tarafından yerleştirilmiş ve insanlıkla karşılaşmayı 3 milyon yıllık sabırla bekleyen küçük bir piramidin keşfini anlatan 1948 tarihli Gözcü adlı öyküsü, muhteşem ikilinin çıkış noktası olacak ve kendi deyişleriyle düşündüklerinden çok daha fazlasını yapmalarını sağlarken ünlü siyah tektaş efsanesinin de gelişimine yol açacaktır. 2001 Bir Uzay Efsanesi, filmiyle de romanıyla da hem kültürel bilincimizi, hem bilimsel araştırmaları derinden etkiler, yıllar boyu 2001'i ve bu yılda gerçekleşecek olağanüstü gelişmeleri beklediğimiz, bu yılı geçeli çok olduğu halde hala gizemini bir gün karşımıza çıkaracağını umduğumuz gerçek bir efsaneye dönüşür. Dünya yüzünde yazılmış tüm diğer bilimkurgu eserleri bir yana, bu öykünün en önemli ayırt edici özelliği, insanlığın hayal gücünün gelecekte bilimle kesişebileceğini açıkça kanıtlamış olmasıdır. Clark, büyük bir cesaretle geleceğe dair kurduğu hayalleri oldukça yakın bir zamanla tarihlendirir. Zira onun hikayesi, bilim ve uzay araştırmaları ekseninde insanlığın çok kısa bir süre de gelişeceği, evrimleşeceği üzerine kuruludur da ondan. Bilim, bilincin gelişimine hizmet edecek, ona ruhani yönden de çağ atlattıracaktır. Bu roman yazıldığında henüz aya bile gidilmediğini hatırlarsak eğer Clark'ın tahminlerinin, hala bizden çok ilerde olsa da, bilimsel olarak çok ama çok yerinde olduğunu rahatlıkla gözleriz. Sadece bu gözlem bile, yapıtın büyülü, mistik yüzünü keskinleştirir. Arthur C. Clark, 2001, 2010, 2065 ve 3001 olmak üzere Bir Uzay Efsanesini dörtleme olarak tamamladığında, bilimsel hayalgücü/tahminlerini daha da ilerletirken, yapıtının alt metninde insan ruhuna, onun cesaretine ve merakına olan inancını da sağlamlaştırmıştır. Isaac Asimov'un Vakıf dizisi, Robert A. Heinlein'in Yaban Diyarlardaki Yabancısı, Ursula K. Le Guin'in Mülksüzleri, Frank Herbert'ın Dune serisi... Bu bilimkurgu başyapıtlarının hemen hepsi Bir Uzay Efsanesi gibi insan ruhu merkezlidir, kimi hayalgücüyle geleceği ararken kimi çok çok uzak bir gelecekte iyilikle kötülüğün, güç karşısında verilen savaşın hikayesini anlatır. Ve hepsinin temelinde başat bir düşünce yatar: İnsana ve evrendeki zekaya duyulan güven ve umut... Bu başat düşünceyi J. R. R. Tolkien'in olmayan orta dünyasında da, H. G. Wells'in Dünyalar Savaşı'nda da ve hatta George Lucas'ın Yıldız Savaşları serisinde de okur ve izleriz. Bütün bu destansı hikayeler içimizde, çok içerlerde bir yerlerde yatan kahramanı, hatırlatıp güçlendirirken, o her şeye muktedir olduğuna inandığımız bilince, tanrıdan bir parça olma durumuna da bizi bir adım daha yaklaştırır. İşte son günlerde yediden yetmişe hararetli tartışmalarına katıldığımız Cames Cameron'un dev bütçeli Avatarı her şey bir yana tam da bu anlamda dikkat çekici bir kırılmayı işaret eder gibi görünüyor... Avatar, tüm diğer bilimkurgu hikayelerin aksine, insan ruhuna olan inancın büyük ölçüde kırılışını sergilemekte. Hatta belki de ona artık pek inanmamaya başladığımızı... Arthur C. Clark, bir nokta da fena halde yanılmıştı. 2010 yılında, elde ettiğimiz teknolojik ilerleme bizleri büyük bir uzay çıkarmasına değil, insan ruhu-merkezli yaşam inancının sarsılmasına götürdü ancak... Teknoloji üzerine yapılan büyük araştırmalar bugün hala para - savaş ekseninden çıkamamış ve hep beraber büyük bir ekolojik kıyameti bekler haldeyken, tek yapabildiğimiz barbarlığımızla yüzleşmekten ibaret. Filmde her ne kadar dünyalı esas oğlan, yabancı gezegenin şefi olup oradaki yaratıkları kurtarsa da, netice de kötüler, bitmek bilmeyen hırslarına her defasında yenik düşen ve kendi gezegenlerini bile mahveden tekno-barbar dünyalı insanlardır. Ve bu noktada Avatar, James Cameron'dan pek beklenmeyecek bir felsefi önermeyi de içerir: İnsanlığın kurtuluşu, artık bilinen şekliyle insan olmamaktan geçer... Filmin kahramanı, hikayenin sonunda insan olmaktan vazgeçip başka bir yaratığa dönüşürken, belki de insani bilincin artık alarm sınırına gelmiş evrimleşme gerekliliğini vurgulamaktadır. İnsan ruhu değişmelidir; daha fazla kendini ve çevresini tüketmeden önce süratle yapmalıdır bunu, üstelik bedeli artık insan olmamak olsa bile! Her türlü Hollywood klişesini içinde barındırsa da Avatar, bugün dünya yüzünde yaşayan her iki kişiden birinin halet-i ruhuiyesine tercüman oluyor aslında: Dünyanın köküne kibrit suyu döktük ve böyle devam edersek uzayı bile mahvedeceğiz... Hep beraber insanlıktan umudu kesiyorsak eğer -klişelerle dolu, derinliksiz, sistem eleştirisinden ziyade onun geleceğine yeni bir biçim vermek üzere kurgulanmış ve destansı olmaktan çok çok uzak olsa da- Avatar, buna dair yazılmış ilk bilimkurgu hikayesi demektir... Ne zaman doğayla hayati bağımızı gerçekten hatırlar, teknolojiyi onu ve kendimizi iyileştirme yönünde kullanma düşüncesine yaklaşırız işte o zaman Arthur C. Clark başta olmak üzere tüm efsane yazarlarının hayallerine de o kadar yaklaşmış oluruz. Bu zaman gelene dek umalım ki Cameron'un geleceğe dair öngörüsü ve hayal gücü, geleceği etkileme konusunda Arthur C. Clark ve tüm diğer bilimkurgu yazarlarından daha zayıf olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bir-blog-actim-butun-hayatim-degisti", "text": "Adı blogosfer, evet itiraf edeyim ki seviyorum ben bu atmosferi. Bir kere kelimenin tam anlamıyla karnavalesk bir ortam; rengarenk, kışkırtıcı, ilhamlarla dolu, hareketli, değişken. Üstelik rüyasal hafızayla işliyor; buraya nereden geldim, şimdi okuduğum, şimdi baktığım ne ki, diye düşünemiyorsunuz bile. Ancak uyanırsanız, ancak başından kalkarsanız... Nihayetinde düşündükçe silinip giden izler halinde bir şeyler kalır zihninizde. Ve her gün rüyaya dalar gibi, uykuya yatar gibi onun içine girmekten alamazsınız yine de kendinizi. Bazıları bu cümlelerde istihza sezebilir, hayır kesinlikle yok, bilime değil büyüye, gerçeğe değil rüyalara inanırım çünkü ben, sabit bir şekilde. Edebiyat konusundaki sabitlenme ise, bilenler bilirler, esas o, hiç değişmezdir. Velhasılı söz konusu ettiğim şey edebiyat blogları elbette. 'Edebi blogosfer' mi desek acaba, oldu bence. İşte haftanın konusu bu, edebi blogosfer. İki ilginç haber var elimde, onlar üzerinden gitmek istiyorum. Ah dil, ey dil, sen yok musun sen, sen yaratan ve yok eden... Bir kere Stothard'la bir konuda hemfikiriz, edebi eleştiri iyiyi ve istikrarlı olanı belirleyebilir. Bu, bir gerçek değilse de, inançla ilgilidir. Bir eleştirmen olarak buna inanırım her şeyden önce ben, diğer eleştirmenlerin de buna inandıklarına, inanırım... Ancak blog yazarlarının çatlak sesler çıkardığı iddiasına gelince, Stothard'ın da sesi de çatlamakta sanki. Dilin kendisi bir kaos değil midir zaten, ve her kafadan bir ses çıkmazsa dil, dilliğinden kaybetmemekte midir hızla. Şüphesiz, bir kaybediştir. Bu noktada bir paradoksla burun buruna geliriz. İşte fallus harekete geçmiş, blogosferin kaotik ortamına bir nizam getirmek üzere kolları sıvamıştır. Edebi bir blogun en azından de'leri, da'ları ayıracak, noktalama işaretlerini doğru kullanacak yazılara sahip olması beklentisi bile bizi bir tür tirana dönüştürebilir. Karnavalda mana, esrime de mantık ararız, gülünçtür ama yaparız bunu. Ecnebiyatı bilmem ama Türk edebi blogosferinde zaten daha çok eleştirmenlerin, yazarların bloglarının takip edildiğini görmek bu bağlamda beni hem üzmekte, hem de aynı ölçüde sevindirmektedir. Doğal seleksiyon fiziksel olarak bilmem gerçekten var mıdır ama zihinsel olarak onun geçerli olduğuna eminim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bir-ihbarcinin-guncesi", "text": "Görevini yerine getirmenin gururu ve komisyonumun karşısında ezilmiş olmanın hazzıyla dopdolu geri geldim. Cesaretle açtım kolileri. Korkusuzca evirip çevirdim; hangisinin daha tehlikeli ve toplumu yıkmaya muktedir olduğunu bulup çıkarmalı, bu görevi gerekirse bir başıma ben yapmalıyım. Yolum belli, kendimi güzel toplumum ve komisyonum uğruna ateşe attım, şimdi hepsini yeni baştan okumaya başladım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/birakalim-istanbul-kendi-efsanesini-yazsin", "text": "Camilerinin önüne asılı elektronik panolardan durmaksızın akan Kuran ayetleri, geleceğin en siber aleminden seslenirken yüreğimizin ta içine, işte tam bu sırada bitmek bilmeyen bir dolmuş kuyruğuna takılı kalmışsa bedeniniz, yahut bir arabanın içinde, aynı şeritte ömür sayarken, içinde yaşadığımız şehre dair bir efsane mi uydurmaktayız, gelecek günlere bağlanabilmek için... Şehir elbette, içinde yaşayanların kurgusu, şehrin efsanesi ise adı üstünde efsane, nereden geldiği bilinmeyen. İstanbullu görünenin ardındakinin derdine düşen, işbu türden kurguların batağına saplanıp İstanbul'u sinematografik bir edebiyat yatağına çevirendir belki de, kim bilir... Kurgusu dışında hiçbir şeyi meşhur değildir İstanbul'un, ki efsanesi de tam buradan gelir. Bunun aksini kanıtlamaya çalışırsanız eğer, şehir sizi tanımaz oluverir, kültürel kodların en dışında bulursunuz kendinizi, kimliğinizin hangi vakit buharlaşıp uçtuğunu, görünmez olduğunuzu anlayamaz, şaşarsınız. Efsane, sizi yutuvermiştir işte, kurguysa devam etmektedir... İşte elimde efsanenin yutmaya meylettiği bir kitap olduğu halde düşünüyorum bütün bunları: Dr. Mustafa Duman'ın kaleme aldığı İstanbul Efsaneleriyle, şehrin efsanesini düşünüyor, bu kitabı okuyacak İstanbullu bilincinin ne kadar zedelenebileceğini kestirmeye çalışıyorum. İstanbul Efsaneleri, her şeyiyle hayal kırıklığı yaratan bir çalışma; diliyle de, anlatımıyla da, içeriği ve hatta tasarımıyla da... İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti damgasını taşıması ise hayal kırıklığımı arttırır nitelikte. Efsane, şüphesiz ikircikli bir kavram, hele ki an be an kendi kişisel tarihiyle birlikte şehrin de efsanesini yazıp duran İstanbullular söz konusuysa. Boğaziçi efsaneleri, Ayasofya efsaneleri, İstanbul'un kuruluş efsaneleri, padişah efsaneleri, İstanbul tılsımlarının efsaneleri, Kız kulesi efsaneleri, İstanbul'un velileri ve delilerine dair efsaneler... İşte bu minvalde bölümlere ayrılmış İstanbul Efsaneleri. Bu son derece ilgi çekici, göze büyülü gelen başlıkların altında ne yazık ki, aradığımız büyüden eser yok. Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar bir okur olarak, Mustafa Duman sanki bu çalışma için bir taslak hazırlamış ve üzerinde çalışılmadan bu taslak yayımlanmış kanaatine varıyoruz. Unutmayalım ki, İstanbul gibi, kültürel mirası zengin kentler, yalnızca arkeolojik kalıntılarıyla değil, tüm kültür varlıklarıyla yaşatılmalıdır. İstanbul'un velileri de, halk arasında velileri kadar tanınan ve sevilen delileri de kültür mirasımızdır. Onları unutmamalıyız. Duman'ın bu sözleri son derece doğru, ona kimse karşı çıkamaz elbette ama kitap boyunca anlatılan efsanelerin bir yerlerine yerleştirilmiş mesaj içerikli bu tür cümleler hem okurun dikkatini dağıtıp sıkarken hem de zaten bu amaçla hazırlanmış çalışmanın değerini düşürüyor, yersiz kaçıyor. Dediğim gibi bir türlü efsanelerin büyüsüne giremiyorsunuz. Daha önce pek çok araştırmaya imza atmış bir isim olan Dr. Mustafa Duman'ın kaleme aldığı efsanelerin bir eksiği de yazılanların tam olarak hikayeleştirilmemesi. Yani, oldukça zengin bir kaynakça taraması yapılarak hazırlanmış olsa da, zaten bir kaynak kitap niteliği taşımayan bu derlemeyi okurken ne tam olarak bilgilenebiliyorsunuz ne de aklınızda ve ruhunuzda gizemlerle dolu bir efsanenin kapıları açılıyor. Dolayısıyla da siz şehre dair kendi kişisel hikayenizi yazmaya devam ederken şehir de bir yerlerde durmaksızın efsanevi kurgusunu üretiyor... Onu derinden kavrayıp yaşayacakları bekliyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/biri-bizi-batiya-anlatiyor", "text": "Orhan Pamuk, PBS'de konuşmuş, batılılara, ülkemizde her şey yolunda demiş, kısaca... Ergenekon davası, darbe tehlikesi altında olduğumuz konusunda ikna olduğunu, ülkenin o kadar da dindar olmadığını, söylemiş. Bunun üzerine saflara ayrılıp çok konuşulacaktır ister istemez. Mesela, iktidardakiler yazarı bağırlarına basacaklardır... Seçim öncesi, seçim öncesi, Nobel ödüllü uluslararası çoksatar yazar, yola devam ediyoruz demiş, daha ne olsun. İktidarda olmayanlarla iktidar sarhoşu olmayanlar da doğal olarak, yakında ortada ne ülke kalacak ne de yol, ayıptır, diyerek tepkilerini göstereceklerdir... Ama ben bütün bunlarla ilgilenmiyorum doğrusu... Pekala, diyelim ki yazarı siyasi bakış açısıyla değerlendirmekten vazgeçtik. Ancak, yazar illa ki bu şekilde değerlendirilmek istiyorsa, hadi biraz olumlu olalım, elini taşın altına koymaktan çekinmiyor, kültürler arasında bir köprü, ülke bazında bir kültür elçisi olmak istiyorsa, demeçleriyle gündeme yerleşiyorsa ne olacak? Egosal benliği yüksek yazar için, siyaset de bir tür iktidar olma biçimi, dilin iktidarını her alanda elinde tutmak istiyor Pamuk, öyle ya da böyle... Ülkede aksaklıklar var ama, bakmayın siz, her şey yolunda, demek, sadece iktidarın, kötü niyetli anlamda destekçisi olmak demek değil, iktidarı bizzat paylaşmak, demek. Peki, ya edebiyat... Edebiyatçılarımızdan, kültür elçisi olmalarını, siyasi fikirleriyle de ortada olmalarını talep ederken, sanki yazarlarımızla birlikte edebiyatın içine öylesine dalmışız, dalmışız da hayattan, toplumdan, ülkeden kopmuşuz, havasındayız... Edebiyat zaten bütün bunları kendinde içermiyorsa, ne yapıyor olabilir? İşte, sevgili okur, şimdi tam karadeliğin içindeyiz. Edebiyat diye bize sunulan pek çok şey, temelde bütün bunların hiçbirini içermiyor, çünkü. Herkesin roman yazdığı bu çağda, çoğunluk gerçek edebiyatın ayırdında da değil, peşinde de değil. Bir iş olarak var oluyor roman. Zira, kazanan çok kazanıyor bu işten, öyle yabana atılır gibi değil hem, kaç yazar var bizim ülkemizde de yıllık geliri eski parayla trilyona yaklaşan, geçen. Bu trilyonların etrafına örülmüş binalar var, ama gerçek edebiyat, edebi kaygılar, arayış, yok. Para oldukça bütün bunlara gerek de yok. Orhan Pamuk'un yazarlığının, edebiyatının temel meselesi Doğu-Batı ayrımı. Bunu sadece romanlarında değil, makalelerinde, verdiği demeçlerde de hep görüyoruz. Bu anlamda kendi kendiyle çelişmeyen bir yazar. O, içine doğduğu aydın-elit-batıya benzeyen çevreden bakıyor Türkiye'ye ve batıya karşı hep Türkiye'nin o kadar da doğu olmadığını kanıtlamaya çalışıyor. Onun durduğu yerde öyle çünkü, Türkiye o kadar da doğuda değil. Bir Avrupalının Amerikalının karşısına çıkıp vallaha evet, biz de pek bir geriyiz demek, tarımı öldürdük, hayvancılığı öldürdük, sanayi can çekişiyor, ülkede yaşayan tek sektör inşaatçılık, rant kazandırıyor bize, bir tek rantı seviyoruz demek, işsizlik, şiddet, korku kol geziyor, kalemler tutuldu, düşünceler tutuldu demek; ülkede bir türlü sindirilememiş modernizm projesinin çökmüş, hem de çoktan çökmüş olduğunu kabullenmek demek... Hayatını bu proje çerçevesinde yaşayan biri için söylemesi zor, çok zor ve zaten uzaklardan bakınca yıllar önce ülkecek çıktığımız yolların taşları pek ufak görünüyor olmalı. Hal böyle olunca da Charlie Rose, anlayabilmek için Pamuk'a soruyor, neden İstanbul'da yaşıyorsunuz, diye? İstanbul, burada Türkiye demek... Yazarımızın metni ele alırken psikolojisi büyük ihtimalle şu şekildeydi:Ya Orhan Pamuk sen nobel dülü almış ve dünya çapında bilinen koskoca yazarsın, nasıl olur da dünyaya Türkiye ile ilgili olumlu izlenim verirsin?Senin bu ülkede zulüm var, diktatörlük var ve yaşam tarzımız tehlikede diyerek modern irtica söylemlerine başvurup iktidarı körü körüne yaptıklarını değerlendirmeden eleştirmen lazımdı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/bosuna-mi-okuduk", "text": "Peki, hal böyleyken, emeği soyutlaştırmaya yönelen kapitalizmin paradigmasını aşmak nasıl mümkün olacaktır? Bağsızlaşmış, hiçbir yere ait olamayan yığınlar haklarını nasıl, hangi platformda savunacaklar, kısacası örgütlenemezlerin örgütlenmesi gerçekten mümkün müdür? Sömürü ve tahakkümün olduğu yerde direniş de olacaktır. Lakin bu Deleuze'ün terimleriyle- 'denetim toplumu'nda 'eski' 'disiplin toplumu'nun fabrika ve sendikasından görece farklı olabilecek olan ortaklaşma ve dayanışma yolları ve zeminlerinin bulunmasını gerektiriyor: Tam istihdam ve emeğin homojenliği mantığı üzerine bina edilmiş olan sendikalar gibi geleneksel örgütlenmelerden farklı, sermayenin vazettiği 'esnekliğe' cevap verebilen ve çok çeşitli katmanlarıyla işsizleri, yoksulları ve güvencesiz çalışanları buluşturabilen yeni direniş biçimleri. Bu noktada Bora, Robert Castel'in Bir işsiz grevi tasavvur eder miydiniz? sorusunu anımsatıyor. İşsizlerin lüzumsuz, başarısız olarak tanımlanmaya karşı isyan ettikleri, varoluşlarının anlamını iş dışında kurmaya giriştikleri bir grev hayali... Ve bu türden hayata geçmiş diğer direniş biçimleri. Kim bilir belki de yeni bir politik devrim perspektifi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/butun-klasiklerimiz-dizi-film-olsun-lutfen", "text": "Elbette öncelikle güzelin güzeli bir oyuncu, son moda harika giysiler, arabalar ve evler, hatta yalılar bizim izlediğimiz, izlemeye doyamadığımız. Ve uyarlama ne kadar kötü olursa olsun, senaristlerin asla bozamadıkları, esere ait o derin, o insani ve en çok da kültürümüze ait çelişki; Osmanlı'nın çöküşünü Cumhuriyete bağlayan yıllardan itibaren Türk insanının sözleşmişçesine ortak bir nişan gibi üzerinde taşıdığı her türden arada kalmışlıklara ait o tükenmez endişe... Kültürel yapının değişimini bir ailenin çöküşü üzerinden veren Yaprak Dökümü'nde de, çok partili hayata geçiş dönemindeki Türkiye'nin çalkantılarını, sarsıntılarını iktidar ve ahlak üzerinden anlatan Hanımın Çiftliği'nde de, belki en çok içimizdeki bu toplumsal karanlığa durmaksızın çekiliyoruz. Aksini düşünmek toplumsal eğilimlerimizi çok hafife almak olurdu zira. Ve kadınlar elbette. Bu dizilerin izleyenleri kendilerine çekmelerinin en önemli sebeplerinden birinin de kadın kahramanları olduğunu düşünüyorum. Bir araştırma yapılsa, televizyon dizilerine uyarlanan kadın kahramanların hepsinin yazıldıkları döneme damgasını vuran, çığır açan kadınlar olduğu görülecektir hiç şüphesiz. Bihter'in aynaya bakma sahnesi edebiyatımızdaki ilk erotik sahnedir, Reşat Nuri Yaprak Dökümü'nde toplumsal yozlaşmayı kötü gelin Ferhunde üzerinden anlatırken bir femme fatele yaratmıştır, Dudaktan Kalbe'nin Cavidan'ı için de aynı durum geçerlidir ve son olarak da Güllü; Orhan Kemal'in cinsellikleri de olan, tutkulu, ateşli, yaşayan kadın kahramanlarının en güçlülerinden biridir o. Kadınları cinsellikleriyle ele alışı Orhan Kemal'in göz ardı edilemeyecek yazarlık özelliklerinden de biridir. Geleneksel erkek bakış açısını yırtıp ortaya çıkan kadınlık durumunu okumak ve elbette izlemek belli ki hala büyülüyor bizi. İster günümüzde olsun isterse yakın tarihimizin derinliklerinde, hiç mi hiç fark etmiyor. Bütün klasiklerimiz dizi film olsun lütfen! Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/buz-ve-atesin-sarkisi-simdi-gercekten-basliyor", "text": "Bazı hikayeler an'ı gösterir, şimdiye ve geçmişe seslenir ne güzel. Bazı hikayelerse uzun solukludur, hayata eşlik eder, hayat eşlikçisidir... Sizi bilmem ama benim son iki yıldır günlerimin, aylarımın bir kısmı George R. R. Martin'e ait. Buz ve Ateşin Şarkısının yazılmasını, cilt cilt Türkçeye çevrilmesini, bir yandan da hikayenin dizi versiyonunun sezon sezon çekilip yayımlanmasını beklemekte ve okumakta ve izlemekteyim... Ve madem ki bahar geldi, madem ki bizim gibi okur-izler kitle için nisan ayı artık biraz da Taht Oyunları demek, öyleyse Westeros'a yeniden bir göz atmanın, serinin üçüncü cildine dalmanın tam zamanı. Öncelikle George R. R. Martin'in fantastik edebiyatta gerçekten de Tolkien'le yarışacak denli bir fenomene dönüşmesini masaya yatırmak isterim. Zira aslında ne diliyle, ne edebi lezzetiyle ne de bir dünya yaratma biçimiyle Tolkien'le mukayese edilebilecek gibi değil yazar. Hatta neredeyse fantastik bile değil! Öyleyse niye? Son zamanlarda kitleleri kendine çeken fantastik ve masalsı hikayelerin daha çok klasik yaklaşımlar üzerinde oynayan, klasiği yapıbozuma uğratan hikayeler olmasında bence işin sırrı. Martin, her şey bir yana fantastiğin temel taşı olan kahramanın yolculuğu izleğini alaşağı ediyor Buz ve Ateşin Şarkısı'nda. Kahraman yaratıp işleme ve onu hiç acımadan yok etme, hikaye dışına atmakta üzerine yok. Öyle ki kimi okurların sabrının sınırlarını bile zorluyor bu hususta. Ancak kahraman beklentili, insan-merkezli bir dünyada insanı-kahramanı alaşağı etmenin ilginç de bir yolunu bulmuş: Hayatın içinde haince bulunan ölümü, ustaca hikayesinin içine taşıyor yazar. Kanımca onun bizi en çok büyüleyen yanı bu: Kahramanlar ölüyor ve hikaye devam ediyor. Evet, anlaşılacağı üzere bu sezonda, yani serinin üçüncü cildi olan Kılıçların Fırtınası'nda baş tacı ettiğimiz nice kahramanımızı kaybedeceğiz. Korkmayın, isim vermeyeceğim, ama hazırlıklı olun derim. Bu cildin, hikayenin genel gidişatında özel bir yeri var. Hikayenin sonuna kadar bize eşlik edeceğini sandığımız kahramanlar ölüyor, yeni karakterler sızmaya başlıyor içeri, ancak taşlar da yerine tam olarak oturuyor. Buz ve Ateşin Şarkısı kısacası daha yeni başlıyor... Evet, tahmin ettiğiniz gibi, Daenerys ve John Snow... Birbirini hiç görmeyen, hiç tanımayan, birbirlerinden kilometrelerce uzak bu iki kahraman, kendi varoluş mücadelelerini verir gibi görünürken aslında Westeros'un geleceğini de inşa ediyorlar yavaş yavaş. Snow Kuzeyde, yabanıllar ve akgezenlerle uğraştığını zannederken krallığın merkezine git gide yaklaşıyor, Daenerys, düşmüş prenses, Güneyde ejderhalarını büyütürken Westeros'ın belki de en büyük ordusunu topluyor... Kalbimizi fethetmiş Stark hanedanının üyeleri ise her ne kadar hükümsüz kalmış, parçalanmış da olsalar, sürprizlerle, beklenmedik talihsizliklerle dolu yollarında, kendi özgün talihlerini yaratmaya, taht oyunlarına devam ediyorlar, yani merkezden ayrılmıyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/cehalet-felaketi", "text": "Kitaplarla, edebiyatla, sanatla iktidarların bir dertleri vardır evet hep. Biliyoruz ki ne çağımıza ne bize özgü bu didişme. Lakin bize özgü olan bir şey var burada: Her iktidar, her ideoloji kendisine karşı olan, kendisini beslemeyen düşünceye, sanata karşı çıkmış, onu hiçleştirmek üzere hareket etmiş, genelde de bilindiği gibi yapamadığıyla, kendini gülünçleştirmekle kalmıştır. Söz konusu durumda ise görülüyor ki ne ideolojik ne düşünsel bir mücadele var temelde. İnsanlığın bilinmeyene karşı açtığı bir savaşı izliyoruz! Savaş çünkü mesele bilmek değil, bilmediğini, anlamadığını yok saymak, hatta mümkünse de yok etmek. Üstelik bu insanlığın cinsel olarak her şeyden hemen tahrik olan, cinsel açıdan çok fazla istismara açık özelliği, savaşı hararetlendiriyor gözümüzün önünde. Cahiller- kültürlüler, bilenler -bilmeyenler ayrımı üzerinde durarak elitist bir yaklaşımla olayı değerlendirmek değil amacım. Dünya tarihi boyunca edebiyat her zaman çok ama çok azınlığa hitap etmiştir, bu bilinir evet ama, etkisinin kalıcı, uzun süreli ve yaygın olduğu da bir gerçektir. Edebiyat dönüşüm ve değişime dairdir, her türlü iktidarın karşısında duran kaotik, elle tutulamayan, öngörülemeyen, zamansız, ele geçmeyen bir dönüşümün kendisidir. Genç Bir Don Juan'ın Maceraları da kadın-erkek ilişkilerine, cinselliğe, cinsel kimliklere dair, sarsıntı yaratmış, ataerkil düzenin ikiyüzlü cinsellik anlayışını alaşağı eden bir ters köşe metin örneği. Ve sayısız örnekten biri... O yargılansa sıraya hangi yenisi/eskisi girecektir? Beyhude bir kör dövüşüdür izlediğimiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/cocuk-yalnizliginda-toplum-ic-savas-tutsagi-birey", "text": "İşçiler ayakta, küçük esnaf geleceğini yitirdi yitirecek, emekli dullar televizyonlarda başka emekli dulları aramakta, gençler tuhaf yetenekleriyle kısa yoldan para kazanma yolunu seçmişken; televizyon yıldızları mafyayla tuhaf bir iktidar birlikteliği içinde, bürokratlarımız mahalle kavgası tarzında üstümüzde yavaş yavaş tepinmekte ve çocuklar şarkı yarışmalarında gün be gün hayattan ve geleceğimizden elenip dururken, bir çılgınlıklar imparatorluğu değilse içinde yaşadığımız o zaman nedir peki, diye düşünüp duranlara kısacık bir kitap tavsiye ediyorum hararetle: Zamane... Daha önceki pek çok çalışmasından tanıdığımız psikiyatrist Engin Geçtan son çalışması Zamane ile toplumumuzun yaklaşık son elli yılını psikoterapiye alıyor. Geleceği şekillendirebilmek ancak bugünü anlamlandırabilmekten geçiyor kuşkusuz. Günümüzde ekseninden kaymış bireyler topluluğu içinde yaşadığımızı düşünenlerdenseniz eğer, Geçtan'ın psikanalitik teşhislerine kulak vermekte fayda var. Türkiye'nin son yıllarını bir terapist olarak deneyimlerinden, hasta profillerinden yararlanarak bireyden topluma, toplumdan bireye bir ağ gibi dokunan yapı ekseninde ele alıyor Engin Geçtan. Eskiden pek dikkate alınmayan ama artık ülkenin ve dünyanın, politik, ekonomik, sınıfsal ve teknolojik dönüşümlerinin birey üzerindeki sabit etkisinin psikiyatrinin alanına fena halde girdiğini belirtiyor. Çocuklukta yaşanan özerklik denemeleri, ebeveyne çarpıp kendimize geri dönünce, yetişkin bireyler olarak ilk önce kendimiz olmaktan vazgeçer oluyoruz. Kendinden vazgeçmişlerin bir araya gelince ise tam da içinde yaşadığımız topluluğa benziyor... Hayata öncelikle ebeveyninin mülkü olarak başlayan bebeklerin dünyasında, bir yandan evrenin tekliğiyle bütünleşmek isteyen diğer yanda ise evrenden tamamen kopmuş mülkiyetçi ruhların yönetimi hakim oluyor zamanla. Ve birilerinin işçisi, köylüsü, öğrencisi, esnafı, halkı oluyoruz hızla... Etnik kimliğinden başka tutunacak dalı kalmayanların, kimlik geçişmesi derdinden mustarip olanların kaygı ve öfkeleri bambaşka iktidar odakları yaratırken otorite dediğimiz şeyin anlamı da değişti, ondandır ki birileri televizyonlardan, meydanlardan bizlere doğru gün aşırı büyük bir kızgınlıkla bağırmakta... Bazıları toplumsal değerleri giderek çözerken, diğerleri de yapay ve fanatik inanç sistemleri kuruyor, ta ki bunlar da zamanla bazılarımızın başına yıkılana dek..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/dan-brown-un-cehennemi-buradan-bir-cikis-olmali", "text": "Kötü kalpli ve hatta kötü niyetlisiniz Sayın Sabit, o kadar da değil, diyenler olabilir. Olabilir, lakin Türkçe çevirisiyle de bir tür başyapıt olan İlahi Komedya'yı bağlamından koparıp bir parçasını bu şekilde ayırarak çevirmek niye? Piyasanın virütik yapısı karşısında hiç mi savunması olmayacak edebiyatın? Bizi edebiyattan koparan ticari oyunlara ne zaman tok olacak karnımız, diye sormayacak mıyız en azından? Bu yazıyı Dante'nin Cehennem'i hakkında bir fikir edinmek ve böylelikle Dan Brown'ın yeni romanına donanımlı bir şekilde girmek isteyenler okumasın. Zira Dante'nin Cehennem'inin ne olduğuna, konusuna, simgesel vurgusuna dair herhangi bir cümle edecek değilim. Ancak edebiyatı, edebiyatçıları kuşatan piyasa cehennemine dair edecek bir iki sözüm olacak... Edebiyatı bir proje olarak yaratıp bu proje üzerinden değerlendirmeler yapmaya devam ettiğimiz sürece projelerin sonu gelmeyecek, gelmiyor. Eleştirmenleri susmaya çağırıyor değilim ama piyasanın işleyişine katılmak zorunda olmadığımızı düşünmeye başladığımız anda değişim de başlayacak bence. Popüler edebiyat bir yerde, nitelikli edebiyat başka bir yerde duruyor ve birbirlerine dokunmadan gül gibi geçinip gidiyorlar algısının ne kadar hayali olduğunun gayet güzel bir kanıtı Cehennem. Edebiyat anlamından giderek boşalıyor, boşaltılıyor, piyasanın çarkı edebiyatın her noktasına nüfuz etmeye çalışıyor. Dünya edebiyatının başyapıtları da bundan nasibini fazlasıyla alıyor. Edebiyat ortamı piyasanın içinde bir anlamda Dan Brown'un cehennemi gibi, buradan bir çıkış olmalı. Çıkışı bulmak için de çıkış yolu olabileceğine öncelikli olarak inanmalı. Manşette kullanılan görsel; Botticelli'nin Dante'nin Cehennem'inden esinlendiği yapıtı. \"piyasanın işleyişine katılmak zorunda olmadığımızı düşünmeye başladığımız anda değişim de başlayacak bence.\" Bence de!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/deccali-yasatmak-mi-oldurmek-mi", "text": "Çağdaş sanatçılardan Harun Farocki öğrencilik yıllarında yaptığı bir işle dikkatleri üzerine çeker: Öncelikle okuldan kovulur. Sanatçı Napalm bombası yemiş bir Vietnamlı'nın hikayesini anlattıktan sonra elinin üzerinde bir sigara söndürür. Napalm bombasının yarattığı ısı 3000 dereceymiş, sigara yanığı ise sadece 400... Hemen Susan Sontag'ın Başkalarının Acısına Bakmak'ı geliveriyor aklımıza, Farocki bir adım ileri gitmiş başkalarının acısını bir parça da olsa paylaşmak, anlamak noktasına gelmiş. Ya da her şey sanatsal bir işten, bir gösteriden ibarettir, diyebiliriz, kim bilebilir... Aslında hikayeyi, nasılını niçinini Enis Batur'dan dinliyoruz. Geronimo'nun Ölümü adlı deneme kitabında, Usame Bin Ladin'in öldürülüş serüveninin bir okumasını yapıyor. Daha doğrusu 11 Eylül 2001 sabahı ile Bin Ladin'in öldürüldüğü sabah arasında tutulduğumuz imge bombardımanının içinden çıkmaya çalışıyor. Başkalarının acısına bakmak nasıl bir şey, onu kurcalıyor. İmgelem ile hayat, gerçek ile kurmaca, gerçek ile yalan arasında bizi bölenleri anımsatıyor bu noktada Batur. Bilemiyoruz şimdilerde, sinema mı hayattan, hayat mı sinemadan beslenmişti diye? İşte o yüzden bakıp duruyoruz başkalarının acılarına. Bakıp durmaktan kendimizi alamıyoruz. Biz baktıkça acı azalıyor gibi oluyor, biz baktıkça gerçekler yalana dönüşüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/degisen-kelimeler", "text": "Dil üzerine düşünenler bilirler, dilden başka bir hayatımızın, dilden başka bir dünyamızın olmadığını. Duygusal ve zihinsel bütün sınırlarımızın dille çizildiğini... Bu dünyayı değiştirmenin, sınırları kaldırmanın, sözlerden başlayıp dili değiştirmekle olacağını ise edebiyatçılar bilirler. Anlamı değişen bir sözcük, hayatı da değiştirebilir pekala. Çok mu iddialı geliyor sözlerim? Gelmesin. Geçtiğimiz iki yıl içinde, dünya üzerinde bir kelimenin anlamı değişti ve böylelikle de dünya değişti: İşgal. İtaatsizlik üzerine üç tezden mürekkep İşgal Et'in yazarlarından antropoloji profesörü Michael Taussig bakın kelimenin dönüşümünü nasıl açıklıyor: İşgal kelimesinin anlamındaki değişikliğin en açık belirtisi, kelimenin yakın tarihteki başlıca kullanımından, askeri fetihler ve yeni sömürgecilik bağlamından dönüşümüydü. Yıllar boyunca işgal deyince pek çoğumuzun aklına Irak'la Afganistan'ın işgali, Ortadoğu'daki otoriter rejimlerin desteklenmesi, İsrail devletinin Filistin topraklarını yarım asırdır istila etmesi gelmiş, işgali hep direnen bir nüfusa dayatılan sıkıyönetimlerin, komünizmle, köktendincilikle ve terörizmle savaşma kisvesi altında diktatörlüklerin yayılmasının ve 'özgürlüğün', ama insanların değil, piyasaların ve spekülatif sermayenin özgürlüğünün teşvik edilmesi üzerinden düşünmüştük. Ne var ki kelime birden bire yeni bir anlam kazanmıştı. İşgal kamusal alanların, haklarından mahrum kalan kitleler tarafından geri istenmesi; yeni bir başlangıç yapma çabasıyla mekanların şiddetten uzak, barışçıl yollarla ele geçirilmesi; adalet, demokrasi ve eşitlik için bir alan yaratılması demekti artık. İşgal etmek fiili, bir isim, bir sıfat, ikonik bir marka, bir özne, dışavurumcu bir 'söz-eylem'di artık. Peki ya şu \"bir alan\", yani boş alan. Belki de 'boş alan' yalnızca devrimin değil gelecek yeni bir demokrasi, yeni bir küresel düzen ihtimalinin de gerçek anıtıdır. Boş Alan... Evet şimdi en çok 'boş alan' üzerine düşünüyoruz, ta ki çok düşünmeyip dünya üzerinde yeniden bir boş alanı işgal edene kadar! Boş alanın anıtlaşması da, en az işgal kelimesinin anlamının değişmesi kadar büyüleyici geliyor şimdilerde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/dergi-gunleri", "text": "Gazinoları, kumpanyaları, müzikli oyunları unuttuk çoktan, tiyatro olmasın istiyoruz, her ne kadar büyük bir ivme yakalamış olsak da, sinemaya ne gerek var, diyoruz, yayıncılık ölü sektör zaten, dergicilik ise bitti biter... Kültür dediğimiz şeyin yapı taşları, birer gereksiz kıymık gibi ayrılıyor içimizden yavaş yavaş. Peki hepsi tamamen çıkınca hayatımızdan toplum dediğimiz şeyden geriye ne kalacak; yani bizden? Dergiciliğin öldüğünden eminiz, dergi çıkarmanın zorluklarından söz edilirdi geçtiğimiz senelerde, şimdi dergiciliğin sorunlarından söz etmekten dergiciler bile sıkılır oldu. İnternet ortamı kuşkusuz yeni bir sayfa açtı kültür hayatımızda ama dergi dediğimiz şeyi var eden düşünsel altyapıdan, derlitopluluktan, çeşitlilikten nasibini almış kaç internet dergisi mevcut elimizde? Haksızlık etmek istemem ama bir elin parmaklarını geçmez... Yine de korkmayın sayın okurlar, derdim dert yanmak değil, güzel haberler vermek. İki tane taptaze basılı dergi doğdu bu ay yayın dünyamızın içine. Masamda duruyorlar, karıştırıp duruyorum kaç gündür: Panpa ve İkibin50. dergiler bır ay boyu sıze dusuncecek yeni başlıklar açan, elınızın altında karıstırabılecegınız okunası kıtapcıklar. mutlaka bır dergıyı duzenlı takıp etmek gerekır fıkrındeyım. Kesinlikle okumalı ve bunu sürdürmeye devam etmeliyiz. Bu güzel yayınlar zihnimizin açılmasına yardımcı olur. Sabahın erken saatlerinde bir dergi karıştırmak ve kahve yudumlamak. Eğer insan kendini bundan mahrum ederse neyine nefes almak ve yaşamayı sürdürmek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/don-bebegim", "text": "Geçtiğimiz hafta yayımlanan bir genelgeyle kamu kuruluşlarında F klavyeye geçileceği, bizlere beyan edildi. Oysa yıllar içinde F'den Q'ya adapte olmak için ne çabalar göstermiştik. Kolay değildi F'i bırakmak zira, şimdi de dendiği gibi bize, Türk diline en uygun yazım şekliydi. Önemli insanlar uzun yıllar bunun için çalışmış, hayatımızı, düşünce sistemimizi en kolay yansıtacağımız şekli vermişlerdi F klavyeyle, hem de ta 1955 yılında. Hem de dünya üzerinde kendi dili için geliştirilmiş en iyi klavyeye sahip olmanın onuruyla... Türkçe düşünenlerin dünyası F klavye aracılığıyla daha kolay, daha hızlı, daha mantıklı ilerliyordu, duyduğumuz kıvanç ise cabasıydı. Ama heyhat, dünya kültürü- ekonomi- politiği- teknolojisi öyle işlemiyordu. Hop attık sevgili klavyelerimizi bir kenara, Q'ya geçtik ite kaka. Gazetelerde klavyeye bir an olsun bakmaksızın on parmak yazan gazeteci-yazar ağabeylerimizin, ablalarımızın görüntüsü silindi gitti hızla hafızalarımızdan. Herkesin başı önüne eğildi. Peki şimdi ne oldu? Yine ite kaka F'e dönmemiz isteniyor. Klavyeler, onlara uyumlu bilgisayarlar değiştirilecek, yerine yenileri gelecek, F'e en kolay uyum sağlayanlar çalışma alanlarında diğerlerinden bir parça da olsa fazla parlayacak. Ve birilerinin de büyük ihtimalle ekonomik durumu olumlu anlamda değişecek. İşte birileri bu yapboz tablosundan zengin olsun diye gıkımızı çıkarmadan değişmeye hem de çok hızlı değişmeye çalışan bizler 2017 yılının sonuna kadar yeniden F'ye geri döneceğiz. Döneriz, nasıl olsa en iyisi F, ister isteyelim, ister istemeyelim. Türk dilini bilemem ama Türk insanın kendi yazamadığı kaderinde, yapılan olumlu değişikliklere bile üzülmek, öfkelenmek var, en azından son yirmi yılda. Bitse de gitsek!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/dunyanin-ilk-asiklarindan-tarih-ve-arkeoloji-dersleri", "text": "Bugüne kadar inanılan pek çok arkeolojik yorum çöpe gidiverir böylece. Örneğin, insanlığın tarım yapmaya başlayıp yerleşik hayata geçtikten sonra dile ve inanca geldiği düşüncesi dünya üzerindeki diğer bulgular da göz önüne alınınca, kocaman bir yanılgıdır artık. İnsanların yerleşik hayata geçmeden, köyler, şehirler kurmadan, tarlaya tapana saplanıp kalmadan çok önce bir araya gelip dini ritüeller gerçekleştirdiklerinin en önemli kanıtıdır buldukları. Göbeklitepe insanlığın bilinen ilk mabedidir ve insanlığın yine bilinen ilk dini inanışına işaret eder: Şamanizm temelli fallus kültü."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/dunyanin-tek-ve-en-buyuk-hikayesinin-kesfedilisi", "text": "Divan şairi Ahmet-i Dai'nin Çengnamesi bugün arp da diyebileceğimiz bir müzik aletinin maceralarını anlatan bir şiirdir. Konusu kulağa ilginç geliyor şüphesiz ama divan edebiyatının bilinen sembolleriyle örülü bu şiiri ayrıcalıklı kılan bir şeyler var mıdır içinde? Evet, diyor Gönül Tekin, o şiirin büyük bir kutlama sahnesiyle açıldığını, bu sahnede üzerinde dünyanın her türlü meyvesini bulunduran, köklerinden sular fışkıran devasa bir ağacın gölgesinde insanların yiyip içip eğlendiğini, hatta ne tuhaftır ki Yıldırım Beyazıt'ın şahzadelerinden Emir Süleyman'ın da orada yer aldığını ve hikayenin ona anlatıldığının altını çiziyor. İşin daha da tuhafı, maceralarını okuyacağımız 'çeng'in bu sahnedeki ağaçtan yapılmasıdır, diyor. Peki nedir bu ağaç, bu eğlence sahnesi, bu ağacın köklerinden çıkan su ve Emir Süleyman'ın orada bulunması? İşte bu ardı ardına sorulan sorular Gönül Tekin'i zaman içinde geriye doğru bir yolculuğa çıkarır. Hikayedeki ağaca çok benzer bir ağacın Tevrat'ta da olduğunu anımsar Gönül Tekin. Bu tesadüftür ki onu hayatına damgasını vuran, yıllarca sürecek bir büyük çalışmanın içine iter. Bu zaman yolculuğu bugün Harward Üniversite'sinde ders veren bu önemli edebiyat profesörünü Sümerler'e götürür çünkü. Yani hikayenin özüne! Gönül Tekin bir edebiyat profesörüdür ama Çengname nedeniyle çıktığı yolculuk bugün pek çok arkeologa ve hatta tarihçiye nasip olmayacak bir bilgi birikimine, çeşitli keşiflere yol açar. Onun önünde dünyanın tek ve büyük hikayesi açılmıştır çünkü. Bu hikaye en basit haliyle yazıyı kullanan ilk uygarlık olan Sümerliler'in yaşamdöngüsü için var ettikleri hikayedir. Temmuz ve İnanna'nın kutsal evlilik, ölüm ve yeniden doğum hikayesinin, önce tektanrılı dinlerin yaradılış efsanelerine oradan Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliet gibi büyük aşk hikayelerine dönüştüğünü keşfetmiştir Gönül Tekin. Sümerlilerin ülkesini fethedip onların büyük uygarlından etkilenen Akatlar, bu yaşamdöngüsü hikayelerini ticaret yollarıyla Fenikelilere, Fenikeliler gidip yerleştikleri Kıbrıs halkına ve oradan Antik Yunan'a aktarırlar. Yunan'ın ardından Roma'ya geçen bu hikaye Bizans'ta ve Osmanlı'da da yaşar. Temmuz ve İnanna'yı ve onların maceralarını Sümerliler yaratmışlardır belki ama tüm insanlık, özellikle de yakın doğu ve Avrupa halkları bu hikayeyi değiştirerek, kendi yaşam biçimlerine uyarlayarak, zaman zaman kutsallaştırıp zaman zaman da basitleştirerek ve her daim üzerine yeni temalar ekleyerek sürekli bir biçimde yeniden yeniden var etmişlerdir hevesle. Temmuz bitkilerin ve ağacın içindeki yaşam enerjisinin tanrılaştırılmış biçimidir, İnanna ise toprağın içindeki enerjiyi temsil eden aşk ve bereket tanrıçasıdır. Onların hikayesi mevsimlerle bağlantılı döngüsel bir hikayedir; bahar geldiğinde büyük bir törenle evlenirler, bu törende İnanna ve Tammuz'un birleşmesi bolluk ve bereket anlamına gelir. Onların evlilik töreninde İnanna önce hamamda yıkanır, sonra annesinden tavsiyeler alır, gelen çeyizler konuklara gösterilir ve bütün bunlar tamamlandıktan sonra Tammuz'un İnanna'nın yanına girmesine izin verilirdi. Tıpkı tam altı bin yıldır Anadolu'da yapılan her evlilik töreni gibi... Bu bereket getiren evliliğin ardından yaz geldiğinde ise Temmuz ölerek yeraltına çekilir, tıpkı kuruyan dereler, döktüğü tohumları toprakta derin bir uykuya çekilen sararmış bitkiler gibi... İnanna onu yeraltında arar bulur ve yeryüzüne çıkarır, bu Tammuz'un ve doğanın yeniden doğuşudur. Peki bu hikayelerin çıkış sebebi nedir? Bitki, toprak, su, rüzgar, ateş içindeki yaşam enerjisini tanrılaştırarak somut bir hale getirir Sümerliler. Çünkü o zamanın insan algısı soyut düşünce için hazır değildir henüz. Varoluşunu, içinde yaşadığı doğayı somutlaştırma eğilimindedir. İşin ilginç tarafı yaklaşık on bin yıl sonra artık kendini soyut düşünceyle özdeşleştiren insanlığın halen aynı hikayelerle yaşamı anlamlandırmaya çalışmasıdır tabii. Hikaye öylesine büyük ve eklektik ki, hangi kültürün onu nasıl şekillendirdiğini tek tek anlatmak neredeyse imkansız. Tek tanrılı dinlerdeki kadınların başörtüsü adetinin İnanna için yapılan tapınaklardaki tapınak fahişelerinin takmasından gelmesi; Hz. Meryem'e Madonna, yani bizim büyük hanımefendimiz denmesinin kökeninde yine İnanna'ya sesleniş şeklinin olması; Hz. İsa'nın 25 aralıktaki doğumu; Sümerlilerin eski tanrılarının tek tanrılı dinlerde Hızır, İlyas gibi peygamberlere ya da azizlere, velilere ve hatta meleklere, cinlere dönüşmesi; Sümer'de tarlaya benzetilen kadınların Tevrat'ta ve Kuran'da da aynı benzetmeyle tanımlanmaları, Sümerliler'in kırmızı rahiplerinin tapınağa gelen insanlara Hıristiyanlıktakine benzer şekilde günah çıkarma seansları uygulamaları... vd. Gönül Tekin'i Divan edebiyatından Sümerliler'in yaradılış efsanelerine, inançlarına götüren şey, cesur ve tarafsız bir bakış açısıyla parçaları birleştirmekten ibaret aslında. Biz Tekin'i Türk üniversitelerinden sürmüş, dünyanın en önemli Türkologlarından biri olan eşi Şinasi Tekin'le Cunda adasında açtığı eğitim merkezini lavetmişiz de şimdi televizyon sayesinde iki kere izleyerek, izlediğimizi de pek anlamayıp tek tanrılı dinlere dair kötü bir şey mi demek istiyor acaba diyerek şüpheyle yaklaşmışız, ama ne gam... Onun bu büyük tarihi ve edebi okuması, ne olursa olsun ileriki kuşakları etkileyecektir. Ne de olsa hikaye devam etmektedir. tek tanrılı dinlere göderme yapıyor şeklinde anlamak yerine aksine, Yaradanın bir çok kavme aynı şeyleri vahyetiiğini düşünmek daha mantıklıdır. Gerçi Göksel Hoca yahudiler tek tanrılı dini keşfettiler diyor, oysa Kuranı Kerimde hz İbrahimin yahudi olmadığı anlatılır. Şu bilimeliki tek tanrılık en baştan beri Hz Ademden beri var olmuş birşeydir, ancak insanlar arasında bu inanç bozulma göstererek çok tanrıcılığa dönüşmüştür. Onlar Tek tanrının elinde bulundurduğu gücü bölerek birden fazla tanrılara ithaf ettiker, zaman zaman Peygamberler aracılığıyla uyarıldılar ancak anlaşışıyorkı çok tanrıcılık tek tanrı inanışına göre daha yaygın olmuş. Taki.. Hz. İbrahime kadarki o çok tanrıcılıklıkla aklı delillerle mücadele etmiş, tek tanrıcılığı tekrar yaymaya başlamıştır. Yahudilerin ortaya çıkması Hz. yakupladır namı diger İsrailledir, onun oğullarına israiloğulları denmesi bundandır. Ancak onun oğullarından üreyenler yahudilerdir. Yani Göksel Hoca' nın yahudi dehası bunu buldu tesbiti yerinde değildir. başlığa takıldım. amaç ilgiyi yazıya çekmekse başka bi sayfanız da eleştirdiğiniz \"izdiham\"dan farkınız nedir? adı geçen hanfendiyi tenzi ederek soruyorum;inanç tarihinin önünü açan bi çalışma olduğundan ne derece eminsiniz. yaşam ağacı eski bi geyiktir. tammuz ve inanna da öyle... ki anlattıklarınız sümerler de ritüelleşmiştir. yani onlar sadece kayıt altına alanlar da olabilir. konu ile ilgilenenler bolca türkçeye aktarılmış \"mircea eliade\" okuyarak nefslerini köreltebilirler. kolay gelsin. Baskalarini yiyailargmayaz. Önce durup ben nasil müslümanim, bugün Allah icin ne yaptim diye kendimize sormaliyiz. Atilla gibi cok insan var aramizda. Hikayenin sonunu merakla bekliyorum. Sevgiler..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/dusunuyorum-oyleyse-varim-buyuk-olasilikla-felsefi-bir-yanlis", "text": "Ama bütün bunlar içinde belki de en ilgi çekicisi Descartes'ın Düşünüyorum öyleyse varım argümanının sorgulanması. Bu sorgulamayı Kartezyen Özne bağlamında yapıyor Tura. Ona göre Düşünüyorum öyleyse varım büyük olasılıkla yanlış. Elbette uzay-zamanda geçen, benim adımı taşıyan dört boyutlu bir biyolojik olay olarak var olduğuma itiraz etmeyeceğim. Tıpkı uzay-zamanda bir süre sonra artık bu isimli biyolojik bir olayın var olmayacağına itiraz etmeyeceğim gibi. 'Ben' dediğim biyolojik olayın varlığına değil, bu 'ben'in düşünüyor olmasına, yani bir zihin edimi yaptığına, o halde öncelikle argümanın öncülüne itiraz ediyorum. Tura'ya göre düşünüyorum, olgusal anlamda yanlış bir öncül, çünkü düşünce bir edim değil, ben denilen biyolojik olayın beyninde geçen daha kısmi bir biyolojik olay. Eğer öyleyse hiç kimse düşünmüyor demektir. Düşünmek, öznesiz bir doğa olayı, demektir. Demek ki düşünmüyorum; düşünce olayı 'ben' olayında meydana geliyor. Tıpkı kalbimin çarpması ya da böbreklerimin kanımdaki bazı molekülleri süzmesi kısmi olaylarında olduğu gibi düşünce olayı da 'ben'de, yani beynimde oluyor. Kışkırtıcı değil mi... Tura'nın özne sorununa bu bağlamda dikkate değer açıklamalar getirdiğini belirtmeliyim. Saffet Murat Tura'nın üstlendiği temel tartışma aslında, insan olarak ne olduğumuza ilişkin temel problemimizin hem klasik metafizik hem de çağdaş zihin felsefeleri bağlamında tek bir sorunsal çerçevesinde birleştirmek. Burada metafiziğin hakkını metafiziğe vermek de var. Zaten neticede, metafizik hakikatimiz fizik hakikatimizdir noktasına getiriyor işi yazar. Ki bu da oldukça kışkırtıcı bir yargı... Her anlamda bugün bilimin ve felsefenin geldiği noktada hep beraber üzerinde düşünmemiz gereken sorular... Felsefeyi, belli ki yeniden içselleştirmek için, ciddi bir yüzleşmeden geçmemiz gerekiyor. Madde ve Manaya kulak vermekte fayda var. Felsefe filan çok güzel de bu \"düşünüyorum öyleyse varım\" derken karıştırmış biraz. Bu tür kitaplar daha anlaşılır yazılmalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/duygu-ve-dusunce", "text": "Duygu ve düşünce... Çağımız insanını en çok yaralayan, nevrotikleştiren temel eğilimlerden biri bu ayrışma, ayrıştırma hastalığı. Şüphesiz eril bir hastalık biçimi bu -ki hepimizin toplu halde mustarip olduğu... Ayırdıkça parçalanıyor, bir daha da geri toplanamıyoruz, bizden geriye sanki bir şey kalmıyor, demek isterim ya yeni çağcı gibi görünmek istemem; duygu dişile, düşünce erile işaret etmiyor mu yahu, diye sormak isterim, cinsiyetçi bir izlenim vermek istemem... Ve de hemen edebiyata dönerim. Ne demiştik? Duygu ve düşünce... Şimdi hep beraber oturup tüm dünya edebiyatını duygu ve düşünce ayrımı üzerinden inceleyip yargılayabiliriz elbette. Başyapıtlara çevirebiliriz gözümüzü. Sözgelimi Proust ya da Kafka ya da Dostoyevski ne kadar duygu ne kadar düşünce adamıdır, diye sorup tartabiliriz. Hemen söyleyeyim, neye kime bakarsak bakalım karşımıza hep bütünlük kavramı çıkacaktır, Proust'un zaman duygusunu, zaman düşüncesinden ayıramayacağımızı görürüz. Kafka'nın o derin muhalefetinin, sistem eleştirisinin içinde duygusallıkla dolup taşan yaralı bir benliğin ağlayışlarını duymamamız imkansız olacaktır. Ya Dostoyevski? İnsanı insan yapan temel duygulanımlar üzerine yazılmış başyapıtlar değil de nedir onun eserleri? Bizim edebiyatımızın Yaşar Kemal'i, Leyla Erbil'i, Latife Tekin'i, Oğuz Atay'ı hatta en soğuk, en mesafeli görünen Yusuf Atılgan'ı... Düpedüz duygusaldırlar, hayata ve insana dair düşüncelerini neredeyse insanüstü bir duygu seli içinde bize aktarırlar. Aralarında tek ama sadece tek bir duygu üzerinde dans edenleri bile vardır. Örnekleri uzatmak mümkün. Ne kadar ararsak arayalım, duygusunu düşüncesinden, saf gerçeği düşlerden ayıran ayıklayan iyi bir edebiyat eseri bulamayacağımız aşikardır. Animus ve anima evet hep ayrı ayrı çalışırlar ama tek bir benliğin, tek bir varoluşun içinde, tektirler onlar. Aslında yazarımız bir konuda çok çok haklı. Bir duyguyu kağıt üzerine dökmek gerçekten de cesaret işi. Duyguyu düşünceden ayırmamak, bütünlüklü bir yaşam ve benlik algısı üzerinden bir yapıt kurmak zor, çok zor. Ya edebiyatın derin sularında sonsuza kadar boğulursunuz -ki üstelik de kendi adınızı rezil etmek pahasına- ya da kültür yoluyla aradığımız ölümsüzlüğe bir adım da siz yaklaşırsınız, isminizi edebiyat tarihi sayfalarına yazdırırsınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/edebiyat-direnenlerin-degilse-eger-hic-kimsenindir", "text": "İlk önce aklıma Sait Faik geldi nedense. Oysa o yaşamı boyunca edebiyat çevreleri içinde dışlanmayı, beğenilmemeyi, ötelenmeyi zarif ve iç burkan bir şekilde kabul etmiş gibiydi. Beğenmezler beni, hem belki de haklılar, deyip geçerdi. Peki bunun neresi direnmekti? Sait Faik, yazmaya hep devam etmişti. Onu içine almayan edebiyat dünyasının içine içine, gözüne gözüne, ölümüne, ölene kadar yazmıştı. İçindeki o büyük direnişçiyi öldürseydi, öldürmelerine izin verseydi yazmayacaktı; yazdı, direndi... Neden geldi peki aklıma Sait Faik? Leyla Erbil'den elbette. Edebiyatımızın en büyük isimlerinden, Leyla Erbil'i kaybedeli birkaç gün olmuşken ve onun hayatta ve edebiyatta direniş biçimi üzerine bunca konuşuluyorken ister istemez edebiyatın zaten bir direniş biçimi olduğunu bir kez daha düşündüm kendi kendime. Ve Türkiye'de edebiyatını ve yaşamını direnerek sürdüren yazarlarımıza tek tek bir selam çaktım kendimce. Mesela hemen Yusuf Atılgan. Nasıl da sıkılarak direnmişti, sıkıntısından bir dil, yalnızlığından bir edebiyat biçimi geliştirmişti. Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı, diye bitiriyordu Aylak Adam'ı. Aylak adam susuyordu ama Yusuf Atılgan, anlamayacaklarını, belki de hiç anlaşılamayacağını bile bile yazıyordu işte. Mesela Aziz Nesin. Aksilikte yarışacak pek az kişi çıkabilirdi önüne. Muktedirler onu susturmak ne kelime, yakmaya bile çalıştılar. Ateşlerin içinden çıktı, Rıfat Bey'ler hep kaşındı, o da onlara karşı hep yine yine yaşadı ve yazdı. Mesela Sevim Burak, delirerek kurtulan, delilikten edebiyat çıkarandı. Mesela Sevgi Soysal, o hep Tante Rosa, hep bütün kadınca bilmeyişlerin adıydı. Kadının cinsel kimliğinin, cinselliğinin dibe vurduğu, vurdurulduğu bir zamanda bilmeyişini oturup yazan, yazdıkça keşfeden... Ve cinselliğini keşfettikçe de daha çok direnen bir yazardı. Mesela Oğuz Atay, düzene düzenin istediği biçimde tutunamamaktan kendine ve kendi gibi olan çaresizlere ne dersler çıkardı. Mesela ders demişken Latife Tekin. Gece Dersleri, ders değil, tam anlamıyla içinde bulunduğu topluma çakmaktı... Mesela Tanpınar, bir vakitler kimselerin beğenmediği kırtipil Hamdi'ydi o. Ne kadar uzun zaman anlaşılmadı. Daha doğrusu yanlış hem de çok yanlış anlaşıldı. Geçmiş zamanı alıp hastalıklı bir biçimde bugüne koymak isteyenlerden değil, zamanın geçişine yanandı. Selam çakma listem hiç kısa değil. Durup uzun uzun düşünmem gerekmiyor isimleri. Şairler hep sırada zaten, romancılar, deneme yazarları ve öykücüler... Kuşak kuşak direnmişler, biz de onları okuyarak direnmişiz, ne güzel... Yazmak mıydı başlı başına bir dert olan, insanı belaya bulaştıran, yoksa yazarak mı bir parça olsun ferah nefes alıyordu insan. Hayata karşı, devlete, otoriteye, muktedirlere karşı geliştirdiği sonsuz duyarlığın içinde mi inadına kendi oluyordu? Bu sorulara cevap bulmak zor. Belki hepsine birden evet, belki hepsine birden hayır. Ama asıl önemli olan edebiyatın; ruhen ve fiziken iktidarla el sıkışanların değil, iktidarlara sırtını dönme cesaretini, ateşini içinde bulanlara ait olduğunu kavramak. Edebiyatın zaten başlı başına direnmek demek olduğunu bir kez daha hatırlamalı. Piyasa, kariyer düşkünü yazarlar, hayatla mutlu barışık el sıkışanlar, edebiyattan ticaret çıkaranlar bize bunu hep unutturmaya çalışıyorlar, lakin heyhat, işte bazen bir ölüm, bir yaşam, bir mucizevi patlama geliyor dayanıyor kapıya ve hatırlatıyor hepsini birer birer, o yüzden içim rahat, pek rahat..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/edebiyat-sistemin-tekelinde", "text": "Amerika'da yapılmış bir araştırmanın neticesi: Edebiyat erkeklerin tekelinde (Sabitfikir, 02.04.12), diyor. Bu sonuca varmak için, üstelik de tüm dünya edebiyatında, hiçbir araştırmaya gerek yok ki. Görünen köy kılavuz hiç istemiyor. Ancak yine de bu türden her araştırma ister istemez bazı konular üzerinde insanı düşünmeye sevk ediyor. Edebiyat erkeklerin değil, tüm dünyaya egemen olan beyaz-eril sistemin tekelinde. Sorun sadece yayın ve yazın dünyasında kadınların azlığından kaynaklanmıyor, sorun kadın ya da erkek fark etmez, dile, anlatım ve elbette okuma biçimlerine egemen olan bakış açısında. Peki romanın ölümü olabilir mi bütün bu konuştuklarımız? Roman artık çağa ayna tutan muhalif bir ayna, başta yazarın kendisini olmak üzere her şeyi, herkesi acımasız bir eleştirellikle süzen yakıcı bir göz, değil mi? Eğer değilse, onu niye okuyalım ki! Buyurunuz okurun da ölümüne!... Romancılar yayın piyasasının daraldığından yakınmaktalar. Gerçekten de eğilim, aslında eskiden olduğundan daha az sayıda roman satılıyorken, ideolojik içerikli yapıtlara olan talebin artması yolunda."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/edebiyat-ve-vicdan", "text": "Biliyorsunuz Nobel ödüllü Çinli yazar Mo Yan, Türkiye'ye geldi. Mo Yan yaptığı konuşmada kendisine sorulan sorular üzerine dikkat çekici, kanımca edebiyat okurunu da biraz zedeleyici, iki yanıt verdi. Biri sansür üzerineydi. Yazar sansüre elbette karşı olduğunu lakin sansürün kimi zaman halkların yararına olabileceğini belirtiyordu. Kendisine yöneltilen bir diğer soru da Türkiye'ye dairdi. Yan'a göre Türkiye sokakları capcanlı ve huzurlu idi. Amacım elbette Mo Yan'a çatmak değil. Çünkü yazar her şeyden önce Türkiye'nin politik hayatı üzerine fikir sahibi olmak zorunda değil. Onun gözüne sokaklarımız gerçekten de cıvıl cıvıl ve huzurlu görünmüş olabilir... vs. Duyarlı okur, ülkesinin gündeliğine dair kavrayışı/kavrayışsızlığı ve duygudaşlık kuramaması nedeniyle Mo Yan'a kırılabilir, ya da belki de sırf bu yüzden onu alkışlayabilir, bu Mo Yan ve Türkiyeli okurları arasındaki özel ilişkidir, karışılmaz. Ama iş sansüre gelince, insan ister istemez edebiyat, edebiyatçı duruşu ve vicdan üzerine düşünüyor... Uzun uzun düşünüyor. Edebiyatı her şeyden, akıldan, mantıktan, sezgiden, duygudan, şimdiki zamandan, geçmişten ve gelecekten, ayırabilirsiniz. Onu yerin dibine sokabilir ya da ulu mu ulu kutsal bir köşeye taşıyıp ayrıştırabilirsiniz. Edebiyat neresinden tutarsanız orasını görebileceğiniz cam bir küre olabilir pekala. Bakış açınızla, aklınız ve duygularınızla şekillenen, sizi de değiştiren büyülü, oyuncu, elle tutulamaz şeffaf bir küre... Ama onu vicdandan ayırmak, sanırım imkansız. Vicdan dediğimiz, sözlükte tanımlanması aslında neredeyse imkansız ama yüreğimizde hissettiğimiz o sezgisel, muğlak ve yol gösterici kelime en az edebiyat kadar elle tutulamaz ve en çok edebiyatın kendisiyle özdeşleşir. Peki, halkları korumak ve kollamak edebiyatın, edebiyatçıların işi midir? Belki bir bakıma öyle, yürekleri ve zihinleri açmak demek, insanı ve toplumları korumak demek de olabilir elbette. Ama bunu sansür aracılığıyla yapmak, bizzat kendin yapmasan da sansürü savunmak, doğası gereği muhalif olan edebiyattan uzaklaşmak anlamına gelebilir. Çünkü iktidara ve güce sahip olmadan sansür uygulanamaz, malum. Yarar veya zarar fark etmez, sanatçının ve edebiyatçının iktidarın ve gücün yanında yer alması, onun sözcüsü olması sanırım herkesten çok edebiyatçı kimliğini zedeler. Ama kimlik edebiyatın bir yan ürünü olabilir olsa olsa. Önemli olan edebiyattır, yazarın bize eseriyle, eserleriyle verdiği yanıttır. Ve hiç şüphesiz ki kararı edebiyatın dışında bir yerlerde aramak da haksızlık olacaktır, art niyetin ta kendisi olacaktır. Mo Yan'ın Türkçeye çevrilen tek kitabı olan Kızıl Darı Tarlaları'nı okumaya başlayacağım birazdan. Edebiyat ve vicdan üzerine biraz da onun bu romanını okuyarak düşüneceğim. Yazara değil ama kendi adıma edebiyata bir şans vereceğim. Size de tavsiye ederim. mo yan ın eserleri ülkesinde sansür nedeniyle 'korsan' baskılarla yayılmaktadır. ama nobel onun için bir ayrıcalığa dönüşmüş olacak ki sansürü bile destekleyebilecek hale gelmiş. Yazar, keşke insanların özgürlüklerini kısıtlayan ve otosansüre yol açıp beyinlere ve düşünceye set çeken sansürün, ne şekilde \"halkların yararına olabileceğini\" açıklasaymış. Bu ifadeyi kullanan bir yazarın ya hiç sansüre uğramadığından ve bu nedenle nasıl bir şey olduğunu bilmediğinden ya da uygulanan yoğun sansür nedeniyle ister istemez otosansür uygulamaya başladığından şüphelenmemek elde değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/edebiyatin-bize-bir-diyecegi-var", "text": "Edebiyat eseri nedir? Bir kitabın edebi değeri nasıl, hangi ölçütlere göre anlaşılır, yaratıcısıyla arasında ne tür bir bağ vardır? Ve bir nesne olarak kitapla okurun ilişkisi hangi düzlemlerde gelişir? Edebi eserlere karşı çoğunlukla unuttuğumuz ya da özümlediğimizi sandığımız sorular bunlar. Bir kitabı, nesne olarak, elimize aldığımız ilk birkaç dakika içinde, onunla ilgili kararımızı vermiş oluruz; kitabın kapağından tasarımına, yazarından basıldığı yayınevine, tanıtımının-eleştirisinin yayımlandığı dergiden, reklamının yapıldığı mecraya genel-geçer bir fikir edinir, vardığımız kanıyı pek de sorgulamayız. Hatta bu kanılardan hareketle okuduğumuz kitaba dair beğenimiz bile, özünde farklı bir sonuca varsak da, değişmez genellikle... Gel gör ki edebiyat, ne mutlu ki yerinde durmaz, durgun sularda, her zamanki yatağında akmaktan pek hoşlanmaz. Böylelikle de bizim yapamadığımızı yapar: Okurunun dönemsel eğilimlerini, özne-nesne ilişkisini, yaratıcı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi yine kendi içinde sorgular, cümle sığlıkların ipliğini pazara çıkarıverir. Tıpkı Tahsin Yücel'in son romanı Sonuncuda yaptığı gibi... Sabitfikir'in sayfalarında görüntülü söyleşisini de izleyebileceğiniz Tahsin Yücel'i Türk okuruna anlatmaya ne hacet; Türk dili içinden çıkardığı özgün ve tertemiz Türkçeyi, okurunu zaman zaman kahkahalara boğan ironik anlatımını, sivri dilini, yarattığı unutulmaz roman atmosferlerini, kimselerin bozamadığı alçakgönüllü yazar tavrını... İlk romanı Mutfak Çıkmazı, 1960 yılında yayımlandığından bugüne, Türk edebiyatının son elli yılını etkilemiş yazarların başında geliyor Tahsin Yücel. Dolayısıyla son romanı Sonuncu ile kendini masaya yatırırken, Türk edebiyatını da masaya yatırmış oluyor. Sonuncunun iki kahramanı var: Seksen küsur yıllık ömrünü tek bir kitap yazmaya adayan paşa torunu Selami Harici ve onun olağanüstü eseri Serencam. Her ikisini de farklı kişilerin gözlemlerinden okuyoruz: Eşi Zarife, küçük oğlu Müşfik ve torunu Lami. Üç kuşak Hariciler, deli mi yoksa dahi mi olduğunu kestiremedikleri Selami Harici'yi ve onun deli saçmalığı ile başyapıt arasında gidip gelen görkemli eseri Serencam'ı anlatıyorlar bize. Serencam'ın hikayesi her şeyiyle olağanüstü: 40 yıldan fazla süren yazılışı, bir servete malolan basımı, uzunluğu, ağırlığı ve bütün bunların yanı sıra yazarının bunca sayfada ne anlattığının bir türlü anlaşılamaması, sözde okurların onu okumak yerine sadece ona bakmak için sıraya girmeleri ve yazarının da bunu bilircesine Serencamı tek bir kitap olarak bastırması... Peki ne anlatır bu kitap, 24 bin sayfa ve 40 yıl boyunca Selami Bey ne yazmış, niye yazmış ve ne anlatmak istemiştir? İşte kimseler bunu çözemez. Yapıtı kimse tam olarak okuyamaz, içindeki bütünlüğü saptayamaz, böylelikle yazarı da bir muamma olarak kalır. Peki bu kadar uzun olmasaydı, 40 yıl yerine 4 yılda yazılmış olsaydı, sonuç değişecek, Serancam ve yazarı anlaşılacak mıydı? Tahsin Yücel, elbette yanıtı okura bırakıyor, herhangi bir yazarı ve yapıtını tam olarak anlayabilmenin, okunan eserin her anına, her türlü anlamına nüfuz etmenin mümkünlüğünü sorguluyor. Sonuncu, yaşamımızı saran tüketim çılgınlığı ve nesnelerle kurduğumuz hastalıklı bağımlılık ilişkileri üzerinden ilerlerken, Tahsin Yücel de Türk aydınının, Türk edebiyat camiasının cümle boşluklarını ve türlü sığlıklarını nefis bir anlatımla eleştirmekten geri durmuyor. Sonuncu, Türk edebiyat dünyasına pek çok şey söylüyor, umalım ki bunlar son kez söylenmiş olmasın. Türlü düzlemlerde hep konuşulsun, tartışılsın..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/edebiyatin-colune-hos-geldiniz-ya-da-gulten-dayioglu-nu-nasil-bilirdiniz", "text": "Diğer ve son soru da işte kanımca ne yazık ki edebiyatın bugünkü gündemini oluşturmakta. Edebiyatı, yazarları sınıflara ayırmak, ayrıştırmak edebiyatı ne hale getirmektedir? Kendi adıma cevap veriyorum: Çöl. Edebiyatın çölüne hoş geldik."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ejderhanin-ufledigi-kendi-solugu-biz-onu-alev-ates-saniriz", "text": "Şairin Romanı'nı okuyalı yaklaşık iki yıl oluyor. İşte ben bu romana; şiirin ve şairlerin baş tacı olduğu o fantastik dünyaya; işte ben Türk dilinin en büyüleyici yerlerinde usulca gezinen, dilden büyü çıkaran, rüyalarımdaki kanı temizleyen, o rüyaya takılı kaldım sevgili okurlarım. Ve bir okur olarak, birkaç gün önce romanın yazarına verilen ödülü, sanki yazardan çok ben aldım! FABİSAD, yani Fantazya ve Bilimkurgu Derneği, bilindiği üzere Türkiye'nin fantastik, bilimkurgu ve korku üreticilerinin bir araya geldiği, türün ülkemizdeki gelişimini, sanatçıların korunmasını ve bilinirliklerinin yükselmesini, okur ve takipçi kitlesinin artırılmasını, daha nitelikli eserlerin ortaya çıkmasını ve hayal gücünün öneminin anlatılmasını amaçlayan bir dernek. Yazarlardan, çizerlere, akademisyenlere pek çok üyesi var bu amaç için çalışan. Dernek, fantastik edebiyat yazarlarımızdan Giovanni Scognamillo adına düzenlenen; yani adını 50 yılın üzerindeki gazetecilik, sinema yazarlığı ve araştırmacı yazarlık hayatında eserlerinin büyük bir bölümünü ülkemizde fantastik edebiyat, korku ve bilimkurgu gibi türlerin gelişimine adamış bu isimden alan, GIO Ödülü'nü Şairin Romanı'yla Murathan Mungan'a verdi. Şairin Romanı yaklaşık altı yüz sayfalık ve tam on beş yılda yazılmış bir roman, açıkçası bir başyapıt. En önemli özelliği fantastik kurgunun yazarı kısıtlayan tüm sınırlarını dil aracılığıyla yok etmesi, sözün kısası edebiyatın hakkını fantastiğe vermesi. Başka önemli özellikleri de var tabii. Mungan'ın yarattığı fantastik diyarın Anadolu toprağından bolca beslenmesi, nefes kesici bir kurguya sahip olması ve düşler aracılığıyla dilin içinden çıkan dile kapılarını tamamen açabilmesi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ekotopya-ya-giris-bileti-zihinsel-evrim", "text": "İnsan olarak evrimimizi tamamladığımızı kim söyleyebilir? Biyolojik bir gelişimden söz etmiyorum elbette. Oturmuş hep birlikte ruhani ve zihinsel bir evrimi, bireysel ve toplumsal bir tekamülü bekliyoruz ya, öyle zararsız bir bekleyiş değil bizimkisi. El ele vermiş dünyanın köküne kibrit suyu dökmekle meşgulüz bir yandan. Dolayısıyla vakit daralıyor, yokoluşun eşiğine geldik ve yok etmeden var etmeyi tez elden öğrenmek bir yana, istememiz gerekiyor. Çok şükür ki içimizden bazıları nicedir hazırlıklara başlamıştı aslında. Geniş bir çerçeveden baktığımızda edebiyatın hem özgürleştirici hem de önermeci yanının altını çizen pek çok yazarla karşılaşıyoruz. Andere Gide'den Samuel Beckett'e uzanan bir çizgide ataerkil, kapitalist, ilerlemeci düzenin kokuşmuşluğunu anlatıyor edebiyat. Ancak çerçeveyi daraltıp, sistemin yıkılışına ve yeni bir çevreci düzenin gelişimine, insan ruhunun şiddet ve iktidar hırsından arınarak evrim çizgisinde bir büyük basamak atlamasına odaklanan düşüncenin temelini, felsefede de edebiyatta ta 1970'ler itibariyle açık seçik görmeye başlıyoruz. Bir çöl gezegeninin ekolojik sisteminin ve yaşama felsefesinin değişimine odaklanan Frank Herbert'tan doğu felsefesiyle batının teknolojisinin birleştiği bir toplum öneren Aldoux Huxley'e, hemen her çalışmasında dişil yanı ağır basan yepyeni yaşam biçimleri tasarlayan Ursula K. LeGuin'den feminist edebiyatın ünlülerinden biri olan Dorris Lessing'e, ekolojik anarşizmin öncü isimlerinden J. G. Ballard'dan son yılların popüler kalemlerinden Zadie Simith'e pek çok ünlü yazar, düşlerini sistemle cesurca yüzleşemek suretiyle, yepyeni bir dünya anlayışına odaklıyorlar. Vandana Shiva, Françoise d'Eaubonne, Val Plumwood gibi isimler ise onların edebi düzlemde düşlediklerini, politik ve felsefi ölçekte netleştirmeye çalışıyorlar. Bu hafta, ekolojik anarşizmin ve ekolojik feminizmin umut veren sularında dolaşmama yol açan yazar ise Ernest Callenbach. Kaleme aldığı Ekotopya, dünya literatüründeki ilk ekolojik ütopya, tüm ekolojik ütopyaların bir manifestosu... Bugüne kadar yazılmış tüm çevreci kurmacalara baktığımızda, ister alttan alta, ister direk olarak, hepsinin ekofeminizmi baz aldığını görürüz. Bu türün bir gereği gibidir zira, meseleyi doğaya dönüş gibi indirgemeci bir yaklaşımla ele alsak bile, doğayla kadını, yahut doğayla dişil yanımızın ortaklığını göz ardı etmemiz mümkün değildir. İşte Callenbach'ın da Ekotopya'daki kahramanı gazeteci Will, her ne kadar Batılı-beyaz-orta sınıf erkek olsa da, ekolojik dengeyi gözeten dişil bir toplumsal sistemi gözlemler. Hikayemiz 1999 yılında geçer. Amerika'nın San Fransisco bölgesi yirmi yıl önce bağımsızlığını ilan etmiş ve Ekotopya adını alarak kapitalist ekonominin tamamen dışına çıkmayı başarmıştır. Kahramanımız, Times-Post'un ünlü yazarı Will de, Amerika'nın arkasını döndüğü bu garip ülkeyi yıllar sonra gözlemlemek üzere görevlendirilmiştir, o Ekotopya'ya giden ilk Amerikalı'dır. Ekotopya'yı William Weston'un gazetesine göndermek üzere kaleme aldığı yazılarından ve günlüklerinden tanırız. Bu ütopik ülkede doğaya geri dönemeyecek herhangi bir madde üretilmez, işçiler çalıştıkları küçük fabrikaların ve işliklerin sahipleridir aynı zamanda, resmi çalışma saati haftada 20 saattir sadece, iktidarda kadınların yönettiği Yaşam Kavgası Partisi vardır, arabalar toplumsal hayattan tamamen silinmiştir, şehirler küçültülmüştür ve çekirdek ailenin yerini kabile usulü yaşayan komünal aileler almıştır. Yollar, köprüler, büyük fabrikalar yıkılmış yerlerine park ve bahçeler yapılmıştır. Duygusal ve cinsel bağımlılık diye bir şey yoktur burada, herkes istediğiyle özgürce beraber olur ve istediği yerde cinsel ilişki kurabilir. Futbol, basketbol gibi iktidar hırsını ve şiddeti körükleyen spor dallarının toplumsal hayatta yeri yoktur. Yürüyüş yapmaktan, oyun oynamaktan, ağaçlardan, yüzmekten ve tuhaf savaş oyunlarından hoşlanan Ekotopyalılar kendilerini rahatça hayvan olarak düşünürler. İlerleyen zaman içinde Will'in yazıları ve günlükleri giderek alaycı ve küçümseyici tonunu kaybeder. Ekotopyalılar'dan etkilenmeye, aralarından dostlar edinmeye ve hatta o garip savaş oyunlarına bile iştirak etmeye başlamıştır çünkü. Üstelik yaşamına farklı bir sevgili olarak giren Ekotopyalı Marissa'nın da bu değişimde büyük rolü vardır. Klasik Amerikan tarzı yaşamını sorgulamaya başlar Will; ayrıldığı karısı, çocuklarını yetiştiriş biçimlerini, sözde özgür bir ilişki yaşadığı Amerikalı sevgilisi ve uğruna her şeyi feda edeceği mesleği ona ne ifade etmektedir. Kendini güçlü, güdülerinin farkında olan akıllı bir hayvan gibi görmek o kadar da kötü gelmemektedir artık. Ama gelip çatan bir şey daha vardır ki, o da kahramanımızın Amerika'ya dönüş zamanıdır. Callenbach, Ekotopya'da aşkın ve doğanın gücüne inandırır bizi. Ancak bir yandan da tüm dünya düzeninin değişimini Hollywoodvari bir aşkın sırtına yükleyerek inandırıcılığını azaltır. Hikaye ilerledikçe, batılı eril gözü temsil eden -ve bu anlamda da son derece oryantalist-kahramanımızdan ve hezeyanlarından sıkılırız, ancak romanın çıkış noktasıdır bizi en az tatmin eden. Bunca ayrıntıyla bezediği Ekotopya'ya ulaşma noktasında Callenbach en kolay yolu seçmiş gibidir. Her şey bir yana 1975 yılında kaleme alınmış bu eser umutlarımızı besler, hayal gücümüzü zenginleştirir ve başka bir dünya mümkün sloganına dair inancımızı tazelemeyi başarır. Agora Kitaplığı tarafından yeniden basılan Ekotopya'nın tüm eko-kitaplıklarda bulunmasını hararetle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/elestiri-tamamen-cinsel-bir-tercih-mi", "text": "Eleştirinin, eleştiri söylemlerinin cinsellikle doğrudan ilintili olduğunu düşündünüz mü hiç? Freud'un izinden gidenler, cinsel olandan tamamen bağımsız bir bölge var mı ki, diye manidar biçimde gülümseyeceklerdir şüphesiz bu soru karşısında. Ama soru sorudur işte ve cevap verebilmek için eleştiri işlevinin kendisini sorgulayarak işe başlamak gerekir. Nedir eleştiri? Metinleri ve biçimleri okuma sanatı elbette; kendi içine çöreklenmiş, arzu ya da tiksinti uyandıran bir sanat. Sanatçının arzusunu arzulamanın etkisiyle, eleştiri niyetiyle yola çıkanı başkalaştıran, dönüştüren bir sanat... Peki cinsellik bunun neresinde derseniz? Dilimize Psikanalitik Bir Estetik İçin adlı çalışması çevrilen estetik profesörü, felsefeci Murielle Gagnebin, sorunun yanıtını son derece açık bir biçimde vermektedir: Yatay ilişki, gizli, saklı olana eğilim, oyuncu zevk, ötekini arzulama arzusu ve aşırılık duygusuyla eleştiri, basbayağı cinsel aşkın kendisidir. Gagnebin eleştiriye özgü erotiği şu şekilde ileri sürüyor: Başlangıç aşamasında eleştirmen, kendini eserin şehvetli ve baş döndürücü esrimelerine bırakabilmek için, eserle birleşir. Daha açık bir şekilde, merak, heyecan, teslimiyet ve alışveriş dolu bu, ben sen oluyorum, sen de ben oluyorsun aşamasını, erotikleştirme alanının kökten değiştiği bir bana hakimsin ama seni tutuyorum hali takip eder. Gagnebin'e göre bu ikinci aşamada yapıt eleştirmenin avı haline gelir bir anlamda ve yapıta bakma hakkı doğar. Bundan sonra eleştirinin karşısına çeşitli yollar çıkacaktır; söz konusu erotiği baskılama, görmezden gelme yöntemleri, ya da olan biteni açığa çıkarma, bunları işleme biçimleri. Anlaşılacağı üzere Gagnebin ve onun gibi düşünenlerin seçtiği yöntem, Ben'in, her defasında kendine özgü bir stille, libidonun kör güçleriyle çatışan savunma yöntemlerini yönettiği, olağanüstü stratejik yolları temel alan, bir tür eser analizi. Gagnebin'in yürüdüğü yola duyarsız kalmak, onunla ilgilenmemek zor. Zira yazarın niyeti eserin bilinçdışı isteğini açığa çıkarmak. Sonrasında da yapıtın içindeki çatışma halindeki güçleri açığa çıkararak yönlendikleri sanal biçimleri keşfetmek. Gizli bir dinleme biçimi öneriliyor bize bu noktada. Gizli gerginlikleri saptamak için, boşluklar, satır araları, saklı oluklar, tekrarlar, ritimler ve sessizliklere odaklanacak bir dikkatin altı çiziliyor. Gagnebin'e göre estetik ve psikanalizin pek çok ortak noktası var. Estetiğin ifade edilemez olanı açıklama misyonu ile kendini her tür temsil denemesini aşan psişik acıyı temsil etmeye adamış psikanalizin yolu sürekli kesişmektedir. Murielle Gagnebin Psikanalitik Bir Estetik İçin ile yeni bir tür eleştiri yöntemi geliştiriyor. Çağa damgasını vuran psikanalizi içine alan, ancak yaratıcı üzerinde durmak yerine daha çok yapıtı, yapıtın dinamiklerini çözümlemeyi öneren bir eleştiri yöntemi bu. Yayın dünyamızda eleştiri niye yok, diye düşünerek kendi kendimizi tüketmek yerine, önerilen çağdaş yöntemleri incelemek de, eleştiriyi var etmek açısından atılacak etkili bir adım olabilir, kanımca."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/elestiri-uzerine-elestiri", "text": "Edebiyat ve eleştiri, hiç şüphesiz eleştirmenler ve yazarlar için hayati, dolayısıyla hayatta kalmanın yolları da çok değerli. Semih Gümüş, son çalışmasına adını da veren bir eleştirel yaklaşımı öneriyor bunun için: Çözümleyici Eleştiri. Türk edebiyatının eleştiri geleneğiyle Batı edebiyatındaki eleştirel yaklaşımları kurcalayarak 'çözümleyici eleştiri'sini açarken Türk edebiyatına da ciddi bir eleştiri yöneltiyor Semih Gümüş: Yazdıklarının poetikasını yaratmakla ilgilenmeyenlerin edebiyatı, diyor; okumakla sorunu olan yazarların edebiyatı... Evet sorun hep söylenegeldiği gibi eleştiriden yoksunluk. Ama burada bir yanlış anlamanın altı da çiziliyor. Çoğunluğun anladığı anlamda değil de, edebiyatımızı oluşturan yazarların ve şairlerin, onları ayakta tutan etkin okurların, dolayısıyla şimdiki edebiyat kültürümüzün bütününde var olan eleştiri eksiği anlamında. Başkalarının yapıtlarını da, edebiyat üzerine eleştiriyi de okumayan yazarlarımıza yöneltiyor eleştirisini. Son yıllara damgasını vuran 'çok roman, az edebiyat', tartışmasının da çerçevesini çıkarıyor aslında bu tespitiyle yazar. Eleştiriyle kurduğu ilişki, yazarın edebiyatla kurduğu ilişkiyi de anlatıyor çünkü. Ve çözümleyici eleştiri ekseninde Türk ve dünya edebiyatından yazarlar ve yapıtları üzerine düşüncesini derinleştiriyor Semih Gümüş. Çözümleyici eleştiriyi benimsemeniz elbette ki gerekmez, ancak Gümüş'ün daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılarını bir araya getirdiği bu kitabın sayfaları arasında gezindikçe, edebiyat ne işe yarar sorusunun yanıtını bulacağınız kesin. Hayattan uzaklaşıp edebiyata daha çok yaklaşmanın korkulacak bir şey olmadığı, hayatı koruyabilen bir şey olarak edebiyatı içselleştirip kavramanın sonsuz bir özgürlük duygusu verebileceğinin vaadi... Çözümleyici Eleştiri bu vaadi kesinlikle içeriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/elestiri-ve-guven", "text": "New Yorker geçtiğimiz günlerde dijital ortamdaki okur eleştirilerinin/ yorumlarının doğruluğunu, daha doğrusu samimiyetini tartışmaya açmış. Dijital kitap satış ve edebiyat platformlarında ortalık okur yorumundan geçilmiyor malum. Peki, yersiz övgülerden aşağılayıcı sövgülere uzanan bu yelpazenin neresi sağduyuyu, mantığı estiriyor yüzümüze yüzümüze... New Yorker bu bağlamda bir deney yapmış, birkaç sahte profil yaratarak çeşitli yerlere düzenli eleştiriler yazmış. Ticari kaygılarına edebiyat süsü verenler, son derece öznel okur yorumlarından daha samimi geliyor ne yazık ki hala. Ya da öyle gösterilmek isteniyor. New Yorker da bu güvenilmez profillere boş verip New Yorker okumalarını salık vermiş okurlarına zaten; Radikal Kitap Eki'nin dünya edebiyatını takip eden yazarı Zeynep Heyzen Ateş de, bu haberi derlerken Radikal Kitap Eki'ni... Ardı ardına bu haberleri okurken içimden keşke, dedim. Keşke, New Yorker bir yana ülkemizdeki cümle kitap ekinin, edebiyat dergisinin günümüzün karmaşık ortamında kendilerinin zannettikleri gibi böyle dirayetli bir tavrı olabilseydi. Yayıncılardan gelen ilanları düşünmeden, ya ilanlarımız kesilirse diye kuyruğu titretmeden, bir sonraki ay ne olurum diye düşünmeden, yıllar içinde kurdukları dostlukları, ticari ilişkileri gözetmeden eleştirmenlerini özgür bırakabilseler, ya da en azından içinde yer aldıkları tekelleşmiş basın ve yayın ortamını, sindirildiklerini, ancak bu eksende yayım yapabildiklerini okurlarına da söyleyebilseler. Ülkedeki kültür yozlaşmasının, edebiyatın içerikteki yoksulluğunun faturasını sadece kitap eklerine, edebiyat dergilerine ve eleştirmenlere kesmek değil amacım. Ama bazı gerçekler değişmez ve kültür ne olursa olsun sorumluluk istiyor işte, ortamdaki boşluktan nemalanmak yerine aydın ufku edinmek istiyor. Peki bu sadece ülkemizin sorunu mu, elbette değil. Pascal Casanova, Dünya Edebiyat Cumhuriyeti adlı pek dikkat çekici çalışmasında dünya edebiyat uzamındaki en özgür ülkelerin bile artık uluslararası ticaret yasalarının gücüne tabi olduğunu, bu yasaların üretim koşullarını dönüştürürken metinlerin biçimlerini de değiştirdiğini belirtir. Ve Çokuluslu yayın gruplarının ortaya çıkması ve edebilik görüntüsü veren uluslararası çapta başarı kazanmış romanların çok geniş alanlara yayılması, ticari güçlerden bağımsız bir edebiyatın düşüncesini bile şüpheli hale getirir, der. Buradan Casanova'nın sözleriyle herkese seslenmek istiyorum, edebiyat uzamı hiyerarşileri ve egemenlik ilişkileri içinde donup kalmış sabit bir yapı değildir. Edebi zenginliklerin eşitsiz dağılımı kalıcı egemenlik biçimleri doğursa da, edebiyat uzamı bitip tükenmez savaşların, otorite ve meşruiyet mücadelelerinin, isyanların, başkaldırıların hatta güç ilişkilerini değiştiren, hiyerarşileri tersyüz eden edebi devrimlerin dayanağıdır. Hiç merak etmiyorum, eleştirinin her türlüsüne dair güven sarsılıyorsa, bu sarsıntının yeni güvenlik alanları yaratacağına inanıyorum. Benim çeviri kitap eleştiri-tanıtımları için şöyle bir önerim var: kitap tanıtım dergileri, çeviri kitaplar konusunda üç ayrı format geliştirsin. Birinci formatta eleştirmen bize o çeviri kitabın bütün ülkelerdeki yankılarını derlesin, çevirsin, anlatsın, alıntılarla değerlendirsin. İkinci formatta bize kitabı çevirisi açısından değerlendirsin, çeviri incelemesi yapsın. Üçüncü formatta, genel, spekülatif bir eleştiri ortaya koysun. İsterse eleştirmen 2 ve 3. formatları içiçe geçirebilir, fakat ithal çeviri ürünlerin 1. formatla ciddi şekilde tanıtılmasına ihtiyaç var. Yayıncılar kitapları bu şekilde, yani dünyadaki yankılarını öğrenerek seçiyorlar, okurun-tüketicinin de kapsamlı bir şekilde bunu bilmeye hakkı var. Oysa bu günkü yaygın uygulamada, sadece eleştirmenin izlenimlerini okuyabiliyoruz, kitabın kaynak kültürü içindeki yeri hakkında çok şey bilmiyoruz. Harry Potter için bile, çok satıyordan öte çok şey bilmiyoruz. Bu formatlar belirlenirse, hangi eleştirmenin kimden ücret alarak yazısını hazırladığı tartışması yaşanmaz, çünkü okur-tüketici norma dayanan, hakkı olan bir bilgi elde etmiş olur. Eleştirmenin yayınevinden ücret alması yanlış değil, eğer karşılığını veriyorsa, bu yayınevini bağlar; fakat tüketici-okura gerekli bilgilendirmenin kitap tanıtım dergisinde sunulmaması, o derginin işlevini yerine getirmediğini gösterir. İnternet kitapçılarındaki okur yorumları ilginç bir konu. Amazon gibi sitelerde benim izlediğim yorumların büyük kısmı, o kitapları işlerinde, öğrenimlerinde kullanan kişilerin yorumları oluyor. Türkiye'deki sitelerdeki yorum azlığı, iş alanlarında, öğrenimde kitap okuma, referans kitap oluşturma durumuyla ilgili olabilir. Ama bu konuda net bir şey söylemek için New Yorker'cılar gibi bir araştırma yapmak gerekiyor. Fakat şunu söylemeli, biz çevirmenler, eleştirmenlerin çoğu kez ihmal ettiği bir şeyi, yani isimlerimizin anılması için internet kitap sitelerine teşekkür borçluyuz: örnek olarak, İdefix ve Pandora sitelerinde çevirmenin diğer eserleri görülebiliyor, Kitapyurdu'nda da isim görünüyor, sadece tıklayıp diğer eserlerini görme seçeneği yok. Eleştirmen olarak geçinen bazı isimlerin, yayınevlerinden \"bu hafta senin kitabını şurada tanıtacağım\" diyerek para istediğini, bu paralarla geçindiğini bilmeyen yok. Yapanları, bu kişilere gazetelerinde yer verenleri ve bu duruma alet olan yayıncıları kınıyorum!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/elestirinin-komplo-teorisi-semih-gumus-un-ricasi-ve-virgul-un-kapanisina-dair", "text": "-Mış gibi yapmaktan başımıza geliyor ya hepsi... Okunmayan kitapların eleştirisini, kim yazacak da, kim okuyacak... Dergi almak başlı başına bir iş, edebiyatla ilgili olacaksınız, hangi kitaplar basılmış, kimler onların üzerine neler yazmış merak edeceksiniz, gidip üzerine bir de para verip Virgül'ü satın alıp okuyacaksınız. Yani, bir parça sahiciliğe sahip olacaksınız, sahici bir işiniz, sahici bir hayatınız olacak içinde yaşadığınız. İmkansız değilse de, sıra dışısınız besbelli ve etrafınızda yaşayan diğerlerinin hikayesine içtenlikle uzak... Herkes çoksatan bir iki kitabı alıp, gazetelerin haftasonu ve kitap eklerinde malum kitaplara dair yazılan üstünkörü yazıları şöyle bir okuyup geçerken, sizdeki bu tuhaf çaba, dam üstünde saksağandı ki derken, Virgül de kapandı zaten... Bakın, derginin mezarı başında Post-entelektüel dönemi kutluyor birileri, başlarında duruyor en üzgün haliyle Hasan Bülent Kahraman, en başta söylemiştim size, edebiyata dair bu bir komplo teorisi... Eleştirinin yollarının en tıkalı olduğu noktada duruyor, sanal dünya. Benim şu satırları yazdığım ekran, sizin bu satırları okuduğunuz ortam... Geriye dönüşümüz yok artık, çok tartışanlar, yerden yere vuranlar da dahil olmalı, kabul edilmeli artık ve internet, her şey bir yana edebiyatın ve eleştirinin özgürlük alanı olmalı... Türkiye'de eleştiri denince akla gelen ilk isimlerden biri, Semih Gümüş, İnternetin Ördüğü Çorap başlıklı yazısında, sabitfikir sayfalarında kitap ve dergi yayıncılığı ile internet arasındaki ilişkilerin tartışılmasını istemiş. Çok haklı. Ve ne mutlu ki Sabitfikir'in çıkış noktasında duruyor Gümüş'ün bu ricası, önümüzde dipsiz kuyu misali uzanan, heyecanlandırdığı kadar kafamızı da karıştıran internetin sonsuzluğunda, hepimize hem biraz korku hem biraz haz veren o malum ipsiz sapsızlığında, ruhlarımızdaki sanallık ve endişeyi sabitlemenin, özgürlük arzusunu belirginleştirmenin vaktidir artık. Olduğumuz yerde durup beyhude tartışmalarla yeterince zaman kaybettik zaten. Ne edebiyat öldü, ne de eleştirisi. Sadece yeni mecralarını arıyor ve kim ne derse desin akıntıya karşı, körlemesine de olsa yolunu buluyorlar. İş ki biz komplo teorilerini içimizden atabilelim. Özgür eleştiriyi ararken onun medyadan, yayın sektöründen azade olacağı günleri bekleyenler ise fena halde yanılıyorlar. Eleştirinin göbekten bağlı olduğu bu sektörleri yadsımadan, can sıkıcı bağımlılıklara düşmeden adaletli ve verimli bir ilişki kurmaktan geçiyor gerçek özgürlük. Yeniçağın edebiyatı ve eleştirisi yeniçağın ortamında gerçek anlamda can bulacağı günleri beklerlerken, internet de bu ilişkilerin en baştan, en sağlıklı ve adaletli şekilde yeniden kurulacağı yeni bir sayfa gibi duruyor önümüzde; ilk sözü eleştiriye veren, varlığını ona borçlu olduğunu bilenlerle arasında imzalayacağımız temiz sayfalar... Eleştirinin komplo teorisi, Semih Gümüş'ün ricası ve Virgül'ün kapanışına dair... Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/elestirmen-olmak-mi-dediniz", "text": "Eleştiri kitapları çok ama çok az basılıyor. Bunu değiştirmenin tek bir yolu var. Basılan kitapları satın almak, okumak, paylaşmak, gündeme getirmek, desteklemek. Kısacası okumak. Eleştiri okumak. Eleştirmeni sevmek, eleştiriyi onaylamak zorunda değilsiniz. Sevilmemek eleştirmenin doğasında var; eleştirmen sevilmek, alkışlanmak için yazmaz, okurun ve yazarın elinden tutmak için yazar. Eleştirinin uzattığı eli geri çevirmeyiniz. Kitap eklerine burun kıvırmak yerine onları takip etmek. Ancak beğeninizi değil, gündeminizi belirlemelerine izin vermek. Şüphelenmek. Her mecrada karşınıza çıkan, çok övülen yazarları, kitaplarını hemen bağrınıza basmak yerine, bundan şüphelenmek, onları okumak için acele etmemek, araya zamanın girmesini, köpürtülen suların durulmasını beklemek. Karşılaştırmalı okumalar yapmak. Karşılaştırmalı okuma, edebiyatın hem eğlendirici hem de en besleyici özeliklerini açığa çıkarır. Dönemleri, yazarları, konu ettikleri meseleleri küçük listeler yaparak çıkarır, okumalarınıza buna göre yön verirseniz, edebi anlamda hayatınızın değişeceğini garanti edebilirim. Geçmişe sırtını dönmemek. Yayın piyasası baş döndürücü bir hıza ve kaçıp gitmekte olan bugüne işaret eder durmaksızın. Öyle çok yeni çıkan okunacak kitap vardır ki, onlara yetişeceğim diye söz gelimi Refik Halid Karayları, Nezihe Meriçleri, Kemal Tahirleri okumaya fırsat bir türlü gelmez. Yeni çıkanlara yetişme endişesini içinizden söküp atın. Edebiyatın zamanı doğrusal değil, homojendir, unutmayın. Yayın ilkeleri kemikleşmiş, yayın politikalarından ödün vermeyen yayınevlerini takip etmek elinizi kolaylaştırır. Şüphe etmek önemli ama sürekli şüphe etmek yerine, seçtiğiniz birilerine güvenmek, bu güven dolayısıyla sırtlarına sorumluluk yüklemek de iyi bir yöntem olacaktır. Kendinizi belli bir beğeninin içine hapsetmemek, farklı dönemlerden, farklı tarzlarda ürün veren yazarlara da şans tanımak, okumalarınızı inanamayacağınız kadar derinleştirecektir. Ve tabii ki okumak. Bugün hala okumak üzerine konuşmayı seviyor, okumayı sevmiyoruz. Rakamlarla konuşuyorum, okuyunuz, okutunuz efendim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/elestirmenin-bos-biraktigi-yerden-seslenen-yazar", "text": "Yazarın ölümü demek, yazarın yapısal bir işlevselliğe indirgenmesi demekti. Bugün gelinen noktada ise tam bir kararsızlık havası hakim. Yazarı aradan çıkarmakla, yapıtını bile gölgeleyecek şekilde onu ortaya atmak, yapıtı tarihsel süreçten tamamen soyutlamakla tarih ve gelenekle ilişkisi bağlamında ele almak, eleştirmek arasında salınıp duruyoruz. Pamuk da, çağına ait bir yazar olarak bu tür kafa karışıklıklarından mustarip. Öncelikle bir romantik dönem yazarı gibi ele alıyor kendini, yapıtlarını ve hatta okuduğu, etkilendiği yazarları ve romanları. Yazarla karakterleri arasındaki hakikat ilişkisi üzerinde geziniyor. Kuramaca nerede başlar, hakikat nerede biter. Kim kimin içine nasıl ne ölçüde karışır, bu karışımı ayrıştırmak mümkün müdür... gibi. Yapıtın gelenek ve tarihle olan ilişkisine ise oldukça mesafeli. Ancak tutkulu bir okur ve yazar olarak tarihle ilişkisinin zengin ayrıntılarını da bizlerle paylaşıyor. Saf ve Düşünceli Romancı, İngilizcede yayımlandığında Guardian'ın yazarlarından Adam Mars-Jones tarafından son derece sert bir dille eleştirilmişti. (Bknz. Sabitfikir 24.03.11 Keşke Pamuk'un söyleyecek özgün bir şeyi olsaydı) Mars-Jones, eleştirmek ne demek, adeta suçluyordu Orhan Pamuk'u, söyleyecek özgün bir şeyi olmamasıyla, konularını vasat bir öğrenci gibi ele almasıyla, hiçbir iddia ortaya atamamasıyla... Kuşkusuz çok ağır eleştiriler bunlar. Tam olara katılmak mümkün değil. Ancak edebiyatla ilgilenen hemen her okurun keyifle okuyacağı Saf ve Düşünceli romancının eleştiri bağlamında özgün bir iddia bulması da pek mümkün değil. Belki Pamuk böyle bir iddia hevesinde de değil. Ancak sayfalarda gezinirken, edebiyatla ilgili bir şeyler okurken ister istemez insanın gözleri bir şeyler arıyor. Saf ve Düşünceli Romancı her şey bir yana eleştiri üzerinde düşünmek için okunmalı sanırım. Değişen roman sanatını, ölmek üzere olan eleştiriyi ve bunun karşısında kendini bir yazar olarak tekrar tekrar tanımlayarak var etmeye çalışan, adeta eleştirmenin bıraktığı boşluğu doldurmak için didinen romancıyı anlamak için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/en-anlamli-nobel-sahte-nobel", "text": "Geçtiğimiz günlerde bir ilk roman bastırma sancısı yaşayan yazar-adayı bir arkadaşımın dertlerini dinliyordum. Romanı çeşitli editör ve edebiyatsever arkadaşları tarafından okunmuş, beğenilmişti. Ancak bütün bunlar bir yana o, deneyimli bir yazarın kendisine verdiği tavsiyeye takmıştı kafasını. Yazar arkadaşı ona, bu son derece edebi bir metin olmuş, yayıncılara gitmeden önce edebiyat ödüllerinden birine başvursan iyi olur demiş. Bu oldukça gururlandırıcı tavsiye yazar-adayı arkadaşımın elini ayağın kesmiş, kara kara düşüncelere dalmasına sebep olmuştu düşünülenin aksine. Niye ki diye sordum saf saf haliyle... Niyesi var mı canım, edebiyat ödülü, esrarlı bir ada demektir, genç yazarların yutulduğu bir tür karadelik, haberin yok mu! Yüzeyden görünmeyen edebiyat kulübü çarkları işliyor, ödüller önceden belirlenen yazarlara veriliyordu. Niye bu kadar karamsarsın ki dedim yine dostuma, gönderiver bir iki yere, ödül alırsan ne ala, almazsan zaten kimsenin ruhu bile duymayacak, işte o kadar. Gerçekten de, işte o kadar mı acaba, diye düşündüm sonra uzun uzun. Edebiyat, o yolda yürümek isteyenlerin bile isteye atıldıkları bir tür sancılı hayat. Elbette ki, pürüzler var, kulüpler, çeteler... Ancak her ödül danışıklı dövüş değil, her yol tıkalı değil. Ancak özellikle yolun başında duranlar bu yıldırıcı tıkanıklara takılıp kalabiliyorlar. Yazar olmanın, bu tıkanıklarla da savaş demek olduğunu bilenlerden bazıları ister istemez kalemlerini ve benliklerini kıyıya köşeye saklayabiliyorlar. Sadece hikayeler yazarak yaşamak istemek, tüm bunlara bulaşmaktan imtina etmek de bir tercih olmalı. Tıpkı, çok satan bir yazar olarak kendini ve hayatını düzenlemek, diye bir tercih olduğu gibi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/en-kahpe-hep-bizans-miydi", "text": "Çalıştığı üniversiteye onarım işleri için gelmiş iki usta, küçük tabelada yazan Bizans Tarihi Profesörü yazısını görünce, Bizans tarihi de nedir, olsa olsa Türklerle ilgili bir şeydir herhalde diye düşünüp kapısını çalmışlar Judith Herrin'ın. Ve profesör bir anda Bizans'la ilgili hiçbir şey bilmeyen iki ustaya ömrünü adadığı şeyi anlatmaya çalışırken bulmuş kendini... Tüm zamanların en kötü çocuğu Bizans'ın dışlanması, Doğulular için Batılı, Batılılar için Doğulu kabul edilmesi üzerine bir kez daha düşünmeye başlamış tarihçi. Ve, kimselerin sahiplenmediği antikitenin bu en büyük imparatorluğunu herkesin anlayabileceği şekilde yazma fikri doğmuş bu ilginç görüşmeden. Oysa Bizans'ta sahiplenebileceğimiz öyle çok özellik var ki... Batı Roma İmparatorluğu dağılma evresini geçirir, Avrupa kapkaranlık ortaçağını yaşarken Bizans, siyasette, kültürde, sanatta ve sporda öncü olmuş, çevresindeki tüm kültürlerden yaşamın her alanında beslenmiş, pek çok değerli önder, kumandan ve yaratıcı ilahiyatçı yetiştirmiş. Hiçbir zaman engizisyon kurmamış, insanları düşüncelerinden ve inançlarından ötürü yakmamış... Buna karşın, aşırı zenginlik, parıldayan altın ve mücevherlerle bir arada giden bir entrika ve suikast imajına ise hep kurban olmuş... İşte Herrin, bu yitirilmiş dünyanın esrarını çözme yolunda önce bu imajı irdeleyerek işe başlıyor, Bizans'ın neden hep kahpe kabul edildiğinin peşine düşüyor... Her büyük ve uzun sürelik hükümranlıkta olduğu gibi Bizans'ın da sosyal ve kültürel olarak son derece eklektik bir yapısı vardır. Gelecekte Batı dünyasını birebir etkileyecek türlü çeşit saray adetlerini Pers saraylarından kopyalamıştır mesela, şehrin mimarisinde hem Roma tarzı ve pagan inancı hem de yeni yeni oluşmaya başlayan Hıristiyanlık etkili olmuştur. Bizansta, şansı yaver giderse bir köle bile İmparator ya da İmparatoriçe olabilir, talih küstüğünde de tekrar köleliğe geri dönebilir. Şehre gelen herkese zengin-yoksul ayırt etmeden yaşayacak yer gösterilir, ücretsiz ekmek dağıtılır, şehir kendi zenginlerini, kendi aristokrasisini yaratır. Hatta, bir yaşam şekli olarak Hıristiyanlığı da, yaşayıp yapılandırmıştır Bizans İmparatorluğu, antikiteden ortaçağa geçerken dinler ve kültürler arasında nasıl bir köprü oluşturduysa Rum Ortodoksluğunun da kurucusu olmuştur. Bizans, hikaye tadında yazılmış titiz bir tarih çalışması, kendimize ait olduğunu bile bilmediğimiz bir geçmişi öğrenmek açısından da oldukça ilgi çekici! Ancak tek bir kusuru var; okuruna keşke daha özenli bir düzelti sürecinden geçseydi, dedirtiyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/en-sevdiginiz-yazar-bir-gun-berbat-bir-kitap-yazarsa", "text": "Hiç unutmam yıllardan 1994. Günlerden, Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ının yayımlandığı ilk gün. Taksim'de iki kişiden birinin elinde Yeni Hayat var, diyorlar. Evet, mübalağa ediyorlar biraz ama kızılca kıyametin koptuğu doğru. Kopuyor çünkü Orhan Pamuk, edebiyat okurunun sularından çıkıp çoksatar yazar olma yoluna giriyor o gün iyiden iyiye. Okurlar, Pamuk çok sattığı için onun kitabını alıp bir kenara koyanlar, romana bayılanlar, burun kıvıranlar, \"Ay okuyamadım ki\" diyenler, eleştirmenler, edebiyat gazetecileri birbirlerine giriyorlar. Aslında ortada yazardan ve romandan bağımsız bir tartışma sürüyor. Piyasa işi ele almış, bugün artık her notasını ezbere bildiğimiz bir popüler kültür şarkısı besteliyor. Ama benim içim edebi anlamda pek rahat. Çünkü Yeni Hayat, kanımca şahane bir romandır. Kimileri berbat olduğunu düşünse de Pamuk'un en iyi romanlarındandır. Varsın, popüler olsun, çok satsın, ne olacak. Pamuk, bu hikayedeki iyi örneğimiz. Peki ya öyle olmayanlar. Söz gelimi Elif Şafak'ı ilk üç kitabıyla edebiyat kategorisine sokup sonrasında onu edebiyat dışı kabul edenler vardır. Oysa ki Şafak çok okunmaya başladıktan sonra, onu çok okuyanların beğenilerine hitap etmeye, onlara göre yazmaya başlamamış mıydı? Sadece Şafak mı, bugün tam da şu anın içinden bir sürü yazar tutup getirebiliriz buraya, satış rakamlarına göre hareket eden, kitlesine göre yazmaya çalışan. İşin içinde sadece hırs ve çıkar hesabı var demiyorum, ama ona yönelen beğeniyi devam ettirme arzusu, içine yazarları da sıkça düşüren bir tuzak kuyusu. İyi de bunları şimdi neden hatırlıyorum, neden hafızamın tozlarını üflüyorum sevgili okurlarımın yüzüne? İçiminin edebi anlamda hiç de rahat olmadığı bir kitap hatırlatıyor hepsini bana. Deliduman. Daha doğrusu, sağda solda çıkan eleştiri yazılarından, yani, aslında, burası iyi de şurası biraz kötü diye ufak ufak başlayan bir hoşnutsuz dalgadan etkileniyorum. Sesler pek gür çıkmıyor şimdilik, hem sevilen bir yazar gün gelir sevilmeyen bir kitap yazabilir pekala. Zaten çok beğenip göklere çıkarmakla, hiç beğenmeyip yerin dibine sokmak, piyasanın işidir. Edebiyat eleştirisi ise sadece değerlendirir. Behzat Ç. Polisiyeleri'nin dizi uyarlamasıyla yıldızı parlayan Emrah Serbes, popüler kültürle hemhal oldukça edebiyatta basamakları geri iniyor gibi görünüyor şimdilik. Bunu da bir yönüyle okurdan çok, hayranı olanlara borçlu kanımca. Ama dili ve hikaye etme biçimini elbette atlamamak gerekli. James Wood, Kurmaca Nasıl İşler adlı çalışmasında, romancının üç dil ile çalıştığını söyler. Yazarın dili, karakterin dili ve dünyanın yani gündelik yaşamın dili. Çağdaş yazar bu üçlü durumun baskısını üzerinde hisseder, ve iyi romancı bu baskının hem altından kalkabilen hem de bu baskının sonuna kadar farkında olandır. Bizim edebiyatımızda gündelik hayatın dilini edebiyata devşirme yönelimi kısa sürede kendini tüketmeye başladı. Yazarın dili de, karakterin dili de, gündeliğin dili içinde boğuluyor git gide. Bu tükenmişlikten pek çok genç yazarın nasibini almaya başladığını, üç dil içinde dengenin bir türlü kurulamadığını görüyoruz. Gündelik hayatın dili, tıpkı hayran kitlesi gibi bir tuzağa dönüşüyor, ne kadar gündelik yazarsanız o kadar hayranınız oluyor. Edebiyatın geleceği ise bu doğru orantıyı bozan, dildeki dengeyi sezen yazarların kaleminde, başka yerde aramayın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/erkek-yazar-kadin-okur-bir-endisenin-tezahuru", "text": "Bir tartışmadır almış yürümüş ecnebi okur-yazar çevrelerinde. Romantik aşk kitapları kadınlara zarar mı veriyor (Sabitfikir 03.06.11 tarihli haber) diye, ilk bakışta sade suya tirit gibi görünen bir soru-iddia ortaya atılmış. Böyle sözde hafif, spekülatif çıkışlar olmasa edebiyatta tartışacak bir şey bulamayacağız, diyerek geçebiliriz belki de. Ama öyle değil, hiç değil. Çünkü biliyoruz ki edebiyatın ve toplumsal cinsiyet ayrımının temelinde var olan kadim bir sorun karşımızdaki. Kadınların romantik kitaplara kendilerini kaptırdıkları düşüncesi, bunu şimdi ortaya atan kişinin kadın ya da erkek olmasının hiçbir şeyi değiştiremeyeceği, eril bir korkunun, bir endişenin tezahürüdür. Kültür ve ürünleri her ne kadar eril bilinçle özdeşleştiriliyorsa da acaba erkek yazar, yazarken, yazdığı için kadınlaşıyor mudur? Flaubert, ölümsüz kahramanı için, Emma Bovary benim derken, tam da bunu kastetmemiş midir? Edebiyat ve toplumsal cinsiyet üzerine kaleme alınmış Kadınlar Dile Düşünce adlı derlemede Nurdan Gürbilek, bu endişeyi pek zihin açıcı bir dille ifade eder. Eleştirmen, Osmanlı-Türk romanının erken örneklerinden yola çıkarak değerlendirir kadın okur imgesini. Buna göre, bu dönemde yazılan hemen her romanda, bir köşede kendini romantik kitaplara kaptırmış kadın karakterler vardır. Romantik kitaplara kendini kaptıran kadın karakterler bu romanlarda yanlış üstüne yanlış yaparlar, züppeleşirler, hayalle gerçeği karıştırıp yanlış eşler seçerler, intihara özenirler, felakete sürükler ve sürüklenirler. Ahmet Mithat'tan Yakup Kadri'ye, Hüseyin Rahmi'den Halit Ziya'ya, Nabizade Nazım'dan Peyami Safa'ya yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca yayımlanmış romanlarda devam eder bu hal. Ama neden? Neden özellikle bu dönemde kadın okur, okuduğu için de felakete sürüklenir düşüncesi bunca çok işlenmiştir? Bu sorunun yanıtında şimdi batıda da hortlayan tartışmanın özü ortaya çıkacaktır aslında. Erken dönem Osmanlı-Türk romanında bu eğilim belki de anlaşılır bir şeydir diyebiliriz. En azından tarihsel olarak. Batılılaşma endişesi, ataerkinin baskınlığı buna yol açmıştır. Peki ya şimdi? Tarihi hep ilerleme olarak değerlendirme hatasıdır şimdi... Günümüzde bu bağlamda değişen bir şey yoktur ki, ataerki hükmünü öyle ya da böyle sürdürmekte, belki bazı yerlerde çok baskın, belki bazı yerlerde çok çekinik ama hala hakim. Çekinik gibi göründüğü yerlerde dönem dönem çekildiği gölgelerden çıkarak sopasını sallamakta. Bir anlamda, topluma ayar çekmekte; kah bir el becerileri konulu televizyon programında kadının dilinden fışkırarak, kah bir siyasetçinin siyasi çıkar malzemesi olarak, kah dini bütün bir ilahiyatçının demecinde, kah bir psikologun bilimsel tespitlerinde ortaya çıkarak kendini unutturmamaktadır. Erken dönem Türk romancısının da içini alan kadınsılaşma endişesi, ataerkinin tam kalbinde atar hep, bu ideolojinin temelinde yatar. ben giriş cümlesi de dahil beğendim yazıyı.. yazılarınız insanda gerçek hayatta da karşılıklı çay içip tartışma isteği uyandırıyor.. O ne biçim giriş cümlesi, metinden hemen soğudum. Takipçi, üslubunuzu da takip eder!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/eve-donus-yurek-ister", "text": "Edebiyata Fahrenheit 451 gibi bir distopya klasiği kazandıran Bradbury yirmili yaşlarında yazar Eve Dönüş'ü. Kimilerine göre otobiyografik özellikler taşır bu metin, bir çocuğun mutlu bir ailenin içinde bile kendini farklı hissetmesinin hikayesidir. Fena halde yanılmaktadırlar, baştan söyleyeyim... Bir metafor içeriyorsa eğer bu hortlak hikayesi, olsa olsa bilinç ve yaratıcılıkla ilgili bir metafordur bu. Kahramanımız on yaşındaki Timothy sıradan bir insan çocuğudur, hiç de sıradan olmayan bir evin içinde yaşayan ve karanlığa doğru sıradan olmamak için yakaran: Lütfen, lütfen ben de onlar gibi olayım, yakında buraya gelecekler gibi, hiç yaşlanmayan, hiç ölmeyen, dediklerine göre, ne olursa olsun ölemeyenler ya da belki de çok uzun zaman önce ölenler gibi, oysa ben bir hiçim, duvarlardan geçip ağaçlarda yaşayanlar ya da on-yedi-yıl-yağmurları onları çıkarana kadar toprağın altında kalanlar veya sürüler halinde koşanlar gibi değilim, lütfen ben de onlar gibi olayım! Karanlıkların içinden annesi duyar Timothy'nin sesini. Bir yolu olmalı mutlaka der, dur bakalım, der... Ve başlasın artık diye haykırır; başla, der, başlatır. Cadılar gelir, evi işgal ederler, kahramanımıza başka ruhların, bedenlerin içine girmeyi öğretirler, ilk kanatlarını çıkarma ve uçma dersini verirler. Ancak gecenin sonunda alacağı ders bellidir Timothy'nin, karanlığı ve geceyi özlese de, ışığı ve güneşi de sevmektedir. Bilinçaltının büyüleyici ve korkunç ailesine karşın bilinçüstünde hep ölümlü ve acizdir. Yaratıcı insanın yazgısıdır Eve Dönüş'te kaleme alınan; bir ayağı güneşte, bir ayağı karanlıkların içinde ve ruhu hep gölgedeyken, yaşamla ölüm arasına sanatı, edebiyatı koyan insan yazgısı... İşte bu yüzden içimi yakmakta bu hortlak hikayesi, en az korkuttuğu kadar hüzünlendirmekte. Ve umutsuzlukla birlikte yüreğime umut koymakta... Okursanız eğer aynı şey sizin de başınıza gelebilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ey-okur-geldiysen-uc-kere-vur", "text": "Genç ve hevesli bir edebiyat gazetecisiydim bir zamanlar. Edebiyat söyleşilerinin yeri ayrıydı benim için. Okuduğum metnin yazarıyla bir araya gelmek, aklıma takılanları sormak, bir iki saat de olsa edebiyatın derinliklerine dalmak bir yana, içimdeki magazin kuşunu da beslerdi bu söyleşiler. Bir yazarla yüz yüze görüşmek, halini hareketlerini, oturup kalkmasını tartmak, gündelik hayat içinde aldığı tavrı izlemek de vardı çünkü işin içinde. Yazarları ikiye ayırıyordum; konuşmak için yazanlar ve konuşamadığı ya da konuşmayı tercih etmediği için yazanlar. Çok karakteristik bir farklılıktı bu. Bazı yazarlar metne sığmıyor, hikayelerden taşıyordu, bazıları ise hayatla kurduğu tüm ilişkiyi sanki yazının, dilin evreninde var ediyordu. Bu farklılıkları izlemek ve konuşma dilini yazı diline çevirmek, yaptığım işin en eğlenceli kısmıydı bence... Zamanla edebiyat söyleşileriyle aram açılmaya başladı ama, gün geçtikçe metinle kurduğum ilişkinin içine yazarın girmesini istemediğimi fark ettim. Ve yavaş yavaş söyleşi yapmaktan vazgeçtim. Kısacası meydanı artık benden daha genç ve hevesli olan meslektaşlarıma terk etmiştim! Gelgelelim zaman hızla değişti, internet ortamı yazarla karşılaşma biçiminlerini etkiledi. Bu anlamda gücü söyleşilerin elinden aldı. Daha doğrusu söyleşi yapan gazetecinin elini bir parça zayıflattı. Bunu bir olumsuzlama olarak dile getirmiyorum elbette. İnternet ortamı kaotik olduğu kadar zenginleştirici de. Ve metnini okurla buluşturmak isteyen yazarları daha görünür kılıyor mucizevi biçimde. Bunun yeni bir örneği, \"Yazarından Dinle\" projesi. Söz konusu sitede yazarlar kısa videolarla kendilerinden ve metinlerini yazarken neler düşünüp neler hissettiklerinden söz ediyorlar. Kısacası bir metinle, bir yazarla tanışmak için birilerinin değer bulup onu yazmasını, söyleşi yapmasını beklememiz gerekmiyor. İçinizden \"Ama,\" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, edebiyatımızın üzerine gölgesini düşüren kurumsallaşma süreci, piyasanın etkisiyle iyice bozuma uğramış, derken internetle birlikte daha da kafa karıştırıcı bir hal almış durumda. Eleştirmenler, edebiyat gazetecileri ortadan kalktıkça yazarla okur arasına giren süreç kısalıyor, piyasanın etkisinden de özgürleşiyormuş duygusu gelip yerleşiyor içimize, ama nitelikli edebiyatı keşfetmek, karmaşanın içinde kendimize göre iyiyi bulup çıkarmak da tam tersine giderek zorlaşıyor. Burada kalemim eleştirinin boşluğunu dile getirmek, eleştirmeni çağırmak istiyor ama biliyorum ki faydasız. Zaman, nitelikli okurun kendi kendisinin eleştirmeni olması gerektiğini söylüyor artık bize. Piyasanın sürekli tekrarlayıp durduğu dil oyunlarına düşmemek, uyanık olmak, eleştirel bakışı geliştirmek elzem. Yoksa hayatımızı değiştirecek metinler karanlıkta bizi beklerken, boşlukta gezip duran kısa tanıtımlar, videolar, hatta teaserlar arasında kaybolmaya devam edeceğiz. Etmeyelim. maalesef hayatımızı değiştirecek metinler karanlıkta bizi beklemiyor. piyasa şartları yüzünden hakkı yenen, nitelikli kitabı basılamayan o müphem yazar bir efsaneden ibaret. hiç de öyle romanınını yayımlatmak için yayınevi yayınevi dolaşan çaresiz bir oğuz atay yok bugün. keşke olsa. ama yok."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/fantazya-ve-bilimkurgu-sanatlari-dernegi", "text": "Fantastik ve bilimkurgu edebiyatının kraliçesi Ursula K. Le Guin 1974 yılında bir makale yazar. Amerikalılar Ejderhalardan Niye Korkar? adlı bu makale, Amerikalıların okuma ve edebiyatı algılama pratiğine dair bir makale gibi görünse de, temelde tüm dünya edebiyatının fantastiğe karşı duruşuyla ilgilidir. Hayalgücünü reddetmenin, onu horgörüp sistemli bir şekilde bastırmanın bir sonucu olarak görür ejderha korkusunu, fantastik edebiyatın anlamsız hayallerden mürekkep bir şey olduğu kanısını, Ursula K. Le Guin. Kurucu kadrosunda Altay Öktem'den Sevin Okyay'a, Kenan Yarar'dan Barış Müstecaplıoğlu'na, Sadık Yemni'den Yiğit Değer Bengi'ye dek pek çok önemli isim var. Dernek daha çok yeni, daha çok taze, ancak kendini sadece internet üzerinde var eden bir site değil, adı üstünde bir dernek olmaları her şeyden önce umut vaat ediyor, diyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/felaket-senaryolarinda-baris-arayisi", "text": "Karl Olsberg'in Sistem adlı kitabı felaket tahayyülleri katarının sonundaki felakete dair yazılmış bir roman. Kendi varlığını devam ettirebilmek için insanlığı tehdit eden bir yapay zekanın, dev bir internet virüsünün hikayesi. Kulağa iyi yazılmışsa eğer sürükleyici olabilecek sıradan bir hikaye gibi geliyor, biliyorum. Ama felaket senaryolarında aldığımız yolu, gelecekte yürüyebileceğimiz yolu, geliştirdiğimiz değişim sancılarını açık eden bir kitap olduğu için yer alıyor bu sayfalarda. Hikayeden söz edeyim biraz. Kahramanımız Mark Helius. Alman bir yazılım şirketinin kurucusu ve patronu. Deyim yerindeyse orta-üst sınıf burjuva hayatında başarıyla tutunmaya çalışan, geleceğin ileri kapitalist patron adayı. Ancak onu kocaman bir sorunla burun buruna geldiği bir anda tanışıyoruz. Şirketin yaratıcısı olduğu DINA adlı program tuhaf hatalar vermekte ve bu hatalar Mark'a iflas olarak geri dönmek üzere. İlerleyen zaman ise durumu daha da çetrefilleştirmeye gebe. DINA'nın yaratıcısı, Mark'ın yakın dostu ve ortağı Ludger garip bir cinayete kurban gidecek, hemen ardından gelen diğer ölüm Mark'ı baş zanlı yapacak, bu arada evliliği de şirketin geleceği de tamamen tehlikeye girecek... Bu macerada Mark'ın iki garip eşlikçisi var: Biri üç ay önce hırsızlık yaptığı şüphesiyle işten kovduğu yazılımcı Lisa ve onun katil olmadığına başından beri inanan komiser Unger. Mark polisten yakayı sıyırıp cinayetlerin sırrını çözmeye çalışıyor çalışmasına ama ortaya çıkardığı her gerçek onu inanılmaz bir sonuca doğru getiriyor. İnternet ortamına kendi elleriyle saldığı DINA'nın Bir Uzay Efsanesi 2001'deki HALL misali kötücül bir yapay zeka olarak gelişmesi ve başta kendisi olmak üzere tüm dünyanın canına kastetmesi. Kaosa sürüklenen şehirler, düşen uçaklar, birbirine giren iletişim sistemleri, yolundan çıkan uydular, batan borsalar ve bankalar... En ufak bir sapmada teknolojiye karşı aslında nasıl savunmasız olduğumuzun, onu nasıl da tam anlamıyla kavrayamadığımızın göstergesi hepsi ve en önemlisi ona ne kadar bağlandığımızın... Peki kahramanımız Mark dünyayı kurtarıyor mu diyeceksiniz, bu tür hikayelerde hep olduğu üzere evet, ama daha tahmin edilemez, daha barışçıl biçimde. Akıcı bir dille yazılmış, türden beklediğimiz tempoyu karşılayan, karakterleri havada kalmamış, atmosferi de hikayesine hizmet eden son derece eli yüzü düzgün bir roman diyebilirim Sistem için. Ancak onu diğer örneklerinden ayıran sonu oluyor. Karl Olsberg, dünyanın geleceğine dair, polisiye-macera türünün penceresinden, yeni yeni şekillenmeye başlayan bir önerme sunuyor. Evet biraz fazla kaba hatlı, biraz fazla Amerikanvari ve çok da derinlikli değil. Ama Olsberg, hikayesini meramını anlatmak üzere kullanmayı biliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/felsefeyle-saadet-olur-mu", "text": "Sokrates M. S. 399'da öldüğünde Platon henüz 28 yaşındadır. Sokrates Platon'u hiç tanımasaydı ne olurdu bilemiyoruz ancak bu tanışıklığın Platon'un tüm hayatını değiştirdiğinden, hatta onu büyük bir felsefeci yaptığından haberimiz var. Çünkü Platon, büyük bir aşkla sevdiği Sokrates'in ardından, tam elli yıl boyunca, bu tanışıklığı anlamlandırmak için hayatını felsefe adını verdiği bir yaşam biçimini keşfetmeye, gerçekleşmeye adamıştır, bu uğurda eserler vermiştir. Ve bu felsefe günümüze dek uzanmıştır. Hatta, Irısh Murdoch'ın da dediği gibi tuhaf bir şekilde zamanın başıboş ruhunun kozmik astronomisinde geçmiş yüzyıllara kıyasla şimdi Platon'a daha yakınız. Bu tuhaf yakınlaşmanın temelinde Platon'un felsefesinin teorik bir düşünceden ziyade günlük hayata dair olması yatar. Tıpkı Budist öğretide de olduğu gibi, Platon'un görüsü dünyayı reddetmez, hatta tam tersine canlandırır; bedeni küçümsemek yerine onu mutluluğa, esenliğe kavuşma aracı olarak kullanır. Yaşamak demek beden ve ruhun birliği demektir. Aşka ulaşmak ise işte bu bütünlüğün ta kendisidir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/fesat-ve-dusuncesiz-okur", "text": "Aslında bir suçum yok, malum kuşkucu yapım hep bunlara yol açıyor ama beni azmettirenlerde yok değil. Geçtiğimiz günlerde yeni kitabı Reenkarnasyon Kulübü yayımlanan Kaan Arslanoğlu'nun mektubu düştü küçük edebiyat gündemimizin içine. Ve bana bu melun, bu kötü niyetli soruyu sordurdu. Arslanoğlu kendi etrafındakilerin eğilimlerinden yola çıkarak sevmedikleri kitapları okuyan, sevmedikleri partilere oy veren, kısacası aslında sevmedikleri hayatları yaşanlara yöneltmişti oku. İnsan sevmediği kitabı niye okur, elinde dolaştırır, onun üzerine konuşur? Kabaca cevap vermeye çalışırken ilk akla gelen fesat ya da düşüncesiz olduğu zannıdır. Hal böyleyse içine bizim de dahil olduğumuz çok büyük bir kitle, fesatlıklar ve düşüncesizlikler içindedir. Yoksa değil midir? Arslanoğlu'nun üzerinden devam edersek, temelde sevmediğimiz şeylerle beslenip aslında beğenmediğimiz kıyafetleri giyip, sevmediğimiz işlerde çalışıp durmaktayız. Kısacası sevmek bir yana pek çoğumuz düşündüğümüz gibi yaşamamaktayız. Çıkış yolunu aramaya başlamadan önce sorunun ne olduğunu tespit etmek daha anlamlı. Zira yine Zizek'e göre bir çağ gerçek anlamda bozulmadan, kokuşmadan yıkılamazmış. Önce kokuşmayı görelim... Arslanoğlu şizofrenik yanılmaya işaret ediyor. Tutarlılık arayışına. kitabı okumadım. okuyacağımıda sanmıyorum. fakat tanıtımında enver paşa devrimci olrak lanse ediliyor. peki hitlerde devrimci değilmi o zaman. Yazıda değindiğiniz üzere yıkılması için önce kokuşmasını beklememiz gereken çağı yaşıyoruz bence. Daha fazla nasıl kokuşabilir, nasıl bozulabilir tahayyülü bile ürkütücü. Hamiş: \"... açıyor ama beni azmettirenlerde yok değil.\" cümlesinde \"azmettiren de\" kısmında \"de\" ayrı olacak. Ufak bir gözden kaçma durumu olduğunu tahmin ediyorum lakin günlük hayattaki dil katliamına dahi alışamamışken hiç değilse edebiyat dergilerinde böyle hatalar görmemeyi temenni ediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/freud-jung-kusmus-cagin-cinsi-hep-erdisi", "text": "Yaşam öykülerini oldum olası sevmem. Gerçeklik ve samimiyet duygusu baskın olsun diye kurguyu feda ederler ya hep, işte ondan. Oysa yaşam kurgunun kendisidir, hele ki kaleme alınanlar. Ya da en basitinden şöyle sorayım: Anıların şahsi kurgularımız olmadığını kim söyleyebilir? İş ki yazarken ve anlatılırken bu göz ardı edilmesin. Kupkuru bir narsisizme kurban olunmasın. Edebi zenginliği olan iyi bir kurgunun çoğu zaman, hakikatin kendisi olduğu unutulmasın... Velhasıl Can Yayınları'nın bir vakitler çıkardığı Yaşam dizisinin içinde elime geçen Carl Gustav Jung'un Anılar, Düşler, Düşünceler'i işte böyle bekledi yıllar içinde el değmeden kütüphanemde. Ta ki Jung ve Freud ilişkisine odaklanan Hollywood yapımı A Dangerous Method adlı filmi izleyene dek. Bir Cronenberg filmi olmasına rağmen üzerimde derin bir hayalkırıklığı yaratan film üzerinde durmayacağım. Ancak analitik psikolojinin kurucusu olarak saygı duyulan ve üzerinde düşünmeyerek, konuşmayarak, yazılmayarak, inatla göz ardı edilen Jung'un hayatı ve kişiliği üzerinde bir kez daha düşünmeme sebep oldu en azından ve magazinel bir merakla Anılar, Düşler, Düşünceler 'i, bu enfes yaşam öyküsünü okumama yol açtı. Carl Gustav Jung, sevilmez. Türkiye'de de, dünyada da böyledir bu. Döneminin çok tartışmalı ismi Freud üzerine bugün Türkçede bile yıl geçmez ki bir kitap yayımlanmasın. Ancak Jung'a dair bir şeyler aradığınızda bulacağınız çeviriler bir elin parmaklarını geçmez. Oysa ne çok eser vermiştir. Peki neden? İnsan ruhuna, bilincine bunca yöneldiğimiz bu nevrotik çağda analitik psikolojinin kurucusu olan bir düşünür üzerinde neden bu kadar az düşünülür? En genel yaklaşım Jung'u fazla mistik bulup burun kıvırmaktır. O cinlere, perilere, rüyalara ve büyüye inanır. Benimse işte tam bu yüzden kahramanımdır. Arketip kavramını ortaya atmış, kolektif bilinçdışını hayatımıza sokmuştur Jung. İnsanlığın temel sorunun bilinçdışıyla bağlantı kurmak olduğunu söyler. Ve nevroz dediğimiz şeyin yine temelde bağlantıdaki derin kopukluğa işaret ettiğini ısrarla vurgular. Düşlerine bak, der, simyayı baş tacı eder, büyüye kucak açar. Bir şamandır belki de o; taşın, rüzgarın, ağacın ve denizin ruhuna nüfuz eder, geçmişin içinden bize seslenen ruhlara kulak verir, hepsiyle korkmadan yüzleşir. Hastalarıyla bağ kurabilmek için kendi deliliğinin sınırlarına kadar gitmiş ve oradan altın değerinde bilgilerle geri dönmüştür. Jung, kim ne derse desin, çağımızın belki de tek gerçek kahramanıdır. Yaşamım, bilinçdışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir, diyen Jung Anılar, Düşler, Düşünceler'e, yani bu öykünün kendisine çocukluğuyla başlıyor. Öncelikle ailesini, içinde yetiştiği ortamı ve ölene dek aklında kalan çocukluk rüyalarını anlatıyor. Bir çocuğun içinde varlık bulan o tuhaf yaşlı adamın gizini kurcalıyor. Kimdir bu yaşlı adam, dört yaşında bir çocuğun düşlerine hayatının hiçbir noktasında karşılaşmadığı, karşılaşamayacağı imgeleri gösteren, yaşamadığı korkuları hissettiren ve açıklaması olmayan bir bilgelik veren? Jung, ailevi ve toplumsal gereklilikler çerçevesinde okuyor, büyüyor, dünyaya ve bilime dair deneyimlerini çoğaltıyor ama daha küçücük bir çocukken gelip onu yakalayan yaşlı adamı hiç unutmuyor. Çünkü o kendine ve insanlığa dair başlattığı arayışın çıkış noktası, küçücük bir çocuğun içinde varlık bulan o yaşlı adam, her şeyin aslında doğmuş ve de aslında ölmüş olduğu sonsuzlukta yaşadığımızı gören parlak bir bilim adamının işaretçisi. Yaşamımla ilgili anlatmaya değer şeyler yalnızca geçici olmayan dünyanın geçici dünyada ortaya çıktığı anlardır, diyor Jung, kitap boyunca da öyle yapıyor. Bütün bunlara o çokça merak ettiğimiz psikiyatrik deneyimleri, hastalarını iyileştirmek için bulduğu mucizevi yöntemler, manevi bir baba figürü olarak kabul ettiği Freud'la olan o sarsıcı ilişkisi de dahil. Freud'la olan ilişkisinin önemi sadece magazinel değil. Evet yaşadıkları ve bizim yaşadığımız çağa damgasını vuran bu iki önemli adamın kişisel ilişkileri, aralarında geçenler, tartışmaları, kavgaları, küslükleri kuşkusuz dikkat çekici. Ama Anılar, Düşler, Düşünceler'i okurken anlıyoruz ki bir kere daha Freud olmasaydı Jung da olamayacaktı. Freud'u reddedip sırtını dönmeseydi bugün Jung'u hiç kimse konuşmayacaktı. Ve daha da ilgi çekici olanı Jung Freud'un hastalığına gizliden gizliye teşhis koymasaydı belki de analitik psikoloji diye bir şey hiç olmayacaktı. Freud Jung'a göre, her şeye rağmen nevrotik hastaları ciddiye alıp onların kendilerine özgü psikolojilerinin içine girmiştir. Bu nedenle ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlamış ve bu bağlamda yan tutmadığı için birçok önyargının üstesinden gelmeyi başarmıştır. Freud, Tevrat'taki eski peygamberler gibi yapay tanrıları devirip sahtekarlıklarının ve ikiyüzlülüklerinin maskesini düşürerek, çağımızda ruhun ne denli çürümüş olduğunu acımasızca göstermeyi görev bilmiştir. Medeniyete hız veren, onun bilinçdışına giden yolu keşfetmiştir. Ancak Jung, Freud'un en büyük korkusunun temelinde doğaüstünün yattığını fark ettiğini söylüyor. Ve Freud'un cinselliği işte bu korkuyla ikame ettiğini... Ona göre Freud eğer cinselliğin hem tanrı hem şeytan olan bir numen olduğu düşüncesine biraz eğilebilseydi, biyolojik bir kavramın içine böylesine sıkışıp kalmazdı. Farkına varabildiği tek yönün kurbanı olmaz, kendi şeytanının tutsağı olmazdı. İşte bu nedenle kahramandır Freud Jung'un gözünde, trajik bir kahraman. Jung, Freud'la ilk konuşmasında onun cinsellikten söz ederken gösterdiği yoğun duygusallığı fark edip şaşırır ve cinsellikle ilgilenmeye başlar. Ancak Freud'dan farklı olarak cinselliği ruhsal bütünlüğün vazgeçilmez öğelerinden biri olarak ele alır. Benim en çok ilgilendiğim, cinselliğin kişisel önemi ve biyolojik işlevinden öte, ruhsal bağlamı ve gizemli yönünü irdelemek ve böylece Freud'un büyülendiği ama anlayamadığı yönünü ortaya çıkarmaktı. İşte yollar böylece sonsuza dek ayrılır. Freud yaşamının sonuna dek Jung'a küs kalır. Jung Freud'la düşünsel ve ruhsal olarak yolunu ayırdığında delicesine bir yolda yürümeye de karar verir. Bu yol deliliğin sınırlarına gitmektir. Başka türlü hastalarıyla bağlantı kuramayacağını bilir ve en mühimi de kendi bilinçdışıyla. Bilinçdışıyla bağlantı kurma süreci oldukça uzundur ve Jung en önemli çalışmalarını bu süreç sırasında kaleme alır. O kendi ruhunu ve benliğini kobay yapan bir biliminsanıdır artık. Kuramını temellendirmek ve genişletmek hedefi, deliliğin içine batmaktan da kurtarmıştır Jung'u. Düşleri, çizimleri, kendi elleriyle inşa ettiği evi ve yaşamı... Hepsi en başta ifade ettiği gibi bilinçdışının gerçekleştirdiği bir öyküye dönüşür gözümüzün önünde. En önemlisi de Jung çağın ruhunu kavramayı da, anlamayı da başarmıştır şaşırtıcı şekilde. Geçmişiyle ve bilinçdışıyla bağlantısını koparan insan yığınlarının lanetli bir altın çağı umutsuzca beklediğini fark etmiş, buna karşı bir yol, bir çıkış bir şifa yöntemi önermiştir. Onun içindir ki her ne kadar görmezden gelmeye çalışılsa da bu mistik insan üzerinde gün geçtikçe daha çok konuşulmaya, düşünülmeye başlıyor, ruhu edebiyatın, sinemanın, müziğin içine sızıyor. Ne zaman jung okusam deliriyorum. Rüyalarımın içeriği de deliriyor. Sanki zihnimdeki uyuyan canavarları uyandırmışım gibi uzunca bir süre kendime gelemiyorum. Bilmiyorum bana çok zihin açıcı gelmiyor. Sanki bir din olup üstüme çoraklanıyor jung'ın yazıları. Karşılaştığım herşeyde bir sebep arıyor başka bir olayla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde elime Jung'la ilgili başka bir kitap geçti ismi C. G. Jung'ın evi Jung'ın o meşhur zürih gölünün kenarındaki evini ve muhteşem kitaplığını gördüm. Ve kendi kendime Foucault'nun psikologlar hakkındaki düşüncelerini düşündüm. Distopyadan farksız yaşamlarımızda her yeni kafka sabahında kendimi neden mistik hayaletlerle bunaltayım ki ? Jung'ın evi gibi bir evim olsa belki... Jung en çok sevdiğim ve insan ruhunu en geniş kapsamıyla almak için dünyanın dört bucağına gitmiş kültürün ve dinin insan ruhunu anlamadaki önemini ortaya koymuş bir adam. HAkkında yapılan film biraz ınırlı olmuştu ama yine de adını duymak adına iyiydi. HErkese tavsiye ederim onu. Anlaması zordur tabii. Herşeyi anladım diyemez insan öyle 1 kitabını1 kere okuyunca. Ama insan deyince neleri dikkate almak gerektiğine dair ipuçları bulmak için bile değer bu çabaya. Freud temel içgüdüye vurgusu yüzünden herkesin ilgisini çeken ama ruhu sınırlı algılayan birisi diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/fuarini-birakmayan-sehir-ya-da-bir-efsaneye-sahip-cikmak", "text": "Ben buna öncelikle, kim ne derse desin, kitabın büyüsü diyorum. Yazarın, yayıncının, reklamcının, medyanın, kitabın ve okurun aynı anda aynı yerde gerçek anlamda bir arada var oluşundan alınan haz, diyorum. Bir okur olarak fuar içinde, o ana kadar hep bir adım mesafede durduğum kitabın merkezine, sanki tam kalbine ellerimle dokunuyorum... Bir yanılsama mı, belki; gerçeklik mi, muhtemelen... Kitap Fuarı, Tepebaşı'ndaki eski yerindeyken, aslında bir tür yaşayan şehir efsanesi gibiydi, bugün gelinen noktada, şehir halkı olarak kısa bir süre önce kendi ellerimizle yarattığımız şehir efsanesini hayatta tutma çabası da var. Fuara gitmek, nerede olursa olsun, her sene tekrarlanması gereken bir ritüel gibi yaşanıyor hala. Peki o eski tadı var mı? Yok elbette. Ama nerede o eski bayramlar, hayıflanmasına geliyor galiba kitap fuarı da, ne de olsa her yıl şaşmadan hem bayramları kutlayıp hem de hiç tadı yok diye hayıflanmaya alışkınız. Bütün bunlara ek olarak fuar organizasyonunu da es geçmemek gerek elbette, İstanbulluları ve İstanbul çevresinden gelenleri fuara taşımak için çok çaba sarf ettikleri açık. Her yıl oldukça yüklü, renkli bir programla çıkıyorlar karşımıza. Bu yıla diğerlerinden farklı olarak fuara eklemlenen iki tane yan etkinlik damgasını vuruyor: İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali ve 30 Ekim'de İstanbul'a dostluk treniyle ulaşan Word Express... Bir ayağı fuarda olmak üzere İstanbul'daki bir çok tarihi mekanda etkinlikler düzenleyen İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, her şeyden önce Türkiye'de bir ilk. Adını bu şehrin çıkardığı en büyük edebiyatçılardan birinden, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan alan bu ilk edebiyat festivalimizin birinci yılının en büyük eksiği ise ne yazık ki Tanpınar... Edebiyat okumaları, paneller, partiler var ama Tanpınar pek yok. Festival yöneticileri bu yılın bir hazırlık niteliğinde olduğunu söylüyor, Tanpınar'a dair yapılması gereken çalışmalara başladıklarını, 2010 yılında büyük edebiyatçımızın hakkını vereceklerini vaat ediyorlar. Tanpınar'ın romanlarındaki İstanbul gezilerini yapmak, Tanpınar'ın eserlerinde yer alan bestecilerin eserlerinden oluşan konserleri dinlemek bir yıl sonraya, bir sonraki sonbahara kaldı. 31 Ekim'de başlayan bu festivale katılmak için iki gününüz var. Son iki günün en dikkat çekici etkinliklerinden biri Asmalımescit Şimdi Cafe'de bugün saat 18.00'de yapılacak Şehir ve Zaman temalı Hare ile Edebiyat Kahvesi. Etkinliğin Türk katılımcı yazarları Mine G. Kırıkkanat, Hakan Günday ve Barış Müstecaplıoğlu, Yarın akşam saat 21.00'de Getto'da düzenlenecek, yazarların DJ'lik yapacağı kapanış partisi de oldukça dikkat çekici görünüyor. 12 farklı ülkeden 23 genç yazar Avrupa'nın çeşitli ülkelerini dolaşarak, oralara kanlı canlı edebiyat nakli yapıyorlar nicedir. Bu edebiyat treninin son noktası ise İstanbul, edebiyat festivali ve kitap fuarıyla birleşen trene yetişmek, tartışma ve çeviri atölyelerine, edebiyat okumalarına, film gösterimlerine katılmak için de son iki gününüzün kaldığını hatırlatmadan geçmeyeyim. Bu iki organizasyon, 2010 yılında kültüre başkentlik etmeye hazırlanan İstanbul için, 2010'un bir adım ötesinde, edebiyat adına küçük denemeler gibi görünebilir. 2010'da yaşayacaklarımızın da bir tür habercisi durumundalar. 2010 yılından daha çok edebiyat, daha derinlikli tartışma ortamları ve elbette daha çok katılımcı bekliyoruz şehir halkı olarak. Kim bilir, belki de kitap fuarı gibi yeni bir efsane yaratmaya hazırlanıyoruzdur, neden olmasın?!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/garip-artik-garip-gelmiyor-mu", "text": "İki Garip şairin hikayesini anlatıyordu Kelebeğin Rüyası; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur'un yaşam hikayesini. Hiç unutamadığım bir sahne; bir hastane koğuşunda, Muzaffer Tayyip Uslu amansız hastalığıyla baş etmeye çalışırken yanında öğretmeni Behçet Necatigil bekler ve Rüştü Onur gelir heyecanla. Elinde bir kitap vardır. Öyle bir kitap ki, Muzaffer'i ayağa kaldıracaktır. Üç şair büyük bir heyecanla karıştırırlar sayfaları. Kitabın adını ve yazarını görürüz: Orhan Veli, Garip. Ama o kadar. Ömrünü dile ve şiire adamış bu üç kişinin heyecanının sebebi izleyiciye anlatılmaz. Anlatılmadığı için de söz konusu film genç ölmüş iki insanın dramından öteye gidemez. Ne Garip'in yoksulları, sokağı içine alan dili, ne bu dilden büyülenen ve edebiyata yaklaşan yoksul çocukları ne de dilde gerçekleşen devrimin heyecanı anlatılır. Karton sahneler kalır geride. Oysa edebiyatımızın, Türk şiirinin köşe taşıdır; akışını, yönünü değiştiren bir seldir Garip. Öyle bir değişiklik ki, peşinden İkinci Yeni'yi getirmiş, öyle bir değişiklik ki bugün o kadar içselleştirildiği için neredeyse burun kıvırarak Garip, bugün artık hiçbirimize garip gelmiyor, dediğimiz kadar sıradan, bizden. E öyleyse amacına çoktan ulaşmış demek ki. Hayatı değiştirmenin, devrim dediğimiz şeyin bir kez daha dilde gerçekleşeceğini hatırlamak ve edebiyatın, edebiyatçının buna muktedir olabileceğini yeniden kavramak, Garip şiirinin öncülerinin yüzüncü yaşlarını kutlamak için iyi bir fırsat olabilir. Çok yaşasın Garip!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/gecegezen-kizlar-hep-tomris-uyar", "text": "Türk öyküsünün kraliçesi Tomris Uyar bu hafta 70 yaşına bastı, kutlu olsun! Şairleri kendine aşık eden, ilhamla dolu olan, ilham veren, bir kadın olarak cinsel ve sanatsal özgürlüğünden vazgeçmeyen, pekala gündelik politikayla didişen, sonra da onun ötesine geçen, yerli yersiz kullanılan sözcüklere kızıp, kullanmaktan imtina eden Tomris Uyar... İpek ve Bakır, Yürekte Bukağı, Dizboyu Papatyalar, Yaz Düşleri Düş Kışları... bir yana, benim için Tomris Uyar, hep Gecegezen Kızlar. Çünkü uykuda uyanık, düşte gerçek, acıda mutluluk, dile yöneltilmiş en dişil alay Gecegezen Kızlar ve hep Tomris Uyar. Düşe kan yürüdü. Gecegezen Kızlar uzaklarda bir balkonda, kendini asmış bir adamın rüzgarda kımıldayan, usulca sallanan karaltısını seçti. Kilisede bir mezosoprano ses, bir ağıt söylüyordu. Çünkü kan yürüyen düşlerde gezer ancak Gecegezen Kızlar, uyanıkken gezmeleri de görmeleri de mümkün değildir, ondandır gece gezmeleri ve ondandır bir tek düşlerinde uyanık kalmaları. Gündüz bir fabrika ve ayıklanacak fasulyelerden başka bir şey yokken hayatta, geceleri sonsuz bir bilinçdışı tarih içinde, bir tanrıça kılığında hatta, şehirde ve şehrin tarihinde dolaşabilirler. Tomris Uyar, pekala dilin de, düşlerin de sınırını zorlamaktadır Gecegezen Kızlar'da. Ciddi bir aidiyetsizlik göze çarpar burada, ne şehre, ne tarihe, ne de düşlere aittir \"çifte kahraman\"ı, görür, duyar, fark eder ancak dahil olmaz, sirayet etmez hiçbir şekilde. Elinize sağlık ama bir hatayı düzeltmek icap ediyor. Tomris Uyar bu sene 72. yaşına girmiş bulunuyor. 15 Mart 1941 doğumludur. Saygılar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/geldi-catti-yildokumu-zamani", "text": "Yıl sonudur, cümlemizin muhasebe vakti. Eteklerde dökülen taş kalmayacak illa, olduk olmadık hesapların hepsi görülecek, etraftaki her şeyi derleme toplama telaşına boğazımıza yapışan, gözümüze sokulan listeler eklenecek. Bu kervana katılmamak mümkün mü, değil elbette, üstelik herkesin muhasebesi de kendine... Ben edebiyatı listelemek yerine geçtiğimiz yılın hem göze çarpanlarını hem gözden kaçanlarını, hem çok konuşulup yer işgal edenlerini hem de kıyıda köşede kalanlarını sizin için şöyle bir kolaçan edip toparlayayım dedim. Buyurun 2009'un kısa edebiyat turuna. Herkese bol okumalı, iyi yıllar. Edebiyat dergiciliğine can suyu verildi: Öncelik elbette bu satırları okumanıza yol açan Sabitfikir'e. E-dergimiz, bu alandaki kocaman boşluğu doldurmak ve ardından geleceklere yer açmak adına 25 Ağustos tarihinde elektonik ortamda yayına başladı. Edebiyat dergiciliğinin ölmeye yüz tutan bir yanına can suyu verildi de denebilir. 427 roman yazıldı: 2000'lerde başlayan roman yazma çılgınlığı, bu yıl tavan yaptı. Tam 427 roman ve bunun yarıdan fazlası ilk roman. Rakamlar mutluluk verici ama yazılanların ne kadarı okunabilir, işte onu hepimiz tartıştık, önümüzdeki yıllarda da tartışmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Aşk ve Gurur'u zombiler bastı: Pek de iyi oldu. Cin fikirli bir yayıncının edebiyat projesi olarak edebiyat dünyasına giren Aşk ve Gurur ve Zombiler tüm dünyada çok satanlar listelerinin üst sıralarına yerleşti. Bu proje, Jane Austen'ın edebi zekasının 2009 yılına bile uyarlanabileceğinin açık bir göstergesiydi. Sema Kaygusuz Yüzünde Bir Yeri yazdı: Ve Ayfer Tunç Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihini, Mehmet Anıl Forbes Cinayetlerini, İskender Pala Katre-i Matemi, Gaye Boralıoğlu Aksak Ritimi... 2009 yılının aklımızda ve gönlümüzde yer eden Türk romanları içinde işte ilk beşi. Yılın hayalkırıklıkları: Arka arkaya yayımladığı Ankara Polisiyeleri ile gönlümüzde taht kuran Emrah Serbes'in Erken Kaybedenleri beklediğimiz parlaklıkta değildi ne yazık ki. Serbes erkeklerin ilk gençlik yıllarına dalmış ancak bu verimli alandan sadece tek bir sesle çıkmıştı. Yılın diğer hayal kırıklığı ise Barış Müstecaplıoğlu'nun Bir Hayaldi Gerçekten Güzeli. Fantastik türde yazan ilk Türk yazarı olan ve kitap eleştirilerini keyifle okuduğumuz Müstecaplıoğlu'nun bu son romanına fantastiğin büyülü elinin değmemesi üzerimizde hayal kırıklığına sebep oldu. Ve Elif Şafak'ın Aşkı. Kitabın satışıyla doğru orantılı üzerimizde yarattığı hayal kırıklığı. Bir türlü derinleşmeyen, içimize işlemeyen, hikayenin her yerinde yalnız ve yalnız yazarın sesini duyduğumuz bir roman olmuştu Aşk. Ama okumaktan da geri durmadık tabii. Tarihi değiştiren tarih kitapları: Yaşayan en büyük tarihçilerimizden Halil İnalcık'ın büyük çalışması Devlet-i Aliyye ile Cemal Kafadar'ın Osmanlı'da birey olmayı gündeme getiren Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İkeni kendi tarihimize bakış açımızı etkiledi. Osmanlı'da gündelik yaşam üzerine daha çok düşünmeye başladık. Sade suya tirit Vampir hikayeleri: Bu yıl yayımlanan cümle vampir kitabının satış rakamları inanılmaz. Vampir kitapları akıl çağının gönlümüzde ve hayallerimizde açtığı derin boşlukları doldurmanın yeni popüler yollarından biri de ondan... Yanıtım sizi tatmin etmediyse eğer dergimizin 11 Aralık tarihli Vampir Kitaplarını Neden Okuyoruz? adlı dosya çalışmasına etraflıca bir göz atabilirsiniz. Şifalı bitki kitaplarının ruha iyi gelmediği tecrübe edildi: Hangi kitapevine sorarsak soralım bu yılın edebiyat dışı en çok satanlarının şifalı bitkiler kitapları olduğunu gördük. Özellikle de Ahmet ve Elmas Maranki'nin Şifalı Bitkileri. Türk öykücülüğünün annesi Nezihe Meriç'i kaybettik: Öykü bir yaşamdır, öykü bir iksirdir. Onsuz olunmaz demişti, Türk edebiyatına kadın yazar olma durumunu kazandırmıştı. Varlık ve Hiçlik 66 yıl sonra Türkçeye çevrildi: Jean-Paul Sartre'ın başyapıtı, onun felsefesinin kutsal kitabı kabul edilen Varlık Ve Hiçlik yazılışından 66 yıl sonra Türkçeleşti. Herta Müller Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı: Herkese çok şaşırmak, Türk okur-yazarlarına ise depolarda tozlanan Herta Müller kitaplarını ortaya çıkarıp okumak düştü. Çizgi klasikleri çok sevdik: Romeo ve Juliet, Machbeth, Hamlet, Dava, Fırtına ve diğerleri. Çizgi klasikler 2009'un en keyifli yayıncılık projelerinden biri oldu hiç şüphesiz. Yaşadığımız zamanın adı kondu: Post-entelektüel dönem! Hasan Bülent Kahraman Post-entelektüel Dönem ve Edebiyat adlı çalışmasında içinde bulunduğumuz dönemin, kültürel arayışın ve karmaşanın adını işte böyle verdi. Kayıp Sembol bulunamadı: Dan Brown'un, daha önce yazdığı çoksatar romanların bir kopyasını çıkardığını gördük Kayıp Sembolde. Ve anladık ki çoksatan bir roman yok, ruhlarımızdaki kayıplara deva olsun, gerçek kayıp sembolü bize buldursun!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/geride-birakilanlar-mi", "text": "Ah ömrümde duymadığım, duyduğuma da inanamayacağım bir şey: Bilerek unutulan, bilerek bırakılan kitaplar! Nerede oluyor bu yahu, olay İsveç'te falan mı geçiyor derken, anlaşıldı. Bizim ülkemizde gerçekleştiriliyormuş ama Avrupalılar tarafından! Antalya'da bir kitabevi, turistlerin otellerde bıraktıkları kitapları toplayıp daha sonra 1 liraya tekrar satıyormuş. Bir yılda tam 10 bin, evet yanlış okumadınız, tam 10 bin kitap toplamışlar. İngilizce, Rusça, Almanca, Fransızca ve Flemenkçe kitaplar. Olay şöyle gelişiyor sanırım; tatile çıkacak Avrupalı süpermarkete, AVM'ye gider mayo, bikini, kova kürek takımı ve çoksatan birkaç kitap alır. Tatilin sonuna geldiğinde artık işe yaramayan kova kürek takımını plajda unutur gibi aldığı kitapları da bırakıverir geride. Kitap bir piyasa malı ise sadece, pekala olabilir böyle. Yoksa sadece alım gücü de değil, insan ona dokunan, onu etkileyen, bağlantığı kurduğu bir cümleyle bile bile bu kadar rahatça vedalaşamaz, ya da en azından onu emin olduğu birilerine vermek, o şekilde elden ele geçirmek ister. Başka türlüsü gelmiyor aklıma. Peki şimdi de bu haberi destekleyen bir başka habere geçelim. Bir turizm şirketinin hazırladığı \"geride bırakılanlar\" listesine. Sabitfikir'de yayımlanan haber şöyle: \"Travelodge'un yaptığı açıklamaya göre, misafirler tarafından tatil sonrası otellerde bırakılan kitapların sayısı geçen yıl 22 bini bulmuş. Listenin başında ise E. L. James'in Özgürlüğün Elli Tonu isimli romanı yer alıyor. Söz konusu kitapların otel müşterileri tarafından bir sonraki müşteriye hediye olsun diye mi, yoksa sıkıcı oldukları için özellikle mi bırakıldıkları ise muamma...\" Muamma mı? Belki. Ama akıl yürütmek zor değil. Liste de E. L. James'in malum \"elli ton\"larının üçü de mevcut, diğer kitapların çoğu da bestseller, edebi değeri çok da yüksek olmayan kitaplar. Lakin söz gelimi, listenin sonunda da yeralsa da, Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby'si de var. Artık bir klasik olarak kabul edilen, Amerika'nın ruhuna değdiği inanılan Muhteşem Gatsby, ya o kadar muhteşem bulunmuyor günümüzde ya da herkes okusun diye bu şekilde paylaşılıyor. Kısacası eserler değerlendirince akıl yürütmeler birbirini tutmuyor. Muamması burada. Sabit aklım ve yüreğim, bütün bunların yine de alım gücüyle ve edebiyatın piyasalaşma süreciyle ilgili olduğunu söylüyor bana. Ben olsam diyorum, param da olsa, aldığım bütün İskender Palalar'la, Elif Şafaklar'la, piyasa için yazılmış tüm sultanlı padişahlı romanlarla, kötü çevirilmiş tüm fantastik serilerle, toplama gazete yazılarıyla, ve elime bir şekilde geçen daha pek çok bestseller, kişisel gelişim kitaplarıyla falan çoktan vedalaşırdım. Bir oh çeker, rahatlardım. Ama olmuyor işte, durup duruyorlar gözümün önünde. Onlar bir yana, sevdiğim edebiyat eserlerini kütüphanemden alabilmek için canımı da almanız gerek, bırakın bile isteye bırakmayı. Ey fakirlik, ne yükler bindirirsin sen üzerimize... Biliyorum tuhaf bir başlık gibi duruyor ama elimde değil. Kitap seven bir insanı gördüğümde, hiç tanımasam da hep tanıyormuş gibi ona sarılmak hatta sevmek istiyorum. Ama gelir geçer bir kitap severi değil. Yanlış anlaşılmasın; ayrımcılık yapmıyorum ama gönül bu işte. Yol geçen hanı da değil. Herkesi kabul etmiyor. Her kitap severi de. Bir insanın kitabı değersizleştirmesi rahatsız olduğum bir durumdur. Bu habere göre de bence bahsedilen otellerde ya da tümünde kitaplıklar oluşturulmalı. Unutulan Kitaplar adı altında merkezi bir kütüphane açılmalı. Özellikle öğrenciyken para biriktirip aldığım kitapların değerini anlatabilmek isterdim. Ama zaten anlayanlar anlar; kitap okuyanlar... En güzel tatilinizin kitap havuzlarında geçmesi temennimle... Biliyorum tuhaf bir başlık gibi duruyor ama elimde değil. Kitap seven bir insanı gördüğümde, hiç tanımasamda hep tanıyormuş gibi ona sarılmak hatta sevmek istiyorum. Ama gelir geçer bir kitap severi değil. Yanlış anlaşılmasın;ayrımcılık yapmıyorum ama gönül bu işte. Yol geçen hanı da değil. Herkesi kabul etmiyor. Her kitap severi de. Bir insanın kitabı değersizleştirmesi kadar rahatsız edici bir durum olmasa gerek. Bu habere göre de bence bahsedilen oteller de ya da tümünde kitaplıklar oluşturulmalı. Ya da Unutulan Kitaplar adı altında merkezi bir kütüphane açılmalı. Özellikle öğrenciyken para biriktirip aldığım kitapların değerini anlatabilmek isterdim. Ama zaten anlayanlar anlar, okuyanlar beni. En güzel tatilinizin kitap havuzlarında geçmesi temennimle..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/germinal-modern-insanin-kara-yazisi", "text": "Böyle bitirir Emile Zola başyapıtı kabul edilen Germinal'i. Romanın başkahramanı Etienne Lantier, 1860'larda Kuzey Fransa'daki bir madende geçici işçi olarak çalışır, aşırı sol görüşleri buradaki insanlık dışı çalışma ortamında bileylenir bileylenir. Ve derken isyan patlak verir. Grev başarısızlıkla sonuçlanınca, madenciler madeni sabote ederler, ortaya çıkan göçükte mahsur kalanlar arasında Etienne ve sevgilisi Catherine de vardır. Öyle dramatik, öyle aşk dolu, öyle yaşam dolu bir kurtuluş sahnesi yazar ki Zola, hem modern edebiyatın hem de yeni dünya insanının hafızasına kazınır. Sanayi Devrimiyle birlikte baş veren natüralist, realist edebiyat ekolünün en önemli yapıtlarından biridir Germinal. Zola, hem sermayenin yıkıcılığını hem de sosyalist ve anarşistler arasındaki görüş farkını bire bir ortaya sermekten çekinmez. Bu anlamda o kadar sarsıcı bir metin yaratmıştır ki, gerçeğinden ayırt edilemez bir şekilde acımasızdır da. En az ölümlü olduğunu bilmezden geldiği kadar, yaşamının bu sistem içinde herhangi bir değeri olmadığını da bilmezden gelerek yaşamayı tercih eden modern insanın yüzüne tokat gibi patlar... Muktedirler eliyle 1800'lere kadar geri gittmişken, edebiyatın eliyle o günden bugüne bakmak da ayrı bir yürek istiyor. En azından sömürünün karanlığında ruhen kaybolmamak için, ölmüştür geçmiştir diyenleri bir kez daha duymamak için. Kara yazıyı, yazarlar, romancılar değil iktidar ve sermayenin işbirliği yazmakta nicedir. Kara, kin dolu bir ordu, hazırlığını bir asır sonraki hasada yetiştiremedi, ne kinleri yetti, ne kömürün bedenlerine yapışmış en karası. Ama geri sayım, Zola'nın başlattığı yerden, hala devam ediyor. Germinal, gerçek anlamı olan bereketle, filizle, tohumla, ürünle anılacağı günleri bekliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/gorunen-koye-dogru-atilan-isaret-fisegi", "text": "Şu gün edebiyat dünyamızda tartıştığımız birinci gündem konusu eleştiri, eleştirinin kitap tanıtım yazısına sıkışması, kitap tanıtım yazılarının eleştirinin ve edebiyatın içini boşaltma noktasına gelmesi, eleştirmen etiğinin sarsılması... Sorunu yeni gibi tartışıyoruz ama elbette kendini göstere göstere gelen bir sürecin umarım- sonundayız aslında. Semih Gümüş'ün bundan tam yirmi yıl önce kaleme aldığı ve şimdilerde yeni bir baskısı yapılan Roman Kitabı adlı çalışması bunun, bu sürecin ne kadar gerilere gittiğinin belki de en sağlam kanıtı. Gümüş, yirmi yıl önce bugünü anlatmış, anlatmış ya geldiğimiz nokta malum. Her anlamda dipteyiz, sondayız... Büyük bir değişim sürecinin içinden geçiyoruz, eleştiri sarsıntıda, edebiyat dergileri sarsıntıda, e-kitap dolayısıyla yayımcılar, dağıtımcılar sarsıntıda. Sistem değişiyor hanımlar, beyler. Koltuklarına yapışanlar, kısa bir süre içinde yapıştıkları şeyin artık sadece koltuk olduğunu görecekler. Yazarların ve çevirmenlerin daha çok kazandığı, okura daha kolay ulaşabilecekleri, editörlük mesleğinin anlamının olduğu, içinin doldurulduğu, kitap tanıtımlarının ikiyüzlülüklerinin sona ereceği, gerçek eleştirinin niteliğinin tartışılacağı bir ortama hazır olanlar, koltuğa, koltuklara gerek olmadığını da anlayacaklar. İddia değil, tehdit değil, kehanet hiç değil benimkisi. Olsa olsa görünen köye doğru atılan bir işaret fişeği... Bütün bunlardan eminim, çünkü her şeyden önce dile ve dilin dönüştürücü gücüne inanıyorum. Yazınsal gücün an gelip yazarını olanakları dışında zorlayabildiğini, eleştirinin ise Gümüş'ün de dediği gibi nesnesiyle, yani ele aldığı eserin yaratıcı gerçekliğiyle bütünleşebildiğini, biliyorum. İyi eleştirinin kötü eleştiriyi kovacak gücü kendi içinde bulacağını, biliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/grangé-ne-yazar-nasil-olsa-coksatar", "text": "Ani bir kararla yazarlığa geçen ve kısa süre içinde iki milyondan fazla okura sahip olan bir yıldız-yazara dönüşen Jean-Christophe Grange... Türk okurları onu haliyle, ülkücü-mafya-siyaset ilişkilerimize odaklanan Kurtlar İmparatorluğu adlı romanıyla tanıdı ve tuhaf bir şekilde sevdi. Bu roman da tıpkı yazarın diğer çalışmaları gibi çok okunmuş, çok tartışılmış ama gerilim tozunun verimliliğiyle sevilmişti. Kurtlar İmparatorluğu'nun ardından Siyah Kan, Şeytan Yemini ve Koloni geldi. Şimdi ise karşımızda mürekkebi kurudu kuruyacak, Ölü Ruhlar Ormanı... Grange, kendi deyişiyle Anglosakson dünyasının yazarı yaftasını pek sevmiyor ve bu önyargıyı roman kahramanlarını çoğu zaman üçüncü dünya ülkelerine göndererek kırmaya çalışıyor. Hiç şüphesiz beyhude bir çaba! Yazar ne derse desin, doğunun üstünden kibirle geçen batılı göz olmaktan kendini hiç kurtaramıyor. Tıpkı son romanı Ölü Ruhlar Ormanı'nda olduğu gibi. Romanın kahramanı ne kadar sol görüşlü, kadın ve eski hippi ailesinin bir ferdi olsa da, Parisli bir sorguyargıcı nihayetinde; bir zamanlar büyük bir ilgiyle gezdiği Latin Amerika ülkelerinde maceradan maceraya koşarken, klimasız devlet dairelerinin, leş kokan varoşların ve beyaz kadının karşısında aşağılık kompleksi yaşayan bu ülke insanlarının duygularının altını çizmeden edemiyor. Ve en mühimi Latin Amerika ülkelerinin cangılları aracılığıyla bilinçaltına doğru çıktığı turistik yolculuğu hiç mi hiç gerekçelendiremiyor. Sonda söylemem gerekeni hemen başta arz ettikten sonra, gelelim hikayeye. Biraz önce de belirttiğim gibi kahramanımız Parisli bir sorgu yargıcı Jeanne Korowa; otuzbeşinde, çocuğu, kocası, doğru düzgün bir sevgilisi olmayan, daimi bir ilgi-sevgi açlığıyla depresyonun derinliklerinde yaşayan, elbette alışveriş ve zayıflama takıntılarından mustarip klasik bir modern dünya tutunamayanı... Çocukluğunda yaşadığı ve ailesinin hayatına malolmuş bir şiddet olayı neticesinde hukuk okumuş, sorgu yargıcı olmuş. Ancak erkeklerin ve şiddetin hakim olduğu meslek hayatında da, özel hayatında olduğu gibi, yeterli tatmini bulmaktan çok uzak. Ne çocukluğundaki davayı sonuçlandırabilmiş, ne şimdilerde istediği davaları alabilir pozisyonda. Depresyon hapları, az yemek, çok iş üçgeninde ömrünü tüketiyor. Ta ki kendisine daimi kur yapan iş arkadaşlarından birinin, Francois Taine'nin eline gelen ilginç bir cinayet vakasıyla karşılaşana kadar. Taine, Jeanne'nın ilgisini üzerinde tutmak adına biraz gayrı resmi de olsa, cinayet davasına kahramanımızı da ortak ediyor. Bu cinayet kısa süre içinde üçleyip, bir seri cinayet vakasına dönüşüveriyor. Birbirleriyle genç ve biraz kilolu olmaları dışında herhangi bir bağlantıları olmayan kadınların yenerek vahşice öldürüldüğü, katilin cinayet mahalline çizdiği tuhaf işaretler dışında hiçbir iz bırakmadığı seri cinayetler... Olaylarla ilgili çok kritik bir bilgiyi ele geçirdiğini söyleyen Francois Tain'in yakılarak öldürülmesi ile tam o sırada Jeanne'nın karşısına tuhaf bir şekilde çıkan yakışıklı bir psikiyatristin elindeki veriler çakışınca, sorgu yargıcımıza Latin Amerika yolları görünmeye başlıyor. Tarih öncesi insanların vahşi özelliklerini içinde taşıyan, çift karakterli otistik bir katilin peşi sıra, tüm hayatını, işini geride bırakıyor Jeanne Korowa. Bu cinayetlerin ardında yatan sır perdesini kaldırdığında, insanlığın içini dolduran kötülüğün ve vahşetin gizemini çözeceğine inanıyor... Grange bu noktada Nikaragua, Guatemala, Arjantin gibi ülkelerde yaşanan siyasi vahşetlere, devrimlere, karşı devrimlere, diktatörlük rejimlerine, insanlık dramlarına odaklanıyor. Yazarın burada herhangi yaratıcı bir dramatik kurguya hiç ihtiyacı yok zira yakın tarih o kadar vahşi, öylesine üzüntü verici ki, okurun üzerinde şüphesiz iz bırakıyor. Kısa birkaç paragrafla özetlense de bu ülkelerin kaderi ve toplumların yaşadıkları şiddet ister istemez insanın kanını donduruyor, bir parçasıyla da bizlere fena halde tanıdık geliyor... Yazarın sola yatkın, eşitlikçi ve adaletli dünya görüşünün bazı noktalarda içimizi ısıttığını da söylemeden geçmeyeyim. Ne yazık ki, biz okurlar olarak bu keşiften pek de nasibimizi alamıyoruz. Grange roman boyunca, Jeanne'nın tüm o koşuşturmacaları sırasında, bütün karakter tahlillerinde, hep derinleşecekmiş gibi yaparak, yüzeyde kalmayı başarıyor. Bu durum romanın sürükleyiciliğine hizmet ediyor şüphesiz ama sonuçta elleri bomboş kalan okurun aldatılmışlık hissi baskın çıkıyor, diyebilirim. Joachim'le Jeanne'nı birbirine çeken şeyin ne olduğu da son derece belirsiz kalarak hikayenin ana ekseninin bir türlü oturmamasına yol açıyor. Ölü Ruhlar Ormanı, gerilim düzeyi ve temposu yüksek, akıcı bir roman, şüphesiz ki ülkemizde de çok okunacak. Benim tavsiyem, bol yeşillikli, heyecan dozu yüksek bir gerilim romanı olarak okunması, yoksa katilin içindeki ormanı arayıp bulan, içimizdeki vahşetin ve kötülüğün kaynağını sorgulayan, modern insana doğal bir çıkış yolu sunan, derinlikli bir hikaye olarak değil... Yukarıda yazılanlara katılmakla birlikte, ayrıca; antonio freud anlatıldığı gibi joachim'e benzememektedir. Anlatılana göre genetik değişimler gösteren bir varlık, bu bağlamda daha akılcı bir şey düşünülebilirdi. Heyecen, gerilim ve macera düzeyi üst seviyede bulunan kitapta hala bazı soru işaretleri vardır. Palin nerden gelmektedir, ayrıca anlatıldığına göre binlerce metre yükseklikten askerler tarafından denize atılan insanlar, yaralı bir şekilde orman hayatına terkediliyor. Dolayısıyla bu insanlar orman hayatına ayak uydurmak zorunda olduklarından, geriye, yani ilkel çağdaki insanlara benziyorlarmış. Çok saçma! evet hayallerin sınırları yoktur ama işi tadında bırakmakta gerekir. Sonuçta bir kitap yazıyorsunuz ve bunu belki yüzbinlerce insan okuyor. Hikayenin sonunun mutlu sonla bitmesi iyi oluyor. Evet okunmaya değer bir kitap ama insanın kafasında bazı soru işaretleri bırakabiliyor. Bu da kişinin bakış açısına ve eleştirel yönüne göre de farklılık gösterebilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/gun-be-gun-unuttugumuz-dualar", "text": "Dilin insanı kendine büyü gibi çeken o sınırlı, hapishanemsi evreninde kendini gerçekleştirmeyi başarmış, dil içinden kendi diliyle çıkabilmiş bir yazar ister istemez zamanı içinde öncüdür de biraz. Kişisel başarısı, kişisel savaşımı başlı başına bir kutlamaysa da bizi sadece öncülüğü ilgilendirir, ne de olsa kendini ancak kopyalama yoluyla çoğaltan dilin sınırlarına doğru atılmış her adım toplum için müjdedir. Bir meyveyi yerken nasıl ki ait olduğu ağacın da özüyle karışıp bir parça da o ağaçtan oluyorsak, bir metni okurken de yazarının özbenliğine öyle dokunuruz sanki; biraz açlığımızı bastırma gerekliliği, biraz da o ağacın lezzetine, o ağaç olmanın nasıl bir his olduğuna duyulan merak... Sema Kaygusuz, işte tam bu noktada, dilimize müjdelerle, esinlerle gelmiş bir yazar. Eski kitaplarla uğraşmak bizim eleştiri geleneğimizde artık pek yer almayan bir adet haline geldi. Haftanın ya da ayın yeni çıkanlarının peşine düşmüş, önce ben tanıtayım, ben anlatayım derdinde bir eleştiri anlayışı, yeninin, en taze olanının peşine düşüp, eserin içini dışına çıkarmak, onu gündelik, sığ bir kategorizasyona tabi tutup sonra da yılsonu yılbaşı değerlendirmeleri dışında sonsuza kadar unutuluşa terk etmekte varlık buluyor. Öyle ki bir yazarın ve eserinin ilgi görebilmesi, konuşulması, değerlendirilmesi için ancak yeni olması gerekiyor. Yazar, sık aralıklarla yeni kitaplar üreten bir tür ortam tutsağına dönüştürülüyor ustaca. Eski, yeni üzerinden hatırlanıp yeninin olsa olsa geçmişe dönük katalizörü muamelesi görüyor. Büyük haksızlık; yazara da, eserine de; bu şekilde yönlendirilmeye çalışılan eleştirmene de... Oysa her okur gibi eleştirmen dediğimiz varlığın da bir beğenisi vardır, tesadüfen eline geçen bir kitabı beğendiğinde vakit bulup o yazarın diğer eserlerini de okumak ister söz gelimi; başlı başına yaratıcı bir yazın olarak kabul edilmesi gereken yazılarını ve hayal gücünü beslemek ister... Bizler birkaç ay gerimizde kalan ikinci romanı Yüzünde Bir Yeri bile hafiften unutmaya yüz tutmuşken, Sema Kaygusuz'un ilk romanına Fransa'dan verilen bir ödüldü bana tüm bunları düşündürten ve aldığı ödül bir yana yazarın Yere Düşen Dualarına değinmek istemem. Yere Düşen Dualar, yayımlandığı yıl (çok da eski değil, 2006), eleştirmenlerimizce çok, pek çok beğenilmiş birkaç olumsuz yargı dışında, hep iyi eleştiriler almış bir ilk roman. Yazarın yine çok beğenilen ikinci romanına dair yazılan eleştirilerde adı bile geçmiyordu oysa ki... Kaygusuz'un birinciden ikincisine aldığı yol, daha önce yazdığı öykülerinin romanlarında bıraktığı izler, tıpkı diğer yazarlara da yapıldığı gibi göz ardı ediliyor, yazar öncesiz ve sonrasız sığ bir şimdiye, bugüne terk ediliyordu. Ama eski romana verilen yeni ödül fırsattır eleştirmen için. Yazarını, eserlerini yeniden gözden geçirmek, gelişimini biraz olsun ayrıntılandırmak için... Yere Düşen Dualar iki bölümden oluşur: Üzüm ve Altın... Biri yer üstüne diğeri yer altına işaret eden bu iki şey, bedenle tabiatın birliğine de, bu birliği karmaşıklaştıran hikayeleştiren ruha da fazlasıyla işaret eder gibidir. Üzüm'de, kendi adalarında yok olmayı bekleyen bir baba kızın öyküsü, Altın'da büyük bir dönüşüm içinde olan anneyle oğlunun öyküsüne dönüşür. Zaman ne kadar homojense de tersine akar bu romanda; Altın'ın Ecmel'iyle oğlu Yaşur, Üzüm'ün Leylan'ı ile Leylan'ın babası Kutsi Karaca'nın geçmişidir çünkü... Leylan, babasının yaşamasızlığında, bir türlü gelmek bilmeyen ölümünde geçmişini, köklerini ararken, Yaşur, gizemli bir amaç peşine düşmüş annesinin ekseninde büyümeye, kendi olmaya çalışırken, bir yandan da bilinmeyen geleceğini oluşturur. Kaygusuz'un dili de düşleri de belli ki hem doğayla hem de insanın söze getirdiği tüm hikayelerle barışıktır: Kafasında düşünce taşlarıyla dolaşan eşkina balığından adaya gelen şehirlilerin ekolojik dengeyi nasıl bozduklarına, İsa'nın çilesinden Tevrat'taki Yakup'la Esava'nın hikayesine hafif bir solukta geçiverir. Yere Düşen Dualar'a Yüzünde Bir Yer'den baktığımızda ise yazarın giderek söze cimrileştiğini ancak o cimrileştikçe sözün kendi içinde çoğalıp zenginleştiğini görüyoruz. Bir de yazarın diline ait o estetize halin Yüzünde Bir Yer'de giderek kaybolduğunu, daha da doğallaştığını... Sema Kaygusuz, yalnız değil, onun gibi yenilere hapsedilen, üstünkörü, alelacele geçilen pek çok yazarımız var, hepsine bir bir geri dönüp yeniden bakmak dileğiyle!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/gun-gecer-gece-gelir-yeniden", "text": "Bilge Karasu'yla ilk karşılaştığımda yaklaşık on beş- on altı yaşlarındaydım, Göçmüş Kediler Bahçesi... İlk duygum sonsuz bir şaşkınlık olmuştu. Demek ki demiştim için için, edebiyat böyle bir şeymiş. Sonra diğerleri gelmişti tabii hemen arkasından, ama en çok Gece, illa ki Gece. Karasu'dan içime en çok Gece işlemişti. Hala zaman zaman hatırlatıp durur kendini. Güzel bir günde yaşadığınız bir yaralanma gibi, tatlı tatlı sızlar Gece zihnimde. On beş yaşımın saf sezgisine hak veririm. Demek edebiyat gerçekten de böyle bir şeymiş, derim... Bizzat kendi saflığımdır tabii burada söz ettiğim. Benim keşfim bir yana, Gece, Türk edebiyatının tartışmasız en önemli metinlerinden biridir. Yazın alanındaki geleneksel ölçülere, alışılagelmiş kalıplara, duruşlara, seslere, ne varsa işte orada, hepsine karşı bir duruştur. Bilge Karasu Gece ile yazı, yazar, anlatı, anlatıcı, karakter, öykü gibi tüm yazınsal kavramları değişime uğratmış ve özellikle dilin sınırlarını yitirmesine sebep olmuştur. Tabii bir de günün geceye dönmesine. 21 Aralık, evet, bir söz kıyametiydi. Ne çok konuşuldu, alay edildi, korkuldu belki de ya, bir ekinoks olduğu, en uzun geceyi içinde taşıdığı, mevsimin geçtiği, kışın geldiği, günün döndüğü, Temmuz'un yeraltından çıktığı, konuşulmadı. Bu en uzun gecenin, ne kadar, ama ne kadar da uzun, upuzun olduğu... Günü bile içine aldığı, kara bir kurdele gibi günün içine dolandığı. Konuşulmadı. Fısıldayanlar olmuştur tabii muhakkak. Gece sessizdir, fısıltılı, kara bir ormanın en derin yerinden hep seslenir. Gece Kitabı da, işte bu fısıltılı gece ormanının içinden çıkıp gelmiş gibi, sanki ilkgençlik sezgilerimin şimdiye vuran ışıklı gölgesi gibi. Tuncer Erdem, Bilge Karasu'nun Gece'sini, kitabın Ayrımı'nın 31 Bölümü'nü çizmiş. Çukur yerlere dolan gece, sözcüğün içindeki tüm duygusuyla Karasu'nun nasıl diline geldiyse, Erdem'in de kalemine öyle bulaşmış. Söz ve çizim birlik olup kat kat, perde perde üzerimize kapanmış. Gece Kitabı'nın sayfalarında gezindikçe ilk gençlik sezgilerim, bu defa da, büyü böyle bir şeymiş işte, diyor. Saflığına gülüp geçmiyorum ama bu sefer. Onun etkisiyle, hem kulak veriyorum gecenin sözlerine hem de bakışlarım geceye dalıp gidiyor. Not: Bir de Mustafa Horasan'ın desenleriyle Leyla Erbil'in Cüce'si var. Onu bir başka yazıya saklıyorum. Çünkü cimriliğimden bu yazıya eklemeye kıyamıyorum. Ve bir not daha: 2012 yılının romanlarından, öykülerinden, öne çıkanlarından, geride kalanlarından falan mürekkep listelerden yıldım doğrusu. Ama FikriSabit'in 'yılsonu dökümleri' gelenekseldir, diye haykıracak olan okurlarıma yine de kıyamıyor, bu yılın dökümünü, 2013'ün ilk haftasına bıraktığımı muştuluyorum. Bir de herkese edebiyatla dolu bir yıl diliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/haftalik-sansur-bulteni", "text": "Sürekli okurlarım Sabitfikir'in haber bölümünün tutkunu olduğumu, bu bölümü didik didik etmeden haftaya başlayamadığımı bilirler. Pazartesi oldu mu, derginin başına kurulup önce keyifli bir edebiyat turu atarım, demeyi çok isterdim tabi ama ortalıkta kol gezen genellikle, dünya edebiyat gündemi bir yana, can sıkıcı, isyan duygularını kabartıcı haberler. Bu haftakiler ise sanki hepsinden beter... Çok da kötümser olmak istemiyor, hatta kim bilir belki yazdıkça açılırım diyerek haftanın ucundan kıyısından sansüre, yasağa bulaşmış dört ilgi çekici haberine geçiyorum. İlki, aslında geçtiğimiz haftanın haberi. Bildiğiniz gibi William Burroughs'u, onu Türkçeştiren çevirmeni ve yayımcıyı yargılıyoruz ülkecek. Bu, kötü haber. İyi haberse Çevirmenler Meslek Birliği'nden gelen protesto. Çevbir, Mesleğimizi suça çeviren zihniyeti protesto ediyoruz, diyor ve devam ediyor, Sanatı, edebiyatı, özgür basını ve çevirmenlik mesleğini kısıtlayan zaman dışı kalmış yasal mevzuatın acilen değişmesi gerekmektedir. Mesleğimizin onuru, bir eseri mevcut toplumsal baskılara ve kendi kişisel görüşlerimize, hatta hislerimize kurban etmeden aktarmakta yatar. Yayıncıları, çevirmenleri, hatta hiçbiri bulunamadığında matbaacıları bundan ötürü soruşturup yargılamak topluma yönelik bir ayıptır. Burada, çevirmenliğin zorluklarına, çeviri ahlakına girmeye gerek yok, hepimiz biliyoruz çevirmenlik mesleğinin ülkemizde azıcık hatta komik denebilecek ücretler karşılığında yapılmaya çalışıldığını. Yazarların yenilen haklarından da beter bir şekilde çevirmenlerin haklarının yendiğini, bu mesleği her şeye rağmen yapmaya çalışanların çarpık bir yayın-dağıtım sisteminin en büyük kurbanları olduğunu. Akla zarar gerekçelerle yargılanmaları ise olsa olsa ummanda bir katre daha. Üçüncü haber, sansürle, yasakla alakalı mıdır tam bilemiyorum, öyle olmamasını umut ediyorum... Ntv Yayınları, kendini Bilimden başlayarak daraltmaya karar vermiş (Bknz. 02.05.2011 Sabitfikir, NTV Yayınları Daralıyor, NTV Bilim Artık Yok başlıklı haber.) İki sebep olabilir diye düşünüyor insan: Birincisi popüler de olsa bilimin ilgi çekmemesi, satmaması, ikincisi ise siyasi yahut toplumsal bir baskı. Açıkçası hangi ihtimal daha kötü bilemiyorum. Her bakımdan üzücü bir gelişme. Ve son sansür haberi dünyadan: Oscar Wilde'ın Dorian Gray'i soyundu... Bundan tam 121 yıl önce yayımlandığında İngiltere'yi yerinden oynatan Dorian Gray'in Portresini, yazarı ve editörü zaten sansürlemişti. Dönemin İngiliz ahlakını ve toplumsal yapısını acımadan eleştiren, alaya alan yapıtın özeleştiri süreci bile yeterli gelmemiş, Oscar Wilde ne kadar dikkat çekerse çeksin, sevilmeyen, itici biri olarak bir hakaret davasını kaybetmiş, davanın ardından da iflah olmayıp ölmüştü. Şimdilerde Harvard Üniversitesi, Nicholas Frankel editörlüğünde romanın sansürsüz halini yeniden basıyor. Ancak Frankel her ne kadar Oscar Wilde'ın 21. yüzyılda romanın bu sansürsüz halini okumamızı isteyeceğini düşündüğünü belirtse de, 21. yüzyıl Wilde'ı orijinal haliyle okumaya hala hazır değil gibi. Kimi eleştirmenler, kitabın gerçeğinin sansürlü halinden daha iyi olmadığı görüşünde. Sansürün bir kılıfı da sözde eleştirel hassasiyet. Medeniyet geliştikçe dişlerin dökülmesini engelleyemiyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/halt-etmissin", "text": "Efendim edebiyat haberleri üçe ayrılır. 1- Yeni çıkan kitaplarla ilgili olanlar 2- Yazarların ve kitapların aldığı edebiyat ödülleriyle ilgili olanlar 3- Kahvaltı sırasında falan okununca masaya çay püskürtecek kadar türlü acaiplikte olanlar! Evet, bu sabah yine onlardan birisiyle karşılaştım ve nasıl söylesem, kahvaltı sofrasının hali malum. Söz konusu bir dipnottu okuduğum. Halt etmişsin sen onu... diye başlayan. Aslına bakarsanız SabitFikir'de Ötüken Yayınları, Victor Hugo'ya 'ders verdi' başlığıyla yayımlanan haberin ne yoruma ihtiyacı var ne eleştiriye. Haberin kendisi dersini verip gidiyor ya, yine de okur- yazar bünyesi işte dayanamıyor. Olay şöyle: Ötüken Yayınları Victor Hugo'nun Sefilleri'ni basıyor yeniden. 1907 yılında Avanzade M. Süleyman tarafından Osmanlı Türkçesi'yle çevrilen eseri Erol Kılıç günümüz Türkçesine uyarlıyor. Uyarlamakla da kalmıyor. Türk yayın tarihine geçecek dipnotlara imza atarak, hadi doğrusunu söyleyelim Victor Hugo'ya ve Hugo nezdinde cümle aleme \"ayarlar\" veriyor. Burada, bu örnekten yola çıkarak editörlük ne demektir, editör ne yapar, Kılıç bunun neresindedir gibi okuru hafife alan bir yoruma falan girmeyeceğim elbette. Lakin dilin, yazının, siyasetin, kültürün iktidarını ele geçirenlerin, ya da bu iktidara sahip olduğunu zannedenlerin onu kullanma biçimleri üzerine düşünüyorum. Bu nasıl bir hoyratlıktır? Bu nasıl ona verilen görevi çarpıtıp yaptığı işin ahlakına, sorumluluğuna hiç mi hiç sahip olamamaktır? Bu nasıl, dünyayı sadece ve sadece ben ve öteki üzerinden yorumlayıp kendi çarpık \"ben\" anlayışını herkese ve her şeye vaz etme çabasıdır? Editörlüğü, editörlüğünü yaptığı edebiyat eserini yorumlamak, dipnotlarla uygun bulmadığı görüşleri çürütmek zannedenlerle, devlet hizmetini diktatörlük zannedenler arasında bir parçacık bile olsa fark yok. Üstten bakışlı ve cahilce dipnotları, cüretkar biçimde bir edebiyat eserinin altına sığıştırma çabasıyla, toplumsal görüşlerini topluma dayatma çabası arasında fark yok. Edebiyat klasiklerini, Türk şiirinin en kıymetli örneklerini sansürleyen, velileri muhbirlere çeviren anlayış, yeri geldi mi bu klasiklere haddini de bildiriveriyor kendince. Evet, neler olduğunu, cüretin nereden geldiğini pekala anlıyoruz, ama anlamak kabul etmek anlamına gelmiyor. Kabul etmiyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/harvey-buraya-yumruk-havaya", "text": "Politik mücadele nedir, bizim gibi bir şeylerin hep fena halde yanlış gittiğini görenler, düşünenler için? İyi ihtimalle daimi bir beyhude çaba, kötü ihtimalle hep kaybetmekle eşdeğer bir şeyler ya da... Çok değil bundan on yıl önce kapitalizm sisteminin çöküşüne dair bir düşünce üretmek, bir söz söylemek bile mümkün değildi. Otoritelerin bunu kolektif bir cinnet olarak görüp kontrolsüz şiddete başvurması devrimin son noktası olur. Toplumun her kesiminden insan hızla otoriteye karşı durmaya başlar. En ilgi çekici hareketlerden birisi de kadınların birleşerek dünya üzerindeki silahları yok etmeleridir. Harvey'nin ütopyasında kadınlar dünyayı hızla silahsızlandırırlar. Tarihsel dönüşümün failleri işte bu kadınlaştırılmış proletaryadır. David Harvey, 9 - 15 Haziran tarihleri arasında İstanbul'da olacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/hayati-bir-sinirda-gezinip-duran-edebiyat-olayi", "text": "Hadi Eagleton'la beraber soralım o hep aklımızı kurcalayan meşum soruyu: Edebiyat nedir? Eagleton'ın yaptığı öncelikle bu soruya verdiğimiz her yanıtın elimize düşen kar taneleri gibi, birkaç saniye içinde yok olacağının altını çizmek, bugüne kadar yapılan tüm tanımlamaların edebiyatı anlamlandırmakta ne kadar başarısız olduğunu göstermek ve yine de her şeye rağmen sanat bağlamında genel bir bakış açısına işaret etmek: Romantizmden bu yana sanat eserinin en hayati işlevlerinden biri, ihtişamla ve neredeyse benzersiz bir şekilde, bir işlevden muaf olarak, söylediğinden çok gösterdiği vasıtasıyla yararlılığın, mübadele değerinin ve hesapçı mantığın esiri olmuş bir medeniyete örtük bir sitem işlevi görmesidir. Bu bakış açısına göre sanatın işlevi, işlevinin olmamasıdır. Hayal gücünün ne olursa olsun statükoya ayak direyen bir yanı vardır, diyor Eagleton. Ama bütün bunların ardından yine de edebiyata dair gerçek anlamda hiçbir şey söylememiş olduğunda diretiyor. Edebiyat nedir sorusuna verilen her yanıtın Peki ya...? sorusunun zaferi karşısındaki zayıflığı, verilebilecek tüm ölçütlerin yarım yamalaklığı da cabası... Sanatın ve edebiyatın kendine içkin muhalifliği değil ama elbette Eagleton'ın her an tanımdan uzaklaşan tanımlama ve yorumlama biçimi bu. Bu bilgileri bize editor sabitfikir. com adresine mail atarak iletebilirseniz daha iyi olur. size birkac yazi ve dosya onerisinde bulunmak istiyorum. vatan kitap'in yani sira, kitap postasi dergisi'ne kitap tanitim ve elestiri yazilari yaziyorum. oncesinde 5 yil sureyle k dergisi icin biyografiler ve cesitli temali yazilar yazdim. ve aktuel dergisi'nin eski editorlerindenim. can yayinlari icin duzelti yapiyorum. hakkimda daha ne soylemem gerektigini bilmiyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/hazin-mukayeseler-edebiyati-var-eden-endisenin-temeli", "text": "1960'ların sonunda Julie Kristeva'nın, yapıtı yoktan var eden bir yaratıcı-yazar kavramını sorgulamak üzere ortaya attığı kavram \"metinlerarasılık\". Karşılaştırmalı edebiyata asıl anlamını veren ve hatta bugün anladığımız şekilde yaratıcı eleştirinin önünün açan bir kavram. Buna göre edebi metinler yaratıcının yoktan var ettiği, kendi kendini harekete geçiren bir süreçle meydana gelen yaratımlar değildir, tüm metinler kendilerinden önce üretilmiş metinlerle konuşarak, hesaplaşarak var edilirler. Öyleyse ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöker diyen Marx'a kulak vermek yanlış olmayacaktır. Gelenek, kabus mu, düş mü, ulaşılmaya çalışılan bir ruhsal cennet ya da içinden yana yana geçmek gereken bir cehennem mi. Belki hepsi, belki hiçbiri... Cevabı yazara sormakta fayda var gibi görünüyor. Daha doğrusu yapıta... Türk eleştirisinin tartışmasız önde gelen isimlerinden Nurdan Gürbilek'in son çalışması Benden Önce Bir Başkası, yazarın metinlerearasılık kavramı ekseninde kaleme aldığı denemelerden mürekkep. Bir yazarı daha iyi anlayabilmek için, ona bir başkasının bakışını değdirmekten kaçınmayan denemeler bunlar. Dostoyevski'nin Suç ve Cezasını Kafka'nın Dönüşümüne, Kafka'nın Babama Mektupnu, Oğuz Atay'ın Babama Mektupuna, Benjamin'in Pasajlarını Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehrine, Edward Said'in Şarkiyatçılıkını Cemil Meriç'in Bu Ülkesine değdirmiş, çapraz okumalar yapmış Gürbilek. Tam burada yazarın 2008'de yayımlanan Kör Ayna, Kayıp Şarkına, bu çalışmanın ana ekseni olan endişe kavramına uzanmamak olmaz. Zira bu çalışmasına Batılılaşma, ulusal kültür, kültürel kimlik gibi kavramlar etrafında dönen sorunların Türk yazarları için içsel bir endişeye dönüşüm sürecine ışık tutan Gürbilek, şimdi dünya edebiyatına da uzanarak söz konusu kavramlar etrafında dönen soruları, sorunları derinleştiriyor, diyebilirim. Nurdan Gürbilek, birbirine değdirdiği metinlerin doğum aşamalarına, nereden ve nasıl kaynaklanmış olabileceklerine ve kimi zaman hiç doğmayacak oluşlarına kadar giderek son derece derin bir kazı yapıyor. Dikkati çektiği en önemli nokta ise, gelenekle mücadele etmenin gölgede kaldığı gerçeği. Artık 'metinlerarasılık' denince, bir yazarın kendinden öncekilere şapka çıkarmasını, sonra da kaldığı yerden yoluna devam etmesini anlıyoruz. Kelimelerin elden ele aktarılmasının gergin konuşmalara sahne olabileceği, bir yapıtın kendinden öncekilere tıpkı ebeveynleriyle kavga eder gibi kavga ettiği, sonunda ortaya çıkan ürünün yalnızca öncekilerle konuşularak dokunmuş bir 'metin' değil, aynı zamanda onlarla mücadeleden yapılmış bir 'yapıt' olduğu gerçeği görüş alanımızdan çıktı. İşte Gürbilek'in Benden Önce Bir Başkasında yaptığı şey tam da bu. Görüş alanımızdan çıkan bu edebi gerçeği, yaratıcı yazarı var eden o sonsuz endişeyi yeniden gündeme getirmek. Sonuç, soluksuz sorularla ilerleyen, okuyucuyu alıp götüren, hayranlık uyandırıcı, besleyici bir çapraz okumalar bütünü... Kitapta yer alan denemeleri burada tek tek ele almak mümkün değil. Ancak, Gürbilek'in Kafka'nın Dönüşümündeki böceğin doğuşunu Dostoyevski'nin yapıtlarında bir görünüp bir kaybolan böceklerde aradığı Kafka'nın Böceği adlı denemesine ve yayımlandıktan sonra pek çoğumuz üzerinde hayli hayal kırıklığı yaratan Tanpınar'ın Günlükleri'ni, Tanpınar'ı Tanpınar yapan yer altı dinamiklerini konuşmak açısından önemli bir fırsat olarak değerlendiren Büyük Tıkanmaya özellikle dikkatinizi çekerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/henry-james-le-edebiyatin-arka-bahcesinde", "text": "Eleştirmenler, editörler ve edebi araştırmalar yapanlar var eder biraz da edebiyatı. Onların tutkuları, saplantıları yön verir dönemin yayın hayatına. Tek bir kişinin bir yazara, bir döneme ya da sadece bir temaya olan ilgisi, tutkusu bile pek çok yönelimi değiştirmeye muktedirdir. Ya, bir de işin içi boşalmış, pekala magazinleşmiş, gülünçleşmiş hali mevcuttur. İçinde edebiyattan eser kalmamış, bomboş, anlamsızlık derecesinde saplantılı yönelimler ve düşünceler yaşar madalyonun ters yüzünde; ki yeri geldiğinde tek tek bireylere de edebiyata da zarar verebilen... Henry James'in elinden çıkma, kısacık bir roman, bir novella; Aspern'in Mektupları. Modern Amerikan romanının temellerini atan, yaşamının olgunluk yıllarını İngiltere'de geçirmeyi tercih eden Henry James bu novellasında zarif kalemini edebiyatın arka bahçesinde gezenlere uzatıyor; yaşamlarını büyük edebi zekaların ekseninde dönerek, onların etkileyici eserlerinden ve yaşamlarından beslenerek yaşayan editörlük kurumuna... Aspern'in Mektupları, Lord Byron'ın Mary Shelley'ye yazdığı mektupların peşine düşen Amerikalı bir editörün gerçek hikayesinden esinlenerek kaleme alınmış bir roman. Romanın görünmeyen kahramanı Jeffrey Aspern, Lord Byron gibi döneminin en önemli şairidir ve büyük aşkı Juliana'ya mektuplar yazmıştır. Ancak bu mektupların varlığı bile şaibelidir. Romanın anlatıcısı ve kahramanı Amerikalı editör büyük bir tesadüf eseri yıllardır münzevi bir hayat süren Juliana'nın izini Venedik'te bulunca, Juliana'nın ve söz konusu şaibeli mektupların peşine düşer. Juliana, evde kalmış kız kurusu yeğeniyle birlikte Venedik'te kocaman eski bir evde, gözlerden uzak bir hayat sürmektedir. Mektupları ele geçirmeyi kafasına koymuş olan kahramanımız bu eve kiracı olarak kapağı attıktan sonra kendini tuhaf bir oyunun içinde bulacaktır. Yıllara meydan okuyan, aksi bir ihtiyar Juliana, evde kalmış geçkin yeğeni Tina, mektuplara saplantıyla bağlanmış Amerikalı editörümüz ve içi nerdeyse boşalmış bir Venedik harabesi... Editörümüz varlığı bile belli olmayan mektupları bulmak için her şeyi göze almıştır, halasına bağlılığıyla tam bir yaşam cahili olarak kalmış saf Tina'yı baştan çıkaracak, onu halasına ihanet etmeye zorlayacak kadar ileri gidecektir. Ancak bir yandan da alttan alta Juliana'nın ona oynadığı bir oyunun içinde olduğunu fark eder. Juliana, ölümsüz aşkının kanıtlarını yok ederek ve bunu editörümüzün gözleri önünde yaparak mı hayata veda etmeyi planlamaktadır, yoksa olmayan mektuplar üzerinden yeğeninin geleceğini mi garanti altına almaya çalışmaktadır, ya da bütün olanlar saplantılı editörümüzün kör kuruntularından mı ibarettir? Henry James romanın sonuna kadar gizem perdesini açmaz, okurun merakını satır satır ayakta tutmayı başarır. Romandaki her şey Aspern'in mektupları ve büyük aşkı üzerine kurulu, karakterlerin hayatları da bir şekilde şairin ve mektuplarının varlığıyla bağlantılıdır ama James ne şairin edebi tarzından, nasıl bir şair olduğundan söz eder ne de Juliana'yla olan aşklarına dair herhangi bir bilgi, anı kırıntısı ya da izlenim verir. Editörün hayatını adadığı büyük şairden nasıl ve neden etkilendiği belli değildir. Ellerindeki mektuplar yüzünden hayata sırtını dönen Juliana da, yeğeni Tina da neredeyse ondan hiç söz etmezler. Şair ve mektupları hem vardır hem de tuhaf biçimde hiç yoktur. Tıpkı hırslarımızın, saplantılarımızın, umutlarımızın ve umutsuzluklarımızın belirsiz kaynakları gibi... Aspern'in Mektupları, Henry James'in belki de en güzel novellası. Hırsların, insanın gözünü kör eden, onu bencilleştiren yanını, ortaya çıkardığı zaafları, yol açtığı ahlaki boşlukları ve bütün bunların insani ilişkilere yansımasını bu üç karakter üzerinden son derece etkileyici biçimde veriyor. Mr. James, vicdanların tarihçisidir, diyen Joseph Conrad'ı bir kez daha haklı çıkarırcasına, roman sanatını şekillendiren 19. yy Avrupasının psikolojik derinliklerinde ve insan tabiatının köklerinde dolaşıyor. En keyiflisi de, büyük bir yazar olarak, büyük yazarların etrafında tuhaf bir var oluş biçimi bulan 'edebiyat cumhuriyeti insanlarını' da unutmadan, onları alaya almaktan hiç çekinmeyerek yapıyor bütün bunları..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/herkes-kendi-canavarini-arar", "text": "Ondandır ki, cemi cümle garip yaratıklar, canavarlar, cinler, periler, gulyabaniler, karakoncoloslar, kurt adamlar, tepegözler, vampirler, adlarına ne dersek diyelim binlerce yıldır varlıklarını sürdürüyorlar. Dünyanın bir zamanlar birbirine ulaşamayan farklı farklı bölgelerinde aynı şekilde betimleniyorlar. Güç kaynakları da sonsuz: Mitoloji, folklor, dinsel metinler, gelenekler ve elbette ki edebiyat. Tabii bütün bu lakırdılar olağanüstünün tarihi tasvirlerine dair. Bir de malumunuz günümüzün yeni canavarları var; insanlık düşmanı yapay zekalar, mutantlar, robotlar, uzaylılar, yeniden doğan vampirler ve kurt-adamlar gibi. İnsan bilinci, bilinç altı, bilinç dışı zamandaş korkular, kabuslar yaratmayı, bunların temsillerini yeni jenerasyon yaratıklara devretmeyi hep sürdürüyor. Tanrılar ve Canavarlar, Şeytanlar ve İblisler, Büyülü Canavarlar, Ejderhalar ve Uçan Canavarlar, Su Canavarları, Göl Canavarları, Dönüşümler ve Melezler, Hortlaklar ve Gulyabaniler, Folklordaki Canavarlar, Canavarlarla Dövüşme Yolları, Uzaktaki Meçhul Diyarlar olmak üzere on bölümden oluşuyor Canavarlar Tuhaf Yaratıklar Kitabı. Tanrılar ve Canavarlarda, tanrıların ve canavarların insan ruhunun ikiliğinin bir izdüşümü olarak çeşitli kültürlerde nasıl var olduklarına değiniyor yazar. Ve tanrılar ve canavarların pek çok kültürde ayırt edilemezliğine hatta zaman içinde yer değiştirmelerine dikkat çekiyor. Gelelim esas meseleye... Büyük bir hevesle oturdum Canavarlar-Tuhaf Yaratıklar Kitabının başına ve bu kitabı alan her okur gibi önce uzun uzun kitaptaki görselleri inceledim. Christopher Dell, gerçekten çok iyi seçimler yapmış diyebilirim, kitabın grafik tasarımı da gayet başarılı. Özellikle bu tür konularla ilgilenen okurların kütüphanelerinde bulundurmak isteyecekleri türden bir çalışma. Ancak fikir, görsel malzeme ve tasarım bir yana, içerik tam bir hayal kırıklığı. Canavarlarda hiçbir okuru doyuracak, kültürel, mitolojik, folklorik veya edebi bir okuma-inceleme mevcut değil. Görseller içeriğe değil, içerik görsellere göre hazırlanmış gibi. Hoş bunda ne kötülük olabilir diyebilirsiniz ama, bir okur olarak metnin süs olarak kullanılması benim için pek de kabul edilebilecek bir durum değil açıkçası. Çalışmanın diğer bir önemli eksiği ise Doğu kültürüne, Doğu kültüründeki olağanüstüne çok az yer vermesi... Sözün kısası Canavarları görselleri için alacaksanız alın derim ben ve bu konularla ilgilenen, bu tür formatta yayımlanmış kitaplara ilgi duyan okurlara yine aynı yayınevinin cep kitabı formatında çıkardığı Ejderhaları tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/herta-muller-kaderi", "text": "Bazı yazarların kaderleri böyle, ne yapsalar, ne kadar ödül alsalar buna Nobel Edebiyat Ödülü de dahil- olmuyor, hayat ve özellikle edebiyat camiası onları anlaşılmaz bir şekilde pas geçiyor. Bu yılın Nobel Edebiyat ödülünü alan Romanya doğumlu Herta Müller de işte bu türden bir kadere sahip... Öncelikle her yıl Nobel'in klasik tartışmaları onun üzerinden de yaşandı elbette. Ödül her zamanki gibi siyasi nedenlerle verilmişti. Yoksa onun gibi tanınmamış bir yazara verilmesinin başka ne gibi bir amacı olacaktı. Ancak tartışma çok da uzun sürmedi, eğer sürseydi, reklamın iyisi kötüsü olmaz, Müller belki daha tanınan bir yazar haline gelecekti... Ülkemizdeki durum da çok farklı olmadı, iki kitabı Türkçeye çevrilmiş yazarı, açıkçası kimse tanımıyordu ya ödül aldıktan sonra da tanımaya niyetlenen pek olmadı. Hemen her yerde yazarın kısa özgeçmişi, Nobel'in veriliş cümlesi yazıldı ve çarçabuk unutuldu. Öyle ki Radikal Kitap'ta yayımlanan haberde Müller'in sadece ülkemizde değil dünyada da pek tanınmadığı ifade ediliyor, haber bir nevi pek de okumaya değmez sonucuna varılmış hissi uyandırıyordu. Ancak Nobel, yazarın genç yaşına karşın aldığı altıncı edebiyat ödülü, üstelik kitapları özellikle pek çok Avrupa diline çevrilmiş. Dediğim gibi Müller'in kaderi böyle. Herkesin mutsuz olduğu bir düzende, bir zamanlar mutluluğu vadeden bir şarkının kocaman bir yalan olduğunu yazdığı içindir belki de. Ya da, o şarkıyı artık kimse hatırlamak istemediği içindir, kim bilir... Özdemir İnce'nin çabalarıyla Türkçeye kazandırılan ve son on yıldır depolarda bekleyen iki Herta Müller romanı var elimizde: Yürekteki Hayvan ve Tilki Daha O Zaman Avcıydı. Her ikisi de Çavuşesku döneminin Romanyası'nda geçiyor ve sistemi derinden, şiirli, dokunaklı, bir o kadar da sivri bir dille eleştiriyor. Her iki romanın atmosferini başlı başına eleştiriye, koskocaman bir yaraya dönüştürmeyi başarmış yazar. Diktatörlüğün insana, hayvana, toprağa, evlere, demiryollarına, okullara, parklara, mezbahalara, yurtlara hatta bahçelerdeki otlara dek sirayet eden, özümsenen yapısından, kokusundan ve korkusundan bir kahraman yaratmış. Büyüsü de sanırım öncelikle buradan geliyor. Her birimizin arkadaşı birer parça buluttu/Korku dolu bir dünyada arkadaşlar böyle işte diyen bir halk şarkısıyla başlıyor Yürekteki Hayvan. Köyün yaşlıları yaptıkları kocaman kavalları üfleyince, kuşlar şaşırıp sulara yansıyan bulutları gökyüzünde sanarak onlara doğru uçup boğuluyorlar. Köyün yaşlıları diktatördür bu hikayede, kuşlar dikta rejiminde yaşayan halk ve dostları ise güvenip güvenemeyeceklerinden emin olamadıkları kaypak bulutlar. Çünkü rejim, korkuyu yüreklere çatıp dostları birbirine düşman etmekte uzman. Yürekteki hayvanı ele geçirmekte de öyle... Yürekteki Hayvan buna benzer pek çok iç yakıcı metaforla dolu. Mesela babalar, yahut toplumsal rol sahibi bütün erkekler... Kahramanımızın babası da bir tür diktatör, annelerse yoklar, sadece hastalıklarıyla var oluyorlar, evin içindeki diktatörün hasta ettiği olmayan kadınlar, çocuklarını kurtulamadıkları bir bela gibi seven, akılları sevgiye tutsak anneler, anne olmak istemeyen anneler... Ya da olmayan kentler, çünkü diktatörlükle yönetilen, gözaltında olan her şey çok ama çok küçük. Ve söylenebilen ancak yazılamayan cümleler; bu yazılamayan cümlelere benzeyen, intiharla biten hayatlar... Fakat yanlış anlaşılmasın, o kadar da karanlık değil Müller'in yarattığı atmosfer. Dokunaklı, iç burkutucu belki ama yazarın dili öylesine şiirli ve umutlu ki, okurunu çıkmazlara sürüklemiyor hiçbir zaman. Dili öylesine sade ve bir o kadar derinlikli... Bu karanlık, bu sustukça itici, konuştukça gülünç olunan son derece klostrofobik ortamda yaşamayı, onu yazmayı ve yazdıklarını bizleri sıkmadan okutmayı sonsuz bir yabancılaşma kurarak veriyor. Bu yabancılılığı ise dil üzerinden yapıyor Müller. Romanın kahramanı annesini bile sahiplenmiyor, annem demiyor hiç. Annesi ile babasına otlar ve ağaçlar kadar yakın diktatöre ölüm kadar uzak. Aşk ise otlar gibi biçilse de yeniden filizlenebilir bu hikayede, dostluğun nefrete dönüşme biçiminde yürekteki hayvanın ihtiyaç duyduğu boşalma duygusu vardır... Ödüller bahanemiz olsun, 2009'u doldurmadan Müller'i tanımakta fayda var. Edebiyatın o dualar kadar karanlık zarif yüzüne dokunabilmek açısından..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/hikaye-yeniden-basliyor", "text": "Bazı sanatçılar vardır, ölüp gider sır olurlar, bazılarıysa nasıl yaparlarsa yaparlar, hem yaşarken hem de öldükten sonra sırrın kendisi olurlar. Sanatın kalıcılığı belki de burada, \"sırrın kendisi\" olmakta yatar. Hayatı da sanatı anladığımız kadar anlıyoruz ne de olsa. Geriye hayattan çok sanat kalıyor ama... Bütün bunları İzzet Ziya Bey düşündürüyor bana. Türk resim tarihinin en meçhul, en sırlı görünen ama en dikkate değer isimlerinden biri kabul edilen İzzet Ziya... Şimdi okurlarım, durduk yere bu meçhul ressama kafayı takmamın sebebini merak edecektir. Durun, acele etmeyin. Evet, 1883-1936 yılları arasında yaşamış İzzet Ziya Bey, yani bir masal kuşağında. Ama onu ilginç kılan en önemli özelliği bu değişimler ve devrimlerle dolu dönemde yaşadıkları değildir. Böyle bir dönemde yaşamasına ve Türk resim sanatında çok önemli bir yer tutmasına rağmen hayatı hakkında çok ama çok az şey bilinmesidir. İnsanların içinde bulunduğu halleri yüz ifadelerine ve beden şekillerine yansıtmakta gösterdiği başarıyla anılır İzzet Ziya Bey. Figürlerindeki hareket ve ifade gücü özellikle dikkat çekicidir. Ve beni İzzet Ziya üzerinde düşündürmeye başlayan şey de tam burada başlar. İzzet Ziya, modern edebiyatımızın önde gelen pek çok yazarının öykülerine ve romanlarına resimleriyle eşlik etmiş bir sanatçıdır. Mehmed Rauf'tan Peyami Safa'ya, Suat Derviş'ten Mahmud Yesari'ye pek çok yazarın eserini resimler, bu anlamda edebiyat ve resim sanatı arasında köprü kurar. İşte ondandır ki kaç gündür, Bahriye Çeri ile Ali Birinci'nin ortaya çıkardığı İzzet Ziya adlı çalışmanın sayfalarını çevirmeye doyamıyorum. \"Edebiyatı Tuvalle Buluşturan Ressam\" altbaşlığıyla yayımlanan çalışmada, İzzet Ziya Bey'in az bilinen yaşamı ve ağırlıklı olarak da resimlediği edebiyat eserlerinden parçalar var. Bakmaya da okumaya da doyamıyorsunuz... Bilmediğimiz bir dünyanın kahramanlarını önümüze seriyor İzzet Ziya. Duruşları, oturuşları, şaşırmaları, sevinmeleri, türlü çeşit hal ve hareketleri, türlü çeşit ruh halleriyle gözümüzün içine bakıyorlar hepsi. Onlar gözümüzün içine baktıkça, Peyami Safa, Suat Derviş, Mehmed Rauf gibi yazarlarımızın duygu ve düşünce dünyası üzerinde düşünüyoruz uzun uzun. En çok da edebiyat ve resim ilişkisi üzerine. Edebiyat kuşkusuz kendi resmini, kendi görüntülerini çizer, kazır zihnimize, amacı da budur zaten. Ama şimdilerde istisnalar haricinde, iyiden iyiye tarih olmuş bir alışkanlık, çeşitli gazete ve dergilerde, ressamların yazarlara ve hikayelerine kısacası edebiyata eşlik etmesinin neticesi geriye dönüp bakınca ne kadar da büyülü geliyor. İzzat Ziya Bey'in yaptığı işler, figürleri, yaşadığı dönemde çok meşhurken sonrasında açıklanamaz ve çok tuhaf bir şekilde unutulması, hayatı hakkında neredeyse hiçbir şey bilinememesi bana geçmiş zamanın ardından bakmayı, gördüklerini bize göstermeyi en çok seven Selim İleri'yi ve İleri'nin yazım evrenini anımsatıyor. Tam onluk bir hikaye diye içimden geçiririyorum, gerçekle hayal yer değiştiriyor, resimle edebiyat da öyle, ve hikaye yeniden başlıyor!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/hurrem-daha-da-kotu-olsun-biraz-icimiz-sogusun", "text": "İki sezondur televizyonda izliyoruz Hürrem Sultan'la Sultan Süleyman'ın aşkını. Bu ay içinde evlenecekler kısmetse. Üstelik tarihe bağlı kalarak ilerlerse senaristler, nikahları şehzadelerin sünnet düğününde... Kötü niyetli, dış mihraklı tarihçiler bu nikahın ve sünnet töreninin aslında Süleyman'ın Viyana Seferi'nin başarısızlığını halka galibiyet gibi göstermek için tertiplendiğini söyleyedursun, biz öz oğlunun sünnet töreni Hürrem'le Süleyman'a düğün olacağından mütevellit çatır çatır çatlayacak Mahidevran'ın yüzünü, iktidarı iyiden iyiye sarsılacak Valide Sultan'ın çatılmış keman kaşlarını ve de kendi hanesine büyük bir eksi işareti koyacak olan İbrahim Paşa'yı görmeyi bekliyoruz hevesle. İktidar denilen yangın yerinin ortasındaki Hürrem'in başka çaresi yok, ancak hemcislerinin üzerine basa basa, saç baş yola yola varlığını sürdürebilir. Aşk yetmez, dünya tarihinde yaşanan en görkemli aşklar bile bunu gösteriyor bize. Devran, Hürrem'den kim bilir kaç asır önce değişmiş, kadın cinsi tanrıçalıktan cariyeliğin tozlu yollarına hanidir düşmüştür zaten. Kadının doğurgan, yaratıcı, bereketli gücü cadılığa, erkeğin en derin korkuları ve zaafları kaygan zeminlerde gölgelenip duran bir iktidar anlayışına dönüşmüştür. Nicedir bir trajedidir erkekle kadın, birbirini çoğaltmak yerine birbirini yok etmek olmuştur yazgıları. Hürrem'i erken feministlerden biri olarak tanımlamak ne derece doğru olur bilmiyorum ama içinde yaşadığı toplumun ona dayattığı kuralların, çektiği sınırların dışına çıkmış, kendi varoluş mücadelesini savaşçı bir ruhla sürdürmeyi bilmiş güçlü bir kadın olduğu kesin. İşte bu yüzden kötü, bu yüzden cadı ve biz tam da bu yüzden hala ona ve onun gibi kişiliklere dair doğru ve tarafsız bir okuma yapmaktan aciziz. Her toplum tarihi kendi keyfiyetine göre, kendi çıkarları doğrultusunda okur, değerlendirir. Bizim de tarih içinde karşımıza çıkan, keyfiyetimizi bozan olaylara ve kişilere dair yaklaşımımız bu yönelime göre oluyor hiç şüphesiz. Gerçekte Hürrem'le Süleyman evlenir, Hürrem Süleyman'ın iktidarına ortak olur, devlet işlerine karışır, onunla birlikte dünyayı yönetir. Okullarda, tarih derslerimizde, kaşlarını kaygıyla kaldıran bir tarih öğretmeni bu gerçeği bize bir parça esef ve pişmanlık duygusuyla verir. Zira koskoca Osmanlı İmparatorluğu bir parça da bu harem kadınlarının erkek işlerine karışmasından dolayı yıkılmıştır, bunun ilk örneği de Hürrem Sultan'dır. Televizyon dizisinde ise Süleyman Hürrem'e hep aklının ermediği işlere karışma, diye buyurmaktadır, onu devlet işlerinden uzak tutmaya çalışır, yıllardır şanlı tarihimizin bu kara deliğinin ezikliğiyle yaşayan tarih öğretmenlerimizin içine su serpilir, tarihimiz temize çekilir. Yok canım, o kadar da değildir işte, Süleyman höt dedi mi Hürrem'i sindiriverir. Oysa çok değil Hürrem'den ve o mucizevi olarak addedilen nikahından bir asır önce Osmanlı padişahları özgür ve güçlü kadınlarla evlenmekte, toy düğünler kurulmakta, devletin gücü ve güvenliği padişah eşlerinin güçleri ve saygınlıklarıyla desteklenmekteydi. Tabii işin içinde sonsuz çarpıtmalar kadar cehaletin de büyük payı var. Osmanlı'nın saray ve toplum hayatını bilimsel, tarafsız bir gözle okumak isteyenlerin önünde oryantalist ya da milliyetçi bakış açısıyla yazılmış, temelde hiçbir şey söylemeyen bir külliyat yığını çıkar. Dil engeli de cabası... Bu noktada karşımıza çıkan derli toplu araştırmalar tabii ki daha da değer kazanıyor. Tıpkı Necdet Sakaoğlu'nun iki önemli çalışması gibi: Bu Mülkün Sultanları ve Bu Mülkün Kadın Sultanları."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ihanetle-buz-kesmis-entrikalarla-kavrulmus-bir-dunyanin-gundemi", "text": "Bu haftanın gündemi bir hayli karışık, İstanbul Kitap Fuarı oldu mu zaten hep böyle olur, fuar tam olarak gündeme oturmaz, biraz kaynar, okur kitap ayraçlarına takılır, kitaplara pek ulaşamaz... Neyse... Fuar, savaş, oralardan yükselen edebi, protest sesler var gündemde. Ya da belki benim kulaklarım en azından bugün sadece bu tür seslere açık, bu tür sesleri ruhumun ve zihnimin gündemine taşıyor. Sennur Sezer'le başlayalım: Yazar, Evrensel için kaleme aldığı fuar yazısında, kitap eklerinin asıl işlevinin kitapların gözden kaçmasını önlemek olduğunu söylemiş. Ve kanımca bu tartışmaya son noktayı koymuş. Sennur Hanım'ın zarafetini, Sennur Hanım'ın birikimini kim yabana atabilir, yiğidin hakkını yiğide vermiş aslında kibarca, kitap eklerinden nihayetinde çok şeyler beklememiz gerektiğini, söylemiş sanki. Kitap ekleri bugün artık eleştirinin çölüdür de demiş mi, yok dememiş, onu ben diyorum. Eleştirel tavrın dozunu arttırarak gidelim. Ken Loach, Torino Film Festival'inin onur ödülünü almamış, reddetmiş. Gerekçesi ise festivali düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi'nde işçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz-düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkartılmasını görmezden gelemeyeceği. İşçi filmlerinin ustası kurguda ve hayatta ayrımları ortadan kaldırıyor, -miş gibi yapmakla -miş gibi yapmamak arasında düz sabit bir noktada direniyor. Herkesin koşuşup durduğu, değiştiği, devindiği bir dünyada 'durmak' bazen en cesur, en zor ve en alkışa değer eylem oluveriyor. Gündem yoğun mu, ağır mı artık karar veremiyorum, kelime oyunları sadece iktidarların oyunlarına mı hizmet ediyor diye soruyorum kendi kendime... Ve nihayetinde George R. R. Martin okumaya devam ediyorum. Hiçbir iyiliğin cezasız kalmadığı, ihanetlerle buz kesen, entrikalarla kavrulan o 'fantastik' diyarda dolaşmaya devam ediyorum. Buz ve Ateş'in Şarkısı'nın üçüncü ve dördüncü ciltlerinde yazarın niyeti iyiden iyiye ortaya çıkıyor: \"Herkes kendi hayatının kahramanıdır ve kimse bir hikayenin gerçek kahramanı değildir,\" diyor bize Martin. Kargalar ziyafet çekiyor, 'Kargaların Ziyafeti'nden ben de sebepleniyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ikiyuzlu-korler-ulkesinde-cinsellik-ve-edebiyat", "text": "Kökü elbette daha gerilere gidiyor ya, Turgut Özal'ın kişiliğinde taçlanmış bir toplumsal olgu bu: Faydacı muhafazakarlık. Milliyetçi-muhafazakarlığı neoliberalizmle birleştiren Yeni Sağ'ın tipik ama aynı zamanda daha atak daha yenilikçi lideriydi Özal. Popülizme yeni ve 13 yıllık iktidarının sağlamlaştırdığı, köklü bir açılım getirmişti: Çağa uygun örf ve adetlerini koruyan, 'seçici' bir modernleşmeye, bilhassa ehil bir Müslüman-Türk halkı imgesinin inşası. Muhafazakarlığın tutuculuk demek olmadığının altını sık sık çizmişti Özal ve bir yandan dini-geleneksel hassasiyetlerin toplumsal yaşam içinde alanını genişletirken bir yandan da avam diyebileceğimiz popüler kültür ürünlerine dikkat çekiyor, bu hassasiyetler içinde, kendi özel hayatı da dahil olmak üzere, onlara da yer açıyordu. Ve böylelikle yaşayan somut halk ile idealize edilen soyut halk arasındaki açı giderek daralıyordu. Dönemin eğilimleri içinde kutsanan, ululanan bu tutumun günümüzdeki tezahürleri malumunuz içler acısı. Geleneksel kıyafetler giyip bir yandan da cep telefonu kullanmaya benzemediğini biliyoruz artık bu tutumun. Faydacı muhafazakarlık bizi ikiyüzlüler toplumunda yozlaşmanın da ötesinde bir yerlere getirdi: Dayatmacı, cahil, kendi yönelimleri dışındaki hiçbir şeye nefes aldırmayan, şiddet eğilimli bir zorbalar ülkesinde yaşıyoruz artık. Sevinemiyorum zira madem bu kadar muhafazakarız, madem cinselliğe edebiyatta bile tahammül edemiyoruz o zaman niye şiddet her yerde, açık açık serbest diye soruyorum kendi kendime... Neden televizyon dizlerinde, filmlerinde öpüşme sahneleri bile sansürlenirken, şiddet dolu sahneler bol bol yer buluyor; cinsel içerikli kitapları basanlar mahkemelerde sürünürken sivil silahlanmanın önünün açılmasıyla ilgili son derece acayip kararlar mecliste görüşülüyor? Tektanrılı dinlerle birlikte içimize işleyen ataerkil sistemin içine düşeceği en ikiyüzlü ve en ilkel uçurumun kıyısındayız artık hep beraber. Eril düşünce iktidarda ve her an daha da fazlasını istiyor. Hakimiyeti altına aldığı dişil cinselliği sürekli surette baskılarken bir yandan da şiddet kültürünün kanatlarında yükseliyor. Televizyon kanallarında çöpçatanlık programları aracılığıyla kadının tek kurtuluşunun evlilik olduğunu, şiddet içerikli dizilerle erkeğin namusunun hayatiliğini, devlet için kurşun atabilmenin onurunu öğreniyor, bir yandan da anahaber bültenlerinde hep beraber İstanbul'a düşecek ilk karın mahiyetini merak ediyoruz... Bilgi yarışmalarına katılanların, edebiyattan gelen sorular üzerine hayatlarında hiç kitap okumamış olduklarını büyük bir rahatlıkla, hiç mi hiç utanmadan söyledikleri bu körler ülkesinde edebiyatın zenginleştirici yüzünü, toplumlar ve bireyler için ayna işlevi görecek o büyüleyici özünü hatırlatmak, vurgulamak ne mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ilginc-zamanlara-hos-geldiniz", "text": "Ben o Çin bedduasını \"Hep geçiş dönemlerinde yaşayasın\" şekliyle biliyorum ve bugüne kadar duyduğum en kötü beddua gerçekten... \"Geçiş dönemi\" ucunun nereye varacağı belli olmayan, süründürücü, kavranamayan, hareket alanını ciddi biçimde kısıtlayan, depresif, karanlık bir canavar..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ille-de-roman-olsun", "text": "Ne kadar şaşırmıştım ben Melih Cevdet Anday'ın Raziye'sini okuduğumda... Şaşırmıştım çünkü söz konusu Melih Cevdet Anday gibi büyük bir edebiyatçı olsa da, evvela bir şairin böylesine harika bir roman yazmasını beklemiyordum açıkçası. Beni şaşırtan diğer şey ise bu kadar güçlü bir romanın böylesine gölgede kalması, edebiyat tarihimiz içinde hani neredeyse, es geçilmesiydi. Sadece Raziye mi peki? Melih Cevdet'in diğer romanları da başdöndürücüydü. O gün bugündür Melih Cevdet'in romanlarına sık sık dönmekte, karşıma çıkan herkese de bu romanları anlata anlata bitirememekteyim. Geçtiğimiz günlerde Feridun Andaç'ın edebiyat haber'de yayımlanan \"Yazılamayan roman\" başlıklı yazını okuduğumda da aklıma hemen Anday ve romanları düştü. Zira Andaç öykü ve roman türünün ayrımı üzerine düşüncelerini aktardığı bu yazısında kişisel bir sav koyuyordu ortaya: \"İyi roman yazarlarından iyi öykücü çıkmaz. İyi öykücü de asla romana soyunmaz.\" Andaç bu keskin savının devamında edebiyat tarihinin onu haksız çıkaran nice örneklerle dolu olduğunu da belirtiyor ama bir eleştirmen olarak düşüncesinin de altını çiziyordu. Kısacası son derece keskin bir tür ayrımı yapıyordu. Amacım Andaç'ın görüşlerini doğrulamak ya da çürütmek değil. Ama öykü ve roman üzerine bu türden tartışmaları devam ettirmek. Roland Barthes Romanın Hazırlanışı'nda, roman türü için \"Roman artık yavaş yavaş Mutlak Roman, Romantik Roman, Poikilos Roman, Eğilim Olarak Yazmak'ın Romanı olarak anlaşılmalıdır. Bir başka deyişle her çeşit yapıt anlamında kabul edilmelidir,\" der. Barthes tür ayrımını ortadan kaldırıp dikkatlerimizi \"metin\"e ve \"yazma arzusu\"na çeker. Feridun Andaç çok yerinde bir gözlem yaparak diyor ki, kimi yazarlar öyküyü romana geçiş türü olarak görüyorlar. Bu öykü türünü küçümseyip roman türünü de yüceleştiren yaklaşım kuşkusuz rahatsız edici. Ama dert sadece burada bitmiyor, roman olarak elimize aldığımız, bize roman olarak sunulan pek çok kitabın uzun öykü, menkıbe ya da şiirsel düzyazı olduğunu görüyoruz. Bu beni kişisel olarak rahatsız etmiyor, ille de roman olsun demiyorum. Ama ortada sorunlu bir roman algısı ve roman hayranlığı olduğunu hissediyorum. Öncelikli olarak Barthes'a hak veriyorum, kısa bir gelecekte edebiyatta giderek her çeşit yapıtın roman olacağını, romanlaşacağını hatta bunun şimdiden başladığını düşünüyorum. Diğer yandan romanı tür olarak tanımlayıp koyduğumuz yerin yanlış bir yer olduğunu, aksi taktirde türlerin bu kadar birbirine geçemeyeceğini, türler arası sınırların gün geçtikçe daha muğlak hale gelmeyeceğini zannediyorum. Nedir peki o sorunlu yer? Joseph Campbell'e göre çağdaş edebiyat büyük ölçüde çevremizde ve içimizde gezinen hastalıklı ve umutsuz durumların cesur ve tam bilgili gözlemine adanmıştır. Çağdaş romans, günü yaşamak demek olan parçalanmanın sırrını kutlar. Bu anlamda, mutlu son dediğimiz şey, haklı olarak aşağılanır. Çünkü çok iyi biliriz ki dünya bize tek bir son sunmaktadır: Ölüm! Çözülme, parçalanma ve sevdiğimiz bütün biçimlerin kaybı... Hal böyleyken hayatın içinden geçen aynaya bakmaya, romana gücümüz ne kadar yeter? Bu durumu yumuşatacak bir şeylere şiddetle ihtiyacımız vardır. Ve roman yavaş yavaş alaşağı edilir, içine öykü, şiir, deneme, anlatı sızar. Roman ele geçirilir. Yani roman türleri yutan, yüceltilen, ululaştırılan bir tür gibi görünmesinin aksine giderek silikleşen, kelime anlamıyla tanımını yitiren bir \"şey\" haline gelir. Bir yazma arzusu kalır elimizde ve roman giderek, romanı yazılacak hale gelir! Kısacası edebiyatın yolu çoktan değişti ama \"artık olmayan\" türleri, kitap piyasası belirlemekte, ayrımların altını ısrarla çizmekte ve romanı onur konuğu olarak pazarlamakta. Hal böyle olunca kimi yazarlar piyasa baskısıyla öyküyü bir geçiş türü olarak görüp, romana ısınma turu olarak kullanma eğiliminde. Bu piyasanın sorunu, edebiyatın değil. Piyasayı edebiyatın içinden çekip almak mümkün mü peki? Görünen o ki, değil. İş edebiyatçının kendisini kollaması, tuzaklara düşmemesine gelip dayanıyor; her şeyden evvel içini kollamasına yani. Son olarak yine Barthes'a ve Andaç'a dönmek istiyorum. Andaç'ın öykü ve romanı keskin biçimde ayırmasına tam olarak katılmıyorum belki ama yazılamayan roman diyor Andaç, çok doğru söylüyor. Barthes gibi sanırım o da \"piyasa için üretimden doğmuş bireyci toplumdaki gündelik yaşamın yazınsal düzleme aktarılması olarak roman\"ı kabul etmiyor. \"Okumanın sonrasının, öncekinden farklı olması\", beklentisi içinde. Yoksa haksız mı her ikisi de, çok mu üstten bakışçılar, elitistler? Üzerinde uzun uzun düşünmeye değer, bence. Raziye romanının büyük bir roman olması dışında yazınıza genel olarak katıldım. Raziye romanı karakterlerin konuşmalarında geçen toplumsalcı-bireyselci tartışmaları, bir kasabadaki bağnazlık - ilericilik halleri sebebiyle sanırım büyük addedilmiş, oysa ki o konular bile derinlikle ve romanın kurgusuna yedirilerek verilmemişti bana kalırsa. Konuya gelecek olursam, ille de roman olmasın, hatta öyküler daha çok olsun. Ama öyküler de öykü gibi olsun. İnsan birilerinin anı defterini, günlüğünü okumak istemiyor açıkçası allanıp pullanılan bir öykü kitabını aldığında. Yahut bir roman, olanı olduğu gibi anlatmasın, yazar bir şeyler de kursun, bunun için şiirden besleniyorsa beslensin hatta görsel malzeme kullanıyorsa kullansın amma o iş hakkıyla yapsın. Yani çok satsın diye biraz Alevi-sunni tartışmaları, biraz eşcinsel aşk, biraz kürt sorunu katıp formül kitaplar yazılmasın, yani keşke, yani bir dilek. Onun dışında öykücülerin roman yazması bana kalırsa edebiyat sevdasından değil de daha görünür olmakla ilgili. Ne de olsa kitaba para vermek bizim için zor bir şey, hele \"incecik\" öykü kitaplarına para vermek iyice zorken bir öykücünün öykü kitabıyla popüler olması pek mümkün olmuyor. Onun için ille de roman olsun diyorlar bana kalırsa. Yoksa öyküye gönül verenler için asıl sorun bir sonraki dosyam nasıl bir öncekinden farklı olur gibi bir şey sanırım. Yani bence."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/imparatorluk-kulturunden-moderniteye-ingilizlerin-karanlik-mirasi", "text": "\"Dünyamız tıpkı nörotik bir insan gibi dağıtmış durumdadır.\"... İnsanlığın yetiştirdiği gelmiş geçmiş en büyük hekimlerden biri ve 20. yy'ın belki de en önemli düşünürü Carl Gustav Jung, Bilinçdışına Giriş'te İnsanın Ruhu başlığı altında işte böyle der. Bir an için insanlığı tek bir birey olarak düşünürsek, onun da tıpkı bireyler gibi bilinçdışı güçlerden etkilendiğini görürüz. İnsan ırkı da belli sorunları ayrı çekmecelerde saklı tutar gibidir. İşte tam bu yüzden ne yaptığımızı çok iyi düşünmeliyiz; çünkü hepimiz kendi yarattığımız ölümcül tehlikelerin tehdidi altındayız. Tabii Jung'un burada söz ettiği daha çok 20. yy'ın halidir. Ancak her okur bu tespitin şimdi ve muhtemel yakın geleceği kapsadığı kadar geçmişi de içine aldığını bilir. Tek tek bireyler gibi, toplumları da geçmişlerinin var ettiğini... Bütün bunları Niall Ferguson'un İmparatorluk adlı çalışmasını okurken anımsadım. Daha doğrusu Ferguson'un yazdığı her kelimeyle kanımı dondurduğunu fark ederken. İmparatorluk, Britanya'nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi altbaşlığından da anlaşılabileceği gibi İngiliz İmparatorluğu'nun modernitenin temellerini atması bağlamında, tarihsel açıdan incelendiği bir çalışma. Yanlış bir çıkış noktası mı? Asla değil. Zira, tarihte hiçbir düzenin 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında Britanya İmparatorluğu'nun başardığı ölçüde malların, sermayenin ve işgücünün serbest dolaşımını ileriye götürmediği ortadadır, görüşüne kim karşı çıkabilir ki. Ancak, bu tespit içine ister istemez sinmiş hayranlığı ve söz konusu tespitin sonuçlarına dair onaylamayı sezmemek mümkün değil. Moderniteyle cebelleşen günümüz insanının hali ortadayken böyle bir doğrulamayı onaylamak ise hiç mümkün değil. Sözün kısası İmparatorluk bu minvalde ilerleyen bir tarih okuması. Niall Ferguson'un çıkarımları son derece tartışmalı, ancak ilerlediği yol, tarih okumalarında bugün artık iyiden iyiye kabuledegeldiğimiz bir teknik üzerine kurulu. Ferguson, Britanya İmparatorluğu'nu savaşlar ve siyaset ekseninde değil sermaye akışı ve ticaret açısından ele alıyor. Buradan da kişisel tarih kayıtlarına ve kültürel oluşumlara kayıyor. Sonuç, bu anlamda büyüleyici, ortalama bir tarih okurunun soluk almadan sayfalarında gezineceği bir tarih kitabı. Yazarın, İmparatorluğu sermaye ve ticaret ekseninde incelemesinin temel sebebi, Britanya İmparatorluğu'nun öncelikle bir ekonomik olgu olarak başlaması, gelişimine ticaretin ve tüketiciliğin güç vermesi. Buna göre İmparatorluğun ortaya çıkmasındaki temel etken ne Protestan ahlakı ne de İngiliz bireyciliğinin baskınlığıdır; İmparatorluk, İngilizlerin tatlıya düşkünlüklerinden doğmuştur! Bu milletin olağanüstü şeker tüketimi, devamında gelişen ve Avrupa'daki herkesten fazla olan, ithal mallara düşkünlüğü onu sömürüye, kolonileşmeye, köle ticaretine yöneltmiştir. Doymak bilmeyen insanlar, üzerinde güneş batmayan devleti var etmişlerdir. İmparatorluk Ferguson'un deyişiyle işe önce altın çalmakla başlamış, şekerkamışı ekimiyle de gelişmiştir. Hadi canım, diyenlere Ferguson'un verdiği rakamların çok ama çok çarpıcı ve gerçekçi olduğunu söyleyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ince-ayarlar", "text": "Nobel Edebiyat Ödülü jürisi malum, her yıl bir bombanın pimini çekip bırakır ortaya, gider. Toz duman içinde, biz edebiyatsever fanilere tartışıp durmak kalır. Yarım yıl yetecek bir edebiyat tartışmasıdır bu, dile kolay. E, bu yıl da kural değişmiyor. Murakamiseverler pek mahzun; önceki yıl, bir önceki yıl falan derken, iyiden iyiye isyana kestiler. Diğer tarafta, Amerika'da yani, Philip Roth, duruyor. Amerika'da yazarın ödülü alamaması o kadar çok konuşulmuş ki, Guardian'da edebi mağlup başlıklı bir yazı bile çıkmış. Tabii bir de Milan Kundera meselesi var. Kundera hayattayken, Avrupa ve aslında dünya edebiyatının bu devi, yaşıyorken başka bir isim düşünülemezdi, diyenler var. Kısacası tartışma çok yönlü, çok çetrefilli. Kaybedenler çok konuşuluyor ama kazanan için de, nereden çıktı bu Partick Modiano, dememiz mümkün değil. Sevgili edebiyat ajanımız Barbaros Altuğ ödülün açıklanmasından üç gün önce Modiano'yu çıtlatmıştı. Çok satmasa da, Fransa edebiyatının köklü ve de bol ödüllü isimlerinden Modiano. Kimileri Fransa dışında kimse tanımıyordu, diye karşı çıkıyor. Kimi, iyi bir yazar ama Nobel alacak kadar da parlak değildi, diyor. Aslında Nobel Edebiyat Ödülü jürisi bunu bize hep yapıyor. Hasan Bülent Kahraman, bu yılki Nobel üzerine yazdığı yazıda, başlangıçtan bugüne ödülün soldan gelen, Marksist görüş yanlısı yazarlara hiç verilmediğine dikkat çekiyordu. Ödül, Batılı Hıristiyan düşüncesinin içinde şekillenen yazarları kucaklıyordu hep. Egemen sol anlayışa taraf olan herkes, istisnasız, ödülden dışlanmıştı. Yaşar Kemal de buna dahildi. Kahraman'a özellikle bu noktada hak veriyorum. Ve yeri gelmişken bir şey daha eklemek istiyorum. Evet, ödül üzerinden edebiyatı tartışmak son derece verimli. Ama söz gelimi Nobel'in Yaşar Kemal'e değil de Orhan Pamuk'a verilmesi bizim edebiyatımızda çok önemli bir kırılma noktası olmuş, taşları yerinden oynatmıştı. Pamuk'u beğenmediğimden değil elbette ama bizim ruh olarak önceliğimiz Yaşar Kemal'di ve jüri bu ruha değmiş, bu ruha müdahale etmiş oldu. Kendi edebiyatımızın kim ne derse desin ruh bütünlüğüne dışarıdan bir müdahale oldu Nobel Ödülü. İyi mi oldu, hiç ama hiç sanmıyorum. Çeşitli ülkelerin edebiyatlarına bu türden daha nice etkilerini sayabiliriz ödülün. Ağzımızda hiç de hoş olmayan bir tat bırakır üstelik geride. Tıpkı politik olan diğer her şey gibi... Lakin, Modiano konusunda ben biraz diğer tarafa kayar gibiyim sanki. Kavranması en güç insan yazgılarını anlatma ve Fransa'nın işgal dönemini gözler önüne serme konusunda bellek olgusunu sanat olarak kullanmasını onurlandırma gerekçesiyle verildi yazara bu ödül. Bellek olgusunu sanat olarak kullanma zamanlama olarak çok yerinde bir gerekçe gibi geliyor bana. Ve bir yazarın bir ömrü hep aynı kitabı yazmaya çalışarak geçirmesi, o çok sevdiğimiz postmodernist anlatı biçiminin gerçekte vücut bulmuş hali değilse nedir? Buna neden burun kıvıralım ki... Murakami fanlarını bir kenara bırakalım, sanırım bizi asıl sinirlendiren, edebiyat üzerinde otorite kurma düşüncesi. Bu yüzden Nobel'i hep tartışacağımıza ama onu hiçbir zaman sevmeyeceğimize ve onaylamayacağımıza eminim. Neyse ki edebiyat, ince de olsa, ayarları her zaman bozar! çoğu kitabında dini tiye almış, bu sebeplerden dolayı bazı çevreler tarafından edebiyatın yaramaz çocuğu diye tanımlanır... Ruh olarak önceliğimizin Yaşar Kemal olduğunu düşünmüyorum. Öyle bir ruh varsa ancak 80'lere ait olabilir. Zaman, Pamuk'un zamanıdır, Yaşar Kemal değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ince-seyler-manifestosu", "text": "Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya // Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya... Gülten Akın'ın İlkyaz'ı dilimin ucunda, aklıma takılı, okudum elimdeki yeni kitabı, kısacık bir gün ve şiir boyunca... Birileri daha ince şeyleri anlamaya, onlara vakit ayırmaya davet ediyordu, ince ince ses yükseltiyordu, dikkatimizi çekmeye çalışıyordu. Şaşırmadım hiç, ne de olsa ilkyaza çok az kaldı diye düşündüm ve davete bir şiirin sonu gibi ıslıkla cevap verdim... Elimizi ayağımızı mutfaktan da, evden de çekip alan modern zamanlara karşı kaleme alınmış; gönlümüzü doğaya ve kültüre, damağımızı binlerce yılın geleneksel lezzetlerine açmamızı salık veren; bizi durup ince şeyleri anlamaya, cümle inceliklere ince ince, öykü öykü davet eden yemek-manifestolarıydı okuduğum... Ya da Acı Çikolatadan tanıdığımız Laura Esquivel'in Saklı Lezzetler'i... Beklenen içsel devrim ve onu gerçekleştirecek yeni insan... Yeni insan, yeni düşünce demek; binyıllardır evrimleşen aklın, ruhu da beraberinde evrimleştirmesinin zamanı geldi demek. Ve devrim, tüm diğerlerinin aksine içeriden dışarıya olacak demek... Esquivel tam da bu umut üzerine, yeni insanı insanlara anlatmak, onlardan beklemek, var etmelerini ummak üzerine yazıyor: Yeni insan okuyarak yaşayan ve yaşamı okuyan, yazını okuyan ve yazını yaşayan, yaşamı yaşayan ve yazının kaynağı yaşam olduğundan yaşamı yazıda yeniden bulan insandır. Bu içsel metin parçacıklarıyla yaşama tekrar teması sağlamak; okumanın derinliğiyle yaşamanın tek çıkar yol olduğunu, yaşamdan tat alınmazsa yaşamanın bir kıymeti olmadığını, yaşam tadı taşımayan bir yazının var olamayacağını insanlara yeniden hatırlatmak için yazıyor... Doğayı ve kültürü, erili ve dişili, yazıyı ve yaşamı birlikte ele alan metinler bunlar. Edebiyata mutfak içinden el uzattıkları ise kesin. Aksi halde kitapta yer alan her metnin, hem bir öykü hem de bir yemek tarifi olması mümkün olmazdı. Yazarımız kadınların evrenin temelini oluşturan dört elementi; havayı, suyu, ateşi ve toprağı işleyerek simyacı-rahibelere dönüştüğü mutfaktan hiç çıkmadan anlatıyor öykülerini. Mutfak, ona göre insanın ebedi yalnızlığından kurtulabileceği, aşkı bulabileceği, aşkı yaşayabileceği yegane mekan, bir tür sıcak sığınak ve hatta ruhani devrimimizin de merkezi. Kulağa biraz çılgınca geliyor belki devrimle mutfağı özdeşleştirmek ama bugün kafamızı kaldırıp dünyadaki muhalif hareketlere baktığımızda en kuvvetli hareketin midemizden başlayıp toprakla, doğayla ve dünyanın enerji kaynaklarıyla ilişkimizi yeniden, yeni bir ahlakla düzeltmek üzerine geliştiğini görüyoruz. Slow Food hareketi, tüm gıda topluluklarını bir araya getiren Terra Madre'ye, Hindistan'daki sefertası hareketi küçük çiftçilerin varoluş mücadelesine dönüşüyor... Yanlışlarımızı mutfaktan başlayarak düzeltmek istiyoruz belli ki, içimizde bir yerlerde bilge bir ses, ne yersen o'sun diye fısıldamayı sürdürüyor. Evimizdeki ve içimizdeki cadı annelerle yüzleşip onları dönüştüren küçük kız, zayıflatan mayonez ve donut arasında kalan kadın, acı biberin insandan önce yaratıldığına kani Meksikalı, şişmanlamanın dünyanın sonu değil belki de başlangıcı olduğunu düşünen restoran sahibi, varlıklarının özlerini besinlere bırakan tanrılar, iyilik ve kötülük ağacının meyvesi sayesinde yaratıcı Tanrı'yla aynı bilgeliğe erişip hadlerini aşan ve cennetten kovulan Adem'le Havva ve diğerleri... Elma çorbası, kestane suflesi, Oaxaca'nın siyah sosu ve kutsal ekmek eşliğinde boy gösteriyorlar. Laura Esquivel'in tüm kahramanları, düşünceleri, yaptıkları ve yedikleri yemeklerle mutfakta bir araya geliyor, edebiyatın ve muhalefetin birleşerek yarattığı yeni varoluşun kapılarını mutfakta açıyor. Saklı Lezzetler'in işaret ettiği inceliklere, yeni insan düşüncesine katılmamak, gönül açmamak çok zor. İşte tam da bu yüzden, hazır İlkyaz'la başlamışken, yeryüzündeki tüm iyiliklere ve inceliklere yanıt verir gibi, İlkyaz'la bitireyim o zaman. Bir gün birileri öte geçelerden / Islık çalar yanıt veririz..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/insan-ve-sembollerini-sozluk-yardimiyla-okumak", "text": "Son günlerde, bütün okumalarım bir yana, 1050 sayfalık oldukça hacimli bir sözlüğü karıştırır oldum: Folklor ve Mitoloji Sözlüğü... Özhan Öztürk'ün hazırladığı bu sözlük alışık olduğumuz ortalama bir roman ağırlığından hallice mitoloji sözlüklerinin aksine, son derece kapsamlı, üstelik sadece bir kültürün değil pek çok kültürün yarattığı mitolojik öğelere yer veren bir sözlük. Bu çalışmayı okurken ister istemez aklıma geçtiğimiz yüzyılın en önemli doktor ve düşünürlerinden olan Carl Gustav Jung'un son çalışması İnsan ve Sembolleri geliyor. Mitolojiden ve rüyalardan hareketle insan ruhunun karanlıklarını aydınlatmayı amaçlayan bu kitap bize, bir yandan, eğer iyi hazırlanmışsa hemen her mitoloji sözlüğünün ruhumuzun karanlığına önemli bir aydınlık sağlayabileceğini de söyler gibidir. İşte Özhan Öztürk'ün hazırladığı sözlük böylesine bir aydınlığı içeriyor, diyebilirim. Efsaneleri analitik psikoloji yardımıyla açıklamaya çalışan Jung İnsan ve Sembollerinde bilinçdışının sadece geçmiş olayların hurda deposu olmayıp, gelecekteki ruhsal durumlarla düşüncelerin tohumlarıyla da dolu olduğunu keşfettiğini söyler. Bu keşif Jung'u yeni bir psikolojik bakış biçimine yönlendirirken biz ortalama insanlar için de mitolojik efsaneleri anlamlandırmanın hem kişisel hem de kültürel önemini ortaya çıkarır. Ondandır ki Folklor ve Mitoloji Sözlüğü gibi geniş kapsamlı bir sözlüğün önemi... Kolektif bilinçdışımızın yazdığı geçmişe dair hikayeler geleceğimizi, gelecekteki ortak hikayelerimizin nasıl olacağını işaret ediyorlar. Hal böyleyken hem kişisel hem de toplumsal kaderimizi görmek mitolojiyi bilmekten geçiyor biraz da. Mitolojiyi öğrenmek sözlük karıştırmaktan geçiyor. Sözlük okumak düşüncesi bazılarımıza itici gelebilir ama herhangi bir mitoloji sözlüğünü okumak demek puslu bir ormanda tedirgin gezerken birden bire başdöndürücü renklere sahip olağanüstü bir sesle öten kılavuz bir kuşla karşılaşmak ve onun peşine düşmek demek. Özhan Öztürk'ün Folklor ve Mitoloji Sözlüğü de son derece renkli, büyülü pek çok hikaye içeriyor. Yunan, Roma, Kelt gibi bugün çok bilinen mitolojileri, Anglo Sakson inanç dünyası ile Amerika, Afrika, Asya ve hatta Okyanusya halklarının kültür ve inanç sembollerine bir arada yer veren bu çalışmanın en önemli özelliklerinden biri hemen her kültürden destanlara ayrıntılı yer ayırması. Gılgamış, Kalavela, Dede Korkut, Köroğlu gibi destanlar ile kahramanlarına ve Karagöz, Kral Arthur hatta Karadeniz'in Temel'i gibi efsanevi karakterlere uzanan son derece geniş bir yelpazede ele alıyor Öztürk, folklor ve mitolojiyi. Mitoloji gün gelir masala dönüşür. İşte bu yüzden çalışma alanları ortak disiplinler olarak folklor ve mitolojiyi birlikte ele alan bu sözlükte zaman içinde ilgili halkın asimilasyonu, tapınılan dinin terk edilip dini kurumların lağvedilmesi, uygarlığın çöküşü gibi dramatik olaylar sonucunda geleneksel bağların yitirilmesi, kahramanların maceralarının gerçeklik iddiasını kaybetmesi ile mitolojiden masala dönüşen söylencelerin tarihsel devinimini de gözleyebiliyoruz. 'Ben kimim, niye varım, varlığımı nasıl devam ettiririm?' gibi hayati sorulara dair ta tarihin başlangıcında üretilen cevapları okuyoruz. Bütün bunlara ek olarak kendi içinde de küçük küçük sözlükler içeriyor Folklor ve Mitoloji Sözlüğü: 'Cinsel hakaretler', 'ırksal hakaretler', 'mezar taşlarında bulunan semboller ve anlamları', 'çeşitli dillerde ölüm', 'çeşitli dillerde ruh', 'kehanet yöntemleri ve kullandıkları araçlar', 'Japon mangalarından dünya dillerine geçen Japonca kelimeler'... gibi. Ayrıca Allah'ın 99 adından günümüze kadar gelmiş mitolojik oyunlara, günümüzde efsaneleşmiş çeşitli çizgi roman kahramanlarından Hıristiyan ayin çeşitlerine uzanıyoruz sözlük boyunca. Otoriteler efsanelerin kaynağı konusunda ortak bir yargıya varamamışlar. Kimilerine göre yaşanmış ve unutulmuş yani eksik hatırlanan tarihin efsanelere dönüşmüş halidir bu hikayeler, kimilerine göreyse tamamen toplumların ortak hayallerinin, bilinçdışı ürünleridir, kimileri ise iktidar peşindeki dini ve siyasi önderlerin yaratıp yaygınlaştırdığını söyler bu efsaneleri. Bütün bu yargılar aynı anda doğru olabilir, ya da belki tümü yanlıştır. Kararı onları okumadan veremeyiz. Jung, 'İnsanlar ve Semboller'in sonlarına doğru dini önderlerine tanrının artık onlarla konuşmadığından yakınan insanlardan söz eder. Günümüz insanı sübjektif bilince öyle sıkı sarılmıştır ki yüzyılların gerçeğini, tanrının ancak düşlerde ve vizyonlarda konuştuğu gerçeğini unutmuştur. Folklor ve Mitolojiyi hayatımızı değiştirecek bazı unutulmuş gerçekleri hatırlamak amacıyla da okuyabiliriz, bir takım fantastik, ilginç hikayelerin alfabetik sıraya göre yazılmış hali olarak da... Her şey bir yana her iki türlüsünün de eğlenceli olduğu kesin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/isabel-allende-niye-patladi", "text": "Bundan yaklaşık 3 hafta önce okuduğum bir haber var, başlığı şöyle: Isabel Allende Sonunda Patladı! (Sabitfikir 22.12.2009) Peki ama neden? Çok okunan, çok sevilen bir yazar Allende, hatta rakam vermek gerekirse kitaplarının satışının 50 milyonu geçtiğini söyleyebiliriz. Buna karşın Şilili yazar edebiyata damgasını vuran erkek egemenliğine karşı patlamış, Cervantes Ödülü'nün Jose Emilio Pacheco'ya verilmesi üzerine gerçekleşmiş bu durum. Allende'nin tepkisini yazar kıskançlığı olarak addedip gülüp geçebiliriz bu habere elbette. Ama malum, zaman itibariyle edebiyatın geride bıraktığımız yılını, ondalık sistemi kullanmamız itibariyle de son on yılını harıl harıl değerlendirip tartıştığımız bu günlerde Şili'den gelen sese kulak vermemezlik edemeyiz. Çünkü yapılan tüm tartışmaların, dökümlerin odağında çok eser, az edebiyat izlenimi var. Bu izlenimin de birkaç sebebi... İşte Allende'nin öfkeli çıkışı bu nedenle önemli, ortalıkta çok eser, az edebiyatın olmasının birkaç sebebinden birini oluşturuyor onun patlayışı. Edebiyatın eksik yanını, yani dişil yüzünü işaret ediyor bir anlamda. Kabul edelim, edebiyat bir türlü beyler kulübünün ekseninden çıkamıyor. Allende'nin de dediği gibi dünyanın her yerinde eleştirmeni, yayıncısı, akademisyeni, dergicisi, gazetecisiyle edebiyat çevresi demek bir tür maço beyler kulübü demek. Hep önden beyler gidiyor, kadın yazarlar, hep önce kadın, erkeklerse sadece yazar... Ancak sorunu sadece bir erkeklik-kadınlık karşıtlığına getirmek, onu kısırlığa hapsetmekten, konuyu sığlaştırmaktan başka bir işe de yaramaz. Sorun, insanlığın dişil yarısına karşı üretilen binlerce yıllık eril kültürde, toplumsal yaşayışta belki de. Öyle geliyor ki, evrimleşme yolunda ruhani bir adım atamıyor sanki insanlık. Bu adım atılamadıkça yeni edebiyat da bir türlü doğmak bilmiyor. Modernizm benliğimizi bütünlemiş, postmodernizm de hemen ardından parçalayıvermişti ya hani... Sorun o uygarlık dediğimiz şeyi kuran, doğaya tamamen sırt çevirmiş, kendinden çok emin eril bilincin sorunu belli ki. Hikayemiz biraz eskiye gider... Uygarlaşma yolunda nicedir doğayı terk etmiştik zaten, tüm tanrıçaları birer birer öldürmüş, tek bir erkek-tanrıya bağlanmıştık. Ki kendisi de zaten kadınlarımıza nasıl davranmamız gerektiğini ayrıntılarıyla anlatıyordu bizlere. Sorun yok gibi gözükse de vardı, sanayi devrimi gelip çatınca ve daha çok iş gücüne ihtiyaç olunca kadınlar yuvalarından birer birer çıkmaya başladılar. Ve evet, her şeyin bir bedeli vardı, hayatın her alanında yer almaya başladılar, yazarlık da bu alanlardan biriydi nihayetinde. Ama sanayi devrimi kadınlar için zaten çok geçti. Dil, erkeğin ülkesiydi, söz onlar tarafından tamamen ele geçirilmişti nicedir, kadını erkek öznenin nesnesi kılmıştı. Kadınlar için hala devam eden dilin öznesi olma süreci pek çok zorluğa, çelişkilerle dolu bir yola çıkarmıştı eline kalem alanları. Söz sahibi olmakla, söz tarafından sahiplenilmek arasında sürekli gidip gelen bir sarkaçtı, kadın için edebiyat... Üstelik eril iktidar dişile yer açarken sınırları öyle kati bir biçimde çizmişti ki, bu sınırlar haricinde çıkılacak tek bir yer bırakıyordu kadınlara: Toplumun dışı. Kadının edebiyatla imtihanı kendine onun içinde bir varoluş alanı açmakla başlamıştı, erkek yazarlar, eleştirmenler, akademisyenler tarafından takdir toplamaktan, onlar gibi olabilmekten geçiyordu kadın yazarlık. İçimizdeki dişil benliğin dışavurumu ise edebiyatın en özgür zamanlarında bile tekinsiz, netameli bir çıkış oluyordu. Türk edebiyatında da, sancılı modernizm süreciyle atbaşı giden kadın edebiyatı tuhaf bir şekilde Bildungsroman adını verdiğimiz kişisel gelişim öyküsü türü anlatılarla başlamış ve devam etmişti. Oysa batı edebiyatında sadece erkeklerde görülen bir anlatı tarzıydı bu. Türk kadınları sade bununla da yetinmeyip bu noktada bir farklılığa daha imza atarlar üstelik, genellikle olumlu-mutlu sonlarla biten Bildungsromanlar Türk kadınlarının elinde mutsuz sonlara, gelişim öyküleri gelişememelerine bağlanır. Kadınlar ne kadar direnirlerse dirensinler sonunda hep yenik düşerler. Adalet Ağaoğlu, Peride Celal, Ayla Kutlu, Sevgi Soysal, Erendiz Atasü'den Latife Tekin'e uzanan bir kaybedenler, tutunamayanlar öyküsüdür Türk kadınlarının kaleminde edebiyat. Dilin öznesi olmaya çalışırken rüyaların diline, bilinçaltının dehlizlerine geçilmiş, cinsiyetçiliğe karşı, ataerkilliğe karşı hesaplaşma yaratılan bu yeni ülkeden yapılır olmuş. Oysa edebiyat her şey bir yana içten gelişi gereksinir. Rüyalara bile dokunacak kudreti olan bu büyülü yaratım kendi içimizde güdükleştirdiğimiz neyimiz varsa tahammül edemez, ipliği pazara çıkarır, leke kaldırmaz hiç. Ondandır ki şimdilerde de bir tıkanma halinde, eksik yüzünü gereksiniyor. Edward Said'e göre edebiyat eserleri tamamlanmamış bir dünyada boşluklar dolduran estetik nesnelerdir: İnsanın inandırıcı karakterler resmederek insani gerçekliğe katkıda bulunma arzusunu tatmin ederler. Bu gerçekliğe katkı, yapıtın ortaya konduğu çevreden ayrı düşünülemeyeceğine göre Isabel Allende haklı, kadınların edebiyatın her alanında yüzlerini karartıp dile düşme pahasına seslerini çıkarmaları gerekiyor ki, rüyaların dili herkese teker teker öğretilsin!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/isgal", "text": "Dostoyevski dramatik bir şekilde sormuştu: Tanrı öldüyse insanın hali ne olacak? Tanrısız bir insan gerçekten var olabilir mi? Nietzche'nin cevabı ise oldukça açıktı: Tanrı ölmeli ve insan aşılmalı. Bizler ise Descartes, Kant, Hegel ve Comte'dan sonra durup şöyle düşünürüz: Tanrı öldü, öyleyse insan da öldü demektir. Fransız felsefeci Alain Badiou da, tam bu noktada İnsan, sonuncu insan, ölmüş insan, üst-insan lehine aşılması gerekendir, diyerek çelişkiyi bertaraf eder. Üst-insan basit anlamıyla tanrısız insandır, tanrısalla her türlü ilişki dışında düşünülebilir olan insandır. Karar verilemez olana karar verir ve böylelikle hümanist yüklemi kırar. Hümanist yüklemi kırmanın burada altı çizmem gerekir. Zira Badiou, 20. yüzyılın kültürel, politik ve felsefi anlamda sınırlarını kurcaladığı çalışması Yüzyılda, radikal hümanizma ve radikal anti-hümanizma arasındaki karar verilemez durumlara odaklanır, tanrı ve insan meselesi ekseninde. Yüzyılın sınırlarını tam da bu mesele etrafında çeker. Çağdaş demokrasilerin gezegene dayatmaya çalıştıkları şeyin hayvani bir hümanizm olduğunu söyler. İnsan burada yalnızca merhamete layık olarak vardır. İnsan acınası bir hayvandır. Badiou'nun amacı hemen her felsefecinin amacıyla aynıdır aslında: Sınırları çekmek ve sonra da onları aşmak. Tanrıların boş bıraktığı yerin imkansız ve zorunlu olarak işgali motifini radikal hümanizme bağlarken Badiou, işgal kelimesi kuşkusuz kafamızı kurcalar. Malum, ne de olsa işgal günlerinde yaşamaya başladık artık. Amerika'da, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde ve hatta İstanbul'da başlayan kapitalizme karşı ayaklanma-işgal hareketleri üzerine düşünürken, olan bitenin toplumsal ve felsefi analizini yapan, hatta zaman zaman buna dair kehanette bulunabilen felsefecilerden, onların çalışmalarından alamıyoruz başımızı. Badiou, yeni yüzyılın sınırında bizi kuşatan hayvan hümanizmine karşı mücadele etmenizi salık vermekte. Slavoj Zizek de ona paralel bir şekilde ölümcül bir hastalıkla karşı karşıya olduğunu belirttiği kapitalizmin çöküşünün kötü bir son değil yeni bir başlangıç imkanı olarak düşünülmesi gerektiğin söylemekte. Bu konularda, hadi açık açık söyleyelim, daha gaza getirici bir isim olan David Harvey ise felsefi ve toplumsal olarak temellendirdiği bir kehaneti hikayeleştirmektedir Umut Mekanları adlı çalışmasında. Öyle ki, altına ve paraya yüz vermeyen bir altın çağın mutlaka geleceğini müjdelediği çalışmasının sonunda yer alan ütopyasında kapitalizm 2012'de başlayan işgal hareketleriyle çökmeye başlıyor. 2004 yılında yazılan bu ütopyaya göre dünya ahvali olarak bir yıl önceden geliyoruz gibi görünüyor. Peki, bir kez de şöyle soralım, gerçekten de tanrının boş bıraktığı yeri imkansız ama zorunlu bir şekilde işgal etmeye başlamış olabilir miyiz gerçekten? Dikkatli okurum, teorik işgali, pratik işgalle karıştırdığımı fark edecektir. Neyse ki kişisel umutlardan ve muhtelif saptırmalardan mustarip olduğum da bilinir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/istanbul-edebiyat-haritasi-bosluga-atilan-bir-adim", "text": "İstanbul ve edebiyat ilişkisine dair bu nevi anımsamaları, hele ki işin içine bir de şiir girerse, sonsuza dek uzatmak mümkün gibi. Türk edebiyatını İstanbul'dan ayırmak nasıl ki mümkün değilse... Ancak asıl şaşırtıcı olan bugüne dek İstanbul, mekanlar ve edebiyat ilişkisine dair yapılmış incelemelerin, derlemelerin azlığı, hatta yokluğu... İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla Turing tarafından hazırlanan İstanbul Edebiyat Haritası adlı çalışma işte böyle bir boşluğu doldurma çabasına dair bir adım niteliği taşıyor. Bahriye Çeri'nin imzasını taşıyan çalışmanın çıkış noktası İstanbul'un kültür hayatımızdaki yerini belirlemek, İstanbul edebiyatının semtlere dağılışını ve semtlere göre şekillenişini bir tablo halinde ortaya çıkarmak. Baudelaire, bir şehrin şekli bir faninin kalbinden daha çabuk değişiyor, der. Bugün İstanbullu edebiyatçılarımızın bazılarının yaşadığı evlerin yerinde yeller esiyor, bazılarının üstüne apartmanlar yapılmış, kat çıkılmış, dükkanlar kurulmuş, müze haline dönüştürülenlerin hali ise bakımsızlıktan içler acısı durumda... İstanbul Edebiyat Haritası'nın bu özensizliğe, bu körlüğe dikkat çekmesi bakımdan da ayrı bir önemi var. Üstelik kitaba bir önsöz kaleme alan TTOK Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Uğur İbrahimhakkıoğlu bu çalışma bağlamında okurlara bir de söz veriyor; Turing'in yerleri tespit edilen bu evleri plaketle belirleyip halkın, semt sakinlerinin dikkatini çekeceğine, edebiyatımızın rüzgarları esen bu yerlere, yerli ve yabancılar için 'kültür turları' düzenleneceğine, buralarda edebiyat konferansları verileceğine, tanıtımlar yapılacağına dair."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/istanbul-sokaklari-yerli-polisiyelerin-baskahramani", "text": "Bu haber, yeniçıkanlar halkasına kıstırılıp kalmış edebiyat dünyamızın şöyle bir dışına çıkıp birbirinden çok farklı ama bir o kadar lezzetli iki romanı hatırlamak için gayet iyi bir fırsat değilse nedir, diye düşünüp vakti zamanında okumuş olduğum söz konusu romanların sayfalarını tekrar karıştırmaya başladım. Bir yandan da özellikle 90'ların sonu 2000'lerin başında gözle görülür bir ivme kazanan Türk polisiyelerini düşünüyordum. Kendi açtığı yatağında tatlı bir özgünlükle akacakmış izlenimi veren tür, bu aralar hafif de olsa bir sekmeye uğramış gibi görünüyor. Bunun tesadüfi bir boşluk anı olduğuna vehmedip Selçuk Altun ile Mehmet Murat Somer'in yurtdışında kazandıkları başarının yerli polisiyelerimizi yeniden hareketlendireceğini umut ediyorum. Senelerce Senelerce Evveldi, Selçuk Altun'un son romanı. Bir insanın hayatını hikayeleştiren şeyler üzerine düşündüren bir roman... Pek çok karakterin-yankarakterin hayat hikayelerinin birleşiminden bambaşka tek bir hikayeye odaklanıyor Senelerce Senelerce Evveldi. Temposu hiç düşmeyen, sağlam kurgulu, gizemi de berraklığı da kendine içkin keyifli bir maceraya davet ediliyoruz. Kahramanımız Kemal Kuray, başından geçen bir kaza sonucu pilotluktan malulen emekli olmuş genç bir asker eskisi. Onun emekliye ayrılıp sivil hayata geçmesine yol açan ise askerden tanıdığı Suat adlı gizemli bir milyoner, Kemal'in deyişiyle; gizemzade... Suat, Kemal'in banka hesabına düzenli yatan dolgun bir maaş ve Balat'ta eski bir daire bırakarak sırra kadem basınca kahramanımız Suat'ı bulma umuduyla sivil hayata hızlı bir geçiş yaşıyor. Ancak Suat'ı arama niyetiyle başlayan serüven, Kemal'in, Anadolu'nun türlü şehirleri ile İstanbul-Buenos Aires hattında aşkı ve giderek kendini bulma hikayesine dönüşüveriyor. Edgar Allan Poe hayranı Suat'ın yönlendirmeleri ve Kemal'in klasik müzik tutkusu birleşince de söz konusu serüven edebiyat ve müzikle taçlanıyor. Talihsiz iki kaza sonucu hayatta yapmayı sevdikleri işlerden emekli olmak zorunda kalmış iki genç insan; gözleri görmeyen ressam Sim ile gönül gözü kör Kemal birbirlerine aşık oladursunlar; onları hikayeye dahil olanların hüzünlü hayathikayeleri birleştiriyor. Bir de Poe'nun Senelerce senelerce evveldi diye başlayan meşhur Annabel Lee şiiri ile Proust'un Kayıp Zamanın İzindesi... Selçuk Altun, özellikle gayrımüslim Türkiyelilerin savaşlarla, siyasi manevralarla şehirden şehre, ülkeden ülkeye savrulan hayat hikayelerine yer vererek, bu hikayelerden kısa ama son derece dokunaklı bir toplumsal tarih haritası çıkarmayı başarmış. Bir de elbette İstabul'u, Balat semtini kahramanlaştırmayı... Jigolo Cinayeti ise, Mehmet Murat Somer'in altı kitaptan mürekkep Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin halkalarından biri. Hatırlarsanız, bu diziyle Türk edebiyatının ilk travesti dedektifini yaratmıştı Mehmet Murat Somer: Audrey Hepburn fiziğini daima koruyan, zeki, yeri geldiğinde şirret yeri geldiğinde pamuk kalpli, entelektüel, sosyal, Uzakdoğu dövüş sanatlarında usta ve gündüz bilgisayar uzmanı-hacker, gece ünlü bir travesti barın işletmecisi... Dahası Burçak Veral, bütün bunlardan çok daha fazlası... Hal böyle olunca çevresinde dönen dolaplara, içli dışlı olduğu İstanbul sosyetesinde ve şehrin arka sokaklarında olan bitene son derece hakim. Her macerasında ötekiliğin ters köşesinden ikiyüzlü düz toplum yapısının ipliğini bir bir pazara çıkarıyor. Her anlamda öteki İstanbul'u ironik bir biçimde kahramanlaştırıyor. Üstelik bu işi öyle tatlı tatlı, öyle lafı gediğine yerleştirerek yapıyor ki, her macera da kendini ayrıca sevdirmeyi başarıyor. Dizinin listeye giren kitabı Jigolo Cinayeti, aşk acısıyla boğuşan kahramanımızı kendine getiren bir cinayete odaklı. Sosyetenin gözde simalarından özel finans danışmanı Faruk Hanoğlu, bir minibüs şöförünü öldürmek suçundan tutuklanmıştır. Burçak Veral sansasyonel cinayetin maktulünün aslında ünlü bir jigolo olduğunu öğrenince macera başlar, sosyete ile yeraltı dünyası arasındaki göze görünmez bağlar yavaş yavaş ayan olur... Başta da dediğim gibi iki çok farklı yazar, iki çok farklı roman söz konusu... Onlar arasında bir karşılaştırma yapmaya kalkmayacağım elbette, ama polisiye seven hemen her okur, türün takipçileri bu iki çok farklı romandan birbirine denk lezzetler devşirecekler, kanaatineyim..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/iyi-ki-dogdun-sabitfikir", "text": "Bundan tam bir yıl önce elektronik ortamda can bulmuştu Sabit Fikir, açık fikirlilerin, özgür düşüncelilerin sabitfikri olma amacıyla yola koyulmuştu. İnsanın en temel dürtülerinden biri olan hikaye etme arzusunun köklerinde var olan edebiyatla bugün başdöndürücü bir ivme kazanarak hayatlarımızın ortasına yerleşen teknolojinin, bilişimin kesiştiği yerden doğmuştu Sabitfikir. Teknolojik gelişmeleri dışlamadan edebiyat aşkını yaşatma çabasının bir ürünüydü... Üzerine serilen ölü toprağına, tüm kıstırılmışlığına rağmen eleştiriyi yaşatmak, daha da özgürleştirmek gibi bir amacımız vardı başlangıçta, bir de profesyonel yazarların yanı sıra okurlara da dişe dokunur bir yazın alanı açmak, can çekişen edebiyat dergiciliğine yeni bir yön vermek... Peki muvaffak olabildik mi? Yaşımız henüz daha bir. Adı üstünde, emekliyoruz. Alacak çok yolumuz var ve biz daha yolun en başındayız. Bu soruya en doğru yanıtı bizi okuyan okurlarımız veriyor elbette, eleştirilerini bize gönderen, yayımlanan yazılara yorumlar yazan okur/yazarlarımız. Bir yıl boyunca kitaplara olan tutkumuzu, edebiyat aşkımızı kusurlarımız ve eksiklerimizle de olsa yansıtmaya çalıştık elimizden geldiğince. Sabitfikir'in yayın hayatına doğduğu bu yıl, hiç tesadüf değil, kanımca yayın dünyamızda taşların yerinden oynadığı, teknolojiyle kendine yeni bir yön vermeye çalıştığı yıl olarak hatırlanacak, şüphesiz. Tüm eksikleri, kusurları bir yana her şeyden önce Sabitfikir bu dönüşümün tam ortasında yer aldı. Ve ne mutlu ki, bu yeni oluşumun uç verdiği nokta da sanal sayfalarını her türlü düşünceye, eleştiriye açtı. Eleştirinin yollarının en tıkalı olduğu noktada duruyor, sanal dünya. Benim şu satırları yazdığım ekran, sizin bu satırları okuduğunuz ortam... Geriye dönüşümüz yok artık, çok tartışanlar, yerden yere vuranlar da dahil olmalı, kabul edilmeli artık ve internet, her şey bir yana edebiyatın ve eleştirinin özgürlük alanı olmalı Önümüzde dipsiz kuyu misali uzanan, heyecanlandırdığı kadar kafamızı da karıştıran internetin sonsuzluğunda, hepimize hem biraz korku hem biraz haz veren o malum ipsiz sapsızlığında, ruhlarımızdaki sanallık ve endişeyi sabitlemenin, özgürlük arzusunu belirginleştirmenin vaktidir artık. Olduğumuz yerde durup beyhude tartışmalarla yeterince zaman kaybettik zaten. Ne edebiyat öldü, ne de eleştirisi. Sadece yeni mecralarını arıyor ve kim ne derse desin akıntıya karşı, körlemesine de olsa yolunu buluyorlar. İş ki biz komplo teorilerini içimizden atabilelim. Yaklaşık bir yıl önce kaleme aldığım bu satırlar SabitFikir'in temel yönelimlerinden birkaçını içeriyor ve bugün baktığımızda ortaya atılan adım sayısı son derece etkili bir 'tek' adım olarak görülüyor. Yaşımızı doldurduktan sonra kısa süre içinde yeni bir yüzle, yeni yazarlarla karşınızda olmaya, önünüzde ilk sözü daima eleştiriye veren yeni temiz sayfalar açmaya devam edeceğiz. Bu doğumgünü yazısına, bir yıl önce yayın kurulumuzun kaleme aldığı çıkış bildirisinden satırlarla son veriyorum, nice yıllara..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/jane-eyre-aski-burada-ugultulu-tepeler-tekinsizligi-nerede", "text": "Mia Wasikowska ile Michael Fassbender, bazılarına göre elektrikleri tutmamış olsa da, Jane Eyre ve Bay Rochester karakterlerinin haklarını veriyorlar. Tamamen karakterlere odaklanmış bir uyarlama bu. Jane'i Jane yapan, onu bu şekilde hareket ettiren, ona ışığını ve sönüklüğünü veren nedir; soruları üzerinde, kahramanın ruhunun içinde gezinip duruyoruz film boyunca. Ve Rochester'la Jane'in aşkları, aşklarının toplumsal kurallar çerçevesince imkansızlığı her dakika içimizi giderek artan bir ateşle yakmayı başarıyor. Filmin belki de tek eksiği romanın atmosferini sarıp sarmalayan nevrozu biraz ihmal etmiş olması. Yine de Jane'in eğitimdeki sevgisizlik, kızları eğitmektense ruhsal ve bedensel olarak sakatlayan okulu, kimsesizliği yeterli derecede fikir veriyor izleyenlere. Erkekler dünyasında yapayalnız bir kadın, üstelik bir kadının tek kurtuluşu olan evlilik kurumuna kabul edilmeyecek derecede fakir, sönük, zayıf ve küçük... Ancak demir gibi bir iradesi, kıvrak bir zekası ve varoluş mücadelesi verecek kadar gücü var. Toplumsal baskının ezici üstünlüğünün kendisini de yola getirmek üzere olduğunu anladığı vakit, zincirlerinden kurutulup mutluluğuna ve aşkına kavuşabiliyor. Cary Fukunaga, Jane'in varoluş mücadelesini hikayedeki aşkın büyüsünü kaçırmadan, aşkın egemenliğini göz ardı etmeden vermeyi başarıyor. Sinema tarihine nefis bir uyarlama hediye ediyor. Peki Emily Bronte'nin neyi var? Ya da şöyle soralım Uğultulu Tepeler'in sinemayla arası neden hep bu kadar açık? Niye bu büyüleyici roman sinemada kendini bulamıyor, gösteremiyor. Uğultulu Tepeler'in Andrea Arnold tarafından çekilen yeni uyarlamasının sinema eleştirmenlerince beğenildiğinin farkındayım tabii bu soruları sorarken. Hatta Venedik'ten iki ödülle döndüğünün de... Ancak romanın ruhuna hiçbir şekilde nüfuz edemeyip, hikayenin hep yüzeyinde kaldığı da bir gerçek... Kötülükle, hastalıkla, takıntılarla, hırs ve intikam duygularıyla sarılı Catherine ve Heatcliff'in aşkı... Delilikle hep el ele... İnsan ruhunun karanlığında yankılanan bir zayıf ses, bir silik ışık gibi... İşte o kadar imkansız. Ama var; ama bir o kadar gerçek... Uğultulu Tepeler, hemen herkesin kabul ettiği üzere, başdöndürücü bir edebiyat eseri. Eserin son uyarlamasının alışıldık Viktorya dönemi havasından uzak, yeni, cesur ve doğalcı bir intikam hikayesi olduğu söylenegeliyor. Oysa tüm diğer Bronte kardeşlerde olduğu gibi Uğultulu Tepeler de Emily Bronte her şeyden önce dönemin atmosferini vermek suretiyle dönemi eleştirir. Dolayısıyla dönemin havasını almak demek bu noktada hikayenin kahramanlarından birini çalmak anlamına gelir, ki film boyunca bu eksikliği fazlaca hissediyoruz. Filmin doğalcı bir anlatımı olduğu muhakkak ancak hikaye ilerledikçe bir empresyonist tablo gibi karşımıza çıkan görüntüler hikayedeki tekinsizliği, acıyı, kötücül intikam duygularını silip atıveriyor. Uğultulu Tepeler gözlerimizin önünde yitip gidiyor... Gelelim Heatcliff'e... Heatcliff nereden geldiği bilinmeyen bir kimsesiz, her anlamda bir 'öteki'dir... Film Heatcliff'in gözünden, onun tutkulu, gelgitlerle dolu, ötelenen, daha en başından beri imkanı olmayan aşkının gözünden anlatılıyor. Ancak Uğultulu Tepeler'i Heatcliff'in intikam hikayesine indirgemek, işte filmin kör noktası. Andera Arnold, bu seçimiyle kahramanlarıyla da, kahramanların birbirlerine duydukları aşkla da bağlantı kurmamızı engelliyor. Uğultulu Tepeler gözlerimizin önünde yok olmaya devam ediyor. Bir düzeltme: \"Howard\" değil, \"Haworth\"; \"Heatcliffe\" değil \"Heathcliff\"."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kara-kapaklardan-fal-tutan", "text": "Sizi bilmem ama ben resimli kitabı oldum olası severim. Hikaye arasında soluklanmak, hikaye içinde başka bir hikayeye, başka bir tahayyüle dalmak, resmi yapanın metni yazanın imgeleminden süzülüp gelen yeni imgelemine uzanmak garip, heyecan verici bir deneyimdir. Resimli kitap bulamazsam da tabii doğru kitap kapağına. Bir metni okuyup onunla kurduğumuz ilişkiden yeni bir eleştiri metni yaratmak nasıl heyecanla doldurursa içimi, sözkonusu metni okuyup ondan süzülenlerle görsel düzlemde yepyeni bir şey yaratmak o kadar anlaşılmaz ve heyecan verici gelir. Sanatın çağrışımlarla dopdolu sularına girmek, sistemle doğaçlamanın ayırt edilemez çizgisinde gezinmek, sadece bir kitap fetişizmiyle açıklanamaz. Bibliyofillik gibi piyasa terimleri de yetmez buna. Ya da kapak tasarımlarını piyasa işidir, yayıncılık pazarlamasıdır diyerek bir kenara koymak olmaz. Saatte bilmem kaç görüntüye maruz kaldığımız bu sanal görüntüler dünyası içindeki patlamanın ortasında, elinize bir kitap alıp okuyorsanız eğer, onun görseliyle girdiğiniz ilişki de özel olacaktır ister istemez. Evet bazı kitaplar, kapak tasarımlarıyla, içindeki-dışındaki çizimlerle yer eder hafızaya, bazılarıysa o kadar çok farklı tasarımla basılmıştır ki, düşününce gözünüzün önüne hiçbir şey gelmez. İşbu yazının çıkış noktası olan Kara Kitap'a Giriş adlı bir kitabın 2014'de basılacağı muştusu, düşündürtüyor bana hep bunları. Biliyorum ki Kara Kitap da bu giriş kitabının yanı sıra basılacak, yeni bir Kara Kitap önümüze konacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/karanlik-cagirir-lovecraft-sinir-sisteminde-kalici-hasar-birakir", "text": "Ama, karanlık çağırır, hep çağırır. Çağrıya dayanamaz insan bilinci, kara kabuslar kara inlerinden kıvrılarak harekete geçer, yeni ve geniş fetihlerde bulunurlar. Deliliğin dağları yükselir, yükselir içimizde... Biliriz, uyuyan tuhaflıkları diriltip onlarla hemhal olmadıkça uykularımız düzene girmeyecektir çünkü. Korkunun nüvesinde korkudan bile isteye kaçmayacağımız bir an'ın geleceğinin idrakı vardır. Asıl o an'ın geleceğini bilmek korkudur, korkutur belki de. Korku edebiyatının kara prensi H. P. Lovecraft'ı bugün neredeyse korkunun kendisi yapan şeyin temelinde işte bu an'ı işaret edişi, bu an'ın içine dille de olsa girişi vardır. O yüzden ta en baştan Deliliğin Dağlarında'ya karşı şüpheyle yaklaşıyorum. Bu hikayeyi bir kez daha okursam eski ben olmayacağımı biliyorum. Anlatılan şeyi ya da yeri tam olarak gözümüzün önünde canlandırmaya yetmeyen karmaşık betimlemeler, hikayenin içine dosdoğru girmektense etrafında dönüp durduğumuzu hissettiren bir anlatım biçimi, bir türlü açıklanmayan anıştırmalar ve tuhaf imalar... Lovecraft denince, sıkı bir edebiyat okurunun emin olduğu tek şey bütünüyle kuşku duyduğudur! Kanımca, ondan bu kadar etkilenmemizin, yazdıklarından ve bir yazar olarak kişiliğinden de bunca korkmamızın sebebi budur. Ondandır ki Lovecraft yıllardır bizi ister istemez Necronomicon'un peşine, Cthulhu'ya ve Deliliğin Dağları'na doğru çeker durur. Lovecraft, başta Cthulhu mitlerini desteklemek üzere kendine özel bir mit dünyası yaratır. Necronomicon adlı bir kurmaca kitap vardır, 8. yüzyılda Abdul Alhazret tarafından yazılmış, daha sonra Yunancaya çevrilmiş Ölüler Kitabı'dır bu. Necronomicon'a kanımca yazarın kendisi de bir şekilde inanmaktadır zaten. Pek çok hikayede bu kurmaca kitaba göndermeler yapılır, kahramanların bazıları onun peşine düşer, kimileri onu okuma cüretini ve cesaretini gösterir. Yazar, bu miti, Rleyh Kitabı, Hasan'ın Yedi Şifreli Kitabı, Dhol Şarkıları, Bilinmeyen Kadath Kenti gibi türlü yasak metinlerle, lanetlenmiş mekanlarla da destekler. Böylelikle her okuduğumuz Lovecraft öyküsü bizi, karanlıkta birbirinin korkudan buz kesmiş ellerini tutan çocuklar gibi, başka bir öyküye bağlar. Lovecraft, dilin içine bir korku evreni yerleştirmiştir. Deliliğin Dağlarında, Lovecraft'ın en önemli öykülerinden biri. Miscatonik Üniversitesi'nin öğretim üyeleri Güney Kutbunda bir keşif yolculuğuna çıkarlar. Miscatonik Üniversitesi de yine Lovecraft'ın mitik evreninin bir ürünüdür. Sözgelimi bu üniversitede Necronomicon bulunmakta, öğrenciler tarafından okunmakta, türlü gizemler araştırılmaktadır. İşte bu acayip üniversite tamamen bilimsel keşif kaygısıyla bir grup bilim insanını yine üniversite bünyesinde geliştirilmiş çeşitli bilimsel aletleri deneyip kullanmak üzere yola çıkarmıştır. Son derece donanımlı bir şekilde Güney Kutbuna varan ekip mutat araştırmalarını yapar, yeni aletleriyle oldukça önemli bilimsel keşiflere imza atarken işin rengi aniden değişmeye başlar. Zira Lovecraft'ın materyalist bakış açısına daha fazla tahammülü yoktur. Onu yıkmak için, Deliliğin Dağları'nı yaratmaya başlar. Keşif ekibinin bir kısmı, kutbun daha da derinlerini keşfetmek üzere hazin sonlarına doğru yola çıkarlar ve yüksek bir uygarlığın varlığına dair delice mesajlar vererek ortadan kaybolurlar. Bundan sonrası dünyanın milyonlarca yıl öncesine dair gizemli, delice bir tarihi maceradır artık. Hikayenin kahramanı, başlarına gelenleri saklar. Ta ki, bir başka keşif ekibinin Deliliğin Dağları'na gitme hevesinde olduğunu öğrenene kadar. Bunu durdurmak için harekete geçer. Deliliğin dağlarına hiçbir insan gitmemelidir. Ancak bu ekibi durdurmak adına yaşadıklarını, burada karşılaştığı kötülüğün en azından bir parçasını açıklamak zorundadır tabii. Anlattıkları burada yatan gizemi olduğu gibi bırakmak, kabusları uyudukları derin uykudan uyandırmamak içindir. Bu nedenle hikaye hem önümüzde açılır hem de an be an kapanır. Okur olarak sinirlerimizi geren, bizi korkunun içine çeken şey de işte dilin bu sırlı atmosferi olur. Deliliğin Dağlarında'nın Lovecraft'ın en önemli eserlerinden biri sayılmasının sebebi de budur aslında. Hikayeye dair kahramanın ağzından çekip çıkardığımız her gerçek, gerçeküstünün puslu havasıyla bulanmaktadır. İnsanın sinir sistemine şizofrenik bir müdahale eder gibi yazar Lovecraft ve kalıcı hasar bırakır. Okura son not: Hem Lovecraft'ın mitik everenini hem de Deliliğin Dağlarında'yı daha iyi kavramak açısından Cthulhu'yu pas geçmemek gerekli, derim... Bir de her ne kadar bu çalışma çok sorunlu değilse de, bilimkurgu, korku ve fantastik edebiyat çevirilerine dair sorunlarımızı hala aşamamış olduğumuzu görmekten gelen üzüntümü, dile getiririm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kargalar", "text": "Varlığı yokluk, yaşamı ölüm üzerine düşünmeye başlayınca insan, böyle olurmuş hep... Çok üzülünce, gönlümüz çok ama çok yorulunca ve yalnız ve sarsılmış ve azalmış hissedince... Yaşamın sonsuz sürekliliğine dair umudumuz, inancımız tekrar tekrar tehdit edilince... Çok severek yaptıkların, inandıkların başkaları tarafından sevilmeyince, nefret edilince, ortadan kaldırılmaya çalışılınca... Böyle olurmuşuz, fenalık geçirirmişiz hep... İthaki Yayınları'nın editörü Ahmet Öz yaklaşık bir ay önce bir bildiri hazırlamış. Son dönemde yazarlara ve edebiyata uygulanan baskılara, kitap, yazar, çevirmen, edebiyat düşmanlığına karşı tepki niteliğinde... Yazarlar, şairler, çevirmenler de imzalamış... Annemin bileklerimi ve alnımı ovduğu kolonya gibi, yüzüme çarptığım su gibi gelince, burada da paylaşmak istedim. Tatvan'da denize uzak bir eski bahçede, yaz çiçeklerine vurgun oturuyordum. Belki bin yıllık yüksek duvarların dibinde. Cevizin gizemli gölgesinde. Yaprakların çıkardığı koku başımı döndürüyor. Kolumu kanadımı kıpırdatamadan orda öylecene. Sessizlik. Sessizlik dağınık bir ötüş salvosuyla parçalanıyor. Kargalar. Kocaman bir kavganın ortasında. Kıyasıya. Uzun sürmüyor. Uçup gidiyor bir bölük, dönmemek üzere. Yendiler mi onlar? Yenildiler mi? Ben bilmiyorum. Cevizin bin yıllık kokusuyla esrimiş dalgın. Kalanlar, gidiyor, geliyor bir süre. Gidiş gelişler, seslenişler bir noktada yoğunlaşıyor. Yanda duvarın üstünde. Bir yaralıları var. Önce, ne yapacaklarını bilmiyor gibiler. Bu kargaşa ondan. Belki ilk yardım acelesi. Giderek azalıyorlar. Sesleri sönüyor. Ama, yaralının başındalar. Bir süre geçince daha bir düzen sağlıyorlar. Nöbetleşiyorlar. Biri ikisi gidiyor, geliyor. Sonra başkaları... İlgimi yoğunlaştırıyorum, cevizin uyuşturan gölgesinden çıkarak. Sessiz. Tanımaya başlıyorum onları. Kargalar.... Gün boyu yaralılarına baktılar. Bırakmadılar onu. Bırakmadılar içlerinden bir tekini bile, telef olmaya. Bırakmadılar. Vardır, hastadır, yaralıdır. Bir nedenle kısıtlıdır, ölüme yargıldır, bizimdir. Parçamızdır. Onu güçsüzken bırakırsak, kendi parçamızı, kolumuzu kanadımızı bırakmışızdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/karsilastirmali-edebi-liste-okumalari", "text": "Bu en son haber... Doğan Hızlan'ın Hürriyet bünyesinde yürüttüğü 'dev' anket nihayetlenmiş ve Türkiye edebiyatına damgasını vuran isim belirlenmiş: Nazım Hikmet... 6 binden fazla kişi oy vermiş, Nazım Hikmet 1461 oyla ve de ezici bir farkla Türkiye edebiyatına damgasını vuran kişi olmuş. Bu sonuca kimsenin bir itirazı olamaz, Türk dilinin büyük şairi, efsane ismi Nazım Hikmet, herhangi bir ankete gerek olmaksızın da öyle. Ancak Hızlan'ın anketine şöyle bir göz atınca, çeşitli soru işaretleri beliriyor aklımızda ister istemez. Her anketin doğası gereği bir parça öznel ve sınırlandırıcı olduğu gerçeğini de göz önüne alarak soruyoruz, Yaşar Kemal nerede, Gülten Akın, Adalet Ağaoğlu, Orhan Pamuk... ve diğerleri? Sorunun cevabı belli, Hızlan ankete yaşayan edebiyatçılarımızı dahil etmemiş. Bu dışarıdan bakınca anketi kısıtlamak adına yapılmış makul bir tercih olarak görünebilir. Ancak Türkiye edebiyatı gibi, ancak çocuk yaşına varmış bir edebiyat söz konusu olunca, bu tercihin anlaşılması güçleşiyor. Kaldı ki Hızlan da neredeyse ankete katılanlardan çok kişinin Yaşar Kemal'le ilgili tepkilerini gösterdiklerini belirtiyor. Ve Yaşar Kemal'in belli ki Türkiye edebiyatının yaşayan efsanesi olduğunu söylüyor. Sözkonusu ikinci listemiz edebiyata bilimsel açıdan yaklaşıyor. Daha doğrusu popüler bilim açısından. Yani, hangi bilim bağlamında olduğu pek belli değil: İnsan beynini etkileyen on roman belirlenmiş! Elbette ki edebiyat beynimizi, toplumsal ilişkilerimizi, ruhumuzu etkiliyor. Ancak bu liste hangi türden bir araştırmaya göre yapılmış. Bu romanları kimler okumuş, yoksa tüm insanlık mı okumuş? Beynimiz bu eserlerden ne şekilde etkilenmiş? Sorular çok, yanıtları yok. Edebiyatla bilimin arası, edebi açıdan parlak ve ilhan vericiyken, bilimsel açıdan hep iğreti, İşte karşımıza çıkan en mantıklı, en tutarlı ve dolayısıyla en ilgi çekici liste. Teker teker edebiyatçılara sormuşlar, en çok hangi romanları, hangi yazarları okurken zorlandınız diye ve yanıtlarını almışlar. Bunun bir yabancı, bir de yerli versiyonu var. Yabancı versiyonunda Virginia Woolf, James Joyce, Jonathan Swift gibi edebiyatçılar göze çarpıyor. Habertürk'ün yaptığı araştırmada da Selim İleri, Semih Gümüş, Elif Şafak, Cemil Kavukçu, Hakan Günday, Celil Oker gibi isimler ağırlıklı olarak Vüs'at O Bener, Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Sevim Burak, Şule Gürbüz, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi edebiyatçıların kitaplarını zor okunur bulduklarını belirtmişler. Listelerde yer alan çalışmaların Türk ve dünya edebiyatına damgasını vuran eserler oldukları düşünülünce zorluk derecesinin, bir eserin parlaklığını etkilemediğini söylemek mümkün sanırım. Okur olarak, yılmamak gerek. Ne kadar sorunlu olursa olsun edebiyat üzerine yapılmış hemen her liste dönemin bakış açısına ve temel yönelimlerine dair edebiyat üzerinden dikkate değer izlenimler veriyor. En mühimi de kendi kişisel listelerinizi yapmamızı, ister istemez edebiyat üzerine düşünmemizi sağlıyor. Listesiz kalmayalım, derim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kaybedenler-kulubu-neyi-kaybetmisti", "text": "Zor tabii, zaman istiyor biraz, nesnel olmak, duygusallıklara batmamak falan... Oysa ne kadar çok konuşuldu üzerinde, eleştiriler de aldı bol bol. Zira niyetim ne hikayeyi eleştirmek ne aldığı eleştirilere cevap vermek. Ancak sonuna kadar karşı çıktığım tek eleştiri yeri gelmişken, kahramanların içinde bulundukları politik atmosferi göz ardı ettikleri düşüncesi, olur. Bu eleştiri, eleştiriden ziyade, o yılları ve içinde bulunduğumuz günü de anlamamak anlamına geliyor, ne acı. Kaybedenler Kulübü'nün kahramanları sosyal ve politik ortama arkalarını dönüyor, kendi yollarında tek başlarına yürüyorlarsa eğer, filmin ve karakterlerin sinizmi nereden geliyor peki? Neye ve kime karşı kaybediyorlar acaba? Niçin kendilerini bu kadar yalnız hissediyorlar. Filmin seksist tavrına mı kanıyor izleyenler, bunca anlamsız, gönülsüz toplumsal ve cinsel ilişkinin bir tür kişisel sapkınlık olduğunu mu düşünüyorlar? Tam da zamanın politik ve toplumsal yapısı değil mi, onları ve o yılların genç insanlarını bu hale getiren. Söz konusu eleştirinin tam tersine, zannımca Kaybedenler Kulübü'nün kahramanları zamanlarının politik atmosferini, bizzat kendi hikayeleri içinde son derece açık ve etkileyici biçimde ortaya koyuyorlar. Yoğun bir aidiyetsizlik hissi, kültürel çatışmanın kültürel yozlaşmaya dönüşmesinin bir adım evvelki tedirginliği, geçmişe olduğu kadar geleceğe de umutsuz bakış ve her türlü politik mücadelenin beyhudeliği... Daha ne olsun. Sevgili yazar, \"Bir yazı içinde en çok 'eleştiri' kelimesini kullanma rekoru\" kırarak eleştirimi kazanmıştır. Tebrikler! Hala \"eleştiri\" kelimesinin olumsuz anlama geldiğini sanıyoruz, \"edebiyat\" hakkında yazdığı iddia edilen \"yazar\"larımız tarafından bile..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kelebegin-omru", "text": "Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz. Ama bir dakika, hani son yıllarda bir kıpırtı, bir değişim yok muydu üzerinde hep konuştuğumuz. İnternet siteleri, bloglar, sınırsız sayıda yazılan roman, yeniden doğan öykü derken edebiyat ortamımız canlanıyor, dergiler birer birer açılıyor, ömürleri uzuyor, ne güzel demiyor muyduk? Ne çabuk sönmüştü içimiz! Bu değişim, edebiyat dergilerinin kaderini neden bir parçacık da olsa etkilemiyordu? Piyasanın görünmeyen o sihirli eli üstümüzden hiç çekilmiyordu çünkü. Kitap satışından, baskı sayısından, tirajdan ibaret gördüğü edebiyatı hiç boşlamıyor, su uyuyor, piyasa uyumuyordu sevgili okur, ne yazık ki. Evvela canlanan, canlandıkça canımıza can katan öyküden başlayalım. Yayınevleri öyküye, öykü yazarlarına kapılarını açtılar iyiden iyiye. Üstelik bunu bir keşif olarak yapmadılar, bizzat yazarların ve okurların dayatmasıyla, ısrarlı ilgisiyle yaptılar. Pek de güzel oldu olmasına ama bir öykü yazarı olduğunuzu düşünün, şimdi elinizdeki öyküleri toplayıp bir yayınevinde bastırma şansınız varken neden edebiyat dergilerinin kapılarında bekleteceksiniz ki? Genç yazarların, kendilerini ispatlamak, göstermek, okurla ilk güçlü bağı edebiyat dergileri aracılığıyla kurmak gibi bir derdi kalmadı kısacası. Tabii bunda, en azından ilk nabız yoklamalar için halihazırda kullanılan kişisel blokların da çok büyük etkisi olduğunu düşünürsek, edebiyat dergisinin bu anlamdaki işlevi, aracılığı sönmeye yüz tutuyor ister istemez. Ve bir de popüler mizah dergileri unsuru, son olarak. Edebiyat dergileri bir bir kapanır geri kalanları da can çekişirken, edebiyatçıların yazdığı popüler mizah dergileri pıtrak gibi çoğalıyor, etkileyici satış rakamlarıyla bir yeninin, hadi bir yeninin daha önünü açıyorlar. Yanlış anlaşılmasın, bu dergilerde çok ama çok sevdiğimiz edebiyatçılar, başarılı yayın kadroları mevcut. Üstelik Türkiye'de içeriği ne olursa olsun, bir derginin satış rakamının yüksek olması, okunabiliyor olması, her türlü özrün de üstündedir. Ama insan, yani ben, düşünüyor ister istemez. Edebiyatçılarımız madem bu kadar seviliyor, bu kadar okunuyor, mizah dergilerinin can damarı olabiliyorlarsa, neden aynı ilgi edebiyat dergileri için geçerli değil? Ortada ne bir yayıncılık dehası var, ne de bir tür gizem, sorunun cevabı da çok basit aslında. Bu tür dergiler televizyon dizileri gibi, herkes belgesel izlediğini söyleyip dizilere yüz buruştururken, yeni bölümde neler olduğunu dünya müziğindeki gelişmelerden de, belgesellerden de iyi biliyoruz hepimiz. Kim bu dergilere geçmiş, kim küsmüş, terk etmiş, hangi yazar hangi konuda yazmış... vs. ilgimizi çekiyor. Erkek kalem nüfusu yoğun, eril dili baskın, efkarı doğasından gelen içerikleri, hiç yabancımız değil. Bize, bizi, bizle anlatıyorlar buralarda da! Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır. Yeter ki sapla samanı birbirine karıştırmayalım. Biri yaşıyorken diğerleri ölüyor vehmine kapılmayalım. Ursula Le Quin, edebiyat her zaman küçük bir azınlığın ilgisini çeker, geri kalanlar poptur diyor: Yani milyonlarca kişinin okuduğu Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Sait Faik, Garcia Marquez, Philip Roth, Umberto Eco, Coetze, daha eskilere gidersek Tolstoy, Dickens, Balzac, Zola hep pop. Shakespaeare de pop Sadi de, Hafız da, Hayyam da. En büyük pop ise Don Quijote. Dergiler edebiyatın sosyalleştiği-örgütlendiği ya da örgütlendiği-sosyalleştiği, uzmanlaşarak ya da amatör kalarak bu gelişmenin toplumla paylaşımına hizmet amaçlı kullanıldığı toplu ve süreli iletilerdir. Kelebek benzetmesi beni üzdü. Ama uygulamada gerçekleştirebildiğimiz bu zannediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kendi-mitinin-kahramani-fazil-say", "text": "Söz konusu, Mezopotamya Senfonisi. Bir sıcak yaz gecesi konser alanı yekpare bir kütleyi andıran dinleyici topluluğunun ağırlığıyla ezilir gibi, batar mıyız bu dolgu alan üzerinde bunca kararlı ağırlıkla, diye içimden geçiriyorum. Fazıl Say gerilerde bir yerlerde senfonisine yer açar gibi çalıyor. Hafiflemeyi algılıyorum. Bir ruh, bir enerji varsa eğer içimizde bir yerlerde, artık yekpare bir kütle olarak uçmaya başlıyoruz. Senfoninin bölümleri var; bütünleşen ve ayrışan... Dicle'nin yankılı akan suları, ayın görkemi ve ürkünçlüğü, tapınılası güneşin mezalimi, Fırat'ın çoşkunluğu, çağlar boyu durmaksızın savaşan halkların acısı, onu korumaya çalışan Mezopotamya meleğinin varlığı. Mezopotamya'nın kendisinin zaten bir senfoni olduğu kararına varıyoruz. Sahne bir illüzyon, bir yanılsamalar aynası. Şimdi onun her yerinde Mezopotamya'nın varlığı, kaderi, büyüleyiciliği ve acısı. Say'ın sahnesinde kültür doğallaşıyor, müzik önce varacağı nihai noktaya değdikten sonra ilkselleşiyor, yanılsamalar gerçeğe dönüşüyor. Müzik otoriteleri konuşuyor, müzik otoriteleri tartışıyor Fazıl Say üzerine. Onun çaldığı besteleri özgürce yeniden yorumlayışına kimileri kızıyor, bu cürete öfkeleniyor, kimileri ise büyüleniyor. Bu tartışmalar artık onu iyi bir icracı olmanın ötesine taşımaktadır. Tartışılan şey artık, Say'ın müzikal dehasıdır. Hele ki arka arkaya gelmeyi başlayan ve çok ama çok beğenilen besteleri de düşünülünce... Müzikal yorumlarında özgür, dilinde özgür, yaratım alanında özgür ve cüretli... İçinden kehanetlerle dolu, vahşi ve dizginlenemez şekilde arkaik bir şeyler geçmekte. Hal böyleyken birileri de fena halde öfkelenmektedir. Fazıl Say çalar, elleri kanar, piyanolarını parçalar, çalarken yerinde duramaz, yüzünün mimikleri, titremeler ve hop oturup hop kalkmalar, zıplamalar... Müziğin her anı onundur, her anına müdahale etmeden kendini alamaz. Bedensel bir performans da izler onu dinleyenler. Şov mudur bu? Bu şovu izledikleri için mi onca etkilenir yığınlar? Şov değildir, işte bunun için etkilenir insanlar, yığınlar. Başına buyruk bir özgürlük hissi, beraberinde vahşi içgüdüsel doğamızın ortaya çıkışı gelir. Say, müzik aracılığıyla içindeki vahşi içgüdüsel doğayı ortaya çıkarır. Rengarenk, bir o kadar da karanlık, gölgelerle dolu ve tekinsizdir. Onu izlerken piyano çalan, besteler yapan bir adam görmeyiz, çünkü içimizde, çok çok gerilerde bir yerlerde büyüye inanmaya başlamışızdır artık. Karanlık ceketi sanki bir roman kahramanı gibi değişmeye başlar. Siyahtan kahveye, yeşile ve laciverte... Öyle bir an gelir ki, bu büyüleyici ruh aktarımı sırasında aracı olarak kullandığı aleti, piyanosunu bile parçalamak, ortadan kaldırmak istemektedir. Öyle güçlü, öyle doğadan, öyle sezgisel ve içgüdüsel gelir ki, sanki müziğin bile yok olacağı anı ümit etmektedir... Jung'un animus ve animasını hatırlarız. Düşlerin alanında dans eden anima, onu yaratıma çeviren animus ve bu iki içgüdüsel vahşi yaratığın mucizevi bir dengede bir araya getelerek ortaya çıkardığı sanat, sanatçı personası. İnsan bilinci için sistemden sapma, bir tür kutlu mucize. Bir o kadar da yaralı, hastalıklı... Say, bir dahidir, örnek alamayız deliliğe yakındır, özenemeyiz müziğin içinde kendini yakma ihtimali vardır. Büyülenmekle kalırız. Fazıl Say nerede yanılıyor? Bir şaman gibi müzikte yaşadığı bütünleşmeyi, toplumla, beraber yaşadığı insanlarla olan ilişkisinde arıyor. Yalnız, özgür bir insanın toplumla arasında olsa olsa anlamlı bir yarılma olabileceğini kabul edemiyor. Sistemin, onu, onun gibi sanatçıları, tiyatrocuları, sinemacıları, yazarları tükürüp bir kenara atmak niyetinde olduğunu kabullenemiyor. Belki hemen her konserinde dünya üzerinde ancak birkaç insanın belki yapabileceği şeyi yapan, ruhunu ortaya çıkarıp müzik aracılığıyla binlerce kişiye gösteren, varlığın özünü gösteren adam, anlaşılamamayı, anlamamakta. Her gerçek sanatçı, dünya üzerinde kendi mitini, kendi hikayesini, arar, bulur, yazar, çizer, çalar ya da besteler. Bu besteyle, bu hikayeyle çevresine şifa vermek ister. Ancak toplum tarafından anlaşılmayı beklemek, onu yolundan saptıracaktır. Ya da aptallaştıran, körleştiren siyasi kutuplaşmaların arasında kalmak, belki de taraf tutmak. Jürgen Otten'nin hazırladığı Fazıl Say adlı kitapta yer alan bir söyleşide Benedikt Stampa, kamuoyunda yaratılan ve artık birçok yerde folklorculuğa kayan imajını düzeltmesi iyi olacak diyerek uyarıyor. Peki, sanatçı nerede duracak? Gündelik siyasetin neresinde konumlanacak. Ya da ona bu şekilde, kör, sağır, dilsiz olmasını mı öneriyoruz? Sanırım bu sorunun cevabını nihayetinde Say bulacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kendi-tuzagina-dusen-yazar-chicago-dan-eli-bos-donen-okur", "text": "Kültürel kimlik çatışmaları, yersiz yurtsuzlaşma, kökü en derinlerde doğu-batı ayrımı, devamında ise ötekilik ve sürgün... Dünya nüfusunun belki de yarıdan fazlasını meşgul eden, ezen, hayata damgasını vuran kavramlar bunlar. Çoğunluğun içine işleyen bu dertlerden mürekkep cümle romanın, filmin, her şey bir yana, ticari başarısının altında tam da bu özdeşim yatıyor olmalı. Yaraya ne kadar dokunursanız bir şekilde o kadar tanınıp seviliyorsunuz ister istemez. Hele ki bu dokunuş, tüm beklentilerden azade, samimi, duygudaşlık dolu ve gerçek bir edebi lezzet taşıyor olsun... İşte o zaman şu ölümlü dünyaya, ölümsüzlüğe dair bir çentik daha atılıyor, kahramanlar da, onları yaratanlar da ölümsüzleşiyor... Peki, bunu Mısırlı ünlü yazar Ala El Asvani için söylemek mümkün mü? Kısa bir süre önce Türkçeye çevrilen son romanı Chicagoyu okuduktan sonra, hayır... Mısırlı yazar Ala El Asvani, adını, yurttaşı ilk ve tek Nobel Edebiyat ödüllü Arap yazar Necip Mahfuz'u bile geride bırakmasına yol açan ilk romanı Yakupyan Apartmanı ile duyurmuştu dünyaya. Kahire'de batılı mimarlarca yapılan bir apartmanda yaşayanlar ekseninde Mısır'ın bin türlü yüzünü gösteriyor, Yakupyan Apartmanı'ndan bir kahraman yaratmaya çok yaklaşıyordu. Ki, romanın taşıdığı edebi pırıltılar gelecekte kaleme alacağı romanların da yolunu aydınlatıyor gibiydi. Evet, Yakupyan Apartmanı'ndaki kahramanlar belli bir amaç için yaratılmıştı, bu çok belliydi. Köktendinciliği, İslami militarizmi, batı eğitimi almış doğulunun çelişik yaşamı, yoksulluk kaynaklı ahlaksızlığı, kapalı bir çevrede başta eşcinsellik olmak üzere yaşanan, yaşanmaya çalışılan farklı eğilimleri... Hepsi için birer karakter yaratmıştı Asvani, ancak bu kör parmağım gözüne durumunu, karakterlerini derinleştirerek aşmayı da başarmıştı. Yakupyan Apartmanı'nın İslami militarizme kapılan kapıcısının oğlu Taha'yı, yoksulluğu aşmak için kendi bedeniyle yüzleşen ve en başta ailesi tarafından fahişeliğe itilen Busayna'yı, entelektüel eşçinsel Hatim'i, para için dolayısıyla da oğlunun geleceği için yaşlı Hacı Azzam'a ikinci eş olmayı kabul eden genç Suat'ı... Hepsinin yönelimlerinin kaynağını gösteriyordu bize roman boyunca Asvani, kahramanlarıyla özdeşim kurmamızı sağlıyordu. Birbirine teğet geçen yaşamlardan yola çıkan bütünlüklü bir hikayeydi okuduğumuz. Ondandır ki Asvani bugün dünyada en çok tanınan Mısırlı yazar unvanını almıştı. Ancak yazarın son romanı Chicago'ya baktığınızda, hayal kırıcı bir biçimde tersine işleyen bir süreçle karşılaşıyorsunuz. Öncelikle görülüyor ki yukarıda söz ettiğim kör parmağım gözüne durumunu sivriltip derinleştirirken, karakterlerini kartonlaştırmayı seçmiş Asvani. Şöyle ki, Chicago, adından da anlaşılacağı gibi bu şehri ve bu şehirdeki Illinois Üniversite'nin tıp fakültesinin histoloji bölümünde çalışan Mısır kökenli profesörleri ve doktora öğrencilerini temel alıyor. Bölüme yeni kabul edilen iki doktora öğrencisinin gelişiyle başlıyor hikayesini anlatmaya yazar: Tesettürlü Şeyma -ki onun tesettürlü ve utangaç bir kız olmasının yanında pek de belirleyici bir özelliği yok- ve siyasi eğilimleri nedeniyle Mısır'dan kaçmak zorunda kalan akademisyen-şair Naci. Yalnız Naci ve Şeyma değil, o kadar çok karakteri var ki Asvani'nin, neredeyse saymakla bitmez, Mısırlı ve Amerikalı profesörler, diğer Mısırlı doktora öğrencileri ve onların karıları, kocaları, sevgilileri. Hikaye bizi Mısır Cumhurbaşkanı'nın Amerika gezisinde bu üniversiteye gelişine hazırlarken romanın karakterleri de kendi hayatları ekseninde yeni dünyanın eskisinden miras aldığı kültürel çatışmalarını, insan yaşamına afetsi bir dokunuşla damgasını vuran her türden ötekiliği, günümüzün en meşhur konusu siyasal İslam ile Amerika'da tesettürlü ve Arap olmayı anlatırlar. Ancak öylesine bir yüzeyselliğe saplanıp kalmış, öylesine ne nalına ne mıhına tarafında olmaya çabalamış ki yazar, okurunu ne hikayesine ne de kahramanlarına inandırmayı başaramıyor. Arapla yahudinin, zenci kadınla beyaz adamın ilişkisi öylesine göstermelik, Amerikalı olmaya özenen ve tamamen bu değerlerle yetiştirdiği kızını uyuşturucuya kurban veren Mısırlı profesörün dramı öylesine yapay, Mısırlı köklerine dönmeye çalışan diğer profesör Salah'ın 30 yıl sonraki travmatik çabası öylesine yersiz ve beklenmedik kalıyor ki bir yerden sonra boynuna kim olduğunu kocaman harflerle yazmış pankartlar taşıyan karakterlerin üstünüze üstünüze geldiğini sanıyorsunuz. Belki bir tek Mısır Öğrenci Birliği'nin başkanı kaypak ve muhbir Danana karakteri dışında... Onun gelişimi ve başarılı sonu, romanın ne demek istediğine dair umutsuz bir çıkarıma yöneltiyor bizi. Chicagonun bir tek Danana karakteri kahramanlaşmaya, romanı toparlamaya yaklaşıyor. İlk romanında olduğu gibi Chicagoda da hikayesini karakterlerin yaşamı üzerinden vermeyi seçmiş Ala El Asvani. Ama bir farkla, Chicago'da Naci karakterinin bizim de okuduğumuz bir günlüğü var. Neden yazdığını ve bu yazdıklarını neden okuduğumuzu anlayamadığımız bu günlük, romanın kurgusu içinde elimizde kalan eğreti yapraklardan biri oluyor sadece. Ve hepsi bir yana, en üzücüsü, daha önceki romanını okuyanlar daha iyi anlayacaklardır; edebi pırıltısını kaybetmiş Asvani... Tutan, çok satan bir kurgusal formülün gölgesinde kalmaktan, onun daha zayıf ve kötü bir kopyasını yaratmaktan öteye gidememiş, kendi tuzağına düşmüş. Düştüğü diğer bir tuzak ise kültürel kimlik dediğimiz son derece karmaşık, çapraşık bir kavramı sadece Arap, Amerikalı, zenci, tesettürlü kadın, doğulu, batılı gibi kaba taslak, yalnızca göze görünen özelliklerle açıklamaya çalışmak olmuş. Aynı türün bir iyi, bir de kötü örneğini okuyup, karşılaştırmalı bir edebi inceleme yapmak isteyenler için Yakupyan Apartmanı ve Chicago bulunmaz bir nimet gibi. Bunun ötesinde bir şeyler arayan okurlar ise Chicago'dan eli boş dönecekler, benden söylemesi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kilavuzu-dunya-olanin", "text": "Ama yine de merak edip duruyoruz; buraya nasıl geldik ve nereye gidiyoruz? Peki bu merakımız acemiliğimizi üzerimizden atmamızı sağlar mı? Yeryüzü nasıl tanınır ki?... Göran Therborn, Cambridgeli bir sosyoloji profesörü, kendi deyişiyle, yarım asır boyunca sosyal araştırmalar yürütmüş, insanların özgürlüğüne ve eşitliğine, ampirik kanıtlara duyduğu şahsi tutkularla ilerlemiş bir akademisyen, zanaatkar bir sosyolog, işbu sebeple biz yeryüzü acemileri için oturmuş bir dünya rehberi hazırlamış. Dünya-Bir Kılavuz, dünyanın sosyokültürel jeolojik haritasını, insan toplumunun temel itkilerinin pusula niteliğindeki ana hatlarını ve bunların bugün dünyada nasıl işlediğine dair değerlendirmeleri içeren bir çalışma. Aynı zamanda insanın doğumdan başlayıp ölümden sonraki hayata uzanana yolculuğunu da anlatan, çözümleyen ilgi çekici bir rehber. Küresel iklim siyasi gündeme girdi, ancak küresel eylem hedefi olarak girdiği söylenemez. Bu nedenle gelecekte küresel iklim meselesini yüzümüze gözümüze bulaştırmaya devam edeceğiz. Biyotıp sayesinde demografinin insan denetimine daha fazla girmesi hala muhtemel. İnsan ömürleri uzayacak, çocuk ölümleri azalacak. Ve genetik mühendislik ile estetik cerrahi muhtemelen hiç olmadığı kadar fazla sayıda insan bedenini şekillendirecek. Kimse umutlanmasın... Kapitalizmin hükümranlığı genelde düşünüldüğünden daha sınırlı bir hale gelse de, kapitalizm dünya üzerindeki başlıca geçim ve üretim tarzı olmayı sürdürecek. Kapitalizmin geleceğine ise Çin karar verecek. Ya kapitalist olmayan bir dönemeç milli servet veya güce doğru uzanan parlak bir yol olarak algılanacak ya da kapitalizmin yarattığı sosyal çatışmalar ülkenin birliği ve gücüne karşı ciddi bir tehdit oluşturacak. Yenilenebilir enerjinin kaderi büyük ölçüde yatırımın büyüklüğüne ve odak noktasına bağlı kalmaya devam edecek. Etnik ve dini-etnik tanımlama, statü, saygı meseleleri Türkiye'den Filipinlere kadar Asya'nın çoğu ülkesinde önemini arttırıyor. Tanınma ve saygı görmeye yönelik varoluşsal çabalar özellikle Afrika'nın büyük bölümünde patlayıcı, kötücül bir şiddet içeren çatışmalara kolayca dönüşebilme potansiyeline sahip. Bugün İslamcılar ile Batı arasındaki çatışmanın, öngörülemez bir olayın gerçekleşmemesi halinde, sönüp gitmesi, sürmesinden daha muhtemel. Küresel sivil toplum muhtemelen büyümeyi, devlet oyuncularını izlemeyi ve eleştirmeyi sürdürecek. İnsanlar arasında artan bağlantılı olma hali muhtemelen daha da yoğunlaşacak, küresel bir kamusal alan doğacak. Ancak yine de devletler görülebilir gelecekte küresel siyasete hakim olmayı sürdürecekler. Kişilerarası kitlesel elektronik iletişim ne olursa olsun merkezi kitlesel iletişime iyiden iyiye meydan okumaya başlayacak. Kültürel miraslar sosyal hayatta varlıklarını korusalar da muhtemelen daha parçalı ve melez bir hal alacaklar. Ulusal kültürler yok olmak bir yana yeniden şekillendirilecek, yeniden üretilecek ve yeniden paketlenecekler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kimi-kaybettik-biz", "text": "Dikkat ettiyseniz, gözümüzün bebeği Talat Sait Halman'ın vefat haberleri, eski kültür bakanı, Türkiye'nin ilk kültür bakanı, tamlamasıyla başlıyor çoğunlukla... 12 şiir kitabı olan şair Talat Sait Halman'ı kaybettik biz oysa. Türkçeye Faulkner'in eserlerini, Shakespeare'in sonelerini, eski Mısır, Ortadoğu ve Eskimo şiirlerini kazandıran Halman'ı... Mevlana ve Yunus Emre üzerine kitaplar yazan, Columbia, Princeton, Pennsylvania üniversitelerinde Ortadoğu, İslam kültürü, Türk dili ve edebiyatı üzerine dersler veren, New York Üniversitesi'nde Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı bölüm başkanlığı yapan Halman'ı... ABD Türk Dernekleri Asamblesi'nin ABD'deki en başarılı Türk bilim adamı armağanının, Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü'nün ve daha birçok ödülün sahibi Halman'ı... Tanıyan tanımayan herkesin zarafetini, nezaketini, kişiliğini, çalışma ve edebiyat tutkusunu yere göğe sığdıramadığı Talat Sait Halman'ı kaybettik. Başımız sağ olsun. Halman bir edebiyat aşığıydı hiç kuşkusuz; soranlara şairliğiyle anılmak, hatırlanmak istendiğini söyleyecek kadar edebiyat aşığıydı. Ama gözden kaçırmadığı bir başka şey daha vardı; edebiyata hizmet etmek. Onun için edebiyata hizmet etmek de, edebiyat yapmak kadar önemliydi. Bilirim ki hayatta en nadide bulunan şeylerden biridir düşündüğü gibi yaşayan insan. Söze klişe, gerçeğe ise imkansız gibi gelir. Belki de Halman'ı büyüleyici kılan, ardından bunca üzüntü duymamızın sebebi de buydu. Aşkla bağlı olduğu edebiyatın hükmedicisi, söz söyleyicisi değil, hizmetkarı olmayı tercih edebilmesiydi. Bunu da açıkça ifade edebilmesiydi. Türkçeye çok önemli hizmetleri oldu Talat Sait Halman'ın. Bir ömür, yazdı, çalıştı, üretti, öğrendi, öğretti. Bunu biz şimdi bile isteye göz ardı etsek, zaman etmeyecektir zaten. Dünya edebiyatına yön veren yazarlarla buluşmak isteyen Türkçe okurları ister istemez onun aracılığına başvuracaklar, Türk dili üzerine çalışmak isteyen dünya vatandaşları yine onun yol gösterici çalışmalarından, makalelerinden faydalanacaklar ister istemez. Ve onun yetiştirdiği iyi akademisyenler, ödüllü edebiyatçılar biz istemesek de yollarına devam edecekler. Yerinin dolmasının imkansız olduğu da kesin ama; Türk dilinin, edebiyatımızın başı sağ olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kiran-desaiyi-kimler-niye-okuyacak-ya-da-magazin-edebiyati-oldurur-mu", "text": "Kiran Desai'yi hiç okumadım, ama okuyacaktım; belki İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker'ı alan en genç yaştaki kadın yazar olduğu için, belki Türkçeye çevrilen romanı Kaybın Türküsü ilgilendiğim bir konu olan göçe, göçmenliğe dair olduğu için, belki de sırf Can Yayınları romanı yayın programına dahil ettiği için... Okuyacaktım, tabii bütün bunlardan önce yazarın Orhan Pamuk'un kız arkadaşı olduğunu öğrenmeseydim... Önce bu dile gelmiş gönül ilişkisinden haberdar oldum, sonra öğrendim Kiran Desai'nin kim olduğunu... Şimdi sapla samanı birbirine karıştırmış düşünüyorum; gazeteler, dergiler, internet siteleri Pamuk'la Desai'nin romantik tatil haberlerinden, yazarların birbirlerinin romanlarına dair yaptıkları tespitlerden geçilmiyor, hatta Desai'nin bikinili hallerine dair yorum yapan köşe yazarları bile var. Ve tam bunun üzerine Desai'nin romanı Türkçeleştiriliyor, Türk edebiyat camiası kapak kapak yeni yıldızının tanıtımlarını yapıyor. Kiran Desai Orhan Pamuk'un sevgilisi olmasaydı, dört yıl önce ödül almış romanı şimdilerde Türkçeleşir miydi mesela diye soruyorum kendi kendime. Ne de olsa bu ödül her yıl veriliyor ve ne ödüllü yazarlar var, hatta ödül bir yana ne sağlam yazarlar var henüz dilimize çevrilmemiş. Elbette Desai Türkçeye çevrilmeseydi diye düşünmüyorum, sadece magazin etkisinin yayın dünyamızdaki ve okur eğilimleri üzerindeki etkilerini tahayyül etmeye çalışıyorum. Magazin olmasaydı Türk okuru da benim gibi söz konusu yazarı daha tanımadan kendisi hakkında düşünmeye, karar vermeye kalkmazdı hiç şüphesiz. Bir yandan baktığımda Kiran Desai için magazinin kötü bir yanı olmasa gerek, diyorum. Genç, son derece hoş bir kadın, başarılı bir yazar ve dünya çapında başarılı olmuş bir yazarın sevgilisi. Dolayısıyla ilgi çekiyor, hatta tüm gazeteciler de belli ki bu bağlamda kendisine hayran, öyle ki bu hayranlık haber dillerine de bolca yansıyor. Peki, ya edebiyat? Acaba yazdıkları bu hayranlık perdesinin ardında gerçek anlamda değerlendirilip, tartışılıyor mu ona göre, eleştiriliyor mu acaba? Hayranlığın da körü körüne beğenilmeme gibi yazarlara ve edebiyata zararlı olduğunu düşünenlerdenim ben. Orhan Pamuk da ülkemizde bu dertten mustarip yazarların başında gelir kanımca, eleştirmenlerin çoğu ona ya körü körüne hayrandır ya da düşmanlığa varacak derecede kendisini beğenmezler. Ve yapıtları, haklarında ne kadar yazılıp çizilse de gerçek anlamda bir eleştiriye tabi tutulamazlar. Kim bilir bundandır ki Pamuk'un kendi kitapları hakkında bunca çok yazması, kitapları üzerinde yaptığı çalışmaları bunca çok anlatması. Bence bir yazar olarak, o da haklı... İleriki yıllarda Desai'nin de yapıtları hakkında kaleme alacağı pek çok yazı olacağına dair bir kehanette bulunabilirim bu bağlamda. Duruşuyla, edebiyatıyla Pamuk'un gölgesinde kalma hissiyatı duymayacağına ama kör hayranlığın çevrelediği gerçek eleştirinin açlığını çekeceğine iddiaya girebilirim. Magazinin edebiyatı öldürmeyeceğine, ama eleştiri üzerinde körleştirici bir etki yaratacağına kaniyim. İşin doğrusu hala da düşünüyorum, kim bilir belki ileriki haftalarda Kaybın Türküsü'nü okuyup, eleştiririz bu köşede, birlikte..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kirmizi-baslikli-kiz-satanist-miydi", "text": "Ahlakçılığı kendine şiar edinmiş bir insan değilim, lütfen yanlış anlaşılmasın, benden de bu konuda kuşku duyulmasın. Ancak, seks uyuşturucu falan bir yana satanizm çok bambaşka bir yaşam anlayışı. Hayatının bir kısmında şeytan denen kötülükle gönül birliği yapmış, kötülükten medet ummuş bir insanla karşılaşmak oldukça sarsıcı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kisot-yoksa-oguz-atay-postmodern-degil-miydi", "text": "Hiç unutmam, bundan dört-beş yıl kadar önce bir kitap ekimizin yayın yönetmenine, ellerinde çok iyi genç kalemler olduğunu, bu kalemleri eleştiri konusunda teşvik etmenin başarılı sonuçlar verebileceğini söylemiş, ancak kendisinden Türkiye'de eleştirinin ya akademisyenler ya da kendini kanıtlamış yazarlar tarafından yapılabileceğini, geri kalanın ancak kitap tanıtım yazılarında kalması gerektiği cevabını almıştım. Kanım donmuştu. Neyse ki Türk edebiyat dergiciliği onun gibilere kalmamış, son birkaç yılın temel meselesi hep eleştiri ve eleştirinin yokluğu olmuş, özellikle internet yardımımıza yetişmişti. Kuşkusuz derdim her önüne gelenin eleştirmenim diye ortaya çıkması değil, hoş böyle bir moda çıksa hiç de fena olmazdı ya, ancak edebiyatla ilişki içinde olan, kalemi kuvvetli kişileri eleştirel bakış konusunda teşvik etmek, kalemlerini sivriltmeye yönlendirmek düşüncesi, boş olduğu için mutena köşeleri bir vakitler kapıvermiş olduğunu sananları korkutur ancak. Onlar korkuları içinde yaşamaya devam ededursun, Türkiye'de ölmekte olan edebiyat dergiciliği ve eleştiri biçim değiştirerek de olsa yaşıyor hatta canlanıyor. Son yıllarda ortaya çıkıp kendini yetiştiren bazı yazarlar eleştiri alanında da verimli eserler üretebiliyor. Ersan Üldes'in On Kişot adlı eleştiri kitabı da bunun son örneklerinden biri. Ersan Üldes'i, çeşitli edebiyat dergilerinde ve bir internet sitesinde kaleme aldığı eleştirilerinden ve geçtiğimiz yıllarda yayımlanan romanlarından tanıyoruz. On Kişot ne bir akademisyen ne de 'en azından şimdilik' çok büyük bir yazar olmayan Üldes'in ilk eleştiri kitabı. Türk edebiyatından seçtiği on yazar ve on roman ekseninde Cervantes'in Don Kişot'unun, budalasının izini sürmüş yazar. Peki neden Don Kişot? Elbette, modern romanın temelini attığı, kahramanı insanlaştırdığı ve kahramanı insanlaştırdığı ölçüde romansallığı arttırdığı için... Üldes, roman sanatının tarihi, roman kişilerinin insanlaşmasıyla Cervantes'le başlamıştır, diyor. Haksız değil elbet. Ve Tanzimat döneminden itibaren Cervantes'in mirasını sahiplenen yapıtların birer birer ortaya çıktığını vurguluyor. Bunda da hiç haksız değil. Gerçekten de roman sanatı Türk edebiyatında batılılaşma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkar. Üldes her ne kadar bu dönem ve sonrasını ele alsa da, batılılaşma sürecinin başındaki roman algısını fazla tartışmamayı seçmiş. Açıkçası bu tür tarihsel eleştirilerin söz konusu dönemi her türlü çatışmasıyla ayrıntılı bir çözümleme süzgecinden geçirmeden Türk romanına ışık tutamayacağını düşünenlerdenim ben. Ancak Üldes yine de bu seçimine rağmen ilgili okurunu budalanın peşinden götürmeyi başarmış. On Kişotun ilk Don Kişot'u Ahmet Mithat Efendi'nin Daniş Çelebisi. Üldes, Ahmet Mithat Efendi'nin, Tanzimat romanını Cervantes'le, dolayısıyla da romanın kaynağıyla tanıştıran ilk edebiyatçımız olduğunu vurguluyor. Yazar Çengi adlı eserinde Don Kişot'un Osmanlı versiyonunu yaratmaya çalışmış, Cervantes'in şövalye kitaplarını hicvetmesi gibi Ahmet Mithat Efendi de toplumdaki cin, peri ve büyü gibi batıl inanışları hicvetmiştir. Hikayeler ile gerçek yaşam arasındaki kapanmaz gerçeklik farkını algılayamaması Daniş Çelebi'yi Türk edebiyatının batılı anlamda ilk budalası yaparken yazarını da yine bu anlamda ilk roman yazarı haline getirir. Üldes, budalanın izini Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası, Abdülhak Şinasi Hisar'ın Fahim Bey ve Biz, Orhan Kemal'in Murtaza, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlarında sürerken ortaya genel anlamda son derece keyifli bir Türk roman tarihi okuması çıkarıyor. Ancak, iş Ümit Kıvanç'ın Gaib Romansı, Murat Uyurkulak'ın Harı gibi kısmen daha yakın tarihte kaleme alınmış romanlara gelince Don Kişot'un izleri silinir gibi oluyor. Demek istediğim Cervantes'in Türk romanındaki izlerinin silinmesi değil, sanki Üldes'in bazı çağdaş seçimleri o izleri yitirmesine yol açmış gibi. Ancak yanlış anlaşılmasın, yazarın seçimleri kişisel beğenilerine dayanmıyor elbette, Ersan Üldes, ele aldığı yapıtları sorunlu noktalarının da altını çizerek incelemiş. Bu anlamda On Kişotta eleştirinin hakkını vermiş. Çeşitli edebiyat kuramları eleştirinin de bir sanat olduğu konusunda hemfikirdirler. Üldes'in dil ve estetik anlamında bu görüşü destekler nitelikte bir kitaba imza attığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Eleştiri bir yazın türü sayılsa da yazın değildir bence, yazının değerlendirilmesidir. Ama yazınsal bir dille yazılabilir. Bana sorarsanız, bir eleştiri yazısı, bilimsel yazı ile denemenin arasında bir yerdedir. \"İnsan büyüdükçe küçülürmüş\" örneklerine güzel bir örnek olmaya aday yazarımız. Küçükken ne güzeldin halbuki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kitap-yasak", "text": "Çok yakın bir arkadaşım dün keyifli bir öğlen kahvesini karşılıklı höpürdettiğimiz sırada Hanefi Avcı'nın Haliç'te Yaşayan Simonlarını aldığını söyleyiverdi aniden. Şaşırmıştım zira bu tür kitaplarla pek arası olmadığını bilirdim. Şaşkınlığımı ona da geçirince, canım ne olur ne olmaz, yasaklanır falan, elimde olsun istedim, diyerek konuyu kapattı. Evet, konu kesinlikle kapanmıştı; yasaklanan, yasaklanma ihtimali olan bir kitabı kim okumak, ona sahip olmak istemezdi ki! Durum ikimiz için de işte böylesine açık ve de berraktı... Oldum olası yasaklanmış kitapları okumak isterim, ilgimi çeksin çekmesin, iyi yazılsın kötü yazılsın fark etmez, bir kitap yasaklandı mı, toplum ahlakına mugayir mi bulundu, işte o noktada benim gözümde okunası olur. Yasakçı zihniyet de okurun bu tür sapkın eğilimlerini bildiğinden olsa gerek, bu işi elinden geldiğince sessiz sedasız yapmaya çalışır. Ta ki, söz konusu kitabın yazarı, yayımcısı ya da okurları ortalığı velveleye verene dek... 1-ttfn; l8r, g8r Lauren Myracle: Myracle'ın gençler için yazdığı bu kitaplar, Zoe Maddie ve Angela adında üç genç kızın başlarından geçenleri anlatıyor. Kitapların en ilginç yanı tamamen internet konuşmalarından ve emoticon'lardan oluşmuş olması. Yasaklamak için sebepler: Çıplaklık, cinsel içerik, uyuşturucu, küfür, hedef kitleye uygun değil. 2-Tango Üç Kişiliktir Peter Parnell & Justin Richardson: İki erkek penguen'in bir penguen yavrusunu yetiştirme hikayesi. 3-İçekapanıklığın Artıları Stephen Chbosky: Bir dizi mektup şeklinde yazılan roman utangaç ve popüler olmayan Charlie'nin lise hayatını anlatmaktadır. İçe kapanıklık, cinsellik ve uyuşturucu gibi konuları esprili bir şekilde işliyor. Yasaklamak için sebepler: Homoseksüellik, cinsel içerik, aile karşıtlığı, uyuşturucu, intihar. 4-Bülbülü Öldürmek Harper Lee: Pulitzer Ödüllü romanda Harper Lee 1930'ların Alabama'sında ırkçılığı ve eşitsizliği işliyordu. Yasaklamak için sebepler: Cinsel içerik, dine bakış açısı. 6-Çavdar Tarlasında Çocuklar J. D. Salinger: 50 yıl önce basıldığından beri Çavdar Tarlasında Çocuklar beyaz karşıtı olmaktan negatif örnekler içermesine kadar birçok sebeple yasklanmak istenmişti. Yasaklamak için sebepler: Cinsel içerik, küfür. 7-Kız Kardeşim İçin Jodi Picoult: 2009'da filmi de çekilen kitapta 13 yaşındaki Anna ablasına böbreğini vermesine engel olmaya çalışan ailesini dava eder. Yasaklamak için sebepler: Cinsiyetçilik, homoseksüellik, cinsel içerik, dine bakış açısı, şiddet, uyuşturucu, intihar. 8-Dünya, Popom ve Diğer Büyük Yuvarlak Şeyler Carolyn Mackler: Michael L. Printz ödüllü kitapta Carolyn Mackler ortalamadan büyük bir bedeni ve ortalama bir aşağılık kompleksi olan Virginia Shreves'in hayatını anlatır. Yasaklamak için sebepler: Cinsel içerik, küfür. 9-Mor Renk Alice Walker: 1983'te Pulitzer Ödülünü ve Ulusal Kitap Ödülünü kazanan roman 1930'larda siyahi kadınlara yönelik ırkçılığı konu alır. Yasaklamak için sebepler: Cinsel içerik, küfür. 10-Çikolata Savaşı Robert Cormier: 1974'te basılan kitap genç kahraman Jerry Renault'nun Trinity Lisesi'ndeki vahşi çetelere karşı çıkmasını içerir. Yasaklamak için sebepler: Çıplaklık, cinsel içerik, küfür. Sadece Amerika'nın değil, içinde bizim de yer aldığımız nice ülkenin, kültürün uzun yasaklı kitap listeleri var. Cinselliğe birinci sırayı verdikten sonra, kısacık bir araştırmanın sonunda Vatikan'ın tahmin edileceği üzere bilimle başının hoş olmadığını görüyoruz, İslami ülkelerin ise yine inancın sorgulanmasıyla ilgili sorunları var. Ülkelere tek tek baktığımızda ise ne yazarlar, ne kitaplar çıkıyor karşımıza... Madrit'te bir zamanlar Don Kişot'un okunmasının yasaklandığını görüyoruz, Etiyopya'da ise Hamlet'in! 1001 Gece Masalları İran'da, Irak'ta ve Afganistan'da hala yasak ve hatta İsrail'de de 80'li yıllardaki yasaklı kitapların başında geliyor, Çin'de ise hayvanlar insanlar gibi konuştuğu için Alice Harikalar Diyarında yasaklı kitaplar kervanına katılmış... İlginç örnekler öylesine çok ki... Gelelim bize. Cinsel içerikli kitaplar yine bir yana, Türkiye'de yasaklar listesinin ortalama çoğunluğunu siyasi içerikli kitaplar oluşturuyor. Gerek sağda gerek solda, gerek İslamcı gerek laik ya da derin devletçi fark etmiyor... Türk yasakçı zihniyeti kendisinden farklı olan hiçbir görüşe tahammül edemiyor. Edebiyatta da kimler kimler yok ki, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Adalet Ağaoğlu, Atilla İlhan, Pınar Kür, Nedim Gürsel, Melih Cevdet Anday, Elif Şafak, Ahmet Altan, Sevgi Soysal, Ataol Behramoğlu... Liste uzayıp gidiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kitaplar-olmeyecek", "text": "E-kitap tartışmaları malumunuz, hatta belki tartışmamaları demek daha doğru, zira konuşulmaz ve fazla dillendirilmezse e-kitabın bir şekilde hayatımıza pek girmeden çıkacağını umanlarla, bu yeni teknolojiden en yüksek faydayı sağlamak adına sessizce bekleyip durumu görmek isteyenler belli ki aynı safta. Ama heyhat, biz sussak dünya susmuyor işte. İki ünlü bibliyofil, iki ünlü kitap koleksiyoncusu; İtalyan yazar Umberto Eco ile Fransız sinemecı ve dramaturg Jean-Claude Carriere, bir araya gelip kitaplardan konuşuyorlar uzun uzun ve bunu Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın adlı bir kitaba dönüştürüyorlar. Kitabın baştan sona ana izleği ise kendi teknolojik devrimini yapmaya hazırlanan kitapın geçmişi ve muhtemel geleceği. Kitap, tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir, diyor Eco ve devam ediyor: Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. Bir kaşıktan daha iyi olacak bir kaşık yapamazsınız. Kitap değerini kanıtladı, aynı şekilde kullanmak üzere kitaptan daha iyisini nasıl yapabileceğimiz bir muamma. Belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık. Fakat neyse o olarak kalacaktır. Okumak için gerekli maddi ortamı sağlayan araç olarak kitabın biçimini pek fazla sorgulamıyor yazarlar. Kitabelerden tabletlere, papirüslerden kumaşlara, Gutenberg'e ve e-kitaba uzanan yolculuğunda kitabın nasıl korunabileceği, geçmişte nasıl korunmadığı, bilinçli bir şekilde imha edildiği veya aptalca ihmal edildiği üzerinde duruyorlar daha çok. Bugün gelinen nokta da pek parlak değil aslında. Modern veri depolama araçları çok narin ve kesinlikle uzun süreli değiller. Hele ki birileri gelip fişi çekerse elimizde sadece kitap kalıyor ister istemez mum ışığında okuyacak... Hal böyleyken, kitaplardan kurtulmamız da mümkün değil gibi görünüyor. Üstelik internet sanılanın aksine bizi görüntülerin değil, Gutenberg'in evrenine yerleştirdi tuhaf bir şekilde; daha çok okuyoruz ister istemez. Ve okuma-yazma bilmeyenlerin bu kültür ortamında hiç yeri yok. Kitaplar ve okuma eylemi teknolojiyle birlikte beklenmedik bir biçimde daha çok yer ediyorlar yaşamlarımızda. Kitabın bu şekilde kutsallaştırılması, okuma ve yazma olgusunun, birbirini izleyen uygarlıklarda giderek kazandığı ve koruduğu önemi kanıtlıyor. Ve zaman geçtikçe de okuma-yazma imtiyazı toplum içindeki küçük grupların elinden çıkıyor, topluma mal oluyor. Kitabın kutsallaşma ve topluma mal olma tarihi, elbette yakılan, yok edilen, sansürlenen kitapların da tarihi aynı zamanda. Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul eden Roma'nın yaptığı ilk işlerden biri paganizmin dini metinleri olan ve kadın kahinlerce yazılana Sibylla kitaplarını yakmak oluyor. Meksika'da kodeksleri yakan İspanyol keşişler, İskenderiye kütüphanesinin yakılması ve daha niceleri... Kitabın ateşle inişli çıkışlı bir ilişkisi var şüphesiz ve ona kutsallık mal eden kültür, gün geliyor günahları da atfedebiliyor pekala. Ama kitaplar çıkış yolunu bir şekilde buluyorlar her nasılsa; onları koruyan aydınlar ve dindarlarla, saplantılı koleksiyoncular ve sahaflarla, ve hatta kitap hırsızlarıyla! Eco ile Carriere'nin kitaplar üzerine doyumsuz sohbetleri gelecekte kitabın öleceği kehanetinin şimdiden yalanlanması gibi. Başta da söz ettiğim gibi kendi teknolojik devrimini yaratmakta olan kitap hakkında daha çok konuşulması ve düşünülmesi gerektiğini de vurguluyorlar. Görülüyor ki okura daha kolay ve ucuza mal olan, yazarını ve çevirmenini ise maddi olarak daha çok tatmin eden e -kitaptan korkmanın bir anlamı yok artık bugün gelinen noktada. Üstelik yazarların editörlerinden, okurların ise kendi maddi ortamını bir şekilde yeniden yaratan kitaplardan vazgeçmeyecekleri ayan beyan ortadayken..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kitaplardaki-bolum-aralarina-da-reklam-alinsin-artik", "text": "Elif Şafak'ın bir reklamda oynaması çok konuşuldu, hala da konuşuluyor, tartışılmaya devam ediyor. Neden? Toplumumuzdaki yüksek edebiyat duyarlığı mı? Yoksa edebiyatın ve edebiyatçının hala içimizdeki o kutsal yerde oturmasından mı? Bütün bunların etkisi az olmakla beraber vardır var olmasına ya asıl sebep, sanırım reklamın, reklam düşüncesinin kendisi. Şafak'ın kendisi, her şeyiyle edebiyattan çok reklam kültürünün bir abidesi gibi. Hem Şafak, ya da herhangi bir yazar toplumu tüketime yönlendirmekte niye bir beis görsün ki... Neticede, hikayelerini topluma ulaştırmak pahasına o da yayın sektörünün, tüketim çarkının bir parçası değil mi... Öyle tabii öyle olmasına da, sanatın ve edebiyatın insandaki ve toplumdaki aksaklıklara, çarpıklıklara dair derin bir muhalefet içerdiğine dair umudumuz da baki. Bir yazarın yapıp ettikleriyle bu umudu köreltmesi, pek çoğumuzu haliyle sarsıyor tabii. Ancak ortada sadece Şafak üzerinden, Şafak'a yüklenerek yazılıp çizilen nice yazı var. Egoist Okur'un sahibesi Gülenay Börekçi de bundan yola çıkarak yazar-reklam ilişkisi bakımından Elif Şafak'ın tek olmadığını belirtmiş. Zayıf hafızalarımız için bir hatırlatma yazısı kaleme almış ve geçmişten günümüze Türk ve Dünya edebiyatı içinde reklamda oynayan yazarları sıralamış bir bir... Korkmayın, liste öyle çok kalabalık değil, ama Hemingway'den Mark Twain'e, Tomris Uyar'dan Adalet Ağaoğlu'na, Emile Zola'dan H. G. Wells'e, Norman Mailer'dan Jack Kerouac'a sıralanan isimler Şafak'a destek çıkmakta gayet yeterli görünüyor. Elif Şafak'ın yer aldığı reklam filmini izlemek için buradan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kopukluk-edebiyati", "text": "Karşımda Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu. Bir guletin kıç tarafında geniş geniş oturmuşuz. Ara ara denize çevriliyor gözlerimiz, yüzümüzde hafif bir gülümseme. Homeros'tan, çeviri sanatından söz ediyoruz. Sonra ben aniden, öyle dan diye, \"Siz faşist misiniz?\" diye soruveriyorum, \"Şimdilerde sizin için öyle diyorlar.\" İlk dakikalarda pürüzsüz, süt beyaz bir çarşaf gibi görünen deniz hafif hafif kıpırdanmaya başlıyor. Denizin çırpıntısının sesinden başka ses yok sanki etrafta, dünyada ise bütün bakışlar üzerimde. Yazarların göz bebeklerinin büyüdüğünü görüyorum sanki. Ben de dikiyorum gözlerimi gözlerine, sessizlik içinde. Derken, kocaman bir kahkaha patlıyor, arkası da geliyor. Katıla katıla gülüyorlar, evet. \"Bu da nereden çıktı, gerekçen nedir?\" diye sormadan gülüyor, gülüyorlar, gülüyoruz. Ve biraz buruk da olsa, hararetli bir tartışmayı beraberce başlatıyoruz. Mavi Yolculukçular, Erbil'in belirttiği gibi, bireysel çabalarla bireysel söylem alanları açabilmiş edebiyatçılarımız arasında görülebilir. Söz konusu kim olursa olsun, iktidara ve resmi ideolojiye yakın durmak onu pisletmekten, verimine gölge düşürmekten başka bir işe yaramıyor. Ama yine de bir küfür gibi, Cumhuriyet elitleri olmakla suçladığımız yazarlara karşı bu kadar zalim, bugünün iktidarından açıkça beslenenlere ise böylesine hoşgörülü yaklaşmasak, eleştirmenin ve tartışmanın bir orta yolunu bulsak diyorum. Deniz çırpıntılı hala, teknenin baş tarafına geçiyorum. Kafamda koca bir şapka, ağzımda bir ot parçası, uzanıyorum boylu boyunca havlunun üzerine, bu yıl ölümünün kırkıncı yılı, yazar, şair, ressam, botanikçi, çevirmen, kültür rehberi, karikatürist, çocuk kitapları yazarı, grafiker, araştırmacı Halikarnas Balıkçısı'nın Mavi Sürgün'ünü okumaya başlıyorum. İçimde derin bir yaz ve sürgünlük özlemi ile..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/koroglu-destani-uzerine-destansi-bir-calisma", "text": "Hey kardeşler, hey dostlar, yolda belde, tavlada tarlada, kırda ovada durup da bizi dinleyenler, okuyanlar, dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar, arasa arasa dostluğu, kardeşliği arar, sözü uzatmak neye yarar... Biz başlayalım Köroğlunun hikayelerini anlatmaya birer birer. Böyle başlar Yaşar Kemal'in dilinden Köroğlu'nun destanı. Beylere, padişaha kafa tutan, iktidarın karşısına halkın kalesini kuran, yoksulun, aşığın, yiğidin, atından ayrı bir yaşam düşünemeyen Anadolu insanının destanı... Böyle başlar ya onun sade Yaşar Kemal'in değil cümle Anadolu'nun dili olduğunu da pekala biliriz. Destan, dünyanın diliyle anlatılır, dünyanın diliyle yazılır. Söz adına insanın içinde ve dilinde ne varsa destanda yazılıdır... Peki neden Köroğlu? Türk destanları içinde en geç oluşan destandır da ondan. Yani bize, günümüze en yakın olan. Köroğlu'ndan yana şanslıyız, onu en son Yaşar Kemal Üç Anadolu Efsanesinde kaleme almış, halk edebiyatının Türkiye'deki belki en önemli araştırmacısı Pertev Naili Boratav da, derinlemesine incelemiştir. Pertev Naili Boratav'ın şu an elimizde bulunan çalışması Köroğlu Destanı konusu itibariyle de biçimiyle de başlı başına bir destan, çünkü söz konusu çalışma bu konuda yapılmış ilk ve tek çalışma olma özelliğini taşıyor. Keşke öyle olmasa; ortalık destanlara dair yapılan incelemelerden, araştırmalardan geçilmese de, toplumsal belleğini yitirmemiş, kendi dilini unutmamış bir edebiyata sahip olsak, hep bir ağızdan hayata getirdiğimiz o en büyük hikayelere yeni hikayeler ekleyebilirdik belki o zaman. Köroğlu'nun hikayesi herkesin malumu. Boratav, öncelikle Köroğlu'nun nakillerini bir araya getirip bütün nakilleri okur için karşılaştırma fırsatı sunuyor. Azeri, Özbek, İstanbul, Tobol ve çeşitli Anadolu nakilleri arasında 60 sayfalık Paris rivayeti en uzunu, 6 sayfalık Tobol rivayeti ise rivayetlerin en kısası. Köroğlu adı Anadolu ve Azeri rivayetlerinde körün oğlu anlamına gelirken, Özbek rivayeti bu noktada ayrılıyor. Bu rivayete göre kur oğludur o, kur mezar anlamına gelir ve Kuroğlu mezarda doğduğu için bu adı almıştır. Destanın daha adından başlayarak pek çok farklı motifi vardır. Ancak kır at hemen her rivayette dikkat çekici biçimde aynıdır. Her anlatımda olağanüstü özellikleriyle yer alır ve zaman zaman Köroğlu'nun bile önüne geçtiği görülür. Onun babası denizden çıkıp gelmiş, sudan doğmuştur, bir metre balçığın üzerinden ayaklarına hiç çamur bulaşmadan geçer gider ve öyle hızlıdır ki koşarken kanatlanıp uçar... Köroğlu kır atıyla dağlara sığındıktan sonra beye, padişaha karşı isyan bayrağı açar ki yanında pek çok cesur, yürekli savaşçı arkadaşları vardır. Arap Reyhan, kasap oğlu Ayvaz, Kenan Bey, Hoylu Bey, Köroğlu'nun oğlu Hasan, Azerbaycan'dan Rumeli'ye uzanan topraklarda yaşayanların, Anadolu insanının çeşitli karakteristik ve kültürel özelliklerini taşıyan kahramanlardır hepsi. Cesaretin, mertliğin, yiğitliğin yanı sıra korkuları, zaafları da olan kahramanlardır bunlar hatta düşmanlarını da kendileri gibi dürüst zannedecek derecede saftırlar. Çoğu Köroğlu'yla bir sebepten dövüşmüş, önceleri onun düşmanı olmuş ya da onun tarafından kaçırılmışlardır zaten. Ve daha sonra ait oldukları yere, yoksulun, zayıfın, doğa ve insan sevgisiyle dolup taşanların yanına, Köroğlu'nun yanına gelmişlerdir. Ve kadınlar... Rivayetlerin hemen hepsinde görülüyor ki destanın kadınları erkeğe yoldaş, adı geçen, sözü dinlenen, uğruna pek çok şey verilen kahramanlardır. Adalet duyguları da gelişkindir, ailelerine, eşlerine de bağlılardır. Köroğlu destanında görülen birçok öğe onun karakteristiğini belirler, kır ata, kılıca eşdeğer nitelikteki ölümsüzlük motifine kör gözlerin mucizeyle açılması motifi eklenir, Köroğlu'nun savaşlarını melekler izler, her daim Hızır'la birlik olunur... Köroğlu anlatılarının bilinen yirmi dört çeşitlemesi vardır, Boratav'ın tespitlerine göre bu çeşitlemeler farklılıkları ile beraber bütünlüklü bir yapıyı da oluştururlar ve kendilerinden önce gelen destanlardan, halk anlatılarından beslenirler. Köroğlu'nu okurken ondan önceki çağların destanlarını da okumuş oluruz bir anlamda. Boratav'ın çalışması sadece rivayetleri ve karşılaştırmalarını içermiyor elbette. Yazar, destanın etkilerini, destanı etkileyen, dini, tarihi, yöresel unsurları da gözler önüne seriyor. Ve bu anlamda Köroğlu Destanı toplumun bilinçaltına işlemiş bir büyük hikaye eşliğinde zengin bir kültürel tarih okumasına dönüşüyor. Köroğlu Destanı, edebiyatla ilgilenen ve toplumsal bellek üzerine düşünenler başta olmak üzere hiçbirimizin göz ardı edemeyeceği öneme haiz, büyüleyici bir çalışma... Akıldışı tarihi komplo teorilerine kafa yormak yerine, biraz da destan araştırmalarına yönelinse, dedirtiyor insana."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/korsan-kimin-mucadelesi", "text": "Dünyanın en çok satan yazarlarından Paulo Coelho'nun korsan kitaba destek veren açıklamasının haberini okuduğumda aklıma Sabit Fikir'in bu ayki dosya konusu geldi hemen. Dijital sanat kimin sanatı başlığı altında Oylum Yılmaz, bazı yapımcıların off the record olarak korsan filme destek verdiklerini, bazı yönetmenlerin ise filmlerini hem internet üzerinden yayımlayıp hem de korsan kopyalarını yayarak bunların izlenme oranlarını, gişe hasılatlarını nasıl etkilediklerini test ettiklerini yazıyor. Şimdi diyeceksiniz ki haklı olarak, Coelho'nun tuzu kuru. Onun kitaplardan kazandığı parayı dünya üzerinde kaç yazar kazandı... Bir elin parmaklarını geçmez... Doğal olarak korsana destek verir, dikkat de çeker, kitapları milyonların üzerinde satmaya da devam eder... Aslında oldukça ironik bir çıkış olmuş Coelho'nun ki. Dünyada ve özellikle Türkiye gibi ülkelerde çoksatanlarla çoksatmayanlar arasında öyle büyük bir uçurum var ki... Arası yok asla. Şimdi soruyorum, bugün işleyegelen yazar-yayıncı-dağıtımcı üçgeni içinde, geçimini yazarlıktan sağlayan kaç kişi var ülkemizde? Ya çoksatar ve zengin olursunuz ya da çoksatamaz ve geçiminizi başka yollardan sağlamaya çalışırsınız. O halde normal yollardan zaten hayatı etkilemeyecek bir kazanç için korsana karşı durmak, belki de çok okunma, romanlarınızın, öykülerinizin yayılmasının önüne engel koymak gibi olmuyor mu? Eğer öyleyse korsanla mücadele demek, bu işten daha fazla para kazanan yayıncıların, dağıtım şirketlerinin ve elbette çoksatan yazarların mücadelesi demek. Paulo Coelho da tavrını kendi temsil ettiği topluluğa karşı koymuş demek. Gelelim işin kültürel ve ahlaki yönüne. Ne denirse densin sizin de benim gibi bir yanınız ahlaki olarak korsana karşı çıkacaktır elbette. Kimin yararına ya da zararına olursa olsun hukuki adaletin gerçekleşmesini istemekten daha doğal ne var? Ama gelgelelim, dijitalleşen hayatımıza, dijitalleşmeyle ortaya çıkan yeni sanata, okuma, yazma, izleme biçimlerine toplumsal düzen hiçbir şekilde ayak uyduramamakta. Kültürel ve hukuki kriz, bunun krizidir kanımca. Bugüne kadar üzerinde yüzyıllarca uyumayı tercih ettiğimiz sanat-sermaye ilişkisinin tel tel çözülme zamanı dijitalleşmeyle birlikte gelip çatmıştır işte. Ticari çıkarlar uğruna yeni teknolojilere direnmenin, dijital sanatı sanattan saymamanın, yeni okuma-yazma-izleme biçimlerini görmezden gelmenin ve her şeyi sadece hukukun boşluklarla dolu, yorumlara açık alanına bırakmanın, çözümü oradan beklemenin sadece ve sadece korsanın önünü açmaktan başka bir şeye hizmet etmediği ortada çünkü. Böyle olunca ben de param varsa %10 da olsa yazara gitsin deyip orjinal alıyorum. Yoksa ikinci el, kütüphane, eşin dostun kitaplığı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/koseye-sikismis-yazardan-sosyal-medyanin-efendisine", "text": "Aklıma ilk önce Charles Dickens geldi. Tefrika halinde basılıp satılan romanı Mister Pickwick'in Serüvenleri'nden şaka değil, tam 40 milyon pound kazanmıştı. Borç yüzünden hapis yatan ailesini kurtarmak için yazarlık yeteneğini ticari zekasına katarak, edebiyat tarihine damgasını vurmuş en önemli yazardı. Sonra bir de Balzac vardı tabii. Onun kitaplarının hemen hepsi ekonomik kaygılarla, eve ve hayata para yetiştirmek için kaleme alınmış başyapıtlardı. Peki, şimdi öylesine ortaya sormak isterim, şu geçim derdi dediğimiz şey olmasaydı yazarların başında, hayatın yükünü sırtlanmaktan bir an vazgeçip pamuklar içinde yaşayıp yaşatılsalardı eğer dilleri, kalemleri, edebiyat tarihi acaba nasıl etkilenirdi bundan? Cevap vermesi güç bir soru, evet. Belki nice şaheserler çıkacaktı ortaya belki de koskoca bir hiç, bilemeyiz tabii. Ama bu onlara karşı insani olarak üzülmemizi, yokluklarını, yoksunluklarını, açlıklarını paylaşmamamızı gerektirmez, hiç gerektirmez... Evet, Dickens en şanslı olanıydı, mucize gerçekleşmişti bir kere. Ama Balzac için ya da çevirip yüzünüzü bizim edebiyatımıza baktığımızda, bizim yazarlarımız için durum hiç de o kadar iç açıcı değildi. Karın tokluğuna değil, iç güveysinden hallice bile değil, nice yazarımız kimi zaman kendi isimleriyle, kimi zaman da takma adlarla, dönemin genel geçer havasına uygun nice tefrika roman kaleme aldılar. Enselerinde yayıncıların soluğu, alacaklıları kapıda, borç gırtlakta yazdılar yazdılar yazdılar... Çoğu boşaydı, boşunaydı, pek azı ise bugüne kaldı. Kemal Tahir işte bu azınlıktan biri. Geçtiğimiz günlerde iki cilt halinde Özgür Günay tarafından derlendi yazarın tefrika romanları. Derlemenin birinci cildi Biz Böyle Delikanlılar Değildik. Bu ilk ciltte yer alan tefrikalar şunlar: Yedek Sevgili (Karikatür, 11 Eylül 1947-23 Ocak 1948). Sevmek Hakkı (Yedi Gün, 24 Kasım 1947- 7 Temmuz 1949). Camı Kıran Çocuk (Hürriyet, 11 Ağustos 1949 -30 Ağustos 1949), Sevenlerin Zaferi (Son Saat 16 Ocak 1950), Zoraki Nişanlı (Hürriyet, 12 Temmuz 1950- 17 Ağustos 1950), Bir Nedim Divanı'nın Esrarı, (Hürriyet, 12 Şubat 1951-23 Mart 1951). Kemal Tahir 1938 yılında aralarında Nazım Hikmet'in de olduğu bir grup sivil ve askerle beraber donanmayı ayaklanmaya kışkırtmak suçundan tutuklanmış ve 15 yıl hapse mahkum edilmişti. İşte bu tefrika romanlar, yazarın hapis yıllarında Sedat Simavi'nin isteği üzerine kaleme alınmışlardı. 13 yıl hapis yatmıştı Kemal Tahir ve bu yazdığı tefrikalar bugünün bakış açısıyla kimimize pek keyif vermeyecekse de, bu büyük yazarı, hayata ve edebiyata bağlamıştı. Ve tefrika romanlar kaleme alarak geçen on üç yılın ardında Kemal Tahir hapisten bir büyük yazar olarak çıkmıştı. Aslında bir okuma oburu olarak, şartlar ne olursa olsun ben kendi adıma edebiyatımızın yetkin kalemlerinden bir polisiye, bir macera ya da aşk romanı okumak isterim. Bu tür romanlar ne kadar çalakalem, ne kadar sade suya tirit, ne kadar ortalama gazete okuruna seslenecek şekilde yazılmış da olsa, yazar illa ki bir yerlere saklanmıştır; kurguda, karakterlerde, hikayenin atmosferinde kendini ufak ufak fark ettirecektir. Özgür Günay da Kemal Tahir'in bu acemilik dönemi romanlarını incelerken aynı izlenime kapılmış: On iki yılda birçok roman yazmayı başaran Kemal Tahir'in tefrika edilen romanlarında iki yaklaşım dikkat çeker: 'Büyük' romanlarındaki karakterlerine ısınma turları attırması ve popüler kültürün yapay mutluluk vaatlerine kaptırılmayacak biçimde, toplumsal meselelerin zamana ve bireylere yedirilerek, köşeye sıkışmış insanın varoluşunu aktarmaya çalışması. Kemal Tahir ne yazarsa yazsın, toplumsal meselelerin, köşeye sıkışmış insan ruhunun yazarı.... Tefrika romanları unuttuk hanidir. Yerlerini çoksatar romanlarla ve dizilerle dolduruyoruz, bir sıkıntımız yok. Ancak hepimiz topluca içine alan sosyal medya ortamı edebiyatı da dışlamıyor tabii. Onu da için için şekillendiriyor kendine göre. Bu ortamda hikayelerin kahramanlarının yerini bir kahraman olarak yazarın kendisi alıyor ister istemez. Zira 140 karaktere sığdırılan düşünceler alanında, kim ya da ne olursanız olun ancak takipçileriniz kadar var oluyorsunuz. İşte kanımca tam bu noktada, elbette başka etkenleri de göz ardı etmemek kaydıyla, yeni bir yazarlık kimliğinin oluşmaya başladığını gözlüyoruz. Yoksa kim twit twit roman, öykü, şiir yazmak ister ki? Üstelik, yani en azından şimdilik, tefrika romanlar kadar bile maddi getirisi yokken bu işin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kozmik-okyanus-corbasinda-bir-dalgin-damla", "text": "Hep derim, çoksatan kitaplarla aramda bir aşk-nefret ilişkisi vardır, elim onlara gider gider de gelir, sonrasında çoğu zaman bile bile lades olmanın getirdiği hayal kırıklığı, az zaman ise hayret verici bir sevinç kaplar içimi... İşte Marduk'la Randevu ile Türkiye çoksatar listelerini bir zamanlar yerinden oynatan Burak Eldem'in son çalışması ile aramda önce böyle duygusal ve kurgusal gel gitler yaşandı. Derken kendimi alamadım Kozmik Okyanusun sayfalarına karıştım; evrendi, evrenin oluşumuydu, yaradılıştı, yılan sembolizmiydi, Sümerler'in gizemiydi, buralardan alabildiğine kaçtım... Zira içim; geleceğini düşünmeyip geçmişten zaten bihaber olanların, sade ve sade bugünün gündelik, sıradan, sığ ve ucuz mu ucuz çıkarlarının peşinde koşmanın can hıraş bir tezahüründen ibaret malum seçim dönemimizden şöyle bir kopma arzusuyla doluydu. Kaçış edebiyatının artık kaçış edebiyatı olmadığı tescillendiğine göre, fantastikti, bilim kurguydu, kesmeyecekti beni, kendimi çaresiz, kadim çağların ezoterik bilgilerine açtım, Eldem'in kozmik okyanusuna daldım... Hedefim bu okyanusun sırlarına vakıf olmaktıysa da sonum, kozmik bir çorba içinde dalgın bir damla olmaktan öteye gidememekte kaldı. Kozmik Okyanus, yani Saklı Tarih Üçlemesi'nin son kitabı için, bir tür başlangıca dönüş araştırması, diyebilirim. Eldem, önce evrenin oluşumuna, sonra insanın ortaya çıkışına derken de uygarlığın ilk adımlarına götürüyor bizi. Şöyle ki, olan bitenleri, önce tek tanrılı dinler öncesinden elimizde kalan belgelerle, sonra tek tanrılı dinler ekseninde, nihayetinde de günümüz teknolojisinin ve bilimin ışığında toparlayıp yorumlamaya çalışıyor. Hikaye nereden bakarsak bakalım müthiş tabii, özellikle tektanrılı dinlerin dünyayı cinsel, bilimsel ve tinsel anlamda ne derece çarpık, ne derece kaotik bir yer haline getirdiğini bir kez daha öğrenmek, hatırlamak açısından öyle... Bugün, evrenin varoluşuna dair kabul edilmeye başlanan bilimsel gerçeklerin tektanrılı dinler öncesinin kadim uygarlıklarında, farklı ve daha sembolik bir dilde de olsa zaten bilindiği, ve bu bilgiler ekseninde yaşandığı, medeniyetler kurulduğu bilgisi hiç de şaşırtıcı değil. Eldem, aklını kayıp kıtalara takmış araştırmacılara benzemiyor hiç, hatta bu türden araştırmalara kendini veren pek çok yazardan farklı olarak kendisi için oldukça sağduyulu da diyebilirim, ancak o bile bütün bunların kökeninde belki de izleri çoktan silinmiş, silikleşmiş ortak bir kültürün bulunabileceğini düşünmekten kendini alamıyor. Doğrusu ben de alamıyorum. Sümerler'in AN. Kİ'sinden, Mısırlılar'ın Atum'una, Hintliler'in Brahma'sından Çinliler'in Pangu'suna, tektanrılı dinlerinin ilahi yaratımından bilimin büyük patlamasına dalgalı geçişler yapıp kendimi bir kuantum çorbasına katıyorum. Ezoterik bilgilere ulaşma çabası, kuşkusuz hiç de anlamsız değil, insan her şeyin bu denli sıradan, bu denli sıkıcı ve sözde açıklanabilir olduğu bir dünyada yaşamakta olduğuna inanmak istemiyor ne de olsa... Bilmediğim, görmediğim ve hatta benden saklanan bir şeyler olmalı diyor, keşke olsa diyor... Ancak, bu tür bilgileri gün ışığına çıkardığı söylenen her çalışma bilgilendirmekten ziyade sadece bu arzuyu daha da körüklemeye, ezoterik bir yanılsamalar dünyasında ruhani bir kayboluşa yönlendiriyor sanki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kuantum-edebiyati", "text": "Etrafımızı sevimsizce saran kaskatı gerçekler dünyasından, sayılarla, başı belli sonu belli deneylerle açıklananlardan sıkılmış olmalısınız ki siz de burada, bu edebiyat dergisinin yazıları arasında, bu yazıların satırları arasında gezinip duruyor, edebiyattan medet umuyorsunuz. Başka bir dünya hayaliniz olmalı ki, başka dünyalar hayal edip bunu yazıya dökenlerin sözlerine kulak veriyor, edebiyat bir arayıştır diyenlerin yanında kendi kişisel arayışlarınızla saf tutuyorsunuz... Şimdi bilim de uzatıyor elini bize, ruhumuzdaki belirsizliğe, kararsızlığa yeni kuramlarıyla ayna tutuyor; değişen karakterde ışık ışınları tutuyor karanlığa ve karanlığı kaynağı belirsiz bir ışıkla derinleştiriyor, anlamlı hale getiriyor. Evet, fizik artık uzayın karanlığında kaynağını bilmediğimiz bir ışığın kıpırdandığını, söylüyor. Karanlık tarafın gücünü vurgulayan Darth Vader'ı anımsatıyor bize, sanki psikanalize el veriyor. Bunca şeyin edebiyata sızmaması mümkün mü, henüz belki başyapıtlarını vermiş değil ama kuantum düşüncesi özellikle batı edebiyatını yavaş yavaş etkilemeye başladı bile. Bu türden romanların dilimize çevrilmiş iyi örneklerinden biri, aynı zamanda İdefix'in 2011'in en iyi kitapları listesine de giren Andrew Crumey'nin Mobius Dick adlı romanı. Fiziği edebiyata nasıl sokarsınız, elbette, bir fizikçiyi kahraman yaparak! Crumey de öyle yapmış. Kahramanı John Ringer, telefonuna, daha doğrusu k-fon'una gelen gizemli bir mesajla eski sevgilisinin peşine düşer. Bu arayış boyunca sevgilisinin şimdiki yokluğuyla, geçmişteki varlığı iç içedir. Kayıp sevgilisi, bir anlamda edebiyatı temsil eder hikaye boyunca; aranan, uçucu ve vaatkar. Fotonlardan başlayarak evrendeki her şeyin aynı anda hem parçacıklardan hem de dalgalardan oluştuğu bilgisi nasıl ki paralel evrenleri ayaklarımızın altına seriyorsa, yazarımız de romanını aynı anda yaşanan farklı gerçekler üzerine kurmuş. Paralel evren düşüncesinin büyüleyiciliğini edebiyata katmış. Kuantum düşüncesiyle edebiyatı birleştiren bir diğer yazar da Juli Zeh. Serbest Düşüş, iki fizikçinin polisiye tadında macerasına odaklanmış bir roman. Biri, fizik ona aşık olanlarındır sözüne dayanarak hayatının merkezinde fizik biliminden başka bir şey tutmuyor, diğeri ise karısı ve çocuğuyla klasik aile hayatına dalmış, bir nebze de olsa fizikten uzaklaşmış. Ancak oğlu bir anda esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolunca kendini etkileyici bir denklemin içinde buluveriyor yeniden. Fizik hayatının merkezine oturuyor. Juli Zeh, zamanın doğasını, masumiyet ile suçluluk arasındaki ince ayrımı vurguluyor bu romanında ancak fizik bilimcileri bir anlamda ikiye ayıran paralel evren, çoklu dünyalar düşüncesinin altını da karakterleri aracılığıyla çiziyor. Kuantumla edebiyatı birleştiren yapıtların en önemli ortak özelliği, kahramanlarının fizikçi olması, paralel evren düşüncesini, ideal dünya ile maddi dünya arasındaki çatışmaları işlemeleri, zaman, gerçeklik, madde ve mana gibi temel felsefi meseleler üzerine gitmeleri. Fizikçilerin üzerinde hararetle tartışıp karar veremedikleri bazı soruların cevaplarını hikayeleri aracılığıyla vermeleri ve kuantum fiziğinin, fizikçilerin hayatımıza giremez dedikleri tüm olasılıklarını edebiyat evreninde gerçekleştirmeleri... Darısı, bugünlerde pek çoğu genel olarak çok satar olma teknikleriyle boğuşan, vakitlerinin çoğunu edebiyat çevrelerinin içindeki hizipleşmelerde yer almak ya da kendi hiziplerini yaratmak için çeşitli taktikler geliştirmeye adayan bizim yazarlarımızın da başına."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/kutsalima-dokunma", "text": "Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor... Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu'nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik. Yukarıda sözünü ettiğim keşif çabasına eklenen bir roman da Ahmet Ümit'ten geliyor: Sultanı Öldürmek. Türk polisiye türünün tartışmasız en popüler ve üretken yazarlarından Ahmet Ümit bu defa gündemin en popüler konularından biri olan Fatih Sultan Mehmet dönemini, İstanbul'un fethini alıp polisiye bir kurguya davet ediyor. Hal böyle olunca; yani fetih, cinayet, kültür ve siyaset dörtgeninde son derece davetkar bir roman bizi bekliyor. Doğruya doğru, Ahmet Ümit popüler evet ama okurunu da genellikle hiç mi hiç üzmeyen bir yazar. Sultanı Öldürmek'te de diyebilirim ki bu durum hiç değişmemiş. Zaman zaman sarkıp ağdalansa da katil kim sorusu peşinden koşturuyor bizi hikayesinin sonuna kadar, bir yandan da tam anlamıyla bir Cumhuriyet çocuğu olan kahramanı Osmanlı tarihçisi Müştak Serhazin aracılığıyla toplumun yıkılan değerlerini ve Osmanlı'nın en ilgi çekici dönemlerinden birini kurcalıyor. İşte böyle başlıyor Sultanı Öldürmek ve bu sorunun ekseninde şekilleniyor. Osmanlı tarihçisi Müştak Serhazin, iyiden iyiye yaşlanmaya yüz tutmuş, çoktan eskilerde kalmış ahlak ve değer yargılarına sahip, bu nedenle kendisini toplum dışı hisseden titiz mi titiz bir adam. Bir hayli de takıntılı. Onu tam yirmi bir yıl önce terk etmiş olan sevgilisi Nüzhet'in aşkına hala körü körüne bağlı. Oysa Nüzhet Müştak'ı terk edip yıllar önce Amerika'ya yerleşmiş, dünyaca ünlü bir Osmanlı tarihçisi, üstelik o gün bugündür de Müştak'ı bir kez olsun aramamış. Ancak tam yirmi bir yıl sonra çalıyor işte Müştak Serhazin'in telefonu ve hayatının aşkı olan kadın onu evine yemeğe davet ediyor hiçbir şey olmamış gibi... Ayrılığın üzüntüsü ve acısıyla tıpta psikojenik füg denen bir hastalığa tutulmuş kahramanımız. Yani bazı zamanlarda bilinci tamamen kayboluyor, geriye geldiğindeyse o anlarda neler olduğu kocaman bir muamma... Kendisini Nüzhet'in evinde, Nüzhet'in cesedinin önünde bulan Müştak Serhazin, doğal olarak hayatının büyük aşkını öldürdüğüne kani oluyor. Bundan sonrası Osmanlı tarihinin derinliklerine yapılan bir tür psikolojik yolculuk. Baba-oğul ve kardeş katilliği üzerinden ölüm ve iktidar duygusunu sorguluyor Ahmet Ümit. Müştak Serhazin, şizofreniye yakın bir bölünmeyle hiç mi hiç sevmediği babasının ve içindeki kötü Müştak'ın sesleri eşliğinde yumuşak ve alelade bir insanın nasıl katil olabileceğini kurcalıyor. Ancak bu cinayette katil olmak için tek aday o değil. Nüzhet'in paragöz yeğeni Sezgin ve bu tarih profesörü kadının çalışmalarından hoşlanmayan bir avuç tarihçi de söz konusu. Nüzhet'in ölmeden önce Fatih Sultan Mehmet'in babası ve oğulları arasındaki ilişkiyi sorguladığını, Fatih'in babası II. Murat'ın zehirlenerek öldüğünü kanıtlamaya çalıştığını öğreniyor Müştak. Hal böyle olunca tarihi bir tür yorumbilim olarak kabul eden ve bu türden yorumların halkın kutsal kabul ettiği bir takım tarihi kişilere yöneltilmemesi gerektiğini düşünenlerin öfkesini üzerine çektiğini anlıyor Müştak. Ve Nüzhet'in bu öfkeyi çekebilecek ne gibi bir araştırmanın peşinde olduğunu çözmeye çalışıyor. O, Nüzhet'in çalışmasının üzerine giderken bizim de gözlerimizin önüne Fatih Sultan Mehmet döneminin tüm tartışmalı olayları seriliyor bir bir. Hikaye boyunca edebiyatı parçalayan, haydi doğrusunu söyleyeyim, edebiyatı mahveden o yazar düşüncesinin sık sık araya girmesini engelleyemese de sağduyusu ağır basan bir yazar Ahmet Ümit. Sözgelimi İskender Pala gibi tarihi cinsiyetçi-sünni bakış açısıyla yeniden yaratmaya yeltenmiyor mesela. Daha tarafsız, daha samimi ama yine de olayların akışını bir anda durdurup düşüncelerini bize aktarmadan edemiyor. Oysa kurgusu, yarattığı karakterler ve atmosfer bu derece kuvvetli, hikayesi de düşüncelerini aktarmada bu kadar yeterliyken. Üstelik hikayenin ritmini aksatan şey de bu aktarmalardan kaynaklanıyor. Ahmet Ümit'in sayfalarca üstünde durduğu baba-oğul ve kardeş katli hatta romanı bu konu üzerine kurduğu aşikar bu yüzden de size tamamen katılıyorum sonuca rağmen okuyucunun yaptığı bütün sorgulamalar havada kalıyor roman bitince. Ahmet Ümit politik davranarak nerede duracağına iyi karar vermiş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/leylaklariyla-istanbul-u-okumak", "text": "\"Nisandayız... Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır\" yahut \"ilkyaz başlangıcı Adalar'ın en güzel zamanıdır\" diye düşünür İstanbullular ve bu onların yaşadıkları anı efsaneleştirmeye yeter Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre. Bu türden bir masalın içinde yaşayan eski İstanbullular, mevsimleri ve günleri, renk ve kokusunu yaşadığı şehrin semtlerinden alan bir yığın hayal halinde görürler. Bir şiir dünyasıdır, der bunun için Tanpınar, İstanbulluların hayatına damgasını vuran bir şiir dünyası... Selim İleri'ye göreyse İstanbullular, İstanbullu olmak denen şeyi, bu şiir dünyasını, sonradan gelenlere kendilerini kapatmakla yitirmişlerdir git gide, bunu kendileri yapmışlardır... Kaybolan İstanbulluluksa şimdilerde, bir zamanlar var olduğuna kani olanların dilinde başlar sanki ve onların kaleminde son bulur... O kalemlerden değildir ne mutlu ki Selim İleri, kaybolan İstanbullulukla başlasa da İstanbul, İlk Romanımda Leylak, bu kayboluşa ağıtla bitmez. Onu bir nostalji kitabı gibi görüp, nereye gitti peki İstanbul?, gibi yüzeysel vahlanmalardan mürekkep bir çalışma saymak, büyük bir yanılgıya düşmek olacaktır. Bu yanılgıya düşenler var, İleri'nin kitabıyla ilgili yazılanlarda görüyoruz, daha da olacaktır, ama en azından siz düşmeyin... Milan Kundera'ya göre onar yıllık dönemlerden doğmuştu geride bıraktığımız yüzyıl. Bu, insan hayatında temel değişimlerin habercisiydi. Zira tarih artık herkesin yaşayabileceği bir deneyim haline gelmişti ve insanoğlunun hem aklına hem gönlüne, doğduğu dünyanın öleceği dünya olmayacağı bilgisi düşmüştü bile. Tarihin saati artık her yerde sistemli bir şekilde işliyordu. İşte bu baş döndürücü hızla işleyen tarihin saati İstanbul için de çalışıyordu elbet ya İstanbullu olmak demek biraz da doğduğu şehrin öleceği şehir olamayacağı bilgisini gönülden kabullenememek... Her şeye rağmen öylesine olağanüstü güzellikler devşirmeye yazgılı ki bu şehir, hemen her kuşak çocukluğunun, ilk gençlik yılarının şehrini yüreğine en güzel sözlerle yazmaktan kendini alamıyor. Tıpkı Selim İlerinin yaptığı gibi, bu gönülsüz kabullenme haline dair yazmak gibi. Başta da belirttiğim gibi, İstanbul, İlk Romanımda Leylakı, bir nostalji kitabı gibi değil, bir şehri oluşturan tüm yaşantılara, bu yaşantıların ürettiği tüm yapıtlara, şiirlere, romanlara, filmlere, boydan boya resimlere, fotoğraflara; ve elbette ki leylaklarla, erguvanlarla özleşen tabiatına dair çok sevdiğimiz bir kalemden çıkan, şiirli bir rüya gibi okumalı insan. Ya da en fazlası gönlü öyle çok yormayan sevgi dolu bir sitemmişçesine... \"Nisandayız... Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır\" yahut \"ilkyaz başlangıcı Adalar'ın en güzel zamanıdır\" diye düşünür İstanbullular ve bu onların yaşadıkları anı efsaneleştirmeye yeter Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre. Bu türden bir masalın içinde yaşayan eski İstanbullular, mevsimleri ve günleri, renk ve kokusunu yaşadığı şehrin semtlerinden alan bir yığın hayal halinde görürler. Bir şiir dünyasıdır, der bunun için Tanpınar, İstanbulluların hayatına damgasını vuran bir şiir dünyası... Selim İleri'ye göreyse İstanbullular, İstanbullu olmak denen şeyi, bu şiir dünyasını, sonradan gelenlere kendilerini kapatmakla yitirmişlerdir git gide, bunu kendileri yapmışlardır... Kaybolan İstanbulluluksa şimdilerde, bir zamanlar var olduğuna kani olanların dilinde başlar sanki ve onların kaleminde son bulur... O kalemlerden değildir ne mutlu ki Selim İleri, kaybolan İstanbullulukla başlasa da İstanbul, İlk Romanımda Leylak, bu kayboluşa ağıtla bitmez. Onu bir nostalji kitabı gibi görüp, nereye gitti peki İstanbul?, gibi yüzeysel vahlanmalardan mürekkep bir çalışma saymak, büyük bir yanılgıya düşmek olacaktır. Bu yanılgıya düşenler var, İleri'nin kitabıyla ilgili yazılanlarda görüyoruz, daha da olacaktır, ama en azından siz düşmeyin... Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/madde-madde-sanat", "text": "Herkesin sanat adına zibidilik yaptığı bir sınıfa seslenir gibi İskender Pala. Arkadaşlar, diyor sanki, lütfen biraz efendi olalım, bakın hocamızın anlattıklarını bile duyamıyoruz... O, böyle dediği için en kötü kompozisyonları yazıp, en kötü resimleri yapsa da hocadan hep aferin alandır, bizler çift dikiş giderken, o sınavları birer birer verip geçen kişidir. Çok iyi biliyoruz ki, okulu birincilikle geçer, iyi bir iş, iyi bir aile kurarken, biz tutunamamakla meşgul oluruz bir ömür boyu... Niye tutunamadığımızı düşünür, kendi kendimizi yer dururuz... Oysa bizim de aklımız erer pekala, hocalara yaranmak olsun, efendi gibi durmak olsun... Ama olmaz işte, hem yapamayız, hem yapsak da hocalar yutmaz. Ellerimiz ve yüreğimiz ne kadar istese de o hocalara, o ailelere, o işlere, o yaşama tutunamaz... Muhafazakar bir yaşam biçimi olur belki ama, sanat olmaz. Ezel Akay, üşenmemiş, Pala'nın manifestosunu madde madde şerh etmiş. Korkmayın aynı şeyi yapma niyetinde değilim ben. Ama mesela kafama sonsuzca takılan, beni sevinçlere ve endişelere gark eden bazı yerler var ki, onları da paylaşmadan geçemeyeceğim. MS, özgürlüğün ve özgür ortamların her sanatçı için kaçınılmaz olduğunu ön şart kabul eder. Ancak sanat adına yapılmış bayağılığa, kalitesizliğe ve ayrımcılığa karşı çıkar, deniyor beşinci maddede. İskender Pala, evet çok okunan, çoksatan bir yazar şüphesiz ancak romanlarında kurgu son derece zayıftır hem de karakterleri hiç derinlikli işlenmez. Üstelik tarih içinden çıkardığı hikayelerinde tarihimizi Sünni ve cinsiyetçi bir bakış açısıyla kaleme aldığı bu sütunlarda daha ayrıntılı bir şekilde hep eleştirilmiştir. Yani bu anlamda ayrımcılık yaptığı... Acaba bundan sonra daha az okunmayı göze alıp daha derli toplu edebiyat eserleri mi vermeye başlayacak Pala? Eğer öyleyse edebiyat adına, çok seviniyorum bu noktada. MS, -kendisi muhafazakar olmayan sanat platformlarında hep yok sayılsa ve dışlansa da- muhafazakar olmayan sanat ürünlerini eleştiren ama asla dışlamayan sanattır. Sanatın muhafazakarı olmaz. Sanat, sapmadır; sapıklık değil. İskender Pala'nın maddeleri bir manifestonun coşkusundan çok bir disiplin kurulunun son dönem raporuna benzemiş. Sanat, raporlamak değildir. Manifesto yayınlamanın bile bir sanat olduğunu unutmuş olmalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/masumiyet-muzesi-pamuk-un-yarasi", "text": "Beklenen bir anlamda oldu, Orhan Pamuk'un Çukurcuma'da açmayı plandığı, ancak romanın yayımlanmasından itibaren bir türlü açılmak bilmeyen Masumiyet Müzesi, yazarın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile attığı imza neticesinde, büyük ihtimalle 2010'da hayata geçecek. Bu roman-müze projesi hakkında daha açılmadan ne kadar yazıldı çizildi ya, herkesin de hakkı var doğrusu. Bugüne kadar edebiyat ve insan arasında kurulan görülmedik bir ilişkiyi işaret ediyor bizlere bu müze. Ancak tam bu noktada romana, romanın müzesine dair yazılacaklara bir virgül koyup Pamuk'a dair edindiğim izlenimi paylaşmak istiyorum. Karşılıklı imzaların atıldığına dair haberde (Sabitfikir - 26.08.09) Orhan Pamuk 35 yıldır roman yazdığını, müzeyle birlikte ilk kez toplumsal bir iş yaptığını ve bundan dolayı heyecanlı olduğunu kaydetmiş... 35 yıldır roman yazan Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'a göre Çukurcuma'da açılacak olan müze onun ilk toplumsal projesi... Türk edebiyatına, dolayısıyla da Türkiye'ye onca önemli eser kazandıran, Türk diline katkıları olan, aldığı ödüllerle edebiyatını taçlandıran bir yazar neden bütün bunları toplumsal bir iş, bir hizmet gibi görmüyor? Pamuk, belki burada, çalışma mekanından dışarı çıkarak, yazmak haricinde yaptığı ilk toplumsal iş olduğunu kastediyor olabilir pekala, ama söyleyiş biçimi, onun yazarlığı, edebi tarzı ve aldığı ödül hakkında kopan fırtınayı, bütün bunlar üzerinden yapılan tartışmaların tortusunu taşır gibi sanki... Türk toplumu ne zamandan beri yazarlarını hayattan, toplumdan, siyasetten kopuk, hayaller peşinde koşan, ama tuhaf bir şekilde, bir yandan da saygı uyandıran münzeviler konumuna itti? Edebiyatla kurduğu ilişkiyle arasına ne zaman böylesine geniş, şüpheli bir mesafe kondurdu, kimbilir? Klişe ama gerçek: Yazar toplumun aynası. Orhan Pamuk'un edebiyat haricinde toplumsal bir iş yapma heyecanının altında da bu yatıyor bence. Kimilerine göre promosyonel bir tavır, kimilerine göre teknolojiyle, değişen dünyayla edebiyatın arasına atılan bir öncü köprü ya da sadece bir arayış Masumiyet Müzesi... Büyük ihtimalle de hepsi doğru bu düşüncelerin, müze bütün bu kaygıları aynı anda içeriyor. Ama bir şey daha var ki, dile getirilmeye değmiyor kimilerine göre. Müze, tıpkı adı gibi belki de çok masum. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi, bir yazarın, kaleme aldığı romanın içine gerçekten düşen bir yazarın, hayali olamaz mı sadece... Böylesi bile zihinlerimizde bir başka büyüleyici hikayenin kapılarını aralamaz mı? Orhan Pamuk, evet romanlarından tanıyoruz onu, gerçekçi, oturaklı, ciddi bir yazar; sade gönlünün istediği, yazarken kendisinin de kapıldığı bir hayale sürükleniyor olamaz mı? Edebiyatın bir yüzü de oyun. Pamuk'un keyifle oynadığı edebi bir oyuna davet edildiğimizi düşünmek, biz okurlar için de tüm indirgemeci kapitalist değerlendirmelerden kanımca daha keyifli olacaktır. Masumiyet Müzesi, Türkiye'nin yakın tarihini ve aşkı anlattığı kadar bir yarayı da anlatıyor temelde. Yitenin, yitirilmiş olanın büyük bir bağlılıkla aranmasına ve bu soyut arayışın, son derece somut, nesnel bir düzlemde yeniden yeniden yaşanmasına dair yazılmış bu romanda anlatılan kahramanımız Kemal Basmacı'nın tutkulu, takıntılı aşkı, romanın yazarına dair de karakteristik bir şeyler aktarıyor okuruna. Hatta bunun ötesinde, bu çılgınlığa varan aşkla dolu hayatı sayfalarca, nesnelere dair inanılmaz ayrıntılarla bıkmadan yazan, yazar Orhan Pamuk, romanı bize sevdiren şeyin ta kendisi oluveriyor bir noktada. 12 yıl boyunca Çukurcuma'daki ev ekseninde düşünen, araştıran, çalışan romancı... Çukurcuma'nın güneş ışınlarını daima eğik alan loş ışıkları içinde, eskicileri, antikacıları, küf ve nem kokulu bakkaliyeleri, elde yapılmış ilaç kokan eczaneleri ve isli çıkmaz sokaklarıyla zamandan azadeymiş hissini veren o tuhaf semtin içinde, bütün bir geçmişi yahut belki sadece tek bir an'ı elinde tutmaya çalışan romancı... Masumiyet Müzesi'nin sonunda, adıyla sanıyla kendisini ortaya çıkarmasının sebeplerinden biriyse eğer bu, müzeyi gerçek anlamda hayata geçirmek istemesinin ardında da aynı tutkuyu görmek pekala mümkün. Yeni teknolojik hayatımıza yanıt vermeyen, onu beslemeyen edebiyatın son dönemlerdeki arayışına dair bir cevap olduğunu hiç sanmıyorum Masumiyet Müzesi'nin, uzun kitaplar okumaktan sıkılan, odaklanma sorunu yaşayan yeni okurun bundan sonra böyle projelerin peşine hevesle düşeceğinden, yazılan ya da yazılacak olan pek çok romanın buna benzer projelerle destekleneceğinden de çok şüpheliyim. Ama edebiyatın gerçek hayata el atan yüzünü vurgulayacağından, roman ile romancı, kurgu ile gerçeklik arasında düşündüreceğinden, an'ı tutkuyla elinde tutmak isteyenlerin yaralarına bir nevi tuz basacağından ise bir o kadar eminim Masumiyet Müzesi'nin... Beklenen bir anlamda oldu, Orhan Pamuk'un Çukurcuma'da açmayı plandığı, ancak romanın yayımlanmasından itibaren bir türlü açılmak bilmeyen Masumiyet Müzesi, yazarın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ile attığı imza neticesinde, büyük ihtimalle 2010'da hayata geçecek. Bu roman-müze projesi hakkında daha açılmadan ne kadar yazıldı çizildi ya, herkesin de hakkı var doğrusu. Bugüne kadar edebiyat ve insan arasında kurulan görülmedik bir ilişkiyi işaret ediyor bizlere bu müze. Ancak tam bu noktada romana, romanın müzesine dair yazılacaklara bir virgül koyup Pamuk'a dair edindiğim izlenimi paylaşmak istiyorum. Karşılıklı imzaların atıldığına dair haberde (Sabitfikir - 26.08.09) Orhan Pamuk 35 yıldır roman yazdığını, müzeyle birlikte ilk kez toplumsal bir iş yaptığını ve bundan dolayı heyecanlı olduğunu kaydetmiş... 35 yıldır roman yazan Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'a göre Çukurcuma'da açılacak olan müze onun ilk toplumsal projesi... Türk edebiyatına, dolayısıyla da Türkiye'ye onca önemli eser kazandıran, Türk diline katkıları olan, aldığı ödüllerle edebiyatını taçlandıran bir yazar neden bütün bunları toplumsal bir iş, bir hizmet gibi görmüyor? Pamuk, belki burada, çalışma mekanından dışarı çıkarak, yazmak haricinde yaptığı ilk toplumsal iş olduğunu kastediyor olabilir pekala, ama söyleyiş biçimi, onun yazarlığı, edebi tarzı ve aldığı ödül hakkında kopan fırtınayı, bütün bunlar üzerinden yapılan tartışmaların tortusunu taşır gibi sanki... Türk toplumu ne zamandan beri yazarlarını hayattan, toplumdan, siyasetten kopuk, hayaller peşinde koşan, ama tuhaf bir şekilde, bir yandan da saygı uyandıran münzeviler konumuna itti? Edebiyatla kurduğu ilişkiyle arasına ne zaman böylesine geniş, şüpheli bir mesafe kondurdu, kimbilir? Klişe ama gerçek: Yazar toplumun aynası. Orhan Pamuk'un edebiyat haricinde toplumsal bir iş yapma heyecanının altında da bu yatıyor bence. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/merkezin-disinda-kalan-edebiyat-ve-teknolojinin-sonsuza-dek-kaydirdigi-merkez", "text": "Bir tarafta siyasi, toplumsal, ekonomik, ideolojik olguların bolluğuyla dünya; diğer taraftaysa yalnız görünen, aynı anda pek çok anlama geldiği için her daim müphem olan eser bir kıtadan diğerine karşılıklı sinyaller gönderilir, bazı suç ortaklarının altı çizilir. Fakat esas olarak her iki kıta özerk bir şekilde ele alınır: İki coğrafya birbiriyle pek çakışmaz. Edebiyat ve dünya... İşte böyle ayırıyor Barthes bu ikisini. Asıl amacı edebiyatı tarihten ayırmak, bir edebiyat tarihi yaratmanın, onun izinden gitmenin yol açacağı çarpıklığa ve bunun beyhudeliğine değinmek. Zira edebiyat kuramcılarına göre olağan dünyanın kronolojilerine, akışına indirgenemeyecek başka bir zamansallığa sahiptir edebiyat eserleri. Buradan yola çıkarak edebiyatın kendine özgü coğrafyası, iç dinamikleri ve kendi yasaları eşliğinde onun kendi zamansallığına varmak, mümkün görünmektedir. Ve edebiyatın kendi tarihi ister istemez bu dünyanın tarihi karşısında o kadar da özerk değildir. Burada birbirine göreceli de olsa bir bağımlılık söz konusudur. İşte Dünya Edebiyat Cumhuriyeti adlı çalışmanın yazarı Pascale Casanova, bu bağımlılığın altını çizerek edebiyat ve dünya ilişkisini yorumlamak konusunda yeni bir yaklaşım önerir: Dünyayla edebiyat arasında zaman bakımından bir uyumsuzluk olduğu doğrudur, ama edebiyatın kendini siyasi zamandan kurtarmasını sağlayan da edebi zamandır. İşte bu yüzden, edebiyatın yavaş bir özerkleşme süreciyle tarihin sıradan yasalarından nasıl kurtulduğunu gösterebilmek için, önce edebiyatla dünya arasındaki asli tarihsel bağı yeniden kurmak gerekir. Böylece edebiyat çelişkiye düşmeksizin- hem tarihe indirgenemez hem de tarihsel bir konu olarak tanımlanabilir. Casanova'nın bu yaklaşımının işaret ettiği şey, tam da edebi özgürlüğün yaratılma sürecidir. Öyleyse, edebi bir eseri incelerken onu hem bu dünyaya dair, içinden çıktığı ulusal uzam ekseninde bir tarihsel sürece yerleştirmek, hem de onun içinden çıktığı ulusal uzam içindeki yerine bakmak gerekir. Pascale Casanova'nın Dünya Edebiyat Cumhuriyeti çalışması aracılığıyla tam olarak yapmayı hedeflediği şeydir bu: Uluslararası edebiyat uzamının doğuşunu ve yapısını betimlemeyi önerirken, hem gerçek bir edebiyat tarihinin temellerini atmaya, hem de edebi metinleri yorumlamak için yeni bir yöntemin ilkelerini sunmaya çalışmak... Yabana atılmaması gereken bir çaba, hele ki kendi ulusal edebiyatımız içinde giderek yükselen tartışmaları düşünürsek, Türk edebiyatının ve o edebiyatın aktörlerinin gözden kaçırmaması gereken bir öneri. Bu çalışmada bizi özellikle ilgilendiren bir başka nokta ise, edebiyatı yönlendiren güç odaklarıyla; siyasi bağımlılık, iç çeviriler, ulusal ve dilsel kaygılar, edebi zamana dahil olmak için bir miras oluşturma gereği gibi türlü baskılarla, merkezin dışında kalan her edebi çalışmanın tamamen reddedilmesi meselesidir. Casanova merkez dışı edebi projeleri içeriye alacak yeni bir okuma biçimi önermektedir bizlere. En önemlisi de merkezdeki edebiyat eleştirmenlerinin telkin ettiği önyargılardan kurtulma zamanının çoktan geldiğinin altını çizmektedir. Edebi bir eserin yazılması sürecinde önce yazarın içinde başlayan, sonrasında editöryel seçimle, kitabın kağıt türünden baskı kalitesine, dağıtımına hatta yayım sonrasında yapılan/yapılmayan tanıtım sürecine kadar devam eden; edebi özgürlüğün önüne dikilmiş her türlü kendinden emin baskıcı müdahalelere ve türlü iradelere karşı koymanın, onlara sağlıklı bir şekil vermemin zamanının geldiğini hepimiz biliyoruz elbette. Değişen teknolojik alt yapıların da etkisiyle, cesurca dile getirmeye başladık bile bütün bunları. Ancak sadece teknolojiye yaslanmak ve bütün bunları onun ekseninde dile getirmek yeterli değil, kafamızı kaldırıp dünyada olup bitenlere bakmalı, Casanova gibi yeni kuramlar geliştirmeye başlayan eleştirmenlere, onların ne söylediklerine göz atmalıyız ki, kendi kuramımızı var edebilelim. Aksi halde oradan buradan aldığı yamalarla giderek daha da biçimsizleşen, bu dünyanın siyasi zamanına saplanıp kalmış, kendi kültürel altyapısızlığını daha da çarpıklaştırarak sürdüren bir edebiyattan başka bir şey kalmayacak elimizde, üstelik çok yakın gelecekte..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/metin-metnin-yazar-yazarin-aynasi", "text": "Vedat Türkali ile Ahmet Hamdi Tanpınar birbirlerini hatırlatmazlar elbet. Ama Huzurun Nuran ve Mümtaz'ı ile Bir Gün Tek Başınanın Kenan'la Günsel'i hatırlatır... Onlar Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en güzel, en büyüleyici, en derin iki aşk romanının kahramanlarıdır çünkü... Mümtaz ve Nuran ne kadar imkansızsa birbirleri için Günsel ile Kenan'da o kadar imkansızlardır. Huzurdaki sevgililer doğu ve batı gibi ayrıdırlar, ayrı kalmaya yazgılıdırlar; değişen, değişen ne demek adeta yarılan bir çağın tam ortasına düşerler. Bir Gün Tek Başınanın aşıkları ise bir darbenin ayak sesleri yaklaşırken orta sınıf düşler ve devrimci hayaller kadar uzaktırlar birbirlerinden; o büyük, o hiç gerçekleşmeyecek birleşmeyi düşler gibi eleledirler; bir gün tek başına kalacak gibi sarılırlar birbirlerine. Ayrı düşeceğini bilerek bir arada olmak kadar aşka düşürücü ne vardır ki hayatta... Mümtaz'la Nuran, Günsel ile Kenan, yaşadıkları çağın yarasını üzerinde taşıyan her kadın ve erkeğin ölümsüz ortak çaresizliğini taşıdıkları için birlikte hatırlanırlar. Dedem Korkudun Kitabı, öylesine dev bir çalışma ki, bunu okumadan dahi anlamak mümkün. Zira çalışma nerdeyse 1500 sayfa! Bir masa başına oturup okumaktan başka çaremiz yok gibi yıldırıcı görünse de o, Tahsin Yücel'in Sonuncu romanındaki kahramanları hipnotize edercesine kendine çeken devasa büyüklükteki kitap gibi bizi de kendine çekiyor. Orhan Şaik Gökyay, bu büyük Türk destanı için bir ömür vermiş, hal böyle olunca da ortaya bu destanla ilgili Türkçede yayımlanan en kapsamlı araştırma ortaya çıkmış. Sözlü tarihin derinliklerinden gelen Dede Korkut hikayeleri Oğuzların diliyle yazıya dökülmüş. Bir büyük şaman kültürünün Müslümanlığa geçiş aşamasındaki sancıların, uyumun ve uyumsuzlukların destanında kolektif bilinçdışımız can buluyor... Destanda yer alan on iki hikayeden biri de onun en tanınanı, en sevileni, yani Deli Dumrul'un hikayesi. Dedem Korkudun Kitabındaki Deli Dumrul'un hikayesini okurken Psikiyatrist M. Bilgin Saydam'ın o etkileyici çalışmasını, Deli Dumrul'un Bilincini hatırlamadan edemiyor insan. Saydam bu çalışmasında Türk-İslam ruhu üzerine bir kültür psikolojisi denemesine girişiyor. Mitolojiyi benlik bilinçliliğinin gelişim serüveni olarak okuyup yorumlayan ekol sizi de benim gibi büyülüyorsa eğer; Şamanist kökleriyle Müslümanlık arasında, ana erkinin çökmek üzere olan egemenliğiyle ata erki arasında sıkışmışlığın kahramanı Deli Dumrul'un hikayesinde bize dair siz de çok şey bulacaksınız. Ernest Callenbach'ın Ekotopyası gelmiş geçmiş yazılmış ilk ekolojik ütopyadır, bir tür ekolojik manifesto hatta... Beyaz-orta sınıf-erkek Amerika'dan bir parça ayrılmış, dişil yanı ağır basan, çevreci, akil, eşitlikçi bir toplum vücuda gelmiştir. Yani rüya, gerçekleşmiştir. Callenbach, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inananlar için edebi bir mümkünat önerirken bize, ondan neredeyse yüzyıl önce doğmuş Rus yazar Yevgeni Zamyatin'in, içinde yaşadığımız sistemin ne kadar gelişirse gelişsin, ne kadar parlatılırsa parlatılsın, aslında mümkün olmadığını gösterdiğini anımsatır ister istemez... Callenbach'ın mümkün dünyasıyla Zamyatin'in Biz adlı romanındaki mümkünsüz dünyası, hem düşüncede hem ruhta farklı yollardan geçerek birleşirler sanki. Ütopya ve karşı ütopya; dünya edebiyatında yazılmış en yetkin bu iki örneğiyle birleşerek tek bir şimdiyi vurgularlar. Zira beni, kendini düşünen insan bir gün gelecek özgürlüğün kapılarını mutlaka açacaktır... Geleceği görmek olacakların önüne geçmek değildir! Gürsel Korat ve Ursula K. LeGuin'i aynı anda düşündüren iki roman: Rüya Körü ve Lavinia. Aynı zamanda, farklı kültürlerde yaşayan bu iki çağdaş yazarın ortak noktası tarihte ve tarihi bugünün insanına anlatan mitolojinin derinliklerinde ustalıkla gezinmeleri. Ve bu gezintilerden iki usta işi roman çıkarmaları. Gürsel Korat'ın son romanı Rüya Körünün kahramanı rüyalarında gelecekte olanları gören bahtsız Stefanos, tuhaf bir şekilde bize LeGuin'in Lavinia'sını anımsatır. Lavinia da Stefanos gibi geleceği görür ama geleceği görmek demek olacakların önüne geçmek demek değildir onun için de... Her iki kahraman da kendini göstere göstere gelen kaderlerinden kaçamazlar. Ayrıca her ikisi de aslında kahraman değillerdir. Lavinia Aenas destanında adı şöyle bir geçen kadınlardandır, Stefanos Bizans sarayında yaşayan silik bir tarih yazıcısı. Her ikisi de iktidara çok yakın, hatta zaman zaman onu etkileyebilecek kudrette olsalar da, iktidara ortak olmaya, onun hükmünü değiştirecek olmaya yetkin değillerdir. Onlar, tarih sahnesinden akıp giden diğerleridir, yani bizlerdir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/muebbet-edebiyat", "text": "Böyle başlıyor Murat Saat'in Herkes Gitti'si. Durduran, kendisine baktıran, kendisinden geçirip çoğaltan cümleler bunlar... Evet, beklenen, öngörülen oldu. Türk edebiyatında bir ikinci altın çağ başladı öyküde. Nereye baksak öykü fışkırıyor, dergiler, derlemeler, dernekler, sadece öykü basan yayınevleri, ödüller, söylenenler, okunanlar, söylentiler, söyleşiler, günler... Büyük bir hızla geçip giden hayatın, gündeliğin içinden sayıklar gibi öykü dökülüyor, öykü çoğalıyor. Murat Saat gibi bir yazarı ve öykülerini de böyle buluyoruz işte. Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği'nin öykü ödülünün sahibini yani. Müebbet bir öykücü Saat. Yok, öyle metafor falan değil buradaki müebbet vurgusu. Gerçekten. 1999 yılından beri tutuklu Murat Saat, Sincan 2 No'lu F Tipi Cezaevi'nde yatıyor. Ve bize oradan yazıyor. Murat Saat'in ödülünü paylaştığı bir başka yazar da var: Mehmet Ergün. Füruzan, Nursel Duruel, Ömer Türkeş, Özcan Karabulut ve Ayşegül Tözören'den oluşan seçici kurul ödülü, kendine has bir duygu dünyası kurabilmesi sebebiyle Mehmet Ergün ve el yakan insani durumları ele alış biçimindeki incelik nedeniyle Murat Saat arasında paylaştırmış. Girişi Murat Saat'le yaptım ama paylaşılan paylaştırılan ödülleri her zaman tercih ettiğimi de belirtmeden geçmeyeyim. Tekil, yaratıcı ve kuvvetli benlik isteyen edebiyatı paylaşmak, paylaştırmak zor, ama bir o kadar da bereket getiriyor. Evet, gelelim müebbete, müebbet edebiyat meselesine. Müebbet edebiyat denince insanın aklına evvela sonu olmayan, sonsuz edebiyat düşüncesi geliyor. İnsanı boşlukta süzülen, bitimsiz hayallere daldırıyor. Ama yok, literatürde müebbet edebiyatın başka, ayakları daha yere basan bir anlamı var. Müebbet hükümlüsü, yani yaşam boyu hapis cezasında olan yazarların yazdıkları edebiyat eserlerine deniyor. Toplumsal olarak edebiyattan, para, ün, kanaat önderliği gibi hiçbir beklentisi, çıkarı olmayan, kariyerist olmadıkları, kendini kahramanlaştırmayacakları kesin olan yazarların ürünlerine, yani. Peki, müebbet edebiyat, edebiyatın piyasa karşısında verdiği savaşı nasıl etkiler? Bunu öngörmek şimdiden oldukça güç. Ayşegül Tözören bu konuyla ilgili verdiği bir söyleşisinde Murat Saat gibi yazarların başı çektiği bir 90 kuşağı müebbet edebiyat yazarlarından söz etmenin mümkün olduğunu söylüyor. Söz konusu kuşağın bugüne kadar edebi kaygı gütmeyen, lirik, hasret dolu, estetik incelikten yoksun olarak görülüp değerlendirilen cezaevi edebiyatında tam ters köşe bir etki yaratmaya başladıkları, bu etkinin edebiyatımızı dönüştürme konusunda varlık gösterebileceğini belirtiyor. Biz müebbet edebiyatı izlemeye ve okumaya devam edelim, bakalım neler olacak?!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/muhtesem-fallusun-golgesinde", "text": "Öncelikle neden fallus diye soralım ve yanıtını hemen verelim. Uygarlık tarihinin başından bu yana hemen her kültürde kesintisiz bir şekilde var olagelmiş fallus. Ve daha da ilginç bir şekilde binlerce yıl önce neye tekabül ediyorsa sembolik olarak, bugün de hemen hemen aynı şeye tekabül etmekte. İnsan-doğa ve insan-kültür ilişkisinde cinselliğin olmazsa olmaz yansımasının baş ürünü olan fallus başlangıçta, feminist eleştirilerin aksine, erkek egemen bir düşünce yapısını işaret etmemektedir henüz. Evet güç ve iktidar yüklüdür ancak, buradaki güç erkeğin gücü değildir daha, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğine işaret etmez. Ancak işaret ettiği zamanlar da gelecektir tabii... Burada yine de bir parantez açarak Gezgin'in doğanın insanın bilinçdışında dişil bir kimliğe sahip olduğunu, güce ve iktidara sahip olmak zorunda olmayan kadınların aksine erkeğin mülkiyet adına iktidara muhtaç yapısını vurguladığını söyleyeyim. Paglia'yı anarak erkeğin biyolojik yazgısının getirdiği bu talihsizliğin onu kültürlenme sürecinde motive ettiğini ve ataerkinin temellerini attığını da... İki son derece önemli ve tartışmalı yorumda bulunuyor fallusun öyküsü boyunca Gezgin. Birincisi, fallusun insanın doğaya karşı varlık mücadelesinde ürettiği kültürün ve din düşüncesinin omurgasını oluşturduğu. Bazı araştırmacılar tarafından ortaya atılan ve çokça tartışılan anaerkil düzenden ataerkine geçiş düşüncesinin yanlış olduğunu belirtiyor Gezgin, ona göre insanlık başlangıçtan günümüze fallusun yasasının hem oluşturucusu hem de kurbanı sadece. İkincisi ise göç, savaş, ticaret yoluyla kültürler arası iletişimin bir sonucu olarak görülen birbirinin hemen hemen aynısı olan yaratılışa dair dini-mitik inançların aslında insanların birbirlerinden bağımsız olarak ürettikleri, ortak bilinçdışından gelen ortak kavramlarla şekillendiği. Yani aralarında coğrafi ve zamansal olarak hiçbir yakınlık olmayan insan toplulukları farklı zamanlarda ve coğrafyalarda yine hep aynı hikayeleri üretiyor, onlara inanıyor ve kültürlenme sürecine katkıda bulunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/mujdeler-olsun-kapitalizm-kiyameti-kapimizda", "text": "Zizek, Badiou, Harvey... Felsefeciler ne zamandır kapitalizmin çöküşünü muştuluyorlardı ya, ne vakit astrologlar 21 Aralık vesilesiyle kapitalizmin çökeceğini televizyon kanallarından zikretmeye başladılar, işte o an inandım ben kıyamete. Kapitalizmin sonu kimin kıyameti olacak, o belli ama, bizim olamayacağımız kesin. \"O zaman müjdeler olsun,\" diyelim ve yeniçağa girişi kolaylaştıracak bir kitap tavsiyesine girişelim. Yok, sakın korkmayın, sanıldığı gibi yanınıza alacağınız mumun türü, içindeki enerjiyle doyduğunuzu ve ısındığınızı nasıl anlarsınız gibi bir yeniçağcı kişisel gelişim kitabı değil, önereceğim. Müjdelenmesini elimiz yüreğimizde beklediğimiz kapitalizm kıyameti sırasında antikapitalistler için bir başvuru kaynağı: Antikapitalist Sözlük. Bırakınız Yapsınlar Politikası: Bu doktrinin modern versiyonu daha çok 1970'lerin düşük üretim-yüksek enflasyonuna bir tepkidir, parasalcı ve neoliberal fikirlerle eşanlamlı kullanılır. Dünya Ticaret Örgütü tarafından desteklenen ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası tarafından reçete olarak sunulan politikalar günümüzün bırakınız yapsınlar düşüncesinin pratik birer sonucudur. Bu önerilerin gündelik gerçeklikleri, örneğin ihracat işleme bölgelerinde işveren ve çalışanlar arasındaki sözde eşitliğin çıplaklığında ortaya çıkar. Demokrasi: Günümüz kapitalist jargonunda, bir yönetim sisteminin kabul edildiğini ve onaylandığını ima eden bir değer yargısı olarak kullanılan çapraşık bir kavramdır. Kyoto Sözleşmesi: 1997'de benimsenmiş, iklim değişikliğiyle nasıl başa çıkılacağına ilişkin temel uluslar arası anlaşmadır. Çevreciler, Yeryüzünün Dostları, Greenpeace ve benzeri örgütlenmeler Protokolün hükümlerinin etkinliği hakkında ciddi tereddütleri olduklarını ifade etmişlerdir. Eleştirmenler küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı yüzde 80 oranında bir salınım indiriminin gerekli olduğunu ve dolayısıyla Kyoto Sözleşmesi'nin, iklim değişikliğini ele alan bir çaba olmaktan ziyade politik bir anlaşma olduğunu savunurlar. Merdivenaltı Atölyesi: Koşulları şunlardan bir veya birden fazlasını içerir: Çocuk emeği, işçilerin sindirilmesi, uzun çalışma saatleri, fazla mesaiye zorlama, düşük ücretler, bağımsız emek örgütlenmesinin ezilmesi, cinsel taciz, zorla yaptırılan doğum kontrolleri, güvenli olmayan çalışma koşulları, kötü havalandırma ve tuvalet aralarının sınırlandırılması. Kısacası, bunlar kapitalizmin ve sömürü sürecinin en berbat bazı özelliklerini temsil ederler. Ütopya: Genel olarak içinde insanın eksiksiz kendini gerçekleştirmesi, Eşitlik, Özgürlük, Adalet ve başka tercih edilen standartların yer aldığı ideal bir toplum biçimi hakkındaki görüşlere atıfta bulunmak için kullanılır. Neoliberal serbest ticaret ve bırakınız yapsınlar politikası önerilerinin ütopyacı doğasını fark etmekte apaçık bir isteksizlik mevcuttur, bilhassa Şirketler, bireyler ve uluslar arasında tekeller, sübvansiyonlar ve gümrükler şeklinde var olan refah ve güç eşitsizlikleri bunları hayalci kılmaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/naipaul-entelektuel-sefalet-ve-icimdeki-edebiyat-aski", "text": "Son birkaç gündür V. S. Naipaul üzerine düşünüyordum ağırlıkla. E, Türkiye'de yediden yetmişe herkes bu yazarı düşünüp konuşurken benim neyim eksikti ki. Ancak Naipaul adı, edebiyat entelijansiyamız ve entelektüel sefaletimiz gibi iki isim tamlamasının yanına düşüyordu sık sık, huzursuzluğum artıyor, tartışmalara da omuz silkemiyordum bir türlü. Naipaul'u okumamış ama onun hakkındaki fikri şöyle, diğeri de okumamış ama fikri böyle gibi laflar havada uçuşuyordu. Okumamış, okumamışsınız, okumamışlar... Bu fiil çekimine kendimce bir son vermek istedim böylelikle, zira ben okumuştum. Bundan tam üç yıl önce tanıştım Naipaul'le. Bir yazarı tanımak behemehal yüzünü görmek, ya da edebiyat entelijansiyamızın zannettiği gibi adını şöyle bir duymak değil, eserlerini okumaktır bence. İşte ben de bu düşünceden hareketle yazara 2001 Nobel edebiyat ödülünü getiren Nehrin Dönemeci adlı romanını okumuştum ilkin, ardından Mistik Masör ve Miguel Sokağı gelmişti. Ancak baştan söyleyeyim Naipaul benim yazarım değildi. Diyeceksiniz ki madem sevmedin niye üç kitabını birden okudun! Herkesin okumak için tonlarca sebebi vardır kendince. Ben biraz da bir yazarı sevmemişsem eğer, sevmeme sebeplerimi araştırmak, onda bana dokunacak bir şeyler bulmak için okurum. Bu bir okur tercihidir her şeyden önce ve bir de eleştirmenlik görevi. Edebiyat bugün Türkiye'de yaşandığı gibi saflara ayrılmak, sevdiğin, dünya görüşüne uyan yazarları, eleştirmenleri, türlü kalem erbabını yanına alıp diğerlerini dışarda bırakmak, diğerlerinin mümkünse kuyusunu kazmak, onları okumamaya ve okutmamaya mahkum etmek değildir ki! Yaşamı ve yaratıcılığı bütünlüklü bir şekilde algılamaya çalışmanın, yeni yollar açmanın, yeni özgürlük alanları yaratma ihtimalinin bir kutlamasıdır olsa olsa... Bu safiyane açıklamalarımla polemikçi edebiyatçıların içini baydıktan sonra, Naipaul hakkında fikir edinmek isteyen okurlara yazara dair açılacak okuma kapılarını zorlama gücü verme amacıyla, eleştirmenlik görevime geri dönüyorum tam bu noktada. Hint asıllı Trinidad doğumlu İngiliz yazar V. S. Naipaul, bugün dünya edebiyatının artık güçlü bir parçası olan üçüncü dünya kökenli çokkültürlü yazarlar arasında önde gelen isimlerden. İnsanlık var olduğundan beri en çok yüzleşme hikayelerini sevdiğinden olsa gerek sömürgecilik ve kapitalizmle paramparça olmuş kültürlerin başat batı kültürü ekseninde verdiği eserleri de çok seviyoruz. Daha açık şekilde söylemek gerekirse beyaz azgelişmiş ülke insanlarının kendi ülkeleriyle batılı, oryantalist bir gözle hesaplaşmasına bayılıyoruz. Ancak çokkültürlülük zengin ve cazip bir yemek sofrası gibi, başına hevesle oturup mide spazmlarıyla kalkıyoruz genellikle. Bu türden yüzleşmeler için kolları sıvayanların önünde iki tehlike mevcut: Biri, çokkültürlülüğe karşı gelişmeye başlayan yerelleşmeci faşizm ve elbette türlü komplo teorileri. İşte Naipaul'ün eserleri ve bir yazar olarak tavrı bütün bunları tetikler nitelikte. Ülkemizde kopan fırtınanın bir sebebi entelektüel yozlaşma ve cehaletse, diğer sebebi de budur bence. Naipaul'ün tüm dünyada ve ülkemizde en çok okunan kitabı Nehrin Dönemeci, Afrika'da sömürgecilik sonrası dönemde hayatını kurmaya çalışan Salim adlı bir Doğu Afrikalı'nın hikayesini anlatır. Doğudan kıtanın ortalarına doğru zorlu bir yolculuk yaparak gelir nehrin dönemecindeki kasabaya Salim. Burada bir arkadaşının ona devrettiği dükkanı işletmeye başlar. Nehrin dönemecindeki kasaba, küllerinden doğmaya çalışmaktadır. Tıpkı Afrika gibi, tıpkı Salim gibi... Ancak Naipaul'e göre hastalıklı bir doğumdur bu, daha doğrusu doğamayacak olmaktır. Afrika kendine gelememektedir, Afrika kendine gelemeyecektir... Zira çarpık modernlik anlayışı, ikiyüzlülük, cehalet ve çıkarcılık hüküm sürmektedir bu coğrafyada. Ondandır ki kaos ortamından, açlıktan ve yoksulluktan, kabile savaşlarından başını alamamaktadır. Afrika yazara göre aslında dışarıdan gelen kötülüklerden değil bilakis içinden yayılan kötücüllükle boğuşmaktadır. Bu keskin yargı ve sertlik Naipaul'ün hem romanlarının atmosferini oluşturur hem de bir yazar olarak oldukça az sevilmesine sebep olur. Afrika üzerinde, Afrika'nın türlü coğrafi zenginliği üzerinde oynanan emperyalist entrikaları biliriz, kabilelerin nasıl birbirlerine düşürülüp savaştırıldığını, halkın kendini besleyecek yeterlikteki doğal kaynaklarının tektipleştirilerek bugün hala nasıl sömürüldüğünü ve buralarda yaşayanların açlığa ve savaşa nasıl terkedildiğini de... Dolayısıyla Naipaul'ün içeriye yönelttiği eleştirinin samimiliği zaman zaman inandırıcılığını kaybeder gözümüzde. Ama anlattıklarının da gerçekliği sarsar bizi ister istemez. Orhan Pamuk'un, 19/10/2001 tarihinde Radikal'de yayımlanan yazısında dediği gibi Naipaul kuralcı, disiplinci, muhafazakar bir İngiliz'in bakışıyla, Üçüncü Dünya ülkelerini gevşeklik, hevessizlik, laçkalıkla ve bu ülkelerin vatandaşlarını da kural yoksunluğuyla, hatta ahlaksızlık ve kafasızlıkla suçlayan ve bunu hakkaniyetle yapan bir yazar mıdır yoksa son günlerde sık sık tekrar edildiği gibi basit bir sömürgeci aydın mı? Kararı, Türk edebiyat çevresinin önde gelen isimlerinin yaptığı gibi yapmayıp, okuyarak verin derim ben. Tüm bu sözde tumturaklı yaklaşımları bir kenara bırakıp edebi hazzın peşine düşmek, Naipaul'de ve daha pek çok yazarda, kalıplaşmış yargıların ötesinde bir şeyler görebilmenin hevesine kapılmak da tercih edilebilir bir seçenek tabii."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/nedir-bu-normal", "text": "Pek çok kişi bu cüretkar, akıl almaz yasak çağrısına dair açıklamalar yaptı, cevaplar verdi. Ancak erotizm tartışmasının merkezine oturan halk edebiyatı-halk türküleri bu gündemle bile gerektiği ilgiyi görmedi ne yazık ki. Oysa meselenin sadece kadın cinselliğinde, kadın düşmanlığında kilitlenmediği ortada. Sünni-beyaz-erkek İslamı, bilinen tarihi bir gerçektir ki, oldu olası Anadolu'dan, Anadolu halkının İslam anlayışından ve İslam yorumundan, yaşayış biçiminden, çalıp söylemesinden, düşünmesinden ve konuşmasından rahatsız olur. Neden? Öncelikle tüm semavi dinlerde olduğu gibi İslamiyet'te de insan merkezli bir yaşam anlayışı hakimdir. Oysa Anadolu insanı Orta Asya'nın derinliklerinden bin bir emekle ve itinayla getirmiştir doğacıl inanışını ve asla tam olarak terk etmez şamanist-animist kökenlerini. Dinin vazettiği faydacı ve hesapçı bir anlayışın dışında da saygı duyar içinde var olageldiği doğaya. Söz gelimi, İskender Pala Od adlı romanında her ne kadar sünni ve eril bakış açısıyla yeniden yaratmaya çalışsa da Yunus Emre'yi, o yine aynı dürtüyle önce sarı çiçeğe sorar derdini. Halk edebiyatı da ister istemez bu doğa algısını, bu kendiliğindenliği, bu saflığı taşır yaratıma. Aşk da, kahramanlık da, yergi de, övgü de, tanrı sevgisi de kendiliğindenliğin, bu samimi ve duru görünün basitliğini, yalınlığını içerir ister istemez. İşte bu sesi duymak ve durdurmaktır sanki bütün mesele. Pala, kendini hapsettiği bakış açısı içerisinde korkmaktadır ve bulduğu ilk fırsatta korkusunun kökeninde var olan söz konusu deli damarı susturmak ister tarihi bir yönelimle. Yoksa İskender Pala bir edebiyat profesörü ve bir romancı; onun kadınların toplum içinde alınır-satılır bir meta olarak görülmesinden rahatsız olması kadar normal bir şey yok. Sanatçı hassasiyeti, duyarlığı çerçevesinde... Ancak bunun bir kılıf olduğunu biliriz. Bu sözde hassasiyetle bir taşla iki kuş vurulmaktadır: Bilinçdışının tekinsiz bölgelerinde gezen halk edebiyatının sınırları çizilmiş olur hem, hem de kadın ve cinsellik halk kültürü içinde yasaklı bölgelere dahil olur. Tabii bir de kültüre dair yasak anlayışının içselleştirilmesi de söz konusudur. Osmanlının oturak alemine, oğlanclığına ses çıkaramayan Pala İskender Neşet Ertaş Türkülerinden tahrik olmuş. Vay dünya... Kimin eli kimin cebinde Pala İskender neyin derdinde. sistemlı olarak gelen bir yozlaştımanın türkülerimize dil uzatması ve onları yok saymasını kabul mu edeceğiz, Yazıda dinin kadını erotik bir nesne olarak gördüğüne dair tek bir ibare bile yok. Hatta bu şekilde yorumlanması, bu erkek zihniyeti eleştiriliyor. Esas cahalet okuduğunu anlayamamak daha da fenası okuduklarını çarpıtmak olsa gerek... Fikri neyse zikri o dedikleri kelime bütünlüğünü şimdi anladım. Elif Şafak hayranıydım, kapak çalıntı çıktı soğudum. İskender Pala'nın eserlerini okumayı seviyordum; alanı olmayan işe zıpladı ve şimdide bu olay. Mezarında rahat bırakın, adam vefat etti alevi-sunni tartışması başlattınız. Sazını, bestesini çaldınız. Reklamı yanlış yerlerde arıyorsun Sayın Pala, bi 30-40 kitap daha da yazsan, ulaşamazsın Neşet ustanın kafasına. Mekteple yürümüyor bu işler, gönül adamının ağzı laf yapmaz, kalbinden geçenler sazıyla dillerde. Bir kere şu yanlış anlamayı düzeltelim din, kadını insan ve kul olarak görür. Erotik ve nesne olarak gören, insan yahut da erkek ya da erkek zihniyetine hizmet eden kadınlardan müteşekkildir. Şimdiye kadar beğeniyle takip ettiğim sitenizde böyle cahilane bir yazı göreceğimi ummazdım. Pala'nın despotizm'ini de anlamıyorum elbet, divan şiirinde sevgilinin orasıyla burasıyla ben uğraşmadım herhalde. Edebiyat/ sanat, toplumun içinde olduğu hali yansıtır, bu halde edepsizlik varsa kimse gocunmasın. Toplum kendi içinde normalize ettiği şeyi bir kişinin yahut bir grubun demesiyle çıkarıp atmaz, bu çünkü bir insanın ömrüyle sınırlanabilecek bir şey değildir, toplumsal olgular bizim günlük zavallı tartışmalarımızdan daha ağır ve oturaklı ilerler. Lütfen sapla samanı karıştırmayınız, bir kişinin görüşü din demek değildir. Kaldı ki din kadının meta olarak görülmesini nasıl isteyebilir, insanlar dini sömürü aracı kullanıyor, siz de bu düzenin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Anlayamazsınız erotizm ile kadın ile alakası yok bu türkünün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/nezih-hassasiyetler-2-ummanda-bir-katre-daha", "text": "Tam bugünü ve geçmişi müzik üzerinden okuması dolayısıyla ayrıca hayranı olduğum Roll kapandı diye üzüleyazacakken akabinde geldi Bir+Bir. Tayfa, müziği merkezleştirmekten vazgeçmiş, kültür, sanat, edebiyat, müzik ve siyasetle daha da dolarak, merkezsizleşmiş ya da başka bir deyişle çok merkezli olmuştu, ne güzel. Devir, hiçbir şeylere heves edememe, edersen de hevesinin kursağında kalması devri... Daha iki hafta önce buradan Nezih Kitabevi'nin Metis ajandasına koyduğu yasağı yazıp şaşkınlığımı paylaşmışken şimdi de D&R'ın Bir+Bir'e koyduğu yasak haberi geldi. Gerekçe şu: Derginin birinci sayfasında İstiklal Marşı'yla dalga geçer şekilde uygunsuz bir şiir kaleme alınması. Söz konusu şiiri burada alıntılamaya gerek yok, zira ortada İstiklal Marşına yapılmış bir hakaret de yok. Niye olsun ki. Marş, emperyalizme karşı verilmiş en büyük savaşlardan birinin simgesi. Bu savaşa karşı, bu savaş sırasında olanlara karşı bir düşünce, tutum, görüş, tartışma mevzusu varsa eğer, akil olanlar simgelere saldırmazlar zaten. Ortada lise sıralarını anımsatan bir şaka var sadece. Dergiyi çıkaranlar aslında kendileriyle dalga geçmişler. Şiiri okuyup da bunu anlamamak mümkün değil, çok klişe olacak belki ama, eğer akıl tutulmasından mustarip değilseniz tabii. Olanların okumasını doğru yapmak gerekiyor. Tekrarlandığına göre durumun hassasiyeti malum. Ülkemizin kitapçıları, yasakçı zihniyetle hareket etmeye başladılar açıktan açığa. Hoşlarına gitmeyen herhangi bir şey oldu mu müşterilerinin hassasiyetini gözeterek, yasaklayıveriyorlar. Bunda toplumun artık temeline yayılmış Cumhuriyet elden gidiyor paranoyası ve bu paranoyaya eklemlenen dayatmacı, yok etmeci düşünce sisteminin etkisi var. Söz konusu şiir hoşumuza gitmemiş olabilir, ama onu yasaklama düşüncesi hatta yasaklama gücü nereden geliyor peki? Herhangi bir iktidar alanına sahip olanlar, bu iktidarı kendi görüşlerine karşı olanlara karşı sonuna kadar kullanma tavrındalar. Belki bu iktidar alanlarını ortadan kaldırmakla başlayabiliriz işe. Yayıncılığımızı bir tür yıkıma götüren dağıtım sisteminin tekelci yapısı, gün geçtikçe kültür dünyamızın altını oymakta. Buna karşı daha ne kadar suskun kalacağız, bu çarpıklığı daha ne kadar görmezden geleceğiz? Alarm zilleri şimdi son noktasına kadar çalmakta, lütfen artık kulaklarımızı tıkamayalım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/niye-herkes-yazar-olmak-istiyor-ki", "text": "bunlara karşı değilim zira hepsi temelinde bütün tekniklerin yanı sıra insanın öncelikle içine bakmasını salık veriyor. Okumak, özeleştirel bir yol tutturmak, yazmak, silmek, yazmak... Ama işte o maddi, o fani hedefler bir kurt gibi kemiriyor yazar adaylarımızın içini. Çünkü ortadaki asıl sorun nasıl yazar olurum değil, nasıl ünlü ve çoksatan bir yazar olurum? İşte o noktada devreye giriyor tüm bu aspirin misali yutulacak öğütler, tavsiyeler... Edebiyat bir işse, roman, öykü yazmak bir zanaat demektir. İşte bunun teknikleri vardır, yöntemleri vardır. Ki üzerinde sonsuzca konuşulacak, iyisi vücuda getirildiğinde okumaktan da keyif alınacak. Ancak bir iş olarak edebiyatın dışına çıkıp gerçek bir yaratımın peşindeyseniz, ortada sezgi ve yetenek gibi iki kelime beliriverir. Bu iki kelime büyüye inananların büyüsüdür ve tüm tumturaklı öğütleri suya düşürür. Daha fazla bunalmaya bilmem gerek var mı... Yazar Olabilir miyim?'de Semih Gümüş pek çok yazardan alıntılar yapmış, onların yazıp çizmeye dair düşündüklerine, kendi altın yöntemlerine de yer vermiş. Ama benim kalbimi kazanan Borges oldu. Başta kendisi de dahil olmak üzere edebiyatın tam kalbine saplamış oklarını; cesur, küstah, ironik, umursamaz ve elbette çok dikkate değer öğütler, öğüdü anlamsızlaştıran öğütler, tıpkı Borges'in kendisi gibi... 1- Yapıta ya da adı sanı bilinen kişilere tamamen aykırı yorumlar getirmek. Örnekse, Don Juan'ın kadın düşmanlığı, vb. 2- Birbirine en kaba anlamıyla benzemeyen ya da zıt çiftler kullanmak. Don Quijote ve Sancho Panza ya da Sherlock Holmes ve Watson gibi. 3- Kişileri deli taraflarıyla tanımlama yöntemine başvurmak. Dickens'ın yaptığı gibi. 4- Olay örgüsü içinde, zaman ve mekanla tuhaf oyunlara girişmek. Faulkner, Borges ve Bioy Casares'in yaptığı gibi. 5- Şiirsellik adına okurun kendini özdeşleştirebileceği durum ve kişiler kullanmak. 6- Mite dönüşmeye yatkın kişiler kullanmak. 7- Kasıtlı olarak belli bir mekana, belli bir döneme, sözün özü yerel bir atmosfere mal edilmiş cümleler ve sahneler. 9- Metafor kullanmak, özellikle görsel metaforlar. Daha somut olarak, tarım, denizcilik, bankacılıkla ilgili metaforlar kullanmak. Kesinlikle önerilmeyen örnekse, Proust. 11- Romanı oluştururken, düşünsel kurgunun başka bir kitabı anımsatması. Örnekse, Joyce'un Ulysses'i ve Homeros'un Odysseia'sı. 12- Menü, albüm, yol tarifi ya da konserlere benzeyen kitaplar yazmak. 13- Çizgiye gelebilecek her şey. Bir filme dönüştürülebileceği duygusu uyandıran her şey. 14- Eleştirel denemelerde tarihsel ya da biyografik göndermeler yapmak. Üzerine çalışılan yazarın özel yaşantısının ya da kişiliğinin metne sızması. Her şeyden önce psikanaliz. 16- Kibir, alçakgönüllülük, oğlancılık, oğlancılıktan tırım tırım kaçınmak ve intihar. Eğer konu, \"bir tek biz yazalım başka kimse beceremez o yüzden denemesinler bile\" haline gelirse buna çok sert itiraz ederim. Heves eden herkes yazmalı. Kötü yazarsa ya bırakmalı ya da bir daha denemeli. İyisini yazıncaya kadar denemek istemezse bırakmalı. Edebiyatı bir avuç kendine has camia yerine halkın kendisine yaptırırsanız halkın kendisine okutabilmiş olursunuz. O yüzden herkes yazmalı, her şey yazılmalı ve her tür yazılmalı. Özellikle edebiyatın popüler yönüne de destek verilmeli. Yazarlığa heves eden \"yeni yetmeler\" desteklenmeli motive edilmeli. \"Önüne gelen kitap yazıyor\" diye hayıflanmamalı hatta tam tersine bundan mutlu olunmalı. insanların yazma sebepleri bence de önemli değil. \"edebiyata tecavüz edenler\" ise kanımca yayımlanan kötü metinler, bu metinlerin cilalanması, bu kısa günün karı sapmasının edebiyatın kolay olduğu algısı uyandırması ve edebiyat piyasasına bu algının hakim olmaya başlaması. zaten ne yazılırsa yazılsın artık parmak edebiyatı çalışıyor. kitap üzerine yazılan yazıyı bile okuyamayan üzerine yorum yapıyor, bu onaylanıyor ya... tartışılacak bir şey yok ortada. yazdıklarımın hepsi hayatın gerçeklerine, yaşanmışlıklara, tanıklıklara dayanıyor. hepsi bu... yazarlıktan bir şekilde nam kazanmış, şöhretlenmiş, para babası olmuş olanlar iyi midir acaba gerçekten? kazananlar haklı mıdır? güçlülerin düşünceleri mi egemen olmalıdır herkese? bilemedim ben onu. Yazmak iyidir, sizi rahatlatır. hayal gücünüzü geliştirir. Cevrenize ilginizi artırır. Sizi sevimli yapar. O halde sevimli olun yazın. \"yahu yazsın adam\" demenize katılıyorum. Aynı fikirdeyim. Kimin neyi nasıl yazacağına ben karar verecek değilim. İnsanlar benim alıştığımdan farklı şeyler yazınca da \"Türk edebiyatı nereye gidiyor mirim\" diyecek değilim. Hatta bazı yazarlar para kazanınca, kıskançlıktan çatlamıyorum. İnsanların yazma sebeplerinin, ün, para, olması da bence önemli değil. Ne yazdıkları daha önemli. o zaman yalnız kişisel kaynakları çalışmayıp yazmaya uygun olanlar yazsın. edebiyat elitleri kimi istiyorsa onlar yazsın. kafka da sigortacılık yapmıştı ve yakındığı söylenir yazmaya zaman ayıramadığından... kimse istemez yazacağı zamanı paylaşmayı. Türkiye'de edebiyatın satmamasının en büyük sebebi edebiyatçıların kendisidir. Bu arada kitabın \"çok satan\" olduğu kategorinin \"edebiyat dışı\" olduğunu belirtmek gerek. \"Oglancilik\" maddesini gercekten anlayamadim. Cok sacma ve cirkin olmus. Populer kulturu elestiren Semih Gumus'de bu kitapcigi ile populer kulture hizmet ediyor ve cok satanlar listesine ates puskurerek \"cok satan\" oluyor! Insanin elestirdigi kulturun icine girmek icin kitapcik hazirlamasi gercekten IRONIk... Hulki Aktuç yıllarca reklam yazarlığı yaptı, sonrasında kendi ajansını kurdu, yıllarca patrondu. Örnekler çoğaltılabilir. Kavramlar -amatörlük gibi- kişiler özelinde tartışıldığında daha gerçekçi sonuçlar alınabilir kanımca. Bugün hangi nitelikli şair/romancı/öykücü, şiir/roman/öykü satarak kirasını ödeyebilir?... Sizin savınızın aksine edebiyatın köküne kibrit suyu dökenler amatörlerdir. Edebiyatı işleri olarak görmeyen, aslında öğretmenlik, mühendislik, avukatlık yapan ama edebiyatı bir hobi olarak gören insanlar edebiyata tecavüz ederler. Edebiyat bir iştir. Yazarlar da bu işten para kazanabilmelidir. Para kazanmak için mi yazıyor yazarlarımız? Olsun. Dostoyevski de kumar borcunu ödemek için yazıyordu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/okumak-iptiladir-muptelaya", "text": "Doğada sözcük yoktur ama doğada şiir vardır. İnsan doğada olmayan bir şeyin yardımıyla doğada olan bir şeyi yeniden yapar, yaratır... Şiirin kendisi bir çeviridir... Doğanın şiirini yazmaya çalışan şair bunu sözcüklere ve kendi diline çevirir... Tepeden tırnağa şiirle dolu bir dünya, şiire adanmış insan hayatları... Murathan Mungan'ın Anakara'sı Türk edebiyatının en şiirli fantastik diyarı. Şairin Romanı Faruk Duman'ın da dediği gibi (bakınız. SabitFikir, 20.06.11, \"Şiirin Göğünde\") bir şiir kılavuzu, şiire ve yaşama dair edebiyat okurunu mest edici, uzun uzun düşündürecek cümlelerle dolu... Şairin Romanı üzerine daha uzun yıllar konuşacağımızdan eminim. Çoğumuzu rahatsız eden o reklam kampanyalarını, çok satan roman edalarını boş verin ve bu yazın en serin en kuytu köşelerinde Mungan'ın özlenen bir rüyayı andıran ütopyasının derinliklerine dalın, derim. Beat Kuşağı Antolojisi: Her şerden bir iyilik doğar! Sel Yayıncılık ve Altıkırkbeş Yayın bir araya gelip yayın dünyamızda uzun zamandır görülmemiş harika bir dayanışma örneği verdiler: Beat Kuşağı Antolojisi... Beat'in internet ortamında yasaklı kelimelerden biri olması, kuşağın önde gelen yazarlarından Burroughs'un çevirisinin dava edilmesi, antolojinin hayata geçirilmesinde ateşleyici olmuş. Her şerden bir iyilik doğması böyle oluyormuş demek. Beat kuşağı üzerine yazılmış birkaç sıkı yazıyla başlıyor antoloji. Ardından Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs'dan mürekkep halis Beat kuşağına geçiliyor. Çünkü jazz ritmi Beat yazınındaki en önemli olguysa eğer, Kerouac'ın şiirsel dilinin, yazınının poetik yapısı tüm dinamiğini jazzdan alır; çünkü Amerika'nın sert duvarlarına, okullarına, akademilerine, kurumlarına, düzenin sahiplerine, güç destekli temellerine karşı bir büyük gürleyiştir Allen Ginsberg'in şiirleri; çünkü Burroughs, kendi içinde dahi Beat kuşağının en ötekisidir... Antoloji, Frisco Asları, San Francisco Rönesansçıları, Black Mountain Ekolü, New York okulu ve aktivist kuşağa da yer veriyor. Romanlarından, öykülerinden alıntılar ve şiirler... Son zamanlarda elim hep bu kitabın üstünde, size de hararetle tavsiye ederim. Kabalcı, baskısı uzun zamandır piyasada bulunmayan Klasik Dune dizisinin dördüncü ve beşinci kitaplarını yayımladı. Eğer siz de benim gibi ilk üç kitapta takılıp kaldıysanız, bu yazı dünya edebiyat tarihinin belki de en önemli bilim kurgu dizisini tamamlamak üzere programlayabilirsiniz. Dune Tanrı İmparatoru'nda Paul Atreides'in ölümünün üzerinden üç bin yıl geçmiş, ancak onun oğlu; ömrü binlerce yıla, bedeni kocaman bir solucana dönüşüp tüm gezegene yayılan II. Leto; bir tanrı imparatora dönüşmüş durumda. Dune Sapkınları'nda ise ölümsüz tanrı imparator II. Leto'nun bile ölümünün üzerinden binlerce yıl geçmiş. Tanrı imparator ölü belki ama sistemi hala yaşıyor. Ve imparatorluk hararetle yeni mesihini bekliyor. Frank Herbert'ın Mesih mitini araştıran bu büyük destansı öyküsü, yazarının da dediği gibi hem çevrebilimsel bir inceleme hem de insana, insani değerlere ilişkin kaygılara adanmış bir başyapıt. Bir kere başlayınca da sonunu getirmek gerekiyor. Dünyanın sonu, insanın yüreğinin içinde gelir. Mitik, şiirsel, düşsel bir disütopya, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. 21. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran en dikkat çekici yazarlardan biri olan Murakami'nin bu romanı parçalanmış benliklere dair. Kahramanımız iki dünya arasında gidip gelen, gölgesini kaybetmiş, kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam. Ve onun için dünyanın sonunun gelmesine sadece birkaç saat kalmış. Yazarımız psikolojik gerilim kıvamında, masalsı olduğu kadar da bilimkurgusal bir dünyada varoluşsal bir arayışın içine çekiyor hepimizi. Usta müzisyenler bilinçlerini sese çevirir, ressamlar ise renklere ve şekillere. Yazarlar ise öyküye çevirir. Murakami, romandaki o acayip profesörün ağzından sanki kendi yazarlık sırrını da biz okurlara vermiş gibi. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu için, kısaca tam yaza layık bir roman diyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/okunmamasi-gereken-kitaplar-listesi-2-firat-suyu-kan-akiyor-baksana", "text": "Yok, Poyraz Musa değil, ben Vasili'yim. Kendi adasında sürgün, kendi hayatına yaban olan Vasili. Devlete, hükümete, topluma, yasaya, ada halkına, velhasıl hayatın cümlesine inat adasını bırakmayan, bırakmayıp da varlığını gölgeye, bedenini ışıkta bile karartıya çeviren Karınca Adalı balıkçı Vasili. Poyraz Musa değil, Vasili'yim çünkü kendi yerime geleni düşman bellesem de, tutup hayata gülümsüyor, keyfi de yerindedir diye onu öldürmekten her gün vazgeçiyorum; nice savaşlar, ölümler görmüş gözlerimi hayata kocaman kocaman açıp ölümü an be an erteleyenim ben; eksik akıllı, yarım akıllı, meczup, saf, naif, aptal Vasiliyim. Oysa öldüreydim Poyraz Musa'yı, ada belki de sonsuza kadar bana kalacak, güneşin balkısında, kepezli, yeşil, kırmızı kanatlı, çok sarı, mavi tüylü, düzgün uzun gagalı, parlak, ışık tüylü, kuzgun, kuzgun yeşili, bin kez turuncu, bin kez sütbeyaz kuşların uçuşunda, denizin ipiltisinde yaşayıp gidecektim bir başıma... Ama içim elvermiyor işte, olacakların önüne geçemiyorum, ben bir zavallı Vasiliyim; elimden geleni ardıma koymuyor ancak adanın, dünyanın, hayatın değişimi karşısında bir soluk gölge olarak yaşamaya devam ediyorum. Taşı, toprağı, denizi, zeytinlikleri, ılgınları, elime bakan bir biçare kediyi kendimden ayırmıyor, kendi biçareliğimle bir görüyorum hepsini. Ben, ben değilim aslında, merkezde değilim, kötülükten başka hiçbir şeyi kendimden bilmiyorum, bir cennet adanın kıyısında öylece duruyor, duruyorum. Poyraz Musa, beni aramaktadır, biliyorum, Poyraz Musa beni bulamadığı için delirmektedir. Beni bulmadıkça, 'öteki olarak ben'in yüzüne bakmadıkça, yüzüme bakıp bakıp kendini göremedikçe rahat edemeyecektir, biliyorum. Açtır o insana, bu cennet ada insanla dolsun istemektedir, hayat demek insan demektir onun için, haklıdır da. Buradan zorla ama yine de sessiz bir baş eğişle gidenlerden bir farkı yoktur onun; savaşlardan, sürgünlerden, nice acılardan geçerek gelmiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/okunmamasi-gereken-romanlar-listesi-1-cuce", "text": "Bahçede, kaktüs saksılarının arasında buldum, kargocu çocuklar niyeyse oraya bırakıp gitmişler, kim bilir kaç gündür duruyor, paket kağıdı yarı yarıya yırtılmış, kapağındaki kırmızılık yarı yarıya gözümü almakta. Daldırdım elimi, kaktüslerin dikenlerine çizdire çizdire çektim çıkardım oradan. Adı Zenime'ydi.\" diye kulağıma pütürlü bir ses geldi. Kaktüslerin dikenleri kadar sert, meyvelerinin içindeki su kadar akışkan bir ses. \"Zenime, Zenime.\" diye diye yırttım pejmürde paketi. Leyla Erbil'in Cüce'si, yapılmış üçüncü baskısı, ülkenin engin olduğu kadar muhteşem basım ve dağıtım ağı kanalıyla benim kaktüslere kadar gelmiş. Şimdiye yüz olmalıydı diye söylendim içimden, yüz baskı, bin baskı. Sonra kendime geldim, \"Leyla Hanım duysa şimdi, kızardı.\" dedim; \"Bu kalantorluk heveslerini, çok satma arzularını ve kitlelerini de al git başımdan, derdi.\" Edep takındım, elimde Cüce girdim içeriye. Hayır değildir o bir hiç yazar, karşılaşmamıştır da onlardan biriyle. Ama aitsiz bir kimliktir Zenime, bir okur olarak benim aitliklerimi de kısa ve küçük makas darbeleriyle kırpmaktadır. Korkuyorum Zenime'den, ben ona tekstil atölyelerinden çıkma basma kalıp ruhumun atan ipliklerini aldırmaya çalışırken, o makası ele alıp benden yeni bir patron çıkaracak, kesecek biçecek, kışkırtıcı bir model yaratacak benden diye diye, ödüm patlıyor. Açmıyorum kapağını Cüce'nin, ama koparamıyorum, gittikçe kalınlaşıyor aramızdaki bağ Zenime'yle. Baş başa verip dumanı tüten o ne idüğü belirsiz çorbanın başında ağlıyoruz bazen, Zenime itinayla kurduğum iç düzeneklerimi bozuyor, kendisi yeniden kurup, sonra onu da bozuyor, şiirin rüzgarına kapılıyoruz kimi öğle vakitleri, sonra tekerlemeleri sokuveriyor araya, yerel deyişleri ki hiç yerel değildir kendisi-, uydurma sözcükleri... Ölü sözcükleri diriltiyor bazen geceleri, dokunma şunlara başımıza bela olacaklar diyorum, dinletemiyorum. Hecelere bulaşıyor, onları silkeleyip kendine getiriyor. Haberler giriyor araya, şarkı sözleri... Yüklemler kalkınca ortadan bilinç siliniyor, ruhum geri geliyor sanki. Bir de: O pek kıymet verdiğimiz rüyaları kötüler, onlara kara çalar gibi çiziyor Mustafa Horasan, ondan da korkuyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/olume-degil-yasama-bakan-elestiriyi-beklerken", "text": "Nostaljinin Geleceği adlı ilginç çalışmasıyla tanımıştık Boym'u. Yazar, nostalji adı altında tarih-felsefe ve kültürel bağlamda yepyeni bir araştırma alanı açıyor, kültürel algılarımız içinde yepyeni sınıflandırmalar getirerek, yeni estetik değerler öneriyordu. Tıpkı Nostaljinin Geleceğinde olduğu gibi Tırnak içinde Ölümde de dikkate değer önerileri var: Edebiyatta artık ölüseviciliği bırakmamız gerektiği, yazarın ölümünün edebiyat teorisinin ayrıcalıklı merkezi metaforu olmaktan çıkması gerektiği gibi... Edebiyat ile gündelik hayat, edebilik ile düzanlamlılık, çehre vermek ve çehresini bozmak, metinselleştirmek ile sonuna kadar yaşamak, yazmaya son vermek ile yaşamaya son vermek arasındaki ilişki, Tırmak İçinde Ölümdeki tartışmanın merkezinde duruyor. Boym için modern projeyi tarihsel bağlama oturtmak ve farklı kültürel bağlamlarda beliren çeşitli modernizmleri inceleyerek tekbiçimciliğe ve evrenselliğe meydan okumak eleştirel anlamda hala büyük önem taşıyor. Foucault, De Mann ve Barthes'ın 1960'larda ortaya attıkları yazarın ölümü tezi şüphesiz kısa süre içinde bir efsane halini almıştı. Bu efsane bugün de etkisini özellikle eleştiri üzerinde devam ettiriyor. Boym, bu eleştirmenlerin dikkat çekici ölümlerini değerlendirirken, bir yandan da edebiyat eleştirmeni kültürel mitini yeni baştan ele alıyor. Ve buradan yola çıkarak yalnız şairin/yazarın değil, eleştirmenin de mitleştirmeler, aşırılıklar, kendini biçimlendirme ve suretsizleştirmelerle dolu bir hayat yaşamaya yazgılı olduğunu bildiriyor. Sözün kısası Boym, yazarın sanatı ve yaşamı arasındaki ilişkiyi tanımlamaya çalışırken, eleştirmenin metini ve yaşamı arasındaki ilişkiyi de gözden kaçırmıyor. Batı uygarlığında estetik ile ölüm arasında asli bir bağ kuran Boym, yazarın ölümünden istifade eden üç eleştiri geleneğinin, Rus Biçimciliği, Amerikan Yeni Eleştirisi ve Fransız Post-Yapısalcılığının, dışında Edimsel Eleştiri adını verdiği bir yaklaşımla ele alıyor tüm bunları. İdeal modernizm makinesi tarafından nelerin geride bırakıldığını görmenin, çizik ve yarıkların haritasının çıkarılma vakti gelip çattı. Ölümden, üzerine ölü toprağı serilmişlerden başını kaldırıp yaşama ve yaratma sürecine odaklanacak yeni bir eleştiriyi, doğrusu biz de bekliyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ortaya-cok-satanlardan-bi-karisik-lutfen", "text": "Eylül ayının ve kuşkusuz 2014 yılının yayıncılık alanındaki en büyük kaybı oldu Kezban Akcalı. Koskoca bir ömrü yayıncılığa vermiş, yayıncılığın seyrini etkilemiş bir kadının, güçlü bir ismin kaybı... 1960'lı yılların sonunda May Yayınları'nda yayıncılık hayatına başlamış, Milliyet Yayınları'nda görev almış ve Onk Ajans'ta sekiz yıl geçirdikten sonra Akcalı Ajans'ı kurmuştu Kezban Akcalı. Ve o günden bugüne çeviri edebiyata yön veren isimlerin başında gelmişti. Aracı ajanslarla ilgili pek fikri olmayanlar için söyleyeyim; yayınevleri, yurtdışında basılan kitapları Türkçeye çevirmek, teliflerini almak için Akcalı gibi aracı ajanslara başvururlar. Ancak bu basit bir prosedür işinden öte bir şeydir. Çünkü ne istediklerine de genellikle bu ajansların tavsiyeleriyle karar verirler. Akcalı Ajans, dile kolay, bugün yılda iki bin anlaşmaya imza atan bir kurum. İki bin anlaşma demek, yayın piyasasına katılan iki bin kitap demek; eh bunun içinde yönlendirme olmaması da imkansız. Bu durum bir yayıncı olarak istediğiniz kitabı elinizden kaçırmanız, başka bir yayınevine kaptırmanız anlamına da gelebiyor tabii. Hal böyle olunca, ajansların çeviri edebiyattaki gücünü varın siz düşünün. Hele ki Akcalı Ajans gibi büyük olanlarınkini. Yalnızca çok satanlara bakıp kitap isteyen, buna göre kitap basan bir yayıncılık anlayışı, Kezban Akcalı'nın ardından da devam ediyor. Bizler hem yazara hem de yayıncılara ticaret erbabı olarak bakmamakta ısrar ediyoruz. Yaptıkları işten para da kazanabilen bir tür eğitim misyonerleri olarak görüyoruz onları içgüdüsel olarak. Hata ediyoruz. Ama piyasa çiğleştikçe biz romantikleşiyoruz, biz romantikleştikçe hiçbir şey düzelmiyor. Dünya edebiyatını bir düşünün, çok satan dediğimiz o neredeyse çoğu çöp sayılacak listeler çoğaldıkça, kim bilir neler neler kaçırıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/osmanli-da-erotik-edebiyat-muzir-nesriyattan-korunmanin-zararlari", "text": "Ancak yanlış anlaşılmasın Schick'in denemeleri bu minvalde devam etmemekte. Her ne kadar yazar, 'hat sanatının görüntüselliği', 'İslam'da bedeni yazmak', 'şahsi görünümün bazı İslami belirleyicileri' başlıklı bölümlerde bu konu ekseninde yoğunlaşsa da, çalışmasının ağırlığını cinsel kimliklere, İslamiyet'te cinsel kimliklerin temsiline vermiş. Hal böyle olunca da ortaya son derece ilgi çekici bir çalışma çıkmış. Bedeni, Toplumu, Kainatı Yazmakta Schick, bir anlamda Osmanlı ve Türk yayın dünyasında cinsel kimliklerin temsillerinin ve erotik edebiyatın, erotik neşriyatın peşine düşmüş dersem, daha açıklayıcı olurum. Yazar, Osmanlı matbuat kapitalizminin 20. yüzyıl başlarındaki ve Meşrutiyet'ten sonraki serpilişini belgelemeyi ve kadın-erkek ilişkilerini, cinsel ilişkileri sorgulayan, merkeze alan kitapların yayımlanmasındaki rolünü gözler önüne sermeyi amaçlamış. Bu konuda oldukça ilgi çekici tespitleri var Schick'in. Matbuat kapitalizmi, cinsel ilişkiler dahil kadın-erkek ilişkilerine dair yeni fikirlerin yaygınlaşması ve topluma nüfuz etmesinde merkezi bir 'iletken' rolü oynamış, yeni modeller ve normların yaratılmasına hizmet ederek uzun dönemde, kademeli ve dolaylı olarak toplumsal cinsiyeti değiştirici bir işlev görmüştür, diyor. Buna göre giderek artan Osmanlıca makalelerde ve kitaplarda görücü usulü evlilik eleştirilmekte, çok eşlilik yerden yere vurulmakta, sağlıklı ve tatminkar bir cinsel hayatın önemi üzerinde durulmakta, cinsel çekicilik mefhumu meşru görülmekte ve en mühimi kadının da erkekle eşit derecede cinsel haz almaya hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Yazara göre, özel yayınevleri tarafından el altından basılıp dağıtılan bu tür yayınlar ve hatta yasadışı basılan erotik kitaplar ciddi bir iletken işlevi görmüş, yeni cinsiyet ve cinsellik normlarının Osmanlı toplumuna yayılmasını sağlamışlardır. Özellikle 1970'lerde başlayıp günümüze gelen erotizm ve pornografi tartışmalarında belirgin iki taraf vardır. Bir taraf ne olursa olsun müstehcen yayınların kadınları nesneleştirdiğini ve sömürdüğünü, bu bağlamda da her anlamda kötü olduğunu söylerken, diğer taraf erotik yayınlarda kadınların kendi kaderlerini tayin edebilen meşru cinsel özneler olarak temsil edildikleri için kadın hareketini olumlu etkilediklerini söyler. Irvin Cemil Schick, erotik neşriyatın, Osmanlı toplumu bağlamında, bu ikinci görüşü destekler nitelikte olduğu tespitini yapmış. Kar güden özel yayıncıların ve matbaaların çoğunlukla sadece ticari amaçlarla üretip piyasa aracılığıyla tüm topluma dağıttığı bu eserlerin özellikle kadınlar açısından olumlu bir dönüşüme hizmet ettiğinin, Osmanlı kadın hareketine ivme kazandırdığının altını çizmiş. Örneklerse hayli zengin. Üstelik de edebiyatımızın klasiklerini meydana getiren yazarlar söz konusu. Mehmet Rauf'tan Şemsettin Sami'ye, Halide Edip'ten Hüseyin Rahmi'ye pek çok yazarın yapıtlarında erotik-didaktik unsurlar bolca yer tutuyor. Böylelikle, toplumu muzır neşriyattan korumanın ne kadar zararlı olabileceğini hep beraber görüyoruz. Irvin Cemil Schick, edebiyat olmadan toplumsal dönüşümün olamayacağını bir kez daha kanıtlıyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/otekilesenlerin-cumhuriyet-tarihi", "text": "Her dağın gölgesi denize düşer... Bazı kitaplar ne kapağıyla ne yazarıyla ne de etrafta çıkan eleştirileriyle, sadece ve sadece tuhaf bir şekilde ismiyle okuru kendine çeker. Tıpkı Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşerin bana yaptığı gibi. Ardına, önüne bakmadan bir solukta okudum bu romanı, ismine kandım, bir hazin öyküydü karşımda duran, ancak bitirdikten sonra aklıma geldi sorup soruşturmak, yazarını, bundan önceki ve sonraki yapıtlarını ya, boşuna... Evrim Alataş, tek bir roman yazmış ve onun yayımlanışının ardından kısacık bir süre sonra hayatı bırakıp kaçmış. Romana dair tespitlerim, kurgusuna, diline dair yönelteceğim olumlu/olumsuz eleştirilerim böylelikle havada, hevesim kursağımda kaldı. Yazarına ulaşmayacak eleştiri bir parça eksiktir hep ya, yine de okurları ve eseri baki kalır. Malatya'da bir Alevi-Kürt köyünün Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze uzanan öyküsü Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer. Dolayısıyla her anlamda ötekinin gözünden aktarılan farklı bir Cumhuriyet tarihiyle karşı karşıyayız. Gölpınar, iri balıklarıyla Sultan Suyu, su kenarında kayısı ağaçları, tepeden bakıldığında yamalanmış örtü gibi tarlaları, beyaz tülbentli ve çiçekli şalvarlı kadınları, beşgen şapkalı, burma bıyıklı erkekleri, tavukları, eşekleri, öküzleri, sarı toprak evleriyle, bereketli, halince bir köy... Köyün Cumhuriyetle arası ilkin dağ köyünde yaşayan Sünni komşularının buraya yerleşmek istemesiyle açılıyor. İsmet Paşa'ya kadar gidiyor şikayetleri ya, toprakları bir yana canlarını zor kurtarıyorlar. Ama mimleniyorlar bir kez, gerisi ise çorap söküğü gibi geliyor, Cumhuriyet gelişiyor, Gölpınar'ın iki büyük evinin erkekleri başta olmak üzere bir devrim düşüne dalıveriyorlar, ne olduğunu anlayamadan pek. Rüyalardan keramet, ocaklardan derman, dedelerden ikrar almaya alışmış köylünün, sonradan gelen komşularıyla da, devletle de arasının iyice açılmasına yol açıyor bu düş. Gece baskınları, aramalar, köyün tozlu topraklı yollarını inleten cemseler, asker postalları, kaçaklar, işkenceler, ölümler izliyor birbiri ardınca talihlerini... Ama önce, her şeyden önce Denizler geliyor, Yusuf, Hüseyin ve Deniz... Kahramanımızın akrabası Teslim Töre etrafında gelişen devrimci hareket Gölpınar Köyü'ne martılar eşliğinde gelip, gidiyor... 60'lar, 70'ler birbirini kovalarken 12 Eylül düşüyor Cumhuriyetin ve köyün ortasına, kahramanımız artık köydeki yavaş yavaş aklı başına gelmeye başlamış çocuk ordusunun içinde büyüme savaşı veriyor. Savaşın sonu mu? Onun kaderi de, kendi kişisel savaşının neticesi de suya düşen devrim hayalleriyle bir. Daha fazlasını okur için açık etmeyeyim. Bir düş gibi başlıyor Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer, büyülü gerçekçi bir atmosferde siyasal tarihimizin diğer tarafının aynası olarak gelişip bitiyor. Ama söz konusu büyülü gerçekçi atmosfere fazla kaptıramıyoruz kendimizi zira hayaller ve rüyalarla beslenen anlatı çoğu zaman gerçek hatıralarla geliştiği için okurunun ayaklarını her daim yere bastırıyor ister istemez. Memleketin gerçeği o kadar gerçek, o kadar hüzünlü ve kuntlaşmış ki, yazarın ironik kalemi bizi sadece acı acı gülümsetmeyi başarıyor. Bu topraklarda yaşayan insanların hem kişisel hem toplumsal dramlarına odaklanırken Evrim Alataş, bizden olanın nasıl olup da ötekileştirildiğine de son derece geniş bir perspektiften bakıyor. Bugün artık açık bir şekilde biliyoruz ki siyasal geçmişle ancak ve ancak sanat yüzleşebiliyor. Başka türlüsü mümkün değil... Evrim Alataş'ın bu tek romanını da özellikle 12 Eylül'le, istisnalar hariç, yüzleşmemeyi tercih etmiş sanatımızın, edebiyatımızın nadir örneklerinden biri olarak kabul edebiliriz kanımca. Alataş, ömrü yetseydi bu seçimini, bu cesurca yaklaşımını devam ettirir miydi, bilinmez ama Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşerin literatürde alacağı yer kuşkusuz ön sıralarda olacak. Ve sanıyorum ki siyasal tarihimizin hangi dönemiyle, hangi bakış açışından olursa olsun cesaretle yüzleşmek isteyenlerin, kendi kişisel kayıtlarını tutmak isteyenlerin önünde olumlu bir örnek olarak duracak. Son olarak Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer için Alataş'ın tek romanı dedim ancak yazarın bundan önce Mayoz Bölünme Hikayeleri adı altında bir öykü kitabı olduğunun da altını çizeyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ozhakiki-coksatma-formulleri", "text": "Kendinizi evvela kitabınız yayımlanmış, çok meşhur olmuşsunuz gibi etrafa poz verirken hayal edin. Sizle yapılacak söyleşi sırasında ne giyeceksiniz, saçlarınızı nasıl tarayacaksınız, kimlerle polemiklere girişeceksiniz ve sizi çekemeyecek edebiyat eleştirmenleriyle nasıl cesurca savaşacaksınız? Bütün bu soruların cevabını kafanızda bir güzel oturtun ve ondan sonra yazmaya başlayın. Kuantum fiziğine kendinizi yakın hissedin. Olasılıkların büyüsü içinizi sarsın. Okurlar, olasılık hesaplarıyla, bir hikayeyle değil, yeni bir dünya algısıyla karşı karşıya olduğunu sansın. Kaleminizi korkak alıştırmayın, nasıl olsa kimse fizikten anlamıyor. Hikayenize muhakkak biyografikmiş havası verin. Gerçekte yaşamış birilerinin adı geçsin mesela ya da kıyıda köşede kalmış birileri kahramanlaşsın. Kahraman olmayan birilerini kahramanlaştırmak çok iyi bir fikirdir, zekicedir, yazar bakış açınızı göstermiş olursunuz böylece. Kitabınızın adına odaklanın. Kitap ismi, içerikten çok daha önemlidir. Dikkat çekici bir ismi olmayan bir kitabın çok satma imkanı da yoktur. İyi bir kitap adının içinde mutlaka; bir parça gizem, bir parça aşk, bir parça sezgisel matematik, bir parça göndermeli kuantum fiziği, bir parça naif mutluluk ümidi ya da en azından bir parça tarihi ağırlık taşımalı. Fazla kitap okumayın. Çok okumak yaratıcılığınızı zedeler, dilinizi zenginleştirme tehlikesi de vardır. Okur zengin ve derinlikli dili sevmez, ağır edebiyat insanı olarak yaftalanır depolarda kalırsınız maazallah. Bütün bunlar bir yana, okuru zekası kıt, vakti kıt, dili ve bilgisi kıt biri gibi hayal edin hep. Zeki ve derinlikli bir şeylere doğru giderse hikayeniz hemen söz konusu okur profilini hatırlayıp kendinize çeki düzen verin. Okuru hayal etmek sizi hızlandıracak, hemen her sene bir kitap yayımlamanızı sağlayacaktır. Her sene bir kitabınızın çıkması da çok mühim tabii, okurun hafızası da kıttır haliyle, unutuverir sizi. Kitap eklerinin, edebiyat dergilerinin ve sitelerinin yöneticileriyle arkadaş olmak şart. Sadece yayınevinizin bağlantılarına güvenmek yok. Buralardan dost edineceksiniz, akşam yemeklerine çıkacaksınız ki, ne yazsanız, ne deseniz haber olsun. Mümkünse bir yerlerde gezi, yemek, eleştiri gibi şeyler de yazın ki, entelektüel seviyeniz, okura yakınlığınız belli olsun. Her şey bir yana kendinizden bir kahraman yaratın derim ben. Öncelikle kendinizi bir kahraman olarak düşleyin ve sunun. Şizofrenik, egoist bir ruh dünyanız olmalı. Okur da, yayın dünyası da bunu hemen anlar ve bağrına basar. Yoksa sizden yazar olur ancak, çoksatan yazar olmaz. Mesele okunmak olmasaydı, bu eleştiri yazısı da bu internet sayfasında yer almaz, bir günlüğün bir parçası olarak kalırdı, yani az önce okumuş olduğum yazı da okunmak istiyor. - yazmak, okunmak için bir araç mı? - yazmak vardır, okunmak da olsa iyi olur mudur? - sadece yazmak vardır, okunmak varsa vardır, yoksa yok mudur? - yazmak yoktur, okunmak mı vardır? Bilemedim. Bazen yazmak veya okunmak da siliniyor gidiyor, Salinger gibi, Wittgenstein gibi kitleniyorsun kendi içine. Yazmayı bile reddediyorsun artık. Samimi olsun da, ne yazarsa yazsın, samimi olsun da ne söylerse söylesin, samimi olsun da ne okursa okusun! Sakıncası yok. - Suç ve Ceza'yı alıp, el kitabı halinde çizgiroman yapmak, Suç ve Ceza'nın ismini kullanarak onun yanlış anlaşılmasına sebep olmak ve bunun üzerinden para kazanmak. - Edebiyat üzerinden edebiyat yapmak... - Camia hayatı yaşayıp, elit bir edebiyat kültürünü tekelinde tutmak, çok satan yazarlardan kendilerini ayrı tutmak, biz az satıyoruz, dolayısıyla güzel yazıyoruz sanmak... Eleştirmek ama eleştirilmeyi bilmemek. - Okuru küçümseyin. Onlar hiçbir şey bilmeyen cahil insanlar zaten. Bir kitap çok satıyorsa kesin kötüdür. Hiçbir derinliği yoktur. Okurlar da her zaman öyle derinliksiz kitaplar okur. - Anlaşılmamak için ekstra bir çaba harcayın. Dilimize zorlama bir şekilde girmiş abidik gubidik ne kadar sözcük varsa kullanmaya çalışın. Hayatın içinde kullanılan sözcüklerden veba kapılabilir. Dikkatli olmak lazım. - Ne kadar kötü reklam stratejisi varsa hepsini kullanın. Hatta daha iyisi hiç reklam yapmayın. Yukarıdaki yazıda reklamdan hiç söz edilmemiş ama bir kitabın çok satmasında reklamın da payı olabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/perdeyi-yirtmak", "text": "Geçtiğimiz hafta Orhan Pamuk'un Saf ve Düşünceli Romancısı üzerine aklıma takılanları paylaşmıştım sizinle. Pamuk eleştirinin bıraktığı boşluktan sesleniyor bizlere demiş, yazarın kendini, yazma deneyimini, edebiyata bakışını roman-dışı çalışmalarla aktarmasının kökeninde eleştirinin eksikliği olduğu üzerinde durmuştum. Ancak konu benim için burada bitmedi, yazarın roman-dışı ürünlerle kendini anlatma arzusu üzerinde düşünmeye devam ettim; tek sebep eleştiri olamazdı, başattı belki ama tek değildi kesinlikle. Bu konudaki rahatsızlığımı pekiştiren Umberto Eco'nun Genç Bir Romancının İtirafları oldu. Bu çalışmasında Eco da Pamuk gibi yazarlık deneyiminin, roman tutkusunun içini dışını deşiyordu. Zamanımızın göz önündeki yazarlarının okura hem keyif veren hem de aynı zamanda rahatsız edici bir tarafı olan, bu bir anlamda deşifre tutkusunun sebepleri üzerinde düşünürken elime Milan Kundera'nın yıllar önce okuduğum Perdesi geldi. Romancıyı kiminle karşılaştırmalı, diye soruyordu Kundera Perde de. Cevabı ise oldukça basitti: Elbette ki lirik şairle... Lirik şiirin içeriği onu yazan şairin ta kendisidir. Tıpkı romanın bir yanıyla romancının kendisi olması gibi. Diğer yanıyla da roman romancıdan çok daha başka bir şeydir ama. Burada lirik şairden ayrı düşer romancı. Kundera için 'lirik' gençlik çağının, olgunlaşmamışlığın da bir tezahürüdür aynı zamanda. İnsanlar olgunlaşmak için içlerindeki lirizmi yıkmak zorundadırlar ve romancı kendi lirik dünyasının enkazından doğabilen kişidir. Burada dramatik bir ayrım daha çıkar karşımıza. Lirik şiir belleğin kalesidir. Sevilen şiir defalarca okunur, hatta ezberlenir. Ancak roman unutuşun karşısında derme çatma biçimde berkitilmiş bir şatodur. Romancı bu unutuş yazgısına karşı büyülenmiş bir şekilde kürek çeker. Okurun aklından uçup gitmeye kararlı her cümle üzerinde çalışır. Romanını bir sone yazar gibi yazar. Bu unutuş karşısında yaptığı tek şey budur işte. Romanını unutulmayanın yıkılmaz şatosu gibi inşa etmek... Ve bir de roman-dışı ürünler vererek bu yıkılmaz şatonun her bir tuğlasını pekiştirmek: Tıpkı Eco gibi, tıpkı Pamuk gibi, tıpkı bu tespitleri bizzat yapan Milan Kundera'nın kendisi gibi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/plajda-okumak-bir-sanattir", "text": "Son yıllarda NTV Yayınları ile Everest Yayınları'nın öncüsü olduğu edebiyat klasiklerini çizgi-romana uyarlama modasının bir devamı Harem. Zülfü Livaneli'nin, Engereğin Gözündeki Kamaşma adlı romanından bir parçayı Çağrı Çoşkun çizmiş, ortaya Harem çıkmış. Bu kitabı yanınızda taşıdığınızda bir taşla üç kuş vuracaksınız: Bir: Çizgi-edebiyat modasına uymak. İki: 2012'ye damgasını vuran Osmanlı-Harem hayatı çizgisine dair tavrınızı koymak. Üç: Kitabın metrolarda yasaklanan afişlerine karşı tepkinizi dile getirmek. Üstelik kitaba kısaca göz gezdirdikten sonra rahatlıkla Engereğin Gözündeki Kamaşma'yı okuduğunuz izlenimi verecek ipuçlarını da alıp, etraftakilere satabilirsiniz. Sadece plajlarda da değil, ben bu durum çerçevesinde yaz boyu Harem'i yanınızdan ayırmamanızı salık veririm. Ah, biliyorum tabii Masumiyet Müzesi yazılalı yıllar oldu, eski bir kitapla plajda boy gösterilmez. Yıllar oldu tabii ama bir dönüp de bakın geçmişe, bu romanın gündemden düştüğü bir an oldu mu? Olmadı tabii... Müzesi, açıldı, açılacak, açılamadı falan derken roman hiç unutulmadı. Üstelik şimdi yazarın el emeği göz nuru müze de açılınca Masumiyet Müzesi'ni kütüphanelerden çıkarıp yazlıklara götürmek, tatillere çıkarmak farz oldu. Hem güncel hem aşk hem de yakın tarih dolu bir Pamuk kitabı, hiç tereddüdünüz olmasın, herkese yakışır. Yazı taçlandırır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/populer-tarih-bize-ne-verir", "text": "Popüler tarihin bizi götürdüğü yer neresidir? Daha doğrusu bir takım kalıplaşmış, hatta resmileşmiş tarihi yanılgıları irdelemek, tarih içinde onların izini sürmek bugüne ne verir? Öyle geliyor ki, mutlak doğruların peşine düşüp onlara takılmaktan ziyade kimi zaman özellikle yapılan yanlışların, bu yanlışların sebeplerinin ve sonuçlarının, üzerine gitmek daha doyurucu, daha verimli tarih okumalarına neden oluyor. Hem, zaten sistemli çarpıtmalardan ibaret bir şey olan resmi tarihin içinden başka türlü çıkmak da mümkün değil gibi görünüyor... Erhan Afyoncu, malumunuz son zamanların gözde tarihçilerinden. Popülerliğinin altında onun da bilinçli yanlışların, ortak tarihi yanılgıların üzerine gitmesi yatıyor hiç kuşkusuz. Birkaç gündür, orasından burasından oburca karıştırıp durduğum Yavuz'un Küpesi de, Afyoncu'nun bilinen tarihin tersyüz edilmesi üzerine kaleme alınmış yazılarından mürekkep bir çalışma. Hepimizin bildiği, bildiğini sandığı kemikleşmiş tarihi bilgilerin üzerine biraz da güncel kaygılarla gidiyor tarihçi. Ve bu kısa kısa yazıların toplamında, okurlarının gözleri önüne hem yeni bir tarihi harita hem de ilgisi olanlara daha derinlikli okumaların yolunu açıyor. Tarih okumaları, kulağa hoş gelmese de biraz da taraf tutmak demek. Erhan Afyoncu'nun tarihi okumalardan yola çıkarak bazı kişisel yargılara vardığını, hatta zaman zaman spekülasyonlara yol açacak yorumlarda bulunduğunu da görüyoruz. Yazarın düşüncelerine katılıp katılmamak mühim değil, onun bu tavrının okurunu kışkırttığını, yeni okumalara, farklı yorumlara yönlendirdiğini, söyleyebilirim. Kısacası Yavuz'un Küpesi, yazarın katılmadığımız yorumlarıyla beraber bizleri ister istemez aktif bir okuma sürecine yöneltiyor. Tarih üzerinde düşündürüyor. Gelelim yazılara. Çalışmaya adını veren Yavuz'un küpesi meselesiyle başlıyor kitap. Mesele: Yavuz Sultan Selim olara kabul ettiğimiz o meşhur küpeli gerdanlıklı resmin aslında Şah İsmail'e ait olması... Selim'e ait olmayan resim konusu, Anadolulu Türklerin kurduğu Safeviler'e, Türkleri Türklerle karşı karşıya getiren Çaldıran gibi savaşlara yol açan Osmanlı-Safevi çekişmesine ve yine Türkleri mezhepsel olarak bölen alevi-sünni-şii çekişmelere gelip dayanıyor. İran'ı Türkler Şiileştirdi diyor Afyoncu ve alevi-sünni ayrımının kökeninde Safevi-Osmanlı çekişmesinin yattığını öne sürüyor. Hatta 18. yüzyılda Osmanlı ile İran'ın tek devlet olarak birleşmesi gerektiğinin bile gündeme geldiğini... Bu tarihi bilgiler ister istemez bize çok uzak bulduğumuz, kendimizden çok farklı olarak gördüğümüz İran'a başka bir gözle bakmamıza yol açıyor. Anadolu'nun Türkleşme serüveninin de farklı bir okuması mevcut söz konusu çalışmada. Anadolu'ya gelen Türklerin sayısından, yerleşme biçimlerinden yola çıkarak Türklüğün çoğumuzun düşündüğü gibi modern bir kavram, icat edilmiş bir ırk adı değil, 2000 yıllık bir kavram olduğunu belirtiyor Erhan Afyoncu. Bir süre kamuoyunu oldukça meşgul eden Papa 16. Benedikt'in İslamiyete dair sözlerini de masaya yatırmış tarihçi. Hatırlayacaksınız, Papa bir konuşması sırasında Bizans İmparatoru Manuel'in Bana Hz. Muhammed'in getirdiği yenilikleri göster. Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi. Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir, sözlerini nakletmiş, doğal olarak da kıyamet kopmuştu. Afyoncu, Halil İnalcık'tan hareketle her şeyden önce bu sözlerin Manuel'e ait olmadığını, ondan çok daha önce yaşamış bir rahibe, Kuran'ı Latince'ye tercüme eden rahip Ricoldo'ya ait olduğunu aktarıyor. Ve Bizans İmparatoru'nun 14. yüzyılın sonlarında kurguladığı bu olmayan manidar diyalogun sebeplerini ve sonuçlarını irdeliyor. Yavuz'un Küpesinde gündeme oturan bu tür ana akım tarihi tartışmaların yanı sıra ayrıntılara önem veren tarih meraklılarının ilgisini çekecek türlü tespitler de var: Soy nasıl araştırılır?, Osmanlı nüfus sayımları, Avrupalıların antik eser ve mumya meraklarının yol açtığı devletlerarası çekişmeler, Afrika'yı Hıristiyanlaştırmaktan kurtaran Oruç Reis'in hikayesi, Avrupa'ya örnek olan Osmanlı mahkemeleri, Lale soğanlarının her dönem ilgi çeken hikayeleri ve diğerleri... Yavuz'un Küpesi, popüler tarihle ilgilenenlerin de, bu tür tarihi bilgilerden yola çıkarak okumalarını derinleştirenlerin de faydalanacağı bir kitap. Çalışmadan ayrıca, yeni akım tarih yazımını-yönelimini incelemek için de faydalanılabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/romanin-hazirlanisi-2-arzusu-umudu-endisesi-sikintisi-kutsalligi-ve-deliligi-ile-yazmak", "text": "Birkaç hafta önce Roland Barthes'ın Romanın Hazırlanışı 1 Yaşamdan Yapıta adlı çalışmasının sayfalarını karıştırmıştık. Kısaca hatırlamak gerekirse, romanın ne olabileceğini araştırıyordu Barthes, sanki bir roman yazacakmış gibi davranıyor, işe en küçük yazma edimi olan notlarla başlıyordu. Notlardan yola çıkılarak oluşturulmuş tümceler ve yazın'dan, tümcelerin düzeninden etkilenen büyük kitleler... Bir çare olarak romana sarılışımızın nedenlerini, büyük ölçüde de bunun duygusal nedenlerini kurcalayan Barthes; bir sankinin içine yerleşen... Romanın Hazırlanışı 2de de işte tam o sankinin içinden sesleniyor bizlere, bir çare olarak romana sarılışın nedenlerinden nasıllarına geçiyor, yine son derece duygusal, yine derinlemesine... Romanın Hazırlanışı 2 Bir İstek Olarak Yapıtla, çağımızı etkileyen bu önemli düşünürün, Son Büyük Yapıtı tamamlanıyor. Barthes'ın kolay anlaşılabilir olsun diye roman adını verdiği Yapıtın tasarlanışından bütünlenişine kadar uzanan sürecin, Yazmayı İstemek'ten Yazabilmek'e uzanan sürecin birinci adımı Yazma Arzusu. Barthes'a göre 'kitap'la değil, 'medya'yla bağlantılı olan ve gündemdekiyle ilgilenen eleştiri bir yana, gerçekten 'Eleştiri' dediğimiz şey aslında 'Bir Edebiyat Kuramı' demektir. Ve bu tür Eleştiri bir ideolojiden ziyade insanın, toplumun, tarih felsefesinin sistemli bir kavrayışını içerir. İşte tam bu noktada edebiyat kuramının, gerçek eleştirinin küçük bir alanına giriş yapmaktadır Barthes; bu alan Yazma Arzusu'dur. Öyleyse şimdi buyurun Roland Barthes'ın edebiyat kuramına... Okumuş olduğum için yazarım. İlk kim yazmıştır, dilin kökeni nedir? Bu soruların yanıtı mümkünsüz. Ancak Barthes bazı metinlerin okunmasından yazma umudunun doğduğunu, bu umudun ister istemez öykünmeyi getirdiğini ve öykünmeyle esinlenmenin iç içeliğini vurgular ilk olarak. Ancak ona göre edebiyat doğrudan doğruya bir öykünmeden değil, bu öykünmenin niteliğinden doğar. Yaratıcı bir çoğaltımdır bu. Yazarın kendisinin içinden başka bir kendiliği çıkartmasıdır, çıkartabilmesidir; yani aynaların devinimidir. Barthes'ın Yazma Arzusu'nun alanı içinde tartıştığı ve bir anlamda kuramlaştırdığı diğer bir nokta ise metinin oluşumu. Roman artık yavaş yavaş Mutlak Roman, Romantik Roman, Poikilos Roman, Eğilim Olarak Yazmak'ın Romanı olarak anlaşılmalıdır. Bir başka deyişle her çeşit yapıt anlamında kabul edilmelidir. Ve işte bu çok seslilik, hatta bir anlamda belirsizlik ortamında karşımıza metin dediğimiz şey çıkar. Metnin temelinde eğilim yatmaktadır. Zaman, bir ideolojiyi aktarmak niyetiyle, belirli bir amacı aktarmak adına yazmanın değil, önüne geçilemez şekilde bir eğilim olarak yazmanın zamanıdır. Barthes'ın arzuyla ve eğilimle açıkladığı bu yönelimin temelinde günümüz edebiyatına ve kitle kültürüne dair pek çok aydınlatıcı açıklama yatıyor kuşkusuz. Ancak yanlış anlaşılmasın, düşünürün bir ideolojisizliği, bir inançsızlığı, bir kararsızlığı vurguladığını söylemiyorum kesinlikle. Tam aksine, bir inancınız, bir felsefeniz olmadan yazmanız imkansızdır ona göre. Neye inanırım ben? İşte bu soru yazmaya başlamadan önce cevaplamanız gereken sorudur. Ve dolayısıyla hem kişisel hem de kültürel bir sınamadır. Edebiyatçının üstüne düşen en temel, en belirleyici görev, yazma eğilimini, hayata dair geliştirdiği felsefeyle, inançla yoğurabilmektir. Ya da belki de bütün bunları yazarak gerçekleştirebilmektir. Romanın Hazırlanışı, yüzü geçmişe dönük- gelenekle iç içe, geleceğe ve bireyin içine, ta en derinlerine bakan bir Modern Klasik, tam da Barthes'ın kendisi gibi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/romanin-hazirlanisi-i-roman-yazmak-yazmamak-ya-da-yazacakmis-gibi-yapmak", "text": "Diğerleri gibi, bir uygarlığın yazgısı olarak romandan söz etmez Roland Barthes. Piyasa için üretimden doğmuş bireyci toplumdaki gündelik yaşamın yazınsal düzleme aktarılması olarak romanı kabul etmez... Romanın bir değerler evreni ile ekonomi kurallarıyla belirlenmiş bir toplumsal sistemi karşı karşıya getirme görevini üstlenmesine ve roman kahramanın da gerçek bir öykü ile hakiki bir etik arasındaki aykırılıktan dolayı uyanık ve kör bir kurban olmasına ise itiraz etmez. Ancak günümüzde roman yazılıp yazılamayacağı sorusundan da hiç etkilenmez. Onu ilgilendiren öncelikli olarak, öbürleri gibi olmayan romandır, yani dev roman. Tıpkı Proust'un 'Kayıp Zamanın İzinde'si, Tolstoy'un 'Savaş ve Barış'ı gibi... 'Okumanın sonrasının öncesinden farklı olması...' Belki göze çok iddialı gelen bir cümle. Bir okur için çok büyük bir beklenti. Ama elbette Barthes, bu iddiasının altını dolduruyor. Ona göre büyük bir çabayla yazılan romanın, bu büyük çabanın konusu, zaten başlı başına dünyanın kendisidir. Roman bir tür büyük çaredir. Hiçbir yerde hissedilemeyen duygudur. Onu içinde yaşadığımız çağın bir sonucu olarak görmek yerine, bir çare olarak romanı görmek, romanı önermek, romandan bunu beklemek... Burada doğal olarak bir aşk edimi ortaya çıkacaktır. Bu klasik anlamda eros aşkı değildir, sevdiklerinden söz etmektir söz konusu olan. Duygusal olmayan bir içini dökme, sevdiklerimizin hakkını onları yazarak verme, kimsenin üzerinde baskı kurmayan bir söylem üretme... Başta da dediğim gibi öbürleri gibi olmayan romandan söz ediyorum, dev romandan, sonrasının öncesinden farklı olmasından... Romanın ne olabileceğini araştırıyor sonuna kadar Barthes ve bunun için de sanki bir roman yazmak zorundaymış, bir roman yazıyormuş gibi davranıyor ve işe notlarla başlıyor. Bir yapıt meydana getirmek için alınan notlar, bu notların neye göre yazıldığı ve ne tür bir teknikle birleşerek yapıta dönüşmüş olabileceğini sorguluyor. Ama yanlış anlaşılmasın bu sorgulama sırasında yanında olan şey romancıların not defterleri değil, en kısa edebiyat türlerinden biri olan Japon 'hayku'larının Fransızca çevirileri! Sadece kısa bir biçim olarak ele aldığı haykulardan bazı not etme alanları çıkarıyor Barthes ve oradan daha Batılı biçimlere yönelerek 'oluşturulmuş tümcenin' rolünü vurguluyor. İnsan denen varlığı belirleyen yeteneğin, tümceler bırakabilme yetisi olduğunu söyler Chomsky. Konuşmak ve yazmak bir gereklilik midir, bilinmez ama Barthes da büyük bir kitlenin, eğitim yoluyla ve duyarlıkla, yazın'dan, tümcelerin düzeninden derinlemesine etkilendiğinin altını çizmektedir. Barthes, yüzeyde biçime odaklanıp teknik olarak yazma edimini, onun bir sonucu olan yapıtı ele alsa da derinde, insanı yazmaya ve okumaya yönelten arzuya, duygusal itkilere odaklanıyor daha çok. Bir çare olarak romana sarılışımızın sebeplerini kurcalıyor incelikle. Bu tür bir yönelime ihtiyacımız olmadığını söyleyemez hiç kimse... Sayfalarını karıştırdığım çalışma XX. yüzyılın önde gelen aydınlarından Roland Barthes'ın son derslerini ve verdiği son seminerleri içeren Romanın Hazırlanışı adlı çalışmasının birincisi. Çalışmanın ikincisi de Sel Yayınları tarafından Türkçeleştirildi, önümüzdeki haftalarda da bu kitapların sayfalarını karıştırmaya devam edeceğiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/saf-ve-dusunceli-degil-kendiliginden-hesse", "text": "Alıp başını dağlara çıkarmış hep, uzaktaki mavilikler, ufuk çizgisi, dağ gölleri, tepelerin üzerinden hiç kalkmayacakmış gibi duran puslara doğru gider gider gider, ilerde, hep daha uzakta olanlarını özlermiş neyi özlediğini de pek bilmeden. Çünkü, bir kaçış hayaliymiş üzerine koskocaman, devasa bir varoluş oturttuğu. Kaçmak kaçmak kaçmak istermiş hep. Şehirden çıkmak kasabaya kaçmak, kasabadan çıkmak köye kaçmak, köyden kırlara, kırlardan daha uzak daha yalnız dağlara, yalnızlığa, kim bilir belki de yokoluşa... Bir dilekmiş bu gönlünde yaratıp usul usul besleyip büyüttüğü; Hermann Hesse, batı edebiyatına doğu felsefesinin ışığını düşüren yazar, onun sığınak özlemiymiş içine bir sonsuzluk boyu kök salan... Bırak, ey dünya, bırak beni kendi halime! der dururmuş. Bütün o durmaksızın yazıp çizdiği, dünya edebiyatının tam içine oturduğu zamanlarda, nasıl da ironik bir şekilde. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda çıkagelmiş sığınak dediği yere gitme, oraya yerleşme fırsatı, kendi deyişiyle düşü, yakayı ele vermiş. Bu satırlar yazarın Sığınak adını verdiği bir denemeden alıntı. Öldürmeyeceksin adı altında toplanmış denemelerinden biri, Erken Dönem Düşünceler'den. Yapıtlarında insanları kendi yaşamlarını, kendi benliklerini bulmaya ve kurtarmaya çağıran, Doğu mistisizmini işleyip yücelten ve uygarlığın yerleşik kalıplarını kırmaya teşvik eden Hermann Hesse'nin ruhunu apaçık ortaya seren bu samimi anlatı niçin başımı döndürüyor diye soruyorum kendime... Son derece basit, sade bir dille, bugün karşıma çıkan pek çok insanın altına imzasını atacağı bu düşünceler neden ruhuma ilk kez duymuşum gibi heyecan veriyor? Belki yazarın samimiyetinden, apaçıklığıdan, uzun zamandır okuduğum denememelere sinen o kendini bir yazar olarak inşa etme çabasından yoksun olmasından belki de. Kendini sahne üzerine çıkan bir oyuncu gibi hazırlamamış Hesse. Öldürmeyeceksinde yer alan bütün denememeleri için geçerli elbette bu. Savaş karşıtı görüşlerini aktarırken de böyle, politik bir meseleye yaklaşırken de. Hatta kendisini değerlendirmesini isteyen bir yazar adayına bile sıkıcı olmak pahasına sade, olağan ve kendiliğinden Hesse. Gelenektendir Hesse'yi ben de pek çokları gibi ilkgençlik yıllarımda okudum hep. Ergenlik döneminin karmaşık ama bir o kadar duru, saf ruh haline, tertemiz bakış açısına ne de güzel uyardı onun yazdıkları. Yaşam dediğimiz şeyin, zarafet ve iyilik dolu bambaşka bir şey olabileceği ihtimalini nasıl da kırlara açılan bir patika gibi sererdi önüme Hesse. Ne de olsa Hugo Ball'ın dediği gibi romantizmin ihtişamlı ordusunun son şövalyesiydi o. Hatta içine doğu karışmasa neredeyse sıkıcı bir romantik şövalye... Bugün geriye dönüp baktığımda, Jung'u bulmamda, doğu felsefesiyle tanışmamda bana önayak olan kişilerin başında Hesse'yi görmem boşuna değil ama. Yaşamı yapıtlarında da dert edinmiş bu yazarın dayatmasız, insanı yeni dünyalara, yeni okumalara yönelten üslubunu kim göz ardı edebilir ki zaten... Durugörünün anlamını bile unuttuğumuz bu zamanda, onunla bir kez olsun yeniden karşılaşmak açısından Hermann Hesse'nin denemelerini okumadan geçmek talihsizlik olacaktır, benden söylemesi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sairi-oldurmek", "text": "Kan yasası bu insanın: / Üzümden şarap yapacaksın /Çakmak taşından ateş / Ve öpücüklerden insan! Can yasası bu insanın: /Savaşlara yoksulluklara / Ve binbir belaya karşın / İlle de yaşayacaksın! Us yasası bu insanın: / Suyu şavka döndürüp / Düşü gerçeğe çevirip / Düşmanı dost kılacaksın!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sairin-dalginliga-gelmek-isteyeni", "text": "Didem Madak... Beyaz, çilli, kadın, şair... O annesinin ölüsünü şiirle yıkamak istemiş ya, ben de onu varlığını yokluğunu ölüsünü dirisini şiirle yıkamak istiyorum kaç gündür, yüksek sesle okuyorum, çamın dibinde mercanköşke ve limon ağacına doğru giden sesin yankısından medet umuyorum. Daha ileri gitmiyorum ama. Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı/ Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık, dediği için, en azından şiirsel olarak susuyorum. Öykülemeci şiir derler ileri gelenler, bense buna Didem Madak özelinde, içindeki öykünün şiire doğması diyorum, şiirin içine öykü doğmuş diyorum... Evet şair zaman zaman dilden ve öyküden fire verir gibi oluyor. Öykünün ritmi, öykünün talepleri şiirin önüne geçebiliyor. Ancak bunu fark edene kadar Madak sizi zaten çoktan ele geçirmiş oluyor. O, oturup kendine güzel bir etek diktikten sonra teğelleri üstünden tek tek temizlemeyi kafasına takmayacak, heyecanla yapıtını üstüne geçiriverip kendini sokağa atacak tiplerden. Varsın teğelleri görenler söksün tek tek. Ancak ardından görüyoruz ki, dalgınlığımıza gelmiyor Didem Madak. Yine de hem ölümüne hem şiirine damgasını vuran bir mezar arayışı içinde. Ah'lar Ağacı üzerine verdiği bir röportajda, Kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın ani bir manevrayla şiiri ele geçirdi ve en başta 'iç ses' diye söylenen ağlak kadınla, 'Yıldırım Gürses' diye cevap verip dalga geçti. Ve aptal aptal güldü bir de buna. Şimdi Ah'lar Ağacı'nı nereye gömmeliyim diye düşünüyorum. Belki de 'başsız ayaksız bir mezara.' 'Susmanın su kenarında' bir yerlere... diyerek edebiyatın dışında da ruhundaki kabir azabından işaretler veriyor. Tanrıyla konuşuyor, argonun tekinsiz alanında dolaşmaktan çekinmiyor, yaşam mücadelesi, değişen kent yaşamının ezip geçtiği birey oluş süreci hem varlığının hem şiirinin merkezinde. Ödüllü ilk kitabı Grapon Kağıtları'nda da bunu görüyoruz, Ah'lar Ağacı'nda da ve modern olanla ötekilerin iç içe yaşadığı bir İstanbul mahallesini konu edindiği Pulbiber Mahallesi'nde de durum böyle."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sevgililer-gunu-gecer-ask-romanlari-kalir-yadigar", "text": "Huzur; önce aşkımızın, sonra ömrümüzün romanı... Böyle bir hediye verecek olsaydım, aşk ekseninde yürüyen, çok katmanlı romanları tercih ederdim herhalde, ne de olsa hayatı aşktan ayırmak mümkün olmuyor. Bir de seçimimi Türk edebiyatının içinden yapardım, herkes kendi dilinde sever, kendi dilinde kendince aşık olur diye... Türk edebiyatında aşk romanı denince akla ilk Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzuru gelir elbette. İmkansız aşkı, yasak aşkı anlattığı için değil sadece, o çok özlenen geçmiş günlere dönmenin imkansızlığını da anlattığı için belki de. Bir ulusun hiç yaşanmayan geçmişine duyulan aşkı anlatır Huzur. Aradığı zamanın orada olamayışından, geçmişin imkansızlığından beslenir. Zaman Osmanlı'yla birlikte koskoca bir dev gibi yıkılırken Türk ulusunun üzerine, kahramanlarımız Mümtaz ve Nuran, ferahfezalar eşliğinde büyük bir aşkı ve onun tüm imkansızlıklarını yaşamaktadırlar... Kim ne derse desin, Mümtaz'la Nuran'ın aşk içinde geçirdikleri o sıcak İstanbul yazı; her ne kadar ilerde yaşanacak ayrılığa ve ıstıraba dair ipuçları verse de, romanın en keyifli, en dokunaklı bölümlerini oluşturur. Tanpınar bir aşka ve bir şehre aynı anda dokunup can verir sanki. Adalar, Boğaz, şehrin türlü camileri, sahilleri, Türk musikisi ve aşk... Huzur, her cümlesinde okuruna hem aşkı hem şehri taşıyan ve her okuyuşta ayrı lezzetler alacağınız, aşka ve imkansızlıklarına açılan büyülü bir kapıdır sanki. Sabahattin Ali'nin son romanı, Kürk Mantolu Madonna... Demek ki Sabahattin Ali ölüme adım adım yaklaşırken, ömür dediğimiz şeyin içimizde bir anlığına çakıp parlayan ve hızla küle dönen bir alev olduğunu, sonrasının ise bu bir anlık parlayışın ardından yürümekle geçtiğini çok iyi biliyormuş. Ve en önemlisi o alev dediğimiz şeyin, imkansız bir aşk olduğunu... Kürk Mantolu Madonna, edebiyat tarihimizin belki de en hüzünlü aşk hikayesidir. Gündelik yaşam içinde kaybolmuş, başarısız, yenik, silik bir karakterin ardında öylesine dokunaklı, öylesine büyüleyici bir aşk yaratmıştır ki Sabahattin Ali, göze görünenin ardındakini de, yaşamın en sarsıcı yanını da birlikte işaret eder bizlere. Raif'in Maria ile yaşadığı aşk ve o aşktan geriye kalanlar, o kara yazgı, toplumsal bir kadere dönüşür içimizde. Geleneksel aile yapısının, politik oyunların, savaşın birey üzerindeki sonsuz baskısının ve belirleyiciliğinin altını çizerken hikaye, çıkış yok mesajı verir inceden inceye; yazgıya karşı aşk bile karşı güç olamaz, der gibidir sanki. Zaten, aşk denilen şey, imkansızdır ancak... Ama tutku ve saplantı kalır yine de geriye. Raif, her şeyden hatta yaşamaktan bile vazgeçer de Maria'ya olan sevgisinden vazgeçmez. Sessiz fakat bir o kadar itaatkar olmayan bir duruşu, öfkeli bir karşı çıkışı, saplantı halinde yaşatır içinde. Aşkın en saplantılı hali denince yaşamını tek bir kadının aşkına adayan bir adamın öyküsü gelir akla: İmkansız aşkına, bir müze kuracak kadar saplanan bir adamın öyküsü, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi... Kemal'in uzaktan bir akrabası olan Füsun'a aşık olmasıyla temelinden sarsılacak yaşamı, 1970'li yılların İstanbul'una, onun arka sokaklarına götürür okurunu. Sigara izmaritlerinden, teki kalmış küpelere, çakmaklara dek nesnelere yöneltilmiş, soyut düzlemden yanarak geçince bir adamın hayatında cisimleşmiş, müzeye dönüşmüş bir aşkı anlatır Masumiyet Müzesi. İçimizde inşa ettiğimiz çeşitli müzeleri fena halde anımsatır nedense... Ve Bir Gün Tek Başına... Vedat Türkali'nin çoktan beri klasikleşmiş bu romanını okuyup da gözyaşlarına boğulmamak mümkün değildir. Türkiye 27 Mayıs 1960 askeri darbesine doğru geriye sayarken, Günseli ile Kenan'ın filizlenen aşkları da kendi hazin sonuna doğru hızla yaklaşır. Siyasi-toplumsal çalkantıların ve gündelik yaşamın tekdüzeliğinin biraraya getirdiği bu iki insanı yine aynı unsurlar ayıracaklardır. Solculuktan da siyasetten de elini ayağını çekmiş, orta sınıf aile hayatının içine kapanmış Kenan, devrimci bir üniversite öğrencisi olan Günseli ile tanışınca aşktan ve hayattan bir kez daha imtihan edilme fırsatı bulur. Ancak aşk ne kadar güçlü olursa olsun sınavlara tek başına girer, sonuçlarına da tek başına katlanırız. Ve ne olursa olsun hep bir gün tek başına kalırız... Bir de, yasak aşk için Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnusu; vatan sevgisinin bir kadına yöneltilmiş en haysiyetli, en romantik hali için Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları; aşkın melodramdan faşizme uzanan bir yolculuk olduğunu bilenler içinse Selim İleri'nin Hayal ve Istırapı vardır ki, aşk romanı denince söylenmeden geçilmezler... Geçmiş sevgililer gününüz kutlu olsun!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sevilmek-isteyen-bir-hikaye-ile-karsilasan-hikaye-sever", "text": "Hem yazarla hem de hikayeyle okur arasındaki o netameli, belki de hiç olmayan bölgede inatla duran; kimi zaman eleştirdiği kimi zaman da eleştirmediği, eleştiremediği için hiç sevilmeyen; yine de mumla aranan eleştirmen... İster istemez zihnimizde sevimsiz bir yer etmiş bu kişi, için için biliriz ki edebiyat denen dünyanın en oyuncu karakteridir. Doymak bilmez bir hikaye düşkünü, iflah olmaz bir şekilde yazardan rol çalmakta ustalaşmış, kitap aşıran bir öğrenci gibi kayırılabilecek bir tür hikaye hırsızıdır... Aslında ne eleştiriye ne de eleştirmenin karakterine dair bir yorumda bulunan ünlü mü ünlü edebiyat eleştirmeni Wayne C. Booth düşündürüyor bana bunları. Bugün eleştirmenler arasında artıyor gibi görünen panikten bizi en iyi koruyacak şey iyi hikaye mirasımızın zenginliğidir diyor Wayne C. Booth. Eleştiri denen şeyin bize dayatıldığı gibi, asla bilimsel bir şey olamayacağını artık iyiden iyiye anladığımızda içimizi saran hüsran duygusunun yersizliğini vurguluyor. Edebiyat ne mutlu ki gelişme denen şeyden nasibini almayacak. Bilgimizin büyük bir kısmı dile getirilmemiş durumda, çok azı tanımlanabilmiş, bildiklerimizin de çok azını özetlememiz mümkün oluyor. Ama edebiyat incelemelerinin indirgenemez karmaşıklıkları ve akışkanlıkları sayesinde bir büyük zafer kazandık: İçimizden herhangi biri, yaşı ya da cehalet seviyesi ne olursa olsun sanatı başkalarının pratiğinden öğrenmekle kalmayıp sanatın kendisini icra edebilir. Booth neticede sezarın hakkını sezara vermiş gibi görünüyor. Gelin bunu nasıl yaptığına kısaca bir göz atalım. Kurmacada 'anlatmak ve göstermek' üzerindeki ayrımlar ve tartışmalar üzerinde duruyor yazar ilkin. Yazarın sesinin ve yargısının yapıt üzerindeki dolaşımını, yapıtı var ediş şeklini ele alıyor, daha çok da erken dönem anlatılardaki otoriter sesin, anlatımın izinden gidiyor. Homeros gibi yazarların izini sürüyor. Açık açık duyulan yazar sesine ve yargısına yönelik eleştirel tepkinin, bunu el altından yapana duyulan takdirin anlamsızlığını vurguluyor. Çünkü ne olursa olsun, nasıl yazılırsa yazılsın bir hikaye, yazarın yargısı daima mevcuttur, nasıl bakacağını bilen biri için daima göz önündedir. Ancak bu temel eleştiri biçiminin bizi yazarın dille ilişkisine ve hikaye içinde kendini gizlemek ve göstermek istediği anlarda değiştireceği kılıklara götürüyor elbette. Kurmacanın Retoriği'nin büyük bir bölümü genel kurallara ayrılmış. Edebiyat için kabuledilegelen genelgeçer kurallar üzerinde ince ince duruyor Booth: Hakiki roman gerçekçi olmalıdır, Tüm yazarlar nesnel olmalıdır, Hakiki sanat izlerkitleyi umursamaz gibi edebi dogmaları iyice sarsıyor. Ayrıntılara fazla girmeyeceğim ama Booth'un özellikle zımni yani ima edilen yazarın yargılarının ve duygusunun bizzat büyük kurmacaların ana malzemesi olduğunu gösterme biçimi etkileyici. Ayrıca okuru umursayarak yazma üzerine bugün gerçek edebiyat eseri-çoksatar kitap arasındaki temel çatışmaya dair çok etkileyici bir tartışma kanalı da açtığını söylemeden geçmek istemem. Bir edebiyat eseri gücünü nereden alır? Booth'un temel çıkarımı bir hikayenin ya da romanın neden iyi olduğunu açıklayan temel kuralların geçersizliği... Başta da dediğim gibi artık klasikleşmiş olan Kurmacanın Retoriği'nde edebiyat eleştirisi üzerine bir tür devrim yapıyor Booth. Kayıtsız kalmak mümkün değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/seytan-ayetleri-nezih-hassasiyetler-okuyup-da-yazamaz-mi-olalim-infialleri", "text": "Sizi bilmem ama Sabit Fikir'in haber bölümünün tutkunuyum ben. Hemen her gün, kimilerinin ölü de dediği, edebiyat dünyamızda olsun, başkalarının edebiyat dünyalarında olsun, olan biteni hevesli bir telaşla okumazsam içim rahat etmez. Dikkatli seçimleri için sitemizin editörlerine minnettar olduğum kadar cümle renkli edebi figüre de borçlu hissederim hep kendimi. Ancak tam bu noktada dikkatimi çeken ve beni üzen önemli bir husus dünya edebiyatının bizimkiler kadar renkli olmaması. Kan yok, can yok sanki onlarda. Evet, tamamen böyle düşünüyorum. Bakınız çıkan son haberlere: Pattie Smith dedektif romanı yazıyormuş, Joponya'da 99'luk bir kadın şair çoksatar olmuş, vs. Pek iyi, pek güzel diyerek geçeceğiniz bu sönük haberlerin yanı sıra bizden gelen haberler öyle mi ya, hepsi nasıl kaynamakta, nasıl hararetli, nasıl da akıl almazca. Bakalım bakalım ilk habere. Türkiye'nin önemli kitabevlerinden biri, yine son derece prestijli, önemli bir yayınevinin ajandasının satışını durdurmasıyla edebiyat gündemimizde. Ajandanın içeriği, kitabevinin tavrı, olayın detayı bir yana(bknz. Sabit Fikir Haber bölümü 24.01.11 tarihli Nezih Kitapçıda Sansür başlıklı haber) bütün bu olan bitenler bana biraz da başta, geçtiğimiz günlerde yaşadığımız tarihi dizi tartışmalarını, ve diğerlerini, anımsatıyor fena halde. Kaba hatlarıyla bir takım düşüncelere tutunup, bunun üzerinden ince hassasiyetler geliştirip sonrasında da, bu hassasiyetlere karşı gelen, karşı gelme ihtimali olan her şeye dair paranoyakça bir savunma güdüsü gelişiyor toplumumuzda. Bu paranoyalar da elbette popüler kültürden sanata, edebiyata uzanan yol üzerinde türlü şekillerde tezahür ediyor. Kendi hayat görüşümüzden farklı olan her yorum, her olay bize karşı işlenmiş bir cinayet gibi. Muhakeme kabiliyeti azaldıkça, hassasiyet telleri geriliyor. Cahil ve gülünç görünme pahasına biz ve bizim karşımızda duran bütün bir dünya düşüncesi, saplantısı, kısa süre içinde sadece bize zarar verecek, bizi yok edecektir. Benden söylemesi. İkinci haberimiz, daha doğrusu haber dizimiz Selman Rüşdi'nin eski değil, eskimeyen romanı Şeytan Ayetleri üzerine. Öncelikle romandan söz edip sonrasında sırasıyla haberleri vereyim. Şeytan Ayetleri malumumuz, yayımlandığı anda üzerinde kıyametler kopan bir eser... Yazarı hakkında ölüm fetvası verilmemiş, Rüşdi yirmi yıl kaçak hayatı yaşamamış olsaydı eğer, bugün pek azımızın anımsayacağı bir eser... Yıllar içerisinde çeşitli ülkelerden bu kitabı basmak isteyen editörlerin, çevirmenlerin başlarına gelenler, bu kitap için insanların, şaka değil, öldürülmüş olması onu unutmamamızın diğer bir önemli sebebi, unutmamamız gerektiğinin de bir göstergesi aslında. Biraz önce de vurguladığım gibi türlü hassasiyet tellerinin gerildiği, bilendiği ülkemiz edebiyat dünyası bu roman üzerinden tekrar ve tekrar, ısıtıp soğutup geliştirilen tartışmalara ziyadesiyle müsait. Önce, adı bile ürkütücü, olmayan bir yayınevi romanı internet üzerinden çevirip basacağını duyuruyor, ardından kıyamet kopuyor, yazar bu yayıneviyle ilgisi olmadığı üzerine açıklama yapmak zorunda kalıyor, kazanlar kaynıyor ve sonuç: Koskocaman bir hiç. bu kitap kutsal bir şeye hakaret etmiyor, aman çevrilsin ne var bunda demiyorum, çevrilsin de korktuğunuz kadar olmadığını görüp, bu yazara ve kitaba ve çevirmenlerine yapılanların ne kadar haksızlık olduğunu anlayın, tabi okuyacak kadar cesaretiniz ve düşünecek kadar gücünüz varsa, Edebiyat, felsefe, bilim, bunlar sansürcü kafaların anlayabileceği şeyler değildir. Bazı insanlar var ki, utanmasalar felsefe kitaplarını da yasaklamaya çalışacaklar. Ya dinlerinden olurlarsa? Korkularını anlıyorum. Tarih bize birçok gerçeği gösteriyor. Tarihin çöplüğünde birçok din var. Ve sizlerin yeri de orası olacak. Kitapları yasaklamak istemeniz, yasaklamanız, yakmanız, yazarları öldürmeniz, gerçekleri değiştirmez. Herkes yok dönmüyordur diyordu, Gelileo tek başına dünya dönüyor diyordu. Kapayın zaten açık olmayan gözlerinizi. İstediğiniz kadar da hissetmeyin dünyanın döndüğünü. Ama dönüyor işte... Korkunuz bundan. Ama ne yaparsanız boş. Din insanı küçümsediğinde sorun yok da ben onu küçümsediğimde mi sorun var? Sokrates burada yaşaydı, bu çağda yaşasaydı, bu tip insanlar onu tanrıyı yok saydığı için yine öldürürdü. Bazılarınız Sokrates'te kim diyebilir. Sakın okumayın bunları. Din gerekli size, aydınlık değil. İnsanların değerleri vardır. İslam da bu değerlerden birisidir. Şimdi bir kişi bu 'kutsaliyete' kalkıp hakaret edecek, bu hakarete sessiz kalmayan kişiler de suçlu durumuna düşecek. Nasıl bir zihniyete sahipsiniz tam olarak kestiremiyorum ama Müslümanların çoğunluk olduğu bir ülkede, İslamiyete hakaret eden bir eserin basımını desteklemeniz gerçekten üzücü. Bu kitabın ülkemizde yayınlanması hiçbir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir. Gerçi dünyadaki tüm Türkçe olmayan kitapları dilimize çevirip, hepsini okuduk bir S. Rüşdü'nün bu kitabı kaldı. Adı sanı olmayan bir yayınevinin ucuzca davranışına 'modernlik, çağdaşlık, hürriyetçilik' kisvesi altında kapılıp, sizlerde bu oyunun ucuz oyuncuları oluyorsunuz. Halbuki ne demek istediğimi bir anlasanız da 'aman çevrilsin ne var bunda' mantığını bıraksanız ne iyi olur. Namık Kemal dediği gibi; Dini küçümsedik yetmedi, kültürümüzü dışladık yetmedi, batının tokadı bize yetti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sifali-bitkilerle-tedavi-icimizdeki-lokman-hekimlerin-dikkatine", "text": "Son bir kaç yıldır şifalı bitkilerle ilgili kitaplar malum, ne olursa olsun yok satıyor. Bunda kötü bir yan yok. Zira insan olarak önceliklerimiz hep aynı: Yemek ve sağlıklı yaşamak... Üstelik genlerimizde, bilinçaltımızın çok gerilerinde bir yerlerde, ölümsüzlüğü ve daimi gençliği arayan bir lokman hekim yaşatıyoruz besbelli. İlkel bilincimizin ilk oluşturduğu hikayelerden birine hala inatla ve umutla inanmak istiyoruz. Üzerinden bin yıllar geçmiş, ne modern yaşam ne de onun ürettiği yüksek teknoloji, ölümsüzlük denen mucize şöyle dursun, uzun süreli gençlik özlemimize bir nebze deva verememiş. Olsa olsa bir tür tuhaf, hastalıklı maskaralıkta kalakalmışız ya, yine de doğaya olan itimadımızı yaşatmışız... Şifalı bitkilerle ilgili bir şeyler okumak her şeyden önce doğaya yaklaştırıyor sanki bizi, doğayla uzaktan da olsa kurulan iletişim, salondaki bir garip saksı çiçeğiyle baş başa yaşayan çoraklaşmış ruhlarımıza iyi geliyor öncelikle. Sonrasında ise, okuduklarımızdan etkilenip aktarlara koşarak kurutulmuş otlarla doldurduğumuz kavanozlar ve bir adım ilerisinde de belki balkonda yetiştirilmeye niyetlenilmiş, sonu hüsranla bitmeye yazgılı, saksıda taze otlar... Hepimiz içten içe biliyoruz ki, hayatımızın bir döneminde kafayı zayıflamaya, kanımızı sulandırmaya, tansiyonumuzu düşürmeye/çıkarmaya, saçlarımızı parlatmaya yoğun bir şekilde takmamışsak eğer, hayatımıza giren tüm otlar bayatlamaya, kitaplar ise karıştırılıp bir kenara atılmaya mahkum. Ama bir yanda da madalyonun diğer yüzü var. İnancımızı her geçen gün biraz daha yitirdiğimiz sağlık sektörü, katkı maddeleriyle dopdolu kanserojen, genetiğiyle oynanmış, hormonlu, sentetik gıdalar ve hava kirliliği ve trafik ve stres var... İşte insanın tüm bunların ortasında, bir fincan bitki çayı yudumlayarak şifalı bitkilerle ilgili bir kitap okumak istemesinden daha normal ne olabilir... Olamaz elbette ama her şeyi indirgemeci bir anlayışla tüketim nesnelerine dönüştürmekte de üstümüze yok. Şüphesiz ki bir iki yıl içinde şifalı bitkileri tahtından indirecek bir şeyler elbette üretilecek, ortaya çıkacak. Hem şimdiden kabak tadı da vermeye başladı. Bunda vaat ettiği şifanın ş'sini içermeyen kitapların da önemli bir payı var elbette. Tıpkı Penelope Ody'ye ait Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi isimli kitapta olduğu gibi... Şifalı otları zamanı geldiğinde kendi elimle toplayıp kurutmayı ve duruma göre belirli dozlarda içmeyi tercih eden, bitkilerin verdiği şifayı geleneksel bilgiler ışığında, bir parça da araştırarak öğrenmeye çabalayan biri olarak ben öncelikle kaynatıp içeceğim, yahut yaralarıma süreceğim bitkileri tanımak isterim. Hem görünüşlerini, hem içeriklerini hem de kullanım yerlerini. Zaten kim istemez ki... Oysa Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi sadece bir bitki sözlüğü vererek başlıyor işe ve hemen ardından belli başlı rahatsızlıklar için çeşitli reçetelerle devam ediyor. Kimi reçetenin uygulaması oldukça zor, kimi tam olarak anlaşılmıyor, kimininse açıkçası oluru yok. İlkyardım çantasında bulundurulması gereken aloe vera bitkisi gibi... Demlenmiş kadifeçiçeği yağı, kaygan karaağaç kabuğu, yoğurtotu kremi gibi satın alınması da, yapılması da son derece güç reçetelerle dopdolu Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi. Kimi yerlerde de son derece muğlak ifadeler kafa karıştırıyor: Uzun yolculukların verdiği rahatsızlıklarla başa çıkabilmek için Sibirya ginsengi... Mide bulantısına mı, uykusuzluğa mı, yorgunluğa mı yoksa jet-lag etkisine mi? Ne ölçüde ve ne sıklıkta? Bilemiyoruz... Her kocakarı ilacı kendi bölgesinin yerel özelliklerini taşır ister istemez; bu o bölgede yetişen bitkilerin nelere iyi geldiğinin, hangi hastalıklarda ise hiç işe yaramadığının yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan bilgisidir. Evde Şifalı Bitkilerle Tedavi'nin düştüğü en büyük tuzak da bu. Çalışmanın yabancı kaynaklı oluşu, buralılara şifa vermekte işini zorlaştırıyor açıkçası. Türkiye'de bulunmayan, satılmayan çeşitli otlar ve yağlar kitap boyunca göze çarpıyor, Ody'nin rehberliğinde kendi başınıza hazırlayacağınız reçeteleri ne yazık ki çıkmaza sokuyor. Her yabancı kaynaklı şifalı bitkiler kitabı için geçerli bu tuzak elbette. Ancak işin uzmanı bir bitkibilimcinin yardımı alınarak yapılacak sıkı bir editöryal çalışmayla altından kalkmak da mümkün. DolayısıylaEvde Şifalı Bitkilerle Tedavi meraklısı için kütüphanesinde bulunan diğer şifalı bitkiler kitaplarının arasında bir yardımcı kaynak kitap olmaktan öteye gidemiyor. Meraksızlar içinse eğer ellerine aldıkları ilk şifalı bitkiler kitabı o olursa, sonsuza kadar bitkilerle şifa arasında kurdukları bağlantıyı koparmaları tehlikesini içeriyor, benden söylemesi. Son olarak şifalı bitkiler kitaplarının ülkemizdeki başyapıtlarını sıralayarak bitireyim: Prof. Dr. Ertan Tuzlacı'nın Şifa Niyetinesi, Niyazi Eröztürk'ün Ev İlaçları, İlhan Berk'in Şifalı Otlar Kitabı ve İbrahim Tütüncüoğlu'nun Çevremizdeki Şifalı Bitkileri. Her biri bitkilerden elde edebileceğiniz gerçek şifanın kapılarını açmakla kalmayacak, doğayla olan ilişkinizi kökünden değiştirmenize de yol açacaktır, eminim... Şifalı Bitkilerle Tedavi: İçimizdeki lokman hekimlerin dikkatine! Son bir kaç yıldır şifalı bitkilerle ilgili kitaplar malum, ne olursa olsun yok satıyor. Bunda kötü bir yan yok. Zira insan olarak önceliklerimiz hep aynı: Yemek ve sağlıklı yaşamak... Üstelik genlerimizde, bilinçaltımızın çok gerilerinde bir yerlerde, ölümsüzlüğü ve daimi gençliği arayan bir lokman hekim yaşatıyoruz besbelli. İlkel bilincimizin ilk oluşturduğu hikayelerden birine hala inatla ve umutla inanmak istiyoruz. Üzerinden bin yıllar geçmiş, ne modern yaşam ne de onun ürettiği yüksek teknoloji, ölümsüzlük denen mucize şöyle dursun, uzun süreli gençlik özlemimize bir nebze deva verememiş. Olsa olsa bir tür tuhaf, hastalıklı maskaralıkta kalakalmışız ya, yine de doğaya olan itimadımızı yaşatmışız... Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/siirden-hayat-cikaran-bir-garip-orhan-veli", "text": "Bundan tam 62 yıl önce 10 Kasım tarihinde Ankara'ya bir haftalığına gider Orhan Veli. Yaprak dergisi kapanmıştır çoktan ve artık Ankara'da yaşamıyordur, ama gider. Neden? Belki bir arkadaşı görmek için, belki geçmişten kalma bir alacağın peşindedir, kim bilir. Ölümün ise onun peşinde olduğu kesindir, ölüm zaten şairlerin peşinde, şair yaşamında, şair tenhalığında hep kol gezmez midir... Burada belediyenin kazdığı bir çukura düşer Orhan Veli. Birkaç yara bere ya, iyidir, İstanbul'a döner. Ancak iki gün sonra bir arkadaşının evinde fenalık geçirip hastaneye kalkıncaya kadardır bu yalandan iyilik. Hastanede, alkol zehirlenmesi teşhisi koyarlar ama yok, alkol zehirlenmesi falan değildir derdi, düpedüz beyin kanaması geçiriyordur, komaya, o varlıkla hiçlik arasındaki netameli alana girer, bir gün bile dayanamaz ve bu dünyayı terk eder. Dünyadan gitmiştir belki ama Türk edebiyatını hiç terk etmeyecektir, bir garip olarak şirin, öykünün, romanın içinde hep kol gezecektir. Neydi peki bu tatlı anlaşmazlık? Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat'la birlikte çıkardıkları Garip kitabına bir önsöz yazmış, burada şiir anlayışını anlatmıştı. Bu bir manifestoydu. Orhan Veli ve dostları bu manifesto ile Ahmet Haşim şiirini, Nazım Hikmet'in toplumcu gerçekçiliğini ve beş hececileri reddediyorlardı. Hele o nasır tartışması; Kitabe-i Seng-i Mezar ile, bu tek şiirle, romantizmi, divan ve halk şiirinin romantizmlerini yerle bir ediyordu Orhan Veli. 1940'lı yılların Türkiyesinin edebiyatında yer yerinden oynuyordu. Vezin ve kafiye yoktu; argo, sokak Türkçesi, sıradan insanın sıradan sevinçleri ve dertleri şiirin içine sızıyordu, sızmak ne kelime şiirin kendisi oluyordu. Şiir okumak, şiiri düşünmek, şiiri yazmak Türk edebiyatının temel meselesiydi artık. Ortada bir Orhan Veli, etrafta ona özenen, ondan kaçınan ya da ona karşı bir şeyler üretmek isteyenler... Söz gelimi Türk şiirinin en önemli akımlarından olan ikinci yenisi, Turgut Uyar'ı, İlhan Berk'i, Cemal Süreya'sı, Edip Cansever'i Orhan Veli ve diğer Garipçilere karşı doğmuştu. Dilde ve anlatımda açıklığa karşı kapalılık, imgesizliğe karşı yoğun imgecilik savaşı, yani o tatlı anlaşmazlık. Türk şiiri doğrusu, tadından yenmiyordu. Ve gelelim bir varoluş şekli olarak şairliğe, şair kimliğine. Ne tuhaftır ki, onu tanıyanlar özellikle ölümünün ardından fiziksel görünüşünü sıkça tarif etmişlerdi. İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz: İşte görünüşte Orhan Veli, demişti Sait Faik. Cemal Süreya ise açıkça yeni şiirin işlevsel olarak kurucusu kabul ettiği Orhan Veli'nin, kuramını daha çok gündelik hayatıyla, gönül ilişkileriyle, kendisi hakkında çıkan dedikodularla ve fiziksel görünüşüyle ortaya koyduğunu belirtiyordu. O işte kelimenin tam ve her anlamıyla garipti. Sözün kısası imge karşısında duran Orhan Veli, varlığıyla bir şair imgesi yaratmıştı toplumsal bilinç düzleminde. Oktay Rifat ise yine bu düzlemde bir başka özelliğini vurguluyordu şairin. Orhan Fransız şairlerinin birkaç nesillik şiir macerasını kısacık ömründe yaşadı. Türk şiiri onun kalemi sayesinde Avrupa şiiriyle atbaşı geldi. Birkaç neslin belki arka arkaya başarabileceği bir değişmeyi o birkaç yılın içinde tamamladı. Rifat haklıydı, kısacık ömrüne pek çok değişimi sığdırmıştı Orhan Veli. Garip'ten sonra değişen şiiri ve bunun üzerine aldığı eleştirilere karşı, \"Beş sene sonra aynı şeyleri söyleyecek olduktan sonra neden yaşadım, diye soruyordu. Attila İlhan öldükten sonra, Türk şiirinde büyük şairlerin çağının kapandığına dair yazılıp çizilmişti pek çok. Buna, Gülten Akın, Murathan Mungan, küçük İskender gibi şairler yaşarken yürekten inanmak mümkün mü? Orhan Veli, onun yarattığı şair hayaleti hala içimizde kol geziyor. Hayaletlerle yaşamaksa edebiyatın hem kaderi hem varlık sebebi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sindirella-nin-ayakkabisi-neyden-yapilmistir", "text": "Temmuz ve Ağustos ayları yayın dünyamızda suların tuhaf bir şekilde çekildiği en kurak vakitler, malum satış rakkamları değişken ancak basılan kitap sayısının azlığı sabit. İnsanların tatile çıktığı, bütün bir yıl eline hiç kitap almamışların bile tatil çantalarına bir iki kitap attıkları bu dönemde niçin bunca az kitap basılır hep düşünüp dururum. Evet, okulların açılması ile kitap fuarlarının zamanıdır eylül ortaları ve ekim, dolayısıyla da en önemli yayımlar hep bu döneme denk getirilir kabul; ama yaz dönemini de bir takım çocuk klasiklerinin çevirilip çevirilip yeniden basıldığı, bayatlamış dizi film tadındaki çoksatarların ve gezi-yemek-otel kitaplarının ekseninden çıkaracak bir proje, yeni bir yayın stratejisi hiç mi çıkmaz, tuhaftır... İşte John Lloyd ve John Mitchinson'ın birlikte kaleme aldıkları Cahillikler Kitapları, tam da bu dönemde yayımlanmaları ve ulaştıkları rakkamlar nedeniyle dikkat çekiciydi. İster istemez, acaba, dedim, kendi çapında bir kırılma noktası olabilir mi! Sorumun yanıtını uzatmadan, en baştan vereyim: Hayır... Cahillikler Kitapları, tatil kitabı tadında ama hangi dönemde çıkarsa çıksın zaten çok satacak türden. Zira içerikleri de, sunumları da hatta isimleri de tamamen buna göre programlanmış bir proje havasını veriyor. Öncelikle isimleri: Eğer ilk çıkan kitabın adı Cahillikler Kitabı değil de tarihte yanlış bildiğimiz şeyler, diğeri de Cahillikler Kitabı 2 Hayvanlar Alemi yerine hayvanlar aleminin bilmediğimiz yüzü olsaydı, eminim bu kadar satmazlardı. Anahtar kelime cahillik. İçinde bilgi, birikim, bilim gibi kelimeler içeren isimlerden şüphesiz daha sevimli, daha ilgi çekici geliyor insana. Gelelim içeriğe... Cahillikler Kitabı da içerik olarak tıpkı televizyon gibi eğlencelik bir boşgösteren. Çok alıştığımız, vazgeçemediğimiz türden yani. Bir şeyler okuyup/izleyip öğreniyormuş gibi hissediyor ama sonuç olarak sadece tüketiyoruz. Üstelik kitapların soru-cevap formatında oluşları, soruların ve cevapların kısalığı okumayı kolaylaştırırken, içerdikleri bilgilerin düşünsel olarak üzerimizde hiçbir etki bırakmadan silinip gitmelerini de sağlıyor. Ama diğer yandan kitap okuma üzerinden sosyal bir iletişim kurdurdukları da kesin: Kitapta ilginizi çeken bir bölümü yüksek sesle etrafınızdakilere okuyup kimsenin hiç merak etmediği bir konuda onları topluca bilgilendirilmeye maruz tutmaktan kendinizi alamıyorsunuz, örneğin: hangi baykuş 'tu-vit, tu-vu' dermiş biliyor musunuz? Cevap veriyoruz: hiçbiri, gibi... Ve ardından bir daha hiç hatırlanmayacak bilgi kırıntıları, giderek hafızadan siliniyor. İnsan ister istemez bir tüketim nesnesi olarak kitapın hayatımızdaki yerini sorgulamaya başlıyor. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür. Kelime gücünün etkisinde kalıp bir kitabın satış rakamlarını önemli derecede değiştirebilen çokça insanın varlığı, daha çok zihniyet ve psikoloji açısından ilgimi çekti. Zannediyorum ki bu durum zihniyet sorgulamasında bir örnek olarak ele alınabilir. Benim düşüncem insanlarda bir aşağılık fikri olduğu. Kendilerini zaten bilgi birikimi, üretkenlik vs. açısından diğer kültür ve milletlerden alçakta gördüklerinden bu gerçeği acımasızca \"cahillik\" olarak yüzlerine vuran bu kitapları tam derde deva bir çözüm yolu olarak ellerine alıp umut ve heyecanla kasaya yöneliyorlar. Ulaşılmak istenen statüye bir \"kestirme\" olarak görülüyor bu kitaplar. Benim de ilgimi çekmedi değil zaten. Cahilliğinden kurtulmak ister sanırım çoğu insan."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sinirda-hayaletler", "text": "Sınırı geçenlerin sayısı bugün itibariyle beş bini bulmuş, geçmeye niyetlenenler ise on binlerle ifade ediliyor. Herkes onlara mülteci diyor, mülteci kelimesi içinde tekinsizi, tedirgin ediciyi, tehlikeyi de barındırıyor elbette. Siz onlara istenmeyenler de diyebilirsiniz tabii. Onlar artık, kuytularda, gölgelerde yaşayanlar; onlar artık yabanlar, ne orada ne burada olanlar... Suriye'den gelip Türkiye'ye sığınmalarının, ülkelerin, sınırların adlarının bir önemi yok. Haber değeri taşıyorlar şimdilik, üstelik seçim sonuçlarıyla çalkalandığımız bu vakitlerde doğal olarak son sıralarda yer alıyorlar. Ne tuhaftır ki Nermin Saybaşılı'nın Sınırlar ve Hayaletler adlı çalışması tam da ülke sınırlarında hayaletlerin belirmeye başlamasıyla elime geçti. Evet, hayalet... Derrida'nın mülteciler, göçmenler için ortaya attığı bu kavramı dile getiriyor yazar. Düşünür hayaleti, bir korku filminin, mitolojik bir hikayenin kahramanı olarak ele almaz. Tam tersine, göçmenlerin, mültecilerin, sığınmacıların tıpkı bir hayalet gibi ölçülerini tümüyle yitirmiş olan bir dünyaya yerleştirilemez hale getirilerek hayaletsi bir gerçeğin parçalarına dönüştürülmelerine dikkat çeker. Saybaşılı da göçün kendi başına bir sorun olmadığını, bir sorun olarak üretildiğini söylerken Derrida'dan ve onun hayalet kavramından bu yüzden el alıyor. Zira Derrida'ya göre gerçek hayaletsidir. Gözümüzü yumsak da tam burnumuzun ucundadır. Gerçeği algılamak, kabullenmek, ona sirayet etmekse, belki de en zoru. Sorun, hiç kimsenin göçmenin, mültecinin ya da sığınmacının yaşamları hakkında konuşmuyor ya da yazmıyor olması değil. Tam tersi geçerli aslında. Ancak bu denli çok haber, yazı ve tartışmaya rağmen tuhaftır ki, göçsel hareketliliğin birçok boyutu gerçekte bilinmez ya da el değmemiş durumda kalıyor. Bu imgelerin çoğu ahlaki bir beklentiyle önümüze sürüldükleri içindir ki, sorunun altında yatan en önemli nedenlerin siyasal boyutun üstü örtülüyor ve karartılıyor. Bu şekilde, göç edenlerin yardıma muhtaç, pasif ve güçsüz figürlere indirgenmesi, gazetelerde, televizyonlarda tüketilmeye açık biçimde önümüze serilenlerin kırılganlılarıyla örtüşüp ahlaki bir mesele haline geliyor. O zaman niye bu tantana dediğimizde cevap basit: Her türlü kimlikten, sınıftan arınmış, atılmış, kendi başlarına birer kimlik krizine dönmüş bu göçmenler, sığınmacılar, mülteciler, asla merkezin bir parçası olamıyorlar. Hayaletler gibi ulus-devletin bütüncül yapısını çatlatıyorlar. Ondandır ki, istenmiyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/son-istanbullulara-bir-buruk-istanbul-hatirasi", "text": "Adettendir, İstanbul'da yaşayan orta yaşını geçmiş her duyarlı insan kendisini son İstanbullu sayar. Osmanlı'nın son yıllarından Cumhuriyet'e devredilmiş bir hüzünlü hayıflanma halidir sanki bu. Hayat hızla değişir, ahlak, kültür değişir, değişim şehre bırakır bütün izlerini, peçeteye değen bir damla su misali yayılır etrafa tarihin her türlüsünün talanı ve son İstanbullular uzun zaman önce görülmüş bir rüyanın içinde sayıklar gibi geçmiş zamanın İstanbulunu anlatmaya başlar... Hem haksızlık etmeyeyim, sade Cumhuriyet dönemine değil belki çok daha eskilere dayanan bir alışkanlıktır bu. Kim bilir, körler ülkesinin tam karşısına kurdukları güzelim şehirlerini Roma İmparatorluğuna kaptıran Byzantionlular da böyle hissetmişti, bin yıllık başkentlerini Osmanlılar'a teslim eden Konstantinopolisliler de, Konstantiniyeleri İstanbul'a dönüşen son Osmanlılar da... İstanbul'da taş üstüne taş, tarih üstüne tarih kondukça geride bırakılanın güzelliği de derinleşir gibidir. Ve bu şehir öylesine haindir ki üzerinde yaşanlara ayaklar altına alınmış bir güzelliğin ve talan edilmiş bir tarihin üzerinde yaşadıklarını her an hissettirir. Ahmet Ümit'in kaleminden çıkma İstanbul Hatırasını okudukça kendi içimde yaratıp beslediğim son İstanbulluya kulak verdim açıkça. Üç kuşaktır dedemden babama, babamdan bana miras kalan bu ruh haliyle tekrar yüzleşmek zorunda kaldım. Zira bu ruh halinin şehre herhangi bir katkısı olmayacağını nihayet anlamıştım. Ben açıkça karamsardım, Ahmet Ümit ise bu ruh haline dair bir roman yazmayı tercih etmişti... Roman hakkında son günlerde yazılıp çizilenlere bakıyorum. Herkes ağız birliği etmişçesine romanın kahramanı olarak İstanbul'u vurguluyor. Şaşılacak şey... Oysa Ahmet Ümit açıkça bu şehri değil, bu şehrin insanını anlatmaya çalışıyor, iyisiyle kötüsüyle İstanbulluları kahramanlaştırıyor. Bu, polisiye yazarı olarak onun doğasında var; bir cinayetin üstündeki esrar perdesini çözmek için kurgulanmış kahramanlar değil onun yarattıkları; suçla birlikte, hayattan ve suçtan ayrışmaz bir şekilde var ediyor tüm kahramanlarını. İstanbul Hatırası da, her şeyden önce bir Başkomiser Nevzat polisiyesi zaten. Bilenler bilirler; duyarlı, vicdanlı, hayatın yıktığı ama yıldırmadığı, iyi bir adam başkomiser Nevzat. Tarihçi bir anneyle, edebiyatçı bir babanın cinayet romanları okuyarak polis olmaya karar vermiş oğulları. Kendi halindeliği, sistemle uyumluluğu/uyumsuzluğu biraz idealize edilmiş, olmayan bir kahraman olsa da severiz onu, en mühimi de anlarız... Başkomiser Nevzat şimdi çok sevdiği şehrine zarar verenleri cezalandıran katillerin peşinde koşuyor. Cinayetler onu şehrin tarihine, şehrin tarihi son altmış yetmiş yıla damgasını vuran müthiş talana ve yozlaşmaya, yozlaşma ise ister istemez bir vicdan muhasebesine sürüklüyor. Üstelik bu muhasebede Nevzat'ın kendi kişisel tarihiyle de yüzleşmesi gerekiyor. Ve dolayısıyla da İstanbul'dan ziyade o son İstanbulluluk durumu hikaye ilerledikçe romana damgasını vuruyor. Sarayburnu'nda elleri arasında tarihi bir sikkeyle bırakılmış bir cesetle başlıyor hikaye. Sikke Nevzat'la yardımcılarını, yani Ali ile Zeynep'i İstanbul tarihinin başladığı yere götürüyor: Byzantion'a... Cesedin, şimdi yerinde yeller esen Poseidon Tapınağına bırakıldığını anlıyorlar kısa sürede. Ancak bu bilgi onları ancak Çemberlitaş sütünunun dibine elinde başka bir sikkeyle bırakılmış başka bir cesede götürüyor. Katiller Byzantion'u Konstantinopolis yapan o büyük hükümdara işaret ediyorlar. Derken Teodosius, Iustinianus ve diğerlerine... Başkomiser Nevzat kendi tarih bilgisi, yardımcısı Zeynep'in internetten yaptığı araştırmalar ve maktullerden birinin eski eşi olan Topkapı Sarayı'nın müdiresi Leyla Barkın'ın desteğiyle bu tarihi oyunun içinden çıkmaya çalışır. Ancak yedi önemli tarihi yapıyla yedi büyük hükümdara gönderme yapan yedi cinayete ne yazık ki engel olamayacaktır. İstanbul Hatırası, aslında bir kaybediş öyküsü. Başkomiser hayatımın davası dediği bu işte her anlamda kesinkes kaybediyor. Davayı çözüyor çözmesine ama bu çözüm kişisel bir başarının çok çok uzağına bırakıyor onu. Ahlakını, vicdanını, mutluluğunu yitirmiş, kendi tarihini kaybetmiş bir şehirde mutlu son yoktur, diyor bizlere Ahmet Ümit. Suçu insan DNA'sından ayırmadığı gibi şehri de şehirlilerden ayırmıyor, tarihini de talihini de bir kılıyor. Başta da dediğim gibi idealize edilmiş bir kahraman olarak Nevzat ve idealize edilmiş bir İstanbul tarihi kimi yerlerde okurunu rahatsız etmiyor değil. Romanın ortalarına doğru Nevzat'ın cinayetlere engel olamayacağını anlamak da, temposu gerilimi yüksek, her an aydınlanacak bir sis perdesinin içine dalmışcasına okunan polisiye romanları tercih eden okuru yavaşlatıyor, bu anlamda hayal kırıklığı yaratıyor. Ancak Ahmet Ümit'in bize hazırladığı o beklenmeyen sona eklenen İstanbul sevgisi hayal kırıklıklarını giderecek nitelikte oluyor. Ahmet Ümit, klasik polisiye roman kalıbını başarılı bir şekilde kullansa da İstanbul Hatırası için klasik bir polisiye roman demek yeterli olmaz. Ümit, özellikle duygusal anlamda incelikli bir çalışma ortaya çıkarmış, içimizde yaşattığımız kadim son İstanbulluya, ders vermeden, mesaj kaygısı gütmeden, etkileyici bir duygudaşlıkla, seslenmeyi başarmış. Şehirle birlikte kendini de yitirdiğini hisseden İstanbullular onu anlayacaktır, kanımca... Size çok teşekkür eridem. Bana çopk yardımcı oldunuz. Eğer sınıfımda, yapamayan olursa hemen bu siteyi vericeğim. Başarılarınızın devamını dilerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/son-modern", "text": "Türk edebiyatının en tutkulu yazın insanlarından biridir dediğim anda aklımıza gelecek ilk isimlerden biridir Enis Batur. Bir okur olarak kendisine baktığımda ucu bucağı yok gibi görünür bana hep. Lakin bir yandan bize sunduğu yazın dünyasıyla müthiş bir zenginlik vaat eder, bir yandan da bu zenginlik içinde okumaya nereden başlayıp nereden devam edeceğimizi bilememekle sınar! Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir kitap bu bakımdan içime sular serpti diyebiliriz. Sel Yayınları Batur'un edebiyat ve sanat üzerine yazdığı bütün deneme ve eleştirilerini dört ciltte bir araya getireceğini muştuluyor ve üstelik edebiyat üzerine denemelerin ilk cildini de yayımlıyordu. Eh haliyle Son Modernler, son günlerdeki başucu kitabım oldu. Son Modernler, yetmişli yılların ortalarından başlayıp seksenlerin sonuna uzanan bir zaman diliminde yazılmış denemelerden mürekkep. Batur bir yandan nefis edebi okumalar yaparken bir yandan da eleştirinin haline, eleştirinin bilimsellik ve yazınsallık arasında salınan, bocalayan anlatım sorununa değiniyor. Sorunun temelinde eleştirinin, halihazırda varlık nedenini hala kesinleştirmemiş, amacını ve işlevini tartışmasız bir şekilde öne sürmemiş olmaması yatıyor. Ancak dert sadece eleştiriye ait değil, hemen tüm yazınsal türlerin bunalımda olduğu, birer birer ölümlerini ilan ettikleri 20. yüzyıl bitti bitmesine ama takipçisi 21. yüzyılın başı yazın türlerinin yeniden doğuşunu hale müjdeleyemedi. Hal böyle olunca eleştirinin krizi de daha büyük oluyor tabii. Dünya vardır ve yazar konuşur, işte edebiyat. Eleştirinin konusu çok farklıdır, 'dünya' değildir, bir anlatıdır, bir başkasının anlatısıdır. Bir anlatı üzerine anlatıdır eleştiri; bir ilk dil üzerinde kendini deneyen bir ikinci dil, bir üst-dildir diyen Barthes'ı işaret ediyor bu noktada Batur. Eleştirinin kendisinden önce varolmuş bütün düşünsel kaynakları kullanması, bu üst-dilin oluşumu yolunda bütün insanbilimlerinin bir elden çalışması eleştiriyi nasıl etkiliyor? Bu durumda üst-dil dediğimiz şeyi bilimsel bir söylev olarak alıp eleştiriyi kesinkes yazınsal olarak niteleyenler ortaya çıkıyor. Sonuna kadar tartışıyor Batur, üst-dili, yazınsal ürün olarak eleştiriyi. Türkiye'de eleştirel alanda göze çarpan en büyük bulanıklığın ise tanımlama sorunundan geldiğini ifade ediyor. \"Eleştiri\", \"eleştirel çözümleme\", \"deneme\", \"eleştirel deneme\" arasında henüz sağlanan bir denge yok. Bu dengesizliğin temelinde ise sezgisel beğeni çıkışlı yorumlama eğilimini, yani kısacası Ataç geleneğinin süregitmesini görüyor yazar. Ancak burada bir olumsuzlama da yok, bütün bunların Türk yazınında bir \"eleştiriye geçiş süreci\"ni oluşturduklarını düşünüyor, düşündürtüyor Enis Batur. Ve eleştirinin ne olursa olsun gelinen noktada yazın ile sırt sırta verdiğini, kurmaca ve kuramın birbirlerine gereksindikleri bir dönemden geçtiğimizi işaret ediyor. Kısacası Son Modernler hem Enis Batur'a bir adım daha yaklaşmak hem de eleştiri ve edebiyat üzerine daha derinlemesine düşünmek isteyen okurları mest ediyor. Bir küçük teknik eleştiri, yazarın bu denemeleri kaleme aldığı zamana, denemelerin içeriğine dair okuru bilgilendirecek kısa da olsa kuşbakışı bir sunum ya da sonsöz yok çalışmada. Keşke olsaydı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/sultanin-mutfaginda-tarihi-roman-cikmazi", "text": "Çoğu okurun çok sevdiği tarihi romanlar korkutur hep beni. Tarihi roman denince, bir adım geri çekilir, hayal kırıklığına uğramaktan çekinirim. Ne de olsa, romanı bırakıp hikayenin geçtiği tarihi birebir yazmaya koyulan, tarihi sadece bir dekor olarak kullanan ya da en fenası hepsini birbirine karıştırıp işin içinden çıkamayan tarihi romanlarla dolu etrafımız. Bu çok sevilen, bir o kadar da tartışmalı türden beklenilen, adı gibi çok katmanlı olabilmesidir. Geçtiği dönemin hakkını vermesi, kahramanlarının o günün sesiyle konuşup, o günün ruhuyla hareket edebilmesi, hikayenin dönem ya da dönemin hikaye üzerinde eğreti durmaması ve en mühimi günümüze dair de bir şeyler söyleyebilmesi beklenir tarihi bir romandan. Bu türde ürün vermeye soyunan romancının işi zordur velhasıl, hayal kırıklığına uğrama yüzdesi yüksek okurun da öyle. Ondandır ki Özlem Kumrular'ın Sultanın Mutfağı adlı kitabını okumadan önce bir süre oyalanmam, karar verememem. Ancak II. Selim döneminde saray mutfağında geçen bir hikayenin cazibesine karşı da fazla direnemediğimi açıkça söyleyeyim. Osmanlı'nın en görkemli günlerinde, savaşların yanı sıra kültüre yatırım yapan, keyfine ve damağına düşkün bir Sultan'ın midesine giden yolda pek çok keyifli ve gizemli hikayenin bulunabileceğini kim düşünmez ki! Bütün bu karışık hissiyat içinde elime aldığım kitabın beni hayal kırıklığına uğratmadığını söyleyerek başlayayım anlatmaya. Tarih okurunun Avrupa'da Türk Düşmanlığının Kökeni ve Türk Korkusu başta olmak üzere pek çok dikkate değer kitabıyla tanıdığı tarihçi-yazar Kumrular, bu defa özellikle 16. yüzyıla dair zengin birikimini kullanmış son romanında. Bizleri 1574 yılında Topkapı Sarayı'nın mutfağında çıkan gizemli yangının öncesine ve sonrasına götürüyor. Saray mutfağının farklı dinlere, farklı kültürlere ve inanışlara sahip dört başaşçısı aracılığıyla bu gizemli tarihi olayı romanlaştırıyor. Öbür dünyaya bu dünyayı tanımadan gitmemeyi kafasına koyan ve bu uğurda şehirlerin ecesi İstanbul'a gelip, şans eseri saray mutfağında başaşçı olan keşiş Athanasios, Nil'in kıyısında doğmuş maceracı yüreğinin peşinde koşan Mısırlı erkek güzeli Amr, o dönemde Sünni Osmanlı sarayında kafirlerden bile beter sayılan Alevilik mezhebinden Kızılbaş Afşin ve kendini Leonardo Da Vinci'nin özellikle yemek üzerine yaptığı icatlarına adamış, yaşamının çıkışını bu icatlardan biriyle bulacağını ümit eden Niccolo De Speranza... İmparatorluk ortamında öncelikle çokkültürlülüğün sonra da kaderin biraraya getirdiği bu dört adamın dört müstesna yeteneği vardır üstelik: Athanasios uzakları, çok uzakları görür, Niccolo de Sperenza ağzına attığı her şeyin yetiştiği yerden saraya geliş güzergahına kadar anlayabilen bir damak hassasiyetine sahiptir, Afşin'in kıllı kulakları kimselerin duyamadıklarını duyar ve Mısırlı Amr ise tüm kokuları birbirinden ustalıkla ayırt eder. Biz akıl almaz doğaüstü olayların ve bir yığın saray entrikasının içinde gezerken, İstanbul ve Osmanlı mutfağı da bir yandan patates, çikolata ve domatesle tanışır. Ancak Sultan'ın en leziz yemek yarışmasında vereceği karar bu dört kahramanın kaderlerini değiştirmeye ne yazık ki yetmez. Sultanın mutfağı romanın sonuna doğru çatır çatır yanarken, insanların kendi elleriyle yazdıkları kadere bir kez daha yenik düşmelerine de ayrıca sahne olacaktır. Bin çeşit yemeğe eşlik eden baş döndürücü baharat kokuları ve bu yemeklere lezzetini vermek için düşlerini, ruhlarının en mahrem yanlarını tüm benliğiyle katan aşbazlar; onların korkuları, sevinçleri, küçük - büyük hesapları ve daha niceleri... Sultanın mutfağı zengin, İmparatorluğun kasası zengin, nice kültürle nice inanışla bir arada harmanlanan halkının ruhu zengindir 16. yy İstanbul'unda. Kumrular, bu atmosferi son derece başarı bir şekilde, dönemin diline cesurca yaklaşarak, bu dili kullanarak yaratıyor. Sultan'ın Mutfağının tek sorunu ise bize vaat ettiği cevapları oldukça geç vermesi, öyle ki okuruna zaman zaman hangi çözümün peşinde koştuğunu bile unutturabiliyor. Dönemin atmosferi ve dili fazlaca ön plana çıkıp romanın o çok çekici, keyifli hikayesini ikincil kılıyor. Kumrular, belli ki tarihi macera romanının klasik kalıbıyla kendi yarattığı anlatım biçimi arasında kalmış bir parça. Bir yandan okurunu heyecanlandırırken diğer yandan da asıl meselesinin sadece kurguyla olmadığını söylercesine ağırdan alıyor. Bu gidiş gelişler özellikle sabırsız okuru oldukça yoracaktır kanımca. Romanın diline de itiraz seslerinin yükselme ihtimali var, ancak buna kulak asmayın derim, zira yukarıda da belirttiğim gibi, aktardığı dönemin atmosferini dili kullanarak vermeyi tercih etmiş yazar, çok da iyi yapmış. Sultanın Mutfağı, yazarı tanımayanlar için hem Kumrular'la tanışma fırsatı verecek, hem de tarihi roman üzerinde bir kez daha düşünmenizi sağlayacak, derim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/surduremedim-surduremediniz-surduremediler", "text": "Organik tarımın kısa süre içinde bildiğimiz anlamda tarım sektörüne, büyük şirketlere kanalize olması, beraberinde gelişen sürdürülebilirlik kavramının kapitalizmin bir ürünü olarak felsefeciler tarafından sorgulanmaya başlaması hayallerimizi suya düşürdü nicedir. 1970'lerde ortaya atılan sürdürülebilirlik kavramın 90'larda tarımdan siyasete, ahlaktan felsefeye, sosyal bilimlerden mimariye dek iyiden iyiye dile dolanmış, ne yazık ki içi boşaltılmış bir çuval olarak 2000'lerde önümüze bırakılmıştı hatırlarsanız. Ama felsefeciler bize demişti, sürdürülebilirlik kavramı, toplumsal biçimlerin ve koşulların bütünlüğü içerisinde içeriği sorgulanarak ve yeniden tanımlanarak ele alınmadığı sürece gerçek bir çözüm önerisine dönüşemez, hele insan hak ve özgürlükleri düşüncesine asla eklemlenemez, demişlerdi. Hal böyle olunca da ancak var olan sistemin araçlarından biri olarak varlığını sürdürmeye devam eder... Öyle de oldu. Peki, niye öyle oldu derseniz, sürdürülebilirlik kavramının temel çıkış noktası olan doğa-insan ilişkisine şöyle bir bakmak yeterli derim ben. Bu ilişkiyi tek kelimeyle özetlemek o kadar kolaydır ki, söz konusu kelime insan olarak insanın onurunu zedeler: Faydacılık!... Organik tarımla, permakültürle, sürdürülebilirlik felsefesiyle azıcık ilgileniyorsanız eğer, hemen fark edersiniz, literatür canhıraş bir şekilde tüm insanlığa kimyasallardan uzak durarak da nasıl bol bereketli ürünler elde edeceğini, doğanın insana, ruhuna, güzelliğine, sağlığına nasıl iyi geldiğini anlatmaya adamıştır kendini. Kayıp ama ulaşılması yine de bizim elimizde olan bir çeşit cennet bahçesi olarak sunulur doğa. Bitki çayları, zayıflama kürleri, doğal yağlar, ballar, mutfakta yetiştirilen şifalı otlar, organik beslenme şekilleri, balkon bahçeleri ve daha niceleri. Hepsi, hepsi bu cennete erişmek için atılan birer mütevazi adımdır. Sistem, zaten bir adımlık gücümüz olduğunu bilir, daha ilerisine gidemeyeceğimizi... Bitkileri kurutmak o küçük mutfaklarımız için bir derttir, balkon bahçeleri ilkbaharda şöyle bir canlanıp kışla beraber solmaya ve yozlaşmaya mahkumdur, organik sebze -meyve pahalıdır ve her zaman bütçeler buna el vermez. Hem tezgahın önüne gelince düşünür insan, böyle eciş bücüş şeylere üç katı para vermenin ne anlamı var diye? Sözün kısası fayda umdukça cennet bahçemiz an be an uzaklaşır bizden. Adımlarımızı da ister istemez yavaşlatır. Peki insan, bireysel bir fayda ummayacaksa eğer doğaya niye döner? Tabii ki öyle olması gerektiği için. Evrim bilimini, bir teori olarak ortaya atıldığı ve bilim dalı olarak kabul edildiği günden beri, doğada güçlü olan kazanır düşüncesinin bilimsel kanıtı olarak okumaya, görmeye ısrarlı bireyler, bir zahmet gözlerini açıp evrimin bize sadece ve sadece doğada uyumlu olan yaşar, dediğini anlamalı bir an önce. Bunu anlamak bir yana, kabullenmek zor tabii. Bir çözüm olarak ortaya atılıp hızla bir soruna dönüşen sürdürülebilirlik kavramını terk edip uyumluluk kavramına dönebildiğimiz gün insanlığın fiziksel olmasa da beklenen ruhani evrimi gerçekleşmiş olacak. Umut etmek için önümüzde birkaç örnek de yok değil. O örneklerden bir tanesi olan Masanobu Fukuoka, bu yazının da ilham kaynağı aynı zamanda. Yıllar önce Türkçede de yayımlanan Ekin Sapı Devrimi ile küçük çaplı bir devrim yaratmıştı. Şimdi Hiçbir Şey Yapma Tarımı olarak adlandırdığı tarım ve yaşam yöntemini temellendirip daha da ayrıntılandırdığı önemli çalışması Doğal Tarımın Yolu- Felsefesi ve Uygulaması ile Türkçede. Fukuoka, 2008 yılında bu dünyadan ayrıldı, ancak başka bir dünya mümkün olacaksa eğer bu dünya üzerinde, onun yaptıkları daha doğrusu yapmadıklarından hareketle mümkün olacak ancak kanaatimce. Hiçbir Şey Yapma Tarımı, bazı süfli sohbetlerde, doğaya gideceksin, öyle hiçbir şey yapmadan takılacaksın, e sıkılır insan bir yerde, şeklinde harcanmayacak kadar büyük bir öneridir aslında. Zor bir yol önerir bize Fukuoka, çok zor bir yol. Çünkü, uyumluluk dediğimiz şey belki de en çok emeği isteyen şeydir. Doğaya ve toprağa en az müdahalede bulunmak, neredeyse toprağı işlememek her şeyden önce düşünsel bir altyapı, kabullenme süreci ister. Doğal Tarımın Yolunda, Fukuoka, tam ellibeş dönümlük arazisi içinde yıllarca süren emeğini, deneyimlerini paylaşıyor. Merak edenler için söyleyeyim, sonuç, faydacılık anlamında tam bir başarı. Fukuoka'nın tarım yaptığı arazi bugün Japonya'nın en yüksek verimine sahip. Ama ne çıkış noktası ne de hedef bu. Öyle bile olsa elli beş yıl gibi hiç de efektif olamayan bir süreç içinde gerçekleşmiş bir hedef. O bakımdan bu kısmın önemi yok. Önemli olan doğaya müdahale etmeden onunla birlikte nasıl yaşayabileceğimizi keşfetmek. Fukuoka bize hem felsefi hem de teknik olarak yardımcı oluyor, elimizden tutuyor. İşte tam burada, kendimizi doğa-dışı bir yaratık olarak doğadan ayrıştırdığımız gerçeğiyle burun buruna geliyoruz. Aslında doğa ne canlıdır ne ölü, ne küçüktür ne büyük, ne zayıftır ne güçlü, ne cılızdır ne de gür. Bir böceğe, zararlı ya da predatör deyip doğanın, güçlünün zayıfı yiyerek beslendiği bir görelilik ve çatışma dünyası olduğunu haykıranlar, bilimden başka şeye inanmayanlardır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü kavramları doğaya yabancıdır. Bunlar sadece insan icadı ayrımlar. Böylesi kavramlar olmadan doğa, büyük bir uyum içinde varlığını sürdürmekte, insanın 'yardım eli'ne gerek duymadan otlara ve ağaçlara can verebilmektedir diyor Fukuoka. Doğayı ne cennetleştirip ne ötekileştirip, ne kutsallaştırıp ne ululaştırıp onun zaten içinde olduğumuzu hatırlatıyor. Doğa bir mücadele alanı değil. Masanobu Fukuoka'nın doğal tarım ve yaşam felsefesi birkaç sebze ve çiçek yetiştirmek üzere küçücük bir toprakla karşılaşan insanı, toprağı çapalamak, otlarını yolmak, üzerindeki böcekleri zehirlemek, elinde makasla sürekli orayı burayı kesmek, her şeyden gübre üretme telaşına girmekten alıkoyabilecek mi peki? Organik tarımın ve sürdürülebilirlik umudunun içini boşaltmaktan, daimi faydacılık düşüncesine saplanmaktan, hesapçılıktan, fırsatçılıktan ve rantçılıktan kurtarabilecek mi bizi bu felsefe? Fukuoka'ya göre de asıl mesele bu felsefe ve tarım yolunun bilimi eleştirme ve insanlığı doğaya dönen yola sevk etme gücüne sahip olup olmadığında. Şahsi görüşüm her ne kadar sistem tarafından kuşatılmış olsak da bireysel çabanın çok önemli olduğu yönünde. Fukuoka gibi devrimci örneklerden ilham alanlar çoğaldıkça, beklenen toplumcu eğilimler ister istemez baş gösterecektir. Nereden mi biliyorum? Doğada ancak topluluk halinde yaşayabilen organizmalar varlıklarını uzun süre devam ettirebiliyorlar da ondan...."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/surdurulebilir-bir-yasam-ne-zaman", "text": "Mahatma Gandhi'ye Batı medeniyeti hakkında ne düşündüğünü sormuşlar, İyi bir fikir olurdu, demiş! Medeniyet, çok tartışmalı bir kavram elbette, Gandhi, başka medeniyetlerin, kültürlerin yaşamasına hak tanımayan, onları kurnaz bir barbarlıkla yok eden bir medeniyetin, medeniyet olamayacağını düşünüyordu, onun haksız olduğunu kim söyleyebilir... Batı medeniyeti dediğimiz şey, bugün gelinen noktada küresel şirket imparatorlukları ile bu imparatorlukların hegemonyası altında kültürlerinden, dillerinden, topraklarından, beslenme ve barınma haklarından ve hatta tohumlarından olan yoksul ve yoksun dünya halklarından mürekkep en nihayetinde. Toplumlar bu medeniyetin etkisi altında kaldıkça hem biyolojik hem sosyolojik olarak yeryüzündeki çeşitlilik hızla monokültüre doğru evriliyor. Ağaçları unuttuk nicedir, nehirlerin ve göllerin, okyanusların ve denizlerin sözlerine kulaklarımızı tıkadık, rüzgarları dinlemez olduk; çocuk yapmaktan korkan sözde anne ve babalar tohumların doğurganlığına bile göz dikip onları sonsuza dek kısırlaştırırken, mısır olmayan mısır, domates olmayan domatesleri yedikçe eşitlik, barış, adalet, sürdürülebilir, devamlılığı olan bir yaşam inancını da yitirdik; iyi ama ne için? Bir avuç daha beton ve artık handiyse cebimize hiç girmeyen paralar için mi? Kulağa çok saçma geliyor ama ne yazık ki bu bizim gerçeğimiz. Ve çok şükür ki, değiştirilemez, geri dönüşü olmayan bir gerçeklik değil. Çünkü, başka bir dünya mümkün diyenler de var aramızda, bu başka dünyaya doğru yola çıkanlar; suyu, gıdayı, yakıtı, yemi ve ilacı temin eden bir ana olarak gördükleri ormanlarını kereste şirketlerinin elinden ağaçları kucaklayarak kurtarmayı başaran ağaçlara sarılan kadınlar var mesela. Yeme kültürümüzü elimizden alanlara karşı İtalyan asıllı Slow Food hareketinin Toprak Ana adı altında bir araya getirdiği gıda toplulukları ile Hindistan'daki sefertası hareketinin üyeleri ve şirketlerin tekelindeki bilgi paylaşım alanlarında yazılıp çizilmeyen, göze görünmeyen daha daha niceleri var... Vandana Shiva, işte onlardan biri, daha doğrusu başka bir dünya mümkün diyenler arasında en tanıdık olanlarından. Dünyaca ünlü bir çevre ve ekoloji düşünürü, araştırmacı ve aktivist Shiva'yı Çalınmış Hasat: Küresel Gıda Soygunu ve Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kar adlı çalışmalarından tanıyoruz daha çok. Uluslararası Küreselleşme Forumu'nun önderlerinden biri olan ve 1993 Alternatif Nobel Ödülü sahibi yazarın Türkçeye çevrilen son çalışması ise Yeryüzü Demokrasisi: Adalet, Barış ve Sürdürülebilirlik. Yeryüzü Demokrasisi... Ona, ideolojileri tamamen yitirdiğimiz bu çağda ortaya çıkan yeni bir ideoloji mi demeli, yoksa ideolojiler üstü yeni bir yaşam önermesi mi? Bunun yanıtını ben değil, tarih verecek elbette ya, ikinci öneri akla daha yatkın geliyor sanki. Çünkü Vandana Shiva'nın sözcülüğünü yaptığı, kuramsallaştırdığı bu yeni kavram adı üstünde sadece insana ve insan topluluklarına değil, tüm yeryüzüne dair. İnsan dışındaki her şeyin insan için yaratıldığı düşüncesini bir kenara bırakarak başlıyor yeryüzü demokrasi hareketi, bizim de yalnızca bir üyesi olduğumuz bu gezegen üzerinde yaşayan her canlıyı içine alan, gözeten ve her şey ve herkes için sürdürülebilir bir yaşam temeline oturan yeni bir demokrasi anlayışı oluşturmayı amaçlıyor. Üç önerme üzerinde yükselen bir gezegen programı öneriyor bizlere Vandana Shiva: Yaşayan ekonomiler, yaşayan demokrasiler ve yaşayan kültürler. Yeryüzünün kaynaklarının, gıda ve su ihtiyacımızı karşılama ve yeterli rızk yaratmak üzere hakkaniyetle paylaşıldığı süreçler ve uzaylar olan yaşayan ekonomileri öncelikle bugünkü ekonomik durumumuzu, bu serbest pazar ekonomisinin dünya halkları üzerinde yarattığı tahribatı ve onun tarihsel gelişimi ile muhtemel geleceğini tartışarak ele almaya başlıyor. Şirket küreselleşmesine dair kanımızı donduracak rakamlar veriyor Shiva ve öneriyor: Küresel ekonomi, ekolojik sınırları dikkate almalı, hem doğal kaynaklar hem insanlar üzerindeki israfı azaltmak için üretimi zorunlu olarak yerelleştirmelidir. Ve yalnızca ekolojik temeller üzerine inşa edilmiş bir ekonomi, sürdürülebilirliği ve tüm insanlığın refahını temin eden, yaşayan bir ekonomi olabilir. Yeryüzündeki yaşamı korumak, barışı savunmak ve adaleti güçlendirmek için, temel özgürlüklerimizin iadesini talep edeceğimiz, temel haklarımızı savunacağımız ve ortak sorumluluklarımızı ve görevlerimizi yerine getireceğimiz uzaylar olarak tanımlanan yaşayan demokrasiyi oluşturabilmek içinse tüm halkları içene alan yeni bir insan hakları gündemi oluşturmaya ihtiyacımız var Vandana Shiva'ya göre. Küreseli de, yereli de yeniden icat etmeye, serbest pazarların demokrasiyi güçlendireceği inancının artık sonsuza kadar sarsıldığını ve küresel şirketlerin serbest pazarlarının demokrasiyi yeryüzünde her düzeyde yok ettiğini nihayet anlamaya ihtiyacımız var. Shiva, şirket küreselleşmesinin iki tür kültürel hareketi ortaya çıkardığını belirtiyor: Birincisi kültürün aşırıcı ve dışlayıcı bir şekil alarak 'Talibanlaşması'. İmparatorluğa karşı verilen, fakat imparatorluğun şiddetini taklit eden ataerkil, militarist bir tepki. Bir taraftan sömürgeci işgale direnirken, diğer taraftan kendi sınırları içerisinde kadınlara, azınlıklara ve öteki kültürel gruplara karşı kültürel savaş ilan ediyor. İkincisi ise ataerkil, sömürgeci modellere gerçek anlamda alternatif sunabilen hareketler, yani ortak, evrensel insanlığımızı ve diğer türlerle toprak, su ve hava vasıtasıyla ortaklığımızı tümüyle kucaklarken, çeşitli değerlerimizi, inançlarımızı, pratiklerimizi ve geleneklerimizi şekillendirip yaşadığımız uzaylar, yaşayan kültürler... Son olarak Vandana Shiva'nın dilinden düşürmediği sürdürülebilirlik kelimesinin önümüzdeki yıllarda en çok duyacağımız kelimelerin başında geleceği kehanetinde bulunuyorum. Zira tohumları kısırlaştırmaya, yiyeceklerin genetiğini bozup değiştirmeye, su, toprak ve hatta hava gibi enerji ve yaşam kaynaklarımızı geri dönüşümsüz bir şekilde yitirmeye bu hızla devam edersek eğer, yaşamı sürdürebilme çabasının, geleceğimizin -tabi eğer bir geleceğimiz varsa- temel meselesi olacağı aşikar da ondan... Sürdürülebilir bir yaşam önerilerini ciddiye almamızın zamanı geldi de geçiyor bile! Suguamish kabilesinin reisi Seattle'ın 1848 tarihli konuşmasından."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/tanrisiz-din-umutsuz-mutluluk", "text": "Tanrısız din olur mu, ya umutsuz mutluluk? Cevap veriyorum: Pekala evet... Bergson, Durkheim gibi felsefeciler, sosyologlar elbette benim gibi son soruyu en başta sormazlar, onlar öncelikle dinin tanımını yapmakla, ne olup ne olmadığını tespit etmekle başlarlar işe. Din, doğanın zekanın yıkıcı gücüne karşı bir savunma tepkisidir, din zekanın, ölümü kaçınılmaz olarak tasarlamasına karşı doğanın bir tepkisidir... Hayvanlar bilmez belki ama insan ölmek zorunda olduğunu bilir çünkü. Ama yaşamak için geldiği bu dünyada, bu biliş, pek de hayırlı bir biliş değildir. Daha doğrusu yaşam enerjisiyle beslenen doğanın amacına uygun değildir. İşte bu yüzden ölümden sonra da yaşam vadeden, toplumsal hareketleri belirleyen bir dine ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyacı Tanrı veya Tanrılar da karşılayabilir, Tanrılarla pek ilgilenmeyen inançlar da. Sözgelimi Budizm, dünyanın varoluşunu bir olgu olarak aldığından, insana nereden geldiği ve sonu konusunda hiç kaygılanmamayı ama, arzuyu yok etme ve tek başına meditasyon ile özdeşleşen kurtuluşu, hiçbir tanrının yardımı olmadan yalnızca kendi içinde bulmak için bu kaygılardan uzaklaşmayı salık veren ve tanrıların var olup olmadıklarını bilmek sorunuyla ilgilenmediği için ateist olan Budizm. Ya da doğanın simgelerini okumak üzere yola çıkarak, insana daha kolektif bir yaşam biçimi veren, kişiler-dışı tanrılar yaratan, hataları kabul etse de günaha dair hiçbir düşüncesi olmayan Paganizm. Söz Paganizme gelmişken, son günlerde kafamı kurcalayan bu tür soruların kaynağı olan Paganizmin Dehası adlı çalışmayı atlamak olmaz. Fransız antropolog Marc Auge -ki hafızası kuvvetli okur onu Türkçeye çevrilmiş Unutma Biçimleri adlı kitabıyla hatırlayacaktır- özellikle Hıristiyanlığın baş düşmanı olan Paganizm ekseninde tüm inanışları kapsayan etkileyici bir dinler tarihi yorumu yapıyor, diyebilirim. Paganizm ve tektanrılı dinler karşılaştırmasından, tarihi, felsefeyi, popüler kültürü ve elbette siyaseti de içeren dikkat çekici bir yorum sunuyor Auge. Buna göre günahın ne olduğunun bilinmediği, bugün doğaüstü dediğimiz şeyleri doğal karşılayan, hatta doğaüstüne dair hiçbir fikri olmayan, Tanrı düşüncesiyle ise hiç mi hiç ilgilenmeyen bir sistemde yaşadığımızı düşünmek, ya da o kadar ileri gitmeye de gerek yok, böyle bir sistemin bir zamanlar bir yerlerde var olduğunu bilmek! Kuşkusuz ilginç geliyor... Bize ilginç gelen bu bilgi, bazılarını da kızdıracaktır hiç şüphesiz. Zira onlar, günümüzde tıkır tıkır işleyen çarkların temelinde, bugünden ümidini kesmiş, hiç olmayacak bir geleceğe bir mesih, bir mucize beklentisiyle bağlanan, medet uman, popüler kültürün artıklarıyla beslenen ve mutluluğu ancak ötedünyada bulma umuduyla yaşayan kitleler olduğunun fena halde farkındalar. Kendini bu tür varoluş biçiminden sıyırmaya çalışan ateistlerin nasıl bir donmuşlukta, hareketsizlik noktasında kısılı kaldıkları ise cabası... Ague, dinin sınırlarını kurcalayarak başlıyor işe. Dinsel olgunun çeşitliliğinden, kuramlarından hem politik hem defelsefi ve toplumsal düzlemde söz ediyor. Din ve kutsal arasındaki bağıntıları da, büyü ve felsefe arasındaki dinin konumunu da masaya yatırıyor. Bu bağlamda en dikkat çekici ilişki ise elbette din ve ideoloji arasındaki ilişki. Burada, bugün ölümünü kutladığımız ideolojiler değil, tarihin belirli bir anında ve yerinde egemen düşüncelerin mantığına gönderme yapan bir kavram olarak ideolojiden söz ediliyor. Kuşkusuz sancılı bir ilişkidir bu. Zira ideoloji toplumsaldır, tıpkı bireyin de anlaşılamaz biçimde toplumsal olduğu gibi, oysa din en önemli etkinliğini bireysel olmasından alır. Bu noktada Paganizmin Dehası, Nietzche, Bataille ve Freud gibi isimlerin din ve toplum bağlamında ayrıksı bireysel tutumlarına odaklanır. Yazarın bu üç isim üzerinden din, toplum ve ideoloji ekseninde yaptığı okumayı, gözden kaçırmamanızı salık veririm. Bütün bunların nihayetinde tazeliğini, güncelliğini koruyan ve insanlıktan net bir cevap bekleyen oldukça önemli bir soru sorarak çalışmasını bitiriyor Marc Ague: Dinin işlevinin, beklenmeyeni açıklamaktan daha çok, yaşamın normal akışını devam ettirmek olduğunu mu düşünmek gerekir ya da başka bir deyişle, dinin, ritüele ve bunun da ötesinde, bize, ne tanrıların ne de Tanrı'nın olduğu laik bir kutsallık anlayışının habercisiymiş gibi görünen bir pagan din anlayışına indirgenmesine mi öncelik vermek gerekir? Tanrısız dini, umutsuz mutluluğu bugün bizim için hayal etmek kolay değil. Yanıt, kuşkusuz hayatlarımızı ve dünyayı değiştirecektir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/tastan-dus-cikaran", "text": "Elimde üç Tanpınar kitabı, birini alıp birini bırakıyorum, sonra yine tekrar... Kapı Yayınları hemen hemen aynı anda çıkarmış bu üç incelemeyi. Bir Tanpınar Kitaplığı kurma isteğiyle... Handan İnci'nin Tanpınar Zamanı-Son Bakışlar, Besim F. Dellaloğlu'nun Modernleşmenin Zihniyet Dünyası-Bir Tanpınar Fetişizmi ve İbrahim Şahin'in Haz ve Günah-Bir Tanpınar Yorumu... Bir tanesini bitirip diğerine geçecek sabrım yok, merak içimi kemiriyor, ne demişler, nasıl yorumlamışlar, Tanpınar'a nereden yaklaşmışlar... Sevdiğimiz yazarlara dair yapılan incelemeler, yazılan eleştiriler ilgilendirir, çoğu zaman heyecanlandırır ya bizi, Tanpınar'a gelince iş başka. Yılların tereddüdü, kelimelerin tam anlamıyla tanımlanamazlığı arasında gidip gelen bir sarkaç; ne sağa ne sola, ne doğuya ne batıya, ne düşlere ne gerçeklere meyleden, sadece içine içine akan, edebi bir nehir gibiyken Tanpınar, bir nefes durdurur hep bizi. Tanpınar Kitaplığında gezinmeyi sürdürüyorum. Besim F. Dellaloğu Modernleşmenin Zihniyet Dünyası'nda, Tanpınar'ın kişiliği, sanatçı duruşu ve eserleri ekseninde Türk modernleşmesinin tartışmalı yüzünü, tartışmalı bir şekilde ele almış. Tanpınar ile ilgili bir kitap yazma niyetinin Türkiye ile ilgili bir kitap yazmakla sonuçlandığının altını çizen Dellaloğlu, Tanpınar Türkiye'dir diyerek, cümle tartışmaya hepimizin dikkatini çekiyor ister istemez. gelenek ve moderni beğenilerinde biraraya getirebilmiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/tatile-cikma-yasagi", "text": "Tatilin alternatifi ise gezmektir bence. Gezmek, görmediği yerleri görmek, gittiği yerin yapısına, kapısına dokunmadan, onu bozguna uğratmadan, kendi değerlerini dayatmadan gözlemek, bir parça da olsa söz konusu yerin, mekanın ruhunu kavramaya çalışmak. Yoksa sedir ormanlarının farkına varmadan Antalya'da olmanın, 363 güzel evi görmeden Ayvalık'ta yürümenin, Ege'nin belki de en güzel köyü olan Şirince'ye girmeden Selçuk'tan geçmenin, Dalyan deltasında sandalla gezmeden Köyceğiz'i görmenin, ne anlamı olabilir ki? Örneklerimi Ege ve Akdeniz'den vermemin sebebi, buralardaki tatil sezonunun tam ortasında olmamız değil elbette, son birkaç gündür sayfalarını karıştırdığım Ege ve Akdeniz'de Yapmanız Gereken 101 Şey adlı kitabın etkisi... Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey serisini İstanbul ve Türkiye kitaplarından biliyorduk. Serinin yazarı Akdoğan Özkan şimdi de Ege ve Akdeniz e çevirmiş rotasını ve kalemini. Bu serinin kitapları emir kipinde olması dolayısıyla her şeyden önce okuru rahatsız eden bir üsluba sahipler. Her ne kadar çalışmaktan ve tüketmekten serseme dönenleri şunu yap, bunu yap diyerek sarsmak ve kendine getirmek istiyor gibi görünse de yine de okur egosunu sarsıyor ister istemez bu üslup. Ancak bu rahatsız edici üslubu görmezden gelip, kitabın doğa-tarih-insan sever yanına odaklanıp iyi niyetli önerilerine kulak verebilirseniz, tatilin bu çağdaki tek alternatifi gezmeye dair iyi bir rehber edinmiş oluyorsunuz. Aşk-Meşk, Flora-Fauna, Foto safari, Gizem, İnanç, Kültürel rotalar, Macera, Mağaralar, Off-Road, Sualtı, Suüstü ve Tekne keyfi olmak üzere on iki ana bölüme ayırmış çalışmasını Akdoğan Özkan. Okurunu bir milli parkta yaban hayatına karışmaktan bir orkide çeşidini görüntülemeye, bir dağ başında inzivaya çekilmekten tatlı bir çavlanın içinden geçmeye geniş bir yelpazede alternatif keşif gezilerine çağıran kitapta önerilen yerlere dair kısa ama doyurucu bilgiler verilmiş. Özkan'ın önerdiği yerlerde nerede kalınır, nasıl gidilir, kimlerle iletişime geçilir gibi sorular kalmıyor aklınızda, eğer bu kitabın rehberliğini kabul ediyorsanız hedef belirlemeniz, keyfinizi yoklamanız yeterli oluyor. Türkiye'nin batı sahilleri yüzlerce yıllık ıssızlığından uyanıp kalabalıklarla buluşuyor. Gelenlerin çok büyük kısmına gezginden çok tüketici demek daha doğru olur. Elinizdeki kitabı batı sahillerimize egemen olan bu anlayışın uzağındaki gezilerinize az da olsa kılavuzluk etmesi için kaleme aldım. Bizleri birer tüketici olmaktan, sahillerimizin ve doğamızın aktivistleri olmaya doğru iten bir sürece bir nebze katkısı olsun diye... Çanakkale'den Anamur'a kadar uzanan coğrafyada, yayılıp yatmak dışında yapılabilecek çok sayıda aktivitenin varlığını hatırlatmak istedim. Bu ülkenin sahip olduğu tarihi, kültürel ve doğal değerleri vicdanımızla da hatırlayalım istedim. Akdoğan Özkan'ın bu kitabı hazırlama amacının hedefini bulması, içimizde uyuttuğumuz gezginlerin, doğa-kültür-tarih severlerin, değerbilirlerin uyanmasına yol açması, umuduyla..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/tekinsiz-elestiride-edebiyat-ve-endise", "text": "Yeni bütünlükler yaratma, rastgele beğeniler geliştirme, ileriye doğru hareketi tümden yadsıma ihtiyacı duyan, metne karanlığın yüreğine doğru koşulsuz bir yolculuk vesilesi gözüyle bakan modern yazar ve onun, Edward Said'in deyişiyle, tarihsel ya da filolojik araştırmacılığın geleneklerine, sağduyuya dayalı uzlaşımlarına dayalı olmayan eleştirisi. Yani tekinsiz eleştiri. Edebi dilin gerçek doğasına en derinden nüfuz ettiği an'ın tam da kurduğu mantığın çözüldüğü an'a denk geldiği tekinsiz eleştiriye Türkiye'de en yakın duran isimlerden Nurdan Gürbilek... Onun okumasını yaptığı eserlerle kurduğu ilişkiden biz okurlara yansıyan kuvvetli etki, zihnimizde açtığı hava koridorlarının okuma deneyimimizdeki geleceğini garantileyen duruş belki de Gürbilek'in tekinsizliğinden ileri gelmektedir. Ve en önemlisi de kendi anlamına, diline, dengesine, yazınsal yapısına sahip olan bir eleştiri yatağı kurmasından, kurabilmesinden... Nurdan Gürbilek, Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün bu yılki sahibesi. Ödülün ilk sahibesi, çağdaş Türk şiirinin günümüzde ulaştığı düzeyi yansıtma niteliği, şiire verdiği emek ve son yıllarda kendi şiirinde yarattığı yenilikler nedeniyle Gülten Akın, ikinci sahibi edebiyatımıza kazandırdığı birbirinden önemli romanları, bu romanlarda ortaya koyduğu özgün üslubu nedeniyle İhsan Oktay Anar'dı, hatırlatmak gerekirse. Bir şair ve bir romancının ardından bu yılki ödülün eleştiriye gelmesi anlamlı; özellikle de en çok eleştirinin yokluğu ve varlık şekilleri üzerinde kafa yorduğumuz bugünlerde... Ödül, Türkiye'de edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım nedeniyle veriliyor Nurdan Gürbilek'e. Ödül bu anlamda Gürbilek'in kurduğu eleştiri sistemine olduğu kadar edebiyatımızdaki endişe kavramına da dikkatimizi çekiyor. Nurdan Gürbilek'in 2008 yılında yayımlanan Kör Ayna, Kayıp Şarkında yer alan denemelerin ana ekseniydi endişe. Doğu-batı sorununa doğan modern Türk edebiyatının huzursuzluklarına, anlatmanın sancıları üzerine yoğunlaşan bu denemelerde Gürbilek, batılılaşma, ulusal kültür, kültürel kimlik gibi kavramlar etrafında dönen sorunların yazarlar için içsel bir endişeye dönüşüm sürecine ışık tutuyordu. Gürbilek'e göre toplumun zaten bütününe yayılan bu endişe yazar için giderek bir ruhsal işkenceye dönüşür ve bu işkence, anlatma çabasını derinden etkiler. Kadın okur, erkek yazarla, Osmanlı-Türk romanının erken örneklerine damgasını vuran etkilenme endişesine odaklanır yazar. Bu dönem romanlarında, aşk romanlarına tutkun olan, okudukça etkilenen ve söz konusu romanların tesiriyle kimi zaman gülünçleşen, kimi zaman da tüm yaşamı altüst olan kadınlar cirit atmaktadır. Gürbilek'e göre bu durumun temelinde, dönemsel olarak kadın okur nüfusunun artması değil, erkek yazarların roman yazarak kadın gibi edilgenleşme, batılılaşma, züppeleşme endişelerini kadın okur karakterlerine yansıtmaları yatar. Kadınsılaşma Endişesi bütün bunlarla gelir, Türk yazar Batılılaşmaktan korkmakla, batılıların icat ettiği bir edebi türde eser veriyor olmanın çelişkisini yaşamaktadır. Bundandır ki tüm romanlarda efemine züppeler ortalıkta cirit atmaktadır. Gürbilek bu noktada iyi yazarlar kaygısız olanlardan ya da endişeyi roman başladığında çoktan savuşturmuş olanlardan değil, roman boyunca taşıyabilenlerden, bir başka deyişle romanı endişenin sahnesi sahnesi kılabilenlerden çıktı tespitini yapar. Ve Halid Ziya'nın Aşk-ı Memnusu ile Mai ve Siyahını, Tanpınar'ın Huzurunu işaret ederek, bu eserleri endişenin vazgeçilmez bileşeni olan tereddüde roman boyunca katlanabildikleri için, roman türünün bünyesine uyan ilk önemli yapıtlar olarak kabul eder. Oğuz Atay'ın, Leyla Erbil'in ve Vüs'at O. Bener'in yapıtlarını da endişeyi metnin esas malzemesine dönüştürebildikleri için ayrıntılı bir biçimde ele alır. Doğu-Batı ekseninde endişe, toplumumuzun da, onun yarattığı edebiyatın da kuşkusuz temel meselesi, ancak Kör Ayna, Kayıp Şark, bu konuyu kendine mesele eden pek çok çalışmadan farklı olarak, ele aldığı yapıtların ekseninden çıkıp kendini yapıtlaştıran, var eden bir eleştiri alanına dönüşüyor. Tıpkı, Yer Değiştiren Gölge, Ev Ödevi ve Mağdurun Dilinde yani diğer Nurdan Gürbilek çalışmalarında olduğu gibi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/tepenin-ardinda-ben-varim", "text": "Kötülük yabancılaşmadır, kötü de yabancı... Kutsal kitaplarda yazar bu hikaye, ama onların da ötesinden gelmiştir aslında. Ruh ışıklı olduğu kadar korkulu, gölgeli de bir şeydir ya, işte bu onun gölgelerde yarattığı ve içinden bir türlü çıkamadığı en eski hikayedir. Bilinçdışı korkularımızı başkalarına yansıttığımız malum. Huzurumuzu bozan bir başkalıktan aslında bizzat kendimizin mesul olduğunu kabullenemeyiz ve suçu üstümüzden atmak için her türlü yolu deneriz. Bunun için bulduğumuz en başat ve neredeyse değişmez yol ise günah keçisi yaratmaktır. Tarihe dönüp bakacak olursak, zavallı bir keçiyi gerçekten alıp elimizi başının üstüne koymak suretiyle işlediğimiz günahları ona aktardıktan sonra hayvanı kestiğimizi ya da çöllere bıraktığımızı ve ardından rahat bir oh çektiğimizi, sıklıkla görürüz. Tanrı'nın halkı, kutsal olmayanı dışarı atarak kutsallığını korur. Böylece Tanrı teskin edilmiş, toplumun, topluluğun içindeki kötülüğün de izi silinmiş olur. 'Günah keçisi', kurbanlık hayvanlardan farklı din mensuplarına, ulusal düşmanlardan uzaylılara kadar çeşitli şekillerde zuhur eder. Ama değişmez, hiç değişmez, 'o' ya da 'onlar' hep bizim günah keçimizdirler. Bu noktada ruhsal evrim açısından aşamadığımız, bir türlü üzerinden atlayıp da geçemediğimiz evrimsel bir duvar çıkar önümüze: Öteki olarak ben. Öteki olarak ben'i tanımak istemeyiz biz. İçimizde, en derinimizde fokurdayıp duran ateşleri, o ateşin içinde kaynayan iblisleri bir başkasına atfetmeyi severiz, onları kabullenmek yerine tepenin, duvarın ardında olduğunu sandıklarımızla savaşmayı seçeriz. Festival festival dolaşıp ödüle doymayan Tepenin Ardı işte bu söz konusu duvar üzerinde dans eden bir hikaye. Julia Kristeva yabancılık deneyimine esasen üç farklı şekilde karşılık verdiğimizi söyler; din, sanat ve psikanaliz. Film işte bu üç karşıtlığı yanına alarak, öteki ben'i tanımama konusundaki inadımıza odaklanmış. İnat, kutsal inadımız, kutsal yapımızı muhafaza etmek anlamındadır, yabana atılamaz, öyle içimizden kolay koyla sökülüp atılamaz. Mitolojik bir anlatının içinde dolaşıp dururuz evet, ama masalsı dokusunu kaybetmeyen bu hikaye tıpkı filmde olduğu gibi günümüzde de oldukça hummalı bir şekilde yaşanagelir. Sistem ölüm içgüdüsü pompalayıp durur, huşu duygumuzun yerini korku, canavarlık ve şiddet dolu çarpıcı haberlerle, seyirliklerle ve okumalıklarla ikame ederek, derin kafa karışıklığımızı istismar eder. Film öncesinde ve sonrasında okumak için rehber kitap: Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Richard Kearney."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/turkiye-nin-kadinlarini-nasil-bilirdiniz", "text": "Türkiye'nin Kadınları ve Folklorik Özellikleri, neresinden bakarsanız bakın ilginç bir kitapla karşı karşıyayız bu hafta. Kaleme alındığı tarih de, yazarı da, içeriği de son derece ilginç ve ilgi çekici... 1800'lü yılların sonunda Batılı bir kadın tarafından kaleme alınmış. Lucy M. J. Garnett, yıkılmaya yüz tutmuş Osmanlı coğrafyasını kelimenin tam anlamıyla karış karış gezerek, bu coğrafyanın kadınlarına dair her şeyin, deyim yerindeyse, haritasını çıkarmış. Gelenekleri, görenekleri, aile hayatları, ev işi gündelik uğraşları, ritüelleri, batıl inançları, hurafeleri, çocuklarını yetiştirme biçimleri, eğlence anlayışları hatta sanatları ve edebiyatları. Kulağa imkansız gibi gelen bir çalışma söz konusu burada. Osmanlı gibi devasa bir İmpatorluğun o kafa karıştırıcı kozmopolit yapısı içinde neresinden girilir, kimin, hangi etnik kökenin neresinden tutulur ki, demeyin. Türkiye'nin Kadınları ve Folklorik Özellikleri aslında konunun uzmanları tarafından çok iyi bilinen, uzun süredir yararlanılan bir kaynak kitap ve yazılışından 120 yıl sonra Türkçede. Lucy M. J. Garnett aslında işin kolayından başlamış yani kadınları öncelikle dinlerine göre; Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi olarak üçe ayırmış. Bu üç başlık altında da Hıristiyan kadınları, Valah, Rum, Ermeni, Bulgar ve Frenkler, Yahudi kadınları Yahudi ve Dönmeler, Müslüman kadınları ise Kürt, Çerkes, Yörük, Arnavut, Tatar, Çingene ve Osmanlı kadınları şeklinde kategorize ederek incelemiş. En baştan söyleyeyim, tüm çalışmaya batılı, oryantalist bir bakış açısı hakim ama Garnett'i döneminin diğer batılı araştırmacı-yazarlardan ayıran bazı önemli özellikleri var: Önyargılara saplanmamış bir yazar duyarlığı ve incelediği şeylere karşı kabullenmeye yönelik bir sevgi gibi. Ancak bütün bunların yanı sıra ister Rum, ister Yahudi isterse de Osmanlı kadını olsun incelediği, hepsine eşit mesafede durmayı başarmış. Örneğin, Rum kadınlarının Hıristiyanlıktan ziyade pagan inancı çerçevesinde gündelik hayatlarını yaşadıklarını, Osmanlı harem hayatının zannedildiği gibi, bir köşede ipeklerle bezeli vaziyette boş boş oturan ve tek dertleri yemek yemek olan kadınlardan mürekkep olmadığını ya da Arnavut kadınlarının sertlikleri ve hatta vahşilikleriyle bölgelerinin tarihinde önemli bir rol oynadıklarını büyük bir açık yüreklilikle dile getiriyor. Üstelik belli ki Garnett, herhangi bir topluluğa dair kültürel bir araştırmanın öncelikle kadınlardan geçtiğinin bilincinde. Toplumsal yaşama damgasını vuran sonsuz ayrıntıya sahip kültürel ve dini ritüellerle, kökenleri çok derinlerde yatan batıl inanışlarla, her nevi mücevherat, rengarenk kumaşlar ve süslerle bezeli, olağanla olağanüstünün iç içe geçtiği düş gibi hayatlara götürüyor bizleri Türkiye'nin Kadınları ve Folklorik Özellikleri. Yazarın ele aldığı kadınlar hangi dinden, hangi etnik kökenden olursa olsun, var oldukları coğrafyaya, bu coğrafyanın tarihine, irsi özelliklerine ve dönemin siyasal ve toplumsal yönelimlerine göre değerlendiriliyor. Bu yörede yaşayanlar ırklarının en sevilmeyen özelliklerini taşırlar gibi cesur yargıların yanı sıra ele aldığı tüm folklorik özellikleri tamamen kapsayıcı bir anlayışla dile getiriyor Garnett, ona göre hemen tüm folklorik özelliklerin, batıl inançlar ve hurefelerin bile kökeninde insanların içinde var olduğu doğa yatıyor. Doğaya ve insanlara bakıp yaratılan mitler zamanla dini, toplumsal eğilimleri doğuruyor. Görülüyor ki Garnett, üstün ırkın tartışıldığı, uluslaşma hareketlerinin başladığı ve iki büyük dünya savaşına gebe bir zamanda çağdaşlarından son derece farklı görüşlere sahip. Lucy M. J. Garnet'in dili son derece akıcı ve sade. Ne yaşadıysa dolaysız bir şekilde yazmış gibi görünüyor. Halk efsanelerinden, sokak manilerinden, büyük destanlardan hatta çeşitli dualardan beslenen çalışması, öyle keyifli ayrıntılarla, bu coğrafyaya ait adetlere dair bugüne kadar hiçbir yerde okuyamayacağımız öyle ilginç anekdotlarla dolu ki, konuyla özel olarak ilgilenenler başta olmak üzere, tüm okurların kütüphanesinde yer alabilecek bir kaynak diyebilirim. Hatta bir adım ileri gidecek olursam, toplumsal ve kültürel çalışmalar bir yana, edebiyata bile esin kaynağı olabilecek nitelikte. Benden söylemesi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/turkiyenin-kismeti-bir-gun-gokten-dusuverir-mi", "text": "\"... zor kararlar, değiştirici kararlardır. Oysa kimin cumhurbaşkanı seçilebileceğine karar vermek az çok kolaydır, evet. Ve nice belirsiz durumun bu kararla çözümlenmeyeceği bellidir. Nedir belli olmayan? Hayat pahalılığının önümüzdeki yıllarda ne ölçüde artıp halkın daha ne gibi darboğazlardan geçeceği belli değildir. Eğitimde, sağlık hizmetlerinde, kısacası yaşama koşullarında fırsat eşitsizliğinin daha kaç yıl sürüp gideceği belli değildir. Önümüzdeki yıllarda kaçımızın özgürlüğünü yitireceği belli değildir. Ve şu sırada özgürlüksüz olan kaçımızın daha kaç yıl özgürlüksüz kalacağı belli değildir. Milletin olan mecliste, yığınlardan yana çıkanların ne zaman çoğunlukta olacağı belli değildir. Yok yok, şu anda değil, Sevgi Soysal tam 41 yıl önce söylüyor bunları! 13 Nisan 1973 yılında Yeni Ortam Gazetesi'ndeki köşesinde konu ediyor. Türk aydını şüphesiz ki Sevgi Soysal'dan önce de bekliyordu kısmetini, Soysal'dan 40 yıl sonra da bekliyor. Ve pekala hala biliyor bunun, bir gün gökten düşecek bir altın top olmadığını. Geldiğimiz noktada düşünmekten, yazmaktan, beklemekten başka bir yol bulunamadığı da aşikar tabii... Soysal'ın şimdi bugünün gündemine tam olarak denk düştüğü için yukarıda küçük bir alıntısını yaptığım gazete yazılarında, bu denk düşme hali parmakla sayılacak gibi değil. Sevgi Soysal, \"Turist değilim, inanın\" başlığıyla giriş yaptğı köşe yazılarına çok değil, bir ay sonra veda edecek ve Yenigün gazetesi'ndeki o meşhur \"Hatice Hanım Ve...\" dizisine başlayacak. Türkiye siyasi tarihinin neredeyse hiç bir dönemine yabancı gelmeyen bir baskı ve ümitsizlik ortamında yazıyor Sevgi Soysal, bugüne ne kadar da benziyor, diye şaşıramayacağımız kadar benziyor. Bugünden tek farkı var, içinde aydın ümidi taşıyor. Belki çoğumuzun yavaş yavaş kaybetmeye başladığı bir reflekse sahip, yorgunluğundan, öfkesinden, çaresizliklerden yazarak kurtulabileceğini düşünüyor. Üstelik çok ama çok erken bir kadın duyarlığı taşıyor. Sevgi Soysal'ın 12 Mart 1971 askeri müdahelesinin ardından çeşitli gazetelerde kaleme aldığı köşe yazılarından mürekkep Türkiye'nin Kalbi, Kabul Günleri'ni günlerdir elimden bırakamıyorum. Tante Rosa'yı yaratırken kadınlığın vahşi içgüdüsel doğasına sakınmasızca değebilen, Yürümek ile işin dozunu arttıran, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde Ankara'nın gündelik hayatı üzerinden 12 Mart'la hesaplaşan Sevgi Soysal'ı bütün açıklığıyla, şeffaf bir camın ardında görüyorum bu yazıları okudukça. Samimiyeti iç yakıyor, sağduyusu büyülüyor, her şeye rağmen yazdıklarından taşan ümidi, hadi açık açık söyleyeyim, kahrediyor. Ama bu derleme bir yandan da Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden birini hem daha yakından tanımaya hem de yakın siyasi ve kültürel tarihimize capcanlı bir zihnin ışığıyla bakmaya yarıyor. Sevgi Soysal'ın kendinden öncekilerden devraldığı ve geleceğe miras bıraktığı aydın-edebiyatçı ümidi ve duyarlığı, kuşaklar boyu kırıla kırıla geldi bugüne. Bu ümidi tekrar hatırlamak, iyi geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/usta-beni-oldursene", "text": "Doğru dedim önce, haklısın, öyle. Ama içime sinmeyen bir şey vardı. Bu kitap özelinde düşünecek olursak, ortada edebiyat yoktu ki, eleştirisi olsun. Bir eleştirmen olarak içime çöken yılgınlığı düşündüm. Eleştiri için en büyük eziyet, herkes okuyor, kitap çok satıyor diye edebiyat diyemeyeceğimiz metinleri eleştirmek zorunda kalmak, sonra da zamanla bundan vazgeçmekti. Ben de çoktan vazgeçmiştim, bu türden kitapları okumaktan da eleştirmekten de... Kendimce bir karar almış, piyasa işlerini, piyasaya bırakmıştım. Ama bir hortlak gibi tekrar tekrar çıkıp duruyorlardı önüme. Böyle sıkkın, ayrıldım arkadaşımın yanından... Sonra kendi kendime, demek ki dedim, piyasa için bile olsa öyle kötü bir şeyler yaratınca, eleştiri bıraksa da yakanızı, insanlar, okurlar bırakmıyorlar. Kendi bakış açıları, bilgileri çerçevesinde sizi alaşağı ediveriyorlar. Yapacak bir şey yok! Üstelik burada düşünülmesi gereken bir şey daha var. Çok önemli bir şey. İnsanların yazıyla kurdukları ilişki internetle, sosyal medya ortamlarıyla giderek değişiyor, yazıyla aramızdaki mesafe kısalıyor. Böyle bir ortamda bir yazarın öyle ya da böyle piyasa desteğine güvenerek hareket etmesi artık tam anlamıyla, mümkün değil. Çünkü artık hikayenizi sunacağınız ortamı kontrol etmeniz, nabzını tutmanız mümkün değil. Eski işleyiş devam ediyor gibi görünse de, onun dışında hareket eden bir şeyler var. Hiç olmadık birileri çıkıp kendi ortamında yazar, o dalga dalga yayılır, bir de bakarsınız size kadar ulaşır. Belki yerinde belki yersiz, belki haklı belki haksız, ama başınıza gelmeyeceğinden artık emin olamazsınız. Sözün kısası, yazarın da, eleştirmenin de kollaması gereken bir varlık haline geldi, \"düşündüklerini yazan ve bunu yayan-okur\". Vicdanın da ötesinde bir vicdana, ahlakın da ötesinde bir ahlaka, samimiyetin de ötesinde bir samimiyete zorlanıyoruz sayelerinde. Bu sınavdan bence çok kişi kalır, kalan sağlar bizimdir! Bir okur olarak, bir yazarın anlattığı dünyaya kurgu da olsa gerçek de olsa inanmak isterim - ya da daha doğrusu yazarın beni yazdığı kelimelere inandırabilmesini isterim. Bir yazarın, özellikle de tarihi bir roman yazma işine girmiş bir yazarın, konunun temellerini sağlam atması gerektiğini ve yazdıklarının inanadırıcılığını yitirmemesi için dikkatli adımlar atması gerektiğini düşünüyorum. Umberto Eco'nun romanlarını, gerçekleri sorgulama ihtiyacı duymadan, romana kendimizi kaptırıp okuyabiliyorsak demek ki bizi içine çektiği dünyaya inanıyoruz. Bu nedenle, Elif Şafak'ın kitabındaki tarihi yanlışlıkların bu kadar dikkat çekmesinde, bir yazar olarak anlatım tarzıyla okura karşı inandırıcılığını yitirmiş olmasının payı olabileceğini düşünüyorum. Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın, ateş de pay alır kendine soğuktan."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/vampirizmle-ilgili-soylenecek-ne-kaldi", "text": "Film biter bitmez anlamıştım bundan sonra Guillermo Del Toro'nun gönlümde hep ayrıcalıklı bir yönetmen olarak yer alacağını. Pan'ın Labirenti öylesine esin dolu öylesine dokunaklıydı... Ve hepsi bir yana yönetmen gerçekle hayal arasında yürüdüğümüz o ince çizgiyi; o tekinsiz, o büyülü bıçak sırtında durma halini öylesine derinden kavramıştı, bunu da sinema diline öyle etkileyici biçimde aktarmıştı ki... Bunu bir edebiyatçı yapabilir diye içimden geçirdiğimi ve filmi bir romana benzettiğimi çok iyi hatırlıyorum. İşte o yüzden Guillermo Del Toro'yu bir yazar olarak karşımda görünce hiç şaşırmadım. Chuck Hogan'la birlikte kaleme aldıkları Ölümcül Tür Üçlemesinin artık cılkı çıkmış bir vampir hikayesi olması bile beni durduramadı. Üçlemenin Türkçeleşmiş ilk iki kitabı olan Ölümcül Tür ile Düşüşü arka arkaya bir solukta okudum. Del Toro ile Hogan bu üçlemeleriyle okura artık yazacak ve söylenecek ne kaldı ki diye sorduran vampirizme, yeni değilse de geliştirilmiş bir yorum getirmeyi başarmışlar her şeyden önce. Vampirizmi bir tür virüs, bir tür hastalık olarak ele almışlar ve böylelikle Del Toro'nun Cronos adlı filminde ortaya çıkardığı bu düşünceyi bu üçlemeyle daha da geliştirmişler. Macera-gerilim türünün tüm gerekleriyle başlayan hikayemiz, vampirliğe bir hastalık olarak mantıklı bir şekilde yaklaşıp nihayetinde de fantastiğe inandırıcılığını kaybetmeden kayıyor. Şöyle ki; her şey bir Boeing 777'nin JFK Havaalanı'na indikten hemen sonra gizemli bir şekilde durmasıyla başlıyor. Duran, tüm elektrikleri sönen, içinden çıt çıkmayan bir Boeing 777, yani hem teknik hem teorik olarak imkansız bir şey... Yapılan ilk incelemelerden sonra, 11 Eylül travmasını, terör paranoyasını aşamamış Amerikan bilinci olayın biyolojik bir saldırı olabileceği düşüncesiyle devreye Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi'ni sokuyor ve böylelikle de kahramanımız Doktor Eph Goodweather'la tanışmış oluyoruz. Eph'in, dünyaya dair New York'tan başlatılan bir vampir saldırısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlaması, olayın gerçekdışı açıklaması nedeniyle, biraz vakit alıyor tabii. Profesör Strekian, İkinci Dünya Savaşı'nda bir Nazi toplama kampında yaşam mücadelesi verirken karşılaşmıştır vampirizmle. Kamptan ve savaştan canını kurtarsa da bu şerle mücadele etmeye hayatını adamıştır. Ancak kaderin onu New York'ta bir rehineci dükkanına sürüklemesi, orada yıllarca saklaması boşuna değildir. Çünkü son ve en büyük savaş bu şehrin sokaklarında verilecektir. Strekian, gizemli uçak olayını takiben, New York'tan tam olarak gözlenen güneş tutulmasının da etkisiyle harekete geçer. İlk işi uçakta öldüğü zannedilen yüzlerce kişinin aslında ölmediğini Dr. Eph Goodweather'a anlatmaya çalışmak olur. Eph, ölülerin ölü olmadığını fark etmiştir, ama onları yakarak ya da başlarını keserek yok etmek, yok ettirmek, modern zamanlarda, akıl çağında yaşayan bir bilim adamı için neredeyse imkansızdır. Ki bu imkansızlık insanlığın büyük sonunu da hazırlayacaktır. Birkaç gecede New York sokaklarını, birkaç haftada da hemen hemen tüm dünyayı sarmaya başlar vampirler. Kanlarını içtikleri insanlara, vampirliği bir virüs gibi bulaştırmaktadırlar. Ancak kahramanlarımızın önündeki en büyük engel insanı bir gece içinde vampire dönüştüren, kanla beslenen bu virüs değil, bu virüsü kabullenememektir. Ölümcül Türde nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını anlayan ve ilk kayıplarını veren kahramanlarımız Düşüşte gerçek savaşlarını başlatırlar. Karşılarında şimdi açıktan açığa duran Efendi ve ona yozlaşmış istekleri doğrultusunda insanlık adına yol gösteren süper-zengin Eldrich Palmer vardır. Vampirlerle savaşmada insanlığın elindeki en büyük koz olan gizemli bir kitabı ele geçirme mücadelesi ve kötülüğün kaynaklarına doğru mistik bir aydınlanma çabası Düşüşe damgasını vurur. Profesör Strekian'nın gizemli geçmişini öğrendikçe vampirizmin tarihin derinliklerinde yatan gerçekliğiyle yüzleşmeye başlar kahramanlarımız. Hogan ve Del Toro bu noktada insanlığın ortak bilinçaltında yatan kötülüğü ve onun gerçekliğini kurcalar. Mite dönüşen gerçeği, folklore dönüşen olguyu kısacası asla yok olmayan korkunun kaynağını... Dünyanın her yerindeki insanların içine, derinlere işlemiş, bütün ülkelerin ve milletlerin ortak korkuları hastalık, salgın, savaş, hırs. Anlatmak istediği şuydu: Ya bu şeyler yalnızca batıl inanç değilse? Ya birbirleriyle doğrudan ilişkideyseler? Bilinçaltlarımızın birbirleriyle ilişkili, ayrı ayrı korkuları değil ya geçmişimizde gerçek kökleri varsa? Başka bir deyişle, ya bunlar ortak mitler değil de ortak gerçeklerse? Haşere imha uzmanı Fet'in sorduğu bu sorular üçlemenin ana eksenini de belirlemiş olur aslında. Kötülüğün gerçek olduğu kabul edilen kaynağının dünyadaki tek dehşet oymuşçasına hala Nazi Almanyası'nda aranması, kahramanların çoğunun Yahudi olması, savaşın başladığı yer olarak New York şehrinin seçilmesi ise, üçlemenin klişelere dayanan yaratıcılıktan uzak unsurları. Amerika gibi bir kıtanın olağanüstü yerli folkloründen yararlanmayıp Avrupa'ya saplanıp kalmak, her iki romanı da kısırlaştırmış. Üstelik hikayeye mistik derinliğini verecek olduğunu umduğum söz konusu gizemli kitabın içeriğinin Düşüşte de ortaya çıkmaması, ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor okur üzerinde. Bu bağlamda çok daha derinlikli olabilecek bir hikayeyi yazarların belki satış, belki de toplumun ortak yönelimlerinin suyuna gitme kaygısıyla, sığlaştırdıklarına şahit oluyoruz. Ancak her şeye rağmen son dönemlerde kaleme alınan belki de en iyi vampir hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu belirtmeden geçmeyeyim. Gerçeğin de zaten bir tür hayal olduğunu bilen bütün okurlara tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yasam-donusumdur", "text": "Hep tartışmış, hep üzülüp endişelenmiş, hem kıyasıya kendisini sorgulamış hem de sonuna kadar umut etmiş Victor Ananias. Boya yaparken istemeden öldürdüğü bir küçük örümceğin derdine düşmüş; hayatını adadığı sürdürülebilirlik kavramını sorgulamış durmaksızın; arabasından vazgeçmeye her an hazırmış ya kendi elleriyle ürettiği kavunundan asla ama; amacı insanlıktan, modern zamanlardan kaçıp kurtulmak değilmiş, tam aksine onun içinde, onu dönüştürme derdinde ve umudundaymış; istemeden yaptığı her şeyi çocuklarının geleceği bahanesiyle örtbas etmeye çalışanların dünyasında, oğluna temiz bir su, temiz bir toprak, daha yaşanabilir bir dünyayı miras bırakmak için çalışmış. Her sabah dörtte kalkarmış Victor. Doğada iş biter mi, kendi elleriyle yaptığı evi çekip çevirmek, zeytinleri toplamak, meyve ağaçlarını budamak, kurda, kuşa, aşa diyerek o mevsimin tohumlarını toprağa atmak, sepetine doldurduğu meyveleri, yemişleri şehirli dostlarına sunmak, itinayla çoğalttığı tohumları herkesle paylaşmak ve daha bir dolu iş. Yaşamın dönüşümü, gücü, bizi dilediğimiz her çözüme ulaştırır. Bizim gücümüz evrenin dönüşümü, gücüyle sınırlı; yani sınırsızdır, diye yazmış bir keresinde. Yaşamın içinde sınırsız olan gücünü, yaşama sevincini ölene kadar sınırsızca kullanmış, hakkını vermiş. Başka bir açıklaması olamaz gibi geliyor, inançla ilgili bir şey olabilir ancak bu, yaşama inanmakla... Victor'un hepimizin dua etme, sevme ve üretme konusundaki kapasitemizin, kullandığımızın çok üstünde olduğunu düşünmesi boşuna değil. Bunun içindir ki, Victor'un neşe ve bilgelik yayan yaşamına bir parça ortak olmamı sağlayan yazılarından başımı alamamam. Bir de baharın etkisi var tabii."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yasar-kemal-bir-destandi", "text": "Yaşar Kemal bir destandı, gözlerini hayata kapadı, hepimizin başı sağolsun. Şimdi bizim için, şimdi dilimiz, sözümüz, edebiyatımız için yas zamanı. Bu, Anadolu'nun, bu halkın yası. Şimdi dilden dile, sözden söze bir destan dolaşıyor içimizde. Yaşar Kemal, bir destandı, dünya üzerindeki son büyük destan anlatıcısıydı. Orta okuldan terk, romancı olan ilk köylü yazarımızdı. Bir hikaye, söz toplayıcısıydı. Genç bir adam düşünün ki yıllar boyu Anadolu'yu karış karış gezip ağıtları, tekerlemeleri kağıda geçiriyor tek tek. Anadolu'nun sesini dinliyor, sonra bu sesi kağıda geçirip ondan destanlar yaratıyor. Yaşar Kemal bir destandı, Türkmen köyünde bir Kürt çocuktu, Adana'nın bir kitaplığında memur, pamuk tarlalarında, batozlarda ırgat, traktörcü, Nadir Nadi'yle görüşüp iş istemek için bir ay kapısında bekleyen yoksul gençti o, dünyanın kırk diline çevrilen İnce Memed'i yazmıştı. Yoksulluğundan, ötekiliğinden öfke ve güç değil, bereket ve sevgi çıkarandı. Yaşar Kemal bir destandı, Anadolu'nun kayıp dilini bulandı. Yazar kahramanların cirit attığı bir çağda kahramanlığa inanmayan, kendine yazar demekten utanan, varlığıyla da destanlaştı. Yaşar Kemal bir ah'tı. Bu topraklardaki bastırılmış nice isyanın, bitmeyen direnişlerin, ezilmişlerin, canı sömürülenlerin, hakkı yenilmişlerin, yoksulun, yoksulluğun ahıydı. Kesilen ormanların, kökü kurutulan çiçeklerin, soyu tüketilen kuşların ahı... Sanki toprak, sanki ağaç, sanki kuş, sanki insan ah ettikçe, Yaşar Kemal'e değiyor, söz olup düşüncesinden bize akıyordu yeniden. Cümle ahlar yaşama sevincine, direncine dönüşüp yüzümüze gülüyordu. İçimiz titriyordu. Bir efsaneydi, doğayı, toplumu ve insanı bir kürenin içine yerleştirip bu küreye dair efsaneler anlatıyordu Yaşar Kemal. Büyülüyordu, büyüleniyorduk. Öyle sevdik öyle sevdik ki biz onu, dünyanın en önemli edebiyat ödülünü bir yazarımız aldı diye sevinmek yerine, Yaşar Kemal'e vermedikleri için üzülmeyi seçtik. Dışarıdan birileri gelmiş, bizi, edebiyatımızı yaralamış gibi hissettik, neredeyse öfkelendik. Yaşar Kemal'i seviyorduk çünkü, hani deyim yerindeyse, sevmek neymiş, üzerinde yaşadığımız toprak parçasını, ağacıyla, otuyla, kuşuyla, insanıyla sevmek neymiş, ondan öğrenmiş gibiydik çünkü. Sözle sevmeyi, usul usul, mırıl mırıl bazen de gürül gürül sevilmeyi, yaşamı dille bereketlendirip yeniden yaratmayı öğrenmiştik. Öyle sevmiştik ki, kitleler halinde yüz binler, milyonlar, hiç yapmadığımız bir şeyi yapmış, okumuştuk. Çakırdikeni tarlasında, bacaklarından, çıplak ayaklarından kan sıza sıza koşan, ümitsizce, yok canıyla bir ağanın şerrinden kaçan İnce Memed olmuştuk. Bir efsaneydi Anadolu, biz Anadolu'yduk. Haksızlığa karşı direnen insan onuru, giden kuşlarına kahrolan İstanbul'duk. Yaşar Kemal yazdı, biz okuduk. Diyordu ki, insanlar sıkıştıklarında, ölümün acısını yüreklerinde duyduklarında bir mit dünyası yaratıp ona sığınırlar. Mitler yaratmak, düş dünyaları kurmak; dünyadaki bütün acılara karşı koymaktır, hatta ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Onun yolu Gılgamış'ın, Lokman Hekim'in, Dede Korkut'un yoluydu, ölümsüzlüğün sırrını buldu, bize söyledi, öyle gitti. Anadolu'muzun; dilini, lehçesini bir ustalık ile kullanarak gittiği yerlerde kaleme aldığı yöremizin edebi yazılarını bir destansı olarak anlatmayı başarmış Büyük yazar. Mekanı Cennet olsun. Bundan çok önce, yine bu sitede karşılaşılaştığım, bir yazının altına yapılan, genel bir algıyı yansıttığını düşündüğüm bir yorum geldi aklıma. Yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi: \"Yaşar Kemal öldü, zaman Pamuk'un zamanıdır.\" Sanıyorum ne acıdır ki, kaybettiğimiz sadece \"yaşlı bir yazarın teki\"ymiş gibi gözüküyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yaz-okumalari", "text": "Yaz ateşler içinde, kısa bir süre önce bu dünyadan ayrılan Ray Bradburry'e göre gelecek de öyle... İnsanların kitap okumaktan korkup nefret ettiği, devletin kitapları yasaklamak bir yana, yakarak yok ettiği bir geleceğe dair öyküler yer alıyor bu kitapta. Kitapları yakan bir 'itfaiyeci'nin çırpınışları giriyor zihnimize ilelebet. Bugünün korkularından ve özlemlerinden, siyasi ve kültürel eğilimlerinden karanlık, ateşler içinde bir gelecek öngörüyor Bradburry. Düz ekran tv'leri, bluetoothları, sanal izolasyonu, gözetleyen kameraları ve e-kitapları öngördüğünü hatırlamak, kendisine kulak vermenin faydalı bir iş olacağının da altını çizer gibi. Yazın günleri uzun, beklenen geceleri serin... Ondandır ki en çok epik fantastik eserler okunur hep gölgeliklerde. Hele ki hikayede sürekli olarak kışın gelmesinden söz ediliyorsa... Televizyon uyarlamasından sonra, George R. R. Martin okumak bir tür çılgınlık halini aldı. Yazılması hala devam eden hikayenin ilk üç kitabıyla yetiniyoruz şimdilik Türk okurları olarak ve dördüncü kitabın çevrilmesini bekliyoruz hevesle. Martin, Westeros'ın kaderiyle bizimkini birleştirdi sanki nicedir. Yazın kalbine doğru ilerler gibi ilerliyoruz bu fantastik dünyanın içlerine; buz ve ateşin şarkısına kulak kesiliyoruz... Ben Schlink'in Yaz Yalanları'nı okumayı planlıyorum, bir de bodrumdayken Selim İleri'den Her Gece Bodrum'u."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yazar-olur-yazi-baslar", "text": "Dilin çalışma sesini dinliyor Roland Barthes, duyduklarını tıpkı kendini benzettiği yaşlı Yunanlı gibi tutkuyla, şaşırtıcı bir tutkuyla anlatıyor... Barthes, deneme dediğimiz türü, elinden tutup uçuran yazar. Yazma üzerine, söz üzerine, dil üzerine düşünüyor düşünmesine ya, o en çok kendi üzerine düşünüyor aslında, onu büyüleyici kılan şey bu. Dil üzerinden en çok kendini deşiyor, didikliyor. Tıpkı Proust'un hayatım roman anlayışını tersyüz edip romanı hayatı kılması, hayatı yazdığı kitap olan bir yapıta dönüştürmesi gibi... Evet, hiç şüphesiz bu anlamda bir kahraman Barthes. Ve onu dünyanın düşünsel düzlemi içerisinde kahramanlaştıran, dillerden düşürmeyen, üzerinde yıllar yıllar boyu düşündüren Yazarın Ölümü başlıklı denemesini biz nihayet Türkçe okuyoruz. Roland Barthes'ın 1964-1980 yılları arasında kaleme aldığı eleştirel denemelerini bir araya getiriyor Dilin Çalışma Sesi. Ve her denemede, Barthes gibi artık hemen hepimizin kabul ettiği, modern doğamız olan dilin çalışma sesinin gürültüsü kulaklarımızda yankılanıyor. Kural değişmiyor; ses, dil, yazı, yazmak ve yaşam üzerine düşünmek için, işe ölümden başlamayı göze almak gerekiyor demek ki. Her yeniden doğumun bedelini tek tek ödemek... Dilin çalışma sesi ancak böyle duyuluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yazarindan-satiliktir", "text": "İçeriği ne kadar edebi olursa olsun, kendisine bir değer biçilip piyasaya sürüldüğü anda artık bir metadır kitap. Okur ise alıcı. Bu ilişkide yazarın satıcılığı, satıcı olma durumu yayınevleri tarafından perdelenir elbette. Perde incedir, piyasanın kuralları ise vahşi. Bilginin, hayal gücünün ve keşfetme arzusunun peşindeki okur için piyasanın vaadi temelde kandırmacadan ibaret kalır. Zira metalaştırılmış bir şeyse peşinden koştuğunuz, ona hep yabancı kalmak kaderiniz olacaktır, yaklaştıkça uzaklaşmak... Meta dediğimiz şey, alınabilir ve satılabilir belki ama doğası gereği varlığına nüfuz edilemez ki. Edebiyatla, gerçek edebiyatla buluşmak belki biraz da bundan zor. Geçtiğimiz beş gün içinde yayımlanan son satılık haberi ise J. G. Ballard'a ait: Satılık: Gelecekbilimci J. G. Ballard'ın evi. Tadilat gerekli.(12.07.11). Emlak ilanı kıvamındaki bu satılık haberi diğerlerine göre biraz daha gerçekçi. İnsanın etine iğne ve muhtelif kesici aletler batırırcasına distopyalar yazan Ballard, yıllarca bu evde yaşamış, günde on beş saatini bu evde yazarak harcamış. Dostlarını, öğrencilerini bu evde ağırlamış. Hal böyle olunca evin de biraz tamirata ihtiyacı oluyor tabii. Hayatımızda başkasının düşlerine ne kadar açık olursak olalım, o kadar para verdikten sonra şöyle hilton lavabolu bir banyo, Amerikan tarzı mutfak dolapları ve bakımlı bir bahçe olmadan olmaz tabii. Bende bu yazı şöyle tecelli etti ; işin doğrusu satılık düşler ve satılık düşünceler benim kanayan yaram. Her kitabın arkasında fiyat etiketi gördüğümde bu yara kanar. Bir kitabı tamamlayan yazar, çocuğunu doğumhane kapısında bekleyen baba gibi heyecanlanır. Arkasına etiket yapıştırılan bir kitaba bakan yayınevi ise doğan çocuğun göğsüne takılan maşallahın kaç para ettiğini düşünen kişi gibidir. Yazarların kullandıkları her şeyi bir gün satınalmak mümkündür. Ama ne yazara ne de düşüncelerine sahip olamazsınız. Para için yazılan yazılar yok mudur ? Vardır elbet.. kitabın n getirecğini piyasaya çıkmadan tahmin edip ona göre basan yayınevi değil midir zaten ? Yazar olup aynen kaba tabirle müshil olmuş gibi kitap yazan yok mudur? Her zaman dediğim gibi ömrü ancak birkaç eser yazmaya yetmiş ama dünya edebiyatına kaşesini vurmuş yazarların hepsinin toplam yaşından daha fazla yaşamış ama para kazanmaktan başka bir yer edinememiş yazar sayısında önemli artışın heralde farkındasınızdır. Kitap ne bir arabadır, ne bir evdir ne de alınabilen başka şeye benzer. Kutsaldır, yazıldığı yerdeki bir örümcek ağı yazara o kitabı yazdırmıştır, penceredeki bir kuş, bir yağmur damlası o eserin sebebidir. Kutsallığı para denilen ve her yolla elde edilebilen basit ve değersiz şeyle kirletmeyin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/ye-dua-et-sev-ya-da-tanri-yla-ne-yapacagini-bilemeyen-kadinin-drami", "text": "Batılı'nın Doğu felsefesine bakış açısı mı daha kötüdür yoksa, bu son derece çarpık ve yüzeysel bakış açısıyla Doğu felsefesi içine girmeye çalışarak kendini bulma çabası mı? Bilemiyorum, sanırım ikisi de birbirinden fena. Modernizmin o bunaltıcı, yok edici sıkıntılarından çıkmanın bir yolu olarak Batılı'ya sunulan paket program halindeki Doğu felsefesi anlayışı belki bir nebze olsun değişmiş, derinleşmiştir umuduyla oturuyorum Ye Dua Et Sevin başına. Saf iyimserliğimin beni hep nerelere götürdüğünün sizin gibi ben de farkındayım sevgili okurlar ama, ne yaparsınız yaş ilerledikçe farkındalıkların bir önemi kalmıyor insan hayatında. Aynı hataları tekrar edip duruyor olmak bir karakter özelliği haline geliyor... Ye, Dua Et, Sev, bir tür anı-roman. Ya da inanırsanız eğer, samimi bir iç dökme projesi. Dolayısıyla romanın kahramanı, kendini arayışa vermiş, depresyon hastalığından mustarip Amerikalı kadın yazar, yani Elizabeth. 30'lu yaşlarına gelip çocuk doğurmak ve evli kalmak istemediğini fena şekilde anlayan Liz, kocasından yıpratıcı bir boşanma sürecinin ardından ayrılmış, bu süreç esnasında olmayacak birine aşık olmuş ve yine hüsrana uğramıştır. Şimdi yapacağı tek şey vardır, her şeyi bırakıp bir yıllık bir seyahate çıkmak. Onu bu seyahate yönlendiren şeyse yoga yoluyla ruhunu ve hayatını kurtarma çabalarının sonuç vereceğine dair sezgisidir. Rotası bellidir Liz'in; önce dört ay İtalya, ardından Hindistan ve Bali. Çünkü hem dünyanın hazlarını sonuna kadar tatmak istemektedir, hem de müthiş bir adanmışlıkla Tanrı'yı bulmak. Bir kere kötü kaderin onu böyle bir seyahate zorladığı için çok üzgünüzdür biz okurlar. Bir de bütün bunların üzerine Liz'in dünyadan ve öbür dünyadan beklentilerinin çelişkilerini gördükçe ona daha da üzülürüz. Ne yapsın o da kendi kültürü ve bilgisi çerçevesinde bir dram yaşamaktadır sahiden. Bir okur olarak taş kalpli olmanın lüzumu yoktur. Liz'in sürekli yemek ve dondurma yediği, şarap içtiği ve bütün bunları tüm ayrıntılarıyla sıkılmadan anlattığı İtalya aylarını hızla geçiyor, Hindistan'a geliyoruz. Liz, Hindistan'da Amerika'da tanışmış olduğu Guru'sunun 'aşram'ına yerleşiyor. Burada, günler tapınağın yerlerini fırçalamak gibi işlerin yanı sıra yoga yapmak, dua etmek, uzun saatler boyu meditasyon yapmak ve ilahiler söylemekle geçiyor. Liz'in peşinde olduğu şey, kelimenin tam anlamıyla Tanrı'ya ulaşmak. Zaten tam da burada çuvallıyor kanımca. Budizm malumunuz, içinde Tanrı düşüncesinin olmadığı, Tanrı düşüncesiyle ilgilenmeyen nadir dinlerden biri. Bu dinde amaç, insanın meditasyon yoluyla evrensel varlığını kavraması, bu farkındalığa erişmesi. Bu, ruhun, zihnin ve bedenin kurtuluşu anlamına geliyor ve tek bir bilincin kurtuluşu da evrenin kurtuluşu demek oluyor. Ancak Liz, Tanrı konusunda sonuna kadar ısrarlı. Romanın girişinde bu kelimeye takılışının sebebini uzun uzun açıklasa da içinde bulduğu Tanrı'yla sonra ne yaptığını gören biz okurlar Liz'e esas o zaman üzülüyoruz. Zira Liz, aylar boyu süren meditatif çalışmalarının, tapınağı fırçalayışlarının ardından içinde bulduğu Tanrı'yı eski sevgilisini ve kocasını unutmak, yeni bir ilişkiye başlamak için kullanıyor! Bu süreçte aldığı en önemli yol ise, yeni sevgilisinin kollarına atılmadan önce biraz durup düşünmeyi, ağırdan almayı öğrenmek. Kısacası onca çaba, harcanan onca para heba oluyor... Bu son derece acıklı paragrafı alıntılamadan durmak mümkün değil. Neresinden tutsam bilemiyorum. Ama öncelikle, o kadar Hindistan'ı, geleneksel Bali'yi gezip oralarda aylarca kalıp dostlar edindiği halde Liz, ataerkil sistemin ciddi ciddi yıkıldığını zannediyor. Üstelik bundan da son derece mutsuz. Daha doğrusu erkeklerin kadınları koruyacağı başka bir sistemin yerine ikame edilmemesinden mutsuz. Ataerkil sistem yıkıldığı için o, kendini sevgilerinin kollarına atıp, sonra da hüsrana uğruyormuş meğer. Artık anlıyoruz ki, Liz'in bu seyahati ona ataerkinin koruyucu kanatları olmadan kendini korumayı öğretiyor. Çok şükür içindeki Tanrı artık ona yol gösteriyor. Yoga'yı bir çeşit tatminsiz, az gelişmiş kadın hastalığı olarak göstermesi, Doğu felsefesinin içini boşaltmak ne kelime dibini kazıması, kadın cinsinin modernizmle ve ataerkil sistemle ilgili çatışmalarını çarpıtması ve Tanrı düşüncesine giden yolu bencil ve benmerkezci bir eksende yorumlamasıyla Ye Dua Et Sev benim için bir okur olarak hüsrandan da ötesi. Asıl fenası da bu tür hikayelerin çok, hem de çok satması, film uyarlamalarının yüzbinlerce izleyiciyi kendine çekmesi. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs'ın ünlü sözü geliyor: Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır. İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı'nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman. Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım. Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur. Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar... Hepsi hepsi. Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk'in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey küçüktür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yeni-bir-dinin-onlenemez-yukselisi", "text": "Darwin'i unut, aklı boşver, bırak zihnini o aydınlatsın: Uçan Spagetti Canavarı. O evrenin babası. Makarnasal uzuvlarıyla her şeye dokunan, her şeyi hisseden, köfteleriyle bizi ve evrendeki her şeyi gören... Aşağı yukarı böyle bir şarkısı var Uçan Spagetti Canavarı dinine inananların. Aradan makarnasal uzuvları ve köfteleri çıkarırsak eğer kulağımıza hiç de yabancı ve mantıksız gelmeyen bir tür ilahi olduğunu kabul etmekten başka çaremiz yok. Kısa süre içinde, kutsal kitabı, duaları, ilahileri, bilgisayar oyunlarıyla, bir fenomen haline gelen Uçan Spagetti Canavarı inancı, semavi dinleri ve din düşüncesini sıkı bir sınavdan geçiriyor. Hedefinde ise hem akıllı tasarım inancı var. varlığı şimdi Uçan Spagetti Canavarı Kilisesi'nin Dua Kitabıyla daha bir derinlemesine hissediyoruz. Evren, beraberinde bir dağ, ağaçlar ve bir cüce ile birlikte, görünmeyen ve saptanamayan bir Uçan Spagetti Canavarı tarafından yaratılmıştır. Pastafaryan inancındaki Cennet'te göze çarpan iki nokta vardır: Uçsuz bucaksız bira volkanlarıyla doludur. Bir striptizci fabrikası vardır. Pastafaryan dininin metinlerine 'Delifişek' denir. On Emir yerine ahlaki açıdan daha zayıf olan sekiz Yapmazsanız Çok Memnun Olurum öğesi içerir. Duaların ve Delifişek'in belli bazı ayetlerinin vb. sonunda \"RAmen\" denir. Bu sözcük Musevilik'te, Hıristiyanlık'ta ve İslam'da kullanılan \"Amin\" sözcüğü ile bir makarna çeşidi olan ramenin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Her ne kadar geleneksel olarak büyük 'R' ve 'A' ile yazılsa da sadece büyük 'R' ile yazılması da kabul edilebilir. Kutsal Spagetti Canavarı sonsuzdur, başı ve sonu yoktur ve ortasında allak bullak bir düzensizlik bulunur. Var olan her şeyi uygun gördüğü zaman ve düzende, kendi iradesiyle yaratmıştır. O, bu kudretin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini anlamaya yönelik her türlü insani girişimi muzipçe engeller."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yeni-bireylerin-derdi-yeni-bireycilik", "text": "Bir bilgisayarın başına geçmişseniz, internete de bağlanmışsanız ve hatta bu yazıyı okuyorsanız eğer, siz de yeni bireycilik derdinden mustaripsiniz demektir. Hoş, bu yazıyı okumasanız, bilgisayarınız olmasa hatta hayatta hiç nete bağlanmamış olsanız da bu dert yakanızı bırakmayacaktır. Zira, insan hayatta pek çok şeyden kaçabilir ama çağının dışında bir yerde yaşayamaz. Anthony Elliot ve Charles Lemert, biri Avusturalyalı diğeri Amerikalı iki sosyolog Yeni Bireycilik adı altında 20. yüzyılın bireye vurgu yapan hemen tüm eleştirel, kuramsal çalışmaları ele almışlar. Çalışmalarına zengin vaka incelemeleri de eşlik etmiş. Ortaya hem konusu itibariyle hem de akışkan, anlaşılır ifadeleriyle kulağa pek inanılır gelmeyecek ama-neredeyse bir solukta okunan bir sosyoloji kitabı çıkmış. Bireyciliğin dokusunu en çok etkileyen özellik ise özelleştirme. Kısaca açıklamak gerekirse özelleştirme, neo-liberal ekonomik doktrinlerin, sosyal pratiğimizin dokusuna yayılması demek. Piyasa serbestisi kişisel ve özel yaşama doğru genişler ve sırasıyla yaşam biçimlerimizin tecrit edilmesine, uyuşturulmasına ve bencilleştirilmesine yol açar. Bu, temelde giderek bağımlılığın reddini içerir. Ayakta kalmak tek başına yürümeye, sürekli eş değiştirmeye ve hep Bir Numarayı aramaya bağlıyken, kimseye uzun süre güvenme, diğerlerinden destek ve yardım almaktan kaçın. İşte tam bu noktada yeni bilgi ve iletişim teknolojileri devreye girer. Çünkü, artık dilimizi aldığımız, benliğin ve dünyanın öyküsel sürekliliğini inşa ettiğimiz yer, kitlesel medyadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yeni-medya-alanlari-sarsilan-iktidarlar-ve-edebi-ahlaka-dair", "text": "Elbette Kurt Adam ve Doğal Kız'ın nasıl bir roman olduğunu, hatta genelgeçer kurallara göre bir roman olup olmadığını bilemeyiz. Ancak bizi ilgilendiren şey edebiyatın teknolojiyle birlikte öncelikle yayılım ve dolayısıyla da yaratım noktasında çok büyük, temel bir değişim geçirdiği. Yayım olanağı değişip arttıkça, yaratım biçimlerimiz, yönelimlerimiz de değişiyor gibi. Yeni alanlar, yeni içerikleri üretiyorlar ister istemez. Bunny'nin telefonu Emily Dickinson'ın ceplerine doldurduğu ve her vakit buldukça yazdığı not kağıtlarının yerini alıyor burada şekil olarak, internet sitesi ise belki mezhebi geniş, beğeni çıtası çok da yüksek olmayan bir yayıncı... Hal böyle olunca edebiyat otoritesi dediğimiz kişilerin iktidarı ciddi bir sarsıntı geçiriyor. Bu türden kazanılmış her başarı, içeriği ne olursa olsun bu iktidarın gün gelip alaşağı edileceğini gösteren bir tür kırmızı alarm gibi. Jüriler, eleştiremeyen eleştirmenler, önderliği hazmedemeyen kanaat önderleri ve edebiyat adına hareket ediyormuş gibi yapıp para için hareket eden piyasa insanları arasına hapsolmuş edebiyat, özgürlüğün kapılarını teknolojiyle zorluyor belli ki. Bu zorlamanın kaynağında ise en çok yazarların, gerçek yazarların saf tutmaları bekleniyor. Klasiklerin sosyal paylaşım sitesi versiyonları değil belki ama Paulo Coelho gibi romanlarını buradan yazan ünlü yazarlar ya da kitabını basacak yayınevi bulamayınca bu sitelerin olanaklarından faydalanan yazar adayları, bu anlamda şimdi hakir görülseler de, söz konusu saf tutmanın ilk örnekleri belki de. Piyasanın tüm aktörleri bir yana yeni medya alanlarının olanaklarından en çok yazarların faydalanacağını zaman gösterecek hepimize. Edebiyat otoritelerinin giderek yaklaşan ölümünü Eser Hırsızlığında Son Nokta başlığıyla verilen başka bir haberde (Radikal- 26.02.2010) de görüyoruz. Bu kez kahramanımız 17 yaşındaki bir Alman genç kız: Helene Hegemann. Berlin'in gece hayatını keşfeden bir gençkızın hikayesini hayatını anlattığı Axolotl Raodkill adlı romanı Alman gazeteleri ve edebiyat çevrelerince yere göğe konulamıyor ilk önce. Ancak kısa bir süre içinde bir Blog yazarı Helene'in başka bir kitaptan kaynak göstermeden bire bir kopyaladığı bölümler olduğunu fark edip ortaya çıkarınca başka bir kıyamet kopuyor ya, nafile. Haberin bu bölümünü aynen aktarıyorum: Leipzig Kitap Fuarı jürisi eser hırsızlığı suçlamalarına rağmen kitabı büyük ödüle aday gösterdi. 'Tamamen temiz bir yapıt olmadığı açık' dedi jüri üyelerinden Volker Weidermann, 'ama metne duyduğum hayranlığı değiştirmiyor. Bence bu da kitabın konseptinin bir parçası'. Yazar, kaynağını açıklamadığı için özür dilediyse bile kendisinin yeni bir kuşağın üyesi olduğunu söyleyerek kitabını savundu. 'Artık orijinal diye bir şey yok' dedi açıklamasında. 'Sadece otantiklik var'. İlk bakışta edebiyatta, esinlenme ile hırsızlık arasındaki o çok narin çizgiyi düşündürse de bu olay, esas bu tür bir yaklaşımı doğal kabul edip onu ödüllendiren otoritenin yapısına yönlendiriyor zihinlerimizi. Böyle bir şeyin daha önce olmadığını kimse söyleyemez ama bu kadar açıktan açığa dile getirilmiş miydi, bilemiyorum. Genç yazarın otantiklik derken kaynak göstermeden kopyalamayı kastettiği ise çok açık; kopyala-yapıştır otantizminin tarihin sayfalarında kaybolacağı kadar açık... Kehanet olmaktan çıktı artık; yeni medya alanları, edebiyatta otoritenin hem el hem de biçim değiştirmesine yol açıyor, çok da iyi oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yeni-yazi-kendi-hikayesini-yazan-yazarlarin-cagi", "text": "Geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin en önemli edebiyat ajanlarından, eleştirmenlerinden olan Barbaros Altuğ'un bir söyleşisine katıldım tesadüfen. Altuğ, yazar adaylarına eserlerinin yabancı dile çevrilmesi konusunda yapmaları gerekenlerden söz ederken yeni yazıdan, yeni edebiyattan da söz açıldı elbette. Her şeyin giderek hızlandığı günümüzde pek çok eleştirmenin ve yayımcının beklediğinin aksine dünya edebiyatında öykü yükselişe geçmedi, roman tüm ağırlığını korumakta bildiğiniz gibi. Altuğ'a göre roman bu ağırlığı kendini seyrelterek korumayı başarmış ama... Yani yeni yazı, kısa ve keskin. Yani, yeni yazı ortalama bir okurun bir dvd izleme süresinde bitiyor, bitmeli. Yani yeni yazı aslında öykü ile roman arasında, bir tür novella. Yurtdışında çizgisini iki yüz sayfayı aşmayacak kitaplarla sınırlayan yayınevleri açılıyor, dünya dillerine kısa metinler daha çok çevriliyor, okur ilgisi bu kitaplar üzerinde duruyor. Yeni yazı, kısalığıyla damgasını vuruyor edebiyata ama iş elbetteki sadece hacimle, hacimde bitmiyor. Altuğ, kendi hikayesini yazan yazarların çağında yaşadığımızı söylüyor. Kısa, vurucu ve içten bir yeni yazının doğuşunu işaret ediyor. Gösterişli tarihi kurgular, -mış gibi yapmalar, arşivlerden olmadık dramlar çıkarma çabaları, en azından uzun vadede bir kenara itilecek gibi. Yazarın ait olduğu dünyayı, hikayeyi yazması esas, ama elbette ondan bekleneni ondan beklenen şekilde değil. Ve atlanmaması gereken bir nokta daha; toplumsal travmaları, geçmişi ve yazarın yaşadığı toplumun bugününü etkilemiş acıları, hikaye muhakkak görmeli, es geçmemeli. Toplumcu gerçekçi bir \"mesele\" romanından söz etmiyoruz tabii. Ama metnin acı yokmuş gibi de davranmaması gerekiyor. En azından \"yeni yazı\"nın yazarları böyle yapıyor. Burada okurun gücü üzerinde de durmalıyız tabii. Okurun, yazarın, yayıncının ve edebiyat eleştirmeninin üzerinde olan gücünü. Bu gücü Türkiye'de görmek, onun izini sürmek zor. Ama dünya edebiyatında durum böyle değil. Sözgelimi yayınevinin 1000 adet bastığı, 500'ünü de zaten kütüphanelere gönderdiği Harry Potter'ı anımsayalım. Türkiye'de olsa tanınmayan bir yazarın bir kaç yüz adet piyasaya dağıtılmış bir kitabın 400 milyona ulaşması nasıl mümkün olabilirdi? Kitabın bizim kanunlarla neredeyse hiç korunmayan, üzerine dağıtım sisteminin kara bulutları çökmüş yayın piyasasında nasıl bir şansı olabilirdi? Ama dünya okuru yeri geldi mi beklenmedik bir şekilde edebiyata pekala yön verebiliyor. Yeri geldi mi edebiyat zevkini, bir dvd izleme süresiyle de o kısıtlıyor. Benim aklıma Mahir Ünsal Eriş geliyor, Emrah Serbes geliyor, onlar da ne kadar edebiyat yoksa artık edebiyat sadece onlar mı olacak? Çok satmakla edebiyata yön verildiğini düşünürsek evet bunlar günümüzün, iyi tam da Barbaros Altuğ'un tanımını yaptığı gibi edebiyatçılar. Gel gelelim bunların da devri geçecek, bir 5-10 yıl sonra ne okunacak, belki de bir eserin iyi edebiyat olduğunu satış rakamından, gününde çok söz edilmesinden değil de yıllar sonra, sular durulduğunda tartışmalı. Panait Israti'nin Arkadaş kitabı romanı geldi aklıma.108 sayfa ama çok yüzlü romanlara taş çıkarır. Her neyse sanırım okuma eyleminin dışına çıkınca, edebiyattan uzaklaşınca bu sayfa olayı daha çok konuşuluyor oluyor. Söz konusu \"kendi hikayesini yazan yazar\" klişesini hiç olumlu ya da heyecan duyulacak bir şey olarak görmüyorum. Ulus Baker'den yapacağım aşağıdaki alıntı konuyu yeterince açıklıyor. Ulus Baker - Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yenicagci-arayislara-eski-usul-buluslar-ateistler-icin-din", "text": "Ateistler İçin Din, kuşkusuz dikkat çekici bir isim. Yine kitabın sırf adına bakarak diyebiliriz ki ateistler için de, inançlılar için de can sıkıcı bir çalışma olmalı. Hakikaten de öyle. Sabitfikir'in 05.09.11 tarihli,'Ateistler İçin Din dünyadan önce Türkçede başlıklı haberini okur okumaz, kitabı ilk okuyanlardan biri olmak için değilse de, yazarın kimleri ne kadar kızdıracağını öğrenmek için hemen alıp okumaya başladım Ateistler İçin Dini. Mutluluğumuz için seküler dünyada dinlere yer açmak gerekliliği hangi ateisti kızdırmaz ki? Ya da din denen şeyin insanların topluluk olarak bir arada yaşayabilmeleri için kendi kendilerine uydurdukları kurallar ve ritüeller bütünü olduğu, dinden doğaüstünü, batıllılığı çıkarıp onu öyle kullansak daha iyi olacağı düşüncesi, hangi dinibütün kişiyi mutlu eder? Ya dinlerin, yalnızca inananlara bırakılamayacak kadar yararlı, etkili ve zeki bir bakış açısını temsil ettiği görüşü? Bu sonuncusu sanırım her iki cepheyi birden zedeler. Bu soruların hemen hepsine ayrı ayrı yanıtlar veriyor kitap boyunca Botton. Affedicilik, cömertlik gibi erdemli davranışları vurgulayan reklam panolarından Hıristiyan topluluklarının geleneksel yemeklerini andıran Agape restoranlarına, Ortaçağda uygulanan çılgınlık günlerinin günümüze uyarlanmış modern versiyonlarından manastırların dışında modern insanın inzivaya çekilebileceği yeni ortamlara, bakış açısı tapınaklarına dek pek çok ilginç önerisi var. Dinin sorgulanamayacak bir inançlar bütününden çıkarak, bireyi içsel olgunluğa ve mutluluğa ulaştıracak bir kültürel sistem olarak yeniden tam anlamıyla hayatımıza girmesi için çeşitli uygulamalı yol haritaları çıkarıyor önümüze. Ancak göz ardı ettiği çeşitli noktalar da yok değil. Doğaüstünün, batıl inançların, mitlerin ve efsanelerin kolektif bilinçdışının bizzat ürettiği ve ihtiyaç duyduğu şeyler olduğunu, insanlığın bunları hayatından çıkarmak yerine, yerlerine gün be gün yenilerini eklediğini görmezden geliyor sanki yazar. Hatta belki de bizzat doğaüstünü yitirişimizin gündelik hayatlarımızdan çıkarmış olmamızın bize mutsuzluk veriyor olabileceğini... Botton'nun din olarak ele aldığı Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budizm de, genel bir fikir verseler de yetersiz. Düşüncelerimiz ister istemez İslam'ı, Şamanizm'i de arıyor. Yine de her şeye rağmen tartışılması gereken, dikkate alınabilecek fikirler bunlar. Önce çağımız insanını, çağımızın sorunlarını ele alması ve işlemesi, sonra da tabuları yıkmaya cesurca niyetlenmesi bakımından."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yilsonu-dokumleri", "text": "Malumunuz, İdefix'in yazar seçkileri ile yılın en iyi romanları listesi, herkeslerin dilinde. Tabii yıl sonu itibariyle hepimizi aldı bir düşünce, koca yıl ne okuduk, hangileri en şahaneydi diye... Aslında İdefix, çok konuşulan bu seçkileri yayımlamasa bendeniz alt komşum Oylum Yılmaz Hanımefendi'nin seçtiği şahane kitaplarla yetiniyordum açıkçası. Ancak, söz konusu seçkilerin içinde onunkilerle beraber pek çok önemli yazar ve eleştirmenin adını görünce, aldı içimi bir kıskançlık. Endişelenilmesin, zira kıskanmakla yetinmedim, beni pas geçen İdefix'in yayın kuruluna inat kendi kişisel yılsonu listemi yapıverdim. Aslında liste yapmayı, edebiyatı listelemeyi pek sevmem, yine de 2011 yılında yayımlanmış bazı kitaplar üzerine konuşmadan duramayacağımı hissediyorum. Buyurunuz yılsonu dökümlerine. Sanırım sadece bu yılın değil, önümüzdeki pek çok yılın da yüreklerdeki en iyi romanı olarak geçecek Şairin Romanı. Diyebilirim ki, bir fantastik kurgu tutkunu olarak, kendi dilinde bu türde bir başyapıt okuma keyfi 2011'e değdi... Darısı henüz okumayanların başına. Basımı yılın son aylarına geldiği için, ne yazık ki İsmail Güzelsoy'un son romanı Çıt Yoktan pek söz edilmedi. Ancak böyle bir talihsizliğe kurban gidecek bir roman değil Çıt Yok. Tıpkı diğer tüm İsmail Güzelsoy romanları gibi... İkinci Dünya Savaşı'nın karanlığında İstanbul'da geçen bir vampir öyküsünü kim okumak istemez. Korkuyu, ölümü ve bir türlü içine giremediğimiz o sessizliği kurcalayan Çıt Yok da, tıpkı Şairin Romanı gibi sadece bu yıla hapsolmaması gereken bir edebiyat eseri. Şüphesiz son yıllarda Türk edebiyatının en dikkat çeken yazarlarından biri Hakan Günday. Dil ve şiddet üzerine düşündürüyor en çok. Fazla söze pek gerek yok, son romanı Azın, 2011'in en iyi romanları listesine birincilikten girmesinden belli. Bu yıl hem dünyada hem Türkiye'de George R. R. Martin yılıydı desem, yeridir. Yazarın müthiş epik fantastik dizisi Buz ve Ateşin Şarkısı hem Türkçeleşti hem de televizyona uyarlandı, üstelik son derece de başarılı bir şekilde. Güce tapan, hiçbir iyiliğin cezasız kalmadığı, yani bizimkine çok benzeyen, bir dünyada geçen siyaset, entrika ve yine de umut dolu bu hikayeyi fantastik kurguyla arası iyi olmayanlar bile sevdi. Porno kraliçesi Cassie Wright'ın 600 erkekle seks yaparak kıracağı dünya rekorunun ve bu rekora ortak olacak 72, 137 ve 600 numaralı üç erkeğin hikayesi şüphesiz çok çarpıcı, çok düşündürücü ve eğlenceli. Ancak Ölüm Pornosu üzerinden Türk yayıncılığının ve hukukun verdiği sınav... İşte üzerinde en çok düşünmemiz gereken mesele bu. Trajedi, seçilen kadere mahkum olmak, sevdiğinin eliyle, sevdiğinin elinden ölmek değilse nedir? Dünya edebiyatın kraliçelerinden Marguerite Yourcenar, Bir Ölüm Bağışlamak ile insanlık trajedisine ortak oluyor, insan ruhunun karanlığında geziniyor. Savaş, kültürel yozlaşma, cinsellik ve aşk... Onun kalemi bu dört kelimenin temsil ettiği acıyı sanki daha da keskinleştiriyor. Pattie Smith'in Çoluk Çocuku, 68 ruhuna dair yazılmış gerçek bir ağıt. Saflığı ve masumluğuyla göz yaşartan, vahşiliği ve cüretkarlığıyla harekete geçiren... Tıpkı etkileyici bir masal gibi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yirmi-yil-sonra-sanatla-tanismak", "text": "Epik fantezi ustası... Bu, Clive Barker'ın hemen her kitabının üzerine vurulan bir damga... Barker'ın romanlarının, öykülerinin fantastik olduğu kesin ama epik denince, ancak günümüzde yavaş yavaş değişime uğramaya başlayan bir destansı anlatımdan söz etmek mümkün olabilir. Yoksa klasik anlamda bir epik tarz bekleyemeyeceğimiz bir yazar Barker. Modern insanın düşlerine derin sondaj yaparak, onların gündelik beklentilerinin, pek çok sığ, derinliksiz eğilimlerinin altını çizen hikayeler anlatır çünkü okurlarına. Yarattığı paralel evrenler, korku, ölüm, suç, cinsellik, tutkular, hayal kırıklıkları ve beklentilerle dopdoludur, bizim dünyamızdan öyle çok da farklı değillerdir temelde. Karakterleri de sayıca çoktur ve hiçbiri kahramanlaşmazlar tam anlamıyla... Sözün kısası klasik anlamda epik bir fantezi okumak isteyenler için tam bir hayal kırıklığıdır Clive Barker. Tıpkı 20 yıl sonra en nihayet Türkçeleşen Sanat serisinin birinci kitabı Muhteşem Gizli Gösterinin üzerimizde yarattığı kırıklık gibi... Ama yanlış anlaşılmasın Muhteşem Gizli Gösteri, bu anlamda ne kadar hayal kırıklığı yaratıyorsa da, diğer yandan o kadar, iyi kurgulanmış, zengin, çok zengin bir hayal gücüyle beslenerek, özellikle korkuya dair ustalıkla yazılmış, ilham verici bir roman. Stephen King, Clive Barker için korku edebiyatının geleceği demişti, haksız da sayılmaz, Muhteşem Gizli Gösteri'nin özellikle bazı bölümleri yazarın Türkçeye çevrilmiş diğer kitaplarında da olduğu gibi ustalık işi. Mesela Jaff'in Palomo'daki insanların korkularını içlerinden özenle çekip çıkararak yarattığı o özel korku yaratıklarının, terataların anlatıldığı bölümler... Ya da daha beteri Palomolular'ın tv yıldızlarından ibaret sığ düş yaratıkları... Jaff, ya da değişime uğramadan önceki ismiyle anarsam Randolph Jaffe, hikayenin kahramanı, daha doğrusu başlatıcısı... Her şey onun işi gereği bir postanede sahipsiz mektupları okuyup tasviye etme sürecinde, okudukları bazı mektuplarda altan alta verilen şifreleri keşfetmesiyle harekete geçiyor. 40 yaşlarında yalnız ve tam bir kaybeden olan Jaffe, giderek bu mektuplara bağlanıp onların ima ettiği bir takım gizemli bilgilerin peşine düşüyor. Bu gizemli iz sürüşte anlaşılmaz biçimde başarılı olan kahramanımız sanatla tanışınca da yörüngesini tamamen onu kullanma arzusuna doğru ayarlıyor. Sanat, onun koruyucuları olan sürü üyeleri ve Jaffe'nin toplum dışına itilmiş bir bilim adamı olan Fletcher'la birlikte keşfettiği muhteşem buluş, sefir... Bu üç kelime romanın ana eksenini oluşturuyorlar. Keşfedilen sefir yaratıcılarına bulaşıp onları dünyayı değiştirecek süpergüçlere dönüştürüyor. Güçler ise her zamanki gibi dengeli biçimde iyilik ve kötülük etrafında konuşlanıyorlar. Ve savaş başlıyor... Jaff, kendi içindeki cehennemden çıkmak için başkaldıran giderek cehennemin kendisine dönüşen, cehennemi içine çeken bir kahraman. Ancak sanat'ın ucu bucağı yok. Zaman ve mekanı çökertiyor. Her şeyi tekrar teke indirgiyor. Geçmiş, gelecek, ikisinin arasında da düş görme anı... tek bir ölümsüz gün... Yenişemeyen iki güç, Fletcher ile Jaffe, savaşı sürdürmek için pek çok şey yapıyorlar, bir mağarada yirmi yıl gırtlak gırtlağa durmak, kendilerine başkaları aracılığıyla çocuklar peydahlayıp onlardan medet ummak ve sanat'ı kullanmaya çalışmak. Roman bu iki güç merkezi etrafında ilerliyor gibi görünse de bir süre sonra Barker'ın rotası tamamen değişiyor, Fletcher kendini yok edip Jaffe de sanat'ı asla tam olarak kavrayamayacağını anlayınca düşler dünyasında altan alta yürütülen başka bir savaş su yüzüne çıkıyor. İnsanlığın ortak bilincini, düşlerini yok etmek isteyen büyük, gizemli bir güce karşı beklenmedik kahramanlar yaratılıyor, hikayenin kıyısında köşesinde kalanlar merkeze geçiveriyor, kötüler kötülüklerinden bıkıveriyor, gerçek hayatta da olduğu gibi... Teşhir etme arzusu ve her yönüyle ayrıntılandırılmış kaos ortamı... Clive Barker çoğu yerde hikayenin kendisinden çok bu tür ayrıntılara dalıyor keyifle, en şiddetli, en iğrenç, en mazoşist ayrıntıları sapkınca keyif alarak yazmaktan çekinmiyor. Düğüm'de yaşayan şaman Kissoon'ın dışkısı ve ersuyundan yarattığı yılanlar, Jaffe'nin terataları, öfkesi sonucu güzelliğini kaybedip dikenli bir yaratığa dönüşen Joe-Beth ve tüm diğerleri... Epik fantezi bir yana, Barker'ın kurucularından biri olduğu splatterpunk akımına yani, sado-mazo ve bilim kurgu edebiyatıyla beslenen ve her türlü sapkın ayrıntıyı kaleme alarak, gölgede hiçbir şey bırakmayan yazım tarzına, bire bir uyan bir çalışmayla karşı karşıyayız burada. Muhteşem Gizli Gösteri yazarının hemen tüm karakteristik özelliklerini yansıtıyor. Film çekmekten hiç vazgeçmeyen Barker'ın 80'li yılların kültleşmiş filmlerinden Hellraiser'ın da senaristi ve yönetmeni olduğunu, bu bağlamda hatırlatmadan geçmeyeyim. Gelelim romanın sonuna, bir şeyler olacakmış hissi ve beklentisi doğurmadan yaklaşık beş yüz sayfa boyunca kendini merakla okutan yazar, hikayesinin sonunu da belli ki özellikle bitirmeden, öyle pat diye getirivermiş. Tamamlanmayan düşlerimiz, başı ve sonu gelmeyen anılarımız misali... Ortada bir his, bir duygu durumu bırakıyor ama nihayete ermiyor... Beğenip beğenmemek değil de daha çok sevip sevmemek meselesi. Tıpkı bir yazar olarak Clive Barker'ı sevip sevmediğinize karar vermek gibi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yoksa-muhtesem-degil-miydi", "text": "Hikayesini Osmanlı tarihinin en dikkat çekici döneminden alan Muhteşem Yüzyıl'a dair daha yayımlanmadan internet üzerinden başlatılan kampanya, dizinin ilk bölümünün ardından gazetelere ve televizyonların haber kanallarına sirayet etti. Hayalle, efsanelerle, mitolojik öğelerle beslenen tarihi hikayelerin her türlüsüne bayılan bendeniz, işbu meraktan ötürü dizinin ilk bölümünün başındaydım bizzat. Para harcanmış, özenilmiş ve ancak bir televizyon dizisinin olabileceği derinlikte bir hikayesi olduğu belli dizi, tam zihnimde yer bırakmadan geçip gidiyordu ki, ortalık kaynamaya başladı. Avrupa'nın ta kalbine kadar at sürmüş, imparatorluğun sınırlarını inanılmaz büyüklüğe taşımış, karşısında herkeslerin tir tir titrediği Muhteşem Süleyman'ın yatak odasını görmek istemediklerini, ecdatlarının bu herkesleri titreten imgesinin sarsılmaması gerektiğini haykırıyordu birileri. Sevişirken değil, savaşırken hatırlanmalıydı bu tür tarihi karakterler. Ayrıca dizideki eşcinsel imalar, içki içmeler, kadın düşkünlüğü de cabasıydı. Kulağıma kadar gelen bu feryatlar üzerine, oturup biraz düşüneyim bari dedim, tarih ve tarihin çeşitli şekillerde yorumlanışı üzerine. Yanıma da İlber Ortaylı'nın Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı adlı çalışmasını aldım. Öncelikle bu bilimin tanımı üzerinde mutabık kalmamızı gerektiren önemli bir nokta var: Yorum. Zira yorum, tarih bilimi dediğimiz şeyin temelinde var. Tarih, belirli tekniklere dayanan, bu anlamda da doğa bilimleri gibi kesinliği olan bir bilim. Ancak tarihçilik bu kadar değildir. Ondan sonra bir spekülasyon safhası vardır, bu sanatçılıktır. Belirgin bir şekilde, abartma ve yalana sapmadan yorumlama meselesidir... Johann Gustav Droysen'in dediği gibi; \"Tarih bilim değildir, bilimin de üstünde bir şeydir.\" İşte bu kabul edilen yorum meselesi kültür tarihimizi değişime uğratmış etkenlerin de başında gelir. İşte her anlamda ipin ucunu kaçırdığımız noktadayız. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kör bir eğilimle yok saymaya çalıştığımız tarihimizi yeniden keşfetmeye çalışıyoruz şimdi. Birileri de cehaletimizden, önyargılarımızdan yararlanarak bugüne yontabilecekleri yeni bir tarih icat etmeye çalışıyor, tarihçinin düşebileceği kara delikleri kültürel olarak kendine mal etmeye uğraşıyor. Bu icadın sınırları dışına taşanlara ise tahammülleri yok. Basit, hatta fantastik diyebileceğimiz bir tarihi hikaye de buna dahil işte. Osmanlı, o dizinin senaristinin, yönetmeninin oyuncularının tarihi değil; o diziyi izleyenlerin, Muhteşem Süleyman'ın savaşçılığının yanı sıra nasıl bir adam olduğunu da merak edenlerin, tarihi değil. Sadece onların tarihi: Savaşan, politik oyunlar oynayan, kadına, içkiye el sürmeyen bir takım idealize edilmiş, kutsanmış-egemen erkeklik anlayışını, tarih olarak sunmak, kabul etmek, ona inanmak isteyenlerin tarihi... Bunun bir adım ilerisinde ortaya çıkacak iktidar-kadın ilişkisindeki çarpıklıkların tartışılmasının önünü de şimdiden kesmeleri lazım üstelik. Ya, olur da vatandaş kültürel bir hesaplaşmaya girişmeye yeltenirse. Kadınları hapsederek, haremleştirerek ahlaklı olunmuyormuş, aksine bir sürü çarpıklıklar ortaya çıkıyor falan denirse... Tarihi, resmi-kutsal bir masal olarak okumak yerine, saf, insani bir merakla aklıselim bir hesaplaşmaya girilirse. Oryantalist bakış açısıyla çekilmiş bir dizi bunu yapabilir mi peki? Bilemiyorum ama, tarihimizi tekelinde tutmak, tek bir çerçeveye yerleştirmek isteyenlerin, kendi dünya görüşlerine göre değerlendirmek isteyenlerin canını sıkabileceği de ortada. Ve son olarak kendini televizyon dizlerinin gerçekliğine kaptırmış, kurguyla gerçeği ayırt edemeyen Türk dizi film izleyicilerine sesleniyorum: Ekranda gördükleriniz gerçekte yok, hassasiyetlerinizi gerçek hayata göre ayarlamanızı naçizhane tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yoksa-osmanli-gerilememis-miydi", "text": "Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmaka bu sözlerle başlıyor Mustafa Armağan. Vurgulamak istediği başlıca konu, tarihin ham, tarafsız ve masumane bir olay aktarımı olmadığı. Çünkü, bu anlamda, bugünü kurmaya niyetlenmiş yakın geçmişin galip aktörlerinin, dünyaya yerleştirdikleri camlar ve demir parmaklıklar demek tarih. İçinde Halil İnalcık, İlber Ortaylı gibi büyük tarihçilerimizden, Cemal Kafadar, Uğur Tanyeli, gibi ilginç bakış açılarıyla tarih algımızı değiştiren yeni tür tarihçilerimize ve hatta Bernard Lewis gibi oryantalist bakış açısını besleyen klasikleşmiş isimlere uzanan geniş bir tarihçiler yelpazesi barındıran bir çalışma Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak. Son derece dikkat çekici bir tarih eleştirisi. Hem alışık olmadığımız bilimsel eleştirel bakış açısıyla dikkat çekici hem de odaklandığı, merkeze aldığı konu itibariyle: Osmanlı'da gerileme. Yoksa Osmanlı gerilememiş miydi diye sorarak başlıyor tarihçiler. Ve hemen hepsi gerileme paradigmasını ele alıyorlar. Öncelikle dikkat çektikleri konu, Osmanlı İmparatorluğu'nun 350 yılının, yani neredeyse üçte ikisinin duraklama ve gerilemeyle geçmiş olabileceğinin mantıken, deyim yerindeyse, imkansızlığı. Bu anlamda başta Halil İnalcık olmak üzere, tarihi dönemlendirme anlayışının çarpıklığı üzerinde duruyorlar. Daha açık bir dille, devletlerin ve imparatorlukların insan ömrü gibi, antropomorfik bir bakış açısıyla, doğum, olgunlaşma ve ölüm döngüsünde ele alınmaması gerektiğinin altını çiziyorlar. Söz konusu antropomorfik bakış açısının, uygulandığında sadece Osmanlı için değil tüm dünya devletleri için son derece çarpık bir görüntü vereceği üzerinde duruyorlar. Buna göre Osmanlının gerilemesi, bir olgu değil, çözülmesi gereken bir problem olarak duruyor önümüzde. Peki, Osmanlı gerilemedi mi? Cevap hem evet, hem de hayır. Evet geriledi çünkü, ekonomik, siyasal ve en başta askeri anlamda, yükselme dönemi diye adlandırdığımız Kanuni döneminde bile çeşitli olumsuzluklar, aksaklıklar baş göstermeye başlamıştı zaten. Hayır gerilemedi, çünkü değişen şartlara rağmen tam üç yüz elli yıl boyunca sürekli yenilenerek, en başta kendi kendini eleştirerek ayakta kalmaya devam etti. Cemal Kafadar, gerileme kavramını hem Osmanlı bilincinde hem de tarih yazıcılığında büyük ölçüde Osmanlı'nın şartlarından doğan bir olgu olarak değerlendirip; Osmanlı tarihinde uzun süre devam etmiş olan gerileme söyleminin varlığının bir gölge-fenomen olarak göz ardı edilmesinin imkansızlığını vurguluyor. Gerileme düşüncesi Osmanlı'nın içinden çıkıp, öncelikle bir nevi içsel eleştiri, sonrasında ise dışsal eleştiri olarak İmparatorluğun bünyesine yayılmış ve ilginç bir şekilde devamlılığın katalizörü olmuş. Ancak bir zamanların katalizörü, bugünden bakıldığında emperyalizme karşı en önemli savaşlardan birini vermiş bir toplumun içine üç yüz elli yıllık bir çöküş ve aşağılık hissi olarak neredeyse silinmemek üzere işlemiş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yuregin-kral-oldugu-ulkede-sukun-bulamayanlarin-oykusu", "text": "Yayım dünyamızın en bereketli zamanlarında çok satan, çok konuşulan dolayısıyla da Hollywood uyarlaması çekilen bir romanla karşı karşıyayız yine. İçinde kayıp semboller değil, kayıp ruhlar barındırmasıyla ilgi çekiyor, doğunun bir türlü tüketilemeyen mistisizminden beslenen bir roman gibi görünüyor \"Shantaram\", peki gerçekten de kaybolmuş ruhlara deva olup, doğudan batıya manevi bir pansuman yapabiliyor mu? İşte orası pek şüpheli. Olsa olsa batılı gözün, doğunun ruhunu anlamada hangi aşamaya geldiğine dair zayıf bir izlenim, bir tür hayal kırıklığı daha... Kahramanımızın, Tanrının sükunet bahşettiği adam olmak için, yüreğin kral olduğu ülkeye gelmesiyle başlar her şey. Bütün hikaye bu iki kilit bilgide gizlidir zaten. O başlangıçta bilmese de yüreğin kral olduğu ülke Hindistan, tanrının sükunet bahşettiği adam ise Shantaram'dır, yani kendisi... Ama biz onu daha çok Bombay'a adım atar atmaz aldığı isimle biliriz: Lin... Lin'in esas adı mühim değildir zira o, silahlı soygun yapmaktan hüküm giymiş uluslararası bir kanun kaçağıdır ve adıyla beraber dostlarını, ailesini, kızını, geçmiş yaşamını da ardında bırakarak sahte pasaportla girdiği Hindistan'da yeni yaşamına başlayacaktır. Bu ülkenin yüz binlerce insanı bugün bile kendine çeken felsefi gizeminde bir yeniden doğuş öyküsü okumak: Shantaramda bize vaat edilen budur. Romanın çok satmasının, yakında gösterime girecek bir Hollywood uyarlamasının çekilmesinin sebebiyle aynı hemen hemen... Ancak vaadin yerini bulduğunu ileri sürmek, işte bir okur olarak bunu tereddütsüz söylemek oldukça zor. Sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; Shantaram, içindeki o koca kara deliği, manevi boşluğunu bakışlarını doğuya çevirerek doldurabileceğini düşünen batılı gözün, o bilindik hikayesinin yeni bir versiyonu olmaktan öteye gidemeyen kitaplardan biri ne yazık ki. Ancak öte yandan yaklaşık 900 sayfayı bulan romanın derinliklerinde okuru etkileyen edebi bir pırıltı, romanın sonuna kadar okunmasını sağlayan bir merak yarattığı da aşikar. Bu işin sonu nereye varacak ey yazar, diye diye romanı bitiriveriyorsunuz ve görüyorsunuz ki çoksatar olmanın altın kuralı Shantaram için de harfi harfine işliyor. Kahramanımız Lin, eroin yüzünden ideallerini kaybetmiş bir devrimci, işlediği suçlar yüzünden güvenilirliğini kaybetmiş bir filozof ve yüksek güvenlikli bir hapishanede ruhunu kaybetmiş bir şairken bir kadın, bir şehir ve bir parça şansla yeni bir hayata başlar. Bombay'a ayak basar basmaz, daha ilk günden hayatını değiştirecek kadını ve dostluğu bulacaktır. Yani, Karla'yı ve Prabu'yu... Prabu şehre iner inmez yakanıza yapışan şehir rehberlerinden biridir. Ancak Lin ona tanışmalarının ilk dakikasında ısınır ve uzun yıllar sürecek olan rehberliğini kabul eder. Karla'ya ise ilk görüşte aşık olacaktır, ancak Karla, Lin'in hayatını sadece aşkıyla değil, çevirdiği gizli kapaklı işlerle de yönlendirecek ve hatta kökünden değiştirecektir. Kısa süre içinde Bombay'da yaşayan ve geçimlerini fahişelik, uyuşturucu satıcılığı, komisyonculuk gibi yasadışı işlerle sağlayan yabancıların çevresine giren Lin, zamanla kendini Hindistan'ın en büyük mafyasının en yakınındaki adamlarından biri olarak bulur. Ancak, bir yandan da rehberi Prabu'nun önderliğinde Hindistan'ın gerçek yüzüyle tanışırken bir anlamda kendiyle yüzleşir. Prabu'nun köyüne yaptığı uzun ziyaret, gecekondularda yaşamaya başlaması, gecekondu yerleşiminde açtığı gönüllü klinik, çevresindekilere yaptığı yardımlar Lin'in iyilik ve kötülük, suç ve ceza, zenginlik ve yoksulluk üzerine düşünmesine, çoğu zaman da bu ikilikler üzerinde savrulmasına yol açacaktır. Söz konusu savrulmaların kahramanımızı neticeye götürmesi, onun gerçek anlamda tanrının huzur bahşettiği shantarama dönüşeceği beklentisi hikaye boyunca bizi izlerken, bu otobiyografik romanın yazarı Gregory David Roberts, istediğimizi vermeme konusunda oldukça kararlı davranıyor. Hal böyle olunca da Shantaram, ilginç bir hayat hikayesinin iyi bir dille yazılmış dökümü olmaktan ileri gidemiyor. Kahramanımızın hayatından vazgeçmeye her karar verişinde mucizevi bir şekilde omzuna dokunan eller, sürekli ondan yardım bekleyen başı dertte dostlar, evren hakkında durmaksızın filozofça konuşan mafya babaları ise hikayenin ve kahramanımızın inandırıcılığını oldukça sarsıyor. Bütün bunlara okuru bunaltacak uzunlukta yazılmış, hikayeyi etkilemeyen ayrıntılar da eklenince Shantaram zaman zaman okunur olmaktan çıkıyor. Fakat bütün bu aksaklıklara rağmen, hikayenin ikinci adamı, rehber Prabu roman ilerledikçe hikayenin gönlümüzü çalan esas kahramanına dönüşüyor tuhaf bir şekilde. Öyle görünüyor ki Roberts, Prabu karakterinde koskoca bir ülkenin, Hindistan'ın gönül haritasını çıkarmayı başarmış. Batının gözü doğuyu hiçbir zaman tam göremezken, doğu tüm yönlerin ötesinde ve tam içinde kendini göstermiş, mucizevi bir şekilde. Kahramanın epik yolculuğu formatında yazılan Shantaram, bize bu türün tadını ve sunum olarak vaat ettiği doğunun mistik yüzünü, ki öyle bir şey gerçekten varsa, tam olarak veremiyor belki ama 80'li yılların Hindistanı'nı, özellikle de Bombay'ın baş döndürücü, kaotik olduğu kadar çekici olan yüzünü, şehrin ruhunu bir yabancının gözünden yansıtıyor. Sözün kısası Shantaram'ı eğer Hindistan'ı merak ediyorsanız ya da sadece ilginç bir yaşamöyküsü okumak istiyorsanız okuyun derim. Zira bunun ötesinde 900 sayfaya yayılan beyhude bekleyişlerden başka bir şey yok ne yazık ki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yuz-yillik-yalnizlik-gorlan-harabeleri-ve-alternatif-gerceklige-dair", "text": "Geçtiğimiz yılların belki de en korkulan, en şüpheyle bakılan edebi türleriydi bilimkurgu ve fantastik edebiyat. Di'li geçmiş zaman kullandığıma bakmayın aslında bir parça da olsa hala öyle... Bu tür metinler bir yandan insanları kendine bir mıknatıs gibi çekerken, diğer yandan öylesine itiyor, endişelendiriyorlardı. Fantastik edebiyatın diğer isminin kaçış edebiyatı olması da bu sebepten değil miydi? Öylesine derinlikli bir korkuydu ki bu hiçbir fantazi geleneği olmayan pek çok ulusal edebiyat gösterebilirdiniz hatta sadece fantastik edebiyata karşı da değil, kurmacaya, hayal ürünü olan her şeye karşı bir karşı çıkış geliştirilmişti. Ama elbette ve neyse ki hayal etmekten vazgeçmeyen yazarlar da vardı ve insanlar bilimsel bilgileri ne seviyede olursa olsun hala yıldızlara bakıp onların bir gaz ve toz bulutundan oluştuklarını, ışıklarının kaç ışık yılının ardından gözlerimize gözüktüğünü hesaplamak yerine bilinmeyen dünyaların düşlerini kurmaktan, evrenin gizemine insanlık adına dahil olmaktan kendilerini alamıyorladı. Şimdilerde bu korku bir nebze de olsa azaldı. Birbiri ardına yazılan fantastik ve bilimkurgu metinleri olsun, onları okuyan, sinema uyarlamalarını çılgınca izleyenler olsun, ejderhalardan korkmadıklarını tüm dünyaya her an ilan ediyorlar. Aslında bana bütün bunları düşündüren, bir fantastik gençlik romanı olan, Gölgelerin Efendisi dizisinin ilk kitabı Gorlan Harabeleri. John Flanagan'ın bu dizisinin ilk kitabı, Özgü Çelik tarafından Türkçeleştirilmiş. Ve elbette pek çok fantastik roman gibi bu kitap da New York Times Bestsellerları arasındaki yerini almış. Robert Jordan'ın Zaman Çarkı dizisi, Walter Tevis'in Mockingbird'ü, ve daha sayamayacağım kadar çok fantastik romanın başına gelen gelmemiş ne mutlu ki Gorlan Harabeleri'ne, yani kötü çeviri kurbanı olmamış. Romanın çevirisi, üzerinde yapılan titiz editöryal çalışma hemen göze çarpıyor, ama bütün bunlar Gorlan Harabeleri'nin zayıflığını ve zaaflarını örtmeye yetmiyor. Öncelikle Gorlan Harabelerine fantastik demek mümkün mü, emin değilm... Olsa olsa olağanüstü özellikler taşıyan bir tür gençlik macerası... Olağanüstü dediğim özellikler de tam olarak ne oldukları anlaşılamayan iki tür canavardan öteye gidemiyor ne yazık ki. Roman boyunca kahramanımızın gelişim serüvenin başlangıcını okuyoruz, ancak yazarın altmetin olarak sunmayı tasarladığı bir takım ahlaki öğretiler, kişisel gelişime dair veriler öylesine göstere göstere yapılıyor ki, zannediyorum sınıf öğretmenlerimizin öğütleri daha eğlenceliydi. Haberde Yüz Yıllık Yalnızlık için: Batı dünyasına kendi gerçekliğinin dışında alternatif bir gerçekliğin de olabileceğini, olduğunu öğretti. Böylece de diğer batılı olmayan yazarların önü açılmış oldu. Mükemmel bir kitap olmasının yanı sıra batılı okurlara başka perspektiflere karşı toleranslı olmayı öğretti deniliyor. Anketin sonucu beklenmedik ya da çok şaşırtıcı değil elbette. Ama üzerinde durmaya da değer. Neden Marquez, neden Yüz Yıllık Yalnızlık? Marquez batı dünyasına düşlerimizle gerçekliğin kucak kucağa yaşadığını bir kez daha öğretirken, doğuya da zaten çok iyi bildiği ve gündelik hayatında bile içselleştirdiği bu durumu korkmadan dile getirme cesaretini vermişti öncelikle. Bugün fantastik edebiyatı sevmediğini açıkça dile getiren bir edebiyat okurunun bile kütüphanesinde baş köşedeki yerini almıştır Yüz Yıllık Yalnızlık, çünkü bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen canlıların hikayelerini okumak ve hayal gücünü çalıştırmak ne kadar zorsa bazılarımız için, Marquez'in bugüne, şimdiye ve buraya dair işaret ettiği olağanüstülük, düşlerle iç içe geçmişlik belki de o kadar kolay, anlaşılabilir ve kabul edilebilirdi. Bu hissi hepimiz bir yerlerden tanıyorduk. Büyülü gerçekçilik tanımını bu çağın insanın aklına çıkmamak üzere kazınmasının sebeplerinden biriydi bu his."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/fikrisabit/zamaninin-yurek-atisi-baskaldirinin-yazari-doris-lessing", "text": "Doris Lessing, çok çok uzak bir gelecekte geçen karanlık bir dünyanın hikayesini anlatır Mara ile Dann adlı romanında. Kuraklıkla, savaşlarla, açlıkla ve hiçlikle örülü bir dünyada Mara, kadınsı özelliklerini yitirmemenin, yeniden doğuşun simgesidir. Mara'nın yaşama savaşına hiçbir şey engel olamaz; ne sevgisi ne cinselliği ne de ara sıra bulduğunu sandığı huzur... Kendi macerası içinde onu durduran tek şey ise, tüm iyi niyetine karşın her an kötülüğe düşme tehlikesi olan, vahşileşen, kendini kaybeden, yok edici tutkulara yenik düşen erkek kardeşi Dann'e sahip çıkma dürtüsüdür. Dann, Mara'nın verdiği savaşın kendisidir aslında. Romanın adı Mara ile Dann'dır ama insan eliyle kelimenin tam anlamıyla cehenneme çevrilmiş bu dünyanın ve hikayenin kahramanı Mara'dır hiç şüphesiz. Kahramanlığı kadına armağan etmiş yazarlardan biridir Doris Lessing. Bunu diğer romanlarında da açıkça görürüz. Hikayeleri nerede, hangi zamanda, hangi gerçeklik düzleminde geçerse geçsin, Lessing kadının ve dünyanın peşini hiç bırakmaz; şaşmaz bir adalet duygusunun, varlığa karşı müthiş bir duyarlığın ve vicdanın peşindedir. 22 Ekim 1919 yılında İran'da başlayan hayatı, iki gün önce İngiltere'de sona erdi Nobel ödüllü Marksist feminist aktivist yazar Doris Lessing'in. Ancak gelin görün ki aynı anda ne Marksist ne feminist ne de aktivist olarak tanımlamıştır yazar kendini. Bir ömrü cümle ideolojilerin, dogmaların, insan ruhunu kategorize eden hemen her şeyin karşısında durarak yaşamış, \"arayış\"ı varlığın merkezine koymuştu Lessing. 94 yıllık uzun ömrüne çok sayıda roman, şiir ve öykü sığdırmış yazar, 20. yüzyıl insanının toplumsal ve ruhsal karmaşasına odaklanmıştı hep. Cinsel kimlik mücadelesi, sosyalizm, feminizm ve parçalanmış benliklerin bütünleşme çabası romanlarının ve öykülerinin odak noktası olmuştu. Ama temelde, en temelde Doris Lessing denince akla gelen ilk kelime, yaşamında ve ölümünden sonra kanımca, başkaldırı olabilir sadece. Lessing, hem edebiyatında hem de üzerine aldığı yazar-aydın kimliğinde, başkaldırının ismi olarak anılacaktır. Yazarlığa 1950 yılında marksist feminist ve son derece gerçekçi bir düzlemde başlayan Lessing, 1970'li yıllardan itibaren fantastik ve bilimkurgu türüne yönelir dikkat çekici bir biçimde. Kırılma noktası, hepimizin bildiği gibi, feminist literatürün köşe taşlarından biri kabul edilen Altın Defter'tir. Peki ama neden, yazarlığının ve aydın kimliğinin seyri neden değişmiştir? Kimileri bunun altında Lessing'in komünizmden vazgeçmesinin yattığını düşünür. Peki vazgeçmiş midir gerçekten? Belki de soruyu şöyle sormak gerek: Dünyayı değiştirmek için komünist olmuş, 'Bu dünyayı değiştirecektim, daha güzel, daha mükemmel yapacaktım, ırkçılık nefretinin, haksızlıkların ve benzerlerinin olmadığı bir dünyada yaşayacaklardı', demiş bir yazar, komünizmden vazgeçtiğini, artık komünist olmadığını söylediğinde, dünyayı değiştirmekten, haksızlıklara karşı mücadele etmekten vazgeçmiş olabilir mi? Bu sorunun cevabı elbette Lessing'in edebiyatının içinde, hem de saklı falan da değil, gayet açık bir şekilde bakıyor gözlerimizin içine. İnsan ruhunun gerçekliğe dair algısındaki değişimi, sezgiye, büyüye, düşlere dair duyduğu ihtiyacı, vahşi içgüdüsel doğasına yaklaşmak, değmek zorunda oluşunu çok erken kavramış bir yazardır Doris Lessing. Yazarlık çizgisindeki değişim de bu kavrayışa delalettir kanımca. Yoksa değişen politik görüşleri değil. Tür olarak burun kıvrılmaya müsait fantastik ve bilimkurgu eserlerinin ciddi bir felsefik altyapısı vardır. Hatta bu felsefi bakış açısına zaman zaman kurban verir hikayelerini. Dili sadedir, açıktır, oyuncaklı değildir. Meselesini hikayenin içine yedirmeyi bilir. Anlatıcı yazarın modern edebiyat içindeki en önemli isimlerinden biridir. Yazarı anlatı içinde kahramanlaştırmaya çalışan bir çağda, kendiliğinden kahraman olan, olabilen yazarlardandır Doris Lessing. Ve işte tam da bu nedenle, ardında konuşmaya, üzerinde düşünmeye değer uzun bir ömür, okunmaya değer pek çok eser bırakmıştır. Ben kendi adıma bir tür yeryüzü ilahisi olan Kanopus Arşivleri'ne geri dönmeyi planlıyorum. Türkçede baskısı tükenen bu seri için umarım yayıncılar da aynı fikirdedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/15-temmuz-demokrasi-kahramanlari-15-ulkede-anildi", "text": "15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü kapsamında Yunus Emre Enstitüsü 15 ülkede anma etkinlikleri düzenledi. Sırbistan, Japonya, Pakistan, Bosna Hersek, Malezya, Katar, Rusya, Mısır, Afganistan, Hırvatistan, Güney Afrika, Romanya, Bahreyn, Filistin ve Arnavutluk gibi dünyanın farklı yerlerindeki ülkelerde 15 Temmuz demokrasi kahramanlarımız saygıyla anıldı. 15 Temmuz anma etkinlikleri kapsamında görüşlerini belirten Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş, 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 3 yıl geçti. Bu darbeye asker, devlet görevlileri veya belirli bir statü grubu değil, öncelikle halk müdahale etti. Türk halkı darbecilere karşı, tarihte eşine az rastlanır korkusuz ve kararlı bir duruş sergiledi. Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki dostluğun ve kültürel bağların pekişmesi adına 10 yıldır dünya çapında faaliyetler yürüten enstitümüzün; halkımızın bu demokrasi mücadelesini dünyaya anlatmak adına önemli bir sorumluluğu var. Hain girişimin üçüncü yılında dünyanın 15 farklı ülkesinde demokrasi mücadelemizi geniş kitlelerle buluşturduk. dedi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/2019-attilâ-ilhan-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "Attila İlhan Edebiyat Ödülleri'nin Doğan Hızlan'ın onursal başkanlığında toplanan seçici kurulları bu yılki ödül sahiplerini belirledi. Bu yıl yarışmaya şiir dalında 66, roman dalında 65 eserle başvuruldu. Roman ödülü, Yara Bendenin yazarı Abdullah Ataşçı ve Umudun Renginin yazarı Murat Özsan arasında paylaştırıldı. Seçici Kurul, Abdullah Ataşçı'yı Şiirsel bir üslupla kurguyu başarılı bir şekilde bir araya getirdiği için ödüle değer gördüğünü açıkladı. Murat Özsan, Toplumsal kaygıları gözeterek insanı ele alış tarzı ve kurgudaki ustalıkları nedeniyle ödüle değer bulundu. 2019 Attila İlhan İlk Roman Vakıf Özel Teşvik Ödülü'nün ise Kalbimde Çivilerle Uyumuş Gibiyim romanıyla Anıl Can Uğuz'a verilmesine karar verildi. Bu seçim için Seciçi Kurul şu gerekçeyi açıkladı: İlk roman olarak kendinden önceki Türk ve dünya edebiyatına atıflarda bulunan, onlarla konuşan yapısı nedeniyle bu ödüle layık görülmüştür. Attila İlhan Roman Ödülü Seçici Kurulu'nda Mehmet Eroğlu, Asuman Kafaoğlu Büke, Seval Şahin ve aileyi temsilen Ali Cem İlhan yer alıyor. Şiir Ödülü Seçici Kurulu, Tuğrul Keskin'in Everest Yayınları'ndan çıkan Kavil kitabını 2019 Attila İlhan Şiir Ödülü'ne değer gördü. Ödülün gerekçesi şu sözlerle ifade edildi: Özellikle halk şiiriyle kurduğu bağlar ve dünya şiirine verdiği selamlarla dikkati çektiği 'Kavil' ile kendi şiiri içerisinde yeni bir aşama kaydeden Tuğrul Keskin, 2019 Attila İlhan Şiir Ödülü'ne değer görülmüştür. 2019 Attila İlhan İlk Şiir Kitabı Vakıf Özel Teşvik Ödülü'nün ise Vera isimli kitabıyla Talha Kuru'ya verilmesine karar verildi. Ödül gerekçesinde Kuru'nun Şiirin yapısına önem verdiği ve geleneğin dokusundan faydalandığı vurgulandı. Metin Celal'in başkanlığındaki Attila İlhan Şiir Ödülü Seçici Kurulu'nda A. Ali Ural, Haydar Ergülen, Adnan Özer ve aileyi temsilen Kerem Alışık yer aldı. 2019 Attila İlhan Edebiyat Ödülleri töreni, 38. İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı etkinlikleri kapsamında, 7 Kasım 2019 Perşembe günü 15.00'te TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi, Marmara Salonu'nda düzenlenecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/2019-da-en-cok-ziyaret-edilen-muze-ayasofya-oldu", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müze ve ören yerlerini ziyaret edenlerin sayısı, 2019'da 35 milyon 48 bin 417 kişiye ulaştı. En çok ziyaret edilen müze, 3 milyon 727 bin 361 kişiyle İstanbul'un en önemli tarihi yapılarından Ayasofya Müzesi oldu. Mevlana Müzesi, en çok ziyaretçiyi ağırlayan ikinci müze olarak kayıtlara geçti. Mevlana Müzesi'ni 2 milyon 557 bin 868 ziyaretçiyle Denizli Pamukkale Hiearapolis Ören Yeri izledi ve en çok ziyaret edilen müze ve ören yerleri sıralamasında üçüncü oldu. Nevşehir ve çevresinde önemli tarihi değerler ile doğal güzelliklerin bulunduğu alanlar da en çok ziyaret edilen ilk 10 alan içerisinde yer aldı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/2019-prof-dr-fuat-sezgin-yili-etkinlikleri-suruyor", "text": "Prof. Dr. Fuat Sezgin Yılı çerçevesinde Yunus Emre Enstitüsü'nün düzenlediği 'Endülüs ve Osmanlı Medeniyetlerinde Bilim ve Teknoloji' toplantısında Türk ve İspanyol akademisyenler bir araya gelerek Prof. Dr. Fuat Sezgin hatırasını bir kitap halinde yayınlanmaya karar verdi. Toplantının açılış oturumunda, 94 yıllık hayatının büyük bir kısmını Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına adayan ve bilim tarihi araştırmalarında hak ettikleri saygın yeri kazanmalarında büyük pay sahibi olan Prof. Dr. Fuat Sezgin'in çalışmaları ve bilim tarihi araştırmalarına yaptığı katkılar ayrıntılı bir şekilde ele alındı. Açılış oturumunun ardından İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Madrid Complutense Üniversitesi, Madrid Autonoma Üniversitesi ve Granada Üniversitesi'nden alanının uzman bilim tarihçileri tarafından Endülüs ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde Müslüman bilim adamlarının çalışmaları ile bilim ve teknik alanlarına yaptıkları katkılar çeşitli yönleriyle değerlendirildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/2019-talât-sait-halman-ceviri-odulu-sonuclari-aciklandi", "text": "İKSV tarafından düzenlenen 2019 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü kazananları açıklandı. Ödül bu sene iki çevirmen arasında paylaştırıldı. Yazar, çevirmen ve eleştirmen Sevin Okyay, yazar ve çevirmen Ayşe Sarısayın, yazar ve çevirmen Yiğit Bener ile yazar ve çevirmen Kaya Genç'in yer aldığı seçici kurul bu yıl ödülü iki çevirmen arasında paylaştırdı. Mathias Enard'ın Pusula kitabını çeviren Ebru Erbaş ve Leonid Nikolayevic Andreyev'in Kızıl Kahkaha adlı eserini çeviren Kamil Kayhan Yükseler ipi göğüsleyen isimler oldu. Fransız yazar Mathias Enard imzalı Pusula, bu yıl Can Yayınları'nın Çağdaş adlı dizisinden yayınlandı. Eser 2015'te Goncourt Ödülü'ne, Leipzig Kitap Fuarı Ödülü'ne ve Premio Gregor von Rezzori'ye layık görülmüştü. Rus yazar Leonid Andreyev'in, H. P. Lovecraft'in kütüphanesinin başucunda bulunan Kızıl Kahkaha adlı eseri ise Everest Yayınları'nın Klasikler dizisi aracılığıyla okurla buluştu. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/2020-hugo-odulleri-cevrimici-dagitilacak", "text": "Bu yıl Yeni Zelanda'da düzenlenecek 2020 Hugo Ödülleri Koronavirüs salgını nedeniyle sanal ortamda gerçekleştirilecek. 1939 yılında başlayan Hugo Ödülleri tarihte sadece bir kez, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1942-45 yılları arasında sekteye uğramıştı. Koronavirüs salgını sebebiyle düzenlenecek bu çevirimiçi etkinlik ise törenin ilk defa geleneksel yöntemlerin dışına çıkışı olacak. İşte adaylardan öne çıkanlar..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/20uluslararasi-frankfurt-turk-film-festivali-nin-kazananlari-belli-oldu", "text": "Hessen Eyaleti Kültür ve Bilim Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Frankfurt Belediyesi ve Türkiye Cumhuriyeti Frankfurt Başkonsolosluğu'nun katkıları ile düzenlenen Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali'nin kazananları belli oldu. Nuh Tepesi En iyi film dalında birinci olurken, Kız Kardeşler filmindeki performanslarıyla Cemre Ebuzziya, Helin Kandemir, Ece Yüksel en iyi kadın oyuncu ödülünü paylaştılar. En iyi erkek oyuncu dalında ise Nuh Tepesi filmindeki oyunculuklarıyla Haluk Bilginer ve Ali Atay birinciliğe layık görüldü."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/221b-nin-yeni-sayisi-dijital-platformlarda", "text": "Polisiye kültür dergisi 221B'nin Polisiye Eserlerde Dedektifin Evrimi kapak dosyası kapsamında hazırlanan 25'inci sayısı yayımlandı. Derginin yeni sayısında ilk polisiye eserden bugüne dedektif kavramının nasıl değiştiği, bilimsel ve toplumsal açıdan yaşanan büyük gelişim ve değişimlerin dedektif karakterini nasıl farklılaştırdığı üzerinde duruluyor. 25'inci sayıda Alessandra Calanchi'nin 221B için özel olarak kaleme aldığı Suç Edebiyatında Dedektif Karakterinin Evrimiyle birlikte Sevin Okyay'ın Perdede ve Ekranda Dedektifin Evrimini, Erol Üyepazarcı'nın Polisiye Edebiyatımızda Dedektif Kavramını ve Mesut Demirbilek'in de geleceğin suçları ve geleceğin dedektiflerini yazdığı yazıları bulunuyor. Emin Alper'in nisan ayında BluTV'de yayımlanacak olan yeni dizisi Alefin röportajı da yeni sayıda okurla buluşuyor. Özlem Özdemir'in yaptığı röportajda dizi hakkındaki soruları yönetmen Alper, dizinin yapımcısı Mehmet Altıoklar ve başrol oyuncuları Kenan İmirzalıoğlu, Melisa Sözen ve Ahmet Mümtaz Taylan cevaplıyor. 221B'nin yeni sayısına tüm Türkiye'deki raflardan, dukkan. mylosyayingrubu. com sitesinden ve dijital platformlardan ulaşılabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/56-kutuphaneler-haftasina-ozel-cevrimici-icerikler", "text": "56. Kütüphane Haftası (30 Mart-5 Nisan) özelinde SALT Beyoğlu ve SALT Galata farklı seçkileri çevrimiçi olarak ziyaretçilerin ilgisine sunuyor. İlk olarak Ben Lewis'in 2013 yapımı Google and the World Brain belgesel filmini çevrimiçi gösterime sunuluyor. Google'ın bugüne dek yayımlanmış her kitabı tarama projesinin tek amacı, geleceğe miras bir dijital kitaplık oluşturmaktan mı ibaret? 90 dakikalık İngilizce filmi, 3-17 Nisan tarihlerinde www. youtube. com/user/SALTonlineistanbul Türkçe altyazılı olarak izlemek mümkün. Yine SALT Araştırma bünyesindeki Mimarlık ve Tasarım ve Kent, Toplum ve Ekonomi koleksiyonlarından derlenen kütüphane fotoğrafları albümü SALT Online Flickr hesabında erişime açıldı. 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın sonlarına Türkiye'deki kütüphane yapılarının arşiv görsellerini incelemek için www. flickr. com/photos/saltonline linkini tıklamanız yeterli. Nevzat Sayın'ın 1978'de kurulan Bektaş Özyönetim Mimarlık İşliği'ndeki çalışma anlayışı ve üretim süreçleri üzerine geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Cengiz Bektaş ile yaptığı söyleşiye de online erişebilirsiniz. SALT Galata'da düzenlenen programın video kaydına erişim için www. youtube. com/watch?v=lrKFkYF_Suc&feature=youtu. be linkine tıklamanız yeterli."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/66-sait-faik-hikâye-armagani-kisa-listesi-aciklandi", "text": "Edebiyatımızın büyük öykücüsü Sait Faik Abasıyanık adına düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ile birlikte düzenleyicisi ve telif haklarının sahibi Darüşşafaka Cemiyeti, jüri üyeleriyle ortak aldığı kararla ödül yönetmeliğinde bir yeniliğe gitti. Bu yıl 66'ncısı verilecek ödülün yönetmeliğinde geçtiğimiz yıl yapılan bu düzenlemeyle, öncelikle 10 kitaplık kısa bir listenin kamuoyuyla paylaşılmasına karar verildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ahlat-agaci-nin-ardindakiler", "text": "Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Ahlat Ağacı'nın setinde yaşananları ekranlara taşıyan üç bölümlük kamera arkası belgeseli geçtiğiiz günlerde Kadıköy Sineması'nda izleyicilerle buluştu. Dünya prömiyerini 71. Cannes Film Festivalinde yapan yapıma ilişkin belgesel gösterimi öncesi katılımcıların sorularını yanıtlayan filmin senaristlerinden Akın Aksu, filmin hikayesini kaleme aldıktan son Ceylan'la birlikte birkaç yerde görüş farklılığı yaşadıklarını ifade ederek, Fakat filmde ilk montajı izleyince Nuri Bilge Ceylan beni benden daha iyi tanıyormuş diye düşündüm dedi. Filmin taşra kültürünü eleştirmediğinin altını çizen Aksu, hikayede çift final kullanılmasına ilişkin ise Öyle tercih edildi. O kısmın sürreal bir yapısı var. ifadelerini kullandı. Aksu, Türkiye'de ilk kez bir filmin ardından kamera arkası belgeselinin gösterildiğine de işaret etti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ahmet-ulucay-senaryosu-vefatinin-10-yilinda-beyazperdeye-aktariliyor", "text": "İlk uzun metrajlı filmi 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' ile ulusal ve uluslararası festivallerde birçok ödül kazanan yönetmen Ahmet Uluçay, yakalandığı beyin tümörü hastalığı nedeniyle çekimlerine başladığı 'Bozkırda Deniz Kabuğu' filmini tamamlayamadan 2009 yılında hayata veda etmişti. Ahmet Uluçay'ın 1993 yılında kaleme aldığı ilk uzun metrajlı film senaryosu olan Bozkırda Deniz Kabuğu, vedasından 10 yıl sonra izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2019-2 sayılı Sinema Destekleme Kurulu kararlarıyla yapım desteği almaya hak kazanan projeler arasında yer alan Ahmet Uluçay'ın yazdığı Bozkırda Deniz Kabuğu senaryosu, Osman Nail Doğan yönetmenliğinde hayata geçecek. Dünya prömiyeri Saraybosna Film Festivali'nde yapılan ilk uzun metrajlı filmi Güvercin Hırsızları ile dikkat çeken 27 yaşındaki genç yönetmen Osman Nail Doğan, İstanbul Film Festivali - Köprüde Buluşmalar ve Adana Film Festivali gibi festivallerden ödüllerle döndü. Güvercin Hırsızları filminin festival yolculuğu İstanbul Film Festivali ve Ankara Film Festivali'nin ulusal yarışma bölümlerinde devam ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/akbank-sanat-ta-ara-guler-belgeseli", "text": "Akbank Sanat, 15 Ekim'de İFSAK'ın işbirliğiyle, yönetmenliğini Coşkun Aral'ın üstlendiği Bu Dünya Böyle Dünya isimli Ara Güler belgeseline ev sahipliği yapıyor. Bu Dünya Böyle Dünya belgeseli, adını Coşkun Aral'la Ara Güler'in 1986 yılında açtıkları sergiden alıyor. Belgesel, kırk yılı aşkın dostluklarının anısına Coşkun Aral tarafından hazırlandı. Ara Güler belgeselde hem tarihi belgelediği anları hem de kendi dünyasından renkli anıları işliyor. Büyük usta, ülke tarihindeki dönüm noktalarıyla kesişen aile hikayesini çocukluğundan başlayarak anlatıyor. Sanat, bilim ve kültür alanlarında dünyanın kaderini belirleyen kişilerle kurduğu dostluklar ve onların hayatlarından kısa kesitlere de yer verilen belgeselde, Ara Güler'in ağzından kendi kariyerinin de dönüm noktalarını dinliyoruz. Belgeselde Ara Güler kendine has üslubuyla hem hayatın anlamını sorguluyor hem de gençliğinin ilk heyecanlarını anlatıyor. 15 Ekim Salı günü saat 19.00'da başlayacak belgesel gösteriminin ardından Coşkun Aral ile söyleşi gerçekleştirilecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/alexis-gritchenko-nun-istanbul-yillari", "text": "Geçtiğimiz eylül ayında İstiklal Caddesi'nde kapılarını açan Meşher'in Ukraynalı sanatçı Alexis Gritchenko'nun 1919-1921 yılları arasında yaşadığı İstanbul'u konu aldığı eserlerinden oluşan Alexis Gritchenko - İstanbul Yılları ziyaretçilere açıldı. Gritchenko'nun İstanbul'u ziyaretinden 100 yıl sonra, sanatçının o dönemde ürettiği 150'den fazla eseri; günlüğünün ışığında ilk kez bu sergide bir araya geldi. Sanatçının çoğu suluboya olmak üzere gulaş, karakalem, yağlı boya eserlerinden olaşan sergideki eserler özel koleksiyonlar ile Ukrayna Ulusal Sanat Müzesi, Centre Pompidou, College de France'ın da aralarında bulunduğu yedi farklı ülkedeki müzelerden ödünç alındı. Gritchenko eserlerinden en çok etkilendiği Ayasofya'dan İstanbul surlarına, Haliç'ten Galata'ya, Büyükada'dan kentin sokaklarına kadar İstanbul'un birçok noktasını resmediyor. Sergi 10 Mayıs'a dek gezilebilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/anadolu-da-bir-kitap-gonullusu", "text": "Kahramanmaraş'ta üç yıl önce katıldığı fuardan aldığı kitapları köyünde dağıtan Ahmet Yerlikaya, zamanla çevre illere de yaydığı bu gönüllü faaliyetini son iki yıldır kurduğu derneğin çatısı altında devam ettiriyor. Türkiye'nin dört bir yanından gönderilen kitapları ilk aşamada çevresindeki köylerde dağıtan Yerlikaya, bağışlar artınca çevre illerdeki köyleri de dolaşarak daha çok çocuğu kitaplarla buluşturmaya başladı. Kahramanmaraş ve civar illerde köy ve yaylaları dolaşan Yerlikaya, yılmadan çocuklara kitap, bilimsel dergi ve ansiklopedi hediye ediyor. Başkanı olduğu Kitap ve Çocuk Derneğini kurarak çalışmalarını kurumsallaştıran Ahmet Yerlikaya kırsal alanda yaşayan 12 bin çocuğun kitapla buluşmasını sağladı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/angelus-edebiyat-odulu", "text": "Günümüzün en başarılı genç Bulgar yazarlardan biri olarak kabul edilen Georgi Gospodinov'un Hüznün Fiziği adlı romanı Angelus Avrupa Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. Angelus Edebiyat Ödülü, modern zamanların güncel konularını ele alan, düşünceler uyandıran ve diğer kültürlerle köprü oluşturan Orta Avrupa'dan yazarlara veriliyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ara-guler-izinde-istanbul", "text": "Söz konusu İstanbul olduğunda kentin hafızasında ve anılarımızın tarihinde Ara Güler'in çok önemli bir yeri vardır. İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi'nde 29 Mayıs'ta açılan İki Arşiv, Bir Seçki: Ara Güler'in İzinde İstanbul sergisi, kentin 20. yüzyılın ortasından bu yana yaşadığı değişimi ve sanatçının zihnimizdeki İstanbul bilincinin yaratılmasındaki payını hatırlatıyor bir kez daha. İstanbul Modern ve Ara Güler Müzesi işbirliğiyle hazırlanan, iki kurumun koleksiyon ve arşivinden ortaya çıkan sergide fotoğrafların yanı sıra çeşitli karanlık oda baskısı, obje ve efemeraya da yer veriyor. Sergi 17 Kasım tarihine kadar ziyaret edilebilir. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ara-guler-sergisi-new-york-ta", "text": "Cumhurbaşkanlığı tarafından Ara Güler Müzesi ile Arşiv ve Araştırma Merkezi iş birliğiyle gerçekleştirilen Ara Güler Fotoğraf Sergisi Londra, Paris ve Kyoto'nun ardından dördüncü durağı New York'ta 23 Eylül'de açılıyor. Ana eksenini, Ara Güler'in 1950'lere dayanan İstanbul fotoğraflarının oluşturduğu sergide, Dustin Hoffman'dan Federico Fellini'ye, Pablo Picasso'dan Salvador Dali'ye, Brgitte Bardot'dan Sophia Loren'e uzanan portreler seçkisi de yer alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/aslinda-okuyoruz-turkiye-nin-guncel-okuma-kulturu-arastirmasi", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği öncülüğünde kurulan OKUYAY Platformu'nun, KONDA Araştırma ve Danışmanlık'la yürüttüğü okuma kültürü araştırması sonuçlandı. OKUYAY Platformu bu araştırmayla, Türkiye çapında uzun süredir eksikliği duyulan ve en son 2011 yılında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan okuma kültürü çalışmasını yeniledi. Aradan geçen sürede toplumdaki okuma alışkanlıklarının değişimini, gelişimini, tercihlerini ve bakış açılarını derinlemesine inceleyen araştırma ilk kez 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda açıklanacak. Türkiye'de yayıncılık, eğitim, kütüphanecilik, sivil toplum, kültür endüstrileri, medya gibi birçok sektörü yakından ilgilendiren araştırmanın sonuçları; KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ve KONDA'nın analistlerinden Aydın Erdem'in katılımıyla düzenlenecek Aslında Okuyoruz: Türkiye'nin Güncel Okuma Kültürü Araştırması başlıklı panelde duyurulacak. OKUYAY Platformu ve Türkiye Yayıncılar Birliği'nin birlikte düzenlediği panel, 3 Kasım 2019 Pazar günü saat 14.45'te TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nin Karadeniz Salonu'nda gerçekleşecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/avni-lifijin-dunyasi-sabanci-muzesinde", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi, Türk resim tarihinde özgün bir yere sahip olan Hüseyin Avni Lifij'in (1886-1927) az bilinen dünyasını yansıtan bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Avni Lifij. Çağının Yenisi başlıklı sergi 1914 Kuşağı'nın özgün temsilcilerinden Avni Lifij'in çok yönlü üretimine ışık tutuyor. Konsepti ve yönetimi SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer'e ait olan Avni Lifij. Çağının Yenisi sergisi, sanatçının kimliğini Türkiye'de ilk kez tüm yönleriyle, bütünlüklü olarak değerlendirerek, mensubu olduğu 1914 Kuşağı ve Türkiye sanat tarihindeki öncül konumunu aydınlatmayı amaçlıyor. Sanatçının ailesi tarafından günümüze kadar titizlikle korunarak ulaştırılan koleksiyon ile arşiv malzemeleri; ilk kez sanatçının başyapıtlarıyla beraber sergileniyor. Avni Lifij'in yoğun üretimini yansıtan seçkide Sakıp Sabancı Müzesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Milli Kütüphane koleksiyonları ve özel koleksiyonlarda bulunan, Türk resim tarihinin başyapıtları arasında yer alan Avni Lifij eserleri bir araya getiriliyor. Pipolu Adam: Sanatkarın Kendi Portresi, Mareşal Fevzi Çakmak'ın Portresi, Alegori, Sanatkarın Kendi Portresi gibi uzun zamandır sergilenmemiş ve özel koleksiyonlardan daha önce hiç sunulmamış Avni Lifij eserleri izleyiciyle buluşuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ay-vakti-dergisi-20-yilinda", "text": "Seninle kaç bahar giyindi kuşandı, kaç sonbahar yaprak döktü. İlk sayının yayınlandığı yıl doğan çocuklar yirmi yaşına girdi. Nefes alan nice canlı belki de hayatiyetini sürdürmüyor. Gün kaç kez doğdu, ay kaç kez battı saymadık. Var olmak için yokluk kemendine kaç kez ilmek atıldı sormadık. Geceler bizimle nefes alırken, kilitleniyordu ortalık."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bagimsiz-yayincilar-kiraathane-edebiyat-senligi-nde", "text": "Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi, bağımsız yayıncıların bir araya geldiği bir edebiyat şenliği hayata geçiriyor. Evimizde şenlik var! sözleriyle duyurulan fuar 14-21 Eylül günleri arasında düzenlenecek. Kıraathane Kitap Şenliği'ne 100. Kilometre, Alef, Aras, Corpus, Encore, Güldünya, İstos, Kara Plak, Kıraathane Kitapları, Kolektif Kitap, Lis, Manifold, Monokl, Nebula, Norgunk, Ons Dergisi, Paloma, Raskol'un Baltası, Siren ve Yüz Kitap gibi özgün yayıncılar katılıyor. Beyoğlu, Asmalı Mescid Mahallesi, Yemenici Abdüllatif Sokak'ta bulunan Kıraathane İstanbul'da gerçekleştirilecek fuarda bir hafta boyunca kitap satış stantları kurulacak, hem toplu hem de katılan her yayınevinin kendine özel etkinlikleri gerçekleşecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/baksi-projesi-20-yasini-etkinliklerle-kutluyor", "text": "Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan, geleneği gelecekle buluşturan Baksı projesi, 20. yılını sürprizlerle dolu zengin bir programla kutlamaya hazırlanıyor. Temmuz ayında başlayacak ve 2021 Temmuz'una dek devam edecek kutlama programı çerçevesinde, yeni sergiler, atölyeler, burslar, film gösterimleri ve konser etkinliğinin yanı sıra, kültür-sanat alanında proje üreten bireylere ve kurumlara açık bir ödüllendirme programı da hayata geçirilecek. Baksı Müzesi'nde yer alan, Şakir Gökçebağ'ın heykel ve yerleştirmelerinden oluşan sergisi Aşina Temmuz sonuna dek devam edecek. Gökçebağ bu kapsamlı sergide gündelik yaşamın içinden, sıradan nesneleri etkileyici bir dille yepyeni formlara dönüştürüyor. Gökçebağ sergisinin ardından, Baksı'nın 20. yıl programı çerçevesinde Ekim ayında, birbiri ardına üç yeni sergi açılacak. Bu sergilerden ilki 20. Yıl için 20 Yapıt başlığını taşıyor. Depo Müze'de izleyicilerle buluşacak olan sergi, pandemi sürecinin gündelik yaşantımızın vazgeçilmezleri arasına kattığı maskeleri konu ediniyor. Sergide, çağrı yapılan 20 sanatçı ve tasarımcının, hem bir kullanım aracı, hem de bir kavram olarak maskeyi odağına alan özgün yapıtları yer alacak. Bir diğer sergi ise Baksı Müzesi'nin yanı başında, açıkhavaya yerleşecek heykellerle gerçekleşiyor. Baksı Tepesi'nin üzerinden Çoruh nehrini seyredecek bu heykeller 10 sanatçının üretimlerini bir araya getiriyor. Baksı Müzesi, bu yıl ayrıca Anadolu Ödülleri projesini başlatıyor. Bundan böyle her yıl düzenli olarak verilecek Anadolu Ödülleri'nin ilki Kasım 2020'de sahiplerini bulacak. 20. yıl kutlamalarının bir diğer önemli halkası ise Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın geliştirdiği, uzun yıllardır üzerinde çalıştığı büyük bir projenin start alması olacak. Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından tasarlanan, uluslararası ödüllü Kadın İstihdam Merkezi binasının temeli 2021 Mayıs'ında törenle atılacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/belgrad-da-turk-film-haftasi", "text": "Yunus Emre Enstitüsü tarafından Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da gerçekleştirilen Türk Film Haftası başladı. Belgrad Dom Omladine'de gerçekleştirilen gala programına Sırbistan devlet erkanından çeşitli bürokratların yanı sıra Hırvatistan, Fas, İran, İtalya, Avusturya Büyükelçiliklerinden temsilciler, Avrupa Delegasyonluğu ile Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatından da temsilciler katıldı. Gala programı Belgrad Yunus Emre Enstitüsü Müdürü Fahri Akdoğan'ın açılış konuşmasıyla başladı ve gecede Türkiye Cumhuriyeti Belgrad Büyükelçisi Tanju Bilgiç de bir konuşma gerçekleştirdi. Anons filmi yapımcısı yazar ve senarist Tarık Tufan Belgrad Türk Film Haftası galası onur konuğu olarak yer aldı.15-20 Eylül tarihler arasında dolu dolu sürecek film haftası boyunca her gün ikişer yapım 19.00-21.00 saatleri periyodunda Belgradlı sinemaseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/belgrad-turk-film-haftasi-nda-susuz-yaz-gosterildi", "text": "Yunus Emre Enstitüsü tarafından Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da gerçekleştirilen Türk Film Haftası Susuz Yaz ve İşe Yarar Bir Şey isimli filmlerin gösterimi ile son erdi. Türk Film Haftası'nın kapanış programının sürpriz konuğu Türk sinemasının en önemli klasiklerinden Susuz Yaz filmin başrol oyuncusu Yeşilçam'ın dört yapraklı yoncasının güzide ismi Hülya Koçyiğit oldu. Belgrad Türk Film Haftası'na onur konuğu olarak katılan Koçyiğit, başarılarla dolu kariyerinden önemli yaşanmışlıkları samimiyetle paylaştı. Seyircilerle birlikte Susuz Yaz filmini izleyen Hülya Koçyiğit, Aradan yıllar geçse de yaşanılmış o günleri her izledikçe tekrar yaşamak çok duygulandırıyor dedi. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/benim-eserim-konusu-telif-haklari", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/benim-eserim-temasi-telif-haklari", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bentley-100-yilinda-kalem-tutkunlarina-ozel-koleksiyon", "text": "Graf von Faber-Castell, Bentley'nin 100. yıldönümüne özel tasarladığı koleksiyonla ile kalem tutkunlarıyla buluşuyor. Limited Edition Centenary ismini taşıyan özel seri Dolma kalem, roller kalem ve tükenmez kalemleriyle geçmişteki zarif spor arabaları anımsatan sofistike siyah renkte sunulacak. Dolma kalemin tüm metal parçaları, gövdesi ve ucu antrasit rengi titanyum PVD kaplamaya sahip. Centenary Specification arabalarında yer alan zarif altın detayların ilham verdiği koleksiyon Eylül ayında Graf von Faber-Castell for Bentley koleksiyonu sıra dışı ek yazım gereçleri serileriyle de büyüyecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/berlin-yuva-denilen-sehir", "text": "Pera Film, Mayıs ayı programına Almanya'nın en önemli film müzelerinden biri olan Berlin Film ve Televizyon Müzesi ile yaptığı iş birliği ile devam ediyor. Deutsche Kinemathek küratörlüğünde hazırlanan Berlin - Yuva Denilen Şehir başlıklı program, izleyiciyi 20'inci yüzyılı çalkantılar içinde geçirmiş çok yönlü kentin 90 yıllık tarihini gözler önüne seren sinematografik bir yolculuğa davet ediyor. 29 Mayıs - 3 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek programda, Deutsche Kinemathek'in kurucusu da olan Gerhard Lamprecht'in filmlerinden, Fritz Lang'in çarpıcı başyapıtı M filmine uzanan, sinema tarihinde büyük önem taşıyan 9 film yer alıyor: Berlin'in Varoşları, M, Berlin'de Bir Yerde, Milyonda İki, Kaygı, 45 Doğumlu, Gece Kesişen Yollar ve Ostkreuz. Deutsche Kinemathe, program kapsamındaki filmleri şöyle yorumluyor: 1920'li yılların 'altın çağ' olduğu inanışıyla çelişen toplumsal bunalımlardan savaşın yol açtığı yıkım, duvarın inşasıyla birbirinden farklı iki şehrin doğuşundan, duvarın yıkılmasıyla birlikte yavaş yavaş tekrar birleşmesi süreçlerinde, Almanya'nın eski ve yeni başkenti olan Berlin'in görünüşü hep bir değişim içerisindeydi. Program kapsamındaki 9 film, şehir manzarasındaki değişime panoramik bir bakış sunarken, şehir sakinlerinin yaşamlarını ve mücadelelerini de yakından inceliyor. Bu program kapsamındaki Pera Film gösterimleri indirimli müze giriş bileti ile izlenebilir. Biletler Biletix'te."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bir-tarihci-ve-bir-romancinin-14-yuzyil-anadolu-suna-seyahati", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat'ın internet üzerinden gerçekleştirdiği canlı söyleşileri, yeni konular ve konuklarla devam ediyor. 30 Haziran Salı günü saat 18:00'da herkese açık ve ücretsiz olarak düzenlenecek söyleşinin konukları Osmanlı sufiliği üzerine çalışmalarıyla tanınan Haşim Şahin ve romanlarında Anadolu dervişlerini anlatan Gürsel Korat. Haşim Şahin geçtiğimiz günlerde YKY'den çıkan Dervişler, Fakihler, Gaziler / Erken Osmanlı Döneminde Dini zümreler (1300-1400) adlı kitabında bir yandan Osmanlı Beyliği'nin kuruluş dönemindeki sufi topluluklar ile mutasavvıfların ve gazilerin etkin rolünü incelerken, bir yandan da Osmanlı tarihinin bu en kapalı döneminin kapsamlı analizini yapıyor. Zaman Yeli, Güvercine Ağıt ve Kalenderiye romanlarında Anadolu dervişlerini anlatan ve zamanın heterodoks din kavrayışını romanlarının arka planına yerleştiren Gürsel Korat ise bu döneme edebiyattan bakıyor. Söyleşide 14. yüzyıl Osmanlı dünyasının sosyal, kültürel ve dini yapısının aktörleri tarihsel ve edebi bağlamda ele alınacak. Söyleşide bir romancı ve tarihçinin aynı döneme yaklaşımındaki benzerlik ve farklılıklar, kurgu/gerçeklik, resmi tarih/gayri resmi tarih ilişkisi de konuşulacak. Söyleşiye (https://bit. ly/ykkscanlietkinlik11) linkini tıklayarak, Microsoft Teams uygulaması üzerinden katılabilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bir-yazar-adayinin-yol-haritasi", "text": "Yayıncılık dünyasının yazarlar, yayınevleri, menajerler, edebiyat ajanslarıyla hayli kalabalıklaştığı bugünlerde genç yazarlar için bir yön haritası çizmek giderek zorlaşıyor. Yazar ve editör Çiğdem Aldatmaz'ın, Olmadık Projeler Atölyesi'nin ev sahipliğinde gerçekleştirdiği Yazar Adayının El Kitabı adlı organizasyon Türkiye'de yazar adaylarının yayınevlerine ulaşmalarının, dosyalarını kurullara, editörlere sunup okur karşısına çıkarmalarının yolu hangi adımlardan geçiyor sorusunun yanıtını arıyor. Çiğdem Aldatmaz'ın konukları Şeniz Baş ve Koray Sarıdoğan. Yazar Adayının Yol Haritası 28 Eylül'de Olmadık Projeler Atölyesi'nde. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bir-zamanlar-anadolu-da-21-yuzyilin-en-iyi-filmleri-listesinde", "text": "The Guardian, 21. yüzyılın en iyi 100 filmini seçti. Listeninin 38. sırasında Nuri Bilge Ceylan'ın yönettiği Bir Zamanlar Anadoluda yer aldı. The Guardian editörleri slow sinema başyapıtı olarak değerlendirdiği filmi, Film br cinayet zanlısıyla ceset arayan memurların hikayelerini anlatıyor. Ancak buldukları şey varoluşsal sancılar oluyor ifadeleriyle özetledi. Listenin birincisi Paul Thomas Anderson'ın There Will Be Blood filmi. Listede ayrıca Hirokazu Kore-eda imzalı Shoplifters, Paolo Sorrentino'nun yönetmenliğini yaptığı Yabancı Filde En İyi Film Oscar'ının sahibi The Great Beauty, Alfonso Cuaron'un bol Oscarlı filmi Roma, Andrey Zvyagintsev'in En İyi Yabancı Film Oscar'lı Leviathan'ı, Lee Chang-dong'un Murakami'nin öyküsünden uyarlanan Burning'i ve Andre Aciman'ın unutulmaz romanından uyarlanan, Luca Guadagnino imzalı Call Me By Your Name filmleri de dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bir-zamanlar-anadolu-da-kitabi-cikti", "text": "Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali Büyük Ödülü'nü de kazanan filmi Bir Zamanlar Anadolu'da kitap olarak da yayınlandı. Kitapta filmin senaryosu, iç ve dış basında film hakkında çıkan yazılar, söyleşiler, kurgu günlüğü ve bolca fotoğraf yer alıyor. Kitabın bülteninde kitaptaki metinle ortaya çıkan film arasındaki farklılıklara değiniliyor. Bunun sebebi yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın çekim ve hatta kurgu sırasında senaryoyu ve diyalogları değiştirmesi. Yönetmen iyi çalışmadığını düşündüğü her sahneyi ve diyaloğu tekrar tekrar yeniden yazarak ahengi, bütünlüğü ve hayat duygusunu artırmaya çalışıyor. Ama yine de çekim için nasıl bir metin ile yola çıkıldığı, nerelerden nerelere gelindiği net olarak görülebilsin, film yapmanın cilveli ve oyuncaklı yapısı açıkça anlaşılabilsin diye, senaryonun çekime başlanmadan önceki o ilk, orijinal hali aynen yayınlanmış. Kitapta ayrıca, film hakkında yurtiçi ve yurtdışında yazılan sayısız yazılardan bir seçki, söyleşiler ve yönetmenin kurgu sırasında tuttuğu günlükleri de içeren geniş bir derleme yer alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/booker-odulleri-aciklaniyor", "text": "Dünyanın en saygın edebiyat ödüllerinden biri olarak kabul edilen Booker ödülleri bu akşam Londra'da bulunan Guildhall'da düzenlenen törenle sahiplerini bulacak. İlk olarak 1969 yılında verilmeye başlanan Booker Ödülü, İngilizce dilinde yazılan, İngiltere ve İrlanda'da basılan kitaplara armağan ediliyor. Bu yıl ki liste, İngiltere ve İrlanda'da 1 Ekim 2018'den 30 Eylül 2019'a kadarki sürede yayımlanan 151 roman arasından seçildi. Margaret Atwood'un son kitabı The Testaments, Salman Rushdie'nin Quichotte, Elif Şafak'ın On Dakika Otuz Sekiz Saniye, Lucy Ellmann'ın Ducks, Newburyport, Bernardine Evaristo'nun Girl, Woman, Other ve Chigozie Obioma An Orchestra of Minorities kitabıyla yer aldığı kısa listeden Margaret Atwood'un şansının yüksek olduğu konuşuluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/booker-odulleri-nin-uzun-listesi-aciklandi", "text": "Dünya edebiyatının İngilizceye çevrilen en iyi eserlerini seçmeyi hedefleyen Man Booker Uluslararası Edebiyat Ödülü bu yıl Man Grubu'nun sponsorluktan çekilmesi sebebiyle Booker Prize olarak veriliyor. 50 bin Poundluk Booker Ödülleri'nin ilk aşaması olarak kabul edilen uzun liste açıklandı. Peter Florence, Liz Calder, Xiaolu Guo, Afua Hirsch ve Joanna MacGregor gibi isimlerden oluşan Booker jürisinin seçtiği yazarlar arasında bu ödüle daha önce 6 kere aday olan, iki kere de ödül kazanan Margaret Atwood da yer alıyor. Kanadalı yazar, Bruce Miller tarafından televizyon dizisi olarak uyarlanan, Emmy ve Altın Küre ödülleri kazanan The Handmaid's Tale romanının devamı olarak yazdığı The Testaments kitabıyla bu listeye girdi. Listede daha önce bu ödülü kazanmış bir diğer yazar da Salman Rüshdie. Yazar son romanı Quichotte ile adaylar arasında. Ayrıca Siren Yayınları'nın sonbaharda yayımlamayı planladığı Kayıp Çocuk Arşivi'nin yazarı Valeria Luiselli de adaylar arasında. Altı aday 3 Eylül'de açıklanacak, kazanan ise 14 Ekim'de netleşecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/bu-dunyadan-sait-faik-gecti", "text": "Hişt Hişt, Mahalle Kahvesi, Semaver, Simitle Çay, Lüzumsuz Adam gibi unutulmaz öyküleriyle sevdiğimiz Sait Faik 113 yaşında! Modern Türk öykücülüğünün çığır açıcı isimlerinden biri olan Sait Faik, bu türün en iyi örneklerini vermiş; öykülerinde sıkça yer verdiği balıkçılar, simitçiler, sıradan insanlar, mahalle kahveleri, doğa, kuşlar ve elbette İstanbul ile öykünün sevilmesini, tanınmasını sağlayan isimlerden biri olmuştur. Hayatının büyük bölümü Burgazada'da geçen, pek çok hikayesini de bu adada kaleme alan yazarın evi bugün müze olarak ziyaretçilere açık. Müzede yazarın el yazması öyküleri, mektupları ve fotoğraflarının da içinde bulunduğu kişisel eşyaları yer alıyor. Sait Faik'in yakından tanımak, yazınsal ve ruhsal dünyasında bir yolculuğa çıkmak isterseniz yolunuzu Burgazada'ya düşürebilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cahide-birgul-un-tekinsiz-dunyasi-yeniden-okurla-bulusuyor", "text": "Cahide Birgül ilk romanı Gölgeler Çekildiğinde'yi yazdığında edebiyat camiasında büyük yankı uyandırmıştı. İşlemeyi seçtiği temalar; insanın bitimsiz yalnızlığını, kasveti, ruhun derinliklerinde gizlenenleri anlatmaktaki mahareti, polisiye unsurların sürükleyiciliğini kurguya yedirmedeki başarısı, tüm bunların ötesinde, okuru hiçbir karakterle özdeşleştirmeyen, gerçeğin üzerindeki o örtüyü çekip her şeyi olan çıplaklığıyla gösterme becerisi sayesinde... Gölgeler Çekildiğinde, hasta ve yalnız babasıyla yaşayan Esin'in ansızın çıkıp gelen bir misafirle hayatının altüst oluşunu anlatır. Bu davetsiz misafir Esin'in hayatına yavaş yavaş sızarken, Esin'in geçmişi kendi hayaletleriyle yüzleşir. Birgül, okurun ensesinde daimi bir ürperti oluşturur, tekinsizlik onun romanının başkahramanıdır. 90'ların sonunda kaleme aldığı kitaplarıyla Türk edebiyatına güçlü bir giriş yapıp erken bir vakitte aramızdan ayrılan Cahide Birgül, Kafka Kitap etiketiyle tekrar aramızda! Birgül'ün 1998 yılında yazdığı ilk romanı Gölgeler Çekildiğinde okurla bir kez daha buluşuyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cahit-sitki-taranci-vefatinin-63-yilinda-anildi", "text": "\"Yaş Otuz Beş\", \"Memleket İsterim\", \"Haydi Abbas\" gibi şiirleriyle Türk şiirinin unutulmazları arasına giren şair ve yazar Cahit Sıtkı Tarancı vefatının 63'üncü yılında anıldı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Tarancı'nın ilk eserleri Galatasaray Lisesi'nin çıkardığı \"Akademi\" ile dönemin ünlü \"Servet-i Fünun\" dergilerinde yayımlandı. Garip akımından etkilenen ve bu dönem serbest şiir denemeleri yapan Tarancı, \"Ömrümde Sükut\" adlı ilk şiir kitabını ise henüz Mülkiye Mektebi'ndeyken yayınladı. Usta şair, \"Sanat için sanat\" ilkesiyle yazdığı şiirlerinde, yaşama sevinci, aşk gibi konuların yanı sıra ölüm temasına fazlaca yer verirken yalnızlık ve çocukluğuna duyduğu özlemi de şiirlerinde ele aldı. \"Otuz Beş Yaş\" şiirinin yanı sıra edebiyat dünyasında ilgi uyandıran \"Memleket İsterim\" adlı ünlü eserini de 1946'da kaleme alan usta şair, bu eserinde ise barış, sevgi ve huzur dolu bir memleket isteğini anlattı. \"Varlık\", \"Kültür Haftası\", \"Yücel\", \"İnsan\", \"Ülkü\" ve \"Pınar\" adlı dergilerde de eserleri yayımlanan ve şiirin kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı olduğunu belirten Tarancı, Türk edebiyatında \"saf şiir\" anlayışının önemli temsilcilerinden biri olarak görüldü. Tarancı'nın vefatından sonra, kitaplarında yayınlanmayan şiirler, şiir çevirileri ve kendisi için yazılanlar \"Sonrası\" adlı kitapta toplanarak 1957'de yayımlandı. Arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplar da aynı yıl, \"Ziya'ya Mektuplar\" adlı kitapta toplandı. Gazetelerde çıkan 22 öyküsü ise Selahattin Öner tarafından 1976'da \"Cahit Sıtıkı Tarancı'nın Hikayeciliği ve Hikayeleri\" adlı eserde bir araya getirildi. Daha sonra usta şairin vefatının 50. yıl dönümünde gazetelerde çıkan öykülerinin önemli bir kısmı Can Yayınları tarafından \"Gün Eksilmesin Penceremden\" başlığıyla edebiyat severlerin beğenisine sunuldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cizer-albertine-hans-christian-andersen-odulu-ne-deger-goruldu", "text": "Çizer Albertine, çocuk edebiyatının Nobel'i olarak kabul edilen Hans Christian Andersen 2020 Ödülü'ne değer görüldü. Hans Christian Andersen 2020 Ödülleri'nin kazananları, online olarak gerçekleştirilen Bologna Çocuk Kitapları Fuarı'nda açıklandı. Can Çocuk Yayınları tarafından Tuğçe Özdeniz çevirisiyle yayımlanan, Germano Zullo'nun kaleminden çıkan ve anne-çocuk sevgisinin anlatıldığı Küçüğüm adlı kitabın da çizeri olan Albertine ödüllü bir sanatçı. Bratislava'nın prestijli ödüllerinden Golden Apple'ı kazanan ilk İsviçreli sanatçı olan Albertine ile yazar Germano Zullo'nun birlikte hazırladığı İncelikli Şeyler adlı kitap, 2011 Sorcieres Ödülü'nün yanı sıra 2012 New York Times En iyi Resimli Kitap Ödülü ile 2014 Sao Paulo Büyük Ödülü'nü aldı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cizgi-roman-festivali", "text": "2016 yılından beri İstanbul'da düzenlenen Çizgi Roman Festivali, bu yıl ilk defa Ankara Comics and Art Festival adıyla başkente geliyor. Çizgi roman, karikatür, illüstrasyon, canlı graffiti ve mural çalışmaları, atölye programları, seminerler ve sanatçı konuşmalarını içeren, şehir, çizgi dünyası ve farklı sanat disiplinleri üzerinden yaratıcı deneyim alanları sunan açık hava festivalinin teması Kimlik olarak belirlendi. Festival kapsamında gerçekleşecek İllüstrasyon Sergisi, müziğin görselleşmesi sürecine odaklanarak, izleyicilere lokal müzisyenlerin illüstrasyon ile üretilmiş albüm kapakları arşivi üzerinden iki disiplini bir arada görme fırsatı sunuyor. Yine festival kapsamında Türkiye'deki bağımsız yayınları ve fanzin yayınlarını da görme şansımız olacak. Dükkanlar, yayınevleri, özel koleksiyonlar, karikatür ve mizah dergileri ile çizgi roman ve karikatür dünyasının çizgi severler ile buluşacağı festival, Bilkent Center'da 25-26 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cocuklardan-buyuklere-mektup", "text": "Okuma Kültürü Derneği'nin Türkiye Yayıncılar Birliği'yle yürüttüğü ortak çalışma kapsamında, çocukları yaz tatilinde kitap okumaya teşvik etmek amacıyla Çocuklardan Büyüklere Mektup yayınlandı! Çocuklar adına kaleme alınan, 'birlikte' okumaya dair önemli bir çağrı yapan mektup, çocukları kitaplarla buluşturmayı, kitap okumayı sosyal bir etkinlik haline getirmeyi, çocukların okuma ve anlama becerilerini büyükleriyle birlikte öğrenerek ve eğlenerek geliştirmelerini amaçlıyor. Sonunda yaz tatili başladı. Çok mutluyuz. Kendimize ait zamanımız olacak. Daha çok oyun oynayacağız, daha çok uyuyacağız ve sizinle daha çok zaman geçireceğiz. Tatilin en güzel yanı da sizlerle birlikte olabilmek. Biliyoruz, siz de boş durmuyorsunuz. Bizim için çeşit çeşit tatil planları yapıyor, hayaller kuruyorsunuz. Bu planların içinde tabii ki, bol bol kitap okumak da var. Okumak, insanları ve diğer canlıları tanımamıza ve anlamamıza yardımcı oluyor. Kitap okuyarak aklımızın, hayal gücümüzün gelişeceğini de biliyoruz. Olduğumuz yerden başka dünyaları da tanıyoruz. Evet, okudukça dünya büyüyor. Bazılarımız, sizin hatırlatmanız gerekmeden okuma planlarını yaptılar bile. Okumayı çok ama çok seven, okuma alışkanlığı olan arkadaşlarımız var. Ne güzel... Hepimiz aynı değiliz ama. Aramızda okumayı sevmeyenler de olabilir. Kitap okumayı ödev gibi görenler, ne kadar eğlenceli bir şey olduğunu bilmeyenler olabilir. Okuma güçlüğü çektiği, okuduğunu anlamadığı, ilgisini çeken ya da kendisi için doğru kitabı henüz bulamadığı için okumayı pek sevmediğini düşünenler de olabilir. Artık o kadar çok çeşitli kitaplar var ki... Her birimizin dünyasına, ilgi alanlarına, becerilerine uygun kitaplar var. Oralarda bir yerlerde, bizi bekliyor o kitaplar. Belki evimizdeki kitaplığın üst raflarında, belki kütüphanelerde, belki bir arkadaşımızın evinde, belki de bir kitapçıda. O kitapları bulmak, düşündüğünüz kadar zor değil. Bize zaman ayırıp, bizimle konuşup, okuma hikayemizi dinlemeniz, bizi yakından tanımanız ilk adım olabilir. Küçük bir adımla, büyük farklar yaratılabilir belki. a. Evin her yerinde kitaplar olsa. Bazen beş dakika, bazen saatlerce okusak, b. Beraber kitapçılara gitsek, kitapları birlikte incelesek, kurcalasak, sonra beğendiklerimizi nasıl edinebileceğimizi konuşsak, c. Evimize en yakın halk kütüphanesine üye olsak (Evet, her mahallede kütüphane yok ama Türkiye'de 1157 halk kütüphanesi var), d. Belki okul kütüphanemiz de yaz tatilinde bize ödünç kitap verebilir, bunu okulumuzdan öğrensek, a. Birlikte okuyacağımız için, sizin de bizim de ilgimizi çeken kitapları bulsak, b. Okuduğumuz kitapları çeşitlendirsek: Hikayeler, bilim kurgu kitaplar, tarih kitapları, yemek kitapları, sporla ilgili kitaplar, çizgi romanlar, resimli kitaplar, dergiler ve daha neler neler, 3. Kitap okumayı sosyal bir etkinlik haline getirsek.. b. Evden çıkarken, çantamıza mutlaka bir kitap atsak. Beklerken, bir yere giderken ara sıra sayfalarını karıştırsak, c. Bilmediğimiz kelimeleri, olayları, duyguları birlikte araştırıp öğrensek, d. Kitaplarda okuduklarımızı, hayatımıza taşısak. Mesela, akşam yemeğinde, yolculukta, uyumadan önce okuduklarımızla ilgili sohbet etsek, f. Okurken, aklımıza gelen şiirleri bulup okusak, şarkıları bulup dinlesek, hatta bağıra çağıra söylesek, kitaptaki olayları canlandırsak, 4. Okuma ve anlatma becerimizi eğlenerek geliştirsek... b. Kitaplardaki olayları anlatsak ve birbirimizin bulmasını istesek, Biliyoruz, çok çabuk büyüyoruz. Çocukluğumuz da sizinle birlikte olduğumuz zamanlar da göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Kitap okumayla ilgili, bol bol anımızın olmasını çok isteriz. Büyüyünce bu anıları sevgiyle hatırlamayı da. Çocukluğumuzdan geriye, yaptığımız şeylerden çok, onları yaparken hissettiklerimiz kalacak aklımızda. Bu yüzden okumak, paylaşmak ve sımsıcak kucaklaşmak bizim için önemli. Kitaplar televizyonla, tabletle, telefonla, internetle, video oyunlarıyla yarışması gereken bir boş zaman etkinliği olmasın. Yemek yemek, uyumak, oyun oynamak gibi, hayatımızın bir parçası olsun. Birlikte okuyalım, hayatımızda yepyeni sayfalar açalım. Okudukça, biz de büyüyeceğiz, dünyamız da."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cumhurbaskanligi-kultur-ve-sanat-buyuk-odulleri-nin-sahipleri-belli-oldu", "text": "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri'nin bu yılki sahipleri belli oldu. Bu yıl Edebiyat alanında Nuri Pakdil, Müzik alanında MFÖ, Sinema alanında Mesut Uçakan, Resim alanında Devrim Erbil, Geleneksel Sanatlar alanında Fuat Başar, Mimarlık alanında Doğan Kuban ve Sosyal Bilimler alanında Ahmet Yaşar Ocak ödüle değer görüldü. Bu yılki Vefa Ödülü'nün ise A. Haluk Dursun'a verileceği açıklandı. Edebiyat dalındaki ödüle, 'yerli düşüncenin egemenliği adına ürettiği özgün eserler, Türk Edebiyatı'na kattığı kelime tercihleriyle dolu estetik anlatım dili ve insanı kalbinden tutmayı öneren değerli fikirlerinden dolayı', geçtiğimiz eylül ayında hayatını kaybeden Türk edebiyatının önemli ismi Nuri Pakdil layık görüldü. Müzik alanındaki ödülün, 'Türk pop ve rock müziğinde kültürel kimliğin temsiline verdikleri önem ve kırk yılı aşkın süredir devam ettirdikleri müzik çizgilerindeki istikrar ve başarıları dolayısıyla MFÖ'ye verilmesi kararlaştırıldı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/cumhurbaskanligi-kutuphanesi-icin-hedef-5-milyon-kitap", "text": "Türkiye'nin en büyük kütüphanesi olarak beş milyon kitap hedefiyle hayata geçirilen Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi Ekim ayında açılıyor. Külliye'nin genel mimari kimliğine uygun, hem Selçuklu hem Osmanlı hem de çağdaş mimariden esintiler taşıyarak inşa edilen bina, kitap okumayı teşvik edecek bir ilim yuvası, bir kitap yurdu olarak herkese açık olacak. 24 saat hizmet verecek kütüphane için şimdiye kadar 2 milyon kitap toplandı. Türkiye'nin yetiştirdiği pek çok aydın geçen süre içinde kütüphanesini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne bağışladı. Aralarında Mehmet Şevket Eygi, İlber Ortaylı, Mustafa Yazgan'ın da bulunduğu isimlerin yanı sıra, Şefik Can, Cemil Meriç'in eserlerinden oluşan paha biçilmez koleksiyonlar Cumhurbaşkanlığı Külliyesi çatısı altında toplandı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/dede-korkut-un-kayip-13-destani-bulundu", "text": "Türk edebiyatının en önemli kaynaklarından birisi olarak kabul edilen Dede Korkut Hikayeleri'nin yeni bir nüshası bulundu! Almanya ve Vatikan'da tutulan nüshalardan farklı olarak, bu kopyada şimdiye kadar bildiklerimize ek başka bir destan daha bulunuyor. 25 Nisan'da başlayan Dünya Kültür Mirası Dede Korkut Uluslararası Sempozyumu'nda haberi verilen kayıp destan Salur Kazan'ın Ejderhayı Öldürmesi, Prof. Dr. Metin Ekici tarafından paylaşıldı. Bu zamana kadar bildiklerimiz bizlere Dede Korkut Destanları'nın 12 tane olduğunu söylüyordu. Yapılan bu keşifle el yazmalarının sayısı 3'e çıktı. 61 sayfalık eserin Vatikan ve Almanya'da bulunan nüshalardan daha eski olduğu tahmin ediliyor. Kayıp nüshanın Türkistan'da bulunduğu gelen bilgiler arasında. Geçtiğimiz aylarda UNESCO'nun Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne giren, 15. yüzyılda yazıya geçirilen ve tam adı Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan olan eser, Türkçe konuşulan ülkelerin birleştirici unsuru olarak da tanımlanıyor. Prof. Dr. Metin Ekici'nin hazırlayacağı Salur Kazan'ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi başlıklı 13. Dede Korkut hikayesinin ilk bilimsel neşrinin Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/degisimin-baskentinde-peraya-bakmak", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde 21 Eylül'e kadar devam eden Aralıktan Bakmak sergisi, 19 yy'da İstanbul'un geçirdiği değişim ve dönüşümün en belirgin yaşandığı bölgelerden biri olan Pera'ya odaklanıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi'nin bulunduğu tarihi yapılar arasındaki bölgeyi odağına alan sergi, Rossolimo Apartmanı'ndan Büyük Londra Oteli'ne, Pera Palas'tan Odakule'ye, Bristol Oteli'nden Tepebaşı Tiyatrosu'na kadar pek çok tarihi yapıyı mercek altına alırken, bölgenin çok katmanlı kimliğini gözler önüne seriyor. Küratörlüğünü ve sergi tasarımını Atölye Mil'in, VR tasarım ve geliştirmesini APOLLO'nun üstlendiği sergi, başta İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivi olmak üzere, İBB Atatürk Kitaplığı, Salt Araştırma, Pera Palas, Büyük Londra Oteli, Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kitaplığı, Harvard Üniversitesi Kütüphanesi, Yapı Kredi Bankası ve özel arşivlerden derlenen fotoğraf, belge, harita ve obje gibi malzemeleri bir araya getiriyor. Sergi aynı zamanda, bugün Pera Müzesi olarak kullanılan eski Bristol Oteli'ni sanal gerçeklik teknolojileri aracılığıyla içindeymişçesine deneyimleme imkanı sunuyor. Ziyaretçileri, Pera Müzesi binasının çok katmanlı geçmişinde yüz yıllık bir yolculuğa çıkartan bu mekan deneyimi, Bristol Oteli'ne ait teknik çizimler ve aynı dönem otellerinde kullanılmış mimari üslupları, mobilyaları ve objeleri referans alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/dergâh-dergisinden-30-yas-surprizi", "text": "Uzun soluklu edebiyat dergilerimizden biri olan Dergah 30 yaşına bastı. Bu vesileyle Dergah okurları için hoş bir sürpriz yaptı ve 30. yaş hediyesi olarak Mart 1990 tarihli ilk sayılarını derginin mart sayısıyla birlikte hediye olarak verdi. Derginin okura bir başka sürprizi ise İsmet Özel'in bugüne kadar hiç yayınlanmamış Nurettin Topçu üzerine bir yazısını yayımlamaları oldu. Yazı için bir giriş yazısı kaleme alan İsmail Kara, bu yazının, İsmet Özel'in Aralık 1998'de düzenlenen Bir İsyan Ahlakçısı Nurettin Topçu sempozyumu için hazırladığı konuşmanın metni olduğunu, o gün sempozyuma katılan Özel'in gözlüklerini evde unuttuğu için metni okuyamadığını, dolayısıyla kısa bir konuşma yaptığını dile getiriyor. Derginin bu sayısında ayrıca Ali Ayçil, Dergah'ın 30. yaşı vesilesiyle Edebiyatın Vazifesi başlıklı bir yazı kaleme aldı. Fatma Barbarosoğlu, gaz lambalarını görmüş kuşakların bigane kalamayacağı bir fotoğrafa notlar düştü."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/devlet-tiyatrolari-ndan-dunya-klasigi-10-esere-ozel-hafta", "text": "Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün farklı bölgelerinde sahnelenen dünyaca ünlü yazarların 10 klasik oyunu, 14-18 Ocak tarihleri arasında Klasikler Haftasında 55 temsille Ankara seyircisiyle buluşuyor. Bir hafta boyunca, Federico Garcia Lorca yazdığı, Turan Oflazoğlu'nun çevirdiği ve Bozkurt Kuruç'un yönettiği İzmir Devlet Tiyatrosu'nca sahnelenen Kanlı Düğün Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde seyirci karşısına çıkacak, Van Devlet Tiyatrosu'nca sahnelenen Özgür Avcu'nun yönettiği William Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedyası ise Şinasi Sahnesi'nde perde açacak. Tiyatroseverlere keyifli bir hafta yaşatacak etkinlik süresince; Ankara Devlet Tiyatrosunca sahnelenen Büyük Tiyatro'da Moliere'in Cimri, Oda Tiyatrosu'nda Patrick Süskind'in Kontrabas ve Ziraat Sahnesi'nde Stefan Zweig'in Satranç, Stüdyo Sahne'de İstanbul Devlet Tiyatrosu'nca sahnelenen Anton Çehov'un Aziz Dostum Çehov, Küçük Tiyatro'da Antalya Devlet Tiyatrosu oyunu William Shakespeare'in Windsorun Şen Kadınları, Akün Sahnesi'nde İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun, William Shakespeare'in Hırçın Kız, Altındağ Tiyatro'da Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'nca sahnelenen Albert Camus'un Yanlışlık ve İrfan Şahinbaş Sahnesi'nde August Strindberg'in Baba adlı eserleri sahnelenecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/distopya-sound-art-festival-2019-istanbul", "text": "Son yıllarda sinemada, edebiyatta, doğal afetlerde, savaşlarda, ekolojik felaketlerde sık sık distopya fikriyle ve örnekleriyle karşılaşıyoruz. Korkuyla umudu iç içe barındıran bu kavram Distopyanın Sabancı Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Goethe Enstitüsü ve İstanbul Teknik Üniversitesi işbirliği ile 1. Ses Sanatı Festivali (Distopya Sound Art Festival 2019, İstanbul) düzenleniyor. Distopyan fikir hakkındaki temel sorulara yönelik 15 ses sanatı pozisyonunun bir araya geldiği festivalde etkinlikler kapsamında 20'ye yakın sanatçının katılımı ile Ses Sanatı üzerine sergiler, elektro müzik ve elektro akustik konserleri ve Algorave Gecesi yer alıyor. Etkinlik Mekanları Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri, İTÜ MİAM Galerisi, Bahçeşehir Üniversitesi ve Arka Oda İstanbul. Festival 3 Kasım'da sona eriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/diyaloglar-da-yarin-han-kang-imzali-vejetaryen-var", "text": "Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi'nin Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy'la uzunca bir süredir yürüttüğü konuşma serisi Diyaloglar 12 Kasım'da Güney Koreli yazar Han Kang'in 2016 Uluslararası Man Booker Ödülü'nü kazanan romanı Vejetaryen'i ele alacak. Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsü Ayhan Şahenk Salonu'nda gerçekleştirilecek etkinlik ücretsiz ve herkese açık. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/diyanet-el-yazma-eserleri-erisime-acti", "text": "Kültür mirası yazma eserlerle ilgili dijital ortamda okuma ve araştırma yapmak isteyenler için kıymetli bir arşiv kullanıma açıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi'nde Arapça, Osmanlıca ve Farsça kitapların da aralarında bulunduğu 19 bin 500 el yazması eser, internetten erişime açılarak vatandaşların kullanımına sunuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphane Sistemi'ne kutuphane. diyanet. gov. tr internet adresinden üye olunabiliyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/donna-haraway-hayatta-kalabilmek-icin-hikâye-anlaticiligi", "text": "Siborg Manifestosunun yazarı feminist düşünür, bilim tarihçisi ve bilim kurgu meraklısı Donna Haraway'den hayatı, üretimleri ve fikirlerine dair nükteli ve samimi bir hikaye anlatıcılığı... Fabrizio Terranova'nın 2016 yapımı belgesel filminin Türkiye'deki ilk gösterimi, Kolektif Çukurcuma tarafından SALT iş birliğiyle gerçekleştiriliyor. 81 dakikalık İngilizce filmin 4 Ekim'de SALT Beyoğlu'ndaki Açık Sinema'da yapılacak Türkçe altyazılı gösterimi herkesin katılımına açık ve ücretsiz. Gösterimin ön çalışması olarak 2 Ekim'de SALT Galata'da, sanatçı Merve Ünsal ve Kolektif Çukurcuma'dan Mine Kaplangı'nın moderatörlüğünde bir okuma buluşması düzenlenecek. Kolektif Çukurcuma'nın 2015 yılından beri sürdürdüğü okuma grubu buluşmalarının bir devamı ve SALT Beyoğlu Açık Sinema'da gerçekleşecek olan Donna Haraway: Hayatta Kalabilmek için Hikaye Anlatıcılığı gösteriminin bir ön çalışması olacak olan bu okuma buluşmasına katılım 12 kişiyle sınırlı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/dunya-kultur-etkinlikleri-cevrimici-yapilacak", "text": "Kovid-19 nedeniyle 2020 yılındaki birçok fuar, festival, konferans ertelenmiş, iptal edilmiş ya da büyük salonlar yerine sanal ortamda düzenlenmişti. 2021'in ilk günlerinden itibaren açıklanan takvimlere göre yeni yıldaki etkinliklerin de büyük bölümü çevrimiçi gerçekleştirilecek. -Gürcistan Yazarlar Evi, British Library ve Sınır Tanımayan Sözcükler tarafından koordine edilen ve İngilizce gerçekleştirilecek olan çevrimiçi edebiyat festivali, 25-28 Şubat 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. -27-30 Mayıs 2021 tarihlerinde fiziksel olarak yapılması planlanan Leipzig Kitap Fuarı, pandemi nedeniyle iptal edildi. Dijital ortamda bazı etkinlikler yapılması düşünülüyor. -Birleşik Krallık'ta The Bookseller adlı yayıncılık sektörü haber platformu ile Kitapçılar Birliği, 1 Mart itibarıyla başlayacak bir çevrimiçi konferans düzenliyor. Konferansın amacı ertelenen Londra ve Bolonya fuarları nedeniyle oluşan boşlukta kitabevlerinin yeni başlıkları tanımalarını sağlamak. -2020 Mart ayındaki ve 7 bin 100 katılımcının izlediği 2021 Ocak ayındaki konferanslarının pandemi nedeniyle çevrimiçi olarak yapılması ve başarılı bulunmasını takiben Amerikan Kütüphaneler Birliği, 2021 Haziran ayında gerçekleştirilecek yıllık konferansının da çevrimiçi yapılacağını duyurdu. Dünya çapında birçok sektörü olumsuz etkileyen Koronavirüs, yayıncılık sektöründe de etkisini gösterdi. Ülkemizdeki kitap fuarlarının durumu ise merak konusu. Yeni kitaplardan çok tekrar baskıların yapıldığı, e-kitap satışlarının arttığı bir yıl geçirdik. 2021 için de benzer bir durum öngörülüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/dunyanin-en-buyuk-taban-mozaigi-ziyarete-aciliyor", "text": "Hatay'da 2010 yılında bir otelin inşaat çalışması sırasında ortaya çıkan bin 200 metrekarelik tek parça taban mozaiği, 9 yıllık hazırlık sürecinin ardından bu yıl içerisinde ziyarete açılacak. Merkez Antakya ilçesinde 5 yıldızlı otel yapımı için başlatılan temel kazma çalışmaları sırasında ortaya çıkan ve milattan sonra 6. yüzyıla ait olduğu değerlendirilen tek parça taban mozaiğinin sergilenmesi için 9 yıldır yürütülen çalışmalar sona yaklaştı. Zengin mozaikleriyle ünlü kentte, bin 200 metrekare alanı kaplayan ve o dönemlerde kamu alanı olarak kullanıldığı düşünülen mozaik, devasa büyüklüğü, üzerindeki geometrik şekilleri ve birbirini tekrar etmeyen figür içeriğiyle göz dolduruyor. Gün yüzüne çıkarılması için arkeologların büyük bir titizlikle çalıştığı eser, el dokuma kilimi andıran görüntüsüyle dikkatleri çekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/dunyayi-anlamak-icin-cizen-dahi-leonardo-da-vinci", "text": "2019, bilim, sanat ve mühendislik alanlarında en büyük dehalardan biri olarak kabul edilen Leonardo da Vinci'nin ölümünün 500. yılı. Dünyayı anlamak için durmaksızın sorular soran, eskizler yapan, evreni mürekkep, tebeşir ve Ortaçağa özgü geleneksel çizim tekniği 'silverpoint' aracılığıyla keşfetmeye çalışan Da Vinci bugün de sanatçılara ilham vermeye devam ediyor. 46 yıllık hayatı boyunca çalışmak ve öğrenmekten başka bir amacı olmayan Da Vinci birbirinden çok farklı alanlarda yanıt bulmaya çalıştığı sorularla da kendine özgü bir isim. Neden kahkaha atarız, yıldızlar neden sadece akşam görünür, suyun havadan farklılığı, açlığın, esnemenin, şehvetin kaynağı, hapşırma eyleminin nasıl gerçekleştiği gibi değişik sorularla araştırmalarını derinleştiren sanatçı şiir koleksiyonları ve Latince çalışmalarıyla da biliniyor. Tam bir hayvansever olan Da Vinci çarşıdan kafeslerle kuş satın alır sonra da onları serbest bırakırmış. Ölümünün 500. yılında anılan sanatçının not defterleri de büyük ilgi görüyor artık; müzeler onun eskizleriyle sergiler düzenliyor, bilim adamları onun işlerini yorumluyorlar. Da Vinci'nin yaşadığı bilimsel ve felsefi serüvenini anlatan 7 bine yakını eskiz ve taslak notları, Londra, Paris, Torino, Milano ve Madrid gibi şehirlerde sergileniyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/edebiyat-bulusmalarinin-konugu-hakan-gunday", "text": "Mülkiye Kültür Merkezi Prof. Dr. Oral Sander Konferans Salonu'nda düzenlenen Edebiyat Buluşmaları'nın Şubat ayı konuğu Hakan Günday. Etkinlik 15 Şubat Cumartesi günü saat 16.00'da gerçekleşecek. Yazar söyleşi sonrası kitaplarını da imzalayacak. Mülkiye Kültür Merkezi Prof. Dr. Oral Sander Konferans Salonu'nda düzenlenen Edebiyat Buluşmaları'nın Şubat ayı konuğu Hakan Günday. Etkinlik 15 Şubat Cumartesi günü saat 16.00'da gerçekleşecek. Yazar söyleşi sonrası kitaplarını da imzalayacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/edebiyat-eserlerini-destekleme-projesi-basvuru-tarihi-netlesti", "text": "Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik kapsamında yayıncılara ilk eser desteği veriliyor. İlk eser niteliği taşıyan edebiyat eserlerini yayımlayacak yayınevlerine, bu yönetmelikte belirlenen esaslara göre maddi destek sağlanıyor. Proje kapsamında, yayın desteği için yayınevleri yılda iki kez başvuruda bulunabiliyor. Yayıncı, başvuru yapılacak ay içinde en fazla 3 eser için müracaat edebiliyor. Destek verilen yayınevi, sağlanan desteğin yüzde 35'ini yazara ödemekle yükümlü. Başvuru formunun indirilerek doldurulup, imzalanıp/kaşelendikten sonra eklerle birlikte elden ya da posta yoluyla Genel Müdürlüğe gönderilmesi, Telif hakkı sahibinin izin verdiğini gösterir sözleşmenin örneği, Ayrıca eserin baskıya hazır çıktısının PDF olarak edebiyatdestek@kulturturizm. gov. tr e-posta adresine gönderilmesi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/elyazmalarindan-esinlenen-hikâyeler", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi kapsamında, bu kez edebiyat tutkunlarının ilgisini çekecek yeni bir projeye imza atıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ile dijital dergi Trendeki Yabancı iş birliğinde gerçekleştirilen projede 6 yazar, Hafıza-i Beşer sergisinden ilhamla 6 farklı öykü kaleme aldı. Proje edebiyat meraklılarını; yazma ve okuma kültürünün forum, blog, web sitesi, sosyal medya gibi dijital platformlar üzerinden tartışıldığı ve hızlı bir biçimde şekil değiştirdiği 21. yüzyıldan, matbaanın henüz standardize olmadığı, nüshaların elle çoğaltıldığı Osmanlı Dönemi'ne doğru bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Osmanlı'nın yazın ve gündelik yaşam kültürüne dair birçok önemli ayrıntıyı ortaya koyan Hafıza-i Beşer sergisinden ilhamla hazırlanan projede; Onur Orhan, Berkan Şimşek, Hikmet Hükümenoğlu, Dilşad Çelebi, Fatma Nur Kaptanoğlu ve Emirhan Burak Aydın'ın hikayelerine yer veriliyor. Onur Orhan imzası taşıyan Hüsn-ü Misal başlıklı ilk öykü, İstanbul Araştırmaları Blogu'ndan okunabilir. Altı hafta boyunca her pazartesi günü Enstitü'nün blogunda yayına açılacak olan öyküler, 1 Şubat'tan itibaren Trendeki Yabancı dergisinde okurla buluşacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/en-cok-ziyaret-edilen-sanal-muzeler", "text": "Koronavirüs önlemleri kapsamında kapatılan müzeleri yerinde geziyormuş hissi uyandıran sanal müze uygulaması ile Türkiye'nin en büyük 13 müzesi 810 bin 410 kez ziyaret edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hayata geçirilen sanal müze uygulamasında tarihin sıfır noktası Göbeklitepe, en çok ilgi gören yer oldu. Bakanlık yetkililerinden edinilen bilgiye göre, Göbeklitepe Örenyeri, Kurtuluş Savaşı Müzesi, Efes Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Troya Müzesi, Cumhuriyet Müzesi, Gazi Müzesi Samsun, Etnoğrafya Müzesi, Antalya Müzesi, Çorum Boğazköy Müzesi, Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Zeugma Müzesi, Gaziantep ve Çorum Müzesi ziyaret edildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/evde-vakit-gecirirken-gezilebilecek-12-sanal-muze", "text": "Tüm dünyayı tehdit eden koronovirüs salgını sosyal mesafe altında yaşamamızı zorunlu kılıyor, çalışanlar home office yöntemiyle işlerini hallediyorlar, okullar, üniversiteler tatil. Evde vakit geçirmenin virüsün yaygınlaşması önündeki tek engel olduğu konusunda bilim adamları hemfikir. Sürekli evde kalmanın getirdiği ruhsal sıkıntı için de herkes kendince çözümler getiriyor. Bu süreçte sanal müze turları farklı bir vakit geçirme alternatifi olabilir. Google Arts&Culture ile dünya çapında 500'den fazla müze ve galeriye çevrimiçi olarak ulaşmak mümkün. Koleksiyon Londra'daki British Museum, Amsterdam'daki Van Gogh Müzesi, New York City'deki Guggenheim, Waahington'daki Ulusal Sanat Galerisi, Paris'teki Mussee D'Orsay Müzesi, Floransa'daki Uffizi Galerisi, Berlin'deki Pergamon Müzesi ve daha pek çok sanat, tarih ve bilim hakkında bilgi edinebileceğiniz yüzlerce yer içeriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/felsefe-tarihinde-yolculuga-hazir-misiniz", "text": "Türkçe'de ilk kez VakıfBank Kültür Yayınları'nın yayımladığı 101 Anekdotta Felsefe Tarihinde Yolculuk isimli kitabında filozofları, yaşadıkları dönemleri ve düşünce tarihine iz bırakan felsefecilerin fikirlerini anekdotlarla anlatan Alman felsefe tarihçisi Nicholas Rescher, Antik Çağ'dan günümüze uzanan düşünce değişimini inceliyor. Alman felsefe tarihçisi Nicholas Rescher 101 Anekdotta Felsefe Tarihinde Yolculukta, düşünce tarihini yaşanmış kısa hikayeler ve geçmişten günümüze dek tartışılan bilgiler eşliğinde anlatıyor. Rescher kitapta Platon, Ömer Hayyam, Descartes, Nietzsche ve Kropotkin gibi düşünürlerin bakış açılarını ortaya koyarken bilgi felsefesinden metafiziğe uzanan öğretici bir antoloji sunuyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/festivalde-divan-siiri-sehir-ve-edebiyat-konusulacak", "text": "Bu yıl 12'ncisi düzenlenecek olan Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali, 18-22 Şubat tarihleri arasında gerçekleşecek. 18 Şubat Salı günü saat 19.00'da Tophane-i Amire'de açılışını yapacak festival, bu yıl, aralarında Adnan Özer, Ömer Erdem, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Cenk Gündoğdu, Cevdet Karal, Alphan Akgül, Oktay Taftalı'nın da olduğu 10'u yerli, 10'u yabancı 20 şair ve yazarı ağırlayacak. Festival bu yılında iki temayı merkezine alacak. Divan şiiri geleneğine odaklanan ilk tema kapsamında İskender Pala'nın seçtiği 40 beyit üzerine Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin çalışmalarından oluşan illüstrasyon ve grafik eserler sergilenecek. Tophane-i Amire'de, festivalin açılış seremonisiyle aynı anda açılacak olan sergi, festival boyunca görülebilecek. Divan şiiri geleneği kapsamında Son Dönem Türk Şiiri'nde Divan Edebiyatı Yakınlaşmaları başlıklı bir panel de düzenlenecek. Etkinlik, 20 Şubat Perşembe günü saat 15.00'te Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi'nde gerçekleştirilecek. Festivalde ikinci tema olarak seçilen Şehir ve edebiyat konusu kapsamında yerli ve yabancı konuşmacıların söz alacağı bir konferans düzenlenecek. Etkinlik, 19 Şubat Perşembe günü saat 14.00'de İstanbul Ticaret Odası Konferans Salonu'nda yapılacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/festivalin-temasi-edebiyat-guldurur", "text": "Bu yıl dördüncüsü düzenlenecek Uluslararası İzmir Edebiyat Festivali, 14-22 Haziran tarihleri arasında İzmirlileri, Türkiye'den ve farklı ülkelerden önemli şair ve yazarlarla bir araya getirecek. Onur konuğunun Murathan Mungan olduğu festivalin sloganı ise 'Edebiyat Güldürür'. Her yıl yurtdışından çok sayıda yazar ve şairi de konuk eden festivalde bu yıl İtalya, Macaristan, Polonya, Suriye ve Filistin'den edebiyatçılar yer alacak. Festivalde Macar edebiyatı ve İtalyan şiiri üzerine iki özel söyleşi ve şiir akşamı da düzenlenecek. İtalya'nın yaşayan en büyük şairlerinden ve dünyaca tanınan Milo de Angelis de festivale konuk olacak. 14-22 Haziran tarihleri arasında Kültürpark'taki etkinlik alanında düzenlenecek festival ayrıca Seferihisar, Selçuk, Karaburun, Foça ve Tire'ye de uzanacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/filmekimi-nde-filistinli-sair-mahmud-dervis-izleri", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 18. kez düzenlenen Filmekimi bu yıl 4-13 Ekim tarihlerinde İstanbul'da 10 gün sürecek bir maratonla başlayarak, 11-15 Ekim'de Ankara'da, 18-22 Ekim'de ise İzmir'de sinemaseverlerle buluşacak. Biletler 28 Eylül'de satışa çıkıyor. Festivalin kampanya ve afişlerin temasını bu yıl #spoileryeme sloganı oluşturuyor. Filmekimi, bu sloganla sinemaseverleri, programda yer alan filmleri herkesten daha önce görmeye davet ediyor. Festivalde öne çıkan filmler arasında Filistin'in Oscar adayı It Must Be Heaven dikkat çekiyor. Şair Mahmud Derviş'in Nereye uçar kuşlar, son gökten sonra? sorusunu Filistin'in en tanınmış yönetmenlerinden Elia Suleiman da son filminde ES adındaki başkarakteri aracılığıyla soruyor. Alternatif bir vatan arayışıyla Filistin'den kaçan ES, Filistin'in hep peşinden geldiğini fark eder. Yeni bir yaşam vaadi, bir yanlışlıklar komedisine dönüşmüştür; Paris'ten New York'a, nereye, ne kadar uzağa giderse gitsin, her şey bir şekilde kendisine anavatanını hatırlatır. Film 2019 Cannes FIPRESCI Ödülü'ne layık görüldü. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/fotograf-ve-edebiyat-sohbetleri-nin-konugu-furuzan", "text": "İFSAK'ın \"Fotoğraf-Edebiyat Sohbetleri dizisi kapsamında düzenlenen Fotoğraf ve Edebiyat Sohbetleri etkinliğinin konuğu Füruzan. Fotoğraf ve Edebiyat Sohbetlerinde fotoğrafçı ve yazar Lütfi Özgünaydın, bir görsel sunum haline getirdiği Füruzan'ın yaşamından sahneleri belgeleyen fotoğrafları izleyicilerle paylaşacak ve ardından, Füruzan'la yaşamı ve kitapları üzerine bir söyleşi yapacak. Parasız Yatılı ile ilk olarak tanıyıp sevdiğimiz Füruzan Kuşatma, Benim Sinemalarım, Gül Mevsimidir, 47'liler, Gecenin Öteki Yüzü, Berlin'in Nar Çiçeği ve Sevda Dolu Bir Yaz ile, ülkemizin ve insanlarımızın kırsal ve kentsel yaşamını sıcak, acılı, yer yer insanın içine işleyen anlatımıyla öyküleştirdi ya da romanlaştırdı. Onun ilk günden bugüne geniş bir okur kitlesi tarafından bunca sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri, el atmış olduğu çevreyi, bu çevredeki insan kaynağını çok iyi tanıması. Fotoğraf ve Edebiyat Sohbetleri 26 Ekim Cumartesi günü, saat 19.00'da."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/fotografi-koklamak", "text": "Fotoğrafın farklı disiplinlerle bir araya getirildiği Fotoğraf Kulübü söyleşilerinde bu ay Merih Akoğul'un konuğu parfümör, koku uzmanı ve fotoğrafçı Vedat Ozan. Sanat tarihinin başlangıcından günümüze koku ve sanat ilişkisinin konuşulacağı söyleşide, kullanılan malzemelerin kokusundan sanat yapıtlarında kokuyu konu edinen veya çağrıştıran yapıtlara kadar birçok konu ele alınacak. 11 Mart Çarşamba günü saat: 18:30'da yapılacak olan etkinlik Loca'da. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/fotograflarla-ortadogu", "text": "Pera Müzesi, Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi kapsamında düzenlediği sanatçı konuşmalarına iki farklı söyleşiyle devam ediyor. Sanat eleştirmeni Evrim Altuğ moderatörlüğünde gerçekleşecek ilk konuşmada sanatçı Murat Germen; Mısır'ın çeşitli bölgelerinde ürettiği fotoğraflar üzerinden dünyayı yöneten sistemin sömürü araçlarını ve küreselleşmenin etkilerini ele alacak. İkinci söyleşinin konuğu Coşkun Aral ise moderatör Yekta Kopan'ın soruları eşliğinde Ortadoğu'ya ilişkin deneyimlerini aktaracak. İlk konuşmanın konuğu Murat Germen 6 Şubat Perşembe günü saat 18.30'da, Yekta Kopan moderatörlüğünde gerçekleşecek Coşkun Aral söyleşisi ise 12 Şubat Çarşamba günü izlenebilecek. Coşkun Aral sergide yer alan Sina Dağı, Gazze, Beytüllahim, Kudüs, Nablus, Sayda, Deyrülkamer, Şam, Trablusşam fotoğraflarına ve bu bölgelere ilişkin deneyimlerine odaklanacak. Sergi salonunda gerçekleştirilecek etkinlik ücretsiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/franz-kafka-nin-hikayesi-sahnede", "text": "Beyoğlu'nun en taze sanat mekanlarından Culter ikinci oyununu sahneliyor. Franz Kafka'nın ölümünden sonra yayımlanan ve birinci ağızdan anlattığı nadir hikayelerinden olan Bir Köpeğin Araştırmaları adlı eseri Culter'ın deneysel yorumuyla sahnede... Oyunculuk performansında yaratılan insan/köpek formu, izleyicinin içine girdiği kaotik atmosfer, yönetmenin ve sahne tasarımcısının deneysel yorumu ile birlikte Kafka'nın bu önemli eseri ilk kez sahneye uyarlanıyor. Karakterin benliğiyle girdiği ve gittikçe trajikleşen tartışmaları; eylemsizliğinin getirdiği yaşamdan soyutlanma hali, kendi varoluşunu anlamlandırma çabası için giriştiği deneyler, kaçınılmaz yok oluş ile sonuçlanıyor. Modern insanın bütün çıkmazlarının, insan/köpek karakterinin kendi ağzından çıkan kelimelerle, iki farklı canlının doğal sınırlarına da ulaşarak finale giden bu oyun, izleyiciyi çözüme yönlendirmeden kendi sorularını yaratmasını sağlıyor. Oyun 26 ve 30 Nisan tarihlerinde izlenebilir. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/gobeklitepe-insan-ve-hayat", "text": "Yunus Emre Enstitüsü tarafından her yıl farklı bir tema ile gerçekleştirilen Türkiye Haftası etkinlikleri bu yıl Göbeklitepe yılı kapsamında Göbeklitepe: İnsan ve Hayat ana temasıyla düzenleniyor. Bu yıl ilki Nisan ayında Romanya'da gerçekleşen Türkiye Haftası etkinliğinin ikinci durağı Hırvatistan'ın başkenti Zagreb. 15-18 Mayıs tarihlerinde Zagreb'in tarihi ve önemli mekanlarında gerçekleştirilecek 'Türkiye Haftası' çerçevesinde söyleşiler, sergiler, konser ve atölye çalışmaları ile Türkiye'nin kültürel ve sanatsal birikimi paylaşılacak. Zagreb'teki etkinlikler Zagreb Arkeoloji Müzesi'nde Göbeklitepe Kazı Heyeti Başkanı Celal Uludağ tarafından verilecek Göbeklitepe Konferansı ile başlayacak. Arkeoloji müzesindeki konferans sonrasında Göbeklitepe'nin geçmişten günümüze yolculuğunun anlatıldığı fotoğraf sergisi açılacak. Yıl boyunca düzenlenecek Türkiye Haftası etkinlikleri Rusya St. Petersburg, Arnavutluk-Tiran, İspanya-Madrid, Sırbistan-Belgrad, Tunus-Tunus ve Lübnan-Beyrut'ta gerçekleştirilmeye devam edecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/gobeklitepe-national-geographic-dergisinin-2020-listesine-girdi", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/harry-potter-da-evde-j-k-rowlingden-yeni-macera", "text": "J. K. Rowling, Koronavirüs günlerinde ev izolasyonunda olanlar için Harry Potter at Home adlı hizmeti başlattı. Ücretsiz sesli kitaplar, videolar ve özlenen Hogwarts günlerinden tadımlık kareler! Dünyaca ünlü Harry Potter serisinin yazarı J. K. Rowling, Koronavirüs nedeniyle evde kalmak zorunda olan okurları için yepyeni bir dijital hizmeti yürürlüğe koydu. Harry Potter at Home adıyla anılan bu sayfa, yazarın Wizarding World adı altında markalaşan internet sitesinde yer alıyor. Corona virüsü salgını nedeniyle dünyada milyonlarca insan kendisini evde izolasyona almak durumunda kaldı. 21. yüzyılın belki de dünya genelinde en sıkıntılı olaylarından birisinde; pek çok kişi çalışmalarını ve eğitimini evden sürdürüyor. Yazar J. K. Rowling de, daha önce Pottermore adıyla hizmet veren; ardından Wizarding World markası oluşturulunca o adı alan internet sitesinde yeni bir hizmet başlattı. Yazarın Harry Potter at Home adıyla Twitter üzerinden duyurduğu site biraz sihre ihtiyaç duyan herkese hitap ediyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/hifzi-topuz-ile-melih-cevdet-anday-i-hatirlamak", "text": "Türk şiirinin büyük ustalarından, Garip şiir akımının son temsilcisi Melih Cevdet Anday, 28 Kasım'da vefatının 17. yılında anıldı. Şairliğinin yanı sıra tiyatro oyunu, roman, deneme ve makale yazarı olan Anday, Orhan Veli ve Oktay Rifat ile birlikte Garip akımını başlatmıştı. Orhan Veli ve Oktay Rifat ile kaleme aldığı Garip adlı şiir kitabının dışında 1946'da Rahatı Kaçan Ağaç, 1952'de Telgrafhane, 1956'da Yanyana, 1962'de Kolları Bağlı Odysseus, 1970'te Göçebe Denizin Üstünde, 1975'te Teknenin Ölümü, 1978'de Sözcükler, 1981'de Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, 1984'de Tanıdık Dünya, 1989'da Güneşte, 1995'te ise Yağmurun Altında adlı şiir kitaplarını okuyucuyla buluşturdu. Şiir ve roman çevirileri de yapan usta edebiyatçı, aralarında Aylaklar, Gizli Emir, İsa'nın Güncesi, Meryem Gibi ve Birbirimizi Anlayamayız adlı romanlar ile İçerdekiler, Mikadonun Çöpleri, Yarın Başka Koruda, Dikkat Köpek Var, Ölüler Konuşmak İster, Müfettişler ve Ölümsüzler adlı tiyatro oyunlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda esere imza attı. Gazeteci yazar Hıfzı Topuz, yeni kitabı Anı ve Mektuplarda Melih Cevdet Anday'da yakın dostu olan Anday'ın gerçekçi bir portresini çiziyor. Melih Cevdet'in mektuplarından, ortak anılardan yola çıkan Anday, ünlü şair ve düşünürü genç kuşaklara anlatıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ian-mcewan-dan-yeni-roman-machines-me", "text": "Man Booker Ödülü'nün sahibi İngiliz Ian McEwan, son kitabı Machines Like Me'de bizi insan yapan şeylerin peşine düşüyor. Bir makine insan kalbini anlayabilir mi sorusunu soran yazar 1980'li yılların Londrası'nda alternatif bir dünya yaratıyor. Hayatı boyunca oradan oraya sürüklenen, herhangi bir işte dikiş tutturamayan Charlie, parlak bir öğrenci olan Miranda'ya aşık olur. İkili ilk yapay insanlardan Adam'ı satın alır ve kişiliğini birlikte tasarlarlar. Mükemmele yakın bir şekilde tasarlanan Adam güzel, güçlü ve akıllıdır; yakın bir zaman sonra bir aşk üçgeni oluşur. Ian McEwan'ın provokatif ve sıra dışı yeni romanı insanı kendi kontrolü dışındaki şeyleri etme gücü konusunda uyarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ii-abdulhamid-han-yildiz-albumleri-dijital-ortamda", "text": "İstanbul Üniversitesi, dünyanın en zengin görsel arşivlerinden biri olan Sultan II. Abdülhamid Han'ın Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu'nu dijital ortamda araştırmacıların kullanımına sunarak tarihe ışık tutuyor. Dijital erişime açılan 918 albüm içinde yer alan 36 bin 585 kare fotoğraf, kültürel mirasın korunmasına ve gelecek nesillere aktarılmasına olanak sağlıyor. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi bünyesinde muhafaza edilen koleksiyonlardan birisi olan Sultan II. Abdülhamid Han'ın Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu, 19. yüzyılın en büyük görsel arşivi olarak tanımlanıyor. Sultan II. Abdülhamid Han döneminde çekilen fotoğraflardan oluşan bu koleksiyon, araştırmacılara dönemin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi tarihini okuma, yorumlama ve tespit etme fırsatı sunuyor. Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu'nun İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde iklimlendirme, güvenlik ve tüm saklama koşulları en üst düzeyde sağlanarak muhafaza edildiğini söyleyen Dr. Pervin Bezirci, koleksiyonu gelecek nesiller için sağlıklı koşullarda daha uzun yıllar muhafaza edebilmek ve eserlerin araştırmacı incelemeleri sırasında yıpranmasını önlemek amacıyla dijital kopyalarının oluşturulması fikrinin ortaya çıktığını belirtti. Bu bağlamda gerçekleştirilen II. Abdülhamid Han Yıldız Albümleri Projesi'nin hazırlık çalışmalarının 2013 yılından bu yana yapıldığını aktaran Dr. Bezirci, proje ile araştırmacıların hem fotoğraflara ait meta dataları hem de fotoğraf içeriklerini birlikte sorgulayarak hızlı ve güvenli bir şekilde erişimlerinin sağlanmasının hedeflendiğini vurguladı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ii-abdulhamid-han-yildiz-sarayi-albumu-restore-ediliyor", "text": "Milli Saraylar envanterine kayıtlı Sultan II. Abdülhamid Han fotoğraf albümlerinden 140 yıllık Yıldız Sarayı fotoğraf albümü, Dolmabahçe Sarayında bulunan Milli Saraylar cilt atölyesinde restore ediliyor. Milli Saraylar İdaresi Cilt Atölyesi Kurucusu mücellit Ahmet Kurnaz eser atölyeye ilk geldiğinde hasar görmüş kısımları fotoğraflayıp rapor ediyor. Yapılan raporlama işleminin ardından ise kullanılan malzemeye uygun malzeme seçimi ve temini gerçekleştiriyor. Keçi derisi ve kök boyası gibi malzemeler kullanılarak yapılan restorasyon işlemlerinden önce eser özenle temizleniyor. Yıldız Sarayı albümünde fotoğrafların çerçevelerin de ise Abdullah Biraderler ismi yazıyor. Kırmızı deri kaplı albümde, II. Abdülhamid dönemine ait Yıldız Şale ile Yıldız Sarayı'nın Mabeyn Köşkü, Limonluk Kasrı, Saat Kulesi ve Ferhan Ahırları bölümlerine ait fotoğrafların yer alıyor. Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Abdullah Biraderler'e hazırlatılan 140 yıllık Yıldız Sarayı fotoğraf albümü restorasyonu tamamlandığında Milli Saraylar Halife Abdülmecid Efendi Koleksiyonu'nda muhafaza edilmesi planlanıyor. Yıldız Sarayı albümü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açık erişim sisteminde Milli Saraylar Kütüphanesi Halife Abdülmecid Efendi Koleksiyonu başlığında tüm araştırmacılarına pdf formatında ulaşımına açık bir albüm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ilk-ulysses-cevirmeni-nevzat-erkmen-aramizdan-ayrildi", "text": "İlk Ulysses çevirmenimiz Nevzat Erkmen Covid-19 nedeniyle aramızdan ayrıldı. Nevzat Erkmen, 1983'te psikanaliz, erotoloji, anlambilim, Geştalt Yaklaşımı, eski Meksika şamanlarının sonuncusu Don Juan'ın öğretileri, zen, yoga ve taoculuk birikimlerini paylaşmak amacıyla Söz Yayın Oyunajans'ı kurdu. Öykülerini topladığı Apartman Aşkları'nı ve başta Carlos Castaneda'dan yaptıkları olmak üzere pek çok çevirisini bu yayınevinden çıkardı. Türk Dilinin Uyak Sözlüğü'nü hazırladı, Jack Kerouac'ın Dharma Bums'ını Zen Kaçıkları adıyla Türkçeleştirdi, Şeyh Nefzavi'nin Itırlı Bahçe'sini çevirdi. James Joyce'tan yaptığı Ulysses (YKY, 1996) çevirisiyle aynı yıl The International James Joyce Foundation üyeliğine kabul edilen Erkmen, İrlanda Cumhurbaşkanı tarafından bir mektupla taltif edildi, Türkiye Yayıncılar Birliği'nin Yılın Çevirmeni ödülünü kazandı, 1998'de James Joyce Centre tarafından Dublin'de düzenlenen Bloomsday etkinliklerine katıldı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/iskender-pala-ve-edebiyatci-gencler-bulustu", "text": "Türk edebiyatının daha yakından tanınması amacıyla Türk Edebiyatı Yaz Okulu faaliyeti düzenleyen Yunus Emre Enstitüsü, dünyanın farklı coğrafyalarından gelen öğrencileri yazar ve divan edebiyatı araştırmacısı Prof. Dr. İskender Pala ile bir araya getirdi. Yunus Emre Enstitüsü tarafından Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi Kütüphanesi'nde düzenlenen oturumda öğrenciler, Türkçe şiir kapsamında gazel, koşma ve ilahiler üzerine yazarla sohbet edip engin tecrübesinden istifade etti. Türk şiirindeki katmanları öğrencilere oldukça öğretici tanımlarla anlatan Prof. Dr. İskender Pala, bu katmanlara dair: Divan şiiri bir has bahçedir, özenilmiştir. Ama halktan uzak diye zannedilen bir yapısı yoktur. Aynı konu çeşitli katmanlarda karşılık bulabiliyor. Has bahçede yetişen gül gazeldir. Kırlarda yetişen gül koşmadır. Kırlardan has bahçeye ya da has bahçeden kırlara gitmek üzere ehlileştirilen gül de ilahidir. Has bahçedeki bilgidir, birikimdir. Kırdaki vergidir, kabiliyettir; ama ortadaki irfandır, ikisinin birleşmesidir. ifadesini kullandı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/istanbul-ansiklopedisi-ni-fotografla-yorumlamak", "text": "SALT ve Geniş Açı Proje Ofisi iş birliğiyle beş yıldır düzenlenmekte olan tartışma ve üretim odaklı fotoğraf programları, SALT Beyoğlu'ndaki İstasyon: İstanbul Ansiklopedisi kapsamında bir atölyeyle devam ediyor. İstanbul Ansiklopedisi'nin seçili maddelerinin fotoğrafla yeniden yorumlanmasının amaçlandığı atölyeler SALT Beyoğlu'nda 11-12 Mayıs, 18 Mayıs ve 25-26 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek. SALT Beyoğlu'ndaki Mutfak mekanında yapılacak beş günlük atölyede, güncel fotoğraflar ya da arşiv malzemeleri kullanılarak seçilen maddelerin görsel temsilleri oluşturulacak. Yürütücülerin önceden belirlediği alternatif maddelerin yanı sıra, katılımcılar kendi ilgi alanları doğrultusunda maddeler seçebilecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/istanbul-muzik-festivali-beethoven-250-dogum-yilini-kutluyor", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 48. İstanbul Müzik Festivali, 2-25 Haziran tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. İstanbul Müzik Festivali, Beethoven'ın Aydınlık Dünyası temasıyla 48. İstanbul Müzik Festivali, Beethoven'ın Aydınlık Dünyası temasıyla 2020 yılında tüm dünyada olduğu gibi Ludwig van Beethoven'ın 250. doğum yılını kutluyor. Festival, müziğiyle insanlığın kültür mirasında önemli bir yer edinen Beethoven'ın ikonik eserlerine, yeni eser siparişlerine ve besteciden esinlenen yeni projelere yer veriyor. İstanbul Müzik Festivali programı, festivalin ana temasını destekleyici şekilde, doğa sevgisi, insan sevgisi, yenilikçi ve ileri görüşlü müzik dili gibi bestecinin önemli yönlerini sunan alt temalar üzerinde kurgulandı. Güçlü ve cesur müzikal diliyle, döneminin müzik türlerinin sınırlarını yıkan ve müzik dünyasını halen etkileyen yeni standartlar oluşturan Beethoven'ın ileri görüşlü ruhu, 48. İstanbul Müzik Festivali'nde seslendirilecek yeni proje ve eserlerle müzik dünyasını büyülemeye devam edecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/iyi-ki-dogdun-harry-potter", "text": "Temmuz Harry Potter hayranları için özel bir ay. 31 Temmuz serinin yaratıcısı J. K. Rowling ve Harry Potter'ın doğum günü. Harry Potter ve Hogwarts'ın büyülü dünyasıyla bundan 22 yıl önce tanıştık. 1997 yılında Harry Potter ve Felsefe Taşı kitabıyla başlayan bu serüven aradan geçen yıllarda 70 dile çevrildi; her serisi filme dönüştürülen devasa bir endüstri yarattı. J. K. Rowling'in Manchester'dan Londra'ya yaptığı bir tren yolculuğu sırasında aklına düşen Harry Potter fikri yıllar içinde gerçeğe dönüştü. Harry Potter hayranı milyonlarca kişi de dünyanın dört bir köşesinden potterheadler tam adıyla Harry James Potter ile bu büyülü dünyada türlü maceralara atıldılar. 11. yaş gününde esrarengiz bir mektup sayesinde büyücü olduğunu öğrenen ve davet edildiği Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda okurları ve sinema severlere unutulmaz serüvenler yaşatan Harry Potter, öyle görünüyor ki hem edebiyat dünyasının hem de sinema ve seyahat endüstrisinin ışığı hiç sönmeyen karakterlerinden biri olacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/jack-london-unutulmaz-romani-martin-eden-sinemaya-uyarlandi", "text": "Amerikalı yazar Jack London'ın en önemli romanlarından Martin Eden sinemaya uyarlandı. Dünya edebiyatının belki deen etkileyici roman karakterlerinden biri olan Martin Eden, yönetmenliğini İtalyan Pietro Marcello'nun üstlendiği filmde hayat buluyor. Dünya prömiyerini 76. Venedik Film Festivali'nde yaptıktan sonra 44. Toronto Film Festivali'ne de konuk olan Martin Eden uyarlaması, Toronto Film Festivali'nde Platform Ödülü'nü kazandı. Filmde Martin Eden karakterini Venedik Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu seçilen Luca Marinelli canlandırıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/jane-austen-ve-dostoyevski-den-ilhamla-gurur-ve-ceza", "text": "Labirent Sanat 15 Şubat tarihine kadar İpek Yeğinsu'nun küratörlüğünde düzenlenen Gurur ve Ceza başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, Dostoyevski'nin eseri Suç ve Ceza ile Jane Austen'in romanı Gurur ve Önyargı'da işlenen temel kavramlardan yola çıkıyor. Her ikisi de 19. yüzyıl Sanayi Devrimi'nin travmatik etkilerini yansıtan eserlerde betimlenen ortam ile 21. yüzyıl Bilgi Toplumu'nun varoluşsal problemleri arasında bir paralellik kuran sergi, uygarlığın büyük değişimlerden geçtiği dönemlerde insanın özellikle etik ve aidiyet bağlamında yaşadığı ikilemleri, toplumsal yaşamın farklı yönlerine odaklanarak canlı bir kurgu içinde irdeliyor. Sergide, her bir sanatçının desen ve pentür ağırlıklı çalışmalarının yanı sıra, sanatçıları ve serginin çıkış noktasını oluşturan yazarları aynı zaman ve mekan düzleminde buluşturan bir oda yer alıyor. Gurur ve Ceza, böylece sanatçılar, yazarlar ve izleyiciler arasındaki sınırları eritmeyi; insan olmanın özüne dair hiç değişmeyen her ne ise, her birimiz adına ona dokunabilme olasılığının önünü mümkün olduğunca açmayı hedefliyor. Sergide Feyzi Çelikten, Gamze Zorlu, Sefa Çatuk ve Şeyma Barut'un işleri yer alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/japonyada-turk-kultur-yili-etkinlikleri-suruyor", "text": "2019, Japonya'da Türk Kültür Yılı ilan edilirken iki ülkenin tarihi dostluğunun izlerini taşıyan Hazineler ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Lale Geleneği sergisi, Tokyo'dan sonra Kyoto Ulusal Sanat Merkezi'nde ziyarete açılıyor. Üç bölümden oluşan serginin ana teması Osmanlı Sarayı'nda Lale. Sergide saray bahçelerinin ve sürekli değişen ve gelişen bir beğeni ile Osmanlı sanatının vazgeçilmezi olan lale, saray koleksiyonlarındaki XVI. ve XIX. yüzyıllardan eserlerle anlatılıyor. Osmanlı sultanlarının saltanat sembollerinden taht, tuğra, kemer, tören matarası, ok, yay gibi eserler Topkapı Sarayı'nda Sultan adlı yan bölümde sergilenmekte. Serginin Türk Japon İlişkileri başlıklı üçüncü kısmını; Sultan II. Abdülhamid ile İmparator Meiji'nin birbirlerine gönderdikleri hediyeler, Yamada'nın Sultan II. Abdülhamid'e hediye ettiği Samuray zırh ve kılıcı, Japon işi vazolar, mobilyalar, porselen takımları gibi Osmanlı saray koleksiyonlarındaki Japon eserleri ile Japonya İmparatorluk Koleksiyonları Müzesi'nde bulunan Osmanlı hediyeleri oluşturuyor. Tüm bu eserler, 14 Haziran-28 Temmuz tarihleri arasında, Kyota'daki Ulusal Sanat Müzesi'nde sanatseverlerle buluşacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/jm-coetzee-nin-unutulmaz-romani-sinemaya-uyarlandi", "text": "Nobel ödüllü yazar J. M. Coetzee'nin kült romanı Barbarları Beklerken sinemaya uyarlandı. Çekimleri sona eren ancak vizyon tarihi henüz netleşmeyen filmin kadrosunda Johnny Depp, Mark Rylance ve şimdilerde High Life filmindeki performansıyla çok konuşulan Robert Pattinson yer alıyor. Filmin yönetmeni Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olan Embrace of the Serpent filmiyle tanıdığımız Kolombiyalı Ciro Guerra yer alıyor. Filmde Johnny Depp, barbarları yakalamak için halka işkence eden Albay Joll'u canlandırırken; Robert Pattinson barbarlarla görüştüğü için ihanetle suçlandıktan sonra Sulh Hakimi'nin yerine gelen memuru canlandırıyor. Mark Rylance ise Sulh Hakimi olarak filmde yer alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/kafkanin-kayip-elyazmalari-kuduste-bulundu", "text": "Franz Kafka okurları tarafından en çok merak edilen yazarlardan biri. Geçtiğimiz yıllarda Oxford Bodleian Kütüphanesi Franz Kafka'nın özel yaşamına ışık tutan mektup koleksiyonunu bünyesine dahil etmiş ve büyük ilgi görmüştü. Edebiyat tarihi açısından çok değerli olan bu koleksiyon, Kafka'nın kız kardeşi Ottla'ya gönderdiği 100'den fazla mektup ve renkli kartpostalı içeriyordu. Son olarak da Kafka'nın uzun yıllardır aranan kayıp elyazmaları ortaya çıktı. Kafka'nın ölümünden sonra yakılması şartıyla yakın arkadaşı Max Brod'a emanet ettiği elyazmaları uzun süredir aranıyordu. Max Brod'un büyük çabalarla sakladığı, Çekoslovakya'nın Nazilerce işgal edilmesinin ardından Tel Aviv'e getirdiği elyazmaları, yazarın ölümünün ardından sekreteri Esther Hoffe'ye emanet edilmişti. Brod, bu elyazmalarının Kudüs İbrani Üniversitesi'ne, Tel Aviv'deki şehir kütüphanesine veya İsrail'deki ya da yurt dışındaki bir başka kuruluşa verilmesini istedi. Hoffe, Brod'un vasiyetini yerine getirmek yerine elyazmalarını sakladı. 11 yıldır sürdürülen soruşturmaların sonunda İsrail Kudüs'te Milli Kütüphane'de bulunan belgelerin daha önce onlarca yıl İsviçre bankası UBS'nin Zürih'teki merkezinde saklandığı açığa çıktı. Kafka'ya ait bu elyazmalarının içinde İbranice yazdığı bir defter, 1908'de bitirdiği Taşrada Düğün Hazırlıkları adlı öykünün üç farklı taslağı, yüzlerce kişisel mektubu ve bir çizim defteri bulunuyor. Elyazmaları kütüphanenin aldığı karar doğrultusunda çevrimiçi olarak yayımlanacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/karantina-ve-sosyal-mesafe-yayincilik-sektorunu-degistiriyor", "text": "ABD'de Bay Area bölgesindeki bağımsız kitabevlerini desteklemek için 8 Nisan'da sanal edebiyat etkinlikleri başlıyor. Etkinlik dizisi her çarşamba Zoom üzerinden canlı yayınla gerçekleşecek. Biletlerin Eventbrite üzerinden satışa sunulduğu etkinliklerin biletlerinin belirli bir ücreti yok, isteğe bağlı olarak 0-100 USD arası bir ücret ödenebilecek. Gelirler doğrudan ihtiyaç sahibi kitabevlerine gidecek. Etkinlikler kapsamında yazarlarla soru-cevap ve kitap okumaları yer alıyor. BookExpo'yla eş zamanlı yapılan ve hikaye anlatıcılığı ile popüler kültürü birleştiren BookCon, yeni başlattığı Sanal Yazar Turları etkinlik serisine ek olarak 11 Nisan itibarıyla sanal bir okuma maratonu da başlatıyor. Yazarlar, BookCon facebook hesabında 15'er dakikalık okumalar yapacak ve soruları cevaplayacaklar. Etkinlikler boyunca Kitap Endüstrisi Yardım Vakfı'na bağış yapılması da teşvik edilecek. Berlin merkezli sanat kitapları yayıncısı Hatje Cantz, kendi 75 yıllık tarihini gösterdiği bir online prodüksiyon sunuyor: https://art-on-the-beat. com/. Sitenin videolar, görseller ve kitaplarla sürekli zenginleştirilmesi hedefleniyor. Avrupa Yayıncılar Federasyonu FEP, Avrupa Komisyonu'nun ve Avrupa Parlamentosu'nun yetkililerine çağrıda bulunarak, acil tedbirler ile kısa ve orta vadeli eylemler talep etti. Bu taleplerinde dijital pazarda tüm yayıncılar için eşit şartlar oluşturulması da yer aldı. En son kabul edilen yeni Direktif olan Avrupa Birliği Telif Hakları Direktifinin tam olarak uygulanmasına engel olabilecek herhangi bir durumun oluşmamasına yönelik tedbirler de talep edildi. NPD BookScan verilerine göre ABD'de 28 Mart'ta biten haftada bir önceki haftaya göre basılı kitap satışlarında %9,2 düşüş yaşandığı, sadece gençlik kurgu kategorisinde ise %13 kadar artış yaşandığı belirtiliyor. Barnes & Noble, 500'den fazla mağazasını geçici olarak kapattı ve tüm departmanlardan pek çok çalışanını ücretsiz izne çıkardı. Açık kalan mağazalarında aynı anda 10 kişiden fazla müşteri içeri alınmıyor. Mümkün olan yerlerde, önden sipariş ve ödeme ile kaldırımdan alma uygulamasını yürütüyorlar. ABD'de 17 eyalette 126 mağazası olan Half Price Books kitabevi ve perakende zinciri, 2.752 çalışanının 2.146'sını ücretsiz izne çıkardı. Mağazalarındaki stoklarını online satışa sunan firma, online satışlarının özellikle kitap ve kitap dışında yapboz gibi ürünlerde arttığını belirtiyor. Pan Macmillan'da, yüksek maaşlı çalışanların üç ay boyunca maaşlarında azalma için gönüllü olmaları istendi. Bu azalmalar, belli bir seviyenin üzerinde maaş alanlar için geçerli, daha düşük maaşlı çalışanlara bir etkisi yok ve gönüllü olunmadığı takdirde herhangi bir olumsuz geri dönüşü yok. İşe alımlar durduruldu. Şirketin dağıtım ayağındaki çalışanları ücretsiz izne çıkarılıyor, tüm çalışanların çalışma saatleri azaltılıyor. Birleşik Krallık'ın en büyük kitap toptancısı olarak bilinen Gardners, yoğunluktan ve çalışanlarının sağlığını tehdit ettiğinden, geçici olarak durdurduğu eve teslimat hizmetini yeniden başlattı. Kitabevleri üzerinden yapılan online veya telefonla siparişler de teslim edilebiliyor. Firma, hükümet tarafından açıklanan kurallara bağlı olarak çalışanları için güvenli bir çalışma ortamı sağlıyor. Müşteriler her siparişte tek bir kitap alabiliyor. Siparişler şu anda stoktaki kitaplarla sınırlı. İtalya'da Gruppo Mauri Spagnol adlı yayın grubunun Garzanti markası altında, Her Şey Yoluna Girecek: Karantina Zamanında Yazarlar adlı bir e-kitap yayımlanacak. Çalışmanın tüm geliri, İtalya'nın en çok ölüm yaşanan Bergamo bölgesindeki bir hastaneye ve hastanenin çalışanlarına bağışlanacak. Kitap, 25 yazarın yazılarından oluşacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/kayip-masallar-gun-yuzune-cikariliyor", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı, okul öncesine yönelik yeni ve özgün masallar üretilmesine katkıda bulunmak için Türkiye genelinde masal yarışmaları düzenliyor ve sözlü anlatı geleneğini yaşatıyor. Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü'nün Türk masal külliyatı hazırlama çalışmalarında, halk kültürü alan araştırmacıları 38 ilde saha araştırmaları yaptı ve 278 masal derledi. Bakanlığın Halk Kültür Bilgi ve Belge merkezinde kayıt altına alınan 143 yazılı belgede 435 adet, 41 ses bandında ise 71 adet masal bulunuyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/klasikler-bize-ne-soyler", "text": "Yazarlarımızdan Necip Tosun 3. Kayseri Kitap Fuarı'na konuk oluyor. Necip Tosun, Klasikler Bize Ne Söyler konulu söyleşisiyle 12 Ekim Cumartesi günü Kayseri Kitap Fuarı'nda. Kayseri Dünya Ticaret Merkezi'nde gerçekleştirilen fuara giriş ücretsiz. Yazarlarımızdan Necip Tosun 3. Kayseri Kitap Fuarı'na konuk oluyor. Necip Tosun, Klasikler Bize Ne Söyler konulu söyleşisiyle 12 Ekim Cumartesi günü Kayseri Kitap Fuarı'nda. Kayseri Dünya Ticaret Merkezi'nde gerçekleştirilen fuara giriş ücretsiz. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/kolelige-karsi-siirle-baskaldiri", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları'ndan çıkan Kölelik Şiirleri Türkçede ilk kez okurla buluşuyor. ABD'li şair Henry Wadsworth Longfellow tarafından yazılan kitapta yer alan şiirlerle kölelik düzenine başkaldırılıyor. Yayımlandığı dönem bazı edebiyat çevrelerinin adını dahi anmaya çekindiği bu eser, Türkçe ve İngilizce olarak okurla buluşuyor. ABD'li 19'uncu yüzyıl şairi Henry Wadsworth Longfellow'un 1842 yılında yayımlanan Kölelik Şiirleri şairin ses getiren çalışmalarının başında geliyor. VBKY'nin yayımladığı bu eser, yalnızca edebi değeriyle değil, kölelik sorununu dizelerine güçlü ve cesurca taşıması açısından da önemli bir konumda yer alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/kudus-sairi-nuri-pakdili-kaybettik", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/kulturel-hafizamiz-milli-kutuphane-koleksiyonu", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/leylâ-erbil-kisisel-arsivi-dijital-ortamda", "text": "Hallaç, Gecede, Eski Sevgili, Tuhaf Bir Kadın, Cüce, Üç Başlı Ejderha, Kalan gibi eserleriyle 1950 Kuşağı edebiyatı içinde özgün bir yer edinmiş olan Leyla Erbil, aynı zamanda Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk kadın edebiyatçı. 19 Temmuz 2013'te vefat eden yazarın eserleri edebiyat araştırmacılarına zengin bir kaynak olmaya devam ediyor. Boğaziçi Üniversitesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi bünyesinde yürütülen Kişisel Arşivi Işığında Leyla Erbil'in Edebi Dünyası isimli proje, Türkçe edebiyatın önemli isimlerinden Leyla Erbil'in kişisel arşivini kataloglayarak dijital ortama aktarıp araştırmacılarla paylaşıma açmayı hedefliyor. Yazarın kişisel arşivinin edebiyatına nasıl bir arka plan oluşturduğunun ortaya çıkartılması ve yayımlanmış eserleri ile eserlerinin müsveddeleri, kişisel mektupları, biriktirdiği gazete, dergi kesikleri, aldığı notlar gibi kişisel arşiv malzemesi arasındaki çift taraflı ilişkinin ortaya konulmasını amaçlayan proje, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Olcay Akyıldız'ın yürütücülüğünde sürdürülüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/lutfi-ozkok-portreler", "text": "İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, yazar ve sanatçı portreleri ile uluslararası alanda tanınan fotoğraf sanatçısı Lütfi Özkök'ün (1923-2017) hayatını geçirdiği Stockholm, İsveç'teki arşivinden derlenen bir portre seçkisine ev sahipliği yapıyor. 1950'li yıllardan itibaren edebiyat ve sanata yön veren 80 ismin fotoğrafından oluşan sergi, izleyiciyi portre fotoğrafının sunduğu anlamlar üzerine düşünmeye davet ederken aynı zamanda bir döneme tanıklık etmeyi amaçlıyor. Özkök'ün edebiyat dergilerinde yayımlanan yazılarına eşlik etmesi için fotoğraf çekmeye başladığı 1950'lerden 1990'ların sonuna uzanan bir döneme ait fotoğraflardan oluşan seçki, 24 Nobel ödüllü yazarın da aralarında bulunduğu 89 portreye yer veriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası edebiyat ve sanatta yaşanan dönüşümlerin en önemli temsilcilerini bir araya getirerek bir dönemi gözler önüne seriyor. Sergide fotoğraflara eşlik eden metin, obje ve belgeler aracılığıyla Lütfi Özkök'ün portrelerini çektiği kişilerle ilişkisi izleyiciye sunuluyor ve sanatçının kişisel hikayesi üzerinden bir dönemin okuması da yapılıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/man-booker-ve-orwell-politik-kurgu-odulleri-nin-sahibi-sutcu-okuyucuyla-bulusuyor", "text": "İthaki Yayınları'nın modern klasikleri okurlarla buluşturduğu serisi İthaki Modern kapsamındaki yeni kitabı Anna Burns'ün kaleme aldığı bol ödüllü Sütçü... 2018'de Man Booker Ödülü, 2019'da da Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü ve Orwell Politik Kurgu Ödülü'ne layık görülen Sütçü okuyucuyla buluşuyor. Sütçü 2018 yılında Man Booker Ödülü'ne layık görüldüğünde Anna Burns'ün yazım hayatı, bel ağrıları nedeniyle durma noktasındaydı, küçük bir okur kitlesi vardı ve güçbela geçiniyordu. Önceki iki romanında da Kuzey İrlanda sorununu işleyen, hayatı bu çatışmaların etkisinde geçen Burns, Sütçü ile 2019'da Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü ve Orwell Politik Kurgu Ödülü'nü de kazandı, romandaki karakterleri isimsiz olsa da kendi ismini edebiyat tarihine yazdı. Sütçü, kutuplaşmış bir toplumdaki gündelik terörün, her şeye sirayet eden siyasetin, asla bertaraf olamayacakların romanı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/matmazel-noraliya-nin-koltugu-70-yasinda", "text": "Anlatım tekniği ve olay örgüsü bakımından bütün eleştirmenlerce Türk edebiyatının en ciddi psikolojik romanı olarak kabul edilen Matmazel Noraliya'nın Koltuğu 70 yaşında! Yayımlandığı zaman Türk edebiyatının baharı da gelmişti şeklinde karşılanan roman Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Roman boyunca bilinçakışı tekniği kullanarak bu alanda da Türk edebiyatında bir ilk niteliğinde eser yaratan Peyami Safa, kitapta insanın inanç bunalımına eğilir. 2019 yalnızca Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nun yayımlanışının 70. yılı değil, aynı zamanda Peyami Safa'nın doğumunun da 120. yılı. Ötüken Neşriyat öncülüğünde yaklaşık iki yıldır yürütülen yazarın tüm külliyatının tamamlanması projesi de yeni kitaplarla tamamlanıyor. Safa'nın Server Bedi adıyla yazdığı bütün kitapları ve Peyami Safa adıyla yazdığı makaleleri, denemeleri, röportajları basarak yazarın külliyatını tamamlanacak. Böylece Türkçenin en önemli yazarlarından olan Safa'nın külliyatı bütün olarak ortaya çıkıyor ve tüm eserleri ilk defa bir araya geliyor. İlk olarak daha önce başka yayınevleri tarafından da yayımlanan Cingöz Recai serileri Erol Üyepazarcı tarafından hazırlanmaya başlandı. Cingöz Recai serisinden, daha önce hiç kitaplaştırılmamış olan, tefrika edilmiş Cingöz Meriç'te adlı eseri Seval Şahin tarafından ilk defa kitap olarak yayımlandı. Peyami Safa'nın külliyatının hazırlanmasını Banu Öztürk, Didem Ardalı Büyükarman ve Seval Şahin üstlendi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/melih-cevdet-anday-odulleri-bu-yil-roman-dalinda-verildi", "text": "Her yıl ayrı dalda verilen Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü bu sene roman türünde verildi. Türkiye'nin çeşitli illerinden katılan toplam 34 yazar arasında jüri tarafından yapılan değerlendirmede Barış İnce'nin \"Sarsıntı\" ve Neslihan Önderoğlu'nun Yeryüzü Yorgunları\" adlı eserleri bu yılki ödülü paylaştılar. Ödüller 24 Ağustos'ta Melih Cevdet Anday Anma günleri kapsamında Ören'de düzenlenecek ödül töreninde verilecek. Tören sonrası Ataol Behramoğlu-Haluk Çetin ikilisi şiir ve müzik dinletisi ile sahne alacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/metallica-nin-seruveni-cocuk-kitabi-oluyor", "text": "Metallica'nın kuruluşundan bugüne kadarki tüm serüveni illüstrasyonlar ve eğlenceli geri dönüşlerle anlatılacak bir çocuk kitabında bir araya geliyor. 26 Kasım'da yayınlanacak, aynı zamanda online üzerinden de ulaşılabilecek kitabın ismi the ABCs of Metallica. Kitapta alfabenin her bir harfi grubun garajda çalıştıkları dönemden grubun en iyi şarkılarının yer aldığı Master of Puppets'e kadar gelen eğlenceli hikayelere ışık tutacak. Kitabın ortak yazar koltuğunda Howie Abrams otururken, çizimler ise Michael 'Kaves' McLeer'den olacak. Kitabın satışından elde edilen gelirin büyük bir kısmının iş gücü eğitimi, açlıkla mücadele ve diğer kritik yerel hizmetleri destekleyerek sürdürülebilir topluluklar yaratma üzerine çalışan 'All Within My Hands Foundation'a bağışlanacağı açıklandı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/milli-saraylar-ziyaretci-rekoru-kirdi", "text": "Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı çatısı altında bulunan tarihi saray, köşk ve kasırları ziyaret eden yerli ve yabancı turist sayısında yeni bir rekor kırıldı. Milli Saraylar'dan yapılan açıklamaya göre, 2019'da ziyaret eden toplam turist sayısı, önceki yıla göre yüzde 27 artış göstererek, 1 milyon 430 binden 1 milyon 815 bin kişiye çıktı. Yabancı ziyaretçi sayısı ise yüzde 43 artışla 700 binden, 1 milyon kişiye ulaştı. Dolmabahçe Sarayı, 915 bini yabancı turist olmak üzere, 1 milyon 306 bin kişiyi konuk etti. Anadolu Yakası'nın en çok ziyaretçi ağırlayan sarayı Beylerbeyi 173 bin 415, Ihlamur Kasrı ise 85 bin kişiyi ağırladı. Milli Saraylar'a bağlı yapıların sadece bahçesini gezmek ve görmek isteyenler ise yüzde 31 artışla 100 bine yükseldi. Bahçe ziyaretçisinde en çok ilgi gören, 15 bin ziyaretçiyle Küçüksu Kasrı oldu. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/miyazaki-nin-buyulu-dunyasina-giris-ucretsiz", "text": "Animasyon sanatının en büyük ustalarından Hayao Miyazaki'nin yaratım sürecine odaklanan 10 Years with Hayao Miyazaki belgeseli, çevrimiçi ortamda ücretsiz erişime açıldı. Komşum Totoro, Ruhların Kaçışı ve Yürüyen Şato gibi filmlerin usta yönetmeni Hayao Miyazaki'ye odaklanan belgesel, aynı zamanda filmin yapımcısı da olan Japonya Ulusal Kanalı NHK'nin web sitesi üzerinden yayımlandı. Studio Ghibli yapımı filmleriyle Japon anime kültürünü tüm dünyada popülerleştiren Miyazaki'nin yaratım ve çalışma sürecine odaklanan belgesel, her biri 49 dakikalık dört ayrı bölümden oluşuyor. Film boyunca usta yönetmenin karakter yaratma ve yeni dünyalar hayal etme sürecine dair fikirlerini dinliyor ve bu sihirli sürece eşlik ediyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/monterroso-nun-oykuleri-ilk-kez-turkcede", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları Latin Amerika edebiyatında Boom kuşağının en önemli yazarlarından Augusto Monterroso'nun Toplu Eserler ve Diğer Hikayeler isimli kitabını Türkçe'de ilk kez yayımlıyor. Monterroso'nun kaleme aldığı sıra dışı öyküler, mizah ile yepyeni anlatım biçimlerini buluşturuyor. VakıfBank Kültür Yayınları'nın Türkçe'de ilk kez okura sunduğu Toplu Eserler ve Diğer Hikayeler, birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Kitapta ayrıca bilinen edebiyat tarihinin en kısa öyküsü olan Dinozor da yer alıyor. 21 Aralık 1921'de Guatemala'da doğan Augusto Monterroso Bonilla, Honduras vatandaşı olarak yaşamına devam etti. Ubico rejimine karşı 1944'te Meksika'ya sürgüne giden Monterroso, ilerleyen yıllarda Bolivya ve Şili'de yaşadı. Kısa öykülerinin ironik ve mizahi üslubuyla tanındı ve ünü bütün Güney Amerika'ya yayıldı. 7 Şubat 2003'te vefat eden Monterroso, birçok edebiyat ödülünün sahibi ve Latin Amerika edebiyatının Boom kuşağının Julio Cortazar, Carlos Fuentes, Juan Rulfo, Gabriel Garcia Marquez ile birlikte öne çıkan isimleri arasında yer alıyor. Monterroso'nun Devridaim, Toplu Eserler ve Diğer Hikayeler isimli kitapları VakıfBank Kültür Yayınları tarafından Türkçe'de ilk kez yayımlanıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/mustafa-kutlu-nun-hikayesi-mavi-kus-tiyatroya-uyarlandi", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Mustafa Kutlu'nun yazdığı, Özgür Kaymak'ın oyunlaştırıp yönettiği Mavi Kuş adlı oyunu seyirciyle buluşturuyor. İlk gösterimini 24 Nisan'da Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde yapan oyun 2-4 Mayıs tarihlerinde aynı sahnede izlenebilir. Oyun tren istasyonuna gitmek üzere kasabanın tek otobüsü Mavi Kuşta yolları kesişen bir grup yolcunun sürprizli yol hikayesini konu alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/muzede-sahne-de-beckett-okumalari", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi'nin Sabancı Vakfı'nın katkılarıyla başlattığı ve büyük bir ilgiyle takip edilen Müzede Sahne etkinliğinin üçüncüsü, bu yıl 24-28 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştiriliyor! Emre Koyuncuoğlu'nun sanat yönetmenliğini üstlendiği ve her yıl belli bir tema üzerinden gösteri sanatları alanından seçki sunan Müzede Sahne'nin bu yılki teması Şiirselleşmiş Beden olarak belirlendi. 5 gün boyunca pek çok farklı gösterinin olacağı etkinlikler arasında 25 Temmuz Perşembe akşamı gerçekleştirilecek Absürdün Şiirsel Bedende ve Beden olarak Kentte Varoluşu / İstanbul'da Beckett Okumaları dikkat çekiyor. Samuel Beckett üzerine çalışmaları bulunan akademisyen, yazar Selvin Yatır'ın yürütücülüğünde gerçekleştirilecek atölyede Samuel Beckett'in Mercier ile Camier romanından bir bölüm, diyaloğun, yürüme, gezinme, kat etme edimleriyle ilişkili olarak nasıl kullanıldığı irdelenecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/necip-fazil-kisakurek-eserleri-arapcaya-cevrilecek", "text": "5. Uluslararası İstanbul Arapça Kitap Fuarı'nda, Türkçeden Arapçaya tercüme edilen edebiyat ve tarih alanındaki eserler okuyucuyla buluştu. Türkçeden Arapçaya tercümesi yapılan eserler arasında Osmanlı tarihi ve Türk edebiyatına yön vermiş isimlerin kitapları öne çıkıyor. Büyük Usta Necip Fazıl Kısakürek'in Aynadaki Yalan ile O ve Ben eserleri de Arapça olarak yayınlanacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/nobel-edebiyat-odulu-sahiplerini-buldu", "text": "Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahipleri açıklandı. 2018 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'ne Polonyalı yazar Olga Tokarczuk, 2019 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'ne ise Avusturyalı yazar Peter Handke uygun görüldü. Nobel Edebiyat Ödülü, İsveç Akademisi'nde yaşanan skandallar nedeniyle 2018 yılında verilmemişti. Bu yıl hem 2018 hem de 2019 yılının ödülleri aynı anda açıklandı. Olga Tokarczuk, bir yaşam biçimi olarak sınırların geçilmesini yansıtan öyküleyici hayal gücü sözleriyle 2018 Nobel Edebiyat Ödülü'ne uygun görüldü. Tokarczuk daha önce, Koşucular kitabıyla Nike Edebiyat Ödülü'nü ve Man Booker Uluslararası Edebiyat Ödülü'nü de kazanmıştı. Peter Handke ise insanlık deneyimini dilbilimsel hünerle keşfe çıkan güçlü eserleriyle 2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Handke daha önce Georg Büchner ve Franz Kafka ödüllerine değer görülmüştü."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/nobel-yeni-sahibi-haruki-maruki-olabilir-mi", "text": "İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/notlar-dergisi-nin-12-sayisi-cikti", "text": "Genel Yayın Yönetmenliğini Murat Erol'un yaptığı kuram ve düşünce dergisi Notlar 12. sayısı ile okurlarıyla buluştu. Düşüncenin derinliklerine doğru bir yayını hedefleyen, popüler ve popülist bir yayıncılıktan ısrarla uzak duran Notlar bu sayısında yine yeni konularla okurunu selamlıyor. Derginin yeni sayısında Ekrem Özdemir son dönemin ismi duyulan ve fikirleriyle etki uyandıran Harari'nin görüşlerini merkeze aldı. Özdemir, Harari'nin medeniyet görüşlerini, medeniyet söylemi üzerine çalışmaları bulunan İbrahim Kalın'ın görüşleri ile mukayeseli bir okumaya tabi tuttu. Muhammed Enes Kala, İslami ilimleri anlama ve yorumlama üzerine eğiliyor. Furkan Türkmen, üniversiteleri merkeze olarak bu sahanın entelektüel yetiştirme olgusunu tartışırken, Özgür Taburoğlu varlığın boyutlarına yolculuk ediyor. Rumeysa Hazel Pekacar Rousseau üzerine kapsamlı bir inceleme yaparken, Görkem Kayacık da Bürhner'de Rousseau izlerine yoğunlaşıyor. Son dönemde aldığı bir ödülle dikkatleri çeken Emin Gürdamur Chamisso, Balzac ve Wilde'da Şeytana Yenilmenin Anatomik Yansımaları başlıklı yazıyı kaleme alırken, Canan Olpak Koç Modern Dünyaya Metnin Cevabı: Felsefi Istırap Veyahut Varoluşsal Suçluluk başlıklı yazısıyla dergide ilk defa yerini almış durumda. Alper Korkmaz Felsefede 'İntihar' Sorunu'nu, Necmettin Evci Okumanın Hayati Sarmalları'nı, Dilara Ayşe Akdeniz ev'i konu edinerek Notlar'ın düşünce çabasına katkı sağlıyorlar. Ramazan Demir ideoloji kavramını, Orhan Gazi Gökçe Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel romanını, Anıl İbrahim Bakırcı bir siyasetname eseri olan \"Kişver-i Derun\"u, Cemil Caca Arslan bienal meselesi ile sanat iktidarı konularını ele alıp değerlendirmiş. Mehmet Mithat İn tiyatroda vatan konusunun gündeme gelişini ele alırken, Kenan Arpacıoğlu ise analiz yazısında Türkiye'deki terör konusunda farklı bir bakış geliştirmeye çalışmış. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/nuri-bilge-ceylan-fotograflari-baksi-muzesi-nde", "text": "Yalnızca filmleriyle değil fotoğraflarıyla da sevdiğimiz yönetmen, senarist ve fotoğrafçı Nuri Bilge Ceylan, fotoğraflarıyla Baksı Müzesi'ne konuk oluyor. Dirimart'ın katkılarıyla gerçekleşen ve sanatçının 2003-2013 yılları arasında ürettiği fotoğraflarını bir araya getiren Nuri Bilge Ceylan Baksı'da sergisi iki bölümden oluşuyor: Babamın Dünyası ve Sinemaskop Türkiye. Sergi 25 Ağustos tarihine dek Baksı Müzesi'nde ziyaret edilebilecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/nuri-bilge-ceylan-sanghay-uluslararasi-film-festivali-nin-juri-baskani", "text": "Nuri Bilge Ceylan, 15-24 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek Şanghay Uluslararası Film Festivali'nde jüri başkanı olarak görev alacak. Bu sene 22. kez düzenlenecek SIFF, Tokyo Uluslararası Film Festivali'yle birlikte Doğu Asya'nın en büyük çaplı iki sinema festivalinden biri. Özellikle Çin'in yeni nesil sinemacıları için önemli bir platform olan festivalde daha önceki yıllarda jüri başkanlığı yapmış isimler arasında Luc Besson, Emir Kusturica, Danny Boyle, Wong Kar-wai ve John Woo bulunuyor. Festivalden yapılan resmi açıklamada Nuri Bilge Ceylan'ın özgün sinema diline vurgu yapılırken filmlerinde felsefi düşüncelerini yansıtma biçimiyle de izleyicilerini hayatın gerçekliğiyle karşı karşıya bıraktığına değinildi. Ceylan, festivalin en prestijli ödülü Golden Goblet'i kazanacak filme karar verecek jüriye liderlik edecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/nuri-bilge-ceylan-uluslararasi-goc-filmleri-festivali-nin-juri-baskani-oldu", "text": "Dünyanın en geniş kapsamlı tematik film festivali olan Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nin bu yılki jüri başkanlığını Nuri Bilge Ceylan üstlenecek. Bu yıl 18-22 Nisan tarihleri arasında Gaziantep'te gerçekleştirilmesi planlanan ancak salgın nedeniyle ertelenen festival, 14-21 Haziran tarihleri arasında çevrimiçi ortamda düzenlenecek. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün düzenlediği, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteklediği festivalin yedi kişilik Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması jürisinin başkanı olarak Nuri Bilge Ceylan belirlendi. İnsanlığın ortak kaderi göç olgusunun medeniyete katkılarının ele alınacağı festival kapsamında 50 film gösterilecek. Sinema sektöründen yerli ve yabancı yetkin kişilerin yer alacağı jüri, en iyi film ve senaryoları belirlemek için toplanacak. Dünyada ve Türkiye'de son beş yılda önemli festivallerde ödüle değer görülmüş film ve senaryolar toplam 26 bin euro ile ödüllendirilecek. Festival kapsamında göç temasına ve dünyanın tarihi yerlerine odaklanan özel sergiler de hazırlandı. Herkesin açık olan sergiler VR gözlüklerle gezilebilecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/odunpazari-modern-muze-yilin-uluslararasi-projesi-odulune-layik-gosterildi", "text": "Odunpazarı Modern Müze müze ve kültürel miras alanlarında dünya çapında önemli girişimleri öne çıkarmak ve onurlandırmak amacıyla İngiltere'de düzenlenen 18th Museums + Heritage Awards kapsamında, Yılın Uluslararası Projesi ödülü için gösterilen 5 adaydan biri oldu. Eskişehir'de ziyarete açıldığı 8 Eylül 2019 tarihinden itibaren kısa sürede çağdaş sanatın buluşma noktası haline gelen OMM, dünyaca ünlü Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates'in imzasını taşıyor. Etkileyici t asarımıyla dikkat çeken OMM eğitim programları, seminerler, sanatçı buluşmaları, atölye çalışmaları ve dinamik sergi programıyla, sadece Eskişehir'de değil, Türkiye genelinde, kültürel gelişimin artırılmasını ve gençlerin sanatsal birikiminin güçlenmesini hedefliyor. Bu doğrultuda Museums + Heritage Awards başvurusunu gerçekleştiren OMM, Türkiye'den aday gösterilen tek müze olmanın mutluluğunu yaşıyor. 15 farklı kategoride ödül dağıtacak olan 2020 Museums + Heritage Awards, KOVID-19 sebebiyle bu sene ödül sahiplerini 22 Eylül 2020 tarihinde çevrimiçi gerçekleştireceği resepsiyonda açıklayacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/okuyay-platformu-cizgi-ve-sahaf-gunleri-nde", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği'nin T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı hibesiyle hayata geçirdiği OKUYAY Platformu, KADFEST Çizgi ve Sahaf Günleri'ne katılıyor. 22-27 Ağustos 2019 tarihlerinde düzenlenen festivalde; OKUYAY Konuşmaları kapsamında Çizgi Romanın Okuma Kültürüne Katkısı ve Sahafların Okuma Kültürüne Katkısı başlıklı iki panel gerçekleştirecek olan OKUYAY Platformu, İstanbul Kadıköy Lisesi bahçesindeki standında festival süresince ziyaretçilerini ağırlayacak. OKUYAY Konuşmaları kapsamında gerçekleştirilecek panellerin ilki; 23 Ağustos Cuma günü 16.00-17.00 saatleri arasında İstanbul Kadıköy Lisesi Atölye Alanı'nda düzenlenecek. Moderatörlüğünü Sevengül Sönmez'in üstlendiği Çizgi Romanın Okuma Kültürüne Katkısı başlıklı panelin konuşmacıları Gerekli Şeyler Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Alişan Cengiz ve çizgi roman araştırmacısı, yazarı ve akademisyen Ümit Kireçci olacak. Panelde Çizgi romanlar okuma alışkanlığımızı geliştiriyor mu? Çizgi romanların okuma kültürüne katkısı sandığımızdan daha çok mu? gibi sorulara yanıt aranırken çizgi romanın, çocukların ve gençlerin okuma alışkanlığına katkısı gibi konular da tartışılacak. 25 Ağustos Pazar akşamı 19.00-20.20 saatleri arasında İstanbul Kadıköy Lisesi Etkinlik Alanı'nda, OKUYAY Konuşmaları kapsamında düzenlenecek ikinci panelin konukları ise sahaflar Ümit Nar ve Bengi Berksoy olacak. Sevengül Sönmez'in moderatörlüğünde gerçekleşecek Sahafların Okuma Kültürüne Katkısı başlıklı panelde; sahafların okuma kültürünün genişlemesi ve yaygınlaşmasındaki katkısı konuşularak eski zamanların kitaplarına ve okuma alışkanlıklarına bir yolculuk yapılacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/online-arapca-kitap-festivali-basladi", "text": "Uluslararası Arapça Kitap Yayıncıları Derneği tarafından bu yıl ilk defa düzenlenen Online Arapça Kitap Festivali 27 Haziran itibariyle başladı. Dünya genelinde yaşanan pandemi sürecinde yayınevlerini desteklemek ve Türkiye'deki Arapça kitap severlere kitapların kolay ulaşımını sağlamak amacıyla düzenlenen festival 9 gün boyunca devam edecek. 30 yayıncının Arap dünyasından 100'ü aşkın markayı temsil ederek düzenlemiş olduğu kitap festivalinde 100 binden fazla Arapça kitap yer alıyor. www. onlinearabicbookfair. com adresi üzerinden düzenlenen fuarda Arap dünyasının önemli edebiyatçıları online olarak konuk olacak. Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği üyeleri tarafından düzenlenen etkinliklerde Türkçeden Arapçaya tercüme edilmiş edebiyatımızın seçkin ürünlerinin tanıtılmasına özel bir yer verilmiş. İstanbul Üniversitesi Arap Dili Bölümü başta olmak üzere birçok üniversitenin online etkinliklerinin yer aldığı festivalde yarışmalar, Arapça müzik konserleri ve söyleşiler yer alıyor. Yayınevlerinin okurları için özel indirim fırsatları sunduğu fuar 9 gün boyunca 24 saat açık olacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/online-edebiyat-konferansi-eve-kapanmanin-yalnizligi-sorgulaniyor", "text": "Institut français'nin online edebiyat konferansı serisi Salon Edebiyat Fransız yazar Jean-Marie Laclavetine'i ağırlayacak. Serinin 9 Haziran tarihli programında yazar ve çevirmen Yiğit Bener'e yazar Jean-Marie Laclavetine eşlik edecek ve ikili Edebiyat eve kapanmanın yalnızlığına derman olabilir mi? sorusuna cevap arayacak. 20 yıldan bu yana Gallimard yayınevinin yayın kurulunda yer alan Fransız yazar ve çevirmen Jean-Marie Laclavetine'in Yarın Dündür, Adsız Yazarlar Kulübü, Mavi Sabahlar ve Usulca adlı 4 romanı Türkçe'ye çevirildi. Yazarın Adsız Yazarlar Kulübü adlı eseri 1999 yılında liseliler Goncourt ödülüne layık görülmüştür. Zoom sitesi üzerinde gerçekleşen Salon Edebiyat konferanslarına katılım ücretsiz, konferansı izlemek için Institut français Türkiye'nin web sitesinden etkinliğe kayıt olmak gerekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/online-kutuphane-ve-arsivler-evde-kalan-okurlarin-begenisine-sunuluyor", "text": "Kütüphanem Cepte: Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın mobil uygulamasıyla okurlar e-devlet üzerinden kütüphanelere üyelik gerçekleştirebilecek ve sistemde bulunan e-kitapları ücretsiz okuyabilecekler. www. ekitap. yek. gov. tr/: Türkiye Yazma Eserler Kurumu'nun transkripsiyon, tıpkıbasım ve yayınlarına erişilebilir. tp2. isam. org. tr: İSAM Kütüphanesi'nin veritabanında 60 bin 938 makale kullanıma sunuluyor. www. wdl. org: Dünya çapında çok sayıda kütüphane ve müzeden dijital içerikler kullanıma açık. books. google. com: Binlerce kitabın tam metin içeriğine ulaşılabiliyor. openculture. com: Ücretsiz film, video, kitap ve online derslerden istifade edilebiliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/orhan-kemal-roman-armagani-sus-barbatus-kitabinin-oldu", "text": "Faruk Duman, hep kitap etiketiyle yayımlanan, Sus Barbatus! adlı romanı ile 48. Orhan Kemal Roman Armağanı'nın sahibi oldu. Seçici Kurul, Faruk Duman'ın romanını 1980 öncesi Türkiye'sinin Doğu bölgesinde ağır kış koşulları altında, ülkedeki siyasi gerginlik ve güvensizlik ortamını, bir köydeki farklı karakterler üzerinden başarılı şekilde anlatması, insani zaafların taşrada sıkışmış insan gerçekliğinin yanında insanın direnç gücünü de farklı bir dil ve üslupla dile getirmesi nedeniyle ödüle değer gördüğünü açıkladı. Ödül töreni 31 Mayıs Cuma günü saat 10.30'da Beyazıt Orhan Kemal Kütüphanesi'nde gerçekleşecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/orhan-pamuk-okurlariyla-bir-araya-geliyor", "text": "Türk edebiyatının dünyada en çok okunan kitaplarından biri olan Benim Adım Kırmızının yayımlanmasının üzerinden 21 yıl geçti. Bütün dünyada beş milyona yakın satan kitap, dünya çapında akademisyenler, sanatçılar ve eleştirmenler tarafından kaleme alınan birçok makaleye ve araştırmaya konu oldu. Kitabın yayınlanmasının 21. yılı dolayısıyla Benim Adım Kırmızı üzerine yazılan bu makalelerin yirmi bir tanesinden oluşan bir seçki Yapı Kredi Yayınları tarafından Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar adlı kitapta ilk defa Türkçe olarak yayımlandı. Kitap vesilesiyle Yapı Kredi Kültür Sanat Orhan Pamuk'u okurlarıyla bir araya getiriyor. Söyleşide, Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazıları yayına hazırlayan Erkan Irmak ve roman üzerine iki makale yazmış olan Feride Çiçekoğlu bir araya gelecek. Pamuk'un bu romanı yazma süreci ve yıllar sonra onu nasıl değerlendirdiğinin konuşulacağı söyleşide dünyayı görme biçimleri tartışılacak, resim ve söz üzerine bir karşılaştırma yapılacak. Söyleşi, 21 Ocak 2020 Salı saat 18.30'da Yapı Kredi Kültür Sanat Loca'da."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/orhan-veli-onculugunde-cikmis-yaprak-dergisi-erisime-acildi", "text": "1949-1950 yıllarında şair Orhan Veli Kanık öncülüğünde çıkmış edebiyat dergisi Yaprak'ın tüm sayıları erişime açıldı. 15 günde bir yayımlanan 28 sayılık dergi, 1 Ocak 1949 1 Haziran 1950 arasında Ankara'da basıldı. İlk sayısı 1 Ocak 1949'da çıkan dergide Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi gibi şair ve yazarların eserleri yayımlandı. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat'ın toplumsal yanı ağır basan şiirlerinin de yayımlandığı dergi aracılığıyla Orhan Veli de ülke sorunlarını ele aldığı makalelerini okura ulaştırdı. Böylelikle şairliğinin yanı sıra fikir insanlığını da ön plana çıktı. Dergiyi sürdürebilmek için ceketini bile satan Orhan Veli, son sayıyı yayımlayabilmek için ise Abidin Dino'nun kendine hediye ettiği resimleri elden çıkardı. Şairin ölümünden sonra onun anısına Yaprak Dergisi son bir sayı daha basıldı ve ismi Son Yaprak oldu. Dergiyi https://www. tustav. org/sureli-yayinlar-arsivi/yaprak/ adresinden okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/osman-hamdi-bey-dunyasina-yolculuk-sanal-gerceklik-deneyimi", "text": "Pera Müzesi, Türk resminin en çok tanınan yapıtlarından biri olan Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi'ni sanatseverlerle yeniden, bu kez farklı bir platformda buluşturuyor. Muse VR tarafından gerçekleştirilen Osman Hamdi Bey'in Dünyasına Yolculuk: Sanal Gerçeklik Deneyimi başlıklı proje, bu nadide eserin 1906 yılının ilk aylarında, Osman Hamdi Bey'in çalışma odasında deneyimlenmesine olanak tanıyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'na ait Oryantalist Resim, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri ve Kütahya Çini ve Seramikleri koleksiyonlarından eserlerle zenginleştirilen ve dönemin karakteristik özelliklerini yansıtan detaylarla örülen bu deneyim, sanatseverleri Osman Hamdi Bey'in çalışma odasına taşıyor. İzleyiciler, sanatçının çalışma masasındaki kitaplardan resimlerine, gözlük ve fırçalardan fotoğraflara kadar birçok detayı yakından inceleme fırsatı bulurken, Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun da içine girebiliyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/osmanli-yi-elyazmalari-uzerinden-yeniden-okumak", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Latin alfabesine geçişten 90, imparatorluğun çöküşünden 100 ve matbaanın yaygınlaşmasından neredeyse 200 yıl sonra, Osmanlı dünyasından bugüne kalabilmiş elyazmalarının hikayesini Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler başlıklı sergiyle yeniden gündeme taşıyor. Ziyaretçileri enstitünün zengin elyazması koleksiyonundan bir seçkiyle metinler, objeler ve zamanlar arasında bir yolculuğa çıkaran sergi, elyazmaları üzerinden Osmanlı toplumunda çok dillilik, gündelik hayat, tıp, evren ve zamanın bilgisi, toplumsal cinsiyet ve cinselliğin izlerini sürerken, İstanbul'un tarihsel coğrafyasının yazmalar aracılığıyla nasıl yeniden yaratılabileceğini gösteriyor. Van Kalesi'ni beklerken yazma kopyalamaya fırsat bulan muhafız İbrahim Ağa'yı, divanı elden ele gezmiş Zübeyde Hanım'ı, kendi yazmasını düzelten Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'yi, esere yazan yanlış yazmış diye müdahale eden Kilisli Rıfat'ı, yazdıkları ayıplanmış, yasaklanmış ama kulaktan kulağa anlatılmış Enderunlu Fazıl'ı, yazmayı koruması için yazılmış Ya Kebikeç duasını, bunu umursamadan karnını doyurmuş kağıt kurdunu ve yüzlerce meşhur ya da isimsiz yazarı ve okuru bir araya getirerek elyazmalarının çok katmanlı dünyasını daha iyi anlamamızı sağlıyor. İnsanlığın elyazmalarında maddeleşmiş, ilahi ve dünyevi, çok dilli ve dinli, eşsiz ve sıradan, bazen çok yabancı bazen de tanıdık, parçalı, noksan ama her zaman ilham verici hafızasının kapılarını aralayan sergi, 17 Ekim 2019 - 25 Nisan 2020 tarihleri arasında İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyaret edilebilir. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/pat-barker-dan-ilyada-destani-na-farkli-bir-bakis-acisi", "text": "İlyada ve Odysseia destanlarının edebi olarak yeniden yorumlandığı Ben, Kirke ve Akhilleus'un Şarkısı'ndan sonra, zincirin üçüncü halkası da İthaki okurlarını bekliyor: Pat Barker'dan Kızların Suskunluğu / Silence of the Girls. Guardian'ın, 21. yüzyılın en iyi 100 kitabından biri olarak seçtiği; ABD'li yazar Diana Gabaldon'ın, Savaşa ve savaşın ardında bıraktıklarına dair şahane, başkaldıran ve tüyler ürperten bir roman. Tek kelimeyle muazzam, dediği; The Economist'in, Neredeyse Homeros'un yazdıkları kadar görkemli. Meşhur olaylar ve mitolojik isimler bu kitapta büyülü biçimde yeniden hayat buluyor. Dokunaklı ve usta işi bir roman, olarak tanımladığı Kızların Suskunluğu'nda, Man Booker ödüllü İngiliz yazar Pat Barker, Troya Savaşı'nı Akhilleus, Odysseus ve Agamemnon gibi intikam peşindeki erkeklerin değil, onların gölgesinde kalan bir kadın olan Briseis'in gözünden anlatıyor ve İlyada Destanı'na yepyeni bir bakış açısı getiriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/pawel-pawlikowski-belgesellerini-cevrimici-erisime-acti", "text": "Oscar ödüllü Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski, belgesellerini çevrimiçi erişime açtı. Pawlikowski'nin From Moscow to Pietushki, Dostoevsky's Travels, Serbian Epics, Tripping With Zhirinovsky gibi yapımları yayımlanan belgeseller arasında yer alıyor. Pawlikowski, yönetmenlik kariyerine Britanya televizyonları için çektiği belgesellerle başlamış, uluslararası alanda adını çektiği ikinci uzun metraj kurmaca filmi Last Resort ile duyurmuştu. BAFTA başta olmak üzere birçok önemli ödüle değer görülen yönetmenin 2013 yapımı filmi Ida ise Akademi Ödülleri'nde yabancı dilde en iyi film dalında Oscar ödülü kazandı. Pawlikowski, 2019 yılında çektiği Cold War ile Akademi Ödülleri'nde yabancı dilde en iyi film ve en iyi yönetmen kategorilerinde yarıştı ve Cannes Film Fesivali'nde en iyi yönetmen ödülünü aldı. Pawlikowski'nin filmlerini izlemek için https://vimeo. com/user20670040 tıklamanız yeterli. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/peyami-safa-sempozyumu-aynali-gecit-te", "text": "Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Peyami Safa için bir sempozyum düzenleniyor. Ötüken Yayınları desteğiyle 21 Aralık'ta düzenlenecek Peyami Safa Sempozyumu herkese açık ve katılım için rezervasyon gerekmiyor. Sempozyum Aynalı Geçit'te düzenlenecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/pierre-loti-nin-eseri-yapi-kredi-arastirma-kutuphanesi-nde", "text": "Yapı Kredi Araştırma Kütüphanesi çok değerli bir eseri araştırmacıların kullanımına sundu. Yapı Kredi Araştırma Kütüphanesi Nadir Eserler Koleksiyonu bulunan Pierre Loti imzalı 1913 tarihli La Turquie Agonisante kitabı araştırmacıların ziyaretine açıldı. Genel Koleksiyon, Yazma Eserler, Nadir Basma Eserler, Süreli Yayınlar ve Yapı Kredi Yayınları olmak üzere beş ana bölümden oluşan Yapı Kredi Araştırma Kütüphanesi tarih, sanat, edebiyat ve İstanbul kenti konularında uzmanlaşmış bir kütüphane. 80.000 cilde ulaşan kitap koleksiyonuna sahip olan kütüphanede araştırmacıların kullanımına açık, 1162 cilt içinde toplanmış 1635 adet yazma eser bulunuyor. Kütüphanede, çeşitli koleksiyonlardan derlenmiş 1165 civarında nadir kitap yer alıyor. 16.-20. yüzyıllara ait, çeşitli dillerde basılmış olan bu kitaplar arasında Strabon'un 1523 tarihli Geographia, Raif Efendi'nin 1803 tarihli Cedid Atlas Tercümesi ve Katip Çelebi'nin 1732 tarihli Cihannüma adlı eserinin yanında tüm dünyada önemi kabul edilmiş, kıymetli, nadir eser niteliğinde kitaplar yer alıyor. Yeditepe dergisi ve Hüsamettin Bozok Arşivi, Melih Cevdet Anday Arşivi, Fuat Köprülü Arşivi, İsmail Hikmet Ertaylan Arşivi, Yahya Kemal Arşivi ve Orhan Burian Arşivi de çok yakında araştırmacıların hizmetine açılıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/pop-art-en-iyi-ornekleri-bu-kitapta", "text": "Dünyanın en prestijli yayınevlerinden Assouline, pop art sevenler için rüya gibi bir koleksiyon kitabı hazırladı. Pop art'ın en büyük isimlerinden Roy Lichtenstein'in kapsamlı bir retrospektif çalışması olarak tanımlayabileceğimiz kitap Mayıs ayıyla birlikte satışa sunulacak. Kitabın ismi Roy Lichtenstein: İmkansız Koleksiyon. Dergi kapaklarından dünyanın en iyi sanat kurumlarının duvarlarına Roy Lichtenstein'ın eserleri 60'lı yılların Amerikan sanat sahnesinin vazgeçilmez yüzlerinden biri olmuştu. Çağdaş sanatın en ikonik isimlerinden biri olan Lichtenstein, ağırlıklı olarak kadın erkek ilişkilerine, çiftlerin yalnızlığına yer veriyordu. Sanatçının en bilinen çalışmalarının bir araya getirildiği kitapta pop art sanatının en bilinen işlerinden Whaam!, Drowning Girl ve New York'taki Times Square metro istasyonunda yer alan Times Square Mural eseri de bulunuyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/pulitzer-odulu-bir-kez-daha-colson-whiteheadin", "text": "Colson Whitehead Nickel Çocukları ile kurmaca dalında Pulitzer Ödülü'nün ikinci kere sahibi! Whitehead 2017'de Yeraltı Demiryolu romanıyla kurmaca dalında Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak görülen Colson Whitehead'i Time Dergisi kapağına taşımıştı. Yazara, dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Pulitzer Ödülü'nü kazandıran Nickel Çocukları gerçek bir hikayeden yola çıkan, Amerika'nın yakın geçmişine, siyaha ve beyaza, adaletsizliklere, yok olan hayallere dair sarsıcı bir roman. Pulitzer yöneticisi Dana Canedy'nin bir video ile açıkladığı ödül sahipleri arasında Amerika'nın ikonik radyo programı This American Life da yer alıyor. Dana Canedy konuşmasında özellikle bu zorlu günlerde sanatın birleştiren ve ilham veren özelliklerine dikkat çekti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/quentin-tarantino-roman-yaziyor", "text": "Hollywood'un büyük ismi Quentin Tarantino geçtiğimiz ay vizyona giren 9. filmi Once Upon a Time in Hollywood üzerine konuştuğu bir söyleşide, şu sıralar bir roman üzerine çalıştığını söyledi. 10. filmiyle yönetmenliğe veda edeceğini açıklayan yönetmen şimdilik yeni bir film üzerine çalışmayı rafa kaldırmış durumda. Tarantino'nun romanı savaştan döndükten sonra Hollywood sinemasıyla hayal kırıklığına uğrayan bir İkinci Dünya Savaşı gazisi hakkında. Savaşta çokça kanlı olay yaşayan asker, eve döndüğünde artık Hollywood yapımlarının eskisi gibi ilgisini çekmediğini keşfediyor. Hatta bu filmleri çocukça buluyor. Böylece ilk defa yabancı filmler izlemeye başlıyor. Kurosawa ve Fellini gibi. Bu filmleri anlasa da anlamasa da izlemeye devam ediyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/refik-halid-karay-memleket-yazilari-bir-araya-getirildi", "text": "Memleket Hikayeleri'nin unutulmaz yazarı Refik Halid Karay'ın, 1938-1965 yılları arasında dönemin en çok ses getiren gazete ve dergilerinde yayımlanan eserleri, Memleket Yazıları serisiyle yeniden hayat buldu. İnkılap Kitabevi etiketiyle yayımlanan, Karay'ın keskin kalemini ve dilin gücünü ortaya çıkardığı 18 kitaplık Memleket Yazıları serisi, yazarın Tan, Akşam, Yeni İstanbul, Zafer gibi dönemin en çok ses getiren gazete ve dergilerinde yayımlanan eserlerinden oluşuyor. Memleket Yazıları, Türkiye tarihinin en hareketli döneminde memleketin geçirdiği siyasi, kültürel, kentsel dönüşümler konusunda Refik Halid'in neler düşündüğü, Osmanlı geçmişini nasıl değerlendirdiği ve hatırladığı, tek parti iktidarı sırasında ve demokrasinin tesis edilmeye çalışıldığı yıllarda memleket gündemine nasıl baktığını daha iyi anlama imkanı sunuyor. Hep İstanbul adlı kitap ile başlayan seri, Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra Anadolu'da, Edebiyatı Öldüren Rejim, Mutfak Zevkinin Son Günleri, Pek İyi Hatırlarım, Doğuştan Kadıncıl, Bu Gazeteciler, Ağaç ve Ahlak, Türkçenin Tadı ve Ahengi, Bir Denizden Bir Denize, İnsanlık Halleri Huy Arabeskleri, Karga Bana Dedi ki, Güzel Sanat Suçları, Cihangir Dalkavuğu Tarih, Elli Yıl Önceki, Taklitten Adete Gündelik Hayat, Sulhte Cimri Harpte Müsrif ile devam ederek Atatürk'e Eğilen Bir Sürgün kitabıyla tamamlanıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/rembrandt-350-olum-yildonumunde-aniliyor", "text": "Işığın ve gölgelerin ressamı, baskı ustası Rembrandt 350'nci ölüm yıldönümünde anılıyor. Bu vesileyle Amsterdam'daki Rijksmuseum'da 10 Haziran'a dek görülebilecek bir sergi açıldı. Dünyadaki en geniş Rembrandt koleksiyonuna sahip müzede gerçekleştirilen Tüm Rembrandtlar sergisinde sanatçının 22 tablosu, 60 çizimi ve 300 özgün baskısının yanı sıra daha önce sergilenmemiş eserleri de yer alıyor. Rembrandt: Life of a Rebel isimli biyografi kitabının eşlik ettiği bu ana sergi, sanatçının yıllar içindeki evrimini gözler önüne seriyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/sarah-jio-nun-yeni-kitabinin-kapagini-sevenleri-belirliyor", "text": "Sarah Jio'nun Türk okurlarına ithaf ettiği yeni kitabı Acı Tatlı Hayat Hikayem, Pena Yayınları etiketiyle yakın zamanda raflarda yerini almaya hazırlanıyor. Romantik edebiyatın çok satan popüler ismi Jio'nun yeni kitabının kapağını sevenleri belirleyecek. Pena Yayınları'nın Instagram hesabı üzerinden yapılacak ve bir hafta sürecek oylamada okurlara sunulacak seçeneklerden en çok oyu alacak olan tasarım Sarah Jio'nun yeni kitabı Acı Tatlı Hayat Hikayemin kapağı olacak. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/semalarimizda-kanat-cirpan-kuslar-anadolu-nun-kuslari", "text": "Anadolu'nun zengin biyoçeşitliliğinin kayıt altına alınması, flora ve faunamızın korunması için büyük önem taşıyor. 'Anadolu'nun Çiçekleri'nin ardından, Tekfen Vakfı kuruluşunun 20. yıldönümünde şimdi de serinin 2.'si olan 'Anadolu'nun Kuşları' adlı kitabıyla, semalarımızda kanat çırpan kuşları kayıt altına alıyor. Ödüllü doğa fotoğrafçısı ve belgesel yapımcısı Fatih Orbay'ın çektiği binlerce kare arasından seçilen rengarenk fotoğraflarla hazırlanan 432 sayfalık kitapta Anadolu'nun semalarında yaşayan ya da göçen 310 kuş türüne ait 373 farklı fotoğraf yer alıyor. Doğaya ithaf edilen bir miras olarak tanımlanan kitap, Anadolu kuşlarının ve yaşam alanlarının gelecek nesillere aktarılmasına katkı sunmayı hedefliyor. Dünyada kuş meraklılarınca kabul gören Clements Listesi sıralamasını takip eden 'Anadolu'nun Kuşları' kitabı, Türkçe ve İngilizce olarak Türkiye'de ve yurt dışında seçkin kitabevlerinde ve online olarak satışa sunuldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/servet-i-funûn-dergisi-veri-tabani-dijital-ortamda", "text": "Tevfik Fikret, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit gibi pek çok önemli kalem ustasını etrafında toplayan, kültür tarihimize damga vurmuş yayınlardan Servet-i Fünun dergisi üzerine Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Zeynep Uysal'ın yürütücülüğünde tamamlanan Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünun Dergisi adlı TÜBİTAK projesinin sonuçları http://www. servetifunundergisi. com/ adlı web sitesinde araştırmacıların ve okurların ilgisine sunuldu. Projede Zeynep Uysal'ın yanı sıra, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Doç. Dr. Halim Kara ve Dr. Öğretim Üyesi Veysel Öztürk, İstanbul Şehir Üniversitesi'nden Dr. Öğretim Görevlisi Deniz Aktan Küçük çalıştı. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Doç. Dr. Ahmet Ersoy ise danışman olarak yer aldı. Servet-i Fünun dergisinin Osmanlı kültür hayatındaki yerinin daha iyi anlaşılması hedefiyle yola çıkılan proje Boğaziçi Üniversitesi'nde 2015 yılından beri TÜBİTAK desteğiyle sürdürüldü. Proje kapsamında 1896-1901 yılları arasında yayımlanan 297 sayının içeriği 5 ana kategoriye ve 60 alt kategoriye ayrılarak kataloglandı. Projenin yürütücüsü Doç. Dr. Zeynep Uysal, Bu dönemden herhangi bir sayıyı açtığınızda kapaktan başlayarak içeriğin tümünü öncelikle resim olarak görme şansınız olacak. Her sayının içeriği farklı kategorilere göre tasnif edilmiş biçimde, translitere edilmiş başlıkları ve kısa birkaç paragrafla araştırmacılara sunuluyor. Bizim çalıştığımız dönem, derginin yayın hayatı içindeki çok küçük bir kısım elbette. Biz bir edebiyat kuşağı olarak bilinen Servet-i Fünun kuşağının edebiyatının arkasında ne olduğunu görmek üzere yola çıktık ama sonra bu iş daha çok bir kültür tarihi projesine dönüştü. Sadece edebiyatla sınırlanamayacak çok çeşitli bir içerik ve zengin bir dünyayla karşılaştık'' diye ekledi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/sesli-kitap-ta-en-cok-harry-potter-dinledik", "text": "Spor yaparken, trafikte beklerken, yemek hazırlarken, farklı gündelik aktivitelerle ilgilenirken Sesli Kitap uygulamasını kullananların sayısı her geçen gün artıyor. 2019 yılında, Storytel üzerinden Türkiye'de toplam 4 milyon 54 bin 400 saat sesli kitap dinlendi. Türlerine göre ilk beş sıranın süre dağılımı ise şu şekilde gerçekleşti; kurgu dışı kitaplar 940 bin saat, romanlar 895 bin saat, klasikler 517 bin saat, çocuk kitapları 507 bin saat, polisiye kitaplar ise 415 bin saat dinlendi. Bu rakamlar sesli kitapların artık çok sayıda insanın hayatının önemli bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Storytel üzerinden 2019'da en çok dinlenen ilk 10 kitap sırasıyla Harry Potter Serisi, Sapiens, Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı, Kürk Mantolu Madonna, Serenad, 21. Yüzyıl için 21 Ders, Homo Deus, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve İçimizdeki Şeytan oldu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/somut-olmayan-kulturel-miras-online-sergisi-acildi", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla Türkiye'nin UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri'ne kaydedilen 18 somut olmayan kültürel miras unsurunun, Türkçe ve İngilizce olarak kısaca tanıtıldığı online sergi, https://aregem. ktb. gov. tr/TR-243105/somut-olm-kult-miras-online-sergisi.... adresinde izlenime sunuldu. Sergide, meddahlık, Mevlevi sema törenleri, aşıklık geleneği, nevruz, Karagöz, geleneksel sohbet toplantıları, Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali, Alevi-Bektaşi ritüeli semah, tören keşkeği geleneği, mesir macunu festivali, Türk kahvesi kültürü ve geleneği, ebru; Türk kağıt süsleme sanatı, geleneksel çini ustalığı, ince ekmek yapma ve paylaşma kültürü; lavaş, katırma, jupka, yufka, bahar kutlaması; Hıdrellez, ıslık dili, Dede Korkut mirası; destan kültürü, halk masalları ve müzik, geleneksel Türk okçuluğuna ilişkin bilgiler yer alıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/tarkan-dan-karaoglan-cizgi-roman-kahramanlari-bir-arada", "text": "Türkiye karikatürünün belleğinin tutulduğu ve mizahı yediden yetmişe her yaş grubuyla buluşturduğu Karikatür Evi 28 Eylül 3 Kasım tarihleri arasında sürecek Çizgi Romanı Yaşatanlar sergisi ve 29 Eylül'de gerçekleşecek Koleksiyoner Buluşması söyleşisine ev sahipliği yapıyor. 3 Kasım'a kadar sürecek sergide yerli üretim kahramanlardan Tarkan, Karaoğlan, Kara Murat; yabancı kahramanlardan Mister No, Zagor, Teksi, Kahraman Prens gibi onca kahraman arasından özenle seçilen orijinal eserleri görmek mümkün. Çizgi Roman Okurları Derneği Başkanı Önder Çakı ve dernek üyeleri Fuat Aktüre, Kudret Sabancı, Çağrı Çalışır ve Tanyel Ali Mutlu'nun kişisel koleksiyonlarından özenle seçilen sergide 42 sanatçının 52 eseri yer alıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/tasarimcilar-saatleri-ayarlama-enstitusu-nu-yorumluyor", "text": "İsmini Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanından alan Boş Bir Oda Kendi Fonksiyonunu Yaratır: Tasarımcıların Yorumuyla Saatleri Ayarlama Enstitüsü sergisi, romandan mimari bir okumayla çıkabilecek farklı olasılıklara bakıyor: Bir yandan sözel ve görsel ifadenin birbiriyle ilişkisini diğer yandan her iki ifade biçiminin zihindeki 'tasarı' ile ilişkisini araştırıyor. Kurgusu Bahar Turkay'a, yapımı Manifold'a ait Boş Bir Oda Kendi Fonksiyonunu Yaratır sergisinin katılımcıları: Ali Paşaoğlu ve Tomris Akın / Alper Derinboğaz, Salon / Aslıhan Demirtaş, Khora Ofis / Bilge Kalfa / Boğaçhan Dündaralp, ddrlp / Burcu Serdar Köknar / Enise Burcu Derinboğaz, Praxis Landscape / Erdem Akan / Ertuğ Uçar / Gamze İşcan, Halükar Mimarlık / H. Cenk Dereli, NOBON / Hayriye Sözen / İpek Baycan ve Şule Ertürk Gaucher, Slash Architects / kpm kerem piker mimarlık / M. Can Tanyeli / Muğlak Standartlar Enstitüsü / Oğul Öztunç ve Atıl Aggündüz, Piknik Works / Onur Kutluoğlu / Ozan Avcı / Özge Çağlayan / Rükneddin Avşar Gürpınar / Sait Ali Köknar / Selahattin ve Pelin Tüysüz, Adapt Architects / SO? / Tuğçe ve Gökhan Kodalak. 17 Mayıs günü saat 18:30'da Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi'nde açılacak sergi 31 Mayıs'a dek pazar hariç her gün 14:00-19.00 arası ziyaret edilebilir. Ayrıca sergi çerçevesinde 22 Mayıs'ta Bahar Turkay'ın moderatörlüğünde Bülent Tanju ve Erdem Ceylan'ın katılımıyla Uzun Bir Dörtgen başlığıyla Kıraathane Tasarım Konuşmaları etkinliği gerçekleşecek. Tanju, Hayri Bey'in Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü tasarlama sürecini romanındaki anlatı üzerinden okuyacak. Ceylan ise, -Tanpınar'ın romanı gibi- zaman-mekansal tasarımlarda temsildeki/temsilin boşluğun/-un eleştirel işlevselliğine odaklanacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/tess-gerritsen-istanbul-geliyor", "text": "Polisiye ve gerilim severlerin yakından tanıdığı, birçok kitabı New York Times çoksatanı olan dünyaca ünlü yazar Tess Gerritsen İstanbul'a geliyor. Doğan Kitap'ın 20. yıl etkinlikleri kapsamında Türkiye'ye gelecek olan Tess Gerritsen, 9 -10 Kasım'da saat 14.00'te TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nda okurlarıyla buluşacak. Türk okurların da yakından takip ettiği Gerritsen, aynı zamanda yeni yayımlanan kitabı Gece Gelen'in de lansmanını yapacak. California Üniversitesi'nden tıp diploması alan Gerritsen, New York Times'ın çok satanlar listesine giren Hasat'la dünya çapında başarı kazanmıştı. Yazarın Kemik Bahçesi, Mefisto Kulübü, Ruh Koleksiyoncusu, Buz Gibi Soğuk, Sessiz Kız, Kayıp Kızlar, Çırak, Günahkar, İkiz Bedenler, Bir Sırrım Var, Rehine adlı romanları ve Ucubeler ile İsimsiz Ceset adlı öyküleri Doğan Kitap tarafından yayımlandı ve büyük okur kitlelerine ulaştı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/tolkien-evi-muzeye-donussun-kampanyasi", "text": "Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı J. R. R. Tolkien'in ailesiyle birlikte 1930'dan 1947'ye kadar yaşadığı Oxford'taki iki katlı ev geçen sene satılığa çıkarıldı. İngiltere'nin mimari veya kültürel açıdan özel öneme sahip yapılara verdiği Mavi Plak'a da sahip olan evin bir kültür merkezine dönüşmesi için ise ciddi bir kampanya başlatıldı. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit film uyarlamalarından oyuncular evin Tolkien'in mirasını yaşatacak bir kültür merkezine dönüştürülmesi için kampanya başlattı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/trt-cocuk-dergisi-dijital-platformlarda", "text": "TRT Çocuk, \"TRT Çocuk Anaokulum\" uygulamasını iOS ve Android mağazalarında yayına sundu, TRT Çocuk dergisinin geçmiş sayıları da kanalın web sitesinde erişime açıldı. Dergi, çocukların okuma alışkanlıklarına katkıda bulunurken kamu ve sivil toplum kuruluşlarıyla gerçekleştirdiği pek çok sosyal projeyle de çocuklara rehberlik ediyor. İçerikler TRT Çocuk dergisi ekibince hazırlanıp editörlerce baskıya hazır hale getiriliyor. TRT Çocuk dergisinin geçmiş sayıları, koronavirüs tedbirleri nedeniyle öne çekilen ara tatildeki çocuklar için ücretsiz erişime açıldı. Derginin geçmiş sayılarına TRT Çocuk'un web sitesinden PDF formatında ulaşılabiliyor. Çocukların okul öncesi eğitimini desteklemek için hazırlanan TRT Çocuk Anaokulum uygulaması, çocuklara her gün yeni şeyler keşfetme ve evde aileleriyle birlikte keyifli vakit geçirme imkanı sağlıyor. TRT Çocuk uygulamalarında \"Sürpriz Kutusu\", \"Akıllı Tavşan\", \"Rafadan Tayfa\", \"İbi\", \"Ege ile Gaga\", \"Elif'in Düşleri\", \"Hayri Uzayda\", \"Orman Doktoru\", \"Zorlu Yarış\" gibi farklı yaş gruplarına hitap eden toplam 36 oyun bulunuyor. Oyunlar \"www. trtcocuk. net. tr\" adresinden oynanabilirken, iOS ve Android mağazalarından ücretsiz olarak indirilebiliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turk-dunyasi-dergisi-yunus-emre-temali-yayinlandi", "text": "Yunus Emre Enstitüsü'nün Türk dünyası coğrafyasına yönelik hazırladığı Türk Dünyası Dergisi, Türkiye ve Yunus Emre temasına yer verdi. Yunus Emre Enstitüsü'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Türk halklarının kültürel özelliklerini birbirine tanıtmak, dil ve kültürler arasındaki ortaklıkların farkındalığını artırmak ve yeni nesillere bu bilinci aktarmak amacıyla yayın hayatına başlayan Türk Dünyası Dergisi, enstitünün süreli yayınları arasında akademik alanda ilk olma özelliği taşıyor. Türk dünyasına ait ortak unsurların yer aldığı ve 10 farklı çağdaş Türk yazı dilinde yayın hayatını sürdüren derginin ikinci sayısında, Yunus Emre Enstitüsü'nün ismine ithafen edebiyat köşesinde mutasavvıf şair Yunus Emre'nin hayatına ve ilahilerine, gezi ve tanıtım köşesinde hem Yunus Emre'nin türbesinin bulunduğu hem de 2013 yılında Türk Dünyası Kültür Başkenti olan Eskişehir'e, mutfak bölümünde ise Osmanlı saray mutfağının kadim lezzetlerinden olan zeytinyağlı yaprak sarmasına yer verildi. Yunus Emre'nin hayatı ve yaşadığı döneme dair adeta yolculuğa çıkaran derginin bu sayısının, okurlarını Yunus'un gözünden dönemin şehirlerine ve hayatlarına şahitlik etmeye davet ettiği kaydedildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turk-kulturu-turk-kultur-ajandasi-ile-tanitilacak", "text": "Yunus Emre Enstitüsü, 2020 yılına özel, Türk kültür ögelerine ilişkin bilgilerin yer aldığı Türk Kültür Ajandası hazırladı. Türk Kırmızısı ve Saray-ı Hümayun temalarıyla, Enstitü uzmanlarının bir yıllık çalışmasıyla hazırlanan ajanda, Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı'nda düzenlenen sergiyle tanıtıldı. Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş, serginin açılışında yaptığı konuşmada Enstitünün temel amacının yurt dışında Türk kültürünü tanıtmak olduğunu, ajandada da mimariden giyim ve iletişim tarzına kadar birçok alandan örnekleri bir araya getirdiklerini söyledi. Türk Kültür Ajandası'nın kapağında Osmanlı ciltçiliğinde yaygın olan deri cilt ve mıklep kullanıldı. Ön kapak üzerinde Topkapı Sarayı'nın sembol yapılarından Babüsselamın baskısı yer aldı. Türkçe ve İngilizce anlatımların yer aldığı ajanda, Türk kültürünü yansıtan çeşitli konular ile Türk motifleri ve sembollerinin anlamlarına yer verilerek Türkiye'nin kültür mirasının küçük bir albümü olarak hazırlandı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiye-2019-nobel-edebiyat-odulu-torenine-katilmadi", "text": "Türkiye, 2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nün Srebrenitsa katliamını inkar eden ve Sırp savaş suçlularını savunan Peter Handke'ye verilmesi gerekçesiyle 10 Aralık'taki ödül törenine katılmadı. Türkiye'nin Stockholm Büyükelçisi Hakkı Emre Yunt da İsveç'in başkenti Stockholm'de 10 Aralık'ta yapılacak ödül törenine davet edildiğini, ancak boykot amacıyla katılmayacağını duyurmuştu. Peter Handke'nin, 1990'lardaki Balkan savaşlarında Sırpları desteklemesi ve 2006 yılında soykırım ve diğer savaş suçlarından yargılanan eski Sırbistan lideri Slobodan Miloşeviç'in cenazesinde konuşma yapması tepkilere yol açmıştı. Türkiye Yazarlar Sendikası, yaptığı açıklamayla 2019 yılının Nobel Edebiyat Ödülü'nün Peter Handke'ye verilmesini şiddetle kınadıklarını ve ödülün geri alınması gerektiğini belirtti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiye-den-ozbekistan-ortak-medeniyete-yolculuk", "text": "Türkiye'den Özbekistan'a ortak medeniyetimize bir yolculuk başlatan İMH, T. C. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde Türk ve Özbek 28 sanatçı ve 35 akademisyenin katılımıyla İstanbul'da Zamanını Aşan Medeniyet: Özbekistan Sergi ve Sempozyumu gerçekleştirecek. İnsan ve Medeniyet Hareketi Sanat Birimi'nin Kültür Bakanlığı ve Tika'nın destekleri, İstanbul ve Marmara Üniversitesi işbirliği ile düzenleyeceği etkinlik 15-30 Haziran 2019 tarihlerinde İstanbul'da yapılacak. Bahariye Sanat Birimi tarafından Bahariye Mevlevihanesi'nde organize edilecek sergi ve sempozyum, T. C. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde Türk ve Özbek 28 sanatçı ve 34 akademisyenin katılımıyla gerçekleştirilecek. Sergide; İpek Yolu'nun zenginleştirdiği asırlık birikim, birbirinden kıymetli isimlerin emeği ile yeniden hayat bulacak. 28 Türk ve Özbek sanatkar projeye özel 60 özgün eser hazırladı. Sergi ve sempozyumun tekrarı, 7 - 15 Eylül tarihlerinde Özbekistan Taşkent'te gerçekleştirilecek. 7 Eylül'de açılışı yapılacak sergi 15 Eylül tarihine kadar ziyarete açık olacak. Türk ve Özbek akademisyenlerin katılımı ile gerçekleştirilecek sempozyum 7 Eylül'de düzenlenecek ve Türkiye Özbekistan ilişkileri, ortaklıkları ve geleceği; ekonomi, ticaret, siyaset. Sosyal ve kültürel ilişkiler, edebiyat konuları üzerinden değerlendirilecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiye-nin-ilk-oyku-app-i-trendekiyabanci-yayinda", "text": "Trendeki Yabancı, her ay yayımlanan bir öykü dergisi olarak yayın hayatına başladı. Türkiye'nin ilk öykü app'i olan uygulama basılmıyor, gazetecide-kitapçıda bulunmuyor, doğrudan telefona geliyor. Uygulamayı indirip her sayıda yayımlanacak 20 öyküyü okuyabilir, beğendiğiniz kısımlarının altını çizip paylaşabilirsiniz. Dergiye abone olunduğunda her sayının içeriği çevrimdışı da okunabiliyor. #TrendekiYabancı'nın ilk sayısında öyküsü olan yazarlar: Berkan M. Şimşek, Blair Lee, Bülent Ayyıldız, Devrim Kunter, Donna Miscolta, Ezgi Polat, Fatih Külahçı, Fatma Nur Kaptanoğlu, Ferit Edgü, Hakan Toker, Hikmet Hükümenoğlu, Juan Jose Millas, Katharine Weber, Mary Renzi, Mevsim Yenice, Müge İplikçi, Onur Akyıl, Orçun Ünal, Süreyyya Evren, Zeynep Kaçar. #TrendekiYabancı, App Store ve Google Play Store'da yayında. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiye-nin-ilk-ve-tek-polisiye-kultur-dergisi-221b-nin-yeni-sayisi-cikti", "text": "221B, 29. sayısında, yeni bir kapak dosyası Dedektifin Dünyası ile çıktı. Her yıl, üç farklı ülkeden üç farklı kurgusal dedektifi kapağına taşıyacak dergi, bu dedektiflerin A'dan Z'ye tüm özelliklerini detaylarıyla inceleyecek. Dedektifin Dünyası kapak dosyası kapsamında ilk konukları Cormoran Strike, Sean Duffy ve Benjamin Malaussene... Türkiye'nin ilk ve tek polisiye kültür dergisi 221B'nin yeni sayısı çıktı! İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiye-nin-kulturel-zenginligi-unesco-listelerinde", "text": "Tacettin Diker Karagöz Sanatçısı, Orhan Kurt Karagöz Sanatçısı, Metin Özlen Karagöz Sanatçısı, Hayri Dev Çam Düdüğü Yapımcısı ve İcracısı, Şeref Taşlıova Aşık, Sıtkı Olçar Çini Ustası, Mehmet Girgiç Keçe Ustası, Bekir Tekeli Bağlama Yapımcısı, Uğur Derman Klasik Kitap Sanatçısı, Hasan Çelebi Hüsn-ü Hat Sanatçısı, Neşet Ertaş Mahalli Sanatçı ve Ozan, Mehmet Gürsoy Çini Sanatçısı, Fuat Başar Ebru Sanatçısı, Veli Aykut Zakir, Emine Karadayı Dokumacı ve Doğal Boyamacı, Yaşar Güç Hortlatma Kaval Dilli Dilsiz Kaval Yapımcısı ve İcracısı, Tahsin Kalender Taş Ustası, İrfan Şahin Kispet Ustası, Cemil Kızılkaya Ahşap Baskı ve Yazma Ustası, Mahmut Sür Nazar Boncuğu Ustası, Celal Yılmaz Mersiyehan, Mehmet Acet Aşık ve Zakir, Cahide Keskiner Minyatür Sanatçısı, İslam Seçen Klasik Kitap Sanatçısı, Salih Balakbabalar Sedefkar, Muammer Semih İrteş Kalemişi, Ahmet Yaşar Kocataş Keçe Ustası, İsmail Nar Aşık, Osman Efendioğlu Şair, Macahal Yaşlılar Korosu Çoksesli Şarkı Söyleme Geleneği."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiye-tarihi-mirasina-sahip-cikiyor", "text": "Dünyanın farklı coğrafyalarından tarihi eserlerin sergilendiği İngiliz müzelerine geri ver baskısı her geçen gün artıyor. Bu ülkelerden biri de Türkiye. Türkiye, bir bölümü İngiltere müzelerinde sergilenen tarihi eserlerini geri almak için mücadele veriyor. Londra'da bulunan British Museum, Anadolu coğrafyasından pek çok değerli eserin sergilendiği müzelerden sadece biri. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde çeşitli ülkelerden gelen arkeologlar, araştırmacılar, misyonerler ve turistler tarafından ülkeye getirilen yüzlerce eserin sergilendiği müzede Mausolos anıt mezarı, Elgin mermerleri, Apollon'a ait üç büst, Bodrum kalesinden getirilen leopar heykelinin bir bölümü, Tanrıça Demeter Heykeli, Zeugma mozaikleri, milattan önce 1. yüzyıla ait üzerinde Kral Antiochus'un Herakles Verenthragna'yı selamlarken tasvir edildiği zeytinyağı üretmede kullanılan mermer silindir, Sidamara Lahidi'nden çalınan Eros'un başı bulunuyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/turkiyenin-en-zengin-padisah-portreleri-koleksiyonu-olusturuluyor-0", "text": "Koronavirüs nedeniyle geçici olarak ziyarete kapanan Milli Saraylar İdare Başkanlığı, bu süreçte atölyelerindeki restorasyon çalışmalarını devam ettiriyor. Milli Saraylar Tablo Restorasyon Atölyesi şimdilerde Topkapı Sarayı'nın depolarında ve koleksiyonunda muhafaza edilen tabloların onarılarak yeniden hayat bulmasını sağlıyor. Topkapı Sarayı'nın deposunda ve koleksiyonunda muhafaza edilip Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı devredilen yaklaşık 2 bin 700 tablodan ilk etapta 200'ünün restorasyonuna başlandı. 16'ıncı yüzyıl ile 20'inci yüzyıl tarih aralığından günümüze ulaşan 200 tablonun, yeni dönemde Milli Saraylar'a bağlı Resim Müzesi'nde sergilenmesi planlanıyor. Bu tablolarla, Resim Müzesi'nde 'Türkiye'nin en zengin padişah portreleri' koleksiyonunu oluşturuluyor. Bu birikim aynı zamanda 'en zengin Enderunlu ressamlar' koleksiyonunu da beraberinde getiriyor. Yeni tablolar arasında Halil Paşa'nın yaptığı padişah portreleri, son halife Abdülmecid Efendi'nin belge nitelikliğindeki resimleri, ressam Rafael Manas'a ait Sultan III. Selim'in şehzade iken yapılmış portresi, son halife Abdülmecid Efendi'nin Rus ressam Ayvazovski'den esinlendiğini gösteren manzarası da bulunuyor. Ayrıca Halil Paşa'nın, Halife Abdülmecid Efendi'nin ve Enderunlu ressamların ilk defa sergilenecek tabloları yer alıyor. Tema olarak porte ve manzara ağırlıklı olan bu tablolar, yüzyıl olarak da 16'ıncı yüzyıldan 20'inci yüzyıla kadar uzanan bir tarih aralığını kapsıyor. Eserlerin Resim Müzesi'nin yeni bölümünde bu yıl içinde sergilenmesi planlanıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/tuyap-kultur-fuarlari-onur-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "Kuruluşumuz TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğinde hazırlanan 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ve TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından düzenlenen ARTİST 2019 / 29. İstanbul Sanat Fuarı Onur Ödülleri 4 Kasım Pazartesi akşamı TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. Otuz sekizinci yaşını Edebiyatımızda 50 Kuşağı teması ile selamlayan Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı Ödülü Sayın Adnan Özyalçıner'e TÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Bülent Ünal tarafından verildi. Bu yıl Faust temasıyla sanatseverleri karşılayan ARTİST 2019 / 29. İstanbul Sanat Fuarı Sanatçı Onur Ödülü Sayın Mevlut Akyıldız'a Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Handan İnci tarafından, İstanbul Kültür Üniversitesi'ne değer görülen Sanatsever Kurum Onur Ödülü Sayın Fahamettin Akıngüç'e TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı Sayın Doğan Hızlan tarafından takdim edildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/tybden-yilin-yazar-fikir-adami-ve-sanatcilarina-odul", "text": "Türkiye Yazarlar Birliği tarafından ödüllendirilen \"Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları\" 2020 yılının son gününde açıklandı. TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan'ın katıldığı basın toplantısında Kovid-19 salgını nedeniyle yaşanan kayıplar anıldı, sağlık çalışanlarına teşekkür edildi. Ayrıca 2021'in 'İstiklal Marşı yılı' olarak açıklanmasından duyulan sevinç dile getirildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/uluslararasi-dublin-edebiyat-odulu-emily-ruskovich", "text": "Dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden olan Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü bu yıl ABD'li yazar Emily Ruskovich'e verildi. 1996 yılından beri her yıl İrlanda'nın başkenti Dublin'de verilen ödül Dublin Şehir Kütüphaneleri ve Dublin Kent Konseyi işbirliğiyle düzenleniyor. Ruskovich'in Şubat 2019'da Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan romanı Idaho, 100.000 avroluk para ödülünün sahibi oldu. Ödülü kazanan yazar aynı zamanda 100 bin avroluk bir ödüle de sahip oluyor. Ödülün bu yılki seçici kurulu yaptığı açıklamada Idaho'nun müzik, şiir, edebiyat ve sanatın kurtarıcı ve iyileştirici potansiyeline dair bir başyapıt olduğunu belirtti. 2015 yılına kadar Impac Dublin Edebiyat Ödülü adıyla verilen ödülü 2003 yılında Benim Adım Kırmızı ile Orhan Pamuk kazanmıştı. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/uluslararasi-istanbul-opera-festivali-2-temmuz-da-basliyor", "text": "Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen opera festivali bu yıl 10 yaşında. İstanbul Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde 14 Temmuz'a kadar sürecek İstanbul Opera Festivali'ne bu yıl ilk kez Bolşoy Tiyatrosu da katılıyor. Festival, Ankara Devlet Opera ve Balesinin 2 ve 3 Temmuz'da sahneleyeceği Turandot operasıyla başlayacak. Yunus Emre'nin şiirleri eşliğinde, onun sevgi felsefesini opera sahnesine taşıyacak Ahmet Adnan Saygun'un bestesi Yunus Emre Oratoryosu 10 Temmuz'da İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından seslendirilecek. Bolşoy Tiyatrosu solistlerinin yer alacağı, 13 ve 14 Temmuz'da düzenlenecek Bolşoy Solistleri Gala Konserinde, zengin repertuvarla sanatseverlere müzik ziyafeti sunulacak. Konserde, alanlarında uluslararası birçok ödülün sahibi soprano Anna Nechaeva, mezzosoprano Yulia Mazurova, tenor Fyodor Ataskevich ve bariton Pavel Yankovsky, sevilen ve bilinen ünlü operalardan arya ile düetler seslendirecek. Seslendirilecek operalar arasında Sevil Berberi, Il Trovatore, Carmen, Maskeli Balo, La Forza del Destino, Samson ve Dalila, Manon Lescaut, Don Carlo, Don Giovanni, Hoffman'ın Masalları, Turandot ve La Traviata yer alıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/ulysses-kafka-kitapta", "text": "İlk baskısı yazarı James Joyce'un doğum gününde, 2 Şubat 1922'de Paris'te Shakespeare & Co. kitabevi tarafından yapılan ve sansür nedeniyle ABD'de ancak 1934'te, İngiltere'deyse 1936'da yayınlanabilen dünya edebiyatının en çok konuşulan romanlarından Ulysses, Talat Sait Halman Çeviri Ödülü sahibi Fuat Sevimay'ın çevirisiyle okurla buluşuyor. Ulysses Yahudi reklamcı Leopold Bloom ile öğrenci Stephen Dedalus'un 16 Haziran 1904'te Dublin'deki tek günlerini, gündelik koşuşturmalarını anlatır. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/unlu-isimler-dr-davetinde-emrah-safa-gurkan-ile-keyifli-bir-tarih-yolculuguna-ciktilar", "text": "Kültür, sanat ve eğlence dünyası D&R, akademisyen ve tarihçi Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan'ın yeni kitabı Bunu Herkes Bilir için sanat camiasının da katıldığı bir davete ev sahipliği yaptı. D&R'ın ev sahipliğinde Les Ottomans'ta gerçekleşen buluşmada Emrah Safa Gürkan, konuklarını renkli sohbetiyle keyifli bir tarih yolculuğuna çıkardı. Davete katılan isimlerle tarih üzerine düşüncelerini paylaşan Emrah Safa Gürkan, Tarih; ekonomi, felsefe, coğrafya, sosyoloji, sanat ve sinemayla da ilişkili olan bir dal. Bir metot aslında... Kitabın içerisindeki bilgileri hem akademik hem eğlenceli bir dille açıklamaya çalıştım. Kitabımı hazırlarken, okuyucuların tarih ve sosyal bilimler konusunda öğrendiklerini günlük hayatta da kullanabilmelerini sağlamak istedim. İnsanların tarihe bakış açısını onarmaya çalışıyorum. Tarihle ilgili sorulan sorular yanlış. Bazı soruların niye o şekilde sorulmaması gerektiğini belirttim. Tarih belli detaylara odaklanan bir bilim değil, derin bir analiz içeriyor. Okuyucu bir üst seviyeye çekmeyi hedefledim. Bu kitabın amacı, tarihle ilişkisini popüler seviyede tutanları ya da yeni başlayanları başka bir yere götürmek, tarihle okur arasında bir köprü kurmaktır dedi. Emrah Safa Gürkan, Bunu Herkes Bilir isimli yeni kitabında okuyucunun geçmişini ve bugününü daha iyi kavrayıp geleceğini daha iyi planlamasını sağlamayı ve ona entelektüel bir derinlik kazandırarak daha kaliteli bir yaşam sürmesine yardımcı olmayı amaçlıyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/uskudar-kitap-fuari-nin-onur-yazari-teoman-durali", "text": "Üsküdar Belediyesi tarafından, her sene geleneksel olarak düzenlenen Kitap Fuarı'nın 6'ncısı 8 Şubat'ta başlıyor. Fuarın Onur Konuğu Prof. Dr. Sadettin Ökten, Onur Yazarı ise Teoman Duralı. Alanında lider yüzlerce seçkin yayınevi ve yazarın katılımıyla adeta bir edebiyat şölenine dönüşecek olan fuar süresince; çok önemli isimlerle söyleşi ve imza etkinlikleri de düzenlenecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/uzumaki-anime-olarak-uyarlaniyor", "text": "Grotesk manga dendiğinde akla gelen ilk isim olan Junji İto ustanın klasikleşmiş başyapıtı Uzumaki, nihayet anime olarak uyarlanıyor. 2000'lerin başında beyazperdeye de uyarlanmış olan Uzumaki, tam anlamıyla kural dışı bir yapıt. Olağanüstü bir korku yapımı olarak dikkat çeken Uzumaki, spiral şeklinde desenlerle kafayı yemeye başlayan ufak bir kasabanın bu kolektif obsesyon tarafından cehenneme dönüşmesini konu ediniyor. Yayın tarihi henüz açıklanmayan Uzumaki, dört bölümlük bir dizi olarak ekrana gelecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/v", "text": "Colson Whitehead Nickel Çocukları ile kurmaca dalında Pulitzer Ödülü'nün ikinci kere sahibi! Whitehead 2017'de Yeraltı Demiryolu romanıyla kurmaca dalında Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştı. Çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak görülen Colson Whitehead'i Time Dergisi kapağına taşımıştı. Yazara, dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Pulitzer Ödülü'nü kazandıran Nickel Çocukları gerçek bir hikayeden yola çıkan, Amerika'nın yakın geçmişine, siyaha ve beyaza, adaletsizliklere, yok olan hayallere dair sarsıcı bir roman. Pulitzer yöneticisi Dana Canedy'nin bir video ile açıkladığı ödül sahipleri arasında Amerika'nın ikonik radyo programı This American Life da yer alıyor. Dana Canedy konuşmasında özellikle bu zorlu günlerde sanatın birleştiren ve ilham veren özelliklerine dikkat çekti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/venedik-film-festivali-nde-edebiyat-uyarlamalari", "text": "Bu yıl 28 Ağustos - 7 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilen 76. Venedik Film Festivali, sinemanın usta isimlerinin geçit töreni oldu. Festivalin açılışı Shoplifters filmiyle geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödülünü kazanan Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda'nın yeni filmi The Truth ile gerçekleşmişti. Festivalin kapanışı ise Giuseppe Capotondi'nin yönettiği The Burnt Orange Heresy ile yapılacak. Jürinin başkanlığını Arjantinli yönetmen Lucrecia Martel'in üstlendiği festival edebiyat uyarlamalarıyla da dikkat çekiyor. Altın Aslan ödülü için yarışacak 21 filmin arasında iki roman uyarlaması yer alıyor. Bu filmlerden bir tanesi Pietro Marcello'nun imzasını taşıyan Jack London'ın kült eserinden uyarlanan Martin Eden diğeri ise Vaclav Marhoul'un yönetmen koltuğunda oturduğu Jerzy Kosinski'nin ünlü kitabı The Painted Bird."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yapi-kredi-kultur-sanat-ta-dede-korkut-sempozyomu", "text": "Dede Korkut Kitabı, 2018'in Kasım ayında UNESCO Dünya Somut Olmayan Kültür Mirası Temsili Listesi'ne oy birliğiyle kabul edildi. Yayınlarıyla Dede Korkut mirasının yaşatılmasına katkıda bulunan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, bu vesileyle 4 Mayıs Cumartesi Dede Korkut Sempozyumu düzenliyor. 10.00 - 13.00 saatleri arasında Loca'da yapılacak olan sempozyumun konuşmacıları Prof. Dr. Salahaddin Bekki, Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin, Prof. Dr. M. Öcal Oğuz, Doç. Dr. Evrim Ölçer Özgünel, Süleyman Şenel ve Ergün Veren. Sempozyumun başkanlığını ise M. Sabri Koz yapıyor. Yarım günlük bu sempozyumda konuşmacılar, Dede Korkut Kitabı'nın yaşayan bir miras olarak önemi, Dede Korkut'un coğrafyası ve tarihi, Türkiye ve dünyada Dede Korkut Kitabı üzerine yapılan yayınlar, Dede Korkut Kitabı'nda toplumsal cinsiyet, Dede Korkut Kitabı'nın bıraktığı müzik mirası gibi konularda bildiri sunacaklar. Türk dünyasının yüzlerce yıllık kültürel kimliğinin taşıyıcısı ve ortak mirası olan Dede Korkut etrafında şekillenen destan, masal ve müzik geleneği Türkiye'nin başta kuzeydoğusu olmak üzere ülke genelinde yaşatılıyor. Yapı Kredi Yayınları da, Semih Tezcan ve Hendrik Boeschoten tarafından hazırlanan Dede Korkut Hikayeleri, Semih Tezcan'ın imzasını taşıyan Dede Korkut Oğuznameleri Üzerine Notlar, Seyfi Karabaş'ın yazdığı Dede Korkut'ta Renkler, Doğan Kardeş dizisinden çıkan Adnan Binyazar imzalı Dede Korkut ile Bilgi Adalı'nın kaleme aldığı Dede Korkut Hikayeleri adlı yayınlarıyla bu yöndeki çabaya katkı veriyor. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yaratici-okuma-atolyesi-nin-konugu-furug", "text": "Rüzgarın bizi götürdüğü yerde sadece sesin kalıcı olacağına inandığı için şiir yazan, şiir yazmasa yaşayamayacağına inanan modern İran şiirinin öncülerinden Furuğ Ferruhzad ağaçların soyundanım ben diyordu: ben çıplağım, çıplağım, çıplak / sevgi sözleri arasındaki sessizlikler gibi çıplak / ve bütün yaralarım aşktandır / aşktan, aşktan, aşktan... Şiirleriyle yaşadığı zamanın ötesinde, öncü bir kadın olan Furuğ'un kendi tabiatıyla bütünleşen, sahteliklerden arınmış, devrimci şiirini bugün insani duyarlılıktan ve lirizmden ödün vermeyen bir yaşama uğraşı niteliğiyle okumak mümkün. Furuğ'un dünyasına ve şiirlerine farklı bir gözle bakmak, onu daha derinden anlamak için YKY Kültür Sanat Yaratıcı Okuma Atölyesi düzenliyor. Etkinlik 14 Eylül'de, saat 13.00-14.00 arası. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yeni-bir-hikâye-dergisi-olagan-hikâye", "text": "Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği tarafından iki ayda bir yayımlanacak olan Olağan Hikaye, ilk sayısında Gerçekliği Yeniden Düşünmek dosyasıyla yayımlandı. Hakikat, kurmaca ve zaman ilişkisi üzerinden gerçekliğin hikayedeki günümüz yansımalarının izini süren yazılarda, bu alanda usta kalemlerin imzası var. Yunus Emre Özsaray'ın giriş yazısında Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu diyerek okuyucuya sesleniyor: Boşluğun öyküsü, hiçliğin, anlamsızlığın değirmenine su taşımaya devam etmesin diye, o rüzgarda sallanmayalım, ayaklarımız biraz yere bassın diye. Anlamın boşlukta salınması ilk başlarda cazip gelse de artık sıkıcı olmaya başladı. Kahraman uzun süredir asılı kaldığı yerden kurtulmadan hikaye sıkıcılıktan kurtulamayacak. Artık hikaye devam etsin. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yeni-bulusma-noktasi-kutuphaneler", "text": "Türkiye kütüphaneleri giderek daha çok seviyor. Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2018 yılına ilişkin açıkladığı kütüphane istatistikleri de bu doğrultuda. TÜİK verilerine göre, ülke genelinde geçen yıl itibarıyla biri milli, 1162 halk, 598 üniversite, 29 bin 690 örgün ve yaygın eğitim kurumu olmak üzere toplam 31 bin 451 kütüphane faaliyet gösteriyor. Milli Kütüphane'nin 23 bin 747, halk kütüphanelerinin 2 milyon 840 bin 504 ve üniversite kütüphanelerinin 3 milyon 912 bin 306 üyesi bulunuyor. Geçen yıl Milli Kütüphane'deki kitap sayısı 1 milyon 463 bin 488 olarak tespit edildi. Buradaki diğer materyalin sayısı yüzde 7 artarak 197 bin 216 oldu. Milli Kütüphane'den yararlananların sayısı geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 0,6 artışla 633 bin 999 olarak kayıtlara geçti. Halk kütüphanelerinin sayısı geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 1,4 artarak 1162'ye yükseldi. Üniversite kütüphanelerinin sayısı geçen yıl 598 olarak kayıtlara geçti. Buralardaki kitap sayısı bir önceki yıla göre yüzde 7,4 artışla 17 milyon 600 bin 15 oldu. Kayıtlı üye sayısı ise bu dönemde yüzde 2,6 artarak 3 milyon 912 bin 306'ya yükseldi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yerdeniz-serisi-ikinci-kez-diziye-uyarlaniyor", "text": "Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Ursula K. LeGuin'in tüm zamanların en popüler eserlerinden Yerdeniz serisi A24 tarafından televizyona uyarlanacak. Dizinin yapımcı Nightcrawler ve Michael Clayton gibi yapımlarla tanınan Jennifer Fox. Fox, ölümünden kısa süre önce Ursula K. LeGuin ile görüşmüş ve onun da onayını almış. 1968-2001 arasında yayımlanan Ursula K. LeGuin'in toplam altı kitaptan oluşan seri sırasıyla Atuan Mezarları, En Uzak Sahil, Tehanu, Yerdeniz Öyküleri ve son kitap Öteki Rüzgar'dan oluşuyor. Fantastik edebiyatın en önemli eserleri arasında yer alan Yerdeniz kitapları daha önce 2004 yılında SciFi kanalı tarafından bir mini diziyle televizyona uyarlanmış, ancak çok sevilmemişti. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yky-de-her-ay-bir-polisiye-film", "text": "YKY Loca'da her ay bir polisiye film gösteriliyor. Filmler polisiye edebiyatın önemli isimlerinden Ahmet Ümit tarafından seçiliyor. Gösterimin ardından yazar okurlarıyla film, sinema-edebiyat ilişkisi ve kendisinin sinemadan nasıl beslendiği üzerine kısa bir söyleşi yapacak. Seçkinin ilk filmi, Yedi. Gerek konusu, gerekse kurgusu ve teknik özellikleriyle gerilim/polisiye türünü derinden etkilemiş olan, başrolünde Brad Pitt'in olduğu, David Fincher imzalı film türün klasikleri arasındaki yerini çoktan aldı. Yapı Kredi 75. Yıl Buluşmaları kapsamında düzenlenen film gösterimi, 12 Kasım Salı günü 18.30'da Loca'da. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yunus-emre-anisina-uluslararasi-dostluk-kisa-film-festivali", "text": "Film sanatına ve kültür hayatına kısa filmler ile destek olan Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali bu yıl 11 Aralık'ta başlıyor. Türkçe'nin ve Türk Şiirinin kurucusu Yunus Emre anısına düzenlenecek festival, 11-12-13 Aralık 2020 tarihlerinde gerçekleşecek. 3. Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali kapsamında, Türkiye'nin 81 ilinde eş zamanlı olarak 47 kısa film ve 3 uzun metraj film çevrimiçi gösterilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Türk Kızılay, Yunus Emre Enstitüsü, Beyoğlu Belediyesi, Zeytinburnu Belediyesi ve daha birçok kamu ve özel kuruluşun katkıları ile düzenlenen, Anadolu Ajansının Global İletişim Ortağı olduğu festivalde sinemaseverler www. dostlukfilmfestivali. com'a üye olarak Türkiye'nin her yerinden filmleri ücretsiz olarak izleyebilecek. İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali İtalya Özel programıyla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. 23-27 Ağustos 2021 tarihleri arasında ekranlara gelecek olan etkinlikler sayesinde İtalya'ya ve İtalyan edebiyatına uzanan yeni bir yol açılacak. Sanat Kritik'in yeni podcast serisi, Seval Şahin'in editörlüğünde dinleyicilerle buluşuyor. Yaz Sıcağında Bir Esinti başlıklı serinin ilki 120. doğum yıldönümü vesilesiyle Ahmet Hamdi Tanpınar'a ayrıldı. Dergah Yayınları'nın desteğiyle hayata geçen projeye farklı alanlardan birçok yazar, şair, sanatçı ve akademisyen katıldı. Kültür Sanat Şehir dergisi Z, 5. kez okur karşısında. Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanan tematik dergi, kütüphane konusunu mercek altına alıyor. 508 sayfa boyunca insanlık tarihinin bilinen en eski dönemlerinden günümüze kadar farklı kültürlerde kütüphanenin seyri, kütüphanenin unsurları, kütüphaneciler, kütüphane sahipleri ve kütüphane literatürü inceleniyor. Türk edebiyatının usta ismi Sait Faik Abasıyanık'ın hatırasını yaşatmak amacıyla her yıl bir öykücüye verilen \"Sait Faik Hikaye Armağanı\" bu kez Şermin Yaşar'ın oldu. Sosyal medya paylaşımları, konuşmalar, anketler, veriler gösteriyor ki pandemi günlerinde evde geçen zamanın ciddi bir kısmını kitaba ayırdık. Türkiye ve dünya genelinde İNSAMER'in yaptığı araştırma kitap yayımı ve okuma oranlarındaki artışa odaklanıyor. Kitapyurdu ve Idefix sitelerinden alınan veriler de korona istatistiklerine katkı sunuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/haber/yuzyilin-oyunu-kesanli-ali-destani", "text": "Her yıl farklı bir konuda yaptığı yıllık kamuoyu araştırmalarının 14'üncüsünde oyun metinlerine odaklanan Notos, Yüzyılın 40 Soruşturması yaptı. Oyun metinlerini bir edebiyat türü olarak öne çıkarma düşüncesi, okurların nitelikli metinlerle buluşması ve farklı alanlarda verimleri olan yazarların okuma ve yazma biçimlerine katkıda bulunmayı amaçlayan soruşturma 237 yazar, yönetmen, oyuncu, dramaturg, çevirmen ve editörün oylarıyla belirlendi. Araştırmanın ilk sırasında, Türkiye'de epik tiyatronun öncüsü kabul edilen Haldun Taner'in, 1964 yılında, epik bir halk tiyatrosu üslubunda kaleme aldığı Keşanlı Ali Destanı yer aldı. Listenin ikinci sırasına Melih Cevdet Anday'ın 1967 tarihli eseri Mikado'nun Çöpleri yerleşirken, onu Ekrem Reşit Rey'in 1967'de yazdığı Lüküs Hayat takip etti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/kulis/bir-ruya-gibi-dagilacak-olan-hokkabazlar-dunyasinda-yasiyoruz", "text": "Hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı mesajını veren bir romanla karşımızda dünyaca ünlü usta yazar Amin Maalouf. Empedokles'in Dostları adını verdiği bu yeni kitabında yazar, distopik bir hikayenin içine sokuyor okurlarını; tüm dünyaya barışı getirmeyi hedefleyen bir grubun çabalarını, kahramanımız Alec'in gözünden merak içinde okuyoruz. Dünya bir nükleer felaketin eşiğindedir. Amerika küresel bir terör saldırısına maruz kalmıştır, insanlığın hayatını kolaylaştıran teknolojik gelişmeler artık insanlığın sonunu getirmiştir. Tükenişe ramak kala devreye Empedokles'in Dostları dahil olacak ve hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. Amin Maalouf gene müthiş bir konuyla ve üslupla yeni romanını okurlarıyla buluşturuyor. Kendisiyle bu vesileyle Birol Biçer'in tercümanlığında söyleştik. Bana öyle görünüyor ki pek çok şey yanlış istikamette gidiyor. Fikrimi daha net ifade etmem gerekirse, bilimdeki gelişmelerden ve bunların uygulamalarından memnun olduğumu, ancak insanların birlikte yaşayamamasından ve ilerlemeyi daha özgür, daha demokratik, daha insancıl toplumlar inşa etmek için kullanamamasından dehşete düştüğümü söylemeliyim. Bu roman bir mesel olarak görülebilir ancak gerçek kaygılara dayanıyor. Dünya tartışmasız büyük bir felaketin eşiğinde ve bundan kaçabilmek için neredeyse bir mucizeye ihtiyacımız olacak. Umudum, bu kurtuluşun bize insanlık macerasının derinliklerinden, bazen mucizeler üreten insan ruhunun derinliklerinden gelmesidir. Tüm faniler ölümsüzlük hayal eder ve büyük dinler de bu ölümsüzlüğü iyilik yapanlara ahirette vaat eder. Felsefi açıdan, bu soru tarihin başlangıcından beri soruluyor. Ancak önümüzdeki on yıllar ve yüzyıllar içinde ölümsüzlük meselesi tıbbi bir bakış açısıyla ele alınacak: Hücrelerin, dokuların ve organların yaşlanma sürecini tersine çevirebilirsek, insan ömrü süresiz olarak uzayabilir. Bugün bu hayalperestler, bilim insanları, şairler veya düşünürlerin konusu olabilir. Yarın torunlarımıza felsefi ve ahlaki başka sorular yöneltilecek ve bu onların kaderlerini idrak etme biçimlerini değiştirecek. Tüm insanların hayatta kalmaları kendi aralarındaki tek bir gruba, tek bir topluluğa bağlı olsaydı, hakikaten bir köleleşme riski söz konusu olurdu. Ancak bunun endişe verici başka sonuçları da olacaktı. Mesela ben, edebiyatın, sanatın, felsefenin amaçlarından birinin ölümlülüğümüze dair endişelerimizi engellemek olduğuna ikna olmuş durumdayım. Bir gün ölmek ihtimali olmasaydı, yaşamak artık aynı anlama veya aynı dramatik yoğunluğa sahip olmayacaktı. İnsanlara varoluşları açısından bir pusula veren şeyin büyük ölçüde ölüm korkusu olduğu söylenebilir. Ölüm olmazsa başka bir pusula aramaları gerekecek. Biraz fantastik ya da Antikçağ'ın 'Yunan mucizesi' duygusu gibi bir durumdu bana yaşattığı... Aslında hepimiz Eve'in de dediği gibi kahir ekseriyetin bir parçası gibiyiz sanki... Dünyada, sonsuza kadar yaşayabilmek için tıbbın ilerlemesini hızlandırmayı hayal eden birkaç süper milyarder var. Bu kadar paranız olduğunda, ölümsüzlük arzusu sıradan insanlara nazaran daha acil hale geliyor anlaşılan. Geleceğin bizim için neler hazırladığını, ne getireceğini elbette bilmiyorum, ama insanların ömürlerini uzatma gayretinin önümüzdeki on yıllarda unutulmaz bir endişeye dönüşeceğinden eminim. Geçen yıldan beri dünyada olup bitenler bize geleceğin nasıl bir şey olacağını da hissettiriyor. Devasa şirketlerin liderleri gerçekten dedikleri kadar güce sahipler mi? Benim hissiyatım hem çok muktedir hem de çok kırılgan oldukları yönünde; tıpkı şirketleri gibi. Hatta gittikçe daha fazla bir kumarhane atmosferinin hakim olduğu dünya ekonomisi gibi... Bu konuda, Tesla, GAFA veya Bitcoin'in geleceğini tahmin edecek kadar yetkin değilim ama bana öyle geliyor ki bir gün bir rüya gibi yıkılacak veya dağılacak olan hokkabazlar dünyasında yaşıyoruz. Ya da gerçeklik kisvesine bürünecek bir kurguda. Şurası doğru ki, insanlık tarihinin iki buçuk binyılı öncesine uzanan bu uzak çağı hala göz alıcılığını koruyor. Tiyatronun, sanatın, bilimlerin, felsefenin, demokratik uygulamaların aniden filizlenmesi bir mucize izlenimi veriyor. Uzun süredir merakımı celbeden şey, böyle bir medeniyetin onu üretebilecek gibi görünmeyen bir toplumun içinden ortaya çıkmasıydı. Bu, toplumların ekonomik veya teknolojik gelişme seviyesine bağlı olmaksızın, insan zihninin kendine has bir anlayışa sahip olabileceğini gösteriyor. Yıllardan beri dünyanın bir felakete doğru gittiğini hissediyorum. Bunu bazen denemelerde anlattım ve şimdi bir tür mesel olan kurgu yoluyla da ifade etmek istedim. Geçirdiğimiz yılın hadiselerinin beni bu romanı yayınlamaya yönlendirdiği yönlendirdiği doğru zira etrafımızdaki tuhaf gerçeklerle uyum içindeydi. Antik uygarlıkla ilgili beni en çok ilgilendiren şey, insan zihninin faaliyetleri arasında ayrım yapılmamasıydı. Aynı kişi felsefe, tarih, fizik, tıp, heykel ile ilgilenebilir, atlet olup olimpik oyunlara katılabilir ve ardından şehrin siyasi makamlarına seçilebilirdi. Bugün her şey bölümlere, parçalara ayrılmış durumda ve netice olarak kimse bütünü, büyük resmi göremiyor. İtibarını iade etmeyi hayal ettiğim şey geçmişin düşünürlerinin geliştirdiği fikirlerden ziyade, son derece özgürleştirici bulduğum uzmanlaşmanın olmadığı bu durum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/aciyi-hissetmek-icin-yasamak-yasar-gibi-kosmak", "text": "Bizim evrenimizin sesinin 'la' olduğunu söyler fizikçiler. Aynı anda her yerden ve hiçbir yerden gelen başsız ve sonsuz, derin ve karanlık bir la sesiyiz hepimiz. Ya da la ritmiyiz... Hayatın bir sesi, bir ritmi var evet. Bunu herkes kendine göre açıklayacaktır kuşkusuz, ona da evet. Ama içimizden bazılarının o ritmi daha farklı yaşadığı, yarattığı da bir gerçek. Koşmak... Bu, hayat için bir ritm olabilir mi? Olur diyorsanız, bunun şahikasına Emil Zatopek'ten başkası da çıkmış olamaz herhalde, dediğimde benimle hemfikir olursunuz. Emil Zatopek koşar, sadece kazanmak için değil, koşmak için, koşmayı sevdiği için koşar. Madem koşuyorum, bunu yapabiliyorum o zaman daha çok koşayım, daha hızlı koşayım dediği için koşar. Postmodern edebiyatın yıldızlarından, Fransız romanının önemli temsilcilerinden olan Jean Echenoz ise yazar. Zatopek'in ritmine kendisininkini katar, karıştırır ve yazar. Ortaya kuşkusuz kime ait olduğu bellisiz bir yaşamöyküsü çıkar. Echenoz mu Zatopek'in ritmine karışmıştır, Zatopek mi anlatıcının hikayesine sebep olmuştur? Bu soruyu sormak ne kadar anlamlıysa, verilecek cevaplar anlamdan o kadar azade, o kadar yoksundur. Emil Zatopek, nam-ı diğer Çek Lokomotifi. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından tüm hayatı ezip geçercesine başlayanSoğuk Savaş Dönemi'nin en önemli atleti. Tüm zamanların ise en farklı atleti... Bir koşmak değil çünkü onun derdi, bir yaşamak. Fazla yukarıda duran dirsekleri, savrulan kolları, sağa sola eğrilen başı ve buruşan, koştukça daha da ekşiyip buruşan yüzü, çarpılan ağzı... Çünkü koşmak kendisinin de dediği gibi aslında acı veren bir şey, tıpkı yaşamak gibi. Acı veren, ama yine de yaptığınız bir şey... Zatopek'in koşu stili gelmiş geçmiş kimseye benzemez, çünkü bir koşu stili yoktur onun. İpi göğüslemek için türlü yöntemleri de yoktur. Antrenörü, etrafında dört dönen doktorları, masörleri de yoktur. Kendisine bir kez bile masaj yapılmasını istemez. Acıyı dindirmek için değil, acıyı hissetmek için yaşamaktadır çünkü, acıyı yaşatmak için koşmaktadır. Sadece, yavaşlayan ve hızlanan, diğer atletlere göre hiçbir anlamı, hiçbir ritmi olmayan bir ritm tutturmuştur. Bu muydu gerçekten de, diye düşündürüyor bizi Jean Echenoz. Spor algısı, insan bedenine tapan, bedenin sınırlarını zorlayan ve bu yolla hep kazanç peşindeki spor düşüncesini sorguluyoruz. Spor yıldızı kavramını, bunun gerçekliğe ve yalanlara değişini sorguluyoruz. Zatopek'i kapatan talihe, fakirliğe ve komünizme yanarken, karşı tarafta olması gereken hiçbir şey bulamadığımıza -artık nicedir kanıksamış olsak da-şaşıyoruz..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/akdenizin-kuzeyinden-alip-guneyine-dagitan-korsan-renkli-bir-turgut-reis-hikayesi", "text": "1487'de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni'den bir yıl önce, 1565'te vefat eden Turgut Reis söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından. Fırtınalı, dalgalı, cerbezeli bir biyografisi var. Denizcilik sahasında aslan payı daima kendisine ayrılan Barbaros'un hayatı bile bu emsalsiz biyografinin yanında sönük kalır desek yeridir. Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihi romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16'ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487'de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni'den bir yıl önce, 1565'te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından. Fırtınalı, dalgalı, cerbezeli bir biyografisi var. Denizcilik sahasında aslan payı daima kendisine ayrılan Barbaros'un hayatı bile bu emsalsiz biyografinin yanında sönük kalır desek yeridir. İslam Ansiklopedisi'ne Turgut Reis maddesini yazan İdris Bostan; denizi kendi mahallesi sayan, teknesini de evi gibi gören bu sıra dışı reisin, Veli adlı bir çiftçinin oğlu olarak Menteşe sancağına bağlı Seravalos'ta doğduğunu belirtiyor. Yarımadanın batı ucundaki Karabağ köyü burası; bugün Muğla'ya bağlı Bodrum'un Turgutreis beldesi. Adını taşıyan bir park ve anıt var şimdi aynı yerde. Denizciler arasında Büyük Turgut olarak bilinen Turgut Ata'ya nispetle Osmanlı kaynaklarında Turgutça diye anılmış, bu ele avuca sığmayan denizcimiz. Turgutça, Turgut Reis; Batı dünyasında ise o zamandan günümüze dek Kaptan Dragut! Sadece yaşadığı yüzyılın değil genel denizcilik tarihinin de güzidelerinden, namı cihanı tutmuş yükseltilerinden. Şura suresinin 32-34. ayetleriyle açılan 400 sayfalık roman, her biri çok sayıda alt başlıkla geliştirilip zenginleştirilen 7 ana bölümden oluşuyor. Ethem Onur Bilgiç imzalı resimlerin de yer aldığı romanın kapağı da fevkalade gerçekten. Unutmadan, buraya sıkıştırayım: Mim Kemal Öke'nin, Turgutca'nın çocukluk günlerini anlattığı sayfalarda, gemicilik merakı ve deniz tutkusundan yakasını kurtaramayarak evden kaçtığı rivayet edilen Jules Verne geldi aklıma. Yaşını başını aldığı yılların aktarıldığı bölümlerde de Ekmek Teknesi dizisinde canlı bir dille, abartılı jest ve mimiklerle çeşitli hikayeler anlatan, Hasan Kaçan tarafından canlandırılan Herodot Cevdet. Seksenine merdiven dayayan Reis'in, Sen Jan şövalyelerinin yuvalandığı Malta üzerine Osmanlı donanmasıyla birlikte yürüdüğü son seferiyle başlıyor roman. Kuşatma esnasında, taşa çarpan bir gülle parçasıyla ağır yaralanıyor ve bu üzücü durum yaklaşık bir hafta sürüyor. İşte o bitkin ve yarı baygın yaşadığı günlerde, hayatı bir film şeridi gibi geçiyor gözlerinin önünden. Yazar da yanı başına çöküp hafızasındakileri paylaşması için peş peşe onlarca pencere açıveriyor adeta; duygu ve düşünce sekmelerinin biriktiği yüzlerce sayfayı önüne koyarak anlatılanları kaydediyor. Kurgusu kabaca böyle çatılmış Biat'ın. Canlı, insanı hiç sıkmayan bir anlatımı var Mim Kemal Öke'nin. Zaman zaman bazı kelimeler için sözlüğe, bilgi aktarımları için ansiklopediye, mekan tasvirleri için harita yahut atlasa bakmak zorunda kalsak da yakınmak hiç gelmiyor aklımıza. Zihin dünyamızda akıp giden o bütünlüklü çizgiyi ve edebi tatlarla dal budak salan ahengi yeniden yakalamamız asla zorlaşmıyor. Ara sıra yakın arkadaşları Deli Cafer ve Kara Kadı'ya fakat daha çok Fatımasına seslenerek, onunla konuşup dertleşerek kendisi anlatıyor sergüzeştini Dragut. Üç Fatıma var romanda: Hem çocukken karşılaştığı yahut zihninde canlandırdığı denizkızının, hem baştardasının hem de Kuzey Afrikalı Esmer Şeyh'in kızı olan karısının adı Fatıma. Romanın en çok takıldığım tarafı adı: Biat. Bu ad tercihinin, kısmen denizcilikten de neş'et eden gerekçeleri var elbette. Teknesini mescidi belleyen, kimseye eyvallahı olmayan, hür ve müstakil kalmayı adeta varoluşunun temeline koyan bir portre çiziyor okuyucuya Öke. Turgut Reis; Osmanlıya, Sultan Süleyman'a bile oldukça mesafeli davranıyor ki romanın en dikkat çekici ayrıntılarından biri bu. Devlete, padişaha değil; Allah'a biat ettiğini söyleyip duruyor roman boyunca Reis. Sonlara doğru bu klas duruşta biraz tavsama, biraz değişiklik görülse de asla kimsenin boyunduruğu altına girmek istemiyor. Serazat deniz dervişliğinin, dahası korsanlığın raconu haline de geliyor bu tutum. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var: Korsanlık, genelde olumlu bir değer taşıyıcısı şeklinde çıkıyor karşımıza romanda; eşkıyalık ile karıştırılmaması gerektiği birkaç kez vurgulanıyor. Romanda dikkat çeken başka hususlar da var. Onlardan biri, Turgutca'nın ailesine karşı tutumu. Ne kadar gerçek bilmiyoruz ama ailesini hiç sevmiyor Reis. Onlara kızmakla, söylenmekle geçiyor çocukluğu. Koca denizde kendisine esaslı bir sığınak, hasımlarına da kaçacak delik arattırıyor daha sonra. Barbaros'u eleştiren hatta yer yer kınayan cümleler de okuyucuya ilginç gelecektir sanırım. Bu bağlamda, bir ara Akdeniz'den ve kirli ilişkilerden sıkılması ve yeni duyumlar ve gelişmeler eşliğinde Amerika kıtasına gitmek için okyanusa açıldığı bir sırada, havanın da azizliğine uğrayarak Fas yakınlarından dönmek zorunda kalması da muhakkak zikredilmeli. Geri dönüşle birlikte korsanlık takıntısı yine dümeni eline alıyor fakat zamane dervişi yazarımız, anlatıya bu kez esaslı bir tasavvuf aşısı eşliğinde müdahale ediyor. Mim Kemal Öke, o alışık olduğumuz Doğu Batı çekişmesini, mutad siyasi perspektifin taşrasına düşürüyor Biat romanında. Bu kadim çekişmenin yanına, Kuzey ile Güney arasındaki amansız kapışmayı da ekliyor ki bu, bir buluş gücü ve jeopolitik bir değer de taşıyor bence. Evet; bir fatih, bir devlet adamı, bir idareci olmasının yanında -hatta çoğu kere- denizi avucunun içinde tutan bir korsan, Turgut Reis. O zamanın egemen güçleri, zengin ülkeleri, sömürgeci devletleri de Akdeniz'in kuzeyinde. Onların gemilerini vurarak, onların mal varlığına el koyarak kötülüğü geriletiyor, kibirli burunlarını suya sürtüyor. Aynı zamanda, güneydeki mazlum halklara dağıtıyor ganimeti. Ceneviz, Venedik kadırgalarını, İspanyol ve Haçlı donanmalarını, Malta şövalyelerinin gemilerini, her geçen gün biraz daha semiren Avrupa sahillerini bu istek ve şevkle vuruyor biraz da. Bir tür deniz Robin Hood'u çıkarıyor karşımıza roman. Zileytin'de, Trablus'ta, Cerbe'de; kısa ömürlü de olsa dindar bir komünle, bir deniz kıyısı cenneti ile karşılaşıyoruz adeta. Yine Tunus'un İspanya hakimiyetindeki Mehdiye beldesini yerli halkın desteğiyle ele geçirerek üs ediniyor. Kaptanıderya ya da Beylerbeyi ilan edilmesi umurunda değil pek fazla. Gündelik hayatta fazlasıyla muzip ve haylaz görünen bu sıra dışı kaptan, Akdeniz'in güneyinde adalet ve hakkaniyet merkezli bir yönetim kurmaya, herkesin huzur ve mutluluk içinde yaşadığı bir toplum düzeni inşa etmeye çalışıyor. Bu mücadelesini Malta'da şehit düşene dek devam ettiriyor üstelik. Cami, hamam, aşevi gibi binalarla süslediği ve na'şının defnedildiği Trablusgarp'ta bile yıllarca unutulmaya terk edilen bu sıra dışı denizciyi tekrar hatırlatan Mim Kemal Öke'ye, bu hakiyr de bir teşekkür borcu olduğunu düşünüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/akutagava-yla-tanisma-firsati", "text": "Ryunosuke Akutagava... Biz Türk okurları kendisini neredeyse hiç tanımıyoruz, Avrupa ve Amerika onu ölümünden sonra keşfetmiş, içinden çıktığı Japon edebiyatının ise bugün en ünlü, en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor. 1900'lerin başında Japonya'da kendini gösteren aydın-romancı akımının en dikkati çeken isimlerinden biri, yaşamıyla da, ölümüyle de bir edebiyat efsanesi... Raşomon ve Diğer Öyküler, yazarın on dört seçme öyküsünden mürekkep bir çalışma. Oğuz Baykara, Akutagava'nın sağlığında yazdığı pek çok öyküden on dördünü derleyip çevirmiş ve öykülerin ardından yazarın hayatına, Japon ve dünya edebiyatındaki yerine, edebi eğilimlerine, yapıtlarına dair kısa bir inceleme yazısı kaleme almış. İyi çeviri, usta yazar, özenli basım... Bu üçünün bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış şahane bir kitapla karşı karşıyayız. Şimdi buyurun önce usta yazarın hikayesine. 35 yıllık kısacık yaşamı Japonya'nın Batı kültürünü tanıma, ona özenme dönemine denk gelir Akutagava'nın. Söz konusu yıllarda, içinde yaşadığı dönemin edebiyatçılarını etkileyen üç ana akım vardır. Bireyin ideallerine önem veren idealistler, bireyin cinsel duygularını yücelten, hazcılığın ve erotizmin üzerine giden estetikçiler ve doğayla, insanın duygularını ham haliyle edebiyata işlemeye çalışan doğacılar... Akutagava hiç birine ait değildir. Ancak döneminin eğilimlerine sırt çevirmek yerine bunları teker teker özümseyip akılcı-aydınlanmacı bir yol çizmiştir kendine. Ve işte tam da bu nedenle hem çok sevilmiş hem de içinde yaşadığı topluma çok yabancılaşıp yerilmiştir. Bu yabancılaşma duygusu onu belki ölüme taşıyan, intihar etmesine yol açan başat sebeplerden biri olmuştur ama kesin olan bir şey vardır ki, söz konusu duygunun, yazara ve yapıtlarına yansıyan, onu bugüne taşıyan en önemli edebi tercih olmasıdır. Hayata karşı bu uzaklık, bu yabancılık yapıtlarının kahramanlarına, insanın kötülüğe meyilli yanına karşı da soğukkanlı bir mesafeden bakabilmesine, bu tür eğilimleri sarsıcı bir biçimde kaleme almasına yol açar. Tıpkı çalışmaya adını veren öykünün Raşomonun kahramanı hırsız-uşakta olduğu gibi. 10. yüzyılın Kyotosu'nda, işinden kovulmuş, açlıkla yüzleşen bir uşak, Raşomon adlı anıtsal yapının kapısında, yağmur altında hayatta ne yapması gerektiğine karar vermeye çalışmaktadır. Ona yol gösterecek tek bir kişi vardır hayatta: Tapınağın içinde ölülerin saçlarını yolarak hayatta kalmaya çalışan yaşlı cadaloz... (Bu öykünün Çalılıklar Ardında adlı öyküyle birleştirilen uyarlamasının 1951 yılında Japon yönetmen Akira Kurusava'ya Venedik'te birincilik getirdiğini de hatırlatmadan geçmeyeyim.) İnsanlığın en bencil yanına karşı savaşmanın hayatına vuracağı damgayı bir anlığına anlayan bir çocuğun hikayesi olan Vagon da, yine ruha dair son derece karamsar ve yine bir o kadar mesafelidir. Ruhun içindeki kötülüğün varoluş şekline ve bunun hem hayatla hem de sanatla, yaratıcılıkla olan ilişkisine bakan bir harika öykü de kuşkusuz Cehennem Tablosu. 10. yüzyılda yaşayan, kötücül bir saray ressamı aracılığıyla her şeye rağmen sanatın hayattan üstünlüğünü vurgular bu hikayesiyle Akutagava. Yazar kalemini tarih içinde gezdirmekten kaçınmaz, kah imparatorluk devrine uzanır kah modernleşmenin sıkıntıları içindeki günün Japonyasını anlatır. Dilini de üslubunu da anlattığı hikayeye göre değiştirmekten kaçınmaz. Hatta bunda son derece başarılı olur. Ryunosuke Akutagava'nın öykülerinin hemen hepsi akılda kalması bir yana insanın ruhunda iz bırakan öyküler. Kurgusu, karakterleri ve atmosferiyle hepsi birer öykü yazma dersi gibi... Raşamon ve Diğer Öyküler, hiç şüphesiz ustayla tanışmak için şahane bir fırsat."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/alem-buysa-mel-un-benim", "text": "Bir deliyle başlamıştı her şey hatırlarsanız, roman sanatının kabul edilen ilk örneği Don Quixote'da bir deliden bir kahraman yaratıyordu Cervantes: Ve sanki karanlık bir sanata, karanlık bir yazgı verip, yollarına gölgeler düşürüyordu... İşte o gün bugündür, kim saparsa aydınlık, ışıklı yollardan, Cervantes'in kurguladığı yazgıda bir yazar, bir deli, bir kahraman oluyordu. Delilik, yazarlık, kahramanlık; roman sanatının hem altını oyan hem de onu yücelten, gönendiren, an be an var eden lanetli üçlemesi. Eşlikçisi ise rüyalar, yalanlar ve sayıklamalar elbette... Edebiyatın gerçeklere tuttuğu ayna çarpık, dille kurduğu ilişki mümkün olduğunca iktidarsız ve beslenme kaynağı karanlık, kaos ve bataklıksa eğer oradan başyapıt dediğimiz eserler çıkıyor önümüze. Tıpkı Selim İleri'nin Mel'un'u gibi. Sayru aşık tabii. Cahide'ye vurgun; onu harcayan, Cahide'yle birlikte bir anlamda Türk tiyatrosunu da aynı anda hem var edip hem harcayan, Muhsin'e düşman. Muhsin'de Cumhuriyet aydınının yaşadığı tüm çelişkiler su yüzüne çıkıyor, Sayru'nun kafası karışıyor, Batı'dan aldıklarımız bir taklitten öteye geçemiyorsa, taklitçi benliklerimiz Doğu'yu ne hale getiriyor? Doğu'dan Batı'dan yılmış Sayru. Ama gel gör ki kaçış yok. İki annesi var onun, biri Doğu, diğeri Batı. Babası ise sevgisiz, ilgisiz, çatık kaşlı, oğlunun değilse de biz okurların içinde öldürme isteği uyandıran bir yok-baba. Sayru neylesin? Son Osmanlı'yı bilmez, bilemezken ve yeni Cumhuriyet onu zaten içine almamakta bunca ısrarlıyken, nerelere meyletsin? Karmaşık bir tarih, acıklı bir döküm onunki; kısacık anlatılarında oturmalar kalkmalar, gülümsemeler, topuklular, tüller, organzeler, fondanlar, eller, eldivenler, anlatma biçimleri, izleme biçimleri, toplumun içselleştirdiği ve dışsallaştırdığı her şey yerini buluyor. Sonra toz haline gelip derhal kırklara karışıyor. Madde ve mana ilişkisi üzerinden delilik yerini bulduğu anda, Türk aydınının temel çelişkilerine dönüşüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/amerikalilastiramadigimiz-bir-kahraman-alvin-maker", "text": "Ünlü fantastik ve bilimkurgu yazarı, Orson Scott Card'ın Hugo ve Nebula Ödüllü en ünlü dizilerinden biri olan Alvin Maker serisi ennihayetinde Türkçede. Serinin birinci kitabı Yedinci Oğul ve ikinci kitabı Kızıl Kahin arka arkaya hızla okunması gerektiğinden olsa gerek, arka arkaya hızla basıldı. İlk kitapta olağanüstü kahramanımız Alvin Maker'in doğumuna ve içine doğduğu şartlara, kaotik toplumsal yapıya odaklanıyoruz. Serinin ikinci kitabı olan Kızıl Kahin ise Amerikan tarihi içinde son derece ironik ve folklorik bir gezinti gibi. Yaratıcıyla yok edicinin, varlık ile hiçliğin mücadelesi üzerine inşa ediyor Card hikayesini. Hikayenin geçtiği zaman ve yer de oldukça manidar. Belli ki yazara göre, Amerika'nın Amerikalılaşması, varlık ile hiçlik arasındaki mücadelenin ta kendisi. Bu anlamda bazı gerçek olayları ve karakterleri çarpıtarak hikayesine koymaktan çekinmemiş yazar. Franklin, Ben Franklin adıyla ve bir büyücü olarak çıkıyor karşımıza mesela. Kızılderili hareketin öncülerinden Tecumseh, Kumsaw Ta ve kardeşi Tensquatawa ise Tenskwa Tawa olarak romanın önemli karakterlerini oluşturuyorlar. Kısacası Orson Scott Card, Amerikan folklorundan her anlamda yararlanarak kendine büyüleyici bir fantastik dünya yaratmayı başarıyor. Doğacıl, hemen hemen yaşayan her canlının içindeki güce inanan bir dünya bu. Sırası gelmişken yazarın Mormon yaratılış mitolojisinden oldukça etkilendiğini, bu etkinin satır aralarında görülebildiğini de söylemeden geçmeyeyim. Ancak daha önce de dediğim gibi sadece Mormon yaratılış inancı değil, kolonyal dönemden itibaren Amerikan folklorunun, Batı Avrupalı Beyazları, Kızılderilileri ve Siyahları kapsayan, pek çok özelliğinin işlendiğini görüyoruz hikaye boyunca. Orson Scott Card'ın son derece sade dili, hikayesinin büyüleyiciliğini hiç sarsmıyor ve dizinin her iki kitabını da son derece akıcı kılıyor. Alvin Maker serisinin ilk iki kitabı için rahatlıkla bir solukta okunabilecek ve okurunu fazlasıyla memnun edecek kitaplardır, diyebilirim. Önerim, Ronald Wright'ın bir karşı tarih anlatısı olan Çalıntı Kıtalar adlı kitabıyla birlikte okunmaları."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/anadolunun-karanlik-prensi", "text": "Deli Gücük: Anadolu'nun karası, Anadolu'nun karanlığı... Otlakların karaltısında, kervansarayların tozlu uğultusunda, eşkıyaların huzursuz uykularında, metruk köylerin koynunda yaşayan bir Anadolu iblisi o. Çizgi roman dünyamızda küçük çaplı bir fenomene dönüşen Deli Gücük'ün hikayeleri şimdi Murat Başekim'in kaleminde edebiyat sahnesine çıkıyor. DG'nin ikinci hikayesi, Balkan topraklarının eşkıyaları arasında geçen bir vicdan hikayesi yine. Ancak bu defa zaman algısı ve bellek üzerine baş gösteriyor Deli Gücük. İçimizden geçen kötülük, dışımıza nasıl çıkar? Bir an sonra yapacağımızı kurduğumuz şeyi şimdiden olmuş sayabilir miyiz? İçimizdeki kötülük, hiç dışarı çıkmasa da bize bedel ödetir, bizi dıştan da kötü yapar mı? Kendi hayaletinin ayaklarının dibinde oturansa eğer Deli Gücük, vay halimize. Çünkü o vakit içimizden geçen her neyse, biz oyuz demektir. Anadolu'nun kültürel çeşitlilikle harmanlaşmış doğası Deli Gücük'e dair anlatılagelenleri de zenginleştirmiş, farklılaştırmış. DG hikayelerinin aksayan tek yönü ise dili. Daha doğrusu öykü türünün gereksindiği kompakt yapıdan, o özlü ve yoğun anlatımın gereksindiği akıcılıktan, kendiliğindenlikten bir parça uzak. Ancak dediğim gibi, hikayelerin geçtiği her yörenin geleneklerinden, farklı düşünce ve dil yapısından yararlanmış Murat Başekim. Buna kahramanın da etkileyiciliği eklenince Deli Gücük gönlümüzün karanlıklarına taht kurmayı başarıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/anlam-yok-olursa-sanat-ne-yapar", "text": "Peki sanatta anlam ve etik? Jale Nejdet Ersen, bu sorunun cevabını estetik kavramı içinde arıyor Çoğul Estetik adını verdiği zihin açıcı çalışmasında. Çoğul Estetik, sanat ve sanattaki estetik kavramı üzerinden yapılan kültürel bir okuma. Erzen çalışmasının ilk bölümünde sanat tanımlarını güzellik ve hakikat kavramları üzerinden anlatıyor. Anlatısının can alıcı kısmını oluşturan Sanatın temsil mi ettiği yoksa gerçekleştirdiği mi, sorusu ile de bu noktada bizi Batı ve Batı-dışı kültürler arasında bir karşılaştırma yapma yoluna sevk ediyor. Erzen bu noktada Batı-dışı kültürlerde sanatın dünyayı anlamak üzere kullanımına dikkatimizi çekiyor. Doğu'da sanatın dünyayı anlamaktan da ziyade, dünyanın güzelliğine, niteliğine katılmanın bir vasıtası olarak kullanıldığına... Yine bu noktada karşımıza çıkan bir diğer belirgin farklılık ise, gerçek dediğimiz şeyin değişkenliği sebebiyle zaten yakalanamaz bir şey olduğu düşüncesi. Bu düşünce Doğu sanatını açıklama yapmayan, buna karşılık betimlemelere yer veren bir sanat anlayışına yönlendiriyor. Ve işte bu anlayış da Doğu sanatını Batı sanatında olduğu gibi sistematik bir analizden uzaklara, çok uzaklara götürüyor. Jale Nejdet Erzen, bu tartışmalar ekseninde Türk sanatının da, biçimsel olarak Batı'dan etkilense de, -bizdeki modernleşmede nesnel gerçekliğin teknik bir gereksinim olarak kabul edildiğini- düşünsel olarak kendi öz algımızın bir şekilde koruduğu düşüncesinde. Türk kültürünün temelindeki egoyu geriye çeken anlayışın Türk sanatına da her şeye rağmen yansımış olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/artik-incir-cagindasin", "text": "Roman sanatı, bir parça da kadının kendi dilini arayışı... Kadın yazarın bu çabası belki dişillikten kopup eril bilincin üretimine atfedilen uygarlığa karşı, onun içinden yok oluşa yazgılı bir başkaldırı, belki benliğin bir yanını yeniden yaratma adına diğer yanını körleştirme yanılgısı... Bu türden bir çelişkinin ve tereddütün karanlık diyarından sözcükleri birer birer çekip kendi dizginlenemez yazı evrenini yaratarak çıkıyor karşımıza Sema Kaygusuz, son romanı Yüzünde Bir Yer ile. Ve bir önceki kuşağının sonuna dek tattığı acıdan ziyade şimdinin içine gelip yerleşen durgunluktan, bilinçsiz bir kök arayışından, manevi belirsizlikten mustarip bir ruhun yaşamını hikayeleştirmeye bu romanında da devam ediyor. Ya da Hızır söylencesi... Onun epik doğumundan bugüne varan ölümsüz yaşamına, medet uman insanın hep yanı başında duran o tarafsız haline, hem bir güzelleme hem de ister istemez sorgulayıcı bir bakış... Kaygusuz'un dilinde dünyanın güzelliklerine ve acısına dair şiirsel ne varsa Hızır'da da can buluyor. Bir yanımız hala Hızır'dan medet umarken, diğer yanımızsa bizi Hızır'dan medet umduranlara ileniyor. Roman sanatı, bir parça da kadının kendi dilini arayışı... Kadın yazarın bu çabası belki dişillikten kopup eril bilincin üretimine atfedilen uygarlığa karşı, onun içinden yok oluşa yazgılı bir başkaldırı, belki benliğin bir yanını yeniden yaratma adına diğer yanını körleştirme yanılgısı... Bu türden bir çelişkinin ve tereddütün karanlık diyarından sözcükleri birer birer çekip kendi dizginlenemez yazı evrenini yaratarak çıkıyor karşımıza Sema Kaygusuz, son romanı Yüzünde Bir Yer ile. Ve bir önceki kuşağının sonuna dek tattığı acıdan ziyade şimdinin içine gelip yerleşen durgunluktan, bilinçsiz bir kök arayışından, manevi belirsizlikten mustarip bir ruhun yaşamını hikayeleştirmeye bu romanında da devam ediyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/asiri-naif-oykuler", "text": "Mutlu Kemikler, Kaan Burak Şen'in üçüncü kitabı. Şen, üçüncü kitabında da absürdün sınırlarında dolaşıyor, yine de gerçekle bağını asla koparmıyor. Şen, bu öykülerde, işine yaradığı ölçüde janrı büküyor ve kendine yeni bir alan açma gayesi taşıyor. Absürt neredeyse oraya götürüyor karakterini ve öyküler içinde sadece 'eğlenmek' istiyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. 2000'li yılların başında, ABD'de bir edebiyat akımı başlatamayacak kadar küçük bir grup -çoğu genç yazarlardan oluşuyordu- kitaplar-öyküler yazmaya başladılar ve yazdıkları bizarro fiction olarak anılmaya başladı. Carlton Mellick III, Sam Pink, David Wong, Andre Duza gibi isimler bu janrda eserler üretmeye başladılar. Şöyle tanımlanıyordu bizarro fiction: tıpkı kimi kült filmler gibi bizarro da bazen gerçeküstü, bazen saçma, bazen kanlı, yer yer erotik olabilir. Sadece tuhaf olması yetmez ama bu türden bir kurmacanın, aynı zamanda tahrik edici ve tabii ki en önemlisi, eğlenceli de olmak zorundadır. Gerçeklikle teması kimi zaman bir çizgi filmdeki kadar 'karton' olabilir, yeri geldiğinde sahnede aniden bir yaratık belirip herkesi öldürebilir. David Lynch tarafından yönetilen bir anime olarak görenler de olur bizarro fiction'ı; kilit noktası, her daim şaşırtması ve güldürmesidir, aslına bakılırsa. Kaan Burak Şen'in Mutlu Kemikler'ini okuduğumda, aklıma bu türden eser veren ABD'li genç yazarlar geldi. Diziler yazan, belgesel çektiğini de bildiğim Şen, Mutlu Kemikler'deki öykülerde, işine yaradığı ölçüde janrı büküyor ve kendine yeni bir alan açma gayesi taşıyor. Peki, işine yaraması ne anlama geliyor olabilir? Şen'in öykülerinde dikkatimi çeken şey kestirilemez oluşuydu. Şen, absürt neredeyse oraya götürüyor karakterini ve öyküler içinde sadece 'eğlenmek' istiyor. Gerçekçi bir yere oturup oturmaması, okuru kandırıp kandırmaması, hatta öykünün başladığı ve bittiği yer... Bunlar yazar için önemli değil gibi duruyor; tek bir amacı var, okurda iyi ya da kötü, güçlü bir duygu uyandırmak. Okuru provoke etmek istiyor ve bunu başarmak için karakterlerinin hepsini zaman ve mekanda birer flanöre çeviriyor. Örnekleyelim... Bol pantolon ve tişört giymekten beden ölçülerini unutan, artık torunlarından dahi utanmaya başlamış repçi bir dede, camiye gidip cuma hutbesini okuyor, derken TikTok videoları çekiyor; dramı da var, bakkala birikmiş borcu dağları aşmış. Bir öyküde, puta tapanları dövmek için karakterimiz kendini zamanda geriye yolluyor ve sahte peygamberlere kroşeleriyle gereken dersi veriyor. Başka bir öyküde, ozan replikası kahramanımız, köy köy dolaşıp okuma yazma bilmeyen insanlar için intihar mektupları kaleme alıyor... Kaan Burak Şen'in öyküleriyle ilgili tüm ipuçları, bu paragraftan anlaşılabiliyor aslında: Olabildiğince absürt, eğlenceli, gerçeküstücü. Bu sebeple, öykülerin nerede başlayıp nerede biteceğini kestiremeyebiliyorsunuz. Sanki kahramanları yaratıyor yazar da ortaya bir yere salıyor gibi; nerede mizah varsa oraya doğru yol alıyorlar, Karadeniz şivesiyle başlayan öykü, aniden yüzlerce yıl geride, Mekke'de bitebiliyor. Bir şeyi de atlamamak lazım: Öykülerin hemenhiçbirinde, aşırı kötü karakterler yok. Bu yönüyle naif öyküler olarak adlandırılabilir bu öyküler. Aslına bakılırsa, ABD'deki çağdaşlarından Şen'i ayıran biraz da bu; yazar her ne kadar okuru provoke etmeye çalışsa da, o naifliğini bırakmıyor; biraz acıyor gibi okura öyküleri mutlu bir duyguyla bitirmeyi seviyor. Yer yer haksız bir durum karşısında olayı çözmek için gayret ediyor mesela ve öyküler adil bir duyguyla bitsin de istiyor. Bu da haliyle öyküleri daha Türkiyeli, daha buradan kılıyor diyebiliriz. Hülasa, Mutlu Kemikler, aşırı naif öykülerden oluşan, absürt hikayeler toplamı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/aska-hayata-ve-edebiyata-saygi-durusu", "text": "Karşılıksız aşk bir yana, imkansız aşkı kim yaratır ki toplumsal kodlardan başka? İnsanın varlığının her zerresinde duyumsadığı kaşılıklı arzu ve ihtiyacı, toplumun değer yargıları yargılayıp suçlu buluyorsa eğer, kendi mütevazı yaşamını bir efsaneye dönüştüren güce, her şey olup bittiğinde herkes saygı duyacaktır. Ama her şey olup bittiğinde, zaman yeteri kadar geçtiğinde ya da aşkın arzu nesnesi bir şekilde ortadan yok olduğunda, hatta ölüp gittiğinde... Geriye bir tür saygı duruşu kalacaktır. Ölüm saygıyı hak eder mi bilinmez; ölene ya da ölüm biçimine bağlıdır bu. Ama aşk, ölümle sonlanan imkansız bir aşk, sözleşmiş gibi arkasında ister istemez bir şeyler bırakacaktır. Aşkı, nihayete erdiği için kabullenen, işe yaramaz bir saygı. Saygı Duruşu, bir novella. Modern Alman edebiyatının önde gelen isimlerinden Siegfried Lenz'in kaleminden çıkma çok katmanlı bir aşk romanı. Bir anma töreninde geçiyor hikayemiz. Lessing Lisesi'nin sevilen öğretmenlerinden Stella Petersen'in ani ve beklenmedik ölümü üzerine lisede yapılan bir anma töreninde... Herkesin konuşma yapmasını istediği, beklediği 18 yaşındaki Christian'ın inatla konuşmadığı bir tören bu. Christian, bir anma konuşması yapmak yerine, 18 yaşının tüm tutkusuyla sevdiği Stella ile aralarında geçenleri anımsamayı tercih ediyor tören boyunca. Büyük aşkının ardından kendince bir ağıt yakıyor, saygı duruşunda bulunuyor. Her aşk kahramanını arar şüphesiz. Chiristian'ın anılarında da Stella gerçek anlamda bir kahraman; insanlarla, öğrencileriyle olan ilişkileri, güzelliği, kendini aşka bırakışı ya da tam olarak bırakamayışıyla Christian'ın kahramanı. Hiç ulaşamadığı, hayranlığının içini kavurduğu bir arzu nesnesi tam anlamıyla. Ama Christian'ın anıları derinleştikçe, aşkının karşılıksız olmayabileceği çıkıyor ortaya yavaş yavaş. Genç bir kadının, kendisinden yaşça küçük bir erkeği sevebileceği, ama toplumsal kodların etkisiyle onun da bunun içinden çıkamamış olabileceği düşüncesi beliriyor gitgide. İmkansız aşkın kuyusu kazılıyor, derinleşiyor, derinleşiyor. Chiristian'ın ailesi bir taş avcısı. Evet. Yüzyıllar önce yaşadıkları sahil kasabasının denizine insan eliyle yerleştirilmiş ve sonra sular altında kalmış taşları, tekneleriyle çıkarıyorlar. Bir balıkçı kasabasının denizle, güneşle, rüzgarla iç içe mütevazı yaşantısı, Christian'ın mateminde minik yıldızlar gibi çakıp sönerken, taş gibi etkileyici bir bilinçaltı nesnesi de aşkın sezgisel varoluşuna dair pek çok göndermeyle zenginleştiriyor hikayeyi. Kısacık belki Saygı Duruşu ama, yazarın yarattığı dil evreni o kadar geniş ki, etkisinden çıkmak kolay olmuyor. Bedelsiz bir galibiyet, ancak aşk olur! Lenz, başta da söylediğim gibi, çok katmanlı bir şekilde işliyor hikayesini. Christian'ın gündelik hayatı, nasıl bir toplum içinde yaşadığı, o toplumun geçmişi ve şimdisi son derece sade, süssüz ama etkileyici bir dille anlatılıyor. İşin içinde bir lise öğretmeni var diyerek, hikayeden de türlü dersler çıkarılması zorunluluğundan, beklentisinden kendini azade kılmayı başarıyor bir yazar olarak. Ama Stella bir İngilizce öğretmeni. Dolayısıyla işin içine ders değil ama ister istemez edebiyat sızıyor. Hikayenin bir katmanında George Orwell'in Hayvan Çiftliği ve Faulkner'in Ağustos Işığı adlı kitapları ve onların hikayeleri akıyor. Orwell'in Hayvan Çiftliği önemli, çünkü savaş sonrası Alman toplumunun görece demokratik ve liberal yapısı ve madden rahat olması bir yana, toplumun içinde devrime ve toplumsal düzene karşı sezgisel de olsa bir sorgulamayı işaret ediyor. En azından Stella ve Christian'ın hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceği bir toplumsal düzene muhalefet ediyor edebiyat aracılığıyla. Faulkner'in hikayesi ise doğa, içgüdüler ve sezgiler üzerine pek çok iz bırakıyor hikaye üzerinde. Saygı Duruşu, hiç düşünmeden söyleyebilirim ki, bu yaz okuduğum en şahane kitap. Dili, anlatım biçimi, aşkı görme ve işleme tekniği ve her şeyden öte romana tür olarak yaklaşımı ile iyi bir edebiyat okurunu mest edecek türden bir roman. Üstelik kendi döneminin pek çok yazarının aksine Lenz, bugünü de derinden kavramayı başarmış bir yazar. Kitabın çevirisini de ayrıca söylemeden geçemeyeceğim. Son derece özenli bir biçimde, yazarın dilini kaybetmeden Türkçeye aktarmış Ayşe Sarısayın Saygı Duruşu'nu. Siegfried Lenz'i geç de olsa keşfetmek gerek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/atesi-kim-yakiyor", "text": "Lafı hiç dolandırmadan konuya girelim: Gerçek edebiyat kapitalist diktatörlük için tehlikeli bir türdür,\" diyor Zülfü Livaneli. Öyle hamasi bir ifadeyle geçiştirmekle de kalmıyor düşüncesini, işliyor, derinleştiriyor, açıklıyor. Açıklamaya kulak vermeden önce söyleyeyim, kitabın adı Edebiyat Mutluluktur. Livaneli, edebiyat üzerine kaleme aldığı denemelerini bir araya getirmiş. Gazete yazılarını kitaplaştırma eylemini oldu olası sevmem, iş edebiyata gelince değişiyor tabii. Son birkaç gündür bu denemeler içinde gezinip duruyorum ve durugörü sahibi bir kalem olarak kabul ettiğim, denemelerini hoşgörüsüne sığınarak- diğer eserlerinden daha çok sevdiğim Livaneli'yle aramızda geçen tartışmalı edebiyat gündemini ilginize sunuyorum. Anlayacağınız üzere, popüler edebiyatı olduğu kadar günümüz algısıyla yüksek edebiyatı da eleştiriyor Livaneli. Onu okunmaz-anlaşılmaz bulduğunu, ortalama okuru edebiyattan soğuttuğunu, haydi açık açık söyleyelim, yüksek denilen edebiyatın edebiyat olmadığını söylüyor. \"Edebiyatı varlıklı ve züppe entelektüeller arasında oynanan bir oyuna çevirme çabasıdır,\" diyor yüksek edebiyat için. Hatta bunu Hitler'in kitap yakması kadar zarar verici buluyor. Bradburry'nin kitapları yakan o korkunç geleceğinin içinde şimdi, zaten yaşadığımızı hissettirir gibi... Bir parça gelenekselci bir yaklaşımı var Zülfü Livaneli'nin, postmodern edebiyatı harcıyor sanki. Bu bağlamda kendisiyle postmodern edebiyat ve oyun düşüncesi üzerine tartışıp duruyorum. Postmodern edebiyatta kahramanların, karakterlerin giderek yok olmasının, yok edilmesinin arkasında ciddi bir tepki, ciddi bir edebi tavır bulduğumu, bunun toplumsal bir izdüşüme denk geldiğini söylemek istiyorum. Ama edebiyatın insanı anlatma sanatı olduğunu hatırlatması; onun psikolojiyle, psikanalizle, tarihle ve büyüklü küçüklü toplumsal olaylarla ilişkilendirilmesi gerektiğinin altını çizmesi, içinden çıkılması güç olan bir labirentin tam ortasında uzanan dümdüz bir yolu işaret etmesi de baskın çıkıyor zaman zaman düşüncelerime, önemli geliyor bu işaretler. \"Çağın hakkını vermek, çağımıza uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir,\" cümlesi ise apaçık galeyana getiriyor ruhumu ve kalemimi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/avrupa-nin-bin-yillik-bilincaltinda-yersiz-yurtsuzlugun-romani", "text": "Yılın son şahane kitabı, 20. yüzyıl Alman edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Dieter Forte'nin Sırtımdaki Evi: Avrupa'nın bin yıllık bilinçaltına bakmak gibi cesur ve çılgınca bir işe soyunduğu, bunun altından kalkabildiği ve en mühimi kahramansız bir roman yaratmayı başardığı için... Sırtımdaki Ev, iki aile özelinde Avrupa'nın son bin yılına odaklanan bir nehir roman. İtalyan asıllı Fontanalar ile Polonya asıllı Lukaczlar'ın hikayesinde Avrupa'nın tarihini, değişen gündelik yaşamını ve değişmeyen algıları irdeliyor Dieter Forte. Avrupa'nın bilinçaltındaki temel ayrışmayı bu iki aile özelinde hikayeleştiriyor. Peki bu iki aile, iki köklü ve çok farklı dünya görüşü karşı karşıya gelir, hatta zaman içinde bu karşılaşmadan doğan bireyler ortaya çıkarsa ne olur? Romandaki aileler elbette iletişim kurmakta, akraba olabilmekte çok zorlanıyorlar. Yazarın tam bu noktadan gerçek hayata yaptığı gönderme ise üzerinde yaşadığı toprakların en temel çelişkisinin hiçbir zaman çözülemeyeceğine dair. Bu iki ailenin birleşiminden sonra yazar en çok İkinci Dünya Savaşı'nda soluklanıyor. Yazarın kendi ifadesine göre çocukluğuna denk gelen bu savaşla, bu savaşın ruhunda açtığı yaralarla hesaplaşıyor çünkü. Yersiz yurtsuz, kendi ruhları ve kaderleri dışında hiçbir yerde kök salamayanların, dini çatışmalarla, savaşlarla, zorunlu göçlerle oradan oraya sürüklenenlerin romanı Sırtımdaki Ev. İşte bu nedenledir ki ilk kez yayınlandığı 1990'lı yıllarda siyasi ve edebi tartışmaların da odağı olmuştu. İnsandan uzun ömürlü, ölümle bile bitmeyen, devam eden bir hikayeler bütünü kurar Forte. Çoğu zaman adları bile aynı olan aile bireyleri doğar, yaşar, ölür, onlar bir yıldız gibi kayıp gitmeye devam ettikçe, tarih kendini yazar. Sırtımdaki Evin gerçek kahramanı işte bu sebeple, bir anlamda zamandır. Daha doğrusu hikayelerde var olan zaman. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın anlatıldığı bölümlerde yazar savaş mağdurlarının sesi olur, vatansızlığı, savaşın yol açtığı acıları, çoğu yazar gibi belgeselciliğe kaçmadan hikayeleştirmeyi başarır. Forte'nin kaleme aldığı, hızlanan, sonra yavaşlayan ve durma noktasına geldiklerinde ise yeniden başlayan insanların hikayelerinde diller, dinler, sınıflar ve kültürler arası mücadeleleri, bunların romana ustalıkla yansıyan çok katmanlı yüzlerini, döngüsel bir şekilde algılarız. Böylelikle herkesin ve hiç kimsenin yaptığı tarihte, herkese ve hiç kimseye ait olan o büyük hikayeyi okuruz. Başta da söylediğim gibi Sırtımdaki Ev, 2009'un gözden kaçırılmaması gereken son şahane kitabı. Yeni yıla okuyarak girmek isteyenlere tavsiye olunur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/aylak-adamin-derdi-coksatar-listelerinin-mudavimi", "text": "Kahramanın adını da vermez bize yazar. Sadece C. Ona göre isim bir insan hakkında insanlara fikir verebilecek, bir insanı anlatacak son şeydir. Bize bir başkası ya da başkaları tarafından tesadüfen yakıştırılmıştır. Ve gelelim öfkeye. Atılgan'ın öfkesi, C.'nin öfkesi, C.'yi anlatan anlatıcının öfkesi... Ayırt etmek zordur. Hepsi topluma karşı, kurumuş, kokuşmuş, yozlaşmış kaynaklara karşı, onları hiç anlamayacak olan topluma karşı sonsuz öfkelidir. Onu döven terzileri bu öfkeyle arar durur şehrin sokaklarında. B.'ye yetişmesini engelleyen taksiciyi bu öfkeyle döver işte C. Roman boyunca B. ile yollarının bir şekilde kesişmesini bekler, bekleriz. Ama şehir, ki tüm vaatlerinin içi boştur, koftur, onu C.'ye vermez, veremez. Hem nihayetinde biz de okur olarak sonlarına doğru artık için için biliriz ki, B.'yle karşılaşsa bile C., o aradığı saf aşkı zaten bulamayacaktır. Aylak Adam, her şeyiyle bir ümitsiz arayışın romanıdır. Hatta arayışın olduğu kadar olduğu kadar bulamayışın romanı... Biz Türk okurları da sanırım bu ümitsiz arayışlardan ve bulamayışlardan kendimizi hala alamadığımız için Aylak Adam'ı elimizden düşürmüyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/aynanin-icinde-kac-ayna-var", "text": "James Wood, Kurmaca Nasıl İşler adlı çalışmasında modern gerçekçi anlatımın kurucusu olarak kabul ettiğimiz Flaubert'in ışığında masaya yatırır kurmacayı. Güzel bir yapaylık içinde tıpkı hayatın kendisi gibi... Peki, işi biraz daha derinleştirelim ve soralım: Ya kurmaca içinde kurmaca, tanrı gibi olanın yarattığı tanrı gibi diğer anlatıcı kahramanlar olursa? Kurmaca içinde kurmaca varsa, aynanın içine gözün görebildiği kadar çok ayna tutulursa? Bunun altından yazar-tanrı ve onun okurları nasıl kalkarlar? Flann O'Brien'ın Ağaca Tüneyen Sweeny'sini okurken, kendimizi anlatının labirentlerinde ne zaman kaybetsek bu soruyla baş başa kalıyoruz. Kurmacanın sınırları, anlatıcının işlevi ve varlığının gizemi gelip dikiliveriyor önümüze. Bütün bunlarla baş etmeyi bırakıp kendimizi bizim için kurulan oyuna bırakabiliriz elbette. Ama yazarın dürtüklemelerinden de kaçamayız. O zaman buyurun O'Brien'ın absürd, grotesk, mitik, mizahi, saçma ve kesinlikle baş döndürücü evrenine... Kitabı yayına hazırlayan Armağan Ekici'nin bize tavsiyeleri... Hal böyle olunca anlatması biraz zor, evet. Ama kısaca özetlemeye çalışayım. Cimri amcasıyla birlikte Dublin'de yaşayan, tembel bir üniversite öğrencisinin hikayesidir aslında okuduğumuz. Hemen her öğrenci gibi o da sokaklarda aylaklık eder, kafayı çeker, felsefe ve edebiyat konuşmayı, gevezelik etmeyi sever. Ama diğerlerinden bir farkı vardır, bütün bunların dışında yatağında yatar, okur ve yazar. Zamanını çoğunlukla yatağında okumakla ve romanını yazmakla geçiren tembelimiz yazdığı romanda, kendisi gibi yine vaktini yatağında geçiren ve yine kendisi gibi bir roman yazan Trellis'i anlatır. Ancak Trellis'in yazdığı ve diğer yazarlardan ödünç aldığı karakterler zamanla kontrolden çıkacak ve kötü yazarlığın bedelini ona fena ödeteceklerdir. Ağaca Tüneyen Sweeny bir İrlanda romanı. Daha doğrusu olası bütün İrlanda romanlarına dair bir deneme. Nefis bir Dublin betimlemesi yapar bize O'Brien. Dublin betimlemesi deyince aklınıza hemen James Joyce'un geldiğini biliyorum. İşte bu nokta da da romanın hikayesinden kitabın hikayesine geçiyorum. Ağaca Tüneyen Sweeny, Brian O'Nolan'ın ilk romandır. Flann O'Brien adıyla yayımlanmıştır. Yazar 28 yaşındayken basılan kitabın ilk baskısından 244 adet satılmıştır ki, Londra'daki yayınevine düşen bir bomba kitabın diğer tüm kopyalarının yok olmasına sebep olur. Ancak tuhaf bir tesadüf sonucu kitap James Joyce'un eline geçmiş ve yazarın hayatında son okuduğu roman olmuştur. Joyce romanı çok beğenir. \"Hakiki bir mizah duygusuna sahip, gerçek bir yazar,\" der yazarı için. Ve belki de bugün onu okuyabilmemize sebep olur. Ancak O'Brien bir yazar olarak, yazdığı kitap kadar şanslı değildir. Yazdığı ikinci kitabı bastıramaz, genç yaşta hayata veda eder. Borges'in ve Joyce'un da dediği gibi müthiş bir kurmaca labirent bekliyor sizi Ağaca Tüneyen Sweeny'de. Kolay bir okumayı unutun, eğlenceli bir oyunun mütevazı izleyicisi olmayı unutun. Oyunun bir parçası olmaya hazır olun. İnsan zihnin derinliklerinde kaybolmamanız ve sizi kaybetmeye çalışan hikayelerin içinden çıkmanız gerekiyor. Bambaşka bir okuma deneyimi sizi bekliyor. Çeviri üzerine bir not: Ağaca Tüneyen Sweeny, tahmin edileceği üzere çevrilmesi oldukça zor eserlerden. Anlatımın karışıklığından, dilinin çoksesliliğinden, zamansal ayrımlardan, söyleyiş biçimleri arasındaki farklılıkları kurmak oldukça zor. Kısacası zorlu bir işin içinden kalkmış Gülden Hatipoğlu. Ama yine de bir tutukluk seziliyor. Keşke o da sezilmese."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/baska-hikayelerin-cocuklari", "text": "Mitpunk. Yani edebiyatta yeni bir eğilimin, yeni bir arayışın adı. Bir bileşik kelime; mit ve punktan geliyor. Kendi hikayelerini kaybetmiş, mitlerini unutmuş bir çağın yarattığı yeni mitler ile punk kelimesinin hırpaniliğini, kırılmışlığını, öfkesini içeriyor. Bakmayın siz kulağa çok alafranga çok marjinal geldiğine. Birbirine eklenen bu iki kelime, postmodernizmi fısıldıyor. Yerel, içselleşmiş duyguları ele alıp, bugüne dair bütün muhalif düşünceleri içine katıp, yepyeni ve tamamen karşı bir metin kurmak mitpunk'ın işi. Tabii cinleri, perileri, şeytanları, iblisleri de cabası. Amerikalı şair ve yazar Catherynne M. Valente bu yeni türün kurucularından. Hatta isim annesi. Yazarın Ölümsüz adlı romanı şimdi ilk defa Türkçede. Kısacası Türkçe okurunun mitpunkla tanışma zamanı geldi. Peki gerçekten de öyle mi acaba? Koşey'in Marya'dan önce hayatına giren bir fabrika dolusu kadına ne demeli... Marya, Koşey'in zalimlikleri karşısında en az onun kadar zalim biri olmak yolunu seçiyor. Ancak bu yeterli değil, onun karısı olabilmek için Koşey'in kızkardeşi Baba Yaga'nın da onu tabi tuttuğu kadınlık ve güç sınavlarını geçiyor. Bütün bunların ardından ise elinde kalan, Yaşam ve Ölüm Çarı'nın harap ettiği bir dünyada sonsuza kadar savaşmak! Sonsuzluk bir ölümlü için mümkün değil. Ve kahramanımız iblislerin ve büyünün dünyasında sonsuza kadar kalamaz. Haliyle bir başka masal onu bekliyor. Kanlı canlı bir erkekle, doğup büyüdüğü yere dönmek ve bir anne olarak yeniden var olmak bu masalın olmazsa olmazı. Romanın iki temel izleği var. Valente bir yandan Rus mitolojisi ve masalları eşliğinde toplum ve sistem karşısında kurulabilecek bir kadınlık bilinci önerirken diğer yandan bireyi yok eden komünizm gibi otoriter yönetimleri eleştiriyor. Açık söylemek gerekirse bunu bir Amerikalının yapması hem kalbimizi kırıyor hem de suyu bir parça da olsa bulandırıyor. Ama sonuçta savaşlarla ve ataerkinin hükümdarlığıyla perişan olmuş bir dünya, hangi sistem içinde yönetiliyor olursa olsun bize yabancı değil. Hem Valente'nin enfes bir Rus mitolojisiyle karşımıza çıkması da yazarın elini oldukça güçlendiriyor. Mitpunk'ın bir özelliği de tıpkı gotik edebiyat gibi kadın yazarların kaleminden çıkması. Çünkü Gotik edebiyatla ciddi bir ruh kardeşliği var. Bastırılmış duyguların üzerine gitmesi, bir toplumsal cinsiyet olarak kadınlığın yeniden üretilme biçimlerine karşı çıkması, toplumsal bilinci dokuyan masallara yepyeni ve daha dişil bir şekil vermesi, son derece pornografik olması, şiddetten, kandan ve şehvetten kaçmaması mitpunk'ı gotik edebiyata yaklaştırıyor. Ancak aralarında mitpunk'ı parlatan birkaç önemli fark da var: Mitpunk bir yandan masallara, halk anlatılarına yeni ve dişil bir şekil verirken, diğer yandan yepyeni masallar, söylenler, mitler yaratıyor. Toplumsal ve siyasal açıdan muhalif tavrını daha belirgin ortaya koyuyor ve en önemlisi yepyeni bir dil yaratıyor. Bu yeni dil, gerçekte olduğu kadar gerçeküstünün içinde de kendisini var etmeyi başarıyor. Ölümsüz, iyi kurgusu, etkileyici dili ve yeni doğan bir türün öncülü olması bakımından göz ardı edilemeyecek bir çalışma hiç şüphesiz. Kadın cinsini; karanlığın, gerçeküstünün, şehvetin ve büyünün alanına hapseden bir söylemin, edebiyattaki karşılığı açısından düşünmek için de iyi bir fırsat olabilir. Bu noktaya bir şerh de koyabilirsiniz, kendinizi hikayeye de kaptırıp gidebilirsiniz. Sanırım her ikisi birden olacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bazi-oyunlar-kaybetmek-icin-oynanir", "text": "Uzakdoğu felsefesi bireyin evrensel bilince ulaşmakta atması gereken en temel adımlardan birinin sessizlik olduğunu söyler. İnsan zihninin sessizliğini fark etmesi, sessizliği dinlemeyi öğrenmesi, benliği ve evreni bütünleştirir. Hep ve hiç sessizliğin içindedir. Bu hep'in ve aynı anda hiç'in içinde neler yoktur ki, sevgi, aşk, tutku, sevinç, mutluluk, hakikat, bilgi ve korku. Sessizliğine dalmak bu yüzden o kadar zordur ve tam da bu yüzden insan sessizliği bulmaya mecburdur, neticesinde ölüm de olsa... İsmail Güzelsoy, hiç şüphesiz Türk edebiyatının en başarılı ve ne mutlu ki en verimli romancılarından biri. Çok katmanlı eserlerinde duyumların ise özel bir yeri var. Sesler, renkler, hisler... Son romanı Çıt Yokda ise sessizliğin içine, tam kalbine kuruyor hikayesini. Bunu yaparken de önce korkuyu, sonra da ölümü kurcalıyor. Hikayemiz 1941 yılında İstanbul'da geçiyor. İkinci Dünya Savaşı günlerinde, kahramanımız Sohrab geçmişinden getirdiği bir hayaletle hayata dair ümitsiz ve derin sohbetlere dalarken karartma gecelerinin sessiz ve ışıksız gecelerinde bir vampir İstanbul sokaklarını kana buluyor. Sohrab, emekliliği gelmiş bir konsolos görevlisi. İran'da doğup büyümüş, bir şekilde İstanbul'a yerleşmiş, evlenmiş ve iki kız çocuk büyütmüş. Ancak gençliğinde Japonya'da özel bir görev sonucu tanıştığı ve kaybettiği Kameko'yu zihninden de, kalbinden de atamamış. Ondandır ki, delirerek ölen bu genç kadının hayali sohbetleri, hayaleti, vicdanını temizlemeye çalıştığı yaşamının bu son yıllarında onun yol göstericisi. O vicdanını temizlemekle uğraşır, Eyüp Vampiri kurbanlarını birbiri ardına seçerken, damadının beklenmedik ölümü torunu İskender'i sokar Sohrab'ın hayatına. Babasının ölümüne anlam veremeyen, ölümün ne olduğunu bilmeyen on bir yaşındaki İskender'e ölümü ve yaşamı anlatmakla yükümlü hisseder kendini. On bir yaşındaki bir çocuğa yaşam ve ölüm nasıl anlatılır? Kameko'ya göre bir insanın bunu anlayabilmesi için ancak olgunlaşması gerekir ve gel gör ki olgunlaşmak coşkunun ölümü demektir. Üç şey verecektir torununa Sohrab: Bir saat, bir kaybetme hikayesi ve kimseye anlatılmamış bir aşk. Saat, bizi doğumdan ölüme götüren zamanı temsil eder. Horoz dövüşçülerine dair kaybetme hikayesi ise daha girifttir. Sohrab'ın Konsolosun özel ricasıyla ilgilenmek üzere tanıştığı Yaver Bey, bu hayatını horoz yetiştirmeye ve horoz dövüşlerine adamış, takıntılı, tutkulu adam, Şıh Asil'in horozlarından birini elde etmeyi amaçlamaktadır. Sohrab'dan aracılık etmesini ister. Şıh'ın olağanüstü gizemli şartlarda yetiştirdiği, hiç yenilmeyen olağanüstü horozlarından bir tanesini elde etmektir amacı. Tutku ve hırs, kazanmak isteyeni kaybettirir. Yaver Bey amacına ulaşamaz ancak Sohrab'la Şıh'ın kaybetmek üzere kurdukları satranç oyunu oldukça etkileyicidir. Birbirine denk olduğunu anlayan iki insanın kaybetme tevazusu gösterebilmesi üzerine kurulmuş bu satranç hikayesinde dede torununa bazı oyunların kaybetmek üzere oynandığını anlatır, tıpkı hayat gibi... Aşk ise bir kez yakalandı mı, öyle ya da böyle, ömür boyu yakasını bırakmayacaktır insanın. Doğu mesellerini çağrıştıran bunun gibi başka hikayeleri de vardır Sohrap'ın torununa anlatacağı. Arılara ud çalan Vahide ve Seda'nın, düşündüğü şeyleri söyleyip söylemediğini bilemediği için her sözünü tekrarlayan Efkar'ın hikayeleri ile hikaye içinde hikaye anlatır. Bütün bu hikayeler anlatılırken torunun aklı bir yandan Eyüp Vampirinin kim olacağı üzerine çalışır. Çeşitli akıl yürütmelerle Efkar'dan Seda'nın kocasına, Konsolos'tan bizzat vampiri arayan komiserin kendisine, herkes vampir tanımına uyar tuhaf bir şekilde. Etrafa ölümle birlikte sessizlik de getiren vampirin kim olduğu sorusu üzerine kurmamış ama Güzelsoy romanını. Vampirin kim olduğunu kendinizce keşfettiğinizde bitmiyor hikaye. Üstelik yazar, romanın sonunda anlatım biçimini değiştirerek bir epilogla araya giriyor ve hikayelere inanmak-inanmamak üzerinde, dille kurduğumuz ilişki ekseninde okurun anlatılan hikayeye yaklaşımını etkiliyor. Bu anlamda da oldukça ilgi çekici bir sonu var diyebilirim, Çıt Yokun. Yazar bu noktada sanki Kameko'nun Sohrab'la oynadığı körlük oyununu bir kez daha anımsatıyor bize. Bu oyunun sonunda dünyayı onu sevdiğimiz birine tarif ederken yaşarız aslında, diye düşünürken Sohrab, Güzelsoy'un da romanlarında dünyayı sevdiği birine tarif eder gibi yazdığını hissediyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bellek-yitimin-ta-kendisidir", "text": "Polisiye edebiyatın günümüzdeki en önemli isimlerinden biri Jean-Christophe Grange. Hatta Kurtlar İmparatorluğu'ndan sonra tam bir fenomen. Peki neden? Akıcı dili ve akıl oyunlarıyla bezeli kurgularının yanı sıra devlet, polis teşkilatının arka yüzündeki pisliklere el atmasıyla da dikkatleri üzerine çekiyor. Bir de elbette suçun doğasının ve insanın bilinçaltının derinliklerine inmek konusundaki merakı... Bütün bunların üstüne bir de iyi haber: Ölü Ruhlar Ormanı ile içimizde yarattığı hayal kırıklığını şimdi yeni romanı Sisle Gelen Yolcu ile tamir ediyor. En baştan söyleyeyim, bu yazın çoksatan listelerinde olmayı belki de en çok Sisle Gelen Yolcu hak ediyor. Sisle Gelen Yolcu, mitoloji, psikanaliz, iyi-kötü düalitesi, çağın nevrozları ve elbette suçun doğası üzerine örülmüş bir hikaye. Her şey Bordeaux'daki akıl hastanesine gelen hafızasını kaybetmiş bir adamla başlıyor. Psikiyatrist Mathias Freire'ye göre o bir bavulsuz yolcu... Bu bavulsuz yolcunun Minotauros mitini anıştıran bir cinayete karışmış olması ihtimali ise, Freire ile komiser Anais Chatelet'nin yollarını kesiştiriyor. Ancak ilk başlardaki tahminlerimizin aksine mitoloji altyapılı seri cinayetleri çözmeye çalışan başarılı bir psikiyatrist ve çekici bir polisin hikayesi değil bu. Kısa süre içinde başkomiser Anais Chatelet'nin Şili'nin en büyük işkencecilerinden birinin nevrotik kızı olduğunu, psikiyatrist Freire'nin ise tıpkı cinayet zanlısı hastası gibi bir bavulsuz yolcu olduğunu öğreniyoruz. Kendine sürekli surette yeni kimlikler yaratan, bir öncekini ise hiç mi hiç hatırlamayan bir yolcu... Hal böyle olunca bir yandan kendi nevrozlarıyla boğuşmaya çalışırken babasıyla hesaplaşan bir polis ile katil olmadığını ispatlayabilmek için geçmişte yarattığı kimliklerin peşine düşen bir cinayet zanlısının hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. inanmazlık dolu cümlelerin sahibi Anais değil de Grange'da olabilir tabii, şüphelenmekten kendimizi alamıyoruz.) Fransa gibi emperyalist bir devletin pek çok pisliğiyle bu dava aracılığıyla karşılaşan Anais fena halde yanılıyor. Ancak hikayenin sonunda da bu tür yanılgılarına paralel olarak katil-kurban konusunda da yanılıyor mu? Okurların heyecanını kaçırmak istemem. Başta da dediğim gibi, bir önceki romanının yarattığı hayal kırıklığının izlerini silmek istemesinden midir bilinmez, Grange Sisle Gelen Yolcu'yu yazarlık kariyerinde işlediği pek çok konuyla doldurulmuş. Mitoloji, psikanaliz, derin devlet, terörizm, kimyasal silahlar ve ilaçlar, sanat, kültürün doğası, aşk, cinsellik, cinsel suçlar ve diğerleri... Aslına bakarsanız kurgu içinde tüm bu konuların hakkını da veriyor ancak üzerimizde bir şeylere tam olarak odaklanmayı başaramayan bir tür okur yorgunluğu yaratmaktan da kaçamıyor. Yine de hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki, uzunluğuna ve tüm uzatmalara, sarkmışlık hissi veren bölümlerine rağmen Sisle Gelen Yolcu hem iyi bir polisiye örneği, hem de Grange'nin yazarlık kariyerinin en başarılı örneklerinden biri. Türün takipçileri de, çoksatar tutkunları da pişman olmayacaklar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/benjamin-le-fotografa-bakmak", "text": "Benjamin'e göre bu, yeni teknolojinin kışkırtıcı meydan okuyuşu karşısında kendi sonunun yaklaştığını hisseden sanat anlayışının devreye girişidir. Benjamin'den bu yana gelişen teknoloji kuşkusuz daha da kışkırtıcı, ona karşı duran geleneksel sanat anlayışı daha tedirgin, hatta karşı duruş yavaş yavaş yerini kabullenmeye bile bıraktı ancak gelin Benjamin'le mevzuunun kaynağına inelim. Zira, Fotoğrafın Kısa Tarihinin dijitalleşme karşısında sersemlemiş, sanat kavramı hakkında ne düşüneceğini şaşırmış zihinlerimize diyecek çok sözü var. Frankfurt Okulu'nun estetik teorisyenlerinden ve 20. yüzyılın önde gelen Marksist ideologlarından biri olan Walter Benjamin'in sanatsal ve kültürel okumaları özellikle 1970'li yıllarda dikkat çekmiş, bugüne kadar da söz konusu ilgi hiç azalmadan devamedegelmiştir malumunuz. Elimizdeki 95 sayfalık kısacık kitapta yer alan iki yazı da, teknolojinin gündelik hayata girmesiyle kökünden değişen sanat kavrayışına yönelik düşüncelerinden mürekkep. Genellikle fotoğrafın bir sanat olup olmadığı üzerine düşünüldüğü, bunun tartışıldığını belirtiyor Benjamin. Ancak üzerinde asıl düşünmemiz gereken şeyin fotoğrafın icadının sanatın bütün doğasını esastan değiştirip değiştirmediği sorusu, olduğunu söyleyerek kolları sıvıyor. Neler diyor Benjamin? Her şeyden önce teknolojinin gelişimini yani sanatta yeniden-üretim, çoğaltma tekniğinin yaygınlaşmasının, geleneksel sanat algısından, gelenekten tamamen bir kopuş anlamına geldiğini... Geleneğin çatırdaması çağın krizine ve insanın yenilenmesine işaret eder. Toplumsal olarak en pozitif anlamıyla, özellikle de sinemada, yıkıcı ve arındırıcı bir anlam bulur Benjamin. Bu şekilde tüm mitler, tüm tarihi öğeler yeniden ve farklı anlamlarıyla can bulur. Onun sinemada bulduklarının bugün televizyon ve internette daha da derinleştiğini görürüz. Dolayısıyla Benjamin'in kurcaladığı bir diğer şey, sanat izleyicisi olan kitlelerin sanata olan etkisi. Bir kitle olarak insan topluluğu, sanat eserlerine karşı sergilenen bütün geleneksel davranışların bugün yeni bir forma büründüğü bir matriksi temsil eder. Geçen yıllar Benjamin'i fena halde haklı çıkarmış, bugün kitlesel olarak biz izleyici-okurlar giderek yazara, kameranın arkasındaki göze ve daha da önemlisi aynı anda kullanıcıya dönüşüyoruz. Sözün kısası Walter Benjamin'in fotoğraftan yola çıkarak bugünün kullanıcılarına söyleyeceği çok şey var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/beslenme-faciasina-karsi-tas-devri-manifestosu", "text": "Beslenme, bir endüstri, hem de en büyüğünden... Ancak son yıllarda, ortalama bir insan yok ki bu konuya kafayı takmamış olsun... Güzelleşme çabası mı, yoksa beslenme şekillerinin sağlık getirmediğine dair büyük bir uyanış mı, bilinmez... Ama malum ortalık, televizyonlar, gazeteler, dergiler, cümle yayın dünyası sağlıklı beslenmek isteyenlerin taleplerine yanıt vermek için yoğun bir çabayla çalışıp duruyor. Ancak ciddi bir sorun var: Herkes aynı şeyi söylüyor, yani verdikleri reçeteler ne sağlık getiriyor, ne de zayıflatıyor. Bu konuda karşımıza kim çıkarsa çıksın; bir kibrit kutusu peynir diye başlayıp artık hepimizin dua gibi noktası virgülüne ezberlediğimiz şekilde devam ediyor. Kısacası, biz şişmanlamaya ve hastalanmaya devam ederken onlar da endüstriye hizmet ediyor. Çarkın dışına çıkanların sesleri ise ara sıra da olsa yükselmiyor değil. Profesör Doktor Ahmet Aydın işte bu ayrıksı seslerden biri. Onu birçoğumuz kısa bir süre önce patlak veren kutu süt savaşlarından ve elbette taş devri diyetinden anımsayacaklardır. Aydın, sağlıklı beslenme üzerine olan kitabını geçtiğimiz günlerde yayımladı: Taş Devri Diyeti. Diyet, sözcüğü sizi yanıltmasın. Ahmet Aydın, bir beslenme biçimi olarak kullanıyor bu sözcüğü, zaten kitabında da ne bir reçete veriyor bizlere ne de gün gün beslenme-zayıflama listeleri. Bu beslenme biçiminde hepimizin o çok iyi bildiği besin piramidini ters yüz ederek başlıyor işe. Çünkü ortada aslında bilim adamlarınca çok iyi bilinen bir gerçek var: Günümüz insanının genleriyle 40 bin yıl önce yaşayan, tarım toplumuna geçmemiş atalarımızın genleri aynı! Bu şu demek oluyor, bugün aksi düşünülemeyecek şekilde çılgınca tükettiğimiz işlenmiş gıdalara karşı vücudumuz henüz bir bağışıklık kazanmamış. Dolayısıyla sağlıklı yaşam atalarımızın beslenme şekillerine mümkün olduğunca yaklaşmaktan geçiyor. İşlenmiş un, makarna, pirinç ve şekerden uzak durmak, az işlenmiş zeytinyağının yanı sıra tereyağ, kuyruk yağı, sade yağ gibi hayvani yağlara öğünlerimizde genişçe bir yer açmaktan yani. Özellikle bu tür yağları tüketmenin kolestrolle, kalp damar hastalıklarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını yapılmış onlarca araştırma ekseninde gösteren Aydın'ın önerdikleri açıkçası bir devrim niteliğinde. Yağdan, özellikle de hayvani yağdan hatta balık yağından öcü görmüş gibi kaçan günümüz insanlarının her anlamda sağlıkları için, buna ruhsal sağlığımız da dahil, koşa koşa bunlara geri dönmeleri gerekiyor. Ayçiçek, mısır, soya gibi işlenmiş bitkisel yağlar ve hatta zaten doğada bulunmayan endüstriyel bir ürün olan kanola yağından da mümkün olduğu kadar uzak durmalıyız Aydın'a göre, margarinlerse cabası. Süt ve süt ürünleri Taş Devri Diyeti'nin en dikkat çekici bölümlerinden biri. Pastörize edilmiş tüm ürünlerden uzak durmamız gerektiğini söylüyor burada doktor. Mikropların iyisinin de kötüsünün de yok edildiği bu uygulama sonucunda, tam anlamıyla bir hiç yiyip içtiğimizin altını çiziyor. Ev yapımı yoğurtlara, birilerinin hiç mi hiç beğenmediği sokak sütlerine geri dönüş yolunu bulmamız gerekiyor. Ahmet Aydın, bu konuda söyledikleriyle kopan kıyamete, ona karşı yöneltilen suçlamalara karşı da bilimsel araştırmalar eşliğinde cevap veriyor. Sadece bunlar değil elbette. Soru-cevap şeklinde ilerleyen Taş Devri Diyeti'nde kanserden otizme, depresyondan reflüye, astımdan menopoza, kısırlığa kadar pek çok hastalığa dair yanlış bilinenler, yanlış uygulamalar ve bu konuda yapılması gerekenler yer alıyor. Ahmet Aydın'a göre hemen her hastalığı beslenme şeklinizi değiştirerek hafifletmemiz, yenmemiz mümkün. Kitapta ayrıca tarım ilaçlarına, dünyamızı ve bizi hızla öldüren yeşil devrime de değinildiğini belirteyim. Küçük ve orta boy çiftliklerde organik gıda üretimini teşvik etmekten, köy tavuğunun ve yumurtasının pazarlarda satılmasının tekrar serbest bırakılmasından, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, barış ortamının tekrar sağlanarak terör nedeni ile kapanan mera ve otlakları açmaktan, köylünün ürünlerini şehir pazarlarında satmasını sağlayacak şartları ayarlamaktan söz ediyor Prof. Dr. Ahmet Aydın. Ona göre içinde bulunduğumuz beslenme faciasını bu türden çarelerle önlemek mümkün. Hepsi dikkate değer, uygulandığı takdirde, yaşamımızı değiştireceği kesin bu önerilerin hayata geçmesi gayet mümkün. İş tüketicilerin talep etmesinden geçiyor. Sözün kısası, Taş Devri Diyeti, sadece bilimsel bir beslenme kitabının çok ötesinde, toplumsal-kültürel manifesto niteliğini taşıyan şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bil-bakalim-ben-kimim", "text": "Farkındaysanız son zamanlarda muhalif söylem içinde bize adeta hediye edilmiş gibi duran bir kavram var: Queer. Toplumsal cinsiyet ve kimlik politikalarının hem tam ortasında duran hem de ikisinin birden dışına çıkmayı öneren bu kavram, yine bilindiği üzere ne olduğuyla değil, neye, nelere karşı olduğuyla ilgili olarak kendini ortaya koymakta. Kavram, cinse dair herhangi bir kimliğin doğal olmadığını ve tüm kimliklerin kendiliğinden iktidar ilişkilerine bağımlı olduğunu işaret ederken, normal dediğimiz her şeye karşı da derin bir şüphe besler. Hal böyle olunca, eşcinsellik temelli yükselen queer kültürü giderek eşcinselliğin sınırlarından da çıkıp her türlü heteronormativitenin, heteroseksizmin karşısında duran politik bir tutum halini alır. Queer yaklaşımın toplumsal muhalefet içinde ne denli etkin olabileceğini, her şey bir yana hepimiz Gezi direnişinde fazlasıyla deneyimledik. Hatta bu bağlamda kelimenin tam anlamıyla büyülendik. Avrupa ve Amerika'da 1980'lerde başlayıp ivmesini 90'larda alan queer kavramı ve \"queer kültürü bizim için çok yeni olmasına karşın Gezi'nin hemen öncesini ve sonrasını kapsayan kısacık bir süre içinde etkinliğini en az Batı'daki kadar göstermeye başladı. Bu etkinliğinin bir diğer göstergesi de kavrama dair ardı ardına yayımlanan çalışmalar. Berfu Şeker'in hazırladığı Başkaldıran Bedenler de bunlardan biri. Türkiye'de Transgender, Aktivizm ve Altkültürel Pratikler altbaşlığıyla yayımlanan çalışma, trans kimlik kavramına dair yapılan akademik çalışmalar ile trans bireylerin deneyimlerini bir araya getiren bir derleme aslında. Dolayısıyla Başkaldıran Bedenler'de, kişisel deneyimleri, akademik temelli makaleleri, denemeleri, incelemeleri ve çeşitli söyleşileri okuma imkanı buluyoruz. Kitapta yer alan makale, inceleme, söyleşi, ne olursa olsun, eril heteroseksüel cinsiyet kültürü ile patriarkal kapitalizmin toplumsal örgütlenme biçime dair çok ciddi eleştiriler taşıyor ister istemez. Ve queer kültürün doğası gereği eleştirmekle kalmayıp bedenimizle kurduğumuz ilişkiden, giyim kuşamımızdan başlayıp toplumsal-gündelik hayatın her alanına yayılabilecek yeni, parlak, heyecan verici öneriler taşıyor. Bu anlamda Alp Biricik'in Kamusal Alanda Mahrem Taktikler'i, Yasemin Öz'ünTrans Cinsiyetli Bireylere Yönelik Dışlama ve Direniş İmkanları adlı makalelerini hararetle öneririm. Hande Öğüt'ün Kadın Transvestizminin ve Transerkekliğin Tarihine Bir Bakış adlı incelemesini ise konuyu son derece geniş ve zihin açıcı bir yaklaşımla ele alması bakımından, çalışmanın gözden kaçmayacak bir parçası olarak tavsiye etmek gerekiyor. Not: Yukarıda da söz ettiğim gibi, queer kültürü üzerine ardı ardına yeni çalışmalar yayımlanıyor. Daha geniş kapsamlı okumalar yapmak isteyenler için: Judith Halberstam'in Çuvallamanın Queer Sanatı, Monique Wittig'in Straight Düşünce, Sherry Woolf'un Cinsellik ve Sosyalizm adlı çalışmalarını da gönül rahatlığıyla önerebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-ailenin-en-uzun-yuzyili", "text": "Dedem Balkan Savaşı'nda göçmüş İstanbul'a, anne tarafım ise 93 harbinin önüne katıp Anadolu'ya sürüklediği bir aileden. Onların göçleri, daha sonra yaşadıkları şu an hiç yaşanmamışçasına unutulmuş durumda. Zira onca yaşanmışlıktan benim hafızama kadar ulaşabilen hatıraların toplamı yarım sayfayı aşmaz. Hatıraları yaşayanlar da hafızalarında taşıyanlar da vefat etmiş durumda olduğu için geri dönüşsüz bir şekilde unutulmuş durumda her şey. Bu hatıraların bana kadar intikal etmemiş olması sebebiyle nasıl bir hazineden mahrum kaldığımı ise şair Emel Özkan'ın üçüncü kitabı Deliorman'dan Çıktım Yola'yı okuyunca fark ettim. Emel Özkan'ın Balkan muhaciri ailesinin 99 yıllık hikayesini kayıt altına alan kitap, bu ülkenin başına gelen en büyük ama sessizliğe mahkum edilen Balkan faciasının önüne katıp sürüklediği bir ailenin hafızasını okura iletiyor. 1880 yılında başlıyor Deliorman'dan Çıktım Yola ve 1979 yılına dek ulaşıyor. Bir ailenin en uzun yüzyılı olarak tanımlayabiliriz bu kitabı. Ailenin doğup büyüdüğü diyarı terk etmek zorunda kalmaları, Bilecik Pazarcık'ta yeni bir hayat kurmaları ve bu esnada kuşaktan kuşağa aktarılan nice anı, kitabın temel eksenini oluşturuyor. Sadece bir ailenin hikayesi değil Deliorman'dan Çıktım Yola. Bir zamanın, bir muhitin de hikayesi aynı zamanda. Pazarcık'ın Düğünleri, Kasabada Geçim Yolları, Kasabanın Kahvehaneleri, Kasabanın Camileri, Pazarcık'ın Meşhur Simaları gibi daha başlığından nasıl bir halk hazinesinin eşiğinde olduğumuzu bildiren bölümlerle ilerliyor kitap. Hıdrellez kutlamaları, yağmur duası, harman, kış hazırlıkları, bayramlar, aşure hazırlıkları gibi emsallerine Ahmet Rasim'in, Refik Halit'in metinlerinde İstanbul'un geçmişi için rastlayabileceğimiz pek çok önemli unsur Emel Özkan'ın akıcı anlatımıyla da bu kez Anadolu'da bir muhacir ailesinin hafızası üzerinden kitaplaşıyor. Hele hele bir cumhuriyet balosu bölümü var ki, emin olun o kısacık bölümün bende uyandırdığı çağrışımlar ve yorumlar rahatlıkla sekiz-on sayfalık bir metne tekabül edebilir. Kitabın bir başka önemli yanı ise sadece yaşantının değil dil ve edebiyatın da kaydedilmiş olması. Pek çok deyim, atasözü, mani, ağıt, türkü yaşandığı bağlam içinde aktarıldığı için birer kelime grubu olarak değil nefes alıp veren bir hayat bütünü içinde okura ulaşıyor. Bu da kitabın kıymetini bir kat daha artırıyor elbette. Kitapta yer alanfotoğraflar da anlatılanları tamamlayan önemli bir unsur. Mesela pek çok metinde okuduğum talika adlı binek arabasının fotoğrafını ilk kez bu kitapta gördüm. Muhtemelen benim dedem de doğup büyüdüğü yerden böyle bir araba ile göçtü. Fotoğrafı görmüş olmam onun ve ailesinin yaşadıklarını düşünmeme sebep oldu. Emel Özkan'ın Deliorman'dan Çıktım Yola'sı türünün iyi bir örneği. Umarım bu tarz sözlü tarih çalışmaları, anılar, monografiler, biyografiler çoğalır da hafızamızın nisyan ile malul olması bir nebze şifa bulur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-efsaneyi-yeniden-kesfetmek", "text": "Kolektif hafızanın derinliklerinden çıkıp gelen bir isim: Marcel Schwob. Onun bir edebiyatçı olarak hikayesi 38 yıllık kısacık yaşamı boyunca, tanınan, hayran olunan bir yazar olmak ve ölümünden kısa bir süre sonra da unutulmak olmuş. Unutulmanın pek çok sebebi olabilir elbette ama Schwob'unki ölümünden sonra yaşanan yıllara hitap edememesi, yazdıklarının toplumsal eğilimlerin dışında kalması sonucuymuş. Tıpkı bulutlu bir gecede zaman zaman ortaya çıkıp kaybolan ayışığı gibi. Ancak yaratıcılığın parlak ışığını taşıyan eserler gün gelir yeniden dile ve gönüllere düşerler. Bundandır ki Marcel Schwob'un adı küçük çaplı bir efsane gibi dillerde dolaşıyor şimdilerde. Üstelik Üç Romanla en nihayetinde Türkçede... Üç Roman, 20. yüzyılın başyapıtları kabul edilen Altın Maskeli Kral, Monelle'nin Kitabı ve Düşsel Yaşamların biraraya gelmesiyle ortaya çıkmış bir kitap. Altın Maskeli Kralı, Yunan tragedyalarından esinlenerek kaleme almış Marcel Schwob. Yazarın bilinçdışının dile gelmiş misali, simgelerle örülü bir dille yazılmış bu etkileyici hikaye iktidar, benlik bilinci ve acıma üzerine kuruludur. Kuşaklar boyu altın bir maskeyle yüzlerini gizleyen kralların ülkesinde krala hizmet edenlerin de maskeleri vardır. Sarayda maskesiz yaşamak yasaktır. İşte bu ülkenin kralı, yüzü kimseler tarafından görünmeyen bu adam, hayatı boyunca hiç kimsenin yüzünü de görmeyendir aynı zamanda. Ta ki bir gün yaşlı bir dilenci maskesiz bir şekilde kralın huzuruna çıkmak isteyene dek... Yaşlı dilenci krala soytarılarının ağladığını, rahiplerinin güldüğünü ve kadınlarının çirkinliğini söyleyince kral maskesiz bir yüz görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Ancak bu arzusu onun sonunu hazırlayacaktır. Zira maskenin ardında saklanan yüzü, soyunun kuşaklar boyu gizlediği bir hastalığı barındırmaktadır. Üstelik, maskeyle örtülen hastalık yine maske yoluyla kuşaktan kuşağa taşınmaktadır. Kendi yüzüyle ve kaderiyle yüzleşen krala tahtını bırakıp ölümüne gitmekten başka yapacak bir şey kalmaz... Ölüm ki, altın maskeli kralı tüm maskelerinden arındıracak olandır... Altın Maskeli Kral, parçalanmış benlik bilincine dair yazılmış, toplumsal yaşayışın insan ruhuna dayattığı tüm kabullere karşı gelişin etkileyici bir eğretilemesi. Monelle'in Kitabı, Üç Roman'ın en sarsıcı, en derinlikli, en vahşi hikayesi kuşkusuz. Bir fahişe, bir kraliçe, bir büyücü kısacası insanın içindeki dişil benliğin her türlü yüzünün temsilcisidir Monelle. Ne zaman ortaya çıkacağını da, ne vakit kaybolup gideceğini de bilemez anlatıcı. Hem onun peşindedir hem delicesine kaçmaktadır ondan. Monelle, hiç büyümek istemeyen sapkın bir çocukluk anlayışıdır çünkü bir anlamda. Ona çocuk fahişelerin hikayelerini anlatır, hikayelerin özünde ise yine kendisi vardır; gerçeğine asla varılamayan mitolojik, kaotik bir olmayan kahraman... Çünkü beni anlamak zordur, hiç anlamayanların dışında ve beni yakalamak zordur, artık bir şey yakalayamayanların dışında ve beni tanımak zordur, hiç anısı olmayanların dışında. Aslında ben seninim, ama sen artık benim değilsin. Dinle... Marcel Schwob'un dili Monelle'in Kitabında, bu olmayan kahraman aracılığıyla daha da zenginleşir, büyülü bir hal alır: Monelle kara bir tohum gibidir ve küçük bir kuşa dönüşmeyi bekler, gözleri içinde düşüncelerin bitkilerin gölgesi gibi hareket ettiği sular kadar berraktır ve gülüşü kristal bir bardağın giderek sönen titreşimini andıran küçük kahkahalardır. Hiç ağlamamak gerektiğini söyler, çünkü insanlar çalışarak yaşadıkları sürece gözlere ihtiyaç varır... Kitabın sonlarına doğru Monelle'in yüzleşmekten köşe bucak kaçtığımız ve aynı zamanda yaşam boyunca tutkuyla aradığımız benliğimizdeki parçalanma olduğunu iyiden iyiye anlarız. Ancak ne kadar kaçsak da, tıpkı anlatıcı gibi, kendimizi onu okumaktan alıkoyamayız. Düşsel Yaşamlar ise yazarın hastalığı sırasında kütüphanelerde yaptığı yoğun çalışmaların bir ürünüdür. Biyografi türüne bambaşka bir açıdan yaklaşır Schwob. Ona göre biyografi yazarının sanatı, yaptığı seçmede yatar. Doğruya ulaşmak için kafa yorması gerekmez; gerekli olan, insan özelliklerinin oluşturduğu kaostan bir kişilik yaratmaktır. Leibniz, Tanrı dünyayı yaratmak için, olabilecek olanın içinden en iyisini seçti, der. Yaşamöyküsü yazarı da daha önemsiz bir tanrısal güç olarak, olası insanlar arasından, benzersiz olanı seçmeyi bilir. Schwob da tam olarak böyle yapıyor; yaşamöyküsünü kaleme aldığı kişilerin taşıdıkları özelliklerinin kaosundan bambaşka bir kişilik yaratıyor. Yaşamöyküsü yazılan kişilere bir ihanet mi bu yaptığı? Elbette hayır, çünkü yazıya geçen her hikayenin sadece ve sadece kendi kurgusal gerçekliğiyle değerlendirilebileceğini pekala biliyor. Ve böylelikle biyografi türünün sınırlarını olabildiğince zorluyor. Okurlarını türün en uzak, en tekinsiz yamaçlarına cesaretle çekiyor. Marcel Schwob, usta çevirmenlerimizden Aykut Derman'ın Türkçeye kazandırdığı Üç Roman ile Türk okurları tarafından da keşfedilmeyi bekliyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-elvedanin-mezesi-gibi", "text": "Diyelim ki hakikat bir dişidir, diye başlar Nietzcsche İyinin ve Kötünün Ötesineye. Lazzaro ise dört adet dişi arasında karar vermeye çalışırken iyiliği ve kötülüğü kurcalamaktadır zaten. Etrafında son derece fantastik gibi duran bu birbirinden güzel dört dişinin alamet-i farikası bu olsa gerektir; hakikati işaret etmek... Hanımlar fantastik gibi durmaktadırlar zira olayın geçtiği, hatta olayın bizzat kendisi olan uzak dağ kasabası Bellamonte'de, o soğuk kasım günlerinde yaşları 18 ile 22 arasında değişen ve çoğu modellik yapan kızlar bulmak kolay değildir. Hatta hepsinin dikkatini aynı anda çekmek de ancak fantastik kahramanlara özgü bir şeydir. Lazzaro herhangi bir fantastik kahramandan geri kalacak biri değildir zaten. Bir vakitler yaz tatillerini geçirdiği Bellamonte'ye on yıl aradan sonra kendini aramak için gelmiş, gizemli, küstah, tekinsiz bir kahraman... İtalyan kara edebiyatının önde gelen isimlerinden Andrea G. Pinketts, dilimize çevrilen romanı Lazzaro, Dışarı Çıkda kahramanının karanlığını Bellamonte'nin karanlık atmosferiyle tamamlar. Kahramanın hayatı değişmek üzeredir, neden ve nasıl, tam bilemeyiz. Ama Bellamonte onun deyişiyle bu değişimin öncesinde, bir elvedanın mezesi gibidir. Ancak Lazzaro'nun olağanüstü küstahlığı, kendine güveni, bir yerde, kendi adına işleri sarpa sardıracaktır ister istemez. Öyle ki, Bellamonte'de işlenen çocuk cinayetlerinin baş zanlısı haline bile gelecektir. Söz konusu zannın altından kalkmak pek sorun değildir Lazzaro için, o başından beri iyinin ve kötünün ötesine dikmiştir gözünü, zira kötülük iyi biri olduğunuz hissi verir... Ancak cinayetleri aydınlatmak için yeni tanıştığı Monica'nın pazarladığı zayıflama yosunlarıyla zengin olmuş obez yengesi ve zengin yenge tarafından adeta satın alınmış eski genetikbilimci amcası ve onların aşçı ile bir şoförden ibaret, tuhaf çalışanlarından mürekkep ailesinin gizemini çözmek zorundadır. Zorunluluk Lazzaro için hiçbir şey demektir aslında, o hikayenin her kelimesine sinen sezgilerinin ve benliğinin peşindedir. Bellamonte'nin grappaları üst üste içildiklerinde ne kadar yorucuysa, buz gibi havası o kadar zihin açıcıdır ne de olsa. İşin içindeki illüzyonist cüce ile saf otel görevlisi dev, hikayenin grotesk havasını hiç şüphesiz daha da pekiştirir. Lazzaro, Dışarı Çık, romanın pek çok yerinde yazarın Proust'a yaptığı göndermelerin haricinde de, Proustvari bir roman. Andrea G. Pinketts, kahramanının ağzından, o hayali dağ kasabasının karanlık ve soğuk atmosferini; içinde yaşayanlar, içinden geçen yolcu otobüsleri, turistik tesisleri, ziyaretçileri... ile son derece incelikli, şaşırtıcı ayrıntılarla bezeli bir şekilde, ustalıkla veriyor. Kahramanın kendine ve çevresine karşı hastalığa varan çözümlemeleri ise romanın ana izleğini perdelemek bir yana hikayeyi okuruna açmayı başarıyor. Ve böylelikle de Lazzaro, Dışarı Çık için şahane bir romandır dememe gerek bırakmıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-kenarda-dururken-auster-ve-coetzee", "text": "Senin duyduğun dehşet ve benim duyduğum dehşet, dünyanın gidişatı karşısında yaşlanan iki centilmenin paylaştığı dehşet duygusu. İnsan, benim zamanımda diye söze başlayınca çocukların sessiz bir umutsuzluk içinde kaş göz yaptıkları Huysuz İhtiyar'a dönüşmek gibi gülünç bir yazgıdan kendini nasıl kurtarır? Dünya binmiş bir saplı sepete, gidiyor cehenneme. derdi babam, onun babası da öyle dermiş, bu böylece ta Adem'e kadar uzar gider. Eğer dünya bunca yıldır gerçekten cehenneme doğru gitseydi, bugüne kadar varmış olması gerekmez miydi? Çevreme baktığım zaman, hiç de cehenneme benzer bir manzara görmüyorum. Bu koskocaman dünyanın nasıl olup da saplı sepet kadar küçük bir şeye sığacağını hep merak etmişimdir. Kafamı daha da karıştıran, saplı sepetin ne olduğunu bilmiyor olmam. Aslında bütün sepetler saplı değil midir, saplı öneki burada fazla değil mi? Belki de, Dünya binmiş bir sepete, gidiyor cehenneme. dememiz gerek, ama bu kulağa daha da kötü geliyor, öyle değil mi? Biz dünyanın cehenneme gidişini izlerken, dünya neyin içine sığmalı? Bir lokomotife mi? Bir otomobile mi? Karton bir zarfa mı ya da belki görülemeyecek kadar ufak bir şeye. Bir tek atoma mı? Doğrusu, mızmızlanmak, huysuzlanmak eğlenceli olabilir; hızla yaşlanan centilmenler, insanlık komedyasının görmüş geçirmiş gözlemcileri, her şeyi görmüş ve artık hiçbir şeye şaşırmayan kır saçlı bilgeler olarak, mızmızlanmanın ve azarlamanın, yaşadığımız dünyadaki iki yüzlülüklere, haksızlıklara ve aptallıklara karşı saldırıya geçmenin görevimiz olduğunu düşünüyorum. Bırak gençler biz konuşurken kaş göz etsin. Bırak onlar kadar genç olmayanlar bize kulak asmasın. Issız çöllere haykıran aşağılanmış peygamberler gibi gözümüzü kırpmadan devam etmeliyiz çünkü kaybedilecek bir savaş verdiğimizi biliyoruz demek, savaşı bırakalım demek değildir. Dünya edebiyatında siyasi duruşlarıyla da önplana Auster ve Coetzee'nin gündeminde, bugünlerinde elbette siyaset de son derece önemli bir yer tutuyor. Kendini yersiz yurtsuz, anadilsiz hisseden Coetzee de, varlığını New York'a hapseden Auster de sistemi yeri geldi mi kıyasıya eleştirebiliyorlar. Sözgelimi, geçtiğimiz yıl duyarlığıyla Türk siyasetinin de gündemine oturan Auster, Netanyahu için Aptal ve kötü.\" diyebiliyor rahatlıkla. Peki ya yazı, bu iki önemli yazarın bütün hayatlarını kaplayan romanları? Mektuplaşmalar boyunca Paul Auster bir roman bitiriyor, Coetzee'nin Utanç'ı sinemaya uyarlanıyor ve Coetzee, Beckett'le ilgili çalışmalarını derinleştiriyor. Daha ne olsun! Roman, kurgu ve hayal gücüne dair de çokça konuşuyorlar. Günümüz insanlarının hayal kurmaktan giderek uzaklaşmasından, yazarların yazdıkları hemen her şeyde otobiyografik öğeler olduğuna inanmaya eğilimleri olduğundan yakınıyorlar. Anlaşılamamaktan, kenara atılmış olmaktan dert yanıyorlar. Ve nihayetinde yazarlık kahramanlık değil insanlıktır, dedirtiyorlar. Kitap bana Oylum Hanım'ın belirttiğinin tam tersine samimiyetten çok uzak geldi. Zaten ileride basılmak üzere plnalı yazılmış mektublardan pek bir samimiyet ummuyordum. İki yazarın arasındaki bağ kopuk. Kitap yanımda değil o yüzden somut bir örnek veremiyorum ancak örneğin biri spordan bahsediyor diğeri cevap mektubunda bambaşka bir şeyden. O kadar yapmacık, o kadar zorlama mektuplar. Kültürlerini bilmesem belki onların diyalog biçimi bu diyceğim ya da bir lise öğrencisinin tercümesi ama bunlarda değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-sey-mi-soyledim-kelime-mi-gurledi", "text": "Belki de tamamı adında gizli, belki de daha okumadan bütün sırrını Öyle miymiş? diye sorarak veriyor. Öyle miymiş, denince bir başkasının anlatıp söyleyip kabul ettiği bir şeyi, ondan duyduklarınla, duyduğun kadarıyla kabullenme, anlaşılıyor. Diğer yandan bu söyleyişte bir inanmazlık, bir istihza da yok mu? Var. Şüphesiz var. İşte Şule Gürbüz'ün son kitabı, dört anlatı metni, bu kelime kalıbına sığıyor, girip içine oturuyor. Bir kitap, bütün bir yazı bir kalıba, bir cümleye, bir soruya sığabilir mi peki? Aynı anda hem evet hem de hayır tabii ki. Eğer Türkçeyi Şule Gürbüz kadar ustalıkla kullanıyorsanız evet, eğer Şule Gürbüz kadar delicesine bir düşünce üzerinde dolanıp duruyorsanız, hayır! Bana sorsalar, anlatı değil, dört koldan yazılmış bir masal derdim Öyle miymiş? için. Üstelik masalın hem iyi hem de kötü yanıyla, o çift taraflı, üç, beş, sayısız yüzüyle... Masal derdim, çünkü insanı ve dünyayı arıyor; masal derdim, çünkü insanı ve dünyayı ararken bir insan ve dünya kurup anlatıyor. Kendi içinden olağanüstü, kendi içinden kutsal, kendi içinden dokunulmazlıklar çıkarıyor. Varsın çıkarsın, çünkü dünyanın ve insanın da, masalın ve dilin de tadı başka türlü çıkmıyor! Bu kitabında Gürbüz'ün dilinde kuşlar uçuşuyor, ağaçlar hışırdıyor, şifalı otların baygın kokuları geziniyor etrafta, mandalinanın mayhoş tadı, elmanın ekşisi kalıyor ağızda. Öyle miymiş?'in en etkileyici metni Hayır Demeden İtiraz, bir çocukluk ve büyüme öyküsü gibi okunabilir. Daha doğrusu dünyayı anlama çabası ile ölüm arzusu arasında, ölümden yana ağır basan bir tavır hikayesi. Başlı başına bir novella bile olabilirmiş aslında. Büyümeye çalışan elle tutulur, capcanlı bir karakterin, varlık ve hiçlikte birleşen şiirsel hikayesiyle, bugünden ve dünden, toplumdan ve aileden, gelenekten ve kültürden kopmayan bir yalnızlığı anlatıyor Hayır Demeden İtiraz. Kitabın her ne kadar anlatı olarak geçse de şiire ve hikayeye yakın duran hali bu bölüm için de geçerli. Dili, ritmi, anlatım biçimi, biraz klişe olacak ama, gerçekten büyülüyor. Son olarak bir eleştiriyle ya da sevgili Şule Gürbüz'e bir iç döküşle bitirmek isterim. Gürbüz, dünyevi düşüncesini, insana ve dünyaya dair felsefi bakışını bir an bile unutmadan yazan bir yazar. Öyküde öyle, romanda öyle, haliyle türü gereği anlatıda da öyle... Ancak dili öylesine mükemmel, öylesine mest edici ki, içimdeki bencil okur keşke diyor, keşke bir an için hepsini unutsa, o vakit kim bilir neler olacak!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-ucuruma-bakar-gibi-bergera-bakmak", "text": "Bento'nun Eskiz Defteri, Berger'in eskiz defteri... Bento dediğimiz Spinoza'nın adı. Spinoza öldükten sonra mektupları, yazıları, notları kurtarılmış ya, resim yapmayı çok sevdiği bilinen filozofun eskiz defteri tarihin karanlık sularına gömülmüş. İşte John Berger, o eskiz defterini tarihin karanlık sularından çıkarıp kendi elinin marifeti ve zihninin ışığıyla yeniden yaratmış. Spinoza, nasıl görürdü, nasıl bakardı, nasıl çizerdi, nasıl düşünürdü? Ve bütün bunlar bende nasıl yeniden tezahür edebilirdi? İşte bu düşünce John Berger'ın temel izleği olmuş ve filozofun müthiş eseri Ethika'dan pasajlar eşliğiyle yepyeni bir eskiz defterine dönüşmüş. Berger'ın bir eli ve bir gözü hep toprakta, doğada. Mürdüm eriklerinden zambaklara, manolyalardan ölü porsuklara, bir demet maydanozdan Filistinli bir zeytin ağacına uzanıyor. Diğer eli ve gözü ise sanat, edebiyat ve felsefenin içinde... Spinoza eşliğinde, Çehov'dan Dostoyevski'ye, türlü dönemlerin ressamlarından dünya üzerinde tanıdığı pek çok muhalif zihne uzanıyor. Onları dil ve resim aracılığıyla birbirine bağlıyor ya da yeri geldi mi tel tel çözüyor. Ya hayran olduğu yazarlardan biri olan Platonov'u çizmeye, kavramaya çalışma şekli? Platonov'un bir portre hikayesini çıkarmaktadır Berger. Platonov'un işçiliği, çocukluğu, babalığı, kişisel özgeçmişi ve bütün bunlardan ayrıştırılmaması gereken yazarlığı, yazıp çizdikleri ve bu yazılıp çizilenler içinde Berger'ın aklında kalanlar... Nasıl çizilir Platonov, nasıl bir portre olmalıdır onunkisi? Berger, düşünür, nüfuz eder, bir Platonov olarak belki de kendini yeniden var eder. Ortaklaşa bir hayat arzusu ile mesafe önsezisi arasında salınır. Onun için bir insanın portresini yapmak bir buluşma özlemi olduğu kadar aynı zamanda bir vedadır. Dönüşümlü olarak sonsuza dek. İşte Spinoza'nın kendisi de buralarda ortaya çıkar hep. Böyle bir takiptir Berger'ın filozofa uyguladığı, dönüşümlü olarak sonsuza dek... \"Bir uçuruma uzun süre bakarsanız uçurumun da size baktığını anlarsınız,\" diyen Nietzsche'yi hatırlamamak elde değildir. Bento'nun Eskiz Defteri, içinde yer alan Berger çizimleri, Beril Eyüboğlu'nun çevirisi ve baskısıyla da son zamanlarda elime geçen en şahane kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bir-zamanlar-prinkipo-vardi", "text": "Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, yukarıda sözünü ettiğim çok sesli, çok dilli, çok kültürlü o kalabalık içinde, ben zaten çok güzel günler yaşadığımı düşünürken, dedelerim ve büyükannelerim çok daha güzel olan eski günleri dillerinden düşürmezlerdi hiç. Birileri gitmişti ve ada onların gidişinden sonra, bir vakitler yanan görkemli bir ateşin soğumakta olan küllerinden ibaretti... Düşünürdüm, bu küllerin içinde yaşamak bile böylesine keyifliyken kim bilir o gidişten önce Büyükada'da yaşamak ne kadar güzeldi diye. Hatta düşünemezdim bile... Gidenler adanın Rum halkıydı elbette, sebep ise 6-7 Eylül olayları ya da Kıbrıs savaşı bahane, birilerinin ta o zamanlardan beri inşa etmeye çalıştığı beyaz-sünni-tam anlamıyla ataerkil ve milliyetçi Türk imgesine ulaşma çabasıydı. Bu imge inşasının tamamlanması daha ne kadar sürer bilmem, ama inşa süreci başlamadan önceki o güzelim, o canım günleri unutmazsak eğer toplumsal olarak bir şansımızın olacağı da aşikar. İşte Orhan Türker, kendini bu hatırlatmaya kelimenin tam anlamıyla adamış bir yazar. Prinkipo'dan Büyükada'ya-Bir Prens Adasının Hikayesinde benim aile büyüklerimin anlatmaktan usanmasalar da git gide soluklaşan anılarını canlandırırken, o eski günlerin neden o kadar güzel olduğunu, neden o kadar özlendiğini de bu şekilde açıklamış oluyor. Çalışmasına, Büyükada'nın İstanbul hatta tüm Türkiye içinde Türkleşmeye en çok direnen, en kozmopolit yer olduğuna dikkat çekerek başlıyor Türker. Bunun sebebini ise Adalı Rumlar'ın; adaya yaz mevsimi ve tatil günleri haricinde gelmeyi tercih etmeyen Türkler, Ermeniler ve Museviler'den farklı olarak; yaz-kış burada yaşamalarında, dolayısıyla adanın hem ticaretini hem sınırlı miktarda olan üretimini ellerinde tutmalarında buluyor. Ondandır ki, diğer yerlerin aksine 6-7 Eylül olaylarının, Kıbrıs Savaşı'nın Büyükada'yı o kadar da sarsmaması. Ama talihin ve tarihin önüne geçilemiyor tabii nihayetinde. Prinkipo Rumları'nın kökeninden nüfus yapısına, mesleklerinden sahip oldukları telefon hatlarının ve Rum Yetimhanesi'ndeki kayıtların dökümüne, savaş öncesi ve sonrası ada ekonomisinden panayırlara, bayramların nasıl kutlandığına ve Ada'nın önemli yapılarına, tarihi binalarına uzanıyoruz Türker'le birlikte. Kimileri bu kitabı belki de Rum kültürünün bu topraklardaki istisnai direnişinin öyküsü olarak okuyacaklar. Ancak benim tavsiyem çalışmanın, çoğul bir kültür yapısının toplumun her kesimini nasıl mutlu, evet tam anlamıyla mutlu edebileceğinin, çoksesliliğin dirençliliğinin, sağlamlığının bir öyküsü olarak okunması olacaktır. Hal böyleyken, yapılan yeni baskısıyla bir kere daha okuruna ulaşma fırsatı bulan Prinkipo'dan Büyükada'ya- Bir Prens Adasının Hikayesi haftanın en şahane kitabı. Bu sıcak yaz günlerinde şöyle deniz kenarındaki bol esintili bir ada gazinosunda okunursa eğer daha da şahane olabilir tabii."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/birakin-ejder-bir-kez-daha-zamanin-ruzgarlarina-binsin", "text": "Zaman çarkı döner ve çağlar geçer... Olmuş olan, olacak olan ve olmakta olan gölgeyle mücadelesine hep devam eder. Çünkü bu ışığın ve gölgenin, zaman çarkının dünyasıdır... Yani gelmiş geçmiş en uzun, en görkemli epik-fantastik serilerden birinin dünyası... Zaman Çarkı'nın yaratıcısı Robert Jordan 1977'de açmıştı bize bu dünyanın kapılarını ve 2007'de aramızdan ayrılana dek yazmıştı. Bu ayrılışın en kötü taraflarından birisi yazarın seriyi tamamlayamadan gitmesiydi... Ancak iyi haber kısa süre içinde gelmiş, Jordan eşine büyük hikayeyi tamamlayacak notları bırakmıştı. Brandon Sanderson, Jordan'ın notlarından yola çıkarak serinin sonunu tamamlamaya başladı: Fırtına Toplanıyor ve şimdi Türkçeleşen Geceyarısı Kuleleri ile. Peki Zaman Çarkı, Geceyarısı Kuleleri ile gerçekten sonlanıyor mu? Bu tartışmayı ileriye bırakıyorum. Brandon Sanderson'un toparladığı son iki cilt Fırtına Toplanıyor ile Geceyarısı Kuleleri, her ne kadar Jordan'ın edebi betimlemelerinden, dokunaklı karakter çözümlemelerinden yoksun olsa da, temelde dizinin takipçilerini hayal kırıklığına uğratmayacak düzeyde. Sanderson Fırtına Toplanıyorda, gücün eril tarafını temizleyerek tüm geçmiş yaşamlarıyla birlikte kendi varlığını kabullenen Rand'a ve gücün dişil tarafını siyasi olarak toparlamaya çalışarak en yüksek makama ulaşmaya çalışan Egwene'ne odaklanıyordu. Ve son derece etkileyici, şık bir sonla nihayetlendiriyordu hikayesini. Dizinin son kitabı olduğu söylenen Geceyarısı Kulelerinde ise son savaşın başlamasına bir adım kala hemen tüm kahramanlarımızın önce kendileri sonra da gölgeyle mücadelelerine tanık oluyoruz. Perrin Aybara, son savaş gelmeden artık içindeki kurtla barışmak ve onun öğreteceklerini öğrenmek zorunda. Ancak bütün bunları önüne çıkan o engeli aşmadan yapması imkansız. Söz konusu engel ise Terkedilmişlerden biri olan Greandal'ın ta kendisi... Perrin hem içindeki kurda yenilmemek, yani delirmemek zorunda hem gizemli Katil'ini bulup mümkünse öldürmek hem de peşine takılan binlerce askeri ve mülteciyi son savaşa götürmek. Gelelim sona... Pek çok kahramanımız son savaş için Rand'ın istediği meydanda toplanmış olsalar da son savaş henüz gerçekleşmedi. Elayne karnında yeniden doğan ejderin ikizleri, Nynaeve kocasına kavuşamadığı halde oradalar. Aviendha, bilgelik yolunu tamamlasa da henüz savaş meydanına ulaşmış değil. Üstelik Rand, Karanlık Varlık'ın zindanını açıp büyük düşmanıyla yüzleşmedi. Sanırım bu hikayenin bitmesi için daha önümüzde tıpkı Geceyarısı Kuleleri gibi şahane bir bin sayfa daha olmalı. Oylum Hanım \"birinci ciltten itibaren\" diyerek, çevirinin zayıflığı konusunda sadece son iki cildi değil, serinin tamamını kastetmiş, görünüşe göre. Bu da, Robert Jordan'ın yazdığı on bir cildi kapsayan bir eleştiri demek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/biz-hepimiz-sucluyuz", "text": "Her şey, Kaptan J. van Toch'un Sumatra yakınlarındaki Tana Masa adasına Hollanda gemisi Kandong Bandoeng ile yaptığı ticaret seferi ile başlar. İnci aramak için bakir ve el değmemiş bir bölge arayan Kaptan'a bu nitelikte tek bölge olan Şeytan Körfezi'ne asla uğramaması telkin edilir, zira orada tapa-tapa'lar yani Deniz cinleri vardır. Kaptanımız elbette Deniz cinlerinden korkacak insan değildir. Deniz cinlerinden ölesiye korkan yerlilerden kendisine eşlik edecek kimseyi bulamayınca emrinde çalışan iki Sri Lankalı inci avcısı ile körfeze gitmeye karar verir. İstiridye için dalıp Tapa-tapa'ları görerek dehşete kapılan Sri Lanka'lılar da pes edince Kaptanımız macerasına tek başına devam eder. Denizde yaşayan bir amfibik türü olan bu Semenderlerle dostluk kurar, onlara bıçak kullanarak istiridye kabuklarını açmayı öğretir; alet kullanmalarından cesaret bularak onlara dil öğretmeye kalkışır ve başarır da. Ama Dünya tarihini değiştirecek olay Kaptan'ın Semender projesi için yatırımcı arayışı sürecinde zengin Çek yahudisi G. H. Bondy'i ziyareti ile gerçekleşir. Bondy'nin kapıcısı Bay Povondra patronunu görmek isteyen bu nev-i şahsına münhasır adamı içeri almasaydı belki de olanların hiçbirisi olmayacaktı. Arap dilinin şaheseri Kahire Üçlemesi'nden sonra bu yazın güzel sürprizlerinden birisi de bilim kurgunun doruklarından 20. yüzyılın en büyük Çek yazarlarından Karel Capek'in (1890-1938) ilk kez Türkçe'ye çevrilen şaheseri \"Semenderlerle Savaş\" oldu. Bilim kurgu meraklıları Capek'i ilk kez \"robot\" sözcüğünü kullanan yazar olarak anımsayacaklardır. Gerçi kendisi sözcüğü bulanın kardeşi Josef Capek olduğunu belirtir.. Çevirmen Sabri Gürses'in kitaba yazdığı \"Hepimiz Semenderiz\" başlıklı girişte belirttiği gibi \"Güncelliğini şaşkınlık verici bir şekilde yitirmemiş, tersine artırmış durumda: nanorobotların, siberuzay ya da ikinci, üçüncü nesil İnternet'in söz konusu olduğu bir dünyada, Matrix dünyasında bu roman bir kehanet kitabı gibi.\" Capek'in kapitalist şirketler dünyasının diline ve halet-i ruhiyesine hakimiyeti hayranlık verici. Swift'ci satir-yergi geleneğinin taşıyıcısı ve Avrupa bilim kurgu edebiyatının kurucularından olarak nitelenen Capek, sinema dünyasından, magazine, basına, batının bilim fetişine, uluslararası ilişkilere ve daha bir dizi konuya değinmedik konu bırakmıyor. Bu distopya'yı bir kısa dünya tarihi ve kültür çözümlemesi olarak da okumak mümkün. Beni asıl etkileyen iki yer ise Normandiya ve Louisiana oldu. Tesadüfün bu kadarı mı olur? Capek Semenderlerinin ayaklanması için seçtiği bölge on yıl sonra müttefiklerin ikinci savaşta karaya çıkacakları Normandiya! Öte yandan Louisiana depremi ile New Orleans'ı sular altında bırakıyor!. Evet daha fazla ayrıntı ile kitabı okumamış olanların keyfini kaçırmayalım ve biraz da Capek cephesine bakalım. Dünya tarihinin ideolojik ve politik olarak belki de en civcivli döneminde yaşayan Capek'in de önünde zamanının tüm sanatçıları gibi bir ideolojik tercih problemi vardı. Everest yayınları kitaba Andrey Platonov'un eleştirisini ve Capek'in 1924 tarihli \"Neden Bir Komünist Değilim?\" başlıklı meşhur makalesini de ekleyerek pek hayırlı bir iş yapmışlar. Capek'in yoksulluk analizi ve geleneksel marksist sol söylemlerin yoksulluk ile kurdukları ilişkiye yönelik basit ama etkili tespitleri oldukça sarsıcı. Capek'in \"... eğer kalbim yoksulların yanındaysa, ne diye bir komünist değilim? Çünkü ben yoksulların yanındayım.\" deyişi çok ironik değil mi?. \"Bu ezici, gayriinsani yoksulluk hiçbir partinin armasında yer alamaz; içinde insanın kendini asacağı tek bir çivi ya da üzerine yatacağı tek bir paçavra bile bulunmayan bu korkunç gecekondulara, komünizm özenli bir mesafeden seslenerek ulaşmaya çalışıyor: toplumsal düzen suçlanıyor; iki yıl, yirmi yıl içinde Devrim bayrağı dalgalanacak ve sonra - Ne! İki yıl mı, yirmi yıl mı? Böyle rahat rahat insanın kışın iki ya da üç ayını, hatta iki hafta, hatta iki gününü geçrimesi gerektiğini nasıl söyleyebiliyorsunuz? Buraya yardım edemeyen ya da etmek istemeyen burjuvazi bana yabancı; ama yardım etmek yerine, Devrim bayrağı sallayan komünizm de öyle. Komünizmin son sözü yönetmek, kurtarmak değil; devasa sloganı iktidar, yardım değil. Komünizme göre, yoksulluk, açlık, işsizlik bir katlanılmaz acı ve utanç değil, öfke ve dirençle beslenen karanlık güçlerin hoş bir kaynağı. 'Suçlu olan toplumsal düzen.' Hayır, biz hepimiz suçluyuz, insani yoksulluğun karşısında ister elimiz cebimizde duralım, ister elimizde Devrim bayrağı ile duralım.\" . Avrupalıların Çekoslavakya'yı Hitler'e karşı korumayı reddetmesinin ardından Capek, ülkesinden ayrılmayı reddeder. Oysa Nazilerin listesinde \"2. numaralı halk düşmanı\" olarak yer almaktadır. Nazilerin Bohemya'ya girişinin hemen ertesinde zaturreden ölür. Yazar ve ressam olan kardeşi Josef Capek'i ise ölüm Bergen-Belsen toplama kampında beklemektedir.. Her şey, Kaptan J. van Toch'un Sumatra yakınlarındaki Tana Masa adasına Hollanda gemisi Kandong Bandoeng ile yaptığı ticaret seferi ile başlar. İnci aramak için bakir ve el değmemiş bir bölge arayan Kaptan'a bu nitelikte tek bölge olan Şeytan Körfezi'ne asla uğramaması telkin edilir, zira orada tapa-tapa'lar yani Deniz cinleri vardır. Kaptanımız elbette Deniz cinlerinden korkacak insan değildir. Deniz cinlerinden ölesiye korkan yerlilerden kendisine eşlik edecek kimseyi bulamayınca emrinde çalışan iki Sri Lankalı inci avcısı ile körfeze gitmeye karar verir. İstiridye için dalıp Tapa-tapa'ları görerek dehşete kapılan Sri Lanka'lılar da pes edince Kaptanımız macerasına tek başına devam eder. Denizde yaşayan bir amfibik türü olan bu Semenderlerle dostluk kurar, onlara bıçak kullanarak istiridye kabuklarını açmayı öğretir; alet kullanmalarından cesaret bularak onlara dil öğretmeye kalkışır ve başarır da. Ama Dünya tarihini değiştirecek olay Kaptan'ın Semender projesi için yatırımcı arayışı sürecinde zengin Çek yahudisi G. H. Bondy'i ziyareti ile gerçekleşir. Bondy'nin kapıcısı Bay Povondra patronunu görmek isteyen bu nev-i şahsına münhasır adamı içeri almasaydı belki de olanların hiçbirisi olmayacaktı. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/biz-zaten-oluyuz", "text": "Bu haftanın en şahane kitabı kallavi bir polisiye, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir kara roman, yani Tokyo Sene Sıfır. Yazarı, yirmili yaşlarında bir süre İstanbul'da da yaşamış olan ve son yirmi yılını Japonya'da geçiren, bu sırada da ardı ardına romanları yayımlanan David Peace. Elimizdeki, yazarın Tokyo Üçlemesinin ilk kitabı. Dünyanın yaşadığı en büyük en travmatik savaş sonrası parçalanmış bir bilinçle, benliğine, ruhuna, içinde yaşadığı topluma bakmaya çalışan, beklenen yüzleşmeden kaçacak delik arayan insanın saf dramına dokunmayı başaran, polisiye türünün derinliğinin altını çizen, hikayede biçemin önemini vurgulayan son derece sert bir romanla karşı karşıyayız. Doğrusunu söylemek gerekirse, Tokyo Sene Sıfırı okumak, ezberlediğimiz orta karar okuma biçimlerinin ötesine geçmeyi gerektiriyor, hadi adını koyalım, yürek istiyor. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında, Tokyo'dayız. Yıkıntıların arasında, açlıkla, salgın hastalıklarla, yolsuzluklarla cebelleşen; çetelere, galiplerin keyfine kalmış bir şehirde... Kahramanımız, savaştan dönenlerin ardı ardına intihar ettiği, kayıpların sayısının bilinmediği, hırsızlığın, yolsuzluğun kol gezdiği, insan hayatının ve ruhunun tahribatının hesabının yapılamadığı bir ortamda, işlenen cinayetleri çözmeye çalışan bir dedektif. Yani akıntıya kürek çekenin ta kendisi. Zira şehirdeki herkes katil ve herkes aynı zamanda kurban aslında. Dedektif Minami, on sekiz yaşlarında ırzına geçilerek öldürülmüş bir genç kadının katilini arıyor, tek bir cinayet değil söz konusu olan çünkü aynı şekilde öldürülmüş genç kadınların cesetleri ardı ardına bulunuyor. Irzına geçilip öldürülen, şehrin, ülkenin, toplumun ta kendisiyken, tek bir katil aramak gülünç. Ancak Minami'nin işi bu, dışından özürler dileyerek, içinden herkese söverek, çıkarları uğruna yolunu kesmeye çalışan meslektaşlarıyla baş ederek, kimsenin göründüğü kişi olmadığını bilerek katili bulmak zorunda... Kendi sesini duymaması, bilinçakışını durdurması ise mümkün değil; bitlendiği için kaşınmasını durdurması, yeniden yapılanmaya çalışan şehirden yükselen çıldırtıcı inşaat seslerini ve açlığını bastırması da öyle... Çünkü, Japonya'da yolsuzluklardan, yozlaşmadan, travmadan mürekkep yeni bir düzen kuruluyor. Çünkü, Japonya aynı anda moderniteyle yüzleşmeye başlıyor. Şehrin her yerine girip çıkabiliyor Minami, birbirine karışmış yeraltını ve yerüstünü avucunun içi gibi biliyor. Çetelerle de işbirliği halinde, ahlaki çöküntü onu da yakalamış, bir kutu uyku ilacı için her şeyi yapmaya, elindeki her şeyi satmaya hazır. Karşısında kanıtladığı her cinayeti kabul eden ancak diğerlerini kesinlikle reddeden bir katil var. Çözülme bir türlü gelmiyor, belki de çözülme Minami'nin de sonu olacak, bunu bilmiyor. Karşımızda tek satırlık paragraflarla, tek kelimelik cümlelerle, sürekli yinelenen kelimelerle örülü bir metin var. Sarı bitler görüyorum, gri bitler görüyorum, beyaz bitler görüyorum... Elimdeki ustura artık köreldi... Ölüm her yerde, ölüm her yerde... Siyah bitler. Siyah bitler. Siyah bitler... Ölüm bizi takip eder, ölümü takip ettiğimiz gibi... Yuki uyanık. Gözleri açık... Ama biz zaten ölüyüz. Minami, güçlü bir kahraman olarak gözlerimizin önünde kendi bilinçakışında boğuluyor, dil bir süre sonra deliliğin diline dönüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bosluktan-sonra-hayat", "text": "Espas, bir matbaacılık terimi. Gazetecilik, yayıncılık dilinde boşluk, ara... Selma Sancı'nın romanında ise hayatın ta kendisi... Meditasyon yaparken nefes aldıktan ve nefes verdikten sonraki o bir anlık nefessiz boşluğa dalmaya çalışırsınız hep. Daha doğrusu o anlık boşluğu hissetmeye başlarsınız. Boşluk ve nefessizlik hali bilincin kendisi, varoluşun özü olur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bradbury-nin-yanik-hafizalar-sarayinda", "text": "Geleceğe gitmek, geleceği görmek içimizden bazıları için hiç de o kadar imkansız değildir ki... Bugüne şöyle bir bakmak yeter onlar için, bugünün kendi ruhuna verdiği acıyı, umutsuzluğu ve tüm umutları şöyle bir yoklamak... Bir şeyi kırk kez söylerseniz olmaz belki ama kırk kere, yüz kere, bin kere hissederseniz, olmuştur zaten. Ya Mars'ın cadılarına ne demeli. Dünyadaki savaşı kaybeden büyük korku edebiyatı ustaları, cadıları, iblisleri, kaynayan kazanlarıyla pılı pırtıyı toplayıp Mars'a yerleşmiştir. Ancak bilim ve teknoloji çağında, ışık içinde hızla ilerleyen insanlık, Mars'ta da onları gelip bulur yakar. Eserlerinin son kopyası büyük bir törenle Mars'ta yakılan edebiyatçılar, son savaşlarını veremeden trajikomik bir şekilde Mars'ın tozlarına karışırlar. Tek bir öykü gibi anlattığım dikkatinizi çekmiştir Yakma Zevki'nde yer alan öyküleri. Benim kişisel tercihim değil aslında bu. Bradbury'nin neredeyse tüm öykülerinin izleği aynı. Çerçevesi her anlamda çizilmiş tek bir gelecek içinde gezen çeşitli kahramanların hikayesini anlatıyor hep yazar. İşi kitap yakmak olan bir itfaiyeci de, dünya üzerindeki son yaşayan ölü olarak ayaklanan adam da, sokakta yürüyüş yapmak gibi sıra dışı bir şey yapan ve hazin bir sona uğrayan genç kız da, dünyadan kaçıp Mars'a yerleşmek zorunda kalan büyük edebiyatçılar da hep aynı gelecek içinde, hep aynı gelecek düşüncesiyle savaşıyorlar. Yozlaşmış, cahil, sansürcü, teknolojiyle dışı pırıltı, içi kararmış berbat bir gelecek içinde zayıf bir çabayla var olmaya çalışıyorlar. Bradbury müthiş bir yazar, bir gün eğer kitaplar dünya üzerinde yasaklanmaya başlarsa eğer, insanlığın işe peri masallarından, fantastik eserlerden, korku öykülerinden başlayacağını çok iyi biliyor. Belli ki bilimkurgu edebiyatının içindeki bir yazar olarak ötekileşmenin nasıl bir şey olduğunu iliklerine dek hissediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bu-polisiye-niye-sahane", "text": "İçinde polisin olduğu bir roman türünü niye bu kadar çok seviyorum ki, diye düşündüm kendi kendime. Henüz Katilin Şahidi'nin sayfalarını çevirmeye başlamamıştım. Bu kadar erkeksi, eril bilinci, havalı akıl yürütmeleri, üstün gözlem yeteneğini vurgulayan, onu ululayan, hani nasıl desem dünyayı ve insanları külyutmazlar ve ahmaklar olarak ikiye bölen üstten bakışçı anlatım biçimine sahip bir türü, niye bu kadar seviyordum? İyisini bulduğumu düşündüğümde hemen sevinip köşelere köşelere çekilme telaşına düşüyordum? Heyecan mı dedim, sürükleyicilik, merak? Yok, değil. Dedektif, polis, işinin ehli hayranlığı, hiç değil. Etrafta biri kazayla cinayete kurban gitse, kim öldürmüş ki diye içim içimi bile yemez, sakinlikte ve meraksızlıkta kendimi bile çıldırtırım... O zaman bu polisiye hevesi niye? Uzatmayayım, ölüm diye fısıldadım içimden; yaşam/ölüm/yeniden doğum. İşin sırrı buradaydı. Her peşine düşülen cinayet hikayesinde, ölümü hissetme, her çözülmüş cinayet hikayesinde ise yeniden doğumun sevinci vardı, yaşamı kutsuyordu sanki dedektiflik hikayeleri, ölümün mutlak gibi görünen galibiyetinden rol çalıyordu. Pozları, havaları da belki bundandı; yaşamı kutsayan bir ritüelistik hal illa ki oluyor ve beni de içine alıyordu. İçimde yaşamla beraber durmaksızın çalışan ölüm saatine bu hikayelerle kulak veriyor, kendimi kaptırıyordum ben de. Tabii bütün bunlar her dedektiflik hikayesi için geçerli değil, dememe bilmem gerek var mı? Ondandır ki hem bir sevinç hem de kendimce derin bir sorgulama içindeyim. Birazdan bir Algan Sezgintüredi romanı okuyacağım ve alacağım büyük keyfin muhasebesini içinden geçtiğimiz zaman itibariyle yapmalıyım! Biliyorum ki Sezgintüredi ve onun Katilin... diye başlayan dedektiflik romanları serisinin içinden yaşam taşıyor hep. Kendini durmaksızın sorgulayan, didikleyen, hal ve gidişten sorunlu ve sorumlu, bilinç dediğimiz o akıp giden suyun içine kendini bırakmaya fazlasıyla meyilli, insan olma meselesini satirik bir dille, kahkahalar içinde vermeyi başaran, bir tür yaşam ve yazın sevinci bu. O zaman buyurunuz serinin son halkası Katilin Şahidi'ne. Kocaman bir apartman, yılbaşı gecesi hazırlığında; ışıklı, hareketli ve hikayemize konu olduğuna göre içinde muhakkak bir cinayet var... Kahramanımız Vedat Kurdel, kendisinden daha kıvrak zekalı dostu, iş ortağı Tefo'nun ve karısı Ayla'nın ketenperesine kurban gitmiş, sekreteri Nilgün'ü yılbaşı gecesi kutlaması için evinden almaya gelmiş. Çöp çatılmış, farkında; elinde fırından yeni çıkmış hindi tepsisi, yanında Nilgün, içinden söylenene söylene merdivenlerden iniyor. Ve dann... Dan dan dan... 3 artı 1, dört el silah sesi ile sarsılıyor apartman. Yeni yıl hazırlığındaki bina sakinleri için kapalı devre bir papaz kaçtı oyunu başlıyor böylece. Apartmanın en eski sakinlerinden müflis işadamı İhsan Bey, dört kurşunla bu dünyadan göçe zorlanmış. Ama niye, kim, nasıl? Cinayet aleti ortada. Fakat katilin kaçtığına dair herhangi bir emare yok. Öyleyse katil, hala apartmanda. Occam'ın usturası bileniyor, illüzyon göz önünde-burnun dibinde olan biteni saklama sanatıdır, yanılsamalar üzerinde düşünmek gerek. Hindi soğuyor, ziyan oluyor lakin bu soruların cevabını bulacak elbet Vedat, Tefo ve sekreter-müstakbel sevgili Nilgün. İhsan Bey'in kapı komşusu, çocukluktan arkadaşı, eski iş ortağı Zeki Bey, en kuvvetli katil zanlısı. İyi ama cinayet anında kapıcı Mehmet, Vedat ve Nilgün'le beraber merdivenlerde olmasına ne demeli? O zaman müteahhid yüzünden yumruk yumruğa kavgaya tutuştuğu Altan Bey'i zorlamalı. Derken bir şantaj meselesi patlayıveriyor ve apartmanda işler iyice sarpa sarıyor. Bilenler bilir, Vedat'ın düşünce akışına dil yetişmez olur, her şeyi aynı anda homojen bir karışım halinde didikleyen bilince, dili yetiştirir neredeyse Algan Sezgintüredi. Dile ve Türkçenin akışına sürükler okurunu. Katilin Şahidi'nde de bu huyundan vazgeçmiyor. Aynı anda kendini, geldiği ketenpereyi, Nilgün'le olası ilişki biçimlerini, İhsan Bey'in cinayetini, onun Zeki Bey'le muhtemel husumetini, olmuş olanları, olabilecek olanları didikleyip duruyor. Gözünün önüne konmuş incecik tülden perdeyi aralamaya çalışıyor. Ve hiç tanımadığımız birinin ölüsü üzerinden onun yok olan yaşamı ışığında katili buluyor. Çünkü yaşamın değeri, yine ve her şeye rağmen zayıf ruhlarımızı hep bu dünyaya bağlıyor, yaşam ölüme karşı, sonsuz ve coşkulu bir direniş haline geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/bu-sirri-bilemezsin-demedim-mi", "text": "İslamda Sır ve Gizli Cemiyetlerde, daha çok Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gizli cemiyetlerin tarihine, bunların algılanış biçimine, nasıl yorumlandığına ve dönüştürüldüğüne odaklanmış Zarcone. Masonik örgütlenme biçiminin 18. yy'dan itibaren Osmanlı coğrafyasında bilinmeye başlandığını ve kendi kültürleriyle aşinalığından ötürü Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleşip yaygınlaşma fırsatı bulduğunun altını çizen yazar tam bu noktada Doğu ve Batı kültürünün ayrıldığı önemli bir noktayı işaret ediyor: Osmanlı ve İranlı, masonlukta insanın tekamülünü amaçlayan manevi bir yol ve siyasal sistemlerde reform yapabilecek bir fikir cemiyeti bulur. Doğu'da birleşen bul yol, Batı'da birbirinden kopmuş, ayrılmıştır. İşte bu önemli farklılık gizli cemiyet anlayışının sırtına İslam ve Doğu kültürü giysilerini geçirerek bir anlamda mükemmelleştirilmesi, düzeltilmesi ve dönüştürülmesini sağlar. Doğu'nun gizli cemiyetleri, ritüelleri, kapalılıkları, zamanlarının siyasetini, kültürünü, ekonomisini etkileme biçimleri, gizli işaretleri, sembolizmleri ve misyonları bir yana, ortak bir potada buluşurlar hep: Sır... Tıpkı carbonarolar ve masonlar gibi... İyi korunan ama her zaman da ihanete uğrayan bir sır. İşin ilginç kısmı, çeşitli edebiyat eserlerine konu olması, kültürel hayatta eleştirilerden bolca nasibini alması, hükümdarlardan devlet yöneticilerine dek pek çok yüksek meraka mazhar olmasına rağmen, söz konusu sır, araştırmacıların ilgisini çekmemiştir. Gizli cemiyetlerin İslam'daki dini ve felsefi rolü, merkezinde yer aldığı sosyolojik anlam ve çeşitli boyutları hemen hiç sorgulanmamıştır. Üstelik Zarcone'un araştırmasında kısmen doldurduğu bu alan, gizli cemiyetlerin yapısal özelliklerinin, temel ayrılıklarının ya da aykırılıklarının da göstergesidir. Yani bir gizli cemiyet sırra erme biçimiyle, izlediği simge yoluyla kendini belli etmektedir. Dolayısıyla gizli cemiyetlerde sır konusuna ayrı bir bölüm açmış Zarcone. Sufi tarikatlarını ve özelikle de Bektaşiliği, hem bir sırlar cemiyeti hem de erginlenmeci bir cemiyet olarak tanımladığı masonluğun Doğudaki tezahürü olarak yorumlamaktadır. Bu tartışmalı yorumu özellikle Bektaşiliğin örgütlenme biçimini ve sırrı koruma tavrını tarih içinde, çeşitli örneklerle ele alarak temellendirmiş, diyebilirim. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç. \"eğer öyleyse sır nedir ?\" cümlesini görünce çok sevdiim mevlana şiirinden alıntı yapmazsam çatlarım falan ;....-peki sır nedir-tanrı tektir-.... böylece güvenli bi mesafe de kazanmış oluruz. çıkıntılığa devam edip, hurufilikten bahis var mı diye de sorabilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/buyuk-hanimefendi-den-tarihi-roman-dersi", "text": "Tanıştırayım, adı Hella S. Haasse, Hollanda edebiyatının Büyük Hanımefendisi. Ya da bazılarının dediği gibi yazarların kraliçesi. Sağlığında nice ödüller almış, iyi edebiyat yaparak da çok tanınıp iyi kazanılabileceğinin nadide örneklerinden olmuş bir yazar. Tanıştırayım diyorum, zira 1918 doğumlu, yazarlık kariyerinin en verimli yıllarını 1950'lerde geçirmiş bu önemli yazar, bu ay itibariyle ilk kez Türkçede. Üstelik ona büyük ününü kazandıran tarihsel romanlarından biri olan Günah Şehriyle. Borgia'yım ben; iki, belki de üç defa Borgia. Herkese göre soyum bir bilmece; bana göreyse bir sır... hayır, sırdan da öte, işkence. İtalya'da çeyrek yüzyıldır hiçbir isim Borgia'dan daha şeytanca gelmiyor kulağa; bunu bilmiyor olsam bile, her gün yeniden, yeniden öğrenirim. Şöyle ağız dolusu küfretmek isteyen Borgia! diyor. Şu acınası dönemi, Roma'nın yozlaşmasını, İtalya'nın çöküşünü bir kelimede özetlemek isteyen, öfkesini kusuveriyor: Borgia! Düzenbazlık, kokuşmuşluk, zina, kara büyü, cinayet, ensest: Borgia! Ağız dalaşı, nifak, şehirlerle krallıkların bitmez tükenmez kavgaları, kuzey ve güneyin aç gözlü yabancılarca istilası, nefret, tamah, yenilgi, açlık, felaket, veba ve yaklaşan kıyamet günü:Borgia! İktidarını çoktan kaybetmiş bir hanedanın, düşmüş, düşkünleşmiş çocuğu Giovanni Borgia, işte böyle başlıyor kendini anlatmaya. Avrupa değişiyor, Ortaçağını geride bırakmaya, feodal düzenin yıkımını atlatmaya çalışırken bir yandan da Rönesansını hazmetmek için uğraşıyor. İktidar el değiştirirken, düzen değişiyor, kahramanımız da feodalizmin kaleleri bir bir yıkıldıkça hanedanlık üyeliğinden birey olmaya doğru gidenlerin sancılı yoluna düşüyor. Borgia'nın tüm çabalarının ve çaresizliğinin yanı sıra babasının kim olduğunu bilmemesi, bir türlü öğrenememesi ve bu bilmediği babanın kötülüklerinin bedelini ödemesi de burada Avrupa tarihine dair derin bir ironiyi barındırıyor. Ailesi iktidardan düşünce İtalya'nın çeşitli dükalıklarından Fransa Sarayı'na oradan da Vatikan'ın himayesine savruluyor Giovanni. Ancak nereye gitse tekinsiz, nereye gitse güvenilmez, mesafeli ve netameli... Kendini hiçbir yere ait hissedemiyor, kendini hiçbir yerde evinde hissedemiyor. Bilmediği geçmişi, bilemeyeceği geleceğini de karanlıklara buluyor. Artık bir nişan, bir paye, bir mevki elde edemeyeceği, iktidara yaklaşamayacağı çok açık, ancak sıradan bir insan olarak varlık bulması da neredeyse imkansız. O, her anlamda araftaki insan. Günah Şehri, kimlik krizi üzerine yazılmış, bireysel bir varoluş öyküsü bu anlamda. Ancak yanlış anlaşılmasın Hella S. Haasse, anlattığı tarihi dönemi bu varoluş öyküsünün bir dekoru olarak kullanmamış. Onun yaptığı ve biz okurlarını da fazlasıyla büyüleyen şey, kahramanının varoluşuna, onun bütün sıkıntılarına, çelişkilerine nüfuz eden şeyin bizzat içinde yaşadığı dönem olduğunu bilmesi, metnini bunun üzerine kurması. Haasse'nin diğer bir etkileyici özelliği inanılmaz zenginlikte ayrıntılara girerek, okurunu bunaltmadan aktardığı dönemin gündelik hayatına bizi davet etmesi. Günah Şehri, bir nevi tarihi roman dersi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/buyuk-tufani-beklerken-gilgamis-i-okumak", "text": "Gılgamış, tarihin insana göre yeniden yazılmış hali, belki de tarihin ta kendisi... Gılgamış, kültürün, insan olmanın hikayesi; yani durmaksızın ölümsüzlüğü aramanın ve her defasında ölüme yenik düşmenin... İnsanlığın ilk yazılı metni olan Gılgamış Destanı, kaderimizi ve aynı anda tüm tarihimizi içeren bir büyük anlatı. Onu anlamak demek hem kişisel tarihimizi hem de içinde bulunduğumuz dünyanın uygarlık serüvenini anlamak, derinden kavramak demek. Çünkü, asırlar önce kil tabletlere çivi yazısıyla kaydedilmiş bu metinler, insan ırkının avcı-toplayıcı hayattan tarım toplumuna geçişinin sancılı, karmaşık öyküsünü içeriyorlar. Arkeolog Dr. İsmail Gezgin de işte bu önemli noktadan hareketle Gılgamış Destanı'nı masaya yatırıyor, metinleri çok boyutlu biçimde, farklı disiplinlerden yararlanarak ele alıyor. Hal böyle olunca da karşımıza, bizleri son zamanlarda üzerinde çokça durduğumuz, kafa yorduğumuz evrensel şifreleri çözmeye çok yaklaştıran etkileyici, dikkate değer bir çalışma çıkıyor. Kolektif bilinçdışı C. G. Jung'un arketip dediği imajlardan oluşur. Bu imajlar insanlara atalarından aktarılır. İçine doğduğu dünyanın genel imajı, insanın içinde doğduğu anda vardır. Bu alana geçildiğinde, evrenin merkezinde bulunan ana kaynaktaki bilginin saf haline ulaşılır. Olmuş olan ve olacak olan önceden sezilebilir, bilinebilir. Sümerce'de her şeyi bilen/gören adam anlamına gelen Gılgamış'ın öyküsü de insanlığın kolektif bilinçdışının yarattığı, tüm zamanları aynı anda içeren bir tür insani evrensel gerçekliğe işaret eder. Bilinçdışı, nasıl ki rüyalarımızda bireysel hayatlarımızda müdahale ediyorsa, toplumsal ihtiyaçlarda da mitos ve masal olarak karşımıza çıkar. Gılgamış'ın bize verdiği cevap işte tam da bu ihtiyaçla ilgilidir. Hikaye aslında çok bildik. Uruk kentinin üçte biri insan üçte ikisi tanrı olan kralı Gılgamış, ormanın, vahşi hayatın içinden gelen güçlü Enkidu'yla birlikte, korkunç Humbaba'yı öldürmek ve büyük sedir ormanını ele geçirmek üzere harekete geçer. Bu etkileyici maceranın ardından Enkidu'yu kaybedecek ancak halkını büyük tufandan korumanın, yeniden bir krallık yaratmanın yolunu bulacak ve ölümsüzlüğün peşine düşecektir. Enkidu için aslında Gılgamış'ın kendi vahşi içgüdüsü, kendi doğası da denebilir. Gezgin'e göre Enkidu'nun ormandan çıkarılıp Uruk şehrine gelişi, tarih içerisindeki en önemli geçiş sürecinin sembolik anlatımıdır. Tarım toplumuna, kültürlenme dönemine geçen insanın yaşadıklarıdır Enkidu'da hikayeleşen. Ve bu hikaye aynı zamanda insanın içindeki sonsuz mutluluğu, cenneti yitirişinin de acıklı hikayesidir. Çok fazla çoğaldıkları için tarım toplumuna geçmek zorunda kalan insanlar hem birarada var olabilmek için doğadan sistemli olarak koparak türlü yasalar ve yasaklarla yaşamaya başlamışlardır hem de onları bu şekilde yaşamaya yönelten dizginlenemez cinsel güdülerini lanetleyip yasaklamışlardır. İnsanlar bu kadar çok çoğalmasaydı, cennet olarak öykündükleri o binlerce yıllık yaşama devam edebileceklerdi. Cinsellik suçu insanlığın doğadan ayrılmak zorunda kalacağı bir yazgıdır; cennetten kovulmadır. O artık doğayla barışık yaşayamaz; doğanın verdiğinden daha fazlasına ihtiyacı vardır. Annenin sütü çocuğa yetmemektedir; anneden ayrılmanın zamanı gelmiştir. Ondandır ki, günümüze uzanan semavi dinlerde cinsellik hala yasaklıdır, avcı-toplayıcılıktan tarıma, tarımdan sanayi toplumuna cinselliğin ve dolayısıyla onun sembolü olan kadının konumu bugün hala değişmemiştir. Yazı, Gılgamış'ın bize anlattığı ve bugün hala hayatlarımıza damgasını vuran bir diğer dikkat çekici öğe... İnsanlığın ilk yazılı metni olan Gılgamış Destanı gösterir ki, insanın dil yoluyla tanıştığı kültür, yazı ile kadere dönüşür. Artık sınırları yazıyla ve yasaklarla çizilmiş bir hayat başlamıştır. Bir vakitler yaşanan özgür cinsellik sonuçta kadını eve mahkum ederken erkeği de bir tarım işçisine çevirir, bu şekilde yaşayabilmek için ise kurallara, yasaklara ihtiyaç vardır; mutluluk için ödenen bedel insanlık için çok ağır olmuştur. Bugün hemen hemen her kültürün yarattığı tufan mitosundan, Nuh Tufanı dediğimiz hikayeden de ilk söz eden eserdir Gılgamış Destanı; cennetten kovuluş, yılan mitosu, ölümsüzlük arayışı, rakamlarla şifrelenmiş evren iması, sanat ve estetik düşüncesi gibi nice ilklere tarihin başladığı noktada imza atmıştır. Gılgamış destanını okudukça, bu ilk yazılı metnin, tüm tarih boyunca yazıla gelenlerin sembolik nitelikte bir özü olduğu kanısına varıyorsunuz ister istemez. Dr. İsmail Gezgin'in rehberliğinde kültürün ortaya çıkışını hikayeleştiren Sümerliler'i anlayabilmek, onların ve dolayısıyla tüm insanlığın ilk ve ortak kahramanı Gılgamış'ı okumak, hem bugünü anlamlandırmaya hem de geleceği sağlıklı bir biçimde kurgulamaya giden yolun kapısını aralamak, hazinenin kilit taşını ele geçirmek gibi... Küresel yıkımın, gerçek tufanın bir adım öncesinde durduğumuz düşünülürse eğer, hayati değerde de denilebilir!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/buyurun-masal-yillarinin-sofralarina", "text": "Masallar vahşi olur derler, çoğu zaman vahşi ve hüzünlü... Doğrudur, hayata dair öyle doğrudan, öyle sakınmasızdır ki birçoğu, yetişkinler aldıkları dersten, hissettikleri yüzleşmeden tedirgin olur da, bunu çocuklar nasıl okuyacak diye endişelenirler... Ama benim bugün söz etmek istediğim şey, edebi bir tür olarak masal değil, bize bir masal gibi gelen yaşamlar, insanlar, dönemler, hatıralar... Dolayısıyla gerçek masallardan daha da hüzünlü; şimdi bize masal gibi gelen şeylerin bir vakitler gerçekten yaşanmış olmasının hüznü... Sula Bozis'i 1996 yılında tanıdım. Tanıdım derken yanlış anlaşılmasın, o yıl yayımlanan İstanbul Lezzeti, adlı kitabını okumuş ve üzerine bir yazı yazmış olmamdan söz ediyorum. Bu işi yapanlar bilirler, üzerine bir şeyler yazmak için okuyup geçtiğimiz kitaplardan ve yazarlardan pek azıyla duygusal bir bağ kurarız. Bozis, benim kişisel olarak bu bağı kurduğum nadir yazarlardan biridir. Doğma büyüme bir Büyükadalı olarak, yeme kültürü üzerinden onun bize aktardığı İstanbullu yaşam biçimini, ada dolayısıyla, ucundan kıyısından yaşamış biri olmamın da bunda etkisi çok elbette. Çocukluğum ve ilkgençlik yıllarım Büyükadalı Rumların, Sula Bozis'in pek güzel anlattığı, o karbeyaz örtülü sofralarında sonsuz çeşitli ve nefis yemekler yiyerek geçmişti zira. Rum kültürü hafızamda yemek ve kahkahayla, yaşamın içine işlemiş sonsuz bir hoşgörü ve neşe olarak işlenmişti. İşte bu yüzden yazarın Türkçede yayımlanan son çalışması İstanbul Rumlarından Yemek Tarifleri-Masal Yıllarımın Mutfağı'nı sonsuz bir hüzün ve hevesle karıştırıp durdum son birkaç gündür. Bozis, hangi kültürden olursa olsun hemen herkesi baştan çıkaran nefis tarifler veriyor. Patlıcanlı sarmadan papaz yahnisine, soğan dolmasından zeytinyağlı güveç türlüsüne, balık köftesinden midye salmasına, ilikli pirinç çorbasından paskalya çöreğine, ağaçkavunu kaşık tatlısına, kestaneli pastaya uzanan muhteşem lezzetler geçidi... Ancak çalışmasının tariflere geçmeden önceki yaklaşık ilk elli sayfasında aktardıkları, tam anlamıyla kültürel bir okuma; İstanbul'un büyük bir hızla kaybolan çokkültürlü yaşamına yakılmış bir ağıt sanki. Aslında son derece sade bir şekilde yaşamını anlatıyor bizlere Bozis, ya onun anlattıkları yaşam kültürsüzleşmemizi yüzümüze yüzümüze vuruyor. Yaşam dediğimiz şeyin kendi ellerimizle, heveslerimizle yarattığımız keyifli bir oyun biçimi olduğunu hatırlatıyor bir kez daha. Bitki örtüsü yok olan bir kır misali, nasıl yoksullaşıp çoraklaştığımızı, nasıl can acıtıcı bir şekilde tektipleştiğimizi gösteriyor. Bozis'in bu şekilde anlattığı nice sofralar var. Noel sofraları, yaş günü, isim günü kutlamaları, sayfiye hayatının yazlık sofraları... vb. Bu sofralardan taşan neşeyi, ait olduğu topluma uyum gösterme yeteneğini, başarısını, doğadan el etek çekmememin getirdiği zenginliği hissetmemek mümkün değil. 1970'lerden itibaren hem fiziksel hem de kültürel olarak hayatımızdan hızla el etek çeken Rum kültürünü ve mutfağını tanımak, anımsamak, seyircisi olmaktan başka hiçbir şey yapmadığımız kültürel yoksunlaşmayı kişisel olsa da bir nebze azaltıyor sanki. Bozis'in masal yıllarının mutfağında da, sofrasında da herkes için şahane bir yer var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/cadi-niye-carpar", "text": "Gürpınar'ın Cadı'sının sayfalarında gezinirken, bu yazarın gün gelip fantastik bir roman yazacağını bilmek okumayı daha da tuhaflaştırıyor. Ancak onun bir yazar olarak geçirdiği değişimi, kendi karanlığıyla, içinde yaşadığı toplumun karanlığıyla yüzleşmesini izlemek ve en nihayetinde Doğu ruhunu fantastik aracılığıyla kavrayışını görmek bir okur olarak da, bir eleştirmen olarak da kuşkusuz büyük keyif veriyor. Cadı, Gürpınar külliyatının en tipik eserlerinden biri hiç şüphesiz. Sokağın dilini edebiyata taşıyan, halk için, halkı aydınlatmak için konuşan, Doğu mistisizmine ve Batı özentisine bayrak açan, batıl itikatları yeren klasik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar metni. Roman iki kadın arasında geçen uzun bir diyalogla başlar. Eşini genç yaşta kaybeden güzel dul Fikriye Hanım'a yengesi akıl vermektedir. Fikriye artık yasını bir kenara bırakmalı, ona ve çocuğuna sahip çıkacak makul bir kısmete varmalıdır. Bir kadın iki kere ölür, der yenge hanım; biri gerçek beden ölümüdür, diğeri ise otuz yaşını geçmesidir. Otuz yaşını geçen kadın cinsi cazibesini yitirmiş, bu anlamda yaşlanmış ve aslında ölmüş demektir. Öyleyse Fikriye elini çabuk tutmalı ve derhal gözünü kapatıp osuna busuna bakmadan evlenmelidir. Ne kadar ayak direrse diresin, yengesi harekete geçer ve kendince makul bir kısmetle Fikriye'yi evlilik hazırlıklarına başlatır. Ancak ortada bir tuhaflık vardır. Fikriye'nin talibi Naşit Nefi Efendi'nin ilk iki karısı ölmüş, diğer karıları da ardı ardına müstakbel damadımızdan boşanmışlardır. Bunun üzerine ayrıntılı tetkikler başlar ve cadı hikayesi ortaya çıkar. Naşit Nefi'nin ilk karısı Binnaz Hanım ölmüş ve ölür ölmez de bir cadıya dönüşmüştür. Ne Naşit Nefi'ye rahat verir ne de arka arkaya aldığı karılarına. O kadınlardan biri olan Şükriye Hanım'dan dinleriz bu garip hikayeyi. Şükriye Hanım iyi okullarda okumuş, birkaç dil bilen aydın, bilgili bir kadındır, babası da yine onun gibi bilime ve mantığa inanan aydın bir adamdır. İşte o yüzden baba-kız dedikodulara kulak asmamışlar, Naşit Nefi'yle nikahı onaylamışlardır. Gelgelelim cadı, yeni evlilerin hayatını gerçekten zindan eder. Ölmüş bile olsa kocasını kıskanmakta, üstüne gül koklanmasını istememektedir. Cadı var mıdır, yok mudur, belli değildir ama Şükriye ile Naşit Nefi'nin hayatları kesinkes mahvolmuştur, işte bu apaçık gerçektir. İş yatakları, derken odaları ayırmaya, hatta can korkusuna varır... Tekinsiz, eski bir yalı, ortadan kaybolan mücevherler, yarı bunak kötü bir kaynana, olur olmaz ortaya çıkan mektuplar, tüyler ürpertici mezarlık sahneleri, ruh çağırmalar... Hepsi cadı muammasını daha da içinden çıkılamaz hale getirir. Kadınlar adına, kadın oldukları için sizden özür dilerim efendim! Yazar hikayenin sonuna kadar, bu tür doğaüstü olayların gerçekte olup olamayacağı üzerine okuruna kafa yordurur. Bir yandan da Batı özentisi burjuva hayatını kıyasıya eleştirir. Gündelik hayat da nasibini alır bu eleştiriden, kadın erkek ilişkileri de, siyaset de, sanat da... Cadı'nın hikayesi, romanın biçare kahramanı talihsiz Naşit Nefi Efendi'ye yıllar sonra olan biteni açıklayan komşusu Merhume Arandil Hanımın Büyük Oğlu A. Kadir Efendi'nin mektubuyla çözümlenir. Bu mektubun son satırlarında Kadir Efendi, Naşit Nefi Efendi'nin başına olmayacak işler açanların, bunu sırf kadın oldukları için yaptıklarını açıklar, onların kadınlıklarından ötürü Naşit Nefi'den özür diler! Anlarız ki işin özünde cadı demek kadın demektir ve kadınlar var oldukça aklın ve mantığın hükmü dünya üzerinde tam olarak geçmeyecektir. Kadın denen varlığın ruhu, bu noktada Doğu'yla, Doğu'nun ruhuyla özdeşleşir. Evet, Naşit Nefi de, onun yaratıcısı Hüseyin Rahmi de besbelli korkmaktadırlar. Aydınlığa adanmış hayatlarında korktukları şey karanlıktır elbette. Nurdan Gürbilek özellikle erken dönem erkek roman yazarlarımızın roman yazmakla, yaratıcılığın alanına girmekle kadınsı bir şey yaptıkları endişesini taşıdıklarını ve bu endişenin eserlerinde belirgin olarak işlendiğini söyler. Tabii kadınsı olanla, kadından gelenle savaşmak şeklinde. Hüseyin Rahmi Gürpınar'da da ve özellikle Cadı'da bu endişeyi apaçık görürüz. Kadınlar doğaüstüne inanmaya meyilli değillerdir sadece, yazar içten içe bilir ve hisseder ki kadın aslında doğaüstünün kendisidir! İşte hikayenin içinde neredeyse hiç iyi bir kadın karaktere rastlanmaması da, Kadir Efendi'nin neredeyse gülünç bir şekilde kadın oldukları için kadınlar adına özür dilemesi de tam buradan gelir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/celil-oker-yenik-ve-yalniz-oynamaya-devam-ediyor", "text": "Hava Kuvvetleri'nden müstafi, THY'den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir frequent flyer'ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, MS Flight simülator manyağı, eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal, geri döndü... Tam yedi yıl aradan sonra, Yenik ve Yalnız olarak, kinik, kalender, şahsi adalet anlayışına sahip, kendini sorgulayan anti-kahraman özelliklerinden hiçbir şey kaybetmeden... Celil Oker'in polisiye edebiyatla ilgilenen Türk okurların gönlündeki yer ayrıdır. İlk Remzi Ünal polisiyesi Çıplak Ceset'in yayımlandığı yıllarda ortada Türk polisiyesi diyebileceğimiz türden romanlar pek görünmüyordu ne de olsa. Oker, bugün Türk edebiyatında bu türe yer açmış yazarların başında gelir. Üstelik onun yarattığı karakter diğerlerinden farklı olarak, hiç şüphesiz, daha bizdendir. Şimdi, pek çok okurun merakla beklediği yeni Remzi Ünal polisiyesiyle karşı karşıyayız. En baştan söyleyeyim, Yenik ve Yalnız her şeyden önce, yazarın kitabın sonunda yer alan okura mektubunda açıkça göreceğiniz, samimi, sorgulayıcı ve olgun bir tavra, anlatıma sahip. Sözün kısası, tadına doyum olmuyor. Şimdi, buyurun hikayeye... Remzi Ünal, Yıldız Turanlı'yla evlilik arifesinde. Eşyaları bekar evinden toplanmış, yeni evine yola çıkıyor ufaktan. Evde kalan yegane nesne, telesekreterli telefon, tam kapıdan çıkıp yeni hayatına geçecekken çalıveriyor elbette. Telefondaki ses, çok tanıdık, Remzi Ünal'ın daha önceki maceralarında hayatını kurtaran bir ses... Haliyle sırt çevrilemiyor ona, Yıldız Turanlı'ya izin koparmak manasında kısa bir bakış atılıp mevzuya giriliyor. Karşıdan istenen küçük bir yardım, Remzi Ünal'ın istediği ise belki son bir iş... Bu noktada Yıldız Turanlı devreden çıkıp Remzi Ünal'ı işiyle baş başa bırakıyor. Kısa bir süre içinde anlıyoruz tabii, Turanlı'nın her anlamda devreden çıktığını, Remzi Ünal'ı sonsuza dek terk ettiğini... Gelelim işe; Ünal'ın siteden komşusu Hülya hanım küçük bir zarfın kocasının otogalerisindeki masasına geri konulması karşılığında, büyük dolgun bir zarf vaat ediyor. Remzi Ünal için, işin karşılığında alacağı dolgun zarf mühim değil, o diğer zarfın içindekilerin göründüğünden çok daha büyük sorunlara yol açabileceğinin ta en başından beri farkında. Dur bakalım ne olacak derken, zarfı yerine bıraktıktan hemen sonra Hülya hanımın kocası, otogalerinin sahibi Kemal Bey, Akmerkezin önünde bir cinayete kurban gidiyor. Bu işte Remzi Ünal'a tesadüfen yardım eden reklamcı arkadaşı, aikido terimiyle söylersek ukesi ve kahramanımız ellerinde pek az veri ile bir cinayet vakasının karşısında kalakalıyorlar. Remzi Ünal'ın göz kararıyla da olsa ilerlemekten başka yapacak bir şeyi yok. Terk edilmenin acısı, aidiyetsizlik hissi, geleceğe ve kendine inanmamanın verdiği ümitsizlikle dolaşıyor İstanbul sokaklarında. Yeni yeni palazlanmaya başlamış bir pop star, ona kol kanat geren mafya bozuntuları, metres hayatı yaşadığını öğrendiği Hülya Hanım'ın kızı ile tuhaf kızkardeşi ve ölen otogalericinin siyah-mavi saçlı şaibeli sekreteri bu maceranın içinde cirit atıyorlar. Kapılar tutuluyor, yollar kesiliyor, çelme üstüne çelme takılıyor ve aikido hareketleri havada uçuşuyor haliyle. Bütün bunlar yetmezmiş gibi kahramanımız bir de sigarayı bırakıyor hepsinin üzerine... Remzi Ünal her şeye rağmen oynamaya devam ediyor, başka türlüsünün kendi için mümkün olamayacağını keşfediyor çünkü bu hikayede. Yenik ve yalnız olsa da oynamaya devam ediyor şahane bir şekilde... Oylum hanım yazılarınızı severek takip ediyorum. Kitap seçimlerimde sıklıkla faydalanıyorum. Satırlarınızın arasına da aikido terimi sıkıştırmanız ayrıca ilgimi çekti başarılarınızın ve güzel yazılarınızın devamını diliyorum.. Yazınızın konusu olan kitabı oldukça merak ettim. İdefix ten acilen edinmeyi düşünüyorum. Saygılarımla.. Celil Oker'in çok akıcı bir dili var ve günümüz İstanbul'una yaptığı göndermelerin bu akıcılığa katkısı büyük. Betimlemeler bazen fotoğrafa bakıyorsunuz hissiyatını veriyor. Ben kitabı okurken fotoğraflı bir versiyonun basılabileceğini düşündüm. Fakat çok zorlanmış Oker bu kitabı yazarken. Kitap baskıdan gelince derin bir oh çektiğini düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/cikis-yolu", "text": "Fark etmek, yine de, her şeye rağmen umut etmeyi getiriyor yanında. Umut, tutunacak en azından birkaç dal uzatıyor. İşte onlardan biri, Vandana Shiva! Yani, yeni dünyayı düşünen, sezen, iliklerine kadar hisseden ve bütün bunları söylemekten çekinmeyen cesur bir aktivist- düşünür. Times'ın çevre kahramanı ilan ettiği, 2005 yılının Nobel Barış Ödülü sahibi bir kadın. Derin ve temiz bir nefes almak için çeviriyorum Vandana Shiva'nın İnadına Canlı'sının sayfalarını... Tohumdan suya, sudan havaya, havadan bilime, ekonomiye ve toplumsal cinsiyetlere uzanıyor Shiva. Hayatta kalmanın yollarını sayıp döküyor. Giderek çoğalan umut verici deneyimleri, oluşumları paylaşıyor. Ve dişil ilkenin itibarını yavaş yavaş da olsa geri kazanıyor. Sesi de sözü de topraktan gelir gibi derin, bereketli, meşakkatli olduğu kadar ödüllendirici, umut verici."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/cin-trenine-bir-bilet", "text": "Cin Treni, çıkar ilişkilerinin rahatlıkla pis işlerle birlikte anıldığı 90'ların ve 2000'li yılların o, iş dünyasından sanat dünyasına ve en önemlisi de politikaya tamamen sirayet etmiş komplocu, karanlık ve ümitsiz atmosferine götürüyor bizi. Bilinmeyenin bir oyuna dönüştüğü bu romanın kahramanı Muharrem, yüksek lisansını bitirip askerliğini de yaptıktan sonra İzmir'i bırakıp kendine İstanbul'da bir yaşam kurmaya karar vermiş. Üstelik İzmir'in ileri gelen ailelerinden birinin kızıyla nişanlı olduğu halde... Müstakbel kayınpederi Tahir Bey'in teklifini reddederek, İstanbul'da yaşayan gazeteci-televizyoncu arkadaşı Nahit'in aracılığıyla Mehdi Holding'de umduğundan da iyi bir pozisyonda iş bulması, Muharrem'in hayatını sonsuza kadar değiştirecektir ama... Ticari çıkarların her şeyden üstün tutulduğu bu dünyanın içinde ölümcül bir oyuna dahil olacaktır Muharrem. Önce Cemal Mehdi'nin başdöndürücü kızı Cecille ile hızla başlayan bir aşkın içine düşerek nişanlısı Ülkü'yü terk edecek, sonra da, karanlık bağlantıları sayesinde bir medya tröstünün yöneticisi olan ve haberci-tv yıldızına dönüşen arkadaşı Nahit'in de önayak olmasıyla sıkıntıdan patlayan burjuvanın yarattığı anlamsız bir cinayet oyununun oyuncularından biri haline gelecektir. Peki bu cinayet oyununun sebebi gerçekten de, paralarıyla ne yapacağını bilemeyen bir burjuva şımarıklığı mıdır, yoksa işin altında başka hesaplar mı döner? Kahramanımız roman boyunca bu sorunun cevabı peşinde koşarken, bir yandan da hem hayatta kalma mücadelesi verir hem de varlığını, etrafındaki insanları sorgular. Beni en çok etkileyen kitaplardan biri olan Moby Dick'te siz kimden yanaydınız? Kaptan Ahab'dan mı, yoksa Beyaz Balina'dan mı? Soruyu daha açık sorayım, katilden yana mıydınız, yoksa müstakbel maktulden yana mıydınız? Kafanız karışmasın, zaten öyle zor bir konu değil bu, ben 'zeki ve güçlü' olandan yanayım. Çünkü ondan gelecek her türlü 'şer' esasında içinde 'hayır' barındırır ve ilerici yanı ağır basar. Gücü ve iktidarı ele geçirip en tepede kalabilmek için kendi çarpık felsefesini yaratan, zaaflarıyla, küçük ya da büyük hesaplarıyla ayakta kalmaya çabalayan kapitalist bilincin şahane bir simgesidir Muharrem'in arkadaşı Nihat. Kendi kabalığını ve görgüsüzlüğünü estetize etmeye çalışan bu türden yazılarıyla Muharrem'in içine düştüğü cinayet oyununa da yol göstermekten geri durmaz. Peki, herkesin aslında bu kadar açık oynadığı, kimin ne olduğunun bu kadar belli olduğu bir dünyada Muharrem nerede yer alır? Kimden yana koyar tavrını, ya da şöyle soralım, onun bu sistem içinde herhangi bir seçim hakkı var mıdır? İşte bu sorunun cevabı bizi romanın heyecanlı sonuna taşıyacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/cinsellik-ve-olumu-sorgulamak", "text": "Philip Roth kitaplarını sever misiniz? 2007 yılında Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Ölen Hayvan 'ı okudunuz mu peki? 2008 İstanbul Film Festivalinde gösterilen \"Elegy\" veya Türkçe olarak \"Aşkın Peşinde\" ismi uygun görülen film Roth'un bu romanının uyarlamasıydı. Bir dönem ülkemizde yasaklanan ve sonra \"beraat\" eden Portnoy'un Feryadı başta olmak üzere, Roth'un romanlarının bir çoğu, güzel çevirilerle Türkçede mevcut bulunuyor. Milan Kundera'ya göre Roth \"Büyük bir modern erotizm tarihçisi\". Katılmamak elde değil. Portnoy'un Feryadı, bir Amerikan yahudisi ergenin muhteşem biçimde anlatılan traji komik büyüme öyküsüdür ve bizde yasaklanma nedeni de içerdiği erotizmdir. Öte yandan Roth Bir Komünistle Evlendim'de Amerikan tarihinin en gerici dönemlerinden MacCarthy dönemini konu alır; insanların yaşamlarında yarattığı tahribatı ve trajediyi en canlı biçimde sergiler. Roth'a 1998'de Pulitzer Ödülü'nü kazandıran Pastoral Amerika'da ise sahne 60'lı yıllardır, ve kuşkusuz o yılların en önemli olayı olan Vietnam Savaşı'nın etkileri. Bu son iki kitap ile birlikte bir üçleme oluşturan The Human Stain de, Ayrıntı Yayınları'nın programında yer alıyor. \"Aşkın Peşinde\"de film ile roman arasında her zaman şikayetçi olunan o derin uçurum pek yok. Elbette kahramanımız akademisyen David Kepesh'in yaşadıkları süresince gerçekleştirdiği içsel sorgulamayı filmde bulmak mümkün değil, ama genel izlek olarak romana oldukça sadık ve başarılı bir uygulamaydı denilebilir. Konumuz yaşlı adam-genç kadın ilişkisi. Bu tür ilişkilerin hemen her zaman temel sorunu tarafların toplumsal-kültürel aidiyetleri ve biçimlenişleri nedeniyle adeta apayrı dünyaların insanları olmalarından kaynaklanan kuşak farklılıkları. Hele taraflardan birisi derin kültürel dönüşümlerin aktif aktörü ise. Yaş, ilerlediği zaman değişim karşısında insanı salt bir izleyici konumunda kalmaya zorlayabilir. Bir toplumsal-kültürel değişim dalgasının ortasına 18 yaşında düşmek ile sözgelimi 45 yaşında düşmek asla aynı sonuçları üretemez. David Kepesh 60 yaşını geçmiş, kadınlara ve özellikle genç kızlara hayranlığı devam eden, bekar, bekarlığı bir sultanlık olarak yaşayabilmek için tüm imkanlarını seferber eden hedonist bir akademisyendir. Ancak ders yılı boyunca kendisine spartan bir disiplin uygulamakta kendi deyişiyle \"ebeveyn\"lik sıfatının sürdüğü süre boyunca öğrencileri ile özel bir ilişki kurmaktan özenle kaçınmaktadır. Ancak yıl sonu sınavlarının bitmesi ile birlikte şenlik zamanı ilan etmekte ve eyleme geçmektedir. O yıl kendisini en fazla etkileyen öğrencisi, ailesi Kübalı olan esmer güzeli, \"bir hukuk bürosundaki çekici bir sekreter gibi\" giyinen Consuela Castillo'dur. Consuela'yı beyaz perdede Penelope Cruz canlandırıyor, bu biraz romana uymamış, zira Roth'un betimlediği Consuela \"iriyarı bir kadın\". Malum Cruz iriyarı sayılmaz, ancak onu da filmin Katalan yönetmeni İsabel Coixet'in kontenjanı olarak düşünmeli. Kepesh hocamızın her sene tekrarladığı tuzak bu kez de işe yarar. Ancak sonrasında, geçici bir macera olarak başladığı bu ilişki, onun tüm yaşamını, toplumsal ve kültürel hayatı, cinsel devrimi sorgulayacağı ve yaşamı ile ilgili kritik kararlar almak zorunda kalacağı bir sürece ya da krize dönüşür. Tutkunun hocanın karizmasını yerle bir etmesi de cabası. Öte yandan uzun süredir cinsel partneri olan Carolyn söz konusudur. Bu süreçte en yakın arkadaşı, her şeyi paylaştığı, her aşamada buluşup durum değerlendirmesi yaptığı, kendisi gibi akademisyen olan ama evli kalmayı tercih etmiş olan George'dur. Tanımayanlar için Roth'un \"ahlaksız\" dünyasına girmek için kısa ve etkileyici bir açılış. Bir oturuşta bitirebilecek uzunluk ve akıcılıkta. Beğenirseniz ne mutlu size, zira okuyacak bir dolu harika Roth romanı sizi bekliyor olacak. Philip Roth kitaplarını sever misiniz? 2007 yılında Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Ölen Hayvan 'ı okudunuz mu peki? 2008 İstanbul Film Festivalinde gösterilen \"Elegy\" veya Türkçe olarak \"Aşkın Peşinde\" ismi uygun görülen film Roth'un bu romanının uyarlamasıydı. Bir dönem ülkemizde yasaklanan ve sonra \"beraat\" eden Portnoy'un Feryadı başta olmak üzere, Roth'un romanlarının bir çoğu, güzel çevirilerle Türkçede mevcut bulunuyor. Milan Kundera'ya göre Roth \"Büyük bir modern erotizm tarihçisi\". Katılmamak elde değil. Portnoy'un Feryadı, bir Amerikan yahudisi ergenin muhteşem biçimde anlatılan traji komik büyüme öyküsüdür ve bizde yasaklanma nedeni de içerdiği erotizmdir. Öte yandan Roth Bir Komünistle Evlendim'de Amerikan tarihinin en gerici dönemlerinden MacCarthy dönemini konu alır; insanların yaşamlarında yarattığı tahribatı ve trajediyi en canlı biçimde sergiler. Roth'a 1998'de Pulitzer Ödülü'nü kazandıran Pastoral Amerika'da ise sahne 60'lı yıllardır, ve kuşkusuz o yılların en önemli olayı olan Vietnam Savaşı'nın etkileri. Bu son iki kitap ile birlikte bir üçleme oluşturan The Human Stain de, Ayrıntı Yayınları'nın programında yer alıyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/coktan-secmeli-basyapit-sinavi", "text": "Başyapıt Budur! Adı böyle olunca ister istemez başyapıt nedir ki diyerek çevirmeye başlıyorum kitabın sayfalarını. Evet, nedir başyapıt? Kuşkusuz iddialı bir soru bu. En az cevabı kadar iddialı... Başyapıt Budur!'u hazırlayan Christopher Dell'in ve kitabın oluşumuna katkı sağlayan yetmiş sanatçı, eleştirmen ve sanat tarihçisinin bu soruya verdiği her cevap da zaten sanat içinde birbirine açılan kapılar gibi. Günümüzde filmler, kitaplar ve müzik de başyapıt olarak adlandırılıyor. Ya da yaratıcı bir kariyerin doruk noktasını ifade edebiliyor bu sözcük. Hiç kuşkusuz aldatıcı bir çekiciliği var. Tıpkı sanatın yüceliğine dair yapılan tüm atıflar gibi. Fransa'daki Chauvet Mağarası'ndaki hayvan çizimleriyle başlıyor başyapıt yolculuğumuz. Bu mağaranın içine inerken, insanın vahşi doğasına, kolektif bilinç dışına ve sanat düşüncesinin, algısının da köklerine iniyoruz. Chauvet Mağarası'nda gördüklerimiz sanatın evrimine dair kavrayışımızı kökünden değiştiriyor. Öğreniyor, görüyor ve anlıyoruz ki büyük sanatçılar tahmin ettiğimizden de daha erken zamanlardan beri işbaşındalar. Ve paleolitik mağara sanatını ünlü yapacak kadar sanatsal kavramlara bulaşmış, teknik konusunda ustalaşmış durumdalar. Chauvet Mağarası, sanatın köklerini çok ama çok derinlere götürüyor. Chauvet Mağarası'nın ardından Mısırlılar ile Asurlular'ın, Yunanlılar ve Romalılar'ın sanat dünyasına giriyoruz. Tacın, asanın ve kılıçların dünyası bu. Gücün; kralın ve dinin iktidarının dünyasında imgelerle somutlaşan bir sanat algısıyla karşılaşıyoruz. Ve Ortaçağ'ın ikonografisi, Vişnu ve Buda rahiplerinin imgelerine, Afrika ve Güney Amerika'nın kutsal figürlerine karışıyor. İslam sanatı ve Çin'in özgün sanat anlayışı ise çok ayrı bir yer tutuyor. Rönesans, Barok ustaları, Aztek ve Japon saraylarındaki sanatçıların yapıtları, Arap ve Babürlü sanat dehaları iç içe geçiyor. Başyapıt nedir sorusuna yetmiş ayrı başyapıtla verilen, yetmiş ayrı cevap. Kısacası sanata ve hayata dair yetmiş ayrı şahane bakış açısı, şahane bir kitap. Eski yılın son, yeni yılın ilk yazısı, yıl sonuna sıkışan edebiyat gündeminin biraz dışına çıksın, azcık uzağına düşsün de, sanatın esinlerle dolu alanına baksın istedim. Nihayetinde şahane kitaplarla, edebiyatla, esinler ve ümitlerle dolu bir yıl dilerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/delikleri-tikamak-icin-yalanlari-kullaniniz", "text": "İnsan ne zaman bir insanı öldürür? diye soralım ilkin ve Özübal'ın yanıtlarına geçelim: Eşcinselleri öldür, ırkçıları da öldür, iyi müslüman olamayanları öldür, arabana çarpan otobüs şoförünü, ayağına işeyen köpeğin sahibi zengin piçi, ayak parmaklarının arasını sıvazladıktan on dakika sonra sana taze fasulye pişiren üvey anneyi, bir türlü tatmin olmayan müşteriyi, perdelerini kapatırken senin evine son bir bakış sallayan komşunu, yanlış nota basan basçını öldür. Sana bozuk süt satan markete bomba at. At demişken, 6'lıyı yatıran atı da, jokeyini de öldür. Evlenme teklifi alacağın gece üzerine şampanya döken garsonu da, eğilen garsonun göğüslerine bakan müstakbel kocanı da öldür. Çok sevdiğin için John Lennon'ı öldür. Bir ölüm kalım hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamışsınızdır artık. Dört kahramanımız var bu ölüm kalım hikayesinde: Köpek itlafçısı Toprak, onun kundakçı kardeşi Oğuz, kimsesiz bir çoban köpeği ve köpeği çalan Mahir. Sade, sade olduğu kadar insanın içini yakan bir hikaye bu. Hayat başıboş köpekleri ortadan kaldırarak geçim yolu bulmuş Toprak için oynanan bir oyun sanki. Kardeşi Oğuz'a buldukları çoban köpeğinin dostluğu iyi geliyor, bu köpekle kurduğu ilişki onu ateşten uzaklaştırmaya yarıyor iç burkultan bir şekilde. Ancak ergenlikten kafası ve ruhu bulanmış toy Mahir'in erkekliğini kanıtlama çabası \"abi, kardeş, kimsesiz çoban köpeği\"nin güç bela kurdukları aksak ritmi bozuyor işte. Köpek, Mahir tarafından çalınıyor, köpek dövüşlerine sokuluyor. Ve sonrası kana bulanıyor hikayenin, kahramanların. Tesadüflerin de yeri var burada, intikamın da; öfkenin yeri olduğu kadar vicdanın da yeri var. Bütün bunlara, başından sonuna hikayeye eşlik eden on üç genç çizerin desenlerini de ekleyince haftanın en şahane kitabı oluyor İtlaf. Türk edebiyatında keşif yapmak, geleceğe kalacak yazarlardan fal tutmak isteyenlere duyurulur. Kitabı iki gün önce okudum.''Dövüş Kulübü'' tadında bir kitap. Kitabın içinde yer alan çizimlerde ayrı bir tat katmış. Bence bu bir novella değil, öykü. Yazar üzerinde biraz daha çalışıp demlenmeye bıraksaymış çok daha çarpıcı bir eser olabilirmiş. Kitabı okuduktan sonra ''Toprak'' ismini çok daha iğrelti buldum. Karakterler için isim kullanılmasaymış daha etkili olurmuş. Kitapta bir kaç adet ciddi hata var, iyi bir editörel çalışma görmediği açık. BENCE, bu ''şahene bir kitap'' değil. Evet hoş, umut veren bir eser ama kesinlikle şahane bir kitap değil. Bir şey şimdiden iğreti duruyor gibi geldi bana ; ''Köpek itlafçısı Toprak''. KarAkter için seçilen isim bana çok yapmacık geldi. Bir köpek itlafçısı ile o ismi bağdaştıramadım. Tabiki önyargılı yaklaşmayıp kitabı okuyacağım. Bu sadece benim mi dikkatimi çekti diye merak ettim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/denizden-karaya-insan-ruhunun-derinliklerine-dogru", "text": "Joseph Conrad, İngiliz dilinin en sevilen İngiliz olmayan yazarlarından. Denizin yazarı, modernizmin öncüsü... Karanlığın Yüreği, Nostromo, Lord Jim gibi Türkçeye çevrilmiş yapıtlarından tanıyoruz onu. Gerçeği, insan ruhunun derinliklerinde yatanları, bilincin yaşamı ve dünyayı algılayış biçimini sorgulayan, ele alan, ince ince işleyen bu büyük yazarın Türkçeye ilk kez çevrilen çalışması Talih de adı üstünde yaşamlarımız üzerinde etkin bir güç olan talihi, rastlantıyı irdeleyen bir roman. Talih dediğimiz şeyin şaibeli varlığını, insanın şaibesiz varlığıyla örtüştüren şeyin ruhdaki izdüşümlerini takip eden, yaşam boyu önümüzde açılan kapıların kaynağını sorgulayan bir roman... Karanlığın Yüreği'nden tanıdığımız Marlow karakterinin ağzından aktarılan bir öykü okuyoruz Talihde de. Marlow hikayeyi anlatıyor ama öykücü farklı bir kişi. Hiç tanımadığımız, huyunu suyunu, yönelimlerini pek bilmediğimiz bir anlatıcı, bir aktarıcı sadece. Bir gece tesadüfen karşılaştıkları eksantrik bir gemicinin, Powell'ın, etkisiyle önümüzde açılan hikaye Marlow'un bildikleriyle yön değiştirir, çekici hale gelir anlatıcının nezdinde ve Marlow uzun uzadıya başlar anlatmaya gördüklerini, duyduklarını. Powell'ın genç bir gemici olarak kabul edildiği ilk geminin kaptanı ve eşinin hikayesidir bu. Marlow, sayfiyede ahbaplık ettiği biraz donuk ve tuhaf, ama dönemin orta-üst sınıf İngiliz ailelerini ve ahlak anlayışını temsil eden bir aile aracılığıyla şahit olmuştur bu hikayeye. Romanın başkahramanı bu ailenin koruma altına aldığı Flora De Barral'dır. 20. yüzyılın ilk yıllarında İngiltere'de bankerlik yapan ve hızla batan bir adamın unuttuğu kızıdır Flora. Annesinin erken yaşta ölümünden sonra babası tarafından bakıcıların, hizmetçilerin eline bırakılmış, babasının tutuklanmasının ardından da tamamen unutulmuştur. Talih, Marlow'un ahbaplık ettiği bu aileyi kızın karşısına çıkarmış, onu bir şekilde sahiplenmelerine yol açmıştır. Kadınların yaradılışlarına dair ilginç görüşleri olan Mrs. Fyne, kıza özel bir ilgi gösterip onu bir yandan İngiliz ahlakına göre yetiştirirken bir yandan da kadınların toplum içindeki ezilmiş, ikinci plana itilmiş durumlarını sorgulamasını sağlar. Mrs. Fyne 20. yüzyılda uyanan kadın hareketinin erken temsilcilerinden biri olarak çıkar karşımıza. Ancak Marlow'un Mrs. Fyne'a karşı, kadın bilinçlenmesi, kadın yaradılışına dair görüşleri biraz karışıktır. Dişil bilinçle inşa edilmiş bir dünyanın çok ama çok farklı olacağını kabul etse de, kadın denen yaratığın tutarsızlıklarından muzdarip bir erkek profili çizmekten çekinmez. Kadınlar, dünyayı tek başlarına becerebildikleri kadar çekici kılmayı üstlenmiş olsalar, o zaman bu tutarsızlıklar dünyasının çok eğlenceli bir yer olacağını yeniden söyleyebilirim. Ayrıca koşul çok önemli. Çünkü dünya eğlenceli ve büyüleyici bir yer olmaktan çıkınca, tutarsızlıktan daha kışkırtıcı bir şey bulunamaz; böylece boyun eğmiş erkeklerin kapıldığı öfkeyle sert ve denetimsiz bir biçimde harekete geçme ve sözünü ettiğim dünyanın ince dokusunda kendine dirsekleriyle ite kaka, rastgele bir yol açma tehlikesi ortaya çıkar. Söz konusu dünya için öldürücüdür bu. Çünkü hiçbir şey bozulan bu ince dokudan daha umarsız ve acınacak durumda olamaz. Kendi eserlerinden tiksinti duyacak ilk kişilerse, yine kadınlar olur. Neyse ki romanın anlatıcısı bu konu da Marlow'la aynı fikirde olmadığının sık sık altını çizer. Fynelar tarafından koruma altına alınan, sahip çıkılan Flora'nın Mrs. Fyne'nın kaptanlık yapan erkek kardeşiyle kaçıp aileye ihanet etmesidir romanın esas düğüm noktası. Yaşamda tek başına kalan kadının toplum içindeki umutsuz çıkışsızlığını yaşayan Flora kolay yolu seçmiş, kendini koruyup kollayacak ilk erkekle yaşamını güvence altına almıştır. Onun bu yönelimi roman boyu sorgulanır. Özellikle kadınlara öğütler yazan Mrs. Fyne, bu durumu kabullenemeyecektir. Ancak talih, Flora de Barral'nın yüzüne mucizevi bir şekilde güler. Kendini sattığı adam, sevgi dolu, anlayışlı, Flora'nın daha önce hiç rastgelmediği bir yaşam biçimi olan farklı bir adamdır. Mutluluk denen şey her ikisinin de yüzüne uzun süre gülmeyecektir yine de. Zira, talihin kapıları insan yaşamında açıldığı hızla birbiri ardına kapanır. Talih, yazarın diğer kitaplarının aksine, denizden ziyade daha çok karada geçen bir roman; denizcilerin gözünden karada olan bitenlere, karada yaşayan insanların talihine bakan..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dickens-40-milyon-pound-u-nasil-kazandi", "text": "William Shakespeare'den sonra İngiliz edebiyatının herhalde en tanınmış yazarıdır Charles Dickens. Oliver Twist, Bir Noel Şarkısı, Büyük Umutlar ve İki Şehrin Hikayesi ile tanınır en çok. Çünkü 800 sayfadan az olan bir tek bu dört kitabıdır! Charles Dickens'ı Dünya edebiyat sahnesinin başköşesine oturtan ise ilk romanı Mister Pickwick'in Serüvenleri'dir. Türkçeye çevrilmesinin 173 yıl almasının sebebi romanın 800 sayfayı aşmasından mıdır bilemem ama, Dickens'ın yazar olmasında, sonraki hayatında bu romanın ilginç hikayesinin çok büyük etkisi olduğunu biliyorum. Aslında edebiyat tarihine damgasını vuran yapıtlarından çok daha ilginç, çok daha büyüleyici bir yaşamı vardır Dickens'ın. Yazarlıktan 40 milyon paunt gibi görülmemiş bir servet kazanmasının da bu büyüleyici hayata katkısı vardır. Şöyle ki: Yirmili yaşlarında kısa öykülerden oluşan küçük bir kitabı yayımlanır Charles Dickens'ın, göze çarpmayacak, satmayacak bir ilk kitap. Ancak, dönemin ünlü bir illüstratörü çizimlerini yapacağı yeni kitabına eşlik edecek genç ve tanınmamış bir yazar aradığında hatırlanmasına yol açacak bir ilk kitap... Yayınevinin sahipleri teklifi Dickens'a götürdüklerinde Dickens beklenmedik şartlar ileri sürer: Bir; yazacağı kitabı aylık fasiküller halinde yayımlayacaklar, iki; fasiküllerin kapağı da içi gibi ucuz hamur kağıttan olacak ve üç; Dickens hikayeyi iki yıl boyunca uzatabileceği kadar uzatacak. Her şeye tamam demişti yayınevi sahipleri ama okurlar her ay bu fasikülleri niye alsındı ki? Bu soruya da cevabı hazırdı yazarın, her ay üçüncü fasikülün sonunda hikayeyi öyle bir noktada bırakacaktı, okurlar bir sonraki ayı iple çekeceklerdi. Öyle de oldu. İlk fasiküller basılır basılmaz, İngiltere'de binlerce okur hikayesin devamını okumayı iple çekmeye başladı. Charles Dickens'ın burada bir icadı daha kendini göstermişti; yazar hikayeyi bu şekilde işlemeye ertelenmiş gerilim adını veriyordu. Böylelikle iki yıl boyunca Mister Pickwick'in Serüvenleri peynir ekmek gibi satıldı. İki yılın sonunda okurlar romanın son üç fasikülünü almaya geldiklerinde kitapçılarda romanın bütün halinde ciltli basımını gördüler, dolayısıyla son üç fasikülü almak yerine kitabın tamamını satın aldı pek çoğu. Devamında, yayımcılar çok ucuza basılmış olan ve çoğu henüz okunurken elde kalan eski fasikülleri kapı kapı dolaşıp topladılar. Topladıkları fasiküllerden de çok satan kitabın ilk basımı olarak bir koleksiyon kitabı yaptılar. Kenarları altın sırmalı, ciltli, çok pahalı bir basım. Sonuç ne oldu? Elbette ki koleksiyon basımı da kapış kapış gitti. Dickens'ın dehası bir romanı tek okura üç kez aldırmış oluyordu. Eminim bu hikayenin üzerine, Dickens'ın 40 milyon paundluk servetinin şaşılacak bir yanı kalmamıştır sizin için. Tabii, onu okumak da nasıl zengin olduğu hakkında bir fikir verebilir size, zira ticari zekasının yanında müthiş yazarlık yeteneğini es geçmek mümkün değildir. Sonsuza kadar yaşayan yaşamamış kahramanlar Gelelim romanın içeriğine, Mister Pickwick'in Serüvenleri, Pickwick Kulübü'nün kurucusu Samuel Pickwick ile üç arkadaşının İngiltere'nin çeşitli yerlerine yaptıkları sözde bilimsel gezilerini anlatır. Naif bir budala kıvamındaki kahramanımız Pickwick ve arkadaşları gezileri boyunca İngiltere'den gülünç insan manzaraları çıkarırlar karşımıza. Onların anlamsızlıkları yaşadıkları dönemi aynalar. Pikaresk bir romandır Mister Pickwick'in Serüvenleri. 16. yüzyılda ortaya çıkan bu türde, maceracı, serseri, vasıfsız bir kahraman çeşitli kişilerin buyruğuna girer, olmadık yerlerde gezer. Dickens da Pickwick aracılığıyla dönem İngilteresi'ni eleştirmiştir. Karakter bolluğu, ayrıntılar denizi içinde tam bir karnaval havası yaratır yazar ve bu karmaşanın içinden ertelenmiş gerilim formülünün de etkisiyle son derece sürükleyici bir hikaye çıkarır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/distopik-ve-orgazmik", "text": "Mary Shelley, ölümsüz eseri Frankenstein'ın bir yerinde unutulmaz bir cümle kurar: Sen yaratıcımsın, ama ben senin efendinim, itaat et! Çünkü yaratan ile yaratılan arasındaki en değişmez ve belki de en kahredici noktayı görmüştür Shelley; yaratılan, karanlık çukurunun sefaleti içindeyken, onu yaratanın mutlu olması mümkün değildir. Güç, mutsuzluk getirir, mutluluk peşinde koşan insan ruhu ise daima kendi yarattığı hayatın kölesidir... Dünya üzerinde yazılan hemen her Frankenstein hikayesinin temel dinamiğinde mutluluk arayışıyla yola çıkan bir yaratım özlemi vardır. Ve hikaye, yaratılana itaatle sonlanan bir tür felaketle nihayetlenir illa ki. İşte Chuck Palahniuk'un Türkçeye yeni çevrilen Bir Haz Markası: Beautiful You da bu türden bir Frankenstein hikayesi. Hatta tam olarak tanımlamak gerekirse, günümüzde geçen distopik ve orgazmik bir Frankenstein hikayesi! Haz... İnsan ruhunu ve bedenini peşinden koşturan bu kelimenin hala en bilinmez, en karanlık ve en gizemli bölümü ise kadın orgazmı. Palahniuk, bu bilinmezliğin içine bir adım atıyor, ve işi bir parça daha zorlaştırmaya niyetleniyor son romanında. Erkekle olan ya da erkeğin yüzünden olamayan bu dişil fiziksel etkinliğin içinden erkeği çıkarıyor ve felakete sürüklenen bir dünyayla bizi baş başa bırakıyor. Hazla yeniden doğan kadının karşısına, hazla ölen, haz yüzünden ölen kadını koyuyor; Gri'ni Elli Tonu'na rahmet okuturken, feminizmin de dişlerini bilemesine yol açıyor. Hikayemizin kahramanı Penny, taşradan New York'a okumak ve çalışmak için gelmiş, alt-orta sınıf bir Amerikan kasaba kızı. Hayatında her şey aslında tahmin edileceği gibi, bir ipin üzerinde düşmemeye çalışarak geçiyor. Doğru dürüst bir erkek arkadaşı yok, doğru dürüst para kazanamıyor, öyle ahım şahım güzel değil, avukatlık kariyeri ise baro sınavına çakılıp kalmış, kahve getirip götürmekten ve her gün biraz daha ezilmekten ibaret. Ancak bize dayatılan hemen her popüler Amerikan hikayesinde olduğu gibi hayatını değiştirecek beyaz atlı prensine kavuşması çok sürmüyor. Ülkenin ve dünyanın en zengin adamıyla tesadüfi bir çarpışma sonrası tanışan Penny, onun dikkatini çekmeyi başarıyor. Buraya kadar her şey kapitalizmin yarattığı romantik komedilerden farksız. Ama bir dakika, ya hikayenin başında okuduğumuz o tuhaf tecavüz sahnesine ne demeli? Ya da bu beyaz atlı prensin tuhaf adına: Cornelius Linus Maxwell, yani halkın değişiyle Climax-Well, yani orgazm pınarı. Penny kısa bir süre içinde dünyanın en zengin insanlarının arasına karışıyor; Max'ın sevgilisi statüsünde. Ancak sözünü ettiğimiz tuhaflıklardan biri de Max'in onunla cinsel ilişkiye girmeye yanaşmaması. Hikaye burada kilitlenmiyor ama, hikaye asıl olarak Max'in Penny'le cinsel ilişkiye girmesinden sonra başlıyor. Palahniuk sayfalar boyu son derece ayrıntılı bir şekilde kadın orgazmında odaklanıyor. Çünkü anlıyoruz ki Penny, ortalama kadınlar için piyasaya sürülecek haz oyuncakları için kullanılan bir denek! Max onun orgazmını o kadar ileri seviyelere götürüyor ki, hazdan kelimenin tam anlamıyla ölümün kıyısından dönüp duruyor. Aylarca bir kobay, bir cinsel köle gibi sadece yemek yiyerek ve orgazm olarak yaşıyor Penny. Ta ki Max'in onunla işi bitene dek. Penny postalandıktan sona piyasaya sürülen Beautiful You marka haz oyuncakları bütün ülkeye ve dünyaya hızla yayılırken distopyamız da başlamış oluyor. Dünya üzerindeki bir milyar kocayı açıkta bırakan Beautiful You ürünlerinin kullanımıyla birlikte kadınlar kamusal alandan hızla el etek çekiyorlar. Yatak odalarında, köprü altlarında, sokak aralarında kendi kendilerine orgazm olmaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen kadın nüfusu hızla düşüyor. Çünkü hazzın sonu yok, çünkü hazzın ikiz kardeşi ne yazık ki ölüm! Kadınların yokoluşunun ardından erkekler ayaklanıyorlar haliyle. Ancak Climax Well -piyasayı ele geçirmek, kadınları ele geçirmek demek olduğu için- dünyanın yeni sahibi artık. Haz oyuncakları aracılığıyla tüketim alışkanlıklarını da belirliyor. Bu anlamda Bir Haz Markası: Beatiful You'da Palahniuk'un dünyayı eleştirirken onu ve kadınları düz bir okumaya tabi tuttuğunu söylemeden geçmeyeceğim. Kadın, tüketim alışkanlıkları, piyasa egemenliği ve güç yönetimi ilişkisini doğru görüyor belki ama onun çığrının çıktığı ve distopyaya dönüştüğü anda kadınlara haksızlık ediyor kanımca; en başta da kahramanına. Burada çok temel bir erkeklik problemine dönüş yapıyor çünkü yazar, erkekle ya da kendi kendine fark etmez, kadının aldığı hazzın dünyayı felakete sürükleyeceği korkusunu taşıyor. Bundan sonra anlatacaklarım heyecanla ilerleyen hikayenin tadını kaçıracak şüphesiz. Ama hazzı hazla silmek diye bir şey varsa, Palahniuk'un kahramanı aracılığıyla yapmaya çalıştığı şeyin bu olduğunu söyleyebilirim. Palahniuk'un beden ve zihin ilişkisi üzerine şamanik bir yaklaşımı vardır. Bu hikayesinde de bizi yine, insan bedenini boşlamayan, onun isteklerini ve ihtiyaçlarını hafife almayan şamanik bir sona hazırlıyor. Ama bir yandan sağlam bir sistem eleştirisi getirirken diğer yandan seksizmin kuyusuna düşüyor yine de. Sıkı bir roman ortaya çıkarırken yine eril dilden bir parça sınıfta kalıyor. Palahniuk gibi bir yazarın dili için bu çok tartışmalı bir konu şüphesiz ama sanırım yine en çok feminist okumalara tabi tutulmaktan başını alamayacak gibi görünüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dokuzuncu-yuzyilin-firtina-bulutu", "text": "Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor. Ruskin'in 1884-1885'te Oxford Üniversitesi'nde verdiği derslerin notlarından oluşan metin, bir sanat tarihçisinin gözüyle sanayi devrimine dair gözlemleri ortaya koyuyor. İngiltere'de yaşanan Sanayi Devrimi 19. yüzyıl entelektüellerince nasıl deneyimlendi? Devrimin ne gibi çevresel sonuçları oldu? O zamanlar İngiltere gökleri nasıldı? Bu gökler, 19. yüzyıl sanatına nasıl yansıdı? gibi soruların yanıtlarını farklı mekanların gökleriyle, büyük ressamların eserleriyle, şiirle ve antikçağ metinleriyle bulmaya çalışıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/domuzlari-tekmelesek-mi-tekmelemesek-mi", "text": "Onu Dr. Who olarak tanıyoruz, eski İngiliz aktör Tom Baker, yeni yazar. Türkçeye çevrilen eseri ise Domuzları Tekmeleyen Çocuk: Kısacık, kısa olduğu kadar sıkı, sarsıcı ve eğlenceli bir roman; Tom Baker'ı dikkate almayı, onu dikkatle izlemememiz gerektiğini söyleyen bir roman... Ve tam anlamıyla grotesk, yani kaba gülünçlüklerden, tuhaf ve olmayacak şakalaşmalardan yararlanan, karşıt görüntüleri, bağdaşmaz durumları şaşırtıcı biçimde birleştiren güldürü biçimi. Kahramanımız Robert Caligari, 13'lük baş belası bir yeniyetme. Zaman ise 13 Haziran, yani tam da Robert Caligari'nin öleceği gün. Kimse ne zaman öleceğini tam olarak bilemez, ölümün yaklaştığını anlasa da kendine konduramaz. Caligari için de bu böyle, son ana kadar o da öleceğini bilmiyor, ailesinin ve çevresinin başına ustalıkla bela olan canavar nevinden bu çocuğun öleceğini ta en baştan bilen biz okurlar bile romanın sonuna kadar buna pek inanamıyoruz. Onun o pis, karanlık zekasının sönmeyeceğini, bir aralık bulup yaşama yeniden bağlanacağını zannediyoruz. Ne de olsa tecrübemizle sabit: Kötüler ölmez! Evet, Robert Caligari, kötü, hatta kötünün kötüsü. Kızkardeşinin domuz kumbarasına attığı tekmelerle başlayan ve felaketlere yol açan kötülük kariyerini tam doruğa çıkmışken terk etmesi gerçekten trajik, bizim için inanması güç. Kariyer demişken özetleyeyim: İnsanların yüzüne gülüp kibar olunduğunda arkalarından iş çevirmenin daha kolay ve zevkli olduğunun ayırtına çabucak varan Caligari, kızkardeşine iyi davranıp, ayakabılarını parlatır ama her sabah mısır gevreğine düzenli olarak tükürmekten, onu yavaş yavaş öldürmek için yemeklerine eser miktarda zehirli ot koymaktan kendini alamaz ya da mahallede herkesin sevdiği yaşlı, gözleri görmez Mr. Grice'ı karşıdan karşıya geçme bahanesiyle bir tırın altına iterek ölmesini keyifle seyretmekten ve cenazesinde üzüntüyle ağlamaktan, herkesin takdirini toplamaktan büyük zevk duyar, vs. Ama en büyük işi, kendi ölümüne de yol açacak o acayip günde, 13 Haziran'da yapacaktır kahramanımız; elinde küçük bir ok ve yayla yolun kenarından atla geçmekte olan bir kadına nişan alacak, ok ata isabet ettiği için at kontrolden çıkacak ve alt yoldan geçen bir otobüsün üzerine düşecek, otobüs şoförünün o anda ölmesi nedeniyle araç karşıdan gelen bir petrol tankeriyle çarpışacak ve... Caligari, yerel gazete ve radyoların tahminine göre üç yüzden fazla insanın ölümüne yol açan otoban yangını faciasının ardından, bir karganın dışkısına basarak kayacak ve hayata iğrenç bir şekilde gözlerini yumacaktır. Tabii, ölümüne yetişen fareler sayesinde yumacak gözleri kalırsa! Domuzları Tekmeleyen Çocuk, belki bir layığını bulma öyküsü belki de saçmalıklar silsilesine bağlı insan hayatının, yine saçmalıklar silsilesiyle rahatça son bulabileceğini ima eden can sıkıcı bir şaka. Ve en nihayetinde kötü niyetli bir çocuğun yol açtığı olaylardan ziyade bu olaylardan haber kanalları gibi yararlananların mı, işlerini yapamayan polislerin mi, felaketlere bayılan, onlardan beslenen ruhsuz toplumun mu ve hatta budalalıkları yüzünden ölenlerin mi daha kötü olduğunu biz okura kötü kötü düşündüren bir tür ima. Bu gerçekten üzücü ve korkunç bir hikaye. Katıksız bir dehşet masalı. Canavar olarak görülen bir çocuğun hikayesi. Bu konular hakkında bilgi sahibi olduğu farz edilen insanlar, yetişkinler diyorum, sonradan onun toplum düzenine aykırı olduğunu söylediler. Bu büyüklerin ne hakkında konuştuklarını tam olarak bilmedikleri zamanlarda söyledikleri türden bir şeydir. 'Toplum düzenine aykırıydı,' derler. Ama Robert Caligari akında bir şeyleri keşfettikçe kendi kararınızı verebileceksiniz. Yine de Caligari hakkında karar vermek oldukça güç, içimizdeki evrensel kötülükle ve budalalıkla yüzleşmek kadar güç. Belki de en iyisi bütün bunları boş verip hikayenin akışına kendimizi bırakmak, bir baş belasının yol açtığı felaketlere kendimizi kaptırmak, ve gidenlerin ardından kıs kıs gülmek... Karar yetişkinlerin!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/doyle-oldu-yasasin-holmes", "text": "İpek Evi, yeni bir Sherlock Holmes macerası. Evet, doğru duydunuz. Ancak yanlış anlaşılmasın, Arthur Conan Doyle'un ölümünden yıllar sonra bulunup yayımlanan bir maceradan söz etmiyorum. Conan Doyle Vakfı'nın onaylayıp destek verdiği, Anthony Horowitz tarafından yazılan, gerçekten yeni bir maceradan söz ediyorum. 2006 yılında sinemaya da uyarlanan meşhur Alex Rider serisinin yazarı Horowitz, kalemini bu defa polisiye edebiyatın gelmiş geçmiş en büyük kahramanına yeniden can vermek için kullanmış. Ve ortaya Holmes hayranlarını üzmeyecek heyecanlı bir macera çıkarmış. Başta da belirttiğim gibi Anthony Horowitz, Holmes'ün hakkını her anlamda veriyor macera boyunca ve hikayenin sonuna kadar, türün gereği okuyucunun merakını ayakta tutmayı, beslemeyi başarıyor. Sherlock Holmes'ün ağabeyi Mycroft'u da hikayenin içine katarak gayet şık bir çıkış yapıyor. İpek Evi'nin ne olabileceği sorusu ile romanın sonuna kadar kafamızı kurcalarken bir kahraman olarak Holmes'ü ve içinde yaşadığı dönemi de sorgulatıyor biz okurlarına. Peki, bütün bunlar iyi, güzel de, netice itibariyle bir Holmes macerasının kendi yaratıcısının elinden çıkması gerekmez mi, diye soranlar olacaktır elbette... Artık kendi yazarından, kendi yazarının muhayyilesinden çıkmış, başka kalemlere konu olmuş, başka dillere düşmüş kahramanların çağında yaşıyoruz. Kahramanların yeni öyküler içinde bambaşka maceraların peşinde varlık bulmaları için yaratıcılarının ölmesine bile gerek yok üstelik. Sinema, bilgisayar oyunları, internetteki sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla her an yeniden can buluyor bazıları. İpek Evi'nde okuduğumuz ise bunun edebiyata yansımış hali. Şart mıdır bilmiyorum, ama dikkat çekici, eğlenceli ve tartışmalı olduğu da kesin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dunya-agritir", "text": "Adı Dünya Ağrısı. Kasabadan hallice bir taşra şehrinde, eski güzel günlerini yitirmiş bir otelin sahibi, kahramanımız Mürşit. Otelin döküntülüğü Mürşit'in döküntülüğüyle, hayattan vazgeçmişliğiyle yaşıt. Mürşit bize neden değil, nasıl vazgeçtiğini anlatıyor. Vazgeçmenin, mutluluk, haz peşinde koşmamanın, gündelik \"sözde\" değerlere sahip çıkmamanın da, belki bir direniş biçimi olduğunu bize düşündürerek, edebiyatımızda daha önce de şahane örneklerini okuyup tattığımız, kaybedişe kendini bırakma, tutunamama izleğinin bir başka şahane örneğini önümüze koyuyor. Nasıl bir inatsa bu yaşamak, diyor Mürşit aracılığıyla Tunç. Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyusuna atar, diyor. Hafızası insanın düşmanıdır, diyor... Olmuşu konuşan, soyut olasılıklarla ilgilenmeyen, konuşmayan ve zaten anlamayan, anlamayacak olan bir taşra anlatıyor bize Tunç. Burada bir nefes alıp ister istemez Yusuf Atılgan'ı hatırlıyoruz. Aylak Adam'ı, Biliyordu; anlamazlardı... diye bitiren Atılgan'ın Aylak Adam'ı gibi Ayfer Tunç'un Mürşit'i de bu dünyada hem anlaşılamamaktan mustarip hem anlaşılmayı zaten istemiyor ve beklemiyor. Ama bize onun hikayesini anlatan Tunç'un tıpkı Atılgan gibi, bunu yazıyorsa eğer, içinde bir ümit beslediğini, içine gömdüğü bir acı beklentisi olduğunu da hissediyoruz elbette. Bu ülkede zaman geçiyor, ve bazı edebiyatçılarımız hala, ne mutlu ki bir acı bekleyişten, bir saklı ümidi beslemekten vazgeçmiyor. Ümit ister istemez isyandan geliyor elbette. Mürşit ve Madenci'yi birbirine bağlayan, onları konuşturan ve hikayeyi önümüze açan şey, suç ve kötülük. Her ikisinin de ayrı ayrı sebep olduğu kötülük, onlarda ortak bir duygudaşlık yaratıyor. Mürşit'i ve Madenci'yi bu dünyadan ayıran şey ise işledikleri suçun, kötülüğün diğerleri tarafından suç olarak, kötülük olarak algılanmaması, kabul edilmemesi. Tam bu noktada toplumun geneline yayılan duygusal körlük, hatta ahlaksızlık üzerine gidiyor Tunç. Ahlakını ve vicdanını kaybetmiş bir toplumla yüzleşiyor, ona direniyor, sözünü ona söylüyor. Söz gelimi, Mürşit'in toplumsal değerlerle gencecik yaşından itibaren uzlaşmış olan oğlu, Mürşit'in deyimiyle, daha olmadan çürümüş oğlu, ait olduğu, kendini ait hissettiği toplumla, onun değerleriyle birlikte hareket ediyor. Tek hedefi var, babasını sembolik de olsa öldürüp, yerine geçmek. Onun uzlaşmasızlığını silmek, direnişini kırmak. Romanın başından sonuna hem insan ruhunun hem de içinde yaşadığımız toplumun karanlığını tertemiz bir sayfa gibi önümüze seren Tunç, bir yandan da nefis bir, babasını öldürmek isteyen oğul alegorisi çıkarıyor. Ayfer Tunç'un başlangıcından bugüne içimizdeki eril yanı, erkek kahramanlar aracılığıyla ne kadar başarılı bir şekilde anlattığını hepimiz biliyoruz. Dünya Ağrısı'nda da bu değişmiyor. Ancak Mürşit'in karısını, Mürşit'in gözünden de olsa aktardığı bölüm o kadar kuvvetli ki, Şükran'ın gece uyurken ah, dediği yer o kadar sarsıcı ki... Bir kadın yazardan beklediğimiz kadın hikayesini romanın içinde birkaç sayfada bize verip kenara çekilebiliyor yazar. Ve gelelim hafızaya, unutmaya, unutamamaya. Mürşit'i ve genç Madenci'yi herkesten, hayattan ayıran şey unutamamak. Ne yaşanırsa yaşansın, tüm acıları ısrarla hafızasından silen, zaten dikkate almayan bir ülkenin insanları içinde pişmanlıkla, suçluluk duygusuyla, unutamamakla yaşamak, bir yaşamak olmuyor işte. Ağrı oluyor, dünya ağrısı, dünyanın ağrısı oluyor... Ve Ayfer Tunç, bir edebiyatçı olarak, 25. yılında yeniden doğuyor, tekrar kutlu olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dunya-degisiyor-bunu-en-cok-bahceler-biliyor", "text": "Sizin bir bahçeniz var mı? Şöyle bahar geldi mi bir telaşlı hazırlık içine girdiğiniz, şu köşe fidelik olsun, bu duvar boyunca sardunyalar dolsun, geçen yıl dikilen meyve ağaçları budansın, gübrelensin, çiçekler tohuma kaçmadan tazelensin derdine düştüğünüz... Belki böylesi yoktur ama emin olun herkesin bir bahçesi vardır. Salonun bir köşesinde unutulmaya yüz tutmuş bir tutam yeşillik, pencere kenarında bir iki menekşe ya da bahar geldi mi yıllık çiçeklerle dolan bir balkon belki de... Bir yerlerde bir bahçe muhakkak vardır... En kötü ihtimalle her gün önünden geçtiğiniz bir park sadece... İnsanın doğadan gönlü geçeli çok oluyor belki ama doğa insanın üzerinden elini hiç çekmiyor ne de olsa. Ama zaman değişiyor, dünya değişiyor... Belki siz farkında değilsiniz ama salonun bir köşesinde yıllardır duran o yeşillik artık eskisinden fazla su istiyor, aldığı oksijen ona yetmiyor ve yaprakları güdük kalıyor. Ya da orada yıllardır durmasının aslında tek bir sebebi var; o da bizim gibi az suya, az oksijene, bol sentetiğe bir şekilde alışıyor. Hal böyleyken özellikle çiçeğe böceğe meraklı olanların başvurdukları bitki ve bahçe kitapları soruları karşılamaz, sorunları çözemez oluyor artık. Ortada hafife alınacak bir durum yok, iklim kuşakları değişti, daha ne olsun... İşte tam da bu nedenle Dünya Isınıyor Bahçem Değişiyor adlı çalışmayı uzun zamandır elimin altından eksik etmiyorum ben de. Gülnar Onay, bu çalışmasıyla söz konusu değişim döneminde ve önümüzde uzanan kurak çağlarda doğayla iç içe olabilmenin yeni yöntemlerini anlatmış incelikle. Onay'ın çıkış noktası ise 2007 yazı. Kendi bahçesinde birebir yaşadığı o kurak yazdan sonra, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını gözlemlemiş yazar. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye ümitsizliğe düşmek yerine, yeni iklimle barışık, az suyla yetinebilen yemyeşil bir bahçe yaşatmanın, böyle bir bahçede yaşamanın yollarını araştırmış, bahçesinde deneyimlemiş. Yazarın dikkati çektiği ilk nokta yaşadığımız küresel iklim değişimi döneminde dünyanın ısınmasının doğaya ve bahçelere yansımasını gözlemlemenin önemi. Doğaya baktığımızda ne görüyoruz, kırlara, parklara ve bütün o bakımsız kaldırım kenarlarına? Isınmaya, susuzluğa ve sel olarak yağan yağmura karşı doğada kendi kendine var olmayı sürdüren binlerce bitki türü var. Bu, yabani dediğimiz bağımsız bitkiler neden bahçelerimizde, balkonlarımızda da olmasın? Artık anlamını yitirmeye başlayan estetik değerleri bir yana bırakıp doğanın kendi düzenine, hatta bir şekilde geri dönüşü olmayan değişimler yarattığımız bu düzene, boyun eğmekten başka çaremiz de yok gibi görünüyor zaten. Mutfakta kullandığımız deterjansız atık suları biriktirmek, çöplerden gübre yapmak, kurumuş otlarla toprağı kuraklığa karşı korumak, gibi faaliyetler size hala uzak ve anlamsız geliyor olabilir. Ama her şeyin bir vakti var ne de olsa, ben söyleyeyim, şimdi tam uyanma vakti. Dünya Isınıyor Bahçem Değişiyor, bu anlamda da şahane bir kitap. Onay, sorunu tespit etmekle kalmıyor, çözüm de üretiyor. Hem kuraklıkla barışma yöntemlerini hem de kuraklığa dayanıklı bitkilerin yetiştirilme şekillerini, bakımlarını anlatıyor ayrıntılı bir şekilde. Bahardan yaza geçmek üzere olduğumuz bugünlerde, bizi bekleyen kurak ve sıcak günleri serinletmenin gerçekçi bir yolunu arıyorsanız eğer, Dünya Isınıyor Bahçem Değişiyor'a bir göz atmanızı öneririm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dunyalilar-icin-dunyanin-oykusu", "text": "Adı Sahilden Bostancı... Bir ayağı ister istemez Bostancı'da olan, ömrünün büyük kısmı sahilden Bostancı dolmuşlarında geçen bir adalı olarak, dikkatimi çekmemesi mümkün değildi... Genç bir yazarın, Gül Ersoy'un ilk öykü kitabının adı, tanışmak için saklı bir tanıdıklığın izini süren okur-yazar buluşması. Tabii bu buluşmada iyiden iyiye canlanan, yeni bir altınçağa girmeye başlayan öykücülüğümüzün de etkisi yok değil. Her basılan yeni öykü kitabına ister istemez gidiyor elim. Boş döndüğü ise pek görülmüyor. Sahilden Bostancı'da da öyle oluyor. Yeni bir yazar ve yeni bir öykü evreniyle tanışmama vesile oluyor. Uzun yıllardır pek de farkında olmadan edindiğim bir alışkanlık bu, herhangi bir öykü kitabını elime aldığımda kitaba konan ilk öyküden başlamıyorum hiç. Ya öykü isimlerinden fal tutuyorum ya da kitabı evirip çevirip tesadüfen karşıma ilk çıkan öyküden başlıyorum okumaya. Gül Ersoy'un öykü kitabına da yukarıda açık ettiğim üzere \"Sahilden Bostancı\" ile başlıyorum ister istemez. \"Sahilden Bostancı\", bir aşkın, bir ilişkinin değişen, daha doğrusu yenilenen imgesi üzerine kurulu. Sayfalarda ilerledikçe görüyorum ki sadece \"Sahilden Bostancı\" değil, yazar diğer başka öykülerde de imgenin dönüştüğü o kaçak an'ın üzerine gidiyor, çoğu zaman da yakalıyor. Gül Ersoy'un öykülerinin en dikkate değer özelliği kanımca bu. Gül Ersoy, örneğine pek sık raslamadığımız biçimde, bir dünya yazarı olarak giriyor öykünün sularına. Dünyanın çeşitli yerlerinden kahramanları, dünyanın çeşitli yerlerinde geziyorlar. Başka dünyaların başka dertleri değil ama yazarın bize anlattıkları. Dünyanın neresinden olarsak olalım, dünyanın neresinde durursak duralım bugünden geçmişe ve geleceğe uzanan ortaklaşa bir insani duyarlıktan, insanlık durumundan, hal'den söz ediyor. Ersoy'un öykülerinde işsizlik, asit yağmurları, çocukları en iyi kreşe yazdırma arzusu, aşk acıları, ölüm sızıları, cümle varoluş sıkıntıları; Helsinki'nin karanlık günlerinden güney bölgelerinde sahil boyunca durup duran şezlonglara, Hindistan'ın yağmur ormanlarından Capetown'dan alınmış bir tablonun içine uzanıyor. Dünyanın her yerinden insan ruhuna değip geçiyor. Sade, süssüz bir dili var Ersoy'un. Dilinin sadeliği zaman zaman anlatısını çoraklaştırma tehlikesine düşürüyor ama. Yazar bu tehlikenin kıyısında duruyor, içine düşmüyor, diyebilirim. Bir de çoğu öykücüde gördüğüm, hemen her öyküyü birinci tekille yazıp öykünün kahramanını hep aynı kişiymiş gibi hissettirme, derdi. Birinci tekilin şüphe çekici gölgesi Gül Ersoy'un öykülerinde de bir görünüp bir kayboluyor, ama ne yine de kahramanların, imgelerin, hikaye örgüsünün önüne geçmiyor. Yaz zorlamasıyla yer değiştirme günlerine girdiğimize göre benim de bir yaz okuması önerim olsun Sahilden Bostancı. Ruhu sahillerden bıkıp dünyanın başka başka yerlerinde gezmekten korkmayanlar için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dusmus-meleklerin-dunyasinda", "text": "Bu yarı dini yarı mitolojik masal tadındaki anlatı Amerikalı yazar Danielle Trussoni'nin dikkatleri fazlasıyla üstüne çeken romanı Asi Melekler'in de çatısını oluşturuyor. Benim kişisel olarak düalizmle ilişkim karmaşıktır. Yeryüzündeki maddi ve manevi düzlemde karşımıza çakan ikiliklere zaman zaman kendimi kaptırsam da, bu ayrışmada insan benliğini oyuna getiren özellikle dini bir ayartıcık da bulur gibi olurum. Huylanırım açıkçası. Melekler mevzuunda ise evrende var olan iyiliğin, saflığın, doğruluğun naif bir temsilini görme eğilimindeyimdir genellikle. Tabii işin içine düşmüş melek, şeytan ve İbrani asıllı insan-melekler, yani Nefiller girince ve tektanrılı dinlerin medeniyetinde yaşadığımızı bir kez daha kavradığımda, ruh halim değişir ister istemez. Bu kafa karışıklığına müteakip karşıma çıkan Asi Melekler için, din, gizem, mitoloji ekseninde durumumu netleştirdi diyemem elbette. Ancak şaşırtıcı biçimde başarılı kurgusu, akıcı dili, derinlikli işlenmiş karakterleri ile artık kabak tadı vermeye başlayan gizemci tarihi gerilim romanları arasında parladığını, hatta vampirizm akımının yanında yeni bir tür yaratmaya aday olduğunu bile söyleyebilirim. Romanımızın kahramanı genç bir rahibedir.12 yaşında babası tarafından Azize Rose Manastırı'na bırakılmış, manastırın melekbilim koleksiyonuyla ünlü kütüphanesinde çalışan, genç ve sebatkar rahibe Evangeline'nin hayatı bir mektupla kökünden değişmeye başlar. Verlaine adında bir sanat tarihçisi, Percival Grigori adında zengin ve tuhaf müşterisi için yaptığı araştırmada, ünlü Rockefeller ailesinin bir üyesi olan Abigail Rockefeller'la Azize Rose Manastırı arasında bir bağlantı keşfetmiştir. Bu bağlantı İkinci Dünya Savaşı sırasında Rodop Dağları'nda yapılan inanılmaz bir keşfin de ipuçlarını taşımaktadır. Evangeline ve Verlaine, kendilerini kısa bir süre içinde meleklere ve mitolojik bir efsanevi çalgıya dair yapılmış bu keşfin yol açtığı savaşın ortasında bulurlar. Söz konusu keşifte bulunan ve büyük çabalarla saklanan lir, kimin eline geçerse dünya tarihi ona göre değişecektir çünkü. Savaş ise, melekbilimciler ile kötülük melekleri arasındadır. Evangeline, hızla içine çekildiği bu savaşın ortasında, mektup üzerine mektup açacak, geçmişine ve ailesine dair sırları birbiri ardına öğrenecek, mitolojik şifreler çözülürken son derece beklenmedik bir sona doğru koşmaya başlayacaktır. Beklenmedik bir sona dair koşan yalnız o değildir elbette, ünlü ve çok kuvvetli bir Nefil ailesinin varisi Percival Grigori'nin de hayatı bu lirin ele geçirilmesine bağlıdır. Zaman içinde insanlarla çiftleşmekten bozulan Nefil soyunun en dramatik üyelerinden biridir Grigori. Tuhaf bir hastalığa yakalanmış, o görkemli, ışıl ışıl kanatları çürüyüp dökülmüş, bedeni iflas etmeye başlamıştır. Derdinin devası ise malumumuz, o efsanevi lirdir. Dolayısıyla insanlar ve melekler arasındaki bu savaş kişisel düzlemde de bütün yıkıcılığıyla yaşanacaktır. Trussoni, bizi günümüz Amerika'sı ile 1940'ların Avrupa'sı arasında gezdirirken bir yandan da dini, fantastik bir kısa dünya tarihi yazar. Romanın kurgusu içinde son derece inandırıcı bir tarih yorumudur bu. Özellikle Nuh tufanından sonra Avrupa'yı ele geçiren düşmüş meleklerinin kurdukları ihtişamlı kötülük medeniyetine inanmamak, günümüzde yaşayan herhangi bir okur için pek de mümkün değil zaten! Tarihi gerilimden fantastik düzleme son derece rahat biçimde açılan bir roman Asi Melekler. Oturaklı bir dini ve tarihi alt yapının üzerinde yükseliyor, dinden ve dünya tarihinden beslenmeyi biliyor. Üstelik bir yanıyla da son derece ironik biçimde, bugün modern bireyler olarak içselleştirdiğimiz din ve tarih bilincimizin ne derece masalsı, ne derece metafizik olgulara dayandığını gösteriyor. Romanın diğer bir özelliği semavi dinlerin içinden çekip çıkardığı meleklik olgusu ekseninde giderken son derece taraflı olabilecek bir eğilimin içinde de yer almaması. Evet Trussoni, bir rahibeyi kahramanlaştırmış, Hristiyanlık ve Yahudiliğin beslendiği düalizmden yararlanıyor, anlatısının çerçevesi dini anlamda çok belli, ama fantastikle gerçek arasında o çok hassas çizgide yürürken ne tek tanrılı dinleri ne pagan düşünceyi ne de ateizmi zedeliyor. Çizginin üzerindeyken ne zaman ne tarafa geçeceğini iyi biliyor. Asi Melekler, kurgusu, yarattığı etkileyici atmosferi, zarifçe işlenmiş kahramanları ve sürükleyici dili bir yana bence en çok bu özellikleriyle şahane, dikkate değer bir kitap. İkincisini merakla bekliyorum çok beğendiğim bir kitap oldu. Hİç değilse yapılan reklamlara değmiş bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dusuncenin-korktugu-yerde-muzik-dusunur", "text": "Ne Orpheus ne Ulysses, Butes, sadece Butes... Müzisyen Orpheus zaten hiç dinlemek istememiştir onları, Ulysses ise kendini ancak geminin direğine bağlatarak bu sese, bu müziğe direnmiştir. Bir tek Butes vardır, yakınlarından geçtikleri adadan yükselen sese, sirenlerin şarkılarına doğru kendini cesurca bırakan, kürekleri bir yana koyup varlığını bir sonsuzluk boyunca sulara atan... Sirenlerin şarkısı, akritik yani hayvani şarkıdır; ayrışmamış, belirsiz, sürekli sestir. Dişildir, yaşamın geliştiği dünyadan gelir. Ondan kaçan tüm gemicilerin, kahramanların aksine Butes, bu sese doğru yönelir, ölüme ve yaşamın ilk ortaya çıktığı yere döner. İşte o yüzden Pascal Quignard'ın da son romanının kahramanıdır o. Quignard, ölüm, dirim, müzik, zaman, tarih, karanlık ve kişileştirme üzerine düşünürken, yanına antikçağlardan bir tek Butes'i almıştır... Orpheus'çu müzik de felsefece düşünme gibi korku duyar. Açık denizde olmak istemezler. Kaybolmaktan, dalmaktan, gruptan ayrılmaktan, ölmekten endişe ederler. Aynı şekilde psikanalizci ve çözümlenmekte olan kişi de kolları ve bacakları hareketsizleşmiş, biri koltuğunda, öteki acı veren divanında, dinlerler, konuşurlar, grubun dışına atlamazlar, dilin dışına atlamazlar. Tekneyi terk etmezler. Belki ambara inerler ama denize atlamazlar. Butes köprüye çıkar ve atlar. Düşüncenin korktuğu yerde, müzik düşünür. Pascal Quignard, dişil bilince karşı kültürleşme süreciyle verdiğimiz eril savaşın antik köklerini kazımaktadır Butes ile. Dilden önce, sese ve müziğe verir önceliği. Batı müziği bu savaşın en yoğun geçtiği alanlardan biridir yazara göre ve ne yazık ki arkaik çekirdeğe ait olan kökensel dansı feda etmiştir o. Ama yine de müzik bize varoluşun en çıplak yüzünü, bizlerin en ilksel yüzünü göstermekten, anımsatmaktan geri durmaz. İşte budur insanlığın yaşamsal çıkmazı. Yazarın denize açılmak, rüzgarda ilerlemek, bir kent kurmak, bir sahili kolonileştirmek, bir insanı yüksek bir yarın tepesinden aşağı iterek kurban etmek, arınmak, bir başka kumsaldan, bir başka acenteden, bir başka hisardan yeniden yola çıkmak olarak özetlediği Antik Yunan tarihinin hazin sonunda insanlığın en derin çıkmazı okunabilir. Ölüm, intihar dürtüsü ve delilik; kurtuluşa, mutluluğa giden yolun üzerinde dikilirler tekinsizce. Bütün bunlarla yüzleşmek yerine etraflarında dönmeyi tercih eden insanlığın trajik öyküsüdür aynı zamanda Yunan tarihi. Ve işte tam bu noktadan bakınca doğal olarak tek bir kahraman görürüz onun içinde: Butes. İntiharla, delilikle ve ölümle yüzleşmekten korkmayan, kendini kökensel itkinin kollarına, sirenlerin müziğine cesurca bırakan, delirerek ölen insan, o günler için bir koyun çobanı belki ama bugün için kahraman... Dünyanın Bütün Sabahları ve Villa Amalia ile tanıdığımız Fransız edebiyatının en güçlü romancılarından biri olan Pascal Quginard'ın kaleminden çıkma bir başyapıt, Butes. Kısacık, yetmiş sayfalık, her bir cümlesi tekrar tekrar okumaya değer, bütününde ise çağdaş romanın ve insan düşüncesinin seyrini biz okurlara veren... Dolayısıyla da bu haftanın en şahane kitabı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/dusunurlerin-elinden-alinan-utopya", "text": "Bu üç kadının birleşip tek bir benlikte dünyanın olası geleceklerinden biriyle bağlantı kurması, ütopik bir dünyayı kurtarmak için harekete geçmesi ondan beklenecek son şeydir herhalde. Ki buna zaten tımarhanede paranoid şizofreni diyorlar... Ama oluyor işte, onunla temasa geçen Luciente'ye göre Connie güçlü bir alımlayıcı. İki bin yüz küsurlarda bir yerlerden günümüze gelerek bilinç düzeyinde Connie'yle iletişime geçiyorlar geleceğin insanları, bu işe yaramaz Conchita'ya geleceğin dünyasını gösteriyor, paylaşıyorlar. İyi ama niye? Sorunun yanıtını çağdaş dünya edebiyatının en önemli feminist kalemlerinden biri olan Marge Piercy'ın bu üzerinde düşünülmeye bile değmeyecek olan toplumsal süprüntüyü roman kahramanı yaptığı klasikleşmiş eseri Zamanın Kıyısındaki Kadın'da okuyoruz. Piercy Zamanın Kıyısındaki Kadın'la, fantastiği olağanüstü yaratıkların ve gerçek gelişme gösteremeyen kahramanların yolculuğundan çıkarıp dili cinsiyetçi düşünceden ayırırken, ütopyayı da düşünürlerin ve edebiyatçıların elinden alarak alelade bir kadına veriyor. Connie otuz yedi yaşında olmasına rağmen, kötü beslenme, sigara, alkol, uyuşturucu, dayaklar ve kürtajlarla en az ellisinde gösteren Meksika asıllı bir Amerikalı. Her şey yeğeni Dolly'yi, kendisine sevgili edindiği bir pezevengin elinden kurtarmaya çalışmasıyla başlıyor. Daha doğrusu yeğenini döven bu pezevengin burnunu kırmasıyla. Ardından yediği dayaklar ve bütün bunların sorumlusu olarak bir tımarhaneye kapatılması geliyor. Connie'nin toplumun kıyısında bir yaşam savaşı vermesi dışında herhangi bir sorunu yok gibi, ancak doktorlar ve sosyal görevlilerin onun gibi düşünmediği ortada. Kısacası, yoksul ve düşkün bir kara derili kadınsanız eğer ve hayat sizi bir şekilde tımarhanenin kapılarına getirmişse deli olmadığınızı kanıtlamanızın herhangi bir yolu yok... Buraya kadar karanlık, etkileyici ama son derece alışılageldik bir toplumsal, cinsiyetçi eleştiri gibi görünür her şey. Kokuşmuş kurumları, bireyleri ezip geçen ekonomik hiyerarşik kastları, ataerkinin bunaltıcı baskısı, ırk ve cinsiyet ayrımının eziciliği ile genel olarak içinde yaşadığımız sistemin sıkı bir eleştirisi... Ta ki Connie, bir şekilde yaklaşık iki yüzyıl sonrasının dünyasıyla iletişime geçene kadar. Marge Piercy, bu noktada kahramanının içinde yaşadığı şimdi'yi boşlamadan son derece siyasi bir bilimkurgu dünyasının kapılarını açar içimize. Connie'yle bağlantıya geçen Luciente, onu kendi dünyasının içine çeker. İlk bakışta Connie'yi büyük bir hayalkırıklığına uğratan son derece sıradan bir köyde yaşamaktadır. Luciente'nin cinsiyetinin ne olduğunu anlayamadığı ilk tanışmalarından itibaren bu dünyanın cinsiyetsizleştirilmiş bir dünya olduğunu anlarız. Geleceğin insanları bütün iktidar düşüncelerinden azade kalmayı başardıktan sonra nihayetinde en başat iktidar aracı olan doğal üretimi, yani anneliği de yok etmişlerdir. Çocuklar, çocuk üretim evinde hayata getirilir ve onların anneleri erkekler de olabilir. Her çocuğun muhakkak üç annesi vardır ve bu sadece çocuk on iki yaşına gelene kadar sürer. On iki yaşına gelen her çocuk ilksel toplulukların erginlenme törenlerine benzer şekilde yeni bir isim almak üzere bir hafta boyunca yalnız başına ormana gönderilir. Ve oradan kendi ismini belirlemiş yetişkin bir insan olarak çıkar. Geleceğin dünyasında genlerle oynamaya müsaade edilir ancak bu sadece ırkların çeşitliliğini devam ettirmek için yapılır. Hayvanlarla iletişim kurmanın çeşitli yolları bulunmuştur, insanlar evlerindeki kedilerle mimikler aracılığıyla konuşur; toprağın avukatlığı, nehir doktorluğu gibi meslekler vardır..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/duzulkenin-efendisi", "text": "Düzülke, Victorya döneminin önemli bilginlerinden ve son derece ağırbaşlı ilahiyatçılarından biri olan Edwin Abbott Abbott'ın elinden çıkma mucize kabilinden, etkileyici bir toplumsal eleştiri. Asimov'un da dediği gibi boyutların kavranma tarzına, insanlığın bugüne kadar bulabildiği belki de en iyi giriş yapıtı. Abbott, küçük, geometrik bir oyun kuruyor gözlerimizin önünde. İki boyutlu Düzülke'nin ortalama bir sakinini kahraman yapıp onu hem tek boyutlu hem de üç boyutlu evrenlerde gezdirerek zaman-uzam algımızı tartışıyor zekice, hem de aslında son derece ağır bir toplumsal eleştiriye imza atıyor. Başta da dediğim gibi Düzülke, çizgilerden ve çeşitli geometrik şekillerden ibaret bir evren. Işık ve ses yok burada. Bu ülkenin sakinleri, şekilleri ne olursa olsun birbirlerini düz birer çizgi gibi görebiliyorlar ancak son derece hiyerarşik bir toplumda yaşadıkları için şekiller önemli. Zira burada yaşayanların şekline göre itinayla oluşturulmuş bir kast sistemleri var. Düz çizgiler toplumun en aşağı varlıkları sayılan kadınlar elbette. İkizkenar üçgenler ise toplumun en alt tabakasını temsil ediyorlar. Kenar sayısı arttıkça statünüz de artıyor burada, nihayetinde en önemli, en yüksek sınıf dairelerden oluşuyor. Peki statü kenar sayısına göre değişiyorsa ve zaten herkes birbirini düz bir çizgi olarak görüyorsa bütün bunların ne anlamı var, diyebilirsiniz? Çok anlamı var elbet ve Düzülkeliler birbirlerini tanımak için, duyma, dokunma gibi çeşitli zorlu yöntemler geliştirmişler. Üstelik karşınızdakini tanıma biçiminizi bile yine kast sistemi içine yerleştirmişler. Mesela dokunarak tanıyan ve tanışanlar tartışmasız üst sınıfın üyeleri oluyorlar. Doğanın ve evrim yasalarının da belli bir desteği var bu sistemin yürümesinde. Bir ikizkenar üçgen birkaç kuşak içinde eşkenar üçgene dönüşebilir mesela. Ama heyhat, bir çizgi, yani bir kadın evrimsel olarak asla ilerleyemez. O, toplumun içinde her daim, hafızasız, yarı kör- yarı sağır ve cahil bir şekilde sadece üreme için varoluşunu en alt seviyelerde sürdürecektir. Üstelik de bütün bunlara rağmen Düzülke'nin gelişmiş erkeklerinin içine muazzam bir korku salmaya hep devam edecektir. Gelelim kahramanımıza... Onun bize Düzülke'nin varlığını ve yapısını anlatmasının sebebi hayatına tuhaf bir şekilde giren bir küre. Kahramanımız ona Lord Cenapları diye hitap ediyor. Lord Cenapları bu iki boyutlu varlığa üç boyutun varlığını kanıtlıyor elbette ama o da ne, eğer üç boyutlu bir evren imkanlıysa, dört boyutlu hatta çok boyutlu evrenler de mümkündür, durumu yok. Yazarın meselesi insan zihninin sınırlılığı, insanın sınırlara karşı yaklaşımı. Sınırlama, fiziksel özellikleri nedeniyle varlığın doğasındaysa, o varlık bu sınırlamayı nasıl aşabilir? İnsan doğuştan kör birine rengi, doğuştan sağır birine müziği nasıl anlatabilir? İnsan ışığın veya sesin farklı dalga boylarını açıklayabilir; dokunma gibi denenebilen duyumlardaki ince ayrımlara başvurabilir. Zekaya dayanan bir anlayışa ulaşabilir belki. Ama bu, birkaç saniyeliğine olsun bir bahçenin görülmesi veya Beethoven'in bir senfonisinin duyulmasının doğuracağı anlama düzeyiyle asla karşılaştırılamaz. Isaac Asimov, Düzülke için kaleme aldığı Sınırlamalar adlı yazısında işte böyle altını çiziyor hikayenin meselesinin. Neticede ise sınırları aşmak yerine, boyutlar arası gezen talihsiz kahramanımızın hazin sonuna varıyoruz. Peki sizce Düzülke nerededir? O içimizdeki, basmakalıp, önyargılarla dolu, sınırlı, sınırlayıcı yerde değil mi? Hem zihnimizin hem de gönlümüzün en çorak yerinde... Abbott'un kültleşmiş yapıtı o çorak yeri sulamak için son derece eğlenceli, şahane bir fırsat. Nefis çevirisi, Asimov'un kafa açıcı giriş yazısı da cabası."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/edebiyati-gormek", "text": "Üç cilt olarak tasarlanmış çalışmanın ilk cildi için böyle yazmışım vakti zamanında. Şimdi elimde üçüncü Grafik Kanon var ve aynı hevesle, aynı düşünceler içinde geziyorum sayfalarında. On dokuzuncu yüzyılın sonundan yirmi birinci yüzyıla uzanıyor edebiyatın içinde bu sefer... Peki, bu zaman aralığına düşen edebiyat kanonları hangileridir? Neye göre belirlenebilir? Kanon tartışması uzundur uzun olmasına ve net yanıtlar vermek başlangıçta güç gibi görünse de eserler kısa bir bakış attığınızda bile suda yüzen tahta parçaları gibi birer birer gelip takılıverirler ağınıza. Edebiyatın üzerine topyekun düşen bir huzursuzluk, bir endişe gölgesidir kanon, evet ve bu endişeden beslenip çoğalır. Muhafazakarlık ve değişim arasındaki o gerilim, ciddi bir eğlence duygusu da taşır içinde üstelik. Grafik Kanon'a seçilmiş eserlere baktığımızda hem bu gerilimi hem de sözünü ettiğimiz keyif duygusunu içinde taşıdıklarını görüyoruz. Joseph Conrad'ın Karanlığın Yüreği'yle başlıyor söz konusu zaman aralığındaki görsel-edebi gezinti. Hani Conrad'ın Kongo'da nehir gemisiyle ve yaya olarak seyahat ettiği altı ay boyunca gözlem ve deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı Karanlığın Yüreği... Vahşetle, kötülükle ilgilenen ama bütün bunları doğrudan kınamayan, büyüleyici, tartışmalı bir metin. Medeni insanın, modernleşmeye başlamış bireyin içindeki karanlığı anlatan Karanlığın Yüreği'ni Matt Kish sayfa sayfa resimlemiş bir ilüstratör. Grafik Kanon da onun çalışmasının içinden seçilmiş on sayfayla açılıyor. Burası da, dedi Marlow ansızın, dünyanın en karanlık yerlerinden biri, diye başlayan ve yeryüzünün en ücra köşelerinden birine uzanan durgun suyolu kapalı göğün altında, kederle, hudutsuz bir karanlığın yüreğine akıyordu sanki, diye biten on sayfayla. İlginçtir ki, Grafik Kanon'un açılışını yapan metinlerden biri de, aslında bir edebiyat eseri olmayan, Sigmund Freud'un Rüyaların Yorumu... Bastırılmış anılar, Oedipus kompleksi, libido, cinsel enerjilerin yüceltilmesi, serbest çağrışım, nevroz, haz ilkesi, ölüm dürtüsü, penis hasedi, Freudyen dil sürçmesi, bilinç ve bilinçdışı, id, ego gibi hem bu zaman aralığında insanlık tarihine hem de edebiyata, sanata damgasını vurmuş kavramların yaratıcısı Freud'un kendi üzerine yaptığı bu destansı analiz, yirminci yüzyılın kanonları arasında yer alıyor. Diğer bir açılış metni olan, Oz Büyücü'sünde ise nefis bir sürpriz var. Hikayeyi çizen Graham Rawle, Dorothy'nin meşhur ayakkabılarını kitaptaki orijinal gümüş rengine çeviriyor ve kitabın filminde yasaklanan Çekiçkafa gibi karakterleri görsel olarak geri getiriyor. Çalışmadaki diğer süprizlerden biri, yirminci yüzyılın dil bakımından en hayranlık verici eserlerinden biri olan Lolita'yı Sally Madden'ın sözsüz olarak çizmesi. Bir diğeri, Pulitzeri ilk alan kadın şair Edna St. Vincent Millay'in Orman Kıyısında Şarkı Söyleyen Kadın'ıyla karşılaşmak. Çalışmanın kapanış yazarıyla sonlandırayım ben de. David Foster Wallace'ın Türkçede ne yazık ki yayımlanmayan Tükenmeyen Nükte'si edebi kanon olarak kabul edilen en yeni edebiyat metni olarak kabul ediliyor eleştirmenlerce. Bak arkadaşım, yaşadığımız dönemin karanlık ve aptalca olduğunun hepimiz farkındayızdır herhalde ama her şeyin ne karanlık ve aptalca olduğunu sahnelemekten başka bir şey yapmayan bir edebiyata ihtiyacımız var mı? Karanlık dönemlerde iyi sanat dediğin dönemin karanlığına rağmen hayatta kalan ve parıldayan insaniyeti ve büyüyü bulup ona kalp masajı yapan sanattır. Gerçekten iyi bir edebi eser, yansıttığı dünya görüşü ne kadar karanlık olaursa olsun o dünyayı yansıtırken onun içinde insanca hayatta kalabilme olasılıklarına ışık tutar, diyen ve 2008 yılında kırk altı yaşında, intihar eden Wallace... Daha az yalnız hissetmek için okumak gerektiğini düşünen Wallace. Eserleriyle de yaşamıyla da iyi bir kapanış yazarı oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/edebiyatin-buyulu-dol-yatagindan-kadinsi-bir-anti-kahramanlik-destani", "text": "Lavinia, erkeğin dilinde hapsolmuş, kahramanlar çağının kahraman olamamış kahramanı, sessiz, dilsiz, soluk bir görüntü. Bir kadın, bir kraliçe; kadim Roma İmparatorluğunun temelini atacak kralların dölyatağı... Lavinia gölgelere ait belki, ama gölgelerin de bir var oluş şekli var, onları gören gözler, gördüklerini yazan kalemler... Fantastik edebiyatın büyükannesi, yaşlı dişi kurdu Ursula K. Le Guin, Türkçeye yeni çevrilen son romanında kadim yılların artık efsane olmuş bir kahramanlık hikayesinin içinden çekip çıkarıyor Lavinia'yı, gölgelerden gün ışığına doğru el veriyor, sonsuz sessizliğinden söze dönüştürüyor onu. Kılıç şıkırtıları, erkeklerin zafer ve ölüm naraları arasından, kutsal ateş etrafında ilahiler söyleyenlerin sesleri yükseliyor; kaynak sularının, göllerin, denizlerin ve dağların yüreğini dillendirenlerin sesleri... Vergilius'un epik şiiri Aeneastan çekip çıkarıyor Lavinia'yı Le Guin. Kahraman Aeneas'ın karısı ve oğlunun annesi olan Latiumlu Lavinia'yı şairinin elinden alıyor. Zira şair için Lavinia onu isteyen taliplilerinin karşısında yanakları kızaran saf bir bakireden, adına savaşlar yapılsa da sembolik zarif bir imgeden ibaret sadece. Le Guin işte tam buradan hareketle, eril dile hapsolmuş dişil var oluşun kapılarını açıyor, şiiri düzyazıya, kahraman dediğimiz şeyi ikincil bir öğeye dönüştürüyor. Ancak yanlış anlaşılmasın, yazarın yapmaya çalıştığı şey Vergilius'un Aeneas'ını ters yüz etmek, onu bir yapıbozuma tabi tutmak değil. Sadece bir erkek şair yerine, kadın romancı yazsaydı eğer bu efsaneyi, neler olurdu, onu göstermek. Öyle de oluyor. Lavinia, kadın elinden çıkma, kadınsı bir anti-kahramanlık destanı olarak edebiyatın büyülü döl yatağındaki yerini buluyor. Ona düşen büyük bir destanda, küçük, küçücük bir rol. Ama başlangıçta Lavinia'nın bundan haberi yok. Oğullarını kaybetmiş deli bir anneye, tüm sevgisini kızına vermiş, şefkatli, onurlu ve adil bir kral babaya sahip, saf bir bakire olarak çıkıyor karşımıza ilk önce. Ancak babasının inşa ettiği barış döneminin sınırında, kaynayan küçük bir kazanda yaşamakta, üstelik bunun fena halde farkında. Ardı ardına çıkan güçlü ve nüfuzlu taliplerden birini seçmek zorunda. Bu göstermelik değil, gerçek bir seçim Lavinia için. Çünkü onun içinde yaşadığı toplulukta kadınların da bir sözü var, geçerli bir söz bu üstelik. Lavinia'nın seçimi, seçmemek oluyor. İnsanların, yıldızlara, kutsal ateşin alevlerine, kuşların seslerine, denizin köpüklenen dalgalarına ve rüyalara kulak verdiği, onlara bakarak şimdiye ve geleceğe dair kehanetlerde bulunduğu bir çağda yaşıyor çünkü o. Babasıyla tanrılara kurban kesmek için sık sık gittikleri Albunea ormanının derinliklerinde bulunan kutsal sunağın, o şifalı suyun çıktığı pınar başında yaşadıkları Lavinia'yı talipleri arasından seçim yapmamaya yöneltir. Burada yüzyıllar ötesinden ona seslenen şairiyle tanışacak ve hayatını öğrenecektir. Ölüm döşeğindeki şairin ruhu Lavinia'yla buluşur, çünkü onu çağırabilecek kadar güçlü tek kahramanıdır aslında. Şiiri yarım kalmıştır, özellikle de Lavinia'yla yüzleştikten, bu hiç fark edemediği kadın kahramanını tanımaya başladıktan sonra. Artık çok geçtir ama şiirini Lavinia'ya okur. Ve işte bu andan sonra Lavinia'nın önünde kurguyla gerçeklik arasında gidip gelen o bıçak sırtı yol açılır. O artık bir başkasının gerçekliğinde yaşadığının farkında olan bir kadındır, yazılı kaderini değiştiremeyecektir belki ama onun içini nasıl dolduracağı, işte o kendine kalmıştır. Lavinia, söze karşı ses olur böylece, ölümlü kahramanlara karşı, ölümsüz bir anti-kahraman. Yazar bu noktada eril dile hapsolmuş dişil bilince fantastik bir çıkış noktası gösterir. Kendi sözünü arayan kadını, kadın yazarı, sözün ardındaki sese çağırır. Fantastik kurguyu iç benliğin dili olarak öneren Le Guin, Lavinia'ya, bu dindar pagana kehanetleri, rüyaları, gölgeleri verir. Ta ki o, evi süpürmek, kutsal ateşi yakmak, tahıl ambarlarıyla ilgilenmek, çocuk büyütmek, kumaş dokumak gibi kadınsı işleri ibadet edercesine yapmanın yanı sıra, gücü, öngörüsü ve rüyalarıyla; kehanetleri hatta yazgıyı okuma yeteneğiyle kendi olağanüstülüğüne erişene dek, tıpkı Yerdeniz Büyücüsü'nün Tenar'ı gibi, tıpkı Le Guin'in kendisi gibi. Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir. Çünkü gölgemizle yüzleşebiliriz; onu kontrol edebilir, onun rehberliğini kabul edebiliriz; böylece belki de büyüdüğümüzde, güçlenip toplum içinde sorumlu yetişkinler olduğumuzda, dünyada yapılan kötülükler, katlanmak zorunda olduğumuz adaletsizlikler, azap ve acı karşısında ve o en sondaki nihai gölge karşısında, çaresizlikle teslim olmaya ya da gördüklerimizi inkar etmeye daha az eğilimli oluruz. Diyordu Le Guin Kadınlar, Rüyalar ve Ejdarhalar adlı deneme kitabında. Fantastik edebiyata dair yazdığı bir denemede yer alan bu sözler Lavinia'ya dair de pek çok ipucu içeriyor. Gölgelere hapsettiğimiz, sessizliğe yazgılı dişil bilincimizle yüzleşmeyi öneren ve bunu pek çok romanıyla edebiyat alanında gerçekleştirmeye çalışan Le Guin'in Laviniası ister yazarın hayranlarından biri olun, ister onunla yeni tanışacak bir okur, şahane bir kitap... Ve ne mutlu ki Le Guin'in yazarken elinin hala hiç titremediğinin kanıtı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/edebiyatin-isigi-uzerimizde-olsun", "text": "Hayat dediğimiz bir karanlık yolculuk, bizi belki de ışığa götüren. Belki diyorum çünkü, karanlıklar içinde yolunuzu bulduran bir ışık mutlaka olmalı da ondan. İster yolun sonunda, ister yol boyunca, fark etmez. Karanlık da, ışık da bakidir ne de olsa... Nalan Barbarosoğlu'nun öyküleri bir büyük yolculuğa dairdir. Yol karanlıksa karanlığı, ışıklıysa ışığı anlatan; insan ruhunun kendine, gerçeğine dönük öykülerdir bunlar. Işığında da, gecesinde de yolu göstermeye muktedirdir yazar. Ve işte bundandır ki böylesine başarılı olması, öykülerinin üzerimizde bunca iz bırakması... Yol Işıkları, Nalan Barbarosoğlu'nun Ne Kadar da Güzeldir Gitmekle başlayan öykü yolculuğunun beşinci durağı. Adından da anlaşılacağı gibi Yol Işıklarında yer alan öyküler, öykü kahramanlarının kendi kişisel yolculukları içerisinde biraz soluklanıp bize doğru baktıkları an'lara odaklanıyor. Barbarosoğlu'nun öyküleri sadece benliğin alt yüzüne dönük değil elbette. Toplumsal bilincimizi etkileyen güncel olaylar da öykülerinde yer buluyor; toplumsal bilinçaltımıza eklemleniyor, tıpkı Tutuşan Temmuz ile Ateşten Bir Top adlı öykülerde olduğu gibi. Topluma sirayet eden olayların tek tek bireylere nasıl yansıdığı ve bu anlamda nasıl tekrar toplumsallaştığı üzerine yazılmış öyküler bunlar. Hemen her öyküde görülüyor ki öykü kişileri bir başka öykü kişisine sesleniyorlar, çoğu zaman seslerinin duyulmayacağını bile bile. Kimi zaman gönderilmemiş bir mektupla oluyor bu sesleniş, kimi zaman için için yanan seslendirilmemiş bir sitemle. Kimi zaman da öykü kişisinin yaşamını başlı başına bir sitem mektubuna dönüştürdüğünü görüyoruz, yazdıkları ve yazmadıklarıyla, söyledikleri ve söylemedikleriyle... Sana yazdığım ve bir tanesini bile okumadığın mektupları gösterişli bir törenle yakmamın üstünden kaç yıl geçti acaba?.. Bir Pazar sabahı. Gece denli karanlıktı pencerenin arkası, yağmurun sis gibi indiği bir sabahtı... O sabaha ilişkin sadece bunu anımsıyorum. Tabii bir de mektupların yanışı... Alevlerle kıvrılan kağıt tomarları... Siyah, simsiyah bir yığın küvetin içinde... Ve dumanın fayanslarda kara bir iz olarak kalması günlerce... Islak bir is kokusu evde. Şimdi düşünüyorum da, sana yazılmış mektuplardan bir ömür yaşamışım ben. Bu, bir başkasına seslenme hali ki Barbarosoğlu'nun öykülerini böylesine dokunaklı kılan belki de. Üstelik her şey bir yana, yazarın öyküleri aracılığıyla ciddi bir toplumsal eleştiri kurduğunu da görüyoruz. İçinde yaşadığımız sistemin tek tek bireyler üzerinde bıraktığı kırıklığın resmini çekerken değişime, köklü bir değişimin gerekliliğine dair de sinyaller veriyor. Bu noktada, Nalan Barbarosoğlu'nun öykülerinden aldığımız edebi lezzet işlevselleşiyor, başka bir dünya mümkün mü, sorusuna dair kendimize ait cevaplar üretmeye başlıyoruz. Kısa süreliğine de olsa, edebiyatın ışığında anlam kazanan bambaşka bir dünyaya sahip oluyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/edebiyatin-ruhuna-degen", "text": "Behçet Çelik, öyküleriyle tanıdığımız, romanlarıyla bildiğimiz, edebiyat eleştirileriyle ilgilendiğimiz bir yazın insanı. Çelik'in denemelerini bir araya getirdiği Ateşe Atılmış Bir Çiçek ise sanırım edebiyat üzerine son zamanlarda görüp göreceğimiz en dikkate değer çalışma. Bunun üç önemli sebebi var: Birincisi ve her şeyden önemlisi elbette Behçet Çelik'in dili, ikincisi eleştiriye dair son derece net, derinlikli düşünceleri ve üçüncüsü yazarın edebiyat sevgisiyle yoğrulmuş yüreği-yürekliliği. Sondan başlamak isterim, yani kitapta yer alan son denemeden... Eleştiri ve Metnin Ruhu başlığı altında eleştiri üzerine düşüncelerini ifade etmiş Behçet Çelik ki bu düşünceler yazarları ve yapıtları ele alış biçimine de ışık tutar nitelikte. Edebiyat eleştirisinin amacı nedir, diye soruyor öncelikle. Metni çözümlemek, yorumlamak, paylaşmak... Hepsinden bir parça ya, edebiyat eleştirisinin temel derdi, metnin ruhunu yakalamak ve göstermektir, diyor. Peki bu ruhu nasıl yakalayacak eleştirmen? Dil sürçmelerini görmesi, yazarın değil metnin ideolojisini kavraması, feminist edebiyat eleştirisini ve psikanalitik okumaları göz ardı etmemesi, sezgilerini yanına alması ve hatta edebiyat eserinin artık bir meta olarak dolaşıma çıktığını unutmaması... Eleştirinin neye odaklanacağını belirleyen metin ise eğer, eleştirmen de metnin kaygısının çok-satarlık olduğunu sezdiğinde dikkatini buna odaklayacak, dönemsel eğilimleri araştırmak zorunda hissedecektir kendisini, diyor. Bu, altı çizilmesi gereken, yeni, ve hatta geç kalmış bir tutum Türk eleştirisi için. Yazarın feminist okumalara karşı tutumu da öyle. Ataerkil bir düzenin dile sızan, edebiyatı kavrayan-kapsayan yapısını eleştirel bakış açısının uzağına koymak, feminist okumaları dışlamak bugün artık imkansız olmalı. Behçet Çelik, eleştiri konusunda düşüncelerini belirtirken, malumu ilan ediyor belki ama, günümüz eleştiri ortamında sözleri, ateşe atılmış bir çiçekten ziyade çölde açan çiçekler kadar değerli geliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/eger-siz-de-ofkeyle-titriyorsaniz", "text": "Ailem İspanya'nın hangi bölgesinden geliyor, gerçekten bilmiyorum. Elbette atalarım çok önce çıktılar oradan, bir ayakları geride kaldı, ötekisi ileride; ama ben onlara ait bilgileri saklamadıysam, bu, durumun gereksizliğindendir. Yakın akraba olduğumuzu sanmıyorum, ama dünyada gerçekleşen herhangi bir adaletsizlik karşısında eğer siz de öfkeden titriyorsanız, yoldaşız demektir ve bu çok daha önemlidir. Aleida March ve Havana Che Guevara Çalışmaları Merkezi tarafından hazırlanan ve İspanyol'cadan Bülent Kale'nin başarılı çevirisi ile Türkçe'ye kazandırılan Bellekteki Che, Everest Yayınları tarafından yayınlandı. Çevirisi, tasarımı, baskısı, kağıt kalitesi ile köşemizin adını tam olarak temsil eden, şahane bir kitap bu. Üstelik bu kaliteye göre oldukça uygun fiyatlandırılmış. Benzer baskıları iki misli fiyata görmek mümkün. Popülaritesini hiç yitirmemiş olan Che, neo-liberalizmin ideolojik toz dumanı dağılıp gerçekliğin çıkmaz sokakları yavaş yavaş görünür olmaya başladıkça, yeni arayışların referansı olarak yeniden ve yeniden okunuyor, basılıyor. Film ile başlayan bir yeniden hatırlama ve genç kuşaklarca tanınma aşaması ile birlikte son bir kaç yılda çok sayıda Che kitabı raflarda yerini aldı. Bu kitapları kabaca Che'nin politik yazıları, günlükleri ve biyografisi olarak sınıflandırabiliriz. Bellekteki Che, bunların hepsi ve hiçbiri. Öncelikle nefis bir fotoğraf albümü. Türkçe'de bulunan belki de en kapsamlı albüm niteliğinde. Zengin bir Che kitapları ve fotoğrafları arşivim olmasına rağmen, bir dolu fotoğrafı ilk kez bu kitapta gördüm. Victor Casaus önsözde kitabı şöyle özetliyor: \" Metinler kronolojik bir sırayı takip ederek düzenlendi. Öyle ki, bir mektuptan ötekine, günlüğüne düştüğü notlardan birinden ötekine geçerken, onun gerçek yeteneğini arayışını, düşüncelerinideki gelişimi, hayatının en büyük doğrularını keşfetmek mümkün. Bu anlamda, bu kitap da bir tanıklık belgesi. Size çok uzaktan ve aceleyle yazıyorum, bu yüzden yeni maceralarımı anlatamayacağım. Çok yazık, çünkü çok ilginçler ve Timsah Pepe beni pek çok arkadaşla tanıştırdı. Artık öbür sefere. Şimdi sizi çok sevdiğimi ve annenizle birlikte hep aklımda olduğunuzu söylemek istiyorum, gerçi en küçükleri yalnızca fotoğraflardan tanıyorum, çünkü ben ayrıldığımda çok küçüklerdi. Yakında bir fotoğrafımı çekeceğim, şimdi nasıl olduğumu görün diye; biraz daha yaşlı ve çirkin. Bu mektup Aliusha altı yaşına girdiğinde ulaşacak size, böylelikle onu kutlamamı ve mutlu yıllar dilememi sağlayacak. Aliusha çok çalışkan olman ve annene becerebildiğin kadar yardım etmen gerekiyor. Unutma ki sen büyüksün. Sen, Camilo, o kötü sözcükleri daha az söylemelisin, onlar okulda söylenmez, onları söylenebilen yerlerde kullanmaya alışman gerek. Celita, anneannene ev işlerinde hep yardım et ve hep ayrıldığımızdaki gibi sempatik kal. Hatırlıyor musun? Niye hatırlamayasın. Tatico, sen büyümeye bak ve adam ol, sonra ne yapacağımıza bakarız. Eğer emperyalizm hala varsa, dövüşmeye çıkarız, eğer artık bitmişse, o zaman sen Camilo ve ben birlikte Ay'a tatile gideriz. Benim yerime dedelere, ninelere, Myriam'a ve bebeği Estela'ya ve Carmita'ya birer öpücük verin ve babadan de her birinize fil kadar kocaman bir öpücük gelsin. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/elestirmen-olur-oksuz-kalir-yazar", "text": "Yazar ve eleştirmen, yaratıcı yazı ve eleştiri. Diğeri olmadan anlamını kaybeden, yarım kalan, öksüz kalan verimler... Fazla söze ne gerek, Füsun Akatlı'nın ardından yaratıcı yazınımız da, yazarımız da bir parça öksüz artık. Ne mutlu ki, ardında bıraktıkları var: Felsefe Kıyılarında, Tenha Yolun Ortasında, Öykülerde Dünyalar, Zamana Direnen Şiir, Zamanı Yaşatan Roman, Sis Lambası, Kültürsüzlüğümüzün Kışı, Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat ve diğerleri var... Deneme ile eleştirinin örtüştüğü alanlarda ustalıkla yazan, yapıtı her zaman öne alan tavrından vazgeçmeyen Akatlı'yı, onun bu yönlerini en çok ortaya çıkaran çalışmalarından biriyle, Felsefe Gözlüğüyle Edebiyat adlı şahane kitabıyla uğurlamak, sözü daha çok ona bırakmak istedim... Denemeye yaklaştırıyor gözlüklerini evvela Füsun Akatlı. Edebiyatın en ilgisiz alakasız kalmış çocuğuna: Bizimki gibi okumayı-yazmayı, öğrenmeyi pek sevmeyen, merak etmeyen, kıta kanaati erdem bellemiş toplumlarda en az rağbet gören edebi tür denemedir. Meraksıza vaat edeceği fazla birşey yoktur deneme türünün talep neredeyse yoktur bu türe. Ama niceliksel olarak pek cılız kalan talep, yüksek niteliklidir. Deneme okumanın zevkine varmış okurun beklentisi fazladır. Hem ilgisinin çekilmesini ister, hem rafine bir dil ve üslup zevki arar, hem mizah duygusuna sahiptir ve tadına varır, hem de boş lafa, kuru gürültüye pabuç bırakmayacak kadar uyanıktır. Deneme türünün bu topraklar üzerindeki anlamına böylesine duru bir şekilde yaklaşan Akatlı, Şadan Karadeniz'den Hilmi Yavuz'a, Tahsin Yücel'den Leyla Erbil'e son dönem deneme türünde eserler veren yazarlara odaklanıyor. Tahsin Yücel'in denememelerinde bulduğu felsefi temelde, Hilmi Yavuz'un türü bir okuma şöleni haline getiren derinliği ve yeteneğinde, Leyla Erbil'in sistemsiz, sistem karşıtı denemelerinin zihin açıcılığında, Mehmet H. Doğan'ın edebiyatı mesele haline getiren bakış açısında ve tüm diğerlerinde, son yılların deneme edebiyatının derinlikli bir haritasını çıkarıyor önümüze. Yazar, Mehmet Eroğlu, Orhan Pamuk, Selim İleri ve Sabahattin Ali'nin romanları üzerine yazdıklarıyla devam ediyor romanı irdelemeye. Romanın ardından da şiir geliyor nihayetinde. Mitostan imgeye Melih Cevdet Anday, felsefesiyle Fazıl Hüsnü Dağlarca Akatlı'nın eleştiri süzgecinden geçip bize geliyorlar... Füsun Akatlı, şimdi her neredeyse huzur içinde olması temennisiyle..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/elfler-insan-ruhunu-nasil-iyilestirir", "text": "Psikanalist, şair ve bir cantadora Calarissa P. Estes. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması Kurtlarla Koşan Kadınlar ile tanıyoruz. Bu kitabında masallara psikanalizin ışığını tutan ve edebiyatın şifa verici özelliğinin altını çizen yazarın ortaya attığı çok önemli bir kavram vardır: Psikolojik ve tinsel kök öykü. Estes'ye göre bir kök öykü, insani gelişim açısından öyle temel bir gerçek içerir ki, bu olguyla bütünleşmeden daha fazla bir ilerleme sağlanamaz ve bu konu kavranana kadar psikolojik gelişim tamamlanamaz. O yüzden hikayelerle, masallarla doludur her yanımız ve o yüzden bize düşen, kişisel kök öykümüzü bulmak ve çözmekten ibarettir aslında hayat. Johann Ludwig Tieck, Alman yazar, romantizm döneminin önemli isimlerinden biri ve aslında bir tür masal toplayıcısı. Araştırıp kaleme aldığı pek çok masal yaşadığı dönemin (1800'ler) antolojilerine girmiş, Alman sözlü edebiyatının en güzel örneklerini vermiş. Dilimize çevrilen Elfler adlı masalının ise edebiyatta kuşkusuz ayrı bir yeri var. Çünkü Elfler, fantastik edebiyatın babası Tolkien'in yapıtının temel izleklerinden bir olan elf kavramının yazılı hale geçtiği ilk metindir her şeyden önce. Ve, Estes'nin üzerinde dikkatle durduğu şahane bir psikolojik ve tinsel kök öykü örneğidir. Periler gerçekse ve bizim onlar hakkındaki masallarımızdan bağımsız olarak varlarsa, o zaman şu da kesinlikle doğrudur: Elfler'in asıl olarak ilgilendikleri biz değiliz, bizim de asıl ilgi alanımız onlar değil. Kaderlerimiz ayrılmıştır ve yollarımız da çok ender olarak kesişir. Periler diyarının sınırlarında bile onlarla ancak yolların şans eseri kesişmesiyle karşılaşırız. der Tolkien Peri Masalları Üzerinede... Ancak yine de biliriz ki hiçbir masalda gerçekten tesadüf diye bir şey yoktur. Tıpkı Mary'in Elfler ülkesine tesadüfen girmediği gibi. O, anne ve babasının tembihlerini dinlememiş ve ormana girmiştir her şeyden önce. Kendi dünyasının kurallarına karşı gelmiştir. Biliriz ki masallarda yapılan her iyiliğin bir ödülü ve her hatanın mutlaka bir cezası vardır. Yedi yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz Mary, elflerin yanında bir gün ve bir gece kalır, orada çok ama çok mutludur ancak ailesine geri döndüğünde aradan tam yedi yıl geçtiğini görür. Bu bir gün ve bir gecelik mutluluk için ödenen yüksek bir bedeldir kuşkusuz. Masal burada bize kişisel olgunlaşmamızın en önemli adımı olan ergenliğin cesur ve safiyane doğasını göstermek ister sanki. Ve ergenlik döneminde şekillenen pek çok şeyin hayatımıza damgasını vuracağını söyler. Etraftaki bereket aslında Mary'nin bir vakitler cesurca yaşadığı kişisel deneyimin bilinçaltına yansıyan iyileştirici etkisini temsil eder. Mary, bilinçaltının tekinsiz bölgelerine cesur bir yolculuk yapmış ve oradan olgunluk ve bilgelik çıkarmıştır. Ancak bu noktada bütün hayatına yayılan çok daha önemli bir sınav daha vardır: Bu denge kurma sınavıdır, masal der ki; o da herkes gibi olağanla olağanüstü, gerçekle düşsel olan arasında sağlıklı bir denge kurmak zorundadır. Biliriz ki Mary sıradan bir insandır, hepimiz gibi zaafları olan bir insan... Kendisi gibi elflerle iletişime geçen kızını gözlemekten kendini alamaz ve nihayetinde anlaşmayı bozarak kocasına elflerden, elflerle birlikte yaşadıklarından söz eder. Çünkü insan denilen varlık, sırları bir gün birilerine anlatmak için saklar ve anlatılan sırlar her zaman başın belaya girmesini sağlar... Mary'in masalında sözcükler ağzından çıkar çıkmaz elfler bir gece içinde oradan çekip gider ve arkalarında kurak, çorak, verimsiz bir köy bırakırlar. Anlaşma bozulmuş, sır ortaya çıkmış ve hayat son kez değişime uğramıştır. Son değişim, insan için artık ölüm demek olsa da geriye dönüş yoktur. Peki, neden böyle diye sorarız kendi kendimize, yolu çizen insan aklı, geri dönüşü neden imkansız kılar? Biliriz ki burada bulacağımız tek cevap aslında anlattığımız öykülerin kaynağında yatar ve yine Tolkien'in de dediği gibi öykülerin kaynağının ne olduğunu sormak demek dil ve aklın ne olduğunu sormak demektir. Tieck'in Elfleri, vahşiliği, tekinsizliği ve güzelliğiyle bildiğimiz masalların tıpatıp aynısı. Şahaneliği işte tam buradan geliyor. Onu fantastik edebiyata kaynaklık eden eğlencelik bir masal olarak da okuyabilirsiniz, bilinçaltının derinliklerine inen gücünü fark edip, Estes'nin izinde, kişisel kök öykünüzün bir bölümü olarak da kabul edebilirsiniz. Seçim size kalmış. dede korkut hikayelerinde tepegöz karakteri de bir perinin çocuğu olarak karçımıza çıkıyor, çok eski bir hikaye ama bizim fantastik edebiyatçılar buna eğilmiş değiller sanırım..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/eli-sopali-insanligin-kus-duasi", "text": "Heba... Hiçbir işe yaramadan yok olmak, boşa gitmek... Arapçada eskimiş anlamında... Yani bir süreç işi, heba. 'Ziyan'da olduğu gibi bir anlık bir şey değil, boşluğa, dalgınlığa gelecek gibi hiç değil. Heba edilen, heba olan her neyse, kendine ait bir zamanı var, bir saat, bir ay, bir yıl ya da belki de en fenası bir ömür. Bir roman adı olarak da iç burkuyor, yürek yakıyor, bir hikayenin temel izleği olarak da... Ancak her şeye rağmen bu kelime bir haber olarak içimizi sevinçle de doldurabilir tabii; Türk edebiyatının usta romancılarından Hasan Ali Toptaş son verimi Heba ile karşımızda. Yukarıda sözünü ettiğim, yüzey ve derinlik meselesi de önemli tabii. Toptaş verdiği bir söyleşide, Derinlik nasıl yüzeye çekilebilir, yüzeye nasıl saklanabilir, diye kendime sorduğum bir meselem vardı, demiş. Heba, hikayesinin işleniş biçimiyle gerçekten yüzeyde geçen, sanki yüzeyden derine işlemeyen bir hikaye gibi; şaşırtıcıdır ki, dili de böyle. Ebe Nine, Hulki Dede ve Binnaz Hanım gibi bazı karakterler var, gerçeğe hiç uymayan biçimde konuşuyor, neredeyse yapmacık bir halle geziyorlar hikayenin içinde bunu desteklercesine. Onların yapmacık duruşu, yapmacık sözleri zaman zaman bizi hikayenin dışına iter gibi oluyor, hikaye ile aramıza mesafe koyuyor. Ancak yine de sanırım esas şaşırtıcı olan hikayesi, dili ve bazı karakterleri bunca yüzeyde gezen bir romanın böylesine içe işlemesi ki, yazarın meselesini bu şekilde hallettiği izlenimini doğuruyor. Romanın en uzun bölümü Sınır. Ziya'nın 70'li yıllarda Suriye sınırında geçen askerlik anıları damgasını vuruyor romana. Suç, cinayet, güç, insanların birbirine kurumlar aracılığıyla koyduğu ast-üst sınırları, mantık, mantıksızlık, sefalet ve eril bilincin birbirini çiğneyerek her an yeniden ve yeniden varoluşu, kendi kendini inşa etme biçimi... Ziya hatırlıyor, biz unutmak istiyoruz; Toptaş yazıyor, biz silmek istiyoruz her satırını. Orada heba oluyor kahramanımızın gençliği, erkekliği, tüm dişil yanı; ve orada bulacağı dostluk, yapıp da unutacağı ya da belki de hiç yapmadığı bir iyilik Ziya'nın sonu oluyor çünkü. Sınır'da yaşananlar, anlatının ötesine geçiyor, orada rüyanın da, doğanın da, hayallerin de sesi kesiliyor. Bu defa da, gerçeklerin ağırlığı sözü susturuyor ve sesleri siliyor sanki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/en-cok-tanriya-kusmus-gibi", "text": "Hastalandığında, kökü oynadığında, yerini artık sevmediğinde, beklediği rüzgarlar gelmez, istediği yağmurlar artık yağmazken, bir şeyler onu çok ama çok incitmişken ya da kim bilir başka hangi nedenlerden, içine kapanırmış ağaçlar. Jan Wolkers otobiyografik öğeleri kullanmayı seven bir yazar. Ancak Oegstgeest'e Dönüş bunun biraz daha ötesinde bir roman. Yazarın doğup büyüdüğü yere, ailesinin yanına geri dönüşünü anlatıyor. Kahraman adıyla sanıyla Jan, mesleği yazarlık, onun babası da tıpkı yazarın babası gibi bir bakkal ve koyu dindar. Jan, çocukluk ve ergenlik yıllarının algısı eşliğinde bugünden geçmişe doğru bakıyor. Uyumsuz, asi, eskilerin deyimiyle ateş gibi bir oğlan çocuğu yatıyor geçmişinde. Ve onu ısrarla yanlış budamaya çalışan, bilinçli olmasa da sakatlamaya çalışan ataerkil, koyu Kalvinist, çok çocuklu bir aile, bir sosyal düzen... Üzerine ekonomik buhran ve İkinci Dünya Savaşı da eklenince, Jan'ın geri dönüşü Avrupa'nın bilinçaltı tarihiyle sarsıcı bir yüzleşmeye dönüşüyor. Jan Wolkers'ın en büyük başarısı belki de bir oğlan çocuğunun dilini ve algısını an be an doğanın içinde inşa edebilmesi. Dil, tıpkı içimizde ve dışımızda bizden bağımsız bizi sarmalayan doğa gibi işliyor Oegstgeest'e Dönüş'te ve bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Tam anlamıyla otobiyografik, din-doğa, baba-oğul çatışmasına odaklanan bu roman, Hollanda edebiyatının dört büyüklerinden birini tanımak için şahane bir fırsat. Ne güzel bir yazı, ne güzel bir anlatım. Bittikten sonra dönüp yazınızı tekrar okudum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/eros-un-kahkahasi-ve-chul-han-istirabi", "text": "Aşkın dinamiği aynılıkları kırmakla çalışırken, aşktan ve aşkı biraz olsun gündemine almaktan fersah fersah uzaklaşan insanlar bugünün toplumunu temsil ediyor. Bu çağ Eros'un değil. Aşk hata yapabilen Tanrı'sı olan bir din yaratmaktır diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi aşıklar ve aşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda. Çünkü bilim/bilimsellik aşkın izdüşümünü dahi olsun kirletebilseydi, kent griliğinden kurtuluşumuz mümkün olmazdı. Pek tabii pozitif büyüteçler romantik karıncalar avlarken, bu sözler oldukça işlevsiz gözüküyor. Büyü bozumu yaşayan dünyada aşktan söz etmek oldukça muhafazakarca. Bu muhafazakarlığı sırtlanmak suçu yalnızca aşktan söz edenlerin mi olmalıdır? Oysa Türk okurunu fikirsel manada beslemeye başlayan bir yazar son yıllarda sıkça çevrilmeye başlandı; Byung Chul-Han. Eros'ta bulduğu felsefi imkanı edebi bir üslupla bize anlatıyor. Heidegger'den alıntıladığı şekliyle ayak basılmamış bir yere gitmeyi göze alıyor adeta. Eros'un cinsellikle sığlaştırılarak evrensel niteliğini kaybettiğini vurguluyor. Kitabın kapağında yer alan Carl Fredrick Hill'in bağıran geyik çizimi bize bu çağrıyı haykırıyor. Felsefi düşünümü Eros'un Logos'a tercümesi olarak duyumsayarak günümüzde silikleşen ve itibarını kaybeden şeyleri öneri olarak getiriyor. Sevmeye önce kendimizden başlamalıyız düsturu ile başkasını sevmek öğretilmiştir bize. Ne tuhaftır ki kendini sevmek narsisizm suçlamasını beraberinde getirir. Dolayısıyla kendini seven kişi başkası ile mukayese yaparken yakalar kendini. Kendisi artık başkasını sevmeyi öğrenmek için değil, kendini nasıl seveceğini öğrendiği bir ters-ayna vazifesi görmektedir. Bu yüzden Chul-Han bu durumu depresyon ile açıklar. O depresyonu narsisit bir hastalık olarak görürken, kişinin kendini sevmesine değil de kendini yalnızlaştırmasına bağlar. Oysa kişinin kendini narsisist bir şekilde sevmesi, başka olanın antitezi haline gelmesinden başka bir şey değildir. Peki bu durumdan bizi ne kurtarabilir? Chul-Han cevabı Eros'ta bulur. Ona göre: Eros özneyi kendinden çıkarıp başkaya yönlendirir. Depresyon ise kendine doğru fırlatır. Fırlatılmışlık hissi bu çağın insanına yabancı gelmese de Eros'un vaadi korkutur. Bu korkunun üzerine giden insana felaketin tam ortasında dahi kalsa selametle müjdeleneceği öğütlenir. Eros'un vaadi tam olarak budur. Kıyametini koparacağım; fakat sana sonsuz bir mutluluk bahşedeceğim. Bu öz çıkarım kulağa oldukça romantik gelse de Chul-Han'ın bu çağın bunalımlarından kurtuluş önerisi olarak düşünülmeye değerdir. Mesafe her zaman uzaklık değildir. Öyleyse uzaklığın da bir tür yakınlık olduğunu düşünebiliriz. Görebilmek de öyle değil midir? Elbette ki görebilmek bir mesafeyi gerektirir. Öyleyse mesafeye atfedilen negatiflik, uzaklığı da yakınlığı da belirler hale geliyor. Tıpkı özne ve başka üzerinden algılanan negatiflik gibi. Oysa günümüzde yakınlık ve hatta mesafesizlik muteber olmuş durumdadır. Aynılıklar belirlenirken dahi başka ile olan mesafenin yok olması gerekir. Aynılık cehennemi diyor Chul-han, başkalığın feda edildiği güvenli bir aynının cehennemi. Aşkın dinamiği aynılıkları kırmakla çalışırken, aşktan ve aşkı biraz olsun gündemine almaktan fersah fersah uzaklaşan insanlar bugünün toplumunu temsil ediyor. Bu çağ Eros'un değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ertesi-gun-hic-kimse-olmedi-0", "text": "Ölümün olmadığı bir ülke düşünün. Ya da daha doğrusu ülke sınırları içinde ölümün işini yapmaktan aniden vazgeçtiğini. Önce bir mucize duygusu, sonra bir felaket... Yaşamı ölüm üzerinden yaratmış insan bilinci, ülkeleri, devleti, toplumu ve kültürü de ölüm üzerinden kurguluyor elbette. Saramago'nun ülkesinde de durum aynı ve işler derhal arapsaçına dönüyor. Devlet erkanı, din kurumunun ileri gelenleri birbirine giriyor... Toplumsal kurumlar ani bir çöküşten sonra yavaş yavaş kendilerine gelmeye başlıyorlar ama. Cenaze levazımatçıları, hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri parlak fikirleri ve tüm ikiyüzlülükleriyle ölümün olmadığı bir hayatı düzenlemeye başlıyorlar. Lakin insan ruhunun ölüme gidişi yine de o kadar ısrarcı ki çeşitli illegal yollarla ölüm bulunuveriyor. Ölmek isteyenler ülke sınırları dışına çıkıp ölüyorlar. Nihayetinde bu hareketi yönlendirmeye başlayan mafya, devletle anlaşıp ortaklaşa işi çekip çeviriyor. Peki nereye kadar? Elbette ölüm kendi rızasıyla geri gelene kadar. Saramago'nun biçem denemeleri meşhurdur. Bu romanında da kahramansız bir anlatının içine giriyoruz uzun sayfalar boyunca. Kahramanımız, bir anda ortadan kaybolmuş olan ölüm, sonlara doğru ortaya çıkıyor ve anlatının biçimi de hayli değişiyor. İkinci tekil kişinin ağzından bir kahraman olarak ölümün hikayesini dinlemeye başlıyoruz. Genellikle nokta ve virgül dışında noktalama işaretleri kullanmayan yazar bu romanında da aynı şekilde davranıyor ve hatta noktayı mümkün olduğunca az kullanıyor, virgüllerden sonra kullandığı büyük harflerle anlatının ritmini, vurguları dönüştürüyor. Biçim olarak yazarın Körlük'ünü anımsatıyor Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş. Tıpkı Körlük'te olduğu gibi bir adamla başlayan ve herkese yayılan durum, bu romanda da bütün ülkeyi kısa sürede saran bir armağan/felaket ikilemi üzerine kuruluyor. Politik eleştiriden felsefi akıl yürütmelere uzanıyor Saramago; bir kurum olarak dini, inanış biçimlerini, felsefeyi, doğum/ölüm ekseni üzerine kurulan toplumsal yapıyı ölüm üzerinden sorguluyor. Öyle görünüyor ki hepsinin, hepimizin ölüme fena halde ihtiyacı var. Felsefe yapmak da, işleyen bir devlet-toplum sistemi kurmak da, dini inanç da ve hatta başlı başına yaşamanın kendisi de ölmeyi öğrenmektir, diyor Saramago."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/eve-donmenin-evi-bulmanin-yolu-ikinci-hayat", "text": "Eserlerinde daha çok edebiyat eleştirisi üzerinden kültürel imgelerimizi, Türkiye'yi, toplumu anlamaya gayret eden Gürbilek, yine yolundan şaşmadan ilerleyen denemeler sunuyor biz okurlarına: Yer duygusu üzerine, ev üzerine, yurt üzerine düşünüyor bu sefer daha çok. Bazen düşünüyorum da, düşlerimi birleştirerek kendime kesintisizce akacak ikinci bir hayat kursam ne hoş olurdu..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/evrim-barisin-bilimsel-anahtari-olabilir-mi", "text": "Bilim dünyasında hangi teori vardır ki, gerçekliği yıllar içinde defalarca kanıtlandığı halde sözde hep teori olarak kalsın, dile o şekilde yerleşsin, evrim teorisinden başka... Evrim teorisi ne zaman evrim bilimi olarak yerleşecek literatüre ben bilemem elbette ama ortalama bir okur olarak dile neden teori olarak yerleştiğine dair bazı fikirlerim var. Yaradılışçıların, akıllı tasarımcıların ısrarcılığının etkisi elbette yadsınamaz, evrim biliminin teori olarak kalakalmasında. Ancak çok daha önemli bir başka etken daha var: Evrim teorisini kabul ettiğini söyleyen farklı alanlardaki bilim insanlarının tutumu. Onlar, evrimi bir bilim olarak, kanıtlanmış bir teori olarak kabul edip itinayla bir yana koyuyorlar. Alanları ne olursa olsun araştırmalarına evrim bilimi ışığında bakmayı reddediyorlar. İşte evrim bilimci David Sloan Wilson'ın Herkes İçin Evrim'de dikkat çektiği ilk nokta da bu oluyor. Wilson'a göre kabul etmeyi ya da etmemeyi bir yana koyup evrimi öğrenmeye başlamanın zamanı çoktan gelmiş. Evrim bilimi üzerine hazırlanmış diğer çalışmaların aksine, yaradılışçıların düşüncesini çürütme çabasında olmayan bir kitap Herkes İçin Evrim ve büyük iddialar ortaya atıyor: Evrim bir gün ister istemez herkes tarafından kabul edilecek, evrimle din barışacak, hatta ahenkle bir araya gelecek... Bu iki dikkat çekici iddianın üzerine oturduğu evrimsel bir temelden söz ediyor Wilson. Buna göre, sanıldığının aksine doğada güçlü olan değil, en iyi işbirliği yapan, en sağlam dayanışmayı kuran topluluklar hayatta kalabiliyor... Dolayısıyla barış dolu günler çok da uzağımızda olamaz. İşki, evrimi olup bitmiş bir şey olarak değil, içimizde, gözümüzün önünde devam eden, tüm hayatımıza sinmiş varoluşsal bir yapı olarak görebilelim. Tam da bu yüzden Wilson'ın temsil ettiği evrimciler, kendilerini biyolojiyle sınırlamamayı seçiyorlar, hayatın kökeninden dine kadar enine boyuna canlıları inceleme yoluna gidiyorlar. Evrim, ahlakı, siyaseti, sanatı, edebiyatı içeriyor. Hamilelik bulantısının sebebinden niye güldüğümüze, obeziteden büyük destanların içeriklerine kadar hayatın sosyal ve fiziksel her alanına dair evrimsel cevaplar alabiliyoruz böylelikle. Çalışmada pek çok dikkat çekici nokta ve anlatılan pek çok dikkat çekici deney var (45 yıl ve 450 bin tilkiden sonra uysallaşan bir tilki jenerasyonun hikayesi, çok yumurtlayan tavuklardan psikopat bir topluluğun oluşması, yavrularını yiyen leşböcekleri gibi). Ancak yine de en çok Wilson'ın evrim perspektifinden din üzerine yaptığı araştırmalar ve tespitler dikkatimizi çekiyor ister istemez. Wilson, biyolojik çeşitliliği açıklamada iyi iş çıkaran evrimin, dini örüntüleri açıklamada da epey bir yol alabileceğini söylüyor. İnsanlara çok çeşitli şeyler yaptıran dini inançlar hayal etmek kolaydır. Bu tür inançlar var olabilir, ama evrim teorisi, istikrarlı toplulukların oluşmasına neden olamayacakları için bunların var olamayacağı, daha doğrusu çok küçük kitlelerle sınırlı kalacağı tahmininde bulunur... Dinin sık sık delice biçimlerde ortaya çıkan dikey boyutları ile son derece pratik boyutları arasındaki bağlantının sebebi nedir? Sorunun kısmi cevabı basit ve nettir: Varyasyon ve seçilim. Her zaman yeni dinler ortaya çıkar ve büyük çoğunluğu hiç kimsenin dikkatini çekmeden yok olur gider. Yani dini inançlar bir derece genetik mutasyonlar gibidir: Rasgele ortaya çıkarlar ve yalnızca iş görenler kopyalama ve seçilim yoluyla hayatta kalır. Wilson'ın din konusunda vurguladığı bir diğer nokta ise bilimin dinin kendisiyle çatışmadığı, yalnızca belli dini geleneklerle çatıştığı düşüncesi. Üstelik evrim bilimcinin güçlü topluluklar kurmak, muhtaç olanlara yardım etmek, dönüşümsel değişim imkanına sahip olmak gibi dini özelliklerin evrim teorisinde büyük oranda doğrulandığının da altını çizdiğini belirteyim. Ben de pek çok insan gibi merak eder dururum, dünya üzerinde silahlara ve savaşa yatırılan para bilime, bilim insanlarına yatırılmaya başlansaydı, ya da en azından bilim insanlarının çalışmaları, teknolojik gelişimler, savaşa ve tüketime kanalize edilmekten vazgeçilseydi nasıl bir dünyada yaşardık diye... Herkes İçin Evrim, her şey bir yana, iyicil anlamda meraklarımızın artmasıyla bile dünyanın değişmeye başlayacağı müjdesini verdiği için şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ey-68-ruhu-geldiysen-bir-sarki-soyle", "text": "Altmışların sonu yetmişlerin başında New York'ta... Şehrin ara sokaklarında, küçük barlarında, eskici dükkanlarında, çerin çöpün arasında yeni bir ruh doğuyor. Bir adım ilerisinde dünyaya damgasını vuracak olan bir ruh, serserileri de sanatçıları da, zenginleri de fakirleri de içine alacak, hepsine yeni dünya hayali kurduracak bir ruh. İşte tam bu doğum sırasında iki genç insan, kısa süre içinde sanata ve müziğe damgalarını vuracak iki insan yan yana geliyorlar. Bir ömür ele ele sürdürecekleri pırıl pırıl yaşama, aç ve susuz, evsiz barksız, işsiz güçsüz başlıyorlar. Pattie Smith ve Robert Mapplethorpe. Henüz ikisi de ne yapacağını bilemez halde. Toplumun dışında yaşam savaşı veriyorlar. Ancak tanıştıkları andan itibaren bildikleri çok iyi bir şey var: İkisi de sanatçı olmak istiyorlar, ikisi de birbirlerini bırakmamak istiyorlar. Pattie Smith'i bir şair ve efsanevi bir müzisyene dönüştüren de, Robert Mapplethorpe'u modern zamanların en kışkırtıcı fotoğraf sanatçısı haline getiren de, yalnız dönemin ruhu değil, birbirlerine duydukları, inanç, sevgi ve bağlılık olacak. Bu halde, 68 ruhunu bir parça da onlar yaratacak... Çoluk Çocuk, Pattie Smith'in Robert'a ölümünden önce yazacağına söz verdiği bir kitap projesi. Bir zamanlar geleceği arkasına dönüp bakamayacak kadar merak eden bir kadının, geçmişiyle, hayatının aşkıyla, dünya tarihine damgasını vuran bir dönemle, o dönemi inşa edenlerden biri olarak yüzleşmesi... Tanıştıkları andan başlıyor Pattie, hatta daha da gerilerden, birbirlerine anlattıkları çocukluk anılarından. New York'ta tuttuğu günlükler ekseninde bu iki insanın aşkını ve var olma çabalarını okuyoruz. Pattie'nin yaşamına bir rock yıldızı olması ve hala yaşıyor olması dolayısıyla, az da olsa vakıfız, ancak Robert'ın yaşam hikayesi kitap boyunca ortaya çıktıkça bizi daha çok sarsıyor. Pattie neredeyse hiç uyuşturucu kullanmıyor, lezbiyenliğe eğilimi yok ve başarılı bir müzik yaşamı onu bekleyen. Ancak Robert, bu çok akıllı, çok duyarlı ve çok yakışıklı adam, sanat arayışında, uyuşturucularla, eşcinsellikle, sado-mazoşist eğilimlerle ve nihayetinde AİDS'le el ele. Robert hakkında çok şey söylendi, daha da söylenecektir. Delikanlılar ona öykünerek yürüyecek, genç kızlar beyaz elbiselere bürünüp onun buklelerine yas tutacak. Hem ayıplanacak hem de tapılacak. Aşırılıkları hem lanetlenecek hem de romantikleştirilecek. Gerçek ise, en sonunda, çalışmalarında görülecek; sanatçının ete kemiğe büründüğü eserlerinde... Asla kaybolmayacak, asla eksilmeyecek. İnsanoğlu bunu yargılayamaz. Çünkü sanat Tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine O'na aittir. Robert'ı, onunla kurduğu ilişkiyi ve beraberce yürüttükleri sanatçı olma çabalarını anlatırken Pattie'nin temel ekseni sanat. Kendini toplumun biraz dışına iten, sonra da tam ortasına çeken şeyin peşinde hep. Kötümser olduğum zamanlarda sanatın anlamını bile sorgular olmuştum. Kimin içindi? Tanrı'yı mı tasvir ediyorduk? Kendi kendimize mi konuşuyorduk? Nihai amacımız neydi? Yana yakıla dürüstlük ararken kendi içimde dürüst olmayan bir şeyler bulmuştum. Neden kendimi sanata adayacaktım ki? Bir aydınlanma vaat etmiyorsa o kalabalığın içine bir şeyler sokuşturmaya ne gerek vardı? Robert bu içsel hezeyanlarıma tahammül edemezdi. O, sanatsal güdülerini sorgulamazdı; ben de onu örnek alarak, önemli olanın sadece çalışmak olduğunu anladım. Şiir için, Tanrı tarafından gönderilmiş kelimeleri, resim içinse, bir kağıdın üzerine O'nun seyrini tasvir edecek renk ve şekilleri işlemek gerekiyordu. Yaratırken iman ve icranın mükemmel dengesine ulaşmaktı olay. Bu ruh haliyle, yaşama güç veren ışığa ulaşılabilirdi. Ulaştılar da... Gerçekten müthiş bir kitaptı. Bence Patti Smith'in o yalın ve tüm gerçekliğiyle olan biteni anlatması yüzünden bu kadar iyi bir kitap olmuş. Kitap kapağını da ayrı beğendim. 68 ruhu gelse ne olur, gelmese ne olur. O zaman geldiler de ne oldu, bir şey başaramadılar. İşin sonunu getiremeyeceksen boşa uğraşma."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ey-devlet-tebaadan-yoksun-kalasin", "text": "Tebaa olmak ya da olmamak... İnsanın zayıf ruhunun önemli meselelerinden biri bu. Tebaaysanız eğer kölesiniz çünkü, iktidara yapışık, iktidardan beslenen asalak bir yaşam formusunuz. Dolayısıyla köle olduğunuz kadar kral, kraliçe, sultan ya da kayzersiniz ki, fark etmez gücünüz yettiğine... Tebaa olmak demek emretmeye ve itaat etmeye düşkün olmak demektir. Hayatla, toplumla ve elbette kendinizle başka türlü bir ilişki kurmayı bilmemek demektir. Başarıya tapmak ve medeni cesaretten de yoksun olmak, demektir. Kısacası aslında tebaa olmak rezil bir şeydir... İşte bu rezilliğin romanı Tebaa. Heinrich Mann, başyapıtı olarak kabul edilen bu romanıyla otoriter kişiliğin oluşumunu ve bu oluşum sürecindeki tüm rezillikleri bir bir betimliyor, gözümüze gözümüze sokuyor. Bizi bu zamanda bunca rahatsız etmeyi başarırken romanın yayımlandığı dönemde yasak üzerine yasak yemesi şaşılacak şey değil. Kayzer Almanyası'nın bir portresini çizerken geleceğin Almanyası'nın da kültürel haritasını çizen, bu tipolojiyle ilerlenirse büyük bir felaketin haberini veren bu romanla Mann aynı zamanda edebiyatın kuvvetli sezgisini, öngörülü mucizesini de ortaya koymuş oluyor. Şimdi buyurun Tebaa'nın derinliklerine. Alman toplumu içinde herhangi biri, Diederich Hessling. İtaatkar, korkak, medeni cesareti olmayan, konformist bir iktidar destekçisi. Mann, çocukluğundan başlayarak bize onun hikayesini anlatıyor. Küçük bir kağıt fabrikasının sahibi olan klasik Alman burjuva ailesinin çocuğu Diedrerich. Hayalci ve korkak. Yazar daha ilk sayfadan onun zayıf ama yalaka ruhunu bize şu sahneyle gösteriyor: Cezalandırıldıktan sonra ağlayarak şiş yüzüyle atölyenin önünden geçtiğinde işçiler gülerdi. Fakat Diederich derhal onlara dil çıkarır ve yeri tekmelerdi. Şunun bilincindeydi: Dayak yedim, ama babamdan yedim. Ondan dayak yemek sizin de hoşunuza giderdi. Ama siz buna hiç değmezsiniz. Evet, henüz bir çocukken bile üstleriyle ilişkiye girmenin, her ne şekilde olursa olsun, bir ayrıcalık olduğunu biliyor. Hal böyle olunca da giderek başkalarına şiddet uygulamaktan çekinmeyen, içinde yaşadığı toplumun hiyerarşik yapısından faydalanarak güce erişmeyi başaran bir zorbaya dönüşüyor. İyi bir tahsil gören, üniversitede bir korporasyona üye olan, askerdeyken hasta numarasıyla kaytaran, nihayetinde babasının yerine geçip zengin bir kızla evlenerek çoluk çocuğa karışan Diederich her şey üzerine düşünür ancak her şeyi hep yanlış anlar. Aşkı, aileyi, iş ilişkilerini, benliğiyle kurduğu ilişkiyi. Daha doğrusu toplumsal ve siyasal yapının tüm zaaflarını gerektiği şekilde yorumlar. Tam anlamıyla muhakemeye dair üstün bir yeteneksizliktir sergilediği. Hayatta onu sevebilecek tek kadını bu şekilde elinden kaçırır, kendini ve insanları sevebilmek ona bu yeteneksizliği nedeniyle bir sonsuzluk kadar uzaktır. Aynı anda hem kayzerin hem de tebaanın kendisi olur kahramanımız. Öyle ki bir süre sonra Kayzer'in verdiği beyanlarla kendi sarfettiği sözler birbirine karışır. Hangisi Kayzerin beyanları hangisi Diedrerich'in düşünceleri ve sözleridir? Bunu kendisi bile ayırt edemez hale gelir. Alman iktidar düşüncesinin cisimleşmiş halidir çünkü o. Toplum içinde var olan binlerce küçük kraldan, hükümdardan biridir. Kölece tabi olmak ve kölece hükmetme arzusu benliğini yiyip bitirir. Kayzer Almanyası son derece görkemli, şatafatlı ve şaşmaz biçimde hiyerarşik. Onun son derece dramatik bir şekilde, değersiz bir öze sahip olduğunu söylüyor bize Mann. Diederich'in hayatının tam bir savaş alanı olması da bu değersizliğin gülünç bir simgesi. O, karısıyla bile Kayzer'in yüce adına, yüce hatırına cinsel ilişkiye giriyor. Evliliğin çirkin, maddi, ikiyüzlü bir çıkar ilişkisinden ibaret olmasına hiç itirazı yok. Tek derdi bu ilişki içinde bile çıkarlarını korumak, iktidarını kurmak, kuyruğu o şeytani kadına/kadınlara karşı hep dik tutmak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/fantastigin-alacakaranliginda-oyku-yazma-dersleri", "text": "Virginia Woolf, başyapıtları olarak kabul edilen Deniz Feneri ile Dalgalar arasına sıkıştırarak yazar Orlando'yu. Bir yaz tatilinde bir çırpıda kaleme almıştır bu olağanüstü hikayeyi. Biraz eğlenmek istiyordum dediği rivayet edilir, biraz eğlence, biraz fantezi... Ve ortaya tam da dediği gibi eğlenceli ve fantastik bir başyapıt çıkmıştır... Türk öykücülüğünün prenslerinden olan Cemil Kavukçu da 16 kitabın ardından öykücülük serüveninin rotasını fantastiğe doğru kırma eğilimi göstermiş son çalışması Aynadaki Zaman'la. O da Woolf gibi sadece eğlenmek mi istemiş bilinmez ama, Virginia Woolf'un Orlando'da yaptığı şeyi yakalamış, dilin önümüze açtığı binbir yüzlü olasılıklar yolunda; ruhun alacakaranlık kuşağında; gerçekle-gerçeküstü arasındaki o şahane çizgide zarafetle yürümeyi başarmış. Cemil Kavukçu fantastiğe kaymış kaymasına ya onun öykülerinin temel izleği olan denizi, deniz yaşamını, deniz insanlarını bırakmamış. Kitapta yer alan on öyküden özellikle ilk beşi denize, onun hayatımıza, ruhumuza karıştığı yerlere ve denizin tekinsizliğine, sırlarına, gizemlerine dair. Jung, ağaç, taş, deniz der, onlar sadece dokunduğumuz, baktığımız varlıklardan ibaret değillerdir, hem evrenle hem de aynı anda bilinçdışımız ve bilinçaltımızla bağlantı kurduğumuz araçlardır. Kulağa büyülü, tekinsiz ve heyecan verici gelir, gerçekten de öyledir... Kavukçu'nun dilinde de, öğrendiğinde keşke bunları bilmeseydim, diyeceğin, geri dönüşü olmayan bir sırrı vardır denizin. Cesetlerin gözlerini oyan deniz ajanları olarak martılar, gördüklerini kimselere anlatmayan, anlatamayan deniz insanları ve kendisinden olmayan her canlıya, her nesneye düşman bir deniz, bağlanır bu öykülerin alacakaranlığına. Doğanın şiddetinde adalet aramaz kimse, kendiliğindenliğine boyun eğer ama hakkında hiçbir şey bilmedikleri bir gezegene inen astronotlar misali yolculuk eden denizcilerin anlatacakları vardır yine de, ima edecekleri öyküler... Cemil Kavukçu bir öyküyü ima etmekle, hikaye etmek arasındaki sınıra da, sırra da vakıf bir öykücüdür, yazmadıklarıyla da içimizi doldurur, tekinsiz gölgelerle yüzleştirir bizi. Sadece deniz mi peki? Değil elbette... Aşk da, incir ile şimşir ağaçları da, çocukluğun kabullenişleri ve yetişkinliğin hesaplaşmaları da var Aynadaki Zaman'da yer alan öykülerde. Cemil Kavukçu bir öykü yazarı olarak yeteneklerinin, ilhamının ve deneyimlerinin doruğunda... Türk öyküsünün bulacağı çıkış noktasını bize gösteriyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/final-aci-ve-melankolik-bir-bohemde-bitiyor", "text": "\"Sana doymak korkunç ahmaklık olur.\" Aklımda en çok kalan cümle bu sanırım. Yok kitabı okuduktan sonra değil, henüz okumadan, sosyal medyada paylaşılan cümlelerden en çok aklımda kalanı bu. Ahmed Arif, sosyal medyaya paylaşım cümlesi olsun diye mi yazmış bunları yani Leyla Erbil'e, diye sinirlenenler oldu, ne çok. E, hakları yok değil. Ama evet, neden olmasın diyorum kendi kendime. Aşkın dillenmesinin sanalı, gerçeği fark eder mi? Etmez. Leyla'nın eline düşmüş bir şekilde Ahmed Arif. Düşmüş, perişan, üstelik Leyla Erbil belli ki harcıyor da onu. Karşılıksız aşkın havası da olmuyor. Geriye inim inim inlemek, bunca yılın ardından, ölüp gittikten sonra, dillere, sokağa, sanala düşmek kalıyor. Peki, gelelim esas mevzuya. Türk edebiyat tarihine yazınıyla, kişilikleriyle damgasını vuran iki edebiyatçının mektupları kuşkusuz ki birer hazine niteliğinde. Aşktan, Ahmed Arif'in perişan aşkından kafamızı kaldırdığımız vakit, mektupların yazıldığı dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Arif'in sürgün günlerini, siyasi baskıları, yazarların siyasi koşullardan nasıl etkilendiklerini ve edebiyatlarına dair kaygılarını görüyoruz. Hayata edebiyatla ve aşkla tutunma mücadelesini izliyoruz. Didik didik edilmeye değer bir dönem bu, hepimiz biliyoruz. Leyla Erbil yazıyor, Sait Faik ölüyor, 50 kuşağı öykücüleri birer birer parlıyor, kadın yazarların edebi arayışları yol arıyor, çok ciddi bir kurumsallaşma mücadelesi sürüyor edebiyatımızda. Kimileri bu kurumsallaşmaya çok meyyal, kimileri isyan ediyor, çığlığı basıyor. Yoğun bir temas var yazarlar, şairler arasında; kahvelerde, lokantalarda, birbirlerinin evlerinde bir araya geliyorlar, aşık oluyorlar, dost, düşman oluyorlar, kavga, gürültü patırtı, dedikodu hiç eksik olmuyor. Olmuyor da edebiyat merkezden hiç uzaklaşmıyor. Asıl büyüleyici olan bu. Hikayenin esas kızı ve esas oğlanı hep edebiyat. Yoksulluk, öfke, isyan, siyaset, aşk hep edebiyattan sonra geliyor. Hülasa böyle. Edebiyatçılar arası temas, nerede ve hangi dönemde olursa olsun, iz bırakıyor. Kederli ve hazin bir aşk olsa bile."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/fuentes-aynasinda-bati-kulturuyle-yuzlesmek", "text": "Terra Nostra - Bizim Toprak, Latin Amerika edebiyatının önde gelen yazarlarından Carlos Fuentes'in adının hemen ardından gelir. Fuentes'in başyapıtı, Milan Kundera'ya göre aynı zamanda roman sanatını yenileyen, roman tarihini değiştiren yapıtlardan biri. Kundera'ya katılmamak elde değil. Terra Nostra'da roman tarihini de, kurmacanın içerdiği zaman algısını da, insanlığın tarihe bakış açısını da birarada alır; düşleri ve masalları, efsaneleri ve hayal kırıklıklarını, ve dahi cümle insani saçmalıkları koyar tarih dediğimiz şeyin içine ve bütün bunları çalkalayarak geri verir bizlere Carlos Fuentes. Artık bir okur olarak, bu dönüştürülmüş tarihten payımıza ne düşüyorsa onu almak kalır geriye. Hem kurmaca içindeki zamanı hem de gerçek zaman algısını alaşağı ederken, bir yandan da Batı uygarlığının, ataerkinin etkileyici bir eleştirisine dönüşen bir roman Terra Nostra; Paris'te bir kıyamet günüyle başlayıp yeniden yaradılışla biten, İspanya'daki bir hanedanlık üzerine kurulmuş bir büyük hikayedir. Erkekliğin, Hıristiyanlığa dair ilahi adanmışlığı uğruna, yani baba Tanrı adına yaptıklarının kadın üzerindeki tahribatının ve onu nasıl ötekileştirdiğinin müthiş bir eğretilemesini sunar Fuentes roman boyunca; hem anne El Senora hem de eş El Senora'nın ağzından yapar bunu: Bütün bunların bana olması için Tanrıyı kendine destekçi seçtiyse, o zaman ben de karşılık olarak şeytanı seçecektim, der büyük El Senor'un karısı ve Mutlak, nihai, karşılaştırılamaz, karşılığı ödenemez bir hükümdarlık ya da bir beden. Ben hayatımı ölüme sunuyorum. Ölüm hakiki hayatı sunuyor bana. İlk başta, doğarken, öldüğümü sanıyor, doğduğumu bilmiyordum. Daha sonra ölürken ve bilirken yeniden doğdum, der annesi... Kralların karısı, kralların annesi... İktidarın kıyısında onun yalnızca nesnesi haline gelebilir ancak kadın cinsi. Masum bir bakireden, düğününde Senor'un tecavüzüne uğrayıp melankolik bir cadıya dönüşen Celestina tüm bilge erkekliğe: Sen bildiğini biliyorsun, ben senin asla bilemeyeceğini biliyorum, beni rahat bırak! diye haykırır. Bu haykırış kadının ataerkil toplum içinde, cadılık yolundaki kaçınılmaz ayrışmasının da altını çizmektir bir anlamda. İyi bir toplum, masum aşk, ebedi hayat ancak insan Tanrı olduğunda ve her kişi kendi inayetini yarattığında mümkün olabilir. O zaman Tanrı diye bir şey olmayacak çünkü onun özellikleri her insanın bir parçası olacak. Nihayet insan gerçekten insan olacak, çünkü artık hırslı ve zalim olmayacak; inayeti ona yetecek, hem kendini hem tüm yaratıkları sevmeye başlayacak, diyen öğrenci Ludovico'nun da, saray inşaatında çalışan topraklarından olmuş, köleleştirilmiş işçiler de, kızlığı El Senor tarafından bozulduğu için deliren Celestina ile kızlığı kocası El Senor tarafından bir türlü bozulmadığı için deliren El Senora da, küçük soyluluğu büyük soylu tarafından yıkılan, entrikacı avcıbaşı Guzman da, yaşama karşı inancı sarsılan keşiş de iktidarın karşısında çocukturlar, zayıftırlar ve hayalleri gün be gün kırılmaya mahkumdur. El Senor'da, onun otuz kuşak atalarında ve olan olmayan tüm varislerinde vücut bulan iktidar ve ataerki, başta El Senor'un da kendisi olmak üzere tüm toplumu delirtmiştir aslında. Bu delirmişlik, toplumu saran çoraklaşmış doğaya da, onun kendi elleriyle inşa ettiği saraya, yani mimariye bile yansır. Fuentes, aynı anda hem tahtın varisi hem önceki sahibi; hem dede hem baba hem oğul; El Senora'nın hem kocası hem metresi olan; kısacası hem herkes hem de hiç kimse olan Agrippa'yı, Batı medeniyetinin bireyselleşme çabasının kahramanı olarak sunar okuruna. Saf beklentilerle dolu, kötülüğe yazgılı ve bir o kadar acıklı bir hikayedir bu. Ondandır ki Terra Nostra o meşhur kıyamet günü bölümüyle başlar. Zaman tersine akar durmadan, ya da başka bir deyişle bugün, içinde geçmişteki tüm diğer günleri aynı anda taşıyordur. Ve insanın yükü durmadan, durmadan artıyordur. Agrippa Paris'teki kıyamet gününde seksenlik bir kocakarı tarafından doğurulan, altı parmaklı, sırtında koca bir haç işareti bulunan o, 'Mesih'tir. Ancak Fuentes bu mesihle de, içten içe mesihin dönüşünü bekleyen batı uygarlığıyla da dalga geçmektedir fena halde. Zira Agrippa, bir Roma imparatorunun ta kendisi, yeniden vücut bulmuş halidir. Uygarlık dediğimiz şey içinde insana kıyametten sonra bile görünecek yeni bir ufuk, yeni bir umut yok gibidir ya, romanın sonunda müthiş bir yeniden yaradılış betimlemesiyle kırar bu umutsuzluğu yine de Fuentes. Başlangıç ve son birleşir, tek vücut olur onun kaleminde. Terra Nostra, gerçek edebiyat okurunun tekrar tekrar okumadan geçemeyeceği, hem günümüze hem de geleceğe söyleyecek çok şeyi olan tartışmasız bir şahane kitap. Ayrıca, onu dilimize kazandıran çevirmen Bülent H. Doğan'a da buradan bir kez daha teşekkür etmeden geçmeyeyim..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gabagi-kim-yediyse", "text": "Datça'yı bilir misiniz? Datça ya da diğer adıyla Reşadiye yarımadası, ilçe merkezinin tüm Türkiye'nin nasiplendiği mimari çirkinliğini bir yana koyacak olursak, dünyada belki de eşi benzeri olmayan doğal ve tarihi güzelliklerinin her gün acımasızca katledildiği, üstelik bu katliamın neredeyse bir siyasi program haline getirildiği \"güzel ve yalnız\" ülkemizin, doğası bu katliamdan en az nasiplenen nadir bölgelerinden birisi. Bir de, üzerinde Fırtına Vadisi projeleri ile kara bulutlar dolaştırılan Doğu Karadenizi sayabiliriz herhalde. Karadeniz'in geri kalanı malum otoyolu ile sizlere ömür. Şu sıralar Antalya ormanları ve kırsalı son bir yılda dağıtılan binlerce maden arama ruhsatı ile acımasızca katlediliyor. Bölgenin şansı, neredeyse yarımadanın tamamının doğal ya da tarihi sit olması. Doğa katilleri parayı gördükleri yerde ne doğal ne de tarihi sit tanırlar. Henüz burada para gözükmüyor. Yoksa bütün ülkenin ormanlarına kasteden 2B yasa tasarısının yaratıcıları için nedirki o yasaları değiştirmek? Datça'yı şimdilik Güney'in diğer yörelerindeki ranta özenen yerlileri ya da sonradan olma Datçalılar katletmeye çalışıyorlar ama onların çabaları elbette büyük sermayenin yok ediciliği ile kıyaslanamaz. Hele isimleri bulvarlara verilen bazı \"hayırseverler\"in yaptırdıkları okul binalarını görseniz herhalde bir daha \"hayır\" sözcüğünü duymak istemezsiniz. Knidosluları ölüm uykularından uyandırmak ve Datça'yı gezdirmek mümkün olsa kendilerinden bir kaç bin yıl önceki bir uygarlığa geldiklerini düşünürler. 2500 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak bir mimari ve estetik düzey. Kuşkusuz bu durum, ülkenin neredeyse her noktası için geçerli. Özetle bir çirkin, hem de \"Çok Çirkin Datça\" ve bir de \"Cennet Datça\" var. Datçalıların iş işten geçmeden tercihlerini cennetten yana yapmaları gerekiyor. Bunun için de herhalde en kısa sürede yapılması gereken ilk iş yarımadanın hiç bir yerinde 2 kattan yüksek inşaata izin verilmemesi olmalıdır. Bu kadar basit bir gerçeğin Datçalılarca algılanmasını umut ediyoruz; zira Datçayı onlardan başka kimse kurtaramaz. Ve aradıkları gerçek zenginliği bulabilecekleri tek yol da budur. Bu haftaki kitabımız Cennet Datça'nın tarihini yazmak için bir araya gelen cennetlik insanların oluşturduğu \"Datça Yerel Tarih Grubu\"nun beş yıllık emeğinin bir ürünü. Son derece idealist ve amatör bir çabanın, son derece profesyonel bir ürünü olarak köşemize şeref veriyorlar. Kitabın başında çalışma ile ilgili şu bilgiler veriliyor: \"Datça Yerel Tarih Grubu, Datça Yarımadası'nın tarihsel ve kültürel mirasını araştırmayı, araştırmalarını Datçalılar ve Datça dostları ile paylaşmayı, yerel değerleri gelecek kuşaklara aktarmayı hedefleyen, gönüllülerden oluşan bir dernektir. Ekim 2002'de yapılan DYTG toplantısında oluşturulan çalışma gruplarından biri, bitkilerin yerel kullanımlarıyla ilgili bir inceleme-araştırmayı yapmayı seçti ve ortaya bu kitap çıktı. Bu ilk baskıda 123 bitkiye yer verilmiş. Her bitkinin fotoğrafı, özellikleri ve kullanım bilgileri yer alıyor. Ancak bu özetten kitabın biraz soğukça bir akademik katalog olduğu izlenimi edinilmesin. Bu bilgilerin yanısıra kimi bitkilerle ilgili Datçalıların anıları, adetler, fıkralar ve yemek tarifleri de var. Sonra eşeklerin can dostu, zamanının tek belediye zabıtası Bican Omar var. Bican Omar eşeklerin yük taşıma limiti olan 120 kiloyu aşanları asla affetmez, cezayı basarmış. Nerede şimdi o zabıtalar? Dolayısıyla Datça florasının son yüzyıldaki değişiminin tarihini de okumak mümkün oluyor. Kapitalizm koskoca bir yarımadanın florasını elli yıllık bir sürede nasıl da değiştirebiliyor, hayretle okuyacaksınız. Mesela Palamutbükü adının nereden geldiğini merak eder dururdum. Meğer geçen yüzyılın ilk yarısında bugün neredeyse hiç ağaç olmayan o sahil boydan boya Palamut ağaçları ile kaplı imiş ve kitapta anlatıldığına göre tam da \"Ağaca Tüneyen Baron\" için ideal bir mekanmış. Calvino'nun o muhteşem romanını okuyanlar bilirler, ağaca çıkan Baron hayatını ağaçtan ağaca geçerek ve hiç toprağa inmeden sürdürür. Palamutbükü'nde de bir zamanlar sahilin bir ucundan öte ucuna ağaçtan ağaca geçerek gitmek mümkünmüş. Ya neredeyse tüm yarımadayı kaplayan bademlerin tarihi? Ben saf saf, badem yiyen Knidoslular'ı hayal ederdim. Palamut para etmemeye başlayınca bütün ağaçlar kesilir ve badem ile zeytin dikilir. Yani bugünün yarımadası Knidoslular bir yana, bir önceki kuşağın yarımadası bile değil. Kuşkusuz bitkilerin çoğunluğu için bu değişim söz konusu değil. Eğer Datça'ya hiç gitmedi iseniz ve gitmeye karar verirseniz mutlaka Datça pazarının kurulduğu bir Cumartesi günü pazar ziyaretini programınıza almalısınız. Ama nerede ne var bilmeden gezmek olmaz. Pazarın kurulduğu sokakta şahane yemekler yapan Cennet Datça'nın bir parçası \"Ada Yeme İçme Dükkanı\"na uğramalı, arka bahçede bir şeyler atıştırırken dükkanın kedisi Karpuz'u sevmeli, sonra bu kitaptan bir adet edinmeli ve Ada'nın sahibesi Aliman Hanım'ın kitabın 219. sayfasındaki rehberliği eşliğinde Sındı eski muhtarı Bekir'in tezgahını, Misafir'in zeytin kulubesini, Karaköy'den Fatma Keçeci'nin otlarını, Zatınur Karabulut'un deniz genevirlerini, Şükran Ermiş'in özel ekmeğini ve daha nicelerini keşfetmelisiniz. Cennet Datçanın ürünleri ve insanları ile o kadar mutlu olacaksınız ki Çok Çirkin Datça'yı bir kaç saatliğine görmez olacaksınız. Eğer sizlerin de yörelerinde benzer çalışmalar varsa kitabınızı bize iletin, tanıtalım. İdefix'in hiçbir zaman salt ticari bir oluşum olmadığını, esas olarak bir kültür misyonu olduğunu dostları gayet iyi bilirler. Keşke her ilçemizde, her yöremizde benzer çalışmalar yapılsa, biz de her hafta onlara yer versek. O zaman 2500 yıl önceki uygarlıkları anlayabilme ve gelecekte \"hayır\"la anılma umudunu taşıyabilirdik. Peki başlığımızdaki \"Gabağı kim yediyse\" ne demek oluyor? Bunun yanıtını öğrenmek de kitabı alacak olanların ayrıcalığı olsun. Datça'yı bilir misiniz? Datça ya da diğer adıyla Reşadiye yarımadası, ilçe merkezinin tüm Türkiye'nin nasiplendiği mimari çirkinliğini bir yana koyacak olursak, dünyada belki de eşi benzeri olmayan doğal ve tarihi güzelliklerinin her gün acımasızca katledildiği, üstelik bu katliamın neredeyse bir siyasi program haline getirildiği \"güzel ve yalnız\" ülkemizin, doğası bu katliamdan en az nasiplenen nadir bölgelerinden birisi. Bir de, üzerinde Fırtına Vadisi projeleri ile kara bulutlar dolaştırılan Doğu Karadenizi sayabiliriz herhalde. Karadeniz'in geri kalanı malum otoyolu ile sizlere ömür. Şu sıralar Antalya ormanları ve kırsalı son bir yılda dağıtılan binlerce maden arama ruhsatı ile acımasızca katlediliyor. Bölgenin şansı, neredeyse yarımadanın tamamının doğal ya da tarihi sit olması. Doğa katilleri parayı gördükleri yerde ne doğal ne de tarihi sit tanırlar. Henüz burada para gözükmüyor. Yoksa bütün ülkenin ormanlarına kasteden 2B yasa tasarısının yaratıcıları için nedirki o yasaları değiştirmek? Datça'yı şimdilik Güney'in diğer yörelerindeki ranta özenen yerlileri ya da sonradan olma Datçalılar katletmeye çalışıyorlar ama onların çabaları elbette büyük sermayenin yok ediciliği ile kıyaslanamaz. Hele isimleri bulvarlara verilen bazı \"hayırseverler\"in yaptırdıkları okul binalarını görseniz herhalde bir daha \"hayır\" sözcüğünü duymak istemezsiniz. Knidosluları ölüm uykularından uyandırmak ve Datça'yı gezdirmek mümkün olsa kendilerinden bir kaç bin yıl önceki bir uygarlığa geldiklerini düşünürler. 2500 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak bir mimari ve estetik düzey. Kuşkusuz bu durum, ülkenin neredeyse her noktası için geçerli. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gece-gec-bicaktaki-yarayi-gorebilmek", "text": "Şiirin kurduğu dünyada dilin taşıdığı yük, şairin şahsi temayülleriyle iç içedir. Dil işçiliği, bu şahsi temayüllerin merkezinde ortaya çıkar. Yoksa günümüzde yazılan bazı şiirlerde gördüğümüz gibi dil bir gösteri nesnesi değildir. Dil işçiliğine yanlış ve sorunlu bir yerden bakarak şiiri bir dil cambazlığına dönüştüren tavır, şiiri hayattan, sokaktan ve insandan yalıtır. Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı. Sizi bilmem ama ben öteden beri anadili ifadesinde iyilik ve merhamet odaklı bir ferahlama hissi duyarım. Sığınılacak bir liman. Bir varoluş beşiği. Yahya Kemal'in Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir dizesinde bu varoluşsal gerçekliğin izlerini görürüz aslında. Aynı dili konuşmak bizim için ontolojik bir güvenlik alanı demektir. Bunun bir adım ötesi ortak bir anlamın dilini konuşmaktır. Şiirin sözü bir emanet olarak aldığı yer burasıdır. Bazı şiirlerle kurduğumuz aracısız doğrudan yakınlığın bir sebebi de bu anlam ortaklığıyla ilgilidir. Şiirin kurduğu dünyada dilin taşıdığı yük, şairin şahsi temayülleriyle iç içedir. Dil işçiliği, bu şahsi temayüllerin merkezinde ortaya çıkar. Yoksa günümüzde yazılan bazı şiirlerde gördüğümüz gibi dil bir gösteri nesnesi değildir. Dil işçiliğine yanlış ve sorunlu bir yerden bakarak şiiri bir dil cambazlığına dönüştüren tavır, şiiri hayattan, sokaktan ve insandan yalıtır. İnsansız şiir dediğimiz olgu biraz da bu hatalı bakış açısının bir sonucu değil midir? Şairin meselesi aynı zamanda dilin de meselesidir ve iyi şiir bu meseleyi berrak bir şuur, saf bir bakışla bize aktarabilen şiirdir. Hira, Anne ve Yasin kelimeleri halihazırda Karakuş'un çeperlerini yokladığı hayatın anahtar kelimeleri. Yakından bakıldığında her anne bir Hira'dır aslında ve şair anne imgesi özelinde kutlu ve derin bir anlamlar toplamını bir sığınma ve arınma arayışına dönüştürür. Bu arayışın kalbinde ise Hira yani inanç vardır. Bununla birlikte çelişkilerin doğurduğu bir çatışma ve rahatsızlık imi, şairin kavgasına eşlik eder. Klişeler söz konusu olduğunda içsel bir karşı duruş alttan alta kendini hissettirir: Ölüm randevu alınamayan sevgili/ Durur doktorun kalın dudaklarında./ Allah bir doktor iki/ Çınlar hastane odalarında. (Dedemin Ayakları, s.13) Aidiyet duygusu, Karakuş şiirinin ana izleklerinden biridir desek yeridir. Anne, baba, dede, nine imgeleri şairin mevzilendiği yer hakkında bize belirgin bir ipucu verir. Hayatın anlamını eşeleyen tutku, mevzii koruma içgüdüsüyle de örtüşür. Karakuş'un şiiri modern kabullerin ve geçer akçe hayat algılarının karşısında geçmişi ve sonuna dek şahsi ve özel bir tarihi savunuyor. Tarih onun şiirinde inatla kurcalayıp durduğu hayatın ta kendisi. Anonim mutluluklar ve yaşamı putlaştıran algılar çağında o, tarafını insandan yana koyuyor. Karakuş'ın şiirindeki mutsuz ve karanlık dünya bu anonimleşmeye ve aynılaşmaya karşı bir isyan aslında. Tozpembe bir merceğin arkasında bütün bir dünya anonim yalanların pençesinde kıvranırken o ağzımızın tadını bozan gerçeklerin peşinde: Bir İngiliz şirketine satılan uykum/ Soframıza gelen ekmekle/ Tarih dersinde uzayan kulağım/ Bizi dengede tutan her neyse (Sahibinden, s.24) Nerdeyse iki yüzyıllık bir batılılaşma cenderesinin kısa ve acı bir özeti olarak da okuyabiliriz bu dizeleri. Yukarda bahsettiğim aidiyet duygusu salt şahsi değil aynı zamanda bir toplumsal hesaplaşma alanıdır da. Aklın, tarihin, toplumun, hayatın bütün fay hatları hepsi enikonu bir yerde birleşir. Akla Veda şiiri Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı dizesiyle açılıyor. Bir alt üst oluş arenasında şair yarayı yani ölümü de yenen o kadim ruhu kuşanır. Kurşun ölümün kendisidir ama kurşunun öldüremediği ruh o yarada saklıdır. Aynı şiirin son dizelerinde şair, akla niçin veda ettiğinin gerekçesini sunar bir bakıma: Kaç milyar insan çalıştırıyor yalnızlık?/ Okumadan da öğrenebilirdin bu kadar felsefeyi:/ Annen mutfakta neden ağladı? (Akla Veda, s.30) Karakuş'un şahsi temayülleri, arayışları sahicilik kavramında odaklanıyor. Aklın ayak bağlarından kurtulmuş bir insanın hayata karşı aldığı gardı görüyoruz onda. Naif bir öfke, titiz bir incelik: Yine de bu kadar uzun bir dize yazacak kadar acı çekmedim/ Siz de çekmediniz aslında, ama başka acılar (One Thousand Minutes, s.28) Unutmadan hemen belirteyim ki, kitabın en uzun dizesi de bu zaten. Bir şair zarafeti."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gecenin-kalbinden-asirilmis", "text": "Maurice Blanchot, \"hiç ulaşılmamış, gecenin kalbinden aşırılmış, 'öteki gece'nin yazarı\", \"yazarın uykusuzluğunu misafir eden gecenin yazarı\"... Deneysel hatta belki de radikal yazı deneyiminin yazarı... Ya da en açığı, parçalı anlatının sonuna giden adam. Ve onun Bekleyiş Unutuş'u. Dili parçalayıp bölen, sözü bir fısıltıya, anlatıyı şiire yakın bir kesintisizliğe çeviren romanı. Roman mı? Değil tabii, kimbilir belki de sadece bir roman deneyimi. Merkezi silip yok eden, kurgunun basamak taşlarını söküp atan bir anlatı. Ama aynı zamanda bir aşk hikayesi de. Aşk dil evreninde ne kadar gerçekleşirse o kadar işte. İçinde pek az eşyanın olduğu minimalist bir otel odasında, bir erkek ve bir kadın. Fransızcada erkek tekil şahıs zamiri ile kadın tekil şahıs zamirinin, \"ll\" ve \"elle\"in karşılaşması. Bizim ait olduğumuz dil ailesinde, Ural-Altay dillerinde cinsiyet ayrımı yok, o nedenle anlamamız biraz zor. Ama Fransızcanın ait olduğu Hint Avrupa dillerinin temelinde yer alır cins ayrımı, haliyle yaşamı, dili, zamanı ve elbette anlatılan hikayeyi değiştirir. Dili -tüm kültür unsurları gibi-, eril aklımızın inşa ettiğini kabul edersek Bekleyiş Unutuş'ta da erkek yani \"ll\", \"elle\"den bir adım öndedir. Önce o anlatır. Zamanı da, zamansızlığı da, bekleyişi de unutuşu da evvela o belirler. Ama bu böyle devam etmeyecektir. Kadın ve erkek, ilk karşılaşmalarını ve aşkın ilk ortaya çıktığı anı beklerler, ya da olan biteni unutarak onu yeniden yaratmayı umarlar. \"Bekleyiş, herhangi bir şey beklemeyi reddeden bekleyiş, adımların kıvrımlarını açarak gözler önüne serdiği sakin uzam. Adam aşırı dikkat gerektiren edimlerde gizlenmiş ve dağılmış bir şekilde erişilmeye müsait temel bir dikkatsizliğin hizmetinde olduğu hissine kapılıyordu. Bekleyen, fakat bekleyişe müsaade etmeyecek olana bağımlı halde bekleyen bir bekleyiş. Dişil ve eril düşünce, kadın ve erkek arasında oldukça hassas bir dans sözkonusu burada. Aklıma ister istemez Ahmet Hamdi Tanpınar'ın zamanı geliyor. Tanpınar'ın kayıp zamanı bulmayı değil de aramayı sevdiği. Blanchot da zamanın yokluğuna doğru yazıyor. Kronolojik zamanı homojen hale getirmesi bir yana, yazmanın sonsuz zamanına bırakıyor kendini. Bir askıda kalma hali yaratıyor ki, tekinsize, varlığın yok edici gücüne çekiyor dikkatimizi. Ve haliyle \"ll\", kendini giderek \"elle\"e, onun kaotik, \"yok-zamanına\" bırakıyor. Belki de beklenen oluyor! Blanchot'un bir felsefeci olduğunu unutmayalım. Radikal bir sol düşünceyi takip ettiğini... Dilin, düşüncenin ve edebiyat türlerinin sınırlarında, içinde gezmenin, toplumsal cinsiyeti, kadın-erkek, dişil-eril düşünce, aşk-ilişki üzerinden giderek, bir edebiyat eseri içinde tartışmanın zorluğu bir yana, onu okumanın zorluğu bir yana. Yazar, zamanı, uzamı ve hatta kahramanlarının varlıklarını alıyor okurun elinden, dilin ve edebiyatın alışılageldik yasasını, yazarla okur arasında yapılan inanç anlaşmasını da bir kenara koyuyor, daha doğrusu sorguluyor. Hal böyle olunca bir okur olarak paniğe kapılmak mümkün. Ama tüm alışkanlıklarınızı ve biliyormuş gibi yaptıklarınızı bir kenara koyduğunuzda sizi beklediğinizden de çabuk içine alan bir metinle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Sizi beklediğinizden çabuk etkileyen, şiirine, ritmine hemencecik kapıldığınız üstelik de çok ama çok zarif, dokunaklı bir anlatı Bekleyiş Unutuş. Hani, Barthes der ya, bir roman, onu okuduktan sonra hiçbir şey önceki gibi olmamalı diye. Bekleyiş Unutuş da öyle işte. Okuma deneyime dönüşüyor, okuduktan sonrası değişiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gelir-edebiyat-tarafindan-yutulur-yazar", "text": "Ne demek nisyan? Bir şeyi unutmak, kasten terk etmek, gafil olmak... Hatırladıkça, hatırladıklarıyla var olan insan, unuttukça, kasten unuttuklarıyla ölüme yaklaşır, ölür, paradoksal olarak... Hatırlama ve unutma arasında bir cendere, ucu giyotinden yapılmış bir sarkaç gibiyse eğer hayat, yazı bunun neresinde durur peki? Günden güne, an'dan an'a unutup ölmek için mi yazarız yoksa azala azala yaşamak için mi? Murat Gülsoy son çalışması Nisyan'da unutmak ve hatırlamak, yaşam ve ölüm arasında duran yazı üzerine, insanın yaratım çabası üzerine düşünüyor. Düşündükçe unutuyor, parçalara ayrılıyor, kederli ve bir o kadar gülünç sonuna doğru akıl ve akıl kaybı içinde ilerlerken, kendini yazıya bırakıyor. Murat Gülsoy okumaya \"Bu kitabı çalın\" ile başladım.. Hikayeleri (özellikle kitabın başındaki ilk 4-5 hikaye) enteresan geldi bana.. Nisyan'ı okuyacak olmamın ilk sebebi budur, ikinci sebebi, \"nisyan\"ı kelime anlamı ve söyleniş olarak çok beğeniyor olmam ve sürekli kullanmaya çalışmamdır.. Üçüncüsü ise, \"şahane bir kitap\" bölümünde yorumlanmış ve tanıtılmış olmasıdır.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/genis-acida-devam-eden-dar-zamanlar", "text": "Edebiyatseverler bilirler Dar Zamanlar'ın yeri ayrıdır Adalet Ağaoğlu okurları için. Özellikle de Ağaoğlu'nu bizle tanıştıran ilk romanı Ölmeye Yatmak, düşünülürse. Bir saat yirmi dakika süren o uzun, bir ömürlük hikaye, düşünülürse... Modern Türk romanının önde gelen isimlerinden olan Ağaoğlu, Dar Zamanlar'da, öncelikle öznel olarak geniş, nesnel olarak son derece kısa, dar zaman dilimlerini ele alır. Kahramanın yaşamını, onu bu zamana getiren anları, geçmişi de içinde taşıyan geniş hacimli zamanı, kısacık bir zaman dilimi içinde verir bu hikayeler bize. Ve bu romanların temel izleğidir Cumhuriyet dönemiyle hesaplaşma. Ölmeye Yatmak'ın kahramanı Aysel, Cumhuriyet gibi ölmeye yatar ve ölüm öncesinde hem rejimle hem de kendi kendisiyle, yaşadıklarıyla derin bir hesaplaşmaya girişir. Aynı izlek, Bir Düğün Gecesi ve Hayır'la devam eder. Okurlar hep merak ederler, üçlemeye dörtlemeye dönüşecek midir? Dar Zamanlar sürecek midir? Evet, Adalet Ağaoğlu uzun yıllardır merak edilen bu soruya tam on sekiz yıldan sonra Dert Dinleme Uzmanı'yla cevap veriyor. Dar Zamanlar devam ediyor. Dörtlemenin son kitabında kahramanımız bir erkek. Yazıp çizen, ünlü bir editör. O, kendine dert dinleme uzmanı diyor ama. Dert dinleme uzmanı çünkü son derece naif bir karakterle karşı karşıyayız. Karısı, çevresi tarafından rahatlıkla kandırılan, kandıralabilen bir kahraman. Aptal mı, değil. Sadece içinde bulunduğu toplumun giderek yozlaşan kültürüne yabancı, insani duyarlığa sahip, yumuşak kalpli bir adam o kadar. Hal böyle olunca editörümüz koskoca bir yaşamdan olması gerektiği gibi ders değil, dert çıkarıyor bol bol. Para sorunu yok, işi gücü yerinde, son derece iyi bir editör. Ama bütün bunlar da yetmiyor verimli, huzurlu bir hayat sürmesine. Kandırılarak, şaşarak, kendi derdinden çok başkalarınınkine üzülerek geçiyor bir ömür. Derin, dramatik bir Türk aydını portresi çıkarıyor karşımıza Ağaoğlu. Toplum olarak yoksulluğa yüklediğimiz pek çok sorunun, yoksulluğun ötesinde de çözülemeyeceğinin altını çizerken, kültürün, entelektüel birikimin de dertlere deva olmadığını gösteriyor. Türk aydınının giderek nasıl kötücül, karikatürleşmiş bir varlığa dönüştüğünü anlatıyor bizlere. İçinde bulunduğumuz siyasal sistemi, hemen her yönüyle eleştirmekten geri durmuyor yazar. Anayasa değişikliğine evet demesinin altında yatanları da, bu gün içinde bulunduğumuz siyasi ortam hakkındaki eleştirilerini de cesurca, açıkça ortaya koyuyor. Roman her ne kadar zamansız, mekansız, isimsiz bir düzlemde geçse de bütün bunları yazar kimliği üzerinden tartışmak, hakkkını vermek ya da vermemek okurun bileceği iş elbette. Ve gelelim Dert Dinleme Uzmanı'nın diline. Adalet Ağaoğlu dil üzerine de düşünmeyi seven bir yazar. Bu romanında da son derece yoğun bir mizah dili kuruyor. Zamansız fiil çekimleri romanın diline damgasını vuruyor. Çağrışımlar, hatırlamalar, yanlış hatırlamalar, bilinç sıçramaları, bilinçüstü sıçramalar, kültürel ve politik göndermelerle örülü bir yapıyla karşılaşıyoruz. Ölmek üzere olan bir adamın soluksuz gevezeliklerinden, ister istemez kendimize de bir ah çıkarıyoruz. En büyük ah ise ölümün, yaşam kadar uzun olabileceğini kavradığımız an'a geliyor!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/genis-zamanlarinizin-ferah-sofralari-olsun", "text": "Rakı ve rakı mezeleri denince, hepimiz şöyle bir durup nefes alırız ilk önce, geniş ferah zamanlar istediğini biliriz çünkü bu ayrılmaz ikilinin. Belki rakının yanında azar azar yenir ama meze yapmanın hızlı, üşengeç yolları yoktur bu sofralarda. Rakı sofrasına, çeşit çeşit mezelerin bulunmasından ötürü, Farsça çeşnigar kelimesinden yakıştırılan çilingir sofrası demişiz. Dolayısıyla hem çeşitli olacak soframız hem de bir parça zorlu. İşte bu çeşitlilik ve zorluktur ki içinde bulunduğumuz zamanlarda bizi bu keyif ehlinden bir parça uzaklaştıran, onu bize unutturan. Yeme içme kültürüyle ilgili yayımlanan kitapların en önemli işlevlerinden biri de bize bu unuttuğumuz sofraları anımsatmaları, yaşatmaları. Buna bir nevi yerli slow food hareketi de diyebiliriz aslında. Tıpkı Rakı Balık Ayvalık'ın da yaptığı gibi. Rakı Balık Ayvalık, kulağa oldukça şiirsel, uyumlu gelen bir kitap adı. Çalışmaya imza atan yazarların, Arzu ve Erkan Acurol'un çıkış noktaları da bu olmuş. Yaşadıkları Ayvalık denince akla ilk rakı ve balık gelmesinden yola çıkmışlar. Ancak sadece bu değil elbette. 15 yılı aşan bir sürede Ege ve Ayvalık mutfağını inceleyen, kitabın yayımlanmasından ne yazık ki kısa bir süre evvel hayatını kaybeden Erkan Acurol'un, daha önce Ege'nin Arka Bahçesi Kydonia adlı bir çalışması ve bu alanda yurtiçi ve yurtdışında gurme olarak kazandığı 22 ödül mevcut. Ege ve Ayvalık mutfağından çok çeşitli tariflere geçmeden önce rakı içme kültürüne kısa bir bakış yer alıyor Rakı Balık Ayvalık'ta. Bilinen ilk rakı üretiminden rakı denince neden akla ilk balık geldiğine, rakı içme adabından onun beyazpeynirden ayrılmama sebeplerine ve bir de elbette rakı sofralarının baş tacı olan klasik Türk musikisine uzanıyoruz yemeklere geçmeden. Taksim ile başlayıp hicaz, hüzzam ve nihaventle gecenin matemine yahut neşesine gark olduğumuz eski zaman meyhanelerinde ruhlarımızı demlendirip dinlendiriyoruz. Önce çeşitli balık ve deniz ürünleri çorbalarıyla başlıyor kitapta yer alan tarifler. Çorbaları geçince klasik meyhane usulünde soğuk mezelere, salatalara, ara sıcaklara, balık yemeklerine ve tatlılara geçiliyor. Ancak arada ayrıntılı dolma ve pilaki tarifleri de mevcut. Pilaki denince aklına sadece fasulye gelenler yeme içme kültüründe, slow food sofralarında çok gerilerde bir yerlerde olduklarını kabul etmeliler, zira Acurollar bize kalamar, supya, kefal, midye ve midyeli barbunya pilakisi gibi çok çeşitli pilaki tarifleri veriyorlar. Kitapta ayrıca taratorlu midye börülcesi, uskumru ve palamut turşusu ve balık pastırması gibi hiçbir yerde bulamayacağınız yemeklerin tarifleri de yer alıyor. Rakı balık sofrasında, rakı adabının yanı sıra balıkları iyi tanımak da önemli. Acurollar, kitabın en başında ayrıntılı bir Ege balıkları takvimi veriyorlar bize. Hem balıkları tanıyıp hem de hangi balığın ne zaman, ne şekilde yenmesi gerektiğini öğreniyoruz. Meyhaneye girdiğinizde etraftakilerle selamlaşır yerinizi alırdınız. Meyhaneci Koca Barba, içinizi okurcasına siz söylemeden yavaş yavaş hazır ederdi masanızı. Üzerinde uzun önlüğü, ayağında terlik veya takunyaları elinde ise havlu veya peşkiri ile aranızda dolaşırdı. Ayrıca sizin istediklerinizi değil kendi uygun gördüğü mezeleri sunardı. Bunun sırasını ve zamanını da yine meyhaneci belirlerdi. Meyhaneci sizi kollar kesinlikle fazla içmenizi engellerdi. İşte böyle aktarıyor Erkan Acurol eski zaman meyhanelerini. Başta da belirttiğim gibi Rakı Balık Ayvalık, sadece bir yemek tarifleri kitabı değil, içimizde hala yaşamaya çalışan derin bir yeme-içme kültürünü aktaran, hatırlatan önemli bir çalışma. Bu anlamda da ayrıca dikkate değer. Acurollar daha çok Ege'nin yeme-içme kültürüne, rakı balık sofralarına götürüyorlar bizi. Ancak yeri gelmişken İstanbul'un rakı balık sofralarına, meyhane kültürüne uzanmak, yemenin yanı sıra bir roman kahramanı misali her biri ayrı ayrı kendi hikayesini taşıyan İstanbul mezelerini tanımak isteyen okurlara Fıstık Ahmet Tanrıverdi'nin kaleme aldığı Barba'nın Mezeleri adlı çalışmasını öneririm. Zira geçtiğimiz yıl yayımlanan Barba'nın Mezeleri de Rakı Balık Ayvalık gibi her bakımdan şahane bir kitap. Rakı ve rakı mezeleri denince, hepimiz şöyle bir durup nefes alırız ilk önce, geniş ferah zamanlar istediğini biliriz çünkü bu ayrılmaz ikilinin. Belki rakının yanında azar azar yenir ama meze yapmanın hızlı, üşengeç yolları yoktur bu sofralarda. Rakı sofrasına, çeşit çeşit mezelerin bulunmasından ötürü, Farsça çeşnigar kelimesinden yakıştırılan çilingir sofrası demişiz. Dolayısıyla hem çeşitli olacak soframız hem de bir parça zorlu. İşte bu çeşitlilik ve zorluktur ki içinde bulunduğumuz zamanlarda bizi bu keyif ehlinden bir parça uzaklaştıran, onu bize unutturan. Yeme içme kültürüyle ilgili yayımlanan kitapların en önemli işlevlerinden biri de bize bu unuttuğumuz sofraları anımsatmaları, yaşatmaları. Buna bir nevi yerli slow food hareketi de diyebiliriz aslında. Tıpkı Rakı Balık Ayvalık'ın da yaptığı gibi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gercek-hayatlarimiza-yetmeyen-ozgurlugun-pesinde", "text": "Bilinmezin kavranışındaki devamlılıkta bulunan mutluluk ve bu kavranıştaki hayatın anlamı hipotezinin kabul edildiği bir dünya hayal ederek yola çıkmış bilimkurgu dünyasının en parlak isimlerinden olan Strugatski Kardeşler. Hatta, İnsanın bir büyücüye dönüşmesi için sınırsız olanakların yaratıldığı bir dünya kurmuşlar. Bu dünyanın adı YOKHİÇ. YOKHİÇ, bir tür bilimsel ve büyüsel araştırmalar enstitüsü. Kahramanımız bilgisayar programcısı Aleksandr İvanoviç Privalov'un yolu bir gün tesadüfen bu enstitüye düşüyor ve elbette bütün hayatı değişiyor. YOKHİÇ için hemen Hogwarts Büyücülük Okulu'nun çok daha karmaşık ve büyüleyici bir versiyonu olduğunu söyleyebilirim. İçindeki herkesin dünyanın bütün kültürlerinden gelme masalların, efsanelerin, mitlerin ve korku hikayelerinin kahramanlarından geldiği, yazıldığı dönemin hemen tüm bilim insanlarının gerçek hayatlarına bir şekilde bağlı olduğu bir enstitü. Bu enstitünün tüm amacı, başta da söylediğim gibi, özgürlük ve mutluluk. Peki mutluluk tam olarak nedir, ne olabilir? Bunlar, evvela insanların mutluluğu ve insan hayatının anlamı sorunlarıyla meşgul olan bir Enstitü'de çalışıyorlardı ama bunların aralarında bile hiçkimse, mutluluğun ne olduğunu ve şu hayatın anlamı denen şeyin de neyle ilgili olduğunu kesin olarak bilmiyordu. Böylece, işler bir varsayımı kabul etmişlerdi: Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur. Her insan, ruhunun derinlerinde bir büyücüdür ama insan, ancak kendi hakkında daha az, başkaları hakkında daha çok düşünmeye başladığında, çalışmak onun için, bu kelimenin eski anlamında olduğu gibi eğlenmekten ziyade ilginç hale gelmeye başladığında büyücü olunur. Belki de bu varsayım, hakikatten pek uzak değildi, çünkü tıpkı emeğin maymunu insana dönüştürmesi gibi, onun yokluğu da çok daha kısa bir sürede insanı maymuna çevirir. Hatta maymundan bile kötüsüne! Olay örgüsünün, belli bir kurgunun ve akışın olmadığı bu hikayenin içinden geçerken kahramanımızın yolu elbette gerçeklikle de kesişiyor. İnsanların hayallerinde ve edebiyat eserlerinde yaratıkları yapay gerçeklik dünyalarında zaman yolculuğunu keşfeden bir bilim insanı sayesinde neredeyse H. G. Wells'in anlattığı dünyanın sonuna kadar, geleceğe gidip geliyor Aleksandr İvanoviç Privalov. Ütopyalar, anti-ütopyalar, distopyalar arasında gezinirken bir yandan da sürekli olarak demir perdeye çarpıp duruyor!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gercek-tuhaftir-kurmacadan-daha-tuhaf", "text": "Edgar Allan Poe; tuhaf, karanlık, oyunbaz, nüfuz edilemez... Ve hepsi bir yana her şeyden önce modernist imgelemin en dikkate değer habercisi... Bu, anlatı sanatını 19. yüzyılda yaşamış tüm yazarlarından daha iyi kavramış, ancak yaşadığı dönem itibariyle anlaşılamamış deha, bugün de kimi eleştirmenlerce basit ve hafif gotik öykülerin yazarı olarak kabul edilir. Onu gerçekliğe esrarengiz bir çerçeveden bakan varoluş öyküleri yazarı olarak kabul ettiğimizde ise, bir kurmaca ustası olarak literatüre girer. İşte Charles E. May'in çıkış noktası tam da budur. Edgar Allan Poe-Öykü Üzerine Bir İnceleme, Poe'nun en dikkat çeken önemli öyküleri üzerinden yazarı, onun edebi eğilimlerini ve yaşadığı dönemi çözümleyen son derece keyifli bir inceleme. Bir yazarı tanımak demek, dünyayı, insan ruhunu ve elbette en önemlisi çağı tanımak demek. Charles E. May'in çalışması da bu düşünceyi doğrular nitelikte. Yaşadığı döneme ve onun ilerisine damgasını vuran bir yazar olarak Poe'nun dünyasında, edebiyatın dönemsel eğilimlerini, dönemin etkilerini, buluyoruz. Çalışmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri Parodi ve Oyun. Malum Poe'nun ne vakit ciddi olduğunu ne vakit oyun oynadığını bilmek mümkün değil. Hoş, zaten bizi ona çeken de zaten bu mümkünsüzlük hali. Ama May bir eleştirmen olarak bu ayrımın izini sürmeye niyetlenmiş. Sonuç elbette aynı! Yazarın özellikle düzyazılarının çoğunu hiciv, parodi, gülünçleme ve oyun kategorisi oluşturuyor. Hicvinin temelinde ise didaktik sapkınlık eleştirisi mevcut. Poe, döneminin eğilimlerinin aksine, her kurgusal gerçekliğin bir ahlak dersi içermesine karşıdır. Ona göre, yapıtlarında gizli bir anlam arama çabası boşunadır. Zira metin, biçimiyle, içeriğiyle, kurgusuyla zaten başlı başına bir anlam ifade eder. Ve gerçeklik ile kurmacayı bilinçli olarak birbirine karıştıran bir kandırmaca, isterse de eleştirinin ana hedefi ile hicivsel katmanını özellikle karıştıran bir parodi olsun, tuzak ya da şaka biçiminde bir edebiyat yapıtı yaratmak, bazı eleştirmenlerin ve yazarların düşündüğü gibi çocuksu bir etkinlik değildir. Poe, oyuna getirilmeye izin vermezsek öğrenemeyeceğimize inanır. Öğrenmekse neresinden bakarsak bakalım zaten ciddi bir iştir! Rüya ve gerçeklik... Neyin rüya neyin gerçek olduğunun ayrımına varamadığımız o tekinsiz yarıbilinçlilik halleri... Poe deyince edebi bağlamda ister istemez o tekinsiz bölge açılıyor önümüze. May'e göre Poe, yalnızca rüyaları gerçekmiş gibi sunmakla değil, dönemin bu tarz eğilime göre yazılan öykülerine özgü bir biçimde, deneyimleri uç noktalar taşıyıp, onlara kabus niteliği kazandırmakla da ilgileniyordu. Poe için, rüyayı gerçeklik, gerçekliği rüya gibi sunmak, deneyimin iki biçimi arasındaki sınırları belirsizleştirmekti; rüyanın insani yapısına dış dünyanın sert duygusunu, dış dünyanın sert çizgilerine ise insani bir duygu vermekti. Bu muğlaklıkta öykünün çözümü ise estetik bir çözümdür tabii."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gerekirse-evreni-mahvetmeyi-de-biz-biliriz", "text": "Haydi itiraf edin, bu mühendisler loncasına olan inanç ve başka şehirleri, ülkeleri, dünyayı ve neredeyse evreni yiyip bitirme kudretinin kendinde olduğunu sanma çılgınlığı hiç de yabancı gelmiyor, değil mi size... Dünyayı, bir ülkenin, bir şehrin şantiyesi yapmak hayali... Evet, Reeve bir ütopyadan söz ediyor olabilir ama aktardığı ruh hali, ne yazık ki hiç de ütopik değil. Yürüyen Kentler dizisini bilimkurgu eserleri arasında ayrıcalıklı kılan özelliklerinden biri de bugüne dair ciddi toplumsal, ruhsal ve siyasi eleştiriler taşıması. Ama yine başta da dediğim gibi en azından yazarın ruhu o kadar karanlık değil. Hikayesine, umut, sevgi ve mizah katmayı unutmuyor çünkü. Hatta bilakis serinin temel izleğini insanın içindeki bu türden iyicil özellikler üzerine kuruyor. Kahramanlarımız Tom ve Hester... Tom, tarihçiler loncasında üçüncü dereceden bir çırak... Hester ise ailesi gözlerinin önünde katledilmiş, bu acıyla ve yüzünü harap eden bir yarayla yaşamak zorunda olan ufak tefek bir kız. Biri yürüyen Londra'da yaşıyor, diğeri tüm şehirlerin paletleri altında ezilen, bataklığa dönüşmüş çorak topraklarda. İkisi de hem ruhen hem de fiziken ayrı dünyaların insanları. Öyle mi sahi? Ortak bir amaç ve ortak bir düşman aralarına girdiğinde hayatları da kaderleri de birleşiyor ve dört ciltlik macera başlıyor. Reeve'in kaleme aldığı çok çok uzak gelecekteki dünya ikiye ayrılmış durumda, mobillikten yana olanlar ve mobillik karşıtları. Mobillik karşıtları insanlığın tüketimden yana bozulan dengesini geri kazanma mücadelesi veriyorlar. Bu anlamda aslında her antiütopya gibi bugüne dair bir hikaye okuyoruz aslında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/golgeler-kaybolsaydi-nasil-gorunurdu-yeryuzu", "text": "Aslında yaşamı da bir tür alaycı roman, yergi gibi... Stalin döneminde yaşayan Pasternak, Soljenitsin, Ahmatova, Zoşçenko, Babel, Nadejda Mandelstam ve daha birçok yazar ya da şair gibi ne öldürülmüş ne sürülmüş ne de işkence görmüş... İronik bir şekilde Stalin severmiş onu, özellikle de yazdığı bir romanı ve bu romandan uyarlanan tiyatro oyununu... Ya, daha da tuhafı, yaşamı boyunca sade ve sadece görmezden gelinmiş, yok sayılmış. Sonuna kadar muhalif olmasına, Rus edebiyatının başyapıtlarından ve dünya edebiyatının insana ve Sovyet rejimine yöneltilmiş tartışmasız en kuvvetli yergilerinden biri olan Üstat ile Margarita'yı yazmasına rağmen... Az bilinmiş, az konuşulmuş, sürekli surette sansürlenmiş, sonrasında ise bu büyük eserde tam olarak ne anlatmak istediğine dair eleştirmenler tarafından bir türlü fikir birliğine varılamamış. Mihail Bulgakov, dünya edebiyatının içinden geçen esinle dolu bir rüzgar gibi; hafif, serin, zindelik verici... Elimde tuttuğum Üstat ile Margarita'yı Usta ile Margarita olarak hatırlayanlar çıkacaktır. Çünkü şimdi ilk defa Rusça aslından Sabri Gürses tarafından Türkçeye çevrildi. Üstat ile Margarita iki düzlemde ilerleyen bir roman. Olaylar Stalin dönemi Moskova'sında ve Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi emrini veren vali Pontius Pilatus döneminin Yahuda'sında geçer. Hikayemizin kahramanı kendisine Profesör Woland diyen Şeytan'dır. Moskova'ya inmiş, akıl almaz oyunlarla ülkenin kemikleşmiş bürokratik yapısını, elit aydın tabakasını hızla birbirine katmıştır. Herkes başına gelen her olayda ya tutuklanmakta ya da akıl hastanesine yatırılmaktadır. Şeytan'ın işe edebiyat dünyasının merkezinde yer alan bir isimle başlaması ise oldukça ironiktir. Yazarın, Şeytan'ın karşısına, akıl hastanesine yatırılmış, edebiyat dünyası tarafından tamamen dışlanmış bir romancıyı yani Usta'yı koyması da öyle... Tek boyutlu bir yergi değildir asla Üstat ile Margarita. Bir yazar olarak Bulgakov, gerçek edebiyat ile onun karşısına dikilen kemikleşmiş edebiyat partilerini, kulüplerini de yerden yere vurmakta, yazar endişesini açığa çıkarmaktadır. Şeytan ve avanesinin büyülü, akıldışı dünyası, İsa'nın tarihsel dünyası ve 1930'ların Moskovası... Bu üç dünya ve üç farklı algı düzleminde gidip gelen hikayemizde Bulgakov, gerçeklik ve tarih algısını da, evrensel iyilik-kötülük karşıtlığını da ustaca eğip büküyor. Hem hepsini aynı anda çok ciddiye alıp mesele ediyor, hem sonuna kadar hafife alıyor, karşılarına geçip hepsinin yüzlerine acımasızca gülüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/golgelerin-hikayesi", "text": "Bir ev düşünün... Büyük, karanlık, kasvetli; soğukla, fısıltılarla, gölgelerle ve kitaplarla dolu... Binlerce ciltli kitap düşünün; sahibi onlara kitap değil, zehir, diyor. Zehirle dolu kitaplar, erotizmle, sapkınlıkla, şehvetle dolu kitaplar... Ve bu kitapların başında iki genç kadın, birbirini seven, birbirinden nefret eden iki kadın. Bütün hayatlarını birbirlerini kandırmak, birbirlerini satmak ve birbirlerinin yerine geçmek için geçiren... Yazdığı dönem romanlarıyla tanınan, özellikle 19. yüzyıl Londra yaşantısında ve Viktorya döneminde odaklanan Sarah Waters'la tanışma zamanı! Waters'ın tarihi suç romanı dalında ödül alan, bu yıl The Handmaiden adıyla beyazperdeye de uyarlanan romanı Ustaparmak şimdi Türkçede. Hikayemiz bir Oliver Twist sahnesiyle açılıyor. Önce Susan Trinder'la tanışıyoruz. Londra'nın hırsızlığa, cinayete, türlü kirli işlere boğulmuş karanlık sokaklarından birinde, bir suç evinde yaşıyor. Annesi diye kabul ettiği kadın kimsesiz çocukları sahiplenip dilendiren Bayan Sucksby, babası diye kabullendiği çalıntı malları satın alıp şehre yayan Bay Ibbs. Arkadaşları türlü dolandırıcılık işinde uzmanlaşmış hırsızlar, katiller... Tıpkı Oliver Twist'in içinden fırlamış gibi. Zaten hikayemiz de bir Oliver Twist gösteriminde başlıyor. Uzun bir süre de Oliwer Twist'in dünyasındaymışız gibi akıp gidiyor... Kahramanımız Susan Trinder, kendisini azılı bir katilin kızı olarak tanıyor; güzel, herkesin çok sevdiği ve idam edilerek öldürülen bir hırsız-katilin kızı. Bunun saygısı ve umuduyla büyütülüp yetiştiriliyor. Ta ki günü gelip de etrafındakilerin ona verdikleri emeğin karşılığını büyük bir işle paraya çevirene kadar... Gün, erkenden geliyor ve Sarah on sekizini doldurmadan Beyefendi olarak tanıdıkları bir dolandırıcıdan hayli pahalı bir teklif alıyor. Kitaplarla dolu büyük bir evin mirasçısı olan Maud Lily'yi Beyefendi'yle beraber kandıracak, onu tımarhaneye kapattırıp parasının üzerine konacaklar. Kısacası birkaç ay içinde tereyağından kıl çeker gibi, zengin olacaklar... Ancak işler, en azından Susan Trinder için hiç yolunda gitmiyor. Vicdanı ona ağır gelmeye başlıyor yavaş yavaş. Tımarhaneye kapattıracağı bu saf ve hiçbir şeyden haberi olmayan kıza acımaya, onu sevmeye başlıyor. Daha da fenası ona aşık oluyor! İnsan nasıl bilgeleşir? Kuşkusuz, okuyarak. Ama hiç deneyimi olmayan, hatta neredeyse hiç yaşamadan okuyan bir insan, henüz 17 yaşında gencecik bir kadın bilge olabilir mi? Her şeyi, hatta dünyanın sakladığı en kötücül, en utanmaz sırları bile okumuş olan Maud, romanın sonuna kadar okuyucuları ve hayatına giren hemen herkesi yanıltmayı başarıyor belki. Ama burada yazar, bir karaktere, hiçbir hikayenin, hiçbir yazarın tam anlamıyla sahip olamayacağının altını çiziyor ısrarla. Maud hakkında, bilge ve saf olmak arasında bir karar vermemizi istemiyor. Ustaparmak, tarihi bir suç romanı gibi görünse de aslında bir aşk romanı. İki kadının birbirlerine duyduğu beklenmedik aşkın ve arzunun hikayesini okutuyor bize Sarah Waters. Yalnızlıkta, yoksunlukta ve hayatın zalimliği karşısında mutluluğu ve aşkı birbirlerinde bulan iki genç kadının hikayesini... Ancak Waters, anlattığı dönemi de göz önünde bulundurarak, hikayenin gidişatının aşkla yumuşamasına izin vermiyor. Hatta diyebilirim ki, aşk olan biteni daha da keskinleştiriyor, her zaman yaptığı gibi işleri daha da karmaşıklaştırıyor. Şiddet, cinsel sapkınlık, eşcinsellik, erotizm, korku, işkence, delilik ve büyük kasvetli bir ev... Ustaparmak, tarihi bir suç romanından çok gotik bir roman aslında. Gotiğin ihtiyaç duyduğu atmosfere ve her türden insani bastırılmış duyguya sahip. Ama her şeyden önce kurban olduğunu düşündüğümüz tüm karakterlerin aynı anda en tüyler ürperticisinden suçlara bulaşabildiklerini, işkenceye uğrarken aynı anda işkenceci de olabileceklerini gösterebilmesi bakımından gotik."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gormus-ama-gozlem-yapmamis-bir-cagin-kahramani-holmes", "text": "Elimde Sherlock Holmes kitabını gezdiriyorum ne zamandır. Dünyaca ünlü Holmes uzmanı Leslie S. Klinger'ın editörlüğünü yaptığı, Kaya Genç ile Berrak Göçer'in şahane bir çeviriyle dilimize kazandırdığı bu külliyatın içinde kayboluyorum. Beni çeken elbette Doyle'un hikayeleri ancak hikayeleri besleyen nice notla dolu sayfalar da başlı başına bir yazın hikayesi diyebilirim. Bibliyofil okuru memnun edecek sayfa tasarımı, görseller ve baskı kalitesi de cabası. Sherlock Holmes kuşkusuz edebiyat tarihindeki ne ilk ne de son dedektif. Ancak aklımıza neden bir tek o gelir hemen? Bu sorunun cevabını elbette önce Doyle'un yarattığı üslupta, hikaye etme biçiminde ve karakterlerine yüklediği olağanüstü özelliklerde arayacağız. Ancak Sherlock Holmes kitabında yer alan oldukça uzun giriş kısmı Holmes'a, onun yaşadığı döneme dair oldukça ilginç ve sıkı bilgiler de veriyor ki bu konuda fikirlerimiz de, aklımızdaki soru işaretleri de keskinleşsin. Holmes sorar Watson'a: Eve çıkan kaç merdiven var? Watson duraksar, hiç saymamıştır çünkü... Holmes, görmüşsünüz ama hiç gözlem yapmamışsınız der. İşte bizi ve çağımızı etkileyen budur; görmüş ve gözlem yapmamış bir zamanın çocukları olarak, gözlem yapabilen akla hayran kalırız. Ve onun kahramanlaşmasına derinden inanırız. O yüzdendir ki Holmes yaşar, Watson ise onu anlatacaktır bize daha uzun çok uzun yıllar... Ne güzel aktarmışsınız duygularınızı, yarın kitabı almaya karar verdim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/gursel-korat-ruyasinda-tarihi-roman-dersi-var", "text": "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar. Hz. Muhammed'e atfedilen bu söz hep düşündürmüştür beni. Peygamberin hem uykuya ve rüyalara, hem yaşama ve ölüme dair sonsuz bir tekinsizlik atfedişi içimi ürpertirken bir yandan da sezgisel bir aydınlanma hissederim için için. Zaman kavramı zihnimde bütünleşir. Rüyalar gerçeğe, geçmiş geleceğe evrilir; sanki rüya ne kadar gerçekse, yaşam o kadar düşseldir. Zihnimde varoluşa dair sınırların muğlaklaştığı bu tekinsiz sularda gezmemin sebebi bir kahramanla tanışmam. Adı, Stefanos Aksukos. 12. yüzyılda Bizans İmparatoru I. Manuil zamanında yaşamış bir saray yazıcısı. Ancak tarihe karışan şimdiyi yazması beklenen bu adam ironik bir şekilde rüyalarında geleceği görüyor. İroni bir yana, bir kahraman olarak bu onun dramı aslında. Gelecek, bilinmeyen, her an değişebilen, belirsiz bir şeydir; ama bir kez rüyada görüldü mü, değiştirilemez hale gelir diyen, The Dream and Human Society yazarı Roger Caillois'i haklı çıkarır bir şekilde, rüyalarında geleceği görmek Stefanos'un ve çevresindekilerin hayatını bir nebze olsun değiştirmiyor, iyileştirmiyor. Bilakis, rüyalar hep bildiğini okuyor. Evet, Gürsel Korat'ın son romanı Rüya Köründen ve onun kahramanından bahsediyorum. Korat bizleri 12. yüzyıl Anadolusu'nda Bizans'ın ve Anadolu Selçukluları'nın dokuduğu kültür ve siyaset atmosferine çekiyor. Kahramanı Stefanos, Selçuklu asıllı bir babanın, Bizans sarayında yaşayan bir tarih yazıcısının ve aynı zamanda ordu komutanının oğlu. Ancak iktidar oyunları içinde kendi vahşi yolunu çizmiş güçlü bir adamın oğlu olarak Stefanos, zayıf hem de çok zayıf. Rüyaları aracılığıyla geleceği görüyor, ama onları okuma yetisinden de, iktidarın sahiplerini bu yetisiyle memnun etmekten de yoksun. Bu yoksunluğu onu çalkantılarla dolu, o vakitler Poli denilen İstanbul'dan Belgrat'a ve Anadolu'nun çeşitli yerlerine, Selçuklu saraylarına hatta Lübnan'a kadar savuran bir hayata sürüklüyor. İktidarı memnun edememesi, kadınlarla ilişkilerine de yansıyor Stefanos'un, karısını ve sevdiği diğer kadınları memnun edemeyen bir ruh iktidarsızına dönüşüyor giderek. Hüzünlü, içimizi acıtan bir hikaye anlatıyor bizlere Gürsel Korat. İktidar ateşinin yakıcılığını ve beyhudeliğini romandaki her karakteri aracılığıyla bizlere ayrı ayrı hissettirmeyi başarıyor. Kanımca romanın tek zayıf yönü, diğer tarihi romanlardaki gibi değilse de kadın karakterlerinin elinin biraz zayıf kalması. Söz konusu özellikle Bizans ve Bizans sarayları olunca kadın iktidarını ve bu iktidar anlayışının çelişikliğini daha net görmek hoş olabilirdi. Rüya Körü, tarih konusunda öykü, roman, inceleme gibi çeşitli eserlere imza atmış olan Gürsel Korat'ın, bu alanda harcadığı emeğin bir karşılığı gibi, Korat Rüya Körüyle sanki biz Türk okurlarına ve yazarlarına tarih romanı nasıl yazılır, dersi veriyor. Geçmiş, gelecek, şimdi ve geçmişteki şimdi arasında başarıyla dokunmuş ve karakterlerinin hikaye içinde derinleşmesine izin veren kurgusuyla; tarihi resmi tarih düşüncesinden ayırarak yorumlamayı tercih etmesiyle; tarihin unutuşlardan doğan öznel bir yanlış hatırlama parodisi olduğunu kavrayışıyla; anlattığı dönemin egemen diline karşı bir bölgede durabilmesine ve nihayetinde bunun bir roman, bir edebiyat eseri olduğunu biz okurlara her an hissettirebilmesiyle Rüya Körü şahane bir kitap. Tarihi romanlarda edebiyatın ışığını arayan tüm okurlara duyurulur..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/guvercinlerin-unutulmaz-hanimi", "text": "Romana adını veren, hikayenin düğüm noktası, güvercinlerin gittiği an. Çünkü Colometa, hayatında hiç yapmadığı bir şey yapıyor. Kendisi ve ailesi adına bir karar veriyor ve işte o gün güvercinlerin hizmetçisi değil, hanımı oluyor! Güvercinler Gittiğinde, artık Türkçede. Son zamanlarda kutlamaya değer iyi bir şey arayan okurlar için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/guzel-ile-ihtiyar-tuketim-toplumu-ve-sonu-iyi-biten-masal", "text": "Joyce Carol Oates, çağdaş Amerikan edebiyatının en vahşi ve gotik yazarlarından biri. Üstü örtülü gerilimin, yüzü bugünün insanına, günümüz toplumuna; ruhu ise insanın en eski en arkaik güdülerine dönük ustası. Son yirmi yıldır her sene bir roman yazma geleneğini bozmayıp bu yıl da okurlarını hayal kırıklığına uğratmadı. Güzel Bir Kız Oates'in son romanı, yazar gergin kalemini modern zamanlara, tüketim toplumunun felce uğrattığı zihinlere ve bedenlere uzatıyor bu kez; ve hepsinin içinden vahşi bir modern peri masalı çıkarıyor. Güzel Bir Kız'ın iki kahramanından güzel olanı Katya; kumarın, içkinin, uyuşturucunun, işsizliğin ve parasızlığın kol gezdiği bir işçi mahallesinden gelen, zengin bir sayfiye kasabasında sonradan görme bir ailenin çocuklarına bakıcılık yaparak para kazanmaya çalışan, çekici, taptaze bir on altılık. Diğeri, yani ihtiyar ve çirkin olanı Marcus Kidder, sayfiyenin önde gelen zenginlerinden. Ressam, besteci, çocuk kitapları yazarı, parası sayesinde hayatın tüm güzelliklerinden yararlanmayı bilen, üst sınıftan, üst kültürden bir altmış sekizlik. Aslında o kadar da çirkin değil, Katya'ya dimdik duruşu, beyaz, gür ve dalgalı saçlarıyla, insanın içine işleyen masmavi bakışlarıyla çekici bile geliyor. Ama onun için en çekici yanı hiç şüphesiz zenginliği. Bir iç çamaşırı dükkanının vitrininin önünde hiç alamayacağı çamaşırlara içi titreyerek bakarken, bir anda arkadan gelerek, dilek hakkın olsaydı, hangisini dilerdin, diye soran, ve daha sonrasında da Katya'nın bu dileğini gerçekleştiren sübyancı bir kahraman... Kidder'in sübyancılığı Nabokov'un Lolita'sında olduğu gibi geçmiş zamanda henüz 17 yaşındayken kaybedilmiş bir aşktan geliyor. Hayatta her şeye sahip olmaya muktedir kahramanımız -hem çocuk hem şaka anlamına gelen kid kökü sayesinde onun sübyancılığını daha da vurgulayan adıyla- Markus Kidder, ölüme söz geçiremeyen, delikanlılığında saplanıp kalmış bir ihtiyar olarak karşımıza çıkıyor. Katya da masallardaki masumiyetten oldukça yoksun, içkiyi, uyuşturucucu ve adam kazıklamayı, suçu hanidir tanıyor ve kesinlikle bakire değil! Kidder'la olan ilişkisi boyunca da onaltı yaşının masumiyeti ile içinde bulunduğu toplumun yozlaşmışlığı arasında gidip geliyor: Beni evlat mı edinecek, yoksa benimle evlenmek mi istiyor? Kidder'ın ona ilgisinin en çirkin ve en sevgi dolu yönlerini de düzensiz salınımlarla veriyor bizlere Oates. Biz de okur olarak Katya gibi Kidder'in gerçek niyetini anlamakta bocalıyoruz, kafamız karışıyor. Evini şen şakrak gezdirirken, kapıyı sıkıca kilitleyiveriyor ya da içki içmesine izin vermezken bir gece ansızın Katya'ya ilaçlı içki verebiliyor, hatta bir gün ona aniden soyunmasını emrediyor... Katya'yı Kidder'a bağlayan bu iki arzu romanın sonuna da damgasını vuruyor. Tüketim toplumunun zenginin de fakirin de üzerinde yarattığı ahlaki çöküntüleri sarsıcı biçimde vermekten kaçınmayan Oates'in, romanının sonunu mutlu biten bir peri masalı olarak kurgulamasında da sanki haince, alaycı bir şeyler var... Aklı, parayı, beyaz adamı Kidder'la öldürürken, ödülü kadın bedenine veriyor imalı bir şekilde. Ve sözde masumiyetin kazandığı, sözde bir modern masal koyuyor önümüze... Kanmak da, kulak asmamak da size kalmış!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hangi-sherlock-holmes-kimin-kahramani", "text": "Sherlock Holmes kimin kahramanıdır? Elbette Arthur Conan Doyle'un. Peki Doktor Watson, William Huges ve Rodolfo Martinez? Ünlü dedektif, Doyle'un olduğu kadar onların da kahramanıdır desem... Aslında ortalığı karıştıran kişi Rodolfo Martinez'dir. Ne vakit ki çıkıp Holmes'ün kahraman olduğu üç yeni hikayeyi kitaplaştırdı ve bu hikayelerde Holmes'ün maceralarını esas yazan kişinin Doktor Watson olduğunu ileri sürdü, işte o zamandan beri ünlü hayali kahraman Sherlock Holmes'ün varlığı karmaşık da olsa edebiyat dünyasında farklı bir hal alarak devam ediyor. İşte \"Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği\"nin ardından yayımlanan \"Sherlock Holmes ve Şairin Ayak İzleri\" bunun en güzel kanıtı. \"Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği\"nde yer alan hikayelerde Rodolfo Martinez, Holmes'ün bir kahraman olarak yaşamına yeni bir yön vermişti. Rasyonel aklın edebiyat dünyasındaki en sağlam temsilcisi Holmes, Martinez'in kaleminde aklın açıklayamadığı doğaüstü olayların içine düşmüştü. \"Şairin Ayakizlerinde\"de de kahramanımız aynı şekilde olağanüstünün hakim olduğu bir büyük hikayenin merkezinde. Martinez bu defa bizi İspanya İç Savaşı'nın tam ortasına götürüyor. Holmes torunu yaşındaki bir İngiliz casusu olan William Huges'la beraber, tüm insanlığın hayatını sonsuza kadar cehenneme çevirme gücüne sahip bir kitabın peşine düşüyor; Necronomicon'un, yani ölüler kitabının... Holmes'ün dünya üzerindeki hemen tüm savaşlara dair yaptığı bu çıkarım aslında \"Şairini Ayak İzlerinin\" de temel izleğini oluşturuyor. Çünkü Holmes'e göre olağanüstü diye bir şey yok, sadece insan aklının ve bilimin o an için henüz çözemediği, henüz bir açıklama getiremediği olaylar var sadece. İşte bu nedenle bu büyük tehlikeyi atlatmak için birlikte çalıştığı bir avuç insan Holmes'ün açıklamalarına etrafta olan bitene tam olarak inanmasalar da görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Tabii bir de Holmes'ün efsanevi kahraman karizması, onları ipleri çekilen kuklalara dönüştürüyor. Martinez, Holmes üzerinden kahraman olgusunu da hikaye boyunca kurcalamaktan vazgeçmemiş hiç. Bu da hikayenin hem inandırıcılığını hem de akıcılığını beslemeye yarıyor. Holmes'ün efsanevi bir kahraman olarak gerçekliği, hikaye içindeki tavır ve davranışları, rol yapmadaki ustalığı, en saçma şeyi bile inandırıcı kılma becerisi, edebiyattaki kahraman imgesini tartışmaya açıyor sürekli. \"Her yeni jest, dudaklarından çıkan her yeni sözcük, efsanesine katkı sağlamaktan başka bir şey yapmıyordu. Rol yapmaya bir an bile ara vermeyen bir aktör gibiydi. Ve durum gerçekten bundan ibaretse yaklaşık yetmiş yıl boyunca kendisinin tasarladığı karakteri oynadıktan sonra şimdi rol yapmayı bir kenara bırakmasının, bu farsa bir son vermesinin ve bir insana, yani anlaşılabilir, hata yapabilir ve tam da bu yüzden affedilebilir birine; gerçek Sherlock Holmes'a dönüşmesinin mümkün olamayacağını düşündüm. Hatta ortada gerçek bir Sherlock Holmes olup olmadığını bile sorguladım.\" Biz de okuyucular olarak kitap boyunca bunu yapıyoruz aslında ve Huges gibi net bir karara varamıyoruz. Martinez kendi yarattığı sözkonusu muğlaklıktan, gizemden sonuna kadar yararlanmayı biliyor. Martinez bunu sadece Holmes üzerinden de yapmıyor üstelik. Pek çok kahraman ve gerçekten yaşamış insanlar üzerinden de aynı muğlaklık imgesini kurcalıyor roman boyunca. Necronomicon'u tam olarak okumuş bir avuç insandan biri olarak karşımıza çıkan Jorge Luis Borges, babası ölüler kitabı nedeniyle deliren H. P. Lovecaraft, olağanüstü varlığına olacağan bir açıklama getirilen Superman, yani Clark Kent ve hatta Robert Capa... Hepsi \"Sherlock Holmes ve Şairin Ayak İzleri\"nin gerçekliği kurcalanan kahramanları haline dönüşüyorlar. Bir kahraman efsanesi olarak Holmes'la bir kez daha tanışmak isteyen okurlar için şahane, ilginç sonunu bir an bile açık etmeyerek akıcı hikayesini devam ettiren, fantastikle, klasik dedektif hikayelerini ustalıkla biraraya getirmeyi başaran, akılçelici bir roman \"Sherlock Homes ve Şairin Ayakizleri\", hararetle tavsiye ederim. Aslında kitabı da okumadan yorum yapıyorum ve güzel de olabilir -nitekim çoğu zaman eski karakterler üzerine yapılan küçük değişiklikler hoş olabiliyor- ama özellikle hayranlarına soracak olursanız; duygusuz, karizmatik detektif karakterlerinin bu tip vakalarla uğraştığını görmek istemezlerdi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hapishane", "text": "12 Eylül'de tutuklu ve hükümlü sayısı 80 bin, bugünlerde 90 bini aşmış olabiliriz. Üstelik 2000 affı ile 40 binden fazla, 2005 yılında TCK'da yapılan değişiklikle 12 bin mahkum tahliye edilmiş iken. Sabıkalı sayısı ise 8 milyona ulaşmış; hakkında fiş tutulan yurttaşların sayısı nüfusun yüzde 20'si. Sokakta rastladığımız her beş kişiden biri fişlenmiş. Bu yazıyı okuyan her beş kişiden biri. Kuşkusuz her fişli fişli olduğunu bilmiyor. Hapishanelerin hali ise içler acısı: Doktor, diş doktoru, hemşire, psikolog gibi kadroların neredeyse tamamı boş. 250 kişi kapasiteli Bartın Kapalı Cezaevinde 450 kişi bulunuyor. 2005 yılında çocuk tutuklu ve hükümlü sayısı 1600 civarında iken, 2007'de bu sayı 2650'ye yükselmiş, en fazla artış çocuk \"suçlu\"larda yaşanıyor. Dünyada lider ABD. Yetişkin nüfustan her 100 kişiden birisi hapishanede. Toplam sayı 2.3 milyon insan ve bu bir dünya rekoru. Sayı sürekli bir artış eğiliminde. ABD dünya nüfusunun %5'inden az bir nüfusa sahip iken, hapishanelerinde dünyadaki toplam tutuklu ve hükümlülerin yüzde 25'ine sahip. Kitabın merkezi bölümünü \"Bir Hapishane Fenomenolojisi\" oluşturuyor. Bu bölümdeki denemelerden \"Zaman ve Mekan Işığında Şiddet\"de hapishane zamanı irdeleniyor: \"Başkasının yokluğu, kimi zaman insanın kendi varoluşundan bile önce gelen başkasının olmaması zamanı da yok kılar ve insan - belki ilk ve son kez - zamanın yokluğunun, süreye hakim olamamanın ne anlama geldiğini hücrede öğrenir.\" Kapatılan insanın şeyleşme süreci, direnme, işkence; yetmişli ve seksenli yıllardaki devrimci mücadele ve hapishane anlatıları, Ergüden'in irdelediği diğer başlıklar. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç. Bu en çok okunanlar iyi de, en çok yazılanlar diye de bi başlık açsanız? Hep aynı şeyleri yazan yazarları bir görsek şööööyle. Takipçi, okurları olduğu kadar yazarları da izler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hayal-kirikligina-ugratmayan-bir-coksatar-melegin-oyunu", "text": "İspanyol edebiyatının uluslararası çoksatar yazarlarından Carlos Ruiz Zafon, Rüzgarın Gölgesiyle başlayan yolculuğuna Meleğin Oyunuyla devam ediyor. 1900'lerin ilk yıllarının yarı karanlık atmosferi içinde kaleme alınan erotik cinayetler, şehrin dehlizlerinde varlık bulan gizemli dev bir kütüphane, bu kütüphanede sırlanarak yeraltından yeryüzüne sirayet eden lanetli kitaplar kol geziyor bu hikayede de. Tanrı misali kaderi yazdırmaya çalışan tuhaf yayıncılar, kime hizmet ettiği bilinmeyen dedektifler, elde edilemeyen kadınlar ve kırık aşk maceraları da cabası... Carlos Ruiz Zafon, kökleri Üç Silahşörler ve Monte Kristo Kontu ile Aleksander Dumas'ya uzanan, en büyük çıkışını Umberto Eco'nun Gülün Adı romanıyla yapan, Agatha Christie'den Arturo Perez Reverte'ye, Ellis Peters'den Matthew Pearl'e devam eden 'tarihi polisiye/gizem türü' içinde kalem oynatan bir yazar. Meleğin Oyunu için ise özellikle 2000'li yıllarda seveni/okuru çoğalan bu türün iyi örneklerinden biri diyebilirim. Zafon, roman boyunca dönem İspanya'sının ruhunu ustalıkla kullanarak sanayileşme döneminin başlarındaki Barcelona'yı hikayenin kahramanlarından birine dönüştürmeyi; hikayenin sonuna kadar okurun merakını ayakta tutmayı; polisiye bir son yerine, hikayedeki gizeme dayanarak kurgusunu tamamlamayı tercih etse de okurunu hayal kırıklığına uğratmamayı başarıyor. Ve işte bu nedenlerle de Meleğin Oyunu haftanın en şahane kitabı oluyor. Gelelim hikayeye... Kahramanımız David Martin, en parlak yıllarını çoktan geride bırakmış Sanayinin Sesi gazetesinin eski odacısı, yeni yazarı... Bu parlak ama son derece yoksul yeni yetme, şehrin ileri gelenlerinden olan Paul Vidal'in hamiliğinde dedektif hikayeleri yazarak yavaş yavaş yükselmekte. Ancak erken yaşında hızla gelen ün onu gazetesinden ve gazetecilikten koparacak, hayatını takma adla yazdığı Lanetliler Şehri adlı bir dizi-roman'a bağlayacak. En azından bir süreliğine... Ta ki, aşık olduğu kadın, aynı zamanda hamisi Paul Vidal'in de şöförünün kızı olan Christina, yazarlık kabiliyetini bu tür ucuz romanlar yazarak harcadığını kahramanımıza hissettirene dek. Bu düşünce Martin'i aynı anda iki roman yazmaya yöneltir. Birisi kendisinden habersiz Paul Vidal adına yazdığı roman, diğeri ise kendi adıyla sanıyla yayımlanacak ilk romanı yani Cennetin Merdivenleri... Ancak her iki romanın kaderi de edebiyat dünyasının çarkları arasında öğütülmek suretiyle, başından beri belli olan bir sona bağlanır: Vidal adına yazılan roman göklere çıkarılırken, Martin'in kendi adıyla basılan roman yerin dibine sokulur. Öyle ki Martin'in annesi bile sembolik şekilde romanı hiçbir şeye benzetemeyip çöpe atar. Bütün bunlardan sonra Martin için tek bir seçenek kalmıştır, kendisini ve kalemini büyük paralar karşılığı satın almak isteyen, ona yeni bir din yazdırmaya çalışacak gizemli ve tehlikeli yayıncı Andreas Corelli'yle anlaşmak... Lanetli olduğu söylenen yaşadığı ev ve bu evin eski sahibine dair keşfettiği bir takım sırlar, David Martin'i giderek tuhaf bir oyunun içine çekmektedir. Bütün bunlara şehrin dehlizlerinde bulduğu devasa gizli kütüphane, bu kütüphaneden tesadüf eseri çıkardığı 'ölüler kitabı' ve ardı ardına gelen cinayetler de eklenince kahramanımızın hayatının başkaları tarafından çok önceden yazılmış, sonu ölümle bitecek bir hikayenin merkezinde yer aldığı anlaşılır. David Martin'in kaleme aldığı kitap aslında bir ölüm fermanıdır, onun ardından gelecek olanların hayatlarıyla oynayacak, şeytanın oyununa alet edilecek bir ferman... Meleğin Oyunu, tarihi polisiye/gizem türünü seven okurları da, Zafon'la yeni tanışacak olanları da, çoksatar romanların takipçilerini de hayal kırıklığına uğratmayacak..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hayaletleri-oldurmek", "text": "Yaban Kızlar, bilimkurgu ve fantastik edebiyatın artık iyiden iyiye ihtiyarlayan kraliçesi Ursula K. Le Guin'in Locus, Asimov ve Nebula Ödüllü şahane öyküsü. Bir öykünün üç ödül birden almasının çeşitli sebepleri var tabii. Türkçesi hepi topu elli dört sayfalık bu öyküde Le Guin, onu büyük bir yazar yapan tüm edebi yeteneğini, tüm edebi deneyimini ortaya koymuş. Sayfalara sığmayan fantastik diyar tasvirlerini bir kenara bırakıp usta bir ressamın vurucu fırça darbelerini andıran bir şekilde, sade birkaç cümleyle gözümüzün önüne bir fantastik diyar kurmuş. İnandırıcılıktan da öte, rüyalar kadar gerçek ve iç burkucu bir hikaye bu. Le Guin'in külliyatına şöyle bir baktığımızda onun kölelikten söz etmeyi, köleliliği yazmayı sevdiğini görürüz. Kölelik denen şeyin dramatizasyonuna girmeden, gerçek, itaatkar, beklentisiz ve çıkışsızlığını yazar hep sade ve vurucu bir dille Le Guin. Yaban Kızlarda da bunun üst örneğini görüyoruz. Kahramanımız Modh, kaçıp kurtulmayı, halkına ve ailesine kavuşmayı hiç düşünmüyor, yazgısını soğukkanlılıkla kabullenip onun içinde hareket etmeye çalışıyor. Öykünün arka plandaki diğer kahramanı Mal'un kabullenişi ise hiç şüphesiz daha da etkileyici, daha da iç burkucu. Öyle ki, Mal'un bulduğu çıkış yolu bile sadece yazgının varlığına hizmet ediyor. Taçlar, Topraklar ve Kökler olmak üzere üçe ayrılmış basit bir toplumda geçiyor Yaban Kızlar. Taçlar, toplumun değişmez üst sınıfı, Topraklar ise onların köleleri. Kökler tam arada duruyor ve ticaret yapıyorlar. Dışarıdan bakıldığında basit gibi görünse de toplum ve kültür denen şeyin her anda ve her anlamda çetrefilliğinin elbette farkında Le Guin. Çünkü ne de olsa bütün bunları insanlar var ediyor ve insan demek her şeyin karmaşık, çok karmaşık olması demek. Yaban Kızların dünyası da böyle. Gök Kent'te, işler karmaşık bir düzende yürüyor ve bu karmaşık düzen insan yaşamlarını kendi devamı için acımasızca öğütüyor, tıpkı bizim dünyamızda da olduğu gibi. Toprak kızları Taç erkeklerine çocuklar doğuruyorlar, köle kızlar tanrı çocuklar getiriyorlar topluma. Çocukları tanrı, kendileri köle olan annelerin başka şansları yok hayatta. Varlıklarını huzurla devam ettirmeleri için kendi döllerinden çıkma tanrı çocuklara ihtiyaçları var. Ancak köle annelerin aklına bile gelmiyor tanrı çocukları aracılığıyla adaleti aramak, adetleri, geleneği değiştirmek. Çünkü daha önce de değindiğim gibi kölelik, ezici bir kabullenmişlik demek. Yaban Kızlar kısacık bir hikaye. Bu hikayenin arkasından ise Ursula Le Guin'in Okurken Uyanık Kalmak adlı bir makalesi, Terry Bisson'un yazarla yaptığı bir söyleşi ve Le Guin'in şiirleri geliyor. Okurken Uyanık Kalmakda LeGuin okuma alışkanlıklarımız ve yayıncılık sektörü üzerine, ayrı bir yazı konusu olacak nitelikte, fikirlerini belirtmiş. Cesur ve sarsıcı fikirler bunlar. Okumanın dünya tarihinde zaman zaman yükselişe geçse de hep küçük bir azınlığın edimi olduğunun altını çiziyor burada Le Guin ve büyük şirketlerin, bu ufak nankör kalleş topluluğu terk edip, kendi işlerine bakmaları gerektiğini söylüyor. Okurken Uyanık Kalmak, gelişen teknoloji ve değişen gündelik hayatlarımız ekseninde büyük bir değişim içinde olan yayın dünyasının gidişatına dair göz ardı edilmemesi gereken öneriler getiriyor... Sözün kısası Le Guin, öykü, şiir, roman, deneme, ne yazsa oluyor, ne söylese, sözünü dinletmeyi biliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hayat-bir-zombi-romani-olsa", "text": "\"Mezarında kemiklerinin sızlayacağını veya oradan çıkmaya çalışacağını sanmıyorum. Bence gülümserdi ve sonra da bana 1 milyar dolarlık tazminat davası açardı...\" Yazar Seth Grahame-Smith'in bu sözleri, İngiliz edebiyatının kraliçelerinden Jane Austen için... Zira her kim ölmüş bir yazarın klasikleşmiş bir kitabını alıp içini zombilerle doldurursa, ister istemez başına gelecekleri, hem arkasından hem önünden konuşulacakları düşünür. Verdiği röportajlardan öyle anlaşılıyor ki Smith de, Jane Austen'in Aşk ve Gururunu zombileyip Aşk ve Gurur ve Zombiler haline getirdiğinden beri kendini dünyaya karşı savunmaya geçmiş. Suretlerinin hala yakılmamış olması karşısında da şaşkınlığını gizleyemiyor yazar. Aslında yersiz ve bir parça da göstermelik bir tepki bu, hatta zombi projesinin bir ayağını oluşturuyor büyük bir ihtimalle. Velhasıl bir editör sanatını göstermiş, cin fikrini bir yazara empoze edip çok hatta yok satmayı başarmış, üstelik elimize keyifli bir okumalık da vermişken başlangıçtaki endişeleri dile getirmek kolay olsa gerek. Ancak her şey bir yana 21. yüzyıl insanına kitap hatta klasikleşmiş eserleri okutmak gerçekten bir sanat, yayımcıların çabalarını hoş görmemekse mümkün değil. Aşk ve Gurur ve Zombilerde Elizabeth gözünü budaktan sakınmayan, öldürdüğü düşmanların kalbini yemekten keyif alan hatta görgü kurallarını boş vererek karşısına çıkan düşmanına eteğini kaldırmak suretiyle tekme atacak kadar cesur ve vahşi bir savaşçı olarak çıkıyor karşımıza. Aslına bakarsanız Austen'in aktardığı taşranın dayatmacı ve çiğ ortamında gururunu ayaklar altına aldırmadan, onurlu bir evlik yapmak da zombilerle dövüşmek kadar zorludur ki dolayısıyla ilk feminist roman kahramanlarından biri kabul edilen Elizabeth'e savaşçı olmak böylesine yakışsın... Aksi takdirde onun karşısına çıkan zombileri Afrodit'in zarafeti ve Herod'un acımasızlığıyla biçmesi inandırıcılıktan uzak olmaktan öteye gidemezdi herhalde... Etrafta çok bildik ve yadsınamayacak düşmanlar, yani zombiler cirit atarken yaşamak daha kolay sanki. Düşmanını tanıdıktan sonra aşk da, gurur da, hayatın tüm gündelik sıkıntıları da kendiliğinden çözülüyor, saflar her daim belirginliğini koruyor. Karnabaharları beyin zannedip kolayca kapana kısılan, olur olmadık her yerde ortalığa fırlayıp kahramanlarımızın omuz omuza dövüşmelerini sağlayan, hizmetkarlarının, posta arabacılarının, dedikoducu komşularının beyinlerini ve kalplerini yeseler de, onları birbirlerine bağlayan zombileriyle Aşk ve Gurur ve Zombiler, keşke hayat da klasikleşmiş bir zombi romanı olsa dedirtiyor insana... \"Mezarında kemiklerinin sızlayacağını veya oradan çıkmaya çalışacağını sanmıyorum. Bence gülümserdi ve sonra da bana 1 milyar dolarlık tazminat davası açardı...\" Yazar Seth Grahame-Smith'in bu sözleri, İngiliz edebiyatının kraliçelerinden Jane Austen için... Zira her kim ölmüş bir yazarın klasikleşmiş bir kitabını alıp içini zombilerle doldurursa, ister istemez başına gelecekleri, hem arkasından hem önünden konuşulacakları düşünür. Verdiği röportajlardan öyle anlaşılıyor ki Smith de, Jane Austen'in Aşk ve Gururunu zombileyip Aşk ve Gurur ve Zombiler haline getirdiğinden beri kendini dünyaya karşı savunmaya geçmiş. Suretlerinin hala yakılmamış olması karşısında da şaşkınlığını gizleyemiyor yazar. Aslında yersiz ve bir parça da göstermelik bir tepki bu, hatta zombi projesinin bir ayağını oluşturuyor büyük bir ihtimalle. Velhasıl bir editör sanatını göstermiş, cin fikrini bir yazara empoze edip çok hatta yok satmayı başarmış, üstelik elimize keyifli bir okumalık da vermişken başlangıçtaki endişeleri dile getirmek kolay olsa gerek. Ancak her şey bir yana 21. yüzyıl insanına kitap hatta klasikleşmiş eserleri okutmak gerçekten bir sanat, yayımcıların çabalarını hoş görmemekse mümkün değil. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hayata-kesik-atmak-bireysel-bir-ayrilikcilik-bicimi-olarak-yara", "text": "Siz hiçbir yerinizi kestiniz mi? Öyle kazara falan değil; bilerek ve isteyerek, belki çok da acıtmayan küçücük bir kesik açtınız mı bedeninizde. Ya da sadece böyle bir şey yapmayı içinizden geçirdiniz mi? Bedenini kesmek bir tür akıl hastalığıdır, sapkınlıktır dediğinizi duyar gibiyim, peki kesikleri geçeyim, ya dövme veya piercing? Birden fazla kulak deldirme işlemi? Siz değilseniz bile çok yakınlarınızda olan birileri mutlaka yapmış, yaptırmıştır. Modern toplum her ne kadar düzgün, estetik, hijyenik ve kusursuz bedenlere, hayatlara tapsa da arada perdeyi yırtanlar, sınırları zorlayanlar hep olur. Hem, içinde yaşadığımız bu ritüellerden yoksun, kendini mitlere kapamış, düşlerin ve gerçekötesinin suçlandığı bu çağda, her şeye rağmen huzursuzluğu, kaybetmeyi, acıyı, tutunamamayı simgeleyen bir şeyler olmalı. İşte David Le Breton, yaranın ve acının tezahürlerini buradan hareketle deşmeye başlamış. Çağımızda sanıldığından da çok kişinin bedeninin bir yerlerini değiştirmesi, yaralaması gerçeği de yazarın yolunu aydınlatmış. David Le Breton, bir antropolog. Biz onu Yürümeye Övgü ve Acının Antropolojisi adlı çalışmalarından tanıyoruz. Ten ve İz ise elimizdeki son ilgi çekici çalışması. İsmail Yerguz gibi usta bir çevirmen tarafından Türkçeleşen bu çalışmasında Breton akıl hastası olmadığı halde insanların neden bedenleriyle uğraştıkları üzerine odaklanmış. Oldukça ilgi çekici sonuçlara varmış. Buna göre vücudunu kesmek, intihara değil yaşama eğilimli olmak anlamına geliyor. Burada Breton'un altını çizerek koyduğu sınır elbette kişinin kendini sakatlamaya kadar gitmemesi. Acı çeken sıradan bireyin, acısını ve bedeni üzerinden ruhunu, kimliğini sahiplenmek, hayata ve insanlara 'görün beni' demek için yaptığı bir eylem kendini yaralamak. Bu, ıstıraba karşı bir mücadele biçimi aslında. Ancak mücadele sadece şahsi ıstırapla ilgili değil. Breton'a göre bir birey bedeninde kesikler açıyor, dövme, piercing, halkalama gibi işlemler yapıyorsa topluma karşı da bir mücadele içine girmiş demektir. Beden kimliğin savaş alanı haline geldiğinde, toplum da bireyin savaş alanına dönüşecektir ister istemez. Burada en ilgi çekici olan konu başta da söylediğim gibi, sanılanın aksine bedeninde yara açma eğilimi taşıyan bireylerin şaşırtıcı çokluğu. Dolayısıyla Breton'un inceleme alanı başta dar gibi görünse de derinlikli genel toplumsal çıkarımlar için oldukça müsait. Yazar Ten ve İz ile alçakgönüllü bir modern toplum arkeolojisine girişmiş. Küçük bir kesikten yola çıkarak bireyin topluma ayak uydurma sürecini, acı ve mutlulukla baş edebilmesini; hem benlik bilincini geliştirip hem de toplumsal kimlik oluşturmasını bekleyen, vermeden almak isteyen bir kültürde ayakta var olmaya çalışma çabasını gözler önüne sermiş. Breton, acı, ıstırap ve tutunamama noktasında sanatı ve edebiyatı da unutmamış. Elfriede Jelinek'ten Sylvia Plath'e, Kafka'dan Ballard'a, acının, toplumun insana verdiği türlü çeşit ıstırabın edebiyattaki izdüşümleri üzerinde hassasiyetle yürütüyor bizleri. Ten ve İzi acıya dayanıksız olanlara ve kan görmeye dayanamayanlara özellikle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hayatini-verip-siirini-alan-sair-akif", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hayattir-sen-buna-roman-dersin", "text": "Daha önce de söylemiştim, Uzun Harmanlarda Bir Davetiz Misafir'i okuduğum günden beri Türk edebiyatında beni en çok şaşırtan yazarlardan biri olageldi Sezgin Kaymaz. Olağanla olağanüstünü bir arada kavrayış biçimiyle, eserlerinin kurgusuyla, hem zamanın, gündeliğin bu kadar içinde olup hem de insana ve edebiyata bu kadar dışarıdan bakabilmesiyle... Yazar, son romanı Kün'ün üzerinden çok kısa bir süre sonra yeni bir romanla daha karşımıza çıkmasıyla şaşırttı beni bu defa. Üstelik de devamı olacağı belli bir hikayeyle. Deccal'in Hatırı altında Sevinç Kuşları 1. Şaşırtıcı olan sadece bu değil tabii. Deccal'in Hatırı'nın sıkı bir aşk romanı olması. Sıkı bir cinsel kimliksiz aşk romanı olması! Deccal'in Hatırı'nın Sezgin Kaymaz külliyatında çok ayrı bir yeri olacak. Bunu şimdiden biliyorum. Her şeyden önce onun bugüne kadar kaleme aldığı hikayeler içinde fantastik unsurları en az olan roman olarak anılacak; belki de hayatın ve aşkın tüm olağanüstülüklerden daha olağanüstü olduğunu bildiği için. Türk edebiyatında yazılmış en cesur aşk romanlarından biri olarak anılacak; aşkın kültüre, kalıplara, kavramlara ve kurallara sığmayan yanını böyle ele alabildiği için. Ve gevezelik eder gibi diyalog yazma becerisinin en iyi örneklerinden birini yine bu hikayede sergilediği için. Gelelim hikayemize. İrfan, dokuz aylık hamile olan annesinin karnında şişlenmiş, hem kör hem topal hem de çolak olarak hayata tutunmayı başarmış inatçı bir velet. Onun hikayesini çözmeye çalışan polis Hayri, rantçı Teoman, deli/dahi doktor Veysel ve mafya babası Celal yani Deccal. 1980'lerin sonunda Ankara değişiyor, hikayemiz gelişiyor. Hayat tuhaf bir şekilde İrfan'ı yaşatmaya çalışırken, tüm kahramanlarımız aşkla tanışıyor. Ama ne aşk! Kadının kadına, erkeğin erkeğe, bir bebeğin hayata, bir doktorun ölüme, bir kötünün iyiliğe, bir psikiyatristin intihar eğilimine aşkı. Aşkın her türlüsü cirit atıyor hikayenin ve kahramanların ruhunda. Onlar aşkın, biz okurlar nefes nefese ilerleyen hikayenin peşinde koşuyoruz. Hayri, annesinin son nefesinde ona emanet ettiği İrfan'ı alabilecek mi? Teoman'ın 15 bin tapuluk rant aşkı neye evrilecek? Kötülükle iyiliği getiren Deccal nereye kadar devam edecek? AIDS'li Bayram'a aşık olan Veysel, sevişe sevişe ölmeyi becerebilecek mi... gibi. Ama soruların yanıtlarının çok da mühim olmadığını biliyoruz. Sezgin Kaymaz, kaleme aldığı her hikayede olduğu gibi varlığa, gerçeğe ve yalana dair aklımızı kurcalamaya, kendi dilinin, hikayesinin felsefesini kurmayı başarıyor Deccal'in Hatırı'nda da. Mübarek ne, lanetli ne?/ o da sen, bu da sen... diyen ve daha daha neler diyen Mesnevi eşliğinde iyilikle kötülük, aşk ile aşk sarhoşluğu arasında salınıp duruyor. Ve çok karakterli/ çok kahramanlı, çok olaylı/ çok oyuncaklı, çok laflı/ çok düşünceli bir hikayenin altından; fire vermeden, onu neredeyse hiç sarkıtmadan, okuruna yanlış yapmadan kalkıyor. Sözün kısası İrfan doğdu, yaşasın İrfan diyor ve Sevinç Kuşları'nın devam hikayelerini merakla beklemeye başlıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hazin-bir-kaybedis-oykusu-tek-tanrili-dinler-karsisinda-kadin", "text": "Foucault der ki; beden, güç ilişkilerini ve hiyerarşiyi bağrında taşıyan toplumsal, tarihsel ve imgesel bir uzamdır. Düşünür pek güzel ifade ettiğinden olsa gerek, türban yine ülke gündemimizin başkonusu. İktidar partisi muhalefet partileriyle bir olarak bu soruna yeniden el atmış durumda. Türban, peçe, inanç özgürlüğü ve özgürlüksüzlüğü tartışmaları bir yana, kadın örtünmesi üzerinden erkeklerin siyaset üretme süreçlerine tanık oluyoruz bir kez daha, yeniden, yeniden ve yeniden... İçimizden bazıları bu zamanda hala bu tür tartışmaların yapılıyor olmasına şaşırıyorlar. Oysa bunda şaşılacak hiçbir şey yok, zira ataerkil sistemin iktidarının sağlaması, daima kadın bedeni ve onun bir simgesi olarak da örtünme yöntemleri üzerinde yapılagelmiştir ne de olsa. Üstelik bunun sadece dinle de doğrudan doğruya bir ilgisi yoktur, yaşayıp çok iyi bildiğimiz gibi pekala laik sistemde de kadına, kadının bedenine, cinselliğine dair kapsayıcı kısıtlayıcı tutumlar ataerkil düzlemde yerini bulur. Demek istediğim öyle ya da böyle özünde tek tanrı inancını barındıran ataerki içinde yaşadığımız ve onu yıkmadığımız müddetçe erkekliğin ellerinin kadın bedeninin, kadın cinselliğinin, oturup kalkışının, giyinip kuşanışının üzerinden çekilmeyeceği... Hal böyleyken daha nice türban tartışmaları göreceğiz, diyorum. Ancak ortamda öyle çok kafa karışıklığı mevcut ki, bu hafta sizlere bu bağlamda zihin açacak, durugörü kazandıracak şahane bir çalışma tavsiye etmek istedim: Fatmagül Berktay'ın Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadınını... Bu, altı bin yıllık uzun ve hüzünlü bir hikaye. Kadının toplumsal olarak geri çekilişinin, kapanışının, kapatılışının, bedeninin lanetlenişinin uzun hikayesi. Hikayedeki hüzün, hangi çağda, hangi toplumsal düzende ve ne adına olursa olsun kadınların bizzat içinde bulundukları hareketlerin, öncüsü oldukları değişimlerin her nasılsa gelip onları bulmasından ileri geliyor, hep kaybetmelerinden, hep kanmalarından ya da kandırılmalarından... Fatmagül Berktay, işe kadın cinsinin ilk kaybetmeye başladığı noktadan başlıyor. Yani anaerkil dönemin yavaş yavaş geride bırakılmaya başlandığı M. Ö. 4. ve 3. yüzyılların Orta Doğusu'ndan. Mekanımız Mezopotamya çünkü hem anaerkil sistemin yaşandığı, Ana Tanrıça kültünün egemen olduğu hem de tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı o gizemli yer tam da burası. Anaerkil sistemin yani bugünkü ataerkil sistemin tam karşıtı kadın egemen bir sistemin yaşandığına dair kanıtlar yazının ortaya çıktığı dönemin de gerisinde mevcutturlar ancak. Bu, Mezopotamya'daki kent devletlerinin de öncesine götürür bizleri. Araştırmalar tarımın kadının icadı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Ancak tarımın icadı ve daha da ötesinde saban tarımına geçiş kadını toplum içinde giderek ikincil rollere iter. Tarihsel çizgide bu itiliş önce tanrılar panteonunda erkek tanrıların ön plana çıkışına, giderek ana tanrıça kültünün yok oluşuna ve devamında tektanrılı dinlerin hayat bulmasına denk gelir. Doğurganlık özelliğiyle yücelen ve bu anlamda yaratıcılara denk görülen kadın cinsinin elinden yavaş yavaş bu özelliğinin yüceliği alınır ve yücelik erkeğin eline geçer. Kadın artık yaratıcıyla özdeşleşen erkek sperminin taşıyıcısıdır sadece, bir araçtır, içi erkek tarafından doldurulan taşıyıcı bir kaptır. An gelir tek tanrılı dinler durumu öyle bir noktaya getirir ki, doğurduğu erkek kadının annesi olur! Tekvin, soyu üretme yetkisini kadından alıp erkeğe verir. İncil çekirdek aile sembolizmiyle doludur ve Kurana geldiğimizde tektanrılı dinlerin erkek egemenliğinin mükemmel sonucuna da varmış oluruz. İslamiyet çokeşli sistemiyle çekirdek ailenin de ötesine geçer. Cinsel hazzı bastırmaz, aksine Allah aşkına ulaşmak için dünyevi zevkleri tatmayı ancak bunların esiri olmamayı salık verir. Kadın da bu noktada erkeğin tattığı dünyevi zevklerden biridir, hazzı yaşamanın bir aracı haline gelir. Tarihe baktığımızda görürüz ki örtünme ve peçe sırf İslam'a özgü uygulamalar değildir. İslamiyet'ten çok önce Yahudiler'de, Yunanlılar'da ve Bizans'ta yani tüm Doğu Akdeniz Uygarlığı'nda tarıma geçildikten sonra başlamıştır. Ve bu uygarlıklarda özellikle üst sınıf kadınlarını simgeleyen bir giyinme şekli olarak kabul edilmiştir. Türkler çarşafla, Bizanslılar'da ve Doğu Hıristiyanlar'ında karşılaşmışlardır. Osmanlılar'da da örtünme, köylülerden çok kentli ortasınıfın bir adetidir. Bugün İslamiyetle özdeşleşen örtünme tutumunun ve bunun değişmezliğinin kökeninde ne vardır peki? Berktay, İslamiyet, örneğin Hıristiyanlık'taki 'ilk günah' kavramı gibi suçluluk duygusunun temelini atan ve bu konudaki toplumsal denetimi içselleştirmeye yarayan bir yöntemi benimsemediği, cinselliği başlı başına kötü bir şey olarak görmediği için, bütün tektanrılı dinlerin ve toplumların reddettiği evlilikdışı cinsel ilişki sorununu, mekanı sıkı bir biçimde denetleyerek çözer, diyor ve devam ediyor Bu uygulama onu uç bir noktaya, cinslerin birbirinden tümüyle tecridi ve elbette toplumsal denetim nesnesi olan kadınların ya eve kapatılıp hareketsiz hale getirilmeleri ya da dışarıya çıkmak zorunda kaldıklarında peçe takarak bir anlamda bu iç mekanı, harim'i, 'dışarı'ya taşımak zorunda bırakılmaları noktasına götürür. Örtünme Müslüman kadının dışarıdaki hayatını temin eder, örtünen kadın dışarıda olsa da içeridedir bu şekilde. Kadının ataerkil toplum düzeni içindeki konumunun tarihine üç tektanrılı din ekseninden bakan Fatmagül Bektay bu bağlamda son günlerin yükselen değeri köktendinciliğe de değiniyor. Ve Liberalizme karşı bir meydan okuma olarak Amerikan Köktendinciliği ile moderniteye karşı bir meydan okuma olarak İran Köktendinciliğinin son derece ilgi çekici birer okumasını yapıyor. Moderniteye, yozlaşmaya, kadın bedeninin bir tüketim nesnesi olmasına karşı gelen İranlı kadınların geçici bir simge olarak peçeyi kabul etmelerinin ve devamında bunu bir zorunluluk haline getiren yeni sistem karşısında düştükleri umutsuz durumun hüzünlü hikayesinde bir dolu farklılığın yanı sıra kendimizden de pek çok şey bulacağımızı zannediyorum. Fatmagül Berktay bu çalışmayı yaklaşık on beş yıl önce kaleme almış ama geçtiğimiz günlerde yeni bir baskısının da yapıldığını söyleyeyim. Bu alanda daha derinlemesine inceleme yapacak okurlara Camille Paglia'nın Cinsel Kimlikler adlı çalışmasını tavsiye edebilirim. Bu çalışmayı Fatmagül Bektay'ın çalışmasıyla bir karşılaştırmalı okuma olarak da önerebilirim zira Paglia'nın, Berktay'a ve Berktay'ın kaynak gösterdiği araştırmacılara karşın ataerkil dönemin tam karşısına koyacağımız bir anaerkil dönemin hiç yaşanmadığını söylediğini ve söylemini kadının doğayla özdeşleşen kaotik, karanlık ve kötücül yapısı içerisinden kurmayı tercih ettiğini de ayrıca belirtmeliyim. Bugün gelinen noktada öyle görünüyor ki kadının cinsel kimliği ve bedeni üzerine, onun tarih içinde değişen kültürel ve dini anlamları üzerine düşünmenin, okumanın aydınlanmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Elimizi çabuk tutalım..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/her-canavar-kendi-canavarini-arar", "text": "Sonsuza dek benim olacak gerçek bir ZOMBİ. Bütün emirlerime &bütün kaprislerime katlanacak. 'Evet, Sahip'&'Hayır, Sahip' diyecek. Gözlerini bana doğru kaldırarak önümde eğilecek ve 'Sizi seviyorum, Sahip. Sizden başka kimsem yok, Sahip,' diyecek. Zombi, yaşayan en büyük Amerikalı romancılardan Joyce Carol Oates'in Bram Stoker Ödülünü de almış en dikkat çekici romanlarından biri. Oates'in 1995 yılında yazdığı bu romanı için Amerika'nın en ünlü seri katillerinden biri olan Jeffrey Dahmer'dan ilham aldığı söylenir. Bu tahmini yapanlar pek de yanılıyor gibi görünmezler. Oates'in kahramanı O_P_ ile Dahmer'ın ailesi, özelliklede babaları birbirlerine benzerler, O_P_ daha az dikkat çekmek için genellikle Asya ve Afrika kökenli zenci erkekleri ve erkek çocukları tercih ediyor, tıpkı Dahmer'ın gerçek hayatta öldürdüğü, ırzına geçtiği 17 erkek gibi. İkisi de beyaz, ikisi de toplum içinde dikkat çekmeyen silik tipler. En fenası da ikisi de dışarıdan polis gözetiminde oldukları halde bunca cinayeti işliyorlar. O_P_'de güçlü iletişim bozukluğu var. Herhangi birisiye göz göze gelmekten kaçınıyor. Oates, Batı coğrafyasının paranoyası haline gelen seri cinayetlerin temeline, kahramanına ait bir Zombi arayışı koymuş. İletişim bozukluğu ve aşağılık duygusu O_P_'yi kendine hayran olan, istismar edilebilecek birey arayışına itiyor. Yazar bir yandan ne tür bir bozukluğun insan ruhunu canavarlaştırabileceğini kurcalarken diğer yandan da kahramanındaki hastalığı, kişilik bölünmesini son derece başarılı bir şekilde hem diline hem de romanın kurgusuna yansıtıyor. Kesik kesik konuşuyor O_P_ ve kendisinden de, sanki yabancı birinden, yabancı birinin düşünce ve duygularından bahseder gibi bahsediyor. Son derece objektif bir anlatımı var. Ne kendini ne de kurbanını kayırıyor. Kimseyi haklı göstermeye de çalışmıyor. Kısacası kanımızı donduruyor. Zombide kahramanımızın Jeffrey Dahmer'dan farklı olarak yakalanıp yakalanmadığından emin olamıyoruz. Kendi koyduğu kuralların dışına çıkarak üs-orta sınıftan beyaz bir oğlan çocuğunun peşine düşerek bize göre canavarca emellerine kavuşsa da, Zombi yaratma arzusunun yine boşa çıktığı bu vakada O_P_, yakalansa da bunu en başta kendi kendisine söyleyemez gibi görünüyor. Ancak onun ne kadar objektif olduğunu da bir yandan fena halde biliyoruz. Bu yüzden kanaatimiz yakayı yine hayret verici bir şekilde ele vermediğinden yana. Düşlere benzemeyen tek şeyin hayat ve adalet olduğunu bir kez daha görüyoruz. Joyce Carol Oates, seri cinayetlerin temelinde yatan sosyal ve ailevi körlüğe de işaret ediyor burada. Ve kahramanını canavarlaştıran olgulara ağırlık vermektense eleştiri oklarını toplumsal sisteme, aile yapısına yöneltiyor. Zombi zorlu bir roman. Her ne kadar anti-kahramanlara ve fantastik canavarlara alışık olsak da gerçeğe bu kadar değen, kelimenin tam anlamıyla, bir canavarla bir kahraman olarak özdeşim kurmak, onun ruhunun karanlıklarıyla yüzleşmek kolay değil. Ve ne tuhaftır ki işte tam da bu yüzden Zombiyi okumadan geçmek istemeyeceksiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/her-cocugun-buyumek-icin-bir-mezarliga-ihtiyaci-vardir", "text": "Neil Gaiman... Bir e-kitap taraftarı, ilk twit öykülerden birinin yazarı ve yine twitter üzerinden yürütülen bir kitap, bir şehir projesinin seçtiği isimlerden biri. Öyle ki bu proje kapsamında geçtiğimiz nisan ayında Amerikan Tanrıları adlı kitabını aynı anda milyonlarca kişi okudu. Gaiman hangi zamanda yaşadığını bilen, diğer yandan da zamanın ve gerçekliğin sınırında dolaşmayı seven bir yazar. Çizgi roman, fantezi ve bilim kurgu türünde eserler veren Gaiman'ın son romanı Mezarlık Kitabı da bunun göstergelerinden biri. En son Hugo Ödülü'nü alan roman bir büyüme öyküsü; ancak bu defa fantastik kahramanımızın rotası yaşamdan ölüme değil ölümden yaşama doğru uzanıyor... Mezarlık Kitabı beşikten mezara, aradaki hayatı atlayarak geçen bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Her çocuğun büyümesi için bir mezarlığa ihtiyacı vardır. En azından ruhen. Gaiman bunun farkında olmalı ki bu fantastik büyüme öyküsünün mekanı olarak bir mezarlığı tercih etmiş. Bu mezarlık Nobody gibi bizim de içimizi üşütmüyor, ruhumuzu karartmıyor, aklımızı korkuyla bulandırmıyor. Biz de onun gibi ölümü bilip hissederek ve korkularımızı aşarak yaşama kavuşacağımızı biliyoruz ne de olsa. Gaiman, yetişkinlere dehşet veren belletilmiş korkuların çocuk bilincine zarar vermediğinin, onu etkilemediğinin, hatta bilakis onu besleyebilme potansiyelinin farkında. Bu büyüme öyküsünün içine bebek yaşta bir çocuğu yerleştirmesi boşuna değil. Bu seçimi ona hikayesinin inandırıcılığının hiçbir noktada sarsılmaması gibi bir kolaylık getiriyor. Temeli Hıristiyan Batı'nın mitlerine, hurafelerine ve batıl inançlarına oturmuş romanın bölümlerinin çoğunun kendi içinde bütünlüğü olan ayrı öyküler gibi okunabilirliğini de söylemeden geçmeyeyim. Bütün bunlara başarılı kurgusu, yazarın atmosfer yaratmadaki becerisi, kıvrak dili eklenince ortaya son yıllarda yazılmış en eli yüzü düzgün fantastik çalışmalardan biri çıkmış. Fantastik kurgu sevenler, çocuk/gençlik romanı gibi görünüyor demeyip, Mezarlık Kitabına kütüphanelerinde yer açsınlar derim. Yazar yenilikleri ve teknolojiyi takip ediyor da yayıncısını e-kitap yapan yayınevleri arasında göremiyoruz nedense."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/her-insan-bir-âyet", "text": "Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca'nın tanımlamasıyla üstünde başında, sesinde soluğunda 'eski bir İstanbul'dan rayihalar taşıyan yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı Her İnsan Bir Ayet'te çocukluğunun İstanbul'unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor. Dört bölümden oluşan kitapta Cemil Meriç'ten Ayşe Şasa'ya, Asaf Halet Çelebi'den Ahmet Haşim'e kültür tarihimizin değerli isimleri ve entelektüel meseleler de kendine yer buluyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/her-seye-ragmen-auster", "text": "İnsan ruhu, geçmişi ve geleceği içinde taşıdığı kadar yaşar. Ve bunu tarih algısı gibi dikey bir çizgi halinde değil, kat kat, iç içe, üst üste homojen bir şekilde yapar... Mistik olan da, büyülü olan da bu değil midir, ruhu bedenimizden ayrı bir varlık olarak zannetmemizin sebebi bu değil midir? Tüm zamanlar düşüncesi bir yana, yakın geçmişin şekillendirdiği bir bilincin, bu an'ı ve yakın geleceği şekillendireceği bilgisi, sanat için de, edebiyat için de sanırım en temel çıkış noktalarından, ilham kaynaklarından biri. Paul Auster da bu kaynaktan faydalanan edebiyatçıların önde gelenlerinden. Sunset Park, yazarın son romanı. Adının aksine park falan değil, New York'un yoksul, renksiz, köşede kalmış, içinde kocaman, kasvetli bir mezarlık barındıran semti Sunset Park. Romanın temel izleklerinden birini oluşturan ekonomik kriz ve kişisel de olsa bir savaştan dönen erkeğin, geri geldiğinde bulacağı şeyin eskisine hiç benzemeyeceği teması, yazarı ve kahramanlarını Sunset Park'ta buluşturmuş. Romanın kahramanı Miles Heller, New Yorklu entelektüel bir burjuva ailesinin üyesi. Annesi meşhur bir aktrist ve işi nedeniyle onu ve babasını Miles henüz küçük bir bebekken terk etmiş. Miles, New York'un önde gelen yayınevlerinden birinin sahibi olan babası, üniversitede hoca olan üvey annesi ve üvey abisiyle birlikte yaşıyor. Görünürde hiçbir sorunları yok ama aslında gerçek bir aile de değiller. Çünkü Miles'ın da dediği gibi annesiyle, abisinin babası aile hayatlarının içinde bir hayalet gibi geziyorlar. Derken bu yüzeydeki huzur da korkunç bir olayla sonsuza dek bozuluyor. Miles bir ağız dalaşı sırasında abisini yola itiyor ve oradan hızla geçen bir araba, bu küçük kavgayı bir aile trajedisine dönüştürüyor. Bundan sonra Miles artık başka biri, daha içine kapanık, ailesine karşı daha uzak. Üvey abisinin ölümünden sorumlu olmasının ağırlığını daha fazla taşıyamayarak bir gün herkesi, her şeyi terk ediveriyor. Tam yedi yıl süren bu terk edişin ardından dönüp geldiği yer ise Sunset Park. Yakın arkadaşlarından birinin terk edilmiş bir harabeyi onarıp, yasa dışı bir şekilde işgal ettiği Sunset Park'taki ev... Bu evde yaşayanlar ekonomik krizle, sistemle ve yaşadıkları çağ ile başı dertte olan, genç insanlar. Biri tezini bitirmeye, diğeri yalnızlığın ve sanatın duvarlarını yıkmaya, bir diğeri ise sisteme karşı başlattığı kişisel muhalefeti sürdürmeye çalışıyor. Hayatlarına giren Miles'ın ise onlardan farklı bir yanı var: O savaşmış ve savaşı bitirip eve dönmüş olan kişi, kahraman erkek. Yine de Sunset Park'taki kısa ömürlü beraberliklerinin hepsinin hayatlarına katacağı sürprizler var. Mezarlığın karşısındaki bu metruk ev, hepsinin geleceklerinin yönünü değiştirecek. Auster'ın Sunset Park'taki temel izleklerinden biri ekonomik kriz ise diğeri de hiç şüphesiz Amerikan kültür tarihi. Savaştan dönen bir avuç erkeğin dramına odaklanan bir Hollywood klasiği Hayatımızın En Güzel Günleri ile Beckett'ın meşhur bir oyunu olan Mutlu Günler, Muhteşem Gutsby romanı ve onun allame anlatıcısı romanın içinde ironik bir şekilde gezinip duruyor. Amerikan beyzbol tarihinin ilginç kişilikleri ve olayları da 2008 yılında geçen bu hikayeyi ve genç kahramanını bir hatta iki önceki kuşağa bağlıyor. Amerika'nın büyüklüğü masalını kabul etmiş, belki biraz aptal ama dirençli, iyimser, güçlü bir kuşak, kendilerini ve bir canavara dönüşen ülkelerini sınırsızca sorgulayan bir kuşağı ve bu kuşak da birikimsiz, arayışın yönünü kaybetmiş durmaksızın gevezelik eden birilerini yaratıp yetiştiriyor. Auster'ın soyunduğu şey bu noktada üç kuşak Amerikan tarihinin romanını yazmak belki de, ama hikayenin bazı yerlerinde kendini güçlü biçimde hissettiren niyeti, diğer yerlerde solup gidiyor. Romanın diğer bir zayıf yönü ise hikayeyi kahramanlarının ağzından aktarmayı tercih eden, herkesi ve her şeyi çok iyi bilen o allame anlatıcının zaman zaman okura nefes alacak yer bırakmaması. Bütün bunlarla birlikte Auster'in yarattığı atmosfere kendini bırakmayı, yazarın akıcı anlatımını sevenleri hayal kırıklığına uğratmayacak bir roman Sunset Park ve Auster kanımca hala günümüzde geçen en güzel, en dikkat çekici öyküleri yazan romancıların başında geliyor. Auster basit yaşantılarımızın üzerinde durduğu günümüzü anlatırken, bütün bunların içinden gizemli, anlatılası hikayeler çıkardığı için önemli bir yazar. Diğer yandan insan hayatının geleceğine yön veren 20'li yaşlara eğilen romanlarıda ayrı bir tat veriyor okura. Bir diğer noktada, eğer kitaplarını İngilizce'sinden okursanız farkedeceğiniz dili kullanımdaki o güzel, akıcı ve şiirsel ritmdir, onu edebi anlamda değerli kılan. Anlatıcının işleri yokuşa süren, gereksizce etraftan dolanan kelime fazlalığına rastlamazsıınız. Anlatıcı roman ile okurun arasından çekilir. Ve de her ne kadar Auster iyi çevirilse de Türkçe'ye, Auster aslında çeviride önlenemez biçimde şiirselliğinden çok fazla kaybetmektedir, akıcı ama basit bir anlatıma bürünür metin, ne yazık ki... \"Invisible-Görünmeyen\" için kendisi ile yapılmış GrantaMagazine röportajında anlatımda yakalamak istediği ve bence yakaladığı duruluktan bahseder kendisi, tavsiye ederim!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/her-seye-ve-herkese-karsi-aynen-lacan", "text": "Sözcüklerin, şeylerin, listelerin, koleksiyonların, yerlerin, yer değiştirmiş nesnelerin, anlamların terse döndürülmesinin, yarığın, doymaz keyfin, dünyanın kökeninin, bir meydan okuma gibi yaratılan ve başkasına yönlendirilen nefretin oluşturduğu çığın Lacan'ı, yani her şeye ve herkese karşı Lacan... Yirminci yüzyılın hem en zor anlaşılan hem de en etkileyici düşünürlerinden biri Jacques Lacan. Etrafına bir şeytan ve bir idol olarak, nice mitler kondurulmuş, varlığına nice mitler yakıştırılmış, onu anlama şekillerinden bile nice ekoller doğmuş. Hem yapıtının zor anlaşılırlığı hem de karakterinin iniş çıkışlılığı Lacan adına yazılan kitapları, üzerine yapılan analizleri bir tür patlamaya dönüştürür malum. İşte Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, bu varlığıyla da, yapıtıyla da \"bir tuhaf\" olan adamı anlama yolunda atılan adımlardan biri. Elisabeth Roudinesco hem bir tarihçi hem de Lacan'ı yakından tanıyan bir psikanalist olarak Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan'da doğası gereği ilginç bir Lacan portresi ve analizi çıkarıyor. Peki kimdi Lacan? Ya kendisinden önce olan biteni unutma eğilimde ya da bugün ve gelecek adına geçmişte olan biteni çarpıtıp göklere çıkaran bireyci ve pragmatist günümüz insanı için birini tanımak ve anlamak mümkün mü gerçekten? Sapık, cani, sahtekar, Maocu, tecavüzcü, silah koleksiyoncusu demek, ya da denilene inanıp düşünmeden geçmek varken Lacan'ı niye tanımaya çalışalım? Yanıtımız da paradoksal olarak pragmatist olacak belki ama vermek zorundayız: Psikanalizden gelecek şifa için... Elisabeth Roudinesco'ya göre psikanaliz ne olursa olsun kendi hakikatinin peşinde koşmaktan vazgeçmiyor çünkü ve çağın iki eğilimine, yani zevk düşkünlüğü ile kendi kimliğinin üzerine kapanmaya ters düşüyor. Öncelikle, söz... Bilinçdışını bir dil olarak ele almıştı Lacan. İnsan denen varlığın içinde durmadan onun varlığının üzerindeki örtüleri kaldırmaya sevk eden bir sözün yaşadığını göstermişti. Söz, baştan çıkarıcıydı, uzun uzadıya aklı yürütmelerle dolu ve taşkın ve hatta küfürbazdı. Her zaman bir şeyle ve onun tersiyle uğraşıyordu: Yasak ve yasağı delme, aile ve aile içi kavgalar, simgesel düzen ve pat diye ortaya çıkan gerçek, imgesel kapılma ve bundan koparılma."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hikayeyi-kim-cizdi-cinayeti-kim-cozdu", "text": "Aptülkadir Elçioğlu... Bu ismi söylemem birçoğumuz için bir anlam ifade etmeyecektir belki, ancak Aptülika desem... İşte o zaman her şey değişir... Zira Türkiye'nin mizah kültürü içinde bir mihenk taşıdır bu nev-i şahsına münhasır isim. Gırgır dergisinde çizmeye başladığı Grup Perişan ile hayatımıza girdiğinde yıl 1987'diydi. Başlı başına muhalif bir kültür demek olan mizahın içinde daha da farklı, daha da ayrıksı bir duruşu vardı, ama hayatımızın tam da ortasına dalmakta ustaydı. Daha doğrusu Aptülika'nın kendini, kendi gönlünü bize açarak çizmesi, bizim onun hayatına dalıyormuş gibi hissetmemizi sağlamıştı sanki. Bunda bantlardan yayılan keskin elektrogitar sesinin de önemli bir katkısı olduğunu söylemeliyim tabii. Gırgır'ın ardından Hıbır geldi. Kurucularından biri olduğu bu derginin 11 sene sonra kapanmasının ardından Grup Perişan da hayatımızdan çıkıp gitti. Aptülika bu yıllardan itibaren kaleminin ucunu daha da sivrilterek politik karikatür üzerine yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu defa kuruluşuna katkıda bulunduğu dergi Cumhuriyet'in mizah eki olan Dinozor'du. Bilenler biliyorlar, o şimdi Cumhuriyet'in Cumartesi ekinde çiziyor, her pazartesi gecesi Rock FM'de nefis programlar hazırlıyor, perşembeleri Baraka'da Blues Perişan gecelerinde dj'lik yapıyor ve Kuzguncuk'ta yaşıyor. Aptülika'nın Kuzguncuk'ta yaşaması önemli zira Ahmet Ümit'in Başkomser Nevzat maceralarından biri olan Davulcu Davut'u Kim Öldürdü?nün başkahramanı Kuzguncuk. Ve kitabın çizeri de Aptülika... Hal böyle olunca insanın önce bir solukta okuyup bitirdiği, sonrasında da bazı ayrıntılara tekrar tekrar dönüp bakmak istediği bir çalışma çıkmış ortaya. Hikaye bir yana, sanki orada yaşadığını açık edercesine, biz hayranlarına da yıllardır yaptığı gibi, Kuzguncuk'un da ruhuna dokunmayı başarmış bu usta çizer. Tabii, hikaye bir yana sözü, sözün gelişi. Başta da dediğim gibi Davulcu Davut'u Kim Öldürdü? bir başkomser Nevzat macerası. Polisiye seven okurların yakından tanıdığı, daha önce dizi filmlere kahraman, İsmail Gülgeç'in de çizgilerine mazhar olmuş bu ünlü kahraman bu defa kozmopolitliğiyle öne çıkan sakin bir Boğaz semtinde işlenen cinayeti çözmek üzere harekete geçiyor. Bir ramazan vakti, semtin davulcusu Davut kanlar içinde Kuzguncuk'un Ayios Panteleymon Kilisesi'nin önünde bulunuyor. İlk akla gelen elbette çok uzun yıllardır gül gibi geçinip giden Müslüman ve Hıristiyan halkın arasını açmak için ortaya konmuş bir nifak tohumu olabileceği. Kendisi de köklü bir İstanbullu olan Nevzat, bu senaryonun üzerinde durmayacak kadar deneyimli. Bunun dini-milli bir dava olamayacağının, muhtemelen vaka-i adiyeden olduğunun farkında, ancak bir davulcu neden öldürülür ki, hele ki bir ramazan vakti? İpuçlarının peşinden zarifçe yürüyor Nevzat hep olduğu gibi; kriminolog Zeynep'in bilimsel tespitlerinden yararlanıyor, yardımcısı Ali'yi sakinleştirerek olaya odaklanmasını sağlıyor ve elbette karşısına çıkan insanları büyük bir dikkatle dinliyor, her hareketlerini gözlemliyor. Davulcu Davut'u Kuzguncuk'un entelektüel sakinlerinden bir ressam mı öldürdü yoksa gücüne hakim olamayan yarım akıllı bir Çingene çocuğu mu? Peki her ramazan davul çalma işinde büyük paraların döndüğünü bilip bunun peşine düşen küçük mahalle çetelerinin bu cinayette parmağının olma olasılığı nedir? Aslına bakarsanız Ahmet Ümit, bir polisiye yazarı olarak 'katil kim' sorusunu hikayelerinin sonuna kadar saklamayı beceremeyen, bazen ortalara doğru hatta bazen her şeyin en başında açık eden bir yazar. Ancak katilin kim olduğunu tahmin etmek iyi polisiye okurunu durduran bir unsur da değildir. Davulcu Davut'u kimin öldürdüğünü, hatta ne sebeple öldürmüş olduğunu bile çok başlarda tahmin etmeye başlıyoruz, fakat hikayenin akıcılığı ve Aptülika'nın nefis çizimleri sayesinde hevesimiz kaçmıyor. Hikaye boyunca İstanbul'un eski semt kültürünün vurgulanışı, suçun psikolojisi üzerinde, katilin sebepleri ve yol açtığı sonuçlar üzerinde yoğunlaşılması Davulcu Davut'u Kim Öldürdü?nün ana eksenini katil kim sorusundan, katilin sebebi ne sorusuna kaydırıyor. Davulcu Davut'u Kim Öldürdü? Kuzguncuk'u bilenler için küçük süprizlerle de dolu, semtin sahafından komşu hanımlara kadar tanıdık simaları yerleştirmiş hikayenin içine Aptülika. Bir de son olarak balıkçı İdris'in tezgahındaki balıklardan ressam Yusuf Katipoğlu'nun Deniz ve İnsan adlı sergisine geçişin hikayenin en etkileyici bölümlerinden biri olduğunu, kendisine tekrar tekrar baktırdığını söylemeden geçmek istemem."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hobbiti-beklerken-bitmemis-oykuler", "text": "Lehçeleriyle çeşitlenen dillerine, türlü ırklarına, tanrılarına, efsanelerine varana dek devasa bir dünya yaratmıştı fantastik edebiyatın babası Tolkien; Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit ise bu dünyada geçen iki büyük öyküydü sadece... Bunu Silmarillion'da, Güç Yüzüklerine Dair'de ve Hurin'in Çocukları'nda açık biçimde görmüştük. Şimdilerde Türkçeleşen Bitmemiş Öyküler ise benim bu kendimce büyük keşfimi adeta taçlandırıyor, Tolkien'in sonsuza uzanan sarmalına halka üzerine halka ekliyor. Orta Dünya'nın nefes alıp verişlerini duyuyorum Bitmemiş Öyküler boyunca... Tolkien, söz gelimi, yarattığı en önemli kadın karakter olan Galadriel'in hikayesine bir türlü karar veremiyor. Nasıl gelmiş Orta Dünyaya, kocasını nasıl sevmiş, neden Orta Dünya'yı terk edememiş, yasaklı mıymış yoksa gönlü mü onu bırakıp gitmeye el vermemiş... Yazıp yazıp bozuyor... Bitmemiş Öyküler'i bir araya getiren Christopher Tolkien ise, notlara, karalamalara ışık tutuyor, büyük bir titizlik ve incelikle hikayelerin, hikaye içindeki hikayelerin içine giriyor. Ancak yanlış anlaşılmasın elbette sadece kafa karışıklıkları ve karalamalardan ibaret değil Bitmemiş Öyküler. Orta Dünya'nın merak ettiğimiz, ya da merak ettiğimizi bile fark etmediğimiz kahramanlarına, yerlerine, savaşlarına, göçlerine dair de pek çok ayrıntılandırılmış anlatıyla başbaşayız bu çalışmada. Aragorn'un son temsilcilerinden biri olduğu Numenor soyunun kökenindeki Numenor adası can buluyor mesela. Elendil'in doğuşu belirginleşiyor. Gandalf'ın soyu, kim ya da ne olduğu ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor. Palantiri taşları yeniden canlanıyor. Güç yüzüklerine dair geri planda kalan kahramanlar ve olaylar kıpırdayıp duruyor zihnimizde ve Hobbitler'le karıştırılan Druedain halkının geçmişi, karakteristik özellikleri belirginleşiyor. Kısacası, Tolkien'in bir türlü vakıf olamadığımız sırrına, sınırlarına bir parça daha yaklaşıyor, Orta Dünya'ya bir parça daha nüfuz edebiliyoruz. Tolkien'in Bitmemiş Öyküler'i Orta Dünya tutkunlarını mest edecek hiç şüphesiz. Yanı sıra bir yazarın kurgu-dil ilişkisi içindeki yaratma serüvenini gözler önüne sermesi bakımından da bir tür edebiyat, yazarlık dersi barındırıyor içinde. Hatta belki bir evladın hakikatliliğinin temsili olarak bile okunabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/homeros-un-asirdigi-en-hiyeroglif-masallar", "text": "Uzun zamandır keyifli bir keşif duygusuyla okuduğum ilk kitap Hiyeroglif Masallar. Yepyeni bir yayınevinin hevesli soluğundan çıkma bu eser, 18. yüzyıl İngiliz edebiyatının içinden son derece şaşırtıcı bir şekilde günümüze taptaze kalarak gelmiş. Efendim, yazarımız Horace Walpole, biz onu gotik romanın ilk örneği olarak kabul edilen Otranto Şatosu'ndan tanıyoruz, biraz da fantastik edebiyatın kurulmasına ve gelişimine olan katkısından. Hiyeroglif Masallar ise İngiliz dilinin ilk sürrealist metin örneği... Walpole belli ki iflah olmaz bir muhalif."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/hz-peygamber-ebu-cehil-ile-gures-tutmus-mudur", "text": "Prof. Dr. Haşim Şahin, geçtiğimiz ay yayınlanan Dervişler, Fakihler, Gaziler: Erken Osmanlı Döneminde Dini Zümreler 1300-1400 başlıklı kitabında Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine dair daha önce pek ele alınmayan çalışmaları büyük bir vukufiyetle ortaya koyuyor. Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminin siyasi tarihi son yarım asırda bilhassa Halil İnalcık hocamızın, önce İslam ansiklopedisine yazdığı maddelerle başlayıp daha sonra kitap haline dönüşen padişahların biyografileri ve Feridun Emecen'in çalışmaları ile belli bir düzeyde aydınlığa kavuştu. Ancak beyliğin kuruluş dönemine dair yapılan çalışmalar hala M. Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Cemal Kafadar'ın yaptığı çalışmaların ilerisine geçmiyor, yapılan çalışmaların çoğu da hamasi olmaktan çok öte değil. Bu konuda yeni yayınlanan akademik bir çalışma ise Prof. Dr. Haşim Şahin'e ait. Haşim Şahin, Yapı Kredi Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayınlanan Dervişler, Fakihler, Gaziler: Erken Osmanlı Döneminde Dini Zümreler 1300-1400 başlıklı kitabında Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine dair daha önce pek ele alınmayan çalışmaları büyük bir vukufiyetle ortaya koymuş eserinde. Bu eserde beyliğin kuruluş sürecinde doğrudan etkili olan ve dini boyutlarıyla öne çıkarılan üç zümre hakkında çok değerli bilgiler mevcut. Mesela benim en çok dikkatimi çeken isimlerden birisi Şeyh Edebalı. Cihan Ünal'ın başrolünü oynadığı Kuruluş dizisinden bu yana büyük bir hayranlıkla takip ettiğimiz, Osmanlıların koca çınarı Şeyh Edebalı'nın ne kadar etkili ve önemli bir şahsiyet, adeta bir sosyal beyin olduğunu eseri okuyunca bir kez daha görmüş ve kavramış oldum. Şeyh Edebalı, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinin sembol ismi. Beyliğin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi olarak onun danışmanı durumunda. O dönemin en güçlü tarikatı olan Vefaiyye'nin temsilcisi. Bu nedenle başta Kumral Abdal olmak üzere dervişlerin etrafında toplandıkları bir merkez durumunda onun dergahı. Orhan Gazi devrinin meşhur dervişi Geyikli Baba da Vefaiyye tarikatına mensup. İlk Osmanlı kroniklerinden birinin yazarı Aşıkpaşazade ve onun damadı Seyyid Velayet de yine bu tarikatın Osmanlı topraklarındaki önemli temsilcileri. O yüzden Osman Gazi, böylesi önemli bir şahsiyetin kızı olan Bala Hatun ile evlenerek onun desteğini yanına almayı arzuluyor. Şeyh de, geleceğini parlak gördüğü bu genç gazi ile yakınlık kurmaya sıcak bakıyor. Üstelik Şeyh Edebalı sadece Osman Gazi ile yakın değil. Kardeşi Ahi Şemseddin ve yeğeni Ahi Hasan, Türkiye Selçuklu, Beylikler ve erken Osmanlı döneminde iktisadi yapının bel kemiğini oluşturan, erdemli insan modelinin belki de o yüzyılda en önemli temsil merkezi olan Ahi Teşkilatının Osmanlı topraklarındaki reisleri durumundalar. İşte bu nedenle Şeyh Edebalı da bir Ahi şeyhi olarak tanındı ve tanıtıldı hep. Edebalı Ahi miydi kesin bilinmiyor, ama kardeşi ve yeğeni vasıtasıyla ahiler arasında büyük bir saygı gördüğü ve nüfuza sahip olduğu kesin. Şeyh Edebalı'nın bağlantılı olduğu bir diğer zümre ise Fakihler. İslam'ın şer'i yönünün en kuvvetli temsilcisi olan, yazdıkları eserler ile, faaliyetleriyle, Sultan'ın veya beylerin yanında bir nevi fıkhi danışman olarak görev yapmalarıyla tanınan bu zümre mensupları da Osmanlı topraklarında oldukça aktif durumdalar. Aşıkpaşazade'ye göre Osmanlı Beyliği'nin 1299 yılında ilk bağımsızlık hutbesini okuyan Dursun Fakih bilinen en önemli isim. Dursun Fakih aynı zamanda Şeyh Edebalı'nın diğer damadı. Dolayısıyla o da Osman Gazi gibi Edebalı dergahının müdavimlerinden. Dursun Fakih, gaza ruhunun hakim olduğu Osmanlı coğrafyasında, yazdığı Cumhur-name, Muhammed Hanefi Cengi, Hz. Peygamber'in Ebu Cehil ile Güreş Tuttuğudur gibi eserleriyle, adeta Osman Gazi, Orhan Gazi ve takipçilerinin Hz. Peygamber ve ashabının o yüzyıldaki temsilcileri olduğu mesajını veriyor. Uç toplumunda gaza anlayışının daha derin bir anlam kazanmasını sağlıyor. Dursun Fakih, o coğrafyada faaliyet gösteren tek fakih değil. Kitapta isimleri sayılan çok sayıda fakih, bu zümre mensuplarının Osmanlı kuruluşundaki etkisini açık bir şekilde ortaya koyuyor. İlk Osmanlı tarihi yazarı Yahşi Fakih de babası İshak Fakih gibi Kuruluş Dönemi'nde faaliyet gösteren pek çok fakihten sadece ikisi. Yukarıda sözünü ettiğim dizilerde en fazla öne çıkarılan karakterler alpler. Osman Gazi ve takipçileri ele geçirdikleri toprakların sahibi oldular ve Bythnia bölgesinden başlamak üzere Rumeli ve Anadolu'da geniş bir fetih hareketi başlatıp ele geçirilen toprakların Türk ve İslam yurdu haline gelmesini sağladılar. Ellerinde kılıç, emirleri altındaki Türkmenler ile fetih hareketine girişen bu alpler fethettikleri topraklara kendi isimlerini verdiler. Konur Alp, Hasan Alp, Aydos fatihi Gazi Abdurrahman, Turgut Alp, Samsa Çavuş, Sülemiş, Mihal Gazi, Gazi Evrenos, Balabancık erken dönemin isimleri en fazla bilinen gazi alpleri. Ama bunlar içerisinde birisi var ki, benim doğup büyüdüğüm kente adını vermiş: Akça Koca. Karadeniz sahilindeki bu güzel kenti Osman Gazi devrinde fethetmiş ve buradaki Ceneviz kalesinin kontrolünü ele geçirerek Konur Alp ile birlikte Düzce-Ereğli hattında fetihler yapmış. Osman Gazi'nin en önemli yoldaşlarından birisi. Kitabı okurken gazilerin dünyasında da seyahat etmek mümkün. Kitapta ele alınan konular elbette bunlarla sınırlı değil. Bütününe baktığımızda, en fazla dikkat çeken hususlardan birisi, her ne kadar 1300-1400 tarihleri arasını konu edinse de, gaza geleneğinin, mistik hayatın ve medrese kökenli fakihlerin faaliyetlerinin Osmanlı öncesi döneme ait alt yapısını da çok detaylı bir şekilde ortaya koyuyor olması. Osmanlı sufiliğine uzanan yolda, Selçuklu geleneği, iktidar-tekke ilişkileri, Ahmed Yesevi ve Türkistan Sufiliği, Mevlana ve Mevlevilik, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik, Yunus Emre, Evhadüddin Kirmani, Gazzali kardeşler ve temsil ettikleri tasavvuf ekolü, Türklerin İslamlaşma süreci ve bunun Osmanlı dönemine kadar geliştirdiği seyir, gaza anlayışının kökenleri, medrese kültürü, sosyal yardımlaşma ve dayanışma kurumları, ribat, hankah ve tekkeler, bunların sosyal hayata etkileri üzerine bilgi edinmek isteyenlerin elinden bırakamayacakları bir eser olduğu kanaatindeyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/icimdeki-buyucu-dunyada-buyu-var-diyor", "text": "Büyü nedir? Siz de herkes gibi onun kötücül, yanlış bir güç elde etme yolundan başka bir şey olmadığını mı düşünüyorsunuz? Evrene egemen olmak isteyen insanın boş çabası olduğuna dair genel bir kabulleniş içinde misiniz? Ya da olsa olsa karanlık çağların içinde kaybolmuş, olgunlaşamamış bir bilim... Gerçekten öyle mi peki? Ya da şöyle sorayım, eğer böyleyse, modern zamanların şiarı olan pozitif düşünce kazanır, hayata dair uygulamamız gerektiği söylenen olumlamalar, feng shui ve hatta reiki nedir, ya denizdeki alglerden alınan genleri ağaçlara aşılayıp geceleri ışık veren, ışıl ışıl görünen ağaçlar elde etmek? Hesaplı, yöntemli, içinde belli bir tekniği barındıran büyüden başka ne olabilir bütün bunlar... Kendisine açıkça büyücü diyen bir filozofla beraber düşünüyorum hepsini. 1500'lerde oturup üç ciltlik Gizli Felsefe ya da Büyü Felsefesi adlı bir çalışmaya imza atan bir filozof. Adı, Agrippa von Nettesheim. Belçikalı soylu bir aileden gelen hem tıp hem de hukuk doktoru olan, dinsel mahkemelerde yargıçlık yapan Agrippa von Nettesheim; açıkça, cesurca ben bir büyücüyüm, diyor. Çünkü bizim bugün büyü dendiğinde anladığımız şeye karşı çıkıp büyünün bir anlamda başka bir tanımını yapıyor. Buna göre büyü bilgeliğin kendisi demektir. Gökcisimlerinin bazı devinimlerini, genel işleyişleriyle, etkileriyle birlikte kavramak, yeryüzünün de temel olarak bilincine varmak ve bu bütünlüklü algılayış ekseninde olanaksız ya da en azından kuraldışı görünen şeyler yapabilmektir. Felsefenin iç yüzünü kavrayabilmektir... Buraya kadar anlamlı geliyorsa bir şeyler ya da en azından merakımızı cezbediyorsa Gizli Felsefe'nin sayfalarını çevirmeye başlayabiliriz demektir. Yine de hevesimiz kırılmasın, kitapta ateş ile toprağın harika doğası, doğal şeylerin doğrudan öğelere bağlı güç etkileri, şeylerin gizli özellikleri, idealar aracılığıyla, Dünyanın Canı'nın yardımıyla, yıldızların ışıkları ile gizli özellikler çok sayıda şeyin içine nasıl konulmuştur? Bu özellikler nelerde boldur?, çeşitli özelliklerin çalışmaları bir şeyden ötekine nasıl geçer?, bilicilik ve biliciliğin türleri, düşlerle bilicilik, sözlerin ve adların gizli güç-etkisi gibi ilgi çekici nice konulara değiniyor, nice sorulara cevap veriliyor ayrıntılı bir şekilde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/icimizde-yasayan-hayaletler-kent-efsaneleri", "text": "Batıl inanç nedir? Birilerinin, bizden çok geride veya uzaktaki birilerinin, bize anlamsız, gülünç hatta saçma görünen türlü kültürel yönelimleri mi? Yoksa sadece ilkel, ilksel inanış biçimleri mi? Günümüzde akıl ve mantık ekseninde rahatlıkla çürütülebilen ve ancak bu tür inançlara sahip olan bireyleri ve toplulukları anlamaya yarayacak kültürel şifreler mi? Evet, belki de hepsi... Ama burada yanlış olan tek bir şey var: Batıl inançlardan azade olduğumuz düşüncesi... Onların bizden çok uzakta olduğu sanısı. Efsaneler, toplulukların varlıklarına anlam katan, dünyada bulunuşlarına bir amaç yakıştıran anlatılar, masallardır. Efsaneleri kuran anonim ağızlar, bu anlatılar üzerinden sadece atalarıyla, kökleriyle değil, kendi öteleriyle, başkalarıyla da bağlantıya geçerler. Gündelik olanın arasından, sonsuz kuşatılamaz bir genişliğe açılırlar. Bu efsaneleri bir arketip, mitik bir başlangıç zamanı, yeri sayan topluluklar, bu ortak, değişmez masallar üzerinden bir ortaklık yaratırlar. Şimdi, bu eksende rahatlıkla şöyle sorabiliriz: Modern ve modern sonrasının insanlarını bir topluluk olarak birbirine bağlayan efsaneleri, masalları ve mitleri nerede peki? Elbette ki şehirlerde, şehirlerin tam içlerinde. Komplo teorilerinde, yeraltında yaşayan vahşi hayvanlarda, türlü fetiş nesnelerinde, modada, aşırı sporlarda, göllerdeki canavarlarda, bir kaçış olarak ürettiğimiz doğal yaşam düşlerinde, organ mafyası tehdidinde, kişisel gelişim öğretilerinde, modern vampir hikayelerinde... Özgür Taburoğlu, son derece dikkat çekici çalışması Kent Efsanelerinde, sahip olmadığımızı düşündüğümüz batıl inançlarımızın ve takıntılarımızın kültürel bir okumasını yapıyor. Ona göre kent efsaneleri bizim kendi gerçekliğimiz. Kanonik metinler ve efsaneler gibi olmasalar da; içinden geçtiğimiz modern-sonrası, endüstri- sonrası zamanların dağınıklığını, geçiciliğini, odaklanamama hastalığını taşısalar da; kararsız, gün içinde anlatılan ve tekrar dağılan hikayeler olsalar da; bu türden bir ortaklığı taşıyorlar. Taburoğlu kent efsanelerinin yapılarından söz ettikten sonra onların bir anlamda türlerine geçiyor. En önemli örneklerimizden biri de elbette ki komplo teorileri. Komplo teorileri, tüm diğer batıl ifade yollarında olduğu gibi, yarı aydınlanmış, büyüyle bilimi, maddeyle madde-ötesini karıştıran bir düşünüş biçiminin yansımalarıdır. Bu noktada Taburoğlu, komplocuları kartezyen öznenin mükemmel birer temsili olarak ele alıyor. Buna göre, komplocular Amerikan film kahramanları gibi sınırsız güce sahip, insani sınırları aşmış, herkesi aynılaştıran bir işleyişin içindeki neredeyse insanüstü tipler olarak karşımıza çıkıyorlar. Yukarılarda bir yerlerde bürokrasi, diplomasi, uluslararası mübadeleler sürerken, onlar egemenliğin köklerini ele geçirmekle meşgul oluyorlar. Hükümetleri devirip devrimlere sebep oluyorlar, cumhuriyetler kurup sonra da eğer istemezlerse kaldırıyorlar... Ancak yanlış anlaşılmasın, Taburoğlu'nun bir batıl inanış olarak komplo teorilerine yaklaşımı, tıpkı diğerlerine karşı olduğu gibi olumsuzlayıcı değil. Yazar, sadece bir arayışın izlerini sürüyor. Ve bu izleri en çok eğlencede, oyunda, takıntılarda, saplantılarda buluyor. Taburoğlu Kent Efsanelerini bizi yiyip bitiren, kendi yarattığımız efsaneleri bile kendi ellerimizle parçalatan, unutturan, bir tür şehir hastalığı olarak tanımlayabileceğimiz ve ileri kapitalizmin temel işleyiş kaynaklarından biri olan hız düşüncesinin gerekliliğine karşı bir öneriyle noktalıyor: Yavaşlık felsefesi... Yavaşlık, sistem-dışı, sistem-karşıtı bir yönelim olarak tartışılmayı beklemekte. Üstelik hız nasıl ki bir ileri kapitalizm gerekliliğiyse, yavaşlık da sistemin yarattığı felaket olasılıklarına karşı zorunlu bir önerme şeklini almak üzere. Kim bilir belki de insan soyunun devamı ilerlemede değil, yavaşlamada ve istememeyi becerebilmekte yatıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/icimizdeki-hareket-iblislerinin-dikkatine", "text": "Tren ve demiryolu, sanayi devriminin hiç şüphesiz en başat simgelerinden... Makine daireleri, makinistler, pistonlar, her şeyi yutarak küle ve buhara dönüştüren alevler, kömürün o sanayi tip karası ve nihayetinde hareket... İnsan yaşamını sonsuza dek değiştiren hareket... Trenin icadıyla ruhumuza girip davranışlarımıza yön veren yeni bir tür iblis! Hareket İblisi; Polonyalı yazar Stefan Grabinski'nin modernizmle ve sanayi devriminine, makinelerin işleyişine hayranlık besleyen fütüristik akımla hesaplaşması. Tekinsiz, gotik üslupla yapılan bir hesaplaşma bu. Zira, Grabinski'ye Polonyalı Poe denmesi, beyhude yere değil... Gotik tren efsaneleri, hayalet trenler, tren hareket halindeyken sapkın bir biçimde yaşam enerjisiyle dolan yolcular, yolculuk yapma hastalığına tutulan tuhaf gar sakinleri, uyurgezerler gibi bilinçsiz bir şekilde yolculuk etmeye müptela olanlar, yol boyu huy değiştirenler, sadece ileri, dümdüz ileri gitmekten zevk alan tuhaf makinistler cirit atıyor Hareket İblisinde yer alan öykülerde. Yazar, makinenin varoluş biçiminden hareketle doğaüstü bir atmosfer yaratıyor. An'ın içinde bütün an'ları aktarmakla yükümlü öykü'nün alanına, insanlığı büyüleyen bu yeni icadın varlığına, tüm eski insanlık hastalıklarını buyur ediyor: Saplantı, takıntı, sınırda gezinmek ve hepsinin ötesinde delilik ile cinayet... Cinler, periler, türlü şeytanlar ve şeytanlıklar da beraberinde geliyor tabii. Garbinski Çılgın Tren adlı öyküde ise modernizmin o tıkır tıkır işleyen görüntüsünün ardında yatan tekinsizliği, ruhlarımızda açtığı kültürel kara deliği çok güzel betimler: Görevliler harıl harıl çalışmaktaydılar Kondüktörler, uzun vagon sıralarını telaşlı adımlarla geçerek aralıksız koşturuyorlar; başmanevracılar istasyon pilotları- kısa, ama işaret boruları kadar net komutları, yani hareket emirlerini, yerine getiriyorlardı. Her şey canlı, saniyesi saniyesine, dakikası dakikasına hesaplanmış bir tempoda ilerliyordu Ama sakin bir izleyici bir kenarda durup bakacak olsa, kısacık bir gözlemden sonra görünürde bu sözde düzene karşıt bir şeyin varlığını hemencecik sezebilirdi. Yürütülen işlerin yasa maddeleri ve gelenekle norm halini almış akışına sanki bir şey gizlice girmiş; kutsanmış hareketin önüne, belirsiz olmasına belirsiz, ama önemli bir engel dikilmiş gibiydi. Bu şey, hesaplanamayan kazalar ve doğaüstünün ta kendisidir. Nicedir çökmüş olan modernizm projesinin insan benliğinin derinliklerini ıskalayıp geçmesidir... Hareket İblisi, nice farklı okumalara açık daha pek çok öykü barındırıyor. 20. yy'ın bu kayıp yazarını son derece titiz bir çalışmayla, iyi bir çeviriyle okuyup tanımak da biz Türk okurlarının gecikmiş lüksü oluyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/icimizdeki-kopuk-zincir", "text": "Peki neden 'kopuk zincir'? Zannedildiği gibi gelenekten kaynaklanan bir kırılmayı ifade etmiyor bu tamlama. Şairlerimizin 'ses' üzerinden izlerini sürüyor Koçak ve onun bir eleştirmen olarak işitsel imge üzerine yaptığı tercih Türk şiirinde seslerin ardıllara iletilemediğine dair bir kaygıyı içeriyor. Koçak buradan Oktay Rifat'ı okuyan Ahmet Oktay'a geçer. Ahmet Oktay'ın sanatla ideoloji ekseninde Oktay Rifat'ı değerlendirmesini tartışır yine elbette ses üzerinden. İşitme duyusu ne kadar bastırılsa, ikinci plana itilse de Oktay Rifat gibi şairlerin sesinin duyulmamasının imkansızlığını vurgulamaktadır her şeye rağmen. Orhan Koçak'ın Nazım Hikmet ve Yahya Kemal arasındaki sese odaklandığı ilk makaleye de değinmeden geçmek istemiyorum. Yahya Kemal hatırlayışların Nazım Hikmet ise unutuşların şairi miydi daima geleceğe bakan? Öyleyse bir vakitler hoca-öğrenci ilişkisi içinde olan bu iki büyük şair hangi yollardan geçerek ayrılmış, yahut da nihayetinde birleşmişlerdi... Burada iş gelip elbette 'etki', 'etkilenme' konusuna dayanıyor. Koçak, bu 'etki' sorununu aşma, ya da bir noktada kabullenip artık önemsememe biçimi üzerinden de Nazım Hikmet'i okuyor. Kitapta yer alan Anday'da Duygu ve Resim adlı makale de, Anday üzerinden şiirimizdeki düşünce ve duyum arasındaki duyguya odaklanarak, şiir ve şiirdeki ses arayışına dair son derece ilgi çekici bir değerlendirme seriyor önümüze. Böyle bir iddiası yok belki ama Koçak'ın Kopuk Zincir'i, şiirden giderek kopan bizim gibi okurları sanki yeniden şiirin içine çekiyor. İçimizdeki şiirlere dair tartışmaları hararetlendiriyor. Tüm sesleri susturup sese odaklanmaya, sesi duymaya heveslendiriyor. Her şey bir yana işte sırf bu nedenle bile şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/inanan-icin-ilahi", "text": "Ahraz, bir ilk roman. Daha doğrusu heyecan verici bir ilk roman. Mitolojiyle ilgilenenler Deniz Gezgin adını, hazırladığı su, bitki ve hayvan mitosları kitaplarından tanırlar. Gezgin kültür tarihi ve mitoloji üzerine yaptığı çalışmaları yazar yaratıcılığına ekleyerek mitolojik öğeleri bol olan, dolayısıyla da okurun önünde katman katman açılan çok sesli bir metin kaleme almış Ahraz'la. Sudan gelip suya giden bir hikayesi var Ahraz'ın. Mitolojik bir hayvanın doğumunu andıran bir şekilde gözlerimizin önünde beliriyor ilkin romanın kahramanı Adile. O, Ege kıyılarındaki bir kasabanın 'ifrit'i, 'öteki'si. Gövdesi sanki biçimsiz bir denizkabuklusu, içi dışı kupkuru tuz. Ve oğlu İsrafil. Bir melek şüphesiz. Annesinin tersine çok güzel, annesinin küskünlüğünün tam tersine tüm kasabayla, hatta evrenin ve yaşamın kendisiyle çok barışık. Ama adı üstünde işte o bir kıyamet meleği, kıyametin habercisi. Çünkü henüz kundakta bir bebekken ve ateşler içinde yanıyorken kasabada bir allahın kulu bile açmıyor kapısını yardıma. Adile'nin anne endişesine, İsrafil'in ateşine derman olmuyor. Ve Adile işte o gece lanetliyor tüm kasabayı, kıyametlerinin sebebi olmaya ant içiyor. insan ruhunun kör noktalarını, kahredici zaaflarını ve kötülüklerini tel tel ayırıyor yazar. İsrafil'in dilsizliğinde ve sağırlığında, toplumla arasındaki ilişkilerde bir ters orantı kuruyor. Sanırım, hikayesinin en büyüleyici yanı da işte buradan geliyor. Gerçek edebi metinlerin neticede her şeyden önce yazarını iyileştirdiğini, okur bir yana önce yazarına hayata dair bir cevap verdiğini düşünürüm hep. Ahraz'da da işte böyle bir iyileşme, böyle bir cevap mevcut. Kasabanın örtük ama saf kötülüğü, hikayenin kahramanlarının ise ahrazlığı ve saf iyiliğinden bir deva, bir çare, bir cevap anahtarı bularak çıkıyor sanki Deniz Gezgin. İnananlar için bir ilahi yazmış olması bundan. Aileyi, kasabayı, toplumu ateşe vererek insan bilincinin derin sularında bir yolculuğa başlıyor hikayenin sonunda kahramanlarıyla birlikte. Tüm ikiliklerden arınmış, kendi kötülüğünün farkında olup iyiliğinin ve saflığının peşinden gitmeyi, gidebilmeyi öngörüyor. Bir sonraki hikayesinin işte bu yolculuğa dair olacağını hisseder gibiyim, tıpkı tüm iyi hikayelerin peşine düşmüş, hevesli ve uyanık okurlar gibi. Yanlış hatırlamıyorsam Mircan Kaya'nın da böyle bir çalışmaısı vardı, inananlar için ilahi..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/inanna-nin-donusunu-beklerken", "text": "İnanna, bütün tanrılar ve tanrıçalar arasında yazılı sözle en çok onurlandırılan tanrıça; göklerin ve yeryüzünün kraliçesi, akşamın hanımefendisi, sabahın yıldızı; uygarlığı yaratan kozmik güç; sevgiyi, şifayı ve doğumun mucizesini içinde barındıran... Ne vakit sen gözden düşsen, insanlık senin düşüş hızında cahilleşti, köreldi, ilkelleşti... Sen yer altına her indiğinde yer üstünde kalanların uygarlığı geri gitti. Ama adın yeniden kulaktan kulağa fısıldanmaya başlandı hanidir. Yeryüzüne yeniden gerçek şifayı vereceğin günler yakındır belli... İnanna, İştar, Astarti, Kibele, Demeter, Meryem... Hangi isimde olursa olsun yaşamın üretici, dişil yanı yaşanının erilden, doğanın dünyasının ruhun dünyasından ayrı olmadığını yavaş yavaş da olsa yeniden anlamaya başladık. Çerçevesi belli ve sınırlı gibi görünse de aslında koskocaman bir kültürel tarih okuması denebilir Kadın Şifacılar için. Ana tanrıça inanışının taçlandırıldığı Sümerliler'den, Danimarka'nın şaman kadınlarına, Yunanistan'dan gelen şifacılık mirasından Hıristiyanlığın kadınları taçlandıran ilk parlak döneminine, Ortaçağın soykırımı büyük cadı avına ve oradan da bilimin doğumuyla günümüze uzanarak kadının git gide değişen, daha çok zaman içinde zayıflayan, talileşen toplumsal-kültürel rollerini anlatıyor şifacılık ve tıp bilimi üzerinden Achterberg. Ana tanrıça kültünün baba tanrıya dönüşümünü izliyoruz kadınların son derece ilgi çekici şifacılık deneyimleri eşliğinde. Achterberg'e göre kadınların toplumsal durumları, çoğu zaman kültürel ilerlemeyi ayna gibi yansıtır ve uygarlığın bir göstergesidir. İşte bu düşünce ekseninde kurmuş kitabının yapısını yazar. Ve bazı gözlere çok naif görünebilecek söz konusu yargıyı gayet güçlü argümanlarla desteklemiş. Kitap boyunca kadın şifacıların toplum arasında aldığı yer, kültüre, bilime, cinsiyetlere bakış açısını da açıklık getiriyor. İnanna'nın tahtından edilişinin, tüm insanlığın içindeki dişil özelliklere kapıları kapamanın bedelini hem kültürde hem de bugün çöküşünü izlediğimiz sağlık sisteminde nasıl ağır bir biçimde ödediğimizi görüyoruz. Örneğin bugün tuhaf bir biçimde tıbben en az bilgi sahibi olduğumuz alanların başında gelen doğum ve kadın hastalıklarına değiniyor Achterberg. Bu konuda özellikle ebelik sisteminin trajik çöküşüne ayna tutarken dünyada çılgınca artan sezaryenle doğum oranlarının sebebine de bir anlamda açıklama getirmiş oluyor aynı zamanda."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/inatla-simdi-ve-daima-direnis", "text": "Malalai Joya, Phoolan Devi, Qiu Jin, Vandana Shiva, Emma Goldman, Lucy Parsons, Vera Zasulich, Dame Whina Cooper, Rosa Luxemburg, Sylvia Rivera, Assata Shakur, Anna Mae Aquash, Ani Pachen,... vd."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ingilterenin-ruhunda-bir-centik", "text": "Nick Hornby, küçük takıntıların, sıradan insanların sıradan hikayelerinin yazarı... Onu çağdaş dünya edebiyatı içinde erkek ruhundan anlayan ve bu ruhu en iyi kaleme alan yazarlardan biri olarak da tanıyoruz. Ancak Hornby, Türkçeleşen son kitabı Komik Kız ile bu defa kendisini tanımlayan tüm çerçevelerin dışına çıkıyor, hem de çok dışına! Komik Kız, öncelikle adından da anlaşılacağı gibi, başından sonuna bir kadın hikayesi. Yani Hornby bu defa kadın ruhuna değiyor. Ayrıca küçük takıntıların, ilgi alanlarının, uğraşların değil, büyük hayallerin, bütün hayatı etkileyecek, kökünden değiştirip yön verecek tutkuların başrolde olduğu bir anlatıya imza atıyor. Bütün bunların yanı sıra romanın sonuna kadar bizi takip eden bir başrol oyuncusu daha var; hikaye etme arzusu. Komik Kız'ın kahramanı Barbara, güzellik kraliçesi olacak kadar güzel, taşralı bir genç kadın ve o zamanlar kimselerin aklına gelmeyen bir büyük hayali var: Komedyen olmak! Komik Kız için belki de toplumcu gerçekçi bir roman diyebiliriz. Hornby, 60'lı yıllardan günümüze dizi-film sektörü özelinde İngiltere'nin günbegün değişen gündelik hayatını anlatmış. Söz konusu sektördeki kadını ve farklı cinsel tercihleri olan erkekleri ezip yok eden ataerkil düzeni, eşitsiz ekonomik dağılımı, ülkenin çarpık siyaset anlayışını ve kitleleri yönlendiren hikayelerin nasıl yazıldığını en ince ayrıntılarıyla, kahramanlarının hikayesini bir an bile boşlamadan aktarmayı başarmış. Üstelik karakterleri aracılığıyla sınıfsal bir anlatı kurmuş. Popüler kültürün etkisiyle durmaksızın manipüle edilen, kendi sınıfları ile popüler kültürün pompaladıkları arasında kalan ve bunun etkilerini, bunun gerilimini bütün bir ömür boyunca yaşayan karakterler var etmiş. Ve nihayetinde onlar aracılığıyla orta sınıf ahlakının iki yüzünü, ikiyüzlülüğü cesur bir şekilde ele almış, eleştirmiş. Sözgelimi romanın kahramanı Barbara'nın taşradan şehre, tezgahtarlıktan milyonların sevgilisi olmaya giden hikayesini klasik bir başarı hikayesi olarak sunmuyor bize. Nihayetinde şahane bir anne-kız hesaplaşmasıyla kahramanının psikolojik derinliğinin altını çiziyor. Ya da eşcinsellerin eşcinsel oldukları için tutuklandıkları yıllarda, senaristlerden birinin cinselliğini özgürce yaşarken, diğerinin evlenip çocuk yapıp orta sınıf geleneksel aile yapısı içinde saklanmasını kınamıyor. Yazarın kalemi her iki taraf için de tarafsız kalabiliyor roman boyunca. Ve gösteri dünyasının gösterişsiz yüzünü, karakterlerin kaygılarından hırslarına, özel hayatlarından hayal kırıklıklarına uzanan dikkatli bir sadelikle ele alıyor. Bir hikaye nasıl yazılır, nasıl ele gelir ve nasıl kitlelere ulaşır, kitlelere ulaşırken ne gibi eksiltmelerden, fedakarlıklardan geçer? Hornby'nin karakterleri sanatla popüler kültür, siyasi baskı ile demokratik özgürlük, ekonomik yaptırımlar ile yaratıcı zekaları arasında asılı kalmış, toplum nezdinde başarılı, kendileri içinse durmaksızın uçurumun kenarında dans eden karakterler. Her an güzelliklerini, zekalarını, ünlerini, cinsel kimliklerini, ekonomik özgürlüklerini ve ahlak anlayışlarını sorgulayarak yaşıyorlar. Ve bütün bu gerilimden pek çok kişi gibi sıradan koca bir ömür yaratıyorlar. Onları diğerlerinden ayıran şey ise başta da belirttiğim gibi, içlerinde hiç sönmeden yanan hikaye etme arzusunun kendisi. İşte tam da bu noktada karakterlerine yaklaşıyor Hornby ve hiçbirinin hakkını yemeden hepsinden bir parça koparıp kendisine dönüştürüyor. Komik Kız, Nick Hornby hayranlarını üzmeyecek, yazarla tanışmak için de oldukça iyi bir seçim olabilecek bir roman. Roman ve öykünün çağdaş edebiyatta bir taraftan nasıl yavaş yavaş dümeni yeniden toplumcu gerçekçi bir anlayışa doğru kırdığını göstermesi açısından da dikkat çekici olacak şüphesiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/insan-cenneti-nasil-yaratti", "text": "Şridaman bir tüccar oğludur, zarif, kibar ve entelektüeldir. Nanda ise yakışıklı, şen şakrak bir halk çocuğu. Her ikisi de birbirini merak ederek, anlamaya çalışarak dostluklarını ilerletirler. Ta ki Ana Tanrıça'nın güzelliğini bedeninde taşıyan Sita'yla karşılaşana kadar. Sita'nın talibi Şridaman olur ve kısa sürede, Nanda'nın da aracılığıyla, kocası. Ancak burada insanlık trajedisi kurmalı bir saat gibi işlemeye başlar. Nanda ve Şridaman Tanrı Şiva gibi tek bir varlık değildirler, ayrı ayrı özellikleri, farklı benlikleri ve bedenleri vardır. Bu bölünmüşlük birer dost olarak bir araya geldiklerinde ortadan kalkıp yaşamın keyifli akıcılığında bütünlük bulurken, olağanüstü kalçalarıyla hayatlarına giren Sita'nın yanında tedavi edilemez bir hastalığa dönüşür. Kadın, onların parçalanmışlıklarının altını çizer sanki. Sita, akıllı ve zarif kocası Şridaman'ı da, ortak dostları erkek güzeli, güçlü ve saf Nanda'yı da aynı şekilde arzulamaktadır. Seçim yapma şansı ise yaşadığı çağda hiçbir tanrıça kızının olmadığı gibi Sita'nın da yoktur. 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri kabul edilen Thomas Mann, Değişen Kafalar ile bir efsaneden yola çıkarak nefis bir mitolojik Hint fantezisi yaratmıştır. Kurguladığı atmosfer ve sorduğu sorular ile her ne kadar mitolojik olsa da verdiği cevaplar, ortaya koyduğu çelişkiler bugün hala insanlığın zihnini kurcalamaya devam eder. Bu nedenledir ki, Mann, hem geçmişe, hem kendi çağına hem de bugüne uzanmayı başarır. Oryantalizmden uzak biçimde Doğu felsefesini ve kültürünü algılaması ve bu algılayışla onu Batının roman sanatının içine yedirmesi ise bugün hala yazarlığı ve kişiliği üzerinde yürütülen tartışmalara ışık tutacak niteliktedir şüphesiz..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/insani-bir-belge-olarak-edebiyat", "text": "Marguerite Yourcenar, beni uzun öykülerin ve kısa romanların, novellaların tutkunu yapan yazar... İnsan ruhu üzerine yapılan incelikli derin kazıların, hayata dair zarif ve doygun duruşların yazarı, bütün bunları kelimelerle, öylesine sade, çıplak denecek kadar sade kelimelerle var eden, onlarda arayan, kim bilir zaten varoluşunda bulduğu o içselleştirilirmiş büyüleyiciliği edebiyata taşıyan, edebiyatta yaratan... Bir Ölüm Bağışlamak, onun belki de en şahane novellalarından biri, şimdi yine Hür Yumer'in şahane çevirisiyle Türkçede. Üç insan, Eric, Sophie ve Conrad, Kratoviçe'de savaşın yiyip bitirdiği, yorduğu, yaşlandırdığı, tükettiği topraklarda, ilk gençlik yıllarında da birlikte oldukları, birlikte büyüdükleri malikanede yan yanalar. Yan yanalar ama savaş çoktan büyütmüş herkesi, Conrad hasta, Sophie Eric'e sırılsıklam aşık, Eric'se en yakın arkadaşının kardeşine bakmayı kendine yetiremeyecek kadar yetişkin, kafası karışık. Eric, bir türlü sevemiyor Sophie'yi, belki de sevemediğini sanıyor ama fena halde yanılıyor. İşte Bir Ölüm Bağışlamak bir yanıyla bu yanılgının trajedisi. Yourcenar, bu hikayeyi birinci şahısta, başkahramanın yani Eric'in ağzından yazmış. Anlatanın kendisi ile, kendisini anlatırken oluşturduğu imaj arasındaki kopukluk, yazarın da belirttiği üzere o karmaşık sevgi-nefret ilişkisinde ortaya çıkıyor en çok. Ve işte bu kopukluk anlatıyı trajedi haline getiren bir diğer unsur. Tabii bir de tehlike var. Ortada hayatların ve ruhların içinde durmaksızın gezen bir savaş var... Sophie, her şeyiyle erilleşmiş bir dünyada, kadın olmaya, kadınlığını bulmaya çalışıyor. Sophie benimle aynı yaştaydı; bunu o zaman düşünmeliydim; fakat gelişkin görünmesine rağmen, beni en çok etkileyen ondaki o örselenmiş toyluk olmuştu. Yüz hatlarının nobranlık ve çaresizlik yönünde derinleşmesi, sadece iki savaş yılının işi olamazdı. Üstelik ilk balosuna gidecek yaşta, yaylım ateşi tehlikesine, anlatılan ırza geçme hikayelerinin korkunçluğuna, bazen açlığa, çoğu zaman da boğucu sıkıntılara göğüs germek zorunda kalmıştı. Bir yandan Riga'lı yeğenlerinin evlerinin duvarı önünde kurşuna dizilmesi, öbür yandan gençkızlık hayallerinden bunca farklı manzaralara alışmak için gösterdiği gayret, gözbebeklerinin acıyla kocaman büyümesine yetmiş olmalıydı... Bu anlamda bir adak gibi sunuyor kendini Eric'e, ancak savaşın sonu yok ve kapıları dişil duygulara tamamen kapalı, sadece hep daha fazla kan istiyor. Bununla defalarca yüzleşmek durumunda Sophie ve nihayetinde bu eril dünyada kendi kurallarıyla oynamak üzere başka bir yol çiziyor benliğine. Aşkın insana kendini unutturan, olmadığı bir şeye dönüştüren yüzünden umudunu kesince Eric'i ve kardeşini bırakıp Bolşeviklere katılıyor, bu kendi ölümünü seçmek anlamına gelse de... Kendi ölümünü aşık olduğunun elinden beklemek tutkusuna boyun eğmek, yaşamı bir uğursuz kehanete bağlamak Sophie'nin seçtiği kader oluyor. Her trajedi, bizzat seçilen kaderlerin hikayesidir zira, bu hikayede de kader değişmiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/insanlar-mi-yoksa-vampirler-mi-daha-cok-kan-emer", "text": "Vurdalak, yani Rusçada vampir... Kahramanımız yüzbaşı Aleksey, bu sözcüğü her yanını korku sarmış tiksinti dolu bir şaşkınlıkla ilk fısıldadığında romanın ortalarına doğru bir yerlerde tuhaflıklarla dolu olsa da herhangi bir savaş romanı okuduğumuza neredeyse emin olmuş durumdayızdır. Gerçi hikayenin başından itibaren yazarın bize alttan alta verdiği ve ileride daha da çoğunu vereceğini vaat ettiği olağanüstülüğü anlamamış olmamız imkansızdır. Ama yine de filmin bir yerinde gördüğümüz ve hikayenin en kritik noktasında patlayacağından emin olduğumuz o silah patlayıverdiğinde bile bile yerimizde sıçramak nevinden bir hisle sarmalanmaktan kendimizi alamamışızdır. Belki vampir sözcüğünün olağanüstü içeriğinden, belki de yazarın etkili üslubundan... Beni bir giriş paragrafı yazmaktan alıkoyup direk hikayenin en heyecanlı anında tutan kitap belki de tahmin edeceğiniz gibi Oniki, sözkonusu yazar da Jasper Kent. Hikaye Napoleon'un önlenemez bir şekilde Moskova'ya doğru ilerlediği tarihlerde, yani 1812 yazında başlıyor. Kahramanımız Aleksey ve onunla birlikte çalışan üç üst rütbeli Rus askeri, cephenin gerisinde, kimi zaman casusluk da yaparak Bonaparte'ın ilerleyişini durdurmaya çalışan Ruslar kervanındalar. Ancak Bonaparte'ın ordusunun klasik yöntemlerle durdurulamayacağını da kısa süre içinde kavrıyorlar. İşte bu kavrayış yaşamlarını tümden değiştirecek bir öneriye yol açıyor. Aleksey'nin arkadaşı Dimitriy Eflak'ta Osmanlılar'la savaşırken onlara yardım eden olağanüstü savaşçıları Rusya'ya çağırmayı öneriyor. Ve on iki savaşçı eski dostlarına yardım etmek için kısa bir süre içinde Fransız işgaline maruz kalacak Moskova'ya gelerek bu dört askerle bağlantı kuruyorlar. Ancak daha en baştan savaşma yöntemlerinin alışıldık tarzın çok dışında olduğu ve karşılarındakilerin de bu tarzı sorgusuz sualsiz kabul etmeleri gerektiği ortaya çıkıyor. Böylelikle Aleksey ile arkadaşlarının ve elbette Rusya'nın en ufak bir yardıma bile çok fazla ihtiyaç duyduğu o kritik günlerde on iki garip savaşçı Moskova'nın derinliklerine dalıyorlar. Gündüzleri ortadan kaybolup düşmanlarını sadece geceleri vahşice öldüren, durdurulamaz on iki tuhaf adam... Aleksey'in bu on iki savaşçıya dair ilk andan itibaren hissettiği, ancak bir türlü adını koyamadığı şüphenin karşılığı, onları izlemeye başlamasıyla ortaya çıkıveriyor: Vurdalak... Her ne kadar Ruslar'ın tarafında savaşıyor da olsalar Aleksey'in ilk tepkisi bu savaşçıları öldürmeye başlamak... Bir anlamda insanlığa karşı işlenen suçu durdurmaya çalışmak... İşte tam bu noktada bir asker olan ve ömrünü farklı milletlerden insanları öldürerek geçiren bir adamın savaş, suç, cinayet, vahşet ve yıkım üzerine düşüncelerini okumaya başlıyoruz. Vurdalakların vahşetine ve öldürme şekillerine şahit oldukça ülkesinin ve kendisinin savaşlarla dolu geçmişini irdelemeye başlıyor Aleksey. Önceleri onun gözünde savaşırken öldürmek bir zorunluluk, hatta bir onur. Ancak bu düşünce kendi ellerliyle ülkelerine soktuğu ve giderek amansız bir takibe, mücadeleye girdiği vampirlerle ilişkiye girdikçe yavaş yavaş kimin daha vahşi olduğunun kararını verememeye doğru evriliyor. Zira, Fransızlar tarafından yakılıp yıkılan görkemli Moskova'nın, öldürülen binlerce masum sivil insanın, derken Bonaparte'ın ensesinde Rus ordusu olduğu halde Rus kışından kaçışının ve bu kaçış sırasında önce atlarını sonra arkadaşlarını açlıktan yiyerek, donarak ölen Fransız askerlerinin acıklı görüntüsü Aleksey'e hiç de yardımcı olmuyor. Bütün bunlar olup biterken Aleksey'in bir numaralı düşmanı olan vampir Yuda da, kahramanımıza ve biz okurlara iki anlamda hiç beklenmedik ve son derece tatsız bir son veriyor: Moskova'da görüşmeye başladığı ve aşık olduğu fahişe Domnikiia ve karısı Marfa arasında verdiği ikiyüzlüce kararın, -ki bir yanda metresi bir yanda da karısıyla ölene dek mutlu yaşayacağı sanısıdır bu- sonsuza kadar cezasını çekecek bir şüpheye boğulması... Ve vahşet dediğimiz şeyin, zevk için öldürme arzusunun, doğaüstü yaratıklara atfedilemeyecek kadar insani ve ötelemeyeceğimiz kadar yakınımızda olduğu kavrayışı... Sözün kısası, doğaüstü yaratıkların, vampirlerin vahşeti aracılığıyla insanın içindeki vahşeti anlatmayı, bu vahşetle yüzleşmeyi tercih etmiş bir yazar Jasper Kent. Bu anlamda Oniki, zamandaşı olan diğer vampir kitaplarından da bir parça ayrılıyor. Oniki, vampir öykülerinin suyunun çıktığını düşünenleri de, ki oldukça haklılar, vampir öykülerine doyamayanları da, hatta tarihi romanları seven okurları da hayal kırıklığına uğratmayacak nitelikte bir roman. Ve dolayısıyla bu haftanın en şahane kitabı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/insanligin-yarattigi-en-toplumsal-hayvanlar-ejderhalar", "text": "Delilik! Acı aptallıklar! Sigefroi var oldu mu hiç? Ejderha var oldu mu? Siz hayatınızda hiç ejderha gördünüz mü aziz bayım? Zaten böyle bir şey mümkün mü? Bir hayvan, haydi ama ciddi olalım biraz, bir hayvan burnundan ve ağzından ateş püskürtebilir mi hiç? Ateş her şeyi dağıtır bayım, önce o talihsiz hayvanı kül eder. Siz de öyle düşünmüyor musunuz? Bu sözler Victor Hugo'ya ait. Ejderha kayası diye bilinen mitsel bir yerde, kahramanlarından birine sordurur bu isyan niteliğindeki soruları büyük yazar. Modernizmin başta ejderha olmak üzere bu türden düşsel efsanelere karşı isyanıdır bu. Ama tarih ve insanın ölümsüz hayal gücü, Hugo'yu da, modernizmi de haksız çıkacak, kurmaca canavar, bugüne değin cazip bir edebi tema olarak varlığını sürdürecektir. Harry Potter'da Sihir bakanlığının en önemli işlerinden biridir, ejderhaları hakimiyet altına alarak, bu alemle diğer alemi birbirinden ayrı tutmak, gizemi korumak. Robert Jordan ise devasa çalışması Zaman Çarkını ejderha miti üzerinden kurgulamıştır, dizinin başkahramanı Rand Al'Thor'un esas ismi bile bunun bir kanıtı sayılır: Yenidendoğan ejder! Bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin ejderha söylencesi dokuz canlı bir canavar misali giderek güçlenerek kendini devam ettirir. Peki ama neden? Patrick Absalon ve Frederik Canard, Ejderhalar, İnsanlar Diyarındaki Canavarlar adlı çalışmalarında işte bu sorunun üzerine giderek, mitolojide, dinde, edebiyatta ve sanatta ejderlerin izini sürüyorlar. İki araştırmacının bulduğu kesin bir yanıt var: Ejderhalar hep yaşıyorlar, çünkü insanlığın hiç doymayan gizem ihtiyacına cevap veriyorlar. Dünya yüzünde hemen her kültürün ürettiği bir mitoloji bu. Doğuda da batıda da, kuzeyde de güneyde de... Ancak belli bazı farklılıklar da yok değil. Üstelik bu farklılıklar, kültürlerin ürettikleri yaşam ve düşünce biçimlerinin de açık bir okumasını yapmamızı sağlıyor. Söz gelimi Doğuda da Batı kültüründe de ejderhalar korkulan, saygı duyulan büyük bir gücü, hem kaosu hem düzeni temsil ediyorlar. Yani doğanın, doğanın yıkıcı ve yapıcı gücünün zihinlerimizdeki simgesel izdüşümleri... Ancak Doğu kültüründe bu izdüşümü alt etmeye çalışma çabası görülmüyor, Doğu düşüncesi ejderin dolayısıyla da doğanın gücüne saygılı ve onunla barışık. Uzakdoğu'nun imparatorları ve imparatoriçeleri iktidarlarının gücünü ejderhalardan alıyorlar, yeri geldiğinde kollayıcı yeri geldiğinde astığı astık kestiği kestik tavırlarını ejderhalardan esinlenerek koyuyorlar. Ejderhalar, imparatorlara düzenin egemen olmasını sağlayan kozmik gücü aktarıyorlar. Batı kültürü ise ejder savaşları ve mücadelelerinden mürekkep. Ejderhalar, her daim alt edilmesi gereken, kötü, baş belası bir güç, bir canavar. Hemen her Hıristiyan azizinin bir halka, bir şehre musallat olan ejderhayı alt etme hikayesi mevcut. Şövalyeler için de aynı durum geçerli. Lancelot'un da, Tristan'ın da tam anlamıyla şövalye olabilmek için ejderha sınavından geçip feodal toplumun temellerini oluşturan Hıristiyanlık ve şövalyelik değerlerinin düşmanı olan bu canavarı yenmeleri gerekiyor. Bu anlamda ejderhalar, Hıristiyanlığın ortaya çıkışından önce var olan kaosun birer simgesine dönüşüyorlar. Ejderhalar, İnsanlar Diyarındaki Canavarlar bir yandan ejderhalarının toplumsal-kültürel izlerini sürerken, diğer yandan da okurlarına güç, iktidar, doğa ve bilim üzerine de keyifli bir düşünme alanı açıyor. Ve hem içeriğiyle hem de yazarlarının çıkardığı kültürel ejderha haritalarına eşlik eden görsel tasarımıyla bu haftanın en şahane kitabı oluyor..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ipin-ucunu-kacirmayiniz", "text": "\"Kendimiz için bir anlatı inşa ederiz ve bir günden ötekine bu ipi takip ederek ilerleriz. Kişilik bölünmesi yaşayanlar bu ipin ucunu kaçırmış olanlardır.\" Evet, Paul Auster özel hikayelerimizden, kişisel tarihimizi inşa edip kim olduğumuzu ortaya koymak için başta kendimize ve başkalarına anlattığımız hikayelerden söz ediyor. Çünkü bizler hikaye anlatmaya ve dinlemeye evvela kendimizden başlıyoruz. Çünkü bizi biz yapan bir hikayemiz olmadığını anlamak, varlığımızın anlamsız olduğunu fark etmek demek ve bunu kaldırmamız mümkün değil. Çünkü ancak hikaye anlatarak yaşamın korkutucu rastlantısallığını yenebilir, yaşam denen kaosa bir çeki düzen verebiliriz... Öyleyse dil varsa hikaye vardır. Hikaye varsa yaşam vardır, diyebiliriz. Kanada'nın önde gelen kültür gazetecilerinden Robert Fulford, insanlığın yakın kültür tarihinde hikaye anlatma edimi ekseninde geziyor Anlatının Gücü'nde. Hikayelerden söz ederken dedikodu ve yalanı atlamak olmaz. Hatta Fulford önceliği dedikoduya ve yalana veriyor. Hikaye anlatmanın diğer ihtişamlı biçimleri gibi dedikodunun da kısmen anlayacağımız ironiler ve belirsizlikler barındırdığını, korkularımızı ve endişlerimizi ifade ettiğini ve ahlaki yagılar ortaya koyduğunu düşünürsek, Fulford bu konuya dikkat çekmekte hiç haksız sayılmaz. Üstelik yakından baktığımızda dedikodunun edebiyatı da beslediğini görürüz. Tolstoy, Flaubert, Proust ve hemen tüm büyük romancıların yapıtlarında hafif bir dedikodu havası sezmemiz mümkündür: Şimdi neler olduğuna inanamayacaksınız! Durun da anlatayım! Tabii işin bir de \"büyük anlatı\" dediğimiz kısmı var. İnsan olarak hikayeler aracılığıyla nasıl kendi benliğimizi inşa ediyorsak insanlık olarak da büyük anlatılar aracılığıyla tarihimizi inşa ediyoruz. Fulford bu noktada değişen tarih algısına ve büyük tarih yazarlarına değiniyor. Amerika'nın keşfi, Roma'nın çöküşü, Caz müziğinin tarihi, 68 kuşağının hikayesi, İkinci Dünya Savaşı, Batı medeniyetinin sonu... Şüphesiz ki listeyi uzatabiliriz. Büyük anlatılar, ikamet ettiğimiz mekanlardır diyor yazar, orada ikamet etmek isteriz. Ama gelin görün ki değişmez ve çürümez bir özgüvenle konuşan büyük anlatılar, istemedikleri halde sürekli değişim içindedirler. Üstelik buna son yıllarda iyiden iyiye gelişen ve oturaklı hale gelen büyük anlatı eleştirisi de eklenmiştir. Tarihi anlatı, gözünü büyükten küçük olana, gündelik hayata çevirmiştir iyiden iyiye. Ama bu sefer de büyük resmi gözden kaybetme tehlikesi doğmuştur. Kısacası anlatının her türüne olan ihtiyacımız baki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/isik-dogu-dan-uygarlik-mezopotamya-dan-yukselir", "text": "Medeniyetin başlangıcında, hiçbir tanrının olmadığı, daha hiçbir kaderin yazılmadığı zamanlardan gelen bir hikayedir bu. Adına Yaratılış Destanı denir. Tanrılar ve ölümlüler, yazarlar ve dinleyiciler gelir bu hikayenin hemen ardından. Başlangıçta hepsi bir ve tektir, sonrasında ise işler giderek çetrefilleşir. Gılgamış ve Enkidu'nun başına gelenlerdir bu. Her şeyi öğrenen adamların ve kadınların hikayelerinde medeniyet başlar. Söz ve düşünce, anlatı ve öğreti el ele bugüne gelir. Mitlerin kaç türlü yorumu vardır? Kaosun düzen tarafından bastırılması gibi kişiselleştirilmiş evrensel güçleri mi anlatırlar? Tarihi olayları mı yansıtırlar? Yoksa sadece dini ve ahlaki amaçlar mı taşırlar? Kuşkusuz hepsine birden aynı anda evet diyebiliriz. Özellikle de Mezopotamya mitleri söz konusu olduğunda. Mezopotamya'da ortaya çıkan mitlerin tek özelliği sadece bu tür çeşitli yorumlara açık olmaları değildir elbette. Mezopotamya mitleri bugün bizlim bildiğimiz, tarihte açıkça ifade edilen ve kaydedilen ilk mitlerdir. Henrietta Mccall'ın, Mezopotamya Mitleri adını verdiği çalışması, bilinen insanlık tarihinin geçmişinin derinliklerinden gelen ve tüm çağlara seslenen söz konusu mitleri incelemesi açısından dikkat çekici. 19. yüzyılda uzmanlar, Mezopotamyalılar'ın en az 5 bin yıl önce kil tabletler üzerine kaydettikleri çivi yazılarını deşifre ettiklerinde kısa süre içinde anlamışlardı insan varlığının, bilincinin, kültürünün ve ahlakının temellerinin, bu tabletlerde anlatılan hikayeler ekseninde, yeniden inşa edilmesi gerektiğini. Zira tabletlerin dili çözüldükçe başta İncil olmak üzere, kutsal kitaplarda yazılanların Mezopotamya'da anlatılan hikayelerle, destanlarla fena halde benzeştiği ortaya çıkmıştı. Tabletlerin tam çevirisi, Batı dünyası için tam bir şoktu. Çünkü İncil'in önceden düşünüldüğü gibi dünyanın en eski kitabı olmadığını, hatta ondan çok çok daha eski çağlardan gelen bir edebiyat kitabı olduğunu gösteriyordu. Mezopotamya mitleri okundukça, ölümsüzlüğün sırrını arayan Gılgamış Destanı'nın, Nuh'un gemisi hikayesinin, Yaradılış efsanesinin ise Yunan mitlerinin önceli olduğu açıkça görülüyordu. Bugün gelinen noktada bu bölgeden yayılan uygarlığın izlerinde önce insanın sonrasında da kutsalın şifrelerini çözüyorduk. Henriette Mccall, söz konusu şifrelere odaklanan çalışmasının ilk bölümlerini Mezopotamya mitlerinin keşif serüvenine ayırmış. Çivi yazısı tabletlerin bulunması, dillerinin deşifre edilmesi ve içeriklerinin anlaşıldıkça ortaya çıkan hararetli tartışmalar bile başlı başına ayrı bir kitap konusu. Çalışmanın devamında ise özellikle Gılgamış ve Yaratılış Destanı'na odaklanıyor yazar. Bu hikayelerin anlatım biçimlerine de bir edebiyat eleştirmeni gibi ayrıca odaklanıyor. Zira biçim, bizlere hikayenin anlatıldığı kültürün çözülmesinde verilen önemli bir anahtar. Mccall'a göre söz konusu mitlerdeki olayların ağır akışı ve dikkat çekici biçimde bulunan sık tekrarlar, -hakikatin tekrar ile pekiştirilmesi- Mezopotamya kültürü ve düşünce yapısına dair şu önemli bilgiyi verir bize: Görsel imgelere hiç alışık olmayan bir dinleyici ve okur kitlesi. Bu veri bile tarihe atfedilen bir takım teknolojik-ezoterik bilginin/yorumun yeniden gözden geçirilmesi gerekliliğini önümüze sermektedir. Mezopotamya mitlerinin başta da belirttiğim gibi bize anlatmaya çalıştığı pek çok şey var. Ama en ilginci kendimizi her şey bir yana çağlar çağlar sonra hala bu hikayelerinin akışına kaptırabilmemiz. Ölümsüzlüğün peşindeki Gılgamış, büyüleyici güzellikteki İştar, mağrur Marduk, bilge Ea, tüylü bir hayvanken bir fahişe tarafından ehlileştirilip uygar bir insana dönüşen Enkidu ve gizemli Utnapiştim bizi hala büyüleyip içine alabiliyor... Tüm mitler elbetteki önce hayal gücümüzü ateşler. Mezopotamya mitlerinin ateşi ise, Henrietta Mccall'ın da dediği gibi, hala alev alev yanıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/istanbul-da-meyhane-mi-kalmadi", "text": "Reşat Ekrem Koçu, 1947 tarihli İstanbul Meyhaneleri ve Meyhane Köçekleri adlı kitabına İstanbul'da meyhane kalmadı diye başlar! Bugün Reşat Ekrem'in yaşadığı yıllara doğru uzandığımızda o vakitlerin meyhanelerine hala iç geçirdiğimiz düşünülürse eğer, meyhane kültürünün de bir nerede o eski bayramlar kıvamında yaşanıp yaşatıldığını iddia etmek mümkün. Ama Reşat Ekrem Koçu haklı, ellerimizin arasından pek çok şeyi çekip alan 20. yüzyıl, çoğu gayrimüslim azınlıkların aramızdan gitmesiyle, semt merkezlerinin ortadan kayboluşuyla, sosyalleşme merkezlerinin alışveriş mekanlarına kaymasıyla, meyhane kültürümüzü de oldukça zedelemiş, ta o yıllardan başlayarak. Ancak İstanbul'un meyhane kültürü, tüm toplumsal değişimlere, yasaklara yine de direnmiş, varlığını bir şekilde sürdürmüş. İstanbullular, tahta bir masanın başına beraberce oturup rakı ve bin çeşit meze eşliğinde, aheste yiyip içerek dertlerini dökmekten, birlikte gülüp söylemekten, siyasi, kültürel, duygusal lakırdılar etmekten hiç vazgeçmemişler. Sıcak yaz gecelerinin serin sonbaharlar akşamlarını şiddetle özlediği bu vakitlerde, elimde sayfalarını karıştırdığım İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları yla şehrin meyhanelerinde geziniyor ve kaybolmamakta direnen meyhane kültürü üzerinde düşünüyorum. Kitabın yazarları Tan Morgül ve Ulus Atayurt rehberliğinde İstanbul'da demir atılacak bir köşe arıyorum... Mesela hafta arası bir gece üşenmeyip Büyükada'ya geçmişsiniz, iskelenin yakınlarındaki balık lokantalarına yüz vermeyip ilerlemiş Fıstık Ahmet'in Prinkipo meyhanesine yerleşmişsiniz. Fıstık Ahmet, nesli çoktan tükenmiş İstanbullu 'Barba'lardan biridir, sizi meyhanesine buyur eder, ne yer ne içersiniz diye sormaz, gecenin ruh haline dair hazırladığı mezeleri sorgusuz sualsiz önünüze koyar da, adanın, rakının, sohbetin ve yemenin tadını çıkarmayı size bırakır. Hava ne kadar sıcak olursa olsun adaların geceleri yine de bir parça serin olur, yiyip içtiklerinizden, konuşup söylediklerinizden tat almanızı engellemez. Tanpınar'ın Abdullah Efendi'sinin rakının etkisiyle zenginleşen rüyalarının, o dönemin meyhanelerinin hatırınıza gelmesini engellemez... Yahut Huzurdaki o büyük aşkın Büyükada'da geçen sahnelerinin... Ya da belki Boğaz çekmiştir sizi kendine, Yeniköy'de Aleko'nun Yeri'ne, Anadolu Kavağı'nda Yedigül'e doğru çekmişsinizdir dertlerinizi ve sevinçlerinizi bir geceliğine... İstanbul'da meyhane az değil yine de, onlar sadece tarihte, anılarda, edebiyatta ve müzik de kalmamışlar, hemen her semtte size yakın bir iki tane bulmanız mümkün. Morgül'le Atayurt da tam 130 tanesini ziyaret edip yazmışlar, geride kalanlardan af dileyerek. İstanbul'u Büyükçekmece'den Tuzla'ya kadar dokuza ayırıp, bölge bölge meyhanelerin ve balık lokantalarının izini sürmüşler. Sonuç olarak da ortaya bir parça rehber niteliğinde, bir parça da kültürel içerikli, üslubu gereği de kalender tarzda bir kitap çıkmış ortaya. Yazarların kendi deyişiyle bir yemek, deneyim, anı ya da gurme kitabı değil İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları, sadece keyifli bir günde yollara revan olacakların ellerine alacakları küçük bir fener. Kitabı onu diğerlerinden ayıran en önemli, en keyifli özelliklerinden biri yazarlarının her bölümün başına Türk edebiyatından meyhane kültürüne dair bulup çıkardıkları küçük parçalar koymuş olmaları. Oğuz Atay'dan bir tren garı meyhanesi halet-i ruhiyesi, Tanpınar'dan hayallerle beslenen kadim bir İstanbullu ve kadim bir İstanbul meyhanesi, Adalet Ağaoğlu'ndan kızçocuğu ve akşamcı dedesi, Sait Faik'in 'meyhanedeki adam'ı, İhsan Oktay Anar'ın 17. yüzyıl İstanbul'undan çekip çıkardığı tarihi bir Galata meyhanesi sahnesi ve tabii ki Can Yücel ve Orhan Veli... Çalışmada ayrıca rakı adabına, argoda meyhane kültürüne dair kısa bilgiler ve günümüz meyhanelerinde sunulan mezeler sözlüğü de mevcut. Yazarlar tembel topiği nasıl yapılır gibi önemli bir tariften rakı ve meze sözcüklerinin etimolojik kökenlerine, koltuk meyhanelerinden rakının hangi bardakta içilmesi gerektiğine, küplü meyhanelerden saklı badehanelere meyhane kültürü hakkında pek çok keyifli tarihi bilgilere uzanıyorlar. İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları, bütün bunlara eklenen kaliteli görselleri ve kolay taşınabilir / okunabilir cep boyuyla haftanın en şahane kitabı oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/istanbul-icimizde-bir-uzak-diyarmis", "text": "Osmanlı İmparatorluğu'nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir. Bu tepelerin dorukları kamu yapılarıyla taçlandırılmıştır. Hiçbir şey bu şehrin Görünüm'ünden daha gösterişli ve daha görkemli olamaz. Her bir mesken, hususi yapıların tekdüzeliğini bozan bahçelerle çevrilmiştir. Bunların tümünün üzerinde ise kubbelerle örtülmüş ve minare adı verilen zarif okların eşlik ettiği muhteşem camiler bulunur. Güzel hem de çok güzel bir şehirde yaşadığını hissetmeye ama o güzelliği bir türlü bulamayarak hep bir arayış ve bir tür acı içinde yaşamaya mahkumdur İstanbullu. Üzerinde yaşadığı bir tür kayıp cennettir çünkü İstanbul... Peki kimdir bu kayıp cennet fikrinin müsebbibi, şehrin insanı neden görünenin aksine aslında çok daha cazibeli, büyüleyici bir yerde yaşadığını zanneder? İşte cevabı. Yukarıdaki paragrafın sahipleri, içimize kazınan, kuşaktan kuşağa aktarılan bu ezikliğin, bu arayışın müsebbibleridirler. Oryantalist bakış, gözünü nereye çevirirse orayı bir daha değişmemek üzere baktığı şekle benzetir çünkü. Ve geriye görünenle gerçek olan arasında parçalara ayrılmış bilinç türleri bırakır... İşte ünlü oryantalist ressam Melling ve onun pitoresk seyahat resimlerini yazıya dökenler bu anlamda yukarıdaki paragrafın ve söz konusu bakışın en şahane, en mest edici örneği İstanbul ve Boğaz Kıyılarına Pitoresk Seyahati yaratanlardır. 19. yüzyıl seyahat edebiyatının şahikalarından biri olan İstanbul ve Boğaz Kıyılarına Pitoresk Seyahat, aslında bir tür koleksiyon kitabı. Nice koleksiyonerin, İstanbulseverin ve araştırmacının rüyalarını süsleyen, ulaşılması zor olan bu çalışma şimdi ilk kez Denizler Kitabevi sayesinde Türkçede. Daha doğrusu Türkçe, İngilizce ve Fransızca olmak üzere üç dilde, elimizde. İstanbul ve Boğaz Kıyılarına Pitoresk Seyahat, kuşkusuz pitoresk seyahat türünün en iyi örneklerinden biri. Bu her ortalama bibliyofilin aklını başından alacak kadar etkileyici edisyonda öne çıkan birkaç unsur var. Öncelikle pitoresk seyahat türünün pek çok özelliğini üzerinde taşıyan bu çalışmada da görüleceği gibi Doğuya seyahat geleneğinin değişen yüzü sergilenmektedir. Kültür ve doğanın yarattığı cazibeye ve güzelliğe vurgu yapan bu çalışmalarda her şeyden önce Doğunun çağrıştırdığı vahşilik, barbarlık, yabancılık gibi hisleri sürdürmek giderek güçleşir. İkinci farklılık ise yoğun ve nefis bir görsellik eşliğinde aktarılan, bu yabancı diyarların anlatımları, okurlarını giderek bir izleyiciye dönüştürmektedir. Bu anlamda pitoresk seyahat türünün Doğu ile Batı arasında ilginç bir denge tutturmakta aracı olduğunu gözlemlemek mümkün. Melling'in eseri işte tam da bu noktada değer kazanmakta. İstanbul ve Boğaz Kıyılarına Pitoresk Seyahat, taşbaskının ve seyyahlarının cesaret ve cüretlerinin keyfini çıkaran 19. yy Avrupa insanına yazılmış olabilir, ama ne tuhaftır ki bugün asıl bizleri, üzerinde yaşadığımız şehre ve ruhuna ölümüne uzaklaşan, yabancılaşan bizleri, tam anlamıyla İstanbul adlı uzak bir diyara taşımakta. İster içimizdeki oryantalist bakışla yüzleşmek, ister görsel bir edebiyat türünün yarattığı değişimleri izlemek, isterseniz de sadece Melling'in insanı alıp götüren nefis resimlerine kendinizi bırakmak için olsun, bu kitaba sahip olmak için yanıp tutuşacaksınız. Dune serisi, Gormenghast üçlemesi ve Zaman Çarkı serisi benim en sevdiklerimdendir. Size de tavsiye ederim... SN. Oylum Hanım, fantastik edebiyata başlamak istiyorum ilk 5 kitap ne olmalı, teşekkürler.. Pitoresk ; durumu ve gorunusu resmi yapilmaya deger olan goruntuler icin kullanilir, istanbul bu bağlamda 12 den isabet.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/iyi-terorist-mi", "text": "Yasalar terörü reddetmemeli; böyle bir taahhütte bulunmak kendini kandırmak, aldatmak olur; bu, hiçbir şekilde yan çizmeye veya süslemeye kalkışılmaksızın, belirgin bir biçimde, prensip olarak belirtilmeli ve meşrulaştırılmalı. Terörle ilgili madde mümkün olduğunca kapsamlı formüle edilmeli, çünkü terörün pratikte uygulanma koşullarını sadece devrimci adalet bilinci ve devrimci vicdan belirleyebilir. Terör. Dışarıdan bakıldığında yıkım ve kaosu ifade eden o meşum kelime... Peki ya içeriden bakıldığında? Bir şeyleri düzeltmek, yeniden yapmak için ihtiyaç duyulan yıkım ve kaosa ne demeli?.. İçindeki yaratıcı ve yıkıcı güçle aynı anda mücadele eden insanlık henüz bir orta yol, bir uzlaşı bulabilmiş değil. Yukarıda alıntısını yaptığım Lenin'e bakacak olursak da artılarla eksiler birbirini götürüp duruyor. Evet, terörü yok saymak mümkün değil ama adalet bilinci ve vicdan, kavramsal olarak o kadar muğlak ki, kavramların uçuşan eteklerinden tutup ayaklarını yere bastırmak, onlara gündelik hayatın zeminine uygun adımlar attırmak çok zor görünüyor. Sözü özgürlüklerden açtığımız anda, sınırlara gelip dayanıyoruz ister istemez. Yakma, yıkma, yok etme, öldürme sözcüklerinin yanına özgürlük sözünü getirmek, o kadar da ileri gitmek, elbette istemiyoruz. Başkalarının özgürlüğü, başkalarının ahlakı ve vicdanı önümüze çıkıp durduruyor bizi. Ama durmayanlar da var, biliyoruz. Yıkım, kaos, terör, adına her ne dersek diyelim, içimize işlemiş, onu ötekileştirdiğimiz ölçüde güçleniyor, gölgesi ömrümüze, hem kişisel hem de toplumsal tarihlerimize düşüyor. Oysa Alice'in ruhunu iyileştirmek için evi, yaşadığı yeri iyileştirmesi gerek; polisin, belediyenin, sosyal güvenlik sisteminin gözlerinden, dikkatinden kaçmak için evi sisteme uydurması, yasal bir hale getirmesi gerek. Bütün bunları halletmek için ise paraya, çoğu zaman reddettiği burjuva ailesinin parasına ihtiyacı var. Ne kadar çelişkiye düşerse düşsün Alice, evden, evin gereklerinden uzaklaşamıyor, yoldaşlarının ve kendi benliğinin eleştirel, onaylamayan bakışları altında evi yeniden inşa etmeye devam ediyor. Varlığı, büyülü bir şekilde sanki tüm benliği o eve bağlıymış gibi; o ev yıkılırsa kendi de yıkılacakmış gibi yaşıyor. Ne olursa olsun işleri hale yola sokmaya çalışıyor. Alice'in ona hiç dokunmayan eşcinsel sevgilisi Jasper da tıpkı ev gibi kahramanımızın çözmesi gereken bir çelişki yumağı. İçindeki bastırılmış cinselliğin, ideolojik sebeplerin gölgesinde kalmış doğal arzuların, toplumsal cinsiyet kavramının bir simgesi olarak işleniyor roman boyunca. Lessing kadına dair, cinsel, toplumsal, vahşi, ehlileştirilmiş, hiçbir an'ı sorgulamaktan geri durmuyor. Alice'in üyesi olduğu küçük komünist topluluk o yıllarda iyiden iyiye etkin olan IRA'ya katılma noktasında. IRA'ya katılmak demek daha aktif bir devrim yoluna girmek, militan olmak, hadi adını koyalım, terörist olmak demek ama. İş ister istemez devrimci adalet noktasına, devrimci vicdana gelip dayanıyor. Dostları için endişelenen, iyi yürekli, adalet duygusu gelişmiş, iyi ahlaklı bir insan nasıl terörist olabilir? Onu, insan hayatını yok etme anına hangi olaylar ve düşünceler silsilesi getirebilir? İyi Terörist, bu soruların peşinde dönüp duran bir roman. Bu soruların peşinde dönüp dururken aynı anda hayata, insana ve kadınlığa dair anlam arayışını sürdürmeyi de ihmal etmiyor. Kendini hiçbir zaman bu şekilde tanımlamasa da ya da herhangi bir tanımlamaya sığdırmasa da, Lessing'in Marksist feminist aktivist bir yazar olduğu malum. İşte sırf bu nedenle bile, İyi Terörist'in Lessing'in külliyatında yerinin ayrı olduğunu söyleyebiliriz. Lessing, hem kendi kimliği hem de politik düşüncelerine dair son derece cesur bir iş yapıyor, bir derin düşünce romanı ortaya çıkarıyor. Ancak bir yer var. Gelişmiş bir ülkedeki toplumsal, devrimci duyarlıkla bizim gibi bir ülkenin devrimci duyarlığı arasında beliren o çok derin uçurumdan, o yerden söz ediyorum. Alice'in gündelik hayata dair bazı endişeleri, öfkesi, isyanı, mücadelesi, çabası; buradan, bu ülkeden, bu zamandan bakınca kimi yerde çocuk oyuncağı gibi görünüyor, insanın ister istemez içini sızlatıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/iyicil-bir-ruh-dolaniyor-coplugun-uzerinde", "text": "Önce derin, çok derin bir soluk alıp öyle başlıyorum Merhume'yi okumaya. Bir dil çılgınlığı gibi başlıyor; neyin ne, kimin kim olduğunu tam olarak anlayamadan Murat Uyurkulak'ın dil evrenine giriveriyorum çünkü. Bu okur için edebi bir tercih: Yazarın kurduğu, ruhunu da, ritmini de kendi soluğuyla üflediği böyle bir dünyanın içine girmek ya da girmemek... Kolay bir tercih de değil üstelik. Hele ki Türkçe edebiyatta postmodern metinlerin karşısına yavaş yavaş yeni toplumcu gerçekçi bir tarzda kaleme alınmış, bütünlüklü hikayelerin çıktığı düşünülürse. Eğer dili kabul etmez, ona boyun eğilmezse Merhume'nin hikayesi asla açılmıyor, açılmayacak önümüzde. Varlığından bile haberdar olmadığımız paralel bir evren gibi içinden geçip gideceğiz, belli. Yazar ile okur arasında o ilk birkaç sayfa içinde yapılan anlaşmanın şartlarını, bu defa daha ağır koymuş çünkü yazar. Edebiyatını tehlikeye atarcasına yapmış hatta bunu. Hem sayı hem de derinlik bakımından zengin karakterli bir roman Merhume. Kitabın sonunda öleceğini bildiğimiz edebiyat eleştirmeni Evren Tunga'nın son nefeslerinde doldurduğu on dört kaseti dinleyerek başlıyoruz. Devamında Evren Tunga'nın bir yazısıyla işini bitirdiği meczup yazar Yusuf Sertoğlu'nun doldurduğu defterler ve bir günlük parçasıyla hikaye tamamlanıyor. Sokağın dilini edebiyata, edebiyatı müziğe, müziği cinselliğe, cinselliği cinsel kimliklere, cinsel kimlikleri paraya, siyasete, yayın dünyasına, geçmişe ve geleceğe bağlayarak anlatıyor Evren Tunga. Onu evvela erkek zannediyoruz, dilini de biraz tuhaf olmak kaydıyla hani o hep alışık olduğumuz eril roman diline benzetiyoruz. Ama değil. Her şeyden önce Evren Tunga erkek değil! Kadın mı, belki o da değil. Enine boyuna devcileyin bir lezbiyen. Gökkuşağı bayrağı dalgalanmaya başlıyor giderek metnin üzerinde. Annesi bir fahişe, babası abisi de olabilir, bilinmiyor. Ancak abisi ya da babası olan Alper Kenan, varlıklı bir ailenin çocuğu, zengin bir dahi ve kelimenin tam anlamıyla cüce. Uyurkulak'ı Tol'dan ve Har'dan tanıyanlar şaşırmasınlar, bu kitabında diğerlerinden farklı olarak hemen tüm kahramanları iyiden iyiye absürd karakterler. Peki hikayesi de absürde mi kaymış? Bunu kesin olarak söylemek güç, absürd yanları ağır basıyor evet, ama Uyurkulak kalemini dokundurduğu her yerden zamana, dünyaya ve insanın ruhuna dair sarsıcı ama bir o kadar da uçucu bir gerçeklik duygusu çıkarıp koyuyor önümüze. Evren Tunga ölüyor, ölürken yoksullukla, cinsiyetle ve elbette edebiyatla derin bir hesap görerek ölüyor. Alper Kenan, aşık olduğu karısı Suna'yı arıyor, bu arayışta zenginlik, akıl, güç ve başarının, diğerlerinin gözünden saklayamadığı bedensel bir ahrazı örtbas etmenin imkansızlığıyla cebelleşiyor. Herkes gibi olamayınca, herkesin hayal ettiği özellikleri taşımak bir işe yaramıyor. Yusuf Sertoğlu ise yayın piyasasının pompaladığı kahraman-yazar imgesiyle cebelleşmekte. İçinden, ta derininden bir edebiyat mı çıkaracak, yoksa piyasanın yediği meczup bir yazar olarak hiçliğe mi karışacak? Gidişat, ikinci ihtimali işaret ediyor. Belirsiz bir gelecekte geçiyor Merhume. Söz gelimi ülke vilayetlere bölünmüş, tam üç tane gezi direnişi yaşanmış, edebiyat ve kültür-sanat ortamlarının tanıdık yüzleri merhum olarak anılıyor. Bu anlamda zamanın da farkında olan bir romanla karşı karşıyayız. Mekana gelince... Bugün pek çok bildik yazarın adeta çırpınarak bir İstanbul romanı yazmak iddiası malumumuz. Şart mı, gerçekten de bekleniyor mu günümüz İstanbul'unun romanını yazmak, bilmiyorum ama Merhume sanıyorum ki, hem bugünde hem de gelecekte kelimenin tam anlamıyla bir İstanbul romanı olarak kabul edilip hatırlanacak. Tezgel Arif'in kitabından çıkan parçalarla birleşen oryantal İstanbul hikayeleri, şehirde düğümlenen imkansız tesadüfler, barlarda, pavyonlarda, arka sokaklarda eril dil anlatıcılarının bayıldığı o havalı, bıçkın haller, hepsi Merhume'de karikatürleştirilerek hiçleştiriliyor. İstanbul bu hiçin içine yerleşiyor. Başarılı bir edebiyat eseri nasıl olmalı?! Her şeyden önce Evren Tunga erkek değil! Kadın mı, belki o da değil. Enine boyuna devcileyin bir lezbiyen. Gökkuşağı bayrağı dalgalanmaya başlıyor giderek metnin üzerinde. Evren Tunga'nın bir kaset içine sıkıştırdığı anlatısının, yani henüz ortada olmayan romanın, metin içinde de eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Hikayenin bu noktasında dilde, ritimde bir tür çözülme hissediliyor. Anlatıya edebi ritmini veren Tezgel Arif Bey'in Son Safha kitabının parçalarının sonlanması mı, yoksa okuduğumuz anlatının anlatısının henüz olmamış halinin eleştirisiyle baş başa kalmış olmamızın verdiği o yabancılaşma hissi mi ya da yazarın bilinçli tercihi mi? Bunun sebebi aynı anda hepsi gibi geliyor, bir okur olarak bana. Absürdün absürdü, ironinin ironisi dağılıp parçalara ayrılıyor her şeyin sonunda. Murat Uyurkulak, Merhume'de sokağın dilinden, o hep hasretini çektiğimiz, cinsiyetsiz bir dil; cümle kötülüğün, pisliğin içinden, var olduğunu umut ettiğimiz, tertemiz, iyicil bir ruh çıkarıyor. Başta erkeklik olmak üzere tüm toplumsal cinsiyetleri çarmıha geriyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı ederek, içimize bir parça da olsa sular serpe serpe."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/iyilerin-yaninda-ya-da-bir-nefes-vandana-shiva", "text": "Bu hafta, küçük bir değişiklik yapıp size şahane bir kitaptan değil, şahane kitapları da olan şahane bir kadından söz etmek istiyorum. Adı, Vandana Shiva, uluslararası tanınan bir çevre aktivisti ve bilim insanı. Çevreye, sürdürülebilirlik kavramına, tohuma, permakültüre ya da slow food hareketine dair en küçük bir ilginiz varsa, o zaman zaten tanıyorsunuzdur Vandana Shiva'yı; Himalayalar'ın eteklerindeki küçük bir köyden çıkıp toplumsal ekoloji konusunda dünyanın en önemli uzmanlarından biri haline gelen bu mütevazı Hintli kadını... Ama ola ki tanımıyorsanız ya da daha yakından tanımak istiyorsanız, Petrol Değil Toprak'ı, Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar'ı okuyabilirsiniz. Bir adım daha ileri gitmek isteyenler ise yaşamını, düşüncelerini, doğa için, toprak ana için verdiği mücadeleyi kendi kaleminden anlattığı İyilerin Yanında'yı karıştırmalılar mutlaka. 1991'de yaşam kaynaklarının bütünlüğü ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla, ulusal bir hareket olan Navdanya'yı, 1998 yılında ise Slovakya'da gıda, tarım, patentler ve biyoteknolojiyle ilgilenene kadınlardan oluşan Diverse Women for Diversity hareketini başlattı. Uluslararası Gıdanın Geleceği Komisyonu'nun başkanlığını yaptı. Time dergisi tarafından çevre kahramanı ilan edildi, Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. Slow Food'a uluslararası başkan yardımcısı olarak seçildi. En büyük mücadelelerinden biri biyolojik korsanlık, biyoteknoloji ve genetik mühendisliğinin sahte mitleriyle savaşmak oldu. Shiva halen yayımlanan birçok eseri aracılığıyla indirgemeci tarım anlayışına karşı mücadele etmeye, küreselleşmenin sosyal, ekonomik ve ekolojik sonuçlarını ortaya çıkarmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/iyinin-ve-kotunun-otesinde-kun", "text": "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir ile hayatımıza giren Kaymaz, sekizinci romanı Kün ile düşle gerçek arasında sürekli gidip gelen aklımıza, bu suretle de hep karışık olan gönül tahtımıza bir kere daha oturuyor. Kediler gibi birazı burada birazı öteki tarafta olanlara kün, diyor, ol, diyor. Bu sözü ciddiye alıp olasınız tutarsa eğer, koskoca bir kahkahayı da suratınıza patlatıyor. Gel de, deli olma... İşte böylelikle yapısını, dişil ve eril, iyi ve kötü, olağan ve olağanüstü gibi, insan ruhunu kıyıcı, huzursuzluk verici, çelişkilerle dolu tanrısal ikilikler üzerinden kuran bir hikayeyle karşı karşıya kalıyoruz Kün'de. Önce bir doğum; yani kahramanımız Ömer'in döllenme süreci, sonra bir ölüm; diğer bir kahramanımız Şemsi'nin öldükten sonra bir kere daha öldüğüne ayma süreci, derken macera başlıyor. Ankara'nın varoşlarından Yeşilbayır'ın kurulma sürecinde semtin mezarlığına da göz diken Muhtar, ölüleri yerinden oynatıyor. Dalgalanıp duran anarşi dolu bir kefen denizine dönüşüyor Yeşilbayır Mahallesi. Ölüyor ölüler, yeteri kadar ölmemişler gibi... Diğer tarafta, doğumundan itibaren bir olağanüstülük halesiyle gezen, ondandır ki bir dövüş horozu gibi dövüle dövüle 11. yaşına güç bela gelen Konya-Karaaslanlı Ömer, ölüleri öldürme ve de huzura erdirme mücadelesinin düğüm noktası olarak hikayeye yetişiyor. Ömer yalnız değil, Konya ağzıyla konuşan köpek Çeto, onu yirmi sekiz yıldır dinleyen ateist aydın - gönül insanı Hüdai Ağa, imam Muzaffer Hoca ve komiser Menderes var yanında. Ölülerin mezarlarına ve huzurlarına yeniden kavuşmaları gerek, ama açgözlü Muhtar, kazdırdıkça kazdırıyor toprağı, her namaza durduğunda onu halk türküleriyle şıkır şıkır oynatan iki ölünün çabaları sonuç vermiyor. Ömer'in imdada yetişmesi için, daha fazla daha fazla dövülmesi ve gelip Hüdai Ağa'nın kucağına düşmesi gerek, ama bunun olması için de Hüdai Ağa'nın mucizelere inanması şart. Kendisinin bir mucize olduğuna ikna olması... Ömer'in yaşadıklarına gönlü razı olmayan Muzaffer Hoca'nın sınavı ise koca Konya'da bulabileceği tek iyi yüreğin, tek gerçek müminin bir ateist olan Hüdai Ağa olduğunu kabul etmesinden geçiyor. Peki ya komiser Menderes? Onun derdi de pek nazlanmadan içine saplanıp kaldığı bürokratik temayülleri bir yana bırakıp yüreğini iyiye, iyiliklere açabileceği gerçeğiyle yüzleşebilmek. İletişim Yayınları, Kün için bir tanıtım videosu da hazırladı. Fatma Gökçe'nin yönetiminde Erkan Can'ın rol aldığı video için tıklayınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kadin-oykulerinde-dogu-bir-temenninin-edebi-yuzu", "text": "Yaşar Kemal, gazetecilik yaptığı dönemde, Anadolu'nun bir yerinde yaşanan toplumsal bir acıdan söz eder, başından sonuna orada bulunmuştur, kah bir insan kah bir gazeteci olarak oradan oraya koşuşturmuştur herkesle birlikte. Derken bir gün bu olaya dair bir halk ozanının türküsü duyulur etrafta, işte o an ilk defa herkes ağlamaya başlar, gözyaşları sel olup ilk defa o türküyle akar. Evet, doğunun kadınlarının yaşamlarının içinden geçenleri biliriz, iç savaş, mayınlı tarlalar, töre, ensest, aile içi şiddet, göç, yoksulluk, dışlanma, namus cinayetleri, sürgünler, köy boşaltmalar, korucular, kavurucu sıcaklar, dondurucu soğuklar, kıtlık, açlık ve diğerleri... Derlemede yer alan öyküleri okurken, tıpkı Yaşar Kemal'in bu anısında olduğu gibi, zaten çok bilindik olan, bildiğimizi ve hissettiğimizi sandığımız, zaten bizim olan o acı, o çile birden bilinci bırakıp ruha sirayet etmeye başlıyor, sanki gerçekliğini edebiyatla buluyor gibi oluyor... Leyla Ruhan Okyay'ın kendini asan, kendini asmaya zorlanan Kiraz'ının kara yemenisi sanki önce saçlarıma sonra boynuma dolanıyor benim de, Mine Söğüt'ün yüzünü göle, sırtını dağlara dönen Baveşin'iyle dillerimizin ayrıldığı zamana gidiyorum, Ayşegül Devecioğlu'nun Gulizer'i, taş gibi oturuyor içime, bir mezarlık ziyareti gibi. Tabii sadece acı, çile, ölüm yok; düğünler, şifalar, bereket, doğanın büyüleyiciliği, dostluk, kızkardeşlik, annelik de var bu öyküler de. Başta da dediğim gibi, doğunun ve kadınlığın ışığı cılızlaşsa da hep rengarenk. Bir de içeride olmak, içinde olmak, olan biteni tam anlamıyla özümsemek değil ya sadece mesele; en mühimi bir türlü içinde değilseniz, yabansanız, yabancıysanız ona, anlatamıyorsanız, anlatma hakkını kendinizde göremiyorsanız eğer, ne yapacağınız... Derlemeyi yapan Hande Öğüt'ün de dikkat çektiği gibi, batılı kadının, evrimci bir söylem içinde, kendinden üstün, kurtulmuş bir kimlik kurma pratiğini besliyorsa eğer doğulu kadın, öteki kadınlık temsili Batılı, kendini kurtarmış feminist kadın kimliğinin devamını sağlamaya yarıyorsa eğer, ne yapılacağı... Sibel K. Türker'in doğuyu yazamayan yazarı Yabancı ve Yıldız Ramazanoğlu'nun doğunun şifasıyla karşılaşan şehirli kadınını anlatan Müzeyyen Vakası, özellikle bu sorulara yanıt arayanları etkileyecektir diye düşünüyorum. Öğüt, Ortak ezilmişlikler etrafında bir araya gelmek, dişil bir bağ ve yeni bir dil kurmak her şeyden önce aramızdaki egemenlik ilişkilerini görmekten ve onunla yüzleşmekten başlıyor. Hiçbir kadınlık durumunun bir diğerinden daha değerli, daha ayrıcalıklı olmadığını görmek, kendi hayatımızla başka kadınların hayatları arasındaki bağlantıları anlamamızı sağlayacaktır, diyor. Ona katılmamak mümkün değil, Kadın Öykülerinde Doğuda yer alan tüm öyküler de zaten bu temenninin edebi yüzü gibi. Bu derleme ondandır ki haftanın en şahane kitabı. Tavsiyeme kulak verenlere, kitabın çağdaş Türk öyküsünün geldiği yeri, zenginliğini görmek açısından da gayet keyifli, doyurucu bir okuma deneyimi olacağını söyleyebilirim. çok teşekkür ederim. ellerine sağlık, kalemine sağlık. ne güzel yazmışsın. linki tüm yazarlara mailledim şimdi. facebook'ta da paylaştım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kahire-uclemesi", "text": "Arapça'nın 20. yüzyıldaki en büyük romancısının magnus opum'u 52 yıl sonra nihayet Türkçe'de. Kahire Üçlemesi'nin Mart ayında yayınlanan ilk cildi Saray Gezisi'nden sonra, Işıl Alatlı'nın güzel çevirisi ile Şevk Sarayı'da geçtiğimiz ay yayınlandı. Merakla beklediğimiz üçüncü ve son cilt sonbaharda çıkacak. Hitkitap'a bu kararı ve özenli çeviri çalışması için bir alkış rica ediyoruz. Realist akımın geçtiğimiz yüzyıldaki en önemli eserlerinden birisi olan bu kitabı okurken sık sık özgürlüğü düşündüm. İngiliz işgali ve esareti altındaki Mısır'ın başkenti Kahire'de, Abdülcevat'ın esareti altında yaşayan ailesinin, karısının, kızlarının, oğullarının hikayesi. Bir esaret zinciri. Hiç de uzak, bilinmedik, bir başka diyarın hikayesi gibi değil; ister istemez Türkiye'nin gündem maddelerine, özellikle islami yaşam tarzı tartışmalarına referansla okunan, düşündüren bir uzun anlatı. Kuşkusuz bir de tarihi boyutu var: Mısır Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası idi, ve bu hikaye aynı zamanda bizim de hikayemizdir. Mahfuz'un adeta hiç araya girmeden, çok başarılı bir anlatı biçimi ile aktardığı kadının esaretini, erkeğin koşulsuz şartsız despotizmini okurken bizim edebiyatımızın tarihsel yaşam tarzına ve aile ilişkilerine bu denli nesnel bir ışık tutamadığını, kritik bir edebiyat düzeyine erişemediğini düşünmeden edemiyor insan. Elbette 1960'ların köy edebiyatını hariç tutarak söylüyorum bunu. Mahfuz karakterlerin tasvirinde, diyaloglarda, betimlemelerde kusursuz. Hikayelerini kalbi ile hızlıca ve ön hazırlıksız yazdığını oysa Kahire Üçlemesi'nin her karakteri için uzun bir ön çalışma yaptığını ve ayrı dosyalar hazırladığını söylemişti. Nitekim roman sizi alıyor, götürüp Kahire'ye Abdülcevat'ın evine yerleştiriyor. Benim gibi soluksuz ve aralıksız okursanız kendinizi aileden birisi gibi hissedip, kitaptan başınızı kaldırdığınızda etrafınızı yadırgayabilirsiniz. Romanda Abdülcevat'ın küçük oğlu olarak okuduğumuz Kemal otobiyografik özellikler taşır, Mahfuz'a göre baba Abdülcevat ve Kemal'in karışımı kendisidir. Yazmaya ve edebiyata böylesine tutkuyla bağlı Mahfuz 1994'te fanatik islamcıların öldürme amaçlı saldırısı sonucu boğazından yaralandı. Sağ el sinirleri zedelendiği için günde bir kaç dakikadan fazla yazamaz hale geldi. Mahfuz'un eserlerini hiç okumamış olan saldırganların, hapishanede okuduktan sonra nedamet getirdikleri söylenir. Ne acı! Mısır'dan dışarıya adımını bile atmadı Mahfuz. 1988'de Nobel'i aldığında bile. Nobel'i aldığı gecenin öyküsü de çok komiktir. Eve gelen telefonları, karısının kendisini uyandırmasını, arkadaşlarının aramasını hep şaka olarak nitelendirir; pijamasını bile çıkarmaz, uyumaya devam eder, ta ki kapının zili çalıncaya kadar. Pijaması üzerinde kapıyı açtığında karşısında gördüğü İsveç'in Kahire Büyükelçisidir. Kitaplar ve yazmak o kadar hakimdir ki yaşamına seyahate bile çıkmak istemez. Bir önceki kitabımızda anlatılan Behçet Necatigil'i ve onun odasına, eşyalarına bağımlılığını anımsadım, ruh kardeşleri. Mahfuz 60 yaşında emekli olana kadar Kültür Bakanlığında bir bürokrat olarak çalıştı. Yazdıkları ile geçinebilmesi mümkün olmadı. Mısır'ın koşullarında bunu düşünmedi bile. Ancak ilk öyküleri batı dillerine çevrilmeye başladıktan sonra yazdıklarından para kazanmaya başladı. Politikayla hep ilgilendi, bir dönem Sosyalist düşünceden etkilendi. Yoksullardan ve ezilenlerden yana tavrını hep muhafaza etti. Filistin-İsrail barış anlaşmasındaki, sonrasında Salman Rüştü'nün Şeytan Ayetleri konusundaki tavırları ile fanatiklerin şimşeklerini üzerine çekti, kitapları yasaklandı. Mısır'da dini kitaplar satan kitapçılarda Mahfuz'un kitapları bulunmaz. Uygarlıkların çokluğunu reddeden fanatiklerin öldüremediği uygarlıkların çocuğu Necip Mahfuz tam 2 yıl önce bugünlerde çok sevdiği Kahiresinde dolaşırken düştü ve başından yaralandı. 30 Ağustos 2006'da aşağı yukarı tam bir yüzyıllık bir tanıklığın ardından, 94 yaşında aramızdan ayrıldı. Arapça'nın 20. yüzyıldaki en büyük romancısının magnus opum'u 52 yıl sonra nihayet Türkçe'de. Kahire Üçlemesi'nin Mart ayında yayınlanan ilk cildi Saray Gezisi'nden sonra, Işıl Alatlı'nın güzel çevirisi ile Şevk Sarayı'da geçtiğimiz ay yayınlandı. Merakla beklediğimiz üçüncü ve son cilt sonbaharda çıkacak. Hitkitap'a bu kararı ve özenli çeviri çalışması için bir alkış rica ediyoruz. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kahramanin-dogu-usulu-yolculugu", "text": "Yalnız başına maceraya çıkma riskine girmememize gerek yok çünkü tüm zamanların kahramanları bizim yerimize bunu yapmışlar. Labirent baştan sona biliniyor. Tek yapmamız gereken kahramanın izlediği yolu izlemek. Nefreti bulmayı beklediğimiz yerde Tanrıyı bulacağız. Bir başkasını öldürmeyi düşündüğümüz yerde kendimizi öldürmüş olacağız. Dış dünyaya seyahat etmeyi düşündüğümüz yerde kendi varlığımızın merkezine geleceğiz. Yalnız olduğumuzu düşündüğümüz yerde tüm dünya bizimle gelecek. Kahramanın yolculuğu üzerine sarfedilmiş bu sözler mitolojinin babası Joseph Campell'a ait, ama pekala Hacı Bektaş tarafından söylenmiş de olabilirdi... Hacı Bektaş Hafız'ın Yolculuğunun kahramanı, daha doğrusu hikayenin anakahramanı Hafız'ın diğer yüzü, yol göstericisi, iz sürücüsü... Konya'da kurduğu tekkeden bir süreliğine ayrılıp tesadüfen karşılaştığı Hafız'la birlikte aslında sadece kendi içlerine doğru yaptıkları bir yolculuğa katılıyor. Bir yolculuğun yoldaşı, yol göstereni Hacı Bektaşi Veli olunca da, görünüşte incecik akan ancak inanılmaz derinliğe sahip bir nehre benzeyen, etkileyici bir okuma deneyimi bekliyor demektir bizleri. Yolları bir kervansarayda kesişir Hafız'la Bektaş'ın. Ününü, yardımseverliğini duydukları Hatem Tai'yi görmek üzere birlikte yola koyulurlar. Hafız'ın zannettiğinin aksine Bektaş, Hatem Tai'nin mutsuz, yakınları tarafından kıymeti bilinmeyen bir adam olduğunu öngörmektedir. Bektaş'ın gerek Hatem Tai, gerek diğer karşılaştıkları insalar ve olaylar hakkındaki öngörülerinin birer birer doğru çıkmasıyla ilerlerler. O, yolu da, yolculuğun getireceklerini de daha yola çıkmadan bilendir. İyilikle kötülüğün hep iç içe olduğu, siyasetçilerin ayak oyunlarının hiç bitmediği, dostların çöldeki seller gibi ruhu hep yarı yolda bıraktığı, devlet yönetimi denen şeyin akla sığmayan adaletinin her defasında tekrarlandığı, Mecnun'un Leyla'yı sevmekten vazgeçip kendini bilimsel araştırmalara verdiği bir yolculuktur bu. Yani bir anlamda gerçek hayatın ta kendisidir. Yolculuğun sonuna doğru Bektaş, Hafız'a aslında bütün bunları görebilmek için yola da yolculuğa da ihtiyacımız olmadığını anlatmış olur. Merak, tutkuların belki de en çabuk eskiyenidir: Yolcunun zihnini kısa süre sonra tek başına işgal etmez olur ve yolcu, vatanının kıyılarını düşlemeye başlar, aradaki mesafenin ne kadar büyük olduğunu görür ve içinde yaşadığı o mutlu gün, çevresini saran yabancı manzaraya ışık tutmaz olur İçinde yaşadığım zamanın önüne geçip, gelecek zaman içinde yaşamaya sakın kalkma! Fırat'ın sularında yıkanan şu insanlar bak: Akıntıya nasıl olsa gelecek olan sulara karşı yüzmek için kendilerini zorlamıyorlar; önceki sular gibi, o suların da gelip geçmesini bekliyorlar. Kahramanın yolculuğunu neredeyse kutsallaştıran Batı kaynaklı edebiyatın aksine, yolculuğun sonunda, aslında yola çıkmanın bile gerekli olmadığını Doğu düşüncesinden, Hacı Bektaş'tan başka kim söyleyebilir ki bize... Hafız'ın Yolculuğu, dil ve tarih üzerine araştırmaları olan, Slav arkeolojisinin kurucusu olarak kabul edilen Polonyalı bir yazarın, Jan Potocki'inin, kaleminden çıkma bir kitap. Birbirinden bağımsız da okunabilecek kısa öykülerin, kıssaların bir toplamı olan bu çalışmada, aslında kendisi de bir tür gezgin olan ve hem Avrupa'yı hem Doğu'nun önemli şehirlerini gezen yazar, doğası gereği masalsı, şiirsel ve son derece çekici bir doğu öyküsüne çekerken bizleri, hikayenin ardındaki derinliği de vermeyi başarıyor. Hafızın Yolculuğu, son derece akıcı dili, derinlikli anlatımı ve özellikle kısalığı ile özellikle okumaya vakit ayıramamaktan şikayetçi okurlar için biçilmiş kaftan. Ve elbette haftanın en şahane kitabı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kahramanin-korkusu-rothfuss-un-adi", "text": "Rothfuss güncesinin ilk kitabında bir kahramanın ağzından, bir kahraman olma hikayesi anlatarak başlamıştı her şeye. Kahramanı Kvothe, Kansız Kvothe, Kralkatili, şimdi Kote adını almış adı sanı bilinmeyen bir kasabanın kıyısındaki bir hanın işletmecisi olarak, gözlerden uzak bir yaşam sürmeye çalışmaktadır. Ancak fantastik kurgunun geleneğidir, bir kahramansanız eğer, siz ondan ne kadar kaçarsanız kaçın, olağanüstü insanlar, maceralar gelip sizi bulur ve kahraman pelerininize yeniden bürünmenizi sağlar. Kvothe için de böyle oluyor tabii. Hanına gelen bir Tarihçi onun kimliğini keşfedip gerçek hikayesini yazmaya talip oluyor. Ve bizler Kvothe'nin hikayesini anlattığı üç uzun gün ve geceyi okuyoruz. Rothfuss'un yarattığı dünyada her şeyin bir açıklaması, bir hikayesi ve bir şarkısı var. Yazarın simya ile haşır neşir oluşu romanda büyü, sempati, gözbağı olarak geçen her şeyi teknik bir şekilde anlatmasını sağlamış belli ki. Ancak yanlış anlaşılmasın, bu teknik açıklamalar hikayenin büyüsünü kaçırmıyor hiç, hatta aksine akıcılığa hizmet ediyor. Bu arada yeri gelmişken Kvothe'nin Ademre'ye yaptığı yolculukta karşımıza çıkan Ademre kültürünün romanda özel bir yeri olduğunu belirtmek isterim. Rothfuss'un hayali bir toplumu, diliyle, kültürüyle, inanışları ve felsefesiyle hayranlık uyandıracak bir şekilde yarattığını söylemeden geçmeyeyim. Sırf Ademreliler'in dünyası bile ayrı bir fantastik kurguya konu olacak yetkinlikte. Sözün kısası Bilge Adamın Korkusu, son zamanlarda bu türde yayımlanan ve hayalkırıklığından başka bir şey vermeyen kitaplar düşünülürse, fantastik edebiyatseverler için beklenilenin de ötesinde bir eser."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kanon-mu-edebiyattan-edebiyat-mi-kanondan", "text": "Kanon... Müphem bir sözcük... Jale Parla sorar: Kanon, müzikte olduğu gibi aynının tekrarı mıdır, yoksa dini kanonlarda olduğu gibi benzerlerinin bulunup eski listelerin genişletilmesi midir, yoksa Toledo Kanonu'nun önerdiği gibi, eski anlatıların yeniden ve çağın gereklerine uygun olarak harmanlanması mıdır? Hangisi olursa olsun, sözcük, muhafazakarlık ve değişim arasındaki gerilimle yüklüdür. Sözgelimi bir kanon olarak Don Kişot'a bakalım. Don Kişot bir edebiyat kanonu eleştirisidir. Bir kanonu eleştiren kanondur. Öyleyse sözcüğün içinde barındırdığı gerilimin hakkını, müphemliği imlediği eser bizzat kendisiyle vermektedir. Edebi bir paradokstan söz ediyoruz kısacası. Kendi içine kapanarak, git gide azalıp yok olan değil, değişen genişleyen ve bunu yaparken de sürekli surette köklerinden beslenen bir tür edebi süreç. 'Kökü mazide olan ati'yi anıştırır gibi. Ancak günümüze gelindiğinde sürecin karmaşası doruklara ulaşır. Merkezde duran ne, ya da bir merkezden söz etmek gerçekten mümkün mü? Öyleyse neye göre kanon, neye göre kanon değil. Edebiyatın üzerine topyekun düşen bir huzursuzluk, bir endişe gölgesidir kanon. Bir o kadar da eğlencelidir tabii. Nereden çıktı peki şimdi bu kanon tartışması? Elbette son günlerin en dikkat çekici çalışması olan Grafik Kanon'dan. Kanon tartışmasını bir kenara bırakıp kitabın içeriğine şöyle bir göz attığımda, mest oluyorum tabii. Genç ve hevesli bir yayınevinin titiz zarafeti, aynı derecede genç, hevesli ve başarılı çevirmenler, ana akımın dışında kendine yer bulmuş çok önemli illüstratörler ve uygarlık tarihine damgasını vurmuş edebi anlatılar buluyorum Grafik Kanon'un sayfalarında. Üç cilt olarak tasarlanmış çalışmanın ilk cildi elimizdeki. Her çizime geçmeden önce, sözkonusu eser, içeriği, yazarı hakkında kısa ama doyurucu açıklamalar, onu çizgiye döken sanatçıya dair de bilgiler veriliyor. Ardından da çizgi-hikaye geliyor. İnsanlığa yazıyı getirerek uygarlık tarihini başlatan Sümerliler'in Gılgamış'ıyla açılış yapıyor Grafik Kanon. Gılgamış günümüze ulaşan en eski destan, en eski edebi anlatı. Burada Gılgamış'ın Anatanrıça İştar'ın aşkını nasıl reddettiğinin çizgi-öyküsünü okuyoruz. Bu büyük, görkemli, karmaşık ve son derece eril anlatının ardından bir Kızılderili halk masalı geliyor. Doğanın bir parçası olan insan yıldızların oluşumuna dair, evrende durduğu yere dair nasıl bir hikaye anlatmıştır kendine? Kır Kurdu ile Çakıltaşları, buna cevap veriyor. Bu halk masalının ardından da sırasıyla İlyada, Odysseia, Sappho'nun şiirlerinden parçalar, Mahabharata, Don Kişot, Yitik Cennet, Candide, ve daha niceleri geliyor. Mevlana'nın yedi öğüdü, Bin Bir Gece Masalları'ndan iki masal, İnka ve Maya anlatıları da yer buluyor kendine. Bazıları daha önce yayımlanmış çizgi-hikayelerden alıntı, bazıları ise sadece bu seçki için hayata geçirilmiş. Ancak hepsinin ortak özelliği altın çağını yaşayan illüstrasyonun şahane örnekleri olmaları. Çalışmanın editörü Russ Kick, çizerlerden kaynak materyale sadık kalmalarını ve olayları gelecekteymiş gibi yansıtmamalarını istemiş sadece. Kanon tartışması açısından da anlamlı bir tercih. Geçmişin inşası bugünü de, geleceğe dair fikirleri de barındırmıyor mu zaten içinde. Bugün kafamızı çevirip edebiyat kanonu olarak kabuledilegelen eserlere bakıp çağa dair bir kanon değilse de, bir kanon ruhu çıkarmak mümkün olabilir belki, şart mıdır, o da tartışılır tabii."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kapanan-bir-kitap-olarak-hayat", "text": "Her şey, Julian'ın karısı Veronica'nın o akşam resim kursundan gelmemesiyle başlıyor ve bitiyor. Julian, Veronica'nın gelmeyişini üvey kızı Daniela'ya çaktırmamak ve onu huzurla uyutmak için Ağaçların Özel Hayatı adını verdikleri bir dizi uydurulmuş hikayeden birini seçiyor. Hikayenin kahramanları bir kavak ağacıyla bir baobap ağacı. Gecelerini kimse onları görmezken, fotosentez, sincaplar ve insanlar hakkında, insan, hayvan ya da aptal beton parçaları olmaktansa ağaç olmanın güzelliği hakkında konuşarak geçiren iki kahraman. Ve hikaye açılıyor açılıyor, on yıl geriye yirmi yıl ileriye sıçrayarak, bugünü, zamanı ve kişisel tarihe sirayet eden toplumsal tarihi hiç unutmadan genişliyor. Şilili yazar Alejandro Zambra, yüz sayfayı geçmeyen novellalalarına bir yenisini daha eklemiş oluyor kısacası. Sakin, ajite olmadan hüzünlü, sert olmadan vurucu diliyle dünya edebiyat okurunu etkilemeyi, edebiyata kendi adımlarıyla yön vermeyi sürdürüyor. Sonraki günün başlayıp başlamayacağı henüz kesinleşmedi, çünkü Veronica resim kursundan hala dönmedi. Dönünce roman bitiyor. Ama dönmediği sürece kitap devam ediyor. Kitap o dönene ya da Julian onun dönmeyeceğine emin olana dek sürüyor. Zambra, görüldüğü üzere oyuncu bir yazar. Kendi içinde kendi hikayelerine dair göndermelerle dolu bir anlatım biçimi var. Zaten Julian'ın yazdığı kırk sayfalık kitap da bonzai yetiştiren bir adam hakkında kısa bir roman. Bu da, yazarın ilk romanı Bonzai'ye bir gönderme. Alejandro Zambra'yla yeni tanışacak okurlar, onun Bonzai ve Eve Dönmenin Yolları adlı kitaplarını Ağaçların Özel Hayatı'yla birlikte ele alırlarsa, birbirine açılan kapılar gibi kısa ve heyecanlı bir yazın yolculuğuna çıkacaklar, diyebilirim. Hikayemize devam edersek... Veronica gelmiyor. Romanlarda birisi gelmediğinde, diye düşünüyor Julian, sebebi başına bir şey gelmiş olmasıdır. Ama neyse ki bu bir roman değil: Veronica birkaç dakika içinde gerçek bir hikayeyle, gecikmesini haklı çıkaracak bir mazeretle geri dönecek, sonra da resim dersinden, kızdan, kitabımdan, balıklardan, artık bir cep telefonu almamız gerektiğinden, fırında duran bir parça muhallebiden, gelecekten, belki biraz da geçmişten bahsedeceğiz. Julian içini rahatlatmak için edebiyatın ve dünyanın gelmeyen kadınlarla dolu olduğunu düşünüyor, feci kazalarda ölen kadınlarla, ama en azından dünyada, hayatta, beklenmedik bir şekilde hastaneye giden bir arkadaşına eşlik etmesi gereken kadınlar da var ya da yolun ortasında lastikleri patlayan ama yanlarında bir kişinin gelip de yardım teklif etmediği kadınlar. Julian, haftanın altı günü öğretmen, bir günü yazar. O, bir kahraman olarak hayatı ve gerçeği, unutmayı ve hatırlamayı edebiyattan ayrı düşünmüyor. Zambra ise bir yazar olarak hafızanın ve yazının gerçekliği üzerine düşünüyor. Şili gibi gerçeküstünün, büyülü gerçekçiliğin kol gezdiği bir coğrafyada gerçek üzerine düşünmek, gündelik hayatın sıkıcılığına ve kırılganlığına mahkum olmadan bunu yapmak zor. Zambra, iyi yazar. Zorluğu kendiliğindenmiş gibi aşmayı başaran, başarı duygusunu okuruna sezdirmeyen bir yazar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kapitalizmin-getirdikleri-goturdukleri-ya-da-dans-etmeyi-birakmamak", "text": "Murakami, Dans'ta kapitalizmin bütün yıkıcılığı, yok ediciliği, öğütücülüğü içinde ruhunu kaybetmeden yaşamanın mümkün olduğunu düşünür. Ya da insanlar kapitalist yok ediciliğin içinde ruhunu kaybetmeden nasıl yaşayabilir, bu sorunun cevabını arar. Haruki Murakami'nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans'ını Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans'la Yaban Koyununun İzinde'nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz. Yaban Koyununun İzinde konu, bazı insanların içine giren ve onları şöhrete kavuşturan, iktidar ve güç sahibi yapan yaban koyununu bulmaktır. Dans Dans Dans'ın konusuysa, bizatihi kahramanımızın kendisidir. Dans Dans Dans'ta olaylar, yaban koyunu macerasından dört yıl sonra başlar. Anlatıcı-yazar-kahraman rüyasında Yunus Otel'de kendisi için birinin ağladığını görür. Yunus Otel, Yaban Koyununun İzinde'nin de kilit noktalarından biridir. Koyun Profesör/Adam orada yaşar. Kendisi, otel sahibinin babasıdır. Koyunlarla ilgili ciltler dolusu belge, broşür, fotoğraf ve kitap toplamıştır. Dans'ta otel gizemini korumaya devam etmektedir. Fakat büyük bir farkla. Dans'ta, Yaban Koyunu'ndaki ahşap bütün aksamlarından ses gelen, dökülmek üzere olan, halıfileksleri yıpranmış otel yıkılarak beş yıldızlı, büyük bir otel yapılmıştır. Fakat Yunus Otel yine Yunus Otel'dir. Yunus Otel'in otantik, nostaljik ve romantik hali ortadan kalkmıştır. Fakat otel, Koyun Adam halen orada yaşadığı için ruhunu kaybetmemiştir. Murakami, Dans'ta kapitalizmin bütün yıkıcılığı, yok ediciliği, öğütücülüğü içinde ruhunu kaybetmeden yaşamanın mümkün olduğunu düşünür. Ya da insanlar kapitalist yok ediciliğin içinde ruhunu kaybetmeden nasıl yaşayabilir, bu sorunun cevabını arar. Ve sonra gelişmiş kapitalist toplum çıkageldi. Bu toplumda ben bir başına kaldım. Murakami, her fırsatta kapitalizmi eleştirmekten de geri durmaz. Böylesi bir toplumda tüketim en büyük erdemdir. Oysa yazarımıza göre tüketim, boşa harcamak ve israftır. Ama o, kapitalist toplum ve sistemden kaçışın mümkün olmadığını da söyler. Hoşuma gitmiyorsa, Bangladeş ya da Sudan'a gidebilirdim. Ama gidemez. Yapabileceği şey, kapitalist sistemin yıkıcı gücüne rağmen yaşamayı başaran duygu, düşünce ve inançlara yoğunlaşmaktır. Mesela Koyun Adam'la birlikte otelin diğer bir ruhu aşktır! Yaban Koyunu'nda Kiki vardı, Dans'ta Yumiyoşi var. İki romanda da ben senin için varım diyen gizemli Koyun Adam var. Koyun Adam, bir telefon santrali gibi, her şeyi birbirine bağlayan bir güçtür. Karşılık beklemeden, iyilik yapmak da, yine kapitalist düzen içinde yaşatılabilecek erdemlerden biridir. Kahramanımızın Yuki'yle ilişkisi, çıkara dayanmaz. Hatta kahramanımız arkadaşlık ilişkisinin çıkarcı bir hal alacağını anladığı an, buna engel olur. Dans'ta olaylar, henüz cep telefonunun olmadığı yıllarda geçer. Dans, Yaban Koyunu ve Hac Yılları'nın diğer bir ortak yönü de, kurgularının dedektif romanlarını andırmasıdır. Yaban Koyunu'nda koyun, Hac Yılları'nda ortaokul arkadaşlarının kahramanı neden terk ettiği, Dans'ta ise, Kiki'nin neden ağladığı soruşturulur, aranır. Her üç romanın başında da sayısız soru ve belirsizlikler oluşturulur. Sonra tek bölümde bunların hepsi çözülür, birbiriyle olan bağlantıları gösterilir. Murakami her üç romanında da ortaya attığı soruların hepsine cevap vermez. Özellikle Yaban Koyunu ve Hac Yılları'nda kafkaesk bir boşluk duygusu oluşturur okuyucularında. Hayatın anlamsızlığını, boşluğunu, sebepsizliğini, arkası belirsiz olaylar ve cevabı olmayan sorularla okuyucuya hissettirir. En büyük başarısı da buradadır. Hac Yılları'nda kendisi hakkında asılsız bir tecavüz suçlaması nedeniyle yalnızlığa mahkum edilen kahramanın acı dolu yıllarını okuruz. Ama bu suçlama neden yapılmıştır, bilinmez. Aynen Kafka'nın Dava'sında olduğu gibi. Yaban Koyunu'nda Kiki, sevgilisi olan roman kahramanını terk eder. Ama neden terk ettiği halen muammadır. Dans'ta Koyun Adam kaybolur. Onun akıbeti bilinmez. Ayrıca eski Yunus Otel'in sahibinin akıbeti de belirsizdir. Dans'ta lüks içinde yaşayan Gotada'nın Kiki'yi neden öldürdüğü, Kiki'nin ona neden Beni öldür... dediği de belirsizliğini korur. Belki de Murakami Dans'ta artık bu tür boşluk/anlamsızlık duygularını aşmaya başlamıştır. Çünkü Koyun Adam, Müzik çaldığı sürece dans etmeyi sürdürmelisin. Bizim dediğimizi anlıyor musun? Dans edeceksin. Dans dans dans. Dans etmeye devam edeceksin. Neden dans ettiğini düşünmeden. Anlamını düşünmeden. Anlam diye bir şey baştan beri yok zaten. der. Murakami'nin buradan, anlam arayışını bıraktığını ya da anlam arayışının oluşturduğu sancılardan azade olduğunu düşünebiliriz. Belirsizlikler artık onu rahatsız etmez. Bu sancısızlık nedeniyle Dans'ta diğer iki romana kıyasla sürükleyiciliği sağlayan okuyucuda merak uyandırma azdır. Üç roman da çok rahat okunur. Fakat Hac Yılları ve Yaban Koyunu daha düşündürücüdür. Yaban koyununun sembolik anlamı, romanın siyasi ve felsefi boyutunu oluşturur. Hac Yılları'nda çekilen sebepsiz acılar, hayatı yeniden sorgulatır. Dans'ta ise Murakami, evet bu belirsizlik, boşluk ve acıları kabul edelim, başka seçeneğimiz yok, yenilgiyi kabul etmek zorundayız, azıcık da olsa, bu acı dolu dünyada rahat etmek istiyorsak demeye getirir. Bu yüzden Dans, diğer iki romana kıyasla daha konformisttir. Hac Yılları'nın kahramanı da, ortaokul yıllarındaki arkadaşlarını özlem ve sevgiyle anar, Dans'taki kahramanımız da. Murakami için ergenlik yılları, geleceğimizin şekillendiği yıllardır. Bu yüzden Murakami, kahramanlarını sık sık ortaokul ve lise yıllarına götürür, sınıf arkadaşlarıyla yeniden ilişkiye sokar. Dans'ta dananın kuyruğu, kahramanımızın ortaokul arkadaşı, film artisti, çok yakışıklı ve çekici Gotada'da kopar. Murakami Gotada üzerinden kapitalizmi, bütün büyük nimetlerine rağmen tercih edilmemesi gereken bir düzen olarak eleştirmeye devam eder. Ayrıca on üç yaşındaki kızları Yuki'yi başıboş bırakan, ebeveynlik vazifelerini üstlenmeyen, anne fotoğraf sanatçısı Ame ve baba roman sanatçısı Hiraku Makimura üzerinden de yerden yere vurur. Ne ilginçtir, Gotada onca mal mülk ve şöhret içindeyken mutsuzdur; Maserati yerine Subaru'ya binseydi daha mutlu olacağını düşünür. Henüz yirmili yaşlarda olan, Yunus Otel'in resepsiyon görevlisi Yumiyoşi de öyle düşünür. On üç yaşındaki Yuki ve roman kahramanımız da Subaru'yu Maserati'ye tercih ederler. Demek ki Dans'ta henüz kapitalizmin ruhlarını bütünüyle ele geçiremediği karakterler anlatılmıştır. Romanın sonunda Koyun Adam kaybolur. Acaba bu, yeni bir romanın konusu, ayrıca ruhunu bütünüyle şeytana satan kapitalist insanın romanı mı olacaktır? Gotada, aşık olduğu kadınla evlenmiştir. Eşi, kendisi gibi film oyuncusudur. Fakat eşinin ailesi çok kötüdür. Onlar türlü düzenbazlık yapıp, Gotada'nın bütün mal varlığını ele geçirirler. Gotada çok sevdiği eşinden ayrılmak zorunda kalır. Kapitalist düzenin, temsilci ve göstergelerinden biri olan film şirketi, Gotada'nın bu zayıf durumundan faydalanarak, onun hayatı boyunca ödeyemeyeceği bir borç bataklığının içine çeker. Gotada, ne yapsa mutlu değildir. Maserati'si, lüks evi kendisinin değil firmanındır. Yaptığı bütün harcamalar, firmanın gideri olarak gösterilir. Sürekli firma kazanır. Kişi ve devlet kaybeder. Diğer bir örnek; on üç yaşındaki Yuki'nin annesi, onu Yunus Otel'de bırakıp gider. Kızını otelde unuttuğunu üç gün sonra fark eder. Bunu Yuki defalarca yaşamış ve bunlar onda büyük ruhsal sorunlara yol açmıştır. Yuki'nin babası, çok varlıklı bir roman yazarıdır. Fakat Yuki babasından da ayrı yaşar ve babasına hiç saygı duymaz. Dans'ın kahramanına bol para teklif ederler, yeter ki kızları Yuki'yle vakit geçirsin, ona anne-babasının yokluğunu biraz olsun hissettirmesin diye. Murakami hem Gotada hem de Yuki'nin ebeveynleri üzerinden, kapitalizmin her sorunu parayla, çok harcamakla ve tüketmekle çözmeye çalıştığını belirtir. Ama çözemez. Maalesef çok harcamak insanların ebeveyn olmanın gerektirdiği sorumluluklardan türlü bahanelerle kaçmalarını, birbirini çok seven eşlerin ayrılmak zorunda bırakılmalarını, film artistlerinin borç batağına saplanmalarını ve sonunda katil olmaya kadar sürüklenmelerini engelleyemez. Özetleyecek olursak, Murakami özellikle Yaban Koyunu ve Dans'ta kapitalist düzene karşı edilgen kalmayı bir teklif olarak sunar okuyucusuna. Kapitalist çarkın içine girmemek de denilebilir buna. Yeterince para kazanmayı, ihtiyacı kadar harcamayı, kitap okumak, yüzmek, müzik dinlemek, kendi yemeğini kendin yapmak, teklif edilen büyük paraların üzerine atlamamak, Maserati yerine Subaru kullanmak, lüks olmayan, 1+1 bir evde yaşamak... Murakami için, kişiyi huzura taşıyan yaşam biçimidir. Hırs, kötülük, şehvet, şöhret, tatminsizlik, sanat saplantısı, dümensiz hareket etmek ise insanı felakete götüren unsurlardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/karanlik-bir-tesaduf-silo-icimizde-yasiyor", "text": "\"Her kitabın kendi kaderi vardır.\" Türk edebiyatının büyük yazarlarından birinden işittiğim bu sözü zaman zaman hatırlarım. Doğru söze ne denir? Kimi zaman çeviri kitaplar için bile böyle olabildiğini düşünürüm. İşte Silo da bana bu kaderi düşündüren kitaplardan biri. Hugh Howey'nin kaleme aldığı, dünyada ve özellikle Amerika'da çok sevilen, çok tartışılan Wool Serisi'nin ilk kitabının Türkçeye çevrilme tarihi öyle karanlık bir tesadüf ki, romanı ait olduğu tür olan bilimkurgu gibi okumayı imkansız kılıyor! Evet, bu iki sorunun peşine düşen ilk kahramanımız Silo'nun şerifi Holston. IT bölümünde çalışan karısının bir takım verilere ulaşması nedeniyle, kendi isteğiyle temizliğe gönderilmesinin ardından, karısının ve ulaştığı bilgilerin peşine düşüyor Holston. Ve dışarısının onlara yüzlerce yıldır anlatıldığı gibi olmayabileceğini fark ederek karısı gibi yine kendi isteğiyle temizliğe gidiyor. Kaderi zannettiğinin aksine karısınınkinden pek farklı olmuyor ama. O da çıkar çıkmaz bir heves ekranları temizliyor ve 20. dakika içinde ölüyor. Holston'un yerine gelebilecek şef için Başkan ve şef yardımcısının en-derine yaptıkları yolculuk başlıyor sonra. Başkan'ın yolculuğu hem kendi yaşamıyla hem de Silo'nun hikayesiyle yüzleşmeye dönüşüyor kısa bir süre içinde. Ve bizi esas kahramanımız olan Juliette'e götürüyor. En-dipte yaşan mekaniker Juliette gönülsüzce de olsa Holston'un yerine geçecektir. Ancak şefliği hem kısacık birkaç gün sürer hem de kendisini ne olduğunu anlayamadan temizliğe, yani ölüme gönderilirken bulur. Başkan ve şef yardımcısı gizemli bir şekilde öldürülmüş, IT bölümünün şefi kontrolü tamamen eline geçirmiştir. Ona göre Juliette de diğerleri gibi içinde bulunduğu dünyayı gereğinden fazla sorgulayan bir çapak, bir pisliktir, temizlik şarttır. Ancak Juliette'in kaderinde diğerlerinden farklı bir şey vardır. Ve bu farklılık yaşadığı Silo'nun kaderini de etkileyecektir, hem de sonsuza kadar. Hikayenin devamını açık ettiği sırlar nedeniyle fazla deşmeden devam edeyim. Son yirmi yılın en iyi bilimkurgu eserlerinden biri sayılıyor Wool serisi. Otoriter ve baskıcı bir yönetim altında yaşayan insanları yönlendirme sanatını ele alırken, sistem dediğimiz şeyin insan aklının ürettiği sorularla nasıl pek çok yerinden çatlayıp bir süre sonra da yıkılmaya mahkum olduğunu ima ediyor hikayemiz. Neden, diye soran biri varsa eğer etrafta en güçlü iktidar bile bu soruya dayanamıyor, yani düşüncenin ve özgürlük arzusunun önüne geçilemiyor. Neden, sorusunu silmeye çalışmak ise insan zihnini yok saymaktan geçiyor ancak ve yönetmek istediğiniz şey bir insan topluluğu ise düşünen aklı yok etmeniz imkansızlaşıyor. Tabii bir de insanın içinden takvimlerle, hesaplarla, çekilişlerle sökülüp atılamayan, geleneklerle her zaman mücadele eden aşk duygusu, bu türden bütün sistemlerin kör noktasını oluşturuyor. Silo, ne kadar karanlık bir dünyayı anlatıyor olsa da, felsefi temeli ile biraz önce de söylediğim gibi insan aklını, ruhunu, özgürlük ihtiyacını temel izlek olarak alan bir roman. Serinin bu ilk kitabında Howey, elbette ki kurduğu dünyanın bütün sırlarını ifşa etmiyor, okurun aklına takılan bütün soruları yanıtlamıyor. Seri'nin en zayıf noktası da bu kanımca. Okur için bir süre sonra soruların yanıtlarını merak etme duygusu, soruların öneminin önüne geçiyor. Kısacası bu anlamda felsefi temeli biraz havada kalıyor. Ancak serinin diğer kitaplarını okumadan bu tespitimde çok da ileri gitmek istemem doğrusu. Yarattığı atmosfer, kurgusu, dili, akıcılığı ile kendini okutturan, soluk almadan okutturan Silo'nun Ridley Scott tarafından sinemaya uyarlandığını da söylemeden geçmeyeyim. Romanın gerçek uyarlamasının ise bugünlerde tam da bizim içimizde yaşanıyor olduğu duygusu, baskıcı iktidarlara karşı mücadele veren toplumlara sesleniyor olması ise cabası! Kim bilir belki de bu kadar çok sevilip okunuyor olması da, işte bu cabası kısmıyla ilgili bir şeydir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kasiyer-z-raporu", "text": "Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar'a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe'nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça ışık bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum. Germania ismindeki gençlik evinin tarifini aldıktan sonra kararmakta olan havada şehrin sokaklarında süzüldüm. Weimar, ertesi yıl Avrupa'nın kültür başkenti olacaktı ve şehir kocaman bir şantiyeyi andırıyordu. Gençlik evine gittiğimde, hayli cüz'i ibrahimizgi@gmail. com GÜNCEL HALİL İBRAHİM İZGİ olan kalma ücretini verip yatakhaneye çıktım. Odada Kölnlü bir çocuk ve bir Japon vardı. Kölnlü ile Almanca, Japon olanla İngilizce anlaşmak mümkün oldu. Kölnlü genç yan taraftaki kızların gürültücülüğünden şikayetçiydi. Berlin Duvarı yıkılalı henüz dokuz sene olmuştu ve bu arkadaşımız birleşen Almanya'nın görmediği parçalarını tamamlamaya çalışıyordu. Anlaşılır bir durumdu ama Japon'un burada ne işi vardı? Kısa sürede tanıştık ve kaynaştık. İsmi Shinichi Naito'ydu. Dünya turuna çıkmış genç bir Japon'du. Hayır, öğrenci değildi. Sadece matbaa işçisi olarak biriktirdiği parayı cebine koymuş ve içinde yaşadığımız bu tuhaf dünyanın kaç bucak olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elindeki kitap Japoncaydı, anlamam mümkün değildi tabii olarak. Bana Goethe'nin kitaplarından biri olduğunu söyledi. Zihnim yanıltmıyorsa, Doğu-Batı Divanı'ydı. Kitaptan neler anladığını sordum ama aklımda fazlaca kalmayan birkaç cevap verdi. Karnım kurt gibi açtı ve doyurmak için bir pizzacıya gittik. Shinichi'nin karnı aç değildi ama beni yalnız bırakmak istememişti. Gençlik evinde sadece kahvaltı verildiği için pizzacıya gitmek en makul çözümdü. Akşam iyice çökmüştü ve parmak arası terlikleriyle kış gününde benimle birlikte yürüyordu. Aldığım pizzadan ikram etmek istedim ama gülerek teşekkür etti. Hayatımda yakından tanıdığım ilk Japondu ve tuhaf bir şekilde ikimizi bir araya Goethe getirmişti. Gençlik evine döndüğümüzde birbirimizle para değiş tokuşu yaptık. Japon yeniyle de ilk defa orada tanışmış oldum. Gençlik evine girmek için en fazla 26 yaşında olmanız gerekiyordu. Shinichi teknik olarak o yaşın altında olmalıydı. Ertesi sabah çok erken saatlerde kahvaltımızı yapıp Weimar sokaklarına attık kendimizi. Goethe'nin son nefesini verdiği yatağı, Schiller'le heykelini birlikte ziyaret ettik, sonra yollarımız ayrıldı. Uzun bir tren yolculuğunun ardından kişisel tarihimin sayfaları arasına girdi. Geçen hafta sonu Turkuvaz Kitap'tan henüz çıkan Kasiyer kitabını okumaya başladığımda Shinichi'yle konuştuğumu hissettim. Sayaka Murata'nın yazdığı Kasiyer, 18 yaşından itibaren 18 yıldır bir markette yarı zamanlı kasiyerlik yapan bir kadının hikayesini anlatıyor. Sıradanlığın içinde sistemle kavgası olmayan sıradan bir hikaye olarak başlayan macera katmanlar halinde içine aldı beni. Kasiyer Keiko, bana adeta Shinichi'nin anlatmadığı hikayenin detaylarını aktarıyordu. Tüm detaylarıyla, hemen hemen hiçbir sansüre tabi tutmadan bir itirafname gibiydi. Yazarlığın yanında kasiyerlik de yaptığına göre otobiyografik çağrışımlar içermesi kaçınılmazdı ve kasada Meiji restorasyonundan bugüne Japonya'nın geçirdiği evrimin Z raporu çıkıyordu. Kapitalizmin kabaca insanı hapsettiği şatafatlı akvaryumlar da diyebilirsiniz, ilerlemeci modernizmin ürettiği hava yastıkları da. 126 sayfalık uzun bir öykü ancak sınırlarını bilerek görevini yapmış olabilir. Murata da tastamam bunu yapmış. Teknoloji katmanını sıyırınca altında görünen insanlığın ta kendisi. Statü endişesi, hayatın ritmine ayak uydurma çabası ve elbette delirmemek için kendini nehrin akışına bırakan modern insan. Kasiyer Keiko, sadece şahit olduklarını serinkanlı bir bakışla aktarmakla yetinmiyor. Aynı zamanda hepimizin hayatına ayna tutuyor. Geçip giden günlerin içinde geride kalanları gösteriyor. Japon toplumunun minimal halini yansıtan kitap duru bir Türkçeyle okurlarla buluşuyor ve sözü uzatmadan meramını ifade ediyor. Makineleşmenin insanın omzuna yüklediği dertlerin devasının sisteme yürekten biat etmek olduğunu da sarsıcı bir şekilde ifade ediyor. Shinichi acaba bu kitabı okumuş mudur? Okuduysa o da 21 yıl öncesine bir yolculuk yapmış mıdır? Belki bu kitabın Japoncasını basan matbaada çalışıyordur, bilemeyeceğim. Kasiyer'in onunla kısa süren kısmen tuhaf arkadaşlığımızın posta idaresinden gönderilmiş bir mektup olduğunu düşünüyorum. Sayaka Murata, sadece yarı zamanlı bir hayat hikayesini anlatmakla kalmamış, kendisini görme şansından mahrum kalmış sistem dişlileri olan bizlere de şefkatini esirgemediği bir ayna hediye etmiş. Oraya baktığımda Weimar sokaklarında birlikte yürüdüğümüz Japon arkadaşımızla Goethe'nin şehrinde gerçekte ne aradığımızı anlamış oldum. Kendimizi arıyorduk ve onu birbirimizin yüzünde bulduk. Edebiyat, başka nedir ki zaten? ."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/katilin-gorulecek-daha-neleri-var", "text": "Edebiyat çevirilerinden tanıdığımız, 2006 yılında yayımlanan ilk romanı Katilin Şeyi ve hemen ardından gelen Katilin Meselesi ile polisiye türünde ürünler veren Algan Sezgintüredi, Katilin Uşağı ile polisiye maceralarına bir yenisini ekliyor. Daha doğrusu diğer kitaplardan tanıdığımız özel dedektif Vedat Kurdel'in maceralarına... İnsan irisi, yakışıklı, orta halli, gayet kalender ve öyle çok da olağanüstü bir zekaya sahip olmayan dedektifimiz Vedat ve onun kısa boyluluğu, kavrukluğu, düzenli aile hayatı ve parlak zekasıyla her anlamda tezatı olan ortağı Tefo... Bu kez bambaşka bir amaçla gittikleri bir sosyete partisinde yaşanan trajik bir katliamın tam ortasında buluyorlar kendilerini. Ölümün kıyısından tesadüfen geçtikten sonra, tesadüfler tesadüfleri kovalıyor elbette ve heyecan düzeyi yüksek bir polisiye macera başlıyor. İşte bu iki sorunun yanıtı oldukça çetrefilli bir yola çıkaracaktır dedektifimizi. Parası, ne kadar çok parası olduğunu düşünmeyecek kadar çok parası olan insanların halet-i ruhiyelerini kendi orta halli bilinci ve bilinçaltıyla çözmeye çalışır Vedat Kurdel, üstelik bu sırada olayla bağlantılı başka cinayetler de işlenir ve en nihayetinde maceranın sonlarına doğru ortağı Tefo geri döner. Onun dönüşüyle çözüme daha da büyük hızla yaklaşmaya başlayan olay, cinayet denli dramatik bir şeyi daha gözler önüne serdirecektir kahramanlarımıza: Tatmin olmayan insan ruhunun, kendini eğlendirip heyecanlandırmak için çevresine ve hatta sevdiklerine neler yapabileceği, kötülük konusunda ne kadar ileri gidebileceği gerçeği... Algan Sezgintüredi, son dönem giderek daha keyifli ve olgun bir hal aldığına şahit olduğumuz Türk polisiye edebiyatının yeni ve son derece başarılı temsilcilerinden biri. Karakter ve atmosfer yaratmada, bunları keyifli bir şekilde işlemede, heyecan dozunu düşürmeden hikayeye dair çıkarımlar yapmada ve en mühimi de dili kullanmada gayet başarılı. Sezgintüredi, anlaşılıyor ki heyecanlı bir hikayeyi anlatmak kadar, o hikayeyi, dilin olanaklarını iyice genişletmek suretiyle kullanarak, anlatmaktan da keyif alıyor. Haliyle de söz konusu keyfi okuruna bulaştırıyor. Vedat da, ortağı Tefo da bizden biri, artık klasikleşmiş olan parlak, çok çok parlak zekalı, hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan, özel yeteneklere ve ince zevklere sahip, kültürlü, elitist dedektif tipine hiç mi hiç uymayan, hatta bu durumla inceden alay edip, ona karşı çıkan bir tavra da sahipler. Neticede işin ucunda ekmek parası kazanmak ve bir baltaya sap olmak gibi Türk geleneklerinin ve sosyal hayatının dayattığı çeşitli gereklilikler var. Bu durum biz okurları ister istemez onlara ve hikayeye yaklaştırıp, özdeşim kurmamıza yarıyor. Dahası kahramanlarımızın tam da bugünün Türkiye'sinde, bizimle aynı şartlarda yaşamaları. Algan Sezgintüredi, son dönem yıldızı parlayan diğer bir polisiye yazarın, Emrah Serbes'in gittiği yoldan giderek, Türk polis teşkilatının gerçeklik sınırı çerçevesinde hareket etmeyi seviyo; biraz da ironik bir şekilde, elbette! Katilin Uşağı, bu haftanın en şahane kitabı, hem keyifli ve sıkı bir polisiye roman okumak, hem de Sezgintüredi gibi bir yazarı tanıma fırsatı bulmak isteyenlerin dikkatine..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kayip-kedi-aranan-vicdan", "text": "Altı ayda sadece tek bir geminin geçtiği bir nehrin üzerindeki köprüde, tek işi o gemiye yol vermek olan bir bekçi... İnsansız, büyüleyici bir doğanın içinde, aylarca hiç konuşmadan, sadece okuyarak, yazarak yaşayan; yalnız bir romancı imgesi... Benim hayatımda ilk karşılaştığım yazardı Sadık Yemni. Bundan yıllar yıllar öncesinde, henüz bir lise öğrencisiyken gittiğim kitap fuarında tesadüfen söyleşisine katılmış, anlattıklarından büyülenmiştim. Bu tuhaf tesadüften midir bilmem, hala düşünüp dururum kendi kendime; fanteziye, gizeme, polisiye edebiyatına bunca tutkunluğum ve doğanın içinde yalnız kalarak yazma gayretim? Yemni bilse bana eminim söylerdi, sırları açarken başka gizemlere giden yolu gösterirdi... Evet, Sadık Yemni'yi Muska, Yatır, Amsterdam'ın Gülü'yle tanımıştık hepimiz. Capcanlı dilini, anlattığı günden ve zamandan koparmadan gerçeğin içinden çıkarıyor, tekinsizin, tuhafın, olağanüstünün alanına zarifçe süzülüyor, hakikat ve hayal arasında düşündürücü, etkileyici bir ağ dokuyordu. Zamanla kalemi fantastikten polisiyeye kaydı, bir yazar olarak polisiye verimleri çoğaldı. Şimdi yine bir polisiyeyle karşımızda: Kayıp Kedi, Yemni'nin son romanı. Kayıp Kedi bir polisiye, daha doğrusu ülkemizde örnekleri ender görülen bir siyasi polisiye. Kendi adıma, siyasi alanı bunca kaygan, bunca kaypak bizim gibi coğrafyalarda siyasi polisiye yazmanın ne güç bir iş olduğunu tahmin ederim. Baştan söyleyeyim, Yemni bu güç işe hiç zorlanmadan dalmış, kendi siyasi önermelerini de hikayeye ustalıkla yedirmiş. Siyasi önermelerine katılmak konusuna gelince, işte onu tartışmaktan bitap düşebileceğimizi garanti edebilirim. Ama öncelikle Kayıp Kedi'nin hikayesine geçelim. Genç bir kadın cinayetiyle başlıyor Kayıp Kedi ve bu cinayet üzerinde şekilleniyor. Yemni'nin yazı evreninin mekanı İzmir'dir. Hikayemiz de yine İzmir'de geçiyor elbette. İşin içinde İstanbullular, Ankaralılar, Avrupalılar, Türkiye'nin farklı coğrafyalarında doğup büyümüş insanlar var ama kesiştikleri yer İzmir. Sıcak bir İzmir gününe, çok yakın bir arkadaşının, hem dostu hem de kiracısı olan Meral'in cesedini bularak başlıyor kahramanımız Deniz. Orta yaşa gelmiş, iyi bir çevirmen, kedisever, yogasever, orta halli, duyarlı, hoş, tam bir İzmir kadını. Meral'le olan tanışıklığı onu polisiye bir maceranın içine sürüklüyor. Daha doğrusu kendi canını korumaya çalıştığı bir vahşetin içine. Meral'in gönül ilişkileri onu bir şekilde devlet içindeki paralel yapının hedefi haline getirmiş. Dolayısıyla şimdi Deniz de bu yapılanmanın hedefinde. Yazara göre hükümetin paralel yapıya karşı açtığı savaş bir parça göstermelik, artık iyice ortaya çıkan yapıyı görünürde yok etmeye çalışıyorlar ama işin özünde, daha derinde bir yerlerde, onu yaşatmak amaçları. İşin içinde olanlar, yani dini inançtan yola çıkarak sonsuz zenginliğin yolunu bulanların vicdanları en temel düzeyde rahatsız, dolayısıyla Deniz'in hayatını korumaktaki en büyük şansı bu rahatsız vicdanlar. Kendi şebekesine savaş açan İslamcı zengin Behdi Ülger, işte bu nedenle hikayemizin baş kahramanlarından bir diğeri. Onu, yaşadığı iç çatışmalar ve hayatta edindiği güç kahramanlaştırıyor. Bir diğer önemli kahramanımızsa Emre Tuğrul. MİT için çalışan, teknolojiye hakim, zeki bir ajan. Emre Tuğrul'un sağduyusu, yeteneği onu klasik bir polisiye kahramanı yapıyor. Ama bir şekilde tutturduğu doğru yol, bir anlamda yazarın düşüncesinin doğrultusunda hareket etmesi, içsel çatışmasızlığı, kahramanlığını ve hikayeyi zayıflatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Özdeşim kuracağımız en önemli kahramanlardan biri olduğu için Emre Tuğrul, devletin içinde var olma özelliğiyle de bizi kendisinden uzaklaştırıyor. Kayıp Kedi çok karakterli bir roman. Yemni kahramanlarını olay içinde, hal ve tutumlarıyla, onlar hakkında verdiği kısa ama doyurucu bilgilerle capcanlı çizmeyi başarıyor. Dolayısıyla kim neydi diyerek sıkıntılanmadan kendinizi hikayenin akışına bırakabiliyorsunuz, diyebilirim. Hikaye de baş döndürücü bir hızla, iyi bir akıcılıkla ilerliyor, okurunu merak uyandıran sona taşıyor. Gelelim, en başta sözünü ettiğimiz siyasi önermeye. Kayıp Kedi, Türkiye'deki paralel yapılanmayı konu edinmesi bakımından ilk polisiye örnek. Sadık Yemni bunun içinden, hükümet, muhalefet, derin devlet üçgeninden, yepyeni bir sağ ve sol önermesi de çıkarıyor. Alegorik olarak, teknoloji yardımıyla her şeyi görmek ve duymak isteyen daha maddeci, kendiyle çatışan bir İslamcı sağ gösterirken; maddi dünyayı kullanımda bir sınırın bulunduğu, maneviyatı boşlamayan Anadolu merkezli bir sol ideali kurguluyor kahramanları aracılığıyla. Çok ideal bir söylem biliyorum. Saf bir yanı da var belki. Özellikle bu konjonktürde. Süleyman Tapınağı'nı üçüncü kez inşa ederek Armageddon'u başlatma, tanrıyı kıyamete zorlayarak The Mehdi'ye davetiye çıkarma fikrinden çok daha olgun, gerçekçi ve insansever bir fikir ama. Dediğim gibi tartışmalı bir siyasi önerme bu. Kabul edip etmemeyi bir kenara bırakırsak eğer, elimizde Türkçe edebiyatta nadir bulunan bir siyasi polisiyeyi okuma fırsatı kalıyor. Karar her zamanki gibi okurun..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kendi-efsanesini-anlatan-bir-efsanenin-hikayesi", "text": "Sessizliğin üç türüyle başlayan uzun, çok uzun bir hikaye... Rüzgarın, müziğin ve ateşin eksikliğinden kaynaklanan sessizlikle başlayıp giderek tüm bunların sesine kulak veren bir hikaye; sessizliği seslendirmeye, sessizliği anlamlandırmaya çalışan... Rüzgarın Adı: Genç, tanınmamış bir yazarın kaleminden çıkma yeni bir fantastik serinin ilk kitabı. Yayımlanmak için yıllarca bekleyen ancak yayımlandıktan hemen sonra New York Times başta olmak üzere çoksatar listelerinin tepesine yerleşen bu fantastik serinin yazarı Patrick Rothfuss. Kahramanı ise Kvothe. Kansız Kvothe, Kralkatili, Kırık Ağaç, Gökgürültüsü, Hafifparmak ve daha niceleri onun ismi. Çünkü o bir efsane. Ona verilen isimlerinden de çok hakkında anlatılan öyküleri var. Kimileri gerçek kimileri yalan, kimileri yetersiz kimileri bir efsaneye yakışır şekilde olan biteni fazla abartan... Patrick Rotfuss, ona şöhret getiren bu ilk çalışmasında Dune serisiyle Mesih düşüncesini, Mesih mitini inceleyen Frank Herbert misali, efsane dediğimiz şeyin yaratılış sürecine ve yaşayışına odaklanıyor. Ve fantastik edebiyatın ana izleklerinden biri olan kahramanın yolculuğu izleğinde giderken, kahramanlık öyküleriyle gerçek hayat arasındaki o ince çizgide yürüyor. Kvothe'u, ıssız bir kasabanın daha da ıssız bir hanını işletirken tanıyoruz; dünya işlerinden elini eteğini çekmiş ilginç bir hancı olarak. Kısa süre içinde de onun izini bulup gelen bir tarihçiyi karşısına alıp baştan sona efsanevi hayat hikayesini anlatmaya başlıyor. Efsaneyi, efsanenin bizzat kendisinden dinliyoruz roman boyunca. Patrick Rothfuss, hikayesini tek bir ağızdan, kahramanının bakış açısından anlatıyor ancak olay örgüsünü Bin Bir Gece Masalları'yla andığımız daha doğulu bir tarzda, birbirinin içinden geçen öyküler şeklinde kurgulamış. Dolayısıyla kahramanımızın anlattığı hikayede pek çok karakter ve birbirini zenginleştiren pek çok farklı öykü var. Kvothe, farklı bir fantastik karakter. Gezici bir kumpanya içinde doğmuş, müzisyen, oyuncu ve büyücü. Alışkın olduğumuzun aksine müzisyenliğinin de, oyunculuğunun da ve hatta büyücülüğünün de ayrıntılarını verebiliyor. Büyüyü, Ursula Le Guin'in de Yerdeniz serisinde yaptığına benzer bir şekilde, bilimsel bir bağlamda bizlere aktarıyor: Kendi vücut ısısını kullanarak bir mumu ve bir öğretmeninin bacağını nasıl yaktığını, rüzgarı çağırmaya çalışırken nasıl yanlış yaptığını ve harç olmadan iki tuğlayı birbirine ne şekilde bağladığını... Zira bin bir emekle girmeyi başardığı Üniversite'de bütün bunlar öğretilebilir şeyler ve başını rahatlıkla belaya sokmasını sağlayan. Onun başını belaya sokan şey, sadece büyü değil elbette. Rothfuss efsaneyi kurcalarken, efsane dediğimiz şeyin içinde başarıyla başarısızlığın, şansla talihsizliğin kolkola gezdiğinin fazlasıyla bilincinde. Kvothe da buna paralel olarak, olağanüstü zekasının kimi zaman hayatını dilenciliğe kadar gerileten, kimi zamansa bir yıldız gibi parlamasına yola açan etkisinin farkında. Üstelik yazarı gibi gerçek hayatla hikayeler arasındaki farkı dile getirecek kadar da samimi. Gezici bir kumpanya sahibi olan annesiyle babasını dramatik bir şekilde kaybeden, bu kaybedişte tüm hayatına damgasını vuracak olan düşmanını bulan kahramanımız, o büyük yolculuğuna incinmiş, intikam ateşiyle dolu ve yapayalnız bir şekilde başlıyor. Kısa sürede bir trajediye dönüşen hayatı, Üniversite'ye alınması, bir müzisyen olarak kendini kanıtlaması ve hayatının aşkını bulmasıyla ivme kazanıyor. Ancak bütün bunların hiçbiri onun için yeterli değil. Zira intikamını alması ve rüzgarı çağırmayı öğrenebilmesi ve hatta kralkatili olabilmesi için daha önünde uzun bir hayat var. Kralkatili Günceleri olarak geçen serinin bu ilk kitabının 700 sayfadan fazla olması boşuna değil. Rüzgarın Adı, kurgusu, edebi anlamda son derece zengin dili, uzunluğuna rağmen keyifli akıcılığıyla fantastik okurları son derece tatmin edecek bir roman. Canavarlardan, türlü çeşit yaratıklardan ve kahraman çeşitliliğinden hoşlanmadıkları için fantastik serilerden uzak duran okurlara ise farklı bağlamda seslenebilecek bir çalışma. Bu anlamda da haftanın en şahane kitabı. Le Guin'in Yerdeniz serisi fantastiktir, Mülksüzler ise bilimkurgu... Kaba taslak değerlendirmek bu kadar kolay, ancak sadece öyle mi? Yerdeniz dizisinde büyü teknikleri verir Le Guin, kurduğu dünyada büyü bir çeşit ilimdir. Tepki vermeden bir saniye olsun düşünebilsek keşke... Yazınızı göndermeden önce,\"Ben ne yazmışım acaba?\" diyerek bir göz gezdirme fırsatınız olmadı mı acaba? Daha doğru düzgün cümle kuramaz, atıp tuttuğu edebiyat türünün inceliklerini bilmez. Uzun zamandır okuduğum en kötü yazı. Bu cümle kulağımı fena halde tırmaladı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kendi-hayatinin-dedektifi-kati", "text": "Türk polisiye edebiyatının yüz akı, biricik kadın dedektifimiz Kati Hirşel, yeni macerasıyla huzurlarımızda: Tango İstanbul. Esmahan Aykol'dan, türün hakkını veren, sağlam kurgulu, hareketli, akıcı, neşeli, bir o kadar gerçekçi ve kesinlikle siyasi bir polisiye okuyacağız demek anlamına geliyor bu. Kitapçı Dükkanı, Kelepir Ev ve Şüpheli Bir Ölüm'ün ardından eminiz buna ya Esmahan Aykol, bizi yine yanıltmıyor. Ve son dönem Türkiyesinin çetelerden, dinlenme paranoyalarından, cemaatçi yapılanmalarından, içi boşalmış medya patronlarından mürekkep bir hikayenin içine çekiyor. En mühimi de Türkiye'de yabancılık, ötekilik algısı üzerine düşüyor, düşündürüyor. Kuledibi'nde polisiye kitaplar satmaya, polisiye romanlar okumaya devam ediyor Kati ve burnunun dibine yine şahane bir hikaye geliyor. Bilenler bilirler, Kati yine aynı Kati. Meraklı komşu teyze Mrs. Marple havasında olaya bodoslama dalıveriyor. Tek dayanağı başlangıçta hep olduğu gibi sezgileri, altıncı hissi... Altıncı his demişken hikayemizin bir falcı sahnesiyle açılması da oldukça manidar. Kati ve ev arkadaşı Fofo'nun, Firuzağa'da bir falcıya gidip genç bir kadının öleceğini gören falcının evinden apartopar ayrılmalarının hemen ardından olaylar hızla gelişmeye başlıyor. Falcıdan çıktıktan sonra kitapçıda çalışan Pelin'in arkadaşlarından birinin tuhaf bir şekilde rahatsızlanarak Taksim İlkyardım'a kaldırıldığını öğreniyor kahramanımız. Yoğun bakımdaki bu genç kadının, faldaki genç kadınla aynı insan olabileceği düşüncesiyle, biraz da boşluktan, olayı kurcalamaya başlıyor Kati. Birkaç ay önce çalıştığı gazeteden atılmış, kendini romanını bitirmeye adamış yalnız bir genç kadın Nil. Ancak İstanbul'un en lüks yerinde tasarım mobilyalarla ve sanat eserleriyle dolu bir evi var. Kati ister istemez soracak tabii kendine, bu işte bir tuhaflık yok mu diye. Soruyor da ve bu soru etrafında dolanmaya başlıyor. Nil'in ailesi tarafından reddedilmesine yol açan bir roman yazması, bu romanın bilgisayar kayıtlarından şüpheli bir şekilde silinmesi, hikayenin çetrefilleşmesine yol açıyor. Nil'in, Cumhuriyet'in tango gecelerinde tanışıp daha sonra Arjantin'e yerleşen Eleni ile Naci'nin hikayesini yazdığını, bu birbirine aşık çift üzerinden diaspora insanlarını anlattığını öğreniyoruz. Böyle bir hikaye kimi rahatsız eder ki? Evine sırf Afrikalı diye hizmetçi almayanların, Hrant Dink'i Ermeni diye öldürenlerin ülkesinde bir Rum'a aşık olmak doğal olarak utanç verici. Bir Alman olarak İstanbul'da yaşayan Kati'in bu yabancılık durumuna kaygısız kalması, bu hikayeyi hakkaniyetle çözmemesi mümkün değil. Öyle de oluyor, geriye kahramanımızın bile ulaşamayacağı cevapların soruları kalıyor tabii."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kis-geliyor-taht-oyunlari-basliyor", "text": "Bu olumsuz bir eleştiri olarak okunmasın. Hem Martin'in böyle bir iddiası yok hem de William Faulkner'den esinlenerek kendiyle çelişen insan ruhunu yazmayı hedeflediğini de açık açık belirtmiş. Onu büyüleyici yapan şey tam da bu, hedefini gerçekleştirmek. Tüm dünyada çok okunan ve çok satan, televizyon dizisiyle de fantastikseverleri büyüleyen Taht Oyunları, kelimenin tam anlamıyla incelikle işlenmiş bir karakterler geçidi, insan ruhunu tel tel ayrırıp didikleyerek yaratılmış görkemli bir uzun hikaye. Martin, yazların ve kışların yıllar sürdüğü, kış zamanında doğup yaz mevsimini hiç göremeden ölen insanların olduğu, zorlu, oldukça vahşi ve çeşitli hanedanlara ayrılmış bir dünya ile çıkıyor karşımıza. Hikayenin merkezine ise temelde iki hanedanı alıyor: Starklar ve Targeryenler. Starklar Kuzey'e ve kışa hükmedenler, Targeryenler ise düşmüş bir kraliyet soyu; ateşe hükmediyor, ejderha soyundan geliyorlar. Zaten serinin adı olan Buz ve Ateşin Şarkısı da buradan geliyor. Stark ailesinin Lord'u, kahramanımız Ned Stark'la başlıyor hikaye. Targeryen hanedanının düşmesi için savaşmış, en yakın arkadaşı Robert'ın tahta geçmesi için yardım etmiş ve nihayetinde Kuzey'e, Kışyarı'na çekilmiş, mağrur bir lord, bir aile babası olarak karşımıza çıkıyor Ned Stark. Ancak, Kral'ın sağ eli beklenmedik bir şekilde ölünce bizzat Kral tarafından bu makama çağrılıyor. Bu teklife olumsuz yanıt verme şansı yok Stark'ın. Olumlu cevabı ise onu ait olduğu topraklardan ayırmakla kalmıyor, tüm ailesinin dağılmasına ve hatta yıllardır barış içinde yaşayan tüm krallığın kaosa sürüklenmesine yol açıyor. Kralın topraklarında entrika, yalan, ikiyüzlülük ve siyasi oyunların hepsiyle birden baş etmek zorunda. Üstelik, Targeryen hanedanın varisleri krallığın dışında güçlenmeye, binlerce yıldır görülmediği söylenen Ak Yürüyenler Kuzeyde harekete geçmeye başlarken en fenası; kış geliyor... İstemediği bir görevin üstesinden gelmeye çalışırken Stark'ın aynı anda ailesini koruması, kralı tehdit eden entrikaları çözmesi, ayağını kaydırmaya çalışanlara karşı durması ise en az kışın gelmesini engellemesi kadar imkansız görünüyor. İşin en keyifli yanı, olayların baş döndürücü bir şekilde ardı ardına geldiği, şaşırtıcı ölümlerin ve yeniden doğumların olduğu, bir solukta okunan bu birinci kitabın sonunda daha hikayenin yeni başladığını anlıyoruz. Martin'in Tolkien'e benzeyen belki de en önemli özelliği bu. Sonsuza dek dönen bir sarmal gibi işliyor öyküsünü ve okuruna her satırda daha büyük, daha gizemli bir hikayenin içinde olduğunu hissettirmeyi başarıyor. Taht Oyunları'nda birkaç hayalet ve söylentisi ile yok olan ejderhalar dışında fantastik öğe pek az. Daha çok siyaset, cinsellik ve şiddet var. Yazar, yarattığı dünyayı betimlemeler yerine karakterlerin ve karakterlerin başından geçen olaylar aracılığıyla vermeyi tercih etmiş. Politik bir dünya yaratmış. Her epik fantastik eserin başına gelen gibi, Taht Oyunlarına dair de çeşitli alegorik okumalar yapılmış eleştirmenler tarafından. Martin'in dünyası Ortaçağ Avrupası'na benzetilmiş, Kuzeyli Starklar İngilizleri, İskoçları, Atbeyi Dothraklar Moğolları, Hunları ve Türkleri temsil ediyor denmiş. Ancak bu türden alegorik okumaların hepsi aynı anda hem doğru hem yanlış olur hep. Tıpkı geniş çerçevede roman türünde kurmaca ile hakikatin peşine düşüldüğünde olduğu gibi. Üstelik fantastik romanlarda bu yönelimler okuma deneyimini yavanlaştırmak ve kısırlaştırmaktan başka işe de yaramaz. Martin, yine kendisinin de ifade ettiği gibi bize çeşitli kültürleri ve mitleri anımsatan bu tür öğeleri bir dekor olarak kullanıp, iktidar, savaş, aile, onur, cinsellik gibi mevzuları kurcalıyor hevesle. Kitabın çevirisi ortalama seviyede bence. Yine de kitap konusunda başka bir alternatifimiz yok maalesef. Ama alternatif olarak Game Of Thrones Türkiye sitesinde tüm bilgiler var. game of thrones uzun zamandan beri takip ediyorum, haberlere Türkiye fan sitesi olan http://www. gameofthronesturkiye. com adresinden ulaşabilirsiniz. Açıkçası ben çeviriyi o kadar da kötü bulmadım yalnız düzelti/edisyon kötü. Çok fazla yazım ve anlam hatası var. Sanki çeviriden sonra kimse okumamış kitabı MS Word Check'in insafına bırakmış gibi. Ben de okurken orta çağ Avrupası, göçebe orta Asya halkları, Akdeniz limanları, feodalite gibi benzerlikler kurdum. Ancak bu ister istemez oldu; özellikle böyle bir okumaya/incelemeye gitmedim. Bu kitap için iyi mi kötü mü yoksa önemsiz mi o konuda net fikrim yok. Cinsellik konusunun da kitabın ana izleklerinden biri olduğunu düşünmüyorum. Sanki ergen okuyucular için bir sos gibi hikayede fonksiyonu olmayan, gerekli gereksiz görünüp kaybolan bir unsur. Özellikle bu konuda bütün söyleyeceklerimi buraya sığdıramam :) devamı http://kitapnot. blogspot. com/2012/02/taht-oyunlarnn-hic-mi-kotu-yan-yok.... 'da. Aslına bakılırsa, Tolkien gibi Fantastik kurgunun bir edebiyat dalı olmasını temin etmiş ve Frank Herbert, Salvatore, Weiss, Hickman gibi bu edebiyat dalını zirvelere taşımasına önayak olmuş bir şahsiyetin, sürekli mukayeseye maruz bırakılarak hak ettiği ve hakkıyla elinde tuttuğu makamda yıpratılmaya çalışılması dünya edebiyat cemiyetinin sürekli tekrar ettiği bir hatadır. Zira önderler bir tanedir, diğerleri ilkin açtığı yoldan yeni ufukları keşfeder. George Martin de, fantastiğin kışkırtıcılığını kullanarak, Tom Clancy tadında biraz da Agatha Christie sarsıcılığında ortaya koyduğu \"Tamahkar insanın karanlık dünyası ve daimi maskeli balosu\" temalı bu çalışması, üstadı geçmek adına değil, kendi kulvarında erişilmiş başarılı bir çalışma olarak değerlendirilmeyi hak ediyordur. Yeni ama yeni olmayan bir eser, şüphesiz yeni bir ufuk açmayacak ama üzerinde yürüdüğü yolu derinleştirecektir. Taht oyunları da aslında tam olarak böyle bir eser. Saygılarımla. Burda iyi deniyor ama okuyan bir iki kişiden \"çok kötü\" diye duymuştum çeviriyi. Raymond E. Feist gerçeğini görmezden gelerek Martin'i yeni Tolkien ilan etmek ne kadar doğru olur, tartışılır! Kanımca Feist çoktan Tolkien'i geçmiş durumda ve gelmiş geçmiş en iyi fantastik serinin yaratıcısıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kiyak-otel-hayaletlerine-az-roman-yazma-dersleri", "text": "Bastonunu kafama indirdi, evet resmen indirdi, ama allahtan başım yok, yani var da zahiri alandan sızan bir görüntü olsa olsa. Evet, bir hayaletim ben, Orhan Duru'nun kıyak otelinde yaşayıp ona musallat olanlardan hani. Elinde bastonu, geceleri sık sık çişe kalkan, yaşlı, zayıf bir adama niye mi musallat oldum? Bir kere otelin adı kıyak kendi kıyak, romanının adı az kendi az; ondan ve yardımcısı Burak Fidan'dan yazma dersleri alıyorum. Biliyorum şimdilerde yazı atölyeleri pek moda, girenler yazar olaraktan çıkıyorlar hep oradan. Ama ben dili, yazıyı seyrelten bu hikayeye, az pilav gibi azaldıkça yoğunlaşıp bereketlenen az romana vuruldum. Bu hikayenin içine de işte böyle bir hayalet olarak dahil oldum. Az Roman, bir ömrü öyküye, denemeye, çeviriye, uyarlamaya adayan bir yazardan ömrünün sonunda bizim için yazılmış bir ilk roman, bir son kıyak. Serbest çağrışımlı bir sayıklama mı Az Roman? Öyle belki, hatta neden olmasın. Orhan Duru, kurguyla, kahramanlıkla, roman atmosferiyle ve dille Donkişotvari didişmelerini mi yazmıştır? Evet ama, sadece o kadar değil, o kadar değil diye inler benim hayaletim. Sivri dil, topluma da, kültüre de, ulusa ve devlete de elbet uzanır. Duru, bunu az pilav tarzında illa ki yapmış, yapmaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/komutan-kilici-reverte-nin-tarihten-bugune-uzanan-elestiri-oklari", "text": "Dünyanın en dürüst ya da en dindar adamı değildi, ama cesur bir adamdı. Adı Diego Alatriste y Tenorio idi, Flandr Savaşları'nda eski piyade alaylarında er olarak savaşmıştı. Onu tanıdığımda üç beş kuruşa, daha çok kendi meselelerini halledecek kadar yürekli ya da maharetli olmayanların eften püften kabadayılık işlerine baktığı Madrid'de sürünüyordu. Bildik şeyler işte: Boynuzlanmış kocalar, kuşkulu miraslar ya da borçlar, yarısı ödenmiş kumar borçları gibi birtakım işler. İşte böyle tanışmıştık tarihi-macera romanları yazarı Arturo Perez-Reverte'nin son kahramanı Komutan Alatriste ile. Savaşmaya gitmediği zamanlarda hayatını kiralık kabadayılık yaparak kazanan biraz düşkün, geçkin, ümitsiz ama bir o kadar onurlu, güçlü, gizemli bir adam ve ona maceralarında hem eşlik eden hem de bu maceraları bizlere anlatan genç, deneyimsiz bir yetim: İnigo. Türk okurunun Kılıç Üstadı, Dumas Kulübü ve Flaman Tablosu adlı romanlarıyla tanıyıp sevdiği bir yazar Arturo Perez-Reverte. Yaklaşık iki yıldır Türkçeye çevrilen Komutan Alatriste'nin Maceraları adlı serisi de yine aynı ilgiyle takip ediliyor. Serinin son halkası olan Saflığın Çekiciliği ile bir cinayetin ardından yeni maceralara atılan kahramanlarımızın başı yine bir şekilde siyaset-din-para üçgeni içinde büyük dertlere giriyor. Ancak, onların dertleri, diğer kahramanlardan farklı olarak, maceranın sonunda çözülmüyor. Yakayı paçayı geçici olarak kurtarsalar da geçmiş düşmanlıklar daha bir perçinlenip yeni düşmanlıklara sebep oluyor; İnigo ile Komutan an be an daha büyük dertlere doğru yelken açıyorlar. Komutan Alatriste'nin Maceraları her ne kadar klasik tarihi-macera türüne girse de, bu noktada benzerlerinden ayrılıp lezzetli bir hal alıyor zaten. Saflığın Çekiciliği için de, işte bu bela üzerine bela, dert üzerine dert getiren cinsten bir yeni macera türü diyebilirim: Reverte, tarih içinde bir yerlerde hep kaybedenlerin, tutunamayanların hikayesini yazmaya devam ediyor. Hikayemiz her zaman ki gibi Madrid'in arka sokaklarında, gölgeli meyhanelerinde, bitirimhanelerinde başlıyor. 1700'lü yılların ilk çeyreğinin İspanya'sı bir yandan savaşlarla diğer yandan da koyu Katolik inancıyla toz duman... İnigo'nun deyişiyle, batıl inançlarla ve sahte dindarlıklarla dolu bir dönemde İspanyollar huzursuz, karamsar, hayal kırıklıklarıyla dolu ve üstüne üstlük berbat bir şekilde yönetiliyorlar. Komutan'ın şair dostu Don Fransisco'nun yaptığı teklif bu ortamda onlar için hem kazançlı hem de son derece tehlikeli. Zira bir randevuevi gibi işletilen manastıra kapatılmış kızlarını kurtarmak isteyen Yahudilikten dönme bir aileye yardım etmek demek, din ile siyasetin karanlık birlikteliğine çomak sokmak demek. Üstelik işin içinde eskimeyen düşmanlar da var tabii... Hayat işte böyledir ve bu olay ileride şahit olacağım benzer olaylardan biriydi. Görünüşün gerçeklerin önüne geçtiğini ve zalimlerin kötülüklerinin onur, iffet ve dindarlık maskeleri altında nasıl da saklanabildiğini bana öğretmişti. Ayrıca kötü insanları kanıt olmadan suçlamanın, onlara silahsız saldırmanın ve mantığa ve adalete körü körüne güvenmenin, nüfuzlarını ve paralarını kalkan olarak kullanan aşağılık heriflere bir şey olmazken kendi mahvına yol açmak için genelde en iyi yol olduğunu da gördüm. Erken yaşlarda aldığım bir diğer ders ise, kaybetmemiz kazanmamızı göre daha muhtemel olduğundan, gücümüzü kudretli kimselerin gücüyle eşit sanmanın ne kadar büyük bir yanlış olacağıydı. Zaman ve kader bir hançer yarasıyla bizi alt edene dek acele etmeden, telaşsızca beklemek daha iyi. Ancak Komutan Alatriste ve İnigo elbette ki bir an bile beklemiyorlar. Genç kızı kurtarmak için manastırı basmayı göze alıyorlar. Manastırı basmalarıyla da kendileri fark etmeden çevrelerine örülen ağın içine düşmeleri bir oluyor. Daha doğrusu, Engizisyon mahkemesinin düzenlediği, hem bu dönme ailenin üyelerinin hem de Komutan'ın yer aldığı halka açık bir yakma töreninin içine! Ve herkes gibi kahramanlarımız da çok iyi biliyor ki araya birilerini sokarak Engizisyonun elinden adam almak, İspanya'da yapılacak son şeylerden biri... Komutan ile İnigo bir şekilde paçayı kurtarmanın yolunu buluyorlar elbette ancak heyecanla ilerleyen hikayenin satır aralarında bir yandan da din-siyaset ilişkisine; dinin, bağnazlıkla ve çıkar ilişkileriyle birleşerek gündelik hayata girmesine karşı ciddi bir eleştiri okuyoruz. Arturo Perez-Reverte sözünü sakınmayan sivri diliyle soluk soluğa bir macera anlatırken İspanyol tarihiyle de hesaplaşmaya devam ediyor Komutan Alatriste'nin Maceraları serisiyle. Saflığın Çekiciliği sade suya tirit tarihi romanlardan kaçan okurlara söyleyecek bir şeyleri olan, iyi kurgusu ve düzgün diliyle de, el, göz, cep yormayan formuyla da şahane bir kitap. Ancak son olarak, dizinin ilk kitabında yer alan şiirlerin lezzetini, ne yazık ki, yakalayamamış bir çeviriyle karşılaştığımı da belirtmeden geçmeyeyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/koptugu-yerden-yasamak", "text": "Kozalak, çamları dolayısıyla adayı getirirdi de aklıma, insanı getirmezdi hiç. Kozalağın ait olduğu yerden mecbur kopup düşen, yaşamına düştüğü yerden devam eden, göz göz açılıp yemişini, meyvesini veren insan ruhu olduğunu, kozalakların da bir yaşamı olduğunu Sema Aslan, yazıyor... Bu yıl parlak, verimli, insanı edebiyata umutla bağlayan ilk romanlar yılı olsa gerek. Sanırım beklenen oluyor ve çalakalem, roman olsun diye yazılıp ortalığı dolduran, kirliliğe yol açan, edebiyatı istila eden roman furyası yavaş yavaş yerini dilde, hikayede yetkin; edebiyat tutkusuna, söz ve ses arayışına bağlanan yeni ve sonuna kadar muhalif bir yazar kuşağına bırakıyor. Ne güzel oluyor... Sema Aslan da, ilk romanı Kozalak'la, kozalakların dile gelmiş ruhuyla edebiyatın içinde işte kendine böyle bir yer açıyor. Kozalak, temelde bir ailenin hikayesi. Aile her anlamda toplumsal bir dramdır ya, Kozalak'ın ailesinin de işte böyle bir dramın merkezinde dönüp duran bir hikayesi var. Önce ailenin kızının diline, içine kulak veriyoruz. O adsız sansız, iyi ev kızı, iyi eş-iyi ev hanımı-anne, yıllar boyu ar etmiş, konuşmamış kadın; çok iyi bildiğimiz, tanıdığımız yok-kadınlardan biri. Emniyet mensubu babası ve güçlü karakterini kocası aracılığıyla silen annesinin yanında, kayıp abisinin uzağında, ailevi ve toplumsal baskıların tam ortasında yaşanan bir kadın hayatı... İşte o silik, o derin sese kulak veriyoruz evvela. Hayırlı bir kısmetle başgöz edilip, hiç sevmediği ve sevemeyeceği bu hayırlı kısmetten bir oğlan çocuğu doğuran ve böylelikle ailevi bir laneti devamettiregelen bu kahraman, ataerkinin doruk noktasında kadınların ne olduğunun dramatik bir simgesi. Tıpkı annesi Çiçek gibi... Babasını, kocasını, oğlunu anlatıyor. Onlardan geriye kendine ne kaldıysa onu anlatıyor, daha doğrusu, sözünü arıyor. Toplumsal cinsiyet kavramıyla sınırları iyice belirlenmiş erkek dünyasının tek erkeği ise Paşa. Daha doğrusu Paşa denilen adam. Baba, dede, koca, teşkilatın ve devletin vücut bulmuş hali... Uçkuruna sağlam bir toplum yaratmak için ant vermiş, doğacak her kız çocuğuna iffet, her erkeğe mert denecek bir yapı için bahis tutmuş, bir adam. Ama heyhat, önce oğlu, sonra torunu bu hayali toplumu zehirleyen ucubelerden biri olup çıkıyor işte. O, travesti, transeksüel denen 'yaratıkları' temizlemeye çalışıp travesti-transeksüel cinayetlerini çözmeye uğraşırken, ailesinin erkekleri bir bir dökülüyor. Kadınları ise bu işe ortak oluyor. Aslında romanın sonuna atladık bütün bunları söyleyerek ya, Sema Aslan'ın izlediği yol da buna benzer. Bir baştan, bir sondan, kahramanları ve kahramanlarının algıları aracılığıyla gidip geliyor hikaye içinde, hikayesini bir dantel gibi örüyor. Romanın ikinci bölümünde L. çıkıyor karşımıza, kadın kahramanımızın oğlu Bedir'in Dolunay'a dönüşmüş halini anlatıyor, onun Dolunay halini arayan bir gazeteci-anlatıcı'ya. L'. nin cüretkar, alaycı ve saldırgan dilinde erkekten kadına dönüşmüşlerin dünyası beliriyor söz söz, cümle cümle. Dolunay'ın, Mıstık'ın, Şafak'ın gizemleri çözülür gibi oluyor, yeni sırlarla, yeni yokluklarla beslenerek tabii. o kadar içselleşmiş bir eril dünya ki söz konusu, onu artık okur da anlatabilirmiş, hepimiz yazabilirmişiz gibi geliyor. Zaten, ilk bölümde Paşa'yı durmaksızın hikayeler anlatan baba olarak tanımamız da bu düşünceyle birebir bağdaşıyor. Sema Aslan'ın kahraman erkeği kahraman kadını gibi söz aramıyor kendine, dünyayı sözlerle sınırlamış çoktan, kendi hikayelerini bitimsiz anlatmaya koyulmuş, gibi görünüyor. Bedir nasıl Dolunay oldu? Bu soru ekseninde Sema Aslan aile kurumunu da, toplumsal cinsiyet düşüncesini de ta içeriden ateşe vermiş, diyebilirim. Dilin bölünmüş, yaşama damgısını vuran yönünü de edebiyat aracılığıyla kurcalayan yazar; kadın dilinin sezgilerden, düşlerden, sayıklamalardan ibaret yapısı ile erkek dilinin başat, baskın ve tüm dünyayı kapsayıcı kurgusu arasındaki o tekinsiz alan içinde, bir ilk romandan beklenmeyecek yetkinlikte, yürümüş. Devam etmesini diliyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/korkunun-golgesi-vahsi-cocugun-sesi", "text": "Dünya Fantazya Ödülü, İngiliz Fantazya Ödülü, Bram Stoker ve Pushcart gibi pek çok edebiyat ödülünün sahibi Jonathan Carroll. Amerikalı yazar okuma yıllarının hemen ardından yaşamaya seçtiği Viyana'ya götürüyor bizi Gölgemizin Sesi ile. Viyana'nın tarihin içinde yaşayan, soğuk, karlı ve büyüleyici atmosferine körleştirici bir aşkı katarak etkileyici bir korku hikayesi örüyor. Kahramanımız Joey Lennox, Amerikalı orta sınıf bir ailenin küçük oğlu. O, uslu, saf ve silik olan. Ağabeyi Ross ise deyim yerindeyse küçük bir şeytan. Çocukların yetişkinler tarafından anlaşılamayan ya da hoş görülen türlü çeşit entrikalarının, zalimliklerinin, işkencelerinin kralı. Dolayısıyla ailesinin onunla başı dertte gibi. Ama asıl kurban Joe. Hem fiziksel hem de ruhsal işkencelerinden bolca nasibini alıyor ağabeyinin. Ta ki Ross'un ölümüne istemeden de olsa sebep olana dek. bakabilmek, üzerine itinayla bir perde çektiği ağabeyi Ross'un ölümünü tüm çıplaklığıyla yeniden değerlendirmek, İndia'ya karşı gerçek ve temiz bir aşk duyup duymadığını anlayabilmek. Ve zorunlu New York ikameti sırasında beklenmedik bir şekilde karşısına çıkan Karen ile yasak aşkı İndia arasında sağlıklı bir seçim yapabilmek. karakterlerin gerçekte kim oldukları ve neye hizmet ettikleri düşüncesi üzerine sorulduğunu söyleyebilirim. Jonathan Carroll, Gölgemizin Sesi'nde gerçekte olağanüstü olanın insanın içindeki karanlık olduğunu ima ediyor sanki bize, daha doğrusu insanın içindeki karanlığı fark edip onunla yüzleşmesinin serüveninin hikaye değerini vurguluyor. Bunu da oldukça sade bir dil ve anlatım biçimiyle okuruna aktarmayı başarıyor. Üstelik diyebilirim ki, Jonathan Carroll'ın son derece eğlenceli bir üslubu da var. Komiklik ile tüyler ürperticilik arsında bir ip cambazı gibi gidip gidip geldikçe, okurların da yüreği hop ediyor. Kısacası son derece farklı bir tarzda korku edebiyatının hakkını veriyor. Yazarı tanımak için iyi bir fırsat."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kotu-bir-hissin-romani", "text": "Tesadüfen tanıdığımız yabancı birinin içinden geçen kötü bir his olabilir mi hayatımız? O kadar basit, tekinsiz ve beyhude olabilir mi hani; içinde ne yapacağımızı bilemediğimiz, bu kıymetli, neredeyse yaşamaya kıyamadığımız güzelim hayatımız? Ben, senin içinden geçen bir kötü his, cansıkıcı bir cümle olabilir miyim sadece ve o cümlenin içinde başlayıp bitebilir miyim? Kulağa hem romantik hem de tekinsiz geldiğinin farkındayım. Ama edebiyat, içinde hapsolduğumuz tek şeyin dil olduğunu bize bildirmekle kalmaz, bu evrenin hem sınırlarını çizmeyi hem de sınırları zorlayıp yıkmayı almıştır üzerine. Bu durumda, hem gerçeği hem yalanı aynı anda içerebilir, canı isterse de tek cümleden ibaret bir hayat hikayesini önce yazıp sonra yerle bir edebilir. Yo, deneysel bir metinden söz etmiyorum aslında. Yeni tür gerçekçi bir metin var elimde sayfalarını çevirdiğim. Gerçekçi, dokunaklı ve edebiyatın oyuncu yapısını çok iyi özümsemiş bir novella: Genç bir İngiliz yazar olan Alison Moore'un kaleminden çıkma, Işıklı Ev. Senin de bazen içine bir şeylerin ters gideceğine dair bir his doğuyor mu? diye soruyor Carl. Birkaç saat önce İngiltere'den Avrupa'ya geçen feribotta tanışmışlar, güvertede tekrar karşılaşınca kahramanımız Futh, Carl'ı yol üzerindeki evine bırakmayı teklif etmiş, o kadar. Carl'ı evine bırakıyor, annesinin metazori ikram ettiği kurabiyelerden yiyor ve tatiline başlamak üzere harekete geçiyor Futh. Karısından yeni ayrılmış, karısı ve hayatı tarafından terk edilmiş, sıradan, silik, öylesine bir adamın tatili bu. Futh yakışıklı değil, yetenekli değil, içinde parlayan hayat enerjisi olduğu bile şüpheli. Babasının doğduğu yere yakın bir yürüyüş güzergahı üzerinde, uzun orman ve kır yürüyüşleri yapacak bir hafta boyunca. Sonra da yeni hayatına, yeni kiralık evinde, açılmamış kolilerinin arasına onları tek tek açmak için dönecek, o kadar... Kahramanını sevmeyen yazarlar olabilir. Her yazar, başkarakterini sevmek, koruyup kollamak zorunda değildir. Moore'un da Futh'u sevmediğini hemen her satırda hissedebiliyorsunuz, onun sıradanlığını, yüzeyselliğini, haydi açık açık söyleyeyim, sıkıcılığını kendi de sevmiyor, okura da sevdirmiyor. Futh'un neden terk edildiğini hemen kavrayabiliyor ve karısının ondan nasıl da sıkılmış olabileceğini derinden hissedebiliyoruz. Fakat kahramanı okura sevdirmekten daha zor bir şey yapıyor yazar, sevilesi olmayan bir kahramanın hikayesini, merak edici ve okunası kılıyor. Başlangıçta bunu yazarın sade ve akıcı diline yoruyoruz, hikaye ilerledikçe ise atmosfer yaratmadaki becerisi, kurgudaki yeteneği giriyor işin içine. Futh'un hikayesi çıktığı yolculuğun başından itibaren çözülmeye, derinleşmeye başlıyor. Yolculuğun ilk durağında karşısına çıkan Ester novellanın diğer kahramanı. Futh'un başlangıcı değil belki ama sonu olacak. Her cümleye sirayet eden gerilim unsurunun da kaynağı Ester. Bu gerilimin merkezinde, cinsellik var elbette. O, kadının, terk eden annenin, terk eden eşin, çevresindeki herkesi, en başta da kendisini aldatan, aldanan geçkin kadının temsili. Menekşeli kokusu, gereğinden çok sarartılmış saçları, modası geçmiş kıyafetleri ve hareketleri Futh'un takıntılı hayatının karanlığına taşıyor bizleri. Işıklı Ev'in hikayeyi sürükleyen en güçlü imgesi kuşkusuz ki deniz feneri. Futh'un annesine hediye edilen aile yadigarı bir gümüş parfüm kutusu, annesinin o şişeden yayılan menekşe kokusu, Futh'un babasının terk edilmeden önce söz ettiği deniz feneri, Ester'in ahşaptan yapılma deniz feneri kutusu... Hepsi roman boyunca, Futh'un yürüyüp geçtiği yollarda sürekli tekrar eden imgenin hikayeye yayılmış göstergeleri. Işıklı Ev'de, bir şeyin, ışıklı, yol gösterici bir anlam taşıyorken, insanın kişisel hikayesinde nasıl uğursuz bir noktaya, bir tür kara deliğe dönüşeceğinin etkileyici bir simgesine dönüşüyor deniz fenerleri. Kahramanımızın babasının da dediği gibi Fener her üç saniyede bir çakar ve elli kilometre uzaktan görülebilir. Sisli havalardaysa sis düdüğü kullanılır. Ancak ne var ki deniz feneri inşa edildikten sonra bile gemiler karaya oturuyordu. Alison Moore'un Işıklı Ev'i, bu bağlamda bir insanın nasıl karaya oturduğunun etkileyici bir hikayesi. Futh, Avrupa'da dolaşıyor, hissiz, kişiliksiz otel odalarında uyuyor, ait olmadığı doğanın içinde geziyor. Ailesinin köklerine, çocukluğunun, ilk gençliğinin ve en az diğerleri kadar kötü yetişkinliğinin anılarına takılıp takılıp düşüyor. Zaman geçiyor, anılar bulanıklaşıyor, ailesinin pek çok üyesi ölüyor, hayatına girmiş hemen her insan hayatından çıkıyor, ama cebindeki deniz feneri onun sonunu görmeden kaybolmamaya kararlı görünüyor. Çünkü hayatta iyi olan ne varsa zamanla unutuluyor ya, uğursuz hatıralar, uğursuz anıları yaşatan eşyalar bedenle bir bütünmüş gibi var olmayı sürdürüyor. Uğursuz eşyalar, kokular ve hayatın kırılma noktalarında söylenmiş, bir daha hiç tekrarlanmaması gereken cümleler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kotuluk-bir-melekse-dracula-onun-tanrilarindan-biridir", "text": "Rüzgar pencerelerin içlerinde, kapıların eşiklerinde inliyor, kurtlar uluyor gecenin en karanlık yerine doğru, ay ışığının soğuğunda kanat izleri görülüyor, uzaklardan tekinsiz kanat sesleri yükseliyor ve Kont Dracula yürümeye başlıyor en zayıf, en biçare, en korkunç rüyalarımızın içinde... Çünkü kötülüğü iyiliğin içinden, insandan ve tanrıdan ince ince ayırıyor Batı düşüncesi, kötülük insan kılığındaki bir tanrıya dönüşüyor. Her tanrının en az bin yüzü vardır. Şeytan doğdukça, yüzünü arıyor. Şeytan yeni yeni yüzler edinmeye doymuyor. Şeytan işte sırf bu yüzden korku edebiyatını yaratıyor... Şeytan Kont Dracula'da kendini buluyor... Dracula gece, Dracula kan ve şehvet... Kapkara, geceden de kara pelerininin içinde o incelmiş zarif zevklerin, dünyevi ve maddi hırsların timsali, Dracula eski gece dininin en güçlü kalıntılarından biri... Ve yazıldığı günden itibaren onu bizden, onu içimizden söküp atacak biri ya da birileri henüz dünyaya gelmedi. Aslında yeni bir Dracula hikayesinin yanı sıra bir kez daha basılmış Dracula. Ancak hikayenin kendisi o kadar çekici ki. Kendimi yeniden Bram Stoker'ın hikayesinin içinde buluyorum, bu hikayeye doğru tekinsiz bir şekilde çekildiğimi hissediyorum. Yazıldığı günden bugüne gerçek bir efsaneye, modern bir mite dönüşen Kont Dracula'yla zayıf ve iyi olduğunu zanneden bir ruh olarak yeniden yüzleşiyorum. Şato, tekinsiz, kasvetli, eski ve yalnız. Kont Dracula ise bir erkeğin yakışıklılığının, kültürünün, zenginliğinin ve zarafetinin korkuya dönüşmesinin kıyısında. Sadece geceleri yapılan toplantılar, kilitli odalar, uçuruma açılan kapıları ve pencereleriyle, bu şatoda kısa süre içinde Harker bir tutsak olduğunu anlıyor. Ancak çözmesi gereken önemli bir başka sorunu daha var: Nasıl bir şeytani oyun içinde olduğu... Kont Dracula Transilvanya'yı ve kendi kimliği içinde var ettiği bu şatoyu terk edip Londra'ya taşınmak niyetinde. Kötülüğünü ada ülkesine yaymak üzere... Aslında bu, Kont Dracula'nın olduğu kadar Harker'ın da hem kendini hem de doğup büyüdüğü toprakları kurtarma kudretini gösterip gösteremeyeceği üzerinde gidip gelen bir hikaye. Tabii şer güçlerin söz konusu olduğu her hikayede olduğu gibi bolca kadın kahramanımız da var. Harker'ın nişanlısı Mina, onun sevgili dostu Lucy ve Harker'ın şatodaki varlıklarını dehşetle tespit ettiği üç güzel vampirella... Dracula büyük ve dehşetli bir fırtınayla varıyor İngiltere'ye. Ve kara, korkunç bir tesadüf sonucu Harker'ın nişanlısı Mina ile Lucy'nin çok yakınında bir yerlere... Lucy'nin gece yürüyüşleri onu şer güçlerle tanıştırıyor ve etraftaki tüm doktorların tanı koymakta zorlandıkları bir hastalığın pençesine düşürüyor. Kısa süre sonra Harker'ın da bir manastırda beyin hummasından mustarip yattığına dair gelen haber, hikayemizin kahramanlarını delilikle kötülük arasında gidip gelen bir savaşın içine sokuyor. Modern zamanlar kötülüğü hastalık adı altında bilimsel teşhislerle yok saymayı kendine görev biliyor. Kısacası Stoker, Batı kültürünün tüm bilinçdışı korkularını bu hikayeye ustalıkla yediriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/krizi-dogru-anlamak", "text": "Bu kahince belirlemeler yeni değil, orijinali 1995, Türkçe çevirisi 1998 tarihini taşıyan bir kitaptan, Immanuel Wallerstein'in Liberalizmden Sonra başlıklı kitabından. Her zaman olduğu gibi okuyanlar için bu krizin gelişini de on sene önceden görmek mümkündü. Geldiği halde göremeyenleri ise hiç konuşmayalım. Bu kriz ne gördüklerini zannedenlerin, ne de görmedikleri halde hayatın gözlerine soktuklarının algılayabildikleri türde bir kriz değil. Bazı insanlar bu konuda yıllardır çalışıyorlar, çok gelişkin modeller geliştiriyorlar ve bu matematiksel modellerle de olabilecekleri boş lafların ötesinde zamansal ve hatta miktarsal kesinlikte öngörebiliyorlar. Wallerstein bir yandan Marksizmden, öte yandan Annales Okulu geleneğinden ve Bağımlılık teorilerinden yararlanarak 1970'lerde Magnum Opus'u olan Modern Dünya Sistemi 'ni yazmıştı. Şu anda Yale Üniversitesinde. Dünya ahvali üzerine 15 günlük yorumlarını şu adresten izlemek mümkün: http://www. binghamton. edu/fbc/cmpg. htm. Türkçe çevirileri biraz gecikmeli olarak aynı sayfada yayınlanıyor. Wallerstein'in kitaplarını okurken bilinmesi gereken kavramlardan birisi \"Kondratiyef Safhaları\" ya da dalgaları. Kapitalist ekonominin bu uzun dalgalarının ismi, konuyu ilk kez analiz eden Nikolai Kondratiev'e atfen Joseph Schumpeter tarafından konulmuş. Çok kısaca söylemek gerekirse, ekonominin uzunluğu 40 ila 60 yıl arasında değişen safhaları/dalgaları söz konusu. Bu safhaların ilk yarısı Kondratiyef A safhası ya da yükseliş, gelişme, refah; ikinci yarısı Kondratiyef B, ya da düşüş, kriz safhası olarak adlandırılıyor. Wallerstein'in yazının başına aldığımız cümlesinde 2025/2050 yıllarından dem vurmasının nedeni, ilki 1771'de Sanayi Devriminin başlangıcı ile tarihlenen bu dalgaların, 1971'de başlayan 5. sinin içerisinde olmamız. Şimdi 5. dalganın çöküş ya da diğer deyişle \"kış\" aşamasındayız. Ancak bu tarihler konusunda ekonomistler arasında bir konsensus bulunmuyor. Görüldüğü gibi olaylara insanlık tarihinin bilimsel birikimini kullanarak bakınca hamdolsunlu ya da morgıçlı yorumların ötesinde ormanı görebilmek mümkün oluyor: Orman yanıyor. Wallerstein bu kitabında teorik çerçevesi içerisinde Liberalizmi, Komünizmi, Modernleşmeyi, Kalkınma paradigmasını ve soğuk savaş dönemini siyasal ve ekonomik açıdan çözümlüyor. Yaşadığımız dönemi ve geleceği daha iyi anlayabilmek, ve aslında hiçbir şey anlatmayan, anlatırmış gibi duran açıklamaların ötesine geçebilmek için bugünlerde mutlaka okunması gereken bir kitap bu. Özellikle ABD'deki konut sektörü ile ilgili çok bilmiş açıklamaları duydukça şu tesbit hatırlanmalı: \" Yine de Braudel'in bize hatırlattığı gibi \"olaylar değersizdir\", büyük olaylar bile. Olaylar, onları konjonktür ritimlerine ve uzun vadeli eğilimlere yerleştirmediğimiz sürece hiçbir anlam taşımazlar.\" (s.219) Yani \"Normal bir Kondratiyef B safhasının semptomları olan fenomenler şunlardır: Üretimde büyümenin yavaşlaması ve muhtemelen kişi başına dünya üretiminde düşüş; faal ücretli çalışma işsizliği oranında yükselme; kazanç mevkilerinin nisbi olarak, üretim faaliyetlerinden finansal manipülasyonlara kayması; devlet borçlanmasında artış; \"eski\" endüstrilerin düşük ücret bölgelerine kayması; meşrulaştırmaları aslında askeri olmaktan çok, karşı-döngüsel talep yaratılmasıyla ilgili olan askeri harcamalarda artış...\" (s.36). Buyrun, 1995'te çizilen bir 2000'ler panoraması; kuramın sağlam temellerinde savaşın, Çin üretim bölgesinin ve finansal manipülasyonların öngörüsü. 15 Ekim'de yazdığı yorumda da http://www. binghamton. edu/fbc/cmpg. htm, kitaptaki yorumlarına paralel olarak korumacılığın artacağı bir dünya ve çok bilenlerin hala bel bağladığı \"babalar gibi özelleştirme\" yerine devletin üretimde artacak olan rolüne; daha demokratik ya da daha totaliter rejimlerin ortaya çıkacağına değiniyor. Ama her hal ve şartta kısa vadede ortada güzel bir resim olmayacak ve sonrasında yeni bir düzen olacak, diyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/kurulustan-yikilisa-insan-ya-da-gec-modernin-acilari", "text": "Bu ay sizi bir edebiyatçıyla tanıştırmak istiyorum. Genç, ilgi çekici, kendisine özgü bir edebi tarzı erkenden geliştirmeye başlamış Dror Burstein'la. Burstein, İsrail edebiyatının gözbebeklerinden biri. Hemen her kitabıyla ayrı bir ödülün sahibi oluyor. Ne yazsa, hızla dünya dillerine çevriliyor. Üstelik çok yönlü bir edebiyatçı; küratörlük, radyo programcılığı, akademisyenlik, editörlük yapıyor, aynı zamanda da şair... Onun dikkat çeken çalışmalarından biri olan Emile adlı romanı, şimdi Türkçede. Emile, iyi bir çeviri, bambaşka bir yazım dili ve yeni bir edebi atmosfer vadeden bir roman, bu ayın da şahane bir kitabı. Çok katmanlı bir dil ve duygu dünyasına sahip bir roman Emile. Hikayemizin kahramanı aslında Emile'i henüz bir bebekken evlat edinen Yoel. Daha doğrusu, bir zamanlar saygın bir işi, sevdiği bir karısı olan, ama şimdi yaşlı, dul ve yalnız bir adam. Kısır olduğunu öğrendiğinde karısıyla bir erkek çocuk evlat edinen, ama kısa bir süre sonra karısı bir kazada ölünce onun olmayan bir çocukla baş başa kalan Yoel'in öyküsünü okuyoruz roman boyunca. Yoel, her şeyi sondan başlatıyor. Onu öldürecek hastalığı ilerlemiş durumda ve 37 yaşındaki çocuğu, -evet onun için hala bir çocuk Emile- arkasında yapayalnız bırakmamak için çırpınıyor. Çılgın ve bir o kadar yürek burkan bir planı var Emile için. Onun gerçek anne ve babasını bulacak, şimdi yaşadığı evi Emile ile birlikte onlara verecek. Yeter ki çocuk hayatta yalnız kalmasın! Bir yandan Emile'in biyolojik anne ve babasıyla irtibata geçip çocuğu onlara kabul ettirmeye çalışırken, diğer yandan, hatırladığı kadarıyla kendi kişiliği ve hayatıyla cebelleşiyor Yoel. O hatırladıkça ve çırpındıkça karşımızda yeni bir kahraman beliriyor: Emile. Emile, siyahi bir çocuk. Yoel'in en büyük derdi henüz o küçük bir bebekken bembeyaz tenli anne babası arasında onu görenlerin bir evlatlık olduğunu anlaması. Onun evlatlık olduğunun anlaşılması, Yoel'in kısırlığının da anlaşılması demek. Ataerkil bir toplum içinde, kısır bir erkek. Yani erkek olamayan erkek... Ve böylelikle kendi eksik erkekliğinin daimi bir tür yüzleşmesine dönüşüyor Yoel için Emile. Diğer yandan da, ebeveyn olmanın, anneliğin ve babalığın nasıl da temsili, nasıl da toplumsal bir şey olduğunu her can yakıcı anısında ayrı ayrı kavrıyor. Adettendir, kadınların kısırlığı üzerine daha çok konuşulur ama erkeğin kısırlığı olmayan bir şeymiş gibidir toplum içinde. Yoel, kısırlığının daima göz önünde olduğu bir hayata mahkum, bu çocuk sayesinde. Ama hayat Emile'i de ister istemez ona mahkum etmiş durumda. Kimi zaman donarak yok oluyor dünya, kimi zaman kuraklıktan kuma ve toza dönüşüyor. Durmaksızın yağan yağmurdan çürüyebiliyor her şey ya da ağaçlar ve sarmaşıklar ele geçirebiliyor onu. Kimi zaman da çarpan bir astroitle insansız bir hal alıyor, tüm şehirler, ülkeler. Ama illa ki, bir şekilde yok oluyor, şehir, ülke ve dünya. Tıpkı nasıl öleceğini bilemeyen ama illa ki ölecek olan Yoel gibi, tıpkı onun unuttuklarının, durmaksızın hatırladıklarından çok olduğu gibi... Yoel, durmaksızın notlar alıyor, görünümü değişen, giderek inceleşen kızlar ve erkekler, düşük belli pantolonlar, cep telefonları, hızlanan arabalar, değişen dil üzerine notlar. Yaşlı bir insan için dilin değişimi ne anlama gelir, ya da yaşadığı şehrin durmaksızın değişen görünümü? Herkes benim dilimi kullanıyor, der gibi Yoel, ama ben onları anlayamıyorum. İnsanın modern hayat içinde yaşlanarak ölüme hazırlanmasının nasıl bir travma olduğuna dair bir kitap da diyebiliriz bu bakımdan Emile için. Emile'in hikayesi bir ülkenin ve şehrin kuruluşuna tanıklık eden ve bütün bu sürece aynı zamanda hizmet eden, geç-modern bireylerin, bize de çok tanıdık gelecek olan, kendiliğinden trajik hikayesi, bir yanıyla. Hızla kurulan ve aynı hızla bozuma, çözülmeye uğrayan üç kuşaklık çok ama çok tanıdık bir hikaye. Türkçe edebiyat okuyucularının, Dror Burstein'ı seveceklerini düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/leyla-erbil-den-kalan", "text": "İnsanın suratına soğuk bir su gibi çarpan, zihnini açan vahşi alaycılık, bitimsiz bir dil ve biçim arayışı, ve sonsuz bir edebi haz. Leyla Erbil deyince ilk aklıma gelenler... Ondandır ki, Erbil'in yapıtlarını elime almadan önce içimde bir parça tedirginlik hisseder, hemen elime alıp okumaya başlayamam. Beni çarpacak, sarsacak, içimde kendimin bile dokunmaktan, görmekten, dile getirmekten çekindiğim şeylere cesurca dokunacak olduğunu, ipliğimi pazara çıkaracağını bilirim de ondan; korktuğumun başıma geleceğini... Öyle de olur hep... Politiktir dili, kendini politikadan ayrıştırmaz, karanlığa baktırır, ikiyüzlülüğünüzü yüzünüze vurur, deliliğe davet eder, deli olmaktan besler dilini ve kurar biçimini... Türk edebiyatının tartışmasız kraliçelerinden Leyla Erbil, bu yıl sekseninci yaşını kutluyoruz, nice yaşları olsun. Şimdi Kalanla karşımızda. Zaman, hakikat ve bellek üzerine yazılmış politik bir şiir, diyebilirim Kalan için. Evet, Kalan, bir tür şiir kitap. Doğrusu Erbil'e aşina olanlar, onun dilinin şiirselliğini bilenler için hiç de yabancı gelmeyecek bir biçem. Zor mu? Biraz belki, ama yorucu değil kesinlikle. Anlatının kahramanı bir anlatan/yazar, Lahzen. Aydın olmanın, devrimci ve kadın olmanın tüm zorluklarını, çelişkilerini içinde barındıran Lahzen'in bilinçakışında geziniyoruz Kalan boyunca. Annesi, annesinin sevgilisi ve ablasıyla geçirdiği çocukluğun dibini kazıyoruz. Bir vakitler Fatih'in Urum tebaasına ayırdığı Fener semtinin kıyısında, Rumlardan, Ermenilerden ve Yahudilerden kalan o çok da eski olmayan kozmopolit, çok kültürlü İstanbul'u hatırlıyoruz. Hikayenin devamında Lahzen'in özgürleştiremediği kadınlığı, kocası, sevgilisi ve politik arayışı var. Aslında bir kaybedenin, tutunamayanın hikayesini okuduğumuzu, dinlediğimizi daha en baştan biliyoruz. Türk edebiyatında bilinçakışı tekniğini en usta şekilde kullanan yazarlardan biri hiç şüphesiz Erbil ve bu şiir kitapta, söz konusu ustalığını, yeteneğini tertemiz bir şekilde gözler önüne seriyor, hadi doğrusunu söyleyeyim, döktürüyor. Lahzen, ilaçlarla bastırılan, değiştirilmek istenen bir bilince sahip. Peki baktığımız aynanın bizzat kendisi çarpıksa, gördüklerimizin tamamen doğru, dosdoğru olma imkanı yok mu? Ya da şöyle sorayım, Lahzen'in anlattıkları, bizi onun gerçekliğine götürebilir mi, onun, yaşadığı ülkenin, kültürün gerçeğine? sen hangi bilinçtesin lahzen / hangi göklerin bulutlarından yağdın/bu çorağa söyle/ son bilinç ölüm olacağına/ölüm anındaki bilincin bilinci yazılamayacağına göre/hangi kavşağındasın tinsel gerçeğin Hakikatin özünü arıyor Lahzen ancak onun ilaçla bastırılmış, çarpıtılmış zihni, tıpkı bizim çarpıtılmış toplumsal belleğimiz gibi, özü bulmaktan uzağa düşürüyorsa da kendini, arayışı anlamlı kılıyor. Marguerite Yourcenar, tragedyayı tragedya yapan şeyin dekor olduğunu, mekan olduğunu söyler. Leyla Erbil de Lahzen'in hem toplumsal hem de kişisel trajedisinde doğup büyüdüğü şehrin, İstanbul'un etkisini kurcalıyor. Bozulan, dağılan, yozlaşan sürekli değişimden mustarip İstanbul'a, Roma'dan, Bizans'tan, Osmanlı'dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalan, acılı ve bir o kadar da tekinsiz ve büyülü olan bir yazgı Lahzen'e de hakim. Başta da dediğim gibi politik bir şiir Kalan. Lahzen'i delirten, karanlığa bırakan kişisel mücadelesi ülkenin siyasi çalkantılarıyla karışıyor. 6-7 Eylül olayları, Dersim, Ermeni katliamı, kanlı pazar, ülkede yaşanan tüm darbeler ve niceleri Lahzen'i nasıl delirtmez, ve hatta milletçek hepimizi... Erbil'in şiirinden, büyülü dilinden son derece radikal toplumsal-siyasal eleştiriler sızıyor. Kalan; koca bir tarihin bir kitaba sığdırılma ustalığı. Sözün bittiği yer; okumak gerek. Eli öpülesi bir kadın yazar. Onun nice bol yazmalı yıllar geçirmesini istiyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/lily-bart-sucu-ne", "text": "Eski bir masal vardır, çocuk masalı değil de daha çok hazin bir kadın masalı: Kırmızı Pabuçlar. Öylesine fakir bir kızdır ki kahramanımız, ayakkabılarını bile kendi yapmıştır; topladığı kumaş parçalarını dikerek, kaba, tuhaf ama yine de işe yarayan pabuçlardır bunlar... Bir gün zengin bir yaşlı kadınla kesişir yolları. Yaşlı kadın kıza gel der, gel ve benimle yaşa. Sıcak bir yemeğin, yatağın, yepyeni giysilerin ve ayakkabıların olsun... Kız kabul eder teklifi ve yaşlı kadının evine yerleşir. O eve girer girmez zengin ve yaşlı kadının ilk işi kızın eski kıyafetlerini ve kendi elleriyle yaptığı ayakkabıları yakmak olur. Kahramanımız çok üzülür ama yapacak bir şey yoktur. Bundan sonra zengin hayatında uslu durmak, yaşlı hamisinin her istediğini yerine getirmek zorundadır. Ancak bir gün karşısına bir mağazada büyüleyici kırmızı pabuçlar çıkar, eski ayakkabılarını hatırlar ve hevesle alır onları kız, yaşlı kadının itirazlarına aldırmadan... Ve ayağına geçirir geçirmez dans etmeye başlar. Ayakkabılar, kötüdür, sihirlidir. Dans eder, eder, ama bir daha hiç duramaz, ta ki ayakları kesilerek o ayakkabılardan kurtulana kadar... Toplum, özellikle kadın cinsinin bataklığı... Bu hüzünlü, hüzünlü olduğu kadar da vahşi masal gösterir ki bizlere; toplumun yönlendirdiği amaçlar, suni mutluluklar uğruna kendi sahip olduğun şeylerden vazgeçmek seni köleleştirir; geri dönüş yolları ise tehlikelerle, ruhu zehirleyen oyuncaklarla, bağımlılıklara yol açan heveslerle doludur ve son darbe ne şekilde olursa olsun her zaman ölümcüldür... Tıpkı Lily Bart'ın hikayesinde olduğu gibi... Amerikalı yazar Edith Wharton'ın Keyif Evi, bizde pek bilinmese de Amerikan edebiyatı için bir klasik... Tıpkı Kırmızı Pabuçlar gibi, sırtını klasik dramatik kurguya yaslamış hazin ve vahşi bir masal... Kahramanımız Lily Bart, 1800'lerin sonunda New York'un yüksek sosyetesine mensup gelinlik yaşa gelmiş genç ve çok güzel bir kız. Güzelliğin altını çizeyim, zira Lily'nin sosyetede kalabilmesinin tek yolu... Arkalarında pek de bir şey bırakmadan erken yaşta ölmüştür kahramanımızın anne ve babası. Zengin ve eli sıkı halasının hamiliğinde zengin bir koca bulabilmek için dönemin elit tabakasının takıldığı mekanlarda boy göstermektedir Lily sabırla. Lüks sayfiye evlerinde, kışlık malikanelerde, opera localarında, muhtelif kulüplerde... Ancak yaşı hızla ilerlemekte ve bir türlü evlenememektedir. Daha doğrusu damat adaylarıyla her seferinde evliliğin kıyısından dönmektedir. Bir arkadaşının dediği gibi: Lily hep böyledir: Toprağı hazırlamak ve tohumları ekmek için köle gibi çalışır, ama hasadı kaldırma günü gelince ya uyuyakalır ya da pikniğe gider. Evet tam olarak böyledir. Çünkü bir süs bebeği olarak evlenmek için yetiştirilse de Lily aslında evlenmek istememektedir! Fakat bu noktada iki tane çok büyük sorunu vardır: Birincisi yaşadığı toplumda bir kadının evlenmeden toplum içinde var olması mümkün değildir, ikincisi ise Lily kendi imkanlarının elvermediği lüks içinde yaşamaya başka bir şey düşünemeyecek kadar tutkundur. Devreye bir de hali vakti yerinde ama kesinlikle zengin olmayan Lawrence Selden girince Lily Bart'ın bıçak sırtındaki yaşamı iyice zorlaşır. Selden'e sırılsıklam aşıktır ama tutkuları ve toplum baskısı bu aşkı yaşamasına engel olacaktır. Onu Kırmızı Pabuçlar'dan ayıran tek ve çok önemli bir farkı vardır Keyif Evinin: Lily Bart'ın masaldaki küçük kız gibi geri dönebileceği bir yer yoktur, bir zamanlar elleriyle yapmış olduğu ayakkabıları yoktur... O yüzden ne yaparsa yapsın, kendine uygun bir çıkış yolu bulamamaya yazgılıdır kahramanımız. Yazar Edith Wharton, kendinin de bir üyesi olduğu dönemin New York yaşamını çok iyi bilir ve kahramanına o da bir çıkış yolu göstermez. Kadını öğütmek üzere kurulan bir düzen içinde şahsi çabaların önemli olamayacağını, ancak toplumsal bir tavırla durumun düzelebileceğinin kendisi de farkındadır çünkü. Ağır bir yergiyle betimlediği dünyaya bu yüzdendir ki son derece cesur, sıkı bir eleştiri yollar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/maceraci-hayalci-asi-kadin-hareketi-ve-umudun-donusumu", "text": "XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başı, bazıları için çok farklı anlamlar ifade edebilecek bu zaman aralığı, dünya üzerindeki hemen tüm kadınlar için tek bir şeyi işaret eder: Uyanış. Üstelik hem aklın hem de ruhun uyanışı. Nasıl olmuşsa olmuş, kadınlar gündelik yaşamın, toplumsal koşulların değişmesi gerektiğine karar vermiş, değişim için kolları sıvamışlardı. Bunu sadece ekonomik dönüşümle, sanayi devrimiyle açıklamak mümkün değildi, çünkü kadınlar, hangi etnik ve kültürel gruba ait olurlarsa olsunlar, hangi eğitim düzeyinden gelirlerse gelinler, insan gereksinimlerini kardan üstün tutan bir toplumsal ekonomi görüşünü paylaşıyorlardı. \"Günlük yaşamda olan biten her şey politiktir.\" diyorlar ve ayrı ayrı harekete geçiyorlardı. Ne savaşlar, ne ekonomik krizler, ne toplumsal göçler, ne de büyük teknolojik gelişmeler... XX. yüzyılı, cinsellikten özgür aşka, vatandaşlık haklarından demokrasiye; eşit toplumsal ve ekonomik hak mücadelesinden anneliğe, ev işlerine; yeni bir çağın hayali olarak kadınlar yaratıyorlardı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar haftasını geçeli çok olmadı. Bu ayın zamanlamasıyla sessiz sakin çıkan bir kitabı karıştırıp duruyorum kaç gündür. Sosyalist feminizmin önde gelen isimlerinden biri olan Sheila Rowbotham, Yeni Bir Çağ Hayali adı altında özellikle ABD ve İngiltere'deki yüzyıllık kadın mücadelesinin ayrıntılı bir dökümünü yapmış. Uyanışın başlamasından günümüze, feminizm ve feminizmi de içine alan geniş kapsamlı kadın hareketini ele almış. Hangi gelenekten gelirse gelsin kadın hareketi içinde yer alanları \"hayalci maceracı\" olarak niteliyor Rowbottam ve geniş kapsamlı amaçları ile toplumun her yerine yayılan varlıklarının yarattığı dönüşümü kurcalıyor. Gündelik yaşam ve kültürün yanı sıra kendi yazgılarını da değiştirmeye çabalayan kadınlar, hem hayalci hem de maceracıydılar, çünkü en kabataslak haritalardan yararlanarak keşfe çıktılar ve bilinmeyene doğru yola çıkarak, kişisel ilişkilerde ve toplumda öngörülen davranışları sorguladılar. Toplumsal cinsiyet ayrımlarına, cinsel tutumlara, aile düzenlerine, ev işi ve annelik yapma biçimlerine, var olan tüketim ve ücretli emek koşullarına karşı çıktılar. Bedene ilişkin yeni yaklaşımlar, farklı giysiler ve yiyecekler önerdiler; dikkatlerini kentsel mekanın kullanımına, uğraşlara ayrılacak boş zamana, çalışmanın amaçlarına çevirdiler. Ancak yeni bir çağ hayal eden bu asiler ve reformcular grubu, tutarlı bir topluluk ya da bir eğilim bile oluşturmuyorlardı. Başkaldırılarının kaynağı bile farklıydı hatta. Haksızlığa duyulan öfke, gündelik yaşamı düzeltme isteği ya da ütopya hayalleri... Görüş ve niyet konusunda belli bir birleşme de yoktu. Kimileri var olan kültürü değiştirmek, kimileri de dünyayı dönüştürmek istiyordu; kimileri düzenlemeyi, kimileri de kurtarmayı ve özgürleştirmeyi diliyordu. Ve bütün bu farklı eğilimler, farklı arzular birleşip kadın hareketini oluşturuyordu işte. XIX. yüzyılın sonsundan çıkıp XXI. yüzyıla maceracı-hayalci-asiler ara sıra duraklasalar da geliyorlardı. Evet, kayıplar da var kazançlar da, bize ait olanlar da var bize hiç dokunmayanlar da Sheila Rowbotham'ın ortaya koyduğu dökümlerde. Ancak tarihe bakmak, neler yapılabildiğini görmek bir parça da olsa kendimize gelmemizi sağlıyor. Geri çekildiğimiz her anda, hortlayıp hortlayıp karşımıza çıkan kürtaj yasağı, cinsel ve ekonomik özgürlüğü kısıtlayıcı gelenekler; yasalar, kabullenilmiş ve onaylanmış erkek şiddeti, kadın sığınma evlerine yerleştirilen vaizeler gibi, nice hayalette uğraşmak zorunda kaldığımızı unutmamalıyız. Ve kadın hareketinin tarihi ne büyük mücadelelere sahne olmuşsa da, erkek egemen sistemi hala yıkamadığımızı, ama yıkmak için hala çok geç olmadığını, başlangıçtan bugüne egemenliğin olmadığı, güçten, güç düşüncesinden azade bir sistem kurmak üzere harekete geçtiğimizi, hatırlamalıyız. Geçmiş haftamız kutlu, gelecektekiler de şahane olsun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/maceranin-ruhuna-degen", "text": "Bu haftanın şahane bir kitabı oldukça sıradışı. Hem yazarı hem yayınevi hem de türü itibariyle öyle. Şahane Bir Kitap okurları çocuk edebiyatına karşı temkinli olduğumu bilirler. Ama bazen tedbiri elden bırakmak geriyor, heveslerin önüne geçilemiyor. Çünkü eleştiri konusunda ne kadar cimri olursam olayım, iş çocuk kitapları ve masal okumaya geldi mi, kendimi durduramam. Ama çocuk kalbimle okuyup sevdiklerimi, büyük aklımla etkilenip kendimi kaptırdıklarıma karıştırmaktan korkar, çocuk edebiyatıyla ilgili hemen hiç eleştiri yazmam. Dediğim gibi, bazen hevesler baskın çıkıyor! Çocukken çok sevdiğim neredeyse eşanlamlı iki kelime vardı: Macera ve serüven! Macera ya da serüven, hangisini kullanırsam kullanayım fark etmez, benim için anlamının ötesinde kitap okumak demekti. Çünkü çocuk hayatımın içinde macera yaşamanın ancak okumak yoluyla olacağını çok erken bir vakitte anlamıştım. Okuyarak çıkıyordum macera dolu yolculuklara ben. Dünyanın türlü yerlerine gidiyor, tuhaf, komik ve ilgi çekici kahraman-arkadaşlarımla esrarlı yolculuklara katılıyor, nice çözülemez gizemi çözüyor, kötülerin foyasını ortaya çıkarıyordum. Bir de elbette yetişkinlerin hiç bilmedikleri, varlığını zaten kabul etmeyecekleri alternatif büyülü dünyalarım vardı. Hayvanların konuştuğu, doğaüstü güçlerin hüküm sürdüğü ve iyiliğin her zaman galip geldiği dünyalar... Bu olağanüstüdünyalar bilirdim ki illa bu yaşadığım dünyaya sızar, onu daha iyi, daha doğru ve kuşkusuz ki daha eğlenceli bir hale getirirdi. Ve okumazsam eğer, bunların hepsi, yok demekti. İşte Hakan Bayhan'ın kaleminden çıkma Maceraperest Kerem'in Serüvenleri beni kendine böyle çekti. Bahçedeki incir ağacının dibinde tıpkı benim çocukluğumda hep arayıp bulduğum dünyalara benzeyen bir karınca dünyası bulan ve kendi dünyasından olağanüstünün dünyasına geçebilen Kerem'in serüvenlerine ben de böyle dahil oldum. Kahramanımız Kerem, evinin bahçesindeki incir ağacının dibinde Kaninda adlı karıncalar ülkesini keşfediyor. Ona bu keşfinde ve macerasında serçe Nino ile karınca prenses Mari eşlik ediyor. Ancak her iki dünya arasında Kerem'in başına gelecekler var, üstelik de doğumgününe tam bir gün kala! Bahçedeki İncir Ağacı, gazeteciliğe uzun yıllarını vermiş usta bir ismin elinden çıkma şahane bir çocuk kitabı. Yarattığı dünya, bir çocuğun içinde yaşattığı merak ve yaşama hevesini ortaya koyuşu ve hikayeler aracılığıyla bir ömür içimizde yaşattığımız serüven ruhuna dokunuşuyla sıkı bir çocuk kitabı çıkarıyor ortaya yazar. Ve son olarak Bahçedeki İncir Ağacı vesilesiyle yayın hayatımıza oldukça farklı bir yayın anlayışıyla katılan Yitik Ülke Yayınları'na değinmek isterim. Özenli baskıları, kendine özgü kapak tasarımları, genç yazarları ortaya çıkarma çabalarıyla dikkate değer çalışmalara imza atıyorlar. Ve gezi ruhuna değmeyi hiç bırakmıyorlar. Kısacası macera başladı ve devam ediyor!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/marguerite-yourcenar-adinda-bir-mucize-ve-dogu-oykuleri", "text": "Marguerite Yourcenar... An'ın içinde geçmişi, tarih içinde yazgıyı arayan bir izsürücü; latif, zarif ve bir o kadar vahşi; sözdeki müziği arayıp bulan bir dil büyücüsü, edebiyat için bir mucize... Onun başyapıtlarından biri olan Doğu Öykülerinin satırları arasında geziniyorum son birkaç gündür, masalların, mitlerin içinde, kusurlu, sıradan insanlara benzeyen kahramanlarının hüzünlü, şiirsel, bilge, kimi zaman acımasız ve kanlı yazgılarının içinde... Doğu Öykülerini okumadan, edebiyatın bize kattığı bilgeliğin, dilin güzelliğinin ve sınırsızlığının olanaklılığının yetersiz geleceğini düşünüyorum, tüm varlığımla seziyorum ve açıkçası bütün bunlara şaşıyorum... Marguerite Yourcenar; birkaç cümle önce de söylediğim gibi, edebi bir mucize gibi... Belçika doğumlu Yourcenar, Amerika'nın, İsviçre'nin ve Fransa'nın yanı sıra İtalya'da ve Yunanistan'da da yaşamış. Belli ki Doğu Öykülerinin esini yazara bu iki ülkede deneyimlediklerinden geliyor. Ancak yanlış anlaşılmasın, sadece Slav efsaneleri ve Balkan baladlarından değil, Çin kıssa'larından, Hindu efsanelerinden ve İstanbul'un lalelerinden de yararlanmış yazar. Dinlediği balatları, okuduğu masalları, efsaneleri ve kıssaları yeniden bambaşka bir biçimde kaleme almış. Kitapta yer alan öykülerden ilki ve en dikkat çekicilerinden biri olan Wang-Fo Nasıl Kurtuldu? Çinli bir ressamın sanatla iç içe geçen yaşamının fantastik hikayesi. Ressamın çırağının gözünden başlıyor hikayemiz. Çok zengin, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ling'in hayatı, Wang-Fo'yla tanıştıktan sonra tamamen değişiyor, dünyaya, insanlara, hayvanlara ve bitkilere bakışı değişiyor. Ressamın sanatını icra etmesi kaygısıyla malını, mülkünü, cebindeki son kuruşunu, hatta dünyalar güzeli karısını bile kaybediyor Ling. Öyle ki, kendini ağaca asan karısının dehşet verici görüntüsü karşısında onu resmetmeye çalışan ustası için saatlerce boya karıştırabiliyor. İnsanın kanını donduran bu son derece etkileyici sahnede Yourcenar, hayata karşı sanatın üstünlüğü düşüncesinin sınırlarını zarifce zorluyor. Ancak hayat elbette her zaman sanattan yana değil... Wang-Fo, Han Krallığı'nın prensinin eline muhteşem resimleri yüzünden düşüveriyor. Yaşamın onun resimlerindeki kadar gerçek, onun resimlerindeki kadar güzel olmadığına öfkelenen prens, Wang-Fo'yu gözlerine mil çektirmek üzere cezalandırıyor ve cezanın öncesinde yarım kalan bir resmini tamamlamasını istiyor. İşte bu resmin tamamlanması kahramanımızın ve çırağının fantastik kurtuluşu oluyor. Ölümlü bedenlerimizdense ölümsüz ruhlarımıza sirayet eden sanatsal bir kurtuluş... Doğu Öykülerinin bir özelliği de Yourcenar'ın belki de Türkçedeki en güzel çevirisi olması. Buradan Hür Yumer'e bir teşekkür de benden... Geldiğimiz bu noktada Marguerite Yourcenar'ın Doğu Öyküleri için ayrıca şahane bir kitap dememe, bilmem gerek var mı!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/masal-olsun-diyordum", "text": "'Masal olsun istiyorum,' diyordum. Yani böyle çok sertleşmesin. Bir kere mucizelerde bir müzik giriyor. Hani bir hatırlatma olarak. Müzik başka bir alemi işaret ediyor. Onları gerçeklikten çıkarıyor, masal gibi yapıyor. Sanki 'Bir varmış, bir yokmuş, bir adam varmış, bir köye gelmiş...' gibi. Filmin 'ciddiyetini' de azaltsın istiyordum. Kendini çok ciddiye alan filmleri sevmiyorum. Sonuçta yaptığımız nedir ki yani, hayat nedir ki? Sinemamızın son yirmi yılına altı tane incelikli film armağan eden Reha Erdem için hazırlanan Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan adlı çalışmanın sonunda yer alan söyleşisi bu sözlerle bitiyor. Yönetmen son filmi Kosmos üzerine söylüyor bu sözleri. Hayalgücüne ve düşlerini aktarış biçimine hayran olduğunuz bir yaratıcının, bu sonu gelmeyen büyüklenmeler çağında, varlığın hiçleştiği o mukadder ana sadelikle işaret etmesi... Okuyanı da, dinleyeni de, izleyeni de etkiliyor ister istemez. Aslında Reha Erdem'in filmlerini sevip sevmemek ya da izleyip izlememek değil mevzubahis olan. Fırat Yücel'in editörlüğünü yaptığı, Burak Acar, Gülengül Altıntaş, Senem Aytaç, Aslı Özgen Tuncer, Engin Ertan, Ayla Kanbur, Şenay Aydemir'in yazılarından, Erdem'le yapılan bir söyleşiden ve Erdem'in Aşk ve İsyan adlı yazısından oluşan bu çalışmayı okumak için, bütün bunlar hiç gerekli değil. Bir başkasının yaratımı, hayalgücü üzerinden yola çıkarak başka bir yaratım vücuda getirmek kolay iş değildir. Bu zorlu yükün altından kalkmayı başarıp, keyifli, derinlikli bir okuma sunabilen, yeri geldiğinde anlatısından bağımsızlaşabilen Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyanı sadece bu başarısı gözlemek için bile okuyabiliriz. Her şey bir yana işte bu anlamda şahane bir kitap. Burak Acar'ın Reha Erdem Sinemasına Genel Bir Bakışıyla açılıyor çalışma. Acar, Erdem sinemasındaki karakterlerden, planlardan, müziklerden yola çıkarak bu filmleri izlerken kendimizi neden böylesine dünyaya yakın hissetimizi sorguluyor. Reha Erdem'in filmografisini mutluluğu arayan insanın insanlaşma sürecini, baskı ve iktidarın görünen ve görünmeyen biçimleriyle insanı ve yaşadığı çevreyi şekillendiren kültürle çatışmasını, anadan kaçırılıp babacıl kılınmasını anlatan, uzun soluklu tek bir serüven olarak okuyor Gülengül Altıntaş. İnsan-Kuru Rüyalar Alemi başlıklı yazısı boyunca; A Ay'da gerçeği, Kaç Para Kaç'ta ahlakı, Beş Vakit'te zamanı, Korkuyorum Anne'de insanı arıyor. Senem Aytaç'ın Reha Erdem sinemasında odaklandığı yer: Hayal. Daha doğrusu gerçekten bir kaçma biçimi olarak hayal ve hayat. Şimdinin yokluğunda, kaçılamayan gerçekliğe tutulmakta ve hep bir şeylerin sınırında yaşamakla özdeşleşen bir kaçışta... İnsan nedir? Et, kemik, yağ, sinir. Danadan ne farkımız var? Zamansallık ve Kaçış adlı yazısında Aslı Özgen Tuncer, Reha Erdem filmlerinde beden ve egemen kültürün kodları arasındaki ilişkiyi kurcalıyor. Hemen ardından gelen Engin Ertan da Büyüyememişler ve Büyümeye Çalışanlar ile bu filmlerdeki büyüme sancılarının belki de Türkiye'nin moderleşememe çabasının bir yansıması olabileceğini belirtiyor. Toplumsallaşmadaki psikanalitik bağ; doğayla ilişkinin insanın içgüdülerine ve bilinçaltına ayna tutmasının yerine insanların birbirlerinin aynası olduğu sınırlandırılmış bir toplumsal dünya; içsel çelişkiler, değerler ve bunların çözülüşü... Ayla Kanbur, Erdem sinemasında Yaralarıyla Büyüyen İnsan Ruhuna odaklanıyor. Reha Erdem filmlerindeki aşksızlık vurgusunu Türk sinemasında açılmış yepyeni bir kulvar olarak değerlendiren Şenay Aydemir ise bu eksende yönetmenin aşksızlığı anlatımı üzerinde duruyor. Yazımın başında bir parçasından alıntı da yaptığım, Reha Erdem'le ilk filmi A Ay'dan son filmi Kosmos'a dair yapılan bir söyleşiyle tamamlanan, bütünlenen bu yazılara ek olarak yönetmenin Suyunu tek yönlü seyirlik yerine, aşkın ve acının, inancın ve direncin, yani yaşamanın hazzından alan bir sinemanın peşindeyim. Umut doluyum ve acılar içindeyim. sözleriyle son derece etkileyici biçimde noktaladığı bir kısa yazısı da yer alıyor. Ve çalışmaya adını veriyor: Aşk ve İsyan. Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan, her şey bir yana, Türk sineması ne kadar gelişip zenginleşiyorsa, o kadar yoksullaşıp sığlaşan, onun yaratıcılığına erişemeyen sinema eleştirisinin geleceğine dair de büyük bir umut veriyor bizlere. Sığlaşmanın, temellendirilememiş türlü beğenilerin eleştiri adı altında yayımlanmasının tavan yaptığı, bu tür yazıların ve yazarların baş tacı edildiği bu günlerin elbet sona ereceğini hissettiriyor. Ne güzel!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/masal-tadinda-terapi-ilac-olarak-oyku", "text": "Ne zaman bir öykü anlatılsa gece olur. Nerede oturulursa oturulsun, zaman ve mevsim ne olursa olsun, masal anlatmak saçaklardan sessizce yıldızlı bir gökyüzünün ve beyaz bir ayın çıkıp süzülmesine ve dinleyenlerin kafalarının üstünde asılı durmasına neden olur. Kimi zaman masalın sonuna doğru oda şafakla dolar, kimi zaman arkada bir yıldız parçası kalır, kimi zaman da fırtınalı bir gökyüzünden bir paçavra parçası. Ve arkada kalan her ne olursa olsun, bu şey çalışmak için, ruh-yapımında kullanmak için bir armağandır. Çalışmak, iyileşmek ve mutlu olmak için; bir armağan olarak, bir ilaç olarak öykü... Televizyonda, sinemada ve hatta edebiyatta örneklerini bolca gördüğümüz eğlendirici ya da yaşamın çürüyüşünü gözler önüne seren öykülerin dışında kalan öykü: Tarihin ve eğitimsiz bilgeliğin dudaklarından dökülmüş, var olabilmek için bir hayatın baştan sona geçmesini bekleyen, anlatılmak için izin istenen ve okurlarında/dinleyicilerinde iyileştirici etkileri olan... Clarissa P. Estes, nam-ı diğer kurtlar koşan kadın ve kurtlarla koşmayı öğreten... 25 yılını verdiği baş döndürücü çalışması Kurtlarla Koşan Kadınlar ile işte bu türden öyküler aracılığıyla insanın vahşi doğasına derin psikanalitik kazılar yapıyor. Amacı, bütünsel içgüdüsel doğayı hastalıklı halinden kurtarmaya ve onun doğal dünyayla ruh-dolu ve temel psişik bağlarını göstermeye çalışmak. İnsanlığın özellikle 19. yüzyılda gittikçe belirginleşmeye başlayan doğadan kopuşuna, bu durumun kapitalist düzende daha da keskinleşen yüzüne karşı savaşmak için içimizdeki vahşi insanı çağırmamız gerektiğini söylüyor öncelikle Estes. İçimizdeki vahşiyi çağırmadan, onu serbest bırakıp onunla yüzleşmeden gerçek yaratıcılığa, güce ve şifaya kavuşmamız imkansız. Ancak vahşi insanla yüzleşebilmek için elimizden alınan iki önemli araç var: Doğa ve masallar. Estes'e göre masallar, özellikle kadınlara cinsellik, sevgi, para, evlilik, doğurma, ölüm ve dönüşüm üzerine dersler veren mucizevi hazineler. Ve ne yazık ki eski kadınların gizlerini açıklayan peri masallarının ve mitlerin üzeri zaman içinde ustalıkla örtülmüş, masallar deformasyona uğrayarak yitirilmiş. Yaşlı şifacılar kötü cadılara, hayaletler meleklere dönüşmüş; masallardaki cinsel öğeler atılmış, yardımcı hayvanlar ve yaratıklar ifritlerle, cinlerle yer değiştirmiş... Ancak Estes, kulağa imkansız gelen hatta biraz da Donkişotvari bir tavırla işe öncelikle bugüne ulaşan öykülerin özünü derlemeye çalışarak başlamış; sonrasında da bu öyküler üzerinde psikanalitik çalışmalar yapmış. Mavisakal, İskelet Kadın, Elsiz Kız, Kırmızı Ayakkabılar, Çirkin Ördek Yavrusu, Bilge Vasalisa, Kelebek Kadın, Üç Altın Saç, Kibritçi Kız ve daha pek çok masal Kurtlarla Koşan Kadınlar'da yeniden hayat buluyor, öz anlamlarına göre açıklanıyor. Estes, bir yandan bireyin erginleşme süreçlerini, 'diriliş, erginlenmenin başlangıcı, ötekiyle birleşme, tuzakları tanıma, kendine dönüş, kutsal cinselliğin ele geçirilmesi' gibi başlıklar altında izlerken bir yandan da bu masalları, mitleri, arketipleri incelemeye tabi tutuyor. Masal tadında terapiler bunlar! Ve doğayla bağını koparmamış, seçimlerini yaparken duygularıyla sezgilerine başvurmaktan korkmayan vahşi kadın arketipine ulaşmak için dinlememiz gereken vahşi masallar! Hepimizin o çok iyi bildiği Çirkin Ördek Yavrusu masalından psikolojik ve tinsel bir kök öykü çıkarıyor mesela yazar. Ve Çirkin Ördek Yavrusu onun nazarında, vahşi doğaya uyum sağlayabilmek için kendi vahşi güzelliğimizi kabullenmemiz gerektiğine, hatırlamanın ve ne olursa olsun devam etmenin gerekliliğine dair bir öyküye dönüşüyor. Mavisakal masalı ise kadınlara onları sezgisel doğalarından koparan dış etkenlerle baş etmenin yollarını aktaran bir anahtar oluveriyor. Çoğunluğun aşırı duygusal ve aptalca hüzünlerden güç alan öykülerden biri olarak kabul ettiği Kibritçi Kız da, uyuşturulmuş psişenin iyi bir ifadesine ve fanteziye duyulan bağlılığı iyileştirmeye yönelik bir öykü olarak can buluyor Estes'in kaleminde. Clarissa P. Estes, alanında tam bir fenomen. Öykü bulucusu, derleyicisi ve anlatıcısı, bir şair, araştırmacı ve psikanalist... Başyapıtı, Kurtlarla Koşan Kadınlar, kitapçı raflarında, şiir, kadın araştırmaları, kültürel araştırmalar, mitoloji ve din bölümlerinde aynı anda bulunuyor. Yola çıktığı nokta vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküler olabilir, ama varış noktası kadınları ve erkekleri, tüm sosyal sınıfları birarada kapsayan son derece derinlikli bir kültürel-psikanalitik harita. Alarm veren doğa, alarm veren insan ruhu üzerine dikkat çekmekle, ruhlarımızı ısrarla ormana çağırmakla kalmıyor, bu sorunlara karşı son derece etkin, duyarlı ve en önemlisi de uygulanabilir çözüm önerileri sunuyor. Bireysel ve toplumsal dertlere karşı bir ilaç olarak öykü! Yüzeysel, eğlencelik, çürümeye ayna tutan değil, yer yer korkutucu, vahşi ve yüzü yaşama dönük bir tür olarak öykü... Sanırım üzerinde düşünmeye değer. Estes'in o meşhur teyzelerinden birinin dediği gibi, bilmediğini bilmemek cehalettir ama bilmediğini bilmek ve bunu umursamamak kötülük demektir. Kurtlarla Koşan Kadınlar, kendisi hakkındaki bilmediklerinin farkında olan ve bu eksikliklerle yüzleşmekten çekinmeyenlerin başucu kitabı oldu, olmaya da devam edecek şüphesiz... Ve sadece bu haftanın değil, nice haftaların şahane bir kitabı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/meleklerin-degdigi-yerde-inanc-baslar", "text": "Din, o belki de tüm kültürleri kapsayan fevkalade derinlikteki büyüleyici mitolojik masal... Neden olmasın, kendi hayal gücümüzle, kolektif bir bilinçle topraktan ve gökyüzünden, güneşten ve aydan, dostlarımız at, inek, boğa, güvercin gibi hayvanlardan esinlenerek yarattığımız, doğaya bakarak doğaüstüne çıktığımız o en derin, o en pırıltılı hikayeye inanmak... Kulağa o kadar da kötü gelmiyor, riyakarsa hiç değil. Bir nevi beşerin kendine inanması gibi, dolayısıyla da yine yaratıcıya... Hal böyleyse eğer, melek de insanoğlunun kolektif bilincinin yarattığı en temiz, en zarif dini öğe. Her ne kadar içinde kötülüğü de barındırsa da, melek bizim dilimizde ve pek çok dilde olumlu, iyicil bir anlam ifade ediyor. Doğal olarak olumlu ve doğal olarak doğaüstü bu kelimeye dair hazırlanmış bir sözlük ise yine doğal olarak ilgi çekici oluyor. Bütün kutsal ya da kutsal olmayan deneyimlerimizin ötesinde, duyularımızın ötesinde Paulus'un deyişiyle, sadece bir masal ve sonsuz bir soyağacının bulunması... Amerikalı şair, yazar ve yayıncı Gustav Davidson'un Gözden Düşmüş Melekler Dahil hazırladığı Melekler Sözlüğü her şeyden önce dini söylenceler ve mitolojik hikayeler üzerinde düşündürüyor okurunu. Bunu sadece alfabetik sırayla isimlerini ve açıklamalarını art arda yazdığı melekleri anlatarak yapmıyor elbette. Zira, sözlüğün öncesinde Davidson'un kendini bu araştırmaya iten sebeplerden söz ettiği ve meleklere dair yazıla gelmiş çeşitli özellikleri kurcaladığı bölümler var: Melekler ve Kitaplar, Cehennemin Durumu, Satan ve satan, Meleklerin Mekanı, Meleklerin Bedeni ve Cinsiyeti, Meleklerin Üremesi, Meleklerin Dili ve Meleklerin Ödevleri ve Güçleri, bu ilgi çekici bölümlerden bazıları. Buralarda lafı çok da fazla uzatmıyor aslında Davidson, kendi deneyimlerine eklemlenen araştırmalarından ve ilgi çekici çıkarımlarından söz ediyor sadece. Ancak bu konuyu derinleştirmek arzusundaki okurlara keyifli bir kapı açmayı da başarıyor. Öncelikle melek adları; dinden dine, çağdan çağa, kültürden kültüre ve elbette dilden dile değişen bu isimleri kategorize etmek, kimin kim olduğunun ayırtına varmak gibi çılgınca bir işin nasıl altından kalkıyor Davidson? Sözgelimi 'cehennem görevlisi' ya da 'güneş yöneticisi' kabul edilen Uriel çeşitli kaynaklarda Sariel, Nuriel, Uryan, Yehoel, Ovreel, Oroiael, Fanuel, Eremiel, Ramiel, Yeremiel, Yakup İsrail olarak yazılmıştı gibi çalışması boyunca karşılaştığı şakayı anımsatan örnekler veriyor araştırmacı ve bunları söylenceleri karşılaştırarak nihayetlendirdiğini belirtiyor. Yine de kapılar elbette farklı bakış açılarına, farklı okumalara hep açık. Bu çalışmaya ek olarak yeni bir melek adı bulan araştırmacıların yeni bir hayata can vereceğini söylüyor yazar. Ve gelelim kötü meleğe. Onun pek çok yüzü, pek çok hikayesi var elbette. Davidson için kötülüğe, cehenneme atfedilen meleklerin izini sürmek oldukça zor olmuş, ama yine de onların hikayelerine ayrı ayrı yer vermekten geri durmamış yazar. Çünkü koruyucu, danışman, rehber, yargıç, çevirmen, aşçı, teselli edici, aracı ve hatta mezarcı olarak insanlara her daim yardım eden iyi meleklere karşın kötülük melekleri bu dünyaya ve insan hikayelerine diğerlerinden daha dahil temelde. Daha çok tek tanrılı üç büyük dinde yer alan meleklerin bedensiz, dolayısıyla cinsiyetsiz, saf madde dışı yaratıklar olarak düşünülmesi gerektiği kabul edilir. Ancak Davidson'a göre kutsal metin yazarları, peygamberler hem yasa ve kural delici hem de birer tarihçilerdi ve bu bağlamda melekleri insan gibi görünen, konuşan, hareket eden varlıklar olarak betimlemişlerdi ki bugün son derece zengin, tanımlanabilir, anlatılabilir bir melekler ordusu kalmıştı geriye. İşte Melekler Sözlüğünün zenginliği biraz da buradan geliyor zaten. Yine de araştırmacının hakkını yemeyelim, hem koca bir ömrün adandığı etkileyici bir çalışma koyuyor önümüze hem de dört büyük dinin yanı sıra en ilkel dinlerde ve hatta birçok batıl inançta adı geçen meleklere yer veriyor, hepsinin birer birer izini sürüyor. Kitabın en sonunda yer alan çeşitli melek mühürleri, dualar ve büyü örnekleri de ayrıca ilgi çekici. Uçan halı üretmek ve kullanmak için sihirli formülden gökyüzünden atılmış melekleri bağlama ve yönetme duasına, şeytanla yapılan kan anlaşmasının bozmak için yapılan büyüden aşk duygusu uyandırmak için edilen duaya pek çok eğlenceli bölüm yer alıyor bu bölümlerde. Her şey bir yana Melekler Sözlüğü melek tasvirleri eşliğinde derinleşen bir tür dinler, inanışlar tarihi okuması olarak da görülebilir. Sözün kısası ister bir tarih kitabı isterseniz de zarif hayal gücünün tasvir kitabı olarak okuyun Melekler Sözlüğü, meleklerin dokunduğu şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/meloyun-montanasi", "text": "Öykülerin çoğu Montana'da geçiyor, ama muhakkak ki her coğrafyanın da bir Montana'sı vardır: İnançlarıyla, ihanetleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla, geçmişleriyle, gelecekleriyle ve illa ki kadınıyla, erkeğiyle... Bu yalnızca Meloy'un Montana'sı. Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy'un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden'in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti. Gündemdeki güncelliğini yitirmesine rağmen, üzerine çok daha fazla konuşulması gerektiğine inandığım için, bu tanıtım yazısında Meloy'un tarafsız anlatısının aktörü karakterlerinden, kadın-erkek çatışmasından doğan anlatısından ve lokal ama bir o kadar da evrensel öykülerinden bahsedeceğim. Kitap, B. Travis adlı öyküyle başlıyor. İlk cümle saf bilgi: Baş karakter Chet Moran'ın, çocuk felci rahatsızlığının rafa kalkmaya başladığı zamanlarda Montana'ya bağlı Logan kentinde büyüdüğünü veriyor. Zaman-mekan-bağlam üçgeninde okuru öykünün dünyasına ışınlayan, pür bir giriş. Çocuk felci bahsinin boşa olmadığını, baş karakterin bu hastalık öyküsünün ona bıraktığı bir sakatlık olduğunu okuyarak devam ediyoruz. Beth Travis ile baş karakterin yolu tesadüfi bir biçimde, yanlışlıkla hukuk ile alakalı bir atölyenin yürütüldüğü sınıfa girmesiyle kesişiyor, Chet Moran ona oldukça saf bir biçimde tutunuyor ve bir hüsran hikayesi sürüp gidiyor. Ama Meloy'un B. Traviste yaptığı yalnızca bir hüsran hikayesi anlatmak olmuyor, o aynı zamanda, bir erkeği gücenik konumuna ustaca yerleştirip, hayatında ilk defa bir kadının karşısına koyuyor: Kusursuz bir çatışma. Bir diğer öykü Kız Arkadaş da karşı-cins gerilimi üzerinden bir çatışma kuruyor. Kızını kaybetmiş bir baba olan Leo, ölümü aydınlatmak üzere delil toplama telaşında. Katil olduğuna inandığı bir serserinin sevgilisini otel odasına çağırmış, bildiği yoldan bir baskı kurup kaybettiği evladının akranı bir kızı konuşturmaya çalışıyor. Hikayedeki çatışmayı ilk dakikadan itibaren sürekli diri tutan akıllıca bir mekan seçimi ve karakter seçimi var yine burada: Otel odasında orta yaşın biraz üzerinde mutsuz bir adam ve üniversite öğrencisi genç, alımlı bir kadın. Metin boyunca Meloy'un ilahi bakış açısından konuşan dili, mağdur konumundaki adamın tarafını tutmamıza bile isteye engel oluyor: Anlatının gücü. İki Adım adlı öykü, eylül sonunda karlı bir öğleden sonrası, iyi döşenmiş bir Amerikan evinin açık mutfağından dertleşen iki kadının resmini çizerek açılıyor. Ev sahibi olan kadının, eşinin kendisini aldattığını düşündüğü için onun çalışma arkadaşlarından birini davet ettiğini anlıyoruz. Aldatılan kadın Alice şüpheleriyle, kendince masaya döktüğü kanıtlarıyla, sebep-sonuç ilişkisine dayalı varsayımlarıyla meşgulken, yazar, misafir ve kocanın iş arkadaşı Naomi'yi iyiden tarafta konumluyor: Alice emin olduğunu söylerken, Naomi doktorluğun zor bir iş olduğunu, kafasının dağınık olabileceğini ortaya atıyor. Kanımca, İki Adımı öteki öykülerden ayrı bir yere koyacak olan, aşağıda alıntıladığım diyalog. Öyle ki Meloy bu öyküde, üçüncü bir kişiyi hikayeye dahil ederek, kadın-erkek çatışmasında gerilimi bir nebze daha arttırıyor: Oldukça akıllıca. Yazının başında sunduğum üç çıkarımdan ikisi, yani yazarın tarafsız anlatı biçimi ve kadın-erkek çatışmasından filizlenen güçlü hikayeler kısaca andığım bu üç öyküyle ispatlanabilir nitelikte. Öte taraftan yerellik mevzu, yalnızca arka kapağın bizi sürüklediği bir yanılgı. Evet, öykülerin çoğu Montana'da geçiyor, ama muhakkak ki her coğrafyanın da bir Montana'sı vardır: İnançlarıyla, ihanetleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla, geçmişleriyle, gelecekleriyle ve illa ki kadınıyla, erkeğiyle... Bu yalnızca Meloy'un Montana'sı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/melville-kisisel-direnisinin-oykusu", "text": "Kinik... İki tür oluşu içerirmiş bünyesinde bu kelime: Utanmaz, arsız, hayasızken aynı anda sinmiş, pusmuş, yılmış bir kişiyi ya da bir oluşu işaret edermiş. Bir şey ya da bir kişi aynı anda hem utanmaz hem de nasıl sinmiş, yılmış olabilir ki? Şöyle, uzun uzadıya bir düşününce öyle çok kinik unsur bulunduğunu görürsünüz ki hayatlarımızda, şaşar kalırsınız. En başta kendi içimizde barındırdığımız cümle insani zaafların ve pek çok inancımızın bir yanı hep kinik. O pusmuş, sinmiş haliyle inatçı bir arsızlıkla içimizde hüküm süren nice güçler barındırıyoruz ya aslında çok da iyi ediyoruz. İçimizdeki o huysuz, inatçı reddedici güç olmasa varoluş nedenimizdeki en temel hatayı düzeltme şansımız da hiç olmazdı, belki ondan... Amerikan edebiyatının köşe taşlarından Moby Dick'in yaratıcısı Herman Melville'in Katip Bartleby adlı novellasının kahramanı işte bu içimizde inatla yaşattığımız bir tuhaf kinik anti-kahramanın yazıya gelmiş, söze dökülmüş hali. Melville'in Bartleby'si dünya edebiyatının belki de en meşhur kiniği. Anlatıcımız Amerikalı bir ortasınıf burjuvadır. Wall Street'te küçük bir bürosu olan, tapu, senet gibi az emek çok para kazandıran işlere bakan bir avukat. Her şey işlerinin yoğunlaşması üzerine bir tane daha katip almaya karar vermesiyle başlar. Bir gün kapısında bir hayalet gibi beliren genç Katip Bartleby'le hemen anlaşıp, onu işe alır. Başlangıçta tüm işler yolunda gidiyordur, yeni katip diğerlerinden çok daha büyük bir sabır ve inatla işlerine sarılıyor hatta ofise herkesten önce gelip, en geç o çıkıyordur. Ancak kısa süre sonra Bartleby deyim yerindeyse arıza yapmaya başlar. Verilen bazı işleri tuhaf bir şekilde yapmamayı tercih eder! Anlatıcımız bunun geçici bir durum olduğuna vehmedip çalışkan katibini kayırsa da işler daha da sarpa saracak, Bartleby giderek daha çok yapmamayı, gitmemeyi, kalkmamayı ve hatta çalışmamayı tercih edecektir. Üstelik anlatıcımız bir pazar günü tesadüfen bürosuna uğradığında Bartleby'nin burada yaşadığını, bürodan hiç çıkmadığını öğrenir. Bartleby, o tuhaf eylemsizliğiyle anlatıcımızın yaşamını artık tamamen işgal etmiştir. Anlatıcı vicdanıyla aklı arasında, çelişkiler içinde kalakalır. Bartleby'nin bürosunda ve ruhunda kurduğu işgale karşı tepki gösterse de bu işgali bitirecek hareketi bir türlü yapamaz, onu yakasından tutup kapı dışarı edemez. Gündelik yaşamın gereklerine karşı gördüğü bu direniş karşısında adeta büyülenmiştir çünkü. Ne kadar öfkelense de, o pek çok önemsediği işleri yürümez hale gelse de içinde bir yerlerde yaşayan toplum-dışı varlığı simgelemektedir bu genç katip. Diğer yandan da efendi-köle ilişkisinde yapmamayı tercih ederek, bir anlamda rolleri değiştirendir, bir süreliğine de olsa efendisini köleleştirmiştir. Hikayenin Wall-Street'te geçmesinin sebebi de budur aslında. Paranın, yönetimin, efendiliğin merkezinde, yanıp sönen bir alamdır Bartleby. Anlatıcının diğer efendi arkadaşları da, Bartleby'le aynı pozisyondaki diğer katipler de durumdan oldukça rahatsızlardır. Hayalet Katibimiz onlar için, varoluşlarının sebebi olan sistemdeki bir sapmadır. Bartleby'nin geçmişi yoktur, nereden geldiğini, kim olduğunu bilmeyiz, ancak Melville bu novellada bir tek ona isim verir; anlatıcımızın da, yanında çalıştırdığı Hindi, Kıskaç, Zencefilli Kurabiye takma adlı katiplerinin de gerçek birer adı yoktur. Melville, Bartleby'e ismini vererek bir tek onu kahramanlaştırmak istemiştir. Zira o biraz da Bartleby'nin kendisidir. Her ne kadar bugün Amerikan edebiyatını var eden büyük bir yazar olarak anılıyorsa da, sağlığında tam bir başarısızlık öyküsüne imza atmıştır Melville, kitapları basılmamış, basılanlar satılmamış, birçoğu da depolarda çürümeye terk edilmiştir. Yayımcılar daha ilgi çekici, daha popüler romanlar yazmasını salık vermişlerdir ona ama o daha ilgi çekici, daha çok satabilecek romanlar yazmamayı tercih etmiştir. Bu anlamda, Herman Melville'in kişisel direnişinin de öyküsü olan Katip Bartleby, novella türünün hakkını fazlasıyla veren, her yönüyle, şahane bir kitaptır!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/michel-faber-yaralarimiza-dokunmaya-devam-ediyor", "text": "Michel Faber, Hollanda doğumlu, hayatının bir kısmını Avustralya'da geçirmiş, şimdi ise İskoçya'da yaşayan tam bir dünya vatandaşı. Bu özelliği, birbirinden farklı hikayelerle kendini gösteren kalemine de yansıyor yazarın. Hem öykü yazıyor Faber hem roman. Geniş hacimli Günahkar Kırmızı Masum Beyaz adlı romanıyla Victorya dönemine uzanırken Yüz Doksan Dokuz Basamak'ta ruhu geçmişe ait bir arkeolog kahramanı aracılığıyla günümüz dünyasının içine derin bir kazı yapıyordu. Cesaret Beşlisi'nde ise klasik müziğin gizemleri içinde cinselliğini arayan bir kadını kahramanlaştırıyordu. Yazarın Türkçeye çevrilen son çalışması Yağmur Yağmalı ise bir öykü kitabı. Faber şimdi, postmodernizm sonrası ruh hallerinin, düşlerle fantazmayla iç içe geçmiş gündelik yaşamın içinden çıkan on beş öyküyle Türk okurunun karşısında. Frances Strathairn, özel bir öğretmen. Öyle ki diğer meslektaşlarından beş kat fazla kazanıyor. Çünkü o okullarda toplu olarak yaşanan travmalardan mustarip, toplumsal şiddete uğramış çocuklara öğretmenlik yapıyor. Çağımızın yeni mesleklerinden birine sahip Frances, şiddet toplumu ona ve yaptığı işe muhtaç. Yeni sınıfı, gözleri önünde kocası tarafından öldürülen öğretmenlerini unutmaya çalışıyor onun desteğiyle. Bugünün dünyası çocuklarını da yetişkin bireylerini de şiddetten koruyamasa da, travmayı kolay atlatması için her şeyi yapıyor zira... Frances kendi kendine mırıldanmaya devam etti. Çamur içindeki evini, ıslak yatağını, Rotherey Otel'de geçirdiği geceyi anlatıyordu sınıfa. Onun ve kocasının evde uyumaya çalıştığı, ancak suyun çarşaflardan geçip pijamalarını sırılsıklam ettiğiyle ilgili bir hikaye uydurdu. Kocasıyla birlikte yatağı kaloriferin yanında tutup buhar çıkmasını izlediklerini anlattı. Evinin karman çorman olduğunu ama bunun üstesinden gelebileceğini, çünkü etrafında ona yardım edecek insanlar bulunduğunu ve her şeyin kısa sürede normale döneceğini söyledi. Bu arada yanağını Jacqui Cox'un yanağına ufacık dayadı, konunun can alıcı noktalarında başını okşadı. Hiç durmadan konuşmaya devam etti, kelimeler içinde rölantide çalışan bir rahatlatma motorundan çıkıyordu; onun kelimeleri ve yağmur, çocuklar üzerindeki büyülü etkisini sürdürüyordu. Yağmur Yağmalıya ismini veren bu ilk öykü kitapta yer alan diğer öyküler hakkında da bir önizlenim veriyor okuruna. Faber, yaralarımıza ince ince dokunacağını belli ediyor daha en başta. Bayan Tombik ile Bayan Cılızın öyküsü de Yağmur Yağmalıdaki gibi yine güncel bir yaraya işaret ediyor. 21. yüzyıl kadınını esir alan yeme sorununa... Her şeyleriyle tıpatıp birbirine benzeyen iki kadın, iki ev arkadaşı bir gün ansızın birbirlerinden farklılaşmaya başlıyorlar. Biri yemekle arasını tamamen keserken diğeri yemeğe doymaz hale geliyor. Günümüz kadının içinde yaşayan obez'le anoreksik canavarı ayrıştıran yazar, bu iki hastalığı birbirine benzeyen iki kadın kahraman aracılığıyla tek bir potada eritmeyi başarıyor. Kitapta yer alan en dokunaklı öykülerden biri ise Sorumluluk. Şu anda dünya üzerindeki en gelişmiş demokrasilerden birinin yaşandığı, sosyal hakların en üst seviyede olduğu Avustralya'da geçen öykü, bireyselleşme sürecinden geçen Batı toplumunun birbirinden kopukluğunu trajik bir şekilde gözler önüne serer nitelikte. Aile içi şiddetin ve ensestin sosyal kopuklukla nasıl birebir bağlantılı olduğunu, bu şiddetin kurbanı Margo'nun acınası kurtuluş projesi ekseninde okuyoruz Sorumlulukta. Balıklar ve Nina'nın Eli ise, Michel Faber'in hayal ve gerçek arasındaki o ince çizgide can bulan fantastik kurguya yatkın kalemini gösteren öyküler. Renkli ve zekice yazılmış bu öyküler için, kitapta yer alan diğer öykülerle ayrışmaları bir yana, çalışmaya bütünlüklü bir hava katmışlar diyebilirim. İntihar etmeyi düşünen Rahibe Jennifer ile hırsız tarafından öldürülen ve katilinin peşini bırakmayıp onu evine, yatağına kadar izleyen kadın ise Yağmur Yağmalının akılda kalan diğer ilgi çekici kahramanları. Yağmur Yağmalı, çağdaş dünya edebiyatının Türkiye'de de sevilen ismi Michel Faber takipçilerini de, yazarla henüz tanışmamış okurları da hayal kırıklığına uğratmayacak bir öykü kitabı. Dolayısıyla bu haftanın da en şahane kitabı..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/miller-ve-cesetlerimize-soyledigi-sarkilar", "text": "Henry Miller, malumunuz, bir başka adam... Evet, o sıra dışı yaşamıyla, sanatla ve sanat camiasıyla kurduğu farklı ilişkilerle bir başka... Bir başka, çünkü yaşamı sanata, tüm hayatını bir büyük romana çevirirken, romanın da sanatın da içine tükürmeyi başarmış. Ama en çok içindeki o koca umutsuzu, o inançsız adamı, zamanla daha da büyüyen yarayı büyük bir içtenlikle gösterebildiği, herkese göstermeyi başardığı için bir başka... Miller'ı her şey bir yana, acaba aşka aşık, kadınlara delicesine tutkun bir budala olduğu için mi severiz yoksa bu budalayı cesurca açık ettiği için mi? Sanırım her ikisi birden. Genel bir eğilim olarak yüzleşme hikayelerini seviyoruz; cinsiyet ayrımcılığıyla, göçle, çokkültürlülükle, yersizyurtsuzlaşmayla, vs., yüzleşmek önemli çağın insanı için, ama bir bütün olarak benlikle yüzleşmek ya da yüzleşenlere kulak vermek, işte bu hala çok zor. Henry Miller'ın Türkçe çevirisi topu topu 44 sayfa tutan eseri Uykusuzluk işte bu zorlu görevi istençdışı biçimde yerine getiriyor: Aşktan yola çıkarak yetmiş beşini devirmiş bir yazarın kendisiyle yüzleşmesine dönüşüp nihayetinde yine aşka varıyor. Hikayeyi aslında birçoğumuz biliriz. Henry Miller yetmiş beş yaşında barda şarkıcılık yapan Japon kızı Hoki Tokuda'ya körkütük aşık olmuştur. Bir süre Tokuda'nın peşinden koştuktan sonra, dünya çapında bir sansasyona neden olarak, vuslata erer ve seksen dokuz yaşında ölene dek genç karısıyla birlikte olur. Uykusuzluka konu olan, Miller'ın yaşamındaki bu son büyük aşkı değerlendirmeden evvel, yazarın gençlik ve olgunluk dönemindeki ilişkilerini ve aşklarını hatırlamakta fayda var. New York doğumlu Miller Brodway sokaklarının çocuğudur. Ailesinin salık verdiği, çalışarak saygıdeğer bir yaşam kurma, tavsiyesini çok erken yaşlarda reddederek eğitimini yarım bırakmış, hiçbir işte uzun süre kalamamış, yayımlanmayan ilk romanını yazmasının ardından karısını boşayarak bir Broadway müzikholünde dansözlük yapan June Smith'le evlenmiştir. June'la birlikte yaşadıkları Paris günlerinde hayatlarına giren Anais Nin, hem Miller'in başyapıtı sayılan Yengeç Dönencesi'nin yayımlanmasını sağlamıştır hem de Miller-June ve kendi arasında geçen ayrıksı üçlü ilişkiyi anılarına taşıyarak Miller'ın sansasyonel hayatının önemli bir basamağını oluşturmuştur. Bu noktada Nin'in güncesinden Philip Kaufmann tarafından uyarlanan Henry ve June filmini de hatırlatmadan geçmeyeyim. Yengeç Dönencesi yayımlanmıştır yayımlanmasına ama hemen yasaklanmıştır. 1930'larda yazılan kitap alışılmadık cinsel öğeler taşıdığı için 1961 yılına kadar yasaklı kalmıştır. Kitap değil bu. Karalama, iftira, haysiyete yapılmış bir saldırı. Kitap değil, sözcüğün alışılmış anlamında. Hayır, uzun bir hakaret bu, Sanat'ın yüzüne tükürülmüş bir balgam; Tanrı'nın, İnsan'ın, Kader'in, Zaman'ın, Aşk'ın, Güzelliğin ve daha ne isterseniz onun kıçına atılmış bir tekme. Şarkı söyleyeceğim sizin için; biraz makamsız belki ama, söyleyeceğim. Siz nalları dikerken ben şarkı söyleyeceğim, dans edeceğim iğrenç cesetleriniz üstünde... Diye başlayan Miller'ın tüm şarkıları, insan benliğini alaycı ve dokunaklı bir üslupla taciz eder aslında, söz konusu eserinin ve diğer tüm eserlerinin içindeki alışılmadık cinsel öğeler ise solda sıfır kalır... Tarihler 1940'lı yılları gösterdiğinde Miller Amerika'ya geri döner. 44 yılında da Kaliforniya'daki, adıyla özdeşleşecek Big Sur kasabasına yerleşir. Bu arada üçüncü evliğini de yapar. 60'lar, dönemin eğilimlerinin tam tersi bir etkiyle Henry Miller'ın dilinin yumuşadığı zamanlardır. Kim bilir, üçüncünün hemen ardından dördüncü karısını da boşamasının bunda bir etkisi vardır. Gelelim yazarın 1970 yılında tanıştığı beşinci karısı Hoki Tokuda'ya ve Uykusuzluka. Miller'ın okurlarına gösterdiği en önemli şeylerden biri, hayatına giren onlarca kadının ve dört evliliğin ardından insanın hala bir aşk acemisi olabileceği, aşkta hatalardan ders almak diye bir şeyinse olmayacağıdır. Miller, pekala da farkındadır Hoki'nin aslında o kadar ahım şahım bir kadın olmadığının. Her gece söylediği sığ aşk şarkıları, o ucuz bar ortamı, Hoki'nin bayıldığı sıkıcı mahjong saatleri, Japon dilinin ve kültürünün anlaşılamazlığı... Ancak aşıktır işte ve bu aşk uğruna kendini heba etmekten başka yapacak bir şeyi de yoktur. Aşka inanabilsen, onun gereklerini yerine getirebilsen mükemmel olur. Yalnızca bir ahmak, katıksız bir aptal becerebilir bunu. Bir tek o özgürdür derinliklere inmeye ve göklerde fink atmaya. Böyle bitirir Uykusuzluku Henry Miller. Bir ahmağa özenen yaralı bilincinin ancak ve ancak aşk aracılığıyla bu hale bir nebze de olsa yaklaşabileceğinin farkına varır, farkına vardırır... Uykusuzluk, özenli çevirisi, ciltli baskısı ve çevirmeninin kaleme aldığı Henry Miller'ın derli toplu yaşamöyküsüyle de şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/mim-kemal-okeden-efsanevi-bir-karakterin-romani-biat", "text": "Biat Bir Turgut Reis Hikayesi, Mim Kemal Öke'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş dönemine damgasını vuran tarihi olayların çarpıcı bir izdüşümü. İçerisinde ibretlik kısa hikayelerin de kurgulandığı; Akdeniz'in efendisi olan; biatın yalnız dürüstlüğe, iyiliğe, hakkaniyete, aşka ve Allah'a olduğunu bilen; İslam coğrafyasında Seyfü'l-İslam / Allah'ın Kılıcı sıfatıyla anılan bir büyük şahsiyetin, Turgut Reis'in şaşaalı ve dramatik hikayesinin romanı. Siyaset Bilimi Profesörü Mim Kemal Öke'nin tarihi romanı Biat - Bir Turgut Reis Hikayesi, okuyucularıyla buluştu. Adından da anlaşılabileceği gibi romanın ana ekseninde, yazarın çocukluğundan bu yana kahramanı ve rol modeli olarak nitelediği, deniz korsanlığından Osmanlı döneminde Akdeniz leventleri kaptanlığına kadar yükselen Turgut Reis'in yaşamöyküsü yer alıyor. Tüm yaşamı denizlerde geçen, Preveze Deniz Savaşı'na gönüllü olarak katılan, Küçük Malta'ya, Korsika'ya, Trablusgarp'a seferler düzenleyen Turgut Reis, Osmanlı'nın üç kıtaya hükmettiği bir dönemde İspanyol, Ceneviz ve Venedik donanmalarına karşı büyük zaferler kazanarak Avrupalılar arasında Dragut lakabıyla nam ve korku salmış efsanevi bir denizci. Hayatı boyunca hep doğruluk, dürüstlük ve liyakatten yana olan, korku nedir bilmeyen, Akdeniz'i Türk gölü haline getirmek için mücadele veren, emrindeki leventlere gerçek bir baba gibi davranan ve hatta kendisine Turgut Paşa diye seslenildiğinde Paşa değil, reis, diyerek karşısındakini her defasında düzelten, paşalık unvanını reddeden bir şahsiyet. Yazarın Biat romanı, sayısız maceraya girip onca badire atlatmış Turgut Reis'in seksen yıllık ömründeki son seferiyle açılıyor. Malta kuşatmasını Saint Elmo kalesinden başlatan Mustafa Paşa'nın kararını yanlış bulsa da komutayı bizzat ele alıp kuşatmayı kendisi yönetiyor. Romanın hikayesini klasik öyküleme tekniği ve yalın bir dille anlatmayı tercih eden yazar, kuşatma boyunca geriye dönüşlerle Turgut Reis'in çocukluğunu, ilk gençlik yıllarını ve yaşamöyküsünü aktarıyor okuyucuya. Romanın biçimini Turgut Reis'in ağzından ben-anlatıcı olarak ve çevresindekilerle diyalogları üzerinden belirleyen yazar, sıklıkla iç konuşmalara da başvuruyor; bu iç konuşmalarda olan biteni izleyen, gözlemleyen ve betimleyen ben-anlatıcı, yakın dostları olan Kara Kadı ve Deli Cafer'den leventlerine ve paşalarına, çocukluğundan kuşatma anında yaşadıklarına kadar her şeyi anlatıyor. Ne var ki, iç konuşmalarının eksenini gerçekte kendisi ve daha çok sevdiği kadın, Fatıma'sı, eşi oluşturuyor. Romanda Turgut Reis'in -ben-anlatıcı üzerinden aktarılan- Fatıma'sı yer yer hayali/ruhani bir aşkın temsiline bürünürken, kimi zaman da cismani bir sesleniş halini alıyor; ve yaratıcıya duyulan sevgi ve hesaplaşmadan kendi hayatını sorgulamaya değin uzanan bir sohbete dönüşüyor. Mim Kemal Öke'nin küçük yaşlarda keşfettiği Turgut Reis'i -ve yaşamını- sonraki yıllarda bir tür vefa borcu gibi görüp kaleme alması, deryaya, özgürlüğe ve aşka duyduğu sarsılmaz inancından geliyor olsa gerek. Demokrasi, vicdan hürriyeti, insan hakları gibi evrensel değerlere yakınlığıyla da bilinen yazar, romanda Turgut Reis'i kah denizle özdeşleştirir (O mu bana biat etmişti ben mi ona biat etmiştim, bilinmez. Ademle alem nasıl tevhid olmuşsa öyleydik biz onunla. s. 12), kah bağımsızlık verir (... denize çıkmak... ... özgürlük bahşeder. s.19); kimi zaman aşka davet eder (İzin ver, sana biat edeyim. Birlikte biat edelim aşka. Paylaşalım çilesini. Son ana kadar olsun akdimiz, Fatıma'm. s. 266), kimi zaman yönünü çizer (Bir levendi için kelleyi koltuğa almak. Oruç Reis misali! Kim yapar? Hangi saraylı kapudan? Sorarım. s.70). Öyle ya, nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtaya hükmettiği bir dönemde Avrupa'ya kök söktürmüş, Dragut lakabıyla nam salmış, ticaret yolları üzerinde bulunan denizlerde, 22 parelik donanması ve leventleriyle birlikte tüm Akdeniz'de İslam'ın bayrağını dalgalandırmış büyük bir denizciden söz ediyoruz. Menteşe sancağına bağlı küçük bir köyde geçen çocukluğu, haftada bir gün babasıyla narenciye satmaya gittiği pazarda; tüccarlar, korsanlar ve askerlerin uğradığı; içkilerin, serseriliğin ve kavgaların hiç eksik olmadığı; Sen Jan Şövalyeleri'nin halkı haraca bağladığı; deniz ve gemileri ilk kez görüp sevdiği Halikarnas'ta şekillenmeye başlayan Turgut Reis'in korsanlığı bir meslekten ziyade hayat tarzı olarak benimsemesine neden olur. Kimsenin emrine, boyunduruğuna girmeden İslam ve Osmanlı İmparatorluğu nezdinde Allah'a hizmet etmek; denizlerin uçsuz bucaksız enginliğinde özgürce dolaşıp dünyayı ve kainatı anlamak için. Biat Bir Turgut Reis Hikayesi, Mim Kemal Öke'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş dönemine damgasını vuran tarihi olayların çarpıcı bir izdüşümü. Malta seferiyle Saint Elmo kuşatmasındaki görkemli savaş sahnelerinden çocukluğa, ilk gençliğe, korsanlığa uzanan ve yolculuğunu aşkla tamamlayan bir roman. İçerisinde ibretlik kısa hikayelerin de kurgulandığı; Akdeniz'in efendisi olan; imparatorluğun, Türklüğün ve İslam'ın hizmetinde İspanyol, Venedik ve Ceneviz donanmalarıyla göğüs göğüse çarpışan; biatın yalnız dürüstlüğe, iyiliğe, hakkaniyete, aşka ve Allah'a olduğunu bilen; İslam coğrafyasında Seyfü'l-İslam / Allah'ın Kılıcı sıfatıyla anılan bir büyük şahsiyetin, Turgut Reis'in şaşaalı ve dramatik hikayesinin romanı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/misima-nin-kilici-mi-yoksa-dunya-mi-daha-kanliydi", "text": "Yukio Mişima, çağdaş Japon ve dünya edebiyatının kült ismi. Modern romanın dikkat çeken isimlerinden biri olması dolayısıyla, modernizmle biçimde başıhoş, içerikle ise kavgalı yazarı... Üstelik yaşamı ve yapıtlarıyla olduğu kadar trajik ölümüyle de dikkat çekici, esinlerle dolu... Marguerite Yourcenar ve Henry Miller'in kitaplarına konu olacak bir intiharla yaşamına son veren Mişima'nın otobiyografik öğeler içeren Bir Maskenin İtirafları adlı romanı öncelikle yazarın ayrıksı yaşamını bir nebze de olsa aydınlatması bakımından okuru kendine çekiyor; romanın temelinde yatan kışkırtıcı modernizm eleştirisi ise eserin yazarına getirdiği büyük ünün bir sağlaması gibi... Bir samuray ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiş, babaannesinin denetiminde bir kız çocuk gibi yetiştirilmiş, Tokyo İmparatorluk Üniversitesini bitirmiş, kısa bir süre maliye bakanlığında memurluk yapmış Yukio Mişima. 40 roman, 74 hikaye, 33 oyun, bir seyahat kitabı, sayısız makale ve şiir, yönetip oynadığı sayısı bilinmeyen farklı uzunlukta filmler ve 3 kez Nobel Edebiyat Ödülü adaylığı... Kendisi henüz hayattayken hemen hemen bütün önemli eserleri pek çok dile çevrilmiş, yazdığı modern kabuki ve no oyunları dünya kültür başkentlerinde sahneye konulmuş... Sinema, tiyatro ve hatta senfoni orkestrası yönetmiş, fotomodellik ve oyunculuk yapmış, kendi evi de dahil olmak üzere çeşitli mimari tasarımlara imza atmış... İyi bir uzakdoğu dövüş ustası ve kılıç kullanıcısı olmuş, kendi özel ordusunu kurmuş ve bu orduyla kışla basıp herkesin gözü önünde harakiri yaparak hayatına son vermiş... Üstüne üstlük kılıç arkadaşlarından biri samuray geleneklerine uyarak intiharının hemen ardından başını gövdesinden ayırmış... 44 yıllık kısa yaşamına sığdırmadığı pek bir şey kalmamış sözün kısası. Hem eşcinsel hem de Japon geleneklerine bağlı bir muhafazakar olması da cabası. Ergenlik yıllarında keşfettiği cinselliğinin kimselere benzemediğini ise kısa bir süre içinde anlar kahramanımız: Erkekleri arzuluyordur ve onu cinsel açıdan harekete geçiren tek şey kanlı savaş sahneleridir. Yaşamını maskeli bir baloya dönüştürecek olan keşiftir bu. Bu sapkınlık nereden geliyordur peki, koca bir yaşama damgasını vuran kan, ölüm, intihar isteği? Genleri mi yoksa ailesi ve içinde yaşadığı toplum mudur benliğini oluşturup onu var eden? Bunun net bir cevabını vermez Mişima, bu cevabı aradığı da şüphelidir üstelik, o sadece hissettiklerini yazmayı ve kararı yaşama bırakmayı tercih eder. Ancak sadece onun zihni değildir ölümle, kanla, intihar düşüncesiyle dopdolu olan, İkinci Dünya Savaşı Mişima'nın da pek çok toplumun da hayatını bir samuray kılıcı gibi ortadan ikiye ayırarak geçmektedir zira. Modern bilimle modern iş idaresinin gerektirdiği her şey, üstün zekaların isabetli ve rasyonel düşünce metotlarıyla birlikte sadece bir tek amaca yöneliyordu: Ölüm. Bu fabrikada ölüm pilotlarının bir kişilik uçakları yapılmaktaydı. Sağlığı nedeniyle orduya katılamasa da işte böyle bir fabrikada zorunlu olarak çalışarak geçirir savaş yıllarını kahramanımız. Hava saldırılarıyla her gün bir başka bölgesi kan gölüne dönen Tokyo'da yaşamaya çalışır. Ve yaşanan her şeye son noktayı insan ruhunun o en derin, en kara deliğinin içinden çıkıp gelen, atom bombası koyacaktır. Bir Maskenin İtirafları cesurca anlattıklarıyla da, sorduğu ve sormadığı, cevapladığı ve cevaplamadığı sorularla da şahane bir kitap. Yukio Mişima gibi bir yazarla tanışmak için ise çok iyi bir fırsat!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/mitolojik-yazardan-mitlere-dair-her-sey", "text": "Joseph Campbell, çağımızın mitoloji üzerine uzmanlaşmış, mitolojik yazarı... Türk okurları olarak onu Yaratıcı Mitoloji, Tanrının Maskeleri dizisi, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu gibi çalışmalarından tanıyoruz. Çalışmalarının içeriğinin yoğunluğu ve çeviri sorunları, onu daha çok, anlamaya çalıştığımız yazarlar, arasına sokuyor da demek mümkün aslında. Geçtiğimiz günlerde Kutsal Kitaplardan Hollywood Filmlerine Mitoloji Ve Hikayeler alt başlığıyla yayımlanan Mitolojinin Gücü bu derde deva olacak cinsten bir kitap diyebilirim. Çünkü, Campbell'ın bir çalışmasıyla değil, televizyon gazetecisi Bill Moyers ile diyaloglarından oluşan bir dökümle karşı karşıyayız aslında. PBS kanalı için George Lucas'ın California'daki Skywalker Ranc adlı çiftliğinde çekilen 6 bölümlük bir televizyon programının kitaplaşmış hali Mitolojinin Gücü. Kulağa fantastik geldiğinin farkındayım, zaten öyle. Her şeyden önce aramızdan 1987 yılında ayrılan Campbell'ın sesini, sözünü duymak çok keyifli. Moyers'le aralarında geçen diyalog, klasik bir soru-cevap söyleşi tarzında da ilerlemiyor, yeryüzünün ve insan yaşamı denen şeyin şifrelerini mitolojik bağlamda çözmüş birinin karşısında olsanız, aranızda nasıl bir konuşma geçerdi? Mitolojinin Gücü, işte bu çok basit sorunun karmaşık bir cevabı niteliğinde. Moyers ve Campbell, Mit ve Modern Dünyanın ardından İçe Yapılan Yolculuktan söz etmeye başlıyorlar. Bu noktada çeşitli yaradılış hikayeleri var. Zira, yaradılış demek, bir anlamda yaşamın da devamı demek ve her ikisi de insanın ta içinde saklı. Yaradılışın hemen ardından İlk Hikaye Anlatıcılar geliyor haliyle, onların anlatılarında Kurban ve mutluluk ve hevesle beklediğimiz Kahramanın Macerası var. Campbell'in ağzından bir kez daha kahramanın yolculuğunu dinlemek çok keyifli. Tanrıça Ana'dan Tanrı Baba'ya geçişimizin sebeplerinin ve sonuçlarından söz ettikleri Tanrıçanın Armağanı, bugün hepimizin gönlünü ve zihnini meşgul eden evlilik kurumuna dair Aşk ve Evlilik Hikayeleri ve Tanrı deneyimlerinin kurcalandığı Sonsuzluk Maskeleri ile son buluyor Mitolojinin Gücü. Mitlerde gördüğünüz bir şey de kurtuluşun sesinin uçurumun dibinden geldiğidir. Karanlık an, gerçek dönüşüm mesajının geleceği andır. Işık en karanlık anda görülür. Tıpkı mitler gibi Campbell'ın anlatıkları bize umut veriyor. Her şey bir yana, bu özelliğiyle Mitolojinin Gücü, şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/modernizmin-askerleriyiz", "text": "Güvenilmez anlatıcının dünyasına hoşgeldiniz! Anlatıcı ve eşi Ashburnhamları tanıyor mu, tanımıyor mu? Tam bir fikir edinebildiniz mi? İnsanlar hakkında tam bir fikir edinebilmek ne kadar mümkünse o kadar ancak, değil mi... İyi Asker, güvenilmez anlatıcı tekniğinin kullanıldığı başyapıtlardan biri. Hikayemizin kahramanları iki varlıklı çifttir. Dowelllar ve Ashburnhamlar, yirminci yüzyılın ilk yıllarında, para ve iş dertleri olmadan, Fransız Rivierası otellerde, Alman kaplıcalarında gezmekteler. Yaşam onlar için bitmek bilmeyen bir tatil. Paranın, rahatlığın, ayrıcalığın ve hatta okudukça anlarız ki ahlaksızlığın kol gezdiği bir dünyaları var. O dünyada neler oluyor peki? Biz olan biteni John Dowell'dan dinleriz. Onun zihninde geziniriz. Bir dediği bir dediğini tutmaz anlatıcımız, yalanlar söyler, kendine yalanlar söyler, yanlış hatırlar, sonra döner başka bir şekilde yanlış hatırlar, kısacası bizi ve hikayeyi aldatır. İşin keyifli kısmı da buradadır. İki ölüm vardır hikayeye sinen, ensest, eşcinsellik, yalan, dalavere ve aldatmaca imaları... John'a göre evliliklerinin sekteye uğramasının sebebi karısının sözde kalp problemindendir. Ama dediğimiz gibi sözde. Başlarda karısının Yüzbaşı'nın aşığı olduğunu bilmediğini ve saflığı sebebiyle anlamadığını düşündürtür bize. Ama sonra anlatıcımızın saflığında mutabık kalmak üzere bizi kandırdığını anlarız. Ama bu kandırmacalara çoktan alışmışızdır. Ona kızamayız çünkü nasıl ki Tanpınar doğu ve batı arasındaki varoluş endişesinden edebi bir evren yaratmışsa Ford Madox Ford da bireyin benliğinden, kendi benliğinden duyduğu şüpheyi romanlaştırır. Sözgelimi roman boyunca Yüzbaşı Ashburnham'ı uzun uzun anlattığını okuruz anlatıcımızın. Yüzbaşı'nın duruşu, bakışı, kıyafetleri, hal ve hareketleri. John bunu niye yapmaktadır? Karısına duyduğu kıskançlık mı? Karısının Yüzbaşı'ya duyduğu hayranlığın sebeplerini ele geçirmek mi? Yoksa kendisinin, kendisine bile itiraf edemediği eşcinsel aşk mı? Aynı anda hepsi gibi görünür. Hem ikiyüzlü hem samimidir. Yazar kahramanı aracılığıyla insan ruhuna dair bilginin peşine düşmüştür çünkü. Postmodernizmin kendisiyle çelişen, kendi kendine zarar veren ve özfarkındalığa sahip anlatım biçimine cuk oturan güvenilmez anlatıcının ta kendisi olmuştur. Yeri gelmişken İyi Asker'in \"Tüm Zamanların En İyi Yüz Romanı\", \"En İyi 100 Çağdaş Roman\" arasında yer aldığını, Guardian'ın \"Okunması gereken 1000 Roman\" gibi prestijli listelere girdiğini, ama yazarının yaşamı boyunca bu ilgiden nasibini alamadığını da belirtmeliyim. Bu arada Ford'un kendi benliğinden duyduğu şüphenin alanının da geniş olduğunu, yazarın aynı zamanda Batı medeniyetinden de şüphe duyduğunu söylemeliyim. Yazıldığı dönemde Birinci Dünya Savaşı ile parçalanan Avrupa'nın tüm endişe verici yapısı yapıtın diline siniyor ister istemez. Ama bunda da tesadüflere yer yok aslında çünkü Ford, yeni bir tarihsel dönem için yeni bir anlatım dili ve tekniği geliştirmeye çalışıyor İyi Asker'de ve başarıyor. Anı ve bellek üzerine kurduğu gelgitleri aynı zamanda yerleşik ahlak kalıplarına ve toplumsal kodlara da yediriyor. Peki İyi Asker adı nereden geliyor? Yüzbaşı Ashburnham orduda görev almış olsa da askerlikle pek ilgisinin olmadığı açık. Anlatıcımız John'un askerlikle ne ilgisi var peki? Etrafında olan bitenlerle ilgili soru sormaması, olan biteni olduğu gibi kabul etmesi belki onu iyi bir asker yapıyor olabilir. Unutmaya karşı savaşan, hatırlamaya karşı savaşan, kendi zararına olan, işine gelmeyeni doğru tahlil etmeye karşı savaşan modern bir savaşçı, bir asker. Olabilir mi? Gel de karar ver! Nazar boncuğu niyetine editör ve çevirmene bir serzeniş: Yazar ironiden, dil oyunlarından, deyimlerden örülü bir dünya kurmuşken ve biz John'un kaygan zihnine tutunmakta oldukça zorlanırken, çeviriye yer yer sinen tutukluktan da nasibimizi alıyoruz ne yazık ki. Özellikle deyimlerin Türkçede kullandığımız muadilleri yerine, olduğu gibi çevrilmiş olması beni bir okur olarak yordu, demezsem olmaz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/mogol-kurdu-bir-cani-bu-kadar-mi-guzel-anlatilir", "text": "Tarihi romanlar arasında bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Borçu, romanın hem anlatıcısı hem de Temuçin'e refakat eden ikinci büyük kahramanı. Homeric, kimi zaman Doğulu bir şövalye kimi zaman da feleğin her türlü çemberinden geçmiş bir bilge gibi konuşturuyor Borçu'yu. Temuçin'le eniştesi olacak kadar yakınlaşan adamımız, yarım asrı aşan bir cihangirliğe de tanıklık ediyor böylelikle. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Zorlasam, aynı kıratta en fazla bir iki roman daha koyabilirim yanına. Kitabın ilk baskıları yayınevi tarafından Anı Roman gibi ikili ve ilginç bir başlık altında sunulmuş. Üşenmeyip baktım; sonradan Romanlar kategorisine dahil etmişler. Yazarı Homeric hakkında da fazla bir bilgiye sahip değiliz. Müstear elbette bu, asıl adı Frederic Dion. 1954 doğumlu yazar, ünü henüz yeteneğiyle örtüşmeyen yazarlara verilen Prix Medicis'i -yayımlandığı yıl- kazanan Moğol Kurdu dışında, aynı başarıyı yakalayamayan iki kitap daha yazmış. Çok sayıda kısımdan müteşekkil üç ana bölüme ayrılıyor roman. Sonuna da kitap sayısı otuzu bile bulmayan bir Kaynakça, yirmi üç kelimelik bir Sözlük, tek sayfalık bir Soyağacı ve iki harita eklenmiş. Tarihi romanların çoğunda rastladığımız kusurlardan yakasını kurtaramamış olsa da nefis üslubu ve atmosfer kurmadaki yetkinliğiyle daha ilk sayfalarda dikkatimizi celbeden roman, hacim olarak da tadında bırakılmış. Borçu, romanın hem anlatıcısı hem de Temuçin'e refakat eden ikinci büyük kahramanı. Sondaki sözlüğün en başında yer alan anda kelimesiyle karşılanıyor ona yakınlığı; 1155 - 1227 yılları arasında yaşayan Cengiz Han'ın kan kardeşi yani. Gerçekte de öyle. Moğol Kurdu'nun 4 büyük generalinden biri bu adam. Ulan Batur'da heykelini dikmiş soydaşları. Çocuk sayılacak yaşlarda karşılaşıp kan kardeşi olduğu Temuçin'i, çok yaşlanıp da iki ayağı birden çukura girmek üzereyken anlattırıyor ona Homeric. Saf ve sadık Borçu, akranı / andası Temuçin'in, Cengiz Han'a nasıl dönüştüğünü hikayeleştiriyor bir yönüyle. Yeri geldikçe; vahşet, iğrençlik ve edepsizlik içeren pasajlar, cümleler de üleştiriliyor sayfalara. Aralarında İbnü'l-Esir'in de bulunduğu pek çok tarihçinin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir bela olarak nitelediği Moğol istilasının, dünyanın en azından yarısını irkilten o meş'um ve menfur yayılışın zembereğini kuran adam sonuçta Temuçin. Şimdilerde, bazı kitap ve filmlerde daha çok dehasının, savaş stratejisiyle ilintilendirilen uygulamalarının, ailesine ve halkına bağlılığının altı çizilse de gövdesini tümüyle kan çanağına batıran ve bu kanın çoğaltılmasına, yeryüzünü yutmasına yol açan adam. Hem dahi hem de cani. Homeric, kimi zaman Doğulu bir şövalye kimi zaman da feleğin her türlü çemberinden geçmiş bir bilge gibi konuşturuyor Borçu'yu. Hem eli kanlanmış hem de dili ballanmış bir kahraman tafrasıyla söz alıyor adam romanda. Bu aktarımda ilkelliğe ve iğrençliğe çalışan detaylar bile edebi bir süsle arzı endam ediyor, alçaklık ve hayınlık dahi kan ve pislik içinde ışıldayan bir şiiriyet kazanıyor. Uyanık, cesur ve konuşkan Borçu, bıyıkları terlemeye koyulmuş bir veletken, bir at hırsızlığı sayesinde tanışıyor Temuçin'le. Babasına ait araziye giren ve sekiz at süren dört adam görüp görmediğini soran genç başbuğ adayına, hırsızları bulması için izcilik yapmayı öneriyor: İkimizin başından da aynı sayıda, on altı bahar geçmişti; ancak karşı karşıya kaldığı tehlikelerden midir bilmem, benden çok daha olgun görünüyordu. Gökten düşmüş bir kaya gibi, yoğun, güçlü, ateş gibi ve korkusuzdu. En ufak hareketinde bile büyük yırtıcıların yumuşaklığı görülüyordu. Hiç öylesine bir güç ve kudret gösterisine tanık olmamıştım... İki cengaver çocuk; uykuya dalan hırsızları gafil avlıyorlar; oklayarak, kafalarını taşla ezerek, gırtlaklarını keserek dördünün de hakkından geliyorlar. İşte o gün yolları kesişiyor, kaderleri birbirine bağlanıyor. Temuçin'le eniştesi olacak kadar yakınlaşan adamımız, yarım asrı aşan bir cihangirliğe de tanıklık ediyor böylelikle. Çocukluğunda, han babasının ölümünden sonra büyük acılar çekiyor Temuçin. Yakından uzağa doğru bütün hasımlarına, rakiplerine, düşmanlarına kan kusturuyor günü gelince. Öldürmeyen acı, güçlendirir. sözünün timsali oluyor. 400 Moğol kabilesini bir araya getirdikten sonra, bir zamanlar çok yararını görse de kendisiyle aşık atmaya kalktığı için canını sıkan Camuka'nın da işini bitiriyor. 1240'ta 44 yaşındayken Cengiz unvanıyla gücünü pekiştiriyor, kardeşlerini ve oğullarını da bir ölüm makinesine dönüştürerek hiç durmadan yürüyor ve yeryüzünü kasıp kavuruyor. Güçsüzlerin, korkakların, yakınanların, kararsızların gözünün yaşına bakmıyor. Vakti zamanında töre ve merhamet bilmeyen yırtıcıların ısırıklarıyla yaralandığı için, gücü ele geçirdiğinde, dişine kan değmiş bir kurdun öfkesiyle, sadece kurtluk taslayanlarınkini değil kuzuların otladığı güzelim bahçeleri de tarumar ediyor. Kendisi bakirelerin koynundan çıkmıyor fakat onlara el uzatan herkesi gözünü kırpmadan toprağa katıveriyor. At hırsızlarına asla merhameti yok. Ortak bir dil kurması için bir Uygur bilgesini görevlendiriyor. Haberleşmede hız kazanmak için, her oba arasında 40 bin adımda bir nöbetçinin ve üç atın bulunmasını şart koşuyor. Bu arada, can düşmanı Merkitlerin kökünün kazınması görevini de Borçu'ya veriyor. Kulan adlı bir Merkit prensesi yüzünden kan kardeşiyle arası açılıyor. Bu kriz, ciddi bir dönemeç haline getiriliyor romanda. Bir süre sonra ölümle tehdit edilen Borçu, kağanını terk ediyor. Geçtiği her yerde; yıkılmış kaleler ve kellelerden yapılmış tepecikler bırakan, bazı beldelerde intikam hırsıyla kedi ve köpekleri bile boğazlayan Moğol Kurdu, İran tarafına doğru sefere çıktığı sırada atından düşerek hastalanıyor. Epeydir uzak kaldığı Borçu, atalarının öcünü alan, oğullarının geleceğini aydınlatan Kağan'ın yanına çağrılıyor. Dört veliahdın en büyüğü Cuci'nin ölümünden fazlasıyla etkilenen, hep mucizevi bir ölümsüzlük ummasına rağmen son birkaç yılını ağrı ve sızıyla geçiren Cengiz, en son kuşattığı yer olan Erikaya'nın düştüğünü öğrenemeden gözlerini yumuyor. Ölümü, cenazesi Moğolistan'a ulaşana dek gizli tutuluyor. Öte dünyada Kağan'a hizmet etme onurunu yaşamaları için dönüş yolu üzerindeki bütün tanıklar hatta ordunun saflarına uzaktan bakan garibanlar bile kılıçtan geçiriliyor. Ölmeden önce; ikisinin de sevgilisi olan, aralarının açılmasına yol açan Kulan'ı, kan kardeşi Borçu'ya bıraktığını bildiriyor. Mezarının nerede olduğu kimseye söylenmiyor, o mezar için çalışan köleler de katlediliyor çünkü. O yeri bilen Borçu, ölümün nefesini ensesinde hissettiğinde kendisi de hazırlanıyor. Andasının mezarında onu bir bekleyen var: Oydu, Mavi Göl'de üzerine okumu salamadığım, daha sonra Kağan'ın yanında tekrar gördüğüm, yarasını yalayan kurt. Sadece postunun renkleri değişmişti. Bin yaşında olmalıydı, elbiselerimi çıkarma zamanının geldiğini anladım. Sevgili de orada! Borçu, ömrünün sonunda da olsa Kulan'a kavuşarak muradına eriyor. Bu an, çoktan yerin altını boylamış kan kardeşinin de katılımıyla, barış içinde bir bütünlüğe kavuştukları özge bir zaman dilimine dönüşüyor. Belki de Kim kazandı, kim daha önemli? diye soruyor Homeric; sabırlı bir son gülen kılığına soktuğu, hem aşkta hem de kavgada kazandırdığı, bir anlatan olmasa kahramanın esamisi mi okunur diyerek onurlandırdığı Borçu'nun elini havaya kaldırarak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/murakami-yle-dunyanin-sonuna-dogru", "text": "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, daha en başından, adından da anlaşılacağı gibi iki dünya, iki öykü arasında gidip gelen bir roman. Haşlanmış Harikalar Diyarı, 80'li yılların başında modernizmin iyiden iyiye sirayet ettiği Japonya'da geçiyor. Kahramanımız, Sistem ve on karşı çalışan Şifreciler tarafından ikiye ayrılmış bir dünyada Sistemin yetiştirdiği bir hesapçı. Ona iletilen verileri, hesaplayıp beyninde karma işlemine tabi tutan değerli bir eleman, hatta kendi bilmese de, bir tür denek. O, çok az insanın yapabildiği bu işi, emekliliğinde para sıkıntısı çekmeden Yunanca öğrenebilmek ve çello çalabilmek için yapıyor. Yalnız bir adam, evlenip ayrılmış, hayatına çeşitli kadınlar girse de düzenli bir sevgilisi yok, modası geçmiş caz ve rock müzikleri dinliyor, eski Batı klasiklerini okuyup Hollywood filmlerini izliyor. Bir de elinden eksik etmediği viskisi var tabi. Dolayısıyla dedektif romanlarından fırlamış gibi. Zaten, bir gün sistem için çalıştığını söyleyen gizemli, deli-dahi kıvamındaki bir bilim adamının iş işin hayatına girmesi ve anlamını çözemediği bir karma işlemini ona yaptırması sonucu, kahramanımızın hayatı kökünden değişmeye, hikayemiz de polisiye-macera türüne dönüşmeye başlıyor beklediğimiz üzere. Bilim adamının ona hediye ettiği kafatası, başına bela oluyor elbette. Şifrecilerle, Sistemcilerin kapıştığı, yer altı dehlizlerinde karanlık karası denilen yaratıkların cirit attığı ve kahramanımız olayı çözemezse dünyanın sonunun geleceği korkusunun hakim olduğu bir hikayenin içinde buluyoruz kendimizi. Tüm roman boyunca aslında kahramanımızın bu gizemli şehre dair vereceği kararı bekliyor, bu kararı merak ediyoruz. İşlerin tam içinden çıkılamaz bir hale geldiği noktada ise Murakami'nin bize vereceği ise, son derece büyüleyici, son derece şiirsel bir son... Haruki Murakami, Japon edebiyatının yüzü batıya dönük, modernist, gelenekçiliğe karşı çıkan yazarlarından biri olarak bilinir. Ancak yapıtlarıyla haşır neşir oldukça alttan alta bize, Japon ulusuna ve dünya halklarına aslında Batı'nın kültür emperyalizminden kaçışımız olmadığını, çıkışın körü körüne bir gelenekçilikte değil, yine bütün bunların içinden geçerek olması gerektiğini söylediğini anlıyoruz. Yani batılı eleştirmenlerin söylemekten pek hoşlandıkları gibi batıyı kabullenen bir yazar değil Murakami, olsa olsa onun üzerimizde yarattığı acıları, benlik bölünmelerini gerçekçi biçimde ele alan, yüzleşmeyi bilen bir yazar. Bizim de işte bu yüzden pek sevdiğimiz yazarla henüz tanışmamış olanlar için, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu biçilmiş kaftan. Murakami'nin kitaplarındaki hiçbir ögenin pazarlama amaçlı olmadığını düşünüyorum. Böyle birşeye ihtiyacı yok onun. Zaten çok iyi bir yazar. birkaç ay öncesine kadar; murakaminin tüm kitaplarını okudum diyebiliyordum... sonradan, baskısı olmayan sınırın güneyinde kitabı çıktı, araya da haşlanmış harikalar eklendi... imkansızın şarkısı ile sınırın güneyinde eserleri benzer dil ve anlatım tekniklerine dayanıyor... alegori yok, doğrudan kişi hayatları, öğrenci olayları, basit kapitalizm eleştiri ve bireyselleşmenin japon toplumundaki yansımaları... murakaminin kitaplarında yoğun görülen bira tüketimi, içki kültürü, amerikan müziklerine ve batı müziğine hayranlık; üst iki kitapda da tekrar ediyor... iki kitapda da yazar okuyucularını ilk 50 sayfada 3'den fazla olacak şekilde yatağa sokuyor... açıkcası bunun bir pazarlama tekniği olduğuna çok eminim... iş, zemberek kuşunun güncesi ve sahilde kafkaya gelince dil ve anlatım tamamen değişiyor... iki kitap da \"takoz\" ebatındaki varlıklarına rağmen, çabuk ve hızlı okunabilen, okurken göz ve fikir olarak kişiyi yormayan özelliklere sahip. zemberek kuşunun güncesinde yazarın hz. yusuf kıssasından etkilendiği ortada olmakla beraber bu sadece küçük bir kuyu söylevinden öteye geçmiyor... okuyucuyu sürüklediği sürrealist hayat ise kitabın sonuna kadar; o buruk tad ağzına gelene kadar iyi gidiyor... sahilde kafka kitabında evden kaçan bir gencin hayatı var... yazar benzer teknikleri de burada kullanıyor; fakat sahilde kafka kitabının zemberek kuşundan çok daha derin ve anlamlar barındıran imgelemler taşıdığını düşünüyorum... sırtında taşı taşıyan ihtiyar biraz hızır olsa gerektir. lakin yazar yine yapacağını yapıyor; önce birinci şahsı ablası olduğuna bizi şüphelendirdiği kişi ile yatağa sokuyor; sonra da annesinin çocukluğu ve ruhaniyetiyle! rüyalarda izdivaç kurduruyor... murakami, bildiğini okumaya ve bizi sınırları olmayan izdivaç dünyasına çekmeye devam ediyor... sınırın güneyinde kitabının şimdilik orta yerindeyim... sonunun nereye bağlanacağını bilmiyorum..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/naipaul-bilmecesi-cozulur", "text": "Uzun uzun anlatır evet Orhan Pamuk. Naipaul, sadece ülkemizi değil, bütün dünya okurlarını, eleştirmenlerini tam anlamıyla ikiye böler çünkü. Sorun, yazarın üçüncü dünya ülkelerini, onların geri kalmışlıklarını, cahilliklerini vurgulaması, bunu eleştirmesi, küçümsemesidir. Ona göre uygarlık Yunan'la başlar ve yazar Batı kültürünü insanlığın tek çıkış noktası olarak önerir. Eh, hal böyle olunca, tartışmalar alır yürür. Aslında sorun Naipaul'un böyle düşünmesi değildir. Sorun, onun böyle düşündüğü halde çok iyi bir yazar olmasıdır! Naipaul, 2010'da İstanbul'da düzenlenen Avrupa Yazarlar Konferansı'na Türk kamuouyundaki tepkiler yüzünden gelmemişti hatırlarsanız. Hadise çalkalanıp durmuştu gündemde. Yazar üzerine, okumuş okumamış olsun fark etmez, söz etmeyen kalmamıştı. Hal böyle olunca, hafızayı temizleyip onun kaleme aldığı bir roman üzerine tarafsız bir okuma yapmak güç, ama imkansız değil. Dediğim gibi, Naipaul sosyolojik olarak ne düşünürse düşünsün, iyi bir yazar. Türkçeye çevrilen Gelişin Bilmecesi ise onun en önemli çalışmalarından biri. Gelişin Bilmecesi, sürrealist ressam Giorgio de Chirico'nun aynı adlı dizi tablosundan esinlenerek kaleme alınmış bir hikaye. Karayipler'den İngiltere'ye gelen genç bir Hintlinin yaşadıkları, hissettikleri üzerine kurulu bu hikaye için, anlaşılacağı üzere Naipaul'un en otobiyografik çalışması da diyebiliriz. Dolayısıyla, yukarıda söz ettiğimiz tartışmalara, kafa karışıklıklarına dair de, yazar ve edebiyatı hakkında aklımızı netleştirme imkanı sunan bir roman Gelişin Bilmecesi. \"İlk dört gün yağmur yağdı. Nerede olduğumu bile zor seçiyordum. Sonra yağmur durdu ve evimin önündeki çimenlikte ek binaların ilerisinde, her biri sınırlarındaki yapraksız ağaçlarla ayrılmış tarlalar ve uzakta, ışığın durumuna göre aniden parlayabilen ve öyle zamanlarda olmayacak bir şekilde toprak düzeyinin üstündeymiş izlenimi veren bir nehir gördüm.\" Anlatıcımız, sanki dünyayı yeni tanıyormuş, taşı, toprağı, nehirleri, otlakları; insan eliyle yapılmış evleri, türlü yapıları, yolları ilk defa görüyormuş gibi dolaşmaya başlar İngiliz taşrasında. Hem doğayla hem de kültürle kurduğu ilişkiyi, doğanın ve kültürün içinde nefes alırken sorgular. Müthiş bir ayrıntılar düzleminde gezinir. Aslına bakarsanız büyük sözler, dahice çıkarımlar yapmaz, duyarlığı ortalama bir insanınkini geçmez. Yabancılığı, içinde bulunduğu ortama karşı yabanlığı bakidir ama. Varlığı ortama bir türlü nüfuz etmeyecektir. Pamuk'un vurguladığı gibi, arada kalmışlık değil belki ama, aidiyetsizlik duygusu, hikayesinin baş kahramanıdır. Değişimi anlatmak için, yüzyıllardır hiç değişmiyor gibi görünen, değişimin en az yaşandığı bir yeri, İngiliz taşrasını seçmiştir Naipaul. Uygarlığın gelip oturduğu, dünyada olan biten hiçbir şey ona değmeyecekmiş gibi görünen bu yerdeki değişimden, zamanın akışından dramatik bir hal çıkarır. En dramatiği ise oradaki kendi varlığıdır. Bu hem kendi adına dramatiktir hem de İngiliz taşrasının dramının, değişiminin kendisidir. Anlatıcımız hikayesinin sonunda Trinidad'a kız kardeşinin ölümü üzerine geri döner. Uzun yıllar doğduğu yerden ayrı kalmanın kendi üzerinde yarattığı değişiklik bir yana, dönüp geldiği yerde bulup hissettiği değişim, hikayedeki dramın taçlandığı yer olur: 'Dar yollar yoktu artık, dallarını yaymış karanlık ağaçlar yoktu; barakalar yoktu; amber çiçeğinden çitleriyle toprak avlular yoktu. Artık otoyollar, yonca yaprağı biçimli kavşaklar ve yön levhaları: Ağaçlık bir coğrafya kel kalmış, sırlar ifşa edilmişti.' Naipaul, batı uygarlığına hayranlığından çok, üçüncü dünya ülkelerinin kendi uygarlıklarına, ne olursa olsun, sahip çıkamamalarına öfkeli, üzüntülü gibidir nihayetinde. Ve 'kabustan uyanmıştık, gidecek başka bir yerimiz yok' derken, yok olan bu uygarlığın yerine artık batı taklitçiliğinden başka koyacak bir şey bulunamayacağının, koyulamayacağının bilgisini, umutsuzluğunu taşımaktadır sanki üzerinde."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ne-dediysem-ne-soylediysem-kendime-dedim-ben", "text": "Üzerine bunca çok söz söylenen, bunca çok araştırılıp anlatılan Mevlana Celaleddin Rumi, üzerine yazılmış bir kitaba daha neden ihtiyacımız var? Doğumundan 800 yıl sonra bile dünyanın en önemli kültürel simgelerinden biri olarak kabul edilen, hoşgörü ve evrensellik noktasında çok büyük bir coğrafyada gönülleri etkileyen büyük bir şairin, üzerine ne yazılsa azdır diye düşündüğümüzde, yersiz bir soru gibi gelebilir bu. Ancak bu soru Mevlana-Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batının öncelikli, ilk temel meselesi. Ve tarihsel anlamda didik didik edilmiş bir yaşamöyküsüne dair söylenecek yeni bir söz var mı, bu yaşama yeni bir bakış açısıyla yaklaşılabilir mi, dediğimizde Mevlananın yazarı Franklin Lewis'in endişesine pekala ortak olabiliriz. En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; bu söz konusu endişe Mevlanayı diğer örneklerinden ayıran, 800 sayfayı bulan büyük hacmine rağmen her satırını anlamlı ve okunabilir kılan bir inceleme kitabı haline getirmiş. Özellikle Amerika'da son yıllarda gittikçe artan Mevlana çılgınlığına dair örneklerle başlıyor Mevlana'yı anlatmaya Franklin Lewis. Mesnevi okuma geceleri, Şems'le karşılaşmasının kutlanan yıldönümleri, adına düzenlenen konserler, etkinlikler, yaşamına dair çekilen belgesel filmler, 1997 yılında Amerika'da en çok okunan, en çok satan şair olması, Mevlana'nın Doğu'da zaten derinden içselleştirildiği için bizim çok da fark etmediğimiz bir duruma, onun Batı kültürü üzerindeki neredeyse çılgınlığa varan büyük tesirine dikkat çekiyor. Bütün bunların nedenlerine erişmek için de kaynağa, 800 yıl öncesine doğru derinlikli bir yolculuğa çıkıyor. Öncelikle ayrıntılı bir Mevlana arka planı vermekle başlıyor işe Lewis. Şairin ölümünden sonra onunla ilgili üretilen menakıpnameleri işaret ederek, bu menakıpnamelerin yazarlarının ona duyduğu derin hayranlığın ve bağlılığın Mevlana'nın yaşamı ve dünya görüşü bağlamında bugünü bulanıklaştırdığını ifade ederek, çalışması boyunca şüpheci ve karşılaştırmacı tavrını elden bırakmayacağının ilk ipuçlarını veriyor. Mevlana'nın isminden onun Sünni, Hanefi, Sufi algılanışlarına, İslam-Şeriat ve ruh üzerinden kurduğu dünya görüşüne değinen yazar, Mevlana'nın kendi tasavvufi uygulamaları, irfanı ve mistisizmine dair derinlikli bir fikir edinebilmenin yolunun onun üstünde etkisi olan, düşüncesini biçimlendiren kişilerden geçtiğini belirtiyor. Bu yönelimle çalışmasının birinci kısmını Mevlana'nın Pirlerine ayırıyor; yani babası Bahaeddin Veled, Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizi ve Şemseddin Tebrizi'ye... Pirlerin yaşamöykülerinde Mevlana'nın içine doğduğu zaman, yaşadığı coğrafyanın toplumsal, kültürel yapısı, dipsiz ve apaydınlık bir düşünce evreni saklı. Ve gelelim o meşhur ve bir o kadar meçhul Şems cinayetine. Lewis, belirsiz olduğu kadar da popüler olan bu tarihi cinayet iddiasını uzun uzadıya inceleyip, bu konuda yazılmış dikkate değer pek çok iddiayı tek tek masaya yatırarak Menkıbevi bir cinayetin anatomisini çıkarıyor. Nihayetinde ise kararı yine okuruna bırakıyor. Bu bölümün edebiyatımızda yaşanan Şems cinayeti savaşlarıyla ilgilenenler için de ayrıca ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Mevlana'yı daha çok çevresindeki insanlardan yola çıkarak incelemeyi seçmiş bu çalışmada, Mevlana'nın ardından kurulan Mevlevi Tarikatına dair de oldukça derinlikli bir inceleme mevcut. Tarikatten sonra Mevlana'nın günümüzdeki yansımalarına geçiliyor. Batıda Mevlana, Dünyada Mevlana başlığını taşıyan bu bölümde, Batı kültürünün Mevlana'yla tanışmasından Mevlana çalışmaları tarihine, Mevlana'dan esinlenen çocuk kitaplarından onun kaset ve cd'lerdeki şiirlerine, hatta internetteki Mevlana ağına kadar bu büyük şaire dair modern dünyada ne var ne yoksa masaya yatırılıyor. Mevlana-Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı, şaşırtıcı biçimde akıcı ve keyifli olan dili, özenli çevirisi, tarafsız üslubu, derinlikli hacmiyle 13. yüzyıldan günümüze uzanan evrensel aşkın ve hoşgörünün simgesi Mevlana'ya yakışan, şahane bir kitap."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/necip-mahfuz-u-okuyabilme-ozgurlugu", "text": "Çağdaş Arap edebiyatının tartışmasız en büyük yazarı Necip Mahfuz ve onun en tartışmalı romanı Cebelavi Sokağı'nın Çocukları... 1959 yılında El-Ahram gazetesinde tefrika edilirken İslam dünyasının kalelerinden El Ezher üniversitesi tarafından aforoz edilmesiyle başlar Cebelavi Sokağı'nın Çocuklarının macerası. Eleştirmenlerin karalama kampanyaları, romana karşı yapılan gösteriler, Başkanlık Sarayı'na bildirilen şikayetler ve nihayetinde yazılışından sekiz yıl sonra Lübnan'da yapılan Arapça ilk ve tek baskısı... 1994 yılında Mahfuz'a yapılan ve yazarın ciddi bir şekilde yaralanmasına yol açan bıçaklı saldırının bile ardında hala bu romanı vardır... Yazarın ve romanının ülkemizdeki macerası da İslam ülkelerini aratmayacak nitelikte olur, yazılışından ancak elli sene sonra Türkçeleşen roman, yayınevi tarafından sessiz sedasız bir şekilde toplatılır. Necip Mahfuz'un diğer eserlerinin de oldukça geç tarihlerde Türkçeleştiğini görürüz. Peki neden bu korku, uzun yıllara yayılan, uzun yıllar boyu aşılamayan sansür anlayışı? Sanırım bu zihniyeti kavramak, en mühimi de aşmak, ancak ve ancak okumaktan, korkularla sonuna kadar yüzleşmekten geliyor, buyurun birlikte yüzleşelim... Çölün bir ucunda gizemli şekilde kurulmuş devasa bir konak, onu cennet misali sarıp sarmalayan mest edici bahçeler, küçük göller ve hepsini çölden ayıran koca duvarlar... Duvarların içinde konağın ve her şeyin sahibi Cebelavi yaşıyor, kudretli ve gizemli bir adam... Farlı kadınlardan olma dört tane de erkek çocuğu var. Ve bir gün geliyor, konağın ve diğer malların yönetimini Cebelavi oğullarından birine, en beklenmedik olanına, küçük oğlu Edhem'e devrediyor. Diğer çocuklar şaşırmakla beraber babalarının kararına itaat edeceklerini söylerken büyük oğlan İdris, Edhem'i ve babasının aldığı kararı reddettiğini öfkeyle haykırıveriyor. Hal böyle olunca da konaktan sonsuza dek kovuluyor. İyi yürekli, adaletli, yumuşak huylu Edhem'i kandırarak onun da konaktan kovulmasını kısa sürede sağlıyor İdris. Her iki kardeş ve karıları konağın hemen yanında kuruveriyorlar barakalarını, geri dönme ümitleri hep yüreklerinde, gücün ve iktidarın bir adım ötesinde, sefil Cebelavi Sokağı kurulmuş oluyor böylelikle. Edhem'in iki oğlundan biri, Hümam, büyükbabası tarafından beklenmedik bir şekilde konağa çağrılınca, diğer oğlu, amcaları İdris gibi öfke ve kıskançlık içinde kardeşini öldürüyor. Edhem'in katil oğlu ve İdris'in fahişe kızı, işte Cebelavinin lanetlenmiş çocuklarından gelen bu soy kuşaklar boyu devam edecek Cebelavi Sokağı'nın kaynağı oluyor; kuşaklar boyu bir yanda terk edilmiş çocuklar olmanın verdiği eziklikle aranan adalet ve özgürlük arzusunun, bir yanda da akılsızlığın, ahlaksızlığın ve pisliğin her türlüsünün yaşandığı bir hayatın kaynağı. Cebelavi Sokağı'nın Çocukları tamamen alegorik bir anlatıdır. Cebalavi Tanrıdır, İdris şeytan, Edhem Adem, onun oğulları Hümam'la Kadri ise Habil ile Kabil. Anlatı Musa gibi kendi halkını bir araya getirmek için her yolu deneyen Cebel, İsa gibi yumuşak başlılıkla direnen Rıfat ve Muhammed gibi sevgi ve adalet duygusuyla beslenen bir düzenin kuruculuğunu yapan Kasım'la devam eder. Necip Mahfuz, tek tanrılı dinlerin yaradılış efsaneleri ve peygamberleri aracılığıyla seslenir okurlarına. Bunca çabaya, verilen bunca kurbana rağmen neden hiçbir düzenin üzerimizde dikiş tutturamadığını sorgular. Ve bu sorgulamayı, ki roman etrafında bunca kızılca kıyametin kopmasının da bir sebebi budur, cesurca tek tanrı düşüncesi üzerinde de yapmaktan çekinmez. Başlı başına bir tek tanrı dinler yorumu olarak okunabilecek romanda Mahfuz, 7000 yıllık Mısır uygarlığı ile 1400 yıllık İslam uygarlığının etkileyici bir sentezi olarak kabul ettiği halkına dair de çok şey söyler. Cebelavi sokağı her şeyiyle günümüz Mısır'ının da küçük bir incelemesi niteliğindedir aynı zamanda."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/neden-edebiyat", "text": "Adı Sinek Isırıklarının Müellifi. Hiç acıtmayan, bizi durdurmayan, hayatımızı sekteye uğratmayan ama işte hep orada, varlığını hep hatırlatan, hafif ama sinsi bir ısrarcılıkla yerinde duran şeyler, sinek ısırıkları... Aslında Barış Bıçakçı sadece bu romanında değil, kaleme aldığı diğer romanlarda da sinek ısırıklarının yazarı olmaktan mustarip. Günümüz insanını hükümranlığı altına almış gündelik dertleri, gündelik uğraşları ve bizi biz yapan kaygıları, korkuları, merakları, boş vermişlikleri ve her şeye rağmen hevesleri konu alan kitaplar yazıyor, bütün bunlarla cebelleşen, bize benzeyen kahramanlar yaratıyor. Romanlarının ilk cümlesinden itibaren bizi içine alıp sürüklemesi, hadi doğrusunu söyleyeyim, sarması, sonra da aklımıza takılan boşluğun, beyhudeliğin de sebebi bu. Cemil'in hayali konuşmaları, hem yürek burkar hem de edebiyatın, edebiyat denen şeyin ne menem bir şey olduğuna dair kafa yorar, akıl çeler. Bu noktada Bıçakçı'nın yazın serüvenine bir şair olarak başlamış olmasının da şahane izlerini rahatlıkla takip edebiliriz. Ne de olsa hem akıl hem de gönül çelmek şairlere göre bir iştir. Tüm bu bekleyiş boyunca Cemil'i Cemil yapan geçmiş ve şimdi birleşir. Nazlı'ya olan aşkı, onunla tanışması, yeniden aşık olma isteğiyle; üniversite yıllarında kurduğu tatminkar dostluklar, yarı cahil bir komşu çocuğuyla ve onun beyhude yazma hevesleriyle birleşir. Hayat hep eksilerek hep yozlaşarak, rengini ve canlılığını kaybederek devam ederken, yalnızca sanat, yalnızca edebiyat trajik bir şekilde kahramanımıza gerçek bir varoluş imkanı vaat etmektedir. Sinek Isırıklarının Müellifi, olur ya henüz tanışmamışsanız Barış Bıçakçıyı tanımak veya yeniden keşfetmek için şahane bir fırsat."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/nedir-bu-normal", "text": "Bu dünyadan kurtulmak ve diğer dünyalara uçmak! İşte fantastiğin çıkış noktası. Kulağa sınırsız ve çılgınca geliyor, biliyorum. Ama gel gör ki tam olarak sınırsız bir hareket değildir fantastik yazarının yaptığı. Aklın aradığı en uç noktalara doğru kontrollü bir gidiştir onunkisi. Çünkü doğaüstü olan, imkansız olan, gerçeğin, içinde yaşadığımız gerçekler aleminin, bir başka şekilde düzenlenmiş hali olmalıdır. İşte tam bu nedenle modern fantastik, gerçekle bağını koparmadan imkansız olanı kurgulamalıdır. Aksi halde onu, masalla, şiirle, halk anlatılarıyla karıştırabiliriz. Ya da tamamen edebiyattan dışlayabiliriz. Eh, fantastiğin edebi alemde kendine saygın bir yer açmak için ne kadar büyük mücadeleler verdiğine hepimiz az çok tanık olduğumuza göre, bir fantazi yazarının, hem türden hem hayattan dışlanmamak için ne kadar hassas olabileceğini tahmin etmek güç değil. İşte Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'nın yazan Ransom Riggs'in hassasiyeti de buradan geliyor. Gerçeğin içine gerçekdışını, zamanın içine zaman dışını yerleştirerek, zamanımızdan ve bugünkü gerçekliğimizden hiç mi hiç kopuk olmayan bir fantastik hikaye anlatıyor bize. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, bir tür \"öteki\", \"ötekileşme\" hikayesi. Onun çocukları gerçekten de tuhaflar. Uçabilenler, görünmeyeni görenler, geleceği bilenler, ölüleri canlandıran, bitkileri büyütebilenler... vs. Çocukların olağandışı güçleri, yetenekleri var, evet. Ama tam da bu yüzden, toplum içinde var olmaları imkansız. Çünkü bildiğimiz gibi toplum dediğimiz şey, normalin dışında olan ne varsa, onu kendi içinde barındırmamak üzerine kurulu. Bu büyüleyici bir yetenek, üstün bir güç olsa dahi böyle. Ransom Riggs, işte bu ötekilik duygusuyla elimizden tutup bizi olağanüstünün dünyasına geçiriyor. Eğer normal diye bir şey varsa, normal olmayan bir şeyler de vardır ve normalin dışındaki her şey, olağanüstüdür, diyor! Başta da söylediğim gibi, fantastik gerçeğin bir başka şekilde düzenlenmiş hali olmalıdır. Ve bir ötekilik hikayesi olan Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları'nın kahramanı da toplum içinde ötekileştirilmiş bireylerle iç içe olacaksa eğer, kendisinde de bir ötekilik, bir tuhaflık bulmak zorundadır. Kısacası hikaye Jacob'un da tufalaşmasıyla bambaşka bir yöne kayıyor ve okura ikinci cilt ne zaman acaba diye merak ettirerek sona eriyor. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, iyi bir çağdaş fantezi. Gerçeklikle, modern dünyayla temasını hiç kaybetmeden okurunu bambaşka bir dünyaya uçurabiliyor. Daha ne olsun..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/okunmus-yasamlar", "text": "Okuma ediminin kaçınılmaz bir boyutu da yazarla kurulan ilişkidir. Okuma süreci içerisinde, bir insan olarak tanımadığı yazarı tahayyül etmeye çalışmayan bir okur var mıdır? Kuşkusuz bu tahayyül edimi de yapıtın içeriği ile ilintilendirilir. Romantik bir yapıtta yazarın da romantik bir kişiliği olabileceği hissiyatı güçlenirken, komik bir yapıtın arkasında doğal olarak komik bir yazar-kişilik kurgularız. Ancak eğer otobiyografik özellikleri baskın bir yapıttan söz etmiyor isek, edebi yapıtın sunduklarından yola çıkarak yazarın kişiliği hakkında kesin bir fikre sahip olabilme ihtimalimiz oldukça düşüktür. Kaldı ki otobiyografinin varlığında bile kişinin kendi hakkında ne kadar nesnel davranabileceği de oldukça tartışmalıdır. Hepimiz gibi yazarların da çoğul kişilikleri/hikayeleri vardır. Bir benim algıladığım kişiliğim, olası bir otobiyografinin konusu budur; bir de öteki gözün gördükleri. Çok cimri isem, bunu \"ben çok cimriyim\" diye anlatabilir miyim? Daha da ötesi kendi ölçütlerimde çok bonkör bir kişilik olabilirim. Bir başka kaynaktan yazarın kişiliği hakkında bilgiler edinmeden önce bir kaç yapıtını okumuş ve ister istemez, ya da isteyerek bir kişilik kurgulamış isek, sürprizlere hazır olmalıyız. Yaratıcı denen insan türü genellikle arızalıdır. Dolayısıyla bizim çok sevimli yazarımızın son derece bencil ve sevimsiz bir portresi çıkabilir karşımıza. Veya son derece ciddi yapıtları olan bir yazarın vur patlasın çal oynasın bir hayat sürdüğünü; ideal aşık olarak hayallerimizi süsleyen o muhteşem aşk şiirleri şairinin kadınlara son derece kötü davrandığını öğrenerek şaşırabiliriz. Javier Marias'ın Can Yayınları'ndan çıkan Yazınsal Yaşamlar'ı ilginç bir çalışma. Marias kendi beğenilerini işin içine katmadan bir dizi yazarı ağırlıklı olarak arızaları, insanlarla ve diğer yazarlarla olan ilişkileri açısından resmediyor. Kitabı okuduktan sonra bunun bir portre sergisine ne kadar benzediğini düşündüm. Hızlı ve seri fırça darbeleri ile yaratılmış edebiyatçı portreleri. Marias'ın amacı seçtiği yazarların daha az bilinen yönlerini öne çıkarmak. Yukarda betimlemeye çalıştığımız yazarı yazdığından yola çıkarak kurgulama süreci kitabı okurken Marias için de işliyor kuşkusuz. İronik kimi zaman sarkastik bir üslubu ve yaklaşımı var. Hem kendisi eğleniyor hem de okuyucuyu eğlendirmek istiyor, nitekim önsözde yazarken en çok eğlendiği kitabının bu kitap olduğunu belirtiyor. Her yazara ortalama 4 sayfa ayırmış. Başlıklar da zaten konuya nasıl yaklaşacağının ipucunu veriyor: Afrası Tafrasıyla James Joyce, Thomas Mann ve Ufak Tefek Rahatsızlıkları, Rainer Maria Rilke Esin Perisini Beklerken, Madame du Deffand ve Salaklar, Yukio Mişima ve Ölüm, Nabokov Kendinden Geçince, gibi. Edebiyat meraklılarını keyifli ve bitmesini istemeyecekleri bir okuma süreci bekliyor. Bu köşede tanıttığımız Bir Fotoğrafınız da Ben de Kalmış 'da yerli edebiyatçılarımızın dünyasına yaptığımız gezintiyi şimdi dünya edebiyatı düzeyinde yapabilme şansına kavuşuyoruz. Turgenyev'in annesi, Lampedusa'nın yazmaya karar vermesine neden olan kuzeninin şiir kitabı yayınlaması olayı, Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes ile yaşamı boyunca süren dalgalı ilişkisi, Stevenson'un şarap ve tütün aşkı, Nabokov'un Sovyetler Birliği'nden kaçışından sonra, bundan haberi olmayan sevgilisinin hala eski adresine yolladığı ve hiç bir zaman açılamayan mektuplar, diğerlerine göre daha çok bilinen Rimbaud-Verlain arasındaki ateşli ve sorunlu ilişki, Anais Nin'in Djuna Barnes takıntısı ve daha niceleri. Kapanış bölümü ise sanatçıların fotoğrafları ve bu fotoğraflara Marias'ın yorumlarından oluşuyor. Keyfini daha iyi çıkarmanız için bir solukta okumak yerine, her gün yatmadan bir bölüm tavsiye ediyoruz. Böylece o gece ve ertesi günü o yazarla, onu düşünerek geçirebilir ve hep anımsayacağınız bir ağustos ayı yaşayabilirsiniz. Güzel çevirisi için Pınar Savaş'a da teşekkürlerimizi sunuyoruz. Okuma ediminin kaçınılmaz bir boyutu da yazarla kurulan ilişkidir. Okuma süreci içerisinde, bir insan olarak tanımadığı yazarı tahayyül etmeye çalışmayan bir okur var mıdır? Kuşkusuz bu tahayyül edimi de yapıtın içeriği ile ilintilendirilir. Romantik bir yapıtta yazarın da romantik bir kişiliği olabileceği hissiyatı güçlenirken, komik bir yapıtın arkasında doğal olarak komik bir yazar-kişilik kurgularız. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/oldururken-gulduren-oykuler", "text": "Leyla Polat'ın Ölümü Gör'ü ölümün güldüren yüzünü anlatıyor. Ölümün nefesi ile yol alan yirmi öykü var kitapta. Güldürse de soğuk bir rüzgar eksik olmuyor üzerimizden. Hem güldürüp hem de düşündürmek gibi bir güzelliği var öykülerin. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Ölümün acı yüzü anlatılır ama güldüren ölümleri anlatmak çok da rağbet gören bir tutum değildir. Leyla Polat'ın Şule Yayınları arasında çıkan Ölümü Gör adlı kitabı, öldürürken güldüren öykülerden oluşuyor. Ölümü anlatırken güldürmek en zor olanı. Polat bunu başarıyor öykülerinde. Bu artık onun üslubu. Çünkü ilk kitabı Korkuyorsam Sebebi Var da aynı nükteli anlatıma sahip öykülerden oluşan bir kitaptı. Bu kez daha zorlu bir işe koyulmuş Polat. Ölüm anlatılıyor öykülerde ama biz gülüyoruz. Fantastik bir dünyada değiliz. Bildiğimiz hayatı yaşıyoruz hep birlikte. Ütopya ile de uzaktan yakından ilgisi yok olan bitenin. Hayatın gerçek yüzü var öykülerde. İlk öykü; Virüs Karışımlı Kanser yaşadığımız günlerle de irtibatlı bir metin. Virüsün bize alıştırdığı en amansız dert, elbette ölüm. Artık bir ölüm duyunca Virüsten mi? diye soruyoruz ister istemez. Tüm öykülerin ana teması ölüm. Leyla Polat'ın Ölümü Gör'ü ölümün güldüren yüzünü anlatıyor. Yazar ölümü nasıl oluyor da nükte ile buluşturuyor? Bunu yaparken bir alaya alma, ölümü küçük düşürme, ölümle bir sevinç yaşama değil anlatılan. Başkasının hüznünü de diline dolamıyor Polat. Yaşananlara herkesin baktığı zaviyeden bakmayarak ve ince detayları nükteye ve ironiye çevirerek yapıyor ölüme tebessüm ettirirken. Sahildeki Ceset öyküsü bir ölümle başlıyor. Sahile vurmuş bir ceset var karşımızda. Polat, bu olaya haberci gençleri, balık tutanları dahil ederek bol tebessümlü bir öykü sunuyor bizlere. Cesedin başında hareketlilik devam ediyordu. Ölüyü arkasına alıp poz veren delikanlı, kızın çektiği fotoğrafı beğenmeyince 'Tost makinesiyle mi çektin kızım bunu bee, al yeniden çek,' diye fırçalayıp 'Yan profilden olsun instagrama koyacağım.' tembihinde bulundu. Sadece anlatımda değil, benzetmelerde de akıcı ve mizahi anlatım kullanıyor Polat. Mizah yazmak zordur. Eğer yaşananların mizahi yönüne vurgu yapmak istiyorsa yazar, hayata herkesin baktığı yerden bakamaz. İnce detayları yakalayabilmeli, gerçeği incitmemeli ama aynı zamanda yüzlere anlamlı bir tebessüm kondurabilmeli. Leyla Polat tam da bunu yapıyor. Edebi ve edepli bir üslupla kuruyor cümlelerini. Öyküleri okuduğumuzda yaşadıklarımızdan izler yakalıyoruz. Bir farkla. Yazar, olaylara kendi bakış açısını ekliyor. İşte tam da bu noktada mizah çıkıyor ortaya."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/olumsuz-asklarin-en-fantastigi-reenkarnasyon-blues", "text": "Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç. Fiziksel olmayan öz, yani ruhun biyolojik ölümden sonra tekrar farklı bedende yeni bir hayata başlaması özellikle merkezi ve detaylı olarak Budizm, Hinduizm, Jainizm gibi Hint dinlerinde görülüyor. Ancak ruh göçü inancını sadece bu dinlerle sınırlayamayız, öyle ki Sokrates, Platon gibi bazı filozofların yeniden doğuş düşüncelerini yahut bazı dinlerde bu kavrama doğrudan inanç olmasa bile atıfları görüyoruz. Hatta farklı bedende yeniden hayata dönmeye Nors Mitolojisi'nde dahi rastlanıyor. Kısacası dünyadaki birçok insan bu görüşe tarih boyunca inanmış, hatta günümüzde de bu sayı oldukça fazla. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ortalama-ile-gayet-insani-olan-arasinda-bir-son-duygusu", "text": "Her hikayenin bir cümlesi vardır, ama bazılarınınki, o hikayenin içinden çıkar çıkmaz daha kesin, daha net belirir gözlerimizin önünde. İşte bu cümle, bu düşünce de Julian Barnes'ın son romanı Bir Son Duygusu'nun belkemiği... En az Fransızlar kadar çok sevdiğimiz İngiliz yazar Barnes'a 2011 Man Booker Ödülü'nü getiren Bir Son Duygusu, tarih, zaman, bellek üzerine düşünen bir roman. Tarihi, kişisel tarih; zamanı, insani bir geçişlilik duygusu üzerinden; belleği ise aklın eklemeleri ve çıkarmalarıyla beraber düşünen bir roman. Daha insani olamazdı herhalde. New York Times yazarı Geof Dyer'ın bu kitap için \"Ortalama romanın çok iyi bir örneği.\" demesi, kurgusu, dili bir yana bu kavramları son derece ortalama biçimde işlemesinden geliyor sanırım ve çağdaş dünya okurları, ortalama ile gayet insani olan arasında kendi tercihlerini şimdiden yapıyorlar. Evet, tarihi kişisel tarihimiz açısından ele alıyor Barnes. Yazarı takip edenler onun bu tür hafıza didiklemelerine, anımsama yoluyla hayatı irdelemelerine alışıktırlar. Bir Son Duygusu'nun anlatıcısı Tony Webster, emekli tarihçi, ergenlik yıllarının sancılarını anlatıyor gibi yaparak başlıyor anımsamaya. Okul yılları, yakın arkadaşlıklar, kız arkadaşlar, zamanı, cinselliği, dostluğu keşfediş var ilkin bu anılarda. Ama onlar bize anlatıldığına göre, diyoruz, her şey bu kadar sıradan olamaz, bu işte bir iş var... Anlatıcı da bu işkillenmelerimizi besliyor. Bazı yerleri özellikle boş bırakıyor, kendisinin bazı yerleri doldurmaktan özellikle imtina ettiğini bize söylüyor. İlk gençlik yıllarında hayatına giren ve onun hemen ardından en yakın arkadaşlarından biriyle beraber olmaya başlayan Veronica Ford'u ve ona dair her şeyi bilinçli bir şekilde unutmuştur Tony Webster. Ama Veronica'yı ve ona dair pek çok şeyi tekrar tekrar geri getiren bir şey vardır ortada. Bir gizem, bir sır, bir bilmeyiş, bir anlamayış... Arkadaşı Adrian'ın intiharı, ona bırakılan tuhaf bir miras ve belleğinin oynadığı çeşitli oyunlar... Webster, olan biteni gerçekten anlamak istemekte midir, yoksa tamamen unutmayı mı istemektedir? Bu sorunun cevabını tüm bilinmezliğiyle, hayat verecektir. Bir Son Duygusu, konusunun zenginliğine rağmen oyunlu, oyuncaklı yollara sapmadan, bilinmezlik duygusunu olağanüstüne yaslamanın kolaycılığına kaçmadan yazılmış sade, zarif ve neredeyse kısa öyküden beklenecek kadar sıkı, yoğun bir roman. Barnes'ın ustalık eseri."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ot-yoksa-masali-var", "text": "Prof. Dr. Ertan Tuzlacı, Türkiye'nin florası üzerine pek çok araştırmaya imza atmış, dolayısıyla botanikle, yaban hayatıyla ilgilenen okurların yakından tanıdığı bir isim. Türkiye Bitkileri Sözlüğü, Şifa Niyetine-Türkiye'nin Bitkisel Halk İlaçları, Türkiye'nin Bahçe Bitkileri ve Kent Çiçekleri, onun en tanınmış çalışmalarından sadece birkaçı. Yazar, şimdi Türkiye'nin Yabani Besin Bitkileri ve Ot Yemekleri adlı yeni çalışmasıyla bu konuyla ilgilenen okurlarının karşısında. Tuzlacı, ülkemizde beslenme ile ilgili doğrudan ya da dolaylı ilgisi olan 757 türe yer vermiş bu çalışmasında. Kitabın büyük bir bölümünü de ot yemeklerine ayırmış. Hem bitkiyi anlatmış, hem de ondan yapılan yemeklerin tariflerini vermiş. Bilenler bilirler, ot yemeklerinin son derece basit tarifleri vardır ancak, otun tadını almak başlı başına bir bilgi ve deneyim işidir. Kökü, sapı, çiçeği, tohumu; her birinden ayrı tatlar alır, farklı yemekler yaparsınız. Söz gelimi sadece sapını kavurup yiyeceğiniz bitkinin yapraklarını da işin içine karıştırırsanız eğer, ortaya berbat bir yemek çıkarabilir, hatta zehirlenebilirsiniz. Türkiye'nin Yabani Besin Bitkileri ve Ot Yemekleri, bu anlamda bir tür yemek sözlüğü gibi. Hangi bitkiden ne şekilde yararlanabileceğinizi ayrıntılı bir şekilde size söylüyor. Kavurma, haşlama, çorba, börek, çay, reçel, marmelat ve ilaç... Bitki ve yemek çeşitliliğinin sanki sınırı yok."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/oysa-ask-kendine-benzemeyeni-sevmek-degil-miydi", "text": "Bu haftanın ŞahaneBirKitap'ı aynı zamanda güzel de bir edebiyat haberi: Bir öykü kitabına ve genç bir yazara dair... Sinan Sülün ve onun Karahindiba'sı, okunmuyor dediğimiz Türk öykücülüğünde arka arkaya üç baskı yaparak yüzümüzü güldürdü. Kitabın üç baskı yapması değil tabii sadece yüzümüzü güldüren. Sinan Sülün'ün neredeyse bir nefeste okunan üç sıkı öyküsü de gülümsetiyor bizi. Baştan sona doğru ilerlemeyeceğim, hayır. Yazarın beni en çok etkileyen öyküsünden başlayacağım. Yani Mavi Pelikan'dan. Kahramanımız Numan. Bir zamanlar kıyıda köşede kalmış, şimdilerde turizme açılmış küçük bir kasabanın hediyelik eşyalar satan dükkanının çırağı Numan. Sabah yedide dükkanı açan, sepetleri, kartpostalları, mıknatıslı süsleri dışarı çıkaran, sonra çayı koyan, rafların ve masanın tozunu alan, sonra yerleri paspaslayan ve nihayetinde neredeyse 12-13 saat boyunca gelen müşterilerle ilgilenen Numan. Bazen asgarinin de altında aldığı maaşa sevinen, SSK'sı ödeniyor diye annesiyle beraber her gün şükreden, çirkin olduğu için evlenecek kız bulamayan Numan. Sinan Sülün, bu hikayesinde gayet sıradan bir hikayenin, sıradan ve durağan bir sıkışmışlıktaki kahramanının içine olağanüstünü yerleştirmiş. Bu anlamda Kafkaesk bir hikaye diyebiliriz Mavi Pelikan için pekala. Üstelik yazarın diğer öykülerinde oldukça ön plana çıkan mizah duygusundan da hiç yoksun değil. Evet, genel olarak hazin şekilde mizah duygusuna sahip bir yazar, diyebilirim Sinan Sülün için. Kitapta yer alan her iki öyküsünde de gündelik ve çok aşina olduğumuz, bizi boğan, daraltan genellikle de çok ama çok mutsuz eden hayatların içinde geziniyor kalemi. Güne, günün insanının sıradan sıkıntılarına, gündelik hayatın bitmek tükenmek bilmeyen ayrıntılarına dalmışken tam, dipte, en diplerde bir yerde gerçekle iç içe olan, koyun koyuna yatan gerçek-dışını, olağanüstünü bulup çıkarmayı başarıyor. Son derece sade dili, atmosfer yaratmadaki başarısı da eklenince bütün bunlara, başta da dediğim gibi bir nefeste okunuyor tüm öyküler ve sizi çok derinlerden bir yerlerden yakalayıp tutuyor. Sinan Sülün'ü tanımak hem gündelik dertlere dokunmak hem de her dokunduğunuzda onları tamamen bozmak gibi... Karahindiba, edebiyat ortamımızdaki öykü bolluğu/yokluğu içinde nefes aldırıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/postmodern-samanizmin-ayak-sesleri", "text": "Yaşam ve ölüm arasında dolaşan bir aracı, bir arabulucu, iyileştiren, şifa veren, geçmişi bilen, geleceği gören, öykü anlatıcısı, şair ve şarkıcı; yani şaman... Yani, bir topluluğun hem mistik olarak hem de gündelik hayat içinde ihtiyaç duyabileceği her şey... Türklerin, Moğolların ve genel olarak tüm Avrasya coğrafyasının eski, eskimeyen dini Şamanizm. Daha doğrusu dinden ziyade geniş kapsamlı bir inanç sistemi. Eskimeyen diyoruz çünkü özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren kendini yeniden ciddi biçimde göstermeye başladı. Hal böyle olunca pek çok kültürel araştırmacının da dikkatini çeker oldu. Avrasya'da Şamanlar adlı çalışmanın yazarı Mihaly Hoppal da işte bu araştırmacılardan biri. Avrasya'da Şamanlar, hem yeniden yükselişe geçen bu büyüleyici inanç sistemine dikkat çeken hem de yıllara dayanan gözlemin, zengin görsel malzemenin ve kaynakçasının varlığıyla göz dolduran bir çalışma. Bize başka bir dünyanın, başka bir dünya algısının varlığının mümkün olduğunu anlatıyor. Mihayl Hoppal, işe öncelikle şamanizmin ne olduğundan, bir insanın nasıl şaman olacağından başlıyor. Nasıl bir dünya algısı binlerce yıldır varlığını sürdüren bu inanç sistemini yapılandırıyor? Hoppal'a göre Şamanizmin esas büyüsü toplulukların gündelik hayatlarına, gündelik ihtiyaçlarına seslenmesi. Söz konusu ihtiyaçlara cevap vermesi için aralarından birinin mistik bir yolla seçilmesi. Avrasya'da ve dünyanın pek çok farklı yerinde şaman olarak seçilmenin şaşırtıcı bir şekilde öylesine benzer hikayeleri var ki, söz konusu hikayeler bizi ister istemez kolektif bilinç dışı kavramına ve bu kolektif bilinçdışından çıkagelen din ve tanrı algısına yöneltiyor. Şamanizmin dikkat çeken en önemli özelliklerinden biri de kuşkusuz adıyla birlikte anılan animistik yanı. Şamanlar, dünya üzerindeki canlı cansız her şeyin bir ruha sahip olduğuna inanıyorlar. Ve bu ruhlar vasıtasıyla yaşamlarımızı sürdürdüğümüze... Bu doğa inancı, bu doğa saygısı, hangi dine mensup olunursa olunsun söz konusu saygıyı yitiren toplumların ne hale geldiklerini bize anımsatması bakımından da dikkat çekici. Ve gelelim postmoden şamanizme... Mihaly Hoppal'a göre, 21. yüzyılda tüm dünyada ruhani olarak yaşanan keskin değişikliklerin bir ürünü olarak baş gösteriyor postmodern şamanizm. Her çeşit geleneğin reddedildiği ve sistemli bir şekilde tahrip edildiği 20. yüzyılın sonlarından itibaren buna karşı aksi bir yönde başlayagelen bazı yönelimler, postmodern şamanizmin temellerini atıyor. Modern ve büyük ideolojilerin iflası ve ardı arkası kesilmeyen çevre felaketleri insanlığı yerel topluluklara ve bölgesel çözümlere yönlendiriyor çünkü. Şamanizmin bugüne göre şekillenmesi ve varlığını sürdürmesinin bir diğer nedeni de, adaptasyon yeteneği. Hemen her kültürde, hemen her coğrafyada, en önemlisi de büyük şehirlerde, dünya metropollerinde yaşanabilmesi. Hoppal'ın yıllar boyu topladığı tüm veriler, yaptığı tüm sıra dışı gözlemler insan ruhunun doğasından geliyor gibi görünen bu inanç sisteminin, Türklerin ve Moğolların bu büyüleyici eski dininin, ilerleyen yıllarda daha çok konuşulacağı, daha çok inceleneceği ve daha çok inanılacağı yönünde. Avrasya'da Şamanlar'a özellikle bu bakımdan dikkat etmek gerek. Karşılaştırmalı - zihin açıcı bir okuma için: Mircea Eliade'nin Şamanizm'i ve Jean-Paul Roux'nun Türklerin ve Moğolların Eski Dini adlı çalışması da hararetle önerilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/raymond-chandler-kara-romanin-serseri-melegi", "text": "\"Hercule Poirot gibi çokbilmiş bir Avrupalı değildir, ama bürosunda gereğinde Proust lafı edilir; Mike Hammer'ın başa çıktıklarıyla pekala başa çıkabilir, hem de 'sıkı' ve 'sert' olmayı onun kadar abartmadan; insan sarrafıdır ama kesinlikle taşralı bir Miss Marple değildir; içinde yaşadığı toplumun yozluklarını, çürümüşlüklerini çok iyi bilir ama Dashiel Hammett'in Sam Spade'i gibi vaaz vermez; hayatın sunduğu zevklere düşkündür ama bir Nero Wolfe gibi orkide cinsinden pahalı takıntıları yoktur, küçük bekar odası, viskisi, satranç takımı ona yeter, hayatında bir kadın ya da erkek, kedi, köpek, kuş, sekreter, biri- var mıdır yok mudur belli değildir. Birine bağlanması zordur aslında. Şehirleri sever, geceyi sever, özgürlüğü sever; yaratıcısı Raymond Chandler için 'serseri bir melek gibi yazıyor' denmiştir. Kendisi Philip Marlowe ise 'gecenin şövalyesi' diye anılmıştır. Bu uzun alıntı, efsanevi dedektif Philip Marlowe'u tam kararında ve kıvamında anlatan Fatih Özgüven'den. Zira elimde onun Türkçeleştirdiği, ilk Marlowe macerası olan klasikleşmiş bir dedektiflik hikayesi var: Büyük Uyku. Daha ilk maceradan derinlemesine tanımaya başlarız, her şeye tepeden ya da dışarıdan bakmayı beceren bu alaycı ve yalnız adamı. Yalnızdır çünkü, kötülüğün, suçun, çirkin çıkar hesaplarının ve ilişkilerinin tam içindedir; bu yozlaşmış dünyanın içinden kendi ahlak kurallarını ihlal etmeden ekmek parası çıkarmaya çalışmaktadır. İş ne olursa olsun günde 25 dolar artı masraflar, işte o kadar... Yine böyle bir anlaşmayla başlıyor Marlowe'un macerası ilk romanında. Los Angeles'lı bir petrol milyoneri, emekli general Sternwood, kendisine küçük kızı Carmen üzerinden şantaj yapan adamları bertaraf etmesi için tutuyor bu yalnız gezen kurt tadındaki dedektifi. Şantaj meselesi, bir kaza sonucu felç olmuş, ağır ağır ölmekte olan zengin bir adamın baş edemediği kötücül ve çekici kızlarının ve tuhaf bir şekilde ortadan kaybolmuş içki kaçakçısı damadının garip hikayesini perdeliyor. Sırlar ortaya döküldükçe de Los Angeles'ın büyük buhranın hemen ardından kendini fazlasıyla göstermeye başlayan karanlık tarafından suretler bir bir sökün etmeye başlıyor: Küçük çeteciler, büyük dalavereciler ve daha nice kayıp ruh. Burjuva toplumunun yozlukları, sınıfsal eşitsizlik, devletin kurumlarının suçla, suç işleyenlerle kurduğu türlü yakınlıklar bir kahraman olarak Marlowe'un da, Büyük Uykunun da aslında temel meselesi oluyor. Büyük Uyku, Raymond Chandler'in polisiye kurguda bir devrim başlatan Dashiel Hammet'in izinden gittiğinin resmidir. Bu iki yazar, polisiye kurguyu şatolardan, malikanelerden, saraylardan sokağa, gerçek hayatın içine çekerken türün aktığı yatağı da değiştirmişlerdir. Chandler'in bir katkısı da suça olan yaklaşımındaki farklılık olmuştur. O, suçu bireysel psikolojik dürtülerin kutsiyetinden soyup, yozlaşmış kültürün alanında ele almayı tercih etmiştir; çetelerin egemenliği altındaki sokaklarda, basit ve bayağı çıkar ilişkilerinde, sonradan görme zenginlerin ahlaki çöküntülerinde, uyuşturucunun, fuhuşun, kumarın, kaçakçılığın yeniden var ettiği büyük şehirlerde... Ve işte bu kara romandır; suç ve birey arasındaki karmaşık ilişkiyi açıklamaya çalışan, suçun ekonomik ve toplumsal nedenleri üzerinde yükselen, Amerika'da özellikle büyük buhran sonrası kendini belli etmeye başlayan roman noir, hard boiled, kara roman. Amerikan polisiyesinin artık klasikleşmiş isimlerinden biri kabul edilen Chandler'i ve onun ölümsüz kahramanı Marlowe'u tanımak için Büyük Uykudan daha şahane bir fırsat olamaz, kanımca. Ayrıca yayınevinin yazarın külliyatını Ahmet Ümit editörlüğünde Türkçeleştirmeye soyunduğu bilgisini de cümle polisiye okurlarına vermeden geçmeyeyim. \"Hercule Poirot gibi çokbilmiş bir Avrupalı değildir, ama bürosunda gereğinde Proust lafı edilir; Mike Hammer'ın başa çıktıklarıyla pekala başa çıkabilir, hem de 'sıkı' ve 'sert' olmayı onun kadar abartmadan; insan sarrafıdır ama kesinlikle taşralı bir Miss Marple değildir; içinde yaşadığı toplumun yozluklarını, çürümüşlüklerini çok iyi bilir ama Dashiel Hammett'in Sam Spade'i gibi vaaz vermez; hayatın sunduğu zevklere düşkündür ama bir Nero Wolfe gibi orkide cinsinden pahalı takıntıları yoktur, küçük bekar odası, viskisi, satranç takımı ona yeter, hayatında bir kadın ya da erkek, kedi, köpek, kuş, sekreter, biri- var mıdır yok mudur belli değildir. Birine bağlanması zordur aslında. Şehirleri sever, geceyi sever, özgürlüğü sever; yaratıcısı Raymond Chandler için 'serseri bir melek gibi yazıyor' denmiştir. Kendisi Philip Marlowe ise 'gecenin şövalyesi' diye anılmıştır. Bu uzun alıntı, efsanevi dedektif Philip Marlowe'u tam kararında ve kıvamında anlatan Fatih Özgüven'den. Zira elimde onun Türkçeleştirdiği, ilk Marlowe macerası olan klasikleşmiş bir dedektiflik hikayesi var: Büyük Uyku. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/roman-sevme-kilavuzu", "text": "Bilmediklerimden de kendime bir kılavuz çıkarabilirim, Selim İleri'yle ortak beğenilerimizden de; neden olmasın, oluyor. Üstelik saymakla da bitmiyor. Selim İleri bir okuma tutkunu ve onun gibi başka okuma tutkunlarını mest ediyor. Dediğim gibi iki yüzden fazla roman yer almış Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu'nda, hal böyle olunca romanlar üzerine yazılanlar birkaç sayfadan öteye geçmiyor. Kısa, ama dinamik denemeler bunlar. Bereketiyle hem sıkı edebiyat okurunu memnun ediyor hem de ortalama okura hitap ediyor. Kimler kimler yok ki Kılavuzda. Muazzez Tahsin Berkant'tan Kerime Nadir'e, Reşat Nuri Güntekin'den Nahit Sırrı Örik'e, Orhan Kemal'den Yaşar Kemal'e, Tanpınar'dan Sevgi Soysal'a, Güzide Sabri'den Peyami Safa'ya, Suat Derviş'ten Sabahattin Ali'ye, Halide Edip Adıvar'dan Yakup Kadri Karaosmanoğulu'na, Kemal Bilbaşar'dan Mithat Cemal Kuntay'a, Refik Halid Karay'dan Halikarnas Balıkçısı'na, Aziz Nesin'e, Fatma Aliye'ye, Erhan Bener'e, Tahsin Yücel'e uzanan, saymakla bitmez bir romanlar, romancılar geçidi. Üstelik hangi edebi incelemeyi, eleştiri kitabını açsanız karşınıza çıkacak malum yazarların, kabul edilmiş eserlerin dışında kalan, beğenilmeyen, unutulan, unutturulan birçok yazarla, birçok romanla da karşılaşmak mümkün. Çünkü Selim İleri, sevdim, beğendim deyip geçmeyen, sevgisini, beğenisi anlatmaktan, temellendirmekten hiç sıkılmayan bir yazın insanı. Bizim edebiyatımız geçmişten ve geleneklerden kopuşlarla dolu bir edebiyat. Bunu geleneğe karşı bilinçli bir edebi başkaldırı olarak değil, doğrudan kelime anlamlarıyla kullanıyorum. Okumamakla, bilmemekle, edebiyatın geçmiş dönemleriyle ilgilenmemekle ilgili olarak... Oysa geleceğe kalan, her dönem yaşayan metinlerin, edebiyatı yekpare algılayan yazarların kaleminden çıktığını hepimiz pekala biliyoruz. Gündelik eğilimlerin çarçabuk geçip gittiğini de öyle. Selim İleri, edebiyatımızdaki söz konusu boşlukları dolduran bir bağ-yazar. Hem romanlarıyla hem de bir eleştirmen, bir edebi denemeci olarak kaleme aldıklarıyla, geçmişten günümüze ve edebiyatımızın geleceğine dili, edebi yaşamı, hikaye etme arzusunu sırtlanıp taşıyor. Edebiyatın tarihin her anında soluk alıp veren derin, zengin, sevinçli, ümitli bir şey olduğunu varlığıyla bize tekrar tekrar hatırlatıyor, kanıtlıyor. İşte Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu da bu sevinçli, bu tutkulu yaklaşımın, onun deyişiyle, bir verimi. Kılavuz 1980 yılında sona eriyor, bu demek oluyor ki, elbet bir ikincisi de olabilir. 1980 yılından sonra neler yazıldı, neler okundu, acaba Selim İleri hangilerini çok sevdi, hangilerini yazacak diye, merak ettiriyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/romanda-kafka-hazirliklari", "text": "Nurdan Gürbilek, son çalışması Benden Önce Bir Başkasında, Kafka'nın böceğinin izini sürer. Onu önce, Kafka'nın da okuduğunu bildiği, Dostoyevski'de arar, bulur. Dostoyevski'nin romanlarında kımıldayan böcek imgesini, özellikle de Budalada en belirgin haliyle tespit eder: ... mecaz burada hem insanın bir böcek gibi ezilebilirliğini hem onu ezen örümcek görünümlü talihi, hem böcek ezikliğini hem dev örümcek hunharlığını aynı anda kendinde toplamış gibidir. Dostoyevski'de böcek: Rüya mecazlarını andıran daha kararsız, buna rağmen daha tekinsiz bir imgedir... Kafka'ya gelindiğindeyse böcekliğin artık bir yazgıya dönüştüğünü tespit eder Gürbilek. Kafka, 'Dostoyevski'nin lanet yağdırırken bile oyunu sürdüren böceksi kahramanlarının geride kaldığı an' demektir. Peki Kafka'nın böceği ilk ne vakit ortaya çıkmıştır derseniz, hemen söyleyeyim, elbetteki Taşrada Düğün Hazırlıklarında... Taşrada Düğün Hazırlıkları, bir novelladan, bir kısa romandan ziyade büyük ihtimalle, bir roman hazırlığı... O nedenle kimileri için Kafka'nın en sıkıcı çalışmasıyken özellikle kafasını kurguya, 19. yüzyıl romanına takmış kimileri içinse okuması en keyifli, en esin verici çalışması. Bu, sayfaları bir hayli eksik, topu topu üç elyazması metinde Kafka'nın çiçeği burnunda bir yazar olarak romanı teknik açıdan ele alışını, en mühimi de şu meşhur böcek imgesinin ortaya çıktığı ilk anı görürüz. Taşrada Düğün Hazırlıklarında Kafka bize, kahramanının böcekliği benimsemesinin temelinde, yaşamla çalışmayı tam anlamıyla iç içe geçiren sanayi devrimiyle burjuva yaşamının dışında kalabilme arzusunun yattığını söyler gibidir. Sistemin dışında kalabilmek için, babadan ve patrondan uzaklaşabilmek için, dikeylik emreden yasadan kurtulabilmek için, oyunun dışına çıkabilmek için, ancak ve ancak bir böcek olunabilir. Tarihsel gelişimi oyalsdı daha da iyi olurdu ama bu kadar da konuyu ayrıntılı olarak ele almanız harika olmuş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ruyasiz-gecen-bir-gecede", "text": "Psikanaliz bize der ki, her erkek çocuk yaşayabilmek için babasını öldürmek ister. Babasını öldürmek ve annesine sahip olmak. Peki ya anne ne hisseder? Anne çocuğunu öldürmek ister mi? Ya da şöyle soralım: Bir anne çocuğunu öldürmek isterse, çocuğunu öldürürse ne olur? Çok iyi biliriz ki anne sözcüğü, içinde kutsallığı taşır. Dil, kültür, toplum bunu söyler bize. Bizden bir deyimle devam edip işi daha da ağırlaştıralım, her kadın anne olmak için doğar! Öyle mi sahi, ya öyle değilse... Irmak Zileli, ikinci romanı Gözlerini Kaçırma ile bir annenin gözünden kadın oluşun hikayesi ile karşımızda. Yani ileri derecede ters köşe bir romanla. Ölümle başlıyor hikayemiz. Çocuğu öldürmüş bir annenin zihninde geziniyoruz. Ölüm mü yaşam mı, kadın mı anne mi, arzu mu korku mu, rüya mı gerçek mi, hiç bilemiyoruz. Dört yaşlarındaki kızı Rüya ile beraber, dört kuşak kadının kadınlığını, kadın oluş, kadın olamayış serüvenini anlatıyor bize kahramanımız Didem. Anneannesi Kamile Hanım, annesi Hicran, kendisi ve öldürdüğü kızı Rüya. Cinsel kimliklerin bedeni de, ruhu da nasıl parçalara bölüp yönettiğini, zihin üzerinde nasıl bir iktidar kurduğunu gösteriyor bize bu kadınların bölük pörçük hikayeleri. Aslında kimsenin kız çocuğu doğurduğu yoktu. Doğurulan yeni bir anneydi. Anneannen Kamile Hanım, senin anneni doğurmuştu. Kendi kızını değil. Annen Hicran, Rüya'nın annesini doğurmuştu. Gözü gibi sevmek için adını Didem koyduğu bebeği değil. Sen şimdi bu döngüyü kırdın. Neslin devamına ağır darbe. Rüya yeni bir anne doğuramayacak. Bunu planlamamıştın. Aksine, hep korktun. Onu doğurduğun ve kucağına aldığın o ilk günden beri korkuyorsun. Her kadın anne doğar, deseler de korkuyorsun. Hitler'in o deneyini duyduğundan beri daha da korkuyorsun. Giderek ısınan sacın üstünde, kucağında bebeğiyle çırılçıplak bırakılan kadın olmaktan... Korktuğun başına geldi işte. Bebeğinin üstüne oturdun ve yanmaktan kurtuldun. Kamile Hanım'ın kemiklerini sızlatacak, annesi Hicran'ın her bir sinirini ayrı ayrı zıplatacak şekilde babasız bir çocuk dünyaya getiriyor Didem. Bir gece barda tanışıp seviştiği, hemen hiç tanımadığı bir adamın çocuğunu doğuruyor. Ve görüyor ki anne olmanın tamamlayıcısı baba olmayınca, kimse anne olmanızı istemiyor. Dualar, dilekler, öğütler, tavsiyeler boğazda takılıp kalıyor, hemen hepsi tersine dönüyor. Babalarına rağmen büyüyen, büyütülen çocukların hikayelerine ne oldu peki, neden hepsi hasıraltına süpürülüyor? Didem'in zihninde gezerken kadınlığın da, anneliğin de kurgulanmış toplumsal yapısı bir bir çözülüyor. Çözüyor mu Didem, bulduğu çare, çare olabilir mi, kadın olmak illa ki çocuğunu öldürmekten geçiyor olabilir mi? En azından bu çareyi onun bulup keşfetmediğini biliyoruz, soru sormaya, gerçekten sormaya başladığın anda içinde yaşadığın dünyanın sana gösterdiği çıkış kapısını Didem de dahil olmak üzere, hepimiz biliyoruz. Bir rüya-anlatı Gözlerini Kaçırma. Zileli, gerçekle yalanın, dille düşüncenin, rüya ile gündelik hayatın insan zihnindeki ayrışmazlığını kavramış bir yazar ve bu kavrayışı metnine, hikayesine tam kıvamında yedirmeyi biliyor. İkinci tekil kişinin ağzından dinlettiyor hikayesini ama ikinci tekil kişinin okurla kahraman arasında açtığı mesafeyi yeri geldiğinde azaltıp çoğaltarak, okurunu her satırda içerde tutmayı başarıyor. Gözlerini Kaçırma'nın bir şaşırtıcı özelliği ise her yönüyle dişil olan bir anlatının eril bir dille aktarılması. Zileli, cimri denecek kadar sade, dümdüz, oyuncaksız, oyunsuz, direkt bir dil kullanıyor. Tertemiz bir Türkçeyle karşımıza çıkıyor. Bir rüyada, Rüya'sız geçen bir gecenin içinden geçiriyor bizi Gözlerini Kaçırma. Yaşam-ölüm-yeniden doğum işleyişi üzerine düşündürüyor, bugünü içinde taşıyan toplumsal dinamikleri de, kalıtım dediğimiz kuşaklar boyu süren aktarımı da içinde taşıyor, getirip önümüze bırakıyor. Acımasız bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatmalıyım son olarak, ne kendine ne kahramanlarına ne de okuruna acıyor Irmak Zileli. Acımanın, uğunmanın zamanı çoktan geçti, der gibi. Kutsal anneler gününü de, sanırım böyle kutluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sadece-baglanti-kur-ama-kimle", "text": "Sadece bağlantı kur! Bu, 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden E. M. Forster'ın başyapıtı Howards End'in epigrafı. Ne Forster'ın şahane dili ve hikayenin kurgusu, ne romanı sarıp sarmalayan hümanizm ve etkileyici toplumsal-siyasal eleştiri... Howards End'in sayfaları boyunca, romanın sonuna kadar, ruhumda yankılanıp duran hep; sadece bağlantı kur, sadece bağlantı kur... Peki ama kimle veya neyle? Howards End şüphesiz çok katmanlı bir roman. Yazıldığı günden bugüne Forster'ın kitabın her cümlesine sinmiş hümanizmi, sayfalar boyunca okurunu sürükleyen son derece başarılı kurgusu, toplum denen şeyin içine, ta içine bakmaya zorlayan eleştirisi üzerinde durulmuş hep. Yazarın modernizmle birlikte gelen doğadan kopuşun bireyselleşme sürecindeki etkisini kurcalaması, toplumsal cinsiyetler konusundaki açıkfikirliliği ve yine bütün bunları hikayeye ve karakterlere yedirme konusundaki başarısı da cabası... Roman boyunca dedim ki hep kendi kendime, tüm eleştirmenler, tüm dünya yanılmış olmalı. Hatta Howards End'den etkilenerek yazdığı Güzelliğe Dair'de Zadie Smith bile... Forster'ın derdi ne siyasi eleştiri, ne İngiliz toplumundaki sınıf çatışması, ne çokkimliklilik ne de toplumsal cinsiyetler. Bütün bunlar hep yüzeyde. Derinlerde, en derinlerde ise insan ruhunun ne olursa olsun bir türlü ehlileşemeyen o vahşi doğası. İnsanın kendi eliyle yarattığı toplumun, kültürün, uygarlığın, modernizmin kestiği bu bağlantıyı yeniden kurma, kurtarma çabası. Bir yanda yemyeşil kırlar, ekili tarlalar ve dipsiz ormanlarla muhteşem bir doğa. Diğer yandan yeniden yeniden inşa edilerek gün be gün büyüyen, değişen büyük büyülü bir şehir, Londra. Sanayi, teknoloji, modernizm ve uygarlığın kendisi sömürgelerle, yoksul insan sürüleriyle durmaksızın beslenip şişiyor. Bütün bunların ortasındaki insan ruhu ise kendini, ait olduğu evi arıyor durmaksızın. Ruhu en çok ne öldürüyor, inanç mı, inançsızlık mı, doğaya mı yoksa şehre ait olmak mı? Şehre ait olmak diye bir şey yok. Bu koskocaman bir yanılgı, şehrin kendisi demek, aidiyetsizlik demek, yersiz yurtsuzluk, karışan kimlikler, çokkültürlülük... Öyleyse insan ruhu, ev ve ağaç bir şekilde bir araya gelmeli. Çünkü nasılsa kadın ve erkek, gerçek ve gerçeküstü, gelenekle gelecek, zenginle yoksul arasındaki savaş hiç bitmeyecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/saf-cok-satarsa-ulkenin-hâli-ne-olur", "text": "Bu yılın -daha başlarındayız biliyorum ama- en çok beklediğim romanlardan biriydi İsmail Güzelsoy'un Saf'ı. Kurgu konusunda ustalığını kanıtlamış, türler arasında inanılmaz bir başarıyla gezen, hikaye anlatma hevesini sözlü kültürün hikaye anlatma biçiminden alan, nefis bir mizah anlayışına sahip, çarpıtılmış gerçekler üzerine bir o kadar çarpıtılmış dünyalar, kahramanlar yaratan ve hatta yeri geldiğinde hepsini yerle bir eden bir yazarı beklemek olağanüstü bir şey olmasa gerek. Gelgelelim, Saf daha ilk bakışta, diğer İsmail Güzelsoy romanlarından oldukça farklı görünüyor. Saf'ın üzerinde bir Paulo Coelho, bir Amin Maalouf tadında, kitlelere yönelik şefkatli bir çoksatar havası mı var? Yoksa yazar çoksatmayla-yüksek edebiyat arasında yazarı cendereye sokan edebiyat ortamını mı kurcalıyor alttan alta? Buyrun, birlikte bakalım, saf bir kahramanın \"öz\"e gidiş-dönüş yolculuğuna katılalım. Saf, bir kahramanın yolculuk hikayesi. Dolayısıyla hem biçim, hem de içerik açısından fantastiğe yakından göz kırpıyor. 12. yüzyıl Anadolusu'nda, terk edilmiş, metruk bir kalede büyüyen kahramanımız Subala'yı, yolculuğa çıktığı sırada tanımaya başlıyoruz. Neredeyse hiç konuşamayan, okuma yazma bilmeyen, saflıkla salaklık arasındaki o ince çizgide yürüyen bir genç adam olarak... Büyük bir ticaret kervanına katılmış olan Subala, Semerkant'a gidip, içinde özü saklayan büyülü oyuncağı almak ve onu yetiştiren esrarengiz hamisi Mahimah'a teslim etmek istiyor. Yolculuk, Mahimah'ın hikaye boyunca karşımıza çıkan telkinlerine rağmen, Subala'nın saflığını bozuma uğratıyor elbet. Ancak kahramanımızın Semerkant'a varışı ve geri dönüşü ise bambaşka bir saflık inşası üzerine kurulu. Bütün bunların üzerine, aşık olan tüm kahramanların başına gelen felaketlerden de nasibini almıyor Subala. O aşkı öğrendikçe hayatı, insanları öğreniyor, aşkı tanıdıkça bilgeleşiyor ve kötüleşmek bir yana saflaşıyor. Saf, diliyle şamanizmden çok, tasavvufi bir mistisizme yönelirken, kurgusu ve alt metnini oluşturan felsefi düşüncesiyle mistisizme karşı bir varoluş düşüncesi taşıyor. Ve bana, bunu keşke diliyle de yapsaydı, dedirtiyor. Şeytan ve tanrı, ben ve öteki, kadın ve erkek, varlık ve hiçlik... Subala'nın yolculuğunda bu ikiliklerin nasıl birbirinin içine geçtiğini de görüyoruz. Subala'nın, hiç'i, sıfır'ı arayışı ve bu arayışın içinden geçerek gelen hayati cevapları okuyoruz. Öngörülen gelecek, sezgiler ve kehanetler de zaman ve insan ilişkisi üzerine sorgulatıyor okuru. Şeytani aletler icat eden üstad Ki, içinde nüve'yi taşıyan zehirli oyuncaklar, kervanlara saldıran kanemiciler, veba illeti, tersten çalındığında dinleyenleri hipnotize eden şarkılar, sesin doğası, Subala'nın eliyle attığı ve tuttuğu oklar, aşk mektupları... Türler arasında gezinmeyi seven İsmail Güzelsoy, aynı keyfi Saf'da da sürüyor, sürdürüyor bu anlamda. Ve dönelim çoksatarlık mevzuuna. Saf, evet çok satabilir, yazarı da çoksatar yazar damgası yiyebilir, tabii eğer bir anda şamanzim diye diye delirirse millet, tek tanrılı dinlerin bozuma uğrattığı doğa ve insan algısı üzerine yeniden düşünmeye başlarsa, insani aşkı şeytanileştirmeden kutsayabilir ve Osmanlı'dan önce de bir tarihimiz olduğunu hatırlarsa... Kimbilir, olur mu olur. Okura ve yazara son not: Saf'ın Anadolu'nun Şamanist köklerinde gezinen bir ilk macera olduğunu, Subala'nın, aşkı ve dünyayı kavrayışının ardından, Ayazkız'ın peşine düştüğü yepyeni bir macerasına da sıra geleceğini hayal ediyor gibiyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sairane-bir-son-tahayyulu", "text": "Amerikalı genç bir bilimkurgu yazarı Paolo Bacigalupi. Çeşitli bilimkurgu dergilerinde yayımlanan öyküleri ve yazdığı iki romanla dikkatleri üzerine çeken yazara, bir dolu ödül ve ün getiren ilk romanı Kurma Kız etkileyici bir disütopya. 24. yüzyılda geçiyor hikayesi. Küresel ısınmayla okyanusların yükselip New York gibi birçok büyük şehri yuttuğu, dünya coğrafyasının tamamen değiştiği bir dünyadayız. Karbon temelli yakıtlar nicedir tükenmiş, enerji depolamak için elle kurulan yaylar kullanılıyor, uçakların yerini zeplinler almış, otomobiller tedavülden kalkmış, bilgisayarlar pedalla çalışıyor, doğal besin türleri tamamen yok olmuş, yapay tohumlar bile kıymete binmiş, dünya halkları açlığın sınırında yaşıyor, kurma denilen yeni bir insan türü yaratılmış, oynanan genleriyle asıllarını ortadan kaldıran vahşi cesire kedileri ile doğal ortamın bozulması sonucu reenkarne olamayan insanların hayaletleri ortalıkta cirit atıyor ve elbette biyoteknolojinin dev şirketlerinin egemenliği hüküm sürüyor... Hikayemizin geçtiği yer ise Bangkok. Okyanusun yükselen sularının önüne devasa setler çekilerek kurtarılmış bir şehir devleti olarak varlığını sürdürüyor burası. Ancak varlığını sürdürmesini setlere değil kendini dünya ticaretine, büyük şirketlere karşı kapamış olmasına ve bir nebze de olsa tohumlarını korumasına borçlu bu şehir. Ancak değişim kapıda. Tek bir şehir dünyanın, insanlığın yazgısına karşı ne kadar durabilir... İçin için kaynıyor Bangkok. Neredeyse kutsal sayılan Çevre Bakanlığı ile onun karşısındaki Ticaret Bakanlığı kapışmak üzere ve tüm bu siyasi çalkantıların ortasında kahramanlarımız başkomiser Caydi ile yardımcısı Kanya, kurma kız Emiko, sığınmacı Hok Seng ve yasaklı AgriGen şirketinin ajanı Anderson kaderlerini değiştirmek için çırpınıyorlar. Emiko, ihtiyar Japon nüfusun hizmetini görmek için yaratılmış bir yeni insan, bir kurma kız. Japon sahibi tarafından terk edilmiş. Bangkok'un batakhanelerinden birinde durmaksızın aşağılanarak, tecavüze uğrayarak yaşamaya çalışıyor. Ancak asıl derdi, Tayland'ta onun gibilerin hoş karşılanmaması. Yakalanıp bir gübre tankında yok edilmemek için gölgelere sığınıyor her gün her gece ve içinde eğitiminden mi, oynanan genlerinden mi geldiğini bilmediği itaat duygusunu yok etmek için savaşıyor. Çünkü kuzeyde bir yerlerde kurma insanların özgürce, kimseye kölelik etmeden yaşadıklarını öğrenmiş. Ancak kader onu tuhaf bir şekilde Bangkok'un tohum bankasına erişmek için uğraşan ajan Anderson'la karşılaştıracak ve yine daha tuhaf ve ironik bir şekilde hem kendi geleceğini hem de ülkenin geleceğini değiştirecek tesadüflerle dolu siyasi bir oyunun içine çekecek. Paolo Bacigalupi'nin yarattığı dünyanın tüyler ürpertici olmasının en önemli sebebi bugünden baktığımız zaman en akla yatkın gelecek tahayyüllerinden biri olması. Hatta ekosistemin tamamen bozulduğu, küresel ısınmasının sonuçlarının kendini iyice gösterdiği, salgın hastalıklarla, açlıkla kırılan ve her anlamda kültürel yozlaşmadan mustarip bir dünya hayali belki 24. yüzyıla gelmeden çok daha önce gerçekleşecek gibi. Yarattığı atmosferin etkileyiciliğine yaslanmayan bir kurguya da sahip Kurma Kız. Karakterlerin hızla gelişen olayların içinde giderek derinleşmesi, kendi yollarını bulmaları, kendi benliklerini, ahlaklarını, yaşamı durmaksızın sorgulamaları, çelişkileri, güçleri, zaafları, ironik tesadüflerle hem çevrelerindeki dünyadan etkilenmeleri hem de çevrelerindeki dünyaya yön verme şekilleri insan ruhuna olan inancımız üzerinde düşündürüyor bizleri. Söylediginiz bu sey Ursula K. Leguin in Mülksüzler'ini okuyanlara gülünctür. Oldukca saglam bir distopya-ütopya ikilemi olarak yazilmis kitapta Anarres verimsiz bir gezekenken; Urras'ta durum tam tersidir. Bu iki gezegendeki degerler karsilastirildiginda ise ilkinin bize göre daha arzu edilebilir oldugu söylenebilir. Demek istedigim ditopya türünü doga ile kisitli bir tanimla aciklayamazsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sairin-romani-mungan-basyapiti", "text": "Ülkenin en sevilen, en iyi şairlerinden biri, bir gün adı Yerküre olan fantastik bir dünya yaratırsa, orası nasıl bir dünya olur? Elbette şiirle dolu bir dünya... Şehirlerin surlarında bayrak yerine şiirlerin dalgalandığı, üzerinde yaşayan herkesin evvela şair olmak istediği, ancak şair olamayacaklarını anladıklarında başka işlere yöneldiği, efsanevi şairlerin, şiir filozoflarının kol gezdiği, evlerinde, sokaklarında, kahvelerinde şiirin konuşulduğu, şiirlerin okunduğu, geçmişi şiir, geleceği şiir, rüyaları, büyüleri, cümle kehanetleri ve hatta savaşları bile şiir olan, savaşçılarının bile şair olduğu bir dünya... Murathan Mungan, on beş yılını verdiği Şairin Romanıyla, yani hiç kuşkusuz başyapıtıyla karşımızda. Şairin Romanı, başta da dediğim gibi fantastik bir roman. Ortalıkta pek fazla büyücü yok belki, hatta ejderhalar ve orklar gibi türlü çeşit yaratıklar da yok, ancak farklı türlerde ve isimlerde kuşlar, çiçekler, otlar ve ağaçlar var, on üç ayın birden gökyüzünde aynı anda belirdiği şehirler var... En mühimi, fantastik roman türünün belkemiği olan kahramanın yolculuğun bu romanın da temel izleği olması. Ancak, yine tek bir farkla, kahramanın değil, kahramanların yolculukları... İkinci kahramanımız Moottah, bir şiir filozofu. 20 yıl boyunca kendini kapadığı evinden dışarı çıkıyor, yanında dokuz yaşında iki akıllı ve gizemli çırağı var. Niyeti yol boyu geçtiği şehirlerde şiir konuşmaları yapmak, hayata yeniden karışma hissini tatmak ve Odragend'teki şenliklere katılmak. Onun da aklı ve gönlü şiirle dopdolu, bir de yüreğinin derinliklerinde erken yaşta kaybettiği şair arkadaşı Serhenas'ın anısını sırrına eremediği bir emanet gibi taşıyor. Bendag'ın, Moottah'ın, Gamenn'in Anakarası, hemen hiçbir okurun gözünden kaçmayacak biçimde Anadolu'yu, Anadolu'nun çok kültürlü yapısını anımsatıyor. Mungan bu yapının özellikle unutulan, unutturulmak istenen şamanist-animist özelliklerini, zenginliklerini kullanmış, hatırlatmış; bu özelliklerin öne çıktığı bir dünya nasıl olurdu sorusunu dünyaya sormuş gibi. ben bu kitabı 14ümde okudum ve Mağdur Öğrenci durumu olmadı. çünkü okumam için bir zorunluluk yoktu. kitap anlayana bambaşka bir dünya sunuyor. harika ilerliyor ayrıca murathan mungan gibi prestijli bir yazardan kötü bir kitap çıkmazdı. kitapta zamanı karıştırmadığınız sürece çok beğenirsiniz, başta bunların hayatları nasıl kesişecek diyorsunuz ama sonu çok şaşırtıcı. ayrıca kitabın tasarımı bile insanı okumaya şevk ediyor. 15 yaşındayım ve proje ödevim için bu kitabı seçmiştim ama yaşıma göre bu romanın ağır olduğunu bilmeden. Bana göre berbat ve ağır. Mungan o kadar ayrıntıya girmiş ki okurken sıkılıyorum ama mecburen okuyorum. Gerçekten bu kitabı seçtiğime pişman oldum. Sakın diyim benim yaşımda biri varsa şu kitabı okumasın. Şiirin doğasını ve Doğan'ın şiirini yazmış. Ütopya da denebilir. Bir düşüklerde düşlere bir yaşam. Güzel bir roman. Belki de şairin poetikası.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/saklambac-ta-var-misin", "text": "Şeyma Kısakürek Sönmezocak, ilk romanı Saklambaç'ta karakterlerin ve yazarın iç içe geçtiği, hatta sonrasında yaşadıkları hayattan/ kurmacadan pişman olup kaderlerini yeniden kaleme almaya çalıştıkları enteresan bir hikaye anlatıyor. Hemen sonrasında, bu kitabın yazarı bizimle bir gizlilik anlaşması yapmak istiyor. Sen benim kim olduğumla ilgilenmeyeceksin, ben de senin kim olduğunla ilgilenmeyeceğim diyor ve bu ilgisizlik üzerinden güçlü bir ilgi yetiştireceğini iddia ediyor. Hatta bahisleri yükseltip, Basit kurmacaların çok ötesinde, derinlerde, seni de barındıran bir kurmaca okuyacaksın ve seninle bir oyun oynayacağız diyerek, okurunu daha kitabın en başında kışkırtmayı başarıyor: Elma dersem çık, armut dersem çıkma! Sonrasında karakterlerin ve yazarın iç içe geçtiği, hatta sonrasında yaşadıkları hayattan/kurmacadan pişman olup kaderlerini yeniden kaleme almaya çalıştıkları bir garip hikayeyi okumaya başlıyoruz. Postane merdivenine bir mektup bırakan genç kız, bu mektuba yanıt yazan gizemli bir adam, bu gizemli adamın yerine geçen bambaşka biri... Kurmacayla gerçekliğin karıştığı, kaderden kaçıp yine kaderin bizi sobelediği sonu gelmez bir saklambaç oyunu bu. Muhakkak ki ondan etkilendim; onun çoğu eserini neredeyse ezberledim. Ancak bire bir ona benzemek; Necip Fazıl'ın da gençlikten beklediği bir duruş değil. Kültür hassası meselesinde vurguladığı gibi; ansiklopedilerce bilgiyi öğrenmek başka şeydir; o bilgileri kendi fikir ve şahsiyet dünyamızda yoğurup ortaya çıkarmak başka bir şeydir. Evet, torunuyum; çoğu meselede onunla aynı fikirdeyim. Ama aynı fikirde olmam; dedem söylediği için değil; onun tam da istediği gibi çoğu şeyi okuyup kendi fikir dünyam yardımıyla bulmamla oldu. Yeniden romana dönecek olursak, yazar aslında tüm bu edebi saklambaç oyununun içinde biz okurlarına bir başka oyunu gösteriyor: Kader deyip geçtiğimiz, ona tabi olmaktansa kendi irademizle değiştirebileceğimizi sandığımız o büyük ve asıl hikayenin bir simülasyonunu sunuyor bize. Her ne kadar yazar bizi metne davet etse de, karakterler yazarına karşı gelip oyunu bozmaya çalışsa da, aslında kaderin akıp giden suyunun önünde ne kadar aciz olduğumuzu anlamamızı istiyor yazar bizden. Hayatın kontrolünün ellerimizde olduğu yanılgısından bizleri sıyırıp, gerçek anlamda özgürleşmemiz gerektiğinin farkına varmaya davet ediyor. Sevgili okur, daha ne kadar saklanacaksın? Kaderden daha ne kadar kaçacaksın? Sobelen artık!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sanatin-sonunun-sonunda", "text": "Bilenler bilirler 1984 yılında bir sanat eleştirmeni ve felsefeci olan Arthur C. Danto, çıkmış altmışlı yıllarda sanatın bittiğini ilan etmişti. Bu ilanı kimileri dikkate almış, kimileri ona gülüp geçmişti geçmesine ama Danto'nun bu anlamda ses getirdiği de bir gerçekti. Üstelik bu açıklamanın ardından sanata dair radikal eleştirilerini ortaya koymaktan hiç geri durmamıştı filozof. Şimdi ise elimizde Arthur C. Danto'nun tüm eleştirilerini kapsayan, onları kuramsal olarak ortaya koyan geniş kapsamlı bir çalışma mevcut. Sanatın Sonundan Sonra; zor bir okuma hiç kuşkusuz, ama yazarın estetik, sanat tarihi, sanat eleştirisi, yerel sanatlar, pop art, sanatın gelecekteki konumu ve hatta müzelerinin sanat ve sanatçı üzerindeki etkileri üzerine açtığı ilgi çekici, geliştirici tartışmalarla da şahane bir kitap. Danto, sanat bitti derken aslında Batı sanatının Hegelci anlamda sona erdiğini ve sanatta yepyeni bir çağın açıldığını savunuyor. Ona göre güncel sanatçılar, çağdaş ressamlar, tanımlayıcı gündem olarak tekniğin saflığı üzerinde ısrar eden modernizmin estetik Ortodoksluğundan giderek daha da uzaklaşmaktalar. Bu bir anlamda saf olanın sona erişi demek. Düşünür diğer yandan da geleneksel ve modern sanatı tanımlayan büyük anlatıların sona erdiği teziyle, çağdaş sanatın da büyük anlatılara izin vermeyen yeni bir yapı oluşturduğu tezini bağdaştırıyor. Buna göre hangi alanda verilmiş olursa olsun büyük anlatılar belirli bazı sanat gelenek ve pratiklerini tarihin sınır çizgisi dışında diyerek dışlarlar. Ancak tarihin sınır çizgisi diye bir şey ortada kalkarsa ne olur? Danto'ya göre bu sınır çizgisi zaten nicedir ortadan kalkmıştır ve sanatta hiç olmadığı kadar çoğulcu, zengin ve hoşgörülü bir döneme girilmiştir, yani hiçbir şeyin hariç bırakılmadığı farklı bir döneme... Düşünürün dikkat çektiği diğer bir nokta ise, sanat eleştirisi. Hiçbir anlatının bulunmadığı ve geçerli bir anlamda her şeyin mubah olduğu bir zamanda, ne tür eleştirel ilkelerin ortaya konacağının, bu ilkelerin etkilerinin ne olabileceğinin altını çiziyor Danto. Yeni sanat eleştirisinin ihtiyaç duyduğu şey cisimleşmedir. Bu bağlamda, Kantçı sanat eleştirisinin biçimi içerikten ayırması yanlıştır. Söz konusu tez içinde, güzellik, ödüllendirdiği yapıtların bir parçası demektir ve eser bizden güzelliğinin anlamına yanıt vermemizi istemektedir. Öylese sanat eleştirisi de biçimi içerikten ayırt etmeden yazılabilir. Danto, ne biçimci olan ne bir büyük anlatının serbesti tanıdığı bir sanat eleştirisinin nasıl yapılacağını ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Günümüzde sanat eleştirisinin en başat görevi, işte bu tarih sonrası çağda toplumların yeni sanatı, yeni yönelimleri anlamasını ve yeni kavrayışları anlamlandırmasını sağlayabilmek elbette. Zira, her şeyin mümkün ve meşru olduğu bir zamanda eleştirinin yol göstericiliğine fena halde ihtiyacımız var gibi görünüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sark-cephesinde-3-bin-500-yildir-yeni-bir-sey-yok", "text": "Günümüzden 3 bin 500 yıl öncesi... Anadolu'nun içinde, tam kalbinde Mısır, Babil ve Sümer İmparatorluklarına karşı hem güçte hem kültürde denk yeni bir imparatorluk kurulmakta... Değeri çok sonradan anlaşılacak olsa da, etkileri günümüze dek uzanan Hitit İmparatorluğu ve onu en güçlü, en mamur hale getiren Bin tanrılı kralı Şuppiluliuma... Ömrünü Anadolu'da yaşayan toplulukları tek bir çatı altında birleşmeye adayan, savaşçı, cesur bir kumandandan ve yaptığı her şey tek tek yazıya dökülmüş bir kraldan söz ediyoruz; kendilerine Hatti diyen Hitit halkının dilinde söyleyecek olursak büyük bir lugalden. Yaşamı, Anadolu halklarının tarihiyle de, talihiyle de bir. Roman gibi kaleme alınmış bir tarih kitabına kahramanlık edecek kadar da bugünün Anadolusuna ışık tutuyor. Bugün Hint-Avrupa dil ailesinin bilinen en eski dilini konuşan Hitit İmparatorunun dili ancak 1940'lı yıllardan itibaren çözülmeye başlamıştı. Şuppiluliuma'nın yazıya dökülen yaşamında ise hem Hititlerin geçmişi ve geleceğini hem de Anadolu'nun kaderini okumak mümkündü. Ondandır ki arkeolog Nurdoğan K. Gülen, tarih sahnesinden günümüze geç de olsa ulaşan bu büyük imparatorluğu anlatmak için Şuppiluliuma zamanını seçmiş Anadolu'nun Bin Tanrılı Kralı Şuppiluliuma adlı çalışmasında. Bitmek bilmeyen isyanlarla, savaşlarla ve bunların doğal sonucu olarak da kıtlıkla, açlıkla yangın yerine dönmüş karmakarışık bir coğrafya olarak karşımıza çıkıyor 3 bin 500 yıl öncesinin Anadolusu; günümüzden pek de farklı olmayan bir şekilde... Güney'de Mısır, Güneydoğu'da Babil, Sümer ve yeni yeni ortaya çıkmaya çalışan Asurlar... Her halkın kendine göre onlarca tanrısı var, tarımla birlikte artık anaerkil yaşam tarzı yerini ataerkilliğe bırakmış, dünün büyük tanrıçaları yeni büyük tanrıların eşlikçisi haline gelmiş, gündelik hayatın ancak tali bekçileri oluvermişler bile. Hatta tektanrılı inanışın ilk örneği Mısır'da görülmek üzere... Kızılırmak havzasının içinde, Anadolu'nun derinliklerinde giderek yükselmeye başlayan bir devlet, kendi kurtuluş mücadelesini verip, çevresindeki şehirleri, beylikleri hatta imparatorlukları kendisine bağlarken, savaştığı halkların inançlarını, tanrı ve tanrıçalarını da kendine katıyor, hepsini kabul edip onlara saygıda kusur etmiyor. Ondandır ki Şuppiluliuma Anadolu'nun bin tanrılı kralı olarak anılıyor, ondandır ki Anadolu'da diller ve dinler bugün bile her şeye rağmen hala bir arada yaşamayı sürdürüyor. Kendine Güneş Lugal ismini veren Şuppiluliuma, Anadolu'ya Güneş kültünü getiren kral, savaşçılığıyla da hoşgörüsüyle de bu toprakların büyükbabası olduğunu kanıtlıyor. Başta da söylediğim gibi, Nurdoğan K. Gülen, Şuppililuima özelinde Hitit İmparatorluğunun hikayesini roman tadında aktarmayı başaran bir çalışmaya imza atmış Anadolu'nun Bin Tanrılı Kralı Şuppiluliumada. Bin yılların ötesinden günümüze ulaşmayı kırık dökük de olsa başaran saray kayıtları aracılığıyla bu uzak döneme ışık tutuyor yazar. Daha çok Şuppiluliuma'nın yine kendisi gibi kral olan oğlu Murşili'nin kaleminden okuyoruz o dönemde olup bitenleri. Murşili babasından öncesine de uzanıyor, dedesi zamanında olup bitenleri, babasının olaylı biçimde tahta çıkışını anlatıyor, sözüne hiç mi hiç cimri olmadan yapıyor bunu hem de. Öyle ki kral tahta çıktığında başına gelebilecekleri, nelerle uğraşacağını, dostunu düşmanını anlayıveriyoruz. Devamında ise dünya kültürüne damgasını vurmuş Mısır medeniyetinin yine en olgun çağlarındaki yapısını, o dönemdeki hanedan ailesinin özeliklerini, bu medeniyetin himayesinde gelişip serpilen diğer medeniyetleri görüyoruz. Öyle ki bir firavunun tapınak ve rahip masraflarından kısmak için tektanrılı dine geçişine bile şahit oluyoruz. Her ne kadar başarısız olsa ve o ölür ölmez Mısırlılar tektanrıyı unutup onlarca tanrı ve tanrıçalarına geri dönseler de, insanlığın bilinç dışına, tektanrı anlayışı, inancı ağır ağır giriyor. Ortadoğunun kaderine binyıllarca damgasını vuracak Sami ırkı da Apirular adıyla Şuppiluliuma döneminde ortaya çıkmaya, halkların kaderlerini etkilemeye, şimdilik savaş ve yıkımla, başlıyor. Dönemin kadınlarının halinin ise tanrıçalardan bir parça daha kötüye gittiğini görüyoruz. Tarım toplumu onları aile adı altında öğütmeye koyulmuş bile. Ensest yasaklanmış, soylu sınıfı oluşmaya başlamış, saraylı kadınlar, barış rüşveti olarak saraydan saraya diğer hediyelerle birlikte naklediliyor, kızkardeşlerin başka ülkelerin saraylarında doğan çocukları ise birbirlerini öldürüp hayatlarını ve ülkelerini kana buluyorlar. İktidara ve onun katalizörü olan altına sahip olmak adına yapılıyor bütün bunlar. İktidar hırsı ve para; tarihin her döneminde olduğu gibi Kral Şuppiluliuma'nın zamanında da kralları ve varislerini öldürüyor, ayaklara dolanıyor, kirli siyasetler yaratıyor. Ama ikisinden de bir türlü vazgeçilemiyor, vazgeçilemiyor... Sengar-Sincar, Niblani-Lübnan, Nenaşşa-Nevşehir, Miizri-Mısır, Kargamiş-Kargamış, Halpa-Halep, Beruta-Beyrut, Adaniya-Adana, Anziliya-Zile ve daha pek çoğu... Dönemin şaşılacak derecede bizim verdiğimiz isimlere benzeyen yer isimleri o dönemden bugüne değişmeden gelen bir diğer unsur kuşkusuz. Ancak değişen şeyler de var elbette: Anadolu'nun kil tabletlerden okuduğumuz baş döndürücü bitki ve hayvan çeşitliliği, tanrılar aracılığıyla doğayı kutsallaştıran, onun işine karışmaktan çekinen insan bilinci, mevsim dönümlerini bayramlaştıran dini eğlence tarzı ve gündelik hayata yansıyan daha niceleri... Anadolu'nun Bin Tanrılı Kralı Şuppiluliumanın hikayesinde bilinmeyen bir geçmişi değil, bugünümüzü oluşturan kültürel altyapıyı, siyasi anlayışı okuyoruz. Ve görüyoruz ki şark cephesinde yaklaşık 3 bin 500 yıldır yeni bir şey yok!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sarkinin-devami", "text": "Epik fantastik dizilerin kaderidir. Dizi kaç kitaptan mürekkep olursa olsun, eleştirmenler, kitap tanıtım yazarları için birinci ve sonuncu cilt önemlidir. Bu ciltler dikkate alınır, yazılır. Oysa okur için durum farklıdır, hele ki benim gibi fantastik türün tutkunları; iyi bir hikaye keşfetmişsek eğer, hep bir sonrakini bekleriz biz, çünkü bir sonrakinin şimdi elimizde olan hikayeyi anlamlı kılıp kılmayacağı meselesi söz konusudur. Tolkien'in bize miras bıraktığı alışkanlık: Şimdi okuduğumuz, şimdi içinde olduğumuz hikayenin aslında daha derin, daha büyük, daha görkemli bir hikayenin parçası olduğunu bilmek isteriz. Sanırım, epik fantastik dediğimiz şey biraz da bu histen beslenmektedir. Tıpkı George R. R. Martin'in büyük çalışması Buz ve Ateşin Şarkısında da olduğu gibi. George R. R. Martin'in kaleme aldığı Buz ve Ateşin Şarkısının Türkçeye çevrilen ilk kitabı olan Taht Oyunlarıyla, kitabın çok başarılı bir uyarlaması olan televizyon dizisinin ilk sezonunun aynı noktada bitmesi kuşkusuz hepimizi zaten büyük bir merak içinde bırakmıştı. Hele ki hikayeyi diziyle tanıyan ve dizisinden takip edenler için yeni sezonun 2012 nisanında başlayacak olması haberi, işe tuz biber ekmişti. Ancak neyse ki kitabı Türkçeleştiren yayınevi serinin ikinci kitabının bir bölümünü kısa bir süre içinde yayımladı. Sözün kısası Buz ve Ateşin Şarkısı, Kralların Çarpışmasıyla devam ediyor. Hikaye hakkında daha fazla ayrıntıya girmek okurun tadını kaçırmak olur. Ancak hikayenin Taht Oyunlarında bir parça ihmal edilmiş gibi görünen mistik yönünün bu kitapta biraz daha belirginleştiğini söylemek durumundayım. Diyarın gökyüzünü tamamen kaplayan ve hemen her yerden gece ve gündüz görünen alev ve kan rengindeki kuyruklu yıldızın varlığı ile kendini kral ilan eden büyük kardeşin rahibesinin yaymaya çalıştığı yeni dini inanç, Kralların Çarpışmasının belkemiğini oluşturuyor. Kuyruklu yıldızın varlığını her kahramanın kendi durumuna ve kaderine göre yorumlayışı, kimi zaman kendi çıkarına alet edişi, söz konusu yorumların hikayenin kaderini etkilemesi Martin'in sembolik işaretlere ve mistisizme bakış açısına dair de ciddi bir fikir verir nitelikte. Fazla söz katıp da konuyu bulandırmaktansa hülasa denebilir ki, kendi fitratının esaretinde ezikliklerini aşamayan insanların, çok daha derin ve kapsamlı bir komploda boğulup gidişlerini anlatan şahane bir kitap, politikaya meraklı \"realist\" okurların bile okumasını tavsiye ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sayinin-hikayesi", "text": "Parlak başarılar, kahramanlıklar veya soylu fedakarlıkların öyküsü değil bu. Kör topal tökezlemelerin ve rasgele keşiflerin, karanlıkta el yordamıyla yol bulmaların ve ışığı reddetmelerin öyküsü. Cehalet yandaşlığının ve önyargıların, geleneğe bağlılık nedeniyle doğru muhakemenin gölgelenişinin ve aklın uzun süre geleneklerin kölesi oluşunun öyküsü. Kısacası, insani bir öykü. Yani sayıların öyküsü. Bu öykünün yazarı ünlü matematikçi Tobias Dantzig. Popüler bilim kitaplarının öncülerinden olan, bir yandan da Einstein gibi dahileri etkileyen çalışması Sayı- Bilimin Dili şimdi Türkçede. Matematik gibi pozitif bilimlere ilgi duyanlar için zaten ilgi çekici ve ufuk açıcı olan bu çalışmasında Dantzig sosyal bilimcilere taş çıkartacak bir hikaye etme yeteneğiyle büyüleyici bir öykü anlatmış bizlere. Şimdi buyrun, sayının evrimleşme hikayesine. Dolayısıyla karşımıza yeni bir hikaye daha çıkar. Hintlilerin sunya'sının bugünün sıfırına dönüşmesinin ilginç kültürel tarihi... Onuncu yüzyılda Araplar Hint numaralandırma yöntemini benimsediklerinde sunya'yı Arapça'da boş anlamına gelen sifr olarak çevirirler. Hint-Arap numaralandırması İtalya'ya geldiğinde bu 'zephirum' olur. 14. yy'la gelindiğinde kelime de 'zero'ya dönüşmüştü. Aynı dönemlerde Arap sistemi Almanya'ya geldiğinde kelime cifra olarak değişti. Zamanla sıradan halkın dilinde cifra sözcüğü, gizli bir işaret anlamında kullanılmaya başlandı. Böylelikle decipher fiili ortaya çıkmıştı. Söz kelimelerin kökenine gelmişken algoritma kelimesinin de 19. yüzyılda yaşamış olan Arap matematikçi El Harizmi'nin isminden türediğini, belirteyim. Sayının evrimleşme tarihi bunun gibi sürükleyici ve son derece ilginç hikayelerle dolu. Sayı ibadeti, ebcet hesabının öyküsü, paradokslar, çözümlenemeyen problemler ve diğerleri... Artık aramızdan ayrılmış bir matematikçinin uzun yıllar evvel kaleme alınmış bu çalışmasının ilginç bir şekilde yeniliğini, parlaklığını koruması, ilgiyi hak ediyor. Anlattığınız kitap ilgimi çekti, en yakın zamanda okumayı planlıyorum. Buna ek olarak, algoritma kelimesinin kökeni ile ilgili olarak verdiğiniz bilgi için de teşekkürler. türk fantastik edebiyatında kimleri tavsiye edersiniz.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sefil-amerikan-tanrilarinin-son-savasi", "text": "Amerikan Tanrılarının kahramanı, Gaiman'ın pek çok romanında da tercih ettiği türden, sıradan bir adam: Gölge. Gasp ve darptan üç yıl hapiste yatmış, eski hayatına ve çok sevdiği karısına dönmekten başka bir hayali olmayan bir adam. Ama kaderin ona biçtiği rol hayal ettiğinden çok ama çok farklı. Hapisten çıktığında ne geri döneceği bir eş ne de sakin bir hayat bekliyor onu. Karısı, bir trafik kazasında ölüyor ve Amerika'nın eski Tanrılarıyla yeni Tanrıları arasında çıkan bir savaşın tam ortasında kalıyor Gölge. Bu bağlamda Amerikan Tanrıları perişan tabii. Onlar, onları var eden insanlardan ayrı bir kaderi paylaşmıyorlar. Artık, inanılmadıkları, sevilmedikleri hatta unutuldukları için, kıt kanaat gelirlerle, ölü yıkayıcılık, dolandırıcılık, taksi şöförlüğü gibi yarı zamanlı kötü işlerde çalışarak, daha fenası işsiz güçsüz dolaşarak, ucuz ve kötü yemeklerle beslenerek ömür tüketiyorlar. Amerikan'ın esas sahiplerinin, yerlilerinin Tanrılarının da durumu felaket tabi ama, bir zamanlar göç dalgasıyla, İngiltere'den, İrlanda'dan, Hindistan'dan, Afrika'dan, Hindistan'tan ve Çin'den gelen Tanrıların da artık onlardan farkı yok. Ama ortada, sahneyi iyiden iyiye almış durumdaki yeni Tanrılar var bir de. Televizyon Tanrıları, İnternet, kredi kartı, otoyol Tanrıları... İnsanlar artık onlara tapıyorlar, en çok onlara kurban veriyorlar. Mesela televizyon Tanrısı, huzurlarını, akıllarını ve en çok da zamanlarını alıyor insanların. Otoyol tanrısını ise söylemeye hiç gerek yok... Hal böyleyken eski Tanrıların en büyüklerinden biri kendisini Gölge'ye Bay Çarşamba olarak tanıtan Odin, tüm eski Tanrıları bir araya getirip, yenilere karşı büyük bir savaş hazırlığına girişiyor. Bay Çarşamba'nın yanında ise Gölge var, başlangıçta bu yardımcının neden Gölge olduğunu bilmiyoruz ama hikaye boyunca yavaş yavaş anlıyoruz. Savaşın arifesinde büyük bir takip başlıyor, bu takipten de nasibini, gerek gerçekliği iyiden iyiye karmaşıklaşmış gerçek hayatta, gerek rüyalarında, en çok Gölge alıyor. Okura son bir not: Evet, Gaiman'ın dili diğer romanlarında ve Amerikan Tanrıları'nda da görüleceği gibi edebi açıdan zengin sayılmaz. Ancak romanın Türkçe çevirisinde özellikle rüyaların anlatıldığı bölümlerde biraz daha özeni hak ediyormuş gibi geldi bana. \"edebiyat\" tan beklentiniz ağdalı bir dilse gerçekten çok yanlış bir kişinin çok yanlış bir kitabını okumuş ve bir o kadar yanlış ve yanlış yönlendirici bir eleştri kaleme almışsınız. kişisel görüşüm Gaiman'ın yaşayan son dönemin en iyi yazarlarından biri olduğu yönünde. hikayeyi dokuma tarzı ve içeriğindeki yoğunluk kesinlikle takdire şayan. bir gaiman hikayesini okuyupta dağarcığına sadece o hikayeyi değil, onu destekleyen onlarca gerçek, hikaye ve miti katmayan kişi zaten ha Gaiman okumuş, ha TV rehberi.. Gaiman popüler bir yazar olabilir, ama amazon sitesine de bakarsanız, iyi bir edebiyatçı olmadığı yorumlarını görürsünüz. Tasvirleri kötü, dili katır kuturdur. Her \"çevirisinin\" sorunlu olması tesadüf olamaz, değil mi? Hikayeciliğine gelince, şimdiye kadar karakterleriyle kendimi özdeşleştirdiğim kitabını okumadım. Karakter yaratımı ve öykücülüğü zayıftır. İğrenti yaratan ve cinsellik içeren ögeleri yersiz kullanır. Networking kabiliyetiyle popüler olmuş bir yazardır. Keşke çizgi roman alanından hiç çıkmasaydı da, edebiyatı rahat bıraksaydı. Neil Gaiman'ın çeşitli eserlerini Türkçe ve İngilizce okumuş gibi olarak, dili hakkındaki yorumlara katılabilir miyim bilmiyorum. Keşke yazı biraz daha uzun olsa ve iddia edilenler irdelenseymiş. Gozunuzden kacmis sanirim, Oliver Twist'i Charles Dickens yazmıştı. yapmayın bu adam hugo, bram stoker, nebula, newbery öldüllerini bir kaç defa almış biri. Neil Geiman Amerikan İngilizcesi'ni ve konuşma dilini ilk kullanan yazar değildir. Yanılmıyorsam, o kişi Mark Twain'di. Gaiman'ın dili edebi açıdan zengin sayılmazmış. Peh! Aldığı onca ödülü veren kurumlar da zaten kara kaşına, kara gözüne verdi ödülleri. Ya bu türün okuyucusu değilsiniz, ya da edebi dil anlayışınız pek gelişmiş değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sehrazatin-evlatlari", "text": "Ne vakit Türk edebiyatının üzerine oturduğu modernleşme endişesi üzerine düşünsem, rüyalarım gelir aklıma. Sözde yetişemediğim hayati sınavlar; kaçırdığım vapurlar, otobüsler; yetiştiremediğim ödevler ve yazılarla dolu, dekoru farklı, ruhu hep aynı rüyalar... Ya da gün içinde, ortada hiçbir şey yokken, sanki yapmam gereken çok önemli bir şeyleri yapmıyormuşum hissiyle içimi dolduran sebepsiz endişe atakları... Modern insan denince, aklıma haliyle \"ben\" gelir, \"ben\" gelince de gecikmişlik, yetişememe, an'ı tutamama, an'ı, an itibariyle gerçekleşen dönüşümü yakalayamama hali. Bir tür kanıksanmış buhran yani... Ahmet Hamdi Tanpınar boşa dememiş \"Türk tarihinin fatalitesi gecikme dediğimiz korkunç şeydir\" diye... Modernizmin bende, modern insanda gölgelenen teşekkülü bu mu peki sadece? Değildir elbette ama, sözünü ettiğim yabana atılır bir genelgeçer hal de değildir. Bunu aslında sadece kendimden değil, romanlardan biliyorum, özellikle de Türk edebiyatının başyapıtlarından. Elimde gözden kaçmaması gereken nefis bir çalışma: Modern Türk Romanı / Kesişen Yazgıların Hikayesi. Yazarı Azade Seyhan. Seyhan'ın modern Türk romanı üzerine yaptığı incelemeyi bu türden incelemelerden ayıran çok önemli bir özelliği, bir farklılığı var; Türk romanının doğuşu ve gelişimini, kavramsal kırılmalar yerine, romanın kendi dışındaki toplumsal ve kültürel dünyada yaşananları yansıtmak konusundaki sürekliliği çerçevesince ele alıyor. Çok ilginç tespitleri var Seyhan'ın. Osmanlı'nın çöküşü ve Cumhuriyetin kuruluş döneminden itibaren siyasi mücadelelerin tarihinin, edebiyat metinlerin de tarihi olduğunu söylüyor: \"Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun süreli reform hareketleri, en ikna edici ve ayırt edici biçimlerini edebiyat alanında bulmuştur.\" Düşüncesinin derinliklerinde ise edebiyatı, reformların, aydınlanma düşüncesinin en çok varlık bulduğu alan olarak tanımlıyor. Tam burada durup, ister istemez zamanımıza ışınlanıp Gezi ve sonrasının edebiyatımıza yansımalarını sabırsızca beklediğimiz an'a geliyoruz. Günümüzden bir yirmi yıl sonra hangi edebiyat eserlerinin Gezi'yi öngören yapıtlar olarak yorumlanacağını, hangilerinin sürecin gidişatını hissedip yönlendiren sıfatına yakıştırılacağını düşünüyoruz ister istemez. \"Modern Türk edebiyatı tarihi yeterince çalışılmamış ve büyük ölçüde keşfedilmemiş muazzam bir arşivdir,\" diyor Seyhan, öyle geliyor ki bugün yazıp çizen, ama kendiliğinden, ama piyasa desteğiyle göz önünde olan yazarlarımız bu arşive vakıf olmadıkça, üzerinde oturdukları edebi dünyanın ayrıntılarına hakim olmadıkça Gezi sonrasında da, diğer toplumsal olguların, olayların sonrasında da incelenecek, bu anlamda masaya yatırılacak bir edebiyatımız olmayacak. Çünkü Dünya Edebiyat Bağlamında Modern Türk Romanı'nı okuma sürecinde de, bitirdikten sonra da bir kez daha anlıyoruz, siyasi geleneği yaratan zannettiğimizden de güçlü bir edebiyat mirasının üzerinde oturduğumuzu. Çünkü, bu mirasın farkına varıp ona ortak olmaktan kaçınan her türlü yazarın ve metnin, birer tüketim nesnesinden öteye, en önemlisi de bugünden sonraki güne geçemeyeceğini..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sessizin-payindan-hepimize-bir-parca", "text": "Son zamanlarda ne bir edebiyat ne de bir eleştiri metni beni böylesine etkiledi; yüreğimi havalandırdı, kaleme sarılmama yol açtı, siyasetle, edebiyatla, gündelik hayatla ve elbette kendimle kurduğum ilişkiye böylesine sirayet etti, Sessizin Payı'ndan başka... Türkiye'de edebiyat eleştirisinin biricik isimlerinden Nurdan Gürbilek, soğukkanlı, cesur, mesafeli ama kesinlikle duygudan yoksun olmayan kalemini edebiyatımız üzerinde oynattıkça, görüyor ve hissediyoruz ki taşlar oturuyor yerine. Onu Yer Değiştiren Gölge'den, Mağdurun Dili'nden, Kör Ayna Kayıp Şark'tan tanıyan, izleyen okurlara da bir küçük haberim olsun, Sessizin Payı bir başka. Hem Gürbilek külliyatında yerini diğerlerinden ayırıyor hem de edebiyat eleştirisi içinde kendisine yepyeni, canlı, cesur, nefes alan, bir sürü kalemi peşine takacak olan bir yer açıyor. Eleştirinin ruhuna sanki yeni bir ruh üflüyor. Peki nedir bu başkalık, nedir bu yürek hoplatan yenilik? Öncelik, siyasetin bizzat edebiyatın kendisinde var olduğu düşüncesinde sanırım. Sessizin Payı, Gezi, Evren'in yargılanması ve yoksulluk gibi Türkiye siyasetini, kültürünü, vicdanını yakından ilgilendiren meselelere edebiyat üzerinden bakan denemelerden oluşuyor. Haliyle hassas, haliyle dikkat çekici, haliyle üzerinde çok konuşulması, çok düşünülmesi gereken denemeler bunlar. Yazar her zamanki gibi edebiyatın karmaşık yollarında kendisine has bir akıl ve sezgiyle yürürken, peşine taktığı düşüncelerinden yine her zaman olduğu gibi yeni bir edebi metin yaratıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/seytan-ayrintida-tarih-sanatta", "text": "Şeytan ayrıntıda gizlidir, tarih ise elbette sanatta. Ne savaşlar ne siyasi entrikalar, bize temelde bir toplum üzerine, onun yarattığı kültür ve sanat ortamı kadar fikir verebilir. Kurduğu şehirler, şehirlerin içine yaptığı evler, saraylar, kütüphaneler, hanlar, hamamlar ve hepsinin içini doldurduğu türlü çeşit eşyalar. Bütün bunları bütünlüklü bir şekilde görebildiğimiz, bir zaanatkarın, bir sanatçının hayatını, hayatı için ortaya koyduğu, oluşturduğu felsefeyi görebildiğimiz ölçüde o toplumu geçmişte ve bugünde anlayabiliriz ancak. Şimdilerde uzun zamandır arkamızı döndüğümüz Osmanlı tarihiyle, yeterli olmasa da, bir yüzleşme içindeyiz toplumsal olarak. Herkes Osmanlı'nın şanlı tarihinden kendine büyük bir pay biçme çabasında. Ancak savaşlara, siyasi çıkar çatışmalarına, en tepedeki insanların hayatlarına, paşalara, gözdelere, sultanlara o kadar dalıyoruz ki, yüzleşme çabalarımız yine derinliksiz, yine havada kalıyor. Sanat hayat içindir... Çalışmanın sayfalarını çevirdikçe Osmanlı kültürünün temelinde bu düşüncenin yattığını anlıyorum git gide. Hayatın içinde kullanılan hemen her nesneyi sanata çevirmiş olduklarını, hemen her nesneyi kullanma biçimlerini alçakgönüllülüğü elden bırakmamak kaydıyla estetik bir hazza dönüştürdüklerini... Savat, mühür, gümüş kakma, tombak, ayna arkaları, kemer ve tokalar, tılsımlı takılar, sedefkarlık, taş oymacılığı, kalemkarlık, kapı tokmakları, buhurdan, tepelik, telkari, mıhlama ve daha niceleri. Hepsi hayatın içinde hepsi toplumun ellerinde varlığını sürdürmüş sanat dalları. Bugünki bakış açısıyla sanat saymayacağımız sanat dalları... Kısaca birkaçını aktarmak isterim. Metali zamanın etkilerinden korumak ve onu daha değerli daha estetik kılmak demek, tombaklamak. Gündelik hayatta kullanılan metal eşyaları daha zarif, daha değerli hale getirerek kullanmak için yaratılmış bu doğu sanatı en güzel ürünlerini belki de Osmanlı'da vermiş. Ancak son 40 yıldır artık tamamen tarihe karışmış durumda. Osmanlı sanatının bir diğer belirleyici özelliklerinden biri sanatkarın kullanacağı hemen her malzemeyi kendisinin yapmak durumunda olması. Bunun en güzel örneklerinden biri de telkari sanatında görülür. Telkaride kullanacağı telleri kendi atölyesinde ham madenden eriterek elde eden bir sanatçı düşünün... Kuşoğlu telkari yapımının aşamalarını neredeyse sayfalara sığdıramıyor. Sanatın bir diğer adı belki de kılı kırk yarmak olabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sherlock-holmes-vampirlere-karsi", "text": "Sherlock Holmes, bir vampir davasıyla karşılaşırsa ne yapar? Elbette ona inanmaz ve sahte vampirin maskesini muhakkak düşürür. Malumunuz kendisi pozitif aklın mükemmel bir temsilcisidir, doğaüstü diye bir şeye katiyen inanmaz. Şimdi böyle söyleyince sıkıcı bir karaktermiş gibi görünüyor, hele ki vampir romanlarına taptığımız, kendimizi fantastik dizilerden ve onların sinema-tv dizisi uyarlamalarından alamadığımız bu çağda. Ama kendisini severiz elbette, yaratıldığı günden itibaren gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Hayata karşı durmaksızın dillendirdiğimiz bütünüyle kuşkudayız şiarının capcanlı bir temsili gibidir. Peki, elimde Holmes'un yaratıcısı Arthur Conan Doyle'un kaleme aldığı vampir öykülerinden bir seçki var desem? Doyle'un vampir olgusuna yaptığı edebi katkıları gözler önüne seren bir ilk toplu koleksiyon? Herhalde ilgi çekiciliğinden öte, bu tür hikayelere ilgisi olanların da, onlardan pek hazzetmeyenlerin de dikkatinden kaçmayacaktır. Bizi bekleyen Doyle literatüründe bir vampir avı. Öncelikle bugün artık klasikleşmiş olarak kabul ettiğimiz, aristokrat, yakışıklı, son derece kültürlü, kibar, bir o kadar da çapkın ve baştan çıkarıcı vampir kahramanın nasıl yavaş yavaş ortaya çıktığını gözlemliyoruz Vampir Öykülerinde. Doyle, hayranı olduğu ve aynı zamanda iyi bir dostluk kurduğu Bram Stoker'la ve Stoker'ın yarattığı Kont Drakula'yla dirsek teması içinde. Hatta seçkide Holmes ile bizzat Bram Stoker'ın adıyla sanıyla kahraman olduğu bir vampir hikayesi bile var: Kaybolan Vampir Vakası. Bu hikayede Stoker ve arkadaşı Van Helsing kaybolan sözde bir vampirin peşine düşmek için Sherlock Holmes'dan yardım istemeye geliyor. Daha doğrusu Holmes gibi bir zihnin vampirlere ve doğaüstüne karşı derin şüpheciliğini yenmeye çalışıyor. Hikayenin yazarının Doyle olduğunu düşünürseniz, Stoker'ın bu savaşta galip gelmesinin de ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz elbette. Görüyoruz ki, edebi düzlemde vampirlere ve doğaüstü olaylara sorgusuz sualsiz kendimizi kaptırmamız, bugünlere gelmemiz oldukça zor olmuş! Sherlock Holmes'ün ilgilendiği vampir vakalarında dikkatimizi çeken önemli bir benzerlik fark ediyoruz. Arthur Conan Doyle'un yarattığı Holmes ile Bram Stoker'ın klasik vampir kahramanı tuhaf bir şekilde pek çok ortak özellik taşıyorlar: Her ikisi de uzun, ince yapılı, karizmatik adamlardır ve olağandışı yetenekleri ve güçleri sayesinde etraflarındaki insanları şaşırtırlar. Biri iyiyi, pozitif aklın gücünü temsil eden önemli bir kültürel ikon, diğeri ise belki de en sevdiğimiz canavar! İyi dedektif ile kötü vampir, onlar birbirlerinin diyalektik ikizi, ışıkla karanlık gibi, aklımızı ve ruhumuzu el ele verip keyifle sarıyorlar. Seçkide yer alan hikayelerde klasikleşmiş vampir olgusunun yanı sıra pek çok farklı vampir-vampirlik türü de yer alıyor. Kan emici tropikal bitkiler de, çekicilikleri ile erkeklerin kanını emen femme fataleler de, insanların kanı yerine, ruhunu, yaşam enerjisini emen, içlerine bir parazit gibi giren vampirimsiler de bu hikayelerin temel izleği olabiliyor. Hatta, Vampir Öykülerinde bir mumya ile vampirin ilk kez bir araya geldi bir öykü bile var: Thot'un Yüzüğü. Hikayelerindeki kahramanlardan birine, mantığın katılığından ve kesinliğinden uzaklaşmak, beni kötü bir koku ya da yanlış bir nota kadar huzursuz ediyor, dedirtecek kadar bu konuda katı bir yazar Arthur Conan Doyle. Ama insan zihninin olağanla-olağanüstü, gerçekle-hayal arasında yaşadığı danstan mürekkep bir şey olduğunun, bize başka şeyleri anlatan, korkularımızla yüzleştiren hikayelerden hiç vazgeçmediğimizin de farkında. Kim bilir belki de, çağdaş edebiyatı böylesine etkilemesinin temelinde de bu farkındalık yatıyordur. Vampir Öyküleri, içindeki hikayelerin seçiminden, hikayelerin sonunda yer alan kısa editöryal açıklamalara, kitabın sonunda yer alan Vampir bibliyografisinden özenli çevirisine, haftanın en şahane kitabı. Hatta, vampirizme kafayı takmış okurların el kitabı olmaya bile aday, diyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sifirdan-sifira-bir-acayip-yolculuk", "text": "Sıfırdan sıfır olmaya doğru yaptığımız bir yolculuksa eğer hayat, kendi saçmalığını da içinde barındırıyor demektir bir anlamda; hüznünü de, kahkahasını da. Yiğit Okur içinse, bunun fena halde farkında bir yazar diyebiliriz pekala, Sıfırlamak gibi bir roman da dolayısıyla onun kaleminden çıkıyor... Hüzün yaşamın beyhudeliğine, kahkaha saçmalığına değiyor burada; ömrümüzün ağırlığıysa mukadder. Bakırköy Alüminyum Fabrikasının 17 dakikalığına durduğu anda başlıyor hikayemiz. Yani, ömrünü fabrikasının durmaksızın çalışmasına adamış Demir Bey'in bu sebeple öldüğü anda... Fabrikanın bekası, susmak bilmeyen uğultusu sadece Demir Bey için hayati değer taşımaz, ustabaşından işçisine, içinde bulunduğu mahallenin ilkokulundan işçi ailelerine ve hepsi bir yana muhasebe müdürü Hüsamettin Bey için de bu fabrikanın önemi çok büyüktür. Otuz yıldır Hüsamettin Bey için hayat demek Bakırköy Alüminyum Fabrikası demektir çünkü. Her biri bir öncekinin aynı geçen günler boyu Hüsamettin Bey'in Küçük Çamlıca'daki anne evinden şafakla beraber uyanarak herkesten önce geldiği fabrikaya, akşam karanlığında yine herkesten sonra çıktığı, bin çeşit evrakla, vergi kanunlarıyla, bakanlık tebliğleriyle, bitmek bilmeyen hesaplarla geçen ömrü bu uğultunun ansızın kesilmesiyle şirazesinden çıkar. Hem de ne çıkış. Demir Bey'in İngiltere'de ekonomi okumuş oğlu Yağız Bey'in gelişi önce fabrikanın kısa bir süreliğine de olsa durmasına, hemen ardından babasının ölmesine ve fabrikanın pek çok emekçisinin işine son verilmesine neden olmuştur. \"Yeniden yapılanma süreci bir lanet gibi çökmüştür fabrikanın üzerine. Patronla işçinin el ele olduğu, birbirine sahip çıktığı, emeğe saygı gösterilen, bir nevi Yeşilçam cenneti diyebileceğimiz bu yerde artık zaman denen canavar harekete geçmiştir. Ve içeridekiler için sahte cennetten kovulmanın tam vaktidir. Kahramanımız Hüsamettin Bey, düşmanı olan \"yeniden yapılanma\"ya karşı teslim bayrağını çeker, kadim dostu Facit marka hesap makinesini alır ve işinden ayrılır. Fabrikanın hesaplarını sıfırlayamamıştır ama kendi hayatını sıfırlayacaktır. Zira patronu Demir Bey'in ardından annesi Şazimet Hanım'ın ölümü onu çoktan sıfırlamıştır ya, şimdi bu sıfırlanma halini yaşamasının zamanıdır. Her şey bir yana, işine sarılarak ömrü boyunca bastırdığı erkeklikle yüzleşme süreci olacaktır bu Hüsamettin Bey için. Bildiğimiz hanımevladı nevinden olan kahramanımızın annesi ölüp de kadınlarla arasındaki set yıkılınca, olaylar giderek trajikomik bir hal alır. Hüsamettin, modern zamanla verdiği sınavdan kalmış, şimdi sıra kadınla imtihanına gelmiştir. Yani alt kat komşusu, mor gözlü dul Adile öğretmenle imtihanına... Yiğit Okur, Sıfırlamakta şaşırtıcı ve bir o kadar beklenen bir sona hazırlar okurunu. Diyebilirim ki, hiç gülmeden, oyun oynamadan, şarkı söylemeden yaşayan, kadınları düşman, yazarları düş orospuları olarak tanımlayan, yani her şeyiyle tam bir anti-kahraman olan kahramanının hayatını yazması kadar şaşırtıcı; böylesi ortalama bir hayattan, bir muhasebecinin yaşamından büyüleyici bir hikaye çıkarması kadar beklenen bir sondur bu. Son derece eli sıkı davrandığı bu romanında sadece birkaç paragrafla anlattığı mekanların da, karakterlerin de hakkını etkileyici bir biçimde veriyor, hikayesinin atmosferini okurunun aklında ve gönlünde yer ettirmeyi başarıyor Yiğit Okur. Yaşama ancak ucundan kıyısından tutunanların romanı diyebileceğim Sıfırlamakta, aradaki o incecik, narin bağlar çözülünce neler olabileceğini hikayeleştiriyor. Hüsamettin Bey'in yaşamı aracılığıyla bir yandan modern zamanlar eleştirisi yaparken diğer yandan da hem ruhen hem de fiziken yaşanan çözülme sürecini kaleme alıyor. Bu süreç, Hüsamettin'in yıllar sonra annesinin okul hayatı boyunca her gün elinden aldığı 899 tane bir kuruşu bulduğu andaki hayalkırıklığı ve deli öfkeyle özdeşleşebilir. Hüsamettin, birçok şey belli bir zaman diliminde, belli bir anlam taşırken, başka bir zaman diliminde aynı anlamı taşımaz, hatta anlamsız kalabilirdi diye düşünürken sanki kendi hayatının da içinde bulunduğu zaman diliminde nasıl anlamsız kaldığını keşfeder gibidir... Sıfırlamak işte bu anlamsızlığa dair yazılmış trajikomik bir ağıttır, bir parça da eski İstanbullular'a, eski İstanbul yaşayışına, kültürüne, ahlakına... Okur, iyi ve doğru kavramlarını zaman düşüncesi ekseninde kurcalamakta, onlarla oynamaktadır. Haftanın en şahane kitabı Sıfırlamak, Yiğit Okur'la tanışmak ve diğer romanlarına geçiş yapmak için de şahane bir fırsat."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/siirden-tasan-canavar-bize-ne-yapar", "text": "VII. ile X. yüzyıl arasında bir yerlerde, bugün eski İngilizce ya da Anglo-saksonca denen dille yazılmış bir büyük şiir, bir büyük efsane, bir büyük canavar öyküsü Beowulf. Lirik, kültürel, psinalitik, mitik... Onu yıllar boyunca araştırmacılar, akademisyenler okuyup inceleyip dururlar ama iş edebiyatçılara, hele ki J. R. R. Tolkien'e gelince değişir. Yıllardan 1936'dır Tolkien, Oxford'lu bir akademisyen ve hoca olarak Beowulf: Canavarlar ve Eleştirmenler adlı makalesini yayımladığında. Bu makalede şiirin bütünlüğünü, bir sanat yapıtı olarak ayrıcalığını ve bu iddiaların dayanaklarını açıklamaktadır fantastik edebiyatın babası. Tolkien'e göre şair, yaratıcı sezgisiyle bu evvel zaman hikayesini, bilinçli bir kurguyla harmanlayarak dengeli bir sistem kurmuştur. Onun bu yorumundan sonra şiire bakış değişir, Beowulf, bir kültür ve edebiyat mirası olarak yeniden doğar. Şimdi ise Nazmi Ağıl'ın çevirisiyle ilk defa Türkçede. Ne kadar kalıplaşmış gibi görünürse görünsün, etkileyici bir sahneyle açılır şiir; yaşlı kralın denize sürüklenen cenaze teknesi, güce ve kültürel gücün ne olursa olsun doğa karşısında beyhudeliğine, geçiciliğine dair bir anıştırmadır. Ancak yanlış anlaşılmasın, krallığın kurulması, krallığın toplumsal gücü; pagan karanlıkla, canavarla, iblisler ve ejderhayla mücadele etme; doğanın yasasının değil insanın yasasının altını çizecektir hep. Karşı kıyıdan gelen güçlü savaşçı-kahraman, krallığı canavardan kurtaracaktır. Ama kendi içindeki canavarı alt edebilecek midir peki? Temel soru buradan gelir ve işte bu soru Beowulf'u gerçek bir edebiyat eseri yapar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sistemden-cikma-plani-1-evinizi-yakiniz", "text": "Neticesinde, öfkeli bir çaresizlikle çıkış yoka varan bir bitimsiz tünel. Ne zaman vardık yolun sonuna? Yoksa daha zaten başında mıyız her şeyin? Bazı yazarlar vardır, ne olursa olsun, muhalefetinden, eleştirel bakışından iyilik sızar, iyileşme vaadi, umut sızar. Bazıları ise öylesine gerçekçi, öylesine iflah olmaz bir şekilde kiniktir ki, ne yazarsa yazsın sanki kaleminden her daim kan damlar. Çağdaş Amerikan edebiyatının dikkat çekici, sıkı yazarlarından A. M. Homes işte bu ikinci tür yazarlar arasına girenlerden, şiddeti anlatmasa bile kaleminden kan damlayanlardan. Yangın Müziği de onun en sert romanlarından. Bu hikayesiyle üçüncü dünya ülkelerine yutturulan mutluluk hapının, özlenen refah devleti düşlerinin vardığı son noktadan dalgasını geçiyor bizlerle Homes. İleri kapitalizmin nasıl koskoca bir yalan olduğunu ucunu sivriltip durmaktan imtina etmediği kalemiyle gözümüze gözümüze sokuyor. Acıtmıyor desem, yalan. Gerisi yine hep aynıdır, evden kurtulan eşyaları bahçe satışıyla elden çıkarmak, sigortanın tüm zararları ödemesi, Paul'ün Bayan Elma ile yatmayı sürdürmesi, başka bir arkadaşının sevgilisine el atması, Elaine'in herkes tarafından sistemli bir şekilde ruhen düzüldüğünü hissetmeye devam etmesi... vs. Ne yaparlarsa yapsınlar her şey hep Amerikan banliyö hayatıdır. Başı ve sonu, önü vee arkası yok, işte o kadar. Ne olacak peki hikayenin sonunda? Homes elbette akıcı dili ve art arda sıraladığı çarpıcı olaylarla bizi o sona keyifle vardırıyor ama yine de cevap vereyim: Hiç... Tüketim çarkından, iki yüzlü aile hayatının içinden çıkmak öyle kolay değil çünkü. Ev yakmakla da olmuyor, depresyona girmekle de, hem kendini hem karını/kocanı aldatmakla da olmuyor. Zaten Homes'un bu türden bir iddiası da yok. O sadece söz konusu korkunç çıkışsızlığı ve sistemin en adi yüzünü cesurca gösteriyor, gözümüze gözümüze sokuyor. İşte Paul ve Elaine, Pat ile George'un masasında sessizce oturmaktadırlar, kişiliklerini eşyalarında, Elaine'in kurutma makinesinde yuvarladıklarını duyduğu giysilerinde bırakmışlardır sanki Paul'ün pantolon düğmeleri takırdamaktadır. Komşularının hayatlarının kendilerinkinden çok daha iyi olduğuna dair o güne dek duydukları bütün kuşkuların doğrulanmasının ezikliği altında yemeklerini yerler. Onlar dışında herkes daha organize ve mutludur, herkesin hayatı daha kaygısız ve daha doyurucudur. Başkalarının her şeyi daha iyi yaptıklarına hiç kuşku yoktur. Sahtecilik faktörü diye adlandırır Paul bunu, kim olduklarının ortaya çıkacağı korkusu. Hazır gün itibariyle 8 Mart'tayken, hazır sisteme, aile hayatının eziciliğine dair duyarlığımız iyice incelmişken Yangın Müziği'ni elinize almak iyi bir fikir olabilir. Ev yakma kısmına dikkat tabii, zira hayatı değiştirmek hususunda bir işe yaramadığını zaten en başta söylemiştik."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sofralarda-bahar-ruhta-ve-bedende-sifa", "text": "Ne yersek oyuz... Bunu bilmeyenimiz mi var... Ama iş gündelik hayata ve beslenmeye gelince ne yediğimizi, niye yediğimizi bilmeden, bedenimizi ve ruhumuzu zedeleyen her şeye kucak açıyoruz kolaylıkla. Üstelik bu alanda sonsuz bir kültür ayaklarımızın altına serilmişken... Artık ne lokumun sırrını çözmeye çalışan Avrupalılar gibiyiz, ne patatesle ne yapacağını bilemeyen, domates karşısında büyük ve hayranlık dolu şaşkınlıklar geçiren Osmanlılar, ne de mitolojide tanrıların yemeklerine eşlik edildiği düşünülen ve para, lüks armağan, ilaç yerine geçen baharatı sofralarında kullanmayı akıllarının ucuna bile getiremeyen 17. yüzyıl insanları... Dünya üzerinde yenmedik yemek, tadılmadık baharat bırakmadık ya yine de son kararımızı yağla ve katkı maddeleriyle dolu, bizi kanser ve daha da fena şeyler yapan bir beslenme türüne bağladık. Şifayı da çelişkili biçimde doğada arayıp duruyoruz. Modern insanın şifayı arama yolunun son halkası otlar ve türlü çeşit baharatlar. Ancak son zamanlarda birbiri ardına yayımlanan bu tür beslenme ve şifa bulma kitaplarından faydalanma oranımız ne kadar düşük olsa da bir şeyleri yeniden anımsamaya çalışmamız yine de umut verici. Bu alanda verilen ürünlerin içerikleri ise çelişkili. Çok iyi araştırmaların yanı sıra, dönemsel eğilimlerin suyuna gidenler de raflarda yerini alıyor. İşte bu kafa karıştırıcı çoğunluk içinde dikkatimi çeken yeni bir çalışmayı bu haftanın şahane kitabı olarak öneriyorum size: Ramis Dara'nın Sofralara Geldi Baharını. Niçin ölsün bir insan/Bahçesinde her zaman/Varsa bir adaçayı. 11. Yüzyılda Solerno okulu hekimlerinin adaçayına yazdığı bu ilginç şiir aklımızın bir köşesinde kalsın, kim sevmez ki adaçayını... Üstelik bir baharat olup olmadığı bile belli değilken! Dünya üzerinde tam 900 türü olan adaçayının baharat olup olmadığına karar verememişiz henüz ama onsuz baharat kitabı da olmuyor. Alfabetik olarak Sofralara Geldi Bahar da işte bu nedenle adaçayıyla başlıyor. 13. yüzyılda Glamorgan prensi her gün oğulotu yiyerek 108 yıl, John Hussey adlı bir İngiliz ise 50 yaşından sonra her sabah oğulotu çayı içip bal yiyerek tam 116 yıl yaşamış. Rivayetler bir yana mis kokulu oğulotunun uykusuzluğa, baş ağrısına, hıçkırığa, soğuk algınlığına, sindirim sorunlarına, tiroite, depresyona iyi gelen, şifa veren pek çok özelliğine baktığımızda insanın ömrüne ömür kattığı aşikar. Adaşı kokulu melisanın sıcak yaz aylarında bahçelerden yükselen baygın kokusu da buna dahil! Heybeli ve Büyükadalı Rumların yapmayı çok sevdiği karabaşotu reçelinin bitkisini yıllar sonra Bodrum'da evimizin biraz ilerisindeki tepeyi tamamen sarmış bir halde görünce sevinçten ne yapacağımı bilememiştim. O muhteşem canlılıktaki mor dalların arasında neşeyle koşuşmakla, nefis kokulu çiçeklerini sabırla toplayıp reçel yapmak arasında bocaladığımı hatırlıyorum. Bodrumlular'ın anamanamkokusu dediği bu bitkiden şimdi her yıl bir iki kez mutlaka reçel yapıyorum. Benim tarifim bende kalsın, bir reçel tarifi de Dara'dan: Çiçek başağının tepesindeki dörder çiçekçikten bir bardak toplayın, buna iki kaşık su ekleyip kapalı bir kavanozda zaman zaman çalkalayarak birkaç gün güneşte bekletin. Ardından 4 bardak şekeri 3 bardak suyla kaynattıktan sonra kavanozdaki çiçekleri ekleyin. 10 dakika kaynasın, birkaç damla limon suyu ekledikten sonra altı kapatılabilir. Eski Yunan mitolojisinin su ve orman perisi nane... Kıskanç tanrıçalar yüzünden bitkiye çevrilmiş bir peri ama bu sefer de mis kokusuyla insanlığın aklını başından almayı bilmiş... 12 gerçek nane türü var dünya üzerinde, 54 tane tür de nane olarak kullanılabiliyor. Gen merkezi muhtemelen Anadolu olan bu bizden bitkiyi, 6500 ton üretiyor, midesi ağrıyan herkese çayını içirmeyi bir görev biliyoruz. Bunun yanı sıra, gripte, soğuk algınlığında, diş ağrısında, depresyonda, yorgunlukta da işe yarıyor, aklınızda olsun. Yeme keyfini taçlandıran son dokunuş, baharat. Ne zaman koyacağınız, ne kadar koyacağınız hatta hangi yemeğe hangi baharatı kullanacağınız sizin kişiliğinizi ve dolayısıyla damak zevkinizi ele veriyor. Kim olduğunuzu, bu hayatta nelerden keyif aldığınızı bir de yeme alışkanlıklarınız ve baharat tercihleriniz ekseninde düşünmenizi salık verir ve Ramis Dara'nın anlattığı 176 baharat hikayesinin size yol göstermesini dilerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/son-diye-bir-sey-yoksa-her-sey-sadece-baslangictan-ibarettir", "text": "İşte böyle bitiyor Hilary Mantel'ın Ölüleri Getirin'i. Başlayarak biten bir hikaye düşüncesi, kuşkusuz çekici ve kuşkusuz ki hikayelere yaklaşımımız gereği kışkırtıcı, tedirgin edici. Ölüleri Getirin başlı başına tek bir roman gibi de okunabilir ancak bir üçlemenin tam ortasında duruyor aslında. Ve işte tam da bu yüzden, ben yine de her şeye baştan başlamalıyım belki de... Evet, 2009 yılında Tudor Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Kurtlar Hanedanı ile Man Booker Ödülü'nü almıştı Hilary Mantel ve dikkatleri üzerine çekmişti. Derken şu an Türkçesini elimde tuttuğum ikinci kitap Ölüleri Getirin geldi ve şaşırtıcı biçimde ikinci Man Booker'ını da kazandırdı Mantel'e. Yazar böylece Man Booker ödülünü iki kere alan tek kadın yazar olarak edebiyat tarihine adını yazdırmış oldu. Hal böyle olunca, yazara, kitabın konusuna, kurgusuna, hikayenin işleniş biçimine dair de nice tartışmalar hasıl oldu. Tuhaf olan bu tartışmaların bizim topraklarımıza pek uğramamasıydı. Tarihi sünni-beyaz-erkek bakış açısıyla yeniden yazmaya ve yorumlamaya soyunan pek çok yazar Türk edebiyatını ve gündemini bunca meşgul ederken, belki de İngiltere'nin en acaip, en hararetli dönemine dair yeni bir yoruma kendi içimizde yer açmamız zordu. Karşılaştırmalı edebiyat doğası gereği, kendisinden başkasına da bakabilenleri içeriyor olmalı ki, bu da başka bir yazı konusu. Tarihi yazmak, tıpkı gördüğünüz bir rüyayı bir başkasına anlatmak gibi gelir bana hep. Anlatmaya başladığınız anda değişir, bambaşka bir hal alır, öyle tuhaftır ki siz anlattıkça gerçekte ne gördüğünüzü artık anımsayamaz olursunuz ve anılarınız yoksa eğer, olan biten artık sadece anlatıklarınızdır. İşin içine subjektif hisleriniz karışır, kendi kendinize itiraf etmekten kaçındığınız ve sizi ele vereceğini hissettiğiniz şeylere karşı devreye soktuğunuz bir özsansür sistemi devreye girer, ister istemez. Çoğu zaman hiçbirinin farkında bile olmazsınız. Sonra unuttuklarınız vardır bir de, unutmak da netameli bir konudur. Neyi niye unuttuğumuz üzerinden bambaşka bir gerçeklik sayfası açılabilir pekala önümüze, ama gel gör ki unutmuşuzdur işte. Rüya zaman, tarih zaman... Neticede her şey gelir de zamana bağlanır. Zamansa varoluşunu devam ettirebilmek için, hep yeniden yeniden yazılır, kendini yazdırır. Sabah Cromwell'i zindana atın... Akşam geri geldiğinizde onu kadife bir yastığın üzerinde tarlakuşu yerken ve tüm gardiyanları kendine borçlandırmış olarak bulursunuz. Sanırım kahramanlık öykülerimiz bir parça değişmeye başladı. Evet yüreğimiz hala kılıcın, asanın ve tacın dünyasında atıyor lakin, gerçek gücün kılıç sallayana değil o kılıcı sallatana, taç takana değil, tacı o başa takana ait olduğunu yavaş yavaş kavradığımızdan beri, ve güce tapmaktan da vazgeçemeyeceğimiz için, şimdilerde daha çok iktidar oyunlarına düştük. Perdenin arkasında olan bitenleri bilmek, iktidar alanının gerçek muktedirlerini okumak/izlemek peşindeyiz. İşte Thomas Cromwell tam bu noktada karşımıza çıkıyor haliyle. Cromwell, İngiltere'nin aşk, entrika, iktidar oyunları açısından en şenlikli dönemlerinden biri olan VIII. Henry zamanında, sıfırdan iktidara yürüyen ilginç bir tarihi kişilik, güçlü çok güçlü bir devlet adamı. Üçlemenin ilk kitabında 1520 yılının, felaketin eşiğindeki İngilteresi ile tanışıyoruz. Eril iktidarların derdi hep aynı: Bir erkek varis. VIII. Henry, kendisine bir erkek evlat veremeyen kraliçesinden ayrılmak ve Anne Boleyn'le evlenmek istiyor. Elbette ki Papa ve Avrupa'nın diğer iktidar ortakları ona karşı. Üstüne üstlük kralın baş danışmanı yerinden edilince, ortaya müthiş bir karmaşa çıkıyor. Ve her zaman olduğu gibi kaos, yeni düzeni doğuruyor: Thomas Cromwell, düzene, meclise, Papa'ya ve diğer herşeye kafa tutarak, düzen ve ezber bozarak iktidar basamaklarını bir bir tırmanmaya başlıyor. Ölüleri Getirin'de ise Anne Boleyn sahnede. Kral onu Cromwell'in sayesinde kraliçe yapmış, ancak gelen varis yine bir erkek değil. Üstelik büyük aşkı da tavsamış durumda. Anne Boleyn gibi zeki, küstah, etkileyici bir kadının Cromwell'le anlaşması ise tabii ki imkansız. Ölüleri Getirin bu anlamda Anne Boleyn'in ölüme giden tekinsiz hikayesini merkez alıyor. Diğer yanda ise taht oyunlarının, tüm kötücül ve doğası gereği kötücül olduğu kadar zarif ve etkileyici yanlarına odaklanıyoruz. Çoksesli bir anlatım biçimi var Mantel'in, ancak bireyin çoksesliliği gibi bir çeşitlilik bu. Gerçeklerin olduğu kadar rüyaların, gücün olduğu kadar için için bildiğimiz zaafların, yaşayanların olduğu kadar ölenlerin, öldürülenlerin dünyasını yazıyor, yani kısacası insanın... Kimbilir belki de sırf bu yüzden sevmeyebilirsiniz kendisini, ya da tarihi yorumlama biçimi size uzak gelebilir. Ya da çoğunluğun tersine güç ve iktidar adına yapılan kıyımlardan, kötülüklerden büyülenme havasına kendinizi kaptırmaya istekli olmayabilirsiniz. Ancak Mantel'in yazım gücünden, insan benliğine nüfus etme biçiminin etkileyiciliğinden şüphe duymayacağınız kesin. Ölüleri Getirin'i okuduktan sonra, \"Taht oyunları, ister tarihte ister şimdi, ister gerçekte ister fantastikte, etkinliğini ne zaman kaybedecek?\" diye soruyorum kendime. Artık kaybetse... Yazıldıkça ve okundukça o da olacak belli ki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/sonsuz-olasiliklar-evreninde", "text": "Gerçeklik algısı ve olasılıkların büyüleyiciliği... İskoçyalı yazar ve teorik fizik doktoru Andrew Crumey'nin elinde etkileyici bir tür bilimkurguya ve aynı anda postmodern bir anlatıya dönüşmüş. Yazarın çıkış noktası büyü deyince artık aklımıza gelen ilk şey olan kuantum fiziği elbette. Kuantum fiziğinin gündelik hayatlarımıza, gerçeklik algılarımıza aheste aheste nüfus edişini bekleyen 21. yüzyıl insanının gelecek tahayyülleri ve bu tahayyüllerle iç içe geçmeye başlayan geçmiş algıları... Hepsi Mobius Dickin kurgusal arka planını temsil ediyor. Kahramanımız John Ringer bir fizik profesörü. Bir gün k-fon'una gelen gizemli bir mesajla hayatının akışı tamamen değişiyor: Beni ara: H Ringer'e göre bu mesaj eski sevgilisi Helen'den gelmiş olabilir. Kahramanımız kısa sürede bu gizemli mesajın ve Helen'ın peşine düşüyor. Tesadüfler ne anlama gelir ya paralel evrenler? Tarihin bütün okları yazarımız gibi bizi de 1920'lere gönderir. Hatta tüm insanlığın evrendeki her şeyin parçacıklardan mı yoksa dalgalardan mı oluştuğunu bilmek istediği 1925 yılına. Bu yılın baharı arka arkaya iki, daha doğrusu tek bir keşfe sahne olur; önce Heisenberg, rasgele kuantum sıçramaları yapan parçacıklarla ilgili bir teori geliştirir. Birkaç ay sonra ise Schrödinger her şeyin dalgalardan oluştuğunu keşfeder. İlginç olan ikisinin de doğru olmasıdır. Her şey parçacıklardan ve aynı zamanda dalgalardan oluşur. Doğaya dair iki farklı yorum: İki paralele hikayedir bu. Dünyanın dalgalardan veya parçacıklardan değil, kişinin zevkine göre ikili olarak da görülebilecek şeylerden oluştuğuna dair verilen karar; Mobius Dickin de roman içinde roman içinde roman formatında yazılmasının, kahramanlarının aynı anda paralel evrenlerde farklı hayatlar yaşayıp, bu hayatların birbirinin içine geçmesinin sebebi. Romanın bilimkurgu tadında ilerlemesini sağlayan en önemli etken kahramanımız Ringer'ın tüm gerçeklik ve zaman algısını değiştirerek, evreni sarsacak hatta dünyayı yok edecek kuvvette bir icadı keşfedip yok etmeye çalışması. Paralel evrenleri birbirine kesiştiren bu kuantum teknolojisinin yakıcı pençelerinde zaman ve delilik var... Ringer bazen Helen, bazen Clara çoğu kez de Laura olan kadınla birlikte gerçekliğe dönme mücadelesi verirken, öteki benliğiyle yüzleşmek durumunda... Doğrusu sonlara doğru iyiden iyiye dağılacakmış gibi görünen kahramanlarını ve kurgusunu son derece başarılı bir şekilde toparlamayı, etkileyici bir son kaleme almayı başarıyor Andrew Crumey. Mobius Dick için özellikle bu bağlamda son zamanlarda etrafımızı saran kuantum fiziği-edebiyat birleşmesi modası içinde kaleme alınmış en dikkate değer romanlardan biri diyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/stonewall-isyani", "text": "28 Haziran 1969 günü erken saatlerde New York'un Greenwich Willage bölgesindeki Stonewall adındaki bar bir polis baskınına uğrar. Bu tür baskınlara alışık olan ancak verdikleri düzenli rüşvet nedeniyle baskın öncesi polisten tüyo alan bar sahipleri şaşkındır. Daha sonra iddia edileceği gibi bu kez işin işine Federallerin karışmış olması ve bölge karakolunu devre dışı bırakmış olmaları ihtimali vardır. İçki ruhsatı olmayan ve neredeyse tamamı eşcinsel olan bar müşterileri bu baskına kendiliğinden gelişen bir direnişle karşılık verirler. Sabaha kadar süren ve sonraki günlerde de bar çevresindeki sokaklarda devam eden direniş, gey ve lezbiyenlerin Amerikan tarihinde kendilerine karşı sürekli bir şiddet uygulayan devlet güçlerine karşı ilk direnişi olarak tarihe geçer. Stonewall gey ve lezbiyen hareketinde bütün dünyada tarihsel bir dönüm noktası, bir milat haline gelir. Duberman'in betimlemesiyle meslekten tarihçiler \"üç boyutlu hayatları, istatistiksel bir tabloya indirgeyen 'sosyolojikleştirme' eğilimine teslim\" olurlar \"ve daha büyük bilişsel kesinlikler sağladığını iddia eden, ama daha ziyade tanıdık insan seslerini mühürleyip susturmaya yarayan özel bir jargon kullanarak okuyucuyu\" soğuturlar. Doğru söze ne denir? Duberman savunduğu bu farklı tarihçilik pratiğinin şahane bir örneğini gerçekleştirmiş. Stonewall direnişi ile birlikte New York'taki gey ve lezbiyen hareketi yeni bir aşamaya ulaşır. Direnişten bir kaç ay sonra iki yeni örgütlenme ve yeni gazeteler çıkar. Bunu ABD çapında ve peşinden dünyanın diğer ülkelerindeki örgütlenmeler izler. Stonewall'u anmak için ise 1970 yılından itibaren her 28 Haziran'da Eşcinsel Gururu Yürüyüşü yapılmaya başlanır. Son derece renkli ve neşeli görüntülere sahne olan bu yürüyüşler zamanla özellikle New York'un en önemli kitle aktivitelerinden birisi haline gelir. Ceren Günger'i çok başarılı çevirisi için kutluyoruz. 28 Haziran 1969 günü erken saatlerde New York'un Greenwich Willage bölgesindeki Stonewall adındaki bar bir polis baskınına uğrar. Bu tür baskınlara alışık olan ancak verdikleri düzenli rüşvet nedeniyle baskın öncesi polisten tüyo alan bar sahipleri şaşkındır. Daha sonra iddia edileceği gibi bu kez işin işine Federallerin karışmış olması ve bölge karakolunu devre dışı bırakmış olmaları ihtimali vardır. İçki ruhsatı olmayan ve neredeyse tamamı eşcinsel olan bar müşterileri bu baskına kendiliğinden gelişen bir direnişle karşılık verirler. Sabaha kadar süren ve sonraki günlerde de bar çevresindeki sokaklarda devam eden direniş, gey ve lezbiyenlerin Amerikan tarihinde kendilerine karşı sürekli bir şiddet uygulayan devlet güçlerine karşı ilk direnişi olarak tarihe geçer. Stonewall gey ve lezbiyen hareketinde bütün dünyada tarihsel bir dönüm noktası, bir milat haline gelir. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/stultorum-infinitus-est-numerus", "text": "Yazdığı metinlerden muzip bir kişiliği olduğunu tahmin ettiğimiz İtalyan tarihçi Carlo Maria Cipolla bir gün nereden aklına geldiyse \"aptallık\" üzerine sanki bilimsel bir makaleymiş gibi bir metin kaleme alır. Bu metni yayınlamak gibi bir amacı yoktur. Metnin eşe dosta gönderilen kopyaları o kadar ilgi toplar ki fotokopileri elden ele, ilden ile dolaşmaya başlar. Bu küçük efsane bir gün yayıncısına da ulaşır, ve o da Cipolla'yı denemeyi basmak konusunda ikna eder. 2. Belirli bir insanın aptal olma olasılığı aynı kişinin herhangi bir başka karakter özelliğinden bağımsızdır. 3. Aptal bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan hatta bazen zarara uğrayarak başka insan yada insan topluluğuna zarar veren kişidir. 4. Aptal olmayanlar, her zaman aptalların zarar potansiyellerini küçümser. Özellikle de aptal olmayanlar herhangi bir anda ve yerde, herhangi bir durumda, aptal bireylerle ilişki kurmanın ve/veya onlarla bir araya gelmenin kaçınılmaz olarak pahalıya mal olan bir yanlışa yol açtığını unuturlar. 5. Aptal insan varolan en tehlikeli insan türüdür. Aptallık üzerine artık bir klasik konumuna erişen bu deneme Cipolla'nın Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan 3. baskısı yapılan Neşeli Öyküler kitabında yer alıyor. Tarih meraklıları için şahane bir küçük kitap bu. Diğer metinler ortaçağ ve sonrasının ekonomi tarihi ile ilgili çok ilginç ve keyifli öyküler. Cipolla tatsız tutsuz, akademik bir dil yerine son derece muzip ve mizahi bir dil kullanıyor. Başta kendi halkı İtalyanlar olmak üzere Avrupanın farklı halklarının davranış özellikleri, huyları, karakterleri ile tatlı tatlı atışıyor. Onyedinci yüzyılda geçen ve başlığını Yüzyılın Dolandırıcılığı olarak koyduğu metin bizi en çok ilgilendireni. Zira baş rolünde Osmanlı kadınları buluyor. Osmanlı kadınlarının \"Louis sikkeleri\"ne olan yoğun ilgisi neredeyse bütün Avrupa ekonomilerini sarsar hale getiriyor. Cipolla'nın mizahi üslubunu hiç çeviri kokutmadan Türkçede yeniden yaratmayı başaran Tülin Altınova'ya da okur olarak çok teşekkür ediyoruz. Son olarak Cipolla aptallığı grafik olarak da gösteriyor. Bu nedenle okurun kendisi ve başkaları için kullanabileceği boş grafik tabloları son sayfalarda kullanıma sunulmuş bulunuyor. Yazdığı metinlerden muzip bir kişiliği olduğunu tahmin ettiğimiz İtalyan tarihçi Carlo Maria Cipolla bir gün nereden aklına geldiyse \"aptallık\" üzerine sanki bilimsel bir makaleymiş gibi bir metin kaleme alır. Bu metni yayınlamak gibi bir amacı yoktur. Metnin eşe dosta gönderilen kopyaları o kadar ilgi toplar ki fotokopileri elden ele, ilden ile dolaşmaya başlar. Bu küçük efsane bir gün yayıncısına da ulaşır, ve o da Cipolla'yı denemeyi basmak konusunda ikna eder. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/suat-dervis-i-artik-gotik-biliriz", "text": "İnsanı tatlı bir uyuşukluğa sürükler evet, ama ev tekinsizdir. Eşyaya, odalara, sofalara sinmiş garip bir efsun, asabı sarhoş eden bir efsun dolanır etrafta. İnsanlardan, medeniyetten uzak, doğanın, yeşilliklerin, evi saran sarmaşıkların içinde bir köşktür bu ve bir karı kocaya mezar olmuştur... Evet, doğru tahmin ettiniz hemen her şeyiyle gotik türde yazılmış bir romanın başlangıcından söz ediyorum. Ancak tahmin edemeyeceğiniz şeyler de var. Mesela bu romanı yazanın bir Türk kadın yazar olması gibi; o kadın yazarın Suat Derviş olması gibi! Evet elimde, Kara Kitap adıyla basılan ve Suat Derviş'in dört gotik kısa romanını bir araya getiren bir çalışma var. Tam dört gotik roman! Türk edebiyat tarihi unutturulan, unutulmak istenen kadın yazarların da tarihidir malumumuz. Bu unutturulma mücadelesi içinde neredeyse yitirdiğimiz en önemli yazarlardan biri de Suat Derviş'tir. Yazdığı diğer eserleri çok az bildiğimiz gibi yazarın gotik türde eserler verdiğini de bilmez, Türk-Osmanlı edebiyatında gotik eserler yoktur diyerek gelip geçmeyi severiz. Oysa ki Serdar Soydan'ın da dediği gibi Suat Derviş'in de, daha pek çok yazarın da külliyatları tam olarak açığa çıkmamıştır. Hal böyle olunca perdeyi birazcık aralamanın ne kadar şaşırtıcı, ne kadar sürprizlerle dolu olabileceğinin de bir göstergesi oluyor Kara Kitap. Başta da dediğim gibi dört kısa gotik roman var Kara Kitap'ın içinde. Ne bir ses... Ne bir nefeste Derviş'in hikayesini babasını öldürmek isteyen oğul imgesi üzerine oturttuğunu görürüz. Yıllar sonra dönen oğul babanın kabusu olacaktır. Genç ve güzel karısını oğluna kaptırma paranoyasını rüyalarla, olağanüstünün tekinsizliğiyle verir yazar. Büyük bir köşkte yine insanlardan uzak üç insan, gerçek ve gerçeküstü arasındaki o netamali bölgede salınıp duran hayatlarının kabusa dönüşünü izleyeceklerdir. Kitaba adını veren Kara Kitapta da karanlık, boğucu, ölümün kol gezdiği bir evde hayata tutunmaya çalışan genç bir kızın yaşamla ölüm, gerçekle kabus arasında verdiği mücadele vardır. Buhran Gecesinde, kimsesiz bir köşkte yaşanan korkunç ve doğaüstü bir cinayetin izleri kol gezerken, Fatma'nın Günahında, bir aşk hikayesi içinde kimliği çözülüp yavaş yavaş bir hortlağa dönüşen Fatma anlatılır. Görürüz ki, hemen tüm hikayelerde gotik unsurları başarıyla kullanmıştır Suat Derviş. Ve sözgelimi bu unsurları romanlarında sıkça kullanan Hüseyin Rahmi'den farklı olarak ne gerçeğin ne de gerçeküstünün yanında saf tutmuştur. Romanlar bu anlamda, tam bir belirsizlik içinde biterler ve yazar teşhis konusunda bizimle hemen hiç konuşmaz. Yazarın sesini, döneminin yazarları aksine hemen hiç duymayız. Derviş, taraf tutmaz. Yarattığı gotik atmosferi kesinlikle bozmaz. İşte tam da bu yüzden çok şaşırtıcı, çok büyüleyicidir. Kara Kitap edebiyatımızın içinden yıllar yıllar sonra fırlayan bir mucize gibi. Gotik-fantastik okurlarına ve Türk edebiyatında bu tür üzerinde incelemeler yapan tüm araştırmacılara, eleştirmenler duyurulur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/suat-dervis-yuregi-kadar-fosforlu-cevriye", "text": "Ben yazar Suat Derviş'im, kimsenin karısı olarak yad edilemem! İşte tam da bu yüzden unutulmuş olmalı adı... Ayağını yere vurup ben yazar Suat Derviş'im diye bağırdığı, bağırabildiği için hayata, ta 1940'larda... Erkek egemen Türkiye edebiyatı ve Türkiye entelijansiyası, bu hem komünist, solcu hem de kadın yazarlık mücadelesi veren yazarı itinayla zayıf hafızasının derinliklerine gömmekte başarılı olmuş. Tıpkı türünün diğer örneklerine hep yaptığı, yapmaya çalıştığı gibi... Lakin görülüyor ki ne olursa olsun, edebiyatın kendi başına işleyen hafızası o kadar da karanlık ve sığ değildir. An gelir Suat Derviş de, ayağını yere vuran diğerleri de, hızla gönderildikleri yerden ağır ağır çıkagelir. Kimdir peki Suat Derviş? 1905 yılında İstanbul'da doğmuştur. İlk gençlik yıllarından itibaren politik hareketin ve yazın hayatının içindedir. 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'na bağlı Kadın Varlığı adlı derneğin kurucularından olur. Yeni Edebiyat dergisini 1941'de kapatılana kadar çıkarmıştır. Arada her solcu gibi sol görüşlerinden ötürü tutuklanır. Tutukluluğunun ardından Bab-ı Ali kapılarını onun da yüzüne kapatır. Takma isimle yazmak zorunda kalır. Tam dört kez evlenir. On yıl Fransa'da ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşar. 60'larda geri döner. 1970'de Devrimci Kadınlar Birliği'nin kuruluşunda yer alır. 1971 yılında solcu gençleri evinde saklamaktan dolayı, yani ölümünden bir yıl önce yine tutuklanmıştır... Makaleler, fıkralar, çocuk masalları, radyo piyesleri, skeçleri, tiyatro oyunları yazar, çeviriler yapar. Ve böyle yoğun bir ömre tam on dört roman sığdırır... Peki böylesine verimli, böylesine yaratıcı ve hareketli bir kalem nasıl olur da unutulur, böylesine görmezden gelinir? İşte tam bu nokta bizi üzerinde uzun uzun düşündürmelidir. Kurumsallaşma mücadelesi vermekten hiç vazgeçmeyen ve bu uğurda kuruma aykırı her yazarı tek tek dışlayan edebiyat çevrelerinin baskın ve baskıcı tutumları üzerine ne kadar düşünsek azdır. Ya Fosforlu Cevriye'yi bilmeyen, tanımayan var mı? Evet, kendisi Yeşilçam'ın gözbebeklerinden biridir. Yaratıcısı ise Suat Derviş'in ta kendisidir. Burjuva bir Osmanlı çocuğu olarak başladığı hayatına solcu, toplumsal gerçekçi bir yazar, bir aydın olarak devam etmeye çalışmış, bu çabasını da son nefesine kadar sürdürmüştür Suat Derviş. Fosforlu Cevriye de onun bu duyarlıkla yarattığı İstanbullu bir sokak çocuğu, bir sokak fahişesidir. Bir yıldızdan dünyaya düştüğünü zanneden, yüreği saf ve ışıklı, ağzı bozuk ve kara sevdalı bu sokak kızı edebiyatımızın halen zihinlerde yaşayan en canlı kahramanlarındandır. -A! Karakolda ayna var, diye ellerini çırpmış ve aynaya doğru koşmuştu. Cevriye aynalı karakola düşmüştür işte yine. Sokakta iş beklerken her zaman olduğu gibi saçlarındaki ıslak pırıltılar yüzünden enselenmiştir polise. Fosforlu lakabı oradan gelir. O İstanbul sokaklarının en gariban ama bir yandan da hazin bir şekilde en güzel kızı, en güzel fahişesidir. Saçları, gözleri, teni, içinde bir ateş varmış gibi pırıl pırıl parlayan Cevriye, anne ve babasını hiç hatırlamadığı için olduğu kadar, bu parıltılar yüzünden de bir yıldızdan dünyaya düştüğünü zanneder. Bir gece sokakta uğursuzun biri eline bir eroin paketi tutuşturup kaçınca bir yıl boyunca hapis yatmış, iki yıllığına da Bursa'ya sürülmüştür. Ama Bursa'da sürgünün bitmesini bekleyememiş kaçıp gelmiştir yine İstanbul'a. Bursa'da ya da başka yerde duramaz Cevriye. Sevdalıdır çünkü: Evvela İstanbul'a, sonra da O'na... Adını bile bilmediği, abi diye seslendiği bir kanun kaçağına sevdalı olması her şeyi göze almasına sebep olur. Ve onu karakolda tanıdığımız bu soğuk gecede de, polisin elinden sıvışıp O'na gitmenin yolunu aramaktadır. Cevriye hikaye boyunca bir yandan O'nu ararken, bir yandan da geçmişe giderek olanları hatırlar. Suat Derviş, bu samimi ve naif sokak kızının ağzından bir dönem Türkiyesini ve zamanın ötesine geçecek kadar büyük olan bir aşkı anlatır bizlere. Cevriye'nin kaderine müdahale etmez Suat Derviş; İstanbul sularında doğan, hazin sonunu yine İstanbul sularında bulacaktır... Cevriye'nin kaderi melodramatik bir roman kahramanı olduğu için değişip güzelleşmeyecek, su testisi yine su yolunda kırılacaktır. Suat Derviş, kaderine müdahale etmediği gibi, kadere de isyan ettirmez Cevriye'yi. Cevriye içinde bulunduğu şartları, içine doğduğu hayatı benimser, insanın içini burkacak derecede kabullenmiştir her şeyi. O'na da o yüzden aşık olmuştur aslında. O, hayatında ilk ve son defa Cevriye'ye siz diye hitap eden, gerçek bir bayan, haydi doğrusunu söyleyelim, bir insan gibi davranan tek erkektir. Elini Cevriye'ye sürmez, sırrını onunla paylaşmaz. Cevriye'yi gerçekten sevip sevmediği bile tam olarak belli değildir. İşte Cevriye ne anlıyorsa her şeyden, biz de o kadarını bilir, okuruz. Ötesi yoktur. Cevriye'de, Cevriye'nin ötesi yoktur. Suat Derviş, başta da söylediğim gibi toplumsal-gerçekçi bir yazar. 40'ların İstanbul'unu bir sokak fahişesinin gözünden, son derece akıcı bir dille ve sade bir gözlem gücüyle ve hatta neredeyse tuhaf bir şekilde ta içeriden anlatmayı başarıyor. Değişen kent yaşamında, insanların içine yerleşmiş kötülüğü, yalnızlığı, vahşiliği eleştirel bir bakışla kavrarken, o dönemin, içinden azınlıkların henüz ayıklanmamış olduğu, toplumsal yapısını da hatırlatıyor bizlere. Cevriye'ye kol kanat gerenlerin çoğunun, Dikranui'dan Barba ve Kosti'ye, Çatlak Marika'dan yaşlı Mayrık'a azınlıktan olması, gönül telimizi ayrıca titretiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/susanlara-hicbir-sey-sormayiniz", "text": "Birkaç gündür elimden bırakamadığım, okuya okuya bitiremediğim bir kitap var. idefix'in bu yeni köşesinin ilk misafiri o oldu. Bu tesadüfe çok sevindim. Edebiyatımızla ilgili, pek örneği olmayan bir arşiv çalışması. Ancak yazarının deyişi ile \"portrelerin, ilkin 'yazınsal bir metin' niteliği\"ne sahip olması için kaleme alınmış ve bunu da başarabilmiş çok değerli bir kitap. Bu, Sıddık Akbayır'ın 2006'da Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir adıyla basılan kitabının Artshop Yayıncılık'tan yeni bir isimle çıkan yeni baskısı: Bir Fotoğrafınız da Bende Kalmış. İlk bölüm olan 'Edebiyat Dünyasından Portreler'de Türkçe edebiyatın 17 önemli ismi yer alıyor. 7 kötü adamla başlayan sinema dünyası, Üç Kartpostal: Türkan Şoray, Arzu Okay ve Müjde Ar ile devam edip Yıldırım Önal ve Tuncel Kurtiz ile sonlanıyor. Kitabın üçüncü bölümü ise edebiyat dostlarına sürpriz olsun. Aralarında Ece Ayhan, Nilgün Marmara, Oğuz Atay, Tezer Özlü, Cahit Zarifoğlu, Murathan Mungan, Nevzat Çelik gibi isimlerin olduğu 17 edebiyatçımızın kendi eserleri ve haklarında yazılanlardan yola çıkılarak hazırlanan ve adeta her birisi için onların yazınsal dünyaları ile özdeşleşmeye çalışılarak yaratılmış metinler, bu isimlerin varoluş ve yaratım serüvenlerine paralel olarak insanı kimi zaman kahkalarla güldürüyor, kimi zaman da hüzünlendiriyor. Daha önce dergilerde tek tek çıkan bu portrelerin seçimini Akbayır'ın deyişiyle 'kimi zaman söz aldığı mecralar, kimi zaman da rastlantılar' belirlemiş. Bu yüzden neden bu 17 sanatçı sorusu pek yerinde bir soru değil. Ayrıca yapılan arşiv taramasının, onun üzerine bu metinleri yaratmak için gereken emeğin yoğunluğu düşünülünce bize sadece saygı ve beğeni ile selam durmak düşüyor. Hüzünle neşe arasında salınılan bu okuma serüveninden sevdiğimiz yazarlarla ilgili belki de şimdiye kadar yazılmış olan tüm detayları öğrenmek mümkün. Eserlerine yönelik olumlu, olumsuz eleştiriler, kişilik özellikleri ve hayatlarının kritik aşamaları... Cezmi Ersöz'ün Nilgün Marmara'ya yazdığı ve sonra zarfını kendisinin açmak zorunda kaldığı mektubu ; Necatigil'in odası, eşyaları; Oğuz Atay'ın çektiği kısa film ; Edip Cansever'in belki de şiirlerini borçlu olduğumuz Kapalıçarşı yangını ve ortağı Mösyö Jak; Can Yücel'in Leman maceraları; Sezai Koç'un Mona Rosa'sının hikayesi ve daha neler neler. Fakat endişe buyurmayınız, ilginizi çekmek için listelediğim bu birkaç örnek sizi yanıltmasın; kitabımız popüler endişelerle kaleme alınmış ve bu maceralar üzerinden prim yapmak amacını taşıyan ucuz bir çalışma değil. Has bir edebiyat aşığının, uzmanının özgün bir eseri. Bu kitabın orta öğretimde okutulduğu bir Türkiye ne kadar farklı olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Bugün için eğitim sistemimizi zifiri bir karanlık kaplamış olsa da, umut etmek ve umutlar doğrultusunda düşünmek, üretmek gerekiyor. Eğer edebiyatı seviyorsanız bugünlerde kendinize ya da genç, yaşlı eşinize, dostunuza vereceğiniz en değerli armağan bu kitap olacaktır. Kendinizi ve sevdiklerinizi bu çok nadide insanların dünyasında Akbayır'ın rehberliğinde yapacağınız bir olağanüstü geziden mahrum bırakmayınız. Sıddık Akbayır'a bu eser için tekrar teşekkürlerimizi sunar ve daha nicelerini beklerken, artshop yayıncılığa bizi yanlış anlamayacaklarını ümit ederek bir kaç eleştirimizi iletmek istiyoruz. İç sayfalardaki fotoğraf baskılarının fotokopi kalitesinde olması eğer özel bir tercih değilse, kitabın kapağının güzelliğinin yanında olumsuz bir nokta olarak göze çarpıyor. Tahminim Sıddık Bey'in kişisel arşivi kullanılıp, profesyonel bir çalışma yapılamadığı için bu sonucun ortaya çıktığı yönünde. Öte yandan hatırı sayılır miktarda dizgi yanlışı ve font farklılıkları bulunuyor. Umarız kitap çok satar, yeni baskılarını yapmak gerekir de, özellikle ve en azından dizgi ve font hatalarından arınmış biçimi ile içeriğine layık bir hale gelir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/takma-isimli-yazardan-gerilim-dersi", "text": "Ortada büyük bir sır vardır, tarihin derinliklerinin içinden gelen... Sır açığa çıkma tehlikesiyle karşılaşınca bir takım insanlar gizemli şekillerde ölürler, bir takım başka insanlar da, dedektifler, şifre çözücüler.. vb. bu ölümler üzerine harekete geçerek önce cinayetleri çözmeye sonra da büyük sırrı anlamaya başlarlar. Dünyanın çeşitli yerlerinde geçen soluk soluğa bir mücadele okuruz, tabii işin içinde duygusal ilişkiler de vardır. Adına ne derseniz deyin, tarihi-aksiyon, tarihi-gerilim hatta komplo teorisi, fark etmez. Bu tür hikayelere artık fazlasıyla aşinayızdır, bir yenisini neden okuyalım ki? Aslında bu türden çok işlenen, örneği piyasada bolca bulunan hikayelerden birini okumak için iki sağlam sebebe ihtiyaç duyarız. Bir: Hikayenin yazarı. İki: Hikayenin dili ve işleniş biçimi. Eğer bu iki unsur sağlamsa türün iyi bir örneğiyle karşı karşıyayız, heyecan verici sağlam bir hikaye bizi bekliyor demektir. Tıpkı Adam Blake'in Onlar'ında olduğu gibi. Adam Blake, aslında bir takma ad. Artık kültleşmiş, kalbimizde ayrı bir yeri olan X-Men ve Fantastik Dörtlü çizgi romanlarının baş yazarının takma adı. Hal böyle olunca Onlar'ı elimize almak mukadderattan oluyor. Ve yanlış bir karar vermediğimizi kitabın her sayfasında bir kez daha anlıyoruz. Geriye, başta da dediğim gibi, türün bu çok iyi örneğine kendimizi bırakmak kalıyor. Roman, kısa bir süre sonra birleşmeye başlayan üç olayla başlıyor. Arizona çöllerine düşen bir uçağın, İngiltere'de öldürülen bir tarihçinin ve üç çocuğuyla birlikte sırra kadem basan karısının peşine düşen bir paralı askerin birbiriyle görünüşte alakası olmayan hikayeleri... Arizona çölüne düşen ve ardında onlarca ölü bırakan uçak kazasının sebebi kesinlikle anlaşılamıyor çünkü uçağın kara kutusu bir takım gizemli insanlar tarafından yok ediliyor. Bu sıralarda açığa alınmak üzere olan dedektif Kennedy'ye verilen tarihçi cinayeti, hızla seri cinayetlere dönüşürken, şüpheler Ucuziçki Kodeksi olarak bilinen ve İncil'in tarihin karanlıklarına gömülmüş bambaşka bir versiyonunu açığa çıkaran tarihi bir belgede odaklanıyor. Karısı ve üç çocuğunun peşinde bir ömür tüketen Tilmann'ı bu hikayeye dahil eden şeyse ailesini sırrı saklayanlara kaptırmış olması. Adam Blake, bir yazar olarak, oldukça ilgi çekici bir Hıristiyanlık mitolojisi üzerine kurduğu öyküsüne yaslanmakla kalmıyor. Hikayesinin taşıyıcısı olan tüm kahramanlarının, deyim yerindeyse hakkını veriyor. Okurunu sıkmadan giriştiği psikolojik çözümlemeler, karakterlerinin hangi olay karşısında nasıl etkilenip nasıl tepki vereceklerinin alt yapısı yine hikayenin temposunun içinde etkileyici bir şekilde işlenmiş. Bu anlamda Onlar, çok karakterli, çok hareketli bir romanın nasıl aynı zamanda derinlikli olabileceğine dair verilen bir edebiyat dersi gibi. Onlar, Türkçede yayımlanan fantastik-tarihi-gerilim romanları içinde uzun zamandır karşımıza çıkan en iyi örneklerden biri. Türün sevenlerini de, sadece konuyla ilgilenenleri de hayal kırıklığına uğratmayacak gibi görünüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/tarih-komploya-acik-bir-yapittir", "text": "İtalyan yazar, eleştirmen, düşünür Umberto Eco, son romanı Prag Mezarlığı ile karşımızda. Yine tarihin içindeki gezisini sürdürüyor. Eco, belli ki pek çok yoruma açık olanaklar alanı olarak gördüğü biçimi en çok yine pek çok yoruma açık bir olanaklar alanı olan tarihe uygulamayı seviyor. Yazarın bu noktada büyük bir tarih koleksiyoncusu olduğunu da hatırlamadan geçemiyoruz. Hikayemizin ana ekseni Yahudi katliamının da dayanağını oluşturan Siyon Bilgelerinin Protokollerinin yazılış serüveni. Daha doğrusu kahramanımız Yüzbaşı Simonini'nin düzenlediği sahte bir belgenin Siyon Bilgeleri Protokolleri'ne dönüşmesi. Büyük bir tarihi komplo düşüncesi üzerine kaleme alınmış Prag Mezarlığı. Mevzu oldukça ağır ve içinden çıkılamaz gibi görünüyor ama her ne kadar içinden çıkılamaz olsa da, o kadar ağır ve daraltıcı değil. Zira kahramanımız Yüzbaşı Simonini, kelimenin tam anlamıyla çok renkli bir kişilik, öyle ki kendini anlatmaya kimden nefret ediyorum? sorusuyla başlıyor. Nefret alanı oldukça geniş; başta Yahudiler olmak üzere, Masonlar, Cizvitler, İlluminatiler, Almanlar, İtalyanlar ve hatta kadınlar... Hal böyle olunca herkesi herkese satan, yalanlarla, düzmece belgelerle, türlü sahtekarlıklarla oluşturduğu yaşamını hangi devlete ait olduğu belli olmayan bir derin devlet adamı olarak sürdürüyor. Ancak buradaki sorun herkesi herkese satan, kimin yanında olduğu çıkarlarına göre an be an değişen Simonini'nin kendisinin de kim olduğunu karıştırmış durumda olması. Gidip gelen hafızasını tazelemek için kaleme aldığı güncesine Dalla Piccola adında bir rahip karışıp duruyor. Kim bu Piccola? Gerçek bir kişi mi, Yüzbaşı Simonini'nin çeşitli işler çevirmek için girdiği kılıklardan biri mi, yoksa kahramanımızın unuttuğu belleği ya da o uyurken harekete geçip kalemi eline alan alter egosu mu? Aynı anda hepsi ve hiçbiri demeye getiriyor Umberto Eco elbette. Biz okurlar Simonini'nin ve Rahip Dalla Piccola'nın kimlikleri üzerine düşünürken bir yandan da müthiş bir olay örgüsünün içinde çeşitli gizemler ve komplolar peşine düşüyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/tennessee-williams-piril-piril-parlayan-sonmus-yildizi", "text": "Yayımcısı Levent Yılmaz'ın da pek güzel ifade ettiği gibi mücevher pırıltısında bir novella var elimde. Türünün gerektirdiği üzere kısa, büyük bir özenle işlenmiş ve pırıltısıyla okurunu büyüleyen bir romancık, Mrs. Stone'un Roma Baharı. Yazarı ise, Arzu Tramvayı, Kızgın Damdaki Kedi, Gençliğin Tatlı Kuşu gibi oyunlara imzasını atmış, 20. yüzyılın en önemli oyun yazarlarından biri, Tennessee Williams. Williams, elimizden tutup bizi pırıl pırıl bir Roma baharına götürüyor; daha doğrusu güneşin altın rengi ışığıyla baştan aşağı yıkanmış bu şehirde, baharın her şeyi apaçık eden ışığıyla ne yapacağını bilemeyen Karen Stone'un son baharına... Mrs. Stone, Amerika'nın bir zamanlar güzelliğiyle pırıl pırıl parlayan ama şimdi gözden düşmüş, elli yaşına gelmiş yıldızı. Son oyunuyla büyük bir hezimete uğrayıp zengin kocasının ölümünün ardından kendini Roma'ya hapsetmiş. Yazar, onun sonbaharını Roma baharı içinde anlatıyor ancak, Roma'nın üç bin yıllık geçmişi ve eskiliği bu bahara ironik, acımasız bir eda katıyor. Tıpkı Karen Stone'nun etrafındaki tüm o zalim sözde dostlarının da yaptıkları gibi. Eski hayatından ve dostlarından sonuna kadar kaçan Mrs. Stone, evinde verdiği bir partide Amerikalı bir gazeteciyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Gazeteci dostu onu son derece Amerikanvari bir yüzleşmeye itiyor. Ancak çok geç. Her şeye rağmen güçlü olması gerektiği, ipleri elinde tutabileceği, dedikoducuların ağzını kapatabileceği, küllerinden yeniden doğabileceği... Çok geç... Stone, güzelliği bir yana, oyunculuk yeteneğinin aslında ne kadar zayıf olduğunun farkında. Yıllar güzelliğini geri alıyor, güzelliğinin gidişi ise ne yaparsa yapsın oyunculuk kariyerinin bitmesi demek. Tennessee Williams'ın pek çok belli başlı kadın karakterinde gördüğümüz bir tür acımasız farkındalık hali bu. Güzel ancak bir o kadar derinliksiz, aptal bir Brodway yıldızından beklenmeyecek bir farkındalık. Bu, bedene de ruha da nefes aldırmayan zalimane algı, kahramanımızın yaşamını her an kopmaya hazır gergin bir tele dönüştürüyor. Bir noktada öyle geliyor ki yazar, bedene hapsedilen kadın bilincinin çıkışsızlığını kahramanlaştırıyor. Karen Stone'nun hayatına gençliği, yakışıklılığı, baş döndüren cinsel cazibesiyle giren Paolo karakteri ise, bir yanıyla Karen'in gençlik halini anıştırır. Güzel ve zalimdir. Gençlik enerjisinden ve pırıltısından yararlanmak isteyenlerin yüksek bir bedel ödemesi gerekir. Hayattaki rollerin değişimini bir türlü kaldıramaz Mrs. Stone. Paolo'nun da ona güzelliği, ünü ve çekiciliği yüzünden aşık olmasını arzular. Oysa Paolo, yaşlı ve zengin dulun jigolosudur nihayetinde. Bencil, bayağı ve satın alınabilir bir tüketim nesnesi... Düşler ve umutlar işe yaramamaktadır. Filmin kopacağı anı bekleriz büyük bir gerginlikle. Karen Stone için çıplak gerçeğin kabullenileceği anı ve daha da önemlisi kabullendikten sonra kahramanımızın nelere sürükleneceğini... Stone'nun umutsuz düşleri, sanatın haince beslediği yanılsamalarla dolu hayatı ve bilincinin gidip gelişleri gerçeğe çarptığı an ne olacaktır?... Peki kahramanımız kapılıp gitmeyi kestiğinde ne olacaktır?... Bu edebi gelenek içinde büyük bir şiirle gezinmesi, üstelik sürekli zaman kaymalarından oluşan ve kadın kahramanın bilincindeki kaymalarla ilerleyen bir yazıyı kurmasındaki ustalık Mrs. Stone'un Roma Baharını türdeşleri arasında benzersiz bir yere getiriyor. Mrs. Stone'un Roma Baharını Türkçeleştiren Fatih Özgüven'in Sonsöz'de yer alan bu tespitine katılmamak mümkün değil. Novellaların günümüzde giderek daha az yazıldığı ve okunduğuna dair serzenişine de öyle. İçinde yaşadığımız roman çağı her türlü edebi türü silip süpürüyor, en iyi ihtimalle kendi içinde hapsediyor. Ve bize mücevher gibi işlenmiş, yetenek ve emekle parlayan novellaları da neredeyse unutturuyor. Hatırlamak için Mrs. Stone'nun Roma Baharını hararetle öneririm."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/teyel-teyel-ustune-pala-hayriye", "text": "Edebiyatımızda pek sık görülen bir şey değildir kadın kahramanların hikayeleri. Özellikle son dönem genç edebiyatımızda bile yine eril bakış açısının, erkek yazarların, erkek kahramanların görece hakimiyeti düşünülürse... Ondandır ki, derin bir soluk alarak başlıyorum Figen Şakacı'nın Pala Hayriye'sine. Bir büyüme, olgunlaşma hikayesiyle baş başayız. Daha doğrusu Şakacı'nın, Bitirgen'le başladığı büyüme hikayesinin devamıyla. Ona işi sorulduğunda, süklüm püklüm, yazı çizi, diyerek cevap veren Pala Hayriye, sıkı bir gazeteci olur günden güne. Eli kalem tutar, gözleri açılır bir bir... Onun yaşadıklarının, düşündüklerinin, yapıp ettiklerinin, zannettiklerinin bir izdüşümü olan anlatısı da kendi tarihinin yeniden yeniden kurgulanmasından ibarettir aslında. Ya da en azından yazarın bize hissettirmeye çalıştığı şey budur. Bu anlamda ne kadar gerçekçi görünse de, düşler ve yalanların da içine sızdığı bir dünya çıkar karşımıza. Söz konusu olmama, olamama durumu üzerine Pala Hayriye aracılığıyla düşünürken, edebiyatımıza damgasını vuran kaybetmiş, tutunamamış, olmamış kahraman anlatılarının gün geçtikçe, bu olamama halinden bir ayrışma, olanı giderek daha sert yargılama halinin, ben ve ötekinin karşında kalan açıklığa kibrin sızması gibi bir durumun gölgesi düşüyor. Pala Hayriye de bu gölgeden mustarip ne yazık ki, toplumsal eleştirisi her satırından fışkıran roman boyunca, yazarın yargısını romanın anlatısının önüne geçecek derecede hissediyoruz. Üstelik gerçek toplumsal olayların hikayenin içine sızdığı bölümler de roman kurgusunda iğreti durabiliyor zaman zaman. Ama Pala Hayriye bir yandan da, artık hemen hepimizin kanıksadığı çarpıklıklara, ikiyüzlülüklere, toplumun gerekli gördüğü, temelde ise hiç de gerekli olmadığını bildiğimiz şeylere şaşırır, üzülür, ayak direrken, bizim de içimize sular serpiliyor. Kısacası, karışık duygularla ayrılıyoruz Pala Hayriye'nin dünyasından. Büyümek sancılı, olamamak içi keder dolu bir sevinç ne de olsa!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/titus-geri-dondu", "text": "'\"Mervyn Peake, 'Gormenghast Üçlemesi'yle fantastik edebiyatın gelmiş geçmiş en iyi örneklerinden birini vermiştir. Ve bu konuda Tolkien'le yarışacak tek kişidir.'\" Çok doğru bir tespit, tabii eğer Gormenghast fantastik bir eser olsaydı! Gormenghast Üçlemesi gibi bir eserle ilgili herhangi bir kendinden emin tespit yapılabilir mi, orası da tartışmalıdır zaten. Tuhaf gotik bir şatoda geçmesine rağmen gotik değildir, karakterleri ve hikayesiyle tam olarak fantastik olduğu halde fantastik eser kategorisine girmez, onu 2. Dünya Savaşı sonrası yazılmış alegorik bir eser olarak tanımlamak da oldukça gülünç kaçacaktır. Kesin olan tek şey vardır, Gormenghast Üçlemesi modern bir klasiktir, tam olarak hiçbir kategoriye sokamayacağımız bu sıradışı hikaye, edebiyatın yıldızının gerçekten parladığı o büyülü andan bize kalandır. Titus Groan, bu muhteşem üçlemenin ilk ve kesinlikle en sevilen kitabı, şimdi yeniden yayımda. Kitap, üçlemenin kahramanı Titus'un adını taşıyor. Ancak yanlış anlaşılmasın Titus'un adını taşısa da bu kitapta kahramanımız ancak iki yaşına kadar gelebiliyor... Titus Groan, onun içine doğan, hatta kalbine bir bıçak gibi saplanan Titus'la beraber Gormenghast'ı anlatıyor. Her şeyin sabit ve durağan kalmak üzerine kurulduğu, sonuna kadar içine kapalı bu dünyaya bir varis olarak geliyor Titus. Eteklerinin etrafında bir halı gibi gezinen beyaz kediler ve bedenini bir ağacın kabukları gibi örten kuşlarla tek vücut yaşayan Lady Gertrude ile varlığını Gormenghast'ın geleneklerine adamış Lort Sepulgrave'in oğlu Titus'un beklenen doğumu bile huzursuz bir sarsıntı yaratıyor her yerde. Ancak, başlangıçta kimsenin fark etmediği başka bir sarsıntı kaynağı daha mevcut ortamda: Gormenghast'a aşçı yamağı olarak giren Steerpike. Steerpike, henüz bir bebek olan Titus'dan haliyle daha hızlı. Seri ve son derece kurnazca hareket ederek, şatodaki şiddet ateşini yakıp körüklemeye meyyal. Çünkü gözü yükseklerde, o gücün peşinde. Aşçı yamaklığından en tepelere yükselmeye kararlı. İlk kurbanları Lord Sepulgrave'in ikiz kız kardeşleri. Onların yıllardır bastırdıkları iktidar hırsını yeniden canlandırmakta hiç zorlanmıyor Steerpike... İkizlerin ellerinden zorla alınmış olduğunu düşündükleri iktidarı geri alma hırsları Steerpike'ın ellerinde yeniden dirilerek ağabeyleri Sepulgrave'in hayatta en sevdiği yer olan büyük kütüphaneyi yakmaya kadar gidiyor. Ancak her şeyin bir bedeli var ve artık ikizlerin hayatları bu yangın yerinden çıkamayacak. Büyük kütüphanenin yanması, Lord Sepulgrave'in aklını kaçırmasına ve şatodaki tüm yasaların, ritüeller sisteminin uygulayıcısı olan yaşlı Sourdust'ın da ölmesine yol açar. İstenmeyen değişim iyiden iyiye gözler önüne serilmektedir artık. Devasa bedeni kuşlara yuva olan Leydi Gertrude tehlikenin Steerpike'dan geldiğini sezen ilk kişi olur ve oğlu Titus'a beklenmedik bir şekilde yakınlaşır. Steerpike'ın şatodaki en saf varlık olan Fuchsia ile git gide geliştirdiği diyalog Gormenghast'taki durağanlık ile hareketin iç içe geçen karmaşık ilişkisinin; Titus'un süt annesinin zamanından önce onu bırakıp gitmesi, ait olduğu balçık evler halkının geleneklerine karşı gelmesi ise Titus'un beklenmedik talihinin bir simgesi olacaktır. hasan fehmi nemli çevirisi-kendisini de tanıyan ve titizliğini bilen biri olarak söyleyebilirim-mükemmel, denebilir. koskoca 2 ciltte bir tek \"dikelmek\" sözcüğünün yeriyle ilgili bir yanlış görebildim..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/tom-sawyerla-edebiyatin-sokaklarinda", "text": "İtiraf edeyim, Türkçe edebiyattan ya da dünya edebiyatından kalemlerin, özellikle de edebiyatçıların yazdığı denemelerin hasretiyle yaşarım. Çünkü her şeyden önce, çok az yazılırlar ve çok daha azı çevrilir dilimize. Oysa edebiyat dediğimiz sonsuz boşlukta rastgele gezinirken soluklanacak, nerede olduğunuzu, neleri, ne sebeple okuduğunuzu size anlatacak kalıcı, sabit duraklardır onlar. Edebiyatın derinliklerine doğru iyi bir rehber eşliğinde yapılacak, bir yandan oturaklı, diğer yandan da serüven dolu, heyecanlı yolculuklar... Öyle gelir ki bana, sanki altınla, gümüşle, türlü çeşit mücevheratla doldurulmuş bir ganimet sandığıdır edebiyat ve edebi denemeler onun içindeki en nadide parçalardır. Hani şöyle elinize alıp gözlerinizi kıstığınızda kendisine uzun uzun baktıran değerli taşlar misali... Ama o ganimet sandığının içinde bu taşlardan pek az vardır. Edebiyatçının yazdığı, düşündüğü, okuduğu hakkında yazmak cimriliğinden midir bu, yoksa edebiyat ortamlarının baskıcı tutumları mı edebi denemelerin önünü keser? Velhasıl bu konuda elinizden çok az edebiyatçı tutacaktır ve onlardan da az eleştiri yazarı... İşte tam da bu nedenle bu ayın şahane kitabı, Faruk Duman'ın edebiyat üzerine yazdığı denemelerini bir araya getirdiği Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe adlı çalışması. Faruk Duman bol ödüllü bir edebiyatçı, buna Memet Fuat Deneme Ödülü de dahil. Ödüllerden değil ama çalışmalarından, edebiyatın hemen her alanında ürün veren bir kalem olarak tanıyoruz, okuyoruz Duman'ı. Hal böyle olunca bu deneme kitabında edebiyatın, insanın ve hayatın pek çok yerine değen denemeler bekliyor bizi. Her şeyi bir kenara bırakıp, bunca çeşit içinde göze minör gibi gelecek bir konu üzerinden, Faruk Duman'ın taşraya dair yazdıklarından başlamak istiyorum. Çünkü modern romanın, başlangıcından itibaren temel sorunu aydındır. Tıpkı onu bugünlerde gereğinden fazla bir sorun olarak hissettiğimiz gibi. Aydın sorununun yanı başında kendisini iyiden iyiye gösteren bir sorun daha var bugün üstelik gündelik yaşamımızı işgal eden; şehirlerin ve hatta gitgide bütün ülkenin bir taşra kalabalığına dönüştüğü algısı... Taşrada halk kalabalıklaşır, yekpare bir kütleye dönüşür, dil değişir, aydının tarihsel olarak yüklendiği sorumluluk taşranın içinde hazin bir şekilde gülünçleşir. Taşradan korkarız. Taşrayı aşağılarız; taşra kalabalığını tek bir kişi gibi görürüz. Doğal olarak insanı inkar etmiş oluruz. Büyük kentlerden sonrasını aslında İstanbul'dan sonrasını durağan, yekpare ve can sıkıcı buluruz. Çok çok incelenecek bir imaj yaratırız ondan. Bu noktada bize Yakup Kadri'nin Yaban'ını ve Yusuf Atılgan romanlarını hatırlatıyor Duman. Bunları hem aydının hem de aslında yazarının çaresizliğinin romanları olarak tanımlıyor. Ve bugünümüze dair, çıkarabileceğimiz bir ders veriyor: Sorun insanı anlamak, anlatmaksa eğer, aydınımız her baktığı küçük kasabada bir kasvet görmeyi bırakmalıdır. Acımamalıdır kasabaya. Kasabadan korkmamalıdır. Orada durmakla bir köy, bir kasaba aydınımızı gelip kendi içinde yaşamaya zorlamaz. Bu nedenle aydın, içinde yaşamaktan korktuğu insanlara acımayı bıraksın. Trajikomik bir durumdur bu. Her küçük kent otelinde bir Zebercet görmeyi bıraksın. Her baktığı yüzde bir tutunamayan görmeyi de bıraksın. Sonunda bütün bunları bırakmakla kendi kendini tekrar etmeyi de bırakmış olmayacak mı? Kendisinin gerçekte ne olduğunu da anlamış olmayacak mı? Öyle görünüyor ki yine iş, koskocaman bir kasabaya dönüşen ülkede aydınımızın kendisini anlamasına, kendisini eleştirebilmesine kalıyor. Taşradan devam edelim. Duman'ın çocukluğundan başlayarak okumayla, yazmayla, hayatla kurduğu ilişkide, küçük yerde yaşamış, küçük yeri biliyor olmanın izlerini görüyoruz Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe'de. Kitabın Çocukluk Çağı, İlk Okumalar, Çocukluğa Özlem, Kaz başlıklı bölümleri bizi yazarın çocukluğundan alıp halk hikayeleri, folklor, masallar ve dil üzerine düşüncelerine götürüyor. Masalların Dili, Kureyş'in Kurtlarını Beklemek, Halk Hikayesi, Folklor hep bu türden denemeler. Ancak başta da değindiğim gibi, Duman, edebiyatın her sokağında yürümeyi seven bir yazar. Tek tek okuduğu kitaplardan, yazarlardan söz eden denemeleri de var, güzelliği, estetiği, güncel siyaseti ve hatta rüyaları mesele eden denemeleri de. Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe'nin sakin ve samimi dili, anlatım biçimi, yazarının hayata ve edebiyata karşı duyduğu sevgiyi hissettirmesi, her denemeden beklediğimiz o vurucu cümleyi, vurucu düşünceyi hiç ihmal etmemesi ve güncelle bağını gerekli mesafede koruması, onu gerçekten de şahane bir deneme kitabı yapıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/turkiyede-islamci-kitle-seferberligi", "text": "Yayınlanmış 4 kitabı da Türkiye ile hakkında. Rahatlıkla \"bizi bizden iyi tanıyor\" denebilir. Türkiye ilgisinin kökeninde Almanya'da yaptığı akademik çalışmalar sırasında Türklerle tanışması yatıyor. Tanıdığı insanların ülkesini merak ediyor ve atlayıp geliyor. Düşünsel anlamda geliş o geliş. Bütün kariyeri Türkiye üzerine kuruluyor. Hacettepe Üniversitesi'nden Psikoloji yüksek lisans derecesini aldıktan sonra Türkiye üzerine olan doktorasını Texas'ta tamamlıyor. Bu hafta misafir ettiğimiz kitabı Islamist Mobilization in Turkey, İngilizce olarak 2002 yılında basılmış. Türkçe'ye çevrilmesi ve yayınlanması için 5 yıl geçmesi gerekmiş. Türkiye standartlarında kısa bile sayılır. Oğlak Yayınları şahane bir iş yaparak bu çok önemli çalışmayı 2007 yılında Türkiye'de İslamcı Kitle Seferberliği - Yerli Siyaset Üzerine Bir Araştırma adı ile yayınladı. En azından kendi tanıklığım çerçevesinde bu çok değerli ve az bulunur çalışmanın medyada ve okur nezdinde hakettiği ilgiyi göremediğini düşünüyorum. Kuşkusuz bilimsel formatta yapılmış bir çalışma olmasının payı vardır. Ama bunu da aşan bir ilgisizlik ve meraksızlık söz konusu gibi. Bu da standartlarımıza uygun. Konuyla ilgili akademik çevreler muhtemelen yararlanıyorlardır, diye umalım. Bu kitap gerçek anlamda yoğun bir emeğin ürünü. Jenny Hoca toplamda aralıklarla 20 yılını Ümraniye'ye vermiş. O bir Ümraniyeli diyebiliriz. Bu kitap için ise 1995-1998 arasında Ümraniye'de sahaya inmiş, bölgedeki insanlarla yan yana, diz dize yaşamaya başlamış. İslamcı siyasi görüşlere sahip Ümraniye yoksullarının evlerini, işlerini, sofralarını paylaşıp, daha sonraki yıllarda da sürdüreceği ilişkiler kurmuş yani aileden birisi olmuş. Kutsallarını, bayramlarını, kaç göçlerini, düğünlerini, çeyiz düzmelerini, hastalıklarını, sıkıntılarını gözlemlemiş, gözlemlemenin ötesinde okuyacağınız gibi bizzat an be an bütün doğallığı içinde yaşamış. Yani Ümraniye'ye 5 defa gidip 3 kişi ile anket yapmaktan ibaret bir süreç değil bu. Kitapta bu ilişkilerin tüm detayları adeta bir günce gibi anlatılıyor. Bu da çalışmayı bir roman gibi de okunur hale getiriyor. Demekki Jenny Hoca'nın evvelemir edebiyatçılığı varmış diye düşünüyor insan, biyografisinde kendisini bildi bileli yazar olmak istediğini okuyunca da çember kapanıyor. Özet olarak son seçimlerde AKP'nin aldığı yüzde 47 oyun önemli bir kesimin oluşturan sosyolojik grubun çok tipik örneklerinin hayatlarının içine giriyor. Bu nedenle kitap İslamcı siyasetin temsilcisinin neden iktidarda olduğunun yanıtını öğrenmek isteyenler için bu kapsamda Türkiye'de yayınlanmış en önemli çalışmalardan birisi durumunda. ABD'nin Yeşil Kuşak projesi kapsamında 12 Eylül Cuntası tarafından iktidar için adeta özel oto yol tahsis edilen İslami hareketin kitlelerle ilişiki kurma ve geliştirme yöntemleri, bireysel ve yerel sorunlara çözüm geliştirme araçları, kitle seferberlik ve örgütlenme mekanizmaları nasıldır; sokak, mahalle, belde, ilçe, belediye, vakıflar arasındaki ilişkiler nelerdir; bu düzeylerin sorumluluları, her birinin görevleri nelerdir, gibi tüm soruların yanıtları bu kitapta. Hareketin adeta Türkiye Cumhuriyetinin resmi kayıtlarından daha gerçekçi ve sağlıklı bir nüfus/seçmen veri tabanını nasıl oluşturup, yönettiğini de öğreniyoruz. Dolayısıyla AKP'nin 2002'deki iktidarı bu nüfus/seçmen veri tabanları da olmak üzere kendisinden önceki Refah-Fazilet-Saadet zincirinin kurduğu neredeyse kusursuz altyapı üzerinde yükseliyor. Tabiri caizse AKP, Erbakan Hoca'nın arazisine dikiyor binayı. Bir başka faydalı bölüm ise Ümraniye'de Sekülerist Aktivizm başlığı taşıyan son bölüm. Mukayeseli olarak bölgedeki CHP'lilerin faaliyetleri irdelenerek, farklılıklar serimleniyor. Jenny Hoca çalışmayı 1995-1998 arasında gerçekleştirmiş. Yazma işlemini ise 2000'de tamamlamış. Dolayısıyla kitaptaki sürecin aktörleri Refah-Fazilet-Saadet partileri. Kitabın yayınlanması AKP iktidarının şafağında gerçekleşmiş. Hocamız kitaptaki tespitlerinin ve öngörülerinin gerçekleşmiş olmasından ötürü ne denli öğünse azdır diye düşünüyoruz. Bilimsel değerinin yanısıra bu kitap iktidarı hedefleyen herhangi bir siyasi hareketin referans kitaplarından birisi olacak nitelikte. \"Ne Yapmalı?\" sorusunu yeniden dillendirenler siyasi rakiplerinin hikayesini ihmal etmemeliler. İslamcı siyasi hareketin iktidar öyküsü tesadüflerle gerçekleşmiş bir sürecin öyküsü değil. Yukarıda belirttiğimiz gibi ABD ve 12 Eylül faktörünü ihmal etmeden, yıllar süren çok örgütlü bir mücadelenin, tuğla üzerine tuğla koymanın, azmin ve kimi zaman Makyavelist de olabilen, sürekli yenilenen yerel ve ulusal siyasi taktik hamlelerin hikayesi. Kendilerine altın tepside sunulan fırsatın uluslararası konjonktürün de uygunluğu ile bihakkın değerlendirilmesi. Kuşkusuz herkesin bildiği gibi bu temiz bir süreç ve temiz bir hikaye değil. \"Adil Düzen\"in çocuklarının nasıl bir düzen yarattıklarının değerlendirilmesini tarihçilere bırakalım. Yazma sürecinin 2000'de tamamlamış olması nedeniyle kitapta AKP'nin hikayesi ya da post-AKP Türkiyesinin hali yok doğal olarak. Ancak Jenny Hoca Türkçe baskının sonuna yazdığı kısa bir not ile iktidarın ilk döneminin pozitif bir değerlendirmesini yapıyor ve partinin ne kadar demokratik ilkeler çerçevesinde örgütlendiğini, \"yeni tarz bir parti\"nin yaratıldığından dem vuruyor. Acaba bugün de aynı görüşü savunuyor mu? Blog'unu okumak gerek. Çeviri sanki biraz daha iyi olabilirdi diye düşündüm zaman zaman. Bazı cümleleri tekrar tekrar okumama rağmen hiç anlayamadım. Eğer yeni bir baskısı gündeme gelirse gözden geçirilmesinde yarar olabilir. Jenny Hocamızın romancı yönünü merak edenler tam 14 dile çevrilmiş olan Sultan'ın Mührü'nü okuyabilirler. Bu yıl yayınlanan The Abyssinian Prof 'un Türkçe'de ne zaman yayınlanacağı konusunda şu anda bir bilgi yok elimizde. Ayrıca baskısı tükenmiş olan ve Türkiye'de kadın emeğinin durumunu irdelediği Para ile Akraba, Türkiye'de Kadın Emeği başlıklı bir diğer çok önemli çalışmasının yeni baskısı hazırlanıyor. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/turklerde-hayvan-sembolizmi", "text": "Çoruhlu'nun doktora tezinden hareketle oluşan bu kitapta en az 30 yıllık bir emek ve birikim yer alıyor. Bu da kitabı okurken dipnotlardan, anlatımdaki detaylara kadar hemen her alanda kendini belli ediyor. Sosyal bilimlere, sanata, eski Türk geleneklerine, tarihe, gündelik hayattaki alışkanlıklara, batıl inançlara dair önemli bir metin var elimizde. Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu'nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hala alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor. Kitapta yer alan konular üç ana bölümde işleniyor. İslamiyet'ten önce Orta Asya Türk sanatı, İslamiyet'ten sonra Orta Asya Türk sanatı ve Osmanlı dönemi hariç Anadolu Türk sanatı... Kitabı okurken sadece sanattaki yansımalar değil, bunun kökeni de başarılı bir şekilde anlatılmış. Bu özelliğiyle adeta bir Türk mitolojisi kitabı olma özelliğini de taşıyor. Eski Türk efsanelerine dair birçok açıklama kitapta mevcut. Ayrıca özellikle İslamiyet'ten önce Orta Asya'daki yaşantıya, oradaki inanç sistemine, Çin, Hint ve Pers etkisine örneklerle yer verilmesi kitabın değerini arttıran bir husus. Kuru kuruya semboller, resimler konulup bu sembol şunu temsil etmektedir gibi yavan açıklamalardan kaçınılmış, akademik disiplin içinde ama genel okura da hitap edebilecek bir eser ortaya çıkmış. Çoruhlu'nun doktora tezinden hareketle oluşan bu kitapta en az 30 yıllık bir emek ve birikim yer alıyor. Bu da kitabı okurken dipnotlardan, anlatımdaki detaylara kadar hemen her alanda kendini belli ediyor. Sosyal bilimlere, sanata, eski Türk geleneklerine, tarihe, gündelik hayattaki alışkanlıklara, batıl inançlara merakınız varsa zevkle okuyacağınız bu eseri tavsiye ederim. Kitabın baskısına hayli özen gösterilmiş. Seçilen kağıt, cilt, kutu vs son derece başarılı ama kitapta kullanılan görseller ve görsellerin uygulanmasıyla alakalı aynı şeyi söyleyebilmek maalesef mümkün değil. İç sayfalarda yer alan çizimlerin -ki bu çizimlerin büyük çoğunluğu bizzat Yaşar Çoruhlu'ya ait- sayfa içi kullanımında ideal yerlerinde değil. Her iki cildin de son kısmında bulunan resimlerde ciddi manada kalite sorunu var. Bazı resimler maalesef siyah beyaz. Sanatla alakalı bir kitapta detaylar son derece önemliyken Çoruhlu'nun uzun yıllardan beri çeşitli kaynaklardan topladığını tahmin ettiğim bu resimlerin daha net hallerinin yer almasını arzu ederdim. Ayrıca bir okur olarak söz konusu resimlerin kitabın ilgili bölümünde olmasının okumayı kolaylaştıracağını düşünüyorum ama resimlerin yer aldığı bölümde farklı ve daha kaliteli bir kağıt kullanıldığı için bu pek de mümkün olmamış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/turklerin-eski-dininden-bugune-kalanlar", "text": "Bu haftanın şahane bir kitabı, tarihle ilgilenen okurları mutlu edecek nitelikte. Tanınmış bir tarihçinin gözden kaçmış bir çalışması: Jean Paul Roux'nun Türklerin ve Moğolların Eski Dini. Jean Paul Roux, Babür- Büyük Moğolların Tarihi, Altay Türklerinde Ölüm, Orta Asya: Tarih ve Uygarlık, Orta Asya'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar gibi Türkler ve Orta Asya üzerine kaleme aldığı pek çok çalışmasıyla gayet iyi tanıdığımız biz tarihçi, hatta bir çoğumuz onu uzun süre çoksatar listelerin tepesinden inmeyen Türklerin Tarihi adlı kitabıyla tanıyor. Türklerin ve Moğolların Eski Dini ise üzerinde pek durulmamış, hakkında tanıtım yazısı bulamayacağınız, dediğim gibi neredeyse gözden kaçmış, önemli bir tarih kitabı. Tarih denilen şeyi, savaşları, onların nedenlerini ve sonuçlarını art arda vererek, politik oluşumları açıklamaya çalışarak anlayabileceğimize inanmayanlardanım ben. Bireylerin tek tek gündelik yaşamlarına yansıyan inançları, toplumsal eğilimleri, genel kanaatleri ilgilendirir beni daha çok. Toplumların kaderini; savaş gibi, yönetimlerin değişmesi gibi büyük sıçrama anlarını, bu eğilimlerin belirlediğini düşünürüm. İşte Türklerin ve Moğolların eski Dini de bu anlamda minör gibi görünen, major bir çalışma. Hem 30 yıllık bir birikimin ürünü hem de Jean Paul Roux'nun diğer çalışmalarıyla yeniden yarattığı evrenin olmazsa olmazı. Yazarın, Türkleri ve Moğolları yan yana ele almasının sebebi her iki halkın da Altay dil ailesine üye olması. Dil ailesi bir yana, bu iki halkın tarih boyunca tartışmasız bir şekilde çok yakın ilişki içinde olmaları da yazar için son derece belirleyici olmuş. Hikayeyi tarih öncesinde Türklerde ve Moğollarda dinsel düşüncenin gelişimiyle başlatıyor Roux, Yani Türk ve Moğol kelimelerinin ortaya çıkışından önce yaşayan Türklerin ve Moğolların kim olduklarını açıklıyor. Bu ilk bölümde yer alan Türklerin İslamlaşması, kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri, Türklerin şaşılası bir şekilde hızla İslamlaşmasının temelinde yatanları da, Şamanizm inancı alışkanlıklarının günümüze dek ulaşan yansımalarını da gösteriyor okurlarına Roux. Ona göre Türklerin eski dini, bugün hala yaşatıldığı iddiasının ileri sürüldüğü Sibirya ve Altaylardan çok daha iyi bir şekilde Müslüman ülkelerde korunuyor. Bir elma ağacı altında yuvarlanarak kısırlığının geçeceğine inanmanın temelinde yatan ağaç kozmolojisini, o büyük hikayeyi okumak; Türkçede cinsiyet ayrımı yapılmadığı için yıldız adlarının da cinsiyetsiz olması, bu cinsler arası eşitlikçi durumun yanı sıra diğer basat pek çok kültürün aksine güneşe ana, aya baba dendiğini hayretle görmek; doğayla bir bütün halinde yaşan eski Türklerin hayvanlara ve bitkilere bakarak geliştirdikleri yaradılış efsanelerinin ruhani gerçekliği; bugün fizikte de tartışılan, o tüm nesnelerde bulunan yaşam enerjisinin varlığının kabulü üzerine kurulan yaşam anlayışı, bu kavrayışla şekillenen büyüleyici bir gündelik hayat... Kozmik düzeyde gök hem tekliği hem çoğulluğuyla hissedilir; bitkisel düzeyde her ağaç bir bireydir, ancak kendisi de bir toprağa, bir bölgeye ve tüm dünyaya ait olan ve orman denen kolektif bir varlığın parçasını oluşturur; madenler dünyasındaysa her taşın bir ruhu vardır ve bütün taşların ruhları bir taş yığınının tek olan ruhunda birleşir. İnsan düzeyinde her kişi, günlük dilde pek çok ruhu vardır şeklinde tanımlandığı gibi, birkaç güçten oluşmaktadır; ayrıca ailesinin, kabilesinin, boyunun, hatta imparatorluğunun ortak ruhlarına bağlıdır. Roux'nun çalışmasını okudukça, bugün modernizmin yıkılan büyük projesinin yerine koymaya çalıştığımız, yeni ruhani farkındalık arayışlarının, tarihi bir karşılığıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Türklerin ve Moğolların Eski Dini'nin büyük bir bölümü içeri gereği Şamanizm dinine odaklanıyor. Köklerimizi anlamak kanımca bu az bilinen büyük dinsel yapıyı bilmekten geçiyor. Bu bakımdan Roux'nun çalışması Mircae Eliade'nin Şamanizm'i ile birlikte Türkçede yayımlanan en önemli kaynak kitaplardan biri. Tarih kitaplarının dili ve anlatım biçimiyle ilgili pek çok zorluklara katlanmaya alışmış tarih okurları, bu çalışmada ayrıca farklı bir okuma deneyimi de yaşayacaklar, diyebilirim. Oylum Hanım'a bu güzel yazısından dolayı teşekkür ederim... Ben de Türklerin Tarihi'ni okuyup, bu kitabı da okuma sırasına koyanlardanım. Kitaplığımda duruyor ve sırasını bekliyor... Türkler ve Moğollar çok yakın iki millet. Aynı dil ailesinin yanı sıra, aynı coğrafyayı, aynı gelenekleri ve aynı dini paylaşmışız. O dönemde göçebe yaşayan ve şehirler kurmayan bu iki milleti birbiriyle yan yana yaşayan yakın kabileler gibi düşünebiliriz. Örneğin Timur'ın baba tarafı Moğol, anne tarafı da Türk'tür. Türklerin Tarihi'nde de din konusu geniş kapsamlı anlatılıyor. Günümüzde Alevilik denen akımın İslamiyet ile Türklerin şaman geleneklerinin birleşmesi olduğunu görüyoruz. Alevi dedelerinin de şamanlar olduklarını... Bu Hoca Ahmet Yesevi ile başlıyor. Hacı Bektaş-ı Veli de Ahmet Yesevi'nin öğrencisi. Daha sonra Anadolu'ya geliyor ve bu akımı yayıyor. Göçebe türkler için de eski dinlerinden öğeler bulunan bu islamiyet yaşamı daha kolay ve ilgi çekici duruyor... Örneğin, mezar taşı bir şaman geleneğidir ve islamiyette yoktur. Hala günümüzde yağmur duasına çıkılıyor, kuyularda kesik at kafaları bulunabiliyor. Türklerin mükemmel bir uyum kabiliyeti bulunuyor. Göçebe hayattan yerleşik hayata o kadar mükemmel uyum sağlıyorlar ki, Şiraz'da Tebriz'de o kadar çağdaş şehirler kuruyorlar ki! O dönemde İran'da sanat en üst düzeye çıkıyor.. Bunun sonucunu da Yavuz Sultan Selim'le birlikte kazanılan halife ünvanında bulabiliriz. Bu dönem sonrası Osmanlı devleti koyu bir dini devlet düzenine giriyor. Tarih boyunca da görüleceği üzere, İslamiyet gelişmiş, ufku açık toplumlar doğurmuyor. Bilakis eğitimsiz, fazla düşünmeyen ve ibadet eden ümmetleri yaratmak istiyor. İşte türkler de bu aşamada kaybetmişlerdir. Tarih Oylum Hanım'ın da dediği gibi, günümüze o kadar işaret ediyor ki, şimdi de bu süreçleri yaşıyoruz aslında..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/tutku-heves-ve-isyan", "text": "Bir kapıdan gireceksin, neler neler göreceksin, her çileye göğüs gerip hayat budur diyeceksin. Gün gelecek isyan edip niye doğdum diyeceksin. Gün gelecek isyanına kahkahalarla güleceksin. Reha Erdem'in Hayat Var'ının içinde Hayat'la beraberiz şimdi. Hayat, çocukluk ve ergenlik, yaşam ve ölüm arasında, tekinsiz bir tereddüt anında film boyunca... Mahallenin Fenerbahçeli delikanlısının sahilde söylediği bu Orhan Gencebay şarkısı ise kahramanımızın kaderci, çıkışsız ve kabullenmeci muhtemel geleceğini seslendirir gibi sanki. Sinema yazarı Fırat Yücel'e göre Reha Erdem Hayat Var'la bize yetişkin olmanın ölü bir çocuk olmak anlamına gelmediğini söylüyor. Ve zaten sinemanın insanı çocuk gibi isyan ettirdiği anda gerçek sinema olduğunu... Sadece Hayat Var ve Reha Erdem üzerine değil, büyüleyici bir şekilde gelişmesiyle beraberinde derinlikli eleştiriyi de yaratan Türkiye Sineması üzerine düşünüyoruz aslında. Elimizde ise söz konusu gelişimin son verimlerinden biri var: Bir Kapıdan Gireceksin- Türkiye Sineması Üzerine Denemeler. Bir Kapıdan Gireceksin, yakın dönem Türkiye sineması üzerine yazılmış on dokuz denemeden mürekkep bir çalışma. Umut Tümay Arslan'ın hazırladığı çalışmada Fatih Özgüven'den Karin Karakaşlı'ya, Sema Kaygusuz'dan Feride Çiçekoğlu'na, Meltem Ahıska'dan Fırat Yücel'e pek çok yazar sinema üzerinden Türkiye meselelerine odaklanıyorlar farklı farklı pencerelerden. Yekpare ya da bölük pörçük bir zaman içinde, iç ve dış anlatı alanları yaratıp bozarak, kah gündelik olanın ritminde, kah kozmik bir zaman algısına ulaşabileceğimizi ima ederek, gözlerimizin önünde parçalara ayrılan ya da bütünlenen kurgularla yakın dönem sineması; yakın ya da uzak fark etmez, Türkiye'nin dertleri, Türkiye'nin haritası... Sinemamız bize son yıllarda hayatı sinemasal okumalar ışığında algılayabilme fırsatı verdiyse eğer, Bir Kapıdan Gireceksin'de yer alan tüm denemeler bu fırsatın hakkını şahane bir şekilde veriyorlar. Türkiye'nin hafızasında, cümle yaralarında, kimlik çatışmalarında, aşkında ve şiddetinde geziniyorlar. Bir Kapıdan Gireceksin'in bir diğer ilginç okuması Boğaç Ergene'den. Ergene, 'Coğrafi Kayıtsızlık' başlığı altında Maskeli Beşler Irak ile Kurtlar Vadisi Irak filmleri üzerinden Türk toplumunun kendi Doğusunu nasıl tahayyül ettiğinin okumasını yapıyor. Yazara göre sinemasal olarak birer başyapıt olmasalar da gişede başarı kazanan bu iki film Türk insanının kafasında yerleşik olan Doğu ve Güneydoğu'ya dair klişelerin, kuraklık, cehalet, geri kalmışlık gibi, kolaylıkla Irak'a, Irak coğrafyasına ithal edildiğini gösteriyor. Doğululuğu doğuya ötelemenin birer göstergesi haline geliyorlar. Nejat Ulusay'ın Göçmen başlıklı denemesi, Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sını ve Kutluğ Ataman'ın Lola ve Bilidikit'ini toplum içinde en korunmasız beden olan göçmen bedeni ve beden politikaları üzerinden ele alıyor. Bu iki çalışmanın klasik melodram sinemasının alışılmış kalıplarını tersyüz eden yapılarına odaklanıyor. Netice ise yenilikçi ve aykırı birer çağdaş sinema örneğiyle karşı karşıya olduğumuz. Kitabın en ilginç denemelerinden biri ise Barış Engin Aksoy'un Lütfi Akad'ın Vesikalı Yarim'i ile Çağan Irmak'ın Issız Adam'ını karşılaştırdığı Sebebi Çok, Bir Sebebi Yok... Aksoy bu iki filmi arzu, aşk, imkansız arzu, imkansız aşk ekseninde ele alıyor. Vesikalı Yarim'deki aşka engel olan toplumsal engellerin bir yerde göstermelik olduğuna, filmin aşk denen şeyin imkansızlığını temelde kavradığına işaret ederken Issız Adam'da ise tam aksine ortada hiçbir engel yokken aşkın bir türlü olamayışındaki anlama/anlamsızlığa götürüyor biz okurları. Ve Fatih Özgüven'den Tombulların Belirişi... Beyaz, fit Türk'ün karşısına çıkan ve onun aksine sinemamızda kolayca kendine yer bulan şişman bedenleri, Recep İvedik filmleri, Ümit Ünal'ın Ara'sı, Cem Yılmaz'ın Hokkabaz'ı ışığında anlatıyor. Özgüven'e göre bizim sinemamızda tombul beden belli bir çelik beden tasavvurundan çok daha inandırıcı, göründüğünden çok daha anlaşılabilir ve ayrıca tartışmaya da açık."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/tutsak-duslerin-muzigi", "text": "kesesinin ve güç yakutunun... Maskesini geri almak diğerlerine göre kolay oluyor. Düş kesesi de öyle. Cehennem zebanilerinden biriyle yaptığı düello pek şık, ve onun bir kahraman olarak duruşunu belirginleştiriyor gözlerimizin önünde. Düelloyu, 'umut'la kazanıyor Sandman ve maskesini ele geçiriyor. Ancak yakutu ele geçirmek yine de böylesine kolay olmayacak. Çünkü onu kullanan ölümlü 'Düş'ün varlığına ve gücüne elini uzatmış, ondan bir parça koparmış durumda. Sonla başlangıç arasında zarif bir dans gerçekleşiyor ölümlü ile bu ebedi varlık arasında. Ancak bu okuduğumuz/izlediğimiz, başarıyla taçlanarak mutlu sonla biten bir süperkahraman hikayesi değil. Nihayetinde eski gücüne karışan Sandman'in bundan sonrasıyla ilgili soruları ve sorunları var. Düştüğü bu durumdan onu beklenmedik bir şekilde çıkagelen kızkardeşi 'Ölüm' çıkarıyor. 'Ölüm', en az 'Düş' kadar zarif, latif ve eksantrik elbette... Ama aralarında derin bir fark var. 'Ölüm' erkek kardeşine göre kesinlikle daha bilge... Bu bizi hayal kırıklığına uğratmıyor, kahramanımızla aramızı açmıyor, çünkü biliyoruz ki Sandman kızkardeşi 'Ölüm' kadar bilge olsaydı, okunmaya değer bir yolculuğu, bir dizi hikayesi de olamayacaktı. Başta da dediğim gibi Sandman 11 ciltlik epik bir çizgi anlatı. Neil Gaiman dünya üzerinde kadınlar tarafından en çok okunan çizgi-roman serisi olarak da kabul edilen Sandman'de, her şeyden önce antik mitlerle modern mitleri harmanlayarak onları, insan bilincinin en derinlerinde yatan karanlık fantezilerine dönüştürür. Bir yandan da, çağdaş kurgunun inceliklerinden, tarihi dramadan ve destanlardan yararlanır. Bu çizgi anlatının en önemli özelliklerinden biri bir yandan son derece akıcı bir şekilde ilerlerken, diğer yandan destansı hikayesinin yavaş yavaş ve merak uyandıracak bir şekilde gelişmesidir. Gaiman epik fantezilerin en başat meselesi olan kahramanın oluşumu, kahramanın yolculuğu meselesi üzerinde de titizlikle durmakta. Okurun gözleri önünde büyüleyici bir çizgikarakter şekillenmekte, kahramanlaşmakta, var olmaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/ucusan-dusuncelerin-cobani-cagin-ozani", "text": "Hadi, Tanpınar'dan bir küçük çalıntı yapalım; taştan düş, düşten şiir çıkarabilen... Türkçeye yeni çevrilen Hayalperestler'i, küçük bir anlatı kitabıyken nedir bu şair ve şiir vurgusu, diye soran olursa, kısaca söyleyeyim, bu kitabı bir şiir olarak okumanın dışında hiçbir yer bırakmamış bize Smith. 45 yaşının tüm olgunluğu ve üreticiliğiyle çocukluğun saf düşlerine dair nefis bir şiir kaleme almış. Düşünceler bir tutam yün gibi rüzgarda uçuşur durur elbet ya, Çoluk Çocuk'ta da okuyup büyülendiğimiz gibi, Patti Smith rüzgarda uçuşarak kaybolmaya meyilli olan her şeyin peşine düşenlerden ve bunun görev edinenlerden. Belki de mesele rüzgarda uçuşan düşünceleri yakalayıp dile getirmesi, dil içinde hapsetmesi değil de, sadece bütün bunların peşinden koşmak üzere bir hayat inşa edebilmesi. Hayallerin içine oturan bir hayat, bir inanç sistemi... Şaşırtıcı bir şekilde, inatçı bir hevesle, 'gökyüzünün avantajı' hep onun üzerinde... Bir büyücü, bir şaman, bir hikaye anlatıcısı, bir sabık düş yaratıcısı olarak hepimizi peşi sıra sürüklüyor. Dediğim gibi çocukluğundan, hayatın o en saf algısından vazgeçmiyor Patti Smith. Hayalperestler, bu vazgeçmeyişin narına yazılmış çok kişisel bir anlatı. Ancak bu türden kişisel anlatıların hep yaptığı gibi kendini okura kapatmıyor. Smith, tıpkı Çoluk Çocuk'ta olduğu gibi en mahrem yerlerini bize gösterdikçe yepyeni kurguların, yaratıcılık alanlarının, türlü esinlerin önünü açıyor. Hayalperestlerin bir özelliği de yazarın beklenilenin aksine çeşitli hesaplaşmaları çocukluğa yükleyerek gerçekleştirmeye çalışmaması. Hesaplaşmıyor Smith, yaşamın ilk yıllarında içimizi saran o saf olağanüstülüğü dile getirmekten başka bir kaygısı yok gibi. Doğayla iç içe büyümenin coşkusunu da, bedeni ve zihni sakatlayan ailevi, kültürel, toplumsal baskıların etkilerini de aynı mesafede aktarmayı başarıyor. Belki de sırf bu yüzden onun çocukluğunun tüm ışıltısı böylesine içimize işliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/unutma-hayati-hatirla-deniz-huseyin-yusuf", "text": "Bir süre önce mübadele döneminin edebiyata yansımaları üzerine küçük bir araştırma yapmıştım. Mübadelenin Türk edebiyatına yansıması o kadar cılız, Yunan edebiyatına yansıması o kadar büyüktü ki şaşırıp kaldığımı hatırlıyorum. Mübadelenin özel bir yeri de yoktu üstelik, toplumsal travmalarımızın hemen hepsi edebiyata çok ama çok az yansıyordu, tuhaf bir şekilde susmayı tercih ediyorduk. Olan bitenin sadece siyasi olması da gerekmiyordu hem. Sel felaketleri ve depremler bile ucundan kıyısından giremiyordu edebiyata. İyi ama neden? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı bir, hatta birden fazla araştırma kitabına konu olabilir. Ama ben kendi adıma yanıtın yine de edebiyatta olduğunu düşünüyorum. 12 Mart edebiyatı var evet, ama bir 12 Eylül edebiyatı neden yok sorusuna dair şöyle bir yorum getirilmişti. 12 Eylül tüm ümitleri söndürmek için yapılmıştı, tüm ümitleri söndürmek ve anıları silmek için. O kadar güçlüydü ki artık kimse onları hatırlamak da istemeyecekti zaten, bunun için yapıldı ve başarılı oldu. Öyle bir nesil yaratacağız ki, kim olduğunuzu hatırlamayacaklar, diyordu Evren. Öyle bir söz ki, kahredici, öyle bir söz ki insana tek başına kütüphanelerden taşacak kadar çok 12 eylül romanı, şiiri, öyküsü yazdırmayı şart koşacak cinsten. Oysa biz uzun, çok uzun süre, istisnalar haricinde, yazmayı değil kahrolmayı seçtik. Ta ki, gerçekten unutulmaya yaklaşıncaya, ta ki ki bu unutmanın etkisiyle mi bilinmez, yeniden direnmeye başlayıncaya kadar... Ece Temelkuran'ın Devir'inin, onun kendi kişisel yazım deneyiminin ötesinde, bu direnmeyi yeniden hatırlamaktan çıktığını zannediyorum. Gezi edebiyatı, dili aranırken, bunun bir park hikayesi anlatımından öteye geçeceğini, edebiyatın özüne bulaşacağını ve illa ki işe 12 Eylül'den başlanacağını bekleyen bir okur, bir edebiyatçı olarak, böyle düşünüyorum. Devir, her şeyden önce, unutma ve hatırlama üzerine bir roman. Çıkış noktası ise dilsizlik. Döneme ait anlatamama ve kahrolma durumunun ötesine geçmeyi, bir yazar olarak, çocuk dünyasının dili-dilsizliği üzerinden tercih etmiş Temelkuran. İki kahramanımız var: Ali ile Ayşe. Yoksul bir direnişçi ailesi ile orta sınıf direnişçi bir ailenin çocuklarını, dönemin ruhu bir araya getiriyor. Olan biteni onların gördüklerinden, duyduklarından, unuttuklarından ve hatırladıklarından okuyoruz. Olan biten, 12 Eylül Ankarası'nın siyasi ve toplumsal gidişatı. Olan biten bir felakete, büyük bir felakete sürüklenen Ankara, büyük bir felaketi bekleyen milyonlarca insan, Türkiyeli... Olan biten, iki çocuğun, masalsı bir şekilde, yangın yerine dönen bir dünyanın içinden, kuğuları kurtarma hikayesi... Temelkuran verdiği söyleşilerden birinde Romanda bir çocukluk dili kurdum ama bu dil benim gerçek çocukluk dilim mi yoksa sonradan icat ettiğim kurgusal bir dil mi, çok emin değilim, diyor. Tabii ki sonradan icat ettiği bir dille karşı karşıyayız. Bir yazarın çocuğa, çocukluğa atfettiği bir dil. Özellikle seslere ve kokulara yaptığı vurgularla güçlenen ve etkileyici hale gelen bir kurmaca dil bu. Biz okurlar olarak aslında neler olduğunu çok iyi bildiğimiz bir hikayeyi, bu dil sayesinde okumaya devam ediyoruz. Üstelik toplumun birbirine değmeyen ya da birbirini görmezden gelen katmanlarının arasındaki mesafeyi de bu dil sayesinde aşıyor Devir'in anlatım biçimi. Ali ile Ayşe'nin hayatlarına devrimci abiler, ablalalar kadar, etliye sütlüye bulaşmayan, Dallas'ta Ceyar'ı tutan apartman komşuları Jale Hanım Teyzeler de girebiliyor. Hayat Ansiklopedisi de geçiyor ellerine Cumhuriyet gazetesi de, Hafta Sonu gazetesi de. Kulağa gitmesin diye fısıldanan tüm sözler onların çocuk kulakalarından süzülüp bize kadar gelebiliyor. En gizli sırlar, tembihler aracılığıyla okura açık ediliyor... Ancak kimi yerlerde bu kurmaca çocuk dilinin biraz fazla ağır kaçtığını düşünüyorum. Özellikle toplumsal olarak zaten çok ağır olan bu travma, çocuk gözünden ve yüreğinden anlatıldıkça daha da ağırlaşıyor. Yer yer okurun ilgisini soğutuyor. Tüm hikaye boyunca Ali ile Ayşe'nin dünyasına eşlik eden, Ankara'nın da simgesi sayılabilecek, kuğu metaforu. Kuğu, hem dilsizliğiyle hem de masumiyeti temsiliyle yer alıyor Devir'de ve romana masalsı, naif bir hava katıyor. Daha doğrusu dönemin sert ve acı olduğu kadar masalsı ve naif yapısıyla örtüşüyor. Bak Kuğulu'da üç ağaç var, üzerine yazmışlar Deniz, Hüseyin, Yusuf diye. Düşünmüyorlar, ağaç büyüyünce yukarı çıkacak o yazıyı, kimse görmeyecek. 'Unutmadık, unutmayacağız' diye iç serinletiyor insanlar. Bu çocuklar başka şeyler hatırlayacak, unutturmamaya çalıştıklarımızı değil. Ölümü hatırlamaz insan, hayatı hatırlar Aydın. Durmadan ölümü hatırlarsan sen de ölürsün Durmadan ölümü hatırlamak istemediğimiz, ölmek istemediğimiz için unuttuklarımızı bir yana koyup Devir'in sayfalarını çevirebiliriz. İç serinletmenin ötesine geçmek istediğimizi, unutmadan, yapabiliriz bunu. Yazarın düşlediklerine de denk düşebiliriz böylece, neden olmasın. Sözün kısası kendi diline sahip, kurgusu iyi, duygusu ise ister istemez ağır bir romana imza atmış Temelkuran. Devir'in özellikle dönem anlatılarından, bu aralar bir parça moda da olmuş çocuk gözüyle hikaye etme tarzından, hoşlanan okurları eli boş bırakmayacağını düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/unutulan-ve-hatirlanan-maskeli-balo-ve-diger-oykuler", "text": "Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor halbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz. Bazı yazarlar için roman yazmadan önce kullanılan bir basamak, bazen bir heves, çoğu zaman da okur nezdinde bir kere okunup kenara koyulan bir eğlencelik tür öykü. Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Maskeli Balo ve Diğer Öyküler, Bengü Vahapoğlu'nun titiz çalışmasıyla bizlere yeniden hatırlattığı Özcan Ergüder'le tanışmamız için raflarda. Vedat Günyol, Oktay Akbal, Erdal Öz gibi Türk edebiyatının önemli birçok isminin övgüyle söz ettiği öykülerin yazarı, deyim yerindeyse tek kitapla efsaneleşen bir yazar Özcan Ergüder. 1929 yılında dünyaya gelen Ergüder'in ilk öyküleri, henüz Robert Kolej sıralarındayken okulun İzlerimiz adlı dergisinde yayımlanır. Sıkı bir Sait Faik hayranı olan Ergüder, 1948'de Robert Kolej'in geleneksel yazı yarışmasının organizasyonunu üstlenir ve jüride bulunması için Sait Faik'in peşine düşer. Başarır da. Sait Faik, Bedri Rahmi ve Orhan Veli hakem heyeti olarak bu yarışmada bulunacak ve Özcan Ergüder Balıkçı Kamil öyküsüyle yarışmanın birincisi olacaktır. İlk ve tek kitabı olan Maskeli Balo ise 1956 yılında yayımlanır Ergüder'in. İlk dönem öykülerinde açıkça görünen Sait Faik etkisini kırmayı çoktan başarmıştır. Yer yer kara mizaha dayanan, bilinç akışı ve iç konuşmalarla dolu, yer yer bir tiyatro metnini de andıran öyküleriyle bambaşka bir öykü dünyası sunar okuruna. Maskeli Balo öyküsünde annesini arayan Hamlet'le başlayan anne-baba-çocuk-aile izleğini hemen hemen diğer tüm öykülerinde büyük bir incelik ve insan psikolojisini derinlemesine ele alan bir üslupla ele almayı başarır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/updike-kacamayan-tavsan-i", "text": "Amerikan edebiyatının, modern İngiliz dilinin en büyük ustalarından biridir kuşkusuz John Updike. Ona arka arkaya iki Pulitzer ödülü kazandıran Tavşan dizisi ise, modern klasiklerden kabul edilir. Dizinin Türkçeye çevrilen ilk kitabı Tavşan Kaçla başlayan dizinin dilimizdeki serüveni Tavşan Dibe Vurdu ile devam ediyor. Tavşan, çağımızın en önemli edebi kahramanlarından biri. Sıkıcı denebilecek kadar sıradan, beyaz, ortasınıf bir Amerikan erkeği o. Gelecek vadeden spor hayatı sona erince kendini orta sınıf aile ortamı içinde ne yapacağını bilemez bir vaziyette bulmuş, ne yapması gerektiğinin de üzerinde pek düşünmeden yaşayıp giden, kültürsüz, budala bir kahraman. Ne sevilesidir ne de sevimli. Ama her insan gibi Tavşan da kendini pek öyle görmez. Zira içinde kötülük var da diyemeyiz. Onu dizinin ilk kitabı Tavşan Kaçla tanırız. Hayata karşı en büyük savunması zora gelince kaçmaktır, ama öyle çok da uzaklara değil. O Amerikan'ın herhangi bir kasabasında karşımıza çıkabilecek herhangi biridir, fazlasıyla içeridendir. Ve işte tam da bu yüzden John Updike'ı edebiyat evreninde ölümsüzleştirmiştir. Updike, Tavşan'la 1960'lardan günümüze Amerika'nın ruhunu yazar, Amerika'nın ruhunu soyar. Dizinin ikinci kitabı Tavşan Dibe Vurduda, kahramanımızı iki çocuğundan birini kaybetmiş, babasının çalıştığı matbaada oldukça az bir ücret karşılığı linotipçilik yaparken buluruz. Karısı onu Armstrong aya ayak basmadan bir gün önce terk eder. Ergen oğluyla baş başa kalan Tavşan'ın durup beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Karısına öfkelenmek, onu geriye getirmeye çalışmak ya da onu boşamak; bütün bu çıkış yolları Tavşan'a oldukça uzak. Ama başta da dediğim gibi Tavşan, genellikle pek de uzaklara kaçamaz. Babası, annesi, iş yerinden tanıdıkları, ona kendilerince bir yol göstermeye çalışırlar ve bütün bu yollar Amerikan rüyasının içinde kahramanımızın hayatını daha da çetrefilleştirmeye yarayacaktır sadece. Tavşan, Vietnam Savaşı'yla yüzleşmeye, hippilerle baş etmeye çalışan, aya ayak bassa da toplumsal olarak hızla dibe vuran Amerika'yla birlikte daha da dibe vuracaktır. Updike, muhteşem bir ayrıntı zenginliğiyle durmaksızın çeşitli toplumsal resimler yapar, sonra da hepsini karalayıp atar gözümüzün önünde. Tavşan dizisi tam bir Amerikan eleştirisidir: Vurucu, içeriden ve cesur. Aynı zamanda sistemin çıkışsızlığına, içe işlemişliğine dair de bir ağıttır, ağıtlara gülüp geçen cinsten. Tavşan Dibe Vurdunun çok iyi bir çeviriyle Türkçeye kazandırıldığını da söylemeden geçmek istemem. Updike'ı tanımak için harika bir fırsat..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/uyusturucu-deneylerinin-tutanaklari", "text": "Alın size bir sebep daha; bir tümcenin ortasında gerçekleşen, irtifası bellisiz durum. Benjamin'e göre esrar aslında bir zehirdir. Bunu hep dile getirir zaten ancak, 20. yüzyılın en önemli Marksist estetikçilerinden ve kültür yorumcularından biri olarak kabul ettiğimiz bu adam, özne-nesne ilişkisinin esrarın etkisiyle yeniden düzenlenişine vurulmuştur bir kere. Ve Esrar Üzerine'de çıktığı kontrollü uyuşturucu deneylerini ayrıntılı bir şekilde yazar. Benjamin'in bu metinleri için, şiirseldir diyemem ya, şiirin izlerini takip eder; felsefidir diyemem, felsefenin dibini kazar; fiziksel bir deneydir diyemem, metafiziğin içine dalar. Okunacak onca şey varken Benjamin'in uyuşturucu deneyimlerini okumak niye, diye merak edenler için hemen söyleyeyim. Benjamin'in felsefi dünyasının temel kavramları esrar üzerine yaptığı deneyimlerle ortaya çıkmıştır. Varoluşun yeniden üretilebilir işaretlerinin dışında nesnenin tarihsel mevcudiyeti olarak tanımladığı anahtar kavram 'aura'yı geliştirmeye, esrar deneyleriyle beraber başlar. Aynı şey benzerlik/ aynılık için de geçerlidir. Uyuşturucunun etkisiyle nesnelerin veya mekanların görünmez bir anlam yaydığını keşfeden ilk insan değildir ancak, diğerlerinden farklı olarak Benjamin, bu algıyı hem nesnenin aurasının ortaya çıkması hem de saklı metafizik güçlerin tarihi içindeki mevcudiyete işaret eden aynılığın kavranması olarak görmüştür. Ve flaneur, taklit, empati. Ayrıca, uyuşturucuların ilahi bir vahiy bahşettiğini düşünen pek çok yazarın aksine, Benjamin dindışı bir aydınlanıştan söz etmektedir ısrarla. Kağıdın üzerine düşen gölgenin, kağıdı yaralayacağından korkar. Bir yazgıyı tutar, ya da bırakır düşsün diye. Düşünmeyi, düşün gücüne aşılamaya çalışır. Düşünmenin tenselleştiğini hisseder. Her imge başlı başına bir uykudur. Gülümserken küçük kanatlarının çıktığını duyumsar. Düşüncenin patikalarında güller açar... Kanatlı olmakla kararsızlık hissinin bir arada varoluşunu anlar. Sözün kısası, esrarla felsefi zeminin altını üstüne getirir ve görme biçimleri üstünde bir kelebek gibi uçarken Benjamin, yukarıda söz ettiğim gibi şiirin alanına da kanatlarını değdirmektedir zarifçe. Ondandır ki Esrar Üzerine en çok şairleri ilgilendirir, en çok şairlere tavsiye edilir. Esrar üzerine: Ölüm hali egemenlik haliyle aynıdır. Eğer öyleyse sorarım sessizce kendime: Benjamin hayatına neden uyuşturucuyla son verdi, diye."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/vadide-steinbeckle-birlikte", "text": "Steinbeck'in yazarlığına dair ne biliyorsak hemen hepsini barındırıyor Uzun Vadi'de yer alan öyküler: Harika bir dille, insana dair iyi ve kötü, sevinçli ve kederli, suçlu ve masum ne varsa ayırt edilmeden anlatılıyor, yüreğimize dokunuyor. Yukarıda girişinden alıntı yapmaktan kendimi alıkoyamadığım \"Krizantemler\" öyküsüyle başlıyor Uzun Vadi. \"Krizantemler,\" bir kadın öyküsü, hemen ardından gelen \"Beyaz Bıldırcın\" da öyle. Steinbeck gerçekçi bir yazar olarak bilinir, bilirim. Ancak söz konusu iki öyküde de bariz bir şekilde görüleceği gibi olağanüstüye, sezgilere karşı da ciddi bir eğilimi vardır. Bu eğilimi üstü kapalı bir gotik anlatımla taçlandırır. Kadından, doğanın dişil, kaotik, karanlık ruhundan doğan korkuyu, erkeksi paranoyayı, hem kadın erkek ilişkileri hem de onları yerleştirdiği doğa manzaraları üzerinden tartışır. Kocaman bir çiftliği tıkır tıkır işleten kocasının yanında çiçek bahçesiyle ve özellikle krizantemlerle ilgilenen hassas Elisa Allen'ın bir günü, bize doğayla sorgusuz sualsiz birleşen kadın ruhunu anlatır. Toprağa sabitlenmek mi, yoksa evine uğrayan o gezginci tamirci gibi, hiçbir yere bağlanmadan gezmek, kalıcı, dayanıklı hiçbir şey üretmemek mi? Elisa, bir an hiç düşünmediği sorular ve cevaplar arasında salınır. Öykünün kendisi işte bu salınma anıdır. \"Beyaz Bıldırcın\" öyküsünde ise hastalıklı bir şekilde evine ve bahçesine bağlı Mary aracılığıyla, kadın cinsinin en karanlık yüzüne değinir Steinbeck; üstelik korku dolu bir cesaretle yapar bunu. \"Derken olağanüstü bir şey oldu. Çalılıklardan beyaz bir bıldırcın çıktı. Mary donup kaldı. Evet, bir bıldırcındı bu, hiç kuşku götürmezdi, kar gibi bembeyazdı. Ah, harikaydı! Müthiş bir keyif dalgası, infilak etmek üzere bir keyif kabarcığı doldurdu Mary'nin göğsünü. Soluğunu tuttu. Küçük, narin, beyaz, dişi bıldırcın sıradan bıldırcınlardan uzaklaşıp havuzun öteki tarafına geçti. Durdu, çevresine bakındı, sonra da gagasını suya soktu. 'Bak sen!' diye sessiz bir çığlık attı Mary. 'Tıpkı benim gibi. Bakmışsın benmişim o.' Güçlü bir haz duygusu tüm vücudunu titretti. 'Benim ruhum gibi bu, ruhumun tam bir safiyete ulaşmış hali. Bıldırcınların kraliçesi olmalı. Şimdiye kadar başıma gelen her güzel şeyi tek bir güzel şeye dönüştürdü.'\" Peki Mary'nin kocası Hary, bu harika şeyle nasıl baş edecektir? Kadın cinsinden yayılan tekinsizlik erkeği neye yöneltir? Bıldırcınların kraliçesinin sonu hazindir. Bilmeyiz, ama Hary ve Mary'ye de bundan sonra pek şans vermeyiz. Kitapta dikkat çeken bir diğer öykü ise \"Kaçış.\" Erkeksi bir büyüme öyküsü bu. Steinbeck, diğerlerinde olduğu gibi bu öyküde de kadın ve erkek dengesini bozmaz. Her ne kadar adam öldürüp dağa kaçan eli silahlı, çok genç bir erkeğin hikayesi olsa da, \"Kaçış\"ın kaderini oğlanın annesi yazar. \"Unutmayın ki çocuklar erkek adama ihtiyaç duyulduğunda erkek olurlar,\" diyen bir annedir o. Toplumsal cinsiyet kavramını ortaklaşa kuran ikiliğin bir tarafıdır. Pulitzer ve Nobel ödüllerinin sahibi, Gazap Üzümleri'nin, İnci'nin, Bitmeyen Kavga'nın, Fareler ve İnsanlar'ın yazarı John Steinbeck, ilk bakışta insanı ve insan ruhunu anlamak üzere kaleme kağıda sarıldığını düşündürür okuruna ama hemen sonra en büyük dertlerinden birinin endüstri toplumu olduğunu hissettirmeyi başarır. İnsanın değiştirdiği dünyada canlı cansız herkese, her şeye bir şeyler olmaktadır kuşkusuz, peki insana ne olmaktadır? İnsan kendi elleriyle yarattığı bu değişimin içinde kendine ne yapmaktadır? Doğaya yapılanlar, insana da yapılmış sayılmaz mıdır? Sorduğu ve düşündüğü yerde, Steinbeck edebiyat için, insan için başyapıtlar doğurmuştur. Steinbeck, 20. yüzyıl ABD'sini her yönüyle ele alan bir yazar. Bu, günümüz okurunu itebilecek bir tanımlama olabilir, farkındayım. Hatta bugün ABD'liler için bile Fitzgerald ve Hemingway'in gölgesinde kalmıştır. Ancak bu noktada iyi tahlil etmemiz gereken bir şey var. Onun, 20. yüzyıl ABD'sini anlatmış olması demek, kapitalizmle karşılaşmanın ve onun önünde tekrar tekrar kaybetmenin romanını yazdığı anlamına gelmektedir. Bu haliyle evrenseldir Steinbeck; duyarsız kalınamayacak kadar evrensel. Onu evrensel kılan bir diğer özelliği de dili ve anlatım biçimidir tabii. Bir betimleme ustasıdır. Herhangi bir romanını ya da öyküsünü okuduktan sonra bir daha onu unutmanız mümkün değildir. Hem hafızanızda hem de yüreğinizde yer etmeyi başarır. Sinemaya en çok uyarlanan yazarlardan biri olmasının sebebi de budur kanımca. Uzun Vadi, iyi okurun asla gözden kaçırmayacağını düşündüğüm bir öykü kitabı. Nefis çevirisiyle de Türkçeye çok güzel bir hediye."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/vahsi-insanlar-arasinda-modern-bir-erginlenme-toreni", "text": "Son dönem Amerikan edebiyatının sevilen yazarlarından biri Dirk Wittenborn. Biz Türk okurları onu geçtiğimiz yıl Türkçeye çevrilen Farmakon adlı ilk romanıyla tanıdık; zamanının ünlü psikiyatristlerinden biri olan babasının yaşamından ve ailevi bir trajediden esinlenerek kaleme aldığı, orta sınıf beyaz Amerikan yaşamını zehir ve ilaç, mutluluk ve umut kavramları üzerinden kıyasıya eleştirdiği dikkat çekici ilk romanı... Wittenborn şimdi de karşımıza Vahşi İnsanlarla çıkıyor. Ve, orta sınıf bir yeniyetmenin yaşadıkları aracılığıyla, dünya üzerinde el değmeden kalabilmiş son ilkel toplum olan 'Yanomamo'ların mı, yoksa zengin Amerikalıların mı daha vahşi olduğu üzerine karar vermemizi istiyor. New York'ta masözlük yapan uyuşturucu bağımlısı annesiyle birlikte yaşayan 15'lik Finn'in tek bir hayali var; ülkenin tanınmış antropologlarından biri olan babasının Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamo halkıyla ilgili araştırmasına katılabilmek. Çünkü hikayemizin başlangıcında ömrü boyunca göremediği babasını ve dünyanın en vahşi insanları sandığı Yanomamoları şiddetle tanımak istemekte. Ve bir parça da olsa ebeveyn-çocuk ilişkisinde çoğu zaman rollerin yer değiştirdiği annesinden, birlikte kurdukları karmaşık hayattan kurtulmak... Bunun ise tek bir yolu var: Büyükbabasının gönlünü yaparak yolculuk parasını temin etmek. Ancak bu yolculuğun karara bağlanacağı gün Finn, uyuşturucu krizi geçiren annesine kokain almak isterken tutuklanınca kahramanımızın hayalleri sonsuza kadar suya düşer. Şimdi büyükbabası ve büyükannesinden kaçmak üzere annesinin zengin ve gizemli bir müşterisinin yanına sığınmak durumundadırlar. İşte Vlyvalle kasabası ve Vlyvalle insanları böyle girer anne oğlun hayatına. Annesinin müşterisi Bay Osborne, Vlyvalle'in de, ülkenin de en zengin adamlarından biridir. Bu kasabada kendilerine ilk andan itibaren yepyeni bir hayat kurmaya başlarlar, kahramanımızın annesi uyuşturucudan kurtulmak için psikolojik yardım almanın yanı sıra sıkı bir şekilde çalışmakta, ideal bir ortasınıf anne olmaya çabalamaktadır. Ancak Finn'in talihi annesinden de açıktır: Bay Osborne'un torunu Maya ile aralarında başlayan aşk, onu Vlyvalle'in en tanınan, en sevilen simalarından biri yapacaktır, dolayısıyla da en çok başı derde giren simalarından... Bay Osborne gibi bir adamın onlara neden yardım ettiğini bilmeyen Finn, bu zengin ve itibarlı adamla annesinin arasındaki ilişkiden şüphelenmektedir. Ancak kısa süre içinde çözeceği bu gizem onların hayatlarına dair yeni gizemleri ve tehlikeleri de beraberinde getirir: Finn'e yapılan saldırı, Maya'nın ailesi Langleyler'in evinin kundaklanması ve Maya'nın kayboluşu gibi... Şimdi Finn, Yanamomolar'ın o kadar da vahşi olmayabileceklerini düşünmeye başlamıştır. Kahramanımız yavaş yavaş çevresindeki para, iktidar, kariyer ve cinsellik adına kurulan çıkar ilişkilerinin farkına varır, etrafındakilerin kendi kişisel çıkarları için yapmayacakları şey yoktur; öldürmek dahil... En fenası da aralarına çabucak kabul ettikleri Finn'i de kendilerinden biri saymaktadırlar. Wittenborn Vlyvalle'den gösterişli ve bir o kadar da gerilimli klostrofobik bir kasaba yaratırken, kasabanın zenginlerinden etrafa yayılan mutsuzluk ve şiddet dalgasını da, kapitalist dünyada umutsuzca verilen yaşam mücadelesini de etkileyici biçimde aktarır. 70'li yılların sonunda yaşanan büyük yozlaşmayı, ahlaki çöküşü, gündelik hayata yayılan uyuşturucu bağımlılığını da incelikli biçimde içselleştirerek hikayesine yediren yazar ergenlik çağındaki kahramanına modern bir erginlenme töreni yaşatarak çok katmanlı bir roman ortaya koymaktadır. En keyiflisi ise Amerikan rüyasını alaşağı ederek onu yeni bir rüyaya çevirmeyi başarmasıdır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/vicdana-dokundugu-yerden-edebiyat", "text": "Bazı edebiyatçılar vardır, varlıklarıyla yüksek edebiyat, alçak edebiyat tartışmalarını gölgeler, para, kariyerizm, yayın dünyası, piyasa koşulları, popülerlik tartışmalarını silip süpürürler. Hem okurun hem de eleştirmenlerin kalbini kazanır, edebiyatı hayatın içine yerleştirirler. İşte bu edebiyatın nadir görünen parlama anlarıdır. Yaşar Kemal'dir, Murathan Mungan'dır, Nazım Hikmet'tir. Listemiz uzar ama çok değil... Mahir Ünsal Eriş'in öykülerini, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde'yi ve Olduğu Kadar Güzeldik'i okuduktan sonra şaşırarak bu türden bir parlamayla karşı karşı olduğumu hissetmiştim. Hislerimin sağlamasını önce okurlar, sonra eleştirmenler, nihayetinde de Türk öyküsünün en önemli ödülü olan Sait Faik Armağanı ile yapmış oldum. Mahir Ünsal Eriş, yeniden doğan, kelimenin tam anlamıyla ikinci baharını yaşayan son dönem Türk öykücülüğünün en dikkate değer, parlak yazarlarından. Göz alıcı, hani neredeyse yaralayıcı bir duyarlığa sahip, tutunamayan değil naif kahramanların kendilerince boy gösterdiği, sağlam, sağlam olduğu kadar da kırılgan bir öykü evreninin sahibi. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ve Sait Faik Ödüllü Olduğu Kadar Güzeldik'teki öyküler için öncelikle iyiliğin ve kötülüğün, sevincin ve kederin hayattaki iç içeliğini derinden kavrayan öyküler bunlar, diyebilirim. Hiçbir duygunun içinden bir diğerini cımbızla çekseniz çıkaramayacağınızı bilen öyküler. Kederin, bir aşkın, bir hayalkırıklığının, saçma bir tesadüfün, olmadık rastlaşmaların bir insan ömrünü sonuna kadar etkileyeceğini, gölgeleyeceğini ya da sonuna kadar yeşertebileceğini söylüyor bize Eriş. Daha doğrusu insanın benliğine, duygularına, içinde yaşadığı topluma ve nihayetinde dünyaya karşı muktedir olmadığını; yaşadığımız dünyada sürekli suretle bize vazedilenenin aksine hiç de muktedir olamayacağımızı. Aslında kederi de, kederin, hüznün ağır basması da biraz buradan geliyor. Her an kırılmaya hazır, incecik bir bahar filizinden farkımız olmadığını hatırlatıyor bize. Aşık olduğu Fidan'ı tam aşkını ilan edecekken kopan kavga ortamında pısırıklık edip kurtaramayan genç adam, futbol hayatında muvaffak olamayınca bir köşede sönen babanın değişmeyen kaderinin ortakçısı oğul, bir aşkı yolundan döndürmeye çalışırken midesine ve bağırsaklarına yenik düşen Evrenos, sevmekten çok sevilmek isteyen ve dolayısıyla hep kaybeden Güderen, itibarını, umutlarını kaybettikçe deliren, hatta kendini öldüren eski solcular, göz göre göre, neredeyse bile isteye o yollara düşen konsomatrisler... Hepsi orta yerinden kırılan dallar. Eriş'i merhametsiz bulanlar olabilir, kırılan bir dal parçasının bir daha gerçek anlamda yaşayamayacağını görüp omuz silkip geçmek yerine, bize ısrarla işaret etmesini... Ama yoksulluğun, ama yoksunluğun, ama hayal kırıklıklarının, ama hayatın merhameti yok. Sadece keder değil elbet. Oyuncu bir yazar Eriş. Özellikle ikinci kitabı Olduğu Kadar Güzeldik ile oyuncu yönünü, hayatın ters köşe sürprizlerine ve sevincine açık olduğunu gösteriyor. İlk kitabında yarattığı öykü evreninin ikinci kitabıyla genişletmesinden, derinleştirmesinden anlıyoruz bunu. Bazı öykü karakterleri, yeni öykülerde birer kahraman olarak çıkıyorlar karşımıza, ya da tam tersi. Edebiyatın kahramanlık izleğini bu anlamda yapıbozuma uğratıyor, kahramanı olduğumuz hikayelerden çıkıp başkalarının hikayelerine ortak ediyor, edebiyatı hayatla kesiştiği o büyülü noktadan devam ettiriyor. İlk bakışta gündelik hayatın basitliğine ve türlü çeşit karmaşasına değiniyor gibi görünüyor bu öyküler bize. Bir parça devam edince, insan ruhunun derinliklerinden çıkıp, öyle kutsal falan da değil, basbayağı gündelik hayata sirayet eden türlü çeşit halleriyle yüzleştiğimizi farkediyoruz. Daha doğrusu gündelik hayatla, toplumsal yapıyla perdelenen ruhumuza dair olduğunu anlıyoruz anlatılanların. Belki de işin sırrı, Eriş'in öykücülüğünün en parlak noktalarından biri, bu. Herkese dair bir şey, çaybahçeleri, okul sıraları, büfeler, otobüsler, bekleme salonları, oturma odaları gibi, çok bildik, çok bizden bir şey söylüyormuş gibi yapıp, okuru insan ruhunun karanlığına ve edebiyatın alanına çekiyor ustalıkla. Yeri gelmişken bir parça da teknikten söz etmeliyim. Bir an'ın içinde var olan \"her şeyi\", anlatma çabası olan öykü türünden, sözüne cimri, duygusuna cömert, tekniğe hakim olmasını ama o tekniği bize göstermemesini, hissettirmemesini bekleriz. Bu anlamda \"Dayımın Avrupaya Kaçırılışı\", \"Benim Adım Feridun\", \"Çok Sıkılır Arkadaşı Ölen Çocuklar\" gibi öyküleriyle adeta öykü yazma dersi veriyor Eriş. Ve yine tam yeri gelmişken, tıpkı Sait Faik Abasıyanık'ın bize yaptığı gibi, bütün bunları öylesine sezdirmeden, öylesine kendiliğinden yapıyor ki herkes bu öyküleri yazabilir izlenimi vermeyi başarıyor. Okuru edebiyatın tam kalbine çekiyor. Her iki kitapta yer alan öykülerde bir başka dikkat çeken unsur, son dönemde edebiyatımızı etkileyen eril bakış açısına, erkek dünyasına, erkek kahramanlara dair. Öykülerinin kahramanlarının pek çoğunun erkek olmasına rağmen, son derece dişil bir dünyayla karşılaşıyoruz Eriş'in kaleminde. Tabiri caizse, anne diliyle yazıyor. Tutunamamış olmaktan bir üstünlük duygusu, kibir çıkarmıyor, boşvermişlik ile yoğun duyarlık arasında çok hassas bir noktada durmayı başarıyor. Ve gelelim Sait Faik Armağanı'nın 60.'sının Mahir Ünsal Eriş'e verilme sebebine. Bunu, yaşadığımız gün itibariyle çok önemli ve anlamlı buluyorum: Vicdan. Gündelik yaşamın içindeki insanın zayıf ve güçlü yanlarını, gerçekçi sahnelerle ve vicdanlı bir dille kaleme almaktaki başarısı nedeniyle. Ona en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, vicdanımızı bir kez daha hatırlamak, bir kez daha derinden yoklamak için okunabilir Mahir Ünsal Eriş. Edebiyatın niye var olduğunu bir kez daha hatırlamak ve umutlanmak için belki de..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yalnizca-oluler-brooklyn-i-bilir", "text": "Bir şehri, bölgeyi, semti ya da sadece bir sokağı suça ve karanlığa bulayan şey, işlenen suçların sayısından değil, suç potansiyelinin her an her yere sinmiş olmasından, karanlığın bir nabız gibi atışının hissedilir olmasından gelir herhalde. Adaletsiz nice potansiyel ölümlerin, cinayetin, kanın ve korkunun kokusunun cesaret ve çaresizlikle kesiştiği gölgeli sokaklar, puslu havalar, insanın içine işleyen rüzgarlar, umursamazlık, boş vermişlik ve çoğu zaman ince hesaplar... Brooklyn'de hepsi ve sanki çok daha fazlası var gibi... Ya da şöyle söyleyeyim, Brooklyn'de hiçbiri yoksa da orada geçtiğini iddia eden öyküler öyle demez en azından. Kara Brooklyn adı altında toplanmış suç öyküleri de, bu bölgenin karanlık yüzüne değil, daha çok onun içine, üzerinde yaşayanların ta içine nüfuz etmiş karanlığa dalmaya eğilimli... Parklarda, apaydınlık apartman dairelerinde, terk edilmiş tren istasyonlarının çevresinde, köprü inşaatlarında, azınlık mahallelerinde, suyun yüzeyinde ya da içinde fark etmez, suç düşüncesinin kendisinin peşine düşmüş hikayeler bunlar. Dikkat çekici bir ilk romanla çıkış yapmış Eski Asrın Kalbi Tim McLoughlin'in editörlüğünü yaptığı kitapta yer alan öyküler, Eski Zamanlarda Brooklyn, Çağdaş Brooklyn, Polisler ve Hırsızlar ve Sakin Brooklyn adlı dört bölümde toplanmış. Ancak, ne kadar kategorize edilirse edilsinler, tüm öykülere sinen bir zamansızlık var gibi. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, tüm öykülerde, bölgenin kendisine özel zamandışılığı okunuyor. Bir Brooklyn'e dönüş hikayesiyle giriyoruz Kara Brooklyn'e. Yıllar önce doğup büyüdüğü yeri bırakmış, çok satan kitaplarıyla meşhur olmuş yazar kahramanımız, imza gününe gitmeden dolaşıyor Brooklyn sokaklarında ve geçmişte. Sokaklar, evler ve insanlar, ona geçmişte içinden çıktığı, ıskaladığı bir hikayeyi anlatıyorlar sanki ve yakın, çok yakın gelecekte işlenecek bir cinayeti... Pete Hamill'ın İmza Günü, kitabın sadece ilk öyküsü olması dolayısıyla değil, okurunu bölgenin ruhuna çekmesi bakımından da son derece dikkat çekici. Brooklyn, cemaatlere iyisi ve kötüsüyle- bölünmüş bir bölge. Burada, suç da dahil olmak üzere toplumsal hayatın her katmanında cemaatlerin sözü geçiyor. Bu etkinin izleri birçok hikayeye süreğen bir art alan olarak sinse de, Pearl Abraham'ın \"Kara Hasidik\" adlı öyküsünde, cemaat olgusu diğerlerinden farklı olarak başrolde. Cemaatler arasındaki çekişmeden ziyade Brooklyn'deki cemaatlerin kendi içlerindeki çıkar çatışmalarının dünyasına giriyoruz bu öyküde. Willamsburg'daki saflara ayrılmış içine kapalı Yahudi cemaatinden bir dedektifin, cemaat tarafından üstü örtülmek istenen bir cinayeti aydınlatma çabasında, öyle bir şey eğer mümkünse, yekpare bir taşa benzeyen cemaatini lif lif ayırma mücadelesi de var. Kara Brooklyn'in dikkat çeken bir diğer öyküsü ise çağdaş Brooklyn'de geçen ve son satırına kadar okuruna katilini aratan değme polisiye romanlara taş çıkartacak yetkinlikteki Crown Soygunu. Uyuşturucu, etnik ayrımcılık, genç neslin yarattığı yer üstündeki yer altı yaşamı, ihanet ve cinayet... Hepsinin yanı sıra Adam Mansbach, tek taraflı bakış açısının ironik yanıltıcılığına dair yüzümüzü yüzümüze bir kahkaha patlatıyor sanki."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yapmak-bilmektir-bilmekse-yapmak", "text": "Bilişsel inşacılık... Bilmem aramızda bu kuramı duyan var mı... Ancak şu kadarını söyleyeyim, duymayanlar için, vakit gelmiş de geçiyor bile... Şilili iki ilginç bilim adamı Humberto R. Maturana ve Francisco G. Varela bundan yirmi yıl kadar önce kafa kafaya verip insanın bilişsel yetileri hakkında çığır açan bir kuram ortaya atmışlardı. Ve başta evrimci psikoloji ve sinirbilim olmak üzere sosyal bilimlerin pek çok dalını etkilemeyi, hatta değiştirmeyi başarmışlardı. Amerika'da üniversitelerde, Şili'de ise lise düzeyinde ders kitabı olarak kabul edilen Bilgi Ağacı, işte bu ilginç kuramı kitaplaştırdıkları çalışma, nihayetinde Türkçede... Maturana ve Varela, bilmeyi bilmekle başlıyorlar işe. Basit bir kör nokta deneyinden yola çıkarak algılarımıza olan güvenimizi sarsıyorlar önce, hem de son derece basit bir şekilde. Göstermek istedikleri ilk şey, bilimsel bilginin kesinliğe dair dayatmalarından bizi kurtarmak; dünyanın mekanını görmediğimizi, aslında sadece kendi görsel dünyamızı yaşadığımızı, dünyanın renklerini değil, kendi renk dünyamızı algıladığımızı, göstermek... Bir dünya algılıyoruz. Ama bu dünyayı nasıl bildiğimize yakından baktığımızda, biyolojik ve sosyal eylemlerimizin tarihini dünyanın bize nasıl göründüğünden ayıramayacağımızı fark ediyoruz. Dünya o kadar bariz ve yakın ki onu görmek çok zor, diyorlar. Hal böyleyken konunun dönüp dolaşıp evrime gelmemesi mümkün mü? Değil elbette. Maturana ve Varela, evrimin kökenini anlamak için önemli bir anahtar veriyorlar elimize. Her çoğalma/üreme evresindeki farklılıklar ve benzerlikler arasındaki o vazgeçilmez ilişkide, organizasyonların korunmasında ve yapısal değişimlerde evrimin yapısını anlayabiliyoruz. Bu eksende canlı ve çevre arasındaki yapısal uyuma çekiyorlar dikkatlerimizi. Ve yine son derece ilginç bir noktaya işaret ediyorlar: Canlı ve çevre arasındaki yapısal uyum çerçevesinde gerçekleşen etkileşimlerde, canlıya ne olduğunu çevredeki düzen bozulması belirlemez; daha ziyade canlı bütünün içerisinde gerçekleşecek değişimi belirleyen, canlının yapısıdır. Bu son derece ilginç tespit, bugün çevremizle, dünyayla kurduğumuz ilişkinin düşünsel olarak sapkınlığını da ortaya koymaktadır kanımca. Ve gelelim bireyoluş sürecine ve dile. Biz insanlar sadece dil içerisinde insanız, diyor yazarlarımız. Birey oluş sürecimizi dille başlatıyorlar. Dilimiz olduğu için tasvir, hayal ve ifade edeceklerimizin sınırı yok, dilimiz olduğu için parmaklarımızı şıklatmaktan politika yapmaya kadar bireyoluş serüvenimiz süregitmekte... Dil, sosyalleşmenin önünü açmışsa eğer, sevgiye dayalı bir işbirliği sonucu ortaya çıkmış demektir... Gelinen noktada dilin, birileri tarafından dış dünyayı anlamak amacıyla icat edilmediğini de kavrarız, onun dış dünyayı anlatmak için kullandığımız bir araç olmadığı da ortadır. Bilakis, dilleştirme yoluyla bilme eylemi, dil ekseninde bir dünya oluşturur. Ve kendimizi diğer insanlarla birlikte inşa ettiğimiz dilsen dünyanın dişlilerinden biri olarak buluruz... İnsan zihnini ve bilme eylemini başlı başına bir doğa olayı olarak anlamlandırabileceğimizi söyleyen ve başta da dediğim gibi çığır açan bu iki bilim adamının çalışması bizim okullarımızda da ders programlarında kendine bir yer bulur mu bilemem ama, zihni ve ufku açık okur için Bilgi Ağacının şahane bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yasam-bir-ruyadir-bizi-olduren-uyanmaktir", "text": "Oldum olası Ursula K. Le Guin'in kimi çalışmalarının fantastik, kimilerinin bilimkurgu olarak değerlendirilmesine, romanlarının türlere ayrılmasına karşı çıkarım. Geldiğimiz noktada nasıl ki roman, hem kendi içinde bütün türleri ağır ağır hazmediyor ve hem şiiri hem öyküyü aynı anda içererek yepyeni bir biçim olarak karşımıza çıkıyorsa, Le Guin de, ne fantastikte ne bilimkurguda, sadece ve sadece bilinçle bilinçdışı arasındaki o kaotik ve büyüleyici yolda yürüyor çünkü. Üstelik bu ayrımsızlığı hemen her çalışmasında okumak mümkün, Türkçeye son çevrilen romanı Rüyanın Öteki Yakası da işte bu yürüyüşün en iyi örneklerinden biri. Hikayemiz bu yıllarda, şimdiki zamana pek benzemeyen bir şimdiki zamanda geçmekte. Asit yağmurlarının sürekli yağdığı, küresel ısınmanın son noktasına yaklaştığı, hastalıkların, açlığın, savaşların kol gezdiği bu dünyada kahramanımız George Orr, rüyalarından mustarip bir hasta olarak çıkar karşımıza. Aşırı derecede ilaç kullandığı için devletle başı derde girmiş, psikiyatrik bir hastalığı olup olmadığından şüphelenildiği için de kendisini rüya uzmanı Dr. Haber'in karşısında, Zorunlu Terapi seanslarında bulmuş bir adam olarak... Üzerinde pek çok test yapılmıştır Orr'un, ancak herhangi bir hastalığı olmadığı gibi son derece normal bulunmuştur. Hatta belki de anormal derecede normal... Ancak uyumaktan ve rüya görmekten korkmaktadır, çünkü gördüğü bazı rüyaların dünyayı geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştirdiğini düşünmektedir. Dr. Haber kısa süre içinde Orr'un kuruntulu bir hasta olmanın ötesinde gerçekten de muhteşem bir yetenekle dolu olduğunu anlar. Ve bu yetenekten dünyanın, insanlığın ve bir parça da kendisinin iyiliği adına yararlanmaya karar verir. Orr'un tek istediği etkili rüya dediği şeyden kurtulmaktır. Çünkü, değişimi değil, durağanlığı, her şeyin olduğu gibiliğini arzu etmektedir. Dr. Haber'in durduğu yer ise çok farklıdır, gitgide bir ayı-şaman-tanrı'ya dönüşecek olan bu adam Orr'un da dediği gibi, kendinden başka hiç kimsenin var olduğuna tam olarak inanamadığı için insanlara yardım ederek onların kendi nezdinde var olduklarını kanıtlamak istiyor gibidir. Haber, zorunlu terapi seansları sırasında Orr'u hipnotik bir uykuya tabi tutup etkili rüyalar görmesini sağlamakta, bu sırada da telkin yöntemiyle dünyada değişmesini istediği şeyleri dayatmaktadır. Ancak elbette her şey onun telkinleri gibi tam anlamıyla olmuyor, Orr'un bilinçaltı süzgecinden geçerek eğilip bükülüp farklı bir gerçekliğe dönüyordur. Örneğin insanın insana karşı savaşı bitsin, insanlık arasında barış olsun telkini Orr'a bir uzay savaşı rüyasını gördürüp dünyayı uzaylıların basmasına sebep olmuştur! Orr'un Dr. Haber yönetiminde gördüğü rüyalarla dünya tarihi defalarca değişir. Öyle ki biriyle dünya çevre felaketinden kurtulurken, bir diğeriyle nüfus patlaması son bularak dünya nüfusu 7 milyardan 1 milyara iner. Tabii olan arada buhar olup uçan 6 milyar insana olmuştur. Irk ayrımcılığını ortadan kaldırma çabası ise beyazların, siyahların, sarıların ve cümle melezlerin toptan ortadan kalkıp tüm insanların griye dönüşmesiyle son bulur. Bu süreç sırasında Orr'un aşık olduğu ve başlangıçta bir avukat olarak karşısına çıkan Heather, kimi zaman ortadan kaybolarak kimi zaman yedi aylık sevecen karısı olarak belirerek hikayeye girip çıkar. Orr, her defasında onu kendine inandırmak ve aşık etmekle mükelleftir. Kendisine uzaylı kocakarı dediğimiz Le Guin, romanının kurcaladığı temel meseleyi ise -kim bilir belki biz okurlarını haksız çıkartmamak adına- ilginçtir ki bir uzaylıya söyletir: Benlik evrendir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yasarken-curuyor-olurken-yasiyoruz", "text": "Silverberg, bilimkurgu ve fantastik edebiyatının günümüzde yaşayan üstatlarından biri. Yazarlık kariyeri boyunca bol miktarda Hugo ve Nebula ödülü almış, 2004 yılında Amerika bilimkurgu yazarlarının büyük üstadı seçilmiş, 2007 yılında Fantasy Amateur Press Association'un başkanı seçilmiş, fantastik yazına yön vermiş bir kalem. İçeriden Ölmek ise onun dünyada tanınmasına ve sevilmesine yol açan, üslubunun olgunlaştığı, klasikleşmiş eserlerinden biri. Hikayeyi bizzat kahramanın kendisinden David Seling'den dinliyoruz roman boyunca. Seling, ölmeden önceki ölümünü anlatıyor. Telepati yeteneğinin onun ne hale getirdiğini ve bu yetenek, içinden çıkıp giderken nasıl bir tükeniş süreci yaşadığını anlatıyor. Bu süreç biz okura fena halde gençlikten yaşlılığa geçişi anımsatıyor, hatta belki içindeki yaratıcı gücü artık hiçbir şeye çeviremeyeceğini anlayan bir sanatçının ruhunu. Ondandır ki, hikayenin bize anlatıldığı zaman, sonbahar. Sonbaharı ezmeye gelen kışın ayak seslerinin fena halde duyulmaya başladığı o anlar... Kabulleniyorum. Silverberg'in etkileyici bir dili var. Bir yandan şiirsel ve zengin, diğer yandan küstah ve ironik. Ender bulunan bir karışım. Ama zorlayıcı değil hiç. Edebi akışların arasında kesik kesik patlayan ironik kahkahalara kısa sürede alışıyorsunuz, seviyorsunuz. İçeriden Ölmek türlerin haricinde gerçek edebiyatla ilgilenen her okuru mest edecek türden, şahane bir kitap. Üstelik Türkçe çevirisi de okuru hüsrana uğratmayacak cinsten. Bu harika kitabı önümüzdeki hafta Kayıp Dünya'dan ithaki yayınları sponsorluğunda 3 şanslı okurumuza hediye edeceğiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yasli-adamin-savasi-evrenin-savasi", "text": "John Scalzi, işte bu yeni isimlerden biri. Kendisi Amerikan Bilimkurgu ve Fantastik Kurgu Yazarları Derneği'nin başkanı. Onun Hugo ve Locus'ın kıyısından dönen ama yine de bol ödüllü ilk romanı Yaşlı Adamın Savaşı da şimdi Türkçede. Öyleyse buyurun insanlığın evrene açıldığı bir gelecekte, bitmek bilmeyen savaşlarla, barış ve mutluluk umutlarıyla dolu bir hikayeye. Perry de işte bu karmaşık hisler eşliğinde kendisi gibi binlerce yaşlıyla birlikte ayrılıyor dünyadan. Uzun yol boyunca kendine benzer sebeplerle dünyadaki hayatlarından vazgeçen insanlarla dostluklar kurmaya başlıyor. Hepsi hevesliler ama içlerinden hiçbirinin kolonicilerin onları nasıl gençleştireceklerine dair bir fikri yok. Ta ki, yaşlı bedenlerini yeşile çalan olağanüstü güçlere sahip yeni, gencecik bedenlerle değiştirene kadar. Kuşkusuz sarsıcı bir değişim bu. Ancak onları bekleyen son derece zorlu ve vahşi savaş ortamı kadar değil... Koloni Güçleri, deneyimli, bir nevi bilgeleşmiş olgun zihinler ile genç bedenleri birleştirerek mükemmel savaş makinaları yaratmakta ustalar. Ama iş bu makinaları korumaya gelince... Yaşlı askerlerin üçte ikisi bir iki yıl içinde evrenin derinliklerine karışıyorlar. Bu iki yüzyıllık kesin istatistiksel veriden kaçınmanın yolu yok. Perry üzerinde fazla düşünmeden savaşmaya ve deyim yerindeyse canını kurtarmaya çalışıyor sadece. Ancak beklenmedik şekilde fark edilen hızlı düşünme yeteneği, savaşlarda gösterdiği sağduyu onu hızla yükseltiyor. Perry'nin kaderinde bu anlamda kahraman olmak var. Ve belki ölen karısıyla bir daha karşılaşmak, onunla yeniden emeklilik hayatı düşlemek... Bütün bunların olabilmesi için ise evrenin sahipleri olduğundan şüphelendiği bir ırkın gizemini çözmesi, büyüklü küçüklü bir dolu savaştan sağ çıkması ve üzerinde hiç kimsenin konuşmadığı özel kuvvetlerin ne menem bir şey olduğunu anlaması gerekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yaslilik-bir-katliamdir", "text": "Amerikan edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından, Musevi-Amerikan edebiyatının önde gelen ismi Philip Roth ise, bu yaşatmaz olur ifadesini, düşüncesini zaten ölmüş olan bir kahramanın ağzından vermeyi tercih etmiş. Everyman, Türkçeleşmiş haliyle Sokaktaki Adam, bir kısa roman, novella. Philip Roth, seksine yaklaşmış bir yazar olmasından belki de, 2006 yılında kaleme aldığı bu romandan itibaren hep kısa romanlar yazıyor. Yaşamın git gide içinden çekildiğini hissediyor da, bu çekilişi, bu başat duyguyu yaratım alanına taşıyor sanki... En azından Sokaktaki Adamın okuruna verdiği ilk izlenim bu. Başta da dediğim gibi kahramanımız bir ölü. Roman onun ağzından kendi cenaze töreninde başlıyor. Çok sevdiği erkek kardeşi, eski karıları, oğulları, kızı ve hatta hem hemşiresi hem sevgisi olmuş son gözdesi mezarı başındalar. Bu başarılı reklamcıya, oğullarına göre kötü, kızına göre iyi babaya, karılarına göre berbat kocaya, erkek kardeşi için parlak ama sağlıksız kardeşe, son sözlerini söylüyorlar arkasından. Bu sözlerin bir anlamı var mı? Hem de nasıl var, zira kahramanımızı, kahraman yapan şeyler bunlar. O, artık sadece onların giderek solacak olan anılarında, ama doğru ama yanlış değer yargılarında var. Sokaktaki Adam, bir hesaplaşma romanı. Hayatla, kahramanımızın kendi kişiliğiyle, bu kişiliği üreten içinde yaşadığı toplumla ve hatta bedeniyle bir hesaplaşma. Bir ressam olabilecekken, reklamcılığı, sanat yönetmenliğini seçip, orta sınıf bir aile kurmuş sokaktaki adam, emekli olup lüks bir emekliler sitesinde yalnız kaldığında ise ömrü boyu özlemle beklediği o resimle dolu hayatın anlamsızlığını hissediyor. Çünkü emeklilik yalan, ne kadar harika, sanat eseri sayılabilecek resimler yaparsa yapsın, artık rüyasının anlamı boşalmış, kısacası fena halde geç kalmış. Paranın ve erkekliğin gücünün durmaksızın pompalandığı, bütün bunlara adeta tapılan bir toplum içinde, erkekliğini yaşla birlikte yitiren, parasının da bir öneminin kalmadığı noktaya gelen beyaz adam, ne yapsın? Spor yapmayı hiç bırakmamış, sağlıklı beslenen, içki, sigara içmeyen örnek beyaz adam belki de genlerinden gelen hastalıklarla nasıl boğuşsun? O hiç gelmeyecek gibi görünen uzak gelecek, bir gün ansızın geldiğinde, neyin önlemini alsın; hastanelerde, ilaçlarla, ameliyatlarla sona yaklaşan bir tekne kazıntısıyla baş başa kaldığında? Yaşlılık bir savaştır diyor sokaktaki adam, sonrasında ise fikrini değiştiriyor: Yaşlılık bir katliamdır! Bir ötekilik duygusu ele geçirmişti onu... Artık sabahları tahta kaldırımda onunla koşu yapan genç kadınlar dışında hiçbir şey, resim yapmak da, ailesi de, komşuları da, merakını uyandırıp ihtiyaçlarına cevap veremiyordu. Tanrım, diye düşündü, eskiden neymişim! Beni çevreleyen hayat nasılmış! Sahip olduğum güç! Hiçbir yerde bir ötekilik hissetmemek! Bir zamanlar tam bir insandım. Amerikalı, başarılı beyaz erkek öteki olduğunu hissetmediği sürece tam bir insan... Ancak ne kadar ötelerse ötelesin yaşlılık geldiğinde, paraya, aileye, statülere, cinselliğe bakmıyor hayat, yine de seni öteliyor. Alınan tüm önlemler, yapılan tüm tasarruflar boşa gidiyor. Çünkü ötekini aslında kendi elleriyle yaratıyor beyaz adam ve yaşlılık gelip çatınca yine kendi elleriyle yarattığı bir ucubeye dönüşüveriyor, sokaktaki adam oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yazma-uzerine-hic-bitmeyecek-sohbetler", "text": "Yazmak üzerine düşünen, hiçbir şey yazmasa da başkalarının yazdıkları eserler -romanlar, öyküler, şiirler, denemeler- üzerinden hayata farklı pencerelerden bakmayı başarabilen okurlar için kısa ama öz bir kılavuz Yazma Üzerine Sohbetler. Ursula K. Le Guin'le birlikte içimizde yaşayan hikayelerimizi, bizi biz kılan şiiri, ancak kelimelere dökülünce hayat bulan düşüncelerimizi duyabilmek için bu sohbetlere kulak vermeli. Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup'taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: Eminim ki eğer kağıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum. Yazmak olağanüstü bir tesellidir. Tatar Çölü romanı başta olmak üzere, yazdığı tüm roman ve öyküleriyle okurunun zihninde bambaşka tatlar bırakan İtalyan yazar Dino Buzzati ise 26 Ekim 1957 tarihli bir notunda, Yazmak en gülünç ve en patetik hayallerimizden biridir. Ak kağıt üzerine kara kıvırcık çizgiler çizerek önemli şeyler yaptığımızı sanırız. diye tanımlar, yazmak eylemini. Elbette birçok yazardan, düşünürden ya da yazının herhangi bir türüyle yakın ilişkisi olan birinden daha nice tanımlamalar, örneklemeler gösterilebilir: Birbirinden farklı, birçoğu öznel, aslında söyleyen kişinin de tam olarak bir türlü dört başı mamur kelimelere dökemediği açıklamalar... Çünkü gerçekten de yazmak hala büyüsünü ve gizemini koruyan bir eylemdir yazan her insan için. Sorular art arda gelir, durup düşününce: Neden yazarız, niçin yazarız, yazmasak ne değişir? İnsanlık tarihini yazının icadı ile başlattığımızı düşünürsek hele, bu neden ve niçin sorularının altında öyle kolayca yanıtlanmayacak bir anlam yatıyor olmalıdır. Ursula K. Le Guin de yazdığı fantastik, bilimkurgu romanlar, öyküler ve şiirlerinin yanı sıra, yazmak üzerine birçok farklı açıdan düşünce üreten yazarların başında gelen bir isim. Kendi deyimiyle hikaye anlatıcıları için bir el kitabı niteliğindeki Dümeni Yaratıcılığa Kırmak adlı kitabı başta olmak üzere, yazmak üzerine, kitaplar üzerine düşünüp tartıştığı birçok denemesi de kurmaca eserlerinin yanında ayrı bir önem taşır. Metis Kitap etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayımlanan Yazma Üzerine Sohbetler adlı kitap da Le Guin'in yazmak üzerine zihin açıcı düşüncelerini-yorumlarını okuyabileceğimiz zengin külliyatına eklenmiş oldu. Kurmaca, şiir ve kurmacadışı olmak üzere üç ayrı konu başlığında Le Guin ile yapılan söyleşi-sohbetlerden oluşan bu kitap hem Le Guin okurlarının hem de yazmak üzerine düşünen herkesin ilgisini çekecek, oldukça samimi bir eser. Ursula K. Le Guin, neredeyse hayata gözlerini yumduğu son ana kadar yazmak üzerine sorular sormaya ve bu sorulara yanıt aramaya devam eden nadir kalemlerdendi. Zaten Yazma Üzerine Sohbetler kitabındaki üç bölümlük söyleşilerin yapılış tarihleri de Le Guin ölmeden yaklaşık iki sene öncesi. 2018 yılında, 89 yaşında hayatını kaybeden Le Guin, söyleşileri gerçekleştiren David Naimon'un soruları karşısında hem yılların birikiminin güveni hem de sanki yazarlığının ilk günüymüş gibi heyecanla yanıtlar vermiş. Bu da kendisinin edebiyata, yazmaya, cümlelere, kelimelere olan o sonsuz sevgisini ve bağını bir kez daha gözler önüne sermiş. Kitabın bir diğer dikkat çeken tarafı da söyleşilerin arasına giren metin parçaları: Gerek Ursula K. Le Guin'in eserlerinden, gerekse konuşmaların arasında adı geçen yazarlardan/metinlerden yapılan alıntılar serpiştirilmiş kitaba. Böylece söyleşiler esnasında gönderme yapılan metinleri hiç bilmeyen ya da okumuş olsa da hatırlamayan okurlar için rahatlatıcı ve anlamlı bir yapı kurulmuş. Kitap kağıdından farklı bir renkle ve sade bir çerçeveyle ayrılmış bu bölümlerle oldukça verimli bir okuma yapma imkanı sunulmuş okurlara. Yazmak üzerine düşünen, hiçbir şey yazmasa da başkalarının yazdıkları eserler -romanlar, öyküler, şiirler, denemelerüzerinden hayata farklı pencerelerden bakmayı başarabilen okurlar için kısa ama öz bir kılavuz Yazma Üzerine Sohbetler. Ben yazdıklarımı duyarım. diyen Ursula K. Le Guin'le birlikte içimizde yaşayan hikayelerimizi, bizi biz kılan şiiri, ancak kelimelere dökülünce hayat bulan düşüncelerimizi duyabilmek ve hayal gücünün önemini bir daha kavrayabilmek için bu sohbetlere kulak vermeli."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yeni-baslayanlar-ve-hep-merak-edenler-icin-destanlar-kitabi", "text": "Hiçbir gelgitin / Alıp götüremeyeceği, daha doğmamış insanların / Okyanuslar boyu okuyacağıdır o. Destanlar, hiç şüphesiz en eski edebi fikirlerin en eski ifade biçimleri... Firdevsi'nin Şahnamesi'nden alıntıladığım bu dizeler de söz konusu en eski edebi ifade biçimlerini nasıl da hala okyanuslar boyu okuduğumuzun bir kanıtı sanki. Duygusallığa dair büyük kapsamları, düşüncelerinin büyüklüğü, dillerinin evcilleşmemiş tutkusu ve seslerinin müzikal akışı, bizleri bugün hala destanlara bakmaya zorlar. İnsanlığın tarihinden çok ruh halini anlatmaları, en derinlerimizde beslediğimiz düşünceleri açığa çıkarmaları da bu bakışı zorunlu kılar. Ve işte tam da bu nedenle destanlara aşina olmadan edebiyatı anlamak da ona yeni yaklaşımlar getirmek de mümkün değil, gibi görünür. Hele ki mitolojik arketipler tarafından şekillendirilmiş toplumsal hayatımız, ahlaki ve düşünsel yapımız düşünüldüğünde... İnsanlık tarihinin bugüne kadar ürettiği bütün destanlara vakıf olmak elbette ki mümkün değil. Ama onlar aşina olmak, bu aşinalıkla içlerinden kendimize en yakın olanları seçip onlara yoğunlaşmaksa mümkün. Daha önce, Kuzeylilerin Mitleri, Yunanların Hikayesi, Masallar ve Efsaneler, Wagner Operası'nın Öyküsü gibi çalışmalara imza atan Helene Adeline Guerber, bu anlamda bizlere ışık tutmayı seçmiş bir tarihçi. Dilimize çevrilen Destanlar Kitabı adlı çalışması da işte böyle bir yönelimin eseri. Tarihten bugüne kalan pek çok destanı ele almış Guerber. Yunan, Latin, İspanyol, Portekiz, İtalyan, Britanya Adaları, Cermen, Hollanda, İskandinav, Rus, Fin, Orta Avrupa ve Balkanlar, İbrani, Arap, Fars, Hindu, Çin ve Japon destanlarına uzanan geniş bir yelpazede yer alan örneklere yer vermiş. Önce ele alacağı destanla ve destanların yazarlarıyla ilgili bilgiler verip daha sonra da destanların öykülendirilmiş bir anlatımını kaleme almış yazar Destanlar Kitabında. Malum, yüzlerce, bazısı binlerce sayfayı bulan orijinallerini tek bir kitapta toplamak mümkün değil. Başta da söylediğim gibi bu anlatılardan yola çıkarak hangi destana ilgi duyduğunuza karar verip orijinalini okumak size kalmış. Yunan destanlarıyla başlıyor Destanlar Kitabı ve Latinlerin Aenası, İspanyolların El Cidi, Fransızların Roland Türküsü, İtalyanların Kurtarılmış Kudüsü, Britanyalıların Beowulfu, Arthur Divanı, Finlerin Kalevalası gibi destanlar başta olmak üzere daha çok Avrupa edebiyatına ağırlık veriyor. Ancak çalışmada Şahname'yi de, Mahabbarata'yı da bulabiliyoruz. Açtığı yerden beyaz kasımpatlarının,/ Duydum küçük bir çocuğun acıklı feryadını,/ Takip edince buldum, çiçekler arasında/ Güzel bir bebek, kıpkırmızıydı dudakları/ Ve gerçek bir mücevherdi, yumuşacık yanakları/Buda'dan gelen bir hediyeye yordum onu/ İmanımın mükafatı olarak ve büyüttüm/ Kendi çocuğum gibi, olsun diye kocamın/ Ve benim neşemiz ve yatarken bulduğumda seni/ beyaz açan yıldızçiçekleri arasında, o günün hatırasına/ Beyaz yıldızçiçeği adını verdim sana. Kitapta yer alan, Çin ve Japon şiirine dair bölüm, çalışmanın belki de en dikkat çekici bölümü. Yıldızçiçekleri arasında bulunan bir yetim kızın, hayatın türlü aksiliklerine ve acılarına direnerek verdiği savaşta, büyüme yolculuğunda onu tüm destanlardan ayıran bir şeyler buluyoruz. Beyaz Yıldızçiçeğinin Uzakdoğu'nun tüm çekingen zarafetini üzerinde taşımasından mı, pek çok destandan farklı olarak kahramanının büyümekte olan bir kız çocuğu olmasından mı, yoksa sadece ve sadece destanın adından mı, bilinmez... Sözün kısası, tarihi de edebiyatı da öğretmenlerin ve öğrenciler arasında olan bir şeyden çıkaran çalışmalara duyulan ihtiyaca cevap veriyor Destanlar Kitabı. Bu anlamda da haftanın şahane kitabı oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yol-hic-bitmez-uzar-gider", "text": "Bu hafta sizlere şahane bir kitaptan değil, şahane bir dizi kitaptan söz edeceğim. Geçtiğimiz ay sessiz sedasız yayımlanmış, yaz tatili gezi kitapları arasında kalıp gözden kaçırılmaması gereken beş kitaplık bir diziden: Gezginler İçin Unutulmaz Yolculuklar, Gezginler İçin Unutulmaz Şeyler, Gezginler İçin Unutulmaz Yerler, Gezginler İçin Unutulmaz Yürüyüşler ve Gezginler İçin Unutulmaz Adalar. BBC'nin hazırladığı bu beş kitaplık diziyi Boyut Yayın Grubu, Ayça Sabuncuoğlu, Seçkin Selvi, Celal Üster çevirileriyle ve yine Celal Üster'in dizi editörlüğü ile Türkçeye kazandırmış. Yani yabana atılmayacak bir birleşimin eseri söz konusu kitaplar. İçlerinde yer alan büyüleyici fotoğraflara iyi baskı kalitesi de eklenince, hepsi ayrı ayrı unutulmaz oluyorlar. Gezginler İçin Unutulmaz Yerler ile Gezginler İçin Unutulmaz Adalar ise gezi yazarı ve fotoğrafçı Steve Davey'in elinden çıkma iki çalışma. Davey için unutulmaz yer demek, varlığını öğrendiğiniz anda oraya gitmeden duramayacağınız yer demek. Zira unutulmaz yerlerde de sanatçının belleğine kazınmış işte bu türden 40 farklı yer var. Unutulmaz adalar ise 11 ay gibi kısacık bir sürede gezilmiş 40 tane adaya dair bir çalışma. Bu kitapta yer alan adaların hiçbiri dizinin diğer kitaplarında yok. Bali'den, Florida'nın yassıadalarına, el değmemiş son Yunan adası Amorgos'dan İskoçya'daki Vanatu'ya, hangisini seçerseniz şeçin gitmek için, benliğinizin adasını bulmaya dair atılmış bir adım olacaktır, hiç şüphesiz. Bu hafta sizlere şahane bir kitaptan değil, şahane bir dizi kitaptan söz edeceğim. Geçtiğimiz ay sessiz sedasız yayımlanmış, yaz tatili gezi kitapları arasında kalıp gözden kaçırılmaması gereken beş kitaplık bir diziden: Gezginler İçin Unutulmaz Yolculuklar, Gezginler İçin Unutulmaz Şeyler, Gezginler İçin Unutulmaz Yerler, Gezginler İçin Unutulmaz Yürüyüşler ve Gezginler İçin Unutulmaz Adalar. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihi romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu'ndan daha iyisine rastlamadım. Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. Sen adamı öldürürsün diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur. Mehmet Akif'in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur'anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye'nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif'te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal'in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor. Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/yoldan-cikanlarin-yazari", "text": "Gölgelik ve bereket içinde yazdan kışa uzayıp giden bahçelerin hatırı olduğu kadar Türkçenin de hatırı var bu nefis tasvirle başlamamda. Kime sorsanız Türkçeyi en iyi kullanan yazar, der ama okumadan, kulağa söylene söylene klişe gelen bu tanımın hakkını nasıl da verdiğini anlamak imkansızdır Refik Halid Karay'ın. Memleket Hikayeleri'nde yer alan Şeftali Bahçeleri adlı öyküsüne böyle başlar Karay. Küçük bir Anadolu kasabasına gelen tumturaklı, görev aşkıyla dolu, ve neredeyse sıkıcı bir adamın, yani yeni tahrirat müdürünün, tabiatın ve insanın, çevrenin etkisiyle nasıl da yoldan çıktığını, huy değiştirdiğini anlatır. Çünkü insan, Karay'a göre insandan ve içinde yaşadığı mekandan, coğrafyadan, zamandan ayrı düşünülemez. Çünkü edebiyat, insanı, zamanı, mekanı bir bütün olarak kavrayıp anlatmak için yapılır. Elimde üç kutu, evet üç kutu, Refik Halid Karay kitabı. Birini bitirmeden diğerine geçiyor, yazarın hikaye, roman, mizah, oyun, anı türlerinde ürettiği eserlerde geziyorum. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Karay için \"Tam bir yaşam adamıdır,\" demiş, edebiyat adamı tanımını kendine doğru kayırarak. Ama zaman gösteriyor ki, Karay gibi yemekten içmekten, acıdan keyiften, kadından erkekten, savaştan ve aşktan anlayan bir hayat adamı olmadan edebiyat adamı da olunmuyor. Unutulmaya yüz tutmuş, ve politik nedenlerle mümkünse unutturulmaya çalışılan bir yazın dehası Refik Halid Karay. Evvela politik nedenlerle başlayayım. Onun başyapıtı sayılan Memleket Hikayeleri, sürgünde yazılmış. Sürgünlüğünün nedeni de milli mücadele döneminde sergilediği muhalif tavır. Ne tuhaftır ki yazarın hangi eserine el atarsanız atın onun politik görüşüne dair net bir fikir edinmeniz imkansızdır. Çünkü Karay, iktidara kim gelirse gelsin, her dönem muhalefette kalmayı başaran, iktidarla, güçle derdi olan edebiyatçı kişiliğinden ödün vermemeyi tercih etmiştir büyük ölçüde. Sözgelimi, Osmanlı hanedanından düşmüş bir prensesi anlatan romanı Nilgün'de, kahramanı, Nilgün'den uzak durmaya çalışmasını \"Koyu bir Atatürkçü görüntüsü veririm, olur biter\", diyerek kendini rahatlatırken, bir yandan da Osmanlı hanedanının Cumhuriyetten sonra başına gelenleri politik olarak mesafeli ama insani olarak vicdanlı bir şekilde aktarmayı başarır. Karay, kahramanları aracılığıyla insanın sosyal ve politik değişimlerle aldığı şekle, yaşadığı dönüşüme odaklanmayı tercih etmiştir. Edebiyatının zamanın ötesine geçmesinin bir nedeni de belki buradan gelmektedir. Yoldan çıkmak, değişim karşısında duramamak ve çıkarları doğrultusunda kendini dönüştürmek Refik Halid'in temel izleklerinden biridir. Bugün akılda en çok kalan eserlerinden biri olan Bugünün Saraylısı da bu izlek üzerine kurulur. Bir aşk romanındır Bugünün Saraylısı ama romanın kahramanlarını, yani Ata Bey ile Ayşen'i yoldan çıkaran şey aşk değildir. Tutkuları, çıkar hesapları, nefes aldıkları her an büyük bir hızla değişen bir toplum içinde yaşamalarıdır, bunun sebebi. Taşradan ansızın gelen yeğeni Ayşen, Gedikpaşa'da mütevazı bir evde yaşayan, mütevazı bir işle uğraşan Ata Bey'in hayatına bomba gibi düşer. Taşrayla şehir, modernle geleneksel arasında ip gibi gerilir Ata Bey. Ayşen de aklını güzelliğine katarak kendine uygun bir eş, uygun bir yaşam kurma çabasındadır. Ancak tutkular, hırslar ve zaaflar \"uygun\" dediğimiz şeyin altını oymakta ustadır. Karay hikayesini öyle bir işler ki, Ata Bey'le Ayşen'in birbirlerine karşı duydukları hastalıklı aşk, bir noktada, toplumun ruha zerk ettiği hastalıklar karşısında masumhane bir duyguya dönüşecek hale gelir! Ata Bey, bir yandan tutkuyla severken Ayşen'i, diğer yandan kızın hayatına getirdiği zenginliği, itibarı kaybetmemek adına onu en uygun eşle evlendirmeye çalışır. Ayşen de hissiz bir zarafetle hiç sevmediği adamlar arasından en uygun kocayı bulma çabasındadır. \"On gün daha... O kadar! Hatta on bile değil; dokuz! Arkasından birkaç kartpostal... Belki de dört beş satırlık mektuplar. Sonra yeni hayatının süsten, eğlenceden göz açtırmayan meşguliyetleri arasında unutulacağız. Ayda bir defa mesela esrar kaçakçısı Mümin Bey'in yazıhanesine uğrayacağım. Bu, şaşmaz. Zira ya bankaya yahut bir müesseseye emri verilmiştir, aksamadan gelir.\" Karay'ın dünyası, bu dünyadır; gündeliğin, basit çıkar hesaplarının aşkı her an tekrar tekrar yendiği bu bizim dünyamızdır... Bugünün Saraylısı'nın sonu hazindir. İkinci Dünya Savaşı döneminin, 40'lı yılların İstanbul'u, iyiden iyiye yozlaşmaya başlamış, türedi zenginlerin cirit attığı, her türlü ahlaksızlıklarına rağmen gücü elinde tutanlara tapanların İstanbul'udur. Toplumsal değişim, çürümedir. Çürüme toplumsal olunca, bireysel kaçısın, bireysel çabanın imkanı yoktur. Ayşen de, Ata da bütün bunlardan ister istemez nasibini alacak, kendi felaketlerine hızla yaklaşacaklardır. Aşka düşmenin değil, aşka düşememenin felaketi olacaktır onlarınki. Bugünün saraylısının sonu, dünün saraylısından niye farklı olsun ki! Başta da söylediğim gibi Refik Halid Karay Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdan biri. Her şey bir yana son derece sade, neredeyse cimri diyebileceğimiz bir dille böylesine etkileyici tasvirler yazdığı için bile okunmalı. Edebiyat, yaza da yeter nasıl olsa, kışa da..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/zamana-dokundugu-yerden-asimov", "text": "Bilimkurgu... Fantastik edebiyatın uzak akrabası... Fanteziyle aralarında pek çok kesişme noktası var ama bir tane de çok belirleyici, çok keskin bir ayrılma noktası. İmkansızla ilgili bir ayrılmadır bu. Bilimkurgunun niyetiyle ilgilidir. Bilimkurgu, fantastiğin aksine, imkansızı temsil etmeye niyetlenmez çünkü. Yani kısacası, anlattığı şey, spekülatif olarak mümkündür. İşte tam da bu nedenle bilime yaklaşır ve tür olarak ismini alır. Uzay yolculukları, zaman yolculukları, başka dünyalar, paralel evrenler, denizlerin altı... Hepsi olasılık dahilindedir. Büyünün ama bilimin açıklayabileceği bir tür büyünün içinde yaşamak gibidir. Çoğu zaman dışarıdan bakıldığında imkansız teknolojilerin teknik anlatımına boğulmuş gibi görünse de, bugün iyi bilimkurgu dediğimiz şeyde insan ve topluma dair felsefi bir önerme ya da en azından ciddi bir altyapı buluruz. Başka dünyalarda ya da uzak geleceğin dünyasında insanı ve kültürü arar bilimkurgu. Tıpkı onun kurucularından biri olarak kabul ettiğimiz Isaac Asimov gibi. Sonsuzluğun Sonu, Asimov'un ömrü boyunca kaleme aldığı beş yüz astronomi, tarih, kimya, arkeoloji, bilimkurgu kitabının en önemlerinden biri. Asimov'un geride bu denli geniş bir külliyat bırakmasının, hayatının sonuna kadar günde sekiz saatten fazlasını yazmaya harcamasının bir nedeni vardır: İnsan uygarlığını korumak ve gelecek nesilleri düşüncesiyle etkilemek. İşte Sonsuzluğun Sonu'nun bu denli önemli olmasının nedeni de bu. Çünkü Asimov, bu kitabıyla hem uygarlığa ve bilime dair yaklaşımını net bir şekilde ortaya koyar hem de kitleleri etkileyecek Vakıf Serisi'nin temellerini atar. Aslına bakarsanız hikaye anlamında bir başlangıç kitabından söz edemeyiz. Yani Sonsuzluğun Sonu'nu okumadan Vakıf Serisi'ni okumak mümkündür elbette ama düşünsel anlamda bir kurulum söz konusudur. Asimov, bu romanıyla üzerine inşa edeceği o dev uzak gelecek kurgusunun temelini atmıştır. Yani kısacası, Sonsuzluğun Sonu'nu okumak çağdaş bilimkurguya ve Asimov külliyatına etkileyici bir giriş olacaktır... Uzay ve zaman yolculukları, başka dünyalar, paralel evrenler, denizlerin altı... Hepsi olasılık dahilinde, bilimin açıklayabileceği bir tür büyünün içinde yaşamak gibidir. Bir aşk hikayesidir Sonsuzluğun Sonu. Aynı anda gelecekte ve geçmişte geçen, aynı anda geleceği ve geçmişi belirleyen... Zamana dokunur Asimov ve oradan lekeli, savaşlarla, kötülükle, yanlışlarla, kıyımla, cehaletle dolu bugünü, her şeye rağmen koruma altına alarak çıkar. Çünkü zaman düşüncesi yazarı ister istemez gerçeklik kavramına getirir. Hikayeyle devam edelim. Kahramanımız Andrew Harlan'dır. O, bir sonsuzdur. İnsanlık, 24. yüzyılda zamanda ileri geri hareketi keşfetmiş, bu keşif giderek gelişmiştir. Öyle ki, çok fazla enerji gerektiren bu hareket için bilim insanları, çok küçük bir zaman alanını güneşin süpernovaya dönüştüğü ve akıl almaz bir güç ürettiği uzak geleceğe kadar ulaştırmışlar ve bu alandan büyük bir enerji çekimi yaratmayı başarmışlardır. İlk icat edildiğinde bir kibrit çöpünü iki saniye geleceğe ve iki saniye geçmişe götürebilen insanlık, uzak gelecekten aldığı enerji sayesinde, zaman dışı alanda artık bir sonsuzluk birimi kurmuş, zamanları, insanlığı ve uygarlığı yönetmeye başlamıştır. İşte Harlan, bu nedenle sonsuzdur. İçine doğduğu zamandan koparılıp birime alınan ve kısa zamanda hızla yükselen parlak bir teknisyendir. Teknisyenlik, güç anlamında büyük bir itibarı getirse de, hem sonsuzlukta hem de zamanın içinde pek muteber bir meslek olarak karşılanmamaktadır. Çünkü teknisyenler, sanıldığı gibi sadece zamanlar arasında gidip gelmekle kalmazlar, zamanı ya da daha açık olmak gerekirse, gerçekliği değiştiren kişilerdir. Tek bir hareketleriyle bir uygarlığı yok edip binlerce insanı hiç olmamış gibi yeryüzünden silebilirler söz gelimi. Ya da ileride nükleer bir savaşa yol açacağından şüphelendikleri bir dini inanışı, insan ruhundan ve benliğinden sonsuza kadar kazıyabilirler. İnsanlık onlara hizmet eder, ama onlar hiç yokmuş gibi yaşamayı tercih eder. Çalışma arkadaşlarının bile göz göze gelmemeye çalıştıkları kişilerden biridir Harlan. Duygudan, toplumdan, hatta kendi benliğinden bile azade olan, bir tür yarı-tanrıdır. Ta ki aşık olana kadar! Hikayenin burasında, bilimkurgudan distopyaya göz kırpar Asimov. Sonsuzluk Birimi mükemmel bir sistem geliştirmiş gibi görünse de, bu görünüşte olan bir işleyiştir. İnsanın kendisi adına ister istemez yarattığı her türlü olumsuzluğu yok etmek ve gerçekliğe müdahale etmek kusursuz bir dünya yaratmışsa da, bu kusursuzluğun büyük bir kusuru vardır: İnsan evrimi tamamen durmuştur! Hayatta kalma konusunda olumlu/olumsuz bir çaba göstermedikçe varoluşunun devam etmesi mümkün değildir. Varoluşun devamı ise, milyarlarca yıl sonra yok olacak bu güneşin ve gezegenin ötesine insanlığı taşıyabilecek bir teknoloji geliştirebilmekten geçer. Aşkla başlayan bir aydınlanma yaşayacaktır kahramanımız ve bu noktadan sonra soluk soluğa bir hikayenin içine çekecektir bizi, yani sonsuzluğun kaderine ve belki de sonuna... Uzak geleceği, zaman yolculuğunu hiçbir klişeye yenik düşmeden kurgulamayı başaran yazar, bilimsel gelişmelerin ve teknolojinin gelişim yönüne dair de net bir fikir ortaya koyar bu kitabıyla. Bilim dediğimiz şeyin, doğal gelişimin bir parçası olmaktan başka çaresi yoktur. Doğal gelişime kendi adına müdahale ettiği her noktada insanlık adına başarısızlığa uğrayacaktır. En başta düşüncesiyle insanlığı etkilemek amacıyla yazdığından söz etmiştim Isaac Asimov'un, Sonsuzluğun Sonu bu amaçla kaleme alınmış; zaman, gerçeklik ve aşk üzerine epik bir başyapıt."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/zamanin-efendisi-kucuk-mavi-su-yosunu", "text": "Yanlış anlaşılmasın, burada ana konumuz insan değil aslında, bitki. Çünkü Bitkilerin En Güzel Tarihi'ni okuyoruz. Gazeteci Jacquez Girardon soruyor, Avrupa Çevrebilim Enstitüsü Başkanı, biyoloji profesörü Jean-Mari Pelt, tarım-su ve orman mühendisi Marcel Mazoyer ve çöl bilgesi Monod botanikçi, zoolog, jeolog, arkeolog ve antropolog Thedore Monod yanıtlıyor. Bilim insanlarının ilksel çorba dedikleri ilk yaşam ortamından günümüze bitkilerin varoluş hikayelerini anlatıyorlar bize, tabii araya hayvanlar ve insanların tarihi de karışıyor ister istemez. Bir noktada zamanı düşünmeye başlarız ister istemez. Yaşam denizde kaldığı müddetçe bitkiler hayvanlardan çok daha yavaş gelişmişti. Denizdeki hayvanlar kısa sürede çok hücreli hale geldiler, bitkilerse tek hücreli bir halde sakin sakin yüzmeye devam ettiler. Ta ki, sular altındaki toprakla temas edene kadar. Karaya kök salmaya başlar başlamaz bitkilerin de zamanı değişti. Bu hızlanmaktan ziyade genişlemek anlamına geliyordu. Bitkiler karadaki yaşamlarında hayvanların ve elbette biz insanların yapamadığı bir şeyi yapmaya başladılar. Üreme biçimlerini suyun etkisinden kurtardılar. Tohumu keşfettiler. Tohum demek döllenmiş yumurta demekti; yumurta içinde bulunan embriyo büyümesini durdurmuş, hayatını ağır çekime almıştır. Gebe bir kadının, doğumu birkaç yıl sonraya, daha uygun bir zamana ertelemek üzere ceninin gelişimini ikinci ayda durdurması gibi bir şeydir bu. 1000 yıl bekledikten sonra filizlenmiş lotus tohumları, 2000 yıl gecikmeyle filizlenmiş manolya tohumları ve sıkı durun tam 10 bin yıl sonra filizlenen Yahudi baklası tohumları, bilinen en eski en dayanıklı tohumlardır. Bitkiler zamanın egemenleridir, hareket etmez gibi görünseler de bekler, bekler, beklerler... Bitkilerin hayvanlardan bir diğer önemli farkı da yaşamla ölümü bir araya getirmek konusunda geliştirdikleri yetenektir. Bizim hücrelerimiz ölür, elenir, yerine bir yenileri gelir ama bir yere kadar. Yenilenme bittiğinde organ çürür ve organizma geri dönüşsüz olarak çöker. Oysa bitkinin bazı parçaları olduğu gibi ölebilir ama geri kalan kısımları yaşamayı sürdürür. Üstelik bütün bunlara ek olarak bazı araştırmacılar sayesinde artık bitkilerin kendi aralarında iletişim kurabildiklerini, özellikle çiçekli bitkilerin böcekleri ve hayvanları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiklerini biliyoruz. Biz belki mekana hükmedebiliyor, onu değiştirebiliyoruz ama biraz önce dediğim gibi yeryüzünde zamanın efendisi tartışmasız olarak bitkiler. Bitkilerin En Güzel Tarihi'nde bitkilerin dört milyar yıllık masalsı, fantastik hikayesini okumuyoruz yalnızca. Fransız bilim insanları bu hikayenin içinden insanlığın ve yeryüzünün geleceğine dair de bir okuma yapıyorlar, çeşitli çıkarımlarını paylaşıyorlar. Yüksek derecede tehdit ettiğimiz yaşamın aslında kendi yaşamımız olduğunu, bütün bunların neticesinde insanlığı yok edebileceğimizi ama doğanın kendisinin yaşamına öyle ya da böyle devam edeceğini öngörüyorlar. Hal böyleyken de yaşama saygıyı evrensel bir yasa olarak insanlığa öneriyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/zani-zaniye-zaniyeler-naturalist-bir-umudun-romani", "text": "Salahaddin Enis, 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayıp eserler vermiş ve unutulmuş natüralist romancılarımızdan. Onun için unutturulmuş demek belki daha doğru. Zira bütün ömrünü Babıali'de çalışarak ve az değil, tam sekiz roman yazarak geçirmiş bu kalem adamı, sivri dili, eleştirel yapısı nedeniyle sağlığında ve ölümden sonra sanki isteyerek göz ardı edilmiş. Yaşadığı dönemin önemli kişileri, devlet adamlarından sanatçılara, şairlerden gazetecilere dek herkes onun eleştirel bakış açısından nasibini aldığı için belki, belki de natüralist romanla edebiyat dünyamızın başı hiçbir zaman pek hoş olmadığı için. İlk basılışından tam seksen sekiz yıl sonra yeniden yayımlanan romanı Zaniyeler, her şeyden öte, yayın dünyasının çarklarının farklı kalemleri nasıl öğüttüğü, Behçet Necatigil'in de dediği gibi Salahaddin Enis'in günümüze gelmesinin neden önlendiği üzerine önemli bir fikir veriyor. Zaniyeler'in kahramanı Fitnat Hanım'dır. Bütün roman maceralarla dolu bir ömür sürmüş bu büyük ve ünlü kahramanın ağzından yazılır. Yazarı onu bize bir kadından çok Allah'ın İstanbul'a musallat ettiği bir afet olarak tanıtır. Geçtiği yollarda ölüm ve enkaz bırakan yüksek tabakadan bir kokottur o. Ancak bu tanıtımlarla masum insanı yoldan çıkaran bir baş belası sandığımız Fitnat'ın daha derinlikli bir iç dünyası olduğunu da kısa sürede anlarız. O, dışarıdan büyüklük ve ahlak timsali gibi görünen İstanbul'un elit tabakasını yıkmak üzerine hayatını kurgulamıştır çünkü. Kısa sürede bu görkemli hayatın kör edici etkisinden kurtulan Fitnat'ın içi intikam arzusuyla dolar ve güzelliğini memleketin içini boşaltan türlü zenginlerin ceplerini boşaltmak, onları kendi şahsi felaketlerine sürüklemek için kullanmaya başlar. Kocasını terk eder ve yüksek tabakadan çeşitli kişilerle metres hayatı yaşayarak geçimini sürdürür. Bir yandan içinde yaşadığı hayattan ve insanlardan tiksinirken diğer yandan hastalıklı bir şekilde bu hayatı sürdürmek için elinden geleni yapmaktadır Fitnat. O, bu hayatı sürdürürken biz okurlar da onun gözlerinden 1900'lü yılların İstanbul'unun çeşitli yönlerini görürüz. Bir yanda hemen her ev an az üç erkeğini savaşta kurban verirken diğer yanda savaşa asker gönderme kararnamelerini metreslerinin koynunda, sarhoş bir halde imzalayan devlet adamları vardır. İstanbul, neredeyse açlıktan ölürken, savaştan nemalanan tüccarlar şampanya banyoları yapmaktadır. Fitnat bize tüm bu çelişkileri bir bir ısrarla gösterir. Onun boy gösterdiği salonların gözdelerinden Yahya Cemal'in Yahya Kemal, Cemal Tahir'in Celal Sahir, Rifat Melik'in ise İzzet Melih olduğu da açıkça bellidir. Diyebiliriz ki yazar, hem ahlakdışı sahneleri anlatmakta hem de bu sahnelerin gerçek kahramanlarını açık etmekte hiçbir sakınca görmemiştir. Salahaddin Enis'in Fitnat'ı bir yönüyle Daniel Defoe'nun Moll Flanders'ini anımsatır bize. Aynı para hırsı, aynı yozlaşmışlıktan beslenen ruh, aynı bencilleşmiş taş yürek, aynı yaşadığı dönemin kurbanı olmuş benlik... Ancak Defoe'nun Moll Flanders'ı bir karakter olarak hiç uslanmaz, O yedisinde neyse yetmişinde de aynı kötü kadındır, Salahaddin Enis'in Fitnat'ı ise uslanmaya oldukça yatkındır. Sanki Fitnat, bu yoz hayatı, ruhunda olduğu için değil de, biz okurlara göstermek için yaşamaktadır. Nihayetinde eski mazbut yaşamına dönüşü de bunu kanıtlar. Zani zina eden erkek anlamına gelir, zaniye ise zina eden kadın. Salahaddin Enis başkahramanı bir kadın olduğu için mi bu ismi kullanmıştır yoksa kimilerinin eleştirdiği gibi hafif bir kadın düşmanlığı mı yapıyordur? Romanın ismini boş verip içeriğine gelince yazarın kadın erkek fark etmez, her yaştan ve cinsten zina eden insanları konu ettiği görülür. Tüm zani ve zaniyelerin kısa süre içinde çökecekleri, yozlaşmanın felaket getireceği görüşü üzerine kurulan romanın, yazarın temelde natüralist anlayışıyla tuhaf bir şekilde çeliştiğini görürüz. Salahaddin Enis bir umudu, hayatın gerçeği olarak yansıtmıştır Zaniyeler'de. Belki, onun kendi tanık olduğu yozlaşmış hayatlar bireysel olarak çökse de, Babil'in gerçekte hiç çökmediğini biliriz. Yine de Salahaddin Enis'in bize çelişkili gibi görünen bu naif tarafı içimizi rahatlatır, birilerinin kaldırımlarda sürünen aç bir sınıfın, tok bir sınıfa karşı duyduğu intikamı almakla Fitnat gibilerini görevlendirdiğini hayal etmek sanki bize yeter..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/zehir-ve-ilac-mutlulugun-sihirli-formulu", "text": "Bu sözler Farmakonun yazarı Dirk Wittenborn'un babası ABD'li ünlü psikiyatr Dr. J. R. Wittenborn'a ait, daha doğrusu Farmakonda karşımıza çıkan roman kahramanı Dr. William Friedrich'e... Farmakon, otobiyografik bir ilk roman, yazarın kişisel tarihinden, içinde yaşadığı dünyanın temel sorunlarından birine uzanan, değen hatta onu etkileyen bir hikaye. Zira 20. yy'ın en büyük sorunlarından biri olan depresyonu iyileştirecek sihirli formulün peşinde geçen bir yaşamı, bir babayı ve onun ailesini anlatıyor. Her ne kadar Friedrich'in Yale'in Psikoloji Bölümü'ne kabul edilmesini sağlayan akıl hastaları için değerlendirme ölçeği ancak ve ancak hastaların tedavisinin %95'inin başarısızlığını kanıtlasa da 1952 yılında gezegendeki en az keşfedilebilmiş yer insan beynidir. Ve Friedrich hem Uygunsuz tuhaflığı iyileştirecek sihirli formülü bulma hem de dört çocuklu ailesini en iyi şartlarda yaşatma umudunu taşımaktadır. Onun bu umudu kısa sürede mucizevi bir işaret almasını sağlar: Gai kau dong'u, yani Yeni Gineli yerlilerin mutlu olmak için şamanlarından aldıkları mayalanmış kwina yapraklarını öğrenir. Bu yaprakların kullanıldığına ve mutluluk getirdiğine şahit olan meslektaşı Dr. Bunny Winton'ı ikna ederek çalışmaya başlar Friedrich. İki doktor, bir denek grubu kurarak yarattıkları ilacı insanlar üzerinde denemeye kadar işi ilerletirler. Ancak denek grubunun dışında bir öğrenci daha vardır Gai kau dong'u denettikleri: Casper Gedsick. Bu isim ki, Dr. W. Friedrick'in ve ailesinin kaderini belirleyecek, hayatlarını cehenneme çevirecek ve romanın asıl kahramanı Zach'ın dünyaya gelmesini sağlayacaktır. Daha çok savaşların damgasını vurduğu geçtiğimiz 50 yıl, toplumsal hayatta da depresyonun ve kimyasalların çağıydı hiç şüphesiz. Zehir ve ilacın kolkola gezdiği karanlık bir çağ... Bu durumun ne sebepleri, ne sonuçları ne de devası ortaya koyulabiliyor bugün. Zira insan davranışları Friedrich'in de düşündüğü gibi sürekli değişiyor, bugün anormal kabul edilenler yarın son derece normal ve sıradan oluveriyor... Mutluluksa insanın ancak içinde olsa olsa bir parça bulunan ve bir ömür boyu peşinde koşulan bir kavram olmaktan öteye gidemiyor. Babasının içinde yarım da kalsa bulunan bu umut, romanın kahramanı Zach için zaten hiç yoktur. İşte o hiçliktir ki Farmakonun yazarıyla özdeşleştirdiğimiz Zach'ın bir madde bağımlısı olarak en dibe vurmasını ve romanını yazmasını sağlayan... Dirk Wittenborn son derece sürükleyici bir dilin eşlik ettiği, insanı içine alan, elle tutulur bir atmosfer yaratmış Farmakonda. Orta sınıf bir Amerikan ailesinin özelinden tüm insanlığa dair çelişkileri, çıkışsızlıkları ve arayışları ifade etmeyi de öyle. Ve her şeye rağmen insanın gözyaşlarını akıtacak bir ilaca dair beklentisini, tüm insanlığın içinde tuttuğu gibi, kahramanının içinde de baki kılmayı başarmış."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/sahanebirkitap/zulmun-elinde-asi-olmayana-hayat-da-yoktur", "text": "Kadere başkaldırmak şüphesiz bir kahramanlıktır. Hatta kahramanlık dediğimiz şey, her şeyden önce kadere başkaldırmakla başlar belki de. Hikayelere bakacak olursak, sonu da iyi biter genellikle; kader değişir, kahraman olgunlaşır, bir anlamda mutlu son yakındır. Kahraman hem dünyayı hem de kendisini değiştirmiş olacaktır büyük ihtimalle. Onunla birlikte bir erinç kabarır coşar yüreğimizin içinde. Tabii söz konusu sadece ve sadece erkeklerin kahramanlık hikayelerinde... Kadere başkaldıran bir kadın olursa ne olur peki? Eril düzenin devamlılığını sağlamak üzere, çoğunlukla da vatanperver, militarist bir çıkış değilse bu, sonu hazindir. Kaderine başkaldıran kadın, hayattan itinayla çekilir; deliliğe, cadılığa, meczubiyete çıkarılır. Hikayenin sonu başından bellidir, ölüm kollamaktadır meczup kadın kahramanımızın yolunu... Hem ona kahraman demek için, bin şahit gerekir! Şebnem İşigüzel, son romanı Gözyaşı Konağı ile genç bir kadının kaderle mücadelesinin hikayesini anlatıyor bize. İncitici, çaresiz, sevgi dolu, aşk dolu ve hazin bir hikaye. Yani, her şeyiyle bir kadın hikayesi. Kahramanımızın adı yok ama tüm çelişkileri, ikiyüzlülükleri, olmamışlıkları olamamışlıkları gören gözleri var. Bütün gördüklerini içten içe bize anlatan dili var. Gözyaşı Konağı için en başta bir kadın hikayesi demiştim. Anlatıcı-kahramanın yanı sıra pek çok kadın karakterle zenginleşmiş bu romanda en önemlilerinden bir tanesi de kahramanımızın annesi. İşigüzel, ağırlıklı olarak, yaşadığı değişim döneminin tüm çelişkilerini içeren bu kahraman aracılığıyla kaleme aldığı dönemi aktarıyor roman boyunca. Beş yaşında köle pazarında satılan, sonra tesadüf eseri satıldığı aileye gelin olan bu kadının tıpkı Tanzimat romanı karakterleri gibi büyük bir görgüsüzlüğü ve Batı özentisi var. Onun için Batı demek, özgürlük demek. Ama özgürlük boyanmak, Fransız kadınları gibi giyinip evini dekore etmek ve hayatta yakaladığı zenginlik fırsatını sonuna kadar, görgüsüz görünmek pahasına yaşayabilmek demek. Romanın en kuvvetli bölümü, onun üç kızını da yanına alarak, kaldıkları otelden -Fransız kadınları gibi- başı açık, peçesiz, yeldirmesiz gizlice gezmeye çıktığı bölüm; o gizlice yaşamak istediği özgürlük duygusu... Özgürlüğüne böylesine düşkün bir kadının, iş kızını topluma karşı korumaya gelince neden kahredici bir tercih yaptığının cevabını bize roman veriyor. Romanın daha ilk cümlesinden itibaren anlıyoruz ki kahramanımız annesinden ve ablalarından birkaç adım önde. Hem duyarlık bakımından hem de farkındalık... Ancak yazar, kahramanının farklılığının altını çizse de, bunun nedenleri üzerinde çok durmamış gibi görünüyor. İçgüdüsel, doğal bir farklılıkmış gibi anlatıyor daha çok. Oysa 1876, Tanzimat döneminin bitiş yılı. Bu Osmanlı kadın hareketinin doğup güçlendiği, kadınların edebiyatta, sanatta, toplumsal yaşamda yavaş yavaş söz talep etmeye başladığı çok kritik bir dönem. Deyim yerindeyse, günümüz feminizminin tohumlarının atıldığı ve bugün feministlerce birinci dalga feminizm olarak adlandırılan bir dönem. Ancak gelgelelim, kahramanımızın bu dalganın etkisinde kaldığına, başkaldırısının altında böyle dönemsel bir etkinin varlığına dair açık bir ipucu vermemiş yazar. Roman boyunca açıkça böyle bir gönderme, bir selam olmaması, kanımca hikayenin ağırlığını seyreltmiş. Kahramanımızın okuyup yazmasını, ona azıcık Fransızca öğretilmiş olmasını saymıyorum. Bir küçük eleştiri de Mehmet'le ilgili. Onun kaçaklığı, tam olarak neye, niye muhalefet ettiği üzerinde görece az durulması da yine bu güçlü hikayeyi zayıflatan unsurlardan biri. Gözyaşı Konağı'nın en dikkate değer özelliklerinden birisi ise, çoksatar market kitapları haricinde, ana akım edebiyatımız içinde son zamanlarda hemen hiç göremediğimiz türden bir dönem romanı olması. Tarih içinde, bugüne dair, bugünün toplumsal ve politik ortamına karşı direkt bir söz söylüyor olması... İşigüzel'in dili sade, dupduru, akıcı. Okurunu hikayesinin içine kolayca çekiyor. Zulmün elinde asi olmayana hayat yoktur, diyor Şebnem İşigüzel ve asilerin ömrünün kısacık olduğunu, biliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/10-bin-kitapci-kapandi", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Kenan Kocatürk yayıncılık dünyasının sorunlarını ve hedeflerini Cumhuriyet Gazetesi'nden Meltem Yılmaz'a anlattı. Kocatürk, 2011 itibarıyla halk kütüphanelerinin güçlendirildiğini ve korsana büyük darbe vurulduğunu belirtiyor ve ekliyor: \"Ancak Milli Eğitim Bakanlığı'nın dağıtım esnasında kitapçıları devre dışı bırakması nedeniyle Anadolu'da son 5 yılda 10 binin üzerinde kitapçı kapandı\". Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Kenan Kocatürk, yayıncılar olarak 2011'e büyük beklentilerle girdiklerini söylüyor. Kitap okuma alışkanlığında birinci sırayı yüzde 70'le İstanbul'un aldığını, sonra da sırasıyla Ankara, İzmir, Bursa ve Adana'nın geldiğini belirten Kocatürk, kitap satışlarında belirleyici faktörün \"nüfus\" olduğunu, bir kentte üniversite bulunmasının ise, satış rakamlarını sanıldığı kadar etkilemediğini söylüyor, örnek olarak da sıralamada yüzde 1 oranla yer alan Eskişehir'i gösteriyor. Yayıncılık sektörünün büyüklüğünün 1 milyar dolar olması iyi haber. Kötü olansa bu oran içinde korsanın payının 300 milyon dolar olması. Korsan kitapların artık kitapçıya girmiş durumda olduğuna dikkat çekiyor Kocatürk, özellikle küçük kentlerde korsan kitapçıların \"eser sahibiymiş gibi\" gittikleri il kültür müdürlüklerinden bandrol aldıklarını, bu bandrolleri kitaplara yapıştırarak kitapçılara orijinalmiş gibi dağıttıklarını belirtiyor. Bu nedenle, alınan kararla, Kültür Bakanlığı'nın bandrol satışı yapmayacağını söylüyor. Kocatürk'e göre Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın anı ve anma kitapları dışındaki tüm kitaplardan çekilmesi doğru ancak yetersiz bir karar, asıl çekilmesi gerekense şu an \"Türkiye'nin en büyük yayıncısı\" durumundaki Milli Eğitim Bakanlığı. Türkiye'de her alanda özelleştirmeye gidilirken Milli Eğitim Bakanlığı'nda halen devletleştirme politikasının uygulanmasına anlam veremediğini belirterek bakanlığın bu politikası nedeniyle Anadolu'da 10 binin üzerinde kitapçının kapandığını, bazı kentlerde kitapçı bulunmadığını söylüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/2019da-yazarlarin-mutfaginda-neler-var", "text": "2019'da en temel uğrasım, Tanpınar'ın arşiv metinlerini yayına hazırlamak olacak. 2019 başında da Mösyö Teste çevirisi ve Fransız edebiyatı üzerine etütleri yayımlanacak. Huzur romanının yeni bir edisyonunun da yayımlanması planlanıyor. Neredeyse yirmi yıl önce yayımladığım Cevdet Kudret'e Mektuplar kitabını ilavelerle birlikte yeniden hazırladım. On yıldan fazladır yeni baskısını yapmadığım Roman ve Mekan adlı kitabımı da elden geçirerek yayımlayacagım. Beşir Fuad'ın Şiir ve Hakikat adı altında topladığım, baskısı tükenmiş kitabım da yayın için bekliyor. Dilini sadeleştirmeye yanaşmadığım için bu kitabı basacak bir yayınevi arayışı içindeyim. Beşir Fuad üzerine yazıları derlediğim bir kitap da çıkacak. İkinci baskı için bekleyenleri bıktırdığım bir kitap da Oğuz Atay'a Armağan. Bu bekleyişin sebebi, kitabı kökten değiştiren bir ek yapacak olmamdı. Bu bir tür kaynakları ve referanslarıyla A'dan Z'ye Oğuz Atay Ansiklopedisi olacaktı. Armağanın içinde yer alamayacak kadar büyüyünce bunu ayrı bir kitap yapmaya karar verdik. Benzer bir ansiklopedik çalışmayı Tanpınar için de sürdürüyoruz. YKY için hazırladığımız Halit Ziya külliyatının hikayeler bölümünü de bu yıl bitirmeyi planlıyoruz. Asıl çalışmam ise şimdilik zihnimde gezdirdiğim bir telif ürün olacak. Onunla iç konuşma halindeyiz ama yazmak için elim kaşınıyor. Keşke şöyle 3-4 ay hiç ara vermeden masama kapanıp çalısabilsem. Yazar / Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Ögretim Üyesi / Prof. Kısa vadede ve uzun vadede diye değerlendirebileceğim iki kitap var kafamda. Birincisi Kavramlar, Kelimeler ve Acayip Hakikatler adlı kitabım. Bazı kavramları eğip bükerek yazdığım metinlerden oluşuyor. Baharda bir ihtimal hazır olabilir. İkincisi ise hazır bir eser değil, taslak olarak hazırladığım ama yazmaya başlamak için içimin soğumasını beklediğim bir roman. Neden içimin soğumasını bekliyorum? Çünkü son romanım yeni yayınlandı. Harekete geçmek için henüz erken. Beşinci Düğme isimli kitabımla öykü yoluna çıktığımda fantastikti o zamanki sesim. Bir yazarın kendisine yapabileceği en büyük haksızlığın sınırlarını keşfetmemesi ve onları asmaya çabalamaması olduğuna inandığımdan her kitabımda yeni üsluplar, yeni ifade imkanları aradım. Altı kitaplık bir öykü serüvenini geride bıraktıktan sonra sürekli aklımı çelmeye çalışan fantastiğe geri dönmek istiyorum yedinci kitabımla. Sekiz senede dünya ve ona bağlı olarak ruhumuz yeni katmanlara ayrıldı. Fantastik ses, belki daha gür belki daha ketum ama mutlaka daha güçlü şekilde ortaya çıkacak diye ümit ediyorum. Mutfak, mutfak, mutfak... Açıkçası mutfak biraz karışık; hamburger, pizza, levrek ızgara, çoban kavurma, hünkar beğendi, hepsi aynı anda pişiyor. Birazı dünden, birazı bugünden, ordan, burdan, doğudan, batıdan, tencereler dolup dolup taşıyor. Mesela son dönemde, ki bu son dönem geçtiğimiz üç sene oluyor, öyküden romana doğru evrilen bir tarihi kurmaca metin üzerinde çalışıyorum. Şimdilik iki yüz elli sayfa civarında, tahminime göre, bitmesi için bir elli-altmış, belki de yüz sayfa daha yazmam gerekiyor. Romanın 20'nci yüzyıl başı ile 21'nci yüzyıl başı arasında gidip gelen çift zamanlı bir yapısı var, bu sebeple biraz yavaş ilerliyorum. Arşiv kayıtlarından tezlere, o dönemin romanlarından gazetelerine, şarkılarına, sigara markalarına kadar pek çok konuda araştırma yapıyorum. Tabii araştırmalarım sırasında, şu da ne kadar ilginçmiş, yahu bu da aslında böyle miymiş derken, kaybolduğum oluyor, kendimi çok alakasız yerlerde buluyorum. Yönümü belirleyip tekrar yola koyuluyorum, yine kayboluyorum, yine yönümü belirliyorum, yine kayboluyorum ve yine, ve yine, ve yine... Bu böyle sürüp gidiyor. Velhasıl biraz meşakkatli, ancak bir o kadar da eğlenceli bir dönem benim için; zaten bir şekilde ve kendi meşrebimce eğlenmiyor olsaydım yazmaya da devam etmezdim. Devam etseydim ise dönüşürdü, ise dönüşen çogu şey de sıkıcıdır ve de piyangodan büyük ikramiye çıktığı an bırakılır. Bahsettiğim bu metnin haricinde, bir kısmı çeşitli dergilerde yayımlananlar olmak üzere, elimde biriken epey öykü var, onları da ileride toparlamayı düsünüyorum. 2019'da becerebilirsem bir roman denemek istiyorum. Aklımda birkaç şey var. Modern bir Don Kişot hikayesi belki... Ya da Yedi Gece isimli, 2000'lerde Ankara'da bir memur evinde geçen Türk mitolojisiyle halk söylencelerinin iç içe geçtiği hikayelerden oluşan bir roman... Ne zaman kitaplaşır bilmem ama Cins'te Şehirler ve Şeyler adıyla yazdığım denemeler çok içime siniyor. Şehirler kısmı bir çesit meydan okuma. Şeyler kısmı ise muhtelif konularda yazılmış hikaye anlatı arası yazılar. Öte yandan, bunca zaman kurmaca üzerine yazdığım yazılar, belli bir yekun oluşturdu. Yazılara önümüzdeki birkaç ay yeniden çalışıp dosyalaştırmak istiyorum. Bugünlerde hikayelerim üzerinde çalışıyorum. Evvelce yazılmış lakin yayımlanmamış olanları düzenlemek ve yeni hikayeler yazmakla meşgulüm. Bu ilk hikayeleri yine roman ya da romanlar izleyecektir. İnsanın aklına sürekli yeni fikirler geliyor. Hikaye için düşündüğüm bir konu yakın zaman önce bir roman fikrine dönüştü mesela. Böylece mevcut planların arasına o da eklendi ve beni çok ama çok heyecanlandıran, tasarımı hem zihnimde hem kagıt üzerinde epeyce beliren üç roman taslağım oldu. Bunların ikisi zaten epeyce bir süredir hazırlıkları devam eden, köşede bekleyen çalışmalardı. Hikayelerimden sonra onlardan birini önüme çekip onunla ilgileneceğim. Ara ara da hikayeler yayımlamak niyetindeyim. Mahalle içlerinde küçük dükkanlarında hizmet veren, radyosundan kısık bir sesle halk türküleri ya da sanat müzigi sesleri yayılan, başları genelde kendi önlerinde ayakkabı tamircileri gibi, elimde bir esas iş, kenarda diger işler, yaşayıp gitmek ve bunun getirdiği dinginlik mutlu ediyor beni."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/83-yasinda-gun-asiri-ceviri", "text": "İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyancadan çevirmenlik yapan 1928 doğumlu Natalya Leonidovna Trauberg ile Yelena Kalaşnikova keyifli bir söyleşi yaptı. Ruskiy Jurnal'de yayımlanan bu söyleşide Trauberg, yıllardır çeviri yapmasından rağmen hala çıkardığı işten tam olarak memnun olamadığını ve hala gün aşırı çeviri başına oturduğunu söylüyor. Trauberg'e göre, çeviri için ilham şart. Annemle babam oldukça entellektüel bir aileden geliyor. Babam Odessa'lı burjuva bir aileye mensup. Dedem Zahar Trauberg bir muhasebecinin oğlu fakat daha gençliğinde bu işini bırakıp gazetede çalışmaya başlıyor, daha sonra ailesiyle Petersburg'a göç ediyor ve burada yayıncılıkla uğraşıyor, daha doğrusu büyük bir yayınevi olan Kopeyka'ya ortak oluyor, ama orada da sebat etmiyor.. Dindar, neşeli, sevimli bir insandı. Anneannem Mariya Petrovna'nın harika bir kadın olması ve iyi bir kız lisesinde Rus edebiyatı öğretmenliği yapması dışında annemin ailesinin edebiyatla bir ilgisi yoktu. Dindar bir kadındı, Leskov severdi. Dedem memurdu. Çocukluğumda Fransızca ve Almanca hocalarım vardı. Annem kendisi nasıl yetiştiyse beni de öyle yetiştirmek istiyordu. Onbir yaşında sevdiğim kitaplar İngilizce yazıldığı için onları orjinalinden okumam gerektiğini anlamıştım. Fransızca ve Almanca'yı zaten bildiğimden İngilizce okumaya başladım ve onaltı yaşına geldiğimde İngilizce okuyabiliyordum. Ama dili daha sonra öğrendim. Bir süre ortaöğretimde İngilizce dersleri vermek için gereken diplomayı alamadım, çünkü Eski İngilizce dersini verememiştim. . Üniversite üçüncü sınıfta düşünmüştüm. Uçuyorum gibi gelmişti fakat bu uçuş açıkça yanıltmıştı beni. William Butler Yeats'a kadar birçok yazarı çevirene dek kendimi kandırdığımı anladım. Çeviri yapmayı seviyorum fakat hiçbir zaman çıkardığım işten tam olarak memnun kalmıyorum. Geçenlerde bana Oxford'da bir soru yönelttiler: \"Para kazanma kaygısı olmasa hangi yazarları çevirirdiniz?\" diye. Böyle bir durumda Sir Pelham Grenville Wodehouse'u ve Gilbert Keith Chesterton'ı çevirirdim. Sevdiğim yazarlar bunlar çünkü. Sanırım yok. Sadece başka bir dilde benzer üslubu yakalayabilecek çevirmeni bulmak gerekiyor. Diğer bir sorunsa bu insanı aramanın uzun sürebilecek olması. 1989 yılına kadar Sir Pelham Grenville Wodehouse'un çevrilemeyeceğini düşünmüştüm. (O zaman Wodehouse'la ilgili Rusça ulaşabileceğimiz tek metin, Wodehouse'un iğdiş edilmiş hali olan, 20'li yıllarda yapılan bir çevirisiydi). Hizmetçiyle \"çocuklar\", \"kıyak\", \"sen\" gibi gibi argo sayılabilecek sözcüklerle konuşmak düpedüz bayağılık sayılırdı. Chesterton'ı kötü bir çeviriden okurken bile yazarın iyi birşeyler düşündüğünü görürsün. Wodehouse'da ise dil çok önemli, metinleri sözcüklerdeki farklı göndermelerle örülü. 1989 yılının sonunda Lord Emsworth ve Domuzu serisini çevirmeye başladım. Lord Emsworthve Kızarkadaşı öyküsünü çevirirken öncelikle Wodehouse'un eserleri üzerinde çalışmanın benim için müthiş bir mutluluk olduğunu, sonra kahramanların ağzından keyifle yazıp konuştuğumu anladım. Bundan nasıl bir sonuç çıktığı ise okuyucunun takdirine kalıyor. Evet, çok fazla, yeteneksiz çevirmenler yüzünden olan bir şey bu. Şimdilerde çeviri eserlerde söz dizimi bakımından zayıf, kötü cümlelere sıkça rastlanıyor. Ama neyse, çeviri edebiyatının şimdiki durumu özgürlüğümüz için ödememiz gereken bir bedel. Eskiden nitelikli yayınevlerinde, örneğin \"Hudlit\"te mükemmel redaktörler çalışırdı. İnostrannaya Literatura'dan Viktor Aşkenazi harikulade bir redaktördü. Bütün çevirmenler bazen saçmalar. İyi bir redaktör yaptığımız işi kartal bakışlarıyla inceler. Henry Graham Greene'in Bir Romanın Sonu kitabını çevirdiğimde \"sıcak su torbası kılıfı\" yerine \"kutu\", \"tahıl\" yerine \"bakla\" yazmışım. Viktor bu hataları anında düzeltmişti. Şimdi birçok yayınevinde redaktör yok, hatamı kendim farketmezsem kitaptan kitaba aktarılır. Çağdaşı hayır. Ben John Robert Fowles'da kalmışım. Geçenlerde Stephen John Fry'ın birkaç kitabını, özellikle de Yalancı'yı çok dikkatli inceledim. Roman bolca yalan söyleyen ve ergen bir çocuğa aşık olan eşcinsel bir genci konu alıyor. Bence çok güzel bir kitap, şüphesiz iyi yazılmış ama benim bu tip edebiyat için bir anahtarım yok. Bana bu kitabı Franciscus Assisiensis - Sanctus Aurelius Augustinus düşüncelerini benimsemiş bir teoloğun, insanoğlunun lüzumsuz ihtiraslarını ifşa etmek için yazdığını söyleselerdi anlayabilirdim fakat öyle olmadığı aşikar. Çağdaş İspanyol Edebiyatını hiç bilmiyorum. Miguel Delibes Setien, Camilo Jose Cela'da (70'li yıllar) takılıp kalmışım, onları çok seviyorum ve de zevkle çevirdim. Bir İspanyolca kitap çevirecek olsam Juan d la ruz'dan olurdu, bu yurtdışından bir sipariş. Tabii ki ilham şart. Çevirmen eserde kendisini tamamen eritip yazara adıyor. Kabaca ifade edecek olursak, ikona ressamının bir ressamın eserini çizerken kendisini öldürmesi gibi, çevirmen de kendi içinde kendisini öldüremiyorsa çalışamaz. Kimse beceremez, çevirirken ben de çevirdiğimden daha çok yazıyorum. Birkaç çeşit çevirmen vardır. Örneğin çeviride yazardan çok kendisini öne çıkaranlar, rahmetli Andrey Kistyakovski öyleydi, keza şimdilerde Vladimir Muravyev öyle. Andrey, \" Ben Jukovski ekolünden geliyorum, ben yazarım\" derdi. Birebirciler var. Başta da belirttiğim üzere Anatoliy Geleskul, Boris Dubin, Grigoriy Daşevski tabii Viktor Golışev gibi eserde kendisini eritenler var. Nabokov'u Golışev'in çevirinden okuduğunuzda metnin aslının İngilizce yazıldığına inanamıyorsunuz, Rusça yazıldığına da.. Son zamanlarda genç çevirmen Katya Dobrohotova-Maykova'yı çok beğeniyorum, çok zarif bir kalemi var. Eskiden şiir çevirmiyordum ama şimdi mecburum, yayınevine bunu başkasına parayla yaptırmasını ria edemem. Bir zaman Spencer'dan üç satır olduğunda birini arayıp rica ediyordum, çeviriyordu. Şimdi kendim çevirmek zorunda kalıyorum. İnsan beceremediği bir işi yapamaz örneğin çocukluğunda dans etmediyse balerin olamaz. Kendimden biliyorum, dedem bale okuluna göndermediği için annemim balerin olma hayali suya düşmüştü, o da bu hayalini ben de gerçekleştirmeye çalıştı. Bir süre hareket edemememe sebep olmuştu bu. Hiç şiir yazmadım fakat şiiri her zaman çok sevdim. Şimdi şiir çevirken bir zamanlar bize öğretilenleri hatırlıyorum. Şiir çevirmek çok hoşuma gidiyor, bunu söylerken çok utansam da.. Çok meşgul olduğum için şu sıra hayır. Elbet birşeyleri değiştirmek isterdim. Federico Garcia Lorca'nın bir piyesini yeniden çevirmiştim. Camilo Jose Cela'nın üstesinden gelebilmiş miyim, şu an bakmak ilginç olurdu, bu yazarı çok beğenmiştim. Belki de Camilo Jose Cela ya daMiguel Delibes Setien artık \"gitmiyordur.\" Şu an formumda değilim, çeviri için en iyi çağ geride kaldı. Bilmem, benim için bu çağ otuzumdan altmışıma kadardı. Şimdi hayli yorgunum, çok hastalık çektim. Çeviri, piyanonun tuşlarıyla kıyaslanabilecek bir zanaat, uzunca bir süre ara verirsen çok şey yitirirsin. Genel olarak çeviri, ruh için çok yararlı bir uğraş, egoizmden kurtulmaya yardım ediyor, \"yaban sözcüğün\" sorununu çözüyor. Sovyet çevirmeninin miyadını doldurduğunu düşünüyorum. \"Sovyet Ekolü\" genel olarak Dickens, Thackeray etkisinde orta seviyede bir Rusçadan yararlandı ve orjinalinde farklı olan yazarlar tek tip yazara dönüşüverdi. Bu yüzden de Dickens'ın önceki dili yakalanamadı. Şimdiki çevirmenler daha canlı ve yetenekli. Şu an, çok iyi çevirmen örneğini Dubin ya da Daşevski oluşturuyor, yani kendi başına da harika kişilikler, ya da Natalya Mavleviç, o ne güzellik! İsteyen özgünlüğünü ortaya koydu. Rita Rait-Kovaleva özgündü ve kimse de ona bunun için bir şey yapmadı. Biz de becerebildiğimiz ölçüde özgünlük gösterdik, tabii bir yığın hatayla.. Geleskul ise takdire şayan bir başlangıç yaptı. Hatırı sayılır yayınevlerinde çevirinin ne demek olduğunu bilen insanlar çalışıyordu. Birçok kimse özgünlüklerini sadece bu alanda ortaya çıkarabileceklerini bildiklerinden çeviriyle uğraşıyordu. Sovyet Döneminde Viktor Hinkis, Simon Markiş gibi şimdikilere benzer çevirmenler vardı. Viktor için çeviri meslek değil, ilhamdı, Simon içinse kendi yaratıcılığına giden yoldu. İlk olarak Batı'da kelimesi kelimesine çeviri hakim, ikincisi çeviriye sanat gözüyle bakmıyorlar. Onlarda bilgi amaçlı çeviri yaygın, bizim de yakında varacağımız nokta bu. Bu tür yaklaşımda yazar tamamen yitiriliyor, birçok yazar çevrilmiyor ve gereksiz görülüyor. Batı çevirisi belki tarihçi Ernest Christopher Dowson'ın kuru üslubunu bozmaz ama ilginç ve neşeli yazan yazarımız Klyuçevski'ye zarar verir. Sanatsal edebiyat bu tür yaklaşımla tüm zenginliğini yitirir. Geçenlerde bana orjinaline yakın olup olmadığına bakmam için Puşkin'in çağdaş İngiliz çevirmenlerin çevirdikleri birkaç kitabını getirdiler. Bu tür yaklaşımı ben hiç anlamıyorum, benim ideal çeviri anlayışım çevirinin orjinale yakın bir eser olması gerektiğidir. Tabii Batı'da da çeviri anlayışı benimkine benzeyen istisnalar var. Peter Norman öyle mesela, Moris Bering'de öyleydi. Kendileri de yazar. Biz Batı'nın gözünde çevirmen değil, şu ya da bu yazarın eserini kendi dilimizde yeniden yazan yazarlarız. Sanırım yakında Rusçada böyle insanlar Mandelştam'ın da dediği gibi azalacak. Şimdi söylemek zor. Uzun zamandır yeniden okumuyorum. Geçenlerde Sir Issiah Berlin'in çevrilmiş iki ciltlik Özgürlük Felsefesi kitabını redakte ettim, Turgenyev'e, Lev Tolstoy'a göz attım. Lev Tolstoy'u önceden severdim Aleksey Konstantinoviç'i hala seviyorum. Leskov benim için her zaman önemli oldu, anneannemin en sevdiği yazardı, onun kitaplarıyla büyüdüm. Onda beni Chesterton ve Aleksey Tolstoy'da olduğu gibi özgürlük ve toprağa bağlılık arasında kurduğu bağ cezbediyor. Şimdi kim kaldı sevdiğim? Puşkin ve Mandelştam'ınkiler cennet şiiri. Paternak'ı, Tsvetayeva'yı, Hodaseviç'i çok sevdim. Çağdaş Rus edebiyatını iyi bilmiyorum. Pelevin'i, Sorokin'i okumamı tavsiye ediyorlar, yapamıyorum. Ruhum çok hassas. Tabiki oldu. Faulkner'ı, Mary Flannery O'Connor'ı çevirmek istedim ama olmadı. Jorge Luis Borges'ı çeviremedim, sadece iki öyküsünü çevirebildim. Julio Cortazar'ı, Juan Carlos Onetti'yi çevirdim zamanında ama bu çalışmalarımdan memnun değilim. Bu çevirilere kolay kolay girişmezdim ancak çocuklarımı doyurmam gerekti. Şu açıdan bakıyordum: \"Kitap Sovyet karşıtı, edepsiz, din aleyhtarı değil, demek ki çevrilebilir.\" Her çevirmenin sahası farklı. Evet, cenneti yanılsama olarak değil, minnet olarak canlandıran çocuk kitapları. Yirmi yıl önce bana şimdiki gibi yaşayacağımızı söyleselerdi, bunun gerçekleşmesi için değil ellerimi ayaklarımı, canımı feda ederdim. Şimdi sadece otura otura pantolon yıpratmış ve yaşadığını düşünmüş orta sınıfın durumunun değiştiğini söyleyebiliriz. Şu an gerçekten mesleksiz kaldıkları için bu insanlara şimdiki durum daha kötü geliyordur, eğer poğaça pişiremiyorlarsa. Birçok insanın zanaatsiz olması akıl dışı. Şimdi memnun olmayanlar ne bekliyorlardı acaba? En başa kendilerinin geçmesini mi? Şimdi herkes istediğine ulaşıyor. Yazmak istiyorsun yaz, basılsın mı istiyorsun buyur. Eğer hayatın iğrenç taraflarını teşkil eden mafya hileleri söz konusuysa, bunlar her zaman ve her yerde korkunç. İngilizler mesela güç ve paranın olduğu her yerde her zaman şeytanların gezdiğine inanırlar. Galiba bu konuda birşeyleri değiştirmek imkansız. Özgürlüğümüz için korkmakla iyi yapıyoruz. Aralık ayında yeni devlet marşı kabul edildiğinde herkes eziyet çekmişti, bende.. Birkaç ay geçti geçmedi yeni bir marş duyduk? Umarım bir daha da duymayız. 70'li yıllarda gitmeyi çok istedim, üstelik hangi ülkeye olduğunun da önemi yoktu. Eşimden henüz ayrılmıştım ve çocuklarımla Moskova'ya geldim fakat burada kısa süre yaşadıktan sonra Litvanya'ya döndük, Sovyet atmosferine tahamül edememiştim. Çocuklar da göç etmek istiyordu. Yaşayacağımız yeri hayal ederek kimi zaman kanguru, kimi zaman penguen çiziyorduk. Akrabalarım yüzünden kaldım, onlar gitmezdi. Dovlatov ve Efimov'un yazışmalarını okuduğumda göçmenliğin korkunç birşey olduğunu şimdi şimdi anlıyorum. Yakın arkadaşım Tomas Ventslova uzun zamandır Batı'da yaşıyor, Litvanya'lı olduğu için yurtdışında yaşaması daha kolay. Tomik Ventslova ya da Sima Markiş gibi insanlar yurtdışında kendi hallerinde yaşıyorlar. Diğerleriyse burayı oraya fazlaca taşıdılar galiba."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/agir-abilere-ilac-gibi-dernek-fabisad", "text": "Kısa bir süre önce, arasında çok sayıda edebiyatçının da bulunduğu bir grup sanatçı bir araya gelip bir dernek kurdu, ismi FABİSAD. Yani, Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği. Fantastik, bilimkurgu ve korku türlerinde eser veren sanatçı, yayıncı ve editörleri bir araya getiren bu dernek nedir, ne değildir; ne ister ve ne istemez, genel koordinatör Barış Müstecaplıoğlu'ya sorduk. Fantazya ve bilimkurgu türlerini seven sanatçılar olarak, bu türlerin ülkemizde doğru anlaşılmadığı, yeterince ciddiye alınmadığı, çok zengin bir birikime sahip olduğumuz halde bu birikimin eserlere dönüşmesinde sorun yaşandığını hep konuşuyorduk. Bu alanlarda eser vermek isteyecek kişilerin yolları daha açık olsun diye, yoldaki taşları temizlemek üzere bir araya geldik. Fantastik ve bilimkurgunun doğru anlaşılması için söyleşiler, paneller düzenliyor, röportajlar veriyoruz. Kısa vadede en önemli projemiz, Giovanni Scognamillo adına düzenlemeyi hayal ettiğimiz GİO ödülleri. Bir altın madeninin üzerinde oturuyoruz; İslamiyetten şamanizme, Yunan mitolojisinden günümüz batı söylencelerine, hepsine açık, hepsinden etkilenen bir toplumuz. Bu zengin kaynakları birleştirip renkli fantastik ve bilimkurgu eserleri yaratabiliriz. Fakat ülkemizde hayal gücüne ve yaratıcılığa karşı olumsuz bir bakış var. Başkalarının yarattığı şeyleri okumaktan, seyretmekten keyif alıyoruz, ama büyük bir çoğunluğumuz kendimizin de benzer şeyler hayal edip yaratabileceğimize ya inanmıyoruz ya da ağır abiliğimize leke sürülür diye bunu denemekten çekiniyoruz. FABİSAD yakında Giovanni Scognamillo adına bir ödül de verecek. Otoriteler her zaman için aykırı düşüncelere soğuk bakmıştır, bu otoritenin doğasında olan bir şey. İnsanlar asla yaşayamayacakları kadar büyük bir aşkı anlatan bir kitabı okurken bu hayattan kaçmaya çalışmıyorlar da sadece fantastik bir roman okurken mi kaçıyorlar? Siyasi kitapların kaç tanesi yazarının bireysel düşüncelerini değil de düpedüz gerçeği anlatıyor? Fantastik edebiyatın iyi örnekleri de insan gerçeğini anlatırlar, sadece bunu yaparken, hırs, ego çatışmaları, aşk, kıskançlık gibi insana özgü kavramları alıp bunlara renkli kostümler giydirir, hayal gücüyle yaratılmış bir tiyatro sahnesine yerleştirirler. Tek fark bu. Edebiyat oldukça kişiseldir, benim ilk üçümle bir başkasının ilk üçü farklı olabilir. Benim önerilerim Ursula K. Leguin'in Yerdeniz serisi, Frank Herbert'in Dune serisi, Kafka'nın Dönüşüm'ü. Müstecaplıoğlu'nun okunması gereken ilk 3 fantastik/bilimkurgu yapıtı listesinde Kafka'nın Dönüşüm'ü de var. \"Kayıp Dünya\"nın duraksamadan ilerlemesi çok güzel. Sevgiler Barış. Merhabalar, FABİSAD ilgimi çekti, ben de zaman zaman fantastik öyküler yazmaya çalışıyorum. Üye olmak için neler gerekiyor rica etsem bilgilendirir misiniz? Selamlar, kolay gelsin..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ahmet-cemalle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Yerin gökten, insanın tanrıdan ayrılma bir anlamda bağımsızlaşma istemi, eski yapıyı dipten doruğa dönüştürürken, bunun çatırdamaları bütün bir moderniteyi belirleyecektir. Bir anlamda benin keşfi ile başlayan bu süreç, kuşkusuz kendi bunalımlarını da birlikte getirecektir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ahmet-tulgar-baris-bu-ulke-icin-bir-aciliyet", "text": "Ahmet Tulgar, yeni romanı Çocuklar ve Canavarlar ile edebiyat dünyasının gündeminde ancak uzun yıllardır medyada çalışmış, muhabirlikten genel yayın yönetmenliğine kadar birçok kademede gazetecilik yapmış biri olarak güncel konularda da sık sık görüşlerine başvurduğumuz bir isim. Barışın bu ülke için zor ya da kolay olup olmadığından önce bir aciliyet olduğunu teslim edelim. Yoğunluğu ne ölçüde olursa olsun bu savaş bu toplumu hasta etti. Halkın eğilimi hep sağlığa doğrudur. Ama iktidarlar buna izin vermiyor. Ya da savaşın tarafları. Çünkü ben artık meselenin taşındığı seviyede özellikle Kürtler açısından hukuklarını elde etme yönünde çok imkan oluştuğunu düşünüyorum. Ama savaş da böyle bir şey. Taraflar müzakere masasına güçlü oturmak istiyor, bunun için de son hamlenin, bitirici vuruşun peşinde. Oysa böyle bir müzakere ve barış tesisi Kant'ın deyişiyle 'rezervi olan bir barış' olacaktır. Halbuki barış ancak savaşı bitirerek değil savaştan vazgeçerek mümkün olur. Bu da benim formülasyonum. Peki, bu tercihi yapacaklar mı? Keşke. Umarım. Bu da hayli etraflıca ele alınması gereken bir konu. Ama ben bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çünkü basın özgürlüğü ne tür biçimlenmiş bir medya kurumu olursa olsun her zaman tehdit altındadır. Ancak bazı ülkelerde ve bazı dönemlerde bu özgürlüğün muhafazası tek tek gazetecilerin ahlakına ve vicdanına kalır ki, bugün Türkiye'de merkez medyada hala gazetecilik yapılabiliyor olması buna işaret. Diğer taraftan örgütlü ve sendikalı bir medya basın özgürlüğünü koruma konusunda gazeteciyi rahatlatacaktır. Peki, 100'den fazla gazetecinin içeride bulunmasıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz? İçerideki gazetecilerin gazetecilikten yargılanmadığını söyleyenler olduğu gibi sadece bazı isimlerin öne çıkarıldığı, uzun yıllardır hapiste yatan çoğu gazetecinin görmezden gelindiğini düşünenler de var. Bu çağda bir ülkede bu kadar gazetecinin hapiste olması vahim bir durum... Çok acı. Onların bir kısmının gazetecilik dışı faaliyetlerden hapiste oldukları iddiası ise anlaşılır bir şey. İktidarlar her zaman gazeteci ya da kamuoyu önderlerini hapse attıklarında hemen ardından manipülatif gerekçeler bulurlar bu durumu topluma ve uluslararası topluluğa anlatabilmek için. Elbette suç işleyen gazeteciler de olabilir. Bunların yargılanması da doğaldır. Ama bu saptama bugün Türkiye'de gazetecilere yönelik tutuklama kampanyasını izah etmiyor. Sosyal medyanın habercilik acısından yeni fırsat ve imkanları ortaya çıkardığı açık. Anında ve özgür haber iletimi çok işlevli bir pratik... Ama diğer taraftan bunun mesleki ve geleneksel gazetecilikle rekabet yerine ortak bir bilgi ortamını oluşturması durumunda etkisi ve önemi artacaktır. Çünkü, anında ve özgür haber iletimi aynı zamanda riskli. Anında olması, yanlış ve denetimsiz olması nedeniyle dezenformatif haberler sosyal medyada sık rastlanan bir durum oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ahmet-umitle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/aksu-bora-ile-soylesi-normal-algisi-dogan-gorunumlu-sahin-gibi", "text": "\"Bizi en çok normal öldürüyor. Önyargıyla başlıyor, ayrımcılık, şiddet, ölüm diye devam ediyor. Hepsi normal ama! Sokağa çıkın, gazeteye, televizyona bakın, yaşanan her şey normal. Bir tek farklı olmak normal kabul edilemez. Dini sebepler, devlet ya da aile yapısı, ya da gündelik yaşam, alışkanlıklar vs fark etmiyor her yol kapalı. Modern dünyada bile yer yok farklı cinsel yönelimlere. Tek tip olsun, bizim olsun! Homofobi-transfobi öyle bir şey ki, en özgürlükçü, ağzından adalet düşmeyen insanlarda bile her an karşınıza çıkabiliyor. Devlete bakarsak teşhis hazır; eşcinsellik bir hastalık zaten. Sokak desen farklı değil, çocukluktan beri alıştırılıyorsun bu dile, bakış açısına, küfürlerin en ünlülerini hatırlayalım yeter. Kamuoyu yoklaması için her daim en ateşli konulardan biri mesela. Cevapları hazır ve şaşırtması çok zor maalesef. Söz konusu cinsellik ve cinsiyet olunca insan hakları daha görünmez, adalet, özgürlük gibi kavramlar da daha anlamsız hale geliyor galiba. Bizi en çok normal öldürüyor derken mecazi değil, gerçek anlamı tercih etmemiz de o yüzden anlaşılır olsa gerek. Geçtiğimiz ay yine bir trans cinayeti işlendi, trans kadın Dora Özer evinde bıçaklanarak öldürüldü. Hikayeyi araladığınızda ülkenin tarihini/gerçeğini bulmak mümkün. Mevzu yerinde duruyor, sağlam ama hiç mi bir şey değişmiyor? Bu konuda hatta birçok konuda soru sormak için en doğru adreslerden birisiyle, akademisyen-yazar Aksu Bora'yla konuştuk. Ve, bir not olarak normal ve farklı kelimelerinin neye karşılık geldiğini bilmediğimi belirtmek isterim. Tabii, bazı \"işler\" iyileşiyor. Yirmi yıl önce gazetelerde g. tveren gibi tabirler rahatlıkla kullanılabiliyordu; bugün \"marjinal\" filan türünden kibar ifadeler kullanmaları gerekiyor! Şaka bir yana, eşcinseller çok sağlam ve yaygın biçimde örgütleniyorlar, bunun da elbette sonuçları oluyor: Yasama faaliyetlerinde lobicilik yapmaktan medya izlemeye, insan hakları örgütlerinde güçlü biçimde yer almaya kadar pek çok şey yapıyorlar. Ben o \"zihniyet dönüşümü\" denen şeyden pek anlamam, yasal düzenlemeler, politik müdahaleler, müzakereler önemlidir; zihniyet öyle değişir ancak. Bir bakanın, \"eşcinsellik hastalıktır,\" deyivermesi, nefret suçunun hukuken düzenlenmesiyle engellenebilir örneğin, zihniyet değişimi bekleyerek değil. Gördüğüm kadarıyla, eşcinsel örgütleri bunun gayet farkında olarak politikalar geliştiriyorlar, taleplerini doğru araçlarla iletmenin yollarını buluyorlar, uluslararası dayanışma ilişkileri kurup sürdürüyorlar... Cinayetler bitmedi ama her cinayet davası kalabalık gruplarla izleniyor, duyuluyor, görülüyor, protesto ediliyor. Evet, işler değişiyor... Ben toplumdaki bu \"normal\" algısının bütünüyle riya olduğuna inanıyorum. Doğan görünümlü Şahin gibi, muhafazakar görünümlü şirazeden çıkmış! Bu görünüme öyle sıkı sıkıya sarılmanın nedeni de böyle bir şey sanıyorum. Önyargıdan çok kaybolma korkusu, açığa çıkma korkusu... Dolayısıyla değişmesi hem kolay, hem zor. Kolay, çünkü aslında herkes işin içinde; herhangi bir seks işçisiyle konuşun, anlatsın size! Zor, çünkü korku hem büyük hem de kendini ifade ettiği kanallar çok eskiden kazılmış, derin kanallar... Sadece eşcinsellikle ilgili değil, bütün \"marjinaller\" için geçerli bu dediğim; şu ya da bu biçimde. Hepimiz hem işin içindeyiz hem de mağdur. Belki buradan bir çıkış umudu bulunabilir. Hayır, biliyorsunuz Anayasa'ya cinsel yönelim ibaresini ekletmek için az uğraşmadı LGBT örgütleri. Tıpkı kadınların cinsiyeti ekletmek için uğraştığı gibi. Biz bunu başarabildik, onlar henüz başaramadı. Anayasanın böyle parça parça tadilatı yerine müzakereyle oluşmuş demokratik bir anayasaya ihtiyacımız var, farklılıkların korunması ancak öyle mümkün olur. Yıllardır gördüğümüz en kalabalık ve renkli Onur Yürüyüşü'nün bu sene olması tesadüf değildi herhalde. Millet sokaklara dökülünce, oradan hiç hesapta olmayan sonuçlar da çıkar. Karşılaşmalar, duymalar, anlatmalar... Bunlar hafife alınacak şeyler değildir. Böyle böyle aslında hepimizin \"farklı\" olduğunu görürüz bir gün bakarsınız. Devrim diye ona derim ben."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/alain-badiou-21-yuzyilin-tutkusu-korku", "text": "Dünya solunun yaşayan en önemli felsefecilerinden biri olarak kabul edilen Alain Badiou, MonoKL Yayınları'nın davetlisi olarak Devrim, Demokrasi, Felsefe kongresine katılmak üzere geçen hafta Türkiye'ye geldi. Badiou ile kongre esnasında geçtiğimiz yüzyılın ve bu yüzyılın tutkuları, korkuları ve vaatleri üzerine söyleştik... Henüz küçük bir yüzyıl. Bu yüzyılı henüz referanslarımızı belirleyebilecek kadar yaşamadık, bunu sonradan görebiliriz ancak. 21. yüzyılın başında gördüğüm bir tutku varsa o da korku. Hatta tutkudan korku. Krizden korku. Ötekinden, başkasından, yabancı olandan bir korku. Bütün bu korkular büyük bir tutku oluşturuyor. Tabi burada Batıdan bahsediyorum, bütün dünya için konuşamıyorum. Benim ülkemde ve genel olarak batılı ülkelerde böyle. Çok büyük bir korku var, gelecek korkusu. Arap baharının başlangıcında gayet umutlu yazılarınız oldu, heyecanlandırdı sizi. Batı'daki korkudan bahsettiniz peki Doğu'dan gelen Arap Baharı gibi hareketlerin orada bir etkisi oldu mu, bir şeyi değiştirdi mi? Korkuya etkisi oldu mu? Ve hareket ilk başladığında heyecanla yazdıklarının ardından üzerinden biraz da zaman geçtikten sonra, yazdıklarınız hakkında fikirleriniz değişti mi? Çünkü epey geniş bir kesim kapitalizmin bu hareketi çok kolayca absörve ettiğini ve hatta kullandığını öne sürüyor. Bence yeni bir şeyin olasılığını belirtiyorlar bu olaylar. Çok sağlam olan bir takım duruşların da yıkılabileceğini gösteriyorlar. Bütün bunların sonunda ne çıkacak bilmiyorum. Büyük bir ümitsizlik var. Ama yeni olasılıkları göstermesi bakımından da önemli. Dünyanın kapalı olmadığını, tarihin bir tekerrürden ibaret olmadığını gösterdi. Çelişkili bir duygu durumu oluşuyor bu olanlar karşısında.. İnsanların bir kısmı bu olasılıklardan korkuyor. Dünyanın olduğu gibi kalmasını tercih ediyorlar. Diğer bir kısımda da umut var. Yeni bir şeyin ortaya çıkacağını umuyorlar. Dolayısıyla, korku meselesiyle bağdaştırırsak, olaylar karşısında da bir yandan bir korku var, bir yandan da bir tereddüt söz konusu. Hareket eden bir şeyin geleceği, neye evrileceği hakkında bir şey bilinememesinden ileri gelen bir tereddüt. Dolayısıyla korku, umut ve belirsizlik karışımı bir durum var. İçine girdiğimiz yüzyılın 20. yüzyıldan çok farklı olacağını düşünüyorum. Geçtiğimiz yüzyıl tarihsel bir vaadin gerçekleştirilmesi üzerine kurulmuştu. İlerleme vaadi, devrimlerin vaadi, eşitliğin olabileceği bir dünyanın vaadi... Bizim yüzyılımız hiçbir vaat olmadan başlıyor. Tam tersine tarih bitti iddialarının arkasından geliyor. Dolayısıyla hiç kuşkusuz bambaşka bir şey olacak. 20. yüzyıl vaatlerin gerçekleştirilmesine çalışılan bir yüzyıl oldu. 21. yüzyıl ise yeni vaatler yaratmalı. 19. yüzyıl bilimin, 20. yüzyıl politikanın yüzyılı oldu. Bizim yüzyılımız ise aşk ve sanatla başlıyor. Politik vaat çok karanlık kalıyor. Bilim ise iyi şeyler olduğu kadar kötü şeyler de üretiyor. Ama aşk ve sanat masumdurlar öbür söylemlere göre. Bilim ve politika masum değildirler, olmadılar zaten hiçbir zaman. Hiç olmazsa masumiyetle başlayalım. Daha dar bir şeyle başlıyoruz bu yüzyıla. Ama ben bu yüzyılın bu gidişatı açacağını sanıyorum. 20. yüzyıl daralttı ama bu yüzyılın dar kalacağına inanmıyorum. Çünkü 20. yüzyılın başında büyük bir umut vardı. Yenilgiler ve yanlışlıklar yüzünden bu gitgide azaldı. 21. yüzyılda da umut az ama giderek çoğalacak. Başka halkların da güçlenmesi ile dünyanın kendisi de daha geniş bir yer haline gelecek. Batı çok küçük bir hale geldi, ötesine geçmek lazım. Hareket Batıda başladı, imparatorluklar vardı. Bir yerden sonra Amerika'nın hakim olduğu bir yüzyıldı. Ama artık çok farklı bir dünya olacak. Demokrasinin ne olduğunu tanımlamadan önce kendiliğinden bir takım eksiklikleri var mı diye sorulamaz. En genel anlamda halkın iktidarda olması demektir. Kolektif hayata halkın katılması demektir. Demokrasi adı veriliyor seçimlere, çok daralmış ve yanlış bir tanım. Fransa'yı örnek alırsak, insanların çoğu politik kararların dışında, o kararlar hep başka yerde alınıyor. Bir bankacı milyonlarca seçmene göre çok daha önemli ve etkili. Fransa'da demokrasi falan yok. 21. yüzyıl gerçek anlamıyla bir demokrasi kurma amacı güdebilir. Komünizmin de gerçek anlamı budur. Bu anlamda hakiki bir demokrasi kurmak. Güç eşitsizliklerinin karşısındayız, bunların karşısına bugün demokrasiyi koymak durumundayız. Bir işçi ile büyük sermaye sahibi arasında çok büyük fark var, bu yüzden demokrasinin bir anlamı yok. Demokrasinin ilk koşulu eşitliktir. Mümkün olduğu kadar farklı deneyimlere açılmalıyız. Entelektüel özelleştirmeye karşı savaşmak lazım. Hem müzisyen, hem aşık, hem politik militan olmak lazım, hem de matematik bilmek lazım. Geniş bir olasılıklar yelpazesine açık olmak lazım. Dünya dar ve temiz olmamızı istiyor. Bireysel olarak buna karşı direnmek lazım. Çok geniş bir ilgi yelpazesine sahip olmak gerekiyor. 21.. yüzyılda önemli olacak bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/alberto-manguel-edebiyat-da-hayat-da-hamallik", "text": "Birkaç hafta önce sona eren Tanpınar Edebiyat Festivali'nin bu yıl çok ama çok hoş bir projesi vardı: Alberto Manguel ile Beş Şehir. Festival ekibi, Alberto Manguel'i aldı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir kitabında anlattığı beş şehre; İstanbul, Ankara, Erzurum, Konya ve Bursa'ya götürdü. Amaç, Manguel'in de bu beş şehir üzerine bir metin, bir kitap yazması. Hayali Yerler Sözlüğü ve Okumanın Tarihi gibi kitaplarından ve Borges'le olan müthiş dostluğundan tanıdığımız Alberto Manguel, bir hafta boyunca, Türkiye'de belki bizim bile gitmediğimiz şehirlerde binalarla, insanlarla tanıştı, konuştu. Tanpınar'ın Beş Şehir'ini düşünürken, bir yandan Tanpınar'ın beş şehrini gezdi, bir yandan yepyeni beş şehir tanıdı ve bir yandan da seyahat etti. Evet, bunların tümü farklı eylemler ve bu söyleşi çoğunlukla bu fark üzerine! Aslında benden çıkmadı. Tanpınar Festivali'nden benim yayıncıma gelen bir teklifti bu. Daha önce Tanpınar'ın birkaç kitabını okumuştum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kesinlikle bir şaheser, bir başyapıt olduğunu düşünmüştüm. Huzur ise, çok bilge ve ustaca yazılmış bir kitaptı. Bana kısmen, 20. yüzyılın başlarındaki Fransız realist edebiyatını anımsatmıştı. Ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü bambaşka. Avrupa edebiyatından bu kitapla eş tutacak çok fazla kitap gelmiyor insanın aklına. Kafka, belki. Yine de, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde kesinlikle Kafka'daki absürt bürokrasi yok. Kafka'daki bürokrasi kozmik. Anlaşılamayan absürt kanunları olan bürokrasi, evrenin ta kendisi. Yaratan, yüce bürokrasi. Yüce olan, bürokrasi. Öyle bir bürokrasi ki, önce sizin beklemenizi istiyor, sonra da artık geç oldu deyip kapıyı suratınıza kapıyor. Tanpınar'ın bürokrasisi çok daha alçakgönüllü ve derin. Biliyorum, şu yapacağım karşılaştırma kulağa garip gelebilir, ama Tanpınar'ın bürokrasisi biraz da Alice Harikalar Diyarında'yı andırmıyor değil. Orada da, absürt kurallarla karşı karşıya kalmış ve kendi seçimlerini yapması beklenen insanlar var. Bu absürtlük de, tıpkı Tanpınar'daki gibi daha alçakgönüllü bir absürtlük. Kafka'daki gibi kozmik bir durum değil. Tanpınar için yolculuk kalbine yakın hissettiği bir sürü konu üzerinde düşünmek amacıyla kullanılan bir araç. Ve bu nedenle müthiş bir yolculuğa çıkmış. Dolayısıyla bunu zamana dair bir kitap, diye niteleyebilirsiniz. Değişen kimlikler üzerine bir kitap, diye niteleyebilirsiniz. Gezdiği mekanlarda kişisel kimliğini keşfeden Tanpınar'ın hikayesi, diye niteleyebilirsiniz. Tüm şehirler kurmacadır! Tabii ki her zaman somut, elle tutulur bir coğrafya var. Şu an oturduğumuz masaya dokunabiliyorum, çay bardağını tutuyorum, sokaklarda yürüyorum. Ama bunlar tutarlı gerçeklikle örtüşmeyen somut elementler, benim için. Gerçekliğin inandırıcılığı ve tutarlılığını ben edebiyatta yakalıyorum. Hikayelerde yakalıyorum. Borges'in Buenos Aires'ten bahseden bir şiiri vardır, şöyle başlar: Şimdi bu şehir benim tüm hatalarım ve aşağılanmışlıklarımın bir haritası gibi. Yani, Buenos Aires kenti Borges için artık, aşkın getirdiği tüm hayalkırıklıklarından doğan bir duygular haritası gibidir. Ben de böyleyim. Her şehir, benim kendimle ilgili bir şeyler keşfettiğim bir yer olur çıkar hep. Her zaman aşk acısı çekiyorum demek değil bu tabii ki! Bir şeyler olur, o şeyler mekanlarda olur. Dolayısıyla, iki farklı insan bir şehri aynı biçimde göremez. Asla. Evet, ama deneyimlerimi tekrar deneyimlemek de bir deneyimdir. Dolayısıyla, mekanlar deneyimler için vardır diyebiliriz. Ne demek istediğinizi aslında anlıyorum. Ama burada bir mekanın sunduğu her şey kurmaca olsa da, deneyimler gerçek. Dolayısıyla ben buna kurmaca demektense, hayali demeyi tercih ederim. Ki ikisi kesinlikle aynı şey değil. Bilmiyorum. İnsanlar bana bu soruyu soruyorlar. Bu, hamile bir kadına Çocuğun neye benzeyecek? diye sormaya benziyor. Bir şehri deneyimlerken, bu daha önce uzun süre yaşadığınız bir şehir bile olsa (mesela benim için yaklaşık 20 yıl boyunca yaşadığım Toronto'yu hayal edelim) deneyim, kendi üzerine binen, kendi üzerine inşa olan bir şey halini alıyor. Tıpkı yeniden yazılan parşömenler, yani palimpsestler gibi. Parşömene bir yazı yazılır, sonra üstüne bir yazı daha, üstüne bir yazı daha... Tüm katmanlar okunabilir hale gelir. Eğer çok iyi bildiğiniz bir şehirdeki deneyiminiz böyle zor ise, hiç bilmediğiniz beş şehri ardı ardına deneyimlemenin nasıl bir his olduğunu siz hayal edin. Ve bir de bu şehirlerde çok vakit harcamadınız, hepsinde yaklaşık iki gün kaldınız... Ama sizin amacınız şehirleri anlamak ve kavramak mı gerçekten? Az önce anlattıklarınızdan sonra, şehri son derece öznel bir bakışla ele almak istediğinizi düşünmüştüm. Evet, aslında şehri anlamak değil amacım. Hikayeler yakalamak. Bir yerde yaşadığınızda, o yerin size anlatacak bir hikayesi, hatta çoğu zaman pek çok hikayesi vardır. Ama ben, romanı yarısından okumaya başlayan bir okur gibi hissediyorum kendimi. Ne geçmişini, ne ana kahramanlarını biliyorum bu şehirlerin, bu şehirdeki hikayelerin. Benim için evet, öyledir. Ayrıca, ben turistik amaçla seyahat etmem. Rehberli turlardan da nefret ederim. Türkiye'de şanslıydım, çünkü bana eşlik eden insanlar kendi şehirlerini anlatan insanlar oldular hep ve bu çok başka bir durum. Hiç olmayacak. Bana sadece ne yapacağımı söylüyor Beş Şehir: Elimizde beş şehir var ve bunları gezeceksin Manguel. Nokta. Tanpınar Erzurum'un günbatımının çok güzel olduğunu ve insanlarının çok melankolik olduğunu söylüyor. Bir de, insanların karakterlerinin müziklerine nasıl sirayet ettiğini. Bu, sadece benimle o şehirde gezen birinin gördüğü şeylere yorum yapması gibi hissettiriyor bana. Yanımdaki kişinin söylediklerini tabii ki de duyarım. Buna tepki verebilirim, ya da vermeyebilirim. Örneğin, Erzurum'da özel bir yere müzik dinlemeye davet edilmiştim. Elbette orada Tanpınar'ı düşündüm. Ve, evet, müziğin atmosferinin insanları andırdığı gözlemi bana da doğru geldi. Ama orada dinlediğim müzik bana Tanpınar'dan çok, Kuzey Arjantin'in ünlü bir müzik türünü anımsattı. Hatta Kanada'nın doğusundan bir müzik türünü de... Bunların ikisinin de Türkiye'yle hiçbir ilgisi yoktu. Ama kafamda olup biten bu idi. Dolayısıyla belki de Erzurum'u yazarken, Kuzey Arjantin'i düşünüyor olacağım. İnsan sadece kendi perspektifinden bakabilir. Başkasının rolüne bürünmeye çalışmak beyhude. Sen şu anda bu bahçeyi çok farklı tarif edersin bana. Ben de sana bambaşka tarif ederim. Çünkü senin içinde olduğun hikaye ile benim içinde olduğum hikaye başka. Bir gün içerisinde, hepimiz başka başka hikayelerin içine gireriz. Bir şeyler olur, bir şeyler başlar, bir şeyler devam eder. İşte bu hikayeleri anlamak bana kitap hakkında fikir verecek olan. Yani Tanpınar'ın bu beş şehirdeki deneyimlerinizi bir yük gibi taşımıyorsunuz. Ben Borges'i, Dante'yi nasıl bir yük gibi taşıyorsam hayatta, şu anda Tanpınar da benim için öyle bir yük. Daha fazlası değil ve daha başka bir şey hayal edemezdim zaten. Ama ben Tanpınar değilim ve onun yazdıklarını onun gözünden okumaya çalışamam. Güzel bir örnek oldu. Bilmem. Değiştiler mi? İlgilenmiyorum. Bursa'ya 20 yıl önce gelmemiştim. Burada daha önce bir cami vardı dersen bana, A öyle mi? Var mıydı? diyebilirim ancak sana yanıt olarak. Böyle bir durumda önemsediğim tek şey, seninle yaşadığım diyalog deneyimidir. Bunu umursamamak olarak görmemek lazım. Ama elbette sadece bu anda yaşadığımı ve geçmişin üzerimde hiçbir etkisi olmadığını söyleyemem. Her canlı gibi, ben de geçmiş deneyimlerimin ortaya çıkardığı bir bütünüm. Şöyle açıklayayım: Şu anda oturduğun sandalyede 25 yıl önce bir cinayet işlendiğini söylesem sana. Minderlerin kana bulandığını, sandalyenin tepetaklak olduğunu... Bu, senin bu sandalyede otururken hissettiklerini elbette etkiler! Ama bu, daha önce okuduğun bir kitabın şu anda okuduğun kitapla yaşadığın deneyimi etkilemesi gibidir. O bahsettiğim katmanlı parşömeni, palimpsesti düşün. Beni ilgilendiren en son katmandır, okuduğum katmandır. Kentsel dönüşüm sadece bugünün geçmişle kurduğu bağa işaret etmiyor ama, birebir bugünü ilgilendiren, bugünün insanının hikayelerini şekillendiren bir tarafı var ve bugün Türkiye'nin en ateşli konularından biri. Şehirler yeni iş alanları, ekonomik sahalar, sektörler için çalışan bir makina gibi hareket etmek zorundadır. Ve pek çok nedenle bu makina çalışmayı durdurursa, karşımıza kentsel dönüşüm dediğimiz şey çıkar. Ama bu, bugün tüm dünyada karşımıza çıkıyor. 20. yüzyılın başında mimarlar Bir bina nasıl olmalıdır? sorusuna verdikleri cevaplardan, ya da belediyelerin finansal imkanlarından yola çıkarak tasarladılar binaları. Ve ortaya iğrenç yapılar çıktı. Üniversite kampüsleri. Ofisler. Saçmasapan yükseklikte binalar. Bu binalar insanlar intihar etsin diye tasarlanmıştı. Çünkü bu binalarda tam anlamıyla yaşayamazsınız. Hapishane gibidirler. Ruhsuzdurlar. Bu yalnızca Türkiye'nin değil, tüm dünyanın sorunu. Bu konuda ne yapabiliriz peki? Hükümetleri değiştirmediğimiz sürece, pek az şey. Bize öyle hükümetler lazım ki, hem işlevsel hem de bir muhitin doğal, spontane akışına zarar vermeyecek binalar tasarlamaya gönüllü olsun. Binalar kendi kendine de yükselebilir. Mahalleli gelir ve bir kapıyı bir anda kırmızıya boyamaya karar verebilir. Bir dükkan bir anda bir kafeye döner. Olması gereken de budur zaten. Kentleri ayakta tutan spontaneliktir. Oysa inşa edilen alanların çoğu ölü doğuyor zaten. bir şehri öldürmenin yolu budur işte. Şehirler ölebilir gerçekten de. Türkiye'de, vakti zamanında çok önemli olan ama daha sonra hemen hemen tüm önemini kaybeden şehirler var. Kuran'ın da bu yönde pek çok referansı vardır. Tabii, orada günahkar oldukları için yok edilen şehirlerden söz edilir. Daha seküler bir bakış açısına ihtiyacı olanlar, bugün başka yöntemlerle öldürülen tüm dünya şehirlerine de bakabilir. Evet, yeni gerçeklik bu olabilir. Ama yeni gerçekliğin bir akıl hastanesi de olabileceği gerçeğini değiştirmez bu. İnsanlar hapishanelerde, mezarlıklarda nasıl yaşıyorlarsa öyle. Evet, insanlık her şeyi sahiplenebilir. İnsanlık uyum gösterir. İçine bırakıldığı şartların bir ürünü oluvermesi çok zaman almaz. İnsanlık, toplama kamplarına dayandı. Depremlere dayandı. Kıtlığa, afetlere... İnsanlar, alışabilen, uyum gösteren hayvanlardır. Ne kadar uzun sürer bilmiyorum, ama her şarta alışırız. Paris'teki La Defense'ı ele alalım. İnsanlar orada yaşıyor, hareket ediyor, mutlu bile olabiliyor, ama ruhunu beslemiyor. Ruhsuz yaşıyor. Senin kalemin de bir robot. İşe yarayan her alet bir robot. Herkesin daha iyisine ihtiyacı vardır. Bunu istemenin kötü bir tarafı yok. Ama sorun, bu aletleri nasıl kullanmak istediğimiz. Robot-insanların nasıl kullanıldığı. Aslında Tanpınar'ın metni üzerinden hareket ediyorum. Ama Tanpınar'ın metni ile birlikte, okuduğum tüm metinler üzerinden hareket ediyorum. Heredot'u okumuş olduğum için başka biriyim ben, İstanbul'da Orhan Pamuk dürtüyor beynimi, Bursa'da Nazım Hikmet'i hatırlamadan edemiyorum. Çünkü hepimiz kafamızın içinde bir kütüphane taşırız. Hayır. Kafamda bile yazmaya başlamadım. Elbette kafamda bazı düşünceler var ama, bu düşüncelerin kitabın parçası olup olmayacağına bile emin değilim. Kurmaca olsun olmasın, bir kitabı yazmaya başlarken çok uzun süre okurum. Okumanın Tarihi'ni yazmadan önce 7 yıl boyunca okuma yapmıştım. Belki de yazacakları kitap sanki kutsal bir metinmiş gibi kafalarında beliren ve bunu bir anda kağıda döken yazarlar vardır, ama bu kesinlikle benim için geçerli değil. Ben bunun için fazla dağınık ve parçalı biriyim. Mesela, seninle burada yaşadığım diyalog ortamını yazayım derken bir anda karşı masaya konan kuşun tarihini anlatırken bulabilirim kendimi. Dolayısıyla benim gibi bir yazara yeni kitabının neye benzeyeceğini sormak, hamile bir kadına çocuğunun nasıl bir insan olacağını sormaya benziyor. Öncelikle hafızamın çok kötü olduğunu söylemek isterim. Kitaplar dışında, edebiyat dışında hiçbir şeye yer yok kafamda. Yüzleri, isimleri kolaylıkla unuturum. Coğrafi ve mekansal hafızada da çok kötüyüm. Bu yüzden araba kullanamıyorum mesela! Seyahat ederken de, yön duygum çok düşüktür. Bir şehre beni on kez götürün, yine ilk kez geliyormuşum gibi hissedebilirim. Bu beş şehri gezerken de hep notlar tuttum. Bahçeleri, yaprakları, kuşları hep not ettim. Ve dediğiniz gibi, eskizler çizdim. Bu eskizler her şeyi daha yavaş ve sindire sindire görmemi sağlayacak. Eskiz çizmeyi ressam olan teyzemden öğrendim ve sürekli çizerim. Seyahatlerimde fotoğraf çekmememin nedeni de sürekli eskiz çizmem. Hayır. O kadar da inanmıyorum eskizlerime. Yani, sen baksan bir şeyler anlarsın, ama bakmaya değmez. Her varış, her oluş, her seyahat şartlıdır. Ufka bakarak yürüyorsanız, ufkun ardında bir şey olduğunu hayal edersiniz. Edebi yüküm hep benimleydi. Tıpkı Tanpınar'ın yükünün benimle olduğu gibi. Hayatımdaki her türlü deneyim için bir edebi referansım vardır. Hayattaki tüm deneyimlerim edebiyata bulaşmak zorunda gibidir. Bir güvercine bakıp da Gertrude Stein'ı düşünmeden geçemem. Uzun bir gölge gördüğümde, aklıma Emily Dickinson gelir. Onlar bende bıraktıkları bu etkiyi bilmiyorlardı elbette. Aynı şekilde ben de geleceğe bir yük bırakabilirim. Ve kimse yükten arı değildir. Ve böyle baktığımızda edebiyat da, hayat da ciddi bir hamallık. Kesinlikle. Edebiyat, ama özellikle hayat, ciddi bir hamallık. Organizasyon için Tanpınar Edebiyat Festivali ve Nilüfer Belediyesi'ne teşekkürler! Etkilendim. Her meslek grubundan insanın ders çıkarabileceği güzellikte bir söyleşi. çok duydum bu soruları son zamanlarda... oysa bir türkiye ve hatta dünya 'irfan/kültür medeniyeti'nin en mühim adamlarından biri ahmed hamdi tanpınar okuru/hayranı/sevdalısı/'mürid'i olarak bu haberi duyduğumda heyecanlanmış, fakat doğrusu 'neden manguel?' sorusunu ben de aklımdan geçirmiştim... bu arşivlik röportaj onun 'beş şehir'i yeniden yazabilecek, yeryüzündeki bir kaç kişiden biri olduğuna inandırdı beni... manguel'in beş şehir'ini dört gözle bekliyorum... Bu ne güzel, ne akıllı röportaj böyle. Bayıldık Manguel'e.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/alev-erkilet-ile-soylesi-erkekler-kadinlari-kurtarmaktan-vazgecmeli", "text": "Son zamanlarda erkan-ı devletin bedenlerimizden başka mevzusu kalmamış gibi görünüyor. Devletin bedenlerimiz ve birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin bir bölümünde söz hakkı olması o kadar da anormal bir durum değil belki; ne de olsa aramızda vatandaşlık bağı var. Ancak üzerimizde daha fazla söz sahibi olmak istemesinden anlıyoruz ki devletin de yeni yeni dertleri var. İşte bütün bu dertleri ve olasılıkları sosyolog Alev Erkilet ile konuştuk. Eski kamu spotlarında ailenin çekirdek ve iki çocuktan oluşanının makbul olduğu, doğum kontrolü vurgulanırdı; şimdilerde ise geniş ailenin kamusal tavsiyesi söz konusu. Özetle, devletin müdahalesi yeni değil; ancak son on yıldır Türkiye'de özgürlüklerin genişletilmesi misyonunu üstlendiği iddiasında olan bir iktidarın, müdahaleci bir beden siyasetine yönelmesinin yarattığı bir şaşkınlık ve tedirginlik var. Ulus devletin sorunu zaten bir vatandaş inşa etme sorunudur. Heterojen bir topluluktan tektipleştirilmiş vatandaşlardan oluşan bir ulus devlet yaratma çabasıdır. Bunu kitlesel iletişimi kullanarak gerçekleştirmeye çalışır ve bu yolla büyük bir tehdit olarak gördüğü farklılıkları ortadan kaldırmak ister. Bu sürecin varacağı son nokta için mesela, Cesur Yeni Dünya'ya bakabiliriz. Bu, insanların kuluçka makinalarında istenilen kıvamda üretildiği bir dünyadır. Okumanın, düşünmenin, sorgulamanın, muhalefetin hatta hasta olmanın bile yasaklandığı, verimliliğin kutsandığı, her evde bulunan ekranlardan halka gerekli yönergelerin verildiği, farklılıktan arındırılmış toplumlardır bunlar. Beden biyolojik bir organizma olmanın yanında, kültürel tercihlerimize göre yapılandırdığımız bir malzeme aynı zamanda. Kadir Cangızbay, buna dair pek çok örnek verirdi. Bıyıkları ya da sakalı nasıl kestiğimizin, saçı nasıl şekillendirdiğimizin, nasıl örttüğümüzün, hepsinin bir değeri yansıttığını anlatırdı. Bence, devletin farklılıklara tahammülü azaldığı ölçüde, beden tasarrufunu kişinin kendisine bırakma eğilimi de azalıyor. Bu durum karşısındaki direniş stratejileri, Türkiye'nin klasik çatışma/ayrışma hatlarına yerleştikleri takdirde, yeni bir toplum yaratma imkanını kaybedeceklerdir. Asıl mesele herkesin kendi dünya görüşünü, özgürlükçü önermeler üzerinden ötekine teklif etmeyi becerebilmesidir. Kendi düşünce ve yaşam tarzını ötekine dayatmaya çalışmak Türkiye açısından alışıldık bir yöntem; kim tarafından kullanılırsa kullanılsın düşmanlarını yaratır ve bir sonraki tektipleştirici devlet müdahalesine meşruiyet sağlar. Lakin devlet ile vatandaş arasındaki asimetrik ilişkide bir değişiklik yaratmaz. Bireyi özgürleştirmez. Farkı yaratacak olan, gerek iktidar gerekse muhalefet ve direniş dillerinin, bu asimetriyi aşma yönünde geliştirilmesi olacaktır. Ne türden farklılıklar göstermeliler? sorusu daha önemli bence. Bu direniş stratejileri, yaşam tarzları yerine haklara ve özgürlüklere odaklanmalılar. Evrensel bir teklif dili geliştirmeliler. Küçük gruplar üzerinden, dar ve sekter tartışmalar üzerinden bir yere gidemediğimiz açık. Adil olan, benim dar topluluğumu mutlu eden şey değildir; benden çok farklı düşünen kişilerin bile yüzünde bir ışık, bir pırıltı yaratabilen şeydir diye düşünüyorum. Türkiye'de bu ışıltılara ne zaman yaklaşılsa, o yaman yaşam tarzları çatışması gün yüzüne çıkıyor ve bireyi ezip geçiyor. İster sosyalist, ister Kemalist isterse İslamcı olsun fark etmez, erkeklerin kadınları kurtarmaktan, şekillendirmekten ve özgürleştirmekten vazgeçmesi gerekiyor. Ama burada kabahat sadece erkeklerde mi, bence hayır. Kadınlar ideolojilerinden bağımsız olarak söylüyorum bunu aktif özneler olarak kendi haklarının ve temel toplumsal hakların peşinde olmak durumunda. Sorunların çözümünü eril siyasetten bekledikleri sürece pek bir şey değişmez. Söylemek istediğim tam da bu zaten. Etiketleme nedir? Olayın hakikatine, kişinin gerçek hikayesine bakmazsın, onu içine dahil olduğu kategoriye iliştirdiğin etiketlerle tanımlarsın, özdeşleştirirsin ve mahkum edersin. Buradaki sorun kimin ötekileştirildiği değil, ötekileştirme ediminin kendisi. Kimin etiketlendiği değil, etiketlemenin bireyler ve söylemler arası iletişimin, etkileşimin önünü nasıl tıkadığı. Ben dindarlığın belirli yaşam tarzlarının anti-tezi olarak tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Ahlak polisliği bir anti-tez yaklaşımıdır oysa inanç, din, İslam yahut İslamcılık dünyayı daha adil, daha eşitlikçi, doğayla ve diğer kültürlerle daha barışık kılmanın devrimci yollarını gösteren bir tezdir; tezler bütünüdür. Kimse inanmadığı bir yaşam sürmek zorunda bırakılmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında evet, toplumun, birlikte yaşama pratikleri bakımından devletin çok ama çok ilerisinde olduğunu söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/alice-munro-ile-soylesi-yazmadigim-zamanlarda-da-anlattim", "text": "İsveçli kimyacı Alfred Nobel anısına 10 Aralık 1901'den beri ödül dağıtan İsveç Akademisi, Leo Tolstoy, James Joyce, Virginia Woolf, Mark Twain, Joseph Conrad, Anton Çehov, Marcel Proust, Henry James, Henrik Ibsen, Emile Zola, Robert Frost, W. H. Auden, F. Scott Fitzgerald, Jorge Luis Borges ve Vladimir Nabokov'u atladığı için eleştirildi. Fakat Akademi, ödülü en az bu isimler kadar hak eden William Faulkner, Ernest Hemingway, John Steinbeck, V. S. Naipaul, Doris Lessing gibi birçok edebiyatçıyı ödüllendirdi. Okumaya çok küçük yaşlarda merak sardım. Biri bana Hans Christian Andersen'in, Küçük Deniz Kızı adlı hikayesini okumuştu ve bilmem hatırlar mısınız ama Küçük Deniz Kızı, çok hüzünlü bir hikayeydi. Küçük denizkızı bir prense aşık oluyor ama bir denizkızı olduğu için onunla evlenemiyordu. O kadar hüzünlü bir hikaye ki size detaylarını anlatamayacağım. Hikayeyi okumayı bitirdikten sonra dışarı çıktım ve tuğladan evimizin etrafında yürümeye başladım. Yürürken hikayeye kafamdan mutlu bir son yazdım çünkü küçük denizkızının böyle bir mutlu sonu hak ettiğini düşünüyordum. Hikayenin benim kafamdan uydurduğum başka bir hikayeye dönüştüğü ve dünyanın dört bir tarafındaki insanlara ulaşamayacağı aklımdan çıkmıştı ama elimden gelenin en iyisini yaptığımı düşünüyordum. Bundan sonra küçük denizkızı Prens'le evlenecek ve sonsuza dek mutlu yaşayacaktı ve bunu kesinlikle hak ediyordu çünkü Prens'in onayını almak, onu gevşetmek için çok korkunç şeyler yapmıştı. Bacaklarını değiştirmesi gerekmişti. Normal insanların sahip olduğu bacaklara kavuşması ve yürümesi gerekiyordu ancak attığı her adımda korkunç acılar çekiyordu! Prens'e ulaşmak için bunun gibi zorluklara göğüs germişti. Bu yüzden denizde ölmekten daha fazlasını hak ettiğini düşündüm. Dünyanın geri kalanının bu yeni hikayeyi bilmeyecek olmasını çok umursamadım çünkü hikayeyi kafamda kurguladığım an zaten çoktan yayımlandığını hissetmiştim. İşte böyle. Bu, yazmaya erken bir başlangıç oldu... Kafamdan her zaman hikayeler uydururdum. Okul yolum oldukça uzundu ve hikayelerimi genelde bu yolu yürürken kurgulardım. Yaşım biraz daha büyüdükçe hikayeler daha çok kendimle ilgili olmaya başladı, örneğin kendimi hikayedeki kadın kahramanın yerine koyuyordum. Bu hikayelerin dünyaya açılamayacak olması çok da umurumda değildi. Diğer insanların bu hikayeleri bilmeleri ya da okumalarının çok umurumda olduğunu da sanmıyorum. Daha çok hikayenin kendisiyle ilgili bir durumdu. Hikaye genellikle benim bakış açımdan oldukça tatminkar olurdu; küçük denizkızının cesareti, çok akıllı oluşu, sihirli güçleri ve buna benzer yetenekleri sayesinde daha iyi bir dünya yaratabileceği gibi. Bunun önemli olacağını hiç düşünmedim. Ama kendimi bir kadından başka bir şey olarak da düşünmedim. Küçük kızlarla ve kadınlarla ilgili bir sürü iyi hikaye vardı. Genellikle ergenliğe ulaştığınızda erkeklerin ihtiyaçlarının vs. karşılanmasının daha mühim olduğunu görürsünüz fakat genç bir kızken kadın olmak bende herhangi bir aşağılık kompleksi yaratmadı. Belki bunun nedeni, Ontario'nun, en çok kadınların kitap okuduğu ve hikayelerin çoğunu kadınların anlattığı bir bölgesinde yaşıyor olmamdı. Erkekler genellikle dışarıda önemli işlerle ilgilenirlerdi ve hikayeler dinlemek için içeriye girmezlerdi. O yüzden kendimi evde hissederdim. Herhangi bir ilhama ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Hikayelerin dünyada çok önemli olduğunu düşünüyordum ve böyle hikayeler kurgulamak ve bunu yapmaya devam etmek istiyordum. Bunun diğer insanlarla bir ilgisi yoktu. Kimseye anlatmama da gerek yoktu. Bu hikayelerden birinin daha büyük bir dinleyici kitlesine ulaşmasının ilginç olacağı çok daha sonra aklıma geldi. Elbette o ilk günlerde, önemli olan mutlu sondu. Kötü sonlara, en azından kadın kahramanlarım için, izin vermiyordum. Daha sonra, Uğultulu Tepeler gibi kitaplar okumaya başladım ve çok çok kötü sonlar bulunduğunu gördüm. Bu yüzden fikirlerimi tamamen değiştirerek, trajik unsurları kullanmaya başladım ve bu çok hoşuma gitti. Sadece orada bulunmalısınız. Bence her yaşam, her çevre ilgi çekici olabilir. Eğer bir şehirde yaşasaydım, daha cesur davranacağımı ve daha kültürlü sayılan insanlarla yarışabileceğimi düşünmüyorum. Bununla uğraşmam gerekmedi. Bu hikayeleri kimseye anlatmasam da, tanıdığım tek hikaye yazan insan bendim ve en azından bir süre için dünyada bunu yapabilen tek kişinin ben olduğumu düşündüm. Uzun zaman boyunca kendime güvenliydim ancak büyüyüp yazı yazan diğer insanlarla tanışınca güvenimi yitirdim. Bu işin beklediğimden biraz daha zor olduğunu fark ettim. Ancak hiç vazgeçmedim. Evet, ama çoğu zaman planım değişir. Bir planla başlarım ve onun üzerinde çalışırım. Daha sonra, hikayeyi yazmaya başladığımda hikayenin başka bir yöne gittiğini ve başka şeylerin olduğunu görürüm. Ancak, en azından hikayenin ne ile ilgili olacağı konusunda olabildiğince net bir fikirle başlamalıyım. Ah, oldukça fazla. Ama bilirsiniz, çocuklarımın öğlen yemeklerini hep hazırladım. Bir ev kadınıydım, o yüzden boş kaldığım zamanlarda yazmayı öğrendim. Zaman zaman cesaretim kırılıyordu, çünkü yazdığım hikayelerin iyi olmadığını görüyordum, öğreneceğim çok fazla şey vardı ve yazmak beklediğimden çok daha zor bir işti. Ama yine de hiçbir zaman vazgeçmedim. Hiç durmadım, durduğumu hiç düşünmüyorum. Sanırım hikayenin üzerinden geçtiğiniz ve ne kadar kötü olduğunu anladığınız kısım. Bilirsiniz, ilk kısım, heyecanlı, ikinci kısım, oldukça iyi; ancak bir sabah hikayeyi elinize alıp \"ne saçmalık\" diye düşündüğünüz an, hikayenin üzerinde gerçekten düşünmeniz gereken an oluyor. Bu hep bana yapılması gereken en doğru şey olarak gelir. Hikaye kötüyse bu benim suçumdur, hikayenin suçu değil. Çok çalışarak. Ama hep daha iyi bir şekilde anlatmanın yolunu arıyorum. Bir şans vermediğiniz karakterler oluyor ve onlar hakkında biraz daha düşünmeniz ya da onlarla başka şeyler yapmanız gerekiyor. Eskiden, daha süslü bir yazı stilim vardı ama bunun büyük bir kısmını yazıdan çıkarmayı öğrendim. Yani, hikaye hakkında daha fazla düşünüyorsunuz ve hikayenin konusuyla ilgili, başta anladığınızı sandığınız ama öğrenmeniz gereken daha fazla şey bulunduğunu görüyorsunuz. Gençken yazdıklarımın hepsini attım. Aslında bir fikrim yok ancak bunu yakın zamanlarda çok sık yapmadım. Genelde onları yaşatmak için ne yapmam gerektiğini biliyorum. Ancak her zaman bir yerde bir hata fark edebiliyorum ve bazen bunu unutmak gerekiyor. Sanmıyorum. Çünkü o zamana kadar çoktan acısını çekmiş ve başından beri o hikayenin işe yaramayacağını anlamış oluyorum. Ama dediğim gibi, bu çok sık olmuyor. Ah, çok tahmin edilebilir şekilde. Genç ve güzel prensesler hakkında yazarak başlıyorsunuz. Daha sonra ise ev kadınları ve çocuklar, sonrasında ise yaşlı kadınlar hakkında... Bu durumu değiştirmek için bir şey yapmanız gerekmiyor, kendisi öylece devam ediyor. Vizyonunuz değişiyor. Aslında bunu bilmiyorum. Umarım olmuşumdur. Sanırım gençken diğer kadın yazarlara gittim ve bu beni epey cesaretlendirdi. Ama ben diğerleri için önemli oldum mu, bunu bilemiyorum. Kadınların, evdeki herkes dışarıdayken boş boş oturmak yerine önemli bir iş yapıyor olması gerekliliği artık daha çok kabul görüyor. Yani yazmayı, bir erkeğin ciddiye aldığı kadar ciddiye alabiliyor. Hikayelerimin insanları duygulandırmasını istiyorum; kadın, erkek ya da çocuk olmaları beni çok ilgilendirmiyor. Hikayelerimin hayat hakkında olmasını ama insanların \"ne kadar da doğru\" demeleri yerine yazıdan bir ödül çıkarmalarını istiyorum. Bu, hikayenin iyi bir sonu olmasını gerektirmiyor ama hikayenin anlattığı her şeyin okuyucuyu duygulandırmasını ve okuyucunun hikayeyi bitirdikten sonra kendini başka biri gibi hissetmesini istiyorum. Kırsal bir bölgede yaşadım, genellikle İskoç-İrlandalı insanlar arasında büyüdüm. Çok fazla şansını zorlamamak ve zeki olduğunuzu düşünmemek yaygın bir yaklaşımdı. Bu popüler olan bir imajdı; \"Ah, sen çok zeki olduğunu sanıyorsun.\" İnsanlara göre, yazı yazmak gibi bir iş yapıyorsanız, zeki olduğunuzu düşünüyordunuz. Gerçi ben de biraz garip biriydim. \"Feminizm\" kelimesinin ne olduğunu bilmiyordum ancak elbette bir feministtim çünkü Kanada'nın erkeklerin kadınlardan daha kolayca yazdıkları bir bölgesinde büyüdüm. Büyük ve önemli yazarlar genellikle erkeklerdi. Ama bir kadının hikayeler yazıyor olması, bir erkeğin hikayeler yazıyor olmasından muhtemelen çok daha büyük bir başarı olarak görülüyordu. Çünkü yazarlık bir erkek mesleği değildi. Yani durum benim gençliğimde böyleydi, şimdi elbette böyle değil. Değiştirirdi. Yazar olmak konusunda çok daha dikkatli ve daha korkak olmama neden olurdu. Çünkü insanların neler yaptıkları konusunda daha fazla bilgi sahibi olmak, doğal olarak beni daha fazla yıldırırdı. Belki de bu işi yapamayacağımı düşünürdüm. Ama gerçekten, bunun olacağını sanmıyorum. Belki bir süre için ama sonrasında muhtemelen yine yazmayı çok isterdim ve yine de devam eder ve bunu denerdim. Etrafımdaki insanların böyle düşündüklerini sanmıyorum ama ben bunu bir yetenek olarak görmedim. Yalnızca, çok çalışırsam başarabileceğim bir şey olduğunu düşündüm. Bir yetenekse bile, özellikle Küçük Denizkızı'ndan sonra söyleyebileceğim şu ki kesinlikle kolay bir yetenek değil. Her zaman, her zaman! Yolladığımdan ya da bitirdiğimden daha fazlasını çöpe attım ve bu tüm yirmili yaşlarım boyunca sürdü. Hayalimlerdeki kadar iyi yazmayı öğreniyordum. O yüzden, yazmak kolay bir şey değil. Ah, annemle ilgili duygularım biraz karmaşıktı. Annem çok hastaydı, Parkinson hastasıydı ve çok fazla yardıma ihtiyacı vardı. Konuşmakta çok zorlanıyordu, insanlar onun ne söylediğini anlamıyorlardı. O yine de çok cana yakındı ve sosyal hayatın parçası olmayı istiyordu ama bu, konuşma problemlerinden dolayı mümkün değildi. O yüzden ondan biraz utanıyordum. Onu çok seviyordum ama bir anlamda onunla tanımlanmak istemiyordum. Ayağa kalkıp, benden insanlara söylememi istediği şeyleri söylemek istemiyordum. Bu, bir ergenin, engelli bir insana ya da ebeveyne karşı duyduğu hisler kadar zordu. O an, insan bu gibi şeylerin hiç olmamış olmasını umuyor. Sanırım verdi ama fark edebileceğim ya da anlayabileceğim şekillerde değil. Hikaye yazmadığım bir anı hatırlamıyorum. Yani, yazmadığım zamanlarda bile anlattım. Yalnızca anneme değil, herkese. Ancak annemin de babamın da hikayelerimi okumuş olması... Sanırım annem yazar olmak için çok daha uygun bir insandı. Yazarlığın takdire değer bir şey olduğunu düşünürdü. Etrafımdaki insanlar benim bir yazar olmak istediğimi bilmiyorlardı çünkü birçoğuna bu saçma gelecekti ve ben bu durumdan haberdar olmalarına izin vermemiştim. Çünkü tanıdığım insanların çoğu okumuyordu, hayatı oldukça pratik yaşıyorlardı ve benim hayatla ilgili tüm fikirlerim bu tanıdığım insanlardan uzak olmalıydı. Hayır, hiç olmadı. Çünkü ben de aynı şekilde düşünüyordum ve bir kadın olarak bu beni hiç rahatsız etmedi. Bu benim büyüme biçimimle ilgili özel bir durumdu. Okuyan birileri varsa, bunlar kadınlar olurdu, eğer birileri eğitim alıyorsa, genelde kadınlar alırdı, bir okul öğretmeni ya da ona benzer bir meslek... Yani kadınlara kapalı olmanın aksine, okuma ve yazma dünyası, kadınlar için, erkeklere olduğundan daha açıktı. Erkekler genellikle çiftçilik ya da diğer türde işlerle uğraşırlardı. Evet. İşçi sınıfı bir aile olduğumuzun farkında değildim. Yalnızca nerede olduğuma ve ne hakkında yazdığıma bakıyordum. Yazabileceğim her zaman yazdım ve ilk eşim bana çok yardımcı oluyordu. Yazmak onun için takdire şayandı. Daha sonra tanışacağım erkeklerin çoğunun aksine, yazmayı, bir kadının yapamayacağı bir şey olarak görmüyordu. Hep yapmamı istediği bir şeydi ve bu konuda hiç kararsız olmadı. Önceleri çok eğlenceliydi, çünkü buraya taşınmıştık ve bir kitapçı açmaya kararlıydık. Herkes çılgın olduğumuzu ve açlıktan öleceğimizi düşünüyordu, ancak böyle olmadı. Çok çalıştık. Geçim kaynağımızdı. Sahip olduğumuz her şeydi. Başka bir gelir kaynağımız yoktu. Açıldığı ilk gün, 175 dolar kazandık. Epey fazla olduğunu düşünebilirsiniz. Öyleydi de çünkü tekrar bu miktara ulaşmak uzun zamanımızı aldı. Masanın arkasında oturur, insanların aradıkları kitapları bulmalarına yardım eder ve bir kitapçıda yapılan işleri yapardım. Genelde tek başıma olurdum. İnsanlar gelirdi ve çokça kitaplar hakkında konuşurlardı. İnsanların gelip hemen bir şey aldıkları bir yerden çok, bir araya geldikleri bir yerdi. Özellikle de geceleri. Tek başıma otururken, her gece birileri gelirdi ve benimle sohbet ederlerdi. Çok güzeldi ve çok eğlenceliydi. Bu ana kadar hep bir ev kadını olmuştum. Hep evdeydim. Aynı zamanda bir yazardım da ama kitapçı, bu dünyaya girebilmek için muhteşem bir fırsattı. Çok fazla para kazandığımızı düşünmüyorum. Muhtemelen, insanların kitap satın almalarını sağlamak yerine, onlarla biraz fazla sohbet ettim. Ama hayatımın en güzel zamanlarıydı. Kitapçıya gelen bir ziyaretçi, Kitapların bana evi anımsatıyor. Evet, hemen Amsterdam'ın kuzeyinde yaşıyorum. Çok teşekkür ederim, hoşçakalın demişti. Bunu bir düşünün. Birinin gelip böyle şeyler dediği zaman bu çok hoşuma gidiyor. Yalnızca imza almak için yanınıza geldikleri değil, niye imza almak istediklerini söyledikleri zaman. Kitabı zevkle okudukları sürece ne hissettiklerini pek düşünmüyorum. İnsanların ilhamdan çok, büyük keyif almalarını istiyorum. İstediğim, insanların kitaplarımdan keyif almaları ve kendi hayatlarıyla ilişkili bir şeyler bulmaları. Ama asıl önemli olan bu değil. Sanırım ben çok politik bir insan değilim. Muhtemelen. Bunun ne anlama geldiğinden çok emin değilim, ancak sanırım öyleyim. Çok basit bakış açılarınız varmış gibi duruyor. Bir yerde, her şeyin kolay bir şekilde açıklanmasını istediğinizi okumuştum. Evet. Ama bunu bilinçli olarak istediğimi düşünmüyorum, bu benim yazma biçimim. Kolay bir şekilde ve doğal yazıyorum. Daha kolayca yazmam gerektiğini düşünmeden. Evet. Bir sene önce yazmayı bıraktım ama bu bir karardı. Yazmayı istemek ama yazamamak değildi. Dünyanın geri kalanı gibi davranmak istediğim için verilmiş bir karardı. Çünkü yazarken, diğer insanların yaptığınızı bilmedikleri bir şey yapıyorsunuz ve bu hakkında konuşabileceğiniz bir şey değil. Bir gizlilik dünyasında yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz ve sonra da normal dünyada bir şeyler yapıyorsunuz. Ben bundan biraz sıkılmaya başlamıştım çünkü gerçekten tüm hayatım böyle geçti. Daha akademik yazarların olduğu bir yayınevine geçtiğimde, biraz telaşlandım çünkü öyle yazamayacağımı biliyordum, bende o yetenek yoktu. Evet ve bunun üzerinde, nasıl söyleyeyim, hiç bilinçli bir şekilde çalışmadım. Elbette bilinçliydim ama bir fikre bağlı kalmaktansa kendimi rahatlatan ve mutlu eden bir şekilde çalıştım. Ah, hayır, hayır! Ben bir kadınım. Nobel Ödülü'nü kazanan kadınlar olduğunu biliyorum. Bu onuru seviyorum, ancak hiç böyle düşünmedim çünkü yazarların çoğu kendi işlerini, özellikle bu işleri tamamladıktan sonra küçümsüyorlar. Etrafta, arkadaşlarınıza, muhtemelen Nobel Ödülü'nü kazanacağınızı söyleyip dolaşamazsınız. Bu biriyle sohbet etme yolu değil! Hayır! Hayır! Bu beni korkutuyor! Çünkü muhtemelen biraz şurasını, biraz burasını değiştirmek konusunda korkunç bir istek duyacağım. Bunu dolaptan çıkarıp baktığım kitapların bazılarında yaptım. Ama daha sonra bu değişikliklerin önemli olmadığını fark ettim. Çünkü asıl kitapta bir şeyler değişmiyordu. Ah, bu büyük onur için çok teşekkür ederim. Dünyadaki hiçbir şey beni bunun kadar mutlu edemezdi. Teşekkür ederim! Diğer Nobel konuşmaları için tıklayınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/antti-tuuri-butun-kitaplarim-dunya-ve-insan-uzerine", "text": "Birçok konuda elliden fazla kitap yazdım; bazıları ABD ve Kanada'daki Fin göçmenlerin hayatlarını anlatıyor. Bütün kitaplarımda dünya ve insan üzerine yoğunlaştım. Benim memleketim Helsinki, deniz kenarındadır. Bu bakımdan birçok lezzetli balık yemeği bulunur. Mesela kızarmış Baltık Ringası kolayca yapılan ve her zaman lezzetli olan yemeklerden biridir. Kim ilgilenmez ki? Edebi olarak da yemeğin insan için olan anlamını anlatan birçok başarılı hikaye bulunur. Otuz sene boyunca Finlandiya'da yazar olarak yaşadım ve geçimimi bu şekilde sağladım. Eğer bunu yapmak istiyorsanız, hayatınızı buna göre ayarlamalısınız ki başarılı olabilesiniz. Yaşam standartlarını belirlemek bir seçim meselesidir. Büyük Rus yazarları her zaman favorilerim olmuştur, ayrıca Fin ustalardan Hemingway ve Heinrich Böll'ü de unutmamak lazım. İtalyan, kumaş takım elbiseleri, balık ve sebze, su ve alkolsüz bira. Antti Tuuri, 1972'de Grafik Tasarım bölümünden mezun oldu. Daha sonra birçok matbaa şirketinde teknik müdür, üretim müdürü ve gelişim müdürü olarak çalıştı. 1983'ten beri kendisini yazmaya adıyor. Antti Tuuri, genellikle Ostrobothnia çizgileriyle harmanlanmış keskin stiliyle anılan, bir orta sınıf tasvircisi olarak bilinir. Tuuri, kelimeleri harcamadan, muhteşem akıcılığıyla dili doğru kullanan bir yazardır. Doğa ile insan arasındaki bağlantıya sık sık dikkat çeker. Her daim kendine yeni yollar arayışında olan Antti Tuuri, ekolojik öğeleri sıklıkla ön plana çıkaran alternatif bir yazar olarak kabul edilebilir. Pohjanmaa, Tuuri'nin 1980'lerde yazmaya başladığı serinin dikkat çeken ilk kitabı, 1985 yılında, İskandinav Kurulu'nun Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Kitapta, içinde yaşayan insanların, ayaklanmak, yürüyüş yapmak, hatta bir değer uğruna ölmek adına bir kıvılcım taşıdığı, bir vilayetten bahsediliyor. Pohjanmaa romanından uyarlanan bir kahramanlık filmi de 1988 yılında çekilmişti. Ostrobothnia, altı kitaplık serinin son kitabı olarak, bu güzel seriyi dikkat çekici bir şekilde sonuçlandırıyor. Antti Tuuri, bu roman sayesinde, 1997 yılnda Finlandiya Ödülü'nü kazandı. Yazarın Türkçe'deki ilk eseri bu sonbahar raflarda yerini alacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/arundhati-roy-yoksullar-kazanamayabilir-fakat-zenginler-kesinlikle-kaybedecek", "text": "Kendi sorunuzu kısmen yanıtladınız gazeteler ve televizyon kanalları, parayı abonelikten veya izleyicilikten kazanmıyor; şu bir gerçek ki, kurumsal reklamlar gerçekte TV izleyiciliğini, gazete ve dergi okurluğunu sübvanse ediyor, bu nedenle doğrusu, kitle iletişim araçları şirket parası ile yayın yapıyor. Bazı basın kuruluşlarının sahibi doğrudan şirketler iken, bazılarının ise çoğunluk hissesi sahipliği ile dolaylı olarak şirketler. Diyelim ki, Orta Hindistan'daki bazı basın kuruluşlarının, madencilikten veya altyapı projelerinden doğrudan menfaatleri mevcut, dolayısıyla, toprakların ve kaynakların yoksullardan zorla alındığı ve zenginlere verildiği devam eden zorla yerinden etmeye dayalı devasa arazi tecavüzlerinde çıkarları var kalkınma adı altında ilerleyen bir süreç. Objektif habercilik beklemek ahmakça olacaktır: gazeteciler kötü insanlar oldukları için değil, çalıştıkları kurumların ekonomik yapıları nedeniyle. Aslına bakılırsa, esas şaşırtıcı olan bütün bunlara karşın nadiren bazı çok iyi habercilikler gerçekleşiyor. Ancak genel olarak ya suskun, ya da tamamen çarpıtılmış, yoksullaştırmaya direnenlerin terörist olarak damgalandığı bir tabloya sahip oluyoruz ve bunlar sadece silaha sarılan Maoist isyancılar değil, aynı zamanda hükümete karşı silahsız fakat militan mücadelelere katılanlar. Muhalefetin her türlüsünü kriminalize eden bir atmosfer yaratılmış durumda. Yolsuzluk karşıtı kampanyaya dair karmaşık duygular içerisindeyim. Kampanya, bir dizi dev sahtekarlık manşetlere çıktıktan sonra ivme kazandı. Bunlardan en skandal olanı, hükümetin cep telefonları için telekom spektrumunu komik düzeyde cüzi bedelerle özel şirketlere sattığı 2G dolandırıcılığı olarak bilinmeye başlananı. Şirketler, bunları büyük karlarla başka şirketlere satmaya, milyonlarca rupilik devlet hazinesini çalmaya devam ettiler. Sızdırılan telefon kayıtları, hakimlerinden politikacılarına, kamuoyunca tanınan gazetecilerinden göze batmayan tetikçilerine kadar herkesin dalavereden haberdar olduğunu gösterdi. Telefon dökümleri, birçoğumuz tarafından yıllar önce koyulan teşhisi doğrulayan bir MRI taraması gibiydi. 2G dümeni, bunu sistemsel ya da yapısal sorun olarak değil, bir ihanet, ahlaki bir sorun olarak gören Hindistan orta sınıfını çileden çıkardı. Şu ya da bu şekilde, gerçek şu ki, hükümet suyu, madenleri ve altyapıyı özelleştirmek, ormanları, dağları ve nehirleri özel şirketlere devretmek için gizli mutabakat anlaşmaları imzaladı ve bu aynı öfkeyi yaratmış görünmüyor. 2G dümeninde olduğunun aksine, bu gizli mutabakat anlaşmasının tam anlamıyla bir maddi bedeli yok, ancak insani ve çevresel bedeli harap edici düzeyde. Milyonlarca insanı yerinden ediyorlar ve bütün bir ekosistemi mahvediyorlar. Madencilik şirketleri, hükümete küçücük bir lisans ücreti veriyor ve devasa karlarla yolunu buluyor. Yine de bu muharebelerde savaşan insanlar, terörist ve terörist sempatizanı olarak adlandırılıyor. Bu pazarlıklarda hiçbir yolsuzluk olmasa ve her şey masada olsa bile bu, akıl almaz ölçekte bir gündüz soygunu olacaktır. Genel olarak, bir siyasi hareket yolsuzluk karşıtı söylemi kullanarak harekete geçtiğinde, bu hareket, otoriter içgüdüleri olan bir çeşit ahlak polisi gücüyle, olağanüstü adaletsiz sistemi güçlendirme sonucunu verebilecek apolitik bir torba söyleme sahip olur. Bu sebeple Team Anna var: hırsızların uzuvlarını kesmekten, onları asmaktan bahseden ve binlerce Müslüman'ın güpegündüz katledilmesi sırasında yönetimde bulunan Gujarat eyaletinin başbakanı Narendra Modi tarafından ödüllendirilen eski Gandici Anna Hazare öncülüğündeki bir çeşit endişeli yurttaş oligarşisi bazıları çok iyi insanlar-. Diğer taraftan, yolsuzluk karşıtı kampanyadan uzak durmak ve gözünü uzun vadeli bir politik hedefe dikmek, şirket yağmacılarını ve onların medyadaki, parlamentodaki ve adaletteki yandaşlarını oltadan kurtarır. O nedenle söz konusu durum birazcık açmaz. Aleni sansür büyük bir ihtimalle yakın gelecekte büyük problem haline gelecek. İnternet sansürü, gözetleme, özgün elektronik kimlik kartı projesi. Kaygı verici... Halkına yiyecek veya su temin edemeyen bir hükümet, izlediği politikalar günde 20 rupinin (45 ABD centi) altında gelirle yaşayan 800 milonluk bir nüfus yaratan bir hükümet, dünyada en büyük yetersiz beslenen çocuk nüfusuna sahip bir ülke, birincil öncelik olarak bütün yurttaşlarına UID kartlarını dağıtma arzusunda olan bir ülke düşünün. UID, biişim sektörüne milyarlarca dolar akıtan bir şirket dümeni. Bana göre, bu kartlarla yapılan, en ciddi hak ihlallerinden biridir. Polis devletinin elinde yönetimsel araç olmaktan başka bir şey değil. Ancak sansüre dönersek: ABD'nin, Wikileaks belgelerine gösterdiği ağzı bozuk tepkiyle Kutsal İnekin içine etmesinden dolayı, şimdi herkes çoğunluğun görüşüne uyacak. Unutmamak gerekir ki, Hindistan ifade özgürlüğü konusunda dünyadaki en kötü yer değil: farklı medya türlerinin kargaşası, böylesi yönetilemez bir devlet olduğu gerçeği ve demokrasi geleneklerinin aşındırılmışlığına rağmen insanlar arasında militan bir demokrasi ruhu mevcut. Hepimizi susturmaları zor olacak. İmkansız. Bunu ayrıntılarıyla yazdım. Şiddet içermeyen satyagrahanın direnişin demode bir aracı olduğunu söylemiyorum, hiç de değil. Ziyadesiyle etkili olabilir; fakat halkın gözünün önünde, TV kameralarının önünde gerçekleştirilmeli ve orta sınıf görüşlerine yolsuzluk karşıtlığı gibi- hitap eden talepler için olmalı. Bununla birlikte, güvenli mesafeden ücra orman köylerinde yaşayan ve köylerine gelen, kuşatan, evlerini yakan, halklarını öldüren ve onlara tecavüz eden yüzlerce güvenlik görevlisini seyreden Adivasi halkına her ne pahasına olursa olsun şiddetsizlik öğütlemenin oldukça ahlak dışı olduğuna inanıyorum. Orta sınıf mücadeleye katılsaydı, tabii ki şiddet içermeyen satyagraha bir seçenek olurdu. Ancak tabii ki bu olmayacak. Olamaz. Bu siyasi bir oksimoron olurdu. Sordunuz, bunu belirtmek neden bir kargaşaya sebep oluyor? Acımasızca bütün malına mülküne el konulmuş milyonlar, aniden hayallerini zincirlerinden saldılar ve her şeye rağmen çok savunmasız olmadıklarının farkına vardılar, güzel insanlar dünya üzerinde hiçbir gücün kendilerini koruyamayacağını biliyorlar. Emin olun, kitlelerin hakim sınıfı devirecekleri mükemmel, uyumlu bir devrim olmayabilir. Bunun yerine, gaddarlığın her türlüsünün gerçekleşeceği dağınık bir ayaklanma olacak. Yoksullar kazanamayabilir, fakat zenginler kesinlikle kaybedecek. Şölen sona erecek. Kargaşanın nedeni de bu. Pekala, ana akım medya bir dizi ayaklanmaya dair coşkulu haberler vermeye başladığında, -Arap ayaklanmalarını Arap baharı olarak tanımladıklarında- ve Filistin'deki İsrail işgaline dair haberlerin nasıl da hileli olduğunu bilirken, eğer kafanız yerindeyse gardınızı almalısınız, haberlerle atılan zokayı yutma konusunda biraz ihtiyatlı olmalısınız. Keşmir'de son üç yazda neler olduğunu takip ettiyseniz, örneğin onbinlerce silahsız insan, Mısır, Tunus, Suriye ve Yemen halklarının sahip olduğu kadar cesaret ve kararlılıkla Hindistan güvenlik güçlerini sindirdiklerinde, Batı medyasının neden bazı ayaklanmalara kamera ışıklarını çevirdiğini, bazılarına ise karartma uyguladığını merak etmekten başka çareniz olmaz. Tahrir Meydanı'ndaki 19 günlük devrimin hevesle haberleştirilmesini, Thomas Friedman'ın yaşananlara dair böylesi coşkulu olmasını birazcık şaşırtıcı buluyorum aynı zamanda birkaç ay önce haberler, Hüsnü Mübarek'in hasta olduğunu ve öleceğini iddia eder gibiydi. Daha sonra Mısır özgür, ordu iktidarı aldı manşetlerini gördük ve biliyorsunuz ordu, ABD ile sarmaş dolaş. Batı, statükoyu şu ya da bu şekilde korumak için kurnazca aldatırken ve eski despotları, geliştirilmişleriyle, despotizmin daha az aşikar bir çeşidiyle değiştirirken, kukla diktatörler tarafından üzerlerinde yıllarca baskı uygulanan halkın öfke ve enerjisinin emildiği, dikkatle etkisiz hale getirildiği konusunda endişeliyim. En son, insanların yeniden Tahrir Meydanı'nda toplanmaya başladığını duydum. Bu ülkelerdeki insanlar, baskıcı rejimler altında yaşarken ve demokrasiyi arzularken, muhtemelen gerçek demokrasinin atölyeye sokulduğunu ve despotizmin, acemilerin şifresini çözmesinin kolay olmadığı çok daha karmaşık bir biçimi olan pazar dostu versiyonuyla değiştirildiğini bilmiyorlardı. İnsanların, kendilerine yanlış modelin satıldığını fark etmeleri kısa bir zaman alabilir. Ancak tüm bunlar olurken kahramanca sokak çatışmalarında savaştılar, tankları yendiler, zaferi kutladılar. İçlerini döküp rahatlarken başından sonuna kadar alkışlandılar. Onlar için bunları yapacak enerjiyi toplamak kolay değil. Bu, yıllar alacak. İnsan topluluğu, değişime dirençli değil: değişim istiyor; ancak bazen istediğini alacak kadar zeki olmuyor. İyi olmak için katakulliye getirildiğimiz ve kuşatıldığımız karmaşık yöntemleri çözümlemek. Kendi başımıza olduğumuzun farkına varmak. Yardım gelmeyecek. Enerjimizi korumalı, bunu nasıl, nerede ve ne zaman harekete geçireceğimizi bilmeliyiz. Kendi muharebelerimizde savaşmalıyız. Sri Lanka'daki Tamillere o çok zor zamanlarda ve halkları katledilirken uluslararası toplum sıvıştığında, sonrasında yeniden gıdaklayarak acılarını içi boş yöntemlerle paylaştıklarında neler hissettiklerini sorun."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/askin-siyah-gulu-nazli-eray-elinde", "text": "Üç ayrı kent ve tutku yüklü bir aşk... Düşlerin yol gösterdiği, çözüm bulduğu ve gerçeğin yeniden kurulduğu bir roman Halfeti'nin Siyah Gülü... Tıpkı Halfeti'de yetişen o eşsiz gül gibi büyüyen ve büyüdükçe kafa karıştırıcı tutkulu bir aşkı anlatıyor yeni romanıyla Nazlı Eray. Kentleri anlatıyor, aşkları arıyor ve tüm bunları gerçeğin üzerine büyülü bir örtü sererek yapıyor. Bunun nedeni mekanların, kentlerin beni çok etkilemesi ve yazmakta olduğum romanın içine her zaman girmesi. Yıllar önce Sinop'tan da aynı şekilde etkilenmiş ve Sis Kelebekleri'ni yazmıştım. Uşak ve Bartın bana İmparator Çay Bahçesi'ni yazdırdı. Ankara'dan İzmir'e giderken yol kenarında gördüğüm bir çay bahçesi. Ama ne isim: İmparator Çay Bahçesi. Orası Uşak Dörtyol'muş. Geceyarısı geçmiştim önünden, ertesi sabah geri döndüm ve orada bir kahve içtim. Roman başlamıştı. Bu kitabım Ankara'da başlıyor. Aşk mektubunu yazan alzheimerli ihtiyar Ankara'da. Bir pencerenin önünde güvercinlere ekmek parçaları veriyor ve her an aşkı, tutkuyu ve cinselliği düşünüyor. Mardin, bambaşka bir dünya... Oraya vardığım an, ayaklarıma bir çift gümüş telkari terlik verildi sanki. Avucumda mor, menekşeli badem şekerleri, şıkır şıkır dar sokaklarında ve avlularında dolaşmaya başladım. Mezopotamya o sonsuz dinginliği ile birden önüme seriliverdi. Şaşkındım. Aşık olmuştum. Roman başlamıştı. Halfeti... Bambaşka bir yer. Ama aşkın siyah kadife gülü yalnızca orada yetişiyor. Aşkın siyah kadife gülünü bulup, avucumda tutmam gerekiyordu. Aşkı, sonsuzluğu ve rüyaları hissedebilmek için. Benim yapıtlarımda kentler çok etkili ve romanları yönetiyor. Uyku İstasyonu. Annem bitkisel yaşamdaydı. Roman Sinop'ta başlıyor. O sonsuza uzanan, sisler içindeki Sinop iskelesinin üstünde annemi görüyorum. Bana doğru geliyor. Canlı, eskisi gibi... Var gücümle sesleniyorum ona. Kolumdaki saatim kopmuş, zamanım yok o an. İskelenin sonu sisin içinde kaybolmuş. Aynı hayat gibi... Sonra Bursa... Ömer'in Bahçesi diye bir yer. Çekirge yolu, bir aynadan dünyayı takip eden felçli Hamdullah Bey... Bir yatır. Ayakkabılarımı bırakıyorum orada. Şehirler bana yazdırıyor. Onlarsız yapamam. Bunuel çok özel benim için. Dehasına hayranım. Yetiştirildiği sıkıcı, baskıcı Katolik mezhebine attığı tekmeler, insanları sarsan filmleri, tutku analizleri, işlediği yaşlı erkek-genç kadın temaları; soğuk, dokunulmaz sarışınlar, çürümüş aristokratlar. Anlattığı her şey olağanüstü... Onu tanımayı çok isterdim. Kapalı odada silah attığı için bir kulağı sağır. Mezarlıklarda oynuyor çocukken. Filmleri yüzünden tehditler alıyor. Diğer sanatçılar onu koruyorlar. Az konuşuyor. Öyle işte... Topluma çimentolaşmış değerlere, tüm tabulara filmleri ile karşı çıkmış bir deha. Ama Mardin'de sanki daha fazlası oldu. Bir ezan sesi uzaktan... İn cin yok çevrede. Gül şerbetinin içine karanfil atılmış. Attila İlhan'ın çok önemli bir yeri var yazın hayatımda. İlk kitabım AH BAYIM AH'ı basmak için beni Bilgi Yayınevi'ne çağırdı. Günler boyu konuştuk birlikte. Hayatı, her şeyi. Bana Türk edebiyatında son 30 yılın en güçlü kalemisin, dedi. Şaşırmıştım. O zaman düşler, büyülü gerçekçilik tanımlanmamıştı daha. Seni anlayamazlar, kendi okurunu kendin yetiştireceksin evlat, dedi. Öyle de yaptım. Evet, benim çok geniş ve farklı yaşlarda bir okur kitlem var, gittikçe de artıyor. Çocuklar var, gençler var. Çok yaşlılar var. Kadın erkek karışık bir portföy. Çocuklar olağanüstü. Yeni yazdığım çocuk kitaplarından geldiler bana. Evime geliyorlar, uçaklarda beni tanıyorlar, onlarca e-mail geliyor onlardan bana. Bir okula gittiğimde stadyuma girer gibi karşılanıyorum. Bu yepyeni bir duygu benim için. Olağanüstü zevkli. İki üç kez masa ile duvar arasında ezilme tehlikesi geçirdim! Çocuklar kontrolsüz ve özgür! Hayatımın en mutlu anlarıydı. Ölüyordum. Şu yaşamda neler oluyor. Bir de bana fantastik yazarı diyorlar. Al sana fantastik olay! Brooklynli Paul Auster ile Recep Tayyip Erdoğan'ın bu hayatta karşı karşıya geleceğini rüyamda görsem inanmazdım. Ama oldu işte! Ne diyeyim? Diyecek bir şey yok. Çok ilginç aslında... Olacak şey mi? dememeli. Oldu işte! Mizahi bir yanı da var. Ayrı dünyalar. Kitaptaki gibi değil mi? Sanki Büyülü Gerçekçilik. Yıllar sonra yorumlanır bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/asli-tohumcuyla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/atilla-birkiyeyle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ayfer-tunc-oylesine-buzlastik-ki-utanc-duymuyoruz", "text": "Memleket duygusu nasıl bir şeydir, neydi, neye dönüştü, nerede başlayıp nerede biter? Ayfer Tunç, Memleket Hikayeleri'nde bu topraklara, geçmişe, şimdiye dair yüzlerce fotoğraf çekiyor; geniş açılı fotoğraflar, her şey net. Üstelik nostalji değil fazlasıyla gerçek... Eskisi gibi olmadığı kesin, hele genç kuşaklar için. Memleket deyince iki farklı şeyi kast ediyoruz. Biri doğup büyüdüğümüz şehir, diğeri bütün ülkemiz. Benim memleketten anladığım ikincisi, diğeriyle öyle derin bir bağım olmadığını kitapta da anlattım. Benim kuşağım yurtdışına ancak iki yılda bir çıkılabilen bir dönemde yaşadı. Bizim hayat hakkında bildiğimiz her şey kendi içimizden geliyordu. Dünyaya, kontrolü otoritenin elinde olan çok sınırlı bir pencereden bakıyorduk. Kendimizi ancak kendimizle ölçüyorduk. Bu da güdük kalmamıza neden oluyor, dünyaya özellikle batıya karşı abartılmış bir özlem ve haset duymamıza yol açıyor ve bizi birkaç temel mevzu etrafında oyalıyordu. İletişim ve seyahat olanaklarının artması, internet, görsel medya vb. dünyayı çok küçük bir hale getirdi. Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece. Dolayısıyla dünyaya açılan bütün pencerelerini kapatarak kendini kandırmaya meyilli olanlardan değilseniz ve her şeye gerçekçi bir gözle bakıyorsanız, ülkenizi diğer ülkelerle çok daha derin ve dikkate değer bir bakışla kıyaslayabilirsiniz. Ama bunun hiç de acısız bir tecrübe olmadığını söylemem gerek. Aksine, bugün memleket hikayeleri anlatmak, benim için büsbütün başka bir anlama geliyor. Söylenecek çok yeni şey var. Hatta öyle çok ki ve hepsi de öyle önemli ki pek çoğuna sıra gelmediği, gelenlerin üstünde yeterince durup düşünmemize fırsat kalmadan yeni şeyler yaşandığı için derinleşemiyoruz, dişe dokunur düşünceler üretemiyoruz. Her olayın, her düşüncenin, her olgunun ancak yüzeyini sıyırabiliyoruz. Biz en sıradan gündelik hayatımızda bile gündeme kilitlenip kalmış bir ülkeyiz. Memleket konuşmak her gün yenilenen gündemi gözden geçirmekten ibaret hale geldi. Gerçi hak yemek istemem; gündemin yoğunluğuna kapılmayıp memleket hakkında soğukkanlılıkla, belli bir mesafeden çalışanlar, düşünenler de var ve iyi ki varlar. Tanpınar'ın ne yazık ki çok sık tekrarladığım bir sözü var, biliyorsunuz: Coğrafya kaderdir diyor. Doğduğumuz coğrafya gibi, ailemiz de kaderimizdir. Hangi ailede doğacağımızı da, hangi ülkede hangi milliyetle doğacağımızı da seçemeyiz. Dolayısıyla memleketimiz bir anlamda ailemize benzer. Ailemiz sorunlu olabilir, bize kan kusturuyor olabilir, hatta çöküşe gidiyor olabilir. Küseriz, kırılırız, kavga ederiz, haksızlığa uğrarız, hatta çöküşünü engellemek için kendimizden pek çok şeyi feda ederiz, ama istemesek bile ailemizi sevmeye devam ederiz, başka türlüsü elimizden gelmez. Benim için memleket de böyle. Kızgınım, kırgınım, hayal kırıklığı ve hüsran içindeyim, memleketimin gündemi her gün yeni bir umudumu öldürüyor ama memleketimi sevmemek elimde değil, arada genetik bir bağ var. Bu sorunuz bana kötüye giden şeyler üstüne fazla yoğunlaşmış olduğumu gösterdi. İyiye giden şeyler hakkında bir fikrim bile yok şu anda. Kendimi biraz zorlarsam, iyiye gittiğini söyleyemesem de, demokrasi fikrinin en azından bazılarımız için tümüyle ölmüş sayılamayacağını söyleyebilirim. Ama bu ülkenin en ilginç tarafı da şudur: Yarın sabah içinizi coşkuyla dolduran yepyeni bir gündemle uyanabilirsiniz. Vaatlerin gerçekleşeceğinin garantisi yoktur, hatta gerçekleşmeyecektir de, hedefin kenarına kadar gelip duracağızdır. Ama o yolculuk işte, bizi hala ayakta tutan şey. Bunun kolayca cevaplanabilecek bir soru olduğu kanısında değilim. Bizim gibi ülkelerde yerleşik siyasi sistemlerin en başarılı olduğu taraf tepkileri kolayca bertaraf edebilmesidir. Siyasi sistemlerin ısrarlı olduğu tek şey kendilerini idame ettirecek yapıyı kurmak, her türlü örgütlenmeyi önlemektir. Son yaşadığımız örnek, THY grevinin sonuçlarını hatırlayalım mesela. Öyle bir final yapıldı ki, bugün işçilere grev hakkı anayasanın birinci maddesi olarak altın harflerle dağa taşa kazınarak bile verilse, bir daha bu hakkını kullanmayı düşünmeyecek kadar korkutuldular. Toplumsal patlamalar ise tarihte çok büyük derin izler bırakan, ardından olumlu veya olumsuz ama etkili ve sistematik bir dönüşüm getiren devrimlere neden olur. Bunlar da sosyal, kültürel, ekonomik açıdan uygun bir zemin ve bir zihniyet gerektirir. Aslında toplumda patlamalara gerek yok. Çözüm, budanmamış, sahici bir demokrasidir. İşleyen bir demokrasiye sahipseniz sorunlar bizde olduğu gibi yıllar boyunca ertelenmez, demokrasinin doğası gereği bir yerde çözülür. Öte yandan benim bir süredir metaforik olarak inanmaya başladığım şey, bizim toplumumuzda bir demokrasi geninin olmayışı. En keskin solcusu için de, totalitarizmden en acı çekmiş muhafazakarı için de, demokrasi fikrinin olmasa da olur aslında, ama yüksek sesle söylemeyelim, türünden bir cümleyi içerdiğini düşünür oldum. Biz vizyonsuz bir toplumuz, yarın fikrimiz muğlaktır, içi boştur. Bizim ulusal mottomuz yarına Allah kerimdir. Plansızlık karakterimizdir. Biz her işe 'kervan yolda düzülür' diyerek başlarız. Oysa kervanı yolda düzmeye kalktığınızda varacağınız yere çok geç kalmış olursunuz. İlginçtir, başlangıçlarımız hep coşkulu, hep yoğun ve umutlu olduğu için bir de Türk gibi başla, İngiliz/Alman gibi bitir, diye bir söz var. Biz birey olarak da, toplum olarak da bugünü kurtarmaya bakıyoruz. Bu, bugünden yarına kurduğumuz ilişkinin tarifi. Bir de zamanı geriye bakarak kurmamız var ki, o daha da hazin. Biz bugünü kendi kurguladığımız tarihi anarak geçiririz. Gelecekte elde edeceklerimizle değil, geçmişte sahip olduklarımızla övünürüz. Ülkemiz neyse biz de oyuz: Aynı ülkemiz gibi davranırız ya da ülkemiz bizim gibi davranır. Birey olarak da toplum olarak da, bugünkü hayatımız zora girince yaptığımız ilk şey geçmişi revize etmektir. Biz zamandan durmasını, bizim istediğimiz gibi akmasını bekleriz. Oysa zaman soyuttur, bizden habersizdir, zamanı ele geçiremeyiz. A. H. Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü boşuna yazmadı. Dünya büyük, ama bizim dünyamız küçükken, iletişim olanakları bu kadar gelişkin değilken yani, merhametimizi dağıtabileceğimiz, böylece ruhumuzu tedavi edebileceğimiz durum sayısı sınırlıydı. Kendi küçük çevremize merhamet dağıtmakla, insanın insana yapabileceği kötülüklerin akıl durdurucu boyutunu düşünüp dehşete kapılmadan yaşıyorduk. Mesela asker Güneydoğuda Kürtlere bok yediriyordu, biz habersiz olduğumuz için başımızı yastığımıza rahatça koyabiliyorduk. Ülkenin bir yerlerinde birtakım kız çocuklarının ırzına geçiyordu, kadınlar öldürülüyordu, nüfusun bir kısmına hayat zehir ediliyordu, ama biz bütün bunlardan habersiz olduğumuz için gülüp konuşabiliyorduk. Düşünün ki bir ülkenin insanlarının ezici çoğunluğu 74 yıl boyunca Dersim Katliamı'nı bilmeden yaşadı, bilenlerin yaşayabilmesi de ayrı konu. Ama sonra iletişim denen bir şey oldu, günahlar toprağa sığmadı, memleketimizde hayatın bir kötülük yatağı olduğunu öğrendik. Çekilmiş ve çekilmekte olan acılara merhamet dayanmaz hale geldi. Bugün tanıdığım pek çok aklı başında kişi, kendi ruh sağlıklarını korumak için gündemden uzaklaşmak zorunda olduklarını söylüyorlar. Herkesin ruhu ağrıyor. Herkes artık dağıtacak merhameti kalmadığı için utanç içinde ve kendi küçük ıssız adasına kapanmak, dışarıdaki kötülüklerden habersiz yaşamak istiyor. Bilmek acıdır, bilip de bir şey yapmamak utanç vericidir, bir şey yapamamak tüketicidir, insanı bitirir, biz de bittik artık, merhamet üretmek için gayret edecek halimiz kalmadı. Bir de bunun Michael Haneke'den ödünç aldığım kavramla duygusal buzlaşma yanı var. Çevremizdeki bitmek tükenmek bilmeyen kötülük katmanları bizi duygusal olarak buzlaştırıyor, artık merhamet üretemeyecek hale geldiğimizi pekala biliyoruz ama öylesine buzlaştık ki bunu bildiğimiz halde utanç duymuyoruz. Bunu hikayenin günümüzdeki yeri ve dönüşümü açısından söylemiştim. Önce şunu tespit edelim. Edebi bir tür olarak değil, bir olayın bütün boyutları açısından baktığımızda hikaye sadece edebiyatın malı değildir. Hikaye her yerdedir, o gün başımızdan geçen sıradan bir olayı tekrarladığımız anda bile bir hikaye anlatmış oluruz. Dolayısıyla hikayenin bu boyutu ile haber arasında sağlam bir ilişki vardır. Ancak, haberciliğin kelime anlamının erozyona uğramadığı dönemlerde, haber ve yaşanmış gerçekten kaynaklanan hikaye arasında, üstünlük haberin lehineydi. Aslolan haberdi, hatta haberin fazlaca hikaye edilmesi, bir tür duygu sömürüsüne yol açtığı ve haber niteliğini gölgelediği için eleştirilirdi. Medya bilgilendirme, dördüncü kuvvet olma şeklindeki asıl işlevini unutup toplumu otoritenin arzusuna göre manipüle etmeye başlayınca, hikaye haberin önüne geçti. Artık herhangi bir olay olduğunda olayın haber kısmı bir cümleden oluşuyor, geri kalanı kamuoyunun sempatisini, nefretini, ilgisini, durum neyi gerektiriyorsa artık onu elde etmek için hizmete sokulan hikaye. Oysa edebiyat için hikaye metinde dert edinilen zemine dalmanın meseleden ayrıştırılamayan bir aracıdır, edebiyatta hikaye ne tek başına araç ne de tek başına amaçtır. Edebiyat hikaye aracılığıyla düşünceyi, derdi, meseleyi kurcalar, hayatı dönüştürür, başka bir bakış, boyut, gerçeklik elde eder. Edebiyatta hikaye gerçeği bozarak saflığı arar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ayfer-tunc-video-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ayfer-tuncla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan, 21 Şubat 2012 akşamı, yeni kuşak Türk edebiyatının öne çıkan isimlerinden Ayfer Tunç'u ağırladı. Bu söyleşilerin bence en olgunluğa doğru gideni bu, en sonuncusu. Küçük bir tespitimi paylaşmak istiyorum; söyleşilerde insanların yüzlerinin arkalarına düşen yerlere daha çok şekil değil de renk düşürebilirseniz, insanların konuşanı izlemelerine daha az şey karıştırmış olursunuz bence. Örneğin Ayfer Tunç konuşurken arka planda sadece belirsiz renkler olsa daha söylenene yönelir insan diye düşünüyorum. Mekana asacağınız, koyacağınız resimlerin hiçbir anlamı yok bence. Şu ana kadar kullanımınızın sohbet konularının içine girmeye engel olduğunu düşünüyorum. Daha figürsüz, renge dayalı mekan düzenlemeleri kullanmanız bence daha olumlu bir mesaj iletsini sağlayabilir. günlerdir beklediğim bir söyleşiydi. Teşekkür ederim. Keşke daha sık gerçekleşse bu söyleşiler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ayse-kulinle-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Ayşe Kulin'in mail adresine ulaşma şansımız var mı acaba?Nasıl yol gösterebilirsiniz. mrhaba.. ayşe kulinle iletişim kurmak istiyorum bunu nsl yapabilirim.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/aziz-kedi-kitabevi-mi-kurmus-tarikat-mi", "text": "Aziz Kedi'yi tanıyorsunuzdur, bunun için sayısız ihtimal var, ama mutlaka tanıyorsunuzdur. Ekşi Sözlük'ten, gazete yazılarından, hiç değilse televizyon programlarından. Artık onu kitabevi sahibi, yayınevi kurucusu, hatta üniversite rektörü olarak da tanıyacaksınız! Gözleriniz sizi yanıltmasın. Ekim ayında Tomtom Sokak'ta açılışı gerçekleştirilen Aziz Kedi Kitabevi'ne heyecanla gitttik. Kesin yayınevi de kuracaklar, Kim bilir ne müthiş kitaplar okuyacağız diye heyecanla yolda yürüdüğümüzü görüp deli sananlar varsa, delirmemizin ne kadar haklı bir sebebi var, aşağıdaki röportajda okuyacaksınız. Evet, yayınevi de kuracaklar, partiler de düzenleyecekler, üniversite de açacaklar, hatta size sevgili bile bulacaklar. Gençler, adeta bir Aziz Kedi Tarikatı kuruluyor. Daha kitabevine ilk adımınızı atar atmaz uzaylılar sizi kaçırmış gibi hissediyorsunuz. Burası bambaşka bir yer, aramadığınız her şey burada! Dolayısıyla buraya bir şey bulma isteğiyle gitmiyorsunuz, ama size göre bir şey bulamama ihtimaliniz de hemen hemen hiç yok gibi. Sözü çok uzattım, hemen okuyun ve soluğu orada alın. - Kitap ticareti piyasasının gittikçe tekelleştiği günümüzde butik kitabevi açma fikrini nasıl hayata geçirdiniz? Temelinde bu, düzene karşı koyma isteği mi, \"açmazsam ölecektim\" hissi mi? Kitap piyasası, müzik piyasası, sanatla, eğlenceyle ilgili bütün piyasalar tekelleşiyor. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da. Fakat bizim küçük dükkancığımızın ticari faaliyeti önem sırasında 5.-6. basamakta bulunduğu için mal alıp satma, emtia el değiştirtme gibi eylemler bizde çok önemli değil, o yüzden tekelleşenler tekelleşsin, onlara zihin açıklığı diliyorum. Bizim ticari derdimiz çok fazla olmadığı için başka şeylerin peşindeyiz, pek bizi ilgilendirmiyor tekeller. - Kısa süre önce yine neredeyse bu sokakta Can Yayınları, İstiklal Kitabevi kapandı; bu sizi korkutmuyor mu? Bahsettiğiniz yayınevleri ve sonra açtıkları kitabevleri, büyük hamleler, büyük hareketler, büyük paraların döndüğü, geniş stokların alınıp satıldığı, büyük büyük adımlar. Biz onlarla kıyas kabul etmeyecek kadar küçük bir hareketiz emtia anlamında. Dükkanın içine giren mal, kasadan çıkan para anlamında küçük hareketler yaptığımız için, bu dükkan batsa da hiç toz kaldırmaz. O yüzden aynı akıbeti paylaşacağımızı hiç sanmıyorum. Başka türlü, öngörülemez bir maraz çıkmazsa, bina tepemize yıkılmazsa, biz onların yaşadığı sonu yaşamayız. Çünkü biz burayı başka şekillerde destekliyoruz parasal olarak. - Bir diğer handikap da yayın dünyasının dijitalleşmeye doğru yol alması... Edebiyat piyasasının dijitalleştiği falan yok. O, şu anda Amerika'da, Avrupa'da kıpırdanan, kayda değer çıkışa geçmiş bir durum olsa da Türkiye'de Türkçe içeriğin dijitalleşmesinin, bunun son tüketiciyle buluşmasının herhalde bir 50 yılı var. Bildiğiniz gibi kitap bir fetiş objesi olduğu için, İstanbul da çok büyük bir şehir olduğu için, onun bize değmesi hakikaten bir 50 yılı bulur. O yüzden bizim için bir tehlike yok. - Peki, Aziz Kedi neler okur, hangi yayınevlerini takip eder? Biz çok profesyonel okurlar, yani 3 yaşından itibaren kitap okumaya başlamış olanlar, yazar takip etmeyiz, yayınevi takip etmeyiz. Beni çok iyi anlayacaktır benim gibi olan insanlar. Biz ne bulursak okuruz. İlk gençliğimizde şu çevirmen daha iyi, bu çevirmen daha kötü diyecek halimiz dahi yoktu. Çünkü, Türkiye'de yayıncılık gerçekten emekliyor hala. Daha yeni yeni başlıyor profesyonel çevirmenler, doğru dürüst kapak tasarımları... Biz ne bulursak okuduk. Ben 250 sayfalık Karamazov Kardeşler okuduğumu da bilirim. Ne kadar güzelmiş deyip, 5000 sayfalık iki ciltle karşılaşınca aklımı yitirdiğimi de bilirim, meğerse bu buymuş diye. Biz ne bulursak okuduğumuz için size şunu severim, bu yayınevini takip ederim diyemeyeceğim. Çünkü bir adamın yetişemeyeceği kadar çok kitap, yetişemeyeceği kadar üstün yazar söz konusu Türkiye'de ve dünyada. Elime ne geçerse okuyorum ama tabii ki şimdi ismini vermeyeceğim bazı yayınevlerinin daha özenli, daha iyi iş çıkardıkları da mutlaka belirtilmeli. - \"Aradığınız tüm kitapları başka kitapçılarda bulabilirsiniz. Aramadığınız kitapları burada bulacaksınız\" mottosunun uyduğu durum nedir? Bu dükkanı açarken ve bu dükkanın temsil ettiği birçok şeyi yaparken kullandığımız felsefe budur. Eskiden müşteri okur, bunları bilirdi, artık kalmadı eşyanın tabiatı gereği. Endüstriyel kitapçılarda bu durum bitti. Bilgisayarın başına bir tane çocuk koyuyorlar, şu kitap var mı diyorsunuz, o çocukcağız kafasını kaldırmadan bakıyor yok diyor, siz de gidiyorsunuz. Rastgele bir şey bulursanız alıyorsunuz. 80'lerde 70'lerde doğmuş büyümüş herkes bilir ki, müzik mağazalarında, küçük-büyük kitapçılarda, sahaflarda, müşteriyle satıcı arasında bambaşka bir ilişki vardı. Bakkaldan deterjan almak gibi bir şey değil o. Satın alacağın kitap hakkında konuşursun, satın almayı hiç hayal etmediğin halde adamın sana önerdiği kitap hakkında konuşursun. Kitap konusunu bir yana bırakıp kadınlara geçersin, oradan politikaya geçersin. O sözünü ettiğiniz cümle tam olarak bunu hedeflemektedir. Biz size tavsiyede bulunabiliriz, çok sevdiğimiz kitapları size önerebiliriz. Yoksa yeni çıkan kitabı faaliyet gösteren her kitapçıdan bulabiliyorsunuz. - Sırada ne var? Yayıncılığa da giriş yapmayı düşünüyor musunuz? Edebi etkinlikler bekliyor mu bizi? Sorunuzun ikisine de cevabımız evet. Makul bir süre sonra yayıncılığa da gireceğiz. Edebi etkinliklerin de ardı arkası kesilmeyecek. Çünkü biz edebi etkinlikleri sıkıcı, fularlı adamların gelip eh... möh... yaptığı etkinlikler olarak görmüyoruz. Biz bunlara parti diyoruz haddizatında. Edebiyatçıların, yazarların, eğlenceli adamların gelip okurlarıyla, takipçileriyle, birebir buluşacakları partiler yapacağız. Bunların içinde tabii ki imza alanları da olacak, tabii ki sohbet şansı da bulacaklar ama önemli olan okurun adama gelip burada dokunabilmesi. Bizim dükkanın içinde bulunduğu sokak da lojistik olarak buna çok destek veriyor. Çünkü içe kapalı bir sistem var burada. Bütün mekanlar kardeş, hepimizin patronu bir. O patronların üstünde de sevgili Mehmet Gözüpek var, hepimizin patronu. -Mehmet Gözüpek burada çok utanıyor :)- Dolayısıyla çok şey yapacağız. Ayrıca kış aradan çıkmadan biz burada bir üniversite kurmak niyetindeyiz. Bu üniversiteyi bu röportaja sığdıramam. Büyük bir komünite, bildiğimiz anlamda bir üniversite. Sadece bir sertifika vermeyecek, kimseyi mezun etmeyecek, kimseden ücret almayacak. Bunun dışında müfredat açısından, kampüs açısından standart bir üniversiteyle aynı olacak. Yani bu dükkanla entegre sonsuz sayıda projemiz var. Hepsi de insanların ve yardıma muhtaç gençlerin yek vücut olacağı bir harekete dönüşmeyi hedefliyoruz. - Adınızda \"kedi\" gibi edebiyatla pek sık ilişkilendirilen bir hayvancağızın ismi varken, logonuzda hiç kullanmamanızın nedenini merak ettim. Çünkü adım, adım değil zaten. O bir takma isim, artık adım gibi oldu. Bir anda kafadan salladığım bir isimdi. Hiçbir anlamı ve derinliği yok. Bir yazar olarak, özellikle yıllarca televizyonda, gazetelerde mizah veya mizaha çalan şeyler yazmış biri olarak kullanışlıydı. Dükkana isim aradığımız süreçte de dünyanın en çirkin isimlerini bulduk. İsim bulunamıyor böyle yerlere. Dolayısıyla dedik ki bu madem takma bir isim, dükkanın da takma ismi olsun. Çünkü bir şey demek zorundasın dükkana, o yüzden koydum. Edebiyatla ilişkilendirilen bir hayvandır, değildir gibi bir niyetim yoktu. Logoya kedi koysaydım da bunu sayısız kere yapmış insanların arasına katılacaktık. Logoya hiçbir şey koymayıp sadece tipografi kullanmak bize daha doğru geldi. - Parti haberine bayıldık! SabitFikir'in en sevdiği işler bunlar! Aralık'ın ilk haftası Altay Öktem'in Mehmet Abi'yle yeni kurduğu yayın çizgisinin açılış partisiyle başlıyoruz. Sonra, çok satması az satması önemli değil, bizim toplu olarak saygı duyduğumuz bütün yazarların, bütün şairlerın, bütün amatör yazarların, hayatında hiçbir şey yazmamış yetenekli çocukların hepsini ilgilendiren sayısız parti yapacağız. Mutlaka bekleriz!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/baba-zula", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/baris-mustecaplioglu-alistiklarimizdan-farkli-seyler-yemeye-daha-acik-bir-toplum-oluyoruz", "text": "Üçüncü senesine giren İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali 3 Ekim Pazartesi günü başladı, 6 Ekim'de sona eriyor. Her hafta yayımladığımız festivalin katılımcısı olan bir edebiyatçıyla söyleşilerin sonuncusu Barış Müstecaplıoğlu ile... Sadece gezdiğim, gördüğüm yerleri kıyaslarsam, cevabım yine İstanbul. Yuva olduğu bunca farklı kültür, insan ve yaşam biçimi, çoğu zaman insanın üzerine üzerine gelen kaotik atmosferi bir yazar için bu şehri ilham fabrikası haline getiriyor. Edebi zevkin de damak zevki gibi kişisel olduğuna inanırım. Nasıl kimi şarap ve beyaz peynir sever kimi birayla patates, kimi salatadan keyif alır kimi yağlı bir biftekten, bir ülkenin edebiyatı da tek bir damak tadına göre şekillenmemeli. Kimse de kendi damak tadını diğerlerininkinden daha değerli ve önemli görmemeli. Her yemeği kendi içinde, kendi koşullarıyla değerlendirmek lazım, salatayla bifteği kıyaslamak, salata sevenlerin zevk algısına göre bifteği yargılamak nasıl anlamsızsa, örneğin bir polisiye ya da fantastik romanı da bu tür romanları sevmeyenlerin zevk algılarıyla değerlendirmek o kadar yersiz. O türün en iyi örneklerini okuduğumuz zaman, o türle ilgili damak zevkimiz kendiliğinden gelişecektir, bir türün sadece vasat örneklerini okursak değerlendirme düzeyimiz, algı düzeyimiz okuduğumuz örnekler seviyesinde olur elbet. Başyapıtlarını okumadığımız bir tür hakkında sadece önyargılarımızla konuşmak ise bizi hayatımızda hiç şarap içmeden şarap uzmanı kesilmişe benzetir. Sonunda ortaya bir eser konulan her eylem arasında ilişki kurulabilir. Temelde hepsi benzer yollar izlenerek yapılır. Önce malzemeyi bulursun, yani karakterleri ve temayı. Sonra hangisini ne oranda kullanacağına karar verirsin, biraz tuz ve yeşillikle tat katarsın, yani yan karakterler ve yan olaylar eklersin. Pişirirken sürekli karıştırmazsan istediğin şekle sokamazsın, aynı bir romanı yazarken sürekli yazdıklarının üstünden geçmen, kelimeler çıkarıp eklemen, aynı metni defalarca yeniden yazman gerektiği gibi. Sonunda her şeyi mükemmel yapmış olsan bile, yemeği nasıl bir tabakta, nasıl bir ortamda insanlara sunduğun nasıl algılanan tadı etkiliyorsa, romanın mizanpajı, kapağı ve arka kapak yazısı da insanların algılayışlarını etkiler kaçınılmaz olarak. Yemeğinizde ufak bir sinek nasıl tadınızı kaçırırsa, diğer her açıdan başarılı bir kitapta da sırf kötü bir dizgi nedeniyle oluşmuş imla hataları okuma zevkini kaçırabilir. Kültürümüzde sahip olduğumuz şeyleri insanların gözlerine sokmamak var, bu da bence naif ve hoş bir alışkanlık. Yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat da deriz mesela. Çünkü bir başkasının gördüğü şeyleri dinlerken onları gözümüzde canlandırabiliriz, ya da varsa resimlerine bakabiliriz, ama yemeğin tadını hayalimizde canlandıramayız. Bu paylaşılamayacak bir hazdır. Tanımlamaya çalıştığım anlamıyla yemek yemek değil ama beslenmek, insanı hayatta tutan bir eylem olduğu için, fakirliği ve adaletsizliği işleyen romanlarda bunun bir metafor olarak kullanılması doğal. Ama aslında yemek, hayattaki pek çok lüksten farklı olarak, çok büyük bir kuraklık yaşayan bir coğrafya ya da çok fazla fakirlik çeken bir aile dışında, toplumun büyük kısmının ulaşabildiği bir şey ve doğru atmosferde, doğru kişilerle, doğru yerde yenildiğinde, verdiği haz parayla ölçülemez. Örneğin gerçek dostunuz olduğunu bildiğiniz kişilerle, evinizde huzurlu bir ortamda, neşeli bir sohbet eşliğinde atıştırdığınız pizzanın vereceği haz, lüks bir restoranda sevmediğiniz insanlarla bir iş yemeğinde yiyeceğiniz en harika hazırlanmış yemekten daha fazla keyif verebilir. Yemek hayatımızda önemli bir yer kapladığı için, hayatı anlatan edebiyatın da vazgeçilmez bir konusudur elbette. Bir adam bir kadını yemeğe çıkarmak için uğraşır, evlilik teklifleri romantik yemekler eşliğinde yapılır, aileler yemekte bir araya toplanır, iş adamları büyük projelerini iş yemeklerinde konuşurlar, yemek her zaman için hayatımızda, dolayısıyla da edebiyatımızda beslenmekten çok daha fazla anlam taşır. Ben de bir fantastik romanımda, kendi yarattığım hayali bir yemeğin yapılışından bu yemeği tutkuyla seven diyarın sultanına sunuluşana kadar geçen süreci anlatırken, aynı zamanda diyarın siyasi durumundan inanç sistemine pek çok bilgiyi verme fırsatı bulmuştum. Kuşkusuz hayal gücüm. Yarattığım yer şeyi hayal gücümle süsleyip zenginleştirmekten keyif alıyorum. Salataları sosla yemeği sevdiğim gibi, öykülerimi de yaratıcılığımla sosluyorum. Onun dışında nasıl yemek konusunda kesin kalıplarım yoksa, değişik zamanlarda değişik yemeklerden keyif alıyorsam, okurken ve yazarken de farklı deneyimlerle hayatımı renklendirmek beni mutlu ediyor. Her türden okumayı ve birçok farklı türde yazmayı seviyorum. Küreselleşme ile yeni tatlar, farklı yemekler daha fazla hayatımıza giriyor, bunun damak zevkini artırmasa bile zenginleştirdiği bir gerçek. Alıştıklarımızdan farklı şeyler yemeye daha açık bir toplum oluyoruz. Bu durumun yemek programlarının televizyonda bir şov programı formatında sunulmaya başlanmasıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. Başarılı bir ahçı biraz da kamera önü becerisi varsa kolayca bir televizyon yıldızı haline gelebiliyor. Gene de uzmanı olduğum bir konu değil bu. Dışarıda yeme alışkanlığım nedeniyle yemek kitabı yazarlarını pek takip etmiyorum, ama bazen yemek yenebilecek yeni yerleri tanıtan şehir dergilerini okumaktan keyif alırım. Gene de sürprizleri sevdiğim için deneme yanılma yöntemini daha heyecan verici buluyorum. Barış Müstecaplıoğlu, 1977'de Kocaeli'nin İzmit ilçesinde doğdu. Yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü'nde tamamladı. Hikaye ve roman eleştirileri Varlık, Altyazı, Kitap-lık, Radikal Kitap gibi dergilerde ve çeşitli gazete eklerinde yayımlandı. 1995'te İstek Vakfı Mezunları İffet Esen Öykü Ödülü'nü kazandı. Türkiye'nin ilk fantastik kurgu dizisi olan Perg Efsaneleri'nin başlangıç romanı Korkak ve Canavar ve devam kitabı Merderan'ın Sırrı 2002'de, üçüncü romanı Bataklık Ülke ise Ocak 2004'de yayımlandı. Tanrıların Alfabesi, dört romandan oluşan Perg Efsaneleri'nin son kitabı oldu. Perg Efsaneleri serisini tamamladıktan sonra, üniversitede okul yurdunda tanıştığı İslam Misyonerlerini konu alan Şakird isimli bir roman yazan Barış Müstecaplıoğlu, bu konuda Akşam Gazetesi için bir yazı dizisi de hazırladı. Bu kitabın ardından sokak çocuklarını ve onları kullanan suç örgütlerini işleyen bir polisiye roman olan Kardeş Kanı'nı kaleme aldı. Son eseri, 14. yüzyılda yaşamış gizemli şamanist ressam Mehmet Siyah Kalem'in eserlerini odağına alan \"Bir Hayaldi Gerçekten Güzel\" oldu. Çeşitli çalışmaları yurtdışında yayımlanmış bir çizer olan Engin Deniz Erbaş'la birlikte resimli bir çocuk kitabı hazırladı. Bu kitapta Doğu ve Anadolu masallarının, efsanelerinin karakterlerini modern bir bakış açısıyla yeniden yorumlayıp fantastik bir çocuk öyküsünün içine kattı. Gökyüzündeki Ülke isimli bu kitap 2008 Nisan'ında yayımlandı ve Hodi Podi isimli kahramanının farklı maceralarını anlatan bir seri halinde devam edecek. Romanları dışında İstanbul Hikayeleri ve 1002. Gece Masalları gibi çeşitli öykü seçkilerine de katılan yazarın bir cinayet öyküsü, 2008'de Amerika'da Akashic Books tarafından hazırlanan İstanbul Noir isimli bir seçkide ingilizce olarak yayımlandı. Bu kitap aynı sene Türkiye'de Everest Yayınları tarafından da basıldı. Yazarın Kardeş Kanı isimli polisiye romanı 2008'de Polonyalı okurlarla buluştu. Perg Efsaneleri'nin tüm kitapları 2010-2011 yıllarında Bulgaristan'da yayımlandı ve yayın hakları Çin'e de satıldı. Bir Hayaldi Gerçekten Güzel ise 2012'de Suriye'de yayımlanacak. Barış Müstecaplıoğlu, yazarlık hayatında farklı farklı türlerde eserler vermeye, kendini tekrar etmekten kaçınmaya özen gösterdiğini ifade ediyor. Ayrıca Türkiye'de daha önce yazılmamış ya da az yazılmış türlerde eserler vermeyi, daha önce işlenmemiş konuları işlemeyi seviyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bebekler-cigneyemiyor-diye-biftegi-yasaklamak", "text": "Ne yazık ki Türkiye'nin yasaklı kitaplar arşivi; hakkında çok fazla araştırmayı, incelemeyi kaldırabilecek kadar geniş ve çeşitli bir yapıda. Çok eskilere dayanan bir mazinin yanı sıra bugün de devam eden yasakçı uygulamalar; araştırmacıların, hukukçuların, gazetecilerin, aktivistlerin bu konudaki üretkenliğini kısmen de olsa açıklıyor. İşte Alper Ozan Marakoğlu da bu isimlerden biri. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nde eğitim gören Marakoğlu'nun kendi yükseklisans tezinden hareketle ortaya koyduğu ve geçen günlerde yayımlanan Edepsiz Kitaplar, müstehcenlik yargısı altında yasaklanan kitaplara odaklanıyor. Marakoğlu'na kitabı vesilesiyle müstehcenliği, kitap yasaklarını ve bu konudaki hukuki perspektifleri sorduk. Türkiye toplumunda, toplumun belli kesimlerine mensup kişilerde, hatta aynı haneyi paylaşan insanlarda ortak bir müstehcenlik anlayışı var mı, pek sanmıyorum. Bu konuyla ilgili olarak da o kadar çok sayıda özdeyiş söylenmiş ki. D. H. Lawrence sözgelimi, \"Birinin pornografisi, bir başkasına göre dehanın kahkahasıdır,\" demiş. Türkiye'den bir ceza hukukçusu, bir akademisyen olan Duygun Yarsuvat \"Müstehcen, bakanın gözlük numarasına göre değişir,\" diyor. Türkiye toplumu için genelgeçer bir müstehcen algısından söz edemedeğimiz gibi Türk Ceza Kanunu'nda da tanımlanan bir müstehcenliğin olmadığını eklemek durumundayım. Zira yasa metninde cezalandırılması öngörülen bir müstehcenlik var lakin bu müstehcenliğin ne olduğunun tanımı da yapılmamış. En azından toplumda da yasada da kavramın ne olduğunun belirsiz olması sebebiyle bir örtüşmeden söz edebilirim sanıyorum. Sanırım şu söylenebilir: Okullardaki müfredat yoluyla çocukların zihnindeki dost, düşman, millet, aile vb. algılarını biçimlendiren devlet elbette cinsellik, müstehcenlik, edep gibi kavramların algılanmasıyla da uğraşacaktır. Bu 1984'teki gibi de olabilir, Cesur Yeni Dünya'daki gibi de... Ya da biraz ondan, biraz bundan; ikisinin karışımı... Murat Bardakçı, Osmanlı'da Seks adlı kitabınının başında, bugünkü muzır kavramının geçmişte bulunmadığını, cinselliği yazan kaleme yasak olmadığını söylüyor. Sansür modern bir olgu ve devletle de oldukça ilgili. Bu yüzdendir ki bizde II. Abdülhamit'le birlikte sansürün başlaması aslında modernliğin emarelerinden sayılıyor. Ama daha geçmişte cinsel bilgilerin bulunduğu bahnamelerden, güzel oğlanların anlatıldığı hübannamelere çeşitli eserler var. Bunları o dönemde cezalandırmak akla gelmemişken içlerinde günümüzde yargılananlar olduğunu biliyorum. Pek çok Nasreddin Hoca fıkrasını ya da Mesnevi'den kimi bölümleri televizyonda sesli okursak başımızda RTÜK belirecektir muhtemelen. Gerçi şu da var, Divanü Lügati't Türk bilindiği üzere aslında Araplar için yazılmıştır. Burada der ki Kaşgarlı Mahmut, bu Türklerin yanında cinsel organların adlarını anmayın, gülerler. O dönem Araplar için bu yadırgatıcı bir durum olsa gerek. İlginç bir biçimde cinsel organların Türkçe kökenli adları günümüzde kaba addedilirken Türkçeye doğu veya batı dillerinden giren cinsel organ adları daha \"edepli\" sayılır olmuş. Şimdi de başımızda öyle bir kılıç sallanıyor ki televizyonda geminin kıçından bahsedilse kıç sözcüğünü sansürleniyor, penis, vajina, eşcinsel, seks gibi sözcüklerin cümle içinde kullanılması bile engelleniyor. Müstehcenlik, Türk Ceza Kanunu'nda \"Genel Ahlaka Aykırı Suçlar\" başlığı altında yer alıyor. Görünürdeki temel amaç çocuklara müstehcen materyaller gösterince çocukların maruz kalacakları zararı önlemek. Zaten yasa metninde de müstehcen materyallerin çocuklara gösterilmesinden, verilmesinden, okunmasından, çocukların görebilecekleri yerlerde sergilenmesinden vb. bahsediliyor. Ancak bununla da bitmiyor, bu ürünleri içeriklerine vakıf olunabilecek biçimde satan, veren, kiraya, satışa arz eden gibi ifadelerle iş çocukları korumayı aşıyor. Zaten burada suçun altında bulunduğu başlığın \"Genel Ahlaka Aykırı Suçlar\" olmasında asıl amaçlananın çocukların psikolojik, cinsel vb. gelişimleri değil, çocukların ahlakını korumak olduğunu anlıyoruz. Ama bütün bunlardan daha esaslı bir sorun var. Müstehcenliğin tanımı yasa metninde yok. Bu durum Ceza Hukukun en önemli ilkelerinden sayılan suçların ve cezaların açıkça yasada yazılı olması ilkesine aykırı. Dolayısıyla büyük bir muğlaklık ve bu muğlaklık dolayısıyla birey özgürlüklerinin tehlikeye girmesi söz konusu. Dünyaya baktığımızda yine buna benzer düzenlemeler var ancak bu düzenlemeler, genel ahlaka aykırılıktan ziyade cinsel özgürlüğe karşı suçlar, cinsel özbelirlenime karşı suçlar, küçüklere karşı tehlike içeren suçlar gibi başlıklar altında yer alıyor. Bu da algıda ve uygulamada esaslı bir farklılığa yol açıyor. Ayrıca pek çok ülkenin ceza kanununda 16, 15 veya kimisinde 14 yaşına gelmiş çocukların pornografik materyallerle karşı karşıya gelmesinden dolayı zarara maruz kalmayacağı düşünülerek ilgili suçun kapsamı bu yönde daraltılmış. Müstehcelikle ilgili asıl mesele 5651 sayılı İnternet Ortamlarındaki Yayınlarla İlgili Yasa bağlamında ortaya çıkıyor. Türkiye'de müstehcenlik gerekçesiyle binlerce siteye erişim engellenmiş durumda ve müstehcenlik, sitelere erişim engellemede bir numaralı sebep. Ayrıca müstehcenlik suçuyla ilgili TCK 226. maddede doğal olmayan yoldan cinsel ilişkiye dair ürünlerin ceza artırımına sebep olacağı yazılı. Burada doğal olmayan yoldan cinsel ilişki, muğlaklık içinde bir başka muğlaklık. Bu hüküm eşcinsellikten tutun da fellasyoya kadar sonunda üreme ihtimali olmayan her türlü cinsel ilişki için bir silah olarak kullanılabilir, bunun örnekleri de var. Kitaplarsa bütün bunlar içinde bir azınlık oluşturuyor aslında. İnternet icat edildiğinden beri kitaplara ilgi daha az sanırım. Malum, Twitter, mivıtır daha zararlı şeylere öncelik veriliyor. Apollinaire davasında ben de kitabın çevirmeni İsmail Yerguz'un savunmasını yapmıştım. Yargıtay'ın aralarında iki esas numarası olan iki ayrı kararı arasında bu kadar fark olması oldukça düşündürücü. Apollinaire'in aynı yayınevinden çıkmış ve aynı çevirmen tarafından çevirisi yapılmış bir kitabıyla ilgili bir davada Yargıtay çevirmenin işinin metni olduğu gibi çevirmek olduğunu söyleyip beraate hükmetmişken son davada çevirmene ceza verilmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca şöyle tuhaf bir durum da var: TCK'nın müstehcenliği düzenleyen 226. maddesine göre edebiyat eserlerine bu madde hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun da istisnası var: Çocuklara ulaşmaması ve ilgili ürünün üretiminde çocukların kullanılmaması. Aslında burada çocukların kullanılmaması ifadesiyle yasa-koyucu çocukların cinsel istismara uğraması suretiyle çocuk pornografisinin malzemesi olmalarını önlemek istemiş. Fakat Yargıtay dedi ki Genç Bir Don Juan'ın Maceraları adlı kitaptaki anlatıcı karakter 18 yaşından küçük olduğu için bu kitapta çocuk kullanılmıştır! Apollinaire'in kitabında çocuklar istismara uğruyor diye yayıncı ve çevirmenine ceza vermekle Raskolnikov'un işlediği cinayet yüzünden Suç ve Ceza'nın çevirmenine insan öldürmeye azmettirmeden ceza vermek arasında aslında pek bir fark yok gibi. Ölüm Pornosu davasındaysa dikkat çekilmesi gereken bir başka husus var. Bu davanın henüz kovuşturma aşamasına geçilmeden çevirmeni, bir kadın olduğu için ifadesini alan polislerce cinsel tacize ve kötü muameleye uğradı. \"Müstehcen\" olduğu iddia edilen bir kitabı değil yazmak, çevirisini yapmak bile hele ki bir kadınsanız bu ülkede iki kere mağdur olmanıza sebep olabilir. Bence olabilirdi ama bunun sebebinin otosansür olduğunu düşünmüyorum. küçük İskender veya Murathan Mungan'ı hangi yasa veya yasa-koyucu engelleyebilir ki. Yasa-koyucunun karşısında bir yasak-oyucu olmayı tercih eden pek çok sanatçı var. Müstehcenlik sebebiyle yargılanan yazar sayısı daha çok olabilirdi ama bunun sebebi daha çok sistemin işleyişine ve bu işleyişte bir standardın olmamasına dayanıyor. Çoğu kere savcıların önüne gelen bir kitabın adında veya kapağında olan herhangi bir şey 'sakıncalı olabilecek' izlenimi yaratıyor ve kitabın içeriğine bakıldıktan sonra bir karar veriliyor. Sözgelimi Sel Yayıncılık'ın CinSel Kitaplar dizisindeki \"Cinsel\" ibaresi, Palahniuk'un Ölüm Pornosu adıyla çevrilen Snuff romanının Türkçe adı, Enis Batur'un Elma romanının kapağındaki L'Origin du Monde'un küçücük resmi kitabın incelenmesi yönünde savcılarımızı harekete geçiriyor. Çoğu kere de \"sakıncalı olabilecek\" pek çok kitap, kapak resminde, adında vb. müstehcenliği veya \"sakıncalığı\" çağrıştıracak bir şey olmadığı için soruşturmaya uğramaktan \"yırtıyor\". Okuduğum kimi romanlar ya da öykü derlemelerinde savcıları harekete geçirebilecek ve benzerleri hakkında daha önce dava açılmasına sebep olan ibareler varken haklarında herhangi bir soruşturma ve dolayısıyla dava açılmadığını görüyorum. Ama şimdi ad verip uyuyan devi uyandırmanın bir alemi yok. Öte yandan otosansür ve müstehcenlik kavramları yan yana gelince bunun yasanın kılıcı dolayısıyla değil de yazar ve toplumsal ilişkiler bağlamında olduğunu düşünüyorum. Ben de öykü yazıyorum ve bu öyküler edebiyat dergilerinde yayımlanıyor. Dolayısıyla yazarın otosansürünün hangi boyutta ortaya çıkabileceğini az çok biliyorum. Pek çok kere yazarın yazdıklarının otobiyografik niteliğe sahip olduğu düşünülüyor. Kadınsanız işiniz kimi kere daha zor çünkü yazacağınız cinsellik içeren bir sahneyi ya yaşadığınıza ya da \"böyle şeyler hayal ettiğinize\" hükmedebiliyorlar. Bu konuda bende kanaat uyandıran şeyler, mevcut cumhurbaşkanının özellikle başbakanlığı döneminde söylediği sözler, \"Öyle kitaplar vardır ki bombadan bile daha tesirlidir,\" demişti. Ki bunu da henüz yayımlanmamış bir kitapla ilgili yapılan soruşturma bağlamında söylediğini unutmamak gerek. Cumhurbaşkanının ak dediğine şu anki hükümetin kara demeyeceği de aşikar. Dolayısıyla mevcut iktidarın kimi durumlarda yayımlanan kitaplara yargı yoluyla müdahale edilmesine olumlu baktığını düşünebiliriz. Kaldı ki iktidarın internet yayınları konusundaki tutumunun benzer durumlarda kitaplar konusunda da farklı olmayacağını/olmadığını tahmin etmek zor değil. Bu ayrım aslında Yargıtay Sekizinci Dairesinin 1985 yılında müstehcenliğin tanımını belirleyebilmek adına yaptığı bir ayrım. Erotik olanın cinsel aşka dayanan daha estetik bir kavram olduğu, aslında cezalandırılan şeyin pornografik olduğundan bahsediliyor. Yargıtay, bu kararında pornografik/müstehcen olan her şeyin doğal olarak erotik de olduğu ama her erotik olan şeyin pornografik olmadığını ifade ediyor. Ancak neyin pornografik, neyin erotik olduğunu tanımlamak da pek mümkün değil. Gustave Courbet'nin L'Origine du Monde resmini siz bir porno siteye koyduğunuzda bunu görenler pornografik olarak adlandırabilirken sanat galerisine koyduğunuzdaysa bu bir sanat yapıtı, estetik bir nesne olarak değerlendirilebilir. Öte yandan sanatçı pornografiyi estetik bir olgu olarak kullanmak yahut mevcut estetik algısını yıkmak da isteyebilir. Egon Schiele'nin mastürbasyon yapan bir erkek nü tablosu pekala pornografiktir ama bu onun sanat yapıtı olmadığını, estetik bir değeri olmadığını göstebilir mi? Ya da Memo Tembelçizer'in çizimlerini nereye koyacağız? Hatta diyebilirim ki Tembelçizer'in çizimleri pornografik veya erotik diye bir ürünü tanımlamamızda Türkiye toplumu içinde kanaat ayrılığı oluşturacak çok güzel örnekler. Bense, sanat eseri veya değil; çocukların, engellilerin vb. cinsel istismarı, bir cinsel saldırının video kaydı ve yayılması gibi durumlar dışında pornografik olanın cezalandırılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bırakın Courbet'yi, Schiele'yi, Apollinaire'i yahut diğerlerini, salt cinsel hazzın tatminine yönelik olarak hazırlanmış bir porno film ceza hukukunun konusuna girmemeli. Aynı düşüncem müstehcenlik suçunun altında bulunduğu başlık olan \"Genel Ahlaka Karşı Suçlar\" başlığı için de geçerli. Bir şey velev ki \"ahlaksız\" olsun, \"ahlaksız\" olan her şeyi de cezalandırmamız gerekmiyor. Tabii hemen kimin ahlakı, çoğunluğun ahlakı azınlığa dayatılabilir mi gibi sorular da peşi sıra geliyor ancak bu konuda da vereceğim yanıtları tahmin etmişsinizdir sanıyorum. Cemal Bali Akal, Hak Kuramı ve Devlet Kuramı gibi derslerin yanı sıra hukuk fakültelerinde Edebiyat ve Hukuk dersi de veren bir hukukçu akademisyen. Bu sözleri de \"Edebiyat ve Hukuk Dersi Ahlaktan Değil Buluttan Yana Olmalıdır\" adlı yazısında geçiyor. Akal, yazıda böylesi bir dersin veya \"herhangi bir hukuk dersinin, insanları bazı hukukçuların ufuksuzluğuna karşı koruyacak önlemlerin alındığı\" nitelikte olması gereğini dile getirir. Tam da bu söyleşinin yapıldığı konuyla ilgili olarak söyler bunları. Sanırım sorulması gereken asıl soru da hukukçuların böylesi yasalara ve uygulamalara ne kadar direndiklerinden ziyade bulutların ne kadar farkında oldukları olmalı. Bulutların farkında olan bir hukukçunun önüne herhangi bir kitapla, karikatürle, özgür olması gereken bir ifadeyle ilgili bilirkişi raporu yazması istendiğinde toplum olarak o hukukçudan korkmamızı gerektirecek bir durum yoktur sanıyorum. Ben \"Genel Ahlaka Aykırı Suçlar\" başlığının bir ceza yasasında yeri olmaması gerektiğini düşünüyorum. Cezalandırılması gereken bir şey varsa bu müstehcenlik gibi ahlaki ve muğlak bir kavram değil, çocuk pornografisi gibi çocukların ve diğer bireylerin cinsel bütünlüklerine zarar veren bir eylem olmalı. Çocuklara pornografik materyal göstermeyi cezalandıracaksak bunu çocuğun ahlakını değil, çocuğun psikolojik gelişimini korumak için yapmalıyız. Ayrıca şu anki haliyle müstehcenlik bir soyut tehlike suçu. Yani yasa-koyucu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakmaksızın müstehcen materyalin \"çocuğun ulaşabileceği\" varsayılan yerlerde bulunmasını cezalandırma için yeterli görüyor. Bu da bebekler çiğneyemiyor diye biftek yemeyi yasaklamaktan farksız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bedirhan-toprakla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/behcet-celik-okuyucuyu-hesaba-katarak-yazmiyorum", "text": "Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk. Sohbetimizde, tıpkı yazarın kendisi gibi sakin ve akıcı üslubundan, romanda iç hesaplaşmalar yaşayan Taner'in yalnızlığına kadar pek çok konuya değindik. Benim özel olarak böyle bir sebeple bu romanı yazdığım söylenemez. Romanın kahramanı, o cümlenin sonunda bütün insanlık kültürünün aslında böyle bir sebeple çıkmış olabileceğini söyler. Öyle bir yan var galiba. Yazmaya bizi iten dürtü aslında kendi içimizden dışarıya çıkmak. Çıkamadığımız zaman çok nahoş şeyler olabiliyor; bu tıkanıklık, hastalıklar, ruhi problemler olarak tezahür ediyor. Kendimizi dışa taşırmanın pek çok yolu var. Dışarıya taşmak, dışarıyla ilişkiye geçmek, dışarıyla hem karşılıklı iki özne olmak hem de aslında aynı bütünün parçaları olduğumuz görmek; bunlar çok temel gereksinimler. Edebiyat da bunun önemli araçlarından birisi. Beni bu romanı yazmaya iten, gündelik hayattaki rahatsızlıklar, hoşnutsuzluklar özünde. Bu benim dünyaya hoşnutsuzluklarımı ifade edebilme yolum. Bu da benim kendi içimden dışarıya taşma şeklim. Sözünü ettiğiniz karabasanı Taner önemli bir kararının eşiğinde görür. Taner'in romanda çok ayrıntılı anlatılmayan, satır aralarında sezdirilen, daha hareketli bir hayatı olmuş geçmişte, öğrencilik yıllarında. Daha sonra yaşadığı kimi kırılmalar nedeniyle hareketsizleştiği dönemde bu karabasanı görüyor. Başkalarının yürüdüğü yoldan yürümeyi seçmesi o rüyanın sonrası. Bu karabasanın ardından harekete geçiyor aslında; fakat seçtiği hareket kendi içinden gelen bir şey değil. Başkaları yaptığı için daha güvenli olduğunu varsaydığı bir yoldan gidiyor. Bunlar romanın başladığı noktadan 15-20 yıl önce gerçekleşmiş. Romanın başladığı noktada başka bir an söz konusu. Romanın en başında yaşadığı çarpılma anının ardından, karabasan ertesi girdiği yolda adım atmakla birlikte hareket etmediğini, soluk almakla birlikte yaşamadığını fark etmesine yol açıyor. Yaşı elliye yaklaşmış ve o güne kadar hayatını öyle bir kurmuş ki eski hareketli zamanlarına dönmesi mümkün değil. Bu durum iç muhasebesine dönmesine neden oluyor. Yani bir hareket var, ama bu hareket içeride gerçekleşiyor. Bunları yaparken eylemde olması mümkün değil; belki roman bittikten sonra kımıldayabilir. Romanda hareket edememesinin bir sebebi de ne yapıp edeceğinin bilemiyor olması. Taner'in tüm hareketsizliğine rağmen cesur da bir yanı var. Kendi içine bakarken, kendini korumayı bırakıp acı çekmeyi göze alıyor. Yine de bir yandan kendini korumaya devam ediyor olmalı ki harekete geçmeye de korkuyor. Bir şeyler değişsin isterken bir yandan da mevcut halini korumak istediği yüzünden harekete geçemiyor. Harekete geçebilmesi için de cesarete ihtiyacı var, ama bunun da öncesinde samimi anlamda içe dönme, yüzleşme cesareti gerektiğini vurgulamak istedim. Okuyucunun neyi nasıl göreceğini hesaba katarak yazmıyorum. Taner uzun süre bunu sorguluyor, gerçekten aşık olup olmadığından emin olamıyor, kendisini, hissettiklerini sürekli gözlemeye çalışıyor; bu soruya yanıt bulmaya çalışıyor, harekete geçememesinde bu da etkili. Kadının metalaştırılması olarak görülebileceğini pek düşünmedim bu yüzden. Aşık olmadığı halde kendisini aşıkmış gibi gösterip Esra'yı kandırmaya çalışsaydı böyle olabilirdi. Yanındakini çoktan unutmuş değil mi? Bir başkasına değer verdiği için onu ihmal etmiyor; tersine onu çoktan unuttuğu için duyduğu boşluk yeni birine karşı yoğun duygular duymasına zemin oluyor. Yasemin'e karşı duyduğu en büyük suçluluk içinde bulunduğu anla ilgili değil. Çok daha eski bir nedenle suçluluk duyuyor, evlenirlerken hangi saiklerle evlendiğini açıkça ona söylemediği için. Herkes evleniyor diye evleniyor; başka bir yol olmadığına kanaat getirdiği için, başka yollardan yürüyemeyeceğini sezdiği için. Bunu böyle ifade etmediği için üzülüyor. Kendisini olduğundan başka biri olarak gösterdiği için onu aldattığını düşünüyor, bir başkasının varlığı nedeniyle değil. Bu yüzden yanındakini yok etmesinden çok, belki onunla sahici, kendisini açıkça ortaya koyduğu bir ilişkiye başlamamış olmasından söz edilebilir. Bu da acımasızlık değil mi, diyebilirsiniz, evet, acımasızlık, ama karşısındakine olduğu kadar, kendisine de acımasız davranmış, diyebiliriz. Belli bir akışla devam etti romanın yazılması, ama elbette dikkat ettiğim bazı noktalar vardı. Roman geçmiş zaman kipiyle yazıldı ama arada şimdiki zamanda bir anlatıma da kayıyor. Bazı şeyler o kadar sık yaşanır ki sürekli böyle yaşanıyormuş gibi hissederiz. Şimdiki zamanın, pek çok yinelemenin, tekrarın vurgulanması için uygun bir kip olduğunu düşündüm. Aynı şekilde romanı anlatan Taner'in kendisi değil, anlatıcı üçüncü tekil şahsın ağzından anlatıyor onun hikayesini, ama arada birinci tekile hatta ender zamanlarda birinci çoğul şahsa da geçiyor. Bunların bir bölümünü romanın akışı belirledi. Benim yazarken, yazmaya başlarken verdiğim kararlar kadar düzeltirken ki okuyuşum ve o sırada verdiğim kararlar da etkili oluyor. Romanda yer alan şarkılar o sahneyi yazarken Taner'in aklına geleceğini düşündüğüm şarkılar, ama bunlar benim aklıma geldiğine göre benim tarihimle de ilgililer. Önceki kitaplarımda da bazı şarkı ve şiirleri cümleler içinde kullanmıştım. Taner iyi bir okur sayılır; şiir ve şarkılardan destek alıyor. Kendisine kurduğu korunaklı hayatta kendini iyi hissettiği tek zaman evde yalnız kalıp kitap okuduğu, şarkı dinlediği zamanlar. Taner'in nasıl bir gençliği olduğu ve neleri okuyarak kendini yetiştirdiğinin ortaya çıkması açısından bunlara referans vermek bana önemli geldi. 2010'da Diken Ucu'nu yayınevine teslim etmiştim. Böyle bir roman yazabileceğim fikri ondan önce de vardı aklımda, ama ciddi olarak o tarihten sonra yazmaya giriştim. Birkaç ay nereden başlayacağımdan karar veremedim. Önce Taner'in ağzından anlatmaya başladım, kırk-elli sayfa yazdıktan sonra romanı bir anlatıcının anlatmasına karar verdim. Bu karardan sonra daha hızlı ve yoğun yazabildim. Bu kadar erken aşamalarda yazdıklarımı kimseyle paylaşmıyorum. Bu romanı tamamlayana kadar kimseye okutmadım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/berrin-karakas-ile-soylesi-transfer-denince-aklima-drogba-geliverdi", "text": "Ahlakçılık yapmayalım ama olmuyor işte, sevdiğimiz bir yazar, sanatçı reklamlarda oynamasın, politik duruşunu bozmasın, saçma demeçler vermesin istiyoruz. Yazdığından, söylediğinden farklı yollara çıkmasın, kafamızda onu nasıl yarattıysak öyle kalsın istiyoruz. Biraz hastalıklı bir durum, biraz da haklı bir istek galiba. Bazen abartılıyor, bazen az bile söyleniyor. Edebiyatın müzik ya da sinemaya göre daha mahrem bir alan olduğunu yeniden yazmaya bile gerek yok. Fakat, her şeyin böylesine hızla geliştiği, teknolojinin edebiyat dahil birçok alanda dönüşüm yarattığı bir çağda, yeni çıkan bazı yazarlar bile her yerde gözükmek için çabalarken bu görünme tutkusundan uzaklaşmaya çalışabilir miyiz? Hazır yayıncılık dünyasında transfer dedikoduları gündemdeyken ve edebiyatı bilen bir yazar reklamlarda rol kapmışken yazar-reklam ilişkisini sevdiğimiz ve sözüne güvendiğimiz yazar-gazeteci Berrin Karakaş ile konuştuk. Orhan Pamuk'un son romanı Masumiyet Müzesi'yle birlikte oluşturduğu aynı isimli müzesi de, raflarında satılmak üzere Pamuk'un kitapları ve hediyelikler barındırması, kapısında bilet kesilmesi sebebiyle reklam dünyasının bir parçası sayılabilir. Bir tarafta böyle postmodern bir çalışma var, bir tarafta da kişisel olarak edebiyata ancak sağlam bir soygun kurgusuyla veya borçlandırma ahlakıyla dahil olabileceğini düşündüğüm bankaların reklamlarında gördüğümüz edebiyatçılar var. Yazar ve reklam duruşu nasıl olmalı derseniz, birincisi de tartışılabilir olsa da, ikincisine yeğdir. Popüler olma, beraberinde popülerliğini yitirme korkusunu da getiren bir durum. Korkunun olduğu yerde cesur bir edebiyatın boy göstereceğini sanmıyorum. Değişikliğiyse, yazarların yapıtları söyleyecektir. Sosyal medya müzik sektöründe nasıl ki plak şirketlerine bir darbe vurduysa, iletişim sektöründe medya patronlarına korku salıyorsa, edebiyat alanında da yayıncılara benzer bir sarsıntı yaşatma gücüne muktedir. Sadece kitabınızın tanıtımı için değil, kitabınızı yayımlamanız için de önemli bir alan. Bu işlevini özellikle önemsiyorum çünkü biliyorum ki, iyi öyküler, şiirler yerine kötü romanlar basmaya teşne, popüler isimler söz konusu olduğunda esere gözlerini kapatabilen, projelendirmeye düşkün bir yayıncılık sektörüyle karşı karşıyayız. Bu durumda sosyal ağ yapılarının olanakları üzerine daha fazla kafa yormalıyız diye düşünüyorum. Edebiyat para kazanma aracına dönüşmüş ise orada profesyonellik devreye giriyor ki, pazarlanabilir olmak birinci şart haline geliyor. Kültür endüstrisinin denetiminde rahat edemeyecek kadar enginse edebiyat, çok doğal olmasa gerek bu transferler. Bu sebeple olmalı ki transfer denince aklıma Drogba geliverdi. Öte yandan edebiyat ilgi görmüyor diye klişe bir yakınma da var. Popüler yazarlar bunun aksini kanıtlıyor bir bakıma. Yine de birçok çevrede ciddiye alınmadıkları ortada. Edebiyat reklamlar kadar yakışmazken günümüze, Don Kişot kadar ihtiyarken roman, bu klişeye dair ne demeliyim? Kişisel olarak hala modern romanın ahlaki ilkelerinin izinden gitmeye çalışmakta, Sancho Panza'lara yüklenmemek şartıyla bir sakınca görmüyorum. Popüler yazarları, romanın babası sayılan Cervantes'in yakmakta bahis görmediği şövalye romanlarının yazarlarıyla eşleştirdiğimiz sürece, ciddiye almamaya devam edeceğiz sanırım. Lakin başta da söylediğim gibi, Don Kişot öylesine ihtiyar. Gözünü gelecek bürümüş bir zamanın ruhunda, gözden ırak olmanın dayanılmaz ağırlığıyla baş etmek her yazarın harcı olmasa gerek; değil mi ki edebiyatın harcından eksik değil okur. Neyi sevip neyi sevmemeniz gerektiğinin önceden belirlendiği bir toplumda yazar uyanık olmalı, siyaseti de burada geliştirmeli, tahakküme eşlik etmekten öte, açığa çıkarmalı. Artık biliyoruz ki, mikro iktidarlar birbirleriyle gayet uyumlu bir şekilde çalışıyorlar. Ne iş yaptığınızı sorup da roman yazdığınız, sadece roman yazdığınız cevabını aldığında müstehzi gülüşlerine engel olamayan kişisel habitatınızdan Proust'un uzun cümlelerinin modası geçti öğütleriyle editörlerin bilmiş parmaklarına, felsefeyi, şiiri arka raflara iteleyip çok satanları ve satması gerekenleri sıra sıra dizen kitabevlerinden gazetelerin hafta sonu eklerini aratmayan kitap eklerine, ihtiraslı bir makine... Bu makinenin üretim bandından akıp giderken edebiyat, her yazarın kendi okurunu bulacağını söylemek biraz fazla naif, fazla romantik belki. Ama, suretini dahi görmediğimiz kimi yazarlar veya grafiticiler okurlarını bulabiliyorlar. Farklılıklarıysa, istenildiği gibi değil, mümkün olduğunca istedikleri gibi yaşıyor oluşlarında sanki... Son olarak Elif Şafak gibi bazı yazarlara fazla yüklenildiğini düşünüyor musunuz? Hemingway'den Adalet Ağaoğlu'na kadar birçok yazarın reklamlarda oynadığı bilinirken üstelik... Yazarlara değil yazarları bu duruma sokan yapılara yüklenmek gerektiğini düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/berrin-karakas-insanlarin-canlari-sikiliyor-her-turlu-hobiye-ragbet-bu-yuzden", "text": "İstanbul acı bir kahvedir bazı sokakta, bazı sokakta kuytuya sığışmış karanlık bir Adana kebapçısı. Bazı yerde rakıdır, yanında lakerdadır. Bazı yerde akşam yemeği niyetine kuru ekmek yanına çökelek bile değildir. İstanbul saray yemekleridir de... Bu çağrışım bitmez. İstanbul, yemek ve edebiyat üçlemesine gelince, en güzeli meyhaneler ve ikinci yeniler bende. Yani, şair, rakısı ve muhabbet. Nerede yaşarsam orası. Şu an için İstanbul. Okuyarak. Okuduğunu görerek, işiterek, içinden geçirerek... Uzun süren bu çıraklığa dayanma sabrı göstererek. Nurdan Gürbilek'ten ödünç, senden önceki o büyük yazarlarla bir evladın babasıyla hesaplaşması gibi hesaplaşarak. Yemeği sanat olarak görenler için elbette kurulabilir ki, şiir gibi yemekler yapanlar, roman gibi şaraplar içenler var... Sanırım yeme içme kültürüyle hala böyle bir zevk geliştiremedim ben. Yemek yapmak en fazla roman kurmaya benzer sanırım. İkisinin de en basit haliyle bakarsan lezzet formülleri var. Olabilir. Keza yiyen var, yiyemeyen var. Komşusu açken tok yatan bizden değildir! gibi güzel sözler var. Söz konusu edebiyatsa lakin, sofralar çok şey anlatırlar. Yusuf Atılgan'ın 'Aylak Adam'ıyla söylersek kimi pilavı patlıcanlı ister, kimi patlıcansız; kimi tuzlu, kimi tuzsuz; kimi erken yatmak ister, kimi geç; biri şarkı dinlerken öteki caz müziği ister Proust'un asil sofralarından Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ında Kirkor'la asilleşen 'Son Yemek'e hayatın bir parçası yemek, her haliyle edebiyatın da bir parçası. Defter, kalem, bilgisayarım, edebiyat, insanlar ve felsefe. İnsanların canları sıkılıyor. Her türlü hobiye rağbet var bu yüzden. Benim özellikle takip ettiğim bir yemek yazarı yok. Bir tek annemi takip ediyorum. Çok güzel yemek yapar. Sanmam ama Proust'un Madeline kurabiyesi misali, tatlar ve kokular hatıraları aralarlar. Çocukluğumda sokağımızdan geçen seyyar ekmekçilerin sattığı o minik ekmeklerin kokusunu seneler sonra bir fırının yanından geçerken almıştım da, yeniden çocuk olmuştum sanki. Beni şimdiye kadar en etkileyen bu oldu. Tam tersi sayılabilecek bir durumu, bir yemeğin hafızada anı değil tat bırakmasını da Londra'da bir lüküs butik hotel Halkin'in Tayland mutfağı restoranında, David Thompson'ın şefliğinde yediğim zencefilli, ananaslı ve daha bilmediğim bir dolu kokudan, baharattan, ottan yapılma o minik başlangıçlar hafızamda yer etmişlerdi. Hatırladıkça, damağımı hala sarıyor bu tarifi zor tat. 1975 yılında Konya'da doğan yazarın çocukluğu babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu yollarında geçti. Aile 1982'de İstanbul'a geldi ve başladı büyük şehir serüveni. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Yavuz Özkan gibi değerli yönetmenler, Tuğrul Eryılmaz gibi değerli gazetecilerle birlikte çeşitli projelerde çalıştıktan sonra Londra'ya gitti. Fotoğraf, sinema, medya kursları derken iki sene sonra geri dönüp gazeteci olarak çalışmaya başladı. Üniversite döneminde çeşitli dergilerde öyküleri yayımlanan yazarın öykülerden oluşan ilk kitabı Sidre 2004 yılında ve Tül 2005 yılında, ilk romanı Hayalhane 2007 yılında, son romanı \"Üç Noktalar Sarayı\" ise 2010'da basıldı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/biz-siiri-cepte-tasiyanlardaniz", "text": "Herkese karşı şiiri savunan, gücünü para dışında her şeyden alan 160. Kilometre Yayınevi ile, kitap boyutlarından içeriklerine; şiiri ve yayıncılığı konuştuk. Şairlerden oluşan bir takımız. Edebi Şeyler bizim takımın yapmak istediği şeyler. İleride \"Edebi Şeyler\" adı altında da yayın yapacağız. Şimdilik dizilerimiz var. 160. Kilometre, Edebi Şeyler'in şiir dizisi; dizi editörleri Ali Özgür Özkarcı ve Ömer Şişman. Sonbaharda bir anlatı dizimiz başlayacak. O dizinin editörleri ise Burak Fidan ve Ahmet Güntan olacak. Hızlı bir yayılma derdimiz yok, bakıyoruz, kitap seçiyoruz. Edebiyat dışında başka sanatlarla da ilişki kurmayı düşünüyoruz. 160. Kilometre'den kitapları çıkan şairlerin birbirleriyle tanışıklığı 2000'lerin başındaki yeni yönelimlere ve yeni iddialara dayanıyor. Şiirin ataletini kıracak yeni yönelimlere önem veriyoruz. Boyutlara gelince biz şiiri cepte taşıyanlardanız, akşam güneşi batarken okunacak bir melankolik metin olarak görmüyoruz şiiri, salt duygulanımın değil, düşüncenin, hayatın hayhuyunun yanına koyuyoruz, okul kantinlerinde, vapurda, otobüste şiir okunsun, tartışılsın istiyoruz, boyutlarımız bu nedenle cep boyutunda. Şiiri önemseyen kaç yayınevi var? Başka dizilerde alabildiğine atak olmaya çalışan yayınevleri bile şiir söz konusu olunca ya hiç ilişmiyorlar ya da son derece vasat, anakronik, gerici kitapları yan yana diziyorlar. Biz, şiirin enerjisine sahip çıkmayı hedefliyoruz. Herkese. Şiir öldü bitti diyenlere, şairleri ancak çok duygulu anlarda gözyaşı köpürtmek için ananlara, şiiri düşünce hayatının dışına atanlara, şiiri icrası en kolay şey haline getirenlere, şiirden yapılan büyük hırsızlıkları görmeyenlere, şiiri siyasetin, düşüncenin, günlük hayatın, teknolojinin dışına itenlere, şairlerle ve şiirle gırgır geçenlere, gırgır geçirtenlere, kendini şair sanan pop müzik üçkağıtçılarına, şairler ne tartışırsa tartışsın duymamaya yemin etmişlere. Şiirin başına gelen bütün bu belalara, şiirin ehlileşmesine yazdıklarıyla yol açan bütün şair müsveddelerine. Bu konuya bir açıklık getirmek istiyoruz, sorduğunuz için teşekkürler. Kitaplarımız sanal mağazalarda iyi indirimlerle satılıyor. İsteyen herkes kitaplarımızı oralardan indirimli alabilir. Kitaplarımızın satıldığı tek kanal yok. O yüzden biz kimseyi indirimsiz almaya davet etmiyoruz. Eğer, birileri çıkar da indirimsiz alayım, size bir katkım olsun derse, işte onlar bizden havale-kargo yoluyla alsın istedik, yani gönüllüyse. İki paket sigara parası fazla ödemeyi gözden çıkaran şiir okuru bizden alsın. Zaten bu çağrımıza şu ana kadar üç kişi cevap verdi; Murat Üstübal, İsmail Pelit ve Selçuk Yamen. O yüzden buradan bir yanlış anlamayı önlemek isteriz. Ayrıca tabii büyük kentlerin şiire raf ayıran kitabevlerinde de satılıyoruz. Bu bir direniş, okur da gidecek kitabevine, soracak, isteyecek, ısrar edecek. Biz şunu anladık, bir şiir istediği kadar yeni olsun, iyi olsun, çağına soru sorsun, cevap versin, fark etmiyor, bir kenara itiliyor, şairler direnecek ama okur da direnmeli, ayağa kalkmalı. idefix'ten edinebilir ya da kendileri ile iletişime geçebilirsiniz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/blog-yazarlari-edebiyata-zarar-mi-veriyor", "text": "İster katılın, ister katılmayın, bu yıl Man Booker Ödülü jüri başkanlığı görevini üstlenen Peter Stothard, edebiyat bloglarının ciddi eleştirinin sesini bastırdığı ve bunun da edebiyata zarar verdiği konusunda bir uyarıda bulundu. Kendisi de bir blog yazarı ve editör olan Stothard, edebi eleştirinin iyiyi ve istikrarlıyı belirleyebileceğini ve bunun neden iyi olduğunu açıklayabileceğini savunuyor. Öte yandan, blog yazarlarının tabiri caizse çatlak sesler çıkardığını düşünüyor. Stothard'a edebiyat dünyasından, özellikle de blog yazarlarından gelen tepkiler çoğalırken, biz de bu durumu bizimkilere bir soralım dedik. Bu ay 'Sorduk' bölümünde bu konuyla yakından ilgili üç cepheyi ağırlıyoruz. Türkiye'deki blog yazarları, yazarlar ve yayınevleri mevzuyu nasıl karşılıyorlar, görelim. Stothard'a edebiyat dünyasından, özellikle de blog yazarlarından gelen tepkiler çoğalıyor. Stothard'ın kitap bloglarının edebi eleştiriye zarar verdiğine dair görüşlerine ne yazık ki hiç katılmıyorum. Beş yılı aşkın bir süredir blog yazan ve yoğun olarak okuyan bir insan olarak; bugüne dek klasik yazılı basında göremeyeceğim birçok eleştiriye, tavsiyeye ve uyarıya bloglar sayesinde ulaştım. İnternetteki her şeyde olduğu gibi bloglar konusunda da iyiyi ve kötüyü mutlaka ayırt etmek gerekiyor tabii ki, fakat bu işe gönül verenler bunu herhangi bir maddi motivasyonla değil tamamen sevdikleri için yapıyorlar. Bir yayında yer almak ya da eleştirdikleri eserin yazarının bu düşünceleri görüp görmeyeceğini düşünmek gibi dertleri genellikle yok. Bu yüzden de çoğunlukla samimiler ve gerçek düşüncelerini yazıyorlar. Stothard'ın bloglarda yazılan yazıları eleştiriye açık olmayan fikirler olarak yorumlaması kendisinin bloglara farklı bir gözle baktığını işaret ediyor bana kalırsa. Kendi adıma konuşmam gerekirse; blogumda yazdığım yazılara iyi ya da kötü yorumlar gelmesi beni her daim memnun etti bugüne kadar. Fikirlerin pek azının belli bir dayanağa sahip olduğu yorumu ise gerçekten üzücü, lise edebiyat derslerinden aklımızda kalan sanat için sanat mı yoksa halk için sanat mı polemiğine benziyor. Kitaplar insanların okuması için yazılıyorsa, okuyan insan fikirlerini ifade ettiğinde kitabın kendisinden başka bir dayanağa daha ihtiyaç var mıdır gerçekten? Hiç kimse kitap bloglarına akademik çalışmalara verilen değerin verilmesini beklemiyor ama insanın aklına ister istemez bu uyarının edebiyat dünyasındaki hakimiyeti kaybetme korkusuyla ilgisi olabileceği geliyor. Bay Stothard yanılıyor. Edebiyatın geleceğini asıl etkileyen şeyin bu tarz demeçler olduğunun farkında değil... Edebiyat eleştirisini sadece kendilerinin yapabileceğini düşünmeleri de oldukça vahim. Kalitenin sınırlarını kendileri belirleyecek demek. Gide, Proust'u yayınlamayı kabul etmemişti. Gerçek edebiyat eleştirisini üreten şey internetin sokakları, duvarları diyebileceğimiz bloglardır asıl. Orada ısmarlama yazı yazılmaz. Alberto Manguel'in Kelimeler Şehri adlı kitabının sonunda bu konuyla ilgili nefis bölümler var. Beyefendiye tavsiye olunur. ... yeniliklere karşı dikkatli olmalıyız, diyor Peter Stothard. Sanırım asıl korkutucu olan bu cümle. Teknolojik gelişmenin belli dönemlerde çeşitli kaygılara yol açtığını gördük. En son e-kitap konusunda yaşandı bu. E-kitap kullanıcılarının sayısının gün geçtikçe arttığı bir gerçek. Yenilikler yavaş ve emin adımlarla olursa sanırım korkularımız da azalacak. Biraz zaman gerek sadece. Yayımlanan kitap çeşidinde ve sayısında büyük bir artış var. Neyi, nasıl, niye okuyacağı konusunda öneriler ve yönlendirmelerle de yol alıyor birçok okur. Mesela sevdiği bir yazarı sosyal medyada takip ediyor ve önerdiği bir kitabı okumak için can atıyor. Bu çok da endişelenecek bir durum gibi gelmiyor bana. Nihayetinde bir blog kuşağı, sosyal medya kuşağı bu ve herkesin kendi rotasını çizmeye hakkı var. Evet, nitelikli eleştiri konusunda bir sıkıntı olduğu muhakkak ve bloglarda da büyük bir çeşitlilik var ama mesele, popüler ilgilerin alanına girmeden nitelikli edebiyattan/bloglardan uzaklaşmamak kanımca. aslında bu oldukça komplike bir mevzudur, kendisi de bir blog yazarı olan peter stothard'ın söylediklerini, değişik açıdan düşünmek gerekir, elbette ki nitelik açısından oldukça iyi durumda bloglar var ve belki de bu yüzden bu blog yazarları subjektif tepkiler geliştiriyor, edebiyatın olmazsa olmaz yaratıcı eğilimi ve bunun yanında yıkıcı ve yok edici ya, ya da yeniden oluşturucu eleştiriden muaf tutulmasına neden oluyor mu bloglar, ki oluyor, durum aslında bu minvalde değerlendirilse belki anlaşılır bir durumla karşı karşıya gelinecektir, daha kolay ve popüler olan blog ya da blogculuk, özeleştiriden ve en önemlisi yapıcı eleştiriden uzaktır, belki de stothard'ın söz ettiği de budur, ben hiç bir bloğun, bu blokta yazan birine karşı tepki olmadan gündeme geldiğini hatırlamam, ali veli'ye şahsi bir nedenden ötürü kızmıştır ve doğalında o blogla alakalı eleştirecek malzeme bakınmıştır ortalarda, aslında bu blog mevhumu edebiyat aleminden pek de ayrı bir yerde değildir, edebiyat ortamında bu kadar rahat iletişimin olmamasından kaynaklanan bir kapalı toplum tutumu vardır ve bu da daha korunaklı kılar onu o kadar, blog ortamının rahatlığı, kafasından geçenleri anında aktarma eğilimi biraz daha kişiselleşen fikirler de dikkate alındığına maalesef ki peter stothard'ın dediklerinde haklılık payı varmış gibi görünüyor, elbette ki nitelikli bloglar elbette vardır ve istisnadır ve kaideye uzak bir mevkide tasnif edilmişlerdir.. Blog yazarları olmasa da eskisi gibi kendimiz çalıp kendimiz söylesek diye buyurmuş bence akademik elit!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/borges-kendimi-ahlakli-bir-adam-olarak-goruyorum-ama-ahlak-dagitmiyorum", "text": "Jorge Luis Borges birçok dünyanın ve ruh halinin adamıydı. Modern İspanyol edebiyatının en önemli figürlerinden olan Borges, yaratıcı gücünü ise Germanik dünyadan aldı: İngiliz şiiri, Franz Kafka, eski İngilizce ve Norveççenin savaş mitolojisinden. Politikaya ve ahlaka karşı olan bu Arjantinli devin eserleri, Güney Amerika tarihi ve insan yüreğinin kıpırtıları üzerinde dolaşır, yazıları rüyalardan ve tecrübeden doğar. Yapıtını basit bir şekilde ortaya koymaya çalışan Borges, öykülerinin yerini bir egzotik tapınak ya da bir bar olarak seçebilir; ay ışığında parlayan bıçakları ya da bir kaplanı da betimleyebilir; ya da antik bir el yazmasını sabırla inceleyen bir araştırmacıyı anlatabilir. 25 Nisan 1980'de Artful Dodge adlı edebiyat dergisiyle yapılan bu röportajda Borges çevirmenlik, Anglosakson şiir, ahlak ve \"anlam\" üzerine konuşuyor; kendisinin de baştan uyardığı gibi siz de her soruda farklı bir Borges görecek, şaşıracaksınız. Borges: Baştan söyleyeyim: \"Gelecek hakkında ne düşünüyorsunuz?\" gibi dolambaçlı sorular olmasın, çünkü çok fazla gelecek var ve hepsinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum. O zaman geçmişiniz ve etkilendiğiniz isimlerden konuşalım. Size etkilendiğim insanlardan söz edebilirim ancak diğerleri üzerindeki etkimden söz edemem. Bu pek bilmediğim ve de umursamadığım bir konu. Kendimi ilk önce bir okur, sonra bir yazar olarak görüyorum; ama bu aşağı yukarı alakasız şeyler. İyi bir okur olduğumu düşünüyorum; babamın Swinburn, Tennyson ve Keats aşkı yüzünden kendi dilimde olmayan birçok dilde, özellikle İngilizcede iyi okuyorum. Bu, bana bir büyü gibi geldi; anlayamadım ama hissettim de. Babam kütüphanesini kullanmama izin verirdi. Çocukluğumu düşündüğümde, sadece okuduğum kitaplar üzerinden düşünüyorum. Yazılarımın bir yeniliği var mı, merak ediyorum. Kendimi özellikle 19. yüzyıla ait gibi düşünüyorum; yüzyılın en son yılında doğdum. 1899'da doğunca okuduğum şeyler de kısıtlanmış oldu -gerçi çağdaş yazarları da okuyorum- ama Dickens, İncil ya da Mark Twain gibileriyle yetiştim. Tabii ki de, geçmişe ilgi duyuyorum. Büyük ihtimalle bunun nedenlerinden biri, geçmişi yapamayacağımız ve değiştiremeyeceğimiz gerçeği. Eninde sonunda geçmiş bir anı, bir rüyadır. Kendi geçmişimi hatırladığım ya da ilginç bulduğum şeyler okuduğumda, kendi geçmişim sürekli değişiyormuş gibi geliyor bana. Birçok yazara, bir ihtimalle okuduğum ya da kendi dillerinin ya da bir geleneğin parçası olan yazarlara çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. Dil, kendi içinde bir gelenek. Şöyle düşünün, eğer İspanyolcada bir sone yazmaya kalkışırsanız, belli kelimeleri kullanmanız gerekir. Sadece birkaç tane kafiye olabilir ve sadece bunlara bağlı kalacağınız için onları da tuhaf metaforlar olarak kullanabilirsiniz. Cüret edip -ki bu ezici bir açıklama- şunu diyorum; İngilizcedeki \"ay\" kelimesi, Latince ya da İspanyolcadaki \"ay\" kelimesinden daha farklı bir kaynaktan çıkıyor. Moon kelimesinin ağır ağır ilerleyen bir tonu var. Moon, güzel bir kelime. Fransızcası da güzel: lune. Fakat eski İngilizcedeki versiyonu, mona. Kelime güzel bile değil, iki hececik. Yunancası daha beter: Celena, üç hece. Ama moon çok güzel bir kelime ve onun tonu İspanyolcada falan yok. Moon. Kelimelerde yavaş yavaş kaybolabilirim ben. Kelimeler size ilham verir. Onların kendi başlarına bir hayatları vardır. Anlamın hemen hemen alakasız olduğunu düşünüyorum. Önemli olan, hatta iki önemli olan şeyin birincisi duygu, diğeri de o duygudan yükselen kelimelerdir. Duygusuz bir şekilde yazabileceğinizi düşünmüyorum. Böyle bir şeye kalkışırsanız, sonuç da yapay olur. Böyle bir yazım şeklini beğenmiyorum. Bir şiir gerçekten harikaysa, onun yazar tarafından değil de, kendi kendine yazıldığını düşünüyorum. Şiir, akıp gitmeli. Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin başına getirildiğimde, okumak için yeterli olan görme yetimi kaybetmiştim. Eğilip kendime acımayacağımı söyledim, başka bir şey deneyecektim. Sonra hatırladım ki, evimde Sweet's Anglo-Saxon Reader ve The Anglo-Saxon Chronicles var. Dedim ki, Anglosakson şiirine yöneleceğim. Sonra işe koyuldum; Anglo Saxon Reader'ı çalışmaya başladım ve iki kelime sayesinde ona aşık oldum. O iki kelimeyi hala hatırlıyorum, biri Londra'nın ismi olan \"Lundenburh\" kelimesi, diğeri de Roma'nın ismi \"Romeburh\". Şimdi de eski İngilizceden daha iyi bir edebiyatı olan eski Norveççe ile uğraşıyorum. Elbette bazı okumalar yaptım; İngilizce ve Almancada yaptım, Sufi metinlerini okudum. Ölmeden önce, mistik Swedenborg hakkında bir kitap yazmak için ise elimden gelenin en iyisini yapacağım. Blake de bir mistikti ama onun mitolojisini beğenmiyorum, çok yapay gözüküyor. Kafka'ya o kadar çok şey borçluydum ki, varolmaya ihtiyacım bile yoktu. Gerçekten de, ben Chesterton, Kafka ve Sir Thomas Browne için sadece bir kelimeyim. Sir Thomas Browne'ı çok severim, eserlerini 17. yüzyıl İspanyolcasına çevirmiştim ve güzel de olmuştu. Urne Burial'dan bir bölüm alıp Quevado'nun İspanyolcasına uyarladık ve çok güzel gitti; hem aynı dönemler, hem farklı dillerde yazılmaya çalışılan Latince düşüncesiydi bu: Latinceyi, İngilizce ve İspanyolcada yazmaya çalışmak. Öyle. Çeviri yaparken, araya girmemeye çalışıyorum. Hem aslına uygun bir çeviri yapmaya, hem de bir şair olmaya çalışıyorum. Hayır; ama Walt Whitman'ın Song of Myself'i çevirirken öyle oldu. \"Şu anda yaptığım şey, çok önemli.\" dedim kendi kendime. Tabii ki de, Whitman'ı ezbere biliyordum. Eserlerinize bir anlam koymaya çalışmadığınızı söylüyorsunuz. Kendimi ahlaklı bir adam olarak görüyorum ama ahlak dağıtmıyorum. Vereceğim bir mesaj yok. Modern yaşam hakkında çok az şey biliyorum. Gazete okumuyorum. Politikayı ve politikacıları sevmiyorum. Hiçbir partiye üye değilim. Özel hayatım, benim özel hayatım. Fotoğraf çektirmekten ve şöhretten kaçınmaya çalışıyorum. Babam da aynı düşünceye sahipti. \"Well'in Görünmez Adam'ı olmayı istiyorum.\" derdi bana ve bundan gurur duyardı. Rio de Janeiro'da hiç kimse adımı bilmiyordu, gerçekten de orada görülmez hissettim. Sonra nasıl olduysa şöhret beni buldu. Bunun üzerine ne yapabilirim ki? Bunu aramıyorum, o beni buldu işte. Tabii, biri seksenlerine kadar yaşarsa, eninde sonunda keşfedileceğini de öğreniyor. Yazılarınızdaki anlam ya da anlam yoksunluğuna gelince: Kafka'nın eserlerinin her noktasında bir suçluluk duygusu vardır, sizinkindeyse her şey suçluluk duygusunun da ötesinde. Doğru. Kafka'nın suçluluk duygusu vardı ama bende olduğunu zannetmiyorum çünkü özgür iradeye inanmıyorum. Çünkü benim için her şey olup bitmiş oluyor. Özgür iradeye inanmadığım için suçluluk duygusu da hissetmiyorum. Yeni yazarların eski formları ve üslubu oturmuş yazarları taklit ederek işe başlaması gerektiğini söylemiştiniz. Eğer bir şeyi yenilemek istiyorsanız, önceden yapılmış bir şeyi de yapabileceğinizi göstermek zorundasınız. İcat ederek başlayamazsınız; mesela serbest şiir ile başlamak gibi. İlk önce bir sone ya da herhangi bir formu denemeli, sonra yeni şeylere yönelmelisiniz. İşe serbest şiir ile başlamıştım ve nasıl başa çıkacağımı bilememiştim. Çok zordu ve en sonunda anladım ki, serbest şiir yazarken kendi kalıbınızı oluşturmak ve değiştirmek zorundasınız. Düz yazı da elbette ki şiirden sonra geliyor. Düz yazı çok daha zor. Bilemiyorum, ben hep içgüdülerimle yazdım. Bilinçli bir şair olduğumu sanmıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/brezilyali-yazar-tatiana-salem-levy-odysseia-yi-yazmis-olmak-isterdim", "text": "İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin üçüncü yılında, Sabit Fikir her hafta festivalin katılımcısı olan bir edebiyatçıyla söyleşi yayımlayacak. Hollandalı cinayet romanı yazarı Charles den Tex'in ardından, ikinci söyleşimiz İzmir'den Brezilya'ya göç eden bir ailenin torunu ve diktatörlük döneminde Portekiz'de sürgünde olan Brezilyalı bir ailenin kızı olan Tatiana Salem Levy ile... Yalnızca bir romanım yayımlandı. İzmir'in Anahtarı Brezilyalı bir kadının Türkiye'ye, İzmir'e, atalarının yaşadığı evi aramaya gidişini anlatıyor. Büyükbabamlar İzmir'den gelmiş ve kitabımda bu öykülerle kendi yarattıklarımı harmanlıyorum. Kitapta seyahat, diğer kültürlerle ilişki, bir insanın kendi kökenini araştırması, geçmişe dair her şey ve miras var. Ve elbette, çoğu romanda olduğu gibi, aşk ve ölüm de var İzmir'in Anahtarı'nda. Şu sıralar ikinci romanımı bitirmekle uğraşıyorum. İlkinden oldukça farklı, ayrıca geçmiş ve günümüz arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Ve yine aşk ve ölümü keşfetmenizi sağlıyor. Feijoada ve Rio de Janerio. Bobo de camarao ve Salvador. Yemek pişirmeyi bilmiyorum ama yemekten büyük zevk alırım. Her zaman aşçılığa yeteneğim olmadığını, ama etrafımda muhteşem yetenekli aşçılar bulundurma yeteneğine de sahip olduğumu söylerim. Edebiyat, hayat hakkında, hayatın zevkleri ve acıları hakkındadır. Yemek yapma ve yeme sanatı harikulade bir zevk olarak kabul edilirse, şüphesiz edebiyatla yakından ilgisi de vardır. Aynı zamanda yemek yapmak, edebiyat ve diğer tüm sanat dallarında olduğu gibi, yalnızca kendinizi ona adayarak, yetenek ve sadakatle yapıldığında güzel sonuçlar doğuruyor. Bir yemek, tıpkı bir kitap gibi, bu üç malzeme ile yapıldığında güzel hale geliyor. Bu soruya genel bir yanıt vermek oldukça zor. Yazarın yaşadığı ülkeye, hangi dilde yazdıklarına, yeteneklerine ve şanslarına göre değişiyor bence. Şu sıralar, edebiyatla alakalı şeyler yazar telif haklarına ek olarak söyleşiler, gazeteler için makaleler, ısmarlama yazılardan sağlıyorum geçimimi. Brezilya gün geçtikçe zenginleşiyor ve yazarlara yapmaktan zevk aldıkları şeylerle geçinmelerine olanak sağlayacak derecede bir optimizm yaşıyor. Günümüzde, yazarlara iyi rakamlar sunabilen bir çok edebiyat festivali var, hatta yazarlara burs ve benzeri yardımlarda da bulunuyorlar. Öte yandan, Portekizce hala pazarda zorluklar yaşıyor, yani İspanyolca, İngilizce ve Fransızca eserlere kıyasla uluslararası satışlarda daha düşük getirisi oluyor. Bence bu soru çok zalimce, çünkü birçok ismi saf dışı bırakmanız bekleniyor ama yine de deneyeyim. Portekizce yazan yazarların içinde özellikle Machado de Assis, Guimaraes Rosa, Clarice Lispector, Fernando Pessoa e Eça de Queiroz. Portekizce yazmayan olarak da; Henry James, Virginia Woolf, Alejandra Pizarnik, Rimbaud, Marguerite Duras ve dediğim gibi, saf dışı bıraktığım birçok isim. Günlük şeyler giymekten hoşlanıyorum, jeans ve t-shirt. Çok fazla yediğim de söylenir ama kilo almıyorum. Ve şarap, votka, bira, caipirinha, meyve suyu, su, çay, süt ve şampanyaya bayılırım! Brezilyalı yazar, Tatiana Salem Levy, Rio de Janerio'da yaşıyor. Aynı zamanda bir çevirmen ve Edebiyat alanında doktora yaptı. İzmir'den Brezilya'ya göç eden bir ailenin torunu ve diktatörlük döneminde Portekiz'de sürgünde olan Brezilyalı bir ailenin kızı olan Horn, 1979 yılında Lizbon'da dünyaya geldi. Rio de Janerio Federal Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra doktora çalışmaları için bir süre Fransa ve ABD'de kalmıştır. Çok sayıda makalesinin yanı sıra birçok öyküsü yayınlanmıştır. Türk okuyucusuyla 2007 senesinde buluşan, İzmir'in Anahtarı adlı ilk romanı 2008'de Sao Pauolo İlk Roman ödülüne layık görülmüştür. Şimdiye kadar birçok dile çevrilen yazarın ikinci romanı Dois Rios 2011'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bu-duzen-bozulmasin-da-ne-olsun", "text": "Ben en az 3 değişik halini gördüm. Ama sonuç olarak tasarımcı Bülent Erkmen, defalarca deneme baskıları yaptırdıktan sonra piyasa sürülen bu son dalgalı kapakta karar kıldı. Diğerleri prototip olarak kaldı. Nihai kapağın benim en çok hoşuma giden yanı, bu malzemeyi tarama metoduyla elektronik ortama aktaramıyorsunuz. Fotoğraflar ise ancak bir derece yansıtabiliyor gizli dokuyu. Nesnenin gerçek tadına varmak için, onu elinize alıp hissetmekten başka çareniz yok. Elle dokunmadan, gözle görmeden olmuyor. Evet, Düzenboz her şeyden önce edebiyat. Ama aynı zamanda bir tasarım. Her nüshası numaralanmış, sadece bin adet basılmış özel bir nesne. Bu benim çok arzuladığım, özel olarak talep ettiğim bir durumdu. Bülent Hoca'nın tasarımı içeriğin öyle bütünlüyor ki, eser yeni bir anlam kazanıyor. Benim için yazmak bir cazibeye kapılmaktır. Bu hesapça yazarken, yazıyla uğraşırken meczuplaşıyorum. Ama aynı anda yaratmanın verdiği hazla yükseliyor, kendimce bir şey oluyor, iyi bir şey yapıyorum. Ortaya çıkan esere ne isim verildiği, hatta bana ne dendiği pek umurumda olmuyor. Hayatımı sadece yazarak kazan madığım için de yazar payesini şahsen kendimden uzak görüyorum. İlk kitabım yirmi sene önce yayınlanmış. Düzenboz altıncısı, ama hala kendime 'yazar' diyemem. Öte yandan 'Öykücü Başar Başarır'a bir itirazım da yok. Yeter ki 'genç öykücü' denmesin. Hep düşündüğüm bir şeydir. Hollywood da sıklıkla işliyor şu aralar, bir felaket senaryosu. Elektrik yok. İnternet yok. İletişim, ulaşım yok. Nasıl olur? Kimler hayatta kalır? Biz şehirliler dökülürüz herhalde. Kırdakiler, binlerce yıllık deneyimleriyle, bilgileriyle zorlanmadan yaşarlar. Benim içimden hep şu geçiyor: Fena mı olur, oturup bol bol kitap okuruz herhalde. Düzenin bozulması böyle şematik göstergelerden ibaret değil elbet. Hatta bunlar, sizin de gayet isabetli bir tespitle söylediğiniz gibi, film karesinin donduğu o sembolik anlar. Esas düzen bozulması bundan önce olandır. Kapı girişinde oturan güvenlik görevlilerini sadece müdürlere, amirlere selam vermek için ayağa kalkmadığı, kimsenin kimseden bir merhabayı, bir güler yüzü esirgemediği anlarda başlıyor asıl bozulma. Gerisi tam bir hikaye! Boğazlı Kazak öyküsü geçmişten gelen büyük bir yükün ortaya döküldüğü, kocaman bir hatıra/çağrışım çuvalının okurun üzerine boca edildiği bir metindir. Bir çeşit meydan dayağı da diyebiliriz buna. Yazar, eline geçen her türlü nesneyle, imgeyle çullanıyor okurun zihnine. İtalyan sineması, Fransız edebiyatı, ardımda buruk acı, bir resim kalmış bende, Arnavutköy Kız Koleji... Hepsi dört kol çengi dans ediyor aynı gecenin içinde. Muhayyel katil karakteri ise biraz zayıf, hatta silik. Ama zaten gerçek pozisyonu da bu. Çünkü onda bir cinayet işleyecek yürek var mı, yok mu henüz belli değil. Bir türlü de belli olmuyor. Lafa gelince bol keseden atabiliyor. Neredeyse akademi öğrencisi genç bir ressam adayına Google'ı bırak, bana sor, diyecek haspa. Kaçan balık büyük olmuş. Eski eşinden geriye o boğazlı kazak görüntüsü kalmış, yadigar. Bu arada Boğaza bakan bir balkonda oturuyor. Halinden hem memnun, hem perişan. En kötü kombinasyon. Gören Gözler ise çok daha net, belirgin bir cinayeti anlatıyor. Yaşanmış bir cinayeti. 19 Ocak 2007 Cuma günü saat 15.00 sularında, İstanbul, Şişli'deki Halaskargazi Caddesi'nde işlenmiş bir gazeteci cinayetini."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bu-kitabin-almancasi-var-mi-kesin-vardir", "text": "\"Bu kitabın Almancası var mı?\" Kesin vardır! BINOOKI YAYINEVİ: \"Bu kitabın Almancası var mı?\" Kesin vardır! Büyük yayınevlerinin birleşip tekelleşeceği ve dolayısıyla küçük yayınevlerinin canının çok yanacağı söylentileri bir kenarda süredursun, bizden kilometrelerce uzakta bağımsız bir yayınevi, daha yeni başladığı yayıncılık serüveninde sessiz sakin Emrah Serbes'ler, Oğuz Atay'lar, Hakan Bıçakcı'ları basıyor. Acaba sessiz sakin demişken çok mu alçak gönüllü davrandık? Biraz öyle, çünkü Binooki Yayınevi kurulduğu günden bu yana Türk edebiyatının en canlı damarlarını Almanya'da, Almanca olarak tanıtmakla kalmıyor, aynı zamanda bağımsız yayıncılığın parametrelerini tekrar değiştiriyor. Sosyal medyayı ciddiye alan, günümüzün reklam anlayışına uyan minimal pazarlama teknikleriyle, aslında gümbür gümbür geliyorlar. İki kardeş Selma Wels ve İnci Bürhaniye'nin birlikte kurduğu Binooki Yayınevi ile çevirinin inceliklerini, çok satanları, bağımsız yayınevlerini ve düzenledikleri etkinlikler hakkında konuştuk. İnci: Gerçekten çok hızlı bir gelişme oldu. Yayınevini kurma fikri ilk kez 2010 İstanbul Kitap Fuarı'nda misafir olarak gezerken oluştu. İki kız kardeş edebiyatı çok severiz ve şahsen ben, uzun yıllardır Türk edebiyatını takip ederim. Ailemizin, özellikle annemizin Almanya'ya gelirken getirdiği Türk Klasikleri ile başladı bu Türk edebiyatına tutkunluğum. Ben Türkçe ağırlıklı okurken, kardeşim Selma daha çok Almanca okuyordu. Benim önerdiğim bir Türk eserin ardından Bunun Almancası var mı? diye soruyordu. Aynı soruyu edebiyat üzerinde sohbet ettiğim Alman arkadaşlardan da duyuyordum. Türk edebiyatındaki eserlerin, Almanca çevirisinin büyük bir ihtiyaç olduğunu gördük. Amacımız, Almanca okuyan okurlarımız tarafından zaten tanınmış ve bilinen yazarları yayınlamak değil. Daha çok Türkiye'de güncel konuları ele alan genç yazarları ve edebiyat açısından değerli eserleri tanıtmak. Amerikalı, İskandinav veya Çinli yazarları okuyan insanlara, Türk edebiyatının da bir dünya edebiyatı olduğunu göstermek istiyoruz. Evet, Virenschleuderpreis diye adlandırılan ödül bize Eylül 2012'de yapmış olduğumuz bir kampanya sonucunda verildi. Bu kampanyada, Barış Bıçakcı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı eserin Almanca çevirisinden kitapçıklar hazırlayıp Berlin'in değişik semtlerinde 14 gün boyunca dağıttık. Facebook ve Twitter üzerinden, okurların bunları bulabileceği resimli ipuçları verdik ve katılımcılara kitapçıkları okuduklarını gösteren fotoğraflarını, Instagram üzerinde yayınlamalarını söyledik. Oylama sonucu en iyi on fotoğrafı ödüllendirdik. Bu kampanya fikri, Berlin Uluslararası Edebiyat Festivali'nin bir duyurusu sonucunda oluştu. Bu duyuruda, 4 Eylül'de Berlin'in herhangi bir yerinde '15 dakikalık bir okuma' teşvik ediliyordu. Berlinli okurlar yalnız 15 dakika değil, daha uzun okur diye düşündük ve bunu berlinliestbinooki olarak değiştirdik 'Berlin Binooki Okuyor' anlamına geliyor. Gelecekte mutlaka daha değişik kampanyalar gerçekleştiririz. Çevirinin çok iyi olması bizim için başta gelen ilkelerden biri. Çeviri kötü olduğu takdirde, kitap okurunu bulamaz ve hak ettiği değeri alamaz. Bu sebepten dolayı, biz her kitap için uygun, kitapta kullanılan dili, yaş ve bilgi olarak da doğru anlayabilecek profesyonel çevirmenler ile çalışıyoruz. Emrah Serbes'in kitaplarını bu nedenle Oliver Kontny ve Johannes Neuner çevirdiler. İkisi de Emrah Serbes yaşında ve edebiyat çevirilerinde profesyoneller. Metin Eloğlu'nun İstanbullu eserini Ute Birgi-Knellessen çevirdi. Bu hanımefendi, Metin Eloğlu'nun yaşadığı dönemde, uzun yıllar İstanbul'da yaşamış ve Eloğlu'nu tanıyan insanları da tanıyor. Bu sebepten dolayı, Ute Birgi-Knellessen bu eser için çok uygun bir çevirmendi. Biz bu işe girişmeye karar verdiğimizde, yayınevleri ve ajanslardan bize çok destek verildi. Türkiye'deki çalışma tarzlarını çok iyi tanımasak da, bizimle olan çalışmalarında çok profesyonel olduklarını söyleyebiliriz. Şu ana dek daha çok İletişim Yayınları'ndan çıkan eserler programımızda bulunmakta. Fakat bu bir tesadüf. Eser seçimimizde, hangi yayınevinden çıkmış olduğu değil, bizim beğenip beğenmemiz önemli oluyor. Biz Binooki yayınevi olarak Alman okurları için şimdiye dek bu şekilde bulunmayan, sırf Türkiye'de yazılan Türk edebiyatını yayımlayan bir yayınevi olarak özel bir durumdayız. Günümüzün gelişmelerini, özellikle e-kitap, dijital yayınlama sistemini dikkate alıyoruz ve sosyal medyayı ihmal etmiyor, hatta ağırlık veriyoruz. Etkinlikler düzenliyoruz. Bu yıl yalnız Berlin değil, Almanya'nın değişik kentlerinde festivallerde, okuma ve tanıtım akşamlarında bulunduk. Tabii ki Berlin'de daha fazla etkinliklerimiz oldu. Tabii ki, bu işe başlarken daha çok bu ikinci, üçüncü nesil Türkleri düşündük. Hatta bu sorun yalnız bu nesil için değil, başta da belirtmiş olduğum gibi, biz iki kardeş arasında bile görülüyor. Fakat gerçek şunu gösteriyor ki, bizim okurlarımız Türk veya Türk asıllı değil, %90 üstü Alman veya Almanca okuyan başka ırktan insanlar. Bunu ümit edip amaçlamıştık fakat böyle büyük sayıda olacağını düşünmemiştik. Yayınevimizin Kreuzberg'de bulunmasının sebebi, bizim Alman bir yayınevi olarak Türk eebiyatını buraya taşıyor ve hem Alman hem Türk olan iki kardeş olarak iki kültürü bu ülkede yaşıyoruz olmamız. Gülümseyerek evet diyorum. Biz 2011 ilkbaharında İstanbul'a geldiğimizde, yayınevleri ile irtibat kurmaya başladık. İlk girdiğimiz yayınevi Metis Yayınları'nın binası idi. O mükemmel ortama hayran kalmıştık ve karşılaştığımız ilk bayana Ne kadar güzeldir böyle bir ortamda çalışmak! diye seslendiğimizde ise, kendisinin de çok mutlu olduğunu ve orada, kendi evinde gibi hissettiğini söylemişti. Bir gün yanımızda çalışanlarımız olur ve böyle bir şey söylerler ise biz çok mutlu oluruz. Henüz işin başındayız fakat biz çok mutluyuz yayınevimizde, evimizde. Tebrik ediyorum. Düşüncelerimiz örtüştü. Ben 65 yaşında yazmaya başladım. Şöyle ki elim kalem tutuyor. Amerika'da lüks yaşam sürüdrüp beni anlatanlara inat yazıyorum. Olduğu gibi anlatıyorum. Abartmıyorum. Onlar yaşadıkları dünyayı anlatsalar daha iyi olur. Bırakın herkes kendini anlatsın. Ben öyle düşünüyorum. Türkiye'de bir zamanlar belli 3-5 sanatçı bilinirdi. başka sanatçı dünyaya gelmeyecekmiş gibi. Burda düşüncelerimiz örtüşüyor. Sizi gönülden kutluyorum. Size yayınlanmamış bir dosyamı göndermeyi düşünüyorum. Ne dersiniz? Başarılar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bu-ulkede-hava-yastigimiz-yok", "text": "Bu kez \"Fuhuş istemiyoruz,\" diyen bir grup başroldeydi. Hedeflerinde translar vardı. Onlar istemedikleri her şeyi, herkesi yok etmekle kendilerini mükellef hissediyorlar. Semtlerini, şehirlerini, daha doğrusu ülkelerini temizlemek istiyorlar. \"PKK'yla savaştığımız gibi travestilerle de savaşır, sizi buradan yollarız,\" demişler. Ne kadar da güzel özetlemişler! Her ay en az bir linç vakası patlıyor bu ülkede. Ne de olsa devlet de sevmiyor \"öteki\"leri. Herkes rahatlıkla nefret suçu işleyebiliyor. Dokunulmayacak şeyler ve bir de düzeltilmesi, ehlileştirilmesi, asimile edilmesi gereken 'öteki'ler var. Normalde tüm bu yaşananların özeti kaostur ama bu, ülkenin sıradan rutini maalesef. Bu ay Ahmet Büke ile linç kültürünü konuştuk. Bize özgü bir durum değil sanırım. Farklı olana, ötekine duyulan korku ve nefretin kökeni çok derinlerde. Ama galiba bizde bunun bir itibarı var. Linçi başlatan, katılan bundan utanmıyor. Aksine bu eylemi ona bir kimlik de sağlıyor kimi zaman. Ahlakı kurtaran, mahalleyi savunan, devleti, ülkeyi sahiplenen aslan parçası oluyor. İşte buna en son tüy diken de bu mevzunun bizim siyasetimizde yeri ve zamanına göre bir kamu vazifesi sayılması. Göstermelik de olsa yürüyen hukukun kimi zaman tamamen devreden çıkarılması bekamız için ihtiyaç oluveriyor. Sivil savunma konusu mühim. Kuvvetler zinde olmalı. Nefret suçu konusunun bu kadar ağırdan alınması, evelenmesi gevelenmesi cahillikten kaynaklanmıyor ya. Bu ülkede hava yastığımız yok maalesef. Herkes arkadaşını kollayacak. Nefret suçuna rağmen çok okunuyorlar ya işte. Grafik iniyor, çıkıyor. Ama daha hayatımızdan çıkacak noktada değil galiba. Muhafazakarlık bu denli gündemimizde değilken de linç kültürümüz vardı. Bu başka bir şey. Devlet yönetme biçimimiz böyle biraz da. Çatışma alanları değişiyor sanırım. Sosyolog değilim tabii ama gözlemim o yönde. En yoksun ve en çaresizlere çevrilmiş bir silah gibi bizde linç. Yaşam alanları daraldıkça ilk gözden çıkarılacaklara yöneliyor. Çingeneler Ege'de hücuma uğruyor ama İstanbul'da zencilere saldırabiliyorlar. Ama bazı gruplar var ki hiç şansları yok burada. Cinsel yönelimleri yüzünden yaşam alanları zehre dönen insanlardan bahsediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/buket-uzunerle-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bulent-ortacgil-ile-soylesi", "text": "Bir kent ozanı olarak Bülent Ortaçgil ile bu sefer kitaplar üzerine... Bir kent ozanı olarak Bülent Ortaçgil ile bu sefer kitaplar üzerine... Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/bunge-ile-soylesi-duvara-yazmanin-siyaseti", "text": "Kamusal alanların gün geçtikçe daraldığı, tüketim odaklı şekillendirildiği, hareketlerimizin güvenlik ve ahlak adına olabildiğince kısıtlandığı şehirde duvarlar görece bir özgürlük alanı olarak beliriyor. Duvara derdini anlatmak, izini bırakmak, üstelik bunu da anonim yapmak, sokakta var olmanın ve başka insanlarla iletişime geçmenin yerleşik kodlarını yeniden tanımlamak, ipleri eline almak anlamına geliyor biraz da. Anonim kalmak kişiye bir yandan koruma sağlıyor, evet, ama diğer yandan da üretimin kolektif haline, kişinin ismi ile sınırlanmamış bağımsızlığına da işaret ediyor. Belki biraz da şehre hediye ediyor imgeyi, şehrin ve onu görenlerin kılıyor. Muktedirler şehri şehirde yaşayanlardan, kamusal alanı kamudan korumaya çabaladıkları için basıyorlar griyi duvar yazılarının üstüne. Ender ikonikleşen sokak sanatı işleri dışında, şehrin turistik değerine zarar vereceğinden, yoksulluğu görünür kılacağından, muhalif ses ve imgeleri ortaya saçacağından ve benzeri bir dizi nedenden dolayı korkutuyor duvar yazıları, sokağı düzenlemeye ve baskılamaya çalışan muktedirleri. Ama bir yandan da iktidarın veya reklamcıların da duvarı bir mecra olarak kullanmaya gayret ettiğini unutmamak gerek. Özellikle şirketlerin yasadışı olanı yasallaştırarak, muhalif olanı ehlileştirerek sokağı taklit ettiği, zaman zaman bunu yaparken sokak sanatçılarını da işin içine kattığı birçok örnekle karşılaştık yakın geçmişte. İster düzenli olarak temizlendikleri, ister doğal sebeplerden yok oldukları için duvar yazıları geçici olmaya mahkum. Ama dediğin gibi, iyi tarafından bakarsak, bu geçicilik duvarı bir yandan da dinamik bir alan kılıyor, duvarlarda sürdürülen muhabbeti çoğaltıyor. Bir yandan da, duvardaki izin şeyleşmesini, alınıp satılabilir hale gelmesini de engelliyor. Gerçi Banksy'nin işlerinin olduğu duvarların yerinden sökülüp satıldığı bir zamandayız, o yüzden genellemek çok da mümkün değil. İstanbul'da, genelde yoksulun evini çevreleyen birçok duvar hızla yıkılırken daha yüksek ve daha ayırıcı başka duvarlar yükseliyor gerçekten de. Güvenliği aşmanın en iyi yöntemi -Gezi örneğinde olduğu gibi- şehir mekanını kendinin kılmak herhalde; o zaman duvarlar gazetenin, günlüğün, mizah dergisinin, politik manifestonun ve aşk mektubunun yerini alıyor zaten. Ama diğer bir yandan da, bir beyaz tahta kalemi taşıyarak asansörde, tuvalette yazı yazmak aslında hiç de zor değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/cagdas-ercelik-ile-soylesi-kuledibinde-dostoyevski", "text": "Konu Dostoyevski olunca, heykeltıraş Çağdaş Erçelik'le bir sohbet kaçınılmazdı. Sanatçının 2014'te, Galeri Eksen'deki Dostoyevski adını verdiği kişisel sergisi epey ses getirmişti çünkü. Onunla İstanbul'da, Kuledibi Şimşir Sokak'ta, çalıştığı Kamayor Sanat Atölyesi'nde buluştuk. Nemli kil, soğumuş mermerit, kırık kireç kalıplar ve yontulmuş taşlar arasında, Dostoyevski'nin roman karelerinden mürekkep tablolarla çepeçevre bir ortamda, Dostoyevski'yi, heykeli, sanatı ve sanatçıyı konuştuk. Dostoyevski okumaya Suç ve Ceza'yla, lisede başladım. Okudukça da Türkçe edebiyatın ondan ne kadar etkilendiğini fark ettim. Sanki daha evvel okuduğum Türkçe edebi eserlerin kaynağını keşfetmiştim. Belki Rusya'daki toplumsal koşulların, belki de Rusya'nın Batı'yla ilişkisinin Türkiye'ninkine benzemesinden ötürü, Dostoyevski'nin Türkçe edebiyatçıları derinden etkilemiş olabileceğini düşünüyorum. Beni onun üzerine çalışmaya iten de yine bu yakınlık duygusuydu. Başka bir yazar yerine, onunla daha samimi ve doğrudan bir ilişki kurabileceğimi fark ettim. Çok kitap okunan bir evde büyüdüm. Okumadığım zamanlarda hep bir suçluluk duygusu içinde olurdum. Hala bu duygu beni takip eder. Kitaplarla duygusal bir ilişki geliştirdim. Onları kutsal nesneler olarak gördüm. Belki de bunun sonucu olarak sanatıma dahil oldular. Ayrıca, çocukluğumdan beri düzenli olarak mizah dergisi okuyorum. Büyük ihtimalle, sanatsal beğenilerimi mizah dergileri de fazlaca etkilemiştir. Heykel yaparken, bazı detayları; bir yüzü, bir eli çizerken Bülent Arabacıoğlu, Ergün Gündüz, Galip Tekin, Kenan Yarar, İlban Ertem gibi usta çizerlerin stilizasyon anlayışlarından ne çok etkilendiğimi fark ediyorum. Eserlerinizin illüstrasyona kayan bir yönü olduğunu söylesem, olumsuz bir yorumda mı bulunmuş olurum? Sanki illüstrasyonu sanat olarak görmeyen bir anlayış var... İllüstrasyon, gerçekten de bir eseri yermek için hocalarımız tarafından bazen sanatın karşısına konan bir kavram. Bir eseri sanatsal bulmadıklarını söylemek için, Bu illüstratif olmuş, derler. Oysa, en önemli eserlerin bile illüstratif olduğunu görürüz. Michelangelo'nun Davut heykeli de bir illüstrasyondur mesela. Bütün Meryem Ana ve İsa heykelleri de İncil'in illüstrasyonudur. Resim de, heykel de bu illüstratif yönden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla, bu zıtlığı doğru bulmuyorum. Ama kendimce oluşturduğum bir ölçüt de var bu konuda: Bir eser, yola çıktığı metinden bağımsız olarak da izleyiciyle iletişim kurabilmeli. Dostoyevski okumamış biri bile o eserin karşısında bir şeyler hissedebilmeli, Raskolnikov'dan yola çıkarak yarattığım cinayet sahnesine bakan kişi, o sahnenin metindeki halini bilmek zorunda olmamalı. Pek çok uyarlama için de bunu söyleyebiliriz aslında. Okur, uyarlanmış bir sahneden orijinale sadakat bekler... Evet, insanların bildiği, okuduğu karakterleri canlandırırken, genele yayılmış yargıları da mutlaka hesaba katmak gerekiyor. Ben de daha önce yapılmış illüstrasyonları, resimleri incelerim her zaman. Ancak ben karakteri canlandırmaktan ziyade atmosferi yaratmakla ilgileniyorum. Mesela sıradaki projem, Türk filmlerinde etkilendiğim sahnelerin bende bıraktığı duyguyu heykelin atmosferine yansıtmak. Mimar Sinan Üniversitesi'nin heykel bölümünde öğrencilere kendi üsluplarını bulmaları yönünde de bir eğitim veriliyor aslında. Heykel sanatının temel prensipleri dahilinde öğrenciler özgün çalışmalar yapıyorlar. Kaldı ki, sanat eğitimi için okul çok kısa bir dönemdir. Sanatla uğraşan insan kendisini sürekli yeniden şekillendirir. Bu galiba benim karakterimle ilgili bir durum. Sükunet içinde planlı programlı heykel yapan insanlara hep gıpta etmişimdir. Benimkisi daha ziyade bir boğuşma şeklinde oluyor. Saatlerce uğraşıp bir anda bozuyor, sonra bir panikle yeniden başlıyorum. Çok zorlu geçiyor çalışmalar benim için. Büyük eserleri ortaya koyan sanatçıların çok büyük bir mutluluk içinde olduklarını düşünüyorum, demek daha doğru. Siyasi, ekonomik, toplumsal her türlü zorluğa rağmen sanat eseriyle kendini ifade edebilen kişi, dünyadaki en büyük mutluluğun peşindeki kişidir bence. Çünkü sürekli kendini yeniden üretebilir ve sonsuz kere bunu sürdürebilir. Bu yüzden, sanatçılar yaşlandıkça daha da üretken oluyorlar. Çalışma dışında kalan zamanlarını boşa geçiyormuş gibi görmeye başlıyorlar. Bu mutluluğu vurgulamanız umut verici. Zira sanatçının yerinden edildiği bir ülkedeyiz... Bir mahallede bir atölye açıldı mı, çok geçmeden bir başkası açılır yanına. Sonra bir diğeri... Çünkü sanatçılar genellikle bir arada gezer, birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bizde ise şöyle oluyor: Sanatçı önce mahalleyi keşfediyor, güzelleştiriyor ve çok geçmeden oradan kovuluyor. Çünkü emlak fiyatları artıyor. Bu durum yirmi yıl önce Kuzguncuk'ta yaşandı. Yeldeğirmeni, Asmalımescit, Balat ve Galata da aynı durumda. Özellikle de heykelde. Türkiye'de sanata bir ilgi varsa bile, heykel bu ilginin en gerisinde kalıyor. Heykeltıraşlar daha çok film sektörüne ya da tiyatroya geçiyorlar; sanat yönetimi ve dekor alanında çalışıyorlar. Televizyon dünyasında kaybolup giden ve mesleğinden kopan çok heykeltıraş var. Ressamlar deseniz, büyük oranda ajanslarda grafikerlik yapıyor ya da bilgisayar oyunu alemine dalıyorlar. Bu sanatçılar her zaman, Bir gün geri döneceğim, ruh halinde olsalar da, kalpleri her zaman biraz kırıktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/cees-noteboom-post-modernizm-tumuyle-sacmalik", "text": "Cees Noteboom'un Türkçede yayımlanan kitaplarından biri, kısacık bir novella olan 'Mokusei!' , Japon bir kadının aşkıyla kendini Japonya'ya vuran Amsterdamlı bir fotoğrafçının hikayesini anlatıyor. Romanda kendi toplumunda bulamadığı bir şeylerin arayışıyla Doğu'ya göç eden bir aşık profili var. İşte ben de bahar gelir gelmez kendi ülkemde eksik olan bir şeylerin hasretiyle kendimi Amsterdam'a atıyor, yazarla bir söyleşi gerçekleştirip yine kürkçü dükkanına, ülkeme geri dönüyorum. Cees Nooteboom, Hollanda'nın en tanınmış ve en sevilen yazarlarından biri. Kendisi salt bir romancı değil, bir şair ve gezi yazıları kaleme alan, vaktinin çok büyük bir kısmını yollarda geçiren bir gezgin. Sel Yayıncılık'ın yayımladığı Mokusei! ve Gezginin Oteli halen raflarda. Yazmış olduğu diğer kitaplar önümüzdeki günlerde Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkacak. 'Gezginin Oteli'yle başlamak istiyorum. Bu kitabınızın giriş kısmında fırtınanın merkezinden bahsediyorusunuz. Diyorsunuz ki seyyah, fırtınanın tam ortasında kalmak istiyor. Fırtına bu benzetmede dünyaya tekabul ediyor. Fırtınanın merkezi, yani gözü ise, seyyahın fırtınayı algıladığı göz. Tam merkezde her şey sukunet içinde. Evde oturup sukunet arayanların aksine, seyyah fırtınanın merkezinde gerçek sukuneti bulabiliyor. Siz şunu söylüyorsunuz: Toplum bireyi öyle bir kısıtlıyor ki, özellikle de çocukları öyle bir baskı altına alıyor ki insanlar hikayeler üretme yetilerini kaybediyorlar. Toplumun çocuklara sürekli söylediği şey: 'Sakın yalan söylemeyin'. Oysa hayalgücü hikayeler üretir, bunlar da her zaman gerçeklere dayanmaz. Siz toplumun bu baskısından uzaklaşmak için mi seyahat ediyorsunuz? Çünkü biliyorsunuz ki bir yerde sürekli kaldığınız ve burnunuzu dışarı uzatmadığınız zaman o kısıtlamayı çok daha belirgin bir biçimde hissediyorsunuz. Bildiğiniz gibi Nisan ayında İtalya'da düzenlenen 'Dedica' başlıklı festival bu yıl benim kitaplarıma adanmıştı. Geçen hafta oradaydım. Orada da daha başka bir çok yerde olduğu gibi bana o çok sık karşılaştığım soru soruldu: 'Neden bu kadar çok seyahat ediyorsunuz?' Bu soru bana o kadar fazla soruluyor ki, cevap dönüp dolaşıp şu şekli alıyor: Seyahat ediyorum, çünkü seyahat ediyorum.' Bu bir totoloji elbette. Aslına bakarsanız sizin sorunuz iyi bir soru. Çünkü daha önce bu soru bana bu şekilde sorulmamıştı. Bana genellikle Pascal'ın o ünlü sözüyle geliyorlar: 'İnsanın trajedisinin yegane sebebi, sessiz sakin evinde oturmayı becerememesidir.' Aslında bu soruya o kadar çok cevap verdim ki gerçek cevabı artık bilmiyorum. Sizin sorunuza gelince: Kısıtlamaların neden olduğunu pek zannetmiyorum çünkü kendimi kısıtlanmış hissettiğimi söyleyemem. Uzaklaşma özgürlüğüm var en azından. Ancak şu da var ki bazı toplumlar, varolan politik yapılarıyla, size bu baskıyı hissetiriyor. Mesela Türkiye. Politik meseleler birtakım majör sorunlara götürüyor insanları. Bir de bu topluma, Hollanda toplumuna bakın. Politik meseleler çok minör. Oysa sizin toplumunuzda filanca gazeteyi okuyorsunuz, mutlaka bir taraf tutmanız gerekiyor. Politik gelişmeler sizi orada durmaya zorluyor. Ancak bizimki gibi bir toplumda seyahat etme ihtiyacı duyuyorsunuz. Hayatta daha önemli şeyler olduğunu biliyorsunuz. Hele hele belli bir yaştan sonra. Bir de şu var tabii: Burada bir edebiyat ekolü var. Size toplumun bir parçası olmanız gerektiğini söylüyor. Bana da mutlaka politik bir söylemim olması gerektiği söyleniyor. Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Ben insan yaşamına angajeyim, her şeyden önce. Bence insan yaşamı her ne olursa olsun politiktir. Bir kadınla erkek arasındaki ilişki de politiktir aslında. Her şey angajedir. Proust, yazılarında zengin kesimden bahsetmiştir. Şimdi o öleli 80 yıl geçmişken, onun zihnimizde yarattığı Fransız toplumu tasvirinin, birçok angaje yazarınkinden daha iyi olduğunu görüyoruz. Ben de politik kitaplar yazdım. Örneğin Berlin Duvarı'nın yıkılışını ele aldım, 'Berlin'den Notlar' adıyla yayımlandı. Oradaydım ve günlük tuttum. Şimdi bu kitap İngilizce'de de yayımlanacak. Eğer enteletüel biriyseniz bazen oturup politikayla ilgili yazarsınız. Eğer herhangi bir yerde uzun süre kalırsanız, benim Berlin'de kaldığım gibi, o toplumdaki değişimle ilgili yazarsınız. Ancak bu, kurmaca edebiyatı da politik bir dille yapacağınız anlamına gelmez. Hayır. Romanı yazdığım sırada Japonya'ya gitmemiştim ve Japon bir sevgilim de olmamıştı. Ama elbette romanda Batı'da yaşayanlara özgü bir şey var. Buradan birisi kalkıp Doğu'ya gittiğinde Zen saflığıyla karşılaşmayı umut ediyor. Ama sonra oraya gittiğinizde ne oluyor? Buradakine benzer bir endüstriyel toplumla burun buruna geliyorsunuz. Milyonlarca insanla beraber metroda öylece kalakalıyorsunuz. O aradığınız saflık ve arınmışlık, ufak tefek şeylerde var, ancak ve ancak ayrıntılarda karşınıza çıkıyor. Ara ki bulasınız o ayrıntıları. Romanda anlatıldığı gibi, Japon kadının yüzündeki saflık ve duruluk, sırlarla dolu bir güzellik sunuyor insana. Ancak bu saf ve duru ifade, onların toplumunda çok şey ifade ediyor. Onun peşine düştüğünüzde ve bunun için kalkıp Japonya'ya gittiğinizde büyük bir hayalkırıklığıyla buraya dönmeniz çok büyük bir olasılık. Benzer bir temayı 'Kayıp Cennet' adlı kitabımda da ele aldım. Orada da Brezilyalı iki kız Aborijinlerin kültüründen deva bulmak için kalkıp Avusturalya'ya gidiyorlar. Benzeri bir hayalkırıklığıyla yüzyüze geliyorlar. Ben gençken egzotik olanı çok çekici bulurdum. Çünkü benim için egzotik olan, 'öteki'nin bir temsiliydi. Benim için Doğu, farklılığın mümkün olabildiğini gösteriyor. Yaşamımı Doğulu kadınlarla geçirmedim aslında. Doğulu bir sevgilim de olmadı. Ancak Doğulu kadınların yüzlerinde farklı ve yabancı olanı, gizemli olanı gördüm hep. Sizin şiirlerinizi de okuduğumda Batılı bir şairin değil de Doğulu bir şarini dizelerini okuyormuşum gibi geldi bana. Mevlana'nın yazdıklarına benzettim yazdıklarınızı. Aslına bakarsanız Hollanda çok gerçekçi bir toplum. Burada kabul görmem uzun zaman aldı. Sonunda elbette ben de bu toplumda ödüllendirildim, ama dediğim gibi, hemen olmadı bu. Ama mesela İtalya'ya gittiğimde, çok daha onlara yakın şeyler yazıyor olduğumu gözlemledim. Kitaplarım İspanya ve Latin Amerika'da da çok ayrı seviliyor ve okunuyor, bu kesin. Bu anlamda yaşamınızı Hollanda, Almanya ve İspanya üçgeninde kurmuş olmanız da tesadüf olmasa gerek. İspanya Avrupa'da Doğu kültürünü deneyimleyebileceğiniz bir yer. Her üç ülkede de kalıyor, bu şekilde belki hem Doğu'ya hem Batı'ya özleminizi gideriyorsunuz. Ya, evet. Keşke yapabilseydim. Ama kabul ediyorum bunu yapamayacağımı. Proust'a baktığımızda vaktinin büyük bir kısmını yazarak geçirdiğini görüyoruz. Bakması gereken bir ailesi, karısı ve çocukları yoktu. Yazmak için finansal imkanlara sahipti. Çünkü zengindi. Bu da elbette çok işine yaradı. Oysa ben, örneğin Mokusei!'yi Avenue adlı gezi dergisi Japonya seyahatimi finanse etmek için şart koştu diye kaleme almıştım. Ancak bu tek sebep değil. Ben kafamdan anekdotlar üretmek yerine kendimi yazıya teslim etmeyi seviyorum. Kurgu yapmak gün geçtikçe daha az hoşuma gider oldu. Mesela son olarak Yunan Tanrısı Poseidon'a mektuplar yazıyorum. Ne bir kurgu var, ne bir olay örgüsü. Yalnızca ben varım bir de Poseidon. Bu işte, yazma hazzının ta kendisi. Son olarak, kendi yazma serüveninizden bahsederken 'insan ruhunun bir yaşam boyu deneyimlediği dönüşümleri takip etmeyi sevdiğinizi' söylüyorsunuz. Bu anlamda haddim olmadan ben sizi modernist bir yazar olarak tanımlamak istiyorum. Post-modernizmin tümüyle bir saçmalık olduğunu düşünüyorum, evet. Yazma süreci benim de kendime ve yaşamıma çok daha derin bir bilinçle bakmamı sağladı. Yaşım ilerledikçe daha iyi fark ediyorum bunu. Üç katlı, daracık, 100 yıllık bir yapı olan Noteboom evinde söyleşimiz kayıt dışı olarak iki buçuk saat kadar sürüyor. Bütün konuştuklarımızı aktarmama imkan yok, fakat yazar bana şiirlerini okutuyor, Türkiye'de yayımlanmamış diğer eselerlerini de uzun uzun anlatıyor. O sabah başlayan, Amsterdam'ın batısı Jordaan bölgesiyle İstanbul Galata arasında paralellikler keşfetmeye, Orhan Pamuk'dan yazarın yaptığı alıntılara kadar uzanan, kültürel ortaklıkların bulunmasıyla daha da zevkli bir hal alan söyleşinin ve Amsterdam'da geçen günlerin bende çok net bir izlenimi var: Sanki İstanbul'da dev bir aspiratör çalışıyormuş da bu sakin, az nüfuslu, baharın gelişiyle yeşilin patladığı şehirde, o aspiratörü biri gelip çıt diye kapatmış gibi hissediyorum. Bu sukunetin peşine düşecek ve Amsterdam'a yerleşecek olsam, iki gün sonra fırtınanın merkezindeki sessizlikle değil de daha beter bir gürültüyle, kendi ülkemin hasretinin gürültüsüyle karşılaşacağımı bile bile hem de."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/cemil-kavukcu-ile-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan 17 Ocak 2012 Salı akşamı keyifli bir etkinliğe daha ev sahipliği yaptı. Samimi bir havada gerçekleşen söyleşide eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş, 80'li yıllardan bu yana öykücülüğümüzün dikkat çeken isimlerinden Cemil Kavukçu'yu ağırladı. Tüm kitaplarını aldım ve okudum. Çok beğeniyorum yazar olarak. Özellikle Mimoza'da Elli Gram ve Gamba kitaplarını çok beğendim. En beğendiğim 2 Türk yazarından birisi. Diğeri de Oğuz Atay. Saygılarımla. Cemil Kavukçu denilince aklıma bir kasa bira ile bisiklet turuna çıkmak sonrasında arkadaşlarla büyük bir kuş kafesi yapıp içine girip uyumak geliyor daha ne olsun... iyi ki var Cemil Kavukçu, yaşasın öykü... Tabii burada Ömer Türkeş'i anlamak pek mümkün değil. Elinden gelse boğacak adamı. Her zaman, erkeklerin gerçekçi biçimde yazılmadığını düşünüyordum. Tepkileri, düşünceleri, duyguları yeterince ayrıntılı verilmiyordu Türk Edebiyatında. İlk defa bu eksikliğin tamamlandığını, Cemil Kavukçu'da gördüm. Yolu açık olsun. Saygılar, teşekkürler ona. Uzak Noktalara Doğru'ydu adı sanırım Okuduğum romanının adı. Çarpıldım. Edebiyatımızda pek sık görülmeyen bir içtenlikle yazılmıştı. Çok beğendim. Öykülerinde aynı tadı bulamasam da henüz çok az okudum. Ama bence çok başarılı bir yazar. Söyleşisi de çokdürüst, abartısız, tıpkı yazıları gibi çok inandırıcı. Yeni eserlerr bekliyoruz. çok güzel, eğlenceli geçen bir söyleşi olmuş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/cetin-altanla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ciler-ilhan-yiyen-var-yiyemeyen-var", "text": "Çiler İlhan: Yiyen var, yiyemeyen var! Kurulabilir de kurulmayabilir de. Bence edebiyatla sinema; yemek yapmakla da resim yapmak arasında nedense daha sıkı bir bağ vardır. Yiyen var, yiyemeyen var! İki büyük savaş, binlerce çatışma, daha binlerce iç savaş görmüş zavallı gezegenimizde yiyemeyen hep bir şekilde daha fazla. Kaynaklar eşit şekilde dağılmadığı için dilinin kemiği olmayan edebiyat, terazinin yükte hafif içte ağır kısmından bakacaktır, bu bence iyi. Muhteşem Rus klasik yazarları, Gogol, Çehov, Dostoyevski başta; Türk edebiyatının delimsirek dahileri- Sevim Tuna, Leyla Erbil, Latife Tekin; Latin büyücüleri en ilk Borges. Kitaplara gelirsek, hem konuyla ilgili olduğu hem de ilk onumda olduğu için Knut Hamsun'un Açlıkı. Diğer ülkelere kıyasla Türkiye'de bu mertebeye çok geç erişmiş olsa da şefliğin cool bir meslek olarak görülmesi olabilir... Bana gelince, hayatımda iki tane yemek kitabı satın aldım: Biri, kulak çorbasından patates musakkasına pek çok tarif barındıran, alt başlığında Türk Mutfağının Temel Eğitim ve Uygulama Kitabı olduğunu iddia eden, Nevin Halıcı'nın Türk Mutfağı kitabı. Diğeri, Besleyici ve Lezzetli Çocuk Yemekleri kitabı, yazarı Ebru Şallı. İkinci kitap, kızım sadece 15 aylık olmasına rağmen babasına benzediği için aynı şeyleri yemekten sıkıldığı ve yeni tatlara bayıldığı için alındı, içinde hakikaten de değişik tarifler var. İlk kitap yine kızım için alındı; ona en azından haftada birkaç gün yemek pişiren bir anne olabilmek için. İkisi de işe yarıyor. 1972 doğumlu Çiler İlhan, Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyasi Bilimler ve İsviçre, Glion Hotel School mezunu. Farklı dönemlerde otelcilik, serbest yazarlık ve editörlük yapan, İstanbul'da yaşayan Çiler İlhan şu anda Çırağan Palace Kempinski'nin halkla ilişkiler müdürü olarak çalışıyor. 1993 Yaşar Nabi Gençlik Ödülleri \"Dikkate Değer Öykü Ödülü\" sahibi yazarın üniversite sonrasında yazdığı öyküler E Kültür, Düzyazı Defteri, Damar, KülÖykü, Ana Dili, Davetsiz Misafir gibi edebiyat dergilerinde; düzyazıları, kitap tanıtım yazıları, gezi yazıları, çevirileri Kitap-lık, Radikal Kitap, Radikal Cumartesi, TimeOut İstanbul, Travel+Leisure, Sedir, Chat, Trendsetter gibi dergilerde/eklerde yayımlandı. 1002. Gece Masalları (Metis Yayınları, 2005) isimli öykü seçkisine \"Vulgata\" ile katıldı. \"Rüya Tacirleri Odası\" (Artemis Yayınları, Nisan 2006) yazarın, birbirine göndermeler yapan, büyülü gerçekçilik izleri taşıyan öykülerden oluşan ilk kitabı. TimeOut İstanbul Hikayeleri'nde (Mayıs 2007) \"Zobar ile Başa\" ile; Bozcaada Öyküleri'nde (Yitik Ülke Yayınları, Eylül 2009) ise \"Bozkırkurdu'nun Mozart'ıyla Buluşması\" isimli öyküsüyle yer aldı. \"Sürgün\" (Everest Yayınları, Mart 2010), yazarın ikinci kitabı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/claude-helft-kendi-yolunu-cizmek-durtusu-olmayan-gencler-uyanin", "text": "Claude Helft: Kendi yolunu çizmek dürtüsü olmayan gençler, uyanın! Hikayeci. Derin düşünceleri tam olarak ve rahatça anlatmak için kısa formları tercih ediyorum. Yazarkenki amacım ortaya bir metin çıkarmak ki, okurun kafasında bir hayal oluşsun, bir konserde müziğin bitimiyle alkışlar arasındaki sessizlik gibi olsun. Bir zamanlar, bir editör bana Gençler için yazmalısın; açık, basit kelimelerle anlaması çok zor olan şeyleri anlatabilme yeteneğin var dediği için çocuk kitapları yazmaya başladım. Fakat bence her yaştaki okur tarafından ilgi ile okunacak kitaplar yazıyorum. Metinlerimden etkilenen harika illüsratörlerle karşılaşma şansım oldu. Kural her zaman gerçeği söylemektir. Eğer uygun kelime bulamıyorsanız o cümleyi kurmayacaksınız. Cümleler, kelimeler bir nehir gibi akmalı. Mitolojiden bahsederken, dünyanın nasıl oluştuğunu anlatırken, Eski Mısır'ı, Çin'i, Japonları anlatırken de aynı şekilde yazıyorum. Gerçek bir yemek olarak sayılmasa da bir tür çörek olan focaccia Genova'nın vazgeçilmezidir. Basit, biraz yağlı ve tuzlu bir ekmektir aslında. Fakat her pastane, her fırıncı, her anne farklı bir şekilde yapar, böylece favorinizi kolayca seçebilirsiniz. Sokakta sabahları genci yaşlısı herkesin foccacia yediğini görebilirsiniz. Focccia her zaman tazedir. Genovalılar onu yemekten asla bıkmazlar, foccia bir cennetten gelen bir lezzettir. Fransızca'da saveur ve savoir sözcükleri, aynı Latince kelimeden gelir. Edebiyat ve gastronomi arasındaki en güçlü bağlardan biri, ikisinin de arkadaşlarla paylaşıldığında daha iyi olmasıdır. Arkadaşlar, edebiyatın daha çok bilinmeyen ve gelecekteki parçası içindir. Gastronomi ise yaşam sanatında kazanan taraftır, çünkü onu çevrendekilerle, çağdaşlarınla aynı yaşam diliminde paylaşırsın. Gerçekten çok zor. Belki bu günlerde iyi bir ajansım sayesinde evet! Yazarlar için bir okul yok. Eğer okula gidip okuma öğrenecek kadar şanslıysan, yazarlar için tek okul ilkokuldur ve ilkokul herkes için aynıdır. Bu yüzden Yazarların yaptığı için pek ciddiye alınmaz, en azından para söz konusu olduğunda bunu görüyoruz. Herkesin yazı yazabileceği düşünülüyor. Resamlar ve müzisyenlerin, yıllarca eğitim aldıkları okullar oluğundan izleyiciden daha çok saygı görürler. Bir yazar olduğunun ilk kanıtı, yazdığın şey için para almandır. Bu aynı zamanda yalnız olmadığının da bir kanıtıdır. İletişim kurabilirsin. Ben aynı zamanda editör olarak da çalışıyorum örneğin. Başkalarının yazı yazması için yardım ediyorum. Yazmak tam zamanlı bir iştir. Fakat zamanı hissetmek, diğer kültürlerle, ülkelerle tanışmak, algını her zaman acık tutmak ve dikkatli olmaz zorundasın. Bazı okurlar, onların kendilerinin anlatamadıklar hislerini sizin anlattığınızı söylerler. İşte bu yüzden, anlattıklarınızı onlar için de anlatmanız gerekir. Genç bir yazarın hayat tarzını seviyorum: 6 ay boyunca dünyanın her yerinde dalış öğretmenliği, diğer 6 ayda da yazarlık yapıyor. . Sadece yazdıklarının geliri ile yaşayamıyorsan özgür olmak, tutkuyla hayatını kazanabilmek, yazarlık için iyi bir ortam yaratır. Zamanla birlikte favorilerim de değişir. Chekhov, Shakespeare, Hrabbal, Isaac Babel, Alexandre Dumas ve Theophile Gautier'in seyahat öyküleri, Carson Mc Cullers, Erri de Luca, Marie Desplechin... onlar arasında bir kıyaslama yapmadan, bir çoğunu da unutarak bu gibi isimler verebilirim. Başka bir yazarın yerinde olmak istemezdim. Onların yazdıkları bir eserin yazarı olmayı da hiç istemezdim. Onları okuyabiliyor olmaktan çok mutluyum. Ama bir şarkı sözü yazmayı, bir aşk şarkısı ya da ninni yazmış olmayı ve şarkının, çağlar öncesinden geldiğine inanacak kadar evrensel olmasını dilerdim. Gallimard yayınlarından çıkan Beni Yanına Al Lissa Ivanovna isimli kitabımda karakterlerimin ilhamını Rus geleneksel müziğinin anlatıldığı bir CD-kitaptan almıştım. Okuyan çoğu kişi bunun gerçek bir eski çağ masalı olduğunu düşündü. Gerçekte iyi olan ama, başkaları ile iletişime geçmek, hayatın güzelliğini bulmak, özgür olmak, ve kendi yolunu cesurca çizmek için herhangi bir dürtüsü olmayan gençler, uyanın! Üzgünüm ki bazı günler, gözalıcı bir aktris, etrafa ışık saçan bir misafir ya da çevresindekileri sürekli güldürüp eğlendiren biri olamıyorum. Fakat durumu algılamak, insanları genel gözlerden daha iyi görmek için normal, sıradan bir yüze, bakışlara sahip olmak gerekiyor. Böylece sen herkesi görürken onlar seni fark etmeyecekler bile. 'İyi bir yüzüm' olduğunu söyleyebilirim. Sokakta her zaman, insanlar benden yardım isterler. Herkes tarafından sevilmekten mutluyum. Şapkaları, ekmeği, zeytini, lezzetli; aşkla pişirilen geleneksel yemeklerin tadını, mevsim meyvelerini, kırmızı şarabı, iyi kahveyi severim. Eğer birlikte yiyeceksek çok tatlı olmayan dondurmaya da bayılırım. Claude Helft'in, kelimelere karşı, edebiyata ve tiyatroya da olduğu kadar, ayrı bir tutkusu vardır. Paris'teki Delpire'ın yayınevinde fotoğraf ve görüntülerle mesleğe adım atan Helft, makaleler yazarak ve Alain Rey ile birlikte, Le Robert için Furetiere Sözlüğü'ne (1690) illüstrasyonlar yaparak devam etmiş, Pompidou Merkezi'ndeki ikonografi koleksiyonlarının geliştirilmesine katkı sağlamıştır. Hatier ve Gallimard'da editörlük yapan yazar, Desclee de Brouwer'de çocuk kitapları departmanını açmıştır. Her şeyden öte olarak bir çocuk kitabı yazarı olan Helft'in kitapları Fransızca olarak Gallimard, Actes-Sud, Philippe-Picquier ve Pastel tarafından basılmış, ayrıca 12 dile çevrilmiştir. Ayrıca gezgin de olan yazar, Moskova'dan Pekin'e Trans Sibirya treniyle gitmiş, bir kasırgayla Japonya'yı geçmiştir. Müziğe olan aşkını keşfetmiş olan yazar, şu sıralar, son zamanlarda yazdıklarının konusu olan bir 18. yüzyıl ressamına ilgi duymakta, ondan esin almaktadır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/cuneyt-cebenoyan-ile-soylesi-sinema-elestirisi-de-edebiyat-sayilabilir", "text": "Matbaa icat edildiği zaman katipler ayaklanmışlardı. Kolay değil, ekmek paraları tehlikedeydi. Ama yenilik bir kere baş gösterdiğinde, onu derleyip toplayıp zihinlere gömmenin bir yolu yok. Katipler de teslim oldular. Sonra sinema icat edildi. Hareketli görüntülerle ilk kez karşılaşan insanların şaşkınlığını, heyecanını hayal edebiliyor musunuz? O ilk zamanlarda sinema pek çokları için okumadıkları kitaplardaki hayat bilgisini devşirmenin bir kaynağı oldu, hatta pek çokları için kitapların yerini aldı. Sonra televizyon çıktı meydana. O da değiştirdi bütün alışkanlıkları; kökten bir şekilde... Derken internet tam manasıyla altüst etti kültürel evreni: İçeriği sonsuzluğa genleştirirken, hareket alanımızı fiziksel olarak bilgisayar ve cep telefonu ekranıyla sınırlandırdı. Şimdi ise bütün bu formlar bir şekilde birbirlerinin içinde var oluyor. Sinema olmasaydı sinema eleştirisi diye bir şey de olamazdı. Mevzuyu Cüneyt Cebenoyan'a sorduk. O da kısa ve öz cevaplarla gidişatı özetledi bizim için. Eleştirmenler filmleri genelde kendileri için düzenlenen basın gösterimlerinde, diğer kültür/sanat yazarlarıyla birlikte izlerler. Bir de festivallerde film izlerler. Bu gösterimlerde antrakt yoktur, patlamış mısır yoktur, cep telefonuyla mesaj yazmak büyük ayıptır. Festival seyircileri de normal seyirciden farklıdır. Daha entelektüel bir seyircidir. Hiç olmazsa Antalya'nın \"festival teyzeleri\" adını taktığımız Cumhuriyet kadınları gibidirler. Onların da çok net bir dünya görüşü vardır. Ortalama seyirciyi temsil etmezler. Normal insanlar gibi, sevgilileriyle bir akşam sinemaya gitmez sinema eleştirmenleri. Bir sinema eleştirmenini normal koşullarda, vizyonda film izlemeye zorlasanız, bir süre sonra sinemadan soğuyabilir. Sinema evde izlenir, diye bir slogan bile yaratabilir. Ama bizler sinemayı, sinema salonlarında sevdik. Patlamış mısırımızı yiyerek, açık hava sinemalarında sigaramızı tüttürüp çekirdeğimizi çitleyerek seyrederdik filmleri. Fakat zaman içinde değiştik. Film seyretmek bizim işimiz, başkalarının boş zaman eğlencesi. Ama tabii ki genel izleyici hakkında fikrimiz var. Hem biz de izleyiciyiz. Her film seyircisine de bir rol biçer. Eleştirmen bu rolü de değerlendirir. Sanat filmi/ticari film ayrımındaki en temel nokta da zaten budur: Seyircinin nereye konduğu, ondan ne beklendiği... Edebiyat eleştirisi edebiyat sayılabilir ama sinema eleştirisi kesinlikle sinema değildir. Sinema eleştirisi de edebiyat sayılabilir ama. Sinema eleştirisi yazarken galiba en çok kendi keyfime dikkat ediyorum. Yazı yazmayı angarya gibi hissettiğim anda duruyor ve hoşuma gidecek bir süreç haline getirmeye çalışıyorum. Başka hiçbir kuralım yok. Sanırım sinema yazılarından daha genel bir okurluktan bahsediyorsun. Sinema izleyicisi eğer popüler sinemanın dışında yapılanları anlamak istiyorsa, okumak zorundadır. Yabancılaşma/özdeşleşme kavramlarını bilmeden kimin ne yaptığını anlamak ya da ifade etmek çok zordur. Bunlar da gündelik hayatın dilinin ötesinde kavramlar. Ya da psikanalizle hiç ilginiz yoksa birçok filmle daha yüzeysel bir ilişki kurmak durumunda kalabilirsiniz. Kısacası sinemaya sanat olarak yaklaşan biri zaten okuyordur da. Tahrirler sinemaya yansıyor, özellikle belgesellere. Ama sinema dili değişiyor mu, diye soruyorsan, çok net bir şey söylemek zor. Çabalar olduğunu duyuyor, henüz net bir şey söyleyemiyorum. En son Anna Karenina'yı epey sevdim. Bizim Büyük Çaresizliğimiz de iyi bir edebiyat uyarlamasıydı. Sahip diye düşünüyorum ve bu konuda birçok adım atılıyor. Film seyretme ortamları değişirken, film seyretme deneyimi de değişiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/david-harvey-meger-marksist-degilmis", "text": "bunun sebebinin mücadele değil çokuluslu şirketlerin desteği mi olduğunu söylüyorsunuz? dedim. kısmen dedi: bir tür çokkültürlülüğe ihtiyacı var uluslararası şirketlerin. bunlar niş pazarlar yaratıyor. bütün new york'ta etnik restoranlar olması gibi. yani gey olmak kültürel bir mesele mi sizce? diye sordum. hayır bunu diyemem. gey haklarını kastetmemiştim dedi. uzatılacak konu ama misafiri kırmayalım dedim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/david-mitchell-bildiklerini-unutan-moriori-halki-ilham-verdi", "text": "David Mitchell'in yeni bir sinema fenomeni olması beklenen ve aynı adla sinemaya aktarılan 'Cloud Atlas'ı, Cannes Film Festivali'nde gösterilmiş ve çok konuşulmuştu. Wachowski Kardeşler ve Tom Tykwer'ın yönettiği, Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant gibi isimlerin yer aldığı film, 100 milyon dolar bütçeyle çekildi. Tüm dünyada olumlu eleştiriler alan; çok beğenilen Bulut Atlası ise ülkemizde Bilge Nur Gündüz'ün çevirisiyle, Doğan Egmont tarafından yayımlandı. Bugüne değin kaleme aldığı beş romanının ikisi dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden Booker'a aday gösterilen Mitchell; ilham kaynaklarından mizah anlayışına, en çok etkilendiği yazarlardan Japonya'daki 'yabancılık' yıllarına yazarlığını anlatıyor. Benim için romanlar parçaların zamanla bir araya gelmesiyle vücut bulur, bütün bir halde ortaya çıkmazlar. Yani, klasik anlamıyla bir ilham, bir aydınlanma anından söz edemem. Ancak, kitabı şekillendiren üç önemli kaynaktan bahsedebilirim. Birincisi Italo Calvino'nun birden fazla anlatıcının birbirinin ardına söz aldığı deneysel romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Bu kitabın sonuna bir ayna yerleştirirsek; yani hikayeler tersten akarsa nasıl bir roman ortaya çıkar, merak ettim. Bunun yanı sıra, Jared Diamond'ın disiplinlerarası kitabı Tüfek, Mikrop ve Çelik'te Moriori halkından bahsetmesi, beni Chatham Adaları'na bir yolculuğa ve Yeni Zelanda tarihçisi Michale King'in A Land Apart eserini okumaya yöneltti. Onun medeniyetle ilgili vazgeçilemeyecek hiçbir şeyin olmadığını öne sürmesi merakımı cezbetti. Bilgi edinildiği kadar kolay, belki de edinildiğinden daha kolay unutulabilirdi. Moriori halkı, kendileri dışında insanların ve kendilerinki dışında bir ülkenin varlığını unutmuşlardı. Bunu öğrendiğim zaman roman sayacım çalışmaya başladı. Üçüncüsü, Frederick Delius'un katibi Eric Fenby'nin yazdığı Delius: As I Knew Him kitabı, Moriori halkından çok farklı bir dünyayı anlatıyordu. Ama bana Fenby'nin kötücül ikizi fikrini verdi ve sömürenle sömürülen arasındaki ilişkiye dair ilham kaynağım oldu. Sanatın insanlarla ilgili olduğunu öğrendim: Fikirler iyidir, ama onları üzerinde taşıyacak insanlar olmadığında, edebiyat topal kalır. Işık için spektrografi ne ise, dilin de insan deneyimi için o olduğunu anladım: Her kelime küçük bir nüanslar sonsuzluğuna, bir şecereye, olası kullanıcılarından oluşan bir toplumsal takımına tekabül ediyor. Bir yazar bazen dili hafif bir şekilde kullanıyormuş gibi yapıyor olsa bile, gerçekte asla öyle yapmaması gerek. Çünkü malzemesi neredeyse kutsal sayılır. Bunu öğrendim. Zamanda ne kadar geriye giderseniz o kadar araştırma gerektiğini öğrendim. Ve bir dahaki sefere daha düz bir anlatım tarzı seçersem daha iyi olacağını biliyorum artık! Altı bölümün her biri başka bir modele sahip. Ewing karakterim, daha kısa cümleler kuran bir Melville'di. Frobisher, Christopher Isherwood'du, özellikle Lions and Shadows'daki haliyle. Luisa Rey, herhangi bir havaalanı gerilimi. Cavendish yine Cavendish'di; ilk romanım Ghostwritten'ın Londra bölümünde kısa bir bölümde görünmüştü. Sonmi için söyleşi formatını kodaman ünlülerle yağ çekilen röportajların yapıldığı magazin dergilerinden ödünç aldım. Zachary, bazı eleştirmenler Mad Max 3'ü işaret etseler bile, esas Russell Hoban'ın Riddley Walker'ına çok şey borçlu. Don DeLillo'nun Yeraltı'sının Bulut Atlası için bir model olduğunu iddia edemem ama onu okumak edebi riskler almak konusunda beni her zaman cesaretlendirdi; içki içmek gibi. Muhtemelen değil. Kitapta, karakterler yalıtılmış ve kapana kısılmış durumlara düşüyor, Japonya'da bulunduğum zamanın ilk birkaç yılı gibi. Bilinçli bir tercihten çok sanırım belli oranda bilinçaltından gelen bir şey bu. İç monologlar. Sadece bir kere üçüncü şahıstan yazdım. Sanırım bunun bir nedeni de, bir yıl Japonya'da dolaşmak ve akıcı bir biçimde iletişim kuramamak. Yazarken, hayır olmuyor. Yazdıklarımın nasıl algılanacağı üzerine düşünmüyorum. O, yazım sürecine dahil olmayan bir lüks benim hayatımda. Yazarken düşündüğüm tek şey, 'Nasıl daha iyi yazabilirim' oluyor. Tüm okurlarım bir anda benim bedeninde birleşiyor ve kitabı elime alıp bakıyorum: eğer benim süzgecimden geçerse, tüm okurlarımın süzgecinden de geçecektir diyorum. Ben bir yazar olduğum kadar, bir baba, koca, evlat ve de abiyim. Bu ailevi ilişkiler elbette belli sorumluluklar getiriyor ve ben de yazma işini bu sorumlulukların etrafında kuruyorum. Ortalama olarak şöyle bir programım var: Sabahları çocuğumu okula bırakıyorum, hemen ardından 3-4 saatliğine bir şeyler yazma vakti buluyorum. Öğle yemeği yiyorum ve bir saat daha çalıştıktan sonra, yine okula gidiyorum. Elbette bu saatler, yayınlanma sürecinin hangi noktasında olduğumuza göre değişiyor. Yatağa gitmeden önce birkaç saat daha çalışırım ama tercihim 7 saatten fazla çalışmamak. Evet. Yalnızca kafamın üstünde dururken yazı yazabiliyorum. Tabii bir de Queen'den Bohemian Rhapsody çalması lazım... Elbette böyle değil. Herhangi bir yazma ritüelim yok, aslına bakarsanız bir ritüele bağlanamayacak kadar değişken bir psikolojiye sahibim yazı yazma konusunda. Evet, mümkün. Örneğin, Hayalet Yazılar'daki bir karakterin atası var Bulut Atlası'nda. Ya da Siyah Kuğu Parkı'ndaki dört ayaklı bir kahramana da rastlıyoruz Bulut Atlası'nda. Benzer birkaç örnek daha var, ama şimdi hepsini hatırlayamıyorum. Daha bilinçli. Sanırım şimdi bir baba olduğumdan. Artık dünyanın sadece benim mutlu şekilde yaşlanmama olanak tanımasına değil, en azından 150 yıl daha yaşamasına ihtiyacım var. Çehov, Melville, DeLillo, Nabokov, Austen ve Marilynne Robinson diyebilirim. Mizah denilen olgu, çoğunlukla konsantre bir halde, espri ya da şaka formatında sunuluyor bize. Oysa bence, cenazelerde de mizah bulabiliriz, boşanmalarda, başımıza gelen en kötü olaylarda da bulabiliriz mizahı. Sizi anlıyorum, elbette Marilynne Robinson ciddi kitaplar yazıyor. Ama mizah katmadan yazılan ciddi yapıtlar, su kullanmadan yapılmış bir ekmeğe benzer. Çiğnenmez, yutulmaz. Belki Marilynne Robinson komik anektodlarıyla tanınmıyor, ancak yapıtlarında bir hafiflik olduğundan, gülünç detayların kendini gösterdiğinden söz edebiliriz. İyi yazıyor, ama bana biraz fazla dağınık gibi geldi. Sanki daha ne olacağına karar verememiş gibi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/dede-korkutu-cocuklarin-kahramani-yapmaliyiz", "text": "12., 13. ve 14. yüzyıla ait bu hikayeler, destan döneminden halk hikayeciliğine geçiş döneminin en önemli edebiyat miraslarından birisidir. Destansı bir özellik taşıyan bu hikayeler aynı zamanda Türklerin İslamiyet ile tanışma sonrası sürece denk gelir ki bu açıdan kültürel imgeleri de ziyadesiyle barındırır. Türk edebiyatının 15. yüzyılda ilk defa yazıya geçirilen metinlerinden olması nedeniyle eser, dünya kültür ve sosyal tarihi açısından öneme haizdir. İçerisindeki zengin atasözleri, Türk halk felsefesinin zengin hayat tecrübesini aktarırken aynı zamanda bunların hangi şifahi kültüre dayandığını göstermesi bakımından da önemli bir veri sunar dünya kültürüne. Şifahi kültüre ait bu hazinelerin kaybolmayıp 15. yüzyılda yazıya aktarılması ve bunun belki de hiç bilemeyeceğimiz çağlara ilişkin oldukça teferruatlı bilgiler içermesi Dede Korkut'u sadece edebiyat ve dil zenginliği yönüyle değil bilimsel yönüyle de dünya kültür mirasına dahil eder. Göçebe bozkır hayatının geleneklerini, isim koyma ritüelini, o dönemin doğum, evlenme ve ölüm gibi toplumsal hayata dair törenlerini, müzik aletleri, ezgileri ve dönemin diliyle aktarması bakımından her biri birer tarihi vesikadır. Türklerin insana, anaya, babaya, eşine, doğaya, dosta, düşmana ve Allah'a bakışının çerçevesini çizer bu hikayeler. Oğuz Türklerinin Gürcüler, Abazalar ve Trabzon Rumları ile yaptıkları dış savaşlar ile Türk boylarının kendi iç çatışmalarını hikaye etmesi nedeniyle de dönemin diğer topluluklarının sosyal ve siyasi tarihine ışık tutarlar. Bu hikayeleri daha da değerli kılan şey ise Oğuzların eski destanlarından kalma hatıralara da yer vermesi nedeniyle daha eski tarihleri de bünyesinde barındırmasıdır. Tabii bu kitabın Oğuz Türkçesi dil özelliklerini barındıran iki orijinal yazmasından birisinin Almanya Dresden'de, öbürünün Vatikan'da olduğunu hatırlatalım. Kahramanları hikaye ve masal karakteri özellikleri taşısa da destan vasfı taşıdığı için destandan hikayeye geçiş döneminin en karakteristik örnekleri arasındadır. Dede Korkut bu haliyle bir çocuk kitabı değildir, büyükler için yazılmıştır. Hatta daha çok yöneticilere seslendiğini söylemek mümkün. Haliyle bunu bugünün çocuklarının anlayacağı bir dile ve keyif alacakları metne dönüştürmek epey zorlu bir iş. Bugün çocukların arasında var olan ve yürürlükte olan dil ile geçmişin dili arasında çok büyük farklar var. Her ne kadar Dede Korkut sade bir dil ile yazılmış olsa da günümüz çocuklarının algılarına hitap edecek şekle kavuşturmak için epeyce sözlük karıştırdım. Latin harflerine aktarılmış ve temel kaynak teşkil edebilecek metinleri okuyup karşılaştırma yaptım. Bunun yanında dönemin çizilen atmosferini bugünün çocuğunun anlayacağı bir düzeye çekerek, günümüz şartlarında şiddet olarak algılanabilecek sahne ve dil kullanımını da yumuşatarak çocuklara sunmak gerekiyordu. Ancak bunu yaparken de orijinal metinlere sadık kalmak işin en zorlu taraflarından birisiydi. Sonuçta ortaya bugünün Türkçesiyle ama o dönemin ruhunu yansıtan bir sadeleştirme çıkmış oldu. Böylesine yerli, milli ve evrensel nitelikleri de bulunan kahramanlarımızın çocuklara sevdirilmesi ve tanıtılması önemli. Çünkü tarihimizdeki kahramanlar, çocuklara bir aidiyet duygusu yanında kolektif bir gurur şuuru kazandırır. Bunu sadece kitapla yapmak mümkün değil elbette. Dede Korkut her hikayede ortaya çıkan bilge kişiliğiyle çocukların tam da aradığı bir kahramandır. Dede Korkut'un her hikayesinin bir çizgi filmi yapılmalıdır. Sinemaya aktarılmalıdır. Bilgisayar oyunlarından cep telefonu oyunlarına kadar, oyuncaklardan daha küçük yaşlardaki çocuklar için tasarlanan eğitici oyuncaklara kadar her alanda bu kahramanları kullanarak çocuğu yakalamak ve çocuklara yakalanmak mümkün. Gündelik hayata dahil etmek için gündelik hayatta çocukların dahil olduğu platformlara bakmak gerekir. Evet dijital bir çağdayız ve çevrimiçi çocukluk yaşanıyor. Öyleyse çevrimdışı bir döneme ait bu yaşantı ve hikayeleri günümüz teknolojisine uyarlamak mümkün. Geçmiş döneme ait Batılı kahramanların bugün hem yayın hem de teknoloji dünyasında onlarca ürününe rastlarsınız. Ama bizim evrensel nitelikteki kahramanlarımızı kendi çocuklarımıza anlatma noktasında bile kafa yormadığımız aşikar. Elimizde bir hazine var doğru ama sandığın kapağını açıp bu hazineyi işleme azmimiz yok. 12 sağlam hikaye ve hikayelerin oluşturduğu masalsı bir atmosfer var. Bunun sadece kitaptan ibaret olmaması lazım. İşlenecek bu mücevherler sinemadan animasyona, bilgisayar oyunlarından eğitici oyuncaklara kadar geniş bir alanda büyüklerin ve çocukların dünyasına dahil edilebilir. Yani Dede Korkut'un deyimiyle 'soy soylayıp boy boylamak' lazımdır. Yolumuzu şaşırmamak için bu milli kültürümüzün mirasını bugünün çocuklarına aşılamalıyız. Her şeyden önce çok akıcı, sade ve güzel Türkçesiyle dilimiz açısından söylediği çok şey var Dede Korkut Hikayeleri'nin. Şifahi kültürümüzde var olan edebi sanatların nasıl halk dilinde vücut bulduğunu, az kelime ile nasıl engin bir ifade kudretine sahip olduğunu göstermesi bakımından önemli bu metinler. Şiir ve düz yazının muhteşem bir uyumu var. Düz yazıyla ifade edilen kısımlarını da şiir gibi okursunuz ve Türk dilinin musikisini hissedersiniz. Öne çıkan en önemli meziyet hiç şüphesiz kahramanlık. Ki bu her çocuğun ve bu topraklarda yaşayan herkesin ortak bir mizacıdır. Aileye önem, büyüklere hürmet, kadınlara verilen değer ve çocuk eğitimine dair sayısız ipuçları ile dolu hikayeler. Çocukların ve gençlerin terbiyesine, nasıl bir kişilikte olmalarının gerektiğine dair sayısız terbiye kuralları içerir bu hikayeler. Evrensel değerlerden olan doğruluk, adalet, güzellik hep yüceltilir ve örnek olarak sunulur. Zaten bunlar bugünün toplum ve devletlerinde var olan hasletler olsa dünyanın başka derdi kalmaz. Kaybetmeye başladığımız misafirperverlik ve cömertlik gibi tabiatla iç içelik gibi hususlar bugün uluslararası kurallara bağladığımız birçok beyannamenin kat be kat üstündedir. Dede Korkut bilge kişiliğiyle bir hayat nizamnamesidir. Ben Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikayesini çok seviyorum. Sanırım bunda anlatılan kahramanın çocuk olmasının etkisi var. Bu yüzden çocuklar da bu hikayeyi severler çünkü kendilerini özdeşleştirmeleri kolaydır. Küçük bir çocuğun bir yumrukta boğayı devirmesi ve Dede Korkut tarafından Boğaç Han adının verilmesi hem kahramanlık hem de masalsı bir atmosfer sunar. Tabii son derece fantastik bir figür olan Tepegöz'ü de unutmamak lazım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/deniz-arcak-ile-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/der-spiegelin-mo-yan-soylesisi-konusmaya-karar-verirsem-kimse-beni-durduramaz", "text": "Tüm zamanların belki de en çok tartışılan Nobel ödüllü edebiyatçısı oldu Mo Yan. Çin Komünist Partisi'ne olan yakınlığı, hükümet politikaları konusunda konuşma isteksizliği ve yakın zamanda sansürün gerekli olduğunu belirten açıklamalasıyla bütün şimşekleri üstüne çekti, Nobelli pek çok yazarın, ama özellikle de Salman Rushdie'nin ağır eleştirilerine maruz kaldı. Nobel ödülü jürilerine göre, \"realizm ile halk masallarını, geçmiş ile çağdaşı birleştiren Mo Yan, Çin kırsallarında geçen hayat hikayelerini anlatmasıyla\" bu önemli ödülün sahibi olan Mo Yan, bir anda tüm dünyada gündeme oturdu. Şimdi biraz Çin'e uzanıyor ve Mo Yan'ın Der Spiegel'e verdiği ve çarpıcı açıklamalarla dolu röportajını Türkçede yayımlıyoruz. Spiegel: Çinli yazar Liao Yivu geçen yıl Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü'nü aldığında Spiegel'de sizi bir devlet yazarı olmakla ve hükümete mesafe koymamakla eleştirdi. Mo: Liao'nun demecini ve ödül töreninde yaptığı konuşmayı okudum. Demecinde Çin devletinin bölünmesi için çağrıda bulundu. Yivu'nun konumunu mütemadiyen kabul edemem. Bence Sincan bölgesinin halkı da Çin ile olan bağlantılarını koparmayı arzu etmezdi. Eminim ki Liao'nun ebeveynleri de asla bu görüşle hemfikir olmazdı. Zannımca kendisi de kalbinin derinliklerinde söylediği şeye katılmıyordur. Nobel ödülü için beni kıskandığını, kıskandıklarını biliyorum ve bunu anlayabilirim. Lakin yaptığı eleştiri meşru değil. Mo: Her şeyi bir kenara bırakırsak, beni Bo Xilai'yi övmekle suçluyor. Spiegel: Chongqing'in kepaze olmuş eski parti şefi... Mo: Esasında durum tam tersi, iğneleyici bir şiir yazdım, bir taşlama. Müsaade edin sizin için tekrar yazayım. Beyaz örümcek böcekleri yakalamak için gerçek bir ağ örerken, İshal olmuş siyah at öfkelenmiş bir gençlik değil. Yazar dediğin ne sağcıdan ne de solcudan korkmalı, Yetkili dediğin, hem ölümünden önce, hem de ölümünden sonra iyi anılacak bir isme sahip olmalı. Dalgalı sulardaki bir kaya, bir centilmensin sen. Görkemli kayalıklar Jialing Nehri'nin üzerinde ateş gibi parlarken. 2011 Sonbaharı'nda Chongqing'li bir yazar aramızda adet olduğu üzere benden bir kaligrafi istedi. Ona bu şiiri gönderdim ve bana Bununla ilgili gülmeli miyim, yoksa ağlamalı mıyım bilmiyorum dedi. O günlerde birçok kişi Bo Xilai'yi kızıl şarkılar ve mafya ile savaşı içeren kampanyasından dolayı desteklemişti. Hatta bazı yazarlardan Chongqing'i yüceltmeleri istenmişti. Burada beyaz örümcek derken, Çin'de bilgisayarının başında oturan ve yolsuzluk yapan yetkililer ile gerçek suçluları ortaya çıkarmak adına ağ ören genç insanlardan bahsediyorum. Siyah at ile kastettiğim ise halka mal olmuş entelektüel taklidi yapanlardır. Şiirin geri kalanındaysa yazar arkadaşlarımı sağda ya da solda değil, halkın yanında olmaya çağırıyorum. Mo: Bana karşı çıkanların çoğu yazardır ve bu şiirin bir taşlama olduğunu bütünüyle ve pekala biliyorlar. Fakat Nobel Ödülü ile şereflendirilmiş olduğumdan beri büyüteçle kusurlarımı arıyor ve şiirlerimin anlamlarını bile saptırmaya çalışıyorlar. Spiegel: Sizi eleştirenlerin başka bir argümanı ise Mao Zedong'un 1942 yılındaki, Çinli yazarların bundan sonra yazacaklarının sınırlarını belirleyen ünlü Yan'an konuşmasına katkıda bulunmuş olmanız. Mo: Söz konusu demeç hem mantığı hem de sınırları olan tarihi bir döküman. Ben ve benim neslimin yazarları işe başladığımızda bu sınırları adım adım genişlettik ve aştık. Benim o dönemdeki çalışmalarımı gerçekten okumuş biri eleştirel olmadığımı söyleyemez. Mo: Dürüst olmak gerekirse bu ticari bir projeydi. Yayınevi editörü olan eski bir arkadaşımın bir fikri vardı. Öncesinde 100 kadar yazarı ikna etmişti ve bir konferansa beraber iştirak ettiğimizde bir kitap ve kalem ile gelerek Mao'nun konuşmasından bir paragrafı elyazısı ile kopyalamamı istedi. Ne yazmalıyım? diye sorduğumda Senin için bu paragrafı seçtim, dedi. O zaman, kaligrafi yeteneğimi göstermek adına gösteriş yapacak kadar kibirliydim. Mo: Sözlerimde dikkatli olduğumu mu düşünüyorsunuz? Eğer durum böyle olsaydı bu röportajı kabul etmezdim. Ben bir yazarım, aktör değil. Dolayısıyla bu sahneleri yazarken, bir tabuyu kıracak mıyım diye düşünmedim. Eğer bunlarla Mao'nun Tanrı değil de bir insan olduğunu netleştirdiysem bırakın öyle olsun. Çocukken, Mao'nun Tanrı olduğunu düşünürdüm. Mo: Liu Xiablo'nun özgürlüğünü mümkün olduğunca çabuk elde etmesine dair umudumu açıkça ifade ettim. Fakat derhal yeniden eleştirildim ve aynı konuda tekrar tekrar konuşmaya zorlandım. Spiegel: Liu 2010 yılında Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. Tartışmasız, art arda destek demeçleri tek bir yorumdan daha büyük bir etki bırakırdı. Mo: Aklıma Kültür Devrimi'ndeki tekrarlama ritüelleri geldi. Eğer konuşmaya karar verirsem, kimse beni durduramaz. Eğer konuşmamaya karar verirsem, boynumdaki bir bıçak bile beni konuşturamaz. Spiegel: Sizi eleştirenlerden bir başkası ise Ai Weiwei, özellikle Almanya'da iyi tanınan bir sanatçı. Spiegel: O da sizi devlete yakın olmakla suçluyor. Gerçeklikten kopuk olduğunuzu ve mevcut Çin'i sahneleyemeyeceğinizi söylüyor. Mo: Çin anakarasındaki birçok sanatçı devlet sanatçısı değil mi? Peki ya üniversitelerdeki profesörler? Ya devlet gazeteleri için yazanlar? Öyleyse hangi entelektüel Çin'i temsil iddiasında olacak? Ben bu iddiada değilim. Peki Ai Weiwei öyle mi? Çin'i gerçekten temsil edecek kişiler pislik kazıyor ve çıplak elleriyle yolları döşüyor. Mo: Marx'ın Komünist Manifestoda yazdıları fevkalade güzellikteydi. Lakin bu rüyayı gerçekleştirmek çok zor görünüyor. Fakat Avrupa'ya, özellikle de Kuzey Avrupa devlet ve toplumlarına baktığımda şöyle diyorum: Bu refah devletleri Marx'sız düşünülebilir miydi? Çin'de bir bakımdan Marxizmin kapitalizmi kurtardığını söyleriz. Çünkü Marx'ın ideolojisinden en çok yararlananlar Batı toplumları oldu. Biz Çinliler, Ruslar ve Doğu Avrupalılar görünüşe bakılırsa Marxizmi yanlış anladık. Spiegel: En büyük hayranlarınızdan biri Alman yazar Martin Walser. Sizin romanlarınıza hassasiyet, acımasızlık ve güzellikten oluşan sefahat partileri diyor. Mo: Martin Walser'a son derece saygım var. Çinceye tercüme edilmiş olan bütün kitaplarını okudum. Almanların İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki mentalitesini bize ziyadesiyle yansıtmış bir yazar. Onun çalışmalarımı değerli buluyor olması beni şereflendiriyor. Bana sorarsanız Walser, Nobel'i en çok hakeden Alman yazarlardan biri. Çalışmalarına büyük değer verdiğim Günter Grass halihazırda Nobel sahibi. Ayrıca bir başka Nobel sahibi olan Herta Müller'in de Çinceye çevrilmiş olan eserlerinin bir kısmını okudum ve fevkalade buldum. Spiegel: Sizin aksinize Grass hükümetiyle münakaşa etmenin tadını çıkarıyor. Mo: Evet, onu ve öteki yazarları kamusal tartışmalara dahil olma konusundaki becerilerinden ötürü takdir ediyorum. Lakin ben bu yeteneğe sahip değilim. Başta da söylediğim gibi, çok insanın önünde konuşmayı bile sevmem. Spiegel: Öyleyse Stockholm'daki bütün o debdebe sizin için keyifsiz olmuş olmalı. Mo: Zamanın çoğunda avucumdaki bir parça tahtaya tutundum. Spiegel: Bu röportaj için teşekkürler Mr. Mo."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/diyar-saracoglu-ortaliktaki-kitap-dergi-gazetelerin-cogunun-okunmamasi-daha-iyi", "text": "İlgi alanına göre insanı rezil de eden, vezir de eden bir siteden bahsediyoruz. Bildiğiniz, bilmediğiniz kitaplarla dolu, Şunu okudun mu?, Bunu okumalısın,, Aslında buna da bir baksan, dedirterek, sizi oradan oraya sürükleyebilecek bir site. Kendine has seçimleri, gelişmeleri ve ilerlemeleri ile ismini duyuran Okuma Listeleri, gençlere yön gösteriyor, işin içinden çıkamayanlara yardımcı oluyor. Kolektif olarak işleyen bu sistemden Diyar Saraçoğlu, tüm evreleri bir bir anlatırken işin mutfağına da giriyor. Listelerin seçilmesi, hazırlanması derken koca koca kategoriler ortaya çıkıyor. Politika, felsefe gibi pek çok kafa karıştırabilecek ve nereden başlanması gerektiği soru işareti olarak kalan konulara el alıyorlar. Okuma listeleri bizim ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı diyebiliriz. \"İyi güzel de hangi kitabı okumalı?\" sorusuna biz de uzun süre yanıt aradık. Sonrasında yanıtlarımızı insanlarla paylaşalım diye düşündük. Fakat bunun da çözüm olmayacağını gördük. İlgili konularda ciddi okumalar yapmış, tezler, kitaplar yazmış kişilere ulaşıp onlardan okuma listeleri istemek en iyi çözüm diye düşündük. Böylelikle hem iyi listeler yayınlayabilecek hem de okuyucularla güven ilişkisi kurabilecektik. Yurtdışında da okuma listeleri içeren siteler var. Üye olan herkesin okuma listesi oluşturabildiği siteler birçoğu. Dolayısıyla çok eklektikler. Biz marksist dünya görüşüyle oluşturulabilecek listelere odaklanıyoruz. İnsanların beğenilerinin ve önerilerinin dünya görüşünden ayrı olamayacağını, objektif okuma listelerinin hazırlanamayacağını düşünüyoruz. Sitemizde şu anda Sanat-Toplum İlişkisi, Emek Tarihi, Toplumsal Sınıflar, Kadın Mücadelesi, Dünden Bugüne Felsefe gibi farklı birçok konuda yirmiden fazla liste var. Kolektif olarak belirlediğimiz okuma listelerinin yanı sıra liste istediğimiz kişilerden ya da okuyuculardan gelen isteklere göre yeni listeleri belirliyoruz. Tabi çok teknik konular veya genel konularda okuma listeleri oluşturmaktan kaçınıyoruz. Bir de baskısı olmayan, eski kitaplara listelerimizde çok yer vermemeye çalışıyoruz. Kitap seçimlerini de, listeyi hazırlayanın deneyimlerine ve bilgi birikimine bırakıyoruz. O konuda okunması gereken kitaplar olarak düşünüyoruz. Elbette genel olarak listenin bütünlüklü bir bakış sunması önemli bizim için. Elbette kitabın etkileyici, ikna edici, değiştirici, dönüştürücü rolündeki değişimin farkındayız. Fakat bu konuya dair, klasik okumuyoruz muhabbetinin ötesinde bir şeyler söylemek gerek. Çünkü ortalıktaki kitap, dergi, gazetelerin çoğunun, okunmaması daha iyi! Bütün bu tespitlere rağmen, sistematik bir okumanın yaratacağı birikimin, 'değiştirme' eyleminin o sürekli değişir/gelişir kılavuzuna kaynaklık edeceğini düşünüyoruz. Okuma listelerinin tamamının temin edilmesi ve okunması zor olabiliyor. Özellikle üniversitede okuyanların kitapları temin etmede sıkıntılar çektiğini biliyoruz. Listelerde yer alan kitapların hepsi okunmasa da bizim yaşadığımız sıkıntılara benzer sıkıntılar yaşayanlar çalışmamızı önemli buluyor. Özellikle sosyal medya aracılığıyla birçok öneri alıyoruz. Gelen öneriler doğrultusunda, listelerimizde 20 adet kitap/makale/yazıyı geçmemeye çalışıyoruz. Böylelikle listelerin temininin daha fazla gerçekliği olabiliyor. Ayrıca liste talep formu kullanılarak, istenilen konuda bir okuma listesi oluşturulması da istenebiliyor. Çok tartıştığımız konulardan... 20 kitap olsa listede, kaba hesap her biri 20 liradan 400 tl. Dolayısıyla profesyoneller dışında, bir listenin tümden temini zor görünüyor. Tabi burada şunu aklımızda tutmalıyız: Bu 'listeleme' etkinliği aynı zamanda da bir seçme etkinliğidir. Dolayısıyla liste içerisinden seçilecek kitaplardan her biri alanındaki -belki- yüzlerce kitap arasından seçilen kitaplardır. Böyle bir çalışmayı kolektif olarak yürütmek en baştan beri hedefimizdi. Seçimlerde genel olarak ortaklaşabiliyoruz. Zaten liste yayınlamak istediğimiz konularda erişilebilecek isimler sınırlı oluyor. Bunun için seçim konusunda çok sıkıntı yaşamıyoruz. Ayrıca kendi aramızda da çeşitli iş bölümleri yapıyoruz. Listeler için isimlerin belirlenmesi, iletişim kurulması, görsellerin hazırlanması, sosyal medyada listelerin duyurulması gibi işleri beraber yürütmeye çalışıyoruz. İnternette ya da basılı birçok dergide satış rakamlarına göre hazırlanan, piyasa kültürünün etkisinde olan listeler yer alıyor. Bu listelerdeki kitaplar tek tek incelendiğinde bile bir çok sorun varken bir de liste haline gelince sorunlar iyice katlanıyor. Ayrıca bazı ünlü kişilere sorulup hobi amaçlı oluşturulan okuma önerileri var ki bunlar da oldukça sorunlu. Bu şekilde oluşturulan listeler, egemen bakış açısını yansıtmaktan ve yeniden üretmekten öteye gidemiyor. Bizler, dünyayı anlamanın ve değiştirmenin bilgisinin üretilmesi için sistemli okumaların yapılmasını önemli buluyoruz. Bu nedenle seçici olmanın yanı sıra kişinin kendini gerçeklediği alana dair somut bir liste önermeye çalışıyoruz. Kitap okuma alışkanlığını etkileyen daha temel faktörler var: İdeolojik tahakküm, sosyo-ekonomik ve siyasal kuşatma, bireycileştirme, yaşamı yüzeyselleştirme vb. İnternet burada okuyanla kitap arasında bir aracı olabilir sadece. Kitap okuyanlar için her yerde okuyabilmek, üzerinde kolayca çalışmak, hızlıca notlar almak önemli bir şey olabilir. Ama erişilebilirliğin artmasının tek başına okuma alışkanlığını arttırması çok zor. Hazırlanan okuma listeleri içerisindeki kitap/makale/yazıları internetten erişilir kılmak gibi bir isteğimiz var uzun süredir. Telif tartışmaları yüzünden bu isteğimizi hayata geçiremedik. Bu konuyu aramızda tartışmaya devam ediyoruz. Yakın zamanda bir çözüm bulabiliriz diye düşünüyoruz. Bir de çalışmaya ilk başladığımızdan beri aklımızda olan okuma grupları oluşturma konusu var. Farklı illerde, hazırlanan okuma listelerinin okunduğu-tartışıldığı gruplar oluşturmak istiyoruz. Henüz bunun için erken ama hedeflerimiz arasında kalmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/dogu-yucel-ile-muzik-uzerine-hem-buyucu-hem-buyubozucu", "text": "Edebiyat, müzik, sinema... Doğu Yücel'in imzası olan her işte üçünü de bulmak mümkün aslında. Kendi kuşağının önemli yazarlarından olan Yücel'le edebiyat dışında bırakmadığı müziği konuştuk... Paralel gidiyor diyebilirim. Hep de böyle oldu. Çocukken öykü yazmaya başladığımda bir yandan müziğe olan ilgim bu sürece eşlik ediyordu. Bazı ilk öykülerimde sevdiğim grupların şarkı sözlerinden yola çıkmıştım. Yazarken de kağıt ve kalem dışında en çok ihtiyaç duyduğum şey müzik oluyor. Bir tek son romanım Varolmayanlar'ı yazarken müzik dinlemekten kaçındım çünkü zor bir kurgusu vardı. O kurgunun içinde kaybolmamak için sessizliğe ihtiyacım vardı. Bu yüzden kendi kendime bir ödül ceza sistemi geliştirdim. Bu bölümü bitirirsem yeni aldığım albümü baştan sona dinleyeceğim veya şu problemi çözersem x grubun konserine gideceğim gibi oyunlar geliştirdim kendi dünyamda. Ben hayattan daha çok sanattan besleniyorum. Hayat bana sıkıcı geliyor. Gazete okumayı bile sevmiyorum. O yüzden romanlar, öyküler, çizgi romanlar, filmler, tiyatro oyunları, bilgisayar oyunları, şarkılar veya arkadaşlarımla ettiğim sohbetler bana malzeme veriyor. Tatlı yemek için yemek yiyen biri gibiyim, günün sonunda izleyeceğim filmi izlemek için, romanı okumak hayatın içinde zaman geçiriyorum. Müzik ve edebiyat arasında sıkı bir bağ olduğuna inanıyorum. İlk işte benim gibi bir adam diyerek özdeşleştiğim yazarlardan biri Stephen King'di. Sonra öğrendim ki, yazarken AC/DC, Anthrax gibi gruplar dinliyormuş. Ben de yazarken benzeri gruplar dinliyordum. Alan Moore, Douglas Adams, Murakami gibi birçok sevdiğim yazarın sevdiğim gruplara göndermeler çakması tesadüf olamaz, sanki belli bir notada, bir ses frekansında buluştuğumuzu gösteriyor. Eminim Edgar Allan Poe, Lovecraft, Jules Verne gibi favori yazarlarım günümüzde yaşasaydı benim sevdiğim müzisyenleri takip ederlerdi. Diğer yandan dilde müziğin çok etkisi var. Hayatına müzik girmemiş yazarın dili coşkusuz ve melodisiz olur bence. Onun dışında müzik hayatımın büyük bir parçası, o yüzden müziğe dair alıntılar kullanmayı, gruplara göndermeler yapmayı seviyorum. Yazdığım öykülere hayali bir soundtrack katıyorum. Sanırım eleştiri kurumu Türkiye'de bir tek sinemada doğru işliyor. Bugün bir müzik albümü çıktığında o albüm hakkında yazılı basında üç tane elle tutulur eleştiri çıksa iyi sayılır. Eleştirideki kıtlık, kitaplar hakkında da geçerli. Böyle olunca yazar veya müzisyen ister istemez sadece okurun veya dinleyicinin algısını takip ediyor ve o yönde ilerliyor. Örneğin Türkçe rock'ta arabesk tınıların artmasını buna bağlıyorum, kimse bunu kıyasıya eleştiremiyor, müzisyen de bakıyor, albüm satıyor, aynı yolda devam ediyor. Diğer müzisyenler de farklı bir şey yapmaya cesaret edemeyince müzik üretimi tek tipleşiyor. Edebiyatta da aynı durum geçerli. Türkiye'de 2000'lere kadar yerli fantastik edebiyat alanında çok az kişinin kalem oynatmasının nedeni edebiyat eleştirmenlerinin bu türleri dışlamasında aranabilir. Müzik yazarlığını birçok açıdan çok önemsesem de Frank Zappa'nın o meşhur sözünü es geçemiyorum. Rock gazeteciliği dediğiniz, doğru düzgün yazı yazamayan kişilerin, iki lafı bir araya getiremeyen kişilerle, okuduğunu anlamayan kişiler için röportaj yapmasıdır der usta müzisyen. Bu sözün dünyanın her yerinde geçerli bir tarafı maalesef var. Sanatın her dalında eleştirmenlik gerek eserlerin tarihteki yerini bulması için, gerekse de sanatçıların gelişebilmesi için hayati öneme sahiptir. Ülkemizde ise müzik yazarlığı çok daha zor çünkü müzisyenlerimiz inanılmaz alıngan. Müzisyenlerimizin hayranları da. Yabancı müzik eleştirmenleri ne şakalar yapıyorlar, biz ise en ufak kinayemizde sadece söz ettiğimiz o müzisyenin değil, arkadaşlarının ve hayranlarının da hışmına uğruyoruz. Buna benzer nedenlerden dolayı gerçekten özgürce yazabilen bir müzik yazarı olduğuna inanmıyorum. Daha kolay ulaşılabilir hale gelince değeri düştü tabii ki. Eskiden bir albüme ulaşmak için yollar kat ederdiniz, maceralar atlatırdınız, yemez içmez harçlığınızdan para biriktirirdiniz, tek bir albüm için yurt dışıyla mektuplaşırdınız... Şimdi hepsi tek bir tıka bakıyor. Fakat bardağın dolu tarafına da bakmak gerek; internet ve download kültürü, müzik endüstrisinin tekeline son verdi. Artık sadece endüstrinin pompaladığı isimleri dinlemek zorunda kalmıyoruz. Genç, isimsiz bir yetenek internete koyduğu şarkılarla ertesi gün kitlelere ulaşabiliyor. Bir özgürleşme, demokratikleşme var, ama diğer yandan popüler müzikte eskisi kadar büyük yeteneklerin çıkmadığı da ortada. Evet, masa başı iyidir, tek başınıza olabileceğiniz, sektörün parazitlerinden uzakta kalabileceğiniz tek yer. İki film ve çeşitli dizi çalışmalarından sonra işin sadece senaryo kısmında kalmanın ruh sağlığım için en iyisi olacağını düşünüyorum. Tüm sağlıksız koşulların yanı sıra senariste en az değer veren sektörlerden birine sahibiz. En basit örneğiyle; jenerik sıralamasında senaristin adı hangi ülkede yapımcının, hatta yürütücü yapımcının gerisinde kalır? Üretim safhasında söz hakkınızın olmadığı, işin maddi kısmında sömürüldüğünüz bir sektörde bir senaristin var olması çok zor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ece-dorsay", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ece-erdogus-toplumun-ici-bos-degerleri-hem-itici-hem-mizahi", "text": "İstanbul deyince aklıma Yahya Kemal Beyatlı geliyor, yemek de kesinlikle balık. Boğaz ve balık benim için İstanbul'un vazgeçilmezlerinden. Dahası balık Bizans İmparatorluğunda paraların üstünde figür olarak kullanılmış, yani tarihsel olarak da böyle bir iç içe geçmişlik var. Öte yandan İstanbul'u en güzel anlatan, ona tutkunluğu çok açık olan yazarlardan biri Yahya Kemal Beyatlı. Onun mısralarında İstanbul'un daha saf ve bence daha etkileyici olan eski yüzüyle buluşabilirsiniz. Elbette İstanbul. Büyüdüğüm şehir, hayatımın en önemli ve güzel anlarını bu şehrin sokaklarında yaşadım. Bu anlamda İstanbul'u hep bir yuva olarak gördüm. Kimi şekilsizliklerine, kalabalığına, suça karışmışlığına, tekinsizliğine karşın ana rahmi gibi, özellikle Kadıköy. Hangi şehre gidersem gideyim belli bir süreden sonra İstanbul beni geri çağırıyor. Dahası demin bahsettiğim gibi büyük şehir olmanın her tür rengini, uyuşmazlığını, tehlikesini, heyecanını da içinde barındırıyor. On beş, on altı milyon insanın yaşadığı bu şehirde her saniye iyi ya da kötü binlerce olay yaşanıyor. Bu da edebiyatçı için çok besleyici tabii ki. İşin içine aidiyet meselesi de giriyor sonra. Dolayısıyla romanlarım da bu şehrin sokaklarında geçiyor. Okuyup araştırdıkça ve biraz da hayat birikimiyle hem okur hem de yazar olarak daha seçici olmaya başlıyor elbette insan. Nitekim beş on yıl önce elinize alıp hiç sevmediğiniz hatta belki sıkıcı bulduğunuz bir kitap, yeniden karşılaştığınızda sizde bambaşka bir etki yapabiliyor. Edebiyat başlı başına bir alem, tıpkı yemek gibi. O alemi tanıdıkça daha anlamlı olmaya başlıyor insanın yolculuğu. Sanki o dünyadan dostlar ediniyorsunuz ve zaman içinde de bağlar kuvvetleniyor. Yani bir anlamda damak zevki de incelmiş oluyor. Dahası zaman içinde karşılaştırma olanağı buluyorsunuz. İyi örneklerle karşılaştıkça önceden sevdiğiniz kimi kitaplar sizde eski etkisini yitirebiliyor. Tıpkı pek iyi olmayan ama paylaşımı kuvvetli bir yemekten geriye kalan bir anı gibi, olumlu çağrışımlar saklanıyor hep onlarda da. Her ikisinde de özen kaçınılmaz, iyi yemekte de edebiyatta da. Yeni tatlara fikirlere açık olmak, bu anlamda denemelere girişmekten çekinmemek... Sonra yine ortak bir koşul çok araştırmak, okumak... Bir de tabii iyi sonuca ulaşmak için malzemeleriniz iyi seçilip işlenmiş olmalı. Bazı aşçılar için eli lezzetli derler ya, bu bir dokunuş, duyuş, algılayış farkıdır ve edebiyatta da kendinize bir dil kurarken bu tür bir farkın, söyleyişin peşinde olursunuz. Kimi yazarları özel kılan unsurlardan belki de en önemlisidir bu. Her ikisini de çok büyük kültür ürünleri, yaratımlar olarak görüyorum ve de yaşamak için zaruri. Dünyanın geçtiği devreler düşünüldüğünde bir yerde zorunlu kalınmış belki. Belli bir zümreye mal edilmiş çünkü iyi yemek. Açlığın olduğu yerde bizim konuştuğumuz ve büyük bir kültür ürünü olan yemekten bahsetmek de manasızlaşıyor elbette, yemek başka duygularla özdeşleştiriliyor, çünkü orada başka bir savaş var. İnsanların kısıtlı imkanları düşünüldüğünde günümüzde de kimi durumlarda insanın yediklerinden bahsetmesi hoş görülmeyebilir. Çünkü ailece bir restorana gitmek ne yazık ki birçok insan için hala bir lüks. Öte yandan yemek benim konuşmayı en çok sevdiğim konulardan biridir. Bir arkadaşım benimle bir yemeği nasıl yaptığını, yeni keşfettiği bir lezzeti, çok keyif aldığı bir restoranı paylaştığında çok mutlu oluyorum. Hatta sofrada da yine yemekler, tarifler hakkında konuşmak ayrı bir zevktir. Ben bireysel hikayelerin peşinde bir yazarım. Toplumun zevkleri, kuralları, baş üstünde tuttuğu kimi içi boş değerleri, her anlamda popüler olana ve modaya merakı, yalnızlıktan ölesiye korkması bana itici ve aynı zamanda müthiş mizahi geliyor. Bu yüzden o kalabalıklarda sıkışıp kaldığı halde kendini yaşayan insanları anlatıyorum. Bu durumu çok içten hissediyorum ve benim hayatımda da kolay kolay tükenmeyecek gibi. 'Yalnızlık' ve 'karamsarlık' da var tabii işin içinde, 'ironi' ve hatta 'alay' da. İyi yemeğe, hatta aşçılığa duyulan ilgi son yıllarda kesinlikle arttı. Bu artışı restorancılık konusunda gösterilen çabaya, yemek programlarının artmasına, tabii modaya çok düşkün bir toplum olduğumuz için yurt dışında da bu işin revaçta olmasına bağlıyorum. İtici güç her ne olursa olsun toplum olarak yemekle daha çok ilgilenmemiz önemli bir gelişme. Umarım bu furya devam eder, bu konuda kendimizi daha da geliştiririz. Özellikle takip ettiğim bir yemek yazarı yok fakat Osmanlı mutfağından az bilinen reçeteler içeren yemek kitaplarına meraklıyım. Tanışılan her yeni lezzet, yemek yolculuğumuzda, üstelik bir de yemek yapmaya meraklıysak bir milat değeri taşıyabilir bence. Ya da hayatında hiç yemek yapmamış birini mutfağa sokabilir, böyle bir meraka kaptırabilir. Şunu da unutmamak gerek, yemek paylaşılarak güzelleşen bir şey. Açıkçası, tek başına bir ziyafet sofrası bana hiç keyif vermez. Ama birlikte olduğunuz insan, ambiyans, müzik, ışık, servis gibi unsurlar da düşünülünce iyi bir yemek hayatı değiştirir mi bilmiyorum ama bir çok ilişkiyi ve günü olduğundan da güzel ve unutulmaz yapar. 1982 yılında doğdu. Ortaokulda tiyatro ve yazıyla ilgilenmeye başlayan Ece Erdoğuş, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu. 1998'de Ferhan Şensoy'un Nöbetçi Tiyatro sınavını kazandı. 2000-2005 yılları arasında Ortaoyuncular'da rol aldı, yönetmen yardımcılığı yaptı. Kolpa, şiir ve öykü çalışmaları da bulunan Ece Erdoğuş'un ilk romanı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ece-temelkuranla-soylesi-cok-temiz-degildik-iyice-kirlendik", "text": "Bir meslek olarak gazetecilikten çok, gazetecilik kavramının ana gündem maddesi olduğu bir dönemdeyiz. 'İçeri'de olan gazeteci sayısı bir hayli korkutucu. 'Medyadaki dönüşüm'ün gazeteciliğin sonu olduğunu söyleyenlerin de, hiçbir dönemde bu kadar yasak ve sansürün olmadığını savunanların da sayısı az değil. Gazeteciliğin Türkiye'de hiçbir zaman gerçek anlamıyla yapıl madığını aklımızın bir yerinde tutsak da, unutulmayacak bir dönemden geçtiğimiz kesin! Ancak 'böyle bir dönemde' bile Ece Temelkuran'ın Habertürk'ten çıkarılması en azından bu kadar çabuk - beklenen bir şey değildi. Gerçi kendisi bunu öngören yazılar yazmıştı, ama her şeye rağmen, ülkenin en etkili köşe yazarlarından birinden bu kadar çabuk vazgeçilmesi şaşırtıcıydı. Temelkuran, gazeteyi okutturan isimlerden biri olmasının yanında, Hrant Dink'ten Ahmet Şık'a, Uludere katliamına kadar Türkiye'nin vicdanı olan konularda yazmaktan vazgeçmeyen bir yazardı. Biz de son yazısı 'Velev ki...'de bile hükümeti kızdırmaktan korkmadan yazan Temelkuran'la, herkesin ağzından düşmeyen konuları konuştuk; 'Ne olacak bu ülkenin hali?' gibi büyük konuşmalardan uzakta... Zorlayıcıydı ama rahatsız edici diyemem. Muhalefetin marjinalleştirilmeye çalışıldığı bir Türkiye'de her zaman ana medyada yazmayı önemsedim. Şimdi yazmıyorum diye bu fikrimden vazgeçecek değilim. Hala ana akım medya önemli ve oradaki arkadaşların olabildiğince -tıpkı benim de yaptığım gibi- cambazlıklar yaparak orada olabildiğince uzun süre kalmaları gerekiyor. Sanırım öyle olmalı, ama yapabilecek miyim bilmiyorum. Çünkü, tarih bu aralar hepimizi bazı şeyleri söylemek zorunda bırakıyor. O şeyleri söylemek demek de, bugün gazete yazıları yazmak demek. Bundan mutlu muyum? Pek değil. Keşke normal bir ülkede doğmuş olsaydım da edebiyatçı olsaydım; ama işler pek öyle olmuyor. Bazen insan biri olmak zorunda kalıyor. Henüz pek bir yerde yazmıyorum aslında. Yazdıklarım da yabancı basın organları. Yazma motivasyonum daha \"insani\". Zira ana akım medyada ve genel olarak Türkiye medyasında haftada birkaç yazı yazma zorunluluğu var; bu da pek insani değildi. Şimdi yazmak istediğim kadar yazacağım herhalde. Öyle umuyorum en azından. Bu da haftada üç yazı değil elbette. O kadar gevezelik hiçbir zaman hoşuma gitmedi zaten. Bunu da kerelerce söylemiş ve yazmışımdır. Şimdilik biraz durmam ve düşünmem gerekiyor. Fazla samimi olacak ama biraz özeleştiri yapmak istiyorum. Son iki yılın özeleştirisini. Kibir üzerine düşünüyorum şimdi. Bir de entelektüel gevezelik mecburiyeti üzerine... Neyse bu fazla açık seçik oldu... Banu'nun yaptığını çok destekliyorum, yazdım da zaten. Ama ben onu yapmalı mıyım, ne yapmalıyım, düşünüyorum henüz. Son zamanlarda fazla sık. Zaten otosansürü en gerektiği zamanda yapmayıp iki yazı yazdım; gördünüz neler oldu. Şaka tabii bu. Ama bu bir gazetenin değil memleketin sorunudur, ben bunu böyle görüyorum. Böyle görülmeli. Henüz işinden atılmamış olmak ve o ana medya cambazlığının insanların canına tak etmemiş olması hiçbir şey demek değil. Canlarına tak edecek ve herkes bir karar vermek zorunda kalacak. Sanırım önümüzdeki bir yılda bunun olduğunu göreceğiz. Taraflar daha da netleşecek. Öyle sanıyorum. İktidarın 'yazı'dan, yazılandan bu kadar korkmasına sebep olacak kadar güçlü mü medya? Eğer öyleyse iktidar doğru olanı yapıyor diyebilir miyiz!!! Medya isterse ne kadar güçlü olabilir biz bunu Hrant'ın ölümünde gördük. Sonra tam tersini Van'da gördük. Donarak ölen bebek sayısını bile veremediler \"kızdırmamak\" için. İktidar kendi açısından doğru olanı yapıyordur muhakkak, her gün ekranlarda yaptıklarıyla övündüklerine göre... Birincisi hiç de ortada değil o durum. Gerçek bir özeleşti yapılmadı. Şimdi de iktidar baskısı yüzünden yapamıyoruz o özeleştiriyi. Çok temiz değildik zaten iyice kirlendik, ben böyle görüyorum. Yoksa bu iktidar gelip medyayı mahvetmiş değil, bunu söylemek haksızlık olur. İkincisi çoğunluğun bundan rahatsız olduğunu düşünüyorum. Yoksa durmadan düşen tirajları başka türlü açıklayamayız. Hayır elbette değil. Herhangi bir iktidar odağının veya siyasal misyonun gazetecisi olmak insanı gebe bırakır. O tür gebelikler de istenmeyen gebeliklerdir! Bunu sadece iktidar ve medya patronları yapmıyor. Başkaları da yapıyor Türkiye'de. Olduğunu bildiğin ve yazamadığın bir şey varsa bitmiştir, asla bağımsız değilsin. ece temelkuran ın yüregine saglık... fatoş hanım şu ana medyada çalışan bir sürü muhalif yazar da kim miş yazında bilgilenelim asıl sorun aziz nesinin de dedigi gibi bü ülkede eşek çok interneten saman sipariş etmeleri sonuçu pek degiştirmiyor.... baska bir ulkede dogsaydim edebiyatci olsaydim dediniz... bence cogu basarili edebiyatcilar hep zorlu donemlerde ilham alarak, cezalanarak, tepki gorerek, dusunceleri kabul gormeyerek yasamis ileriki yillarda degeri anlasilmis yazarlardi... bence zorluklar basarinin degerini arttirir ve ilham verir... baska bir ulkede dogmak diil kendiniz olabilmek onemli... tirajlar düşüyormuş... bilmemne... ya kardeşim hangi zamanda yaşıyorsun... internet medyası almış yürümüş.. ilyonlarca insan hergün bir sürü siteden habere ulaşıyor... son derece muhalif ve cesur bir sürü yazar var... haa senin derdin popülerliğini kullanmaksa ok... nerede yazarsan yaz insanlar seni okur zaten... bknz emin çölaşan, bekir coşkun vb..:) yok sizin derdiniz muhalefet ederken mazlumu oynamak... bırakın bu işleri yemiyoruz...!! Medyanın gücünü Hrant'dan önce Ahmet Kaya ölümünde gördü Türkiye. Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya bu iki ölümü hep eşleşdirdi söyleşilerinde. Haklı buluyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyat-sahnesinde-yurekli-bir-kalem-oylum-yilmaz", "text": "Edebiyata uzun yıllar sağlam bir okuyucu ve kalemi keskin bir eleştirmen olarak gönül vermiş Oylum Yılmaz, Büyükada'nın rüzgarıyla harmanladığı ilk romanı Cadı'yla yazarlık sınavını başarıyla geçerek okuyucusuyla buluştu. yetiştirdiği şimdinin Bodrum sakini yazar Oylum Yılmaz'la sohbetimize sizi de davet ediyoruz. dolanıp da bir türlü tam olarak içine girememek gibiydi... Ta ki Cadı'nın hikayesi içime doğana dek... Sevdiğiniz işi yaparsınız ama içinizde bir şeyler kıpır kıpırdır, sadede gel demek ister sanki birisi hiç durmadan. çıkıyor kendi kendine... Tabii burada bir haksızlık da yapmak istemem, özellikle eleştirmenliğin şimdi geriye dönüp baktığımda yazarlıkla birbirinin içinden geçtiğini, ayrışamayacaklarını düşünüyorum ya yine de edebiyatın kıyısında dolandığını düşünen, hisseden herkese, içlerindeki çağrıya kulak verdikleri zaman tüm dünyanın onlar için değişeceğini söylemek isterim. vericiliğini hissetmenin yolumu aydınlattığını söyleyebilirim. Umarım Cadı'yı okuyanlar da bunu hissederler. Gerçek edebiyatı tanımlamak, bir iskelet çıkarmak çocuksu bir çaba olacaktır kuşkusuz. Ancak edebiyat'mış' gibi yapanları ayırt etmek o kadar da zor değil. Hiçbirimiz için zor değil. Edebiyat adı altında tüccarlığa soyunanları, verilen pozları herkes görüyor, güce ve iktidara yanaşmak için yazılan yazıları herkes okuyor. Kötü dil, kaba çizilmiş karakterler, işlenemeyen öyküler, kötücül söylemler. Burada iş biz okurlara düşüyor elbette. Kimseye şunu, bunu yapma diyemezsin, ahlakçı kesilemezsin, bu edebiyatın alanını da, bağımsızlığını da kısıtlar. Ama bu niyetlerle yazılmış olanları okumamak da bizim özgürlüğümüz, okuyup eleştirmek de öyle. Popüler edebiyata karşı değilim, nihayetinde okurlara kolayca ulaşarak onları edebiyata vardırmakta yardımcı bir rol üstleniyor. Ancak popüler olmuş, çok satma 'mertebesine' erişmiş yazarların kendilerini geliştirmek bir yana gün be gün köreldiklerini, her defasında daha da kötü bir dille, daha da berbat kurgularla yazdıklarını görmek üzüyor insanı. Yaratımın her adımında öne çıkar ego hiç kuşkusuz, ancak bizim çağımızda, insanlar aslında ne o olmak istiyorlar ne de bu, insanlar sadece, edebiyat, müzik, sinema vb. aracılığıyla meşhur olmak istiyorlar. yüzyılda hızlı tüketimin kurbanı mı oldu ne dersiniz? Hayatı tüketim üzerinden algılamak ne acı. Hepimizin ortak acısı bu. Kimse daha çok üretmek için yaşamıyor, herkes daha çok tüketebilmek için çalışıp çabalıyor ve tükeniyorken edebiyatın bundan azade kalması çok zor. Sermayenin doğasına ters bir kere. Ama yine de sadece edebiyata demeyelim, tüm sanata hakim olan, içkin olan bir şey de var ki, onu tüketim kültürünün içinde bile tam olarak eritmek mümkün değil: Edebiyatın ve sanatın başat olan tüm eğilimlere dair karşı duruşu. Bunu sanırım hiçbir sistem çürütmeye muktedir değil. Sosyal medyanın kitlelere ulaşma becerisi artık tartışılmaz derecede aşikar. Çok kültürlülük, çok çeşitlilik ve tam anlamıyla dev bir kavram kargaşası. Kitabı bir meta olarak düşünmek zaten çürümenin ta kendisi. Ancak buna karşı durmak da çocuksu, gülünç bir çaba. Yazdıklarınızı basmayacak mısınız? okurunuza ulaşmak için satmayacak mısınız? Kaçış yok elbette. Ancak bir parça zamana ihtiyacımız var şimdi durduğumuz bu yerde. Bir vakitler televizyonlar reality şovlardan geçilmiyordu, ancak onlardan geriye pek az şey kaldı. Şimdi de sosyal medya paylaşımı, onun yayın sektörüne sızışı. Kuşkusuz birileri bu işlerden zengin olacak, ama sanırım ne mutlu ki yine geriye pek az şey kalacak. Bir edebiyat gazetecisi, bir eleştirmen olarak hiçbir yerde bulamadığım özgürlük, sansürsüzlük ve aidiyet hissini Sabit Fikir'de buldum. Üstelik merkeze bu kadar uzakken... Sabit Fikir'deki gerçek anlamda eleştirinin peşinde olma arzusunu, bulamasak da, çok seviyorum. Yoksa bugün edebiyat-kitap dergileri çok farklı kaygılarla ortaya çıkıyorlar genellikle, hizipleşme, kulüpleşme, birbirini kayırma veya yok sayma hakim ortama. Tanışıklıklar ve çıkarlar uğruna yeteneksizlik övülüyor, eleştiri ise git gide ölüyor. Böyle bir ortamda, tekleştirmek istemem asla ama, Sabit Fikir bir vaha gibi. Yazılarıma gelen tepki ise hemfikirlilikten ziyade hep muhalefete daha yatkın. Ne güzel, beni motive ediyor, çekip çeviriyor. Çocukluğunuz Büyükada'da geçmiş. Kitabın belkemiğinde de karşımıza çıkan ada havasını sizden dinleyebilir miyiz? tabii ki ada yaşamının Cadı'daki yansımalarını da... Cadı'nın belki de en önemli kahramanı ada. Bu hayatta herkesin kendi ada'sını aradığını, yaşadığını düşünüyorum doğma büyüme bir Büyükadalı olarak. Böylesine çok kültürlü bir ortamda, doğal olarak ona eşlik eden zarif bir mimari anlayış ve etkileyici bir doğanın içinde büyümek, yaşamak neresinden bakarsanız bakın, bir ayrıcalık... Şehrin yarattığı aidiyetsizlik hissinin, yabancılığın, yalnızlığın, kaos duygusunun silindiği, bütün bunların anlamlarının değiştiği bir yer ada. Güzel ve vahşi bir hikayenin kendisi gibi; içine girmesi zor, girince de çıkması... Sezgilerin, sanrıların ve tüm o sözde tanrıların işe yaradığı tek yer, dolayısıyla masalsı ve tekinsiz de biraz. Yine de adalı olan herkes bilir ki, herkesin kendi ada'sı, herkesin kendi ada'sına dair başka başka anlatacakları vardır. Fantastik yanı daha ağır basan bir hikaye üzerinde çalışıyorum şimdilerde. Türk edebiyatından yanıt vermek isterim. İsmail Güzelsoy'un, Sema Kaygusuz'un, Barış Bıçakçı'nın yazdıklarını çok severek okuyorum. Leyla Erbil'in ise son romanı Kalan ile Türk edebiyatını adeta kutsadığını düşünüyorum. Bu kadar çok romanın yazılmasının nihayetinde romanın temizleneceği, roman türünde edebi kaygıların keskin ve yüksek olacağı bir döneme girilmesini bekliyorum. Bir de Türk şiirinin yeniden parlamasını hevesle temenni ediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatdisi-hakan-bicakci-cogunlugun-degil-cogulculugun-desteklenmesi-gerekir", "text": "Nedir bu 'halkın hassasiyeti' mevzusu? Devlet bir şeyi yasakladığında mutlaka karşımıza çıkıyor. Peki, kimleri kapsıyor bu hassas halk? Neden sadece belli bir kesimin hassasiyetleri dikkate alınıyor? Kitap, dergi satışı yapan D&R mağazaları da Bir+Bir dergisini yasakladığında müşterilerinin hassasiyetinden bahsetmişti. O zaman da sormuştuk 'nedir bu hassasiyet' diye. Sonrasında hiç azalmadan sürekli gündemimize düştü yasaklar ve hasssasiyet; başka dergiler, kitaplar, filmler, diziler... Parkta sevgiliyle ele ele tutuşmaktan kürtaja kadar uzun bir liste maalesef... Hassas halkın rahatsız olduğu şeyler bitmiyordu, bitmedi de çünkü. Bu kez de One Love'da karşımızdaydı. Alkol yasağının ucu aynı yere çıktı, başka türlüsü beklenemezdi zaten. 'Halkın hassasiyeti' demokratik bir söylem gibi sunulsa da, günümüz koşullarında özgürlükleri kısıtlamanın sloganı haline gelmiş durumda. Bireysel hakları yok eden, azınlıkları ötekileştiren, mahalle baskısını resmileştiren bir formül adeta... Üstelik bu tanımda kullanılan 'halk'ı kimlerin temsil ettiği duruma göre değişebiliyor. Yani burada tutarsız ve ikiyüzlü bir tutum var. Örneğin kentsel dönüşüm gibi olaylarda aynı 'halk'ın uğradığı haksızlık ortada. Yine de kimse hassasiyetten bahsetmiyor. Bir de şu bir çelişki değil mi: Halkın hassasiyeti halkın özgürlüğüne engel oluyor. Demokratik ve çatışmasız bir yönetim için çoğunluğun değil, çoğulculuğun desteklenmesi gerekir. Böyle bir ortamda birey olarak var olunamaz. Birey olmak günahkar olmak gibi bir şey... 'Genel İzleyici' logosundaki karanlık yığının dışında kalan hiçbir yaşam tarzına nefes aldırmayan bir baskı söz konusu. 'Her şey toplum için' söylemiyse faşistçe bir dayatmanın, süslü ve cici kıyafetler giydirilmiş hali. Kitaplar okurları 'korumak' için basılmadan toplanıyor, içkili mekanların masaları sokakta yürüyenleri 'korumak' için kaldırılıyor, mizah dergileri çocukları 'korumak' için mahkemelik oluyor, müzik festivalleri gençleri alkolden 'korumak' için yıldırılıyor vs... Tüm bu 'için'leri 'bahanesiyle' olarak da okumak mümkün. Amaç toplumun değil sistemin çıkarlarını korumak. Kültürümüzde biat etmek var bence. Osmanlı'dan kalma bir sorgusuz sualsiz 'devlet baba'ya boyun eğme alışkanlığı... Ama tüm haksızlıkları, insanlık dışı uygulamaları görmezden gelen halk, ilk ekonomik krizde de yöneticileri başından atmayı biliyor. Biraz bana dokunmayan yılan durumu da var yani işin içinde. Bazı gazeteler One Love Festivali'nin düzenlenmesine karşı çıkan yazılar yayınladı. Karcılık değişmeyecek tek ideoloji. Kendine her sistemin içinde çıkış yolu bulabiliyor. Muhafazakarlıkla da işliyor bir şekilde. İşletiliyor. Daha demin telefonuma Ramazan boyunca yapacağım gıda alışverişlerinden puan kazanacağıma dair bir mesaj geldi mesela. 'Kutsal' bir dönem de kar sisteminin takvimine dahil oluveriyor. Bu durum bir çelişki veya tezgah olarak algılanmıyor. Kar ettin mi her şey meşrulaşıyor. İktidarlar kendilerini sağlama almak için toplumu dayanak gösterme refleksi içindedirler. Dolayısıyla sistemin hassasiyeti bir de bakmışsınız halkın hassasiyeti olmuş."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatdisi-insanlik-cok-seye-sahip-ama-en-cok-ihtiyaci-olani-kaybetti", "text": "Şu sıralar çokça konuşulan dizilerden Black Mirror, en umutsuz tablolardan birini çiziyor insanlık için. Gelişmiş iletişimin insanlığı yok ettiği bir dünya! Beyazperde, televizyon ya da gerçek fark etmiyor aslında, yeni bir insan profilinin oluştuğunu söylemek için geç bile kalındı. Peki nedir bu yeni insan? Nereye doğru gidiyor? Biz de zihinleri bulandırmadan anlamak için yazar Murat Gülsoy'un kapısını çaldık. Her dönem kendi yeni insan tanımını kendine göre yapıyor. Dünyanın hızla değiştiği ortada. Ancak insan aynı hızda değişiyor mu? Olaylara hangi ölçekten baktığınıza bağlı olarak değişiyor cevap. Örneğin biyolojik olarak pek değişmedik. Daha zeki hale geldiğimizi söylemek de kolay değil. Belki binlerce yıldır aynı yeteneklere sahibiz ama kolektif olarak yapabildiklerimizin sınırlarını tahmin etmek kolay değil. Tek tek bireylerin yapamayacağı inanılmaz karmaşıklıktaki işleri başarabiliyor insanlar. Ve yeni bir kültürün içinde yaşıyoruz artık. Bu yüzden de alışkanlıklarımız, davranışlarımız, düşüncelerimiz, kaygılarımız değişiyor. Hatta o kadar büyük bir hızla değişiyor ki değil on bin yıl, 40-50 yıl öncesinin insanından bile tamamen farklı bir şekilde yaşıyoruz. Gündelik yaşam da son on yılda kökten değişti. İlk bakışta göze çarpan özellik daha fazla iletişim halinde oluşumuz. Bu çağın insanını tanımlayacak en önemli kavramın iletişim olduğunu düşünüyorum. Bilginin yayılması, paylaşılması, üretilmesi daha önce hiç olmadığı ölçüde etkin bir hale geldi. Bu kolektif davranışın sonucu. İnsanlar her geçen gün birbirine daha fazla bağlanıyor. Bu yüzden de artık eskisinden çok daha fazla etkileniyoruz olup bitenlerden. Dolayısıyla yeni insan dünya üzerinde özgür bir birey değil artık. Diğerlerine bağımlı. Bunun iyi yanları da var, mecburen demokrasiyi talep etmek gibi; kötü yanları da var, kişisel özgürlük düşlerinin yıkımının çok büyük bir ruhsal çöküntüye neden olması gibi... Çünkü bir yandan da her yer birbirine benziyor. Tüm dünya metro duraklarının üzerine kurulmuş AVM'lere ve her biri küçük birer şehre benzeyen toplu konutlar dizisine dönüşüyor. Aslında çok önceleri başlamış bir süreç bu, biz yeni yeni farkına varıyoruz. Teknolojiye çoktan bağımlı hale geldik. Elektrik kesildiği an duran bir uygarlık bu, daha ötesi yok ki. Elbette bağımlıyız. Yazının keşfi nasıl bir sıçrama yarattıysa, matbaa nasıl bir devrimse internet de en az onlar kadar kuvvetle değiştirdi dünyayı. Yazı düşünsel birikimi kaydetmeye, matbaa çoğaltmaya yarıyordu. İnternet ise hem kaydediyor, hem çoğaltıyor hem de anında her yerde olmasını sağlıyor. Bu yüzden de insanlar sürekli bağlı olmak istiyorlar. Artık tek başına bir varlık olmaktan çok büyük bir ağın bir düğümü olmak istiyoruz, çünkü bilgi o ağın üzerinden akıp gidiyor. Olumlu yanları... Hiçbir şey gizli kalamıyor mesela. Ve tabii bir özelliği daha var bu dönemin, çeşitlilik. Tam olarak baskın hale gelen bir düşünce sisteminden söz etmek de kolay olmuyor. Bu çeşitlilik ve yüksek iletişim demokratikleşme kültürüne katkıda bulunuyor. Ancak bir yandan çeşitlilik artarken öte yandan bir tür homojenleşmeden de söz etmek gerekir. İnternet ortamındaki zengin içeriğin büyük bölümü İngilizce. Bilim dili çoktandır İngilizceydi, ama internetle beraber bu tüm alanlara yayıldı. Dolayısıyla yüzlerce yıldır düşlenen ortak dil gerçek oldu. Tabii bu durum küresel dünya kültürünün güçlenmesi için olumlu, ancak yerel, otantik olanın yaşaması açısından olumsuz bir gelişme. Dünya üzerinde her gün birkaç dil ölüp gidiyor; her ölen dille insanlığımızın da bir kısmı ölüyor. Popüler kültür ciddi bir endüstri. Çoğunluğun vasatında birleştiği için yaratıcılığın, eleştirel düşüncenin, bireyselliğin, özgürlüğün ürediği bir ortam olmuyor. Popüler kültür yüzeyselin, basitin, temel içgüdülerin hükümdarlığıdır. Ancak bu nedenlerden dolayı da sıkıcıdır. Bu da doğasına uygundur. Çünkü yeni ürünlerin piyasaya hızla sürülmesi endüstriyi ayakta tutar. Yüzeysel olan hızla moda olur ve aynı hızla demode olur. Bu sayede endüstrinin çarkları döner. Bu kendini yeniden üretmesi için gereklidir zaten. Ama popüler kültür sadece kendinden ibaret de değildir. İktidarla, muktedir olanla iç içedir, üst üstedir, zaman zaman bir ve aynı şeydir. İktidarın gündelik yaşamdaki pratiğidir. Ancak bir başka boyutu daha var popüler kültürün. Çoğunluğun çoğunluk olmasını bir güce dönüştürme özelliğine sahiptir. Popüler kültür belirsizliğe karşı olduğu için halkçı görünür, elitizm karşıtı bir konum alır. Entelektüel olanın güvenilmezliğine, tekinsizliğine karşı popüler kültürün figürleri hep dobradır, doğrudandır. Kimin daha etkili olacağını kestirmek çok güç değil. Dolayısıyla popüler kültür sadece bir eğlence gösterisi değil. İktidarın yeniden üretildiği bir alan. İnsanların söyleminde, sosyalyaşamında New Age ve antik dini inançlara bir dönüş yaşanırken, bilim ve teknolojideki gelişme hız kesmeden sürdü, sürmeye de devam ediyor. Asıl olarak modernite varlığını sürdürüyor. Sosyal bir oyun gibi New Age pratikler; gerçek bir felsefi seçim olarak yaşandığını düşünmüyorum. Bilim daha önce hiç olmadığı kadar önemli ve belirleyici günümüzde. Çünkü hızla teknolojiye dönüşüyor. Hatta teknolojinin yarattığı artı değerin yüksekliği öyle baş döndürücü boyutlara vardı ki artık pek az insan bilimin felsefi sonuçlarıyla uğraşıyor, onun yerine teknolojik sonuçlarıyla ilgileniliyor. Bunda tabii üniversitelerin sanayinin ArGe kurumlarına dönüşme süreciyle doğrudan bağlantısı var. Bilim önemli ama tek başına saygınlığı yok. Ancak sanayiye uyarlandığında yani bir ekonomik fayda sağladığında saygınlık kazanıyor. Bilimin yerini teknoloji aldı diyebiliriz bu yüzden de... Mistik inançların popüler hale gelmesinin en büyük nedeni insanlığın akla, aydınlanmaya ve bilime olan inançlarını yitirmiş olmalarıdır. Bilimin gelişmesi insanları başlangıçta çok umutlandırdı. Artık daha uygar bir dünya kurulacak ve birbirimizi kesmeyi bırakacağız diye naif bir düşünce vardı. Ancak arka arkaya yaşanan dünya savaşları ve sistematik soykırımlar derin yaralar açtı insanlığın vicdanında. İnsanlığın bilime, gelişmeye inancı kalmadı. Modernleşme projesi günah keçisi ilan edildi. Önce Uzakdoğu'nun mistik öğretileri, ardından Kabala gibi, tasavvuf gibi antik heterodoks öğretiler cazibe kazanmaya başladı. İkinci dalga da 90'larda geldi. Sovyetlerin çöküşünün ardından. Üstelik tüketim toplumuyla uyum sağlayarak. Modernizm dünyanın büyüsünü bozma iddiasındaydı ve bunu başarmıştı da. Ancak insanlar şimdi dünyayı yeniden büyülü bir yer olarak görmek istiyorlar; dinlere yüz vermeyen seküler kesimin yarı şaka yarı ciddi izlediği bir yol New Age inanışlar. Verdiğiniz örnekler doğru. Tüm bunlar çok önceden yazılıp çizilmişti. Bence ideolojinin nasıl çalıştığını, kitlelerin nasıl yönlendirildiğini en iyi 1984 romanı anlatır. Tabii çok renksiz, gri, fakir, sıkıcı bir dünya gibi görünür gözümüze; yaşadığımız dünyanın ne kadar da renkli olduğunu düşünüp seviniriz kitaptan başımızı kaldırdığımızda. Ama acaba öyle mi? 1984'te iki önemli tema var: Cinselliğin ve tarihin kontrolü. Ben 1984'ü her okuduğumda günümüz yaşantısının dikiş yerlerini sezebiliyorum. Ama yine de kötümser değilim. Dediğim gibi, karamsar değilim. Belki şu söylenebilir: Eskiden çok daha kötü bir durumdaydık ama çok daha fazla umutluyduk. İnsanlık daha önce hiç sahip olmadığı kadar çok şeye sahip olduğu bu dönemde en çok ihtiyacı olan şeyi kaybetti. Asıl kötü olan da bu zaten. Aslında haksız da sayılmaz insanlar böyle düşünmekte: İki dünya savaşı ile moderniteye olan güven sarsıldı; ardından Sovyetler çöktü, Amerikan rüyasının bir kandırmaca olduğu ortaya açıktı. Dinlere dönüş de bu umutsuzluğun yarattığı bir regresyon, yani geçmişteki daha mutlu olduğunuzu düşündüğünüz bir çağa özlem... Ama ben bu umutsuzluğun çözüleceğine inanıyorum. İnsanlar birbirlerine bağlanmaya başladılar. Bu iletişimin son derece verimli bir kolektivizme dönüşeceğini düşünüyorum. Dünyanın kaynakları tükeniyor, bu yüzden de gelecek kuşaklar bu sorunları çözmek konusunda daha yaratıcı olmak zorunda kalacaklar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatdisi-interneti-azaltmak-icin-terapi-ihtiyacimiz-olabilir", "text": "Gündemi çoğunlukla sosyal medya belirliyor, ya da sosyal medya üzerinden takip ediyoruz. Sadece sosyal medyaya bakarak analiz yapmaya kalkışsak ne kadar çok muhalif, duyarlı, vicdanlı, aktivist, entelektüel insanımız olduğuna şaşıp kalabiliriz herhalde! Bu ikiyüzlülüğü masaya yatırmak anlamsız bir çaba olur belki de. Beri yandan internetin hızına yetişmek de imkansız. Elimizden düşmeyen akıllı telefonlar ve tablet bilgisayarlarla birlikte dönüştüğümüz, içine girdiğimiz dünya tasavvur edilemez bir şekle büründü, bürünmeye de devam ediyor. Biz de bu teknolojik imkanlar, yasaklar, hack'lemeler, sürekli değişen yeni kimlikler ve öngörüleri yazar Barış Müstecaplıoğlu'na sorduk. Bence söyleyebiliriz. İnternetin yaygınlaşmasıyla bu mecrada yapılan protestolar çok daha geniş tabanlı ve yüksek katılımlı olmaya başladı. Eskiden sadece belirli bir üst düzey zümrenin kullandığı internette, tepki gösterilen şeyler de yalnızca bu zümrenin canını sıkan şeyler oluyordu. Artık her kesimden insanın tepkisini ortaya koymak için interneti kullandığına şahit oluyoruz. Facebook, Twitter, Ekşi Sözlük gibi portallar ve blog sayfaları geçmişe nazaran bugün daha fazla çokseslilik barındırıyor. Alevisi, Sünnisi, solcusu, sağcısı, herkes burada artık. Bu açıdan günümüzde internetin genele hitap eden bir protesto alanı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu protestoların kalıcığını ve etkinliğini ayrıca tartışmak lazım. Emek gerektirmeyen, riski düşük bir protesto alanı olduğu için, aynı insanların her gün birçok farklı şeye tepki gösterdiği bir alan aynı zamanda. Bu kadar çok şeyin protesto edildiği bir ortamda da pek az şey uzun süre gündemde kalabiliyor. Gündem sürekli değişiyor. İnsanlarda ciddi bir duygu ya da düşünce değişimine yol açamadıktan sonra, her gün bir şeyleri protesto etmek bana çok anlamlı gelmiyor. Geçenlerde Üsküdar'a geçmek için vapur iskelesinde beklerken etrafıma baktım ve dokuz kişi saydım, dokuzu da o an ellerindeki cep telefonlarına ya da iPad'lere gömülmüşlerdi. Parmakları tuşlar üzerinde makine gibi çalışıyordu. O aletlerle tek vücut olmuş gibiydiler. Etrafındaki insanları tanımaya çalışan, hayatı ve dünyayı kendi gözleriyle gözlemleyen, bir konu üzerinde odaklanarak düşünen ya da hayallere dalmış olan bir kişi bile yoktu o an. Asıl ürkütücü olan, bu sahneyi fark ettiğim anda aklıma gelen ilk şeyin Twitter'ı açıp bu gözlemimi sayfamda paylaşmak olmasıydı! Yani sadece bir an duraksamasam, ben de o grubun bir parçası olacaktım. Belirli bir düzeyde kullanıldığı sürece internetin bize sağladığı hızlı iletişim ve bilgiye hızlı ulaşma imkanları hayatımıza büyük değer katıyor, ama bunu dengede tutabilmek hiç kolay değil. Günümüzdeki sigarayı bırakma terapileri gibi, gelecekte de insanlar internet kullanımını azaltma terapilerine ihtiyaç duyabilirler. Bilgilerimizin internette kolay ulaşılabilir olması, iktidar odaklarınca gözlenebilir olması ise elbette bir kaygı unsuru, ama internet bir silah olarak kullanılacaksa sonuçta çift taraflı bir silah bu; iktidar odakları dediğiniz kişilerin bilgileri de sanal ortamlarda mevcut, farklı kesimlerce ulaşılabilir durumda. Bunların her biri ilginç romanlara ilham verebilecek konular. Görülebilir bence, fakat ne kadar geniş bir kesimi temsil ettikleri tartışılır. Oldukça küçük ve marjinal bir grup diye biliyorum. Yaptıkları eylemler insanlarda internetin tehlikelerine dair hassasiyet uyandırdığı için yasakçı uygulamalara gerekçe de yaratıyor. Aynı zamanda bir siteyi hack etmek açılmasını engelleyerek ya da başka bir içerik ekleyerek ulaşılmaz kılmak, iktidarın uyguladığı yasakçı uygulamalardan farklı değil bana göre. Asıl mücadele fikirle yapılmalı; o sitedeki söylemlerin yanlış olduğunu düşünüyorsan, bu söylemleri çürütecek daha güzel bir site yaparsın, insanları kendi fikirlerini anlatarak ikna edersin, o sitedeki içeriğe insanların girmesini engellemek, yapan kişiler sivil de olsa, site devlet sitesi de olsa, başkalarını kısıtlayıcı bir eylem. Gizli bilgilere ulaşmayı ve ifşa etmeyi amaçlayan eylemler ise daha sıcak baktığım eylemler doğrusu. Eğer kişilerin şahsi bilgileri söz konusu değilse, kimsenin bizden gizlemeye hakkı olmadığı yolsuzluklara ya da haksızlıklara dair bilgilerse, internet dehalarının bunları bulup bizlerle paylaşmasından memnun olurum. Daha önce de belirttiğim gibi, ben bu tavırların çok da etkili ve kalıcı olduğunu sanmıyorum. Eğer internetteki örgütlenme, daha sonra fiziksel buluşmayı ve birlikte hareket etmeyi getirirse, bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi somut sonuçlar verebilir. Ama çoğunlukla insanlar Facebook ve Twitter'da bir olaya öfke kustuktan beş dakika sonra gündelik hayatlarına geri dönüyorlar. Attıkları tweet'lerden takip edebilirsiniz bunu; bir konuyu şiddetle protesto eden bir tweet'ten üç dakika sonra bir kedi videosu tweet edebiliyor ya da gülen suratlarla dolu bir espri patlatabiliyorlar. İnternet çoğunluk için öfke terapisi rolü oynuyor, orada güvenli bir ortamda bağırıp rahatlıyorlar, ama bu kendi içlerinde ya da toplumda değişimi tetiklemiyor. İnsanların öfkelerini internette gerçek bir sonuç yaratmadan kusmaları, bir nevi 'gazlarının alınması,' iktidar için pek de şikayet edilecek bir durum değil sanki. Normalde başka insanların yanında muhaliflik yapmaya, daha avam konuşalım, çıkıntılık yapmaya cesareti olmayanlar, Twitter ya da Ekşi Sözlük gibi kendilerini güvende hissettikleri ortamlarda sanal kimliklerle gerçekte olmadıkları kadar muhalif görünebiliyor, sert eleştiriler yapabiliyorlar. Yeni kimlik derken bunu sadece muhaliflikle de sınırlamamak lazım, Facebook'ta hemen herkes kendine bir makyaj yapıyor; gerçekte olmadığı kadar havalı fotoğraflar çektirip profil fotoğrafı olarak kullanıyor, normalde pek neşeli ya da komik olmadığı halde güncellemelerinde sürekli neşeli ve esprili cümleler görüyorsunuz. Normalde hiç kitap okumadığını bildiğim kişilerin Twitter'da sürekli edebi cümleler, alıntılar paylaştığını görüyorum. Kötü niyetle olmasa bile fırsat bulmuşken çoğu insan, bu tür ortamlarda olmak istediği ama olmadığı bazı niteliklere bürünüyor. Bir siteyi yasaklarsanız üç gün sonra aynı içerikte bir başkası çıkıyor, site açmak çocuk oyuncağı artık, bu tür kısıtlamaların tamamen başarıya ulaşması mümkün değil bence. Yalnızca kaçınılmaz sonucu geciktirebilirsiniz, o kadar. İnterneti kısıtlamak ülkenin gelişimini kısıtlamak aynı zamanda, bu yüzden sansür amaçlı yasaklamaların karşısında durmak elbette önemli. Ama internetin tamamen kuralsız bir ortam olması gerektiğine de inanmıyorum; iftira atmak, kara çalmak, hakaret etmek gibi eylemler hiçbir ortamda özgürlük kapsamına girmez. Söylediğiniz yalanlarla bir insanı internette hedef tahtası haline getirebilirsiniz, bu yalanlar Facebook ve Twitter gibi mecralarda hızla yayılabilir ve büyüyebilir, sonunda bu kişinin fiziksel bir zarar görmesine bile yol açabilirler. Bazen bilgi çöplüğü haline gelebildiği için, çocuklarımıza internette her okuduklarına inanmamak, ulaştıkları bilgileri farklı kaynaklardan doğrulatmak gibi alışkanlıklar da kazandırmalıyız. İnternet kullanımının gittikçe yaygınlaşacağı, hayatı ekranlardan takip etmenin yeni nesiller için vazgeçilmez bir alışkanlık haline geleceği belli. İnternet etiği, kanunları ve hastalıkları zaman içinde daha fazla konuştuğumuz, tartıştığımız konular haline gelecek bence. İnternet ünlüleri, blog yazarlığıyla şöhret olanlar günümüzde de mevcut, zamanla bu tür yeni bir ünlü sınıfı oluşacaktır. Sanal yaşamlar yaygınlaştıkça, bu alanda yeni yeni suçlar ve bu suçlarla mücadele eden yeni devlet birimleri de göreceğiz muhtemelen. Yelkenli gemilerde çalışan gemicilerin, zamanında buharlı gemileri yakıp yıkmaları nasıl gemicilikteki gelişmeleri durdurmadıysa, bu da önünde durabileceğimiz bir değişim değil. Kendimizi buna erkenden hazırlamamız en iyisi olur. Başından sonuna kadar katılmadığım hiç bir noktası olmayan bu söyleşiyi hazırlayan, içinde rol alan ve bizlere sunan herkese teşekkürler.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatdisi-oldurmeyeceksin", "text": "Yakın bir zamana kadar, gündem belliydi; sadece izliyorduk açlık grevlerini. Devlet de bizimle beraber izliyordu. Durumu zaten rejime ihtiyaçları var, diye alay konusu haline getiren devlet büyükleri bile vardı, gerisini siz düşünün! Peki, gerçekten çözüme ulaştık mı? Çözüm nerede? Ya da var mı? Yeni romanı O Muhteşem Hayatınız bu ay okuyucuyla buluşan Oya Baydar'a kulak verdik. Çözüm öncelikle insani ve vicdani bir dilin egemen olmasında. İktidarın, özellikle de Başbakan'ın dili insafsız, gaddar, aşağılayıcı olmakla kalmıyor, provokatif bir etki de yapıyor. Sadece iktidar partisi değil, bütün siyasal partiler ve yapılar uzlaşmaya dönük bir dil ve bakış sergilemeliler. Açlık grevindeki insanları aşağılamak yerine onların taleplerine kulak vermeli, bu haklı taleplerin hayata nasıl geçebileceği konusunda diyaloğa girmelilerdi. Belirleyici adım İmralı'ya avukat görüşünün sağlanmasıydı. Bu konuda inatlaşmanın akla ve hukuka dayandırılabilecek hiçbir nedeni yok. Asıl mesele, sorunu gerçekten çözmek isteyip istemedikleri. Bazı hükümet üyelerinin çözümden yana oldukları belli oluyor; ancak Tayyip Erdoğan'ın başını çektiği kanat, sanki ölümler olsun diye bekler gibiydi. Bu sözleri yorumlamak yerine, yanlış beyan ve iftiradan soruşturma açmak gerekir diye düşünüyorum. Şu sıralarda, zamanında Ergenekoncu çevrelerin görevini üstlenmiş görünen Akit gazetesinin servis ettiği yalanı bir Başbakan'ın ağzından duymak, ülkenin ve hepimizin geleceği açısından endişe verici. Açlık grevleri Kürt sorununun bütününden bağımsız değildi. Evet, iddia ettikleri gibi siyasal amaçlı eylemlerdi bunlar. Ama bu siyasal denilen eylemin amacı Kürt halkının gasp edilmiş haklarının en doğal ve tartışmasız olan birkaçının iadesinden ibaret. Kürt sorunu sadece bu talepler üzerinden değerlendirilemez kuşkusuz. Yine de haklı taleplerin yerine getirileceğine dair lafta kalmayan adımlar, büyük sorunun çözümüne doğru ilerleme sağlar. İşin bir de öteki yanı var: Kürt siyasal hareketinin ve tutuklularının talepleri karşısında tepkisel bir Türk cephesi buluyor. Sorunun çözümünün düğümü tam da burada zaten. Türk milliyetçiliği yıllardır süren savaş ortamında daha da pekişti, derinleşti. Ancak intikamcı milliyetçi söylemin yaygınlaşmasında siyasilerin payını da unutmayalım. Hele de son dönemlerde, Türk milliyetçiliğini yatıştırmak, barış ve kardeşliği yüceltmek, kitleleri sakinleştirmek yerine, geçmişte 1990'ların en zor günlerinde bile kullanılmayan savaşçı ve provokatif bir dil kullanılıyor, kitleler kin ve düşmanlığa teşvik ediliyor. Benzer gelişmeleri ve zihniyeti 2000 başlarının F Tipi ceza evlerini protesto amaçlı ölüm oruçlarında da yaşadık. Zamanın devletinin inadı ve gaddarlığı, izleyebildiğim kadarıyla en az 150 tutuklu ve hükümlünün ölümüne ve hepimizle alay edercesine adı 'Hayata Dönüş Operasyonu' konan, 33 kişinin öldürüldüğü faciaya neden oldu. Tutuklu ve hükümlüler devlete emanet edilmiştir, ölümlerinden ve sakatlanmalarından devlet sorumludur. Bu gerçek, estek köstek diyerek saptırılamaz. Yoksa 'katil devlet' olunur. O zamandan bu zamana zihniyetin de uygulamanın da değişmediğini görmek umut kırıcı. Bu soru sorulduğunda, kendimi tutamıyorum. Açlık grevlerine karşı, bir devlet adamının asla tevessül etmemesi gereken bir şantaj hamlesi olarak değerlendiriyorum. Öte yandan, topluma yutturmaya çalıştıklarının aksine ölüm cezası demokratik uygar hukuk devletlerinde ya yok, ya da kaldırma mücadelesi var. Örnek gösterdikleri ülkelerin hemen tamamı diktatörce sürdürülen otoriter rejimler. İnsanın midesini bulandıran bir başka söylem de, halk idamı istiyor, denmesi. Halkı önce kışkırtacaksın sonra kendi ölüm tacirliğini halka yükleyeceksin. Şunun bilinmesi, yüksek sesle haykırılması gerekiyor: Temel haklar referandum konusu değildir, hele de hakların başında gelen yaşama hakkı, referanduma sunulamaz, kişinin kendinden başka kimseye sorulamaz. İnançlı kesimlere de hatırlatmak gerekiyor ki, bütün dinlerin çıkışında bulunan On Emir'in ilki Öldürmeyeceksin, dir ve Müslümanların kitabı, Bir cana kasteden bütün insanlığı öldürmüş olur der."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatdisi-olume-hayranlik-duyuyorum", "text": "Mekanik saat tamircisi olmak bana bir tuhaflık ve garabete düşmeden, fazla da dikkat çekmeden sessiz sakin ve uzun vakit kendimle kalabilmenin, o zamana dek bilmediğim bazı güçlüklere mukavemet edebilme anlayış ve imkanını verdi. Dünyanın istemediğim her tür haline karışmama mani olan zarif bir perde olduğu için mekanik saat ustalığını, tamirciliği, saraylardaki atölyelerimi hep kendimin önünde tuttum. İnsan girdiği halin şeklini alıyorsa, o halin hakkını ve sırrını kendine hasredebilir diye düşündüm. Bu yüzden mesleğimi yazarlıktan aşağı görmedim, bana yazarlığı sağladığını, başka sesleri duymamı kolaylaştırdığını hatta bunun bizzat kapısı olduğunu hep bildim. Ama dışarıdan değişik görünen bu iş beni Muvakkit yapmaz, Hayri İrdal yapmaz. Yani demem o ki saat tamirciliği, zamanı anlamada ve yazmada sadece sunduğu yalnızlık ve sessizlik sebebiyle bir paydır. Eğer insan, kafasını yormaya, ama gerçekten eritircesine yormaya talip olmuşsa aslında önünde zaman, sonsuzluk, geçicilik, insan kederi, yerin ve göğün arasındaki bu sıkışmışlık gibi dünyanın kurulduğundan beri ağrımaya gelmiş her başı ağrıtmış dertlerden başını alamaz. Ben de tüm bunların içinde zamana elbet değiniyorum ama bu meslekte olmasaydım bu kadar üzerinde durulur muydu, bilemiyorum. Zaman üzerine kafa yormak, zamanı, dünya zamanı olarak görmekten, insanı sınırlı ömrü ile, hayatı gözünün erebildiği ile sınırlamamakla başlar gibi gelir bana. Aksi halde kırgın ve gücenik bir bakıştan başka bir şey geçmez elimize. Bu belki bir ilmihal gibi elbet bir ilk olarak bilinmesi gerekendir ama olacak ve anlaşılacak olan, bu temeli bile unutturacak olan sonradan gelecek olan ilavelerdir. Zaman, insanın kendini gerçek bir sonsuzluk içinde duyması ve bununla ilgili sezişleri arttıkça hakkında düşünmek diyemesem de baş dönmesi ile gelen ani fark edişleri gibi geliyor bana. Edip Cansever'in bir şiirinde Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor diye bir dize vardı. Bu gitmeyiş ve çocukluğun insanın başının üstünde hep gezmesi asıl olandır bana göre de. Ama şimdi gezip duranın ne olduğu ve insanın başının üstünde bir geçmiş dolanmazkenki hali de bana çok sırlı geliyor. O zaman tüm bu şimdiki vaktin heyulası inşa ediliyordu, çocukluk geleceği ve başının üstünde gezecek ve eksilmeyecek bir rüyayı kuruyor, bir yandan da yaşamaya, bunlara hiç değmeden yaşayabilmeye muvaffak oluyordu. Kırgınlıkların ve korkuların, tatların ve göz önünden akan o ilk dünyanın her türlü ışığı ve hayretleri, tüm bu anlaşılmaz en yeniler, en eskiyi o vakitten olduruyordu. Bunlar olurken ve bu kısacık, aslında insan hayatının 8-10 yıllık bir dönemini kapsayan dönem biterken elinizde size ömür boyu yetecek bir dert, bir hülya, bir oldu mu olmadı mı belirsiz rüya bırakıp hayattan, başın üstünde dönen ve erişilemeyen bir haleye yükseliyor. Çocukluk olanı doğru anlamak, doğru algılamak, kendini şöyle bir doğrultmak ve bakmak adına bu kadar sakat, çaresiz ve marazi iken o halinden bir ömrü inşa edecek duygulanım, alınganlık, kırıklık, yarımlık biriktirmesi ile zaten hayatın nasıl geçeceğinin ipucunu veriyor; çocuklukta başlayan yanlış anlamaların ömür boyu devamı. Buna sebep çocukluk her seferinde farklı anlatılabilen, farklı yorumlanabilen, ilaveleri ve ziyadeleştirilmeleri ile şimdiki ben'e yaklaştırılmaya çalışılan bir hikaye edilendir. Beceriye göre. Zaman ağırlığı ya hissedilen ya farkına varılmayan bir şeydir. Keder anında, yani düşünmeye kapı açan hallerde zaman da rengi, kokusu, ağırlığı, kurtulunamazlığı ve yapışkanlığı ile çepçevre kuşatır. Bu seziş kişinin gündelik sıkıntılarına ya da an olup hissettiği boğuntulara, hatta bir derdin etrafında döndüğü vakte denk gelmez. Zamanı hissedecek halde olmak gerçekten yüksek bir ıstıraba, derin bir sezgiye, ani bir görüntü yığılmasına düşer. Bu da aslında güçlü bir zihinsel hatıradır. İnsanın kendisi ve hayatı arasında geçen, başkasına aktarılamayacak bir tecrübe, zihne çakılı bir hatıra olarak kalır. Rengi ve tortusu ile o kısa ama bilinç düzeyi yüksek sezişiyle ağrısına rağmen dünyadaki pek çok şeyin değerini düşürecek kadar yoğun ve tesirlidir. Ben Coşkuyla Ölmek'teki kahramanı, Akılsız Adam'ı bu sezgi makamından konuşturdum. Bu konuşmalar da sözünü ettiğim sebeplerden dolayı ister istemez biraz sembolik, şiirsel ve mecazlı olmak durumunda oldu. Diyen gördüğünü ve neden bahsettiğini çok iyi biliyor da, işte duyan, okuyan ya da dinleyen belki bir siluet sezerse ancak seziyor. Bu da biraz şiirsel ve ifadenin insanın kendi içinde aldığı manaya, düştüğü yerin derinliğinden çıkan sedaya göre anlaşılmaktan ziyade sezilmeye muhtaç bir cümle. Anlatabilirim belki ama bunlar onu daha anlaşılmaz da yapabilir. Anlayabilecek durumda ve halde olana yorum ve tevil gerekmez. Bazı cümlelerin ve ifadelerin, orta halli, çok kendi akarındaki okura olmadığını fazla incitmeden söylemek, hatta ''Niye ki?'' demesin diye söylemeden geçmek gerekir. Ben ölüme hayranlık duyan birisiyim. Tesellim ve sükun buluşum hep ''İyi ki ölüm var.'' cümlesi ile olmuştur. Sonsuz bir yaşamı korkunç buluyorum, fazla uzun bir yaşamı da kendi adıma ürpererek, fazla da uzatamadan, ancak kısaca aklımdan geçirebiliyorum. Şimdi şu camdan, şehirden ve ağaçlardan, yollardan, asfalttan şu daha en az otuz yıl hüküm sürecek genç ve iştah dolu insanlardan ayrılmanın yolunu bana sunan o büyük kapıya hep şükranla bakıyor ve gideceğim düşüncesi ile kalabiliyorum. Yani bende ölüm değil, Allah korusun ölmeme, geç ölme korkusu var. Kalıcılık ise başka bir züğürt tesellisi, dünya kalıcı değil ki insan ya da eser kalıcı olsun. İnsanın sahip olduklarından hesaba çekileceği söylenir. Sahip olmaktan da akla elbet hemen dünya malı gelir. Ama kabul etmek gerekir ki başka insanlardan fazla ya da farklı olarak bize sunulmuş her şey sahip olunan ve hesabı verilecek olandır. Boyunduruktan kurtulmanın, ağırlıklarını atmanın tek yolu bunların hakkını vermektir. Ben yazarak kendimdekinin ağırlığını atmaya, sahip olduğumu, belki benim kadar düşünme ve yanıp yakılma imkanı bulamayana, önemseyip içinden çıkamayana vererek şimdiye ve sonradan gelecek olanlara bir iz ve hatıra bırakmaya çalışıyorum. Eşya ve nesne, daha fazlası tabiat, bana duyurdukları her şey için borçlu olduğum şeyler. Bu yüzden yanlarından geçerken gönüllerini almak, belki haklarında bilmek istedikleri, kendilerinin görülüp anlaşıldıklarını onlara bildirmek istiyorum. Bu, gördüğümün zekatı gibi geliyor bana. İnsan bazen kendisi hakkında çok gizli ve derinden bir şey söylendiğini, bir keşifte bulunulup bunun kendisine açık edildiğini tecrübe ettiği zaman üstüne keşfin neden olduğu baygınlığa benzer bir hal gelir. Keşif bayıltıcı bir şeydir. Bu gerçek. Tabiat da bakar, geçer ve siz ona gördüklerinizi, keşfinizi gizlice seslendirirken normalden fazla, sanki biraz daha açılır ve baygın kokularla, sesler ve huzmelerle bu keşfin sularını silkeler. Sabit duran, farklı iklim, mevsim ve ellerde halini muhafaza etmeye çalışan ya da artık kendini kaybeden çalılara, kurumuş otlara, dikenlere, ağaçlara, toprak birikintilerine, çamurlara, sulara, ağaç kabuklarına, tabi ki denize, evlerdeki bazı eşyalara hep bir meclubiyet derecesinde rikkatim vardır. Ömrüm onlara bakmakla geçti. Eşyadan ziyade ışık, renkler ve tabiata, durgunluklara, kıpırtısızlıklara, onlardaki biteviye harekete hep rağbetim oldu. Bendeki hayalatı ve fikri resmetmede, onları gerçek ve karşılığı olan şeyler olarak karşıma almamda, nihayetinde de yazmamda gözlerimin önündeki süresiz akan görüntülerin, bazı vakit de eşyanın vakti gelince görünüp tamlığı sağlayıp bana yekparelik vermesine hep gizli bir şükranım ve hayranlığım vardır. Çevre ile şekillenecek şey aynı şeyle de şekilden uzaklaşacaktır. Çevrenin verdiği şekle şekil değil de giyim kuşam yani çıkarılıp değiştirilebilir, yarın bambaşka bir hale de bürünülebilir bir hal demek daha hakikatli olacaktır. Unutmak da unutamamak da durmaksızın hatırlamak da durup durup hatırlamak da tamamen kişisel yani içtimai şeylerdir. Hatırlama yokluk zemininden bir duygu olduğundan dilin giden dişin yerini ikide bir yoklaması gibi hatırlama da hep bir boşluğu yoklama ve yokluğun hala ve hep yok olduğunu yeniden duyurmaya bıkmayan bir vecdedir. Ve hep oyuk arar, yokluk arayıp ''Yok,'' demenin tadını boşluktan sızdırarak çeker. İnsanın hatırlaması onun varlık planından çıkması ve düşündürebilmesi için de bir keder örtüsünde olması gerekir. Akla gelmekten bahsetmiyoruz elbet, hatırlama, bir zamandan şimdiye akan, varlıktan kayba düşen ve bir boşluğa yuvarlanmışa uzanan bakıştır. Her sahici ve yakıcı şey gibi çevre ile alakası olmayıp, asıl sancısını da çevreye bildirmemede çeker. Çevre nasıl bir şey ise bir masa örtüsü ya da yastık kılıfı gibi neyi çevrelediğini ve örttüğünü, hangi ağrılı başa dayanak olduğunu bilmeden müstakil yaşar, yani çevre çevrelediklerinden bağımsız ve habersizdir. Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin. Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin! Galiba gizliden bir iyi haber duyar gibi oldum. B. Ada'da Hamidiye c'nin üst katında yağmurdan ıslanmış ve pek çaresiz halde. Öyle bir yerde öyle bir saatte öyle bir yalnız öyle bir ifadeli gördüm ki hayranlığım bin kat arttı. Keşke şu videolu söyleşilerden birisi Şule hanımla yapılsaymış. Dünyanın en güzel ses tonu ve konuşma şekillerinden birine sahip ve yüzüne, ifadesine de. Büyük bir ruh büyük bır kafa büyük bir dünya büyük bir irtibat büyük bir şifaci sonucunda da büyük bir kalem olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kim ne dese o yine de ona uzak. şule gürbüz. Dün gece sehere kadar sahur sohbetinin baştan sona konusuydu. Iftar vakti gibi bekliyoruz bir yerden zuhurunu... Niye yazmıyor? Yazmayı mı bıraktı? Çok özledik... Şu yaşıma kadar var olup varlığını belli ettiğine şükrettiğim tek payandam Allah'ın lütfu, Şule Gürbüz. Ne söylesen, o daha iyisini söyler. Ne söylesen, o söylediğinin nerende yeşerdiğini bilir. Tohumu bilir, toprağı bilir, suyu bilir, tohumun, toprağın, suyun bütün minerallerini bilir. Dilin yetmez, dimağın yetmez, kelimelerin yetmez. müstenkif denecek yüksek ruh varsa o odur... Ve Ebu Hureyrenin beş misli rivayet ve on misli detay ve yirmi misli gözlem bırakırdı... Allah'a şükürler olsun. Ne güzel yaratmış. Şule Gürbüz okuyunca yağlı börek kokusu alıyorum, metinleri fırın gibi iştahı kabartan aynı anda kısa bir süre sonra tıka basa doyacağınızı biliyor olmanızın verdiği meraklı, umutlu bekleyiş.. Allah herkese Şule hanım'ın sahip olduğu elit, etkili arkadaş çevresi nasip etsin zira böyle kendi kendini bitirme mekanizmasına haiz Pr'ı kimse yapamaz. metinleri aşırı derecede zor. Bir an dikkatinizi ayırmanıza izin vermiyor. Üstelik bütün o zor, karışık ve çok felsefi önermeler o kadar peş peşe ki soluk bile aldırmıyor. Edebiyatçı yerine felsefeci olmaya kesinlikle daha yatkın. Ben ciddi okuru olanlara pek inanamıyorum. Türk okuru daha önce kiminle yetişti de şimdi bunu okuyor bilmiyorum. Haddim değil ama yazara saygım hayli fazla olsa da okuruyum diyene duyduğum şüphe nerdeyse daha fazla. Hatim sevabı değil de okuyanın eğri muhakemesi doğrulsa.. . yirmi kez okuduğunu iddia eden palavracı bir cümle de kendi kursa... Keşke Coşkuyla Ölmek'i defalarca hatmedene hatim sevabı yazılsa. Yirmiyi sabah bitirdim. Allah tekrarını nasip etsin. Yazanın eteğinden ayırmasın. Şuleme verdiklerinden bana da versin. Mithat rumuzlu ya da isimli okuyucu, beylik demişsiniz. Bu beyliğin bir zerresini acaba daha önce nerede ne şekilde görüp okudunuz bize de bilgi verir misiniz? İnsan bir şey, bir aksilik hissedebilir de ş. gürbüz'e en ters insanın bile diyemeyeceği şey beyliktir herhalde. Şule Gürbüz, bir ahir zaman keşifçisidir. Kaba, nobran, hoyrat, süfli, rüküş, ucube, gudubet, kiç insanlığımızın kuvarklarına, günün 24 saatinden daha uzun zamanlara serpiştirdiği, ağrılı-sızılı sonsuz soru işaretleri bırakan bir şiir ve hikaye feylesofudur. Bu dünyaya ve hepimize çok fazladır ayrıca. Ey okuyucu hala yok musun çığlığı çağrısı sorusu ne kadar provokatif kışkırtıcı ve bigane kalınması imkansız... Ben buradayım diyecek oluyor insan, insan sayılmak ve sanki insanlık yoklaması yapılıyormuş da utanmamak için buradayım diye parmak kaldıran bir çocuk, bir adam olabilmek için.... buradayım ey yazar, ey ruhumuzu altüst eden, ey selam sana... Kadıyoran gözlü... Şule Gürbüz'ü Joseph K'nın 13.08.2014 tarihli yorumu kadar doğru ve can alıcı yerden tanımlayan bir okur olmamıştır. Güneş Engin'in çizgisi kadar yazarın ruhuna ve manasına eğilen kıymetdar okuru kutluyor alnından öpüyorum. Sanırım Şule Gürbüz başka her şeyine rağmen Türkçe'ye sadakati, müthiş vefası, olağanüstü yeteneği, ortaya çıkardığı deyimler, halk deyişleri, mezardan dirilttiği atasözleri ve kendini de ruhuyla dilin içine yerleştirdiği karışım olarak bu sular gibi akan hali ile anılacak. Sadece İstanbul ağzı değil Türkiye'nin hemen her yöresine ait yarı tasavvufi yarı mizahi ruhu da olan müthiş bir lügat kattı Türkçeye. Öldü denilen dil kalkıp hepimize verdi veriştirdi. Elinde edebiyat ve Türkçe yüceliyor. Hele Coşkuyla Ölmek benzersizdir. Allah'ım beni Şule Gürbüz'e komşu et. Şule Gürbüz'ün metinleri, Türkçede yazılmış en güçlü metinlerdir. Hatta şöyle söyleyebilirim; her hikaye aynı zamanda birer şiir olma özelliğini de taşımaktadır. Hatta aşk olsun ona, insan bu nazarla dünyaya bakıp nasıl bunca insan türünün içinde yaşar, hayret! Şule Gürbüz hanımefendi ile bu kitap vesilesiyle tanıştım, çok da iyi oldu.. Kişisel fikrim, çok güçlü ve yetenekli bir yazar olduğudur.. Ben Şule Gürbüz'ü ve özellikle Coşkuyla Ölmek eserini edebiyat tarihimiz için bir mihenk taşı görüyorum. Tanpınar bile kendi dilinin, kullanılan dilin ve devrin adamıydı, O. Atay bile öyle. Şule Gürbüz ölüyü dirilten, hayran olduğu ölüme aslında yok diyen gerçekten eli öpülesi bir sanatçı. Varolsun, sağolsun. Kadın yazar demek böyle yetenekli, duyarlı ve nitelikli bir yazarın kadın olmasından bir kadın olarak gurur duymak demektir. Çünkü kadın yazar azdır. böylesini bulunca da en sevdiğim kadın yazar Şule Gürbüz deniyor, dedirtiyor. Şule Gürbüz en sevdiğim kadın yazardır, gelmiş, geçmiş, belki gelecek. Güzel söyleşi. Artık kimsenin kitabında bu doluluk yokken Şule Gürbüz söyleşi verirken bu halde. Sen ölüme, ben de sana hayranım Şule. Değil mi... En sevdiğim kadın yeter bence... Yazar için ayrı cümle kurarım \"en sevdiğim yazar\" diye. . Coşkuyla Ölmek'in Zananın Farkinda'nın, Kambur'un yazarı Sule Gürbüz. Ben bir elestiri tanıtım yazisi yazsaydim bin kez Sule Gurbuz yazar birakirdim... \"Beylik beylik laflar\" da ne demek beyim... \"Edebiyatçı üsttenliği\" de nasıl bir yakıştırma... bari o bir cümlede bir mana olsun be kardesim... Şule Gürbüz günümüzün en sahici ve etkileyici yazarı, çok güçlü bir ifadesi var, tekrar tekrar okunası, bu söyleşi de çok güzel olmuş, kitap gibi, teşekkürler. En sevdiğim kadın yazar, oku oku bitmiyor, özel ve güzel bir kadın Şule Gürbüz, yüz akımız. ve galiba yazardan iki sayfa okumadan ceplerindeki hazır yaftayı çıkarmışlar. yine beylik beylik laflar. biraz doğal olsanız, ne güzel olacak. şu edebiyatçı üsttenliği yok mu! okuyun da görün ne keşifler var... İnsan kendini güvende ve emniyette hissediyor okudukça, insanlık yaşıyor, kalbi olan biri var, ruhu sönmemiş biri var, güncel olana, reklama, reytinge, billboarda, endüstriye yenilmemiş, poz vermeyen, sözü olan, sözü ve manayı damla damla biriktiren biri var... biz kuşluk ve kaylule uykumuza devam etsek, yetmiş beş milyon teşekkür Şule Gürbüz'e... Evet şu anda \"rengi, kokusu, ağırlığı, kurutulamazlığı, kurtulunamazlığı, yapışkanlığı, kuşatıcılığı ile zaman\" başucu kırılmış bir çivi gibi... kolaylaştırıyor büyük esere giden yolu bize... Biz okurlar bunu hak ediyor muyuz... sanmıyorum... Bir bakın ilk soruya verilen cevapta yazar kendini nereye konumluyor,"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatdisi-zurnanin-hangi-deligi", "text": "Muhteşem Yüzyıl'dan yola çıkarsak, iktidarın eleştirisi müdahale midir, ne zaman, hangi durumda müdahale olarak görülebilir? Şair, yazar Altay Öktem'le konuştuk. İktidarın azarladığı ve RTÜK'ün çekidüzen verdiği dizilerin sayısını tutmaya gerek yok; ahlakımızı, tarihimizi, kutsalımızı korumak isteyen kurumların varlığını her daim yanımızda hissediyoruz. Bırakın ulusal kanalları, para vererek satın aldığımız platformlarda bile filmleri sansürlenmiş halde seyrediyoruz. O yüzden Muhteşem Yüzyıl hakkında yeniden kopan tartışmalara kimse şaşırmadı bile. Peki, iktidarın eleştirisi müdahale midir, ne zaman, hangi durumda müdahale olarak görülebilir? Şair, yazar Altay Öktem'le konuştuk. Başbakan, Muhteşem Yüzyıl'daki bir dizi karakterini kastederek Biz böyle bir Kanuni tanımadık. dedi. Biz de tanımadık tabii ki. Hiçbirimiz tanımadık. O kişi Kanuni'nin kendisi değil çünkü; bir dizi karakteri. Ama başbakanın kendisi bir dizi, oyun ya da roman kahramanı değil. Gerçekten başbakan. Eh, biz de bugüne kadar Böyle bir başbakan tanımadık. Sahiden ilk. Doğu toplumlarının özelliği bu: İktidar, yasaklama, baskı, kutsallık, dokunulmazlık gibi yaptırımlarla hem toplumsal belleği, hem de düşünceyi, beklentileri ve hareket yeteneğini kontrol altına alarak kurulur. Toplumun düşünme yeteneğini mumyalayabildiğin ölçüde, başarılı ve güçlü bir iktidar kurarsın. Mumyalama işinde de bu tür klişeler kullanılır. Yoksa aile niye kutsal olsun? İnsanlık tarihi boyunca bizim meşhur çekirdek ailemiz mi vardı? Daha çok yeni bir kavram bu. Kapitalist toplumda, özellikle de miras hukukuyla birlikte günümüzdeki anlamıyla tek eşlilik ve bu tarz aile yapısı ortaya çıktı ve daha fazla kar etmek için aileyi kutsal ilan ettiler. Yani sanıldığı gibi ahlaki ya da dini bir mesele değil bu kutsallık. Amaç tamamen duygusal Tarihin dokunulmazlığı ise zaten başlı başına ironik bir mesele. Tarihe zaten dokunan dokunmuş bugüne kadar. Gerçek tarihi hiç birimiz tam olarak bilmiyoruz. Birileri oturup kendi çıkarları doğrultusunda bir tarih yazmış. Bize de daha çocukluğumuzdan başlayarak bu tarihi ezberletmeye çalışıyorlar. Tesadüf değil yani. Hayat tesadüflere pabuç bırakmayacak kadar ciddi bir şey zaten. Beyni, düşünce yeteneğini mumyaladıktan sonra toplumu istediğin gibi yönlendirir, istediğin gibi at koşturursun. Mitolojik, dini hikayelere bakın. Akıl dışı bir sürü hikayeyi gerçek sanan bir toplum kurguyla gerçeği birbirinden nasıl ayırsın? Ama başbakanın dizi karakterini Sultan Süleyman sanmadığına eminim. Halkın bu beyinsel travmasının farkında olduğu için, onun üzerine oynadı bence. Hassas bir konu bu. Bir siyasinin, özellikle de iktidardaki bir siyasetçinin eleştirisi, düpedüz ve her koşulda müdahaledir. Zaten amaç da aba altından sopa göstermekti sanıyorum. Sansürlemek yerine, otosansür uygulamaya mecbur edersen diplomatik biçimde sorunu halletmiş olursun. Zaten tüm yönetim biçimleri de birbirine pamuk ipliğiyle bağlıdır. Bir şeyi kafasına vurarak yaparsan diktatörlük olur, kılıfına uydurarak yaparsan demokrasi olur. Ne yaptığından çok nasıl yaptığın, hangi yöntemi kullandığın önemli. Sadece sanata değil, hayata müdahalesi olduğu apaçık ortada. Ülkeyi yöneten bir iktidar değil söz konusu olan, her bireyi tek tek hizaya sokmaya çalışan, herkesi bir örnek yapmaya çalışan ve farklılıklara müsaade etmeyen bir oluşum; daha doğrusu tek bir kişi var. Kim olursan ol, ya o kişinin istediği insan olacaksın ya da yaşama şansın kalmayacak. Çoğunluğun sesi diye bir şey olduğunu sanmıyorum. Birileri zurnanın hangi deliğine üfleneceğini söylerse, çoğunluğun sesi o makamdan çıkmaya başlar. Yani çoğunluğun sesi sandığımız şey, çoğunluğu yönetenlerin sesidir aslında. \" çoğunluğun sesi sandığımız şey, çoğunluğu yönetenlerin sesidir aslında\" çok doğru bir yorum olmuş. Hatırlayın, 12 Eylül sonrası aynı halkın % 80-90'ı 12 eylül anayasası ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığına evet oyu vermişti..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/edebiyatin-obur-canlilari-kediler-kuzgunlar-edjerhalar", "text": "Bern'deki Paul Klee Müzesi'nde Klee'nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee'nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var. Kediler sadece bu fotoğraflarda başrolde değil; bu zamana dek birçok sanatçının atölyesinde, yazı odasında köşedeki koltuk onlara aitti. Belki bir diğer insanın girmesine izin verilmeyen mahrem sanatçı odalarının geçit verilmiş nadide canlıları; Eski Mısır, Hint, Pers efsanelerinde tanrı-tanrıça, koruyucu, insana hediye olarak anlatılmış, gizemli doğası ve kedigiller ailesinin cazibeli aurasıyla birlikte Ortaçağ'da uğursuz olarak görülmeye başlanmış ama asla göz ardı edilememişti. Tayland'da her yerde bulunduğu için dikkatimi çeken, patisini durmaksızın sallayan kedi biblolarının düşündürdüğü de buydu, asla göz ardı edilemediği gerçeği: Tarihin bir döneminde, satış yapamayan dükkan sahibine yardım etmek için insanları patisiyle içeriye davet eden bu kedi, sonrasında efsaneleşmiş ve şans getirdiğine inanılan bir sembol haline gelmişti. Kedilerin ağzından yazılan bir başka roman da Oya Baydar'ın Kedi Mektupları. Romanda kedilerin sahiplerinin yaptığı dedikodu da, kedilerin yaşadığı duygular da, aşkları da, yazdığı mektuplar da yer alıyor. Kedi Nina, Kirli'nin yazdığı bir mektuptan, uzaklara giden Kirli'nin Özgür Kedilerin Toplumsal Konumlarını Yükseltme Cemiyeti'ne katıldığını öğrenir ve onunla gurur duyar. Aşık olduğu kedi ise insanların seçimlerine benzer şekilde, serseri ruhlu biridir. Adını Çizmeli Kedi'den alır: Parsifal. Kedilerin ana kahraman olduğu, ancak bu kez anlatıcı değil, sevilen olarak yer aldığı bir Japon edebiyatı eserine örnek ise Jaguar Kitap'tan çıkan Tanizaki'nin Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın'ı. Bir kadının kendisini terk eden kocasının yeni eşine Bari kediyi bana gönderin temalı bir mektup göndermesiyle başlayan roman, adamın kedisi Lili'yi iki kadından da daha çok sevdiğini fark etmesi, kadınların kıskançlığı, ikinci eşin evliyken sevmediği kediye sonradan bir dost olarak sarılması gibi doğal ve insana ait duyguları 100 küsur sayfada derinden hissettirir. Soseki'nin kitabından yaklaşık 30 yıl sonra yazılan eser, Genji Efsanesi'nin modern bir yorumudur esasında. Ama teması konusunda yalnız değildir: Eşini kedisinden kıskanmak teması Colette'in Dişi Kedi romanında da kendisine yer bulur. Edebiyat tarihinin de gösterdiği gibi, eşini kedisinden kıskanmak ya da kedisine gönülden bağlı olmak çok sık rastlanan durumlar olduğu için kitaplarda yer alması da fazlasıyla doğaldır. Bir başka Japon yazar Haruki Murakami'nin kedileri için yazdığı yazılar da bu gönülden bağlı olmanın örneklerinden biridir, ama yazarın hayal gücü bizi daha da ileriye taşır: Sahilde Kafka'da geçirdiği kazadan sonra okuma yetisini kaybeden, ama kedilerle konuşabilmeye başlayan ve o günden sonra kendisini kaybolan kedileri bulmaya adayan Nakata karakterini ancak Murakami gibi gerçeküstünün sınırlarında gezinmeyi seven bir yazarın kitaplarında okuyabiliriz. Tanizaki'nin romanında başrolde kedi vardı, ama Lili edilgen bir kedidir; onun meziyeti, çok sevilmektir. Tayland'daki kedi biblosunun dükkan sahibine getirdiği şansı ve etkin hali, Uzak Doğu'dan çıkıp Avrupa'ya geldiğimizde çok iyi bildiğimiz bir masal kahramanında görürüz: Çizmeli Kedi. Kendisine kedi miras kaldığı için üzülen fakir sahibini zekası ve manevralarıyla Kral'ın kızıyla evlendirmeyi başaran bu kedi, edebiyat tarihinin süper kahraman kedisidir. Bu güç, Alice Harikalar Diyarı'nda yaramazlığa, Alper Canıgüz'ün Gizli Ajans'ında da kötüye kullanılacaktır: Bu romanda kedi, gaddar bir reklam ajansı sahibidir. Japon edebiyatının uğur getiren canlısı, boşuna dükkanların baş köşesine konmaz, çünkü onlara göre kedinin hayatlarımızdan çıkması da bir uğursuzluk sebebidir; Murakami'nin Zemberekkuşu'nun Güncesi romanında bir karı kocanın ve temelde adamın hayatına gelen uğursuzlukların fitilini ateşleyen, kedisinin ortadan kaybolması olmuştur. Şimdi baskısı tükenmiş olsa da hem yerli hem de yabancı yazarların yazdığı kedi öyküleri pek çok kez kitaplaştırıldı. Mesud Cemil'in 38 ayrı kedisine yazdığı öykülerin bulunamayan 30'u da bulunursa bu liste daha da şenlenecektir. Yerli yazarlar arasında Ne Kitapsız Ne Kedisiz diyen Bilge Karasu ve kedilere düşkünlüğüyle bilinen Asaf Halet Çelebi'yle birlikte Refik Halit Karay'ın yazdığı deneme yazısı da bir başka örnek oluşturması açısından ilginç; Refik Halit ona bakan kedisi karşısında giyinince insanoğlunun giyinme zorunluluğunun saçmalığını fark eder. William Burroughs'un İçerdeki Kedi adlı kitabı da, yazarın bir kedisevere dönüşmesini, düşüncelerini, kedilerin kaybolmasına ilişkin kabuslarını anlatan bir denemeler bütünüdür. Bu kitapta, bütün iyi kitaplardaki gibi, konu kediden çıkıp insanlığı kapsar ve bize düşüncelerini lezzetli ifade etmenin yollarını sunar: Kedi kavgalarında saldırgan tarafın kavgayı neredeyse her zaman kazandığını gözlemledim. Eğer bir kedi kavgada feci duruma düşerse kaçmakta tereddüt etmez, köpek ise aptal gibi ölene dek mücadele eder. Yaşlı jiujitsu hocamın söylediği gibi, 'Eğer numaraların işe yaramazsa, kaç. ' Kahraman olan, süper kahraman olan, çok sevilen kitap kahramanı kedilerin fantastik edebiyattaki örnekleri ise biraz korkutucudur. Edgar Allan Poe'nun Kara Kedi öyküsünü bilirsiniz; bu öyküde önceleri çok sevdiği kedisinden, alkol almaya başladıktan sonra nefret eden, hatta kedisinin tek gözünü oyan adamdan intikamı yine tek gözü oyulmuş kedisi alacaktır. Yani kediler, aydınlık yanımızda olduğu gibi, karanlık yanlarımızda da yanımızdalar. Birçok mitolojide bu dünya ve ölüm sonrası dünya arasında haberci olduğuna inanılan, şifacı nitelikteki bu kuş, Kara Kediyle bize kedileri bir korku ögesi olarak sunan yazarın aydınlık bir şiirine konu olmuştu. Kuzgun denince akla gelen ilk kişi olan Edgar Allan Poe'nun bu şiiri öyle ünlü oldu ki, yazarın mezarı üzerine de bu kuşun heykeli oyulmuştu. Poe'nun Kuzgun şiirini Ülkü Tamer çevirisiyle okumuşuzdur çoğumuz, Everest'ten çıkan Oğuz Baykara çevirisi de mevcut; bu şiir, aşk acısı çeken birinin evine gelen ve bir heykelin üzerinden artık hiç kalkmayan bir kuzgunla yüklerinden kurtuluşunu anlatır. Birçok tabloya konu olan şiirde kuzgun, sorulan her soruya hiçbir zaman yanıtını vermektedir. Çok akıllı hayvanlar olan kuzgunlar insan sesini taklit edebilir diye söylenir. Poe'nun şiiri için kuzgunu seçmesinin nedenlerinden belki de biri budur ama asıl sebebin Charles Dickens'ın Barnaby Rudge romanı olduğunu biliyoruz. Truman Capote gibi yazarların beslediği kuzgunu ilk evcilleştiren yazar Charles Dickens'tı. Dickens'ın hayatı boyunca Grip ismini verdiği birkaç kuzgunu olmuştu. Dickens, ilk kuzgununu çok sevdiği için ona romanında, konuşabilen ve sahibinden daha akıllı olup ona kehanetlerini sunan bir karakter olarak yer vermişti. Kuzgun bu romanın baskısına yetişemeden hayatını kaybetti, ama Edgar Allan Poe romanı okur okumaz (1845) dünya çapında ünlenecek şiirine konuşan bir kuzgunu yerleştirmişti bile. Günümüzde fantastik edebiyatın vazgeçilmezi karga ve aynı familyanın en büyük kuşu kuzgunun birbirinin yerine kullanıldığı da oluyor. Örneğin Taht Oyunları-Buz ve Ateşin Şarkısı'nda üç gözlü karga, diziye adapte edilirken kuzguna dönüşmüştü. Gerçi orada martıları görüyorduk, ama fantastik edebiyatın vazgeçilmezi olarak kuzgunu düşününce aklıma ister istemez Alfred Hitchcock'un Kuşlar filminde bir martı sürüsünün gazabına uğrayan insanların gerilimi geliyor. Kedinin aydınlık ya da karanlık yüzüyle, hangisi olursa olsun, varlığı mevcut; kuzgunun da öyle. Yazarlar bu iki gerçekliği reddedilemeyecek varlığı, kendi özellikleriyle ya da onlara insani özellikler atfederek ya da onların hayal gücüne uygun ve yeni bir varlık olarak kaleme aldılar. Ya ejderha diye bir hayvan gerçekten var mı ? Fantastik edebiyata bakarsak olmalı, çünkü kendisi fantastik edebiyat eserlerinin en tanınmış kahramanı. Borges Düşsel Varlıklar Kitabı'nda ejderhayı pençeleri ve kanatları olan, boylu boslu, hantal bir yılan olarak tanımlıyor ve hakkında ilginç bir bilgiyi paylaşıyor: Bu dev yılan, Doğu'da tanrısalken ve Çin Ejderi Lung dört sihirli hayvandan biriyken, Batı'da düşmanlara korku salan, en kötü ihtimalde de insanların eğlencesi olan bir varlık. Borges, İlyada'nın 11. bölümünde Agamemnon'un kalkanı üzerinde üç başlı, mavi bir ejderha olmasını da bu korku salma isteğine bağlıyor ve ekliyor: Bir ejderi tepeleyip öldürmek, kahramanların beylik kahramanlarından biriydi. Borges'in fantastik kahramanların en tanınmışı, ama en talihsizi. Bize çocukça gelir ve hikayenin tadını kaçırır dediği, ateş ve duman püskürten ejderhanın bir korku, hazinenin koruyucusu ya da Doğu'daki gibi bilgelik kaynağı olarak yer almadığı fantastik eser yok denecek kadar az. Farklı ülkelerin mitolojilerinden bu yana yazılı eserlerde gördüğümüz ejderha, Tolkien'ın Hobbit'inde Smaug, Michael Ende'de Falkor, Harry Potter'da Norbert, Taht Oyunları'nda birden fazla ejderha olarak karşımıza çıkıyor. Tolkien; en ihtişamlı, Hobbitlerin korkulu rüyası, cüceleri yurdundan etmiş ejderhayı tasarlarken 8. yüzyılda yazılmış ve kendisinin de Oxford Üniversitesi'nde üzerine çalıştığı Beowulf'tan etkilenmişti. Tolkien'ın ejderhalara asıl ilgisi çocukluğunda başlamıştı, onları hep hayal gücünün heyecan verici bir ürünü olarak gördü. Harry Potter'da Hagrid'in yumurtadan çıkardığı sevimli ejderhası Norbert hızla büyüyüp etrafa zarar verse de farklı bir ejderha örneğiydi. Taht Oyunları'nda ise insanlardan önce var olsa da, artık sadece onların kanından gelen Targaryen ailesinin mahzeninde kafatası bulunan ejderhalar, Daenerys Targaryen'e düğün hediyesi olarak verilen üç ejderha yumurtasıyla yine ortaya çıkmış ve yeni bir savaşın tetikleyicisi olmuştu. Şahsi olarak en sevdiğim ejderhalar ise Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz Beşlemesi'nin ilk ve üçüncü kitaplarında karşımıza çıkan Yevaud ve Kalessin. LeGuin kitabında ejderhaların insanlardan önce var olduklarını, bu sebepten de Kadim Lisan dilinde konuştuklarını anlatır. Kadim Lisan onların dili olduğu için bu dili istedikleri gibi konuşabilirler ama bu dili konuşan insanlar yalan söyleyemez. Ayrıca ejderhaların gözüne hiç bakmamanız gerekir; onları yenmenin tek yoluysa ismini zikretmektir: Yevaud. Kitapların ana kahramanı büyücü Çevik Atmaca Ged, ejderhaları yenmesinin ardından Ejderhaların Efendisi olarak nam kazanır. Gün geçmiyor ki içinde ejderhaların olduğu bir fantastik edebi eser yazılmamış olsun; ama hatırladığımız son örnek, yazarın bu türdeki tek eseri olduğu için dikkat çekiciydi. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Kazuo Ishiguro'dan söz ediyorum. Fantastik bir eser yazdığı için çok eleştirilen, röportajlarında kitabı anlatmaktan daha fazla zamanı kendisini savunmaya ayıran Ishiguro'nun 2015'te yayımladığı Gömülü Dev'i de ejderhaları barındırıyordu, yine güçlü olarak ancak biraz daha başka biçimde; bu romanda Kral Arthur yönetimi sonrasında, yine İngiliz efsanesi Beowulf'tan esinlenen dişi bir ejderhanın nefesinin yarattığı sisle insanların hafızasının yok olduğu bir dünya vardı. Axl ve Beatrice isimlerindeki hafızasını kaybetmiş bir çift de kayıp bir oğulları olduğunu düşünerek yola çıkıyordu. Ejderha, mevcut olmasa da, en az kediler kadar edebi eserlerde yer bulan bir varlık; belki de bunun sebebi, birçok ülkenin mitolojisinde yüzyıllarca yaşayan efsanevi bir varlık olarak heybeti, gücü, koruyuculuğu temsil edecek şekilde var olması. Bu durum Nerde bir yılan varsa yakınında bir hazine olduğu konusunda bizi uyaran Divan edebiyatı gazelleri için de geçerli. Divan edebiyatında sevgilinin saçlarının kıvrım kıvrım olması şairlere göre ejderhayı andırır, saçlarının bolluğu da bin bir başlı ejderhaya benzetilir. Aşıkların çektikleri ve gökyüzüne yükselen ah, ejderhanın ağzından çıkan alev gibidir. Şaire göre bu ejderha şeklindeki ahı gören halk da, orada bir hazine var zanneder. Halk edebiyatında da Yunus Emre, nefsiyle mücadelesini Şehname'de anlatılan Zaloğlu Rüstem'in dokuz aslanı, yedi yılanı ve dört ejderhasıyla cengine benzetmiştir. Ejderha var olmasa da kediler kadar edebi eserlerde yer bulan bir varlık; belki de bunun sebebi, birçok ülkenin mitolojisinde yüzyıllarca yaşayan efsanevi bir varlık olarak heybeti, gücü, koruyuculuğu temsil edecek şekilde var olması. Gerçek bir kedi sever olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci ile edebiyat ve kedi üzerine konuştuk. ... Kedi, kendi varoluşunun başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu inancındadır, ödün vermez. Nankör sayılması bu yüzdendir sanırım. Almaktan çok paylaşmayı sevenlerin hayvanıdır kedi. Uyudu mu kinini de unutur. Tomris Uyar - Gündökümü. Yazarların çoğu kediyle yaşamayı seçtiği için midir ya da kedilerle çekilmiş çok sayıda yazar fotoğrafı gördüğümüzden midir nedir, kedi ile yazar arasında sanki doğal bir ilişki varmış gibi geliyor. Böyle bir soru sorduğunuza göre haksız bir kanı da değil bu. Yıllar önce içinde kedi geçen öykülerle ilgili bir yazı yazarken kedi öyküye aittir diye bitirmiştim de derginin yayın yönetmeni sevgili Murat Yalçın düzeltmişti: Kedi öyküdür. Kedilerin kendine ait dünyası, bağımsızlığı, dokunulmazlığı, özgünlüğü, özgürlüğüne düşkünlüğü... gibi pek çok niteliği edebiyatçıları çekmiş olmalı. Yazarlar da bu kedi mitolojisini yaratmak için az metin üretmediler hani. Bizim evdeki kediler bırakın kurguya ilham vermeyi, kuru kuruya bir makale yazmaya kalktığımda bile engel çıkarmaktan zevk alıyorlar. Üretim bir yana düpedüz mani oluyorlar. Bilgisayarın başına oturduğumda masayı istila etmeyi, bununla da yetinmeyip klavyeyi ilhak etmeyi her defasında başarıyorlar. Uyuyan, kediyi yerinden oynatmamayı sünnet bildiğim için ben de sakince bekliyor, olmadı masa ve bilgisayar değiştirme zahmetine katlanıyorum. Tomris Uyar ile kedilerinin ilişkisine hayranım. Kedi dünyasını çok iyi analiz etmiştir bir kere. Üstelik hiç yararlanmaya da kalkmamıştır kedilerden. Bu kadar kedici olduğu halde hiç kedi öyküsü yazmamıştır. Buna rağmen kedi dendiğinde akla gelen ilk yazardır. Gündökümleri'nde kedilerle ilişkisine dair çok renkli parçalar var. Bunlardan biri kedisiyle imzaladıkları eğlenceli bir antlaşmadır ki her okuyuşumda kahkahalarla gülerim. Önce şunu düzeltelim, kediler sadece kendilerine benziyor. Belki biz onları gıptayla, hatta kıskançlıkla seyrettikçe benzemek istiyoruzdur. O kayıtsız, kendinden emin ve konformist hallerine hayran olmamak mümkün değil. Sonra şunu da düzeltmek gerek: Kedilerin sahibi olmaz, onlar bazı insanlarla yaşamayı tercih ederler. Buna göre bence evden kaçan, kaybolan kedi de yoktur, ayrılmayı kendi istemiştir. Kedi isterse o evi bal gibi bulur. Buradan kedi ile ev arkadaşlarının bağına geçebiliriz: Bu bağın kediye göre kurulduğunu baştan kabul edelim. Kedi yeterince saygı gördüğü evde mutludur. Yatmayı tercih ettiği yeri ona bırakmanız, sevmediği bir mamada ısrar etmemeniz, taranmaktan hoşlanmıyorsa bu işi abartmamanız, misafirinizin karşısına çıkmama hakkı olduğunu kabul etmeniz gerek. Buna karşılık onun her istediğinde klavyenizin üzerine uzanma, iki eliniz kanda bile olsa çenesinin kaşınmasını talep etme hakkı vardır. Mutlu bir kedi istiyorsanız ya bunu kabul edin, ya da yollarınızı ayırın. Aksi halde kedi canınızı sıkmanın bir yolunu mutlaka bulur. Zorlanmadığımızı söyleyemem ama Feride, Hamdi veya Letafet'in olmayacağı bir zamanı düşünmek bile istemiyoruz. Allah hepsine uzun ömür versin. Kedi edebiyatı neredeyse başlı başına bir tür oluşturuyor. Türk edebiyatı da bu konuda çok zengin. Kızımla birlikte bir kedi öyküleri antolojisi hazırladık, öyle güzel kedi hikayelerimiz var ki, seçim yapmakta çok zorlandık. Edebiyat da şehir de içinden kediyi çıkarırsanız çoraklaşır, boşalır... Hele İstanbul. Bir süre yurt dışında yaşayanların en çok yakındıkları konu sokaklarda kedi görememektir. Evden her çıktığınızda ahbap olduğunuz sokak kedileriyle yürüyorsanız kedisiz bir şehre tahammül etmek kolay değildir gerçekten. İstanbul bence kedilerin başkenti ilan edilmeli. Bir şehre kedi bu kadar mı yakışır! Cami avlularında, hazirelerde, surlar arasında, eski evlerin pencerelerinde fotoğraflanmış kediler sanki şehrin doğal bir parçası gibidir. Kedisiz kalmış bir İstanbul'da şehir halkının daha asabi ve mutsuz olacağına kalıbımı basarım. Elinizle, gözlerinizle bir kere okşayarak yanından geçtiğiniz kedi, sabır ve mutluluk kaynağı gibi arındırır, diriltir sizi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/editorler-platformu-dikey-hiyerarsiyi-kirmak-istiyoruz", "text": "İşte tam da bu yüzden yayıncılık sektöründeki editörlere kol kanat geren bir kuruluş olan Editörler Platformu'ndan söz edeceğiz şimdi biraz. Kendi başına ayakta kalmaya ve editörlerin haklarını savunmaya devam eden bir kuruluş bu. Lakin biz sözü daha uzatmıyoruz. Neler yaptıklarını, kim olduklarını ve hedeflerini platformdan Eda Çaça ve Fahri Güllüoğlu anlatsın size. Bundan aşağı yukarı iki sene önce Genç Yayıncılar Girişimi adıyla biraraya gelen ekipten bazılarımız dağılmadan yolumuza devam ettik. Genç Yayıncılar Girişimi yayıncılık sektöründe çalışan ve belli bir yaş sınırının altındaki herkesi aynı masaya oturtmayı amaçlamıştı. Bu nedenle de tabii ki masaya oturan herkesin bambaşka beklentileri vardı. Ama yapabildiğimiz çok az sayıdaki toplantılarda değişmeyen dert editörün derdiydi, bu her zaman için baskın olandı, yani editörün tanımı, çalışma koşulları, hakları, editörler arası temasın eksikliği, editörlük mesleğinin geleceği vb. Böyle olunca editörün derdiyle ilgilenmeyenler demeyelim de başka dertleri olanlar bir araya gelemedi. Biz devam ettik, ilk etapta neler yapabileceğimizi konuştuk, kendi içimizde atölyeler düzenledik ve bir sene boyunca Editörler Platformu bildirisiyle fikrine güvendiğimiz editörlerle temas etmeye, fikir alışverişinde bulunmaya başladık ve hepsiyle heyecanımızı ve hevesimizi paylaştık. İş, Editörler Platformu'nu duyurmaya geldiğinde bunu genel iletilerle elektronik ortamda değil, fikirlerine güvendiğimiz, desteğini aldığımız editörlerle bir oturumda biraraya gelerek yapmayı seçtik. Geçtiğimiz yıl Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda düzenlediğimiz Editörler Platformu oturumu bu saiklerden hareketle ortaya çıktı. Konuşmacı olarak davet ettiğimiz Müge Gürsoy Sökmen, Tanıl Bora, İshak Reyna ve Murat Yalçın hiç tereddüt etmeden davetimizi kabul ettiler ve o zamandan bu yana destek olmayı sürdürüyorlar. Kendilerine bu vesileyle tekrar teşekkür ederiz. Editörler Platformu'nu şekillendirmesi açısından çok önem verdiğimiz ve Kitap Fuarı'nın en geniş katılımlı toplantılarından biri onların sayesinde gerçekleşti. Editörler platformu tabiatı gereği editörlerden oluşuyor. Tabii bunu sadece kitap editörleriyle sınırlandırmıyoruz, dijital ve basılı yayıncılık sektöründe görev yapan tüm editörleri içine alan bir yapı söz konusu. Gönüllü bir platformu sürekli kılmanın en önemli şartı ona işlerlik kazandırmak. Biz de bunu düşünerek, Sosyal Paylaşım, Yasal Haklar, Eğitim-Etkinlik-Bilgilendirme ve Editörün El Kitabı adı altında platformun amaçları doğrultusunda çalışmalar yürüten çalışma grupları oluşturduk. Her ayın ilk Salı günü yaptığımız aylık toplantılarda her çalışma grubu o ayki gündemini ve gelişmeleri paylaşıyor ve öbür gruplarla bir sonraki adım için neler yapılması gerektiğine ya da yapılabileceğine karar veriyorlar. Yazarlar Sendikası, Yayıncılar Meslek Birliği, Yayıncı Meslek Birlikleri Federasyonu, Çevirmenler Meslek Birliği, Editörler Platformu gibi yayıncılık sektörünün farklı dinamiklerinin yer aldığı çeşitli örgütlenmeler bulunuyor. Bu örgütlenmeler ilgili mesleğin haklarını gözetmek ve yayıncılık davalarında inisiyatif göstermek konusunda önemli roller üstleniyor. Editörler Platformu olarak bizim de önceliklerimizden biri bu. Ancak bunun dışında yalnızca kendi meslek orijinine dönük, içe kapalı bir yapı değil, yayıncılığın tabiatı gereği bütün bu meslek tanımlarının birbiriyle temas etmesini mümkün kılacak bir yapı oluşturmayı istiyoruz. Tüm aktörleriyle birlikte yayıncılık mesleğini yukarı çekmenin yollarından en önemlisinin kendi mesleğini kutsallaştırmaktan vazgeçip, alanın öbür aktörleriyle temas etmek olduğunu düşünüyoruz. Örgütlenme ve sendikalaşmalardaki en büyük handikaplardan biri de dikey hiyerarşi. Biz bu dikey hiyerarşiyi kırmayı hedefleyen bir yapı içinde, hepimizin aynı zemine bastığını ve yayıncılığın tüm aktörleriyle ortaklık içinde olduğumuzu bilerek hareket ediyoruz. Tam da bu nedenle mümkün olduğunca platform olarak kalmak, platform niteliğini korumak istiyoruz; örgütlenmeyi mesleki bakışla değil bir dünya görüşüyle açıklamak gerekliliğine inanıyoruz. Editörün önce kendi mesleki değerinin ve sorumluluğunun farkında olması gerekiyor. Editör dediğimiz kişi aslında moleküler düzeyde metne ait her bir harfin sorumluluğunu taşıyan kişidir. Bunun için metne dair ne varsa sağlamasını yapmak, merakla ve şüpheyle araştırma yoluna gitmek, sürekli öğrenmek durumundadır. Aynı zamanda, konumu gereği yayıncılığın bütün aktörleri bazında insani ilişkiler toplamının matematiğini doğru kurması gereken kişidir. Meseleye bir alışveriş olarak bakacak olursak ve yayıncılığı bir kan grubu şeması üzerinden açıklarsak editör hem genel alıcı hem genel verici rolündedir; yayıncıyla, yazarla, çevirmenle, redaktörle, grafikerle, düzeltmenle, pazarlama bölümüyle, çoğunlukla basın bültenleri ve arka kapak metinleri aracılığıyla okurla kurduğu temas noktaları üzerinden hareket eder. Platform'un bir sonraki adımlarından biri tam da bu temas noktalarını irdeleyen ve editörün değeri meselesini ortaya koymak açısından bir girişim olacak: Hem sitemizde hem de yazılı basında yayımlamayı düşündüğümüz, editörün varlık sebebini açıklığa kavuşturmayı amaçlayan editör-yazar, editör-çevirmen ve editör-yayıncı başlıklı soruşturmalar başlatacağız. Medyayla daha önce bir irtibatımız olmadı, dolayısıyla şu ana kadar medya içinden bir destek aldığımızı söyleyemeyiz. Fakat başından beri Çevbir'le temas içindeyiz ve yakın gelecekte olgunlaşmasını istediğimiz paylaşımlarda bulunuyoruz. Bunun yanı sıra aylık toplantılarımızı düzenlemek için bu işin ruhuna uygun bir mekan araştırırken Cezayir Toplantı Salonu aklımıza geldi, sağolsunlar yönetimi de bize bu konuda destek oldu ve olmaya devam ediyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz noktalara ek olarak Platform'un bildirisinde de belirttiğimiz gibi Türkiye'de yayıncılık sektöründe çalışan editörler arasında dayanışma sağlamak, mesleki ve sektörel sorunları tespit etmek, bunlara çözümler aramak, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla paylaşımda bulunmak, işbirliği ve ortak projeler geliştirmek, meslek içi atölye, toplantı, seminerler düzenlemek, üniversitelerde lisans ve yüksek lisans programlarına editörlük dersleri konmasını teşvik etmek ve bu derslerin içerikleriyle ilgili üniversitelerle ortak çalışmalar yürütmek, yargıya taşınan yayıncılık meselelerine zemin hazırlayan yasal düzenlemelere karşı durmak; yayın davalarında meslektaşlarımızın yanında yer almak, editörlerin hukuki, ahlaki ve özlük haklarının ihlali durumunda ortak tepki geliştirmek, meslek içi bir dil kurmayı amaçlayan, süregelen bilgi birikimiyle geliştirilebilir bir editörün el kitabı oluşturmaktır. Avrupa'nın neredeyse tümünde editörün çalışma koşulları Türkiye'yle kıyaslandığında çok daha iyi. Fiziksel koşullar ve maddi koşullar dediğimiz zaman tanım somut bir değer almadığında küçümsenebiliyor. Oysa bunlar bir editörün iş tanımından hareketle zihinsel emek gerektiren bir işin olmazsa olmaz motivasyon araçları, aynı zamanda. Koşullar iyiyse, insancaysa emek her açıdan değer görüyor, değerini buluyor demektir. Birkaç refah toplumunu örnek gösterecek olursak, editörlüğün uzmanlaşma alanlarına göre düzenlendiği, istihdam edildiği ve işlerlik kazandırıldığı İngiltere, Almanya ya da Fransa'daki gibi ince meselelerle uğraşma noktasından uzakta olduğumuz, somut yaşamın açmazları ve sorunlarıyla boğuşmaktan yayıncılığın ve editörlük mesleğinin inceliklerini işleme ve gösterme konusunda dört başı mamur bir tablo çizmediğimiz söylenebilir. Bizde de son on yıla baktığımızda uzmanlaşma konusu işlerlik kazanıyor, ama her işe koşulan editör portresi de canlı bir organizma olarak yaşarlığını sürdürüyor. Öte yandan editörlüğün yaratıcılık esasına dayandığını göz önünde bulundurursak Türkiye'deki kakofoni ortamı ters etki de yaratabilir, editör zaman zaman koşulları lehine de çevirebilir. Genel bir ifadeyle yayıncılıkta ilerici yaklaşımla Türkiye'deki yayıncılık anlayışı arasındaki temel fark nedir diye soracak olursak... Meselenin özünde editörlük mesleğinin saygınlığı yatmakta. Aradaki bu büyük uçurumun nedenlerinden belki de en önemlisi ilerici yaklaşım geliştirmiş söz konusu ülkelerde yayıncılık faaliyetinin çok daha eskilere dayanıyor olmasına koşut biçimde kitabın kültürel ve toplumsal yaşamdaki aktif rolü. Bizde okuma eylemi gündelik yaşamın bir parçası değil! Bilgiyi günlük yaşam pratiğine dönüştürmekte güçlük çeken bir toplumuz. Okuma eylemi ya eğlencelik bir gündelik eylemle eşdeğerdeyse benimseniyor, ya hobi ya da boş vakte endekslenen ve çoğu zaman da sıkıcı bir ödev gibi görülüyor. Kestirmeden söylersek, editörün koşulları ve durumu, toplumsal parametreleri çözümlediğimizde, okurun niteliğiyle ve aslında hem politik hem de toplumsal yaşamla koşuttur. İki türlü yansıdığını görüyoruz: Biri sansür/oto-sansür öbürü de dijital yayıncılığın etkisi. Sansürle mücadelede örneğin Çevbir'in attığı adımların editörler için de kaydedilmesi gerekliliğinden hareketle biz de davalar karşısından inisiyatif oluşturmanın birincil olduğunu düşünüyoruz. Dijital yayıncılığa gelecek olursak, bunun editörler için gerçek bir tehdit oluşturmadığını, editörün ölümünden söz edemeyeceğimizi söyleyebiliriz. Editör her zaman bilginin yayılması konusunda aracı rolünü üstlenmeyi sürdürecek. Umberto Eco'nun işaret ettiği gibi bilginin bütünüyle dijital ortama geçmek üzere olduğu bu çağ bizi aslında Gutenberg çağına götürüyor, bu da bize göre kitabın ölümünü imkansız kılıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/elif-safakla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan etkinliğinin 18 Ağustos 2011 tarihli üçüncü buluşmasında, usta eleştirmenler Ömer Türkeş ve Semih Gümüş, İstanbul Modern'in bahçesinde Elif Şafak'ı konuk ettiler. İntihal tartışması, İngilizce yazmak gibi çok tartışılan konuların da konuşulduğu ve yaklaşık 750 kişinin katıldığı etkinliğin tamamını buradan izleyebilirsiniz... Türkler Ermenilerden toprak istemedi. Aksine Ermeniler Batılıların kışkırtmaları ile Doğu Anadolu'nun yarısından çoğunu istediler. Silah satıcıları da bu kışkırtmalardan çok yararlandılar. Başkaldıranlar cezalandırılır. Ermenilere karşı önlemler tarihte yaşanmış ne ilk olaydır ne son olay olacaktır. Ermenistan'ın ilk Başbakan'ı Kaçaznuni \"Türkler haklıydı.\" dedikten sonra Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi başkalarının bu konuda aykırı görüşlerinin ne önemi ne de değeri vardır. Ben Elif Şafak ı yazardan çok hak veren olarak gördüm. Yazarlar, genel anlamda sanatçılar, gelen eleştirilere hak veriyorum ile, katılıyorum ile başlayıp karşı çıkmazlar. Bunlar hesabın kitabın işleri bence. O zaman da işin ucu bir müsamareye dönüşüyor. Tabi ki son tahlilde, herkes yazmakta da, eleştirilmekte de eşit olmalı. edebiyat dünyamızdaki ahbap çavuş ilişkilerinin, zayıf öz kuvvetli imaj meselesinin vücut bulduğu ibret dolu bir söyleşiydi. aferin sabit fikir, intihale karışmayız, işimize gelmeyen soruları tersleriz, sonra da sözümüzü sakınmayız. yersek! Ben dramatik bir oyku icinde, 44 yasindan sonra Londra da yasamaya baslamis. o yasa kadar sadece gezmek icin yurt disinda bulunmus, 3 cocuk annesi, yanliz bir anneyim. Iskender yeni okudugum bir kitap. Safak oldukca doyurucu guzel bir roman yazmis. Bence yapici elestirilerde yarar var. Cok daha iyi bilen varsa, yazsin gorelim.. ELİF ŞAFAK muhteşem bir yazar o kötü eleştirileri hak etmeyen bir yazar. Kıymetini bence bilmemiz gereken ama bazı kişilerin kıymetini bilmediği bir yazar. Onun gibi bir yazara sahip olduğumuz için çok şanslıyız.... Elif iyi bir girişimci, ama asla iyi bir yazar değil ve hiç olmayacak, esinden yoksun çünkü ve gereğinden fazla hırslı. Her konuyu iç dünyanın sonsuz bilinmezliğine bağlamak bir anlamda elif kafak 'ı eleştirilebilir olmaktan uzaklaşitırıyor. sakin ve kendinden emin uslubu ve dili bu denli mükemmel kullanabilmesi onun iyi bir yazar olduğunu da gün yüzüne seriyor. Şafak'ın sözlerinin içeriği, imajı kadar güçlü değil. Söyledikleri doyurucu değil... Yazarlığının etrafına mistik duvarlar örüyor. Her şeyi hissiyata, duygulara, iç dünyaya bağlayarak belki de sorgulanabilir olmaktan kaçıyor. Cevaplarını zihin açıcı bulmadım."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/elini-tasin-altina-koyan-kolektif-ku-ko", "text": "E-kitap okuyanlar bilirler, kısa bir süre önce yalnızca e-kitap formatında yayın yapan bir oluşum çıktı karşımıza: Ku-ko. Murat Yalçın, Cem Akaş, Tankut Aykut, Süreyyya Evren, Gökdemir İhsan, Metin Kaçan, İsmail Pelit, Melida Tüzünoğlu, Faruk Ulay ve Berrak Yurdakul gibi pek de yabancı olmadığımız isimlerin kitaplarını yayımlayan Ku-ko'ya birkaç soru yönelttik. Ku-Ko kurgu kolektifi, adından da anlaşılabileceği üzere bir kolektif birbirinin yazdıklarını seven birtakım yazarların bir araya gelmesiyle oluştu. Bir yayın yönetmeni yok; başlangıçta ku-ko'ya katılması için çağrı yapılan yaklaşık 15 yazardan, elini taşın altına sokmak isteyen beşi bir araya gelip merkez komitesini oluşturdu: Faruk Ulay, Süreyyya Evren, Orhan Selçuk, İsmail Pelit ve Cem Akaş. Kararlar komitede oybirliğiyle alınıyor, herkesin veto hakkı var. Aralık 2011'de 16 kitap ve bir dergiyle yola çıktık. Ku-ko seçki'yse ku-ko'nun yayımladığı kitapları ve yazarları okurlara derli toplu bir biçimde tanıtmak amacını taşıyor. Kağıtlı yayıncılığın temel sorunları var. Birincisi üretim maliyeti. Maliyeti göze aldığınızda ya da en aza indirdiğinizde bile, dağıtım/ulaşılabilirlik sorununu aşamıyorsunuz. Kitabın e halinin üretim maliyeti neredeyse sıfır, tükenmesi sözkonusu değil, internetten satın aldığınız anda, bir dakika içinde makinenizde. Bir diğer avantajı da yer ve taşınabilirlikle ilgili: hem evde yer kazandıracak, hem de kütüphanenizi ve kitapçınızı gittiğiniz her yere götürmenizi sağlayacak. Kağıtla ilgili bir sorunumuz yok, kağıtla güzel kitapların yapımı sürecektir. Her türlü medyanın demokratikleşmesi sürecinde, içeriğin seçkinliğini garantileyecek kurumlara ihtiyaç var mı, bunlar yeni kurumlar mı olacak, alışılmışın dışında bir kurumsallaşma modelleri olacak mı, bunu hep birlikte göreceğiz. Diğer sanatlarda olan, edebiyatta da olacak. Bugün e-kitap format olarak hala gelişmeye muhtaç bir dil kullanıyor, ama önümüzdeki on yıl içinde müthiş yerlere varacak HTML'in son on-on beş yılda geldiği yere bakmak yeterli. Nesne olarak basılı kitap daha uzun süre varlığını sürdürür gibi geliyor bize, ama belki nelerin basıldığı konusunda bir değişim yaşanır. Kitlelerin tüketimine yönelik, tüketici edebiyatı dediğimiz üretim için basılı kitap formatı büyük oranda gereksizleşecektir herhalde. Öte yandan e-kitap okuyucular da bambaşka bir formata evrilebilir hala. Ku-ko her yayınevi gibi, iyi bulduğu metinleri bir araya getirmek istiyor, bu bütünden de zaman içinde iyi bir tanım çıkacağını düşünüyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/emily-gould-ile-soylesi-romandaki-biyografik-detaylar-en-yakin-dostumu-incitti", "text": "Friendship, New York'ta yaşayan ve yazar olmak isteyen iki arkadaşın, Amy ve Bev'in hikayesini anlatıyor. Pek çok kişi kitabı otobiyografik olarak tanımladı ama sen eserini bir anı kitabından ziyade bir roman olarak görüyorsun. Kitabımın otobiyografik olarak tanımlanması hep komiğime gitmiştir çünkü tamamen kurgusal bir temeli var. Ancak Amy ve Bev karakterlerinin arasındaki ilişkiyi, en yakın dostumla olan ilişkim üstüne kurguladığım doğru. Böyle bir şey yapmamın sebebi, en yakın dostumla olan ilişkimin hayatımdaki en önemli ilişkilerden biri, hatta belki de en önemlisi olması. Romanı kaleme aldığımda ortada evlilik içi ilişkileri konu alan bolca roman vardı ama kadınlar arasındaki cinsel ya da romantik olmayan ilişkileri konu alan eserler o kadar azdı ki... Gerçi romanım basıldığından beri bu durum bir hayli değişti, o başka! Ruth hala en yakın dostum ve hala birlikte iş yapıyoruz. Ama kitabın basımından beri ilişkimiz üstünde çalışmamız gerekti, ki bu da dostluğumuz için daha iyi oldu aslında. Karakteri kurgularken Ruth'un biyografik detaylarına başvurmuş olmam onu biraz rahatsız etti, hatta incitti. Dönüp geçmişe baktığımda keşke bazı şeyleri daha farklı yapmış olsaydım, diyorum hem dostumun duygularını incitmemek için hem de olayı Ruth = Bev gibi bir denkleme indirgememek için. Romanda Ruth, Bev'se, benim de hep Amy olduğum düşünüldü ama ben kendimi hep Bev'e daha yakın hissettim. Aslında iki karakter de birçok açıdan Ruth'tan çok bana benziyorlar. Ruth'un bir portresini çizmek niyetinde olsaydım, çok farklı bir roman yazardım, o kadarını söyleyebilirim. Şu anda 2,5 yaşında bir çocuğum var. Ama haklısın, kitabı yazarken çocuk sahibi değildim. Komik olan şu ki, hamile kaldığımda Ruth'la rollerimiz ciddi şekilde değişti. Normalde Bev olan Ruth birden Amy gibi davranmaya başladı, bense Bev gibi davranmaya! Kitap yapısı değişen ilişkimizi yansıtmayı başardı aslında ama hem bunu çoğu insanın zannettiğinden önce yaptı hem de gerçekle paralel bir zıtlıkta. Romanı yazarken yolları farklı yönlere giden karakterler hakkında yazmak istiyordum mesela başta bir başarıya ulaşmış, bir dereceye kadar güvencesi olan ama zaman geçtikçe her şeyini yavaş yavaş kaybeden biriyle, elinde başta pek bir şey olmayan ama zamanla yükselen birinin hikayesi gibi... Böyle iki karakterin arasında ilginç bir dinamik oluşacağını, cazip bir olay örgüsü kurulabileceğini düşündüm. Kaldı ki bu farklı gelir gruplarından tüm yakın dostların deneyimledikleri bir şey. O yüzden benzeri hisleri yaşayan iki karakter kurgulamak ve böylece hem kendilerini tanımalarını hem de ilişkilerinin ne demek olduğunu anlamalarını sağlamak benim için çok önemliydi. Zavallı Amy! Ona son bir kayıp yaşatmak, Bev'i ondan neredeyse affedilemez bir şekilde koparmak istedim. Dediğim gibi, artık benim de bir çocuğum var. Bu bana yeni bir bakış açısı katan bir şey. Öyle ki, kitabı şimdi yazacak olsaydım, sonunu daha değişik yazabilirdim. Hayatımı değiştirecek bir dönemde, çok zorlayıcı bir şey olan anneliğimin başında yanımda olmayan birini affetmek benim için çok güç olurdu. Ama kim bilir, belki de bu bambaşka bir romanda inceleyebileceğim bir konudur. Kitabın sonunu açık bıraktım. Sanırım bunu okuyucunun yorumuna bırakmayı tercih edeceğim... Ancak gerçek hayata bakacak olursak; oğlumun en sevdiği insanlardan biri Ruth. Ruth onu hep çok ciddiye alır, birlikte çok komik sohbetler ederler ve televizyon izlemeye bayılırlar. Oğlum Ruth'un nerelerde olduğunu ve ne yaptığını bana hep sorar. Bence gerçek sevgi karşınızdaki kişi için en iyisini canıgönülden istemektir. Bu da bazen onların kendileri için en iyi olan şeyi çözebilmeleri için gereken mesafeyi onlara tanımayı, yani geri çekilmeyi gerektirir. Zor olan ne zaman orada olacağını ve ne zaman uzaklaşacağını bilmek, uzaklaştığında da uzak kalabilmek. Bir sonraki romanım, Perfect Tunes, Simon and Schuster'dan çıkacak. Bir anne ve kızının ilişkisini anlatıyor ilişkiyi her iki karakterin bakış açısından görüyoruz ve annenin, çocuk sahibi olmadan önceki hayatına tanıklık ediyoruz. O da Bev gibi kazara hamile kalan, bir rock yıldızı olan erkek arkadaşı uyuşturucu kullanımından öldükten sonra çocuğu doğurmaya karar veren bir anne olacak. Özetle Perfect Tunes, kadınlar arasındaki başka türlü bir ilişkiyi derinlemesine inceleyecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/emrah-serbesle-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan, dün akşam Emrah Serbes'i ağırladı. Eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş yazarın ilk kitaptan bugüne gelişini irdelerken, okurların katılımı ve \"Ya kuruyemişçi olacaktım, ya yazar. Yalova depreminde kuruyemişçimiz yıkılınca, ben de yazar olmaya karar verdim,\" diyen Serbes'in esprili yanıtları söyleşiyi unutulmaz bir paylaşıma dönüştürdü. paylaşım için çok teşekkür ederim. ben yazardan çok programı yönetenlerin konuştuğu kanısındayım. emrah serbes i kendisini ifade edebiliceği soruların sorulmadığını düşünüyorum. murat uyurkulak'la da bir soylesi bekliyoruz. cok daha yakindan tanidik emrah serbesi. icten, samimi, sevimli, zeki ve sokaklari bize sevdiren bir yazar.83 kusaginin yuzaki bence. yalniz omer turkesi surekli sol yandan cekim yaptiniz surekli adamin bogazindaki yara izlerine takildi gozlerimiz. çok güzel, teşekkür ederim koyduğunuz için. sonuna kadar açıldığında bile videonun sesi çok kısık. bir şekilde videonun sesi yükseltilip yüklenilse daha iyi olurdu bence."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/enis-baturla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "SabitFikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan önceki akşam keyifli bir etkinliğe daha ev sahipliği yaptı. Samimi bir havada gerçekleşen söyleşide eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş, Türkiye edebiyatının güçlü isimlerinden Enis Batur'u ağırladı. madem boyle muthis bir organizasyon yaptiniz, bari ses duzenini dogru duzgun onceden test ederek ayarlasaydiniz. izlenecek dinlenecek hali yok teknik olarak malesef! On yıl sonra Enis Batur'u yakaladınız; konuşulacak bu kadar mı olmalıydı? Ömer Türkeş ile Semih Gümüş şiir eleştirmeni olmaktan çok kurgu edebiyatı eleştirmenleriler, bu yüzdn bu söyleşi için belki bir şiir eleştirmenini konuk edebilirlerdi. Yok, oranın düzeni buna müsait değil diyorsanız, kendi durdukları cepheden çok daha sıkı bir söyleşiye soyunabilirlerdi: Değil mi ki ikisi de yıllardır roman eleştirmenliği yapıyor? Batur ile, onun yapıtlarındaki anlatı teknikleri ya da şiirlerindeki anlatı tekniklerinin genel anlamda romanınıkinden farklılıkları üzerine, Batur'un neden romandaki anlatı tekniklerini benimsemediği, hatta neden Enis Batur roman tartışma konusu olduğunda her zaman Emil Zola gibi edebiyat dışı örnekler sunduğu ve niteliksiz roman varsa, şiir ya da deneme alanında da nitelikli/niteliksiz ayrımının da pekala yapılabileceğini, doalıyısıyla onun gözünde temel sorunun \"anlatı\" edebiyatında yattığını söyleşerek çok daha verimli, kalıcı bir oturum gerçekleştirebilirlerdi. Bırakalım Enis'i menisi de, bütün videonun en parlak, en güzel yanı 1: 22: 40'da sağ alt köşede. Çok keyifli ve ufuk açıcı bir söyleşi. Ancak video kaydının sesi çok düşük, kulaklık taktım yine de zor anlaşılıyor. Emeği geçenlere teşekkürler. Etkinliğin çok keyifli ve nitelikli geçtiği aşikar. Katılamadığım için duyduğum pişmanlık da bunu takip ediyor. Enis Batur 10 yılda bir görünür olma konusunda sunduğu argümanlarda sonuna kadar haklı olsa da, bizim de onu daha sık görme isteğimiz bir o kadar yerinde bir istek bana göre. Ömer Türkeş'in Kravat'a takmış olması da ayrı bir keyif verdi bana doğrusu. Joyce'un Ulysses ine yazdığı önsözünü okuyalı beri sokulgan ve tutkulu bir Batur Okuruyum.. 2 yada 3 kitap sonrası, kapısı yarı açık bir odaya yönelir gibi mutlaka bir Batur kitabına sokulurum.. Sahip oldugum Batur kitabı sayısıyla basılı kitabı arasında açık ara bir fark olmasına razıyım ben.. O yeter ki üretkenliğini sürdürsün ve sürekli henüz okumadığım Batur kitapları varolsun.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ercan-saatci", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ersanli-ile-soylesi-kendimi-seckin-bir-insan-gibi-sakinmadim", "text": "KCK operasyonları kapsamında 28 Ekim 2011'de gözaltına alınan Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Büşra Ersanlı, tutuklandığı günden, serbest kaldığı 13 Temmuz 2012 tarihine kadar yaşadıklarını Bulut Falı: Bir BDP'linin Cezaevi Tanıklığı adlı kitapta topladı. Ersanlı'nın Bakırköy Kadın Cezaevi'nde kaldığı bu süreçte tuttuğu günlükleri, ona gelen yüzlerce mektupla birleştiren Bulut Falı, o dönemi hem kişisel yönleriyle, hem de dönemin atmosferiyle harmanlıyor. Süreci resmi tarihi tekzip ederek, resmi tutanaklara geçmeyen yönleriyle ele alıyor. Bu sancılı süreci olabildiğince akıcı ve farklı bir cezaevi anısına dönüştüren Ersanlı, Hem pasifist ve iyimser olmam, hem kendimi seçkin bir insan gibi sakınmamam bir şeylere yardım etti dedi. Özgürlük tanımayan devlet erkanının, öğretim üyesi olmuş birinin de bu tercihi yapabildiğini görmesinin önemine dikkat çekti. Bu algı her zaman vardı fakat bu kadar yaygın değildi. Ki bu algı sol kesimde ve farklı alternatif idealleri olan, eleştiri yapan insanlara karşı her zaman vardır. Geçmişte sosyalist olduğum için bana karşı da vardı. Fakat misal Anayasa Komisyonu'nda bu şekilde yüz yüze gelmek bence onları çok rahatsız etti. Yani bizim üniversitemizin bir elemanı nasıl olur da bu şekilde karşımızda olur diye. Ben öyle algıladım. Türkiye'de bilim özgürlüğü algısı maalesef yok. Devlet üniversitelerini hatta vakıf üniversitelerini bile devlete ve hükümete hizmet etmesi gereken kurumlar olarak görüyorlar. Hem kadın, hem devlet üniversitesinde çalışıyor, Kürt sorununun çözümü için mücadele ediyor ama Kürt değil; bu kadarı da çok fazla duygusuyla yaklaşıyorlar, kafaları karışıyor. Türkiye'de insanların seçimlerine, düşüncelerine saygı maalesef yok. Hiçbir zaman da olmadı, şimdi daha da çok yok, çünkü daha zenginleşmiş bir otoriterlik var. Hayır, ablamın önerisiyle 1 Ocak 2012'de başladım. Fakat başlarken de Eylül-Ekim aylarını kısa kısa kendime hatırlatmak için toparladım. Yani şöyle bir 10 sayfa kadar da öncesini yazdım. Sonra 60- 65 sayfa kadar da günlüklere devam ettim. Hatta bazı günlerde tek bir satır yazdım. Kısa kısa yazarak, günlük tutma alışkanlığım vardı. Ama çok kısa. Böyle bir tecrübem yoktu, Akademik dili elitist bir anlamda hiçbir zaman benimsemedim. Basit yazmaya çalıştım hep. En genç dönemlerimde bile basit olmayan, ağır kavramlarla yüklü yazımları zorlukla yapabiliyordum. Onun için meselenin özünü duru bir şekilde anlatmaya uğraştım. Çok güzel bir duygu. Kürt muhalif hareketinin Türkiye için gerçekten bir demokrasi umudu olduğunu gösteriyor bu. Çünkü o insanlar seninle bu durumu paylaşmak istiyor, dayanışmak için. Ben de zaten paylaşmak istediğim için kitabı bu şekilde kurguladım. İlk önce itirazlar oldu, bu kadar çok mektubu koyarsan bu kitabı okumak sıkıcı olabilir diye. Binden fazla mektup vardı çünkü, onların belki 100-150'sini dışarıda bıraktım. Ben o yılı nasıl paylaşabildiğimi anlatmak için yazdım. İnsanlarla nasıl paylaşabildiğimi, onların da benimle nasıl paylaştığını yazmak istedim. Tamamen benim olabilecek bir şekilde yazmadım. Zaten öyle kuvvetli bir edebi yönüm de yok. Bilinsin, kaydedilsin diye yazdım. Akıcı hatta yer yer mizahi bir dili var kitabın. Farklı bir siyasi-anı-belge kitap da olmuş aynı zamanda. Siyaseti hafifletmek çok önemli, çünkü siyasetin hayatımıza girişini çok ağırlaştırıyorlar. Aslında siyaset yapmıyorlar çünkü insan haklarının evrensel temel ilkelerini sağlamadan siyaset yapmak bence mümkün değil. Hiçbir zaman değildi ama şimdi hiç değil. Kişisel tarihinizi anlatırken, siz içeriden bir tarih anlatımı yapıyorsunuz, içerideki hapishane koşullarını, bir taraftan dışarıda da tarih bir şekilde medya tarafından ve devlet tarafından yazılıyor. Mesela sizin en çok yakındığınız şeylerden biri de özellikle, medyanın çarpıtması. Evinizden alınışınızdan tutun da ünvanınıza kadar her şey. Kitapta da belirttiğiniz gibi medya sizi hukuk profesörü yaptı bir dönem, siyaset bilimciyken... Medyanın bu tür saldırılarda bulunduğunu biliyordum, şimdi de yaygın bir düşmanlaştırma, nefret söylemi devam ediyor. Benim için de bu nefret çok sivri oldu; sürekli pasifist olan, barış isteyen ve insanlarla kavga etme alışkanlığı dahi olmayan bir insanın, PKK KONGRA GEL örgütü üyesi ve sonradan da yöneticisi olarak anlatımı! Bu anlatım yapılırken fikirlerle yapılmadı. Molotofkokteyli sokak çatışmaları içeren arşiv filmlerini gösterip, üzerine benim kimliğimi koydu birçok televizyon. Çok ürkütücü boyutlara taşıdılar işi, hatta bazıları İmralı'ya giden gemiyle bağlantı kurmak istedi. Herkes bir şey attı ortaya, acaba gerçekten bunu terör düzeyine lafla taşır mıyız diye. Ama lafla peynir gemisi yürümüyor. Muvaffak olamadılar. O zaman da beni çok şaşırttı bu nefret derecesi, fakat açık söylemem gerekir ki üzmedi. Çünkü Türkiye'deki faşizme yatkın olan zihniyeti görebiliyorum, genç yaşımdan beri karşılaşmış olduğum bir şey bu... Önceki hapishane ortamı Ankara'da Dışkapı'daydı ve gecekonduya bakıyordu, tabiat da vardı. Yürüdüğümüz yer, yani havalaandırmamız tel örgülerle çevriliydi, etrafı çimenli bir yerdi. İçerideki koşullar daha zordu çünkü orası ahırmış eskiden. Onun için ısınması vs çok zor oluyordu. Yemekten taşlar çıkabiliyordu, televizyon yoktu. Orada iki sene dört ay kaldım. Ama arkadaşlarımla dayanışma vardı. Ben iyimser bir insanım. Mahvoldum, bittim havasına kolay kolay girmem, şiddet olmadıkça. O zaman işkence de uygulanmıştı üstelik ona rağmen çabuk atlattım. Bir tek beton görüyorduk içerideyken, bir de gökyüzü. İlk girdiğim zaman altı ay kıştı. İşin ürkütücü yanı da var, karanlık bulutlar olduğu zaman, özellikle kışın. Ki medya da, yargı da bize öyle yaklaşıyordu. Ama o karanlık bulutların bile sevimli ve hareketli olan bir yanı vardı. Mesela hava ve bulutlar karanlık olduğu zamanlar, bir kuş geçiyordu ve o bulutları kırıyordu, o zaman çok seviniyordum. Oradan geldi aklıma. Bütün bunları düşünmek için olanağım vardı. Ama bulut falı bakmak diye bir şey de varmış. Çoğu BDP'liydi zaten olmayanını da ben bilmiyorum. Benim koğuşumdakiler BDP'liydi ve 22 ile 29 arasında değişiyordu sayımız. Giden gelen oluyordu. Aslında giden pek olmuyordu son mayıs ayına kadar ama koğuş değiştirmeler oluyordu, bazıları yakın arkadaşlarının yanına gitmek istiyordu. Hepsi ifade özgürlüğünden tutuklanmış bir düşmanlaştırma kapsamında rehin alınmış kadınlardı. Çoğu da gençti zaten. Evet, üniversitede verdiğim dersi veriyordum. İlk önce Federalizm, üniter devlet ve konfederalizm. Onu iki üç hafta yaptıktan sonra KADER için bir meslektaşımla birlikte yazdığımız Her yerde her zaman siyaset adlı kadın bakış açısıyla siyaset bilimine giriş. O bittikten sonra da siyasi ideolojiler dersi yaptık. Bu tamamen kadın hareketiyle ilgili bir şey. KADER'in yöneticisi olmam, derslere gitmem sayesinde tanıştım bu siyasi hareketteki kadınlarla. 2001-2002 yıllarında daha çok. Ama bu hayatımın bir ilki değil. Tabii ki daha önceki süreçte de yine devrimciydim, yine sosyalisttim. Zaten Kürt mücadelesi vardı, o arkadaşlara da yakındım. Fakat kadın hareketindeki gelişmeyi bizzat 2000'in başlarından itibaren izleme imkanım oldu. Partiye girme, partili olma, partili olarak öne çıkma gibi bir hevesim yoktu. Fakat çok haklı gördüm bu siyasi geleneği ve Türkiye'deki tıkanma için tek bir umut olarak değerlendirdim. Aslında özgürlük tanımayan devlet erkanının, artık bu son noktada, öğretim üyesi olmuş, çalışıp bazı eserler vermiş birinin de böyle bir tercih yapabildiğini görmesini istedim. Bu yaklaşımın barış için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Geçtiğimiz hafta yitirdiğimiz Berkin çok değerli bir sembol oldu. Ekmeğiyle. Ve o güzel yüzüyle. Ama arkasından Okmeydanı'nda öldürülen gencecik çocuk ve aynı gün kalp krizi geçiren genç polis... Bunlar benim için aynı acılar. Ve hem pasifist ve iyimser olmam, hem kendimi seçkin bir insan gibi sakınmamam bir şeylere yardım etti. Sürüyor, sürüyor tabii ama ne tür bir nefret davası olduğunu artık bilmiyorum açıkçası. Aslında idare olarak biraz mahcubiyet vardı. Fakülte olarak saygı vardı. Ama öğrencilerim ve meslektaşlarım beni çok büyük bir sevgiyle karşıladı ve herhangi bir güvensizlik hissetmedim. Zaten ben hayatım boyunca güvensizlik hissini pek duymadım. Zeynep Perinçek Signoret ressam, 90'ların başından beri, 18-19 yaşında başladı ve sonra resim okudu, Fransa'da yaşıyor. Ben çok yakınım yeğenlerimle. O mektup olarak yolladı bunları... O şekilde iletişim kurdu. Ben de yedi metrekarelik koğuş odasının içinde bu resimlerden küçük bir sergi yaptım. Hem benim için hem koğuştaki arkadaşlarım için hoş bir atmosfer, bir renk oldu. Benim için değerli resimler bunlar. Dolayısıyla o dönemi her gün paylaştığım insan Zeynep'ti. Kitabı da böyle paylaşmak istedim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ertugrul-gunay-sanatta-muhafazakarlik-taklitcilik-tekrar-ve-yuzeysellesme-demektir", "text": "Ertuğrul Günay, uzun süredir siyaset gündeminde tartışmalı bir biçimde yer alıyor. Günay, AKP'den Kültür Bakanı olduğu süreçte Başbakan Tayyip Erdoğan ve diğer partililer ile çelişen demeçleri nedeniyle dikkatleri üstüne çekmiş, 2013'teki kabine revizyonunda da Bakanlık'tan alınmıştı. Gezi sürecinde de Günay'ın muhalif tavrının arttığına hep birlikte şahit olduk. Sonunda beklenen oldu ve Ertuğrul Günay'ın istifa haberi geldi. Ertuğrul Günay'a Türkiye'nin kültür politikalarını ele aldığımız bu ayki sayımız çerçevesinde ulaştık ve kendisiyle Bakanlık dönemini ve AKP'nin kültüre yaklaşımını konuştuk. Muhafazakar sanat deyimi, sanatı sınırlayan, böylece onun özgün yaratıcılığını engelleyen bir deyimdir. Bu deyim bence uygulama geçerliliği de olmayan politik söylemin bir parçası. Sanatçı kendisini bir dünya görüşüyle elbette tanımlayabilir. Ama sanatı tümüyle \"muhafazakar\"lık çerçevesine sokmaya çalışmak, onu taklitçiliğe, kendini tekrara ve yüzeyselleşmeye mahkum etmek olur ki, kabul edilemez. Bazı yerel yönetimlerin geleneksel sanat adı altında kendini tekrar eden çalışmaları dışında bu alanda bir yapılaşma yok. Bu kötü tekrar / taklitlerin de şehirlerimizi hangi tehlikelerle karşı karşıya getirdiği ortada. Bu arada, son yıllarda özellikle resim alanında yaşanan gelişmeler, modern sanatların, etkinliklerinin gelişmesi, sanatın her şeye karşın kendi yolunu çizebildiğinin umut verici örneklerini oluşturuyor. Nihayetinde siyasetçilerin, kültür ve sanat alanında dayatıcı, kuşatıcı, buyurgan bir söylem kullanması bilgisizliğin ve içselleştirilememiş bir güç gösterisinin ürünüdür. \"Muhafazakarlık\" kavramı batı demokrasilerinden bize tercüme edilmiş bir kavram; bu kavram siyasette, ahlak ve din alanlarında alışılmış kurallara ve toplumun geleneksel değerlerine daha fazla özen gösterilmesi anlamlarını da içeriyor. Ama batılı toplumlarında muhafazakar siyasetler, özgürlüğün ve başkalarının farklılıklarıyla var olmana hakkının da temel bir insan hakkı ve uygarlık ölçütü olduğu anlayışına ulaşmışlar. Bizde ise, muhafazakar terminoloji, kendi değerlerinin farkında olan, ama başkalarının değerlerine de aynı ölçüde saygı gösteren bir yönde evrimleşmek yerine, son zamanlarda totaliter bir toplum yapısının temellerini oluşturmak yolunda gerilemektedir. Az önce de söylediğim gibi, muhafazakar sanat ihtiyacı böyle bir bakış açısının ürünüdür. \"Muhafazakar sanat\" sanatı sınırlayan ve ufkunu daraltan bir söylem. Totaliter ve geriye doğru bir bakış açısının uydurduğu bir kavram. Oysa Ak Parti ilk dönemlerinde kültür alanında uzlaşmacı bir siyaset izlemişti. Evet, A/K Partisi, ülkede alışılmış güç odaklarıyla mücadele ettiği ve demokrasiye, AB'ye, demokratların desteğine ihtiyaç duyduğu dönemde kültür ve sanat alanına olumsuz bir müdahalede bulunmadı. Hatta, İstanbul ve Ankara'da çağdaş sanat müzelerinin kuruluşu, Madımak'ın Kültür Merkezine dönüştürülmesi, Nazım Hikmet'in vatandaşlığını kaldıran eski kararın iptali gibi nice olumlu örnekler sayılabilir. Tam bir kırılmadan ziyade iktidar gücünün pekişmesine işaret edebiliriz. Nitekim A/K Partisi'nin kültür politikalarindaki eski olumlu örnekler azalmaya, kültüre ve sanata karşı daha kuşatıcı ve tektipleştirici bir söylem gelişmeye başlaması bu iktidar gücünün pekişmesi sürecine tekabül ediyor. 2007 sonundan 2011'e kadar Bakanlık uygulamalarıma ciddi bir müdahale olduğunu söylersem, haksızlık olur. Bu dönemde Madımak'ın kebapçı olmaktan kurtarılmasından, Nazım'ın vatandaşlığına, Mem-u Zin'in özgün baskısından, yirmi beş yeni DT sahnesi açılmasına kadar birçok alanda çalışmalarımızı özgürlükçü ve çoğulcu bir anlayışla sürdürdüğümü söyleyebilirim. Bu dönemin sonunda Kars'taki heykel konusunda ciddi bir söylem farkı yaşadık, ilk kez. Benim, bir sanat eserini ve siyaseti kaba bir söylemden koruma çabam, -ne yazık ki Kurul ve Mahkeme kararları da aleyhte olduğu için- başarılı olmadı. Daha sonrasında başka konularda da söylem ayrılığı yaşamıştınız sanırım, özellikle İstanbul kent politikalari hakkında... Sonra Devlet Tiyatroları konusu gündeme geldi; ama evet, bardağı taşıran olaylar Istanbul'un doğasını ve tarihsel silüetini korumak konusundaki itirazlarım nedeniyle gelişti ve bu tartışmalarla ayrılma noktasına geldik. Aşırı güçlenme duygusu toplumun estetik anlayışına müdahale etmeyi de bir hak, bir üstünlük gösterisi olarak kabul etmeyi de dayatır. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Yeni bir kültür politikası yok. Sadece sanatın herhangi bir alanında kendi politik ve felsefi yaklaşımlarına bir eleştiri gelmesin, biraz da övgü olsun hatta. Bunu istiyorlar. AKP'nin bugünkü tarih itibariyle kültür ve sanatı özel bir biçimde kullandığını söylemek abartılı olur. Kullanmak niyeti ortaya çıktı son zamanlarda, ama bu niyet henüz amaçladığı sonuca yaklaşamadı. Başlangıçta çoğulcu bir yaklaşım işlerimizi kolaylaştırdı. Bu sayede geleneksel / sağ bakış açılarını zorlayan işler yapabildik. Nazım yurttaşlığı, Mem-u Zin'in yayınlanması, DOB'un yıllar sonra yeni birimler açabilmesi gibi... Son zamanlarda her şeye Başbakan'ın müdahalesi bu çoğulcu bakış açısını yitirme, tektipleşme tehlikeleri içeriyor. Ankara'ya -Gaziantep'te bitirdiğimiz, Hatay, Çanakkale, Antalya, Afyon, Uşak ve Urfa'da başladığımız gibi- dünya çapında bir Anadolu Uygarlıkları Müzesi'nin temelini atamadığımız için üzgünüm. Ayrıca ne yazık ki, AKM'nin yenilenmesi için -gereken kaynakları da hazırlamamıza rağmen- bizzat Başbakan'ın oluşturduğu engelleri aşmaya zaman ve imkanlarımız yetmedi. Erdoğan, baştan beri AKM'den hoşlanmıyor. Hiçbirimiz AKM'nin bir mimarlık harikası olduğunu savunmuyoruz belki, ama İstanbul'da, Beyoğlu'nda AKM'den önce yıkılması gereken çok yapı var ve bunlara yenileri ekleniyor. Başbakan, nereden duymuşsa, AKM'yi yıkıp, yerine \"barok!\" bir kültür merkezi yapmaktan söz ediyor. Bu nedenle, kaynak bulup AKM'yi restore etme fikrine hiç destek olmadı. Ancak, haksızlık yapmayalım. 2010'da Kültür Başkenti Ajansı'nın Kurul'dan da geçen projesi, gereksiz bir işgüzarlıkla Mahkemeye götürülüp engellenmeseydi, kaynak hazırdı ve AKM güzel bir projeyle yenilenmiş olacaktı. Devletin kültür ve sanat yaşamı ile ilişkisi, hatta bu çerçevede bir \"kültür bakanlığı\" olup olamayacağı hep sorgulandı. Devletin, tektipleştirici bir kültür ve buna bağlı olarak ideolojik bir sanat anlayışı dayatması elbette kabul edilemez. Kültür, bir toplumun tarih içinde oluşturup geliştirdiği bütün değerlerin toplamıdır ve bu değerlerin çoğulcu bir bakış açısıyla, bütün farklı renk ve özellikleriyle geleceğe taşınması gerekir. Çünkü bu değerler, insanlık tarihinin -herhangi bir dönemde, herhangi bir siyasal gücün yok etme hakkı olmayan- ortak mirası. Sanat ise, yapılan işe, üretilen emeğe özel bir yaratıcılık heyecanının katılmasıyla, özgün bir ürünün ortaya çıkarılması bana göre... Bu özgün ürünün ortaya çıkışı için de, her şeyden önce özgürlüğe ihtiyaç var. Bu açıdan bakınca, devletin kültür ve sanatla ilişkisi, yahut kültür bakanlıklarının görevi, bütün bu kültür kalıtının ayrımsız korunması için gereken önlemleri almak, sanatın gelişmesi için gereken kolaylıkları sağlamak, çoğulcu ve özgürlükçü bir anlayışla kurumsal altyapıları oluşturmaktır. Ancak devletin kültür ve sanat yaşamında olumlu işlevler görmesi, biraz da demokrasinin içselleştirilmesiyle ile ilgilidir. Türkiye siyasetinin çoğulculuğu ve özgürlüğü yeterince içselleştirememiş olması, her dönemde bu alanlarda sorunların doğmasına yol açıyor. Bakanlık dönemimde, büyük ölçüde kendi alanlarında yetkin arkadaşlarla çalıştığımız için önemli işlerin üstesinden geldiğimize inanıyorum. Türkiye turizmini kültür ürünleriyle zenginleştirip dünyada marka değerini arttırmak politikamız başarılı oldu; TC Kültür/Turizm Bakanlığı, görev dönemimin sonunda Avrupa'nın en başarılı turizm kurumu seçildi. Arkeoloji kazıları ve müzeleri, müze girişleri ve mağazaları dünya ölçütlerini yakaladı. Ülkemizden yasadışı yollarla çıkarılmış dört bine yakın tarihi eseri geri aldık. Ankara'da 90'lı yıllardan bu yana bir çukur olarak kalan yeni Senfoni Salonu yükseldi. Istanbul'da, yıllardır unutulan Ayazağa Kültür Merkezi'ni bu yıl bitecek bir yörüngeye kavuşturduğumuzun müjdesini de vermek isterim. Fikir ve sanat eserlerini korsan üretimden korumak, yayıncılık alanının en önemli sorunu. Bu alanda hazırlanmış bir yasa tasarımız vardı; bu tasarının gereken düzenlemelerle bir an önce yasalaşması ivedilik taşıyor. Aynı şekilde sinema alanında hazırlanmış bir tasarı da bekliyor. Geçen dönemde başlamış bütün kültür altyapısı çalışmalarının hızla devam etmesi, Bakanlığın önümüzdeki dönemlerde genel bütçeden alacağı payın artmasıyla kültür ve sanat yaşamına daha fazla destek olması ve bu desteğin çoğulcu bir anlayışla hak sahiplerine ulaştırılması önem ve öncelik taşıyor. Ülkemizde, Koruma Hukuku önemli ihlaller yaşıyor; Bakanlığın bu alanda geleneksel dikkatini artırarak sürdürmesi, bu dönemde acil bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Doğal olarak, bütün bu alanlarda önemli ve olumlu gelişmelerin olabilmesi için Türkiye'de siyasal yapının otoriterleşme yerine, özgürlükçü bir doğrultuda gelişmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/esin-esen-ile-soylesi-sozun-ruhu-istanbulda", "text": "Coğrafya, üzerinde yaşayan insanlar kadar onların sözünü de etkiliyor. Her ülke süreç içinde kendi dilini buluyor, kendi estetik anlayışını geliştiriyor ve kendi edebiyatını yaratıyor. Ama elbette farklı kültürlerin birbirine temas edebileceği noktalar her zaman mevcut; en azından köprüler kurmak mümkün oluyor. Klasik Japoncadan çeviri yapabilen nadir isimlerden biri olan Esin Esen de Japonya'nın köklü edebiyatını Türk okuruna ulaştıran bir köprü mesela. Kendisi üstelik Japon ve Türk kültürleri arasında bir bağlantı kurmak fikriyle yola çıkan Kotodama İstanbul'un da kurucusu. Klasik Japoncadan çeviri yapma düşüncesi, hayranı olduğum Japon Heian Kadın Edebiyatını Türkçeye aktarma isteğiyle doğdu. Doktoramı klasik Japon edebiyatı üzerine yaptım. 7. ve 10. yüzyıl Japon kadın edebiyatı da uzmanlık alanım. Tezimde kullandığım kuram, okuyucunun metni nasıl algıladığı ile ilgiliydi; bu da algının nasıl tercüme edileceği üzerinde odaklanmamı sağladı, bu sayede de çeviribilime yönelmiş oldum. 1990'lardan beri İspanyolca, Japonca, İngilizce dillerinde çevirinin hemen her alanında yer aldım. Japon toplumu başlangıçta anaerkil ya da çift-erkilli olarak kabul ediliyor. Kadının din, toplum, yönetim gibi pek çok alanda önemli bir yeri var. 7. yüzyıldan sonra ise Budizm ve Konfüçyüsçülüğün Japonya'da güçlenmesiyle birlikte kadın giderek bu konumunu yitiriyor. 17. yüzyıla gelindiğinde de askeri yapının hakim olduğu Japonya'da dönemin dini inanışına göre \"erdemli bir kadının\" konumu, genç kızlığında babasına, evliliğinde kocasına, dul kaldığında oğluna \"itaat etmek\" olarak belirleniyor. Japon modernleşmesi ile birlikte gündeme gelen kadın modernleşmesi, özellikle kadın gücüne ihtiyaç duyulan savaş dönemlerinde ivme kazanıyor gerçi ama Japonya'da bu ataerkil yapının yansımalarını görmek hala mümkün tabii. Japonya'da tarih öncesi çağlardan, 13. yüzyılın sonuna kadar muhteşem bir kadın edebiyatının varlığını görüyoruz. En eski Japonca yazılı kaynak olan antolojideki şiirlerin beşte birini kadınlar yazmış. Bu kadın şairlerden, ukareme'ler (8. yüzyıl) var mesela. Başkentten uzakta yaşayan, düşük düzey soylu ailelerin kızları. Ezberledikleri şiirler, şarkılar, hikayelerle şölen sofralarında yer alıyorlar. Başkentten gelen soylulara eşlik ediyorlar. Ortama uygun, doğaçlama söyledikleri şiirleri de var. Şiirlerinde her şeyiyle yaşadıkları bir anın dondurulmuş bir kopyası var. O kadar gerçek! Sonraki dönemlerde kadının değişen konumu ile birlikte kadın edebiyatı da flulaşıyor. Japon modernleşmesi ile birlikte tekrar kadın edebiyatının varlığından söz etmeye başlayabiliyoruz. Modern Japon yazarları gelenekle modernite arasında bir sıkışma yaşıyorlar mı? Son çevirilerinizden Nazlı Kar'ın da önemli temalarından biri bu çünkü. Tanizaki, Batı eğitimi almış ve ilk eserlerinde de Batı etkisi yoğun görülen bir yazar. Nazlı Kar'da ise Japon kültürünün güzelliklerine dönmüş yüzünü. Bu romanda karakterler üzerinden, Japonya'nın gelenek ile modernlik, Doğu ile Batı arasındaki salınımı, bireylerin bu açıdan yaşadıkları zorlukları anlatırken aslında kendi ruhunu betimliyor yazar. Roman bu gözle okunduğunda, pek çok anlam katmanı da çıkıyor karşınıza. Kotodama sözün ruhu demek. Yazı öncesi dönemlere uzanan bir Japon inanışı. Japonlar sözde ruh olduğuna inanıyorlar. Dile getirdiğimiz şeylerin de gerçek olacağına. Japonya'da geçmişte sözün ruhunu dile getiren bir tür kahin kadınlar da var. İmparatorlar adına içinde sözün ruhu olan şiirler de söylüyorlar. Bu sözcüğü İstanbul ile nasıl ilintilendirdiğime gelirsek, onun hikayesi de şöyle: Bu proje için yola çıkarken aklımdaki, Türk-Japon etkileşimi temelinde bir çalışma oluşturmaktı. Yani Türkiye üzerine çalışan Japonları, Japonya üzerine çalışan Türkleri bir araya getirebilmek. Bunu yansıtacak bir isim düşündüğümde \"sözün ruhu\"nun İstanbul'a gelmesi fikri beni çok heyecanlandırdı. Türkiye hakkında en güzel imgeleri yaratan İstanbul sözcüğü ve kadim Japon inanışı Kotodama'nın bir arada olması, Japonlarda da ben de yarattığı heyecanı yarattı. İki uzak kültür bu isimle bir araya geldi ve geçmiş zaman şimdiki zamanla bağlandı sanki. Kotodama İstanbul, Japonca ve Türkçe iki dilli bir kitap. Türkiye'den ve Japonya'dan 70 kişi, yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, çevirmenler, her iki ülkeyi sevenler bir araya gelerek oluşturduk. Projenin hayat bulmasından çok önce, 2009 yılında, internet alan ismini almıştım. Zaman içinde kitabın danışma kurulunda yer alan, kendilerinden ilham aldığım kişilerle yazışmalarımız, konuşmalarımız sayesinde proje şekillendi, 2015 yılında yayın aşamasına geçildi. İlk kitap, alandaki birikimi yansıtmaya yönelik oluşturuldu. Bu ortak kitaplar bundan sonra da yayımlanmaya devam edecek. Projemize destek olacak sponsorlara ve katkıda bulunmak isteyenlere çağrıda bulunmak isterim. Web sayfamızdan bizlere ulaşabilirler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/etgar-keret-hayatim-tuhafliklardan-ibaret", "text": "Nimrod Çıldırışları, Gazze Blues, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü kitaplarındaki kısa ama etkili hikayeleriyle tanıdığımız, 2010 yılında Tanpınar Edebiyat Festivali'nin konuklarından biri olarak İstanbul'a gelen Etgar Keret, geçen günlerde İstanbul'da yine okurlarıyla buluştu. Keret'in senaryosunu yazdığı Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi de! fistanbul kapsamında gösterildi. Öyle sayılır; genelde hep tuhaf şeyler anlatıyor olurum çünkü hayatım başıma gelen bir sürü tuhaflığın toplamından ibaret. Eşim, hayatı bana bu şekilde davranmaya sevk edenin yine ben olduğumu düşünüyor ama bana sorarsan masumum, hep başıma gelenler yüzünden böyle oluyor. Hayatı yazdığım gibi yaşasaydım sanırım yazmama gerek de olmazdı. Yani hayır... Yazı benim için yaşamda cesaret edemediklerimi telafi etmenin bir yolu gibi. Bir insan nelerden dolayı eleştirilebilirse hepsini duymuşumdur ve soykırımdan çıkmış bir aileye mensup olduğum için sanırım bunların hepsinden dolayı ben de kendimi suçlamışımdır. Eleştirmenler iyi ki varlar, yazdıklarımı beğendikleri sürece... Diğerlerine fazla saygı duyduğum söylenemez. Bu öykü aslında çocuk kalma isteğine dair. Çocukluk statüsünün epey korunaklı bir yanı var. Ama öyküdeki gibi zaman ilerleyip yaş büyüyünce buna ısrarla tutunmaya çalışmak suni ve sapkın bir noktaya getiriyor insanı. Kurgu çok özel ve kişisel bir deneyim. Bir film için çalışmak ise daha sosyal bir iş, bir partiye gitmek gibi neredeyse. İkisini de yapabildiğim için çok memnunum ama seçmem gerekse yazıyı seçerdim. Okuduğum kitap iyiyse kıskanırım tabii ama sıkıcıysa kendi okurlarıma o şekilde vaaz vermemeyi seçtiğim için şanslı hissederim. Açıkçası bir metnin ne kadar uzun olduğunu pek umursamam. İyi olup olmamasına bakar. Kafka, Gogol, Babel, Carver ve benzeri yazarlardan oldukça etkilendiğimi söyleyeyim. Tek bir okuma ritüelim var - okuduğum kitabı gerçekten beğenirsem asla kendimde tutmam. Eğer iyi bir kitapsa bir başkasına vermem gerekir. Hayır, var diyemem. Okuduğum bir şeyi çok beğenirsem yazıldığı için sevinirim sadece. Öyle bir şey söylediğimi sanmıyorum. Hikayenin kendisinin ve anlatanın tutkusunun teknik meselelerden daha fazla ilgimi çektiğini söylemiş olabilirim. Bir şey okuduğum zaman yazarın zekasını sergileme biçimi beni fazla bağlamaz, ne anlattığıdır önemli olan. Mısır'da olan bitenlerin son derece ilham verici ve saf bir tarafı var. Ama gelecek nasıl şekillenecek onu bilemiyorum. Bir şeylere karşı çıkmak, işleyen bir alternatif kurmaktan daha kolay diye düşünüyorum. Bunu duyduğuma çok sevindim. Öykü yazarının okuruyla yakın bir ilişki ya da dostluk kurma çabasını yansıtır ve eğer bunu başardıysam gerçekten dünyanın en şanslı adamı olmalıyım. Teşekkür ederim!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ezgi-oz-ve-efe-baysal-ile-soylesi-havalar-her-turlu-isiniyor", "text": "Efe: Gezi 28 Mayıs'ta başladı. Üçüncü köprünün temeli ise 29 Mayıs'ta atılmıştı. Aynı gün Koç Üniversitesi'nin önünde yoldan geçenlerin görebileceği şekilde bir eylem yapıldı. Ezgi: Temmuz ayında da bisikletliler olarak, Beşiktaş'ta buluşup üçüncü köprü inşaatına gitmeyi kararlaştırdık. Forumlar henüz çok aktifti. Bisikletli arkadaşların geldikleri hat üzerinde de forumlar vardı. Yeniköy Forumu karşıladı bisikletlileri. Sarıyer merkezde bir basın açıklaması yapıldı. Yolda forumlarla ve merkezdekilerin katılımıyla kitle daha da büyüdü. Oradan üçüncü köprü alanına doğru yola çıkılacaktı. Polis önümüzü kesti. Efe: Ben Sarıyerli'yim, daha önce Sarıyer'de hiç TOMA görmemiştim. Bir avuç bisikletli için TOMA'lar yol kesmiş. Sonra takım takım gitme iznini kopardık. Bisikletli arkadaşlar \"Buralar hep dutluktu\" diye pankart açtılar... Ardından aynı ekip, \"Madem böyle bir enerji çıktı, devam edelim, bundan sonra Abbasağa'da toplanalım,\" dedi. Üçüncü köprüde kalmayıp İstanbul'un Kuzey Ormanları'na kadar genişledi. Ardından Marmara'yı kapsayacak bir direniş ağını nasıl kuracağımızı konuştuk. Şimdi Istıranca Dağlarından başlayıp aşağılara kadar inen, yerel örgütleri de kapsayan bir ağ kurmaya çalışıyoruz. Ezgi: Herkes kendi bölgesindeki bir alanı korumaya çalışıyor. Bu insanların, benzer durumdaki insanların kazanımlarından haberdar olmaları, aralarında ilişki kurulması lazım. Bizim derdimiz işte bu ilişkiyi kurmak. Bir şeyler yapmak isteyen her insanla ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden iletişim kuruyoruz. Efe: Melen'in suyu çekiliyor, Saray'da kuartz madeni mevzusu var, Istırancalar'da termik santral meselesi var, madenler ülkenin dört bir yanını katlediyor. Ama mesele İstanbul merkezli dönüyor ve yerel örgütler de bunun farkında. Efe: Bundan sadece iki yıl önce bir ağacın kesilmesi haber değeri taşımıyordu. Ama Gezi'de ortaya çıkan enerji kamuoyunda duyarlılık yarattı. Ben de örgütsüz biriydim, şimdi bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum. Artık daha fazla insan elini taşın altına koyuyor. Fakat bununla beraber iktidar da daha sert karşılık vermeye başladı. Yerele de yansıyor bu durum. Çok da pembe bir resim çizmeye gerek yok, sonuçta politik atmosfer malum. Ama en azından başlangıç için bir adım atıldı. Ezgi: Bir umut varsa onu yaratan şey umutsuzluğun kendisi. Artık her şey çığrından çıkmış vaziyette. Son bir seneye de bakınca, İstanbul üzerinden konuşuyorum, belki de beş sene öncesinden kat be kat hızlı bir özelleştirme, acele kamulaştırma ve satış söz konusu. Bunların tamamı son kalan nefes alma alanlarını konu alıyor. Dolayısıyla etki alanı çok fazla ve birçok haneye dokunuyor. Çok fazla insan bununla direkt ilgili. İki sene önce projeleri biz anlatıyorduk. Şimdi yereldekiler de olup bitenin farkında, hangi projenin kendilerini nasıl etkileyeceğini biliyorlar. Biz Yırca'da zeytinliğini koruyan teyzeyi örnek alıyoruz. Çünkü mevzu mega projeden çıktı. Çok küçük alanlar bile ciddi anlamda savunulmak zorunda. Efe: Bir distopyanın içinde yaşıyoruz uzun zamandır. Gezi'nin bu kadar önemli olmasının nedeni de bu. Bize şunu gösterdi: Başka bir dünya mümkün ve üstelik hemen, şimdi, burada olabilir. Aksi halde sürdürülemeyecek bir yere gidiyor İstanbul. \"Kuzey İstanbul\" diye yeni bir kent düşünülüyor mesela. Ticaret, fuar, turizm alanlarını kapsayacak. İnsanca yaşanmayacak bir alan, belki makine gibi yaşanabilir ancak. Ezgi: Ekolojik proje yaparken de insanların üretim alanları yok ediliyor. Bu kendi içinde bir tezat. Şu anda Göktürk tarafında hafriyat kamyonları hiç durmuyor... Çin'de çekilmiş fotoğrafları görmüşsünüzdür, her yer sis altındadır sanki. Bu fotoğraflar burada da çekilecek. Üzerinde yaşadığımız verimli toprakları verimsiz hale getiriyoruz... Orman önce bir mesire yeri, sonra tabiat parkı oluyor ve ardından özelleştiriliyor. Yeşil alanları otoban kenarlarında bulabiliyoruz ancak. Üstelik hep insan merkezli konuşuyoruz ama orada yaşayan başka canlılar da var. Onların yaşam alanları ortadan kalkıyor. Efe: Oradan kesilen ağaç başka yere dikilince oradaki ekosistem korunmuş olmuyor. Ezgi: Üçüncü havalimanının yapılacağı yer kuş göçlerinin en yoğun yaşandığı bölge. Bu sene 20 bin leylek ortada kaldı çünkü ağaçların yerinde artık betonlar vardı. İnsanların bundan haberleri bile olmadı, eğer olsaydı vicdan sahibi hiç kimse bunu kabul etmezdi. Kalkınma söyleminin karşısında ancak vicdanımız ve insanlığımızla durabiliriz. Başka kurtuluş yok."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/faruk-emre-ozunlu-ile-soylesi-fanzini-burusturup-atabilirsiniz-ama-ruhunu-asla", "text": "Nedir fanzin? Kuşe kağıda basılmış dergilerin, fotokopi kokan, bandrolsüz alternatifidir. Mevcut kültür-sanat tekelinden, satış odaklı yayıncılık anlayışından bağımsız olarak, salt fikir paylaşmak, bazen isyan, bazen itiraz etmek, bazen de isyana veya itiraza teşvik için üretilir. Fanzinciler bu işi, sevdikleri için yaparlar, ay sonunu getirme mecburiyetinden değil. Fanzin yok sayılmaların vardığı \"Ben de buradayım!\" isyanıdır. Susmaların, dayatmaların vardığı, \"Burama kadar geldi!\" noktasıdır. Kimsenin size Şu konuda ve şöyle yazacaksın demediği yerdir. Türkiye'de kültür ve sanat üretimi, bu yeter noktasına 1970'lerde gelmeye başladıysa da, fanzinler aslen 1990'larda yaygınlaştı. Eski fanzinler, misyonunu tamamlayıp sessizliğe gömüldü, onların yerini yenileri aldı. Genç fanzinciler büyüdü, yerlerini yeni nesillere bıraktı. İnternetin yaygınlaşmasıyla bazı fanzinler bloga dönüştü, eskiden sadece bazı kitapçılarda, bazı barlarda, karşımıza çıkan fanzinler, sanal alemde arşivlenmeye başladı. Sosyal medya onlara duyulan ihtiyacı bir nebze azalttı belki ama yurtdışındaki fanzin sergilerinin bir eşi Heyt be! Fanzin tarafından Tarlabaşı'ndaki terk edilmiş bir binada buna rağmen düzenlenebildi. Günün birinde de Barış Akkurt adlı bir editör çıktı ve bu alternatif dünyayı daha yakından tanıyabilelim diye Fanzin ler Konuşuyor adlı bir kitap hazırladı. Bu kitap için yirmi sekiz fanzine sorular sordu, cevapları da bize Propaganda Yayınları ulaştırdı. Öncelikle yaratma ve bunu paylaşma güdüsüdür bir fanzinin doğuşuna neden olan motivasyon. Çünkü Tanrı bile bilinmek istemiş ve insanı yaratmıştır. Biz de buradayız demek ister bir fanzinin etrafında toplanıp onu yaratan arkadaş grubu, siz fildişi kulelerinizdeşaraplarınızı yudumlayıp edebiyat üzerine ahkam kesedurun, sokaklar bizim, bizim sıkıntımız da bu, bizim derdimiz de bu, bizim sözümüz de bu, bizim kurallarımız da bu deme ihtiyacıdır. Fanzinlere ilgi gösteren okur da, sadece okur seviyesinde kalarak olsa bile, böyle bir kültürle etkileşime geçme ihtiyacındadır. Bir şekilde fanzin okurunu bulmuştur, bir buluşma gerçekleşmiştir, amaca ulaşılmıştır kısacası. Fanzinlerin toplumsal mücadelelerle sıkı bir ilişki içinde olabilmesi için, bütün fanzinlerin neredeyse aynı düşünce etrafında örülmesi gerekir, bu da çok mümkün görünmüyor. Ancak bazı olaylar karşısında aynı refleks gelişebilir, ancak bu da sadece fanzinler sayesinde olmaz bana göre, zaten toplumun çoğunluğunda öyle bir bilinç gelişmiştir, toplumsal bir hareket başlamıştır çoktan. Diğer taraftan, zaten herkes aynı düşüncede olursa fanzinlerin bir anlamı kalmaz, çünkü toplum dışına itilmişlerle toplumun genel yargıları, ahlak anlayışı, siyasi durum vs. arasındaki uçurum ne kadar açıksa fanzinler orada altın çağını yaşar. Popüler ürünler tüketime, dahası yaratıcıları tarafından daha çok para kazanmaya yönelik ürünlerdir. Fanzinin zaten en başından para kazanma gibi bir derdi yoktur. Fildişi kulelerinde şarap yudumlayıp ahkam kesenlere karşı mesafesi neyse, popüler ürünlere karşı da mesafesi aynıdır. Fanzinlerde yer alan eserler kalitelidir ya da kalitesizdir gibi bir ayrıma gitmiyorum kesinlikle, ancak fanzinler doğası gereği samimidir, ne sansür ne otosansür kokusu alabilirsiniz o sayfalarda. Popüler kültürün herkes tarafından beğenilmek zorunda bırakılan ürünlerine karşı daha farklı, samimi bir çeşitlilik sunuyor fanzinler, dahası alttan alta sadece tüketmeye değil, okuru üretmeye de iten bir tavrı vardır, teşvik eder, hadi sen de katıl bize der, eminim senin de söyleyecek şeylerin vardır, der. Serdar Ortaç'ın, Demet Akalın'ın şarkılarındaki dizelerde arama kendini, sen o kadar değilsin, kendini kendi sözcüklerinde ifade et, demektedir alttan alta. Bu anlamda bir çağrıdır fanzinler ve popüler kültürün yarattığı tekdüze düşünme şeklinden farklı düşünmeye çağırır okuru. İnternette yayınlanan fanzinler belki daha fazla okur kitlesine ulaşabiliyor, ancak ruhunda bir zedelenme meydana geliyor elbette. Bir kere otosansür uygulamak zorunda kalırsın, mahlas kullansan bile ip adresin belli her şeyin belli, birine küfretsen adam arar bulur dava açar sana. Ama bir fotokopiyi kimse yargılayamaz, anonim desek bile yeridir. O yıllarda hatta başıma da böyle bir olay geldi, Yasak Kült isimli fanzin çıkarırken şüpheli şahıs şüphesiyle iyice arandım tarandım, çantamdan fanzinleri buldular, tabii sayfalarda dönemin siyasilerine karşı bazı kibar eleştiriler, laf sokmalar vardı, adamlar elbette suç unsuru taşıdı ğı gerekçesiyle iki gün tuttular beni, ancak isim yok bir şey yok, yoldan buldum deyip geçtim, bırakmak zorunda kaldılar iki günün sonunda. Ancak internette yanınlanan bir fanzinden bu kadar kolay kurtulmak mümkün olmasa gerek. Gerçi teknolojiyle aram yoktur, anlamam çok, belki mümkündür bunun yolları bilemeyeceğim. Ama işin özü fotokopidir, bu konuda muhafazakarım ne yazık ki. Sistem ne olursa olsun yeniliğe kapalı değildir, ancak bir ölçütü vardır, eğer bu yenilik varolan düzeni bozmayacaksa ve para getirecek bir şeyse ona kapılarını açarlar. Yoksa eleştirmenlerin de sektörün de bütün yeniliklere gözleri tamamen kapalıdır, hatta tu kaka deyip üstünü toprakla örtmeye çalışırlar. Amatör bir ruhla çıkarılır fanzinler, fanzini ortaya getiren etmenler ortadan kalktığında elbette fanzin de biter, uzun soluklu fanzinler elbette vardır, olmaz diye bir şey yok, ama bu planlı bir şekilde olmaz. Planlı programlı uzun soluklu bir şeylere başlamak için profesyonellik gerekir, disiplin gerekir, insanların oradan hayatlarını idame ettiriyor olmaları gerekir, bu da fanzin ruhunu zedeler. Fanzinlerin periyodları bile düzenli değildir, bazen iki sayı arasında bir hafta olur, bazen bir ay, ne zaman çıkacağı da belli değildir, güzel olan da budur bir yerde. Fanzinin elbette muhalif bir duruşu vardır, doğası budur çünkü, varolan edebiyat dünyasının kenar mahallesidir bir anlamda, içinde değildir belki ama çok dışında da değildir, çünkü onun da bir edebi söylemi vardır, tek fark kuralları kendisinin/kendilerinin koymuş olmasıdır. Ayrıca bir fanzinin sadece sistemle sorunu olması gerekmez, elbette fanzini çıkaran arkadaş grubu varolan yapının, toplumun, sistemin dışında kalmışlardır, içine girmek umurlarında da değildir zaten, ama fanzinin sisteme isyanı ve direnişi ifade ettiği tanımı fanzin kavramını kısıtlamaktadır bence. Dediğim gibi fanzinin sadece sistemle, toplumla vs. derdi yoktur, belki o fanzini yaratanların kendileriyle sorunu vardır, belki edebiyatın bir türüyle ilgili sorunları vardır, kendileri bir tür yaratmaya çalışıyorlardır, ki korku edebiyatı bunun bir örneğidir bence, kaldı ki o da literatüre girmiştir artık, iyi polisiye iyi edebiyattır gibi bir saçmalamayla bu sistem polisiye türünü de literatüre kabul ettiği gibi, ama temelinde yatan asıl şey bir pazarlama yöntemidir, oysa yaşadığı dönemde Edgar Allan Poe, yaşadığı çağda, yaşadığı toplum tarafından resmen 'şehrin kötü çocuğu' ilan edilmiştir, çünkü gerçekten dönemin burjuvalarını korkutmayı başarmıştır. Tekrar soruya dönecek olursak, fanzin ne olursa olsun bir basamak olarak görülemez, çünkü fanzinin amacı kendidir yine, fanzin özü gereği zaten sistemin karşısındadır, o karşı olmasa bile sistem ona karşıdır zaten, vergi vermez, kazanç sağlamaz, kuralları bozar, hiçbir edebiyat dergisine girmeyecek bir yazıyı yayınlar mesela, çok satan, her sayfaya saat parfüm vb. reklam alan ünü dağları aşmış edebiyat dergilerinin editörlerinin ve yazı kurulunun burun kıvırıp buruşturup çöpe attıkları bir şiiri büyük harflerle alır sayfalarına fanzin, o yüzden bir fanzin fotokopi makinesinde çoğaltılmaya başladığı anda artık onun özüne kimse dokunamaz, kendisini buruşturup atabilirsiniz, ama ruhunu asla."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ferhat-uludere-ile-soylesi-yazmayi-ogrenmenin-en-iyi-yolu-yazmaktir", "text": "Yazmak ve yazarlık konusunda yarattığımız bir dizi efsanenin peşinde sürükleniyoruz hala. Başta şunu söyleyeyim; yazmayı öğrenmenin en iyi yolu yazmaktır. Bu yazma işine yalnızlığı sonradan ilave ediyoruz. Başta okur, yazarın \"yalnız\" olması gerektiğini düşünüyor. Yazmaktan başka iş yapmayan, karanlık, duman altı bir odada masasında kağıtların arasına gömülmüş bir halde fotoğraflıyor yazarı. Ne yazık ki bu fotoğraf yazarların da hoşuna gidiyor. Bakın yazar fotoğraflarının çoğunda benzer atmosferi görürsünüz. Böylece yazarı hayatın dışına çıkarıp onu farklı bir yerde algılıyoruz, algılamak istiyoruz... Oysa yazmak hayatın tam ortasında yapılan bir eylemdir, yazarın da hayatın merkezinde olması gerekir. Bu anlamda yazmak eylemini bir odaya hapsetmek en başında yapılan bir yanlış zaten. Yazarlık atölyelerine gelince... Bu atölyeler kişinin yaşamına müdahale etmiyor, sadece yol gösteriyor. Goethe'ye ithafen anlatılan bir hikaye vardır: Genç bir şair adayı yanına gelir ve \"Şiir nasıl yazılır?\" diye sorar. Goethe de \"kalemle\" diye yanıt verir. Çünkü yazı yazmanın bir matematiği vardır. Sistemli bir şekilde ilerlemelidir, tıpkı okumak gibi... Yazarlık atölyelerinde benzer amaç taşıyan insanlar bir araya geliyor ve yazmak üzerine birlikte düşünmeye başlıyorlar. Bunun da faydalı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, okulun bünyesindeki Yaratıcı - Yazarlık Bölümü 90'lı yıllardan beri var. Bizden önce Tuncer Cücenoğlu, Kandemir Konduk gibi isimler bölüm başkanlığı yaptı. Hatta biz görevi Kandemir Hocadan aldık. Bu konservatuvar bünyesinde de bir ilkti; okulun tarihinde ilk kez bir bölüm, okuldan yetişmiş bir öğrenciye teslim edilmiş oldu. Yaratıcı - Yazarlık bölümünde eğitim alan başta ben ve yardımcım Göksel Bekmezci olmak üzere birçok arkadaşımız var. İlk olarak aklıma gelen Gül Ersoy, Tuğba Doğan, Nurgül Ulu edebiyat alanında çalışmalar yapıyorlar. Onun dışında Serdar Tanketin, Behice Özden, Verda Pars gibi arkadaşlarımız senaryolarıyla tanınıyor. Bazı arkadaşlarımız dergi ve gazetelerde yazıyor ve bazılarımız reklam alanında çalışmalar yapıyor. Bu arada bu yıl mezun olan Kuzey Kayahan Saran'ın ilk öykü kitabı yayımlandı. Kendisinin bölümde asistan olarak devam edeceğini düşünüyorum... 21 yaşına kadar Lüleburgaz'da yaşadım ve yazar olmaya da Lüleburgaz'da yaşarken karar vermiştim. Çok fazla kitap okuyor ve özellikle kendi çıkardığımız fanzinlerde müzik üzerine yazıyordum. Zamanla edebiyat, müziğe olan ilgimin önüne geçti ve yazdıklarım da müzik yazılarından öykü denemelerine doğru evrildi. Yazarken de, okurken de hiç yalnız değildim. Çevremde yazdıklarımı ve okuduklarımı paylaştığım birçok insan vardı ama hiçbiri \"Şurada hata yapmışsın\" diyecek kadar yazı yazmaya kafa yormamıştı. Böyle olunca da hatanızı el yordamıyla bulmak zorunda kalıyorsunuz. O yıllarda yazdıklarımı devasa romanlarla mukayese ederek hayal kırıklığına uğruyordum. En nihayetinde 1998 yılında kasabadan ayrılarak Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin Yaratıcı - Yazarlık Bölümü sınavlarına girdim. O yıllarda 4 yıllık bir eğitimi vardı bölümün. 4 yıl boyunca yazdıklarımı Sevin Okyay, Sunay Akın, Emre Kongar, Tuncer Cücenoğlu, Güngör Dilmen ve adını sayamadığım birçok kişiye gösterme ve onların telkinlerini alma şansım oldu. Bu anlamda okul hem yol gösterici oldu hem de hedefe giden kestirme yolu bulmamı sağladı diyebilirim. Öncelikle insanlar kendi başlarına yazar olurlar. Yazarlık atölyeleri insanlara sadece imkan ve bir arada düşünme fırsatı sunuyor, onları yazar yapmıyor. Yazar olmayı erken yaşta aklına koymuş insanlar bu atölyeleri tercih etmiyor zaten. Onlar kendi yollarını buluyor. Atölyeleri tercih edenler genelde mesleklerinden sıkılmış ve hayatlarında yeni bir alan açmaya çalışan orta sınıf... İnsanların MSM'ye gelmeleri için çok fazla sebebi olduğunu düşünüyorum. İlki, eğer sınavı geçerseniz, iki yıllık ücretsiz bir eğitim alıyorsunuz. Daha sonra alanında uzman birçok kişiyle tanışıyorsunuz. Öykü, oyun, senaryo ve reklam yazarlığı da dahil olmak üzere birçok konu da yaratıcılığınızı deneme fırsatı yakalıyorsunuz. Bunun yanı sıra felsefe, sanat tarihi, estetik, tiyatro ve sinema tarihi gibi birçok ders alıyorsunuz... Konservatuvar programımız da şöyle: 30 yaşını aşmamış en az lise mezunu olan arkadaşlarımızın 30 Eylül'e kadar Ziverbey'deki Müjdat Gezen Sanat Merkezi'ne şahsen başvuru yapmaları gerekiyor. Başvuru yapan adaylarımız ardından 1 Ekim'de yapılacak olan iki aşamalı sınava girecekler. 1 Ekim'deki sınavı başarıyla geçen arkadaşlarımız 2 Ekim'de Göksel Bekmezci ile bir atölye çalışması yapacaklar. Bu çalışmanın ardından yapılacak mülakat sınavı ile okul bünyesinde eğitim almaya hak kazanacaklar. İlk sene genel kültür ağırlıklı bir ders programı onları bekliyor olacak. İkinci senede ise senaryo, oyun, öykü, reklam ve daha birçok alanda yazmak üzerine çalışmalar yapacaklar. Oyun yazan arkadaşlarımız oyunlarını sahneye taşıma şansı bulacak, senaryo yazan arkadaşlarımız kısa film çekmeye çalışacak... Diğer alanları tercih edenler ise okulun dergisi için çalışmalar yapabilecekler... Okula gelen herkesi iki yıl sonra yazar olarak mezun etmeyeceğiz elbette. Elimizde böyle bir sihirli değnek yok. Ama arkadaşlarımızı okula yazar olmaları için oraya alacağız. Bizim dönemin hocalarından Melisa Gürpınar'ın dediği gibi biz böyle yapsak bile doğal seleksiyonu engelleyemeyiz. Yazarlık zaman gerektiren bir iş. 2002 yılında mezun olan arkadaşlarımızın kitaplarının yeni yeni çıkmaya başladığını düşünürsek yolun uzun olduğunu biliyoruz. Biz onlara yardım edeceğiz... Kimin yazar olacağı kimin olmayacağı gelen öğrenciye bağlı, ama iki yıl içerisinde hem entelektüel anlamda hem de kişilik anlamında aynı yerde olmayacakları kesin."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/firat-demir-ile-soylesi-adlandirilmak-ehlilesmektir", "text": "Fırat Demir ile ilk şiir kitabını yayınlamış olması vesilesi ile sohbet ettik. Yeni Cüret Çağı adlı şiir kitabından şiirin politik diline kadar pek çok konuya değindiğimiz sohbetimizde, dünyanın kirini şiirin silebileceğini söyleyen genç şair, okurları için \"çeldirici bir neden\" olmak istediğinden ve üslubundan bahsetti. Herhangi bir endişe taşımıyorum, taşımadım. Hiçbir şeyden korkmadan, çekinmeden, yarı-büyülenmiş bir halde, tüm büyüme sancılarıma değecek, derinleştirecek bir biçimde yazdım bu kitabı. Küçük bir odaya tüm bir galaksiyi sığdırmaya çalışıyordum; odasından Türkiye'ye ve zamana dair bir şeyler söylemek isteyen biriydim. Ayrıca; hem söylediklerimin gücüne, samimiyetine; hem de, bu dünyada şiirin dünyeviliğin o kirini silip süpürecek yegane silah olduğuna inanan biri olarak, sözün kendini tutamayıp havaya dağılacağı zamanı beklemekten başka yapabileceğim bir şey yok. Yalnızca müzik değil tabii ki, fakat müzik, benim için çok önemli bir katalizördü. Sözün gücüne inanıyorum ya, mırıldandıklarım, kaderim olacak sandım. Çocukken evde çalan dengbej müziğinden, Selda Bağcan'a, Sezen'e, Suede'e, David Bowie'e, Morrissey'e kadar; hep bir mücadelenin, kendi olma mücadelesinin içerisinde şarkılarını söyleyen müzisyenlerden destek aldım. Nasıl ve neden yazdığım ise, cevabını kesin olarak veremeyeceğim bir soru. Başka şansım yoktu, insandaki ve toplumdaki zulme başka türlü karşılık veremiyordum, kendimi başka türlü anlayamıyordum; belki lanetlendim, belki bana zamana karışabilme gücü verildi. Okur beni bir büyücü olarak tanımalı. Onlar inandıkça, beraberce yapmak istediğimiz her şey, karşılığını bulacaktır. Özellikle kendi kuşağımdan okurlar için, çeldirici bir neden olmak istiyorum. David Bowie ne demişti; 'we can ben heroes'. Evet, ben okuruna güç ve gözyaşını aynı anda sunabilen bir şair olmak istiyorum. Sessiz kalmamamız gereken zamanlardayız ve kendimiz olmak dışında çaremiz yok. Bunu hem politik, hem de diğer anlamlar bağlamında söylüyorum. Şu zamana kadar şiirleri okuyanlar, dilimin bazen fazla sert ve net olduğunu söylüyorlar. Şiirlerimin histerik bir tarafı da var; dediğim gibi, bir bağımsızlık alanı yaratma çabası içeriyor bu kitap, belki ondandır. Kırılganlık, samimiyeti de beraberinde getiriyor hem. Yani oldukça gerekli. İdeoloji kelimesini sevmediğimi evvelden belirteyim. İdeoloji değil de, tavır demeyi tercih ederim. İnandığım her şeyi şiirimde açıkça yazdım. Benim, senin, kimi insanların yaşam mücadelesini, kendi olmak için verdiği mücadeleyi yazdım. Tavrım; eldeğmemiş bir inatçının tavrı. O yüzden; bu eldeğmemişliği korumak için siyasetten çok daha öte, derin ve varoluşsal düşünmeye ve yazmaya çalışıyorum. Şiirle siyasetin arasında bir bağ aramak ya da yaratmaya çalışmak inanılmaz tehlikeli olabilir. Şiirin, politikalar, sınıflar, toplumlar üstü bir yapısı var. Şiir, yalnızca toprağa ve uzaya hesap verir. İdeoloji ve siyaset her şartta kendi sistemlerini, kendi iktidarlarını yaratma eğilimindeyken; ben kendimi insanın ilk şafağındaki pürlüğünün, özgürlüğünün peşine takıyorum. Bildiğin gibi Sivas Katliamı davası zaman aşımına uğradı... Zamanı yitirdik, zamanın işlevsizliğindeyiz, zamana inanmıyorum. İki gün önce Sivas Katliamı'nın üzerini zamanın betonuyla örtmeye çalıştılar. Anlaşıldı ki, zaman bile, bizi terketti, zalimlerin eline geçti. Toplumumuz, hiç olmadığı kadar kötü ve acımasız. İşte tam bu yüzden, artık yazacağımız her satır, söyleyeceğimiz her söz, çok daha değerli. Artık zamana karşı, kötülüğe karşı savaşıyoruz; özgür olmak ya da en azından, bu tutkuyla yaşamak dışında hiçbir şansımız yok. Belki de düşmanımızı daha iyi tanımamız, bizi daha güçlü kılacaktır, böyle umuyorum. Zamanın alet olduğu şeyleri gördükten sonra, kendimizi bir boşlukta hissetmememiz için başka bir nedene ihtiyacımız yok. Bu boşluğu kendimizle dolduralım öyleyse, özgürlük isteğimizle, savaşımızla, kelimelerimizle, şarkılarımızla, ruhun derinlerde büyüyen olağanüstü şefkatiyle. kitabı bir nefeste okudum. çoğunlukla uzun şiirler ama ritim var. bam bam bam! şiirler hiç tekin değil. batman ve robin ve kürdistan'da bir cumhuriyet balosu; kitabın ismini haklı çıkarcak kadar cüretkar olmuş. cinsel göndermeler yoğun. kitabı sevdim. ama böyle bi kitaptan sonra nereye gidecek merak etmiyor değilim. umarım şu kısır şiir alanında okuruna ulaşan bir kitap olur. İstanbul Modern'de Sözünü Sakınmadan etkinliğine Ayfer Tunç konuk olduğunda yazara soru soran seyircilerden birisi olduğunu anımsıyorum. Yolu açık olsun. ilginç ve zeki; belli. punk'la türküyü birleştirmesi güzel olmuş. okumak gerek. 91 model murathan mungan; orası ayrı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/foti-benlisoy-ile-soylesi-halki-kurtaricilardan-kim-kurtaracak", "text": "Mısır'da sular durulmuyor, halk üç yıldır tekrar ayakta. Gezi Direnişi'yle aynı zamanlarda Tahrir Meydanı bir kez daha mücadelenin merkezi oldu. Televizyonlarımızda her gün Mısır'ı konuşan adamlar görüyoruz. Hepsi çözmüş meseleyi. Mısır halkının ne istediğini onlardan daha iyi bilen bir sürü konuşan adam... Peki, gerçekten Mısır'da süreç nereye doğru gidiyor? Gündelik hayat nasıl devam ediyor? Tahrir-Taksim arası mesafe kısaldı mı? Bu konularda kafa yoran, fikrine ve öngörüsüne güvendiğimiz isimlerden Foti Benlisoy ile konuştuk. 25 Ocak 2011'de başlayan süreç gerçekten büyük bir toplumsal enerjiyi ortaya çıkardı. Tabii ki kimi açılardan normal diyebileceğimiz bir gündelik hayat var ama bu 25 Ocak öncesi gibi değil. Gezi sürecinde biz de şahit olduk: Eylemlilik içinde olmak, toplumsal kabarışlar içerisinde yer almak insanlar için çok sağaltıcı oluyor. Açığa çıkardığı olasılıklarla herkesi bir biçimde mutlu eden kesintiler oluyor bunlar. Gündelik yakıcı, acil meseleler, talepler ön plana çıkıyor ama diğer yandan da daha dün var olmayan potansiyeller, büyük olasılıklar gündeme gelmiyor. Mısır'da bu anlamda iki küsur yıla yayılan bir süreklilik var. Biz Mısır'a hep Tahrir eydanı dolduğunda bakıyoruz. Oysa Tahrir boşken de öğrencisi, genci, işsizi, taraftar grupları merkezi iktidar karşısında, ordu, polis karşısında sürekli talepkar ve sürekli yürüyüşler, eylemler gerçekleştiriyor. Gerek Mısır içindeki elitler gerekse emperyal merkezler Mısır'daki durumun normalleşmesini bekliyorlar, normalleşmeyi özlüyorlar. Bu normale dönüş ise bir türlü gerçekleşmiyor. Mısır'ın artıları ve eksileri yaşadığımız dünyanın artıları ve eksileriyle anlaşılabilir. Bizde yüzeysel bir Mısır bakışı var. Oradaki mücadelelere bize ilham veren mücadeleler olarak bakmıyoruz. Bugün dünya ölçeğinde bir mücadelenin parçası olmayı, Tahrir'den bağımsız olarak düşünemeyiz ki. Bütün bu mücadeleler bilinçli ya da bilinçsiz birbirine bakan, birbirinden ilham alan mücadeleler. Bizim kendi milli oryantalizmimiz olduğu için Doğu toplumlarının mücadelelerine bakmak istemiyoruz. Oraya bakmamız, oradan esinler almamız gerekiyor. Kurtarıcılardan halkı kimin kurtaracağı meselesi... Bunun organları henüz oluşmuş değil, bu da sıkıntı yaratıyor. Bununla paralel olarak şöyle bir şey var. Solun zayıf, güçsüz olması, henüz radikal bir siyasi seçeneği ortaya koymak durumunda olmaması da etken. Dolayısıyla mevcut yönetimden başka nereye gidilebileceği konusunda kafalarda sorular var. Temel slogan, Ekmek, hürriyet, sosyal adalet. Çoğumuzun sandığının aksine mevzu sadece Mübarek'in gitmesi değil. Yoksulluk, yolsuzluk, siyasal otoriterizm bir patlamaya yol açtı. Şu açıkça görülüyor; yukarıdakiler eskisi gibi yönetemiyorlar, aşağıdakiler de eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar. Dolayısıyla sürekli bir belirsizlik hali var; kendine has bir ikili iktidar durumu yaratıyor. Bir tarafta Mısır'ı yeniden yönetilir kılmaya çalışan elitler var, bunlar amiyane tabirle evliyi evine, köylüyü köyüne göndermek istiyorlar, devrim sona ersin istiyorlar. Bir türlü bu kapışma berraklığa ulaşabilmiş değil. Bu meseleyi çoğu zaman yanlış okuyoruz. Gökten inecek bir büyük adam arayışı devrimci sürecin adına yaraşır bir şey değil. Benim bahsettiğim de güçlü bir figürün ortaya çıkması değil. Güçlü bir figür çıkarsa ancak yönetenler katından çıkabilir. Devrimi sona erdirmek ister bu figür. Bahsettiğim, devrim safından gerçekleşebilir, reel, politik bir alternatifin ortaya çıkabilmesi, kitlelerin kendi mücadeleleri içerisinden böyle bir seçeneğin çıkması. Bu da birden olmaz. Kaldı ki bu sadece Mısır'ın sıkıntısı da değil. Son beş yıldır yeni bir mücadele dalgası var dünyada. Türkiye gibi çok güçlü politik hegemonyanın olduğu bir ülkede bile büyük bir direnişle karşı karşıyayız. Bu bize dünya ölçeğinde bir radikalizasyon dalgasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor ama bu dalganın bir eksikliği, solun, emek hareketinin ve toplumsal hareketlerin zayıflamış olduğu bir dönemde gerçekleşiyor olması. Bu da şunu getiriyor; çok büyük toplumsal kabarışlar, patlamalar görüyoruz ama bunlar kısa zaman sonra aynı hızla geri çekiliyor. Büyüyen mücadeleler görüyoruz ama bunlar güçler dengesinde ezilenler lehine kalıcı bir kaymaya neden olmuyor henüz. Bunun bir ton nedeni var ama esas olarak toplumsal ile siyasal olan arasında bir senkronizasyon sorunu var. Bu yüzden gelgitler yaşıyoruz. Gezi'ye de böyle bakmak gerekiyor. Biz de böyle gelgitli bir döneme girmiş olduk Gezi'yle. Medyanın karanlık bir rolü var. Mübarek döneminde büyük ölçüde devlet tarafından kontrol edilen bir medya vardı. Mübarek sonrasında da özellikle Müslüman Kardeşler'in yönetiminde olduğu süreçte halihazırda rejimin eski adamlarının yönettiği bir medya var; bir de Müslüman Kardeşler'in kendi organları var, onlar da merkez medyayı yönetmek için eski adamların yönettiği medyaya sızmaya çalıştılar. Bu da bir kapışmaya neden oldu. Çok polarize bir medyayla karşı karşıyayız. İki kanat da aslında halkın taleplerini bir devrimci retorik kullanarak bastırma özlemi içerisinde. Bunlar zaman zaman anlaşmaya girseler de kimin nereyi tutacağına dair ciddi bir rekabet de var. İkisi de halk hareketini kendine yamamak için ciddi dezenformasyon kampanyaları yürütüyor. Daha yoğun bir şekilde hem de. Ordu, devreye girdikten sonra birtakım medya kuruluşlarında Müslüman Kardeşler'e yakın olan kişileri görevden aldı. Açıktan bir sansür uygulanmıyor şu an ama ordunun geleneği belli. Hem uluslararası meşruiyetini zedelememek hem de içeride kendine yamamaya çalıştığı halk hareketini karşısına almamak için şu anda elini ürkek alıştırıyor. Müslüman Kardeşler'e karşı kanlı saldırıları oldu ama kapsamlı bir medya hareketine girişmedi. Ordu Müslüman Kardeşler üzerinde bir talim yapıyor ve tabii ki onu bastırdıktan sonra sendikalara, kadın hareketlerine, gençlik örgütlerine yönelecektir. Bağımsız medya organlarına yönelecektir. Mısır bir sıkışma haliyle karşı karşıya. Ordu bu halk hareketini koçbaşı olarak kullanarak kendi otoritesini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Dolayısıyla iki otoriterizm arasında halk hareketinin, medya bağımsızlığının, siyasal hareketlerin sıkışmasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Mısır'da turizm bitmiş bir vaziyette mesela. Ordu da, Müslüman Kardeşler de bu sessiz çoğunluğa oynadı. Aman normalleşme yaşansın, gündelik hayatı sürdüremez hale geldik, deniyor. Gezi'de de iktidar sessiz çoğunluğun muhafazakar refleksine oynadı. Mısır sınıfsal olarak öyle bölünmüş bir ülke ki, örneğin Mısır'da 25 Ocak'ta başlayan sürecin artçı şokları kırsal kesime daha yeni ulaşıyor. Toplumsal eşitsizlik, yoksulluk, gıda ile ilgi sübvansiyonların kesileceğine dair haberlerin artması insanlarda bir şeyler yapmalıyız fikrini pekiştiriyor. Mısır'ı düşünürken Türkiye'den farklı olarak bunu akılda tutmak gerekiyor. Mısır ciddi bir iktisadi krizle karşı karşıya. O yüzden de Türkiye'de karşılaşmadığımız bir işçi militanlığıyla karşı karşıyayız. Gezi büyüktü, kapsamlıydı ama örgütlü ya da örgütsüz işçi sınıfında bir angajman yaratmadı. Başından itibaren polisin ve ordunun tavrı çok sertti. Gerçek mermi kullanılıyor. O şiddet aslında kitleselliği azaltan değil artıran bir şey. İlginç bir denklem bu. Biz de oldu, korku duvarını aşmak denen şey. Sokağa çıkıp polisle, askerle karşı karşıya gelip kazanabileceğinizi görüp, barikatı aştığınızda şiddetin sindiren değil öfkeyi kabartan bir etkisi oluyor. Tecavüz ve taciz vakaları ise işin olumsuz tarafı; kadınların sokaktan çekilmesi ve daha temkinli davranması gibi sonuçları oldu ama şunu da gördük; gösteriler sırasında kadın örgütleri taciz-tecavüz vakalarına karşı önlem ve inisiyatif aldılar. Kadınların sokakta varolabilmesi açısından önemli girişimlerdi. Kadınların siyasal ve sosyal hayata aktif tutum alması meselesi özellikle son yirmi yıl içerisindeki gerilemeler nedeniyle daha problemli bir hal almıştı. Bütün Ortadoğu ülkelerinde gördüğümüz muhafazakarlaştırıcı, muhafazakar-İslamileştirici politikalar devlet katından indirilmiştir. Bu yüzden Mısır'da da kadınların rolü başından beri önemliydi. Bizim açımızdan Mısır'ı diğer ülkelerdeki mücadelelerle birlikte aynı boylamda görmek gerekiyor. Gezi'nin iki temel talebi var bana göre: Bizlere ait olan ortak alanların ticarileşmemesi ve bununla bağlantılı olarak Bizimle ilgili kararları kim alıyor? gibi demokrasiye dayanan bir mesele. Mısır ya da Yunanistan, Brezilya, Bulgaristan bundan farklı değil aslında. Taleplerin somut olarak kalkış noktası farklı görünebilir ama yönelim ortak aslında. Diğer yandan, sosyal medyayı kullanmak, kamusal alanın yeniden ele geçirilmesi bakımından da Taksim ve Tahrir çok benzer. Mücadeleyi yürüten sosyal aktörün profili benzer. Mısır'da esas olarak bir gençlik hareketiyle karşı karşıyayız. Orada da tahsilli, mektepli, beyaz yakalılar ve işsiz gençler olduğunu görüyoruz. Derine indikçe bu tip paralellikleri görmek mümkün. Mısır'da da ciddi bir mizah var; müzikte, sinemada, grafitide bir canlanma var. Taraftar gruplarının etkin bir rol oynadığını görüyoruz. Bu bir tesadüf mü, değil. Dolayısıyla hem genel anlamda aynı mücadelenin parçası olması hem de mücadele taktikleri, söylemler, kullanılan araçlar itibariyle paralellikler yakalamak mümkün. Farklılıklar da var ve bu farklılıklar mücadelenin seyrini belirleyecektir ama paralellikleri görmezden gelmemek gerekir. Küçük şeyleri önemsemeliyiz. Gezi direnişiyle şu on küsur yıllık iktidar karşısında toplumsal hareket ilk defa siyasal iktidara geri adım attırabildi mesela. Bunu küçümseyebiliriz ama park hala duruyor. Bu kazanımlar önemli. Bir şeyleri değiştirmeye dair inancımız yeniden pekişince moral güçler dengesinde anlamlı bir değişiklik meydana gelecek. Esas olarak moral güçler dengesinde bir değişikliğe, yani ideolojik, fikirsel değişime yol açabilirse bu mücadeleler, o zaman sosyal güçler dengesinde de bir değişim yaşayabiliriz. Devrim lafının son üç dört yılda bu kadar popülerlik kazanmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Her toplumsal kabarışa devrim dememek gerekiyor belki ama kavramları teraziye koyup hangisi doğru demekten ziyade bir radikal dönüşüm özleminin düne göre daha geniş bir kitlede karşılık bulmaya başlaması önemli. Artık alternatif aramaya başlayacağımız bir çağa giriyor olabiliriz. Bizim açımızdan Gezi'yle, Mısır'ın da parçası olduğu, o tarihe girmiş olduk. Akdeniz'in güneyi ile kuzeyi kaynarken Türkiye sermayedarların çok sevdiği lafla bir istikrar adasıyken bugün artık değil. Büyük bir kitle sokağa çıktı, polis barikatını aştı, çok şey kazanmadı belki ama yapabilir olduğunu gördü. Gezi'nin siyaset sahnesinde hemen meclis aritmetiğini nasıl değiştireceğine bakmamak gerekiyor, bakılması gereken esas şey moral güç dengesinde yarattığı dönüşüm, insanlarda yarattığı siyasal özgüven sıçraması; bunun da siyasal ve sosyal sonuçlarını yarınki mücadelelerde ciddi bir şekilde göreceğimize inanıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/furuzanla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan'da keyifli bir sohbet daha gerçekleşti. Usta eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş, 15 Mayıs Salı akşamı, edebiyatın önemli isimlerinden Füruzan'ı ağırladı. Keşke dudağındaki arı sokmasından kaynaklanan şişlik geçince konuk olsaymış! Bu programda yapılan en üstün söyleşi. Son derece doğal, içten, alçakgönüllü ve zengin. Saygılarla. Çok güzel olmuş, emeğinize sağlık ve bolca teşekkürler.... --- İdefiks'ten şikayetçiğim. Bana bu güzel söyleşiyi haber vermediği için."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/gabriela-adamesteanu-bestseller-yazmak-niyetim-yok-yalnizca-iyi-kitaplar-yazmak-istiyorum", "text": "Yazılarımda hafıza, tarih ve kader gibi genel temalar var ve bunlar arasında sık sık etkileşim bulabileceğinizi söyleyebilirim. Romenlere özgü dana, koyun ve domuz etinden yapılan rulo köfte. Güzelce harmanlanıp, sac ızgara üzerinde iyi pişirilip, bol hardalla servis edilen bu tarif, Bükreşlilerin geleneksel yemeğidir. Şu sıralar rulo köfteyle, Shaorma adlı bir başka Romen tarifi arasında ateşli bir rekabet var diyebilirim. Yine de yurtdışında yaşayan Romenler için rulo köfte, açık hava partilerinin vazgeçilmezi hala. Evdeyken, bir ev kadınının yapması gerekenleri düşünürsek yemek yapmayı tercih ederim. Bu da muhtemelen yemek yapma sanatının, yaratıcı olmakla olan alakası yüzünden tercih ettiğim bir şey olabilir. Ama bir şeyler yazdığınız andaki yaratıcılık farklı. Eğer okuyucunun dikkatini dağıtmak istemiyorsanız, yazarken fazla deneysel davranmamak gerekir. Sanırım mümkün, ancak benim için değil. Ben tam bir mükemmeliyetçiyim ve bu yüzden yavaş bir yazar olduğum doğrudur. Üstelik Romen yazarlara öyle muhteşem paralar ödenmiyor. Evet, kendi paramı yazarak kazanabiliyorum. Ama bestseller yazmak gibi bir niyetim yok, yalnızca iyi kitaplar yazmak istiyorum. Mario Vargas Llosa, Orhan Pamuk, Phillipe Roth, Ian Mc. Ewan, Joyce Caroll Oates, Eugene Ionesco, Marcel Proust, Lev Tolstoy, Honore de Balzac sayabileceğim isimler. Yaşadığım şehir olan Bükreş hakkında yazmak isterdim. Genellikle siyah takımlar ve kırmızı veya pembe bluzlar görürsünüz üzerimde. Balığa bayılırım. Sebze ve meyvelere de. Alkol konusunda da çok nadir diyebilirim. 1942 yılında doğan Gabriela Adameşteanu, bugün Romanya'nın en öne çıkan yazarlarından biridir. Edebiyat bölümünden dereceyle mezun olmuş ve 1965-1989 yılları arasında ansiklopedi ve yaratıcı edebiyat editörlüğü yapmıştır. 1989 devriminden sonra, Adameşteanu, 1991-2005 yılları arasında haftalık mecmua olarak çıkan ve şimdilerde Bucureştiul Cultural'ın edebiyat ilavesi olarak çıkarılan 22 dergisini çıkartıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından, kendisini Romanya'nın demokratikleştirilmesine adamasından dolayı, 2002 yılında Hellmann Hammet Grant'e layık görüldü. Ayrıca 2004-2006 yılları arasında Romanya Kalem Kulübü'nün başkanlığını yürüten Adameşteanu, 2007-2009 yıllarında Latin Birliği Ödülü'nde jüri üyesi olarak görev aldı. Adameşteanu'nun kurguları birçok ulusal ödül kazandı. Çok satan bir yazar olarak, yazıları defalarca basıldı ve on dile, ülkelerin önde gelen yayınevleri tarafından yayımlandı. Çok satan kitapları; 1975 yılında yazdığı, 2010 yılında Jean Monnet Avrupa Ödülü finalisti olan The Equal Way of Every Day; 1984 yılında yazdığı, 2007 yılında Latin Ödülleri'nde finale kalan Wasted Morning ; 2003 yılında yazdığı The Encounter ve 2010 yılında yazdığı Provisional. Ayrıca kısa öykü derlemeleri ve denemeleri bulunmakta. Leyla Ünal tarafından Türkçe'ye çevrilmiş olan Wasted Morning kitabıysa yakın zamanda Yapı Kredi Kültür Sanat tarafından yayınlanacaktır. Bu yazarı istanbul'daki etkinliklerde dinlemeyi dört gözle bekliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/george-rr-martin-fantastik-romanlardaki-orta-cag-disneyland-gibi", "text": "Buzların ve Ateşin Şarkısı ya da televizyon dizisi olduktan sonra anıldığı isimle Taht Oyunları serisinin yazarı George R. R. Martin'in, Genç Amerika'nın Sesi radyosunda John Hodgman'la yaptığı söyleşiden bir bölüm... Pek çok şey okuyorum, sadece bilim kurgu ve fantastik romanlar değil. Çok okuduğum şeylerden biri tarih ve tarihi roman. Tarihi romanların sıkı bir hayranıyım. Oldukça çok da fantastik roman okudum. Okudukça, fantastik romanların çoğunluğunda gördüğüm bir problem oldu: Tolkien takipçilerinin ve diğer fantastik yazarlarının romanlarının büyük çoğunluğunda hikayenin geçtiği yer olarak tercih edilen ortam Orta Çağ ya da Orta Çağ benzeri bir yer oluyor ama durumu doğru anlamaktan uzaklar. Bir çeşit Disneyland Orta Çağı yazdıkları; şatolar, prensesler falan. Bütün bunlar bir sınıf sisteminin kabuğu ama yazarlar bir sınıf sisteminin gerçekte ne demek olduğuna dair en ufak bir fikirleri yok. Ya da yüksek tabaka ya da alt sınıflardan olsun, o kabuğun içinde sıkışmış insanlar için ne anlama geldiğine... Şimdilerde yapılan rönensans festivallerinin ortaçağı, bizim o kılığa girmemiz gibiydi okuduklarım. Şatolar, prensesler, duvarla çevrilmiş şehirler falan var ama karakterlerin duyguları ve anlayışları 20. yüzyıl Amerikalı'sına ait. İyi tarihi romanlarda bunu görmezsiniz. Bunu yakalayan iyi yazarlar var. Yaptığım türden bir çapraz tür/tür bükme tarzında amacım, en iyi fantastik romanlarda karşılaştığınız hayal gücü ve merakı, en iyi tarihi romanlardaki o pütürlü ve sert gerçekçilikle birleştirmekti. Eğer bu iki farklı halkayı doğru bir şekilde birleştirebilirsem, özgün ve okumaya değer birşey ortaya çıkarabileceğimi düşündüm. Onları bükerek ya da genişleterek gerçek dünyadaki dinler üzerine kurdum. Yedi inancı mesela, ortaçağ kilisesinin üzerine kurulu örneğin, ve temel doktrinleri olan bir tanrı ve onun yedi görünüşü de Katoliklerin bir Tanrı ve onun 3 görünüşü inancına dayanıyor. Fakat Baba, Oğul, Kutsal Ruh yerine Baba, Anne, Bakire, Kocakarı, Demirci, Savaşçı ve ölüm figürü olan Yabancı var. Bu fantastik yazın için genel süreç; fantazinin köklerini gerçekliğin içine yerleştirirsiniz. Sonra onunla biraz oynar, hayali öğeleri ekler, biraz daha genişletirsiniz. Kitaplarımdaki Duvar gibi. Duvar, Britanya'da Romalıların yaptığı Hadrian Duvarı'ndan esinlenme. 80'lerde Hadrian Duvarı'nı ziyaret ettiğimde, yukarıdan kuzeye baktım ve orada yerleştirilmiş bir Roma askeri olmanın neye benzediğini düşündüm. Bilinen dünyanın sonunda, orada ne yaşadığını ve ne gelebileceğini düşünerek uzakları izliyorsun. Dünyanın sonuna bakıyorsun. O ağaçlıklardan gelebilecekler karşısında medeni dünyayı koruyorsun. Tabii bugün o ağaçların arasından geleceklerin İskoçlar olduğunu biliyoruz, o yüzden bunu bu şekilde kullanamayız. O yüzden Duvar'ı biraz daha büyük ve buzdan yaptım, fantastik yazım süreci budur. Aynı söyleşide Martin'in kahramanlarının ölmesi üzerine ilginç değerlendirmeleri vardı. Bence Martin'in ortaçağ ve kurmaca anlayışı ile çok güzel örtüşüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/glowacki-ile-soylesi-kosinski-dostoyevski-karakteri-gibiydi", "text": "1933 yılında Polonya'da doğan Jerzy Kosinski, 1957'de ABD'ye göç etti. 1962'de ABD'li çelik imparatoriçesi Mary Hayward Weir ile evlenerek, \"Amerikan rüyası\" denince akla gelen ilk isimlerden biri oldu. 1965'te yayınlanan ve 30'dan fazla dile çevrilen Boyalı Kuş adlı romanı, Kosinski'yi o dönemin öne çıkan edebiyatçılarından biri haline getirdi. Fakat bir süre sonra, diğer birçok söylentiyle birlikte, kitabı aslında Kosinski'nin yazmadığı, üstelik kitabın otobiyografik öğeler taşıdığı konusunda da yalan söylediği iddiaları ortaya atıldı. Bir başka söylentiye göre, 1971'de yayınlanan, 1979 yılında da sinemeya uyarlanan Bir Yerde adlı romanın konusu da Polonya'da yayınlanan The Career of Nicodemus Dyzma adlı kitaptan çalınmıştı. Bu iddialara temel olan yazı 1982 yılında haftalık olarak yayınlanan Village Voice adlı gazete tarafından ortaya atıldı. Village Voice, Kosinski'nin kitaplarının bazı bölümlerini asistanlarına yazdırdığını öne sürüyordu. Bir süre sonra New York Times'ta yayınlanan makalesinde John Corry ise Village Voice'nin tartışmalı iddialarını Kosinski aleyhinde yaklaşık 20 yıldır yürütülen kampanyanın bir devamı olarak düşünmek gerektiğini söyledi. Corry'e göre bu söylentileri yayan Polonya'daki Komünist Parti'nin ajanlarıydı, partinin Kosinski ile uğraşmasının sebebiyse yazarın Polonya karşıtı yazılarıydı. Ne Village Voice'in, ne de John Corry'nin iddiaları, Kosinski hakkındaki tartışmaları nihayete erdiremedi. Tıpkı Kosinski gibi, Polonya'dan ABD'ye göç eden yazar Janusz Glowacki'ye göre, Kosinski'yi olağanüstü bir roman kahramanı haline getiren de hayatındaki bu belirsizlikler işte. Glowacki, kendisini de bir karakter olarak dahil ettiği Good Night Jerzi'de bu iddiaların yanı sıra Kosinski'nin sado-mazo eğilimlerinden, New York'un yeraltı dünyasının kralı, entelektüel camiasının ise öne çıkan isimlerinden biri oluşundan, etrafından hiç eksik olmayan kadınlardan, ne türden bir kıskançlığın hedefi haline geldiğinden bahsediyor. Kitabın yakında sinemaya uyarlanması da gündemde. Glowacki, Polonya-ABD ortak yapımı olarak, İngilizce dilinde, Polonyalı bir yönetmen tarafından çekilecek filmin başrolü için Sean Penn gibi büyük bir yıldızın peşine düştüklerini anlatıyor. Bunu söylemek güç. O aynı anda iki, hatta üç hayat birden yaşıyor gibiydi. Hem saygı duyulan bir entelektüeldi, diğer yandan sado- mazo kulüplerinin ve gece kulüplerinin kralıydı. Öte yandan karanlığı tasvir eden, karanlığı ABD'lileri şok eden bir üslupla ortaya koyan bir yazardı. Kosinksi yalancı mıydı? Bana sorarsanız, hepimiz bir miktar yalancıyız. Kesin olan şu ki, o bir dahiydi. O kendisi için soykırım zamanında geçmiş bir çocukluk icat etti. O dönemi ailesiyle birlikte saklanarak geçirmişti oysa, çiftçiler onları polisten saklamıştı. Fakat bu çocukluğu yeniden yaratırsa kendisini kahramanlaştırabileceğini düşündü. Yarattığı bu yeni çocukluğu Boyalı Kuş'ta yazdı. Nobel Ödüllü edebiyatçı Eliezer Wiesel, soykırıma yakınen şahit olmuş, toplama kamplarında bulunmuş bir yazardı. Boyalı Kuş hakkında New York Times için bir eleştiri yazısı kaleme aldı; bu kitap hakkında yayınlanan en önemli yazı olacaktı. Kosinski'nin kariyeri büyük oranda bu eleştiriye bağlıydı. Wiesel kitabı okudu ve ortalama, hatta soğuk ve mesafeli bir yazı kaleme aldı. Kosinski henüz yayınlanmadan önce bu yazıdan haberdar oldu. Ve yazarı kitabın otobiyografik olduğuna, polisin ona işkence uyguladığına ikna etti. Wiesel de yazdığı ilk eleştiri yazısını çöpe atıp, yeni bir tane kaleme aldı. Bu çok pozitif bir eleştiriydi ve Kosinski'yi soykırım mağduru olarak gösteriyordu. Başarılı kariyeri işte bu yazıyla, böylece başlamış oldu. Sonraki yıllarda da hayat hikayesindeki pek çok noktayı tıpkı çocukluğu gibi farklı yansıttı. Polonya'da yayınlanmış bir kitaba benziyor, evet. Aslına bakarsanız, bu konuda bir fikirliği yok. Bazıları Polonya'daki bu kitaba çok yakın durduğunu, Kosinski'nin sadece karakterlerde ufak değişiklikler yaptığını iddia ediyorlar. Kitap çok basit bir hayat süren bir adamın, bazı rastlantılar sonucu ülkenin ileri gelenleriyle tanışmasını konu alır. Adam öyle ünlenir ki onun ABD Başkanı olmasını isteyenler bile çıkar. Polonya'da yayınlanan roman da buna çok benzerdir. Fakat yine de kesin bir yargıya varılmış değil. Açıkçası yalana çok fazla başvururduğu için Kosinski'ye saldırmak çok kolaydı. Mesela komünist Polonya'yı terk etmek istiyordu ama iddiaya göre, ona pasaport vermeyi reddettiler. Ülkeyi terk etmeyi oldukça etkili bir profesörün ağzından sivil polislere hitaben yazılmış sahte mektuplar hazırlayarak başardı. Cebinde bu mektupların yanı sıra bir de siyanür vardı. Eğer yalanını yakalasalardı, siyanürü içerek intihar etmeyi kafasına koymuştu. Anlattığı hikaye buydu ama gazeteciler şüphelenip geçmişini araştırmaya başladıklarında Polonya'dan normal yollarla çıktığını öne sürenler oldu. Aslına bakarsanız, Kosinski ABD'ye geldiğinde hayatın burada bir tür sirke benzediğini kavramış ve bunun bir parçası olmaya, oynamaya karar vermişti. İnsanları büyülemeye çalışıyordu. ABD de onun gibi birine daha önce hiç rastlamamıştı. Doğudan gelen, onun gibi bir entelektüeli benimsemeye hazırdı. Amerikan Rüyası tam da buydu işte. Polonya'nın küçük bir şehrinden çıkmış, bir anda zirveye ulaşmıştı. Evet. Ama tüm bu iddialar o inanılamayacak kadar büyük bir başarı yakaladıktan sonra ortaya döküldü. Bazı gazeteciler dediklerini doğrulama ihtiyacı hissettiler ve bulduklarını yazmaya başladılar. Bu sırada Boyalı Kuş yayınlanmadan üç ay kadar önce Kosinski'nin ilan vererek, Lehçeden İngilizceye çeviri yapacak birini aradığı ortaya çıktı. Bildiğiniz gibi Boyalı Kuş, İngilizce olarak yayınlanmıştı. Buna ilişkin haber yayınlandıktan sonra bir adam çıkıp, Çeviriyi yapan bendim, dedi. Neticede Kosinski hakkında pek çok soru işareti, pek çok tartışma konusu bulunuyor. Öte yandan ne dersek diyelim, Boyalı Kuş çok, çok önemli bir romandır ve milyonlarca insan soykırımı bu kitaptan okumuştur. İddialardan bir bölümünün insanların onun başarılarını kıskanmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz öyleyse... Olabilir elbette. Ben de onu kıskanıyordum. Onunla tanışma fırsatını yakaladığımda, o çoktan zirvedeydi. Beni evine davet etti. Evine girdiğimde birikmiş telesekreter mesajlarını dinlemeye koyuldu. Onun her zaman bir maske taktığı, bir çeşit performans sergilediği düşünülürse, telesekreter mesajlarını dinleterek beni de etkilemeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bir mesajda Bay Kosinski sizi Yale Üniversitesi adına arıyorum, okulumuzu ziyaret etmenizden onur duyarız, diyordu mesela, bunu Jerzi, seni Allahın cezası, benimle kafa bulmayı bırak, mesajı izliyordu. Bu mesajı da yine saygın bir kurumdan gelen davet takip ediyordu. Telesekreter mesajları bile aslında hayatının bir özeti gibiydi. Etrafı her zaman güzel kadınlarla çevriliydi; bu kadınların büyük bölümü ona aşıktı. İki defa PEN'in ABD şubesinin başkanlığını yürüttü. Görevinde oldukça başarılıydı, farklı ülkelerde baskı altında yaşayan, sansüre maruz kalan, hapse atılan yazarları savunuyordu. Elbette tüm bunlar insanları kıskandırıyordu. Fakat diğer yandan da sanki peşinde bir vampir varmış gibi yaşıyor, durmadan arkasını kolluyordu. Çünkü korkuyordu. Aslına bakarsanız, o Dostoyevski'nin karakterlerinden biri gibiydi. Tüm bunlar Jerzi Kosinski'yi harika bir roman kahramanı haline getiriyor. Komünist Polonya karşıtlığı Kosinski'nin hayatını nasıl etkiledi? Hakkındaki iddiaların Komünist Parti ajanları tarafından ortaya atıldığı öne sürülmüştü. Polonya'yı anti semitist bir ülke olmakla itham ediyordu. Boyalı Kuş, Polonya'da yasaklıydı, çok uzun yıllar basılmadı. Kitap yayınlanmamıştı fakat onun ne kadar yalancı olduğuna dair makaleler basılıyor, Polonya düşmanlığıyla suçlanıyordu. Herkes bu makalelerle aynı fikirdeydi ama kitabı kimse okumamıştı. Fakat artık Polonya'da bir yıldız gibi kabul görüyor. Komünistler ise hala onu sert bir dille eleştiriyorlar. Şimdi kimse Komünist Parti'nin yayın organına güvenmiyor. Örneğin benim kitabım basıldığında ya da bir tiyatro eserim Polonya'da ilk kez sahnelendiğinde bu gazeteyi beğenmediklerini umarak açarım. Eğer onlar beğenmişse kimse oyununuzu izlemeye gelmez. Gazeteyi açar ve Çok şükür beğenmemişler, derim. O bir romana konu etmek için mükemmel biri. Öte yandan, yakın arkadaşı değildim belki ama onu yakından tanıyordum. New York'ta onunla tanışmıştım. Bana rehberlik etmiş, New York'un yeraltında neler olup bittiğini göstermişti. Ondan etkilenmiş, onu kıskanmıştım. Tüm bunları nasıl başardığına şaşırmıştım. The Village Voice ise kitaplarını başkalarına yazdırdığını söylüyordu. Bu iddialardan sonra editörlerinden bazıları ortaya çıkıp, Village Voice'de yazanların doğru olduğunu söylediler. Kosinski'nin hikayesi söz konusu olduğunda yalanı gerçekten ayırmak pek kolay değil. Yine de doğruluğu su götürmeyen bazı noktalar elbette var. Ama sonuçta, kimin umrunda ki? Yazarı hakkındaki şaibeler, kitapların değerinden bir şey götürmüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/gonul-kivilcim-yalnizlik-yalnizlik-ve-yalnizlik", "text": "Gönül Kıvılcım: Yalnızlık, yalnızlık ve yalnızlık... İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin üçüncü yılında, Sabit Fikir her hafta festivalin katılımcısı olan bir edebiyatçıyla söyleşi yayımlayamaya devam ediyor. Bundan sonra her hafta yurtdışından bir yazarla söyleşilemizi sürerken, Türkiye'den bir yazarla da söyleşi yayımlayacağız. Bu haftaki söyleşimiz Gönül Kıvılcım ile... İstanbul balık demektir. Uzaktan gelen arkadaşlarım İstanbul'a adım atar atmaz ilk iş çıtır çıtır kızarmış istavrit yemeye koşturur. Lüfer sonra, İstanbul balığıdır ve maalesef İstanbul nasıl yok oluyorsa onu da yok ediyoruz. Edebiyata gelince, adalardan başlarsak saymaya Sait Faik, Reşat Nuri Güntekin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kadıköy'ü mesken edinmiş Cemal Süreyya epey bir isim çıkar listeye ekleyeceğimiz Ama bu şehri en güzel anlatmış yazar Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Huzur'daki Beyazıt, Kapalıçarşı pasajları, Ada vapuru sahneleri, İstanbul'un meydanlarındaki, cami avlularındaki güvercinleri, anlattığı sayfalar harikuladedir. İstanbul ve Berlin. Karakter olarak birbirine çok benzeyen bu iki metropol her iki anlamda da besler insanı. Berlin'de yediğim falafelleri hiçbir yerde yemedim ben, yine Berlin'de gezdiğim sergileri, dinlediğim konserleri unutamam. İstanbul'u ise ITEF için yazdığım Büyük Tıkınma yazısında epey anlattım. Okuyarak sanırım. Küçük yaştan itibaren kaliteli, ufkumuzu açacak eserleri birbiri ardından devirerek. Leziz yemek yapabilmek için de insanın ağızda güzel bir tat bırakacak kitaplar yazabilmek için de kişinin elinin tadının olması gerekir. Ben başka örnekler de hatırlıyorum. Jhumpa Lahiri'nin nefis öykü kitabı Dert Yorumcusunu düşünmek aklıma öyküler sırasında pişirilen yemekleri de getiriyor sözgelimi. Murakami'nin Zembereki Kuşu'nun Güncesi de, evde tek başına oturmuş hayatı, onu terk etmek üzere olan karısını ve kaybolan kediyi düşünen kahramanın pişirdiği yemeklerle başlar. Yine bir İTEF sırasında tanıştığım Polonyalı yazar Olga Tokarzcuk'un leziz kitabı Gündüzün Evi Gecenin Evinin bölümleri arasına da yazarın bazılarını denemenizi tavsiye etmem dediği yemek tarifleri serpiştirilmiştir. Annemdir benim en büyük yemek kitabım. Karadenizli bir annenin kızı olarak başka yazarlara sıra gelmedi. Gönül Kıvılcım Kırıkkale'de doğdu. İlk ve ortaokulu Kırıkkale'de bitirdi. Yüksek öğrenimine İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesi ekonomi bölümünde devam etti. Daha sonra bölüm değiştirerek yüksek lisansı Norveç'in Bergen Üniversitesi'nde Kitle İletişim dalında yaptı. Gazetecilik hayatına Berlin'de, Aktüel dergisinin Almanya muhabiri olarak başladı. 1993-96 yılları arasında Alman televizyonu üçüncü kanalı WDR'e televizyon programları yaptı. Yurda döndükten sonra bir süre Radikal gazetesinde muhabir olarak çalıştı. Daha sonra NTV Radyo'da cumartesi günleri yayınlanan Kahvaltı Sohbetleri programını hazırladı. Ayrıca ARTE kültür kanalına Karadeniz'de kirlilik sorununu ve Türkiye'de çocuk yaşta evlenmeleri anlatan belgeseller çekti. 1998'den sonra edebiyat alanındaki çalışmalarıma ağırlık vererek, gazetecilik yıllarının etkisini de üzerinde taşıyan ilk romanı Jilet Sinan'ı yazdı. Jilet Sinan Arnavutça ve Romenceye çevrildi, Arapçaya çevrilme çalışmaları devam ediyor. \"Kasaba ve Yalanlar\" adlı öykü kitabına adını veren \"Kasaba ve Yalanlar\" öyküsü Union Verlag tarafından Almanca yayımlanan \"Liebe, Lügen, Gespenster\" antolojisinde yer almıştır. Yazarın basılı 5 kitabı bulunmaktadır: \"Kasaba ve Yalanlar\", Can Yayınları, 2001, \"Jilet Sinan\", Can Yayınları, 2002, \"Parçalı Aşklar\", Everest Yayınları, 2004, \"Yaşayan Tanıklarla Karaköy\", Heyamola 2010, Suç Sarayı, Destek Yayınları, 2011."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/gulenay-borekci-ile-soylesi-kitaplar-ve-baska-guzel-ihtimaller", "text": "Siz böyle Gülenay Börekçi kimdir? diye sorunca, kendimi bir an için Temel İçgüdü filmindeki Catherine Trimmel gibi hissettim. Abartıyor muyum? Eh belki biraz. Trammel bir seri katil olsa da aslında romancıydı. Bense kelimelere aşık olan ve iyi romanı her şeyden çok seven tutkulu bir okurum. Egoist Okur nedir? sorusuna cevap vermek daha kolay. Teknik bakımdan bir internet sitesi olduğunu söyleyebiliriz. Ama aslında benim epeyce renkli, eğlenceli ve oyuncaklı misafir odam. İçinde en çok edebiyattan, kitaplardan bahsedilen bir yer. Çayı çöreği çoğu zaman ben hazırlıyorum, yani yazıları ben yazıyorum. Yazarlar, müzisyenler, ressamlar, fotoğrafçılar da makaleleriyle, hikayeleriyle, müzikleriyle, filmleriyle katkıda bulunuyorlar. Kimse ön ayak olmadı. Kendim istedim, kendim yaptım! Nahoş bir durum yaşamıştım geçen yıl. Bir kaza geçirmiştim ve doktorlar üç ay kadar yürüyemeyeceğimi söylemişlerdi. Tam bir felaket! Ama iyi ki öyle olmuş. Üç ayın sonunda Egoist Okur doğdu. Deneye yanıla, bir yapıp bir bozarak ve deli gibi çalışarak her şeyi tek başıma yaptım. Nedeni açık. Şu hayatta bir dikili ağacı bulunmayan ben, artık kendime ait bir mekanım olmasını istiyordum. Şaka bir yana; bir günlük gazetede, Habertürk'te çalışıyorum. Gazetecilik suya yazı yazmak gibidir. Yazdığınız yazılar, yaptığınız röportajlar ertesi günün gazetesi çıkana kadar okunur, sonra unutulur. Ben öyle olmasın istedim. Ayrıca size ilginç gelen her konuyu yazamıyorsunuz gazeteye. Yer yok, gün yok, karışan görüşen çok. Hem dediğim gibi, elimde dolu dolu üç ay vardı. Ya boşa harcayacaktım, ya da o üç ay çok istediğim bir şeye vesile olacaktı... Hayır, doğrusu hayalim bu değil. Eski usul dergicilik bana heyecan verici gelmiyor artık. Şimdi bir televizyon programı hayal ediyorum. Henüz bir girişimim olmadı ama nefes alabildiğim ilk arada bunun için bir şeyler yapmayı deneyeceğim. Egoist Okur, benzerlerinden farklıysa, bir boşluğu dolduruyorsa müsebbibi benim. Hayatımın ilk 30-35 yılını çekilmez hale getiren bir özelliğim var, ilgimi çeken her şeye el atarım. Ama öyle laf olsun diye değil, suyunu çıkara çıkara, kanını içercesine... Müziğe merak salmıştım mesela, konservatuarı bitirdim. Oyunculuğu çekici buldum, sınava girip okulunu okudum. Heves üstüne heves, diyelim. Hiçbiriyle tam olarak mutlu olamayınca da oturup düşünmeye başladım. Baktım, kendimi bildim bileli en çok sevdiğim iki şey olmuş: Okumak ve yazmak. Dergicilik böyle başladı. Ama işte müzik, oyunculuk ve diğerleri de bir şekilde hayatımda kalmış meğer. Egoist Okur beni ben yapan her şeyi bir araya getirebildiğim yer. Takipçiler için de aynısı geçerli. Burada sevdikleri, ilgilendikleri çok şey buluyorlar, müzikler, filmler, çizgi romanlar... sitenin sloganı bu yüzden Kitaplar ve başka güzel ihtimaller... Bir bolluk falan söz konusu değil ne yazık ki. Tam aksine gayet aşikar görünen bir kıtlık yaşanıyor. Yoksa, herkesin eline kalem almasında hiç sakınca yok. Yazmayı isteyen yazacak elbette, bir sözü varsa söyleyecek, içinde tutmayacak. Sorun okunacak, okunmaya değer şeyler yazılmamasında. İnterneti soruyorsunuz... Zevkle okuduğum çok iyi siteler var elbette ama noktalama işaretlerini kullanmaktan bile aciz insanların oradan buradan çalıp çırparak karaladıkları yazılardan oluşan sitelerin sayısı daha fazla. Ama bence herkesin içi rahat olsun. Bunca keşmekeşin ortasında başta bir parça bocalasa da okur artık kendini son derece özgür ve neyse ki egoist hissetmeye başladı, canının istediği kitabı alıyor, istemediğine ne kadar reklamı yapılırsa yapılsın, ne kadar şişirilirse şişirilsin bakmıyor. İnternetteki bloglar için de böyle... Muhtevası ilginç olmayan, seviyesiz bir dil kullanılarak yazılmış, imla hatalarıyla dolu yazıları okuyan yok, hepsinin sonu internet çöplüğü. Sabit fikir benim artık vaz geçemiyecğim zeka dolu bir sanal platform emeği geçen herkese yürek dolusu teşekürler. Egoist okur web sitesi de ayrıca mükemmel ve dolu dolu. ilk gününden beri ilgiyle ve merakla takip ettiğim bir site. bu kadar çok şeye nasıl yetişebildiğine kıskanç bir sevinçle bakıyorum. takipteyiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/gulten-dayiogluyla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Cok sevdigim ve saydigim Ataturk Turkiye'sinin simgesi Gulten, Bu son olaylar basladigindan beri hep seni dusunuyorum ve haril haril adresini ariyorum. gelismeler uzerine fikirlerini benimle paylasman dilerim. Bu Mail'imin seni ve alien sihhatte bulmasi umidiyle......"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hacer-yeni-edebiyatta-damak-zevki-cok-okumakla-olusur", "text": "Kesinlikle var. Pamuk helva, elma şekeri, akide şekeri ve lokum geliyor İstanbul denince aklıma. İlk ikisinin özellikle de sokaklarda satılıyor ve yine sokaklarda yeniyor olması çok özel benim için. Her iki anlamda da yanıtım İstanbul. Zira nereye gitsem doymam, hep burada yediklerimi ararım. İstanbul kadar eski kafalıyım yemek konusunda. Yazmak farklı benim için, her yerde yazabilirim ama okumak denince yine İstanbul'dan yana olur seçimim. Uçak havalandıktan sonra Sabahattin Ali okuyamam mesela. Onu İstanbul'da okumam gerekiyor. Çok okumakla tabii ki. Okudukça, hangi cümle lezzetli; hangisi onu yüz defa geri dönüp okumamı, geceleri bile onu düşünmemi gerektirir; hangisinin altı çizilir; bu yaz hangi yazar bana iyi gelir gibi soruları takır takır düşünmeden yanıtlarsınız ve seçimlerinizi ona göre yaparsınız damak zevkiniz oluştukça. Virginia Woolf onca güzellikler yazmasına rağmen, çocuk doğurup yemek yapabilen kız kardeşinin kadınlığının kendisininkinden çok daha yüce olduğunu düşündüğünü söyler. Yemek yapmadan yaşayabildiğimi biliyordum ama bir süredir anladım ki yazmadan yaşamam zor olur. Edebiyat, yemek yapmanın ekmek yapma kategorisine benziyor. Ekmeksiz yediğim zaman asla doymam! Damak zevkinin gelişmesinden de öte, insanlar yemek yemenin iyi hayat yaşamanın olmazsa olmazı olduğunu keşfettiler. Yemek yapanları seyretmeye bayılıyorum. Kim olduğu hiç fark etmez. Saatler boyu sessizce izleyebilirim bu süreci. Mesela kayısı yahnisinin yapılışı gerçek bir seyirlikti. Nice filmlere taş çıkartan bir görsellik vardı ve yetenek tabii ki. Değil bir kitap, bir cümle dahi hayatımızı değiştirebilir. Aynı şey yemek için de geçerli. Daha önce hiç karnıyarık yememiş bir insanla onu her gün yiyebilen bir insan asla aynı değildir! Trabzon'da doğdu. Kültür Koleji'nin ardından Marmara Üniversitesi, İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nü bitirdi. Yine Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. Tezinin konu başlığı Foucault feminizmin dostu mudur yoksa düşmanı mı? Yeditepe Üniversitesi'nde beş yıl İngilizce dersleri verdikten sonra medyaya girdi. Üç yıl ELLE dergisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Milliyet gazetesi Cadde ekinde köşe yazarlığı yaptı. CNNTürk'te bir dönem yayınlanan Cumartesi-Pazar programının stil köşesinin editörlüğünü yaptı, hazırladı ve sundu. Yazarın ilk kitabı Bir Dilek Tut 2011 yılında Destek Yayınları tarafından yayımlandı. Gerekli olup olmadığının kararını hangi kıstaslara göre belirlediniz çok merak ettim. Zira ben de herhangi bir otorite değilim edebiyat konusunda ama röportajı \"beğendim.\" beğenip beğenmemek ayrı şeylerdir. bu alanda yıllarca emek vermiş insanlar bile \"gerekli\" ya da \"gereksiz\" diye bu kadar kolay yaftalamaktan çekinir. Festival teması farklı olduğu için kimi insanların soruların inceliğini bile değerlendirmeden begenmemelerine şaşmamalı. Sorular gayet içten, Hacer Yeni de bence boş olmayan bir insan. Tebrikler güzel bir söyleşi olmuş. Nasıl gereksiz bir söyleşidir bu böyle... İlk kitapla Tanpınar Edebiyat Festivali katılımcısı olmak, röportajlar vermek... İşte medyanın gücü!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hakan-bicakciyla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hakan-bicakciyla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan bir etkinliğe daha ev sahipliği yaptı. Keyifli bir ortamda gerçekleşen söyleşide eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş, Türkiye edebiyatının genç kuşak yazarlarından Hakan Bıçakcı'yı ağırladı. Hakan Bıçakcı'nın kitaplarını henüz okumadım. Fakat alanları çok aynı olmasa da benzer olacağını düşünerek bu tarz roman-öykü yazan yazarların sinemadan etkilenmeleri tesadüfi olamaz herhalde. Genel olarak sinemadan beslenen ya da sinemanın etkisini diğer türlere göre daha çok üstlerinde barındıran romanlar olarak algılamak yanlış olmaz zannediyorum. Söyleşi gerçekten samimi ve yararlı eserlerini en kısa zamanda edinip okuyacağım. Biraz da gecikmiş olmama hayıflanarak. Bu tür edebiayt söyleşilerini çok önemli buluyorum. Elimden geldiğince de takip ederim bu tarz konuşmaları. Hakan Bıçakcı'nın Karanlık oda ve Rüya Günlüğü kitaplarını okudum. Çaüdaş Türk edebiyatının ozgun kalemlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Teknik aksaklık giderildi. Söyleşinin tamamını izleyebilirsiniz. Hakan Bicakci gunumuz Turk edebiyatinin en ozgun yazari bence. Ilgiyle izliyorum. Tıpkı romanları gibi çok fazla tekrara düşüyor. Allah'tan Ömer Türkeş vardı da konuşma ite kaka da olsa ilerleyebildi. Teknik bir aksaklık nedeniyle video yarıda kesiliyor. Yakında tamamını izleyebilirsiniz. Yazarın Ben Tek Siz Hepiniz kitabını okudum. Tokat yemiş gibiyim. Hakan Bıçakcı, edebiyatın matemetiğini yapmış. Öykülerin hepsi çok başarılı. Bence son dönem Türk edebiyatının en başarılı isimlerinden biri. Bu türlü edebiyat sohbetlerini seviyorum. Hakan Bıçakcı'nın eserlerini okumamıştım, okuyacağım. Sabit Fikir'e teşekkürler devamını bekliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hakan-gercek-ile-soylesi-ne-de-zormus-cemal-sureya-oynamak", "text": "Hakan Gerçek ve Tilbe Salim, 2011'den bu yana, tiyatrogerçek çatısı altında Cemal Süreya'nın şiirlerine hayat veriyorlar. Üçüncü sezonunda bile hala yoğun ilgi gören Üstü Kalsın adlı tek perdelik bu gösteriyi, 1, 13, 18, 19, 26 ve 30 Nisan tarihlerinde İstanbul'da, 22 Nisan'da Ankara'da, 9 ve 10 Nisan'da İzmir'de izlemek mümkün. Nereye gitsek hep böyle... Nasıl oldu bilmiyorum ama Üstü Kalsın'ı, seyirci üçüncü sezonunda tuttu. İlk sezonu da fena değildi ama ikinci sezonda oyunu kaldırmıştık. Bu sezon, bu sahneyi aldıktan sonra, \"Hadi, bir kez daha deneyelim\" dedim, doldu ve hep de doluyor. tiyatrogerçek olarak sabit bir yere geçtik, eskisi kadar dolaşmıyoruz sahnelerde. İnsanlar yerimizi biliyor artık, bunun bir etkisi mutlaka vardır. İş Sanat dinletileri 13 senedir yapılıyor. Bir gelenek oldu artık. Aşk Şiirleri, özellikle Nazım Hikmet ve Can Yücel dinletileri söz konusuysa tıka basa dolu oluyor salon, 800-1000 kişi dinliyor. Ama şunu söyleyebilirim, 15-20 TL fiyat koyun mevcut seyircinin yarısı gelmez. Yine de bu kitle elbette müthiş. İlk şöyle oldu: İş Sanat'taki dinletileri Mehmet Birkiye yönetiyor. Yıllardır çalıştığım Kenter Tiyatrosu'ndaki ustalarımdan biridir. 12 yıl önce, İş Sanat'taki dinletiler başlayalı bir yıl kadar olmuşken, şimdi tam hatırlamıyorum ama, ya bir kişi gelmedi ya da birine daha ihtiyaç oldu. Onlar da beni davet ettiler. Gittim, seyirciye sesli şiir okumaya orada başladım. Sonra da hoşuma gitti. Başka türlü bir diyalog kuruyorsunuz. Kendi başınıza okur gibi okumuyor, başka anlamlarını da bulmaya çalışıyorsunuz. Metne oyuncu olarak bakmaya başlıyorsunuz ki bu benim için çok keyifli. Yalnız stresi de bol. İş Sanat'ta beraber sahneye çıktığımız arkadaşlarla, Tilbe Saran, Metin Belgin ve Bülent Emin Yarar'la da hep konuşuruz. Çıkar iki-üç saat oyun oynarız ama bu şiir dinletileri için sahneye çıkmanın stresi başka. Çünkü yılda bir kez yapıyorsunuz. Çok prova şansınız olmuyor. Oyun gibi oynadıkça oturmuyor. Şiir okumayı şarkı söylemeye benzetiyorum. Bir şeyi çok oynadıkça melodisini ve müziğini de yakalıyorsunuz. Oyuncu olarak elbette bir besteniz var tabii ama müzik yok; o müzik şiirin içinde. O yüzden şarkı söylemek gibi... Normal bir oyunda bir şeyi atlayabilme, devrik söyleyebilme şansınız var ama şiirde yok. Her satırı doğru okumak, doğru söylemek zorundasınız. Şiirleri bilen seyircilerimiz çok. Bazı gösterilerde benimle birlikte okuyorlar, duyuyorum. Bir yeri yanlış söyleseniz, \"Yanlış söyledi\" derler. Riskli bir şey, şiir okumak. Tiyatroyu portreler ve biyografiler yapalım diye kurduk. İnsanlar meraklı, en çok satılan kitaplar, biyografi kitapları. Herkes bir başkasının hayatı nasılmış diye merak ediyor. İnsanların ilgilerini bu yöne kanalize etmek taraftarı oldum. Arada başka oyunlarımız da oluyor ama \"Gerçek hayat, gerçek yaşam\" dedik ve biyografi üzerine yoğunlaştık. İlk olarak Van Gogh'u yaptık. İstedim ki ikinci de Cemal Süreya olsun. Atilla Birkiye'ye söyledim ama o, \"Biyografi yapmayalım, onun hayatı şiirlerinden çıkar dedi. Sonra razı ettim ve adını da ben koydum. Bir metin oluşturduk şiirlerden ve başlangıçta benim için çok stresliydi. Cemal Süreya çok sevilen ve bilinen bir şair. Herkesin kulağında bir melodisi var. Herkes beğenmeyebilir. Bu her oyun için geçerli. Bir de o akşam gelen seyircinin enerjisi çok önemli. Ama zamanla daha iyi oturttuğuma inandım. Adına her daim gösteri\" dedik, çünkü bu bir oyun değil. Van Gogh gibi, Savunma gibi, biyografik değil. Üstü Kalsın'da Cemal Süreya'nın kırk küsur şiiri ve beş düz yazısı var. Bir derleme, uyarlama ve şiir gösterisi. Sürprizli bir şair ve çok zeki; bence müthiş bir deha... Elbette birçok şairi seviyorum ama Cemal Süreya'yı imgeleri ve simgeleri kullanımı açısından çok kuvvetli görüyorum. Örneğin Üvercinka'da Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor diyor kadının saçları için. İnsan bu imgeyi nasıl düşünür, nasıl dile getirir. Ya da Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli'deki imgeleri... Cemal Süreya'nın kadına karşı beslediği duygu, bakışı ve bunu tanımlaması müthiş. Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli'deki gibi bir cinsellik anlatımı... Herhalde dünyada yoktur böyle bir tarif. Cemal Süreya çalışmaya karar verirken TRT kayıtlarını izledim, röportajlarını, kitaplarının tamamını, hakkında yazılanları okudum ve çok etkilendim. Dersim olaylarında ailesiyle beraber sürgün edilmesi, Bilecik'e sürülmesi bir çocuk için müthiş bir travma... Ama işte o travmadan da Cemal Süreya şiiri çıktı. Duyarlılığım biraz da o çocuk izlenimlerimle besleniyor demesi o zaten. Diyor ki çocukluğumdan beri elime ne geçse okudum... Çok küçük yaşlardan itibaren kendi kendine yetip, kendi kendini yetiştirmiş bir insan. Dersim'den öyle bir sürgünle çıkıp İstanbul'a geliyorlar, yakalanıp tekrar Bilecik'e gönderiliyorlar. Bu bizim ülkemizin utancı. Hala o utançla yaşıyoruz, hiçbir şey değişmiyor. Bütün bu sebeplerle Cemal Süreya'yı yakın buldum kendime. Şiirleri aslında Orhan Veli ya da Nazım Hikmet gibi sahneye kolay uyarlanabilecek şiirler değil. Orhan Veli daha hayatın içinden, daha direkt... Onu, şiirleriyle sahneye taşıyabiliyorsunuz. Nazım Hikmet'te de bunu yapabilirisiniz. Ama Cemal Süreya bu imge dünyasıyla çok zor... O yüzden sahnede, seyirciye okumak çok zor. Kitabını alıp okusanız üç kere daha okumanız gerekebilir bazı şiirleri. Ben yine de Cemal Süreya olsun, dedim. Olursa olur, olmazsa olmaz. Ama gördüğüm kadarıyla oldu, seyirciyle buluştu. Valla o kadarını ben de bilmiyorum, sorunuz bunu düşünmemi sağladı. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Tomris Uyar, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve birkaç kişi daha var. Söyleşi yapılıyor. Okurken söyleşiyi beni en çok çeken Cemal Süreya'nın söyledikleri, onun söylemi çok başka türlü. Turgut Uyar'ın, Edip Cansever'in, Metin Eloğlu'nun müthiş şiirleri var. İkinci Yeni her şeyiyle çok müthiş. Ama sanki Cemal Süreya biraz da haylazlığıyla ve zekasıyla ayrı bir yere sahip. Bir grup vardır herkes daha başarılıdır ama biri daha çok sivrilir, bunun çeşitli sebepleri olabilir. Mesela kendi röportajlarında diyor ki, Ben dışarı çıkmam, farklı yerlere gitmem, bir yere giderim, onun dışında ortalıkta görünmeyi sevmem. Beni görmesinler isterim. 'Cemal Süreya' buymuş desinler istemem... Hayata bakışı biraz daha farklı Cemal Süreya'nın. Bütün bunların da etkisi olmuş olabilir. Hatay Restoran çok ilginç bir yer. Sahibi olan Ali Demir ağabeyle de konuşuyorum ara sıra... Geçen sene Cemal Süreya Derneği anma yaptı CKM'de, bizden de Üstü Kalsın'ı oynamamızı rica ettiler. Yaptık tabii ki... Ali Abi de anlattı. Cemal Süreya'yı asıl onunla konuşmak lazım. Cemal Süreya'nın rakı içtiği yerde ve onunla rakı içen ve ona hizmet eden biri... Orası yalnızca bir ticarethane değil. Orada kimse kimsenin yanında boş yere durmaz ya da ona hizmet etmez. Tiyatro da böyledir duygusal açıdan. O sebeple o lokantanın sahibinin ya da Cemal Süreya'nın eşi Zuhal Hanım'ın söyledikleri benim için çok önemli. Ben 12 Eylül dönemi kuşağıyım, gençliğim ihtilal dönemi Türkiye'si... Bizim dönemimizde pek çok insan sosyal alanlara kaydı. Tiyatroculuk, gazetecilik yapan, hukuk okuyan, edebiyat okuyan, folklorla, halk bilimiyle ilgili akademik kariyer yapan pek çok arkadaşım var. Böyle dönemler üretimleri her zaman arttırır, arttıracaktır. Baskı her zaman yeni bir şeyler çıkartır. Bu kuşak da şiirle, edebiyatla, kendi yazdıkları bir dörtlükle, çok zekice cümlelerle ya da bazı şairlerin cümlelerine sığınarak kendilerini anlatıyor. Bu demektir ki çok kuvvetli ve kıymetli bir kuşak var. Bir toplumsal olayda Cemal Süreya'ya ya da Nazım Hikmet'e ya da Edip Cansever'e, Orhan Veli'ye sığınmak, duvarlara ya da sosyal medyaya onlardan birer cümle yazmak... Bütün bunlar bu kuşağın kendilerini ne denli ifade edemediğini, öte yandan kendilerini anlayacak birilerine ne kadar çok ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Çünkü idareciler onları anlamaktan çok uzaklar. Onları anlamaya zekaları da yetmez. Bu sebeple onlar da zeki insanlara sığınıyorlar. O zeki insanlar da edebiyatçılardır, onlarla zaten kimse boy ölçüşemez. Türkiye bu anlamda çok verimli bir toprak. Bu ülke hiçbir zaman rahat yaşama moduna giremedi. 50 yaşındayım, kendimi hatırladığımdan bu yana bu ülkede rahat yaşadığımı bilmiyorum. 12 Eylül darbesini yaşadık hep birlikte. Üç-beş yaş büyüklerim çok hırpalandılar. İçlerinde asılanlar da oldu, öldürülenler de. Hapse girip bir daha çıkmayanlar, kayıplar da var... Kimimiz de bir kazaya uğramadan çıktık. Diyeceğim bu ülke, aslında dünya kötü siyasetçileri çok gördü. Siyaset kirli bir iş. Hele bizim ülkemizde tamamen kir pas içinde... O sebeple tertemiz bir kuşak, kendini ifade edebilmek için gidip şiire, edebiyata, tiyatroya, sinemaya, resme, heykele sığındı. İktidarın engellemeye çalıştığı düşünce ve ifade özgürlüğünün, tam tersine işleyeceğinin en güçlü işareti bu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hakan-gunday-en-sevdigim-kitabim-az", "text": "2000 yılında çıkan Kinyas ve Kayra ile, Türkiye'de genç yazarların pek alışkın olmadığı, yoğun bir ilgi görmüştü Hakan Günday. Yıllar içinde ürettiklerinin arkası kesilmedi; o yoğun ilgi de günbegün arttı. Bugün Türkiye'nin en çok okunan, en çok sevilen romancılarından biri olan Günday'ın, en sevdiğim kitabım dediği AZ geçen günlerde Doğan Kitap etiketiyle kitapçı raflarındaki yerini buldu. Biz de bunu fırsat bilip yazarla, yazarlık egosundan yazma tutkusuna, üslubundan kişisel yaşamına kadar pek çok başlığa değinen keyifli bir sohbet ettik. Evet ama bu ilgi zaman içinde oluştu. Yani ilk kitabımın yüz binler satması gibi bir durum söz konusu değil. İlk kitabımdan bu yana 11 yıl geçti ve zamanla, 11 yıl içinde gelişti bu ilgi. Ama ilk çıktığı zaman da ilgi görmüştü Kinyas ve Kayra. Tabii ki o zaman da dikkat çekmişti ama beni belki de daha çok etkileyen kısmı o kitabın bugün hala duruyor olması. Birtakım sıkıntılar vardı Om Yayınevi'nde, zaten sonrasında yayıncılığı bıraktı. Halbuki çok doğru kitaplar, çok yenilikçi kitaplar basmışlardı. Ama tabi zamanın ruhuyla ilgili bir durum bu. Yani sizin yayınladığınız kitaplar belki de o sırada okurlarınızı oluşturan insanların hayatlarında çok da yer etmeyecek bir zamana denk düşüyordur, onun için de beklediğiniz o ticari başarıyı yakalayamamış olabilirsiniz. Oysa bence çok doğru şeyler basıyorlardı. Hayır, hedef kitlem yok. Bu asla benim belirlediğim bir şey değil. Ama en azından şöyle söyleyebilirim, farkına vardım ki çoğunlukla bir özellik taşıyorlar. Yaşları ne olursa olsun, daha çok üretimle ilişkili olan kişiler oluyorlar ve kendileri de üretme heyecanını taşıyorlar. Farklı dallarda üretim yapıyorlar; müzik olabilir, sinema, roman ya da yazı olabilir. Yani çoğunlukla sanatsal üretimle ilişkili olduklarını düşünüyorum. Ve zaten beni mutlu eden de bu. Çünkü yazdığınız herhangi bir cümlenin daha sonra yazılacak bambaşka ve çok daha iyi cümlelere vesile olduğunu görmek insanı etkileyen bir etkileşim. Çok yoğun değil ama tabi ki özellikle sanatla ilgili olan ürünlerini veya benzer başka konuları tartışmak üzere iletişime geçtiğimiz oluyor. Yani... Şöyle söyleyeyim: Eserleri birden fazla olan ve hayranı olduğum birçok yazar var. Hayatları boyunca yazmış olan ve onlarla beraber yola çıktığım ama sonradan izlerini kaybettiğim birçok yazar da olmuştur. İzlerini kaybetmemin nedeni de çoğunlukla yazarın yazısının değişmiş olmasıdır, hikayelerinin değişmiş olmasıdır... Bir süre gözden kaybedip sonra tekrar yakaladıklarım da olmuştur. Çünkü onun o kaybolduğu dönemde ben de ilerlemişimdir ve biz ilerde yeniden buluşmuşuzdur... Bu aslında bu hayatın bir dinamiği. Çünkü en nihayetinde bu bir yolculuk ve bu kitapların her biri farklı bir mola yeri. Ama bu mola yerlerinde her zaman buluşamayabilirsiniz. Aynı yerden başlamış olsa bile herkes farklı yönlere gidebilir veya belli bir dönemde kesişmiş olabilir. Dolayısıyla bu zamanla ve değişimle ilgili. Ama mesela Kinyas ve Kayra'yı seven ve onu gerçekten de kendi hikayesi gibi özümsemiş olan birinin Malafa'yla pek ilgilenmediğini görüyorum. Arada bir fark olduğunu düşündüğü için, arada bir fark gördüğü için, bir başkalaşma olduğunu düşündüğü için ilgilenmiyor. Aynı şekilde Azil'den keyif alan biri Zargana'yla o kadar ilgilenmeyebilir. Ki normal olan da bu zaten. Ama yine de asgari olarak, siz bir tarzdan, bir Türkçe kullanım biçiminden etkileniyorsanız, o tarz size şehrin o günkü trafik durumunu da anlatsa okursunuz. Ben genelde böyle hayran oluyorum birilerine, o artık ne anlatsa etkileniyorum çünkü daha çok onun o dili kullanım biçimi ilgimi çekiyor. Yani belki de hikayelerin geçici ama tarzın kalıcı olduğuna inanıyorum. Her şey aslında sayfaların içinde ve mürekkebe dökülmüş durumda. Onun haricindeki hiçbir şeyin de bir önemi yok. Orada anlaşılır ya da anlaşılmaz. Zaten sanatla ilgili herhangi bir ürünün özelliğidir bu. Üreticiyle ürün arasında ilişki bittiği anda yani eser tamamlandığında, o artık kopar ve gider. Sonrasında artık üreticinin ne yaptığı, hayatta olup olmadığı, hayatına hangi dilde ve nerede devam ettiği gibi şeylerin hiçbir önemi yok çünkü geriye sadece o eser her neyse o kalıyor. Ve üretici artık bizim açımızdan ilginç değil; o istediğini yapabilir. Kitabın yazarı, kendisi kadar önemli değil diyorsunuz yani. Evet çünkü sonrasında benim ne yaptığımın, nasıl yaşadığımın, nasıl göründüğümün hiçbir önemi yok. Zaten bunun bir önemi varsa o zaman o tarzda bir eksiklik var demektir. Kitaptan kafayı kaldırıp yazara bakılıyorsa, bu çok da doğru değildir. Ama tabi bu aynı zamanda oldukça insani bir durum. Ürününden çok etkilediğiniz bir insanın kendisiyle ilgilenme isteği doğal olarak gelişecektir. Çünkü en nihayetinde hiç tanımadığınız bir yazardır o ama okurken sizinle bir hayat geçirmiş gibi hissettiğiniz anlar olur. Dolayısıyla onu tanımak isteyebilirsiniz. Ama arada aslında koca bir mesafe olduğunu ve aslolanın ürün olduğunu hiç unutmamak lazım. Yok, hayır. Çünkü dönüp baktığımda o kadar çok hata ve yanlışlıklar görüyorum ki yazdıklarımda, zaten dönüp de bakmak içimden gelmiyor. Dolayısıyla yazılmış olanla çok da ilişkim kalmıyor. Hatta bu sıkıntıyı atlatmak üzere yeni ne yazabilirimle, yeni neyle ilgilenebilirimle daha çok vakit geçiriyorum. Dolayısıyla öyle bir ego oluşmuyor; evimde o kitaplardan bir koltuk yapmış değilim ki üstüne oturayım ve orada kalayım. Bilakis onları pek görmemeye ve onlarla pek ilgilenmemeye çalışarak, yeni bir şey yaparak iyileştirebilir insan kendini bu konuda. Yaptıklarının aslında hiç de sandığı kadar, o an yaparken hissettiği kadar iyi olmadığını gördüğü zaman daha iyi yapmaya çalışır. Bütün bunların arasında bir ego sahibi olmaya da ne vakit, ne de yer kalıyor tabi ki. Şöyle bir şey var. Bir kere ben böyle bir edebiyat türünü tanımıyorum. Ben yazarlar biliyorum, Bukowski'yi biliyorum, Boris Vian'ı biliyorum, Neil Gaiman'ı biliyorum... Ve bu isimlerin yan yana gelince pek de benzer noktalarını göremiyorum. Göremediğim için de onların hepsini tek bir şemsiye altında toplayıp o şemsiyeye de yeraltı edebiyatı diyemiyorum. Bu pek mümkün değil. Ama eğer bu işin tüccarı olsaydım, evimde veya dükkanımda kitaplar olsaydı ve onları satmak isteseydim, o şemsiyenin altında toplardım ve onları pazarlamaya çalışırdım haliyle. Dolayısıyla, ben bunu sadece benimle ilgili olmayan bir olgu olarak, bir tüccar olgusu olarak kabul ediyorum. Yani yeraltı edebiyatıyla ilgili aklınızda ne varsa bunun haricine çıkabilir miyim bilmiyorum, bunun sebebi de herhalde bu üslubun, bu yazım biçiminin şimdilik değişebilme ihtimalinin olmadığını düşünmem. Yani dünyanın en huzurlu ve mutlu hikayesini anlatmaya da çalışsam, benim anlattığım o mutluluğun bir gölgesi gibi görünür. Yani dünyanın en mutlu ailesinin en fazla gölgesini anlatırım ben. Ve gölgeler biliyorsunuz gerçekten daha koyu olur. Bahsettiğiniz ağır argo belki Ziyan'da da biraz var ama esas olarak Malafa'da var. Malafa bir mesleğin içinde geçen bir roman, dolayısıyla o meslek terminolojisini kullanmanız gerekiyor. Ve yine dolayısıyla aslında kullanılan kelimenin seçimini hikayenin kendisi yapıyor. Neyi anlatmak istiyorsa o dilin kullanılması gerekiyor. Malafa, fonunda kuyumculuk mesleği olan ve oradan yola çıkarak dünyayı, insan ilişkilerini anlamaya çalışan bir roman olduğu için, mecburen orada o mesleğin kelimelerini kullanıyorsunuz. Ve o mesleğin kelimeleri de zaten orada, bunları biraz araştırarak, biraz tanıklık ederek kurmak mümkün. Yani en nihayetinde hikayedir onu belirleyen. Hikaye karar verir kimin nasıl konuşacağına. Önce başlangıcı geliyor. Önce o başlangıçla ilgili prensipleri bulmaya çalışıyorum. Ondan önce de başlığı olan kelimeyle başlıyor her şey. Yani önce o tek kelime ve o kelimenin düşündürdüğü her şey. Ve o başlangıç dediğim bölümde konu üzerine düşünüyorum. Sonrasında artık her şey yazarken geliyor. Yani yola çıkarken yanına alacağın şeylerin listesini yapıyorsun. Onları arabaya koyuyorsun, yola nereden çıkacağını biliyorsun ama nereye gideceğini bilmiyorsun. Son kitabınıza gelelim. Sizin ağzınızdan AZ'ı dinlemek isterim... Öncelikle çok fazla karşılaşmanın olduğu bir hikaye. Sonrasında, çok farklı çevrelerden iki insanın merkezinde olduğu bütün bu hikayenin, aslında başlığı olan az kelimesiyle özetlenebileceği bir kitap. Çünkü az iki harflik bir kelime. Biri alfabenin başında diğeri sonunda bu harflerin ve bunlar Türkçede bir araya gelip okunabiliyorlar. Bir araya gelebilmek için de bütün o alfabeyi parçalayıp aralarından geçmeleri gerek ama Türkçe'de bu oluyor. A ve Z bir araya gelip aralarındaki alfabeyi umursamayarak bir ses çıkarabiliyorlar. Bir kelime oluyorlar, bir anlam kazanıyorlar. Ve işte bu roman da o A ve Z'nin romanı. Edebiyatın misyonu bir hikaye anlatmaktır. Edebiyat bir hikaye anlatma tekniğidir. O hikayeyle ne anlatacağın tamamen şahsa kalmış bir şey. O edebiyatın misyonu değil kişilerin misyonu olabilir ancak. Yazarların misyonu olur, yazarlar teker teker misyon sahibi olabilirler. Bazılarının da olmaz. Ama benim bugüne kadar yazdıklarıma baktığın zaman aslında meselenin daha çok hikaye anlatmak olduğunu görebilirsin. Bu bir misyonsa, benimki daha çok hikaye anlatmak. Çünkü ben okuyucuya aslında elimden geldiğince, bir sahneyi anlatıyorum. Ve farklı insan ilişkileri arasındaki dinamikleri anlatmaya çalışıyorum. Benim ilk amacım bir hikaye anlatmak, o hikayeden sonrasında ne çıkar, o okuyanı ilgilendirir. Bu ister istemez yaptığım bir şey. İster istemez, seçtiğim hikayelerden dolayı yaptığım bir şey. Ama ne yazarsanız yazın mutlaka gerçeklik olacaktır çünkü insanın olduğu yerde, dört duvar arasında da olsa, iki gezegenin arasında da olsa, uzay boşluğunda da olsa, insan ilişkileri daima aynı kalır. Çünkü ilişkilerdeki dinamikler hemen hemen hiçbir zaman değişmez. Dolayısıyla ne yaparsanız yapın, gerçeğe dokunursunuz. Şu aralar kimleri okuyorum onu söyleyebilirim. Ha tabi döne döne okuduğum Gecenin Sonuna Yolculuk var, tabi ki Oğuz Atay var, Hermann Hesse var, Sabahattin Ali var. Şimdi Hakan Bıçakcı'nın son romanını okuyorum. Bir de elimden geldiğince yeni çıkan her şeyi takip etmeye çalışıyorum. Çok var. Yekta Kopan var, Murat Menteş var, Murat Uyurkulak var, Alper Canıgüz var, Emrah Serbes var. Bu isimlerin her zaman her şeyi yazabilecek kişiler olduklarını düşünüyorum ve dolayısıyla bir sonraki adımlarını tahmin etmek mümkün olmadığı için, ne kadar güzel ki, şaşırmaya açık bir şekilde her birini keyifle okuyabilirsin ve meraklanabilirsin ne yazacaklar şimdi diye. Evet var tabi. Öncelikle Om Yayınları'nın editörüyken Kinyas ve Kayra'yı kabul eden ve 'bu iyi bir kitap olabilir, yayınlanabilir' diyen insan olduğu için ve her şey böyle başladığı için... Sonrasında kendisinden yazı dünyasına dair, yazıya dair çok fazla şey öğrendiğim için... Ve onun şiirinin, yazısının, hayata bakışının bir hayranı olduğum için, üslubundaki her şeye hayran olduğum için... Ve kitabın adı AZ olduğu için ve onun da çok olmadığımız kesin diye başlayan bir şiiri olduğu için. Evet çünkü bu bir illüzyon. Son yaptığının en iyi olduğuna inancın olduğun için zaten ilk başta onu yapmıyorsun. Dolayısıyla şu aralar bu, ama sonra diğerleri gelecektir. Eğer ilk romanım kabul edilmeseydi muhtemelen daha fazla diretmezdim. Çünkü zaten evvelden yapmayı düşündüğüm bir iş değildi bu. Zaten sürekli yazmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Dolayısıyla diretmezdim ve okula dönerdim ve okulda ne yapabileceğime bakardım. Öyle başlamadı en azından. Sonrasında yavaş yavaş o hale geldi. Yani bunları sadece hayal etmek mümkün. Ama sonrasında artık bir somutluk kazanıyor ve onun peşinde artık o somutluğa, o kelimelere, cümlelere, onun seline kapıldığınızı fark ediyorsunuz. Zaman içinde o tutku gelişiyor ve belki de daha kalıcı olan o oluyor. Yani ilk görüşte aşk değil ama sonrasnda yavaş yavaş sevmek, herhalde işi daha farklı bir hale getiriyor. Evet oldu. Artık başka türlü düşünemiyorsun bir süre sonra. Ve aslında bundan da çok memnun oluyorsun. Artık bir hikaye anlatıcısı olarak nefes alıp veriyorsun. diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsiniz? haklısınız belkide çok AZ! hakan gündayı çok az tanıyorum. tüm kitaplarını bir solukta okuyacak kadar az. anlatım tarzı ve farkıyla her eserinde farklı bir boyuta geçiyorsunuz. edebiyat dünyasının kazandığı farklı bir yazar. yüreğine ve emeğine sağlık. yeni eserini iple çekiyorum. yorumlari okudum da herkes ne kadar da sig ve bos ve kiskanc... hakan gunday bence gunumuz genc yazarlari arasinda tartismasiz en yetenekli kalemlerden biri... begenmeyenler tuna kiremitci okusun, cunku anca o sumsuk romantizmden anlarlar... sayın Günday, AZ isimli romanında hayatın dışına atılmış iki insanı birbirine bağlıyor. peki bunu ne kadar gerçeğe uygun yapıyor? gerçeklikten kastım, nedenlere, nedenlerden kastım ise rastlantısal olmayan bir olay örgüsüne bağlı kalmak. her şeyden önce baş kahramanların isimlerindeki benzerlik, dilin kullanımıyla ilgili yapılmış hoş bir dokunuş sayılsa da, kitap ilerledikçe sürekli rastlantı sonucu her şeyin birbirine bağlanması benim çok hoşuma gitmedi. fakat kolay, akıcı, sürükleyici bir kitap, bitirmeden rahat edemeyeceğiniz türden. belki de yazar rastlantılara o yüzden bu kadar bel bağlamıştır, çünkü ben bir süre sonra acaba bugün kimin kimle bağlantılı olduğunu öğreneceğim diye bekler olmuştum. umarım böyle bir sebepten değil de, umarım sırf kendi yazma şeklini ortaya çıkarmak için böyle yazmıştır sayın Günday. ve de arka arkaya bu kadar çok kitap çıkarabilmesi hayal gücünü geçtim, üslubunu ayarlamak açısından bile çok zor olduğu halde başarabilmiş olmasını takdir ediyorum. insanlar yazmaya başladıklarında durdurulmamalıdırlar.. Hakan günday'ı son romanı olan Az ile birlikte tanıdım. Ardından bu romanının başarısız olduğu, yazarın şımardığını söyleyen çok sayıda kişiyle karşılaştım ve hepsi önceki kitaplarının daha iyi olduklarını söylediler. Diğer kitaplarını da okudum ancak AZ kadar etkileyici bir kitabının olmadığı kanaatine vardım. Hakan Günday bir romanın başarılı olmasını, bir saniye için gerçek olduğuna inandırması koşuluna bağlıyor. Az bana gerçek gelmedi, Derda gerçek gelmedi, acısı gerçek gelmedi. Az okuduğum Hakan Günday romanlarının içindeki tek başarısız kitaptı. Teşekkürler Hakan Günday, çok beğendim Az'ı... Şunu kabul etmeliyiz. Tam bir pazarlama harikası. Doğan Kitap büyük bir yayınevi olduğunu bir kez daha gösterdi. Romanda hiçbir şey yok demek haksızlık olur ama, o kadar da ÇOK değil... Vasati kırk çöp misali, azıcık roman işte. O kadar... Yazar adayı çok konuşuyor, geveze bir yazar ve çok aceleci. Esinden yana şansı yok ama yazarlık bir iş değil ki sürekli yazılsın. Yavaş.. Sakin.. Kaçmıyor edebiyat dünyası. Her kitabında ayrı bişey vardı, ayrı bir dünya. Azille Kinyası ne kadar birbirlerine benzettilerse de hayır onlar tamamen farklılardı. Kimse bir diğerine öylesine benzemez, benzeyemez. Adamın kitapları iyi, adam karakterlerine nefes alıp verdirebiliyor, adam onların yaşayan şeyler olduklarını düşündürebiliyor. Benim gayet kanıma işledi, zihnime çöktü kararkterlerin hissettikleri, yaşadıkları. Yok Hakan se çok zaman kaybetme, git beslen, bir kaynak keşfet kendine yen, yeniden yazmaya başka yenisini. Durma! Bence kitap yazarın en başarısız kitabıydı. Şu yazı da bunu doğruluyor zaten. http://kitapzamani. zaman. com. tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById. actio... Yazmaktan vazgeçme Hakan Kardeş. Başarılarının devamı dileğiyle, Ontario'dan sevgiler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hakan-gundayla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "İstanbul Modern'in bahçesinde düzenlenen Sözünü Sakınmadan konuşmalarının ikincisinde eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş'in konuğu bu sefer Hakan Günday'dı. Usta eleştirmenlerin Hakan Günday'la edebiyat üzerine sohbetleri umuttan şiddete, kötülükten yeraltı edebiyatına pek çok konuya uzandı. Etkinliğe katılan yaklaşık 500 edebiyat sever de soruları ve yorumları ile söyleşiye dahil oldular. Etkinliğin tamamını buradan izleyebilirsiniz... kutsal kitabım \"piç\"in yaratıcısı, hakan günday, teşekkürler... O gün oradaydım, iyi ki videoya çekilmiş ve paylaşılmış çünkü tadına doyulmamıştı, defalarca izleyebilirim. teşekkürler. Böyle bir etkinliğin bu şekilde saklanması saklanması güzel. Ben videoları izleyemiyorum. Video yükleniyormuş gibi duruyor, ancak bar hiç dolmuyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hande-ogutle-2009-degerlendirmesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/harry-potter-cevirileriyle-de-tanidigimiz-kutlukhan-kutlu-ile-soylesi", "text": "İtiraf edeyim, mesafeli bir ilişkim vardı. Yurt dışında seriyle ilgili çıkan haberlere rastlıyordum, özellikle dördüncü romanın yani Ateş Kadehi'nin nasıl muazzam beklenti yarattığını, gece yarısı satışları için nasıl kuyruklar oluştuğunu filan yabancı basında okumuştum. Tutkulu hayran kültürü açısından acaba Star Wars türü bir fenomen mi geliyor diye epey de ilgimi çekmişti. Öte yandan duyduklarımdan ve gördüklerimden, nihayetinde bana çok da hitap edecek bir seri olmadığını düşünmüştüm. İlginçtir ki aslında o dönem tam da okur olarak fantazya edebiyatına odaklandığım bir dönemdi, bu türü biraz ihmal ettiğime karar vererek iki-üç sene ağırlıklı olarak bu türde okuyayım demiştim. Harry Potter hakkında duyduklarım bana o sıralarda okuduğum epik fantazyadan ziyade biraz Enid Blyton kitaplarını ve belki biraz da DiskDünya gibi mizahi fantastik kurguları çağrıştırmıştı. Tamamen yersiz olmasa bile eserin ruhunu yakalama açısından öyle çok da isabetli bir ilk izlenim değilmiş bu meğer. Dolayısıyla, yanılmıyorsam çevirmeye çok yakın okudum kitapları. Özellikle ikinci kitap Sırlar Odası'nı okurken, aklımda hep çeviriye dair sorular döndüğünü biliyorum. O yüzden de aslında bu seriyi pek diğer Harry Potter okurları gibi sadece okur gözlüğüyle okuyamadım maalesef. Her yeni kitabı merakla ve kendimi kaptırarak okusam da, mecburen bu okumalara, Hmm, şu terime ne karşılık bulacağız?, Bu karakteri nasıl konuşturacağız? gibi sorular eşlik etti. O günden bugüne okurluk hayatımda değişen şeyler okurluktan ziyade çevirmenlikten doğan şeyler aslında. Ben zaten edebiyat eğitiminden gelmeyim ve hem klasiklerin hem çağdaş edebiyatın tutkulu bir okuruydum, ayrıca bunların içinde genellikle eleştiri ve analiz açısından biraz göz ardı edilmiş bilimkurgu ve korku gibi türlere de meraklıydım. Harry Potter çevirisinin hemen öncesinde ve süreç boyunca fantastik edebiyattaki okuma yoğunluğum epey bir artmıştır, orası kesin. Son senelerde ise yine ağırlığı klasiklere vermeye başladım. Ama zaten fantazya edebiyatına aşina olmayanların pek farkında olmadığı şeylerden biri de aslında fantazyanın klasiklerle iyi dost olduğudur. Edebiyatta geri gittikçe, her şey daha da fantastik hal alıyor zaten. Harry Potter ve Sırlar Odası aynı zamanda ilk kurgu çeviri deneyiminiz... Harry Potter serisi her şeyden önce çeviride baskı altında yaratıcılık konusunda hızlandırılmış bir kurs gibiydi! Matthew Arnold, gazetecilik için Telaş içinde edebiyat, demiş olabilir ama böyle hacimli işlerde bu kadar kısa sürelerde iş teslim etmek tabiatıma epey aykırı aslında. Fakat özellikle Azkaban Tutsağı bana böyle bir baskı altında odaklanma ve yaratıcılığın illa ki körelmediğini, aksine yer yer sivrilebildiğini bile gösterdi. Şaşırtıcı bir keşifti benim için. Ayrıca edebi çevirinin kendisi, okur olarak edebiyatla ilişkinizi epey bir biçimlendiriyor adeta neyin nasıl doğup nasıl yoğurulduğunu düşünürken kelimelerin ve cümlelerin, dilin, ifadenin ta derinliklerine, ruhuna bakıyorsunuz. Dolayısıyla her şeyden öte Harry Potter benim en çok, söze ve dile bakışımın gelişip olgunlaşmasını sağladı sanırım. Söyleyişte doğallık, keskinlik, komiklik, sürükleyicilik, aşinalık, hatta yaratıcılık gibi kolaylıkla saptayıp adını koyduğumuz şeylerin iç yüzüne baktığımızda aslında ne kadar karmaşık bir dünyanın bizi beklediğini fark ettim. Fantastik edebiyat çevirisine gelince... Benim için bütün metin çevirileri her şeyden önce bir doku meselesi. Yazarın bir sesi, bizimle bir konuşma biçimi oluyor. Harry Potter'da da bütün o zengin terminolojiyle örülü dil dünyasının içinde kitaplara asıl rengini verenin bu ses olduğunu düşünüyorum. Bence hem fantastik kitaplarda hem diğer türlerdeki kitaplarda aslolan da bu sese kendi dilinizde bir şekilde vücut verebilmek. Ama fantazya edebiyatında bir de yaratılmış ya da türetilmiş kelimeler var tabii. Yaratıklar, büyüler, nesneler, türler, güçler, meslekler... Tüm bunlara kendi dilinizde bir karşılık oluşturmanız, bunu yaparken de nereden geldiklerini mümkün mertebe saptayabilmeniz gerekiyor. Fantazya, yaratıcı olduğu ölçüde gelenekçi de bir tür çünkü; bu açıdan, oburca bir iştahla kendi tarihiyle beslenen bir yaratığı andırıyor biraz. Bu bağlantıları tutabilirseniz canlı tutmanız, neyin neyle ilişki kurduğunu, kelime köküyle ya da sesiyle neyi çağrıştırdığını da bilmeniz ve bu ayak izlerini bir şekilde dilinize taşıyabilmeniz iyi oluyor. Bu yarı-yazarlık meselesine katılıyorum ama hassas bir denge söz konusu tabii. Ne bir uçtan kaynak dil alıp öbür uçtan erek dil çıkaran bir analitik motorsunuz ne de tam olarak yazarın kendisi. Nihayetinde birtakım sınırların içinde yaratıcılık yapmaya, sözleri yeniden üretmeye çalışıyorsunuz. Gelgelelim hiçbir çevirmenin bir an bile olsa kalkıp da kendisinde metinde vuku bulan olayları değiştirme gücü gördüğünü, cebine hani Monopol'deki Hapisten Çık kartı misali bir Hapisten Çıkar kartı koyduğunu sanmam! Koysak Azkaban karışırdı herhalde! Şahsen kurguda yazarın kararlarıyla pek tartışmayan, alternatif aramayan bir okurum. Daha çok sözleriyle, kelimeleriyle, cümleleriyle tartışırım, okurken nakledilen olaylarsa mutlak gerçekliktir benim için, hayattaki gibi olmuş bitmiştir, bir kaçınılmazlıkları vardır. Öte yandan üzülürüm, kızarım, hatta yer yer hüsrana bile uğrarım, hatta bir dahaki okumada trajik olaylar yine acımasızca aynı şekilde geliştiğinde bile tamamen gayrımantıki küçük düş kırıklıkları yaşarım. Mesela Dumbledore'un ölümü ihtimali seride önce uzaktan boğuk uğultuları gelmeye başlayan, sonra da giderek kaçınılmazlaşan bir çığ gibi yükseldi, yükseldi ve... Sanırım seride gerçekleşeceği artık bariz olmakla, hatta öykünün gelişimi açısından belki gerekli bile olmakla birlikte beni en çok yıkan, içten içe en çok isyan ettiğim gelişmeydi. Aslında birbirlerinden hayli farklı metinler ve bu ikisini bir arada ele almanın bence tek yolu, işin içine sinemayı sokmaktan geçiyor. Çünkü bu kitapların film uyarlamaları aynı dönemde gösterilmeye başladı ve ne şans ki, bu dönem tam da fantastik edebiyatın sinemada çarpıcı temsillere sahip olmasını mümkün kılan bir teknolojik gövde gösterisinin başladığı dönemdi. Ancak sadece kitaplar özelinde ele alırsak, Yüzüklerin Efendisi her şeyden önce dilden doğmuş, dille yaşayan ve temel amacı Tolkien'in dil tutkusuna vücut vermek olan bir eser. Mitoloji dildir, dil de mitoloji, diyebileceğim bir dünya algısının bence muhteşem bir meyvesi ve bu iki konuya da büyük ilgi duyduğumdan, benim için herhangi bir fantazya kitabından çok öte bir şey. Gelgelelim, ne ilginçtir ki doğal mecrası olan sözden alınıp resme taşındığında da muazzam karşılık buldu Tolkien'in mitolojisi. Harry Potter ise mitoloji ve dil açısından Yüzüklerin Efendisi kadar analitik ve teferruatlı olmamasına rağmen, bizim çağımızda, kısmen bizim dünyamızda geçmesinin getirdiği aşinalıkla benim hayli Dickens-vari bulduğum, çocukluk-mizah-trajedi-sosyal gerçeklik bileşimi hamuruyla, milyonlarca çocuğun okuduğu ilk kitap ve ilk seri oldu. Milyonlarca okur yarattı. Ve bu okurlar artık ne zaman bir roman okuyup kendilerini o kitabın türü ne olursa olsun sihirli dünyasına kaptırdığında, içlerinde Harry Potter anısından bir parça uyanıp mahmur ve meraklı gözlerle etrafına bakınacak. Bu açıdan Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi'nden ziyade Hobbit'iyle akraba bence. Elbette fısıldıyor çünkü aslında fantazya doğası gereği her çağın ruhuna dair bir şeyler fısıldar bize. Sihir Bakanlığı'nın yeni muktedirlerine ve kaçak ilan ettikleri cesur yüce gönüllülere, Voldemort ve Ölüm Yiyenleri ile Dumbledore ve Zümrüdüanka Yoldaşlığına, hatta kısmen Sirius Black'e ve Severus Snape'e hangi dönemden dönüp bakarsanız, tam da o dönemde yaşananları ve yaşayanları anlattığı hissine kapılabilirsiniz. Aynı şey Isengard ile Saruman, Gandalf ile Yüzük Kardeşliği, Mordor ve Gondor için de geçerli. Özellikle büyük toplumsal çalkantı dönemlerini, büyük çatışmaları ifade etmede çok güçlü bir tür fantazya, çünkü arkasında mitolojinin zenginliği ve tecrübesi var. Tabii bir de düşlerimizin kuvveti ve aşinalığı, çünkü bu hikayeler hakikaten de düşlerimizin diline yakın bir dilde konuşan hikayeler. Ancak özellikle 2000'ler sonrasında fantazyanın popülerliğinde gözle görülür bir yükseliş olduğu da bir gerçek. Bunu kısmen sinemada bu türün artık hakkıyla görselleştirilebilmesine, kısmen bilgisayar oyunlarının yaygınlaşmasına ve fantastik türlerin bu oyunlardaki baskınlığına, kısmen de tüm bu mecralar arasında oluşan sinerjiye bağlayabilirim. Öte yandan, kim bilir, belki de genel olarak öykü anlatma kültürümüzde modern edebiyatın açtığı gerçekçi anlatı ana hattından daha ciddi bir kayma, düşselin evrenine daha uzun soluklu bir geri dönüş söz konusudur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hasan-bulent-kahraman", "text": "Hasan Bülent Kahraman: Devletin aydını olmaz! Hasan Bülent Kahraman: Devletin aydını olmaz! Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hasbelkader-oykuculuk", "text": "Edebiyat dünyasının yeni bir yüze büründüğü, öykücülüğün kitaplardan çıkıp bloglara taşındığı bir ortamda, her şeye rağmen klasik anlamda öykücülüğe devam eden yazarlardan birisi Kerem Işık. Notos, Varlık, Kitap-lık gibi dergilerde yayınlanan öykülerinden tanıdığımız yazarın, geçtiğimiz Ocak ayında çıkan ikinci kitabı Toplum Böceği ile öykücülüğü de yeni bir ivme kazandı. İlk kitabı Aslında Cennet de Yok'a kıyasla daha `öykü` öyküler yazdığını belirten yazarla yeni kitabı hakkında konuştuk. Toplumsal dinamikler, bireycilik, yozlaşma ve tüketme kültürüne derin atıflarda bulunduğu kitabına ve Kerem Işık'ın yazarlığına dair birkaç satırarası not... Evet var öyle bir şey fakat ben bu konuda kendimi şanslı sayıyorum çünkü yayıncım da editörüm de bana bu konuda destek oldular. İlk kitapta daha çok yaşadım bu türden durumları ama ikinci kitap nispeten daha kabul edilebilir oldu. Bu konuda yayıncıyı da anlamak gerekli. Olmasa olmazdı herhalde. Zaten o bir ilk kitaptı ve her yazarın ilk kitabı, doğal karşılanacağı üzere, biraz acemilik ve birazdan fazla heyecanla yazılır, basılır. Bu heyecanım zaten daha önce olduğu gibi lirik bir heyecandı. Toplum Böceği ise daha profesyonel bir çalışma oldu, her açıdan. Hem biraz daha güçlü yazdım hem de tam istediğim gibi oldu diyebilirim. Evet, o zaman birkaçı Kitaplık'ta ya da başka yerlerde yayınlanmıştı. Editör Murat Yalçın bu konuda bana çok yardımcı olmuştur. Kitaplık ilk göz ağrımdır, orada öykülerimin yayınlanması benim için çok büyük bir olaydı. Murat Bey'le hep yazışıyorduk, öykülerimi gönderiyordum ve o da sağolsun bana karşı hep yardımsever ve yönlendirici oldu. Yayınla madığı öyküler için bile eleştiriler getirir, bazılarını metin üzerinde düzeltir, üzerini çizer, uğraşıp mesai harcar ve geri gönderirdi. Tabii ki bütün bunlar benim için hep bir itici güç oldu. Eleştirilmek ya da düzeltilmek beni kırmadı, incitmedi. Hoşuma bile gidiyordu. Aslında oldu gülüyor- ama bu konuda birazcık da olsa onları anlayabiliyorum. Sonuçta öykü gönderen yalnızca ben değilim ve bir de bu gönderilen öykülerin yayınlanabilirliği ya da \"öykü\" olup olamadığı sorunu var. Belli ki bir şeyler gördü ya da bir şeyler hissetti. Hiç olmadı, şansım yaver gitti de öykülerim yayınlandı. Hakikaten bu konuda yetenekliydim ve öykücü oldum diyemem, hasbelkader benim öykülerime bakıldı ve bu duruma geldim. Aslında kastettiğim bu değil ama sonuçta bu dergiler ve yayınlar çok fazla insan tarafından yoğunlukla tercih ediliyor ve orada kendinize yer bulmaya çalışmak ve yer bulmak kolay değil. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda işin içine biraz şans ya da hasbelkader kavramı giriyor. Yoksa ben de biraz kendimi övüp, öykücülüğümü ön plana çıkarabilirim. Dediğim gibi, yetenekli de olsanız, muhteşem bir öykücü de olsanız, eğer yayınlatabileceğiniz mecralardan bir geribildirim alamıyorsanız, pek de bir şey yapamıyorsunuz. Yaratmak istediğim dil bu olsun ya da olmasın, toplumcu gerçekçilikten ziyade daha çok anlaşılabilir olması taraftarıdır. İroninin neden olduğu gülme seansları için de komik ya da komiklik diyemeyiz. Trajikomik. Ben gülünebilen durumların daha ciddiye alındığını düşünüyorum. Bu yüzden de ciddi durumları gülünebilir olarak kaleme alıyorum. Yani gülünsün istiyorum ama bu sayede de ciddiye alınayım istiyorum. Kitapta insanların büyük bir yozlaşma ile hayat içindeki koşturmacası var. Plazalarda çalışan, ne iş yaptığını bile tam olarak bilmeyen ama çalışmak zorunda olduğu için çalışan insanlar... Siz de onlardan birisi oldunuz mu -hiç sanmıyorum ama- özellikle İş Mi Bu ŞiBuMi öykünüzü kastediyorum. Olmaz mıyım, tabii ki oldum ben de o insanlar gibi oldum. Büyük bir elektronik eşya şirketinde 3 yıl çalıştım ve plaza insanı oldum. O öyküde de \"benden\" bir parça da olsa var. Yani ben çok fazla toplumcu - gerçekçi olduğumu ya da herhangi bir akıma bağlı olduğumu da düşünmüyorum. Toplumsal konulara bir eğilim ve yönelme var tabii ki ama benim yazdıklarım genelde kavramsal durumlar ya da şeyler oluyor diyebilirim. Herhangi bir konuya ya da bir şeye takıyorum, takılıyorum; öyle yazıyorum. Mesela Toplum Böceği'nde yer alan öyküleri yazdığımda, şöyle bir şey e takıntılı olmaya başlamıştım; psikoloji, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, toplum içindeki bireyler birbirini nasıl etkiler, -işte sosyal psikoloji türünden şeyler- bunlara ilgimi yoğunlaştırmıştım. Bunlara karar verdikten sonra da yazmaya başlarım. İlk kitabım Aslında Cennet De Yok'ta daha belirgin bir lirik dil var. Şiire de öykünme gibi bir durum olmadı aslında, yani hiç şiir falan da yazayım demedim, yazmadım da. Ama çok şiir okurum, gerçekten çok fazla. Edip Cansever yoğunluklu olmak üzere o kuşağın şairlerini sık sık okurum. Ben öyle bir şey olsun ya da hiç olmasın diye düşünmem. Zaten daha önce de söylediğim gibi, toplumcu-gerçekçi değilim ve pek fazla da bu insanları okumadım. Etkilenmek için de geçerli nedenlerim olmadı, olamadı. Ben daha kuramsal şeyler okuyorum ve onların bende uyandırdığı duygular ile yazıyorum. İlk kitap için bunu söyleyebilirim belki çünkü onlar daha çok bir seferde yazılmış ve hani sözümona bir ilham gelir de bir şeyler karalamaya başlarsın ve bitirirsin, o türden öykülerdi. Ama bu kitaptakiler öyle değil, özellikle ilk ve son öykü; bir kurgusu olan, bir yere varmaya çalışan, anlatması gereken öğeleri olan, kısacası bir meselesi olan öyküler. Her ne kadar insanlar itiraz da etse, sonuç olarak bu toplumun içinde yaşıyoruz ve bu toplumun dinamiklerinden etkileniyoruz. Burada illa ki eleştirel bakmak gerekiyor. O öyküde Kerem Işık yoktur ama Kerem Işık'ın yaşadığı toplum da bilinç de oradadır. Bu öykü daha çok topluma yönelik bir eleştiri ve dikte edilen fikirlerin reddinin ya da kabulunun gözönüne getirilmesi. Böylesine bir algı aslında toplumda da var. Sistemin sorunlarının dile getirilmesi de diyebiliriz. Açıkçası ben kendimi yazarak anlatabilen birisiyim. İnsanların tutuklanması ve yargılanması beni de etkiliyor ama bunlardan korkmuyorum ya da ürkmüyorum. Düşündüklerimi bir şekilde dışavurmam gerekiyor ve o gün, o dönem ne düşünüyorsam yazıyorum. Bunu engelleyemem. Siyasi otorite baskısı nedeniyle yazdıklarının yönünü değiştirecek birileri de var mıdır çok bilmiyorum zira gerçek anlamda yazan birisinin böyle bir durumda yazmaktan ya da yazdıklarından korkması da çok mantıklı gelmiyor bana. Peki gelecekte yazar mıyım ya da değiştirir miyim, emin değilim ama öykülerimde psikoloji ve felsefe yazacağımı söyleyebilirim. Beni engelleyecek bir şeyi de kabul etmem ne kabul ederim ne de bundan korkarım. Ben zaten bu örgüyü minimumda tutmaya çalışıyorum. Toplum Böceği`nde Ludwig Wittgenstein'a ve Nietzsche'ye atıf birkaç kısım var ve ben insanların bunu bilerek ya da bilmeyerek, öyküden bir yönelim çıkarmasını bekliyorum. Hiçbir yönelim olmadan, sadece anlamak istedikleri gibi anlamaları da benim için bir başarıdır. Detaycı olmam gereken yerler oluyor ama bir tür öykücülük numarası bu ve elimden geldiğince daha fazla deniyorum. Başarılı olduğumu düşündüğüm bir yerde, o sosyal ya da psikolojik doktrini de ekliyorum. Bence bunun hiçbir sakıncası yok, zor olmasına zor olsa da. Zaten o aralar ne okuyorsam ondan etkilenirim. Mesela Tezer Özlü benim için çok özeldir. Dönüp dönüp tekrar okurum kitaplarını. Ya da şimdilerde mantık ve psikoloji okuyorum ki öykülerimi de onlar yönlendiriyor. Bence bu reklamlar olmalı. Bir sürü aptal şey için reklam filmi çekiliyor ya da bilboardlara afişleri asılıyor. Bunun yerine kitapların reklamları yapılsın, insanlar en azından bu reklam algısını kitaplarla ilgili olarak değerlendirsin. Eğer sistemde kullanabileceğimiz herhangi bir alan varsa bunu kullanmalı ve kullanımını da yaygınlaştırmalıyız diye düşünüyorum. Önceleri bu ve bu türden reklamlardan rahatsız olsam da, dediğin gibi değişen dünya düzeninde, eğer bazı şeyleri köktenci bir duyguyla reddederseniz bu sizin yararınıza değil zararınıza oluyor. Zararcı davranmak için de mantıklı bir neden göremiyorum açıkçası... Özel olarak yaptığım bir şey değil ama mümkün olduğunca steril ve sade yazıyorum. Eğer yazarken işime yarayacak bir öğe olursa kullanırım ama öykünün yükselişi sırasında araya sıradan bir şey iliştirmek hoşuma gitmez. Sonuçta öykü başlar ve yükselmeye başlar, bu türden bir yan kurgu, birilerinin giyinip soyunması ya da uyuması, bence öykünün ritmine uygun olmaz ve ben de pek öyle şeyler yazmıyorum. Bu yazmayacağım anlamına gelmez ama dediğim gibi eğer öykünün yükselişine engel olacaksa o durumları kullanmamayı tercih ediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hayvanlar-her-zaman-ilacim-olmustur", "text": "Tarkan Kaynar belgesel nitelikli kitaplarıyla tanıdığımız serbest bir gazeteci. Aynı zamanda bir hayvan aktivisti ve doğa dostu olan Kaynar, şimdilerde Edremit'te yaşıyor ve zeytinyağı ile ilgili kültürel çalışmalarda bulunuyor; Türkiye'de zeytinyağının tarihi ile ilgili bir roman üzerinde çalıştığını da haber vermiş olalım. Okurun karşısına ise şimdilik son olarak Kediatri: Kedili Tedavi kitabıyla çıkan Tarkan Kaynar ile kedilerin insanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki etkilerini konuştuk. Tıp dünyasında hayvanlar uzun yıllar boyunca sadece deney amaçlı kullanılmış. İnsanoğlu o kadar bencil ve küstah ki, hayvanlarla uyumlu bir yaşam işbirliği yapmak hiç aklına gelmemiş! Bireysel örneklerin kendini göstermesi, o dönemin basın ortamında bazı ilginç haberlerin yer almasıyla tıp alanındaki ilk olumlu çalışmalar 1950'lerde başlıyor ama süreklilik arz etmiyor. 80'li ve 90'lı yıllarda uzun aralıklarla tekrar akla geliyor. Biraz da hayvan sevgisinin ufak ufak artması ile bu konudaki düzenli ve sistemli klinik çalışmalar son on yılın ürünü olarak kendini gösteriyor daha çok. Yine yakın zaman zarfında ülkemizde de bu konuda akademik destekli çalışmalar başlatılıyor. Bursa'da üniversite ile belediye yaşlı konukevlerinde hayvan destekli terapiler uyguluyor örneğin; bazı doktorların bilimsel çalışmalarında hayvan destekli terapi kendisini gösteriyor. Ama hala örneğin Singapur'daki gibi düzenli klinik çalışmalar yok ülkemizde. Hayvanlar özel yaşamımda her zaman ilacım olmuştur. Onlarla kurduğunuz özel bağı çoğu insanla kuramazsınız. Bu yüzden insan odaklı yaşamaya alışmış kişiler sizi deli ilan ederler. Tabii bu işin ruhen rahatlatıcı kısmı; bilimsel olarak yaklaşmak için, doğru düzgün bir araştırma gerekiyordu. Dolayısıyla hayvanlara kişisel yaklaşımımdan öte, sosyal medyada bu konuda paylaşılan bilgiler iyice artmaya başlamıştı. Sosyal medyada paylaşılan her türlü bilgiye her zaman şüpheyle yaklaşırım; dolayısıyla oturup bu konuyu uzmanları ile irtibata geçerek araştırdım. Bu konuda yazılmış kitapları okudum. Tez çalışmalarını derledim. Dolaşan bu bilgileri yüzeysel olmaktan çıkarıp doğru kaynaklardan edinilmiş bilgilerle bir kitap haline getirmek istedim. Zaten işin içine girdikçe bir sürü güzel çalışma ile karşılaşıyorsunuz. Kediler tüm evcil hayvanlar içerisinde bence ekstra özelliklere sahip hayvanlar. Hem çok uyumlu, hem çok başına buyruk olmalarının yanı sıra insan hareketlerine verdikleri tepkiler ilginç. Bunu bakışlarından, ses tonundan az çok fark edebiliriz. Benim köpeklerle de çok yakın ilişkim var ama kedi ile beraber yaşayınca onların hastalıklara karşı tepkilerini daha net görebilme şansım oldu. Örneğin annemin banyoda düşmesinin ardından kedimizin uzun süre annem ne zaman banyoya girse gidip kapıda beklemesi çok ilginç bir durumdu. Başınıza kötü bir şey geldiğinde ilgilendiğiniz hayvanlar uzun süre sizi gözlerler. Elbette. Çocuk ilk sosyalleşmesini kediyle veya evdeki evcil hayvan ile yaşar. Anne baba bir sürü uzmana gidip, \"Acaba çocuğumuza nasıl davransak?\" diye sorarak tonla para harcarken; bir kedi, birlikte yaşadığı bebeğe yaklaşımı ile ona arkadaşlık eder, onu canlandırır, güldürür. Anne ve baba internetten bilgi ararken; çocuk ve kedi halının üstünde gelişimini tamamlarlar. Bakın size bir örnek vereyim: Bir aile, beş yaşındaki kızları için benden kedi sahiplenmişti. Fakat çocuğun terapisti, çocuğun henüz hayvanlar ile iletişime hazır olmadığını söylemiş, aile kediyi bana geri getirdi. Küçük kız iki gün boyunca annesi aracılığıyla bana telefon açtı ve ağlayarak kediyi sordu. Çocuğa yapılan kötülüğü görebiliyor musunuz? Hazır değilmiş! Herkes, her yaşta hayvanlarla iletişim kurmaya hazırdır. Neticede aile çocuğun duygularına, tepkilerine kulak verdi ve kediyi gelip benden geri aldılar. Şu an bir yıldır çok mutlu yaşıyorlar. Hatta geçen gün Facebook'ta gördüm, bir de köpek almışlar. O bilmiş terapiste selam gönderelim buradan. Bilimsel çalışmalar bu konudaki örnekleri ortaya sunuyor. Kediatri kitabı bu bilimsel çalışmaların derlenmesi. İnanmaktan öte, reel olarak zaten kanıtlanmış birçok örnek var. Özellikle kitabın sonundaki yaşanmış örnekler okuyanların ilgisini çekecektir diye düşünüyorum. Tabii bu konuyu iki ana başlıkta incelemek lazım. Birincisi kedilerin terapi özelliği, yani ruhsal huzur sağlamaları; ikincisi ise daha ciddi boyutta teşhis ve tedavi noktalarında kendilerini göstermiş olmaları. Bir; mırlaması ile hem ruhsal hem de solunum güçlüğü gibi sorunlara yardımcı olarak fiziksel tedavi sunuyorlar. İki; önsezileri ile hastalığı veya nöbet anını önceden tespit edebiliyor. Üç, vücudumuzda fark etmediğimiz çatlak, zedelenme gibi bölgeleri tespit edebiliyorlar. Dört; kanser hastalarına moral desteği ile ruhi durumlarını güçlü kılıyorlar. Beş; stresi diğer hayvanlara oranla üç kat daha fazla ortadan kaldırabiliyorlar. Bu örnekleri artırabiliriz.... Kedi, hiçbir şey yapmasa bile, aslında insanı tedavi ediyor. Bu insanın buna ne kadar açık olduğuyla da ilgili bir konu elbette. Hayvan gördüğü sevgiye karşı aynı oranda sevgi ve ilgi gösteriyor. Bu noktada da faydalı yönlerini açığa çıkartmaya başlıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hemingwayin-kurgu-sanati", "text": "Usta yazar Ernest Hemingway'in George Plimpton'la yaptığı söyleşiyi Buket Ketbağa SabitFikir için çevirdi. Usta yazar Ernest Hemingway'in George Plimpton'la yaptığı söyleşiyi Buket Ketbağa SabitFikir için çevirdi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/henry-miller-yazarken-yapilacak-son-sey-rahat-etmektir", "text": "İlk kitabı Yengeç Dönencesi'ni 42 yaşındayken Paris'te yayınladıktan sonra sansür, pornografi, ve müstehcenlik ile boğuşmak zorunda kalan Henry Miller, roman yazma sürecini ve roman sanatına dair düşüncelerini anlatıyor. Hayır, genel olarak yok. İşe genelde kahvaltıdan sonra başlıyorum. Makinenin önüne otururum, eğer yazacak bir şey bulamazsam bırakıyorum. Ama hayır, bir hazırlık aşamam yok. Sabahları tercih ediyorum ve sadece iki ya da üç saat ayırıyorum. Bu işin çok başlarındayken gece yarısından sonra yazmaya başlıyordum. Paris'e gittikten sonra farkettim ki sabahları çalışmak gece yarılarından sonra çalışmaktan daha iyi. Sonra daha uzun çalışmaya başladım. Sabah çalışmaya başla, öğle yemeğinden sonra kısa bir uyku çek, kalk ve tekrar yaz, bazen gece yarılarına kadar yaz şeklinde devam etti çalışma tempom. Son 10-15 yıldır çok çalışmanın gerekli olmadığını anladım. Kötü bir şeymiş aslında, suyu boşa akıtıyorsunuz. Hızlı yazdığınız doğru mu? Perles My Friend Henry Miller kitabında sizin tanıdığı en hızlı yazarlardan biri olduğunuzu söylemiş. Evet, çoğu insan öyle diyor. Yazarken şıkır şıkır ses çıkartmam gerekiyor. Öyle daha hızlı yazdığımı zannediyorum. Bazen çok hızlı yazıyorum, bazen bir yerde tıkanıyorum ve bir sayfada bir saat harcayabiliyorum. Ama bu çok nadir oluyor aslında, çünkü çıkmaza girdiğimi hissettiğimde zor kısmı atlıyorum ve devam ediyorum, o bölüme başka bir gün tekrar geri dönüp bakmak daha iyi geliyor. Bence bu sorular çok anlamsız. Bir kitabı yazmanın ne kadar sürdüğünün ne önemi var ki? Eğer bunu Simenon'a sorsaydınız size kesin bir cevap verirdi. Bence yazmak onun 4 - 7 haftasını alıyor. O nasıl sayılacağını biliyor, çünkü kitaplarının kesin bir uzunluğu var. Ne istediğini bilen nadir insanlardan biri, Şimdi bu kitaba başlayacağım ve yazacağım, diyor ve kitabı bitiriyor. Bu da çeşitlilik gösteren bir şey. Yazma sürecinde asla düzeltme ya da genişletme yapmam. Nostaljik bir yazma tarzım var diyebiliriz. Yazdıktan sonra kendime biraz izin veriyorum ferah bir gözle görebilmek için. Bu çok iyi geliyor. Revize ederken renkli bir kalemle eklemeler, çıkarmalar, değişiklikler yapıyorum. Sonra el yazısıyla yazılmış hali mükemmel görünüyor, Balzac gibi. Sonra tekrar yazdığımda daha fazla değişiklik yapıyorum. Her şeyi kendi ellerimle yazmayı tercih ederim, mekanik işleri sevmiyorum. Evet, makine uyarıcı gibi davranıyor, aramızda kooperatif bir şeyler var. Evet, düşünüyorum. Nedense bir yazarın ya da bir sanatçının çalışırken yapacağı son şeyin kendini rahat ettirmek olduğunu düşünüyorum. Bu rahatsızlıklar bazen psikolojik olmuyor mu? Dostoyevsky için örneğin... Bilmiyorum. Dostoyevsky'yi her zaman acınası bir durumdaydı diye biliyorum ama bu psikolojik rahatsızlıkları kasten seçtiği anlamına gelmez. Hayır, şüphesiz ki böyle değil. Kimsenin böyle şeyleri bilinçli olarak seçtiğini düşünmüyorum. Onlar sürekli olarak bunalımdaydı, hayatın her yönünden, evlilikte, aşkta, işte, parada, her şeyde. Buna cevabım her zaman Marussi Devi olacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hisar-dan-ahmet-i-tanisaniz-keske", "text": "Hüseyin Kıyar: Hisar'dan Ahmet'i tanısanız keşke... Hisar'dan Ahmet babamı temel alarak yarattığım bir karakter; kitaptaki mekanlar ve diğer karakterler de gerçekten varlar ya da geçmişte vardılar. Anlatılan olayların ise çoğunun kurgu olmasına rağmen, Hisar'dan Ahmet'in yaklaşık olarak kitapta anlatıldığı gibi yaşadığını söyleyebilirim. Ne düşündüğüne gelince, bu muamma... Belki ne düşündüğü değil de nasıl düşündüğüne dair bazı ipuçları... Yakalayabildiğim ancak o kadar. Babamı 1999 yılında kaybettim. Babamı özlüyorum elbette ama kitabı yazarken asıl duygu galiba özlemden daha çok ona teşekkür etmek isteğiydi. Bir de, ne kadar beyhude olduğunu bilsem de, onu yaşayanların dünyasına geri getirmek ve daha fazla yaşatmak. 2010 ortalarında bir şeyler yazdım, yaşandığı gibi olaylardı bunlar, aklımda kaldığı kadarıyla gerçek anılar. Oldukça zayıf bir metin çıkmıştı ortaya, bir sürü şey hatırladığımı sanıyordum ama gördüm ki aslında pek azmış. Yine de Barış Bıçakçı ve Yavuz Sarıalioğlu okudular. Sonrasında, yaklaşık bir buçuk yıllık bir çalışma sonunda, özellikle de Barış'ın büyük katkılarıyla kitap ortaya çıktı. Bir kitap yazdığınız zaman diğer insanlardan biraz ayrılıyorsunuz, farklı bir şey yapıyorsunuz çünkü. Farklı olmanın hoş tarafları var ama asıl olan, kitap yazmak da dahil olmak üzere, attığımız adımların bizi diğer insanlardan ayırması değil, tersine, onlara yaklaştırması, insanlar arasındaki eşitliğin ve kardeşliğin sağlanmasına hizmet etmesi. Belki bunu bir temenni olarak da görebiliriz, çünkü bir şey amaçlayıp sonunda tersini gerçekleştirmiş olabiliyoruz. Aslında Hisar'dan Ahmet'i bir hikaye anlattığımı düşünerek yazdım; kitapta anlatılan olaylar, kıyısından köşesinden gerçek olsa da, çoğunlukla kurgu. Dili ekonomik kullanmak konusunda ise, fazlaca gösterişli bir ifade olacak ama şöyle söyleyebilirim: Bazen söylenmeden bırakılan şeyler küçük bir hacimde toplanmış bir ağırlık yaratıyor ve bu ağırlık, içinde bulunduğu uzayı eğiyor, orada bir çukurluk oluşturuyor; etrafındakileri kendine doğru çeken bir nokta. Nasıl güzel sözler etrafındaki diğer sözleri kendilerine doğru çekiyorlarsa, boşluklar da benzer bir etki yaratabiliyor. Çekim kuvveti gibi bir şey, görünmeyen ama çok şey yapan bir kuvvet. Tabii bir de etkilendiğim yazarlar var, onların bazıları da böyle yazıyor. Acaba daha fazla yazmayı beceremiyorum da o yüzden mi böyle yapıyorum diye düşündüğüm de oldu. Lisede, edebiyat hocam Hami Karslı sayesinde edebiyatın dünyasına girdiğimden beri o sözlerle oluşturulan, büyülü dünyaların içinde oldum; okuyarak ya da 'hayatın dikenli yollarında' kör topal ilerlerken daha önceden okuduğum kitaplardaki insanları, mekanları, oralarda anlatılanları düşünerek ve hatırlayarak. Edebiyatla asıl ilginin okuyarak kurulduğunu düşünüyorum; yazmak, okuduklarımızı taklit etmek gibi bir şey. Yazmak istediğim şeyler var. Umarım becerebilirim. Hisar'dan Ahmet'le uğraşırken bir şeyler öğrendim galiba, belki bundan sonra biraz daha kolay olur."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hollandali-cinayet-romani-yazari-charles-den-tex-yazarak-bir-seyi-degistirmeniz-cok-zor", "text": "İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin üçüncü yılında, Sabit Fikir her hafta bir konuk edebiyatçıyla söyleşi yayımlayacak. Ve işte ilk söyleşimiz: \"İstanbul'a gelip, yemeklerini keşfetmek için sabırsızlanıyorum. Meşhur şehrinizde de ilk defa bulunacağım\" diyen, çoğunlukla Amerikalı ve İngiliz yazarları okuğunu söyleyen Hollandalı cinayet romanı yazarı Charles den Tex... Hong Kong ve kızarmış deniz yosunu; Buenos Aires ve devasa biftekleri; Kenya, Mombassa ve ıstakoz; Cezayir, Oujda ve kuskus dünyanın dört bir yanında haz duyulacak yüzlerce muhteşem yemek var. İstanbul'a gelip, yemeklerini keşfetmek için sabırsızlanıyorum. Meşhur şehrinizde de ilk defa bulunacağım. Oldukça. İyi yemekten hep zevk almışımdır. Restoranlara gitmeyi de, farklı tatları ve malzemeleri birleştirip kendim pişirmeyi de. Bundan yola çıkarak; evet, edebiyat ve yemek sanatı arasında bir bağlantı var. Bir tarifte yer alan malzemeler, bir kitabın karakteri gibidir. Baharatlar ve soslar da, öyküyü oluşturan kurgu ve farklı rotalardır. Dahası yemek yapmak da, kitap yazmak da, iyi yapabilmeniz için dikkat isteyen işlerdir. Elbette, kitap yazarak hayatınızı kazanmanız mümkün. Ben öyle yapıyorum ama şu var; eğer kitap satmazsa geliriniz düşüyor ve başka bir gelir yaratmak zorunda kalıyorsunuz. Televizyon kanallarına, tiyatrolara yazı veriyorsunuz, bir firma ya da organizasyon için jübile veya hatıra kitabı, ya da reklam metni yazıyorsunuz. Ben hayatımı kendi kitaplarım ve öykülerimler kazanmayı tercih ediyorum ama. Zaten ideal olan da bu. Kurumsal yaşam ve iş hayatı romanlarımın arka planını oluşturuyor. Kahramanlarım da kendilerini harekete geçirmeye iten durumlara maruz kalıyor. Sonuç olarak karakterlerimin maceraları için zemin hazırlayan modern dünyanın, sıklıkla karşılaşılan tuhaf durumlarında gerçekleşen, bulaşıcı nitelikte bir aksiyon - gerilime ulaşıyorum. Hiçbir şey gerçeklik kadar tuhaf değildir. Çoğunlukla, sigorta sahtekarlığı, internetin kötüye kullanımı, sahte kimlik ya da günümüz seks işçileri ticareti gibi güncel konular ya da kurgular kullanıyorum. Yedi romanım, Hollanda'da her yıl verilen polisiye roman ödüllüne aday oldu ve üç kez bu ödüle layık görüldüm. 2002 senesinde SCHIJN VAN KANS, 2006'da DE MACHT VAN MENEER MILLER ve 2008'de de CELL ödüle layık görülen romanlarım. İlk romanlarımdan, CLAIM (1996) 2001 yılında filme çekildi ve başrolde Billy Zane ve Louise Lombard yer aldı. 2010'da ise BAY MILLER adlı eserim bir Hollanda kanalı için dört bölümlük dizi olarak yayınlandı. Çoğunlukla Amerikalı ve İngiliz yazarları okuyorum. Douglas Coupland, Richard Powers, DBC Pierre, Paul Auster, John Fante ve başka birçok isim var. Her yıl yeni isimler keşfediyorum ve daha önce duymadığım yazarların eserlerini almak için de düzenli olarak kitabevlerine uğruyorum. Desmond Bagley'nin FLYAWAY (1978) adlı eserini okuduğumda, kendimi ilk defa öykü yazmak isterken buldum. Desmond Bagley ve Nevil Shute, sevdiğim tarzda öykü yazan iki isim. Her türlü belaya bulaşan ve bu karışıklıktan kendini kurtarmaya çalışan, sıradan insanların hikayesini yazıyorlar. Yalnızca yazarak bir şeyleri değiştirmeniz çok zor. Mahremiyet yitirmekte olduğumuz ve iletişim teknolojileri tarafından ele geçirilen modern yaşam, bilişim ve bilgi teknolojilerinin yanı sıra, her yerde karşımıza çıkan otomatikleşmiş sistemlerin yanlış tarafına geçtiğimiz anda nasıl birer suçluya dönüştüğümüz hakkında yazıyorum. Bu sistemleri değiştirebildiğimi pek sanmıyorum ancak, daha çok farkında olursak ve hükümetlerle, kurumlara bu sistemlere erişebilmelerinde kısıtlama sağlayabilirsek, her şeyin daha iyi olacağını düşünüyorum. Kot pantolon, polo t-shirt ve ceket. Spor ayakkabı ve bazen de mokasen. Ara sıra takım elbise de giyiyorum ama kravat yok. Hemen hemen her şeyi yediğimi de söyleyebilirim. Söylediğim gibi Türk yemeklerin tatmak için de sabırsızlanıyorum. Ve elbette su, kahve, alkolsüz içecekler, şarap ve viski. Charles Den Tex (1952 Camberwell, Avustralya) Londra'da Fotoğraçılık ve Sinema eğitimi gördü; Paris'te İngilizce öğretmeni olarak çalıştı. Hollanda'nın The Hague şehrinde bir reklamcılık şirketinde metin yazarlığı yaptı ve 1980'den bu yana iletişim ve yönetim danışmanlığı yapıyor. Bir çok şirket ve organizasyonda görev alan yazar, ilk cinayet romanı Dump,1995 yılında yaymladı. Kitap, her yıl verilen Gouden Strop Cinayet Romanı\" ödülünde finale kaldı. O günden bu yana on cinayet romanı yazan Charles den Tex'in iki kısa öyküsü ve bir de danışmanlık ve yönetim jargonu üzerine sözlüğü bulunuyor. Romanlarından yedisi Gouden Stropa aday olan ve üç kez de (Schijn Van Kans, 2002; De Macht Van Meneer Miller, 2006; Cell, 2008) bu ödülü kucaklayan yazar 1999 yılından 2004'e kadar Hollanda Cinayet Romanı Yazarları Derneği'nin başkanlığını yaptı. Charles den Tex'in daha önce Bay Miller adlı eseri Okuyan Us tarafından Türkiye'de yayımlandı. Şimdi ise CELL isimli eseri YKY'den çıkmak üzre gün sayıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hosgeldin-kitap-postasi", "text": "Geçtiğimiz hafta yayın dünyasına ilk adımını atan Haftalık Kitap Postası'nın yayın yönetmeni Emre Dikici'yle bu yeni oluşumdan konuştuk. Dikici bizlere tamamı renkli kuşe ve haftalık olarak basılan ilk kitap dergisini anlattı. Biz de bu yolculuklarında kendilerine başarılar diliyor ve 'hoşgeldiniz' diyoruz. Haftalık Kitap Postası pek çok ilki bünyesinde barındırmaktadır. Türkiye'de yayımlanan ilk haftalık kitap tanıtım ve eleştiri dergisidir. Tamamı kuşe kağıda basılı, tamamı renkli ilk kitap dergisidir. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarında tüm yazarların fotoğraflarını kullanan ilk dergidir. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarında, tanıtımı ya da eleştirisi yapılan kitaptan alıntılara yer veren ilk dergidir. 'Şiir Molası', 'İçindeki Çocuğu Eğlendir' sayfaları kitap dergiciliğinde bir ilktir. İçerik olarak ise başlıca farkımız, yazarlarımızın tanıttıkları ya da eleştirdikleri kitaplara sevgiyle-anlayışla yaklaşmalarıdır. Okura tepeden bakan, benbilirimci, ukala tavırlı bir üslup yerine kitabın derdini anlamaya ve anladığını aktarmaya, bu kitabı okumanın neden sizin için önemli olduğunu-bu kitabı okursanız neler kazanabileceğinizi açıklamaya çalışan bir üsluba sahip yazılara yer vermesidir. Şu anki kadromuz sabittir. 3. sayıdan itibaren yeni isimlerin katılımı olacaktır. Açıkçası 'Konuk Yazar' konseptine sıcak bakmıyoruz. Türkiye'deki edebiyat gündemi dinamiğine dergimizin katkısı olacaktır gibi bir iddiamız yok, bizim dışımızda olumlu gelişmeler yaşanırsa, orasını bilemeyiz tabii. Dergimizin iddiası, daha çok insanı kitapla buluşturacak olmasıdır. Kitap okumayan insanlara ulaşarak onları kitap almaya ve okumaya teşvik edecek olmasıdır. Yazar kadromuzun sabit olduğunu belirtmiştim. Yazarlarımız her sayı için üç-dört kitaplık bir liste öneriyorlar, bir çakışma olmamasına dikkat edilerek, Genel Yayın Yönetmeni tarafından son karar veriliyor. Arada GYY yazar arkadaşlarımıza ricada bulunabiliyor. Eskiden yazarların dertleri farklıydı: Has edebiyat, estetik zevk, kalıcı olmak vb. Şimdiki yazarların dertleri ise bambaşka. Çok satmak, isim yapıp bir reklam ajansına, bir gazeteye ya da bir TV kanalına kapağı atmak, yazdıkları ile değil skandalları ile gündeme gelmek vb. Dolayısyla bu dönüşüm nitelikli eleştiriyi de köreltti. Yeni ve donanımlı, nitelikli eleştirmenlerin gelmesi gerekiyor. Bunun için de gençlerin önünü açmak gerekiyor. eleştirmenlerin önünü açmak gerekir diyorsunuz, yeni isimlere yer vermek istemiyorsunuz. bu durumda derginizdeki eleştirilerin niteliğinin zamanla kısırlaşacağını ve birbirini tekrarlayacağını düşünüyorum. Dergi, boyutuyla, teknik özellikleriyle kendine has ve özellikle yazıların içeriğiyle okuyan kesime değer vermiş, özen göstermiş. İçerik son derece açıklayıcı ve kendi özgü, belli bir yere ve kesime bağlı kalmadan her türlü kitleye hitap edebilen çağdaş bir dergi olmuş. Ayrıyetten albenisi çok yüksek... Yazarların edebi standartları yüksek olduğu gibi yazıları da ukalalıktan çok uzak olmakla birlikte açıklayıcı ve kitapları tanıtmaya öncelik verilmiş. Edebiyat gündemi dinamiğine bu derginin katkısını sorgulamak ise okuyucu kitlesinin takdirine mahsus bir şeydir.. Açıkçası ben kesinlikle bir katkısı olacağı kanaatindeyim... Bu dergi hiç bir yere bağlı kalmadan her kesimden insana hitap etmiş olması bile günümüzde artık aranan bir özellik ve tabi her hafta yeni sayısının olması cesaret gerektirdiği gibi okuyan kesim için bir ilk, benim gibi çok okuyan insanlar için bir ayrıcalık... Emeği geçen herkese çok çok teşekkürler... Bir dakka ya.. Adamlar edebiyat dergisi çıkarmıyorlar ki, kitap dergisi çıkarıyorlar.. Bence soru yanlış, bir edebiyat dergisine sorulması gereken bir soru;bir kitap dergisine değil.. Keşke hiç bu dergiyi hazırlamakla vakit kaybetmeselermiş. \"Türkiye'deki edebiyat gündemi dinamiğine dergimizin katkısı olacaktır gibi bir iddiamız yok\" cümlesiyle varlıklarının anlamsızlığını çok güzel açıklamışlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hovhannisyan-ile-soylesi-sanat-egitimi-ve-toplumsal-baris", "text": "Armine Hovhannisyan, Çanakkale Çocuk Bienali'ne yaklaşık 40 öğrencisiyle birlikte hazırladığı iki işi getirdi. Her iki işte de çocuklardan kendi içlerindeki büyük/erişkin insanla kurdukları iletişimi ifade etmeleri isteniyordu. Fakat Armine ile sadece bu işleri değil, sanat eğitiminin toplumsal barışa katkısını da konuştuk. Bu yıl düzenlenen Arkadaşım Bienal adlı İkinci Çanakkale Çocuk Bienali'ne Ermenistan ilk kez katıldı. Bienal'de 45 ülkeden işler sergileniyordu. Bizim işimizin teması İçimde Daha Büyüğüm idi. Bienal için iki ayrı işin üretim ve organizasyonunu üstlendim. Her iki iş de Ermenistan Ulusal Estetik Merkezi'nde ortaya çıktı. Erivan'da bulunan bu merkezin amacı sanat eğitimi vermek. Ben de 2007'den bu yana bu merkezde görsel sanatlar alanında çocuklara güzel sanatlar ve yaratıcılık eğitimleri veriyorum. Getirdiğim projelerden biri interaktif ve kinetik bir enstalasyondu. Adını, Dönen 100 Çiçek koyduk. Projenin adı son derece sembolikti, ama aynı zamanda Ermenistanlı çiçekleri çocuklardan tüm dünyaya iletilen bir mesajın evrensel taşıyıcısı olarak konumluyordu. Bu iş dahilinde çocuklar 200 adet şeffaf kapağa resimler yaptı. Her iki kapak birbirlerini ortadan kesecek şekilde eklenerek 100 çiçek oluşturuldu. Kavramsal olarak bu 100 çiçek onları yapan Ermeni çocukların düşlerini, hallerini, arzularını ve dünyayı algılama biçimlerini taşıyordu. Bu proje yalnızca estetik ve önerdiği görsel çözümler dolayısıyla değil, çiçeklerin çocukların hafıza ve hayal güçlerini taşıyan bir medyum olarak görülmesiyle de heyecan vericiydi. 100 çiçek-nesne önce dışarıda, Çanakkale limanına yakın bir yerde sergilendi. Sonra izleyicilerden çiçekleri alıp bienal sergilerinin yapıldığı galeriye yerleştirmeleri istendi. Böylece 100 çiçek bambaşka bir anlam daha kazandı. Onları taşıyan izleyiciler, çiçeklerin görsel mesajını iletme sorumluluğu üstlenmişti. İkinci işte ise beş animasyon film yapıldı. Filmleri yapanlar 8-11 yaş arasında çocuklardı. Ana tema içlerindeki büyük insanla nasıl konuştuklarını anlamaktı. İnanılmaz şaşırtıcılıkta işler çıktı ortaya. Çocuklar bu işin her aşamasında yalnız kendilerini keşfetmekle kalmadılar, kendileriyle kurdukları iletişimi nasıl ifade edeceklerine dair fikirler geliştirdiler. Bu da onların yaratıcılıklarını ve hayal güçlerini harekete geçirdi. Medya ve yeni teknolojilerin dünyanın her köşesini, diğerine sıkıca bağladığı, bilgi üretim ve dolaşımının inanılmaz bir hıza ulaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu ortam, insanların kendilik algılarını ve hafıza siyaseti diye adlandırabileceğimiz tarihle baş etme süreçlerini de doğrudan etkiliyor. Ermeniler bağlamında, en azından genel tarih anlatısı düzeyinde ve genetik hafızada pek çok acı dolu öykü söz konusu. Herkes bu tarihin kesintilerle dolu olduğunun farkında. Öte yandan, bu genetik hafızanın yaratıcılık ve sanatla bambaşka bir şeye dönüştüğüne de defalarca tanık oldum. Benim için bir çocuk sadece bir çocuk değil, aynı zamanda bireydir. Büyür, yargılar geliştirir, kendi yordamınca düşünür, bunun için illa ki bir öğretmene ya da rehbere ihtiyaç duymaz. Nasıl bir meslek seçerse seçsin, görsel ve estetik eğitimiyle dünyaya ve tarihe bambaşka bir şekilde bakmayı öğrenebilir. Sanat çok ağır, baş edilmesi güç meselelere, mesela soykırıma, yaratıcı bir pozisyon alarak bakmaya ve hakikati bulmaya yardımcı olabilir. Dönen 100 Çiçek işi sembolik ve ikonikti. Türkiyeli izleyiciye sunmadan önce, işin Ermenistan'dan gelmesi, sanatçıların soyadlarının yan ile bitmesi dolayısıyla, 100 rakamının doğrudan doğruya soykırımla ilişkilendirileceğini düşünmüştüm. Ama tam tersi oldu. Daha açılışta, kendilerinden çiçekleri alıp galeriye taşımaları istendiğinde izleyiciler büyük bir mutlulukla bu işin bir parçası olmak istediler. Benim için inanılmaz güzellikte bir andı. Atölye esnasında Ermeni ve Türk çocuklar ortak işler yaptılar. Ben kendi öğrencilerime bir kağıdın yarısına resim yapmalarını söyledim, yarım kalmış resimleri Erdinç'e gönderdim. Türkiyeli öğrenciler tamamlayacaklardı yarım resimleri. Sonuçlar çok etkileyici ve heyecan vericiydi. Bu çocuklar daha birbirlerini görmeden, tanımadan birbirlerinin resimlerini büyük bir uyumla tamamladılar. Çocukluğun ne denli sınır tanımaz olduğunu, sanatın bu sınır tanımazlığı ifade etme gücünü, insani bağların her türlü siyasetin ötesinde nasıl kurulabileceğini gördüm. Bence sınırlar değişmek ve geçilmek için varlar. En azından hayal gücü ve yaratıcılık açısından baktığımda bu kesinlikle böyle. Hayır, böyle düşünmüyorum. Bu soruya bir öğretmen değil, sanatçı olarak cevap verme ayrıcalığımı kullanacağım. Çocuklar sanatçılara öğretmenlerinden daha çok güveniyorlar, özellikle de siyasi ve ulusal meseleler söz konusu olduğunda. Sanat sayesinde çocuklarla ulusal ya da diğer tanımlı kimliklerin ötesinde iletişim kurmak mümkün oluyor. Bizi bir araya getiren şey yaratıcılık. Düşünün birçok Türk öğrenci ilk kez bir Ermeni ile ve Ermeni öğrenciler de ilk kez bir Türk ile karşılaştılar. Karşılaştıkları ilk Ermeni sanat öğretmeni bendim ve onlara kendilerini ifade edebilecekleri, yaratıcılıklarını ortaya çıkartabilecekleri yeni yollar gösterdim. Çocuklar sanat eğitimiyle hayattan tad almayı öğreniyor, davranışlarını ve estetik vizyonlarını geliştirme şansını buluyorlar. Bunlar yurttaşlık haklarımızdan yararlanmak için de gerekli hasletler. Bu nedenle sanat eğitimi toplumsal barışın sağlanmasında son derece önemli bir rol oynayabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hulki-aktunc-ile-soylesi", "text": "2000 yılında bir dizi edebiyatçıyla merak ettiğim konular üzerine bir soruşturma yapmaya karar vermiştim. Bu söyleşilerden Erdal Öz ve Attila İlhan'la yaptıklarımı Eşik Cini dergisinde yayımlamıştım. Şimdi usta edebiyatçı Hulki Aktunç'un ardından veda niyetine bu söyleşimizi Sabitfikir okurlarıyla paylaşıyorum. Kurgu/kurmaca ile edebiyat arasında bir mesafe var mıdır? Bu mesafe, bu gerilim, edebiyatla yaşam arasındaki ilişkiye yansır mı? Kurmacayla edebiyat arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz? İlk sorum bu. Şöyle bir şey anlatayım önce, daha somut bir şey. Bir kere, benim ilk öykü kitabım 1976 yılında çıkan Gidenler Dönmeyenler. O zamanın en önemli eleştirmenlerinden birisi Cumhuriyet gazetesinde bir yazı yazdı. Bu yazı övücü bir yazıydı. Ve de bu övücü yazı şöyle bitiyordu: Diyordu ki; 'Hulki Aktunç yaşamından süzüp getirdiği olguları, olayları çok iyi değerlendiriyor.' Benim felaket tepkimi çekti bu cümle. Çünkü kitapta bir tek özyaşam-öyküsel bir şey yoktu. Bir mektup yazdım. Ve bu mektupta dedim ki; efendim, yani ben önce teşekkür ediyorum, lakin siz beni tanımazsınız, yaşamımı da bilmezsiniz. Nereden çıkartıyorsunuz yaşamımdan bir şeyler süzüp getirdiğimi, yani burada benim hayatımla ilgili en küçük bir şey yok. Hepsi kurgusal. Kurguya kesinlikle inanıyorum. Kurgusal bir şeyin içinde hayat olmaz demiyorum. Ama özellikle de kişinin günlük yaşamından kitaplarına bir şeyler taşıması bana ters geliyor. Elbette edebiyat yapıtları yaşamdan sonsuzluk devşirirler. Bilimkurguda bile yaşam vardır aslında, değil mi! Ancak ben şuna karşıyım: Türkiye'de de dünyanın bir çok yerinde de kimi yazarlar yaşamlarından bire bir olaylar ve olguları yapıtlarına taşırlar. Bunu tu kaka ediyor değilim. Ancak bu benim yolum değil. Tabii burada insan Oscar Wilde'nin o ünlü lafını anımsıyor. Yani bir saate kadar sanat yaşamı taklit eder ama bir saatten sonra da yaşam sanatı taklit eder. Örneğin bir İngiliz ressamı Turner, bu dünyadan gelip geçtiyse, siz de onu izlediyseniz, ondan sonra gün batımlarına başka türlü bakarsınız. Bir de sevgili usta Oktay Akbal'ın Yazmak yaşamak, yaşamak yazmak, yanlış anımsamıyorsam, bir yapıtı vardır. Bunlar sürekli olarak birbirlerine dönüşür. Kim acaba Gregor Samsa'nın öyküsünü okuduktan sonra yaşamının belirli parçalarını ona benzetmemiştir? Kim Moby Dick'i okuduktan sonra bir deniz yolculuğunda Kaptan Ahab'ı düşünmemiştir. Yani bu çok zor. Dolayısıyla bunları birbirine sürekli dönüşen iki alan olarak kabul ediyorum ben. Bence gösteriyor, gösteriyor. Şimdi eğer öyküden sözedecek olursak, hayata bakışı izlenimlere dayalı olan ya da izlenimlere çok ağırlık veren bir kişinin şairden çok öykücü olabileceği gibi bir düşünce var bende. Öte yandan yaşananlardan genellemeler yapma tabiatındaki bir kişinin, bir gencin daha çok düşünsel yapıtlara, belki de romana daha yatkın olabileceğini söyleyebiliriz. Coşkun tabiatlı, tamperamanı yüksek kişilerin şiirle daha fazla aşna fişne olabilecekleri gibi bir şey söyleyebilirim. O zaman kim attı bu sözü bilmiyorum, belki de ben atmışım, türler arası diye bir kavram var. Türler arasında peki ne olacak? Yani hikaye mi, roman mı, şiir mi, oyun mu olduğunu bilmediğimiz alanlarda? O zaman şimdiye kadar yaptığım bütün genellemeleri geri alıp, yaratıcı kişi ile yarattığı şey arasındaki mesafe ya da yapışkanlık, birbirine yapışmışlık diye toparlasam daha doğru. Yine bir olgu anlatacağım. Matematik alanında dahiyane çalışmaları olan daha küçük yaşta bir matematikçinin, bir mektubunda şöyle yazdığını gördüm. Diyor ki; pi sayısının aritmetik yolla hesaplanması yıllardır başarılamamış bir şeydir. Bunu ben başaracağım. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra gene aynı kişiye yazdığı mektupta diyor ki 176 yıl önce falanca yapmış. Yani aylarını, yıllarını verdiği bir konu yüz küsür yıl önce birisi tarafından zaten yapılmış. Şimdi bugün Türk öyküsünde en azından bu öykünün ana direklerini bilmeden öykü yazmak bana son derece yanlış geliyor. Bu öykünün ana direklerinden de öte... Örneğin benim geldiğim yer, geleneksel Türk nesrini su içer gibi okumuştum ben, okurum gene hala, çok genç yaştayken Naima, Evliya, ne bulduysam, Dede Korkut vesaire. Çıkış noktalarının buralardan olması gerekir diye düşünüyorum. Bu aynı biçimde, daha biraz karikatürize edersek, bir ressam adayının, Picasso eğer böyle resim yapıyorsa ben de yaparım böyle eciş bücüş şeyler demesindeki komikliği hatırlatıyor bana. Kesinlikle bilgili okur. Kesinlikle bilgili okur. Bilgili okurun aldığı tad, edindiği haz sanat yapıtlarından bence bilgisiz olandan kat kat fazladır. Buna da bir örnek vereyim yine. Örneğin bugün bir okur düşünün ki 'postmodern roman' kavramını bilmiyor. 'Postmodern yaklaşım', 'postmodernite'yi bilmiyor. Ve postmoderniteyle ilgili birtakım yazılar çiziler görmemiş. Bu kişinin ben Don Quiojote'yi doğru dürüst kavrayamayacağına inanıyorum. Çünkü postmodern romanın da çekirdeği Don Quiojote'nin içinde vardır. Belli bir yerde Cervantes romanı keser, benden bu kadar der, oysa o sırada Toledo çarşısında dolaşırken bir veletin bir sahafın önüne bir tomar kağıt atıp gittiğini görür, ve onu alır, ve orda Don Quiojote'nin maceralarının devamını bulur. Bundan sonrasını, der Cervantes, artık ben değil Seyyid Hamid Badincani anlatıyor. Oysa Badincani 'ceylan' demektir yanılmıyorsam. Cervantes de ceylan demektir. Şimdi eğer 'postmodern numaraları' biliyorsa bir okur, burada tüyleri diken diken olmaması mümkün değil. Evet. Ben aşkın bile dostluğa ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Yani aksi takdirde aşk çok çok kolay bitiyor. Eğer dost olamazsanız aşk bitiyor. Buna benzetiyorum. Şimdi tabii başkalarını nasıl bilirsin kendin gibi, diye bir laf var. Bende ona dayalı olarak söyleyeceğim. En yakından bildiğim okur yazar ilişkisi okurlarımla benim aramdaki ilişkidir. Ve bu ilişki de son derece seçmeci bir ilişkidir, çok seçmeci bir ilişkidir. Ben okurumu başta seçtiğimi hissetmiştim, bir yazar olarak. Daha sonra okurun da beni seçtiğini hissettim. Bu okur son derece sorgulayıcı bir okurdur, benim okurum. Yanlış bir şey yaparsam hemen uyarır. Ve de ilginçtir. Bir imza gününde genç bir adam geldi, kitap imzalatmaya. Benim bir hikayemi ezbere okumaya başladı. Bütün okurlar böyledir demek istemiyorum. Bu az sayıdadır, ama vardır. Benim militan bir okurum var. Ve de bu militanlık bir fanatizm şeklinde değil aksine değerlendirici ve yazarı uyarıcı bir biçimdedir. Ama sonuncusu yani bir arz talep ilişkisi olan okurla yazar elbette var, elbette var. Bunun örneklerini görüyoruz. Türkiye'de de var dünyada da var, bol bol. Bu son ilişki zaten ilginç bir biçimde yazarlığın meslek olmasını sağlıyor. Bu da tam bir sonraki sorum. Yani edebiyatçılık bir meslek olabilir mi? Bir meslek gibi yaşanabilir mi? Bunu soracaktım. Evet. Oraya bağlanalım o zaman. Şimdi başka türlü meslek haline getiremezsiniz. Ben uzun yıllardır başka bir meslekle geçinen bir insanım. Ama şunu çok iyi biliyorum ki eğer Büyük Argo Sözlüğü Amerika'da yayınlansaydı, diğer onyedi kitabımı belki de yayınlamama gerek kalmayacaktı ve sadece o kitap beni geçindirebilecekti. Başka hiçbir iş yapmanıza gerek kalmadan... Başka hiçbir iş yapmadan geçindirebilecekti. Arz talep meselesini telif hakkı ile ilişkilendirebiliriz. Burada dramatik ve çok ilginç bir olguyu Orhan Pamuk'tan ödünç alarak söyleyeceğim. Orhan Pamuk bir konuşmamızda bana şöyle söyledi. Amerika'da, herhangi bir yerinde, bir halk kütüphanesinde birisi Black Book kitabını okumak için aldığında orada yazara o kitap üzerinden telif hakkı yazıyor. Niçin böyle yazıyor? Diyor ki, çünkü eğer bizim kütüphanemizden almasaydın sen bu kitabı, ne yapacaktın, gidip kitapçıdan satın alacaktın. Dolayısıyla yazara bir telif hakkı doğacaktı. Meslek gibidir bence. Benim şimdiye kadar tanıdığım birçok yazarın mesleğe getirdiği kişisel bir çalışma raconu vardır. Birisi gündüzün yazar, öbürü geceleyin yazar, birisi iki saat uyumadan altı saat yazamaz, birisi yirmidört saat yazıp sonra bayılır, gibi. Dolayısıyla her sanatçının kesinlikle kendisine özgü bir mesleki yaşam biçimi ve raconu olduğunu biliyorum. Zaman zaman... Zaman zaman... Bu bir kere birbirlerini daha yakın hissetmelerine yol açıyor. Ben bunu biliyorum. Tabii şimdi salt bilimkurgu yazan birisi ile benim aramdaki ilişki örneğin, Orhan Pamuk'la benim aramdaki ilişki gibi olmaz, yani ben bunu biliyorum. Ama bu benim yaşama biçimimdir. Başka birisi diyebilir ki buna, bir dakika sen ufuklarını niye kapatıyorsun. Öyle bir dostluk da mümkün. Bundan yıllarca önce bilinen bir ressamımızın bir sergisi vardı. O serginin ilk akşamı, gene racon gereği, bir lokantaya gittik. Bunu kutluyorduk. Akademideki hocalardan bir tanesi o ressamımıza, sen Hulki Aktunç'la fazla arkadaşlık etme, dedi. Çünkü edebiyatçılarla fazla arkadaşlık ressamları hep negatif etkiledikleri bilinir, dedi. Ben de dedim ki demek ki Çallı son derece negatif etkilenmiş bir ressam. Evet, ressam arkadaşları da var ama, en çok edebiyatçılarla düşüp kalkıyor. Dolayısıyla sanatlar arası, disiplinler arası, yazarlarla sanatçılar arası ilişkinin bence katı kurallarla tanımlanması mümkün değil. Burada da herkesin kişisel raconu var. Sartre'ın kral olduğu yıllarda angaje edebiyat çok tartışılmıştı. Aydın olmak aynı zamanda sanatçı olmak, edebiyatçı olmak, yazar olmak bence birbirini olumlu etkileyen alanlardır. Çünkü yazarın bir kere sorumluluk duygusunu mutlaka yükseltecektir. Ancak, ancak bu vatan kurtarıcılığı ile fazla yaklaşırsa birbirine, o zaman negatif etkilemeye de başlar. Bu kesinlikle insanın kendisini aşması için gerekli bir şey. Şöyle bir aforizmam var benim. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarı ve yaratıcısı, kesinlikle imzasını anonim diye atan birisidir, birileridir. Ancak, örneğin dil, örneğin deyimler, örneğin atasözleri. Bugün içinde yüzdüğümüz dil kimler tarafından yaratılmıştır? Yazarın görevlerinden bir tanesi de aslında dilini yoğurmak ve ona yeni bir takım olanaklar kazandırmaktır. Dolayısıyla, metinlerin insan isimleriyle damgalanması, elbette ileri bir gelişim. İleri bir gelişim, çünkü o da aslında sorumluluk duygusunu arttıran bir şey. Bir çok yazardan şunu duymuşuzdur: İşte yeni romanınız bir hayli gecikmeyle yayımlandı. Neden? Çünkü, diye yanıtlar bunu bir çok yazar, öncekini aşmak zorundaydım. Yani o patenti güçlendirip sürdürmek zorunluluğu. Buna da yine somut bir olguyla yanıt vereyim. Bir romancı günlük hayatı hatta günlük dedikoduları çok fazla yansıtan bir roman yazmıştı ve benim de ona sözlü tepkim şöyle olmuştu. Dedim ki, olabilir. Gerçi, her ne kadar benim, benim yöntemim ve yordamım bu değilse de olabilir. Ama hiç kimse çıkıp da kural koyamaz. Yöntem budur diye bir şey koyamaz. Ancak şunu gördüm, bu kadar yaşamın içinden, bu kadar hatta günlük yaşamın ve günlük dedikoduların içinden çıkmış bir romanda, herkesin okurken, 'bu bak bilmem kim' dediği bir romanda, bakıyoruz herkes bir şeytan, bir kötü yaratık, bir tek anlatan melek. Peki onların arasında ne arıyorsun? Yani, işte bu roman yanlış gidiyor. Sorunuzun yanıtı bunun içinde var. Şuna bakarım ben. Şimdi bir yazarın kendi yaşamında dürüst olup olmaması beni hiç ilgilendirmiyor. Ancak yazdıklarının tutarlılığı ve birbirlerine karşı dürüst olması. Başka metinlere de bazı durumlarda. Şimdi mesela ben Sodom'un Yüzyirmi Günü'nü okuyorum. Yıllarca önce Almancasından okumuştum. Sodom'un Yüzyirmi Günü bence yüzde yüz dürüst bir yazarın yazdığı bir roman. Form olarak bir bakımdan Dekameron bir yandan Binbir Gece'yi anımsatıyor. O tür öyküler zaten çok. Bununla birlikte onlara yepyeni bir içerik ve zaman zaman da form getiriyor. Başka bir deyişle Sodom, Marki de Sade'ın diğer yapıtlarıyla bir dürüstlük ilişkisi taşıdığı gibi kendisiyle bağlantılı başka yapıtlarla da aslında bir dürüstlük ilişkisi taşıyor. Şöyle bir şey söyleyeyim gene; mesela benim yayınlanan son öyküm Gül Amca diye bir öyküdür. Ve internet, chat üslubunda yazılmış bir öyküdür. Bu E dergisinin verdiği okkalı bir şey vardı ya, öykü yıllığı, orada yayımlandı. Yeni formlar yeni ufuklar elbette kimi yazarları çok olumlu etkiliyor. Fakat daha sonra duydum, bir çok insan bir çok yazar bu chat formundan etkilenmiş örneğin. Bundan etkilenmemek mümkün değil: Yani şu anda benim Alaskalı bir chat arkadaşım var. Endonezyalı bir chat arkadaşım var. Maltalı bir chat arkadaşım var. Bunlarla kimi zaman satranç oynuyoruz, Alaskalıyla şiir üzerine konuşuyoruz vesaire. Şimdi internetin, edebiyata ben çok şey getireceğini ama bir şey götürmeyeceğini zannediyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/hurrem-sonmez-ile-soylesi-dilekce-hayat-ile-hukuk-arasindaki-koprudur", "text": "Hukukun söz ve yazıyla nasıl kesiştiğine bakıp da, hepimizin korkulu rüyası dilekçelere değinmeden geçmek olmazdı. Güncel meselelere ilişkin etkili değerlendirmelerinden tanıdığımız Avukat Hürrem Sönmez'e dilekçenin ne işe yaradığını, nasıl yazıldığını sordum. Röportajın sonunda, adaletin temelinin dilekçe olduğunu düşünmeye başladım ve dilekçe yazma korkum yerini iyi dilekçe yazan insanlara yönelik bir hayranlığa bıraktı. Üç katmanlı bir süreç bu. Yaşanmış bir hadisenin hukuktaki karşılığını tespit ediyorsun. Sonra onu müvekkilinin menfaati doğrultusunda mahkemeye anlatmaya çalışıyorsun. Avukatlık budur zaten. Öte yandan bireysel değer yargıların ve bir dünya görüşün var. Bunlar birbiriyle örtüştüğünde hadiseleri anlatmak bizim açımızdan daha kolay. Ama bazen müvekkilin menfaati doğrultusunda, hukuken de doğru olan bir şey sana aykırı gelebiliyor. İkilemlere düşebilyorsun. Böyle bir durumda, mümkün olduğunca kendi ilkelerime çok da ters düşmeyecek yerlerden anlatmaya çalışıyorum. Edebiyata düşkün olmak dilekçe yazarken dezavantaja dönüşebiliyor. Dilekçe yazarken edebiyat yapma! avukatlara verilen ilk tavsiyedir. Öte yandan mesleki idealizminiz, adaleti tesis etme arzunuz edebi kaynaklardan beslenir elbette. Bence edebiyat burada devreye giriyor. Okuduğum kitaplar mesleğe bakışıma ve kişiliğime yön verir. Ama dilekçe yazarken edebiyattan beslendiğimi söyleyemem. Sorunu teşhis etmek ve kısa, vurucu ifadeler bulmak, uzun uzun anlatmaktan çok daha zor evet. Başlamıyoruz aslında, hikaye hukuktaki karşılığını hemen bulur. Bu mesleki deformasyon olabilir ama bir süre sonra avukatlarda şöyle bir şey gelişiyor: Bir arkadaşınla sohbet ederken bile, kafanın bir yanı, anlattığı hikayenin hukukta neye karşılık geldiğini gayriihtiyari buluyor. Aile içinde, miras ile ilgili bir sorun yaşanmış ve arkadaşın da bunu sohbet arasında anlatıyorsa, sen o anda bir yandan istemsizce izaleişüyu davası düşünebiliyorsun. İlişkiyi sınırlamakta zorlandığımız zamanlar da var tabii. Şiddet ya da istismar mağduru çocuklara, kadınlara ilişkin öyküler sarsıcı ve yıkıcı bir etki bırakıyor. Olayın etkisinden çıkıp ona hukuki bir mesele olarak bakmak zaman alabiliyor. Olayın sarsıcı etkisi yazdıklarını savunurken sana güç ve inanç verse de hukukun dili ve mantığı da devrede oluyor. Günlerce o olayla yatıp kalksan da mahkemeye dilekçe yazarken somut vakalardan ve mevzunun hukuki karşılığından hareket ediyorsun. Müvekkilinin haklı olduğuna inandığın, gerçekten mağdur olduğunu hissettiğin durumlarda, hele hele karşı taraf hukuki noktalarda açıklar da bıraktıysa, dilekçeyi daha büyük bir zevkle yazıyorsun. Her ikisi de doğru. Hem bir şeyi tercüme ediyorsun hem de ikili bir ilişki kuruyorsun. Adalete sığınan bir vatandaşın derdini mahkemeye en doğru şekilde izah etmenin yöntemini geliştiriyorsun. Çünkü gündelik hayatımızdaki her şey hukukun konusu. Bakkaldan ekmek almak da bir hukuki ilişki, bir alım-satım sözleşmesi yapıyorsun aslında. Hukuk hayat içinde karşılaştığımız hadiselerin toplamına tekabül ettiği için, dilekçenin boşluk doldurmaktan ziyade hem bir tercüme hem de bir köprü olma durumu var. Vakayı anlatarak başlamalı. Ne davası olursa olsun, önce olanları sıralar, sonra olayın hukuki karşılığına geçeriz. Kanun maddeleri bu noktada devreye girer. Sonuç kısmında da, mahkemeden ne talep ettiğimizi net olarak ortaya koyarız. Delilleri ve yasal dayanakları yazarız. Ben genelde birkaç gün kafamda o dilekçe ile yaşarım, kafamdakileri yazıya dökmek son aşamadır. Yıllardır mahkemelere dert anlatan birisi olarak, derdimi nasıl izah edeceğimi, net olarak nasıl ortaya koyabileceğimi, dilekçe tecrübemden de beslenerek yapıyorum. Bazen edebiyattan uzaklaşarak daha somut ve kuru bir dile saptığım olabiliyor bu yan etki tabii. Bir de avukat olarak doğru ifade etmek zamanla bir takıntıya dönüşebiliyor. O takıntı bazen edebi ya da politik bir metin yazarken seni esir alabiliyor. O zaman tepki olarak daha kısa yazabileceğim şeyleri uzatmaya başlıyorum. Eksik bir şey bırakmamaya çalışıyorum. Avukat olarak kısa, net ve berrak yazmaya çalışırız ama aynı zamanda hiçbir şeyi eksik bırakmamaya uğraşırız. Güncel yazılarda bu çelişki ortaya çıkabiliyor bazen. Güzel yazmak, ama lafı çok uzatmamak; yazmak istediğini de okuru sıkmadan ama eksiksiz ve doğru anlatmak her zaman kolay olmayabiliyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ilk-cumlenin-pesinde-incipit", "text": "Geçtiğimiz haftalarda bir \"enstitü\" kuruldu, adı İncipit. Tüm romanların ilk cümlelerini biriktiren bu enstitü, 2006 yılında fikir bazında ortaya atılmış ve bu senenin başından itibaren okurlarla dünya üzerindeki her kitabın ilk cümlesini buluşturan bir arşiv haline gelmiş. Siteye girip baktığınızda karşınıza James Joyce'un Ulysses'inden de bir cümle çıkabilir, Salah Birsel'in Kurutulmuş Felsefe Bahçesi'nden de, Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü'nden de... İncipit'in anlamını soracak olursanız, Latincede \"ile başlar\" demek. Her geçen gün gerek okurlar, gerek yazarlar tarafından desteklenerek büyüyen bu arşivin arkasındaki isim, Zaman Gazetesi'nde Kültür Sanat Muhabirliği ve Kitap Zamanı'nda yazarlık yapmış olan Musa İğrek. Enis Batur'un 2006'da ortaya attığı fikri sahiplenip büyüterek bugünlere taşıyan bu isim, \"en büyük hayalim\" dediği İncipit Enstitüsü'nü okurların yardımları ile geliştiriyor. İngiliz şair ve yazar Samuel Johnson ile Enis Batur'un dolaylı işbirliği sayesinde tetiklenen fikir, bugün kocaman bir arşiv. Şimdilik 3 kola yayılan İncipit, önümüzdeki günlerde sürprizlere açık olmamız konusunda bizleri uyarıyor! Usta yazar Enis Batur, 2006'da yazdığı bir yazısında yeryüzünde bugüne dek yazılmış bütün kitapların ilk cümlelerini bir araya toplamak, onları sınıflandırmak, biçimlendirmek, ilişkilendirmek ve yorumlamak amacıyla kurulmuş bir merkez hayalinden bahsediyordu. Bu fikir pek çok edebiyat meraklısı gibi beni de heveslendirmişti, hatta kimi yazarlar da Batur'a destek olmuştu, bu enstitü fikri için. O günden beri, enstitünün kurulacağı hayaliyle ilk cümleler biriktirmeye başladım. Eş, dost ziyaretinde ilk uzandığım yer kütüphaneleri olurdu. Kimseye hissettirmeden, küçük küçük notlar tutardım. Bir tutku haline dönüşmüştü bu bende. En son, geçtiğimiz Ocak ayında, İngiliz şair, yazar Samuel Johnson'ın müzeye dönüştürülen evini ziyaret ettiğimde kendisinin hazırladığı 40 bin kelimelik İngilizce sözlüğü ve bu muhteşem eserinde yer verdiği alıntıları görünce, Incipit Enstitüsü fikri yeniden zihnimi kurcalamaya başladı. Nihayetinde, Incipit Enstitüsü'nü internette kurmaya karar verdim. Böylece dünyanın dört bir yanından herkes dilediği zaman bu ilk cümlelere erişebilecekti. Sonrasında Türkiye'den ayrılırken kimini yanımda getirdiğim eski defterler açıldı, çok geçmeden de Incipit Enstitüsü kapılarını araladı. Octavio Paz, ilk cümlenin ya Yaratıcıdan ya da gizemli başka bir şeyden armağan olduğunu söyler. İlk cümlenin böyle gizemli bir yönü olduğuna inanıyorum. İlk cümlenin metnin tüm sesini ele verdiğini, hem okur hem de yazar için kışkırtıcı bir tarafı olduğunu söylemek mümkün. Yazarın o ilk cümleyi bulmak için çektiği sancıyı tanımlamak zor, fakat tüm açıklığıyla yazarı hemencecik ele verdiği kesin. Orhan Pamuk'un dediği gibi ilk cümle kitabın bütün ruhunu, gideceği yolu, okura vereceği ruh hallerini sezdirmeli. İlk cümle bir anlamda okuru da metne çeken bir kanca gibidir. Orhan Pamuk'tan devam edersek, insanları Yeni Hayat'ın ilk cümlesini bilenler veya bilmeyenler diye ikiye ayırmak bile mümkün belki de, zira bıraktığı etki bu denli derindir. Hatta romanın bu ilk cümlesi kitabın tamamından rol çalmıştır denilebilir. Gabriel Garcia Marquez, Kafka'nın Dönüşüm adlı eserinin ilk cümlesinin, kendisini yataktan fırlattığını ve onu yazmaya ittiğini söyler. Ayrıca, yayınevine bir dosya götürdüğünüzde sizden istedikleri ilk 30-40 sayfadır. Yayınevleri, editörler ve edebiyat ajanları bu kısacık metne bakarak bir karar verirler. Belki bu yüzden özellikle Batı'da yazarlık kurslarında ilk cümle üzerinde günlerce durulur. Sadece bununla sınırlı değil, ilk cümle üzerine ciddi anlamda kafa yoranlar var. Mesela, İngiliz yazar Edward Bulwer Lytton adına yaklaşık 30 yıldır, romanına Karanlık ve fırtınalı bir geceydi diye başladığı için en kötü giriş cümlesi yarışması düzenlenecek kadar ileriye gidebiliyor bu ilk cümle meselesi. Edebi bir tür olarak şiir üzerine hali hazırda pek çok güzel eser var. Özellikle ülkemizde romanların, öykülerin ve denemelerin ilk cümleleri üzerine her hangi bir çalışma yok, bu yüzden Enstitü 'şimdilik' sadece bu üç türle yola koyuldu. Fakat yakın zamanda şiir kitapları da Enstitü'de yer alacak, sadece biraz zamana ihtiyaç var. Incipit Enstitüsü arşivinde herhangi bir zaman sınırlaması yok. Seneler önce basılmış bir eser ile daha yeni yayımlanmış bir kitabı yan yana görmek mümkün. Bu bir anlamda, has edebiyat dediğimiz, dil zevki veren, değerli ve kalıcı metinleri bir araya rafta toplamayı amaçlıyor. Ayrıca, bu 'dağınıklık' yolu Incipit Enstitüsü'ne düşen herkesi edebiyatın büyülü bir o kadar da sürprizli dünyasını özgürce keşfe davet ediyor. Geçtiğimiz Ocak ayının başında, senelerce biriktirdiğim ilk cümleleri yavaş yavaş derleyip toparlamaya koyuldum. Sonrasında ise tek tek sanal ortama aktarma süreci başladı. İki haftalık yoğun bir telaşın ardından da Enstitü'nün kapıları aralandı. Master tezimden çaldığım zamanları saymazsak, açıkçası herhangi bir zorluk yaşanmadı. Sadece İngiltere'de bulunuyor olmam, özellikle yeni yayımlanan kitaplara ulaşma konusunda biraz sıkıntı oluşturuyor. Fakat Türkiye'nin dört bir yanındaki incipit gönüllüleri bu boşluğu, gönderdikleri onlarca e-postayla dolduruyor. Incipit Enstitüsü yakın zamanda başka edebi türlere de yer verecek. Bunun yanı sıra İngilizce olarak yayın yapmaya başlayacak, çünkü İtalya'da, İspanya'da ve İngiltere'deki bir avuç incipit meraklısını saymazsak, böyle bir Enstitü fikri yok. İngilizce siteyle Türkçe edebiyattan başka dillere çevrilen eserler başta olmak üzere, İngilizce yazılmış eserlere yer vermek Enstitü'nün yapılacaklar listesinde. Kültür sanat muhabirliğinin yanı sıra Kitap Zamanı'nın ekibinde yer aldıktan sonra yazarları, kitapları ve edebiyat dünyasını daha yakından tanıma imkanım oldu. Gazeteciliğe başlamadan önce özellikle yayımlanan her yeni kitabın peşine düşerdim. Fakat bu işe başladıktan sonra kitaplar bana gelmeye başlamıştı. Haliyle bu sevindiriciydi, zira kapı kapı kitapçı gezmeleri, gizliden gizleye ilk cümleleri telaşla not etmeler geride kalmıştı. En önemlisi saatlerce vakit geçirdiğim kitapçı dükkanlarındaki görevlilerin, şüpheli bakışlarından kurtulmuştum artık. Her gün, Incipit Enstitüsü'ne uzun uzun ilk cümle listelerinin olduğu e-postalar geliyor. Herkes, ucundan kıyısından Incipit Enstitüsü için seferber olmuş durumda. Incipit Enstitüsü sayesinde yeni kitaplarla tanıştığını her gün heyecanla siteyi ziyaret ettiğini ileten e-postalar geliyor. Enstitüsü'nün kurulması pek çok edebiyatseveri mutlu etmişe benziyor diyebilirim. Bunun yanı sıra, Enstitü'yü resmi bir kurum olarak görüp, onlarca çalışanı olduğunu düşünen ve ekibe dahil olmak için hangi şartların arandığını soranlar bile var. Böyle güzel hikayeler de birikiyor bir taraftan. Incipit Enstitüsü en büyük hayalimdi ve o ilk cümleleri çocuksu bir heyecanla her gün siteye eklemek öyle tarifi pek de kolay olmayan bir mutluluk benim için. Özellikle Türkiye'den eğitim için ayrılıp geride bırakmak zorunda kaldığım kitaplarımı düşündükçe Enstitü büyük bir sığınak. Özellikle Batı'da edebiyata dair keşke bizde de olsa denilen çok güzel projeler var. Yeni projeleri hayat geçirmek için öncelikle Incipit Enstitüsü'nden emekli olmam gerekiyor. Fakat arşive eklenmesi gereken binlerce güzel ilk cümlenin varlığını ve her gün yayımlanan yeni kitapları düşününce emeklilik mevzusu biraz hayal sanki. Belki Incipit Enstitüsü çatısı altında yeni projeler gün yüzüne çıkabilir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ingilizce-yazmaktan-turkiyenin-elitlerine-elif-safakla-sozunu-sakinmadan", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan, aylık düzenini bozarak sürpriz bir konuk ağırladı. İlgiyle takip edilen etkinliğin usta eleştirmenleri Ömer Türkeş ve Semih Gümüş, İstanbul Modern'in bahçesinde bu sefer Elif Şafak'ı konuk ettiler. Yaklaşık 750 kişinin katıldığı etkinlikte soru ve yorumlarıyla okurlar da etkinliğin önemli bir parçasıydı. Bu romanı yazabilmek için uzun zaman İngiltere'de bulunan Elif Şafak, yazma sürecinin 1,5 sene sürdüğünü, bunun neredeyse yarısının araştırmak, hissetmek ve gözlemekle geçtiğini belirtti. Doğu-Batı, gitmek-kalmak gibi ikiliklerin her zaman ilgisini çektiğini söyleyen Şafak, farklı coğrafyada yaşayanların bu gözlem sürecinde kendisine yüreklerini açtıklarını dile getirdi. Tabii ki Toprak ailesi kurgu; ama gördüklerim minik minik romana sızdı, diyen yazar, her karaktere özen göstermeye çalıştığını ekledi. Her ne kadar kadın yazar erkeği, erkek yazar kadını anlatamaz yargısına katılmasam da bir güçlük olduğu muhakkak. İskender karakterinde bunu yaşadınız mı? sorusuna Şafak, Bu görüşe ben de katılmıyorum. Edebiyat tarihinde her ikisinin de pek çok iyi örneği var. İskender karakteri zordu ama bunun nedeni karakterin bir yumak gibi olmasıydı. Sırça yürekli ama tepkisel, kırıcı bir karakter. Hızlı büyümek zorunda kalan, ailenin reisi olan ya da olduğunu sanan bir oğlan çocuğu. Bu yumağı çözmek zordu diyerek yanıt verdi. Konu şiddete geldiğinde Semih Gümüş, Elif Şafak'ın ilk romanlarından sonra her tür şiddete karşı olmak gibi genellemeler yapmanın doğru olmadığını söylediğini hatırlatarak, bugün aynı fikirde olup olmadığını sordu. Yazar, okuyuculardan gelen Esma karakteri hakkını alamamış gibi. Erkek karakterlerin daha detaylı olduğunu hissettim. Esma tek boyutlu mu kaldı? sorusuna ise, Düşüneceğim. Esma'yı severek yazdım aslında. Annelerini seven ama anneleri gibi yaşamak istemeyen, ağabeylerinin ayrıcalıklı olduğunu hep hisseden ama ailesine bakmayı da üstlenen o kadar çok genç kız var ki... Benim için en önemli seslerden biriydi. Bu yüzden onun konuşmalarını birinci tekil şahıstan bırakmaya çalıştım. Ama biraz daha kenarda tutmak istedim, İskender'i çözmek önemliydi, diyerek cevap verdi. Her iki eleştirmen de Elif Şafak'ın ilk romanlarında kimlik konusunun ağırlıklı bir yer tutuğunu, Bit Palas romanlarının temel konusu olduğunu belirtirken, bunun giderek değiştiğini, örneğin İskender'in hikayenin öne çıktığı bir roman görünümde olduğunu vurguladı. Pinhan'daki, Şehrin Aynaları'ndaki gibi temel sorunların yerini hikayenin almasının Şafak'ın romanını zayıflatan bir unsur olup olmadığı sorusuna yazar, Tam tersi de olabilir. Bir kitapta önemli olan sizde kalan tortu, çıktığınız yolculuktur. Buradan buraya bir gidişat var. Kendimi tekrar ettiğimi sanmıyorum. Her kitap farklı, çünkü ben değiştim. Her gün değişiyoruz. Aşk'tan önce başka bir insandım, onu yazmayı bitirip dosyanın kapağını kapattığımda başka. Her kitap için böyle. Okumak gibi yazmak da değiştiriyor ve bu kıymetli. Belki başka bir romanda yine bir meseleyi tartışacağım. Kavram bulmayı isteyeceğim. Bunu planlı bir şekilde yapmak istemiyorum, diyerek yanıt verdi. Çok tartışılan iki dilde yazmak ve dildeki üslup değişimi konusunda Elif Şafak şunları söyledi: Edebi dil anlamında benim hiçbir zaman tek bir dilim olmadı. Pinhan, Mahrem gibi romanların üslupları farklıdır. Hatta Mahrem romanında Osmanlı döneminde geçen bölümlerin dili de farklıdır. Ne kadar başardım tartışılır, ama arayışım bu. Nüanslara kıymet veriyorum; tesadüf kelimesi de rastlantı kelimesi de yaşasın ama tevafuk kelimesi de yaşasın. Dil benim için yalnızca çatal gibi bir araç değil. O bir mekan, bir kıta. Bu yüzden hep yeni kelimeler arayışında oldum. İngilizce yazmak da bu arayışın bir parçası, seyahatin bir sonraki adımı. Bir başka dilde kendini yakalama gayreti var. Elif Şafak yine de Ömer Türkeş'in farklı dilde yazmanın formu değiştirdiği yönündeki yargısına katıldı. Söyleşide, Elif Şafak'ın Türk edebiyatına ait olup olmadığı yönündeki güncel tartışmaya da yer verildi. Semih Gümüş, hem dünyadan hem de Kürt edebiyatı tartışmasından örneklerle kategorize etmenin zorluğunu ve çok da doğru olmadığını vurgularken, Elif Şafak, Geçtiğimiz yüzyılın dar kalıplarının içinden konuşmaktan vazgeçmeliyiz. Bu yüzyılda çok örneği var, daha da artacak. Almanya'da ya da Hollanda'da yaşayan ve hatta mekik dokuyan iki kültürlü insanlar, iki dilde yazıp okuyan insanlar var. Yazdıklarım bence Türk edebiyatına aittir. Ama daha esnek bakmak gerekir, çünkü artık her şey daha akışkan. Ben kendimi o akışkanlık içine koyabilirim. Benim yazdıklarım aslında oldukça buralı. Ama pergel gibi, bir ayak burada sabit, diğeri çember çiziyor. Bunu sanatla edebiyatla da yapmayacaksak, neyle yapacağız? yorumunda bulundu. Yazar, yalnızca ikiz kardeşler, göçmenlik olgusu, pencere meselesi gibi bir benzerliklerle intihal iddiasında bulunulmasının doğru olmadığını söylerken; bugüne kadar 8 romanı ve 11 kitabı bulunduğunun ve her zaman kendi emeğinden yola çıktığının altını çizdi. Türkiye'de edebiyat eleştirisinin yerine yazara saldırmanın yaygın olduğunu söyleyen yazar, bizde hep yazarın konuşulduğuna, oysa yazılanların konuşulmasına ihtiyaç olduğuna vurgu yaptı. Hakkında çıkan dedikodular gibi saldırıların da, internetin zemin hazırladığı bilgi kirliliğinden ötürü kolaylaştığını söyledi. Bu gibi saldırıların dar bir çevreden, kültürel bir elitten çıktığını, basına da oradan yansıdığını vurgulayan yazar, Türkiye'nin tamamı böyle değil. Okur başka bir yerde. Okur, ilk 20 sayfadan sonra o kitabı beğenmediğine karar verdiyse kimse ona o kitabı okutamaz, beğendiyse de söylenenlere aldırmaz. Bunları birbirinden ayırabiliyorum dedikten sonra seyircilerden alkış aldı. Elif Şafak, magazine karşı olduğunu söylemesine rağmen Siyah Süt'te kendini anlattığına dikkat çekmesi üzerine, Romanlarımın hiçbirinde kendimden yola çıkmadım. Kendimi anlatmayı sevmem. Siyah Süt tek istisna. Orada da özel hayatımı anlatmadım. Kendi içimde yaşadığım yaratmak ne demek gibi soruların peşine düştüm, kendi içimdeki sesleri dinledim, kendimle dalga da geçtim. Edebiyatçılar bunu bir dönemlerinde yaparlar. O kitap öncesinde yoğun bir depresyon da yaşadım. Benim içimde bir monarşi varmış, onu fark ettim. Ben ona Sinik Entel Hanım diyorum. Bir de Can Derviş Hanım olarak gördüğüm daha sufi bir tarafım var. Diğerlerini, diğer sesleri ise bastırdım. Benim için iç demokrasiye geçisin öyküsü aslında. Birçoğumuzda da ortak damarlar yakaladığına inanıyorum, yorumunda bulundu. Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle gerçekleştirilen Sözünü Sakınmadan söyleşileri 8 Eylül'de küçük İskender ile devam edecek. Şairi, İstanbul Modern'in bahçesinde yine Semih Gümüş, Ömer Türkeş ve okurlar ağırlayacak. Videosunu, diğer veb sitelerine de eklenebilecek şekilde paylaşabilir misiniz ? Tşk. Videousunu soranlar için: Daha önceki söyleşilerde de olduğu gibi önce hızlı bir şekilde haberini verdik. Hazır olduğu zaman videosu da yayımlayacağız... Keşke Mungan ve Günday'lı seferlerde olduğu gibi video ile yayımlansaydı... Sözünü Sakınmadan etkinliği daha sık ve bu açık sözlülükle devam etmeli. Yazarlarla eleştirmenleri arenada dövüştürmek akıl açıcı ve zevkli oluyor. oradaymışım gibi hissettim. etkinliklerin devamı olmalı mutlaka! Etkinlik güzeldi. Özellikle Ömer Türkeş'e sözünü sakınmadığı için teşekkür etmek gerekir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/intifada-yayinlari-klasik-bir-yayinevi-olmayacak", "text": "İntifada Yayınları, \"Arap, İran ve Kürdistan coğrafyasının toplumsal, kültürel, tarihsel ve siyasal gelişmelerini\" izlemeye ve anlamaya yardımcı olmak üzere bu alanda uzmanlaşan, derinleşen bir yayıncılık için yayın hayatına başladı. Yayınevinin ilk kitabı Leyla Halid: Filistin Kurtuluşunun Simgesi, Ayşe Düzkan'ın çevirisiyle raflardaki yerini çoktan aldı. İntifada Yayınları sadece kitap yayımlayan klasik bir yayınevi olmayacak. Bir insan hakları örgütü ya da STK'dan ziyade bir parçası olduğumuz toplumsal mücadelenin aktif bir bileşeni olarak bölgedeki toplumsal hareketler arasında bir iletişim kanalı olmayı hedefliyoruz. Bu nedenle bölgeyi sadece kitaplarla yansıtmaktansa, bölgedeki toplumsal ve siyasal mücadelelerde taraf olan, bu mücadelelerin özneleri arasında gündemi ortaklaştırmaya da katkıda bulunacak sağlıklı bir enformasyon akışı sağlama işlevine de talip olan, olanaklarını bu yönde geliştirmeyi amaçlayan bir yayınevi olacak İntifada Yayınları. Suriyeli mülteciler meselesine gelirsek. Bu hem doğmasında Türkiye'nin de büyük sorumluluğu olan hem de artık Türkiye'nin aynı zamanda iç sorunu haline gelen bir bölgesel sorun. Yayınevimiz Suriyeli mültecilerin başta onurlu bir yaşam sürme hakkı olmak üzere uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan haklarını savunmak için elinden geleni yapacak. Mülteciler ile ilgili gelişmeleri, yaşadıkları sorunları daha geniş kitlelere ulaştırmayı sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Aynı şekilde başta Filistin olmak üzere bölgedeki toplumsal mücadelelere ve sorunlara Türkiye kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışacağız. Yayınevimiz daha çok Filistin ile dayanışma çalışmaları içerisinde yer alan ve Ortadoğu siyaseti ile ilgilenen küçük bir kolektif tarafından kuruldu. Bölgedeki toplumsal hareketler arasında bir iletişim ve diyalog kanalı olmak için yola çıktık, bu nedenle bu alanda çalışan gerek siyasal, gerek akademik gerekse de sanatsal üretimler içerisinde olan kişi, kurum ve kolektiflerle ortak çalışmalar yapmayı arzuluyoruz. Yaşadığımız coğrafya ile ilgili bir yayıncılık fikri uzun zamandır gündemimizdeydi. Filistin ile ilgili dayanışma çalışmalarına yardımcı olacak ve Filistin mücadelesini sağlıklı bir şekilde Türkiye'ye aktaracak bir yayın faaliyetini acil bir ihtiyaç olarak görüyorduk. Arap dünyasındaki halk ayaklanmaları bölgeye olan ilgiyi hem Türkiye'de hem de dünyada daha da artırdı. Bu ayaklanmalar hem bölge genelinde hem de dünya genelinde devrimci-ilerici güçler için bir moral kaynağı oldu ve yenilenme imkanları sunuyor. Gezi ile birlikte bölgedeki ayaklanmalar zincirinin ülkemize de uzanması bu yeni dönemde bölgedeki toplumsal hareketleri birbirine yakınlaştıracak, ortak mücadele için zemin hazırlayacak çalışmaların önünü açıyor. Yayınevimiz de bu sürecin ihtiyaçlarından doğdu ve hem bugünün hem de geleceğin toplumsal mücadelelerinin bir parçası olarak hayatına devam etmesini arzuluyoruz. Aynı zamanda toplumlar arasındaki etnik, dinsel ve mezhepsel önyargıları kırmak için çalışacağız, bu da bölgenin toplumsal ve kültürel mirasını sahiplenmek ile mümkün. Yayınevimiz, Türkiyeli okura bölgeye dair farklı bir pencere sunacak. Son yıllarda AKP'nin izlediği politikalar, devletin dış politikayı genellikle iç toplumsal gündemden uzak bir uzmanlık ve gizlilik halesi içinde sürdüren çizgisinden farklı bir rota izliyor. AKP, Türk devletinin 2. Dünya savaşından sonra izlediği, bölgede emperyalizm ile işbirliği rolünden özünde ayrılmadı. Fakat özellikle son yıllarda Katar ve Müslüman Kardeşler ile kurduğu ittifak ile ABD'nin bölgedeki müttefikleri İsrail ve Suudi Arabistan'ın yerini alıp oyun kurucu olma hevesiyle hareket ediyor. Bir yandan da Türkiye burjuvazisinin 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte başlayan ihracatçı yönelimi geleneksel pazarı Avrupa'nın dışında yeni pazarlara ihtiyaç duyuyor. AKP'nin Arap halk ayaklanmaları öncesinde izlediği politikalar ile bu yeni pazara açılma konusunda büyük mesafe kat edildi. Ancak Arap halk ayaklanmalarının bölgede yarattığı sarsıcı depremler, AKP'nin Turgut Özal'ın Körfez Savaşı dönemindeki \"bir koyup üç alma\" benzeri hesapsızlığıyla birleşince Suriye'de bataklığa saplanmasına neden oldu. Üstüne bir de Mısır'da AKP benzeri azgın bir neoliberal-İslamcı iktidar kurmak için zamansız bir atak yapan Müslüman Kardeşler'in bir diğer karşı-devrimci güç Mısır ordusu tarafından gaddarca bastırılması eklendi. En son İsrail'in Gazze'ye karşı açtığı savaşta Filistinli fraksiyonlar hiç hazzetmeseler de Mısır'ın Katar-Türkiye ekseni yerine arabuluculuk yapmasında ısrar ettiler; çünkü bu eksene bir güven duymuyorlar. AKP içeride izlediği gerici ve kutuplaştırıcı politikalarını özellikle bölge üzerinden dış politikası ile de desteklemeye çalışıyor. Bunun en tehlikeli yanı ise devletin geleneksel dış politikasında belirgin olmayan mezhepçi tonun AKP ile birlikte hem içeride hem de dışarıda daha çok ön plana çıkması. Suriye'de cihatçı çetelerle girilen işbirliği yarın Türkiye'nin önüne çok daha ağır bir fatura çıkarabilir. Bu gidişattan dolayı bölgeyi tüm yönleriyle aktarabilmek daha da kritik bir önem arz ediyor. Maalesef Türkiye'de Ortadoğu ile ilgili haberler sadece kriz, çatışma ve savaş dönemlerinde gündeme geliyor. Bu da daha çok Batılı haber ajansları üzerinden oluyor. Bölgenin önemli başkentlerinde ve merkezlerinde muhabir bulunduran gazete ve televizyon çok az ülkemizde. Yani bölgeyi mecburen Batılı ana akımın süzgecinden ne ve nasıl geçerse takip edebiliriz Türkiye'nin bugünkü medya ortamında. Son dönemde AKP'nin bir dış politika aracı olarak Anadolu Ajansı bölgede daha aktif bir haberciliğe girişti. Ancak yayın politikası AKP'nin dış politikası ile uyumu gözettiği için IŞİD'in ele geçirdiği Musul'da hayat güllük gülistanlık diye haberler dinliyoruz. Alternatif kaynaklardan beslenen gazeteler ve internet siteleri de bulunuyor Türkiye'de ancak kapsamları maalesef sınırlı. Biz daha çok bölgedeki sol hareketlerin, alternatif medya kanallarının merceğinden bölgeyi takip etmeye çalışıyoruz. İnternet ve sosyal medya bu anlamda önemli imkanlar sunuyor. Bölgeden düzenli haber akışını ana akım medyanın dışındaki kanallardan sağlayan alternatif bir haber sitesi de planlarımız arasında. Gerek yayınlarımızda gerekse diğer çalışmalarımızda bölgeyi sadece siyasal gelişmeleri, çatışmaları ile yansıtma tuzağına düşmemeye gayret edeceğiz. Edebiyat sadece bu coğrafyayı değil her toplumu anlamak için kritik öneme sahip. Bölgeden ve bölgeye dair edebiyat dışı yayınlarda olan zayıflık kendisini edebiyatta da hissettiriyor. Yayınlarımızda siyasi konular ağırlıklı bir yer tutacak olmasına karşın bölgeye dair yayınlarımızı hayatın her alanını kapsayacak şekilde genişletmeye çalışacağız. Edebiyatın bu kapıyı açacağını düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde edebiyata daha geniş bir yer vermeyi planlıyoruz. Öncelikle Arap edebiyatının büyük kalemlerinden başlamayı düşünüyoruz. Örneğin Filistin'den Gassan Kanafani, Emil Habibi, Cabra İbrahim Cabra, Seher Halife, İbrahim Nasrallah; Mısır'dan İbrahim Abdulmecid, Sunullah İbrahim, Radva Aşur, Suriye'den Haydar Haydar, Hanna Mina, Gada Samman; Libya'dan İbrahim el-Kuni, Lübnan'dan İlyas Huri. Yayın hayatına başladığımızı ilan ettiğimiz 5 Ağustos tarihli açıklamada 14 kitaptan oluşan bir başlangıç programı sunduk. Yayın hayatımızın ilk kitabı olarak Filistin halkının, direnişinin ve solunun sembol isimlerinden Leyla Halid'in Sarah Irving'in kaleminden eleştirel yaşam öyküsünü, Leyla Halid: Filistin Kurtuluşunun Simgesi'ni Ayşe Düzkan'ın çevirisiyle 12 Ağustos'ta yayımladık. İlk kitaplarımızda Filistin, Suriye, Arap Solu ve bölgedeki halk ayaklanmaları öne çıkıyor. Halk ayaklanmaları ile ilgili ilk kitabımız Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarının Fas'tan Suudi Arabistan'a, Irak'tan Filistin'e, Suriye'den Mısır'a kadar ülke ülke analiz edildiği bir derleme olan Arap Baharı'ndan Kesitler: Yeni Ortadoğu'yu Anlamak olacak. Kitabın Paul Amar ile birlikte editörü olan Vijay Prashad'ı okurlar Yordam Kitap'tan çıkan Arap Baharı, Libya Kışı kitabından tanıyorlar. Bu kitabımızı Mozambikli akademisyen Alcinda Honwana'nın Tunus'taki devrimci süreci ve gençliğin bu süreçte rolünü incelediği saha çalışması Tunus'ta Gençlik ve Devrim, Mısırlı akademisyen Adil İskender'in Mısır'daki devrimci süreç üzerine denemelerinden oluşan kitabı Değişim Halindeki Mısır: Tamamlanmamış bir Devrime Dair Denemeler ve İran'da 2009 Haziranında cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında patlak veren ayaklanma ve bu ayaklanmadan doğan Yeşil Hareket hakkında Halk Yeniden: Yeşil Hareket ve İran'ın Geleceği İçin Mücadele kitapları izleyecek. Arap Solu üzerine eş zamanlı olarak iki kitap yayınlayacağız. 23-24 Nisan 2013 tarihinde Kahire'de Rosa Luxemburg Vakfı ve Mısırlı Arap Alternatifler Forumu tarafından düzenlenen bir konferansın kayıtlarından oluşan Sol ve Arap Devrimleri, ayaklanmaların yaşandığı Mısır, Suriye, Bahreyn, Yemen ve Tunus'ta sol hareketin tarihi, ayaklanmalardaki rolü ve geleceği hakkında önemli bilgiler sunuyor. Arap Doğu'da Sol kitabı ise Filistin, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak solunun tarihinin ve bugünün incelendiği eleştirel makalelerden oluşan bir derleme. Arap Solu üzerine kitaplarımız gerek bu hareketler üzerine yapılan çalışmalar gerekse de bu hareketlerin kendi yayınları şeklinde devam edecek. Suriye ile ilgili üç kitabımız var yayın programımızın ilk döneminde. Ayrıca gerek Suriye'deki güncel gelişmeler gerek Suriye tarihi üzerine kitap okumalarımız devam ediyor ve önümüzdeki dönem için yine geniş bir Suriye programımız olacak. Suriye ile ilgili ilk yayınlayacağımız kitabımız, Fransız akademisyen Jordi Tejel'in hakkında çok az çalışmanın olduğu Suriye Kürtleri konusunda referans kabul edilen Suriye Kürtleri: Tarih, Siyaset ve Toplum adlı kitabı olacak. Tejel bu kitabında Suriye'deki Kürt nüfusunun Osmanlı'nın dağılışından 2004'teki Kamışlı ayaklanmasının sonrasına kadar tarihini, Kürt siyasal hareketlerinin oluşumlarını, izledikleri politikaları ve Arap milliyetçiliğinin kalbi sayılabilecek Suriye'de etnik bir azınlık olarak yaşadığı sorunları ve bunlara karşı geliştirdiği stratejileri anlatıyor. Bu kitabı, Suriye solunun Suriye'de yaşananlara, rejime, cihatçı çetelere bakışını ve hayata geçirmek için mücadele ettiği demokratik projeyi anlatan tartışmaların yapıldığı 2013 yılı başlarındaki bir konferansın metinlerinden oluşan Suriye'de Demokrasi ve Sivil Devlet adlı kitabımız izleyecek. Üçüncü kitabımız ise aynı zamanda yayımlayacağımız ilk roman olacak olan Halid Halife'nin Nefrete Övgü romanı. Halid Halife, Suriye tarihinin en kanlı dönemlerinden biri olan Müslüman Kardeşler ile Baas rejimi arasındaki 70'li yılların sonlarında başlayıp 1982 Hama katliamı ile doruğa ulaşan ve bugün Suriye'de yaşanan iç savaşı andıran çatışmayı Halepli tüccar bir ailenin genç bir kadın ferdinin gözünden anlatıyor. Roman, Suriye'de bir tabu olan mezhepçilik konusunu yüreklilikle dile getiriyor. 2006 yılında Suriye'de yayımlanır yayımlanmaz rejim tarafından yasaklanan roman daha sonra Arap dünyasının edebiyat konusunda en prestijli yayınevlerinden biri olan Beyrut'taki Dar el-Edeb tarafından yayımlandı ve ülkedeki ayaklanmadan sonra birçok dile çevrildi. Filistin'e yayınlarımızda geniş bir yer ayıracağız. Önümüzdeki dönemde üç kitap daha yayımlayacağız Filistin ile ilgili. Filistin sorununun temelini teşkil eden 1948'de İsrail'in kuruluşu sırasında Siyonistlerin uyguladığı etnik temizliği, Filistinlilerin verdiği adla Nakba'yı anlatan İsrailli tarihçi Ilan Pappe'nin Filistin'de Etnik Temizlik kitabı bu konuda başucu kitabı olarak değerlendiriliyor. Filistin sorununun 1987'de başlayan Birinci İntifada'dan beri sadece işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze ile sınırlı olarak tartışılmaya başlandı. Ancak Filistin sorununun özünü oluşturan mülteciler meselesi ve geri dönüş mücadelesi 1948 ile başladı. Bu kitapla Filistinlilerin nasıl mülteci haline geldiğini ve Filistin mücadelesinin halen neden bir anayurda dönüş mücadelesi olduğunu hatırlatacağız. Nakba ile ilgili yayınlarımız sözel tarih çalışmaları ve mültecilerin tarihsel ve güncel durumunun anlatıldığı kitaplarla devam edecek. Gazzeli genç yazarların kısa öykülerinden derlenen Gazze Cevap Yazıyor ölüm ve yıkım haberlerinin ardındaki Gazze'yi Filistinli gençlerin kaleminden yansıtan ilk kitap. İsrail'in 2009 yılındaki Dökme Kurşun katliamının 5. yıldönümünde bu katliama cevap olarak ABD'de yayımlandı. Filistin konusundaki diğer kitabımız ise Filistin sorununa yabancı olanlar için ideal bir başlangıç, konuya vakıf olanlar içinse derli toplu bir başucu kitabı olan Ben White'ın İsrail Apartheid'ı. Bir diğer kitabımız ise Suudi Arabistan ile ilgili. Suudi Arabistan'da gazetecilik yapan Andrew Hammond'un İslami Ütopya: Suudi Arabistan'da Reform Yanılsaması kitabı, Türkiye'de çok az kitap bulunan bu ülke hakkında başucu kitabı olacak. Kitap, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Suudi kraliyetinin Batı'daki imajını düzeltmek için giriştiği reformların göstermelik olduğunu tüm yönleriyle ortaya koyarken Suudi Arabistan toplumuna, rejimin iç yapısına, rejimin İran ve Filistin başta olmak üzere dış politikasına ve ülkedeki muhalefete ışık tutuyor. Bugün bölgeyi kasıp kavuran selefi cihatçılığı anlamak için öncelikle Suudi Arabistan'daki Vahhabiliği anlamak gerekiyor. Vahhabiliğin Suudi Arabistan'da nasıl ortaya çıktığını ve geçirdiği evrimleri öğrenmek için bu kitap önemli bir kaynak olacak. Önümüzdeki dönemde yayınlarımızın coğrafi kapsamını Irak, Katar ve Libya üzerine kitaplar başta olmak üzere genişleteceğiz. Evet, bu konuda çok zorlanıyoruz. Birincisi, bu alanda daha önce sistematik bir yayıncılık olmadığı için bu alandaki kitapların çevirisi konusunda bir uzmanlık söz konusu değil. Terminoloji ve transkripsiyon konusunda bir zayıflık var ve yayınlarımızda bu konuya titizlikle eğiliyoruz. Zamanla sürekli bir çevirmen kadrosu ile çalıştıkça bu sorunu aşabileceğimizi düşünüyoruz. İkincisi ve en büyük handikabımız ise bölge dillerinde nitelikli çevirmen eksikliği. Bölge dillerinden çeviri yapanları ve yapmak isteyenleri teşvik eden bir yayıncılık olmayınca özellikle Batılı dillerde oluşan Türkçe çeviri birikimini bu dillerde zayıf kalıyor. Biz de giderek daha çok bölge dillerine yaslanmaya çalışacağız ve hem bu dillerde çeviri yapanlar için bir adres hem de yeni çevirmen arkadaşlar için bir okul işlevi görmek istiyoruz. İleriki dönemlerde yerli eserlere yer vermeyi planlasak da esasen çeviri eserlerle ilerleyeceğiz. Bu nedenle bu alanda bir çeviri birikiminin oluşmasını çok önemli görüyoruz. Bu ise ancak sağlam ve ilkeli temellere oturmuş bir çevirmen-yayınevi ilişkisi ile mümkün olabilir. Bunun için de çevirmenlerin haklarına azami riayet gösteren bir yayınevi kültürüne ulaşmak istiyoruz. Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği'nin çalışmalarını önemsiyor ve onun standartlarını esas alıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/irem-maro-kiris-mimarlik-insana-empoze-edilmemeli", "text": "Geride bıraktığımız 2012 senesinde, İstanbul yine en anlamlı, en değerli tarihi yapılarından bazılarını kentsel dönüşüm projelerine kurban etmek zorunda kaldı. Arkasından bakakaldığımız Emek Sineması gibi, İnci Pastanesi de elimizden kayıp gitti. Mimarlık tarihi ve mimarlık kültürü kavramlarında uzman İrem Maro Kırış'la, yeni çıkardığı Uzak Yakın Mimarlık kitabında ele aldığı kentsel dönüşümü, Emek ve İnci'lerin uğradığı hüsran üzerinden tartışırken edebiyatın bu dönüşümde sahip olacağı rolden bahsettik. Bununla da kalmadı, Kırış'ı yakalamışken ona Osmanlı-Türk gezgin yazarlarını da sorduk. Kitabı, 2008 yılından başlayarak büyük çoğunluğu Milliyet Sanat'ta, birkaçı da mimarlık dergilerinde yayımlanan ve daha önce yayımlanmamış yazılarım oluşturuyor. Genel olarak kent ve mimarlıkla ilgili konuların kamuoyunun gündeminde eskiye oranla daha fazla yer aldığını görüyoruz. Haber olarak, reklam ve emlak bilgisi olarak ve bazen de uzman ve yorumcular aracılığıyla, farklı niteliklerde önümüze geliyorlar. Ben de ilgi alanımda gördüğüm konularda araştırıp düşünüp yazdıklarımı, güncelliklerini pek yitirmeden, bir arada görmek, mimarlık çevresinden olan ve olmayan okurla iletişim kurmak istedim. İçinde yaşadığım, yolculuklarla gezip gördüğüm, resimlerini çektiğim kentleri, yapıları belgelemiş oldum. Dağa tırmanmak, koşmak, resim yapmak, müzik yapmak ve bunlar gibi binlerce eylem ve yaratma alanı, insanın kendini, birbirini anlama / anlatma biçimleri olabiliyor. Yazmak ve tabii okumak da öyle... Mimarlık tarihi ve kuramla ilgileniyorum, bu konularda ders veriyorum. Dünyaya bakışımda, yazdıklarımda da ister istemez yer alıyor. Kent ve mimarlık, içinde bulunduğumuz bağlam; yaşantılarımızla doğrudan ilintili. Kentte olan bitene, değişimlere duyarlıyım, benim gibi hissedip düşünen başkalarıyla beraber... Tabii, kent ve mimarlık da başka konuların yanı sıra gezi edebiyatının ilgi alanında... Genel anlamda yazarların gözlem yapmak ve gözlemlerini metne aktarmak konularında duyarlı ve gelişkin kimseler olduğunu düşünürsek, bu, kent ve fiziksel çevre için de geçerli olmalı. Doktora tezimde Osmanlı-Türk gezgin yazarların ziyaret ettikleri Batı kentlerinde görüp yazdıklarını incelemiştim. Bu yolla erken-Cumhuriyet döneminde biçimlenmeye başlayan modern Türk kentine ve planlama kriterlerine ilişkin zihniyet ve bakış açılarını anlamaya çalışmıştım. Dönemin bir özelliği olarak bu gezginlerin özel nedenleri, özgül koşulları ve belirli bakış açıları vardı. Batı kentinde nerelerde nasıl var oldukları, neleri görüp neleri görmedikleri, neleri beğenip neleri beğenmedikleri, çalışma sonunda ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. Tabii burada bir 'Doğu-Batı', 'biz-siz' olayı da vardı. Kitapta yer alan sözünü ettiğiniz yazı da bu bağlamda Paris üzerine yazılanlardan ilham alıyordu. İnci Pastanesi, Emek'in de içinde olduğu Cercle D'Orient bloğunda yer aldığı için kapatıldı biliyorsunuz. Aynı projeye dahil. Cercle D'Orient binasını yok edebileceklerini sanmam zira koruma altında sözüm ona. Ama Demirören'e benzer bir hale getirilmesi olası tabii. Sinemayı üst katlara yerleştirmek gibi bir karar da olduğuna göre. Beyoğlu, Nişantaşı gibi merkezi yerlerde rant odaklı projeler yoğunlaşıyor. Uzun süredir boş ve bakımsız halde duran tarihsel değer atfettiğimiz yapılar da bu durumdan nasibini alıyor ne yazık ki. Kentsel değişim ve mimarlık, insanlara empoze edilmemeli ama ediliyor. Çabuk unutan, sahip çıkmayan, direkt çıkarı olduğunu düşündüğü yerlerden başka yerde durmayan 'bana ne'ci bir çoğunluk var. Onlara yaslanan, onlardan destek alan politikalar uygulanıyor. Emek Sineması'na İnci Pastanesi'ne sahip çıkan kültür, en küçük oranda bile iktidarda temsil edilmiyor. Bu projenin bu kadar tepkiye karşın gerçekleştirilmesinden alınması gereken dersler var, böyle düşünüyorum. Fiziksel çevrenin, kentlerin, yapıların değişimi kaçınılmaz. Tarihsel yapıların değişmesi ve kaybedilmesi de bu olgunun bir parçası. Ama elbette neyi koruyup neyi korumayacağımızı bilgili ve bilinçli olarak seçmeliyiz. Devamlılığı olan, iktidarlarla değişmeyen politikalar oluşturulmalı ve izlenmeli diye düşünüyorum. Bu mekanizma varmış gibi görünüyor ama yok ya da iyi işlemiyor. Toplumsal, fiziksel, tarihsel değerler yüklediğimiz yapı ve alanların belgelenmesi, seçilerek korunması önemli. Ve elbette görsel sanatlar yoluyla, edebiyat yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılanlar pek çok. Sanatın bu anlamda taşıdıkları çok değerli... İrem Maro Kırış, Robert Kolej'de ortaokul ve lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi (1984). Yüksek lisans eğitimini yine İTÜ'de, Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Bölümü'nde, Tarih İçinde Tarabya'nın Gelişimi adlı tezini hazırlayarak tamamladı (1987). Aynı yıllarda mimarlıkla ilgili ansiklopedi ve süreli yayınlar için danışmanlık ve yazarlık yaptı. Yıldız Teknik Üniversite'sinde Mimarlık Tarihi ve Kuram Bölümü'nde, Türkiye'de Kentsel İmgelemin Gelişimi: Erken Cumhuriyet Metinlerinde 'Batı' Kenti adlı doktora tezini 2007'de tamamlayarak doktor ve yardımcı doçent ünvanları aldı. 2000 yılından bu yana akademisyen olarak çalışmakta; 2004-2005 öğretim yılından beri de Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde görev yapmaktadır. Mimarlık tarihi ve kuramı ekseninde çalışmalarını sürdüren Kırış'ın kentsel gelişim, tasarım eğitimi, mimarlık kültürü, iletişim konularında akademik makaleleri ile mimarlık ve sanat dergilerinde yayımlanan yazıları vardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/irving-ile-soylesi-politika-ile-edebiyati-ayirmak-kolay-degil", "text": "Arapça bilen, başta şiir ve öykü olmak üzere Orta Doğu edebiyatından eserleri İngilizceye çeviren Sarah Irving ile siyaset, aktivizm, edebiyat ve çeviri dörtgeninde söyleştik. Her zaman çeşitli alanlarda sürdürülen mücadelelerin içindeydim; insan hakları ihlalleri ve ekolojik meseleler bunların başında geliyordu. Ayrıca uluslararası dayanışma platformlarıyla da ilişkilerim vardı. 1990'larda Nikaragua özelinde oluşturulmuş bir platformla örneğin... 2001'de İkinci İntifada'nın başlangıcında da Filistinli aktivistler, insan hakları alanında çalışan Avrupalı ve Amerikalı aktivistleri Filistin'e davet etmişti. Amaç onların durumu kendi gözleriyle görmelerini sağlamaktı. Ben de davet edilenlerden biriydim. Bu her zamanki yarı resmi ziyaretlerden biri olacaktı. Batı Şeria'daki farklı gruplarla ve Nablus'un valisiyle tanışacaktık. Bu vesileyle Filistinliler'le çalışabilecek, kampanyalara destek verebilecektim. Filistin birçok insan için öyle bir yer ki bir kez oraya gidince hayatınızın büyük bir bölümü haline geliyor. Bana da böyle oldu. Üniversitedeki çalışmalarımdan Orta Doğu ile ilgili bir şeyler zaten biliyordum. İlk yüksek lisans derecem politik ekonomi üzerineydi. Orta Doğu üzerine de bir şeyler yapmıştım fakat içimde orası hakkında daha fazla şey öğrenme arzusunu uyandıran Filistin'e yaptığım bu ziyaretti. Ve evet, sadece politikayla ya da işin aktivistleri ilgilendiren boyutuyla sınırlı kalmadım. Şu an üzerinde çalıştığım, doktora tezim İngiliz mandası altında bulunduğu günlerden başlayarak Filistin tarihini konu alıyor. Ayrıca hem edebiyat öğretiyor, hem de bu konuda çalışmalar yürütüyorum. Ve tüm bunlar Orta Doğu'nun dünyanın geri kalanından farklı ya da ilginç olduğunu düşünmemden kaynaklanmıyor; benim kişisel olarak, orasıyla aramda bir bağ bulunduğunu hissetmemden kaynaklanıyor. Eğer bu hissi Latin Amerika'ya gittiğimde yakalasaydım, Latin Amerika üzerine çalışırdım. Ama yaşamın nasıl ilerlediğini bilirsiniz, böyle şeyler, bir yerde, aniden oluverir. Filistin'de çalıştığım zamanlarda biraz Arapça öğrenmiştim. 2001'deki ilk ziyaretimden sonra orada sık sık bulundum. İnsan hakları çalışmaları yürüttüm, İngiltere'den bazı öğrenci gruplarına orada rehberlik yaptım ve bölgede gazeteci olarak da bulundum. Orada geçirdiğim tüm zamanları bir arada düşünürsek, Filistin'de toplam 1,5-2 yıl kaldığımı söyleyebiliriz. Orada biraz Arapça öğrenmiştim daha sonra, üniversitede aldığım derslerle pekiştirerek, layıkıyla öğrenme imkanını yakaladım. Zaten Arapçayı politik çalışmalarda kullanabilmeye bu eğitimden sonra başladım. Dil ve onunla bağlantılı konularda daha derinlemesine düşünme şansını yakaladım. Evet, bir açıdan çevirmenlik benim aktivist yanımın da bir parçası çünkü Orta Doğu'nun edebiyatı ile kültürünü daha geniş bir okur kitlesine sunmak oldukça önemli. Fakat tersi bir durum da söz konusu; edebiyatın aktivizmi beslemesi kadar aktivizm de edebiyatı besliyor. Örneğin son zamanlarda çevirdiğim şiir kitabında yer verilen şairler pek bilinen şairler değil. Umuyorum ki bu kitap sayesinde kendi ülkelerinin edebiyat camiasında daha fazla yer edinirler. Orta Doğu'da da şairler ve yazarlar bulunduğuna ilişkin algının açılması, kültürlerin birbirlerinin edebiyatına duydukları ilgiyi artırabilir. Bu bakımdan, elbette çeviri de politik. Çünkü İngiltere'de çok az sayıda insan Orta Doğu ve Filistin hakkında bir şeyler biliyor ve edebiyat aracılığıyla politikayla ilgilenmeyen insanlara da ulaşabiliyorsunuz. Politikayı umursamıyordur belki ama şiir okuyor olabilir. Üstelik edebiyat, insanlar arasındaki anlayışı farklı bir boyuta taşır, ki buna politikayla ulaşamazsınız. Öte yandan, Gazze'de yazılmış bazı kısa hikayeleri de çevirdim. Ve bu süreç oldukça politik bir hal aldı çünkü yazarlardan bazıları şehir saldırı altındayken yazıyordu. Onların bu durumla baş etme yöntemleri yazmaktı zaten. Biz de bunları hızla çevirip internette yayınlamaya çalıştık. Bu şekilde Batı'daki insanlara orada olup bitenler hakkında bir fikir verebileceğimizi düşündük. Haberleri ve blogları, evet, okuyoruz ama insanların edebi olarak neler yarattıklarını görmek, savaşın zihinlerinde yarattığı tahribatı anlamak açısından daha etkili bir yöntem. Dolayısıyla politika ile edebiyatı ayırmak, benim açımdan hiç kolay değil. Ama edebiyatın insanları politik bireyler haline getirmek için kullanılmasını da doğru bulmuyorum. Politikanın çevirmenleri, insanları siyasete itmek için kullanmalarını istemiyorum. Benim için politika ve edebiyatın ayrılamamasının sebebi, çevirinin propaganda aracı olarak kullanılabilmesinde değil, insanları farklı bir boyutta anlamamızı sağlamasında gizli. Bu kitabı okudun, dolayısıyla insan hakları ile ilgilenmeye başlamalısın, gibi bir bakış açısından bahsetmiyorum yani... Bu kadar basit değil. Oldukça farklı. Çünkü İngiltere'de Filistin'i destekleme durumunu oy kazanmak için kullanamazsınız. İngiltere'deki durum tersinden benzemiyor mu? Orada da İsrail lehine konuşmak oy getiriyor gibi duruyor... Evet, İngiltere'deki başbakanın İsrail'i destekliyoruz demesi normal bir durum. Başbakanın ve hükümetin İsrail'i destekleyeceği varsayılıyor zaten. İktidar partisinin bazı üyeleri, Hayır, Filistin'i destekliyorum, deseler bile, hükümetin genel duruşu bu yönde olmuyor; hükümet İsrail'i müttefiki olarak görüyor ve destekliyor. İsrail'in saldırılar sırasındaki bazı tutumlarının eleştirildiği, Bu defa fazla ileri gittiler dedikleri oluyor. Fakat bunlar genel duruşlarını etkilemiyor. Yine de bir politikacının çıkıp Filistin'i destekliyorum, demesi çok da garip karşılanmıyor artık. Büyük şehirlerdeki bazı seçim bölgelerinde, özellikle de Müslüman nüfusun fazla olduğu bir bölgede, böyle bir cümle kurması politikacının lehine olur hatta. Ülkenin geneline hitap eden bir konuşma yapıp böyle bir cümle kurduklarında ise konuşmayı eleştiren telefonlar ya da mailler alıp, anti-Semitizm ile suçlanırlar. Sıradan bir insan televizyonu açtığında Orta Doğu'da gerçekten neler olduğunu da öğrenemiyordur sanırım... Hayır, ana akım medyadan bunu öğrenemezler. Gerçeğin İsrail'in çıkarlarını koruyan bir başka versiyonunu dinlerler. Öte yandan Filistinliler'in medyadaki temsili onların daha çok kurban olarak algılanmasına neden oluyor. Sanki bölgede yaşananlar insan hakları ihlallerinden ibaretmiş gibi yansıtılıyor. Bunun arkasındaki politikaya asla değinilmiyor. Haber kanalları tüm bu ihlallerin neden yapıldığını, Gazze'deki koşulların neden bu kadar berbat bir hale geldiğini asla tartışmıyor. Oradaki sorunlar esaslı bir yardım çalışmasıyla çözülebilecekmiş gibi bir rüzgar estiriliyor. Çünkü bunların neden yaşandığından bahsederseniz İsrail'i eleştirmek zorunda kalırsınız ve İsrail'i eleştirirseniz sizi anti-Semitizm ile suçlayan birçok mektup gelir. Eğer insanlar gerçeğe ulaşmak istiyorlarsa internete başvurmak zorundalar. Leyla'yı seçmemin üç ana nedeni var. İlk olarak, onunla tanıştığım için onu yazmak kolaydı. Onunla tanışmış, konuşmuştum; üstelik ortak bir arkadaşımız vardı. Onunla irtibata geçtiğimde, hakkında bir kitap yazma isteğimi hemen kabul etti. Özetle onu seçtim, çünkü onunla çalışmak mümkündü. İkincisi, o bir kadındı. Ben de kendimi bir feminist olarak nitelerim. Filistin siyasetinin parçası olan bir kadın hakkında yazmak ilginç olabilirdi. Çünkü dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Filistin'de de siyaset sahnesinde erkekler vardır. Son olarak da, özellikle Batı'da Filistin meselesi, dini bir çatışma olarak algılanıyor daha çok... Ben böyle olduğunu düşünmüyorum; bu mesele uluslar ve toprakları ile ilgili... Pek çok insan, kısa süre öncesine kadar Filistin direnişinin seküler bir şekilde yürütüldüğünü bilmiyor; direniş dini terimlerle ifade edilmiyordu. Leyla'yı tercih etmemin altında işte bunlar yatıyor. Ufukta, seri kapsamında yazar olarak yer alacağım bir proje bulunmuyor. Daha çok editör rolüne büründüm. En çok da şiir kitaplarıyla ve çevirilerimle ilgileniyorum. Üstelik doktoramı tamamlamaya çalışıyorum ki bunun da epey vaktimi aldığını söylemem gerek. Pek sayılmaz. Dürüst olmak gerekirse, İngiltere'deki siyonistler artık bu tür kitaplara tepki gösterme zahmetine girmiyorlar. Bu tür kitapları Filistin'in iç politikasıyla zaten ilgilenen insanların satın alacağını düşünüyorlar. Kitaplarım arasından en çok tepki çeken de kaleme aldığım Filistin gezi rehberiydi. Çünkü turizm İsrail için çok önemli. Öte yandan, insanların Filistin'e turistik sebeplerle gitmeleri düşüncesinden, Filistin'in bu alanda bir alternatif haline gelmesi olasılığından gerçekten nefret ettiklerini düşünüyorum. Bu kitabım birçok berbat tweetin, mailin ve telefonun hedefine yerleşmeme sebep oldu. Eğer kitapta sadece Batı Şeria ile Gazze'ye yer versem, belki yine bu derece rahatsız olmazlardı. Fakat İsrail'de Filistinli nüfusun yaşadığı bölgeleri de dahil etmiştim ve kesinlikle Bu bölgeler Filistin'e ait, İsrail bu toprakları terk etmeli, demeye çalışmıyordum. Eğer Filistin kültürüyle ve Filistinliler'in bugünkü durumuyla ilgileniyorsanız, buraları görmeniz de iyi olur, demek istemiştim. Siyonistler bundan pek hoşlanmadılar. Ama önemli değil, bunları bekliyordum. Leyla Halid kitabım nedeniyle içine düştüğüm tek durum şuydu: Manchester'daki bir kitabevinde bu kitap için bir etkinlik düzenleniyordu. Oldukça ana akım bir kitabeviydi bu. Diğer etkinliklerin tamamı ya akademik mekanlarda ya da sol kanattan kitapçılarda gerçekleşmişti. Manchester'daki Blackwell Kitabevinde düzenlenmesi planlanan bu etkinlik duyurulduğunda kitapçının telefonları kilitlendi. Bilirsiniz ki böyle bir kitapçının hatları sipariş verebilmek için vesaire, açık olmalıdır. Pek de politik biri sayılmayan mağaza müdürü böyle bir durumla karşılaşınca panikledi ve etkinliği iptal etti. Etkinliğin iptal edilmesi ters tepti çünkü birçok aktivist ve pek de politik sayılmayacak yazarlar bile kitabevini sansürle suçlayarak eleştirdi. Bunun üzerine etkinliğin yapılması yeniden gündeme geldi ve yapıldı. Elektronik İntifada, Filistin'in yanında yer aldığını açıkça belirtiyor zaten. Tarafsız olduklarını söylemiyor, aksine Biz bu taraftayız, diyorlar. Bu noktada ana akım medyanın İsrail taraftarı olduğunu hatırlamak gerekiyor. Dengeyi yeniden kurmak için böylesi bir duruş benimseyen yayın organlarına ihtiyaç var. Öte yandan, yaptıkları haberler konusunda yüksek standartları var. Eğer elinizde iyi bir kanıt yoksa, hiçbir iddiada bulunmanıza izin vermiyorlar. Editörleri de oldukça katı kurallar bağlamında hareket ediyor. Yayınlanan her makale ve eleştiri yazısı iki editörün elinden geçiyor. Eğer kanıt göstermeksizin ortaya bir iddia attıysanız ya da öne sürdüğünüz bir bilgi doğru değilse, yazıyı size geri gönderiyorlar. Blogları bile bir editörün gözetimi altında. Benim yazılarım da onların denetiminden geçiyor. Sözlerimi destekleyecek kanıtlar var mı, yok mu, mutlaka değerlendiriyorlar. Evet, belli bir bakış açımız var ama bu bakış açısı kesinlikle savunabileceğimiz, arkasında durabileceğimiz bir bakış açısı. Belki kulağa biraz post-modernist gelecek ama herhangi bir yazarın, herhangi bir konuda objektif davranabileceğine inanmıyorum zaten. Saklamak istesek bile, mutlaka bir fikrimiz vardır. BBC ve benzeri kanallar objektif olduklarını iddia ederken, İsrail'in gönderdiği basın bültenlerinden haber yapıyorlar. Bence önemli olan söylediğiniz şeylerin bir temeli olması, gerektiğinde onları savunabilmeniz, kanıtlayabilmeniz... Üstelik İntifada adıyla yayın yapan bir sitenin haberlerini okurken karşınızdakinin hangi noktada durduğunu biliyorsunuzdur. Oysa objektiflik iddiasıyla yayın yapan ana akım medyaya bakarken, onların nerede durduklarını incelemek zorundasınızdır ki bence bu çok daha tehlikeli. Orta Doğu edebiyatını farklı kılan Orta Doğulu yazarların uğraşmak zorunda kaldıkları meselelerdir. Bunlar kültürel meseleler de olabilir, cinsiyetçi politikalar ya da tarihi konular da olabilir... Şiir ya da öykü yazan birinin yetiştiği kültürün temsilcisi olarak etiketlenmesini doğru bulmuyorum. Bence bu yazarların üzerinde büyük bir baskı yaratıyor ve hiç adil değil. Elbette herkes bir kültürün ürünüdür. Bu kültüre karşı çıktıkları durumda bile, aslında bir şekilde yine onun ürünüdürler. Eğer Orta Doğu ile ilgiliyseniz, bölgenin edebiyatı ve sanatıyla da ilgilenirsiniz; tıpkı politikasıyla ve tarihiyle ilgilendiğiniz gibi... Dünyanın geri kalanı için de bu geçerli; Orta Doğu'ya has bir durum değil yani. Orta Doğu'da doğmuş muhteşem bir edebiyat var; oradan çıkmış gerçekten harika yazarlar var. Aynı şekilde Orta Doğu'dan kötü bir edebiyat ve yeteneksiz yazarlar da çıkıyor. Bir kısmı Batı dillerine de çevrilmiş vaziyette çünkü vahşet sahneleri ilgi çekiyor. Eğer sıcak bir konuyu işliyorsa, kitabın edebi değerine pek aldırış edilmiyor. Bunların hiçbiri Orta Doğu edebiyatının dünyanın geri kalanındaki edebiyattan farklı olmasıyla açıklanamaz. Zira bazı noktalarda Latin Amerika edebiyatı ile arasında benzerlikler kurulabilir. Sömürgecilikle mücadele eden diğer ülkelerin edebiyatından çok da farklı sayılamaz. Bazen de yazarların yazdıkları konular kadar yazmadıkları konular da size çok şey anlatır. Ayrıca dünyanın farklı yerlerinde yaşamış yazarlar birbirlerinden bir şeyler öğrenirler. Neruda'nın ya da Garcia-Marquez'in ve büyülü gerçekçiliğin etkisini Orta Doğulu yazarların üzerinde görebilirsiniz. Ya da Mısırlı yazar Latifa al-Zayat'ın yazdıklarını ABD'de 70'lerde feminist roman yazarlarının kaleme aldığı metinlere benzetebilirsiniz. Üstelik Latifa al-Zayat'ın kitapları daha eskidir. Tüm bu kadın yazarlar sosyal değişimden ve bunun kadınlar üzerindeki etkisinden bahsetmişlerdir. Farklı bölgedeki kadınlar için özgürleşmenin ne anlama geldiğini bu yazarlara bakarak görebilirsiniz. Ğassan Kanafani'nin kitaplarını öneririm. Filistin edebiyatı için çok önemli bir edebiyatçı, kısa hikaye türünü oldukça iyi kullanmış bir yazar. Sudanlı yazar el Tayyip Salih de böyle bir isim; kısa hikayeler ve kısa romanlar yazmış. En önemli eseri Kuzeye Göç Mevsimi. Doğu-batı ilişkileri üzerinde düşünmek için çok uygun bir kitap. Mahmut Derviş'in şiirleri de oldukça önemli. Filistinli yazarların sıkıntısı, kitaplarını basacak bir yayıncı bulmakta zorlanmaları. Özellikle internet yayılmadan önce, Arap dünyasının geri kalanından kopuk halde yaşıyorlardı. Bu yüzden Arapça edebiyat sahnesine çıkmaları da güçtü. Büyük yayıncılar Beyrut'ta ve Kahire'de. Güvenlik sorunu da düşünülünce Filistinli yazarların evlerinden çıkıp bir yayıncıya ulaşmaları pek öyle kolay olmuyor. İsmini duyurmak, kitaplarını bastırmak zor. Bir sansür bulunduğu için değil, bir yazarı bilinir kılan yollardan geçmelerindeki engeller yüzünden... Ayrıca Arapça zor bir dil olarak düşünüldüğünden çeviriye de kolay kolay yanaşılmıyor. Bu da sadece Filistinliler'e özgü değil, Arapça yazan herkesin yüzleştiği bir sıkıntı. Diğer yandan, şunu söyleyebilirim ki, Arapça edebiyat özellikle İngiltere'de epey popüler hale gelmiş durumda. Çünkü İslam dünyası haberlerde çok fazla yer tutuyor ve insanlar bu kültür hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorlar. Tüm Müslümanlar kötüdür yargısını saçma bulan ve o kültürü tanımak isteyen pek çok insan bulunuyor. Bunun yanlış olduğunu hisseden insanlar var. Okuyarak farklı sesler duyabileceklerini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/iskender-savasir-ile-soylesi-kacis-edebiyati-mi-peki", "text": "Dalgın Sular, görmeye alışık olduğumuz dergilere hiç benzemiyor. Öncelikle bir proje olarak, İskender Savaşır tarafından geliştirilmiş; çizgi roman motifini kullanarak travmatik deneyimler yaşayan gençler ve çocuklar için rehabilite edici bir iletişim ortamı yaratabilmek amacıyla. Ancak proje zamanla ve her yeni katılımla yeni şekillere ve işlevlere bürünüp bir buçuk yılın sonunda, birbirlerini hiç görmeseler de birlikte çalışarak eğlenen ve öğrenen pek çok insanın ortaya koyduğu bir yayına dönüş durumda. - Son yıllarda kapanan dergiler malum... Böyle bir ortamda hem de çizgi roman alanında yeni bir dergi çıkarmanın zorlukları neler? N'olur bu konuda beni saydırmaya başlamayın, sonu gelmez; sızlanmayı da sevmem... Tek bir cümlelik tavsiye olarak, dergicilik işine girecek arkadaşların öncelikle dağıtım konusunu düşünmeleri gerekiyor tabii. Bugün büyük sermaye dışında, kendi kendini döndürme potansiyeli olan bir dergi üretmek çok iddialı bir iş haline gelmiş durumda... Bu iddialılıkta bir işe kalkışıyorsanız, işe aynı derece iddialı başka bir şeye koyulmakla, kendi dağıtım ağınızı üretmekle başlasanız iyi olur, derdim. Eski solu, çeşitli özelliklerinden ötürü, bazen haklı gerekçelerle yerden yere vurmak, çok gözde bir uğraş; ama mesela \"dergi üzerinden örgütlenmek\" bugün, ticari olarak da, çok da yabana atılacak bir fikir değil. - Sizce, çizgi romanı en çok kimler okuyor? Heterojen bir grup; zannedildiğinden de daha fazla öyle... \"Hedef kitle\" dendiğinde ilk akla gelen lise ve üniversite öğrencileri belki ama 30-60 yaş arasındakilerin de, çizgi roman okurları arasında zannedildiğinden daha büyük bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Bir de bu konuyla ilgili olarak, cinsiyet dağılımında çarpıcı değişikliklerin yaşandığını söyleyebilirim; eskiden çok daha eril bir dünya olan çizgi roman dünyasına kadınların, genç kızların gösterdiği ilgi de dramatik bir şekilde yükseliyor. - Peki Türkiye'de standart bir çizgi roman okur kitlesinin varlığından söz edebilir miyiz? Proje, bu standart çizgi roman okuruna ne derece hitap ediyor? Bence, saf para kazanma amacının ötesine geçen her derginin, \"standart okur profili\"ni aşan, yeni bir okur kitlesi yaratmak gibi bir hedefi olmalı; olağan koşullarda buluşmayacakları buluşturmak ise, bizim zaten asli hedeflerimizden biri... - Dergi haftalık çıkıyor. Bu böyle devam edebilecek mi, finansal olarak ayakta kalma endişeniz var mı? Haftalık olarak sürdüremeyeceğimizi zaten herkes söylüyordu; bu periyotta başlamak, biraz benim inadımdı. Herkes haklı çıktı. İlk beş sayıyı yayımlayıp onları bir cilt halinde topladıktan sonra, sonbahar itibariyle aylık olarak yayımlanacağız. Ama bunu yapabilmemiz bile, asgari ölçülerde de olsa, bir sponsor bulmamızı gerektiriyor. - Biraz da çizgi roman tarihi içerisinde, Türkiye çizgi romanının yerinden söz etsek... Daha önce Dalgın Sular'a benzer dergiler çıktı mı? Bu bağlamda örnek aldığınız yerli/yabancı dergiler oldu mu? Türkiye'de elbette bir çizgi roman geleneği var... Karaoğlan, Tarkan gibi örneklerin önemini hiç azımsamamak lazım; diğer yanda Abdülcanbaz gibi bazı arkadaşların çok önemsediği daha \"elit\" örnekler duruyor ben alan konusunda iyi bir uzman sayılmam, bunlar ilk aklıma gelen örnekler. Bizim örnek aldıklarımıza gelecek olursak... Kolektif niteliğimizi vurgulayıp duruyoruz; dolayısıyla bu soruya herkes için verilecek farklı yanıtlar olacaktır. Örneğin, benim için 1960'lar sonu ile 70'ler başının Marvel dünyası oldukça belirleyicidir. Ama daha önce de söylemiştim, Sandman galiba hepimizin üzerinde mutabık olduğu bir esin kaynağı... - Murat Belge, Dalgın Sular'ın tanıtım yazısında, \"Çizgi roman, tanımı gereği, 'work-in-progress'tir; 'arkası var'dır. Ama Dalgın Sular çizgi romanının tuhaf bir 'arka'sı var: bu çalışma sadece bir çizgi halinde uzayıp gitmiyor, yanlara doğru da, enine genişliyor. Çünkü sonsuz bir 'katılım' haznesi olarak kurulmuş,\" diyor. Bundan yola çıkarak; acaba gelecek günler, çizgi romanın bu \"arkası var\" misyonunu da değiştirecek mi? Bugün klasik edebiyatın bile yepyeni şekillere girdiğini düşünürsek... \"Misyon\"u değişir mi, çok emin değilim... Biz internete taşındıkça, internetin imkanları geliştikçe, yazım ve çizim ve canlandırma süreçlerinin çok daha etkileşimli bir hal alacağını, katılımın zenginleşeceğini kestirmek güç değil. - Derginin adı Yahya Kemal'in bir şiirinden alıntı. Yahya Kemal'in Paris ve sembolizme düşkünlüğü malum. Şiiri bir ses, bir müzik olarak görüyor, müzik ve edebiyat; iki farklı formu bir arada düşünüyor sanki. Sizin de çizgi romanla bir arada düşündüğünüz sanatsal formlar var mı ya da keşke bu çizgi roman olsa dediğiniz bir edebiyat eseri mesela? Dalgın Sular'ın tek bir sanat formu ile kuşatılamayacak kadar zengin bir evrene doğru evrilebilmesini umuyorum. Tam şu aralarda, FRP oyunları, oyuncuları ile Dalgın Sular yazar ve çizerlerini ilişkilendirme süreci içindeyiz. Ama zaten daha baştan biz Dalgın Sular'ı düşünürken, çizgi romanın yanı sıra, olası anime ve canlı tv dizileri, filmleri, bilgisayar oyunları vs ile birlikte düşünmeye başlamıştık. Çizgi roman olsun, tiyatro oyunu olsun, başka bir şey olsun, çıkan her ürün bize bu mitolojik evrenden verilmiş bir haber olacak. - Genelde şöyle bir görüntü vardır kafamızda; ciddi şeylerle ilgilenmesi gereken çocuk, o ciddi şeylerden uzaklaşmak için çizgi roman okur. Yani, bir nevi bu onun sorumluluktan kaçışıdır... Çoğunlukla ders kitaplarının arasına gizlice çizgi roman yerleştirilerek gerçekleştirilir bu eylem. Sizin çizgi roman anlayışınız bu düşüncenin tam tersi; okuyucuyu gerçeklerle, toplumsal olanla yüzleştirmeye çağırıyorsunuz gibi. Gerçekten de toplumlar/okurlar çizgi romanla bilinçlenir mi? Ya da böyle bir amacınız var mı? \"Bilinçlendirme\" amacıyla yazılmış, çizilmiş, üretilmiş şeylerin genellikle tadı tuzu olmaz. Biz kendi hayallerimiz, düşlerimiz, bu dünya karşısındaki ezikliklerimiz, alternatif dünya tasavvurlarımız hakkında konuşmayı seviyor, bunları birbirlerimizinki ile ilişkilendirmenin iyileştirici bir etkisi olacağını umuyor ve fiilen de deneyimliyoruz. Grubun, grupların genişlemesi, sayılarının artması, bu deneyimlerin de derinleşmesi, eğlencenin artması anlamına gelecektir. Sanırım Tolkien'e ait bir söz vardır: \"Hepimiz çoğu zaman sistemin esiri olarak yaşıyoruz. Bir savaş esirinin ilk görevi de, kaçmaktır.\" Kaçış edebiyatı mı? Peki..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/istanbul-dunyanin-en-cirkin-sehri-olmaya-aday", "text": "Biz de, daha önce bu meseleyi birçok kez gazetedeki köşesine taşıyan akademisyen-yazar Gündüz Vassaf'a sorduk. İstanbullunun kent belleği, şehrin geçmiş ve geleceğine kayıtsız. İstanbullu, geçmişten habersiz, geleceğe ufku kapalı. Çoğumuz için İstanbul'un yaşam mücadelemize sahne olmaktan öte yeri yok. Nerede, kaç paraya yaşayabilirim; nerden nereye kaç saatte gidebilirim? derdimiz bunlar. Şehir plancıları, belediyeler, rantçılar, savaş sonrası bir şehrin unsurları gibi. Kimi günün sorunlarını geçici çözümlerle yarına atıyor, kimi Benden sonra tufan. dercesine günün sorunlarından para kazanıp, kaçıp gidiyor. İstanbul'u sevsek bu denli sessiz kalınır mıydı? Sessizliğimizle, pısırıklığımızla plansız proje mağduru İstanbul'un tüketicileriyiz. Kent bir müze değil. Mimarisi tabii ki günün ihtiyaçlarına göre değişecek. Çoğu kişinin kafasında kentlerin kalıcı olduğu yanılgısı var. Buradan hareketle önüne gelen kalıcı sandığı binalar, köprüler, yollar yapma, İstanbul'un gölgesine sığınarak adını duyurma düşkünlüğünde. Çağdaş kent mimarisi çok amaçlı, dinamik, değişkenlik üzerine kurulu olmalı. İşte, günümüzde çöküp giden, kimi yıkılan, kimi başka amaçlarla kullanılan sanayi devriminin alametifarikası fabrikalar... Günümüzün hilkat garibesi AVM'lerini de aynı akıbet bekliyor. XIX. yüzyılda tarih öncesi yapıları korumaya yönelik yasalar çıkarılmıştı. Günümüzde otuz yıllık binalar bile bu kategoriye girdi. Amaç şehri yıkıp yeniden yapmak değil, yaptıklarımızın geçici olduğu bilinciyle, geçici sorunlara geçici çözümler ve estetiklerle yaklaşılmalı. Örneğin dar kafalılar, oto sanayiinden var olanlar, geleceğin şehrini hala otomobilsiz düşünemiyor. Oysa bu geçici ulaşım aracına çözüm, kısa zamanda yetersiz kalacak yeni yollar ve köprüler yaparak değil, onu şehre sokmayacak yaklaşımlar üzerine, yeni, ucuz, pratik teknolojiler üzerine kurulu olmalı. İstanbul hızla sıradan bir üçüncü dünya şehri olma yolunda. Kapitalizmin doyumsuz iştahıyla teşvik ettiği orta sınıf ve onların sayesinde var olan siyasetçilerle ortaya XIX. yüzyıl New York taklidi, standart bir şehir modeli çıktı. Manhattan'da arz-talep ilişkisi sonucu yüksek toprak fiyatları gökdelenleri doğurmuştu. Aynı şeyi, toprak mülkiyetinin devlete ait olduğu Sovyetler Birliği'nde aşağılık kompleksine kapılan Stalin taklit etti. Bugün Şanghay'dan Nairobi'ye kadar herkes XIX. yüzyıl New York'unu yakalama yarışında. Belki de doğal ortamıyla dünyanın en güzel mekanına sahip İstanbul, son yüzyılda mimarisiyle dünyanın en çirkin şehirlerinden biri olmaya aday. Üstelik bu yeni İstanbul, sakinlerinin, siyasetçilerinin, mimarlarının övünerek sahiplendiği, pervasızca tükettiği bir şehir. İkinci Dünya Savaşı'nda Varşova, Nazi bombardımanıyla yerle bir edildi. Şehri, eski dokusunu aynen koruyarak yeniden inşa ettiler. Binalar sabotajdan, kazadan, ihmalden yok olabilir. Sorun, yerine ne yapılacağı. Yapılacak olanın kime hizmet edeceği. Yeniden imarına kimlerin karar vereceği. İstanbul sanki sermayenin hizmetinde, diktatörlerin elinde. Şehrin, semtlerin sakinlerine, mimar odalarına, şehir plancılarına soran var mı Taksim'in göbeğinde yeşil alanı yok edip kışla görüntüsünde AVM yapılmasını... Cok dogru. Ama bu butun Turkiye icin gecerli. Bir cok sehri gittim. Istanbul, Izmir moloz yiginlari."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/istanbul-okurken-ekibi-ile-soylesi-iki-durak-arasi-kitap", "text": "Bir sivil toplum kuruluşunda proje koordinatörlüğü yapan Gizem Kendik, bir dergide fotoğraf ve sosyal medya editörlüğü yapan kardeşi Didem Kendik ve görsel iletişim tasarımcısı Deniz Cem Önduygu birkaç yıl önce Goodreads'de tanışıyor ve İstanbul Okurken'in temeli o dönem bilmeden de olsa atılmış oluyor. Kendileri de İstanbul'un toplu taşımasında çok zaman geçiren ve bu yolculuklarda okumayı seven bu üçlü uzun süre bu projeye başlamayı konuşmuş. Yurtdışından benzer örneklerin olması elbette fikir vermiş, ancak asıl ortaya çıkma nedenlerinin kendi durumlarını belgeleme isteği olarak tarif ediyorlar. Biz de toplu taşımada etrafımızda gördüğümüz okuyucuların ne okuduklarını merak ediyorduk, biraz da bu dürtüyle okunan kitapların bilgisini de belgelememize dahil ettik, diyor İstanbul Okurken ekibi. Proje sürekli toplu taşımada seyahat eden üç kişilik bir ekibe ait olunca fotoğraf çekmek için çoğunlukla özel mesai harcamaya gerek kalmadığını söylüyor İstanbul Okurken ekibi, söylediklerine göre işe gidiş eve dönüş yolculuklarında yaptıkları çekimler işlerini görüyor. Toplu taşımanın çok kalabalık olduğu anlarda herkesi fotoğraflamanın mümkün olmadığını söylüyor ekip, ayrıca sabahları uykulu olduklarında da yerlerinden kalkamadıklarını. Fotoğrafladıkları her kitabı ve okuru sitelerine koyuyorlar, kitaba göre seçim yapmıyorlar. Kullandıkları ekipman ise Canon Mark III, 50 mm f/1,4. Okuyan birine rastlayınca o anki duruma göre ya çekim öncesinde ya sonrasında kısaca projeden bahsedip izin istiyorlar, üzerinde iletişim bilgilerinin bulunduğu bir kitap ayracı veriyorlar. Böylece kendisi de fotoğrafının nasıl kullandığını görebiliyor, kararını değiştirirse bize bildirebiliyor. Yine kişi izin verirse okuduğu kitabın kapağını da ayrıca fotoğraflayarak o bilgiyi de not almış oluyoruz, diyor ekip. Fotoğraf öncesi konuştularsa herhangi bir şekilde poz vermesini talep etmiyorlar, Lütfen az önceki gibi doğal halinizde okumaya devam edin diyerek çekim yapıyorlar. Tabii iş fotoğraf çekmekle bitmiyor; fotoğrafların kitap isimleriyle birlikte düzenli bir şekilde İstanbul Okurken sitesine ve sosyal medya kanallarına yüklenmesi, etkileşim sorularının hazırlanması gibi sosyal medya yönetim işleri, raporlama ve planlama gibi proje yönetim işleri için özel mesai harcayıp, toplantılar yapıyor ekip. Kimi dönemlerde, mesela terör gibi, toplumsal tehlike anlarında ya da hafta sonlarında okuma davranışlarının değişip değişmediğini, yahut değişik bölgelerde okunan kitapların özelliklerini fark edip etmediğini söyleyebilecek kadar verinin henüz ellerinde olmadığını söylüyor ekip, fakat 100 fotoğrafta kitap türü tercihine baktıklarında 75'inin kurmaca, geri kalanın kurmaca-dışı olduğunu belirtiyorlar. 100 kitabın 57'si çeviri, 39'u Türkçe yazılmış, 4'ü yabancı dilde. Kadınlar ve erkekler ise şu an aynı sayıda. 82 genç, 18 orta yaşlı / yaşlı var. Ekibin verdiği bilgiye göre kısa motor yolculuklarında daha çok dergiye ve gazeteye rastlanıyor; vapurlarda, metro ve Marmaray gibi daha kalabalık yolculuklara nazaran daha çok gazete okunabiliyor. Facebook sayfalarında sordukları soruya cevap olarak da takipçileri en rahat vapurda ve metroda okuyabildiklerini belirtmişler. Elektronik okuma aygıtlarına çok ender rastlıyoruz. Bu yüzden bazen sosyal medyada şikayetler duyuyoruz, 'E-kitapları okuma saymıyor musunuz?' diye tam tersi, çok ilgimizi çekiyor, ama pek göremiyoruz, diyorlar. Peki proje İstanbul ile mi sınırlı kalacak? Görünüşe göre yalnızca kısa bir süreliğine İstanbul ile sınırlı kalacaklar. Nitekim diğer illerden projeyi uyarlamak isteyen insanlarla yazışma halinde olduklarını söylüyorlar ve iyi bir yöntem tasarlayabilirlerse talep gelen şehirlerde de bu sistemi devam ettirmek istediklerini söylüyorlar. Biriktirdikleri bütün bu bilgileri ve çektikleri fotoğrafları bir kitapta toplamak da hayalleri arasında."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/istanbulda-olum-kacinilmazdir-eger-taksiye-biniyorsaniz", "text": "Önce Boksör Böcek yayımlandı. Doğrusu mu, biraz söylenmiştim huysuzca \"Anglosakson oldun mu iş tamam, kaç yaşında ne yazarsan yaz, her dile çevrilecek!\" diye. Gönülsüzce göz attım genç yazar Ned Beauman'ın bu ilk kitabına. Bu göz atışın sonu, iki gün sonra, kitabın yayıncısı Domingo'ya attığım tebrik e-postası ile gelecekti. Bağlar, detaylar, dinamizm... Beauman, kesinlikle çok zeki bir yazardı. Sonra Beauman'ın Tanpınar Edebiyat Festivali için Türkiye'ye geldiğini duydum. Onu bir de konuşurken görmek güzel olacaktı. Talihtir ki, iş yalnızca bununla kalmadı, üstüne bir de Beauman'ın bir süre İstanbul'da yaşamak istediğini öğrendim. Bohem bir yaşam sürüyordu, romanlarını dünyanın dört bir tarafında yazmak, kentlerin ruhuna dalmak istiyordu. Zaten bir 'ortak' aradığım evime buyur ettim kendisini. \"Sevgili Yazar Ned Beauman\", oldu benim için \"Naber Ned\". İki ay boyunca onun İstanbul'u günbegün tanıyışına şahit oldum. Sık sık ona garip, bana olağan gelen bir hikayeyi taşıyordu salona. Başta biraz klişe kaçan soruları; zaman sonra zekayla örülü ve benim de kent algımı açan muhabbet fişekleyicilerine dönüşme belirtileri göstermişti ki, kendisi Londra'ya doğru yola koyuldu. Ben onunla İstanbul'u konuşmayı hep çok istedim. Sonunda dayanamadım. Odamdan sorular yazdım ona, küçük salonumuzdan geçti, onun odasına ulaştı. Şimdi de yanıtlarıyla birlikte, sizde. En azından İngiltere hakkında konuşabilirim sanıyorum. Türkiye hakkındaki izlenimlerimiz, Türk restoranlarının iç mimarisi ve James Bond filmlerinden geliyor. Bir başka deyişle, biraz Anadolu kırsallığı, biraz da Aya Sofya. Gariptir, sürekli haberlerde olduğu için, Irak gibi bir yer hakkında daha detaylı bir bilgiye sahibiz, oraya büyük ihtimalle hiç gitmeyecek olsak bile. Çünkü Tanpınar Edebiyat Festivali'ne davet edilmiştim, gerçekten de bir hevesle geldim. Ama birkaç yıl önce sanat eleştirmeni olan bir arkadaşımla da ziyaret etmiştim burayı. Böylece, buradaki güncel sanat sahnesinin gelişmeye başladığını görmüş bulundum. Bu, benim yaşayacağım yere karar vermemde büyük bir etken, çünkü çağdaş sanat dünyasının dinamik olduğu bir yerde, uluslararası ziyaretçileri kabul etmekte çok iyi. Ve tabii ki de, Türk bir yayımcı iki romanımı da satın almıştı, o yüzden ülkenizin kusursuz bir zevke sahip olduğunu biliyordum! Galiba bu şehirle ilgili en sevdiğim şey sokak kedileri. O nedenle gelişimin ilk haftasında Teşvikiye'de brunch yaparken, bir kedinin gelip bizimle takılması çok hoşuma gitmişti! Tokyo'da, insanların böyle bir şey yaşaması için, gerçekten de para ödemesi gerekir. Ayrıca, bir Efes için 11 lira ödedim, bu da anca İstanbul'da olur. İstanbul, Batı dünyasının görmek istediği gibi, 'kültürlerin karışımı' filan mı sence de? Kültürleri karışırken gördün mü hiç İstanbul'da? Bana sorarsan, şehre bölge bölge serpiştirilmiş kültürler var, bütün olan biten bundan ibaret. Katılıyorum. Soho House'ın burada 2014'te açılacak olması gerçekten de ilginç; hem de, sadece açılıyor olması yeterince sembolik değilmiş gibi eski Amerikan Konsolosluğu'nda açılacak! Sadece üyelerin girebileceği bir kulüp, mesela konsolosluk yerine etrafı çevrilmiş bir bölge, Beyoğlu'nda etrafı çevrilmiş bir bölge. İstanbul genelde 'Doğu ve Batı arasındaki köprü' olarak pazarlanıyor ama ciddi anlamda bir birleşme yok. Londralısın. Şehirler Londra'ya konumuna göre \"doğu\"laşmaya başladıkça, Anglosakson klişeleri daha yoğun hissedilir hale gelmiyor mu sence de? ABD'nin dahi değil, özellikle İngilizlerin klişelerini çok ağır buluyorum. Üstelik yalnızca İstanbul'a dair değil, kendi dünyalarına ait hissetmedikleri yaşam belirtilerine karşı. Çok değil. Sen bir de Londralıların, kendi ülkelerindeki sadece birkaç yüz kilometre kuzeylerinde bulunan şehirler hakkında düşündükleri klişeleri duy! Ayrıca, bir anlamda, klişeler cahillikten daha iyidir. İngiliz birine, ondan Taşkent hakkında üç şey söylemesini istediğini bir hayal etsene. 1. Yaya geçitlerini ve çöp kutularını beş kat arttırdım. 2. Harbiye'deki Gösteri Merkezi'nin etrafındaki bütün alanı geliştirirdim ki, o kadar tenha durmasın. 5. İstiklal'i batı ve doğu şeridi olarak ikiye ayırırdım. İstanbul dışında, Türkiye'nin başka yerlerini görebildin mi? Malum, İstanbul Türkiye'nin içinde bir başka ülke... Sadece o kadar hevesli bir gezgin değilim! Geçtiğimiz 1,5 yıldan beri iki bavulla yaşayan biri olarak, bunu söylememin garip kaçtığını biliyorum ama yeni bir yere giderken belirli bir nedenim olsun istiyorum, ya da en azından orada yaşayan birkaç arkadaş. İnsanın kendi kendine yaptığı gezi ve kısıtlı zamanda yapılan gezmeleri beceremem. Belli belirsiz Ankara'da bir okuma yapmamın dışında, en uzak Kilyos'a gittim; orada, soğuk bir plajdaki köpeği konu alan bir sanat filminin çekilmesinde birkaç kişiye yardımcı oldum. Şu anda herhangi bir kitabımın İstanbul'da geçmesini planlamıyorum, ama en azından burada geçen bir kısa öyküye başladım. Daha geniş anlamda yaratıcılığımın üzerinde etkisini de söylemem güç, ama dilini konuşmayıp yine de güzel vakit geçirdiğim bir ülkeye taşınabileceğimi mutlulukla doğrulayabilirim; çünkü önümüzdeki yıllarda vereceğim büyük kararların çoğunu etkileyeceğini düşünüyorum. Ayrıca, İstanbul'da taksiye binmek, ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşmeme yardımcı oldu. Londra'dan geçen sene ayrıldım çünkü Berlin'de yazar olarak özel bir oturma iznine hak kazandım; bu, dünyada herhangi bir yere gitme imkanım varken, bütün hayatım boyunca yaşadığım şehirde kalmanın ne kadar büyük bir yanlış olduğunu anlamamı sağladı. Bu bilgi ışığında hareket ediyorum. 2013 için planım, Ocak ve Şubat'ı Paris'te geçirmek, sonra ikinci kitabımın basımı için Mart'ta tekrar New York'a gitmek. Ama yine de bu, yazmam için uygun olan şey değil. Üçüncü kitabım için Güney Londra hakkında yazarken, çoğu zaman ya Berlin ya da New York'ya yaşıyordum, o nedenle Flickr'a ve Google Haritası'na güvenmek durumundaydım. Elif Hanım'a bu samimi ve içten sohbeti için teşekkürler. Gerçekten Ned'e sormak istediğim bütün soruları sanki aklımdan çekip almışsınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/jack-kerouac-ben-yazarim-politikaci-degil", "text": "Ted Berrigan, Beat Kuşağı kurucularından Jack Kerouac ile hayatı, yazıları, şiirleri hakkında Paris Review için konuştu. Kerouac ailesinin telefonu olmadığı için Ted Berrigan, Kerouac'a birkaç ay önce ulaşıp Kerouac'ı röportaj vermeye ikna etmesi gerekir. Berrigan, sözleştikleri tarihte Kerouac'ların evine gitiiğinde yazarın iki arkadaşı şair Aram Saroyan ve Duncan McNaughton'da evdedir. Bill Bissett'ten iyi olmasa da orijinal bir adamdır. Neal Cassady'nin bana yazdığı mektuplar sayesinde Yolda'yı doğaçlama yazmaya karar vermem de Neal'in önce birinci tekil şahısla başlayan sonra öfkelenen, hızlanan, ciddileşen, detaylı mektupları, Goethe'ün öğüdü ve Dostoyevski'nin kehaneti etkili oldu. Hayır, önecelikle haiku üzerinde çalışılmış ve düzeltişmiş en iyi şiir. Biliyorum, denedim. Ağaçlar, çiçekler, dil ritimi değil, ekonomik olmalı. Üç kısa mısrada basit bir resim olmalı. En azından eski ustaların yaptıkları buydu. Üç satır için uzun süre çalışırlardı. Haiku? Haiku'mu duymak istiyorsun? İşte üç mısrada anlatılan o harika hikayeden sen de etkilendin. İngilizce yazmak Japonca yazmaktan daha kolay çünkü nereyse her kelimenin bir karşılığı var. Bizde aynı hece saçmalığı yok. Yani \"küçük serçe\" demene gerek yok çünkü herkes serçenin küçük olduğunu bilir. Haiku yazmak çok zor. Uzun, saçma Hint şiirleri yazıyorum. Tavanarasında Bill Cannastra ile işbirliği yapmışlığım oldu. Sarışınlarla. Evet, evet o. \"Tüm kıyafetlerimizi çıkaralım ve koşalım\" dedi... Yağmur yağıyordu. \"İç çamaşırımı çıkarmayacağım\" dedim,\"Tamam ama ben benimkini çıkaracağım\" dedi. 6. bloktan 7. bloğa kadar koştuk ve geri geldik. Kimse bizi görmedi. Tamamen çırılçıplaktı. Sabaha karşı dört ya da beşti. Herkes oradaydı. Kırık camların üzerinde Bach çalarak dans ediyordu. Bill çatıya çıkıp sağa sola sallanarak \"Düşmemi ister misiniz?\" diye soran adamlardandı. Biz de \"Hayır Bill, hayır\" derdik. Bill İtalyan'dı. Bilirsin, İtalyanlar çılgın olur. \"Jack, gel ve delikten aşağıya bak\" derdi. Klozet deliğinden aşağıya bakar ve bir sürü şey görürdük. John Clellon Holmez ile mektuplaşıyoruz. Tembellik ettiğim için her geçen yıl yazışmalarımız azalıyor. Okurlarımdan gelen mektuplara bile yanıt veremiyorum çünkü yazdıklarımı dikte edecek, postalayacak bir sekreterim ve verecek cevabım yok. Hayatımın geri kalanı boyunca insanlara gülümseyecek, onların elini sıkacak, gelen her mektuba klişe yanıtlar verecek değilim. Ben yazarım, politikacı değil. Zihnimi serbest bırakmam gerek; tıpkı Greta Garbo gibi. Odadaki masada, yatağın yanında, iyi bir ışıkta. Gece yarısı başlayıp şafak vaktine dek, yorgun düşüne kadar ve içki içerek yazmayı seviyorum. Tercihen evde. Mexico City Blues kitabındaki şiirlerin 230 neredeyse morfin etkisindeyken yazıldı. Şiirdeki her mısra, ilaçların etkisinde, bir saat diğerine karışırken yazıldı. 'İyi bir yazar' olmaya kararlıydım. Allen her zaman şiir yazıyor ve okuyordu. Burroughs çok fazla okur ve eşyaları inceleyerek etrafta dolanırdı. Birbirimiz için sarfettiğimiz çaba hakkında çok defa bir sürü şey yazıldı... Biz sadece ilginç, büyük New York şehrinin kütüphaneleri, kafeleri, kampüsleriyle ilgilenen üç ilginç karakterdik. Kitaplarımda kendimle sürekli röportaj yaptığım halde hala birçok gazeteci ve öğrencinin neden benimle röportaj yapmak istediklerine anlam veremiyorum. Kitaplarda onlar hakkında bir sürü şey anlattım. İnanın bu kadar mühim değil. Allen bir keresinde Shakespeare'i siz ona okuyana dek anlamadığını söylemişti. Ginsberg sol politika ile ilgilenmeye başladı. James Joyce'un Ezra Pound'a dediği gibi ona, \"Beni politika ile sıkma, beni ilgilendiren tek şey stil\" dedim. Entellektüel olmayanlarla takılmak daha çok hoşuma gidiyor. Gördüğün gibi Beat grubu 60'ların başında dağıldı, herkes kendi yoluna gitti. Benim yolum da bu: ev hayatı. Ben pro-Amerikanım; radikal politik haraketlerinse farklı bir eğilimi var gibi görünüyor. Burroughs'un cut-up yöntemine gelince; keşke eskiden yazdığı gibi inanılmaz komik hikayeler yazmaya devam etse. Cut-up yeni bir teknik değil, aslında herkesin konuşurken, düşünürken, yazarken yaptığı bir şey. Eski bir Dada hilesi. Buna rağmen çok iyi tepkiler aldı. Onun daha seçkin, mantıklı olmasını istiyorum ve bu nedenle de cut-up yöntemini kullanmasından hoşlanmıyorum. Hayır. Dinle, röportaj bitmeden önce eklemek istediğim bir şey var. Bana Kerouac'ın ne anlama geldiğini sor. Dünyanın en kısa şiir türü olarak kabul edilen geleneksel bir Japon şiir türüdür."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/jack-kerouactan-meksikali-kizi-dinleyin", "text": "Jack Kerouac'ın The Mexican Girl hikayesini kendi sesinden dinleyin. Buket Ketbağa, SabitFikir için çevirdi. Jack Kerouac'ın The Mexican Girl hikayesini kendi sesinden dinleyin. Buket Ketbağa, SabitFikir için çevirdi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/jasmin-ramadan-muzikte-basit-melodileri-edebiyatta-ise-daha-mesafeli-eserleri-seviyorum", "text": "Eserlerimi kategorize etmek veya belli bir türle sınırlandırmak benim için gerçekten zor. Ayrıca eserlerimi nasıl tanımlayacağımı bile bilmiyorum. Sadece okuyucularımın ufuklarını açacak harika deneyimler yaşamalarını istiyorum. Münih'e ne zaman gitsem, her zaman soslu yarım ördek, patates köftesi ve kırmızı lahana yerim. Bu tarz bir yemeği şehrin her köşesinde bulabilir, böylece o günkü randevularınızı aksatmadan bütün günü geçirebilirsiniz. Memleketim Hamburg'un klasik yemeği balık ekmek; Berlin'in yemeği ise köri soslu domuz sosisidir. Büyük şehirlerin en güzel taraflarından biri ise, içerisinde dünya mutfaklarından geniş bir yelpaze sunan ve günün her saati hizmet veren restoranların bulunması. Kaliteli restoranlara gitmeyi severim ancak akşam yemeklerini genelde evde kendim hazırlarım. Eskiden, restoranlarda garson olarak çalışmışlığım ve barmenlik yapmışlığım var. İnsanın yemek yaparken yoğunlaşma şekli, yazarken yoğunlaşmasından çok daha farklı. Bana kalırsa; yemek yaparken ve yazarken beynin farklı bölgeleri kullanılıyor. Yazmak gerçekçi bir olayken, yemek yapmak daha duygusal bir eylem. Gerçi profesyonel bir aşçı, bu konuda size muhtemelen daha farklı bir şey söyleyecektir. Zaman zaman, öğrenciyken radyoda yaptığım işe devam ediyorum. Evde sürekli tek başıma yazıyor olduğumdan, arada değişiklik iyi geliyor. Ve elbette para kazanmak her zaman için gerekli bir şey. Yirmili yaşlarımın başındayken Beat Kuşağı şiirleriyle çok ilgileniyordum. Bunun yanında, Hemingway, Nabokov, Philip Roth ve Bret Easton Ellis gibi yazarları da hayatımın bu döneminde keşfetmiştim. Houllebecq'in yazdığı ilk romanlar beni etkilemiştir. Eserlerde ağırbaşlılığı tercih ediyor, tuhaflıkları, gülünçlüğü ve trajikomikliği seviyorum. Ölümcül derecede kederli veya tumturaklı ağıtlar şeklinde yazılan kitaplar hoşuma gitmiyor. Yazarların ana karakter olduğu kitapları da sevmiyorum ama öte yandan, bu tarz filmlerden keyif alıyorum. Mesela The Wonderboys (2000) filmi beni en çok eğlendiren, zekice yapılmış filmlerden biridir. Filmler, genellikle yazmam için bana ilham kaynağı oluyorlar. Todd Solondz, Tim Burton, Woody Allen, Claude Sautet, Chabrol, Jim Jarmusch bazen de Haneke, Lynch gibi yönetmenlerin yaptıkları filmler bunlara örnek olabilir. Yirmili yaşlarımın başındayken, Almodovar'ın teatral, tutkulu ucuz edebiyatı beni büyülüyordu. Müzikteki ucuzluğu hala seviyorum. Rihanna, Beyonce gibi şarkıcıların şarkılarında kullanılan basit melodilere, büyük aranjmanlara bayılıyorum. Edebiyatta ise daha mesafeli ve alaycı olan eserleri seviyorum. Ama aslında pop müzikte de çok fazla ironi var. Kibirimi bağışlayın ama sonraki kitabımın yazarı olmak isterdim... Belki de önemli bir felsefi eseri yazmış olmak isterdim ki bu da inanılmaz derecede bilgili olduğumu gösterirdi; ama bu tarz kitapların birçoğu, anlaşılabilir bir şekilde yazılmıyor. Bir roman yazarı olarak söyleyebilirim ki; anlaşılabilirlik, kaliteli bir eser yazılmış olduğuna işaret eder. Sonuç olarak yazdığım şeyleri, ne kendim ne de elitler için yazıyorum. Gününe, saatine ve etkinliğe göre değişiyor. Sadece akşamları dışarı çıkmak istediğim zaman şık giyinmeye dikkat ediyorum, yüksek topuklu ayakkabılar giyiyorum, makyaj yapıyorum vb. Sigara ve alkolü de sadece böyle zamanlarda kullanıyorum. Üniversitedeyken, makyajla ve topuklu ayakkabılarla gezen öğrencileri gördüğümde gerçekten şaşırıyordum. Bol pantolonlar ve spor ayakkabılarla bile her gün kampüse gitmek benim için yeterince rahatsız ediciydi. Yemek konusundaysa, yeni şeyler tatmayı çok severim, çeşitliliğe ihtiyaç duyuyorum. Pişirdiğim akşam yemeklerinde, bir hafta içinde iki akşam aynı yemeği yaptığım olmaz. Ayrıca, kahveyle tuzlu bir şey yemeyi veya tatlı bir içecekle tatlı bir şey yemeyi sevmem. Bunun gibi garip huylarım var. Biri Mısırlı, diğeri Alman olan anne ve babanın kızı olarak dünyaya gelen Jasmin Ramadan, 2004 yılında, Hamburg Üniversitesi, Almanca ve Felsefe bölümlerinden mezun oldu. Şimdilerde Hamburg'da yaşamaya devam eden Ramadan, öğrenci olduğu 2000 yılında, Kuzey Almanya Radyo/TV Yayınları'nda serbest olarak çalışmaya başladı. Genellikle kısa öyküler ve romanlar yazan Ramadan'ın Murks isimli öyküsü, 2009 yılında The Hamburger Abendblatt gazetesi tarafından yayımlandı. Eser, web sitenin anasayfasında yayınlanmıştı. 2006'da, Hamburg Kültür Departmanı'nın verdiği Yılın Genç Yazarı Ödülü'ne layık görülen A Penguin on the Antenna romanıyla Ramadan, jüri tarafından, kitaptaki karakterlerin, aşkın ve yazarın onlarla oynama şeklinin sıcaklığı ve gerçekçiliğiyle övüldü. Yazarın ilk bağımsız kitabı Soul Kitchen, Blumenbar Yayınevi tarafından 2009 yılında basıldı. Fatih Akın'ın komedi filmi Soul Kitchen (2009)'a bir tanıtım gibi duran kitap, ilgi gördü. Bunun yanında, Philipp Baltus'un okumasıyla, kitabın ses kitap versiyonu da çıktı. Eylül ayı sonunda, Literaturhaus Salzburg, Avusturya'da eserini tanıtan Ramadan'ın, 2010 yılında Literature Quickie ismiyle bir kısa öykü derlemesi yayınlandı. Yakında çıkması beklenen The Rude Suicide ise, yazarın ikinci bağımsız kitabı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/jonathan-franzen-kitabina-gore", "text": "Rachel Kushner'ın Flamethrowers romanına bayıldım. Ayrıca Mario Vargas Llosa'nın Dünyanın Sonunu Getiren Savaş'ı ile Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni de saymam gerek. Aslında serüveni kitap yaratıyor. Bir kitabı çok severek okuyorsam, daha önceden sahip olduğumu fark etmediğim kadar çok vakit bulabiliyorum okumaya. Ancak şunu söyleyebilirim ki, iyi bir roman eşliğinde uzun bir uçak yolculuğu gibisi yok. Bir defasında yola çıkmadan evvel, eleştirmenlerin öve öve bitiremedikleri bir romanı almış, yerime kurulmuştum. Roman beni o kadar sıktı ki, yolun geri kalanında öylece oturup etrafı seyrettim. Tam bir azaptı. Ama bunun tersine, Zagrep'ten New York'a iki aktarmayla gideceğim zor bir yolculuk esnasında aldığım Edith Wharton'ın bir romanını öyle zevkle okudum ki, havaalanı çıkışında taksi sırası beklerken bitirdim. Oldukça komik biri olan Thomas Brussig'i okuyorum ama ne yazık ki yazdıkları İngilizceye çevrilmemiş. Geçtiğimiz yıl da çevirilerini yaptığım Karl Kraus'u okuyordum. Ben, kendi hayatları ve kendilerini içinde gördükleri hayatla ilgili bir şeyleri anlamlandırmaya çalışan romanları seviyorum ve tarihi roman denen türden de bu yüzden biraz uzağım. Ancak en sevdiğim romanların arasında Savaş ve Barış gibi romanların olmasını engellemiyor bu. Oldukça yardımını görmüş olsam da galiba Freud'u bu kategoriye sokmamalıyız. 30'lu yaşlarımın başında, karanlık bir dönemimde Harriet Lerner'in Öfke Dansı kitabının bana bir rahatlama getirdiğini ise söylemeliyim. Don DeLillo'nun bana 1989 yılında gönderdiği Libra romanı. Yayımcımdan ilk romanımın bir kopyasını ona göndermesini söylemiş olmalıyım, başka türlü o kitabın bana hediye gelmesini beklemiyordum çünkü. Ancak 20'li yaşlarımı tamamen kapanıp, yazı yazarak geçirdiğimden ve DeLillo'ya yalnızca uzaktan hayran olduğumdan, bana imzalı bir romanını göndermesine inanamamıştım. Hala da inanamıyorum sanırım. Varlığımı bir süreliğine ona ödünç veriyor olma hissi. Yıllar boyunca anlatacak başka bir hikayemin olup olmadığını sorgulamak. Ebeveynlerim çok çalıştıkları için kitap okumaya vakit bulamazlardı, ama ben her hafta halk kütüphanesine gider, bir sürü kitapla eve dönerdim. Babam her gece bana birkaç sayfa kitap okumaya gayret ederdi. Annemse bunu hiç yapmadı, babam iş için evden ayrıldığında bile. Sanırım bunun nedeni, babamın bana kitap okuduğu anların bize özel olduğunu düşünüyor olmasıydı. Kafka, Dönüşüm romanını bir grup arkadaşına okurken orada olmak isterdim. Arkadaşları durmaksızın gülüyorlarmış, evet, romanın içinde bir mizah var ama kimbilir Kafka onu nasıl bir ses tonuyla okuyordu. Shakespeare'in yarattığı Rosalind'i seçerdim ancak onunla beşli ölçüye uygun olarak konuşmaya çalışmak zor olabilirdi!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/jonathan-safran-foer-ile-vejetaryenlik-uzerine", "text": "Her Şey Aydınlandı ve Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın kitaplarının parlak yazarı Jonathan Safran Foer'in 2009'da yayımlanan Hayvan Yemek isimli kitabı yakın zamanda Türkçeye çevrilerek Siren Yayınları tarafından okurlara sunuldu. Foer yıllarca vejetaryenliği denemiş bırakmış, tekrar denemiş ve tekrar bırakmış. Oğlunun dünyaya gelmesiyle beraber kendisine, oğlunu et ile beslemenin doğru olup olmadığını sormaya başlamış. Sonucunda ortaya çıkan kitap ise Hayvan Yemek. USA Today'den Elizabeth Weise'nin kitabı ve vejetaryenlik ile ilgili Foer ile yaptığı röportajı sizin için çevirdik. Benim kitabım bir vejetaryenlik kitabı değil. Fabrika ürünü ete karşı çıkmamı anlatan bir kitap. Hayvanların kapalı yerlerde yetiştiği, güneş görmeden, toprağa temas etmeden, hasta olmamalarını ve daha hızlı büyümelerini sağlayan ilaçlarla neredeyse sürekli beslendikleri bir yapı bu. Hayvan eti yiyip yememek konusunda bir çok farklı ve duyarlı çözüm bulunduğunu düşünüyorum. Güvenilir üreticiler tarafından üretilen etleri tüketmek ya da vejetaryen olmak. Saygı duyamadığım tek şey, kasıtlı bir vurdumduymazlık hali ve bu konuda düşünmek istemiyorum diyen insanlar. En basit ifadeyle, hayvanların hareket dahi edemedikleri ufacık kafesler içinde tutulmaları. 50 milyon hayvanın fabrikalarda üretilmesi ve bu endüstrinin büyüklüğü beni ürkütüyor. Hayvanları, yemek amacıyla üretmek, bünyesinde bir şekilde şiddet ve umursamazlık barındırıyor. Bu kitabı yazma sürecimde, böyle olmayan az sayıda üreticiyle de tanışma fırsatı buldum. Eğer kitabımın kahramanları varsa, onlar, bu bahsettiğim küçük üreticilerdir. Beni bu denli etkilemelerine çok şaşırdım. İstatistiksel olarak çok az sayıda olmalarına da. Aslında durum bunun tam tersi. Seçkinci olan bu fabrika ürünü etler; şirketlerin CEO'larına insanların sırtından milyonlarca dolar para kazandıran yiyecekler. Evet, süpermarketlerdeki etler tüketicilere ucuz geliyor, ancak bunun nedeni maliyetler konusunda yanlış bilgilendirilmemiz. Bu maliyetleri, sağlık hizmetleri ücretleriyle, çevrenin ve değerlerimizin yok edilmesiyle ödüyoruz. 'Ucuz yiyecek' denen şey, bugün Amerika tarihindeki en pahalı yiyecek. Değişmesi imkansız gibi görünen, fakat zamanla yanlış olduğunu kabullenip düzelttiğimiz durumlar var. Çok yakın bir zamana kadar bu ülkede köleliğin olduğunu, kadınların oy hakkı olmayan ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini ve hala ırkçılık gibi konularla uğraşıyor olduğumuzu, zaman zaman unutabiliyoruz. Uzun bir süre mücadele ettiğimiz bu gibi sorunlar, bazen çok hızlı bir biçimde çözüme kavuşabiliyor. Bir tanesi, et yemeyi tamamen kesmek. Diğeri de Böyle koşullarda üretilen eti yemek istemiyorum ama hala et yemek istiyorum, bu yüzden de hayvanlarını açık alanlarda yetiştiren küçük üreticileri araştıracağım diyebilmek. Büyük ihtimalle fabrika ürünü et üretimine bir karşı çıkış olacaktır. Bunun benim hayatta olduğum süre içinde olacağını düşünüyorum. Et yeme eğilimi azalıyor. İnsanlar her yıl daha az et tüketiyor. Aldığım tepkilerden çok çok memnunum. Et yemeye devam edeceğim ama bana hakkında düşünecek çok fazla bilgi verdiniz gibi tepkiler olsa bile."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/kalben-ile-soylesi-otobiyografik-bir-ilk-album", "text": "Her yerde saç var diyen o yarı bıkkın, yarı isyankar sesin, dinleyenler için uzun süre anonim kalamayacağı açıktı. Genele hakim bir sükut hali, su gibi berrak yükselişler ve abartısız hüzne eşlik etmekten geri duramayan bir muzip sorgulamaydı Kalben'de ilk duyduklarım. Haydi Söyleye kendi üslubunu katıp, arabesk kelimesini duyduğunda bile kulağı kapananlara, yorumun ve düzenlemenin dönüştürücü gücünü hatırlatıyordu. İlk kez bir market otoparkında kitlelere ulaşmış, Sofar İstanbul'la yankısını büyütmüş, tevazuya doygun, güler yüzlü ilgisi sonsuz genç ozan Kalben'le müzik, edebiyat ve üretmek üzerine konuştuk. Bilinçlenmeye başladığımız çocukluk günlerinden bugüne değin biriktirdiğimiz tüm anıların, seslerin, yüzlerin üzerimizde etkili olduğuna inanıyorum. Üretim biçimleri deneyimden bağımsız olabilir ama benim için, ilk albümde öyle olmadı. Karar verilmiş, hesaplanmış bir durum değildi. Müzik, geldiği gibi ortaya çıktı ve ona sahip çıkan, onu korumak isteyen bir kitleyle buluştu. Şimdi, benim anılarımdan ve benden de ötede bir yerlere yolculuk ediyoruz. Bir şeyler alabilmek için zamanımızı, emeğimizi ipotek ediyoruz. Tüketim nesnelerimizi tasarlıyor, paketliyor ve pazarlıyoruz. Eşyaya bağlılığımızı görmezden gelebiliyoruz. Ben itiraf ediyorum: Kaybetmek istemediğim eşyalarım var. İnsanların izlerini saklayan eşyalar bunlar. Dedemden, annemden, sevdiğim bir arkadaşımdan, Ali'den... Dilerim herkesin hayatında parayla takas etmeyeceği, kaybetmemek için hafızasını zorlayacağı ve de baktığında, dokunduğunda bir hissi yeniden yaşayabileceği objeler olsun. Ve elbette objelerden önce insanlar, o insanlarla harika hatıralar olsun. Ali'yle uyanıp kahvaltı ettikten sonra, kahve eşliğinde yapacaklarımızı düşünüyoruz son günlerde. Müzikle ilgili düşünüyoruz, sonra konserler ve provalar arasında kayboluyoruz. Dostlarla görüşüyoruz. Başka illerde olsalar bile ayda bir kere görüşmeye çalışıyoruz ve başarınca mutlu oluyoruz. Ailemizle daha sık iletişim kuruyoruz. O mutlu gün, zaten her günün içinde var da, ortaya çıkarmak için çabalamak gerekli. İyi olana, güzel olana, insana ve evrenin kibirsiz ihtişamına odaklanmak gerekli. Hepimiz için günlerimiz bu çabaya değer olsun, dilerim. Biz albümü kaydederken Lulu da okula başladı. Lulu'nun Maceraları serisini üçüncü bir kitapla noktalamayı düşünüyorum sonbaharda. İçimden gelen metinlerin bende her zaman yeri olacak. Hayallerim arasında düzenli olarak yazabildiğim, hem disiplinli hem keyifli bir dönem yaşamak da var. Leyla Erbil, Sabahattin Ali, Metin Eloğlu, Patti Smith okuyorum. Beat Kuşağı köklenmekle değil, kendini ve dünyayı bulmakla ilgili gelmiştir bana; okuduğum metinlerde de, dönemin müziğinde de bunu gördüm. Kimseye zararı olmayan serserilerin yaşamakla ilgili düşüncelerine, sevme biçimlerine ve yollara dair iddiasız çığlıklar attıkları bir dildi bu... Etkilenecek kadar içine girmedim ve okumadım; ama uzaktan da olsa, severim. \"Kızgınlıklarım beni ele geçirmesin, çabasındayım bir süredir. Korumak istiyorum, fırtınası utangaç sükunetimi. İnsanın kendi içinde bir bütünlük kurması, kendisinden her an emin olması ve yaptıklarından şüphe etmeden yaşaması zor. Başkalarıyla şarkılar paylaştığımız ve artık birbirimiz için \"başkaları\" olmaktan çıktığımız bu yolda içimden ne geliyorsa yapmak -tembellikse tembellik, üretkenlikse üretkenlik, sadelikse sadelik, karmaşaysa karmaşa- istiyorum. Birine yanıt vereceksem, veriyorum. Zamanım yoksa, yok. Müzik, özgür olmakla ve sevmekle ilgiliydi her zaman. O bağ öyle kalsın. Çok düşünmüyorum dengeyi. Sakin ve kalender olabilirsem, ne mutlu, diyorum. Müziğin içinde aşk var, dostluk var, yeni kazandığım arkadaşlar var, eskiden kıymetini veremediğim harika insanlar var, ağaçlar ve sokaklar var. İller ve konserler var. Binlerce pırıl pırıl yüz var. Sesler var. Tüm bunlara zarar vermiş olurum ahmaklık edersem. Geç kalabilirim, sahnede belli etmemem gereken şeyleri belli edebilirim, hata yapabilirim, kızabilirim, düşebilirim ama ahmaklık edemem. Yani, kalp kıramam. Sanırım kurmak için el ele uğraştığımız ailemizin temelinde, kalp kırmamak var. Herkes birbirine özenli davranıyor. Herkes sevdiği şeyleri yapıyor. Aklıma düşen habis fikirleri hemen paylaşırım ben. Ne söyleyeceksem Nancy Sinatra, Bang Bang misali söyleyiveririm. Öyle insanlarla da çevrelenmek istemişimdir ve şanslıyım ki, içindekini söyleyebilen, pasif agresif oyunlarla zaman kaybetmeyen, sevgi temelinden yükselen insanlar var yanımda. Tavsiye vermek bana göre değil, kısaca durumu anlatmaya çalıştım bu sebeple."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/kalp-kirmadan-ayrilmak-istiyorum-bu-dunyadan", "text": "Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı, Selim İleri. Çağdaş edebiyatımızın büyük ustası fuar boyunca üç yeni kitabı aracılığıyla okurlarıyla buluşacak. İleri'nin kitaplarından ilki fotoğraflı bir anılar derlemesi. Diğer ikisine gelince; ikisi de birer yalnızlık haykırışı. Kumkuma, bir dönem Şair-i Azam olarak anılan ama sonra hızla unutuluşa terk edilen Abdülhak Hamid'in 21'inci asrın İstanbul'una bir hayalet olarak geri dönüşünü anlatıyor. Beklenen Sevgili: Elimde Viyoletler ise şizoid bir karakteri merkez alarak üzerimize düşen gölgelerle yüzleştiriyor bizi. Sabit Fikir için yayın yönetmeni Mustafa Akar ile birlikte Selim İleri'yle romanlarını ve hayatımızdaki çözülmez görünen meseleleri konuştuk. Abdülhak Hamid'i yaşadığı dönem içinde tutarak da anlatabilirdiniz ama siz tuhaf bir hayalet hikayesi yazmayı, üstelik bunu alaycılığı elden bırakmadan yapmayı seçtiniz. Neden diye soracağım bir kez daha. Gençliğimde hemen her gün Teşvikiye'deki evimizden çıkıp Beşiktaş'a yürüyordum. Maçka Palas'ın önünden geçerken de, üzerinde Abdülhak Hamid Tarhan bu evde yaşadı yazılı tabelayı görüyordum. Tarhan sanki ölmemiş, hala oralarda dolaşıyormuş gibi geliyordu bana ve unutulmuş olmasını trajik buluyordum. Bunun etkisi vardır muhakkak. Ama bakın, yazarken onun yalnızlığını trajik boyutuyla ele almak, deyim yerindeyse sulandırmak istemedim. Bir de, Abdülhak Hamid Bey'in üslubunda ironik bir yan vardır ama görülmez. Bu açıdan benzeşiyoruz. Bana hüzünlerin yazarı etiketini uygun görenler yüzünden, ben de ironik tarafımı pek gösteremiyorum. Ama artık 70'ime geldim, giderayak da olsa bu yanımı ortaya çıkarmakta fayda var. Anne Rice'ın vampir romanlarının güzel yanı, karakterlerin dilin yüzlerce yıllık değişimine şaşırıp durmaları. Yeni dünyaya halleriyle, hareketleriyle, giyimleriyle uyum sağlayabiliyorlar ama dil konusunda bunu yapamıyorlar. Romanınızda Abdülhak Hamid, Şu eskiden şöyle yazılırdı, hala öyle mi yazılıyor, şu kelimeler bitişik kullanılmaz mıydı diye bir merak içinde. Durmadan yeni imlamıza şaşırıyor, onu sorguluyor. Bazılarını kendi bulduğu öz Türkçe kelimeler bile rafa kalkmış. Maçka Palazzo mu, Maçkapalas mı, yoksa Maçka Palas mı? Oturduğu evin adı bile sürekli değişiyor. Toplumsal olayları bireye yansıdığı gibi aktarabilmek istiyorum. Kimse günde 24 saat 27 Mayıs'ı düşünemez ama 27 Mayıs'ın sizin belleğinizde bıraktığı tortular kalır. Ben toplumsal olanı bu yolla anlatmaya çalışıyorum. İnsanın kendini dillendirmesi çok komik ama toplumsalı anlatmadığımı, sırf bireyselle yetindiğimi sananların aksine, ben eserlerimin gayet politik olduğunu düşünüyorum. Direniş romancısı diyorum ben size. Direniş kavramını hamasi bir şey zannederler ama öyle değil aslında... Dünyada korkunç şeyler yaşandığı için ben bahçeleri yazmayı tercih ediyorum gibi mi? Belki o da bir tür direniştir. Eh tabii, başka türlüsünün olması hemen hemen imkansız zaten. Oradaki karakter, yani Şefkati ben değilim ama Kumkuma'daki Abdülhak Hamid'de olduğu gibi, onda da benden çok şey var. İçeriğe en uygun olan, karakterimin şizoid dünyasını en çok yansıtabileceğim araç mektuptu. Şefkati'nin gündelik duyumsayışlarını yazsam, herhangi bir ruh çözümlemesi kitabı olacaktı ama mektuplar aracılığıyla doğrudan zihninin içine girebildim ama bunu baştan planlamadım. Yazarken, sezgiyle yol alıyorum ben; plan, program ve biçimlendirmeyle değil. Romanlarınızda da tamamlanmış bir yapıyla başlamıyorsunuz yazmaya. Hayır, yapan yazar çok tanıdım, onlara özendim de ama ben bunu hiçbir zaman yapamadım. Başlangıçta her şey boşlukta oluyor, parçalar bulanık ve yığışık vaziyette bir nebulanın etrafında dönüp duruyor. Sonra sonra kütleleşmeye başlıyorlar, sonunda da bütün o rengarenk gaz bulutları sıkışarak bir gezegene dönüşüyor. Abdülhak Hamid Bey'in dil meselesindeki yalnızlığı hepimizin yalnızlığı. Mesela benim 1968'de kullandığım Türkçe ile bugün kullandığım Türkçe arasında bile dağlar kadar fark var, o yıllarda seçtiğim kelimelerle yazmıyorum artık. Bu tabii olgunlaşmayla, sentez arayışıyla da alakalı ama bir yandan da arada kalmışlığımızın işareti. Eski dili her daim şiddetle savunmuş olan Samiha Ayverdi'nin, eserlerinde son derece duru, pırıl pırıl ve sade bir dil kullandığını hatırlayalım. Normalde insan imla kurallarını hayatı boyunca bir kere öğrenmeli ve sonra yoluna bu kuralları öğrenmiş olarak devam etmeli. Bizde böyle olmuyor çünkü kurallar sonsuz bir döngüyle durmadan değişiyor. Bir bitişik bir ayrı, bir şapkalı bir şapkasız... 70 yaşımdayım ve hala yeni imla kurallarına intibak edebilmek için kafa patlatıyorum. uzlaşamaz hale geliyoruz. Çok acı bir durum bu. Bunca yılın ardından, hiç değilse asgari müştereklerde buluşabilmeliydik ama itiraf edeyim, dilin acılaştığı, keskinleştiği tartışmaları izlerken ben hep şunu düşünürüm: En çok kavga edenler aslında en çok sevilmeyi, beğenilmeyi arzu edenler. Tarhan bu edebiyatçılar için bu kadar kötü şeyler düşünmemiş de olabilir, öyle değil mi? Belki sadece benim iblisliğimdir ona romanda bunları düşündüren. Belki ben Abdülhak Hamid aracılığıyla aslında kendimi anlatmışımdır. Hep denir ya, her roman bir nevi otobiyografidir. Bazı kitapları okumaya, bazı yazarları sevmeye şartlandırılıyoruz. Kitapçı raflarını her hafta sayısız çok satan kitap dolduruyor ve çoğu anında unutuluyor. 1990'larda aylarca 1 numara olmuş bir kitabı bugün arasanız bulamıyorsunuz çünkü yeni baskısı yapılmıyor. Yazıldıktan 70 sene sonra da okunan kitaplar var oysa. İnsan edebi değeri ölçek alıyorsa, hangi kitabın kalıcı olacağını, hangi kitabın silinip gideceğini kestirebilir. Edebiyat konusunda azıcık sezgisi, bilgisi olan bir okur bunu anlar. Bizdeyse hiçbir değer yargısı çok da tartışılarak, ölçülüp biçilerek verilmiyor ve okur göklere çıkarması beklenen yazarları övgülere boğarken, diğerlerinin yüzüne bakmıyor. Abdülhak Hamid Bey için de öyle olmuş. Sağlığında ne yazsa başyapıt denmiş, şiirlerindeki dile başka hiçbir şairin erişemeyeceği söylenmiş, sonra da işte şimşek hızıyla unutulmuş. Onun şatafatlı hayatından uzak bir insanım ben. Öyle bir hayatım olsaydı, altından kalkabilir miydim, onu da bilmiyorum. Beceremezdim. Ama sanırım onunla yalnızlıkta buluşabiliriz. Benim iç dünyamda kopan fırtınalar da operavari olmuştur. Tarhan'ın insana dair ihtirasların, tutkuların en şiddetli halleriyle çarpıştığı oyunlarında iç dünyamın bir aksini bulduğum söylenebilir. Kimsesiz yazarlar var tabii, olmaz olur mu hiç. Hem de bir ordu kadar çoklar. Edebiyat dünyamızın dörtte üçünü onlar oluşturuyor ve öldüklerinde hepsinin üstüne ölü toprağı serpiliyor. Bir dönemin çok önemli yazarlarını hatırlayalım: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Bilge Karasu... Günümüze bir Tanpınar, bir de Atay kalmış gibi görünüyor. Öte yandan, Tanpınar dirildi mi gerçekten? İşte o konuda şüphedeyim. Bir dönem Yusuf Atılgan çok parlak bir isimdi ama bugün öyle değil. Ya Vüs'at O Bener, Erhan Bener? Erhan Bey, Cemal Süreya'nın Hakkı en yenmiş romancı dediği müthiş bir kalemdi. Hak ettiği ilgiyi gördü mü? Fransa'da her yıl sadece Flaubert üzerine sayısız araştırma yayınlanır. Arşivde bir makalesi keşfedilse, fırtınalar kopar. Buradaysa öyle şeyler olmaz, arada kitap tanıtma yazıları da çıkmasa eski yazarları kimse hatırlamaz. Evet, oralarda buluşulup edebiyat konuşuluyormuş ama bana kalırsa gene de herkes kendi bildiği yolda, yapayalnız yürüyormuş. Başka bir deyişle, edebiyat konusunda kimse kimsenin elinden tutmuyormuş. Tabii benim yetiştiğim yıllarda durum değişmiş, usta-çırak ilişkisi güçlenmişti. Ustalar çıraklara el vermede hasislik etmiyor, bir sonraki kuşağın edebiyatçılarına mümkün olduğunca katkıda bulunuyorlardı. Attila İlhan mesela 70 küsur yaşındayken, yorgunluk-morgunluk dinlemez, gençlerin yazdıklarını satır satır okuyarak ciddiyetle değerlendirirdi. İtiraf edeyim, ben onun gibi değilim. Ne o kadar çok şey okuyacak enerjim var ne de vaktim. Yol göstericilik işi yarım yamalak yapılmamalı ama esas sebep şu: Ben, bir kılavuzla yürümenin edebiyat açısından tehlikeli olduğuna inanıyorum. Behçet Necatigil başkalarının yazdıklarında kendi sesini okumayı önemsemezdi ama mesela Attila abi şiirde kendi sesinin devamını önerirdi, büyük bir zarafetle de olsa. Galiba böyle muhitlerin, salonların yerini günümüzde sektör denen yapı aldı... Çok doğru, artık gençlere edebiyatçılar değil, sektör yol gösteriyor. Elle üretim tamamen bitti, artık fabrikasyon devrindeyiz. İnsanların bir araya gelip edebiyat konuştuğu salonlar kalmadı. Şiirde de böyle, düz yazıda da. Kalmadı diyemem, var. Arka planda işleyen fabrikalaşmanın dışında durarak edebi ölçütlere bağlı kalmak için direnen genç yazarlar tanıyorum. Ama kabul edelim, seçtikleri yol çetin bir yol çünkü edebi değer günümüzde bir dezavantaj da sayılabilir çünkü Ne yazarsak okuru daha kolay tavlarız, nasıl yazarsak kitabımız daha çok satar gibi kaygılar üzerine inşa edilmiş bir yapı söz konusu. O yoldan azıcık sapmaya kalkışsanız, karşınıza Kimse kitabını okumayacak diyen yayıncılar çıkabilir. Okurlarım beni hiçbir zaman yapayalnız bırakmadılar, çok şükür. Her Gece Bodrum çok satmıştı ama bunda mutlak suretle Attila İlhan'ın da etkisi olmuştur. Ben ilkin başka bir isim seçmiştim romanım için. Attila Bey okuduğunda, Kitabın içi zaten yeterince çetrefil, bari adı anlaşılır olsun demişti. Bodrum o tarihte yeni yeni parlıyordu, Mazhar Alanson'un Bodrum, Bodrum şarkısı henüz çıkmıştı ve benim anlattığım hikaye de işte Bodrum'da geçiyordu. Her Gece Bodrum adına itiraz etmek aklımın ucundan geçmedi ama başlığın yanlış kurulduğunu düşündüğümden açıkçası kaygılandım. Oysa yanlış kurulduğunu sandığım bu isim büyük bir şairin yüksek sezgisiyle üretilmişti, romanım inanılmaz ilgi gördü, Bir Akşam Alacası'na kadar da bütün kitaplarım çok sattı fakat içim rahat değildi, bu yolda gitmenin edebiyatımı, dilimi baltalayacağını düşünmeye başladım, hep aynı şeyleri yazıyordum. Aynı ortamları, aynı ilişkileri, aynı küçük burjuvaları... Ani bir kararla Ölünceye Kadar Seninim'i yazdım. Unutulmuş bir aşk romancısının yaşlılık günlerini. Ve o romandan sonra, okurlarımın büyük bir kısmı anında sıvıştı. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Geriye, hakiki Selim İleri okurları diyebileceğim okurlar kaldı. Elli yıldır yanımdalar. Kalp kırmadan, kimseyi incitmeden ayrılmak istiyorum bu dünyadan ve ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim dikkatli olmaya çalışıyorum. Bulunduğum ortamda yapıcı olamayacağımı hissettiğimde de, sırra kadem basıyorum. Son 10 yıldır sevmediğim hiçbir kitabı eleştirmedim mesela, bunun yerine sevdiğim kitapların yaşaması, okurla buluşması için çaba gösterdim. Kalp kırmayayım, o yeter bana. Tek ilaç, zaman. Zamanın dindiremeyeceği hiçbir acı yok. Ne yapacağım, üzüldüğüm şeyleri kafamdan atmaya çalışıyorum, bunu yapamazsam da üzülmeme sebep olan kişinin iyi yanlarını hatırlamayı deniyorum. Bana bunları bunları yaptı, tamam ama şöyle bir iyiliğini de gördüm diyorum kendi kendime. Bir tür dengeyi bulma politikası... Kin tutmak istemiyorum. Tutuyor muyum? Evet. Yalan söylemeye lüzum yok, kin tutuyorum fakat tutmak istemiyorum. Kötü hatıraları silmek, kötülük edenleri unutmak, kin defterimi kapatmak istiyorum. En başta şöyle bir şey oluyor; kitabı açıyoruz ve okurken yavaş yavaş bir evrene girmeye başlıyoruz. Romancıların evren kurma meselesi sanki son dönemde yavaş yavaş sonlanmış gibi. Romancılar evren kumayı bir tarafa bıraktılar, sürekli olay yazıyorlar. Sizse bundan hiç vazgeçmediniz. Buna özel bir hassasiyet gösteriyorsunuz anladığım kadarıyla. Beni yetiştiren romancılar hep evren kurmuş romancılar. Refik Halid Karay kurmuş, Yakup Kadri kurmuş. En hakkı yenmişlerden biri, ayrıca bana sorarsanız politik söylemi çok yüksek olan Reşat Nuri kurmuş. Sonraki yılların sevdiğim romanları da hep evreni olan romanlar. Oktay Rifat'ın Bir Kadının Penceresinden romanını çok severim. Onda da olay var ama hepsi evrenin içinde eriyip gitmiş. Ama bugünün romanıyla ilgili büyük endişem şu: İnsan acısı yok! 20'nci yüzyılı hazırlayan James Joyce muydu, Virginia Woolf muydu? Benim için asla Joyce değildir çünkü acısını unutup biçime yenik düşmüştür. Virginia Woolf'sa insan acısını olağanüstü bir şekilde yazmış, ona yepyeni bir boyut getirmiştir. Bizde şimdi yazılan romanlara bakın, anlatılanlar kimsenin derdi değil. Sait Faik'in Tüneldeki Çocuk'u gibi bir kitap yok. Ya da Refik Halid'in Eskici'si gibi. Çiviler ağzına batmaz mı senin? Burada ağlamayan insan varsa, o kesin Türkçe bilmiyordur diye düşünürüm ben. O sizin yüksek kalbiniz. Sizin yaşınızdaki bir insanın bunu söylemesi edebiyatın yaşayacağının bir kanıtı. O hikayeyi Füsun Akatlı'dan başka seven insan tanımadım ben. Oturalım da Eskici'yi konuşalım diyene rastlamadım. Oysa Türk edebiyatının herhalde doruk noktalarından biridir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/karatas-kardesler-ile-soylesi-bir-harikalar-diyari-olarak-tasra", "text": "Tamer: Tiyatro ile insanlar arasında bir köprü kurmaya çalışıyoruz. Hem kendimizi geliştiriyoruz hem de öğrendiğimiz yenilikleri burada deneme imkanı buluyoruz. Bakir bir bölgede olmanın avantajı şudur: İnsanlar sizi şaşkınlıkla izlerler. Dezavantajı da onlara anlatırken çekeceğiniz zorluktur. Size sürekli nereden, ne kadar para aldığınızı sorarlar. Kimse bir şeyi gönüllü olarak yapabileceğinize inanmaz. Ne çıkarınız bulunduğunu merak ederler. Yıllar önce bize, Kim bilir nereden para alıyorsunuz, katılmam, izlemem, diyen insan şimdi çocuğunu göndererek oyunculuk eğitimi aldırıyor. Caner: Asıl amacımız, aldığımız eğitimle bu bölgede bir şeyler yapabilmek. Deneme yanılmayla başladık. Şansımıza hep iyi insanlar çıktı karşımıza. Bizi burada tutan şey ailemiz aslında. Çünkü büyüklerimiz, büyük şehirlere taşınsalar da, büyük paralar kazansalar da hepsi buraya gömüldü. Huzur bulmak ya da hayata tekrar bağlanmak için döndükleri yer burası. Elimdeki imkanları hep burada deneyip burada yeşertmeye çalıştım bu yüzden. Çok fazla öğrenciniz var. Bu kadar çok ailenin çocuklarını oyuncu yapmak istediğine inanamıyorum. Tamer: Biz köyde büyüdük. Yaptığımız her şeyde iki temel gailemiz vardı: Ailemize nasıl katkıda bulunuruz ve kendimizi nasıl geliştiririz? İstanbul'da büyüyen iki çocuk olsaydık çok tembel olacaktık eminim. Hayatımıza her gün bir şeyler katalım gibi bir derdimiz olmayacaktı. Çocukları da bizim gibi yaşamaya ikna etmeye çalışıyoruz. Meraklarını canlı tutuyoruz yalnızca. Bir gün Charlie Chaplin'in kim olduğunu, bir gün oda tiyatrosunun ne demek olduğunu, başka bir gün okuduğumuz bir kitabı anlatıyoruz. Tiyatronun, müzikalin, dramanın, komedinin ne demek olduğunu anlattıkça yeni şeyler sormaya başladılar. Arkadaşlarına anlatıyorlar, başka kitaplar okuyorlar, okuduklarını bizimle tartışıyorlar... Artık onlara yetişemiyoruz. Aileler, Çocuğum çok kitap okuyor, sizce bir zararı var mıdır, diye sormaya başladı. Bu değişimi görmek hoşumuza gidiyor. Peki çocuklara nasıl ulaşıyorsunuz? Hiç kolay iş değil aslında. Tamer: İkimiz de animatörüz ve bu da çocuklara ulaşmakta büyük bir avantaj sağlıyor. Öyle ki, çocuklar bize Öğretmenim derken bile zorluk çekiyorlar, çünkü karşılarında öğretmen diye bildikleri insanlardan farklı iki insan var. Hem öğretmen, hem ağabey hem de animatör bağımız var çocuklarla. Öğretmen tarafımızı sevmiyorsa animatör tarafımızla iletişim kuruyor. 2,5 ay oldu drama atölyesine başlayalı. Aileler gerçekten drama eğitimi verip vermediğimizi merak ediyorlar. Diyorum ki, Hala dramaya geçemedik. Çünkü çocukların bundan önce okuması, duyması gereken sesler, tanıması gereken insanlar var. Drama eğitimi o şeylerle temas etmeleri için bir araç aslında. Tamer: Büyük şehirlerde arkadaşlarımız AVM'lerde tiyatro yapıyoruz, insanlar alışveriş çantalarıyla izlemeye geliyorlar, biz değiliz dertleri, diyorlar. Yaptıkları şeyi hissedemiyorlar. Bizim burada böyle bir sorunumuz yok. Bunu biliyorlar ve şehirdeki arkadaşlarımız diyorlar ki, Geleyim bana bir oda, bir de oynayabileceğim bir sahne bulun yeter. Böyle şeyleri gördükçe buradaki hayatımız bizim için daha kıymetli hale geliyor. Çocuk tiyatrosu yapıyorsunuz, orada 300 kişiye oyun oynasanız ne manen ne madden doyarsınız, ama burada sizi izleyen 50 çocuğun suratındaki şaşkın ve gülümseyen ifadeyi görüyorsunuz ya, size yetiyor. Para da önemini kaybediyor. Caner: Orada işinizi yapacak yer bulamıyorsunuz, burada insanlar Yeter ki böyle bir şey yapın, diye bakıyorlar yüzünüze. Tamer: O yüzden taşraya dönüş çoktan başladı. Burası da canlandı. Bir başka örnek vereyim. Biz Rize'deki Devlet Tiyatrosu'na oyun izlemeye gideriz. Her hafta aynı yüzleri görüyorduk eskiden. Bizim drama atölyesi başladığından beri aileler çocuklarını oyun izlemeye götürüyorlar. Çünkü bu eğitimi alan çocuklarının oyun da izlemesi gerektiğini düşünüyorlar. Bu çok mutluluk verici bir değişim mesela. Tamer: Bizim yaptığımız şey animasyon, Batı'da kanto diyorlar buna. Bölgeye gelen sirkleri çok seviyoruz ama hayvanların kullanıldığı sirklere gitmiyoruz. Bölgeye gelen sirklerden bizi arıyorlar ve onlara katılmamızı istiyorlar. Biz de diyoruz ki hayvanları çalıştırıyorsanız biz yokuz. Aslında yaptığımız bütün işleri şöyle özetlemek mümkün: Biz ikiz kardeşleriz, Tamer ve Caner, çocukluğumuzda görmediğimiz şeyleri şimdiki çocuklara göstermeye çalışıyoruz. Bunu da tiyatroyla yapıyoruz. Bu kadar aslında. Caner: Bizim hayata bakış açımıza göre, yaşadığın yeri cennet yapmadığın sürece gittiğin her yer cehennemdir. Biz de bunun için uğraşıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/karin-karakasli-o-yanik-kokusu-o-kan-uzerimize-sicriyor", "text": "Asıl mesele zihniyet, çok farklı alanlarda ama hep aynı şekilde tezahür ediyor. Kendine dair olanı kendi beğenilerine göre oluşturmak demek geri kalanın yaşam hakkını ortadan kaldıran bir iç müdahale demek ve bu iç müdahale her şeyi zapturapt altına alıyor. Bir hizalandırma gayreti... Çoğu alanda hissediliyor. Giderek bir tahammülsüzlük iklimine dönüşüyor her şey. Sürekli her alanı bu kadar kutup halinde yaşarsak geriye bir zemin kalmıyor. İdeolojik bile değil, bu neyin kutuplaşması bilemiyorum. Bildiğin iktidar ve güç alanları; poliste karşılığı var, yargıda var, sanatta da olacak gibi. Her şeyden öte İstanbul'da bunun karşılığı var zaten. Evet, İstanbul'un kentsel dönüşüm diye geçirdiği hallere bakmak lazım, aynı hoyratlık. Çok ürkütücü... Ne kadar çabuk yapıldı, akşamında karar alındı, hemen Meclis'ten geçirildi, mikrop defeder gibi belli alanlar boşaltıldı. Oralarda kurulmuş hayatlar var. Şehirle insanın organik bir bağlantısı vardır; mekan seni belirler, eşyanın senin üzerinde hakkı vardır, yaşanmışlıklar vardır ama bunların hepsini görmezden gelip bu mantaliteyle insanları defedip, o gökdelenleri dikiyorsun mahalle dokusu diye bir şey kalmıyor. Mahalle çok insani bir şeydir, manavın bakkalın seni tanır, esnafla iki çift laf edersin, birinin çayını içersin ve kendini koca şehirlerde kaybolmamış hissedersin. İnsana iyi gelir. Ve bunlar birdenbire yok ediliyor. Gazi Mahallesi'nde Venedik Evleri reklamı görüyorum. Korkunç bir tiyatro dekoru yaratılıyor, gerçeklik duygunla, hakikatinle oynanıyor. Her şey ters yüz oldu. Bu kadar dengesizlik bünyeleri bozar, sağlıklı bir şey göremiyorum. Onlar bir yere gidemez çünkü o yaşamı bir komün üzerinden burada kuruyor, orada tekrar filizlenemez ki. Bu kökten koparıp sürgüne göndermektir. Ve belli yerlere yönelik yapılıyor. Seçkinci bir şekilde her yer püripak, yüksek hayat standartlı olsun. Her yer aynı aynı aynı... Sokakta koşmayan, top oynamayan, dizini yaralamayan çocuklar büyüyor. Ve ben bunları çok romantik kaygı olarak söylemiyorum. Bunlar eksildikçe dönüştüğümüz şey başka bir insan modeli. O insan modelinin de şöyle bir algısı olacak. Benim mekanım güvenli, dışarısı tehlikeli. Ve herkes kendi dışını yaratıyor. İçeride koza kuruyor küçük küçük. Herkes birbirinin benzeri üzerinden ilişki kuracak ve dolayısıyla farklı olanı kendisine tehdit görecek ve bu da en son ihtiyacımız olan şey. Ve bunlar inanılmaz hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. İstanbul'a bunu yapma hakkını nereden buluyoruz onu da bilmiyorum. Fetih'i kutlayarak İstanbul'u sahiplenmiş olmuyoruz. Bu ülkede hep aynı şeyler konuşuluyor, siz de aynı sorunlar üzerine yazmak zorunda kalıyorsunuz. Umutsuz olsam ve durumu kabul etsem yazmamam ve anında gitmem gerekir. Yazdığın ve durduğuna göre söylenmeyen bir umut var demektir. Ve bu kuşaktan kuşağa devredildi. Bir de ne kadar zamandır konuşuldu ki bu konular, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, ikisi de tabuydu. O cümleleri kurar olmak, birbirini tanımak çok uzun zaman aldı ve acılar üzerinden oldu. Bunların hepsinde bir abukluk yok mu? Bu meselelerin sadece Kürtlerin, Ermenilerin olmadığını tüm Türkiye'nin önünü tıkayan bir demokrasi sorunu olduğunu söylemek çok zaman aldı, alıyor. Bu hepimizin ortaklaştığı bir nokta bile değil. Siyaset de çoğu zaman zikzaklar çiziyor. Bir ileri, iki geri, beş geri derken o zikzakların acısını çekiyoruz. Ne kadar zamanda ne çözülebilir, inan bilmiyorum ama başka türlüsü elimden gelmediği sürece böyle devam etmek durumundayım. Devlet politikasının başardığı bir şey var; kompartımanlara ayırmak, o kompartımanların da kendisinden bihaber olması ve birbirinin acısından haberdar olmaması durumu... Milli Eğitim politikasına bakmak lazım. O kadar acı yaşandı hala ders kitaplarında bir değişiklik oldu mu, hayır. Neyi nasıl anlatıyoruz tarihte. İkincisi de medyanın dili. Basın kendi ödeşmesini hiçbir zaman yapmadı. Oradaki dil, manipülatif bir dil ve doğrudan nefret söylemi. Bütün bunlar ortada dururken farklı kaynaklar bulmak zaten mucize. Sorun da bu zaten. İnanılmaz çaba gerektiriyor. Normalde günlük hayat içerisinde bu kadar ülke konuşmazsın. Sevgilini, geçim derdini, kendi hayallerini konuşursun. Ama öyle değil, çocuğundan yaşlısına 'ne olacak bu ülkenin hali' teraneleri konuşuluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/kimse-hakikatin-aynasina-bakmak-istemiyor", "text": "Yeni kitabı Sultanı Öldürmek'le geçen ay okuyucusuyla buluşan Ahmet Ümit, hem polisiye edebiyatının hem de polisiye ve gerilim sinemasının ustalarından. Biz de onunla yazdığı kadar iyi anlattığı gerilim sinemasını konuştuk. Aslına bakarsanız benim için önemli olan hikayemi en iyi şekilde anlatabilmektir. Bu bazen gerilim kurgusunda, bazen polisiye türünde, bazen mistik tarzda olabiliyor. İtiraf etmem gerekir ki, öncelikle kendim için yazıyorum. Çünkü yazma süreci en az iki yıl sürüyor; bu sürecin beni mutlu etmesi, heyecanlandırması, hiç bilmediğim dünyalara sürüklemesi, yani gündelik hayatın sıkıcılıklarından kurtarması ve elbette yeni şeyler öğrenmemi sağlaması gerekiyor. Yazım sürecinde bunları yaşayamazsam, yazmanın bir anlamı kalmaz. Ama işi kategorize edecek olursak, gerilim türü, polisiyeden bağımsız bir alan olarak ele alınabilir. Çünkü gerilim aynı zamanda korku türünün de bir örneğidir ya da psikolojik romanın bir unsuru da olabilir. Chandler, Hammett gibi yazarları polisiye türde sinemayı etkilemiş yazarlar olarak tanımlamak daha doğru olur. Bu iki dev yazarın asıl önemi, suçu ekonomik temellerin üzerine oturtmaları ve hikayelerini diyalog ağırlıklı bir yapıda oluşturmalarıdır. Gerek olay örgüleri, gerek kullandıkları dil, gerekse metinlerindeki gerçeklik duygusu her iki yazarın da Amerikan sinemasında, sık sık eserlerinden uyarlama senaryolar üretilmesine yol açmıştır. Hammett'in Malta Şahini, Chandler'ın Büyük Uyku'su polisiye sinemanın önemli başyapıtlarıdır. Gerilim sineması deyince polisiye türü de içeren geniş bir skaladan söz edebiliriz. Örneğin Korku Burnu da bir gerilim filmidir, Kuzuların Sessizliği de. Korku Burnu'nu polisiye olarak adlandırmak zordur ama Kuzuların Sessizliği polisiyedir. Yedi filmi ile Altıncı His de benzer özellikler taşır. Biri polisiyedir, öteki hayalet hikayesi... Kült bir konu olarak Seri Katil olgusu da hem polisiye olarak, hem de korku hikayesi olarak kurgulanabilir. Stephen King gibi kült yazarları geçersek, Dennis Lehane'den bahsedebilirim. Gone Baby Gone, Mistik River ve Shutter Island onun eserlerinden yapılan üç başarılı uyarlamadır. Ama Hannibal Lecter'ın yaratıcısı Thomas Harris'i anmazsak haksızlık olur. Onun yarattığı karakterler ve öyküleri sinemayı epeyce beslemiştir. Mistik gerilim derseniz elbette Dan Brown'ı es geçemeyiz. Tabii eserleri L. A. Confidential gibi başarılı filmlere uyarlanmış James Ellroy'dan da bahsetmemiz gerekir. Sanatta formül kullanmak, yapıtın ölü doğması demektir. İster roman olsun, ister film bir formüle göre yapılıyorsa işin tadı kaçar. O nedenle her romanın ya da filmin kendi doğası, kendi yapısı deyim yerindeyse kendi formülü vardır. Ama polisiyeden söz ediyorsak, mutlaka bir gizemli suçun olması gerekir. Çoğunluk bu bir cinayettir ama şart değildir. Korku filminde de mutlaka hayaletler, öteki dünyadan gelen ölüler olması şart değildir. Faniler arasında yaşanan bir olay da pekala korku romanı ya da filmi için konu olabilir. Örneğin işkence konusu, politik önemi dışında da bir korku olgusu görevini görebilir. Önemli olan yazarın ya da yönetmenin konuya bakış açısındaki farklılık ya da yaratıcılıktır. Mesela Yedi. Katil filmin finaline gelmeden önce ortaya çıkar. Daha da beteri kendi ayaklarıyla gelir teslim olur. Klasik yapıya göre olacak iş değil. Fakat film gayet güzel bir şekilde akar. Üstelik filmin sonunda kazanan adalet değil, kötülük olacaktır. Teslim olan seri katil, dedektiflerimize çalım atarak, kendi amacını gerçekleştirecektir. Elbette artık bu kurgu da bir klişeye dönüşecektir, özgün film yapmak isteyen gerilim sinemacısı şimdi bambaşka bir film yapısına ihtiyaç duymak zorundadır. Yapılması zor olan ama başarıldığında bize unutulmaz bir sanat yapıtı verecek olan formül tam da budur. Formülsüzlüğün formülü... Yazma sürecinizi, motivasyonunuzu etkileyen filmler, sahneler vardır muhakkak... Tabii var; Ömer Kavur'un Anayurt Oteli, Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'i, Nuri Bilge Ceylan'ın Üç Maymun'u, Yedi, Insomnia, Olağan Şüpheliler. Özellikle de Olağan Şüpheliler'in açılış sahnesi enfestir. Geminin güvertesinde herkes ölmüş, katil, yaralı olarak yatan adama yaklaşır. Yaralı adam öldürüleceğinden emindir ama sadece saati sorar. Hiç akıldan çıkmayacak bir sahne. Tabii Seven'ın finali, dedektifin, Hemingway'in repliğini söylediği sahne. \"Dünya bir savaş alanıdır\"... Sevdiğim filmler çoğunlukla yazacağım romanların kışkırtıcılarıdır. O nedenle benim yazarlığımla sinema arasında doğrudan bir akrabalık olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bilmem. Belki Akademi üyelerinin tutuculuğu olabilir. Kimse hakikatin aynasına bakmak istemiyor. İnsanoğlunun yeryüzünün yarattığı en acımasız mahluk olduğu gerçeği binlerce kez kanıtlanmış olmasına rağmen, kimse bu gerçeği kabul etmek istemiyor. Ama kabul etmesek de nasıl vahşi bir tür olduğumuzun kanıtları inkar edilmez şekilde ortalıkta duruyor, üstelik her gün bu zalimliğimize yenileri ekleniyor. Bölgemizde yaşanan savaşlara göz atmak yeterli. Mahvettiğimiz doğa ortada. İyi polisiye romanlar ya da filmler, insanoğlunun bu çirkin yüzünü gösterirler. Sorun bizim bu çirkin görüntüyle yüzleşmeyi göze almamızda. Sanırım Amerikan Film Akademisi üyeleri henüz o kadar cesur değiller. Tüm bunlara ek olarak, Marquez'in Kırmızı Pazartesi adıyla Türkçeye çevrilen kitabı da başarılı bir polisiye olarak filme aktarılmıştır. Katil baştan bellidir. İlginç olan insanların olaya nasıl ilgisiz kaldığıdır. Bu da polisiyenin sosyal tarafı. Suçun engellenebilir birşey olup olmadığı sorunsalına ayna tutması."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/kitap-tasarimcilariyla-soylesi-bes-soru-ve-kitabin-bir-baska-boyutu", "text": "Okur olarak kitaplarla kurduğumuz ilişki, bir süre sonra başka bir boyut kazanıyor; kitabevlerinde saatlerce vakit geçirmeler, okunup sevilen kitabın ilk baskısını aramalar, başucu yazarımız yayınevi değiştirdiğinde kitaplarının yeni kapak tasarımlarını dört gözle beklemeler ise; kitaplar ile okurlar arasında kurulmaya başlanan bu başka boyutun gözle görülen delilleri bir bakıma. Biz de bu başka boyutun kapılarını biraz daha aralayıp kitapların arzu edilen birer nesneye dönüşmesinde büyük pay sahibi olan kitap/kapak tasarımcılarıyla konuştuk. Suat AYSU Türkiye'de başarılı kitap kapakları örnekleri mevcut. Son dönemde güzel kapaklar yapılıyor... Her geçen gün daha fazla önem veriliyor, bu hissediliyor. Üslup olarak, tek bir üslup söz konusu değil, tipografik, foto/kolaj, gotik, popart gibi akımlar ön plana çıkıyor. MELİS ROZENTAL Türkiye'nin coğrafi konumu için homojen bir yapıdan söz edemeyiz. Kuzeyden güneye, Batıdan Doğuya çok farklı etkileşimler var. İran başka, Rusya başka, Yunanistan bambaşka... Kıyaslayacak olursak, Türkiye'de bir Batı taklitçiliği gözleniyor. Ancak özgün kitap kapaklarına son yıllarda daha fazla önem verilmeye başlandığını söyleyebilirim. Robinson kitabevinin sol vitrini ve sağ vitrini, Pandora kitabevinin Türkçe bölümü ve tam karşısındaki yabancı kitap bölümünün arasındaki görsel uçurum umarım seneler içinde kırılır, 20 sene öncesinin seçiciliği ve estetik anlayışı kitap kapağına verilen özen geri kazandırılır. Kültür ve sanat kitaplarında uygulanan esneklik, serbestlik bütün türler için geçerli olmalı. Swiss international design, de Stijl, Bahaus akımlarının etkileri eski kapaklarda daha çok görünürken şimdiki kapaklarda üslup sorunu yaşandığını düşünüyorum. Yurtdışında üzerinde düsünülmüs, mesajı doğru veren, akıllıca çözülmüş, özgün kitap kapakları görmek çok mümkün. Örneğin; Peter Mendelsund, Chip Kidd, Barbara da Wilde, Jason Boheer gibi tasarımcıların işleri. UTKU LOMLU Türkiye'de yayıncıların kitap kapağına verdikleri önemin son yıllarda arttığını düşünüyorum. İnsanların görselle olan ilişkisinin artık sadece izlemekten ibaret olmadığı, paylaşıldığı ve etkileşime geçildiği, iletişimin hiç olmadığı kadar hızlı aktığı bir çağda yaşıyoruz. Bu duruma tüketimin olduğu her hangi bir alanda kayıtsız kalmak da pek mümkün gözükmüyor. Genel üslubu da çoğu zaman maalesef tüketim alışkanlıkları belirliyor. GERAY GENCER Dilimiz, edebiyat geleneğimiz, kullandığımız baskı teknolojileri, kitaplarımızın sayfa ve kapak tasarımları, hepsi sahip olduğumuz ortak kültürün göstergeleri. Bu yüzden batı edebiyatı karşısında edebiyatımız hangi noktada duruyorsa, kitap tasarımı ve üretimi konusunda da benzer bir konumdayız. Kitap kapaklarımızda Doğu Avrupa tasarım mirasından, İslami kaligrafi geleneğine kadar birçok anlayışın etkisini görmek mümkün ancak batı ve doğudaki bazı örnekler gibi bize has yetkin bir üsluptan bahsetmek mümkün değil. Suat AYSU Özellikle masaüstü yayıncılığın gelişmesiyle bambaşka bir durum ortaya çıktı. Tasarlananların hayata geçirilmesi çok daha kolay hale geldi. Bugünün dünden yana daha avantajlı yanı, bitirdiğiniz işi tam olarak ekranda görebiliyor olmanız. Eskiden yaptığınız işi ancak matbaadan geldikten sonra görebilme şansınız vardı. Çok büyük kolaylıklar sağlasa da tasarımı sadece digital programlarla yapılabilen bir iş olarak düşünmemek gerekir. Teknolojik imkanları, örnekse Photoshop'u bir ressamın tuval'i, palet'i ve fırçası gibi görmek gerekir. Bu malzemeler size birçok imkan veriyor olabilir. Ama asıl önemli olan fikrin kendisi ve sizin beceriniz. MELİS ROZENTAL Uçurum var. Teknolojinin gelişimiyle orantılı görsel bir gerilik, kirlilik yaşıyoruz. Batıda sadeleşmeye, doğala gidilirken bizde ise tam tersi bir güncellenme yaşandı Tipografide özensizlik, görsel dengede bozukluk, içerikle uyumsuzluk ya da bütün içeriği bir kapakta anlatma endişesi, maksimum efektli film afislerini, broşür kapaklarını andıran, birbirinin ayni tasarımlar ortaya çıktı. Çağdaş tasarım, değişik materyal kullanmak olmamalı. Türkiye'de kitap kapağı tasarımı diye bir meslek henüz oluşmamış. Gerçi ciddi yayınevleri profesyonel tasarımcılarla çalışmanın avantajlarının farkında, bu da onların farklılığını artırıyor. UTKU LOMLU Teknoloji birçok şeyde olduğu gibi kitap ya da kitap tasarımını da kolay ve seri üretilir hale getirdi. Bunun doğal bir sonucu olarak da ürettiğiniz şey eskisi gibi değerli olmuyor ve fonksiyonunu yerine getirmesi gereken basit bir tüketim nesnesi olarak bakılıyor. Sadece bu da değil... Teknoloji beraberinde tek tipleşmeyi getiriyor çünkü birebir aynı üretim araçlarıyla ve hemen hemen aynı teknikle üretim yapılıyor. Üretilen işlere ulaşmanın da artık çok kolay olduğunu düşünürsek, özgünlüğün azaldığını, hatta yavaş yavaş ortadan kalktığını söyleyebiliriz. GERAY GENCER Kitap tasarımının dünüyle bugünü arasında çok büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum ancak bugünüyle yarını arasında çok şeyin değişeceği aşikar. Yazılı kültürden dijital kültüre evrilen yayıncılığın değişimi fiziksel olarak yazının kağıt üzerinden dijital ekran üzerine transferiyle sınırlı kalacak gibi görünmüyor. Edebiyatın, gelişen bilişim teknolojileri yoluyla enerjisini haraketli görüntüye aktardığına şahit oluyoruz. Hayatın her alanında görüntülü, mobil iletişim olanağına sahip yeni nesiller için okumak, bilgiye ulaşmanın en az çekici yollarından biri haline dönüşüverdi bile. Henüz bu sürecin başında olduğumuzu düşünürsek kitabın ve kitap tasarımının geleceği konusunda bir şeyler söylemek için erken olacaktır. Suat AYSU Her şeyin çok daha görselleştiği bir dünyada bunun aksini savunmak mümkün değil. Okuma alışkanlığı olmayan kişiyi, ilk anda kapak tasarımının kendisiyle cezbetmek mümkün olabilir. Hatta okurun, kitabı alması bile sağlanmış olabilir doğru tasarımla... Kitap okuma alışkanlığı doğru kitap seçimiyle ilgilidir. Bu sadece kapakla sınırlandırılamaz. Kitabın türü, yazarı, tasarımı belirleyici rol oynar. Sadece kapağını beğendiği için, aslında hiç ilgi alanına girmeyen bir kitabı aldıysa eğer okur, henüz gelişmeye başlayan merak ve ilgiyi başlamadan sonlandırabilir. MELİS ROZENTAL Bence kitap \"özel ve güzel\" bir köşede asıl okurunu bekleyecektir... Kitap okuma alışkanlığı olmayan birinin kapaktan etkilenerek kitabı okumasını gerçekçi bulmuyorum. Ne var ki, görsellik gerçek okuru çekebilir, yani kitap okuma alışkanlığı olan birinin, kitap kapağından etkilenerek hiç okuma niyetinde olmadığı bir kitabı alıp okuması mümkündür. UTKU LOMLU Görselliğin yani sadece kitap kapağının, tek başına yeni bir okur yaratacağına inanmıyorum. Yetişkin bir kişinin içinde okuma merakı, isteği, arzusu yoksa bırakın kitap okutmayı onu kitabevine bile zor sokarsınız. Bahsettiğiniz durum ancak çocuk yaşta olabilir, kitapları görselliği için sevebilir zamanla da okumanın verdiği keyif ve heyecandan kendinizi alamazsınız. GERAY GENCER Yüzlerce sayfadan oluşan bir kitabın sırf kapağı yüzünden arzu nesnesi haline dönüşüvermesi bana çok da anlamlı gelmiyor ancak her alanda görünenin, içeriğin önüne geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Ayrıca ben de bazen sırf tasarımından etkilenerek kitap satın alabiliyorum ancak iyi bir kitap kapağı tasarımı okurla iletişim kurabilmeli, onu içeriğe yani kitabın metnine doğru yönlendirebilmeli. Kitap kapağının yazar, yayınevi ve okur arasındaki ticari konumu ötesinde kitabın özüyle ilgili samimi ve davetkar bir üslubu olması gerektiğine inanıyorum. MELİS ROZENTAL Yalnız kitap değil, plak-CD-kaset kapaklarında, hatta herhangi bir tüketim malının ambalajında da durum farklı değil. Görsel dil çok önemlidir, tüketicinin satın alma dürtüsünü harekete geçirmelidir. Bunun için de tasarımcının, kitabın içeriği kadar tüketici profilini de çok iyi incelemesi gerekir. Bir \"coffee table book\" ile bir felsefe kitabının alıcısı çok başkadır. Bir edebiyat klasiğiyle modern bir \"best seller\" de öyle... Aynı kitabı sırf kapağı yenilendi diye yeniden alıp okuyan, kitaplığına koyan okurlar var. Kapak, grafik dili vasıtasıyla okurla diyaloga girmeli, içerikle ilgili kısa bilgiyi hızlıca iletebilmelidir. UTKU LOMLU Pazarlama açısından baktığınızda kapak tasarımının yadsınamaz birçok faklı rolü olduğunu düşünüyorum. İlki akılda kalır ve çarpıcı olmalı ki insanların zihninde yer etsin, bilinirlik sağlasın. İkincisi merak uyandırmalı ki okuyucunun ilgisini kendine çeksin. Son olarak da kitabın kapağının nihayetinde bir ambalaj olduğunu düşünürsek, bunun her açıdan iyi tasarlanmış olması ve rafta da kaliteli durması gerektiği gerçeği. GERAY GENCER Tüm dünyada ulusal kültür politikalarının finansal sistemin egemenliği altına girdiği, yayınevlerinin daha fazla pazar payı elde edebilmek için kitap üretim sürecinde nitelik kavramını nicelik uğruna feda etmekten çekinmediği bir dönemi yaşıyoruz. Sadece ve sadece karlarını büyütmeyi hedef edinmiş yayınevlerinin sayısı giderek artıyor, bu tutumun kültürel açmazları dışında finansal olarak da hiçbir yayınevi için sürdürülebilir bir tutum olmadığını artık görmeliyiz. Suat AYSU Kitabın içeriğini kapakta anlatmaya çabalamak, direkt bir anlatım çok doğru bir yöntem olmayabilir. Aslında cevabı sorunun içinde mevcut... İpuçları vermek gerekir. Bu ipuçları kitabın türüne, konusuna, içeriğine göre değişebilir. İçerikten tamamen bağımsız kapak tasarımı, kitapta olmayan bir şeyi okuyucuya vadetmek olur, ki bu da doğru olmaz... MELİS ROZENTAL Bu sorunun yanıtını yukarıda kısmen vermiş oldum. Her şeyden önce bunun tam aksini yapmamalı! Yani okuyucunun üzerinde içerikle ilgisiz, hatta bazen yanıltıcı bir algı oluşmasına izin verilmemelidir. UTKU LOMLU Her şeyden önce kitap kapağı okuyucunun hayal gücünü sınırlamamalı... Bir başka deyişle kitabın kapağını kaldırıp daha ilk satırı bile okumamışken okuyucuya yön vermemeli. Bunu bir sinema afişinde yapabilirsiniz ama kitapta karakterler de zaman da mekan da sinemadaki gibi birazdan perdede kanlı canlı göreceğiniz şeyler değil, metinle birlikte sizin hayal gücünüzün yoğrulmasıyla hayat bulacak şeyler. Kapak buna ne kadar müdahil olursa okuyucunun oyuncağını, oyun zevkini o kadar elinden almış olur. GERAY GENCER Okuduğumuz her kitap içimizde kendine özgü bir ruh hali yaratır. Ben bir tasarımcı olarak bir kitabın kapağını tasarlarken; kitabın kurgusuyla, karakterleriyle ve üslubuyla yarattığı bu ruh hali hakkında okura meraklandırıcı ipuçları vermeyi deniyorum ama kesinlikle kitabı tasvir etmeye çalışmıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/koltuga-yaslanip-masallara-dalmak", "text": "Derya Göçer: Yola çıkarken aklımızda blog vardı. E-zine elektronik de olsa dergi. Takım işi. En amatörü bile daha kurumsal. Blog çok tesadüfi, hem dert hem heves olan yazıları \"blog'a sığınıp\" arka arkaya ekleyebiliyoruz. Brad Pitt'in filmlerde yedikleriyle İranlı ninja kadınlar aynı sitede yer alabiliyorlar. Şimdilik Yemek Kültürü, Haftanın Eğlencesi, Pazar Yorumu gibi başlıklarla ayırıyoruz. Konuk yazarlarla nereye gittiğimizi daha iyi görebildiğimizde e-zine de heveslerimiz arasında. Berrak Göçer: Bu da blog olmaktan geliyor. Blog internetle doğan ve var olan bir şey. Bu nedenle internetin doğasına uygun olmayı doğru buluyoruz. Halihazırdaki tasarım günde bir haber için uygun. Ne kalabalık ne de ıssız görünüyor. Bunun en önemli avantajı, okurları farklı yazılara da yönlendirebilmesi. Böylece Yazarların Kokteyl Tarifleri'nin altında Özal dönemindeki heavy metalcilere ilişkin Pazar Yorumu'na ulaşılabiliyor. Amaçladığımız çeşitlilik somut bir hal alıyor. Derya: Paslaşmak beraberce yapmayı ima ediyor. Üzülerek söylüyoruz ki daha ziyade pas atıyoruz. Pas veren az çıkıyor. \"Genç\" bir blog olarak yeni yeni düşünmeye başladığımız meselelerden biri de bu tür kültür yazılarını Türkçe okumak isteyecek, kendi okuduklarını da gönderecek okura ulaşmak. Yardıma açığız! Berrak: Şu da gerçek ki, internette Uzakdoğu, Latin Amerika ve başka kültür haberlerine ulaşmak kolay değil. Bu konuda yardım çağırısında bulunduk ama henüz geri dönüş alamadık. Hangi haber Türkçe okurun ilgisini çeker kestirmek de güç. Bu engeli aşmak için haberleri Türkçeleştirilmeye çalışıyoruz: Miles Davis'in chilli tarifini, chilli'nin açıklamasını yaparken etli kuru fasulye olarak aktarıyoruz... Derya: Hızlı, günlük paylaşmak istediklerimizi okumaya devam ediyoruz. Blog mecranın da zorlamasıyla bizi sosyal medyayı daha sıkı takip etmeye sevk etti. Eskiden rastladıkça okuduklarımızı daha düzenli okumaya başladık. Önemsediğimiz, eğlendiğimiz konuların da peşine düşüyoruz. Hem bunları Türkçeye taşımak hem de farklı bakış açılarını sunmak istiyoruz. Mesela Twitter ve sansür tartışırken basın sansüründen farkını, bir kitap neden geç basılıyor sorusuyla memleket yayıncılığıyla konunun ilişkisini açmaya çalıştık. Berrak: Okuduğumuz yabancı haberlere farklı yaklaşmaya başladık. Artık bir haberin kültürel bağlamda Türkçe karşılığı var mıdır diye daha çok düşünüyoruz. Bir de özellikle değinmek istiyorum: Haberlerdeki tarifleri, mektupları, hatta şarkı sözlerini Türkçeye çeviriyor, daha önemlisi olabildiğince Türkçe sayfalara link vermeye çalışıyoruz. Böylece Türkçe İnternet'in gelişimine katkıda bulunabilmeyi umuyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/krisztián-grecsó-eger-gercek-bir-yazarsaniz-spesifik-bir-durusunuz-olmasina-gerek-yoktur", "text": "Bu oldukça zor bir soru. Koca bir romanı tek bir cümlede özetleyebilir miyiz? Şubatta basılan son romanım, Mellettem elfersz, biz kendi geçmişimizden ibaretiz ifadesi hakkında. Genç bir adamın, büyükbabasının geçmişinde geleceğini bulmasının öyküsü. Macaristan küçük bir ülke, ancak belli yerlere özgü, özel yemeklerimiz var. Sekiz yıl kadar, ülkenin güneyinde, Sosisin Başkentinde yaşadım ve kabul etmeliyim ki, o sosisler gerçekten de Macaristan'ın en iyi sosisleri. Elbette! Macar edebiyatında önemli bir gelenektir bu. Çoğu yazarın kendi restoranı, tarifleri, hatta yemekleri vardır. En meşhuru da muhtemelen Jokai fasulyesi çorbasıdır. Bu yemek, usta bir 19. yy romantik dönem yazarı ile muhteşem bir yemeğin bir araya gelişine mükemmel bir örnek bence. Eğer kastettiğiniz salt edebiyatsa, Macaristan'da hayır olur cevabım. Ama işe edebiyatın başka dallarını şarkı sözü veya senaryo yazmak gibi ve gazeteciliği de dahil ederseniz, o zaman iş değişir. Yaşam ve Edebiyat adlı haftada bir yayınlanan bir gazetede düzyazı işleri editörü ve yayın yönetmeniyim. Yani benim de sivil bir işim var. Editörlük görevimden dolayı sürekli, çağdaş edebiyattan yeni isimler okuyorum. Dünya edebiyatına gelecek olursak, tam bir Rus hayranıyım diyebilirim; Lyudmila Evgenyevna Ulitskaya ve Venedikt Vasilyevich Yerofeyev. Buna cevabım, Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı ya da herhangi bir eseri, veya Bohumil Hrabal'dan bir eser olur. Daha ciddi olmak gerekirse, şunu söyleyebilirim; başkalarının eserlerinden çok şey öğreniyorum. İlgimi çeken, kendimi ortaya koyabildiğim şeyler aslında. Kesinlikle bir sanatçı gibi davranmıyorum. Macaristan'da uzun siyah paltolar giyip, siyah şapkalar takan yazarlar var. Bana göre tüm bunlar yalnızca birer maskeden ibaret. Eğer gerçek bir yazarsanız, spesifik bir duruşunuz olmasına gerek yoktur. Yeniden bana dönecek olursak, günlük şeyler giyen, otuzlu yaşların başında standart bir adamım diyebilirim. Krisztian Grecso 1976'da Macaristan, Szegvar'da doğdu. Toplumsal fırtınalarla dolu tarihi nedeniyle Viharsarok diye anılan yörenin birçok kentinde yaşadı. Irgatlık, koyun çobanlığı, köy öğretmenliği yaptığı zamanlar da oldu. Üniversitede Macar Dili ve Edebiyatı dalını bitirdikten sonra çeşitli dergilerde redaktör, başredaktör olarak çalıştı, halen Budapeşte'de yaşıyor, Yaşam ve Edebiyat adlı seçkin edebiyat dergisinde çalışıyor. Önemli Eserleri: Vizjelek a honvagyrol (şiirler, l996), Pletykaanyu (öyküler, 2001), Hoş Geldin (roman, 2005; YKY, 2011), Tanciskola (roman, 2008), Mellettem elfersz (roman, 2011). Hoş Geldin isimli romanının Almanca, Çekçe, Slovence, Türkçe çevirileri 2007, 2008, 2009, 2011 yıllarında yayımlandı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/kucuk-iskenderle-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen ve giderek artan bir ilgiyle takip edilen Sözünü Sakınmadan sohbetlerinin dördüncüsünde, eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş şair küçük İskender'i ağırlarken, okurlar da her zamanki gibi soru ve yorumlarıyla sohbete dahil oldular. 500 kadar edebiyatseverin katıldığı etkinlik katılımcılara keyifli bir atmosfer sundu. Sohbete Seyhan Erözçelik'in bir şiiriyle başlayan küçük İskender, 'Marjinal şair' sıfatından yeni kuşak sanatçılara, şairlik ve şiir yazmaktan okuma kültürüne pek çok konu üzerinde durdu. Sohbet boyunca dinleyenler arasında bulunan diğer şair dostlarına, onu konuk eden eleştirmenlere takılan ve bazı yazarlara da göndermeler yapan şair, yakın zamanda kaybettiğimiz Seyhan Erözçelik'i sık sık andı. Oh, çok teşekkür ederim. İlk fırsatta temin edip okuyorum Seyhan Erözçelik'i ve Yağmur Taşı'nı. Seyhan Erözçelik'in şiirinin adı İÇ. Şairin Yağmur Taşı adlı kitabındadır. İlginize teşekkürler. En başta okuduğu şiir Seyhan Erözçelik'in hangi şiiri? Biliyorsanız söyler misiniz? Sevgilime okuyasım var, çok istedim, bulamadım. Buraya yorum olarak yazabilirsiniz. Düzenli girip bakacağım. nasıl ki nazım hikmet ve edip cansever şiir dalında tanrı ise iskedner ve murathan mungan da peygamber dir tapmak anlamında söylemiyorum gerçek ten de bunlar ve toplumcuu gerçekçiler harika İNSANLAR... O sohbet hem sigarasız hem birasız olmaz bence, çok çok iyi yapmış. iskender farkını yine koymuş ortaya, bir kez daha hayran oldum. izlediğim sohbetlerin en güzeli, en yararlısı, en soluksuzuydu. ayrıca 'elif' göndermelerine de bayıldım.. açık havadayız, ve sigara içmek niye hala saygısızlık olarak nitelendirilir anlamam, heleki kendisi kendi rızasıyla içiyorsa, maske takmamayı ogrettıgı ıcın topluma saygısı var belkide. kendisine saygısı var zaten ki orada!! bunun sigarayla ne alakası var ne kadar sığ bir düşünce... şiirini metnini tekniğini acıklanamayacak her seyi açıklama denemesi iskenderin en kötü ve yanlışş şiiri metni ve tekniği.... Cemaat sohbeti değil bu ikaria, isterse sigara içer, isterse alkol. adam ne ise öyle konuşuyor, öyle davranıyor. Kendisi gibi olan bir insandan da sanattan, şiirden konuşurken maklube yemesini bekleyemezsin. Sigarasız sohbet mi olur, ne iyi etmiş.. Elinde sigara sohbete gelmiş. İnsanın önce kendisine saygısı olur!!!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/kulturel-gerilla-hareketi", "text": "Yayıncılık sektörüne henüz adım atan MonoKL ile yayıncılığa nasıl adım attıklarından, bir jest olarak felsefenin ülkemizde nasıl oluşacağına kadar pek çok konuyu konuştuk. MonoKL Genel yayın yönetmeni Volkan Çelebi, yayın takviminleri ile felsefe ve edebiyata dair notlarını paylaştı. Monokl Dergisi'nin temelleri 2005 yılının sonlarında atıldı. Hepsi de öğrenci olan şair, felsefeci ve öykücülerden oluşan bir topluluk olarak 2006 yılının Haziran ayında derginin ilk sayısını çıkardık. Manifesto temalı bu sayının ardından sırasıyla Patafizik Koleji, Işık, Görsel Şiir, Unutuş gibi konuları işledik. Blanchot temalı sayımızı takip eden diğer sayılarda uluslararası ve özgün katılımlarla Hegel, Lacan, Levinas ve Jean-Luc Nancy Uluslararası Özel Sayıları'nı çıkardık. 2008 yılından beridir de bu sayıların her biri için büyük çapta uluslararası konferanslar gerçekleştirdik. Levinas sayısıyla birlikte Türkçe ve Yabancı olmak üzere iki ayrı cilt halinde dergiyi ansiklopedi boyutlarında yayımladık. Şu an dergi tarafında, Nancy sayısının yabancı versiyonu ile Deleuze'ün Türkçe ve Yabancı versiyonlarının ciltlerini hazırlamakla meşgulüz. Dergi olayı, 2010 Ekim'inde Jean-Luc Nancy'nin bizzat katıldığı Demokrasi Fikri konferansı ile bir yayınevi olayına da dönüştü. Bu konferansta, ilk yayınlarımız olarak, Jean-Luc Nancy'nin Demokrasinin Hakikati ve Ahmet Soysal'ın Mini-Etika adlı kitaplarını okuyucuya sunduk. Derginin bir projesi olarak kurulan Monokl Yayınları, derginin kuruluş temelleri, ilgileri, yerel ve uluslararası ilişkileri kapsamında bir yayın programı izliyor. Yayınevinin en önemli ve ayrıksı özelliği temel yapıtları ve metinleri çevirme tasasını taşıması. İlk iki kitabımızdan sonra şu ana kadar felsefe alanında Lyotard'ın Pagan Eğitimler'ini; Ahmet Soysal Birlikte ve Başka I-II'sini; Jean-Luc Nancy'nin Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik'ini; Alain Badiou'nun Tarihin Uyanışı, Sonlu ve Sonsuz, Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, ve yine Alain Badiou'nun Barbara Cassin ile birlikte yazdığı Heidegger. Nazizm, Kadınlar, Felsefe kitaplarını; Agamben'in Dünyevileştirmeler'ini, Levinas'ın Maurice Blanchot Üstüne'sini, Michel Henry'nin Marx'a Göre Sosyalizm'ini yayımladık. Felsefe alanında bundan sonra yayımlayacağımız kitapların ayrıntılı bir listesine blogasiri. monokl. net adresinden ulaşılabilir. Ayrıca anlatı/deneme alanında Thomas de Quincey'in Immanuel Kant'ın Son Günleri adlı yapıtını; edebiyat alanında başlattığımız Başka Dünyalar serisinde ise Arthur Machen'in Tanrı Pan, En Derindeki Işık; Marguerite Duras'nın Yıkmak Diyor Kadın; Herve Le Tellier'nin Bar Sonatları ve son olarak Sheckley, Asimov, Doyle ve Clarke'ın öykülerinden oluşan Yamuk Bakan Öyküler kitaplarını yayımladık. Başka Dünyalar serisinin Kafkaesk ve Borgesvari bir güzergahta, karanlık kurmaca, bilim-kurgu ve büyüsel gerçekçilik alanlarına odaklanarak kendine hayli özgün bir yer açacağını düşünüyoruz. Bu seride Haziran ayına kadar 20 kitap daha yayımlamayı planlıyoruz. Yayınevinde kitapları, başından sonuna kadar bütün süreçlerinde Murat Erşen ile birlikte hazırlıyoruz. Ve elbette editoryal süreçte başka bir çok insanın da katkısı oluyor. MonoKL tek göze takılan çerçeveli gözlük anlamına geliyor. Aynı zamanda bir kısaltma olarak bu ismi kullanıyoruz. Onu sihirli mercek olarak adlandırdığımız da olmuştu. Mono Kurgusuz Labirent; Kurgusuz oluşunda her türden kurgusallığa ve önceden-belirlenmişliğe, bir anlamıyla yazgıya direnen bir yaşamsallığı, yaşamla yenilenmeyi, sürprizleri ve ani şaşkınlıkları ifade ediyor. Bu yönüyle hayalin en yüksek yazınsal biçimi olan edebiyata karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Labirent ise kurma, inşa etme, çizme, tasarlama, dönüşleri, kıvrımları konumlandırma, bütünsel bir fikre beden ve ruh kazandırma, bir temel atma anlamına geliyor. Sadece dikey değil, yatay bir temel atım hareketinden, düşünsel olduğu kadar varoluşsal bir yaşama geçme halinden bahsediyoruz. Aslında temeller atmaktan, bir malzemeler zenginliğinden, daha açık bir deyişle yeni fikirler üretme jestinden ve bu jestle yaşamaktan söz ediyoruz. Bu yönüyle Labirent'in felsefe ile yaşamsal bir yakınlık olduğunu düşünebiliriz. Mono ise, hayali ve edebiyatı temsil eden monokl takılı gözümüzle, gerçeğin bedenini ve felsefenin ruhunu temsil eden çıplak gözümüzün bir yan yana gelmesini, birbirlerini beslemelerini ve hem bir gerilim hem de bir yaratım içerisinde birlikte-varolmalarını anlatıyor. Bu mesafeyi bir güçler oyunu şeklinde değil de, bir fikrin zamanı ile gündelik gerçeği zamanı arasındaki uçurum olarak ya da kabaca düşünen, hayal eden ruh ile gerçekliğe ve gündelik pratiğin çıkar çatışmalarına maruz kalan beden arasındaki uzaklık olarak ele alırsak; fikir ve hayal olan ruh adına gerçekliğin delinmesi ve şiddet düzeninde gedikler açılması durumundan söz etmemiz gerekir. Biz bunlara yaşama, nefeslenme, durup düşünme ve hayal etme delikleri diyebiliriz. Bu delikleri bir yaşam estetiği kurmanın ötesinde, yaşamın tüketici gündelik akışından bir şeyleri tutup kapmak ve onları hissiyata ve fikriyata dönüştürmek olarak, bir dinginleş-tir-me olarak, ve tam tersi bir yolla bu fikirlerin ve hislerin de başka bir coğrafya ve başka bir tarih kurabilmek adına yaşama durumlarına aktarılması, başka türlü bir devinim anlayışı yaratma, olarak anlayabiliriz. Bu durumda kısaca bu kültürel gerilla hareketi, kendisi de gerçekliğin parçası olmak durumunda olduğundan ilkin kendisine karşı, sonra da tüm gerçekliğe ve onun düşünmeyi ve hayal etmeyi yasaklayan kapitalist pragmatiklerine karşıdır. Biz burada henüz kaçınamadığımız şiddet boyutunu, bir yadsıma ve ötesini isteme anlamında yaratıcı ve üretici bir sürece, yaşamsal bir yazıya dönüştürmenin derdini taşıyoruz. Bu dert-taşıma, fikir ve his üretme ile bu üretim sürecini yaşamsal pratiklere aktarma halini birlikte var etmek durumunda. Bu coğrafyada yazı eylemi ile ve daha temelde fikir ile olan ilişkimizin çok sıkıntılı olduğunu söyleyerek başlayalım. Bir fikir mimarisi kurma, bu ülkenin bir medeniyet kurabilme yolunda en önemli eksiği. Bizim, edebiyatla ve daha önemlisi şiirle kurduğumuz ilişkilerin yaşamla kurduğumuz ilişkilerden beslendiğini, o anlamda şiir ile kurulan ilişkinin kökensel olduğunu söyleyebiliriz. Felsefeye geldiğimizde ise bunu söylemek noktasında değiliz. Felsefe tarihinin temel yapıtlarının Türkçe'ye sistematik bir yaklaşımla kazandırılmamış olmaması bir yanda, akademilerimizin içinde olduğu yaratım ve üretimden uzak sosyal, teorik ve politik söylemleri yalnızca aktarma halleri öbür yanda ciddi bir fikri karanlık içerisindeyiz. Felsefeye beden kazandırmak, yaşamı tutmak ve yaşam tarafından tutulmaya izin vermektir. Yaşamı üreteceğimiz kavramlarla, bize öğretilen ve aktarılandan başka türlü tutmak; bu kavramların yakınlarındaki hissiyatları da taşıyarak başka türlü yaşama duyarlılıkları edinmektir. Felsefe, kavramların karanlık ve kuru karanlığı/krallığı olmaktan çıkması gereken bir zamanla çevrili olduğunu fark etmek ve mücadeleye katılmak, hakikatin sadık ve etkin bir aygıtı olmak zorundadır. Kapitalist sistemin, yarattığı ve yürürlüğe koyduğu tüm eşitsizlikler, etiksizlikler, hep-hazlılıklar, düşüncesizlikler ve estetize edilmiş hissiz öznesizlikler karşısında, felsefe yalnızca üniversite odalarında varolacağı bir kaçış uzamında kalamaz artık. Felsefeye kazandırılacak beden, bir ruha can vermek anlamına geliyor. Monokl olarak filozofların yapıtlarını, bir yanıyla Batı'daki yaşamın birer sonucu olarak da görülebilecek bu insanların yapıtlarını, çevirmekle bir fikirsel jestin nasıl anlamlandığını, nasıl yaşam kazandığını gözlemliyoruz. Filozofların temel yapıtlarından oluşacak felsefe serimiz, kuvvetli ve şiddetli bir gerçeklik akışı içerisinde kaybolan insanları bir an için bile olsa bu gerçekliğin dışına çekebilirse, ilk amacımıza ulaşmış olacağız: o da bir an için durmak, düşünmek ve hayal etmektir. Ve belki de bu an, sonsuz önemsiz ve kayıp anın içerisinde, gerçek bir başlangıç anı olacaktır. Burada her türlü içerik tartışmasını bir kenara bırakmamız gereken bir ana dikkatimizi vermeliyiz: o an, bir fikrin yaşamsal jestidir, bir fikrin biçimsel temelidir, bütün fikirlerin temeli atan temel-atma jestidir. Jean-Luc Nancy ya da Alain Badiou konuğumuz olarak İstanbul'a geldiğinde, onların yüzünde, yürüyüşünde, seslenişinde, gülümseme ya da hüznünde bir fikirsel jestin, ya dilerseniz duruşun diyelim, izleri durmaksızın bize kendisini sunar. Bir filozofun yapıtlarına can veren bu bedensel ve ruhsal jest, düşünce ve yaşam için, insan için duyulan yaratıcı tutkudur. Bizim bu karşılaşmalarla elde ettiğimiz bu büyük deneyimi, insansı dokunuş, yazının imkanları ve düşüncenin ufukları ile birlikte ele aldığımızda bir fikirsel mimari üretmenin ilk kıvılcımlarını var etmiş oluyoruz. Bu kıvılcımların, kendi yaşamımızdan, Batı'dan farklı düşünsel ve duygusal temeller barındıran yaşamımızdan alacakları ile yeni bir felsefe ortaya çıkarabilme, yeni bir düşünsel ateş yakabilme ve bu karanlıklarda etrafına insanları toplayabilme, onları buluşturabilme potansiyeli üzerinde duruyoruz. Bu potansiyeli gerçeğe dökebilmek için uzun bir zamana ihtiyacımız olacak. Felsefenin fikir olarak değil, bir yaşam olarak da anlam kazanacağı bir düzlemin oluşturulabilmesi için Türkçe hayati önemde. Türkçe yazma ve düşünme pratiği olmaksızın, bu coğrafya ve bu tarihin yazı, fikir ve hayal olarak üretilmesi ve bu üretimlerin yaşama geri verilmesi olmaksızın bir felsefeyi var edemeyiz. Şu an yayımlanmış 17 kitabımız var. Haziran sonuna kadar 20'si edebiyat olmak üzere toplamda 60 kitaba ulaşmayı hedefliyoruz. Yapıtlarını yayımlayacağımız ve yayımlamaya devam edeceğimiz filozoflar arasında Alain Badiou, Emmanuel Levinas, Jean-Luc Nancy, Michel Henry, Jacques Derrida, Georges Canguilhem, Jacques Lacan, Giorgio Agamben, Jean-Luc Marion, Pierre Bourdieu, Felix Guattari, Maurice Blanchot, Georges Bataille, Dionys Mascolo, Joan Copjec, Jacques Ranciere, Peter Sloterdijk, Serge Lesourd, Vladimir Jankelevitch ve François Lyotard bulunuyor. Edebiyat alanında ise Peter Ackroyd, Christian Bobin, Herve Le Tellier ve daha başka bir çok başka önemli yazarın kitaplarını yayımlayacağız. Monokl, 2008 yılından bu yana 5 tane uluslararası konferans gerçekleştirdi. Dergileri ve kitapları, düşünce ve hayal aygıtı olan yazıyı piyasanın finansal mekanizmalarına maruz kalarak insanlara ulaştırmaya, dağıtmaya çalışmak, bizim kendimizle birlikte, okurumuzu da yaratmak, ondan öğrenmek ve ona işaret etmek olarak adlandırabileceğimiz süreç açısından tam sağlıklı ve etkin işleyemiyor. Elbette nitelikli eser üretimi ve nitelikli okuyucu meselesi de apayrı bir sorun. Bu noktada sadece üstten bir kitap bırakma ve okuyucunun yapıtı bir kitaplar karmaşası içinde bulmasını beklemek yerine; yaptığımız önemli etkinliklerle de okuyucularla yüz yüze buluşma, iletişim kurma ve onlara sözümüzü sunma ve bu şekilde doğal ve sahici bir güzergah inşa etme yönünde çabalarımız var diyelim. Bu farklı güzergahı olanaklı kılan filozof katılımlı etkinliklerimizi de kapsamları ve etkileri genişleyecek bir şekilde sürdüreceğiz. Avrupa'nın fikir uzamında kendine güncel bir yer edinmiş Monokl'un, bu güncelliği kendi gündemini de yaratacak şekilde büyüttüğüne tanıklık edeceğiz önümüzdeki aylarda. Bu, öncelikle yazı ile yaşamsal ve ciddi bir ilişki kurmayı gerektiriyor. Bir dil oluşturmak için felsefe açısından en azından temel bir külliyatın önümüzde bulunuyor olması mecburi. Bu anlamda bir sistematik iç-görünün eşlik ettiğini çeviri etkinliğinin sürdürülmesi ve ilişkilerin derinleşirken aynı zamanda genişlediği bir yazısal devinimin tutturulması önem kazanıyor. Bu bir kopukluk içinde yürütülemeyecek, bir isyanın kuru şiddetine sığdırılamayacak kadar eş-zamanlı ve başka-zamanlı yürütülmesi gereken bir oluşturma/kurma çabası. Birçok değişkenin yeniden ve yeniden incelenmesini, sabırlı ve emek yoğun bir çalışma sürecinde yan yana gelmeyecek deneyimlerin birlikte-var edilmesini, ve bu deneyimlerin yazma ve yapma edimlerine çevrilmesini kapsıyor. Bu bir yanıyla estetik bir yan yana getirme haliyken, aynı zamanda düşüncenin mevcut yaşam karşısında, onun sınırlarında bir malzeme biriktirmesini anlatıyor. Bu malzemeye ad koymak dille iş görmeye başlamak demek; ama bu iş görmeyi yaşama geri iade ettiğimiz durumda ancak kavramlarımızın bir hayatı olur. Yaşama iade etmediğimiz, etkinlik halinde yaşamaya çevirmediğimiz hiçbir düşünce bir fikir oluşturmaya, bir felsefe var etmeye yeterli gelmez. Kavramları yaşamsal malzemeden çekip çıkarıp, onları biriktirip, yoğunlaştırıp yazmamız, yaşama yeniden-sunmamız ve böylece yeni bir yaşam deneyimini adlandırmamız gerekiyor. Bu kavramsallığın yaratımı, yaşamla bir ilişki kurmaya, ama onu düşünenin ya da yaratanın kendi konumu açısından da değiştirmeye ve dönüştürmeye hizmet eder. Yaşama iade etmek, yaşamı hep yaşar halde tutmak için, onu ölmüş biçimlere ve temsillere indirgememek için, ondaki başkalıkları düşünülür ve hissedilir kılmak demektir. Yaşam bile her zaman yeniden keşfedilmeye ihtiyaç duyar. Şunu demek gerekiyor belki de: Filozoflar İstanbul'a konferanslar için geldiklerinde, buradaki heyecanlı akıştan, akışkan ve dalgalı duygu durumlarından, düşünsel tutkunun doğasından etkilendiler. Batı'da varolmayan bir yaşam buralarda kök salmış, bütün sorun bu çok derinlerdeki, bu büyük düzlüklerdeki kökleri tutabilme edimini/yeteneğini, onları gövdelerine ve dallarına kadar takip edebilmeyi, bu yabancılıklara sabırla ve özenle yaklaşmayı ve o kökleri kökensel bir hayal etme ve düşünme dünyasına taşımayı istemekte ilkin. Sonra da bu isteği, buralarda açıklıkla fark edilen tutkuyla düşünselleştirmekte. Ancak bu şekilde bir varoluşsal jest buralarda hayat bulabilir. Bizim farklı bir düşünsellik ve duygusallık uzamımız var, bundan doğacak ve kökenlenecek felsefe de farklı olacaktır; bu farklılığı isteyebilecek, onu çekip çıkarabilecek kadar dayanaklı ve tutkulu olmak zorundayız. Monokl, bir gövde halinde büyümeyi, zenginleşmeyi ve çoğullukların bu tekil çatı altında birlikte varolmasını hayal ediyor. Bu okul, birlikte-öğrenme ve birlikte-yaşama okulu; bir içeriği, bir kuralı, bir yasayı öğretmekten ziyade bir başka yaşamın-temelini atma isteği bizim sahip olduğumuz ve paylaşmak istediğimiz. Evet, hiçbir şiddetin ulaşamadığı bir hayat var, bir düşünce var, bir hayal var. Fikrin karanlık odalarını edebiyatla yaşamlandırmak, fikri ve hayali tutkuda düğümlemek, her türlü yaratıcı üretimi hayata iade etmek ve hayatı eskiden arındırmak ve tazelemek denen bir şey var. Bu tutkuyu tarif etmek gerekiyor, bu tutku başka şeylere, başka insanlara, başka olaylara, kısacası başka dünyalara bir tutku. Bu, her gün yanından geçip giderken görmediğimiz şeyleri fark etmek, bu her gün yaşarken anlamlandıramadığımız duygulara hakkıyla dönüp bakmak, her gün kafamızdan geçen ama unutmak için çok acele ettiğimiz düşüncelere bir yer açmanın arayışı. Daha ötesi hiçbir zaman vücut bulmamış olana doğru bir devinim bu. Başka türlüye duyulan isteğimiz bizim bu. Bu başkalık iki şekilde bizim yapmalarımızı, yaşamalarımızı yönlendirebilir. İlki hayatlarımızda geçip gitmiş, unutulmuş, bastırılmış alanları özgürleştirmek, zaten orada olmuş ve olan başkalıkları bulup çıkarmak, tutup kapmak ve onları edebi istirahat içinde olacakları bir dinginlik ve düşünselliğe dönüştürmek. Onlara haklarını iade etmek de denebilir, ama burada bu başkalıkları elimizdeki temsiller ya da indirgeyici, kendine göre dönüştürücü şiddetlerle ya da mevcut bilgi rejimleri ile değil; kendilerinden bize doğru gelen yabancılıklarla ve farklarla karşılamak gerekiyor. Konuksever olmaktır bu. İkinci yol ise, başka bir şey var denen şeyin, başka bir şey yok, hiç ve sadece hiç dediğimiz her yerde dediğimiz noktaya kadar götürülmesidir. Hiç içinden üretmektir bu. Bu henüz yaratılmamış, henüz zamanlandırılmamış, henüz mekanlandırılmamış başka bir coğrafya, başka yaşam ve temel atım alanları icat etmek olarak adlandırabileceğimiz çok daha büyük bir girişimdir. Bu, mekan ve zaman yaratmak demektir; mekanın ve zamanın yüzeyini, aynılık ve başkalık rejimleri alt üst olana kadar yıkma, dönüştürme ve temeller, yüzeyler yaratma istencidir. Buna daha tanıdık bir alanda medeniyet deniliyor. Bu başkalığı, başka insanı ve başka dünyayı en yakınlarımızda görebilecek kadar uzakları, çok uzakları düşlemektir ve adeta mevcut sistem, hayal, hakikat ya da gerçeklik biçimleriyle çölleştirilemeyecek bir coğrafya için, o coğrafyanın derinleri ve o coğrafyanın kendi gökleri için düş kurmaktır. Bu, varılıp elde edildiğinde tüketilecek mutlak bir sonu değil; her davranışımıza ve yapmamıza, yaşamlanışımıza eşlik etmesi gereken bir jesti temellendirir; insan olma, ortak olma, eşitlik, özgürlük ve adalet içinde olma jestini. Türkiye'nin yayıncılık sektörüyle ilgili söylenecek çok şey var ama bu çokluğun vahametini ve şiddetini birkaç cümleye hapsetmek iyimser kalabilmemiz açısından daha iyi olur herhalde. Dağıtım, vergilendirme ve büyük yayınevlerinin reklam, tanıtım ve çoksatan kitap üzerinden yürüttüğü ekonomik rejim gerçekten vahşi ve düşmanlaştırıcı bir yayıncılık sürecini teşvik ediyor. Devletin de en azından kitap özelinde bu teşvik etme karşısında duyarsız bir konum aldığını ifade edebiliriz. Kültürü koruyan, ona değer veren ve onu destekleyen bir ülke değiliz ne yazık ki. Bizimle birlikte yetişecek ve kitap, dergi, etkinlik projelerimize katkıda bulunabilecek öğrenci editör, çevirmen ve redaktör arkadaşlara bir çağrıda bulunduk ve bu çağrımız hala geçerli. Çağrıya yanıt veren birkaç arkadaşla çalışmaya başladık ve gayet iyi gittiğini söyleyebiliriz. Bizim kendilerinden bir şeyler öğrenebileceğimiz, dostluk ve ortaklık içinde paylaşımda bulunabileceğimiz herkese mekanımız açık; bu anlamda hiçbir bencillik ya da üstten bakan kapanma içerisinde olmak istemiyoruz. Bu hakkımız da değil, haddimiz de değil. Etkinliklerimiz yerel düzlemdeki dostluklarımızı, karşılaşmalarımı ve kendi zihinsel, duygusal dünyalarımızı tazelemek ve geliştirmek için minör fırsatlar sunuyor. Ücretsiz olan etkinliklerimiz, psikanaliz, felsefe, edebiyat ve sinema düzlemlerinde her ay Çarşamba akşamları 19.30'da başlıyor ve birkaç saat sürüyor. Taksimdeki ofisimizde gerçekleştirdiğimiz etkinlikler 30 kişi ile sınırlı oluyor ve etkinliklerin duyurularını gerek mail grubumuzdan, gerek twitter ve facebook gibi sosyal medya araçlarından yapıyoruz. Katılacakların editor@monokl. net adresine rezervasyon yaptırmaları yeterli oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/latife-tekinle-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan, 28 Aralık 2011 akşamı edebiyatımızın önemli kalemlerinden Latife Tekin'i ağırladı. En hararetli Sözünü Sakınmadan söyleşilerinden biri olan etkinlikte, eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş, yazarın edebiyatımıza kattığı yeni soluğa değinirken, Latife Tekin de edebiyat, toplum ve yoksulluk üzerine sözünü hiç sakınmadı. Kaçıranlar söyleşiyi buradan izleyebilir... Sevgili Arsız Ölüm, Gece Dersleri ve Aşk İşaretleri'ni çok özel buluyorum. Özellikle Aşk İşaretleri'ni Latife Tekin'in edebi dilinin zirvesi olarak görüyorum. Gerçekten yazdıkları, düşündükleri ve hayata bakışıyla harika bir yazar.. Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ü benim ve eşimin favori kitaplarındandır. Böylesine coşkulu bir kitap yazdığı için minnettarız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/marjolijn-hof-yavas-yavas-pisirmeyi-ve-yavas-yavas-yazmayi-seviyorum", "text": "Çocuk kitapları yazıyorum. Realist kitaplar yazmakla tanınırım ama elbette daha fazlası da var. Zaanstad'da yaşıyorum. Flemenkçe'de şeytan keki anlamına gelen deuvels kakor kelimelerinden türetilmiş duivekater adında özel bir şekerli ekmek çeşidimiz var. İyi pişirildiğinde çok lezzetli, özenilmediğinde ise korkunç derecede kuru ve gevrek. Sağlıklı ve doğal yiyecekleri tercih ediyorum; hatta mümkünse etsiz yemekler. Birçok insanın sağlıklı, doğal ve etsiz yemeklerin sıkıcı olduğunu düşündüklerini biliyorum ama tam tersi. Saf malzemeler kullanırsanız ve özen gösterirseniz, bu şekilde yemek oldukça ilginç olabiliyor. Yazmak için de, yemek pişirmek için de sabırlı olmanız gerekli; en azından ben böyle yapıyorum. Yavaş yavaş pişirmeyi ve yavaş yavaş yazmayı seviyorum. Yalnızca yazarak hayat kazanmak çok zor. Ben deniyorum. İşi olan bir eşim var ve bu da bana yardımcı oluyor. Çok sayıda isim var. Zamana, mekana ve ruh halime göre değişiyor. Bazı isimleri aralıklarla hatta. Halldor Laxness'ın çevrilmiş tüm eserlerini okuyorum. Carson McCullers'ın işlerini beğeniyorum. Çocuk kitabı yazarlarına gelecek olursak: Arnold Lobel, Astrid Lindgren, Shaun Tan. Ama çoğunlukla klasiklerden ; Joyce, Mann, Ovidius, Proust, Tolstoy, Pessoa. Bir süre önce, daha sonrası için sakladığım eserleri okuma kararı aldım. İşte o daha sonra şu an. Hayranı olduğum yazarlar ve kitaplar var ancak, kesinlike her yazarın kendi kitabını yazmış olmasından dolayı mutluyum. Şu ara başucumda 12 tane kitap duruyor. Kimin ne dediği pek umrumda değil açıkçası. Edebiyatın en önemli çıkış noktalarından biri de bu. Savurganlık konusunda yeteneğim yok; kıyafetlerde, yemekte ya da içki kültüründe. Muhteşem bir elbise giymiş, yemek olarak et tercih eden ve abartılı şekilde şarap içen birisini görürseniz, bilin ki; o ben değilim. Hollanda'nın Krommenie şehrinde yaşayan yazar, az kelimeyle çok şey analatabilmesiyle kendinden söz ettiriyor. Yazar olmak hep düşlerimdeydi, diyor Marjolijn Hof. Düşlemekten hiç vazgeçmediği için olsa gerek, önce mesleki eğitimini çocuk ve erişkinlere yönelik kitaplar konusunda uzmanlaştığı kütüphaneciliğe kaydırıp, 1999 yılında da her yaşta çocuğa yönelik kitaplar kaleme almaya başlayarak hep düşlediği şeyi gerçekleştirmiş oldu. Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti adlı ilk kitabının yayımlanışının ardından Gouden Uil Çocuk Edebiyatı, Gouden Uil Genç Okuyucu ve Gouden Griff 2007, Zaanse Cultuurprijs 2007 gibi dört büyük ulusal ödülün yanı sıra, Fransa Gironde Genç Okurlar Ödülü 2009, Almanya Gençlik Yazını Enstitüsü-Ayın Kitabı Ödülü 2009 gibi uluslararası platformda aldığı ödüllerle başarısını taçlandırdı. Ülkemizde Hayy Kitap'tan çıkan Geçtigitti Geçtigitti Geçtigitti başta İngilizce, Almanca, Fransızca ve Portekizce olmak üzere pek çok dile çevrildi."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/mark-crick-yazmak-var-olan-her-seyin-arasindaki-baglantilari-bulmaktir", "text": "İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin üçüncü yılında, Sabit Fikir her hafta festivalin katılımcısı olan bir edebiyatçıyla söyleşi yayımlayamaya devam ediyor. Dördüncü söyleşimiz İngiliz yazar Mark Crick ile... Talimatlar, tarifler, ipuçları ve bahçecilik tavsiyeleri alarak, bunları büyük yazarların sesleriyle birleştiriyor ve bu bilgileri edebiyata çeviriyorum. İngiltere, bir şehirle bir yemeğin bağlantısının kurulabileceği bir ülke değil. İngiltere'de yemekler, ilçelerden geliyor: Yorkshire Pudingi, Lancashire güveci. Oysa kekleri ve peynirleri isimlendirirken daha kesin davranıyoruz: Chelsea çörekleri, Eccles Kekleri, Bakewell Meyveli Pastası, Cheddar, Stilton. İtalya yemeklerin, kökeni olan şehirleriyle, ilişkisini kaybetmeyen ülkelerden; Kim Spagetti Bolognese'i bilmez ki? Ayrıca bir Fransız pastanesi olan Paris-Brest'i, mağazaları olan iki şehirde de orijinal ismiyle devam etmesiyle aklıma geliyor. Yazmak aslında var olan her şeyin arasındaki bağlantıları bulmaktan ibaret. Bir yazarın eserinin, bir şefin eserine benzeyebileceği birçok yol var. Doğru malzemeler, doğru şekilde birleştirilmedikleri ve baharatlanmadıkları sürece hiçbir anlam kazanmazlar. Ne olursa olsun sevdiğiniz işi yaparak hayatınızı idame ettirmek mümkün. Mantıklı olup olmadığı ise bambaşka bir meseledir. Yirmi sene boyunca fotoğrafçıydım. Ara sıra hala fotoğrafçı olarak iş aldığım oluyor. Önemli olan yaşadığınız hayatı, kazandığınız paraya göre ayarlamayı bilmektir. Ben çok büyük bir maceracı değilim. Genelde aynı şehirlere giden biri gibi: Venedik, Paris, İstanbul. Klasikleri seviyorum. Austen, Proust, Shakespeare, Tolstoy, Kafka. Birçok yazarın yeteneklerine hayranlık duysam da, onların yazdıkları kitapları yazmış olmak için, onların hayatını yaşamış olmam gerektiğini kabul ediyorum. Eğer illa bir isim vermem gerekiyorsa, Anna Karenina. Eser, bir başyapıt olmasına rağmen Tolstoy'un hayatını yaşamaya niyetim yok. Neyi mi değiştirmek isterdim? Yoksa ne üzerine mi yazmak isterdim? Kalem hakkında bir hikaye yazardım, yazdıkça kısalan, dokunan herkesin gerçek güzelliği görmesini sağlayan, siyaseti umursamayan veya zenginliği veya güzelliği veya eğitimi; hepimiz aslında eşitiz. Hikayenin sonunda ise kalemden geriye kalan sadece talaş olurdu. Çok uzun ve çok zayıfım. Kıyafetler üzerimde, Külkedisi'nin ayakkabısının kardeşinde durduğu gibi duruyor. Üstüme oturan herhangi bir kıyafet bulduğumda, onu giymekten keyif alıyorum. Pazar günleri çimende oturup çay içer ve salatalıklı sandviç yerim. Eğer arkadaşlarımla dışarıdaysam Kent ve Sussex birası veya kırmızı Fransız şarabı içerim. Eğer evde çalışıyorsam, yakındaki bir fırından Türk ekmeği ve hamur işleri alırım. Konu yemek olduğu zaman bütün milliyetleri benimsiyorum. Çocukluğu boyunca ona eşlik eden kronik astımı yüzünden Mark Crick'in eğitim hayatının ilk yılları, başarılarından ziyade devamsızlığıyla bağdaştırılıyordu. Uzun uykusuz gecelerde, mum ışığında okunan Tolkien'ler, Jack London'lar ve Robert Louis Stevenson'lar, genç Crick'in başucundaydı ve çoğu zaman derslerin yerini alıyordu. Edebiyat uğruna sarf edilen eforlardan yorgun düşen Crick, günışığını gördüğü anları kanepede uzanarak, Cypriot şerisi içerek ve sınıf arkadaşları Brer Rabbit, Long John Silver ve acılardan muzdarip Odysseus ile geçiriyordu. Çocukluğunun sonraki dönemlerinde sağlığı düzelmeye başladı fakat, okuma ve edebiyat sevdası artık hayatına kök salmıştı. Genç bir bey olarak eğitimi, onu Alain-Fournier, Camus, Colette ve Cocteau gibi yazarlara gözünü açmasını sağlayan Paris'teki Petit Lycee Condorcet'e sürükledi. Daha sonraları, Warwick University ve University of London'da edebiyat okudu. Eğitiminin ardından yazarlık kariyerinin başlarında Crick, hemşire, öğretmen, marangoz ve memur ve freelance fotoğrafçı olarak çalıştı. İlk kitabı Kafka'nın Çorbası; 14 Tarifle Dünya Edebiyatı Tarihi, yirmiyi aşkın dile çevrildi. İkinci kitabı Sartre'ın Lavabosu; Büyük Yazarlardan Tamirat İşleri Kitabı ise The Sunday Times tarafından 2008'in en eğlenceli kitabı seçildi. Machiavelli'nin Çimenliği; Büyük Yazarların Bahçe El Kitabı, edebi üstatların tarzında yazılan serinin final kitabı. Seri, Mark Crick'in uzun ve uykusuz gecelerine eşlik eden büyük yazarlara bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Marck Crick, Türkiye'de Can Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/masalci-nazli-cevik-azazi-ile-soylesi-aslolan-sen-degilsin-hikaye", "text": "Hikaye anlatmak, başına gelenleri hikaye ederek aktarmak, insanın özünde var. Hatta günümüzde artık başka birine anlatılmadığı ya da sosyal medyada paylaşılmadığı sürece hiçbir şeyin yaşanmamış sayıldığı bir noktadayız. Anlatmanın nasıl bir ihtiyaç ve nasıl bir gelenek olduğunu \"Aslolan sen değilsin, hikaye...\" diyen, masal anlatan ve masal anlatmayı öğreten Nazlı Çevik Azazi ile konuştuk... Ailem Dersimli; ben de orada doğdum, büyüdüm, okudum. İstanbul Üniversitesi'nde Veteriner Hekimlik Fakültesi'ni bitirdim. Üniversitedeyken tiyatroyla tanıştım. Oyunculuk eğitimleri almaya başladım ama benim ilgimi daha çok eğitmenlik kısmı çekti. Okul bittikten sonra dört yıl eğitmenlik yaptım. Dans eğitimleri aldıktan sonra ise yaratıcı dans ve dramayı nasıl birleştirebilirim diye düşünmeye başladım. Derken Berlin'e, bu işin kaynağına gitmeye karar verdim. 2007'de Berlin Sanat Üniversitesi Tiyatro Pedagojisi Bölümü master programına kabul edildim. Tiyatro, oyunculuk, dans tiyatrosu, beden tiyatrosu, performans sanatı, ses ve nefes teknikleri, çocuk tiyatrosu, hikaye anlatıcılığı, müzik, video, mekana özgü tiyatro gibi farklı alanlarda eğitimler aldık. Çağdaş tiyatro oynamaktan ziyade daha çok anlatmaya, anlatı tiyatrosuna kayıyor. Bizim derslerimiz arasında anlatıcılık eğitimi de vardı. Klasik tiyatroda role girersin, oyuncu kendisini kendisi gibi ifade edemez. Çağdaş tiyatroda ise işler böyle değil, daha çok anlatı geleneğine dayalı. Anlatıcılıkta tiyatrodan öğrendiklerini de, dansı da kullanabilirsin ama aslolan sen değilsindir, hikayedir... Dinleyenin anlatıcının yardımıyla o hikaye dünyasına girmesi, hayal kurması, kendi aleminde dolaşması çok hoşuma gitmişti. Bir yıl sonra hocam Kristin Wardezky bir fon buldu ve bu alanda çalışmak isteyen öğrencileriyle birlikte bir grup kurdu. Ben de katıldım. 2011'de aynı üniversitede bir buçuk yıllık hikaye anlatıcılığı sertifika programı açtılar. O eğitime de katıldım. Bu eğitimlerden sonra 2013'te Türkiye'ye döndüm. Anlatmaya ve nasıl anlatılacağını öğretmeye başladım. Aslında Türkiye'de anlatıcılık geleneği de, bu şekilde çalışan tiyatrocular da var ama akademik düzeyde hikaye anlatıcılığı eğitimi alıp bunun eğitimini veren ilk insanlardan biriyim. Aslında yeni bir şey getirmedim, zaten var olan bir şeyin hatırlanmasına vesile oldum. Almanya'dan dönmeden önce eğitim vermeye zaten başlamıştım. Sonra Tiyatro Araştırmaları Labratuvarı'ndaki arkadaşlar benimle irtibata geçtiler ve eğitim almak istediklerini söylediler. 2013'te Türkiye'de ilk defa eğitim vermeye başladım. Ardından İzmir'de Sanatölye Varyant da benimle çalışmak istedi. Tuhaf bir şekilde ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayıldı eğitimler... Yine 2013'te Şirince'de Berlin'deki meslektaşlarım ve dostlarımla birlikte 1. Uluslararası Şirince Masallar Festivali'ni yaptık. Üç gün boyunca yedi dilde masallar anlattık, dinledik. Daha sonra meslektaşım Judith Malika Lieberman ile birlikte İstanbul Hikaye Gecelerini düzenlemeye başladık. Ayda bir toplanıp yetişkinlere masallar anlatıp, onların hikayelerini dinledik. Düzenli olarak çalıştığım bir okul var, çocuklarla çalışıyorum. Okullardan davet aldıkça çocuklara dünya masalları anlatıyorum. 2013'te Famanın Evi Hikaye Anlatıcılığı Topluluğunu kurdum. Ayrıca kendi hocalarımı Türkiye'ye getirmeye başladım. Bu alana ilgi duyan insanlarla tanışsınlar istedim. Şu sıralar iki arkadaşımla birlikte uluslararası bir anlatıcık merkezi kurmaya çalışıyoruz. Beni çok heyecanlandırıyor bu. Bu merkezde hem çocuklara hem de yetişikinler yönelik eğitim ve etkinlikler olacak. Bir de mayıs ayında Gezgin Masallar adında bir proje başlattık. Sosyo- ekonomik düzeyi kültür sanat olanaklarına ulaşamayan devlet okullarındaki çocuklara ücret talep etmeden masal anlatacak bir ekip kuruyoruz. Bir genelleme yapamam ama kendimi anlatabilirim. Bence insanın en temel ihtiyaçlarından birisidir anlatmak. Dilin gelişmesiyle birlikte bir paylaşma, kendini ötekini anlatma arzusu doğdu. Dünya üzerinde ne kadar zaman geçerse geçsin, insan olarak en temel arayışlarmız ve ihtiyaçlarımız hiç değişmiyor sanki. Kendi varlığımızı anlamlandırmaya çalışırken dünyayı anlama derdiyle, kendimize sürekli bir dünya yaratıyoruz. Soruyorsun, konuşuyorsun, anlatıyorsun kurduğun dünyayı ifade etmeye çalışıyorsun, iletişim kurmak istiyorsun, paylaşmak, bir araya gelmek istiyorsun... Peki ben neden anlatmak istiyorum? Çünkü kendimi bildim bileli bir arayış içerisindeyim. Yaptığım şeyler değişiyor ama arayış hiç değişmiyor. Kendimi anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak vazgeçemeyeceğim yegane hallerimden birisi. Hikayeler ve sözlü gelenek de bu arayışımın önemli bir odak noktasını oluşturuyor. Masallar ve mitler insanların yüz hatta bin yıllar boyunca sorduğu sorulara cevaplar arıyor. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa aktarılarak bize kadar gelmiş; dolayısıyla çok ciddi bilgelik barındırıyorlar içlerinde. Felsefe okulu gibiler. Kocaman bir kaosun içerisinde yaşıyoruz ve masallar bir fener gibi, bize yol gösteriyor. Hocam Krsitin bana yıllar önce Biz bu işi sizden öğrendik, sen de geldin bizden öğreniyorsun, demişti. Anlatı gelenekleri doğuda batıya göre daha önce gelişiyor. Özellikle de din ve dilin yapısı anlatı geleneklerini besliyor bence. Örneğin İslam'da resmetmek yasak. Bir ifade aracını yasakladığında diğeri daha çok gelişiyor tabii. Bir de dilin yapısı anlatı geleneklerini besliyor gibi. Ya da tam tersi. Mesela hayata ve insan hallerine dair ufacık ayrıntıyı bile ifade edebilecek kelimeler var Almancada. Türkçede ise tasvir edersin ve karşındakinin hayal etmesini istersin. İşte bu hikaye anlatıcılığının temeli. Bizim topraklarımızda yazıyla geç tanışılıyor. Bunun yerine dengbejler, gezgin anlatıcılar, aşıklar, meddahlar var; farklı farklı anlatı gelenekleri gelişmiş. Türkiye'de şimdi yeniden bir canlanma var. Her masal her anlatıcının dilince başka bir şeye dönüşür. İskeleti aynı kalır ama çağa ve kültüre göre şekillenir. Masal anlatıcılığını performans sanatlarıyla edebiyat arasında bir yere konumlandırıyorum ben. Anlatıcı sesini, bedenini, mekanı kullanarak bir dinleyici kitlesi karşısında bir performans gerçekleştirir. Öte yandan dilin olanaklarını daha iyi kullanmaya çabalar. Dolayısıyla metnin ya da anlatının mutlaka edebi bir değer taşıması gerekir. Atölyeler hakkında detaylı bilgi almak için burayı tıklayınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/mehmet-inhan-ile-soylesi-kendin-yaz-kendin-yayinla", "text": "Mehmet İnhan ile söyleşi: Kendin yaz, kendin yayınla! Mehmet İnhan ile söyleşi: Kendin yaz, kendin yayınla! Özyayıncılık, yani bağımsız yazarların kitaplarını doğrudan kendilerinin yayınlaması, henüz Türkiye'de yaygın bir tür değil. Ancak ABD'de, Amazon'da satılan e-kitapların yüzde 30'undan fazlasını oluşturmaya başladı bile. Üstelik, Grinin Elli Tonu'nun yazarı E. L. James gibi özyayıncı fenomenlerini sık görmeye başladık. Avrupa'da da Books on Demand gibi sitelerin başarısıyla giderek yayılan bir trend izliyoruz. Çin'de çok ilginç modeller türedi. Bağımsız yazarların tefrika aboneliğine dayalı cloudary. com o kadar başarılı oldu ki geçenlerde ABD borsasında işlem görmeye başladığını duydum, diyor çiçeği burnunda yerli özyayıncılık sitesi Publitory'nin kurucusu Mehmet İnhan. Publitory sadece Türkiye'yi hedef alan bir girişim değil. Merkezi de zaten Avrupa'da. Ancak bu topraklarda doğmuş bir proje olarak ilk deneyimini ağırlıklı olarak Türkiye'de yaşayacak. Biz bu vesile ile Mehmet İnhan'a özyayıncılığa dair merak ettiklerimizi sorduk. Özyayıncılık, bağımsız yazarların kitaplarını doğrudan kendilerinin yayınlaması anlamına geliyor. Bu yöntemle, doğaldır ki mevcut yayıncı-dağıtımcı-perakendeci kanalını kullanmadan kitabı okuruna ulaştırmak neredeyse olanaksız. Ama böyle bir gereksinim de var. Geçmişte bazı yayıncılar bu gereksinime yönelik olarak vanity publishing gibi küçültücü bir terimle anılan, -parasını ver kitabını basayım, hevesini al- olarak özetlenebilecek işler yapıyorlardı. Tabii bu kitapların okuruna ulaşmasını değil sadece hevesin giderilmesini sağlıyor. İnternet'le birlikte lulu. com gibi siteler, özyayıncıların kitaplarını sadece basmakla kalmayıp internetten siparişe de açtılar. Bu model ses getirmeye başladı. Asıl dönüşüm 2007'den sonra. Amazon, Kindle ile tüm kitap dükkanını okurun eline ulaştırınca, dijital yayıncılıkta hızlı bir ivme süreci başladı. Çok geçmeden özyayıncılık kanalı olan Kindle Direct Publishing açıldı. Bağımsız teriminin ingilizcesi independenttan türetilen indie kitapların okuruna doğrudan ulaşabileceği ana kanallar oluştu. Smashwords. com gibi özyayıncılara hem perakende satış hem de dağıtım olanağı sağlayan servis sağlayıcılar yeni değer zincirinin kurallarını belirlemeye başladılar. En hızlı gelişmeyi ABD'de görüyoruz. Çok kısa bir sürede yıllık yayınlanan özyayın adedi geleneksel yayıncılığın adetlerini yakaladı (yaklaşık 350 bin başlık). Asıl çarpıcı veri, Amazon'da satılan e-kitapların yüzde 30'undan fazlasını özyayınların oluşturmaya başlaması. Bazı kategorilerde, örneğin romans ve bilim-kurguda best-seller listesinin yarısına yakını özyayınlardan oluşabiliyor. Grinin Elli Tonu'nun yazarı E. L. James gibi özyayıncı fenomenlerini daha sık görmeye başladık. Avrupa'da da Books on Demand gibi sitelerin başarısıyla giderek yayılan bir trend izliyoruz. Çin'de çok ilginç modeller türedi. Bağımsız yazarların tefrika aboneliğine dayalı cloudary. com o kadar başarılı oldu ki geçenlerde ABD borsasında işlem görmeye başladığını duydum. Geleneksel yayıncılığın bir filtreleme, bir tercih yapma işlevi ve zorunluluğu var. Sonuçta kaynakları kısıtlı. Ancak yapılan tercih ne kadar isabetli olabiliyor? Dışarda kalanların az da olsa gerçekten satma şansı yok mu? Her şeyden önce hakkı yok mu? Yayıncılar okurun nabzını ne kadar tutabiliyor? Geleneksel yayıncılıkta bir verimlilik sorunu olduğunu best-seller listelerindeki yüksek özyayın oranları gösteriyor. Özyayıncılık okurun karar vermesine daha fazla olanak sağlıyor. Blogcuların patlamasında bu fenomeni yaşadık. Böyle bir fark var. Ancak bu kadar hızlı ivmeyi açıklayan en belirleyici fark bence yazarın fiyatını kendi belirlemesi ve gelirin de yüzde 60-80 aralığında bir payını alabilmesi. Geleneksel yayıncılıktaki yüzde 10-15 ile karşlaştırınca oldukça teşvik edici. Buna karşılık, kitabın geliştirilmesinde ve pazarlanmasında iş daha çok yazara düşüyor. Sosyal medya, bireysel kitap pazarlamanın ana mecralarından biri oldu doğal olarak. Servis sağlayıcılar da birçok pazarlama olanağı sağlayabiliyorlar. Özyayıncılık modelinde yazarın kendisi yayıncı olduğundan haklarını kimseye devretmiyor. Sadece dilediği platformlarda münhasır olmayan sözleşmelerle satış yetkisi veriyor, dilediği zaman da satıştan kaldırabiliyor. Geleneksel yayıncılıkta yazarın tüm haklarını kimi durumlarda on yıl gibi çok uzun sürelerle tamamen devretmesi durumuyla kıyaslandığında doğal olarak yazar açısından çok önemli bir özgürlük bu. Münhasır hak devri olmayınca çoğu özyayıncı yazarın kitabını aynı anda birden çok platformda satışa çıkarması genel bir uygulama halini aldı. Beş yıl önce özyayıncılık yazarlığa adım atmak isteyen bağımsız yazar için son çare olarak algılanıyordu. Artık ilk yapılması gereken iş olarak görülmeye başlandı. Hibrid yazarlık biraz da bu fenomeni ifade eden bir terim. Yani bağımsız yazar önce kendi e-kitabını özyayıncılık platformlarında kendi yayınlayıp kendi çabası ve sosyal medya gücüyle okur kitlesi yaratıyor. Belirli bir okur sayısına ulaştıktan sonra istatistikleri ile birlikte yayıncılarla masaya oturup baskı kitabı için anlaşabiliyor. Bu model, telif hakları açısından da önemli bir yeniliği getiriyor. Yazara artık dijital haklar ile basılı hakları ayrı ayrı değerlendirme olanağına kavuşmuş oluyor. Yayıncıyla anlaşırken sadece basılı hakları üzerinden bir sözleşme yapıp dijital haklarını kendi elinde tutabiliyor ve özyayıncılık platformlarında değerlendirebiliyor. Bağımsız yazar, yayıncının sağladığı birçok hizmeti yeni durumda kendisi edinmek durumunda. Bu konuda geleneksel yayıncılığın kısıtları nedeniyle açıkta kalan ciddi bir freelance işgücü devreye girebiliyor. Bibliocrunch gibi kimi siteler sadece bu konuda hizmet veriyorlar. Yani yazarlarla profesyonelleri buluşturuyorlar. Yayıncılık sektörünün huzuru dijital yayıncılık patlaması ile birlikte epey bozuldu. Kolay değil Amazon gibi küresel bir dev oyunun kurallarını çok ciddi olarak sarsmış durumda. En son, etiket fiyatlarını yayıncıların belirlediği iş modeline karşı açtığı davayı da kazandı ve sektöre fiyatları perakendecinin belirlediği reseller modelini de kanunen dayattı. Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de özyayıncılık çıktı, yazarlara musallat oluyor. İlk bakışta böyle algılanabilir. Özyayıncılık aslında yayıncıların dışarda bıraktığı bir alanı harekete geçiriyor, ticarileştiriyor ve yayıncılara da yeni yeteneklere erişim, yeni okur eğilimlerinin farkındalığını sağlıyor. Kimi yayıncılar yeni koşullara uyum sağlayarak bu kanalları kendileri açıyorlar. Örneğin Penguin ve Random House'ın Author Solutions platformu. Elbette. Ajanslar da özellikle yeni yazarları için daha önce bahsettiğim gibi özyayıncılık platformlarını ilk çare kanalı olarak kullanarak atıl kapasitelerini harekete geçirebilir ve gelirlerini artırabilirler. Birçok yazar teknik arabirimlerle uğraşmak istemeyebilir. Onların hızla özyayıncılık platformlarına çıkabilmelerini kolaylaştırmak ajansların işi haline gelecek. Ajansların biraz yayıncılaşmasını da getirecek bu süreç. Öyle düşünüyorum. Türkiye'de dijital yayıncılığın doğum sancılı sürecini birebir yaşadığım için sorunun arkasındaki vurguyu çok iyi anlıyorum. Ancak özyayıncılık tam da bu yüzden büyük potansiyele sahip bence. Dijital arz tarafında sorunlu olan geleneksel yayın ve dağıtım kanallarına alternatif bir potansiyeli harekete geçirerek hızlı bir gelişme gösterebilir. Özellikle online dükkan entegrasyonu olan e-kitap cihazlarının piyasaya henüz yeni çıkmaya başladığı düşünülecek olursa özyayıncılığın ihtiyaç duyduğu perakende kanallar da hızla artacak önümüzdeki dönemde. Uzun vadede ise başlıbaşına bir işkolu olacağı kesin. Publitory, sadece uluslararası hukukta suç sayılan unsurlar içeren kitapları satışa açmama hakkını saklı tutar. Nedir bunlar? Telif hakları ihlalleri, çocukların korunması, dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı, nefret suçları gibi unsurlardan bahsediyorum. Yazarlarını zamanında uyarmak açısından kitapları gözden geçirir. Ancak Publitory yayıncı değil sadece bir dükkan. Yayıncı, yazarın kendisi olduğundan tüm sorumluluğu kendisi üstleniyor. Avrupa hukuku açısından suç sayılmadığı sürece herkes dilediği konuda kitabı rafa koyarak satışa veya ücretsiz paylaşıma açabilir. Müstehcen içerikli eserlerin mutlaka 18+ olarak işaretlenmesi gerekiyor. Çocukların korunması açısından dükkanda görüntülenme ve önizleme gibi konular da zorunlu bir kısıtlamaya tabi. Onun dışında bir sınırlama yok. Publitory yeni açıldı ve henüz beta, yani test aşamasında ancak ticari faaliyete başlamış durumda. Sadece Türkiye'yi hedef alan bir girişim değil. Merkezi de zaten Avrupa'da. Ancak doğal olarak ilk deneyimini ağırlıklı olarak Türkiye'de yaşayacak. Amaç bir özyayıncılık topluluğu ve işbirliği ortamı yaratabilmek. Özyayıncıların gereksinimlerine topluluk içinden çok yönlü yanıt verebilmek. Buna profesyonel hizmetler, pazarlama desteği ve perakende kanallara dağıtım dahil. Yakında. Bu konu çok keyifli. Üzerinde çalışıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/merve-cevik-ile-soylesi-boluda-bir-bistopya", "text": "Dünyanın en iyi ütopyasını bile birazcık sorgulasanız, altında en alasından bir distopya olduğunu görürsünüz. Çünkü her ütopya, tıpkı distopyalar gibi, bir mühendislik harikasıdır. Mühendisliğin tersi ise siyasettir. Distopyalara ilişkin edebi tartışmanın gündelik hayattaki karşılığı ne olur ki derken, karşımıza bir bistopya çıktı. Genç yaşında Avrupa'yı ve Afrika'yı görmüş, iyi eğitimli ve üstelik aktivist bir şehir plancı, Bolu Belediyesi'nde çalışmaya başlar. Bir bisiklet yolu projesini hayata geçirmek olacaktır ilk büyük projesi. Şehrin ana caddelerinden birinin trafiğe kapatılması dolayısıyla zaten memnuniyetsiz olan Bolu halkı, bisiklet yolunu nasıl karşılayacaktır? Merve Çevik, Bolu'ya yapılmakta olan bisiklet yolunu ve bu yol etrafında yaşanan gündelik hayat siyasetini anlattı. Bolu'da büyüdüm zaten. Üç yıl önce de Bolu Belediyesi'nde bir müddet çalışmıştım. Sonra yüksek lisans işi çıktı, ayrıldım. Birleşmiş Milletler'de çalıştım, yüksek lisans vs derken yoruldum. Dinlenebileceğim bir yere ihtiyacım vardı. Bolu'ya döndüm. Derken bizim başkan beni yolda gördü ve hemen, Bu gızı işe alın, dedi etraftakilere. Yine mi? demeye kalmadan, kendimi belediyede beş yıl önceki projelerin hesabını vermeye çalışırken buldum... Bolu, kentsel dönüşüme başlamak istiyor. Küçük bir yer ama arazilerin değerlenmesi, imar durumu her şeyi etkiliyor. Her yerdeki klasik süreç Bolu'da da işliyor. Artık belediye eliyle dönüşüm yapılmak isteniyor. İçinde AVM vs olsa da iyi amaçlar var. Merkezde parklar yapılmak isteniyor mesela. Bütün bunlardan sorumlu şehir plancısı olmam yolunda bir teklifti aslında. Şehircilik ve Çevre Bakanlığı bisiklet yolu yapan belediyelere 500 bin TL'ye kadar hibe vereceğini söylemişti. Bunun üzerine Bolu Belediyesi bir proje hazırlamış. Ben başladıktan sonra halen beklemede olduğunu gördüm. Hibe gelmemişti. Bir şekilde projeyi yeniden ele alıp 30 km'ye çıkarttım. Sadece ulaşım amacıyla kullanılan; konut, hastane, okul ve ticaret alanlarını birbirine bağlayan bir bisiklet yolu. Hibeyi beklemeden projeye başladık. Bolu'da bundan önce radikal bir karar alınıp var olan tek ticaret aksındaki en yoğun cadde trafiğe kapatılmıştı. Bu büyük bir memnuniyetsizliğe neden olmuştu. İnsanlar, arabalarımız için ayrılan yol bu kadar daraltılırken, bisiklete yol açılmasını kendilerine yapılmış bir haksızlık olarak gördüler. Bisiklet kültürü olmayınca çok hassas bir denge kurulmak zorunda. Bir yandan da her şehirde gördüğümüz ama fark etmediğimiz belli sayıda bir bisiklet kullanıcısı var. Burada onlar emmiler. Emmiler her yerde kendi eski bisikletlerini garç-gurç kullanırlar. Bir gün oturup emmileri saydım, 200 civarında emmi geçti bir ana akstan. Demek ki bisiklet yolu aslında gerekli. Yol yayalaştıktan sonra ise bisikletliler, motorsikletliler, motorlu bisikletliler ve yayalar arasında bir curcuna yaşanmaya başladı. O yolda yürünemiyor bile şu anda. Her gün bir kaza olacak korkusuyla izliyorum. Bolu'da bisiklet yolu deyince akla hemen 1990'larda yapılmış ve hobi yolu adıyla anılan bir yol akla geliyor. Altyapısı o kadar kötü ki bir yağmur yağsa göl oluyor. Kimse kullanmamış bugüne kadar. Bisiklet yolları aslında Türkiye'de var: Kayseri, Antalya, İzmir, İzmit, İstanbul gibi şehirlerde var ve giderek artıyor. Konya'da, New York'la yarışabilecek bir bisiklet yolu planı var. Bolu'daki, üstünde bisiklet yolu işareti olan ilk projeydi. Deneyseldi. Herkesin gözünün önünde olan bir yere yapıldı. Sekiz metrelik yolun, 2.24 metresi bisikletlere ayrıldı. Oradan her gün işlerine giden emmiler yolu bilemeyebilirdi. Yapım aşamasında yolun etrafına, Burada bisiklet yolu yapılıyor, yazdırdım. Altına da bir e-mail adresi koydum ve Buraya isteklerinizi yazın, dedim. En baştan beri insanlara bu yolu kabul ettirmenin zorluğunu bildiğim için bir yol bulmam gerekiyordu. Hayatlarına müdahale edilmiş oluyor çünkü. Orası yayaların yürüdükleri bir alan. Bir anda yanından hızla bir bisiklet geçince insanın aklı çıkıyor. Bisiklet yolu gereklilikti ama bir yandan da büyük bir suçluluk hissediyordum. Yolun etrafına bariyerler konması yolunda teklifler geldi ama doğru değildi. Çünkü o zaman karşıdan karşıya geçiş ve engellilerin hareketleri engellenmiş olacaktı. Buradan motorlu taşıtlar geçerken olduğu gibi bisikletlilerin farkında olarak yolu kullanmak kazaları önlemek için yeterli olacaktı. Bu zamanla olacak. Bir bisiklet grubu var, orada bisikletlilerin yola sahip çıkması için yöntemler bulmaya çalışıyoruz. Tanıdığım birçok şehir plancı bu mesleği bırakmanın yolunu bulmaya çalışıyor. Enerjileri alınmış, belleri bükülmüş. Henüz motivasyonumu kaybetmedim ama bisiklet yoluyla ilgili o kadar çok azar işittim ki... Şu anda bu inşaat bombardımanı ile yapılan işlerin 30-40 yıllık ömrü var. Sonra yeni bir moda çıkacak ve yıkılacaklar. Ama belediye başkanları kalıcı işler yapmak için yollar arıyorlar. Kalıcı işler oy kazandırmaz, hatta kaybettirir ama gene de buna kafa yoruyorlar, çünkü akıllı olanlar şehirlerde geleceğe yönelik adımlar atmaya başlıyor. Uluslararası Kentsel Dönüşüm Sempozyumu'nda İzmir ve Antalya belediye başkanları, biri CHP'den biri AKP'den olsalar da, aynı şeyleri söylediler. Kentsel dönüşümün yıkmak, yeniden yapmak olmadığını, aslında sosyolojik bir dönüşüm olduğunu anlattılar. Yurt dışına gidip gelmek de kentsel dönüşümü kafalarında çok değiştiriyor. Çoğunun kentsel dönüşümden anladığı bir yeri yıkıp yerine AVM yapmaktı ama şimdi buna bir de park ekliyorlar. Eski evleri restore ederek şehre kimlik kazandırmayı düşünebiliyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar buralar temizlenecek diye konuşuluyordu. İnşaat rantı o kadar cazip ki... Dünyadaki hiçbir yatırım şekli bu kadar kazandırmıyor, o yüzden çok tehlikeli, ama bir yandan da bir umut var. Bisiklet yoluyla ilgili asıl şikayet edilen şey, bisiklet yolunun genişliği. Yaya yolu bırakmamak pahasına, yayanın da kullanmak zorunda olduğu tek anayol çıkışı tamamen bisiklet yoluna ayrılmış durumda. Bu da insana, nasıl olur da çok basit ve temel bir unsur olan yayalar bu kadar yok sayışır da yolun tamamı bisiklet yolu yapılır diye düşünmüyor değil insan. İnanılmaz mantık hatalı, aklın alamayacağı bu manzarayı görmek isteyenler, Bolu'ya gelip Anıtpark'ın Muzaffer Işın Bulvarına açılan çıkışındaki devasa genişlikteki bisiklet yolunu ve olmayan yaya kullanım bölgesini görebilir. Bu sorunlar olmadığında kimse bisiklet yolundan neden şikayetçi olsun ki? Ama tasarım ve planlama bu kadar hatalı olunca..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/metin-celalle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/metin-ustundag-dergi-sevgiliye-cikarilir", "text": "İstanbul'da yaşayanlar iyi bilir, bir toplu taşıma aracına yetişmeye çalışırken yolunuzdan olmanız için çok ciddi bir kuvvete ihtiyacınız vardır. Mesela, çoktandır göremediğiniz ve muhtemel ki çokça süre göremeyeceğiniz bir dostunuz. Mesela, acımasızca kırılan topuğunuz. Mesela, en sevdiğiniz yazarın vitrindeki son kitabı. Ya da, durduğu raftan sizi sıcak bir dost gibi yanına çağıran bir dergi... İşte benim Ot dergisiyle tanışma hikayem de tam böyle. Derginin ilk kez yayımlandığı gün olan 14 Şubat'tan birkaç gün sonra, hızlı adımlarla vapura yetişmeye çalışıyordum ki, kendisiyle göz göze geldik Beşiktaş ışıklarındaki büfenin orada: Bir vapur kendisine feda olsun! Birkaç gün sonra Metin Üstündağ ile söyleşiye gideceğimi öğrenmek, işte bu yüzden güzel bir sürpriz oldu. SabitFikir ofisinden pek uzak değil Penguen'in, yani Ot'un ofisi... Vardığımda beni, derginin kurucusu, Metin Üstündağ ve Bana bir şey olsa, hiç kimseye bir şey fark ettirmeden işleri yürütür. dediği Penguen yazarı, Üstündağ'ın bir nevi sağ kolu Faruk Kaya karşıladı. Bu müthiş ikilinin içtenlikleri ve karşı konulamaz esprileri karşısında, benim ilk röportaj heyecanım da arada kaynadı gitti, telef oldu. Hem çok yeni, hem de epey eski bir dost olan Ot'u, kültür sanat dergilerinin gidişatını, memleketin yüz ekşiten olaylarını, gerçek edebiyatı ve edebiyatseverliği konuştuğumuz ve bol bol güldüğümüz bir buçuk saatin sonunda da ortaya bu söyleşi çıktı. Tanrı tüm organik dergileri korusun! FK: Üç sayı kesin göreceksiniz. Daha sonra ise fazlası gelecek. Hayvan ve Öküz'de de olduğu gibi, yazarların da önayak olması, içerik göndermesiyle daha da zenginleşiyor genelde. MÜ: Örneğin; Öküz ve Hayvan'da haftalık diye başladık, ancak içerik yoğunlaşınca aylığa döndük. Bir yeşil alan, parka ufak çocukları bırakırsın, kendilerini kaybederler ya, burada da öyle oluyor. Seçme şansımız oluyor, ilk on birimiz devamlı değişiyor. Devamlı bir köşe yazarımız yok. Futboldan örnek verecek olursak; geri dörtlü, orta saha kendiliğinden değişiyor, Bunu öteki sayıya atalım. diyoruz. Evlilik gibi değil, sevgili gibi bir dergi bu. Sevgilisini çok seven biri gibi, Onun için ne yapayım, nasıl giyineyim? diye soran biri gibi. Gizli mottomuz: Dergi sevgiliye çıkarılır. FK: Kimi isimler aklımızda vardı ama bazılarıyla da Aaa bak, şu isim de olsa güzel olur. dediklerimiz oldu. Fotoğraf Altı köşemiz için Sıla vardı mesela, önümüzdeki ay farklı bir isim olacak. MÜ: Genelde görünen değil de görünmeyen taraflarıyla ele alıyoruz kişiyi. Örneğin Birhan Keskin'in fotoğrafları var. Onun şiirlerini zaten biliyoruz, bu sefer fotoğraflarını görmek ilginç geliyor. Tanısan seveceksin. lafı var ya, biz biraz da tanıştırıyoruz bu kişileri işte. MÜ: Amacımız süper para kazanmak! Şaka bir yana, bu işin hiçbir geliri yok, vakıf işi. Kesinlikle onlara okutmak istiyoruz. Hiçbir kurum görevini yapmıyor, ne aile, ne okul... Biz bu çocuklara öncelikli olarak vicdan vermek istiyoruz. İyiyi kötüyü, haklıyı haksızı öğretecek hiçbir kurum kalmadı çünkü. Çocuk bir süre sonra sıra arkadaşını rakip olarak görüyor çünkü üniversite giriş sınavlarında hakikaten rakibi olacak. Bir de, güven yok. Kimseye güvenmiyor gençler. Bu vicdan müessesesini biraz daha ileri götürebilmek için, mesela; İhsan Oktay Anar'ın romanlarından alıntılar olan sayfaları var dergide. Oradaki bir lafa kafası takılsa, onun üzerine düşünse, biz burada amacımıza bir nebze ulaşmış oluruz. FK: Biz derginin hızla ve hazla okunması gerektiğine inanıyoruz ve çalışmamız da o yönde. Uykusuz ve Penguen'i okuyanlar var, bir de bunun biraz daha ötesini isteyenler var. Ben de öyleydim, Leman okurken Öküz'ü keşfettim, orada daha çok yazı vardı ve ben onları merak etmiştim. FK: Günümüzde artık her şey birkaç cümleye indirgenebiliyor. O yüzden bizim de yapmaya çalıştığımız bu. Çizgilerle İhsan Oktay Karakterleri bölümünde, çizimler ilgisini çekiyor mesela, orada aforizma gibi bir cümle görüyor ve o da aklında kalıyor. Kitabın adının olması da, o cümleden doğan merak sonucu gidip kitabı almasına sebep olabiliyor. Herkesin ilgisini çekecek bir bölüm mutlaka var bu dergide diyebiliriz. Şu sayfayı sevmedi mi, geçsin. Bir sonraki sayfada belki ilgisini çeken başka bir şey çıkacak karşısına. FK: Müzik projesine Gevende ile başlıyoruz. Aklımızda başka gruplar, müzisyenler de var, Büyük Ev Ablukada, Babazula gibi... Çıkarttığımız sayıyı onlara götürüyoruz, okuyorlar, inceliyorlar ve akıllarında kalanlardan bir şarkı besteliyorlar. O ayki derginin bir şarkısı oluyor böylece ve bu bizim internet sitemizde yer alıyor. MÜ: İyi bir dergi, okurken çay, kahve, sigara içme, bir şeyler üretme ve hatta sevişme isteği uyandıran dergidir. Keşke ben de bu derginin içinde olsam. dedirtir. Mizah dergilerinin gizli yayılması şöyle olur mesela: Adam akşam sevgilisine anlatır orada okuduğu bir şeyi, oradaki bir espriyle kadını tavlar. Gündelik hayatın içine girebiliyorsa bir dergi, olmuştur. Bir ciddi edebiyat dergisinde bunu yapmak zor. Edebiyat, sanat bazı ağır ağabeylerin ve ablaların ilgilendiği ağır bir şey gibi algılanıyor. Biz onu değiştiriyoruz, gündelik hayatta tercih edeceğin, sıkılmadan yapacağın bir şey yaratıyoruz. İnek öğrencilerin değil, akıllı, okulu kıran öğrencilerin dergisi Ot. Onlar iyi ama okul sistemi kötü, o yüzden Sarıyer'e börek yemeye gidiyorlar mesela. Mizah dergilerini de ben böyle tanımlıyorum, ben de böyle başladım Gırgır'a. Önce aile suçlu hissettiriyor ama... Ben istediğim şeyi yapmam sayesinde, Sait Faik'i Burgazada'da, hep gittiği meyhanede, Orhan Veli'yi Rumelihisarı'nda görebildim. FK: Dergideki Otlarken bölümü bizim ofis muhabbetlerimizin derlemesinden oluşuyor. Dergi ve gazete çıkaranlar özellikle bunu iyi anlıyorlar. Toplanıyoruz, notlar alınıyor, hemen birileri aranıyor ama ertesi gün geliyoruz, o notlara bakıyoruz ve çoğu konuşulanları hatırlamıyoruz bile. Toplantılarda 10 kişiye yakın oluyoruz, yeri geliyor pizza da söylüyoruz yeri geliyor bakkaldan ekmek arası kaşar da alıyoruz. Bir de Seyit Ali Aral faktörü var tabii, Penguen'deki Deli Mutfağı yazılarından bilenler bilir; en ilginç çorbaları yemekleri yapıp, füze benzeri özel çelik termoslarıyla getiriyor. Hatırladığım kadarıyla, en son ananaslı bir şeyler yemiştik yine... MÜ: Beyin fırtınasından öte bir şey yapıyoruz toplantılarda. Bir dergi yaparken en sevdiğim şey, eski okurların sonra burada yazar olabilmeleri. FK: Grafikerimizle birlikte sayfaları hazırlıyorum. En son, Metin Abi'nin yazıların başına oturup, son bir gözden geçirdiği bölüm var. Sil baştan yeniden yaptığımız sayfalar da oluyor, hiç dokunma şahane olmuş dediklerimiz de. Ve nihayetinde hazır oluyor dergimiz. MÜ: Ben sadece sahaya çıkacak 11'i belirliyorum. Sayfaları önüme koyuyorum, okurken nasıl bir ruh haliyle okursun diye düşünerek ayarlıyorum hepsini. Ve seçtiğimiz yazıların özellikle bir anlamı olması gerekmiyor, örneğin Didem Madak yazısı, şairin ölüm yıldönümü veya başka bir özel zaman dilimi olduğu için konulmadı. Mesela Penguen'e pazartesiden pazartesiye geliyoruz, dergiyle ilgili hiçbir şey konuşmuyoruz. Gündem hazırlanıyor daha sonra, Türkiye'de neler olup bitiyor, hepsini gözden geçiriyoruz. Tüm sevimsiz haberlere bakıyoruz, yani Pazartesi Sendromu denilen şey hakikaten burada yaşanıyor. Haftalık dergide bu böyle... Aylık dergide ise bambaşka. Bir ahali şeklinde çalışıyoruz, iş ciddi ama biz eğlenerek çalışıyoruz. Sohbetimiz muhabbetimiz eksik olmuyor, ama bir yandan da dergi ortaya çıkıyor. MÜ: Muhasebe ile ilgili bir şeydi, bizimle ilgisi yoktu. Bu nedenle kapandı Hayvan. Öküz ise, tirajının çok yüksek olduğu bir dönemde, ilk defa bir dergi Eyvallah, yeni bir dergide görüşmek üzere. diyerek bir ara verdi. Hiçbir zaman Satmıyor. diyemeyiz, okura saygısızlık olur bu. İşin muhasebe bölümüne kafa yoramadığımız için arada bir bazı kötü sürprizler gelebiliyor işte başımıza, ama biz de işin o kısmına takılmak istemiyoruz. Üreten insanın, bunları bilince mutsuz olacağına inanıyorum. MÜ: Ota hormon gerekmez, otoyolların kenarında bile çıkar, kimse onu güzelleştirmeye çalışmaz ve onunla oynamaz. Altın çilek yetiştirilir ama kimsenin aklına ot gelmez. Organik derken, kültür sanat piyasası çok masummuş gibi görünüyor ama öyle değil aslında. Ben bir kitapçıya gittiğimde ve sabun kalıbı gibi kitaplar gördüğüm zaman bir garip oluyorum. Okuduğum, seçtiğim kitapların manav düzeninde durmasından çok, onları arayıp bulmamı bekleyen, kıyıda köşede duran kitaplar olmaları hoşuma gidiyor. Satışta, sunumda değil, içerikte bir şeyler olmasını arıyorum. İlişkiler paketleniyor, aşklar paketleniyor, herkes birbirine paketlenmiş geliyor. Hep bir sunum halindeyiz. Ambalajı açtığında ise, gerçek, saf, organik olup olmadığını anlıyorsun. Yaralarımızı, çocukluk dönemimizde çıkarsızca nasıl gösterebiliyorsak, nasıl oyun oynayabiliyorsak safça, biz de öyle dergicilik yapmaya çalışıyoruz. Şimdi herkes birbirine Ben senin kalbini seviyorum, ben senin aklını seviyorum. filan diyor ya, asıl ciğer diye bir şey var. Ciğerini bilmek. daha güzeldir bence. Derginin adı Ciğer de olabilirdi, ama o zaman sakatatçı gibi olabilirdik! FK: Ufak tefek teknik hatalar olabiliyor gözümüze batan. Bunlar da, dergi çıkaranın takıldığı ama okurun takılmadığı noktalar oluyor genelde. MÜ: Bizim için önemli olan, derginin gündelik hayata girebilmesi. Sevgiline orada okuduğun bir şeyi anlatıyorsan günün sonunda, günlük hayatına sokuyorsan, o dergi olmuştur diyebiliriz. Hep şöyle derler Bizi anlamıyorlar, bizi okumuyorlar. Türkiye'de neden okunmuyor diyorlar, bir de suçu okura atıyorlar. Spor gazeteleri ulaşıyorsa okura, bunu nasıl beceriyorlar? Gereksiz bir elitistlik bu, edebiyat algısının yanlış olmasıyla ilgili tamamen. Maskelerle edebiyat yapmadığımızda çok daha mutlu olacağımızı düşünüyorum. MÜ: Aksine, güneye bile gitsem, orada da bir şeyler yaparım. Hiç başıma gelmedi bu. 13 yaşımda başladığım için bu işe, başka bir şey bilmiyorum. Bir tarafım hep mizahla düşünüyor, iş gibi görmüyorum bunu. Öbür tarafa gitsem dahi, bu defa Cennette huriler teklif ediyormuş! diye düşünürüm herhalde! MÜ: Çok güzel bir soru bu. Kitaplar değil de, dergiler var; Gırgır mesela. Dostoyevski, Orhan Veli, Sait Faik, Tezer Özlü, maskesiz yazarlar... Gençliğimde, serseri zamanlarımda, yazarların hep takım elbiseli, kravatlı, döpiyesli, ciddi ve sıkıcı insanlar olduklarını zannederdim. Bir gün Dostoyevski'nin hayat hikayesini okudum ve rahatladım. Kumarbaz, karısını aldatmış, idamdan dönmüş... Sonra bir baktım ki bize yazarları hep yanlış anlatıyorlar. Bir insanı defolarıyla, parazitleriyle, arızalarıyla sevmeyi öğrendim ve böyle yazarlar benim sevdiğim yazarlar oldu. Süperdi! İçime bir yaşam enerjisi doldu.. Sevindim:)Teşekkürler paylaşım için... Severek yapılan işin enerjisi yazıya yansımış, bir solukta okudum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/metin-ustundagla-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/meydan-la-place-uzerine", "text": "Fransız yayınevi Publie Net, okurlarına ilk kez Çağdaş Türk Edebiyatı'ndan bir derleme sunuyor. Çevirmen Canan Maraşlıgil'in kişisel bir çaba ile Türk edebiyatından seçkileri Fransızcaya çevirmesi ile oluşan derleme, daha önce Fransızcaya çevrilmiş ve çevrilmemiş 6 Türk yazarın eserlerini içeriyor. Projenin nasıl doğduğunu ve kimlerden oluştuğunu konuştuğumuz Canan Maraşlıgil, yazarların ses kaydını da barındıran derlemeye okurun nasıl ulaşabileceğini anlattı. Meydan | la place, Fransızca Türk çağdaş edebiyatı derlemesi. Bu çalışmayla, kataloğunda Fransızca çağdaş edebiyatı, bazı klasikler ve İngilizce, Almanca ve Yunancadan çeviri eserleri bulunan Publie Net yayınevi, Türk çağdaş edebiyatını ilk kez okurlarına sunuyor. Öncelikle bu proje, önemli bulduğum Türk çağdaş edebiyatından eserlerin Fransızcaya çevrilmemiş olmasından kaynaklanan kişisel bir çaba ile başladı. Meydan | la place'ın okurları dilerler ise yazarların hazır çevrilmiş eserlerine de ulaşabilsinler diye daha önce Fransızcaya çevrilmiş ve çevrilmemiş yazarları bir arada sunmayı seçtik. E-kitaba ve dijital imkanlara karşı ilgimin artmasıyla e-kitap ve web üzerinden yazılan edebiyatın önde giden uzmanlarından François Bon'un çalışmalarını takip etmeye başladım. Publie Net yayınevinin yayınladığı eserleri büyük bir zevkle okuyordum. François ile ilk kez 2010'da tanıştık. Ona, Türk çağdaş edebiyatından sunmak istediğim yazarları önerdim; o da fikre çok sıcak baktı. Birlikte konuşarak, okura ilk önce bir derlemenin sunulmasının iyi bir başlangıç olacağını düşündük. Yazar ve yayın müdürü François Bon, tavsiye ettiğim yazarlardan hiç birini tanımıyordu. Bir derleme ile başlamamızı önerdi ve yayınevi editölerinden Christine Jeanney de projeye dahil oldu. Çalışma ilerledikçe tek bir cildin yeterli olmayacağını fark ettik ve Meydan | la place'ı yıllık bir çalışma haline getirmeye karar verdik. E-kitabın imkanlarını mümkün oldukça kullanmayı denedik. Örneğin, bazı yazarların çevrilmiş parçalardan Türkçe okumalarını ekledik, böylece Fransızca okurun, Türkçe dilinin ritmini ve yazarın kendi sesini duyma şansı oluyor. İstanbul Marmaray projesinden de fotoğraflar ekledik, çünkü Meydan | la placeta yapım aşamasında bir proje. Derlemenin bu ilk cildinde toplam 6 tane yazar var: Hakan Bıçakçı, Karin Karakaşlı, Perihan Mağden, Latife Tekin, Ece Temelkuran ve Ahmet Ümit. Daha geniş bir okur kitlesine ulaşmayı hedefleyen Publie Net, kuruluşundan beri, Fransa ve yurt dışında kütüphanelerle de çalışıyor. Kütüphanelerde, değişik edebiyat etkinliklerine katılarak ve sosyal medya üzerinde derlemeyi elimizden geldikçe tanıtıp okurlara yakın olmak istiyoruz. Evet, bütün eserlerin seçkisini ve çevirisini ben yaptım. Gelecekte daha fazla çevirmenlerle çalışabilmek istiyoruz, sadece benim bakış açım değil, çeşitli yaklaşımlar sunmak istiyoruz. Uluslararası çalışan bir ekibiz. Böyle bir proje için hepimizin çevirim içi olabilmemiz vazgeçilmezdi: işimizin ciddi bir kısmını twitter ve e-mail üzerinden sürdürdük. Bu yakın iletişim projenin başarısı için çok önemli, birbirimizi destekliyor, güven içinde çalışıyoruz. Ben Amsterdam'da yaşıyorum. Editörler: Christine Jeanney, Fransa'da yaşayan yazar ve editör ve Roxane Lecomte, Brüksel'de yaşayan Fransız editör ve tasarımcı. ePub'u hazırlayan: Roxane Lecomte ve Gwen Catala, Gwen Chiang Mai 'da yaşayan Fransız editör ve tasarımcı. Yayın sorumlusu: François Bon, Tours'da yaşıyor fakat Fransa, Belçika, Kanada ve başka bir çok yerde çalışıyor. Derlemede yer alan tüm Marmaray projesinin fotoğrafları Amsterdam'da yaşayan araştırmacı ve fotoğrafçı Erinç Salor'a ait. Marmaray projesinde çalışanlarında desteği sayesinde bu fotoğrafları derlemeye ekleme imkanımız oldu. Ayrıca Türkiye'de yazarlar ve ajanları da projeye başından beri sıcak baktılar ve destek oldular. Onların desteği olmadan proje var olamazdı. Bildiğim kadarı ile, dijital ortamda Fransızca Türk çağdaş edebiyat derlemesi ilk kez yayınlanıyor. Başka yayın kanallarında yapılmış diğer çalışmalara Meydan | la place için hazırladığım açılış metnimde değiniyorum (örneğin Actes Sud'ün \"Lettres Turques\" koleksiyonu: http://www. actes-sud. fr/rayon/recherche/1607/all). Daha önce anlattığım gibi, daha fazla okumak isteyen okurların dönebileceği hazır çevrilmiş eserleri bulabilmeleri için, Fransızcaya daha önce çevrilmiş ve çevrilmemiş yazarları bir arada sundum. Bu nedenle de Meydan | la place'ın web sayfasında mümkün oldukça bu yazarların diğer bulunabilecek Fransızca yapıtlarına yer veriyoruz. Bu derleme tabi ki benim seçtiğim ve çevirdiğim eserlerden oluştuğundan, çağdaş Türk edebiyatına kişisel bir bakış sunuyor. Gelecekte başka çevirmenler ile de çalışabilmek isterim. Publie Net ile birlikte çağdaş Türk edebiyatının zenginliğini bu yıllık derleme aracılığı ile Fransızca okura sunmayı planlıyoruz. Bazı eserlerin tümünü çevirip sunmak isteriz elbette, ama bir çok açıdan iyi niyet yeterli olmuyor, en önemlisi eserlerin dijital haklarını satın alabilmek, yazarlara, yayın evlerine ve çevirmenlere düzgün bir gelir sağlayabilmek için yeni imkanlar düşünmemiz gerekiyor. Şu an projenin çoğu, ne kadar profesyonelce yapılmış olsa da, bir çok insanın iyi niyet, tutku ve motivasyonuna dayanıyor. Bildiğim kadarı ile, dijital ortamda Fransızca Türk çağdaş edebiyat derlemesi ilk kez yayınlanıyor. Canan, cıgım çok güzel bir iş çıkarmışsın tebrik ediyorum seni ve ekibini, yanaklarından öpüyorum, herkese selam....."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/mirza-ve-butler-ile-soylesi-edebiyat-basili-metinlerden-ibaret-degil", "text": "1998'den beri birlikte çalışan, 2007'den bu yana politika ve sanat arasındaki ilişkiyi \"The Museum of Non Participation\" başlığı altında inceleyen Karen Mirza ve Brad Butler'ın \"Derin Devlet\" adlı solo çalışması, 8 Ocak'tan bu yana İstanbul'daki Galeri Non'da sergileniyor. 15 Şubat'a kadar sürecek serginin merkezindeyse ikilinin bilimkurgu yazarı China Mieville ile ortaklaşa hazırladığı 40 dakikalık bir film yer alıyor. Film adını Türkçe'de \"devlet içinde devlet\" anlamına gelen \"Derin Devlet\" tanımından alıyor. Şahsi çıkar ve gizli ilişkilerin oluşturduğu bu gölge yapılanma, asıl gücün ikamet ettiği ve temel kararların alındığı yer aslında. Üstelik bu gölge yapılanmanın aldığı kararlar, çoğu zaman göstermelik demokrasiye aykırı oluyor. Bu yapılanmanın etkisini film boyunca belli belirsiz hissettiren Butler ve Mirza, \"Derin devleti, derin sulara serbest dalış yapmaya benzetiyoruz. Dibe inerken ciğerlerinizdeki havanın bir bölümünü suya bırakmanız gerekir. İşte, bu hava baloncuğu suyun yüzeyinde belirir\" diyorlar. Brad Butler: Kişisel olarak benim için derin devletin tarihi ile derin devlet kavramı bir durumu adlandırıyor ve daha evvel bu durumun farkındaydım, onu anlıyordum fakat onu adlandıramamıştım. Türkçede böyle bir kullanım olduğunu öğrenince tam yerini buldu. Bir süre sonra Derin devlet kavramının İngiltere'de de daha fazla kullanılmaya başladığını fark ettik. Ayrıca, bir harita oluşturmak için harekete geçtiğimizde bu kullanıma Kahire'de de rastladık. Bir durumu adlandırmak politik açıdan çok mühim. Üzerinde en çok çalıştığımız şeylerden biri, gücün nasıl konuştuğu, nasıl yönettiği, dikkatinizi başka yönlere doğru nasıl dağıttığıydı. Seçilmemiş bazı kişilerin, insanların hayatını ve devleti perde arkasından yönetmesi, böyle bir durum işte. Burada olağanüstü miktarda retorik ve görüş var; ayrıca olağanüstü bir potansiyal ve potansiyeli takip eden eylemler var. \"Derin devlet\" ifadesinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Ama yine de belirtmek gerekir ki film sadece derin devlet ifadesinin Türkiye'deki algısıyla ilgili değil. Filmin adında bu ifadeyi, diğer ülkelerde de kullanılmasını sağlamak için geçirdik. Karen Mirza: Brad ve ben uzun süredir birlikte çalışıyoruz, uzun zamandır iletişim halindeyiz. Bundan önce yaptığımız filmin bir anlatıcısı vardı ama bizim kelimelerimizle konuşmuyordu. Tamamı, alıntıydı. Bu seferki filmde başka bir şey denemek istedik. Edebiyatla daha iç içe olmak, yazmak ve yazarlarla beraber çalışmak istedik. İkimiz de bilimkurgu okuru olduğumuz için China Mieville ile çalışmanın bizim için daha kolay olacağını düşündük. Bülent Somay'la Londra'da yaşayan Türk aktivistler ve sanatçılar vasıtasıyla tanıştık. Onların düşüncelerinden ve sosyal ağından faydalandık. Onlar da yazıp çizen insanlar, filmde isimleri geçiyor. Hepimiz kamu yararını düşünüyor, hayali bir dünyaya ve evrene dair düşünceler paylaşıyoruz. Güç mevzularında da, politikada da, edebiyatta da vizyonumuz bu. Karen Mirza: Bir metin yazdı. Sonra üçümüz birlikte senaryo üzerinde çalıştık. Böylece genel çerçeveyi çizdik. Daha sonra kaleme aldığı ilk metni yayınladı zaten. Karen Mirza: O protestolar sırasında çekilen kareleri gördükçe insanın içinden koşmak ve onun bir parçası olmak geliyordu. Oradan alınan görüntüler, mizah ve yaratıcılık insanda bu etkiyi yaratıyordu. Fiziksel olarak hareket ediyor, direniyor, mücadele ediyorlardı. Bu mücadele öfke dolu bir intikam saldırısı gibi de değildi üstelik. Gezi direnişinin başlamasını beklemiyordum belki ama başladığında da şaşırmadım. Karen Mirza: Şaşırmadım çünkü dünya vatandaşları olarak, içinde bulunduğumuz durum, hepimizin maruz kaldığı kapitalist ve neo-liberalist politikalar göz önüne alındığında, hükümetlerin izlediği siyaset ve tüm bunların insanların çıkarlarına aykırı olduğu düşünüldüğünde şaşırmak mümkün değil. İnsanlar artık Yeter diyorlar. Bana böyle davrandığınız yeter. Beni dinlemediğiniz yeter. Benden bir şeyler çaldığınız yeter. Gezi Parkı'ndan ağaçlarımı da alamazsınız. Karen Mirza: Bence zekice protesto etmek ifadesi bir yönüyle de aldatıcı. Kullandık belki ama zekice kelimesini aslında problemli buluyorum. Bunu bir yana koyarsak, evet, dil direnmektir. Örneğin Burroughs, bana zekice protesto et ifadesinden daha fazla şey anlatıyor. Kültür endüstrisi de, edebiyat da bireyin kendisini ifade etmesinin birer yoludur. Üstelik direniş için ilham verir. Müzik de, tiyatro da öyle; sanatın her dalı böyledir... Brad Butler: Bu noktada hayalgücümü devreye sokacağım. Edebiyatın insanları hangi ölçüde harekete geçirdiğini, edebiyat akımlarının, ne ölçüde toplumsal hareketlilik yarattığını anlamak için edebiyatı basılı metinlerden ibaret görmemek gerek. Okuduklarımız bizde nasıl bir etki yaratır, bizi nelere sevk eder? Çağımızda bir şeyleri okumaya, sindirmeye ve okuduklarımızın üzerimizde yarattığı etki hakkında konuşmaya ya da bu etkiyi ölçmeye vaktimiz olmuyor. Bunlar karmaşık süreçler. Fakat kişisel olarak, edebiyatın bize direniş sırasında ilham verdiğini düşünmek hoşuma gidiyor. Karen Mirza: Üstelik vermiştir de zaten. Örneğin Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetleri adlı kitabı. Afrika'daki ulusal kurtuluş hareketine ilham veren çok güçlü bir metin. Brad Butler: Benim bu filmle en çok yapmak istediğim şey, derin devlet ifadesinin yaygınlaşmasını sağlamak. Bu film, derin devletin ne olduğunu açıklamıyor. Böylesi de harika bir film olurdu. Ama bizim filmimiz aslında beden farkındalığı ile, bedenin nasıl bastırıldığı ile ilgili. Filmi, bilimkurgusal bir beden eğitimi dersi olarak düşünebilirsiniz. Ana karakter bir yandan insanlara bedenini kullanmayı öğretmeye çalışıyor, diğer yandan ise konuşmakta güçlük çekiyor. Bizim durumumuzu gösteriyor fakat cevaplar vermiyor. Tek filmde hem bu durumu göstermek, hem derin devleti açıklamak, hem cevaplar vermek, hem de beden politikalarına değinmek çok fazla olurdu. Bunun için üç film gerekir sanırım. Üstelik başka alanlara da girmeniz icap eder. Bu çarpışmanın ruhunu bir anlığına bile olsa yakalarsak, derin devlet tanımını dolaşıma sokarsak bizim için yeterli. Türkiye'de siz bu kavrama oldukça aşinasınız belki ama bizim için çok yeni. Karen Mirza: Bu soruyu birkaç kelimeyle cevaplarsam: Eğer izleyen biri filmden, aksiyona dönüşmeye hazır mualif bir enerjiyle çıkıyorsa bu beni çok mutlu eder. Öte yandan, ben hikayeler anlatmakla, sorular sormaktan daha çok ilgileniyorum. Fakat anlattığım hikayelerin, izleyenlere Bedenimi nasıl konumlandırıyorum, ne adına ve kime hitaben konuşuyorum gibi sorular yansıttığını düşünüyorum. Evet, bu operasyon derin devlet içindeki hesaplaşmaların bir sonucu olarak görülüyor... Karen Mirza: Bu süreçte Paralel devlet diye yeni bir terim öğrendik. Brad Butler: Londra'da yaptığımız gezilerde fark ettiğim bir durum, bu konuda takındığım pozisyonu da belirledi. Fark ettiğim şu ki insanlar hükümetin onları dinlemesini istiyor, rüşvet yiyen bir hükümet ise istemiyorlar. Bunları temin ettikten sonra etik kaygıları bulunan bir bankacılık sisteminin peşine düşebilirsiniz. 17 Aralık Operasyonu sırasında gördüğüm problemlerden biri hükümetin doğruyu söylememesi. Bir değişim yaşanacaksa, hükümetin dürüst davranmadığı anlaşıldığında yaşanacak. Bu operasyonla hükümetin parçası olduğu bir skandal ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bu durumun bir değişim dalgası yaratmaması ihtimali ise endişe verici. Ve bu sadece Türkiye'de rastlanan bir sorun değil."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/muhsin-kizilkaya-ayinin-bildigi-uc-kelime-ucu-de-armut-uzerine", "text": "Doğduğum şehir Hakkari malzemeyi verdi bana, bütün o malzemeyi İstanbul mutfağında pişirdim. Yarım asırlık hayatımın yirmi yılını doğduğum şehirde, yaklaşık otuz yılını da İstanbul'da geçirdim. Şimdiye kadar hep malzemeden yedim, yani hazır depolanmış olanından. O ambardan alıp her malzemenin yerine de okuduklarımla yenisi koydum, onun için zahirem hiç eksilmedi. Şimdi sorunuz üzerine düşünüyorum da, benim için en besleyici şehir hangisidir Hakkari mi, İstanbul mu- doğrusu çok net bir cevabım yok. Hakkari'de kalsaydım, yazdığım hiçbir şeyi yazamazdım galiba, ama İstanbul'da bugüne kadar onu geçen kitap yazdıysam hep Hakkari'de yaşadıklarım sayesindedir. Ama yine de haksızlık etmeyeyim İstanbul'a... Galiba en bol kepçe şehir, ikinci şehrim, yani İstanbul'dur. Doğduğum değil, doyduğum şehir... İstanbul'a aç geldim, minnettarım; bu şehir çokça bonkör davrandı bana. İlk yazım bu şehirde bir edebiyat dergisinde yayınlandı, bütün kitaplarımı da bu şehirde yazdım. İhtiyaç duyduğum her besine kolayca ulaştım, kitaplarını okuyarak hayranlık beslediğim bütün yazarlarla bu şehirde karışlaştım, tanıştım, ahbap oldum. Bu şehir bana hayal edemeyeceğim kadar edebi dostluklar bağışladı, başım gözüm üstüne... Ama Hakkari hep bir zahire deposu olarak duruyor orada. Kolay oluşmaz, biliyorum. Okudukça, okuduklarınızın daha lezzetlisinin olabileceğini, onlara ulaşmak için de bir yığın zahmete katlanmanız gerektiğini anladığınız anda, edebiyatta damak zevkine yavaş yavaş yaklaşırsınız. Okuma sebebinize bağlıdır bu biraz da. Öğrenmek, vakit öldürmek gibi belki birçok kişinin sebep saydığı başka bir sebebiniz varsa eğer, asıl o zaman sözünü ettiğiniz zevke doğru bir yolcucuk halindesiniz demek. Bir süre sonra kendinize sevdiklerinizden meydana gelmiş bir akraba yazarlar ailesini yaratırsınız. O ailenin bir ferdi olarak onların pişirdiklerinin peşine düşersiniz. Herkesin okudukları size yavan gelir, daha küçük aş evlerine yönelirsiniz. Az kişi için pişirilmiş yemek daha lezzetli olur; kalabalıklar için pişirilmiş, örneğin düğün yemekleri yavandır. O noktaya vardığınızı anladığınız anda, edebi bir damak zevkine de ulaşmışsınızdır artık. Yazarlık, yaratıcılıktır. Yemek yapmak da öyle... Kıt malzemeden lezzetli yemekler yapan iyi aşçılar gibi, herkesin her gün görüp yaşadıklarını, onların görüş açısının dışında bir gözle bakıp ondan lezzetli bir metin oluşturan iyi yazarlar da vardır. Yemek, farklı pişme özellikleri olan, bir araya geldiklerinde bir ahenk oluşturmama riski olan malzemeden doğru bir senteze ulaşma sanatıdır. Deneme yanılma yoluyla gelenek halini alır. İyi tat alma duygusu, iyi görme özelliğine sahip olmayanlar iyi yemek pişiremezler. İyi yemek pişirmek fazlasıyla risk almaktır aslında. Birbirinden çok farklı damak zevki olan insanlara aynı şeyi beğendirmek; bir yazarın yaptıklarından hiç farklı değildir. Yaşarlarsa sahip oldukları özelliklerin bize çok ters geleceği muhakkak olan kahramanları, bizim gibi insanlar haline getirmek, bir aşçının özellikleri birbirinden farklı olan malzemeyi bir araya getirerek bir tatlar senfonisi yaratma becerisinden hiç farklı değildir. Yemek de yazmak da müşterisi önceden kurgulanmamış işlerdir. Birine nasip olur pişirdiğiniz, yazdığınız... Nasiplenen memnun kalırsa, aşçı da yazar da çok mutlu olur. Çok yiyeni, yani oburları çok kişi pek sevmez. Bunu kıtlık yıllarımızdan edindiğimiz bir şey olarak görüyorum. İnsanoğlunun karnı doyalı yüz yıl bile olmadı. Yiyeceklerin kıt, çeşidin az olduğu dönemlerde fazlasına tamah etmek, başkasının rızkından çalmak olarak addedilirdi. Başkasının rızkından nasiplenene de o yüzden iyi gözle bakılmazdı. Bu geleneksel olarak böyle ola geldi. Haliyle sanata, daha çok romana da böyle yansıdı. Yemeğin çeşitlerini yoksullar icat etmiş, zenginlerse ona tat katmış. Yoksul bulabildiği her şeyden yemek türetir. Onca otun bugün bizim için yenebilir olması, onca canın telef olmasıyla mümkün olmuştur. Otların içinde zehirli olanların ayıklanması bu ölümlere borçluyuz. O klasik romanların yazıldığı dönem, insanların ölmemek için yiyecek peşine düştükleri dönemdir. Yemek yemenin tek bir amacı vardır; karın doyurmak! Sözünü ettiğiniz onca atasözü, mesel o zamanlardan kalmadır. Herhangi bir kitapta geçen yemek bahsi, nasıl olursa olsun beni heyecanlandırır. Birkaç ay önce yayınlanan ve içinde çokça yemek bahsi geçen Açlığın Sofrasında adlı kitabımda, başımıza gelmiş onca felaketin, savaşın, tatsızlığın müsebbibinin yemek olduğunu iddia ediyorum. Aslında bütün hikaye yemekle başlar... İnsanlar, birbirilerine seni seviyorum demeden önce artık yemeğe davet ediyorlar. Yemek, hayatımızın esas kahramanı halini aldı. O bizi yönlendiriyor. İnsanoğlu aç kalmamak için çok zalimleşebiliyor, kazandıkça da bulduklarıyla yetinmiyor; yemek uğruna giriştiği onca zahmet sonucunda an geliyor, elde ettiklerini yiyemiyor, şişmanlıyor; o vakit de diyete başlıyor. İnsan 74 gün açlığa dayanabilir ama 74 saat durmadan yerse oracıkta ölür. Aslında yemekle ilgili bildiğimiz bir sürü şey, bildiğimizden farklı şeylerdir. O yüzden kitaplarda geçen yemek bahsi benim için çok önemlidir, her yemek kitabından yeni bir şey öğreniyorum. Ama sürekli takip ettiğim yemek kitabı yazarlarım yoktur benim. Sadece bir televizyon kanalında yayınlanan Vedat Milor'un programını kaçırmamaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/murat-ozyasarla-soylesi", "text": "Ayna Çarpması isimli öykü kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanan Murat Özyaşar ile Sabit Fikir'in genel yayın yönetmeni Adnan Özer söyleşi yaptı. Ayna Çarpması isimli öykü kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanan Murat Özyaşar ile Sabit Fikir'in genel yayın yönetmeni Adnan Özer söyleşi yaptı. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Keyifle dinledim cok güzel bi söyleşiydi murat hocamızın başarılarının devamını dileriz..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/murat-uyurkulak-ile-edebiyatdisi-sansur-burjuva-mulkunu-ve-erkek-cukunu-koruyor", "text": "2011'in sansür yönünden bereketli bir yıl olduğunu söyleyebiliriz! Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, mahkemeler ve duyarlı vatandaşlar sağ olsunlar... Sayelerinde, pek çok kitap, mizah dergisi, yazar, çevirmen 'gerçek dışı' yasakları tecrübe etmiş oldu. Ve bu akıl dışı durum hız kesmeden devam ediyor. Chuck Palahniuk'un 'Ölüm Pornosu' kitabının muzır bulunmasının ve çevirmeni Funda Uncu'nun emniyete çağırılmasının ardından kaleme aldığı '600 ve 10' başlıklı yazısıyla işin ardındaki ikiyüzlülüğü özetleyen Murat Uyurkulak'la bu akıldışılık, ikiyüzlülük ve sansür üzerine konuştuk. Ve tabii ki sadece sansür üzerine bir sohbet olmadı. Elbette. Nasıl en lezzetli yiyeceklerin ekserisi zararlıysa, sansürlenenlerin ekserisi de haz, keyif, özgürlük, haysiyet, adalet, güzellik, incelik gibi insanlığın ezelden beri peşinde olduğu meselelerle alakalı. Saydıklarımın hepsi cinsel, ulusal, sınıfsal sömürü mekanizmalarının başını bekleyenler için birer tehdit. Onlar sansüre sarılmayacak da kim sarılacak? İşin trajik, ironik, şahane tarafı, bizzat sansürcülerin de bir kısmının saydığım şeylerin çoğunun hasretini çekmesi. Ama hakim ulus, hakim cins, hakim sınıf mensubuysan, tabiatın aksini yapmaya izin vermez. İnsan değil, insanların büyük çoğunluğunu, ezenler sansüre ihtiyaç duyar. Korudukları da tarih, geçmiş, ahlak, gelenekler falan değil. Onlar bunları koruduklarını sanıyor veya öyle gösteriyor. Korudukları envai çeşit iktidar tertibatından ibaret. Burjuva mülkünü, erkek çükünü vs. koruyor. Sansür ufak iş, devletlerin hepsi suç örgütüdür. Onların işlediği cinayetlerin kalitesiyle, kusursuzluğuyla ve miktarıyla en iflah olmaz 'terör örgütü' veya seri katil bile aşık atamaz. Bu yasaklarda en çok cinsellik karşımıza çıkıyor. Cinsellik konusundaki sınırlarımız, tabularımız haddinden fazla galiba. Bu ülkenin irili ufaklı muktedirleri kitap sevmediği gibi, şenlik de sevmez, sevişmek de sevmez... Muhafazakar erkeğin tipik ruh halidir: Eğlence biraz uzayınca, insanlar, bilhassa kadınlar ve çocuklar biraz özgür ve rahat hissedince panikler... Aniden Hadi toplanın gidiyoruz, diyendir o... Cinsellikten ödü kopar, ama dilinden düşürmez, aklından da çıkarmaz... Sansürcüleri bu hikayenin ışığı altında okuyabilirsiniz. Tahrik olmaya teşne olan nereye baksa bir sebep görür zaten. Oysa bunun çoktan aşılmış olması gerekirdi. Bir çift göz herkesin kapalı olduğu, tenin zerresine göz açtırılmadığı yerde mi tahrik edici olur, insanların özgürce giyinip kamusal alanda var olduğu yerde mi? Bunun cevabını yüzlerce kitaptan, filmden, hikayeden artık biliyor olmamız gerekirdi. Bunu şundan sordum; son olarak Muzır Kurulu'nun 'Ölüm Pornosu' ile ilgili bilirkişi raporunda ''halkın ar ve haya duygularını incittiği, cinsi arzuları istismar ettiği'' ifadeleri yer alıyor. Bu ifadeyle daha önce de sıkça karşılaştık. Halkın ar ve haya duygularını incitmek kadar saçma bir ifade olabilir mi yahu? Sen kimsin, neye istinaden bu neticeye vardın? Sen insanlara insanca yaşayacak bir hayat ver, sonra bak bakalım o ar ve haya duygusu o kadar kolay inciniyor mu? Bunların hepsi kapitalizme tapan ahlaksızlar, insanları yoksul ve çaresiz bırakan vahşiler. Asıl ar ve haya duygularını inciten onlar. Sansür ahlaksızlığı yaymaktan başka hiçbir işe yaramaz. O kalın örtünün altında ne ar kalır ne haya ne de ahlak. İnsanlar özgürlük ister. Sen sansürlüyorsan, o özgürlük arayışının çarpılarak tezahür etmesine, o kalın kabuğu yamularak kırmasına yol açarsın olsa olsa. Resmi makamların sansürünü soruyorsanız, henüz değil. Çok okunmuyor olmanın böyle faydaları var sanırım. Giyindik böyle oldu işte. Zaten neyi gizlediysek o iş açtı başımıza. Gücü olan saklasın bakalım saklanmaması gerekenleri. Ne olacak canım; en fazla süt içip uyuyan, rüyasında da boşluklara düşen insanlar yığınına döner gelecek. Bu yığına da kimin ihtiyacının olduğunu varsın bilir kişiler düşünsün. Sonumuz hayır olsun ama sansür de HAYIR olsun.... murat hocayı tanırım, anarşist çizgide olduğunu biliyorum. Sizinki de yeni moda Anarşist akım olmalı. Küfür, hoyratlık ne zamandan beridir toplumsal eleştiri oldu? Yoksa kendinizi Can Yücel falan mı sandınız! Boşuna uğraşmayın olamazsınız! Dilin kemiği yok ya her kesim nasibini almış kaleminizden. Bu nasıl bir züppeliktir ki, kalkmış işinize gelmeyen her çeşit düşünceyi zekasızlık olarak değerlendiriyorsunuz! Siz sanki bir sosyolojik bir dehasınız. Siz sansürü eleştirmekten öte, kendi narsizminizi bir törpüleyin önce. Kahvede değilsiniz. Kapitalizm asıl bizleri sizin gibi süperego yoksunlarından koruyamadığı için bu haldeyiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/murat-uyurkulakla-siradan-insanlarin-sira-disi-hikâyeleri", "text": "Önce değeri bilinmemiş kitaplara hak ettiği değeri vermek isteyen bir kahramanın peşine takılıyoruz. Bir okur olarak yapıyoruz bunu. Bizi bu maceraya sürükleyen de öncelikle bir okur olduğunu söylüyor zaten. Güzel bir kitap okumayı dünyanın en büyük hazzı olarak gören birinin hikayesini dolaşıyoruz. Onunla birlikte adım adım... Ve çok iyi biliyoruz: Sadece iyi bir okurun değeri bilinmemiş kitapların hesabını sormaya hakkı vardır... Ardından geç kaldığımız bir cenaze için kurulan rakı sofrasına oturuyoruz. İçtikçe içesimiz geliyor. İçtikçe açılıyoruz ve içtikçe hikayeler anlatıyor Murat Uyurkulak. Bazılarını arkadaşlarıyla birlikte uydurmuş, bazıları kendi başından geçiyor, okuduğu kitaplardan, dinlediği müziklerden, taksi şoförlerinden, oradan buradan duyduklarını anlatıyor bize. Bunu öyle güzel yapıyor ki, susmasın istiyoruz. Dinledikçe dinlemek; okudukça okumak istiyoruz. Bir dervişle birlikte uzun ve sarsıcı bir yolculuğa çıkıyor; kırmızı renkten korkup pembeden tiksiniyoruz. Ama tüm bunları yaparken ve düşlerken Murat Uyurkulak'ın anlattıklarının etkisi bir an bile gitmiyor üzerimizden. Zaten gitmesini kimse de istemiyor. İki fanzin çıkardım İzmir'de yaşarken. Birinin adı Pero'ydu, kalem anlamına geliyor. İki sayı çıkardım. Diğeri \"Sardunyalar\" ve \"Kaplumbağalar\". O da üç sayı çıktı. Fanzin çıkarırken hissettiğim özgürlük duygusunu başka hiçbir yerde bulamadım. Kafamıza göre takılıyorduk, sıfır hesap kitap, bol itiraz, bol küfür, bol aşk... Gençliğin ve gençlikten kaynaklı heyecanın etkisi de vardı elbet. Sonra kartlaştım, ağır mesailerle, ayın sonunu getirme derdiyle, oraya buraya yetişme gayretiyle aptallaştım. Roman ağır, çoğu zaman sancılı ve ıstıraplı bir mesai. Hikaye ise öyle olmadı benim için. Evet, hikayeleri yalnız veya ortak yazarken rahatlık, özgürlük ve eğlence hissini hatırladım. Okuyana da öyle hissettirmesi mümkündür o yüzden. Ve o yüzden bazı okuyucular Tol ve Har'daki ağırlığı, sıkılığı, sertliği bulamayabilir. Her zaman yaşasın fanzin! Üç hikayeyi arkadaşlarımla ortaklaşa yazdım. Sadece edebiyatta değil, hayatta da ortaklığı, dayanışmayı, bir şeyleri el ele, birlikte kotarmayı, beraber yola çıkmayı önemsiyorum. Asla tek başına yürümeyeceksin, diyorlar ya, o misal. Hikayeler gündeme geldiğinde hiç tereddüt etmeden Ersan'a, Ulaş'a, Ilgın'a birlikte yazmayı önerdim, sağolsunlar geri çevirmediler. Yazma süreci zevkliydi, sanırım sonuçlar da fena olmadı. Derviş'i, Ersan Üldes'le paragraflar halinde yazdık. Bir paragraf o bir paragraf ben. Hikaye dikkatli okunursa belki fark edilebilir. Zira, Ersan'ın paragrafları derinliği ve zekasıyla öne çıkıyor, benimkiler ise biraz nal topluyor. Kuş Yuvası'nda Aslı Ilgın fikri verdi, daha sonra başına oturup birlikte yazmaya çalıştık. Kurtuluş On İki'de ise Ulaş'ın yazdıkları ile benim yazdıklarımı önce birleştirdik, sonra ben tekrar üzerinden geçip bir bütünlük kazandırmaya çalıştım. Üçüyle de rahat çalıştım, üçü de iyi dostum. İki hikayeyi nazire olarak yazdım. Bunlara aslında bir yazarın değil, bir okurun hikayeleri diyebiliriz. Bir kitabı okuyup çok seven, heyecan duyan okurun, kitabın yazarına bir nevi teşekkürü. İlk hikayede, yani \"Tutkular Kitaplığı\"nda bir an görünüp kayboluyorum aslında. Odaya giren, polise kötü kötü bakan kıvırcık sakallı ızbandut benim. Reha Mağden çok mühim biriydi benim için. Hep söylerim: Geç buldum, çabuk kaybettim. Çok renkli, cazibeli, nevi şahsına münhasır bir adamdı. Dürüst ve öfkeliydi, belki o yüzden erken gitmeyi tercih etti. Hikayeleri mutlaka okunmalı, muazzam bir yazardır. Kıymeti bilinmemiş edebiyatçılar için seri çaba harcayan bir kahraman yaratmış birine, kıymeti bilinmeyen edebiyatçıların ismini sormak farz oldu artık. Hikayede aslında başka bir tarafından tuttum ben bu meselenin. Zira bence iyi edebiyatçıların kıymeti er geç bilinir, asıl mevzu o kıymeti erken bilen okurun huzursuzluğudur. Dünyanın incelikleri anlayamayan, kıymet bilmeyen, çoğunlukla kaba ve gelip geçici olanı öne çıkaran pervasızlığı ve duyarsızlığına duyduğu öfkedir. Edebiyata düşkünlük sıkıntılı bir hassasiyet ve incelme hasıl ediyor, günlük hayatla uyumsuzluğu kışkırtabiliyor, okumak bir yanıyla tehlikelidir o yüzden. Manevi derinliğe sahip, ilahi olanla alışveriş halindeki mutedil bir maziye bu kadar anlam ve önem atfedip bugünü öyle kılmak için zerre kadar gayret gösterilmemesi büyük sahtekarlık. Sabah ticaretin en vahşisini, mesainin en sertini ifa edip akşam camide mırıl mırıl dua edenlerle veya meyhanede çakırkeyf gözlerle uzaklara dalıp 'dönülmez akşamın ufkundayız'ı icra edenlerle dolu ortalık. Derviş'in kısa seyahati bu şizofrenik durumu ifade etme çabası biraz. Pembe, erkekler pembe kapaklı kitap okuyamıyor diye tekrar kapak basanlara ve bunu kabul edebilen yazarına yazıldı. Kırmızı ise kanla alakalı bir hikaye. Vaktiyle çok kan dökmüş, kötülük yapmış, fakat bununla yaşayamayan, vicdanında bitmek bilmez bir muhasebeyle baş başa kalan insanlar için yazıldı. Ben sadece bize bu hayatı zindan eden, tabiatı açgözlülükle talan eden, acının, yoksulluğun, perişanlığın, suçluluk duygusunun ne olduğunu bilmeyen alçak muktedirlerle, aşağılık zenginlerle alay etmek isterim. Benim için mesele basittir: Ya sınırları sınıfları kaldırıp insanlığın, hayvanatın, tabiatın hakiki ihtiyaçları doğrultusunda bir hayat kuracağız ya da gözleri daha fazla kazanmaktan, daha fazla güç elde etmekten başka bir şey görmeyen bu tipler yüzünden dünya yok olacak. Bir roman yazıyorum. Ne zaman tamamlanır bilmiyorum. Ama epey ilerledim. İlk sorunun cevabıyla çelişkili görünecek olabilir, ama şunu eklemek isterim: Sanırım Bazuka'yı yayınlamakta yeni yazdığım kitabın stresini bir nebze azaltma niyeti de var. Zira kendi kendini kuyruğundan yiyen yılana dönüştü biraz, yazıp siliyorum, mehteran gibi iki adım ileri bir adım geri, uçtuğum yerden inmekte zorlanıyorum. Hikayeleri bir çeşit dünyaya inme, doğallaşma, bazı okuyuculardan biraz fırça yiyip titreyip kendine gelme imkanı gibi gördüm belki. Kusursuzluk diye bir şey olmadığını, fani ve başarısız bir yazar olduğumu hatırlamak istedim. İlginiz için teşekkürler. Kısa süre sonra, görüntülü röportajlar kadar ilginç bir projeyle karşınızda olacağız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/murathan-munganla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "İstanbul Modern ile Sabit Fikir'in işbirliğinde düzenlenen sıra dışı söyleşi dizisi 'Sözünü Sakınmadan' konuşmalarının ilkinde eleştirmenler Semih Gümüş, Ömer Türkeş ve Kaya Genç'in konuğu ünlü romancı, şair ve tiyatro yazarı Murathan Mungan'dı. Etkinlik 7 Temmuz 2011 Perşembe günü İstanbul Modern'in bahçesinde düzenlendi. Mungan'ın bu yıl yayımlanan son kitabı Şairin Romanı'nın ve otuz yıla yayılan yazarlığının konuşulduğu söyleşiye okurlar da sorularıyla katıldı. Yaklaşık 2 saat süren söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz... Şairin Romanı edebiyatın büyüsünü üzerinde taşıyan ve okura hissettiren çok özel ve bambaşka bir Murathan Mungan kitabı. Hatta kitabın yazarını gölgede bıraktığını düşünüyorum. Haliyle söyleşiyi merakla dinledim. Güzel ve akıcı bir söyleşi olmasına rağmen, romanla ilgili daha ciddi bir hazırlığın yapılması gerektiği hissine kapıldım. iç sesimi aramaya koyulduğumda adresim her zaman beni ona götürür. Bu sohbet iyi geldi. Sağolun... Söyleşilerin videolarını sayfanızda paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum. Çeşitli sebeplerle katılmak isteyip de katılamayan bir çok insan çok faydalı olduğunu düşündüğüm bu etkinliklerden mahrum kalmamış oluyor. Bu söyleşiyi izlediğim için, Murathan Mungan gibi bir yazarı bir kez daha dinlediğim için çok memnun oldum. Onun yazılarını okumaktan hiçbir zaman vazgeçmedim ve vazgeçmeyeceğim... Bu söyleşiyi izlemiş olmama ne kadar mutlu olduğumu anlatamam, çok teşekkür ederim... Orada bulunamadığım için çok üzülmüştüm. Paylaştığınız için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/mursit-balabanlilarla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/muzikle-baslayan-bir-yolculuk-25-yilinda-pan-yayinlari", "text": "Kitap yayınlamak bir virüs gibi beynimize yerleşti! Geçtiğimiz günlerde 25. yılını kutlayan Pan Yayınları, kuruluşlarından bugüne süren yolculuklarını anlattı. Müzik kitapları yayımlama fikriyle yola çıkan ve daha sonra arşivine pek çok kitap sığdıran yayınevi, yayıncılık hayatı boyunca çağın getirisiyle gerçekleşen pek çok yeniliğe tanık olduklarını söylüyor. Müzik adına önemli bir miras bıraktıklarına inanan yayınevi, yayıncılık hayatına nasıl başladıklarını ve 25 yıldır süren yayıncılık macerasını anlattı. 1976-80 yıllarıydı. Üniversite öğrencisiydik. Boğaziçi Üniversitesi'nde dersler kadar kulüp faaliyetleri de önemlidir. Öğrencilere her türlü imkan tanınır. Biz de Türk Müziği Kulubü olarak bir açık oturum düzenlemiştik. Murat Belge, Hilmi Yavuz, Muammer Sun, Faruk Yener, Cinuçen Tanrıkorur ve Ercüment Berker'in katıldığı bu açık oturumun metnini kitap haline getirmiştik. Ancak o zaman bir kitap yayımlamanın bize \"kitap tozu\"nu yutturacağını, bir virüs gibi beynimize yerleşeceğini bilmiyorduk. Bundan sonra hep yayıncı olmak fikriyle yaşadık. 1984 yılında, Tahran'da bir tesadüfle Murat Bardakçı ile karşılaşınca bu fikrimizi hayata geçirecek cesareti de bulduk. 1986 yılında Pan Yayıncılık'ı kurmuş ve ilk kitabımız olan Rauf Yekta Bey'in \"Türk Musikisi\" kitabını yayımlamıştık. Kuruluşumuzda sadece müzik kitapları yayımlamayı hedeflemiştik. Hala süren müzikler arası çatışma, o yıllarda da geçerliydi. Diğer bir deyişle Türk müzikçiler, halk müzikçiler, batı müzikçileri, vb. vardı ve aralarındaki tartışma bitmek bilmiyordu. Pan olarak bütün bu tartışmaların dışında kalmayı hedefledik. Bizim konumuz genel olarak \"müzik\"ti ve bütün bu başlıkları kucaklayacak şekilde yayın yapmayı istiyorduk. Tematik yayıncılık çok yaygın değildi. Belki meslek kitapları yayımlayanlar vardı ama sadece müzik kitapları yayımlamak fazlasıyla cesur bir işti. Daha önce deneyenler kısa sürede vazgeçmişlerdi. Mevcut müzik kitaplarının sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu, hatta Enis Batur ilk kitabımızdan sonra bizim hakkımızda \"Yakışıklı bir intihar örneği\" başlıklı çok güzel bir yazı yazmıştı. Dünyada kendimizi örnek aldığımız bir yayınevi olmadı. Çünkü müzik ve Türkiye diye bakıldığında buradaki koşullar dünyanın hiçbir yerinde rastlanacak koşullar değil. Ancak kitaplarımızın sayısı üçü beşi geçince ve kitapçı raflarında arzuladığımız / hak ettiğimiz yeri bir türlü bulamayınca, Viyana'da gördüğümüz bir dükkanı, Doblinger'i örnek alarak, sadece müzik kitapları satan bir dükkan kurduk. Müzik kitapları konusunda tasarladığımız herşey aynen devam etmekte. Bütün müzik türlerine açık bir yayın faaliyeti sürdürüyoruz. İyi olduğunu düşündüğüz kitapları ayrım yapmadan yayımlıyoruz. Ancak kurulurken sadece müzik kitapları yayımlamak üzere kurulmuştuk, 1991 yılından itibaren müzik dışı kitaplar da yayımlama kararı alarak temel bir değişiklik yapmış olduk. Başlangıçta kurşun dizgi, tipo baskı varken, sırasıyla ofset, bilgisayarlı masa üstü yayıncılık, dijital baskı ve e-kitaba kadar bir çok teknik değişimi yaşadık. Artık bunu çok yaşlandık diye mi algılarsınız, yoksa çok şanslıydık, bütün bu gelişimi gördük mü, bunu size bırakıyoruz. Ama her geçen gün yayıncılığın kolaylaştığına şahit olduk. Bir kitabın tashihi günler sürerdi ilk başladığımızda, matbaa kurşunları bağladık diye bizi telaş ettirirdi, her düzelttiğimiz satırda metin başka bir dizgi hatasıyla karşımıza çıkardı. Şimdi ise metinler bilgisayarda yazılmış olarak geliyor. Herşey eskiye göre daha kolay, artık aydınger çıkış yok mesela; resimler için filmciye koşmuyoruz; 250 adet kitap basabiliyoruz. Sorunun ikinci kısmına gelince, gerçekten Türkiye'deki müzik adına müthiş bir miras bıraktığımızı söyleyebiliriz. Hiç kimsenin yayımlamayacağı kitapları, ki bunların içinde Dimitri Kantemir, Tanburi Küçük Artin gibi çok özel kitaplar da var, yayımladık ve toplam 150 civarında kitabı müzik kitaplığına kazandırdık. Kitap fiyatlarını belirlerken hep maliyeti esas aldık. Şu kadar forma kitap olsa olsa şu fiyata satılır demedik. E-kitapta ise dünyada da olduğu gibi çok net bir formül bulamadık. Ama basılı kitapta yazarın alacağı telifte bir kayıp olmayacak şekilde bir fiyat belirliyoruz. Yayıncılık kolaylaştıkça kendi canavarını yarattı: Korsan kitap! 25 yıl önce kitaplarımızın tirajı 3000, romanlarınsa 5000 ve üstüydü. Çok daha az sayıda kitap yayımlanıyordu. Yayınevi sayısı da azdı. Artık yayınevi sayısı çoğaldı, yayımlanan başlık sayısı çok arttı. Buna karşılık müzik kitaplarını 500, romanları 1000, şiir kitaplarını ise 250 adet civarı basıyoruz. Demek ki en azından bizim açımızdan kitaplar daha az okunuyor. Dağıtım büyük bir sorundu, hala öyle. Bildiğimiz kadarıyla Anadolu'da binlerce kitapçı kapandı. Büyük kitapçı zincirleri market mantığıyla hareket ettikleri için az satan kitaplara yer vermek istemiyor. Dağıtım şirketleri de yayıncı oldu, dağıtım hizmeti yerine yayıncılık faaliyetlerini öne çıkarıyorlar. Korsan kitap kavramı yoktu. Yayıncılık teknik anlamda kolaylaştıkça kendi canavarı olan korsanı da yarattı. Alınan çeşitli önlemler, yapılan baskınlar, bandrol uygulamaları ne yazık ki sorunu önlemede yetersiz kalıyor. 25 yıl önce sık sık kağıt sorunu yaşanırdı. Şimdi yerli kağıt kalmadı. Kağıt büyük ölçüde ithalata bağlı. Yazarlara ödenen teliflerde vergi arttı. Bizim başladığımız yıllarda %10 olan kesinti artık %17. Ayrıca ödenen telif bedeli üzerinden bir de %18 KDV ödemek zorunda kalıyoruz. Kısacası yayıncılık gittikçe zorlaşıyor. Yalnız şimdi e-kitap diye bir kavram yaygınlaşmakta. Yukardaki sorunların bir kısmı e-kitabın yaygınlaşmasıyla kendiliğinden aşılacak. Biz de bir süre sonra birçok kitabımızı e-kitap olarak yapmaya başlayacağız herhalde. Çok özel birkaç kitap butik baskıyla sunulacak okura. Gelecek yıllarda da aynı şekilde yayıncılığımıza devam etmeyi umuyoruz. Tabii ki e-kitaplarımızın sayısı artacak ama basılı kitaba da devam edeceğiz. Pan Yayıncılık;Sizlerin emekleri asla boşa çıkmayacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/natamadan-bir-ses-duyuluyor-merhab", "text": "Dünyaya inanan insanlar, hala vazgeçmediler. En azından bir kısmı. Biliyorum, çünkü dünyaya inanan bir kısım insan geçenlerde \"natama ismini sevenler\" olarak bir araya geldi, şimdi bir dergi çıkarıyor. Bugünlerde ikinci sayının hazırlıklarının peşinde olmalılar. Enis Akın, Ali Aydemir, Burak Delier, Cihat Duman, Ali Dündar, Murat Ertel, Süreyyya Evren, Özgür Göreçki, Mehmet Öztek, Gül Abus Semerci, Ömer Şenel, Melih Tuğtağ, Bülent Usta, Hayriye Ünal, Davut Yücel'in katkıda bulunduğu ilk sayı ise piyasada, kitapçılarda. Natama'yı şu sözlerin olduğu bir ilanla tanımıştım: Gerçeği arıyoruz, gerçek bazen vardır, sırayı bozuyoruz, koşup koşup yetişemiyoruz, uzaklardan natamam sesimiz duyuluyor, merhab. Herkes tastamam duyacak mı o sesi, bilmiyorum. Ama biz buradan duyduk ve cevap veriyoruz: Merhaba Natama. İyi değiliz, ya siz? Hiçbir şey planladığımız gibi gitmiyor. Bu yüzden Natama'yı çıkarmaya karar verdik ve Aralık'tan itibaren raflarda olacağız. Elbette dünyayı değiştiremeyeceğiz. Ama deneyeceğiz, denemek engel olamadığımız bir duygu. Üç ayda bir, Natama; klişe, reklam, kariyer altında ezilmeden, tam da öyle çıkacak ve içeriğimizin tümü hayır internette olmayacak. İnternet bir yayın üssü mü yoksa reklam üssü mü, özellikle bizim gibi bir dergi için çok belli olmayan bir konu. Matbuat bir yayın aracı; dergi de formatı. İnternetin ise, en azından bizim için, yayın değil yalnızca tanıtım aracı olması muhtemel. Henüz tam olarak belirlemediğimiz bir formatta, belli ölçüde içeriğe ulaşılabilecek fakat. Aramızda internetle haşır neşir olanlarımız var, internet güzel, internet iyi; fakat Natama şüphesiz kağıda daha çok yakışıyor. Görmezden gelinenlere, kültürlerarası olmamaya, farklılıkların birbirine dokunmadan yaşamasına, karizmayı çizdirmemeye; bunlara gönül indirmiyoruz. Şiiri önemsiyoruz. Şiirin ve sanatın steril bir şey olmadığını, bunun doğasına aykırı olduğunu söylüyoruz. Savunduğumuz şey, iyilikçi şiir değil iyi şiir. Ahlakın, siyasetin ve yaşamın en iyisi iyi şiirde, iyi sanatta birleşiyor. Siyasetsiz, ahlaksız ve şiirsiz bir sanat olur mu? Biz konuşmazsak eksik kalacak olan bu. Tekdüze ve mükemmel ve hatasız ve duygusuz ve cillop şeyler görmekten, sıralamalardan, yazılı olmayan kurallardan sıkıldık. Yazacağız. Bu. Sırayı bozacağız, söz, koşup koşup yetişemeyeceğiz, uzaklardan natamam sesimiz duyulacak. Bunlar da. Her zaman dile getirdik, tabii, ancak ilk kez bu kadar bir aradayız. Kalabalığız. Birbirimizi seviyoruz, Natama bunun için var. Her şeye rağmen, maalesef mi demeli, dünyaya inanan insanlar olarak yola çıktık ve canımız sıkılıyor. Canımız normal şartlar altında sıkılıyor. Daha önce başka şekillerde dile getirmeye çalıştıysak da bunlar anormal şartlar altında söylenmiş varsayıldı. Hayır. Dünyanın hastasıyız. Hiçbir şeyin ilacı değil. Geçmiş olsun. Natamam olan Natama'nın ta kendisi. Kaç sayı çıkarız bilmiyoruz. Bir şeyler daima eksik kalacak, bunun da farkındayız. Olmayacak, olsun. Biz üzerimize düşeni yapmaya okeyiz. Üzerimize düşenin ne olduğuna gelecek olursak, diyebiliriz ki koca bir gezegen. Üstten ve alttan hafif basık. Çıkış kararımız da buna dayanıyor: Korkunç baş ağrısı. Leziz tasarımımız yazar kadromuzdan Davut Yücel'e ait. İlk sayıda Enis Akın, Hayriye Ünal, Süreyyya Evren, Gül Abus, Mehmet Öztek, Cihat Duman, Melih Tuğtağ, Ömer Şenel, Özgür Göreçki, Bülent Usta, Murat Ertel, Burak Delier, Ali Dündar, Ali Aydemir ve birçok dost olarak; yazılarımızla, tasarımlarımızla, uzun süredir yapılan toplantılarımızla, tartışmalarımız, sorunlarımız, kahkahalarımız, geç kalmalarımız, elektronik olmayan postalarımızla, telefonlarımız ve yüzlerimizle birlikteyiz. İsimler alfabetiktir. Edebiyatımızda en yanlış ve en doğru gittiğini düşündüğünüz üçer şeyi sayabilir misiniz - ki anlayalım sizin orada neler oluyor... Üç çok, bunun bize gelişi iki zaten. İnanın bir şey kazanmıyoruz. Yanlış giden ve birçok şeyin de yanlış gitmesine neden olarak kariyerizmi, hala yazarken heyecanlanan insanların olabilmesini ise doğru giden şey olarak gösterebiliriz. Bir de bize sevdiğiniz üç dergi sayarsanız. Yerli: Hala çıkıyor mu emin olamadık ama Natama. 1. Sorularımızı, dergi ekibinden Özgür Göreçki ve Davut Yücel cevapladı. Cihat Duman'a üzülüyorum, kader mahkumu gibi kaldı Natama'da. Bak, alacağını alan Hayriye Ünal topukladı bile. Hayriye Ünal, Gül Abus'un şiirini gerekçe göstererek dergiden ayrılacaktı madem, neden bunca bekledi acaba? Dergi 1 Nisan'da çıktıydı. Dahası, Hayriye Ünal derginin yayın kurulu üyesi olmanın yanı sıra redaktörü olduğuna göre en geç Mart başından beri önce şiiri onayladı, sonra da oturdu redaksiyon okumasını yaptı. Yani bunca zaman geçtikten sonra mı aklı başına geldi :) Neyi bekledi acaba, ya da neyi temin etmeyi, garanti altına almayı, orasını işin içindekiler bilir... Ah Cihat'ım ah, bunların hepsi susuz getirip götürür seni, çakallarla dansın ortasında kaldın, kadar mahkumiyeti bu değildir de nedir. bence burada dergiyi eleştiren ve enis akına süreyyya evrene laf atan kişiler de yine dergiyi çıkaran kişiler. yoksa başka kim böyle şeyler yazar. natama bizimle kafa buluyor. sevdim. yorumcu arkadaşlar gayet samimi davranmışlar. ilk sayıyı yaladınız mı? hele bi yalayın sindirin. hemen sazan gibi atlamayın. samimiyetiniz pekişecektir o vakit. natama, son 4579 yılın en iyi dergisi. bu bilgiyi kafanıza çivi gibi çakın. bu bilgi size çok lazım olacak. enis akın ve süreyyyyyyya evren'in 45-50 yaşına doğru ilerlerken hala ünlü olamamalarını telafi etmek için çıkardıkları 1453. dergi. ünlü olmak için yapmadıkları iş, ilişki kurmadıkları kimse kalmadı, bu son şansları olabilir. onları bir de at üstünde ali ağaoğlu misali bir hatama reklamında görmek isteriz: \"ben yaptım oldu\" diye bağırlarını dövmeleri hoş olurdu. \"K şiiri\" diyeceksin Hayriye Ünal basacaksın, yapıştırma bıyağa gel. ben de geçen tesadüfen kitapçıda gördüm ve görür görmez çarpıldım. dergi çok müthiş olmuş, yazılar mükemmel güzel, arkadaşların eline sağlık."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/necati-tosuner-tanri-vasat-yazara-acisin", "text": "Necati Tosuner'i bilir misiniz? Bilirseniz, eminim ki iyi bilirsiniz. Bilmiyorsanız, hemen hayatınıza bir Necati Tosuner parantezi açmanızı tavsiye ederim. Sıradan bir yazardan bahsetmediğimi hemen anlayacaksınız. Yazarlıkta 50. yılını kutlayan, romancılığı ve özellikle öykücülüğü ile kalbinizi tekletebilecek birinden söz ediyorum. Tosuner, sadece okuyup geçebileceğiniz, antolojilerde adına methiyeler dizilmiş bir yazar değil; gölgede kalmış, yalnızlık illetine kapılmış, biraz da ona sevdalanmış bir adam. Bir Rubik küpü gibi her yüzü aynı gözüken ama aslında büyük bir bulmacanın ta kendisi o; tüm sıkıntılarını, üzüntülerini ve anlık coşkularını bir kübe sığdırmış, çözmesi de size kalmış. Necati Tosuner'le olan söyleşimiz işte tam da bu yüzden sıra dışıydı; ne bir sorumuz vardı ne de kısıtlı bir zamanımız. Tosuner'in evine, zamanın durduğu ve sadece onun ve hatıralarının konuştuğu o eve misafir olduk yayın yönetmenimiz Elif ile birlikte. Türk edebiyatına adını kazımış büyük yazarın evine değil, Necati'nin evine. Her saniye, Necatiye bir adım daha yaklaştık; bazen saatin tiktaklarının bozduğu büyük sessizlikte, bazen anlattıkça yorulmayan o derin, o tok ve gür seste. Necati Tosuner adı ve çağrıştırdıkları da hep bu zıtlıktan besleniyor ya; ben de size hem susmaktan yorulan Necati'yi hem de haykırmaktan çekinmeyen büyük yazar Tosuner'i anlatabilmek istedim. Lütfen, bizimle birlikte buyurun zamanın bir başka aktığı; kıvamların koyulaştığı o evin salonuna, ortadaki masaya, etrafındaki sandalyelere. 19 kitap 50 yılda. Çok mu? Değil. Az mı? Az da değil. Kendini övmeden kendinle ilgili konuşmak biraz zor. Tevazu yersen spordur. İlle de tevazu göstereceksen, susarsın. Allah benim belamı versin nereden yazar oldum? dersen, okuyucu da E napayım birader bana ne? der. Yazarlığım bana ne mi hissettiriyor? Yazarlığım para ediyor da... Lüks yerlere gitmek, falan yere uğrayıp dönmek, benim gibi bir yazara göre değil. Onları yapanın yazarı başka. Derdim o değil. Neredeyse kendimi bildiğimden beri benim için yazdıklarım ya çok beğenilmiştir, ya hiç beğenilmemiştir. Arada bir hiç iyi, geçer, vasat notum olmamıştır. Bu iyi bir şeydir yazar için. Çok beğenenler de korkutur beni. Bereket, nazara falan inanmıyorum, inansam okutmam gerekir kendimi. Bir gün, bir laf etmiştim, eskilerde: Tanrı vasat yazara acısın, kendini bir şey sanır. Vasat şaire daha çok acısın, O yazarı da adam saymaz. Herkes spor yaparsa, ne güzel... Kimseye bir zararı var mı? Yok. Ama sporcu olmak başka bir şeydir. Şair olmak başka bir şeydir, adam hayatını verir de şair olur. Sen öyle üç tane dize düşürdün diye kendini şair sanıyorsun. Ben yazarken yazmış olmaktan bir haz duygusu alıyorsam, onu okuyana da öyle bir haz duygusunun geçmiş olmalı. O zaman benim yazdığım şey işe yarıyor. Yoksa, yazmam. Almanya'dayken pilim bitmişti. Sonra Sancı.. Sancı...'yı yazdım. Tabii orada kamburunu anlatan Necati ile Sancı.. Sancı...'nın kamburu Osman arasında dünyaya bakış farkı var. O beni biraz oyaladı. Mutfak yeni, malzeme yeni, bilmediğim türden. 29 yaşındaydım. O zamanlar bir şeyler yapmış olmak bile insana yetebilir. Tehlike de budur. Günümüzde romanın yükselişi size ne hissettiriyor? Sayıdaki artışın sizi rahatsız ettiğini biliyorum... Roman şiiri geçti artık. 77'de Sancı.. Sancı...'yı ben yayımladım. O yıl 10 tane roman ya çıktı, ya çıkmadı. Ayda bir tane roman alırsın. Günde 7-8 roman olunca hangi birini takip edeceksin? Eski zamanla, bugünler kıyaslanacak gibi değil. Eskiden insanlar önce şiir yazardı, öykü yazardı, dergilerde imzalarını görürdün, birbirleriyle yarışırlardı. Dergilerde son sayfalardan, ön sayfalara gelmeye başlarlardı. Oturur roman yazarlardı, Falanca romana geçti. derlerdi. Şimdi yeni kuşaklarımız doğuştan romanı. Bir de üç çocuk olursa, gelecek roman kaynayacak. Evde beş tane romancı falan olacak. Öncesinde hep acı çekiyordum; 16 yaşına gelince vücut istediği biçimi aldı, o da kurtuldu, ben de kurtuldum. Ben artık onu değiştirme hayallerini bıraktım ve o sancılardan kurtuldum ama bir başka sancı başladı: Kambur olmak, bunun farkına varmak. Ondan sonra ya kadere atarsın suçu, ya topluma, ya da anana-babana. Topluma karşı isyan gelir ama, kesin! O kızdan hoşlanırsın, o anda kötü adam olursun. Hatta Asım Bezirci Güzel yazıyorsun, iyi yazıyorsun ama niye hep kendini yazıyorsun? derdi. Halbuki kendimi yazmaya bile o kadar zor vardım ki. Ancak üçüncü kitabımın adını ancak Kambur koyabildim. Öncesinde bir şeyler yazıyordum ama derdim neydi, kimse anlamıyordu. Toplumcular yeteri kadar solcu bulmuyordu beni, varoluşçular da altyapı olarak yetersiz buluyordu. Ben bireyciydim, ama benim bireyci olmak için Sartre falan okumama gerek yoktu. Yeteri kadar bireyci olmaya hakkım vardı benim zaten, bu toplumda yaşıyor olmaktan dolayı. Kitap bitti, benden çıktı. Altı ay önce bitirdim ben bunu fakat yayınevi benim öykü kitaplarımı çıkartıyordu peş peşe. Araya girsin, girmesin derken onlar bittikten sonraya kaldı. Dört roman, dokuz öykü kitabı. Sağlığımda onları öyle peş peşe çıkmış gördüm. Eyvallah. Son romanım da çıktı. Bir deneme kitabım var, onu da umarım yaparlar. Bu kitap, Kasırganın Gözü'nün bir devamı gibi, dil ve uslup olarak benzerlikler var ancak yapısal olarak, romanın içinden görülmeyen o mimarisinde farklılık olmasına dikkat edilmiş. Birinci romandaki balkondaki adam, bu romanda yok ancak. Ayrıca, bu son kitaptan önce ve Kasırganın Gözü'nden sonra iki tane çocuk kitabı yazdım. Merdivenden çıktıktan sonra beklediğin bir sahanlık gibi bu. Sonra Susmak. Susmak ve korkaklık arasında, ben korkağım diyerek bitiyor roman. Çocuk kitapları benim için çocuk kitabına genel olarak verilen değerden çok daha değerlidir. Ben o kitabı çocuğun annesine babasına yazıyor olsam ne kadar özen göstereceksem, ona da o kadar özen gösteririm. Çocuğu adam yerine koyan bir çocuk edebiyatından yanayım ben. Çocuğun babası ne kadar önemliyse, annesi ne kadar önemliyse çocuk da o kadar önemli. Onlara veremiyorsan bayat ekmeği, çocuğa da verme. Sayın Tosuner'in Tanrı vasat yazara acısın, kendini bir şey sanar.\" cümlesindeki \"sanır\" olması gereken kelimeyi \"sanar\" demiş ya da yazmış olma ihtimaline inanmıyorum. Dolayısıyla umarım redaksiyon ya da söyleşi yapan kişinin hatası. Ancak edebiyatla iç içe bir iş yapan, yazan okuyan bir sitenin mensuplarının da böyle bir hata yapmış olması hoş görülebilir bir şey değil. internet dili yeterince kirletip yok ederken, online ve yazılı bir edebiyat dergisinden daha büyük hassasiyet bekliyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/nermin-yildirim-ile-soylesi-edebiyat-ve-baska-hayatlara-bakabilmek", "text": "Edebiyatımızın konar-göçer yazarlarından biri Nermin Yıldırım. Yıl içinde birçok farklı rotaya seyahat etse de, çoğunlukla evi bellediği iki kent -İstanbul ve Barselona- arasında mekik dokuyor. Nermin Yıldırım'la İstanbul'u, Barselona'yı ve bir konar-göçerin edebiyatını konuştuk. Bir şehri ev, öbürünü misafirlik gibi görürseniz, bu iki durumdan biri kaçınılmaz olur. Dönmek, çok tortulu, hayal kırıklığına açık, ağır, biraz da imkansız bir şey. Ben dönmekten ziyade bir yerden diğerine, hani Virginia Woolf'un da dediği gibi, hafif adımlarla geçmeye çalışanlardanım. Tadında bırakmak diye bir şey var; sevgilisinden ayrılmak için bile ondan nefret etmeyi beklememeli insan. Şehirlerle ilişkimi de böyle kuruyorum. İki şehirden de hep severek ayrılmayı seçtiğim için biletlerimi her zaman tek yön alıyorum. Diğer şehri özlemeye başlayınca gidiyorum. Böylece her yerde sevdiğim ve istediğim için kalmış oluyorum. Kendimi mecbur hissetmemek, sevdiğim şeylerle, insanlarla, mekanlarla arama zaruretler, yükler sokmadan, hayatla flört ederek yaşayabilmek benim için önemli. Öyle olunca da hiçbir yerden kaçarak ayrılmıyorsunuz ama her yere koşarak gidiyorsunuz. Peki merceğimizi biraz genişletip ve hatta edebiyatın da dışına çıkarak düşünürsek; İstanbul'daki hayatınızın bir parçası olan ama Barselona'da bulamadığınız bir şey var mı? Ya da tam tersi... Barselona'da geçmişimi bulamıyorum. İstanbul'da da gelecek biraz bulanık gibi. Ama değişir bu duygular. Her şey değişir. Çocukluğu, ergenliği, ilkgençliği bir şehirden öbürüne göçerek geçmiş biriyim. Üniversiteye gelene kadar hiçbir yerde birkaç seneden fazla kalamadım. En uzun yerleşikliğim üniversite sonrasında taşındığım İstanbul'da oldu. Velhasıl, bir aidiyet problemi oluştuysa bile kökü daha eskidir herhalde. İstanbul'dan sonra en uzun yaşadığım yer Barselona ama hayatım hala oradan oraya, seferi halde geçiyor. Geçen yılın toplamda dört buçuk ayını evimde geçirmişim. Bu durumdan yakınmıyorum, alışık olduğum düzen bu zaten. Gittiğim her yere hızla alışırım, kendimi oranın parçası gibi hissetmeyi beceririm. Ama sanırım ancak gibi hissetmeyi beceriyorum. Gerçi insan doğduğu yerde bile en fazla o kadarını hissediyor. Aidiyet toprakla ilgili bir şey değil. Dile gelince, o insanın esas vatanı işte. Pek çok şey olmadan yaşayabilirim ama uzun süre Türkçe duymamak, konuşmamak beni mutsuz ediyor. Hastalığa benzeyen bir mutsuzluk bu. Bu yüzden çok sık geliyorum zaten. Ait olduğum yer geçmişim, geçmişim ülkem. Ama her şeyden evvel dilim. Rüyalarımı Türkçe görüyorum, hayallerimi Türkçe kuruyorum. Kitaplar aramıza mesafe girmesini engelliyor. Türkçe konuşamadığım zamanlarda bol bol okuyorum zira. Ama mesela Barselona'ya taşındığımda, ilk dokuz ay gelmemiştim. Memleketten en uzun süreli uzak kalışım da odur. Aslında çok da uzun bir zaman değil ama o dönemin sonlarına doğru Türkçe duyamadığım ve konuşamadığım için epey kötü hissettiğimi, kitapları kendi kendime yüksek sesle okuduğumu filan hatırlıyorum. Dokuz ayın sonunda İstanbul'a geldiğimde dünyanın en geveze insanıydım. Eşimi dostumu esir alıp saatlerce konuşuyordum. Fakat dediğim gibi bir daha hiç o kadar uzun süre uzak kalmadım. Tabii düne kadar kendi memleketinde ferah fahur yaşarken, birden bire mülteciye dönüşenlerin, sırf hayatta kalabilmek için çok zor şarlarda meçhule yol alanların, memleketinden ve dilinden mecburen uzak kalanların, istediği halde dönemeyenlerin ve belki de hiç dönemeyecek olanların durumunu düşününce kendim için yakınacak değilim elbette. Geçen sene yazılan romanlardaki yerleri bile arayıp bulmakta zorlanıyoruz. Şimdilerde İstiklal Caddesi'nin değişiminden bahsediliyor ama bu ani bir değişim değil. Özellikle son on yılda pek çok şey kentin kültürünü, tarihini hiçe sayan bir hızla değişti. Geçmişimizin izleri silindi. Dünyanın her yerinde yaşanıyor bu ama İstanbul'daki değişim maalesef insanın kalbini kıracak kadar agresif. Barselona da özellikle çok turistik bir şehir olması hasebiyle kentsel dönüşümden nasibini almış fakat gene de İstanbul'a kıyasla daha iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz. Evet, romanların izini hala sürebilirsiniz Barselona'da. Mesela edebi anlamda en meşhur meydanlarından biri, Katalancanın en önemli romancılarından Merce Rodoreda'nın La Plaça del Diamant romanına ismini veren Del Diamant Meydanı. Buranın yerine toplu konut ya da AVM dikileceğini sanmıyorum. Gracia bölgesindeki bu meydanda edebiyatseverler için şehirde romanlardan hareketle özel Merce Rodoreda turları yapılıyor. Bu şekilde yazarın eserlerinde geçen parkları, bahçeleri, pazar yerlerini, kafeleri gezmek ve kahramanların izini sürmek mümkün. Sonra, İç Savaş döneminde gazeteci olarak geldiği şehirde, habercilikten fazlasını yapması gerektiğine kanaat getirip cumhuriyetçi kanatta savaşa katılmış ve sonradan izlenimlerini bir roman olarak kaleme almış olan Orwell'ın anısını yaşatmak için yazarın adının verildiği bir de George Orwell Meydanı var. Şehirlerin vefa borcunu ödemesine güzel örnekler bunlar. George Orwell'ın Katalonya'ya Selam'ı bir anlamda turistik bir pakete dönüşmeye başlayan Barselona'nın farklı bir yüzünü adımlayabilmek için çantaya atılmalı. İç Savaş döneminde gerçekleştirilen o kısa süreli anarşist devrim hakkında bir şeyler öğrenerek, bugün şehrin en kalabalık ve turistik caddesi olan Las Ramblas'yı, seneler evvel cepheye gitmek üzere hazırlanmış milis grupların devrim marşları ve alkışlar eşliğinde geçit töreni yaptığı, balkonlarından kırmızı siyah bayrakların sarktığı bambaşka bir yer olarak hayal edebilmek için. Şehri roman kahramanlarıyla birlikte adımlamak için Eduardo Mendoza'nın Barselona'da geçen, şehri ve kültürünü de anlatan Mucizeler Kenti, Gurb'dan Haber Yok gibi romanları da okunabilir. Barselona kültürünü içeriden bir gözle yansıtan romancılardan Juan Marse, Carlos Ruiz Zafon da çantada yer almalı. Barselona ile ilgisi yok ama bu listeye Aslı Erdoğan'ın bütün kitaplarını da eklemek istiyorum. Çünkü kendisi bir yazardır. Çok da iyi bir yazardır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ntv-yayinlari", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ogrenciler-ile-soylesi-edebiyatin-nabzi-arka-siralarda-atar", "text": "2014-2015 eğitim-öğretim yılı hem ilköğretim ve lise, hem de üniversite öğrencileri için çoktan başladı bile. Okul yolunu tutan öğrencilerden bir bölümü ise edebiyat fakültelerini tercih etmişlerdi. Aralarında bu tercihi yazar veya şair olma hayaliyle yapanlar da vardı şüphesiz. Marmara Üniversitesi, Erkek, 27: 2004 senesinde, çok başarısız bir lise hayatından sonra kafamda sadece edebiyat okumak vardı. Hatta daha da daraltıp söyleyebilirim, bir edebiyat bölümüne girip kendimi eleştirmen olarak yetiştirmek istiyordum. Marmara Üniversitesi, Kadın, 23: Evet. Edebiyat, bölümü seçmeden önce de ilgi duyduğum bir alandı. Marmara Üniversitesi, Erkek, 23: Evet. Benim yaşadığım çevrede aileler daha rahat iş bulacaklarını düşünerek, çocuklarının lisede sayısal alan tercih etmeleri yönünde baskı kurarlar. Ben orta yolu bulup eşit ağırlık okumuştum, ancak kafamda hep edebiyat vardı. Annem bunu duyunca iki gün benimle konuşmamıştı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Erkek, 26: Edebiyata ilgim ve okuma merakım çocukluğuma dayanmıyor. İstanbul'da iyi bir üniversitede okumayı istiyordum, evet, ama lise yıllarında bunun neresi olacağına henüz karar verememiştim. O sıralar İstanbul Üniversitesi'nde Sinema-TV okuyan ağabeyimden vurucu bir kitap önermesini istemiştim, Yeni Hayat'ı böylece okudum. Tabii çok etkilendim. Ardından Benim Adım Kırmızı geldi. Ama bölüme isteyerek gelmemi sağlayan kitap Yeni Hayat'tı diyebilirim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kadın, 22: Evet. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Evet. Hatta o kadar ki daha birçok \"iyi\" alternatifim olmasına rağmen bu bölümde ısrar ettim. Marmara Üniversitesi, Erkek, 27: Handan İnci'nin SabitFikir'de yayınlanan söyleşide bahsettiği Sait Faik'in şokuna benzer bir şoku ben de yaşadım. İlk yıl dil derslerinin tamamından, eski edebiyat derslerinin büyük bir kısmından ve yeni edebiyat derslerinin bir kısmından kaldım. Sonunda alıştım tabii, ezberledim ve geçtim bu dersleri. Fakat Yeditepe, Marmara, Boğaziçi ve Mimar Sinan Üniversiteleri öğrencilerinden, parçası olduğum bir arkadaş grubu kendiliğinden oluştu. Bu topluluğun buluşmalarında öğrendiklerim, derslerde öğrendiklerimden fazladır. Şunu da eklemem gerek; üniversite bittikten sonra dil ve eski edebiyat derslerinde okutulan metinlere yeniden döndüm. Bu kez ekine, köküne değil ne dediğine baktım. Bu metinlerde bugünün fikir dünyasına ve hislerine hitap eden noktalar var. Dille kavga ederken bunları kaçırıyoruz. Marmara Üniversitesi, Kadın, 23: Son senenin müfredatında yer alan çağdaş edebiyat dersleri, eleştirel bakış açısı kazandırdı. Bu sayede kitabı daha çok sorgulamaya, detayları daha fazla önemsemeye, içerikle beraber teknikleri de irdelemeye başladım. Yani kitaba daha fazla yoğunlaştım ki bu da okumayı daha keyifli hale getirdi. Bir de, edebi olanla olmayanı ayırt edebilme mevzusu var. Bu bir bakıma öznel bir şey; yine de derslerde çok fazla metne aşina hale geldiğimiz için ayırt edicilik zamanla artıyor. Daha seçici oluyorsunuz. Marmara Üniversitesi, Erkek, 23: Bölüme başlamadan önce şimdi beğendiğim eserlere uzaktım. Bir değişim geçirdiğim doğru, ancak bunu edebiyat bölümü okumama borçlu olduğumu söylemek çok güç. Üç sene boyunca artık hiçbir geçerliliği ve kullanımı kalmamış eski dillerin özelliklerini ezberlemeye mahkum edildiğiniz bir yerde kafa kaldırıp birkaç satır okumak neredeyse imkansızdı. Dil ve edebiyat kürsüleri birbirlerinden tamamen ayrılamaz belki ama öğrenciye bu anlamda esneklik ve seçme şansı tanınmamalı. Yine de bölümün bir katkısından söz edeceksem, bu işten az çok anlayan ve benimle aynı hayallerle, edebiyat okumaya gelmiş insanlarla tanışıklığımı sayabilirim sadece. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Erkek, 26: Yaratıcı okur olabildim mi? Belki. Fakat doğru okumaları yapabilen, seçici bir okur oldum. Bunları söylerken de hemen aklıma Handan Hoca'nın Hikaye Tahlilleri dersi geliyor. Lisans boyunca en zevk aldığım ve belki de tüm derslerine gönüllü katıldığım tek derstir. Örneğin, Refik Halid'in Şeftali Bahçeleri öyküsü, ya da Sait Faik'in Sivriada Geceleri, Haritada Bir Nokta öyküleri bende iz bırakmıştır. Hepsi bir farkındalık ve yaşam deneyimiydi benim için. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kadın, 22: Zaten çok okuyan ve günceli takip etmeye çalışan bir okurdum. Ancak tabii ki aldığım eğitim sayesinde eleştirel bir okuma ve yazma alışkanlığı kazandım. Ayrıca çok sevdiğim bazı yazarlarla tanışma imkanı buldum. Ancak zaman zaman yapmam gereken zorunlu okumalar yüzünden büyük heyecanlarla aldığım kitaplar aylarca kitaplıkta beklemek zorunda kaldı. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Bu bölümün bana en büyük katkısı metinlerin derinliklerine dalabilmem için yardımcı kaynaklara ulaşabilmem oldu. Metin okuma konusunda derinleştim ve daha kaliteli bir okur oldum. Yeni yazarlar ve kitaplarla tanışmam konusunda ise kısmen katkı sağladı diyebilirim. Marmara Üniversitesi, Erkek, 27: Edebiyat öğrencileri arasında, düşünce dünyasının bir yansıması sayılabilecek gizli bir yarılma var. Bu yarılmaya ben Tanpınar nesli ve Kaplan nesli diyorum. Bu isimlendirmeyi yaparken Tanpınar ve Kaplan adı etrafında ikiye bölünen hocalar ve öğrencileri kastediyorum. Bugün Kaplan nesli, fazlası için uğraşmayan, okuması zorunlu kitapların dışında pek bir şey okumayan bir yapı içerisindedir. Tanpınar nesli ise kuram, felsefe, sosyoloji vb. okumalarla edebiyat anlayışını desteklemeye çalışan bir yapı içerisindedir. Öyle ki Kaplan nesli, Adorno, Wittgeinstein, Nurdan Gürbilek, Lukacs, Benjamin gibi isimleri duymadan başarılı bir biçimde mezun oluyor. Ece Ayhan'la Fuzuli'nin şiirini aynı yöntemle, nesre çevirerek inceliyor. Tanpınar nesli ise eleştiri işini estetik bir çerçeveye, kuramsal bir arka plana oturtmaya çalışıyor. Marmara Üniversitesi, Kadın, 23: Benim sınıfımda, ders için verilen kitaplar dışında kitap okuyan pek az kimse vardı. Genellikle tercih edilen, kült diye adlandırdığımız yapıtlar. Daha çok roman, kısmen de öykü. Marmara Üniversitesi, Erkek, 23: Bir sınıfa girdiğinizde en ön sırada derse ait bir inceleme kitabı veya roman görürsünüz ya da yığınla fotokopi. Orta sıralara doğru ilerleyince çeşitlilik artar. Polisiye-fantastik türde romanlar buradadır, ucuz aşk romanlarına, piyasa kitaplarına da rastlanır. Kafka, Marquez, Sait Faik, Oğuz Atay, Sevim Burak, Edip Cansever, Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş'ın kitapları ile araştırma kitapları arka sıralara doğru başlar. Tüm sınıf okumaya niyetlense de Tanpınar da aslında buradadır. Yani güncel ve iyi edebiyatın nabzı arka sıralarda atar! Bu isimlerin ön sıralara taşınmaması, akademideki edebiyatın çok kısa bir özeti belki de. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kadın, 22: Sınıfımda hiç roman okumadan ders geçtiği için övünenler vardı. Birçok sınıf arkadaşım kitapları okumak yerine makaleleri ezberlemeyi tercih ettiler. Bunun dışında kalan büyük bir çoğunluk derslerin okuma listesindeki kitapları okumayı yeterli görüyor. Okuma listelerinin dışına çıkan öğrenciler ise çoğunlukla dönemin popüler yazar ve kitaplarını okuyor. Ancak her sınıftan tek tük de olsa gerçekten meraklı, yeni okumalar peşinde olan öğrenciler çıkıyor. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Büyük çoğunluğu derslerde okutulması zorunlu kitaplar dışında kitap okumaz. Okuyanların büyük çoğunluğu ise popüler, kalitesiz kitaplar okur. Geri kalan ufak bir kısım, zorunlu kitaplar dışında kalan kaliteli eserleri de okur. Marmara Üniversitesi, Erkek, 27: Güncel edebiyata yakın, derslerinde yeni romanlardan, sinemaya, tiyatroya dair konuşabildiğimiz hocalarımız az da olsa elbette vardı. Ancak ben, bir edebiyat bölümünün güncel edebiyata yakın olmasının çok da gerekli olduğunu düşünmüyorum. Güncel edebiyat, zaten el altında, ulaşmak isteyen herkes ulaşabilir. Benim edebiyat bölümünden beklediğim temelde kronolojik bir edebiyat tarihi, kuram, metod ve poetikaydı. Marmara Üniversitesi, Kadın, 23: Son seneye kadar güncel edebiyata dair hiçbir ders yok. Müfredatın neredeyse tamamı eski dil ve edebiyata yönelik. Çağdaş edebiyat dersleri sadece son sene 'seçmeli' olarak verilmekte ve sayısı çok az. Marmara Üniversitesi, Erkek, 23: İlk üç sene güncel kelimesiyle ilişkilendirilebilecek çok az cümle duyulur. Bilinçli veya bilinçsiz, akademisyenlerin kendi çalışma alanlarının dışına çıkmak istemedikleri geliyor akla hemen, yeniyle uğraşmak ve çağdaş yazarlara zaman ayırmak istemedikleri. Mesela Cumhuriyet Romanı dersinde Halide Edip'in ötesine geçilmiyor, son sene seçmeli olarak sunulan Çağdaş Türk Edebiyatı'ndaysa en fazla üç roman incelenebiliyor. Haliyle bölüm sadece güncel edebiyata değil; felsefeye, sosyolojiye, psikolojiye, kısacası yorum gerektiren her alana çok uzak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Erkek, 26: Ne bölümün ne de bizim hiçbir zaman anlayamadığımız bir güncel anlayışı vardı. Handan İnci'den başka da günceli yakalamış hoca pek yoktu. Sayesinde Hasan Ali Toptaş'ı, İhsan Oktay Anar'ı, Barış Bıçakçı'yı tanıdım. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kadın, 22: Sanırım bu açıdan şanslıydım. Başka üniversitelerde aynı bölümü okuyan arkadaşlarımla konuştuğumda bırakın güncel edebiyatı Tanpınar'dan sonrasını göremediklerinden yakınırlar, biz derslerde Türk roman ve öykücülüğünün son örneklerine kadar geldik. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Hocasına göre değişiyor. Yaşı geçkin hocalar çoğunlukla güncel edebiyatı ya takip etmiyor ya da olumsuz eleştirip derslerinde okutmuyor. Bunun dışında nispeten genç hocalarımız dersleri elverdikçe güncel yazarları okutuyor. En kötü ihtimalle derslerde güncel eserleri tavsiye ediyor ya da gönderme yapıyorlar. Marmara Üniversitesi, Erkek, 27: Eleştiri işini ciddiye alan, yetkin incelemeler yapmak isteyen biri olarak, edebiyat bölümünü tercih ederken kronolojik bir edebiyat tarihi, romanın serüveni, bunların yanı sıra kuram, metot, eleştirel yaklaşımlar ve okuma biçimleri öğrenmeyi bekliyordum. Ama bunların çok azıyla karşılaştım. Bu yüzden üniversite hayatım boyunca ters bir zaman akışı yaşadım. Üniversitede dinleniyor, geceleri de öğrenmek istediklerimi evde kendim çalışıyordum. Edebiyat tarihi, kuram, eleştirel bakış, disiplinlerarasılık vb. alanlarda kendi sezgilerimle, özellikle İletişim ve Metis Yayınları'nın kitaplarıyla ilerledim. Bu okumaların dışında Handan İnci'nin ve Hilmi Tezgör'ün düzenledikleri sempozyumları çok önemli ve etkili buluyorum. Marmara Üniversitesi, Kadın, 22: Beklentimi çok yüksek tutmuş olacağım ki ilk sene benim için tam anlamıyla hayal kırıklığıydı. Hem öğrenci/öğretmen profili hem de derslerin içeriği beklediğimden çok farklıydı. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Öncelikle edebiyat aşkıyla dolup taşan arkadaşlarım olacağını umuyordum. Beni en çok bu konuda hayal kırıklığına uğrattı bölümüm. Çoğu \"En kötü öğretmen olurum\" düşüncesiyle bu bölümü seçmiş insanlar. Hocalar ve dersler hakkında çok büyük beklentilerim yoktu. O yüzden bu konuda hayal kırıklığına uğramadım. Marmara Üniversitesi, Erkek, 27: Putlaşmış bir Mehmet Kaplan olayı söz konusu. Mehmet Kaplan elbette ne dediğine bakılması gereken bir akademisyendir. Tanzimat ve Servet-i Fünun şiirini anlamak için temel başvuru kaynağıdır sözgelimi ama Cumhuriyet sonrası için aynı şeyleri söylemek çok güç. Olumsuz eleştiriyi Mehmet Kaplan'dan çok daha fazla hak eden halefleridir. Biz yıllardır Mehmet Kaplan'ı eleştirdiğimizi sanarak aslında onların, aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze sürmelerini eleştirdik, bunu şimdilerde fark ediyorum! Alternatifsizlik akademi için çok önemli bir sıkıntı. Fark yaratabilen hoca, yok denecek kadar az. Bunun yanı sıra büyük bir tembellik de söz konusu. Bugün akademi, böylesine çölleşmiş bir haldeyse bunda büyük pay, üniversiteleri aptallaştırmaya çalışan siyasetin kirletici etkisidir. Marmara Üniversitesi Kadın, 22: İlk ve ortaöğretimde olduğu gibi üniversitelerde de müfredat, ''kazanan'' kesimin belirlediği fikir ve kararlar üzerinden belirleniyor. Dolayısıyla derslerin çoğu, muhafazakar ve milliyetçi çizginin dışına çıkmamış yazarlar ve yapıtları çerçevesinde işleniyor. Marmara Üniversitesi Erkek, 23: Elinizde Berna Moran'ın kitabını gören bir hocanız Niçin Mehmet Kaplan da okumuyorsunuz? diye söylenebiliyor. Tevfik Fikret'i sadece bölümde öğretildiği şekliyle tanısaydık vatan haini ve dinsiz diye anlatacaktık biz de. İstanbul'da bir üniversitede girdiğim yüksek lisans mülakatında Türk toplumu mu Türkiye toplumu mu? veya eserleri üzerine çalışmalar yaptığım bir yazar için O yazarın kimliğini biliyorsun değil mi, sorularıyla karşılaştığımı da söyleyeyim. Siyaset bu derece işin içinde. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kadın, 22: Her okuldaki okuma listeleri hocaların tercihlerine göre değişiyor tabii ki. Ancak kendi okulumu düşündüğümde evet, edebiyat tarihini gerçekten yansıtan bir tablo çiziyor diyebilirim. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Hocasına göre değişiyor bu durum. Yani siyasi akımlar değil de hocanın siyasi görüşü derslerde okutulan kitapları etkiliyor. Marmara Üniversitesi, Kadın, 22: Öğrenci, ancak öğretmeninin peşinden koştuğu takdirde ondan bir şeyler öğrenebilir, dahası ancak bu şekilde akademide bir şansı olabilir. Akademisyenlerin de öğrencileriyle iyi bir iletişim kurabilmesi, nitelikli öğrencileri keşfedip teşvik edebilmesi şart. Marmara Üniversitesi, Erkek, 23: İstisnalar elbette vardır; ancak bugüne kadar gördüğüm, bu tip öğrencilerin bizzat akademi dışı bırakılmak istendiği. Baş ağrıtacak öğrenci gözüyle bakılıyor genelde bu insanlara. Soracak soruşturacak araştıracak çünkü. Dolaylı bir kadrolaşma var, fikir kadrolaşması en başta. Kimin neleri ne kadar okuduğunun pek önemi yok. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Erkek, 26: Teşvik edilse bile, bir süre sonra bizzat kendileri önünüzü kesebiliyor. Ben akademisyen yetiştiriyorum, diyen ve kadrosuyla övünen bir üniversitenin mezunuyum, ama üç yıldır Yeni Türk edebiyatı yüksek lisans programına öğrenci alınmıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Kadın, 22: Birkaç hoca dışında, maalesef hayır. Yeditepe Üniversitesi, Kadın, 22: Çoğunlukla hayır. Sizin yazdığınız ve yayınladığınız şiirlerin, hikayelerin akademide değeri yok. Bunların beğenilmesi için akademinin estetik standartlarına uyması gerekiyor ki takdir edersiniz ki heceyle şiir yazmıyoruz bu devirde. güzel bir yazı olmuş. kendi üniversiteme bakıyorum birde röportajdaki üniversitelere durum pekte farklı değil. Ülkem akademisyenleri fikir fukarası zihin mübtelası estetik yoksunu gayet normal burası Türkiye... Kaliteli olanlara hiç sözüm yok zaten arkadaşlarda belirtmişler... İyi güzel de arka sıradakilerin, İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş, Orhan Pamuk gibi gündemden hiç düşmeyen isimleri aşıp edebiyatın derinliklerne yöneldikleri söylenebilir mi? Hiç sanmıyorum:Hamam aynı, tas aynı, herkes aynı isimlerle keselenip duruyor. İş hocalara düşüyor, ama onlar da... Her neyse.... Edebiyat okumalarında kişinin kendi okuma serüvenini daha çok önemsiyorum. Kitabın, romanın hatta şiirin açtığı yolun nasıl şekilleneceğine bir önceki hocanın-öğretmenin değil okuduğum kitabın etkisi olmasını tercih ederim. Anladığım kadarı ile hep Türk dili ve edebiyatı bölümünde okuyan öğrenciler ile röportaj yapılmış. Keşke İngiliz, Amerikan, İtalyan, Fransız ve Arap edebiyatı okuyan öğrencilerle de röportaj yapılsaydı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/okul-kitaplarinin-arasindan-kindlelara-terfi", "text": "Hem Türkiye'deki dijital yayıncılığın öncülerinden biri olmak, hem de okul kitaplarının arasında okumaya alıştığımız çizgi romanları djital platforma taşımak... Doğrusu ikisi de zor görünüyor. Ancak başlangıçta hiç aklında yokken elini taşın altına koymuş bir yayınevi var: Mavra Comics. Türkiye'nin ilk dijital çizgi romanlarını yayınlayan yayınevinin, yani Mavra Comics'in fikir babası Nezir İçgören'le konuştuk. Bulmuşken kafamıza takılan her şeyi sorduk, kendisi de hepsini içtenlikle yanıtladı. Gelin bu süreçte yaşadığı zorlukları, bu işe neden kalkıştığını ve Türkiye'de yayıncılığın nereye gittiğini bir de ondan dinleyelim. Bugün kullanılan hali ile comic book, Türkçedeki adıyla çizgi roman, yüzyılın başından beri tüm çizgi işlerin genel adı. Ancak 1960'lar ve 80'lerde bu dünyada hareketlilik yaşanıyor; birbirini kapsayan birçok adlandırmaya, özellikle Amerikalı yaratıcılar tarafında farklı yayın formatlarına ve temaların girişine şahit olunuyor. Grafik roman dediğimiz çok sonradan bir çizerin çok ünlü bir yayınevinden randevu alıp işlerini göstermek için uydurduğu bir kelime. Randevuyu hemen alıyor. İşlerini bastıramıyor ama sonuçta literatüre yeni bir kelime de kazandırmış oluyor. Yaygın kabule göre Jack Katz tarafından ilk kullanılan ancak Will Eisner'in popülerize ettiği bir kavram. Bugünkü haliyle grafik roman daha çok Avrupa'da süperk ahramanların olmadığı çizgi ile beraber yazınsal olarak göreceli uzun soluklu bir hikayesinin olduğu genelde matbuu işlere verilen ad olarak kullanılıyor. Bizler bu tarzı yaratırken de geliştirirken de -yani sürecin en başında- dijital olarak yayınlayıp, okurlar ile buluşturma kararı almıştık. İlk iş olduğu için beklediğimden daha uzun sürede tamamlandı. Bu arada nasılsa birileri ciddi anlamda dijital yayıncılığa el atar, biz de kendi işimizi yaparız diyorduk ama yayınevleri görünen o ki zorunlu olmadıkça kağıttan vazgeçmeye pek taraftar değiller. Biz de bunun üzerine istemeye istemeye dijital de olsa yayınevi sahibi olduk. Olay İstanbul'da geçiyor. :-) Hedefimiz yılbaşından önce okurlar ile buluşturmak. Ardından son bölümü de önümüzdeki yılın ilk aylarında yayınlamak. Çok dilli olmak ile beklentiyi yükselttiğimiz doğru ancak aynı zamanda riski de azaltıyoruz. Sadece Türkçe bilenler ile aplikasyonumuzu sınırlamak istemiyoruz. Gerek bizim ürettiğimiz, gerekse Türk çizerler tarafından üretilmiş diğer klasik çizgi roman işleri başta İngilizceye kazandırıp tüm dünyanın beğenisine sunabileceğimiz bir rafımız var. Aynı mantıkla birçok yabancı özellikle genç ve başarılı çizerleri de Türkçeye kazandırmak istiyoruz. Bahsettiğiniz gibi ileride -yani bu seri tamamlandığında- okuyucuların talepleri doğrultusunda sadece koleksiyonerler için numaralı bir seriyi klasik kağıt tabanlı olarak satışa sunmayı planlıyoruz. Çizgi romanların sadece okumak için değil, değer verdiği işleri saklamak ve tekrar tekrar bakmak/okumak üzere satın alma talebinde olan önemli bir okuyucu kitlesi var. Umarım ileride biz öyle bir talep yaratırız ve gururla basıp edinmek isteyen okurlarımıza sunarız. Henüz Türk okuyucu da dijital kitap okumaya alışmadı. Bu geleneksel yapının içinde kendimizi yalnız hissediyoruz :-) Ancak okumayı kolaylaştıran Kindle ve tabletlerin yaygınlaşması ile bu konunun çok hızlı büyüyüp şekilleneceğini de biliyoruz. Belki biraz erken gibi gözükebilir ancak çizgi roman konusunda kaliteli ve fantastik hikayeler gibi yeni eserler ile okurlara kolay ulaşabilecekleri, ucuza okuyabilecekleri ve belki de aynı kendi ürünlerimizde olduğu gibi dijital yayınını yaptığımız diğer çizgi romanların da koleksiyonerler için sınırlı basım ürünlerin olduğu bir yapı kurmayı hedefliyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/okumadan-yargiladilar", "text": "Yalın Alpay'ın kaleme aldığı, Barış Keşoğlu'nun resimlediği Genç Mustafa geçen günlerde gündemimizi oldukça meşgul etti. Felsefe, şeyler üzerine değil, şeylerin düşünülmesi üzerine düşünmektir. Bu kitap da Atatürk ile değil, Atatürk'ü algılama biçimleri üzerine bir çalışmadır. Bu nedenle ülkemizde bulunan pek çok farklı Atatürk algısı ile hesaplaşan bir Atatürk portresidir diyen kitabın yazarı Alpay'la kitabı ve aldığı tepkiler üzerine konuştuk. Genç Mustafa, tarihsel belgeleri temel alan bir senaryo kurgusudur. Siyasi bir kişilik olan Atatürk'ü konu alması nedeniyle siyaset, tarihi olayları dile getirmesi nedeniyle tarih, geçmişi felsefe aracılığıyla irdelemesi anlamında felsefe, dipnotlu bir makale olarak değil de, kurmaca biçiminde kaleme alınmış olması dolayısıyla edebiyat ve son olarak da içerdiği çizimler bağlamında resim alanlarına göndermeler yapan Genç Mustafa'nın üzerine tartışılabilecek pek çok konu bulunuyordu. Bununla birlikte, Genç Mustafa şu ana kadar yalnızca Atatürk'e yapılan işkencenin görüntüleri bağlamında tartışıldı. Üstelik de bu görüntüler, üzerindeki yazılardan bile soyutlanarak tartışmaya açıldı. Ne yazık ki çok sığ bir tartışma ortamı oluştu ve daha çok, işkence sahneleri imajları ile kutsal değerler uyumluluğu sorgulandı. Bunun en büyük nedeni, kitabın hemen hemen tartışan hiç kimse tarafından okunmamış olması. Bugün medyada tartışılan kitap benim mi değil mi, açıkçası bu belki de en büyük tartışma konusu olan şeyin ta kendisi. Diyelim ki Genç Mustafa gerçekten içerik olarak basının anlattıkları gibi olsaydı, madem bizim gibi düşünmüyorlar, o halde bunları 4,5 yıl hapse kapatalım da akılları başlarına gelsin görüşü ile suç duyurusunda bulunmaya hakkımız var mıydı? Herkes, her yapıt, her kurum özgürce eleştirilebilir. Genç Mustafa'nın yayımlanması ile ilgili hiçbir kaygım olmadı. Çünkü bu ortamda düzeltilmesi gereken benim kitabım değil, eleştirel düşüncenin ve ifade özgürlüğünün karşısında duran baskıcı ve statükocu düşünce pratiğidir. Hilmi Hacaloğlu'nun haberinin yayınlandığı aynı gün 7 Ocak'ta, Hürriyet, Milliyet, Habertürk ve Vatan gazeteleri, Hacaloğlu'nun haberini isim vererek birebir yayımladılar. Fakat Bu kitap çok tartışılır başlığını değiştirerek Atatürk'e Dayak Yedirdiler manşetini çektiler. Değil kitabı okumak, yazan haberi bile okumak zahmetine katlanmayan binlerce kişi beni ve çizeri Atatürk düşmanı, rejim karşıtı, yurtdışından finanse edilen bozguncu ilan etmeye başladı. Genç Mustafa, kendisi üzerine yapılan bir yorumdan yola çıkan gazetecilerin yazdıklarını bir başlığa göre değerlendiren bir güruh tarafından çarmıha gerilmek istendi. Yazık ki bunların arasında benimle ilgili suç duyurusunda bulunan da oldu. Şahin Mengü ile Ntv'de Mirgün Cabas'ın programında canlı yayında biraraya geldik. Bu programda Sayın Mengü'nün yüzüne önemli olan her şeyi söyledim. Şahin Mengü kitabı bile okumamış. Hesaplaşma meselesine gelince, Mengü bunu da kitabın tek okuduğu yeri olan önsözden elde etmiş. Benim kaleme aldığım önsözün bir yerinde Osmanlı İmparatorluğu'ndan kopup da, Atatürk ile bir şekilde hesaplaşmaya girmeyen hiçbir ulus yoktur. En şiddetli hesaplaşmalar ise doğal olarak kurucusu olduğu Türkiye'de gerçekleşmektedir. yazıyor. Mengü'nün bahsettiği hesaplaşma terimi buradan kaynaklanıyor. Benim kurguladığım Atatürk, tam bir varoluşçudur. Yaşamın ve kaderin kendi üzerindeki etkisini hafife alır. Kendi yaşamını çevresel etkenlere değil, kendi felsefesine, özgür düşüncesine bağlı olarak kurar. Yaşamın Mustafa Kemal'e etkimesinden çok, Mustafa Kemal yaşama etkir. Benim kurguladığım Genç Mustafa portresi, yaşam üzerine önce entelektüel olarak düşünce üreten ve belli savlar ortaya koyan, ardından tüm yaşamını bu üretilmiş entelektüel savlara uygun olarak planlayan ve planlarından da, çevresel etkenler ne olumsuzluk gösterirse göstersin vazgeçmeyen bir kişidir. İşkence sahneleri de, Genç Mustafa'nın bu özelliğini edebiyat dilinde göstermenin tepe noktasıdır. Zira Atatürk, böyle bir işkenceye maruz kalmasına rağmen izlediği yoldan dönmeyecek ve sonunda da kendisine bu işkenceyi yapan saltanatı 1923 yılına gelindiğinde ortadan kaldıracaktır. Hiç şüphesiz... Bir değil, pek çok eksiklik var. Ben de bu kitabı, bu eksiklerin en azından bir kısmını doldurması için kaleme aldım. Merak edenlere tavsiye ederim. Yirmi ciltlik bu Atatürk biyografisini aksatabilecek şey tepkiler değil, ancak olsa olsa kar/zarar cetveli olabilir. Bu kitap için hiçbir yerden mali destek almadım, tüm masraflarını da kendi cebimden karşıladım. İkinci cildi yazmaya başladım. Ne beni, ne de çizerimizi hiçbir tepki, hiçbir suç duyurusu istediğimizi yaşama geçirmekten alıkoyabilir. Biz de bu konuda Atatürk'ü örnek alıyoruz. Kadere değil, kendimize inanıyoruz. Yaşamlarımızı bize dışarıdan dayatılan şeyler değil, bizzat biz kendimiz belirleriz. Tüm Türkiye'nin de bu özgürlüğe kavuşması için üzerimize düşen görevleri yerine getireceğiz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/okurun-modianoyu-tanimasina-araci-olmak-heyecan-verici", "text": "Fransız yazar Patrick Modiano, geçen günlerde 2014 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. Ödülün açıklanmasının ardından Türkiye'den pek çok okur kitapçılara koşup yazarın kitaplarını aramaya başladı fakat biri hariç tüm kitapları yıllar önce tükenmişti. Can Yayınları Genel Müdürü Can Öz, geçen haftalarda Modiano'nun iki kitabını, Bir Gençlik ile En Uzağından Unutuşun'u, gözden geçirilmiş edisyonlarıyla 8 Kasım'da yeniden piyasaya sunacaklarını açıkladı. Modiano'nun kitaplarının geçen 16 sene içerisinde aşağı yukarı 1500 adet satıldığını söyledi. Türkiye basınında olsun, uluslararası basında olsun, Nobel Edebiyat Ödülü'nün Modiano'ya verilmesini şaşkınlıkla karşılayan yazıların ve yorumların çokluğu dikkat çekici oldu. Modiano'nun, yazdığı otuzdan fazla romanda, iki temayı sıklıkla işlediğini söyleyebiliriz: Kimlik arayışı ve İkinci Dünya Savaşı Alman işgali dönemindeki toplumsal hareketleri anlama çabası. Akademi, Modiano'nun, işgal altındaki Fransa'yı ve en karmaşık, anlatılması en güç insan yazgılarını anlatan \"hafıza sanatı\"nı kullanması nedeniyle ödülü kendisine verdiğini açıkladı. Edebiyat ve sinemanın, içinde üretildiği toplumdan ve daha genel anlamda dünyadan kopuk olmaması gerektiğini; yazarların ve sinemacıların, yaşadıkları toplumun, sahip oldukları kimliklerin hikayelerini anlatma ve bu anlatılar üzerinden yeni tartışmalara ortam yaratma sorumluluğunun olduğunu düşünüyorum. Modiano, Goncourt Akademisi ve Fransız Akademisi'nin verdiği edebiyat dünyasında prestijli kabul edilen birçok ödülün zaten sahibiydi. Yazarın eserlerinin tamamına, işlediği konulara baktığımda, uluslararası bir ödül olan Nobel Edebiyat Ödülü'nün Modiano'ya verilmesinin bende o kadar da büyük bir sürpriz etkisi yaratmadığını söyleyebilirim. Ödüllere çok büyük anlamlar yükleyen bir insan değilim. Ödüller sonuç olarak, belirli bir seçici kurul tarafından, belirli kriterler ve bazen de dünyadaki politik gelişmeler göz önüne alınarak veriliyor. Ama bu, ödülleri küçümsediğim anlamına da gelmez. Nobel Edebiyat Ödülü verileceği dönemde, dünyadaki yazarların, edebiyat eleştirmenlerinin, yayınevi çalışanlarının, medyanın ve en önemlisi, okurların ilgisi buraya odaklanıyor. Bence, bir yazar için Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak, çok prestijli bir ödülü daha önce aldığı diğer ödüllerin yanına eklemenin ötesinde, pratikte, kitaplarının daha çok dile çevrilmesi, daha önce hiç yayımlanmadığı ülkelerde yayımlanması; yani, o güne kadar adını bile duymamış okurlarla buluşma şansının ona tanınması demek. Modiano'nun birçok kitabı daha önce Türkçeye kazandırılmıştı ama kitapçılara sorduğunuzda ya da internet üzerindeki satış sitelerine baktığınızda, bu kitaplarının baskılarının tükendiğini görüyorsunuz. Şu anda raflardaki tek kitabı, TUDEM tarafından yayımlanmış olan Babam ve Ben. Türkiye'de olsun diğer ülkelerde olsun, Modiano'nun adını bile duymamış olan okurlar, bu ödül sayesinde onun varlığından haberdar oldular. Bir sonraki adım, okurların, onunla tanışmak istemesi, yani kitaplarını okumak istemesi olacaktır. İlerleyen günlerde, Modiano'nun baskısı tükenmiş kitaplarının yeni baskılarının yapılacağını ve başka kitaplarının Türkçeye çevrileceğini öngörmek zor olmasa gerek. Benim çevirmen olarak işim, bir eseri, başka bir dile, o eserin edebi zenginliğini koruyarak, yazarın stiline mümkün olduğunca sadık kalarak, ama aynı zamanda, okuyacak kitlenin anlayabileceği bir metin haline getirerek aktarmak. Kitabın yazarı ister çok prestijli edebiyat ödüllerinin sahibi olsun, ister henüz sadece bir kitap yazmış olsun; fark etmez. O kitabın çevirisi için harcayacağım çaba aynı olacaktır; olmalıdır. Tabii ki Modiano'nun ödülü aldığını duyduğumda, her ne kadar biraz önce ödüllere çok büyük anlamlar yüklemediğimi söylemiş olsam da, heyecanlandım. Ülkemizde şu anda meraklı okurların Modiano'yla tanışmasına olanak sağlayacak tek kitap Babam ve Ben. Çocuk kitabı olmasına rağmen yetişkinler için de yeni pencereler açabileceğini düşündüğüm bu kitap, yüzlerce, belki binlerce okurun kütüphanesine dahil olacak. Ve Türkiyeli okurlar, Modiano'yu, benim cümlelerim, kelimelerim aracılığıyla okuyacaklar. Bu tanışmaya aracı olmak, heyecan verici. Biraz önce bir yazarın ya da sinemacının, içinde bulunduğu toplumda yaşananları anlatma sorumluluğu olduğunu söylemiştim. Bu anlatılar, o ülkeyle sınırlı kalmayıp farklı ülkelere, toplumlara ulaşabilirse, çok daha güçlü olur. Lojistik ya da maddi kısıtlamaları bir kenara bırakırsa, hikayelerin yolculuk etmesini ya da o yolculuğu gerçekleştirseler bile ulaştıkları noktada anlaşılmalarını engelleyecek olan dil farklılığıdır. Bu noktada çevirmen devreye girer. Eğer Jorge Amado'nun kitaplarının çevirileri olmasa, Güney Amerika'da kakao yetiştirme alanlarında çalışan işçilerin yaşamlarıyla ilgili hiçbir fikrim olamazdı. Peki dünyanın diğer ucunda çalışan işçilerin yaşamlarını öğrenmem önemli mi? Önemli. Çünkü onlar, Türkiye'de çalışan mevsimlik işçilerle ortak sorunlara sahipler. Farklı ülkelerde, kıtalarda yaşıyor, farklı diller konuşuyor, farklı gelenek, görenek, alışkanlıklara sahibiz; doğru. Ama Brezilya'da geçen bir hikayeyi okuduğumda aslında çok temel konularda, dünyanın her yerinde düzenin aynı şekilde işlediğini görebiliyorum. Dünyayla ilgili bütünlüklü bir görüşe sahip olabilmek, içinde yaşadığımız sistemi analiz edebilmek için bunlardan haberdar olmaya, birbirimizi tanımaya ve dünyanın diğer köşelerinde neler olduğunu bilmeye mecburuz. Çevirmenlerin, yazarların dünyanın dört bir yanındaki okura ulaşıp, tanınıp, Nobel Ödülü kazanmasında etkisi olur mu olmaz mı bilemiyorum. Ama bence çevirmenlerin, bundan çok daha önemli ve anlamlı bir görevi zaten var. Çevirmenler, görünmezdir. Aslında bir yazarın kitabının çevirisini okurken, o yazarın cümlelerini değil, çevirmenin o cümleleri aktarmak için seçtiği kelimeleri, ifadeleri okuruz. Her çeviri bir yeniden yazım sürecidir. Her kelimenin çevirisi ayrı bir karar gerektirir. Bir kelimenin, çeviri yapılan dilde birçok karşılığı olabilir. O kelimenin, cümle içerisindeki, paragraf içerisindeki, hatta bölüm ve kitap içerisindeki yeridir çevirmenin bir kelimeyi diğerine tercih etmesine neden olan. Bir kitabı birkaç farklı çevirmene verirseniz, hepsinden birbirinden farklı çeviriler gelecektir. Bu anlamda, çevirmenin hem rolü hem de sorumluluğu çok büyüktür. Dikkatli okurların, çevirmenin altına girdiği işin değerinin farkında olduklarını düşünüyorum. Türkiye özelinde ise söylemek istediğim tek bir şey var: Çevirmenlere, çevirdikleri kitap yüzünden hapis istemiyle dava açıldığı bir ülkede yaşıyoruz. İnternetteki herhangi bir arama motoruna \"çevirmen\" ve \"dava\" kelimelerini yazarak çıkan haberleri okursanız, \"Çevirmenlere hakkı teslim ediliyor mu?\" sorusunun cevabının çok basit olduğunu görmek zor olmayacaktır. 1983 yılında İstanbul'da doğan Sibil Çekmen, Yeşilköy Ermeni İlkokulu'nda başladığı eğitim hayatına sırasıyla; Saint Benoit Fransız Lisesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon lisans bölümünde devam etti. AGOS gazetesinde muhabirlik, Anadolu Kültür'de proje asistanlığı, İMC TV'de editörlük ve sunuculuk yaptı. 2,5 yıldır Tudem için Fransızca-Türkçe kitap çeviriyor. Ayrıca üç yıldır belgesel projelerinde ve atölye çalışmalarında, Fransızca, Ermenice, İngilizce, Türkçe çeviri yapıyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/olga-selin-hunler-ile-soylesi-bir-meta-olarak-erkek-bedeni", "text": "Erkeklere bir haller oldu. Bedenlerini yeterince erkeksi kılabilmek için, eskiden aslında kadınca bulunan yöntemlere başvuruyorlar artık. Üstelik iş giderek ciddileşiyor. İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyelerinden, Erkek Üniversite Öğrencilerinde Beden İmgesi ve Pozitif-Negatif Duygulanım İlişkisi araştırmasının faili Olga Selin Hünler'le konuştuk mevzuyu. Kadınların beden imgeleriyle ilgili meseleler psikolojide çok uzun yıllardır çalışılıyor. Artık çok ciddi bir birikim oluşmuş durumda, hatta yavaş yavaş medya endüstrisini bile olumlu yönde dönüştürmeye başladı bu birikim. Fakat erkeklere dair henüz sistematik bir bilgi birikimine sahip değiliz. Öte yandan sağa sola bakınca bile erkekler için açılan güzellik salonlarını, saç ekme merkezlerini görmek mümkün. Mahalle aralarında bile spor salonları açılıyor. Eskiden daha düşük sosyo-ekonomik düzeyden genç erkeklerin müşterisi olduğu spor salonları artık orta ve üst orta sınıftan erkeklerin de hayatının bir parçası. Spor salonlarına girdiğinde erkeklerin aynadan sadece kendilerini seyretmediklerini, bir yandan da kendilerini seyreden var mı yok mu diye kontrol ettiklerini ve onlara bakanların gözlerinde hayranlık/beğeni ifadesi yakalamaya çalıştıklarını, izleyiciyi fark ettiklerinde daha fazla ağırlık kaldırdıklarını, koşu bandını hızlandırdıklarını görüyorsun. Dergiler de iyi bir gösterge. Eskiden hiç görmediğimiz sayıda ve çeşitte erkek dergisi yayımlanıyor. Ama dergilerin hepsinde tek bir tür erkek var. Geniş omuzlu, kaslı, hatta belli bir bakışla bakan, kafasını belirli bir açıyla eğmiş, sanki aynı erkeğin varyasyonları... Harrison Pope ve arkadaşlarının ünlü çalışması 1997'de Psychology Today'de yayımlanmıştı. Buna göre, erkeklerin kendi bedenlerinden duydukları memnuniyetsizlik 1972'de yüzde 15, 1985'te yüzde 34, 1997'de ise yüzde 43'e yükseldi. Bu konuda kadın ve erkekler arasında neredeyse fark kalmadı. Evet, erkekler endüstriyel bir ürüne dönüştü. Kendileri dönüştükleri için endüstriyi de mi dönüştürdüler? Ona da evet. Makbul erkek bedeni normu oluştukça erkekler o imgeye benzemeye çalışıyorlar. Onlar o imgeye benzemeye başladıkça da imge onlardan uzaklaşıyor. O imaja imkansız beden diyorum. Çünkü ne kadar uğraşırsan uğraş ona benzemeye başladıkça o bir üst modele atlıyor. Playgirl dergisinin orta sayfa güzelleri ile bir çalışma yapılmış ve 1970'lerde yağsız kas endeksi 20 iken 1990'ların sonunda bu 22'nin üzerine çıkmış. İki puanlık yükselme de sizi yanıltmasın. Bu, kas kütlesinde 12 kilogramlık bir artışa tekabül ediyor. Beden imgesi problemleri, bedeninden memnun olmama ya da -Pope ve arkadaşlarının verdiği popüler ismiyle- Adonis kompleksinin açmazlarından birisi heteroseksüel erkeklerin kadınlarla olan ilişkileri. Bir kısmı kendilerini kadınlara beğendirmek için spor yapmaya başlıyor. Ama bedeninin çirkin olduğu, yeterince kaslı olmadığı, kimsenin onu arzu etmeyeceğine inancı kasları geliştikçe daha da artıyor. Kadınların yanında soyunmuyor. Kalın eşofman üstleriyle geziyor. Varsa partneriyle ilişkisi de bozuluyor. Çünkü bir süre sonra tüm zamanını sadece spor yapmaya ayırıyor. Pope ve arkadaşları partnerlerin böyle bir talebinin olmadığını, hatta bir noktadan sonra rahatsız olduklarını gözlemlemişler. Yaptığım mülakatlarda katılımcılar beğenilme motivasyonunun kenarından dolaştılar. Örneğin, İnsan kendi bedeninden hoşlanmazsa zaten kadınlar da hoşlanmaz, Spor yapmak bakımlı olmanın bir parçası söylemleri sıkça gündeme geldi. Başka bir neden de kaslı olmanın heteroseksüel erkeklikle yakından ilişkili görülmesi. Hatta kaslı olursam şey olmadığımı anlarlar diye ifade edildi bir katılımcı tarafından bu. Bir de görüşmelerden çıkardığım kadarıyla bu örneklem cinsellik hakkında konuşmaktan rahatsız oluyor. Şunu da kenarda tutmak gerek, benim çalıştığım grup beden imaj bozukluğu olan bir grup değil. Spor salonuna gidenlerin neredeyse yüzde 70'i bedenlerini normal bulduklarını söylediler. Yine de bedeninin neresini değiştirmek istersin diye sorulduğunda yüzde 69'u daha geniş omuzlara, yüzde 86'sı daha kaslı bir göğse sahip olmak istediğini söyledi. Görüşmelerde ise erkek kaslı olacak ama kararında şeklinde bir yaklaşım açığa çıktı. Ancak bazı katılımcılardan ideal erkek vücuduna örnek vermeleri istendiğinde, Van Diesel ya da Arnold Schwarzenegger gibi örnekler de geldi. Bazı kadınlar kendilerine çok acımasızca davrandılar. Diyetler, egzersiz yaparak geçirilen saatler, estetik ameliyatlar, diyet hapları ile metabolizmayı alt üst etmeler... Şimdi aynı şeyleri erkekler yapıyor sanki. Steroidler özellikle ciddi bir tehlike gibi. Özellikle de vücut geliştirme ile uğraşan erkekler bu konuda daha da risk altında görünüyorlar. Çocuk oyuncaklarından porno yıldızlarına kadar göz önündeki erkek vücudu genişliyor ve bu genişleme steroid kullanmadan ulaşılamayacak ölçülere dayanmış durumda. Ama kullanım sıklığıyla ilgili gerçekçi bir sayısal veriye sahip olmak çok zor. Rekabetçilik bu meselenin çok temelinde gibi görünüyor; para kazanırken, proje yaparken, partnerini seçerken kendisini diğer erkeklerle kıyaslayan erkekler nihayetinde bedenlerini ve kaslarını da kıyaslıyorlar. Joseph Vandello ve arkadaşlarının kullandıkları prekarya erkeklik diye bir kavram var. Erkekliğin kazanılması güç ama muhafazası zor bir geçici sosyal statü olduğunu söylüyorlar. Kadınlıkla kıyaslandığında erkekliğin kazanılması ve kamusal/toplumsal olarak kanıtlanması gerekiyor, bu yüzden de erkekler toplumsal cinsiyet statüleri hakkında özellikle de bir meydan okuma yaşadıklarında çok daha kaygılılar. Artık kas gücünün evrimsel ya da hayatta kalmayı sağlayacak bir işlevi kalmadığı düşünüldüğünde bu açıklama daha da anlam kazanıyor. Kültürlerarası çalışmalar erkeğin kas gücünün hala çok önemli olduğu kültürlerde kaslı olmanın erkeklikle eşleşmediğini, oysa postendüstriyel toplumların çoğunda erkekliğin ve kaslılığın birbirine koşut düşünüldüğünü gösteriyor. Keşke her akademisyen Olga Hanım kadar araştırmalar yapsa ve işini ciddiye alsa. Eminim ki tek derdi akademide bir kaç puan almak olsaydı çok daha popüler olan çalışılması daha kolay konular üzerinden giderdi. Her dersinde her konuşmasından yeni bir kavram, yeni bir bilgi edindiğim hocama buradan da sevgiler olsun.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/omer-madra-ile-soylesi-sozun-uctugu-aslinda-bir-sakadan-ibaret", "text": "Açık Radyo bu sene 20. yılını dolduruyor. Müzikle, sanatla, kültürle geçen bu 20 yılın sonunda bir de sürpriz geldi: Açık Radyo Kitaplığı. Encore işbirliği ile kurulan bu kitaplığa iki kitap çoktan yerleşti bile: Biz Yaşarken... ve Kentin Tozu - Kent Hakkı Üzerine Konuşmalar. Biz Yaşarken..., radyo dalgalarından yayılan sözlerin bir kısmını bir araya getiren bir \"hatıra kitabı.\" Kentin Tozu ise, Cihan Uzunçarşılı Baysal'ın aynı adı taşıyan radyo programındaki sohbetlerin yazıya dökülmüş hali; söz radyoda uçarak, yazıysa bu kitapta kalarak insanlara ulaşıyor. Bu yeni kitaplık bize de vesile oldu, Ömer Madra'yla söz ile yazı arasındaki bağı konuştuk. İşte 20 yıllık bu müktesebat'ı değerlendirmeye çalışırken, yol boyunca ortaya çıkmış olan bu değerli ortak sözü de bir külliyata dönüştürmek üzere Encore yayınları ile bir dizi kitap daha yayınlamak üzere oldukça zorlu bir uğraşa girmiş bulduk kendimizi. Biz Yaşarken... bu uğraşın ilk meyvesi. Arkası da hızla geliyor! Şimdi, Biz Yaşarken... adlı kitapla başlayan seriyi, Açık Radyo'nun 20. yayın yılı dolayısıyla başlattığımız yeni bir seri olarak düşünebiliriz evet. Bu kitabın teşekkür faslında söylendiği gibi, \"Açık Radyo'nun bir ırmak gibi akan kesintisiz anlatısından doğan binbir anlatı ve tınıyı okurlarla paylaşmak üzere, 'sözün yeniden üretilmesi' girişimi\" de diyebiliriz belki. Kentin Tozu da, dünyayı, \"adil, eşitlikçi, yaşanabilir\" kılmak üzere girişilmiş mücadelelerin hikaye eden programlardan çıkan bir kitap olarak yayımlandı. Açık Radyo'nun binbir renkli paletinden çıkacak edebi yayınlar da olabilir pekala, ama şimdilik bunlardan bahsetmek için erken belki de. Bu aşamada radyo ile kitabı birbirinden ayırmak bence imkansız artık. İkisi birbirinden güzel! Sözün uçtuğu aslında bir şakadan ibaret. O asla uçmaz. Zaten, Önsöz'ün başlangıcında dendiği gibi, başlangıçta söz vardı ve sonsuza kadar da olacak tabii. Yazıyla birlikte elbette!"} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/onur-caymaz-yazi-yazan-bir-golgeyim", "text": "Onur Caymaz'a İstanbul'da, kalabalık sokakların birinde rastlayabilirsiniz, bir otobüste, vapurda; yürürken, okurken, yazarken, dinlerken... Ne de olsa kendi deyimiyle Onur Caymaz \"yazı yazan bir gölge.\" İki uzun hikayesini bir araya getirdiği son kitabı Gökyüzü Sineması vesilesiyle Onur Caymaz ile, gökyüzünün ve sinemanın çağrıştırdıklarından edebiyat eleştirisine, sosyal medyadan ülkemizde sık sık rastladığımız kitap sansürlerine kadar pek çok şeyi konuştuk. Sorunuzun benim açımdan iki cevabı var: İlki, Zülfü Livaneli'nin eski albümlerinden biri olan Gökyüzü Herkesindir. Çok sevdiğim bir albümdür; daha lisedeydim. Bir de Edip Cansever'in bir dizesi: Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor. Bende gökyüzüne dair en sevdiğim, eski iki şey öncelikle bunlar herhalde. Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı'nı da anmak farzdır tabii.. Sıkıldığım, bunaldığım zamanlarda hep gökyüzüne bakabileceğim, ferah bir yer arayan insanlardanım. Ofis çalışanlarının sıkıcı gündelik yaşamı işte: Hayatımız hep dar alanda geçtiği için biraz daha özgürlüğe, maviliğe hasret öleceğiz. Edip Cansever'den yine alıntı yapılır şimdi: Mavi ki bir renk değil, bir huydur bende. Bir de tabii Gökyüzü Sineması'ndaki sinema kelimesi var. Gökyüzünü çağrıştıran bir şey o da. Zira ikisinde de izleme eylemi ağır basar... Gökyüzü de çoğunlukla yaz geceleri film gibi izlenemez mi! Bu biraz da toplumumuzun ikiyüzlülüğüyle ilgili. Bizde kendini bir parça da olsa bir şeylere adamış insanlara dair yerleşik kanılar vardır. Gökyüzü Sineması'nda da, biri bir insana, diğeriyse bir davaya adanmış iki hayat görüyoruz. Bu tür insanlara hep biraz yukarıdan bakarız. Hikayeleri yazdığım dönem, bu insanlar için kaybetmenin ne demek olduğunu düşündüğüm bir dönemdi. Ama aslında en çok kazananların bile hayatlarını biraz kazıdığında ne çok şey kaybettikleri görülür. Türkiye'de çok zengin olmak için çok zengin olman gerekir... Hem ne yazık ki, fakirlerin çok zengin olma çabasında iç acıtıcı bir durum var. Bunlar işte; iki metinde de aşağı yukarı bu duygular merkezde duruyor. Enteresan bir hikaye aslında. Dört hikaye kitabı yazdım bugüne dek; dördünün de sonunda, anlatmayı çok seven birinin elinden çıktığı belli olan birer uzun hikaye var. Bunun ilk ikisini bilmeden yaptım, son ikisiyse bilinçli. Derken aradan zaman geçti, kitaplar tükendi. Sonra Gece Güzelliği'nden yani son hikaye kitabımdan önceki tüm kitapları yeniden basmak yerine, onları farklı bir bağlam içinde okurla tekrar buluşturma fikri: Üç kitaplık bir seri. İlki bir buçuk yıl önce çıkan Hikayeden Çocuk'tu. Kimi kısa hikayeler ve benim 15 yıllık yazarlık maceramdan kesitler vardı bu kitapta. Derken uzun hikayelerden, bir bütünlük içeren ikisini seçerek Gökyüzü Sineması'nı yayınladık. Üçüncüsü sürpriz... Bunları hiçbir zaman birbirinden ayıramadım. Üstelik bu çağda, yazınsal türlerin hepsi birbirinin içine girmiş durumda artık. Gülten Akın'ın şiiri nasıldı: Bir roman kadar uzun bir cümle / Sonra işte yaşlandım. Al sana kısa hikaye! Aslında roman derinliği taşıyor aynı zamanda. Ya da Hemingway'in bir hikayesi vardır, satılık çocuk ayakkabıları, hiç kullanılmamış. İşte bir şiir. Yine de türler arasında şiir benim için hep daha özel, önemli oldu. Bir roman var, iki yıldır üzerinde çalıştığım. Şu anda sadece ona çalışıyorum, yapmam gereken okumalar var. Bunun yanı sıra yayımlanmaya hazır bir şiir kitabım var. Bir ara yayınlanır o da: Pervaneyle Yaren. Tabii ki. Öyle var oluyorsun. Kızımı doktora götürdüğüm zaman bile bir şeye takılıyor, buradan nasıl bir hikaye çıkarabilirim diye baktığım oluyor. Otobüste önümde oturanların konuşmalarını dinliyorum çok zaman. Yazı yazmayan birine göre daha fazla bakıyorum hayata. Çocukken de böyleydim, bu sonradan olmuyor. Yaratıcı yazarlık kursuna gitmek ya da edebiyat bölümünde okumak meselesi değil; bir görme, duyma, sezme meselesi bu. İnsanlar bana yalan söylerlerken bile iyi bir hikaye anlatıyorlarsa inanırım diyebilirim. Kendimi hiçbir zaman edebiyatçı olarak görmedim. Yazı yazan bir gölgeyimdir en fazla... Gelgelelim şunu hatırlıyorum; altı yedi yaşlarındayken küçük oyuncak adamlarımla gözümü kamera yaparak, sanki herkes izliyormuş gibi dizi çekiyordum. Yazmayı bir iş olarak benimsemek, daha profesyonel görmek ki profesyonelden kastım bu işten para kazanmak, amatörlükle tek farkı bu çünkü- daha sonralara rastlar doğal olarak. Yine de o ilk günkü çocuktan fazla bir şey kaybetmedim sanırım. Yeni bir şey yazdığımda eş dostla aynı heyecanla paylaşıyor, iyi tepkiler aldığımda mutlu oluyorum. Ancak tabii şöyle de bir gerçek var: Türkiye'de çok meşhur bir yazar olmadığınız sürece, geçiminizi yalnızca yazarak kazanamıyorsunuz. O yüzden, aç kalmamak için başka işlerde çalışma zorunluluğu nedeniyle kendimi hiçbir zaman edebiyatçı gibi göremedim. Şikayet ettiğim sanılmasın, bunun iyi yanları da var elbette, hayatın içinde durduğum alan hep epeyce geniş, kalabalık oldu. Sokaklardayım, otobüslerde; garsonlar, terziler, kahveler, berberler... Güne çok erken başlarım, saat altıda kalkarım her sabah. Kızım olduğundan beri hafta sonları ona daha çok vakit ayırıyorum. Hafta içiyse mesaim saat on sularında başladığından her sabah iki saat muhakkak bir şeyler yazar okurum. Disiplinli, çalışkanımdır. Bu da takipçisi olduğum geleneğin gereği: Atilla İlhan, Haldun Taner, Orhan Kemal... Şu sıralarda okumakta geciktiğim bazı klasikleri okuyorum otobüste işe gidip gelirken. Bu tarz boş anları da mutlaka verimli kullanmaya çalışıyorum yani. Hiçbir zaman gece adamı ve gece yazarı olamadım. Geceyi film izlemeye, dinlenmeye ayırıyorum. Sıkıcı bir adam olduğum bile söylenebilir belki. Twitter sanki mahalle kahvesi, seviyorum o ortamı. Oturmuşum kahvede, elimde çayım, eş dostla sohbet ediyormuşum hissi var. İş nedeniyle hafta içi sevdiklerimize istediğimiz gibi vakit ayıramıyoruz. Özlemimizi biraz da buralardan gideriyor gibiyiz. Yetişemiyoruz çünkü hiçbir şeye. Twitter bu bağlamdaki öneminin yanı sıra yazdıklarımı takip eden kimselerle de buluştuğum bir mecra aynı zamanda. İnsanları çok sevdiğimi söyleyemem ama benim olan insanlar ile kopuk kalmayı sevmiyorum. Şunun şurasında kaç kişiyiz, okurlarla iletişime geçebilmek güzel. Bir de şöyle bir yanı var Twitter'ın: Gazete okumam, televizyon açmam evde. Yine de hiçbir gerekli bilgiden mahrum kalmıyorum. İnterneti iyi kullanırsan, sosyal medyada doğru insanları izlersen, en önemlisi de bir taraf olursan egemen medyaya, hakim anlayışa ihtiyaç duymuyorsun. Aradığın doğru haberi, doğru insandan öğrenme şansın var. Hakim medyada çok zaman doğru olan tek şey günün tarihi artık çünkü... Bunun dışında Engin Ardıç'ın köşeyazılarını bu saatten sonra okusan ne olur, okumasan ne olur, Daktilo Konçertoları nerde, şimdiki çirkin adam nerede... Yine internetin duyurma ve harekete geçirme özelliği önemli ama aktivizm anlamında yarattığı boşluk göz ardı edilemez. Change. org diye site var mesela biliyorsunuz, çoğumuz oraya imzamızı atıp vicdani sorumluluktan kurtuluyoruz. Bizi bir imza yerine koyuyor bu adamlar. Ortada yapılan bir haksızlık var, biz de bunun üzerine imza atıyoruz, onların umurunda mı bu! Telefonlar akıllı hale geldikçe, insanların aptallaştırılmak istendiği bir çağdayız. Tabii. Ayrıca her yazar sevdiklerinin yanında sevmediklerini de belirtme hakkına sahip, bunca zor olmamalı, bunu kullanmalılar. Öyle bir hale geldik ki bir şeyi beğenmemek neredeyse suç sayılıyor. Benim için en korkutucusu o zaten. Mesela bir çocuğa on beş yaşından önce din eğitimi verilmesinin en büyük terör eylemlerinden olduğunu düşünüyorum. Onların hayal dünyasını bu şekilde sakatlamak yanlış. Çocuğun bir şiirin ne anlatmak istediğini bulmadan önce, o şiiri okumasını, gerçekten okumasını arzu ederim. Resim dersinde bize resim çizmeyi öğrettiler ve çizemeyene sıfır verdiler. Yeteneği yoksa ne yapacak adam peki? Keşke bize resme bakmayı, müziği dinlemeyi öğretselerdi. Bir de bunların üstüne sansür belası gelince iyice korkutucu bir hal alıyor her şey. Yeni kuşakları böyle sakatlıyorlar. Sahaftan kitap almamış ya da hayatında kütüphanede oturup kitap okumamış bir nesil yetişiyor. On sekiz yaşında on roman okumamış! Şart mı diyeceksin, tabii ki değil ama internetsiz beş dakika yaşayamayan, elindeki aygıtla bütünleşmiş nesil, George Eliot'ın yüz yıl önce belirttiği kitap türüne, aptal kitaplara yönelebiliyor ancak. İsteyen ve merak eden okuruysa hiçbir şey engelleyemiyor. Hala insanlar şiir yazıyorlar, dergi alıp okuyorlar. Onlar bitmeyecek, umut var çünkü. Marcel Proust'u, Thomas Mann'ı, Pablo Neruda'yı, Nazım Hikmet'i çok severim... Atilla İlhan, Latife Tekin, Edip Cansever, Leyla Erbil, Tezer Özlü, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Lev Tolstoy, Dostoyevski, Bilge Karasu, Murat Uyurkulak, Barış Bıçakçı... Derya deniz bu, böyle gider. Emek verilerek, zaman ayrılarak yapılmış tüm eserlere derin bir saygım vardır. Elbetteki savunduğum, inandığım davalarım var benim de ama bu herkesin aynı yola baş koyması gerektiği anlamına gelmez. Katıldığımız ya da katılmadığımız noktalar olur elbet ancak fikirlerimizi \"SAYGI\" doğrultusunda sunmalıyız ki \"Emeğe Saygı\" diye adlandırılır. Bu nedenle \"aptal kitap\" diye bir şey yoktur, bu söylem yanlıştır. 4 yaşında kız evlada sahip bir anne olarak onun benim tarafımdan verilebilecek ölçüde koşulsuz güven ve imanı öğrenmesi şu küçücük yaşında mutlu olmasını, maddecilikten uzaklaşmasını sağlıyor ki bunu soyut ve somut gözlemleyebiliyorum. Küçücük bir örnek vereceğim bu başka örneklerin ve olacakların göstergesidir diye düşünüyorum. Su içtiğinde şükrediyor. \"Allah beni çok seviyor tatlı tatlı su veriyor ona teşekkür edeyim diyor ve şükür diyor\". Bu yavrumun daha güvende olduğunu hissettiriyor. Sular kesildiğinde susuz kalmaktan korkup ağlamıyor, hemen o an istemiyor Allah bizi susuz bırakmaz su verir diyor. bu da onun güven duygusunu sapasağlam oturtuyor. Sabretmeyi öğretiyor. İleride bu maneviyat doygunluğunun asıl bunalım ve sapkınlıklardan onu kurtarabileceği düşüncesindeyim. Eğitim her yaşta şart olup temelden gelmelidir tıpkı diğer ilimlerde olduğu gibi. Temel sağlam olmaz ise yapı en ufak bir depremde yıkılır bu nedenle maneviyatı ailede erken yaşta oluşmuş ve okul eğitimi ile pekiştirilmiş gençlerin 15 yaş ve devamındaki ergenlik bunalımlarını kolayca atlatabileceği kanaatindeyim. Benim davam budur. Kaleminizi kuvvetli buldum her nekadar aynı fikirleri savunmadığımız yerler olsa da ki bu son 2 paragraftır, emeğinize sağlık. yorumlarınız ve fikirleriniz için ben teşekkür ederim. Her şeye rağmen saygı çerçevesinde tartışabilen birilerinin kalması beni mutlu eder her zaman için. Bu yorumunuza katılmamak mümkün değil auguost.. Din hayatın içinde olmalıdır, hayattan korkmayan Dinden de korkmaz, korkmamalı.. İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir dememiş boşuna Yunus Emre.. hoş, hiçbirşeyi boşuna dememiş o zat'ı muhterem.. her ne ise, yorum için teşekkürler.. Dinle iç içe bir hayat temennisi ile.. Muhakkak ki Din güzel insan olmayı anlatır/aşılar. Yaratılış gayesinin akılda tutulması için temel ve tek ilaçtır Din. Her aile de evladının güzel insan olmasını temenni edeceği için, Din ihtiyacının ilk filizleneceği yer aile olmalıdır ve bunun yaşı yoktur, bu her daim işlenebilecek bir demir gibidir. Demiri 15 yaşına kadar bekletirseniz istenilen şekli almayabilir. Son olarak, dini terörle kıyasa götürmek pek tabi inancı sağlam bir insanın benzetmesi olmamalıdır. Bu yüzden de ağır bir yorumdur. Din yaşamayı öğretir, insan olmayı, hayal kurmanın güzelliğini öğretir, saçma sapan dogma yapılarla din tüccarlığı yapıp gerçek DİNi kirleterek insanları hezeyana sürüklemek son derece yanlıştır. Bilirsiniz ki dinimiz sadece müslümanlara değil tüm insanlığa gelmiştir. Bu yüzdendir ki evrenseldir. Tarih boyunca azgınlığa başlayan insanoğlu hep dine muhtaç kalmıştır. Muhtaçlığa düşmüş insanı dinle doyurmak lazımdır. Söylemim, yorumum bu kanaattedir. Ve, ağır olduğunu düşünmüyorum çünkü dini terörle kıyaslamak inanan birisinin sarf edeceği sözler değildir. Hayal dünyasını sakatlama şekli olarak Din eğitimini ele alabilen bir insanın, gerçeklikle uzaktan yakından alakası olamayacak kadar ironik bir beyin yapısına sahip olması gerekir diye düşünüyorum. Bakmak, dinlemek gibi eylemler aynen diğer duyularımızla yapabildiğimiz koklamak, tatmak, dokunmak gibidir ve bunların öğretilmesi gibi bir durum olamaz. Fıtrat gereği insan üzerinde gelişen olgular, davranışlar ve tabiri caizse yeteneklerdr bunlar. Din eğitimi diye tabir ettiğiniz her ne ise, onu zaten aile içi gelişim zamanlarında-ki bu hep devam eder-yavrunuza vereceksiniz zaten, 15 yaşından sonra birileri vermeyecek. Bence ağır bir yorum olmuş sizinkisi.. Çok harika bir röportaj olmuş, tebrik ederim Dilcun Hanım sizi. Onur Caymaz'ın hiçbir eserini okumadım ama yakın zamanda okumak için elimden geleni yapacağım. Saygılarımla."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/orhan-kemalin-oglu-isik-ogutcu-ile-uyarlama-diziler-uzerine", "text": "Gün geçmiyor ki uyarlama dizi furyasına bir yenisi daha katılmasın. Kimi edebiyat ürünleri kurban ediliyor reyting uğruna, kimisi de yeniden hayat buluyor beyaz camda. Eserleri hem televizyona hem de sinemaya uyarlanan bir usta var ki, en son onun eserini gördük ekranlarda: Orhan Kemal. Orhan Kemal'in oğlu ve Orhan Kemal Kültür Merkezi'nin yöneticisi Işık Öğütçü'yle konuştuk. Edebiyatın TV ile ortak çalışma içinde olması sevindiricidir. Saygınlığı azalmayacağı gibi, iyi uyarlanmış edebi metinler edebiyata ilgiyi daha da arttıracaktır. Sonuçta edebiyat kazanacaktır. 21. yüzyılda zaman daha da hızlı akmaya başladı. İletişim ve bir kitaba ulaşma imkanı fazlalaştıysa da iyi bir yapıta her zaman ulaşamıyorsunuz. İşte iyi yapılmış diziler bir kitap kadar etkili olabilir. Kitaba ulaşamayanları kucaklar. Yeni okuyucular kazandırabilir. Ama nasıl olsa her kitabın TV dizisi yapılacaktır, diyerek okumayı ihmal edersek, pek çok önemli noktayı atlamış oluruz. Edebiyat sadece eğlence aracı değil, toplumları eğiten, şekillendiren önemli bir etkileme gücüdür. Sürekli dizi izleyen nesil gün gelir dizilerden de sıkılacaktır. O zaman aklında kalan iyi, örnek yazarların diğer kitaplarını okumaya yönelecektir. Eleştirisiz bir yaşam olamaz. \"Ben her şeyi iyi bilirim\" de olmaz. Tabii eleştiriye uğruyorum. Ama bu karar sadece benim değil tüm ailenin kararıdır. Üstat onu okuyan, okumayan milyonlarla kucaklaşıyor. Şayet herkesin yüreğine diziyle dokunabiliyorsa, doğru yoldayız demektir. Diğer yapıtlarının da dizisinin yapılması için yapımcılar, senaristler sürekli benimle görüşme halindeler. Kitaplarının okunma oranı arttı. Olumlu yönde bir gelişme var. Hatta yurtdışında bile diziden sonra kitaplarının çevirisi hızlandı. Bir de 2014 yılı üstadın 100. yaşı. Şimdiden dizilerle, yurtdışında basılan kitaplarıyla bir şölen havasında onun 100. yaşını kutlamaya başladık. Bu da Türk edebiyatı adına büyük bir kazanç aslında. Film süreçlerinde ben pek yoktum. O zaman daha gençtim ve yazar hakkını koruyan, temsil eden bir ajans ile çalışıyorduk. Benim olduğum süreçte sadece 72. Koğuş filmi yapıldı. Aslında her ikisi de birbirine itici güç sağlıyor. Orhan Kemal her zaman gündemde olan bir sanatçı. Ama televizyon dünyasında Orhan Kemal'in bu kadar aranır olması dizilerin gündemi belirlemesinden kaynaklanıyor. Orhan Kemal bu toplumun içinden çıkmış, insanlarını çok iyi tanımış ve onlara ihanet etmeden dosdoğru yazmış bir sanatçı. Kendinden hissettiği bir edebiyatçıya toplumun sahip çıkarak ilgi göstermesi her yazara nasip olmaz. İlgi duyulan, geleceğe taşıyan, toplumun bu sahiplenmesi ve vefasıdır. Üstat da her eserinde onları daima yüceltmiştir zaten. Dizi sektöründe pek çok sorunlar, zor çalışma şartları olduğu biliniyor. Bu konuda dda birkaç şey söyleseniz... Dizi sektörü gerçekten büyük bir endüstri. Emek sarf eden oyuncusundan, en küçük set işçisine kadar zor koşullarda özveriyle çalışıyorlar. Koşulların zorlayıcı olması bu işin doğasında var. Bu zorlukları gidermek işverenlerin elindedir diye düşünüyorum. Bu konuda çok eleştiri aldıklarını basından öğreniyorum. Sanıyorum sonunda herkesin mutlu olacağı bir ortak yol bulunacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/orkun-ucarla-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/oya-baydarla-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/ozcan-yuksek-ile-soylesi-orta-cagdaki-kadar-ozgur-degiliz", "text": "Aslında dünyanın geldiği noktada, artık turizmin gitmediği bir yer neredeyse yok. Var ama, istediğin yeri de bir turizm örgütlenmesi haline getirip gidebilirsin. Fakat, turistin karşıtı olarak gezgin de, nesli tükenen canlılar ya da yok olan kültürler gibi kaybolan bir tür. Bugün insanlar Orta Çağ'daki avare gezgin kadar özgür değiller. Alıp başlarını bir yere gidemezler. Sadece izin günlerinde, zamanını kendilerinin belirleyemedikleri yolculuklar yapabilirler. Bu yüzden de gezmek örgütlü bir işe dönüşür. Belki Everest'in K2 zirvesine dahi çıkılabilir. Bir miktar zorlanılabilir, ama bu türlü bir yolculuk organize edilip pazarlanabilir. Yeter ki gereken bütçe aktarılabilsin. Çünkü insanlar nerede kalacaklarını, ne yiyeceklerini önceden planlamak istiyorlar. Yazı yazmak üzere bir yere gittiğimde, gezinin yüzde 75'ini planlamadan bırakırım ki orada yaşayanlarla temasa geçtiğimde tesadüflerle, gezinin kendi akışıyla keşifler yapabileyim. Önceden planladığımda macerası da yok oluyor. Kuşlar, ayılar, kurtlar tükeniyor vs derken aslında konfor kültürü ve turizm, gezi kültürünü de yok ediyor. Her ikisinde de sömürgeci bir taraf var. Ama tabii çok önemli karşıtlıklar da söz konusu. Gezgin, keşif duygusuyla gezer. Nerelerde ne bulabilirim, hangi kaynaklara ulaşabilirim, bizim kraliçenin adını şu şelaleye versem sevinir mi, gibi sorularla dolaşan gezginler de olmuştur geçmişte. Turistlerle de yolculuk yaptım. Mesela hediye verme alışkanlıklarını çok tartışıyordum. O sömürgeciliğin iyiden iyiye bozulmuş hali. Arabada giderken çocuklara kalem ve defter atmak, çocukların perişan halde koşması... Halbuki maksat o malzemeyi çocuklara ulaştırmaksa annelerine babalarına vermeli, çocuk onu beyaz adamdan almamalı. Çünkü öteki hal çocuğun dünyasında bir infial yaratır. Oysa bu ilişkinin anne-baba üzerinden kurulması, oradaki düzene ve ilişkilere duyulan saygının ifadesidir. Kimileri bu şekilde uyardığınız zaman ikna oluyor ama kimisi de sırf bunun için geziyor. Bu, öğrenilmesi gereken bir erdem aslında. Gündelik hayatlarında çok erdemli olsalar bile, bunu görmezlikten gelebiliyor insanlar. Bu da galiba yine turizmin önceliği olan konforla ilgili. Başka manzaraları, başka hayatları görmek istiyor ama bu hayatları evinin oturma odasındaki koltuktan televizyon seyreder gibi izlemek istiyor. Sırt çantasını alıp, cebimdeki param yeter mi yetmez mi diye endişelenmeden gezen insanların sayısı başka yerlere oranla çok az. Gittiğim yerlerde soruyorum, var mı Türkiye'den gelen diye. Genellikle cevap hayır oluyor. Her ikisi de galiba. Merak etmiyor ama daha çok para biriktirme dürtüsü. Parası bitince öleceğini zannediyor gittiği yerde. Halbuki paran bitince geri dönersin. Turistten daha kötü, gitmiyor, kendi ülkesini de dolaşmıyor. Çok az geziyor Türkiyeliler. Bisikletle dolaşmıyor, yürümüyor, tur dışında tek başına gezmiyor. Herkesin kendi ülkesinden ve dünyadan mezun olması lazım. Aradaki fark, burada bu bilgiye ihtiyaç duyulmaması. Gezme, doğanın hareketinin bir taklidi. İnsan sürekli hareket etmiş, ama şimdi biz onu sabitliyoruz. Güvenlik için sitelere yerleşip kapımızı beş kez kilitliyoruz. Ama nehirler gezer, rüzgar gezer, hayvanlar gezer. Biz onları ne kadar taklit edersek o kadar gerçekleştiririz kendimizi. Ancak bu şekilde yenilenebiliriz. İnsanoğlu tarih boyunca gezmiş. Afrika'da açmış dünyaya gözünü, Asya'ya gitmiş, Amerika kıtasına geçmiş. Ayağa kalkmışsan yürümen gerekiyor. Bütün bunları unutup jimnastik salonunda spor yapmaya çalışmak büyük bir paradoks. Değişmez olur mu? Şimdi gezmekten bahsederken, Gezi'den bahsetmemek olmaz. O parkın adının Gezi olması ilahi bir mesaj sanki. Bu kadar büyük tesadüf olabilir mi? Çünkü Gezi, gezen bir şey. Gezi'yi yakalayamazsınız, bir çeperi yok. Hareketin kendisi gibi görünüyor. Direnişin bir karesi, bir sınırı yok. Oradan oraya geziyor. İnsanların zihinlerinde de geziyor. Yanında olanlar, korkanlar var. Gezi'yi en iyi anlatan şey bu sonsuz, çepersiz hareketi. Zaten bir kabuğu olsa kırılır. Kırılamıyor çünkü merkezi ve kabuğu yok. İnsanlar sabitlenmekten, yerleşmekten sıkılıp yeni bir şeyler denemeye karar verdiler çünkü. Uzun yıllar Atlas dergisini çıkarttık. Merkezi bir şirkete bağlıydık. İyi satan ve beğenilen bir dergi yaptığımız için karışmıyorlardı. Bir süredir karışır oldular. Küçük diktatörler oluştu etrafta. Medyada çok var onlardan, hem de her ideolojik görüşten var. Hiyerarşik ve merkezci kültür bu eğilimi güçlendiriyor. Dolayısıyla yollarımız ayrıldı. Biz okurlarıyla haşır neşir bir dergi yapmıştık en başından itibaren. 21 yıl boyunca Türkiye'nin kültürel hayatına bir katkıda bulunduğumuzu düşünüyorum. Yalnız nitelik değil, çok satan bir dergi olduğu için nicelik açısından da önemli bir etkisi vardı derginin. Bunu devam ettirme kararı aldık. Okurlar herhangi bir şirkete ait değiller, okurlar dergiyi ve hikayeyi okuyorlar. Buradan hareketle hem gezmeyle, hem Gezi'yle, gezmenin ve Gezi'nin ruhundan beslenerek bir şeyler yapacağız. Dergiciliğin tamamen özgür bir ortamda nasıl yapılabileceğini görmeye çalışacağız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/pablo-nerudayla-soylesi-adimi-degistirmek-yaptigim-ilk-direnisci-hareketti", "text": "30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda, o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim, demişti. Güçlü bir aday olmasına rağmen adaylık koltuğunu Salvador Allende'ye bırakan şair, Ben, onlarca yıldır ülkemin milli mevcudiyetinin badireler ve zorluklar içinde olduğunu bilerek yaşayan ve insanlarının hem tasasından hem de neşesinden birer parça alan bir Şililiyim. Bunlara yabancı değilim, bunların içinden geliyorum, o insanların bir parçasıyım. İşçi sınıfından bir aileden geliyorum... Hiçbir zaman iktidarın yanında olmadım. Misyonumun ve görevimin Şili halkına hizmet etmek olduğunu hissettim ve bunu eylemlerime, şiirlerime yansıttım. Onlarla birlikte şarkılar söyleyerek ve direnerek yaşadım\" demişti. Dört ay süren zorlu kampanyalardan sonra solun bölünmemesi için adaylığını çeken Neruda, Halk Birliği'nin adayını desteklemek üzere istifa etmişti. P. N.: Hatırlamıyorum. 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazmak istememden duyduğu rahatsızlığı hatırlıyorum. Tamamen iyi niyetiyle, yazarlık yaparak aileme ve kendime zarar vereceğimi, özellikle de hayırsız bir evlat olacağımı düşündü sanırım. Böyle düşünmesinin ailevi nedenleri vardı ama bu nedenlerin benim için bir değeri yoktu. Adımı değiştirmek yaptığım ilk direnişçi hareketti. P. N.: Onun kısa bir öyküsünü okumuştum. Hiçbir şiirini okumadım ama Stories from Mala Strana adında, Prag'daki sıradan komşulukları anlatan bir kitabı vardı. Yeni adımın oradan gelmesi muhtemel. Dediğim gibi, olayın tamamı hafızamda hatırlayamacağım kadar eskide kaldı. Buna rağmen, Çek halkı beni onlardan biri olarak, halkının bir parçası olarak düşünüyor ve onlarla çok samimi bir ilişkimiz var. P. N.: Yazmak benim için nefes almak gibi. Nefes almadan yaşayamayacağım gibi, yazmadan da yaşayamam. P. N.: Çağımız yönetici şairlerin çağı: Mao Tse Tung ve Ho Chi Minh. Mao Tse-tung'un başka marifetleri de var: bildiğiniz gibi mükemmel bir yüzücü, benim olmadığım bir şey. Senegal devlet başkanı Leopold Senghor da mükemmel bir şair. Martinique'de Fort-de-France'in belediye başkanlığını yapan Aime Cesaire da çok başarılı. Benim ülkem Şili'de, daha önce hiç şair devlet başkanı olmamasına rağmen şairler her zaman politikaya müdahale ederdi. Diğer yanda Latin Amerika'da Venezuela'nın başkanlığını yapmış olan yazarlar var; Romulo Gallegos bunlardan biri. P. N.: Bir platform kuruldu. Öncelikle, her zaman halk şarkıları var ve politik kampanyalarımızın içeriğini duyuran birileri var. Daha sonra ben halkla doğrudan, daha özgür ve daha az organize olunmuş ama daha şiirsel bir şekilde konuşacağım. Neredeyse her konuşmamı şiirle bitiriyorum. Şiir okumadığımda insanlar hayal kırıklığına uğruyorlar. Tabi ki politik düşüncelerimi de duymak istiyorlar ama politik ve ekonomik konuşmalardan çok yeni şeyler duymaya ihtiyaçları var. P. N.: Beni çok seviyorlar. Bazı yerlere giremiyorum ya da çıkmakta zorluk çekiyorum. Beni kalabalıktan koruyan özel eskortlarım var, çünkü insanlar etrafıma toplanıp baskı yapıyorlar. Bu her yerde olan bir şey. P. N.: Bunlar hayali şeyler, bu soru için bir cevap vermem zor. P. N.: Şimdi onları tam önüme, şu masaya koysalar, gidip başka bir masaya otururdum. P. N.: Evet, öyle düşünüyorum. Beckett kısa ama enfes şeyler yazıyor. Nobel Ödülü, yere düşse bile her zaman edebiyat için bir onur olarak kalacaktır. Ben ödülün doğru kişiye gidip gitmediğini tartışan biri olmadım hiçbir zaman. Ödülle ilgili önemli olan şey nedir -eğer bir öneme sahipse- yazara saygın bir ünvan bahşeder. Asıl önemli olan budur. P. N.: Bilmiyorum. En güçlü anılarım, belki de, İspanya'daki yaşamıma ait anılarımdır. Şairlerle aramızda müthiş bir kardeşlik vardı. Ben Amerikan dünyasında böyle bir yakınlık görmedim, Buenos Aires'te söyledikleri gibi alacraneos ile doluydu."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/palahniuk-pigmeyi-kasten-yanlis-yazdim", "text": "Chuck Palahniuk bir rock yıldızı değil ama o ışığa sahip. Bağdat'ta bir konser salonunda yaptığı okumalarda izleyenlere şişme sex oyuncakları fırlatan, Dövüş Kulübü, Tıkanma ve Görünmez Canavarlar gibi çok satan kitapların yazarını, fanları 'Chuck Palahniuk' adını kollarına dövme yaptıracak kadar çok seviyor. Yazara duyulan hayranlık bu kadarla sınırlı değil. Yazarın resmi fan sayfasında 47,000'den fazla aktif fanı var ve kitabın tanıtım turları kapsamında yapılan etkinliklerde satılan t-shirtleri giyen Palahniuk-severler kendilerine 'Cult' adını veriyorlar. Ama ne yazık ki Palahniuk ülkemizde yargıçlar tarafından edebiyatçı olarak kabul edilmiyor; müstehcenlikten yargılanıyor. Yazarın yayıncısı ve çevirmeni hala mahkemede ve duruşmalar bilirkişiden rapor beklendiği için bir türlü karara bağlanamıyor. Palahniuk ise bu esnada yargılandığı Türkiye'ye gelmeyeceğini açıklıyor. Ama neyse ki konumuz bu değil! Palahniuk geçen günlerde yeni bir kitap yayımladı: Pigme. Orta Amerika'yı yıkmak üzere ülkeye giriş yapan ergen bir değişim programı öğrencisinin kurduğu sanılan bir terör komplosunu konu alan kitabı ülkemizde yine Ayrıntı Yayınları basıyor. Çevirmen ise bu kez Gökçe Çiçek Çetin. Yazar, kitabını Time dergisine anlattı, biz de sizler için Türkçeleştirdik. Dövüş Kulübü filmi çekilmeye başlandığında tam zamanlı yazabilmek için işi bırakmıştım. Beni sabahları erkenden yataktan kaldıracak bir uğraşa ihtiyacım vardı, bu yüzden evsizler için kurulan bir aşevinde gönüllü olarak çalışmaya başladım. Kimse benim kim olduğumu ya da neden orada olduğumu bilmiyordu, sonra benim hakkımda hikayeler uydurmaya başladılar. Önce cinsel suçlu olduğumu ve hapis cezamın kamu hizmeti cezasına dönüştürüldüğü için aşevinde çalıştığımı düşünüyorlardı. Sonra ise katil ya da kundakçı olduğum yönünde söylentiler başladı. Tabi bunların hepsi kimse beni tanımadığı için üzerimde kurulan 'projeler'. Beyaz adamın biri her sabah 5'te geliyor ve evsizlere tost yapıyor, pek de normal değil açıkçası. Hayır. Onların hikayelerini gerçek nedenimden daha çok sevdim ve bu oyunu öylece sürdürdüm. Tanıştığınız anı bile hatırlayamayacağınız, silik bir karakteri yazma fikri bana güzel geldi. Bu onu tanıyan herkesin onunla ilgili önyargılara sahip olmasına, kendini ondan üstün görmesine ve bağnazlığa neden oluyor. Hatta hangi ırktan olduğunu bile bilmezler. Adı bile gerçekten Pygmy değildir. Kitaptaki karakterler ya Amerika'nın dünyadaki en mükemmel ülke olduğunu düşünüyor ya da en berbat yer. Aslında kitap biraz politik bir çizgiye sahip. Bana göre bu zaten yeni dönem edebiyatının ürünü değil, politik bir roman. 10-11 yaşlarındayken ait olduğunuz kültürün, dünyanın en iyi kültürü olduğunu düşündüğünüzü hatırlıyor musunuz? Bunlar tamamiyle ilahi bir bakış açısıydı ve buna bütünüyle inanılırdı. Sonra büyürsünüz, o korkunç çağları atlatırsınız, birden ona inanan herkes gözünüzde canavarlaşır ve aslında onlar da neye inandıklarını bilmiyorlardır. Pygmy'nin yanında kaldığı aile ona Amerika'nın her şeyiyle mükemmel bir yer olduğunu düşünmesi konusunda baskı uygularlar. Pygmy ise Amerika'nın bu baskıcı, korkutucu sindirmelerine karşı eğitimlidir. Nihayet bütün bunların ötesinde ailesindekilerin de insan olduğunu ve kimsenin mükemmel olamayacağını kabul eder. Bundan sonraki yaşamına onların hiçbir şeyden haberi olmayan tatlı insanlar olduğunu kabul ederek devam eder. Büyük bir bombaydı, düz yazı yazmaktan çok şiir yazmaya benziyordu. Kasten yanlış yazıyordum ve bununla ilgili birçok kural uydurdum, onlara uydum. Örneğin, un- önekini kullanmıyordum -unhappy, unconscious. Pygmy bunları \"no happy\" ya da \"no conscious\" olarak kullanıyordu. Sonra ben de sıklıkla kendimi \"no conscious\" derken buldum. Bu dili kullanmayı bıraktığınızda baş ağrısı gibi kafanıza yerleşiyor ve her şeyi bu dille düşünmeye başlıyorsunuz. Wall-Mart gibi, büyük kiliseler gibi, liseler gibi günlük ve sıradan şeyleri yeni bir yolla düşünmeme izin veriyor. Bununla ilgili Berlin'de bir Alman radyosuna berbat bir röportaj vermiştim. Bir yerde şöyle demek istemiştim Sieht so aus als haettest du all dein Deutsch vergessen. Yani, Almancayı büyük ölçüde unuttuğumu düşünüyorum. Sadece vergessen fiilini vergast olarak bağlayamadığım için röportaj bittiğinde gazeteci bana kızgındı çünkü kelimeleri yanlış kullanmıştım. \"Vergast\" , insanların ölümüne sebebiyet verecek şekilde gaz sıkmak anlamına gelen bir fiilin geçmiş hali. \"Deutsch\" derken de araya bir r harfi koymuşum bu daAlman insanlar anlamına gelir. Yani aslında ben böylece Alman insanları öldürecek kadar gaz sıktığım için çok üzgünüm demiş oldum. Çok küçük düştüm. Hayır, kaçtım. Bir trene bindim ve ordan uzaklaştım, kendimi çok kötü hissetmiştim. Binlerce insan tarafından aşağılandım. Nasıl söyleyebildim böyle bir şeyi? Ve sonra belki de bu bizim suçumuz, korkunç şeyler yapıyoruz, belki Tanrı hayatımızı sonlandırmamıza izin verir, diye düşündüm. Belki de Tanrı bu günahlarımızın tesellisi olarak bize kanser belasını veriyordur. Yaklaşık 10 yıl önce New York'taki okumalarımdan birine geldi ve resmi bir fan sayfası kurup kuramayacaklarını sordu. Sizin bir şey yapmanıza gerek yok, sadece bunu bildirmek için size geldik dediler. Omuz silktim ve Olur dedim. Daha sonra inanılmaz büyüdüler. Yazma konusundaki kritiklerine ve derslerine katkıda bulundum. Bana ayda 6-8 tane öykü gönderdiler, ben de onlara geribildirimde bulundum. Yaklaşık 7 yıl önce kitap okumalarımın beni sıktığını fark ettim. Oraya çıkıp bir pasaj okuyordum, ardından uyur gibi yürüyordum, ilginç bir şeylere ihtiyacım vardı. Koşmak, zıplamak, etkinliği ilginç kılacak bir şeyler yapmak istiyordum. Her seferinde eğlenceli vakit geçirmek için kendimi tetiklemek zorundaydım. Otel odalarını ya da havaalanlarını hatırlamıyorum ama etkinliklerin hepsini hatırlıyorum. Etkinliklerde insanların üstüne plastik vücut parçaları attığınızı duydum. İnsanlar vücutlarına imza atmamı istiyordu ve daha sonra gördüm ki imzamı dövme yaptırmışlar. Artık insanların üstüne imza atmak istemediğime karar verdim ve kol, bacak parçaları aldım, onları imzalayıp fırlattım. 1-2 yıldır imza isteyen insanların üstüne imzalı şişme kol, bacak, el ve ayak parçaları atıyorum. Geçen yıl bir yenilik yapıp gerçekten çok ucuz olan sex oyuncaklarından binlerce aldım. Yarışmalar yapıyoruz, kim sex oyuncağını daha hızlı şişirirse ona kitabın bir kopyasını hediye ediyoruz. Bütün kışımı 2.000 şişme pengueni şişirerek ve dans ederek geçirdim. Bu yıl her etkinlik için 250 penguen ayarladım. İnsanları hareketlendirmeyi, zıplatmayı seviyorum. Daha fazla duygu ve kaos yaratmak için bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/paul-auster-adeta-mutasyona-ugradim", "text": "Yıl 1965'ti. 18 yaşındaydım, Kolombiya'da üniversite birinci sınıftaydım; New York'a taşınmaya karar verdim. O zamanlar New York sert ve pis bir yerdi. Zamanla daha da kötüleşti; 60'lar ve 70'ler boyunca eroin kentin her yerindeydi, her köşe başı suç mahaliydi. Daha sonra, berbat ve finansal krizden geçti şehir; ve sonunda iflas etmişti. Cam Kent'in ve New York Üçlemesi'ndeki diğer kısa öykülerin oluşmasına neden olan anılar bunlar. Reagan'ın seçilmesiyle, evsizlere yapılan devlet yardımları büyük ölçüde kesildi. Ve sonra, rezalet bir evsizlik sorunu başgösterdi. Ancak sonraları, yavaş yavaş, ufak ufak iyileşme gösterdi New York. Bunun nedenini hala bilemem, benim için bir sırdır. Şehir bir anda daha emniyetli bir yer haline geldi. Ve sözde şehir planlamacıların akınına uğradı. Sokaklara bir soylulaştırma dalgası hakimdi; şehrin ötelenmiş pek çok yerindeki göz alıcı binalar çok ucuz fiyatlara satın alınıyor, yenileniyor ve soyluların gözünde yaşanabilir hale geliyordu. Her neyse, New York epey gelişti. Artık, 60'lı 70'li yıllarda gördüğümüz o katastrofik manzaları göremiyoruz burada. Benim yazınımda New York olgusu da benzer bir gelişme gösterdi. Ama bu yeni kitabımda sözünü ettiğim Sunset Parkı, New York'un elegan bölgelerinden biri değil. Burada yaşayan çok sayıda düşkün, evsiz var. Mimarisi de bir hayli çirkin, su kenarında endüstriyel bir bölge burası. Sunset Park'taki karakterlerim gibi genç ruhların kendilerine ait alan bulabilecekleri bir bölge burası. Hatta inanır mısınız; kitapta sözünü ettiğim ev, aslında gerçekten var olan bir yer. Dördüncü ve Beşinci Bulvar arasında, 34. sokakta... Mezarlığa yakın... Önce fotoğraflarını çektim. Pencerelerine tahtalar çakılıydı, içeride kimse yoktu. Karakterlerimi bu evde hayal ettim. Fotoğraflar, evin tasvirini yaparken bana yardımcı oldu. İnanmayacaksınız ama bir iki ay sonra ev yıkıldı! Hayır! Kulağa inandırıcı gelmeyebilir, ama bu kitabı yazma fikri 2008'deki krizden birkaç yıl önce girmişti aklıma. Başlarda kafamda çok soyuttu bu hikaye. Bunu kendi kendime ifade ederken kullanıp durduğum söz disposesyon, yani istimlak idi. Aklıma yaşadığı yerden atılan ve doğru düzgün bir geliri olmamasına rağmen sokakta yaşamak zorunda bırakılan bir karakter geliyordu. Bu hikaye kafamda belirginleşmeye başlarken, ekonomi bozulmaya başladı. Bir anda benim hayali kahramanımın yerini milyonlarca insan alıverdi. Yani, ikisi birbirinin üstüne geldi. Bu söylediğiniz çok önemli. Her nesil, bir önceki nesilin daha iyi olduğunu düşünür. Ve eminim bu binlerce yıldır böyle. Olay şu ki, insan hayatı dediğimiz şey hep insan hayatıdır ve insan her zaman büyük bir kargaşayla baş başadır. Elbette kimi dönemler, kimi dönemlerden daha iyi olabilir; ama tekin bir mukayese yaptığımıza hiçbir zaman emin olamayız. Babaanneniz 60 yıl öncesini özlüyor olabilir ama II. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca insanın katledildiğini de hafızamızda tutmak lazım. Gördüğüm gülünç bir şey var. Biz bu sorunları kendi kendimize yaratıyoruz, ve sonuçlarının orada bizi beklediğini bilsek bile çözüme davranmıyoruz. Toplumun gerekeni yapmaya şevki yok sanki... Obama başkan olduğundan bu yana, çirkin bir siyasetle çepeçevre sarılmış durumdayız ve her gün ülkenin biraz daha geri gittiğini görüyoruz. Yanlışlıklara tanık olmaktan rahatsızız ama söylenmekle yetiniyoruz. Kamu mutabakatı fikri artık antika bir terim gibi. Bilmez miyim! 20. yüzyılın başlarında, sürekli kanallar, metrolar, otoyollar, köprüler inşa ediliyordu. Şimdiyse, hiçbir şey inşa ettiğimiz yok. Bozulanları tamir etmekle yetiniyoruz. İşte Sunset Park'taki Bing, kafasını böyle konulara yoran bir karakter. Sunset Park'ta Bink'in de basit bir şekilde ortaya koyduğu gibi, hepimizin bedenleri var. Hepimiz ölüyoruz, hepimiz hasta oluyor, açlık duyuyor, acı çekiyoruz. Dolayısıyla insanlar aslında birbirinin devamıdır. Hepimiz ya da diyelim pek çoğumuz!- başkaları olmadan yaşayamayız. Sunset Park'taki zavallı Ellen, sosyalleşmediği, birileriyle iletişime geçemediği akıl sağlığından olmak üzere bir kadın, örneğin. Ancak çağımız, toplumu acı veren bir oldu haline getirdi. Bu dokuyu kitaplarımda ben görememiştim, sorunuzla fark ettim. Sunset Park, alışılagelmiş Paul Auster üslubundan bir kopuş gösteriyor. Sunset Park çok organik, çok gizemli. Ben içeriğin dili yarattığına inananlardanım. Her birinin yazılması gereken hususi bir form vardı ve tüm kitaplarım kendi yolunu buldu. Bana da bu yola sadık olmak kaldı. Hiçbir üslubu ben, şahsen oluşturmadım. Bu kitaptaki en büyük fark, farklı karakterleri seslendirmemdi. Görünmeyen'de de bu işe bir nebze girmiştim; ancak tam anlamıyla ilk kez Sunset Park'ta yaptım diyebilirim. Bu yaptığım çok ayrıcalıklı bir şey değil, romancıların yıllardır kullandığı bir yöntem. Ancak benim edebiyatımda ilk kez yer alan bir üslup. Kesinlikle hayır. Aksine çok keyifli, ilgi çekici bir süreçti. Sanki her bölüm, tiyatro oyunundan bir bölümmüşçesine çalıştım. Kitapta neredeyse 3 sayfa süren cümleler var, bu da bir ilkti benim için. Ancak, beni hiç rahatsız etmedi. Çünkü, bu konuşmalar karakterlerin kafalarında dönen konuşmalardı, bu bilinç akışında olması gereken de buydu. Ben bu konuda adeta mutasyona uğradım. Görünmeyen'i kaleme alırken, 1967 ve 1968 yıllarında yaşanan pek çok unutulmaz değişimin 40. yılını kutladığımızı hatırladım. O yıllarda gençtim, Görünmeyen'i yazarken sık sık o yıllarıma döndüm. Daha sonra o günün değil ama bugünün gençlerini yazmak istediğimi fark ettim. Nasıl bir arkaplandan gelirlerse gelsinler, gelecek umutları çok az. Doğru düzgün iş yok, para yok... Bu devirde 20'li yaşlarda olmak çok zor olmalı. 23 yaşında bir kızım var ve gençlerle çok vakit geçiriyorum. Bana söyledikleri, çevreye karşı tutumları çok ilgimi çekiyor. Eğlenceli bir nesil, gençleri çok seviyorum. Fakat, bizim 40 yıl önce algıladığımızdan çok daha farklı algılıyorlar dünyayı. Yeni bir kitaba başladım, yine 20'li yaşlarının ortasındaki birini konu alacak. Eminim, yazılarıyla bana bir katma değer katıyorlar, kitabımı okuyan herkes gibi. Ancak bu konuda kendimi eğittim; ne övüldüğümü ne yerildiğimi görmenin bir faydası dokunuyor bana. Yapmam gerekenleri yapmama bir katkıda bulunmuyor. Bu yorumlara kafa yormak zorunda olmadığımı düşündükçe kendimi daha özgür hissediyorum. Doğruyu söylemek gerekirse, pek hoşlanmıyorum bundan. Şayet aynı cümleyi daha önceki bir kitapta kullandığımı düşünüyorsam, eski çalışmalarıma dönüp bakarım. Önce hangi kitaptan hırsızlık yaptığımı bulmaya çalışırım, sonra birkaç sayfa dolaşırım. Ama bundan keyif aldığımı söyleyemem. Çok sevdiğim, romancı bir arkadaşım bir keresinde bana şöyle demişti: Çalışmalarım yolda yürürken kenara bıraktığım küçük çantalar gibi benim için. Doluyorlar ve artık taşıyamıyorum onları. Oldukları yerde bırakıyorum, sıradakine geçiyorum ve arkama dönüp bakmıyorum bile. Sanırım böyle hisseden çok fazla romancı vardır; ben de onlardan biriyim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/philip-roth-la-evinde-artik-kurmaca-okumuyorum", "text": "Jan Dalley, Financial Times için Philip Roth'la evinde bir söyleşi yapıyor. Geçen ay da, Man Booker Uluslar arası ödülüne layık görülen Philp Roth'la yapılan bu söyleşiyi sizin için çevirdik. 1960 yılında Amerika'nın en prestijli ebediyat ödülü Ulusal Kitap Ödülü'nü kazanan Philip Roth, geçen bu yarı yüzyılda, 53 mükemmel kitabıyla, Pulitzer Ödülü'nden, Altın Madalya'ya, National Medal Arts'a birçok önemli Amerikan ödülünü topladı. Bundan sonra kendisine verilecek herhangi bir ödül, bu ödüller arasında en ufak bir fark bile yaratmaz gibi görünüyor. Kısa ve açıklayıcı bir yorum. Philip Roth, son zamanlarda seyahat etmiyor. Perşembe günü verilecek ödül için Londra'ya gitmektense, inzivaya çekildiği evinden çıkmamayı tercih ediyor. Şu an Roth'un, Connecticut'taki evinin çalışma odasındayız. Roth, kışlarını her ne kadar Manhattan'da geçiriyor olsa da, 1972 senesinden beri, uzun gri beton evlerden uzak, 1790'da yapılmış bu küçük ahşap evinde yaşıyor. Odanın büyük bir kısmını geniş bir masa işgal ediyor, masanın hemen arkasında büyük bir şömine; yaz ayı olduğu için yanmıyor, ama bu sessizliğiyle bile kış aylarının burada nasıl geçtiğini anlatıyor. Sallanan sandalye ve rahat deri bir koltuğun olduğu bu gösterişsiz alan, tek başına geçirdiği uzun çalışma saatlerine uyuyormuş gibi görünüyor. Pencereden elma ağaçları gözüküyor, iki yüz yaşındaki dişbudak ağacı ise rüzgarda hafif hafif sallanıyor. Aklıma, Roth'un 1997 senesinde çıkardığı romanın kahramanı, ailesini büyük caddelerden, kırsalın derin huzuruna getirmeyi başararak, artık bir ağacı olmasının verdiği heyecanı yaşayan Newark'lı Yahudi Swede Levov geliyor. Roth, yetmiş sekiz yaşında, şimdi onun da bir sürü ağacı var. Evini çevreleyen alan, evi korumaya alırcasına yükselerek, huzur, mahremiyet ve derin bir sessizlik ortamı yaratıyor. Roth, 1995 senesinde ikinci evliliğinin sona ermesinden beri bu sessizliğe gömülmüş bir vaziyette yaşıyor. Burası bir Yahudi göçmeni olarak büyüdüğü Newark caddelerinin hengamesinden, sadece iki saat uzaktaki başka bir dünya gibi. İşte Roth'un hikayesi yine şehir sokaklarından kaçışı anlatıyor; göçmenlerin Amerika'da bir parça toprak sahibi olma hayalini ve onlardan farklı huyları, içecekleri, golf oyunları, ö yargılarıyla Yahudi olmayanlar arasında yaşama tehlikesini. Tabi, diye kükreyerek gülerken Zevk aldığım bir şeyler de olmalı, değil mi? diyor Roth. Roth'un geçen sene basılan son kitabı, Newark'a dönüşüydü ve eleştirmenlerden 2009'daki daha sönük kitabından sonra başarılı bir dönüş olarak yorum aldı. Nemesis, İkinci Dünya Savaşı esnasında, fakir ailelerin çocukları arasında yayılan çocuk felci salgınını konu ediyor. Anti-semitizm iyice gövde gösterirken, korku ve panik, hayatın kırılgan yapıları arasında hareketlenmeye yol açıyor. Özellikle de savaş zamanı evinin önünde saldırıya uğramak Pastoral Amerika'in militan kahramnı için güçlü bir metafor. Yüksek mevkilere sahip bir ailenin birick kızları etrfaı kana bulayan bombalı savaş karşıtı aktivisti olur. Roth, yine de metoforlar üzerinden konuşmayı sevmiyor. New York'ta yaptığı bir söyleşide Roth, alegorinin, o kadar da sevdiği bir form olmadığını kast etmiş, bir eser hakkında konuşurken, Ne hakkında yazılmışsa, odur işte, demişti. Bu, gizli saklılığı, koruduğu mahremiyetiyle bilinmiş, artık sorulardan sıkılmış bir yazarın gerçekten asıl istediği şey gibi görünüyor. Konuşmamız devam ederken, Roth inanılmaz ölçüde kibar, etkileyici ama bir o kadar da savungan. 1969 senesinde yayımlanarak kendisine para kazandırdığı Portnoy'un Feryadı romanı ve 36 yaşındaki hengameli ünüyle yarım asırlık bir ünü olmuş Philip Roth, kibarca o alana girme demenin tam bir ustası. Yıllarca onun bir kitabını okuduktan sonra onunla yapma özlemini duyduğum konuşma, aslında kurmaca üzerine ilermesini istediğim bu konuşma yazarın şu cümleleriyle çok çabuk sona eriyor. Ne düşünmüştü? Yüzeysel bir bakış açısıyla değerlendirdiğimde, çok uzun yıllar önce gazetecilerin sorularına cevap verirken olduğu gibi, yine hiçbir şey ele vermeyecek gibiydi. Herhangi bir kitabı hakkındaki yorumu: Üzerinde çalıştığım kitap için bir planım yok, işte sayfaları biriktiriyorum, bir bakıyorum birbirileriyle bağdaşıyorlardan öteye gitmiyor. Okurları hakkında ise: Aklımda bir okuyucu profili yok; yeniden okurken kendim de kendimin okuyucusu oluyorum. Kitabımı bitirdiğimde, 4-5 arkadaşım var, okurlarım aynı zamanda, onlara veriyorum. İlk onlar okuyorlar, sonra onların kitap hakkındaki yorumlarını dinliyorum. Bunun dışında, mail filan aldığımda hep şaşırıyorum. Bazen ilginç bir mektup alıyorum. Bazıları, farklı bakış açıları edindiriyor, dışında bir şey söylemiyordu. Daha derinlemesine baktığımda ise acaba Roth, kendi kurmacaları da dahil olmak üzere, bana kurmacanın sınırlarını mı anlatmayı mı planlıyordu? Roth'un son zamanlardaki üretkenliği, onun kariyerinin genel halinden gerek zamansal olarak, gerekse biçimsel olarak farklı değildi. Kitap kahramlarının ismiyle adlandırılan vahşi, yabanıl, komik Zuckerman ve Kepesh romanlarından sonra, Amerikan Üçlemesi olarak da anılan başyapıtları Vietnam hakkındaki Pastoral Amerika'yi (1997), mccarthizm hakkındaki Bir Komünistle Evlendim (1998) romanı ve ırk üzerine The Human Stain'i (2000) yazmıştı. Son on yıl içinde ise, tam sekiz kitap çıkardı. Ama şimdi Roth karşımda: Amacım, hayatı m sona erene kadar beni meşgul edecek büyük yağlı bir konu bulmak, bitirdiğim anda ise ölmek. Asıl acı veren şey başlamak, kitaplara başlamaktan nefret ediyorum. Sadece yazmaya devam etmek ve son gelinceye kadar durmamak istiyorum, diyor. Kesin olan şu ki, bibliyografisine çok özen gösteren Roth'un Nemesis olarak gruplandırdığı son dört kitabı, sonla, ölüm düşüncesiyle ve onunla nasıl başa çıkılabileceğiyle alakalı. İşte, elimizde Everyman (2006) kitabının ölü kahramanının ölümünden sonraki hikayesi, Nemesis (2010) kitabının aldatılan kahramanının trajik ölümü ve Indignation (2008) ile The Humbling (2009) romanlarında yaşanan intiharlar. Hepsi de Roth'un okuyucularının alışkın oldukları şekilden daha özenli ve başarılı bir stille ortaya konmuş. Bu stili, Roth'un okuyucuları arasında ciddi bir ikilik çıkaran onun o bilindik yüksek dozdaki taşkın ve yırtıcı mizahıyla yazdığı Sabbath's Theater'ın (1995) şaşaalı canlılığı, şaşırtıcı yaşam enerjisi ve cinselliğiyle görülen Mickey Sabbath'la karşılaştırın. Sabbath'ın intihar düşüncelerin farklı bir işleyişi var, okuyucu olarak biliyoruz ki Sabbath asla intihar edemeyecek; egosu bunu yapmasına izin vermeyecek kadar çok yüksek, hala büyük nefretle dolu ve ağzına sıçmak istediği çok şey var. Kendi hikayesiyle bu kadar ustaca oynayan birinin yaşam ve kurmaca ayrımı aslında bir sanat ölçütü. Yıllar yılı onu çevreleyen bu çatışma, kurmaca sürecinin genelde yanlış tanımlanmasından kaynaklanıyor büyük ihtimalle. Evin dışındaki zeminin otla kaplı olduğu ormanlık alanda yürürken, etrafa turunçgil kokusuyla, canlı mor rengiyle yabani zambakların ve zehirli sarmaşık kokusu yayılıyordu. Ruth hiç de öyle öfke dolu, sert ve aşırıya kaçan tepkileri olan birisine benzemiyordu. Fakat mastürbasyon üzerine yazdığı 240 sayfalık monolog şeklinde ilerleyen romanı Portnoy'un Feryadı, Yahudi topluluğu için onun bundan sonra hiçbir şeye aynı şekilde bakamayacağının göstergesiydi, ona kendisinden nefret eden Yahudi olarak görülmeye başlamıştı. Roth, Amerika'da Yahudi olmanın artık eskisi gibi olmadığını, o yazmaya başladığından beri çok fazla şeyin değiştiğini söylüyor. \"Tamamen farklı. Ben çocukken, Yahudiler tıp okullarına bile giremezdi, şimdi ise Amerika'da etnik guruplardan bahsedildiğinde, Yahudiler akla gelmiyor. Roth'un değindiği önemli konulardan biri olup, onu yerenlerden eleştiri aldığı şey ise bu meseleyi ele alma şekli. Bu, sanırım anıları aklından geçerken onu vuran şeylerden biri. Roth bu yüzden feminist topluluklardan da eleştiri alıyor. Özellikle de kitaplarında ağır basan etkili seks sahnelerinde kadınla erkeği tasvir ederken çok birçok şeyin çarpıtılmış olduğu söyleniyor. Kamuoyu ise ikinci eşi Britanyalı aktris Claire Bloom'dan boşanması sonrasında evliliğiyle ilgili tüm anılarını anlattığı 1996 senesinde basılan Bİr Komünist'le Evlendim romanından ötürü, Eve Frame karakterini misilleme olarak değerlendirerek Roth'a karşı tepkisi yükseldi. Daha yakın bir zamanda Man Booker Uluslar arası Ödülü'nün üç jürisinden biri olan Carmen Callil, Roth'un hiç de iyi bir kalem olmadığını söyleyerek ödülü vermemek için jüriden ayrıldı. Callil'in tartışılan eleştirilerinden biri şu oldu: Aynı şeyi tekrar tekrar önümüze getiriyor. Eğer milliyet, din, sevgi, ölüm, inanç, kader, yukarıda da bahsettiğim şeyler bir kefeye konuluyorsa, Callil'in yorumu için evet öyle denebilir. Arabamı kırsal ana yola çıkarırken, akşam ışıyla derin bir sessizlik de yerleşmişti. Roth'u evine kendi seçtiği yanlızlığa, sükunete geri dönerken seyrettim. Ertesi sabah da her sabah olduğu gibi kalkacak, masasına gidecek ve aklına birikmiş o hiddeti yazacaktı. Bunu sadece kağıt üstünde görebilirsiniz. Kitaplarını okumanız yeterli."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/pusulamiz-kitaplar", "text": "100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikayeleri'nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz. İlk konuğumuz çağdaş edebiyat konusunda öncü yayınevlerinden biri olan David Grossman, Muriel Spark, Yoko Tawada, Jonathan Safran Foer gibi pek çok iyi yazarı keşfetmemizi sağlayan Siren Yayınları. Yayınevinin kurucularından Erol Aydın ile yola çıkış hikayelerini, butik-bağımsız yayınevi kavramını konuştuk. Siren bağımsız bir yayınevi; ana akıma hakim modellerin dışında kalan, cari hedefiyle değil kitap odaklı yayıncılık yapan, gücünü kendinden alan ve seçici yaklaşımıyla ana akımın domine ettiği bir pazarda kendine yer açan bir yayınevi. Butik değiliz ama ana akıma hakim pratikler güden diğer yayınevlerine kıyasla az sayıda yeni başlık yayımlıyoruz; belki bu butik olarak algılanmamıza sebep oluyordur. Butik kelimesinin kullanımı çok geniş; bu nedenle pek sağlıklı değil aslında... Küçük ya da orta ölçekli yayınevlerine butik dediğimizde normu büyükler üzerinden belirlemiş oluyoruz; büyüklerin piyasaya hakimiyeti düşünülürse bu, politik de bir tavır; genele hakim izleğin dışında yer alan yayıncıyı marjinlere itiyor. Zincir kitabevlerinin çok satanlar ve yeni çıkanlar odaklı satış pratiklerinin dışında yer alan herhangi bir anlayışla yayıncılık yapan ve bu yayıncılık faaliyetinde bağımsız bir çalışma modeliyle ilerleyen yayınevleri, kendilerine bu adı vermek isterlerse eğer, butik olabilir... Niş bir okur kitlesine yönelik kitap yayımlayan bir yayınevi butik olabilir ama bu yaftayı yapıştırırken dikkatli olmak, söz konusu yayınevinin kendi faaliyetini bu tanımla bağdaştırıp bağdaştırmadığına bakmak gerek. Küçük yayınevlerine butik dediğinizde bu işin geçmişini, özünü unutup günümüzün birer fabrika gibi çalışan, kendi editörlerinin bile tamamını okuyamadığı, yetişemediği sayıda kitap çıkaran kurumlarını norm ilan etmiş oluyorsunuz. Siren hayalini iki kişi kurduk; koordinatörümüz Erol Aydın ve yayın yönetmenimiz Sanem Sirer'den ibaret bir ekiple; estetik çizgimizin mimarı olan sanat yönetmenimiz Nazlım Dumlu da kısa süre sonra aramıza katıldı. Siren bugün çok daha geniş bir mecra; içeriden ve dışarıdan çalışan mesai arkadaşlarımız var; artık çok daha kalabalığız. Yayıncılık hayatına çağdaş dünya edebiyatının bugününe ait sesleri Türkçede duyurmak amacıyla başladık... Çağdaşımız olan yazarları takip etmek, onların yeni kitaplarını dünya ile aynı anda okuyabilmek, edebiyatta farklı olanın sesini duyurmak için çabaladık. Bugün yeni yazarlarımız modern öncüleri sayılacak klasik isimlerle bir arada yer alıyor programımızda; Jack Kerouac, Henry Miller, Muriel Spark, Shirley Jackson gibi klasiklere imza atmış yazarlar bugün öne çıkan yenilikçi isimlerle, Valeria Luiselli, Jonathan Safran Foer, Karen Russell, Dave Eggers, Yoko Tawada gibileriyle yan yana yer alıyor. Bunlara Herta Müller gibi David Grossman gibi Etgar Keret gibi yayımlayacağımız Tove Jansson ya da Vigdis Hjorth gibi isimler ekleniyor ve daha niceleri eklenecek. Türkiye'de yayıncılık özveri gerektiren bir iş; bizim alanımız olan çağdaş edebiyat ise bilhassa zorlu. Sorunlar pek çok, ama bu iş, sorunlara odaklanarak yapılabilecek bir iş değil. Dağıtım ve pazarlama kanalları açısından sesimizi duyurmakta zorlandığımız olmuştur. Ana akım pratiklerinin dışında yer aldığınızda, her kitabın dağıtım ve pazarlamasını ona özel ve ona uygun olarak tasarladığınızda bu, Türkiye'deki piyasa koşullarından dolayı gayet olası... Kitabevlerindeki manzarayı nihayetinde okur şekilliyor talepleriyle; bunu da unutmamak gerek. Yayımladığımız kitapların her birinin biricik olduğuna ve okurunu bulacağına inanıyoruz; ayakta kalmış olmamız kitaplarımıza olan inancımız, edisyonlarımıza gösterdiğimiz özen ve okurda bunun karşılığını yakalamış olmamızdan kaynaklanıyor. Bugünün dünyasına ait dertleri kendi özgün sesleri ve anlatım biçimleriyle ortaya koyan yazarlar arıyoruz. Bağımsız ve idealist olma iddiasıyla değil, beğendiğimiz, okuduktan sonra bir başkasına önermek isteyeceğimiz, iyi kitaplar yayımlamak için çalışıyoruz ki böylesi daha kolay ve sürdürülebilir. Bugün pek çok pratik hakim yayıncılığa; bunlardan biri, satış garantisi olduğu düşünülen telifsiz klasiklere, diğeri ise ödüllü ya da listelere girmiş, uluslararası arenada övgü toplamış kitaplara yönelim. Biz yayımlayacağımız kitapları çoğu zaman bir word dosyasından ibaretken, yani henüz orijinal dilinde de yayımlanmamışken, dolayısıyla haklarında henüz bir kanı oluşmamışken seçiyoruz; yayımlanmış olsalar dahi her zaman, ama her zaman, hakkındaki övgüleri değil, metnin kendisini esas alıyoruz. Yeraltı Demiryolu, Kaplanın Karısı, Bir At Bara Girmiş gibi sonradan dünya çapında ilgi gören ve çeşitli ödüllerle onurlandırılan kitapların her birini, henüz yazılmış iken okuyup programımıza aldık. Genel olarak, bir kitabı değerlendirirken çeviriye yatkınlığı, kültürel bariyerleri aşıp aşamayacağı ve yayınevimizin çağdaş çizgisiyle ne noktada bağdaştığı üzerinden bir izlek belirliyoruz. Bu bağlamda her kitabımız geleceğe yapılmış bir yatırım. Yayımlanan yıllık başlık sayısı, o yılın gereklerine göre değişiyor. Yeni baskılar ve yeni başlıklar üzerinden belirlediğimiz hedefler var elbette, ama onlar da o seneki duruma göre belirleniyor, yani değişken. Yayınevini takip eden sadık bir okur kitlemiz var; onlar sayesinde buradayız. Dijital ortamların, blog'umuz Sirenin Sesi'nin ya da yayın yönetmenimiz Sanem Sirer'in podcast'i Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler'in de katkısı büyük bunda bu mecralar, birbirimizle doğrudan ve samimi ilişkiler kurmamızı kolaylaştırıyor. Çeviri edebiyat yayıncılığı yapıyoruz ve çeviri hususunda son derece hassas ve özenliyiz; isim sahibi, deneyimli çevirmenlerle çalıştığımız gibi yetenekli, genç isimlere de şans veriyoruz ve bunun böyle olması gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye'de yayıncılık ortamı oldukça hiyerarşik; ama yeni olana şans vermezseniz bir noktada siz de eskirsiniz. Çeviri bir deneyim ve birikim işi, orası doğru - ama işi ciddiye alan, dil duygusu güçlü, edebi damarları kuvvetli genç çevirmenlere şans vermek de önemli. Deneme çevirileriyle bunu saptamak, değerlendirmek mümkün. Editörlük pratiği gelişkin bir yayıneviyiz biz aynı zamanda, ki bu da, iyi bir çevirinin olmazsa olmazı, unutmamalı."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/péter-zilahy-yakindan-baktiginizda-tum-yazarlar-kendileri-hakkinda-yazmis-olurlar", "text": "Yalnızca beni en çok ilgilendiren şeyler hakkında yazıyorum ve yazarken de bu yazdıklarımın bir kısmı değişime uğruyor. Yazma eylemi, açıklanamayan dediğimiz şeyle boşlukları anlatmadır. Hiçbir şey anlatmasanız bile. Yakınlaşırsınız. Ve sonuna geldiğinizde niyetinizin de bir önemi yoktur aslında. İronik şekilde, çok çok uzaklaşarak mesafenizi yitirmeye çalışırsınız, ama eninde sonunda, yakından baktığınızda tüm yazarlar, kendileri hakkında yazmış olurlar. Bir keresinde, tangoyla aşk yaşadığım dönemlerde Buenos Aires'teyken, küçük bir restoranda biftek yediğimi hatırlıyorum. Hiçbir zaman bir tango dansçısı olamadım, ama o sulu bifteği hiç unutmuyorum. Beklenmedik bir şeydi benim için, başlangıç seviyesinde bir hazdı. Bifteği kahkaha atarak ve mutlu bir şekilde, tamamen kendimi kaybederek yemiştim. Yemeğin sonuna geldiğimizde tüm restoran, son lokmalarımı götürürken beni izliyordu. Bu görüntü, hemen akabinde az önce çıkardığım kontrol edilemeyen seslerden daha gürültülü olduğunu düşündüğüm derin bir sessizliğe dönüşmüştü. Şiir ve yemek pişirmek eş anlamlıdır bence. Yemek pişirmek karıştırma, dengeleme ve zamanlama sanatı olduğundan, şairler muhteşem aşçılar olabilir. Şiir için de aynı şey geçerli. Yan yana getirdiğinizde ortaya daha büyük bir şey çıkaran ve varlığından bi' haber olduğunuz bir harmoni oluşturan, birbiriyle uyumlu elementleri seçiyorsunuz. Ve başlar başlamaz tadını alıyorsunuz. Bizler okur ve aynı zamanda da onu tadan kişileriz. Yemek yapamayan bir şairin varlığına inanmıyorum açıkçası. Yazdığım kitaplarla hayatımı kazanıyorum. Daha önce hiç işim olmadı. Patronum da, çalışanım da. Etrafımdakilere doğru noktadan bakabilmek için, kendi özgürlüğüme ihtiyacım var. Ve en önemlisi, düşünmek için zamana ihtiyacım var. Başka türlüsünü de düşünemiyorum zaten. Hiç denemedim. İhtiyacım olan tek şeyin bu olduğunu biliyordum, öyle de yaptım. Okuyucuların tüm bunları bilmesinin pek de önemli olduğunu düşünmüyorum aslında. Şu an aklıma gelmeyen şeyler için de beni google'da aratabilirsiniz zaten. Günlük şeyler giymeyi tercih ediyorum ama kaliteli şeyleri seviyorum. Beyaz en çok tercih ettiğim renk. Aksesuar yok. İyi şeyler yemeyi tercih ederim, her gün dışarıda yerim ama yemek pişirmeyi de seviyorum. Misafirim olduğu günler yemekleri ben yaparım. Çoğunlukla şarap içerim ve sürekli etrafımda yemek ve ruh halini tamamlamak için farklı şişeler bulundururum. Harcadığım emeği ve zamanı düşünürsek, evet, yemek benim için oldukça önemli bir yere sahip hayatımda. Her zaman öyle olmuştur. Peter Zilahy, 1970 yılında, Macaristan, Budapeşte'de doğdu. Farklı yönleri ile dikkat çeken bir yazar olarak sık sık geniş seyirci kitlelerinin önünde sahneye çıkan Zilahy'nin, yazıları ve şiirleri birçok dile çevrildi. Ansiklopedik roman olarak nitelendirilen en başarılı kitabı, The Last Window-Giraffe, 22 dile çevrildi. Kazandığı pek çok ödülün yanı sıra, Ukrayna'nın Yılın Kitabı Ödülünü de 2003 yılında kucakladı. Bu eser, daha sonra Kiev'in sokaklarında Turuncu Devrim eylemcileri tarafından bazı bölümleri sahnelenerek, devrimi direkt olarak etkileyen unsurlardan biri haline getirildi. Zilahy, Avrupa'nın her yerinde sergiler açtı ve kitabından yola çıkarak, 28 ülkede, güncel medya sunumlarını sahneledi. 1998 yılından beri, önce Jak Books'ta, sonraysa Gondolat Publishers'ta Dünya Edebiyatı Serisi'nin baş editörlüğünü üstlenen Zilahy, 2001 yılında New York Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi sıfatını aldı. Budapeşte'de, 2002 yılında, Ludwig Müzesi'nde, seçilen fotoğrafları ve interaktif eserleri sergilendi. 2007 yılında ise, yedi türde yazılmış olan, Three plus 1 başlıklı derlemesi yayımlandı. 2007 yılının mayıs ayında, tiyatro oyunu Der lange Weg nac nebenan, Berlin'de Volksbühne'de sahnelendi ve bir sene sonra da kitabı basıldı. Macar yazarlar futbol takımı kaptanlığını yapan yazar, 2008 yılında Viyana'da yapılan, Yazarlar Avrupa Şampiyonası'nı kazandı. Zilahy'nin hikayeleri ve denemeleri düzenli olarak the Guardian, the Financial Times ve the Frankfurter Allgemeine Zeitung'da yayımlanmaktadır. Peter Zilahy'nin The Last Window-Giraffe adlı romanı, sonbahar aylarında Versus Yayınları'ndan çıkacak."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/refika-kadioglu-ile-soylesi-bir-dil-nasil-yasatilir", "text": "Dili hayata yeniden dahil etmek lazım. O dilin kullanılmasını, yeniden üretilmesini sağlayacak bir iletişim ortamı oluşturarak dilin özelliklerini hayata geçirmek lazım. Bu, uzmanların yapabileceği bir iş değil. Elbette değil. Bu ancak dili aktif halde konuşanların yapabilecekleri bir şey. Onlar yetiştirecekleri çocuklarla konuşacaklar bu dili. Bu nedenle de öncelikle o insanların konuştukları dilin değerini bilmeleri gerekir. Gola'nın yaptığı da bu işte. Biz Lazlara diyoruz ki, siz değerli bir şeye sahipsiniz. O dilin sahip olduğu bütün özelliklere, bütün dünyadaki insanların ihtiyaçları var. Bu dili kendi aranızda konuşmanız, bütün dünyaya gerekli. Çünkü her dilin içinde hepimizin bu dünyada daha barış içinde, daha pozitif, olup bitenin daha farkında olarak yaşamımızı sağlayacak özgün bir hayat bilgisi var. Ne zaman bir dil kaybolsa, bu bilgiler de ortadan kayboluyor. Karadeniz çok yeşil, çok zorlu bir coğrafya. Lazca da bu coğrafyadan öğrenilenlerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı dil. Dolayısıyla bu coğrafyaya özgü bir bilgelik taşıyor içinde. Her dil ve coğrafya için aynı şeyi söylemek mümkün. Lazcayla ilgili seni en çok heyecanlandıran şey nedir diye sorsam... Lazcada savaş kelimesi yok mesela. Tarihinde hiç savaşmamış ender topluluklardan biri Lazlar. Savaş sözcüğüne de ihtiyaç duymamışlar bu yüzden. Barış sözcüğü de yok. Çünkü savaşmayınca barışmaya da ihtiyaç yok. Ama doğayla ilişki kurmanın binbir çeşit yolu hakkında hazinelerle dolu bu dil. Bir kere mevzuya bütüncül bakmak lazım. Bir dil kaybolurken o topluluğun mimari mirasını, masallarını, danslarını, müziklerini de götürür. O yüzden dili hayatın bütünlüğü içinde ele almak, hayatı bir bütün olarak görmek lazım. Bizim yaptığımız şey dili önce konuşanların fark etmesini sağlamak. Ve tabii buradan çeşitli nedenlerle uzaklaşmış genç ve eğitimli jenarasyonla bu dili yeniden barıştırıyoruz. Lazlar eğitime çok önem verirler. Ama bu önem uzun zaman köydeki insanların bilgilerinin değersiz, dillerinin de konuşulmaz olmasına neden olmuş. Bir kere bu patolojik durumu ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Okumuş gençlerin yerel bilgiye sahip çıkmaları bu yüzden çok önemli. Çünkü aksi halde Temel-Fadime prototiplerine sıkışmış bir Karadeniz'e mahkum oluruz. Oysa dili konuşup, ne anlattığını anlarsanız bambaşka kapılar açılır önünüze, insanların hakikatini de görmüş olursunuz. Gola ulaştığı her bilgiyi kaydediyor. Bunun için de her türlü teknolojiyi kullanıyoruz. Tek başına kimse hiçbir şey yapamaz. Yeşil Yayla Festivali de komik olmayan ama neşeli bir atmosfer oluşturdu. Bu coğrafyada yaşayan halkı birbirleriyle tekrar konuşturmaya başladı. Yeşil Yayla ile gençler de kendi coğrafyalarına dönüp bakmaya başladılar. Gezici bir festival Yeşil Yayla. Gezerken, uğradığı köyleri birbirlerine bağladı. Eskiden düğünlere yürüyerek gidilirmiş; herkesin arkadaşı uzak köylerdenmiş ve büyük bir yerel iletişim ağı varmış. Ama zamanla ortadan kaybolmuş, kendini kaybetmiş bu ağ. Bunu da bir şekilde yeniden üretiyor. Biz hiçbir yerde değiliz, hiçbir partiyle ilişkimiz yok, sonu -izm'le biten bir şeyimiz yok, dindar değiliz, dinsiz değiliz, gayet hümanist ve ekolojist bir çizgideyiz. Genciz. Aramızda Laz olmayanlar da var, dolayısıyla ilk kez karşılaşanlar biraz şaşırabiliyor. Ama bunca yıl sonra sıradan bir hemşehri derneği olmadığımızı iyice anladı herkes. Son üç yıldır, e-postalar alıyoruz, Yeşil Yayla Festivali'ni burada da yapın, diyorlar. Dil ve çevre arasında çok sıkı bir bağ var. Dille ilişkisi zayıflayanların doğayla ilişkisi de zayıflıyor. Sahil yolu yapıldı, diyelim ki lazım dendi, halk ikna oldu. Ama Lazlar için dere o kadar hayati bir kültürel öğe ki, aidiyetle ilgili öyle bir tarafı var ki, kafaları çok karıştı. Derelerin akışının kesintiye uğratılmasını, üstelik de bunu devletin yapıyor olmasını anlamaları mümkün değildi. Bu yüzden derelerine sahip çıktılar. Derelere sahip çıkarken Laz olma durumunu da sahiplendiler. Yerli ve o coğrafyanın insanı olmak demek dereye sahip çıkmak. Bu yalnızca Karadeniz'deki dereler için geçerli değil, bütün dereler için aynı şeyi söylemek mümkün. Öte yanda devletin ihtiyacı olan elektrik ve bağımsız Türkiye efsanesi var. Bu mazeretle karşılaştıklarında kafaları karışıyor bir an, ama sonra gene dereleri korumaktan yana tavır alıyorlar. Çünkü dere o kadar kalbin içinde ki, vazgeçemiyorlar. Çünkü dereler kimlik demek, dil demek, hayat demek. İlk defa devlete bir konuda muhalefet ediyorlar."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/reyhan-yildirimla-2009-degerlendirmesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/riza-kiracla-soylesi-turkiyeye-dair-paranoyak-bir-hikâye-anlatmakti-amacim", "text": "Yazar ve sinemacı Rıza Kıraç'ın ilk basımı 2000 yılında yapılan Cin Treni adlı polisiye romanı Altın Kitaplar'dan yeniden basıldı... Rıza Kıraç'la, karanlık, mafyatik güç ilişkileri içinde dönen, şiddet ögeleri yüksek, gerilimli romanı Cin Treni'ni, şiddet, polisiye ve kapitalizm ilişkisini konuştuk. Akademik kariyerini bitirip, nişanlısı Ülkü'yü geride bırakıp İzmir'den İstanbul'a gelen Muharrem, gazeteci arkadaşı Nahit kanalıyla Mehdi Holding'te çalışmaya başlar ve kısa sürede hem kendini yönetici koltuğunda hem de patronunun güzel Fransız asıllı kızı Cecille ile tutkulu bir ilişki yaşarken bulur. Az zamanda hayal edemeyeceği bir zenginlik, kudret ve şehvet içinde bulan Muharrem madalyonun daima bir öteki yüzü olduğunu da anlamakta gecikmez... İçine girdiği ölüm oyununda bir kedi-fare kovalamacasının ortasında güç, para ve ihtirasın şekillendirdiği bu dünyada aşk, cinayet, para ve kirli mafyatik ilişkiler ağındadır artık. Muharrem ya bu dünyada varolabilmek için kendi olmaktan vazgeçecektir ya da kendi olarak kalmayı seçip, yaşamsal varlığını tehlikeye atacaktır... Her iki halde de içine itildiği bu dünya; nereyi seçerse seçsin onu kazanır görünürken kaybettiği bir karanlık dehlize sürüklemektedir. Aslında kitap 2004'te yeniden Doğan Kitap'tan basılmıştı. Bir yazar elbette romanın rafta olmasını ister. Böyle bir talep de vardı, insanlar arıyor. Altın Kitaplar'la anlaşmam gereği her yıl eski kitaplarımın baskılarını yapıyoruz. Kitaba, yeni bir tasarım yaptık ve bence kitap hala güncelliğini devam ettiriyor. Piyasaya çıktığı yıllarda Cin Treni, geleceğe dair bir öngörüsü olduğunu göstermişti, bu 12 yıllık süreçte bu öngörü doğru çıktı. İyi ki bu soruyu sordunuz, çünkü Metin Kaçan'ın adını anmam gerekiyor, sağ olsun. O zaman Kaçan, Gendaş'taydı ve benim öykülerimi okumuştu. Öykülerimi yayınlayacaktı, sonra o öyküler Komşumuzun Kızıl Saçlı Sevgilisi diye bir kitap oldu. Ama tam bu esnada Cin Treni ortaya çıktı. Metin abi bir de böyle bir şey var: Ama yayınlar mısınız yayınlamaz mısınız bilmem karışık bir hikaye dedim. Metin Kaçan okudu ve çok beğendi. Ondan sonra kitap, Gendaş'ta yayınlandı. Ona teşekkür etmem gerekiyor. Hem polisiye trüklerini ters yüz etmek hem de Türkiye'deki sermayenin el değiştirmesine ilişkin paranoyak bir hikaye anlatmaktı amacım. Gelgelelim o süreç içerisinde paranoyak diye adlandırdığımız şeyler gerçek oldu. Kitabı 1998'de yazmaya başlamıştım, 2 yıl sonra yayınlandı. Tam da o dönemde, bankalar patır patır özelleştirmeye, şirketler batmaya, sermaye, medya el değiştirmeye başladı. Bir kaos yaşandı. Romanda da böyle mafyatik bir durumu anlatıyorduk. Soyutlanmış bir hikaye gibi gözüküyor ama keşke gerçekliği böyle sınanmasaydı diyorum. Türkiye'de hala o süreç devam ediyor, banka ve sermayenin el değiştirme süreci sürüyor. Sermayeyi Müslüman, liberal, Kemalist gibi ideolojik ayırımlara tabi tutuyoruz ama bakıyoruz ki hem ülke içinde hem dışında çok başka yerlerle ilişkisi olabilen sermayeler var. Kapitalistler her durumda anlaşır. Dünyadaki sisteme baksanıza; bir ülke batarken bütün kapitalistler aman o ülke batmasın diye bir araya geliyor. Çünkü o şirketin, ülkenin batması domino etkisi yapıyor ve beraberinde herkesi götürüyor. Ernest Mandel adılı Troçkist ideolojiyi benimsemiş, bir teorisyenin polisiye kültürü üzerine yazılmış 'Hoş Cinayet' adlı bir çözümlemesi vardır. Mandel; polisiyenin burjuvazinin zeka oyunlarının eğlenceye dönüşmüş hali olduğunu söyler. Roman türü nasıl kapitalizm sonrasında çıktıysa, polisiye kültürü de 1800'lerin sonunda yaygınlaşmaya başladı. 1900'lerle birlikte de salgın halini aldı. Polisiye burjuvazinin yaşam biçimini, para ile ilişkisini, cinselliğini, şiddeti kullanma ya da oynama biçimini sürekli konu eder. Amerika'da Dragnet hikayeleri ve Patricia Highsmith bunu sorgular. Agatha Christine İngiliz aristokrasisini ve oradaki zeka oyunlarını anlatır. Mandel'in tespitleri o anlamda önemlidir. Polisiye, Türkiye'de gerçek anlamda kapitalizme geçiş sürecinde hız kazanmıştır. Eskiden, 30-50'lerde polisiye yazılıyor derler ama onlar 'copy-paste'den öteye gitmiyordu. Ama 80 ve 90'lardan sonra kapitalizmin yükselişiyle patır patır polisiye yazmaya başladık. Tesadüf değil elbette bu da. Şiddetin nasıl meşrulaştırıldığı üzerine de ipuçları veriyor kitap... Özellikle gazeteci Nahit karakteri ve medya bunun en bariz örneği... Her şey bir oyun, Nahit'in ölüm ve şiddet üzerine yazması da. Bir gözünüzü kaydırın baştan aşağıya şiddet. Karikatür diyeceğim ama karikatür bile değil. Köşe yazarlarının özellikle şiddetle ilgili yazdığı şeyler şiddet içeriyor ve yönlendiriyor. Bunlar bizim ciddiye aldığımız köşe yazarları. Irkçılığı, faşizmi akla gelebilecek bütün şiddet öğelerini yansıtıyorlar. O yıllarda okulu yeni bitirmiştim belgesel çekiyordum, ama zaten edebiyat ile sinemanın yan yana geldiği çok yer var. Polisiye edebiyatı sinemasını, sineması da edebiyatını etkilemiştir. Mekanları ve karakterleri derinlemesine ortaya çıkartırken, senaryodaki bazı öğeleri göz önüne alıyorsunuz; mesela ışığın pencereden girişini, mekandaki nesnelerin ışıkla ilişkisini, kadının ya da erkeğin duruşunu, yüz ifadelerini, bütün bunlar renk katıyor polisiye hikayeye. Aslında genelde daha kara kuru, aksiyona yönelik polisiyeler okunur. Bu yönüyle de ana yapısının diğer polisiyelerden farklı oluşunun okurun hoşuna gittiğini düşünüyorum. Romanda kimse temiz çıkamıyor, kimse kurtulmuyor... Kimseyi azad etmiyorsunuz gibi. Başkahraman Muharrem dahil... Muharrem'in ölüp ölmediğini bilmiyorum kafasına bir kurşun yiyor sadece... Polisiye için kaçış edebiyatı derler; okur belli bir yere getirilir, bir orgazm yaşatılır, rahatlar feraha çıkarsın kitap biter. Öyle yapsaydım benim yazı ile ilişkim zedelenirdi. Yazı birilerini mutlu etmek için yazılmaz önce yazarın kendisinin mutlu olması lazım. Bir roman üzerinde çalışıyorum. Muharrem bir yerinden çıkacak gibi görünüyor ama neresinden çıkacak onu henüz bilmiyorum. Önceden bahsettiğim Ernest Mandel'in Hoş Cinayet'ine atıfta bulunan bir kitap üzerinde çalıştığım roman. Hatta adı da 'Londra'da Hoş Cinayet' olacak. Olay tamamen Londra'da geçecek ve oradaki insanların bakış açısından, buradaki keşmekeşi, kaosu göreceğiz. Buradan Londra'ya hikaye transfer edeceğiz öyle söyleyeyim. Kitapta hemen hemen bütün karakterlerin tezatları var. Nasıl Nahit ile Muharrem birbirinin zıttı ise, romandaki kadın karakterlerde de benzer bir kontrast çizilmiş. Bilmiyorum belki arka planda, bilinçaltımda yapancı kadınlara bir ilgi vardır ama ne Fransızlara özel bir ilgi duydum ne de Fransız bir kadınla ilişkim oldu. Haz almanın bir parçası esasında, bunun sosyolojik ve psikolojik araştırmaları var. Dozunda verilirse güzel olabiliyor. Biraz da adrenalin duygusu ile seviyor insanlar. Mesele şiddetin nerede duracağının kestirilebilmesi. Yoksa şiddetin kullanılması sapkınlık falan değil bence. Ama bunun nasıl ve ne biçimde kullanıldığı ve başkasına zarar verip vermediği önemli. Önce bir sahne canlanıyor kafamda; bir kadın bir erkek ya da yolda giden bir araç, sonra on sayfasını biliyorum ama o on sayfa kitabın yüz elli sayfa sonrası mı yüz elli sayfa öncesi mi onu bilmiyorum. Sonra geriye ya da ileriye doğru gidebiliyorum. Mesela Dolphin Video adlı romanımı on yılda yazdım. İlk notlarını aldığımda 2000'li yılların başıydı. Üç ay çok yoğun çalışırım o yoğunlukta, 20-40 sayfa yazarım sonra onu unuturum. Üç ay sonra gelirim tekrar aynı dosyayı açarım bir ay iki ay yine üstüne çalışırım ve durmadan başa dönerim, yeniden yazarım. ÖSS'de ilk aklına gelen doğru cevaptır derler ama yazarken öyle değil. İlk aklına gelen genellikle yanlış oluyor. O yüzden tekrar tekrar temize çekmek gerekiyor. Sahne canlanması ilginç bir şey bu herhalde sinemacılığınızdan kaynaklanıyor... Biraz fotografik zekam var. Biraz da bendeki algı bozukluğundan kaynaklı; disleksiyim ben. Disleksi bazı şeylere kapatır kendini mesela. Bir sohbet sırasında tak diye kepenkleri kapatıyorsunuz. Anlattığınız hiçbir şeyi duymuyorum. Benim sözcüklerle resimlerle ilişkim çok iyi. Onları iyi kullanabildiğimi, iyi hikaye çıkarabildiğimi düşünüyorum. Sözlü zekama çok güvenirim. İnsanlar bana çocuklarını, hayallerini masallarını anlatırlar. İyi dinleyici olma özelliğim vardır. Onların anlattığı hikayeleri de bazen farkına vararak ya da varmayarak kullandığım olmuştur ama kesinlikle anlatan kişi bile onu bulamaz kitapta. Mesela benimle metafizik konuşamazsınız ya da gen mutasyonlar filan gibi aşırı bilimsel meselelere kapatırım kendimi. Mesela c ile ç y, g ile ğ'yi karıştırırım. Çalışacağım derken g mi ğ mi yazacağımı düşünürüm. Hepsini bildiğiniz halde her defasında başa dönüyorsunuz. Mesela de da ayrı mı falan. Kitabı düzeltmeye götürdüğümde yayınevindeki arkadaş şey demişti, Hocam sizin c ile ç tuşunuz bozuk galiba. Ben de dedim hayır ben ayırt edemiyorum... Tabi yaşadım canım en ilkokul üçüncü sınıfta okuma yazma öğrenmiştim. Cin Treni tek polisiye kitabınız, diğer romanlarınız farklı türde... Doğru mesela, geçen yıl yayınlanan Dolphin Video adlı kitabım 80'li yıllarda bir videocu dükkanında geçiyordu. Gayler, travestiler, sanatçılar, konsomatrisler, pezevenkler, uyuşturucu satıcıları, onların ortasında iki 18 yaşında genç, sırf travesti ve Çingene argosu üzerine bir romandı, çok severek yazdığım bir roman. Bir kitabım bir öncekine benzemez. Hepsi okuru başka bir dünyaya götürür. Mesela 'Düşmüş Erkekler Masalı'nda da Beyoğlu'nda bar işleten bir adamın hikayesini anlatıyorum: Gelip giden insanların portreleri, hayat algılarını düşmüş erkek profillerinden yola çıkarak anlatıyorum. Siz sokağı iyi tanıyan yazarlardansınız... Kadın yazarların bu kadar çok şansı olmuyor sokağı tanıma açısından... Sokak ilginç bir yer, bol malzeme demek... Evet mahalle kültürünü bilirim... Herkes bilir geldiği yerin içini dışını... Gecekondudan Beyoğlu'na gelmek, Beşiktaş'a gelmek, dışarıya çıkmak sayılır. Oradaki yaşama biçimini buradaki insanlarda arıyorsunuz, ama bu ilişkileri kuramıyorsunuz. Görüyorsunuz onlar size kendilerini anlatıyor siz de onlara kendinizi anlatıyorsunuz. Psikolojik bir sertlik var; sadece hayat, ekonomi anlamında değil; cinselliği yaşama biçimi, sevgiyi sunma ya da saklama yönünde hepsinde bir şiddet var. Çünkü mesela Beyoğlu bir açık vitrin, travestiler burada lezbiyenler burada, politika yapmak isteyen genç komünistler burada, milliyetçiler burada eğlenmek isteyenler burada... Hepsi burada ve sırf Beyoğlu'nda tur atmak için gelen en az 15-20 insan gösteririm size, tek derdi günde giyinip, saçını yapıp burada tur atmak... Yaşam şartlarının sertliği, sonra içsel sertliğe, sevgisizliğe sebep oluyor. Bir de herkes arıyor; kimi cinselliği kimi masumiyeti. Dolphin Video'nun alt başlığı 'masumiyeti yitirdiğimiz yıllar'dı. 80'li yıllarda temelleri atılmış video kültürü ile başlayan bir süreçti. Sinemadan etkileniyorduk, televizyondan etkileniyorduk ama videonun hayatımıza girmesi bambaşka bir şey oldu. Tom Cruise'nin oynadığı 'Risky Business' diye bir film vardı. Pezevenkliği öven. Düşünsenize biz gençler onu izliyorduk. Fahişelerin hepsi de mutluydu. Böyle bir şey olabilir mi? Pezevenkler mutlu para kazanıyorlar bu işten."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/samed-karagoz-cagdas-sanatta-suni-bir-ortamla-karsi-karsiyayiz", "text": "Çağdaş sanatla 2000'li yılların başlarından itibaren ilgilenmeye başladım. 2010'da daha yoğun bir şekilde bu ilgim devam etti. Aslında yazmak, 16 yaşımdan itibaren hayatımın bir parçası. 1997 yılında ilk yazım yayımlandı. O tarihten beri de edebiyat, sinema ve plastik sanatlar başta olmak üzere kültür ve sanatla alakalı birçok konuda yazyorum. Çağdaş sanatı anlamak için geleneksel sanatları anlamaktan daha fazla çaba harcamak gerekiyor. Ama eser, alışık olduğumuz bir konuyu işliyorsa eğer bunu anlamak çok daha kolay. Örneğin Rönesans döneminde resimlere konu olan olaylar ya Hıristiyan ikonografisi ya da Yunan-Roma mitolojisi temellidir. Eğer bu konulara dair bilginiz yoksa bu eserlerde ne anlatıldığını anlamak da kolay olmaz. Benzer durum çağdaş sanat söz konusu olduğunda da geçerli. Çağdaş sanatın konu edindiği kimlik meseleleri, küresel ısınma, azınlıklar, kadın-erkek ilişkileri gibi konulara dair bilgi sahibiyseniz anlamak daha kolay oluyor. Önemli olan bu eserlere açık fikirlilikle yaklaşmak. Sanatta da benzer tartışmalar Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren başlıyor ve cumhuriyet dönemindeki Batılılaşma hareketleriyle zirveye çıkıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu 'yazma'lar üretip bunları sergilediğinde elitist kesimler tarafından beğenilmiyor. Bedri Rahmi onları otobüsü çoktan kaçıranlar olarak adlandırır. Önemli olan halk sanatına varmak değil, halk sanatından hız alıp günümüz sanatını üretmektir der. Bizde sanat sosyal alanların birçoğunda olduğu gibi olağan akışıyla bugünlere gelmedi. En büyük kırılma bence 1928'te harflerin değişimiyle oldu. Picasso, Matisse gibi birçok batılı ressamın da dikkatini çeken, hat sanatı başta olmak üzere diğer kitabi sanatlarımız akamete uğradı. Bunlar demin bahsettiğim Bedri Rahmi örneğinde olduğu gibi geleneğin, yerelliğin sanat için vazgeçilmez olduğunu düşünen sanatçılar tarafından -ki bunların arasında Erol Akyavaş'ı özellikle belirtmek gerek- zaman zaman kullanıldı ama bunun dışında modern ve çağdaş sanat söz konusu olduğunda maalesef son derece suni bir ortamla karşı karşıyayız. Bu eserler tıpkı İstanbul'un gökdelenleri gibi. Bazıları mimari açıdan son derece başarılı ama İstanbul'dan söküp New York'a ya da Berlin'e koysak bu gökdelenleri, o şehirlere de rahatlıkla uyum sağlayabilirler. Yok yanılmıyorsunuz. Amacım anlatmak, tanıtmak ve bunun neticesi olarak sevdirmek. Eserlerdeki eleştirilecek hususları mümkün olduğunca yok saymaya çabalıyorum. İnsanların, en azından benim hitap ettiklerimin, zaten sanatla aralarında hayli mesafe var, o mesafeyi daha da açmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Siz de bilirsiniz ki yazdığınız mecraya göre okur kitleniz değişiyor ve ben de yazarken bu hususu göz ardı etmiyorum. Müzelerimizin durumu maalesef kötü. Bu topraklarda dünyanın ilk müze olarak planlanan binası yapıldı Osman Hamdi Bey zamanında. Ama maalesef bunun devamı gelmedi. Şu anda inşaatı devam eden ARTER, İstanbul Modern, İstanbul Resim Heykel Müzesi gibi önemli projeler var. ARTER ve İstanbul Resim Heykel Müzesi'nin bu yıl içinde açılması planlanıyor. Bunlar İstanbul'a ve doğal olarak Türkiye'ye değer katacak projeler. Ayrıca sadece İstanbul'da değil mesela Eskişehir'de de bir modern sanat müzesi açılacak. Müzecilik anlayışı ve işletmesi olarak Batı'dan çok geride olduğumuzu düşünmüyorum ama sanat eserleri çeşitliliği açısından daha kat etmemiz gereken çok yol var. Bir de tabii Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterindeki eserlerin sergilenebilmesi için de çok daha kapsamlı bir müzeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. İstanbul Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslam Eserleri Müzesi gibi muazzam kurumlarımızın depolarında maalesef sergileyemediğimiz çok sayıda eser var. Bunları mutlaka sergilemenin yolunu bulmalıyız. Benim tavsiyem açık fikirlilikle, anlamaya çaba göstererek, bol bol eser görmek. Ayrıca bugün çağdaş sanat olarak adlandırdığımız dönemden önceki yıllara İzlenimcilikten başlayarak dikkatli bakarsak bugün üretilen sanatı anlamak çok daha kolay olacaktır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sami-berat-marcali-ile-soylesi-ust-kattaki-teroristle-barisma-vakti", "text": "Sami Berat Marçalı ile söyleşi: Üst kattaki teröristle barışma vakti! Sami Berat Marçalı ile söyleşi: Üst kattaki teröristle barışma vakti! Uzun zamandır aramızdaydı, ama kısa bir süre önce hayatımıza girdi Emrah Serbes. Behzat Ç. onun epeydir sessiz- sakin bir üyesi olduğu edebiyat mahallesindeki yerinin fark edilmesini sağladı. Öykülerinin yanı sıra politik duruşuyla da ilgi çekti. Onu raflarda, ekranda, beyaz perdede ve nihayet sahnede daha fazla göreceğimizi biliyorduk artık. Serbes'in Erken Kaybedenler adlı hikaye kitabındaki öykülerden biri olan Üst Kattaki Terörist bu sezon İkincikat tarafından tiyatroya uyarlandı. Mart ayından bu yana sahnelenmekte olan oyunu uyarlayan ve yöneten Sami Berat Marçalı. Sahnedeyse Denizhan Akbaba, Banu Çiçek Barutçugil, Gözde Kocaoğlu ve Bedir Bedir var. Üst Kattaki Terörist, Çukurca'da bastığı mayınla şehit olan 20 yaşındaki asker ağabeyinin cenazesinden bu yana ağlamayan 12 yaşındaki Nurettin'in hikayesi. Nurettin büyürken, ağabeyine duyduğu özlemle beslediği öteki nefreti de büyüyor. Yaşını ve boyunu aşan bir öldürme ve intikam arzusuyla dolduruyor içini. Kendince haklı nedenlerini yüksek sesle dile getiriyor ve onun kadar öfkeli olmayan herkese karşı bileniyor. Zaman geçiyor Nurettin'in üst katına Kürt bir üniversite öğrencisi taşınıyor ve Nurettin bir insanı kimliğine bakmadan sahiplenmek ve onu sadece bir insan olarak görmek ne demek böylece öğreniyor. Sami Berat Marçalı ile oyunu, çocukluğunu ve sanat yönetmenliği yapmakta olduğu Tiyatro İkincikat'ın gelecek projeleri hakkında konuştuk. Bundan iki yıl önce sezon programını oluştururken bir de öykü oyunlaştırmaya karar verdik. Önemli olan hikayenin iyi olmasıydı. Hikaye iyi olunca diğer şeyler ardı ardına geliyor zaten. O esnada bir repertuar eksikliği söz konusuydu, ben de Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'ini okumuştum. Çok başarılı bir yazar, öykülerini uyarlayabiliriz demiştim ekibe. Sonra iki hikaye seçtik. Biri Üst Kattaki Terörist, diğeri de Kimi Sevsem Çıkmazı. Emrah Serbes'i tiyatroya davet ettik. Oyunumuzu da, bizi de sevdi, Oynayın tabii dedi sağ olsun. Telif de istemedi. Kimi Sevsem Çıkmazı'nı yapacaktık, ki bence daha iyi bir hikaye, film olacağını öğrendik. Yapmayın onu, dedi ama sonra olamadı galiba bilmiyorum. Biz de Üst Kattaki Terörist'i çalışmaya başladık. Bir çocuk oyuncu ihtiyacı olduğu için iki yıl kadar bekledik. Cast direktörü Mine Güler buldu bize küçük oyuncumuzu. Bir de burayı yeni açtık, birçok sorun oldu, nihayet bu sezonun sonuna yetiştirebildik. Çocuk oyuncuyla çalışmak ona bu ruhu verebilmek zor olmadı mı? Denizhan Akbaba, biraz diksiyon problemi olsa da çok iyi performans sergiliyor. Anlaştıktan altı ay sonra provaya başladık. Denizhan, ilk provaya ezberlemiş geldi. Çok yetenekli ve algısı çok açık bir çocuk; her çocuk böyledir belki de... Ne dersem yaptı. Çok uzun provalar yaptık. Bir yandan okulu var, çok hasta oldu, gece 3'te prova bitiyordu. Sabah 7'de kalkıp okula gidiyordu. Çok özveriliydi. Ailesi de öyle. Şu ana kadar çalıştığım en iyi oyuncu çünkü tam oyun çağında... Bunu yapabilmek bir başarı. Ego nedir bilmiyor, ama çocukluğun verdiği başarı hırsından çok fazla çalıştı. Genel olarak güzel geçti provalar. Bir diksiyon sıkıntısı var ve aslında provalarda aşıyor sorununu. Ama önemsediği biri izlemeye geldiğinde heyecanlanıyor, bir anda kelimeler birbirine giriyor. Bu çok doğal çünkü henüz 12 yaşında ve oyunda çok fazla repliği var. Özellikle birebir aynı malzemeler... Kanepe aynı, masa aynı, mutfak aynı... Aslında o da insan o da insan, o da ev o da ev. Hiçbir farkı yok demek istedik. Ankara'ya Cer Modern'e gidiyoruz. Aslında bütün şehirlere gitmek istiyorum bu oyunla çünkü barış, barışmak, insanı insan olarak görmek konusunda çok önemli şeyler söylüyor. Bunu küçük bir çocuğun özelinde anlatıyor. Bak o bile anladı sen de anla artık, diyor. Üst Kattaki Terörist'i herkesin izleyip tartışması ve birilerine anlatması gerekiyor diye düşünüyorum. Oyuna gelemiyorsanız da hikayesini mutlaka okumalınız. İki tarafı da suçlayamam, ölen benim oğlum olsa ben de kahrımdan ölürdüm. Diğer oğluma onu anlatmaya uğraşamazdım. Benim başımdan geçmiş olsaydı bu olay karşı tarafı değil devleti suçlardım, ondan hesap sorardım. Gezi'de ölenlerin katili de polis değil, devlet. Çünkü buna izin veren devlet politikası. Buna başkaldırmak lazım, onların içerisine bizden daha çok insan sokmak lazım. Sırrı Süreyya gibi daha çok adam olmasını isterdim. Bence oyunun en önemli mesajı bu. Ben askerlik karşıtıyım ve vicdani reddi düşünüyorum ama bunu da yapmak çok zor. Şimdi çocuk oraya gidiyor, savaş var, birbirlerini öldürmeleri öğretiliyor. Ölünce biri terörist oluyor, biri şehit... Mertebeler de, algılar da çok farklı bu noktada. O aileden çocuğuna bunu öğretmesini bekleyemem çünkü ona bildiğini öğreten de devlet. Belli bir yaşa geldikten sonra insanları değiştirmek çok zor. Bir aile belki oğlunu en başından askere göndermemeyi tercih edebilir, en başından buna karşı koyabilir, askerliği yüce bir noktaya koymayabilir, Kürt'ü ayırmayabilir ve bunu çocuklarına öğretebilir. Bak bu senin komşun, bu senin arkadaşın diyebilir. Ben küçükken andımızı okuyorduk; sıkıcı bir şeydi. Ne olduğunu bilmiyor, söyleyip geçiyordum. Kürt bir arkadaşım vardı, o okumuyordu. Çok sinirleniyordum; Sen nasıl bu ülkede yaşıyorsun ve andımızı okumuyorsun diyordum. Ama onun ötesini bilmiyordum çünkü öğretmiyorlar. Bir tarih öğretmenimiz vardı. Ermeni Soykırımı'nın olmadığını anlatmıştı. Küçükken biri sana böyle bir şey söylediğinde ve eğer söyleyen sempatik biriyse, kafanda bir yere yazılıyor. Şimdi ise bunu diyenin alnını karışlarım. Eğitim sistemimiz çok kötü, çok milliyetçi, çok dindar... Ailelerin durumları zaten belli. Faşist kapitalistler olmak üzere yetiştiriliyoruz. Ben başarılı bir öğrenciydim ve babam doktor olmamı istiyordu. Doktor olmama yetecek bir puan almama rağmen, bunu tercih etmediğim için üç ay konuşmadı benimle. Endüstri mühendisliği kolayıma geldi, hoşuma giden şeyleri yapabilirim diye onu seçtim. Tiyatro okumadım çünkü öyle bir seçeneğim olduğunu bilmiyordum. Okulda amatör bir topluluğumuz vardı, mühendisliği bir kenara bırakıp profesyonel olarak tiyatro yapmaya ve bundan para kazanmaya kendimizi adadık. Babam bir iki sene öncesine kadar soruyordu, Diplomanı ne zaman alacaksın, ne zaman mühendislik yapacaksın diye. Beş yılın sonunda artık alıştı. Şimdi Denizhan'a baktığımda 12 yaşında istediği şeye başlamış biri, ben 20 yaşımda ancak başlayabildim. Annem ve babam lise mezunu. Annem daha önce hiç çalışmadı, son birkaç senedir çalışıyor. Babam hayatını kazanmak için çok fazla meslekte çok fazla insanın ağız kokusunu çekti. Benim öyle olmamı istemiyor, onu da anlıyorum. Endüstri mühendisi olsam şu an bir elim yağda bir elim balda olurdu tahminen. Ama işte buranın borcunu ödemeye çalışmak, seyirciyi buraya getirmek için çaba sarf etmek, para denkleştirmeye uğraşmak... Bir yandan da daha iyi prodüksiyonlar yapabilmek, daha az para sıkıntısı çekmek için farklı alternatifler düşünmek. Kolay değil Türkiye'de tiyatro yapmak. Sanat destek gören bir alan değil, şu anda sadece seyirci biletiyle döndürüyoruz. Salon tam dolu olsa da yüzde ellisini falan karşılıyor buradaki giderlerin. Umutsuzluk oluyor, istemeye istemeye oy verdiğin insanlar oluyor, sinir bozan balkon konuşmaları oluyor. Sevgilerinden insanları öldürenler var. Berkin Elvan'a terörist diyen, bunu kabullenen bir ülkede yaşamak çok zor. Savaşıyorsun ama kendi kendine. Kendi aramızda konuşup, kendi sesimizi yine kendimiz duyuyoruz. Tiyatro da öyle şimdi. Bu oyunu yapıyorum ama bu oyuna gelenlerin yüzde 70'i zaten böyle düşünenler. O yüzden özellikle bu oyunu bütün şehirlerde oynamak istiyorum. Burası festival mekanı; yeni kurulan, ilk defa duyulan ekipler burada oynayacak, altı ekip var. Onun haricinde biz de İkinci Kat olarak bir oyunla katılıyoruz festivale. Devlet Tiyatrosu Üsküdar Tekel Sahnesi'nde oynayacak. Adı Fü. Oyun aslında bir sevgi çemberi hikayesi, Murat Mahmutyazıcıoğlu yazdı, ilk oyunu. Yönetmenliğini ben yapıyorum. Sonra Sibel geliyor bakıcı olarak ve Fü onda kendini görüyor. Fü daha önce oyunculuk yapmak istemiş ama babası Bunların hepsi solcu olur diye engellemiş ve kaybettiği sevgilisi de tiyatrocu. Sibel'in tiyatro sınavlarına hazırlanan bir kız olduğunu, kendisi gibi biri olduğunu görünce Bana sen bak diyor ilişkileri böyle devam ediyor... Oyun festival sonrasında sezonda da sahnelenecek bu arada. Yarının oyunları projesi. Biz burayı kurarken çok ciddi bir masraf yaptık ve altından kalkmaya çalışıyoruz. Eğer yazın tiyatroyu kapatırsak, burası kapanır. Yazın tiyatroların kapanması kadar saçma bir şey yok. Bu yüzden yazın da buraya seyirci getirmenin yolları üzerine kafa yorduk. Yaza özel dört oyun için hazırlıklara başladık. Her şey kurayla seçildi; seyirciler konu başlıklarını belirledi, kurayla kimin hangi konuyu yazacağı, kaç kişilik oyun olacağı, kimlerin oynadığı, kimin yönettiği hepsi seyircinin gözü önünde kurayla belli oldu. Şimdi oyunların yazım aşaması bitmek üzere, sahneleme çalışmalarına geçmek üzereyiz. Temmuz ortasından Eylül sonuna kadar bu oyunlar oynayacak ve bu sadece yaza özel bir proje olacak. Üst Kattaki Terörist'i 16-21-23-24 Nisan'da İkinci Kat Karaköy'de 19 Nisan'da saat 17.00 ve 20.00'de Ankara Cer Modern'de izlemek mümkün."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sanatin-gelisiminde-gizli-orgutlerin-rolu", "text": "Helmut Reinalter ünlü bir Avusturyalı tarihçi. Innsbruck Üniversitesi'nde profesör olan Reinalter Yeni Çağ Tarihi ve Aydınlanma Dönemi konusunda Avrupa'nın önde gelen isimlerinden biri. Salzburg, Lüksemburg, Krakov ve New York'ta çeşitli üniversitelerde misafir profesör olarak da görev yapan Helmut Reinalter Avusturya ve masonluk tarihi üzerine çalışmalarıyla biliniyor. Masonluk ve sanat arasındaki ilişkiler üzerine sayısız çalışma kaleme alan Reinalter'in iki kitabı Masonluk ve Mozart ve Gizli Örgütler isimleriyle dilimize de çevrilmişti. Reinalter geçtiğimiz günlerde Mozart hakkında düzenlenen bir sempozyuma katılmak üzere İstanbul'a geldi. Sempozyumda Avusturya'da Aydınlanma ve Mozart konulu bir tebliğ sunan Helmut Reinalter ile masonluk, sanat ve Mozart hakkında kısa bir söyleşi yaptık. Toplumun kültürel gelişmesinde masonluğun tartışmasız bir önemi vardır. Masonluğun özellikle bilim çevrelerinde, bilim adamları tarafından oluşturulan topluluklarda, akademilerde, sanat, müzik, şiir, tiyatro, seramik çalışmaları alanlarında ve gravür sanatında belirgin etkileri vardır. Ayrıca kraliyet sanatı kavramı da mimarlığın en asil ve kibar sanat olarak tasvir edildiğinin işaretidir. Daha sonraları kraliyet sanatı kavramıyla masonluğun yaşam sanatını kastettiği ilkelerin erdemi de kastedilmiştir. Mozart inanmış ve çok aktif bir masondu. Bu durum her şeyden önce birçok müzisyenin farklı localarda bulunmasının sonucuydu. Mozart masonluk ideallerine inanıyordu ve bu inancını müzikal anlamda da göstermeyi deniyordu. Burada her şeyden önce Sihirli Flüt Operası ve değişik locaların toplantılarında çalınan çalışmaları zikredilebilir. Burjuva devrimlerinden sonra da masonluktan etkilenen sanatçılar çıkmıştır. Bunlar arasında şairler, roman yazarları, müzisyenler, ressamlar ve tiyatrocular vardır. Masonluk ve burjuva devrimleri arasındaki ilişki çok karmaşıktır. Masonluk, üyelerinin kültürel, insani ve toplumsal angajmanları sayesinde, devrimlerin manevi hazırlıklarına dolaylı ve dolaylı olmayan bir biçimde katılmıştı. Çünkü devrim öncesi düzenlerin ve aydınlanmış despotizmlerin toplumsal ve politik ilişkileri masonluğun hümanist ve etik arzularının karşısında yer almaktaydı. Ama buna rağmen mason locaları ihtilal merkezleri değildi. Buraları ideallerin ve düşüncelerin değişim merkezleriydi. Aydınlanmanın özel ve manevi bir biçimi olan masonluk Avrupa Aydınlanmasını çok kuvvetli bir biçimde etkilemişti. Masonluğun bugüne de taşınan Aydınlanma anlayışı Aydınlanmanın engellenemez bir görev ve düşünme biçimi olduğu düşüncesinden yola çıkıyordu. Masonluk bu tutumu dönüştürülebilir ve özeleştirel bir Aydınlanma olarak değerlendiriyordu. Günümüzde yayımlanan bu tür romanlarda ve araştırma kitaplarında masonluğun ve gizli cemiyetlerin rolü sorunlu bir biçimde ifade edilmektedir. Buralarda masonluk genellikle komplo teorileriyle ilişki halinde ele alınmaktadır. Buna göre masonluk dünyayı yönetmektedir. Masonluk gibi perde arkasındaki güçler politikaya biçim vermekte ve dünya düzenini belirlemektedir. Dünya komplocu gruplar tarafından yönetilmekte ve idare edilmektedir. Eleştirel bir aydınlatma çalışmasıyla bu türden kurgularla mücadele etmek gerekmektedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sebnem-isiguzelle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/selim-ileri", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/selim-ileriyle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sema-kaygusuzla-soylesi-0", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sema-kaygusuzla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen ve ilgiyle takip edilen Sözünü Sakınmadan, yaz aylarının bitmesi ile bahçeden üst kata taşınırken, Ömer Türkeş ve Semih Gümüş'in bu seferki konuğu Sema Kaygusuz'du. Sohbete Semih Gümüş, Sema Kaygusuz'un edebiyatın her şeyden önce dil içinde yaratıldığının, onun içinden çıkarak öyküye ve romana dönüştüğünün bilincinde bir yazar olduğunu vurgulayarak başladı. Dil ve edebiyattan felsefeye, yazarlıktan kendi tarihimizle yüzleşmeye pek çok konunun konuşulduğu söyleşinin büyük bölümünü buradan izleyebilirsiniz... aslı erdoğan ile söyleşi ne zaman yapılacak öğrenmek istiyorum... Bu soyleyisi bizlerle internet araayicili ile paylastiginiz icin cok tesekkurler. Ben yurt disinda yasiyorum bu nedenle dinleyici olarak katilmam olanaksizdi. Yapilacak olan diger soylesileri yayinlamanizi bircok arkadasim ve kendi adima sizlerden rica ediyorum. Açıkladığımız gibi teknik bir aksaklıktan dolayı o bölüm ne yazık ki kayda alınamadı. Kendimizin davet etmişken, bir hafta önce kendisiyle ilgili sansür haberlerine yer vermişken, Sema Kaygusuz'a sansür uygulamak gibi bir saçmalık aklımızdan geçmez. Kaldı ki pek çok örneğini gördüğümüz sansür aklı, atacaklarını büyük oranda yayınladığımız bölümde bulacaktı. Aynı şey değil tabii ki ama ilk bölüme yazarın istediği değişiklikleri de yaptığımız haberde yer verdik: http://sabitfikir. com/haber/dilsiz-utanctan-kurban-diline-sema-kaygusuzl... Sansür konusunda son derece garip pek çok durumun yaşandığı bir ülkede aklınızdan bu sorunun geçmesini elbette normal. Görüntüleri eksik yayınlamayı biz de hiç istemezdik, bu nedenle özür dileriz. İlham verici bir soylesi. Sema Kaygusuz baska bir dunyaya ait gibi. Edebiyat ve doga tutkunu cesur ve guzel kadina saygilar... Sema Kaygusuz'u değerli yazar Sibel Cemaliden dolayı biliyorum. Ben yurtdışında yaşadığım için tüm yazarlarin kitaplarını takip edebilmem mümkün olmuyor. Fakat bu tarz konferansları vs... kaçırmadan dinliyorum. Sema Kaygusuz'un öykülerinden bazılarını okumuştum. Burdaki konuşmasını beğendim. Hiç birşeyin ardına gizlenmeden düşüncelerini herkesle paylaştı. Ülkemizin gerçeklerini konuşmaktan, yazmaktan. En çok da bu gerçekleri yazıyorum diye düşünen aslında çevresinde dolaşıp bir türlü cesaret edip, güçlü bir kalemle asıl düşündüklerini yazamayan o kadar çok yazar varki. Bu tür yazarlarin varliğida bize bir herşeyi anlatıyor zaten. Iranli yazar Kader Abdul 22 yıldır ülkesinden, Humeyni rejiminden kaçarak sığındığı Hollandada yaşıyor. Dün onun konuşmasını dinledim ve adeta büyülendim. Karşı olduğu rejimle yazarak savaşmaya devam ediyor. Sığındığı tek bir şey olmuş, kalemi. Sema Kaygusuz ya gerçekten tevazusu kadar zeki, ya da zekası kadar tevazu sahibi bir yazar. O sosyalist şiirin kahramanlık şirine çarpıtılması konusunda verdiği örnek, o kadar manidar ki, anlayana... Türkçemizin bu önemli bir yazarının kıymetini bilmemiz lazım. Ayrıca gayet şıktı. Magazinden böylesi uzak duran birini magazinsel dilinizle hırpalamayın. İlk bölümün olmamasına çok üzüldüm, çünkü 1-2 dk değil 30dk. eksik. Çok sempatik buldum Sema Kaygusuz'u. Yer yer güldüm de dinlerken. Açık yürekli oluşu da etkiledi doğrusu. Yalnız \"ah bu yazarlar\" dedirten bir giysi vardı üzerinde. Hep mi rüküş oluyorlar diyorum. Babannesinin gençlik giysisi olmalı:)) Berci kristin çöp masalları yerine benerci kristin çöp masalları dedi. Her ne kadar belli etmese de ne kadar heyecanlandığını anlamış olduk böylece. Kendisini öpüyorum. Elbette düzenleyenlere de teşekkürü borç biliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/semih-gumusle-soylesi", "text": "Semih Gümüş'le \"Modernizm ve Postmodernizm\" üzerine... Semih Gümüş'le \"Modernizm ve Postmodernizm\" üzerine... Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sevan-nisanyan-gizlemiyor-ben-bir-provakatorum", "text": "Dinine ve ailesine bağlı, başörtülü bir arkadaşım var. Bir tür uzaktan uzağa platonik aşkla altı senedir yazışırız. Onun zoruyla yazdım kitabı. Ben durmadan dürtüklüyorum onu, dünyada bunca yaşam ihtimali varken tek bir yola kapanıp kalmak doğru mudur diye. O ise hem gıpta ediyor anlattıklarıma, hem de ısrarla, o hikayelerin altındaki ortak ahlaki anlayışı gözüme sokmaya çalışıyor. Bu hikayelerde anlatmaya değer bir şey olduğuna o ikna etti beni. Mutlaka yayınlamamı istedi, başımın etini yedi. Sonunda kandım. Ne yazık ki adını söyleyip açıkça teşekkür edemiyorum kendisine. Oysa çok emeği vardır otobiyografimde. Zannederim vardır. Ama öyle sıkıcı bir hesaplaşma değil, endişeniz olmasın. Meseleler yoluyla anlatılmış bir tartışmadır. Çoğu da eğlenceli, maceralı hikayelerdir. Evet. Sanırım en veciz özeti bu. Hayat boyu karşılaştığın herkes seni bir kimliğe, bir kisveye, bir kişiliğe hapsetmeye çalışıyor. Öylesini daha güvenli sayıyor. Kolejlisin sen, kolejli ol. Solcusun, solcu ol. Akademiksin, akademik ol. Ermenisin, Ermeni ol. Aile babasısın, aile babası ol. Turizmcisin, turizmci ol. Liberalsin, liberal ol.... Kandın mı öldün, ruhunu kaptırdın demektir. İçini yiyip bitirirler, geriye kuru kabuğun kalır. İşte o tuzağa düşmemeye gayret ettim bunca yıldan beri. Ne kadar başardım o ayrı mevzu, ama teslim olmadım bildiğim kadarıyla. İnsanın kendi geçmişine esir olması, en tehlikeli esaretlerinden biri. 12 Eylül döneminde yaşananlar birçok kişiyi kendi geçmişine mahkum etti. Yenilgiyi kabul etmeme uğruna, manevi borçlar uğruna, sadakat uğruna, pek çok insan zihinsel gelişmesini 11 Eylül 1980'de dondurup kaldı. Ben şans eseri o dönemde yurt dışındaydım. O yüzden başkalarının ödediği bedelleri ödemedim. Kısmen o sayede, o ideolojik bir deli gömleğine bürünüp kalmaktan kurtuldum galiba. Ölümle yüzleşmek iyi bir şey. Önceleri korksan da alışıyorsun bir yerden sonra. Hayatta kalmanı ilahi bir talih, piyangodan çıkmış ikramiye gibi görmeye başlıyorsun. İnsanları korkutan şeylerin birçoğu seni korkutmuyor; bırak korkmayı, komik bulmaya başlıyorsun, eğleniyorsun. Ölümle barışık olmak özgürleştiriyor insanı sanırım. Yok canım, ilgi çekmek hoşuma pek gitmez benim. Bakmayın böyle öne çıkmama, utangacım aslında, hiç sevmem insanların gözü önünde olmayı. Belki şu var ama, insanların korkaklığını yüzlerine vurmayı seviyorum. Kısıtlı bir hayata, kısıtlı bir ufka, kısıtlı bir düşünce dünyasına kendilerini mahkum etmeleri sinirime dokunuyor. Rahatlarını bozmak geliyor içimden. Çocukken adada yapardık öyle, kendini beğenmiş, zorba meşrepli komşuların camına taş filan atardık, televizyon kablosuna iğne sokardık, çok zevk alırdık bundan. Hala alıyorum o zevki. Eskiden bastırdığım her kartvizitin birkaç hafta geçmeden battal olmasından şikayetçiydim hep. Otelci diye kart bastırıyorsun, haftasına seni dilbilim kongresine konuşmaya çağırıyorlar. Frankfurt Kitap Fuarı için kart bastırıyorsun, Urfa'da tanıştığın turizmci la havle deyip yüzüne bakıyor. Yirmi sene oldu, artık kart bastırmıyorum. Böylesi daha iyi, daha bir ben oldum galiba. Gerçi herhangi bir sahada daha sistemli ve esaslı bir şekilde derinleşebilmeyi de isterdim aslında. Sözlük mü yazacaksın? Kırk sene kütüphaneden çıkmaman lazım o işi hakkıyla yapabilmek için. Otelci mi olacaksın? Hilton amca gibi, bir otelle başlayıp bütün dünyayı ele geçirmen lazım o iş öyle değil böyle yapılır, diyebilmek için. Ama heyhat, hayat bir tane ve tek bir meslekle heba edilemeyecek kadar kıymetli. Belki de maymun iştahlıyım, her şeyi birden istiyorum. Hem öyle olayım hem böyle. Hem aydın hem iş adamı. Hem mazbut aile babası hem zampara. Hem köylü hem şehirli. Hem Ermeni hem Türk hem dünya insanı. Hepsini isteyince hiçbirini tam olamıyorsun elbette, hep diğeri şıkkında kalıyorsun. O anlamda olamadığım hayatların sayısı neredeyse sonsuz, say say bitmez. Yüreğini aç insanlara. Şaşmaz kuraldır: Onlar da açar. Bir kisve veya kimlikle gitme onlara, seni kafalarındaki bir şablona oturtamasınlar. Savunmayı bırak, gardını indir. Vurmaya niyetli bile olsalar vazgeçerler, vurmazlar. Senelerce kapısının kilidi olmayan bir evde oturdum. Dünyanın neresinde olursam olayım arabamı kilitlemem, anahtarı da üstünde bırakırım, ister gece, ister gündüz. Sağlık sigortam yok, hiçbir zaman olmadı. İnan bana, evime hiç hırsız girmedi, arabam hiç çalınmadı, ıvır zıvır şeyler dışında doktora hiç yolum düşmedi. Kendini ne kadar az savunsan, o kadar güvende olursun. İsa'nın meşhur sözü vardır, Yüzüne vururlarsa öbür yanağını çevir, diye. Çoğu insan bunu yanlış anlar, bir zaaf öğretisi sanır. Hiç değildir halbuki, güç öğretisidir. Korku insana güç getirmez. Korkusuzluktur asıl güç. Evet. Can Yücel bir keresinde bana sen hakiki devrimcisin demişti. Değilim, provokatörüm, diye cevap verdim. Yapıların, kurumların çürük yerini görüp onlara vurmakta mahirim. Ama arkamdan kalabalığı sürüklemeyi bilmiyorum. Provoke ediyorum, insanların rahatını bozuyorum. Epeyce kişiyi, yaşamlarının bir dönemecinde etkiledim, ve olumlu bir yönde etkiledim sanıyorum. Ama onlara, Gel, arkamdan yürü, diyebileceğim bir yol gösteremiyorum. Çünkü yoldan gitmeyi sevmiyorum. Patikalar, bozuk satıhlar, çıkmaz arka sokaklar daha çok ilgimi çekiyor. Belki insanlara vermeyi bildiğim tek mesaj da o: yoldan dışarı çık, bak göreceksin ufkun açılacak, ne çok yer var gidebileceğin. Yapılabileceğini göstermek için. İnsanların hayal gücünü ateşlemek için. Küçük değil büyük düşünmeye teşvik etmek için. Zulmü ve ruhsal tembelliği protesto etmek için. Uyuyanları uykudan uyandırmak için. Rahatsız etmek için. Camlarına taş atmak için. Kapalı ruhlarına güzellik pencereleri açmak için. Selçuk Kapalı Cezaevindeyken ziyaretime gelen bir dostumun babasının lafıymış. Adam olmak için beş şey yapmış olmak lazım dermiş. Bir, askere gideceksin. İki, sevip ayrılacaksın. Üç, birinin yanında çalışacaksın. Dört, iş kurup batıracaksın. Beş, hapis yatacaksın. Acı çekmeden adam olunmuyor, orası kesin. İlla bu beş tanesi değil şüphesiz, ama insanı köküne kadar sarsan büyük acıları tanımadan üstündeki o zavallı kabukları dökemezsin. Kendinle yüzleşemezsin. Yok, hayır. Varsa azmin, cesaretin, dünyanın herhangi bir yerini de kişisel cennetin haline getirebilirsin. Şirince'nin birtakım avantajları var elbette. Güzel bir yer. Medeniyete hem yakın hem uzak. Doğu ile Batı'nın tam ortasında. Çocuk yetiştirmeye müsait bir yer, vs. Ama başka bir yer de olabilirdi şüphesiz. Hatun peşinden geldim bu köye, takıldım kaldım. Kısmet."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sevdigimiz-kitap-adlari-gibi", "text": "Bir romanın içeriğinden etkilenmediğimiz halde ismini güzel bulmamız olası mıdır? Bir türlü emin olamıyorum. Güçlü romanlar isimlerinin de anlamını ve güzelliğini pekiştiriyor diye geçiyor içimden. En azından kişisel olarak böyle düşünüyorum. Sıradan gibi duran isimler bile arkasından gelen etkileyici metinler sayesinde zihnimizde başka anlamlara kavuşuyor. Benim sevdiğim roman isimlerinin kendi içinde ortak noktaları var mıdır, diye soruyorum kendi kendime. Galiba yok. Tek kelimelik isimler de var, kelime gruplarından oluşan isimler de. Türkçe yazılmış kitaplardan söz etmek isterim. Hemen aklıma Ağır Roman geliyor. Metin Kaçan'ın ağır romanı. Metnin kendisini, isminin çağrışımlarını oldukça çarpıcı buluyorum. Göçmüş Kediler Bahçesi var çok sevdiklerimin arasında. Bilge Karasu'nun lezzetli dili, öykülerinden taşan tuhaf durumlar, iç sıkan haller. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün söyleyişi insanın ağzında hoş bir tat bırakıyor. Cümlelerini hatırladığımızdan mıdır? Büyük ihtimalle öyle. Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da sevdiklerimden... İçindeki gam, keder ruhumu sarıveriyor. Düşündükçe başka başka isimler hücum ediyor hafızama. Bir insanlık halinin tasvirine dönüşmüş olan, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını, İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nı, Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'sını, Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ünü hatırlıyorum. Bunlar bir çırpıda aklıma geliverenler. Muhtemelen birkaç gün daha birbirinden güzel isimleri olan kitaplar zihnimi kurcalamaya devam edecek. Mükemmel bir somutlama. En çok hüznün ve mutluluğun elle tutulur, gözle görülür yansımalarının peşine düşeriz. Burası edebiyat için de mümbit bir alandır. Bu sebeple içeriği de beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan bu kitabın adını kıskanacak kadar çok beğeniyorum. Ahmet Sarı üretken bir yazar. Zannımca en başarılı olduğu alan ise kitap adları. Anlatısının ya da düşüncesinin damıtılmış halini kitap adı olarak seçtiğine kuşku yok. Bu kitabın adı ise tek başına bir şiir olabilecek kadar güzel. Bu yılın en nefis deneme kitabının adı da bir şaire yakışacak kadar yerinde, vurucu ve merak uyandırıcı. Kitap adlarının çekiciliğine okumanın hazzıyla tanışır tanışmaz, küçük yaşta kapılmıştım. Bu bağlamda aklıma ilk gelen Richard Llewellyn'in Vadim O Kadar Yeşildi Ki romanıdır, annem vermişti bana. İçime işledi o roman, adıyla da. Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç da unutulmazlardandır. Sonraları isminin ilginçliğinin yanı sıra içeriği de iyi yansıtır olmasını aradım okur olarak, ama uzun ve alışılmadık adlara olan sevgim hep sürdü, örneğin Selim İleri'nin Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın'ına bayılırım. İlk romanıma Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde adını birçok kişinin bu çok uzun, böyle roman adı olmaz gibi sızlanmalarına aldırmaksızın vermem de bundandı sanırım. Öte yandan vuruculuklarıyla dikkat çeken ya da meraklandıran, insanın önünde bir perde aralayıp hayal gücünü çalıştırarak belleğe ani senaryolar yazdıran adlar var sevdiğim; Honore de Balzac'tan Vadideki Zambak, Ernest Hemingway'den Güneş de Doğar, Bertolt Brecht'ten Kafkas Tebeşir Dairesi, Jean-Paul Sartre'dan İş İşten Geçti, Yasunari Kavabata'dan Eski Kentte Yeni Sevgililer, Ziya Osman Saba'dan Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yaşar Kemal'den Yer Demir Gök Bakır, Nazlı Eray'dan Aşık Papağan Barı, Hakan Bıçakcı'dan Hikayede Büyük Boşluklar Var, Nermin Yıldırım'dan Unutma Dersleri... Tüm adların önüne geçen, başımı döndüren, ezeli hayranı olduğum adsa bir şiirin, bir şiir kitabının adıdır; yaşanmış ve yaşanacak tüm aşkların sığınağı olan: Attila İlhan'dan Ayrılık Sevdaya Dahil. Beni isimleriyle cezbeden ve okumaya yönelten yığınla kitap sayabilirim. Hemen ilk aklıma gelenler: Ve Durgun Akardı Don, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Dinle Küçük Adam; Suç ve Ceza, Muhteşem Gatsby, Çılgın Kalabalıktan Uzak, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Mezarlarınıza Tüküreceğim, Güneş de Doğar, Otomatik Portakal, Dövüş Kulübü, Ses ve Öfke, Bir Düğün Gecesi, Kuşlar da Gitti, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu, İşaret Çocukları, Tutunamayanlar, vs... Ama güzel ve kışkırtıcı isim, her zaman tercih nedeni olmayabiliyor. Yani caydırıcı da olabiliyor. Mesela Boris Vian'a, romanlarına kışkırtıcı isimler seçtiği halde, uzun süre direndiğimi hatırlıyorum. Mezarlarınıza Tüküreceğim'i fazla pornografik bulmuştum ve kitabın vaat ettiği sertlik, vasat bir okumaya çağırıyordu beni. Böyle hissetmiştim. Yanılmadığımı anladım. Hemingway ve Faulkner gibi yazarlar istisnadır... Aslında okuma listemi, kitap isimlerine bakarak oluşturmuyorum. Acemi bir okur olduğum dönemlerde de böyleydi. Kitaba verilen isim, çağrıştırdığı yahut zihnimde uyandırdığı öyküyle beni peşinden sürükleyecek mi? Genellikle buna bakıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sevengul-sonmez-ile-soylesi-sabahattin-aliden-mektup-var", "text": "Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ve Sırça Köşk adlı öykü kitaplarının, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan adlı romanların, Dağlar ve Rüzgar adlı şiir kitabının yazarı olan Sabahattin Ali'yi Türkiye daha çok Kürk Mantolu Madonna'nın yazarı olarak tanıyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan Sevengül Sönmez editörlüğünde çıkan Canım Aliye, Ruhum Filiz ise Sabahattin Ali'yi Kürk Mantolu Madonna'nın ötesinde, başka yönleriyle de tanımak isteyen okuru, kitapçıların raflarında bekliyor. Bu kitap, 1948'de yurtdışına kaçmak isterken, Kırklareli yakınlarında öldürülen Sabahattin Ali'nin eşi Aliye ve kızı Filiz'e gönderdiği mektupları bir araya getirerek, büyük sıkıntıların yaşandığı çalkantılı dönemlerde bile ailesinin sorumluluğunu taşıyan bir yazarın eş ve baba olarak portresini çiziyor. Bir yandan da Ali'nin Aziz Nesin ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkisine, dönemin politik atmosferine dair ipuçları veriyor. Tüm bunları konuştuğumuz Sevengül Sönmez, yeni bir kitabın da müjdesini verdi. Sabahattin Ali çok yönlü biri. Yazar olarak da sanatçı olarak da. Ayrıca gazeteciliği, mizah yazarlığı ve bana kalırsa öğretmenliği de onun renkli yanları. Bu mektuplar ise Sabahattin Ali'nin eşi ve kızına yazdığı mektuplar olarak aile yaşamına dair pek çok ipucu veriyor. Evlilik hakkındaki düşünceleri, nasıl bir hayat istediği, çocuğunu nasıl yetiştirdiği. Bunun yanı sıra ailesine duyduğu sorumluluk mektuplarda en çok göze çarpan unsur olacak bana kalırsa. Sabahattin Ali her nerede olursa olsun, ailesini düşündüğünü, onların her ihtiyacıyla ilgilendiğini görüyoruz mektupların tamamında. Bunlar Sabahattin Ali'nin bilinmeyen yönleri değil belki, ama mektuplarda kendi dilinden okumak onu biraz daha tanımak açısından kıymetli geliyor bana. Yani ısrar eden ve bu evlilik için ailesiyle mücadele eden Aliye Hanım. Biraz daha geriden başlayarak anlatmam gerekiyor. Memleketten Haber adlı şiirin yol açtığı bu durumu anlamak için 1932'de neler olduğuna bakmak gerekiyor. Sabahattin Ali Konya'da öğretmenliğe başlamış, kendine yeni bir hayat kurmaktadır. Bu arada Yeni Anadolu gazetesinde çevirileri ve öyküleri yayımlanır. Haziran 1932'de ise Kuyucaklı Yusuf gazetede tefrika edilmeye başlanır. Gazetenin satışında beklenmedik bir artış olup da telifi ödenmeyince Sabahattin Ali de tefrikayı 26. sayıda yarım bırakır. Bunun üzerine Cemal Kutay ile araları açılır ve olaylar giderek sertleşince Cemal Kutay, Sabahattin Ali'nin Atatürk'e hakaret ettiğini iddia eden bir komplo kurar. Kutay, Sabahattin Ali'nin bir süre önce gazeteye yayımlanması için bıraktığı şiirlerden biri üzerinde değişiklik yapmış, Mustafa adlı bir öğretmen aracılığıyla şiirde Atatürk'e hakaret edildiği gerekçesiyle Sabahattin Ali'yi ihbar ettirerek, Sabahattin Ali'nin Memleketten Haber başlıklı bu şiiri yedi sekiz ay önce bir arkadaş toplantısında okuduğunu, akrabalarından Remzi ve İlköğretim Müfettişi Mehmet Emin Soysal'ın da bu toplantıda bulunduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla bu şiirden yola çıkarak Sabahattin Ali'nin Cumhuriyet ile ilgili görüşlerine ulaşmak pek mümkün değil. Ancak Sabahattin Ali'nin modern bir devlet fikrine çok sıcak baktığını, Cumhuriyet'in başta Ankara olmak üzere Anadolu şehirlerde yarattığı değişimi önemseyen biri olduğunu biliyorum. Sabahattin Ali'nin alfabe konusunda nasıl bir tavrı olduğunu bilmiyorum. Almanca bilen biri olarak elbette Latin alfabesini kullanıyordu, bu nedenle de öğrenmesi diye bir şey söz konusu olmadı elbette. O dönemde yaşayan hemen herkes gibi Arap alfabesine yatkınlığı olduğunu ve rahat ettiğini düşünüyorum ve ölene kadar da kullanıyor zaten bu alfabeyi. Filiz Ali'ye ise elbette sadece Latin alfabesiyle yazabilirdi. Aynı zamanda Öz Türkçe sözcükleri benimsiyor ve eserlerini bu doğrultuda sadeleştiriyor... Sabahattin Ali Türkçenin sadeleşmesi gerekliliğine inanmıştır. Almanya'dan döndüğü ilk yıllarda, zamanın dil anlayışına uygun olarak yazdığı öykülerini, gözden geçirmiş, kısa bir süre sonra kitaplaşan bu öyküleri yeniden kaleme almıştır. Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi ve Kurtarılamayan Şaheser başta olmak üzere Sabahattin Ali pek çok eserinde Dil Devrimi'ne uygun değişiklikler yapmıştır. Sabahattin Ali'nin değiştirdiği sözcüklerden birkaçı: mevcut olmak bulunmak; irtifa yükseklik; muhteriz ürkek; muhafaza etmek korumak; mütemadiyen durmadan; azamet büyüklük; ifşa etmek açığa vurmak; ziya ışık, merbut bağlı, sabit değişmez; müşabih e benzer; infial kızmak vb. Evet, mektupların büyük çoğunluğu yeşil mürekkeple yazılmış. Sabahattin Ali ile Aziz Nesin ilişkisi hayli karışık bir ilişki. Aziz Nesin, Sabahattin Ali hakkında bir kitap yazacağını söylerdi, ama olmadı. Doğrusu okumayı çok isterdim. Aziz Nesin Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adıyla ölümünden sonra yayımlanan kitabında uzun bir bölüm var. Bu ilişkinin karmaşasını anlamak için dönemi iyi bilmek gerektiğini düşünüyorum. Şartlar, yokluklar ve korkular. Yine de soruya dönecek olursam: Sabahattin Ali'nin Aziz Nesin'e kıyasla büyük bir yazar oluşu, ilişkinin eşit başlamamasına neden olmuş belli ki. Sonrasında da Aziz Nesin'in Markopaşa'nın her şeyini üstlenmesi, Sabahattin Ali'nin ise ona göre daha rahat olması aralarındaki sorunun büyümesine neden olmuştur. Bugünlerde en çok yapmak istediğim şey, Markopaşa yazışmalarını kitaplaştırmak. Aziz Nesin ve Sabahattin Ali arasındaki mektuplar başta olmak üzere, diğer ortakların yazdıkları ve mahkeme tutanaklarını bir araya getirmekten söz ediyorum. Kısmet... Bu soruya yanıt vermek hayli zor. Sabahattin Ali arkadaşlarına ve dostlarına çok düşkün biri. Küçücük evlerinde kalabalık misafirler ağırlayan, onlarla sohbet etmekten hoşlanan biri olmuş hep. Arkadaşları konusunda kaygıya kapıldığını ya da tedirgin olduğunu pek düşünüyorum doğrusu. Arkadaşlığı büyük kavgalardan ayıran bir yapısı olmuş hep. Öyle ki Irkçılık-Turancılık davasının sanıklarından Nihal Atsız'ı evinde misafir eden Orhan Şaik Gökyay'la arkadaşlık etmeye devam etmiş mesela. Benzer biçimde Cimcoz ailesiyle ilgili kimi söylentiler dolaşsa da Sabahattin Ali'nin İstanbul'daki en yakın arkadaşları onlar olmuş. Ancak arkadaşlarının büyük bölümü Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra Ali ailesini yalnız bırakmışlar ki, bu sahiden çok üzücü. Filiz Hanım, müziğin dışında tüm sanat dallarıyla yakından ilgili olmuş hep. Edebiyat ise hayatında hep büyük bir yer tutmuş. Okumayı, yeni yazarları takip etmeyi çok sevdiğini biliyorum. Bir araya geldiğimizde sıkça okuduklarımızdan söz ederiz birbirimize. Filiz Ali'yi yakından tanıyanlar da onun bulduğu her fırsatta okuduğunu söyler zaten."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sezin-romi-ile-soylesi-kutuphane-degil-arastirma-mekaniyiz", "text": "Belli bir alanda yayın yapan tematik yayınevleri gibi, belli bir alana ilgi duyan okurlara/araştırmacılara hizmet eden tematik kütüphanelerin sayısı da giderek artıyor Türkiye'de. Özellikle İstanbul'da yer alan bu kütüphanelere;Türkiye'nin ilk özel müzik kütüphanesi olan Borusan Müzik Kütüphanesi, İETT'nin kurduğu Ulaşmı Kütüphanesi, mimari odaklı kitaplara-yayınlara-dokümanlara yer verilen Mimarlar Odası Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi ya da Caddebostan'daki kültür merkezi içinde yer alan Türkiye'nin ilk butik sanat kütüphanesi örnek gösterilebilir. Beyoğlu'ndaki Salt Araştırma da, halk kütüphanelerine ve üniversite kütüphanelerine hiç benzemiyor. Hatta aslında kütüphane olmayışıyla dikkati çeken bir mekan. Bir süre daha benzeri olacak gibi de değil. Salt Araştırma için ilk adımların atıldığı günlerden bu yana her aşada yer alan Sezin Romi ile konuştuk. Bir arşivci olarak başladığı kariyerinde bugün geldiği yerle Salt Araştırma'nın öyküsü birbirini tamamladı. Salt Araştırma Merkezi bir kültür kurumu. Salt Araştırma da bu merkezin bir parçası. Biz burayı tarif ederken kütüphane, arşiv gibi tabirleri kullanmıyoruz. Çünkü günümüzde araştırmanın daha geniş bir evreni var. Artık kitap, arşiv, yayın gibi formlarla sınırlı değil. Dijital teknolojilerin de çok büyük etkisi var bunda. Salt Araştırma herkese açık bir mekan. İnsanlar salı gününden cumartesi güne kadar, 10:00 ile 20:00 saatleri arasında bu mekanın olanaklarından yararlanabilirler. İçerik olarak sanat, mimarlık ve tasarıma, sosyal ve ekonomik tarihe odaklanıyoruz. Bu alanlarda kaynak bulma konusunda kullanıcıların ciddi sıkıntıları vardı. Tüm verileri toplu olarak bir yerde bulamıyordunuz. İşte biz farklı kişiler ve kurumlarla işbirliği yaparak ulaşılabilir kaynakları çeşitlendiriyoruz. Daha sonra bunları sergilerle, e-yayıncılıkla, kamuya açık toplantılarla kamusallaştırmaya çalışıyoruz. Yani bu kaynakları Salt Araştırma'da kalıcı hale getirerek herkesin erişimine sürekli olarak açık tutuyoruz. Ben önce bilgi ve belge yönetimi eğitimi aldım. Sonra da üzerine sanat tarihi yüksek lisansı yaptım. Bunu anlatmak için Salt Araştırma'nın tarihini anlatmam lazım önce. Salt Araştırma Osmanlı Bankası, Platform Garanti ve Garanti Galeri kütüphane ve arşivlerinin bir araya gelmesiyle yepyeni bir kurum olarak ortaya çıktı. Ben önce Osmanlı Bankası'nda staj yaptım. Ardından Platform Garanti'de 2007 civarında, henüz öğrenciyken bir kütüphane kurma projesi başladı ve oraya girdim. Şu an idrak ediyorum ki Salt için atılan ilk adımlardan biriymiş bu. Oradaki kitapları sisteme atıyordum. Zamanla Garanti Galeri'nin kütüphanesi de bu sisteme dahil edildi ve böylece Salt Araştırma şekillenmeye başladı. Kütüphane ve arşiv işiyle ilgilenmek hiç aklımda yoktu. Ama orada bir şeyi sıfırdan kurmanın heyecanını yaşadım. Tüm kaynaklar elinizin altındayken ister istemez ilgi duyuyor, kendinizi konunun içinde bulunuyorsunuz. Bunun üzerine sanat tarihi yüksek lisansı yaptım. Böylece bu alanda uzmanlaştım. Orada o kaynaklarla tanışınca farklı bir perspektiften bakmaya başladım. Didaktik, operasyonel kütüphanecilik ve arşivcilik benim için geride kalmış oldu. Kendimi de bir araştırmacı olarak görmeye başladım. Aldığım eğitimle, burada yaptığım iş arasında pek ilişki yok. Elimde bir diploma vardı ama o diploma buradaki işlerin yürümesini sağlamaya yetmezdi. Burada çalışmaya başladıktan sonra farklı bir vizyon kazandım. Bütün o kurumların Salt Araştırma'ya dönüşmesi ciddi bir süreçti. Önce kağıt üzerinde hayal ederek çalıştık. Zorlu bir tasarım süreci yaşandı. Türkiye'de böyle bir örnek yoktu. Başka yerlerdeki örneklere baktık, ama onlar buraya birebir uygulanmazdı. Biz bir kütüphane ya da arşiv değiliz, araştırma mekanıyız. Farklı insanlar geliyor ve herkesin farklı ihtiyaçları var. Dört yıldır açık Salt Araştırma. Öncesinde farklı kurumların arşivlerini hem fiziksel hem yazılım anlamında bir araya getirmek için uzun bir çaba verildi. Açıldıktan sonra gözlem yaparak bir sürü yeni ihtiyacı keşfettik. Örneğin insanların oturup çalışabilecekleri bir mekana ihtiyaç duydukları ortaya çıktı. Biz de, Salt Galata'nın önceleri sergi mekanı olarak kullanılan üçüncü katını insanların bireysel çalışmalarını yapabilecekleri bir yer olarak yeniden düzenledik. Bu Salt'ın bütünü için geçerli. Burada yapılan tüm çalışmaların nihai hedefi bu. Salt Araştırma da bu çalışmaların önemli bir parçası. Salt Araştırma'ya katılan kaynaklar aslında bir başlangıç. Yavaş yavaş daha fazla kaynak bir araya gelecek. Yaptığımız bir proje araştırma konusunda bir farkındalılık yaratabiliyor. Bunun geriye dönüşü uzun vadede kendisini gösterecek."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/shifra-horn-israil-de-sadece-kitap-yazarak-gecinmek-neredeyse-imkânsiz", "text": "İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin üçüncü yılında, Sabit Fikir her hafta festivalin katılımcısı olan bir edebiyatçıyla söyleşi yayımlayamaya devam ediyor. Üçüncü söyleşimizi İsrailli yazar Shifra Horn ile... Genelde, antik şehirler olan Kudüs'teki veya Yafo'daki, kadınların hikayelerini anlatan, tarihi romanlar yazıyorum. O romanların birçoğu, sürreal dünyanın içinde kaybolacak bir sürreal gerçeklik şeklinde yazıldılar. Son romanım, 'Ode to Joy' , benim ilk çağdaş eserim ve bir aşk hikayesi. 2002 kışında Kudüs'te, Intifada sırasında orada olan bir anne ve çocuğu hakkında. Ayrıca 3 kitabım ve 2 çocuk kitabım var. İyi bir tabak humus ve falafel Kudüs'ün hem batısı hem doğusuyla bağlantılıdır. Yapanlar arasında, dünyanın en iyi falafel yapımcısının kim olduğuna dair bir rekabet var ve birçok yer kendilerini Falafel Kralı veya Humus Şampiyonu şeklinde, abartılı kelimelerle tanıtıyorlar. Japonya'da yaşarken bir restoranım vardı ve evet, gastronomiyle çok ilgiliyim ve hem edebiyatın hem yemek yapma sanatının yaratıcı şeyler olduklarını ve birbirleriyle bağlantılı olduklarını düşünüyorum. Çoğu zaman kitaplarımda yemeklerden bahsediyorum ve hatta bazen tariflerini bile veriyorum. Şu sıralar, Kudüs'te, benim tariflerimden birini kullanmakta olan bir restoran bile var pilav ve çam fıstığıyla doldurulmuş dut yaprağı dolması yapıyorlar. Maalesef, İsrail'de en çok satan yazarlardan biri olmama ve kitaplarımın birçok dile çevrilmiş olmasına rağmen, sadece kitap yazarak geçinmek neredeyse imkansız. Bir kitabı yazmam ve onun yayınlanma süreci yaklaşık üç yılı buluyor, ben de ara dönemlerde edebiyatla ilgili konferanslar vererek ve İsrail'in en ünlü gazetelerinden birinde kitap eleştirmenliği yaparak para kazanıyorum. Özellikle Garcia Marquez olmak üzere, Güney Amerikalı yazarlarla ilgiliyim, bunun yanında, Gunter Grass gibi, savaştan sonra ortaya çıkmış Alman yazarlarını okumayı da seviyorum. Ayrıca, Michael Chabon gibi genç yazarların yazdığı değerli, çağdaş kitaplara da çok sık rastlıyorum. Hans Fallada'dan Alone in Berlin. İnsanlar arasındaki uyumu ve anlayışı, ve tarihteki bazı korkunç seneleri tersine çevirebilmeyi. Kot pantolon ve tişört giydiğim zaman kendimi rahat hissettiğim için bunları tercih ediyorum ama özel günler için en iyi kıyafetlerimi giymeyi de seviyorum. Hala et yiyor olmama rağmen genelde vejetaryen yemekleri tercih ediyorum. Ortadoğu Mutfağı'nı seviyorum. Genelde maden suyu ve yeşil çay içiyorum. Shifra Horn, İsrail'in en çok satan romancılarından biridir. Hebrew Üniversitesi, İncil ve Tevrat Araştırmaları ve Arkeoloji bölümü mezunu olan Horn'un romanları birçok dile çevrilmiştir. Tel Aviv'de doğan yazar şimdilerde Kudüs'te yaşamaktadır. Romanları Four Mothers, The Fairiest Among Women, Tamara Walks On Water, Ode To Joy. Kurgu Dışı: Shalom Japan, Cats, A Love Story, The New Zealand Experience. Çocuk Kitabı: The Perfect Pet. Horn, gerek İsrail'de, gerekse de diğer ülkelerde birçok ödül kazandı. Bunların arasında bütün kitapları için kazandığı Kitap Yayıncıları Birliği'nin Altın ve Platin Ödülleri, WIZO-İsrail Ödülü ve Edebiyat dalında 2004 yılı Başbakanlık ödülü yer almaktadır. 2006 yılında Ode To Joy için İsrail edebiyatının en saygın ödüllerinden biri olan İtalyan ödülünü kazandı. Kitapları İngilizce, Fransızca, Flemenkçe, Almanca, İtalyanca, Yunanca, Estonyaca, Çince ve Türkçe'ye çevrilmiştir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/siyah-bant-ile-soylesi-her-yer-sansur-her-yer-sinir", "text": "Siyah Bant, sanata sansür siyasetini gözlemliyor, araştırıyor ve raporluyor. Sanki elit bir azınlığı ilgilendirir gibi duran sanata sansür siyaseti, aslında ülkenin içinde bulunduğu siyasal baskı ortamının en görünür olduğu alanlardan biri olarak ortaya çıkıyor. Siyah Bant'la mevcut iktidarın sanata yaptığı müdahalelerin, daha önceki dönemlerle nasıl bir süreklilik içinde olduğunu, dahası buradan nereye gidildiğini konuştuk. Devlet müdahalesinin artıp artmadığı yönündeki sorulara yanıt vermemiz çok zor. Daha çok, değişen müdahale biçimlerinden ve aktörlerden bahsedebiliriz; devletin 1980 darbesi döneminde ve 1990'larda uyguladığı açık sansürün günümüzde daha keyfi ve çetrefilli hale geldiğini söyleyebiliriz. Sansür sadece devlet tarafından uygulanmıyor, devletin çıkarlarını korumaya hevesli, devletle işbirliği yapan aktörler de etkililer. Fakat, devletin sansür konusunda en tutarlı olduğu ve tüm güçlerini seferber ettiği yer, bölgede faaliyet gösteren Kürt sanatçılar. 1990'lardan bu yana sürdürülen denetim yoğunluğunda farklılıklar olsa da, Kürt hak mücadelesinde yer alan sanatçıların tüm sanatsal ifadeleri siyasal ifade, üstelik yasadışı ifade olarak tanımlanmaktadır. Bölgede yaptığımız araştırmada, barış sürecinde, süren davalar dışında yeni davalar açıldığını gördük. 2000'lerin başındaki görece rahatlamadan sonra, yine sanatçıları hedef alan söylemlerle karşılaşmaya başladık. Sadece sanatçılar değil, devletin bir tehdit olarak algıladığı tüm kişi ve kurumlar marjinalize edildi. Devletin hukuki veya fiilen herhangi bir sansür ediminde bulunması şart değil. Yarattığı bu endişe ve korku ortamında, doğal olarak, sanatçılar ve sanat kurumları öncelikle kendilerini sansürleyeceklerdir. Devletin izlediği başka bir yöntem ise yeni yönetmelikler ve yasalarla, meseleyi idari bir söyleme indirgeyerek sansür değilmiş gibi bir izlenim yaratmaya çalışması. Sinemada sinema destek yönetmeliğine getirilen +18 kuralı gibi. Bu uygulamaya göre devletten destek alan bir film, kurul tarafından +18 olarak değerlendiriliyorsa, filme verilen tüm destek geri talep edilebiliyor. Veya tiyatroları yeniden düzenleyen ve sanatı bir konseyin verdiği kararlar doğrultusunda desteklemeyi amaçlayan TÜSAK yasa taslağında olduğu gibi, bu gibi yeni düzenlemeler sanatsal ifade özgürlüğü açısından beraberinde birçok soru getiriyor. Son kertede diyebiliriz ki, devlet anayasa maddesinde belirtilen sanatı ve sanatçıyı korumak ve desteklemek hükümlülüğünü üstlenmiyor. Türkiye'de çoğu zaman sanat alanının tamamen özel sektöre bırakılması öneriliyor. AKP de 80'lerde başlayan eğilimi daha ileriye götürüyor ve buna yönelik kanunlar ve yönetmelikler çıkarıyor; sponsorluk yasası gibi. Veya devlet, kültür yatırımlarını teşvik kanununda olduğu gibi, teşvik eden bir konumda olmayı hedefliyor. Aslında devletin ve özel sektörün zaman zaman işbirliğine dönüşebilen bir çeşit iş paylaşımı içinde olduğunu görebiliriz. Özel sektör, devletten bağımsız finansmanıyla devletin sanatçılara yönelik kurduğu baskıdan muaf olduğunu iddia edebilir. Oysa özel sektördeki rekabet düzeyi ve sermaye olarak kendi varlığını devam ettirebilmek için devlete duyduğu ihtiyaç bazen devletten daha çok devlet gibi davranmasına yol açabiliyor. Bu, özel kurumlar ve bu kurumlarla çalışan sanatçılar arasında dayanışma kurmayı güçleştiriyor. Sansür vakalarını araştırırken özel sektörde yaşanan sansür girişimlerini aktarmakta sorunlar yaşanıyor. Devlet desteğinin olmadığı bir ortamda desteğe ihtiyaç duyan sanatçılar yaşadıkları sansür deneyimlerinin üzerini kapatmak zorunda hissediyorlar. Üstelik bu kurumların kamuya karşı ilkesel olarak şeffaflığı zorunlu görülmediği için bu tür vakaların açığa çıkması zorlaşıyor. Yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, sanatçıların müşterekleşmekte zorlandıklarını söyleyebiliriz. Tabii ki, 90'lar ve 2000'li yıllarda ortaya çıkan birçok sanatçı girişimi mevcut. Şanar Yurdatapan'ın kurduğu girişim veya Hrant Dink cinayetinden sonra sanatçılar arasında kurulan 19 Ocak Kolektifi gibi girişimler bu bağlamda çok önemli. Gezi süreci ile birlikte sansüre karşı dayanışma, örgütlenme çabalarının ve tartışmaların çoğaldığını söyleyebiliriz. Mesela TÜSAK tasarısı acil bir gündem olarak ortaya çıktı ve özellikle sahne sanatçılarının örgütlenmesine yol açtı. 2010 Hrant Dink Anısına Atölye Çalışmaları kapsamında tasarladığımız Çağdaş Sanatta Sansür oturumuna hazırlanırken sansüre uğrayan sanatçıların yalnızlaştırıldığını, sansür vakalarının kamuoyu tarafından pek bilinmediğini ve sanatta sansürü görünür kılmak için sansür vakalarını raporladığımız bir web sitesi tasarladık. Site bu vakaların görünür olması için önemli fakat yeterli değil. Sansürün farklı aktörleri ve yöntemlerini anlayabilmek için Türkiye'de farklı kentlere gidip oradaki sanatçılar ve kurumlarla görüşmek istedik; 9 kentte 80 görüşme yaptık. Bu görüşmeler sonucu edindiğimiz bilgiyi de ilk yayınımızda sunduk. İkinci hedefimiz ise sanatçılar arasında bir dayanışma ağı inşa etmek idi. Bunun zaman alacağı belliydi; bu nedenle öncelikle sanatta ifade özgürlüğü hakkı ve sanatçı hakları konusunda bir farkındalık yaratmak amacıyla sansür ve hukuk çalışmasını başlattık. Bir yıla yayılan çalıştaylar sonucunda yeni bir yayın çıkardık. Hazırladığımız raporlar ortaklık yaptığımız Index on Censorhip ve Artsfreedom web sitelerinde yayımlandı. İfade özgürlüğü hakkını tehdit edebilecek her uygulamayı takip etmeye ve bu uygulamalara karşı sanatçılar ve kurumlarla işbirliği içinde tepki vermeye çalışıyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/siyaset-ne-zaman-halk-adina-yapilacak", "text": "\"Bir mezarlığın üzerine ev kuramazsınız,\" diyor Şebnem İşigüzel. Bu topraklar için durum özetle bu aslında, ama devletin hiç de umurunda olmadığını biliyoruz. Yüzyıllık sorunlara yenilerini ekleyerek yaşıyoruz, devlet sağolsun! ''Devlet evimize, yatağımıza kadar girdi'' klişesi çoktan eskidi bile. Her ay yeni meseleler kapıda, aslında her mesele aynı kapıya açılsa da... Yazar Şebnem İşigüzel ile hızına yetişemediğimiz gündemi konuştuk. Devletin, bireyi doğrudan ilgilendiren bir konuda, kayıtsızca söz sahibi olması elbette dayatmadır. Eğitimde 66 ay meselesinde böyle bir durum söz konusu. Karar, toplumda tartışmaya açılmadan, bir anda alınıverdi. Siyaset ne zaman halk adına yapılacak merak ediyorum doğrusu. Çocukları zorla okula göndermek ciddi bir dayatma. Altyapı hazır olmadığı için ailelerin endişeleri olabilir. Bu aileleri doktor raporu peşinde koşma mecburiyetinde bırakmak, mutsuz edip açmaza sürüklemek; siyasetin ve devletin uyguladığı bir nevi psikolojik şiddet oluyor. Elbette bizler siyasette yaz-boz, deniyoruz-görüyoruz durumuna çok alışığız. Hep halkın %50'si böyle istiyor, deniyor. Peki 'istemeyen' %50 niye dikkate alınmıyor? Ben, bu ülkede kız çocuklarının başörtüsüyle üniversiteye girememelerine de karşıydım. Bu, açıkça faşizmdi. Şimdiki kimi dayatmaların da bundan farkı yok. 'İntikam almak' çirkin ve uygunsuz bir tanım olacak, ama valla yerine koyacak başka bir söz de bulamıyorum: Sanki şimdi birileri intikam alıyor. Oysa, intikam siyaseti değil balkon siyaseti yapılmalı. Her kesimi kapsayacak kararlar ve uygulamalar gerekiyor. Balkon siyaseti istiyoruz, diyerek aslında hepimizi kucaklayacak; kimseyi dışlamayacak, ülkeyi Avrupa Birliği'ne entegre edecek siyaseti kodlamış oldum. Endişeli bir ruh hali rahatsızlık vericidir. Kimse mutlu olamaz. Askere oğlunu gönder ölsün, çocuğunu okula göndermemek için binbir yola başvur... Eh böyle de yaşanmaz ki! Biz ve onlar diye bölünmek hepimizi mutsuz etti. Katı bir muhafazakarlık, kimilerinin gelecek diye saçma biçimde korktuğu İslami rejimden kat be kat kötü. Çünkü birisi öldürüyor, öteki süründürüyor. Hepimizin karşı durması gereken, işte bu muhafazakarlık. Muhafazakarlık, edebiyatı da sanatı da komaya sokar. Elbette diğer yaptırımlara da canım sıkılıyor, dert ediyorum. Ama çevre geri dönüşü olmayan bir durum. Uzun vadede, özellikle çevreyle ilgili ciddi sorunların yaşanacağını düşünüyorum. Her gelen kendi İstanbul'unu yaratıyor. Oysa bu kent bütün bu iktidarlardan önce de vardı. Koruma adı altında yapılabilecekleri bilmiyoruz. Herkes kendi görüşünü ve kendi estetiğini dayatıyor. Çok doğru ifade ettiniz. Nefret, bir toplumu soluksuz bırakır. Bizi bıraktı işte. Farklı olana yaşama şansı vermeyen bir toplum yaratıldı. Ve en kötüsü bu toplumun 'vicdan' gibi bir sorunu var. Devlet şimdi yetiştirdiği bu kötü çocuğu, arkasına yaslanmış gururla seyrediyor. Sizce bu linç kültürü tarihi bir miras mı? Asla bitmeyen sorunlarla yaşıyoruz çünkü... Bir mezarlığın üzerine ev kuramazsınız. Bir mezarlığı ekip biçmek için önce kemikleri saygıyla topraktan çıkarıp, utançlarımızla yüzleşmemiz gerekiyordu. Devlet ve toplum bunu yapamadı. Yalanlar tarihine sarılıp, içindeki nefreti cilaladı. Ne yazık ki Türkiye toplumu hiçbir zaman sorunlarını çözebilecek kadar olgunlaşamadı. Darbeler ve gerçekle ilgisiz bir tarih anlatıcılığı, bu toplumu hep sinirli bir ergen gibi davranmaya mecbur bıraktı. Önce toplum olgunlaşmalı ki, bu devleti ve bu topraklarda yapılan siyaseti yerle bir edebilsin. Yoksa sorunlar hep aynı kalır."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/soldan-ikinci-adam", "text": "Kahvesini ikram etmek istedi. Çay içeceğim dedim. Biz Almanlar iki yüzyıldır Türklerin kahve içtiğini sanıyoruz, çay mı içersiniz? dedi. Bizim kahve başka, fal bakılandan. Beşikten mezara öğrenmenin yaşı yok ama ilk intiba da yanıltıcı değil. Karşımızda kuskus pişiren, Kurban Bayramı'nı tanıyan, kebabını eksik etmeyen, Türkiyelilere entegre olmuş bir Almanın olmadığı aşikar. Uwe Timm, öteki kavramı hayatımızı işgal etmeden önce oluşmuş bir adam. Bu çay-kahve meselesini İngilizce konuştuysa da sohbetimiz Ayça Sabuncuoğlu'nun tercümanlığıyla sürdü. Ayrılırken Sıcak Yaz'ı imzalatmak istedim. Biraz yardım alarak Türkçe Ayşe'ye yazdı ve kapakta yer alan fotoğraftaki soldan ikinci gencin üstüne bir artı işareti koyup Bu benim dedi. Eğer onunla daha önce tanışmadıysanız bundan bütünüyle otobiyografik şeyler yazdığı sonucunu çıkartmayın. Çağdaş Alman edebiyatının önemli yazarlarından sayılan Uwe Timm tanıklıklarına yaslansa da hepimizin hikayesini anlatıyor. Ve güçlü, sarsıcı izleklerinin yanı başında toplumun ve insanın değişimiyle ilgili sorular dörtnala koşuyor. Felaket. Tek kelimeyle felaket; bir kültür ulusunu barbar bir ulusa çevirdi. Bir kere nasyonal sosyalizm zaten kötü bir şey. Bir de Nazi ideolojisiyle birleşince çok daha kötü oldu. Çünkü Nazizm kendini başka uluslardan üstün görme, onları sınırın dışına çıkartma, atma gibi şeyler getirdi. Alman kültüründeki sadakat, görev duygusu, cesaret duygusu gibi şeyleri alıp öyle bir işledi ve kullandı ki ortaya bu felaketi yaratan ortam çıktı. İspanya'daki çok laik yönetilen bir faşizmdi. İtalya'daki de kendine özgü özellikler taşıyan bir faşizmdi ama hiçbiri Almanya'daki kadar ırkçı değildi. Tabii ki İspanya'daki faşizm daha iyidir demek istemiyorum ama sonuçta örneğin Yahudilerin böyle avlanması Almanya'da oldu. Ya da insanlar üzerinde deneyler yapılması. Evet, evet. Hatta Josef Mengele'den önce bile akıl hastalarını, bedensel özürlü olanları öldürme eğilimi vardı. Almanya'da spesifik olarak öne çıkan ırkçılık oldu. Bu söylediklerinizden şöyle bir sonuç çıkarıyorum. Irkçılık faşizmin olmazsa olmaz bir unsuru değil. Evet olabilir. Portekiz'de de faşizm vardı, gerçi bu kadar güçlü değildi ama bu söylenebilir. Evet ırkçılık barındırmayan bir faşizm olabilir. Ama Almanya'da bu çok belirleyiciydi. Nasyonal Sosyalist Parti seçimle, oyla geldi. Kardeşimin Gölgesinde adlı romanınızda olduğu gibi onu destekleyenler sıradan, iyi insanlar. Karmaşık bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir yanda kırılmaları dünyanın sonu gibi görülen, ölümcül derecede askeri değerler var Almanya'da; demin de andığım sadakat, cesaret gibi değerler... Daha önceki İspanya Savaşları ya da Fransa'yla yapılan savaşları yaşayarak kenetlendi Almanya aslında. Almanya'da hiçbir zaman bir halk devrimi yaşanmadı. 1918'de Weimar'da olan durum da tam anlamıyla başarıya ulaşmadı. Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren Versailles Anlaşması'nın da çok akıllıca yapılmış bir anlaşma olmadığını düşünüyorum. 1930'lu yıllarda büyük bir işsizlik vardı. İnsanlar birçok şeye acilen ihtiyaç duyuyordu. Nasyonal sosyalizmin içinde de bir sosyalizm kırıntısı vardı. Sonuçta sosyalizmin mantığı herkesin eşit olması. Nasyonal sosyalizmin de hareket noktası toplumsal birlik. Ama oradaki problem şu; nasyonal sosyalistler hiçbir zaman büyük sermaye sahiplerini, şirketleri, tekelleri sorgulamadı çünkü bizzat onlar tarafından finanse ediliyorlardı. Mesela Himmler'i destekleyen büyük sermaye grupları vardı. Mesela Krupps. Hatta bunlar Himmler'in dost çevresi olarak tanınıyordu. Ama temeldeki fikir toplumsal birlikti, yardımlar yapılıyordu, yiyecek yardımı, kömür yardımı. Bir yandan da devrimci düşüncenin çok önemli damarları Almanya'da ortaya çıktı. Sadece Engels ve Marx'tan söz etmiyorum. Sıcak Yaz'ı hatırlarsak 1968 sonrası Alman solu da önemli deneyler, önemli isimler bıraktı. 1968 sizde de önemli bir rol oynadı; İtalya'da da, Fransa'da da, ABD'de de. Bir tek İngiltere'yi etkilemedi. 1968 sizde devrimci bir hareket olarak ortaya çıkmış olabilir ama bizde bir protesto hareketiydi çünkü eski Naziler hala kilit noktalardaydı. Mesela üst düzey bir avukat, eski Nazilerin ölüm cezalarını ömür boyu hapse çevirmiş. Bunlara tepkiden doğdu 1968 biraz da. Özellikle onlara karşı girişilmiş bir protesto hareketiydi. Tabii işçilerle kucaklaşma arzusu vardı, ben de gidip fabrika önlerinde çok bildiri dağıttım, onlar da alıp çöpe attı. Doktora yapmış üç kişiydik, biri Bizans alanında, biri arkeolojide, ben de felsefe doktorası yapmıştım. Sabahın altısında fabrikaların önüne gidiyorduk. Ama tabii hareketin yarattığı en önemli şeylerden biri zihniyet değişikliği oldu. Öncelikle cinsiyet alanında, kadınların da ön plana çıktığı, hayatı eşit olarak paylaştığı bir ortam... En önemlisi pedagoji anlayışı değişti, o eski itaate dayanan sistem tersyüz edilip her şeyin sorgulanabilir, öğretmenin tartışılabilir olduğu kabul edildi. Fikirlerin özgürce dile getirilmesi tartışmalara da yol açtı ama bu yerleşmiş oldu. Bugün sizin yaşadığınız, örneğin Ahmet Şık'ın yazdıklarından dolayı hapiste olması gibi şeyleri o yıllarda yaşadık ve bunlara karşı protestolar oldu. Bence Almanya'da fikirlerini açıklamak hiç tam olarak yasaklanmadı ama bu fikirler büyük basın tarafından manipüle edildi. Sıcak Yaz'daki kahramanlardan biri Andreas Baader'i çok andırıyor. Olabilir. Baader'le tanıştım, hazzetmem kendisinden. Güzel şeyler kullanmayı seven, BMW ile gezen bir zengin çocuğuydu. Hızlı arabalar, kadınlar... Yakışıklıydı, kadınları etkiliyordu. Sertti, taviz vermezdi, kaba davranırdı, nezakete gerek bile duymazdı. Beni şaşırtan kadınların onda ne bulduğuydu. Tanışsam ben de hazzetmeyeceğimi hissediyorum ama maalesef bu özelliklerin bir kısmı kahraman dediğimiz şeyin parçası sanki. Evet, ama mesela Ulrike Meinhof daha konuşulabilir, daha tahammül edebileceğiniz bir insandı. Kızıl Ordu Fraksiyonu 1968 solunun içinden öyle bir çıktı ki, Vietnam'ın işgaline, üçüncü dünya ülkelerinin sömürülmesine, aç bırakılmasına karşı durdular. Açlık hala var ama ben RAF'ın bu sorunları çözme yöntemini hiç benimsemedim, daha klasik marksist çizgide kaldım. İnsanların değişebileceğine derinden inanıyorum. O karakter birebir ben değilim, ama ben de benzer şeyler yaşadım. Başta elitisttim, büyük değişimler geçirdim. Adaletsizliğe karşı gelme bilincini geliştirdim bir kere, eskiden yoktu bu bende. Çıkar çatışmalarını, çıkarların gruptan gruba nasıl kaydığı ilgimi çeker oldu. Başta belki temelde böyle bir duruşları vardı ama kapalı bir çevre içinde sürekli birbirleriyle ilişkiye girince bu ateş harlanmış oldu, daha da küstahlaştılar. Dışarıya ve eleştiriye kapalı olmaları ve sürekli kendi içlerinde tartışmaları ister istemez küstahlık ve kibri getirdi. Bizim yanımızda olmayanlar domuzdur, diye kestirip attılar. Ama bu düşünce tarzı onları başarısızlığa götürdü. Aslında bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Son zamanlarda birçok üniversitede okumalar yaptım. Gençler meraklı, entelektüel ama aynı zamanda çaresiz. O kadar girift bir devlet yapısı ve ekonomik sistem var ki bunlar nasıl değiştirilir bilmiyorum. Benim buna vereceğim basit cevap şu olurdu, bütün özel bankaları devlet bankası haline getirelim. Aslında bazı bankalar de facto devletleşti bile. Ama müthiş bir çelişki var, sürekli maksimum kar elde etme güdülüyor. Kaynaklar, insanlar düşünülmeden. Biz de sonunda Marx'a dönüp geliyoruz. Yeni bir şeyin ortaya çıkacağına inanıyorum. Doğu Almanya'daki gibi olmayan.. Çok değişik taraflardan eleştirel yaklaşılarak oraya varılmaya çalışılıyor. Bilgi akışı sağlanıyor, değişik kanallar açılıyor. Bizim üst düzey eğitimli Almanya'mızda sürüyle ekonomi profesörü var ama sabit kafalı adamlar, istikrar nasıl sağlanmalı, onun peşindeler. Ben çocukluğa kadar uzanan temel deneyimler üzerinden besleniyorum, oradan yazıyorum. Çocukken beslediğimiz arzular, onların bizi nasıl şekillendirdiği, onların yerine gelip gelmediği... Mesela aile içi şiddet Almanya'da geride kaldı, bu da 1968'in sonuçlarından biri. Benim gibi şiddetle büyümüş nesillerde korkular oluşuyor. Küçük ama önemli adımlarla ilerledik, ben şiddet gördüm ama çocuklarım görmedi, üniversitede fikirlerini açıkça söyleyebildiler. Aile içinde sorunlar tartışıldı, kimse kimseye 'Çeneni kapa benim dediğim olacak' demedi. Habermas'ın da betimlediği gibi özgürleştirici bir noktaya ancak onun gereğini yerine getirerek olur. Emperyalizm döneminde yaşanan bir şey sömürgecilik. Oraları sömürmek istediler. İşçiye ihtiyaçları vardı ama oradaki insanlar Avrupa'daki gibi çalışmaya alışık değildi. Dövüldüler, zincirlere vuruldular, öldürüldüler. Mesela Kongo'da Belçikalılar çalışmayanın ellerini kesiyormuş. Bunun altında ekonomik çıkarlar yatıyordu ama bunu şekerle kapladılar, 'Biz oraya kültür getirdik' şeklinde. Bütün ülkelerin sömürgelerinde yaşandı bunlar ama Almanya'nın sömürgelerinde kayıtları tutulmuş. 'Bilmem kime dört kırbaç atıldı, bilmem kim dövüldü' şeklinde. Bu da Alman disiplininin parçası. Özellikle tembellik yüzünden dayak yemişler. Şiddet meselesini aşılmış olması büyük bir medenileşme hareketi. Gerçek anlamda bir demokrasi yaratmak için çocuklara, kadınlara, öteki denilenlere yönelik şiddetin sona ermesi gerektiriyor. Yalnızca dayak yiyen açısından değil, dayak atan da deforme oluyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sorduk-birlesme-mi-tekellesme-mi", "text": "Uluslararası edebiyat piyasasını şekillendiren en güçlü iki yayınevlerinden ikisi birleşme kararı aldı: Penguin ve Random House. 2013'ün ikinci yarısında tamamlanacak olan birleşmeden sonra, İngilizce basılan kitapların yüzde 25'ini yayınlayacak olan yeni bir etkin güç ortaya çıkacak. Biz de bu birleşmenin, gittikçe kapitalleşen ve tekelleşen uluslararası yayıncılık sektörü için ne anlama geldiğini; Türkiye'de böyle bir birleşmenin gerçekleşme ihtimalinin olup olmadığını ve olursa neler olacağını, işin uzmanlarına sorduk. Bu birleşme, hızlı değişim sürecindeki yayıncılık sektörünün yaşanan zorluklardan güçlenerek çıkma girişimi gibi geldi bana. Sektör son yıllarda birçok kanattan kuşatma altında: Yazarların telif ajanslarının çoksatar adayı olarak lanse ettiği kitaplar için milyon dolarları aşan avans talepleri, dijital yayıncılığın git gide güçlenmesi, yok olan bağımsız kitabevleri, ekonomik durgunluk, kar marjının düşmesi... Birleşmeyle firmalar, ölçek ekonomisinden faydalanıp kar marjını artırmayı ve yeni iş modelleri için kaynak sağlamayı hedefliyorlar. Tabii her birleşme hedefine ulaşamıyor. Türkiye'de dijital yayıncılık daha emekleme safhasında, ancak yurtdışındakine benzer çoksatarlara yönelik riskli telif açılmaları ülkemizde de yaşanıyor. Yayıncıların ayakta kalmak için elbette çoksatarlara ihtiyacı var, ama tüm sermayesini bu alana yatırması, hem riskli hem de sektörü kısırlaştıran bir gelişme. Yayıncılığın önemi aslında, büyük sermaye gerektirmeden tekil yaratıcıların fikirlerini, hayallerini ve sorularını iletebilmesi; illa geniş kitleleri, popülerliği hedeflemeden farklılıkları temsil edebilmesidir. Oysa bağımsız yayıncılar holdinglerce yutuldukça benzer başlıkları, ama giderek içi boşalan bir şekilde üretiyorlar. Bir medya grubu ile bir çokuluslu şirketin birleşmesi anlamına gelen bu son gelişme, sermaye gereklerinin öne çıktığı bir yayıncılık anlayışı demek; şimdiden yazar avanslarının düşürülmesi vb tartışılıyor İngiliz basınında. Ayrıca satış noktalarına daha da yayılarak küçük, bağımsız yayıncıların teşhir alanı bulmasını iyice zorlaştıracaklar. Bence farklı fikirlerin sanal ortamın insafına kalması, dünyada biyoçeşitliliğin azalması kadar ürkütücü. Penguin ve Random House yayınevlerinin birlikte hareket etmenin yaratacağı olumlu etki ve sinerjiyi bildiklerinden böyle bir karar almaları, son derece yerindedir. ABD piyasasında Amazon ve Google gibi iki dev var. Özellikle Amazon'a karşı ABD'li yayınevlerinin bildiğimiz kadarıyla yaptığı ilk büyük ortaklık bu iki büyük yayınevi arasında olacak. Dünya klasik yayıncılığının dijital yayıncılığa doğru yol aldığı bu tarihlerde yayıncılar arasındaki örnek anlaşma umarım ülkemiz yayıncılarına bir ders olur! Çünkü ülkemizde yayıncıların bırakın ortaklık yapmalarını, aralarında ahlaki sorunlar ve haksız rekabetlerin bile son bulamadığını düşünüyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sorduk-etkinlik-edebiyatin-neresinde", "text": "Türkiye'de edebiyat etkinliğinin ne anlama geldiğini ve nasıl olması gerektiğini işin erbaplarına sorduk. Edebiyat hayatımızın dışında olup da ara sıra başvurduğumuz bir eğlence çeşidi olmasa gerek. Edebiyat, iyi bir okur için yaşamla bir ilişki kurma biçimidir. Bu nedenle edebiyat etkinlikleri yeterli olmaz. Ama maalesef Türkiye'de edebiyat ve diğer sanat etkinlikleri genellikle biraz müsamere havasında ve öğretici olmak üzere kurgulanır. Bu nedenle ortaya ne yeterli ne de doyurucu bir sonuç çıkar. Oysa edebiyatın bir ihtiyaç olduğunu kavrayarak halkı eğitmek gibi yüce gönüllü halleri bırakıp bir ihtiyacın karşılanmasına yönelik alçakgönüllü işler yapmaya başlarsak karşılığı da alınacaktır. Buna en iyi örnek Tüyap Kitap Fuarı'dır. Tüyap, kitapların yasaklandığı, kitapçıların kapatıldığı, yazarların tutuklandığı ve okurların beslenmeyip asıldığı bir dönemde, bir otelin salonlarında başladı yoluna. Gördüğü olağanüstü ilgiyle de bugünlere gelindi ve aynı coşkuyla sürüyor. Türkiye okuru üstünde, okullardaki edebiyat dersleri dahil hiçbir eğitim öğretim fuarlardaki kadar hak sahibi değildir gibi geliyor bana. Tabii fuarlar yalnızca bir örnek... Paneller ve söyleşilere gelecek olursak, onlarda da dikkat edin en çok ilgiyi çekenler, okurların etkinliğe dinleyici olmanın da ötesinde katıldıklarıdır. Dolayısıyla edebiyat için nasıl etkinlikler düzenlemesi konusuna buradan bakmaya başlarsak, sanıyorum daha etkili etkinlikler düzenlemeye de başlarız. Türkiye'nin genelini değil, yalnızca İstanbul'u düşünsek bile yetersiz edebiyat etkinliği var. Merkezlerde toplanmış az sayıda festival, edebiyat günleri, anma günleri, yazar buluşmaları, kitap fuarları... Son yıllarda kitap fuarları Anadolu'ya yayılma çabasında, bu vesileyle yazarlar okurlarıyla az da olsa buluşuyor, ancak bu tür geçerken gördüm uğradım biçiminde buluşmalar yorucu ve yetersiz. Kitaplara mı bakacaksınız, etkinlikleri mi izleyeceksiniz? Edebiyat yazar için de okur için de epeyce bireysel bir yoğunlaşma gerektiriyor; yazarla okur arasında özel bir bağ kuruluyor. Dinginliği, düşünmeyi, öznelliği gereksinen bir alan edebiyat... Dolayısıyla etkinliğin ne olacağı, nasılı özel önem taşıyor ki bu da yaratıcılık gerektiriyor. Büyük şehirler, çeşitli etkinlikle buluşma şansına sahip, ancak yaygın ilgi derleyecek organizasyonlar açısından Anadolu şehirlerinin şansı yok. Oysa edebiyat veriminin bunca yüksek olduğu bir ülkede daha etkin ve yaygın organizasyonlar yapılabilmeli. Bu nedenlerle beyaz ekranı etkin kullanabilsek keşke... Yazarı, çizeri bir şehre götüremesek de görüntüleri ekranda her eve götürebiliriz. Ancak, izlenme oranı ucubesine esir olmuş kanallar bize dizi seyrettirip duruyor. Türkiye'de birçok edebiyat etkinliği gerçekleşiyor. Son yıllarda iyice artan bu hareketlilik sevindirici elbette... Ancak şunu da söylemeden edemeyeceğim: Bu olup bitenlere rağmen gerçek bir edebiyat hareketliliğinden söz etmek hala mümkün değil. Daha doğrusu Türkiye'de gerçek bir edebiyat ortamından ve bu ortamdan sağlıklı bir biçimde beslenebilecek bir edebiyat geleneğinden söz edebiliyor muyuz, buna pek emin değilim. Korkarım okuru farklı katmanlarda yazarlarla buluşturan, ya da buluşturması umulan köprüler, arka planda köprülerin başını tutmuş görüşlerle inşa edildiği müddetçe hep aynı yerlerde sayıp durmamız kaçınılmaz olacak. İlle bir gelenekten söz edeceksek, buna akışkanlık, dönüşüm ve değişimi işaret eden bir tavır demek isterim. Ötesi gerçekten bunaltıcı oluyor. Edebiyat etkinliklerinin sayıca yeterli olduğunu düşünüyorum ama nitelikleri tartışılmalıdır. Klişe formatlar var. Bir moderatör, üç konuşmacı, iki anlaşılmaz seyirci sorusu, bir korsan konuşmacı şeklinde gerçekleşen paneller ya da yazarı ders verir gibi anlatmaya zorlayan tek kişilik konferanslar... Daha yaratıcı formatların bulunması gerekiyor. Edebiyat etkinliklerinde diğer sanat türlerinde faaliyet gösterenlerin bulunması o etkinlikleri hem zenginleştirir, hem de edebiyatla çok ilgilenmeyen ama sinema, tiyatro ve müzikle iç içe olanların dikkatini kitaplara çeker. Yurt dışında yazarların ve şairlerin performans sergilediklerine şahit oluyoruz. Klasik \"okuma\"dan farklı olarak yazdıkları parçaları sahnede canlandırıyorlar. Bence edebiyat etkinliklerinde anahtar kelime \"sıkıcı olmamak\" olmalı. Edebiyattaki yaratıcılığın etkinliklere de yansıması şart."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sorduk-marjinal-bir-tur-tembelhayvan", "text": "Bu cümlelerin sahibi Cihat Taşçıoğlu'yla, yeni kurduğu yayınevi Tembelhayvan'ı konuştuk. Taşçıoğlu, Tembelhayvan'ın gerçekten farklı ve farkı hemen ayırt edilir bir yayınevi olmasını amaçlıyor. Yayınevinin farklılığını içerikten tür seçimine, web sitesinden genel görsel tasarıma kadar her aşama ve düzeyde vurgulamak istiyoruz. İsim seçme aşamasında her kafadan bir Latince sözcük ya da mitolojik karakter adı çıkarken, Genel Yayın Yönetmenimiz Ceren Üçok, biraz da sitem yansıtır şekilde Tembelhayvan'ı önerdi. Bu isim, piyasa akışının dümensuyuna katılmama ve kapılmama temel ilkesine uygun bulununca, üzerinde fazla tartışılmadan kabul edildi. Son satış noktalarının zorlukları nedeniyle ilk olarak üç kitap sürebildik piyasaya ki bu bile fazla bulundu yer yer. Önümüzdeki aylarda Tembel Araştırma, Tembel Tarih, Tembel Neo-Klasik, Tembel İlkgençlik, Tembel Yeşil, Tembel Çizgi, Biyografi dallarındaki kitaplarımız gelecek. İlk üç kitabın sıraladığınız şekilde olmasının nedeni, genç Türk yazarlara yazın alanı sağlama, sıra dışı kitapları okura sunma ve keyifli, akıcı okuma deneyimleri önerme kararlarımızdan kaynaklanıyor. Böyle devam etmeye çalışacağız. Sizin de vurguladığınız gibi, toplamı yüze yaklaşan çeviri ve editörlük çalışmasından sonra yazmak engellenemez bir dürtü haline geliyor. Hoşuma gidiyor polisiyeyle oynamak; sanırım gerisi de gelecek. - Okura iyi yazarlar sunacağız. - İyi hazırlanmış kitaplar çıkaracağız. - Gerek yerli gerekse yabancı yazarların telif hakları için başlatılan sansasyonel artırmalara katılmayacağız. - Görsel anlayışımız ve formatımız özgün olacak. - Satış stratejilerimiz farklı ama işlevsel olacak. - Okuru yanıltmayacağız. - Geniş kapsamlı olduğunu ve birçok okur grubunu tatmin edeceğini düşündüğümüz bir yayın yelpazesi oluşturacağız. yayın evinin iletişim bilgilerine bulamadım rica etsem ulaştırabilir misiniz? teşekkürler."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sorduk-seferihisarda-yaratici-yazarlar-yetisecek", "text": "Ondokuz Mayıs ve Oxford üniversitesi işbirliğiyle 'Sanatçılar kenti' Teos antik kenti sınırları içerisinde kurulması planlanan, yazar yetiştirecek ilk uluslararası eğitim yapısı Yaratıcı Yazarlık Merkezi'ni Prof. Dr. Yavuz Demir ile konuştuk. The Teos International Centre for Creative Writing, İzmir'in Seferihisar ilçesine bağlı Sığacık'ta kuracağımız yaratıcı yazarlık konusunda uluslararası işbirliği ile gerçekleştirilecek akademik bir proje. Proje, ilgi duyan herke açık. Yazmaya merakı olan herkesin ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlıyoruz. Türkiye'de yazı yazmaya ilgi ve talep son yıllarda arttı. Hem akademi hem de akademi dışında birçok insan düzenli eğitim talep ediyor. Şu ana kadar yurtiçinde ve yurtdışında yaptığımız gözlemlere göre çok sayıda talep olacağını görüyoruz. İleride diplomanın da söz konusu olabileceğini söylemişsiniz. İlk yıl için diploma değil, sertifika programları olacak. Eğitimler seçilen programlara göre değişik süreler içerecek. Takip eden yıldan itibaren öncelikle lisanüstü programlarda diploma verilecek. Uluslararası Yaratıcı Yazarlık Merkezi'nde, 'hayal sektörü' ve 'üniversite' işbirliğini akademik ve uluslararası bağlamda ele alıp konferans, workshop, seminer ve yaz okulları yanında lisansüstü ve doktora eğitimi verilecek. Oxford ve New York üniversitelerindeki üst düzey eğitmenler ve profesyonel yazarların yer alacağı bir kadro oluşturulacak. İdari birimler, kütüphane, cep toplantı salonlarından ibaret bir ana yapı ve yazar evlerinden oluşacak, yöreye has mimarinin çizgilerinden muhtevi bir merkez. Dünyaca ünlü yazarlar Seferihisar'a gelerek eserlerinin bir bölümünü yazacak. Romancılar, hikayeciler eserlerini yazmaya devam ederken, program içerisinde hizmet verecekler. Yurt dışında konuştuğumuz akademik ve sanatsal ortamlardaki birçok yazar da daha şimdiden projede görev almaktan mutluluk duyacağını ifade etti. Oxford ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile başlayan işbirliğine New York Üniversitesi'nin de katılımı gerçekleşecek. Bu tartışmanın basitçe cevaplandırılması gibi bir endişe çok da önemli değil. Zira artık bizim dışımızda hiç kimsenin bu soruyla uğraştığını da düşünmüyorum. Elbette ki yazma öğretilebilir. Şüphesiz işinin potansiyelini kabul etmek gerekir; zaten bu merkeze öğrenci kabulünde de bu aranacak şartlar arasında olacak. Yaratıcı yazarlık 1970'li yıllardan beri üniversitelerin akademik programları içerisinde yer almış ve bağımsızlığını ilerleyen yıllarda kazanmış bir disiplin. Lütfen irtibat telefon numaralarını yazınız ve ulaşalım... çok sevindirici bir haber. gelişmeleri takip ediyorum ama lütfen e-posta ile de duyurunuz. Teos harika bir seçim... Merhabalar böyle bir proje olması beni çok sevindirdi. 9 senedir yazıyorum ama tüm yazdıklarımın bir heves olduğu görüşünde herkes. Yazdıklarımı okuttuğum kimse hatalarımı söylemedi bende hep komposizyon tarzında yazdım. Lakin geçen yıl hikaye yazmayı denedim ve çok begenildi. Ondan önce de hikaye yazıyordum. Duygu eksikti, cümlelerde betimlemeler yoktu. Ve insanların sadece söylediği 'hiç güzel olmamış' oluyordu. Böyle bir projeye katılmak isterim. Yaş sınırı var mı? ve belirli ücret ve konaklama şartları hakkında bilgi alabilirsem sevinirim. Sevgi ve saygılarımla..."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/soylesi-cizim-yapmak-da-oyku-yazmak-kadar-emek-istiyor", "text": "Bir süredir İstanbul'da bulunan Cordoba ile konuştuk... Görsel sanatlar alanında lisans eğitimimi tamamladıktan sonra illüstrasyon yapmaya karar verdim. Kolombiya'daki çeşitli dergilere göndermek üzere, portfolyomu oluşturmaya da o günlerde başladım. Bacanika bir illüstrasyonumu yayınlayan ilk dergiydi. Bundan sonra diğer dergiler de çalışmalarımla ilgilenmeye başladı. Açıkçası bir tarzım bulunduğunu düşünmüyorum. Çalışmalarım ben farkına bile varmadan değişiyorlar. Kariyerim boyunca çeşitli projelerde freelance olarak çalışmayı sürdürebilmek ve sadece en çok ilgimi çeken projelerde yer alma özgürlüğüne kavuşmak istiyorum. Şu sıralar New York Sanat Akademisi'nde resim dalında lisans eğitimine devam ediyorum. Akademi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi işbirliğiyle, aralarında benim de bulunduğum dört başarılı öğrencisini, deneyim kazansınlar diye, beş haftalığına İstanbul'a göndererek ödüllendirdi. Çalışmamız için bize bir atölye de tahsis edildi; ki bu da çok işe yaradı, Türkiye'de bulunduğumuz süre zarfında güzel işler çıkardık. Beni zorlayan, böylece yeni şeyler denememe vesile olan projelerden hoşlanırım. Fakat yetenek ve becerilerimi ortaya serebileceğim kadar özgür de olmalıyım. Mezuniyetimden bu yana çalışmalarım da sanki benimle birlikte olgunlaştı. Fikirlerim de teknik becerilerim de zamanla değişti. Kaçınılmaz olarak, bu hep böyle devam edecek. Bir arkadaşım yayıncı Rey Naranjo ile çalışıyordu. Grafik roman deneyimim bulunmamasına rağmen, iletişim bilgilerimi editör John Naranjo'ya iletti. Benimle bağlantı kurarak, projeye katılmamı teklif eden de John Naranjo oldu. Marquez'in çalışmalarına oldum olası hayrandım. Dolayısıyla bu projede yer almak benim için ayrıcalıktı. Bizim projemizde, her şey Gabriel Garcia Marquez'in hayatından esinlenen bir grafik roman hazırlama fikriyle başladı. Oscar Pantoja hikayeyi oluşturmak için araştırmalar yaptı, derken bir taslak hazırladı ve bu taslaktan yola çıkarak da bir senaryo yazdı. Bu arada Rey Naranjo da bizimle iletişime geçmişti. Üç çizere de senaryonun farklı bir parçasını verdi. Bu doğrultuda eskizlerimizi hazırlamaya başladık. Çizerler olarak bağımsız çalışıyor fakat 10-15 günde bir, bir araya gelerek proje yöneticisinin yönlendirmelerini alıyorduk. Ardından ortaya çıkan sayfaları yayınevine gönderdik, renklerden, metinden, hatta dizayndan sorumlu olan onlardı. Son revizyonlardan sonra da yayıncı kitabı baskıya gönderdi. Kitabı son haline getirmek yaklaşık bir yılımızı aldı. Yayıncımız kitabı üçe böldü çünkü hiçbir illüstratör çok yorulmasın, hem de proje zamanında hazır olsun istiyordu. Bence de bu fikir harikaydı çünkü kitabı daha ilginç ve dinamik kıldı. Hepimiz kendi payımıza düşeni bağımsız olarak çizdik fakat bütünlüğü sağlamak için de sık sık bir araya geldik. Bence şu an piyasada bu üç yaklaşımın örneklerini de görmek mümkün. Ek olarak söyleyebileceğim ise şu ki, artık toplum görsel uyaranların ön plana çıktığı bir noktaya evrildi. Şimdi hepimiz çevremizdekileri görünüşüne göre yargılıyor ve görünüşümüze göre yargılanıyoruz. Gelinen noktanın artıları da mevcut, eksileri de... Elbette harika bir öyküyü ya da romanı, kapağı dikkatimizi çekmediği için kaçırıyor olabiliriz. Fakat diğer yandan artık kapak öyle önemli ki, her yazarın bunun üzerine kafa yorması gerekiyor. Ayrıca tasarımcılar, illüstratörler ve bir kapak hazırlanırken emeği geçen diğer herkes, vizyonlarını konu üzerinde okuyup çalışarak geliştirmiş kişiler. Kitabın anafikrini basit bir görselle vurgulamanın en iyi yollarını kesinlikle biliyorlar. Yani genel olarak, insanlar bir görseli hazırlamanın, bir öykü kaleme almaktan daha kolay olduğunu düşünüyorlar. Halbuki bir sanatçı görselin etkili olmasını sağlamak için uzun süre ona kafa patlatmak zorunda. Çizerler de yazarlar kadar emek veriyor. Illustration Mundo, illüstrasyonla ilgilenenler için oldukça önemli bir sayfa. Son zamanlarda Instagram da benim için harika bir ilham kaynağı haline geldi. Instagram sayesinde ilgi çekici sanatçılar ve illüstratörler keşfedebiliyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/sunay-akinla-soylesi", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. çok saygı duyulması gereken bir insan. Söyleşi de kitap gibi mükemmel olmuş. Teşekkür ederim bu güzel söyelşi için. Sunay Akın patates püresi gibidir; ne kadar yerseniz yiyin, doymazsınız."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/tahsin-yucelle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/tanil-bora-ile-soylesi-spor-izleyicisi-okumaya-pek-duskun-degil", "text": "Türkiye'de futbol her zaman çok ilgi çeken, çektiği ilgiyle doğru orantılı olarak da çok konuşulan konuların başında gelir. Toplumun farklı kesimlerini aynı ilgi alanında buluşturan futbol, kaçınılmaz olarak takipçilerinin karakteristik özelliklerinden ve gündeminden izler taşır. Bunun neticesinde futbolun yolu bazen cinsiyetçilikle, bazen fanatizmle, bazen de demokrasiyle kesişir. Biz de Tanıl Bora'yla futbolun yolunun edebiyattan nasıl geçtiğini, futbol gazeteciliğini ve futbol kitapları editörlüğünü konuştuk. Benim açımdan, denklem çok basit: Her ikisini de çok seviyorum, okumayı-yazmayı ve futbolu. İkisi arasında bağlar kurmak, ilham devşirmek, hoşuma gidiyor. Her ikisindeki zevki birbirine katıyor, tatmini çoğaltıyor. Bu kadar basit. Zorunlu bir ilişki değil bu. Futbol zevkini okuma-yazma tutkusundan ayrı tutan, ikisini asla birbirine karıştırmak istemeyen laikleri de anlarım. Ama Nabokov ve Camus, futboldan edebi ve felsefi hikmetler çıkarmalarıyla bilinen yazarlar. Ben daha çok futbolun tasvirini yapan, oyunun ve aktörlerin ilhamından hayaller, imgeler üreten yazarları, öylesi edebiyatı seviyorum. İyi dokümantasyon ve iyi dramatizasyonla yazılmış futbolcu biyografilerinden, kulüp tarihlerinden veya sözgelimi kaleciliğin tarihsel seyrini anlatan bir kitaptan, sıkı bir maçtan aldığım kadar zevk alıyorum. Sadece futboldan bahsetmeyelim, Yüzme tutkunu olarak, yakın zamanda yüzme edebiyatını keşfettim. Britanyalı yazar Charles Sprawson'un ve Alman yazar John von Düffel'in kitaplarını, serin bir suda kulaç atma zevkiyle okuyorum. Şair Lord Byron için dikilmiş bir anıtta Ünlü İngiliz yüzücü ve şair yazıldığını bilir miydiniz? Adamın kendisi de yüzmeyi şiir kadar önemsermiş. Sporda, zihin, hayalat ve edebiyat için müthiş bir bereket var. Oyun var işin içinde, bedenle iddialaşma var, kendini aşma, odaklanma tecrübesi var, hoşnutluk, muzafferiyet hazzı ve acz, mağlubiyet imtihanı var. Atanın endişesine benzer. Penaltı karşılayan kaleci, atana oranla gamsızdır, malum. Yapamazsam, başaramazsam, olmazsa... endişesi, tutamayana değil atamayana musallattır. Futbolseverler arasında okuma yazma düşkünü olanlar okuyor, esasen. Yani pek kalabalık bir nüfus değil; genel futbolsever kitlesi içinde bir azınlık. Belki asıl futbol sevenlerin sadece bunlar olduğunu da söyleyebiliriz! Çünkü sadece takımının manyağı olmayıp da sahiden futbolu sevenlerin, futbol üzerine düşünmeye, hayal kurmaya düşkün olması, futbola dair hikayeleri merak etmesi beklenir. E öyle olunca da, okumaya meraklı olması beklenir. Aslına bakarsanız, manyak taraftarın da kulübünün evveliyatını, hikayelerini merak etmesi beklenir. Fakat o merak da az. Aslında genel olarak okumaya, kitaba ilgisizlikle ve bence daha da genel olarak meraksızlıkla ilgili bir sorundan söz ediyoruz. Ben aslında sadece futbolseverlerin değil, futbolla o kadar alakalı olmayanların da futbolla ilgili literatüre rağbet etmemesinden rahatsızım. Futbola hiç alakası olmayıp da sosyal bilimsel ve politik ilgileri olanların, kimi futbol kitaplarından alabilecekleri bilgiler ve alabilecekleri bir zevk var. Keşke bunu fark edebilseler. Bir raftan da ibaret olsa, evet. Her şeyden önce, bu edebiyatın kutsal kitapları sayılan Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol'u ile Nick Hornby'nin Futbol Ateşi var. David Peace'in Lanet Takım'ı, kısmen yeraltı edebiyatına göz kırpan, kendine mahsus bir edebi tecrübedir. Kadri bilinmeyen bir kitaptan daha söz etmeliyim. Macar yazar Laszlo Darvasi'nin yazdığı Santrforun Rüyası; Darvasi Galeano'nun Orta Avrupalısıdır. Galeano Maradona'ysa, Darvasi'de Puskas'tır. Bu baş eserlerin yanına başkalarını da koyabiliriz. Türkçede de, futbol edebiyatı sınıfına koyabileceğimiz kitaplar var. Can Kozanoğlu'nun öncü kitabı Bu Maçı Alıcaz, pekala edebi bir denemedir. Kıymetli Ümit Hassan hocam, eski Radikal Futbol ilavesine, edebiyat dergisi derdi mesela. Yakınlarda çıkan Alper Gencer'in Brezilyalı Kanarya'sı mesela, gayet tatlı bir futbol romansı. Dünyadan çok daha geri, çok daha ileri değiliz gibi geliyor bana. Futbol medyası, yani onun ana akım magazin sektörü, bütün dünyada erkek dilinin kalelerinden biri. Kadınları aşağılamanın başka yerlerde hoş karşılanmazken orada yine doğal sayıldığı bir rezervasyon alanı. Gerçi amk adlı bir yayın dünyanın başka neresinde bulunur bilmiyorum ama bence Türkiye bu bakımdan bilhassa berbat bir vaziyette değil, global berbatlığa uyumlu bir vaziyette. Bence genel olarak biyografide geri kalmışız! Hangi edebi, politik şahsiyetin, düşünce insanının veya magazin ulularından hangi birinin, güçlü bir dokümantasyona dayanan, edebi zevke de hitap eden bir biyografisi var Türkçede? Gönlünüze göre bir iki istisna anabilirsiniz belki, o kadar. Spor alanında iyi biyografiler olmasını nasıl bekleyebiliriz bu kıtlıkta? İyiyi bırakın, herhangi biyografi çıkması bile zor. Fazladan zor, zira birincisi zaten spor izleyicileri okumaya fazla düşkün değil, okumayı besleyen bir merakla yanıp tutuşmuyorlar. İkincisi, spor dünyası, özellikle de futbol dünyası, şeffaflıktan uzak iktidar ilişkileriyle, katı hiyerarşilerle, hamasetle dolu bir dünya. Sporcular, özellikle de futbolcular, reşit insan muamelesi görmüyorlar, milyonlar da kazansalar bu ilişki ağının vesayeti altındalar. Dolayısıyla hayatlarının şeffaflaşması zor. Dünyada sporcu biyografilerini büyük çoğunlukla gölge yazarlar kaleme alıyor. Türkiye'de bir sporcunun bir gölge yazara açılması zor olduğu gibi, sözünü ettiğim ilişki en azından zihnen ağının tutsağı olmayan bir gölge yazar bulmak da zor. Kimin biyografisini okumak isterdim? Tabii hamasetle, yıkama yağlamayla bulanmamış olmak kaydıyla... Türkiye'de, Tanju Çolak, Hakan Şükür, Neslihan Demir. Bir de, atçı ve jokey alemini anlatmaya vesile olması bakımından, Ekrem Kurt veya Mümin Çılgın. Kitap okuyan futbolcu gerçekten çok nadir. Okuyanlar, galiba genellikle, ucuz hikmet pazarlaması yapan çoksatarlara itibar ediyorlar. Elbette ciddi şeyler okuyanlar da var. Ben öncelikle az evvel futbol edebiyatı faslında zikrettiğim kitapları önermek isterdim. Gençlerbirlikli futbolcular söz konusu olduğunda, tabii Ankara Rüzgarı'nı okumalarını isterdim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/tarihi-roman-kurmaca-olmadan-dusunulemez", "text": "Başına 'popüler', 'dünya', 'Türk' gibi sıfatlar koyun ya da koymayın; tarih, Türkiye'de hemen hemen herkesin kafa yorduğu, az çok bilgi sahibi olduğu ve konuşup, tartışmaktan zevk aldığı bir konu oldu hep. Çünkü orada milli hislerimiz yatıyordu, entrikalar vardı, kimi neden sevmemiz ve sevmememiz gerektiği konusunda ders almamız gerekiyordu... Üstelik, henüz geçenlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Muhteşem Yüzyıl dizisine ilişkin açıklamalarının ardından, ülkece tarih uzmanı kesilmedik mi? Medyanın, tarihi anlatma konusunda ne kadar etkin bir güç olduğu ortada. Ancak, halka ulaşan her yapım, gerçek tarihe bağlı kalmak zorunda mı? Ne kadar kalıyor? Bu soruları hepimiz enine boyuna düşündük. Fransızca'da bir sıfat olan populaire kelimesi, basılı ya da internet ortamındaki hemen hemen pek çok sözlükte, halkın arasında yaşayan motiflere yer veren, onlardan yararlanan, halkın zevkine uygun, halk tarafından tutulan ve herkesçe tanınan gibi anlamlara gelmektedir. Aynı şekilde popüler kelimesinin Türkçe'de, aktüel, güncel, ilgi çeken, gündemde olan, göz önünde bulunan gibi anlamlarda kullanıldığını düşünürsek, popüler tarihin de buna bağlı olarak, aktüel, ilgi çeken ve halk tarafından sevilen ve beğenilen tarih yazımı olduğunu söyleyebiliriz. Popüler tarih, akademik tarihten çok farklı, dipnotlardan uzak, daha yumuşak ve okunabilir bir üsluba sahip olan, atıflara ve kaynaklara fazlaca yer vermeyen tarih metinlerine verilen isimdir. Biraz daha açarsak, akademik eserlere göre daha kolay okunan ve halkın hoşuna gidecek ilgi çekici ve sansasyonel konulara eğilen tarih yaklaşımıdır. Popüler tarih soruda da belirtildiği gibi, insanların tarihe olan ilgilerini artırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Daha kolay okunur olması ve akademik tarihe göre daha çekici konulara eğilmesinin sebebi de budur. Ancak bu tip tarih yazımının zaman zaman istismar edildiği de bir gerçektir! Tarihin tüketilebilir olması, onun ticari amaçlar için kullanılması ile mümkündür. Günümüzde bunun yapılmadığını söylemek tam bir safdillik olacaktır. Dizilerde ve filmlerde topluma yansıtılan tarih, dizinin ya da filmin yapımcısının bu konuda ne kadar özenli olduğu ile alakalıdır. Eğer bir yapımcı, filmini ucuza getirmek istiyorsa bir fatihi dört duvar arasına hapsederek onun seferlerini yok sayar ve tarihi olduğundan farklı aktarır. Çünkü seferler ve savaşlar çok pahalı çekimleri beraberinde getirecektir. Tarihi filmlerde ve dizilerde konunun uzmanı akademisyenler görevlendirilirse, tabiki tarihi gerçeklere mümkün mertebe uyulacaktır. Avrupa'da tarihi filmlerde birden fazla uzman tarihçi danışmanın görev aldığını ve akademik bir titizlikle çalıştıklarını biliyoruz. Bizde de bu uygulama bir alışkanlık halini alır ve danışmanların uyarıları dikkate alınırsa, bu tür filmler ve diziler tarihi gerçeklere daha fazla uygun olacaktır. Hepimizin bildiği gibi tarih, 'popüler tarih,' 'akademik tarih,' 'resmi tarih' ve 'gayri resmi tarih' gibi bazı ayrımlara tabi tutulmaktadır. Özellikle ülkemizde, uzun yıllardır, resmi tarih söylemi çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu söyleme göre, bir resmi tarih vardır ve bu devletin arkasında durduğu ya da savunduğu tarihtir. Bir de resmi tarihin karşısında gayri resmi tarih vardır. Bu gayri resmi tarihin ise, çoğunlukla resmi tarihin gölgesinde ve hep gizli kaldığı düşünülür. Aynı zamanda resmi tarih daha çok belli bir ideoloji ya da politikayı savunmak üzere uydurulmuş gibi düşünülmektedir. Böylesine keskin bir ayrımın ne kadar doğru olduğu her zaman tartışmaya açıktır. Özellikle günümüzde, herkesin her platformda düşündüklerini rahatlıkla söyleyebildiğini düşünürsek, bu ayrımların çok da anlamlı olmadığının altını çizmeliyiz. Çünkü, herhangi bir tarih tezi devletin kurumları tarafından belli bir süre savunulsa da, eğer bu tez kabul edilebilir ve gerçek değilse, bir süre sonra mutlaka yerini doğru olan teze bırakacaktır. 'Popüler' ve 'popüler olmayan' ayrımı, diğer ayrımlardan biraz daha farklı bir çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir. Şöyle ki: Akademik tarih çoğunlukla daha bilimsel ve tarihi olayları nasıl olduysa öyle aktarmaya eğilimlidir. Popüler tarih ise, akademik tarihten farklı olarak önceki soruda da belirttiğimiz gibi toplumun ilgisine ve alakasına yönelik olarak yazılmıştır. Yani popüler tarih toplum tarafından bir ihtiyaç olarak görülmüş ve bu alanda yazılmış olan eserler, dergiler ve diğer bütün yayınlar inanılmaz derecede ilgi görmüştür. Biz akademisyenler de çoğunlukla bunun sebeplerini hep düşünmüşüzdür. Çünkü uzun emekler sonucunda ortaya koyduğunuz akademik tarihe ait eserler ortalama bin adet basılıp belirli bir okuyucu kitlesine hitap ederken, popüler denilen eserler binlerce/on binlerce adet basılarak büyük kitlelere hitap edebilmektedir. Eminim birazcık düşünen her akademisyen, popüler tarzda yazılan eserlerin neden böylesine çok okunduğunun sebebini merak edip kendisini ve yapıtlarını sorgulamıştır. İşte bu noktada çoğunlukla devreye popüler tarih girmeye başlar. Yani tarihçi toplumun beklentilerini dikkate alarak, onların okumaktan keyif alacağını düşündüğü konulara yönelir. Böylece popülarite tarih yazımında belirleyici olmaya başlar. Bu ilişki yazarın yeteneği ölçüsünde gelişir ve halkın beğenisini de kazanınca, eserin okunabilirliği artar. Bir tarihi roman yazılırken, öncelikle tarihin herkesin anlayabileceği sadelikte anlatılması ve geçmişte yaşanan olayların aydınlatılmasına yönelik bir kurgu yapılması büyük önem taşır. Bu kurgu yapılırken ise, yaşanmış olan tarihi gerçeklere uyulmalıdır. Yani tarihte gerçekleştiğini bildiğimiz her türlü olay olduğu şekliyle kullanılmalıdır. Tarihi roman yazarı bu kurala uyabilmek için mutlaka ve mutlaka romanında ele aldığı dönemi ve olayları iyi bilmelidir. Bunun için de ilgili dönemi iyi araştırmalı ve bol okuma yapmalıdır. Eğer ele aldığı dönem ile ilgili olarak yeterince araştırma yapmaz ise yaşanmış olan olayları gerçekte olduğu şekliyle kullanmayı başaramaz. İşte o zaman da olaylar olduğundan farklı kullanılır ve bu bir tür anakronizm olur. Anakronizm, Grekçe'de arka, eski, geri ve uzak gibi anlamlara gelen ana ile zaman anlamına gelen chronos kelimelerinin birleşiminden türemiş bir kelime olup, tarihsel olgu ve olaylar arasındaki kronolojik ilişkilerin tahrif edilmesi anlamına gelir. Tahrifatın bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde yapılması bunu değiştirmez, her türlü tahrifat anakronizmdir. Anakronizm, tanımı gereği ve elbette doğal olarak, tarihsel ya da tarihle ilişkili metinlerde/söylemlerde varlığa gelir. Kimi zaman tarihsel bir karakteri yaşadığı zamandan farklı bir zaman diliminde yaşatmak, ona yapamayacağı şeyleri yaptırmak, kimi zaman muayyen bir nesneyi tarihselliğinden kopararak bir başka tarihsellik içerisine monte etmek gibi biçimlerde karşımıza çıkan anakronizm, konumuzla ilgisi olması bağlamında sınırlarsak, tarihi romanlarda pek çok örneği bulunan bir durumdur. Yazarın kendi tarihselliğinden, bir diğer ifadeyle zamanının çocuğu olmasından kaynaklanan bir durum olduğu açık olan anakronizmin yaşadıkları dönemi anlatan yazarlardan ziyade geçmişi hikaye eden yazarlar tarafından düşülen bir tuzak olması, söz konusu durumun tarih ve tarihsel olan ile ilişkinin en açık örneğidir. Çoğu zaman yazar dahi farkına varmadan, tarihsele şahit olunmamış olmaktan kaynaklanan bilgi hataları ya da temelsiz sanılarla metne sızan anakronizm, zaman zaman bütün metni dahi anakronik hale getirebilir. Bu durumun en bilinen örneklerinden biri, Lübnan asıllı Fransız romancı Amin Maalouf tarafından kaleme alınmış olan Semerkant isimli anakronik eserdir. Maalouf bu eserinde İranlı şair ve matematikçi Ömer Hayyam, Alamut Haşhaşiliğinin kurucusu Hasan Sabbah ve Büyük Selçuklu veziri Hasan Nizamülmülk'ü aynı tarihlerde yaşamış şahsiyetler olarak kurgulamış, tarihsel anlamda öyle olmadığı halde bu üç kişiyi aynı zaman ve mekanda bir araya getirmiş, onları aynı tarihsellik içerisinde kurgulamıştır. Yazar tarafından yapılmış olan bu kurgu, metnin ara sokaklarında değil de ana hattını teşkil eden bir zeminde, baş karakterlerin yaşamında yapılmış olduğundan dolayı, yazar eserinde salt bir anakronizm örneği sergilemekle kalmamış, tamıtamına anakronik bir metin üretmiştir. Tarihi romanlarda bu gibi sapmalardan uzak durmak bir tarihi roman için olmazsa olmazdır. Yani tarihi romanlarda kurgu, tarihi gerçeklikleri bulunan karakterlere asla yapmadıkları şeyleri yaptırarak bir nevi onlara iftira atmak ve onları yanlış 'kurmak' için değil, tarihin gizlerini edebi malzeme haline getirmek, çözülememiş sırları çözmek ya da daha da esrarlı hale getirmek için kullanılmalıdır. Sonuç olarak, bir roman türü olarak tarihi roman, kuşkusuz kurgu/kurmaca olmadan düşünülemez. Onu tarihten ayıran da söz konusu kurgusallıktır. Bununla birlikte, benim kanaatime göre, kurgu, tıpkı yukarıda işaret etmiş olduğum gibi giz merkezli olmalı, çözülememiş olanı ya da varolmayanı nesne edinmelidir. Her yeni tarihi roman ya da tarihi dizi filmin ardından ortaya çıkan ve günlerce süren tartışmalar, yukarıdaki soruda ortaya konulan bu hassasiyet ile ilgilidir. Bir akademisyen olarak, tabiki tarihin her ne şekilde ve nerede olursa olsun yanlış aktarılmasını doğru bulmadığımı ve bunun sakıncaları olacağını söylemeliyim. Öncelikle tarihi dokuya ve tarihi gerçeklere olabildiğince uygun olması gerekir. Tarihin son yıllarda büyük ilgi görmesi, tarihsel bilginin toplum tarafından büyük bir açlıkla talep edilmesi, biraz da tarihi konu edinen öykülerin, romanların, menkıbelerin, kıssaların, kahramanlık destanlarının vs. etkisiyledir. İnsanlar tarafından her dönemde büyük ilgi görmüş olan ve muayyen bir konu içerisinde birtakım mesajların aktarıldığı, nasihatlerin edildiği ve insanların ibret almaya davet edildiği bu tür anlatılar, aynı zamanda insanların merak duygularını da canlı tutmak gibi bir görev üstlenerek içerdikleri/aktardıkları mesajı daha canlı bir biçimde anlatabilmeleri açısından her zaman rağbet görmüşlerdir. Öğretmenlerin, din adamlarının, kanaat önderlerinin ve siyasetçilerin iş bu tarihsel anlatıları her fırsatta referans olarak kullanmalarının ve anlatmak istediklerini bunlar vasıtasıyla anlatmalarının nedeni de aynıdır: Tarihin bu biçimde kullanımının, hem hitap edilen kitlenin dikkatinin canlı tutulmasını hem de aktarılmak istenen mesajın daha geniş kitlelere ve elbette daha canlı ve anlaşılır bir biçimde sunabilmeyi mümkün/kolay kılması. Son yıllarda tarihin ilgi odağı olmasına paralel bir biçimde tarihi romanların, tarihsel olayların konu edinildiği filmlerin, dizilerin ve oyunların revaç bulmasını da ben bu hususa bağlıyorum. Günümüzde özellikle görsel medyada çoğunlukla tarihi romanlardan esinlenerek yazılan senaryolar ile çekilen yüksek maliyetli dizileri izlerken çocukluk günlerime, yetmişli yıllara gidiyorum. O yıllarda çok sayıda tarihi film çekilirdi. Bu filmler her ne kadar günümüz parametreleri açısından değerlendirildiğinde biraz fantastik sayılabileceklerse de, o yıllarda çok izlenir ve inanılmaz ilgi görürlerdi. Başta Malkoçoğlu, Kara Murat, Battal Gazi ve Tarkan serileri olmak üzere, ilk üçünde çoğunlukla Cüneyt Arkın'ın, sonuncusunda ise Kartal Tibet'in başrolde olduğu bu filmler, çok çeşitli dönemlere ait öyküler anlatırlardı izleyenlere. Türk tarihinin erken dönemlerinden tutun da Selçuklu tarihine ve Osmanlı tarihinin değişik dönemlerine kadar pek çok konuyu işleyen bu filmler, bugünkü filmler ve diziler ile kıyaslanamayacak kadar küçük bütçeler ile çekildiğinden, birçok açıdan çok zayıf olurlardı. Bugün birçok kimse tarafından küçümsemeyle karışık bir şefkatle izlenen ve inanılmaz bir anakronizm içerisinde bulunan bu filmlerin, tarihimize ve tarihsel değerlerimize belli ölçüde duyarlı insanlar tarafından üretildiğini, önemli gişe başarıları elde etmelerinden de anlaşılacağı gibi, toplumsal anlamda bir ihtiyaca cevap verdiklerini düşünüyorum. Ayrıca günümüzde devasa ekonomik kaynaklara ve astronomik bütçelere erişebilme imkanına sahip olan sinema yapımcılarının, muazzam tarihsel birikimimize rağmen yeterli sayıda ve kalitede tarihi film üret memeleri ile yüzeysel bir kıyas yapmanın bile, yetmişli yılların bu açıdan sahip olduğu önemin anlaşılmasını sağlayacağına da eminim. Günümüz Türk tarihi sinemasının olması gereken yerde olmadığına kimsenin kuşkusu yoksa da, sayıları az da olsa zaman zaman kaliteli ve istenilen düzeyde filmlerin üretildiği bir gerçek. Örneğin, Ezel Akay imzalı Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?'yü ben bu kategori içerisinde değerlendiriyorum. Birçok kez ilgiyle izlediğim bu filmi her izlediğimde farklı tatlar almıştım. Gerçekten iyi bir danışman eşliğinde kaleme alındığı açık olan filmin senaryosu, pek çok tarihçinin bile habersiz olduğu önemli tarihsel gerçeklere dikkat çekerken, Osmanoğullarının ve diğer beyliklerin hüküm sürdüğü Anadolu'nun o yıllardaki toplumsal yapısını gerçeğe çok yakın bir şekilde yansıtması açısından beni çok etkilemiş, inanılmaz derecede tatmin etmişti. Özellikle filmin konu edinildiği dönemde Anadolu insanının inanç ile ilgili tutumunun gerçekçi bir şekilde başarıyla perdeye yansıtılabilmesini tarihçi olarak takdir ile karşılamıştım. Kuşkusuz hataları da olan, bünyesinde birtakım anakronik sorunları barındıran bir filmdi, fakat benim kanaatim, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?'nün tarihi filmler bakımından Türk sinemasının önemli kilometre taşlarından biri olduğu yönündedir. Burada, son yılların en çok ses getiren Türk filmi olan ve Türk sinema tarihinin en büyük gişe başarısını elde eden Faruk Aksoy imzalı Fetih 1453 isimli filmden de söz etmek isterim. Bu film de aynı şekilde tarihi dokuya ve tarihi gerçeklere büyük oranda uygun olarak çekilmiştir. Bu tür filmlerin ve dizilerin sayısının artması tarihin sevdirilmesini sağlayacaktır. Tarihimizi yaşandığı şekliyle korumak tabi ki hepimizin görevi olmalıdır. Aslında bu sadece tarihçilerin göstermesi gereken bir hassasiyet de değildir. Her bireyin, kendisini ait hissettiği tarihi gerçeklere karşı bir sorumluluğu vardır ve olmalıdır da. Eğer bu sorumluluk duygusu ortadan kalkarsa, tarihte yaşanmış olan gerçekler bir süre sonra olduğundan farklı algılanmaya başlanabilir. Kanaatim, tarihi gerçekleri olduğundan farklı gösteren/göstermeye çalışan metinlerin/senaryoların hamurunda ahlaki bir zaaf olduğu yönündedir. Örneğin, ömrünü at üstünde ve seferlerde geçirmiş olan bir hükümdara romancı tarafından saraylarda ömür tükettirilmesi, gerçek olanı saptırmak tarihi, kurmaca ile eşitlemek ve söz konusu şahsa iftira atmak olacaktır. Bu ise, kim tarafından, ne zaman, hangi amaçla ve hangi bağlamda yapılırsa yapılsın, kesinlikle kabul edilemez. Ben bu hususta, bizi bilen ve tanıyan, bizim de bildiğimiz ve tanıdığımız herhangi bir insan ile tarihi romana/filme/diziye karakter olarak dahil edilen şahsın aynı minvalde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ölü veya diri, herhangi bir insana iftirada bulunmak onun özlük haklarına saldırı, zulüm ve insan hakkı ihlalidir. Hukuken olmasa da, ahlaken suçtur. Bunun böyle olmadığını düşünen pek çok gazeteci, eleştirmen ya da romancı, yapılan bu kurgular ile gerçekler asla değişmiyor ve orada öylece yaşandığı şekliyle duruyor deseler de, aslında okuyucu veya izleyici için önemli olan bu değildir. Okuyucu/izleyici de doğrusunu bildiği gerçeğin çarpıtılmasıyla, onun değişmediğini, ama yara aldığını, yani özellikle işin aslını bilmeyenlerin okuduklarını doğru sanmaları sonucunda, gerçeklerden sapmalar olacağını düşünüp üzüntü duyuyor. Ve her şeyden önemlisi daha önce de söylediğimiz gibi, olduğundan farklı gösterilen tarihi karakterlerin özlük haklarına saldırıda bulunulduğunu düşündüğünden, değer verdiği bu karakterler için samimi ve yürekten endişe, hatta öfke duyuyor. Her ne amaçla ve gerekçeyle olursa olsun, buna hiçbir yazarın/senaristin hakkının olmadığını düşünüyorum. Eğer düş gücü yazarın yeteneği ise ve bu konuda kendisini özgür hissetmek istiyorsa, yeteneğini kullansın, yaşanmış olanı yeniden ve olduğundan farklı yazmak yerine, yaşanmamış olanı ilk kez ve nasıl isterse öyle kurgulayıp yaratsın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/timothée-de-fombelle-yazdigim-gibi-yemek-yapiyorum-kokular-tatlar-anilar-heyecanlar-arayarak", "text": "Timothee de Fombelle: Yazdığım gibi yemek yapıyorum: kokular, tatlar, anılar, heyecanlar arayarak... Paris'liyim ama iki sene Vietnam'ın başkenti Hanoi'de yaşadım. Bu şehirde PHO isimli, et ve taze sebzelerden yapılan bir çorba vardır. Tamamen günlük hayatın bir parçasıdır. Sabah 8'de Hanoi'de yaşayanlar, şehrin en iyi, küçük, PHO restoranlarında masa başına otururlar. Günlerini yine aynı şekilde bu çorba ile sonlandırırlar. PHO bu açıdan benim için Hanoi'nin bir lezzeti olarak kaldı. Evet gastronomiye tutkunum. Yemek pişirmeyi seviyorum. Ve yazdığım şekilde yemek yapıyorum: kokular, tatlar, anılar, heyecanlar arayarak. Zaten kitaplarım da yemeklerle doludur... Yemek tarifleri yaratırım. Son kitabım Vango'da, hayallerimin restoranını tasvir ediyorum. Restoranın adı Güzel Yıldız. Şimdilik yazılarımla yaşamımı idame ettirebiliyorum. Bu, romanlarımın başarısına bağlı olan büyük bir şans. Tiyatro oyunları da yazıyorum ancak tiyatro hayatımı kazanmama yetmez. Çok kırılgan bir ekonomi. Ve her zaman kitaplarımdan yaşayabilecek miyim hiç emin değilim. Bir felaket olmayacaktır ama, beni imrendiren bir sürü meslek var. Aşçılık neden olmasın! Ülkemin 19. yüzyıl büyük romancılarını beğenirim: Balzac, Flaubert... Yeni dünyalar yaratıyorlar. Dünyanın diğer yerlerinden sevdiğim yazarlar da var: Skakespeare, Çehov, Beckett. 5 kez okuduğum bir kitabın adını vereceğim: Alexandre Dumas'dan Monte Cristo Kontu. Beni çok büyüleyen bir şey üzerine zaten yazdım: Ağaç! Çocukluğumdan beri ağaçlara tırmanırım. Bu yüzden TOBIE LOLNESS'ı yazdım. Ağaç geleceğimizdir. Kıyafetler açısından mükemmel değilimdir ve korkarım ki beyaz atlı prense benzemiyorum. Sanırım, yediklerim ve içtiklerim daha çekici gelecektir. Birkaç gün önce 1981 tarihli bir Saint Emilion içtim ve o yılımı hatırlamaya çalıştım: 8 yaşındaydım, ilk hikayelerimi yazıyordum. Yemeğe gelince, dün yaptığım incirli tarttan bahsedebilirim size. İncirleri doğrudan ağaçtan topladım. Dövülmüş bademlerle birlikte hamurun üzerine yaydım, biraz da tereyağı koydum. Pişmesini izlemek için fırının yanında oturdum. Timothee de Fombelle, 1973 yılında doğdu. Birçok oyun yazmış ve yönetmiş olan yazar, 2006 ve 2007 yıllarında, gençler için yazdığı, Toby Alone romanının iki kitabını yayımladı. Bugün, 28 dile çevrilmiş ve çeşitli Fransız ve uluslararası ödüller almış olan roman, ağaçtan bir dünyada yaşayan, küçük boyutlardaki bir insan ırkını anlatıyor. Yazarın son eseri olan \"Vango\", yirminci yüzyılın ilk yarısında geçen bir kahramanlık öyküsüne dair bir serinin ilk kitabı. Bunun yanında, Timothee de Fombelle hala tiyatro ve dans için yazmaya devam etmektedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/tom-waitsin-sesinden-bukowski-gulen-yurek", "text": "Tom Waits, Charles Bukowski'nin Gülen Yürek şiirini seslendiriyor. Buket Ketbağa, Tom Waits'in \"harika\" diye yorumladığı şiiri sizler için Türkçeye çevirdi. Tom Waits, Charles Bukowski'nin Gülen Yürek şiirini seslendiriyor. Buket Ketbağa, Tom Waits'in \"harika\" diye yorumladığı şiiri sizler için Türkçeye çevirdi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/tonguc-ok-ile-soylesi-ceviri-icerideki-yasami-kolaylastiriyor", "text": "Tonguç Ok, 17 yıldır cezaevinde. Dev-Yol davasından tutuklanan Ok, 2009 yılında Yargıtay'ın onaylaması üzerine ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına mahkum edildi. Tutuklandığında Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü üçüncü sınıf öğrencisiydi. Cezaevinde İngilizcesini geliştirdi, İtalyanca, İspanyolca ve Kürtçe öğrendi. Çeviriye de burada başlayan Tonguç Ok, Komünist Parti Manifestosu'nu İngilizceden Kürtçeye çevirdi. Bu kitap, Evrensel Basım Yayından çıktı. Ayrıca Alman İdeolojisi, Bilimin Toplumsal İşlevi, Pozitivizme ve Pragmatizme Karşı Felsefeyi Savunmak gibi teori, politika ve bilimsel içerikli kitaplar çevirdi. Halen Kocaeli Cezaevi'nde yatan Tonguç Ok, geçtiğimiz ay Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 2014 yılı Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülüne layık görüldü. 17 yıldır hücrede kalan ve en yakınları dışında kimseyi göremeyen Ok'un ödülünü de onun yerine eşi aldı. Çevirmenliğe değil ama çeviriye 2003 yılında Edirne F Tipi Cezaevi'nde başladım. Müzik ve edebiyat üzerine çeşitli makaleler çevirmiştim. İlk kitap çevirimi ise yanılmıyorsam 2005'te Kandıra 2 No'lu F Tipi Cezaevi'nde yaptım. J. D. Bernal'in Marksizm ve Bilim adlı kitabıydı. Onun ardından çevirdiğim Maurice Cornforth'un Pozitivizme ve Pragmatizme Karşı Felsefeyi Savunmak kitabı, bu kitaptan daha önce (2006, Eylül) yayımlandı. Herkes içeride çeviri yapmanın güçlüklerini soruyor. Ama güçlüklerinin yanı sıra avantajları da var içeride olmanın. Çeviri gerçekten yoğun uğraş gerektiriyor. Dışarıdaki hayatın hayhuyu içersinde çeviriye vakit ayırmak bir hayli güç. İçeride olmasaydım bu kadar çeviri yapabilir miydim, bilmiyorum. Ayrıca çeviri içeride yaşamanızı da kolaylaştırıyor; hayatınızı düzenliyor, sizi yeni şeyler okumaya itiyor ve kendinizi geliştirmenize yardımcı oluyor. Elbette yolumun üstünde, geçerken uğrayabileceğim bir kütüphane olsun isterdim, internetten yararlanabilmeyi de. Bir çeviriye başlamadan önce ihtiyaç duyabileceğimi düşündüğüm kitapları edinmeye çalışıyorum. Elimdeki sözlükler iyi. Yanımda, yakınımda danışabileceğim arkadaşlarım var. Bunlarla yetinmek durumundayım. Asıl zorluk hayatın dışında olmak. Dil hayat demektir çünkü. Tutukluyken üç kişilik hücrelerde kalıyorduk. Yan hücrede PKK davasından yatan Kürt arkadaşlar vardı. Özellikle yaz akşamları havalandırmada volta atarken, aramazdaki duvar üzerinden sesimizi aşırıp sohbet ederdik. Bir gün bu arkadaşlardan sevgili Nedim Yılmaz bana takılarak dedi ki: \"Heval Tonguç, İngilizceyi biliyorsun. İtalyanca ve İspanyolcayı da öğrendin. Peki, biz mazlum komşularının dilini de öğrenmek istemez misin?\" Bu haklı sitem karşısında \"Sen kitap yollar, yardımcı olursan neden olmasın,\" diyebildim sadece. Ertesi gün Nedim Heval Derse Zimane Kurdi adlı sararmış bir kitap yolladı bana. 70'lerde basılmış ve şimdiye kadar gördüğüm en iyi Kürtçe ders kitaplarından biri. Bu kitapla başladım. Daha sonra Kürt arkadaşlarla sohbetler, yazışmalar derken epey yol aldım kısa sürede. Birkaç öykü ve makale yazdım. Arkadaşlar beğenip kendi dergilerinde yayımladılar. Artık yapabilirim dediğim anda da Komünist Parti Manifestosu'nu İngilizceden Kürtçeye çevirdim. Manifesto çevirisi olumlu eleştiriler alınca gerisi geldi. Öykü ve roman çevirmenin, bilimsel-teorik kitapları çevirmekten daha kolay olduğu yönünde yaygın bir kanı var. Bu doğru değil. Bilimsel- teorik metinleri anlamak, çözmek daha zordur belki ama anladıktan sonra aktarmak daha kolay. Edebi metinlerde ise tersine metni anlamak daha kolay ama hakkını vermeniz, aynı ustalıkla aktarmanız gerekir ki bu daha zordur. Bu yüzden literatüre yabancı değilseniz ve konuya iyi kötü hakimseniz teorik kitapları çevirmek daha kolay. Çok daha fazla yan okuma yapmanız, daha fazla kafa yormanız ve daha fazla mesai harcamanız gerekebilir; ama bundan kaçınamazsınız. 1995 yılında devrimci faaliyetler nedeniyle polis tarafından aranmaya başlayınca okulu üçüncü sınıfta bırakmak zorunda kaldım. 1997 yılının Ocak ayında İstanbul Esenyurt'ta çalıştığım mermer atölyesinde gözaltına alındım. Terörle Mücadele Şubesi'nde 15 gün sorgulandıktan sonra tutuklandım. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde \"Anayasal düzeni cebren değiştirme teşebbüsü\" suçlamasıyla yargılandım. 11 yıl süren yargılamanın sonunda ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum oldum. Bir yıl sonra Yargıtay'ın kararı onamasıyla 2009'da yargı süreci sona erdi. Her iki kurumun da, DGM ve Türkiye Yayıncılar Birliği, kendine özgü bir yapısı, anlayışı ve amacı var. DGM devleti ve mevcut anayasal düzeni koruma güdüsüyle, kendi \"hukuk\" normlarına göre düşünüldüğünde bile kantarın topuzunu bir hayli kaçırarak hakkımda ağırlaştırılmış müebbet cezası verdi. Türkiye Yayıncılar Birliği ise DGM'nin tersine, genelde özgürlüğü, özelde de düşünce ve ifade özgürlüğünü temel alıyor. Hapishanede yaptığım çevirileri ve yayıncılık dünyasına bulunduğum katkıyı göz önüne alarak bu ödüle bana vermeye karar vermişler. Bana gelince, kendi payıma her ikisinin de, yani DGM'nin verdiği cezayı da, Yayıncılar Birliği'nin verdiği ödülü de gerçekten hak etmiş olmayı dilerim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/truman-capote-ile-soylesi-hic-huzurlu-bir-anim-olmadi", "text": "Mobile yakınlarında yaşayan, 10-11 yaşlarında bir çocukken başladım. Cumartesi günleri dişçiye gitmek için şehre inmek zorundaydım. Bir gün Mobile Press Register tarafından düzenlenen Sunshine Club'a katıldım. Çocuklar için yazma ve boyama yarışmalarının düzenlendiği bir sayfa vardı ve her cumartesi ücretsiz Nehi ve Coca-Cola partisi veriyorlardı. Kısa öykü yarışmasının ödülü bir midilli ya da köpekti sanırım, tam hatırlamıyorum ama şiddetle istiyordum. Aramızın iyi olmadığı komşulardan bazılarını aktivitelerden haberdar ettim, sonra Old Mr. Busybody adında bir çeşit roman a clef yazdım ve bununla yarışmaya katıldım. İlk bölümü dergide bir Pazar günü gerçek adımla yayınlandı. Bir gün birisi öykü adı altında yerel bir skandalı yazdığımı farketti ve yazımın ikinci bölümü yayınlanmadı. Doğal olarak hiçbir şey kazanamadım. Yazar olmak istiyordum, bunu biliyordum ama 15 yaşıma kadar yazar olup olamayacağımdan emin değildim. Sonra, utanmadan üç ayda bir çıkan edebiyat dergilerine öyküler göndermeye başladım. Tabi ki hiçbir yazar eserinin ilk kabul edilişini unutamaz; 17 yaşındaydım, iyi günümdeymişim demek ki, aynı sabah içinde birinci, ikinci ve hatta üçüncü mektup geldi. O anki heyecanımı tek bir cümleyle anlatamam size! Kısa öyküler. Ve değişmeyen bir tutkuyla hala bu türle uğraşıyorum. Ciddi ciddi incelediğimizde, bence mevcut yazı türlerinin içinde öykü en zor ve en disiplinli olanı. Bu alandaki başarımı kontrole ve tekniğe borçluyum. Kastettiğim, elinizdeki asıl malzemeyi koruyarak, biçemsel ve duygusal yanınızın galip gelmesi, üstün olması. Çok değerli olan bir öykü, çöpe gidebilir. Bir cümledeki sorunlu bir ritim yüzünden öykü harap olabilir. Özellikle de öykünün sonlarına doğruysa, bir paragraf hatta bir noktalama işareti bile gidişatı bozabilir. Henry James, noktalı virgülün üstadıydı. Hemingway, birinci sınıf bir paragraf ustasıydı. Virginia Woolf'un da yazdıkları kulağa kötü gelmiyordu. Bunları uygulamakta ben çok başarılıyım demiyorum, vaaz vermek istemem, sadece uygulamaya çalışıyorum, hepsi bu. Her öykü kendi teknik problemlerini gösterir zaten. Kimse iki kere iki dört eder diye genelleyemez bunları. Öykülerinizin doğru formunu bulabilmek için, anlatımınızı mümkün olduğunca doğal bir yolla basitleştirin. Bir yazarın, yazdıklarının doğal olup olmadığını test etmesi için yapması gereken de şu: okuduktan sonra, onu farklı hayal edebiliyor musun, ya da öykü senin hayalinin sessizliği mi ve sonu mutlak mı görünüyor? Mesela finalde 'portakal' varsa. Portakal doğal bir şey olduğu için finali doğru yapar. Benim bildiğim tek araç; çalışmak. Tıpkı resim ya da müzik gibi, yazmanın da kendine has perspektif kuralları var, ışığı ve gölgesi var. Eğer bunları bilerek doğduysanız, iyi. Eğer yoksa, öğrenin. Sonra kuralları kendinize uyacak şekilde düzenlersiniz. En kural tanımaz yazar Joyce bile, harika bir zanaatkardı; Ulysses'ı yazabildi çünkü Dublinliler'i yazabildi. Çoğu yazar kısa öyküleri parmak egzersizi olarak görüyor. Evet, böyle durumlarda sadece parmakları egzersiz yapıyor demektir. Evet. Örneğin, sekiz yıl önce yazdığım Başka Sesler Başka Odalar'ı basıldığı günden beri ilk kez geçen yaz okudum ve bir yabancının yazdığı bir şeyi okuyormuşum gibi hissettim. O kitabı yazan benle şimdiki ben arasında çok az ortak yan var. Kafa yapımız, içsel hararetimiz tamamıyla farklı. Bu tersdüşüme rağmen, muhteşem bir yoğunluk, gerçek bir gerilim var. İyi ki öyleyken yazmışım bu kitabı, yoksa hiç yazılmamış olurdu. Çimen Türküsü'nü de seviyorum, Miriam dışındaki bazı kısa öykülerimi de seviyorum. İyi bir hünermiş ancak daha fazlası değil. Ara sıra Nembutal kullanıyordum, hiç huzurlu bir anımın olmadığını hissediyordum. Ama düşününce, iki yıl boyunca Sicilya'da bir dağın tepesinde, çok romantik bir evde yaşadım, o döneme huzurlu diyebiliriz. Orası Çimen Türküsü'nü yazdığım yer. Yine de bir nebze stresin zamanlamayı tutturmak için önemli olduğunu da söylemeliyim. Evet, var zannediyorum. Bu zamana kadar bana kolay gelen şeyleri yazdım. Başka şeyler denemek istiyorum, abartılı bir şeyler. Aklımdakileri ve renkleri daha çok kullanmak istiyorum. Hemingway bir keresinde, kimse ilk seferde bir roman yazamaz, demişti. Şimdi ne demek istediğini daha iyi anlıyorum."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/umutsuz-bir-roman-turkiye", "text": "Sibel Oral, ikinci kitabı 'Zayi'de yok edilmiş hayatların buluştuğu bir çıkmaz sokağı anlatıyor. Türkiye üzerinden okunabilecek romanında aslında çok yakından bildiğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz hikayeleri kurguluyor, çıkmaz sokağın dışındaki hayatın çıkmazlığının da altını çiziyor. Bildiğimiz hayatlar, hiç eskimeyen 'sorun'lar, gündemler, son dakikalar... Kısır döngünün kendisi bu çıkmaz sokakları yaratıyor, sınırları çiziyor. Oral da, sadece kendi kuşağına ait olmayan, tüm tarihin sahiplendiği bu ayıbı, bu yüzden yer yer fantastik duran bu 'Çıkmaz Sokak'ta gösteriyor. Kitapta önemli çünkü Türkiye'de önemli. Türkiye'de kim olmak, kimlerden olmak, etnik kimlikler, siyasi kimlikler belirleyici olduğu için her şey bunun üzerinden şekilleniyor. Böyle olduğu için bunu mesele edindim. Benim için de roman karakterleri için de çok önemli değil ama Türkiye için önemli. Çok önemli olduğu için de bir sürü görünen ya da örtünen savaşlar var. Aslında kim olmamak üzerine yazdığımı düşünüyorum. Evet evet. Kimlikleri yüzünden onlara yaşatılan, dayatılan şeyler olduğu ve bunlardan bir türlü kaçamadıkları için Çıkmaz Sokak'talar. Ve o sokak bu yüzden Çıkmaz Sokak. Evet öyle ama gerçek bu maalesef. Geçmişe baktığımızda da bunu görebiliriz. Ben kendimi bildim bileli birçok problem en çok da kimlik problemleri yüzünden Çıkmaz Sokak'ta. Yıllardan beri süregelen bir durum ve ben umutsuzum. Niye bu kadar umutsuzum? Çünkü ortada bir sürü problem var, bitirilebilir sorunlar var. Ama kimsenin çözmeye niyeti olduğunu düşünmüyorum. Çözülemeyecek problem olduğunu düşünmüyorum ama çözmeye niyeti olanların yukarıda olduğunu düşünmüyorum. Evet yazgıları ortak. Bence Türkiye'de yaşayan birçok insanın yazgısı ortak. Susturulan, susan çok insan var çünkü. İkisi de söylenebilir. Karakterler üzerinden ele alırsak, örneğin; Lerna bir azınlık. Kendi cemaati tarafından da dışlanmış. Selvi kafası karışık. Çocukken de büyüdüğünde de o karışıklık devam ediyor. Annesini babasını suçluyor. Emine taşralı bir kız sadece, azınlık değil. Rızvan azınlık değil ama susmuşluğu da küsmüşlüğünden geliyor. Yani gerçekten tek azınlık Lerna. O bakımdan sadece azınlık olma durumu değil. Evet. Ben hala yaşıyorum bunu. Çocukken anlamamak ile yetişkin olarak anlamamak arasında fark var. Bu Türkiye üzerinden rahatlıkla okunabilir. Ben gerçekten Türkiye'de olan çoğu şeyi anlayamıyorum. Hatta bu romanı biraz da anlayabilmek için yazdım. Bizde süregelen birçok sorunun nedeni aslında hiçbir şeyi anlamaya çalışmıyor olmamız. Zaten tahammülümüz yok hiçbir şeye. Selvi'nin çocukluğunda yaşadığı oynamama oyunu/durumunu ben de çok yaşadığım için kullanmak istedim. Tabii ki. Yok edilmiş hayatlar. Yok edilen hayatlar maalesef yok değil. Özellikle Rüstem'e bakarsak; yaşıyor ama nasıl yaşıyor denilebilirse artık. Dünyaya karışacak ne bir gücü ne de inancı var. Bir de gerçekten yok edilmiş hayatlar var. Yolda yürürken sırtından vurulanlar, işkenceyle, tecavüzle öldürülenler. Bana sorarsanız Rüstem'in ki çok daha ağır. Yaşıyor ve bununla baş etmek zorunda. Hayat rüstem'i bırakmış. Kemiklerini kırmış, sürüklemiş. Fiziksel acının ötesinde inancını alıp bırakmış. Bu daha ağır bence... Yapamadıklarıyla, hayalleriyle baş başa kalmış. Ama en kötüsü de hiçbir şeyin değişmediğini görmüş. 'Buna değdi' diyebileceği bir şey de yok. Orası biraz fantastik tabii... Metruk bir bina, çıkmaz bir sokak... Bu arada öyle bir sokak gerçekten var. Ben öyle bir sokakta yaşadım. Ben Selvi'nin oturduğu evde oturdum. Terk edilmiş iki bina vardı ve gerçekten de sınırda bir yerdeydi. Teşvikiye ile Beşiktaş arasındaydı. Elit kesimin ayrıldığı bir sokaktı. Diğer sokaktaki çocuklar oraya girmezlerdi. Çünkü metruk binadan korkarlardı. Çünkü metruk binaya evsizler gelirdi. Oradaki evsizleri polis arabaları götürürdü. Teşvikiye tarafında oturanlar bu görüntüden rahatsız olurdu ve şikayet ederlerdi. Oraya gelen, orada yaşayan evsizlerden rahatsız oluyorlardı. Bir de efsaneler üretirlerdi 'Bilmem kimi orada öldürdüler' gibi efsaneler. 'Tekin olmayan' yerlere girmek istemezler çünkü. Şimdi de Rezidans yapılıyor, tam onlara göre bir yer oldu. Sokağın dışındakiler zaten faniliğini unutmuşlar. Onların hesaplaşma gibi bir dertleri yok. Dünyadan bihaber, korunaklı bir yerde yaşamaya çalışıyorlar. Ülkeyle, tarihle hesaplaşmayı bir yana bırakalım o zaten imkansız kendileriyle, toplumlarıyla hesaplaşma, barışma gibi bir niyetleri olduğunu düşünmüyorum. Sadece 'iç savaş'a indirgeyemem ama biraz da o yüzden. İç savaş'ı iki anlamda düşündüm. Genel olarak yaşananlar ve insanların kendi içlerindeki savaş. Lerna örneğin; kendiyle savaşıyor. Zaten toplumla savaşacak hali de yok. Hayır, sokağın dışındakiler gerçeklerden uzakta. İşlerine gelmediği için yüzleşemiyorlar. Çıkmaz sokaktakiler için bunu söyleyemeyiz çünkü onlara dışarıda savaşacak bir alan bile bırakmadılar. Hrant Dink davası, boş yere ölen insanlar, puşi yüzünden içeride olan Cihan Kırmızıgül... Savaşacak bir alan var mı? Çıkmaz sokaktakiler, kendilerini kapatmış olabilir dışarıya ama en azından kendilerini kandırmıyorlar. En azından unutmayı bilmiyorlar. Biz unutmayı çok iyi biliyoruz. Sadece siyasi olaylar değil. N. Ç. olayına bakalım. N. Ç diye bir gerçek var. Nasıl olur da bunun üzerine umutlu olabilirsin. Çıkmaz sokaktakiler en iyisi yapıyor diyebilirim. Küstürmesini de çok iyi biliyoruz çünkü. Yani 80 hikayeleriyle büyüdüm, okudum, dinledim. Gazetecilik mesleğimden dolayı bir sürü hikayeye tanık oldum. Ama 80'leri çok vurgulamak istemedim Ondan uzak durmaya çalıştım. Çünkü bir yerden sonra o da trend oluyor. 80'ler romanları yazılıyor arka arkaya. Bunu asla istemedim. Ama kafamdaki her şey, bütün kırılmalar, 80'den sonra gerçekleşmiş. Neşter vurulmuş, her taraf parçalanmış. O dönemden sonra adalet dediğimiz şeyin gittikçe bizden uzaklaştığını biliyoruz. Bana en yakın dönem olduğu için belki 80'ler hissiyatı var kitapta. Ama 12 Eylül romanı değil tabii ki. Öyle algılanmasını istemem. Aynen öyle. Benim derdim, asla '12 Eylül bize böyle acılar yaşattı' gibi bir şey değildi. Bu ülke 'harp ve darp ülkesi' olduğu için bu hikayeler var. Mesele sadece 12 Eylül ya da sağ-sol değildi. Bütün bunlar olup bitti diyemiyoruz bile. Bu ülke bu hale geldi. İnsanlar inançlarını yitirdiler. Ve bana göre, bu romanın asıl kahramanı Adalet. O önemli bir şeyi simgeliyor çünkü. Adalet gelmiyor. Ve gelmeyecek de. Onlar da önemli insanlardı. Büyüyünce önemli insan olmak zorunda olan ben, o zamanlar iç savaşın ne olduğunu bilmiyordum. Bildiğim; annemle babamın iç ya da değil herhangi bir savaşın içinde olduğuydu. Hep birilerinden kaçıyor, saklanıyorlardı. Bir davadan bahsedip dururlardı büyük evin bahçesindeki çınar ağacımın gölgesinde. Cevdet ve Cemil amcamlar onların davasına gülüp geçer, halam Yurdanur ise aşk romanlarının sayfaları arasına saklanırdı. Çok yalnızdık aslında her birimiz ve yalnızlıklarımızla büyüyen o evde, hepimizi birbirimize karşı kollayan Adalet Teyze'ydi. Hepimizin dünyayla ve kendiyle olan dertleri farklı olsa da hepimizin ona ihtiyacı vardı. Onun ne zaman ve nasıl ailemize katıldığını bilmiyordum, hiç sormamıştım, önemli de değildi. Önemli olan tek şey olmasıydı, var olmasıydı. Bir gün onsuz kalacağım düşüncesi geçmemişti aklımdan. Bir sabah uyandığımda babam sırtının ortasından iki kere vurulmuş, annem işkenceden ölmüş, halam Yurdanur kendini asmış olabilirdi. Hatta ben dedemi öldürüp 'eli kanlı faşist' bile olabilirdim. Hem de o çocuk yaşımda, bisikletimle bahçede gezerek çıkarabilirdim katilliğimin şeker gibi tadını."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/vedat-turkaliyle-soylesi", "text": "Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Türkiye'nin Romanı kapsamında 2006 yılında yapılan görüntülü söyleşi. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/vladislav-bajac-orhan-pamuk-ve-tanpinar-i-begeniyorum", "text": "Genel olarak bireysel ve ortak akıl arasındaki ilişki, yalnızlık ve bu yalnızlığın üstesinden gelmenin cesurca yolları üzerine yazıyorum. Fakat, Sırp ve Balkanlar'daki yaşamın yanı sıra, uzak kültürler ve farklı kültürleri de ele aldığım oluyor. Roman ve kısa öykülerimdeki karakterler Ortodoks, Katolik, Müslüman ve Budist karakterler. Bu karakterler arasındaki benzerlikleri birbirleriyle bağdaştırmak istiyorum. Ayrıca kimlik çokluğu ve ikililiği de yazarken kullandığım ögelerden. Belgrad yemekleriyle ünlü bir yerdir. Şimdi size çok yakından tanıdığınız bir yemeğin adını vereceğim: Börek! Kuracağım bu cümle ile Türkleri gücendirmek istemem ama, Belgrad böreği Türklerinkinden kesinlikle daha iyi! Bu benim için oldukça tehlikeli bir soru, çünkü yemekle aramdaki bağ gün geçtikçe kuvvetleniyor: Her gün daha da fazla yiyorum. Etrafımda mükemmel aşçılar olduğu için, ben yemek pişirmiyorum. Fakat yeme konusunda tek kelimeyle mükemmelim. Yemek yapma sanatı ve edebiyat arasında tabi ki çok sayıda ilişki var. Örneğin bir yayıncı olarak mükemmel kurgu kitapları ve yemek üzerine deneme yazarları yayınlıyorum. Bir yazar olarak ise, şu anda, yemek üzerine kısa öyküler yazıyorum. Şimdilik bu öyküleri Gastro-seksüel ve Gastro-erotik olarak adlandırıyorum. Muhtemelen de kitabın adı buna benzer bir şey olarak kalacak. Parayı genel olarak yayıncılık ve yazdığım kurgu romanlardan kazanıyorum. Bundan önce yaklaşık 25 yıl boyunca gazeteci olarak da çalıştım ve tabi bundan da para kazandım. Sadece yazarak geçiminizi sağlamak için günde 20 saat yazmanız gerek. Kabul etmeliyim ki, hiçbir zaman 'yalnızca' kurgu roman yazarı olarak tanınmak istemedim. Yazmaya paralel olarak bir şeylerle uğraşmanın beni bir şekilde aşırı ölçüde yazmaktan uzak tuttuğunu düşünüyorum. Demeye çalıştığım şu ki, yalnızca söylemek istediğim bir şeyi en iyi şekilde yazmak istediğim zaman romanlarıma odaklanmak istiyorum. Çok sık yazmak ve bu yazdıklarını çok sık yayınlamak bence oldukça tehlikeli bir yanılsama. Marguerite Yourcenar, Yukio Mishima, Umberto Eco, Gamal Ghitani ve dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok yazarı okuyorum. Türk yazarlardan Orhan Pamuk ve Tanpınar'ı oldukça beğeniyorum. Şu anda ise, Ayfer Tunç okuyorum. Hadrianus'un Anıları, Şafak Tapınağı ve Gülün Adı kitaplarını yazmış olmak isterdim. Moda tasarımcısı bir eşe sahip olmama rağmen, çok şık giyindiğim söylenemez. Sadece, ne giydiğim konusunda çok dikkatli olmam gerekiyor o kadar. Aslında ceket, kot pantolon ve beyaz tişört gibi hoş kıyafetler giymeyi seviyorum. Sebze, meyve, etin her türlüsü ve özellikle patates tüketiyorum. Ve tabi ki kek ve şekerlemeler. Yemeğin yanında şarap ve konyak tüketiyorum ve bunların dışında da bol buzlu Jameson viski içerim. Vladislav Bajac, 1954 yılında, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da doğdu. Belgrad Üniversitesi'nde Yugoslav Filolojisi ve Dünya Edebiyatı eğitimi alan yazar, daha sonra gazetecilik yaptı. İngilizce'den Sırpça'ya düzyazı ve şiirler çeviren Bajac, \"Beat Kuşağı Şairleri\" (1979) , \"Gezi. Çağdaş Amerikan Şiiri İçin Bir Kılavuz\" (1983) gibi antolojilerin, ve ayrıca Leonard Cohen'in \"Kölelerin Enerjisi\" (1981) isimli şiir derlemesini de çevirdi. Kendi şiirleri, 1972 yılında, \"Koji put do ljudi vodi\" ismiyle basıldı. Ayrıca Bajac, 1991 ve 1993 yıllarında, Tokyo'daki Uluslararası Itoen Haiku Şiir Yarışması'nı da kazandı. Ardından, 1998'deki \"Boğa'nın Sırtındaki Avrupa\" isimli derlemesiyle kısa öyküler yayınlayan yazar, bu derlemesiyle, Sırp Stevan-Pesic-Ödülü'nü de yılın en iyi düzyazı eseri olarak aldı. İlk romanı, \"Bambu'nun Kitabı\" bir sene sonra ortaya çıktı. Son romanı \"Hamam Balkanija\" (2008) ise Uluslarası Balkan Edebiyat Ödülü'nü alarak, bu ödülü alan ikinci Sırp olmasını sağladı. Belgrad'da yaşayan Bajac, Serbian P. E. N. Merkezi'nin başkan yardımcılığını ve Belgrad'daki Geopoetika Publishing'in kurucusu olmakla beraber başkanlığını da sürdürmektedir."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/yanki-yazgan-ile-soylesi", "text": "Bir şeylerin iyileştiriciliğine inanmaya ihtiyacımız, dört yandan akan verilere ulaşma hızımıza paralel biçimde, günden güne artıyor. Kimi fiziksel, kimi psikolojik öncelikli bir iyi olma algısıyla motive oluyor ya da farkında olmadan kaygımızı körüklüyoruz. Bazen de yalnızca kötü/hasta olma ihtimalinden kaçmaya çabalarken sürdürüyoruz arayışlarımızı. Bu hız ve arayış çağında, edebiyatın ve okumanın bize sunabilecekleri neler olabilir? Yaşananların Psikolojisi ve Biyolojisi, Düşe Kalka Büyümek, Bir Tatlı Telaş ve diğer pek çok kitabın yazarı, makale ve köşeyazılarından tanıdığımız, özellikle çocuk ve gençlik alanında uzman psikiyatr Yankı Yazgan'la edebiyatın iyileştiriciği dendiğinde aklımızda uyananlar üzerine konuştuk. Kimsenin bizi anlamadığını düşünüyoruz, başkaları da bizim onları anlamadığımızı... Başkalarını anlayabilmek, edebiyat karakterlerini anlamakla başlar. Kahramanlar ve anti-kahramanların düşünce ve duygu dünyasını kavramak, niyetlerini, yaşadıkları olaylara bakışlarını anlamak için gösterdiğimiz çabanın çok katmanlı bir etkisi var. Önce beyin aktivitesi düzeyinde bakalım; medial frontal alandaki kan akımının arttığını gösteren bulgular var. Bunun anlamı şu, kurgu okumak insan beyninde başka insanlarla ilgili bölgeleri net ve kesin bir şekilde aktifleştiriyor. Psikoterapiyle sağlanan etkinin eşdeğeri bir beyinsel değişiklik. Bu aktivite ruhsal düzeyde bir iyileşmeye yol açıyor mu, bunu söylemek için yeterince bilgi yok. İyileştirici olup olmadığını bilmesek de, ruhumuza iyi geldiğinden kuşku duymuyorum. Edebiyat okurları, kendilerinin ve başkalarının hayatlarına bakışlarında olumlu değişiklikler belirtiyorlar. Akla aynı anda edebiyat dışı metinler de geliyor. Sözgelimi, kişisel gelişim kitapları. Kendini anlamak, iyi hissetmek gibi amaçlarla başvurulan bu kitaplar, büyük ve giderek daha da büyüyen bir pazarı oluşturuyor. Kişisel gelişim kitaplarının önemli bölümü kişisel kanaatlerin ve bilim kaynaklarında yayımlanmış bulguların sadece kanaatleri destekleyenleriyle süslenmiş; bilimsel bir görüntü kazandırmak, kişisel deneyim ve kanaate pek hak etmediği nesnel ve genelleme zemini veriyor. Bu gözle bakınca, kişisel gelişim kitaplarının önemli bölümü kurgusal nitelikte. Ancak, bakış açısını zenginleştirici bilgi ve deneyimlerin paylaşıldığı birçok kişisel gelişim kitabı da var, bunların perspektif zenginleştirici etkisini yadsımayayım. Biyografileri de kişisel gelişim çerçevesinde görmek mümkün, anlatı ve örneklerle öğrenmeye yatkınlığımızın bir sonucu belki de... Örneğin, 2000 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü kazanan psikiyatr, araştırmacı Eric Kandel'ın In Search of Memory'si ya da Eric Hobsbawm'un Tuhaf Zamanlar'ı gibi. Ruhsal mekanizmaların sağlıklı gelişimi çocukluk döneminin temel ihtiyaçlarından birisi. Çocuğa görelik bu mekanizmaları göz önüne almak olarak tanımlanırsa, anlatının çocuğa ulaşmasını sağlamak için önemli bir öğe. Örneğin, ölüm ve hayatın sonluluğu kavramlarını kavramak için yaşı henüz elverişli olmayan 8 yaşın altındaki bir çocuğun ölüm kavramının işlendiği bir metinden elde edecekleri sınırlı ya da kastedilenden farklı olabilir. Diğer yandan, çocuk adına hayal eden, çocuğun hayal edebilirliğini kontrol etmeye çalışan bir metnin edebi etkisi kadar, geliştirici etkisi de sınırlı kalabilir. Çocuk ve ergenin zihninde yeterli çabaya yol açmayan bir metnin, anlama/anlaşılma eksenindeki zihinsel/beyinsel aktiviteleri doğurmayacağını da düşünebiliriz. Hayatımızdan memnun değiliz, değişsin istiyoruz. Nasıl değişeceği hakkında ise pek fikrimiz yok. Hayatımızı değiştirecek şeyler arayışımızda kitaplara ihtiyacımız var; bu ihtiyaç bazen günümüzün süratiyle bir araya gelince, kitaptan beklentimizi çok yukarı çekebiliyor. Okuyarak kendimizi ve başkalarını anlamamızda bir anlamlı değişim sağlayabiliyor olmamız, bibliyoterapi çerçevesinde görülebilir. Pek sabırlı olduğumuz söylenemez. Bir hikaye ya da roman karakterini anlamak için gereken çabanın zaman alması, bu çabadan uzak durmamıza ve bu çabayı gerektirmeyen derinliksiz, siyah-beyaz çizilmiş karakterlerin ve olay örgülerinin bulunduğu anlatılara yönelmemize yol açıyor. Kendini anlatma, yazı öncesindeki mağara duvarlarındaki çizgilerden başlayarak yolunu bulan bir dürtü. Marquez'in otobiyografisinin adına bakın: Anlatmak için Yaşamak. Yazarların da, yazmaya kalkışanların da ortak yanları, anlatacaklarının olması. Okunacak, dinlenecek nitelikte yazmak ise marifet. Twitter'da yazdıklarımızda bu marifeti göstermekten ziyade, hızlıca içimizdeki dökmek ön planda. Tamam, marifet iltifata tabidir, ancak iltifata erişmek için acele etmek, marifetin, becerinin gelişmesini önlüyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/yasakli-kitaplar-kutuphanesi-bir-zihniyet-arsivi", "text": "Türkiye'de konuşula konuşula anlamını yitirme tehlikesinde olan meselelerinden biri de kitap yasakları. Misenformasyon gırla gidiyor, günlük çıkarlar uğruna bir anda özgürlükçü kesilenler ise neredeyse gülünç durumdalar. Işıl Eğrikavuk'un Rampa Galeri'de açılan sergisi Karanlık Kütüphane ise mevzuya \"Tüm yasaklar yasaklansın, çünkü çok kötüler\" klişesinin bir nebze ötesinde, ferah bir bakış sunabilen birkaç kaçıştan biri. Eğrikavuk'un bu sergideki tüm meselesi kitaplar. Galeriye girdiğinizde iki parçalı bir sergi karşılıyor sizi. Bir tarafta genç bir adamın anlattığı tuhaf bir kaçırılma ve bir kütüphaneye kapatılma hikayesi, bir tarafta Türkiye'de bugüne dek yasaklanmış kitaplardan oluşan bir kütüphane. Bonus olarak bir de videodaki hikayenin tamamlayıcısı olan kimi gazete haberleri var bu kütüphanenin yanında. Hem kitaplar hem yasaklar hem de güncel sanat konusunda kafa yoran; yazan ve üreten Işıl Eğrikavuk'u Karanlık Kütüphane vesilesiyle yakaladık ve ona sergisinin yanı sıra, güncel sanat - kitap ilişkisi ve yasakçı zihniyete dair birkaç soru sorduk. Aslında edebiyattan beslenen çok sanatçı var fakat belki anlatım biçimleri çok daha soyut olduğu için iki disiplinin ilişkisi başta göze çarpmayabiliyor. Ben edebiyat kökenliyim, üniversitede sanattan önce edebiyat okudum. Dolayısıyla benim için hikayeler her zaman görsel materyalden daha önce geliyor. Böyle çalışan sanatçılar da yok değil ama seyirci olarak güncel sanattaki işlere bakışımız kitaptan farklı bir mecrada olduğu zaman o ilişkiyi her zaman direkt olarak kurmayabiliyoruz. Elbette. Ama varolan edebi işleri alıp yorumlamaktan ziyade, daha çok yeni tip öyküleme biçimleri ve kurgular yaratan sanatçılar, ya da kelimeleri de bir malzeme olarak görüp yontan sanatçılar benim daha çok ilgimi çekiyor. Örneğin Ömer Fast, Atlas Group, Apichatpong Weeresethakul bunlardan bazıları. Sergide yasaklı kitaplardan bir seçki sunuyorsun. Bu konuda çalışmaya nasıl başladın? Bunca kitabı aramak taramak, bir araya getirmek kolay olmamıştır, sanıyorum. Yaptığım işler gündemle paralel gelişiyor. Bu biraz da geçmişte gazeteci olarak çalışmanın getirdiği bir avantaj. Gündemi yakından takip ediyorum ve dolayısıyla işlerim de bu doğrultuda oluşuyor diyebiliriz. Örneğin 2012 de yaptığım Dönüşüm Muhteşem Olacak adlı performansta, daha Taksim'e kazılar vurulmamışken ve Gezi olaylarından on ay kadar önce, meydana yapılacak olası müdahalelerle ilgili bir absürd proje üretmiş ve Taksim'e Mısır Piramitlerini getirmeyi konu almıştım. Bu sergide ise gündem o kadar yasaklamalar üzerine kuruluydu ki, bir Yasaklı Kitaplar Kütüphanesi kurmaya karar verdim. Türkiye'de 23 bin kadar yasaklı yayın var, bizimki bunların 400'ünü oluşturan bir kitap seçkisi. Araştırırken bayağı bir sahaf gezdik Rampa ekibiyle birlikte. Ayrıca PEN Yazarlar Derneği'nin de katkıları oldu. Video benim 2006 yılında yaptığım bir iş. Aslında tüm sergi bu video etrafında temelleniyor. Videonun konusunu ise 1980 yılında kaçırılıp bir kütüphaneye kapatılan 12 kişinin öyküsü oluşturuyor. Kimliği belirsiz bu örgüt kaçırdıkları kişilere her gün bir günu verip o konuyla ilgili kütüphanede ne varsa bulmalarını ve silmelerini emrediyor. Videonun kırılma noktası ise, kaçırılanlardan birini oynayan aktörün rolünden çıkıp anlattığı hikaye üzerine konuşmaya başlaması oluyor ve mesele bu tip anlatıların Batı'da nasıl algılanacağına dönüşüyor. Gerçekte varolmayan bu kurgu kütüphane ve öykü aslında Türkiye'de yayınlara yapılan müdahaleler üzerinden tarihin nasıl değiştirildiğine ve kurgulandığına işaret ediyor. Yasaklı kitaplarla bağlantısı da biraz bu noktadan çıkıyor. Bu sergide kitap bir nasıl bir nesne? Birçok simgesel yükü bir arada taşıyor ve yansıtıyor gibi görünüyor. Kitap sergideki kurgunun bir parçası olarak görünse de aslında her bir kitap Türkiye resmi tarihinin bir parçasını oluşturuyor. Yasaklı Kitaplar Kütüphanesi'nde farklı dönem ve ideolojilerden kitaplar bulmam mümkün, Abdullah Öcalan'dan Bediüzzaman'a, Haydar Dümen'den Rıfat Ilgaz'a pek çok yazardan oluşan bir kütüphane bir zihniyet arşivini de oluşturuyor. Bu video kurmaca ile gerçeğin çok yakın temas ettiğini görüyoruz. Bir izleyici bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını anlamak için bir süre analiz etmek zorunda kalıyor. Niçin özellikle böyle bir tercihte bulundun? Bu, klasik edebi kurmacanın pratiklerinden uzak bir yaklaşım... Yaptığım işlere paralel anlatılar diyordum, gerçi şimdi bu kelimeyi kullanmak da başka anlamlar katıyor ama olsun. Dolayısıyla benim için sadece hikayeyi anlatmak kadar, o rolü oynayan kişinin rolle ilgili söyleyecekleri de önemli. Her videonun karakterini o rol için özellikle seçiyorum ya da o kişi için yazıyorum. Böylece kurgu-gerçek arası bir karma metin ortaya çıkıyor. Öte yandan anlatılan hikayelerin absürd bir tarafı da var. Kaçırılıp bir kütüphaneye kapatılan insanlar, ABD'yi kuş gribi salgınından kurtaran Iraklı bir doktor, Taksim Meydanı'na yerleştirilen piramitler... Tüm bu 'acaba' lı öyküler aslında 'gerçek' olgusunu ve seyircinin kendi zihnindeki 'gerçeklik algısı'nı sorgulatmaya yönelik. Kesinlikle. Bahsettiğim gerçeklik algısını yaratan etmenlerden biri olarak medyanın bu durumdaki payı büyük. İşler aslında alttan alta buna da değiniyor. Karanlık Kütüphane bizim makus tarihimizdeki yasaklamalara göndermede bulunsa da, aslında bir temsiliyet sorgulaması. Dışardan bakan bir göz için, ki bu ister okur, ister sanat seyircisi, ister yabancı medya olsun, başka bir coğrafyaya ait olan öykülerin inandırıcılığına dair bir Oryantalist eleştiri de sunuyor. Öte yandan bu Oryantalist bakış sadece Batı'ya ait değil, bu tip anlatıları Batı'ya çok iyi pazarlayan bir yerli-oryantalist bir pazar da var. Ben biraz bu ikili anlaşmayı kırmak ve de yaratılan bu fosilleşmiş temsiliyet meselesini kırmaya çalışıyorum videoda. Aslında bu konuda yazılan çok kıymetli bir kitap var. Emin Karaca'nın Vaay Kitabın Başına Gelenler adlı kitabından ben de sergi için çok faydalandım. Kitapta çok ilginç bilgiler var. Örneğin Abdülhamid döneminde yasaklananlar arasında Fransızca Kur'an çevirisi bulunurken, Atatürk döneminde Kazım Karabekir'in kitapları, 60'larda Musa Anter gibi Kürt yazarlar ve Said-i Nursi, 70'lerde özellikle sol yayınlar ve 80 döneminde binlerce yasaklanan kitap var. Her dönemin kendi yasaklamalarını getirdiği ve faturanın her daim kitaba, yazara, yayıncıya ve okuyucuya kesildiğini çok net görüyoruz. Aslında ben meseleye ekran olarak bakıyorum. Ekran derken ister kitap, ister gazete ya da yayın, ister bilgisayar-internet, ister film, ya da sanat olsun fark etmiyor. Dolayısıyla konjonktüre göre bir ekrandan diğerine geçtiğimizi söyleyebilirim."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/yay-lab-ile-soylesi-yeni-yazarlar-icin-yayincilik-laboratuvari", "text": "Mylos Yayın Grubu'nun bir markası olarak faaliyet gösteren Yayıncılık Laboratuvarı, yeni yazarların dosyalarını bir editörlük hizmeti vererek yayına hazırlamak, uygun yayınevlerine yönlendirmek, öte yandan da yayınevlerine çeşitli konularda destek vermek için 2015'te kuruldu. Avrupa'da editörlük, ajanslar üzerinden yürüyor, Türkiye'de neden olmasın, düşüncesiyle yola çıkan Yay-Lab'ı Özlem Özdemir ve Hüseyin Çukur'a sorduk. Yayıncılık Laboratuvarı, Mylos Yayın Grubu'nun bir markası olarak 2015'te kuruldu. Labirent Yayınları, Mylos Kitap, Pulbiber ve 221B dergileri de yayın grubumuzun diğer markalarıdır. Yeni dosyaları, müdahaleci editörlük yaparak yayına hazırlıyor ve yayımlayabilecek uygun yayınevlerine yönlendiriyoruz. Bu minvalde yazarlarla, yayınevleriyle ortak bir çalışma yürütüyoruz. Yazarlar, yayınevleri, şirketler ve sektörel dergiler, yayına hazırlamak istedikleri her türlü basılı ve dijital materyal için ajansımıza başvurabilir. Yazarların gönderdiği dosyalar, hangi kategoride ise, o kategoride uzmanlaşmış editörümüz tarafından okunur ve dosyayı geliştirici önerilerde bulunur. Editörümüz, yazarla birlikte dosyanın daha iyi hale gelmesi için titiz ve detaylı bir çalışma yürütür. Sonrasında, dosyayı yayımlayabileceğini düşündüğü yayınevlerini belirler, bu yayınevlerini yazara bildirir. Kısa sürede dosyanın bu yayınevleri tarafından incelenmesi sağlanır. Yayınevleri ise yayın planı oluşturma, danışmanlık, editör ihtiyacı, kapak tasarımı, çeviri editörlüğü, son okuma, mizanpaj konularında bizden destek alabiliyor. Kitapları, yayınevlerine, talepleri doğrultusunda baskıya hazır halde teslim ediyoruz. Şirketlere de, web sitesi oluşturma, site editörlüğü, sosyal medya hesap yönetimi, e-dergi hazırlama, logo tasarımı, şirket kimliği oluşturma, çeviri desteği gibi konularda destek veriyoruz. Yeni yazarların en büyük sorunu, yazdıkları eserlere yayınevlerinden makul sürede cevap alamamak. Bu süreyi en aza indirmek ve dosyaları konusunda iyileştirici öneriler getirmek, hemen her yazarın ihtiyaç duyduğu bir konu. Ayrıca, kitap editörlüğü gibi çok çok önemli bir işin ülkemizde henüz kurumsallaşmaması da bizi bu yönde teşvik etti. Sonuçta, editörlüğün de hakkıya yapılamadığı ve yazarın profesyonel bir gözün önerilerine, müdahelesine ihtiyaç duyduğu durumlar ortaya çıkıyor. Bunun sebeplerinden biri de, genellikle yayınevlerinin istihdam etmek yerine freelance editörlerle çalışmayı tercih etmesi. Yay-Lab olarak, beraber çalıştığımız profesyonel ve alanına hakim editörlerle, bu konuda oluşan boşluğu da doldurmak istiyoruz. Avrupa'da editörlük, ajanslar üzerinden yürüyor, ülkemizde neden olmasın diye düşündük... Bu konuda spekülatif şeyler söylemek yersiz bize göre. Evet, herkeste bir yazma ve yayımlatma isteği var. Bazıları, bunu kendi imkanlarıyla gerçekleştiriyor. Bunu sektör olarak benimseyen yayınevleri de var. İyi eserler, geleceğe kalıyor. Bir moda bağımlılığı üzerinden ilerleyen eserler de okurların takdiriyle hak ettiği değeri görecektir. Aziz Nesin, Bu ülkede her üç kişiden dördü şair, demişti. Yazan kadar okuyan olduğuna inanmak için fazla iyi niyetli olmak gerekiyor."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/yayinevleri-dogan-kitap", "text": "Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/yazarlar-ve-okullar-okuma-seferberligi-baslatti", "text": "Türkiye'de ilk kez hem il hem ilçe okulları, yazarlarla biraraya gelerek bir okuma seferberliği başlattı. Yazarlar Okullarda Proje Sorumlusu Yusuf Çopur ile okuma alışkanlıklarını geliştirmeyi amaçlayan Yazarlar Okullarda projesi ve gerçekleştirmeyi planladıkları yeni projeler hakkında konuştuk. Yazarlar Okullarda projesi kapsamında öğrencilerimiz çağdaş bir yazarımızın eserlerini okuyor. Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin okuma saatlerinde bu kitapların üzerinde söyleşiler yapılıp, öğrencilerimizden kitaplar hakkındaki düşünceleri alınıyor. Özet vb şeyler yerine kendilerinin yazdığı değerlendirme yazıları hep beraber okunup sınıfça üzerinde duruluyor. Bu kitapları okuyan öğrencilerimize ödül olarak okuduğu kitabın yazarı onlarla buluşturuluyor ve bu şekilde öğrencilerimiz okuduğu kitap hakkındaki olumlu-olumsuz eleştirilerini birebir kitabın yazarına iletme fırsatı buluyor. Bu, onlar için hem özgüven hem de düşünce üretme ve düşündüğünü ifade etme anlamında kıymet biçilmez bir fırsat oluyor. Şu an her ilçenin biri ilköğretim kategorisi olmak üzere iki yazarı var. Bu projeyle Türkiye'de ilk defa bir il bütün ilçe ve okullarıyla ve onlarca yazarla birlikte bir okuma seferberliği gerçekleştiriyor. İlçede kurulan komisyon tarafından incelenen eserler okullarla paylaşılıyor ve Okul Aile Birlikleri, Kaymakamlıklar, Belediyeler tarafından finansman sağlanarak yazarların kitapları öğrencilere ulaştırılıyor. Bazı ilçe ve okullar kitap ücretinin bir kısmını öğrencilerden temin ediyor. Yazar davet edildikten sonra her okuldan eşit sayıda öğrenci etkinlik için belirlenen salona geliyor. Bazı ilçelerde bu buluşmaya ev sahipliği yapmaya gönüllü okullar bu söyleşileri kendi öğrencileriyle gerçekleştiriyor. Yazarın 15-20 dakikalık kısa giriş konuşmasından sonra öğrenciler yazara sorular soruyor. Söyleşi sonunda yazarlar kitaplarını imzalıyor. Öğretmenlerimizi unutmadık, unutmayız. Tüm ilçelere yazı gönderdik. Şair ve yazar öğretmenlerimizin isimlerini istedik. Onları da öğrencilerimizle buluşturacağımız bir projenin çalışması içerisindeyiz. Şair öğretmenlerle bir şiir gecesi yapmayı planladık. Yazmanın ve üretmenin örnek bir özellik olduğunun altını çizeceğiz. Onları da projeye dahil edip projenin çarpan etkisini artıracağız. Aralarında Cemil Meriç, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlarımızın da olduğu bir grup yazarımızın eserleri ve hayatları üzerine günümüz edebiyatçılarıyla çeşitli etkinlikler gerçekleştireceğiz. Böylece sadece günümüz edebiyatını değil geçmiş dönem edebiyatımızı da okullarımıza taşıyacağız. Yahya Kemal, Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar için çeşitli okul ve kültür merkezlerinde etkinlikler yaptık. Nisan ve Mayıs ayında ise Sait Faik Abasıyanık ve Peyami Safa için etkinlikler düzenleyeceğiz. Edebiyat ve kültür hayatımıza renk katmış emek vermiş isimleri okullarımızda anacağız ve onların gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunacağız. Sadece günümüz edebiyatını değil geçmiş dönem edebiyat ve edebiyatçılarını da öğrencilerimizle buluşturacağız. Yazarlar 0kullarda Projesinin kökü 2007 yılına dayanıyor. Öğretmenliğimin ilk yılında Bağcılar'da göreve başladığımda çocukluk hayalim olan okuduğum kitabın, yazının yazarıyla buluşma fikrini öğrencilerimle paylaştım. Tahminimden öte olumlu bir tepki alınca bu fikrimi kitabını okuduktan sonra tanıştığım ilk yazar olan Selim İleri'ye açtım. O da severek kabul etti. \"Okumayı Seviyorum\" diyerek başladığımız bu ilk öğrenci yazar buluşması daha sonra onlarca yazarla Okumayı Seviyorum adında bir projeye dönüştü. Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Ali Çolak, Cemil Kavukçu, Haydar Ergülen, Sunay Akın, Sevinç Çokum, Ömer Erdem, Salih Zengin, Nalan Barbarosoğlu gibi onlarca yazar, Bağcılar Atatürk İlköğretim Okulu'nda öğrencilerimizle buluştu. Bağcılar Milli Eğitim Müdürlüğü'nün bu çalışması ilçelerde uygulanan iyi örnekler kapsamında İstanbul Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız'ın dikkatini çekti ve Müdür Bey, bu projenin İstanbul geneline yayılması için gerekli hazırlıkların yapılması noktasında girişimlerde bulundu. Okumayı Seviyorum, \"Yazarlar Okullarda\" adında İstanbul Milli Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız'ın himayesinde İstanbul geneline yayılan bir proje olarak hayata geçti. Kasım 2012 de Arnavutköy'de çekilen kurayla 78 yazar 39 ilçeye dağıtıldı. 39 ilçemizde 85 yazarla yaklaşık 200 öğrenci-yazar etkinliği gerçekleştirildi. Yaklaşık 75 bin öğrencimiz birebir bu etkinliklere katıldı ve kitaplarını imzalattı. 39 ilçemizde yaklaşık 1800 öğretmenimiz öğrenci-yazar etkinliklerinde fiilen görev aldı. Yazar Aslı Tohumcu Abis kitabıyla projeye katıldı. Kura çekiminde Kadıköy'e düşen yazarın bu kitabı Kadıköy'deki bir lisede okunmaya başladı. Kitabı beğenmeyen öğrenci ve velilerden gelen şikayet üzerine Aslı Tohumcu'yla irtibata geçildi ve onunla birlikte başka bir kitapla projeye devam edilmesi kararı alındı. Pusuda bekleyen sadece Habertürk değilmiş! Bir sendika ve onun peşine takılanlar bir yandan Liselilere pornografik kitap okutuluyor diye ortalığı birbirine katarken diğer yandan Kitaplar toplatıldı diye asılsız haberler yaptı. Oysa ne kitaplar toplatılmıştı ne de pornografik kitaplar okutulmuştu. Ama herkes anlamak istediği gibi anlayınca gerçekleri ortaya yalan yanlış haberler, yazılar, söyleşiler çıktı. Bu yaşananlardan sonra Aslı Hanım'la bir etkinlik yaptık. Daha sonra Aslı Tohumcu kendi isteğiyle projeden ayrıldı. Gelecek yıl daha kapsamlı bir yazar listesiyle projemizi yürüteceğiz. İl Milli Eğitim Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız'ın öncülüğünde öğrencilerimiz arasında şiir, öykü, deneme, roman yarışmaları açacağız. Bu şekilde sadece okuyan değil aynı zamanda yazan öğrencilerimizi de ödüllendirmiş olacağız. Amacımız projenin Türkiye geneline yayılması. Bu amaçla Mayıs ayında Sayın Bakanımızın da katılacağı ve tüm yazarlarımızın davetli olacağı bir gala programı düzenliyoruz. Yazarlar Okullarda kitabı çalışmamız var. Öğrencilerimizin ve yazarlarımızın görüşlerinin yer alacağı bu kitap tüm okullarımıza dağıtılacak. Bakanlığımızca kurulan Okuma Kültürü Başkanlığı'nın genel amaç ve hedeflerine uygun projeleri hayata geçiriyoruz. Bir okuma aşığı olan Müdürümüz Dr. Muammer Yıldız'ın gayretleriyle hayata geçen İstanbul dersleri; bu derste öğrenciler İstanbul'u geziyor, yaşıyor ve okuyor. Öğretmen yazarlar Projesi. Öğretmenlerimizden yazar olanları öğrencilerimizle buluşturuyoruz. Geleneksel Münazara yarışmaları. Öğrencilerimizin kendilerini ifade edebilecekleri alanlar oluşturup güncel konular hakkında münazaralar düzenliyoruz. Değerler Eğitimi Projesi. Bu proje kapsamında her ay belirlenen bir değer etrafında okullarımız faaliyetler düzenliyor. Başta sevgi, hoşgörü, saygı gibi değerler olmak üzere her türlü kültürel ve evrensel değerlerimizi okullarımızda gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerle kalıcı hele getirmeye çalışıyoruz. Yönver Projesi. İl genelinde sınavlarda başarılı olan okul öğrenci ve öğretmenlerini ödüllendiriyoruz. Milli eğitimin lüzumsuz işlerinden biri. Burada amaç yok sadece reklam var."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/yekta-kopanla-sozunu-sakinmadan-video", "text": "SabitFikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan etkinliklerinin sonuncusu, 6 Eylül tarihinde Yekta Kopan'la gerçekleşti. SabitFikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan etkinliklerinin sonuncusu, 6 Eylül tarihinde Yekta Kopan'la gerçekleşti. Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı... Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın. Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın. Sözünü sakınmadan'ın tüm videolarını takip eder, izlerim şu kamera ve ses olayına bir çözüm bulamadılar birkaç videonun dışında hepsi berbat lütfen şu videoların kalitesini artık düzeltin. Baştan sona sesle ilgili hiç bir problem yaşamadan izledim, anlamadım açıkçası eleştirileri. Yekta Kopan'ın Bilge Karasu ile karşılaşmak için yaptıklarını dinleyince, bu toplantıların ve onları burada rahatça izlemenin önemini bir daha düşünmeli. Teşekkürler. Beyler, ses hakikaten pek iyi değil, ama sesberbatsenbuişibırakçı arkadaşa da sinirlenmekten kendimi alamadım. Haksızlık ediyor. Hiç fena bir iş yapmıyorsunuz. Bırakmayan bu söyleşileri, huysuz arkadaş da dahil pek çoğumuz beğenerek izliyoruz. Video duraklama sorunu çözüldü sanırız ki. Ancak ses için yapabileceğimiz bir şey ne yazık ki yok. her şey iyi hoş ama keşke şu video duraklamadan yürütülebilse.."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/soylesi/zeynep-sarlak-ile-soylesi-bir-hayatta-kalma-stratejisi-olarak-yolsuzluk", "text": "Hırsızlık ve yolsuzluk kavramları arasında doğrudan bir ilişki var ama çok önemli ayrımlar da var. Hırsızlık dediğin zaman benim aklıma ilk baklava çalan çocuklar geliyor. Bu yüzden klasik bir yolsuzluk tanımı yaparak başlayalım: Sana tevdi edilen gücü kişisel çıkarın için kullanmak yolsuzluktur. Tanımı genişletmek istersen taşeron işçilere yapılan haksızlıklar da bir tür yolsuzluk. Sonuçta müthiş kar ediliyor vs. Yolsuzluk tanımının neden böyle olduğu tartışılabilir. Ama hukuki çerçevenin sınırlanmasına ihtiyaç olduğu için tanımı da daraltmak lazım. Bunun ötesinde kurumsal güç kullanılarak yapılan her türlü hırsızlığa yolsuzluk diyebiliriz elbette. Çünkü bu durumda kurumsal gücün kişisel çıkar amacıyla kullanılması söz konusu. Ama genel anlamda yolsuzluk ve hırsızlık bir arada düşünüldüğünde bana sanki yolsuzluk daha günah gibi geliyor. Kurumların toplumlar tarafından inşa edildiğini düşünmüyorum. Eğer beraber inşa etseydik ortak bir fayda üzerine inşa ederdik. İnsanlar bir şeyi beraber yapınca kurallara uyalım, çünkü hepimiz için iyi diye düşünür. Ama beraber inşa edilmemiş bir kurumsal yapı var Türkiye'de. Kuralları ve kaideleri toplum tarafından belirlenmemiş, tepeden inmeci bir yapı giydiriliyor toplumun üzerine. İyi de kontrol edilmiyor zaten. Kontrol edilmemesi bir şekilde yapının işlevselliğini sağlıyor. Bilinçli olarak bırakılan boşluklar var. Mesela vergi meselesi. Devletin vergi kaçaklarına göz yumması söz konusu Cumhuriyet'in başından beri. Çünkü sermaye birikimi sağlaması gerekiyor. Bunun için de vergi meselesine fazla abanmıyor. Ama gördük ki zamanı geldiğinde de canını sıkan bir işadamının üzerine vergi memurlarını salıp hayatını zehir ediyor. Kurallı kuralsızlık geniş bir hareket alanı sağlıyor yani. Çok büyük hareket alanı sağlıyor. Bu yüzden yolsuzluğu sistem sorunu olarak görüyorum. Siyaset yolsuzluğun ortadan kaldırılmasından sorumlu ama yolsuzluğun üretilmesinden sorumlu değil. Sokaktaki adam da yolsuzluğa açık. Çünkü güvensiz. İlk benim işim görülsün diyor. Çünkü karşısındakine güveni ve saygısı yok. Bir de kendisine sıra geleceğinden emin değil aslında. Sistemin çalışmadığını biliyor ve sistemi çalıştırmanın bir yolunu buluyor. Ama kendi işini bu şekilde görmek, başkalarına saygısızlık. Trafiği ele alalım. Boş buldum mu, sağdan fırlayıp geçiyorum. Adam kızıyor. Haklı, ben de kızıyorum bana yapıldığında. Ama başka türlü bu kadar hızlı gidemeyeceğimi biliyorum. Türkiye'de verilen sus paylarını düşün. Fakirsen sus payı alıyorsun. Sistem susman için ihtiyacının bir kısmını karşılıyor. İş dünyasının siyasetle ilişkisinde de sorun var. Devlet elinde şunu sürekli tutuyor: İstediğim zaman istediğim kişinin mülkünü istimlak da ederim, vergisini de denetlerim, geriye dönük karar da alırım. Böyle bir şey olamaz ki. Mülkiyet hakları ne olacak? Geriye dönük karar alamazsın. Kazanılmış hak haktır. Hangi toplumsal kesime bakarsak bakalım, ister sınıfsal, ister işveren, oy veren vs. gibi kategoriler üzerinden bakalım sistemde çok önemli sorunlar olduğunu görüyoruz. Bu sorunları yolsuzluk karşıtı klasik önlemlerle çözmek mümkün değil. Bu durum ortada üniversite diye bir şey olmadığını ortaya koyuyor. Üniversite kelimesinin etimolojisinden başlayarak o kurumlara baktığınız zaman, o kurumların üniversite olmadığını görüyorsunuz. Türkiye'de sahici üniversitelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. 10 değil mesela. Bu üniversitelerin üniversite olması, kendi içlerinde belirli kültürel kodlarının olmasından kaynaklanıyor. Kendi kodları olan üniversite gerektiğinde devlet baskısına da direnebiliyor. İntihal vakası görülmüyor. Çünkü o üniversite bünyesine intihal yapabilecek kimse gelemiyor, gelmiyor. Almıyor üniversite böylesini. İntihal her şeyden önce kendini kandırmak demek. İşini doğru düzgün yapan insanlara büyük bir saygısızlık, terbiyesizlik. 12 Eylül'den başla, bunun öncesinde çok büyük üniversiteler, çok baba kadrolar yok oldu. Çok önemli akademisyenler ve iyi bir akademik anlayış vardı bu ülkede. Azdı sayıları, ama önemlilerdi. Beğenelim, beğenmeyelim. Şimdi durum vahim. Çünkü bu kadrolar tamamen yok edildi. 12 Eylül'den sonra üniversitelere kendimizden profesör sokalım diye başladılar çürütmeye. Solcu kadroları attıktan sonra ele geçirmeleri gereken bir alan olarak görmüşlerdi çünkü. Beş dakikada profesör yaptılar bir sürü insanı. Oradan, buradan çalıp çırpan bir nesil akademisyen çıktı ortaya. Onlar da başka akademisyenler yetiştirdiler. Hırsızlık gibi başlayan şey, kurumsal kabullenişle büyük bir yolsuzluğa dönüşmüş oldu. Yolsuzluk bazıları için hayatta kalma stratejisi. Özelleştirmede ihaleleri her koşulda Türk firmalara verme eğiliminde bile görebilirsin bunu. Memleket içinde bir hayatta kalma stratejisi, rekabet edemiyor başkasıyla. Yolsuzlukla, yolsuzlukla mücadele reçeteleriyle uğraşılabileceğini zannetmiyorum. Washington Konsensüsü'nün bir reçetesi var, Dünya Bankası, IMF gibi kurumlar her yerde bu reçeteyi çıkarıp masaya koyuyor. Başı ağrıyana da veriyor, beli ağrıyana da. İyi yönetişim reçetedeki ilaçlardan biri. Ama iyi yönetişim çok büyük revizyon gerektirir devletin zihin yapısında. Bu yüzden reçete işe yaramıyor. Bana sorarsan, Türkiye'de siyasi partiler kanunu değişmedikçe yolsuzluğun azalması mümkün değil. Çünkü siyasete girmenin maliyeti çok yüksek. Bu maliyetle girdiğin zaman amortismanı dert ediyorsun doğal olarak. 4-5 sene sonra seçilmeyeceksin. Çünkü bizde meclis üyelerinin değişme oranı yüzde 50-60 civarında. Dolayısıyla ikinci dönem garanti değil. 4-5 sene içinde koyduğun kadar parayı ve bir miktar fazlasını kazanman lazım. Meclis'in yapısına bakalım. İşçi milletvekili var mı? Yok. Olamaz da zaten. İşadamları var, işadamlarının adamları var, aşiret reisleri var, aile-eşraf falan var. Bunların biatı kime, seçmene mi başbakana mı? Elbette başbakana. Seçmen kim ki, oy verme makinesi. İşin kötü yanı bu kentli nüfusun beslendiği kent de yok artık. O da doğru, kent artık tuhaf bir şeye dönüşüyor. Öte yandan maalesef bizde değişimler hep dışardan. AB istiyor diye değiştiriyoruz. Biraz tutturuyoruz, sonra bir bakıyoruz hepsi geriye düşüyor, çünkü işlemiyor. Kimi zaman da işliyor ama işletenlerin işine gelmiyor. Şöyle bir sarmal mı var? Kurumlara olan güvensizlik yolsuzluğu, yolsuzluk da kurumlara olan güvensizliği besliyor. Kurumlara olan güvensizliğin yolsuzluğu beslediği muhakkak. Çünkü kurumlara güvenmeyen vatandaş yolsuz bir yol buluyor. Ama bu sadece vatandaşın sorunu değil. Şunu da unutmamak lazım. Yolsuzluğu azaltabilirsiniz. Siyasetin orada müthiş bir gücü var. Yapmıyorsa da siyaset yapmıyor. Tabandan baskı gelsin ya da gelmesin. AB'yi kim kurdu? Üç-beş akil adam. Halkın böyle bir talebi yoktu ki... Daha yeni boğazlamıştı Avrupa'da herkes birbirini. Burada siyasetin inisiyatif alması lazım. İlkesel bir vizyon geliştirmesi gerekiyor. Hem evet, hem hayır. Hangi yasalardan başlayacağımız önemli. Yolsuzluk karşıtı yeni yasalar yapmaktansa, sistemde yolsuzluğa yol açan yasalar değişitirilirse belki olur. Yolsuzluğun tohumlarını kamuda aramaktan ziyade, gündelik hayatta da aramak lazım. Doktora gidiyorsun görüyor, bademciklerin şişmiş. Ama senden 4-5 tane test istiyor. Çünkü sistem, senin cebinden aldığı paradan komisyon alması üzerine kurulmuş. Bu da bir yolsuzluk ama bunu yolsuzluk olarak ifade edemiyorsun. Dolayısıyla bu türden süreçleri yeniden düzenleyerek yolsuzluğun bertaraf edilmesi gerekir. Klasik yolsuzluk karşıtı reçeteler bu noktaları görmezden gelme riskine sahip. Yolsuzluğun hangi ilişki biçimlerinde ortaya çıktığını tespit etmek önemli. Mesele şu: Toplum yolsuzluğu birincil bir sorun olarak görmüyor. 2007 seçimlerinden önce CHP'nin binlerce basıp dağıttığı bir yolsuzluk kitapçığı vardı. Ciddi iddialar söz konusuydu, deliller ortada. Yolsuzluk olduğu söylenen illerdeki AKP oyları arttı. Bunun sebebi şu olabilir: AKP yolsuzluk yapıyor ya da yapmıyor, önemli değil. CHP'den o kadar nefret ediyor ki seçmen. KONDA'nın bir anketi vardı. Hiçbir koşul altında CHP'ye oy vermeyecek AKP'li seçmen oranı yüzde 60. Bu çok büyük bir rakam. CHP, AKP temelinde görmüyorum bu işi, ama öyle bir öfke ve algılama sorunu var ki... Ve bu sorun karşılıklı tabii. Bir de şu var: Sadece sağ partiler değil, bütün siyasi partiler yerelde ekonomik rant söz konusu olduğu zaman aynı elleri havaya kaldırıyor. Meclis'te tekmeler havada uçuşuyor, ama yerel uygulamada inanılmaz derecede uyumlular. Bakan düzeyinde yaptığım röportajlardan da çıkan bilgiler böyle. Bu nefret ve güvensizlik, benden olan olsun, kol kırılır yen içinde kalır bakışı, yolsuzluktan fayda umuş besliyor yolsuzluğu... Hakikaten çok güvensiz bir toplum. Vatandaş olamıyoruz o yüzden. Biraz da manik depresif bir halet-i ruhiye söz konusu tabii. Çok güzel, ergenliği aşamıyor. Şu örneği veriyorum hep: Duygusal bir şarkı çalıyor bir düğünde ağlıyoruz, hoşumuza gidiyor. Hemen ardından oyun havasıyla dans etmeye başlıyoruz. Kafamız karışık. Bir türlü aşırı duygusallıktan kurtulamıyoruz. İlkeler çerçevesinde düşünemiyoruz. Bu çerçevede düşünmenin daha keyifli olacağını göremiyoruz. Kendi araştırmamda yolsuzluktan ne kadar hoşnutsuz olduğumuza da baktım. O kadar da hoşnutsuz olmadığımızı gördüm. Mesela bir doktora hediye alıyorsun. Yapması gereken şeyi yapıyor, ama hediye alıyorum ona. Hz. Muhammed'e referans verildi bununla ilgili. Hediye alıp veriniz, demiş peygamber. Polislerle konuşurken verildi bu referans. Çorba parası mesela. Polis bana bakıyor, beni koruyor, ona bedava çorba vereyim. Almanya'da bunun için tutuklanırsın. Polis polislikten men edilir. Ufak yolsuzlukları yolsuzluk gibi görmüyoruz bile. Öte yandan bunlar bir şekilde çözülüyor sanki. Asıl sorun büyük yolsuzluklar. Siyasi yolsuzluklar çok büyük boyutta. Ülkenin kaynaklarının müthiş eritiyor yolsuzluklar. uzun bir yorum yapmak isterdim ama... çok güzel."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/uyeelestirileri/bazen-katiller-kurbanlarindan-daha-oludur", "text": "'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap. Her bölümde İstanbul'a ait bir hatıra dilleniyor, binlerce yıl öncesinden gelse, siz o anları yaşamamış olsanız bile, İstanbul'la birlikte hüzünleniyorsunuz siz de. Ötesi düşünülmeden bir anda yerle bir edilivermiş, sayısız insanın belleğinde sayısız anılarla yer etmiş, insanlar için yapılmış ama insanlarca katledilmiş onlarca yapı. Hatırlayanları da en az o güzellikler kadar toprağa gömülü, sadece tarih kitaplarının sararmış sayfalarında yaşamaya çalışan güzellikler... Kitap İstanbul'a yeniden hak ettiği ilgiyi sunmak için yazılmış belki. Her devirde örselenmiş, ezilmiş, ama yine ayakta kalmayı başarabilmiş bir şehre. Belki de şehirden çok o şehri ayakta tutmayı her koşulda başarabilmiş kıymet bilir sakinlerine."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/uyeelestirileri/felsefenin-devrimcisi", "text": "Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir. Cinsellik korkusunu yaşayan kitlelere cinselliğin en aşırı dozunu göstererek kişinin içindeki sapığı keşfetmesini sağlamıştır. İnsan erdemli bir şey değildir görüşünün en iyi temellendirmelerini de Sade'ın felsefi metinlerinde görebiliriz. İnsanın içindeki ikiyüzlülüğü ortaya çıkarır onun kitapları ve bir an olsun maskeleri indirmemizi sağlar. Bütünüyle kişi en örselenmiş yanlarıni bulur de Sade'ın kitaplarında. Ahlaksızlık olarak kitlelere yaymaya çalıştığı ahlak sistematiği insana ilkin çok aykırı gelse de, fikirler olgunlaştıkça bu sistematik akla yatkın gözüküyor. Fransızlara nasıl cumhuriyetçi olabileceklerini anlattığı yazısında de Sade şunları yazar: Hırsızlar kesinlikle yargılanmamalıdır, çünkü onlar mülkiyet hakkıyla derinleşen eşitsizliği ortadan kaldırıyorlar, aynı bir doğal çarkın işlemesi gibi. Birinin fakir olmak yazgısı gibi anayasaya işletiliyorsa o kişinin hırsız olma hakkı vardır diyor de Sade. Cinayetle ilgili de çok değişik görüşleri var de Sade'ın. Ona göre cinayet imkansızdır, çünkü insan birini öldürerek doğaya bileşen kazandırır, yani yeni birini yaratmak için ona imkan ve ilham verir. Bu düşüncelerle karşılaşmak şoke edici olsa da bir felsefe meraklısının bu görüşleri bilmesi gerekir. Çünkü de Sade'ın görüşlerinde egzistansiyalizmi bütünleyen bir yan var. Bu görüşler aynı içinde yaşadığımız, içine doğduğumuz dünya gibi sarsıcı, acımasız, katı; ama bir o kadar da gerçek. Bence Sadenin katillik hakkında yazdıkları çok çarpıcı değil mide bulandırıcı acaba soruyorum hangimiz öldürülmek isteriz ne kadar acımasız ve acı filozoflar bazen saçmalıyorlar bunların akılla bir alakası yok...."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/uyeelestirileri/ilk-donemecte-son-ask-adli-roman-icin", "text": "Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış. Kitap kurgu olarak hatasız, olayların birbirini takibi ve geçişler mükemmel. Tek bir cümle fazladan yazılmamış. Her cümle dopdolu ve anlam yüklü. Bir an önce diğer sayfaya geçme aceleciliğini ve heyecanını yaşatıyor. Aşkın yakıcılığı içinde yanıp yok olmayı, sosyal psikolojiyi, neden sonuç ilişkisini oldukça akıcı bir dille anlatmış. Kitaptaki tespitlerim ve hissettiklerimin sadece bende mi oldu diye düşünerek 50 kişilik okuma grubumuzdaki arkadaşlarımdan hızla bu kitabı okumalarını istedim. Hepsinden gelen yorumlar benimkilerle birebir örtüşüyordu. Bir romanda olabilecek sinemografi ancak bu kadar etkin verilebilir. Kitabı okumuyor da yaşıyordunuz. Ağladığınız, güldüğünüz, öfkelendiğiniz, şaşırdığınız anları yaşıyorsunuz. Ülkemizin bir dönemini çok farklı bir kurgu içinde vermişti. Bilgi alırken fakında olmuyordunuz. Kadınların sosyal durumlarını, geleneksel yapının olumlu ve olumsuz taraflarını, çocuk yetiştirirken nelerin hangi sonuçları doğurduğunu müthiş bir anlatımla ve olaylarla görüyorsunuz. Yapılan psikanalizler, hiç beklenmeyen yerde romana dahil olan farklı öyküler, çok önemli felsefi tartışmalar, mektuplara yerleştirilen adeta bir şiir kitabıyla çok alışık olmadığımız bir kitapla karşılaştık. Kullanılan kelime sayısı normalden çok fazla ve dil ancak bu kadar esnetilerek ve anlaşılır kılınarak kullanılabilir. Kültürel kodlarla ilgili motifler kitaba çok güzel yerleştirilmiş. Romanın kahramanı Kamil üzerinden psikolojiyi, sosyal etkileşimi, aşkın insan üzerinde bırakabileceği etkileri çok mükemmel olarak vermiş. Aşkı kavramın tam anlamına göre irdeleyip, kurgusal ve psikolojik sonuçlarını ortaya koymuş. arkadaşlığın nasıl olabileceğini o kadar güzel vermiş ki;ah keşke benim de böyle bir arkadaşım olsaydı; diyorsunuz. Biz edebiyat eleştirmenleri olarak Sayın Sırrı Çınar'ı Eksik Zamanlar, Ana Kokusu romanlarından ve şiirlerinden tanıyor ve okunması gereken bir yazar-şair olduğunu biliyoruz. Ancak İlk Dönemeçte Son Aşk romanı hasret kaldığımız Türk Roman Yazarlığında görmek istediğimiz bir yere yerleşecek ve Türk klasikleri arasında yer alacaktır. Türk okuyucusunun alışık olmadığı ve ummadığı bir romanla karşı karşıya olduğunu söylemek isteriz. Sayın Çınar a böyle bir kitabı edebiyat dünyamıza kazandırdığı için çok teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://www.sabitfikir.com/uyeelestirileri/what-munganful-world", "text": "Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde bizde izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez. Önce şahsi bir saflığımızı paylaşarak başlayalım. Bazı kitap severler, loş bir odada rahat bir koltuğun uykulu salınımının bedenini teslim almasını bekleyerek okur. Bazısı ise masa başında ve Google'ın engin malumat denizine ayaklarını sallandırarak. Fakir ikinci nesilden olduğundan romanın başlangıcında geçen tanımadığı her kelime ile karşılaştığında Google denizine dalmaya çalışmış; ancak neredeyse her seferinde sığ suya balıklama atlayanların boyun travması ile ödüllendirilmiştir. Epeyi sefer, 'yeni bir kelime' öğrendim dur bakalım bunu günlük dilimin hangi köşesine yerleştirebileceğim diyerek, yan oturduğum koltuktan klavyeye uzandığımda ilgisiz sitelere gönderen sonuçlar karşısında, sigara yakmak ya da masaya bulaşmış fincan dibi lekelerini parmak ucu ile silmek suretiyle aldığım molalara hayal kırıklığımı görmezden gelmeye çalıştım: Simis kalem (s.23), lohuma (s.43), Taoma domuzu / derisi (s. 36), Ruvaş çayı (s. 46), Darokran hasırı (s. 47), Yeşilsuotu, Kızılsuotu (s.49), Nohmaran Yıldızı (50), Adakkuşu (s. 55) ve benzeri daha pek çok kelime aslında romanın kendi dilinde cismini bulmuş kelimeler. Heybeye birkaç kıymetli kelime atacağım hevesi ile bunlar üzerinde bir miktar zaman kaybetmişim. Roman, 1995 2010 gibi geniş bir dilimde yazıldığından olsa gerek bölümler arasında iklim değişikliğine bünyemin intibak etmesi kolay olmadı. Kimi yerlerde araya çok uzun zamanların ve mekanların girdiğine hükmettim. Uzunca süre yazarın alakasını bekleyen metin kimi zaman yazara küsmüş, ona örtünmüş. Kimi zaman da onun mesaisine talip olduğunu ağlamış, haykırmış. Yazar bazı an bunu duymuş, bazı an duymamış. Okurun kendine hafiyelik rolü biçmesine alışkın olduğunu düşündüğüm bir süredir yazarlık yaptığını göz önünde tutarak birkaç tahmin ve tespiti paylaşmak isterim. Öncelikle kitap sayfa numaralarını, bölümleri takip eden bir kronolojik zaman izinde yazılmamış. Bazı bölümler Ankara'da Ayrancı semtinde (Şairin Gölgesi ve özellikle Agabu ile Zeheyra'nın hikayesi s.249-257-, Şairin Oyunu), bazı bölümler Cihangir'de bir cafede dikkat dağıtıcı bir gürültü eşliğinde yazılmış sanki. Bandag'ın, orta sınıf kadınların Facebook status paylaşımlarına yakışır hikmetleri ile Moottah'ın İzcinin El Kitabı'na yakışacak türden tabiat övgülerinde bu duyguyu yaşamamak elde değil. Kimi yerlerde üslupçuluğun aceleye geldiği izlenimini benim gibi sıradan bir okura daha vehmettirecek cümlelerle karşılaştım. (Örneğin kovanından boşalmış arılar gibi iniyordu iri yağmur taneleri s.204- arılar ölü değillerse yağmur tanesi gibi yerçekimine teslim olmazlar, bu doğuda da batıda da aynı sanırım). Okurun zihninde Anakara'ya ilişkin görsel ve sosyal referanslar oluşturma gayreti ile yazar, ya oyunbazlığın savurganlığı ile ya da on beş yıla yayılan dikkatin seyrelmesi ile canlandıracağımız görüntüye odaklanmamızı zorlaştırıyor: Anakara, yakınımızda Doğuda bir yerde mi, Batıda bir yerde mi yoksa Çin'de mi. Bunun bir önemi var mı? Tabi ki yok. Ancak atla seyahat edilen ve güvercinle haber uçurulan bir dönemde, su altı balesinin dev akvaryumlardan izlenebildiğini fark ettiğinizde içinizdeki Sherlok Holmes edepli dursa Watson durmuyor. Doğuda mukim bilgelikten nasibini almamış; kavramaya değil, dergahta çorba kaynatmaya yazmış bir sır severlik yaygın bir toplumsal miyopluğu hepimize kazandırma çalışıyor. Sekiz on yıldır yazın dünyasında patlama yapan sır fetişizmi, Milli Kütüphane'nin bir çuval mercimek kütlesindeki çiplere sığdırılma aşamasına gelmiş bir dünyada zorlama oluyor ve bize kazımaya çalıştığı acz duygusu ile barışmak mümkün görünmüyor. Bilgelik her şeyi bilmek değil, bilmediğimiz şeylerin sezgisine sahip olmak ve bunu bir terbiyeye tahvil ederek susmayı öğrenmektir. Tam da bu noktada susmak gerek. Hatta belki daha öncesinde gerekirdi. Bu romanı diğer dillere çevirmek ne kadar zor. Belki bunun için en kullanışlı yol sinemayı kullanmak olurdu. Romanın senaryoya dönüşüp beyaz perdeye yansıdığı halini düşlüyorum. Müzik, Ömer Faruk Tekbilek. Yasnura'yı ben oynamak isterdim, ne de olsa adaş sayılırız. Gece geç bir vakitte, Lelalu ile Vylea'nın aşkının anlatıldığı (s.382-4) bölümü bir şair kuyusu bulup kuyunun karanlığına okudum. Kuyunun karanlığından çatallı bir zenci sesi şarkı söyleyerek karşılık verdi: what a munganful world!. Gözümüz, yazarın alt dudağının çukurundaki gölgeye sığınmış, gümüşi üçgen kanatlı kelebeğe takılı, eğilerek saygıyla selamlayalım. Eline sağlık ustam. murathan mungan kitabına bu eleştriyi de koymalı!!! zira kitabın bu kalp durduran tekdüzeliğine ahenkli bir ritim verilebilir.."}