{"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/101/code/ggfsFYi35JefiRQpe42wTFBxOyg7BSoWJ45wnUVt8rmbS2QI2VlWKjlDEW3kQaRLeTqUjGWkFaSxNT4jfFI2WaRsxaXZ35kBggd9CWcCTgQ9o5wTc4RdmW6fs8a53X157f954Dp4k0wGEXmEfWvLcv", "text": "Dünya çoktan kurulmuştu. Yaratılan canlılar kendi popülasyonlarıyla gül gibi geçinip gidiyordu. Kurallar değişkenlik göstermiyor, büyük küçüğü avlıyor, ölen canlı toprağa karışıyor ve topraktan besin olarak yetişip başka canlılara can katıyordu. Üstelik hiçbiri bizim gibi milletlere ayrılıp kendi dillerini, kendi ırklarını yaratmamışlardı. Sonra biz geldik, insan indi yeryüzüne. Dünya daha öncesinde böyle bir kötülük görmemişti. İnsan büyük-küçük ne varsa avladı, nesiller tüketti, yetmedi kendi neslini tüketmeye başladı. İyi şeyler geçmiyor muydu hiç insanın içinden? Tabii ki geçiyordu. Ama geçmese de olurdu. Çünkü birbirine sevgi gibi kusursuz duyguyu besleyen insanlar, gidip toprakta biten gülü koparıp birbirlerine verdiler. Bunu yaparken bir gülü diğerinden ayırdıklarını hiç fark etmediler. Sonra yine kavga edip birbirlerini toprağa düşürdüler. Toprak hep sustu, yeryüzündeki canlılar hep sustu kendi aralarında. Yalnızca insan konuştu. Konuşan insandı ama anlaşabilen diğer canlılardı hep. Bütün bitkiler bir düzene göre toprakta bitiyordu. İnsan bu düzeni yerle bir etti. Neydi peki onları insandan ayıran? Bizim yapamadığımızı yapıyorlardı. Bütün bitkiler geldikleri yerden, yani toprak aracılığıyla anlaşırdı. Doğduğu yerden ve ölünce gittiği yerden. Biz geldiğimiz yeri unutuyoruz, ölmeyi yalnızca kendimiz için düşündüğümüzden. Bu yüzden ölümden ötesi yok demişler belki de. Ama var, ölümden öte özlem var, pişmanlık var, bir dolu bekleyiş ve o beklenen zamanın binbir türlü ızdıraba benzeyişi var. Diyorum ki, bir de geldiğimiz yerden haberleşelim seninle. Her şeyin bittiği o vakit her şeyin başladığı yerde buluşalım yani. Topraktan alalım bu sohbetin ilhamını, aramızda bitmek tükenmek bilmeyen nice muhabbetler olsun. Coğrafyamızda ismin gibi mis çiçekler koksun, arkamızdan önümüzü aydınlatan mutlu bir güneş doğsun. Kimseye dokunmasın zararımız insanlık olarak, bırakalım da güller ait oldukları yerde, dalında solsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/113/code/O38NLsCXwbRushk97eAtCkCARNmcKSCb2psLq98VX5A5ANrgftCQ7Sn7zEgTxLr0ynshSzRVnrb4Jev7Sldf1zAhPEF0VtOpUAbTKD3j44kR9nPYSWl0VP3PC7qYiyMaMi98DMFL7uv8iofID0hzKP", "text": "Ve sonu gelmeyen rutin işler. Halbuki biraz yavaşlasak, Aklımızı ve kalbimizi yoran tüm keşmekeşlerden arınsak, Bu maişet derdi ne de çok yıprattı bizi. Sonu belli olmayan yelkenlere doğru yolculuktayız. Yarının öbür günün tahayyülüyle avutuyoruz kendimizi. Bizi saran bu garip sızı, bizi düçar bırakmaya devam mı edecek,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/115/code/C0F2WjREkcTPTgUOpTfvv3jIzvmTk5oIM7yeGLW9Ip3uwhdA9XorWZENt2NXsEeEDcXdqz9AV7ArrvRS1VQ1uOkomzBzT3bR277sDzuLf7cFNBHqQAiWSiC4IpnfP1B0xIIqOLU8S3RyOuwfoo7xJw", "text": "Yılın son günleri yaklaşırken hepimizin içinde ister istemez tarifsiz bir heyecan ve telaş oluşur. Sanki unutmak istediğimiz ne varsa hepsi geride kalacak ve biz bambaşka yollara yelken açacağız gibi pembe hülyalara dalarız. Hissettiğimiz duygu yoğunluğundan çok, zihnimizi içine sürüklediğimiz kargaşa yok mu hele? Bazılarımız için yılbaşı hiçbir anlam ifade etmese de sanırım çoğumuz için değişmeyen bir süreç yeni yıl kutlamaları. Hatta kimimiz bu durumu öyle ciddiye alır ki birbirinden ayrı hurafeleri büyük bir özen ve hassasiyetle peş peşe sıralar. Geçenlerde arkadaşlar arasında bu konudan bahsederken arkadaşımın arkadaşı boş bir bavul alıp evin içinde gezerseniz, o yıl bol bol seyahat edermişsiniz diye bir söylem attı ortaya. Hemen arkasından başka bir arkadaş bütün muslukları açın ki su gibi kolayca akıp geçecek bir sene olsun dedi. Buna benzer hurafeler ilk defa ne zaman ve nasıl ortaya çıktı tam olarak bilmesek de emin olarak bildiğimiz tek şey bizleri var eden ve bunlara inanmaya sevk eden beklentilerimiz. Halbuki yaptığımız, tamamiyle kalbimizde sakladığımız dilekleri yeni bir yıla ertelemek, o kadar. Fakat her zaman olduğu gibi gönül bu duruma da öyle manalar yükleyip süslüyor ki, ışıltılı bir çam ağacına dönüştürüveriyor işte. Günümüzde birçok tartışmayı beraberinde getiren yeni yıl ağacı süslemeleri aslında eski Türk geleneği olduğu söylenir. Türkler, İslamiyet'e geçmeden önce dünyanın ortasından göğe kadar yükselen bir ağaç hayal ederler ve buna Hayat Ağacı derlermiş. Yeni yıl onlara şans getirsin diye Tanrıdan istedikleri şeyleri kurdele, bantlar veya çaputlara bağlayıp dilek tutarlarmış. Güzel elbiseler giyinilir, yemekler yenilir, şenlikler şeklinde kutlanırmış. Ve bu adetin Türkler yoluyla Avrupa'ya geçtiği iddia edilir. Eski Mısır ve firavunlar devrinde Güneş Tanrısı Amon-Ra'nın doğumunun kutlandığı bu gelenek, ilk Çağ Persleri ve Roma İmparatorluğu ile biçim değiştirerek Hristiyanlık dinine sonunda Noel şeklinde eklenmiştir, denilir. Anlayacağınız kimine göre yılbaşı Hristiyanların icadı kimine göre de kendi geleneği. Her ne söylenir veyahut iddia edilirse edilsin, tarihi nereye dayanırsa dayansın ortak olan tek şey yalnızca bir kelimeden ibaret doğrusu: Umut. Daha derinlerde düşünecek olursak, kendimize ve çevremize iyi temennilerde bulunmak için inanmayı seçtiğimiz, aslına bakılacak olursa ne yeni ne eski, psikolojik bir olgu belki de. Fakat hayat dediğimiz bu süreç öyle meşakkatli bir yol ki arada durup nefeslenmek geçmişi ve geleceği tazelemek gerekiyor. Bu yüzden kendi kendimize türettiğimiz ve devam etmesini arzuladığımız doğum günü pastalarında mumu üflemeden önce dilek tutulması gibi ruhani bir doyum anlayacağınız. Şimdiye kadar yeni yılı dua etmekten ve güzel duygular dilemekten başka, ekstrem bir eylem gerçekleştirmemiş biri olarak; bazen sıradanlığı bozmaktan çok da zarar geleceğine inanmıyorum. Önemli olan sonuç odaklı olmaksa tek beklentimizin umudumuzu korumaktan ibaret olduğunu unutmamak kafi sanırım. Yeni bir yılın başlangıcı kim ne derse desin yeni umutların baharıdır esasında."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/117/code/yFv1HIzSW3v1KYVOuC8OJteKAkQcx6jyc1lEQP1g3RgtR2UE6Z57M4rxfKReTgCxM1F92OnNXoudNjCjTVl2psqLHHzLXDIaRLiDQZbXSdRa7kqkLBzSKwpplGhbMEZPvyRLgrQvJW2f3R60z2iqTb", "text": "Bazen kendimizi bir ağacın gölgesinde bulmak isteriz. Çoğu zamansa kendimizi bulmak isteriz. Gün içerisinde kaybettiğimiz gölgemizi ararız... Düşüncelerimizle savaştığımız metrobüs camında kendimizi izleriz. Uzun bir duvarda güneş arkamızdan vururken, yere boylu boyunca uzanan gölgemizi seyrederiz. Saçlarımızın vapurda rüzgarla kavgasına şahit oluruz. Bu kadar yaşamın içinde aslında kendi yalnızlığımızın gölgesi bizi acıtır. Büyümek istemek uzaklaşır artık bizden, kelimelerle yarışımız yerini suskunluğa bırakır. Taşlardan sekerek değil yavaş ve adım adım geçeriz, yollarda upuzun filmler çekeriz, arada bir nefes alırız. Yaprakların yere dökülüşünü çizeriz adına sonbahar deriz. Çiçekler açana kadar o kuru yaprakların üstüne basarız çığlıklarını kaydederiz. Yıldızlardan dileriz, dans ederken kayan yıldızlardan... Kitapların altını çizeriz çok okuyup hep yarım bırakırız. Bilemeyiz belki de bir yerde yeniden çalar şarkımız..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/118/code/wCy9LccvoVwqIIKTIlUg33c8x8JnIHgmE4eA8MPY3qZea1O6cXrSGwGsCPg76Bbq4Gy7U2zC81LJMAX5asJhUOldZWkISHyt1GWB7cK1iKnUFDPJlA7DT6XDurvYGEAptudxg4i8YBMfElVhh2C6Da", "text": "1979 Ankara doğumluyum, dört yaşından beri İstanbul'da yaşıyorum, yaklaşık yirmi beş yıldır da Moda'dayım. Atölyem de evim de Moda'da.., burada çalışmalarımı sürdürüyorum. Sanata başlamak benim için çok küçük yaşta oldu. Önce bale ve müzik eğitimi aldım. Bu süreçte resme de ilgim vardı, orta sona geldiğimde Güzel Sanatlar Anadolu Lisesini duydum ve ben resim okumalıyım dedim. On dört on beş yaşında ressam olmaya karar verdim. Tamamen içsel bir yönelişti benimkisi. Örnek aldığım etkilendiğim ya da beni yönlendiren biri yoktu. Ama benim en büyük şansım ailem hep arkamdaydı. Ne yapmak istiyorsam bana destek oldular. Üniversiteyi Mimar Sinan Üniversitesi'nde okudum. Mezun olduktan sonra, 2003'te 6 aylığına New York'a gittim. Orada gördüklerim, duyduklarım, sanat ortamı beni çok etkiledi, daha sonra atölyemde çalışmalarıma motivasyonunu arttırdı. Çocuklukta bale ve müziğe olan ilgim, hayatımda daha sonra spor, dans ve müzikle hep iç içe olmamı sağladı. Bununla birlikte kitap okumak, daha çok deneme yazıları özellikle sanat, felsefe ve psikoloji üzerine okumayı seviyorum. Ayrıca doğada olmak bana müthiş keyif veriyor. Zaten yaptığım işlerde de hep insanın doğayla olan ilişkisine yer veriyorum. Düzenli yürüyüş ve meditasyon yapmak da hayatımın bir parçası halinde. Ama asıl beni tanımlayacak elbette yaptığım iş, sanatım. Aslında bunu bir işten, bir meslekten de öte hayat biçimi olarak görüp yaşadığım için çok farklı hobilere ihtiyaç duymuyorum. Teşekkür ederim. Özgün olmak gerçekten sanatta çok önemli. Öte yandan, sıfırdan bambaşka bir şey yapmaktan söz edemeyiz. Bilimde de öyledir ya, bir şey bulunur ama bu hep daha önceki buluşların üzerine eklenir. Sanatta da bu böyle, sanat tarihine bakarız, oradan beslenir, referanslar alırız. Hatta resmi bu şekilde öğreniriz. İlk resim eğitim sürecinde dünya kadar eskiz kopyalar yapmışızdır, bir sürü farklı sanatçıdan öğrenmek adına... Kopya ede ede öğrenirsiniz. Ne kadar çok resimsel dili, gözü, algısı gelişirse, ne kadar çok çalışırsa, sanatçı sonrasında kendini bulur, özgünleşir. Bir yandan da tabii ki de bu kadar önemli bir sanat tarihi var, ustalar var. Onlara bakıp etkilenmiyoruz diyebilir miyiz? Tabii ki etkileniyoruz ama hiçbir zaman ben bir sanat eserine baktığımda eğer çok beğendiysem, gidip buna benzer bir şey ben de yapayım demedim. Ama şu olmuştur; Çok iyi bu, ben bunun üzerine ne katabilirim, ben kendim bunu daha farklı şekilde nasıl ifade ederim? Onun etrafında dolanmadan, oradan alacağımı alır önüme bakarım. Benim şanslarımdan biri küçük yaşta Güzel Sanatlar Lisesi'nde başlamış olmam. 15 yaşındayken özgür ve disiplinli bir eğitimin buluştuğu bir ortamdaydım. Orada öz disiplini sağladığım için üniversitede aynı şeyi devam ettim. Mezun olmadan önce çok özgün işler yaptığımız söylenemez, resmi öğreniyorsunuz, daha çok öğrenmek adına yapılan çalışmalar... Ama kendi atölyemi tutar tutmaz o disiplini aynı şekilde hiç durmaksızın sürdürdüm. Ve bence, genç yaşta sergi açmanın başarısı burada yatıyor. Aslında ne istediğini bildiğinde, heyecan duyduğunda bu disiplin de oluşuyor. Bir yandan fedakarlık yapıyorsunuz tabii. Mimar Sinan'dayken kantinde daha çok vakit geçirebilirdim ama onun yerine okulun atölyesinde, kütüphanesinde daha çok vakit geçirdim. Oraya gidip diğer sanatçılardan daha fazla ne öğrenebilirim diye çabalardım. O zamanlar internet yaygın olmadığı için kitaplardan bakarak öğreniyorduk. Bu sözlerimle yaşımı ele vermiş oldum. Biz bu şekilde çalışarak o bilinci edindik. Evet bazen motivasyonunuzun düşük olduğu anlar olabilir ama daha sonra yapabileceklerinize ve sonuca odaklandığınızda kendinizi motive edebiliyorsunuz. Ne olursa olsun ben sağlıklıysam çalışmamı engelleyecek bir durum yoksa atölyeye gidiyorum ve çalışıyorum, proje olsun olmasın. Zaten siz çalıştığınızda o projelerin ardı arkası kesilmiyor. Ben 2005'ten itibaren on kişisel sergi açtım, yurtiçi ve yurtdışında birçok fuar, karma sergiler içinde keyifle yer aldım. Umarım daha da güzel projeler sergiler yapacağız. tiğinizde çevrenizdeki her şeye daha farklı bakmaya başlıyorsunuz. Benim şu anki temam antik dünya üzerine. Fotoğraf çekmek için seyahat etmek bana çok şey kazandırıyor. Görsel algımı da geliştiriyor. İlginç bir soru. Güzel bir farkındalık... Bunu fart etmeniz hoşuma gitti... Birkaç tema bir araya gelebiliyor çünkü temalar aslında birbirlerini doğuruyor. Sizin verdiğiniz örnekte, ''Dağların Sahibi Yoktur'' serisini oluştururken, doğanın tahribatını ele alıyordum. Doğayı tahrip ediyoruz daha sonra yeşille bağımızı koparmamak için yeşili sanki bir dolgu malzemesi gibi şehrin içinde, otoyollarda, binaların çevresinde ya da toplu konutlarda bir pazarlama unsuru gibi kullanıyoruz. Bu çok ironik geliyor bana, önce yok edip sonra da ama ona da ihtiyacımız var diyoruz. Ne kadar uzaklaşırsak o kadar ihtiyacımız artıyor. Dolayısıyla bir önceki temadaki o mermerlerin bu seriye dahil olması bir yandan bana normal geliyor. Çünkü oradaki içerik beni bu noktaya çekti. Aynı şekilde şu an antik kentleri ele alırken mermerlerin tarihine gittiğimi düşünüyorum çünkü bir şekilde oradan görsel zenginlikten kopmak istemedim. Mermerlerin dokusu, formları, içindeki o zengin resimsel dil... Kültür, doğa, tarih ve yaşanan güncel meseleler... Hepsi bir arada olabiliyor ve resimlerimde de o imgelere birlikte yer verebiliyorum. Ben bundan genel olarak pek rahatsız olmamışımdır. Hatta hoşuma giden bir tarafı da vardır. Farklı şeyler duymak izleyiciden hoşuma gidiyor, benim hiç aklıma gelmeyen farklı şeyler görmeleri aslında heyecan verici. Özellikle soyut işlerimde bunu daha çok yaşıyorum. İnsanların farklı bakış açılarını ya da duygularını o anda yorumlaması bana keyif verir. Daha da keyif veren şey elbette sanata gerçekten ilgili, sergileri gezen takip eden iyi bir izleyici ile paylaşmak... Çünkü bir şekilde sizin yaptığınız işe daha çok kıymet veriyor, o noktaya nasıl geldiğinizle, o işlerin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili daha fazla fikri oluyor ve saygısı artıyor. Ama illa çok şey bilmesi eğitim alması anlamında değil, bence en önemli olan şey, o saygıyı ve samimiyeti, sanat sevgisini hissetmek. Yani onu hissettiğiniz zaman, isterse sizin yaptığınızdan bambaşka bir şey yorumlasın, hiç sorun olmuyor. Alttaki duygu gerçek bir sanatsever olması, yaptığımız işe ve sanatçıya saygı duyması önemli olan. Ben öyle düşünüyorum. Maalesef böyle bir durum var. Türkiye'de özellikle çok fazla var. Her seferinde kendini anlatmaya çalışmak, bunun ciddi bir iş ve meslek olduğunu, geçici bir uğraş ve bir heves olmadığını ifade etmeye çalışmak biraz yorucu oluyor. Anlaşılmamanın verdiği bir hüzün de oluyor. Ama bunun bir şekilde değişeceğine inanıyoruz. Bu sizlerle birlikte de olacak, şu an röportaj yapıyoruz, yazılıyor çiziliyor. Basının ilgisinin burada önemli bir yeri var. Tabii devletin de sanatçının arkasında durması, desteklemesi gerekiyor. Onun dışında bunun bir hobi olarak görülmesini bırakın, bir mesleğin de ötesinde bir durum. Çünkü bu işin bir emekliliği yok. 90 yaşına da gelsen resim ve sanatın içinde oluyorsun. Örnek veriyorum Matisse 90 yaşında, elleri fırça tutmuyorken bile hala atölyesinde elişi kağıtları keserek inanılmaz güzel eserler çıkarıyordu. Bu gerçekten mesleğin de ötesinde bir durum, bir yaşam biçimi, büyük bir tutku ile hayatınızı adadığınız bir şey. Sanat yapmak, sanatçı olmakla ilgili benim bakış açım bu. Sanata ilgi duysunlar, sanatın içinde olsunlar. Ama bir görev gibi değil. Ben eminim ki bir şekilde kendilerini o alanın içine dahil ettiklerinde, zaten vazgeçemeyecekler. Hepimizi besleyen bir şey... Kendinizi tanımanıza yardımcı oluyor. Güncel sorunlara, dünyaya, hayata farklı bakış açıları ile bakmanızı sağlıyor. Çünkü her bir eserde farklı bir sanatçının bakış açısı var ve onu görüp o dünyadan bakıyorsunuz. Sanat sınırları kaldırıyor. Dünyanın hele de böyle bir döneminde, doğanın yok edilişi bir yandan, virüsler hastalıklar bir yandan... Bunların hepsine ışık tutabilecek ortak güçlü bir dil. Daha da çok ihtiyacımız var. Ve gençlere tavsiyem, sevdikleri işi yapsınlar. O kadar önemli bir şey ki sevdiğin işi seçmiş olmak... Hayatta en çok zamanını geçirdiğin alan, bir şekilde hayatının merkezinde olan yaşam alanı. O yüzden kararsız bir durum yaşıyorlarsa, başkalarından duyduklarına değil özde ne istediklerine baksınlar. Gerçekten ne istediğini bilip net ve kararlı bir şekilde işini seçmek bu hayatta bence çok önemli. Çünkü en büyük mutluluk kaynaklarından biridir sevdiğin işi yapıyor olmak..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/119/code/m0Mb72FfUy4KJb98jVz14wzC7qSFBLWWUwpGuOYBHjG43CtSGQwBdRC2MlayIxtzOXdL78NjVt3UwIoJC5AdpPRxYosvgJeIXw2EZ6yk7yu6nteo1IgzEba8gEqxgKw4XVeWJdWMBJoWPsuvMUZK7V", "text": "Çoğu şair yazmıştır seni; taş duvarlara, Adına da şiir dediler, şairler öldükten sonra kalanlara. Cemal SÜREYA, soyadından vazgeçti senin için mesela. Turgut UYAR, yüreğini bozuk saat yaptı sende dursun diye. Yahya Kemal, demir aldı artık bu zamandan. Nazım Hikmet, senden önce ölmek istedi sen yaşa diye. Yılmaz ERDOĞAN, sevişmeyi yasak etti Ankara sokaklarında. Can YÜCEL, kadın dediğin dedi henüz herkese diyemeden gitti."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/120/code/hqceinFGblHJZ5hyOjkLvwELyPneMo2BnJ5rJuhxPJo4yElGEnjcOoHiZvPBMpRnpVbtBNzlZ3W9tHNX3uSPb0yf9Xy2PixN7HyQmmlH4GZH8qbXTYQDYm9eCqHNHP766H7ye3lHSECsKMt4WHUbGY", "text": "Yazarımız Irvın D. Yalom, öğretici tarzda romanlar yazdığını söyleyen, meslek olarak doktorluğu, uzmanlık alanı olarak da psikiyatriyi seçmiş, Tolstoy ve Dostoyevski'den etkilenmiş, Rusya'dan Abd'ye göçmüş biridir. Derin bir yolculuğa çıkardı bu kitap beni; birçok farklı yolculuğa da değdim aynı zamanda. Doktor Bruer'ın ve Nietzsche'nin kendini tanıma, keşfetme, kabul etme yolculuklarına... Freud'un heyecanlı, meraklı, üretken ve bir o kadar genç haline, Lou Salome'nin aykırılığına, ilk başta hayran kalınıp, sonra bunun suçunun ondan bilinmesine, Mathilde'nin sessiz ve sakin karakterinin, toplumun yön verdiği bir hayatı yaşamasından ve bu yüzden zorunlu olanı isteyip, sonra da bu istenileni sevmesinin sonucu olduğuna... Karakterler, içimizden birer parçaydı, çok tanıdıktı. Düşünceleri yalın, bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıyordu. Sayfaları çevirirken piyano tuşlarına nazikçe basıyormuş gibi hissediyordum kendimi, kendi yolculuklarını yaşayan bu insanları rahatsız etmemek ister gibiydim, farkında olmadan. Çünkü o kadar gerçeklerdi, o kadar varlardı bu hayatın içinde. Çünkü hepsi bizdik, aynı şeyleri hissediyor, aynı tepkileri veriyorduk. Telaşlarımız, korkularımız, beklentilerimiz, kalbimizin en ücra köşelerine iteleyip kimselere açamadığımız isteklerimiz, hatta bazen kendimize bile... Yalnızlığıma yenilip düşkünlüğümü başkalarına anlatacak olduğum ender zamanlardan sonra, hep kendi kendimden nefret etmişimdir. Kendime yabancılaşıyor, adeta ihanet etmiş gibi hissediyorum. Karakterler, o kadar canlı ki, yazarımız Irvın D. Yalom, her birinin yüzyıllar boyunca yaşamaya devam edeceklerinden şüphe duymamıştır sanırım. Bir solukta bitiremedim bu kitabı, aksine soluksuz bıraktı beni. Ara verdim, bekledim, düşündüm, şimdi ne diyecek diye merak ettim, bazı anlarda yanlarında olmak istedim. Bazen çok derinimi açmış gibi hissettim, çünkü o kadar bendi, o kadar gerçekti ki bahsedilen şey, o kadar sert ve net yorumlar getiriliyordu ki karakter üzerinden benim hayatıma, sanki bütün karanlık taraflarımın ortalığa saçılmasına ramak kalmıştı. Sanki tüm dünya beni görüp duyacak gibiydi, ve bir o kadar da uzaktım kendimden aynı anda. Onların hayatına dışarıdan bakarken, aynı anda onların gözünden kendi hayatıma da dışarıdan bakıyordum. Onlarla birlikte mezarlıkta yürüdüm, satranç oynadım, hırçınlaştım, ve yine onlarla birlikte, biraz daha büyüdüm, olgunlaştım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/122/code/SLc1xBjOaufbThb7qmFbnevwiWEZb2ve5VnGXVegCNxUNovjnpeyZVszQqGKGykWSYjYsF4pZW7TLuOb0nLJi6DKJskAS7WAmiMKNV2MRo23peLBX2UyZlgRCwuKvMmLucmWcnseHZDMrTAALsSqwO", "text": "Rus insanı, gerek Türkiye'de gerekse diğer ülkelerde soğuk ve temkinli olarak bilinse de gerçek bundan çok farklı. Burada yaşamaya başladığımda fark ettim ki biraz vakit geçirip güvenlerini kazandıktan sonra çok samimi insanlar haline gelebiliyorlar. Üniversite okumak için geldiğim Moskova'da son 5 yıldır yaşıyor ve eğitimime devam ediyorum. Rusya; edebiyatı, soğuğu, içkileri ile ün yapmış bir ülke. Lakin bu ülke hakkında bilmediğimiz daha birçok şey var. En bilindik yiyecekleri Borsh çorbası ve kırmızı pancar. Aynı zamanda krepleri ile ün yapmış olan Rusya'da süt ürünleri, özellikle peynir ve yoğurt çeşitleri inanılmaz zengin. Rusça'yı sıfırdan öğrenmek gerçekten zor olsa da benim için böyle bir zorluk söz konusu değildi. Rusya'ya gelmeden önce Rusça bilmek bana çok büyük avantaj sağladı. Hatta ben sözünü etmesem yabancı olduğum, genelde Ruslar tarafından anlaşılmıyor. Yabancılara karşı çok nazik ve yardımseverler. Bu nedenle yabancı olduğumu ve Türkiye'den geldiğimi söylediğimde çok güzel tepkiler alıyorum. Moskova'nın en bilindik meydanı Kızıl Meydan, turistlerin sıkça ziyaret ettiği bir mekan. Bu meydan Hem Rusya, hem de eski SSCB'nin toplumsal ve siyasi tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. İsmini aldığı kızıl kelimesinin Rusça'da karşılığı olan krasnaya sözcüğü eskiden güzel anlamına da gelirmiş. Şiirlerinden birçoğu Rusça'ya çevrilmiş olan Nazım Hikmet'in mezarı da Moskova'da bulunmakta. Her yıl ölüm yıldönümünde burada yaşayan Türkler tarafından düzenlenen anma törenleri yapılıyor. Komunizm izleri Rusya genelinde hala etkisini sürdürüyor. Evler genelde tek tip mimari şeklinde olup binalar çok yüksek yapılmış ve günümüzde de bu şekilde varlıklarına devam ediyorlar. Kendi zamanlarında kitapları yasaklı olan birçok Rus edebiyatçısının evi bugün müzeleştirilmiş halde. Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin, Gogol, Gorki, Çehov ve daha niceleri... Ziyarete açılan bu evler insana o döneme yolculuk yaptırıyor. St. Petersburg'da yaşamış olan Dostoyevski'nin evini ziyaret ettiğimde Beyaz Geceleri yazdığı sokaklarda gezdiğimde büyülenmiştim. Rus edebiyatına ilgisi olan herkesin gezmesi gereken yerler. Son olarak ulaşımdan bahsetmek istiyorum. Turist olarak gelseniz dahi arabanız olmadan rahatça şehirlerde gezebilirsiniz. Metro ile ulaşımı çok gelişmiş olan Rusya, bilinen en eski metro ağlarından birine sahip. Her geçen yıl yeni güzergahlar ekleyip geliştirmeye de devam ediyorlar. Soğuğu sevdiren bu güzel ülke yeşiliyle, beyazıyla, güneşiyle, karıyla size kucak açıyor. Tarihi ve doğal güzelliklerini saymakla bitiremeyeceğim için burayı merak eden herkese gelmelerini ve doyasıya gezmelerini öneririm."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/125/code/W2HmaQmoZRRvIPiBWOm3I0ZoyYG0GLW4wcf9B6F3Cak9VGFyhZpogRdIK1ne3kO21e79mT1TtsqulD1SYBlB3GtxIDm55UM1igtghulJOnsNw5rENGlH5ZgH7zV1NTRkbPTDK485NtUgwKQ0BgQxZA", "text": "İşten çıkmış yorgun argın eve yürüyordu. O kadar çok çalışıyordu ki eve vardığında eşi ve çocukları çoktan uykuya dalmış oluyordu. Ve sabah işe gitmek için evden çıktığında da onlar hala uykuda oluyorlardı. Çocuklarını çok özlüyordu. Her gece hepsini uykularındayken öper koklar, kendince hasret giderirdi. Çalışmak zorundaydı. Günlük kazandığı para en fazla iki ekmek alacak kadardı. Fakat o iki ekmek sayesinde çocuklarının o gece de aç uyumadıklarını biliyor ve gece uykusuna bedeninin tüm yorgunluğuna rağmen rahat yatıyordu. Evleri harabeden hallice bir kulübeydi. Ülkenin her bir köşesinin ayrı bir açlık, sefalet ve geçim sıkıntısı içinde olduğu bu dönemde her şeye rağmen sevdiği kadınla evlenmişti. Henüz nasıl geçineceklerini, karınlarını nasıl doyurucaklarını bilmeden çocukları oldu. Ve sonra bir tane daha... ve şekere mukabil gelen bu para herkes için oldukça kıymetliydi. Çünkü hiç kimse çocuğuna yıl içinde çikolata veya şeker alamıyor ve herkes yılın son günlerini iple çekiyordu. İşten çıktığında neredeyse gece yarısına geliyordu. O saatte hala açık olan bir dükkan bulup çocuklarına çikolatalar alacaktı. İçi içine sığmıyordu. Kızına renkli kağıtlara sarılmış olanlardan alacaktı. Oğlu ise meyveli şeker severdi. Onlarla günler sonra sarılacak ve hediyelerini verecekti. Eşine de bir şey almalıydı. Belki bir çiçek... Onun gülleri çok sevdiği geldi aklına. Ona ilk aşık olduğu zamanları hatırladı. Henüz gencecikti, çalışmak onu bu denli yıpratmamış ve hayatı daha parlak ve renkli görüyordu. Sevdiği kıza çiçekler götürmek isterdi fakat o zamanlar da buna parası yetmediğinden şehir mezarlığında insanların kaybettikleri sevdiklerine bıraktıkları çiçeklerden çalardı. Bugüne kadar kimsenin tek kuruşuna bile dokunmamışken bu yaptığı onun vicdanını hiçbir zaman sızlatmadı. Çünkü sevgi adına bırakılan çiçekleri yine sevgi adına alıyordu. Eşine gül alacaktı. Üstelik mezarlıklardan değil gerçek bir çiçekçiden alacaktı. Çiçekçiye binbir hayalle vardığında dükkan sahibi dükkanı kapatmak üzereydi. Yalvar yakar ikna edip bir gül aldı. En güzel ve en kırmızı gülü.. Heyecandan evine uçarcasına gidiyordu. Bir elinde eşine aldığı gül diğerinde çocuklarının çikolata ve şekerleri.. Tüm hayatını bugün yaşadığı mutlulukla kıyaslasa bugünkü mutluluğu ağır basardı. Eve varınca çocukları uyuyorsalar bile uyandıracaktı. Çünkü yarın yine işe gidecekti ve bugün onların hediyelerini aldıklarındaki mutluluğunu görmek istiyordu. Bu düşüncelerle evine doğru yürüyordu. Issız bir caddeden geçerken kulakları yırtarcasına güçlü bir fren sesiyle irkildi. Başını çevirmesiyle yükseliği insan boyunu aşan bir derebeyi arabasının kendine büyük bir hızla yaklaştığını gördü. Kaçmaya fırsatı bile olmadı. Ne olduğunu anlayamadan araba onu ezip geçmişti. Bir saniye sonra hayata gözlerini yumdu. Eşine aldığı çiçekler ve çocuklarının çikolataları ise karanlık sokağın dört bir yanına savruldu. Kime çarptığına bile bakmayan otomobil ise ordan son sürat uzaklaştı. Hayalleri, kendi emeklerinden çalınan bir otomobilin altına kalan adam yerde kanlar içinde yatıyordu. Ne hesabı soruldu ne de çocukları çikolatalara kavuştu..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/126/code/Phkc7KwXjI0DzxRxz0mkRw3ijqPvVDCYdFA00VWsIJYXi9QuqRaU4YGsDwIlYeE3BlMxwcjeeu6gYwfY5ddlTvP1Jcl6wa8M1BzqYji9ePGheAXkK25RpRaZqDIjMUtIvU0JqMJivWcfDxVp4W9cFn", "text": "Antik Pergamon Kenti üzerine kurulan Bergama, uygarlık tarihinin en önemli yerleşim alanlarından biri. Bölgenin tarihi Tunç Çağı'na kadar gitse de Pergamon Antik Kenti'nin kurulduğu kalenin tepesindeki en erken buluntular M. Ö. 7 ila 6'ncı yüzyıllara ait. Bu da bugün Bergama'da tarih meraklılarını cezbeden sayısız yapı ve eserin bulunduğu anlamına geliyor. Bergama denince akla ilk gelen kelimelerden biri de parşömen. Tıbbın atası Hekim Galenos ve parşömen kağıdı, ilçenin dünya kültür mirasına yaptığı en önemli katkılardan. Parşömen, günümüze kadar insanlığın bulduğu en kaliteli yazı aracı olarak biliniyor. Bergamalılar geçmişte, parşömen kağıdından yaptıkları kitaplardan oluşturdukları kütüphanede büyük bir kültür hazinesi yaratmış ve Mısır uygarlığı ile yarışmıştır. İlçenin tarih kokan dokusuyla işli sokaklarında dolaşırken Bergama Evleri de dikkat çekiyor. Bu evler, kalın dış duvarları, iç sofalı planları, yığma yapı gereklerine bağlı pencere boyutlarıyla ısıyı koruyan bir yapıya sahip. Az sayıdaki evde, Sakız Adası mimarisine özgü ahşap cumba ve balkon şeklinde çıkmalar bulunuyor. 7 gün 24 saat rengarenk olan Atmaca Mahallesi ise sadece Bergama'nın değil Türkiye'nin müzik üretimi açısından oldukça önemli yerleşim yerlerinden biri. Özellikle klarnet ustaları ile ünlü olan mahalle, bugüne kadar birbirinden özel birçok müzisyeni yetiştirdi. Kozak Yaylası, Bergama'nın büyüleyici güzelliğe sahip bir noktası. Bergama'ya 20 km uzaklıktaki yayla, çam fıstığı ve dokumalarıyla ünlü. Arasta-Osmanlı çarşısı ise 19. yüzyıldan kalma yapılarıyla sizleri bekliyor. Çizmeciler, pabuççular, manifaturacılar, saraçlar ve zahireciler gibi farklı loncaların bir araya gelmesinden oluşan Arasta'da Bergama'yla özdeşleşen halı, kilim ve dokuma örneklerini de bulabilirsiniz. İlçenin dar sokaklarında gezinip, fotoğraf çekebilir, Arasta'da meşhur Bergama kilim ve halılarını bulabileceğiniz halıcıları gezebilir, avlusunda çay, kahve, karadut suyu içerek dinlenebilirsiniz. Seyahatinizi Mayıs ayına planlarsanız, Bergama Uluslararası Tiyatro Festivali'ne katılabilirsiniz. Dönüşte hatıra veya hediye olarak Parşömen kağıdı alabilirsiniz. Meşhur Bergama Köftesi'nden, Bergama Yörük Kavurması'na, bölgenin özel bol sarımsaklı, biberli, domatesli kızartması Çığırtma'dan, nohutlu böreğine yörenin kendine has tariflerinden tatmanız mümkün. Daha çok esnaf lokantası ve köftecilere rastlayacağınız ilçede az da olsa keyifle yemeğinizi yiyebileceğiniz restoranlar da yer almakta. Dönmeden Bergama'nın meşhur koyun tulum peynirinden almayı unutmayın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/129/code/fsxCwYMLZ5F7hfliy43zqoFdNsDmnOseUENX9zW95bmbHYRBrBi7XZPuKZBflXTutGBPcGMhwb6cM89KAKf20NtkpqmSgd6w0kCbC4wPeQDYn7i9ys9gYsznwgOpwJYLmHtZ2sqvgNaKHlF8UmWxCi", "text": "Mesela şu genç, kaç kişiyle konuşuyordu aynı anda? Şu orta yaşlı adama ne demeli? Evde ayrı sokakta ayrıydı muhakkak. Lise talebesi kılıklı bir çocuk vardı ne kadar da umursamazdı her şeyi. Okulda da böyle miydi acaba? Hızmalı kız ise ayrı bir alemdeydi. Kaşı gözü ayrı oynuyordu. Canım sıkıldı her nedense! Maskeli balodaymış gibi cümle alem! Beden sağlığı için evet anlıyorum da ya ruh sağlığı için? Maske üstüne maske, yüz üstüne yüz... İnsanları tanıdıkça şaşırıyorum. Her gün aynı kişiyle yeniden tanışıyorum. Dün bıraktığımla bugün gördüğüm aynı kişi değil ve bugün bırakacağımla yarın karşılaşacağım da aynı kişi olmayacak. Bir cep telefonu markası gibi hep yenileniyor insanlar. Ayrı bir formatla tekrar piyasaya çıkıyor. Bir de hepsi çok pahalı öyle ucuz kimse göremezsin. Herkesin kendine göre bir piyasası var kimse hırdavatçıda değil, kelepire hiç düşmemiş. İkinci el aşklarla muhatap olmamış ve halka açık plajlarda yüzmemiş. Herkes sarrafın elindeki en değerli taş! Oysa aynı minibüsteyiz kıymetli taşlar; altın da olsanız, gümüş de, çakıl taşı da... Bir biz kendimizi olduğundan fazla görmüyoruz neysek oyuz tavrında takılıyoruz. Çünkü biliyoruz ki herkes sarraf değil bu yüzden incinmek kolay, kırılmak fazla... Of, şoför sigarasını yaktı ama nasıl içecek maskesiyle? Sahiden de merak ediyorum. Hım maskesinin ağız kısmını delmiş oradan içiyor sigarayı. Bu milletin her şeye bir çözümü var. Gökyüzüne alışveriş merkezi açın inanın merdiveni dünden hazır olur. Zaten nefes almakta zorlanıyoruz bu maskeyle bir de sigarayla mı kirleteceğiz havamızı. Müsait bir yerde inebilir miyim, dedi biri. Tabii ki size layık değil ama! diye cevapladım içimden hınzırca. Şoför de durdu zaten. İnen zatı muhterem tam da bir su birikintisine basmaz mı ilk adımda! Ben demiştim! Covid19, cirit atıyordu bu minibüste. Bence şöyle alıcı gözle bakıyordu kime misafir olayım diye. İç içeydik, akraba olacak denli yakındı herkes birbirine. Ya dur bir Allah aşkına şoför efendi! Dışarısı zaten çok sıcak, içerisi zaten hamam... Nefesler karışıyor birbirine. Nemli bir ortamda kan ter içindeyiz. Klima da yasak... Alma başka birini. Yok neymiş efendim, yolcuymuş da sıcakmış da... O zaman para da alma! Aşk mı Covid19 mu? diye sormak isterdim şimdi bizim bu cemaate. Artık biz olduk yani. El ele, kol kola oturan bir çift vardı önümde. Aşkın ele geçirdiği bünyelerde Covid19 yaşayamıyor, bilim insanları buna bir baksın lütfen! Aşk ilacı enjekte etsinler bakın kalıyor mu Covid19! Adam kadının saçlarına geçirmişti parmaklarını, ya söküp alamıyordu ya da kadının saçını okşuyordu. Bence birincisi daha gerçekçi duruyordu. Nalet gelsin şu virüse, dedi yaşlı bir teyze! 'Lanet olmasın!' diye düzelttim içimden. Neme lazım yüksek sesle söylesem belki de nalet olası bir çantayı kafamın ortasına yerdim. Burası Türkiye çünkü... Yer verdiğim bir bayan Neden bana yer verdin? diye sormuştu. Tamamen aptallığımdan, demiştim de herkes gülmüştü. Bir başkası da covid mi kofik mi ne anlamadım ya! diye espri yaptı ama kimse anlamadı. Elazığlı olmayan anlayamaz elbette. O an kendimle gurur duydum. Çünkü üst geçide ve polis barikatlarına kurutulmak için asılan kofikler geldi aklıma. Güldüm sessizce kimse güldüğümü görmedi çünkü maskeliydim. Az kaldı, ineceğim birazdan. Güneş kafayı takmış bu şehre bugün. Asfalt eriyip de kara üzüm pekmezine dönmüş. Kuşlar susuzluktan olsa gerek dut yemiş gibi. Mendille terini siliyor öndeki yolcu. Radyoda Müslüm çalıyor Olmadı yar diye. Sakız çiğniyor biri sanki o kalabalıkta etimi çiğniyor. Bir diğeri telefonda konuşuyor, herkes onu dinliyor. Dedikodusunu yapıyor Ayşe diye birisinin. Cumartesi pazarında görmüş de onu, o kadar hava atmasına gerek yokmuş da. Yani egosu avm, gerçeği pazar tablası... Bir de kahkaha patlatıyor yaptığı espriye. İçimden onun boğazını sıkmak geldi. Ne kadar da arkadan konuşmayı seviyoruz, atıp tutmayı. Tenhada inanın hepimiz birer cengaveriz başkasına, yüz yüze ise çaydaki bisküviyiz. Yüzsüzler! diye haykırmak istedim bir an ama zor tuttum kendimi. Eminim herkes dönüp bakacaktı. Topunuzun... diye küfretmek istedim ama o an nedense terbiyem el vermedi. Can Yücel'den aşırma bir cümleyle bu minibüsün içindekilerin jeopolitik durumu küfre müsaitti. Biri inerken maskesini çıkarıp yere attı. Diğeri tükürdü. Of, Allah'ım sen bana sabır ver? Tahammül mülkünü yıkan Hülagulerle iç içeyim. Biri son anda şöyle dedi de gülümsedim gayriihtiyari: Müsait bey, beni indirir misiniz? Şoför de hinoğluhin 24 saat emrinize amadeyim hanımefendi buyurun! Ahirde ben de indim minibüsten. Maskeli bir balodan çıkmış gibiydim. Evde kalmak en iyisi, dedim. Hiç değilse kendi gerçeğinde toplumu kurguluyorsun. Toplumun gerçeğinde kendini kurgulamak daha zor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/130/code/SaHAzH2ACqSFUKebXx0Alw3hpYY3TvD3omqOLeIzWBYdAYQXqILHkKmbZiZjwEMQAKSjEJ0zntlzJdTcwHiPBZxzt0xuzurXQez1i7L4CWWcHF39OuBg4Fg61BM6wql4ged4dWdI7KzslaYVhppDqv", "text": "Kalabalığa karışmaktan korkmayalı uzun zaman olmuştu. Şehrin ışıklarına doğru yola çıktım. Kokusunu derince içime çekebileceğim bir denizin varlığı; bu kenti yaşanabilir kılan, onu 'evim' diye sevebilmemi sağlayan yegane teselli. Şehrin ışıklarına doğru yürüdüğümü anlamış olmalılar artık, bekletmek yakışık almaz. Söylemem gereken ne varsa bavullara doldurdum. Biliyorum, her şey burada ve şimdi gerçekleşecek. Sonraya kalamaz, ne son notanın telde bıraktığı iz ne yakarışını duyurmaktan aciz deniz. Bir yok oluş çabası benimki, yarı yolda kaybettiğim kelimelerimi arıyorum, olabildiğince sessiz. Eskiye nazaran daha titiz ve duyarlı hareketlerim. Birilerini incitmekten korkar gibiyim, belki kendimden içerliyim. Kimim, kim değilim? Bildiğim, içimde fazladan yer tutan bir benin varlığına yeniyim. Unuttuğum onca rengi hatırlamakla meşgul bedenim. Ateşe uçan bir kelebek görse kalbim, gözümü çevirmeye yok mecalim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/132/code/57Qn7dpYTcdxnOIcOE16AZlKFQNEiOMEMSaNXeXOhJDDsFV8dTi6BrSfjFBEFnaXOwStylg39MtYgkX002svUBXn2wVgZSfTY0rdvU7jcyZ1eZ4zDqofL7N0WoW63pzBWuR9K1B9ECpt2dScHuZ4JX", "text": "Anılar mı bizi bu derece hüzünlendirir yoksa onları bir daha yaşayamayacak olma korkusu mu? Kendimi bu soruya bir cevap aramaya çalışırken buldum. Anılar... Düşündükçe Neden yaşadığımız mutlu bir an, bizi daha sonra hatırladığımızda mutsuz etsin ki? diye sormamak elde değil. Sanırım biz bu soruya bir cevap bulmaya korkuyoruz. Korkuyoruz çünkü bu soru bizi anılarımıza götürüyor. O mutlu, neşeli, yaşadığımız her bir anın kıymetini bildiğimiz veya bilmediğimiz anılarımıza... Anılarımızı hatırlarken yüreğimizde koca bir boşluk hissediyoruz. Sanki hepsi zihnimizden, yüreğimizden silinmiş. Eski hislerimiz, hissettiklerimiz... Bunlardan geriye sadece anı kelimesini buluyoruz. Bu kelimeye tutunuyoruz, belki de tutunmaya çalışıyoruz. Sanırım bizim korkumuz anılarımızı bir daha yaşayamayacak olmak. O eski hislerimize, o anki mutluluğumuza bir daha dönememek en büyük korkumuz. Belki de bu kadar korkmasak, kendimizi sadece yaşadığımız anın büyüsüne bıraksak her şey daha farklı olabilir. Anılarımızı hatırlamaktan, bir daha onları yaşayamayacak olmaktan korkmadan sadece yaşayalım. O an o dakika sadece yaşadığımız anın tadını doyasıya çıkaralım. Bu şekilde doya doya anılarımızı yaşarsak belki bir daha yaşayamayacak olma korkusu bizi bu kadar tedirgin etmez. Yüreğimizden silinmesine izin vermeden anılarımıza sımsıkı sarılalım..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/137/code/pbeN7zQm0uLutbLihd23dboSpRv84hClVShfFytIwH4KMrL2YfOVE0DdKPnzPDPSWI4mjwxMXuqjxlAuhaFcuhhnAFNgRWnGkkkr2D27FQi4rBYwl25PDcKBJLpXFwA1ufu7FhmmsGSUdtCZ2vGAgk", "text": "Tutunamayanlar'ı okumayı, onu okumaya kendimi hazır hissetmediğim ve okuyabilecek olgunluğa gelmediğimi düşündüğüm için ertelemiştim yıllarca. Sonraları, hiçbir zaman kendimi okumaya hazır hissedemeyeceğimi fark ettim. Böyle düşünerek okuma cesareti bulabildiğim kitaptır kendisi. Kitapta Turgut Özben arkadaşı Selim Işık'ın intihar ettiğini öğrenir. Bu olaydan oldukça etkilenir. Bu acıyı tarif etmek için kitapta yer alan Elleri titreyerek, sayfaları masanın üstüne koydu. Canım Selim; hep oynayabilseydik bu oyunları. Biraz olsun dinlenseydin arada. Durmak bilmeyen kafanı rahat bırakıp kuvvet toplasaydın biraz. Kim dayanabilmiş ki sürekli? En basit insanların bildiği bu gerçeği nasıl göremedin? Bu sayfalarda yaşadığını görüp öldüğüne nasıl katlanabileceğim? Bu acıya dayanmak için bir yol göster bana. sözlerini kullanabilirim sanırım. Turgut olayı öğrendikten sonra arkadaşının neden intihar etmiş olduğunun peşine düşer. Bunu da Selim'in tanıdığı insanlar ve ardında bıraktığı yazılar aracılığıyla gerçekleştirir. Selim'in her bir arkadaşının Selim'i farklı yönleriyle tanıdığı fark edilmektedir. Turgut, Selim'in intiharını irdeledikçe kendi benliğiyle ilgili de fikirleri oluşmaya başlar. Selim'in yazdığı Tutunamayanlar Ansiklopedisini de okuduktan sonra kendisinin de bir 'tutunamayan' olduğuna karar verir. Bunu kitapta yer alan Bir Mayıs günü, arkadaşı Selim Işık'ın hayattan kendi arzusu ile ayrılması üzerine onun yerine geçti. sözlerinden de anlayabiliyoruz. Ayrıca bu olaylar olurken Turgut kafasında kurduğu Olric adında bir karakterle konuşmaktadır. Selim Işık'ın düşünen ve sorgulayan bir insan olduğu bu yüzden de tutunamadığı fark edilmektedir. Tutunamayanlar toplum düzenine uyum sağlayamayan, kendi benliğini yaşamak isteyenleri ele alır. Oğuz Atay'ın hayatını incelediğimizde Tutunamayanlar'ın otobiyografik ögeler içerdiğini fark edebiliyoruz. Öyle ki Oğuz Atay kendisine sorulan Tutunamayanlar'dan Selim Işık kimdir? sorusuna Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım var, Ural; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım. Adlarını saymanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. şeklinde yanıt vermiştir. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba? diyen Oğuz Atay'ın sesi ölümünden çok sonra duyulmuştur ne yazık ki. Günümüzde ise en çok satan ancak en az anlaşılan yazarlardandır. Kitabı okumaya çalışan çoğu okurun yarım bıraktığı biliniyor. Bunun sebebinin, kitabın belli bir bölüme kadar okuyucunun kendisini okuyup okuyamayacağını test etmesi olduğunu düşünüyorum. Tutunamayanlar kesinlikle insanı düşünmeye ve sorgulamaya iten bir kitap. Bir kez okunmakla tam anlaşılamayıp, birkaç kez okunmayı gerektirebilecek bir eser. Kendi adıma konuşacak olursam hayatımın belli bölümlerinde tekrar okuyacak olduğum bir kitaptır kendisi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/138/code/caqFiOHO2OLEDa8ccOOfWXlXVdHtimT6z3TDgxAv2j0Gzlsens5rWyJFbamgvEz8yCxjMyjNoZ6lyo5LVjHJOeWU2zaByWmkfNjPjwt9n88L5rYbuhU0HFfndvc0lLoFVygVBuanEgDxTl7WpRmFdK", "text": "Üç ayaklı bir sehpa kadar tedirginim dünya kurdelelerini boşaltıyor sen saçlarını topluyorsun. en son yaptığın el işi, ve oya hepsi haricinde yanağında façasıyla geziyorsun geçmişimizin... dokunduğun an bileniyor sustasız bir bıçak- durmadan büyüyen bir kahır yakıyor kendini, çöle yağmurlar indirmek için! Düşündükçe seni göğsüme vuruyor bir hallaç, vursun. belki de azaltmak için, göğsümdeki Demirin! Tedavülden kalkan madeni her şey üzerime geliyor, bir tren, bir vapur, koca bir tersane sana söylemek istediğim ne varsa yutağından çıkmak için yollarını arıyor, ayrılan tüm yerlerime merhemler çaresiz, bana terziler gerekiyor! Beklemeye koyuyorsun kendini ah o perçemin düşmüş elinde şemsiye bir de bereli şimdi sen geldikçe böyle üzerime biraz daha, inanıyorum gecenin kaldırma kuvvetine mesafe uzadıkça hasret oturuyor esmerleşiyor kanın çöktüğü yere..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/139/code/zQIZux4gfrfjah0fEsVeTRiBCzyXAf9515eT91SY19cDHi1DNsYvBeY4pnxMqgK8Pt5nM6F9SmuymKnjGHckXx2dqO2RGwSNFfjJ5CRJVjnMt1nuMb1JWEZ5zQmNhureYSxkCxmg8Wv3LDQ60IJxnd", "text": "Yarım kalan çocukluk, başarıya giden bir yolda çekilen zorluklar ve memleket sevdası... Naim Süleymanoğlu'nun hayatını konu alan bu filmde yönetmen koltuğunu Özer Feyzioğlu ve Hilal Saral paylaşırken, filmin yapımcılığını ise beyaz perdede görmüş olduğumuz Müslüm, Ayla, Çiçero gibi izleyenleri kendisine hayran bıraktıran filmlerin yapımcısı olan Mustafa Uslu üstleniyor. Naim Süleymanoğlu'nun yaşamış olduğu olaylar ve görmüş olduğu zorluklar düşünüldüğünde, bu zor yaşamı o duygularla izleyiciye aktaracak bir oyuncu olamayacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz demektir. Çünkü Hayat Van Eck, Naim Süleymanoğlu'na olan benzerliğinin yanı sıra onun yaşamış olduğu zorlukları izleyicilere duyguları ile beraber fazlasıyla aktarıyor ve tam teşekküllü bir şekilde rolüne layık olduğunu kanıtlıyor. Bununla beraber televizyonlarda çok kez görmüş olduğumuz Bülent Alkış, Uğur Güneş, Gürkan Uygun da her zamanki gibi rollerini çok iyi bir şekilde canlandırmış olduklarını söyleyebilirim. Bu iki mısra aslında filmin en can alıcı noktalarını vurguluyor. Haltercilik kariyeri için ailesini geride bırakarak daha 9 yaşında olimpiyatlara katılan ve 15 yaşında ilk madalyasını alarak başarıdan başarıya ilerleyen Naim durmadan çalışıyor ve bulunmuş olduğu ülkeyi yani Bulgaristan'ı temsil ediyordu. Fakat 1984 yılında Los Angeles'ta düzenlenen olimpiyatlara Bulgaristan'ın Sovyetlerle yapmış olduğu boykot yüzünden katılamıyor. Bulgar Hükümeti ülkede bulunan Türk vatandaşlarına eziyet göstererek Türk isimleri kullanmalarını yasaklıyor. Bu nedenle Naim Süleymanoğlu Naum Şalamanov\" oluyor. Bulgaristan Hükümetinin Türk vatandaşlarına karşı yaptığı eziyetlere dayanamayan ve Türk milletini olimpiyatlarda temsil etmek isteyen Naim bir yolunu bularak Türkiye'ye gelmeye çalışıyor. Bunu duyan dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal, Naim'in Türkiye'ye gelebilmesi için seferber oluyor. Eğer spora karşı bir ilginiz varsa ve izleyeceğiniz filmin iyi bir yapımcı tarafından yapılmış olmasını istiyorsanız bu film tam size göre. Ben izlerken çok severek ve hayran kalarak izledim. Özellikle oyunculuğunu, oynadığı diğer dizilerden beğenmiş olduğum Uğur Güneş ve onun yanı sıra Bülent Alkış'ı görmek beni fazlasıyla mutlu etti. Uğur Güneş'in dahil olduğu sahneyi görünce biraz şok geçirdim fazlasıyla da mutlu oldum. İnsanın içindeki milli gururu ortaya çıkaran ve fazlasıyla mutlu eden bir film olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Mustafa Uslu'nun filmlerini beğenmişseniz hiç zaman kaçırmadan bu filme şans verin derim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/141/code/r46ietaB9y8vJvahgXo4RZZXhpe2B2XoRByLpTKpCfZNUwg3IHnfSfekG4CSu7fXydFiMZknWeZUq7DPHe6zilQAsCxnQgYGhQraWDP71CiUbEXcsG8GbuOFuitqxB2bOGrx04mDb1k7JBsjE7AmXA", "text": "İnsanlık... İnsanlık dediğimiz kavram çocukluktan başlamaz mı? Peki ya çocukluk nedir? Ben size söyleyeyim. Annen yanında yatarken Bana sarılır mısın anne? sorusundaki sevgi arayışıdır. Gece öcülerden korktuğunda tam yorganın altına girecekken babanın evde olduğunu hatırlayarak Belki babam beni korur cümlesindeki güven arayışıdır. Kırmızı oyuncak araban kırılır kırılmaz yeni bir oyuncak araba arayışında bulunmayıp, kırılan oyuncağın peşinden ağlamaktır çocuk olmak... Şimdi diyeceksiniz Ha çocukluk ha yetişkinlik ikisi de insanlık değil mi? Hayır efendim değil. Çocukluktan çıkıp büyüdüğümüzde yani yetişkin olduğumuzda emellerimiz değişir. Sevgi arayışına değil; Para, meta arayışına düşeriz. Güvenmek, güvenilmek istemez, birilerini sürekli incitmeye çalışırız. Kırmızı arabamız kırıldığında ağlamaz, yenisini alma arayışına düşeriz. Tabii bunlara insanlık demek ne kadar doğru olur bilemiyorum... Peki ya bu döngü neden böyle sürüp gider? Çünkü insanların çocukken hayattaki en önemli gayeleri sevgi ve güven duygusunu yaşamak, büyüklerinden bir şeyler öğrenmektir. Yetişkinler onlara arayış içinde oldukları sevgi ve güven duygusunu vermez, doğruyu yanlışı öğretmezse eğer; onlarında yetişkinlikleri bizden farksız olur. Çünkü çocuklukta bize ne öğretilirse bizim doğrumuz odur. İşte biz buna kader motifi deriz... İnsanlık demek; Sevmek, sevilmek, güvenmek, doğruyu yanlışı bilerek, adaletli olmak, merhametli, şefkatli, yardımsever, dürüst, hoşgörülü olmak demektir. Ben insanlık kelimesinin içerisinde bulunan bu sözcüklere dayanarak günümüzde insanlığın kaldığını düşünmüyorum. Yukarıda da söylediğim gibi, çocukluktan çıktığımızda emellerimiz kötü yönde değişiyor. İçimizde bazı kişiler var ki insan kelimesini bile hak etmiyor. Bir kişi başka birini kolaylıkla dövebiliyor, öldürebiliyor. Sadece fiziksel şiddet de değil psikolojik şiddet de var tabii. Ne yazık ki verebileceğim birçok örnek bulunmakta... Bu örneklere ve daha nicelerine dayanarak insanlık hala yaşıyor demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Buna insanlık yaşarken ölüyor denir!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/144/code/mDSfhhuMdK6h9en0JIlgx7vtG31fqIicJsI8PINc4cEZhK6ontIFxnoH6SewpHzhQRWhg6EpN9NAswS0pjxwl7GgKkq3bq60g0yrVmBAY3oZMSt9NAt5Y9s05n7CnP4LpH3Jz3tKJRGWlNAxXy8uUI", "text": "Ben 1989 yılında doğdum. Lisede müziğe başladım. Üniversitede de endüstriyel tasarım eğitimi aldım. Hayatta ne yapacağımla ilgili kararım üniversitede şekillendi biraz. Hem müzisyen olup hem de tasarımla, yaratıcılıkla ve yazarlıkla ilgili şeyler yapmak istiyordum. Okurken, üniversitede şarkılar yazmaya başlamıştım zaten. Diplomamla müzik aletimi aynı anda elime alıp İstanbul'a geldim. Dedim ki, diploma biraz beklesin müzikten gideyim. Bir albüm daha yapalım, konserler verelim; hayat karşımıza neler çıkarır bakarız dedik. Sonra dönem dönem sadece müzisyen oldum, dönem dönem hem tasarımcı hem müzisyen oldum, bazen de hem müzisyen hem yazar oldum. Bu süreçte reklam ajanslarına girip reklam yazarlığı kariyerimi de sürdürdüm. Şu anda 31 yaşındayım ve hem reklam yazarlığı yapmaya devam ediyorum hem de Yok Öyle Kararlı Şeyler'de yeni albüm hazırlığındayız. Hatta bir ay sonra çıkacak. Bu salı günü de klip çekimimiz var, devam ediyor. Bir yandan da Gain platformunda Teleskobuma Takılanlar adındaki kendi içeriğimi hazırlıyorum. O da şimdi başka bir şeye evrilecek, devam ediyor. Yani akış halindeyiz. Çok yönsüz olarak tanınmak isterdim. Tek yönlü olmayı çok isterdim gerçekten. Orada uzman olmak, hayatta bir şeyi seçip -mesela masa tenisi- onun uzmanı olmak, olimpiyat oyuncusu olmak isterdim herhalde. Ama öyle bir şey olamadı. Her şeyden biraz yapmaya çok hevesim var benim çocukluktan beri. Duramıyorum yani. Yemek yaparken bile diğer elimle gazete okuyorum veya başka bir şey yapıyorum. İki elim varsa onu hakkı ile kullanmaya çalışıyorum. Kendimi nasıl tanıtırım: Evet çok yönlü ve içinde fikir bazlı bir şeyler yaratmaya meyilli, üretmeye meyilli işler yapan bir adam olarak tanıtabilirim. Hafif romantik, hafif muzip ama çalışkan, hayatı seven, eşini seven bir insanım. Tabii değişmek müziğin de insanın da doğasında var. Zaten aynı kalmak, aynı şeyi sürekli yapmak çok sıkıcı bence. O yüzden anlayabiliyorum o değişim psikolojisini diğer gruplarda da. Hangi yöne doğru değişecekleri kendi kararları. Pop yapan biri rap veya rap yapan biri türk sanat müziği yapabilir. Her şey olabilir, iyi hissediyorsa yapsın. Bizdeki değişim ise şu oldu: Biz çok özgün başladık yani nevi şahsına münhasırdı bizim başlangıç, çok iddiasızdık. Beş kişi dinlese İyi ne güzel beş kişi. diyorduk. O iddiasızlığın baya bir faydasını gördük. Sonra çok yayılınca, milyonlarca dinlemeye ulaşınca ve bundan para da kazanmaya başlayınca bu sefer şirketler, sponsorlar girdi işin içine ve ciddileşti. Sonra biz de acaba genele mi oynasak diye düşündük bekleyen albümde, şarkı sözü kısmında. Çok sevdiğim ve içten bulduğum şarkılar var. Örneğin 'Yolların Sonundayım' veya 'Kalabalıklar' falan çok dürüst şarkılar. Bazı şarkı sözleri, bence severler diye düşünüp yazdığım sözlerdi. Sonradan pişman oldum. Şu anda yeni yaptığımız şarkılar; yine eski YÖKŞ gibi tamamen istediğimiz, gerçekten düşündüğümüz, biraz daha muhalif, dinamik ve britrock diyebileceğimiz ögeler taşıyan güçlü müzikler olacak. Mart ayında çıkacak. Uzun bir aradan sonra biz de heyecanlıyız tabii, dinleyicilerimize yeni bir şeyler sunacağız. Kadromuzda değişiklik oldu ister istemez, hem pandemiden hem hayat şartlarından dolayı. Eski gruptan bir tek klavyeci Çağrı ve ben varız şu anda. Davul, bas ve gitarda yeni arkadaşlarımız var. Yeni bir grup, yeni bir ekip olmanın da kimyası ve enerjisi iyi hissettirdi açıkçası. Onların da yetenekleri sayesinde bence çok daha güçlü bir YÖKŞ bekliyor dinleyenleri. 4. Son zamanlarda GAIN Medya'da yeni bir program yapmaya başladınız. Bu galiba sizin ilk kişisel projeniz. Genel olarak Teleskobuma Takılanlar nasıl başladı ve bu projenize karşı geri dönütler nasıldı? Bunu merak ediyoruz. Evet. Yani benim ilk defa tek başıma yaptığım bir şey, şimdiye kadar hep ekip çalışmasıyla bir şeyler ürettim ben. YÖKŞ'te de, üniversitede de, iş hayatında da, falan. Ama teleskobuma takılanlar; çekimiyle, kurgusuyla, seslendirmesiyle, metin yazarlığıyla falan tamamen benim yaptığım bir işti. Zaten küçük de bir şey, prodüksiyonu var yani. Bir teleskobum var ona telefonumu bağlıyorum, başlıyorum kaydetmeye. Bir oraya doğrultuyorum, bir buraya doğrultuyorum. Pandemi döneminde aldım ben bu teleskobu, evlere kapandık madem böyle gezelim diyerek. Teleskopla böyle Kadıköy'e, Üsküdar'a, Eminönü'ne bakıp çeşitli gözlemler yapıyordum. Aslında teleskop nedir? Uzay gözlemleri, gökyüzü gözlemciliği için icat edilmiş bir şeydir ama ben bunu biraz gökyüzündeki yıldızlardansa şehirdeki yıldızlara çevirdim merceğimi ve onlardan çok acayip hikayeler doğduğunu fark ettim. Bizim eski davulcumuz Boğaç sağ olsun GAIN'e önermiş beni, Erdem böyle bir şey yapıyor, belki ilginizi çeker. diye. Bana ulaştılar Bize bir demo hazırlar mısın? Nasıl görüneceğine bakalım. En az 2-3 dakikalık bölümler olsun. Seslendir sen bunu. şeklinde onlar da biraz yönlendirdi. Onlar hem Reels'de yaptığım şeyi istediler içerik olarak hem teleskobu ama ben çalıştığım için bir yandan ikisinin mümkün olmadığını söyledim. Teleskobu yapabileceğimi söyledim öncelik olarak, başladım ve 7 bölümlük bir anlaşma yaptık onlarla. Son bölümü bu hafta pazar yayınlanacak. Çok güzel bir yolculuktu, aşırı keyif aldım. Çok yordu beni hem iş hem müzik hem bu içerik üretimi ama şu an geldiğim yerden çok memnunum. Sonsuza kadar insanlığın izlemesi için programlar kısmında duracak 7 bölümlük bir içeriğim var. Müzisyenlerin çoğu -eğer besteci ya da aranjör değilse- sadece konserle geçiniyor. Bu nedenle müzisyenleri ve müzik emekçilerini pandemi çok etkiledi. Sadece bu işi yapan eşim dostum büyük sıkıntılar çekiyor. En temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak düzeydeler şu an. Devletimiz de çok geç kaldı. Gönül isterdi ki çok daha erken davranıp en azından temel yaşam standartlarını karşılayabilecek bir şeyler verebilseydi sanatçılarına. Ordan da bir destek göremeyince müzisyenler evlerine kapandılar. Ben bu açıdan şanslıydım. Çünkü çok evvelden beri hem mesleğimi hem de müziği bir arada sürdürmeye çalışıyorum. Bu beni bazen yorardı. Mesela müziğin iyi gittiği zamanlarda arkadaşlarımı kıskandırdım. Onlar kulise çok erken giderlerdi, takılmaya başlarlardı. Ben geç kalırdım. Keşke sadece müzisyen olsam derdim. Ama şimdi iş tam tersine döndü. İyi ki bir mesleğim varmış dedim. Ama empati yapıyorum ve tabiki de sarsıcı ve kötü etkiledi diyebilirim cevap olarak. Şarkı Sergisi, üniversitedeyken akımda olan bir konsept idi. Ben o zamanlar çizim odaklı bir eğitim alıyordum. Bir yandan şarkı da yazdığım için şarkı çizmeyi bu derslerde yapardım. Kafamda bir şarkı var sözlerde tıkanıyorum, onun dünyasını çizerdim. Örneğin ilk Armut şarkısını çizmiştim. Sokağı çizdim, çocuğu çizdim, eline salça ekmek çizdim, gördüm ki şarkının aslında bir dünyası var. Kafama attım bu fikri, yıllarca içimde durdu bu fikir benim. Daha sonra 2014'te ikinci albümümüz çıkınca bir lansman yapmamız gerekti, lansmanda genelde arkadaşlarını ve basını davet edersin ve konser gibi yeni albümünü çalarsın. Bu tarz lansmanlarda benim sevmediğim şey şudur; ilk kez dinliyorsundur o şarkıları, eşlik de edemezsin. Öyle klasik bir lansman yapmayalım dedik ve Şarkı Sergisi yapmaya karar verdik. İki disiplinin bir araya getirilmesiydi bizim için. Çeşitli tasarımcılara ulaştım. Bütçemizin de olmadığını belirterek fikrimi paylaştım, satıştan elde edeceğimiz geliri onların alabileceğini söyledim. Aramızda böyle bir anlaşma yaptık. 17 sanatçıyla Karaköy'de sergimizi açtık. 4 gün açık kaldı. 4 gün içinde binlerce insan geldi. Çok güzel bir etkileşim yakaladık. 2017 yılında ikinci sergimizi Bekleyen albümümüzde yaptık. Sonny'nin sponsorluğunda Zorlu bize kapılarını açtı. 10 şarkımız olduğu için bu sefer 10 farklı sanatçıyla çalıştık. Sergimiz 3 ay kaldı ve daha fazla insana ulaştı. Çok güzel bir projeydi. Bahadır abiyi ise Afili Filintalarda keşfetmiştim. İçinde birçok yazarın olduğu edebi bir sayfa vardı. Ordan bir şiirini bir şarkımda kullanmak için mail atmıştım. Sağolsun o da olumlu karşılık verdi. Domates şarkısının sonunda onun Hobby şiirini kullanmıştım. Oradan bir ilişki yakaladık, 2 yıl sonrasında Erdemcim böyle bir kitap yazıyoruz, bu kitabın müziğini sen yap çok isterim dedi. Bana kitabın taslağını yolladı. Ben de bir gece de kitabı okudum. Ertesi gün de şarkıyı yazdım. Çok hızlı oldu. O zaman da çok yoğundum sabahlayarak çalışıyordum. Bir şeyler üretme isteği güzel insanlarla buluşturuyor, farklı kapılar açıyor. Bence bunlar düzenli olarak bir şeyler üretmenin faydaları. Yeni bir özellik zaten Instagram'daki bu reels özelliği, Ağustos ayında çıktı. O zamana kadar hayatım boyunca ben de hep dikey video çekmiştim. Normalde videolar yatay çekilecek formattayken ben nedense dikey formatta örneğin Kevser'i çekmiştim yıllarca ya da dolaşırken bir şey gördüğümde falan. Böyle bir özellik gelince de dikey formatta bunu kullanma imkanı sunulunca ki en önemli ve en güzel kısmı bir de müzikle, telif sıkıntısı yaşamadan istediğin herkesin müziğini kullanabiliyor olmak bence. Öyle de olunca Aha bu tam benlik, deneyeyim dedim. Birkaç deneme yaptım ve baktım güzel, insanlara ulaşıyor, beğeni de alıyor. Sonra biraz daha ciddiye alarak yapmaya başladım. Daha iyi müzikler seçip kurguları ona göre oturtmaya çok özen gösterdim. Premier Pro öğrendim, sırf bunu daha iyi yapabilmek için. Telefonuma Premier Rush indirdim, tavsiye ederim kurguya ilginiz varsa. Çünkü Instagram'ın içinde yapmak çok zor, biraz uğraştırıyor yani. Sonra 'We Are The Walkers' adlı sayfa benimle iletişime geçti. Tabii o da bazı açılardan çok sınırlı, örneğin; içki, marka, çocuk ve ibadethane gibi şeylerin video içeriklerinde kullanılması yasak, yasalar gereği. Ben de severim böyle kuralları, bence yaratıcılığı dizginliyor. Tamam ya, bunların olmadığı şeyleri yapabilirim. dedim. Anlaştık ve hem kendim hem de onlar için bu işi yapmaya başlamış oldum. O da son bulacak yakında ama başka teklifler de geliyor tabii markalardan. Değerlendiriyorum teklifleri. Sanata yönelmem resimle oldu aslında. Sanatçı olmak çok büyük bir lütuf bence, ben hala kendimi sanatçı olarak görmüyorum. Ama sanatçı olmak için çalışıyorum. Sanata olan ilgim çocukluktan beri hep vardı. Çocukken bol bol resim çizerdim, yarışmalara katılırdım. İlkokulda ve ortaokulda derecelerim vardı. Bulunduğum sınıflarda en iyi resim çizen bendim. Sevdiğim kızların defterlerine onların sevdiği çizgi film karakterlerini çizerdim. Ya da derbeder aşık erkek arkadaşlarımın hoşlandığı kızların portrelerini çizerdim. Onlara kontör karşılığı satardım. Aslında spora da ilgim var, sporcuydum da. Sporcu bir anne babanın oğluyum ben. Futbol, basketbol, voleybol spor dallarında iyi bir oyuncuydum. Ama müzikle tanışmam lisede oldu. Lise hazırlıkta ilk gitarımı babam aldı. O gitarla klasik eserler çalmayı öğrendim. Çok iyi bir gitarda değildi. Sonra hemen 2005-2006 dönemin rock akımına kapılıp Athena, Duman, Şebnem Ferah gibi şarkıcıların şarkılarını yalayıp yuttum. O zamanlar çok kolay değildi internette akorları bulabilmek, tamamen dinleyerek öğreniyordum. Gitarı elime alıp dinleye dinleye saatlerce tek başıma uğraşıyordum. Daha sonra kendimi keşfetmem çok uzun sürmedi. Acaba kendim yazsam nasıl olur diye merak etmeye başladım ve bu merakla başladı. İlk yazdığım şarkı çok kötü oldu, daha sonra yazdım yine kötü oldu derken aralarından daha az kötüyü buldum. Daha sonra iyi bir şeyler çıkmaya başladı. Daha sonra sevdiğim, gerçekten iyi oldugunu düşündüğüm birkaç parça daha yazdım derken ilerledi. Önce Gelişi Güzeldi grubun adı daha sonra Yok Öyle Kararlı Şeyler oldu. Hiç de sevmem aslında böyle bir şeyler önermeyi, aslında herkes kendi keşfetmeli. Çünkü bende çalışan bir şey başkasında işe yaramayabilir. Kendi deneyimlerimden yola çıkacak olursam merak, heves ve empati çok önemli. Ya da iki şey söyleyeyim: Merak ve empati. Merak sizi geliştiriyor, sürekli heyecanda tutuyor ve sıkılmıyorsunuz. Sonuç kötü bile olsa iyisini merak ediyorsunuz ve devam etmenizi sağlıyor. Empati de şunu sağlıyor; sonuçta yaptığın reklam, tasarım, şarkı da olsa bir kullanıcısı vardır. Dolayısıyla empati de şurada devreye giriyor, o kişiyi anlamamızı ve tahlil etmemizi sağlıyor. Yani bu o kişiye hitap eder mi, ona yansır mı veya onun hayatında bir yere dokunur mu? Sırf kendi hoşuna gidiyor diye reklam yazamazsın veya çok güzel oldu diye şarkı yazarsan eğer eyvallah da yayılmaz, insanlara dokunmaz ve çok kişisel kalır. Bu kişiselliğin sınırlarını aşmak için empati, devamlı kendini geliştirmek için de merak gerekiyor. Bu iki kalıbın dışında çok bir şey söyleyemeyeceğim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/147/code/OtsDi6Pei93ggV0NC9jwt3dChq38buNpNQr4P81NwBpy6n5vrBBc1AGu6gEwIP8tGpi4nUsLtRlRS4Oq2jsSFwQ9U6qVgJXcblfIAbh8LD1VbzsgCCAmgnvmZI5nfCdJSqbq43gU9sbabfTGVZNdDw", "text": "Kendimi kaybediyorum. Belki de bırakmalıyım tıpkı bir ağdan aşağı sallanan örümceğin uçuşu gibi. Ne sabit, ne tamamen kontrollü. Tam kararında. Belki rüzgar çıkar da ağda savrulurum, çarparım; ruhum kan revan bedenim ziyan. Bırakırım, düşünmem, plan yapmam, oyun kurmam. En denilenlerin duvarlarının bin kat arkasına hapsettikleri şeyleri hissedip de tiksinmem. Görmem belki, bakmam. İsterim, olmayınca bırakırım. Bırakmak istemem, sarılırım. Çok konuşurlar boş konuşurlar hep konuşurlar emin konuşurlar takılmam, acır geçerim. Şaka der geçiştirirler, çok bilirler, umursanacak bir şey yoktur, ciddiye almaz, değer verdiğini sanar lakin vermez, veremez ve fakat değer görmek ister. İlişmeseler, dursalar, yaşayıp gitseler. Bazen çok fazla şey deniyor, bazıları çok derinlerde duyuluyor. -İyiysen iyi, kötüysen kötü. Kim iyi kim kötü, ne iyi ne kötü, iyi ne kötü ne? Kendine yeteceksin, kendini seveceksin, kendinle konuşacaksın, kendini duyacaksın, kendini anlayacaksın, kendini çözeceksin, kendini yaşayacaksın. Yoksa çekiştirilip durursun, malum; yalnızken bile çoksun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/149/code/HwwaEgryKbDtmsJ3rCy82MovBKKY61SixWLiUomWuUAQDE5gblJi1wgG3LbWqlgEmBiFoR1QkYrpsWCKLO5P3q26Lk8LNdIdHa2XfJzy3IxJhX1CUkWuT8tI8M0mCaICTFg3bP0qWvKGgJO4wuQStv", "text": "Sayın okur, okumuş olduğunuz bu film yorumunu beklediğinizin aksine filmin sinematik değerini anlatmak için değil ana fikrin etkileyiciliği ve hayati değeri için yazma gereği duydum. Filmimiz doğayla iç içe çok güzel bir evde yaşayan çok güzel bir kız çocuğunun orman gezileriyle başlıyor. Her fırsatında soluğu ormanda alan bu tatlı kızımız özgürce gezer ve keşifler yaparken gördüğü bir tilkinin güzelliğinden büyüleniyor. Artık kızımız evden tilkiyi görmek için çıkıyor, kitapları tilkiyle ilgili daha çok şey öğrenebilmek için okuyor. Kendi içinde sahiplendiği ve arkadaş gördüğü tilkisi aklından hiç çıkmıyor. Kar demeden kış demeden o kadar büyük çabalarla tilkisinin peşine düşüyor ki bu küçük kızın çabalarına hayran kalıyorsunuz. Tilki kızı gördüğü ilk zamanlarda ondan kaçıyor. Tatlı kızımız pes etmiyor ve tilkisinin de onunla bağ kurmasını sağlamak, onunla arkadaş olmak için elinden geleni yapıyor. Yollara yemekler bırakıyor, onu kurtlardan kurtarıyor, yuvasının başından ayrılmıyor ve daha neler neler... Gel zaman git zaman kızımızın uğraşları sonuç veriyor ve tilki de alışıyor bu duruma. Bir de bakıyoruz alışılmışın dışında bir arkadaşlık başlıyor tilki ve kızımız arasında. Bu tatlı arkadaşlık devam ederken kızımız elinde olanla yetinmiyor. Keşke canı istediğinde gitmese, keşke bana daha çok itaat etse diyor ve çok sevdiği tilkisini daha çok kendisine bağlamak istiyor. Tilkisinin duygularını dikkate almadan gerçekten de çabalıyor bunun için. Tasma takmaya çalışıyor başta. Tilkisinin buna karşı çıkması ve kendini kurtarması hem şaşırtıyor kızımızı hem de sinirlendiriyor. İstediğini elde etmek başlıca hedefi oluyor o andan itibaren. Ve en yapmaması gerekeni de yapıyor filmin sonuna doğru: Tilkisini evine alıyor ve ona hiç çıkış yolu bırakmıyor. Filmin hazin sonunu isterseniz ben anlatmayayım size. Burada asıl istediğim filmin merkezindeki konuya mercek tutmak zaten. Beni asıl etkileyen filmin ne mekanları ne sinematografisiydi. Beni etkileyen, hayatımızda belki sık sık ihlal ettiğimiz bazı duygusal gerçekleri çarpıcı şekilde örneklendirmesiydi. Şimdi de ben o çok değerli konuyu sizlerle paylaşmak ve üzerine konuşmak isterim. Sevmek ve sahip olmak aynı şey değildir ve olmamalıdır. Bu ikisi birbirine karıştırıldığında karşımızdaki kişiye ne kadar büyük zararlar verebileceğimizi hatırlatıyor film bize. Kızımız da uzun süre uğraş vererek bağ kurduğu tilkisine o tasmayı takmak istediği anda arkadaşlığını zaten çıkmaza sokmuştu. Onu tamamen kendisinin yapmak istemesi ise arkadaşlığı değil direkt olarak arkadaşını kaybetmesine sebep oldu. Bu Sahip olma kavramını sadece filmdeki gibi anlamlandırmamalıyız. Etrafımızdaki insanların sınırlarına saygı duymamak, düşüncelerini özümsemek bir yana herkesin düşüncesini bizimkiyle aynı yapmak istemek de birer sahip olma isteği diyemez miyiz? Başkalarının kendi çizgilerini ne derece ihlal ediyoruz bunu biraz düşünmek gerekir. Bölümü bir Halil Cibran'ın Ermis kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. O bu satırları evlilik üzerine yazmış olabilir fakat bence bu değerler her türlü bireyler ilişkisine uyarlanmalı. Sağlıcakla kalın! Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın, Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi Birbirinizin kadehini doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin, Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeyin, Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama birbirinizin yalnız olmasına izin verin, Nasıl lavtadan dağılan müzik aynıysa, nağmeleri çıkaran teller ayrı olsa da, Gönlünüzü verin ama saklamak adına değil, Çünkü ancak Hayat'ın elleridir yüreklerinizi himayesine alacak olan, Yan yana olun, ama fazla sokulmadan, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, Çünkü bir selvi ile bir meşe, yetişmez birbirinin gölgesinde..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/151/code/5CORyJqRj7fnWVE5GubCctKqtK9zEisOGS8ptiVxE1Ik7fjrvtAFrdQ26bE1Re0xuk1LEnWz1j2f2MDZhP72oEHLkYke7vGAlfMKp41ds79cC0wXt2DwED4sUQTQ0SW58QigHo0rMf0puBAkr9U7Ey", "text": "Anime izleyenlerin belki de birçok kez duyduğu bir cümle vardır. Bu yaşına geldin hala çizgi film mi izliyorsun!?. Bunun nedeni ise Anime yani Japon çizgi filmleri izliyor olmaları. Evet Animelerin çizgi film olduğu bir gerçek. Kelime anlamı olarak da animasyon manasına gelmektedir. Fakat Animeleri diğer çizgi filmlerden ayıran farklılıklar mevcuttur. Bu farklılıklar aslında her türlü sanatın özünde vardır. Bu farklılıkların en başında animelerin sadece belli bir yaş kitlesine hitap etmemesi gelir. Animeler tıpkı filmlerde olduğu gibi farklı kategorilere sahiptir; Gizem, Aksiyon, Macera, Romantizm, Korku veya aklınıza gelebilecek her hangi bir tür. Tahmin edebileceğiniz üzere bazı kategoriler belli bir yaş sınırı altındakilerin izlemesi için uygun olmayabilir. Bu sebeple sadece çizgi film şeklinde tanımlanmayıp tamamen ayrı bir başlık altında Anime olarak adlandırılmaktadır. Animelerin dünyaca ünlü olmasında büyük pay sahibi olan Kaptan Tsubasa, Pokemon ve Beyblade gibi animeler daha çok çocuklara hitap etse de izleyici kitlesinin oldukça geniş bir yelpazeye sahip olduğunu söylesek yanlış olmaz. Tabii her animenin muhteşem olmadığı gerçeğini de göz ardı etmemek lazım. Animelerin Japon kültürünü başarılı bir şekilde yansıtabilmeleri ise bu kadar izleyiciye sahip olmasının bir diğer nedenidir. Herhangi bir animeyi izlerken Japon kültürüne dair birçok ayrıntı görmek mümkündür. 2-Yemekler: Uzak Doğu kültürüne ait yemek kültürü ve yemek türleri görülebilir. Ramen, Yakitori, Miso Çorbası bunlardan sadece birkaçı. 3-Festivaller ve Geleneksel Kıyafetler: Yılın farklı zamanlarında düzenlenen festivallerle birlikte bu festivallerde giydikleri kıyafetleri ve neler yapıldığına dair ayrıntılı şekilde göz atma imkanı bulunabilir. Natsu Matsuri denilen Yaz Festivali en meşhur festivallerden birisidir. Bu festivallerde en çok tercih edilen kıyafet ise Kimono veya Yukata'dır. Burada Japonca dilinden de bahsedilebilir. Japonca, Türkçe ile aynı dil ailesinde bulunması sebebiyle iki dil arasında dil bilgisi bakımından birçok benzerlik görülebilir. Japonca 'ya merakı olanlar için bu iyi haberdi. Ama bir de kötü haberim var. Japonca'da 3 farklı alfabe bulunmaktadır ve üç alfabe de günlük hayatta kullanıldığından dolayı hepsini öğrenmek gerekiyor. Fakat animeler dil öğrenimi için harika bir fırsat. Aynı zamanda kullanılan dilin düzgün ve anlaşılır olması nedeniyle anime izlerken aynı zamanda Japonca geliştirebilirsiniz. Tabii bunun için ekstra çaba sarf etmek ve fazladan zaman ayırmak da cabası. Tüm bunlara rağmen idealleri olan bir insan için bu zorluklar vız gelir tırıs gider. Yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı animeler, klasik çizgi filmlerden tamamen farklı bir çizgide ilerleyerek kendi dünyasını oluşturmuş durumdadır. Tabi bu dünyanın içine dalıp dalmamak tamamen size kalmış."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/153/code/Xk9fMvB1hm9PHgPH1tpyxGnC9CfdGyc3JJboIxxFFPAC2ctqpEoBKDTXE3t9Nn25fGDCHwmcvDv8XrsSH7tBtiCEKd4NJozPiLS159rsQsqEPwhCt3WESl2qXIdDqFbM1Y8XUjZIAzwMNiGdfPvGt3", "text": "Bir yoldan çıktık. Bir yola girdik. Bir yerden ittiler. Bir yerden çektiler. Bir daldan attılar. Bir daldan tuttular. Adımız önemli değil. Belki ilerki satırlarda öğreniriz. Eğer utanmazsak, korkmazsak karşılarında. Evet, bu kelimeleri bize korku ve utanç yazdırıyor. Canlarını sıkabiliriz. Ya da canlarına yakın olabiliriz. Onları tanımıyoruz. Onları hep tanıdığımızı ve anladığımızı zannettik ama her seferinde başka bir yanlarını gördük. Bu iyi ya da kötü olabilir, fark etmez. Önemli olan hala onlarda bir BİZ bulamayışımız ve kendimizi anlatamayışımız. Ah, o güzel ama çirkin çocukluğumuz. Her günün her anında, sana dönmek isteriz. Ah, o acılı ama acısız çocukluğumuz. Çocuk olmayı çocukken de gençken de sevdik. Tabii gençken çocuk olmayı özledik, sevmekten çok. Çocuk olsak da genç olsak da bazı şeyler hiç değişmiyor. Yani sadece derecesi azalıyor ya da ar. yor o bazı şeylerin. Bunlardan biri de utangaçlığımız. Körler ülkesinde bir sağırız. Umar umar duymaya çalışırız. Ama fark ettik. Daha bizi duyan yok ki! Biz bize yeter miyiz? Bilmiyoruz. Bilmiyorlar. Dünya bizsiz de olsa onlarsız da olsa, Umudumuz korkumuzun ardında. Korkuyoruz, umuyoruz. Hep beraber, hep onlarsız..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/154/code/vPYGg3fxhw5ZTu8hOTWWBP5Xksn1iZa60J5zr3eruuo2CJtHqGXP1EbPwxSyFIx0K8gjFnEqNrdfnhFTH99XuLU38oOXBimNJYnhybdwZTYjm1RBAY8gcjDeEJOfp98eU4nLG3Zz9VDEe6J6TY7PiC", "text": "Kuşlar bile durmuştu havada olduğu yerde..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/155/code/ASuF8RqdHLlAqdBk9e19uNP3yEFOAqASjavYSF3wjwwGM6YHyurnJZyLDqF7wmMPfozK1wu27bFyQQ0taNXPO8adL67ZVPDONr4jMtyJSJQcLo1BJOfkqhRGkX4S3Lmr7XgONt2wDRIulWi1AAa7Am", "text": "Çölün, sıcağın, tarihin ülkesi.. Medeniyetlerin en eskisi, dünyanın annesi Mısır.. Sokaklarında yalınayak çocukların koşuştuğu, insanların onca zorluk, siyasi kargaşa ve fakirlik içinde dahi inatla yaşama sevinciyle dolu olduğu bir ülke burası. Direnmenin ve sindirilmenin en acı tecrübelerini yaşamış ve özgürlüğü hala içten içe ümit eden bir halkın ülkesi... Binlerce yıllık tarihe sokaklarda şahit oluyorsunuz. Geçtiğimiz on yıl içinde çok şey yaşamış bu ülke. 30 yıllık diktatörlüğü devirmişler. Tam rahata kavuşacağız derken bir de askeri darbe gelmiş başlarına. Şimdilerde ise halk büyük bir ekonomik zorluk içinde yaşıyor. Ülkedeki siyasi kargaşa yaşantılara, günlük hayata sinmiş. İnsanların çehrelerinden bile farkediyorsunuz bu keşmekeşi. Keşmekeş demişken size biraz Mısır'ın trafiğinden bahsetmek istiyorum. Ne şerit çizgileri ne de trafik lambası var bu ülkede. Hatta eğer ki emniyet kemeri takmak isterseniz genelde o bile yok. Sık sık kaza oluyor ama halk bunun da bir çaresini bulmuş. Kaza yapan taraflar birbirlerinden özür dileyip ayrılıyor. Ortadoğu toplumlarında genelde kadın haklarının ne kadar kısıtlı olduğunu ve kadınların toplum içine ne kadar az karıştıklarını biliriz. Ama Mısır'da pek de öyle değil. Kadın nüfusu çok fazla olduğundan ve bir maaşla ev geçinemediğinden genelde kadınlar da çalışıyorlar. Kadın sürücü sık sık görebilirsiniz. Toplu taşımada kadınlara ayrı bölümler bulunuyor. İlk başta bu bana eşitsizlik gibi gelse de daha sonra anladım ki bu tarz eğitim seviyesinin düşük olduğu bir toplumda bu ayrı bölümler tamamen kadınları korumaya yönelik. Eğitim imkanları Mısır'da çok kısıtlı. Devlet okulları hijyen ve eğitim seviyesi olarak iyi imkanlar sunmuyor. Halkın zengin kesimi ise özel okullara gidiyor. Buna rağmen Mısır'da neredeyse herkes İngilizceyi çok rahat konuşuyor. Sanırım bu zamanında yaşanan sömürülerin getirisi... Halkın dili Arapça fakat lehçe farklılık gösteriyor. Kendi ülkelerine ait bir lehçe ile konuşuyorlar. Bu dil fasih Arapçadan çok başka bir dil olmuş. Hatta öyle ki sokakta fasih Arapça konuşursanız insanlar Kuran mı okuyorsun diye dalga geçiyorlar. Mısır deyince aklımıza ilk olarak piramitler geliyor tabi.. Piramitler Kahire'ye çok yakın bir başka şehir olan Giza'da bulunuyor. Eskiden Giza, şehrin dışında kalan çöl bir bölgeymiş. Fakat artık piramitler şehrin tamamen içinde kalmış durumda. Mısır'da aslında 100'den fazla piramit olduğu söyleniyor. Fakat en bilindik üç tanesi; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleri, heybetleriyle insanı adeta büyülüyorlar. Ben yaptığım gezide bir piramidin içine girme imkanı buldum. Çok zor bir girişten geçiyorsunuz, dar yerlerde eğilerek yürümeniz gerekiyor ve içerde antik Mısır dönemine ait hiyeroglif yazılar bulunuyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen araştırma ekipleri piramitlerin etrafında kamp kurup araştırmalar yapıyorlardı. Piramitlerin çevresinde at veya deve ile tur yapma imkanınız var. Bu turlar insanı sanki Antik Mısır'a götürüyor ve o tarihi atmosferi hissettiriyor. Kahire'de Mısırın en büyük müzesi bulunuyor. İsmi Mısır Müzesi. İçinde Antik Mısır döneminden kalma sayısız heykeller, eserler var. Girişte karşınıza kocaman iki adet firavun heykeli çıkıyor. Müzenin özel bir odasında ise mumyalar mevcut. Buraya giriş için ayrı bir miktar para ödemeniz gerekiyor fakat girmenizi tavsiye ederim. İnsanın tüylerini ürpertiyor. Müzeyi gezerken rehber tutmak bence çok önemli. Ben ilk gittiğimde rehbersiz gezmiştim ve meğerse bilmeden yanından geçip gittiğim bir eser Mısırın en bilindik firavunlarından Tutankhamun'un tahtıymış. Ve Nil Nehri... Çöl sıcağının ortasında insanın suya hasretini götüren, İskenderiye üzerinden Akdenize dökülen bu nehir, dünyanın en uzun nehridir. Üzerinde tekne kiralayıp gezintiye çıkabilirsiniz. Gece hayatı ve eğlenceler Nil Nehri üzerinde yapılıyor. Bir çöl ülkesi olan Mısır, Nil Nehri ile adeta hayat bulmuş. Ülkeyi baştan sonra gezen bu nehir yüzyıllardır bu çöl topraklarını yaşanabilir hale getirmiştir. Mısır deyince insanın aklına ilk önce Kahire ve Piramitler geldiğini söylemiştim. Fakat Mısır'ın İskenderiyesi bambaşka. Akdeniz kıyısında bulunan bu şehre ilk gittiğinizde Kahireden hiçbir farkı yok diye düşünüyorsunuz. Fakat sahile yaklaştıkça denizin tuzu genzinizi yakmaya başlıyor. 50 derece sıcağı yaşadığınız bir ülkede masmavi denizin insana verdiği huzuru size anlatamam. Karşı kıyı ise Türkiye. İskenderiye'de bulunan İskenderiye Kütüphanesini birçoğunuz duymuşsunuzdur. MS. 300'lü yıllarda çıkan kargaşalar nedeniyle yakılan bu kütüphanede sayısız bilim ve kültür hazinesi yok olmuş. Günümüzde ise oldukça modern ve çok büyük kütüphane inşa edilmiş. Gidip görülmeye değecek güzellikte. Dünyanın en önemli kanallardan biri olan Süveyş Kanalı Mısır'dadır. Osmanlı idaresi döneminde açılan bu kanal, 1950'li yıllarda dünyada Avrupa, İsrail, ABD gibi güçlerin de içine karıştığı büyük bir krize sebep olmuştur. Yıllarca özel şirketler tarafından yönetilmiş ve 2015 yılında ise Mısır hükümetine devredilmiştir. Bu kanalı bizzat gidip görme ve hatta orda yüzme imkanına sahip oldum. Mısır dünyanın en eski medeniyetlerinden biri olması sebebiyle kendine Dünyanın annesi diyor. Buna kesinlikle katılıyorum. Sokaklarında yürürken bile insan tarihle burun buruna geliyor. İnsanların cana yakınlığı ve Türk halkına olan sevgisi ise ülkeyi ayrı bir güzelleştiriyor bence. Çünkü kendinizi hiç yabancı hissetmiyorsunuz. Bir sürü peygamberin, dinin, tarihin başkenti olan bu ülke, benim hayatımda çok önemli bir yere sahip. Onu hayatımın sonuna kadar seveceğim ve yerini hep ayrı tutacağım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/157/code/uCYeDM0hYuxgU8ow6gY3hA91FR2hmeQ2CYFHZRxDSMo6nDTakquJruDEeQfiJsOLcafIYtWNM40i842ewWFn1mBuIVUr2jICroZrUHlt5Uqyrbj4EcbHcLgYW99ussP5G2oLEXKkEHhUnJJ7QQc3Xo", "text": "Adeta; yüzyıllarca ölümsüzlüğü arayanlara, toplu cevap niteliğindeki kitap. Ertesi gün hiç kimse ölmedi başlangıç cümlesi ile okuyucunun merakını hortum gibi içine çekiyor. Yazar ayırmasa da sanki iki bölümmüş gibi: ölümsüzlük durumunun önce insanların sonra da ölüm görevlisinin kendi dünyasında nelere sebep olduğunun anlatıldığı bölümler. Düşünün; bir sabah uyanıyorsunuz ve sadece sizin ülkenizde kimse ölmemiş! Sonraki gün, sonraki gün hep aynı... Gündelik hayattaki her şey yerli yerinde, sadece ölüm yok! Önce kalplerde bir sevinç dalgası tabii... Sonra, zihinlere hücum eden sorular ile dalga dalga büyüyen bir kaos. Önce kilise panikliyor; Ahiret, dirilişe inanış olmazsa ne yapacağız? diye. Sonra cenaze hizmetleri, sigortacılar, hastaneler, huzurevleri, ölümü dört gözle bekleyen hastalar, aileleri, halk ve tabii ki hükümet... Halkın bir kısmı ölümsüzlüğün devasını ararken, illegal örgütler bu soruna radikal çareler üretmeye başlayıp sorunu bambaşka bir boyuta taşıyorlar. Sonrası ise daha derin ve dünya siyasetinin alışık olduğu konular diyebiliriz... İlk bölümün inanılmaz gerçekçi kurgusu, Ölüm'ün sürpriz planlarıyla geri döndüğü ikinci bölümde masalsı bir anlatıma dönüşüyor. İlk bölümde mantığına bolca mesai yaptıran okurlar, her romanda var olmasını beklediğimiz ana karakteri bulamamış okurlar, ikinci bölümde beyinlerini yormasınlar, gidişatı sadece duygularıyla takip etsinler derim... Bu arada; eserin garip sonu bazı okuyuculara Saramago'nun şu ünlü sözünü hatırlatabilir; Aşk en büyük devrimdir. Bazı okurlar ise Ne alaka? deyip son sayfaları tekrar okumak isteyebilir... Ayrıca, bilinmeyen ülkelerin efendisi olan Saramago, bu eserde toplumların ikiyüzlü ve bencil ahlak anlayışına öyle bir ayna tutuyor ki, çok tanıdık! Ben, Saramago eserlerini okumaya Körlük ile başladım. Yazım tarzı ile ilgili duyduklarımdan dolayı endişeyle başlasam da şu sonuçlara vardım diyebilirim; Yazarın işlediği konular o kadar enteresan ve enfes ki, artık nasıl yazdığıyla ilgilenmiyor, sadece konuya odaklanıyorum. Ve bir de, yazarın noktalama işaretlerindeki asiliği ve başına buyruk cümle akışının okuru yıpratması, her eserinde söz konusu değil! En azından Körlük, Görmek, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ve Bilinmeyen Bir Adanın Öyküsü eserleri, ellerimde ve ruhumda öyle kolayca akıp gitti ki; bence buna dahil değil. Filin Yolculuğu'nu okumadan önce ise derin bir nefes alın derim... Son olarak; içinden geçtiğimiz pandemide, bulaşıcı bir körlük sebebiyle bir toplumun çöküşünün anlatıldığı Körlük eseri basım rekoru kırsa da, okurlar bolca Körlük'ün kurgusuyla empati yapsa da, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un da şimdimize dair çok şey anlattığını düşünüyorum. Bu eserde halk ve hükümet ölümsüzlüğe çare arıyor, biz ise ölüme, ama çare arama yöntemlerimiz çok benziyor aslında... Yani tam da bu dönemde okunması, çok manidar olabilir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/159/code/biZSS4JrIMMbC1gSeaksY65yJf1basn2ADy0A3SzzNhfI1okCk7ZPdK5t4GL0b2KlL5PzgodIrKL5un0dDcoJ5Y4gSXa0x6b2X4Ln7G1xAttzTWMmjIdiHdepavOTv0M3d0TKkX0mPyljksXEpfFFD", "text": "Menzili kısa çığlıklara benzeyen kelimeler çizen suya, Parçalanan irislerimde son bir çaba gibi... .. çünkü kalbini açan insan intiharı az da olsa göze almıştır.. -Deniz Karakulak Keyifli okumalar ve iyi akşamlar dilerim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/161/code/byoseBIZdRPeOeRoddJK7MQIJQPeUsbRBFq3Y7KMorwo7R3zaSvzANw5iDquExZ36OGCl4QoMKCgkayPo2b0vPG68sDsKuVeGJeQkOqoyyYjcxjWapm91WpsSN7vKgHvnWzp7Pl2vkxmSHPRSIqfrD", "text": "Her sabah uyanır uyanmaz duyumsamak istediğim ilk şey; güneşin yeni bir güne merhaba dediği ilk anlarında yüzünde oluşan o sıcaklığını bütün hücrelerime kadar hissetmek olmuştur. Hele ki böyle bir mevsimde, sessiz sedasız yeryüzünü selamlayışı yok mu? İnsanlığın bitmek bilmeyen telaşlarına inat tüm zarafetiyle pencerelerimizi narince tıklatması... Gönlünü kaptırmamak mümkün değil. Ama her şeyden çok beni etkileyen öyle bir yanı var ki, ilk ne zaman keşfettim kendimde bu heyecanı hatırlayamıyorum. Bazen çocuk gibi oyun oynadığımı hissediyorum onunla. Sanki içimde saklı kalmış şeyleri ortaya çıkaracak ışığı bekler gibi. Belki de kendi gölgemi bekliyorumdur, kim bilir? Bazen alıyorum karşıma yansımamı sanki gerçekten biri varmış gibi konuşuyorum. Ya da kimi zaman bir duvarın ön yüzünde kesişiyor yollarımız, durup dikiliyorum tam karşısına görseniz minicik ben; öylesine güçlü, kuvvetli, cüsseli görünüyorum ki. Gururlanıyorum. Hani bazen canım kendi fotoğrafımı çekmek istese, işte arayıp da bulamadığım o siluet çıkıyor kadrajıma. Gözlerimdeki yaşlar, suratımı ele geçiren yorgunluk, saçlarımın dağınıklığı... Bütün gerçekler kaybolup yerini amansız bir gizeme bırakıveriyor. İşte belki de o an, unuttuğumuz kimlikler hatırlatıyor varlığını arka ceplerimizden. Kimsin, nesin, nerelisin, kaç yaşındasın... Bir sis dumanı kaplıyor etrafı ve sadece yansımaların dans ettiği bir sahne kalıveriyor geride. Bu bana neyi anımsatıyor biliyor musunuz? Hakikati. Dünyadaki her şeyin bir yanılsama olduğunu. Bazen başımı kaldırıp saatlerce gözümün gördüğü yansımaları izliyorum. Mesela şu zehirli, kötü kokan ağaç... Hani dokunmak isteseniz içinizde bir dürtü elinizi tutup sakın diye bağırmak ister. Peki gölgesi... İşte bakın oysa aynı sıradan bir ağaç gibi. Hatta o kılçıklı yaprakları nasıl da şaşalı. Hepimizin mutsuz anları vardır, içimizden hiçbir şeyin gelmediği, kimse konuşmasın bir şey demesin öylece yanımızda dursun isteriz, gölgeler gibi. Bazen omzumuza değen bir el ayağa kaldırır bizi işte o yoksa yanında, yansımana bırakmalısın kendini. Onun seni ne kadar güçlü gösterdiğine, bütün zaaflarını gizlediğine. Eskiden bunu ilk ben buldum sanırdım. Bu duyguya eriştim ya artık yalnız değilim derdim. Şimdi etrafıma bakıyorum da güneşin, aydınlığın olmadığı yerler bile gölgelerle dolu. Acaba diyorum herkes kendi kendini güçlendirmekle mi meşgul, sonra bir bakıyorum ne duvar var kendilerini izledikleri ne de ihtiyaçları olan ışık... Çığ gibi büyüyen sahte yansımalar bunlar. Zifiri karanlıkta bile sizi yakalayıp, pençesine alan. Öyle bir şey ki gerçeğini arar gözlerin, ne yazık ki görmek istediğin her şeyi, her yeri siyah buluverirsin. Ve en makus yanı sahipsiz gezen gölgelerin içinde masum olanlarını da kaybetmemiz. Kısacık bir zevk, saniyelik bir tatminkarlık için bu kadar çok düzmecenin at koşturduğu bir dünyanın, hakikatle örtüşmediği aşikar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/163/code/8WrEGWt1RevI3TkCT55YUsZCRLVf6wlTh69QfS7dsa9c4wBaRoB5W8UTjo38vdpvxLBar4yw9AM2tO6LSDCn3JdpGebDWI99ybfU51EGsxKU8mdmDZxfQ61lTFupyd09SRPeRbKqFl0Cha7NYLLess", "text": "Dünya, karşılık beklemeden bizim için sakladığı onca güzelliğiyle hepimize kucak açmışken, ona karşı nankör değildik. Güneş, her sabah yüzümüze doğduğunda o ışığın ne kadar kıymetli olduğunu bildik. Ağaçlara, okyanuslara, kedilere, köpeklere, yağmura, kara her daim saygımız sonsuzdu. Doğayı sevdik çünkü onsuz olmazdık. Her fikre saygı duyarak yaşamayı, yaşatmayı öğrendik. Haksızlıklara karşı sesimizi çıkarmaktan korkmadık. Kendi değerlerimizi korumak için olduğu kadar başkalarının değerlerini korumak için de vardık. Bizi biz yapan, bizi insan yapan ne varsa hakkını vererek yaşadık. Çünkü yaşam, kaybetmeden değeri anlaşılandı. Çünkü hayat, beklemek için çok kısaydı. Çünkü henüz hayallerimizin gerçekleşeceğine inancımız tamdı. Hem biz, hep ileriye bakacağımıza ve kardeşçe yaşayacağımıza söz vermiştik."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/164/code/LCQDoCvwTOAUUbErtIVcuTqmCnfZ9GluGdJrRu4rnnAYJpuzWns8y8pdgOabEbFhaCgXPXZPz0Ry58Bmw5P9mbBPxScTjqUth5WcZqlI0XVoXp0SazCXh4YhfSywFKs8S5MhIxGCvDknKtfiCEWfDn", "text": "Harika bir gün batımı, parıl parıl bir güneş, sarı turuncu kırmızı... Hayatlarımız yoğun, işlerimiz yoğun, hayallerimiz yoğun, beklentilerimiz yoğun, düşüncelerimiz yoğun... Derin nefesler alıp, el ele kol kola kendimizle, sevdiklerimizle yürümeyi ihmal etmeden, kocaman gülümseyip, güneşe dönüp, kollarımızı açarak, güzel sevmeyi, incitmeden acıtmadan sahiplenmeden beklemeden sevmeyi bildiğimiz, gelen sevgiyi güzelce ve bilgece karşılayıp, sevgiden ürkmeden, sevgiyi kullanmadan, yararlanmadan, besleyip büyütüp güzelleştireceğimiz, güzelleşeceğimiz günlerimizin, sevdiklerimizin, sevenlerimizin bol olduğu, hep olduğu aylarınız günleriniz anlarınız daim olsun. Kumpanyalarda hem çalıp oynayıp gezen tarafın coşkusunu hem de geçip gideceğini bildiği bir harikalığı büyülenmişcesine her anın tadına vararak izleyen o seyircilerin heyecanı gibi, heyecanımızı hep diri tuttuğumuz, her anı değerini bilerek yaşadığımız, inişlerimizi de çıkışlarımızı da sevdiğimiz, başarımızı ve hayal kırıklıklarımızı kucakladığımız, mutlu anları dozunda abartabildiğmiz, sevdiğimiz sevildiğimiz günlerin elimizi bırakmaması dileğile... Bir an sıyrılıp o koşuşturmanın içinden, nefeslenin,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/165/code/DueU2DV57ZOFU0HNQ94FbFBcaZzUVKBVSom2cch8eOrPGbSNCYxSUGnCm2S06UH8O2gEyK1antAWw6HFXy0FssB01W085JJEaD8cS2PE9BVw0uoPUikSRvCmauOuQ2k2QdOKxmBT5k6OutPj5qB5RO", "text": "Tam silecekken aklıma geliyor, o kelimeyi de ben yazdım. Çok zor geliyor o an onu silmek. Sildiğimin gölgesinde yeni bir kelime ile söze başlıyorum. Sıralıyorum art arda kelimelerimi ama bu sefer uyumlu oluyorlar birbirleriyle... Neyse diyorum ve devam ediyorum yazmaya... Klavyede yazı yazmak ve kalemle yazı yazmanın farkı geliyor aklıma. Klavyede yazsam silmek o kadar ağır gelmeyecekti biliyorum. Yazmak ve silmek hissi o tuşlarda daha farklı olduğunu hissediyordum. Sanki ben yazmamışım gibi ne kadar da rahat siliyordum. Kalemle yazdığımda çaba işin içine giriyordu. Silmek de yazmak kadar çok değerli geliyordu artık gözüme... Yazdıklarımla daha çok bağ kurdum o an. Artık benden bir parça bırakmıştım kağıda."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/166/code/OdKvqsFJ49EPKfsrtIkoQlbSV8Y0eBZh1JAJhS1ab11BzgOLNglUEQdQoxXguVwADsseZaLeVo1LnuF7QfaLiVrvxw75dI1xBYfB3gulwVKH4xvd0rZlvyicKO1hI7xh5tjW6DMjmiASFMZuNhF464", "text": "Ne öyle alelade ne de fevkalade olsun. Ne orkide gibi narin ne de kaktüs gibi dikenli. Ne ateNü olup yakan ne de su olup söndüren mesela. Bir duyan bir daha duysun adnInnI. Ne Nüiir gibi knIsa ne de roman kadar uzun olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/167/code/XgtQwdqBWW1dQwIWDf6S7D2h7Bly5EsUN7LGb0GXwsdhrJo8DzmgwtPPbUCgTX858l0nVoEMDPG7xiIq7mtVbR1FGdL2gy3NvtsJNlrLtOEN6KNxrYUdePvlhd2lhYgqYSLuhfe1qbZehzXzczynmd", "text": "Hava sıcak ve güneşliydi. Ormanda asırlardır süre gelen sessizlik bozulalı birkaç yıl oluyordu. Fakat her seferinde bu gürültü bastırılıyor ve ormanı tekrar sessizlik kaplıyordu. Bu yeni bir hayvan topluluğunun isyanına kadar sürüyor ve gürültüler yeniden başlıyordu. O gün ormandaki kedilerin protesto günüydü. Bütün kediler bir araya gelmiş Kedilere adalet, kedilere refah ve kediler için özgürlük adına yürüyorlardı. Asırlardır var olan aslan hakimiyetine karşı düzenlenen bu yürüyüşte kediler kendileri için ne istiyorlarsa tam tersini de köpekler için istiyorlardı. Köpeklere karşı nefretlerini açıkça dile getirip, onlara adaletisizliği ve onların özgürlüğüne gaspa razıydılar. Onlar tüm bu adalet, refah ve özgürlüğü yalnız kendileri için istiyorlardı. lanların orman içinde güvenlik adına görevlendirdiği tilkiler ile eşekler arasında arbede yaşanmıştı. Eşekler de kendileri için adalet, refah ve özgürlük adına yürüyorlardı. Fakat atlar ve zebralar buna layık değillerdi. Yalnızca kendileri için olmalıydı bunlar. Her hayvan topluluğu kendi içinde bunları düşünüyor ve cüret edebilenleri gösteri, yürüyüş, protesto gibi yollarla seslerini duyurmaya çalışıyordu. Fakat seslerini kimse duymuyordu. Öyle ki ormanın dört bir yanına haber dağıtan güvercinler bunlardan kimseye bahsetmiyordu bile. Çünkü aslanlar buna izin vermiyordu. Bu yıllarca böyle süregeldi. Ta ki aslanlar için biriktililen kışlık yiyecekler ortadan kayboluncaya kadar. Çalınan yiyeceklerin olduğu bölgeye en yakın iki hayvan topluluğunun liderleri aslan kralın karşısına çıkarıldı; Kediler ve köpekler.. İki topluluğun lideri de suçlamayı reddediyor ve kendilerinin hiçbir şey çalmadılarını savunuyorlardı. Fakat kral iki lideri de dinlemedi bile ve o kış iki topluluğa da yiyecek verilmesini yasakladı. Bu o iki topluluğun da ölümü demekti. O akşam kediler ve köpekler bir araya gelip yıllardır aralarındaki husumete rağmen bu karara birlikte karşı çıkmayı düşündüler. İki taraf da bu fikri kabul etti ve o akşam ormanın gördüğü en büyük isyan başlamıştı. Kedilerle köpekleri bir arada gören eşekler ve atlar da mecburi bir barışmaya karar verdiler ve hayvan toplulukları tek tek bu gösteriye katılmaya başladılar. Tilkiler ne yaparlarsa yapsınlar fayda etmiyor ve kızgın hayvanları asla durduramıyorlardı. Çünkü artık onlar ayrı ayrı değil bütün bir orman olarak birliktelerdi ve bu onları yenilmez kılıyordu. O gece aslanlar ormanı terk etmek zorunda kaldılar. Ve orman halkı her topluluktan birer lider seçip ortak yeni bir düzen kurdular. Ve hala kediler, köpeklerin eşekler ise atların adaleti adına savaşıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, düşmanına adil olmayan sistem sana da adil olmayacaktır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/168/code/vhrsaPckemnOebMVQsamhTvISyrLssXhYi3y5kztgMC0WpbOMuOBbb6bTyzauluBPU8IqoLvJCkJkq8hE72oBpMbzcdRHjfx15VWB6nxFPksoCz9PqCFn3OiR6FrS0iyiYkcbdIioR5GhrC2LrqYYz", "text": "İnsan kaç yaşına gelirse gelsin bazı şeyler ruhuna yapışmış kara leke misali hiç geçmiyor ne yazık ki. Belleğimize takılı kalmış onlarca hatıralar... Anıların da bir silme tuşu olsaydı keşke diyorum çoğu zaman. Bazen çocukluğuma gidiyorum, aynı acıları tekrar tekrar yaşıyorum. Olaylar, kişiler farklı olsa da duygular hep aynı kalıyor. İnsan doğduğu yeri unutmak ister mi? Özlemez mi hiç? Bizim semt; nasıl anlatsam, kuytu bir köşede unutulmuş, terk edilmiş, dönen dünyaya dahil edilmemiş gibi, aynı dertlerle bürünmüş onlarca evden oluşmuş. Hiçbir şeyden habersiz öylece sürüp giden dört mevsim yalnızlıklar. Korkular, telaşlar bitmek bilmeyen bir hengame. Dünyayı kapı kapı dolaşmışlar da nerede yoksul insan varsa bu semte toplamışlar gibiydi. Bütün duygulardan yoksun, özgürlüğün olmadığı, kahkahaların giremediği, düşünmenin yasak kılındığı... Bu yüzden olacak ki; kendi varlığımızın hacminden bile şüphe ederdik. Çıplak ayaklarla hürriyete koşamaz, kaygısızca uçurtmanın ipini salamazdık umutlara. Kadınlar korkmadan güneşi yüzlerinde hissedemezler, babalar kendilerini bin yıllık mücevher gibi sandık diplerine saklarlardı özenle. Bilmezdik hiç aldırışsız olmayı, diken üzerinde tabiri sanki bizim için yazılıp çizilmiş-ti. Birimiz acısını belli etse yer yarılıp altında kalacak sanırdık. Saate bakarak geçip giden zamanlar yoktu hiçbir vakit. Gündüzü devirir, karanlık tenini ürpertince silerdik terimizi. Bir taraf devamlı soğuk ve karanlığa bakardı. Yarı aydınlık pencereler ardında titreyen anne babalar, ağlayan çocuklar olurdu devamlı. Boğazımızda hep bir yumru ile büyütüldük biz. Korkardık ufacık bir neşe beraberinde yeni ızdıraplar getirir diye. Gülmeyi kötü haberin bekçisi ilan ederdik. Bastıra bastıra varlığını bile unuttuğumuz duygular altında sıkışıp kalırdı ruhlarımız. Kurtulmak cesaret demekti. Cesaret ise güç... Gücün yoksa cesaret ne mümkün, kuyruğunu kıstırır susup çekilirdin köşene. Bizim semtte hayaller, gazetenin bir karışlık kayranın da yer alan köşe yazıları gibiydi. Belli belirsiz. Geri kalan sayfaların da yer alan statüler verilmedi kendi aramızda bizlere, aynı otobüsün içinde giden aynı yolun yolcusuyduk. Ağızlarımız da açlık, kalplerimiz de kaygılar vardı. Ne zaman çocuk olup sevildik Ne zaman genç olup sevdik. Neydi bu vesvese. Garip bir sessizlik içinde uzaklardan gelen uğultu gibi; gözlerimiz hep ıraklarda. Kulağımız hep tenhalarda. Dillerimizde acabalarla bir ömür tükettik. Hayatın karanlık tarafının kanıtıydık biz. Elle gösterilip, gözle görülebilecek kadar hakiki."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/169/code/IOSsNlqKI3RmAogSsDjuuRYCfRf0f5KPAyWfMg8spM8Fkb0prj7DhfaSN5y23wD0hblXGixEXOh91ymSXyC6XLyIYi4JoJERdNDRX5MpQVxuTNzSvE7OYD7NAilq7PZE6biKu58buvc9aOsbwfE2ym", "text": "Amerikalı gezgin Christopher McCandless'in gerçek yaşam hikayesinden uyarlanan Özgürlük Yolu filmi ile tanışın! Yazıma filmden bir alıntıyla başlamak istedim, aslında alıntılayacak o kadar can alıcı yer vardı ki hepsini yazsam kitap olurdu diyecektim ama zaten filmimiz bir kitap uyarlaması. Kitap mı film mi her zaman tartışılmış ama ben her ikisinin de sizlere çok şey katacağını düşünüyorum. Gerçek bir öyküye dayanması, etkileyici mesajları ve içtenliğiyle izleyenleri kendisine bağlayan film, Edie Veder'in de harika müzikleri ile tabiri yerindeyse tadından yenmez hale geliyor. Filmin baş karakterini Emile Hirsch'in canlandırdığı Chris, zeki ve başarılı olmasının yanında doğaya olan tutkusu ile toplumun isteklerinden farklı hayalleri olan bir gençtir. Zengin ve gösterişli bir hayat yerine yoksulluğu seçen Tolstoy'dan çok etkilenir. Okulunu başarıyla bitirdikten sonra doğaya yani Alaska'ya gitmek için yola çıkar. Aslında kendisine doğru içsel bir yolculuğa çıkmıştır. Yol boyunca birçok farklı insanla tanışır, güzel dostluklar kurar, yaşadıklarını, deneyimlerini not alır. Filmi izlerken adeta geceleri bizleri uykularımızdan eden sorularımızla karşılaşır, içimizde bir yerlerde hep saklı duran uzaklara gitme isteğimizin vücut bulduğunu görürüz. Belki de bu yüzden filmi izledikten sonra hala filmin içindeymiş gibi hissederiz. Son olarak karakterimizin Alaskada'ki evi otobüs 142'nin, gezginlerin otobüsü görmek uğruna bu tehlikeli rotada hayatlarını riske atmaları sebebiyle geçtiğimiz aylarda 1960'lardan buyana bulunduğu bölgeden kaldırıldığı bilgisini aktarayım. Yine alıntılarla yazımı sonlandırıyorum, iyi seyirler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/170/code/J7NpBY7yrATNYQiljDP4fB66plrJKKptxSEfd47U5fWumRcIEPK1wjCVrxZ6t7oD6C5zWDp6gEqDsYMX84S54Xsl6z66L2cgnJnD6Ahn8MM2IlplI3yUACyM9YKeQmbVnfAUcMGQoBQ0N1Vx1mMax7", "text": "Başrolünde Tom Hanks'in oynadığı politik komedi-drama türünde bir film. Krakozya adlı bir ülkeden New York'a gelen Viktor Navorski'nin hikayesini anlatıyor. Amerika'ya giderken ülkesinde askeri darbe olması üzerine Viktor, New York'un JFK Uluslararası Havaalanında mahsur kalır. Pasaportu artık geçersiz olduğu için ABD'ye girme hakkını yitirmiş durumdadır. Kendisi için ideal bir çözüm bulunamaz ve sistemdeki boşlukta kalır. Ülkesine dönmesi de mümkün değildir. Bu yüzden karışıklık geçinceye kadar havaalanı terminalinin transit yolcular salonunda beklemek zorundadır. Bu sebeple orada kendisine bir hayat kurmaya başlar. Senaryosu tam 18 yıl boyunca Paris-Charles de Gaulle Havalimanı'nda yaşayan Mehran Karimi Nasseri'den esinlenilerek yazılmış. Yorgun bir günün sonunda sizi dinlendirecek, keyifle izleyebileceğiniz bir film. Ve son olarak Tom Hanks için bile izlenir diyebilirim sanırım. İyi seyirler.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/174/code/mtsppO9mZ3EO4lK1GoEzBLULFHbStf1ix6KbKGQ3OIciIxvlTND68K6dPDAI7ldZsVUmeXZa4mrvkFu4hAexl8wNV2cl9aNPjiHk64LHJtQGsFqpO7IZUbXqakBKEeFURb2vCtNxNxiyaZCkdNmuGn", "text": "Ekim ayının ortalarına geldiğimizde başlar göğüs ağrılarım. Az kaldı derim, Kasım'ın 16'sına... Bu tarihin ömrümdeki önemini, güzelliğini ve her yıl artan hüznünü bir tek ben hatırlıyor olsam belki de bu yazıyı yazmaya başlamayacaktım. Hiç görmediğim ve hiç bilmediğim onlarcası bu tarihte saygı ve sevgiyle bir iki satır da olsa anıyor bizi; hikayemizi... Küçük çaplı bir ün ve çok az neşe barındırıyor içinde. Kasım ayının 16'sında, planlanandan bir gün önce, annesini mutluluktan ağlatacak sancılarla ama yine de annesi baygınken yeni dünyasına geçiş yaptı Meltemimiz. Doğar doğmaz portatif bir kuvöz yoluyla, annesine hiç dokunmadan, onu hiç koklamadan Cerrahpaşa'nın soğuk koridorlarından Asya Kıtası'na seyahat etti. Kaç insana nasip olur doğar doğmaz İstanbul Boğazı'ndan geçmek? Peki ya bu öksüzlüğü, onsuzluğu anlatabilmek bana nasip olur mu bir gün? Yine de deniyorum, kasım ayının hatr-ı şerefine... Sıcacık bir kuvözde ana kucağı nedir bilmeden başladı kelebek ömrü. Annesinin koynundan hiç ayrılmadan yaşadı sonra, sadece birkaç ay... Annesi kimselere vermezdi kucağından. Koklamaya, öpmeye doyamadı ki hiç! Ağladığında susturmaya çalışmadan, sesine hasret kaldığı ayların acısını çıkartacak kadar görmemiş bir anne... Sonra yine ayrılık, yine yoğun bakım servisinin sönmeyen ışıklı, aydınlığı gözleri yırtan odaları ve yine ziyaret saatleriyle belirlenen, insaflara kalan kavuşmamız... Bir çocuk ne kadar güzel olabilir? Peki hasta bir çocuk? Güzeller güzeliydi Meltem. Bunu gören sadece ben değildim üstelik. Güzel bir bebek hayal etseniz ona benzerdi. Başı olması gerekenin misliyle büyüktü ama hiç görünür müydü, bilmem. Ben görmezdim. Zeytin tanesi gibi bir çift göz. Beni gördüğünden, ışığı bildiğinden şüpheli... Fındık gibi bir burun, öpünce dudaklarımın içinde kaybolan. Bal damlayan dudaklar ve güvercin gibi bembeyaz, yumuşacık bir ten... Nazarım değecek diye korktuğum ama gözümü bir an bile ayırmadan saatlerce, taparcasına izlediğim bebeğim, Meltem'im... Kirpiğinin teline ömrümü verdiğim... yadan çekip gitti. Dünyanın tüm güzelliklerini de yanında götürerek... Doysun kara topraklar..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/175/code/vYCyFxFg8iPxClFphneh6Q2mAjLmu1J85Yy7Is2d6UqgdgpcxQX3RvQ7CS0ofo4ZxIxV8uueXNmFv3GbfHS9qz1fDFvzpwm9mihgNlkYNwcMi3FizTdp4HHhRR7lYVrPxZiQPb4fws7D8yT8e7CELH", "text": "Aksın kiri pası, yontulmuş derin gizlerimin. Böylece yaşam dize gelsin sema sonsuzluğunda. Beni savur mecalsiz çölün kavruk sevdasından, Ve düğünü olsun umut eden can parelerimin, Ezgisi dahi senin narinliğinde şevke dalsın süzülürken, Ancak sana yaraşır bu cilveli eda."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/176/code/b31CfVuWPRFL9RaW1fmFy48tZje2gmiFSA1f69ce57MGmdKqI4zrUxaN7Kmi3oEWKJ9LZNXr2hhj0mSoK7P35SBrA6kNeJaayRL1CWJA7ELGSoYSP1anrU06OB6mN5IgxC3tKRjPLrLZkdBbB53asL", "text": "Ben Begi Begi, YouTube'daki Almanca kanalımı, Almanca ile ilgilenen varsa zaten az buçuk biliyordur. Almanya'da yaşıyorum, Almanca öğretmeniyim ve Almanca'yı sonradan öğrendim. 6 yıldır Almanca öğreniyorum, 3-4 yıldır da Almanca konuşuyorum. Üniversitede başladı bütün hikaye. Almanya'da hiçbir bağlantım, hiçbir akrabam yoktu. Ailemde dil bilen biri de yoktu. İşte böyle sıfırdan başlamış bir hikaye. Üniversite bittikten sonra bir sürü iş başvurusu yaptım. Bir tanesinden olumlu yanıt geldi, süreç öyle başladı. Peki bu noktaya nasıl geldi derseniz, benim aslında bugün Almanca konuşabiliyor olmam ya da bundan iki, iki buçuk yıl önce Almanya'da iş bulmuş olmamın en en en önemli fırsatı Erasmus sayesinde oldu. İşi Erasmus'ta bulmadım ama nasıl Almanca konuşulabileceğini Erasmus'ta öğrendim. Hacettepe Üniversitesi'nde Alman Dili ve Edebiyatı okudum. Hazırlık sınıfında hiç Almanca bilmiyordum, öğrenmedim. Bölüme geçtiğim zaman başladı asıl Almanca olayları. 3. yılda Erasmus yaptım Almanya'da Heidelberg Üniversitesi'nde ve çok sevdim gerçekten. Erasmus'u da gezip tozmak için kullanmadım, aksine gerçekten Almancayı öğrenmek, Almanlar gibi ders verebilmek için kullandım. Çünkü bizim bölümümüzün anlaşması Almanya'da Alman Dili Edebiyatı ile değil Almanca Öğretmenliği ile idi. Dolayısıyla orada Almanca öğretmenliği dersleri aldım. Her iki tarafın da bazen olumlu bazen olumsuz tarafı var, ama hangisini daha çok beğeniyorsun diye sorarsanız Almanya kesinlikle. Çünkü belli bir disiplin var ve haklarım var, yani hasta olabilme hakkım var, tatil hakkım var. Almanya'da işini gerçekten hakkıyla yapmak zorundasın. Saygı benim için en önemli şeylerden biri. Maaşınızın zamanında yatması, her türlü yasal haklara sahip olmanız, kimsenin size hakaret etmemesi edememesi gibi nedenlerden ötürü Almanya'yı her şekilde çok daha uygun ve rahat buluyorum. Sıfırdan dil öğrenmiş birisi olarak dil öğrenirken üzerinde durulması gereken bence en önemli şey, ezberlememek. Özellikle bizim ülkemizde bizim insanımız çok güzel ezberleyen insanlar ezber yeteneğimiz çok kuvvetli, fakat bir dil ezberleyerek öğrenilmez. Ben kesinlikle buna karşıyım bir dil öğrenilerek öğrenilir yaşayarak öğrenilir bunun için illa o ülkeye gitmeye gerek yok. Ha belli bir noktadan sonra gitmek gerekiyor ama en önemli olan şey bence o dili öğrenirken onu hayatınıza nasıl uyguladığınız. Tek bir kaynağa bağlı kalmamanız. Bir tek Begi Begi videoları ile Almanca öğrenemezsiniz ya da tek bir kitap ile Almanca öğrenemezsiniz tek bir kursa giderek Almanca öğrenemezsiniz. Bunların hepsi bir bütün olmalı. Gramer ayrı çalışılmalı ama gramer her şey değildir. Konuşma ayrı çalışılmalı, evde kendi kendine taklit yapılmalı. Özellikle konuşmayı geliştirirken utanmamak ve çekinmemek çok önemli. Almanlar, İngilizler başka bir dil öğrenirken tabii ki aksanlarında problem oluyor, tabii ki yanlış telaffuz ediyorlar. Konuşmanız ile ilgili söylenenleri takmamak için belki psikolojik bir çalışma yapılmalı. Kim ne düşünürse düşünsün, ben bunu öğreniyorum diyebilmek çok önemli. 3-4 yıl önce internette Almanca videosu yoktu, zaten o yüzden benim kanalım o dönemde çıktığında yüksek bir patlama oldu, sonrasında başka kanallar da geldi. Fakat sadece video izleyerek Almanca öğrenilmez, sadece birini izleyerek bir dil öğrenemezsiniz. Birini izlemek size ekstra bilgi sağlar ama o konuyu uygulamak sizin işinizdir. Yani bir video sizin bir konuyu öğrenme sürecinizde yüzde yirmi beş yardım eder, ne kadar iyi bir video olursa olsun. Sonrasında sizin o video ile ilgili evde alıştırmalar çözmeniz, konuşmaya çalışmanız, tekrar etmeniz ve Acaba burada ne demiş, şu kelimeyi niye kullanmış? diye sorgulamanız gerekir. Size bu öğretir. Benim videolarımda A1, A2 ve B1 sınavlarını geçen insanlar biliyorum, geri dönüşleri oluyor. Bazıları diyor ki Sadece sizin kanalınızla çalıştım sertifika aldım hatta sertifikayı gönderiyorlar ki o sertifikalar, Goethe Enstitüsü ya da Telc gibi büyük kurumların uluslararası sertifikaları. Ya bu insanların çok büyük yetenekleri var dili öğrenmeye ya da ekstra kendileri de konuşmak için çabalayarak, ödevler yaparak geliştiriyorlar. Bir kere benim için önemli olan gerçekten neyi hedeflediğim, o hedefi gerçekten isteyip istemediğim. Türkçede genelde kötü bir tabir olarak kullanılmakla beraber, aslında ben çok hırslı bir insanım. Zeki değilim ama çalışkanım. Yani normalde normal zekaya sahip bir insan belki bir konuyu bir seferde iki seferde anlıyorsa benim o konu için 5 kere çalışmam lazım. Ama o beşinci seferin sonunda öyle bir seviyeye geliyorum ki, o konuyu öğretebilecek düzeyde oluyorum. Yani benim belki hırsım ondan kaynaklanıyor. Ben bir şeyi öğrenirken, Tamam öğrendim, bu böyledir. deyip kaldırmıyorum. Ya birisi bir gün sorarsa ve anlatmam gerekirse diye düşünüyorum, o da belki öğretmen tarafımdan kaynaklanıyor. Beni asıl motive eden şey öğrenmek. Çünkü öğrenmek hiçbir zaman bitmiyor. Almanya benim için durmayan bir öğrenme nehri gibi bir şeydi. Çünkü orada hep ilerliyorsun. Türkiye'de bir yerden sonra bir şeyler tıkanıyor. Yani bir engel çıkıyor, bir sınav oluyor veya kadro bitiyor vb. Ama Almanya'da hep bir imkanın var. Hep bir yan yol var. Okudun okudun okudun mutlu değilsin bölüm değiştirmek istiyorsun değiştir. Diyorlar ki Ne güzel, ikinci bir şey yapabilecek kapasiten var. Türkiye'de diyorlar ki Boşuna mı okudun, her şey çöpe gitti. aslında tam tersi. O yüzden nerede mutlu olduğun çok önemli. Şunu fark etmiştim Almanya'da Erasmus döneminde; Ben Almanya'da, Almanlar arasında çok daha mutluyum, çok daha kendime dönebiliyorum. Topluma yönelik olmaktan ziyade kendim için bir şeyler yapabiliyorum ve bu beni daha mutlu ediyor. Aslında bencilce bir düşünce ile, Nerede mutluysam oraya gideceğim. şeklinde hedef koyduğum bir yoldu. Haftanın 40 saati çalışıyorum ve bununla beraber özel öğrencilerim ve özel derslerim var, bir de alternatif tıp okuyorum. Bu kadar şeyin arasında haftada iki veya üç tane YouTube videosu paylaşmaya çalışıyorum ve benim bir ekibim yok. Bütün çekimler, ön hazırlık, video birleştirmesi, hepsi sadece bana ait, çok büyük bir vakit alıyor. Buna rağmen kendimi yorgun hissetmiyorum, üretmeye devam edebiliyorum ve insanlara yardımcı oluyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/177/code/HsMJI2VqLRggwRpTm2l8PDOf9KgIVGMvoVm0rTjjxF3DQOr5c4hyZftq2iQzw8UytfKVPpxhvl8rQY5ofn4D0pK0hDmq5vbuJhxZ87wRi9f56eJDj9svQ1CLkuT0jdfBb27UnuzfshTIEsFyNqdoIB", "text": "O kalabalnIkta seni kim, nasnIl görsün, HoNü, zaten bir lokma olabilmektir kesbin,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/178/code/lvMmUzyi1wsVumioNfP38e8Ss6gxaEFODk38mGUXdfzYin5Pu5QLojzG35JX9aJCX4uuJIgK2bABcS0gjnpG498KRbmp6wOKCUJ7CnSmolcy7HJMgB9SkpAM9AjLhvylv37zIS0T7wfMSlrm73ZuKU", "text": "Çok günah i edim ben de Allah' m. Ba as için a amakl olurken bu hrin güleç sokaklar nda. Bugün burda sabaha do u gün nda, Bu iri yazd m k za ödenecek çok günah m var. Görmezden gel bu gece beni, sevmem art k velev ki. Tövbe eder bir irin yan na i girerim belki, güz vakti gene. . . Sonra onu da ald r r m yan ma asgari bir a pahas na. Ben de çok günah i edim Allah' m. Oysa Ne olursan ol gel. demi i Mevlana, Zira oda beni sevdi bir ara,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/180/code/0AH3USYHAjf20aFDxfOEjii9F7EorX15Skc4uYtXKp4ciMtnG7oUPRflBiO7XSFCwnxHkbdMGiiLKD1BnC5SJXryQEw6VM3MSvAgJHxnrXkdNMATD27ZqA7N4qJZmnOHJjOpxpx3D56XDEet1HA2Sw", "text": "Hayatını yaşarken, her gün bir şeyleri seçip, bir şeylerden vazgeçiyor insan. Feragat ediyor belki de, hayal ediyor sonrası için. Bazen yavaşlıyor melodisi hayatımın. Sinek oluyorum kafasını çarpıp duran yalancı özgürlüğe. Sanki bir adım uzağındayım hakikat denen şeyin. Düşünüyorum Nietzsche, neyi aramıştı bu kadar hakikaten? Öğretileni mi? Hiç konuşulmayanı mı? NEYE BU KADAR YAKINIM? Duyuramıyorum sesimi! Hem duyamıyorum da, bağırdıkça sanki sağır oluyorum, boğazım yırtılıyor ama bir fısıltı bile değil ortaya çıkan... Doğru ne yanlış ne, artık bilmiyorum. Farklı anlarda farklı kişilerin ruhundan dökülmüş ve duyulamamış çığlık cümlesi. Kime açarsın dünyanı, daha kuramamışken kendi yeryüzünü? Gökyüzün hala daha besleyemiyorsa yağmurlarıyla denizlerini, doğanı, her an yıkılacak gibi duruyorsa inşa ettiğin temelin üstüne, ne yapacağını bilemeyen ama güçlü durmaya çalışan küçücük bir çocuk gibi, kollarını açıp tutmaya mı çalışırsın içine karıştığın o bulutları? Yalvarır mısın kulaklarına sessizce, yıkılmamaları için? Senin olan yer ve gök, bir o kadar yabancı mı sana? Düşüncelerin nerede, korkutuyor mu seni cevaplar, cesaretin kara karşı kardelen gibi gözüküyor ama cevaplar karşısında büküyor mu boynunu? Ah çocuğum, ah yeryüzü gökleri tarafından tarumar olacak diye korkan biriciğim, ah içine sığamayan ama dışarı da çıkamayan çocuk, kim tutacak elinden, bir bilsem! En ol, enin hep kendin ol, en çok kendin ol, kendinle ol. Dünyanı kur, hükmünü sür, düşmekten korkma, düş ki, kalkmanın hazzını yaşayabil. Gün gelir gökyüzünü birlikte tutacağın birileri çıkar karşına, gün gelir gökyüzün, sağ elin olur, seninle olur, sen olur. Dünyana hükmedebilirsin, dünyaya hükmedebilirsin. Herkes her şeye hep olmaz der. Ama olur."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/181/code/WBk3GpCSPUSM4tlng8rEw99zFFOetxNvxbTNy7dsFsDdVBtZdeqjkyQXiR69fcyKuem7vAfJQkZ7bnrohAV8RuNqUCiVVTmvD9Izc0utAWfyGBtvx0Hbe7rdMQgJ5bXmcUiPnnk58HSEoqynvmuBpU", "text": "Koca bir ada ülkesi olan Birleşik Krallığı hepimiz biliriz; futbolundan, köklü üniversitelerinden veya turistik yerlerinden tanırız. Fakat maalesef çoğumuz Birleşik Krallığın sadece London Eye'dan ibaret olmadığını bilmiyoruz. Aslında 4 ayrı krallığa ayrılan Birleşik Krallık, İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşuyor. Her Krallık birlikte yönetiliyor olmasına rağmen, tarihleri, kültürleri ve insanları bambaşka. Hatta tarihte krallıkların yüzyıllar boyunca iç savaşları hep devam etmiş. Brit'ler neredeyse biz Türkler kadar çay tüketiyorlar. Her gün saat 5'i çay içmeye ayırıyorlar, akşam 5 çayı kavramı da aslında Brit'lerden geliyor. Birleşik Krallık bir de müzelerinden çok bilinir. Kasabalarında bile müze olan bu ülkede sadece Londra'da 170 tane olmak üzere, yaklaşık 2,500 müze bulunuyor. Kraliyet ailesinin ve Shakespeare'in yurdu olan İngiltere, ülkenin en güneyinde bulunuyor ve tüm ülkenin nüfusunun %70'ten fazlasını içinde barındırıyor. Coğrafik olarak da ülkenin %50'sini kaplıyor. İskoçya, Norveç'e paralel olan bir bölge ve burada Kuzey ışıklarını görmek bile mümkün. Kuzeyde olmasından dolayı da ülkenin en soğuk yeri. İskoçya, yılın nerdeyse 365 günü yağmur alıyor ve dolayısıyla ülkenin en yeşil bölgesi. Gölleri, dağları ve ormanları ile ünlü, ve hepimizin bildiği Harry Potter serisinin ilhamı, aynı zamanda çekildiği yer. Ve çokça duyduğumuz Locu Ness canavarını bulunduran Krallık. Galler ülkenin en küçük krallığı ve kendine özgün aksanı ile tanınıyor. Galler ülkenin bir diğer Yeşillik alanı ve kaleler ve saraylar ile dolu bir yer. Galler'de nüfusun 3 katından daha fazla keçi ve kuzu olduğu söyleniyor. Ülkenin nüfusunun sadece %5'inden azı Galler'de ikamet ediyor. Son olarak da Kuzey İrlanda bölgesi; ayrı bir adada olan Kuzey İrlanda. İrlanda ülkesi ile barış anlaşmasından sonra Birleşik Krallık'a veriliyor. Birleşik Krallık'ın çoğunluğu gibi Kuzey İrlanda da genelde yağmurlu ve bulutlu oluyor. Dünyaca ünlü Titanik, Kuzey İrlanda'da yapılmış ve Game of Thrones'da çoğunlukla Kuzey İrlanda'da çekilmiştir. Birleşik Krallık hakkında daha duymadığımız, bilmediğimiz bir sürü şaşırtıcı bilgi var. Her şehri ayrı tarih kokan bu ülkeye hepinizi bekleriz!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/182/code/qTtCSTJUsYTPbM1AsKfYfCoKoGAWQI0L4dHztTHZap6JSS6j2XEVksRdmfF75zz4EvX82xTui4TkakYeJQD9UWa0Ji9wYA4QPKuw5gwTkzTWaT5IF6a5BnrGlWO3KsZo13aYBWm9NrrEo1rURo3vXg", "text": "Bu sefer konuşma sırasının kendisine geldiğini anlayan R., şaşkınlığını gizleyerek önlerinde sabırla siparişleri bekleyen garsona doğru cevapladı. Süt alabilirim, başka bir isteğim yok, teşekkürler. Garsonun yanlarından ayrılmasını bile bekleyemeyecek bir tartışma boranı ile karşı karşıya oldukları aşikar, ama kimse memnun değil, hasbıhallerine devam ettiler. Yani anlatmaya çalıştığınız şey uykunun aslında bedenimizin uyanıklığı süresince hedeflediği çelişkilerin bilinçsiz polemiği mi? Bu da aslında yalnızlığın bir tanımı değil mi? R. yeniden duraksadı, bu sefer kendi içinde yaşadığı derin tereddütü karşısındakinden gizleme gereği duymamıştı, düşünmek için mi, yoksa sadece kendi içinde yeni anımsadığı kayıp zamanlarını sindirmek için mi duraksadığını bilemiyordu, kadının da onun bu yeni tavrını fark etse bile yaptığı tek hareketin ona sessizliğiyle yeterli zaman vermeye çalışması olduğunu fark eden R., ona kendi içinde bu sefer çok daha yoğun bir minnettarlık duymaktan çekinmedi. Ona yeterli zamanı verebilmek için ömrünün geri kalan yaşanacakları içinde tamamen sessiz kalması gerektiğini ikisi de biliyordu, kadın haklıydı. R. onu bir daha asla hatırlamak istemiyordu. Kalbinde derin bir sızı hissetti, habersizlikler üzerine kurulu hayatında fark etmek istemiyordu. Kadın başını sakince onaylayan hareketlerle sallamak ile yetindi, R.'nin sözleri onu biraz olsun rahatlatmış gibi duruyordu, bakışlarındaki çıkılmazlık kendi içinde hafif bir huzurla rahatladığı an gergin çenesinden ödün vermese bile yüzündeki sert ifadeyi biraz olsun yumuşatmaya başlamıştı. R. kadının biraz da olsa rahatladığını büyük, badem gözleri incecik ve hafif kavisli burnu ile çıkık elmacık kemiklerinden müteşekkil sert yüz hatlarından ödün vermeye başlamasından sezmişti, fakat yine de hafifçe öne eğilmiş ince kaşları ve dümdüz bir çizgi halini alana kadar sertçe birbirine bastırdığı dolgun dudakları için aynı rahatlamadan bir eser bile yoktu. R. karşısındaki çelişkilere sahip bu kadını öyle derinlemesine incelemişti ki neredeyse yüzünde çirkinleştirmeye bile başlamıştı, aslında toplumda sıkça görebildiği, bir yerden çıkarabilirmiş gibi gelen basit ve sıradanlık kazandıracak kadar güzel bir yüz hattı vardı, fakat onu kendine bağlayan safi tutumunun bakışlarına oturmuş şahsına münhasır bir anlamlılık ve genç yaşına rağmen davranışlarından süzülen ağır bir olgunluktu. R. içinden bunun yalnızca olgunluk olarak kalmaya devam etmesini ve sonu vazgeçişe doğru tek yönlü bir iltica olmamasını umdu. Nüktedan ve entelektüel mizacından ödün vererek kendini sonu yalımlarla biten hercai bir minvale atması gelecek yıllarının zamansız murassaları içinde büyük bir zayiat olduğu karşısında içinde yaşattığı bütün benleri ile hemfikirdi. Etraftaki gürültü, aralarındaki sessizliğe bir yabancılaşma katacak kadar uzun bekleyiş R.'yi her geçen dakika daha da fazla endişelendiriyordu, ne yapacağını bilmemek onun müyesser tedirginlikleri arasında yalnızca utanç veriyordu. Mukadderatının ikisi arasındaki korkunç sessizliği yeniden bozacak ikinci hamlesinin ise yine aynı garson tarafından, aynı bahane ile geldiğini kendisi için alışılagelmiş bir tutum ile karşıladı. İkinci kere yanlarına yaklaşan garson ise ilk geldiği zamanla şimdi arasında geçen yılların ve değişen duygu durumu ile yüzlerinde yankılanan yeni bir renk cümbüşünden elbette muttali değildi. Aralarında yaşanan korku ve endişe dolu bir farkındalık anlayışı, tekmili sayılamaz tanımlamalar içinde kaybolan düşünceleri, sergiledikleri semavi derecede bir sevgi ile uhrevi bir nefretin aynı cümlelerde kaybolan izleri, hayatının kalan yarısını kara bir tahrire boğacak dakikaların kendisi için masumane sonsuzluk ile tanımlanabilecek bir tutku ile istediği şekeri elde edemeyen bir çocuğun yaşadığı çöküş olarak tanımlayabileceği bir yaşam çekilmezliği arasının yalnızca iki kahve arası bir uzaklık olabileceği kesin tavırlarla anımsayamadığı tatları bırakan bir dehşetten başka bir şey değildi. Muhtelif ulemalar arasında bu durum yalnızca dile getirilemeyen ruhsal bir çöküş olarak dile getirilse bile bu duyguyu yaşayan çoğu meczubun sadece ruhsal bir çöküş olarak adlandıramayacağı belki de yalnızca derin anlam taşıyan bir farkındalık olarak bahsedebileceği bu duygu R.' ye göre, kendi içinde peyda ettiği mozolenin altında yatan merhumun kendini yavaşça gün yüzüne çıkararak sergilediği tutumlar arasında yaşanan derin pişmanlıktı. Kendisini ilime adayan bir ulema, ya da bütün bedenini sorgusuz sualsiz gökyüzüne adayacak gözü kör, uhrevi bir meczup değildi, fakat kendi içinde yaşadığı sorunsallar boranında daha önce fark etmediği bazı benlerinin de çığlıklarını duymak onu korkunç hissettirmişti. Çok korkunç. Garson masaya iyice yaklaştığında yüzünde sabit kalmış zaruri bir gülümseme ile önce kadına, daha sonra ise R.' ye baktı. Karşısında beklediği yüzlere tezat iki beti benzi atmış ruh görmek onu biraz endişelendirmişti. Kuru vesveselerle dolu felsefeleri ile sohbet eden iki sevgili olduklarını düşünüyordu, onun buraya gidip gelmesi safi on dakikasını almıştı, mamafih yüzündeki kulaklarına varan zaruri gülümsemesi simasından gurur çalamamışken yaşanan iki ölüm yalnızca iki kahve getirme süresiydi. Aniden yüzlerinde fark ettiği donukluk ile elindeki tepsiyi düşürdü ve şaşkınlıkla derin bir çığlık attı, titreyen ayaklarının zayıflığı ile yere çöktü. Etrafında biriken insanların bağırışları çığlıklarına karışmıştı. Kadın ve R., ikisi de artık yaşamıyordu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/183/code/s4QnuMtUWw8zBfSBSHmdZ5tFpWlrMv7Lsrb4r8SiCEvgDWz2msiE76SLrs0Of8xIk8cg25U7Qm3YlXBTByN20OiXo9XeSnOKXdQyWrrmYdfc3ZnMgXKqrFAd1vTVxtOWYb9WDTNxJbDQV2L1b8g111", "text": "Bir parça kırmızıya bulanmış dudaklarımda tadı... Bir parça kırmızıya bulanmış dudaklarımda tadı..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/184/code/G9w7Cllnct63bcLO0UWKjQfP6yCLzUJtfRRkM962O0TVvmmc5Es11kcZAHQeaoRVEixwMkxvb15iVlyMFyu4FJCVPFcwiJE7r2uRQqh94DLplPeWC1vp8E5L5eBQWBgjgZRv2MP9Fj1GaOWBUin0mz", "text": "Charlotte Bronte'nin Jane Eyre'ini okuyup hayran kalmamak ve kardeşlerini de merak etmemek elde değil. Kısa bir araştırmanın ardından İngiliz Bronte ailesinin esrarengiz bir geçmişleri olduğunu; özellikle Charlotte ile Emily kardeşlerin fiziksel ve karakteriksel özellikleri açısından zıt olmalarına karşın edebiyat dünyasına büyük damgalar vurmaları açısından ortak bir paydada buluştuklarını öğrendim. Tabi ki Emily Bronte'nin tek romanı olan Uğultulu Tepeler'i de okumalıydım o halde. Okuduktan sonra bu kadar popüler olmasının boşuna olmadığını ve övgüleri sonuna kadar hak ettiğini fark ettim. Sadece hayal ürünü olmayan, Emily'nin gerçek çevresinden de karakterler barındıran bu roman, biri çiftlikte diğeri de uğultulu tepelerde bulunan iki konağın sahiplerinin sevgi, nefret, aşk, tutku gibi duygularla dolu çekişmelerini anlatıyor. Konağa gelen kiracı ile konakta çalışan hizmetçi kadının diyaloğuyla ilerliyor ve hizmetçinin ağzından bir kaç kuşağın yaşadıklarını okuyoruz. Özellikle Heatcliff ve Catherine karakterinin aşkı temel konu gibi dursa da onunla sınırlı değil. Beni en çok etkileyen sokakta bulunan annesiz babasız Heatchliff'in aileye girip haksızlığa uğrayan mağdur kişi sıfatından nasıl da hırslı ve kötü bir insana dönüştüğünü görmekti. Çok ama çok etkileyici bir kitap, Emily Bronte bu kitabı yazdıktan bir yıl sonra ölmüş, keşke daha fazla yaşasaymış, daha fazla yazsaymış..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/185/code/iO67Fuve3D53uE4WqWxlpXlXP8QM717bKcFJNqkcAuFtv2cmoGDnp3sip79Ejj8M2JIsZBkbtTQuWQqNaZpz4IcdQZeIisg39pyowy6sBFjyP7mJqgmseiZWtYME0jABugvVwQvxfBYci6ooC4yxNT", "text": "Kitapsız bir hayat düşünebilir misiniz? Ray Bradbury'nin kitapta kurmuş olduğu dünya düzeni işte tam da böyle... Oldukça etkileyici bir konusu ve anlatımı olan kitap benim en sevdiğim bilimkurgu eserleri arasında diyebilirim. Ancak bu kitabı sadece bilimkurgu kitabı olarak sınırlandırmak doğru değil. Kitap aynı zamanda fantastik, gerilim ve macera yönü çok olan bir roman."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/186/code/CLKtx55BRZUqQdnHX7KgbFTOt5hTYuHGWGxHqPW4oww7FNaSNXYa7VqSAjgBgLmAZbkOpepuv8wn2FV1MqXI0KyyrNIOsqscKrmmL3rGX16fOmLGwMXxHm1jVxmaIsn76WfJCOWIQiO7JEItKpnRiS", "text": "Ölümün yanı başında intihar süsü verilmiş bir çiçek, Soğuk bakışmaların uzun ve aynasız koridorlarda kaldığı yalnızca, Hem zaten nedimelerim izinli bu sabah, Kendi kazdıkları kuyuya düşüp ölmeden metaforları,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/188/code/Ou5M0ebKk6D3rhTFFDxNU2GECUzZhGoytt7S2KOLt5O6WXa1PigB9kDHDcgZtHZGUY7GIq4PZGJD8iurgt33JEOIfbeIaBuqmiN9WxN24W4lhspTkZBWZGGrbqhy5B7xwEGER8OsTYw0w0amj7HBNw", "text": "Birine güvenmek birine bağlanmak o kadar zor ki hayat.. Şimdi zaman çok değişti. Senin bildiğin gibi değil. Beni üzme, beni öldürme, beni kırma demek. seni duymayana duyduğun anlamsız öfkenin içinde boğulman demek."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/189/code/wbeiyKLNaFpZlo8mfslG6L3QcRVBd7NTEHQgKbxLhd3J68BX2ez6VCft06xQdf4PZMtMe4nS7h7EjqvaFSNUaWrHbyNOV1EAR10XPn14EyvleXDby6NgLj6iWobULnHj9MkDbIkak9aHDQN6uSZqMD", "text": "ne yani bir daha bulutlarla boylu boyunca uzayıp, GECE ile romantik dakikalar geçiremeyecek miyiz? hmm, zihnimde hayal kırıklığı trafiği aşırı yoğun! -Limitli Düşünme Eskimesi- yeni hayat ırmakları, mavi ufuk sağıcıları, yeni, ceza makbuzunu da çıplaklığım dayanamadı yırttı,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/190/code/EHyFZNlI7QeFPbJHKi8YYKw1mtLdYPJycerJZOH4hZHN5QHuM0NVVdjI6OBiiUCkUeYpHKvF6QLhSShxMmBdoalEkpaQA51BPQJwO2JCzxKOa0hm57sB9CZEP1NlAfwddj93yEohAowhz2CHhnmE96", "text": "Ayvalık... Mavi ile yeşilin benzersiz uyumu. Burada yaşayan insanların tabiriyle Ege'nin İncisi. Doğallığın, içtenliğin, tazeliğin tamamen gün yüzüne çıktığı küçük tatlı bir balıkçı kasabası. 70.000 nüfusuyla kışları sakin ama yazları bir o kadar tıklım tıklım bu sahil kasabası. Zeytini ve zeytinyağı meşhur. Ayvalık Tostu, sakızlı dondurması, peynir tatlısı, sakızlı kurabiyesi de bu yöreye özgü. Balıkesir ilinin Ege kıyısında kalan bu sevimli ilçe, butik otellerde misafirlerini ağırlıyor. Mimarisi ve eski, dar sokakları ile şirinliğini koruyor. Şeytan sofrası denilen yerde mükemmel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Tabiat Adalarını ve Midilli Adası'nı görmek mümkün. Şeytanın ayak izi olduğuna inanılan bir kayalık da mevcut burada ve kayalığın etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş. Ayak izi olduğu düşünülen çukura para atıp dilek dilemek adetten. Küçük bir dipnot; Burada güneşin batışını izlemek bir harika! Saatlerce manzarayı seyredebilirsiniz. Sarımsaklı Plajı Türkiye'nin en uzun sahillerinden. Denizi çok berrak. Kumlu ve hemen derinleşmeyen yapısı ile aile dostu olan bir plaj. Ayvalık ayazma denilen bir yer daha var ki, efsaneye göre, küçük bir kız çocuğu gördüğü rüya üzerine burada su olduğunu söyler. Kızın dediği yerde kazı çalışmaları yapılır ve şifalı olduğuna inanılan bir su bulunur. Günümüze kadar da birçok turist burayı ziyaret etmiştir. Buraya geldiğinizde ilk işiniz Ayvalık sokaklarını sakızlı dondurma yiyerek dolaşmak olsun. Daha sonra vapurla Cunda Adasına geçin. Cunda'ya geçerken ışıklı köprüyü göreceksiniz. Oradan da Taksiyarhis Anıt Müzesi ve Sevim-Necdet Kent Kitaplığı'nda eşsiz manzara ile limonata keyfi yapın. Cunda Taş Kahve'de kahve keyfi yapın. Ayvalık merkeze giderken hoşsohbet dolmuşçu abiye denk gelin. Sarımsaklı plajlarında denize girip serinleyin. Hava karınca Sarımsaklı lunaparkında çocuklar gibi eğlenin. Yeniçarohori Sanat Köyü yani Küçükköy'de taş evleri gezin. Ee gezin ama sakın çöplerinizi yere atmayın, olur mu? Bu eşsiz güzellikler kirlenmeden bizlere hayat olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/193/code/YRh8EX3uP45ruZS6KQyGuVYZ7ag6LxsIAcE6baoi8XKDZurG1HnSetZ5syQjxWJujZb2UDo073sLuLAWf3wCqy1AZ25hB11XhIOXtCrRPMLtvYmeOChibnmKVnuR8MMbGManFQa7dAHQlfifrgbs09", "text": "Ailemizden şiddet gören çocuklar olmadık hiç... Evet, dövülmedik, itilmedik, bedensel hiçbir güce maruz kalmadık. İşte babamın yıllarca kendini haklı çıkarmasını gerekli kılacak en güçlü kozu buydu elindeki. Ben size minicik bir fiske dahi vurmadan büyüttüm. Ama benim babam... diye devam ederdi. Dedem için her şeyin hata olduğunu, minicik şeyleri bile affetmediğini, dövdüğünü, sövdüğünü, kırdığını. Hatta babaannem ve babamın da çoğu zaman nasiplendiğini söyler dururdu. Babamın ağzından çıkan bu cümleler de, sanki dünyanın en güzel şeyini anlatıyormuş gibi pür dikkat dudaklarının kıpırdayışını inceler, gözlerimi gözlerine diker kırpmadan seyrederdim. İçimden hep aynı şeyi geçirerek, bir gün mutlaka farkedeceği düşüncesi ile öyle müdahalesizce beklerdim. Biz üç kardeşiz; ablam, ben ve küçük kardeşim. Ablamla aramda dört, kardeşimle ise on yaş vardı. Ortanca kardeş olmak sanki nasıl desem hep duygular arasında sıkışıp kalma hissi uyandırırdı bana. Ablam ben lise son sınıfta iken bizden 800 km uzaklığa evlenerek yeni bir yola bıraktı kendini. Bir nevi kaçıştı onunki aslında. Küçük kardeşimle üniversiteden sonra birlikte yaşamaya başladık, babamın açtığı boşlukları kapatabilirim, hem onun hem de kendi yaralarımı sarabilirim sandım. Bir gün bir odada ikimiz birden ağlarken buldum kendimi... Tam üç gün boyunca baş ağrısı çektik. O zamanlar bir mağazada satış danışmanı olarak çalışıyorum, zaten çok zor geçinebiliyoruz. Neyse bir Psikiyatri uzmanı bulup çaldık kapısını. İşte o zaman anlamıştım aslın da ağrıyan yerimizin ruhumuz olduğunu. Ben öyle bir inanmıştım ki, bu küçücük ilaçlar değiştirecekti her şeyi. Korkmadan, tek derdimiz sevecek birini bulmak olacaktı. Zaman durmadı tabi, bazı geceler omuz omuza, bazı geceler birbirimizden habersiz tükettik içimizde kalan tüm ümitleri. Üzerine titredim kardeşimin her zaman, içindeki eksikliği gidermek adına tüm gücümle çalıştım. Omuzlarımın tüm isyanlarına rağmen kocaman yükler bıraktım sırtıma gencecik yaşımda. zin dumanı çakışırken abla dedi... Hemen anladım tabi, içimi parçalayacak bir sonla biteceğini. Bir gün, çocukluğumuzun üzerinden epey zaman geçmiş, annemle babamı ziyarete gittik. Dedik ki bu defa anlamıştır, değişmiştir, farketmiştir yaşamış olduğumuz tüm hayal kırıklıklarını. Nasıl bekledik, halbuki insan başarabilirdi kaç yaşında olursa olsun yeniden başlayabilmeyi. Babam yaşlanmıştı hem de gençliğini unutturacak kadar. Ben sizi bir fikse vurmadan büyüttüm., hiç değişmeyen cümleler. Diyemedim. Boğazıma sıralanan onlarca söz takılıp kaldı öylece. Babam şiddeti severdi hem de öyle böyle sevmek değil. Çok sinirlenir işte o zaman resmen gözü dönerdi. Bize vurmazdı evet ama evde kırıp dökmediği hiçbir şey kalmazdı. Annem ve üç kardeş öylece kasırganın bitme-sini beklerdik. Kaç sabah kırık camlar üzerinden atlayarak okula gittim bilmiyorum. Kaç gece şimdi sakinleşecek ve normale dönecek diye kabuslar içinde uyumaya çalıştım bilmiyorum. Bir gün okuldan geliyoruz ablamla, kardeşimin minicik ellerinde kesikler yolun ortasında bizi bekliyor. Aynı anda birbirimizin gözlerinden akan yaşları hiç unutmuyorum. Koca bir hayal kırıklığı, korku, kaygı hemen koştuk eve."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/195/code/M4VpN3ociHmF2wcztJvFWbU90b38TIuw7lRgDWAfbzsZ0eitjN1kh6YOPnqiHB3AnnvYf26GYw7y0tFH1DZ24hyRwK0MVvV7dGUqKbu4zJCSZWycRWcetCmNXvuvhLdr7mN3QY31UakQnFNEkcrNT0", "text": "Bir elimde umudum diğerinde ise onu yakacak olan ateş. İki elin kavuşamayacağını anlasam da imkansızı istercesine Ateşin de yakamadığı vardır. diye umuyordum. Çevreme göz attığımda her yer hüzün kokuyordu. Bir gülümseme arıyordum somurtmamak adına. Pierre Lotti tepesine yolculuk eden bir teleferik gibi göğe yükselip özgürlükten bir miktar nefes almak, dipsiz kuyulardan çıkmak ister oldum. Metropoldeyiz, kalabalıklar arasında, yalnızlığın ta içinde. Ademden ademe giden bir güzergahtayız; rotamız belli değil. Zamanenin sorunu haline gelen sevgi, beni de girdabına sürüklüyordu. Yakınlaştıkça uzaklaşmamız, sevginin has olanını yitirmemizle başladı. Kollarımı iki yana açıp sevgiye kucak açarken dahi ceplerimi boşaltmayı çalışan bir kitle meydana gelmiş. Tuhaf bakışlar çoğalırken biz sessizce izledik olacakları; ne bunu engelleyecek cesareti gösteriyorduk ne de harekete geçme içgüdüsüne sahiptik. Gerçi yanlışı düzeltmeye çalışsak da onlar bildiklerini okumaya başlamış çoktan. Kapanmakta olan kapıya o kadar süre baktık ki açık olanların varlığını idrak edemedik. Ateşim karamsarlıklarım, umudum ise beni kucaklayacak bir teselli. Peşinden koştukça kaçan, gölgelerin kovalamacasıydı... Havayı avuca sıkıştırmak kadar bomboş bir edayla zamanın tuzla buz oluşuna şahit oluyordum yalnızca..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/196/code/wsWXMqX0DyW0beDBHC96e3QpTdlTJbjDCHl6SZysoaSgzpdjDldn6s6H9g9gVlLDbiQJwUMlq9ldmdNBLw1hzRGE3BSPrRCxPzI00UOjjHJl8Xnbp0vMZK9O4XjQUNKvu7JbyHha41wVPfw4BdYe0j", "text": "Aynı gökyüzü altında binlerce, milyonlarca birbirinden farklı hikaye, kalp, zihin, amaç, sebep, görüş, hayal... Milyonlarca, binlerce. Farklı. Bazısı birbirine tezat, bazısı birbirine eş. Çoğu birbirinden bihaber. Biz mi yaşamın içinde debeleniyoruz, yoksa yaşam mı içimizde debeleniyor bilemedim. Huzursuz ama sakin, sessiz bir ahenk hepimizin içinde. Herkes yabancı şimdi birbirine, birbirinin hikayesine; en çok da kendine. Peki ama neden, nasıl? Tüm bunlar görünmez bir hayalet gibi. Geçiyor ruhumuzdan, bedenimizden, hikayemizden bize görünmeden. Görünüyormuş gibi yapıyor belki de, nasılsa görmeyecekler düşüncesiyle. Hepimiz karanlık bir tünelde kaybolmuş gibiyiz. Tasa ve koşuşturmaların, ihtiras ve korkuların, endişelerin, zulümlerin, açgözlülüğün, nankörlüğün, merhametsizliğin bol bol olduğu bir tünel. Bir döngünün içindeyiz; buğday öğütür gibi öğütüyor bizi. Akıp gidiyoruz zamanın içinden, birbirimizin hikayesini durup dinlemeye ve dokunmaya vaktimiz yok. Kendimizden uzaktayız, sessizce katılaşıyoruz. Bir yerlere doğru yol almış gidiyoruz, bilip bilmeden ve görüp görmeden. Neden böyle olduk, neden böylesine o karanlık tünele alıştık ki? Yolumuza kırgınlıktan taşlar, yorgunluktan kumlar serildi. Sessizce katılaşıyoruz. Günlerimiz dargın. Geçtikçe zamanın başlangıcına geliyor sanki günler. Telaşlı, hor görülmüşlükten geçmiş ve argın. Ne gecesine ne sabahına sığdığımız karanlık, umutları savruk, göğü dumanlı günlerimiz. Ve her şeye karşın yine yaşıyoruz; sevmeye vakit az, yaşamaya mecal. Lakin serzenişe, endişeye, karmaşaya, şefkatsizliğe, umutsuzluğa ve umarsızlığa mahal çok. Çünkü kendimize uzakta ve yabancıyız, dinleyemez, anlayamaz ve hikayelere dokunamayız. Çünkü bilmiyor, görmüyor, duymuyor ve hissetmiyoruz. Kendimizi bilmeden ben diyoruz. Sessizce katılaşmaya yüz tuttuk kendimizi, fırlatıldık karanlık tünele; alıştık, alıştırıldık..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/198/code/aodlRAHdPW3JaNIJI79ZxDm4xVsKJn6GHehI3e4pgCYs3y623RFdMtwgqmwPSwjzO3FaaaPhkePzsoLezget2DyxXvMjtDsQJq9FcpxyHFS7CUv4EbIPXy7Cf6RuCStFIWfXNCjY6ipGHX4fGeu6r1", "text": "Her insan biraz yalnızdır, belki kendi seçmiştir yalnızlığı belki de seçtirilmiştir. Bilemeyiz ki kimsenin yaşadıklarını kendi içinde. Ama yalnızlık asla kötü değildir, hatta iyidir diyeceğim ama gülmek yok. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki çoğu zaman hayatın yoğunluğundan, insanların söylediklerinden kaçıp saklanmak isteriz. Baş başa kalmak istediğimiz tek gerçeğimiz kendimizdir bu durumda, biz ve düşüncelerimiz, daha doğrusu hayallerimiz. Düşünceler bile fazla bu kaçış noktasında. Hayallerimiz bir merdiven boşluğunda yuvarlanır gibi geçer aklımızdan. Biri biter diğeri başlar. Ve sonunda biliriz ki o boşluğun bi sonu var, bittiğinde uyanacağız ve hayat kaldığı yerden devam ediyor olacak. Ama korkmayın, bu içinizdeki yalnızlığı kaybetmediğiniz sürece her zaman bir kaçış noktanız olacaktır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/199/code/krH3pDqolm5czgeVGiPpRcYLwgUIEQNnfI7kabIzOXgnhBidhKKj5YVh2KmDFX5PJikYNbFz5LPTSJZTE0flmui5I9VLzBeUsvVORhi4Titey6t7Nv4oNuhjTpswF95iblH0nXbx9fsQizZsh3oJF1", "text": "Çok isterdim ağlamayı. Öyle insanların gözlerinin içine baka baka, hüngür hüngür. Kendime hakim olamayacak kadar kontrolümü kaybedip, sinir krizleri geçirebilseydim şayet, herkes acırdı bana, eminim. Dokunaklı yüz hatlarına sahip olmasam da, insanların merhametine ihtiyaç duyuyorum şu an. Üstelik tek bir gözyaşı tanesi bile dökmeden, bu lükse sahip olabilmeyi her şeyden çok isterdim, evet. Öyle köşeye çekilmiş, anlamsız bir ifade altında kalabalığı seyrederken, beni ayıplayarak bakan yabancı gözlerin yıpratıcı darbelerinden kaçamıyordum bir türlü. Kaçmak ne kelime, kımıldayamıyordum bile. Olduğun yerde kal. Seni hain evlat. Soğuk, gudubet, nemrut yaratık. Gören de adam sanır. Onu hiç böyle tanımazdım. Yazıklar olsun! Puh kalıbına senin! gibi bir sürü cümleyi rahatlıkla okuyabiliyordum insanların gözlerinden. Ve anneme üzülmek yerine, tüm bunlara dikkat ettiğim için, aslında üzülmeyi bile beceremeyen bir yaratık olduğuma kanaat getirmiştim. Vahim bir durum mu bu? Sanırım değil. Ama olması beklenen adam rolünü oynamadığım için hayli tuhaf hissettiriyordu. Üzülmediğimi varsayan insanlara karşı avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum aslında. Sonra delirdiğimi düşünmeyeceklerini ve bunu normal, hatta takdir edilecek bir tepki varsayacaklarını da çok iyi biliyordum. Ama içimdeki acıyla boğuşmak için evvela onunla yüzleşmem gerekiyordu. Ölümü inkar etmek yerine, onun karşısına çıkabilecek kadar cesaret gerekliydi bana, fazlası değil. En azından neye ihtiyacım olduğunu belirlemeye başarmıştım. O hengamede, o yapmacık üzüntülerin arasında sıkışıp kalmışken, katıksız gerçek olan tek şeyin bana ait olanı bulmak olduğunu anlıyordum artık. Kafamı yukarı kaldırdım ve o itici, beni yerden yere vurucu bakışlardan bir tanesiyle daha göz göze geldim. Söyleyebileceğim çok şey vardı. Hatta tam aksini yapmak istersem, susmak için de onlarca mantıklı neden bulabilirdim kendime. Yürüdüm. Hiç bu kadar uzun gelmemişti evimizin koridoru bana. İçinde anıları biriktirdiğimiz dört duvarın da benimle birlikte yürüdüğüne yemin edebilirdim. Ben yavaşladım, o da yavaşladı sanki. Durduk küçük odanın kapısında. Çocukluğumun geçtiği odaydı. Sonradan yayıntılarımızı koymak için, ardiye gibi kullanmaya başlamıştık burasını. Ama içerisine hapsolan yıllarım, mutluluğumu hep taze tutardı o odadayken. Usulca kapısını araladım. İç odalarda bıraktım kalabalığı. Sağlığında, haftada en az bir gün burayı temizlerdi annem. Dağınık kalmasına hiç müsaade etmezdi, derhal toparlardı gelişigüzel odaya bırakılanları. Ondan başka kimse bilmezdi odanın düzenini. Tüm ev onun kontrolündeydi zaten. Her şeyin idaresini gönüllü olarak ona bırakırdık biz. Anne, başlı başına bir ev demekti. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi dindirirdi acılarımızı. Yorgunsak şayet veya bir şeye üzülüyorsak o gün, bakışlarımızdan hemen anlardı derdimizi. Sorardı, söylerdik. Sonra o şeyin eskisi kadar acıtmadığını fark ederdik hemen. Sanki acılarımızı kendi yüreğine çekip alma gibi bir özelliği vardı annemin. Bu yalnızca sınırsız bir sevgi değildi. Bir yaşam biçimiydi onun için. Kendisi olmadan, ailesinin içinde var olan insanlardır anneler. Benim annem de onlardan biriydi. Yüzümü masada duran radyoya çevirmiştim. Arka odalardan yükselip gelen birkaç feryat dikkatimi çektiyse de, onların acılarını seyredemeyecek kadar yukarıda olduğunu fark etmişti yüreğim. Sızladı. İnce ince sızladı. Oturdum hemen masanın kenarına. Radyoda takılı duran hafıza kartını kontrol ettim. Tabii ki Türk sanat müziği şarkıları vardı içinde. Başka müzik dinlemezdi ki annem. Çalıştırdım. İlk çalan parça bizim oldu. Sonra diğer parça. Beni hayal kırıklığına uğratmayacak tek insandı o. Bir yastık buldum kendime, sıkıca sarıldım. Müzik çalmaya devam etti. Uyumuşum. Arada kapı açılmış. İçeri girmiş birileri. Müziği kapatmış, üstümü örtmüş. Belki bir şeyler söylemiş, konuşmuş hakkımda. Ama bizim olanı bizde bırakmış. Anlattıkları hikaye her neyse, onlar inanmış sadece. Çünkü annem burada. Yanımda kalmış."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/20/code/ZXL7bLLrHcY5ik14WPviKYenfcg2vZPEkamNAgQGfYe6heOq1KKgqFG6iMiPcFGIVUV9jOInwAbC3YdJdruoadUT8MoiuhmC0w4j6kreQyyHyuZVPFqHpYEJfk9sApqAftGYnIaYykO7BpEfTWDmFL", "text": "Uzun bir aradan sonra bugün ilk defa boş boş yürüdüm sokaklarda, sadece yürümek için, bir karınca gibi, bir sokak kedisi gibi, sadece o sokağın bir parçası olmak için, ben de sizden biriyim demek için, öyle hissetmek için yürüdüm. Asfaltı delip çıkmayı başaran ota Helal olsun sana! dedim. Bazen rüzgarla birlikte, bazen rüzgara karşı yürüdüm. Gökyüzünün değişen rengini izledim yürürken. Nehirler gibi akan bulutlara bakarken hep aynı yöne akıp akmadıklarını merak ettim. Yerdeki yaprakların bir şeyden kaçar gibi aynı yere savruluşlarına gülümsedim. Bu kaçışlarını kaydetmek istedim, ama inatçı çocuklar gibi, hani güzel bir şey yaparlar da, hadi bir daha yap dersin de yapmazlar ya, öyle reddettiler beni. Sonra kollarımı açtım, rüzgarı, ıslak toprak kokusunu ve sonbaharı kucakladım. Bir öpücük kondurdum yanaklarına, deli sanmasınlar diye gizlice yaptım bunu. Yine gel, bizi unutma. dediler, Olur. dedim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/200/code/S0jqHdjAT7L30mjsfoiqbHEoRqNPwHstMA57qBwzpcaUB8u3FhnPkciuW3J2uGYKpWbJvZw28AOwgF1zYPNL11Ieonanu0R3lrscCSpyX3foUCwLxvZ1ldp7u0kHIh832GsMKhthdD9ZYFiS2DkVBb", "text": "Bugün sizlerle Roma İmparatorluğu'ndaki Constantine Hanedanlığını içerisindeki iki önemli imparator olan Constantine the Great ve Julian the Apostatein hayatlarını ve arkalarında bıraktıkları eserleri inceleyeceğiz. Constantine the Great, Üçüncü Yüzyıl Krizi olarak bilinen Roma'nın iç ve dış tehditlerle yıkılmasına ramak kaldığı bir dönemde Diocletian adlı imparator tarafından getirilen Tetrarşi adlı sistem sayesinde ilk olarak Augustus unvanı ile imparatorluğu Licinus ile ortak yönetirken 324 yılında bütün imparatorluğun yönetimini ele geçirmiştir. Ve Roma imparatorluğunun ilk Hristiyan İmparatoru olmuştur. Ardından şu an ki İstanbul'u başkent ilan etmiştir. O zaman adını Nova Roma koymuştur. (Her ne kadar 2. Constantine şehrin adını Constantinopolis yapsa da şehrin adı ilk başta Nova Roma idi.) Şehirde hemen imar çalışmalarına başlamıştır ve hala ayakta olan birçok yapı inşa ettirmiştir. İlk fotoğraftaki mozaik ise Constantine the Greatin Ayasofya Müzesi'ndeki şehre yukarıdan bir gözetici ve koruyucu edasıyla bakışını gösteren bir parçadır. Ayrıca Birinci İznik Konsül'ünü toplayan lider kendisidir ve şu an ki Hristiyanlık inancına yol gösteren birçok kural ve ritüel bu konsülde karar verilmiştir. Şimdi gelelim Julian the Apostatee. Kendisi Constantine'in üvey kardeşinin oğludur ve İkinci Constantine'den sonra tahta geçer. Kendisi Hristiyan iken Pagan inancına geri dönmüştür bu yüzden Dönek Julian denir ve Neoplatonist bir felsefi görüşe sahiptir. Ayrıca son Pagan İmparatoru'dur. Sasaniler ile savaşmak için Doğu Seferine çıkar. Sefer yolu sırasında Ankyra 'da bir sütun yaptırır. Seferi gayet başarılı geçse ve Pers başkenti olan Tizpon surlarına kadar dayansa da orayı ele geçiremez ve geri dönmeye başlar. Dönüş yolunda öldürülür. Öldürülürken şu sözleri söyler: Vicisti, Galilaee yani: Sen kazandın İsa. Buradan belki de pagan olmakla pişman olduğu sonucu çıkartılabilir. Ayrıca kendisini öldürenin ordusunun içindeki bir Hristiyan asker olduğu düşünülmektedir. Bununla ilgili Sasaniler kayaya bir anıt işlerler. Anıtta ortada İkinci Ardashir adlı kral İkinci Shapur'dan tacı alırken Tanrı Mithra sol tarafta durur. Ayakları altındaki adam ise Julian the Apostatedir. Bir sonraki tarih ve arkeolojik eser incelememizde görüşmek üzere."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/202/code/8OtDAsxsWbLazKHDX9Xq5LHketbJldmeDITMXJl0oFbU2LiL14bimx871xW13LTAKLi74ID0AuM740W3I0jSpoQVz3xR7Gb0HzazlMs2DA8z1euiLdyPF2zyT9rX3PYZWeET6jpBrPsZgq1nKE3XeY", "text": "Ve bin yıl sonra unutulmasın bu dokunuş,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/203/code/gIWpcSx7XsmW2fbNckG3GAuOywJZYrwnJxbjVAZzir079KfyjNXjCDxXoTfken6vXPvtMmArZD7mLKoiaPpSZmmbLClrEozz2jty5HXbvVQtV10GBO5V237KgdNs24FQUqLgWdoWznQYnjtHlxgYmd", "text": "Duygularımız en zayıf ama aynı zamanda en güçlü, bizi biz yapan noktamız, insanı ayrıcalıklı kılan diğer yaratılmışlardan... Kalbimiz; kırılıp, parçalara ayrılıp, uzun süre kapalı kutlularda saklanıp, tamir edilip, onarılıp, cilalanıp, paklanabilen fiziksel olarak küçük, metafiziksel olaraksa bir bütünün en önemli parçası olan et yığını... Sevmeyi, sevilmeyi, nefreti, affetmeyi, kırıldıktan sonra tamir edilmeyi; hepsini öğrendiği şekilde insandan insana farklılık gösteren; bazen unutkan bazen ısrarcı, bazense şüpheci, yaralı veya yamalı, iki ucu bir türlü iliklenmeyen, acıya dayanıklı ve sevgiye susamışlığıyla tanınan kan pompası. Sokak ışıklarından arınmış bir bahçe, bir tepe gibi bazen mantığımız... Esen rüzgar bazen içine işler insanın, dondurur ruhunu. Fakat bilir ki o an donmaya razı olmasa yanacak, hatta dilediği gibi donduramaz da içini, o soğuğun da bir noktası olması lazım ki soğuk yakmasın benliğini... Lakin bilirsiniz, öyle gecelerde bakarsanız ancak görürsünüz muhteşem ihtişamıyla gökyüzünün gözler denizine sunduğu şenliğini... Görmeli insan, evet, ama bakmak yabana mı atılmalı? Beynimiz, mantığımız, göklere çıkarılarak övülen, duygulara çok karıştığı için yerden yere vurulan, yetersiz bulunan, küçücük cüssesiyle evrenlere yeten cevizimsi bir diğer et parçası vücudumuzda... Beyin ve kalple ilerleyerek her gün biraz daha kendimize yaklaşıyoruz. Birinden biri ağır bassa da her daim bizi biz yapan gücü ikisinin dahilliğiyle elde ediyoruz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/210/code/FpE6uAWJaqb8KU39s2qOYTEWMVKLiP8lBGmF1PA1fHtExml0NogZSDJCPAIXisKdSBBeRn6ZlycDvEsW1PWcV8XOHIKbKv20AQJbR9fGWrNrBI9F3juvpk8EPeJSKmUALi0JklSQcKWohaoaz9rmYK", "text": "Ben çocukken camdan gördüğüm tüm evlerin resmini çizerdim. Sonra onları boyardım istediğim renklere. Mutlaka kar yağardı üstlerine, ya da dışarda bir rüzgar, bir yağmur olur, yapraklar uçuşurdu. Ben çocukluğumu hep kış ya da sonbahar olarak hatırlıyorum. Yaz mevsiminiyse ya hatırlamak istemiyorum, ya da yaz hiç yaşanmamış gibi geliyor. Hayatımın en boş anılarını yaz aylarına gizlemiş gibi hissediyorum bazen de. Sonbaharı ve kışı da bu yüzden seviyorum belki de. Yaz ayı deyince bile geriliyorum, hayatım ters düz oluyor bir anda. Hava soğuk, buz gibi. Annem sobada kestane kızartıyor. Çatur çutur sesi geliyor önce, sonra kokusu. Bizim evin tek odasındaki soba tüm evi ısıtıyor bir anda. Hava karanlık, kapalı ve uykusunu getiriyor insanın. Ama yine de keyif aldı-ğım hiçbir şeyi yapmaktan vazgeçmiyorum. Önce sonbahar, sonra kış ve yaz. Ne fark eder ki? Zaman çok hızlı. Bugün bile dünya uykumu getiriyor ama bizim evde yine soba tek bir odada yanıp tüm evi ısıtabiliyor. Ve yine ben keyif alarak yaptığım hiçbir şeyi uykum geldiği için ertelemiyorum. Çünkü zaman çok hızlı ve sırada sonbahar ritüelleri var. Sahnede eylül ayı, şimdi şiir yazıyor birileri ya da yazmak istiyor. Ama önce aşık olmalı belki, ona da parası yetmiyor. Odamdaki dolap gıcırdıyor. Tamam kısa kes diyorum.. Hayat çok soğuk, zaman telaşlı, mevsim Sonbahar.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/211/code/tNZiooQcdCs1FWU5fChqM0GZcUXLo4C7wQC9vM9GSmwwQRdtPbO2O82zkuqKMuuMgvkjhQ0MCV9QOkvrZDxJxIjjcUBNjGdvR4MLexeFKNgSzpy0IpNEnxNtxFmoFwGjWqdzdfpkiWz8DG92rNZ6TS", "text": "Kırklareli'de doğdum, Bursa'da Uludağ Üniversitesi'nde İngilizce öğretmenliği okudum. Yunanistan'da 1 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Gazetecilik ve İletişim üzerine yüksek lisansımı yapmak için İspanya'ya gittim. 2013'te Kalem Ajans'ta Edebiyat Ajanı olarak çalışmaya başladım ve 2019'un sonbahar aylarına kadar bu işi sürdürdüm. Dünyanın her yerinde telif hakları görüşmeleri yapmak için çeşitli kitap fuarlarına katıldım. Bu sırada bahsettiğim Yunanistan zamanlarımla ilgili seyahat-anı türünde Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan, isimli kitabım çıktı. 2013'ten beri İtalyanca, İspanyolca Portekizce gibi dillerden çocuk kitapları çevirileri yapıyorum. Bu yılın başında da ortağım ile birlikte Londra'da The Black Cat Agency'i kurduk. Dünyanın her yerinden çocuk kitaplarının çeşitli dillere çevrilmesi için çalışıyoruz. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da çok fazla bilinmeyen bir meslek edebiyat ajanlığı. Ben de tesadüfen keşfettim. Kalem ajansın sahibi Nermin Mollaoğlu'nun bir röportajını okumuştum. Aklımda sadece 2 şey kalmıştı; seyahat ediliyor ve bolca kitap okunuyor. Bir edebiyat ajanı iyi kitapların peşinde koşar. Dilimize dünyanın her yerinden kitaplar çevriliyor, bu kitapları keşfedebilmek için biz dünyanın çeşitli yerlerine kitap fuarlarına gidiyoruz. Telif görüşmeleri yapılıp yayıncılar ve bizim gibi çalışan ajanlarla buluşuyoruz. Yeni çıkan kitapları, ülkelerindeki okuma trendlerini öğreniyoruz ve buna göre o kitapları kendi dilimize ya da başka dillere kazandırabilmek için çeviriler hazırlıyoruz. Örneğin Türkçe bir çocuk kitabını ele alalım, bunun Estonca'da, Rusça'da, İngilizce'de yayınlanabilmesi için öncelikle bir köprü çeviri yaptırılıyor. Biz bu konularda yayıncılara destek oluyoruz, çevirmen bulmalarına yardımcı oluyoruz. Ardından da telif görüşmeleri yaparak haklarını farklı bir ülkeye ve farklı bir dile satmaya çalışıyoruz. Bu şekilde kitaplar farklı dillerde dünyadaki kitap evlerini geziyor. Ben sportif aktivitelerle seyahatlerimi birleştirmeyi çok seviyorum: 530 kilometrelik bir kültürel yürüyüş rotası olan Rilke yolunu sırt çantamla kamp yaparak yürümek gibi... Bu tarz aktiviteler beni zorladıkça, vücudumu belirli bir şey başarması için motive ettikçe çok mutlu oluyorum. Çünkü sürekli aynı yerde bulunmak benim karakterime uygun olmayan bir şey. Yerimde çok duramadığım için bu tarz fiziksel meydan okumalar beni gerçekten motive ediyor. Çünkü belki o sırada bir acı çekiyorsunuz ama sonunda o başarmışlık hissiyatının verdiği mutluluk bambaşka. Rilke yolunda Ağustos sıcağında 10 - 15 kiloluk çantanızla yollarda olmak gerçekten hiç kolay bir şey değil ve çoğu zaman kendime Ben bunu neden yapıyorum? diye sordum. Evet bunu yapabilirsin, daha önce şunu başardın bunu başardın, elbette bunu da yapacaksın deyip o meydan okumayı hep ileri götürmeye çalıştım. Beni de mutlu eden dinamik bu. Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabımı oradaki deneyimlerimden yola çıkarak yazdım. Bu kitap için o dönemin hayatıma kattığı en önemli şey diyebilirim. 1 yıl boyunca Yunanistan'ın çeşitli yerlerinden gelen öğrencilere sürdürülebilir tarım odaklı olan bir Amerikan okulunda İngilizce anlatımlı bir şekilde Türk Dili ve Kültürü öğretmenliği yaptım. Okul Selanik'in dışında büyük bir kampüse kuruluydu. Öğrencilerle birlikte tarım derslerine katılıyor, sebze meyve yetiştiriciliği yapıyor hem de onların seramik, dans gibi sanatla ve kültürle ilgili derslerine de katılıyorduk. Ayrıca dili yaşayarak öğrenmelerine faydalı olacak atölyeler düzenliyorduk. Ben Türkçe'yi birebir gramer dersi gibi öğretmemeyi tercih ettim. O yüzden sınıfa Türk kültürü odaklı şarkılar ve videolar götürüyordum. O dönemde şimdiki gibi Türk dizileri çok popülerdi, o dizilerden aşina oldukları bir Türk hayatı vardı, Türkiye ile ilgili akıllarındaki imaj o dizilerden ibaretti. Onların üzerinden yola çıkarak akıllarındaki o dizilerden ibaret olan Türk kültürüne dair fikirlerini değiştirdik. Ayrıca bu işi yaparken çok fazla seyahat etme imkanım da oldu. O dönemde dizilerden ötürü Türkçe çok popüler bir dildi. Çeşitli dil okullarında çalıştım ve kampüste özel ders verdim. Bu şekilde cep harçlığımı çıkarıp Yunanistan'ın çeşitli yerlerine seyahat ettim. Yunanistan'ın kırsal bölgelerinden olan çoğu öğrencim beni hafta sonları evlerine davet edip aileleri ile birlikte ağırlıyorlardı. Orada çok güzel deneyimler edindim. Aileler beni 2 gün boyunca içlerine alıyordu. Onlarla birlikte Türk dizileri izleyip, yemekler yiyorduk. Oradaki deneyimlerim böyle bir kitabın yolunu açtı. Yazma sürecim aslında sadece oradaki yıla dayalı değil. Orada 2 yıl yaşadıktan sonra Türkiye'ye döndüğümde de Yunanistan'a seyahatlerim devam etti. Çünkü Yunanistan çok güzel bir ülke, iki binden fazla üzerinde hayat olan adası var. Keşfedilecek yeri hiç bitmiyor. Bu süreçte Yunanistan'da birçok arkadaşım da oldu, bu sayede oraya gidip gelmeye ve Yunanistan hakkında notlar almaya devam ettim. Ayrıca orada yaşadığım yıllara ait unutmak istemediğim detaylar, tuttuğum defterler de vardı. Bir noktadan sonra Yunanistan'a gidecek herkes bana bir şeyler danışmaya başlamıştı. Kendimi orası hakkında uzun uzun e-postalar yazarken buldum. Onları derlesem bile ortaya bir kitap çıkacak demeye başladım bir noktada, deniz kıyısında yaşama fırsatımın olduğu sakin bir dönemde, oturup bunu bir kitap haline dönüştürme kararı aldım ve Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabımı bu şekilde yazmaya başladım. Serinin diğer kitapları İspanya ve İtalya olacak. Öncelikle çeviri yapmak hiç aklımda yoktu. Edebiyat ajanlığına başladıktan sonra çeviri dünyasını daha yakından tanıdım ve halihazırda İtalyanca'dan, İspanyolca'dan kitaplar okumaya devam ediyordum. Sonra fark ettim ki o dilleri unutmamak ve geliştirmek için en iyi yöntem çeviri yapmak. Çeviri dünyasına bu şekilde adım attım. İyi bir çocuk kitabı okuruydum, çevirmenliğe de girince bu kitaplar hayatımda çok önemli bir yer kapladı. Kalem Ajans'ta 6 yıl çalıştıktan sonra, bu yılın başında Göksun Bayraktar ile birlikte The Black Cat Agency'i kurduk. İkimiz de telif hakları konusunda uzun yıllara dayanan bir deneyime sahip olduğumuz için hadi dedik odağımız illüstrasyon ve çocuk kitapları olsun. Böyle bir ajansla dünyadan dünyaya modelini kuralım istedik. Sadece Türkiye odaklı bir iş yapmıyoruz şu anda, ajansımızı Londra'da kurduk. Dünyanın her yerinden keşfettiğimiz güzel çocuk kitaplarını temsil ediyoruz Ve bu kitapların çeşitli dillere çevrilebilmesi için çalışıyoruz. Aynı zamanda illüstratörleri temsil ediyoruz. İllüstratörler ile yepyeni çocuk kitapları projeleri geliştiriyoruz. Çocuk kitapları gittikçe gelişen bir alan aslında. Dediğiniz gibi önceden çeviri daha ağırlıklı iken artık yerel üretim baya arttı. Bu konuda hem bilinç hem heyecan ve istek giderek artıyor diye düşünüyorum. Ve yerel üretimin çok güzel bir seviyeye ulaştığını düşünüyorum. Tabii ki Türkiye'de yayıncılık piyasasında ekonomik bazı sorunlardan dolayı yavaşlamalar var. İşte kağıdın yurtdışından alınması, yayıncıların telifleri Euro ve Dolar üzerinden almakta zorlanması gibi. Ancak bunları bir kenara bıraktığımızda çok fazla yerli dosya var. Hatta çok yeni bir ajans olmamıza rağmen bize de oldukça fazla yerel dosya başvurusu geliyor. Denemekten vazgeçmemek gerekiyor derim. Çok klişe ama: Sevdiğin şeyi bulabilmek sevmediğin birçok şeyi yapmaktan geçiyor. Kulağa çok hoş gelmese de sevmediğimiz birçok şeyle uğraştıktan sonra diyoruz ki: Böyle bir hayat sürmek istemiyorum. Dolayısıyla o sevmediğimiz şeyleri yapmak bizi sevdiğimiz şeye götürüyor. Hayaller kuruyoruz. O hayallerin peşinde azimli olmak gerçekten çok önemli. Ama azim ve hırsı da karıştırmamak gerekiyor. Çünkü bir hayale çok hırslı şekilde bağlandığımızda o hayalin bize çok iyi gelmediğini fark etsek de körü körüne o yolda gidebiliyoruz. Buna benim gazetecilik hayalimi örnek olarak verebilirim. Gazeteciliğin yapılabileceği bir dönem değildi ya da en azından denediğim dönem benim hayat dinamiklerime uygun değildi. Gazeteci olmayı çok istememe rağmen karşıma edebiyat ajanlığı gibi beni çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir meslek çıktı. Üzülsem de gazetecilikten vazgeçtim ve hayat beni sevdiğim başka bir hikayenin içine götürdü. O zaman diyorum ki ben o hayalimi serbest bırakmayı bilmişim. Gazetecilik hayalimi serbest bırakmayı bilmeseydim şu anda sahip olmaktan çok mutlu olduğum hayat benim önüme koyulmayacaktı. O yüzden bazı hayalleri de serbest bırakabilmeyi öğrenmek gerekiyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/212/code/lbpJmsGVFhT3rP1P13BK4Y1U72lAR1juJIvAKXMmqn2fqitU2NTVRNdBxBmcorARcrZ3QJg7IzQ79GhCkoxLjSlGPIbEc9lGuNul6r0J9ibuH2ScpFcfHT8lhIRrm1fENtYNxzg9p93alDUmNMS5yp", "text": "Bu sefer manzaramın içindeyim. Zor olmuyor, nefes almak için başımı dışarı çıkarttığımda, yürüyenlerden yukarıda, endişelerden muaf, sizin dünyanıza giriyorum; penceremin içinden küstahça dahil olduğum dünyanıza. Muhtemelen seni unutacağım, sen de beni. Ve ama var olmaya devam edeceğiz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/213/code/ztbFPHo2Mz9MgFwy8QaHXe1FT5gS3jnwN0fnQaLTs31T3dP9lZCxlZDIXkMAZBvh9cz0gzyWn3Wx4xK8W2IPKKR5vtufyILm5VmCsjAYcqf0H5fp7t19iRQfDfuwy8bElC2Okryw15ux5hymCaTwqb", "text": "Yönetmenliğini, Amerikalı senarist ve yönetmen Richard Linklater'ın üstlendiği Before üçlemesinin ilki olan Before Sunrise 1994 yapımı olup, romantik film severlerin baş ucu filmidir. Diyaloglar üzerinden yavaş bir tempoyla akan, başrollerini 90'lar Amerikan gençliğini jöleli taranmış saçları, dışarda sallanan gömleği, boru paça kot pantolonu ve gevşek konuşma tarzıyla çok güzel yansıtmış olan Ethan Hawke ve kendinden emin duruşu, hafif gizemli havası, aksanlı İngilizcesi ile Fransız-Amerikalı aktris Julie Delpy'nin paylaştığı film, ikilinin trende karşılaşıp hiç hesapta yokken ani bir kararla Viyana'da trenden inmeleriyle başlıyor. Sokaklarda dolaşan ikili boş durmuyor ve sanattan, siyasete, cinsiyetçilikten, işçi haklarına, gerçek aşktan, kadere kadar onlarca farklı konu üzerine fikir beyanlarında, karşılıklı atışmalarda bulunuyor. Filmin, izleyici olarak bizlere sunduğu Viyana görseli -şehri neredeyse tamamen gezmeleri bizi oradaymış gibi hissettiriyor- ve oyuncular üzerinden bu denli derin konulara bambaşka açılardan yaklaşım göstermesi öne çıkan yanlarından. Gerçekçi yönetmen Linklater, erkek ve kadın düşünce yapısındaki farklara harika bir perspektifle yaklaşmış. Bir aşk filmi izlemek istiyor fakat klişe bakışlar, abartılı müzikler ve sadelikten uzak mimikleri aramıyorsanız, bu film tam size göre. Felsefik konularda yaptıkları derin sohbetlerle zihninize serpilen tohumlar da, filmin ruhunuzda bıraktığı tadı unutulmaz kılıyor. Hepinize iyi seyirler dilerim Viyana'da kaybolacağımız yaz akşamlarımız olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/214/code/vnIcQ7YlQemga2daWH3PkOfeF5cHb9jxHFYR0tK3caNNmw6ChhbOoX7tMCpQzstJxoszMASMFGqLoa85yrAX9480X3GF3EIh7TRzLT3L1PstvBej4Tc63roBbse2fhzOeHJr3WWv7huDl1BBy9Uixp", "text": "En çok ben dalga geçerim kendimle. Yine en çok ben vururum dalgayı kıyıma. Ama merak etme söylemedim bendeki hikayeni. aynı dili paylaştığımız zaman karar verdim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/216/code/hvpJZku8CekRmHZMIAbi70cfVwQtyMnHCpljYj28UQ3qGzMTRxLgJeeAx7OZk1PNAQj5oBX7mfLxpjXVdy8bZPcfXLLgUke3FQDmD0u6CGdVLtkvRRTvu0sDzsKrOU8H5FV7ii6MVaPeE6aOlh92uR", "text": "Sıcak bir yaz günü sabahı kalkan genç, kahvaltı sonrası üstünü değiştirip evdekilere bir-iki saate geri geleceğini söyleyerek evden çıktı. Telefonunu yanına almayı tercih etmemişti. Hoş, evdekilerin Sabah sıcağı birazdan öğlen sıcağına dönecek, istersen akşam serinliğine doğru çıkarsın. önerisini kibarca reddetmiş ve kimselerin çıkmayı tercih etmediği bu saatte sokağa fırlamıştı. Köyün içinden geçen anayol üzerinde oturuyordu. Evin kapısından dönüp araba yolu boyunca köy çıkışına gelecek ve ikiye ayrılan kasaba dönemecinden sol saparak yan köy yoluna, oradan da tekrar bir sol yapıp tarlaların bulunduğu arsalara sapacaktı. Tarla yoluna sapıp bir müddet yürüdükten sonra, sağ yanı boyunca uzanan yüksek ağaçların, yürüdüğü yolun üstüne düşürdüğü gölge altında, sıcağın etkisinden bir müddet kurtularak, yoluna devam etti. Gencin aslında terlemekten pek de korkusu yoktu. Nedendir bilinmez tam bu saatte çevresinde olan biteni görmek istiyor, vücudundan çıkacak az bir ter miktarını çok yüksek bir ücret olarak görmüyordu. Gölgeli yolu bitiren ve sıcak güneşin kucağına tekrar düşen genç artık sağında, solunda ve önündeki düzlük boyunca buğday ve mısır tarlaları görmekteydi. Hafif bir rüzgar, burçakları geldiği yöne doğru sallıyor, yüzüne de bir hoş geldin öpücüğü konduruyordu. Biraz daha ilerleyip sıra sıra elma ağaçlarının kavalyelik ettiği köy yoluna geri meyledecek, yolun sağına doğru dizilmiş bu ağaçlardan iki elma ağacının tam ortasında bulunan ve geldiği yöne doğru nazar eden banka oturacaktı. Banka oturduğunda üzerine gelen herhangi bir gölge olmadığını fark etti. Ağacın gölgesi gencin arkasına düşüyor, güneş bir kere daha karşısına geçmiş, gence merhaba diyordu. Genç bir müddet daha burada oturmaya karar vermiş ve etrafı seyretmeye başlamıştı. Hafif rüzgar hala; önünde, solunda ve arkasında bulunan buğday tarlalarını okşuyor, yakında hasat edilecek olan bu başaklara son danslarını armağan ediyordu. Sağ tarafında bulunan yol boyunca köyün içlerine kadar uzanan elma ağaçları, rüzgarın da etkisiyle, dallarını dolduran yaprakları ve üzerini süsleyen elmaları hafif hafif ileri geri taşıyorlardı. Ağaçların üzerindeki elmalar henüz olmamış hala yeşil ve avuç içine ancak sığabilecek boyutta idiler. Bereket versin, alabildiğine meyveleri lebalep dolmuş olan ağaçlar, kelimenin tam anlamıyla yıkılıyor, bazı dallar neredeyse yerlere sürünüyordu. Zamanının gelmesini bekleyen yüzlerce elma, kendilerine annelik eden ağaçlarında tahminen son iki ayını geçiriyorlardı. Tıpkı bir hafta sonra hasat edilecek buğdayların, tarlada son rakslarını yapmaları gibi, son zamanlarını geçiriyorlardı kendilerine beşiklik eden narin dallar üzerinde. Sıcağın iyice vurması ile genç kalkmaya karar verdi. Ayağa kalkınca karşısında duran köyüne şöyle bir baktı ve ilerde, köyün de arkasında bulunan rüzgargüllerini seyre koyuldu. Uzunca yükselen rüzgargülleri, gencin ufkundaki en yüksek yapıları oluşturuyorlardı. Gözünü tekrar güneşin almasıyla, genç, sağ tarafındaki yol boyunca köy içlerine doğru yol almaya başladı. Yol boyunca önce elma ağaçlarını, sonra da sağlı sollu çevresini sarmaya başlayan evleri geçerek köy mezarlığına kadar ulaştı. Köy mezarlığı geldiği yol hizasında sağında kalıyor ve az ilerisinde farklı tarla ve bahçelere giden dar bir patika bulunuyordu. Bir ölüler yatakhanesinin yanından, bir doğumhane yolu uzanıyor. diye mırıldandı birden genç. Sahiden ne kadar da garipti. Tepesindeki güneşin doğuş ve batışları bir döngünün anahtar rolünü oynuyor, birileri bir sonraki sabahı göremezken, birileri yeni bir maceraya, yeni bir güne gözlerini açıyorlardı. Genç, mezarlığın sağındaki yola sapmaya karar verdi. Yol boyu sağlı sollu elma ve armut ağaçları başlamıştı tekrar. Bazısı bazısından büyük elmalar, kimi kiminden daha kırmızı olan aynı ağacın meyveleri yol boyu gence eşlik ediyorlardı. Patika yol ilerde sağda, bir mısır tarlasıyla bir buğday tarlasının arasını bir bıçak gibi kesen, başka bir yolla kesişiyor; kesiştiği noktada büyük bir ıhlamur ağacı, göklerle yer arasındaki boşluğa engin dal ve yapraklarını sermiş, altına kendi gölgesini sığınak yapmış, gelecek misafirlerini bekliyordu. Bereket versin oturacak yer de ihmal edilmemiş, çoğu zaman kendisinin değerini anlamayan insanoğlu gölgesinin altına bir bank konduruvermişti. Bu manzarayı gören gencin yüzünü gayriihtiyari bir tebessüm kaplamıştı. Terlemeye ne kadar hazır da olsa, bir gölge serinliğinin nimetinden faydalanmayı kaçırma niyetinde değildi. Usulca ıhlamur ağacının gölgesine girdi ve bankın üzerine yavaşça kuruldu. Gencin görüş açısında artık bir yol ayrımı ve birkaç armut ağacı kalmıştı. Geri kalan her yeri ıhlamur ağacının gövdesi ve gölgesi kaplıyordu. Serinliğin verdiği ferahlığın ve yolculuğunun vermiş olduğu mahmurluğun etkisi gencin sırtını iyice banka dayamasıyla genci kendi hayal dünyasına sürüklemişti. Genç şimdi, son iki saatte kat ettiği yolları, köyünün sınırlarını bile tam olarak aşamadığı şu küçük sabah yürüyüşünü düşünüyordu. Kısa, bir sabah sıcağında yapılmış; ani bir kararla yapılma kararı verilmiş gezisini, doğanın da kendisine eşlik etmesiyle doğum ve ölümün tezgahlarından geçerek bir gölgeliğin altında bitirmişti."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/217/code/Gd0zkXigrPoNcSMDZATBnZdhHMiWAzOZOtE6mCpClhUNG8YEQef7ZQa2NbyX4OCYemV5DqZKdF6THdCqD2yBbZioK3SZpu17hOCFovvL82LkBogm1Mj26GoG0PF3uWxWacWqapT7bj1JA3mlXArN3v", "text": "Herkese merhaba biz @sevinclegeziyorum'dan Sevinç ve Berk. Sizlere, binlerce yıllık geçmişi bulunan, dünyanın en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapmış ve tüm dünyanın bildiği, mitolojik tanrılar şehri Olimpos'tan bahsedeceğiz. Burada herkesin bir hikayesi var aslında. Büyüleyici atmosferi, doğası ve 2000 yıllık tarihi ile sadece günübirlikçiler için değil; gezginler, arkeologlar, yoga ve meditasyon ile ilgilenenler veya aileler tarafindan da anı biriktirmek için tercih edilen bir yer. Gelin, birlikte Olimpos'un kısa tarihine ve coğrafi konumuna bir göz atalım: Olimpos; Helenistik, Roma, Bizans dönemlerine aittir. Beydağları Milli Parkı alanı içerisinde bulunan antik kent, Likya yolunuzda en gözde duraklardan birisidir. Antalya'nın güney sahillerinde Phaselis'ten sonra ikinci önemli liman kenti Olimpos, adını 2375 m yükseklikteki Olimpos Dağı'ndan alıyor. Olimpos'un doğusunda, sahilden 300 metre ileride karetta karetta kaplumbağalarının yumurta bıraktığı muhteşem kumsalı ve pek çok bitkinin yaşadığı sahil kumulları ile ünlü Çıralı yerleşimi yer alır. ralı'da yer alan Yanartaş ise Likya'nın sönmeyen ateşi olarak niteleniyor. Metan gazının yeryüzüne çıkması ile oluşan bu alevler tam 2500 yıldır hiç sönmeden yanmakta Ayrıca civarında yaklaşık 20'ye yakın aktif olarak yanan alev de mevcut. Olimpos'ta 2 yerleşim yeri bulunmakta. Birinci merkez, genellikle gençlerin tercih ettiği, barların ve canlı müziğin olduğu bölge. 2. merkez ise 5 dakika uzaklıkta daha sakin, ailelere ve kampçılara hitap eden bungalovların bulunduğu yer. Biz son gidişimizde yer bulamadığımız için ikinci yerde kaldık. Gayet güzeldi ve buranın bizi en çok mutlu eden özelliği evcil hayvan kabul ediliyor olmasıydı. Köpeğimizle birlikte harika bir şekilde ağaç evlerde konaklayıp antik şehri gezip plajında güneşlendik. Bizim için inanılmaz bir deneyim oldu. Gidecek olanlara tavsiyem, gitmeden önce çadır veya bungalov farketmez otel sahipleri ile konuşmanız her konuda yardımcı oluyorlar, Çıralı'ya gidin, yanartaşı görün, gece yıldızları izleyin, hafif esen rüzgarda doğanın sesinin dinleyin ve harika çam kokularını içinize çekin Olimpos'u tüm duyularınızla yaşayın..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/218/code/rvm9NNjGIDar6I7bIo3WWnvEQSk5e859Lh1UIl0nKFZINpe67LP3IpAiAK25Uny87pJmFqqFNL1I3m1nt3J1i4aaBjV7SxijZ41WUF4zEhGyt5qstZIu2jkXlUq6IUdpsFRBq1qvRKeDJeoXjUaXsz", "text": "Asırlardır Rus ve Dünya Edebiyatındaki yerini koruyan, özelliğini ve önemini kaybetmemiş İnsancıklar diğer bir adıyla Zavallı Yoksul İnsanlar romanı, tam anlamıyla dibe vuruşun ortaya çıkardığı bir eserdir. Dostoyevski'nin henüz 23 yaşında iken yazdığı ilk eseri olmakla birlikte hem yazarımız için hem de Rus edebiyatının gelişimi için bir dönüm noktası olmuştur. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; bana en ilginç gelen nokta bu eserin ortaya çıkışının bir tesadüf oluşudur. Şöyle ki, Dostoyevski mühendislik fakültesinde öğrenci iken aynı zamanda yoksulluk ve parasızlıkla da mücadele etmektedir. Oldukça zor ve sıkıntılı dönemler geçiren yazar psikolojik çöküntüler yaşamakta, zaman zaman da fiziksel hastalıklar geçirmektedir. İçinde bulunduğu bu buhranlı dönemlerde yoksulluktan kurtulmanın yollarını aramaktadır. Döneminin önde gelen edebiyat eleştirmeni Vissarion Belinsky'nin de övdüğü Dostoyevski gerçekten müthiş bir yetenek ki, yaşadığı bu zor günlerini birer edebi sanata dönüştürür. Derler ya: Zirveye çıkmak için önce dibi görmek gerekir. Sanırım Dostoyevski bunun en güzel örneğidir. İlk olarak çevirilerle başlayan yazar, yaptığı onca çeviriden pek bir gelir elde edemez. Ta ki, bir gün yaşadığı Petersburg'ta döneminin ileri gelen realizm yaratıcısı ve oyun yazarı Honore de Balzac ile yolları kesişene kadar. Dostoyevski'nin son olarak çevirdiği, yazarı Balzac olan roman, onun yazacağı ilk eserine ilham kaynağı olur ve İnsancıkların ortaya çıkışı bu vesileyle olur. Kitaba dönecek olursak; Yaşlı ve yoksul bir katip olan Makar Alekseyevich ile yine onun gibi yoksul ama oldukça genç uzaktan bir akrabası olan Varvara Alekseyevich'nın birbirlerine yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Bir avlunun karşılıklı iki yakasında yaşamalarına rağmen mektuplarla iletişim kurarak yoksul yaşamlarında birbirlerine destek olmaktadırlar. Yaşlı Makar Alekseyevich bu yardıma muhtaç kıza sorumluluk duygusuyla karışık merhametle maddi yardımda bulunmaktadır. Fakat kendisi de bir o kadar yardıma muhtaçtır. Yaşlı Makar başlangıçta acıma duygusuyla hareket etse de zamanla bu zavallı kızcağıza aşık olur ama bu aşkı kendisine bile itiraf edemez. Öyle bir aşktır ki bu, yalnızca iyiliğini düşünerek, saflığından ve masumiyetinden zerre kadar şaşmayan, şimdilerde bir benzerine rastlayamayacağımız saygın, yüce bir aşk... Eşsiz Varvara, Güvercinim Varvara ile başlayıp, Sizin Olan, Sonsuza Kadar Sadık Dostunuz ile biten sevgi, şefkat dolu satırları yüreğinizde hissetmemek mümkün değil. Aşkın kaç türlü hali vardır bilemem ama açık olmak gerekirse ben hiçbir kitapta şimdiye kadar böylesini okumamıştım. Hakkını vermek lazım, genç Varvara da kendisine gösterilen bu ilgiye karşı asla nankör olmamış, maddi manevi desteğini esirgememiş, içten bir bağlılık ve sadakat göstermiştir. Kitap Varvara ile Makar Alekseyevich'in aşkından yola çıkarak insancıllığı, merhameti, dayanışmayı anlatmaktadır. Yazıldığı dönemin izlerini, yoğun olarak yoksulluğu, özlenen köy yaşantısını, kalabalık, şaşaalı, gürültülü şehir hayatını, insanlar üzerindeki kasveti gözler önüne sermekte, bunu üzüntüyle dile getirerek mutlu bir dünyadan kopuş olarak değerlendirmektedir. Gogol ve Puşkin'den etkilenen Dostoyevski bu sıra dışı olarak görülen yeteneği ile bir ilki gerçekleştirerek döneminin Çağdaş İnsanlığın Temsilcisi olarak gösterilmiştir. Eserlerine baktığımızda bunu sonuna kadar hak ettiğini görüyoruz. Bugün, bu eserin ortaya çıkışından yaklaşık 150 yıl sonra bile okurlar üzerindeki salt etkisi devam etmektedir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/219/code/w1TdMZLnYY05dPBRmYtr2eXqlbMUjqi0hweidep38ItFYVKXxvQ7FYhgOfNToonDZnoybIYd70RIgGmVr9AXrZWPmZEKOcwlNN9YNv7D09ohJhkGarlAYcBOvFx2yxmjTIG8uMFwnlJrznzow8KlDB", "text": "Ben, sona yaklaşırken sevincimi paylaşabileceğim kimsem kalmamış olmasının bilincindeyim. Sana doğru gelirken içimde hiçbir ümitsizlik ve eksiklik duygusuna yer olmayışının huzuruyla doluyum. Beni bunca seveceğini, bir kardelen misali toprağı yarıp yanımda biteceğini biliyor olmanın verdiği o dinginlikteyim. Sevgilim şimdi hiç olmadığın kadar yakınımdasın. Yaşayamadığımız baharları, güzleri, yazları, toplanmış tüm papatyaları, kokularıyla bayılmış her erguvanı getirmeye gitmiş gibi geliyorum. Bana verdiğin sözleri tutmaya fırsat vermiş gibi geliyorum. Beni böyle zamansız terk etmeseydin belki yıllara yenilmezdi saçımdaki başaklar... Sana bunca hasret kalmasaydım kalbime serilmezdi perde perde işlenmemiş aşklar... Şimdi sana hayatta hiç olmadığım kadar yakınım. Ellerim yanıyor ateşe tutmuşçasına. Yaşım elliyi geçiyor sevgilim. Oysa hala ilk gördüğün günkü gibiyim. Aceleci ve tutarsız, bir kalıba sığmaz yüreğim. Uçsuz bucaksız bir deryadan düşmeyim. Bu dünya sensiz cehennemdi şimdi cennete gelmekteyim. Üzgünüm geciktim. Affet, kendimde erken gelecek gücü sezemedim. Sana bu mektubu mezarımdan yazıyorum. Lütfen yanını yerim belle, bana ayır her tarafını sevgilim. Ölüm bizi ayıramaz ancak kavuşturur, anladım. Bir yarım kalmış aşk hikayesine hayat veren yaşamım, sana kavuşmak için gün sayıyor. Bu mektup Jane Austen adına düşünülerek yazılmıştır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/222/code/f97KutNg3c12lEgga7vf8NrPdl800Fjszpj1UM5HEKkhizKZK0islb1wEwbSXgHAQQ69tOAu04aqFGXybK55XoIrMVmvZLHs6P8aaprUTRpsbVOVq1Zi9P3DyuXhiAETWvHoZPVr9G1lXncR8pAZgj", "text": "Bu sözler aslında bu dünya üzerinde distopya ülkelerinin varlığına ışık tutmaktadır. Hayretle, kızarak, 'Olur mu böyle şey?' diyerek çıldırarak izlediğimiz/okuduğumuz bu romanlar, filmler aslında gerçek hayattan alınan parçalardan oluşturulmuş bütünler. Ve bunların hepsinin bir araya geldiğinde bizi nasıl dehşete düşürdüğünü görüyoruz. Ama parça parça dünyanın dört bir yanına yayıldığında ise sıradanlaşmış bir takım olaylar haline dönüşüyor. Ey dünya, zannımca döne döne aklın bulandı ki ütopyaya ulaşayım derken distopyaya doğru yuvarlanıp gidiyorsun. Allah selamet versin dünya."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/223/code/a4n9WORCVPpyclEFkRdggtn57AqYHEKmOAc6dmSRLTd5SbeFpB8cLYNalpNE144InxHD60iEHQodShl8FN9510AxPzN5CDG4U9f86OAFJF7JKHiBKXJmsUt6sNrVizAnU6bgdxKJxnfemweKAhcNVO", "text": "Silip gitmek bulutların gözünün yaşını... Tebessümler serpmek gözlerine,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/224/code/Ydf0uBL4K5vWz3MsXc2IaSf6tAXF4Or2DnhhUKFgEmpsYeo7vHYXZjBKG7lc3y5op69yhbKlZUatT6bJp3QBUXD6RzHdS81CWZ8mkETU932UAM0jX5pD9p7XcVzGh9LpK5ZzTRNYb4v0ijv3HmDUbt", "text": "Gökyüzü mis gibi, yeşilin tonları, bakmaya doyulmuyor, envai çeşit çiçek..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/225/code/IDX9FrTkU1NHjJLByw5v3vS6xMSObshgDYOVuAWUK6cICvssAgk5qN2ghziCYgAIuXz56lkZDsn0V0YYsF9EDuPfD89VDDcMHHN0M4AqoB5EtyYfEgDr5OdRElr7VPnegI8SrWhju23Zl15pacZudu", "text": "Eve geldi. Ceketini çnIkarmadan hatta annesine selam bile vermeden odasnIna gitti. KapnIynI kapattnI ve kilitledi. Kendini yatanünInnIn üzerine bnIraktnI. SnIrtüstü yatnIyor beyaz rengi hafiften solmuNü tavannI izliyordu. HayatnInda ilk kez aNünIk oluyordu. Kalbi hala son sürat atnIyor ve hala sanki dur durak bilmeksizin koNümuNü gibi nefes nefeseydi. Kendini sakinleNütirmeye çalnINütnI. Önce donürulup üzerimdekilerden kurtulmalnIynIm diye düNüündü. Sanki vücudunun içinde bir yerlerde yangnIn baNülamnINütnI. Vücudu çok snIcaktnI. Ama aynnI zamanda üNüüyordu. Hatta o kadar üNüüyordu ki, titriyordu. Bu yangnIn öyle bi yangnIndnI ki, yaknIyor ama ateNüe muhtaç bnIraknIyordu. Üzerindeki knIyafetleri çnIkarmak yetmiyordu. Bedeni knIzgnIn korlarnI aratmayacak kadar snIcaktnI. Gözlerini ne zaman kapatsa elleri geliyordu aklnIna. Yüzü geliyordu, sesi, saçlarnI... ÇnIldnIracak gibi odasnInda dönüp duruyor ve bir Nüeyler yapmak istiyordu. DnINüarnI çnIkmak ve durmaksnIznIn koNümak istiyordu. Ya da avaznI çnIktnInünI kadar banünIrmak. Sokak sokak dolaNünIp insanlara anlatmak istiyordu. KapnIlarnInnI çalnIp dünyannIn aslnInda güzel bir yer oldunüunu onlara hatnIrlatmak istiyordu. YaNüamak için bir nedenin var oldunüunu bilmeliydiler. Kendini dünyannIn en denüerli ve en güçlü insannI gibi hissediyordu. nisterse Nüu danülarnI, kocaman binalarnI bile ynIkardnI, öyle seviyordu... Ama bir yandan ne dnINüarnI çnIkacak gücü kendinde buluyor ne de sesi çnIknIyordu. niçinde yanan ateNü ona varlnInünI ve yoklunüu aynnI anda yaNüatnIyordu. YatanünIna oturdu tekrar yüzünü ellerinin arasnIna alnIp düNüünmeye baNüladnI. Neden kalbi böyle hnIzla atnIyor, neden kendini hem böyle mutlu hem üzgün hissediyordu? Bu duygular onu korkutuyordu. KalktnI ve masasnInnIn baNünIna geçti. Beyaz ve boNü bir sayfa açtnI önüne, içinden geçenleri yazacaktnI. Kalemi eline aldnI ve düNüünmeye baNüladnI. DüNüündü, düNüündü, düNüündü... Kelimeler sanki yetmiyor gibiydi hislerinin izahnIna. O an dünyannIn bütün dillerini biliyor olmaynI istedi, böylelikle içinden geçenlerin anlatabilecek donüru kelimeleri belki bulurdu. Sonunda vazgeçip kalemi kenara bnIraktnI. Belki birisiyle konuNümak iyi gelir diye düNüündü. ArkadaNülarnInnI, dostlarnInnI aklnIna getirdi tek tek. Ama hisleri ona o kadar özel ve ayrnIcalnIklnI hissettiyordu ki, bunlarnI birine anlatnIrsa kaybolacakmnINü gibi korkuyla doldu içi. Vazgeçti. niçindeki ateNü kalbini, hatta aklnInnI bile ele geçirmiNüti. Ne yapacanünInnI bilmiyor, bununla baNüedememekten korkuyordu. YatanünIna uzandnI ve tavannI izlemeye devam etti. OdasnInnIn içinde dört dönen, duvarlara snInümayan bir genç, sevdaya tutulmuNütu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/226/code/DUOloQ3eadLTFXsqhLspUuKAeA8l9kiqkZqyU6mezdOs7DFLmy2Xj2YCmrCAH7eV0qYLftiZIImtXouTjyVqLDMTlaq4zhSEB5hQSw4KCeEWBtjyhlG9p21sFCiqkVuD9LnOpUHs16r09axR7aUfAA", "text": "-Beni seviyor musun, Sen beni seviyor musun onu söyle... -Evet. - Peki mutlu yaşayacak mıyız dersin? - Mutsuz olmadığımız her saniye"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/228/code/aGY7qjou0u94S90K2yQM5Xjikk3LwXeujEqNFW9gcJ3xSWq81jp1760nykCKDyKewwZDoRr77k0d0ppHsoPAEp4dHEXZuC5QRZqQ7tJ01SJZM34IgyT2qrjfZLYuoZHXflxZ9RyB1WfUvF5rkpqQ2g", "text": "Mutsuz olmayı kimse istemez elbet ama mutsuz olma şansının bile verilmediği bir dünyayı da düşlemez kimse... Cesur Yeni Dünya, mutsuzluk nedir bilmeyen, tek tip olarak üretilen, mutlu insanların dünyası... Yazarımız Aldous Huxley'in en çok bilinen romanı olan kitabımız, aynı zamanda yazarın distopya türündeki ilk eseri olma özelliğine sahip. İlk kez John Stuart tarafından kullanılan 'distopya' kelimesi çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının antitezini tanımlamak için kullanılır. Cesur Yeni Dünya'da insanlar Alfa +/- , Beta +/-, Epsilonlar, Deltalar olarak sınıflandırılıp farklı alanlarda çalışmak, kullanılmak üzere Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi'nde üretilir. Uykuda eğitim kullanılarak ilk andan itibaren 'hayata dair' şartlandırılırlar. Herkes herkese aittir. görüşü ile annelik-babalık ayıp olarak nitelendirilmiş, doğum kavramı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu şekilde şartlandırıldıkları için insanlar halinden memnun, öldükten sonra bile işe yarayacakları inancıyla mutludur. Bernard'ın sorgulamaları farklı maceraları beraberinde getirir. Farklı olan her yerde olduğu gibi burada da diğerlerini rahatsız eder. 1932 yılında yapılmış ilk baskıdan sonra 1949 düzenlemesinin önsözünde yazar, kitapta düzenlenmesi gereken çok şey olduğunu fakat bu düzenlemelerin kitabı başka bir kitaba dönüştüreceğini düşünerek öylece bıraktığını belirtmiş. Bu samimi giriş benim kitabı keyifle okumamı sağladı. 1958 yılında, Cesur Yeni Dünya'nın incelenip değerlendirilmesi üzerine yazılmış Cesur Yeni Dünya'ya Ziyaret isminde bir kitap daha yazılmış."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/229/code/cswl35AP69GnxRUTOTLcyRILvtlr4DvLoMVRiFgllQvdUgJ1CihorEdaPc5ZZ3Z9YBcnfXSd6OOuUjSVQHksYHtSnXBlKSHw4kP5v8eA2ilV7tXqFUEzbcBHaXzx9jeiMD3RMOcn3W2LQmrqtBiSbp", "text": "Geldiğim bu komşu ülkede acı tatlı günleri geride bırakarak iki yıldan fazla oldu yaşıyorum. Bu insanların dilini anlamak başta zor geliyor ancak, şimdilerde bu dili konuşmak ve yazmak hoş geliyor. Sanki eski yeni çağlar el ele tutuşmuş gibi. Geziyorsun Selanik'te Beyaz Kule civarında, deniz kıyısında, denizde güneş parlaklığını kızıla bırakırken ortalık daha şenlenliyor. Aristotales Meydanı'nda kalabalıklar arasında seni tanımayan insanlar sana selam vererek diyor. Bir yakınlık hissediyorsun buralarda. Yüksek sesle konuşmayı seviyorlar zamanla alışıyorsun. Pazarda insanlar diyerek bağırıyorlar mutlu oluyorsun. Bir şeye uzun uzun baktığında pazarcı amca hediye veriyor diyerek teşekkür ediyorsun. Selanik'in insanın gönlü gerçekten çok geniş... Sakin sakin yürüyosun Atina sokaklarında her yerden kahve kokuları geliyor. Ara sokaklarda bile fırınlar ve kafeler var. Solumda Akropolis, sağımda tarihi Olimpiyat Stad-yum'u... Atina adım adım tarih kokuyor. Parklar biraz bakımsız olsa da çok güzeller. Yeşil ağaçlar, hoş insanlar, eski binalar, farklı grafitiler, her çeşit kahve var yollarda... Zeytini çeşit çeşit, her bitki kendi kokusunda burcu burcu, zeytinyağları her çeşit salatalarda en organik hali ile sofralarda... Balkonumuza gelen güvercin, saksağan, kumru, muhabbet kuşu ve daha fazlası National Parktan geliyor... Kilise çanları her gün sabah akşam çalıyor. İnsana saati ve duayı hatırlatıyor. Atina tarih dolu, medeniyet dolu, özgürlük dolu... Her renk, her dil, her din, her ırk özgürce yaşam hakkını kullanıyor bu şehirde. Milyonlarca insan hoşgörü ve medenice yaşayıp gidiyorlar Sokrates'in, Ariston'un, Heredot'un, Platon'un ve Hipokrat'ın ülkesinde."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/232/code/g6UqqCKHmvDHijI7zICBWPwBsz5Ybyr56Z1tgsHKTvq87jodsqCiPqYQR7YN0u1mBteewrQgNZ6mh84QmLg76dz7Sn4LlPPvC2ZwgTnu0n12kfhEPhoF9TDmUqW6SgX8CZm82OD7pDQsaiPINpKQyT", "text": "Kelimelerle arası iyi olmayan birisi olarak, bu satırları dünyada haksızlık ve şiddete uğrayan milyonlarca insan için farkındalık oluşturabilme umudu ile yazıyorum. Haksızlık ve şiddet mağduru biri videosunda Bana bunlar gerçek mi diye soruyorsunuz. Evet bunlar yaşanıyor ve siz hepiniz bundan sorumlusunuz diyordu. Tam olarak ne yapılması gerekiyordu? Ya da bize ne yapmamız öğretilmişti? Aslında düşününce son birkaç yılda bize susmamız öğretilmişti... Bana dokunmayan yılan bin yaşasın değil de bize dokunan yılana bile ses çıkaramaz olmuştuk. Peki ben ne yapabilirdim ya da benim yaşıtlarım ne yaptı diye düşününce buraya kazımak istediğim o isim gözümün önüne geldi: Kadir Şeker... Herkesin bildiği gibi hiç düşünmeden bir kadına, insanlığa yardım etmek için giderken insanlığın kahramanı olan Kadir Şeker... Okuduğum haberlerde okulunda ya da arkadaş çevresindekilerin söylediklerine göre şiddete karşı, başarılı ve doktor olmayı isteyen biri olduğu yazıyordu. Biraz düşündüm de doktor olup insanlara yardım etmek isteyen o çocuk, insanlığın kanayan yarası şiddete karşı duruşuyla çoktan insanlığa ilk tedavisini yapmıştı. Ve hiçbir şeye ses çıkarmadığı söylenen ya da susması istenen genç jenerasyon, bu haksızlıklara karşı sosyal medyada kampanyalar yapmaya başladı ve kadını erkeği farketmeksizin şiddetin her türlüsüne karşı durup farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Belki kurduğu çok değerli hayalleri olduğu için, belki görmezden gelmeyerek gösterdiği cesaret için, belki de kendini düşünmeden birini kurtarmaya çalışarak insalıktan hala ümitli olmamız gerektiğini gösterdiği için bu kadar hassas yaklaştım yazarken. Konu bu kadar hassas olunca da Kadir Şeker'e edilecek teşekkürden başka söz kalmıyor. Teşekkür ederiz çoğu insanın sustuğu, susmak zorunda kaldığı bu toplumda susmadığın ya da görmezden gelmediğin ve binlerce şiddet kurbanı kadın gibi bir kadının daha anıtsayac. com'a isminin kazınmasını engellediğin için.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/233/code/e3JczpWB9C8GFIq0BuHDASI28MMumlgv2MtTfgc51pIsm6mWLRPH5Vwe8ZxY7pqlPOFSFMQJLk9stPNdawi17dxVoeE0h4N0ndvhu2lpCQipHydUJHk2gYmyhg3cmASIicdyzhksCLIzm9aYWvpwD4", "text": "DeAerlerimizin kökten deAiAtiAi, sevginin anlamA nA yarara ve çA kara bA raktA AA , konuAurken defalarca düAünülüp yanlA A lanse edilmemek için ince eleyip, popüler kültüre ayak uydurarak Ben de sizdenim. dediAimiz dönemdeyiz. Toplum tarafA ndan ötekileAtirilmemek için sustuAumuz ve Aikayetçi olduAumuz durumu eylemle protesto edemediAimiz bir dönemi yaAamA A ve yaAamakta olduAumuz için bahtsA z ve ümitsiz jenerasyonun en önde nefer tutanlarA ndanA m, tutanlarA ndanA z. YetiAtirilip hayata hazA rlandA AA mA z, piAmemiA, görmemiA, geliAmemiA ve taze fikirlerle anlamaya ve empati kurmaya yetmeyen minik bedenlerimiz, dalA p duraklayA p gördüAümüz düAlerimiz baAkaydA . Okuyup büyük adam olacak, o kitaplA kta severek sergilediAimiz kA rmA zA metal oyuncaAA bile alacaktA k. Barbie'lerimiz kadar AA k, güzel, bakA mlA ve mutlu olacaktA k. Sanatla ilgilenecektik. TRT'de Aaheser yaratan adam kadar yetenekli, tek parmaAA yla bir bacaAA nA n üzerinde dönen ve dönerken etrafA na A AA k saçan sanat, emek, alA nteri ve baAarA saçan dansçA lar kadar özgür olacaktA k. YetiAme çaAA ndayken televizyondaki gençlik dizilerinde gördüAümüz o renkli gösterilen hayatA yaAamak için sabA rsA zlanA rdA k, o tatlA kaçamaklarA n heyecanA nA yaAA mA zdan önce tatmak isterdik."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/234/code/wa0p2VmB8cT3ruWLRidX9hs4zdMsvfw1IRHqiZMdwBR645BNGW4iPrE67IVfctrQccIAXx8ozPfNqlL5L3HDbxqFeO2zIBxtXwwK5Qzfe86R0S9HjVISAEOgF0Pdj3MtiVfq97F2KsaeSaVagFFEqo", "text": "Genç hanımlar ve onların pahalı zevkleri,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/235/code/I3gEnVzA2LYXH7JAjhDtBeGOLQGJ7eLaxVN62C22IjXRGE9pJGcBSWlLTPq8c6siryQLk892JpklXctxy9Orl2sNHzp8wPG3DjNTWNAEK2LYfh08r23SmHCx4cCDdPKZ0BiUr3XIab80c3CmB3ChLS", "text": "İlham güzelliktedir. Güzelliğin, o en derine işlerkenki perde perde yayılmasındadır. Bunu yalnız, kelimelerin kalpten kaleme dökülürken çıkardığı sesi elini attığı her sayfada dinleyen bilir. Yarım asırlık çınarlarda, sonbahara sıkı sıkıya tutunmuş bir yaprakta, yetmişlik ninenin avcunun içindeki nasırlarda, misketiyle akşam ezanını cebinde taşıyan çocuğun gözündeki ışıktadır ilham. Hem ilham, kimi kimsesi kalmamış, alevini külünden ayırmanın imkansız olduğu, eski sandıklarda unutulmaya yüz tutmuş hüzünlerde de ziyadesiyle bulunur. Asfaltı delip nefes almak için canını dişine takmış papatyadadır, Yeni doğmuş bir bebeğin süt kokan yanağındadır. İlham, uzun uzadıya konuşulmuş bir yolun sonundadır, Hikayesi henüz yazılmamış bir bestenin başındadır. Sağlıcakla kalın sevgili okur, ilhamınız hiç eksik olmasın..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/238/code/Xo1X88evjQrUl4orOMqFC8eBAkPfxOFo5jIgeadzFc8qxLo5NnaA6zdqnANPyT9wJw9FWzRL7iTQzz88Cc68s3yQv4xzudMSnuzPnPNk7EWUPu4QZX8Jvlf0YJmHxSanwWNSlLoYLd42goN3Y425jM", "text": "İçerlediğim bütün mevzuları solgun bakışlarla irdelerken, Kalemimden her an bir ölüm fırlayacakmış gibi. Bağrımda kuruyan ruhumda delik deşik bir gece, Fıtratımı ezip ellerimle okşuyorum bütün yaralarımı. Pencere köşelerinde damla damla çekiliyor gün yüzü, Kararan bakışlarımda acının en acıklı sonu,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/239/code/CVViFJJNW0i9FAgWaFo8JMWB1EhLjkfaCpdshgNYQOeVQW8iCVm0dMYlmRqFhN1Y6v472UGNpykpz4Zsxbtay2bxRk6dk7ZeTAbw3mxMK2ZJsPppMkJuKh3ESPiqithZ5v0ZaJrNKkkgdUjnGp4PFp", "text": "Sen ve o birer düşman değil. Sulhla kol kola nihayete erer ancak o zaman."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/24/code/NIN9awBZjLIHEyPNIWOZJ1RdiMsTYGDzBtXxJbJiucAm1C0vCLjica1ZHEf3AdhKxCktZmIHwnRetcwzOlT7s4sO2X9KfJ7wcyrGNypiFDa5Z2bbQbrlETbOL5WGe6dCrz50ctwcBtHhjEMO5RWl0D", "text": "Bir abla, bir kardeş, belki bir anne ya da eş. Çantasında çok sevdiği şiir kitaplarından biri vardı. Fazla vakti yoktu, akşam olmak üzereydi. Islık, evet bir ıslık sesi duydu sağ taraftan. İki genç yan bankta oturmuş ona bakıyorlardı. Kararan bulutlardan bir damla düştü eline. Martılar grup halinde havalandı yağmur artarken. Nedense soğuk bir terleme hissetti ensesinde, korku gibi bir şeydi. Otobüs durağına doğru yürümeye başladı hızlı adımlarla. Parlayan bir şey düştü yere şiir kitabıyla beraber, bir aynaydı. Renkli bir yağmur kaldırımdan yola akıyordu, galiba kırmızıydı. Son nefesi yüzüne dağılan saçlarını son defa titretti. Şiir kitabı, ayna ve kadın yan yanaydılar büyük çöp konteynerinin arkasında."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/241/code/gFNI6J2MVHZRRALwXxrQzw0m8ku20l9PiWrcH3asb80USNGbn7ALs3q9sN73TIfUcNKmsJ3vO3nBAtIIIiLGWCoT1VTXmqA4huKX6ccrO5yK0CPFWRiGAGiXzuStv3GBiO1c1diSEvewt6QmWlPiAz", "text": "Yalnızlığı, zihninin derinliklerine saplanmış kara bir lekeydi. Görünmez duvarların labirentinde ışığını ararken sonsuz bir mutsuzluğu kovalıyordu. Onsuzdu. Yüreğinin bahçelerini bütün renklere kapamıştı. Soğuk ve karanlık odasında yalnız ve yalın yaşardı. Mükemmel düzenini bozmaya hiçbir mahlukat tenezzül edemezdi. Masası, kitapları, kalemleri hepsi yerli yerindeydi. Yalnızlığı da şuradaydı işte. Tik tak tik tak. Her şey tıkırında... Monotonluğun imparatorluğunda yaşayan tek vatandaştı. Odasında bir sineğin barınmasına bile izin vermezdi. Evinin önündeki küçük ve çelimsiz tarlayı her zaman kuru tutardı. Olur da bir ot bitiverir diye ödü kopardı. Tik tak tik tak. Bir gün uyandı. Çalıştı, çalıştı yine uyudu. Uyandı. Uyudu. Uyandı. Tik tak tik tak. Yapacağı iş değil ya bir gün çalışırken kafasını kaldırdı, penceresinden dışarı baktı. Tarlasında küçük bir pembelik gördü. Felaket çanları çalmaya başladı. etmek için kısa bir süre ekledi. Saat işliyordu. Nefreti günbegün arttı ama vakti olmadığı için küfürleri ve lanetleri daha kısa tutmaya karar verdi. Bu kadar parçalanmaya ve yıpranmaya toprağın bile mecali kalmamıştı. Lakin karanfiller hiçbir zaman vazgeçmedi. Pembeliğini zalim bir adamın ellerine bırakmaya devam etti. Tik Tak. Tik tak. Saat duruldu. Adam ölüm sessizliğinin içine uyandı. Odası yalnız kokuyordu. Tik tak. Karanfilleri koparmak için tarlaya gitti. Adam ellerinin parçalanmasına aldırış etmeden hırsla toprağı kazıdı. Fakat pembe karanfiller orada değildi. AŞK BİTTİ."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/242/code/topqsxPHOC9fTL6MB1bHBVceeLzuvZyAXM6CdRNw9MNMa5iJvmjYNCsWam8UsLWhiIFet0H9Bfz5j2WbAJVz8opjPbLiHvPklqbeotz0HbMzv214G1dmYutDCR84zetJTnFsSJ9FfW19TXnQ2HjUNS", "text": "Mevsim sonbahar aylardan eylül, hep böyle bilir ve söyleriz. Oysa eylül bir renk cümbüşü, çok süslü bir kadın gibi cıvıl cıvıl, sarının, yeşilin, kırmızının en güzel tonlarının göstergesidir. O çok kavurucu sıcakların bittiği, yerini tatlı tatlı okşayan rüzgarların estiği zaman diliminin adıdır eylül. En nadide tabloların sergilendiği, görenlerin hayranlıkla izlediği bir renk sarmalıdır eylül ayı. Tam da şairlerin, ressamların, aşıkların, gezginlerin sevdiği zaman dilimidir. Şimdiye kadar söylenmemiş en güzel aşk sözcüklerinin hatırlandığı, duyanların yeniden aşık olduğu sevda ayıdır eylül. Eylül ayı görünüş olarak yazın bitmesi, toprağın yaprak gazelleriyle buluşması, rüzgarların, yağmurların yavaş yavaş başlaması gibi görünse de yeni bir başlangıcın habercisi ikinci bir uyanışın muazzam bir görselle gelişi demektir. Baharla başlayan tatlı, heyecanlı, melankolik, kıpır kıpır duygular bahar yağmurlarıyla beslenip, yaz sıcağıyla demlenip, olgunlaşıp artık hasat zamanının geldiğinin müjdeleyicisidir. Şaşalı geçen günlerin, ayların ardından bir şurup düşünme, iç dünyamızı muhasebeye çekme, dinginleşme, her şeyi en net haliyle şeffaf ve berrakça görebilme ayıdır eylül. Platonik aşkların, geçici heves ve eğlencelerin aksine kalıcı ve ömürlük sevdaların başlangıcıdır eylül. Dolu dolu yaşanmış güzel bir çocukluktan sonra, afacan ve haşarılıklar ile geçirilen, her şeyi muzip bir edayla alaya alan sorumsuz bir gençlikten sonra, daha ayakları yere basan, empati kurabilen, farkındalığı yüksek, bakmak ve görmek sanatına merak salmış dimdik duran kaliteli bir insanı andırıyor bende eylül. Her evde tatlı bir telaş, bir koşuşturma olur bu ayda. Kışlıklar hazırlanır. Hasat mevsiminin başlangıcıdır. Emeklerin karşılığını bulmasıdır bu ay. Sebze ve meyveler kurutulur, salçalar yapılır, tarhanalar, reçeller, turşular vs. vs. Dışarıdaki renk cümbüşü evlerin içinde de yaşanır, çetin kış şartlarına hazırlığın ayıdır eylül. Eylül ayı bereket ayı, yardımlaşma ve paylaşmanın en güzel hali bize sunulmuş fırsatlar ve güven ayıdır, hüznün en tatlı yaşandığı zaman dilimidir. Her güzel şeyin bir sonu olduğunu hatırlatır bize. Vedalaşmayı öğretir, hüzünlendirir, o yüzden hazandır bir diğer adı eylülün. Önce kendini hayran bırakır, dolu dolu yaşatır veda vakti geldiğinde ağlatır, tüm insani duyguları yaşatıp öyle çıkar hayatından. Seviyorum seni eylül, sadece bir zaman dilimi olarak değil; gizlide kalmış tüm duygularımı harekete geçirdiğin için, hayal kurdurduğun için, ümit ve korku arası yaşamayı tattırdığın için seviyorum. Tekrar buluşmak dileğiyle hoşça kal Eylül ve Hazan..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/244/code/RItkxTvQ0RFsQ078g8PixqFA7fm94RKvQoU7xnHBCi8Eza2F01ePXYStW40ABgZmhazgp5vF76mKKUFzrXJzWAfWoHF0vl7rffVRaArIlO4s9axtHrRjeQ9hhjdTf6DQxhhOdZrJowZaxxwkF92qKe", "text": "Geçen zamanlardan birinde tabii ki pande-mi öncesinde bir zamanlar- yaptığım çok keyifli bir turistik geziden bir pencere de size sunuyorum. İstanbul'da kendi kendime gezmeye ve geçirdiğim 3 seneye rağmen turist olabilmeye bayılıyorum diyebilirim. Gerçi İstanbul'un büyüklüğü, oranın yerlisi bile olsanız sizi bir anda turiste çevirebilir. Bu yüzden devirdiğim üç yıl beni halihazırda turist kategorisinde tutacak kadar az. Her ne kadar gezerseniz gezin hala görmediğiniz, duymadığınız olanca tarih orada sizi bekliyordur ve siz de bunu bildiğiniz için pek yerinizde duramaz, gezer de gezersiniz. Gezdiğim, gördüğüm, etkilendiğim birçok yerden sizin için tarihi yarımadayı seçtim bugün. 7 tepeli İstanbul'un o meşhur 7 tepesinin de içinde olduğu müthiş kültür yatağından bah-sediyorum evet. Bu tarihi yarımada dediğimiz Fatih ilçemizin içindeki her semt farklı kültürlere ev sahibi olmuş eskilerde. Ve bahsedeceğim ilk semt olan Balat'ta bu ev sahipliği sona ermiş değil. O zamanlarda yaşamış Rum, Yahudi, Ermeni halkları o kadar çok iz bırakmışlar ki arkalarında, yürüdüğünüz çoğu sokakta o his içinize işliyor. Sadece his de değil ayrıca. Geride kalmış kiliseler, sinagoglar, Rum patrikha-neleri sizinle konuşuyor ve Senin yaşamadığın bir zamanlar da biz buradaydık ve var olmaya devam ediyoruz. diyorlar. Hoşunuza gitmeme ihtimali var mı düşünün. Ben de size anlattı-ğım güzel sokaklardan geçerek yoluma koyuluyorum. Buyurun beraber gezelim. Bir yanda Haliç'in ışıl ışıl sularının tablo gibi görüntüsüyle içimizi ısıtırken diğer yanda Balat'ın eski, mütevazı sokaklarına göz atıyoruz. Yolumuz çok uzun değil. Bir ara yürürken sağ tarafımızda Fener Rum Patrikhanesi'nin görkeminden nasibini alıyor gözlerimiz. Ve hatta bir de bakmışız ki Süleymaniye Camii de uzaktan manzaramıza ilişmiş. Dedim ya; tarihi yarımada. Bu güzel yürüyüşün sonunda ilk hedefimize varmış bulunuyoruz: Balat Demir Kilise. Bir diğer adıyla Sveti Stefan Bulgar Ortadoks Kilisesi. Bu kilisenin ihtişamına bir göz atmadan önce neden bu kadar önemli bir yapı olduğundan bahsetmek istiyorum. Dünya üzerinde yapılmış 3 demir kiliseden biri olan Balat Demir Kilise aynı zamanda da geriye son kalan olma şansına erişmiş. Yani birazdan göreceğimiz kilise dünyada başka örneği olmadığı için bu kadar önemli. Bir diğer özelliği de -adından da anladığınızı tahmin ediyorum ki tamamen demirden inşa edilmiş olması. Diğer örnekleri yok olurken ayakta kalmasının sonucu olarak da çok uzun yıllar restorasyon çalışması yapılmış. Ve işte tüm zarifliği ile bizi bekliyor. Büyüleyen dış mimarisine bakıyoruz kilisenin. Bembeyaz işlenmiş ve adeta Haliç'in incisi gibi parlıyor. Görüntüsünde hem zarafeti hem ihtişamı yansıtmasıysa bence kilisenin etkileyiciliğini arttırıyor. Dış süslemeleri o kadar zengin ki her bir cephesini size göstermek istiyorum. Artı olarak biz şu anda göremesek de bu üç kubbeli kilise yukarıdan bakıldığında haç şeklinde görünüyor. Yani ne yönden bakılırsa bakılsın muazzam bir estetiğe sahip. Dış mimariyle gözümüzü biraz doyurduğumuza göre artık kilisenin içine girebiliriz. Yine bembeyaz bir kapıdan içeri giriyoruz. Ama dikkatli olmanızı öneririm çünkü içerideki altın işlemeler gözlerinizi kamaştırabilir. Kilise kapısından girdiğimizde sağ ve sol tarafımızda sütunları, karşımızda da ikonaların bulunduğu bölgeyi yani apsisi görüyoruz. Apsis, camilerde mihrap olarak bildiğimiz yapının büyük ve kiliselerde bulunanıdır. Burada Hz. İsa, Meryem Ana ve çeşitli olayların resmedildiğini görebiliriz. Kilisenin bu bölümü ahşap kullanılan tek bölge olarak geçiyor. Fakat üstü tamamen altın kaplama. Daha sonra kafamızı şöyle bir çeviriyoruz ve görüyoruz ki kilisenin her bir noktası altın rengi işlemelerle dolu. Dikkatli olun! Gözleriniz kamaşabilir demiştim. Kilisenin muazzam güzelliğine kendimizi kaptırmış şekilde ilk katı gezmeye devam ediyoruz. Hz. İsa'nın lahdini temsil eden ahşaptan bir lahit görüyoruz. Yani sembolik bir mezar. Bu lahit özel günlerde süsleniyor ve başında ağıtlar yakılıyor. Bir çeşit ritüel. Gezmeye devam ediyoruz ve yine çeşitli olayların simgelendiği ikonaları görüyoruz. Gördüğünüz her noktadan etkilendiğinizi ve geziden keyif aldığınızı umarak sizi bir de üst kata çıkarmak istiyorum. Bu harika ışıklandırılmış mimariye bir de yukarıdan bakmanın durumu nasıl farklılaştırdığına bakalım. Merdivenlerden çıkarken ortam biraz kararmış olabilir. Hatta Gül adı verilen ve rengarenk camlar kullanılmış pencereden gelen ışık huzmesi sizi hafif ürkütmüş olabilir. Bu hafif ürkmeyi de kilisenin gotik mimarisine borçluyuz diyebiliriz. İkinci kata çıktığımızda alt kata göre daha karanlık ve sanki gelenlerin ibadetlerine kucak açmış bir ortam görüyoruz. Kilisenin şahane avizeleri olduğumuz yeri aydınlatsa da asıl önümüze düşen ışık, renkli camlardan gelen yansımalar oluyor. Aşağı bölüm daha çok gezi amaçlı iken burada daha çok dua edildiğini görüyoruz. Daha karanlık olmasından kaynaklı bir mahremiyet hissinden kaynaklı olabilir. Çünkü benim de oturup kendi ruhaniyetimi hissetme arzum doğuyor. Sizde de aynı his oluştu mu merak ediyorum. Aşağıda gördüğümüz o altın parıltılara bir de yukarıdan bakıyoruz. Karanlık bir kapı deliğinden, aydınlık bir odayı gözlemek gibi gelebilir. Biz herkesi görebilirken kim-senin bizi görmediği hissini uyandırıyor. Bu da orada geçirmek istediğiniz süreyi uzatabilir. Ama ne yazık ki gezimizi biraz geç saate bırakmıştım. Kilisenin kapanma saati yaklaştığı için isterseniz yavaşça çıkışa yönelelim. Yine iç ürperten döner merdivenlerden iniyoruz. Kapıdan çıkıyoruz ve içeride olandan farklı bir aydınlık yüzümüze vuruyor. Benimle bu harika tura katıldığınız için teşekkür ediyorum. Ayrıca böylesine güzel bir mimaride bulunduktan sonra günümüz beton yığınlarına alışmak için kendinize birkaç saat tanıyın derim. Esenle kalın sanal turistler!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/245/code/9mVitrujQ0SGMFfVtlZdJi5XhaKkyWhhtUntZArqIm1Ev4fMxEfilagnVcepwMWY0vxo93Bva3Le32yrxb6U7YRv54UEhEVhT7FJ0Q0Ne3UA4xfqZBL7yc4gAJJMdiZoD1ERwmLEeAhLuNEgztyZLl", "text": "Öncelikle piyesleri, sarkazmları ve viktoryan dönemini ele alan hicivleri ile bilinen Oscar Wilde için çok karanlık bir kitap Dorian Gray'in Portresi. Tek romanı olan bu eserde umudun kırıntısı yoktu. Oscar'ın son ruh halinin en büyük temsilcisiydi ve bu kalbimi en yakın hissettiğim yazar hakkında çok hüzünlü bir anlam taşıyordu. Oscar Wilde'ın ruhunun parçaları, hortkuluklar gibi kitaptaki karakterlere tutunmuştu. Lord Henry, Oscar'ın keyifli anlarının, onun muazzam eleştirisel üslubunu ve çoğunlukla felsefesini taşıyan ve kitabın karanlığını kıran, yazarın yazarken ki dönemde içinde taşıdığı ve hala onunla birlikte olan komedisiydi. Dorian Gray'in kitabın başındaki naif, kibar, utangaç ama küstah tavrı ise Oscar'ın masumiyetini yitirmeden önceki halini temsil ediyordu. Dorian Gray'in Portresi, Oscar'ın Reading Hapishanesi'nde aynaya bakarken, boynuna dolayamadığı ipek şalı, ceketinde eksik nadide çiçeği, üzgün gözleri, o zamanda kullanmadığı sivri dile ile birleşmiş yüzündeki her çizginin eseriydi. Portre, Dorian'ın bütün yasaklı düşüncelerini ve eylemlerini üstünde taşımakla birlikte, insanın yüzü de Dorian'ın portesindeki gibi bir haritaydı. Basil Hallward'ın ise sıkıcılığı gösterimi ve bir Velazquez yeteneklerine sahip olmasına rağmen çok takdir edilen bir ressam olmaması, Oscar'ın döneminin tartışılan ve bazen sırf sanatı için tahammül edilen ve bazen de sanatı yüzünden tahammül edilmeyen haliydi. Dorian Gray'in Portresi'nde çok önemli iki soru vardı. Yeteneklerimiz ve güzelliğimiz erdemlerimizden öte, tanrısal bir şekilde takdir görürse bu bizi nasıl etkiler? Bu biraz ihtimal dışı görülse de, zamanında vahşi eleştirilere maruz kalmış Oscar'ın derinliklerinde, beş çayı partilerinde konuşulmak ve Dorian gibi övgüye ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Bir diğer gerçek ise, insanın ölümcül günahlarının, bizi iyi yapan değerlerimizle bile ortaya çıkabileceğidir. Güzellik tehlikeliydi, takdir edilmek ise daha da tehlikeli. Sanatçıların her şeye sahip olduklarından dolayı kendilerini kaybetmelerine şahidiz. Çünkü sorun şu ki, tanrının bazı özelliklerine sahip olup, yaratsak ve eser ortaya koysak bile biz tanrı değiliz. Ne kadar hedonizmi kovalasak bile sonsuz mutluluğa sadece yaklaşabiliriz ve yaklaştıkça aslında uzaklaştığımızı fark ederiz. Dorian Gray'in Portresi, bunca soru ve daha fazlasını barındırmakla birlikte asla dış görünüş yanıltır kadar basite indirgenemez."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/247/code/wNZ5WKQ7ogvNYUjeLUHU41n3wIqReyhvdIDhPuhv0KHYfhtp6W2RX9XMOmmQ1R5Aifl2NRv38HKyujE6qiLQjMwoODtHjxbvkd74FvfIbNeU4IqaqLfb20xcNIuh9sbl3401YI7ZQz9gcNAIUJj0dL", "text": "Daha önce hiçbir işimden yaşamadığım manevi tatmini burada yaşıyorum diyebilirim. Gelen mesajları gördükçe çok mutlu oluyorum; Seni dinledikten sonra ailemin zoruyla tıp okumayı düşünürken edebiyata ilgili olduğumu fark ettim ve edebiyat okumaya karar verdim. Videolarını ailemle izledim ve onlar da bu sayede ikna oldu. gibi. Ama tabii ki zor tarafları da var. İlk başlarda takipçi az iken içerik üretmek için kendimi motive etmekte zorlanmıştım. Ama iyi ki bırakmamışım, devam etmişim. Bir de tabii olumsuz yorumlar var. Ben her ne kadar kullandığım sözcükleri çok iyi seçmeye çalışsam da, insanların kendi deneyimlerinden kaynaklanan farklı algılayış şekilleri var. Sonuçta senin anlattığın şeyler karşıdakinin anlayabildiği kadar. Kişinin kendini tanıyamamasının çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. O kadar çok Mütevazı ol. baskısı var ki, iyi yanlarını sen kendine de itiraf edemiyorsun. Açıkçası bu baskıyı çok da samimi bulmuyorum çünkü biz genel olarak gösterişi seven bir milletiz. Örneğin, çeyiz serme kültürümüz var. Bu mütevazı bir şey mi? Değil. Böyle çelişkili durumları fark ettikten sonra, toplumsal kurallara uymak zorunda olmadığımı hissettim ve öğrendiklerimi unutmak için de gerçekten çaba gösterdim. Amerikalıların yaptığı şeyi, kendi başarılarından bahsedebilmeyi ben de kendi hayatıma yavaş yavaş adapte etmeye başladım. Bence başarılarımıza sahip çıkmak ve hikayelerimizi paylaşmak çok önemli. Kim bilir belki de sizin anlattıklarınızdan karşınızdakinin öğrenecek çok şeyi vardır. Bence kendini sevmek, sahip olduğun sıfatları ve nasıl göründüğünü bir kenara bırakıp, özünü sevmek demek. Bir de tabii kendini çok iyi tanımak ve karanlık taraflarını kabullenmek ve onları değiştirmeye çalışmamak da çok önemli. Bu durum insanın daha huzurlu olmasını sağlıyor. Bence üniversiteden beklenti öğrenmeyi öğrenmek olmalı. Çünkü hayatın boyunca sürekli bir şeyleri öğrenmen gerekiyor. Bir de biz üniversiteye bize iş bulması gibi bir misyon yüklüyoruz. Aslında sen işi kendin buluyorsun. Üniversite sana çevre ve deneyim kazandırabilir, potansiyelini ve özgüvenini açığa çıkarmana, girişken olmana yardımcı olabilir. Kişinin kendini geliştirmesi lazım çünkü günün sonunda işini de kendin buluyorsun, hayatını da kendin çiziyorsun. Hani bir sürü kişiye aynı mutfak malzemelerini verirsin, fakat herkes farklı bir yemek yapar ya, bence bu da öyle biraz. O malzemelerin sayesinde sen bir şeyler yapıyorsun ama günün sonunda ortaya çıkan yemek; onu nasıl yaptığına, ne kadar çabaladığına ve özendiğine göre çok değişiyor. Malzemelerine suç atmanın senin hiçbir işine yaramayacağını fark edip, olanı kabullenip, yapabileceğin en iyi şeyi yapmaya çalışmanla alakalı. Yani temelde kişinin kendisiyle ilgili. Yolun başındayken gerçekten çok kovalamak gerekiyor. Üniversitenin başında bir öğrenciyken, gerçekten hangi okulda okursanız okuyun karşınıza kapılar kolayca açılmıyor. Gidip onları sizin açmanız gerekiyor. Ve buna uğraşırken yıllar geçtikçe, siz belli bir birikim elde ediyorsunuz. Tabii profesyonel çevreniz de gelişmeye başlıyor ve bir yerden sonra fırsatlar sizin karşınıza çıkıyor. O noktada da geniş bir bakış açısında, açık fikirli bir halde olmak bence insana çok farklı şeyler ve güzellikler getirebilir. Türkiye benim doğduğum yer. O nedenle buradaki aidiyet hissini çok seviyorum. Türkiye'nin zor tarafı ise, toplumun genelde çok yargılayıcı olması. Bunu fark ettiğim zaman anladım ki kendi küçük dünyamda, çevremde bunu ne kadar değiştirebilirsem o kadar iyi. Belki benim gibi, birileri daha yapar ve gelecek nesillere bu yargıların önemsiz olduğu bir toplum bırakabiliriz. Amerika ile ilgili görüşlerim de tam tersi. Orada en sevdiğim şey insanların açık fikirli olması. Zorlandığım taraf ise alışık olmadığım birçok şeyle karşılaşmak diyebilirim. Örneğin yiyeceklerin tadı o kadar farklı ki, alışana kadar birkaç kilo vermiştim. Birey; çocukluğundan itibaren sevdiği, yapmaktan zevk aldığı uğraşların ne olduğunu keşfetmeli ve çevresine kıyasla dikkat çeken özelliklerini bulmalı. Ve bu konuda ailelere büyük iş düşüyor. Biz farkında olmasak da, anne babamızı mutlu etmek için çok uğraşıyoruz. Bu normal bir durum çünkü en sevdiğimiz insanlar. Fakat aileler de çocukların bir birey olduğunu bilmeli. Bazen iyi niyetli bir şekilde Çocuğum mesleğimi devam ettirsin., Çok başarılı bir tanıdığım var, çocuğum da onun gibi olmalı ki hayatı onun gibi olsun. diyebiliyorlar. Ama belki o yaptığı iş çocuğunu mutsuz edecek, çok para kazansa da hayatından nefret ettirecek. Hiçbir anne-baba bunu istemez çocuğu için. Fakat farkında olmadan bu noktaya sürükleyebiliyorlar çocuklarını. Türkiye'de çalışırken sürekli şöyle oluyordu; mesela bir toplantıya gittiğimde üstlerim, beni sürekli Boğaziçi mezunu diye tanıtırlardı. Fakat bunu erkek meslektaşlara yapmadıklarını, bizim akıllı olduğumuzu bir şekilde karşı tarafa kabul ettirmeye çalıştıklarını fark ettim. Ne olacak ki diyebilirsiniz ama bir yerden sonra o senin içine işliyor. Sen erkek meslektaşlarından daha aşağı seviyedesin, senin sürekli kendini ispat etmen lazım. diye düşünüyor insan... Kadına karşı bakış açısına gelince, bence arada çok fark var. Amerika'da staj yapmaya başladığım ilk gün firmadan şöyle bir mail gelmişti: Şu üst düzey yönetici görevden ayrılmak durumunda kaldı. Çünkü bir cinsel istismar suçundan dolayı yargılanıyor. Türkiye'de maalesef bu tip durumların üstü örtülebiliyor. Kendim birebir yaşamadım ama tanıdığım insanların başına geldi, bunun üstünün örtüldüğünü biliyorum. Ben bunu sonradan kazandım, çocukken biraz sessiz bir çocuktum. Biriyle arkadaş olmaya karar verince anneme derdim ki: Ben bu kişiyle arkadaş olmak istiyorum, beni arkadaş eder misin?. Hep böyle ilk adımı annemin atmasını beklerdim. Sonra annem dedi ki; En kötü ne olabilir? Arkadaş olmak istiyorum dediğin zaman en kötü sana 'hayır' der. Dünyanın sonu mu? Değil. Bu benim hayat felsefelerimden biri. İş ilanı gördün, ilgini çekti, başvur. Toplantıya müdürün ile beraber gitmek istiyorsun, söyle. Gerçekten alabileceğin en kötü cevap hayır oluyor. Ben de çok fazla ret aldım. Ama günün sonunda benim hayatıma güzellikler getiren olayların çoğu bu şekilde gerçekleşti, kapılar bu şekilde açıldı. Ya olmazsa? diye düşünüp kendini geri çektiğinde hiçbir şey yapamıyorsun. Ben; Yap, en kötü ne olacak ki? Sen yine aynı sen olmaya devam edeceksin. diye düşündüğüm zaman hayatımda ilk adımları atmaya başladım. Zorlukların insanı geliştirdiğini düşünüyorum. İleri gitmek için zorluklara ihtiyacımız var. Ben zorluk seviyorum. Bir şey zor olmasaydı onu herkes yapardı. Bunu bu şekilde kabul ettikten sonra kendimi motive etmek için yapmam gereken herhangi bir şey kalmadı. Zorluklar beni kendi kendine motive ediyor. Evrensel olarak insanı üzen temel şeyler vardır. Çok sevdiğin bir aile bireyinin kaybı gibi. Bunlar sen Harvard'a gitsen de gitmesen de başına geliyor. Fakat bunun dışında başarı ile ilgili olarak okuduğum bir araştırmayı ekleyebilirim: Mutluluk ile başarı arasındaki ilişkiye bakıyorlar. Mutluluk eğrisi normal bir şekilde yoluna devam ederken bir şey başardığında hafifçe artıyor, sonra tekrar aynı seviyesine dönüyor. Yani bence başarıda mutluluk aramamak lazım. Dediğim gibi mutluluk insanın kendini olduğu gibi kabul etmesinde ve içinde diye düşünüyorum. Aslında sen o şekilde içindeki gücü keşfettiğin ve parlattığın zaman dışarıdan gelen mutluluklar da üzüntüler de senin için normalleşiyor ve çok daha stabil, psikolojik olarak rahat ettiğin bir hayat yaşıyorsun. Unutmayın ki herkesin yolu ayrı. Unutmayın ki başarının tek bir tanımı yok ve eğer kendinizden başkalarını memnun etmeye çalışırsanız emin olun gün gelecek ve diyeceksiniz ki: Ben bunun için mi uğraşmışım, bunun için mi o kadar kendimi yıpratmışım. O nedenle içinizdeki güçle ve gerçek kendinizle ne kadar çabuk bağlantıya geçip, kendinizi tanıyıp, ona uygun adımlar atarsanız hayatta o kadar mutlu olursunuz. Bunun da yolu bence kendinizle baş başa kalmak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/249/code/aFbULLzzdwlz5Lg3bqx4CGNnmlvS3AUxMW5jpVko8crRa5pPS1x0lpqXNOmpsvYeRhJzSWiiGWy6S3yRCXT7SkeLzg4NkIwM3rllz8LP9zH7leHZTTan1J1Am7uZhe1bBzOBhi4e8sq5bGhHzim6tl", "text": "Bazı tarihler vardır. Hayatınızın değiştiği tarihler diye yazarsınız kenara. Onlardan önce ve onlardan sonra olarak ikiye ayrılırsınız. Olaylar vardır, o tarihlerde gerçekleşen.. Olgunlaştırırlar sizi. Bununla başa çıkamam dediğiniz ne varsa sıradanlaşır belki. Önceki acılarınız hafif gelir artık, büyürsünüz bir anda. Geçmiş mutluluklarınız yeterlidir, fazlasını istemeyi suç sayarsınız. Özlemeyi unutursunuz nasıl olduğunu bile anlayamadan.. Kaybetmek sarsmaz eskisi gibi, vazgeçmeyi öğrenirsiniz zor da olsa, hasrete alışıverirsiniz.. Ve sonra siz hep beklersiniz... Umudunuzu yitirmeden, sabrınız tükenmeden, beklemekten yorulmadan beklersiniz. Kalbinizin sesini dinleyip geleceğin güzelliklerini düşlersiniz. Bilirsiniz çünkü hiçbir son, bahara bu kadar yakın başlayamaz. Haklısınızdır da unutulmadan atlatılan bir anıya dönüşür geçmiş. Ancak o zaman kıymeti anlaşılır yarı acılı hatıraların... Evet tarihler vardır birbirini kelebek misali etkileyen, Doğum ya da ölüm gibi net tarihler.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/250/code/YCE5SQAGx3uWCK1fkdVIfAVOxVU554gHpwLKQK80OzLpb9RQzO2fBrYgJctncwg44qBWoW3VU9vuZK9nviME6U32nx9bcJZHLVFDEPEZbiasGK761asMR8l9dOl6jfNgVft565t4iUGQYRw8emcPBL", "text": "Ruth; feminist yazar denilince akla gelen Lou Andreas Salome'nin en popüler eseri olup yazarın bizzat kendisini anlattığı bile söyleniyor. Biz ilk önce Rus yazar Salome'i yakından tanıyalım sonra ses getiren eserine değinelim. Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir şekilde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin, hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi. Yazarın, Dünya sana hediye sunmaz inan bana. Bir yaşam istiyorsan çal onu! sözü de ne kadar başına buyruk bir yapıda olduğunu gözler önüne sermektedir. 15'i roman olmak üzere, toplam 19 kitap yazan psikiyatrist yazar; Anılara bağlı kalırım ancak bir erkeğe asla bağlı kalmam. diyerek ataerkil yapıya ne kadar karşı olduğunu göstermektedir. Sıra dışı yazarımızı kısaca tanıdıktan sonra şimdi en çok ses getiren eseri Ruth'un analizine geçelim. Annesi ve babası ölmüş olan Ruth, amcası ve yengesinin yanında yaşamını sürdürmektedir. Ruth'un tek bir isteği vardır; yaşadığı yerde hoş karşılanmasa bile üniversiteye gidip kendini yetiştirmek. Ama bu isteğini dillendirememektedir. Kasabaya yeni gelen öğretmen Erik, Ruth'un söyleyemediklerini anlayıp amcasına; Artık okuması benim sorumluluğumda, izninizle. diyerek Ruth'u, yatalak eşiyle ve çocuğuyla tanıştırıp, evinde himayesi altına alıp okutmaya başlar. Erik tüm bu iyilikleri yaparken zamanla içten içe Ruth'dan etkilendiğinin farkına varır. İlk başta Erik'i babası yerine koyan Ruth, zamanla duyguları değişen ve evli olan öğretmeninin kendisine karşı hissettiği yasak duygularına cevap vermeye, gizliden gizliye flört girişimlerinde bulunmaya başlamıştır. İşte bu duygu değişimini ve sonrasını etik bulmadığımdan eser hakkında genel olarak pek iyi değerlendirmede bulunamıyorum. Geleneklere baş kaldırıp kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan güçlü bir genç kızı konu edilmesiyle kitabı çok beğenmişken, devamının böyle etik dışı olmasıyla maalesef kitap hakkındaki tüm sempatim yok olmuştur. İşte bundan dolayı bu klasiği yaşı küçük genç arkadaşlara pek fazla öneremeyeceğim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/251/code/rRBKF0SVKLp8qBx2npXkfWb7Z9nl9AyPobsK1kJEaIsKvJvKkXAyxGMeN3RTI4cdMzPV5lTsAPVVh3lDKX3tkwYnJKSBYfs2mexcZMmEG7BCLArTdpStynaDjfMHDVmKyhxzS1vcsFpGHkQfc4rute", "text": "Uykumu yavaş da olsa bana oldukça ani gelen bir duruş bölüyor. Sarsılmanın verdiği korkuyla etrafıma bakınıyorum. Gökyüzü hala karanlık. Hala gece demek ki.. Bulunduğum kompartımanda tek başımayım. Bunu sağlamak adına 4 bileti de ben satın aldım. Uzun süren tren yolculuklarında yalnız kalabilmek için başka çarem kalmıyor. Belki hayat yorgunluğundan belki zaten çokça kalabalık olan kafamın içindeki düşüncelerimin huysuzluğundan... Ama inanın böylesi daha çok daha iyi. Bunları cama dikkatle bakarak düşünüyordum. Tam sırada gecenin karanlığından ötürü daha önce varlığından bihaber olduğum karşıdaki binanın üçüncü katında bulunan dairenin ışıkları yanıyor. Gözlerim istemsizce oraya kayıyor. Perdeleri açık kalmış. İçerisi oldukça net gözüküyor. Bir an yaptığım şeyden utanıyorum. İnsanların evlerinin içine gizlice bakmanın ayıp olduğunu söylerdi annem. Fakat gözlerimi alamıyorum. Ayıpların ve yasakların verdiği o gizli haz beni çoktan ele geçirdi. Bir adam ve bir kadın var içeride. İkisinin de yüzleri kıpkırmızı olmuş. Adam çok terliyor olmalı ki arada alnını koluyla siliyor. Bazen sırayla bazen aynı anda konuşuyorlar. Birisi konuşurken diğeri ona nefret ve acımayla bakıyor. Susuyor o konuşurken fakat asla dinlemiyor. Sırasını bekliyor. Trenin bir anda hareket etmesi beni tüm düşüncelerimden sıyırıyor. Korkuyla irkiliyorum tekrardan. Gözlerim perdesi açık unutulan o pencereyi arıyor. Buluyorum fakat yavaşça uzaklaşıyoruz ondan. Biraz sonra tamamen gözden kaybolacak. İçim üzüntüyle doluyor. Uzun zaman sonra duyguların bu denli yoğun olan o denizine beni atan bu pencereye son bir kez kederle bakıp arkama yaslanıyorum. Aklıma camımı silmediğim geliyor. Bunu bir sonraki durakta tekrar düşünürüm.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/252/code/kvotyyK5hsMQ30iA0c692GqAbQ5GBqOS5skPQ54DopcRVM29VKxnpX8h1yWjtBkPazEH8jooYFs7yqWc43TFXrZ8M4xsSoVVHGFbQSXHxhzQfeMuJGjRccAl2B6YV1SKDB8H1IT66S6EaLTfFZllFz", "text": "Geçtiğimiz Nisan ayından bu yana kupkuruydu yaşam ve ben kurumuş bir ağacın yere düşen son yaprağıydım. İtiraf etmek istemiyordum ama duyguya dair tüm ümidimi orada bırakmıştım. O'nda. Bir şey kıpırdamıştı içimde tanıştığımızda, bin yıldır uykuda olan. Hissediyordum evet, hissedebiliyordum. Oradaydı tüm duygularım. Bir yere gitmemişler, açığa çıkmak için zaman kollamışlardı. Özleyebiliyordum. Sabırsızlanıyordum sesini duymak, bir 'günaydın' mesajını görmek için. Her sabah oradaydı, benimle. Belki de ben unuttuğumu zannettiğim duygularımı keşfe dalmışken öyle hissettim. Bir gün başka biri olduğunu fark ettim. Ben O değilmişim meğer, sevdiği bir başkasıydı. Fark ettiğim an çark etsem de düpedüz hayal kırıklığının dibini boylamıştım. O'na hiç itiraf edemedim. Bilakis yalan üzerine yalan kurdum ve zihnimin ürettiği, kurmaca yalanlara sığınıp O'na da hiç üzülmemişim gibi davrandım. En büyük hayal kırıklığımdı oysa. Sevmeye, sevebilmeye dair son ümidimdi. Ben bütün ümitlerimi onda yaşatırken, o başka bir aşka ağlıyordu. Günlerce düşünüp durdum. Dürüst olup olmadığını sorguladım. Ben çok mu dürüsttüm sanki. Hiç içimde var olmayan duygulardan söz etmemiş miydim kimseye, O'na karşı hep samimi miydim? Yooo. Ama insan işte, önce karşısındakinin kim olduğunu sorgular, kendisini teraziye koymadan. Hep başkaları sorumludur başımıza gelenlerden! Sormayız bizde kim ne kadar diye. Sormak istemeyiz. Sonraları O'nu, onun bana hissettirdiklerini, yeniden hissedebildiğimi unutmak için çok debelendim. Yeni arayışlara girdim hatta. Belki, diye diye açtığım tüm ümit kapılarını kapattım. Kimsenin yüzüne bakmadım, aklımda sorularla. Denemek için çaldığım her kapının arkasından ürkek, mızmız bir çocuk gibi baktım. İçeriye girmeye hiç yeltenmedim. Hala arıyorum; ben var mıyım, aşk bende nerede, hissedebiliyor muyum, yeniden sevebilecek miyim? Bilmiyorum. Aylardır içimde olan ve kimseye itiraf edemediğim bir arayış bu. Tek korkum;ya sonsuza dek sürerse! Hiç bitmezse.. Ve ben yeniden sevmeyi hiç becere-mezsem."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/253/code/uOBekknptVy5EjMLWvHYSM04CR6SsVDS26V37JrHS8JqV6NjshXGrP5o1Fiz8inN7uGw8x1H1TJruW4hXfvGmilzac2tC5Y60R1uyVyv6OA1iIJvEudisF1FYCvBz7fDRxeLFqBnSuTUkdroBmpxwd", "text": "Yurdanur ve Mehmet'in aNüknI o dönemin bütün zor NüartlarnIna ranümen büyüyüp geliNüen, hayatlarnIna giren her karakterin boyasnIyla renklenen bir aNüktnIr. Dizinin dinüer karakterlerine de knIsaca denüinelim: Bir konakta Türkiye'nin farklnI conürafyalarnIndan, farklnI denüerleri olan insanlar bir arada yaNüamaktadnIr, küçük bir Türkiye örnenüi diyebiliriz. KnIznI ve damadnI Almanya'da yaNüayan Suna, torunu ve babasnI, Urfa'dan göç eden Sultan, knIznI ve kocasnI, pavyonda NüarknIcnIlnIk yapan Canan ile sevgilisi ve Yurdanur ile Mehmet. Bir de konanüa ara snIra unürayan konanünIn sahibi, Rum Madam Nikki var. Yurdanur'un iNü adamnI babasnI ve annesi de dizinin önemli karakterlerinden. Her karakter ve yaNüamnI, hikayeyi ayrnI bir güçlendiriyor. Suna'nnIn pozitif enerjisini görmek, Sultan'da bir Anadolu kadnInnInnI tannImak, Canan'nIn hayatnInda bir YeNüilçam filmi izlemek, ve tabii ki Yurdanur gibi güçlü bir duruNüa nasnIl sahip olunur önürenmek isteyenler bu diziyi mutlaka izlemeli. Yönetmen koltunüunda Çanüan Irmak oldunüunu da belirtmeden geçmeyelim. Bu cümleler de diziden aklnImda kalan sevdinüim cümleler. Herkese en az benim kadar zevk alarak, daha da önemlisi anlayarak izleyecenüi keyifli seyirler dilerim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/254/code/yVXmpQXgHKp6Kpj3t38sStpZAvSrNURc78e0s1LE4dYQWBYfSFFQuCPWBWBlSepSp4z4NKw7oUoUlXcotlucOjCmgNs7S4iaxfvU5BJWNJsGYYrmumYwIx7g6ORXNfIa0IFofOaNCuwD5Y0c2SDjNj", "text": "Marco, profesyonel bir basketbol takımının yardımcı antrenörü olarak görev aldığı bir maç esnasında, takımın koçu ile tartışır ve daha sonrasında mahkeme tarafından 90 günlük zorunlu hizmet görevine çarptırılır. Eşiyle sorunları olan Marco'nun, kariyeri de hızla düşüşe geçmişken şartlar onun için daha da işin içinden çıkılmaz bir hale gelir. Zorunlu hizmetini zihinsel engellilerden oluşan bir basket takımını eğitmek ile geçirmesi gerekmektedir. Son zamanlarda her bir karakterini bu kadar çok sevdiğim bir film izlediğimi hatırlamıyorum desem yanlış olmaz sanırım. Ve filmi izlerken bir bakıyorum kahkahalar atıyorum, bir bakıyorum hüzünlenmişim. O hüznü bazen sadece 40-45 saniyelik bir diyalog ile verebilmişler. Bu çok hoşuma gitti benim. Filmin diğer sevdiğim yanı ise engelli sömürüsü yapmaması oldu, neyse onu göstermişler. Onların da bir birey olduğunu, kimsenin onlara acımasına ihtiyaçları olmadığını çok güzel bir şekilde anlatmışlar. İzleyince bana hak vereceksiniz diye düşünüyorum. Bu filmi o kadar gönül rahatlığıyla öneriyorum ki size anlatamam. Lütfen izleyin, izlettirin. Gerçekten asla pişman etmeyecek kalitede ve güzellikte bir film. Herkese keyifli seyirler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/255/code/hTCux58v1HUCyvugrarAPclwz2M0l8lGQlxWE6qzhNyLVdWwuk6yKE5c4RZs9DoSVqt4KPhzIqYUowCM4YYVjBl2W5yJJu3PI6EnEBAE8QHone9RAqRDw7CW4asjjD7CeQbaF3Df3C7DCgnlW81zip", "text": "Hayatımın hiçbir döneminde genel yargının aksine Norveç sevdam olmadı. Fakat yaklaşık bir yıl öncesinde Norveç'e yerleşmek üzere geldim. Geldim, yerleştim ve artık burası gerçekten evim oldu. Size bu yazıda; Başkenti Oslo'dur, krallıkla yönetilir, parası Norveç Kronu'dur gibi internet bilgilerinden ziyade kendi deneyimlerimi, gözlemlerimi aktaracağım. Norveç'te ilk zamanlarımı hatırladıkça gülerim. Buraya geldiğim ilk gün dışarı çıkmıştım. İlk defa sokaklarında geziyordum ve arkadaşıma demiştim ki; bugün resmi tatil mi? Meğer sokakların normal hali bu kadar tenhaymış. İstanbul'dan gelen masum bir Anadolu insanı olarak, bunu kabullenmem çok uzun zaman almıştı. Ülkenin nüfusu yaklaşık 5 milyon. Yani İstanbul nüfusunun üçte biri diyebiliriz. Bu sebeple ilk geldiğimde yaşadığım şok gayet normal sanırım. Norveç'in toplum yapısı sadece nüfusla da açıklanamaz bence. İnsanların eğitim seviyesi çok büyük bir etken. Ülkede eğitim ücretsiz, bundan dolayı insanlar mutlaka üniversite okuyorlar, hatta birkaç kez okuyanlar da var. Daha ilkokul çağlarından itibaren İngilizce seviyeleri çok iyi oluyor; sokaktaki çocuktan, otobüs şoförüne kadar herkes kendini en az iki dilde çok rahatça ifade edebiliyor. Eğitim sistemlerinde en çok dikkatimi çekenler anaokulları ve interaktif sistemleri: Burada ço-cuklar bir yaşında anaokuluna başlıyorlar. İki yaşından itibaren ise zorunlu. İnteraktif sistem ise şöyle oluyor: Ders esnasında öğretmen sa-dece 10 dakika konu anlatıyor. Geri kalan süre sınıfta çocukların grup tartışmaları, kendilerini ifade etmeleri ile geçiyor. Bunu idrak etmek için buraya turist olarak gelmek bile yeterli olabilir. Burada yaşayan hiç kimse diğer insanın hayatına ilgi duymuyor, merak etmiyor. Özel alana ve özel yaşama saygıları çok fazla. Rahatsız olma ihtimalinize binaen sizinle trende, sokakta bile göz göze gelmemeye dikkat ederler. Yeni tanıştıkları insanlara isim ve soy ismin ilerisinde kişisel sorular sormamaya dikkat ederler. Daha da önemlisi hayatlarında kaygı ve stres yok. Gelir, çok düzenli bir şekilde dağılmış. Market görevlisi ve akademisyenin maaşları arasında uçurum bir fark yoktur ve bu sebeple de herkes sevdiği işe, ilgi duyduğu alana yöneliyor. Harika doğal güzelliklere sahip olmalarının da çok etkisi var elbette. Her evin, sokağın yolu bir göle ya da manzaraya çıkar. Dağ gezisi yapmaya çocukluk yaşlarından itibaren bayılırlar. Hatta çok meşhur bir cümleleri vardır; Ut pa tur aldri sur!. Yani; Doğa gezisine çık, asla sinirli olma!. Evet.. Şaka bir yana Norveçlilerin yemek kültürü çok kötü. Bunu kendileri de kabul ediyorlar. Genellikle patates, kahverengi peynir, somon, waffle ve pizza tüketiyorlar ama bundan şikayetçi değiller çünkü yemek çok da önemli bir şey değil Norveçliler için. Onlar için doymuş olmak asıl mevzu. Tabii ki var. 6 ay süren kış, ve bu kış süresinde havanın öğleden sonra saat 3 gibi kararması insanları depresyona ve vitamin eksikliğine sürükleyebiliyor. Sosyal hayatta da insanların fazla bireysel olması, bizleri yalnızlığa itebiliyor. Ama yine de Norveç'te yaşamak, Norveç'te olmak hepsini unutulabilir kılıyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/256/code/xms5mRFayJCv0gfhLrlAGhsInn9hLRYNLYHECLgeWBpIrRqgdbm6NjJjuFAUXb4bBq8ojTMbXVqBHjMvpvJz4sg2u3X7k9oRwrsklbUFCL3TmaGWgM6PPGLQ8HJs8LBkL2lLCDSNTHoRw0OaDQ2Z1z", "text": "Kalmasın hiç bir tortusu hüznün ve acının... Bir mavilik tutsun seni ellerinden damlaların elleriyle,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/259/code/kDePOuegRaMfQ1wMQk7rzVODJo592dCORCtDeFOWYmi1pl6t8eZbkEDqmprg9jiX1zBoDN79XB4oSd2Kw3rP2QUU1CpObGbzTrq0UHwOMDRUllRvMQM5awtD571ihFT0CbBrTmLf6SimL7W8xial2g", "text": "-Bakışların! dedi. -Evet ne olmuş bakışlarıma? -Bakışların! dedi bir daha. -Evet n'olmuş? -Beni yakan ve canıma can katan bakışların. Kavurdu o bakışların beni, ilk gördüğüm andan beri. -Benim bakışlarım mı yakmış seni? -Evet, senin bakışların... -Nasıl yani anlamadım ki? -İnsanın içine işliyor, zehirli bir ok gibi. İnsan hedef eder mi gözlerini o zehirli oklara? İşte ben ediyorum seve seve... Gözlerinden olsun olacaksa ölümüm. -Yapma Allah aşkına! Gayet sıradan bakışlarım var. Çık çarşıya bak insanların gözlerine. Onlardan farklı değil benim gözlerim! -Sen karşında durmuyorsun ki! O bakışların nasıl da nişan aldığını ve nasıl da ateşlendiğini görmüyorsun ki! Bu yüzden hiç konuşma ve itiraz etme! Bunu asla öğrenemeyeceksin. Ve kimsenin bakışı senin bakışın gibi değil! Yusuf, Züleyha'ya baktığı gibi baktı mı başkasına, ya da Züleyha, Yusuf'a baktığı gibi baktı mı bir başkasına? -Hayır bakmadı. -O zaman sus da gözlerin konuşsun! -Ne kadar anlam yükledin gözlerime. Bir çift kahverengi göz. Hiç de dikkat çekici bir yanı yok. Rabbime çok şükür ki herhangi bir göz problemim de yok. Bak bu yönden gerçekten mükemmeldir gözlerim. -Hani Azrail gelip de can alır ya sen de bakışlarınla geldiğin zaman bana Azrail gibi oluyorsun. Canımı alıyorsun adam, canımı! Bu kadar ölümcül bakma bana! Dayanamıyorum bil. Göğü delen bir ışık... Dağı düz eden bir nur... Okyanusun dibine işleyen bir hat... Bir şeyi yakmak istersem eğer senin bakışlarını ödünç alabilirim ateş niyetine. -Yok, sen başka alemdesin bugün, beni anlamıyorsun. -Anlıyorum seni de sen benim gördüğüm gibi görmüyorsun kendini. Ondandır anlaşamadığımız. Yoksa bakışların mükemmel zaten. -Ben ne diyorum sen ne diyorsun ya! -Haklısın ben harika ötesi diyorum bakışlarına sen öyle değil diyorsun. -Kafayı yiyeceğim. -Bence de o gözler, o bakışlar bende olsa ben de kafayı yerdim aşırı ilgiden. -Sen ne içtin bu akşam söylesene! -Bakışlarını içtim bir su gibi. Yaz günü susuzluktan kuruyan dudaklarıma buz gibi şişeden içtiğim suya benzetiyorum bakışlarını. İçime değiyor, içime işliyor her bir bakışın. Rabbim eksik etmesin üzerimden. -Şimdi de kutsala bağladın! -Birer kutsal metindir bakışların tabii ki. İnanmak la-zım, sakınmak lazım her türlü kem bakıştan ve sözden. O güzelim gözlerin cennete açılan kapı değil de nedir? Günahlardan arınmamızı sağlayan ab-ı hayat değil de nedir? -Tabii tabii... -İşte şöyle... Kabul edeceksin bunu. Ya kirpiklerini yumacaksın kimseye bakmayacaksın bir ömür boyu ya da ardına kadar açacaksın kirpiklerini bakacaksın güzel olan her şeye. Çünkü çiçeklerin güneşe ihtiyacı var. -Susuyorum daha! Nasılsa gözlerim konuşuyormuş, öğrendim şimdi. -Rabbim dağına göre kar verir. İyi ki farkında değilsin. Öldürücü olabilir bakışların. Bunun farkında olsaydın eğer nice gönlü katlederdin. Bakıp geçerdin herkese, taramalı bir tüfekle tarar gibi herkesi. -Bakışların! dedi. Ateş-i suzan mısın ey yar? -Biliyorum yakıcı ateşim, lütfen sus! dedim. Gözlerimi diktim gözlerine. Saatlerce konuştuk göz göze. Kelime dağarcığımın ne kadar da geniş olduğunu öğrendim susunca. Ve gözlerimin ne kadar güzel gördüğünü anladım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/26/code/F7dBxbeWlhsYDekzv0hNeMVTkwmTd9SfJ4v2AxJSPsebRh6RRFfkcNElELVhA1DHFy7uF4rCWW5SIRTMpUW9OKOjbiaWqyTaaxKzTN47imdtNvBKypBBY8fDq7QuBDLKMphjnQwl3UslGMVackDXGU", "text": "Başını sol omzuna doğru yavaşça eğmeye başladı. Yeni doğan güneşin dizginleyemediği coşkusu nedeniyle denizin üstüne fütursuzca serdiği, sarıdan ziyade beyaza çalan ışıklarının hırçınlığının, gözlerine istemsizce saldırmayacağı bir noktada, durdu. Bakışları denize paralel olduğu halde, güneşe doğru fısıldadı nefesini; üfledi yavaşça. Kapattı gözlerini, güneşi hala görebiliyor gibiydi. Aşırılığa kaçan çoğu şeyde olduğu gibi, güneşin ışıklarının hırçınlıkları da, tat kaçırmıştı. Denge şaşmış, kapalı gözlerle o güçlü ışığı görür olmuştu. Belki de kör oldum. diye geçirdi içinden. Olmuştu, çok daha önceden. Ne güneşinki kadar güçlü herhangi bir ışık, ne de yokluğu kadar zifiri bir karanlık suçlanmamalıydı bu körlük yüzünden. Bu göremeyiş, doğumundan önceye dayanıyordu, tıpkı tüm insanlarınki gibi. Nitekim ne ışığı ne de karanlığı suçlayacak durumda değildi, gerçekten kör olduğunun, gerçeklerden kör olduğunun farkında değildi. Boynu başının ağırlığını daha fazla taşıyamayana dek, öylece bekledi durdu sahil kenarında. Yavaşça doğrulttu başını, gözleri hala kapalıydı. Bir şeyleri bekliyordu. Bir şeyleri gerçekten bekliyordu. Ne zaman başlamıştı beklemeye, neyi bekliyordu, neden bekliyordu artık hatırlamıyordu. Güneş iyiden iyiye gözlerinin kapalı kapılarından içeriye girip, canını acıtıyordu. Başını eğdi, gözlerini açtı, deniz yer yer mavi yer yer siyahtı şimdi. Bekledi, görüşü normale dönüp de deniz tamamen mavileşince, kıyısında yüzen yeşil poşeti seçti gözleri; dalgalarla beraber bir oraya bir buraya sürükleniyordu. Güneşe gözleri kapalı baktığı kısacık sürede sulanan gözlerini sildi. Kısa sürmüştü, belki de bir andı, veya bir an gibi gelen bir haftaydı, bir aydı, ama toplamda bir andı. O bir anda yol vardı, yolculuğun kendisi o andaydı. O bir anda hem düşünülenler ve yaşananlar, hem düşünülmeye ve yaşanılmaya korkulanlar vardı. O kısacık anda hem dünü hem bugünü vardı, yarını yoktu. Gerçeklerden kör olduğu için, bugünü yer yer mavi yer yer siyahtı, yarını ise hiç göremiyordu. Yavaşça sola döndü, evine doğru yürümeye başladı. Nedense deniz kenarındayken yavaşça hareket etmeliymiş gibiydi. Sanki burada düşünceler yavaşlıyordu, hareketler yavaşlıyordu, dünya yavaşlıyordu. Halbuki o sırada yavaş bir müzik dinlediği için oluyordu bu anlık yavaşlama, ama insan evladı olduğu için yaşadıklarına dramatik bir boya çalmaya yatkındı. Yavaşça sola dönmesinin altında yatan asıl neden, hızlı hareket ederse denize düşeceğine dair zihninde canlanan bir sahneydi. Yürürken beklemeye de devam ediyordu bir yandan. Bu bekleyiş artık zamanın tamamına yayılmıştı. Bu bekleyişe bir zamanlar umut da eşlik ediyordu. Sonra umut yerini inada bıraktı. Bekleyiş ve inat kol kola gittiler bir yol ayrımına kadar. Umudun da inadın da neden yanından ayrıldığını bilmedi bekleyiş, sorgulamadı, fark etmedi. Bekleyiş var olmaya devam etti, ağırlaştı, yapışkanlaştı, somutlaştı. Eve yürürken bile bekliyordu bir şeyleri. Bu bekleyişin aşırılaştığını, ağırlaştığını kendisi de fark etmedi. Varlığının içindeki, daha o varolmadan önceki diğeri etkenlerini fark etmedi. Kör olduğunu görmedi, gözlerini açamadı. Şuanının içine zorla, yaka paça sürüklediği o kısacık an'ı; içindeki yılları fark etmedi. Kısacık sürede sulanan gözlerini sildiğini sandı; yıllardır ıslaklardı. Ruhu damla damla akıyordu. Anlar gidiyordu, zaman geçiyordu, bekleyiş devam ediyordu. Eve vardı, kapının kilidini çevirir çevirmez evdeki aydınlık içini de aydınlattı. Tam karşısındaki camdan gelen güneş ışıkları bu sefer daha sakince buluştu gözleriyle. Gülümsedi. Fark etmedi. Gözler aynı gözlerdi, an aynı an. Güneş aynı güneşti, verdiği acı aynı acı. Terazisini çoktan kırmış, dengesini çoktan şaşırmıştı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/263/code/W9VeO9bbGGcBvMLYGFmb0oJKbq3rWCYBXQgZFNqJpmO5fPgsMsiOffgG871p5qOhB4nk9RnCO2DwfdRIpyTYg0fhhLbAcLa3YkGglV1QbyBTFreI6oOXm6PYJP7wXhXshYfQ5ButcsS905VNCG4V69", "text": "-Pınar Gültekin dahil 2020'nin ilk 7 ayında canice öldürülen 146 kadının anısına..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/266/code/63oSUjnGm1IeZx3PiLMVi9qDBuO2r2kLKxG59ZxrNsXjVaE8mkOsKRJTzM1pGU0FCC6gTbkEjjGY0Kpd1YaqhnArGYgoSaWU7NQAOrOM7E6RnertvXY1Q9g4my84u1SHr85aO65WK0DNyN1QiaUh6G", "text": "Bir sabah uyanıyorsun ve kimse seni kahvaltıya çağırmıyor, sen uyanıp hazırlıyorsun. Kimse evi toplamamış, sen toplamak zorunda kalıyorsun. Öğlen çayına kek yapan yok, çamaşırları yıkayan, asan yok. Bir sabah uyanıyorsun, dışarıda mis gibi bir hava, yaz gelmiş seni çağıran bir ses yok. Yoklarla dolu bir gelecek ve özlenen geçmişinin arasında sıkışıp kalıyorsun. Zamanı yönetmeyi de yeni yeni öğreniyorum ben, büyümekte zorlanmam bundan. Herkes gibi değil yaşamım, ben çok erken büyüdüm. Evdeki bazı seslerin yerini doldurmaya çalıştım. Büyüdüm sanıyordum, ama henüz değil, insan hangi zamanda büyüyor? Ben büyüdükçe sanki yok oldum. Yerini doldurmam gerekirse kitaplarla yapıyorum artık bu işi, biri giderse yerine yenisini koyabiliyorum. Ama onda bile bazen içim sızlıyor. O yüzden kimseyi, kimseye ödünç bile veremiyorum. Sevgi ne denli büyükse, unutmak o denli büyük ve acı olur. Bir sabah uyanıyorum yine büyümemişim diyorum kendime. Kimsenin boşluğu büyümemle dolmayacak sanırım. Kitap kokusunda kaybolayım bari diyorum. Sonra kalkıp çayı koyuyorum..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/267/code/zHBDEiC0cgqSwz1KQmnjc8Q3QFheS7yfaVRmVNF5eN2z3vhOcNLg6wIKmmWakznQSspxGMWyd9cJgyfCgLAfz7G2LIvToRNCLnGZNouSnw70Xi9O6FpG336amFqPWVKbLXrGYt6Y9QxQWTTjwFb3oH", "text": "çocuğuydu ama adamın haberi yoktu. Geri döndüğünde kadını evli ve çocuklu buldu adam. Kendisi de büyümüştü, olgunlaşmıştı. Hala bencil ve hayalperestti belki ama insanları küçük görmeyi bırakmıştı. Tecrübe edinmişti, hiçbir okulda öğretilmeyen şeylerdi bunlar. Adam mutlu olmasını istedi kadının. Kadını kalbine gömdü ve o da asla unutmayacağına dair söz verdi. Geçen kış kadına kanser teşhisi konulduğunda gizli gizli seyrederdi hastane odasında. Kocasına gözükmek istemedi. Kendini onların hayatında yersiz, kendi hayatında kimsesiz hissetti. Birkaç gün önce gömdüler kadını adamın evinin yanındaki mezarlığa. Çok az kişi vardı cenazede. Oğlu yeni yeni boy atmış, bıyıkları çıkmaya başlamıştı. Uzun uzun izledi onu uzaktan. Kadını gömdükten sonra fazla durmadılar. Herkes evine dağıldı. Adam yaklaştı yanına sonunda. Gözlerindeki ıslaklık mezarı sulamaya yetmemişti. Bir ömür beklerim seni deyişi geldi aklına. Nasıl da güzel gülmüştü dudağının kenarıyla. Arkadan bir ses duydu, gitmeye hazırlanıyordu ama durdu. Seni buraya getiren sevda zamanında annemi en derinden yaraladı, şimdi bırak da rahat uyusun mezarında. Oğluna baktı adam. Bildi ya da bilmedi, kendine benzetti onu ama üstünde durmadı. Benim çocuğumsun sen demedi. Bakışlarını yere indirdi daha önce hiç yapmadığı gibi. Özür diledi ve uzaklaştı; bir daha geri gelmeyecek gibi. Her büyük aşkın yarım kalışına olan inancı tamdı artık."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/268/code/gXn3Ipr6ATqyM75lMXS6CTOCbSMc8XlBgEfBSLwDrzmbVChP8be7ZkOXbZaz9CzLVypoq3StBUicr2go6ooxll9J2q4QNVaYCOk94b1f25dCAxxB7Aq8vDJoHy7nZBqEEdZSyeb8CQrPVxxNNfvxtB", "text": "Isparta, Akdeniz bölgesinin gül kokan şirin bir şehri. Adeta cennetten bir köşe. İnsana huzur veren ve dinlendiren; Evet, olmak istediğim yer burası. dedirten mis kokulu bir liman, bir sığınak. Cennetten bir köşe demekle asla abartmış olmam Isparta'yı. Göller ve güller diyarı, lavanta ve zambak bahçeleri ile çok daha fazla hak ediyor bu sıfatı. Dünyada sadece iki ülkede yetişen pembe gülden gül yağı, suyu, reçeli, kremi, lokumu, dondurması yapılıp Türkiye'ye ve dünyaya ihraç ediliyor. Kabe'nin yıkandığı gül suyu Isparta'dan gidiyor. Gül bahçesi olan yaşlı bir amca, elindeki gülü göstererek: Kızım bu gül var ya bu gül, Allah'ın bize ve bu yöre halkına bir hediyesi, bir lütfudur. demişti. Çok haklı bir gurur değil mi? Bahar ayları geldiğinde tüm Isparta gül kokar, toplanan gülleri taşıyan kamyonlar sokaklardan geçerken etrafa mis gibi kokular yayarak giderler. Bu dönemde geziler düzenlenir, festivaller yapılır, turlarla gelen insanlara gül ve lavanta bahçeleri gezdirilir. Güler yüzlü tatlı dilli gül kokulu insanlar, misafirlerine leziz ikramlarını tattırır ve çok güzel anılarla buradan ayrılmalarını sağlarlar. Diğer bir cennet köşesi Eğirdir Gölü: Türkiye'nin en büyük ikinci tatlı su gölüdür. Alabalık, kerevit ve sudak balık türleri yetişir ve ihraç edilir. Eğirdir'e gelip alabalık yemeden, seyir tepesinden eşsiz göl manzarası eşliğinde çayın ve gözlemenin tadına bakmadan gitmek olmaz. Tarihi yarımadayı gezip anı biriktirmeden ayrılmak ise asla olmaz. Isparta ve Eğirdir'in elması da en az gül ve lavanta kadar önemli gelir kaynaklarındandır. Elma dışında birçok meyve ve sebze de yetişir bu yörede; kiraz, üzüm, şeftali, patates, fasulye vs. Davraz Dağı kayak merkezi kışın gelinip tatil yapılacak en güzel tercihlerdendir. Dav-raz Dağı 2635 metre yükseklikte Isparta Ovası'nı kocaman kollarıyla sarıp sarmalamış bir dağdır. Yamaçlarında çam, ardıç ve sedir ağaçları yetişir. Bitki örtüsü çok güzel ve oksijeni boldur. Şarkikaraağaç ilçesinde de bulunan Kızıldağ Milli Parkı mavi sedir ormanları ile kaplıdır. Bol oksijeni ile astım ve göğüs hastalarına adeta şifa dağıtır. Yazılı Kanyon Tabiat Parkı iç ve dış turizm için en çok ziyaret edilen doğa harikalarından biridir. Kanyonun yan duvarlarında Bizans dönemine ait yazılar bulunmaktadır. Zindan Mağarası, Men Tapınağı, Ertokuç Medresesi, müzesi, mesire alanları gezildi-ğinde iz bırakacak yerlerdendir. Gölcük Tabiat Parkı Isparta'nın nadide yerlerindendir. Gölcük krater bir göl olup Isparta merkeze çok yakındır, gezip gören-leri adeta kendine aşık etmiştir. Isparta'yı anlatırken meşhur düğün yemeklerini es geçmek olmaz. Sokaklara kurulan kalabalık sofralarda kabune pilavı baş tacı olan ikramlardan biridir. Önden çorbası gelir ardından etli fasulye yemeği, keşkeş, salata, söğüş, turşu, ayran ve en sonda fıstıklı irmik helvası. Bazı yörelerine göre değişse de vazgeçilmezi kabune pilavıdır. Ayrıca kuyu kebabı, tiriti, pişisi, nokulu, oğlak çevirmesi tatmanız gereken lezzetlerin sadece bazılarıdır. Rahmetli Barış Manço yaptığı bir TV programında Isparta'yı şöyle anlatır Dostlar bazı yerler vardır anlatımı zordur, gezmesi zordur, dere tepe. Ama burası, yani Isparta, dümdüz bir ova, kağıt gibi adeta, çok güzel çok güzel... Havası, suyu, insanı, toprağı şahane! der ve seyredenleri Isparta'ya davet eder. Ben de bu nadide Gül kokulu cennet köşesine sizleri bekliyorum, hepinize güller ve göller diyarından selam ve sevgiler gönderiyorum..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/27/code/BJwfFgefBLfsaaZNWP0GiSZ9I44IlA3DGMoZhfYazgsG7zYqQHIzT5lcy1evOl3MUuzyBH4vp3fU2cwbmzsIRiaAJVujikghxINUxn0OvzNbaiHbUVwwEFTw0nhzi3VjG8rF1jwWDX0BcBSFbnHDJB", "text": "İki yabancı gibi susar, birbirimizi okurduk. İlk defa iki insan birbirine bakıyormuş gibi. Bırakabilmek için ömrüm boyunca gül toplardım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/270/code/ghjDVpLGmIEkoLL86XmK5GcgfcqdtZwr4Df2axSl9fShdkkuJrF3UZsc35NxuiuuwtrR8oacdbEnPMR9wZ6ZExiubDqfQrqjBGrsGbcEcdBlZllUYjSuZBC4AlTXoMlFICG1YBTEDJNTFm5hHoi28s", "text": "Gözlerimi açamıyorum. Etrafta neler olduğunu görememek bana korku veriyor. İçime bir şey doluyor. Boğulacak gibiyim. Yüksek bir ses duyuyorum. Sanki birisi bağırıyor ya da ağlıyor, anlayamıyorum. Fakat onun çevresindekiler de bağırıyor olmalı çünkü çok fazla gürültü var gibi hissediyorum. Üşüyorum. Bu hissi daha önce hiç hissetmedim. Benim geldiğim yerde böyle şeyler yoktu. Üşümek yoktu, bu gürültü yoktu. Beni çok rahatsız ediyor. Fakat duygularımı ifade edemem. Sanırım çevremdekiler başka bir dil konuşuyor. Onları anlayamıyorum. Beni bir yere koydular. Burası geldiğim yer gibi kokuyor. Daha önce koku alıp alamadığımı hatırlamıyorum fakat alıyor olmalıydım. Çünkü bu koku evime benziyor. Gürültüler azalıyor gibi. Avazı çıktığınca ağlayan kişi de artık ağlamıyor herhalde. Artık gözlerimi açabilirim. Açamıyorum. Çok az açılıyor gibi oluyor ama öyle az ki hiçbir şey göremiyorum. Bedenimi kontrol edemiyorum. Bu beni bir anlık korkutuyor. Korkmamla beraber ağlama sesi de tekrar başlıyor. Acaba bu ses benden mi çıkıyor? Birisi bana dokundu. Sarılıyor mu? Başka bir ağlama sesi daha duyuyorum. Bu evim kokan kişi olmalı. Keşke ağlamasa. Ağlamaması için bir şey yapmak istiyorum fakat henüz bedenime bile sözüm geçmiyor ki. Hiçbir şey yapamıyorum. İçimde büyük bir korku var. Gözlerimi açmaya çabaladıkça gelen ışık gözlerimi yakıyor. Hala hiçbir şey göremiyorum. İçimdeki korku çok büyük ama bu kokunun sahibi yanımdayken korkum azalıyor. Beni hareket ettiriyor olmalılar çünkü o koku bazen uzaklaşıyor ve uzaklaşınca ağlama sesiyle doluyor kulaklarım. Artık eminim, ağlayan benim. 'Uyudu' dedi kısık bir sesle hemşire. 'Sizin de biraz dinlenmeniz iyi olur' dedi. Teşekkür ettim ve hemşire gidince hemen az önce bebeğimi kucağımdan alıp içine koyduğu beşiğe yaklaştım. Öyle güzeldi ki benim bebeğim. Aylarca bekledim onu. Şimdi burada, yanımda. Hem de öyle güzel kokuyor ki... Artık anne oldum. Ona baktıkça içim neşe doluyor. Bu günü asla unutmayacağım. Yıllar sonra küçük bir kasabada bir evin bahçesinde bir aile kutlama yapıyordu. Çocukları 15 yaşına giriyordu. Sayısız süs ve balonlarla etraf süslenmişti. Pasta kesildikten sonra annesi oğlunun doğduğu günü hatırladı. O günü herkesin içinde heyecanla anlatmaya başlayacaktı ki oğlu kulağına eğilip Anne beni arkadaşlarımın yanında utandırıyorsun, lütfen anlatma. dedi. Annesi kocaman bir gülümsemeyle oğluna sarıldı ve Peki oğlum. dedi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/271/code/eM5KQETB8Puf3YjuRLf6DhfuiojNiMyA4PUaZS4LEk7jTWnQBovh3G9duUUuQ629IdWbPkNrimpTQAHXHgJkaqr5cT4mccmnsBhEeNfmBsf7SbwczFmNuMAXCTelg4Xpl5bcOLPZyuyapOpmrqUGqM", "text": "Semra DÜNDAR, aralarında Hayat Bağları, Baba Ocağı, Düşman Kardeşler gibi dizilerin de bulunduğu 10'dan fazla dizide yönetmen koltuğunda oturmuştur. Ankara'da doğup büyüyen yönetmenimiz Istanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü kazanınca Istanbul'a yerleşir. Üniversite yılları çeşitli zorluklarla geçse de bir an önce mesleğe atılma heyecanı her zaman diridir. Son yılında Mustafa Şevki Doğan ile tanışması kariyerine giden yolda ilk adımları atmaya başlamasını vesile olur. Kariyer basamaklarını emin adımlarla tırmanan Semra Dündar, 2013 yılında kendi şirketini kurması ile hem senaristliğini hem yönetmenliğini hem de yapımcılığını üstlendiği, aralarında Vay Başıma Gelenler, Aşk Nerede, Oğlan Bizim Kız Bizim gibi çalışma-ların da yer aldığı birbirinden güzel filmlere imza atarak sinema tarihimize adını yazdırır. Merhaba Semra hanım hoşgeldiniz. Sorularımıza geçelim isterseniz. Bu sorunun cevabı çok nettir bende. Sadece yönetmenlik hayaliyle bu sektöre giriş yaptım. Sene 92, lise son sınıftayken Çingeneler Zamanı filmini izledim, o zamanlar çok sık sinemaya da gidemiyoruz tabi. Filmi izlerken ben ayrı bir dünyada gibi hissettim. Büyülendim. Yönetmen olup ben de bu tarz filmler çekmek istiyorum diye karar verdim. Romantik, müzikli, müzikleriyle var olan filmler yapacağım dedim ve bunu yaptım da. O gün sinemadan çıkışta bu eseri kimin yapabileceği sorusunu sorduğumda yönetmenin eseri olduğunu öğrendim ve artık olmak istediğim yeri biliyordum. Sektöre ilk adımımı attığımdan beri tek hayalim yönetmen olmak oldu. Yavaş yavaş tırmandım. Bu yol sancılı bir yol bunu da belirtmeliyim. Birinin yanında en alt seviyeden öğrenmeye başlamanız gerekiyor. En etkili öğrenim yolu bizim meslekte ustalık çıraklık ilişkisi ile ilerlemekle oluyor. Bu soruya az önce biraz cevap vermiş oldum aslında. Bu mesleği yapmayı düşünenlerin ilk önce sıfırdan başlamayı göze almaları lazım. Işığın nereden nasıl yansıması gerektiğinden tutun da oyuncunun konuştuğu pozisyondan, arkaplandaki uğultular seslerin nasıl daha iyi gelebileceğine kadar her şeyi bir ustanın yanında en iyi şekliyle öğrenebileceğiniz bir meslek. Okuluna gitmek, teorik bilgileri öğrenmek elbette çok önemli fakat usta çırak ilişkisi olmadan yetişmek bu meslekte imkansıza yakın. Örnek verecek olursak, 'Çehov'un silahı' prensibi her sinemacı tarafından bilinen bir prensiptir. Çehov der ki: İlk bölümde duvarda asılı bir tüfek olduğunu söylüyorsanız, ikinci ya da üçüncü bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa o tüfek orada asılı olmamalıdır. Öykülerini yazarken kullandığı bu yöntem, sinema anlatıları için de geçerlidir. Bu prensibi daha da genelleştirecek olursak, bir yönetmen filminde bir şey göstermeyi ya da söylemeyi seçtiyse, bu bir amaca hizmet etmelidir. Okulda bunu sadece teoride görebiliyorken, bir yönetmenin yanında staj yapıyor olsanız dahi orada duran silahın patladığını gözlerinizle görebilir ve bu kuralın aslen yaşandığına şahit olabilirsiniz. Kendine bir yer edinene kadar yılmadan çalışması gerekiyor bu mesleği düşünen biri. Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz derler ya tam da bizi anlatıyor bu söz. Israrcı, kararlı ve girişken olup ilerlemek bu sektörde tutunabilmenin tek yolu. Sinema bir sanat dalı olduğu için belli bir diplomaya sahip insan çalıştırmak yerine işinin ehli, çıraklıktan yetişmiş kişilere öncelik verilir. Ben İstanbul Üniversitesi radyo televizyon mezunuyum Mimar Sinan Üniversitesinde sinema da yüksek lisans yaptım fakat mesleğe giriş için bir diplomanız olması şart degil. Özgür ve yaratıcı olabilmek bu kulvarda ilerleyebilmek için anahtar hükmünde. Ressam veya müzisyen gibi düşünebiliriz, kendini ne kadar yetiştirmişse bir insan bu dalda o kadar başarılı olacaktır. Televizyonlarda çalışırken 2001 yılında dizi ve film piyasasına girdim ve asistanlıkla başladım. 4-5 yıl sonra yardımcı yönetmenliğe geçtim ve sonrasında da 2. yönetmenlik yaptım. Ama bu meslekteki en büyük dönüm noktası benim için 2013 yılında kendi şirketimi kurmamla oldu. Bağımsızlığımı kazanmamı sağlayan şey oldu diyebilirim bu şirket. Filmlerimde artık hem senarist hem yönetmen hem de yapımcı kimliğimle bulunmaya başladım ki çok büyük bir mutluluk kaynağı oldu. En zor tarafı uykusuz ve yorgun olsak dahi çekilmesi gereken sahneleri çekmeden eve gitmiyor oluşumuz. Bizim meslekte, sektörde de diyebiliriz, zaman eşittir bütçe yani para. Sette olduğumuz her saat su gibi para harcanıyor. Durum böyle olunca da yapımcılar hem yönetmene hem oyuncuya en kısa sürede en kaliteli işi ortaya koymaları için baskı yapıyor. Bizi zorlayan bir başka faktörse iklim. Her türlü hava koşuluna kendimizi hazılamak zorundayız. Açık hava çekimlerini özellikle çok sıcak veya çok soğuk havalarda yapmak bizi fazlasıyla zorlayan bir iş. Fiziksel zorlukların yanında psikolojik zorlukları da cabası. Yapımcının, yönetmenin, oyuncunun ayrı egosu olan bir ortamda çalışıyoruz. Bazen işin biraz da güçler savaşına dönüştüğü oluyor. Elbette kendine göre zorluklar oluyor ve bu oyuncudan oyuncuya değişiyor. Egosuyla sette olan oyuncularla çalışmak tahmin edileceği gibi zor. Güç savaşları ise hem filme hem ortamdaki enerjiye moral motivasyona zarar verebiliyor. Yönetmen olarak bu tarz konularda arabulucu olmaya yatkın bir tavır sergilememiz gerekiyor. Zorlukları aşmak çok keyif veriyor bana. Bu işi yaparken her turlu aksiliğe hazırlıklı olmak zorundayız. Her an bir sorunla karşı karşıya kalma ihtimalimiz var. Buna rağmen her sıkıntıyı en güzel şekilde aşıp sonrasında çok içime sinen eserler meydana getirmek gerçekten çok mutlu ediyor. Tabiri yerindeyse düğümleri çöze çöze ilerlemek her çözüme kavuşan sorunla birlikte rahat bir nefes almak insanın hem gururunu okşuyor hem egosunu tatmin ediyor. Bu soruya yönetmen kimliğimle ayrı, yapımcı kimliğimle ayrı cevap vermek istiyorum. Bilindiği gibi özellikle son 10 yılda kadın yönetmen sayısı hayli artmış durumda neredeyse eşit sayıda erkek yönetmen-kadın yönetmen var diyebiliriz. Bu nedenle yönetmen kimliğimle kadın oluşumla değil yaptığım işlerle konuşulduğumu ve bu konuda zorluk çekmediğimi düşünüyorum. Fakat aynı şekilde yapımcı kimliğimle eşit davranıldığımızı söyleyemeyeceğim. Yapım sektörü ataerkil bir sektör olduğu ve kadın yapımcı sayısı parmakla sayılacak kadar az olduğu için bazen yersiz diyaloglara maruz kaldığımız oluyor. Dizi film sektöründe kamera arkası ve hatta kamera önü çalışacak bir insanın en önemli özelliği sabırlı ve iradeli olmasıdır. Set hazırlığı süreci çok uzun zaman almasının yanında, bir oyuncu sadece kendi sahnesinde ışık, sahne ayarlanmasını beklemesi gerekiyor. Kiminin kitaba, kiminin örgüye dikişe kiminin de sosyal medyaya kendini vermesi bundan ötürü. Sette çalışacak insanın beklemeyi bilmesi gerekli. Fiziksel olarak dirençli, sağlıklı, vitaminli olmak da set çalışanları için önemli bir özellik. Soğuk hava koşulları, uzun set saatleri yeri geldiginde uykusuzluk herkesin dayanabileceği şeyler olmayabilir. Benim düşünceme göre bir de en önemli set çalışanı özelliği daima antenleri açık olabilmek. Bu ne demek diye soracak olursanız, setlerde yönetmen; yardımcılarından/asistanlardan eksikleri tamamlamasını istediğinde bir işi söylemiş olabilir fakat o asistan bilmelidir ki, o sahnede oynayacak oyuncunun hazır olup olmadığını kontrol etmek de mikrofonlarda sorun olup olmadığına bakmak da kastedilmiştir. Bir nevi sözsüz iletişime açık olma hali de diyebiliriz buna. Aynı zamanda azimli ve kararlı olmak girişken olup iş bitirici olabilmek aranan özelliklerden. Bizim sorularımız bu kadardı. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/274/code/ECpIPTU4acnF54JaNKKEc0WnDNshNdfpvAZ0V750vK3BB4PBwkzHIWMCrdBwrTmo3A4rALAQzkIPAYQYpEpLIMOVxS0mKsEtg6OWLUl4GYSDySKX3EgXALJdAcPTGvD0tmNOEG20ulWxSt8XUhUy0Y", "text": "Kadına en büyük şiddetin yine bir kadın tarafından yapıldığı bir dönemde, kadınlara verilen her türlü hakkın sanki bir lütufmuş gibi dile getirilmesi bu çağın ayıbıdır! Kadınların, kız çocuklarının her türlü güven kırılması yaşaması, 'susan kadına su verin' denmesi ve bu gibi cahilce paylaşımları mizah olarak gören zihniyet bu çağın ayıbıdır! Toplumları doğuran kadınlardır. Kadınlarınızı/kızlarınızı eğitin ki çocuklarınız insan olmanın cinsiyetle bir alakası olmadığını öğrensinler/öğretsinler. Çok bilgili veya kültürlü olmamıza gerek yok ama zihniyetimizi, düşüncelerimizi, fikirlerimizi, karakterimizi değiştirip iyi yönde geliştirebiliriz. Maalesef ki etrafımdaki çoğu kadın kendi varlığını da var olmasının değerini de bilmiyor. Yaşadığı sorunların sebebi olarak kendini sorumlu tutuyor. Çünkü onlara öyle öğretilmiş. Hayatı sorgulamadan, dayatılan yanlışları doğru sanmaya, akıllarına kendileri ket vurarak devam ettiklerinin farkında bile olamıyorlar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/275/code/IgWJjd8VCyLVPqYY9xxDJyj8lKimVQl3RXz1eAL5izIBZLwGMenXNuIhqi9pnEifXZQ7tX8YKUDQm2CrAJI1El7XmnrpvnoGoxTke7DGTznHCKqgiwPc0rydUuZxLAYXZtCVPy470DXvfuiw0mSdIz", "text": "Çikolata, tatlı, mutluluk... Hayal edince bile gülümsüyoruz. Fakat, az sonra size bahsedeceğim belgeseli izledikten sonra, benim düşüncelerim bir hayli değişti. Şeker hakkındaki bu belgeselimizin adı; That Sugar Film. Belgeseli hazırlayan arkadaşımız, kendisini kullanarak bir deney yapıyor. Üç yıllık bir süre boyunca hiç rafine şeker tüketmemiş sağlıklı bir bireyken, doktorlar ve uzmanların gözetiminde 2 aylık şeker yeme deneyi gibi bir projeye girişiyor. Tükettiği şeker miktarı ortalama bir yetişkininki kadar. Gazlı içecekler, soslar, düşük kalorili ve az yağlı diye piyasaya sunulan, sözde sağlıklı veya az zararlı yiyecekleri tüketerek, iki ay sonunda olan değişimi bizlere gösteriyor. Deneyin başından sonuna kadar her adımını uzman bir ekiple değerlendirmesi, izleyen kişiye verilen bilgilerin havada kalmadığının en belirgin özelliği. Kan testleriyle vücuttaki iç-dış değişimleri, çevresindekilerin ve kendisinin yorumuyla da ruh halindeki değişiklikleri rahatlıkla karşılaştırabiliyoruz. Aşırı şeker içerdiği için eleştirilen içecek firmalarından biri olan Coca-Cola'nın, şeker hakkında olumlu fikirler paylaştıkları seminerlerine de yer veriliyor belgeselde. Yani sadece tek taraflı çamur at izi kalsın mantığının aksine, tüm fikirler ya bilimsel olarak değerlendirilmiş ya da söz hakkı doğan kişilerin de dediklerine yer verilmiş. Bazı sahnelerin kurgusu ve montajı da izlerken hoş bir tat bırakıyor insanda. Avustralya'da başlayıp Amerika'ya uzanan bir belgesel. Farkındalığı arttırıyor, çıkarılacak güzel dersler var. Sürükleyici, eğlenceli ve bilgilendirici idi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/276/code/7j9SvWMGfv8EQxdIjeLHPeFthKXZN9TBnFx0n3mpNSc2qQe2D3JHgBiiHFk2Zx0ImBxZsKStgTZQ0MjwKcZlsQ5NTVSqtUje2iJo9mNsUDmCpjeXrMfxLxI1W26VfB3b8aJtuzR6DbCtqF8ACkPAEl", "text": "Ne zaman istediğim şeylerin geciktiğini düşünsem, hep kavuşmaya heyecan duyduğum o sevgiliyi hatırlarım. İnsanın içini kıpır kıpır ettiren, bacaklarının görevini bir anlığına unutturan o tutku kaç defa uğrar ki bir insan hayatına? Çaba gösterdiğim, gönül verdiğim işlerimin bir an önce gerçekleşmesini beklerken, büyüklenir de kendim belirlerdim vaktini. Vakit biraz geçsin, asardım suratımı. Şimdilerde o sevgiliyi bekler gibi beklemeyi öğrendim hayallerimi. Düşün bir diyorum kendime, sevgiline kavuşacağın o eşsiz yere ondan önce götürmüş ayakların seni, beklerken bakınıyorsun etrafına, üstünü başını düzeltiyorsun, saçlarına dokunuyorsun ellerinle... En güzel halinle karşılamak istiyorsun onu. Öyleyse hayallerini de bir sevgiliyi bekler gibi bekle. Senin zamanın gelene kadar en iyi şekilde, aynı heyecanla yetiştir kendini. Işığının yayılacağı vakit mahcup olma kendine. En güzel halinle kucakla düşlerini. Bekleme, eskitme, erteleme. Vaktin seni uyandırana dek, en güzel rüyayı göster gözlerine."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/277/code/ygjFOdgrdZwUnnu7hhmt62oWOK0yl5rPAgHf1NL3rM7sLP7fooUEygS0yJAMexwPzNG69kf6epu1xbxnilCdIAXGd1pVPSLYnNKzyM2Na0HKjfL9M2HgEfRFVw2wpA4xZvyuh0V0B2Fa32ba0tJhWl", "text": "Türk milliyetçi edebiyatının ve Türk ütopya edebiyatının önemli eserlerinden biridir Yeni Turan. Yeni Osmanlılar ile Yeni Turan partilerinin birbirleriyle olan mücadeleleri üzerinden Turancılık/Türkçülük fikri bir ütopya olarak ele alınmıştır. Yazar, hayal ettiği geleceği milletinin köklerinde aramaya çalışmıştır. Bu öze iniş, romanın ve karakterlerin isimlerinde kendini göstermiştir. Romanda modern bir ülke amaçlayan partinin başında Oğuz isminde ilk Türk hakanının adını taşıyan bir karakter vardır. Oğuz'dan sonra partinin başına Ertuğrul'un geçecek olması Sungur, Kaya gibi Yeni Turan'ın güçlü isimlere sahip olması, tarihi bir akışın izlerini göstermektedir. Halide Edip'in bu cümlelerini okuduktan sonra yaşadığımız ilişkilerin bize dört duvardan oluşan bir ev mi yoksa uzun yıllar köklerimizle tutunacağımız yurtlar mı verdiğini sorgulamak gerekiyor. Bir devletin sahip olabileceği vizyondan bahseden roman, aslında bu devletin temel yapı taşı olan aileden de bahsetmeden geçmemiştir. Kadın ve erkeğin eşit zihin ve kalp seviyesi ile kurduğu ilişkiler, kuvvetli ailelerin oluşmasına vesile olacaktır. Bu ailelerin her biri bir yurt kuracak ve yurtlar güçlü bir devleti doğuracaktır. Bu sebepledir ki Halide Edip'in bu romanı en temelden güçlü bir devletin sırlarını adeta bizimle paylaşmaktadır. Günümüzde hala tartışılan ve kesin bir cevap bulamamış milliyetçilik, merkeziyetçilik, Osmanlıcılık, kadın/erkek ve aile mefhumu gibi sorunları işleyen romanı ufuk açıcı olması amacıyla okumanızı tavsiye eder, kaliteli vakitler geçirmenizi dilerim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/278/code/Lcu6o6AaWg64udAedhvXX7OnuuDRRse6nQsKE9IIrJ4VDrdf2tFIMK13ACJnM3Y0gqDcESURcZGDlZe9guM3MDwc3Jym2gdnTGy3vmxP1eXn7ba4ErUB4A1RMJrSYThOPnhRYPtnwxEM9uKte5YUDi", "text": "Amin Maalouf denince aklımıza ilk gelen kitaplar Semerkant, Afrikalı Leo, Doğu'nun Limanları olur. Hepsi listemde olan bu kitaplar bir yana, Yolların Başlangıcı yazarın okuduğum ilk kitabı oldu. Yazarla tanışmakta geç kaldığımı farkettiren belgesel tadında bir roman. Roman diyoruz ama daha çok bir otobiyografik kesit. Mektuplar, haritalar, belgelere dayanarak yazılmış bu eser Amin Maalouf'un hayatının belli bir dönemini anlatıyor. Bir adamın geçmişine duyduğu merakın dedesinin hatırasına duyduğu saygı ile birleşip, onu kökenlerini araması için kamçılaması ile başlıyor romanımız. Cezbedici hikayesi ile bizi aniden içine çeken kitap, gerçeğe dayandığını bildiğimiz için gayet zevkli ve heyecanlı bir okuma sunuyor. Okurken yazarı objektif yaklaşımlarından ve korkusuzluğundan ötürü takdir ettim. Hangimiz bu denli cesur bir şekilde kendi aile geçmişimizi iyisiyle kötüsüyle en ince detayına kadar paylaşmayı göze alabiliriz bilemiyorum. Kitapla birlikte Lübnan-Küba-Amerika arasında gidip geliyoruz. Arapça İspanyolca İngilizce Fransızca konuşan aynı ailenin farklı jenerasyonlarını görüyoruz. Kitabı okurken sürekli kendimi yazarın yerine ve sonrasında ise dedesinin yerine koydum. Ben şu an aile köklerimizin ne denli farkındayım ve benim torunlarım beni ne kadar tanıyacak, geçtiğim topraklar yaşadığım yerler onlar için ne anlam ifade edecek? Benim anıma ve tarihimize saygı duyup araştırma zahmetine girecekler mi yoksa umurlarında bile olmayacak mıyım onların? Bu sorular tüm kitap boyunca dolaştı durdu kafamda ve beni doğmamış çocuğumun doğmamış çocuğuna mektup yazmaya kadar itti. Sonra kendi dedemi düşündüm çokça. Cumhuriyet yılı doğmuş ve ülkesinin kalkınmasına an be an şahit olmuş dedemi... Memleketinin köyünün değişimine, gelişimine ayak uydurmaya çalışmış, dur durak demeden 90 yaşına kadar her gün çalışma hayatının tam içinde olup, ne anılar biriktirmiş ne tecrübeler edinmiş, anlatsa kaç roman olacak dedemi... Kitap, yazar ve dedesinin 'özel hayatı' diyebileceğimiz kadar içinde olduğundan ötürü insanı derin derin düşünmeye sevketmesi, kendi aile kökenlerini irdelemeye itmesi açısından da gayet başarılı. Amin Maalouf'tan, okunulduğunda pişman olunmayacak ve hatta Küba'ya karşı büyük merak uyandıracak bu kitabı okuyalım, okutalım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/28/code/mWuR3fj17IYHRIs17ixXfXw9gfay92E8mnG7abtCazTAe3GoInfPoJ15Nr9WSW4H4X1G2ngaRIVDSCPqo56Sxv6mhqdeD1bOeeqEq3uKSCD9DFGDBGdJp77dplxhp7rzn4mKk3SZCXsIUrT8Gm76e6", "text": "Herkesin yaralarını iyileştiremezsin! dedi, hışımla elindeki kahve dolu bardağı orta sehpanın üzerine koyarken. Kendini koltuğa bıraktığında, bardağın sehpaya çarparken çıkardığı sesle kendine geldi. Mutfakta kahve hazırlamaya başlamasından bu yana ne kadar geçmişti bilmiyordu. O kendi zihninde düşüncelerin arasında kaybolurken, neredeyse her gün yaptığı için artık otomatik hale gelen kahve yapma işini halledip salona gelmişti. Evde kimse olmadığının farkındaydı. Muhatabının kendisi olduğunun farkındaydı. Düşüncelerinin içinde kaybolduğunu fark ettiğinde onları seslendirerek kendiyle konuşmak düşüncelerini düzenlemesine yardımcı oluyordu her zaman. Derin bir nefes alarak az önce kurduğu cümle üzerine düşündü. Ne kadar zamandır birilerinin yaralarını iyileştirmek için çabalıyorum ben... dedi bu kez mırıldanır gibi. Bu bir soru muydu bir yorum muydu bilmiyordu. Açık perdeden içeri sızan sokak lambasının ışığıyla loş bir şekilde aydınlanan salonda, karşı koltuğa kendinin farklı yaşları oturuyormuş gibi hissetti. Hepsinin gözlerinin içine baktı. Kelimelerin üstüne bastıra bastıra Ne zamandır birilerinin yaralarını iyileştirmek için çabalıyorum ben?! dedi, şimdi soru sorduğunu biliyordu. Arkasına yaslanıp gözlerini tavana dikerek düşünmeye başladı. Belki de kendini bildi bileli birilerinin yaralarını iyileştirmeye çalışıyordu. Herkesin birbirini yaralamak için yarıştığı bu zamanda yara iyileştirmeye çalışmanın iyi bir şey olduğuna inanıyordu. Birilerini iyileştiremediğinde ya da birilerinin yaralarını görmediğini fark ettiğinde kendini sorumlu hissediyordu. Yani bunu birilerine yardım gibi değil, kendine verilmiş bir görev gibi görüyordu. Asıl problem de burada başlıyordu. Neden birilerini iyileştirmek benim görevim oldu? diye sordu mırıldanır gibi, gözlerini tavandan ayırmadan. Cevabı hem biliyordu hem bilmiyordu, dile getirmedi. Kim bilir kaç kararımı bu motivasyonla verdim, kaç ilişkimi bu motivasyon üzerine inşa ettim, kaç tercihi bu motivasyonla yaptım. diye düşündü. Birilerini iyileştirmeyi görevi biliyordu ve asıl problem burada başlıyordu çünkü zaman içerisinde öğrenmişti ki, kimse kimsenin yarasını iyileştiremiyordu. Herkes kendi yarasını kendi başına iyileştirebiliyor, ihtiyacı olursa birilerinin bu süreçte yanında olmasına izin veriyordu. Yani aslında kimsenin yarasını o iyileştirmiyor, sadece izin verdikleri ölçüde onların yanlarında olabiliyordu. Bu gerçeği kabul edemiyordu. Bu gerçeği kabul etmek demek yıllardır tutunduğu görevinin boşa düşmesi demekti, yapamıyordu. Kafasını kaldırdı, arkaya yaslandığı koltukta doğruldu, gözlerini karşı koltukta oturduğunu hissettiği kendisine dikti. Derin bir nefes aldı, yorgun bir ses tonuyla İyileşmek istemeyeni iyileştiremeyiz. dedi nefes verirken. Kabul etmesi gereken bir diğer gerçek de buydu. Bir süper kahraman gibi herkesi iyileştirebileceğine inanıyordu, oysa bir süper kahraman değildi. Bir insan ancak kendi isterse iyileşebiliyordu. Bu gerçeği kabul etmemek, bazı ilişkilerini, karşısındakini bir gün iyileştirebileceği umuduyla sürdürmesine sebep oluyordu. Bu ilişkilerde her zaman aynı duvarlara çarpıyor, kendi aldığı yaraları hiçe sayarak denemeye devam ediyordu. O başkalarının yaralarını iyileştirmeye çalışırken kimse onun yaralarını görmüyordu. Zarar gördüğünü bile bile kendini sorumlu hissettiği için bu ilişkilerden gidemiyordu. Ne olur, vazgeçelim artık... Lütfen diye fısıldadı, yalvarır bir ses tonuyla. Ne kadar olduğunu bilmediği bir süre boyunca gözleri karşıya dikili, öylece oturmaya devam etti. Sonunda evdeki sessizlik onu rahatsız ettiğinde oturduğu yerden kalktı, kitaplığa doğru yürüdü. Raflardan birinde duran nostaljik görünümlü ama aslında son teknoloji olan radyoyu açtı. Radyo dinlemeyi severdi, şarkıların rastgele gelmesini severdi. İlk açılan kanalda Sezen'in bir şarkısının çaldığını duydu, orda kaldı. Tekrar koltuğa yönelip sehpanın üstündeki hiç içmediği, buz gibi olmuş kahvesini aldı, mutfağa yöneldi. O karanlık koridorda yürürken Sezen'in sesi evi dolduruyordu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/280/code/lAOACrV0GSrlD3nMObnSFtWz79tU0CJ4VeV48vILlAmIwEKF9uvV7PCHBD9d9FLkkbHiww6Dw5sFJkroYKNQntBhqnQ5gCIAt9J5trETidavcyhFMRPt5ff0RIAtC25QyxpohzXE4U4E2VoT1FNse4", "text": "Beyhude bir yaşam çabasının sonsuzluğu, acıya alışmış insanın kuyusu, neşesiz kahka haların, sevince boğulmuş tebessümlerin biriktiği bir deniz diyor kimisi de belli belirsiz tebessümlerle, gözleri parlatan yaşlarla, çekingen ve afallatan hareketlerle. Yek lahza. Bir bilinmezlik ve bir hissediş, belki de sadece. Ya da yekpare bir gayret; kim bilir gerçeği bükmek arzulu, arzusuz. İçimizde bir kıymık misali; bilerek yahut bilmeyerek. Öyle bir an'dır ki, yüreğimizde bir dünya sızısı, bir yaşam ağrısı. Ama kocaman bir yaşam sevinci. Devasa bir çaba ve fedakarlıklar; hem kendine beklentilerin hem de başkalarının sana beklentileri. İyi ama diyor bazıları, 'an diye bir şey yok, söz konusu dahi olamaz, geçmişin geçip gitmesi, geleceğin belirsiz olması gibi. Geçmiş geçip gidiyorsa, gelecek kesin değilse, bir gün sonrasını görememe ihtimali katiyen varsa an diye bir şey var olamaz. Çünkü zaten bir gün hikaye bitecek.' Öyle ise yani bir gün hikaye bitecekse, yani velhasıl, bir gün her şey bittiğinde ardımızda yaptıklarımız ve yapmadıklarımız kalacak. Anlarımızdan oluşmuş geçmişimiz ve geleceğimiz kalacak diye araya girdim. Evet! Geçmiş ve geleceğimiz, anlarımızdan oluşuyor. Yek lahza. Beklemenin, düşünmenin, yürümenin parçalanamaz bir akışı, bölünemez bir izi, bir bakışı, bir sözü... Bir an, ruhumuzdan, hayatımızdan çok şey alabilir veya çok şey verebilir, kendi elimizle bilmeden, kendi elimizle farkında olarak. Yekpare bir an... Gök berrak, zaman bulanık. Ömürden gün doğuyor her şeyden habersiz, ne getireceğini bilmeden. Acı, öfke ve sevincin birbirine karıştığı bir kıyı. Hissiz. Olacak olandan uzak, olmayana yakın. Savuruk, parçalanmış zamanın ve duyguların bulanıklığına esir birer beden. Küçük umutların yeşerdiği sığ hayatlardan oluşan. Ama parçalanamaz, bölünemez; zamandan çalınmış ve yaşamdan bir kaçamak. Bazen isteyerek, bazen istemeyerek. Geçtiğimiz, geçirdiğimiz, geçirmekte olduğumuz, geçireceğimiz an, anlar. Yek lahza!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/281/code/EVDvfbC38yfTv4IHTSbr7BkGHRvmoFTZ169gmgyXOGzsQyRvAvtRh3p0zps90LN93IROdlwz5cZQnQwP9F9Mhm5aKWXtFiZllVDKEh7cuQH18onoCx5uQEa93WkRtUeKMVhwy0tjTpXGUWWvLX5bwX", "text": "Kapı çaldı. Seri hareketlerle içeri giren genç alelacele ceketinin üst iki düğmesini açtı. Terlemiş, bir yarıştan çıkmışa benzer haldeki gençte dikkatleri çeken, gömleğinin rengi değişmiş yakası değil de gözlerindeki muhteşem parlaklık oluyordu. Mamafih yarışı da kazanmışa benziyordu. - Usta, oldu... Oldum! - Ne oldu evlat, nedir bu telaş? - Aşık oldum usta! Ah bir görsen... Bir görsen o gözleri... O bakışı... Kayboluyo-rum gözlerinde. Hiç çıkmak istemediğim deryalardaymışçasına yüzüyorum derinliklerinde! - Dikkat et evlat. Senin olana kadar belediye havuzu gibidir o gözler. İzinsiz girmek olmaz. - Yapma be usta! İki dakika yaşayayım şurada duygumu. Hem, deniz dedim ama kahverengi gözleri... Ama çok ilginçtir, bir deryada gibi hissediyorum kendimi bakarken. Belki de bilmediğimden, kapkaranlık dehlizlerde kaybolmanın nasıl bir his olduğunu... En nihayetinde kendimi alamıyorum bu engin gizeminden o gözlerin. - Boğulsam da, kaybolsam da, diyorsun yani? - Ayyne... - Ya Ustam be, Allah'ını seversen be... N olursun... Beş senelik çırağınım. Kalfalığım gelmiş, diyorum ki Beni anlarsa bir ustam an-lar., sen de nasıl anlıyorsun ama yani? - Bir şey demedim ki evlat. Hem boğulmakta ne var, sevdiğinin gözlerine kem göz değmemesi için? - Öyle desene be ustam... Tabii... Tabii tabii... Canım feda o gözlere... - Yani gözüne vuruldun sen şimdi öyle mi? - Sadece gözü olur mu? O ince uzun parmaklar... Narin mi narin... Dokunmak istesem kırmaya korkacağım bir dal, okşamak istesem bırakmak istemeyeceğim ipek bir kumaş... - İpek de erkeğe haram ama... - Ah o örgülü saçları... Simsiyah bir düğüm beni derdest eden... Kısa, hafif kalın o karakaşlar... Kendinden emin ve bir o kadar da vakur o bakışların altındaki o medar-ı hayat dudaklar... Ah ustam ah! Bir altın, bir gümüş olsam... Dövülmek isterim, o tende bir ziynet olmak, olabilmek için. Hoş, o inci dişlerin yanında yine esamem okunmaz ya... En azından o zaman değer kazanırım belki... - Kıza aşık oldun mu peki? - O ne demek usta, ne anlatıyorum sabahtır sana ben!? - Hayır; ben karakaş, kara gözden başka bir şey duymadım da, teyit etmek istedim. - Kırıcı oluyorsun ama usta! - Öyle mi dersin genç aşık? - Öyle! - Peki öyleyse; kapa gözlerini, aç kulaklarını beni dinle. Mümkünse, kalbinle... - Karanlık usta... Her yer karanlık... Karanlık içinde bir sima görüyorum sadece. Önümü, arkamı, sağımı, solumu aydınlatan... Ki nereye baksam onu görüyorum! O usta! O! - Aç şimdi gözlerini genç, yanıma geç ve otur. Sevmek, naçizane fikrimce budur. Bırak da karakaş, karagöz aşkının sana hediyeleri olsun, ha? Tabi tercih sana kalmış ya, gönlün bilir. İhtiyar, tebessüm etmeye devam etti. Gencin de yüzünü bir gülümseme kaplamıştı. Dağların arasından gelen yel, deniz kokularını pencereden içeri taşırken; ihtiyar, yükünü bırakmış bir ruh hali ile müsterih, gençse, kendini mutmain ve daha güçlü hissediyordu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/283/code/G6BSJWaZsSbE5IRtNFCI39ZysNwfrleFxLWLNyOsuAuNEclVDk0hvhPpMNxcitq3qYUsgWRI4Pv1cCKNB7mY8N6EZm8dUMSydqQVcaNHkMSA9SAZugazVlraX6XDbr3fb8sjnIG1UmI9KtU2tpxadt", "text": "Bazen bulutların ülkesi... Bir çırpıda birleşmek için can atıp omuz omuza veren, daha sonra küskün gibi ayrılan dört bir yana.. Nijerya çobanların güzel ülkesi.. Minicik bedenleri, küçücük elleri ile kendilerinden uzun değnekleri ile, koca bir sürüyü kavurucu sıcaklarda dağ bayır gezdiren çocukların, çoğu zaman boylarından büyük işler yapan yavruların masalı.. Yaşıtları çizgi film seyrederken, başlarına yerleştirdikleri sepetleri taşıyıp, omuzlarındaki ağırlığa inat yüzlerindeki beyaz gülümsemeyi eksik etmeden büyüyenlerin düşü... Kalplerindeki o heyecan, güzel başlarındaki o koca yükler, çelimsiz ama dirençli vücudları, ve muzip gülüşleri.... Kimilerinin anneleri muzlu sütü yapıp ellerine verirken, baş tacı ettikleri muzları satmak için türlü türlü dil dökenlerin ülkesi.. Bir avuç plastik beze sardıkları fındığı, fıstığı satmak için dans edenlerin öyküsü.. Yağmur tanelerinin hüzünlü ülkesi sonra.. Aylarca süren, davetsiz bir misafir gibi çat kapı gelen, damla damla süzülen.. Yağmur mevsimine eşlik eden, geceleri konserden konsere koşarak, serenatlarıyla çekirgelerin alkışlarını toplayan kurbağaların bestesi.. Harmatan mevsimi gelene kadar yeşilliğiyle büyüleyen, havaların ısınmasıyla ise dal dal kuruyan, yağmur mevsiminin dönüşünü asker yolu bekler gibi hasretle bekleyen palmiye ağaçlarının hikayesi.. En çok da sarı, gri, kırmızı, turuncu tonları ile şıklık yarışında boy gösteren ne zaman nerden çıkacakları belli olmayan, devamlı kafalarını çıkaran hemen ardındansa pişmanlıkla geri kaçıran kertenkelelerin evi.. Nijerya sanatçıların ülkesi, hasır iplerle çantalar, sepetler yapan amcaların, fil dişlerini oyup anahtarlara dönüştüren gençlerin, kültürlerinin tüm renklerini desen desen kağıda işleyen ressamların, şarkılarla konuşan, danslarda kaybolanların aşkı.. Derede zayıf bir kayığın üzerinde suya ağlarını atanların, bazense bir kıyıdan bir diğerine taşlara basa basa suda yürüyen cesur yüreklerin mücadelesi.. Nijerya terzilerin ülkesi.. Renk renk, desen desen kumaşları ile özellikle genç kızları hayallerine kavuşturan, maharetli ellerinin karşılığını alamasalar da ekmek paralarının çıkartanların azmi... Nijerya, bebeklerini sardıkları kumaşları sırtlarına bağlayıp hayatın yüküyle beraber sırtladıkları, annelerin, güleç yüzlü kadınların vatanı... Nijerya yaklaşık 300 kabilenin bir arada yaşadığı, bazen farklı dillerde konuşup, sırt sırta, omuz omuza, verenlerin hayatı.. Nijerya Afrika'nın kalbi.... Benimse artık kalbimde... Bir şey daha var... Şimdi... Nijerya içimi sızlatan bir özlem ile kalbimi ısıtan bir güneş ülkesi..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/285/code/mPPI3BU5JUEoTVOqq4gD3pXPQeZIWOGAPMfXrdzX2b6JoMfRGgl4Pi2HjVEg2oBfoLVdy9ftdwBuvnBnvLxHtDpvNHC2k4fs26Z7JsCIu67cNvCp0R6muWezY5TrqimHpcP9BQeMAWGB6EyfyL0un7", "text": "Bu dikdörtgenin içindekiler hep değişiyor, hep bir hareketlilik halindeler, ve hep aynılar. İnce uzun, dimdik, başını inatla kaldıran, mağrur, en uzun, en yukarıda, gökyüzüne doğru kollarını açmış, kucaklayacak gibi, kucaklıyor gibi, ama değil, hepsi kendini dimdik, tek başına, ayakta tutabilmek için.. Sen o muhteşem hayatı yaşa diye. Her biri ayrı dünyaydı, ve her biri kendi hayatını sonuna kadar yaşadı. Kimisi seni önemsemiştir belki, kiminin de umrunda olmamışsındır küçük yaprak. Evet sen, manzaramdaki en büyük ağaç. Çok güzelsin. Anlarıma ortaksın. Düşüncelerimde motifsin. Manzaramda ev sahibisin. Yaz kış yeşilsin. Bunu şuan fark ediyorum. Yanındaki ağacın yapraklarını döktüğünü şuan fark ettim çünkü. Sana, size, hep bakıyordum, lakin görmüyormuşum. Bugün gördüm. Sevdim. Hayal kurdum. Yazdım. Trenler gelip geçerken uzakta duran o tek ağaç gibisin penceremin dünyasında. Tek ve büyük bir farkla; bu resimde etrafın dolu. Kalabalığın tam ortasındasın. Yalnız mısın? Kalabalık mısın? Bugün sabah aşağıda uçurtma gösterisi yaptı bir amca, sevdin mi? Uçan bir şeye aşağı doğru bakmak nasıl bir his? Anlatsana biraz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/289/code/TSeL76jtDCDho9rTEkvPz7nYP1l18qIkrh7FAW6Bw55pW4tJY87BqlLKN3WF6Ie1ECVQfKUQG42y9DDopcrkrMgWSy4Gwchzy9xPMwsBfecSWQyvhro9Na2hmeMojvka5n9jbfwRyCQcxLcDrpDTby", "text": "Ufkun derinliklerinde sarı ve mavi tonun birbirine geçip tamamladığı o eşsiz manzara, o an... Gün doğumunun bize her yeni başlangıç için armağanı... Gerçeği içine hapsederek hiç yaşanmamış gibi olumsuz anıları saklaması ne tuhaf bir döngü değil mi? Hayat da bundan ibaret değil midir? Yaşam için çırpınıp didindiğimiz anlamsız amaçları içine hapsetmiş döngü kısırı. Attığım her adımın dönüp dolaşıp beni aynı noktaya getireceği gerçeği gibi. Bunun için defalarca verdiğim kararlar yüzünden kendimi suçladım. Nerde yanlış yaptım, bu ben olamam diye. Düşündükçe daha da yıprandım, umutsuzluğa kapıldım ama içimdeki ses hiç susmadı, bir adım daha atacak gücü her defasında buldum, irkildim ve uyandım. Çünkü yüreğimde taşıdığım o susmayan tohum küçük de olsa yeşerdi ve bana nefes aldıran umudum hiç susmadı. Yeni başlangıçlar hayalleri de beraberinde getirir umuduyla uyandım; yüreğimi dağlayıp içimde biriktirdiğim anılara rağmen. Bunca keder geçti üstünden, anlamadım hala sağ mıdır dağ mıdır yüreğim? İyi ya da kötü ne olursa olsun, yüreğimdeki her acı beni ve düşüncelerimi var eden tek çıkış yolum. Yorulduğum zamanlar da oldu, zihnimin güçsüz düştüğü, her şeyi unutmak istediğim zamanlar... Her yeni güne uyanmanın ağır geldiği, insanın bütün olumsuzluklara rağmen, güç bela, içinde bulunduğu kabustan uyanmasının zor olduğu sabahları da yaşadım ve o uzun süren kabustan uyandım. Umduğum gibi olmasa da zifiri karanlıktan aydınlığa açılacak o yolu, kendime söz vererek mücadele edip bulacağıma inanıyorum. Düşlere olan inancımı yitirmedim daha, yaşadığım hayal kırıklıklarına rağmen. Üzerimden sadece yorgunluğu atmak kalıyor geriye. Gönül yorgunluğu mu yoksa düş kırıklığı mı bilmiyorum yüreğimdeki, duygu sadece his yokluğu.. Geriye sadece, yaslanıp hayatın bana getireceklerini ve benden alacaklarını izlemek kalıyor. Bunu yapmak benim için her zaman bi çözüm yolu olmuştur."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/29/code/KZep2Q4isCSr0aZDc7vfsUC2KS6vQR4ZCsqAXUbLXiU7wmzC9BGy80bNOfWus9YAxgDHJmqWAbqPTSLzmutPXbe7pwqo7ZaAPgIWm48z3nthYUPgi7c5D3id3Q4OD0U2ikEr4tlBrYHdJ1K13ykTJw", "text": "Hesap etmedim bir gün bile, ansızın gidebileceğimi. Yaktığım son sigaranın, son olabilme ihtimalini düşünmedim hiç. Sarı sayfalara karaladığım işe yaramaz birkaç dizede, Vasiyetimdi belki de kelimeler, en hissiz haliyle. Sokakta en son kimin selamının emanetçisi oldum bilmeden, Sırtımdaki yüklerin bir anda hafifleyeceğini kestiremeden, Hep bir kederli yaşadım yıllar yılı, Şimdi bir rüzgar kadar hafif varlığım, Nasıl da ölümü yaşanacaklar listemde gözden kaçırmışım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/290/code/9ORFOewlNlo2THFQqYucvMNqlIKuobLJq1QNsdsFIplfZDjqdTXvPYReMUQ5Nq0DSCDiYmY5U64l15osV5sT1tF5jYkiIWmsV9pPhhCoglVBBshYQK7Ye66XE9GhlR1QoMGbTTiBzhlCEtfZLRTUdY", "text": "Doğal taşlar içerisinde en renklisi olarak bilinen Turmalin taşının, bünyesindeki başlıca mineraller; sodyum, magnezyum, demir, lityum, alüminyum, manganez, bor, oksijen ve silisyumdur. Eser miktarda krom, vanadyum, kalsiyum, potasyum da bulunmaktadır. Sertlik derecesi 7'dir. Özgül ağırlığı 3 - 3.2 dir. Genetik sistem hastalıklarının tedavisinde yardım eden Turmalin bedenimize temas ettiğinde ihtiyacımız olan enerjiyi yoğun şekilde karşılar olumsuz enerjiden de temizler. Hafızayı kuvvetlendirmesi, konsantrasyonu arttırması, lenfleri ve kanı toksinlerden temizlemesi de Turmalin taşının özelliklerindendir. Siyah ve kahve Turmalin kalbi güçlendirerek metabolizmayı düzene sokar bağırsaklardaki enerji tıkanıklığını açar toksinlerden temizlemeye yardımcı olur ve bu sürede kabızlığı giderir. İş hayatında pratik yeteneği arttırmaya yardımcı olan Turmalin; istikrarlı davranmaya teşvik eder, ofiste bulundurulması faydalıdır. Kişi için zararlı hale gelmeden önce negatif enerjileri ve negatif insanları tanır ve kişinin bunlardan uzak durmasını sağlar. Omurga problemlerini çözmesi ile bilinir. Bu nedenle daha çok omurga bölgesinde kullanılması tavsiye edilir. Aurayı temizleyip dengeler enerji tıkanıklıklarını kaldırır, depresyonu giderir. Siyah turmalin dehşet, korku, endişe ve kuruntuyu azaltmaya yardımcı olur. Anksiyete tedavisi için kullanılabilir. Pisişik saldırılara karşı koruma kalkanı oluşturur. Turmalin aynı zamanda saçları korur, parlaklaştırır, canlandırır. Akciğerleri sağlıklı tutmaya yardım eder, astım ve nefes darlığı gibi hastalıkların tedavisinde yardımcı olur. Beyin sağlığını destekler, yüksek ateşi giderir. Timus bezini sağlıklı işlevsel tutmayı sağlar, bağışıklık sistemini güçlendirir. Siyah ve kahve turmalin bağımlılıklardan kurtulmaya yardım eder kanser tedavisinde yararlıdır. Radyasyondan, radyoaktif ışınlardan koruması da bilinen özelliklerindendir. Elektronik eşyadan yayılan radyasyona karşı güçlü bir kalkan yansıtıcı görevi yapar, kemoterapinin olumsuz etkilerini temizler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/293/code/M4zgxmFy7gGIFybbkfdH8nxk7WFoHSaoaQX29NAlao2xDrDa2Ddmqbv2dDorGB6afgyWOFluXHmzRh6jO7hwL9H5PxplXLKDuRJ03bwzlPK9snVjQt3lWZLEj0GIeB6t1XyJ9FfFJFwkbSUf52GpFJ", "text": "Ne yapacağız sevgili okur? İçimizdeki o yolu bulup, varacağımız yere kadar her anı, varma umudunu, çabalarımızı, ve vardığımız yeri, kendimize armağan edebilecek miyiz? Şansımız bol olacak mı? Olsun. Neyi seviyorsanız o, bol olsun. Bu ay her şeyiyle sizin olsun. Sağlıcakla kalın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/298/code/aA6My7jvD0NHBbicLmzCm91vpMY6hWRPpqWn1BV0zkEO8mPNVF3qrbuu6tZOkxEQnvLjl2ww7qiIEQuJnYitPcM3QjOgXCdIhBjf4xAH5oDyHnBQ1ZGEKoRGg6CSmaT8d4AnbyfLQh1Rr4AvL2e3aN", "text": "Eskişehir'in ilk yerleşim yeri olan Odunpazarı Türkiye'de kesinlikle görülmesi gereken yerlerden bir tanesi. Birçok şehir gezmiş birisi olarak gittiğim yerlerde genelde ilgimi çeken şeyler, o bölgenin tarihi yapıları, evleri ve doğası... Odunpazarı da Safranbolu, Göynük, Taraklı gibi evleriyle meşhur bir ilçemiz. Eskişehir genelde öğrenci şehri olarak bilinse de Odunpazarı onun aksine şehrin bütün karmaşasından uzak, sakin bir yerleşim yeri. İnsanın kendini bulabileceği bir yer, tıpkı Taraklı'da olduğu gibi o huzurlu havayı solumak mümkün. Bir Sakaryalı olarak Taraklı'ya birçok kez gittim ama Odunpazarı'na hiç gitmemiştim. İkisinin de aynı ruhu barındırması çok hoşuma gitmişti. Sokaklarını gezerken adeta kendinizi bir filmin içinde gibi hissediyorsunuz. Rengarenk evler, balkonlarında çamaşır asılı, duvarlarında biber kurutulan evler dört bir yanınızı sarıyor. Tıpkı Nazım'ın dediği gibi, 'bahçesinde ebruli hanımeli açan evler'... Ebruli gibi renkleriyle gözünüzün büyülendiği bu sokaklarda yürümeye doyamıyorsunuz. Sadece evleri değil, el sanatları da Odunpazarı'nın belirgin özelliklerinden. Yerli halkın kendi üretimi olan ürünler çeşitli dükkanlarda satılıyor. Hatta Atlıhan El Sanatları Çarşısı en meşhur yerlerinden biri. Eski Osmanlı tarzı bir avlunun içindeki küçük ama göz alıcı dükkanlardan oluşuyor. Bu dükkanlarda çalışan insanların her birinin ayrı bir hikayesi olduğu o kadar belli ki. Hepsi kapının önünde acaba içeriye kim girecek, nereden gelmiş, ne alacak diye merakla bekliyorlar. Hal böyle olunca oraya kadar gidip de bir şey almadan dönmek mümkün değil. Son olarak buraya gitmişken görülmesi gereken yerlerden birisi de Şelale Park. İçinde bulunan şelale gerçek olamasa da bütün Eskişehir'i görebileceğiniz bir seyir terası bulunuyor. Aynı zamanda parkın içerisinde Cervantes'in aynı adlı eserinden tanıdığımız Don Kişot ve Sanço Panço heykeli ve yeldeğirmeni bulunmaktadır. Bütün bu güzellikleri ve daha da fazlasıyla Odunpazarı, ruhunuzun bile kendinizi kaybedeceği nadir yerlerden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/30/code/tCpE5lO2lLAbAFWMsd7aw560uJ8SlU89Yc9dgitAThbrJ0k9bdfTLAalwz0fPj1fu2IBPEYHPRqunGZUtXC5H1pyZ9CyAYO5uT0OpllxDMA9weMMOWWmZWDBUaObIkqjGk4kmuU5HLBoxn1vvrHJTc", "text": "a'ma il-e s/u göz neden-le do-nar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/301/code/uvQQlVtRYsu1vzWTtk9x8WlRTKqrWVyANRdwh3E9uCc0u1qpx2Ji2RbzX2d8ey32oQsaRnAQ06or1n3lAVk8AU9xjBuv3e9O69qketRZLfKDkMmP88HnU4xEwMAFSU1msOIgPPQ34EE0WBM6rHOHQA", "text": "Kalabalık bir orkestra var düşümde. Keman, çello, flüt, trompet, piyano, davul, çan... Her birinden apayrı sesler çıkan, kendi başlarına gayet yeterli, çok güzel, çok özel enstrümanlar. Bir araya geldiklerinde ise oluşturdukları ahenk, uyum; her birinin damakta bıraktığı tat ve ortaya koydukları işin biricikliği... Bir çok nefes, tek bir ses. Bir çok dünya, tek bir odak, tek bir temel. İzlerken kimi zaman, düşünürüm, onları öylece sahnede. Tam bir ekip işi, harika bir liderin ihtiyacı olan takım, harikalığı en iyi şekilde sergilemelerine imkan veren orkestra şefi... Milyonlarca farklı nehirden gelip, birleştiği yerden çağlayıp akan bir şelaleye dönüşüyor. Ve bunu gören, duyan, dinleyen herkes; kiminin coşkusu, kiminin özlemi, kiminin neşesi... Müthiş bir uyum, ortaya çıkan tek bir ses, hissettirdiği farklı duygular... Enstrümanı yapan ustasından, sahnede çalan sanatçısına, orkestra şefinden, dinleyicisine, seyircisine... Bambaşka anılar, bambaşka dünyalar, geldikleri yerler, gidecekleri yerler... Fakat hepsi, o andalar. Ortak bir an yaşıyor, nefeslerini tutuyor, tuşlara dokunuyor parmaklar, teller titreşiyor, son bir kez çalıyor çanlar ve tutulan nefesler bırakılıyor. O coşku. O birliktelik. O ayrılık. O an. Biriciklik. Böyle bir kalabalıkla yaşıyorum zihnimin içinde. Bazen her birinden farklı sesler çıkıyor. Bazen akordları bozuluyor, telleri kopuyor. Bazen harika bir şarkı oluşturuluyor ve onu takip ediyorum. Bazen sanatçı bazen dinleyiciyim. Bazen sahnede, bazen spot ışıklarının üstüne vurduğu bir koltukta, bazen de ışık başkalarına vururken halıyla kaplı merdivenlerin en arkasında, karanlıkta oturan oluyorum. Bazılarını tanıyorum, bazıları kulliyen yabancı, bazıları artık yok, bazıları hiç varolmayacak. Artıyoruz, azalıyoruz. Bir şekilde hep orada, sesler birleşip, ses oluyorlar. Kalabalık bir dünya var içimde. Bazen yazıyorum, bazen oynuyorum, bazen sadece izliyorum. Birbirlerine değip, bir araya gelip, benim orkestramı var eden kalabalıklar. Onları yaşıyorum. Onlarla yaşıyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/302/code/VxMpaXYjNhyWpK1OW0uzBTYteoDFDWV0jKeYJi6EbGMpJ7ir0LoALJ6PhAZ0bK09ThsoRakeSUM992x44o8JbkBBRiaksAn9Eddtl45WS9rasrvtJXDozIVUXwt4OxAbAsQoD0XYXqTY4kE11sb1Ru", "text": "Yine pencere önündeyim, yağmur yağıyor ve ben dışarıyı seyrediyorum. Şu sıralar en severek yaptığım şey: sadece seyretmek. Bahçedeki erik ağacının dalına bir kuş kondu, o da ne? Erikler büyümüş ve hala dalında duruyor. Çocukluğum geldi aklıma arkadaşımla komşumuzun bahçesindeki meyve ağaçlarına çıkardık, daha olgunlaşmadan koparır yerdik. Komşu Ali amca 'dallarını koparmadan yiyin' diye seslenirdi. Yemyeşil meyve ağaçları, kedileri ve tavukları vardı Ali amcanın. O zaman anladım burada çocuk olmadığı için erikler hala dalında. İrkildim bir an yine keşkelerim, yine mutsuzluk ve umutsuzluk. Oysa hayallerim vardı benim, çok severdim hayal kurmayı. Çok kalabalık mutlu bir yuvam olacaktı, bahçe içinde üzeri kiremitli şirin bir ev ve isimleri Gül, Sevda, Ahmet ve Umut olan iki erkek iki kız çocuğum olsun isterdim. Bahçemde meyve ağaçları ve rengarenk çiçekler... Burada büyüyecekti çocuklarım. Ah... Hayal olarak kaldılar şimdi de içimi acıtıyor hatırladıkça. Neydi oldurmayan engel? İç sesim haykırıyor 'sendin' tabi diyor. Senin hiç bitmeyen işlerin vardı, önceliklerin hep başka idi. İşini, kariyerini, ekonomik sebepleri, gençliğini bahane ederek hep öteledin. Evet, bir insana kendinden başka en büyük kötülüğü yapan yok. Hani derler ya 'kimse kimseye etmiyor, herkes kendine...' diye. Hayat yoruyor bazen beni. Hayal kurmak, düşünmek, konuşmak yoruyor. Kafamın içinde hep keşkelerim ve pişmanlıklarım var. Hala pencerenin önündeyim. Duvar kenarında bir kaplumbağa ve minnacık iki tane yavrusu. Allah'ım ne güzeller, ne kadar özgür ve ne kadar mutlular. O an aklıma gözleri görmeyen eski bir arkadaşım geldi. Anladım ki görmek ne büyük zenginlikmiş. İçim ısındı, birden mutlu oldum ve hala mutlu olabiliyorum diye düşündüm içimden. Yağmur durmuştu ve koltuğa oturdum, şöyle etrafıma bakındım niye buradayım diye düşünerek. Ne yapıyorum? Çok monoton bir hayatım var ve her gün aynı şeyler... Sabah kahvaltıdan sonra biraz kitap okuyorum, biraz televizyon seyrediyorum, öğle yemeğinden sonra bahçede yürüyüş yapıyorum. Hiç böyle hayal etmemiştim ve yine keşkeler başlıyor. Bir odam var ama eskisi kadar gitmiyorum. Çünkü parkinson ve demans hastasıyım. Şimdi çok geniş zamanım var yapmak isteyip de yapamadıklarım için ama şimdi de... Bazen misafirlerim oluyor bana kitap ve çiçek getiriyorlar. Onlara 'çocuğun var mı, evin var mı, evinin yerinde halı serili mi?' diye sorarım. Yerde halı var ve ayakların halıya değiyorsa işte orası sıcacık bir yuvadır diyorum. Bana anlamsız bakıyorlar ve kısa bir sohbetten sonra vedalaşıyoruz. Ve ben yine keşkelerim ile kalakalıyorum. İçimde ne yangınlar ne fırtınalar kopuyor, tüm zerrelerim 'ötelemeyin hiçbir şeyi güzel olan ne varsa ötelemeyin ne olur, lütfen' diye haykırıyor. Bir ses yankılanıyor ve odayı dolduruyor Arkadaşlar ilaç ve yemek saati...."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/304/code/seOcDio74QbVItdG4qiFAaWE7vgcbyX1Mo8ZGdO5seMbKidtYcvDRKpLaLCCAKZCVsHE6cY1VWar7uC96dDY2NpwWzKOflwd7TYW9VNHIn0ZOD3kHCPaCaJ2u6cPXDpEjISJrYUVSdlj2H1x4hhxpV", "text": "Merhaba, ben Meryem, 23 yaşındayım. İstanbul Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum. Bir eczacı ilaç-kozmetik geliştirme aşamasından ilacı hastaya sunmaya kadar olan tüm süreçlerde araştırma geliştirme hizmet gibi görevlere sahiptir. Özellikle sürekli gelişim halinde olan sağlık sektöründe toplum sağlığını gözeten kişilerdir. Her eczacı aslında birer araştırmacıdır ve bence girişimci de olmalıdır. Çalışma alanlarımızdan biri hastaneler. Klinik eczacı olarak hastanenin ilaç alım satımı, hastaların aldığı ilaçlarda etkileşim gibi kontroller yapılması onkoloji ilaçlarının ve besin desteklerinin steril koşullarda hazırlanması gibi sorumluluklarımız var. Serbest eczanelerde halkla direkt temas ederek ilaç satışı ve takibi yapma, hastalardan alınan geri bildirimleri değerlendirme, piyasada olmayan ilaçların elden yapımını yani majistral ilaç yapımını sağlama, birinci basamak sağlık kuruluşu olarak halkın sağlığını gözetmek gibi daha birçok görevimiz var. Birçok eczacı üniversitelerde akademisyen olarak da çalışarak gelecekteki eczacıları yetiştirirken bilimsel araştırma ve geliştirme yaparak ülkemizin kalkınmasını sağlıyor. Kozmetik sektöründe, ilaç firmalarında ürün müdürlüğünden, pazarlama departmanından AR-GE' ye kadar birçok alanda çalışabiliyoruz. Şahsi fikrim ise bir eczacının kendi alanını genişleten bir girişimci olmasıdır. Gördüğümüz her şeyde bir gelişim potansiyeli var, bu gelişim için çabalamak bizim en önemli görevimiz diye eklemek isterim. Bu bölümü okuyarak bir insanın sahip olduğu en önemli değerin sağlık olduğunu tekrar ve tekrar gördüm. Hastanelerde yatan küçüğünden büyüğüne binlerce insanın tedavi beklemesi bu tedaviyi tüm sağlık çalışanlarının desteği ile onlara sunmak bizim görevimiz. Minik bir ilacın birçok insanın hayatını kurtarabileceğini ve bu ilacı baştan sonra bilerek bir anlamda inşa edebilme yetisi kazandığım için çok mutluyum. Farklı bir katkısı ise bilginin en önemli zenginlik olduğunu anlamam oldu. Hiçbir şey verdiğiniz bir bilginin veya tavsiyenin anlaşılması ve teşekkürle cevaplanması kadar sevindirici olmuyor. Öncelikle okurken fiziksel olarak aşırı yorucu günler oluyor. Sabah 8:30'da başlayıp laboratuvarda saatlerce ayakta kalarak deney yapıyorsunuz. Bilgisayara bakmaktan gözleriniz kan çakmağına dönüyor. Kimyasal kokularından başınız ağrıyor. Teorik derslerin ağırlığı da cabası... İkinci olarak eczacıların sadece para için çalıştığı algısı en zor yanlarından biri bence. İnsanların şimdi eczane açar parayı kırarsın gibi cümlelerine birçok kez maruz kaldım. Kutsal olduğunu düşündüğüm mesleğimin bu şekilde küçültülmesi beni üzdüğü gibi kimsenin mesleğimizi hangi dalda ne amaçla yapacağımızı söylemeye hakkı olduğunu da düşünmüyorum. Bu cümleler eczane açmak isteyen meslektaşlarımı rahatsız ediyor, açmak istemeyenler ise her zaman eczanenin kaçış yolu olduğunu düşünmeye başlıyor. Oysa hepsinin kendi dalında birçok zorluğu ve sorumluluğu var. Bu algının fiziksel olmasa da psikolojik bir baskı yarattığı bir gerçek. Araştırma yapmayı gerçekten çok seviyorum. Gizli kalmış bazı şeyleri ortaya çıkarmak bilime, topluma bir katkı sağlamak çok mutluluk verici. Deney ortamının zorluğundan bahsettik ama bir o kadar eğlenceli oluyor. Bitkileri incelemek kozmetik ürünler üretmek, kremler şuruplar vs. yapmak aslında bir bilim insanı olduğumuzu düşündürtüyor. Ve bu bana inanılmaz bir doyum kaynağı oldu. Bu bölümü okumak isteyenlerin kimyaya iyi davranmasını tavsiye ediyorum. . Bir de sabretmekten vazgeçmemeliler. Birçok dersten kalabilirsiniz ama çalıştıkça hepsi kolaylaşacaktır. Bir gün artık laboratuvar olmadığında, ders arasında çay almaya gidemeyeceğinizi anladığınızda zamanın hızla akmış olduğunu göreceksiniz. Okurken aynı zamanda birçok alanda kendinizi geliştirmeye çalışmanızı tavsiye ediyorum. Okul klüplerine katılın. Kongrelere katılın. Posterler hazırlayın, sunumlar yapın. Uluslararası organizasyonlara katılın. Gidebilme şansınız varsa Erasmus'a gidin. Kısacası çalışkan birer gezginler olun. Okulumun bize verdiği imkanların değerini diğer okullara baktıkça çok iyi anladım. Müthiş laboratuvar ekip manlarımız var. Teorik dersler için deaynı şekilde. Hocalarımız çok kaliteli. Fakat sosyal olarak baktığımda kütüphane boyutunun yetersizliği, bahçesinin küçüklüğü, yeşil alan azlığı içimde hep bir uktedir. Araştırmacı olmak istiyorum. İleride kendi markamı kurabilmek istiyorum. Birçok şey istiyorum sanırım. Kendimi kısıtlamak olmasın diye kesin bir şey demiyorum hiçbir zaman. Zamanla yapmam gerekenleri yaparak ilerleyeceğim. Ama temel amacım ihtiyacı olana ihtiyacını sunabilmek. Umarım başarılı olurum. - Biz teşekkür ederiz umarız hayallerinize en güzel şekilde kavuşursunuz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/306/code/BGvrPz7MNprz2OfNyEEwyXPKPjqxH1pk1Tc7gRUxPMNRnNg2CqWBAYLDQHHZ5Z9MYE8WoHYMVIXxkerNr6RZYMRTH2SVZegITGlYWHigOXH2OsJa7ByOVZIoyeMMpUK1RcXS4WWJ6n1r7ErrIju10Y", "text": "Portekiz dünya coğrafyasının büyük bir kısmını keşfeden ülkedir. 14. ve 18. yüzyıllar arası dünya hakimiyeti sürdüren ülkeler arasında bulunmuştur. Bir macera için geldiğim bu ülke bana ikinci bir yuva oldu. Hem insanıyla hem toprağıyla hem mutfağıyla, sıcaklığıyla Portekiz benim favori ülkelerim arasına girdi. Yabancı bir ülkeye yaşamaya, çalışmaya veya okumaya gidenler bilir, insan birdenbire bir boşluğa düşer, sanki yapayalnızmış gibi hisseder dünyada... Fakat Portekiz'de bana en başından sanki ben de o ülkenin vatandaşıymışım gibi davranıldı. Kendimi hiçbir zaman orada yabancı gibi hissetmedim. Eğitim seviyesi çok yüksek olmamasına rağmen, kültürlü insanlar ile tanıştım. Portekiz adeta bir şairler ülkesi. 15. yüzyılda Luis de Camoes'dan başlayarak Fernando Pessoa'ya kadar çok değerli şairler gelip geçmiştir bu ülkeden. Yazdıkları şiirler doğa şiirleri olsun, aşk şiirleri olsun çeşit çeşittir, her türlü şiiri bulabilirsiniz Portekiz'de. Sadece kendi ülkeleriyle kalmamış, bu şairler ve eserleri neredeyse tüm dünyada tanınmış. Şiirlerde ana konu, diğer ülkelerde bulunmayan 'denizcilik'. Lizbon'un en işlek caddelerinde denizcilerin anıtları bulunmaktadır. Denizcilerin ardında bıraktıkları ailelerinin ve sevdiklerinin özlemleri görülür şiirlerinde ve 'Saudade' kelimesinin doğduğu zamanlardır. Saudade kelimesinin neredeyse hiçbir dilde tercümesi bulunmamaktadır. 'Özlem' ya da 'hasret' diyenler olmuştur Türkçe çevirilerde, fakat anadili olan Portekizce'deki tam karşılığı yoktur diğer dillerde. Portekiz'de, Türklerdeki gibi ozanların bestelemiş oldukları türküler de vardır: bunun adı 'Fado'dur ve denizcilere atfedilmiştir. Yani anlayacağınız gibi, her yerde denizciliğin izleri vardır. Kendi arkadaş çevremde de fark ettim ki, kurdukları cümleler, halk dillerinde dahi olsa çok şairanedir, dilleri buna çok müsaittir. Portekiz, tarihi çok zengin olduğu için, orta çağlarda Portekiz'e çok varlıklı insanlar gelmiş olduğundan dolayı, elit tabaka çok fazlaymış ve dolayısıyla çokça saraylar bulunmaktadır. Birgün gezmeye çıktığınızda karşınıza herhangi bir köşede saray çıkabilir. Türkiye'de nasıl her köşede bir mescit bulunuyorsa, Portekiz'de de her köşede bir kilise vardır. Bu ibadethaneler çok özenilerek yapılmıştır, kendilerini belli ederler. Portekiz Avrupa'nın en Batı ülkesi yani Amerika'ya en yakın ülkedir ve diğer Avrupa ülkelerine kıyasen farklıdır. Portekiz insanı çok cana yakındır, Atlantik okyanusuna komşu oluşu, apayrı bir atmosfer oluşturur ülkede. Ülkenin deniz ürünleri çok lezzetlidir ve en tanınmış yemekleri deniz ürünlerinden yapılır. Başkentte yaşamanın zor olduğu, herkes tarafından bilinir. Fakat Portekiz'in başkenti Lizbon'da geçirdiğim 5 sene bana tatil gibi geldi. Hayatın stresini neredeyse hiç fark etmiyorsunuz. Ne zaman ki bir molaya ihtiyacınız oldu, kendinizi sahil başında o yumuşacık kumların içinde dalgaları seyrederken bulabilirsiniz. Avrupa'nın en uzun sahil şeridi Portekiz'dedir ve Lizbon sahil şehirlerinden bir tanesidir. Sahilde otururken, kahvemi yudumlarken, güneşin deniz üzerindeki yakamozunu düşündüğümde, hala gözlerimi kamaştırır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/307/code/h20Nw4w80p2iNIH1qHkw5TKeP4bQ0XIieagDgFmlsk9s3ibvN15cJI9dycG5HkJIbHFbfGzZLNo3TTqnTxRPY7STfcU2Oo0lp2iyAIxAJgFIKoEKPRc0RYiQ4j2x4q2melWXQP42WbZTTaZClalXw1", "text": "Göz göze gelmişlerdi. Adamın can tehlikesi vardı. Sevgili çekmişti en can alıcı bakışlarını, kaşları bir yay gibi gerilmişti. Ve kirpikleri bakışlarından önce birer mızrak gibi doğrultmuştu sevdiğine. Avının üzerine atılmak üzere olan bir avcı gibi hazır kıtaydı. Merceği güneşe tutup da ışığı odaklarsınız ya bir noktaya, kadın da bakışlarını toplamıştı adamın gözlerinin ta içine. Yaktı yakacaktı adamı. Kül edecekti, yok... Dayanmak mümkün değildi bu nazara. Baktı mı kazara, Allah korusun kör olabilirdi adam. Ruhunu kabzedebilirdi kadın adamın. Bir mıknatıs gibi çekebilirdi canını. O kadar kolay bir avdı ki adam! Aşkın pençesini geçirmişti kadın, adamın yüreğine. Adını ezberletmişti. Güzelliğini kazıtmıştı adamın aklına. Adam kadını her gördüğünde ve onun amansız bakışlarına maruz kaldığında Dilo Ez Bımrım diyordu farkında olmadan. Kadına bakamadığı için doyasıya, üzgün olduğunu ifade ediyordu. Ona içini dökemediği için 'Senin uğruna öleyim.' diyordu. Kadının nefesi adamın tenine isabet ettiğinde anında yakıyordu değdiği yeri. Bir kalp yanığı çıkıyordu ortaya. Bir ay resmi şekilleniyordu karanlığın içinde bembeyaz. Bir güneş beliriyordu dağların ardından kıpkırmızı. Adam eridikçe eriyordu. Tükendikçe tükeniyordu. Kadının merhameti yoktu. Adamın canını okuyordu adeta, ruhunu teslim alıyordu, gülüşüne posta koyuyordu, aklına çentik atıyordu. Oynuyordu resmen adamla, avucunun içine alıp mahkum ediyordu aşkına. Adam: Dilo Ez Bımrım diyordu. Üzgünüm demekti. Başka sözü diyecek takati kalmıyordu. Kadın, Azrail'iydi adamın adeta. Çaresizdi adam, sahipsiz, kaderine terk edilmiş ve yapayalnız. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu adamın çünkü kaybedeceği tek şeyi ona hükmeden sevdiğiydi. Zulümde bile olsa adam buna şükür diyordu çünkü sevdiği kadındandı bu zulüm. Bir et ve kemik yığını olarak vardı adam başkasına. Ruhunu teslim etmişti kadına. Başkasını sevmesi mümkün değildi adamın. Kadın da bunu biliyordu ve çok iyi kullanıyordu. Adam, onun avucunun içindeydi. Saksısındaki çiçekti, balkonundaki kuştu. Hayat kadına sahiden çok hoştu. Kadın bilerek ya da bilmeyerek adama eziyete devam ettikçe adam da gayriihtiyari: Dilo Ez Bımrım diyordu. O üzülmesin istiyordu. Canı ağrısa da olurdu, çıksa da! İnsan sevdiğinin her kahrına razı olurdu. Her zahmetini sineye çekerdi. İnsan sevdi mi böyle sevmeliydi. Alabildiğine hesapsız, hudutsuz olabildiğine... Kadın, adamın gözünde dünyanın en güzeliydi, en özeliydi. Adam ise kadının gözünde bir çapak bile değildi. Kadın ayağa kalktı, şuh bir öpücük yolladı adama dudaklarını büzerek. Bu ölüm öpücüğüydü. Gelip adamın yüreğine kondu. - Dilo Ez Bımrım, dedi son bir kez adam. Kadın duymadı bile onu, şen bir kahkaha attı yankısı cümle alemi sardı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/308/code/5PhLndBPtpR8B0JEChLu0swfZiWsAcuJ0izW7uaIoYTqxJ81whi4loee8mKN1x0MhFjpt0TSqD2EsElneGpNmlrW7Rjr6JHnHBlCM0W4z85TGkBey7XtPXSPDyuEXJPvGAW8xAsi85Z547Maqjhq8S", "text": "Stefan Zweig; Viyana doğumlu Yahudi kökenli Avusturyalı yazar. Bir çoğumuz insan duygularının kaleme alınış tarzından çok etkileniriz. Kendi yaşadığımız duyguları bizim yerimize izah eden insanı hayranlıkla okuruz. Hele bir de o duyguları okurken hissettiriyorsa ne ala.. İşte Zweig öyle bir yazar. Bilinmeyen bir kadının mektubu'nu, hayatımın belki de duygulardan en yoksun olduğu bir döneminde okudum. Bana tekrar hissettiren, duyguları hatırlatan bir kitap oldu. Okurken kalbim çarptı, ellerim terledi, hatta ağladım. Beni götürdüğü o hisler dünyasından büyülenmiştim. Kitabı bitirip son sayfayı çevirdikten sonra Ben ne okudum? diye sordum kendime. Okuduğum kitap öyle yoğundu ki hiç durmadan ilk sayfaya dönüp baştan başladım. Hala ara sıra bu kitabı tekrardan okurum ve yeni şeyler bulurum. Kitabın orjinal dili Almanca. Türkçe çevirisini ise Ahmet Cemal kaleme almış. Çevirileri her zaman çokça eleştiren biri olarak bu çeviriyi dilin kullanımına hayran kalarak okudum. Türkçesinin edebi halinden çok etkilendiğim için bir de Almancasını okumaya karar verdim. Almancası ise ayrı bir edebiyat şöleniydi sanki. Almancadaki edebi anlatım Türkçe'ye başarıyla çevrilmiş. Kitap insanı her dilde etkilemeyi çok iyi başarıyor. Bu bir aşk hikayesi. Fakat okuduğumuz aşk kitaplarından bir farkı var. Bu sefer aşkı bir kadından dinliyoruz. Bir kadının aşkına şahit oluyoruz. Bir kadının ne denli sevebileceğini görüyoruz ve hissediyoruz. Öyle büyük bir sevda ki yaşanan, okuyucunun göğsünde bir sancıyla ona eşlik etmemesi elde değil. Çocuk yaşta başlayan ama bütün bir ömrü etkilemiş bir sevda.. Hayatının neredeyse tamamını severek geçirmiş bir kadın ve onun sevda satırları... Sevdiği adama yazdığı mektuba Sana, beni asla tanımamış olan sana diye başlıyor. Bir insanın bu denli sevgide dahi tanınamamasına insan hayret ediyor. Dağları deldiren sevda, bazen tam önümüzde olsa dahi görünmüyor. Bu kitabı okuyan kişi eğer bir edebiyatçı ya da edebiyat aşığıysa okurken bu sevdanın dile getirilişinden büyülenecektir. Bir psikolog veya psikoloji ile ilgilenen biriyse yaşanan aşk hikayesinin insan ruhundaki temellerine bakacaktır. Bir çok yönden araştırmaya değer bir anlatım ve hikaye var karşınızda. İnsanın hayatında dönüm noktaları olur. Kimi zaman bir şehir kimi zaman bir olay kimi zamansa bir insan değiştirir hayatımızın bütün şeklini. Bu kitapta bir insanın, bir başka insanın hayatına ne denli etki ettiğini okuyacaksınız. Ve hiçbir etki tek bir sonuç vermiyor. Devam eden bir silsile gibi birçok sonuç doğuruyor. Bir sevdanın doğuracağı bütün sonuçlara razı olmuş bir kadının ne denli güçlü olduğuna inanamazsınız."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/31/code/kjGQwwwLSZ2bSfKzu8tyL7q4R6spA26yYdGj0scj4NlZ5aU2mWCe8lGfDgydqeV7lF8L22KcUdpU6WidvPC82Kj82JnNVETeRRS3BZ0WBQwoTbpF38coQThW6lenbmCkn8UGHbp16VluNnOnlJszUO", "text": "Boğuluyorum. Limanım yok, denizim de. Deniz olsa gözyaşlarıma sığınır, bi rahatlar, sonra zehrimi kusmamın verdiği huzurla doğrulurdum belki çöküp kaldığım yerden. Ne doğdum ne de doğurganmış gibiyim. Bütün anaçlığımı kaybettim. Kadın olduğumu bile unuttum nicedir. İlgim, anlık heveslerden ibaret. Sonra dönüyorum kimsesizliğime. George Orwell'in Boğulmamak İçin adlı kitabını okumuş, sanılanın aksine her sayfasında biraz daha boğulmuştum geçenlerde. Zor tamamlanır bu hikaye dedim, kafamı kaldıramıyorum boğulmaktan. Kitap gibiyim işte ben de. Sayfalarca yazılabilir hakkımda, satırların seni nereye götüreceği belli olmaz. Uçsuz bucaksız bir evren, sonu yok, sonucu meçhul. Sayfaları çevirdikçe daha çok boğulursun. Bir tek limanım yok. Sığınabilecek bir liman. Güvenliksiz bir yolculuk bu. Demir alamazsın, kıyıya yanaşamazsın, çökersin ama dibe vuramazsın, bayrak açsan da başka gemilerden yardım alamazsın. Sadece kendinle, kendi başına yaptığın bir yolculuk olduğundan, alarm düğmesinin camını kırıp yardım çığlığı atamazsın. Duyan olsa da gelen olmaz, olamaz. Çoktan demir almışsın ve kalmışsın tek başına. Çamura saplanmış, yolun ortasında kalmış, ıssız adaya düşmüşsün. Ama oraya da yanaşamazsın. Yolculuk devam ediyor, inmek yok. Durmak hiç yok. Dedim ya denizim yok diye. Olsa kendimi serin sulara atıp, boğulmaktan korkmadan, ağlayıp ağlayıp, tuzlu gözyaşlarımla doldurup her yeri, sonunda gemiyi yüzerek terk edeceğim. Bir daha dönmemek üzere kararlı, kıyıma vuracağım. Terk ettiğim gemiyi bulan bulsun, gören görsün, binen binsin umursamayacağım. Boğuluyorum. Zihnimin gürültüsü, boşa giden cümlelerim boğuyor beni. Konuşuyor ama duymuyorum, yiyorum ama tat almıyorum, anlatıyor ama rahatlayamıyorum, dinliyor ama işitmiyorum, sussam kendimden ürküyorum, konuşsam anlam ifade etmiyorum. Kendi gözümden düştüm nicedir. Kendimle vuruşuyorum. Rakip benim. Kendimi takip ediyor gözlerim. Anksiyetelerimden korkup kendimden kaçıyorum. Başkalarını suçlayacak yaşı çoktan geçtim ama ejderha kılıklı insanlardan da tiksindim. Yusuf'un kuyusunda veya Yunus'un saklandığı balığın karnında, bir süre sessizliğe susamış, kimsesizliğe aç, kayıtsız kalmaya aşık, aklımdan vurulmuş vaziyette bin yıllık uykuya yatayım istiyorum. Kendimi istemiyorum. Benliğim benimle gelmesin. Sussun bütün şarkılar ve darmaduman olsun kokuşmuş bütün ağızlar. Diller lal olsun, kendinden başkasını görmeyen gözler ama, hak'la batıl bu kadar iç içe geçmiş olmasın. Özlemler taşınabilir olsun mesela. Sağduyu bencilliğe üstün gelsin. Akılla kalp barışıp, el sıkışsın. Bunları beceremeyenlerin düzeni altüst olsun. Kötülükler ve kötüler çaresiz, şaşkın, gözlerinin feri sönmüş, dizlerinde derman kalmamış vaziyette dona kalsın. İnsanlıktan çıkanların sözleri nimetten sayılmasın, arsızların mayası bir kere de tutmasın. Her türlü ahlaksızlığı normalleştirenlerin, sevgisizlik tohumu yeryüzüne saçılmasın, fideleri mahsul vermesin. Bir kere de iyilerin dönsün devranı. Susmuş akılların dili çözülsün, kurumuş vicdanların kökü kazınsın. Yolculuğu kendine değil, önce 'başkalarının yaşamına' çıkanların gemileri batsın. Su bassın ağlamayan gözleri, nasırlaşmış kalpleri merhamet bürüsün. Bir tek kendine yapılan bütün yolculuklar mutlulukla son bulsun. Kutlama yapalım sonunda; 'Bir yolculuğumuzun daha sonuna geldik. Sağ salim bizi kıyıya ulaştıran kaptana teşekkür ederiz. 'diye. Konfetiler patlatalım, yıldızlı, kalpli. 'Kalbi bulduk sonunda, burdaymış. Şükür. İçi huzurla kaplı. ' diyelim. Kendini bulan, başkalarını da alır gemiye nasıl olsa."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/310/code/Xal5VPichpRltfYlGwGT7iYXMphD0w7owlFYJEhDJp0zGZ3ZUONHKpato36V4352EhmVzrJ6eLyD47VpS0Cublqr5nlhjGE1RcVtrogTBuDbQRxKjIjEo9tubBZyj1NzzFVjasdR4nq0YeT1DmeJzy", "text": "Her gün nasıl da değişiyorum. Gözle görülür şekilde büyüyor zihnimde düşünceler. Bir gün ak dediğim ertesi gün kara oluyor. Pişmanlık duymuyorum. Her taşın altında kendimi aramaktan yorulmuyorum. Bu benim görevim. Buhranlı günlerim. Entelektüel sancılarım. Zihnim. Ruhum. Bedenim. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum ve bu delilik hissi bana zevk veriyor. Daha az deli, daha çok normal olsam kendimi sevemezdim belki. İnsan fakirliğe yokluğa kıtlığa özenir mi, nedense özeniyor bilinçaltım benim bile haberim yokken. Keşke kalem alacak param dahi olmasaydı da düşüncelerimi ezberlemek zorunda kalsaydım. Toprağa kazısaydım yahut neler dönmüşse o gün aklımda. Keşke odama günler boyu açgitseydim de bulacağım ilk nimetin değerini öyle bir anlasaydım, şiirler yazsaydım bir kuru ekmeğe. Memleketimi göremeseydim keşke yıllarca, ancak rüyalarıma girseydi de sabaha kadar ağlasaydım. Keşke ıssız bir adaya düşüverseydim de yalnızlığımla kalakalsaydım. Dostlarım arkadaşlarım ailem... Beni tanıyan kim varsa uzaklaşsa, seslerine hasret olsaydım. Kafayı yememe ramak kalsaydı belki de toptan delirseydim. Her şey ne güzel olurdu o zaman. Çoğunuz beni yadırgayacak biliyorum. Hor görecek. Düzene uymayana öyle yaparlar. Kötü bakarlar, arkasından konuşurlar. Az değişik bir işe kalkışın hemen nasıl da yaftayı yersiniz, bozuğa çıkar adınız. Yazık oldu, vah vahlanırsınız. Ama kimin umurunda? Belli ki benim değil."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/311/code/iQHfwfbUcyqCnkJAEyCGhyD2nIOT9wPvEYb6WHpnZPPhG0j31aLShZCg2bhDJpstrIoWHSWL881ybJwv4B9JamvAUDch0zLfEcrhXkijR4DOaaQStNcMUMDnea7LP9OBtPhfw70xjG0LQG8NtdSMSi", "text": "1) John Wick, konusu ve akışı gereği kendisine son derece uyan bir aktör bulmuştur. Donuk ve Azrail suratlı Keanu Reeves. Matrix serisinden spora ve uzak doğu sanatlarına çok da uzak olmayan Reeves, bu seride muazzam bir iş çıkarıyor. Çoğu aksiyon serisinde başrol oyuncusu gerekli altyapısı olmadığı için çekimlere ve dolayısıyla biz seyirciye o aksiyonu veremez, geçiremez. Örneğin 'Resident Evil' serisinde o kadar çok cut vardır ki bir süre sonra başınız ağrımaya başlar. Ortalama bir dövüş sahnesinde bile 100'e yakın cut görebilirsiniz. Sürekli kesilen bu sahneler hemen sizin negatif bir yaklaşım oluşturmanıza sebep olur ki haklısınızdır da fakat Wick serisinde Keanu ve yönetmen uyumunu, kalitesini serinin her saniyesinde hissedersiniz. Aksiyon sahnelerinde renk, ses mükemmelliği bir yana başrol oyuncuları kesinlikle o aksiyonu size yaşatır. 2) Müzikler. John Wick serisi üç filmdir. Hem trailer hem de filmin içinde şahane bir soundtrack kullanıyor. Yer yer dubstep, yer yer deep house, yer yer de tekno ile harmanlanmış ve biraz da karanlık sosla bezenmiş bu orijinal soundtrack albümleri kesinlikle ve kesinlikle filme vereceğiniz puanın bir adet daha yükselmesine vesile oluyor. 3) Filmin özlediğimiz saf aksiyonu bize hissettirmesi. Son yıllarda artık gına getiren CGI, yeşil perdeler ya da yukarıda verdiğimiz cut sahnelerle yapılmış gibi olan ama leş gibi duran aksiyon filmlerinden sonra John Wick aslında bize istediğimiz minimal şeyi veriyor. Dünyanın yok olmasını Thanos başka bir yerde yapsın ya da 467 araba hızlı ve öfkeli serisinde ardı ardına patlasın, önemli değil. Ben görsel efekti az ve içinde daha fazla insan emeğiyle yapılmış bu sahneleri istiyorum. 4) John Wick evreninin kurumsal bir kuruluş içinde yaşaması. Evet bu gerçekten insanda, seyircide güzel bir merak oluşturuyor. Belirli bir alan içerisinde adam öldürememek, bunu yaptığında sonuçlarına katlanmak, 'assassin creed' oyunu gibi üstüne başına bir şey alacağın zaman bunun belirli bir store/money düzeneği ile ilerlemesi bence filmi daha şık bir yere götürüyor ve seyirci de bu durumdan memnun. 5) Filmin kendisini zaten çok ciddiye almaması. John Wick serisi size alt metinlerde imgeler eşliğinde bir şeyler sunan, hayatın sırrını vereceğini iddia eden bir film değil. Arkadaşlar günde elinizde 4-5 saat salak uygulamalarla milletin ne içtiğine bakıyorsunuz, sevgilinizle tartışıyorsunuz, maddi problemleri düşünüyorsunuz ya da okul ile uğraşıyorsunuz. Yahu günde 2 saat rehabilite olmak şu zamanda gerçekten zor iş. Hiçbir şey düşünmeden saf bir aksiyon filmi izlemek bence küçümsenecek bir olay değil. John Wick serisi kendi türünde en iyi işlerden. Ben de zamanında Tarkovski, Kubrick ya da Scorsese izlerim, izledim ama kusura bakmayın sinemanın popcorn temellerinin çoğunu yerine getiren bir seri olan John Wick serisini reddetmek fularcılık oynamaktan fazlası değil. Her anlamda leziz bir seriye dönüşmüş bu filmin tüm ekibine selam olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/312/code/0pf8nHLZDlUDc8SgHwFzlxOCDzMVz1WxHJVDvpD9IURP3aTaumGmpWaVsUkIJdlIdN0IdiTbIwEpJEESSZL5dw8LpGmggeeVpzQ7U8GusfrZnW9IN2c6PZGtM2XxUikZM0XQubtY5UM7LurjegYpcs", "text": "Yaşlı adam sonunda bitirdiği şaheserini gitar sehpasına dayadı. Onun için özeldi. Ustalığının son parçasıydı. Bırakıyordu artık. Ağaç şekillendirmek, güzel gitarlar yapmak yetmişti. Bu son eser onu fazlasıyla tatmin etmişti. Görenler, eline alıp gövdesini okşayanlar ne kadar özel olduğunu hissedeceklerdi. Timur abi kusura b... derken direkt sözü kesildi. Timur önde meraklı, eleman arkada tatminkar, masanın başına geldiler. Timur' un kalbi ölesiye çarpıyordu. Elleri nazikçe ama aynı zamanda titreyerek sandığı açtı ve işte onu gördü; şaheseri. Eleman da gözlerini ardına kadar açmış bakıyordu. Bir sanat eseri., dedi. Elini uzatıp dokunacaktı ki Timur, Hayır! diye tiz bir sesle haykırdı. Eleman bir anda korkarak arkaya attı kendini. Timur gülümsüyordu, ardına kadar gülümsüyordu. Eline aldı. Sapı sanki gerçek bir ağaç dalıydı. Işığın altında odaklandı. Gövdesine işlenmiş dikenli sarmaşık desenleri de çok gerçekçiydi. Gözlerini alamıyordu. Elemanı evine gönderdi. Bu zevki kimseyle paylaşmak istemiyordu. Şimdi masanın üzerinde bıraktığı gitarın sap başına telleri tek tek bağlayıp gövdesindeki köprüye tıpalarla sabitledi. Akustik bir gitardı artık tam anlamıyla. Sesi insanı kendinden geçirmekle kalmıyor hayallere götürüyordu ama yetenek neyse o kadar oluyordu tabii ki. Gitarın rengi ve şekli o kadar ağaçsıydı ki ihtiyarın hissettiklerini anlıyor ve hissediyordu. Elinden bırakamıyordu. Köşedeki kanepeye uzandı ve gitara sarılarak uykuya daldı. Sabah uyandığında çok mutlu, aynı zamanda da tehlikede hissediyordu. Garip bir duygu ikilisi, diye düşündü. Dükkandaki tek tuvalete yöneldi. Bağırsaklarını boşaltmaya yetecek kadar zaman sonra telefonuna koştu. Açık artırmayı ayarlamak için görüşmelere başladı. Gitarı öve öve bitiremedi. Ama sonunda ertesi akşama zenginlerle dolu bir seans ayarladı. Ertesi gün geldiğinde ondan ayrılmak zor olacak ama güzel bir yardım yapmış olacağız neyse ki, diye düşündü. Ama aslında umurunda değildi. Sadece vicdanını rahatlatmak isteyen küçük çapta bir zenginin iç deyişleriydi bunlar. Evet, sevgili konuklarımız, evet... Ne kadar muhteşem bir şaheser olduğunu hepimiz biliyoruz artık. Şimdi ise biraz para konuşalım değil mi? derken suratını tuhaf bir şekle sokup kalabalığa soru soran bakışlar attı ve alkışlar yükseldi. Evet, konuşacağız ama bugün farklı ve güzel bir niyetle konuşacağız. Ustamız özel bir teklifte bulundu. Eserini açık arttırmaya çıkarmamızı ve paranın da bağışlanmasını istedi. Tabii biz payımızı aldıktan sonra., dedi kahkaha atarak ve kalabalıktan da aynı şekilde karşılık aldı. Yani bu akşam sizden cömert davranmanızı bekliyoruz. Ve açık artırmayı 100 TL ile başlatıyorum. Var mı arttıran?. Çekişmeli ama zengin pintiliği ile geçen bir zaman sonra; 6 numara! Yok mu arttıran?, uzun bir sessizlik sonrası, 85 bin liraya satıyorum, satıyorum, saaattım!, dedi ve tokmak sesi duyuldu. Herkes ayağa kalkıp alkışlamaya başladı. Bay 6 Numara ise asaletinin arkasına zar zor sakladığı neşesiyle sahneye çıktı ve deklanşörler duruma el attı. Timur sahne arkasına geçtiğinde mutlu olduğunu, bir yükten kurtulduğunu hissediyordu. Şaheserden ayrılmak hiç de zor olmamıştı ve hala bağış parası umurunda değildi. İhtiyarla artık çalışmayacak olması da umurunda değildi. Umrunda olan bir tehlikeden uzaklaşmışlık huzuruydu. Şimdi dükkana dönmeliyim, ayın elemanı favorin olsa da güvenmeyeceksin.; dükkanı bırakacağı zaman ayın elemanı vekilliğini yapardı. Hayatında bu kadar duygu karmaşası yaşamadığını düşünüyordu arabasına giderken. Çünkü şimdi asaletinin arkasında gizlediği o neşe geri geliyordu. Arabasında adamlarını bekliyordu. Sonunda gitar sandığıyla gözüktüler. Onlar yaklaştıkça neşesi, müzik yapma isteği yükseliyordu. Artık Timur' u tanımıyordu bile. Bugün de amma garibim., duraksadı. Yoksa bu gitarın bir büyüsü mü var acaba?, dedi. Kıkırdamaya başladı. Ama ayyaş kıkırdaması gök gürültüsüyle kesildi. Bardaklar gökyüzünden delice boşalıyordu. Mazhar kendine geldi. Sandığa yürüdü. Elleri titriyordu. Zafer duygusuyla yenilmişlik duygusu birbirine karışıyordu. Ama kilitleri açtığındaki ses çifti öyle tatmin ediciydi ki... Yavaşça kapağı kaldırdı. Şaheseri aldı, ahenkli seslere bıraktı ellerini ve telleri. Aynı anda bilinci hayal diyarına gidiyordu. Uzaydaydı. Yeşil lekeli mavi eliptik küreye bakıyordu. Bütün hatalarını, günahlarını, pişmanlıklarını böyle geride bırakabileceğini hayal ederdi hep. Bir süre sonra gözleri karardı. Ve tekrar gerçekliğe geldi. Çünkü elleri, ses üretmeyi bırakmıştı. Şaşkındı. O adamın söyledikleri doğru. Belki farkında değil gerçek olduğunun ama beni gerçekten hayalime götürdü!, dedi hayretle. Son zamanlarda üstüne çalıştığı başka bir parçayı çalmaya başladı. Çok zordu. Çalamayıp sinirlenmiş ve eski gitarını kırmış, çöp etmişti. Yine zar zor çalıyor, duraksadığı yerlerde giderek sinirleniyordu. Hayır kendine sinirlenmiyordu, bunun için fazla asildi ama gitarın güzelliği ona suç atmasını engelliyor gibiydi. Yine de Mazhar giderek sinirleniyordu. En sonunda gök gürültüsü eşliğinde gitarın gövdesine vurdu. Mazhar bir anda geriye savruldu. Neyse ki yatağa düştü. Hemen doğruldu. Şaheser karşında dimdik duruyordu. Nasıl olur?, diye haykırdı. İdrak edemeyerek; Bunu o, o mu yaptı?, dedi tiz bir sesle. Odadan dışarı atmak istedi kendini ama şaheser onu çağırıyordu. O kadar güzeldi ki... Az önce yaşadıklarını unutma noktasına geldi. Tekrar eline aldı. Tellere dokunur dokunmaz bir şey hissetti. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Dikenli sarmaşık deseni bileğine dolanıyor, kanatıyordu. Mazhar'ın kurtulma çabaları boşa gidiyordu. Çünkü boştaki eli de artık boşta değildi. Çığlık atmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Sanki büyülenmişti. Çok geçmeden sarmaşık boğazına sarılıyordu. Mazhar kanlar içinde boğuluyordu. Çırpınıyor, tekmeler savuruyordu ama hiçbir faydasını göremiyordu. Mazhar ölmüş, yağmur dinmişti. İhtiyar dağ başındaki evinde huzur dolmaya başlıyordu. Boş gitar sehpasına bakarak; Kardeşlerinden birinin katilini öldürdün şaheser. İntikamın başladı., dedi ve gülümseyerek çayını yudumladı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/314/code/4wD5jPmazjyTntOEj7RvR44NQlw5oD2EjPlaqjoqwY0da9EhPsKXlWfmOnltih5BFfpX6qXGcFjtjlLAUAMUsMPU5TPd7vBsCdKvg5hsFAsJQd2KREMyPJxkBWndHnCo2WaufcTJRXhTdcjOVJinAN", "text": "Bugün aynada kendime baktığımda biriyle karşılaştım. Hep aceleyle, beklentiyle, hayal kırıklığıyla baktığım aynada, benden uzakta bir beni gördüm. Yüzüm, bakışlarım, izlerim, duygularım; aynada bana bakan biri... Nereye gidiyor bu yol, nerelerde duruyoruz, neden duruyoruz, neden devam ediyoruz veya ediyor muyuz? Sence biz mi hareket ediyoruz bu yolda, yoksa yürüyen bir merdivende miyiz de dururken bir yandan da hareket ediyoruz? Sen diyorum bu arada, artık senli benli olduk ha sevgili okur? Malum, bir yılı devirdik, gerçi yılın bize gelişi biraz devrikti zaten ama olsun... Ne diyordu editör, aynadaki ben. Bendeki ben, sendeki ben, bendeki sen. Benim öykülerimdeki sen, senin şiirlerindeki o, onun denemelerindeki ben. Kimim, kimsin, neredeyiz, ne yaşadık; senin yazdığın bir satır, çektiğin bir kare, seni hiç mi hiç tanımıyorken nasıl bu kadar benden olabiliyor aynı anda? İç içe geçmiş yürüyen merdivenler miyiz sizce, sevgili okurlar sevgili yazarlar ve sevgili eleştirmenler? Çarpışmıyoruz, bir yerlere gidip duruyoruz, bir aradayız aynı şeyiz ama uzağız ve farklıyız da. Farklı dünyalara yolculuğumuz başlıyor, korona riski olmayan bir yolculuk bu, keyfini çıkarın!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/315/code/G4RPTDuvITh9JWim0bdvhXMKGeaAMZQhERCUpaoJaNR3Hjo5XJxyxYgBgPJjCdKFPiprtL0SJ8o8zjXEgAikGGyk1NJ15jNZX6HTy9LrYb8Npyl7tW5x9ZGIjzkQ39QbWnh5M5BK5L5TBGuK2W16Be", "text": "Yanında duran, derin düşüncelere esir olmuş bu adamı yıllardır tanıyormuş gibi hissedip anlam veremediği bir güven duygusuyla dolmuştu. Henüz tanışalı bir günden kısa zaman olmasına rağmen içinde duyumsadığı, kalbini sarsan bu his de neydi böyle? ilk görüşmeleriydi ama herkes herkesi yüz yıldır tanıyordu. Hem de bu yüz yılda birikmiş tüm hasretin kavuşma heyecanını o kısacık güne sığdırmaya çalışıyorlardı. Beklemiş oldukları her şeye ulaşacak, aradıkları tüm cevapları bulacak, kaybedilen ne varsa yerine yenilerini koyacaklardı. İki kişi karşılıklı bakıştığında bunun ne ilk bakışma olmadığının ne de son bakışma olmayacağının farkındaydılar. Hem içlerinde kaynayan o volkan, bir ruhun bir başka ruha, bir aklın bir başka akla, bir kalbin bir başka kalbe nasıl aşık olabileceğinin kanıtıydı. Hafif rüzgarlı o Eylül akşamında sahile vuran dalgaların sesine karışırken sesleri, karanlığı yalnız dolunayın parlaklığı bölüyordu. Göz gözü ise ancak, iki kalbin yaydığı kıvılcımın aleviyle görüyordu. Denizde oluşan yakamozlar rengarenk danslar ediyor, bu gecenin bitmesini ne kadın ne adam ne deniz ne de dolunay istiyordu. Oysa hava soğumaya başlamış, bu uzun günün sonunun yaklaştığı, yıldızların çıkışından anlaşılmıştı. İkisi de susuyor, birbirlerinden habersiz aynı noktaya bakarak aynı düşüncelerde boğuluyorlardı. Ayrıldıkları an içlerinde oluşacak o boşluğu henüz oracıkta sahilde otururken farketmiş ve hüzünlenmişlerdi. Denizin kokusunu ve hafif hafif esen rüzgarın saçlarında gezinişini önemsemeden, ay ışığı altında parlayan gözlerini birbirlerine çevirmiş, son bir kez doya doya bakacaklarının bilinciyle göz göze gelmişlerdi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/317/code/xq2H2Acwd4YDJ8xFyZXLZTappGjVUpobihqIhxriD5LdjFL8uaXOagmszYaFCpTus3fZPSfob5cXaUh5IiAcqqhcI9AQ18OBdg2lv6CARmmn7RiZ8bFzBYqq2zccVUPR0F2Q28qXsCHoqOMMXSZVdl", "text": "Hepimiz içimizden bir sesin: Alıp başımı gidesim var, dediğini duymuşuzdur. Her ne kadar öyle olmadığına inansak da bazen çevremizdeki insanlar bizi, hatta bazen de insan kendini yorar. Bunu olumsuz algılamak gerekmiyor, çünkü her birimiz bir diğerimizden farklı olduğumuz için düşüncelerimiz ve eylemlerimiz de farklılık gösterir. Böylece günlük hayattaki ilişkiler ve yoğunluk bizi yorar ve bedenimizi gitme arzusu kaplar. Belki de içimizdeki sesin -ruhumuzun- bize bir çağrısıdır bu. Ve etrafın sesini kısıp onu dinlemenin vakti gelmiştir. Uzun zamandır İspanya'ya gitmeyi çok istiyordum ama tek başıma cesaret edip gitmeyi göze alamadım. Daha sonra içimdeki sesi hatırladım ve alıp başımı gitmenin vaktinin geldiğine karar verdim. Böylece hemen, gidiş Alicante ve dönüş Barcelona olmak üzere dört günlük biletimi aldım. İlk defa tek başıma, dilini bilmediğim ve daha önce hiç gidip görmediğim bir yere seyahat edecektim ve endişeliydim. İnsan bilmediğine yabancıdır derler ya, işte bu seyahat yabancı olduklarımı tanımam için büyük bir fırsat olacaktı. Her ne kadar İngilizce konuşuyor olsam da İspanyolların İngilizce'yi pek tercih etmediklerini duymuştum. Ama dilin anlaşabilmemiz için bir engel olacağını düşünmüyordum. Çünkü dilden daha evrensel olan hal dili yetecekti anlayıp, anlaşılmaya. Almanya'dan yola çıkarken hava soğuk ve karlıydı. Alicante'ye vardığımda ise güneşli bir bahar havası vardı. Güneşin sıcaklığını tenimde hissettiğimde bu seyahatin bana iyi geleceğini anlamıştım. Öyle de oldu gerçekten. Dört gün boyunca kendim ile zaman geçirme fırsatım oldu. Kendimle geçirdiğim vakitte aslında günlük hayatta kendimi ne kadar ihmal ettiğimi fark ettim. Ve böylece hem kendimi hem de hayatımı gözden geçirmeye ve günlük hayatta yanıtlayamadığım sorulara cevaplar aradım. Kendimle baş başa kaldığımda ve diğer yan etkenleri göz ardı ettiğimde bu sorulara yanıt bulmak çok daha kolay oldu. Yürümeye ara vermek istediğim anlarda parıltılı gökyüzünün altında deniz manzarası olan küçük bir kafeye otururdum. Kafe hem Castillo Santa Barbara'nın hem de Platja del Postiguet'in görülebileceği bir yerdeydi. Burada kahvemi yudumlarken bana yanımda getirdiğim Wiedersehen im Cafe am Rande der Welt kitabı eşlik ediyordu. Bazen bazı kitapları alır aylarca raflarda, yatağımızın baş ucunda bekletir ve çok sonraları okumaya başlarız. Fakat okumaya başlayınca neden bu sürenin uzadığını daha iyi anlarız. Çünkü biliriz ki daha önce okusaydık bazı yerleri tam idrak edemeyecektik. İşte bu kitap da kendimi bulma seyahatimde benim için farklı bir anlam taşımıştı. Kitapta şöyle bir söz geçiyordu: İnisiyatif kullan ve yolunu seç, yoksa diğerleri senin yerine seçecektir. Belki de bu satır Alicante'den de yol almanın geldiğini hatırlatmıştı bana. Uzun bir tren yolculuğu sonunda Barcelona'ya vardım. Seyahatimin son iki gününü burada geçirecektim. İlk gün hemen Antoni Gaudi'nin eserlerinin sergilendiği meşhur Parque Güll'e gittim. Şehrin biraz dışında yüksek bir tepede yeşilliklerle dolu büyük bir parktı burası. Gaudi'nin mimarilerinin yanı sıra birçok farklı bitki türleri de sergileniyordu burada. Gezginlerin yoğun ilgi gösterdiği bir yer olmasına rağmen park oldukça sessizdi. Bu sayede doğanın içinde sessizliğin ve yalnızlığın keyfine varabiliyor insan. Son gün Barcelona'nın en kalabalık caddesi La Rambla'ya gittim. Caddeyi bir kere baştan sona yürüdükten sonra bir banka oturup sokağın kalabalığını seyrettim. Burada insanlara bir o kadar yakınken bir o kadar da uzak olmak içimde farklı bir duyguyu tetikledi. İnsanları seyrederken hayatın biz hareket etmesek dahi akıp gittiğini bir kez daha anladım. Zaman denilen şeyin ne kadar değerli olduğunu bu yüzden öz saygımızı koruyup bu ömür vaktini kendimizi iyi hissettirecek alanlarda kullanmamız gerektiğini anladım. Ama anladığım diğer mesele ise buraya gelip hayatımı durdurmuş olmasaydım belki zamanın farkına varamayacaktım. Yani her ne kadar hayat akıp gitse de bazen daha sağlıklı ve hızlı yol alabilmek için kendine durup dinlenmeye izin vermesi gerekiyor insanın. Bu seyahat sayesinde kendime ve kendi değerlerime biraz daha yakınlaştım. İnsan sıkça kendine, yani iç dünyasına seyahat etmeli ve içindeki sese kulak vermelidir. Bunun için başka bir ülkeye gitmeye gerek yok. Yeter ki içindeki sesi duyabileceğin ve kendine doğru yol alabileceğin bir yer olsun. Kendine çok iyi bak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/318/code/BI0EkkKQkpluI7cqOothb8VljeQekoda540r8HleWxJxlvtXVeXjWAtFXWeZpRyl1jQ8C3dS8dUnksBf3V9jECaWKgLStBmRKIkbBV0TozqczEXPhkfmraT7YtS7KQ7Tvizs5EdGpn8QWRr5vZiX6D", "text": "Ramazan Teker, 19 Haziran 1993 Denizli doğumlu, öğretmen ve drama eğitmenidir. \"İçimde Kalmasın\" isimli bir roman, \"İşte Dünya Böyledir\" isimli bir şiir kitabının işçisidir. İnsanlara tahammülü minimum, insanların arasına karışma konusunda hevessiz, sürekli yazmak ile artık hiç yazmamak girdabında kendisini arayan birisidir. Beni yazmaya teşvik edecek meseleler hayatımın her alanında beynimin içinde dönüp durmaktayken edebiyat benim için içimde tutamama haliyle başladı. Eskiden hiç okumazken de yazıyordum, şimdi çok okurken de yazmaya devam ediyorum. Ancak edebiyata hizmet etmek gibi zerre gayem yok, yazdıklarımda edebi değer taşıyıp taşımama amacı gütmüyorum, popülizm ile çok okunmak arasında herhangi bir tercihim yok. Herkesin dilinde olduğu için okunan yazarların kelamlarına edebiyat demiyorum. Sanat da edebiyat da benim içindir. Toparlayacak olursam ben okuyup yazdığım ve bir fikir sahibi olmaya başladığım andan itibaren edebiyat bana ilgi duymaya başladı. Hayatın ta kendisi. Hiçbir zaman sözlerimi eğip bükmem, onu incitip bunu kırarım felsefesiyle otosansür uygulamam. İlhamım hayatım, bildiğim hayatlar, olmasını istediğim hayatlardır. Ötesine inanmam. Her türde yazılarım var, bazılarını halka arz ettim, bazıları bende saklı. Ama yazmak için oturduğumda bugün de bundan yazayım diye düşünmem. Eğer bir kurguysa bile beni yakın zamanda etkileyen şeylerden bahsetmeye çalışırım öykülerimde de, denemelerimde de. Şiir ise hayatımın ta kendisidir. Ancak şiir güzelliğini yalana borçludur, çok da itibar etmemek lazım. Bukowski kitaplarının tamamı bana çok şey katmıştır. Onun o uçuk kaçık öykülerinde bile hayatın gerçeklerinden kopmama hakimdir. Benim de felsefem bunun etrafında şekilleniyor. Onur Ünlü'nün \"Sen Aydınlatırsın Geceyi\" isimli filmi beni çok etkilemiştir. Öğretmen olmak benim için her gün düzenli olarak yaptığım kendimi iyi hissetme egzersizi. Zinde hissetmediğim, bitik olduğum günlerde bile bu anlar okuldaki sürelerimi kapsamıyor. Kendimi gerçekleştirme basamağım olarak görüyorum öğretmenliği. Dolayısıyla mutlu çocuklar dizayn etme sorumluluğu olan biri olarak tanımlıyorum kendimi. Müfredatlardan, yetişmesi gereken ne varsa ondan daha da önemli buluyorum kendini özgürce ifade edebilen çocuklar yetiştirebilmeyi. Bu yüzden öğretmenlik benim işim değil, hayatımın en önemli parçası. Raf Dergi benim dergilere şiir göndermeye başladığım zamanlarda ilk karşıma çıkan ve arama hiç mesafe koymadığım bir dergi. Şiirlerimin sansüre uğramadığı, kendimi rahatça hissetmemin temin edildiği bir platform olduğu için bağım kopmadı belki de. Derdi edebiyat olan dergilerin ömrü uzun olsun; lakin halk, edebiyat değil popülizm seviyor, bol şans."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/319/code/dENfHaEjUsLdCeTnAxtEgCzFSMrORoYiSNg46dYCmUHffHmh1ONq5ylYSUXawcfKdxzimg0RJLIuUrV1QohlwrnNRtyNASsVXGcZ4lVBRoz8Tg2kZYma2a5OglGqeM19KWQ6lKIkFX0GZDT7tGHM4K", "text": "Filmin içindeki en vurucu sözlerden ikisiydi benim gözümde. Christophe Barratier imzalı film, İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa'sında, Gerard Jugnot tarafından canlandırılan Clement Mathieu adlı bir öğretmenin, Fond de L'etang adlı bir yatılı okulda çalışmaya başlamasını ve sorunlu erkek çocuklardan oluşan sınıfını müzik yoluyla eğitmesini anlatıyor. Christophe Barratier'in ilk uzun metrajlı filmi de diyebiliriz bu film için. Fransa'da en çok izlenen filmler arasında kültleşmiş bir film. Bu film aslında görünen şeylerin apaçık gerçeği yansıtmayacağını; Mathieu karakterinin yatılı bir okula öğretmen olarak gelip çocuklar ve okul yöneticileri üzerinde bir değişim göstergesi olduğunu, mesleğini de yansıtan rehberlik özelliğini, müziğin iyileştirici rolü nü çocuklar üzerinde kullanarak umut aşıladığını; her ne koşulda olursak olalım kendimizi daha iyi nasıl geliştirebiliriz ya da kendimizde bilmediğimiz birçok yeteneği nasıl bulabiliriz fikrini sanatla içselleştirmeye çalışıyor. Tabii ki bu sorunu öğrenciler üzerinden yansıtırken yöneticiler üzerindeki olumsuz yönlere de değinip baskı ve şiddet yolu ile bir yere varılamayacağını gözler önüne seriyor. Fransız filmlerine karşı bir ilginiz varsa ya da farklı ülkelerdeki yapımları da izliyorsanız kendi ülkesinde ve birçok ülkede kült olmuş bu filmi tavsiye ederim. Çevremizde bize yön gösterip umut aşılayan birçok insanın olması dileğiyle. İyi seyirler..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/320/code/4217mgM51R1GqbyGQ0DG3j9NRBeqXukkPvmmPmuuHoVZLZTTE2J4rDX66lTS0dZ6HkoG1EFZvAxT9OSHoVIFvZObAvWMHc6LTlNiVRezYNkHHvnHCGCojl35nTHyzhz9iwSACssKQtqdkXu8WNVRSn", "text": "İnsan, her devirde aynı maya ile yoğrulmuş bir şekilde doğuyor. Kendi hayatımda çok defa Gregor Samsa oldum. Komşum, öğretmenim, arkadaşım, yoldan geçen biri... Her biri bana baktığında farklı rollerimdeki beni, Gregor Samsa olarak gördü. Bazen bir davranışım, bazen bir sözüm, bazen giydiklerim, sevdiklerim, sevmediklerim, yaptıklarım, yapmadıklarım, istediklerim, istemediklerim... Ben ona atılan o elmayı, ruhumda çok defa hissettim. Acıttı, içime yerleşti, çürüdü, kanattı, bir kara deliğe dönüştü. İçindeki bu kara deliğin varlığını kolayca fark edemiyor insan. Fark ettiğinde ise ruhunu, kişiliğini, benliğini, hayallerini, mutluluğunu çoktan içine çekmiş oluyor bu kara delik. Hepsi ne yüzünden? Bir elma... Çoğu zaman sadece bir söz, hatta sadece ufak bir bakış kılığında ruhlarımıza atılan bu elma; aklımızda, fikrimizde, beynimizin içinde bizimle beraber yaşıyor. Bir yandan da, gram gram öldürüyor içimizi. Toplum, genel değerler, ahlaki yargılar, çoğunluk dedi diye doğru kabul edilen alışkanlıklar... Neyi neden yapıyoruz? Neden yapmak zorundayız? Sorulmamış bir ton soru... Sadece yaşamak... \"O öyle daha iyidir, sen de herkes gibi şunu yapsana, sen de herkes gibi şöyle yaparsan daha mutlu olursun, ben senin iyiliğin için söylüyorum.\" temalı cümleler... Bu; iyiliği düşünmek, herkesin mutlu olduğu şey ile sen de mutlu ol, demek anlamına geliyor çoğu zaman. \"Kuşlar gökyüzünde mutlu, sen de uçmaya çalış.\" demek, \"Denizde balıklar rahat yaşıyor, sen de denizde yaşa.\" demek... Kimseyi kendi haline, kendi habitatına bırakmaya yanaşmıyor bu toplum. Kendi yolundan gitmeye çalışanları da Gregor Samsa'laştırıyor. Ben de yapıyorumdur bunu, harlıyorumdur o toplumun ateşini. Ve bana da yapıyorlar bunu, yakıyorlar o ateşle ruhumu. Gregor Samsa, sana ve bana atılan bu elmayı, yiyeceğim. Canımı yiyeceğine canıma değsin."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/321/code/s1u80P6iEqD6IzFlRoviJwME0EW5e7ytndjOjGncwYoeVZcjCXCXq8wlF12YmlbXuCg3OBeTQs4T8EJ59F91vtVxFd6Ndof3bc45IkeFM0JjnukJ6ImewujZ2J7GyC5hvSklIOJBKkjdyVfv6zVIW8", "text": "Yanımda duranı bir engebeyi aşarken fark ettim. Aman Allah'ım bu nasıl güzellik. Nasıl da sarsılmadan ilerliyor. Acaba buradan çıkınca beraber bir yerlere gider miyiz? Tabii baya uzun bir yolumuz var daha. Bırakayım da keyfini çıkarayım anın. Daha beraber fırına gideceğiz onunla. Biraz fazla kavruldum sanırım. Emin değilim. Başka bir işle meşguldüm. Şu mükemmelliğe bak. Sapasağlam, harika bir şekilde devam ediyor yoluna. Ama artık endişelenme vakti. Yarısını tamamladık yolun. Açılmam lazım ona. -Merhaba! -Merhaba. -Sizinle beraber çıktık fırından... -Biliyorum. Biliyorum mu? Nasıl bir Biliyorumdu bu şimdi. Memnun mu bu durumdan yoksa sıkılmış mı acaba? Umurunda da değil gibi pek. -Fırını da iyi atlattık! Endişelenmiştim biraz. -Neden endişelenmiştiniz ki? -Malum efendim, şakası olmaz. Bir yerimiz yanmadan, çatlayıp kırılmadan çıkmak lazımdı. -Doğru. Yok, yüz vermiyor. Olacak şey değil. Ömrümüzde bir kere, şuradaki milyon hamurun içinden birinin farklı olduğuna inanıyoruz. Muameleye bak! Yine de açıklayamadığım bir his beni ona çekiyor. Yalnız bu his beni bulunduğum sıradan daha hızlı kendine çekmezse bir yerlerde yolumuz ayrılacak ve ikinci bir şansım belki de olamayacak. -Ben bir şey demek istiyorum! -Buyrun? -Ben sizden hoşlanıyorum -Nasıl! Ne münasebet canım. Biz... Biz birer meslektaşız burada. Aynı amaçla aynı hamurdan yapılmış, ne bileyim, muhtemelen çayla beraber yen... -Biliyorum, biliyorum. -Hem... Hem ne alakası var. Bizim gibiler birbirini sevemezler! Nerde görülmüş. -Ama ben seviyorum işte. -Olmaz! Nasıl olur? Yani... Hem burada hepimiz aynıyız. Neden ben? -Siz... Siz bir şekilde buradaki herkesten farklısınız. Benim de kendime açıklayamadığım ama sizi onlardan ayıran bir şey, bir duygu var. -Nasıl yani, ne duygusu? -Sanırım buna sevgi diyorlar. -Neyin sevgisi hem neyimi sevdiniz ki siz benim? -Bilemiyorum. Ama... Bir neden olmalı mı ki, bu duygunun üstüne. Bakın, çok vaktimiz yok. İlerde bir ayırılma bandı var. Sanırım orda yollarımız ayrılacak. Lütfen beni mazur görün. Sizi seviyorum. Ah be ne düşündüğünü de öğrenemedim. Şimdi nasıl bir daha bulacağım onu. Yok yok yine de ümidimi kaybedemem. Ama bu otuzlu sıralama bandıydı. Nasıl olacak? Onu bir daha göremeyeceğim! Paketlediler bizi sanırım. Karanlık ama sağda ve solda da birilerini hissediyorum. Dur biraz. Hala şans var mı? Işık geliyor bakmam lazım. Evet! Beşli büyüklerdeniz. -Hey! Siz oradaki. Bana beni sevdiğini söyleyen. Sesini duyuyorum. Hemen solumda. Beni hatırladı! -Siz... Beni hatırladınız! -Artık sanırım ben de sizi unutamayacağım. Yollar ayrıldıktan sonra aklımdan hep bana dedikleriniz geçti ve... Bence çok değerliydi söyledikleriniz. Sizinle... seninle tekrar buluşabileyim, beraber gidebilelim istedim buradan. Sen de benim için buradaki herkesten farklısın artık. Ben de seni seviyorum. Biri beni ısırsın n'olur! O da beni seviyor artık! Aman Allah'ım. Aynı yere gidiyoruz resmen. Aynı eve gireceğiz belki de. Bir kere ayrıldık sayılır. Bir daha ayrılmayacağız onunla. Evet... Ayrılmayacağız! Aramıza yalnızca lokum girebilecek. dedi bisküvi,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/322/code/m6zWZvRYgtDjqJ3Y26MAp9Ds3S6MLRGAftqQR4m0iYWRpzMYgVbEIlOrENodFkaX3iX6XwUHP8naskmsfKKyaFe8ogoa70JcfY9IrxZkpxdqTS9EPntmcJjKDdMgbI5Bg59NdWuoG70kEgGhicH4OI", "text": "Münir Özkul ve Adile Naşit'in başrollerini paylaştığı, Turşu suyunun iyisi limonla mı olur yoksa sirkeyle mi? kavgası ile başlayan Yeşilçam'ın o güzide aile filmlerinden olan Neşeli Günler. Yerli olsun, yabancı olsun hiçbir film beni Yeşilçam filmlerinde, Adile Naşit ile Münir Özkul'un başrol olduğu filmler kadar etkilememiştir. Sürekli birbirini koruyup kollarken gördüğümüz bu mükemmel çift, bu sefer birbirine zıt düşmüş bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Altı çocuklarını paylaşarak ayrılan Saadet Hanım ile Kazım Bey'in hikayesi, dışarısı zaten bu kadar tekinsizken başımıza gelebilecek en kötü şeyin bir ailenin yıkılması olduğunu anlatır. Saadet Hanım'ın yıllar sonra çocuklarını gördüğü sahne de Kazım Bey'in küçük oğlu Tuncay'la ilk görüştüğü sahne de çok önemli oyunculuk dersleri içerir. İnsana kendisini filmin içinde hissedip, sanki annesini, babasını veya çocuğunu ilk defa görüyormuş hissi verir. Uzun uğraşlar sonucunda kardeşler anlaşıp anne ve babalarını buluşturmaya karar verirler. -Ee buyurun oturun bari. -Oturayım bari. Ee siz de oturun bari. -Ee ben de oturayım bari. Kazım ile Saadet'in sirkeyle limon kavgası, Ziya'nın abartılı hikayeleri, Kazım Bey'in Atma Ziyaa... diye bağırmaları, altı kardeşin yıllar sonra birbirine kavuşup sarılmaları ve anneyle babayı barıştırmaya çalışmaları, uzun uğraşlar sonucunda hedeflerine kavuşmaları unutmayacağımız o sahnelerdendir. Ne olursa olsun işlerin tatlıya bağlanabildiği, ailenin kutsallığının kendi içindeki sorunu alt edebildiği ve dışarıya karşı da direnç kazandırdığı o neşeli günlere götürür bizi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/323/code/cJEgcw2BeR5b9I2Qfew22bfdasIQm0mYcJUdgUujl3qMJ4aFRfP56k3ncOV4ro5yR65jwK2qFfkw5BHliQPjSkHo9591oCFicR6GRC5P3b5Ct9NeQB0BiTPSOorpy6YltUIpIR9GhgCtQhsURpCZAM", "text": "Sanki her an düşecekmişim gibi hissediyorum. Meğerse ne kadar çok severmişim her gün gitmek istediğim bu dünyayı. gözüm kalıyor bu telaşlarından yorulduğum dünyada, aklım kalıyor ah bunları unutsam da üzülmesem dediğim şeylerde. ne çok kıymetlendirmişim ne çok değer vermiş, ne çok zarar vermişim ne çok yorulmuşum. Yanımda bir şey götüremiyor oluşumun hüznü var belki de. beni yanına yaklaşmaya korktuğum uçurumun tam ucundayken itmeye."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/325/code/eAHm2c2YFFKfPLeP3Gm9zQFWftv4XldtXtDvfOV8iGS4vlVIg5UWwirIPWoMxSZYOUOQWfbmcOthOTyiF96V328uE35vJAQbLoQJ9HQjUIv2hRvqM1avFCu5Y0kPm2ApOCpKm56Jrw9qCEjIHh8GAi", "text": "Ekim ayı... Güzel bir sonbahar perşembesiydi uçağa bindiğimde. İndiğimde Oraya vardığında İstanbul köy gibi gelecek sana. dedikleri çınladı kulağımda. İçim ürperdi. Gerçekten de öyleydi. Daha havaalanına yeni inmiştim. Anneme yeterince sarılamamışım, babamla sanki eksik vedalaşmışım gibi bir his büyüdü içimde. Bilinmedik, duyulmadık bir yerdeydim sanki. Annemin telefonda yavrum deyişi hala kulağımda. Hiç unutamam o anı... Geniş mi geniş yolları, uzun ve katlı köprüleri, devasa gökdelenleriyle Shanghai havası soluyordu ciğerlerim. Gidenler bilir, oranın kendine has bir kokusu vardır. İlk soluduğunuzda hoşa gitmeyen ama sonra içe sinen değişik bir hava. Sanki birçok farklı baharatın havada uçuşması sonucu oluşan sis bulutunun içinden geçmişçesine üstünüze sinen bir koku... Eskiden sıradan bir tarım köyü olan Shanghai, 1990'larda yeni bir reform ile tümüyle planlı olarak inşa edilmiş, günümüzün en metropol şehirlerinden biri. Bu ekonomik reform Shanghai'ı dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri haline getirmiş. Lakin derinlerine indiğinizde hala eski halinden yerler de bulunur. Old Shanghai olarak geçen bölge eski halini tüm tazeliğiyle korumuş. Yapılar kibar ve anlamlı. O eski yapıların çatılarının uçlarını süsleyen bazı hayvan figürleri vardır. Bu hayvanların her biri bir şeyi temsil eder. Örneğin çatı üstündeki veya kapı yanındaki aslan figürleri muhafızı, korunmayı ifade eder. Bazı evlerin çatısında hem ejderha hem de tavus kuşu bulunur. Ejderha kralı/erkeği temsil ederken tavus kuşu zerafeti, kraliçeyi veya evin hanımını temsil eder. Böyle küçük ayrıntılar eski şehrin her yanını sarmıştır. Orada gerçekten büyüleyici bir mimari görülüyor. \"Çinliler nazarında bir yabancının kendi dillerini öğrenmesi çok önemlidir. Kendime bir üniversite bulup hemen Çince'yi öğrenmeye başlamıştım ben de. Ülkelerine ve dillerine neredeyse kutsallık derecesinde önem veriyorlar, kültürlerine de çok düşkünler. Her ne kadar yabancıları sevseler de kendi yaşam şekillerinden asla taviz vermezler. Gerçi yeni nesil bu konudakendini daha bir aşmış durumda. Çin kendi dilinde Zhongguo diye geçer. Zhong merkez, iç; guo ise ülke, yurt demektir. Yani merkez ülke, dünyanın merkezi. Bu söylemin efsane olduğu iddia edilse de orada bulunduğum zaman diliminde bunu söyleyen Çinlilere rast-lamıştım. Metroda ders çalıştığımı gören amcalar, teyzeler her seferinde inanılmaz bir kibarlık sergileyip derslerime/ödevlerime yardımcı olurlardı. Shanghai genel olarak öbek öbek siteleşmiş bir şehir. Bu siteler inşa edilirken uymaları gereken en önemli kural site içinde yeşil alana çokça yer verilmesidir. Özellikle yeni yapılan sitelerde hem yüksek binalar hem de sanki doğal parkı andıran yeşil alanlar bulunur. Bazılarının içinde göletler bile vardır. Shanghai metropol bir şehir olmasından ötürü yemek kültürü çok çeşitlidir. Tüm dünyanın garipsediği Havada uçan, karada kaçan, denizde yüzen her şey yenir. olgusunun ardında çok acı hadiseler yer almaktadır. Zamanında Çin Devlet Başkanı Mao Zidong, ülkeyi tarıma dayalı ekonomiden sanayi toplumuna dönüştürmek isterken aldığı hatalı kararlar ve yanlış uygulamaları sonucu elim bir kıtlığa sebep olmuştur. Tarım işçilerinin başka alanlara yönlendirilmesi ve yanlış tarım uygulamaları sonucu tarım ürünlerinin ciddi oranda azalması, sivrisinek, karasinek, serçe ve farelerin katledilmesi ve yaşanan bazı doğal afetler sonucu dört yıl süren ve yaklaşık 45 milyon kişinin öldüğü korkunç bir kıtlık yaşanmıştır. O kıtlık zamanında insanlar çaresizlikten buldukları her şeyi yemişler ve bu kültürlerine yerleşmiştir. O zamanlar iyi olmanın tek koşulu bir şeyler yiyebilmek olduğundan insanlar birbirlerine merhaba dedikten sonra Yedin mi? diye sorarlarmış. Eğer boğazından bir şey geçtiyse iyidir. Bu da Çinliler arasında hala sıkça kullanılan bir diğer kültür haline gelmiştir. Shanghai'ın başlıca en yüksek ve önemli binaları Shanghai Kulesi (632 m), Shanghai Dünya Finans Merkezi (492 m), Jin Mao Kulesi'dir (421 m). Shanghai'da Basitleştirilmiş Çince konuşulur. Shanghai'ın Çince'den bağımsız kendine özgü bir dili de vardır. Yerel halk dışında kimse konuşmuyor. Shanghai dilinin Basitleştirilmiş Çince'den farkı; basitleştirilmiş Çince'nin 4 farklı tonu vardır. Shanghai dilinde ise ton yoktur ve karakterlerin okunuşu da daha farklıdır. Shanghai rüyalar şehri. Yeniden orada olmayı çok isterim. Umarım bir gün yine yolum düşer."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/326/code/ytj2OaMnlNRjkaI6YCxiOKw6rT9RBtayrQwQtCyHnwQWP2byW26HsZVB0y6BGpW7aaobVNXJbhptDbo30DRwE0LZQv0n1T9gjlab4EPCxrvumk83ptjRbI6TfNh1OVe7mPINMsEY2xOPksXAdfZFO3", "text": "Bu söyledikleri üzerine pek fazla konuşmuyoruz. Geminin yemek düzeni hakkında birkaç mevzudan daha bahsedip kalkmak için izin istiyor. Kalkarken bana kendi oda numarasını vermeyi ihmal etmiyor. Ne de olsa birkaç ay sürecek bu yolculuğumuzda o da benim gibi yalnız. İyi akşamlar dileyip yanımdan uzaklaşırken arkasından ona acıyan gözlerle bakıyorum. Başlıbaşına kayboluştan ibaret olan bu hayatta bir yol edindiğini ve hedeflerine varacağını zanneden bir aldanmış olduğundan haberi yok. Yürüdüğü yolda hiçbir çizgi olmamasına rağmen bir adım öteye kaysa yoldan çıkacağından korkuyor. Bu yolun bir sonu olmamasına rağmen kendi dünyasında nihai bir son yaratıp buna inanıyor ve son sürat ona koşuyor. Bense kaybolmuşum. Herkes böyle düşünüyor. Geldiğim yerde de herkes böyle derdi. Hedefi olmayan bir gemi nasıl kaybolur ki? Şu güzelim dalgaları, masmavi gökyüzünü izlemek dururken neden dur durak bilmeden var olmayan bir sona koşayım ki? Akşam yemeği saati çoktan geldi. Bugün menüde en sevdiğim yemeklerin olduğunu gördüm. Yarın erkenden kalkıp kendime rahatça dalgaları izleyecek yeni bir yer bulmayı düşünerek içeri dönüyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/328/code/3atrh5hI2RCJhRcgwin0xk3XePubDwEs3VBb7JYtP68fUZV3acSvTuPHBG8mIV6enuipuylOjkxA3nY6FEkLY3cFqmScoVbcyf9IdKWs59QZWFhdpiccHdt9wwTtNFVO67fun8Ud1NTeUDSB8RBFvy", "text": "Kitabın ismi bile konusuna dair detay veriyor aslında. Uzunca bir ön sözle başlıyor kitap. Sabırla okumanızı tavsiye ederim. Genellikle kitapların ön sözlerini okumamama rağmen bu kitabın ön sözü beni kendine çekti ve büyük bir dikkatle okudum. Çünkü dönemin, yani 1830'ların adalet sisteminden ve siyasi hayatından pek çok bilgi içeriyor. Böylece yazıldığı döneme hakim oluyor ve okuduklarınızı daha iyi anlıyorsunuz. Yazar, idama mahkum edilen bir gencin neler hissedebileceğine dair ne kadar duygu varsa kitaba yansıtarak bizlere hissettiriyor. Mahkumun içinde bulunduğu zihinsel ve bedensel ruh hallerini en ince ayrıntısına kadar okuyoruz. Pişmanlıklar, üzüntüler, özlemler, yarım kalmış mutluluklar... Özellikle mahkumun küçük kızıyla son kez görüşme anının yazıldığı sayfalarda hüzün doruk yapıyor ve gözleriniz doluyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/329/code/l6n96GyipRsKxKUdE3llCdrQgIacRu9ZyydkRa0gEFnKlJteNdQLYTJmVSx1yGI8OJOiuNvSwY5KLkzysOf1r1SU0hQXITLmE2lf67jWYZKK7YR1PUkAba090JEaz4McWsFLqdG8se3FqGfPWFiYTs", "text": "Bazı kitapları okumayı çok istersiniz ama zamanı değildir. İlk okumak istediğimde yazarın bu kitabını bir iki sayfa okuyup, bu da ne diyip bir köşeye koyduğumu çok iyi hatırlıyorum. Sonra da herhalde okumayacağıma karar verip birilerine hediye etmiştim. İlk 50 sayfayı okuyup da bir köşeye koysaydım anlardım, ama daha ilk sayfasında ölümden bahsettiği için, sanırım kitaba büyük haksızlık yapmıştım. Daha sonra kitabı yeniden alıp okumaya karar verdim. İki günde elimden hiç düşürmeden okudum ve bayılarak bitirdim. Doğru zamanda okuyup çok sevdiğim bir kitap oldu Suzan Defter. Kitap günlük şeklinde yazılmış ve iki kişinin ağzından okuyoruz. Bir Derya anlatıyor, bir onun abisi. Suzan ise hep var ama yokluğuyla ortak oluyor bu hikayeye. Derya'nın abisi, kadınlar tarafından çok sevilen, hatta tapılan bir avukat. Derya ise ailesinden görmediği ilgiyi abisinde arıyor ama abisi ona karşı hep soğuk. Suzansa Derya'nın abisinin sevgilisi ve unutulamayan kadın. Kitap boyunca Suzan'ı merak edip, aşka sadık oluşuna hayran kaldım. Evliliğinde mutsuz ve yalnız bir adam olan Ekmel Bey'e ise çok üzüldüm. Kitaptaki aile bireylerini okudukça tanıyorsunuz ve kitabın sonuna doğru hikaye ilmek halinde çözüldükçe, rahat bir nefes alıyorsunuz. Sonu belirsiz bitiyor, yazar size bırakıyor ama yine de içinize bir şey oturup kalıyor. Bence Suzan Defter, kendiyle yüzleşmeye korkmayanların okuyup seveceği türden bir kitap. Umarım birileri okur ve kendisiyle yüzleşir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/330/code/yRwEZSBKSSloTSi2ZNEZ6tiKB199HnJPvG2b5hTiWgUIVlw66tPurBWq65eJHvc3myrUJkJShKDZgWByIw962yTfeOvH0W7xYHeH2RIGAXq1fx1wm4Q9MhKP5dtPuZvF1qmAPhQxUwKOVe3w4nOZBv", "text": "-Ki hiç bitmez-"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/331/code/Hb3twp0zhVfAjOFDTPHCPAagQwm4KyFEIO5PAgg6Bt9RQUefqaAh2bIKdUTLSscKo9blnJLjZhxqu10snrlgn35ppflOSgru7DrWeZoubMVZdrJtESee7DQw2D94HVma8eKZl2LCnqsLmvoec8EqoU", "text": "Ama hayatınızda sadece bir defa yüreğinizi en içten titreten bir insan olur. İşte o bir insan aynı doğum gibi, aynı Azrail gibi, Aynı kıyamet gibi, aynı son peygamber gibi, Bir defa gelir koca bir devrin ortasında. Ve siz ya onu kaçırırsınız ya da yakalarsınız. Ve artık çok geç hepsi farkındalar. Hiç tanımadığın insanların bardağından huylanmadan su içtiğin, Keşke şimdi yanımda olsaydı nasıl da severdi burayı diye içleniyorsan, Her çilingir sofrasının çilingiri tam da sen oluyorsan, Hani su katmadan içiyorsan bütün anılarını en sek haliyle, Deniz kenarı duygusal değil oldukça yalnız, Azrail çok yakın bir dostun gibi geliyorsa, Kitaplarda geçen kıyametin o gün olduğunu sanıyorsan, Ve bütün otobüslerden daha kalabalıksa senin için, Kaç kırağı düştü otların üstüne, kaç güneş açtı, Ömrünün orta yerine yalnızlığı yapıştırıp koydu, O yaşına kadar doyduğun güne lanet ediyor, Ve boğazına takılıp kalıyorsa bütün bildiklerin, Ya o gitmiştir ya da sen onun gitmesini hak etmişsindir. Mahşer günü deva aramaya çalışırsan üstüne kırağı düşmüş ottan, Kendi esaretin sonunda Allah'tan ya da hakikatten, Cehennem senin hakkındır azizim, Cenneti verdik dünyada aşk diye Sen onu kaçırdın çoktan."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/332/code/WOxl4Ik9sANzUQQFR1gc1pn0YG9h2QEB7o0HI4tK7LYxXSnJJnlu9xLWqzHcK12bslEZnxqwVRdQpG2uPOcXq1FCWR8zURLz9xXYlVJZl82y1zGPmYcjk5MP1NNBGQdhg2DxC1ft2LSvYWlCqXKai4", "text": "İntikam filmi izlemek isteyenler ekran başına alalım sizi şöyle. Sinema tarihinin belki de en çarpıcı intikam filmlerinden birisi olan Oldboy baş karakterimiz Oh Dae'nin yağmurlu bir gecede kaçırılıp 15 yıl hapis tutulduktan sonra bırakılmasıyla başlar. Kendisini hapsedenden intikam almaya yemin eden ve neden hapsedildiğini öğrenmek isteyen Oh Dae hiç beklemediği gerçeklerle yüzleşecektir. Film, başında çalan hareketli ve heyecanlı müzikle bizi bir solukta içine çeker ve ilk sahnesinden bize bol aksiyonlu bir film olacağının sinyalini verir. Filmin en son sahnesinde çalan hüzünlü ve içten beste, şaşkınlıktan dona kalmış yüzümüzle söylenecek tek bir sözün kalmadığını anladığımızda bize ilaç gibi gelir. Yönetmenimiz Park Chan Wook bol şiddet içeren ve kanlı sahneler barındıran filmleriyle ünlüdür. Bu tarzı ünlü Hollywood yönetmeni Quentin Tarantino ile yakın benzerlik gösterir. Film Güney Kore sinemasının en çok izlenen filmlerinden birisidir ve 2013 yılında Hollywood uyarlaması yapılmıştır. Birçok kişide izlendikten sonra pek hoş bir tat bırakmayan film rahatsız edici olarak tabir edilebilir. Ancak güçlü hikayesi, filmin başından sonuna kadar hiç düşmeyen aksiyon ve gizemiyle hiç sıkılmadan izleyeceğiniz bir yapıt olacağı kesindir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/333/code/d0qDyQuH1sXxc176nUo8r0YPzJFvP0XSmYxMrH9RZjfBE85yV41lYMG8BybziSAKHoIZ6AQMCfeO3cmYjGxl2bkRK1gfN5cZ0HGzZ1RGIZD5nD81nb2V21wjx3B4Ql2TiwldflriwRqJ0EpGHscao7", "text": "Beklemek ömür boyu. Herkes bekler; bazen kaçınılmaz olanı bazen bir mucizeyi bekler. Sabırla bekler kimi, kimi umutla, kimi dört gözle bekler. Bazen güzeldir beklemek; heyecanlıdır, insanı ayakta tutan şeydir. Bazen de zordur; çaresiz hissettirir, vazgeçirir, isyan ettirir. nsanın dünyaya gelişi bir anne-babanın onu beklemesiyle başlar, onun doğacağı günü dört gözle beklemesiyle. Sonrasında da hiç bitmez anne babanın bekleme süreci; ilk kelimesi, ilk adımı, okulun ilk günü, mezuniyeti, bu böyle uzar gider. Bir çocuk babasının işten gelişini bekler, sokağın başında ya da pencerede. Az önce kırdığı bardağa sinirlenen annesinin kendisini affedip ona sarılmasını bekler. Hediyeler almak için doğum günlerini bekler. Büyümeyi bekler, büyüdüğünde yapabileceklerini düşünerek. Bir gencin hayalleri vardır. Dünyayı gezmek ister. Yeni yerler görüp, yeni maceralar yaşamak ister. Bunu yapabilmek için de okulu bitirip para kazanacağı günleri bekler. Kimi gitar çalıp şarkı söyleyerek bir gün ünlü olmayı bekler. Aşık olmayı bekler, sevdiğiyle evlenip bir aile kuracağı günü. İnsan bekler; baharları, çiçeklerin açmasını, bahçesindeki ağaçların meyve vermesini bekler. Kimi geceyi, kimi gündüzü bekler, hafta sonunlarını bekler. Yalnızlar bir dost bekler; bir telefon, bir kapı, tanıdık bir ses bekler. İşsizler iş bulmayı, çalışanlar emekli olmayı bekler. Ezanı bekler bazıları, seccadesinde Rabbiyle buluşacağı anı. İnsan bekler. Hasta iyileşeceği, borçlu borcunu ödeyip bitireceği, mahkum özgürlüğüne kavuşacağı günü bekler. İnsan yaşlanınca kimseye muhtaç olmadan, elden ayaktan düşmeden ölmeyi bekler. Hayat, siz gelecekle ilgili planlar yaparken başınıza gelen şeylerdir demiş John Lennon bir şarkısında. İnsan bir ömür boyu yaptığı planların gerçekleşmesini beklerken yıllar geçer, gençlik geçer, ömür geçer. İnsan bekler. Beklenen değişse de o hep bekler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/334/code/taqqKFWax0cWzV6HP5VXPl2TIfL9WVJMjCvitEYARE6b1KHZZZDWXcr9O2xa5R29CLBTZOUCfkMKn6ugG5ekOhI2TFSXPYWF7mLomBobvKyimsUIi8FD2YAnHQzPBemJBf4h9ubOqzXV58kKidNmPY", "text": "Yine yeniden ve her şeye rağmen... nsan bilinmek istiyor, anlaşılmamakla cedelleşiyor insan... Ama şunu çok iyi biliyoruz; muhtacız birbirimize. İçimize nakşedilen tüm o mucize tohumlarının başka kalplerde çiçeklenmesi gerek çünkü... Bir gülümseyişin sebebi olunca gerçekten varlığa kavuşuyoruz, var oluveriyoruz o gülümsemede. Hem de farkına bile varmadan... İşte sırf bu yüzden yaşamak gerek. Bir çiçek yetiştirmek, bir kedi sahiplenmek, güzel bir şiir ezberlemek ve dünyaya mutluluklarla süslenmiş anılar bırakmak gerek. Ne de olsa bir avuç aciziz şu dünyada. Elimizde gün batımılarında dostla ya da sevgiliyle içilen o kahvenin hatırından başka ne var ki sanki. Seni kendimden tanıyorum çünkü ben de çok düştüm, çok aldandım, çok vazgeçtim kendimden. Ama sonra o kör karanlıkta oyalanmanın ne faydasız, ne gayesiz olduğunu fark edip yeniden inandım yarına... Yarını olmayanlara şahit oldukça ne kadar şanslı olduğumu anladım belki de... Sen de vazgeçme güzel dostum. Şimdi tut satırlarımın elinden ve gülümse kendine. Kendini sevmezsen muhabbet bulaştıramazsın dünyaya. İnan ve doğrul! Tüm imkansızlıklardan sıyrılıp Kün fe yekün sırrına tevekkül et. Yalnız da yapabilirim diye yorma hiç kendini. Senin için her şeyi en güzel şekilde planlamış olana iman et yeniden, ve tazele kendini... O neylerse güzel eyler deyip kaderin cilvesini kucakla tüm benliğinle."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/335/code/HGcvFlvi52XZYL8CJyfJG6E1JzaUJ8fBO4gHqBSFqgbUN1hanmLElZaC6aHuwWclNz8uS8ohbVOEGmUrgbvetydMJlKYFqml7fReK1fdnmWMFJLAIGa9QYZdDNyzvY5OlbC80RsQxr8bicZy04yucc", "text": "Dünyayı düşünüyorum bazen. İçinde ne kavgalar ne savaşlar ne başarılar oluyor. Kaos, hareket, gürültü, kahkaha, dans, doğum, savaş, müzik, deprem, sanat, tsunami, trafik... Öylece dönüyor, bizim kargaşamızın aksine. Olduğumuz gibi kabulleniyor bizi, belki de başka çaresi olmadığından... Aslında örnek alınacak davranış. Olduğu gibi kabullenmek herkesi, her şeyi. Doğayı duymak, tomurcuklanan bir çiçeğe bakmak mesela, varoluş çabasına şahit olmak küçücük bedeninde.. Rüzgarı hissetmek, dediklerini duymak kuşların... Olduğu gibi kabullenmek taşların arsından çıkan yeşillikleri, saygı duymak gayretlerine... Örnek almak lazım dünyanın bizi HER halimizle kabullenişini. Rengimizin ne olduğuna bakmadan, ırkımızı, milletimizi, etnik kökenimizi önemsemeden, cinsiyetimizi sorgulamadan, kimi sevip sevmediğimize karışmadan, paramıza mevkimize tamah etmeden, seçtiğimiz dini ve onu yaşayış tarzımızı, veya hiç bir dine inanmayışımızı, her halimizi her çeşidimizi... Fakat biz, kabul edemiyoruz bizden olmayanı. Ötekileştiriyoruz. Belki de korkuyoruz ilkel bir içgüdüyle. Birileri zarar görüyor, birileri ağlıyor, Biz daha kendi iç dünyamızda bu farklılıklara barışamıyoruz, bazı konularda belki kabulleniyoruz ötekini, ama haksızlığa, zorbalığa uğrayan herkesin hakkını aramasına destek olmak gerekmez mi? Seninle aynı fikirde olmayabilirim ancak senin fikrini özgürce söyleyebilme hakkını ölümüne savunurum diyor Voltaire. Bir şeyler oluyor, sevgili okur; bu dünyada bir şeyler oluyor! İlk önce dünya gibi kabullenmeli, sonrasında da Voltaire'in dediği gibi harekete geçmeli değil miyiz? Ve hatta ses çıkarmazsak sıra bize gelir diye de değil, bu dönüp duran dünya memleketinde hep beraber yaşıyoruz diye, haksızlık, adaletsizlik, ayrımcılık kötü bir şeydir diye bir şeyler yapmalı, ses çıkarmalıyız. Farklı yerlerden çığlık çığlığa yükselen bu haykırışları dikkate alıp harekete geçmezsek, yavaş yavaş, o kadar da olmaz dediğimiz, o olumsuz sonuca varırırz; tıpkı dünyanın şuanki durumu gibi. Bu pandemi sürecinde insanlığın ilk başlarda Çin'i görüp sadece acıması ve bizim ülkemizde yok diye sevinip, hastalığı ciddiye almaması, sanki kendilerine gelemezmiş gibi düşünmesi, geç gelen önlemler, ve yitip giden bir sürü can... Bu kaçınılmaz sona gidiyoruz, bilmem farkında mıyız. Nefes alamıyorum dedi biri bu ay, öncesinde de demişlerdi binlercesi; bunu diyecek noktaya getirilme nedenleri farklıydı belki ama, sonuç değişmedi; sonrasında bir daha hiç nefes alamadılar. George Floyd, artık nefes alamıyor. Kuşun kafesini açtığı için şiddet gören küçük kız, nefes alamıyor. Patlayıcı yedirilen fil ve yavrusu, nefes alamıyor. Münevver, Özgecan ve daha nicesi nefes alamıyor. Bunları yazarken ben, nefes alamıyorum. Dönüp duran şu dünyanın gözlerindeki ışık sönüyor, nefesi kesiliyor!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/337/code/CJwqIsH1JGoiSzAqSDaqTdcpwrdb6eX6obF1E8xrGJFx0kkGz12d82cCjwNfgqU5KDnT2CTyKf3RGvGu5Wfkx0KgDVxAHorjTn5kL6RD0kG4G69rWaDvQssAqLUpn2v4nTCQUodofPxum0H4erCUWB", "text": "Ne edersin yetiş bana ben uzak nara su uzak aha vah uzak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/339/code/UECSfIpE0efW9RuGskbJkNv3xT5MoMvn83NKCtbkSECWVZuPYirCTg3vaNbmhmRcDBFsdJgZzfpGOKmIM5bb7txsVH312EuNtjUKvytM7xTc4bo2XIUICyP4D2fKtof64ADi007tK5vys8aHAXJfOE", "text": "Halini hatrnInnI sormaya mecalim yok, kusura bakma. Epey yorgun epey danünIlmnINünIm. Nerede baNüladnInünImnI dahi unuttunüum uzun bir yoldan geliyorum. Henüz bitmiNü bir yolculuk denüil, sadece soluklanacanünIm. Bir adnIm bile atacak gücüm kalmadnI. Oysa belki de en baNütan baNülamalnIynIm. AnlattnIklarnIm, anlatmak isteklerimin yannInda hiçbir anlam ifade etmeyecek. Ama sen yine de anlamaya çalnINü, belki duyarsnIn sesimi. Bir fnIrtnInannIn tam ortasnInda, çoktan suya boyun enümiNü bir geminin içindeyim Nüimdi. En yaknIn kara en iyi ihtimalle 3 gün uzaklnIkta. Oysa gemime su doluyor. Dakikalar hnIzla geçtikçe daha da uzaklaNünIyorum yaNüamdan. Bütün hayatnImnI sevdanla geçirdim. Küçük bir çocuktum seni ilk gördünüümde. Bir çocunüun Nüekere dahi ne büyük aNükla baktnInünInnI bilirsin. Okulumuzun bahçesinde bir kiraz anüacnI vardnI, hatnIrlnIyor musun? Eve yürümeden önce iki cebimi de tnIka basa kiraz doldururdum. Yolda rastladnInünIm çocuklar benden kiraz isterlerdi. Ama kimseye vermezdim. Ama sen istesen kendimin bile özenle yedinüi o iki cebimdeki tüm kirazlarnI verirdim sana. Bütün kirazlardan knIymetliydin benim için. Ben bir iNüten anlamam. Bildinüim tek Nüey Nüu amansnIz dalgalarla bonüuNümak ve günlerce süren yolculuklarda hayatta kalabilmeyi baNüarmaktnI. Ne dalgalarla bonüuNüabildim ne de hayatta kalnIyorum. Menüer ben hiçbir Nüey bilmiyormuNüum, adnIndan baNüka. YnIllardnIr bana mesken olmuNü sularnIn ortasnInda, ölümün knIynIsnIndaynIm. AklnImda bir tek adnIn var. Senden baNüka hiçbir Nüey bilmiyor, hiç kimseyi tannImnIyormuNüum. nsan koca bir ömür yaNüadnIktan sonra son annIna vardnInünInda anlnIyormuNü ne unüruna yaNüadnInünInnI. Ne unüruna yaNüadnInünImnI Nüu an anlnIyorum. Ve bir kere daha yaNüasaydnIm bu ömrü, yine aynnI unüurda yaNüardnIm. Sevgiden knIymetlisi yokmuNü çünkü. Ne sen beni tannIdnIn, ne ben sana kendimi anlatabildim bunca ynIl. Belki yazdnIklarnImnI okudunüunda bunlarnI sana daha önce neden söylemedinüimi merak edeceksin, ama ben güçsüz bir adamdnIm. Üstelik tüm bu cüsseme ranümen. ninsan sevdinüinin gözlerine baknIp da gözleri kör olmadan sevdasnInnI itiraf edemiyor. Senin gözlerine bakmaya dahi cesaret edemeyiNüim bundandnI. Oysa yaNüamnIm boyunca bir daha hiç görmemeyi göze alnIp gözlerine bakardnIm, bir daha yaNüasaydnIm. Ama bir daha yaNüamayacanünIm. Bir daha karNünIna geçemeyecenüim. Bir daha çocuk olamayacanünIz ve ben seni bir daha uzaktan bile göremeyecenüim. O yüzden bu satnIrlarnImnI iyi oku, çünkü dahasnI yok. Sular beni çoktan ele geçiriyor, devamnI yok. Ömrüm boyunca savaNütnIklarnIma yenildinüim andnIr Nüimdi, sulara ve sevdana. Bu yenilgi benim en büyük zaferim. Adam mektubu yuvarlaynIp NüiNüenin içine snIknINütnIrdnI ve kapanünInnI snIknIca kapattnI. Son bir kez uzunca baktnI mektubuna ve derin okyanusun içinde yavaNüça batmakta olan gemisinin güvertesinden sulara bnIraktnI. YnIllar sonra HindistannIn en ücra köNüelerinde kalan bir köye turistik geziye giden bir kafile etrafnI büyük NüaNüknInlnIk içerisinde izliyorlardnI. Köyün birkaç kelime ningilizce önürenmiNü olan genci kafileye tek tek bütün evleri gezdirmiNü ve snIra köyün ibadethanesine gelmiNüti. ninandnIklarnI bir din yoktu, sadece bir dua ezberlemiNülerdi ve sürekli onu okurlardnI. HastalandnIklarnInda, korktuklarnInda, geceleri uyumadan evvel bütün köy bu duaynI okurdu. Kafileye bunlarnI izah edecek ingilizcesi olmayan genç kafilenin baNünIndaki kiNüiye duannIn bir kopyasnInnI verdi. Kafile reisi derme çatma yaznIlmnINü eski kanünIdnI eline aldnInünInda hayretini gizleyemedi. Gençten bu duaynI okumasnInnI istedi. Genç okudunüunda, köyün harfleri ve kelimeleri kendilerince uyarladnIklarnInnI farkeden kafile reisi bu duaynI nasnIl elde ettiklerini sordu. Genç, bundan birkaç yüzynIl önce okyanus açnIklarnInda balnIk avnIna çnIkmnINü atalarnIna bu duaynI tanrnInnIn yolladnInünInnI söyledi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/34/code/dTLjldFJ2LOR2B7I2ZhJOM3aCuupCEZVOcht6OeL8F3RwGgIFEB5Wr57zUxYn1VxEAyN92ISClxZCjuUdxTzqaqOxF12eKsmPWnIt7uZOnNwrKXQZFL4DMehm79U848QXfq3DDyoVkv6LPIM8r86oQ", "text": "'Her şey gitmiş, bitmiş' hissi kaplamışken etrafımızdaki havayı, demleriz bir çay ve rahatlarız. Doldururuz demlenmiş çayı ince belli bir bardağa, henüz buhar tüterken çekeriz içimize hüp diye. Yakar o sıcaklık ağzımı ve dudaklarımızı ama olsun deriz, içimizi ısıtır çünkü o sıcaklık. Öyle bir sevda ki bizimkisi, yanımızda kimse yokken dahi sıcaklık hissettirir bizlere. Zaten sıcak tabii ki ısıtır diyeceksin şimdi, ancak ondan da öte bir sıcaklık bu. İçini ısıtan bir sıcaklık vermekle kalmaz, aynı zamanda yorgunluğunu da alır, zihninde ki o karışıklığa derman olur o an... Müsaadenizle bir çay alıp geleyim kendime.. Bir bahar sabahı gündoğumu vakti güneş ışınları yüzünüze çarpar yavaş yavaş, bir yandan da hafif bir bahar esintisi okşar vücudunuzu. Yine bir çay demlersiniz, hüpletirsiniz ve o esintiyle buluşan çayın sıcaklığı sizi alır ve uçurur gökyüzüne. Yolculuğa çıktığımızda, kitap okuduğumuzda veya çalışırken yine bir enerji gerekir. Yaptığımız şeye bir motivasyon gereklidir. İşte o an devreye girer bir kez daha çay. Hem de öyle bir devreye girer ki, enerjinizi yeniler sizi kendinize getirir. Herhalde bu yazıyı yazarken çay içtiğimi söylememe gerek yoktur. En önemli bilgilerden birisini eklemeyi unutmuşum, affınıza sığınarak ekleyeyim. Unutmayın, çay harareti alır.. İzlediğim bir diziden harika bir söz gelir aklıma sürekli. Hacı, her şeyi salla ama çayı sallama. İşte öyle bir sevda bizimkisi, sallamaya bile gelmiyor. Eh o kadar hüpletmek dedik ama unutmamak lazım o sesten rahatsız olanları. Dikkat edelim sessizce hissetmeye o sıcaklığı, sevdiklerimizle çay içerken."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/341/code/o4UgAaloA4xma0BJjXCmmaWNlTZYPwekeYiDJHh0bpPcDhrcxxP0FOSabx72xqX8SyFxftifO7WXJb8nDmGwbMN3xvnhWkPZbE4jN9vtOa4u8dcp3n9Pyi1A8Qi6PFkIfv5kOlZK9eVHZrkgYpQgLV", "text": "17 yaşındayım. Herkese göre ağzımın süt koktuğu bir zaman diliminde, hayatımın dö-nüm noktasına hazırlanıyorum; Gine'ye... Gine'yi ilk duyduğumda varlığından o kadar habersizdim ki, Kıbrıs-Girne olarak anladım. Bir de Google'a yazdığımda; flaş flaş flaş ÖLÜM ORANLARININ EN YOĞUN OLDUĞU ÜLKE, SU YOK, ELEKTRİK YOK, GIDA YOK gibi başlıklarla karşılanmıştım. Anlatılanlar, yol biraz uzun, Türkiye'den direk uçuş yok, elektrik su sıkıntısı var şeklinde olunca tekrar bi teyit etmek istemiştim de... Meğersem bahsedilen yer, sonraları gözümün nuru olacak Gine Conakry imiş. Girip ülke fotoğraflarına bakınca, insanının karasına, sarı taksilerine, yolunun kırmızı toprağına, vuruluyor insan. Batı Afrika'da bulunan bu güzel ülke Gine, Senegal ve Mali'ye komşu. Tabii okyanusa sıfır oluşunun da içimi kelebeklerle doldurduğunu hatırlıyorum. Hele bir de o yeşili... Hangi tondan isterseniz mevcut, en güzelinden en güründen bitkileri var. İnsanları ise senin beyazlığına hayran, sana kendini Hollywood'da gibi hissettiriyor. Sen bir adım gidiyorsun onlar ise koşarak geliyor. Yoksulluğun getirmiş olduğu olumsuzluklarla kendilerini yıpratmaktan ziyade, bu olumsuzluklarla birbirlerine olansamimiyet ve bağlarını kuvvetlendirip kenetleniyorlar. Aslında Afrika ülkeleri için duymaya alıştığımız sömürge ülkeleri söylemine ek olarak bir de denek ülkeler denilebilir. Afrika dışında yaşamış biri oralara gittiğinde, bunu yaşarken daha iyi anlıyor. Deneme ilaçlar, deneme ürünler, 10. kalite gıdalar... Bir ice tea alıyorsunuz, normalden 2 kat pahalı ama sadece şekerli su... Bebek bezi alan insanlardan görürdüm alttan iç çamaşırı giydirirlerdi bebeklerin popoları pişik olmasın diye. Afrikalıların çoğu hayat bu zannederken bizler bu sömürge ve bilmem kaçıncı sınıf vatandaş muamelesi görmenin hüznünü aktif yaşadık hep. Bu konuya giriş yapmama sebep olan EBOLA hastalığına değinmeden geçemeyeceğim. Kendi içinde bu kadar sığ yaşayan bir ülkeye baktığınızda, dışardan hastalığın gelmesi bile çok zor iken, bir gün uyandık ve bir maymundan geçtiği söylenen EBOLA illeti heryeri sarmıştı... Tüm ülkelerin Gine'ye kapılarını kapatıp uçakları iptal edişini ve hiçbir yardım elinin uzanmamasını hatırlıyorum. Ne kadar ailem destek olsa ve maddi sıkıntı çekmesem de, o an ki terk edilmişlik hissi daha yeni yeni siliniyor hafizamdan. Halbuki Afrika insanı anne karnından bu hisse aşina doğuyor.. EBOLA'nın daha sonraları laboratuvar hastalığı olduğu ka-nıtlandığında bizleri deneme tahtası olarak kullandıkları için öfkemi bastıramadım.. Fakat hiçbir gün Gine halkından bu yaklaşımı görmedim. Çünkü onlar o kadar kaybeden bir milletti ki, artık kayıplarına üzülmeyi bırakıp kurtulanların şükrüne yoğunlaşmışlardı. Demem o ki tenlerinin karası, dişlerinin beyazı çok şey öğretti bana... Hep derlerdi aklın nerdeydi Gine'ye giderken diye... Aklım şimdikinden daha çok başımdaydı. Çünkü saf sevgi, samimiyet, iyi niyet ve mutluluğun; saf bir kalpte, samimi bir gülümsemede olduğunu öğrendim. Cebindeki tomarla paranın 25 kuruşluk bi çubuk krakeri bile alamayacak kadar ehemmiyetsiz oluşunu öğrendim. Meğer gecelerimizi aydınlatan lamba değil de güzel dostlar ve samimi sohbetlermiş. Manevi hazlar maddi hazların önüne geçeli Ginelilerde ve bende çok oldu. Şuan beşinci ülkemde sekizinci senemi yaşarken, hiçbir yerin Gine'nin öğrettikleri kadar verimli olmadığını görüyorum; sadece Gine'de öğrendiklerimi pekiştirdiler. Özetle Gine, benim gözümde, yaşadığım şu ömürdeki en verimli 4 sene. İkinci vatanım dediğim Gine'ye kavuşmak, gelecek hedeflerim arasında."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/343/code/GScUNcTCbQ8E0t7n5PGsEVoJ9voExiSpQpGcoh84ZWyHvwDDNfnnYKG4OKSuavwcpZphAMjH6ebDtGBCNIkvllKiynEV59JbIU4OsLbfcIBoJjwehMW4WwZf1f0dQ1bK3Mwl73AAIYIdMYS8kG4iXr", "text": "Geçen sene yine bu zamanlar bir Ramazan günü. Konya-Bitlis güzergahında yolculuk... Her yolculuk yeni bir yol arkadaşı, farklı hayatlara şahit olmak benim için. O yüzden hep çift kişilik koltuk alırım, cam kenarından. O gün de yine hangi sürpriz isimle kesişecek bakalım yolumuz diye bekledim. İki üç saat sonra Nevşehir'de durdu araba. Yol kenarından bindi, birkaç çuval küçük bir valiz yol azığı koyduğunu düşündüren çuval heybesiyle; üzerinde iki örgü yelek üzerine giydiği hırkası, iğnesiz tutturduğu başörtüsüyle muavinin arkasından. 'Yerin bura teyze' diyen gence tamam guzum deyip oturdu yanıma. Selam verdi anacan tavrı ve yüz ifadesiyle. Tanıştık, Van'a gidiyormuş. Benim yolculuğum bitene kadar birlikte olacaktık, çok sevindi. Çok gidip gelmiştim bu uzun yolları. Yaşlı teyzelerin, yanındaki yolcunun erken ineceğini duyduklarındaki hoşnutluklarına şahit olmuştum hep. Diz ağrısı, romatizma, varis şikayetleriyle yan koltuk ne kadar boş kalırsa o kadar iyiydi bacakları için. Adının Rahime olduğunu öğrendiğim yol arkadaşım ise benimle 14 saat yol gideceği için öyle içten sevinmişti ki, güzel bir yolculuk geçireceğimizi anlamıştım. Sahura bir saat vardı. Otobüs sürekli durup çorba içilecek uygun bir mekan araştırıyordu yolcuların sahur geçiyor kaptan sitemleri arasında. Uygun bir yerde durana kadar uyuklamaya başladım. Teyze gah yi de yat dedi yarı sitemli, heybeden çıkardığı poşetlerin hışırtısında. Annemin sahura kaldırışı gibi hissettim, uzun zamandır gurbette hasrettim böyle şefkatli söze siteme. Öyle mutlu oldum ki evde naz edip uykuma devam ettiğim bu çağrı öyle huzur verici, öyle sahipleniciydi ki anında açıldı uykum. İkimizin önüne bir sergi açtı; domates, salatalık ve o zaman öğrendiğim Nevşehir simidini koydu üzerine. Ben de çıkardım Allah ne verdiyse.. Salatalıkları yıkayıp atmıştı çantaya muhtemelen; hala su damlaları üzerindeydi. Küt diye kırdı, bıçak çatal yoktu ikimizde de. Piknik usulü yedik. Nevşehir simidini anlattı çok seviyormuş, anlattıkça daha lezzetli oldu nimet. En tatlı en doyumlu sahurlarımdan biriydi. Abdesti bozulmasın diye sabah namazını bekledi uyumak için. Daha tanışalı iki üç saat olmuştu. Güneş doğarken kafa kafaya vermiş uyuyorduk, gören anne kız sanardı. ol boyu hayat hikayesini anlattı. Bataryasını doldurduğum telefonumu babama konum bildirmek ha-ricinde elime almamıştım. Okumak için aldığım kitap ve izlenecek filme hiç başlamadığım gibi.. İki evlilik yapmıştı, 4 çocuğuyla çok sıkıntı, şiddet görmüştü. En sonunda 4 çocukla kapı önüne konmuştu. Akrabalarının yanına yerleşmiş onlar da misafirliğini kısa tutmuşlardı. Samsun'dan bir adamla evlendirilmişti. Buraya kadarki hazin sesi ikinci eşini anlatırken öyle vefalı öyle hoşnut bir tona bürünmüştü ki anlatacaklarıyla hüznümüzü dağıtacağını anlamıştım. Dört çocuğuna öyle güzel bakmıştı ki öz babadan iyi dedi. Birlikte bağda bahçede çalışıp uçurmuşlardı yuvadan 3 çocuğunu; onun deyimiyle ikisinin çocuklarını... Bir süre sonra amca ağır hasta olmuş. O zamanlar Samsun'da bir dağ köyünde köy bekçiliği yapmışlar, tek hane kendileriymiş. Adam yataktan kalkamazdı, ayısı çakalı olur ormanın kızım! Her gece yatmadan evin iki yönüne iki el ateş eder öyle uyurdum. dedi. Gürgenin dibine sakladıkları kavanoza her ay dişlerinden tırnaklarından arttırdıkları birikimle ev almışlar Nevşehir'de; amca hasta olduğu için evi teyzenin memleketinden almış. Yarınım yok, toprağına dönsün, gurbet yaşamasın buralarda diye düşünmüş belki de. Çocukları okuttuk, everdik, ev aldık, hala da ondan kalan maaşla yerim ekmeğimi dedi. Kızım hiç bilmezdim, bilemezdim bunların nasip olacağını. Allah'a sığındım o babalı yetimleri korudu; karşımıza adamımı çıkardı. Hepimizin talihiydi. Ha çok da güzeldi haa dedi içten gülüşüyle. Sonra küçük cüzdanından çıkardığı vesikalık fotoğrafını gösterdi Bak nasıl da güzel adam. Ben gibi çirkini nasıl da almış e mi? diye sordu fotoğrafa dalıp giderken. Sonra bir fotoğrafdaha çıkardı. Bu da hastalandığında çekildiği.. nasıl da eridi gözümün önünde o koca adam dedi. Kendisinin bir fotoğrafını verdi bana Al Rahime teyzenden bir hatıra kalsın, saklarsan. Memnuniyetle aldım, güvenine hayret ederken. Bir gün incitmedi ne çocukları ne beni. Ailesine de ezdirmedi 4 çocukla kaldıydım başına -hiç sevmezdi böyle dememi- zor tabi guzum. Ama hiç senin çocuğun demedi. Yavrum, evladım diye severdi hepsini. Ramazan günü hem oruç hem yolcu ağzıyla amcaya yürekten dua ettiğinin farkında mıydı bilmiyorum. Bir gün kul hakkına girmedi, tarla bahçenin ilk ürününü komşulara dağıtırdı; durumumuz o zamanlar yoktu pek kızım ama yine de verirdi gördüğü bildiği mağdura, fukaraya dedi, elindeki fotoğrafın üzerinde incitmekten korkar gibi parmaklarını gezdirirken. Amca vadesini doldurup giderken 'babalı yetimlerini' ve eşini kendisinden razı ederek göçmüştü. Her insanın vadesinin ne zaman dolacağını bilmediği tek bir hayatı vardı. Evet sıkıntılar hastalıklar imtihandı, bolluk ve sağlık gibi. Bunlar irade dışı verilendi. Ama evlada merhamet, eşe hassasiyet, fakire sırt çevirmemek, kul hakkı yememek, mazlumu zalime ezdirmeyip kol kanat germek... İşte bunlar bizim hayata karşı duruşumuzdu, insaniyetimizdi. Kendisine eza eden ilk eşi de ölmüş. Bu kadar bahsetti ondan: Öldü!. Dünyadan göçüp giderken nasıl yad edildiğimiz belki de ebedi alemdeki şahitler beyanımızdı. Teyze fotoğrafa dalıp giderken muavin Bitlis'e yaklaştığımızı söyledi. Ne çabuk bitmişti yolumuz. Elimdeki vesikalık fotoğrafı koyarken cüzdanıma keşke biraz daha sürseydi bu yol arkadaşlığı diye hayıflandım. Evet tıpkı hayat gibi yolculuğumun da sonu gelmişti. Anadolu kadını bu çilekeş kadın sonraki zamanlarda ondan, iyiliğinden ve eşinden bahsedildiğini hiç bilemeyecekti ama ondan razı olan şahitler arasında yazılacaktım... Hayatlarına şahit diğerleri gibi. Ellerinden öpüp helalleştim, çantamı sırtlanmıştım ki numaramı da kaydetmemi istedi telefonuna. Otobüs arkadaşı yaz e mi dedi adını neyim unuturum da yol arkadaşlığımızı unutmam der gibi. Aldım numarasını. Ayağa kalkmış el sallarkenki tebessümü bende son fotoğrafı kaldı. Ha bir de vesikalığı. Hala görüşürüz telefonda. Tanıyamayacakmışım gibi her açışında beni hatırladın mı ben otobüs arkadaşı der. Bu vadesinin ne zaman dolacağı bilinmez, menzili bilinmez hayat yolculuğunda adımız sanımız geçici, yol arkadaşlığımızın izleri baki..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/344/code/tVEaOSaqYxbJWQefGuCq2heNdqUwlt02PBGmOC5qAU6qzwu0y8Ut5oUjLZN9UDP6CIN0dwCjLSytFHzoD2px6BrJHIrYK2odC07i0qZPSg9nuPVNTARmdwPtBjP01qXXyCE207pu5SgJTl1OVNGynY", "text": "Yağmur yağmaya başlamıştı. Sihirli kutunun içindeki bozuk paraları bırakıp kağıt paraları topladı. Yağmur yağma ihtimaline karşı yanında getirdiği, yere monte edilebilen şemsiyesini açtı. Saat 7 civarıydı ancak bugün için belirlediği hasılatın yarısına anca gelebilmişti. Yağmur yağmaya devam etse de orada kalması gerektiğinin farkındaydı. Sonuçta para kolay kazanılmıyordu. İşinin başından ayrılamazdı. Belki insanlar sert rüzgar ve şiddeti giderek artan yağmurdan dolayı acır, sihirli kutusuna fazladan birkaç papel bırakırdı. Yanında getirdiği sandviçini yüzünden de okunacağı gibi çok heyecanlı bir şekilde çantasından çıkardı. Disiplin karakterinde vardı. Her gün evden çıkmadan kendi hazırladığı tek öğünlük yiyeceğin yanına, üç litre suyunu ve sihirli kutusuna biriken paralı boşaltıp, toplamak için yedek bir kutu alırdı. O gün evden ayrılmadan önce hazırladığı sandviçine diğer günlere kıyasla daha bir özenmişti. İçine tam yağlı ezine peynir, elleriyle tek tek çekirdeğinden ayıklayıp, çekirdeklerinde zeytin parçacığı kalma ihtimaline karşın tekrardan ağzına atıp emin olana kadar yediği, en değerli yiyeceğim olarak nitelendirdiği sele zeytin ve bunlara ilave olarak pastırmalar diyarından getirttiği yarım kilo pastırmadan hatırı sayılır miktarda pastırma koymuştu. Son olarak tamamen doğal, kendi bahçesinde yetiştirdiği domateslerin üzerine memleketinden getirdiği pul biberi serpiştirmişti. Kim istemezdi bu sandviçi yemeyi? Özene bezene hazırladığı sandviçinden büyükçe bir ısırık aldı. Domatesin suyu sakalına akıyordu, ama umurunda bile değildi. Yemek yerken, yemeğin eline yüzüne bulaşması hoşuna giderdi. O bu şekilde yemekten zevk alırdı. Tam ikinci büyük ısırığını alacaktı ki, takım elbiseli, ukala bakışlı, şık, mavi kravatlı, siyah paltolu bir adam, sihirli kutuya elini daldırdı ve bütün paraları aldı. Üzerinde bu kadar uğraştığı sandviçini yerken yapılan bu saldırı hiç hoşuna gitmemişti. Hemen yerinden kalkıp, hızlı adımlarla o züppe adamın peşinden gitti. Kolundan tuttuğu gibi o züppeyi tek hamlede al aşağı etti. Paltosu kirlenen çamurun içinde kalan adamın avucunda tuttuğu bozuk paraların hepsi kaldırıma saçıldı. Neye uğradığını şaşıran adam çabucak yerinden kalkıp hızlıca yumruğunu savurdu. Kavga başlamıştı. Sandviçi yarım kalan adamla, bozuk para hırsızı karşı karşıyaydı. Esnaf sandalyelerini dışarı attı. Şiddetli yağmura rağmen herkes durmuş, heyecanlı bir şekilde birazdan başlayacak olan kavgayı bekliyordu. Yanında çekirdeği olan birkaç kişi, merakla toplanan kalabalıktaki diğer insanlarla çekirdeklerini paylaştı. Artık herkes ve her şey hazırdı. Züppe arka cebinden bir metal çıkardı. O ne Bir bıçaktı. Kalabalık bunun eşit bir kavga olmayacağını anlamıştı. Züppe bıçağını sandviçinin tadı damağında kalan adama doğru salladı. Tam o esnada, hapşıran sihirli kutu sahibi adam, züppenin paniklemesine sebep oldu. Ayağı kayan züppe düşerken elinde tuttuğu bıçak kalbine dik bir açıyla geldi ve saplandı. Ortalık bir anda kan gölüne döndü. Çekirdeklerin kabuğu artık tükürülmüyor, bütün bütün yutuluyordu. Herkes şok içindeydi. Züppenin ani düşüşünü kimse beklemiyordu. Olay yerine ulaşan polis ağzını kapatmadan hapşırdığı ve bir insanın dolaylı yoldan ölümüne sebep olduğu için sandviçinde acı seven adamı tutukladı. Eşyalarını dahi almasına izin verilmeden polis aracına bindirildi. Sihirli kutusu, şemsiyesi, havada üç saat asılı kalacak olan hapşırığını bırakarak öylece gitmişti."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/345/code/yxUZNAsys2LpAMVlMS6PXmYzlTEffQ8HfW2eTAbXnQS6NIhQTdh9zVPLGJ08CSw9WzoJxznQTOFyxJEOc5d1JDpyE53n7jXZ1Lnjt4Iz9Fsf6KdhU5PXnjE77k6hxdc0DbGv2DQ0Fpbev52Qczk1Ee", "text": "Yılmaz ERDOĞAN, Beren Saat ve Arash gibi ünlü yüzlerin oynadığı kasvet dolu bir film. Her saniyesi fotoğraf gibi olan bu film; Bir yazarın İran İslam devrimi sırasında haksız yere 27 yılı hapiste geçiren İran'lı Kürt şair Sadegh Kamangar'in trajik öyküsünden esinlenmiştir. Filmde Sahel ve eşi Mina bir intikam uğruna hapise atılırlar 10 yıl sonra serbest bırakılan Mina eşinin öldüğüne inanır ve çocuklarını alarak İstanbul'a yerleşir. Aradan 20 yıl geçtikten sonra özgürlüğüne kavuşan Sahel ve eşi çocuklarını aramaya başlar... 2014 yapımı bu film bir çok metafor, imge ve yönetmenin kaleminden çıkan şiirleri barındırıyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/346/code/2a2PmYG3fYFgRn4npxojPRUw3fl6hP3jx7WKRPqbpE7uhk97XZ3JFfMpkBuPpFP4xALFTZ5TgBTyam1qLFKxGxYhB1iADM3noGIjvuJCULAavWa2qxtfXBYkBJxQGszvGt8m4mOhOtb0mpd6t74zMi", "text": "Animasyon ve çizgi film izleme tutkunu biri olarak biraz geç tanışmış olsam da Spirited Away hayatıma güzel bir katkıda bulunmuştur. İzlerken adeta mistik bir gezegende ara ara gerildiğim ara ara sıcak bir gülümseyle kendimi bulduğum Ruhların Kaçışı adlı bu eser, Hayao Miyazaki tarafından yazılıp yönetilmiş, 2003 yılında Uzun metrajlı en iyi animasyon filmi Oscarını kazanmış Studio Ghibli yapımı Japon animasyon filmidir. Birçok ödül kazanan film aynı zamanda Oscar kazanan ilk animedir. Eğer siz de o dünyaya girenlerdenseniz eserin bolca felsefik ve derin anlamlar içerdiğini göreceksiniz. Tabii ki bu olağanüstü eserin başkahramanı Hayao Miyazaki'yi unutmamak lazım. Bir sözüyle giriş yapsak hiç fena olmaz, Miyazaki'nin tüm hayatını, çocukken arayıp bulamadığı saf ve samimi bir çizgi filmi bulma isteği şekillendirmiştir. Mükemmel bir hayat gayesi... Senaryolarındaki karakterlerinde de görüldüğü üzere hayatı anlamlandırmaya çalışan çocuklara oldukça fazla yer vermiştir. İnsanla doğayı adeta en iyi iki dost yapma uğraşı, o güzel, büyüleyici hayal gücünün kapısını açar. Filmlerinde kullandığı doğaya saygı ve kötümserlik motifleri bizi, sunduğu panoramik dünyayla ahlaki bağ kurmaya iter. Çocukların evde oturup mütemadiyen çizgi film izlemelerinin umutsuzluğa kaptırdığını söylemiştir. Sanal gerçeklik olmasa da, sonuçta geçmişte bunlardan bahsetmek imkansız lakin o zamanlar bile hayal gücünün etkisini görmek mümkün. Kulaktan kulağa aktarılan efsanevi mitolojik hikayeler bunun en büyük örneğidir. Yani hayal gücünün insan bedeninde ve ruhunda her daim var olacağını düşünüyorum. Teknolojiyi ve robotlaşan insan ruhunu sevmediğini ama bundan kaçılamacağını da filmleriyle kanıtlamıştır. Veeee... kadraja yansıttığı en önemli özelliği postmodern unsurlardan uzak duran şeffaflığıdır. Bunun sebebi 1960-1970 'lerde beraber çalıştığı öncülerden, Yasua Otsuka'dır. Miyazaki'ye göre Chihiro karakterinin başkahramanlığının en önemli göstergesi şirinliği ve zekası değil evrensel manevi kudretidir. Yeni taşınacakları kasabada ailesinin yollarını kaybetmesiyle, kızları Chiriro'ya büyülü dünyanın kapıları açılmış olur. Çeşitli ruhların bulunduğu bu dünyada hayallerinizin ötesinde maceralar yaşar. Ama sanıldığı kadar kolay değildir bu dünyadan sağ çıkmak... Chiriro yuvarlak suratındaki somurtkan ifadesiyle, bebek yüzüyle, cılız bacaklarıyla, kocaman ayakkabılarıyla tezat oluşturmaktadır. Dışarıdan sadece bu detaylara bakıldığında edinilen izlenim bir çocukta komik duracak kadar hazindir. Tabii ki karakter analizi bakımından daha derine inilebilir, ki bu da filmdeki karelerden çok daha net çıkarım yapabilmemizi sağlar. İzleyince fark edeceksiniz ki Chihiro ismiyle değil de kendisine daha sonradan verilen San ismiyle macerasına devam eder. Bu durumun, ismine tutunamadığının bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Filmin başındaki sahnelerde taşındıkları için mutsuz, arabanın arka koltuğunda cama yapışarak oturmuş somurtkan bir Chihiro görürken, ilerleyen sahnelerde anne ve babası için gösterdiği mücadelede korkusuz, kararlı ve çekici bir karaktere bürünen Chihiro görüyoruz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/350/code/JCpWqX28BuwPdw0qsoz0JrNRfSDOglSfZ3eutHHz91rEVbJZ4iXmSQT0jvviqGDvJssVk1bcgN07RksWVydHfFBEEm4dr7JCvDPldBM5Y3JqHBHcoDWzPd4GusZh1VkVtRK78I2aLvGWQmsBl4q0Uo", "text": "Merhabalar, ben Ergoterapist Cemre Ölmez. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde bulunan 4 yıllık Ergoterapi Bölümü'nden 2019'da mezun oldum. Yapmış olduğum stajlar, klinik çalışmalarım ve kazandığım deneyimlerle birlikte sizlere biraz mesleğimden bahsedeceğim. Ergoterapi dünyada uzun yıllar bilinen ülkemizde ise Hacettepe Üniversitesinin 2009 yılında öğrenci almaya başlamasıyla tanınan bir bölümdür. Geniş yelpazede tedavi olanağı sağlayıp hastalara yeni umutlar oluşturan bu bölüm anlamlı ve amaçlı aktivitelerle sağlığı ve refahı geliştiren kişi merkezli bir sağlık mesleği olarak tanımlanmaktadır. Ergoterapinin temel amacı kişilerin günlük yaşam aktivitelerine katılımını sağlamaktır. Her bireyin birbirinden farklı yaratıldığı, herkesin çok özel ve biricik olduğu bu dünyada biliyoruz ki her insanın gereksinimi farklıdır. Bu yüzden bizim için her danışana özel terapi anlayışı çok önemlidir. Amacımız her zaman için hayata katılım sağlamak ve kişinin akranları ile aynı düzeye ulaşmasına yardımcı olmaktır. Ergoterapistler bireyin ev, iş ve okul ortamlarında fonksiyonel potansiyelini değerlendirerek performansını en üst düzeye çıkarmak ve çevreye uyumunu sağlamak için önerilerde bulunur. Bireylerin hastalık ve engellilik sonucu ortaya çıkan fonksiyonel sınırlılıklarını değerlendirir, günlük faaliyetlerini ve mesleklerini sürdürecek uygulamaları yapar. Hastaların duygusal, psikososyal, gelişimsel ve fiziksel yeterliliklerini mesleği ile ilgili ölçüm ve testleri kullanarak değerlendirir. Günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığı sağlamaya yönelik yöntemler ile araç-gereçleri belirler ve kullanımını öğretir. Bireysel ve grup olarak mesleki, sosyal, sanatsal ve eğitim aktivitelerinin kullanımıyla ilgili rehabilitasyon programları yapar ve uygular. Duyu-algı-motor bütünleşme eğitimini ve bu alanlarda ergoterapi uygular. Kişilerin topluma katılımını etkileyen kişisel çevresel ve aktivite performansına ait engelleri değerlendirir. Dışlanmış bireylerin topluma kazandırılması için gerekli değerlendirme ve rehabilitasyon işlemlerini yürütür. Üniversitede çok sevdiğim bir öğretmenim:Ergoterapi olmayanı oldurur. derdi. Bu bölüm bana imkansız diye bir şeyin olmadığını ve her şeyin bir çözümü olduğunu öğretti. Olaylara çok geniş ve daha farklı açılardan bakmamı sağladı. Yaratıcı olmayı, insanları ve hayatı çok daha fazla sevmemi sağladı. Ergoterapistlerin çalışma alanları değişken ve çok yönlüdür. Çalıştığı kişilerle ve bu kişilerin hayatlarında neler yaptığı ile bağlantılıdır. Çocuk ve gençlerde onların gelişimleri, hayata katılımları, sosyal olma durumları, eğitim/akademik yatkınlıkları, fonksiyonel becerilerini arttırmak ile ilgili çalışabilirler. Geriatrik bireylerde ise onların bağımsızlığı, hayata katılımlarını noktasında aktif rol almaları, evde oluşabilecek kaza durumlarını önleme durumları, anlamlı ve amaçlı aktivitelere katılımları noktasında çalışabilirler. Sağlık tanımından yola çıkarak, bireyin bedensel ruhsal ve sosyal anlamda tam bir iyilik hali içinde olmasını sağlamaya yönelik çalışırlar. Aynı zamanda ergoterapistler ruh sağlığı alanında, zaman yönetimi ve adaptasyon alanında, başa çıkma becerilerinin geliştirilmesinde, ilaç ve para yönetimi gibi kişinin hayatını doğrudan etkileyebilecek alanlarda da çalışabilirler. Çok sabırlı olunmalı ve her an her yaşta, birbirinden farklı tanısı olan insanlarla karşılaşılabileceğinden sürekli kendinizi geliştirmeli ve yeni şeyler öğrenmek için çabalamalısınız. İnsanlarla iletişiminiz çok kuvvetli olmalı. Size ümitle gelen insanların bir nebze olsun hayatlarına dokunabildiğinizi görmek muazzam bir duygu. İşte bu duygu mesleğime daha çok tutunmayı, daha çok insana ulaşmayı ve hayatlarına dokunmak istememi sağlıyor. Kesinlikle çok sabırlı olmanız gerektiğini ve insanlarla iletişimin çok fazla önemli olduğunu bilmelisiniz. Eğitim hayatınızda bölüm dersleri ve klinik eğitimler hem çok zevkli ve eğlenceli bir o kadar da zorlu ve sorumluluk alarak geçiyor. Okuduğunuz bölümü söylediğinizde anlamadığını çok belli eden suratlarla karşılaşıp O hangi meslek oluyor? sorularıyla karşılaşabilirsiniz. Bayramlarda bölümünüzü anlatmaktan yılma noktasına gelebilirsiniz ama asla yılmayın çünkü bu mesleği el üstünde tutacak olan kişiler bizleriz ve Ergoterapi'nin ne kadar değerli bir meslek olduğunu herkes bilmeli. Ergoterapi, Hacettepe Üniversitesinden sonra ikinci olarak Üsküdar Üniversitesi'nde açılmıştır ve çok değerli, alanında çok iyi hocalarımız var. Ergoterapinin ülkemizde çok iyi yerlere gelebilmesi için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar ve çok güzel çalışmalara imza atıyorlar. Birçok teorik derslerin yanı sıra ikinci sınıftan itibaren sahaya çıkma imkanımız oldu. Çeşitli devlet hastanelerinde, rehabilitasyon merkezlerinde, hastanelerde ve huzurevlerinde staj yapma imkanı verildi. Benim bölümümle ve mesleğimle ilgili söyleyeceklerim bunlardı. Zaman ayırdığınız için teşekkürler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/351/code/xnrqInjVGCuusDHknuFfbeMJlHtYWv0cyTfleBreQQQBw8DmGevTRaWjzdIOvGb89Kp4pghaz3hjtZYfocecCHvrmRWxqvPi8MHpiAKgV4h4XPGhfLPrNE4HwbGEal7M2s9lDyf8l9CEv42ngo5ABh", "text": "Haruki Murakami'nin bu kitabına ismini veren başkahramanımızı tanırken modern Japonya'daki insanların nederece farklı düşüncelere sahip olduğunu gözlemliyoruz. Japon kültüründe arkadaşlık konusu bizim kültürümüzden farklıdır. Bunun yanında bu eserde de gördüğümüz üzere isimler de toplumda büyük rol oynamaktadır. Tsukuru Tazaki, tren garları inşa eden bir mühendistir. Çocukluk yıllarından itibaren trenlere büyük bir ilgisi olmuştur. Bir şeyler yapmayı ve inşa etmeyi istemiştir hep. Sonuçta ismi de bunu gerektirmez mi? . Lise yıllarında sahip olduğu arkadaşlarının isimlerinde renkler bulunmaktadır. Siyah, beyaz, mavi, kırmızı... İsminde renk bulunmayan tek kişi kendisidir. Bu yüzden kendisini hep gereksiz görmüştür Tsukuru. Farklı karakterler, farklı yetenekler ve farklı renkler arasında renksiz ve sıradan bir insan. Tüm yaşamında bunu düşünmüştür. Bununla beraber sürekli kendisini arar, neden böyle bir isme sahip olduğunu sorgular. Kitabın içinde yolculuk ederken bu kültürü de yaşıyor insan. Evet, insan kendinin de bir rengi olduğunu fark edemeyebilir veya rengi olmadığını düşünebilir. Yine de renkler her zaman oradadır. Unutmamak gerekir ki renkler biz insanları insan yapar, ruhumuzdur aslında renkler ve kimseninki aynı renkte değildir. Bu farklılığı göz ardı etmeden insanların renkleri olduğunu hissettirmek gerekir. Hiçbir renk gereksiz değildir. Bazen bir rengin neden orda olduğunu sorgularken o orda olmasa bir başka rengin güzelliğini fark edemeyebilirdik. Tsukuru kendisini dışlamıştır aslında. Onun da bir rengi vardır ve sadece isminde bir renk bulunmamasından dolayı kendisini dışlamıştır ve kendisinin sahip olduğu değerin farkında değildir. Halbuki insana rengini veren sadece isimler değildir. Her insanın bir rengi vardır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/352/code/vQ904rD8xkj8EaeCdCRh5aPRCM1CtqczubWgSb7l7Y9zAC7oUwJw2D5W9TG7YxBPKFXyB7pbbsbkvtdrrDd1K2UgYh0m1U8K4Omtpwg7DT5X26U1xwxJ6wtpnHoHV8Vb6Mmb6ItV6u9yQWwO0BBO1m", "text": "İzmir'in ilçelerinden Seferihisar'ın beldelerinden biri Sığacık. Sakin, huzurlu ve eğlenceli geceleri, aşırı samimi insanları, sizi daha önce gitmediğinize pişman edebilir. Yazları harika akşam fuarları olur, Sığacık halkı ve civar köylerden, beldelerden gelenler kendi evlerinde yaptıkları sabun, mum, konserve, kıyafet gibi şeyleri satarlar burada. Bir benzerini haftalık pazarlarında da görebilirsiniz, her şey civar halkının üretip sattığı şeylerden oluşur. Leziz mandalinalarından, çeşit çeşit ev yapımı reçellerden, doğal zeytin yağlarından mutlaka tatmalısınız. Yiyecekten bahsetmişken; Defi-gam Kahvaltı Cafe diye bir kafe var, ortamı tatlı mı tatlı, yiyecekleri ayrı bir güzel, sahipleri de bir o kadar samimi. Esnaftan kime sorsanız tarif eder diye düşünüyorum. Ve tabii ki keçi sütünden yapılmış dondurmacıya da uğramanızı tavsiye ederim. Eğer yazın gittiyseniz, denize girmek için sakin suyu ve yumuşacık kum zemini ile Büyük Akkum Plajını tercih edebilirsiniz. Yine aynı şekilde gittiğiniz dönemde tekne turlarına denk gelirseniz kaçırmayın derim; öyle güzel koylara gidiliyor ki, muhteşem bir tablonun içine girmiş gibi hissediyor insan... Böyle güzel bir yere gelip de kalmadan gitmek olmaz; güneşin doğuşunu Sığacık Kalesinde, ve gün batımını Teos Marina'da izlemenizi tavsiye ederim. Kalenin üstünden gün doğumunu izlediğiniz zaman, beldedeki beyazlı mavili evleri, kiremit çatıları, yemyeşil ağaçları ve yavaş yavaş üzerindeki perdeyi kaldıran masmavi gökyüzünü, kısacası ayaklarınızın altına serilmiş Seferihisar'ı altın gibi parıl parıl bir halde görebilirsiniz. Ve yine küçüklü büyüklü teknelerin olduğu Teos Marina'yı, etraftaki bir bayırın üstüne çıkabilirseniz veya biraz tepeden bir yerden bakma imkanınız olursa, denize vuran akşam güneşini ve teknelerin üzerinden yansıyan coşkulu ışıkları görebilirsiniz. Geceyi geçirmek için de merkezdeki tatlı pansiyonlarda, isterseniz de merkeze arabayla beş dakikalık mesafedeki farklı bütçelere uygun otellerde konaklayabilirsiniz. Bütün yollarınız, huzur dolacağınız yerlere çıksın. Sağlıcakla kalın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/353/code/q5L3Buy9mGhtPT75jQ1KoszoavHG17kdLEnGAIeKSvzjMPVq9hKosb1UdALZPPsKSo4M2CFQeyg45vU4doQKXYvxQHsXi9E9HiVl481z7ckNcitF6Ojhw3gENozbmU1hMo4dUH8MaO5HeRu2kB2oVl", "text": "Meyveler, sağlığımız için çok ciddi önem taşır. Bağışıklık sistemini güçlendirmek ve gribal enfeksiyonlara yakalanmamak için meyveler vazgeçilmezdir. Özellikle şu günlerde içinde bulunduğumuz virüs salgınında C vitamini açısından zengin olan turunçgilleri bol miktarda tüketmekte fayda var. Ayrıca unutmadan eklemek isterim ki sağlıklı beslenmek isteyen bir insanın günde 5 porsiyon meyve tüketmesi gerekmektedir. Peki ya tropikal meyveler? Tropikal meyveler yüksek sıcaklıklarda daha iyi yetişen bitkilerdir. Bu gruptaki birçok meyve düşük sıcaklığa adapte olamadığından dolayı dünyanın her yerinde yetiştirilemiyor. Fakat başta Brezilya'dan olmak üzere tropikal bölgelerden dünyanın birçok yerine ihraç ediliyor. Şimdi sizlere Brezilya'da yetişen birkaç tropikal lezzetten bahsetmek istiyorum. İlk olarak benim haftada en az 2-3 defa yemeye özen gösterdiğim mamoa'nın papaya türü. Özellikle lif ve su bakımından zengin olduğu için hem tokluk hissini arttıran hem de bağırsak hareketlerini düzenleyerek hazmı kolaylaştıran bu meyve, aynı zamanda kabızlık problemi yaşayanlar için harika bir doğal ilaçtır. Bol miktarda C vitamini içerdiği için bağışıklık sistemini güçlendirir. Ve içeriğindeki B vitamini sayesinde stresi azaltarak sinir sistemini korumaya yardımcı olur. Mamoa, papaya bulduğunuzda kesinlikle kaçırmamanız gereken bir meyvedir. İkinci olarak tropikal kelimesinin ardından akla ilk gelen meyveden söz edeceğim: Ananas. Birçok tropikal meyve gibi ananas da bol miktarda C vitamini içeriğiyle demir emilimini arttırarak kansızlığı önlerken, mangan içerdiği için kemiklerin güçlenmesinde ve dokuların gelişmesinde fayda sağlar. Ananaslarda bulunan brövelin sayesinde de ağır egzersizlerin ardından oluşan hasarların iyileşmesini hızlandırır. Ve diüretik olduğu için toksinlerin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Bir diğer meyvemiz de olmazsa olmaz passion fruit. Bu meyvenin kendisi değil de çekirdekleri yeniyor. Hatta daha çok meyve suyu, dondurma ve tatlı yapımında kullanılıyor. Passion fruit sakinleştirici etkisiyle bilinir, panik atağı olanlar ve uykusuzluk problemi yaşayanlar için tedavi edici özellikte bir meyve. Bol miktarda lif içeriğinden ötürü karbonhidratların emilimini yavaşlatır, bu da kan şekeri artışlarını önler. Son olarak da en sevdiğim meyve olan goiabadan bahsedelim. Kabuklarıyla beraber tüketildiğinde mide rahatsızlıklarını önleyici mükemmel bir meyve. Bol miktarda likopen ve A vitaminine içerdiğinden cildimizin korunmasında katkı sağlar ve göz sağlığı için çok etkilidir. Ayrıca en çok C vitamini içeren meyvelerdendir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/354/code/OpzAMJcPVYnONo6TYS75C7afW4LMj1c3kzZiJo7jQaPDohEDo0lrtxyZGfsl5x7A3aJ0yfu4hn464DaPJE59RwaU5KDmDh5g5nc3EukS9xryoydKJJXrMSMEVxeAQ1oVr3CqdnPQr6O8G5dsE2JqDz", "text": "Çallı Rıza çapasını akşamdan koymuştu suya.. Üstünü giyindi, eşi olan Hatice Hanıma seslenerek, Bakkalın önüne gelir, girip girmemek arasında kısa bir tereddüt yaşadıktan sonra, çaresiz içeri girer.. İsmail abi işinin başındadır.. -İsmail abi hayırlı işler.! İsmail abi, ne dediği anlaşılmayan hırıltılı bir ses çıkarır sadece.. Bu arada İsmail abi, Çallı Rıza'dan daha küçüktür.. Ne yapsın garip Çallı.. Mecbur olunca, abi de der, ağam da der, paşam da.. Ne alacağına karar veren Çallı, -İsmail abi, -vereyim de borç çoğaldı -sağol İsmail abi Allah razı olsun yakında yevmiyeleri dağıtacaklar alır almaz hemen öderim.. diyerek tarlanın yolunu tutar.. akşama kadar kan ter içinde kalır yine cebinde beş metelik yoktur. Çallı, tarladan yorgun argın eve döner, elindekiçapayı yer seçmeden kontrolsüz bir şekilde bahçeye doğru fırlatır.. Bahçe duvarına oturarak, bir cigara yakar, efkarlı efkarlı.. O arada yoldan geçmekte olan Hacı İzzet amca, Çallı'yı derin derin düşünürken görünce yanına sokularak; -hayırdır Rıza, bi derdin mi var? Çok dalgın görünüyorsun.. -Ne olsun İzzet amca, yevmiyeleri gene alamadık, evde bir şey kalmadı, çocuklar ayakkabı ister, bakkala borç çoğaldı.. -Tasalanma yiğidim, Allah büyüktür, bakarız bir çaresine.. Hacı İzzet'in hali vakti yerindeydi, bağı, bahçesi, parası vardı.. İzzet amca, kimseye çaktırmadan cebinden çıkardığı bir miktar parayı uzattı Çallı'ya; Çallı önce çok şaşırmış ama aynı zamanda da çok mutlu olmuştu.. -hiç dert etme, benim tarlada çalışırsın ödeşiriz.. Çallı, İzzet amcanın elini öper gibi hamle yaparak, aynı zamanda bi yandan da dua ederek, Allah razı olsun Hacı İzzet diyerek minnettarlığını göstermeye çalışırken, İzzet amca, yaşından beklenmedik bir çeviklikle buna izin vermedi... Ve fazla oyalanmadan eve doğru yürümeye başladı İzzet amca.. Artık Çallı Rıza'nın keyfine diyecek yoktu.. Aldığı parayla, kısa süreli de olsa bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecekti.. O keyifle şarkılar mırıldanarak, direkt banyoya girdi.. Bir güzel yıkanıp, üstünü, başını değiştirdikten sonra, karnını doyurdu, ve aynı huzurla kahvenin yolunu tuttu.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/355/code/lthJutcDzN38MFDA3CcQHevzprNJ3lmbWXgOL9kwgC0RZP9QtHIuZ62cD1p4ZPqISPGjSLMvNzXa3KNGi11z3Xa2hSkYoBpiLzxxjpilm6Q1lQVg107t52oFySUGyeFyuff0iZ7nI5O0zyK4OdPbdM", "text": "Tarih 21 Kasım 2019. Çok sıcak ve yorucu bir günün başlangıcıydı... Yeni aldığım analog fotoğraf makinesini test etmek için arkadaşım ile Süleymaniye'de sokak fotoğrafı çıkarmak amacıyla gezerken, normalde de sürekli olarak gezdiğimiz bu sokaklarda küçük dostlarımız ile karşılaştık. Süleymaniye sokaklarına her geldiğimde buradaki arkadaşlarımın yoğun ilgileri ile karşılaşıyordum ve açıkçası buna alışkındım. Sokağa girer girmez Kahraman abi hoş geldindiye bağırıyor, üzerime doğru koşup sarılıyorlardı ve o gün de yine öyle olmuştu... Sanırım toplamda 12 kişiydik. Beraber oyunlar oynadık, şarkılar söyledik, şiirler okuduk. Bizler orada eğlenirken sağ tarafımda eski bir araba üzerine çıkmış oturan Diyarbakırlı, kara kaş, kara gözlü esmer çocukları gördüm, bana gülümsüyorlardı. Elimdeki fotoğraf makinesindeki filmde kalan son 2 poz ile bu kareyi çektim. Daha öncesinde analog makinemle çektiğim fotoğraflarım ve filmim yanmıştı, bu yüzden içimde biraz da acaba filmim yine yanar mı korkusuyla en yakın fotoğrafçıya gidip filmi yıkatmıştım. Aynı gün içerisinde çıkan fotoğraflarda korktuğum olmamıştı, bu fotoğraf da böylece elimdeydi artık."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/356/code/kFR9Cge5KF2iEGM8hYpkSwFqK3ZQsF9Kf0og0WHf1aiyV61Bw4tngcjA5lQ2y9ZhMz3M94NHlfKvAzdZ5bjxzx0VOpM0t0ZwauAqGR1mIxvW0B2ZlZAjKbe2kqZ8xO9ovauGFY8i6Dw9Tr9fd5DOzy", "text": "Bana bakıyordu. Yutkundum. Ondan korkuyorum, ve bunu biliyor. Bakışlarının derininde alaycı bir gülümseme var, görebiliyorum. Her an ensende bitebilirim, bu yüzden hep arkanı kolla. Beni tedirgin ediyor. Sırasına nasıl oturacak diye merak etmiştim, önce her iki yandaki ikişer ayağını büktü, sonra geri kalan dördünü. Sıra arkadaşına acıyorum. Hala her yanı o yapışkan ve şeffaf sıvıya bulanmış gibi. Nereye gitse kolaylıkla takip edilen o aptal ve bir o kadar da büyük canavarlar gibi sanki. Fakat zeki olanı. Öndeki iki eliyle kitaplarını sıraya koydu. Hala ona bakıyorum. Her an bacaklarından birini kırbaç gibi şaklatıp kafamı kopartabilir. Güya dersi dinliyormuş gibi yapıyor. Ama eminim, kafasının içinde milyon tane tilki dolanıyordur. Sahte bir gülümsemesi var. İnsanlar da bunu yiyor mu? Hepimizden daha akıllı, daha kurnaz ve daha oyun kurucular. İstediği an zarar verebilir ama vermediği için asıl güçlü o mu? Orada öylece duruyor, korkuyu büyütüyor. Bir şey yapmasını istemem tabii. Ama bir şey yapmak istese kendimi savunamam. Bunu biliyorum, o da bildiğimi biliyor. Karşısında kendimi bu kadar zayıf hissettiğim için, hiçbir şey yapmasa bile zaten teslim olduğum için; kaçabileceğime zerre kadar inancım olmasa da her an kaçmaya hazır ve etrafı kolaçan eden bakışlarım için, ona bir hayli gülünecek malzeme veriyorumdur. Bu durumda olmak kendime olan güvenimi azaltıyor. Yok. Onu iyi hayal edemiyorum. Yerinde kıpırdandı. Bakışları bana döndü. Ben önüme döndüm. Artık yapacak bir şey yok. Bu kadar küçük düştükten sonra, bir şey yapsa da kaçmaya çalışacak enerjim, gücüm kalmadı. Ona yalandan güler yüz göstermek istemiyorum. O bunun rol olduğunu anlayacak kadar akıllı; ben de kandırmaya çalıştığım kişinin kanmayacağını anlayacak kadar tecrübeliyim. Ayrıca sonrasında sinirlenip, sinsi planlar da kurabilir? Sessiz sakin bir şekilde hayatıma devam edeyim, dikkat çekmeyeyim desem o da olmaz. Eminim ki hissettiğim bu korkunun o da farkındadır hem de iliklerine kadar. Dikkatini zaten çektim, zarar vermeyeceği varsa da ben kötü biri değildim diye sinirlenip, bir anlık cinnetine kurban gider miyim? Yok yok. Bu hayali unutun. Korkunç. Zil çalar çalmaz sınıftan çıktım. Acelem varmış da bir yere yetişecekmişim gibi rol yapıyorum. Halbuki yok. Gelip konuşmaya çalışırsa ne derim? Bu korkuyu gizleyemem, korkarken samimi konuşmam, onu sevmediğimi iyice anlar ve... O da sınıftan çıktı. Göz göze geldik yine. Dört tane gözü var. Tam olarak dört. Hafifçe gülümseyip bir baş selamı verdim. Yine aynı şeyi yapıyorum; Düşmanın senden güçlüyse salak ayağına yat. Ama yemedi. O da gülümsedi. Belki alındı, saldıracak; belki sinirlendi, saldıracak; belki de zaten bunu planlıyordu, saldıracak. Yürümeye başladı. Bana doğru. Tamam gelsin. Belki yanıma varana kadar korkudan zaten öteki tarafa giderim. Tüm dünyanın sesi kısıldı, nefesimi bıraktım, işte artık o andayım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/359/code/wtM48GSi5CE7Gli6jUfK1ej2zjuPkkNwjZMg8NdJt9ZWVGPGwWJw2vWtGcHCTDIXevnm1qd0T70f5r3Tfh2dLG1GT9g9QFO3mROeXaWuGMvtDuYh5Rw3IH1JxngE0y3vOvJwAtbEgneSzsll9Tvd0Z", "text": "Hepimiz kocaman hayatların içerisinde yalnız boğulmuyor muyuz? Onca hayatın içinden teğet geçip içimizdeki yabancıyla nereye kadar savaşabiliriz? Bizler yaratılışımız gereği yalnız doğar ve yalnız ölürüz. Ama atladığımız bir nokta vardır ki yaşadığımız süre zarfında bunlardan daha fazla yalnız kalırız. Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi kabullenmeli, akışına bırakmalıyız. Hiç beklenmedik bir anda yalnızlık elimizden tutacaktır. İşte o zaman bir yabancıya merhaba demeye hazır olun. O yabancı bastırdığınız ve körelttiğiniz tüm düşünceleri size fısıldıyor olacaktır. Yalnızlık bir nevi düşünmeye ve keşkelere sığınmaktır. Huzuru, bir parça mutluluğu arıyordur. İşin ilginç tarafı o eksik parçayı en hüzünlü anlarınızın içinde bulacaktır. Tam da burada yalnızlığın güzel bir haz uyandırdığını, size zevk verdiğini anlayacak ve sık sık ona sarılmanızı sağlayacaktır. İşte böyle bir çelişkidir yalnızlık. Kimine göre bir tercih kimine göre bir kaçıştır. Bizler nasıl adlandırırsak adlandıralım, ne mana yüklersek yükleyelim, ondan kaçamaz, kopamayız. Bunca gelişimin, dönüşümün ve yeniliğin içerisinde o yabancıyı yok saysak bile bunu beceremeyiz. Bir gün başbaşa kalmaktan korktuğumuz o yabancıyla kısacık ömürlerimizi çürütürken buluruz kendimizi. Bir başka yönden bakıldığında da çok mutlu olmamızın sebebidir bu yabancı. Onunla korkmadan yüzleşmeye başlarsak dünyaya da pozitif bakmaya başlar, aslında ne çabuk unutulan varlıklar olduğumuzu anlarız. Ölümün var olduğu bu dünyada o yabancı bizlere gittikçe tanıdık gelmeye başlayacaktır. Gözyaşlarımız ortalığı ıslatırken sığınacak bir liman olmadığında, sevinçten deliye döndüğümüz anlarda mutluluğumuzu koşa koşa paylaşmak istediğimiz biri olmadığında ya da hava durumunu dinlerken yarın için tedbirler yağdıracağımız kimse yoksa ve önlemler tek kişilikse, uzayan iş mesaileri günler öncesinden yapılan planlara mani olmuyorsa; üzüntüyü, kederi, mutluluğu paylaşacak bir kuru toprak, birkaç damla yağmur ya da bir deniz kıyısının bazen sıcak bazen soğuk bankıysa, hastalandığınızda başınızda ısrarla bekleyen kimse yoksa sımsıkı o yabancıya sarılırsınız. İşte bu hayatın tam ortasında ölmektir. Pencereleri bir daha açmamak üzere gökyüzüne kapatmak, her şeyi tek başına yapmaya alışacak kadar güçlü olabilmektir. Şöyle ki; hayat bir tiyatro oyunuysa, yalnızlık bizim perde arkamızdır. Sergilediğimiz oyunu seyircilere, hayatımızdaki insanlara, mutlu ve sevgi dolu olduğumuzu kanıtlamak zorunda hissederiz kendimizi. Eğer hayatımızda üstlendiğimiz rollerin tümünü başarı ve güçle sahneye yansıtamıyorsanız gölgeniz gibi peşinizden ayrılmayacak olan yalnızlığınızla başınız dertte demektir. Yalnızlığınız mutsuz biri olduğunuzu düşündürüp mutluluğa ancak kalabalıklaştığınızda erişmiş olacağınızın yanılgısına düşürecektir. Hayatta en çok sizin mutsuz ve yalnız olduğunuzu ilmek ilmek işleyecektir düşüncelerinize. Yalnızlığın bu baş belası tarafında olmak istemiyorsanız ne yaparsanız yapın yalnızlığı bir seçim haline getirerek ne içine hapsolun ne de büsbütün inkar edin, sadece varlığını kabullenip içinizdeki yabancıyla iyi geçinmeye bakın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/36/code/bxkjGFajhOMhEzH53mTChbxQNu8bn54KUMUSE6G9AskACYa2uYB82BaupUJ6SiTtqs1KrZ5hU7rFHufSsxYNKJjtfDNMETpmYiIFUK8cd3QltotNoBmChefi8TeiaOmjkb13k4PtLS0mGsqWgl1T5Z", "text": "Eskidik diye düşündü uzun kaldırımlar boyu ilerlerken. Bir yerden sonra bütün yollar birbirine benziyor. Parkın girişinde bulunan, melek heykelcikleri ile süslenmiş basık kemer beni tüm ihtişamıyla karşılamıştı. Yolun bittiğine şahitlik eden birkaç trafik lambası ise kırmızıyı gösteriyordu. Kemere biraz daha yakından bakmak için ışıkları ardımda bırakarak ilerledim. Kemerin sol ayağında yer alan komutan kıyafetleri içinde George Washington ve iki yanında Yunan tanrıları Fame-duyduğu önemli bir şeyi herkese duyurduğundan emin oluşuyla bilinir- ve Valor-savaşı ve değeri simgeler- eşlik ediyordu. Kemerin sağ ayağında ise dönemin takım elbisesi içinde George Washington, bu sefer iki yanında adalet ve bilgelik heykelleri durmasına rağmen tam karşıya bakıyordu. Usta bir heykeltraşın elinden çıktıklarına şüphe götürmeyen heykellerin rengi, kemerin renginden birkaç ton açıktı. Kemerin altından geçip parka girerken parkın ruhunun yüzüme çarptığını hissettim. Biraz ilerleyip durdum ve etrafıma bakındım. Uzun saçlarını rüzgarda savurarak kaykayını sol ayağından aldığı güçle ittirip daha da hızlanan bir çocuk yanımdan geçip arkadaşlarıyla birlikte kemere doğru ilerledi. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim; toz, duman, karbondioksit, yasemin kokulu bir parfüm, karmaşa, yoğun bir gürültü ve az miktarda oksijen ile doldu. İşte tam burasıydı her türlü imkansızlığın mümkün olduğu yer. Bunu anlamak niçin bu denli zordu? Gündüz ile gecenin farkı, uyku ile uyanıklık arası... Damarlarımda dolaşan heyecan nefes alışımı hızlandırdı. Meğer karmaşanın hastasıymışım ben. Düzensizliğin. Kalabalığın içinde yalnızlığın. Sesin ve de sessizliğin. Gündüzle aynı anda gecenin. Belki deliliğimden ya cahillikten ya da gençlikten. Belki de sevmekten, hem çok sevmekten.. İlk görüşte aşık olduğum şehir, her gün yeni bir bilinmezliğe uyandığım bu şehir... Yaşamaya değer, dedirtiyor. Baştan aşağı kırmızı giyinmiş, sanatçı olduğu her halinden belli 20'li yaşlarının başında, sarışın zayıf bir genç; yerdeki taşların üstünde oturmuş, önüne uzunca bir sıra halinde yaymış olduğu eserlerini sergiliyordu. Aşkın ne olduğuyla ilgili park halkının nabzını tutan bir grup gencin, bir insan boyu uzunluğunda beyaz bir kağıt üzerine tasarladıkları pankarttaki yazılara yakından baktım. Bir şeyler yazmak isteyip istemediğimi soran rengarenk giyinmiş bir kızla muhabbet ettim. Bir anda elindeki mavi keçeli kalemi elime tutuşturup beni kağıtla baş başa bıraktı. Love is... hiç düşünmeden aklıma gelen ilk şey yazılmış mı diye kontrol ettim. Hayır yazılmamıştı. Mavi keçeliyi kağıda değdirdim. Poetry. Hızımı alamayıp başka bir köşeye de Art yazıp kıza kalemi uzatarak teşekkür ettim. İçimdeki, bir bütünün parçası olmaktan ötürü duyduğum mutluluk ile yoluma devam ettim. Karmaşaya dahil olmak, herkese kucak açan bir topluluğa ait hissetmek... Artık park halkından biriydim. Kimliğimin bir parçası burada idi ve sonsuza dek burada kalacaktı. Siyah uzun saçları yüzüne çarpa çarpa dans eden zayıf bir kızı izledim. Yere serdiği beyaz kağıt parçası üstünde ordan oraya gidip geliyordu. Müzik olmamasına rağmen hareketleri uyum içindeydi. Gözlerini kapatmıştı, dış dünya ile bağlantısını kesmişti belli ki. Parkta ondan başka kimse yoktu. Şehirde ondan başka kimse yoktu. Dünyada ondan başka kimse yoktu. Kafasına parkın girişindeki kemerin minyatürünü geçirmiş, kendini baştan ayağı beyaza boyamış, mini beyaz bir elbise içindeki gencin önünde durdum veya o benim önümde durdu. Fark yoktu. Hareketsiz bekliyor ve birbirimize bakıyorduk. Ama onun gözleri kapalıydı. Birkaç dakika daha onun hareket etmesi için bekledikten sonra bu çabanın boşa olduğuna kanaat getirdim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/361/code/lq7QmjfOxukMrb8CkO1Wk7lcFcj4SWMyMilqZrG6PnsPBBgtwBG5Mt05o0YLN9dCQGYHH0rEAlUN64DYKmckITivEZ3Nlhk2ijh7sQcPBG7WGc0SXSeavCNWs52IYr6qGtRNLJOEMNHvdI2sbLQh82", "text": "Sevgiyi kelimelerde, cümlelerde arayanlar çoğu zaman çevrelerini kuşatan onca sevgiyi göremezler. Biz 70'ler çocukları ve bizden önceki kuşakların anne ve babalarının çocuklarına gösterdiği sevgi bunun en iyi örneğidir. Onlar kelimelere dökemezlerdi hislerini, ama en az şimdikiler kadar severlerdi çocuklarını. Nerden mi biliyorum? Bugün çocukluğumu düşündüm; büyüdüğümüz mahalleyi, annemi, babamı... Onlar söyleyemediler belki ama yıllar sonra anılar çok şey anlattılar, ben de dinledim. Babalar günü yaklaşırken bir mektup yazdım babama, söyleyemediği halde duyduklarımı anlattım ona. İki tarafı iki bakkalla sınırlı küçük bir mahalleydi bizim mahalle. Sabah sokağa çıkıp akşama kadar oyun oynayan çocuklardık biz. Ekmek almaya gönderilen, öğlende eline ekmek arası domates biber tutuşturulup tekrar sokağa oyuna koşan ve bir an önce büyümesi beklenen çocuklardık. Köyden kente yeni göç etmiş ailelerde büyüyorduk. İlkokuldan sonra çocuklar okula gitmiyor, kızların ev işlerinde yardımcı olmaları erkeklerin çırak olarak bir yere girmeleri bekleniyordu. Sen değiştirdin her şeyi. Başta anlamadılar seni ama sonra bütün mahalle seni örnek aldı. Yıllar sonra ziyarete geldiğimde buldum eski karnelerimizi, okul belgelerimizi. Saklıyordun bir hazine gibi. Bizim bile unuttuğumuz çocukluk anılarımızı hatırlıyor ve bize yaşlı gözlerle anlatıyordun yıllar sonra... En iyi ve en zor zamanlarımızda hep yanımızda oluyordun... Yaşımız kaç olursa olsun, hala bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soruyordun her telefonda... Ben de sakladım baba, unutmadım, senin gibi, sana ait acı tatlı anıları. Saat 5.00'te, mahallenin alt başında senin işten gelişini bekleyişimizi unutmadım. Aybaşlarında sokağın ucunda senin gri gömlek ve pantolonla belirdiğin o anda duyduğumuz sevinci, elinde sarı bir fileyle gelişini ve getirdiğin çikolatalı gofretleri unutmadım. Değil kızların, erkeklerin bile ilkokuldan sonra okumadığı mahallemizde bütün çocuklarına üniversite okutarak, herkese örnek olduğunu unutmadım. Her türlü başarımızda gözlerin dolarak bizimle gurur duyduğunu unutmadım. Halbuki bütün bu başarıları biz sana borçluyduk. Çocukluğumuzda İstanbul'un tarihi yerlerini gezdirerek tarihe ilgimizi artıran sendin. Aldığın Büyük Atlas'la, eğlenirken dünyayı keşfetmemizi sağlayan... Dünyanın farklı yerlerine, farklı kültürlerine merakımızı uyandırarak coğrafyayı bize sevdiren... Öğrenmeye olan tutkumuz senin yaktığın kıvılcımla başladı ve büyüdü. Her okul döneminde okul alış verişlerini zevkle yapıp en az bizim kadar heyecanlanırdın. Pazar pikniklerimizi, akşam yürüyüşlerimizi, lunaparklardaki eğlenceli günleri unutmadım. İşte bu yüzden, biz, bütün çocukların, asıl biz seninle gurur duyduk. değiştirince hemen anlardın çünkü), en sevdiğin türküyü unutmadım. Biliyor musun baba, hiçbir çikolatalı gofret senin getirdiğin kadar tatlı olmadı bir daha ve ben o günden sonra çoğunu bitiremedim bu yüzden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/362/code/Cr4kjWydZcNAV2TW0oRPhUSIobsWcqwLYNVUECNe27ZCyyjW7pqJsnlWYGNTiTRLBIUCiRcHvgot1mBjMG4SC5q9DexZjySqHa9p0mHBS91TUQZB4o60Wc9Al94Ts7FdtsfaOHoXvyaf65Bu46Mwwi", "text": "Hiçbir taş nedensiz dalgalandırmaz denizi, hiçbir yağmur boş yere sulamaz tomurcukları yüreğinde saklı toprağı, bilmeli. Hem savruldukça bu küçük damlalar zihinimizin yeşilliklerine her gün bir öncekinden daha çok benziyoruz kendimize. Farkımıza varmalı! Zor, çetrefilli belki katlanılması imkansız gözüken fakat uzadıkça alışkanlığa dönüşen bir sürecin içindeyiz. Lakin unuttuğumuz ne çok şey var. Geçmişten bugüne ulaşana dek ne badireler atlatıldı. Birkaç dünya savaşı, kıtlıklar, kavimlerin topluca göçleri, kurulan devletler, yıkılan devletler, atom bombaları ve çok daha fazlası... Irkımız sınandı, denendi, yıkıldı, baştan dirildi... Her defasında daha güçlü ayağa dikildi. Tarih tekerrürden ibaretse, hem hiçbir acı haddinden fazla sürmeyecekse; hayatlarımızın temelinden sarsıldığı şu günlerin geçici oldugunu bilmeliyiz. Zamana, zaman tanımalıyız ki çözümlesin her şeyi kendi dilinde. Şimdi içimize yapılacak yolculukların zamanı belki de.. Kendimizi tanımanın, her zerremize şükretmenin, kaçırdığımız düşleri uyanıkken görmenin, kendimize yeni şanslar vermenin zamanı... Hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir demiş yazar. Gezmeli, görmeli, hissetmeli, yaşamalı insan. Öyle yarım yamalak değil, tam, eksiksiz pişmanlığa yer bırakmadan yaşamalı! İster tek olsun ister kalabalık, az gitmeli uz gitmeli dere tepe demeden yollara düşmeli... O günler de gelecek hiç merak etme, sevgili okur. Belki yarın belki yarından da yakın... Hem geç değilken henüz hiçbir yüreğe, sevmeli ama çok sevmeli... Ha bir de bolca okumalı!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/365/code/HAc5wDOLYHw3Jt3UBZkYFP4UM6WlWf4bDGgvV2F32hndEQr2z8TdM1FunBhRHoyo4tyBiSFw6EkSjpzjKGq9Oy53W3DyMSoychgX0YMbxVcaxfDAuA9zlKAxxOi2ZRXRXMeYmYqF3I7mlloUp8Az3Z", "text": "Bir hikayeye başladım fakat henüz sonunu bilmiyorum. Diline en çok yakışan kelimenin yolcusuyum. Nasibi kadere borçluyum. İki öznesi var bu kitabın: biri sen, biri ben. İlhamı arayan ben, ilhama vesile olan sen... Ateşi taşıyan ben, harlayan sen... Sonbahar yeli kitabın bekleme sahifesine takıldı, seni oraya bıraktım. Kendimi rüzgara... Manayı aradığım yerde kelimelerle karşılaştım. Davayla başladığım sözü yarenle bitirdim. İmge toplamaya gelmiştim ben bu dünyaya; aşkınla yok olmaya değil. Sen de bir imgesin, maşuk değil. Kabullenişim teslimiyetimden mi yoksa kaybedişimden mi? Kadere teslim olduğum yerde bir senden vazgeçemedim. Sabrı senin yolunda tükettim. Sonunun iyi biteceğini bilmektir sabır. Hakk'ın kapısından ayrılmamaktır sabır. Hakk'a tam teslimiyettir sabır. Çünkü o en derin yarayı da bilir yaranın merhemini de... Merhemi sen sandıkça daha çok yara aldım. Sabır oldu kahır. Oysa sızının en ağır olduğu yerdedir hayır. Hayır, dayanmaz bu sadır. Şayet dayansaydı, yetişirdi Hızır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/366/code/Y9fLfhCjdM4478MtQLSVfz0tlFpw8lRaCDlw2SMWBAS2hpoLausAqZG3rJplsjGGAYqnFRurvUkT40KvLixNqQvuQWZNQJHvMeBpTOhSZI1JqPgbAm6tv4FuMBmya3ViimSpn0gFmTwx7Ah9eiPD9q", "text": "Ihlamur kokusundan mıdır bilmem! Bütün duyguları aynı anda yaşarım bazen. Ağlarken gülmek, gülerken ağlamak, severken acı çekmek... Yağmur sonrası ıslak toprağın kokusu... Yeni kitap kokusu... Koku... Ihlamur kokusu... Hissediyorum, hepsini... Bütün kokuları alabiliyorum. Uzaklarda, şimdi çok uzaklarda... Bu koku... Çok tanıdık bir... Daha önce hissettiğim türden. Kafa karışıklığı, kararsızlık, duygu karmaşıklığı... Bunlar tek bir şeyin göstergesi. Ihlamur!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/367/code/L92TF98rl5TuK6csXyrEX1yOUAiWjXZZ4VBnDkacCYEnhvvq7bqi4BeVQin6ywTLXVXmW3XQf1ofdcq0DbYuWVXOLFhxJiPMjf2DKZ0I7yoKxmVd5gDXGACUom447XmChIh9TS0vjrlWwcVzrllbDS", "text": "Gerçekten bu, ben değilsem ben kimim... dizlerini kendine çekip karanlıkta ağlayan zayıf bir insan olarak hayal ediyorum... buraya, başka bir gezegene taşınsam ya... Bisiklet'i, Yüzyüzeyken Konuşuruz'u, bir de Oğuz abimi alıp gideyim artık..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/369/code/ztbfHckpcQLtJm213CQS2XA2vDURqSe7Z6aANnkpZeXIHyfiDRFezNbsjZCGRhHOV9AeMqyuZ3s0HrTXV5yaOHUYwAG2LX9J23yqIvGV3AMVNu8OqMOuwj0Kx8xbYngPYHWqUZpG1yBZYlNQunGO2v", "text": "Gözlerim Nisan'dır şimdi. Yağmur yağmur, dopdoludur şimdi. Bir şeyler oluyor hep, öyle şeyler ki içimdeki gözyaşı okyanusuna medcezirler hediye ediyor. Öyle kabarıyor ki sular kaynağında, dayanamıyor taşıyor toprak rengi gözlerimden tuzlu sular. Ağlıyorum. Ona değil, sana değil, kendime, yitik zamanıma, fırtınalı zamanlarımda yıkıp geçtiklerime; yapamadıklarıma değil yapmadıklarıma ya da yaptıklarıma... Ağlıyorum. Korkmuyorum ağlamaktan. Ağlayamamaktan iyidir diyorum. Ağlayamamak, Nisan ya da sonbaharda yağmur yağmaması kadar kötü bir şey olurdu diyorum. Ya da baharda bir ağacın çiçek açmaması kadar umut kırıcı, ağacın çiçeği özlemesi kadar özlem dolu... Yağmur iyidir, odur yoncaları bitiren, odur toprakları yeşerten, toprağın derinliklerine kadar işleyip nakışını, yeryüzünü bir sergi salonuna çeviren... Rahmanirrahim olan Rabbin varlığını derelere tepelere nakşeden, O yüce nakkaşı her dem zikreden, zikrini bizlerle paylaşan, zikir senfonisini besteleyen ırmaklara, derelere kendi zikrinin duruluğunu dercedendir o... Kardeşidir gözyaşı yağmurun. Belki de birlikte var oldu yağmur ve gözyaşı... Nasıl küçük bir derecik büyük bir nehirden doğar ya da bir küçük derecik koca bir ırmağı beslerse, öyle de çift taraflı bir ilişkisi vardır belki bu ikisinin. Seviyorum ağlamayı. Hep gülenlere inat seviyorum. Hep gülmektense arada bir gülüp, çokça ağlamak istiyorum. Kalbim münbit topraklar gibi yeşersin diyorum damlaların raksında, her bir damla bir ismin zikrini hediye etsin diyorum her bir zerreme. Gözyaşlarımla var olayım var olacaksam. Bir gün kurgulanmış bu hayattan gerçek yaşamın kucağına düştüğümde, kuruyan dalların Nisan'da canlanması gibi yağmurlarla, ben de gözyaşlarımla canlanayım. Kod adı ölüm olan gerçek hayatın gerçekliğine gözyaşı denizimde yelken açayım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/370/code/P8reKy1lzHbHqzPA5KN8Q7QNOhWzHJxPT3rEfwHn1PInFtQPGRRdqcVEuZmqqUMbU1wdqpsCIehY1L5Y0VxLgr0PNm23F1V0kGbTtVyt3izyeKdOkzuwMiUslSIgU45fmpevr2oX23qiMpkP49mYgG", "text": "Obsidyen, içinde silisyum, oksijen, su, demir ve eser miktarda magnezyum bulunan bir taştır. Sertliği 5 ila 5,5 derece arasında, özgül ağırlığı 2,60'tır. Fiziksel dayanıklılık vermesi, bulunduğu bölgedeki ve bu bölgenin çevresindeki negatif enerjiyi temizlemesi, öfke, kıskançlık, hırs, kızgınlık gibi duygusal tepkileri temizlemesi en bilindik faydalarındandır Ayrıca kan dolaşım sistemini sağlıklı tutmaya ve kas kramplarını hafifletmeye yardımcı olur. Ağrı taşı olarak da bilinir. Rahim hastalıkların iyileştirilmesinde etkilidir. Karın bölgesinde gaz, asit gibi sebeplerle oluşan basıncı giderir. Bilinen başka yararları da bulunmaktadır; çevreye güçlü bir enerji yayarak çevredeki kötü niyetli insan ve hayvanların bu taşı takan kişiden çekinmesine sebep olur. Duygusal tıkanıkları ve geçmişte meydana gelen duygusal darbelerin etkisini gidermeye yardımcı olur. Kaygıyı azaltır, bağışıklık sistemini güçlendirir. Bedeni, bakteri ve virüslerin oluşturduğu iltihaplardan ve diğer toksinlerden temizler. Gribin iyileşme sürecini hızlandırır. Alerji giderimine yardımcı olur. Temas halinde elleri ve ayakları ısıtır. Akıl ve mantık gücünü arttırır. Yatarken yastığın altına konulursa rüya görmeyi arttırır. Bana göre herkeste olması gereken taşlardan biridir. Sevgi ve sağlıkta kalın, hoşça kalın..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/371/code/TWnuyBsgb45Oahg0WGBDpemsgMQauQbZb7FNSdlYnBW57SrPxWjpm4lo3aydLCLcwrZ0p4R3mvVnN0HAMyfBU7v8Kugbfsm38mk2iQjmZfxMzoJpOOhlR69IZx5JVWujdigSxJG3SedHwgDy8GnYXB", "text": "2017 Eylül ayı, kalbim pır pır atıyor. Belçika'ya Erasmus yapmaya gideceğim. Başkenti olan Brüksel şehrini daha önceden biliyordum tabii ama Gent diye bir şehrin varlığından hiç haberim olmamıştı. Ama bu güzel şehir beni ilk andan itibaren büyülemeyi başardı. Küçük ama bir o kadar da kozmopolit yapısı, güleryüzlü yerel halkı, renkli kapılı evleri, büyük, kaotik bir şehirden gelmiş bir genç kızın estetik açlığını doyurmaya yetmişti de artmıştı bile. Üstelik Avrupa'nın tam ortasında olması ve Fransa, Almanya, Hollanda gibi ülkelere 3 saat mesafe uzaklıkta oluşu gezgin ruhumu daha da coşturmuştu. Gel zaman git zaman şehri ve ülkeyi tanımaya başladıkça aslında Belçika'yı çok iyi tanımadığımı fark etmiştim. Çok küçük bir ülke olmasına rağmen, 3 ayrı bölgesinde Flemenkçe, Almanca ve Fransızca olmak üzere 3 ayrı resmi dili var. Ayrıca yaşadığım bölgede, yaşlısıyla genciyle herkes İngilizce konuşabiliyor. Benim için Belçika sadece çikolata, patates ve gezmekten ibaret iken birden çok kültürlü bir cennete dönüşmüştü. Örneğin yaşadığım şehir Gent'te Flemenkçe resmi dil olarak kullanırken, 1 saat mesafedeki Brüksel'de her şey birden Fransızca'ya dönüşüyordu. Dil öğrenmeye her zaman ilgim olduğundan bu durum beni çok cezbetti. Bir de üniversiteye giriş sistemlerinin sınavsız olduğunu duyunca büyülendiğim şehir Gent'te kalıcı bir hayat kurmaya karar verdim. Yazlık kıyafetlerimi bile getirmediğim bu ülkeden dönmeme kararı aldım. Şimdi bu serüvenin üçüncü senesini doldurmaktayım. Burada yaşadığım özgürlük hissi ve insanların refah seviyesi beni her zaman çok etkiledi. Yaşadığım şehrin güvenli oluşu da buna dahil. Çoğunluk büyük müstakil evlerde veya 2-3 katlı küçük apartman dairelerinde yaşamasına rağmen bu küçük şehirde hırsızlık oranı çok ama çok düşük. Üstelik herkesin tek başına bağımsız yaşayabilmesi için devlet tarafından sunulan imkanlar size adeta hayatı sevdiriyor. Öte yandan bülbülü altın kafese de koysalar Vatanım da vatanım demiş diye boşuna dememişler. Ne olursa olsun hiçbir şey vatan hissini doldurmaya yetmiyor. O konuda da şanslıyım ki Belçika'da Türkler çok fazla. 1960'lı yıllardan itibaren işçi olarak buraya gelen yurttaşlarımız burada artık 3. nesil olarak yaşıyorlar. Bu yüzden de hem Türk yemeklerine hem de Türk malzemelerine ulaşım çok kolay. Bazı mahalleler kahvehaneleriyle, kebapçılarıyla, bakkalıyla, kasabıyla adeta küçük bir Türkiye hissi yaratıyor. Hatta dürüst olmak gerekirse her ne kadar Flemenkçe'yi öğrenmiş olsam da gün boyunca en çok kullandığım dil hala Türkçe burada. Belçika halkı da tabi ki Türk kültürüne karşı çok ilgili. Yemeklerimizi, adetlerimizi, tarzımızı, kültürümüzü ilgiyle takip ediyorlar. Örneğin Ramazan aylarında beraber oruç tutan ya da iftara misafir olarak gelenler çok oluyor. İşte böyle... Bu güzel ülkede üç senedir artık burada ailem olan insanlarla hayatımıza devam etmekteyiz. Bir gün yolunuz düşerse hiç düşünmeden ziyaret etmeniz gereken şehirlerden birisi Gent. Herkese kucak dolusu sevgi ve saygılarımla.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/373/code/uO4oNv2HebSOBOlwLsQSh09KasmhHIGY67aiNc6y9rS4QSAGaTfj6JcBwIvgTBD1X0GOZ4KF9q8XjftRuN8esu1uuIiPizOomBDO91JkHPP0pV765JdBvri0Av4MyYQaAr81ChmnKnTRiqbkPWMzH0", "text": "Aile ile balkonda içilen çayın verdiği huzura rağmen içini bir hüzün kaplamıştı o akşam. Neşeyle gülen gözleri anlık dalmaya iten sebeplerin kötü bir geceye, iç acıtan şarkıya ya da anıları hatırlatan o kokuya ihtiyacı yoktur. Tıpkı en kötü hissettiğimiz anlarda yüzümüzü hiçbir şeyin güldüremediği gibi. Duyguların birbirine hükmedemeyecek kadar eşit güçleri vardır. Çivinin çiviyi sökemediği, dinsizin hakkından imansızın gelemediği tek alandır duygular. O an iç müziğinin ritmi ne ise; kalbin, ruhun sadece ona ayak uydurur. Nil kendisinin çözemeyeceği sorunlarını dışarıya aktarmaktan hoşlanmazdı. Çünkü iç müziğinin sesini dışarıdan gelen yabancı seslerin bastıramayacağını bilirdi. Bu sebepten çocukluğundan bu yana yaşadığı her duyguya şahit olan odasına geçti. Düşündü, düşündü... O akşam film şeridi dediğimiz olayın sadece ölmek üzere olan insanlara ait bir şey olmadığını anladı -en azından o şeridi görebilmek için ölmek şart değildi-. İnsanın hiç geçmeyen 5 dakikaları vardır. Ölmek üzere olduğunu bilirsin; ama sonuç iki durum için de her zaman belirsizdir. Düşünmeye devam etti sonra. İlk kalp kırıklığından başladı. Bunu ilk aşık olduğunda yaşamıştı. Aşık olmanın gerektirdiği duyguları tek seferde yaşamayı başarmıştı. Ama yine de hayran olup cesaretine, devam etti denemeye. Çünkü o sevmeyi seviyordu. Asıl gücün duyguda olduğunu biliyordu. Hayal kurmaktan, güzel olanı aramaktan da beklemekten de vazgeçmedi. Gözünün önüne getirdi tüm yaşanmışlıkları. Hepsi için cevaplanmamış tek bir soru vardı. Kimini az kimini çok sevmişti. Ama sevmek duygusunu hep var etmişti içinde. Peki sonuç neden hep aynıydı? Sana hep sevgiyle geldim. En çirkin anlarında bile kusurunu görmedim. Sana hiç kötülük getirmedim, kötü olmanı hiç istemedim. Bunca şeye rağmen sırtını döndüğünde yüzünde oluşan nefretin, dilinden dökülen kötülüklerin sebebi ne? Bunun cevabını kendisi veremezdi. İşte tam da bu sebepten içinde onu hep düşünmeye iten o müziğe söz ekleyemiyordu. Bu yüzden o ritim hiç değişmiyordu. Öyleyse hayaller kurmama izin verme Allah'ım. Hiçbir zaman karşılık bulmaması düşüncelerimin, tüm gerçekliğiyle göremeyişi gözlerimin, hiçbir zaman olmayacağına inanmak da benim kalbimi kırıyor. Muhatabı olmayan kırgınlığın sorusunu bile soramıyorum. dedi tüm yorgunluğuyla. Sonrasında bunun gerçekleşme ihtimalinin verdiği o korkuyla umuduna sarılıp devam etti sözlerine. Bana öyle bir haber getir ki merhametinden; kendi hikayemi yazabilecek kudreti bulabileyim parmaklarımda. Minnetim olmasın adımı dahi hatırlamayacak olan insanların cümlelerine. İzin ver en güzel ezgileri ekleyebileyim iç müziğime, sözlerim dansa kaldırsın ruhumu, can versin her hüznümde ayaklarıma."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/374/code/7jhUQkYesqbcNJHDd9svl4uObNHvQyCjIsQIk7gW8youU1GlgkqSVGqMRKhomuurbC91E31FynjVMHM6AhrWgTXYVAvofVQoacIGjXv38TGpz9IEPz4thZ8wx9vX9ogS4TRfnXwP2UE9KPcQNEKDQB", "text": "Merhaba, ben Müzeyyen Özal. 1997 yılında Hatay'ın Antakya ilçesinde doğdum. İlk ve ortaöğretimimi Antakya'da tamamladıktan sonra üniversite okumak için, yaşadığım şehirden ayrıldım. Üniversitenin ilk yılını Ankara'da okuduktan sonra geri kalan eğitimimi Gaziantep Sanko Üniversitesi'nde tamamladım. 2019 yılında mezun oldum. Hatay aşığı bir insan olarak mezun olur olmaz hasretle memleketime koştum. 2019 Aralık'ta kurulan Göztepe Antakya Futbol Okulu'nda diyetisyen olarak göreve başladım. Bizler, kişiye özel beslenme programları ile sadece zayıflama veya kilo alma ile sınırlı kalmayan; hastalıklarda, gebelik ve emziklilikte, çocuklukta, ergenlikte, yeme davranışı bozukluklarında, sporcuların beslenmesinde yani kısacası her durumda beslenmeyi düzenleyen tek yetkili meslek grubuyuz. Hastaneler, sağlık ocakları, yemek şirketleri, okullar, özel sektör vb. insanın bulunduğu her yerde diyetisyen olmalıdır. Bu bölümle birlikte farkettim ki ben, sağlıklı beslenen ve yemeklerle bağı kuvvetli olan bir bireymişim. Yaşamak için yemek ve yemek için yaşamak ikileminde ben yemek için yaşamayı tercih eden tarafmışım. Tabii ki her zaman sağlıklı beslenmek mümkün olmuyor. Ama bu bölümü okuduktan sonra sağlıksız besinlerin bana zararını daha net gördüm. Bu besinlerden tamamen uzak yaşamak ne yazık ki mümkün değil. Çünkü beslenme sadece karın doyurmak değil, ruhu da beslemektir. En azından öğünlerdeki yanlış tercihleri nasıl onarabileceğini bilmek, bir yanlışın diğer yanlışı doğurmaması, hayat düzeninin tamamen olumsuza dönmemesi için beslenme bilgisi çok önemli. İnsanlarla iletişim kurmak gerçekten zor. Farklı farklı birçok insanla bir araya geliyoruz ve bu meslekte karşılaştığımız her insanın beklentisini mümkün olduğunca karşılamak gerekiyor. Bireyler sadece beslenme danışmanlığı değil bir nevi yaşam koçları olmamızı bekliyor. Doğal olarak bu durum fazlaca zaman ve emek sarfetmeyi gerektiriyor. Bu sebeple mesleğini sevmeyen birinin kolayca yapabileceği bir iş değil. Başka bir zorluk daha var ki bu konuda oldukça muzdaribiz, diyetisyenler olarak mesleğimizi icra etmenin yanında bir de diyetisyencilik oynayan insanlarla savaşmak zorunda kalıyoruz. Eğitim düzeyi maalesef etki etmiyor. Sağlıklı beslenmeye ilgisi olan, daha önce kendi yöntemleriyle kilo veren/alan, tıp eğitimi aldığında beslenme konusunda da uzmanlaştığını sanan, insanların beslenmeye olan zaafını kullanmak isteyen her insan kendinde işimize karışma hakkı buluyor. Maalesef ki her gruptan insan kendini diyetisyen ilan ederek çevresini yalan yanlış bilgilerle zehirlemekte ve insan sağlığıyla oynamaktadır. Ben hayatım boyunca insanlarla ilgilenmeyi, iletişim halinde olmayı çok sevdim. Bu mesleğin benim için en güzel yanı insanlarla iç içe olabilmek. Her insanla özel olarak ilgilenip, onların beslenmesinden günlük yaşamına kadar her anlarını tanımak ve sadece onlara ait olabilecek uygun beslenme programını ayarlamak aslında çok kolay bir iş değil. Beslenmenin tek bir doğrusu ya da tek bir yanlışı yok. Her birey için farklı ve biz diyetisyenler her danışanımız için bambaşka yollar seçiyoruz. Böylece diyetisyenlik hiçbir zaman monoton bir meslek haline dönüşmüyor. Eğer sosyal bir birey değilseniz ve gerçekten sabrınızı, zamanınızı bu mesleğe ayıramayacaksanız tercihinizi başka bölümlere yöneltmenizi tavsiye ederim. Biz sağlık sektöründeyiz ve emin olun bu bölümü okumak, başarılı bir diyetisyen olmak kolay değil. Okul bir şekilde biter elbet. Ama hayatınızın geri kalan döneminde başarınız ve mutluluğunuz için sevemeyeceğiniz bir mesleği yapmanızı tavsiye etmem. İyi araştırmalısınız. Bazı insanlar bu mesleğin kolay ve rahat bir meslek olduğunu düşünüyor. Oysa hiç öyle değil. İlerde rahat etmek için tercih edeceğiniz bir meslek arıyorsanız yanlış bölümdesiniz. Sadece mesleğinizi yapmayacak, aynı zamanda mesleğinize karışan insanlarla savaşarak, yanlış bilgileri temizlemekle uğraşacaksınız. Ancak mesleğinizi gerçekten seven biri iseniz bu bölümü okumak da mesleği icra etmek de oldukça eğlenceli olacaktır. Şahsen ben zevkle okudum. Ve bu işi zevkle yapabilecek herkese diyetisyenliği önerebilirim. Eğitim kadrosu olarak ülkedeki birçok okuldan daha iyi olduğunu düşünüyorum. Fakat yönetim olarak oldukça yetersiz bir okuldu. Birçok konuda öğrencilerinin beklentilerinin altında kaldı. Okulun merkezi olması oldukça avantajlıydı ama mevcut bir kampüsümüz, hatta ders aralarında hava almak için çıkabileceğimiz ufak bir bahçemiz bile yoktu. Bu okulu seçmemdeki en büyük etken hastanesinin olmasıydı. Ama açık konuşmak gerekirse ben aradığımı bulamadım. Hatay'ı çok seviyorum ve bu sevgiyi mesleğimle birleştirmek istiyorum. Hatay gastronomisini diyetle yorumlamak, herkese bu lezzetleri anlatmak istiyorum. Aslında bu hayalime kendi çapımda başladım diyebilirim. 2020 Ocak ayından beri aylık bir gazetede 'Gastro Diyet Köşesi' yazıyorum. Burada Hatay yemeklerini sağlıklı beslenmeyle nasıl birleştirebiliriz, hangi yemekleri hangi mezelerle tüketebiliriz, pişirme yöntemi yanlış olan yemekleri nasıl sağlıklı hale getirebiliriz gibi sorulara yanıt bulmaya çalışıyorum. Daha sonra hem Hatay yemeklerinin hem de diyet yemeklerinin içinde bulunduğu bir Diyet Kafe projesi geliştirmek istiyorum. Zaman ne getirir bilemem ama umarım hayallerimi getirir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/375/code/tBo9I6lmJ9vPBXX8VWGFfMYh100WtxAoemMJFIeiPD9uz1yzDyF2iRZpw0YiNbnwx8Hij58ziIQH3m50Pf0gReymGNVZEOgDiDJZY67ePK164w64KuSvLxLJBzmGBiaqbv71nd4Jh7RZ7ROU5icL16", "text": "Halikarnas Balıkçısı'nı bu kitapla tanıdım. Daha doğrusu kim olduğundan haberim vardı elbette. Ancak okuduğum ilk kitabıydı. Halikarnas Balıkçısı'nı tanımak isteyenler için çok güzel bir başlangıç kitabı Mavi Sürgün. Kitapta, haksızlık sonucu sürgüne gönderilen birinin başından geçenler anlatılıyor. Tabii anlatan sanatçı olunca mesele, olay aktarımından farklı bir boyuta taşınıyor. Halikarnas Balıkçısı'nın kullandığı dil o kadar samimi ki okurken karşımda tertemiz bir biçemle anılarını anlatan bir büyüğüm varmış hissine kapıldım. Ayrıca yazılanlar birinci ağızdan çıktığı için Halikarnas Balıkçısı hakkında tahmin edemeyeceğim kadar çok şey öğrendim. Anlattıkları, hissettirdikleri çok değerliydi. Lisede Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın Bodrum'a sürüldüğü için Mavi Sürgün'ü yazdığını duyduğumda Hadi canım Bodrum gibi sürgün yeri mi olurmuş? demiştim. İstanbul'dan başka yerde yaşamamış biri için o dönem şartlarında bal gibi olurmuş... Ancak Bodrum'a varana kadar kendisinin de fark ettiği üzere Halikarnas Balıkçısı'nın asıl sürgünü İstanbul'muş. Rutin denilen şey onu mahvetmiş, kendi hayatından sürmüş meğer. Bodrum'a sürüldükten sonra orayı çok sevmiş. Hatta Bodrum'un eski adı olan Halikarnas ile anılmaya başlamış. Bu yüzden Cevat Şakir Kabaağaçlı'yı Halikarnas Balıkçısı yapan Mavi Sürgün'dür diyorum. Bir haksızlık sonucu Bodrum'da mahkum edildiği kalebentlik yeniden doğuşuna sebep olmuş. Onunki sürgün edilmek değil bir ağaç gibi sürgün vermekmiş. Verdiği sürgünle Bodrum'a nefes olmuş. Sürgünle yaşamayı, yaşatmayı keşfetmiş. Türkiye için öyle yararlı şeyler yapmış ki saymakla bitmez. Mesela ülkemizde hiç olmayan ama Bodrum'un iklim şartlarına uygun bitki tohumlarını bir bir keşfedip özenle yetiştirmiş. Günümüzde Bodrum'a gittiğimizde gördüğümüz rengarenk çiçeklerin ilk yetiştiricisi ve Türkiye'deki narenciye çeşitliliğinin sebebi oymuş yani. Cevat Şakir Kabaağaçlı sanata bambaşka bir boyut kazandırmış. Sanatını sadece kalemle kağıtla değil taşla, toprakla, denizle icra etmiş. İlmek ilmek işlemiş eserini doğaya, topraklarımıza. Siz de kendisine hayran olmak ve yaşamanın aynı zamanda yaşatmaktan geçtiğini öğrenmek için mutlaka okumalısınız."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/376/code/CgOuqkpCzjHvmtF5UZ7vIBvd74aR7CqogFZ0JGKQEzTbvev4XxzPFSvd3f0rNGB4riyjOpGZCgQB00sQaUYwjLFWfyIW3lvbk17u341Dss8PrcAexPMvaRYtjE38hafudPikcCiM8CDPwBokMnlbFN", "text": "1940 doğumlu John Maxwell Coetzee, Avustralya'da yaşayan Güney Afrikalı yazar ve akademisyen. Daha ziyade J. M. Coetzee olarak bilinir. Avukat bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olan Coetzee, Cape Town Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Teksas Üniversitesi'nde edebiyat doktorasını tamamlar, 1972'de Güney Afrika'ya dönerek Cape Town Üniversitesi'nde ders vermeye başlar. Coetzee, eserlerinde analitik zeka ve verimli diyaloglarla yabancılaşmayı anlattığından ötürü 2003 yılında Barbarları Beklerken kitabı ile Nobel'e layık görülüyor ve bunu kesinlikle hak ediyor. 2013 yılında yayımlanan 'The Childhood of Jesus' adlı kitabı Mayıs 2015 itibarıyla halen Türkçeye çevrilmemiştir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/377/code/jcekRAn2LuCMyCX7w6LAsuVP9Oh7BOX9Vi0wnotj93VRHTVXFlJR0X9hIjKaAU20J8Mjmf1j3P2E3L32QMQXxqqPg0jgXRUw2URt3Co56uCzfdaXxOoNGt4qVViKOuC4SIhctyERWVBThvmHq0bTQG", "text": "Yakar top, yedi kiremit, çelik çomak,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/379/code/hLJoiZdKJ8DFeBpa8bAsQvUKI50P326otbew8Ugm9LX7AL8wYjbAZM2oNoHWy8kdP8iqY4Jox2M2GAiLXt4nt8WxD4aUl3yzoR5VLbiKJIFWePal8oswthtzab0HiPQ3illrAT79CWiIpUNmLtQsLk", "text": "Kuşlar Meydanı vardı bir zamanlar. Daha paytak paytak yürürken götürürlerdi beni, hatırlıyorum. Yerden birkaç karış havalanmalarını görmek adına oradan oraya koşturup divane olurdum. Sonra, küçük kahverengi olanlarını büyük lacivert olanların yavrusu sandığım o kuşlar en büyük korkum oldu. Bunda, yedi yaşındaki bir psikopatın, yanımda, kuşların insan gözlerini nasıl gagaladığını anlatmasının etkisi var. Az ötedeki, zaten şehirde birkaç tane bulunan parklardan şehrin en merkezinde olanını benim için yaptıklarını düşündüğüm zamanlardı o zamanlar. Çünkü sadece bana ait olan annem götürüyordu beni oraya. Parkın sınırlarını belirlemek adına döşenmiş çalılardan ise nefret ediyordum: Her an içerisinden çıkabilecek bir kuş, gözlerimi oyabilirdi! Bu, çok korkunç olurdu gerçekten. Benim parkımda bu kadar korkutucu şeyler ne arıyordu?! Aidiyet hissi o zamanlar böyle bir şeydi: Bugüne dair yalnızca güzel şeyler... Hem, ikizimin olması da annemin sadece bana ait olması gerçeğini değiştirmiyordu. Yalnızca suda uçan beyaz kuşları da fark etmiştim ama onlara zincir vurulamayacağını duymamıştım henüz. Bu yüzden, yalnızca suda uçmaya devam edebilirlerdi. Binlerce şey dolanıyor insanın kafasında yazarken. Neye niyet ediyorsun bambaşka şeyler yazıyor kalem. Kalem hükümranlığı diyorlarmış buna. - Ne hükümranlığı biladerim, çocuksu aidiyete n'oldu hani? - Kendimden kaçmaya çalışırken kendimi köşeye sıkıştırınca, diyim... - ... - fff, öyle işte ya :( Muhtemeldir ki bu, düşündüklerimi yazmama gayretim içinde, daha sonra okudukça bu yazılmış olanları, düşündüklerimin çoğunu hatta belki hepsini unutmuş olacağım. Öyle ya, onca güzel şeyin unutulmasına müsaade ediliyor, belki de ortaya çıkan bu yazının varlığını da unutacağım. Unutmuş olursam da çok mutlu olurum, parmakla sayılabilecek kendimle çelişmediğim anlarıma bir parmak daha kalkmış olur; kendine ait sırlar olmasına değinen biri, an'a, kendinin bile bulamadığı sırlar saklamış olur."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/380/code/r6qz6EGlZKgsJT0fPwAJqpc0PVjxV4dTu6U6maMmyKvHFrGhvjBU3wDeDVGMTZTtGQWP3PeVjR4hw4rlzlpobr6dKwGiSba0DVrUlAzWm9f3jUDzgG3jouf9AuZMP9wJHerWKrRiGtyfz0mNl8AbHM", "text": "Yürüyordu taş sokaklarında İstanbul'un. Hava yeni yeni aydınlanıyordu. Esnaf olabildiğince heyecanlı ve hareketli idi bu sabah. Dükkanının önünü yıkayanlar, sokağın karşısındaki komşusuna selam verenler, hayırlı işler dileyenler... Yürüyordu taş sokaklarında İstanbul'un. Önceden de geçmişti buradan. Sinirliydi, asfalyaları atmıştı iyice. Muallimesi onu bütün sınıfın önünde azarlamıştı. Sevmeyecekti artık onu, görmeyecekti annesi gibi. Hayran olmayacaktı ona. Çalışmayacaktı sınavlarına heyecanla işte! Yürüyordu taş sokaklarında İstanbul'un. Önceden de geçmişti buradan. Heyecanlıydı. Tüm dünya onun içindi sanki! Tüm dünya ona'ydı, her şeyi yapacak gücü vardı ve buna inancı tamdı. Bıyıkları yeni terlemişti henüz. Bir de düşmüştü ki bir sevdaya, sormayın gitsin. Seviyordu. Çok seviyordu. Her şeyi, herkesi seviyordu. Uçan kuşlara baktı, onları da sevdi. Köşedeki muhallebiciye baktı, onu da sevdi. Bohçacı teyze geçti yanından, onu da sevdi. Küçük bir çocuk, bağıra çağıra gazete satıyordu, onu da sevdi, gazeteyi de! Yaşayacaktı! Hayat buydu! Bir şeyler oluyordu... Ne de güzeldi yaşamak öyle... Yürüyordu taş sokaklarında İstanbul'un. Önceden de geçmişti buradan. Lakin eskisi gibi değildi artık adımları. İki adımda bir durup soluklanması gerekiyordu. Oturdu bir dükkanın önündeki taburenin üstüne. Çırak koştu su getirdi bu yaşlı adamcağıza. Dayı... diyordu, Dayı ne oldu iyi misin? Düşündü. Ne olmuştu sahi? Ne olmuştu? Hayaller kurmuştu. Nefes almıştı, aşık olmuştu, çalışmıştı, kazanmıştı, kaybetmişti, gülmüştü, ağlamıştı... En çok ne olmuştu? Ne geliyordu aklına? Şu kuşlar da bir sussaydı! Hele şu insanlara da bak! Etrafına niye toplanmışlardı böyle? Sessiz olsalardı ya! Düşünüyordu, ne olmuştu sahi? Dünya benim sanmıştı, haksız da sayılmazdı hani... Dünya onundu bir zamanlar. Ne olmuştu peki? Bir bebek, gülüyordu ona. Neredeydi şimdi? Bir zamanlar baba diyordu, şimdi neredeydi? Ne olmuştu? Hah, doğruydu ya! Anarşik olmuştu oğlu. Neydi sanki, anarşik olmak? Yaşayıp gidiyordu, kitap neyin okuyordu, ne istemişlerdi gencecik oğlundan? Unutmuştu adam. Neyseydi. Ayağa kalkmayı denedi. Yürüyorlardı taş sokaklarında İstanbul'un. Esnaf her zamanki gibi, hareketli, canlı... Komşumdan al, o siftah yapmadı diyordu biri. Bir diğeri de kaçakları günlük 10 akçeye çalıştırmaktaydı. İnsanların kanı o zamandan bozulmuştu! Sinirlendi adam, okkalı bir tokat savurmak istedi bu esnaf bozuntusunun yüzüne! Böyle tacir olmaz olsundu! Öğretmemişler miydi ona ki; bu yanlıştı? Kendisine öğretmişti öğretmeni, bu yanlıştı, yapılmazdı. Özledi öğretmenini, yedi yaşındaki halini... Gidip ellerini öpmek, sarılmak istedi, ama kalkamıyordu. Hayret! Kendisinin de başına gelir miydi bu? Garipsedi. Aşıktı oysa. Muhallebiciyi ve bohçacı teyzeyi seviyordu hala! Dünya onundu. Aşıktı. Yaşıyordu! Bir aralık yine ölmüştü gerçi de, böyle de toprak yutmamıştı ki canım! Ama bak, diye konuştu kendiyle; o zaman da yutmuştun bir şey. Yutkunmuştu ama ne yuttuğunu hatırlayamıyordu. Acı mıydı yuttuğu? Ayrılık mıydı? Neydi, veda mı yutmuştu? Ay! İlahi! Doğru ya, ölümdü yuttuğu. Anımsamıştı şimdi. Dünya onun sanıyordu, sonra dünyayı toprağa gömdü. Yine bir hüzün kapladı içini. Bu konu oldum olası üzerdi onu. Kim aşktan bahsetse, o günden sonra homurdanıp durdu bu yüzden. Eş dost, kahve arkadaşları, okeye dördüncüler; hep yaşlılığına verdi. İşte yine, geçiyordu taş sokaklarından İstanbul'un. Ne kalabalıkmış bu şehir; Yürüyeni ayrı, uçanı ayrı! İnsanlar yine koşuşturuyor, dükkan açıp kapatıyor, aşık oluyor, çalışıyor, kazanıyor, kaybediyor, doğuyor, ölüyordu. İstanbul ise yine İstanbul'du. Yaşayanlarıyla, ölenleriyle, ölüleriyle... Kimse bilmezdi, bu şehrin üstünde, yeryüzündeki kadar çok insan vardı. İnsanlar mıydı? Ondan emin olamadı adam. Birbirlerinin içinden geçer de, çarpmazlardı asla. Birbirlerini görür, tepki vermezlerdi. Eskiden kanlı bıçaklı olanlar, birbirlerini öldürenler, birbirlerini sevenler... Hepsi, herkes, sadece dolaşır dururdu, İstanbul'un taş sokaklarının üstünde. Yaşayanların içlerinden geçerlerdi de, ürperirdi insanlar. Adam bunu görüp gülerdi, onun da içinden geçip giderlerdi donuk bakışlarıyla. Ta yüzyıllar öncesinin kıyafetleriyle dolaşan ruhlar olurdu. Bazılarına yanaşıp sorardı adam; Sizin zamanınızda da bohçacı teyzeler var mıydı? Bizde vardı, çok severdim neden bilmem... Sonraları onların yerine alışveriş merkezleri yapacaklarmış diye duydum? Bir iki saniye durur, sonra kendi yollarına giderlerdi. Ayıptır ayıp, diye bağırırdı adam arkalarından! Dönüp de bakmazdı hiçbiri."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/381/code/Hb8ekomXNBFjwK1NCtKKXjjhZIUSPafAh2s87GAj7T1u3BtngQ13BmzqagfHoZA0Abyn3k0BPlvuA4N1S3BnJW2cW8yGuf3IYVBiSa85TgubuLDVu4eKb7xlGBFjYCNX24BOuxpa7Nz62xNkRS9AZ0", "text": "Ben kayboluşun başkentiyim. Girdiğim yüreklerde kaybolurum. Baktığım gözlerde kaybolurum. Adım gibi bildiğim şehirde kaybolurum, kendime dahi rastlamam. Kalabalık caddelerde yürürüm, etrafıma bakamam. Gördüğüm her insanda aklım kalır çünkü. Ayakları çıplak çocukta yüreğim kalır. Elleri nasır bağlamış babada insanlığımı bırakırım. Es geçebildiğim çehre kalmaz. Adı duyulmamış sokaklardan geçerim. Tüm umudunu acımasız olan kocasına yükleyen kadınları izlerim. Binbir acıya aynı anda ev sahipliği yapan o kadınları... Ve bütün amacını bir kilo daha mal satmaya adamış satıcıları izlerim. Renkli çiçekler açan ağaçları... Saatlerce gökyüzünü seyrederim. Dünya üzerinde nerede olduğumu düşünürüm. Ve bir başkalarının nerede olduklarını... Sevdiğim insanları düşünürüm. Tam o an neler yaptıkları hakkında fikirler üretirim. Bunların doğruluğu üzerinde pek kafa yormam. Bir tek yaralı kuşa takılır aklım, günlerce uyuyamam. Alelade ağızdan çıkan bir söze saatlerce kafa yorar, gözyaşı dökerim. Bir kitap okurum, atlatamam. Önce baş karakterin yerine koyarım kendimi. Onun giysilerine, kişiliğine bürünürüm. Bunu kitabın kenarda köşede kalmış karakterine kadar yaparım. Ve o kişide günlerce kalırım. Çünkü kendimde onu, onda kendimi bulurum. Ben de kendi hayatımın kıyıda köşede unutulmuş karakteriyim. Kendi sesimi kendim duymam. Ben hissederim, söyleyemem. Ağlarım, gösteremem. Canım yanar, bağıramam. Kaçmak isterim, kalkamam. Ben buyum. Hisler denizimde boğuldum. Kendi dünyamda kayboldum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/383/code/I6ZupiPWh4nq5hnH3cRZRfxY0UnvoAmvMBcQvUD5hkVh7iygaC3DdxF46vCkIYoQ4eMCjBohLUGY1S4Bp1JkCjcZg9tfon4jt0GrsSnSGPDL1URnRDL9qM3Cfbg9iZYsmGjLP3UP0ZDZZNTrGTlzxo", "text": "Bazı filmler vardır, görmezden geldiğimiz hayatın fark edemediğimiz gerçeklerini bize gösteren. Durup bir düşünür insan; benim derdim dert mi diye. İşte size bu ay böyle bir filmden söz etmek istiyorum. Nüfus kağıtları dahi olmayan insanların yaşadığı bir yerde, anne ve babasına, onu dünyaya getirdikleri için dava açan bir çocuğun hikayesi: Kefernahum. Kalpleri sızlatan bir Nadine Labaki filmi. Kefernahum İncil'de geçen bir yer adıdır. Ayrıca cehennemlik yer anlamına gelen bir deyim olarak da kullanılır. Filmin çekildiği Beyrut'un, hasbelkader yaşayan insanlarının bulunduğu fakir kesimini gördüğümüzde, filmin adının kefernahum olmasının nedenini daha iyi anlayabiliyoruz. Beyrut'un bu fakir mahallelerinden birinde yaşayan Zain, okula gitmesi gerekirken bakkalda çalışmak zorunda kalan bir çocuk. Filmin başlarında, kaderine razı olmuş bir şekilde kardeşleriyle yaşamını sürdüren bir karakter olarak gözükse de, kardeşinin birkaç tavuk karşılığında zorla evlendirilmesiyle hayata karşı olan isyanı başlıyor. Biz de bundan sonra Zain'in asıl hikayesini izlemeye koyuluyoruz. Zain'in yolu, Etiyopyalı bir göçmen olan ve Lübnan'da kaçak olarak yaşayan Rahil ile kesişiyor. Tek bir çocuğu olan ve ona en iyi şekilde bakmaya çalışan Rahil, Zain'in gözünde fedakar bir anne figürü oluşturuyor. Zaman içinde Rahil, sadece kendi çocuğuna değil, Zain'e de bir nevi annelik yapmaya başlıyor. Hatta çalıştığı zamanlarda çocuğu Yonas'ı emanet edebilecek kadar güveniyor Zain'e. Ama hayat bu, neler getireceği belli değil... Yaşadığı onca şeyden sonra, film boyunca tebessüm bile edemeyen Zain'in, o güzel gülümsemesiyle filmi sonlandırıyoruz. Bu filmi özel kılan birçok detay var. Bunlardan biri, Zain'in gerçek hayatta 8 yıl Lübnan'da yaşamış ve Nadine Labaki tarafından keşfedilmiş Suriyeli bir mülteci olması. Sevindirici kısmı ise şu an Norveç'te, iyi bir şekilde yaşıyor. Ama maalesef Yonas ve annesi Lübnan'dan sınır dışı edilmişler. Tüm yazı boyunca film diye bahsettik ama aslında bu gerçek hayat. Göz ardı ettiğimiz çocuk hakları, çocuk gelinler, istismar, mültecilik, sefalet, cehalet sorunları. Her yıl dünyaya gelen binlerce çocuk; Daha kendilerine bile doğru düzgün bakamayan ebeveynlerin çocukları ve kara yazgıları. Düşündüğümüzde Beni neden dünyaya getirdin? sorusu ne kadar da haklı bir isyan. Sonuç olarak izleyin ve izlettirin, sağlıkla ve düşünceyle kalın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/384/code/Nz4IRelAFXuWzjiLRGwV6AHur14Db9sonLuHzGafJuuEo3dnHkiBpgFKVKkIEEOarnhtyURV1C135JaQOkYq4xTuvDgf2BbyucOXNzLQrrdOznsexkYrtsiY0zidZ1nioDod2xoyWcFmA8NLUHjsBw", "text": "Her şey ramazanın ilk günü başlardı. Bir heyecan kaplardı içimizi. İşte o heyecan ve gece sahura kaldırılmayacağımız korkusuyla doğru dürüst uyuyamadığımız o ilk gece. Sonra oruç tutup büyüdüğümüzü ispatlama hevesiyle devam ederdi bütün ay. Bazı günler yarım gün tuttururlardı, çocukların orucu böyle olur diye. Her anında başka bir heyecan gizliydi. Hatta bir akşam annem iftarda Bu gece dağa çıkacağız. demişti. Biz de gelelim, biz de gelelim diye tutturmuştuk fakat annem olmaz siz küçüksünüz diyerek kabul etmemişti. Sonra konu değişmiş ama benim aklım gece çıkılacak olan dağda kalmıştı. Neredeydi bu dağ? Nasıl gideceklerdi? Ne zaman geleceklerdi? Ya onlar yokken bize bir şey olursa o zaman ne olacaktı? Yok bu gece uyumamalıydım. Zaten bu düşüncelerle epey uyuyamadım. Sonra tabii ki daha fazla dayanamayıp daldım uykuya. Sabah kalktığımda herkes evdeydi. Peki ya dağ? Gitmediler mi? Hemen koşup anneme sordum. Meğer Ramazanın tam ortasındaki geceye, artık yarıladık gerisi daha kolay daha hızlı geçer manasında, dağa çıkıyoruz derlermiş. Gecesi sahurla aydınlanan ayların en güzelinin gündüzleri de iftara hazırlık telaşıyla geçerdi. Bir de annemin her gün gittiği mukabele vardı. Kimdi bu mukabele; yoksa mahalleye yeni bir teyze mi taşınmıştı? Büyüdükçe öğrendik ki mukabele kadınların bir araya toplanıp her gün bir cüz okuyarak Kur'an-ı Kerim'i hatmetmesiymiş. Akşama doğru sadece ramazanlara has üretilen pideleri sıcak ve taze yiyebilmek için fırınların önünde oluşan pide kuyrukları olurdu. Ezan sesini beklediğimiz heyecanlı dakikalar, televizyondaki tok sesli amcayla güzel görüntüler eşliğinde ettiğimiz iftar duasıyla biterdi. Ardından tabağa değen kaşık çatal sesleri ve bardaklara doldurulan içeceklerin şırıltısıyla birlikte bütün gün aç kalmanın verdiği his, her bir lokmanın tadının ağızda muhteşem bir lezzete dönüşmesine sebep olurdu. Yemeği yapana eline sağlık cümleleriyle sunulan teşekkürlere ve annelerin gözünde beliren ve bütün günün yorgunluğuna değen o takdir cümlesinin sebep olduğu tatmin ve huzur duygusuna paha biçilemezdi. Tabii ki asıl şükür nimetlerin asıl Sahibine gönderilirdi, yemeğin sonunda içten bir Elhamdülillah diyerek. İftardan sonra aceleyle içilen çayların ardından teravih namazına yetişmek için bir hareketlilik başlardı bu kez de. Ramazan sadece bir ay değildi, senede bir defa gelen, gelmesi özlemle beklenen, geldiğinde baş tacı edilen, büyük küçük herkesi memnun eden, öyle özel öyle güzel bir ay ve zamanın en kıymetli dilimiydi. Giderken de bir gelin gibi özenle en güzel şekilde uğurlanırdı. Birkaç gün öncesinden başlardı hazırlıklar. Vitrinlerin içi boşaltılıp tek tek silinirdi neredeyse hiç kullanmadığımız fincanlar, tabaklar... Dip köşe bütün ev temizlenir, tozu alınırdı. Kırmızı parlak ayakkabılar ve ponponlu beyaz çoraplardı bayram, çocukluğumuzda. Karpuz kollu beyaz puantiyeli kırmızı bir elbise... Komşulardan topladığımız cam şekerlerdi; en güzeli turuncu olan. Çikolata aldığımızda kendimizi şanslı hissettiğimiz evler olurdu. Yaşlı bir teyzeden duyduğumuz, anlamını o günlerde kavrayamadığımız yılda bu vakitlere gelesin cümlesi... Islatılarak öpülen yanaklarımızı elimizin tersiyle gizlice sildiğimiz bayramlar... Harçlıklarla gazoz alıp, leblebi tozuyla keyif yaptığımız günlerdi. Bazen de evdeki tatlıydı, gelen misafirlere yetecek mi diye endişe duyduğumuz, koca koca iki tepsi baklava olmasına rağmen. Bütün mahalleyi doyuracak ikramlar hazırlanırdı ve gelen çaysız ikramsız gönderilmezdi. Tatlı sohbetlerin konusu en çok da çocukların ne kadar çok büyüdüğüydü. İnsanların içindeki neşe dışına taşar adeta her yeri kaplardı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/387/code/EnjTYruh4GEA9fNiXrT0Xy97CQass7UXJCHBRMhbloEhRcHF1v9Ym5F3ukHCfUJP7qaaMPcr0ZJ5RHZFO4IS9Emvcx3Dw1lkbYKD7Xn9lhfUS2ZA9GcftyFQDtzSCNiBc57167eGWxtYMExkFYAzOv", "text": "Amasra'nın ilk adı Sesamos'tur. Ünlü coğrafyacı Strabon'a göre Sesamos'u İskitler'in bir kolu olan Amazonlar kurmuş. İlk dönem kaynaklarında Sesamos'un ne anlama geldiğine dair bir bilgiye rastlanmaz. Amasralılar ise, bu adın her bahar Boztepe yamaçlarını örten yabani susam çiçeklerinden doğmuş olabileceğini anlatırlar. Kent 300 yıl kadar Fenike egemenliğinde kalmış. Sesamos o devirde, canlı bir pazar yeri ve işlek bir iskele imiş. MÖ 9. yüzyılda Fenikeliler, Karadeniz kolonilerini terk edince, kent İyonlar'ın egemenliğine girmiş. Günümüzdeki Amasra'yı ise İskender'in baldızı İranlı Kraliçe Amastris kurmuş. Amastris'in ölümünden sonra kent Pontus yönetimine geçmiş. Pontus'un Roma'ya yenilmesinden sonra Sesamos, Marmaralı korsanlar tarafından yağma edilmiş. Daha sonra Romalılar kapsamlı bir imara girişmişler ve buradaki egemenlikleri 500 yıl kadar sürmüş. Kent Romalılardan sonra Bizans yönetimine geçmiş ve son olarak Ekim 1460 tarihinde Fatih, kenti Osmanlı topraklarına katmış. Denize doğru uzanmış bir burun, burnun iki yanında korunaklı birer liman görevi gören iki koy ve ana karaya bağlı, bağımsız adalara sahip olan Amasra, Bartın'ın bir ilçesidir. Ülkemizin Batı Karadeniz bölgesindedir ve iklimi nedeniyle her mevsim yağmur yağar. Deniz seven Ankaralılar için en yakın yerlerden biridir. Küçük bir yer lakin gitmeye değer. Amasra inişine dikkat etmelisiniz çünkü yol virajlı ve bir hayli diktir. Amasra merkeze gelmeden önce Kuşkayası, Yol Anıtı'na çıkabilir; Bakacak Tepesinden o inanılmaz manzarayı seyredebilirsiniz. Tek kelime ile harikadır. Oradan bakınca Amasra ayaklarınızın altına serilir. Osmanlı Hamamı, Oyma Mağaralar, Kemerdere Köprüsü, İçkale Mescidi, Bedesten, Fatih Camii, Antik Tiyatro, Gürcüoluk Mağarası, Çekiciler Çarşısı, Kuşkayası Yol Anıtı, Amasra Kalesi. Kale'nin tepesinden Amasra'yı panoramik görebilir, o harika manzarayı seyrederken çayınızı yudumlayabilirsiniz. Çekiciler çarşısında tahtadan, değişik el işi hediyelik eşyalar bulabilirsiniz ancak, pazarlık yapmayı sakın unutmayın! Amasra'da konaklamak isteyenler için de, birçok seçenek var. Pansiyon ve oteller kolaylıkla bulunabildiği gibi, ev pansiyonculuğu da yaygın bu küçük ilçede. Yemek yiyeceğinizde ise, mutlaka salata ısmarlayın. Buradaki salatalar insana parmak yedirten cinsten. Ne desek az gelir, mutlaka gidilip görülmesi gereken bir yer... Sevgi ve sağlıcakla kalın ve bolca gezip görün.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/388/code/lXJBOFgpNriXsdfPZ7s1tWzy28ywbBCMDuVGzQyFRMhPzZ3xiDKpxbxbXBT6mwfDoaoIOVjOZnCIMWpo3XW45qze2xt6u9PnkZ9g5k2RhPPPO7prXKqp4LohyExAC4ZhWPiM1NVZhGrczhHdDtP42g", "text": "Günümüzde kullandığımız internet, dünyanın dört bir yanını birbirine bağlıyor; ama tüm dünyayı birbirine bağlamak kolay bir iş değil. Bu amaç uğrunda insanlık, okyanusların kilometrelerce altından fiber optik kablolar geçirdi. Ancak bu iş hem zahmetli hem maliyetli hem de kabloların kopması gibi bir risk barındırıyor. Uluslararası verinin %97'sinin bu gibi deniz altındaki kablolarla taşındığını düşünürsek, kabloların zarar görmesi büyük bir felakete neden olabilir. İşte bu durumda da devreye Starlink giriyor. Geçtiğimiz yıl mayıs ayında ilk fırlatılışı gerçekleştirilen ve bugünlerde yine gündeme gelen çılgın bir proje: Starlink Projesi. Peki, nedir bu Starlink? Son yılların gözde girişimcisi; SpaceX ve Tesla şirketlerinin CEO'su Elon Musk'ın tüm dünyada hızlı ve yenilikçi bir internet ağı kurma projesi. Gönderilecek uydular sayesinde çok daha hızlı bir internete erişebilirken daha az ücretler ödeyeceğimiz söyleniyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/391/code/cxojuWfODHu42cqONDOjxQo5oD3lihiIn55qflg2ngKi3lMRTPkL71TTYTQKz8ZAXzNurn9KdJ0d5BINdKmIgFF2V0ml0qGVivvH7v9F6VOiIvIhipHCfgnXoQpBhMFz3zghJsEmpSoeZLzZbszjLh", "text": "Uykusuz gecelerimin serzenişleri beni kardan aydınlık sabahlara uyandıracaktı, biliyordum. Hissediyordum. Ki zaten mensubu olduğum din de bana her zaman ümitvar olmam gerektiğini söylüyordu. Kimi zaman kaybetsem de umut silahımı, çoğu zaman kazananı ben oldum bu savaşın. Şimdi çok daha büyük bir savaşın içerisindeyim. İnsan herkesle savaşır herkesi yener de bir kendini yenemezmiş. Haykırdıkça sesi yankı yaparmış uzaklarda. Ve ben şimdi o uzaklardan gelen bir nida sese muhtacım... Umudum olursun, sevdam olursun. Ses ver. Çekinme. Küçük bir ses, küçük bir bakış umut çiçekleri filizlendirir gönül bahçemde. Uyandır beni bu rüyadan, o sesle... Bana bir gülücük ver kırpıkgözlüm, çiçek açsın şiirler.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/392/code/Rt7KdOTCZ3yKeKZEoAD4Af5S33t5iF2I3oSwrmMZaWbU2X9U2I5BD5ANuQ2uxKqFtTeTmrL6di7jGctJbr7HSCuCDHQ5cyeUb8FUTHlU4pHBpoBALNRA935pkMXXQTorOA1GX1OqYIojGEMIx1Cmff", "text": "Öyle ki Pierre Loti'den yayılır İstanbul'a. Seni bekler son bir şiir için! Seni bekler son bir dua için! Hatırı sayılır dostlar bekler merak içinde Beylerbeyi'nde, Ortaköy de sahilde havai fişekler hazırlanmış seni bekler, Varlığın mutluluk katar bir adamın hayatına, Penceremin önünde bir çiçek açmak için ellerinin değmesini bekler. Ağlayan yetim bebekler susmak için sesini işitmeyi... Kız Kulesi'nin aşkı biter Galata Kulesi'ne,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/393/code/OVhriyJu9tOmusvhZbg3PSvjpJlhBPRekhzli0sAygvwFlrSX9YwP1xFc3kwALDzekeTZCWDzUYOAgKDloRGWhH9RwmUmuz8qFXflxu2x6Jg6JIsnrkIp3HtStvUekpHDxtGLdIjBboq3SgkxgD8oJ", "text": "niNüin matematik knIsmnInda aslnInda küçük bir kurnazlnIk yatnIyor. Enüer hesaplarnInnIznI donüru yapnIyorsannIz son saynI her zaman 9 olarak bulunuyor. Böylece asnIl soru dokuz rakamnInnIn ilk harfi olan D ile bir ülke düNüünmek. Bizim toplumumuzda da D harfi ile baNülayan ülke deyince snIk snIk Danimarka söyleniyor ve sonrasnI çorap sökünüü gibi geliyor. R ile akla gelen Nüehir de genelde Rize oluyor çünkü R ile ülkemizde baNüka bir Nüehir ismi yok. DenmemiNü oldunüu halde varsaynIyoruz ki sadece Türkiye'de bir Nüehir soruluyor. SonrasnInda da ni ile inek geliyor. Ve bu cevaplar o kadar süratli oluyor ki. HayatnImnIz da böyle denüil mi? Acilen karar vermemiz gerekiyormuNü gibi. Sanki HnIzlnI ve Öfkeli filminin içinde yaNünIyormuNüuz gibi. Danimarka, Rize ve inek içimizde kodlanmnINü gibi adeta ama farknInda denüiliz. niçinde donüdunüumuz, büyüdünüümüz, ve yaNüadnInünImnIz toplumda elde ettinüimiz yaNüantnIlar bizi Danimarka, Rize, ve inek demeye sevk ediyor. Enüer içimizde yerleNümiNü olan NüablonlarnIn farknInda denüilsek, bu Nüablonlar bizim hayatnImnIznI yönlendirebiliyor. Belki de Danimarka, Rize, ve inek türünden meslenüimizi seçiyoruz, farknInda varmadan aNüklarnImnIznI seçiyoruz, komNüularnImnIznI seçiyoruz. Danimarka, Rize, ve inek türünden hayatlarnImnIzda önemli seçimler yapnIyoruz. Ve farknIna bile varmnIyoruz. Tabii ki toplum olarak yaNüayabilmemiz için bu kültürel kalnIplarnIn olmasnI gerekiyor. Ama bu yönün farknInda olarak yaNüayabilmek bizim ufkumuzu açabilir. Ben kimim sorusunun yannItnInnI bulabilmek için bu farknIndalnIk yolculunüuna çnIkmamnIz gerekiyor. Psikolog ve yazar Donüan Cücelonülu, SavaNüçnIda tam da bu farknIndalnIk yolculunüundan bahsediyor. Bu farknIndalnInünI nasnIl kazanabiliriz ve onunla neler yapabilirizi anlatnIyor. Donüan Cücelonülu diyor ki seni dinüerlerinden farksnIz yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalnINüan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyannIn en zor savaNünInnI vermek demektir. AnlamlnI ve coNükulu bir yasam için SavaNüçnI kitabnInda iNüte böyle bir savaNütan söz ediliyor. Her insannIn gönlünün bir yerinde, çok derinlerde bir istek bu: anlamlnI ve coNükulu bir Nüekilde yaNüamak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/394/code/GMoJn83gztI80C95tfAwPmvKqf6mnH7MSvjpxFph9nTrn5q6b5xc72nKlTUDXRrN0IaUljGr5Itgqd2tcThwuxgGC1YfspJel5G8KoeBZscP4bU3CvUfDX8ABtZeDquN4mvfG8i5HXbzAvUvlMxqm4", "text": "- Özdemir Asaf Öyle bir çağdayız ki, hızımıza kendimiz bile yetişemiyoruz. Durmayı, bakmayı, şükretmeyi unuttuk. Aşık olmaya dahi zamanımız yok. Hele edebiyat, şiir hepsi rafların tozlu sayfalarında. Eski zaman aşklarını okuyup iç çekmekteyiz. Bizim nesil yaşamayı yarışmakla karıştıranların nesli. Oysa henüz nefes alıyorken hissedebildiği kadar hissetmeli insan, tüm gerçek duygulardan nasiplenmeli. Bu dergi, uzun zamandır kış uykusunda olan bir fikrin hayata geçirilişinin ilk adımı. \"Yaşayan edebiyatçı sayısı neden bu derece az?\" diye sorarak çıktığımız bu yolda okuyucumuz aynı zamanda yazarımız olsun istedik. Kendine saklanamayacak kadar güzel yazıları olanlar orada bir yerde, buna tüm kalbimizle inandık. Her sayımızı sizden gelenlerle oluşturacağımız bu dergimizin ilk sayısını sunmaktan büyük onur duyarız."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/398/code/P25PtfGD0oaA7RalmA4AYDStcrnLlhke6komiGQEdbob8A5PJvR8AQvVM4NIp8sHG5siRGkha8iXaT0LEdgWNRWaaV5igaESDpis1ZOxdY4dlvmZAejJ5Ei45WCal4EMYyAN6qQLa45CfKQmUIjD3q", "text": "Merhabalar ben Ayşe Nur. Dil ve konuşma terapistiyim. Üsküdar Üniversitesinin 2. dönem mezunlarındanım. Şu an yine kendi bölümüm üzerine yüksek lisansımı devam ettirmekteyim. Sizlere biraz kendi alanımdan bahsetmek istiyorum. Dil, konuşma, ses ve yutma bozukluklarının önlenmesi, bozuklukların belirlenmesi ve rehabilitasyonu alanında çalışmalar yaparlar. Dil ve konuşma bozuklukları, erken çocukluk döneminde başlayıp yaşlılık dönemine kadar uzanan geniş bir yelpazede bireyleri etkileyebilmektedir. Alanım bu tarz konularla ilgilenir. Bölümüm bana daha sabırlı, daha anlayışlı ve her zaman öğrenmeye açık olmam gerektiğini öğretti. Kliniğe çıktığınızda her yaştan ve her çevreden kişiler ile iletişime geçiyorsunuz, bundan dolayı iletişiminizin kuvvetli olması çok önemli. Öncelikli olarak söylemeliyim bölüm dersleri hem de klinik yaşantısı sizi fiziksel ve mental olarak çok yoruyor. Gerçekten sabırlı olmalı, değişimleri kolayca fark edebilmeli, ani değişimlere ayak uydurabilmelisiniz. Bunun yanı sıra kendinizi sürekli geliştirmeye açık olmalı ve her zaman güncel konuları takip etmelisiniz. Güncel makaleleri takip edebilme adına yabancı diliniz iyi olmalı. İşimin klinik boyutunu gerçekten çok seviyorum. Danışanlarımla seanslarda ilerledikçe gelişimlerini görmek harika bir duygu. Ancak küçüklüğümden beri okumayı ve okuduklarım üzerine bir şeyler inşa etmeyi ve bu fikirleri geliştirmeyi çok sevdim. Bu yüzden gönlüm akademik yaşantımı her zaman sürdürmekten yana."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/40/code/piND0dNbQVj0nPEBjzTAHFYi1e3uugT2giSpjtuqHjFhK88LwFm0b9rkASSyD2hiNyWPsLWv5sQD3erxKgfyue61UnTJnMQtTtEW2cvUjDjPYxjwyEl2DkwfbfwUK7hRa1jx5cFLgN4yUd8UppfszM", "text": "Anlaşılamamaktan, kendimizi anlatamamaktan yorulduk. Kendimizi tanımıyor olmaktan, yorulduk. Bir şeyi istemediğimizi fark etmemiz bile çok zamanımızı alıyor. Sonra bir de şaşırıyoruz. İstemememize şaşırıyoruz. Çünkü çoğunluğa göre doğru. Çünkü iyi olan. Ama bir bakıyoruz; istemiyoruz. Bir bakıyoruz ki yaparken mutlu değilmişiz. Bunun mutsuzluğuna alışmışız. O mutsuzluk normalimiz olmuş. Fark edince bir de suçluluk hissediyoruz; istemediğimiz, mutlu olmadığımız için. Söyleyemiyoruz da. Bu da kendimize ihanet gibi. Şu ağzımız açılmıyor ya! Böyle söylemeye söylemeye düşünmeye de çekinir olduk. Kendi içimizde kendimizi erteliyoruz. Kendimizi susturuyoruz. İnsanların benlikleriyle verdiğimiz bu savaş niye, sevgili okur? Yıllar geçiyor, büyüyoruz, buluyoruz; kasım geldi, aralık geliyor bir yıl daha bitiyor ve biz bu 365 gün boyunca acaba kaç günü \"diğer\"lerinin benliklerini düşünerek harcadık, kim bilir! Kendimize geleceğiz, sevgili okur. Kendimize iyi geleceğiz, birbirimize de iyi gelecek bu iyileşme sürecimiz; çünkü kendimizi tanıyıp olduğumuz gibi sevebildiğimiz zaman, tüm renklerimizi paylaşacağız birbirimizle. Ve bunları cömertçe paylaşıp çoğaltarak rengarenk bir dünyada yaşayacağız. Rengarenk günlerde görüşmek üzere."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/400/code/3iCJhkquXScawDkgxqtrQCeX87bVnMhprubB2CKqlfMDIGDozCRJL9XdWJwATq519FuBQ7st8EyIaaULfD161Wedseo7ABECfKZxu8rpNtyaWOsSs6tZekEm50bHLve5l5JlfCq03F93O8cNpL5a0C", "text": "Bir ay daha geçti ömrümüzden ve ben yine hasret kaldım yüzüne, sesine, kelimelerine.. Takvimden kaç yaprak düştü sayamadım göz kapaklarıma. Hükümsüz zaman, hükümsüz yollar.. Ben sana hissettim. Senin sevginde buldum kalbimi. Sonbaharda esen bir rüzgardın, içime doğdun. Kalbimin kapılarını kimse böyle çalmamıştı. Bir bakmışım gözlerin gözlerimde, bir bakmışım yağmurlar yüzümde.. Sonbahar, sen gittin gideli bir hasret ki içimde.. Kelimeler gücünü yitirdi benliğimde.. Şiirler sana yazılıyor.. Sen satırlardasın, sen sayfalarda.. Ben dünyanın öbür ucunda, beklemelerin en yalnızıyım.. Bekleyenlerin en özlemlisi.. Sorsam ya bu yol bizi nereye götürür? Sensiz bir dünyanın penceresinden dahi bakamam. Gel bitsin bu boşa ayrı kalış. Bu gereksiz mesafeler aramızdaki. Yeryüzü dev bir mavilik, yüzsem karşı kıyıda mevsim hep sonbahar.. Ne bir keder ne bir gözyaşı geçmiş.. Şimdi burada olsan, belki bir yaz akşamı gülleri beraber izlerdik, yahut her yere yayılan kokusuna aldırırdı bakışlarımız çiseleyen yağmurun.. Omzuna konan bir kuş uçmayı öğretirdi belki.. Yanıbaşından Sonbahara tutulmuşum.. Bakıyorum uykusuz saçlarına.. Dokunabiliyorum.. Sesin kulağıma fısıldama mesafesinde.. Kim demiş sevda talihsizlik diye? İsmime anlam oldun sevdiğim ruhumun en derininde.. Aramızda yüz yıllık zaman, yol yüzyıllık... - İlkbahar'ın"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/401/code/2ekikUEsGhAW9aslvNehvxzG57V6riEW4aGMbNAaaiLlADPcTI90cdo4VEmbGd33lqWNCOuyO4iGslBJgzDuxIKayefiQQEX98GFwsny5s6CIgKfLyBpQ3riyRSfZaNtVWUCmewKVk0hwxOdixQLjY", "text": "Acaba bulutlar da pamuk Aeker isterken aAlar mA diye... Ama bir senin gidiAini çok net hatA rlA yorum Sonbahar,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/402/code/O8Lvm6HwxgbFTsCu87LM6dEuJuSLGFuLmSr1SK0vAmRzuLYauzgcLGYqIzsp1qtHQG220NIY1t80EYcYeBTOhjrg3H7T0akRjYBLmcBq4CQ4kvpLE2oB2T5lrET14H7qNQo3oFLb2B26Rd4cZMteLh", "text": "Geçmişte yaşanılıp, tecrübesini başucu kitabı yapıp, olayı yaşanmamış gibi kılmaya, yara izlerini görünmez pudralarla kapatmaya çalışsak da yaşanmışa yakın bir olay yaşamaya görelim, hemen benzer ızdırap ve kederlerle aynı ruhi tepkileri istemsizce ortaya koyarız. Hafıza denilen şeyin çok düşündükçe delirttiği, hiç düşünmedikçe unutturduğu, bastırıldığında da hasta etmesi gibi ve anıları duygularla birlikte o günkü tazeliği ile koruması gibi ne menem bir rolü vardır hayatımızda. Oldukça etkileyen ve yankı uyandıran bu his, bu hafıza denilen şey; kendini kimi zaman yaşamın getirdiklerinde gösteriyor, kimi zaman da bir savaş belgeselinde. Örneğin bir kadının, eşini savaşa teninin kokusunu son kez içine çektiğini bile bile çaresizce uğurlaması damga vuruyor fotoğrafçının kadrajına. Kadının ise hafızasına, kalbine hançerle kazınıyor o an. Kimi zaman da gündelik yaşamda, bir sevgilinin aşığına vedasında, son kez göreceği yüze bakarken ızdırap dolu o anı kaydetmesiyle görevini yerine getiriyor. Bu durum öyle bir hal alıyor ki... Bir başka örnekle de açıklarsak dünyadaki varlığının son evresini tamamlamış bir mevtanın, giderken yakınına bıraktığı o çaresiz acı ve çaresiz yakınının acısının her daim taze kalıp mevtanın yüzüne sıkı sıkıya bocalayacak kadar o çok dikkatli son bakışın, bir süre sonra hatırından, hafızasından silinmesi... İşte bu durum, nankör bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bizi biz yapan acılar, hisler, yaşanmışlıklar ve tecrübeler her daim hafızada canlı kalıyor ve hafızaya kazınıyor. Hafıza ve onun hatırlattığı ansızın canlanışlar hayata dokunur, tecrübe olur. Kimi zaman yara olur -ki oluyor da- kimi zaman da bir tebessüm olur. Hafıza, acıları ve duyguları hep taze tutar. Acıyı, hoş anılardan daha da taze tutar. Kişiyi, kimi zaman bu adaletsiz hatırlayışı besler. Kimi zaman içinde saklar, kimi zaman da dürtüsüz bırakarak yok eder. Bazen bir şarkıyla ve benzer bir simayla, bazen tanıdık gelen bir kokuyla ve bazen de bir fikirle uyanır o bilindik hissiyatlar. Hafıza, yine iş başındadır. Bizi biz yapan, bize hayatın anlamını ifade eden ve yaşadıklarımızı daima canlı tutan soyut ve istemsiz güç... İyi yaşanmışlıklarımızı, gülmelerimizi ve bazı yerlerde çok iyi hissetmelerimizi acı anlara göre daha az hatırlamamız, mutluluğun o anki farkındalıktan uzak oluşundan kaynaklıdır. Acı ise her daim kötü hissettirmesiyle her zerresine kadar farkında kılar. Hafıza oyunundaki adaletsiz oyun, çoğu kez yıpratmasıyla var eder insanı, onu yokluğa ve boşluğa sürüklerken. İşte tam da burada, hayatımızı daha iyi ve katlanılır kılmak için bu iyi yaşanmışlıkları hafızamıza kazımalı ve kötü anıları mutluluğa karşı mat etmeliyiz. Mutluluğun formülü, düşünmeyi bırakmak olmalı zannımca. Orhan Kemal'in: \"Güçlü bir hafıza, ağır bir cezadır. Ve işin kötüsü iyi anları nadiren, kötü anları sıklıkla hatırlatır.\" sözü ise bu demece noktayı koyacaktır. Saçlarımız, rüzgarın geçmişten getirdiği güzel anılarla dalgalansın. Dudağımız, ansızın hatırlanan o iyi anılarla tebessüm etsin. Hafızamız, kalbimize yer etmiş güzelliklerin ve paha biçilmez anların kütüphanesi olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/403/code/tdepT9eLrb1QeJEpQaXFpVmcsJDyjxAHsj5jZKoV2QN0kP0UIoVKTXCg3XBTQyW4Wz83yAPsl5uGmuCmgWDFfiZNS77mwa7yxHu5CbCacCeQgoQHkXdvfRdbdSe3wgBk2elNaf6izpTPAEqwT4hPK8", "text": "Belki benim için bir anlık heves,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/407/code/ifzmiNv29ho8oU0oye9MukVOSujoj4DSBfaCwHqhH81KX54pKl7y4u1xwSDZcD6n5nMS2LoQh9ZefbVVXI0zVhb3rdPme4BW1XSibO1I2TunxD5CnxawRglQuUuaRfSjGYj6DBBqzw6LBPUgFYZ56Y", "text": "Ve kurtuluşu bir uyku mesafesi uzaklıkta bulmak!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/408/code/CbRhcayqu5P3P6tEQCFOwr7eFPigYYLB7sY2KJsnXRDF3Rbos6ifsVFQr0k64CJot7VoJYVKtrc3SjUOMsrgDDRGwsGhTs7C5nccBMavSe9TyKfjde0oQWIG039Aig5aym2FknR3UPXWoLDemeSKq6", "text": "Günbatımının kızıllığı nasıl izlenir bir başına, Biraz yağmurlu kahve, bir nefes de yeni açmış papatya... Ömrümden başka bir bahar daha düşüyor..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/409/code/GpqbgwTP68J0mbrtintEmLgF0BGgTEgdeh7ROVQoLLKa90WLo0kJa2MzgEvCVWNjFAhTHNVIxJRUSLFwfjmxvkpR2fDQQ0xSAkxMyfQeOuqaFiwI9VnqDlFS73xP2H1AcGqaAIFdqkDN8vAoD5nX0R", "text": "Çocukluk.. bir kelebek, bir boyunbağı ve bir şiir.. Her yağmurda evden kaçmış yavru bir şemsiye bulur, Başımı dayadığım pürüzsüz ağaç dalındandı omuzları, Balkonun boğaza bakan tarafında gizlice buluşur, Dibi görünmeyen bir kuyunun etrafından dolaşırdı terliklerim bir zamanlar.. Ona kadar sayın derdi, bulayım sizi.. Ve babanın verdiği harçlık kadar bozuktu sayması... Saklambacı kaybeden, kulağına kirazdan küpeler takardı, Kelebekten bir arkadaşa ihtiyacım vardı o zamanlar.. Geçmişi, geleceği olmayan ve kiraz ağacını kıskanmayan.. Birlikte kokusu uçuşan kamuflajlar yapardık geçmiş zamanda, Küplerce tekerlememiz vardı küplerde ve küplüceydi hepsinin kafiyeleri de.. Ne zaman kelebeğe giydirse düğmelerinin iliklenmediği.. Bir şey diyemezdi çocukluğum, içine içine ağlardı anca.. Bir kelebek uçardı uzaklara, bir çocukluğum.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/42/code/ZUytHqmg2FkZ4XmsqAojdoRNTobbSsRMmjvehfrKVbTeZAFu7t45zHPgJpGmK9rq5XNdjmUwcV7senNN4E608D71Hfa8TIfHLOUA8szSttjbkgrnrsQkr56wakrQ5aUpWMyjbV9QQeVGfSc3CPbybK", "text": "-Ki manzara değildir o, aynı evler, aynı cadde, her gün, her gece, Bir tembellik var nedense bu sabah gördüğüm her şeyde. Kumruları da duymadım, kuşlar da yoktu ne bahçede ne gökte. Güneş bile uykuda bulutları çekmiş üstüne. Kim bilir bu kaçıncı günü böyle uyanışımın, Hayret diye bir şey varmış; hayret! Kör mü olduk, yoksa bilmez mi olduk kıymet."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/435/code/UpbT6Zxd9M3BQMJovQaQgT0zMZ7J6nMkLfwELk5JQWFJovl42D1ihaOTdL8f5DaWCsIOSsJEf1eCwuE3RJ1PwKKDYPQpb3ACAldwVRp7ST48rHPUGz5BDIYxuP5eZIEaW7zgCRHg0K13qnVWrQCIui", "text": "Benim bir yolum vardnI, yaklaNünIk 15.000 kilometre uzanünImda, yeni baNülangnIçlarnIma kapnI açan bir yol. Güney Amerika knItasnInnIn, insanlnIk tarihindeki en göz kamaNütnIrnIcnI uygarlnIklarnIndan biri olan ninka nimparatorlunüu'na ev sahiplinüi yapmasnIyla ünlü ülkesi: PERU. Neu anda da bu güzel ülkenin baNükenti Lima'da yaNüamaktaynIm. Sizlere biraz kendi yolculunüumdan ve burada yaNüamaktan söz etmek istiyorum. Uzun süreli gelgitlerimin sonrasnInda kendimi bir baNünIma Peru uçanünInda buldum. BulutlarnIn üzerinde umut ve heyecanla dolu on dört saatlik uçuNüumun ardnIndan hiç durmadan NüaNüknIn ve meraklnI gözlerle yeni yolumun keNüfine koyuldum. Lima sokaklar önceleri bana Pakistanvari bir atmosferdeymiNüim gibi hissettirdi. Küçük ve ilginç motosiklet taksiler, güleryüzlü ve koNüuNüturan bir kalabalnIk, her köNüeden beni ritme ayak uydurmaya çanünIran bir müzik ve tabii ki sonu gelmeyen araba ve korna sesleri. Burada biraz daha zaman geçirince fark ettim ki Lima, insana yirmi ynIl öncesinin Türkiyesini annImsatnIyor... Kimi zaman \"Neredeyim?\" sorusuna cevap ararken kendimi okyanus knIynIsnInda buluverdim. Dev dalgalar üzerinde sörf yapan insanlar beni \"knIsnItlanamaz özgürlünüümü bir ömür yaNüarnIm\" havasnIna sokuverdi. SonralarnI farklnI semtleri de keyfettikçe zengin Peru'yu görmeye baNüladnIm. Yeri geldi kendimi Avrupa'nnIn ihtiNüamlnI yapnIlarnI arasnInda dolaNünIrken buldum. Güleryüzlü ve etrafnIna enerji saçan, en az benim onlarnI anlamaya çalnINütnInünIm kadar meraklnI gözlerle beni inceleyen; sanki heyecanla izledinüimiz o knIznIlderili filmlerinden çnIknIp gelmiNü bu güzel insanlar, beni samimiyetleri ile sardnIlar. HALKIN GÖZÜNDE TÜRKniYE VE TÜRK niNSANININ YERni APAYRI. 2007 ynIlnInda yaNüadnIklarnI büyük deprem felaketindeki yardnImlaNüma hiç unutulmamnINü. Peru'da yaNüayan Türkler ilk yardnImlarda aktif rol oynamnINülar. Peru medyasnInnIn bu yardnImlaNümaya dönük haberleri Türklere sempatiyi artnIrmnINü. Türk dizileri de çok tutmuNü Peru'da. Insanlar Türk oldunüumu önürendiklerinde ilgi ve heyecanla \"Fatmagül'ün Suçu Ne?\" ve \"MuhteNüem YüzynIl\"dan bahsediyorlar. Dizilerin kahramanlarnI çok seviliyor. Yeni donüan çocuklarnIna \"Onur\" ve \"Neehrazat\" ismi verenlerin saynIsnI hiç de az denüil. Bir Türk'ün Peru'da yaNüamasnI, kendi dillerini önürenmesi ve özellikle burda enüitimini sürdürmesi çok ilgilerini çekiyor. niletiNüim kurdunüum her insannIn heyecanlnI ve ilgili sorularnIndan çok büyük haz alnIyorum. niNSANLARI GÜZEL AMA SUÇ ORANI HAYLni YÜKSEK BniR ÜLKE PERU. HIRSIZLIK ÖNLENEMEZ BniR HAL ALMINe. Doya doya gördünüünüz güzellikleri fotonüraflamak bile imkansnIz, kapkaççnIlar oldukça hnIzlnI ve pratikler maalesef. Yerli arkadaNülarnImdan snIkça \"niNülek olmayan yerlerde yalnnIz dolaNüma\" uyarnIsnI alnIyorum. Patatesin dört bin farklnI türü var burada. AyrnIca domates ve avokadonun da ana vatannI Peru. Daha önce adnInnI dahi duymadnInünIm, hatta rengini hiç görmedinüim tropikal meyveleri keNüfediyorum. ninannIlmazlar ve her an elinizin altnIndalar. Lakin güzel olmasnI bir yana, yabancnI bir memlekette, bir MüslümannI en çok zorlayan hususlardan biri kültür ve inançlara uygun yiyecekler bulabilmek oluyor Nüüphesiz. Fakat tabii ki de bu zorluklara zaman içerisinde alnINünIlnIyor. Özellikle burada yaNüayan birkaç Türk aile olarak yardnImlaNünIp, yaNüamnImnIznI çok daha kolay hale getiriyoruz. Bir yandan kültürümüzü devam ettirip dinüer yandan yerlilere de tannItnIp renkli bir dayannINüma ortamnI oluNüturuyoruz. Böylelikle ben de tannIdnInünIm insanlar ve kültürler sayesinde kendime açtnInünIm yeni yolu nINünIklandnIrnIp taçlandnIrnIyorum..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/436/code/GuecqBixDdellmPrWL0dbGCfnOGbC3BIsFebHXlCQpdjFA3fswePbNslTBZbldfeM5JYUM5Rbp74wV9fg8loQ6iyeJb54GofKxcVzYvwKKmkmkL0huWdbLhZx87j4XfiX8iMXF3s54hSSQBpvtOCCK", "text": "\"Sonradan kör olmadık biz, zaten kördük\" diyor, kitabımızın Portekizli yazarı Jose Saramago Körlük kitabında. 1995 yılında yazdığı bu roman, bir anda ortaya çıkan beyaz körlüğün salgına dönüşerek yayılmasını konu alıyor. Her yönüyle bizi içinde bulunduğumuz koşulları sorgulamaya iten kitap, salgın senaryolarına maruz kaldığımız şu günlerde okunduğunda belki de çok farklı anlamlar çıkarabileceğimiz bir post-apokaliptik roman. Saramago, diğer kitaplarında da değindiği fakat bu romanıyla bize zirveyi gösterdiği, insan irkının düşebileceği en uç noktayı, hayvaniliği, ve bundan doğabilecek sorunları gerçekçi bir dille ele almış. Ayrıca kitabın 2008 ve 2014 yapımı iki ayrı filmi bulunmakta. Kitapta yazar, Göz belki de insan bedeninin içinde hala bir ruh barındıran tek uzvudur\" diyerek bizleri körlüğümüzü sorgulamaya itiyor. Peki ya gözün sonsuz bir beyazlığa boyanmasıyla başlayan ruhsuzluk hali? Görmekten yoksun, empati yapmaktan aciz ruhumuz kendini hapsettiği yerden, ancak kendine acımaya başlamayacak mı? Dünyadan elini eteğini çekmiş, kaybedcceği hiçbir şey kalmamış her insan gibi o derin uykunun gelip çatacağı günü beklemeye durmayacak mı? Yaşarken kör olmuştur zaten, ölürken kör olmaktan korkmayacak, yalnızca bunu kendine saygısı devam ettiği ölçüde uzak kılmaya çalışacak. \"Yalnız vadesi dolanlar ölür başkası değil.\" demiş yazar. Peki ya içimizdeki insanlık? Yaşayışımız bir hayvandan farksızsa; ahlaktan, yasadan, nizamdan nasibimiz kalmamışsa, ölmüş sayılmaz mıyız en azından yarı yarıya? Oysa yarı yarıya yaşıyor da sayılırız böyle bir durumda. Karmaşa, açlık, sefalet, pislik. İnsan demeye bin şahit bedenler, cesetler, körler... Fakat nefes alan, fakat nefes veren! Demek hala umut var bir gün yeniden doğmaya! Kaldıysa eğer içimizde geleceğin güzelliğine dair bir tutam umut, tüm gücümüzle ona sarılmaktan başka yoktur ki çaremiz. Umudumuzu kaybetmeye değmez, hiçbir felaket. Cesur olun dostlarım ve çok okuyun! Bir gün hep beraber yeniden doğacağız!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/438/code/j9TMCzLdtwsxfQXouyRfiQVqb1EjjXRnrn0qrYR39gt38hC97ZkZOVygIz3ATDMjiBxxilDYH2FH4Ctbs4euq3OGZT88J7D2AbbOiCkjvXL9rKrbHbnY1bEtTZA6twE3oZruI8zicLVy5MuryfMzp3", "text": "Ne kadar uzağa gidersen git, geçmişini içinde taşıyacaksın çocuğum. Kendinden gideceksin, anılarından, kalbinden, mutluluklarından, acılarından... Ama'n alacak içinde hep, içinde hep bir ama kalacak, keşke demekten alıkoyamayacaksin kendini. Kabul edemiyordu genç kız. Çaresizliği kabul edemiyordu. Bir anda tüm her şeyle vedalaşması gerektiğini idrak etmeyi reddediyordu yüreği. Belki de bir şey yapılamayacak tek şeyle sınıyordu hayat onu. \"Artık mutlu olma kızım\" diyordu, \"Bundan sonraki her gülüşünde bir miktar acı olsun ve hiç geçmesin\". Gerçek olamayacak kadar gerçekti yaşadıkları. Acısı kendinden büyük, kırgınlığı tüm dünyayaydı. Kızıyordu, öfkeleniyordu belki içinde bir yerlerde. Ama şoktan kaskatı kesilmiş benliği, yanıp kavrulan kalbine inat, feryat etmesine bile izin vermiyordu. Düşünme yetisini kaybetmişti. Kalemler durmuş, devam ettirememişlerdi bu acıyı yazmayı. Artık ne beraber dertlere göğüs gerebildiği bir kardeşi vardı, ne de iyileşecek diye umudu elden bırakmadığı bir annesi. Kızının sessiz sedasız canına kıyışını öğrendiğinde verdiği tepkiyi, dünyanın üstüne asmak gerekirdi. O bakışlarda, yaşanan d anda, feryat figan bir bağırış vardı, canhıraş çığlıklar, ateşin doruk noktasına ulaşıp buza dönüştüğü o soğukluk vardı. Önce dudakları aralandı hafifçe, sonra iyice iki büklüm oldu yatağında, gözünden bir damla yaş düştü ve aralık dudaklarından bir nefes.. Yaşadığı bu anın gerçekliği içinde düşündü; kardeşine tecavüz eden kişi, biliyor muydu üç insanın birden hayatını kararttığını? İkisi toprağın altında, öteki yürüyen ölü, üç insan. Üç hikaye. Sanki diğer her şey yolundaymış, herkes çok iyiymiş gibi, bir de bu üç koca acıyı bırakmıştı dünyaya. Üç can. Milyarlarca insanın haberinin olmadığı, duyanların da beş dakikadan fazla tepki vermediği olaylar arasında yerini almıştı genç kızın hayatı. Çaresiz, acı dolu, ruhsuzca yatıyordu şimdi iki mezar arasında. Üstüne yağan kar, temizlemiyordu onun içindeki dünyayı. Beyaz olan herşey saflığı temsil etmiyordu artık. Art arda iki kefen. İki beyaz bez, bir kara toprağa gömülmüştü gözlerinin önünde. Onun için artık saflık, masumluk, iyilik, kötülük. yoktu. Siyah yoktu, beyaz yoktu, bugün yarın yoktu. Çığlıklar yoktu, ağlamak yoktu. Onun hayatı tam da bugün yok olmuştu. O artık çaresizliğiyle yoktu. Uyudu, bir daha da uyanmadı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/44/code/RDXtMwHwtDkmDWD3eHdW4Y7Bsd9VjSx19kiZOaOXFGaf69Haf4db9hbCAHb2SSvILVBiKH7RPiaiBJ55CGE6PB66JN1p4Y6QQ5B7Q0LCMsYtMsbvMDTB36LWi3Jb17QhPXMT6PUsI1afVsvCCzoRfE", "text": "Pembe yelek, yeşil gömlek, uçtuk bir baharda, Hızla bitti yollar, hızla geçti yıllar, Ne sen, ne ben... Öyle olsun istemezken, Kahve yelek, sarı gömlek, göçtük bir baharda. Savrulup giderken bir araftan bir arafa, Sen taş kalp, ben taş kafa, Kederimiz bizi ağlattı, hem sabaha kadar, Kırık bir aynada yırtık bir resim gördük, Kaderimiz bizi ağlattı, hem sabaha kadar. Ne yaşayabildik, ne ölebildik, kaldık ortasında, Taa ki alın yazımız önümüze düşesiye, Hayal gibi gerçek, gerçek gibi hayale daldık, Vakti gelmeden, üç kuruşa, hem de veresiye, Ne yaşayabildik, ne ölebildik, kaldık ortasında."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/441/code/tnCuNUjaV0nZ1JbxkpfAWcgFLw6H6WR24UYEhAzC7DIhtAI8TDO5mwtGqS1Peof2BsedBMPlsKNOMdYUHDkfhvcsZwhfOgegweMRCds1biXLYDWdcZ5kofFeY2iUVIcb2MhTv8ZtqLWBXON3Ccw44D", "text": "Bahar gelir yılın bu aylarında. Sadece toprağa, havaya değil, içimize de gelir bütün renkleriyle, kokusuyla, tadıyla. İş yaparken şarkı mırıldanmak pek adetim değildir ama, bahar dedim ya. Bir melodi dolanır dilime, sabahları kahvaltı hazırlarken. Çoğu zaman, köprüde balık ekmek yemek..\" diye devam ediyorum. Balık demişken, kaç yıl oldu saymadım hamsi yemeyeli, mevsimler geldi geçti işkembe içmeyeli. Sonra biber kızartmaya başlarım, mutfağım annemin mutfağı gibi kokar. O koku beni alır Ankara/Dikimevi yokuşuna götürür. Ben rengarenk vitrinlere bakarken köşedeki simitçiden gelen susam kokusu yandaki kuruyemişçinin kavrulmuş çekirdek kokusuyla yarışır adeta. Adımlarım sıklaşır eve bir an önce varmak için. O kısacık mesafe bitmek bilmez nedense, adına özlem dedikleri bir his yüzünden. Ben zihnimde İstanbul Ankara arası yolculuk ederken, tencereden sıçrayan bir yağ, patlatır hayal balonumu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/444/code/AznqRAHqQt4F0uu1GjRkrbDkjN36gIIiBYUQAUrzM6y7Eg49Nv8z7tkUiaC4eg8QNlDzVX4MFH2zxERbsK3ia9cKsgnOex4rznKz7FyXBIAJKtDcKR8xUPYfu7YAjmT50J3RfpXBULCg5kPC8WpaDU", "text": "Ne aradığını bilenlere anlat kendini sevgi diliyle, sayfalar dolusu kelimelere ihtiyaç duymayan sevgili. Arayan, sevgiyi bazen bir çift gözde ya da hikmetli bir sözde, bazen de bir mekanda ya da bir handa bulur. Han, mekan, söz ve göz. Bir özde, bir beşikte, medeniyetlerin kesişim kümesinde \"Çan, Hazzan ve Ezan\" oluverir Antakya'da. Roma kadar eski ama ondan da öte kutsal Saint Pierre, inleyen Hazzan'la Allah'tan dileyen Museviler, beş vakit Ezanla Kabe'ye yönelen Müminler asırların 'Hoşgörü İklimini' gönülden yaşatırlar Antakya'da. Antakya merkezidir kadim medeniyetlerin. Üç semavi dinin mensubu güzel insanların \"Medeniyetler Korosu\"yla kendilerini anlattıkları şehirdir Antakya. Habib-i Neccar Camiinde buluşur ve birlikte duaya durur İsevi ve Muhammedi müminler. Daracık sokaklarında Sarımiye Camii, Katolik Kilisesiyle sırt sırta verir, birlikte bakarlar tam karşılarındaki Havra'ya. Mahalleden indiğinizde sizi çarşılı Ortodoks Kilisesi, Asi Nehri'nin batı yamacındaki Eski Meclis ve nehrin doğusundaki Ulu Camii karşılar. Günün sabahında envai çeşit katıklı ekmek, kekik ve çeşitli baharatlarla hazırlanmış lezzetlerle yaptığınız kahvaltı sizi Han Restaurant'a kadar taşıyacaktır. Han'da Antakya lezzetleriyle öğle yaptıysanız kendinizi Ulu Camii önündeki Kral Künefe'ye atarsınız. Şimdi 2 bin yıllık tarihe tanık, Romalıların muhteşem Mozaik Müzesinin ve Aziz Antakya'ya panoramik bir bakışla güneşin Akdeniz'den gurubunun da doyumsuz seyrinin mekanı Antakya Kalesinin ziyaret saatidir. Grup sonrasında inleyerek çağlayan sular sizi Harbiye'de akşam yemeğine davet eder. Sonrasında \"aaah yetmeyen, yetemeyecek zaman diyerek bırakırsınız yorgun bedeninizi Ottaman Otel'in konforuna. Sabahında büyülü Akdeniz esintilerinin raks ettiği Çevlik Plajı'nda bulursunuz kendinizi. Hz. Musa ve Hızır'ın buluştuğu mekanı selamlar, tarihi limana hayat veren Titus Tüneli, Kral Mezarları, Beşikli Mağara yolu ile vardığınız Amanoslar'ın eteklerindeki Vakıflı Ermeni Köyünde Garbis'in Kır Kahvesinde yorgunluk çayını yudumlarken Akdenizin Cebel-i Akra'ya yasladığı muhteşem koyların seyrine dalarsınız. Kleopatra'nın güzelliğine esin kaynağı. Defne Ağaçlarının baygın rayihaları arasında Eriklikuyu Köyü'nden aşağıya Hıdırbey Koyü'ne sallanır, sizi bekleyen bilmem kaç bin yıllık Musa Ağacına, kana kana ölümsüzlük içeceğiniz Ab-ı Hayat Suyu'na kavuşursunuz. Artık sona doğru. Asla inanmazdım dediğiniz büyülü bir zamanda yaşadıklarınızın tekrarını yüreğinizde duyarak turunç ve zeytin bahçelerinin arasından geçer. Tomruksuyu, Fidanlık köyleri yolu ile şehre dönerken farkında olmadan dudaklarınıza yine ve yeniden görüşmek terennümlü bir şarkı yerleşmiştir Akdeniz renginde, Akdeniz tadında."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/445/code/0J3Pel6rhjcX5lPAEp7p5BykexENjrvZeBmXgZnnSUmcKdrmLRcqYYmmlB7mvgRpNoxDjYLna9JtMKJg5E9qoFkzchIpHp8yWLOKTT7Ie9Kl0WMHGtiECAG0ormUz8ayoldyGWn4EW1Tw77SCPaZNQ", "text": "Bireyselliğin zirve yaptığı günümüz dünyasında, özel hayatın gizliliğinin korunmasına en büyük yardımcı kapılardır. Dış dünyanın kirinden karmaşasından bir kaçışı mümkün kılandır kapılar. Kendi içimize kaçışı... Baş başa kalışı, ruhumuzla bedenimizle zihnimizle... Odanıza gidip kapınızı kapattığınızda hissettiğiniz güven duygusunu size verendir. Kulaklığınızı takıp seslerden izole edebilirsiniz kendinizi. Aynı şekilde kapınızı kapatıp dışında kalan her şeyden ve herkesten izole olmanız da mümkün. Peki ya kapının varlığının mahrum ettikleri? Onlar da az degildir hani. Yakınsınızdır, aynı evde yaşarsınız da bir kapının eşiğinden geçip bir yüreğe varamadığınız olur. Sınırlar çizilmiştir bir kere. İki metre boyunda bir tahta parçası ayırıverir sizi. yürekte hissedilen mesafeler koymak. Ama iyi, ama kötü... Ne demiş şair \"Kapına geldim, eşiğine lakin var mı cesaretim çalmaya?\" Olmasa iki metrelik bir tahta, kaç aşık kavuşacak, kaç yuva yıkılacak kaçı kurulacaktı halbuki. ailemizden, sevdiklerimizden bir kapı mesafesi uzaklıktaysak ne kadar şanslı olduğumuzun farkına varalım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/446/code/T1FTr67EG22D6l7hKeba3ll4F0Szykx3ekVg4xcBB1pId5VoK3goSCH4QwDGdcdxHgqvOiAHQkQyNop562GWwKDcqMJLRvkETTCDrjAon0seyOgXFCIJA2K35dv56DaEyDmXpZzaCaKtgNizXn1tI3", "text": "Uzun zaman oldu yazmayalı sana. Günler, aylar belki de yıllar geçti. Zamansızım bu aralar. Kimsesizim. Yalnızlığımı ortadan ikiye paylaşacak birini bulamıyorum. Sahi, yalnızlık da paylaşılır mı Sonbahar? Belki de iki kişi aynı anda yalnız hissetse onlar artık yalnız değillerdir... \"Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz\" demiş ya şair; biz de yalnızlığımızı paylaşalım o halde.. Zaman geçer, saatler geçer geçmesine peki ya mesafeler, onlar da geçer mi yaşlandıkça bedenlerimiz? Beklemeye duran ruhumun dinginliğinde, bıraktım kendimi anılar denizine. Bir gülümsemene hasret oysa şu çocuk yüreğim. Sevdiğim, gel karanlık çökmesin günlerime... Ayağımın altındaki dünya halısını çektiğinden beri, her saniye biraz daha yok oluyorum. Yol oluyorum. Sana varan her ıslığında rüzgarların, derdest oluyorum. Bu bendeki serzeniş, ah ediş ve kabulleniş. Gidişine uydurduğum tüm kılıflar ya eksik ya yamalı. Sevmek uzun kelimeymiş evet, en derininden yaralı. Biliyorum, gün gelecek kalplerimizin sesine uyanacağız, okunuyor olacak göz bebeklerinden sana yazılan tüm şiirlerim. Biliyorum yanımdan seveceksin beni, hiç uslanmayacak içimizdeki çocuklar. Biliyorum sevdiğim sana kavuşmaya günler var. Ama belki aylar, belki de yıllar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/447/code/nIZuC881Q0fFajf2Vk65keCKjDh2dGhsJ610S7ygQSVGiMMtWkm3VtIBACtIwEywo0RUFW9cVBjkaPJPveUFGKKPOpKqdHb7wEtEALaUOCoDuNGW5F53xnD5mUkPZ6ib4qNYDpRvvRCc3KIKbAMV0c", "text": "Güneş, Dünya'ya gelen nur yüzlü bir bebek gibi doğuyordu. Yakınların sevinç çığlıkları gibi ötüşen kuşlarla seviniyordu dünyanın benim olduğum yanı. Önümde kıllı bacaklarımdan uzamış, soğuk mermere dayanan, körpeleşmeye başlamış, yer yer soyulmuş, şu genç yaşımda erken bunadığımı düşündüren topuklarım ve ucunda türlü parmaklarımın, bilinçsizce hareketlendirmelerimden ötürü farklı zaman aralıklarında soğuk, yer yer paslanmış, demir parmaklıklara değişini hissetmemle çocukluğuma döndüm. Her yaz cumasının gecesinde ailemle, gecenin serinliği şükrettiren kıymetli bir lütuftu ve bundan yararlanmak için sıcak çaylarımızı balkonda içerdik. Onlu yaşlarımın başında, çay tiryakisi ailemin dayatmalarıyla alıştığım bu sıcak nimet, söylentilere göre harareti alırmış. O zaman buna inandım. Şimdi ise kararsızım. Yine böyle bir yaz cumasında, çocukluğumdan uzak, farklı bir balkonda, akşam ve gecenin amansız takipçisi sabahın ilk saatlerinde oturuyorum. Aynı kalan şeylerse elimdeki sıcak çay ve vücudumun belli bölgelerinde, en çok da sıfır kollu giysim sayesinde çıplak kalan omuzlarımda hissettiğim serinlikti. Görece büyük bir şehrin dibinde yine görece büyük bir şehrin kasabasındayım şimdi. Çocukluğumdan uzakta... Bu cuma akşamındaysa beni hafızamın belirsizlik, gizem ya da özlem dolu sandıklarından birine götürecek bir anahtar bulacak mıydım? Aynı bu soğuk mermer ve parmaklıklar gibi... Görece büyük şehre gidecek, bir yakına konuk olacaktık. Abla derim kendisine, kuzenim olur. Çoktandır uzaktık. Buraya taşınınca dip dibe iki büyük şehirde komşu olduk. Vakit yaklaşırken yola çıkmaya koyulduk. Ehliyet alma girişimlerinden daha ne kadar uzak duracağımı bilmezken babamın direksiyon tutuşuna da vites geçişlerine de dikkatimi vermeden yine kafamda yola çıkacağım. Kulaklığım canımı acıtır da çıkarmak zorunda kalmak gibi bir cehennem anına girersem dikkat kesilebilirim belki o ne yaptığını bilen usta el hareketlerine. Zile bastım. Bize boğuk gelse de içeriden gayet tiz duyulduğunu anlayabildiğim bir zil tonuydu. Kapı açılıp bedenlerimizin arasında havadan başka engel kalmayınca sanki uzun zamandır hatırlayamadığım ya da bilerek unutmaya çalışıp da ancak yine akışla unutabildiğim bir şeyi hatırlar gibi bir hisse kapıldım. Kötü haber: Cenaze. Halam. Beynimde hızlı bir akış başladı. Film şeridi. Ama aklım aynı zamanda hayattaydı. Selamlaşıp öpüşüyorduk. Ablam dedim, özlemişiz. Sofra hazırdı. Bekleniyorduk. Oturduk. Sohbet, yemekler. Her şey normaldi. Hafızamın sandıklarında eski birkaçının açılmaya başladığını hissettim. Unuttuğum ve unutmak istediklerim gözlerimin önüne seriliyordu. Gömüldüğü gün gelirken akış yavaşladı ve bu anı hazmetmek için tuvaleti seçtim. Kalkarken sandalyem rahatsız edici derecede gıcırdadı. Klozete oturduğumda yavaşlayan akışa girdim. Soğuktu. Yüzünü göremiyorum. Tabut kapağı açılmış ama kefene sarılı. Yanağımdan aşağı bir serin gözyaşı kayıyor. Tasasız bir kış sporcusu gibi. Tepede gömülüyor. Patikadan mezara doğru ilerlemek, bir parça toprak da ben atmak istiyorum. Yapamıyorum. Gideyim diyorum, döneyim arkamı. Bacaklarım kıpırdamıyor. Andan da çıkamıyorum. Yüzünü, sesini hatırlayamıyorum. Bırak gideyim. Şiddetle tıklatılan zavallı kapının sarsılmasını gördüm gerçeğe dönerken. Ardından önce çokça boğuk sonra normalleşen sesi duydum. İyiyim, dedim. Oh çekişlerini duydum. Masaya geri döndüm. Ablam, Börek yemedin dedi. Şükranlarımı ileterek börekten bir ısırık aldım. Kıymalı. Aman Allah'ım bu tadı hatırlıyorum. Yine gidiyorum. Hala. Önümdeki sehpada börekler var. Kollarım ne kadar da zayıf. Onlu yaşlarımın başlarındayım belli ki. Hatırlıyorum. Cumanın kovaladığı cumartesi gecesi. Her hafta orada olurduk. Halam. Canım. Seni nasıl unuturum. Neredesin? Fırından dahası mı çıkıyor? Yerimden kalkamıyorum yine. Bu bir anı. Böreği tadıyorum bu sefer de geçmişte. Aynı tat. Derken görüş alanıma giriyor. Pamuk yanaklı halam. Özledim. Ama acım yok. Olması gereken buydu. Acıyı yok etmek için çok uğraştım. Bir şekilde unutayım derken seni de unuttum. Beni affet. Yiyin halasını, afiyet olsun dedi. Güldüğümü hissettim. Sevgi dolu. Gerçeğe dönerken yanağımdan sıcak bir gözyaşı kaydı. Onun kucaklaması gibi... Sımsıcak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/449/code/8rICfXoZsWUublZ5469xvqHnYOO0fHjjCXcqFg2Bcfux4DgIh1X42GmDu1sWv78XPpI0PDvQBvvNjyhWW8OEvAuJZlmDFoJiLiDTE9ZfAZvwnkqKHEttF64HXrBWW6jgw7kcn2vumTs0Xwpohizaya", "text": "Mülteci deyip geçiyoruz, bakıyoruz ama göremiyoruz. Anlayamıyoruz, hayata gözlerini açtığında savaşla karşılaşan ve bundan başka anısı olmayan çocukların yaşadıklarını. Mültecilerin yaşamını çocukların gözünden anlatan ve onların yaşadıkları zorlukları tokat gibi yüzümüze vuran bir filmleyiz bu ay: Never Leave Me\". Bosna asıllı yönetmen Aida Begic filmi. Filmde savaştan kaçan Suriyeli çocukların Türkiye'de kurmaya çalıştıkları yeni yaşamlarını izliyoruz. Birçok çocuk anneleri ve babaları olmadan öğretmenleriyle birlikte Urfa'da yaşamaya başlıyorlar. Pek tabii bu ülkedeki hayat hiç kolay olmuyor onlar için. Aida Begic bu filminde, aslında çoğu insanın dillendirmeye korktuğu şeyleri göstermiş; ailesiz ve vatansız kalmış çocukların zorlu yaşamlarını ve o durumda dahi çocukların tükenmeyen, masum umutlarını. İzlerken sık sık kendi bakış açınızı sorgulayacağınızdan eminim. Ayrıca yönetmenimiz, mültecilerin hayatta kalma çabalarını anlatırken sosyolojik örnekler kullanmış. Bu örneklerde ülkemizde onlara karşı alınan kötü tavırlar da gösterilmiş. Aralarında beni en çok etkileyen, bir çocuğun mendil sattığı sahne oldu. Satılan mendilin fiyatını, kendi günlük kazandığı parayla kıyaslayan ve çocuğu sözleriyle döven adamın olduğu bir sahne. Bu kişi, benden çok kazanıyorsun diyerek küçücük çocuğa kızıyordu. Dikkat çekmek istediğim nokta, adamın muhatabının küçücük bir çocuk olmasına karşın takındığı tavırlar; çocuğunsa gözlerindeki korku, yorgunluk ve çaresizlik... Şu an ülkemizde çocukları bu tarz hallerde görmüyor muyuz sık sık? Çoğu insan onlara ön yargıyla bakmıyor mu? Aslında suç onlarda mı? Yoksa onları bu duruma getiren, güç sahibi olan kişilerde mi? Neyse efendim, filmden devam edelim biz. Aida Begic bu filminde bizlere, aslında birbirini takip eden olaylardan çok, savaş mağduru insanların farklı hikayelerini göstermiş. Bu durum filmi biraz daha belgesel tadında izlememize olanak sağlıyor. Son olarak galiba bu filmin en etkileyici hem de üzücü kısmı, izlediğiniz tüm şeylerin aslında gerçeğin ta kendisi olması."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/45/code/IL4LZh3dyUXQMrmOxKGojocyD4xrtrN7q9EW6FlfPNnp73zYkpbxNP2yEGfzjcFFbwQxAyzs2QdgaEmww5j0tfpnV57fVlticy81ibVrrE0sitOB6FWIyVCOTlvrxkNY39a50SHNFkkmK2qgfZmiSz", "text": "İnsan insanı yolculukta tanır derler. Ben kendimle ilk tanıştığımda bir otobüsün arka koltuğunda, cam kenarındaydım. 18 yaşında içimi kıpır kıpır eden o heyecanla, bir gün üç saat süren Van-İzmir yolculuğumda gözümü bir an bile kırpmadan, otobüsün geçtiği her yeri kaydettim hafızama. Van'ın 17 evi olan bir köyünde 6 çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğu olarak geldim dünyaya. Bazı zamanlar köye şehirden takım elbiseli adamlar gelirdi. Hayattaki en büyük şansım da takım elbiseli adamların ben 7 yaşındayken köye uğramalarıydı. Milli Eğitim'den gelen öğretmenler, köyde eğitim çağına gelen çocukları yarım saat uzaklıktaki okula yazdırırlardı. Çünkü kendileri gelmezlerse buradan kimsenin okula çocuk yazdırmayacağını bilirlerdi. Benim hayatım o öğretmenlerin bizim köyü keşfetmeleriyle değişti. Yoksa hiçbir şeyden habersiz öylece yaşayıp gidecektim. Bu köyde bilinenin aksine kızı olan şanslı sayılırdı. Ne kadar çok kız çocuk o kadar çok para demekti. Kızlar 12-13 yaşına geldikleri vakit büyük köyden gelenler ev ev dolaşır, erkek evlatlarına kız satın alırlardı. En az 5 yıl geçimlerini sağlayacakları başlık parasını harcarken çocuklarını evlendirdiklerini düşünerek vicdanlarını rahatlatan anne babalar, kız çocuklarını, büyütüp besleyip faydalandıkları inekten farklı görmezlerdi. Onlar için kız çocuk geleceğe yatırımdan başka bir şey ifade etmezdi. Büyük şehirdeki kredi, birikim; burada kız çocuk olmuştu her zaman. Bu acımasızlığın farkında olup değiştirmeye gücümün yetmiyor olması sırtımda bir yüktü. Güçsüzlüğümden, benden sadece bir yaş büyük ablamın önüme koyduğu yemekten, yıkadığı çamaşırımdan utanıyordum. Onlar da utanmalıydı. Bir şeyler yapmalıydım; ama beni görmezlerdi. Çünkü burada onlarla yaşıyorken onlardan bir farkım yoktu. Bu insanlara medeniyetten önce vicdan lazımdı. Her insanın içinde olan; ama insanın işine geldiği zaman duyduğu o sesi onlara her an duyurmayı öğretebilmem için beni ciddiye almaları gerekirdi. Saygınlık için gereken tek şey eğitim, gidip onu almalıydım. Eğer burada bu kötü düzene dur diyemezsem onurlu bir yaşam sürdüm de diyemezdim. Her insan bir görev için gelirmiş dünyaya; konuşamayan onca kız çocuğunun, ablalarımın sesi olmaktı benim görevim. Bunu hissediyordum. Bir yolculukta görmüştüm hayatımda görmediğim onca şeyi: Arabalar, insanlar, yollar, yemekler, mağazalar, trafik ışıkları, binalar, yol kenarındaki çeşit çeşit hayvanlar... Dünyaya yeni gelen bir bebek gibi izledim her birini. Kitaplarda anlatılan her şey şimdi yer buluyordu zihnimde. Hayat doğup büyüdüğüm yerden ibaret değildi. O yolculukta keşfettim en sevdiğim rengi, müzik dinlemeyi sevdiğimi. Kendi iç sesimi hiç bu kadar net duymamıştım. O yolculuk benim kendimle ilk yalnız kalışımdı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/450/code/p9YYJ13wHuTZj1ubEwurJzUbv3tNEq65cliqzmipXEbW38GlfMQLBySZP5baoV076LtI4i4LlIoqokBsfFYrjm7ok8ivJ5zwziiNC7LdhDItXePHwXNHhIROMBUAAyMRqpdSCqU9QyNdYmtTL5CLam", "text": "Biraz sonra anlatılacaklardan yaklaşık iki ay önce, boğucu bir yaz gününde biraz olsun ferahlamaya ve içindeki yapışkan bunalımdan kurtulmaya çalışan Fikriye pencere kenarına bir kuş misali ilişmiş, insan kaynayan sokağı izliyordu. Diğer yandan da sanki ona nispet yapar gibi uçan, kaygısızca havada süzülen kuşların özgürlüğünü düşünüp iç çekiyor, bir nevi onları kıskanıyordu. Ne olurdu ki o da uçabilseydi? Bu dünyaya bir kuş olarak gelip havaya karışsa, kanatlarının arasından sinsice esip giden rüzgara dokunsa ve tıpkı kendisinin de yaptığı gibi insanların ona hasetle bakmasını gururla izlese, fena mı olurdu? \"Kuş olsaydım hiç değilse aşkı da tadardım, özgürlüğü de! Cama çarpmaya, hatta çarptığım gibi ölmeye bile razıyım ama olmuyor işte.\" dedi hala dışarıyı seyrederken. Oysaki günler geçtikçe bir kuştan daha hafif ve havadar olacağından haberi bile yoktu. Fikriye on üç yaşında körpecik bir kızdı. Genç olmasına rağmen hiç de yaşıtlarındaki kıpır kıpırlığı, içinde yanan bir heyecanı ya da gençlere has o şımarıklığı, kaygısızlığı yoktu. Oldukça bunalımlı, soluk benizli yüzünden -ki bu solukluk içinde bulunduğu durumdan dolayı gelse gerek- hiç eksik olmayan bulaşıcı bir hüzün ile diğer gençlerden; özellikle de kıpır kıpır, nazlı genç kızlardan, epeyce farklıydı. İri mavi gözlerinde bir fer yoktu ve bu durum da onun gözlerinin bir ressamın paletindeki kurumuş soluk bir boyaya benzemesine sebep oluyordu. Bu mavi gözlerle uyumlu olan gölgeli sarı saçları da ne yazık ki bir ışığa ya da bir canlılığa sahip değildi. Aslında çok güzel bir kızdı, oyuncak bebeklere benziyordu; tıpkı şu porselenden yapılma, gerçek insanlara benzeyen, al yanaklı ve uzun kirpikli, ipek gibi saçları, şekilli minnacık burnu ve neredeyse bir kalbi andıran şekilli dudakları olan bebekler gibi. Fakat bu güzelliğe gölge düşüren, karartan ve onu bir hiçe benzeten bir hüznü vardı. Dar kafalı ailesinin onu kısıtlamasından dolayı ilkel bir şekilde büyümüş, yaşamında daha bu erken yaşta bir monotonluk ve sıradanlık yakalamıştı. Ne bir dışarı çıkıyor, geziniyor ne de okul dışında başka bir yere, kursa ya da herhangi farklı aktivitelerin yapıldığı yaratıcı veya eğlenceli bir yere gidiyordu. Sadece okula gidiyor, annesiyle birlikte bir pazar veya çarşı geziyor ya da kendisinden dört yaş büyük olan ablası Nazire ile arada bir dışarı çıkıyordu -nedense ailesi bir Fikriye'ye karşı böyle dar kafalıydı, Nazire'ye ise karışan eden yoktu- ve bu zamanlarda da genellikle o bir kenarda fazlalık gibi tek başına otururken ablası arkadaşlarıyla eğleniyor oluyordu. Hatta bazen ablasının genç oğlanlara naz yapmasını bile izliyor, onun nasıl bu kadar hareketli ve rahat olduğunu merak edip kafa yoruyordu. Fakat Fikriye çok değil bundan birkaç hafta -galiba altı hafta önceydi- önce bu monotonluğu çok az da olsa değiştirebilmişti. Tanıştığı bir oğlan -bu oğlan onların da oturduğu mahallede oturuyordu ve abisi ile birlikte sürekli olarak ablası Nazire'nin yanına gelirlerdi- onu biraz olsun açmış, bu monoton hayatında ona yavaştan arkadaşlık etmeye başlamıştı. Kısa bir sürede de iyice yakınlaşmışlardı. Tabii Fikriye'nin hiç arkadaşı yok değildi fakat onlarla çok konuşmaz, konuşsa da onların kıkırdamalarını katbekat artıracak erkek muhabbetlerini hiç mi hiç anlamazdı. Haliyle çekingen olduğu için de erkek arkadaşı yoktu. Ama işte şimdi onu anlayabilecek ve ona insan gibi davranabilecek birini, Yusuf'u, bulmuştu. Evet, Yusuf'tu bu oğlanın adı. Abisinden daha yakışıklıydı ve daha girişkendi. Her türlü insanla iletişim kurabiliyordu. Zaten o kuramasa bile insanın onunla konuşası, ona yakın olası geliyordu. Uzun kirpikli gözleri bir sanat eseri misali, karşısındakini hayran hayran baktıracak derecede güzeldi ve ne zaman güneşe baksalar, koyu ve sıradan olmalarına rağmen, bir mücevher gibi parlayıp sütlü çikolata rengine dönüşürlerdi. Esmer teninde hoş bir matlık vardı. Gözleri gibi sıradan olan saçları ise dalgalı ve uzundu. İşte böyleydi Yusuf. Bir de tüm bunların yanı sıra onu özel kılan bir şey vardı ki o da nasıl konuşacağını bilmesi; yeni yeni çatlayan sesini iyi bir şekilde kullanabilmesiydi. Fikriye ne zaman ablasının arkadaşlarıyla buluşmasında ona eşlik etse her zamanki köşesine oturur ve Yusuf'un gelmesini beklerdi. O gelince Fikriye'nin daha yeni yeni kadınlaşan tahta göğsünden fırlayacakmış gibi atan kalbi, onun yerine konuşur ve bu uyuşuk bedene bir hareketlenme, canlılık getirirdi. Hatta yine böyle bir günde, Yusuf ile buluşacakken neredeyse heyecandan bayılacaktı. O güne -onu bir kuştan daha hafif ve havadar kılacak gün bu gündü- özel, sevdiği bir elbisesini -neden hazırlanmıştı o da bilmiyordu- giymişti ki o elbiseyi çok nadiren giyerdi; kıymetliydi. Küçük, biçimsiz tırnaklarına da pembe ojelerini sürmüştü. Alışılmışın dışında olarak akşama doğru çıkmıştı ablasıyla evden. Ve doğrusunu söylemek gerekirse bunun için de epey heyecanlıydı, sonuçta ilk defa akşam dışarı çıkıyordu. Neredeyse beyaza çalan sarı elbisesiyle Nazire'nin biraz gerisinde yürüyordu. Bunu hem onu gözlemleyip örnek almak için hem de Nazire onu çok yakınında istemediği için yapıyordu. Çünkü Nazire ne zaman Fikriye ile çok yakın olsa -tek başına dışarı çıkıp eğlenemediği için olsa gerek ki bu, tüm abla ve abilerin canını sıkar çünkü böyle anlarda küçük kardeş tam bir ayak bağı olur- durur, Yapışmasana dibime, kocaman kız oldun! Biraz uzağımdan yürü. derdi. Ya da sebepsiz yere, sanki bir sorumluluğu yükleniyormuş gibi, Bir şeyleri kendin yapmayı öğren, yeter artık! Bak senin yaşıtlarına, bak Yusuf'a! Onlar hiç yapışıp duruyorlar mı, kendi başlarının çaresine bakıyorlar! Biraz arkadaş edin. diye söylenir ve ardından da ailesine kızmaya başlardı. Fikriye bir yandan geriden yürümeyi sürdürürken diğer yandan da nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Bu, akşam buluşma olayı onu germiş, uyuşuk bedeninde yorucu bir hal başlatmıştı. Öyle ki Nazire'nin giydiği narçiçeği elbisenin üstündeki beyaz çiçek işlemeleri bile ona karmakarışık görünüyor ve onu daha da uyuşuk bir hale sürüklüyordu. Aslında dikkatini ablasına verebilseydi, onun bu akşam ne kadar da güzel olduğunu görebilirdi. Üstündeki elbise hafifçe dolanan rüzgarda ne kadar da güzel süzülüyor, ona ne kadar da farklı bir hava katıyordu. Fikriye'ye nazaran daha koyu olan saçları dalga dalga omuzlarından aşağı dökülüyordu. Uzun suratında hafifçe yaptığı bir makyaj vardı ki evdekiler bundan bihaberdi. Bir de ayağına geçirdiği süslü sandaletlerin üstüne, ince ayak bileklerine, halhal takıvermişti. Evden çıkarken birkaç laf işitse de buna değmişti. Nihayetinde Nazire'nin arkadaşlarıyla buluştuklarında Fikriye, Yusuf'un yanında çekingen bir şekilde yerini almıştı. Nazire ve diğerleri ise -Yusuf'un abisi Ahmet de onlarlaydı- bir grup olmuş, diğer çocukları, Fikriye ve Yusuf'u arkalarında bırakarak kendi hallerinde, önden yürüyorlardı. Önce şöyle bir dolaştılar, etrafı gezdiler. Bazı yerlerden iki defa geçtiler. Sonra da sürekli olarak gittikleri -aslında top veya herhangi bir oyun oynamadıklarında veya başka şeyler yapmadıklarında giderlerdi oraya- bir parka gittiler. Küçükler orada epeyce bir oynadı. Büyükler de çekirdek çitleyip, cips yiyip bir şeylerden konuştular; dedikodu yapıp dalga geçtiler ve gülüştüler. Sonra, nasıl oldu bilinmez, konu aşk meşke geldi; sevgili konuşuldu, aşk soruldu. Sevgi üstünde tartışılırken yavaştan itiraflar da ortaya çıktı. Kim kimle çıkmış, kim kimle el ele tutuşmuş, kim kime yumuşak bir buse kondurmuş ve yanaklarını kızartmış... Hepsi kopmuş narin bir inci kolye misali ortaya döküldü. Bir müddet bu konulardan konuşuldu. Bazıları uzun uzun bir şeyler anlattı, bazıları da sırasının gelmesini bekledi. Ama konu bir türlü kapanmadı, uzayıp gitti. Hatta o kadar uzadı ki salıncakta sallanıp kaydırakta kayan çocuklar bile artık oynamayı bırakıp bu konuyu konuşur olmuşlardı. Kalabalık parkın içindeki bu manzara git gide renklenirken Fikriye ve Yusuf da tahterevallide bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı. Konuşmadan sadece birbirlerine bakıyorlar; sanki bindikleri tahterevalli çeşitli ışıkların olduğu geniş bir lunaparktaki atlıkarıncaymış da etrafta onlardan başka kimsecikler yokmuş gibi sadece birbirlerini görüyorlardı. Yanlarından geçen erkekli kızlı gruplar -bunlar genellikle onlarla beraber buraya gelen kişilerdendi- kendi aralarında aşktan ve sevgili olmaktan hem masum hem de bir o kadar aşık olmanın verdiği olgunluk, sarhoşluk ve edepsizlikle bahsederken onları duyuyorlardı; öyle anlarda da Fikriye gözlerini kaçırıyor, kızarıyor ve tahterevallinin tutma yerine ya çok sıkı tutunuyor ya da bir elini ölü misali aşağı sarkıtıyor veya bebek saçlarını düzeltiyordu. Üstelik Yusuf'un hiç bozulmadan durması, tıpkı bir heykel misali asla esmer yüzüne bir kızarıklık gelmemesi, tepkisiz bir şekilde Fikriye'nin gözlerine bakmayı sürdürmesi onu daha fazla bunaltıyor; heyecanlandırıp ürkmesine sebep oluyordu. İlk defa böyle şeyler yaşamak ona çok abartılı, yeni ve zor geliyordu. Sanki mahalle teyzelerinin veya akrabaların kız kurusu dediği, otuz yaşına gelmiş ve nihayetinde evlenecek birini bulmuş; bunu da büyük bir başarı olarak görmüş -çünkü evlenmek kızların tek başarısıymış gibi bir görüş vardır- kadınlardan biri gibi hissediyor ve bu da doğal olarak -öyle bir durum içinde olan bir kadının hissedeceği gibi- onda büyük bir sevinç, coşku, rahatlama, gurur ve heyecan uyandırıyordu. Derken Yusuf da herkesin hararetli hararetli konuştuğu bu konuyu birden açıverdi. Durgun bir ses tonuyla, Senin hiç sevgilin oldu mu? diye sordu Fikriye'ye. Yok, olmadı. dedi Fikriye. Sanki bu konuşma iki yetişkin arasında geçiyordu, sanki bir anda büyümüştü ikisi de ve sanki görücü usulü evleniyorlar da birbirlerini tanımak için kalplerini ortaya döküyorlardı. O anda bir sessizlik oldu. Fikriye kendisine sorulan sorunun aynısını karşısındakine ne kadar çok sormak istese de yapamadı. Dilsiz biri gibi sustu kaldı. Ama Yusuf buna aldırmadan sanki zaten konuşmasını bitirmemiş, soracağı sorunun devamı varmış da sadece nefes almak için ya da karşısındakini etkilemek için duraklamış biri gibi yeni bir soru sormaya hazırlandı. Bunun için tahterevalliden indi ve Fikriye'ye doğru yürüdü. Fikriye de hemen tahterevalliden indi ve kendisine doğru gelen Yusuf'u görmezden gelerek salıncakların olduğu yöne doğru ilerledi. Aslında salıncağa binmek istemiyordu bile, sadece bir kaçış yolu arıyordu. Yusuf da onu takip etti. Arkasından gelirken sormak istediğini sormuştu fakat Fikriye o kadar kendinden geçmişti ki onu duymamıştı bile. Bu yüzden salıncağın yanına geldiklerinde, Söylesene... dedi ve ses tonundaki aynı sakinlikle bekledi. Neyi?, Dedim ya, hiç öpüldün mü? Fikriye şaşırdı kaldı. Nefesini tuttu -neden tutuyordu o da bilmiyordu- ve tüm eylemlerini bıraktı. Öyle bir boş verdi ki her şeyi, belki ölebilirdi o an; kendisinden her zaman daha da atılgan olan, gürültülü kalbini ve onun bir bateristin davulu misali ritim tutan atışlarını durdurabilirdi ya da bir anda içine çekip bırakamadığı nefeste boğulabilirdi; zaten zar zor ayakta duran çuval bedenini salıp bayılabilirdi o salıncağın dibinde. Fakat yapmadı, kabustan uyanırcasına canlandı ve sıçradı. Sanki can bedenden çıkmış da geri gelmiş gibi oldu. Yok. dedi Fikriye, Öpmedi kimse beni. Ardından da salıncağa binmeden, sadece önünde durarak, onu ittirmeye başladı. Sanki böyle yaparsa, boş bir salıncağı amaçsızca sallarsa, dikkatinin tamamen dağılacağını sanıyordu. Yusuf da diğer bir ucundan tutup ona eşlik etmeye başladı. Sonra, yeniden ve aniden, Peki sen birini öptün mü? diye sordu. Fikriye yine Yok. dedi. Öpüşmedin yani? dedi Yusuf. Fikriye kızardı, boşta olan eliyle oynadı, pembe ojelerini kazımaya çalıştı. Yine Yok. dedi. Artık iyice bunaldığı için salıncağı bıraktı, ağaçların olduğu yerdeki büyük bir ağacın yanına -bu park bayağı yeşillikliydi ve büyük ağaç da gerçekten büyüktü- gitti. Ama Yusuf da arkasından geldi. Fikriye daha da heyecanlandı; heyecanlandıkça hayal ettiği, istediği şeylerden daha da çok utandı. Evet, belki de çok istiyordu bu ana kapılıp gitmek, çocukluk etmek ve sıcak bir buseyi hafif, sarı şeftali tüylerinin kapladığı dolgun yanaklarında hissetmek. Fakat bir o kadar korkuyor, ayıp bir şey yapmaktan çekiniyor, günaha girmek istemiyor, birileri tarafından -özellikle de büyükler tarafından- ayıplanıp yargılanmak istemiyordu. Ağacın dibinde durdu, bu esnada yukarıdaki ay da -galiba dolunaydı- tüm gümüş renkli ışığını onun ve Yusuf'un üzerine döküyordu. Yusuf, Fikriye'ye biraz daha yaklaştı. Şimdi bu iki küçük beden lacivert gecenin parlak ayının altında birer inci gibi parlıyor; bir tanesi beyaz teniyle daha çok parıldarken diğeri de esmer teniyle beraber soluk fakat göz alıcı bir parlaklığı harmanlayıp tablolara çizilen güzel çingeneleri andırıyordu. Ne diyorsun Yusuf, ayıp, günah! Fikriye ne diyeceğini bilemedi. Cevap düşünürken bir yandan da kaçamak bakışlarla Yusuf'u süzdü. Arada sırada da altında durdukları ağaca, ağacın dallarının arasından gökyüzüne ve oradaki yıldızlara bakıyordu. Sanki bugün daha bir fazla, daha bir parlaklar. diye düşündü. Hatta büyümüş gibiler de. Ay da ne kadar güzel! dedi içinden. Ama hala Yusuf'a verecek bir cevabı ya da söyleyecek herhangi bir şeyi yoktu. Derken bu sessizliği Yusuf bozdu. Buse günah değildir yıldızların altında. dedi ve gökyüzüne kısa bir bakış atıp tekrardan Fikriye'ye baktı. Hem de öyle bir baktı ki, derin derin; sanki konuşmadan da bir şeyleri söylüyormuş gibi. Fikriye, Yusuf'un söylediği şey karşısında -artık gecenin güzelliğinden midir yoksa Yusuf'un çekiciliğinden midir, bilinmez- bir afalladı. Nerede duymuştu bunu? Bir şarkı değil miydi bu? Hatta eski de bir şarkıydı; güzel ve eski. Fikriye bir müddet böyle sessiz kalıp kendince düşündükten sonra, Ne? dedi. Bunu bile, bu basit neyi bile, zorlukla çıkarabilmişti ağzından. Hani şarkı var ya böyle, biliyor musun? dedi Yusuf ve ardından da karşısındakinin cevabını beklemeden şarkıyı mırıldanmaya başladı. Öyle iyi biliyordu ki şarkının sözlerini, onu biri duysa bu şarkıyı onun söylediğine inanmazdı. Fikriye de bir anlığına inanmadı. Şarkı başka bir yerden geliyor ya da bir delikanlı sevgilisine serenat yapıyor zannetti. Fakat sonra, Yusuf susunca gerçekten de şarkı bir yerlerden kulağına çalınmaya devam etti. Sanki biri bir radyodan ya da bir müzik çalardan açmıştı da inadına çalıyordu. Ama öyle yüksek değil; usul usul, kısık bir şekilde, sanki biri kulağına doğru eğilmiş de orada mırıldanıyormuş gibi... Bu esnada ise dillere destan şarkı çalmaya devam ediyor; kim bilir daha nice aşığı bu teşvik edici, günahkar sözleriyle cezbedip bu güzel, parlak, yıldızlı gecede -ya da başka gecelerde de olabilir ve hatta geçmiş bir gecede de olabilir- bir araya getiriyor, ıslak ve yumuşak buseleri hangi kızıl yanaklara kondurtuyordu..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/451/code/labgjFaSgh5rHcQkuCu72WtxCECN86tyyfZVqVkJ6mlkRncuXM2etLudM50CQ4TGNpGt0mPXlmi44G1idiEX9WgpU7npsWokTZSlqzhH4Q3Wq1s3JIEXUDE8esn7AiEh5Esc4cjdzvjP5BD5ztmbDF", "text": "Ben daha çok küçükken bizim alt katımızda oturan Neriman adında tatlı bir teyze vardı. Emekli öğretmen kocası ve benden üç yaş büyük olan kızı Suzan ile sessiz sakin yaşardı. Arada bir kızıyla birlikte bize oturmaya gelirlerdi. O, annemle koca salonumuzun ihtişamlı koltuklarında oturup dedikodu yaparken Suzan ve ben de salonun bir diğer köşesinde oturup evcilik oynardık. Güya ben evin babası, yani onun kocası olurdum, o da evin annesi, yani benim karım olurdu. Bir de çocuğumuz olarak gördüğümüz pelüş bir balık vardı ki -aslında bunun yerine oyuncak bir bebeğini getirmesi daha mantıklı olurdu ama o bunu getirmeyi tercih ediyordu işte- bu onun oyuncaklarından biriydi. Çok da büyük olmayan bu mavi renkli pelüş balık, bir zaman sonra benim oyuncağım oldu. Çocukluğumun tamamı Suzan'la geçti. Onsuz bir günüm bile yoktu ve bu yüzden bana herkesten daha yakın geliyordu. Uyuyacağım zaman bile o gelip bana iyi geceler demeden uyumuyordum. Sanki onunla görüşmek kötü bir alışkanlık gibi beni cezbediyor ve ele geçiriyordu. Ben de bu alışkanlığa gün geçtikçe daha çok bağımlı hale geliyor ve hayatımın büyük bir parçasını ona adıyordum. Öyle ki bu çok sonradan unutulmaz bir hal aldı. Onu bugüne kadar unutmamamın sebebi -şu an kırk altı yaşındayım- onunla büyümüş olmamız mı, yoksa onun o zarif bedeniyle bir ahenk içinde olan davranışlarına karşı duyduğum hayranlık mı bunu hala çözebilmiş değilim. Fakat bir şeyi biliyorum ki o da benim küçüklükten beri ona karşı duyduğum saçma fakat bir o kadar da masum aşktır. Bunu fark ettiğimde sanırım ergenlik dönemine yeni yeni giriyordum ve adamakıllı büyümüştüm. Eskiden onun kalçasına gelen boyum uzamış ve onu geçer olmuştum. Yeni terleyen bıyıklarım dudağımın üstünde sarı sarı parlıyor, çatlayan sesim görünüşüme biraz daha olgunluk katıyordu. Tombulluğumdan da eser kalmamıştı. Onun yerine cılızlaşmıştım ve artık bedenim, Suzan'ı her gördüğümde garip bir bunalımla beraber titriyor, bayılacak gibi sarsılıyor ve hiçbir şeyden haberi olmayan kalbimi deli gibi rahatsız ediyordu. Başlarda ne olduğunu çok da anlayamadım. Fakat ne zaman arkadaşlarımdan birinin sınıfımızdaki bir kız için benim hissettiklerimin aynısı hissettiğini öğrendim, işte o zaman anladım neler olduğunu. Bu hisler, Suzan'a aşık olduğum gerçeği, önceleri beni heyecanlandırıp aptal bir aşığın durumuna soksa da sonradan beni tarif edilemez şekilde rahatsız etmeye başladı. Çünkü kardeşim, bir büyüğüm olarak gördüğüm insana böylesine kontrolsüz, sapkın duygular hissetmek, bana çok uçuk bir insanın kirli hayal dünyası gibi görünüyordu. Öyle ki onu her düşündüğümde kendimden iğreniyor, tiksiniyordum. Kendi kendime: O sana ablalık ediyor, yalnız kalma diye seninle beraber büyüyor fakat sen, sen ne yapıyorsun? Sana emek vermiş olan insana terbiyesizlik ediyorsun diyordum. Evet, belki de çok abartıyordum. Fakat bu, tamamen duyduğum utançtan kaynaklanıyordu. Ne zaman onu görsem hareketlerim değişiyor, gözlerime suçlu birinin pişmanlık yaşları gibi büyük bir yaşarma geliyordu. O zamanlar buna ne o ne de diğerleri anlam verebilmişlerdi. Çünkü ben o kadar profesyonelce oynuyordum ki bu tavırlarımın ona aşık olmamın getirdiği utanç yüzünden olduğunu birilerinin anlaması mümkün değildi. Ancak tavırlarımı depresyon, ergenlik ya da yeni arkadaşlar edinmemden kaynaklı bir ilgi azalması olarak yorumlayabilirlerdi. Bir müddet kimse bu davranışlarıma bir şey demedi. Herkes: Ergenlik çağında olur böyle şeyler deyip kabulleniyor, tavırlarımı bir nevi görmezden geliyorlardı. Fakat ne zaman tavırlarım haddi hesabı olmaz bir şekilde arttı, işte o zaman azarlamalar da başladı. Herkes beni bir kenara çekip böyle şeyler söylüyordu. Ben ise söylenenleri dinliyor, dinlerken içten içe kahroluyor ve hiçbir şey söylemeden susup kalıyordum. Ne yazık ki söylenenler sadece söz olarak kaldı çünkü ben bu konuşmaların ardından da tavırlarımı sürdürmeye devam ettim. Hatta öyle ki bu konuşmalardan sonra -neden bilmiyorum ama- ondan daha da uzak durmam gerektiğini düşündüm ve bunu yaptım da. Artık yüzüne bile bakamaz hale gelmiştim. Gördüğüm yerde selam bile vermeden, sanki onu hiç tanımıyormuşum gibi gözlerine bakıp küçük bir tebessüm dahi etmeden yanından geçip gidiyordum. Bu uzun yıllar böyle devam etti. Başlarda Suzan aramızı düzeltmek için uğraşıyor, adeta kendini paralıyordu. Fakat hiçbir şey değişmeyip boşa çabaladığını fark edince vazgeçti. Yıllar böyle geçti gitti. Üniversite, iş falan derken görüşmeyi de tamamen kesmiştik. Neredeyse birbirimizin yüzünü unutmuştuk ki geçen yaz, bir parkta karşılaştık. Ben onu görmediğim zamanlar -üniversitedeyken- nasıl olsa yüzünü unuttum, bir yerde görsem tanıyamam mutlaka diyordum. Bunu içimi rahatlatmak, ona ettiğim büyük ayıbı tamamıyla unutmak için söylüyordum kendime. Hatta bazen, o da seni hatırlamaz ki zaten diyordum. Fakat onu görür görmez tanıyıverdim. Nasıl tanımazdım ki kendimden utanırcasına sevdiğim birini? Ayrıca hiç değişmemişti zaten. İncecik vücuduna çok dikkat etmiş, zarif yürüyüşünden bir şey kaybetmemişti. İri siyah gözleri ve böylesine güzel gözlere bir kusur gibi yapışan, aşağı doğru bakan uzun, yoğun kirpikleri, biraz uzunca burnu ve bu burunun altına süs niyetine kondurulmuş ince fakat pespembe dudaklar hala aynıydı. Sadece saçları, o simsiyah saçları boyanmış, tıpkı kına yakılmış gibi kızıl bir renge bürünmüştü. Doğrusu bu da ona gitmişti. Şimdi bu sanki bilerek boyanmış -onca yıldır ona yaptığım terbiyesizlikten dolayı utanmamı söyler gibi bir kırmızılıktı bu, sanki benim yanağımdaki utanç kırmızılıkları uçup onun saçlarına yapışmıştı- saçlarla karşımda kanlı canlı duruyor, hiçbir şey olamamış gibi sıcacık gülümsüyordu. Önce yanındaki iki güzel kız çocuğunu fark edemedim. Öylesine dalmıştım ki onu seyre, gözüm ne başkasını ne de içinde bulunduğum durumu görüyordu. Fakat nihayetinde toparlanınca tıpkı ona benzeyen iki güzel kız çocuğunu görebildim. İkisi de annelerinin elini tutmuş, karşılarındaki bu yabancı adama, yani bana bakıyordu. Nuri, merhaba! dedi Suzan, o arada. Bunları diyerek de aramızdaki sohbeti yeniden başlatmış oldu. Ben de ona merhaba dedim, halini hatırını sordum. Sanki gençken ona karşı hiçbir terbiyesizlik etmemişim gibi konuştum onunla. Hatta kızları ve eşiyle de tanıştım; biz ayaküstü sohbet ederken eşi pat diye yanımızda bitivermişti, böylelikle onunla da konuşmak zorunda kalmıştım. Suzan beni kocasına tanıtırken, Bu Nuri. Hani bahsetmiştim ya sana, çok yakın bir komşumuz vardı diye, işte onun oğlu. Beraber büyüdük sayılır. Fakat uzun zamandır görüşemiyorduk. demiş, sanki ben ona hiç terbiyesizlik etmemişim gibi benden sevgiyle bahsetmişti. Ah, görseniz ne utanç vericiydi benim için! Yıllar sonra karşılaşmıştık ve ben ondan bir özür bile dileyememiştim. Tıpkı geçmişteki gibi cesaretsiz davranmıştım. Eminim ki o da bunun farkındaydı. Ama her zamanki gibi beni kırmamak için bir şey söylememişti. O ayaküstü sohbetten sonra bir iyi günler bile dilemeden oradan aceleyle gittim. Daha doğrusu kaçtım. Çünkü dediğim gibi çok ama çok utanıyordum. Öyle ki bu yapışkan utanç yavaştan bedenime yayılmaya başlamış, hatta bedenimi titretmiş ve bana bir kriz geçiriyor görünümü vermiş, ardından da kısık gözlerime ulaşıp onların ağlamasına sebep olmuştu. Evet, ağlamıştım. Onlar bu yersiz hüzünlenmenin sebebini arar gibi yüzüme bakarken ben karşılarında hıçkırarak ve titreyerek, durdurulamaz bir şekilde ağlamıştım. Üstelik bu ağlamam Suzan'ın bana dokunmasıyla, beni teselli etmesiyle ve benimle ilgilenmesiyle her saniye daha da artmıştı. Artık utanmaya hazır olan suratım da oradan ayrılmadan önce Suzan'ın kızıl saçlarından özenir gibi -hani demiştim ya sanki bana utanmam gerektiğini hatırlatır gibi inatla saçlarını kızıla boyatmıştı diye- kızarmış, hatta öyle bir kızarmıştı ki sanki gerçekten utancım bir renge bürünüp yüzüme yapışmıştı. O günden sonra bir daha da ne o parka ne oranın civarlarına ne de onunla karşılaşma ihtimalim olacak bir yere gittim. Böylece yıllardır koruduğum sırrım ve dilemem gereken özrüm de bana kalmış oldu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/454/code/TSSnpsMj4rgMzc9xh6k16wVMQaSqPt0RCHUlQLi4oolQ6lRBknTSLHIRg3J3JPSviYxZfVzQbvmG2pXV0LG4eMg9q2Vk4Sx9SHknl2QqeXSDHlBityknCiA6HgptYr7SOGkPhyuo6YJ3JT2x39B4MC", "text": "Başlangıçta herkes eşitti. Hayatta kalmanın anlamsızlığı aşikardı. Ve deliler asla yalnız değildi. Aklını kaybettiğinde henüz on altı yaşındaydı. Odasından günlerce çıkmadan düşünmüş, sonunda bu sırrı çözmenin imkansızlığını zor da olsa kabullenmişti. Saatler, günler, bir hafta, üç ay, mevsimler geçti. Çok uzaklardan koca gövdeli bir tren ıslığını var gücüyle çalarak geçti. Kan çanağına dönen gözlerinden vazgeçtiğini gösteren umutsuzluk belirtileri geçti. Derin bir iç çekti, artık her şey için çok geçti. Kendi cezasını kendisinin kestiği bu davada, hem acımasız bir yargıç hem ürkek bir mahkumdu. Hastaneye yatırıldıktan sonra bir daha kimseyle konuştuğunu işiten olmadı. Unutuldu. Tıpkı eski ve yıpranmış bir halının bunaltıcı bir yaz akşamı aniden kaldırıldığı kilerde yıllarca unutulması gibi tasadan ve acıdan yoksun, unutuldu. Ne ailesi ne arkadaşları ne tanıdıkları onu anladı. Hiç kimse konuştuğu zamanları hatırlayamadı. Sesi sanki hiç var olmamıştı. Dilsiz olarak doğmamıştı ama belli ki dilsiz olarak ölecekti. Dünyadan alacağı ne varsa almış, ölümü bekleyen bir zavallı gibi duygusuz ve mağrur bakışlarını tüm gün beyaz duvarlara dikerek saatlerce hareketsiz dururdu. Doktorları, düşünme yetisini kaybettiğini bilmeseler durmaksızın düşündüğünü sanacaklardı. Oysaki beyni çalışmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Geceleri uyumaz, alacakaranlığın vuracağı saati beklerdi. Ne zaman ki gökyüzü en koyu rengine bürünür, yıldızlar ortadan kaybolup geceye derin bir sessizlik çökerdi, o zaman gözlerini yukarıya çevirip, keskin bakışları ile sonsuzluğu süzerdi. Sanki kafasında ne varsa gözlerinden açılan bir pencere ile boşluğa akardı. İşte ancak o zaman rahat bir nefes alır, yaşamak eyleminin o koca yükünü sırtından bir saniyeliğine atmışçasına kamburu düzelir; ciğerleri, içine huzurla çektiği nefes ile dolardı. Her şey o bir saniye içindi. Ne olduysa, anlaşılmanın imkansızlığını, yüz yaşına gelmeyi beklemeden kabullendiğinden, yaşamdan isteyecek bir şeyin olmadığını erken fark ettiğinden olmuştu. Hayatta kalıyor olmanın bilinciyle, her geçen gün ile daha da kaybettiği aklını tamamen yitireceği zamanı iple çekiyordu. Kendini hapsettiği bu akıl hastanesinin yalnızca zihninin bir parçası olduğunu kabul edemiyordu. Tüm çıkış yollarını sıkı sıkıya kapamıştı. Delilik ona, başka kimseye olmadığı kadar çok yakışmıştı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/455/code/aThhPjjfmYudvtVaFEYMgL0MJJ10ilzviB9OaIYYPKmUB1GcxckHYiv8KAldlGPFmU5rTxxHD3ftx8SPmFQgBfOzLok0icKHXU1TlVSfnLv1iz3jF2zHlZCAyP6FRu7t50gYTchAfVzA05d3WSMd2D", "text": "İnternet, televizyon, sinema ve dizi mecralarında uzun süredir yazarlık yapan biriyim. Şu sıralar bir yandan da öğrendiklerimi başka insanlara öğretiyorum. Dizi ve filmlerin \"yeni bir tarz\" başlattığına çok inanmıyorum. Bu tarz zaten vardı ve adı da \"normal\"di, \"anaakım\"dı. Biz anaakımın hak ettiği düzeye geri getirilmesine ya da averaj çizgisinin olması gerektiği yere taşımasına katkı sunmuş olabiliriz. Başka bir deyişle biz anaakım iş standardının bu olmasını gerektiğini düşünüyoruz. Yeni tarzlar başlatacak başkalarına cesaret verebilirsek ne güzel olur. Bahsettiğiniz ilgi ve sevginin de bu anlamda bir hevese dönüşmesi ihtimali beni şahsen çok mutlu ediyor. Pandemi ve online sınavlar sağ olsun, 23 yılın ardından 2020'de mezun da oldum :) Hukuk alanından medyaya geçtiğimi söyleyemem, çünkü o alana hiç girmedim. İlk gençliğimden beri nasıl bir hayat yaşamak istediğimi biliyordum, bu hayatı da bana yazarlık mesleği sağladı. Bu mesleği seçtikten sonra da ondan başka hiçbir iş yapmadım. Bunun bir mimarın, mühendis ya da marangozun kariyer sürecinden hiçbir farkı yok. Şanslıyız ki işimiz ve arkadaşlığımız iki ayrı şey değil. Bütün bu filmler, diziler hiç olmasaydı da biz bunları birbirimize anlatır yine çok eğlenirdik. Feyyaz çok ahlaklı ve iyi bir insan olmanın yanında büyük bir sanatçıdır. Böyle biriyle iş yaptığınız zaman yaptığınız şey size pek de \"iş\" gibi gelmiyor. Ama evet, aynı zamanda iş ortağı olduğumuz için bundan sonra da ortak birçok şey üretmeyi umuyoruz. Herhangi bir dramatik hikayede, yüzde yüz gerçek ya da yüzde yüz kurgu anlatamazsınız. Arada bir yerde olmanız gerekir. İlki belgesel olur, ikincisiyse hiç kimseyi ikna edemez. İşte aradaki o yere, o kesişim kümesine anlattığınız şeyin tonu diyebiliriz. Sorduğunuz şey de Gibi'nin tonu. Anlatmayı seçtiğimiz şeyleri o ton ile örülmüş bir sepetin içine koyarak naklediyoruz. Yani aslında hedefimiz \"gerçek hayatın detaylarını göstermek\" değil. Bu dizide bir şeyler göstermek istiyoruz ve o şeyleri de bir sepete koymak zorundayız. O sepetin yapıldığı malzemenin bir parçası da \"gerçek hayatın detayları\"dır diyebilirim. Bir daha böyle kötü ifade edilmiş cevap da herhalde kolay kolay vermem, kıymetinizi bilin. İzleyicinin diziyi yoldan geçen rastgele insanlarla, o anda aklımıza gelen şeylerle çekiyormuşuz gibi algılaması hedeflediğimiz şeyin başarıldığını gösteriyor. İyi çalışan bir dramanın göze çok \"basit\" görünmesi iyi aktörler, iyi reji ve sağlam bir tekstle mümkün olabiliyor. Sizin \"doğal\" dediğiniz şey aslında üst düzey performans. Zaten Gibi doğaçlamaya çok müsait bir dizi değil. Çünkü her şeyin birbiriyle olan dengesi, hizalanması büyük dikkat gözetilerek yazılıyor. Başta Feyyaz olmak üzere tüm oyuncular, maharetlerini daha çok tepki, jest, mimik, tonlama gibi alanlarda sergiliyor. Aslında hiçbirinin tek sözcüğünü bile ben yazmadım, Feyyaz nezaket gösterip benim adımı da eklemiş. Şiirler, şarkı sözleri ve müzikler onun uzmanlık alanına dahil. Ayrıca yıllardır elime baget almadığım gibi, müzikle ilişkim de Youtube'da eski, küflü şarkılar dinlemek düzeyinde. Hobimiz değil, işimiz olduğu için biz de senaryolarımızı maddi kaygılar güderek yazıyoruz. Sorunuza \"evet\" dersem \"piyasa komedisi\" dediğiniz şeyleri yazan insanların içlerinden geleni, sevdikleri şekilde ortaya koymadıklarını iddia etmiş olurum ki, bu yanlış olur. Çünkü benim bilebileceğim bir şey değildir. Belki onlar da içlerinden geleni, severek yazıyordur. Hiç kimseyle olan benzerliğimizi ya da farkımızı sorgulamadan, tüm enerjimizi mesleğimizin taleplerini karşılamaya konsantre ediyoruz dersem en doğru yanıtı vermiş olurum. Eğlence ve sanat dallarında yetenek-şans-çalışma oranı hep tartışma konusu olmuştur. Çalışmak sağlıklı bir vücuttur. Yetenek ise güzel bir yüzdür. Yani çalışmak şarttır, yetenek ise opsiyonel ve üstelik görecelidir. Ben \"Komedi yazmak için doğdum.\" diyemem. Zira hiçbir şey yazmak için doğmadım. Beni ben yapan şey her neyse ona uygun bir meslek seçtim, onu da çok sevdim ve derinlerine inmek için çalışmayı sürdürüyorum. Yaptığım şey zaten edebiyattır. Komedinin içinden şakaları çıkarırsanız geriye edebiyat, yani \"komedi dışında bir alan\" dediğiniz şey kalır. Tersini sorsaydınız belki \"Evet bir gün komedi yazmak isterim.\" demem mümkün olurdu. İleride film sektöründe çalışmayı düşünen hiç kimsenin bir dergi röportajında benden tavsiye almaya ihtiyaç duymayacağına emin olabilirsiniz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/456/code/BFVlsxvo4f8pvviecMxnM5BoJLDoLs89RSV2LgRFzjfyqCNK8djiC61y5WJ4t6CumYo1SaOqX1yH0IRuyNipllUQ0zHiyo0D81JnsL0UUt4RONfNZM7TIBvNO305YF7h4sbPm8d7PVRqTqAnfXrrCA", "text": "Ay ışığından bozma bir gece, kokusu olmayan, burnun içini titreten bir soğuk ve her akşamki gibi o yokuş yoldayım. Ne zaman o meyhanenin yolunu tutsam aklıma çocuklar geliyor ama ne edeceğimi bilemediğimden yine tutuyorum o yolu. Ben böyle olsun istemedim, ister miydim ceylanımdan ayrılayım. Tek korkumdu onu yitirmek, bu lanet dünyanın kahrını o gizliyormuş bunu nerden bileydim. Ah canım, ömrüm, cananım. Bu yollar da pektir ayağımı çamur eder, hem de ne çamur, sanırsın yutacak seni mübarek. Soğuk bir yandan, çamur bir yandan yürüyorum meyhaneye. Aklımda tahsilimden kalma düşünceler, okuduğum kitaplardan kesitler, hiç aklımdan çıkmayan aslında gerekli ama artık gereksiz olan bilgilerle... Yol ki yol demeye ne hacet. Etrafımdaki balık dükkanlarının ışığı da olmasa adımını göremez düşer mahvolursun maazallah. Bu dükkanların da bir iyiliği yoktur, balık dükkanında deri yemeni satılır mı hiç? Ama burada satılıyor. Araplar için ellerinden geleni yapıyorlar. Az çok belli olan suratlarından insanların Arap olup olmadığını seçen bu mahluklar artık Türk'ten Arap'ı seçmekte pek maharetliler. Belki de beni her akşam gördüklerinden bellemişlerdir bilemiyorum. Çocuklara gelecek olursak eğer, ceylanım benden gittiğinde biri dört biri yedi yaşındaydı. Şimdi büyüdüler de artık bana laf karşılamaya eriştiler. Seviyorlar mı bilmem ama bence seviyorlar. Sevmeseler geceleri yemeği sobanın üstünde tutmazlar. Ben bu meyhanede vakit geçirecek adam değildim, nerden baksan tutarsızlık. Kokuya gelmezdim ben ki girdiğim yerde sigara içilse adım atmazdım. Gel gör ki kader, ah kader vah kader! Ben de öleydim ne olurdu? Sokaktan ufak adımlarla bir o yana bir bu yana yürürken çamurdan kaçarak, ne şiirlerden ne şairlerden hatıralar geliyor aklıma. Ama bir türlü yetmiyor bana bu hayat. Sevdiğimi istiyorum. Yere batsın ay, güneş ben onu istiyorum. Ama isteyerek ne verdiyse bu dünya yine onu veriyor, aklıma gelen kokusuyla onu hatırlıyorum. Allah bile veremez o huzuru. Ne namazda ne niyazda gördüm onun gözlerindeki huzuru. Geldik yine lanet yere! Bu nizamsız yerde ne işim var diye her seferinde soruyorum bu sefer sormayayım diyemiyorum. Gerçekten bu ben değilim. Allah'ım ne oluyor da diyemiyorum çünkü inancım da yok. Bu bina pek eski bir bina, sanırsın kadehi az hızlı koysan yıkılacak ama hayrettir ki her akşam da sapasağlam. Duvarlarında sigara dumanından oluşan katran parmak kadar olmuş, ama umurunda olan pek de yok çünkü katranın en katısını zaten içlerinde barındırıyor bu insanlar. Ama onlara da sormalı mı dertlerini bilmem. Neyse insanları hakir görmeyeceğim. Bu zamana kadar bu masaların neden bu kadar sallandığını, şu avizenin neden bu kadar büyük ve anlamsız olduğunu ve yere bastığında içine göçen parkeleri umursamadım, sadece onu görmek istiyordum. Bu kadar benzeyemezdi. Bunca gözümü kapatma isteği uyandıran berbatlığı onun sayesinde unutuyordum, aklım yerle yeksandı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/459/code/mopXC1AOZqGgaMYWdjm87CN2ThiweRUbksZzyFFJBltH9YWODVOaX1ud4z3Cth2EdV5GU1GxLXwRGAvi1bUDGlV0noT6QHdCV34fkt4jQI6oSJcCQyg9eQmErfMSPmfJPwPDQUPlBDUO82FCRBGpDU", "text": "Film önerimiz bu defa animasyon sevenler başta olmak üzere; IMDB'de 7.9 puan almış, Oscar'a aday olmuş, Cannes ve Toronto gibi festivallerde de ödül almış olması sebebiyle güzel bir yapım izlemek isteyen herkese gelsin. Ernest ve Celestine'de Disney ya da Pixar gibi firmalardan çıkan animasyonlar gibi bir görsellik beklememeniz gerektiğini baştan söyleyelim. 2012 Belçika-Fransa ortak yapımı bu animasyon, konusu gibi sade bir görsellik içeriyor. Kısacası sulu boya resimler dizini gibi. Hikayenin kışta geçiyor olması dolayısıyla da içinde bulunduğumuz kış mevsimine yakışır, yumuşak battaniyelerinize sarılıp sıcak bir çay veya kahve eşliğinde ister yalnız ister sevdiklerinizle ya da ailece izleyebileceğiniz harika bir yapım. Bu yapımda; sevgi, dostluk, fedakarlık gibi güzel duyguların yanı sıra korkutma, önyargı, öteki -ya da bana benzemeyen- gibi günümüzde de hala çözülemeyen bazı kavramların masalsı bir dilde anlatımını izleyeceksiniz. Hikayemiz aynı şehirde yerin altında yaşayan fareler ve yerin üstünde yaşayan ayılar arasında geçiyor. Her şey yetimhanede büyüyen hayalci ve sanatçı ruhlu Celestine'in bir gün ayıların bölgesinde kalıp sokak sanatçısı ayı Ernest ile tanışmasıyla başlar. Bu tanışmadan sonra gelişen olayları izlemek için Ernest Ve Celestine'in hikayesini bir an önce izlemeniz gerekecek. Hepinizin sağlıklı ve umutlu kalması dileğiyle, iyi seyirler!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/460/code/xlqmZUN3yJGvf4IHyWgJXTlZXLXllvSjEXuByepITMiCzt7ktuQQNc8G03Jtr0QhuygQaCGMTLEOn5plJSuR7VuKT86u0kh1qZlnOQWXzY3wRVVcErxh0GWlR99UTi0X6J8J7i1a8tDFuBzjpEhYuS", "text": "Adını bilmediğim bir kadın ve adını bilmediğim bir çocuk el ele. Başı öne eğik kadın otobüs garında ilerliyor. Çok da ilgisini çekmiyor bu kalabalık kadının. Devam ediyor ara sıra arkasına bakarak. Elinde büyükçe bir valiz, diğer eli çocukta. Fırfırlı, mavi kelebekli, beyaz bir elbise var çocuğun üstünde. İmkansız abla, dolu o. diyor genç adam. Kadın hayal kırıklığı içinde, Tamam sonraki olsun o zaman diyor. Lanetli bir söz için açtığı ağzını, küçük kızını görünce burnundan verdiği bir nefesle kapatıp yutuyor öfkesini. Nasıl geçer bu iki saat diye düşünüyor kadın, korku dolu gözlerle etrafı tararken. Olup bitenin farkındaki çocuk, sorun çıkarmamaya çalışıyor annesine en uslu halini takınarak. Örgülü saçlarıyla oynuyor ilkin, sonra elbisesindeki kelebeklerle bir masal uyduruyor. Pır pır ediyor kadının kalbi, saatin tiktaklarına eşlik eder gibi ve ilk bir saatin geçtiğini haber veriyor yapılan bir anons. Rahat değil içi kadının, zaten hiç olmamıştı ki çocukluğu hariç. Sarı saçlarının uçları yüzünü saklamaya çalıştığı şalın kenarlarından çıkıyor ama kadın eliyle itiyor onları. Şükür diyor kadın otobüs perona yaklaşırken ve hemen çocuğu otobüsün merdivenlerine itiyor. Tam kendisi de binecekken arkasından gelen bir sesle irkiliyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/462/code/AevPOWqyqvc35NalLDQmQHRzLUXnT1GMh0I08fWpiWK7CqtTiRyhaYLfhlj6Wcp0p0xuYaAql96LSnbDO8uRdVQz11tAEubAjqGc69tdmixP5POwVEATUFdhAImWptfF27Q1wP7Ifr3geXZvBpWErl", "text": "Sahip olduğum yüz gencecik. Altında bir gençlik bir tazelik yatıyor, hissediyorum. Çocukluktan kadınlığa yavaş yavaş geçişine şahit oldum. Fakat bazen sanki bu karşımdaki gencecik kadınla ilk kez karşılaşıyor gibi hissediyorum. Alnım, yanaklarım, boynum artık bir çocuğunkini andırmıyor. Kadınsı bir alım ve güzellik kendini belli ediyor. Bu beni bazen korkutuyor. Çocukken de aynada kendime bakıp çocuksu yüzümü incelerdim. Yüzümdeki o çocuksu temizliği kalıcı zannederdim. Ama yıllar geçtikçe değişti. Bugün baktığımda gördüğüm o kadına dönüştü. Aynaya her baktığımda karşımda cildi buruşmuş, saçları ağırmış ve gözlerinden yılların acısı ve hüznünün okunduğu biriyle karşılaşacağımı zannediyorum. Fakat her seferinde tüm bu zanlarıma inat edermişçesine cildi parlak, saçları siyah ve gözleri gençliğin verdiği ışıkla parlayan biri çıkıyor karşıma. Ben buna hep şaşırıyorum, hep ürküyorum. Sanki bu yüz bana ait değilmiş gibi hissediyorum. Oysa biliyorum. Bir gün -eğer o güne kadar yaşayacak isem- o aynada göreceğimi zannettiğim ben, elbet karşıma çıkacak. Onunla elbet bir gün göz göze geleceğiz. O zamana değin gözlerinde hep bir umut ışığı yanan bu kadına bakacağım. Onun umutlarına inanacağım, belki aldanacağım. Onunla ağlayacağım. Onun bu hayrete düşüren ve sık sık ürküten gençliğine hayran olacağım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/463/code/UCZOvkVQyQBW3gBRryEeAPIk1NwkoKzZvoLJrZvvmQEDuik5d8Z47bVNQFi2ojoxx1LJmDyqoAJZ9HcuT2yu81JOACJd3tZniqK3dkzJOt6cbhQlYtd35yR8yko1EsTiZGqr3jYttdxaxFvgMLSu4q", "text": "Kimi zaman ruhumda küçük delikler açılıyor. Yıpranmış bir perdenin, yer yer oluşmuş nazik geçişli delikleri gibi, kapatmak istedikçe büyüyorlar. Varlıklarını kabul ettikçe güçleniyorlar, kabul etmesen de çözüme kavuşturulması mümkün olmuyor. Bu deliklerde yaşayan küçük canavarlar var sanırsınız; gözünüzü onlara çevirdiğiniz an devleşen, şekil değiştiren, samimiyetsiz canavarlar. Ben besleyip büyütüyor olabilir miyim, yoksa zaten mi öyleler; ya da sen ben gibiler de aslında, büyük olan sadece gölgeleri mi, emin olamıyorum. Bir şekilde varlar. Arkamı dönüp gidemiyorum, ne kadar yürüsem de koşsam da kendime varıyorum. Üstüne de gidemiyorum çünkü ben yol aldıkça varış noktam ufuktan siliniyor. Artık, sıkılıp hiç umursamayacağım o doruk noktasına varacağım anı bekliyorum. Bir kitapta, diğer insanları ancak kendimize taktığımız gözlüğün izin verdiği kadar görebileceğimiz ile ilgili bir yer okumuştum. Eğer benim gözlüğümün camı maviyse, baktığım kişi sarı da olsa beyaz da olsa rengarenk de olsa fark etmez, kendi renklerini göremem, mavi bir filtreyle biraz yanlış biraz eksik bir şekilde görebilirim ancak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/465/code/nhQqg8jKuNVhCeOE3IVMBOy4uHZknsSZaLGPAzevxVuoqZzgoeulL8MefajBO47jGmLmS2gObKngdBGix4H9KrDJ93F6oktxRT1zPFMmPn5dyPoy4TEKNqOqDmfoVeyspY2aZZBQyDF4l7zHGTXZpY", "text": "Çağrılmadım, avuç içlerimdeki kan toplarını iğneleyen sarmaş dolaş hallerimden. Beyaz bulutlara karışmak istiyorum, mermi yağmurları altında. Yüzüme oturan dağ yamaçlarındaki fosil taşı tozlarıyla dönünce şehre, kustum. Sözlerimi kemiren gecelerin karnını deşerek alnıma yıldız kıymıklarını düşürdüm. Ne artık, bahçede intihar kahkahaları kaldı. Ne artık, kahkahaya düşen intihar fısıltıları kaldı. Etime kazılan patikaların üstünde esen patırtılı cinayetlere, açıkça tanık oldum. Ceset evlerin içini saran kavganın ortasına düşen tiksinti kokusu. Gözükmeyen sırların korku panikleri sancılar, görülüyor. Kuş kafeslerinde kanat çırpınmaların çığlıkları duyulur, gülünüyor. Hiç bitmeyen karışık tenyaya atılan adımların yorgunluğun nefreti. Her şeyin açık her şeyin mübah oluşlarını gördün, yetmiyor. Yamuk yağmur tepelerin ardından koşuyorsun, bahar kuşların ölüsünü düşlerken. Gözlerine sıçrayan yağmur kuşların kanatlarında, kirpiklerinin uçuşu ne hoştu. Bundan sonra şehrin içinde fark edilmeden yürüyeceksin, usul usul karışılmadan. Kavgalarındaki yaşam iplerin düğümleri kesilmeyene dek. Çarpışan vakitlerin içinde koşuşun, sendeleyen kuşku kucaklayışına işaretken, Kızgın çocuk yumrukları bağrına asılsın, cesaretin büzülmeden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/472/code/67A9khqOaoamunaHkU5K3wOxEOYBhCaNLDWHB6CioebPtsNyVVihqNbE8gdAQCQKsAOMPIRoMz4BT8dit8ApZ7GIWB0MgWnh9XxloQZxLd8dgLNRDqgJoZYmmPteouiDAkHyLECqwcOVYltt3PSRQl", "text": "Aydınlanma Çağı filozofları arasında yer alan Voltaire, ileri sürdüğü farklı görüşleriyle çağına damgasını vurmuş bir düşünürdür. Onun ilginç yanı evrenselliğinden ileri gelmemektedir. O, daha çok bilgi ve yaratıcılığıyla öne çıkmış birisidir. Voltaire, özellikle akıl, özgürlük, adalet, eşitlik gibi temel değerleri hakim kılma uğruna her şeye ve herkese karşı direnmiştir. Düşünceleriyle her daim hoşgörüsüzlüğe ve kilisenin siyasal etkisine karşı çıkmıştır. Akıl dışı olan tüm Hıristiyan dogmalarına karşı savaş vermiştir. Dini fanatizmi birçok eserinde yermiş ve çoğu zaman adalet arayışı içinde olmuştur. 25 yaşına geldiğinde Voltaire adını kullanmaya başlayan François Marie Arouet, 21 Kasım 1694'te Paris'te doğmuştur. Oldukça hasta bir bebek olarak dünyaya gelen Arouet'nin fazla yaşamayacağı düşünülmüştür. Ne var ki hastalıklardan çok çekmiş olsa da, beklentileri aşarak 83'üne kadar yaşamıştır. Doğduğunda erkek kardeşi Armand'dan on, kız kardeşi Margueritte'ten dokuz yaş küçüktür; aslında dünyaya gelen iki kardeşi daha vardır fakat onlar doğumdan hemen sonra ölmüştür. Voltaire'in babası, François Arouet, Poitou'nun saygın orta sınıf ailelerinden birine mensuptur; büyükbabası, Poitou'dan Paris'e göçerek orada başarılı bir kıyafet tüccarı olmuştur. Yetenekli ve dürüst bir adam olan François Arouet uzun yıllar boyunca Paris'in birinci sınıf noterleri arasında yer almış, modern İngiliz aile avukatlarının bazı önemli işlevlerinin yerine getirilmesini de kapsayan birtakım uygulamalara karşı duyduğu heves, onu bu konularda başarılı kılmıştır. Babası Arouet de yaşamının erken dönemlerinde noterliği satın alır ve bu işle uğraşır. Annesinin hakkında bilinen çok şey yoktur. İkinci oğlunun onun hakkında söylediği birkaç şey haricinde Madam Arouet hakkında herhangi bir şey bilinmemektedir. Madam, ikinci oğlu henüz yedi yaşındayken hayatını kaybeder. İlginçtir ki, Voltaire'in bir tür kadın düşkünlüğü vardır. Bu, onun oyunlarında yaptığı esprilerden de, yaşamında birçok kadınla beraber olmasından da belli olur. Bunun nedeni de muhtemelen anne sevgisini tadamaması, dolayısıyla kadınlara bir doygunluk yaşamamasıdır. Anne şefkati ve kadın tutkusunu başka kadınlarda, hayatı boyunca aramıştır. Ayrıca, Tolstoy da genç yaşında annesini kaybeder ve onun da büyüyünce kadın tutkusu ortaya çıkar. Tabii ana etken bu değildir fakat etkenlerden biri budur. İki yazar arasında böyle bir bağlantı vardır; aynı zamanda, kadın tutkusuyla anne şefkati arasında da bağ vardır. Öksüz kalan Voltaire, on yaşına basana kadar babasının yanında çalışmış, daha sonra Louis-le-Grand Koleji'ne kaydolmuştur. Burası, ünlü bir ruhban okuludur ve üst sınıf insanların çocukları genellikle bu okula gelir. Okulda yatılı olarak eğitim görenler iki sosyal sınıfa ayrılır: Bunlardan ilki genç Arouet'nin dahil olduğu sınıftır, diğeriyse bazıları soylu olmak üzere hepsi iyi ailelerden gelen çocukların sınıfıdır. Burada Voltaire, kendine uzun süre fayda sağlayacak dostluklar kurmuştur. Aynı zamanda burada Latince öğrenmiştir fakat asla akademik düzeyde Latince metinler yazamamıştır, Yunancasıysa zayıftır. Ayrıca, 1708 yılının dolaylarında Fransa, her türden felaketle boğuşmaktadır. Fransa'nın Oudenaarde'daki zaferinin ardından (11 Temmuz 1708) Marlborough ve Eugene, Lille'i ele geçirmiştir. Lille'in düşüşü (23 Ekim) müttefiklere Paris'e giden yolu açmış gibi görünmektedir. Yetişkin bir adam olduğunda Voltaire, o döneme ait çocukluk anılarını anımsayarak bu haberler karşısında dehşete kapıldığını ifade edecektir. Bu dehşetler de Voltaire'de bir savaş nefreti oluşturmuştur ve dehşetlerini de sık sık yazınsal alana da taşımıştır. Voltaire 17 yaşında Louis-le-Grand Koleji'nden ayrıldığında, kararlı bir şüpheci olur. Babası, Voltaire'i Fransa'dan uzaklaştırmak için Hollanda'ya yollar ve Voltaire orada Madam Dunoyer'ye aşık olur. Madam Dunoyer hem evlilik konusunu açmadığı için hem de konumu önemsiz olduğu için Voltaire'i kapı dışarı eder. 1713 yılında Paris'e döner. Babası hukukçu olmasını ister ve 1714 yılının başlarında genç Arouet, bir avukatın yanında kalır. İleride çok farklı yollara sapacak olan Voltaire, kariyerinde değerlendirmek üzere kullanacağı olağan hukuk işleyişine dair bilgi sahibi olur. İlk eseri olan Oidipe'i, muhtemelen 1 Eylül 1715 tarihinde tamamlar. Bu tragedyasıyla kötü şöhret sahibi olur. Hükümete karşı şiirler yazdığı gerekçesiyle, 1716 yılının Mayıs ayının ilk haftasında Tulle'a sürülür. Voltaire burada yeni arkadaşlıklar edinir ve devlet karşıtı hicivlerini yazmaya devam eder. Mayıs 1717'de ise kendisinin olmadığını iddia ettiği bir kitaptan dolayı, hapse atılır. Hapiste kaldığı süre içerisinde kendisine nasıl davranıldığıyla ilgili pek az şey biliniyor. Şartlar her ne olursa olsun, yalnızca esaret altında tutulmak bile huzursuz olduğu kadar sosyalleşmeye de düşkün bir adam için oldukça zor olmalı. Genç Arouet hapishaneden çıkar ve yavaş yavaş Arouet ismi unutulmaya başlar. Voltaire mahlası insanlar arasında daha yaygın hale gelir. Kendisine yazıldığında ya da referans gösterildiğinde isminin daha resmi hali olan Mösyö Voltaire kullanılır. Bu ünlü takma ismin kökeni hakkındaki tartışmalar hala devam etmektedir. Yaygın teoriye göre ise Voltaire ismi, Arouet l. j isminin anagramıdır. Devamında Voltaire, Kral Naibi'nden öncesini hedef alan yazılarından dolayı, Bastille'de tekrardan hapse atılıp, Sully'ye sürgüne gönderilir. Dönünce Oedipe'ten büyük bir başarı elde eder ve baba François Arouet 1719-20 civarlarında ölür; bir koşulla birlikte oğluna miras bırakır. Voltaire kibrine ve hiciv tutkusuna ket vuramamasından dolayı dayak yer; çünkü çağdaş yorumlar ışığında olayın yaşandığı döneme bakacak olursak, Paris'te genel olarak şairlerin, her ne sebeple olursa olsun herhangi birini sözlü ya da yazılı olarak gücendirdiğinde, o şairin dayakla cezalandırılmasından daha doğal bir şeyin olmadığı görülüyor. Belki de Voltaire kendine ket vursaydı, kimseyi hicvetmeseydi ve cesaretiyle ünlenmeseydi, bu kadar ünlü olmayacaktı. Voltaire'i Voltaire yapan her ne kadar sivri zekası ve hiciv ustalığıysa da, düşüncelerini korkusuzca belirtme gücü de göz ardı edilmemeli. Daha sonra Voltaire bir aşk ve felsefe macerası yaşar, acımasız Jansenistleri yerer. Hollanda'ya döner ve oradaki inanç özgürlüğünü beğenir. Bir şövalyeyi düelloya davet teşebbüsünden dolayı hapse girer. İngiltere'ye gider ve buradaki düşünce özgürlüğüne ekstra hayran olur. Newton'ın yeğeniyle, Jonathan Swift'le ve daha birçok kişiyle tanışır. Yazdığı Henriade oyunu bayağı bir maddi getiri sağlar ve İngiltere'den ayrılır. Eğer İngiltere'de tek bir din olsaydı bu dinin despotizmi korkunç olurdu. Eğer yalnızca iki din olsaydı, bu dinlerin mensupları birbirlerini boğazlardı. Oysaki İngiltere'de üç din var; mutluluk ve huzur içinde yaşıyorlar, der. Milton, Shakespeare, Descartes ve Locke'u okur. Descartes'ı sevmez ama nasıl ki Newton'a hayransa, Locke'a da hayran kalır. İki trajedisi yayımlanır ve sahnelenir, hatırı sayılır derecede rağbet görür. Devamında Voltaire, kız arkadaşı Madam Chatelet'yle taşrada bulunduğu sırada, tıpkı korktuğu gibi, Pascal üzerine notlarının bulunduğu basımın Paris'te gizlice yayımlanmış olduğunu öğrenir. Kitabın basımı yasaklanır ve Paris Parlamentosu tarafından kınanır. Kitap ateşe verilir, Voltaire kaçar ve kendini Cirey'de bulur. Voltaire'in Newton'a olan hayranlığı artar ve bilimle uğraşır. Madam Chatelet ile bağları artar ve o ölene değin aralarındaki bağ devam eder. Mohamet oyunu yayımlanır ve büyük tepki toplar. Yakın arkadaşı olan Prusya Kralı Friedrich ile araları az çok açılır. Kamuoyunun baskısından ve Friedrich'in oyunlarından dolayı yurt dışına çıkar. Kraliyet Tarih Muharriri olur ve yeni bir oyun yazar. Tekrar sürgüne gönderilir. Voltaire kralın maiyetinden istifa eder, kızı doğar ve Madam Chatelet ölür. Voltaire Berlin'e gider, illegal yollarla ticaret yapar. Friedrich'le araları bozulur ve görevinden alınır. 26 Mart 1753'te Voltaire ile Freidrich yollarını ayırırlar ve bir daha asla karşılaşmazlar. Voltaire, Annales de l'empire eserini kaleme almaya başlar. Bu kitap Voltaire'e, sahip olduğu değere kıyasla, büyük belalar açar. Voltaire, yine yanlış anlaşılmadan dolayı, gözaltında tutulur. Devamında Cenevre'ye gider ve Lizbon Depremi yaşanır. Bu deprem, onda çok büyük bir iz bırakır ve Candide'inde de bunu yansıtır. Voltaire Cenova'ya gider. Jean Calas trajedisi yaşanır ve bu onda derin izler bırakır, Hoşgörü Üzerine Bir İncelemeyi bu trajedi üzerine yazar. Batıl inançın kötü ve haksız zaferi karşısında Voltaire'in öfkesi sonsuzdur. Yaşamının sonlarına geldiğinde Voltaire, yine haksız bir davadan kaçıp, Prusya'ya gider. II. Katerina'yla da ilişkisi kuvvetlenir. XV. Louis ölür ve bir kadını, Matmazel Varicourt'u evlat edinir, ona Belle et Bonne ismini verir. 5 Şubat 1778'de Paris' döner. Ardından Voltaire, hastalıktan sonra, görülmemiş bir sevgiyle karşılaşır. 30 Mayıs 1778'de de, ağır bir hastalıktan sonra, ölür. 18. yüzyılda yolculuk anlatılarına duyulan ilginin artması dönemin felsefi düşüncesinin de yolculuk deneyimleriyle şekillenmesine neden olur. Özellikle pek çok yazara esin kaynağı olan Antoine Galland'ın 18. yüzyılın ilk yarısında Avrupa'ya tanıttığı Binbir Gece Masalları pek çok gezgin için gizemli bir dünyaya açılan kapıdır. Doğu hikayelerinin etkisiyle, dünya yazınında yeniden ortaya çıkan yolculuk izleğiyle yapıtlarına şekil veren Voltaire, başta Binbir Gece Masalları ile Swift'in Gulliver'in Gezileri'nden etkilenir. Eleştirilerini, düşüncelerini ve imgelem gücünü Doğu unsurlarıyla birleştirerek aktarmaya çalışan Voltaire, birçok eserinde bunu belli eder. Voltaire'in Sadık veya Kader öyküsü ilk olarak Babil'de geçer ve yapıtın başkişisi Sadık, iyi eğitim almış, saygılı, erdem sahibi bir bilgedir. Sevdiği kadın tarafından ihanete uğradıktan sonra bilinmeyene doğru yolculuğa çıkar. Karşılaştığı mutsuz insanlar, yaşanan felaketler ve bu felaketler karşısında insanlara yardımcı olmak istemesi onu büyük haksızlıklara ve kötülüklere sürükler. Bir insan ne kadar bilge olabilirse Sadık da işte o kadar bilge biriydi, zira hep bilge insanlarla vakit geçirmeye çalışırdı, der Voltaire. Bilge ve erdem sahibi Sadık, ihanetler yüzünden, zorlu yolculuklara çıkmaya başlar. Sadık'ın gördüğü tüm zalimliklerin tek bir sebebi vardır: bilgelik. İnsanlar, Sadık'ın bilgeliğine katlanamazlar. Onu her zaman bir köle ve aşağılık olarak görmek isterler. Toplumun bilgelere bakış açısı hep bunun gibidir. Micromegas'ta da bundan yakınmamış mıdır Voltaire? Ya da kendisi de bu sorundan birçok kez muzdarip olmamış mıdır? Bilim, ahlak, cesaret, hepsi de felaketim oldu, der Sadık. Voltaire de öyküsünü bir daha hiç kimse bu sorundan muzdarip olmasın, herkes rasyonel bir bakış açısıyla bilime, ahlaka, felsefeye ve cesarete baksın diye yazmıştır. Öykünün sonu da Shakespeare'in oyunlarındaki gibi, iyi insan her zaman hak ettiğini elde eder mottosuyla biter. Voltaire'in bir diğer yapıtı Candide, Leibniz'in Yaşadığımız dünya dünyaların en iyisidir düşüncesine karşı yazılmıştır. Candide, Latince beyaz ve temiz anlamına gelen candidustan türemiştir. Voltaire Candide'de dünyanın her yerinde kötülüklerin, zulüm ve eziyetlerin var olduğunu, buna karşın insanın aklını kullanarak bu durumu iyileştirebileceğini sanki karanlıklara ışık tutmak istercesine gözler önüne serer. Candide, Voltaire'in iyimserlikten kötümserliğe dönüşen felsefi düşüncesinin yansımasıdır. Voltaire, bu zalim ve saçma dünyada, Dostoyesvki'nin aksine, cennetin var olmadığını gözler önüne serer. Düşündüğünü tersine bir anlatımla söyleme ve yergiden oluşan ustaca karışım, Voltaire'in Candide eserinin çekiciliğini oluşturur. Yazara göre, her şeyin iyi olduğunu söylemek saçmalıktır. Alman filozof Leibniz'in iyimserlik felsefesine karşı alaycı bir tepki gösterir. Kötülüğün her yerde bulunduğunu, savaş, kölelik, kendini beğenmişlik ve hoşgörüsüzlüğün kötülüğün belirtisi olduğunu gösterir. Dünyada bu kadar çok kötülük varken, böylesine iyimser olmanın, ahmaklıktan başka bir şey olmayacağını vurgular. Candide, Vestfalya adında hayali bir ülkede, Baron Thunder-ten-Tronckh'un şatosunda yaşar. Candide Baron'un kız kardeşi Cunegonde'la yakınlaşır ve bu yüzden Baron onu şatodan atar. Böylece Candide'in farkındalık serüveni başlar. İlk önce Candide, Bulgarlara rastlar. Voltaire Friedrich'in mavi elbiseli adamlarını kullanır. Asker toplamak için görevlendirilen bu adamlar, Candide'i de askerlik için uygun bir aday olarak görürler. İşte tam aradığımız özelliklere ve boya sahip genç bir adam, derler. Devamında sanki Tanrı rızası için Candide'e yemek vereceklermiş gibi yaparlar. Candide de bu adamlara kanar, İnsanlar birbirlerine yardım etmek için yaratıldılar, der mavi elbiseli adam, ironik bir şekilde. Burada Voltaire, açık bir şekilde, insanların hiçbirinin Tanrı rızası için birbirlerine yardım eden varlıklar olmadığını, aksine, Sadık veya Kader'de belirttiği gibi, insanların küçücük çamur zerresi üzerinde birbirlerini yiyen böcekler olduğunu söyler. Voltaire, savaşların zalimce, acımasız bir şekilde devletleri yok etmesinden, en çok da sivil insanların katledilmesinden nefret ettiğinden bahseder. Prusya Kralı II. Friedrich tarafından başlatılan Yedi Yıl Savaşları'nın acımasızlığından bahsetmek için yazar, Candide'i, Bulgar ordusunun askerleri ile karşı karşıya getirir. Savaşta can çekişen askerleri, insan yığınları olarak betimler. Yolculuğunun devamında Candide, akıl hocası ve ona en iyi dünyada yaşıyoruz ideolojisini aşılayan Pangloss'la karşılaşır. Bulgar askerleri şatoyu yağmalamıştır ve kaçabilen kaçmıştır, Pangloss da berbat bir haldedir; Candide, Dünyaların en iyisi neredesin? diye feryadı basar ve hayata karşı ilk farkındalıklarını kazanmaya başlar. Yavaş yavaş Candide manen gelişir ve o sırada bir deprem yaşanır, bu deprem Voltaire'i çok etkileyen Lisbon Depremi'dir. 1 Kasım 1755'te gerçekleşen bu depremle birlikte insanlar çok büyük bir dehşete düşer. Aslına bakılacak olursa bu tür korkunç bir facia yalnızca, her gün küçük çapta meydana gelen bir olayın bu kez büyük çapta gerçekleşmesinden ibarettir. Denizde batan gemiler, yanan bir bina ya da tiyatro; kimi dürüst kimi düzenbaz ebeveynler, masum çocuklar ya dalgaların ya da alevlerin arasında kaybolmuşlardır. Birçok haneden ağlamalar, hıçkırıklar yükseliyordur... O zamanlar altı yaşında bir çocuk olan Goethe'nin de altmışlık Voltaire kadar aklı karışmıştır; depremin etkisi çok büyük olmuştur. Voltaire de bu depremi Candide'de okurlarına yansıtır. Pangloss burada da iyimserliğini konuşturur, dolayısıyla, düşüncelerinden dolayı engizisyona kurban gider. Voltaire burada insanların sadece düşüncelerinden dolayı, hem de tamamen dinlenilmeden, engizisyona kurban gittiğini, hatta devamında depremleri engellemek için bile birkaç kişinin yakıldığını belirtir. Candide birkaç cinayet işler; karakteri iyilik ve saflıktan, katilliğe, farkındalığa ve dehşete dönüşür. Devamında, yanında Cacambo'yla birlikte hayali ve muhteşem ülke Elorado'ya giderler. Orada Candide kendi ülkesinin ve diğer dünya ülkelerinin ne kadar yozlaşmış olduğunu fark eder, Üstat Pangloss ne derse desin Vestfalya'da her şeyin kötü gittiğini sık sık fark etmiştim, der. Voltaire de Her şeyin yolunda gittiği yer Eldorado'dur, der ve Eldorado da hayali bir ülke olduğu için, bu dünyada hiçbir şeyin yolunda gitmediğini ve güzel olmadığını vurgular. Candide, her türlü zorluğa rağmen kısmen güzel bir sonla biter. Voltaire, Candide eserinin sonunda, mutluluğa ulaşmak için, bahçemizi yetiştirmemiz gerektiğini söyleyerek bize bir umut iletisi verir. Akıl ve çalışma eylemi kötülüğe karşı ürettiği bir çözüm, yozlaşmış, korkunç manzaraların yer aldığı bir dünyadan mutlu bir topluma geçiş için de köprüdür. Aslında, Candide'in geçirdiği her sıkıntı, yaşadığı her zorluk önemlidir. Candide'i Candide yapan şeyler de bunlardır; onun yaşamındaki her gün, her duygu özeldir, o kendini böyle oluşturur. Voltaire diğer eserlerinde de kendi öğretisini yansıtır. Hoşgörü Üzerine Bir İnceleme'de Jean Calas trajedisi üzerinden hoşgörünün hem toplum hem de birey için çok önemli olduğunu, kanıtlarla birlikte vurgular. Cahil Filozof'ta sadece O'na ibadet etmemizi salık verir ve insanların ne kadar bilgi edinirlerse edinsinler cahil kalacaklarını açıklar. Bazı filozofları över, bazılarını da yerer. Babil Prensesi'nde Binbir Gece Masallarına atıflarını sıklaştırır, kendi ideolojisini ve insanlığa karşı yergilerini yansıtır. Safdil'de ise, tıpkı Candide'deki gibi, kişilik oluşturma mücadelesini farklı yollardan işler. Aslında Voltaire yüce bir filozof değildir; çünkü onun çok çarpıcı düşünceleri yoktur. Sadece zamanına göre idealist ve akılcıdır. Çağının dogmalarını küçük yaştan itibaren kavrar ve eleştirir. Dayak yese, sürgün yese, hapse atılsa bile hiçbir zaman yermekten, insanlara gerçekleri göstermekten sakınmaz, Sadık gibi her zaman cesurdur; Voltaire'in de en önemli özelliklerinden biri budur. Her ne kadar bu çağda yaşayan bir insana düşünsel olarak çok büyük fayda sağlamasa da, nispeten katkıda bulunduğu da göz ardı edilemez. Sözün özü, Voltaire'in kaleminden dökülen en cüretkar düşünceler bugün olağan hale gelmiştir. Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/473/code/Rf1cV0yOIlkArth1tWNTaPp2lbqcCpcN8FgBVhLt8CG6hpUjJVKtfJl2cWWc34C3zreY5Tp5KFn5I9Js732H9pzrAiqtigqlPlccdWTsZl7lGThsgwj9TQZ6slukv88cxTFBCEZnmpplEfCJxg0Jjh", "text": "Gecenin kayıp kızı, ayın on dördünün denize vuran yansımasında yaşardı. Her gece hasretle ve özlemle şehir ışıklarını izleyip hayaller kurardı. Bazı geceler canı o kadar çok sıkılırdı ki ışığı yanan evlerin pencerelerini tek tek sayardı. Bir... İki... Üç... Bazen de kendisine bir ev seçer ve o evde yaşadığına dair hikayeler uydururdu: Ben şu evin içinde olsaydım, şu an kendime kocaman çikolatalı bir pasta yapıyor olurdum., Hayır, hayır şu evin içinde arkadaşlarımla oturmuş şeker yerken sohbet ediyor olurdum.. Yine bu şekilde hayaller kurduğu bir gecede uzun boylu, siyah kıyafetli bir adam kıyıya geldi ve konuşmaya başladı. Of! diye bağırdı önce. Gecenin kayıp kızı adamın bağırışı karşısında ürktü. Adam: Bıktım artık! Hiç param kalmadı. Nasıl yaşayacağım ben?. Gecenin kayıp kızı adamın çaresizliği karşısında çok üzüldü. Adamın yanına gidip ona destek olmak istedi ama bunu yapamazdı. Adamın konuşmalarını sessizce dinledi. Adam ne kadar sıkıntısı, derdi varsa hepsini bir bir anlattı. Kız da adamın ne kadar üzüntüsü ve acısı varsa hepsini bir bir yuttu ve kıyıdaki adama bir avuç su gönderdi. Adam gözyaşlarını denize akıttı ve sanki gecenin kayıp kızının orada olduğunu biliyormuşçasına Teşekkür ederim. dedi ve gitti. Yüreği bir nebze olsun rahatlamıştı. Gecenin kayıp kızı, adamın içindeki ferahlamayı hissetti ve evlerin olduğu yere doğru sıcak bir rüzgar üfledi. Gecenin kayıp kızı suyun içinde kendi kendine dans ederken bir kadın kıyıya geldi. Off! diye bağırdı. Kız kadının bağırışı karşısında ürktü. Kadın: Yeter artık! Kimse beni anlamıyor. Çok yoruluyorum.. Kadın onu üzen, canını sıkan ve çözemediği ne kadar sorunu varsa hepsini bir bir anlattı. Gecenin kayıp kızı da kadının bütün dertlerini, sıkıntılarını bir bir yuttu ve kıyıdaki kadına bir avuç su gönderdi. Kadın gözyaşlarını denize akıttı ve sanki gecenin kayıp kızının orada olduğunu biliyormuşçasına ona doğru gülümseyerek oradan ayrıldı. Gecenin kayıp kızı kadından aldığı tebessümü şehrin içine doğru ılık bir esinti olarak gönderdi. Yine denizin ortasında yalnız kalmıştı. Ayın on dördüne baktı, Of! diye bağırdı. Çok yalnızım., Kimsem yok., Başımı sokacak sıcak bir evim yok., Şu denizin ortasında bir ben varım, yapayalnızım.. Gecenin kayıp kızı ne kadar yalnızlığı, çaresizliği, üzüntüsü ve hasreti varsa hepsini bir bir ayın on dördüne anlattı. Derin bir sessizlik oluştu. Kimse ona geri cevap vermedi. Kimse onu dinlememişti. Yüreğinin sıkıştığını hissetti. Hayal kırıklığıyla başını önüne eğdi. Tam denizin dibine dalıyorken, gökyüzünden sağanak bir yağmur yağmaya başladı. Gecenin kayıp kızı da hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Ayın on dördüne bakıp Teşekkür ederim. dedi. Yüreği rahatlamıştı. İçinde kocaman bir sıcaklık hissetti ve şehrin ışıklarına son bir kez bakarak denizin derinliklerine doğru yol aldı. Şehrin içinde sıcak meltemler esti. O gün bugündür kim deniz kıyısında ağlayan bir insan görse gecenin kayıp kızını hatırlar ve kim bir sağanak yağmur altında ıslansa ayın on dördüne teşekkür eder."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/474/code/5WbGWEs2eD7hm68dHF21X6KSAEoY60qoTfhaYBkrmhfwuJgw0Rlzm3Bi5TK5dz77tVOnRXPZyODBrk6LjaZW0Hbrx6md4RF7FNwgFsRONnBh2otJZ6Vy361d4JIUTts4NmF9z4j3MCY4bsxXILlE08", "text": "Aşk bu dünyada kusurlu. Çünkü, insan aşkı asıl sahibine ulaştırmadığında bir yanı hep eksik kalıyor. Aşkı yaratandır aşkın asıl sahibi. Aslında gönül, muhabbeti hep O'ndan ister. Fakat, muhabbeti beniademde aradığında geriye yalnızca bir acı ve yangın kalır. Sonu bir cennet sürgünü ve ayrılık olur. Değil mi ki Yaradan şah damarımızdan da yakın, öyleyse bu gerçek aşkta ne bir ayrılık vardır ne de bir hüzün. Dünyaya gelmiş tüm Ademlerin ve tüm Havvaların aşkı bu yüzden biraz yarım kalmıştır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/475/code/1jX8ry2imrPgn4JIB10iDVjJrzqnPNtXOe5Tqo0gN3OB9XNBGQUfNPIG9uB7YHb27zp10ZifqWBtuagEHV4Vu6w4A1OfA6t757UB0PWJPLaay93nkwQiS8IPu8S1AOV6Ng8EizPdS05hupSmnP4BKY", "text": "Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars'a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor. demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine; iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesine yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir. Hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak da okudum, haliyle bu kadar güzel bir kitabı okuyunca insan o kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve incelemesini yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu yerine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrasını anlatması, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan körlük. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanımlamak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük. Kitabın güzel bir başka tarafı ise direkt bir şekilde kıyamet sonrası durum ile başlamayıp salgının en başından, daha ilk vakasından başlayıp her bir kısmı yavaş yavaş en başından okuyabilmemiz. Kitap kıyamet sonrası bir hikaye olmasının yanında da bir distopik eser. Kitabın geçtiği yerin ismini bilmiyoruz ama bu ülke, temsil edilmiş olabilecek pek çok ülke gibi yaşadığımız ülke de olabilir; çünkü ülkede her bir şey o kadar ama o kadar tanıdık geliyor ki, sıradan diyebileceğimiz insanların bu çok bilindik ülkedeki akışı değiştirebilecek duruşlarını, davranışlarını gözlemliyoruz. Saramago, farklı tarzını bu romanında artık zirveye çıkarmış. Çarpıcı, korkutucu, düşündürücü hatta bu üçü kadar da mide bulandırıcı bir kıyamet senaryosu. Yazar bir gün bir kafede oturup siparişini beklerken Ya hepimiz bir anda kör olsak diye düşünüyor ve devamında da ortaya bu eserini çıkartıyor. Körlük betimlemeleri, ışığın sönmesi değil de beyaz bir ışığın yanması, süt denizinin içindeymiş gibi körlüğün betimlenmesi gibi okuduğumuz her bir cümleyi görüp de okuyabilmemize yarayan gözlerimizin kıymetini sayfaları okuyup anladıkça, kitaptaki her bir cümle de artık okundukça insanı ürpertiyor. Ürperten bu cümleleri okurken, kitabın güzelliği ile beraber tek bir şey düşünüyoruz, okuduğumuz sayfaları okuyabilmemizi sağlayan organlarımız olan gözlerimizi. Kitabı çıplak gözle okuyun veya okumayın hiç fark etmez ama sürekli olarak aklınızda gözleriniz olacak, eminim ki sayfaları okurken, Saramago'nun birçok körlük betimlemesinde gözlerinizi kapatacak ve o hissedilen ya da hissedilemeyen duyguyu yaşamak ve en azından tatmak için o korkunuzla yüzleşmek isteyeceksiniz. Yazar roman içinde en çok beğendiğim yöntemlerden birini kullanmış, körlük salgınının geçtiği ülkenin ismini bilmediğimiz gibi kitap içindeki karakterlerin hiçbirinin de isimlerini bilmiyoruz, belki de Saramago'nun dediği gibi hiçbir karakterin ismi bize lazım değildir. Peki yazar bize karakterleri nasıl anlatıyor? Fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre, yani sıfatlar takarak: İlk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, albay ve polis. Bu durum karakterleri tanımamız için bence daha iyi bir yöntem olmuş. Çok karakterli romanlarda, özellikle de romanın başlarında karakterlerin isimleri verildikten sonra genelde kim kimdi diye karıştırırız ama Körlük'te karakterler fiziksel özellikleri ve meslekleri üzerinden tanıtıldığı için bu tarzda herhangi bir sorun olmuyor. Bir diğer farklılık ise diyalogların sadece virgül ile ayrılması, aynı cümle içinde verilmesi; çok ilginçtir ki okurken hiçbir şekilde sorun oluşturmadı. İlk başlarda biraz şaşırtıcı gelse de bu üsluba alıştıktan sonra tadı alınmaya başlanıyor. Saramago yazı dilinde imla kurallarına, noktalama işaretlerine tabiri caizse kafa tutmuş, diklenmiş diyebiliriz. Diyaloglarını tek bir cümle içinde sadece virgülle ayırarak uzatması, hatta bazı yerlerde bir sayfayı kaplaması, hatta ikinci sayfaya kadar sürdürmesine rağmen akıcı üsluptan en ufak bir azalma olmuyor. Bir yandan düşününce de hem noktalama işaretlerine karşı yazarın tavrı olsun hem de kurgunun ilginçliği, alışılagelmişin ötesindeki temeli olsun kitabı ve yazarı büyülü gerçekliğin en güzel örneklerinden yapıyor. Kitap bir post apokaliptik roman ama daha öncelikli olarak bir sistem eleştirisi. Zaten Saramago kitabı olup da sistem eleştirisi olmazsa olmaz. Sıradan olan her bir unsuru çok vurucu bir şekilde, vurucu ve düşündürücü metaforlarla sunmuş ve insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallıya dönüştüğünü, sadece gözlerinin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu bizlere sorduruyor. Kitap boyunca körlük üzerinden siyasete, devlet felsefesine, dine, varsa da genel ahlak kuramlarına dair birçok konuyu barındırıyor, bu kuramlara eleştirisini metaforlar üzerinden yaparken de bunları bir yazar ve okur ilişkisi gibi değil de iki arkadaş havasında okura sunuyor; örnek olarak mesela bir konu üstünde yorum yaparken Bunu böyle değil de şu şekilde de düşünebiliriz... tarzında cümleler kurması kitabın gerçekliğini daha da vurucu yapmış. Körlük metaforu üzerinden tecrübelerimizden, yaptığımız gözlemlerden, farkında olup düşündüğümüz ya da farkında olmayıp düşünmediğimiz tüm kara gerçeklerden dem vuran, aslında bir yandan da son derece rahatsız edici, düşündüren bir roman. Post apokaliptik duruma sebep olan körlük, bir çözüm bulunmadıkça insanlığı tamamen etkileyecek bir salgın mı yoksa gökyüzüne, çok yükseğe fırlatılan, en yüksek noktasına ulaştıktan sonra askıda kalmış gibi bir anda duran, yer çekimiyle ve Tanrı'nın kayırıcılığıyla hemen sonra kaçınılmaz olarak düşmeye başlayan, böylelikle de beyaz, süt denizi içinde körlüğe düşen insanların üzücü, yıkıcı ve korkunç karabasandan çıkmasına sebep olabilecek bir ok gibi geçici mi? Okurken hem sistem eleştirisine tanık olunuyor hem de bu şekilde salgının cinsi merak ediliyor. Yaşanılan bu süreç içinde insanların vazgeçemediği, olmazsa olmaz duygularına ve dürtülere de kitap içinde sürekli vurgu yapılmış: Açlık ve cinsellik. İşin içinde bir yaşam mücadelesi var ise tabii ki de açlık ve yemek yeme duygusu insanın vazgeçemediği bir dürtü olmasından ziyade vazgeçemeyeceği bir davranıştır, ortada bir yaşam var ise nefes alıp vermek ne kadar olması gereken bir şey ise yemek yemek de bir o kadar olması gereken yani vazgeçemediği değil vazgeçemeyeceği bir harekettir, buna ikinci örnek olarak da dışkılamanın verilmesi de son derece gereksizdir. Yemek yeniyorsa o da haliyle olacaktır sonuçta. Bence burada yazarın vermek istediği, yemek yemek değil de yiyecek bulma davranışlarıdır. Bana göre esas soru; bu şartlar altında olmazsa olmaz, insanın vazgeçemeyeceği davranış, dürtü cinsellik midir? Üreme hatta zevk ve haz için olması gereken cinsellik post apokaliptik bir yaşamda vazgeçilmez midir, yoksa alışkanlık mıdır veya bu kötü durumdan bir an olsun kaçış mıdır? Bana göre bu senaryoda insanın vazgeçemediği davranışın hangisi olduğu konusunda bulunması gereken cevap bu olmalı diye düşünüyorum. Sonuçta artık ortada alışılagelen insanca yaşam artık mevcut değil, insanlık kör gözlerle, bu şartlarda yaşamayı elbet öğrenebilir ama maalesef o zaman da acaba insanlıktan çıkılmış mı olunuyor? Şüphesiz insanlarla yaşamak zor değildir, zor olan onları anlamaktır. İnsanlığı düzeltecek bir otorite var mıdır? İnsanlık bariz bir şekilde körlük sonrası duyguları ve davranışları yüzünden hiçliğe sürüklenmişken ve hiçliğin içinde yaşamaya başlamış durumda iken de maalesef hiçliği düzenlemek isteyen bir hiçlik yönetime hakimdir ve bu durum da kitabın bana göre en karanlık havasıdır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/477/code/6vNLQ1S5uZU1649pVgZwz2efJRKYniHDlQme5zZrlLVbTIxNKGgVyLqJClz1li1mORgZWHSQoRfMbYkYZCJNVPiRwcUywP5EgYkTvW4nfA188V6mk4okLLPv5vqjiijRZnTDOBMeOmiq8ZmuCkdT3b", "text": "Bizler Denizli'de okurken tanışan iki çocukluk arkadaşıyız. Daha sonra ben İstanbul'a gelip üniversite okudum ve bankada çalışmaya başladım. Oğulcan Eskişehir'de okuduktan sonra İstanbul'da kurumsal bir işte çalışmaya başladı, çok geçmeden istifa edip Beşiktaş'ta bir coffeshop açtı. Ben de sık sık buraya gelip gittiğim için yıllar sonra tekrar görüşmeye başladık. Teşekkür ederiz. Başarımızı biraz öngörüye, biraz şansa ama en çok da istikrara bağlıyoruz. Bundan iki yıl kadar önce Oğulcan'la ikimiz de işlerimizi bırakmıştık ve yeni bir kariyer arayışı içerisindeydik. Bu aşamada ilham bulabilmek için çok fazla içerik tüketmeye başladık ve yurt dışında podcast trendinin geldiği noktayı gördük. Bu trendin Türkiye'ye sıçramasına da kesin gözüyle bakıyorduk, o yüzden çok uzun süre hiçbir geri dönüşü olmadan bu işi düzenli bir şekilde yaptık. Ama tabii en önemli motivasyonumuz sürecin her aşamasında kendimizi farklı şekillerde geliştiriyor olmamızdı. Bence insanlar da dinlerken bizimle birlikte geliştikleri için bu içeriği bu kadar sahiplendiler. Podcast'te diğer mecralardan farklı olarak yalnızca sesinizle ve fikirlerinizle insanları tutmaya çalışıyorsunuz. O yüzden hem enerjiniz hem de hazırlığınız çok önemli. Bence en zor noktası bu ikisi arasında doğru dengeyi bulabilmek. Bazen enerjimiz çok iyi olduğunda bilgi vermeyi atlayıp sohbete dalabiliyoruz, ya da çok iyi hazırlandığımız bölümlerde sohbet akıcı olmayabiliyor. İdeali ikisinin ortasında bir yerde. Çok sevdiğim bir Çin atasözü var: Bir ağaç dikmek için en iyi zaman yirmi yıl önceydi, ikinci en iyi zaman ise şimdi, diyor. Başka hayallere sahipken kurumsala girmeyi de bu duruma benzetiyorum. En başından istediğin yola girmiş olmak kadar ideal bir senaryo değil belki, ama eldeki en iyi senaryo. O yüzden o ilk adımı atmak için en iyi zaman şimdi. Sadece bu yolculuğun ne kadar sabır istediğini bilerek yola çıkmak gerekiyor. Genelde o an bizim için güncel olan konuları seçmeye çalışıyoruz. En iyi konular kendimizde fark ettiğimiz, hissettiğimiz, dolduğumuz şeylerden çıkıyor. Diğer işleri bilemem ama podcast özelinde avantaj olduğunu söyleyebilirim. Kayıtlar için çok sık ve uzun süreler birlikte vakit geçirmemiz gerekiyor. İyi zaman geçirmediğin, yakın hissetmediğin biriyle bunu yapmak mümkün olmazdı diye düşünüyorum. Genelde dinleyen herkesten olumlu yorumlar alıyoruz; ama hala podcast dinlemeyen, ne olduğunu bilmeyen çok insan var. Bizim yakın çevremizde bile. En büyük hedeflerimizden biri de podcast'in bilinirliğini artırmak. Hayatlarımızda ilk kez kendimizi yakın hissettiğimiz, kişisel bağ kurduğumuz bir iş ile başarıyı deneyimledik. Bu bence çok özel bir şey, insan kendini gerçekleştirdiğini hissediyor. En derin hislerini, düşüncelerini hiç tanımadığın insanlara açıyorsun ve karşılık buluyor. En büyük değişim kendi içimizde yaşandı o yüzden. İkinci en önemli değişim de çevremizde oldu. Çok farklı yeni insan tanıdık. Çok güzel yol arkadaşları, ekip arkadaşları edindik ve bu başarının önemli bir kısmını da onların hayatımıza girmesine borçluyuz. Biz zaten kurumsal işlerimizde kimsenin hayatına dokunamadığımızı hissettiğimiz için bir anlam boşluğu yaşamıştık. O yüzden birilerinin hayatına dokunmadığımız bir iş yapmak artık bizim için bir seçenek değildi. Tabii ki de, şimdi gerçekten birilerinin hayatının değişmesine vesile olduğumuzu görmek bizi çok mutlu ediyor. Tüm yaşadığımız sıkıntılara değdi diyoruz. Son olarak podcast kanalı açmayı düşünen okuyucularımıza önerileriniz nelerdir? Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz :). İçten ve cesur olsunlar. Günlük hayatta konuşmaya çekindiğimiz konular, podcast dünyasında çok fazla karşılık buluyor. En önemlisi de bu işin sebat işi olduğunu unutmasınlar. İstedikleri noktaya gelmek 1-2 yıl gibi uzun bir süre alabilir, sabırlı olmak gerekiyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/478/code/LZecJmkgDcZoTWp9f3p9d8qxuQWBDnKoVAWvjHJp6Et70wDCgl8Plggrc1kjlF1Ur5jzujyuQs5CwFrnQLnbptRAiJIQKmmkiadBREAemo1dYBlsWf4Qi5XmMxzIciLGiRQZfhO05ixg9Quv7xfmmx", "text": "Hayatımın büyük bir çoğunluğu Orta Doğu'da geçti. O sokaklardaki karmaşa, insanların birbirleriyle teklifsiz iletişimi, güler yüzlü insanlar ve aynı zamanda fakirlik, maddi eşitsizliğin sokaklara yansıması... Tabii ki Orta Doğu'ya kıyasla Milano o denli suratımıza çarpmıyor tüm bu gerçekleri. Fakat sokaklarında dünyaca ünlü sayısız markayı bulunduran bu şehir beni biraz Orta Doğu'ya, çocukluğumu geçirdiğim yerlere götürdü. Şehrin merkezinde 1400'lerde yapılmış olan bir kilise var. Avrupa'nın en büyük ikinci kilisesiymiş. Bence de epey büyüktü. Kilisenin hemen yanında 1800'lerde açılmış bir alışveriş merkezi var. İşte orada içimdeki tüm karmaşa başladı. Dünyaca ünlü ve ürünleri binlerce Euro olan bu mağazalar sanki az önce tek tek içlerinden geçtiğimiz mahallelerin inadına orada duruyor gibiler. Kapılar sırf kapıyı açmak için işe alınmış takım elbiseli ve cüsseli insanlar tarafından açılıyor ve içeride sizinle en az 3-4 insan ilgileniyor. Şehir bu konuda ise bana New York'u hatırlattı. Yerel halkın buralardan ne kadar alışveriş yaptığını bilmiyorum fakat maddi durum fark etmeksizin neredeyse herkes çok şık ve çok temiz giyimli. Ayakkabıları cilalı, kıyafetleri ütülü insanlar deri eldivenlerle bisiklet sürüyorlar. Binaların hep aynı renk olan tonları beni Mısır'a götürdü. Gri ve kahverengi ağırlıklı bu binaların Kahire binalarından tek farkı her birinin resmen bir sanat eseri olmasıydı. Kenarlarındaki heykeller, kahverengi panjurları ve küçük balkonları ile resmen Orta Doğu renklerinde bir Avrupa yaşatıyor insana. Fakat şehir adeta bir labirente benziyor. Binaların neredeyse hepsi aynı boyda ve aynı renk tonlarında, sokaklar dar ve insan kendini bir nebze kapana kısılmış gibi hissediyor. Gökyüzünü pek de göremediğimi fark ettim burada. Almanya gibi ekonomik seviyesi yüksek, yaşam standartları çok iyi olan bir ülkeden sonra İtalyan toplu taşımaları beni biraz şaşırttı. En çok hoşuma giden ise İstiklal Caddesi'ndeki tramvaya benzeyen tramvaylarıydı. Çoğunun üstünde kullanıma başlandıkları tarihler yazıyordu ve bu tarihler 1800'lere dayanıyormuş. Leonardo Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği isimli eserini görme imkanı buldum. Eser bir kilisenin duvarında bulunuyor. Vefat eden kral ve kraliçenin anısına yaptığı bu eseri Leonardo, 40 yılda tamamlamış. Daha önceden internette fotoğraflarını sık sık gördüğüm bu eser, gerçekte çok büyüktü. Koca bir duvarı kaplıyordu. Beni en çok şaşırtan bu eserin İkinci Dünya Savaşı'nda korunuş şekliydi. Neredeyse tüm kilise yıkılmasına rağmen eser sapasağlam kalmış. Bunun için önüne sayısız çuval dizmişler ve bombalardan gelecek zarardan korumuşlar. O can havlinin içinde sanat eserini koruma telaşı beni çok sarstı. En son tadilat ise özel gözlükler ve kalemler ile 1999'da yapılmış. Farklı duyguları, farklı şehirleri ve farklı ekonomik düzeyleri bana aynı anda gösteren bu şehri sevdim. Gezilip görülmesi, özellikle sanat eserlerinin dikkatle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/479/code/yJIzXC17fXmfGA6Rf5spWRMOqZd6hbioAW83Oy3fLeQTJxrgpCBUup67Xz7KMNYrbo4XlEzx0g1FqelP47yVxzjHv9pzxmxtcvP6EF6UpBiLnYwSqdTBwlsUxeFSAbBOMaHNVTwcX7GiqlCRq77WCF", "text": "Kaşık Hanım o sabah postacıyla konuşmamaya kararlıydı. Kafasını kaldırır kaldırmaz güneş ışınları yaydan çıkan birer ok gibi gözlerinin en içine işledi. Eliyle başını tuttu. Hemen gözlerini yere çevirdi, yağmur taşıyan bulutların grisinden saçlarını ve çingene pembesi şapkasını düzeltti. Renkli kişiliğini kıyafetleri vasıtasıyla dış dünyaya yansıtmayı severdi Kaşık Hanım. Ama inatla saçlarını boyamaz, grisine, beyazına dokunmazdı. Rengi değişen her bir saç teliyle hayatında edindiği tecrübeleri, çıkardığı dersleri hatırlardı Kaşık Hanım. Saç tellerinin tek tek beyaza dönerken bıraktığı anıları ezberler, onları unutmaktan korkardı. Ayakkabılarını özenle giydi ve demir bahçe kapısına doğru hızlı hızlı yürümeye başladı. Ayakkabılarınız yeni herhalde, pek güzellermiş. dedi postacı, bahçe kapısında karşılaştıklarında. Lafa böyle ortasından başlayan biriydi şu bizim postacı. Karşısındaki ile çabuk samimiyet kurar, muhabbeti ilerletmeyi severdi. Değil efendim, yirmi yıldır giyerim bunları. Gençliğimden kalmalar. diye cevap verdi Kaşık Hanım. Bir yandan da acelesi olduğunu nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Ayol size yalan borcum mu var, bakın işte eskimiş yanları hep iç tarafta. dedi Kaşık Hanım ve ayakkabılarının birbiriyle temas ettiği yerleri gözükecek şekilde ayağını karşıdakine doğru döndürdü. İnanamayan gözlerle ayakkabıyı inceleyen postacı sonunda kabullenmiş gibi kafasını salladı. Pek telaşlı gördüm sizi yolculuk nereye Kaşık Hanım? diye sordu bu sefer. İşlerim var onları halletmem gerek, aslına bakarsanız geç de kalıyorum. Size iyi çalışmalar dilerim. aceleyle söylediği bu sözlerin ardından uzaklaşmak için toparlanan Kaşık Hanım birkaç adım atmıştı ki Salih Amca'yla karşılaştı. Merhabalar, uzun zaman oldu sizleri görmeyeli, haliniz vaktiniz nasıl Kaşık Hanım? diye sordu Salih Amca kibarca. Salih Amca, sokağın karşısındaki apartmanda otururdu, emekli olduktan sonra apartman yönetimine başlamıştı. Toplantılar veya şikayetlerden arta kalan zamanında hiç usanmadan torunlarıyla ilgilenirdi. Kaşık Hanım sorulan soru üzerine yüzünü ekşitti. Ben haftada bir iki kez mutlaka dışarı çıkarım. Arkadaşlarla buluşmaya çalışırım. Asıl sizi göremiyoruz aramızda artık Salih Bey. Tüm bu konuşmaları Kaşık Hanım'ın arkasında sessizce dinleyen postacı yanlarına gitmeye karar verdi. Kaşık Hanım sizin aceleniz yok muydu? Hani doktor randevunuza yetişecektiniz. postacı bunu kibar ve saygılı bir şekilde söylemişti. Kaşık Hanım'ı gücendirmekten korktuğu belliydi. Doğru evet. derken düşünceliydi Kaşık Hanım, Ama hiç oldu mu şimdi! Beni lafa tuttunuz bakın az kalsın geç kalıyordum. Haydi görüşmek üzere. cevaplarını beklemeden yanlarından ayrıldı. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Her bir adımında ayağındaki hafif topuklu, fıstık yeşili, parlak deri ayakkabılar güneşte parlıyordu. Arnavut kaldırımlı sokakta ayakkabının çıkardığı sesler giderek azaldı. Artık beni tanımıyor ki Salih Amca, gelmemi istemiyor. dedi postacı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/48/code/BjldyReuPMpCYBzVrH4xO8UNQXa8VygDfVzB9kLtzMMVdHaurDFTLLARwHboucGAKWuCRAi6ciWHqWr2IGw9R22KXTCHdDRgP3qYdjYmNaIvE4rEkTrWuv3L2xJOSNLRZvg80lp698MYAMQee3y2sA", "text": "Artık hayatımızın yadsınamaz bir parçası olan müzik, iyisiyle kötüsüyle; eğlencelisiyle, efkarlısıyla, öfkelisiyle; hareketlisiyle, sakiniyle ve daha onlarca özelliğiyle bize bizden duygularla yaklaşıyor. Çoğu durumda moralimiz ve ruh halimize göre bize eşlik ediyor. Peki müziğin bize bu kadar dokunabilmesindeki sır nedir? Nasıl oluyor da 7 tam, 5 yarım nota farklı hallere girerek bizi en derinlerimizden etkileyebiliyor. Müziğin insanlık tarihi boyunca geçirdiği tüm serüveni işlemeyi düşünmüyorum bu yazıda. Ama elimden geldiğince Rock tarihine, Rock'ın alt türlerine ve spesifik olarak Progresif Rock kültürüne değinmeye ve şahsi kanaatimce, Progresif Rock tarihinin yeterince değerinin bilinmediğini düşündüğüm grubu Camel'dan bahsetmeye çalışacağım. Kitabi bilgilerle başlıyoruz. Basitçe Rock 1950'lerde ABD'de Rock n Roll olarak Blues ve Country tarzlarından oldukça etkilenmiş olarak çıkan bir tür. Müzikal açıdan elektro gitar, elektro bas ve bateri merkezli bir tür Rock. 1960'larda farklı türlerden de etkilenen Saykodelik Rock ilerleyen dönemde sanatsal ögeleri daha fazla kullanan Progresif Rock; şovmenliği ve görselleri kullanan Glam Rock; kendi içinde de büyük çeşitliliğe sahip olan, çok yüksek ses ögeleri barındıran Heavy Metal gibi türlerin doğuşunda etkili olmuştur. Daha sonra 70'lerin ikinci yarısında Punk Rock, 80'lerde Alternatif Rock; 90'lardan itibaren Grunge ve Indie Rock gibi türler piyasada yerini almıştır. Kısa bir anekdot, Grunge yaklaşık 10 yıl piyasaları alt üst etmiş bir tür aslında, fakat şu aralar devri kapanmış durumda. Tabii ki hala türü devam ettirmeye çalışanlar var ama ne yazık ki eski devrinin yanına yaklaşılamıyor hala. Şimdi gel gelelim Progresif Rock mevzumuza. Progresif Rock 1960'ların sonları, 70'lerin başlarından itibaren genellikle Britanya kökenli grupların Rock müziğini sanatsal olarak ileri seviyelere çekme girişimleriyle ortaya çıkıyor. Standart Rock gruplarından farklı olarak bent-nakarat düzenindeki şarkı yapılarının ötesine geçerek Rock müziğinin teknik ve kompozisyon sınırlarını zorlamışlardır. Aranjelerinde de klasik, caz, avangart gibi unsurlar bulunur. Şarkılar enstrümantal olabilir. Sözleri olan şarkılar da normalde Rock'da yaygın olan aşk-meşk, dans konularından farklılık gösterir. Daha kavramsal, soyut, edebi, felsefi ve/veya fantastik ögeler içerir. Çalınan enstrüman skalası da genellikle standart Rock enstrümanlarından fazladır. Özellikle klavye ve onun da alt türlerinden Syntesizer gibi çeşitli klavyelerin çokça kullanıldığı türde, yan flüt, kontrbas, saksafon, üçgen gibi müzik aletleri de çokça kullanılır. Biraz egzotik bir tarz da olan Progresif Rock; şarkılarının uzunluğu, teknik açıdan karmaşıklığı, aksak ritimleri ve doğaçlamalarıyla diğer Rock türlerinden ayrılır basitçe. Frank Zappa, The Moody Blues, Deep Purple ilk Progresif Rock grupları arasında sayılabilir. King Crimson, Yes, Genesis, Pink Floyd, Gentle Giant, ELP, Jethro Tull ve Camel gibi İngiliz gruplar bu tarzın en etkili ve önemli temsilcilerindendir. Bu isimler Vikipedi'ye göre. Yardbarker adlı bir site daha 2 gün önce (19 Ağustos'ta) Tarihin en iyi Prog-Rock grupları adlı bir yazı yayınladı (Sitenin kalitesini vs. tartışmıyorum, güncel sitelerden aktarmak istiyorum. Her ne kadar güncellik, aslında bizim için çok da önemli olmasa da -malum tüm gruplar 70'ler grupları- daha önce baktığım çoğu yerden biliyorum ki Camel ya listelerde yok ya da altlarda). Sitede sayılan diğer isimler ise The Alan Parsons Project, Dream Theater, Fates Warming, Gentle Giant, Kansas, Mars Volta, Porcupine Tree, Procol Harum, Queensryche, Rush, Soft Machine, Supertramp ve Tool. Bakın bu sitenin saydığı 20 grup var. Bazılarının ismi Vikipedi'de de geçiyor diye buraya hususi olarak yazmadım. Ama dikkatinizi çekmek isterim ki ikinci yazıda geçen 20 grup arasında Camel yoktu! Kısaca grup hakkında birkaç kitabi bilginin ardından devam edeceğim buraya. Şimdi kim bu Camel? Camel, Andrew Latimer öncülüğünde kurulmuş, günümüze kadarki yolculuğunda yaklaşık 17-18 grup üyesi eskitmiş ve İngiltere'de kurulmuş bir grup. Çıkarttıkları albümlerde genellikle konsept konular işlemeyi de seven grubun, örneğin The Snow Goose albümünde Paul Gallico'nun aynı adlı kısa hikayesine; Moonmadness albümünde her grup üyesinin kişiliklerine; Nude adlı albümünde bir Japon askerinin gerçek hayat öyküsüne; albümün adını da veren devenin yürüyüş metresi anlamında Rajaz albümünde de daha çok doğu esintilerine dayanan konsept albümleri vardır. Dostlar, benim de doğduğum günden beri Camel dinlediğim söylenemez. 2-3 sene öncesinde bir kişiden aldığım tavsiye üzerine dinlemeye başladım ben de. İlk dinlediğim şarkıları da Rajaz'dı. Şarkının 8 dakika 18 saniye olduğunu görünce Bu ne ?! dedim 8 dakika ne dinleyeceğim ben bunu?. Şu an açıp tüm Rajaz albümünü baştan sona dinliyorum, bittiğini de anlamıyorum bazen, düşünün. Açıp baştan sona hepsini dinleyebildiğim ilk albümler Camel'ın Rajaz (58:10) ve Stationary Traveller (41:51) albümleridir. Herkese de şiddetle tavsiye ederim bu arada. Başta albümlerin de adını taşıyan şarkıları tabii... Albümleri baştan sona dinlemeyi herkesin isteyeceğinden şüpheliyim. Dinleyince fark edeceksiniz ki müzikalite olarak bizlere çok çok da yabancı değiller. Hatta bazı şarkıları dinlediğinizde Ya ben bu tarz ne dinlemiştim daha önce diyebilirsiniz. Cevap yüksek ihtimalle Anadolu Rock olacaktır çünkü Anadolu Rock bünyesinde bolca Progresif Rock esintileri taşıyan, Progresif tarzdan çokça etkilenmiş bir türdür. Progresif Rock dinlemeleri zordur arkadaşlar. Şarkılar uzundur, matematikleri yoktur, bir anda Noluyo ya? derken makam-gam değişir, aklınızı alır şarkı. Arka planda oynattığınızda şarkı değişti sanarsınız, bir bakarsınız aynı şarkının 12. dakikasındasınızdır. Ancak Camel dinlerken o uzun süren şarkılar, o kadar tatlı ve bir o kadar da yormadan geçip gider ki anlamazsınız. Yahu bu grubun Spotify'da Rajaz ve Stationary Traveller gibi dehşet kaliteli iki albümü yok. Eminim daha olmayan albümlerinin de olmadığına. YouTube gibi platformlarda grubun bu albümlerini alakasız alakasız insanlar yüklemişler ve telif falan yiyorlar aralıklarla. Grup da kendi kıymetinden bihaber. Olacak iş değil. Her ne kadar yurt dışı kaynaklarından Camel'ın değerinin yeterince bilinmediği kanaatindeysem de Türkiye'de grup inanılmaz kıymetli. Sizler için ne kadar değerlidir bilemiyorum ama Ekşi Sözlük'te 29 sayfa entrysi var grubun. Herkesin hep bir ağızdan ikrar ve tekrarla hayranlıklarını belirttiği başka bir sayfa zor bulursunuz. Bir de herkesin ortak kanaati değerinin her nedense çok az bilindiği. Son olarak Camel'ın Mirage diye bir albümü var, kapağı Camel sigaralarının kapağıyla aynı. Hatta bu bir mevzu oluyor. Şöyle ki; albüm Rolling Stone dergisinin en iyi 50 Prog-Rock albümleri arasında 21. sırada yer almasına rağmen İngiltere'de chartlara giremiyor, Amerika'da ancak ilk 200'de yer buluyor ve satışları da ziyadesiyle başarısız kalıyor. Şimdi bakın dostlar burada şöyle bir söylenti var: Camel grubu, adını, bildiğimiz hayvan olan devenin kendisinden almak yerine, grup üyelerinin de çok sevdiği sigara markasından alıyor, deniyor. Problem de herkesin grup üyeleri kadar, kanserojen bir tütün ürününe aynı sevgiyi göstermiyor olması aslında. Mirage albümü Amerika versiyonunda sigara ile aynı kapağı taşıyarak sigara markasının reklamını da yapmış oluyor ki bir müzik grubunun bir sigaranın reklamını yapması 70'lerde bile büyük bir problem teşkil ediyor grup adına. YouTube'da grup üyelerinden birinin videosunu izlemiştim. Kendisinin, müzik gibi insan ruhunu besleyen bir oluşumu temsil eden bir grup olarak zararlı etkileri olan bir maddeyle yan yana gözükmenin çok da mantıklı olmadığı minvalinde bir kesiti var. Bu yazı uzun süredir içimizde kalan Camel sevdasını duyurma isteğine binaen vücut bulmuştur dostlar. İsterseniz bir bakın derim. Saygılar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/480/code/CNJZB4hIo0J76nnXQNZ1368CK18yj5pMOOJ4t6s0FgaiDoaOmbi80vAAajZrhm9xrC5Rl0O3nyPdy5yiTvIFygyR2GNl3s7HOs0v0e8i4FlrMwOKarmtH7Wr3I7kb0YRYlWZnlqEfnN6hy2iOuSVnl", "text": "Ne zaman neredeydi şimdi hatırlamıyorum, bir yazara ait olduğu söylenen bir söz okumuştum: İnsan sevdiği kelimelerden anlaşılır. diyordu. Varsayalım öyle. Kelimeler sevilir mi? Hiç düşündünüz mü sizin sevdiğiniz kelimeleriniz var mı, varsa hangileri onlar? İsterseniz yazının burasında bir dakika ara verelim ve düşünün sevdiğiniz kelimeleri. Ben biraz düşününce sevdiğim birkaç kelime buldum bile. Kelimeler ve onları yan yana getirerek oluşturduğumuz cümleler... Nedir bizim bu kelime ve cümlelerle derdimiz, yapmaya çalıştığımız? Aslında ne kelimeler ne de cümlelerdir bizim derdimiz. Anlamak ve anlatmak istiyoruz kendimizi ve en çok da anlaşılmak... Çocukluktan başlayıp ölene kadar geçen bu süreçte en büyük mücadelemiz anlaşılmak. Radyoda sıradaki şarkıyı tutarken de onun duygularımızın dili olduğunu varsaymak değil midir asıl niyetimiz. Ah bu şarkılar! Sözleriyle yaraları kanatan, dertleri dile getiren şarkılar. Bazen coşturup yerinde durduramayan, bazen de hasretin bir gönlü nasıl yaktığını, bir allı turna misali karlı dağları aşırıp, özlediği yerlere nasıl uçurduğunu anlatır. Bir de şiirler var tabii. Bir şehri kapalı gözlerle ancak bir şiir gezdirebilir ve bir şiir anlatır ölümün sessizliğini, bir gemide seyahat edercesine. Her gün üstüne basıp geçtiğimiz kara toprağı, kaldırımları, sarılıp öpesimiz gelir şairin dilinden dinleyince. Ah şiirler! Kelimeler, neler yapıyorsunuz bize böyle? Kelimelerle seyahatte kitaplara uğramadan geçmek olmaz. Bir alıntı, farkında bile olmadığımız en derin bir sırrımızı ortaya çıkarabilir, zaaflarımızı, tutkularımızı, hüzünlerimizi, hayal kırıklıklarımızı, bizden çok daha iyi ifade edebilir. Bir cümlenin altını çiziyorsak orada mutlaka bize ait bir şey vardır. İşte bu yüzden kelimeler de cümleler de sevilir. Şimdi gelelim madalyonun öteki yüzüne. Duyup dinlediğimizde bizi bu kadar etkileyen kelimeler, elbette konuştuğumuzda da karşımızdaki kişileri etkilemektedir. Söz gelimi öfkelendiğimizde söylediklerimiz... Kim bilir kaç kişinin kalbini kırdık ya da canını yaktık, hırçın, hoyrat, zalim kelimelerle. Kaç kişiyi hayal kırıklığına uğrattık, bahane kıyafeti giydirdiğimiz yalanlarla? Şaka diye söylediklerimiz yüzünden kimlere utanç yaşattık, kimleri incittik? Oysa sevindirebilirdik, bir selam, bir çift güzel söz, birkaç iltifatla. Biraz cesarete ihtiyacı olan birini yüreklendirebilirdik övgü dolu sözlerle."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/481/code/feNWQmIVyLMa5Wm0rhmgkVeb23yza7s5gyHOphSilsuHCdfPH1mfgbIxunRPTEVAkxTPLP3jjHf4DOmSDLxhgTSFLCNxHJaz6mqVBJANieV8ZG8xKH2SZYNBfi6mCaNGEicTTrAei2WyD7Ys1O4Isl", "text": "Hızımıza hız kattığımız, her geçen gün ile yetişmemiz gereken sayısız işimizin çıktığı bir çağdayız. Durmanın ve yavaşlamanın, uzaktan kendine bakmanın, hiçbir şey yapmadan düşünmenin neredeyse imkansızlaştığı bir dünyadayız. Öyle ki bir gün gücümüz tükense ve ilerleyemeyecek hale gelsek sorun sistemden değil bizden bilinir. Akademik enflasyonun günden güne arttığı, onca yıl okumuş olmanın insanların geleceğine katkı sağlamadığı bir zaman. Ne istediğimizi bulmak için bile yavaşlayıp kendimizi dinleyemiyoruz. yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/484/code/bxsQ5jNUtAp1UcaijBKGISGt3U18bpLQ5CrgMoGi9XQT9SIE90lGNcqKh3Aib6YNUPLFEdf6IHMvRAeo39imlomkwe8V9Ipjver6fpvqYL41VNUsOYzK3CMi6ilqegVpCYUMjSjBPnG3CSm2KQuzpF", "text": "Biliyorum ki siz de okudunüunuzda benimle konuNüuyormuNü gibi cevap vereceksiniz. Gençlinüi de ilk meyve vermeye baNüladnInünI zamana... Gövdesi incedir ama çaba doludur içi. Meyve vermek için çok beklemiNütir, sabretmiNütir. niçinde nice emek vardnIr. O ince bedenine ranümen her ynIl daha da çok emek vererek arttnIrnIr meyve saynIsnInnI, yapraklarnInnI, dallarnInnI... Her bir filiz bir dala dönüNüene kadar ne hengameler yaNüannIr içeride. Sanki dallarnI arttnIkça hiç yaNülanmayacakmnINü gibi o kadar iyi hissettirir ki ona. Hele bir de sahiplenen bir sahibi varsa topranünInnI. OkNüayan, can suyunu eksik etmemiNü, dalnI kopsa içi yanmnINü bir sahibi varsa niyi ki de varnIm. der kendi kendine. Gençlik de bizim dallarla insanlara dokundunüumuz, yaNü alarak ynIldan ynIla daha çok meyve verdinüimiz, üzüntülerle insanlarnIn dallarnImnIznI knIrdnInünI, bir anüaç gibi savunamadnInünImnIz duygu knIrnIklarnIyla dolu, daha çok meyve ve yaprak için her gün onca koNüuNüturmayla geçirdinüimiz, susuz kaldnInünImnIz, sulandnInünImnIz, kötülüklerden korunmak için ilaçlandnInünImnIz, yeni meyve vermek için dallarnImnIznI aNünIlattnInünImnIz dolu dolu geçen ynIllardnIr. DuygularnImnIz bir dal gibi savunmasnIzdnIr, knIrma diyemeyiz. Ancak Nüunu biliriz, dinlenmek için ya da küstünüümüz için daha az meyve veririz. Kimse de bize az meyve verince knIzamaz, aksine onlarnI üzüp knIymetleniriz. Gençlik ona ranümen güzeldir. Bazen nIssnIz yerlerdeki meyve anüaçlarnIna benzetirim yalnnIz olan, içine kapanan gençleri. Kimse meyvelerini yemez ya da az yenir, oradan biri geçerse belki. Ne kadar az insan, o kadar az knIrnIk... Ama knIrnIla knIrnIla büyüyebiliyorsa, o sanülam gövde oluNüuyor ya. UnutmaynIn bir gün çok yapranünImnIz olacak. Bir gün gelecek, o küçük çocuklar da büyüdüklerinde knIrmadan meyve yemeyi önürenecekler. Dilenüim: Gençlinüiniz topranünInnIznI okNüayanlarla size knIymet verenlerle dolu olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/485/code/zexfP2QZNWSv58zaY4OqncITEBlKr1He99AalKFjP06QaR8gXi1fR3AbAn6tvI26T8jmSY94jT3D0laVT7h9drdvUJ6FcGLhxqqwsRA5HPDFubt3LzQEsbq4BaYiTlVi7syYoEpbHaYgafQTektBZM", "text": "Kuşların kanat çırpışı hep çocukluğumu hatırlatır bana. Çocuk olmak bir mavi denizin üzerinden ansız süzülüp gitmekmiş. Kitapların ayraçlarını çikolata kağıtlarından yapmakmış aslında. Büyümek tüm mutlulukların yavaş yavaş rengini kaybetmesi, Bayram sabahlarının tüm başka sabahlara benzemesiymiş. Bir kere büyüyünce bir daha çocuk olamıyormuş insan. Bulutlar sadece bulut kalıyormuş, benzemiyormuş bir file yahut bir arabaya. Rüyalarda uçmanın yerini koşup koşup varmamak alıyormuş bir gece ansızın. Kuş yuvalarını görünce eskisi kadar büyümüyormuş göz bebekleri. Pastel boya kokuları yerini rutubetli oda kokularına bırakıyormuş. Yaraların acısı öpünce geçmiyormuş, hiçbir yara bandı durduramıyormuş kanamayı. Kurutulmuş çiçek, gazoz kapakları, renkli bilyeler değil de hayal kırıklıkları, tükenmişlikler, alışkanlıklar biriktirmekmiş büyümek. Yüreğinde yerini bilmediğin bir zindana hapsetmekmiş çocukluğunu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/488/code/skapb1DK6GGaDDJK7V9R4UrnJqCY62c0yYwiaPszNz7rzozwHj6JHVCquDVCGXsiVMlBZcnsZjjRuNJiH8LLWMXHTRQjfefdS1lHfm4EZiC6fCe5V4rRSgxdQqsSnjSDvbglF2lRoJb9lzAYqcg37Z", "text": "Leylim nehara döndü, sen bana dönmedin. Yazım kışa döndü, gülüm dikene; canım cehenneme döndü, sen gelmedin. Bu ne müthiş bir gidiş, ne muhteşem terk ediştir. Ne can alıcı bir yok oluştur. Tebrik ediyorum seni ve kocaman alkışlıyorum. Bu ne yaman ayrılıktır, bir saltanatmış gibi gelip benim tahtıma kuruldu. Bu ne duman gayrılıktır, bir marifetmiş gibi gelip de benim bahtıma kuruldu. Yalnızlığın zirvesindeyim. Birinciliği kimseye kaptırmam. Ahmet Arif gibi: En leylim gecede ölesim tutmuş, etme gel ay karanlık... diye sesleniyorum sana! Etme, can kapkara, paramparça... Etme, can yaka paça senin izinde! Leylim gündüz oldu, ömrüm arapsaçına döndü, günlerden nedir, haftalardan hangisidir, ayların kaçıncısındayız? Hesap bilmez, sayı saymaz, gördüğümü görmez, bildiğimi bilmez oldum. İnsan bu kadar mı cahil olur sensiz, bu kadar mı gerçeklikten kopar? Artık kimsesizliğin ve yalnızlığın zirvesindeyim. Gerisi uçurum... Atsam kendimi aşağıya, salsam kendimi boşluğa ne etim kalır geriye ne de kemiğim. Yanar küle dönerim bir pamuk gibi, paramparça olurum bir billurdan kase gibi. Her yanım sinir krizinde, bunalımdayım dibine kadar! Gözlerim siyah beyaz görüyor her şeyi, illaki de siyah... Kara bir çarşaf örtülmüş sanki ardından bıraktığın her şeyin üstüne. Gülemiyorum simsiyah oluyor dişlerim. Gözlerim kapkara bir boşluk oluyor. Katran kesiliyorum her şeye ve de herkese. Umuda, aşka ve neşeye dair ne varsa yutuyor karanlığım, bir anafora dönüyor ruhum. Canavara benziyor, sen olmayan hiçbir şey yaşam bulmuyor ben toprağında. Güdük kalıyor yaşama isteğim, cüceleşiyor içimdeki sevda. Bodur bir aşkın müdaviyim şimdi. Hep bir kısa bana, hep bir dar... Çekildiğim darağacı! Haber salın o yare! İçim dışım yara oldu. Atmayayım kendime yara, un ufak olmayayım, toz duman... Her taraftan akıp gelir ayağıma sararmış ve kurumuş yapraklar: cansız, sapsarı ve kupkuru... Altın liralara benzer, zenginlik ayaklarımın altında olur. Eğilip de almam bir kuruşunu; sen olmayan zenginlik, zenginlik midir şimdi? Sen fukarası olup çıktım, herkes para dilenirken seni dileniyorum. Allah rızası için biraz o yardan verin. diyorum. Hani Şems bir gün kaybolmuştu ya ortadan! Mevlana Şems deyip ağlar olmuş 24 saat. Bir gün uzun yoldan bir adam gelmiş ve Şems'i gördüm, Şems'ten haberlerim var. demişti. Adamı, Mevlana'nın huzuruna çıkartmışlar ve anlatmaya başlamış adam. İpe sapa gelmez, tutarsız şeylermiş anlattıkları. Mevlana da adamın söylediklerini pürdikkat dinledikten sonra çıkartıp hırkasını vermiş adama. Anlamadın mı ey Rumi, adam yalan konuşuyordu. demiş yanındakiler, niye hırkasını verdiğini merak ederek. Ben, demiş, onun Şems'le ilgili yalan haberine hırkamı verdim. Eğer doğru olsaydı anlattıkları, emin olun canımı verirdim ona! İşte ben de sana dair bir yalan habere dahi canımı veririm. Geride bıraktığın hüzün çiçeğini gözyaşlarımla suluyor, ellerimle büyütüyorum. Toprağını eşiyor, saçaklarını buduyorum. İstiyorum ki zehirli bir sarmaşık gibi sarsın bedenimi boydan boya! Bu aşk emanetindir. Ne kadar koyulaşsa da hüznüm, bu aşkı şerefle taşımak boynumun borcudur. Bu kalp de senin bitimsiz aşkının kapı kuludur. Baharım hazan oldu sensizlikte, sevincim nalan... Etme gel, can tepetaklak, gerisi hep lak lak!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/489/code/h152eQcBEPwc1kIChigVnWUKn79WKYPPKva3DZKb94Bgd04g33R6pwcq7JSZyP5rwC2c0Zv5oeoYcK97iFOS89QtKX2KDoEfruOeCaibDtlKJyVmbqck4KxGPFhewzVx9oPbyraEvnVB1uwpTprk4f", "text": "Adaleti aşk ile ölçülen bir tartıyla. O gün ki yanımda sadece o var desem, Ağır basar, diğer tüm günleri ezer geçer, Yeşertir içerimde sevgi dolu bir çiğdem. Ben ki en çorak bir topraktım oysa! Düşlemezdi gönlümü kopmuş kuru bir yaprak, Sonsuza uzanacak sevgi dolu bu cevher,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/49/code/BkhbU18hn1TgHbehKHSRiHvWizTr6c93ADfcmqJ7aF0AAkwEOSjzx0bjwSCgpgRRAEXrtIRudw5RgBMJOaZA61sfmC3Fe03y5rURKiGNTk3upRWRd4Fy6RxUSya3pS7LS1N4zlLCTsRedixOh4jCr1", "text": "Menekşe kokulu elimde kalem, duygular en koyu hali ile beyaz sayfayı ağlatıyor. Derinde, izde kalan her duygunun hatırası düşüyor kelimelere. Geriye dönünce acıya, hüzünlerin izine dokunuyorum her seferinde. Yalnız, kimsesiz, sessiz saatleri bekliyorum... Düğümleniyor önce kelimeler, gecenin en derin saati gelene kadar. Gece, bütün çıplaklığıyla gösteriyor bana sefaletimi, meçhullüğümü. Sanki kalabalıkta annesini kaybetti içimdeki çocuk... Çağırıyor, arıyor gözlerim bir yakınlığı. Söylüyorum hüzne meyilliyim, aydınlık bana göre değil! Gündüzler çalıyor beni, gecemi gündüzler örtüyor. Bir katre yağmurun damlasında arıyorum bir seviyi. Uçurtması göğe yükselmiş o çocuğun gözlerindeki sevinçte, çiselenen yağmurun ilk telaşında, ağaçların göğe yakın yapraklarında, karanfilin kırmızısında... Hangi kelimelerle daha acınası durur bilmiyorum fakat söylemezsem ruhumu yaralayacak gibiyim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/491/code/Zk1N6tMkM5Vnb8fASttnRsFfSwI6bKretQx6sDILBZR2tTX2aW6ZFqMDI596K4Jy8ygKb1DSzrO4Jl1Evc6YmggpzjgFwi31XeNDk9RN1DHOR2Q3K49U61L76uj1KLEjwVxAGacBcEK9OiDOxB6tQG", "text": "Kendinden yaşça küçük birine aşık olduğu için toplum ve değerler tarafından duyguları ve ruhu incitilen bir kadın, bir öğretmen, İngilizce öğretmeni, söz yazarı: Çiğdem Talu. Kendinden yaşça büyük birine aşık olduğu için toplum ve değerler tarafından duyguları ve ruhu incitilen bir adam, bir besteci: Melih Kibar. Sizlere onların hikayesini; okuduğum, dinlediğim kadarıyla anlatmak için oturacaktım masa başına. Onların izni olmadan, topluma mal oldukları için haklarında istediğimiz gibi konuşma hakkını elde ettiğimizi düşünüyoruz ya, insan olduklarını, duygularının olduğunu unutup... Ben de kendimde bu cesareti bulmuştum. Fakat şu an, başka şeylerden bahsetmek istiyorum. Zamanında bu insanların yargılandıkları o dünyada, bizim \"hala\" yaşadığımızı fark ettim. Bu insanlar gülmüşler, sevmişler, hissetmişler, yazmışlar, bestelemişler... Yakınları seslendirmiş, hala birçoğumuzun severek dinlediği şarkılar koymuşlar önümüze; kendi ruhlarından... Aşık olmuş, sevgiyi tatmış, sevmeyi hissetmiş biri, kendi anılarında dolaşmaz mı bu şarkıları dinlediği zaman? Gözleri dolmaz mı veya nefesini bırakmaz mı yavaşça, yarım kalmış, ayrılmış fakat ayrılamamış biri, kulağına çalındığı zaman bu şarkılar? Zamanında yargılandıkları toplum içindeki insanların torunları belki şimdi bu iki insanın şarkılarını dinleyip, aşık oluyorlar, hüzünleniyorlar, kendilerinden bir şeyler buluyorlar... Sadece insan olsak, yaşayıp gitsek, hayaller kursak, gülümsesek, yetmiyor mu? Nasıl güldüğümüzün, nerede güldüğümüzün, kiminle ve neden güldüğümüzün, bir önemi var mı, hiçbir şeye zarar vermediğimiz sürece? Ama yok, yapamıyoruz. Ayıp diye bir kavram var, tanımını herkes kendince yapıyor, içini dolduruyor. \"Öyle yapma\" diye bir gerçek var, kimse demese de çocuklar bu cümlelerle büyüyor. Gerici ve ilerici, batı ve doğu, iyi ve kötü, o ve bu, biz ve onlar diye kavramlarımız var. Aşırı kalın duvarlar, çok net sınırlar çizen, fakat bence bir o kadar da içleri boş olan. Birtakım alışkanlıklar ve öğrenilmişlikler, sonrasında üzerine hiç düşünülmediği için kalıplaşmış doğrular oluşturmuş; herkese göre değişen doğrular. Dikte ettirilen ve tersi durumda veto yedirten... Fakat söylemek istediğim bir şey var; birileri gölge etmese, kalanların başka ihsanda gözleri yok, cidden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/492/code/sNQ6v9kr8TwTOClE0nrBkIGDYZLelH6EBdL0HaZ19inYTdZk6Dl8XMcUVAQAZyk68ce5vrdCLp2VZU3TrTMTUfNifQH9Z5ZgNJE2VobKgd8B808vD7kuTX9Dc5aXTjJ4WvbyJ63E4HOJpl9vCBVTbe", "text": "94. Oscar Ödülleri'nin adaylıkları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Bu yıl da, bazı adaylıklar mutlu ederken; aday olmayan bazı isimler ise tartışma konusu oldu. Jane Campion imzalı The Power Of Dog tam 12, Dune ise 10 adaylığa sahip oldu. Jane Campion bu filmi ile akademide ikinci kez En İyi Yönetmen alanında aday gösterilen kadın olarak bir ilki gerçekleştirdi. Bu durum akademinin kadın yönetmenlere karşı tutumunu tekrardan gözler önüne sermektedir. Alcarras filmi ile Carla Simon, Happening ile Audrey Diwan ve Titane ile Julia Ducornou gibi kadın yönetmenler Avrupa'nın en prestijli festivallerinin ana ödüllerini almışlardı. Eğer Jane Campion da En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar ödülünü alırsa 2021 yılı kadın yönetmenler için tarihi bir yıl olacak denilebilir. En İyi Film dalında ise Haruki Murakami'nin kısa öyküsünden uyarlanan Drive My Car, Netflix yapımı The Power Of Dog, son dönemlerin en iyi gençlik filmlerinden Licorice Pizza, görsel şölene sahip Dune ve Apple+ yapımı CODA gibi adaylıklar ön planda. Fakat 5 film sınırlamasının kaldırılmasıyla birlikte West Side Story, Nightmare Alley ve Don't Look Up gibi filmleri de adaylıklar arasında görüyoruz. Bu yıl The Green Knight gibi bir filmin hiçbir adaylığa gösterilmemesi ise düşündürücü bir durum. Aynı şekilde En İyi Yönetmen kategorisinde de Dune filmi ile Denis Villeneuve biraz göz ardı edilmiş gibi duruyor. Bu kategoride şu an Jane Campion, Paul Thomas Anderson ve Ryusuke Hamaguchi arasında büyük bir çekişme olacağı söylenebilir, çünkü bu yıl hepsi birbirinden güzel işler başardılar. En İyi Kadın Oyuncu kategorisine baktığımızda ise Olivia Colman ve Penelope Cruz'u görmek açıkçası çok mutluluk verici. Bunun yanında Spencer filmindeki performansı fazlasıyla tartışmalı olan Kristen Stewart'ın adaylığını da bulunmakta. Açıkçası Alana Haim'in Licorice Pizza'da olan performansıyla adaylıklar arasında olmaması büyük bir hayal kırıklığı. En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ise Andrew Garfield, Javier Bardem, Will Smith, Benedict Cumberbatch ve Denzel Washington gibi isimler bulunmakta. Bu beş adaya bakıldığında hangisinin kazanacağını tahmin etmek fazlasıyla zor fakat tick, tick... Boom! ile Andrew Garfield muhteşem bir performans sergiledi ve adaylığına da kesin gözle bakılmaktaydı. Bu yüzden onun da Oscar alma şansı olduğunu düşünüyorum. Yardımcı Oyuncu dallarında ise üç adaylıkla The Power Of Dog ağırlığını koymuş durumda ve onun ardından iki adaylık ile Belfast gelmekte. Burada ise benim gönlüm CODA ile aday olan Troy Kotsur'dan yana. Ayrıca En İyi Animasyon, En İyi Uluslararası Film ve En İyi Belgesel dallarında aday olarak gösterilmesiyle Flee Oscar tarihinde bir ilki gerçekleştirdi. Artık ödülleri kimin alacağını öğrenebilmek için 27 Mart gecesini beklemekteyiz. Siz de o zamana kadar adaylıklar hakkında tahmin yapmak isterseniz Raf Dergi sosyal medya hesaplarını takip etmeyi unutmayın :)."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/494/code/f9Oi2O8WGxvWkBpRmnvGZM0Hbc17G5aAKH37B5hR94ZCCLHUOV53uAf8UMv45TQI1BTrHgJ6yG3YVSN51EcSJoVrl2ivtRRM13OsBdonMvxiwu26uzts9jR3PAmnSBIpN2iek5d2UOL92w6y6EsG74", "text": "Bu aralar herkes keyifsiz. Herkesin başını alıp gidesi var. Allah'a ısmarladık demeden, zamana aldırış etmeden, kendini hesaba katmadan, içindeki gayesizliği, içine gömüldüğü hiçliği umursamadan. Sözde zamanı öldürecek, zaman geçirecek ve kendine gelecek. Herhalde insanlar onların zamanı değil, zamanın onları öldürdüğünün farkında değildi. Çakılıp kalmıştık öylesine; zaman akıp giderken, hayat geçerken kıyımızdan. Zaman çok şey öğretir insana. Hem aleyhimize hem lehimize işliyor. Her şeyin farkında olmakla her şeye körü körüne bağlanmak gibi, yolunu bulmakla kendini kaybetmek gibi, kendini bilmekle kendini yeniden tanımak gibi bu zaman. O vakit, tam anlamıyla neydi bizi zamana bağlayan acep ya da bizi zamandan koparan? Bazı kadim insanlar, İnsan içinde bulunduğu andan ibarettir. demiş. Bazısı da, Olan olmuşluklarımızdan ibaretiz. demişler. Bir yandan zaman seyretmeye devam ediyor. Olacak olandan kaçınamayız tabii. İliklerimize kadar ilmek ilmek örülüyor ve yoğruluyoruz. Yeri geliyor bir kırbaç, yeri geliyor dört tarafımızı kaplayan bir ayna, yeri geliyor bir kelebek, yeri geliyor göçmen bir kuş, yeri geliyor titreyen bir ışık, yeri geliyor gürül gürül akan bir çağlayan misali oluveriyor. Kendimizi bedenen alıp götürdüğümüz yere hem içimizi hem de zihnimizi götürmek zorundayız; istesek de istemesek de. İnsan için en zoru da durmaksızın giden bir zamanın içinde kendini hiçbir yere ait hissedememekti. Zati insan, hiçbir yere kendini ait hissedemedi. Lakin dünya onunmuş gibi yaşadı, yaşıyor. Hırsa, ihtirasa ve telaşa yenildi. En çok da kendine. Zamanın içinden zamana koşuyoruz. Anlamak isteyen öğrenirmiş zamanı ve öğrettiklerini. Belki de esas olan, dayanabilmek zamana, zamanın kırbacına. Kasavete dönüşmeden dayanabilmek. Bir sis bulutuna bürünmeye yüz tutacakken sıyrılabilmek o kırbaçtan. O kırbacın içinde kaybolmadan. İnsan gerçekten dayanabilir mi zamanın kırbacına? Dayanır! Çünkü zaman, bir ahenktir. Usul usul yürüyen, acıtırken iyileştiren, her bir şeye alıştıran, bir türlü bilinemeyen bir ahenk. Kimi vakit huzursuz ama sakin ve sessiz bir ahenk. Kimi vakit ise kuş tüyü kadar hafif ve huzurlu hissettiren bir ahenk. Sabır kelimesiyle bilinen bir ahenk kimi vakit. Velhasıl, insan içindeki kuraklığa rağmen zamanın kırbacına dayanır. Ama insan kendi kendini yitirdi mi dayanamaz, nereden geldiğini unuttu mu dayanamaz. Zaman akıp gider; zamanla birlikte insan da akıp gider. Zamanın içinden zamana koşuyoruz. İçimiz içimizi yakıp kül ediyor; isteyip ama yapmadıklarıyla, istemeyip ama yaptıklarıyla. Çünkü yapmak istediklerimizden çoktur yapmak zorunda olduklarımız. Bu yüzden içimizin pişmanlıklarımızla, yarınlarımızın kalmışlıklarımızla bezeli olması. Katılaşmış sevgilerimiz, kibrimizin toz bulutundan göremediğimiz şefkatlerimiz bu yüzden. Günlerimiz paramparça, içimiz kurak kurak, zamanlarımız yamalı, ayaklarımız boşlukta. Zamandı bizi ilmek ilmek ören... Zamandı bizi bir buğday tanesi gibi öğüten... Ve bizi biz eden de zamandı, bizi bizden eden de."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/495/code/PGj8npCKxxYBN69eRyi9buxms6L6WFKi9IdAAqRfqrXf1EYimvbIlCHSoHnxNoo5VYJxIsG0iFJpLppNDUk420zQ8s8Fm6slITKCygRMl4PqpwyHhWewg5SooPdA1iUzI7UEUznHjoJUpgSfr1PwPC", "text": "Dışarı çıkıp ağaçlara sarıldığın günler olacak, dünyayı çok sevdiğinden değil, dünyanın seni sevmesini istediğinden, belki de o ağacın seni hatırlamasını istediğinden, yani ihtiyaç gerektirdiğinden. Ve yine her sabah kalkıp fazlalıklarını toplayacaksın, tekrar tekrar kendi taşmanı izleyeceksin, o gün üçüncü kez yeri sileceksin ve makyajını yapacaksın belki de, saçını toplayacaksın. Güzel gözükmek istediğinden değil, dünyanın seni güzel hatırlamasını istediğinden. Ve tekrar tekrar kendini yedireceksin, en sevdiğin çayı demleyeceksin ve ölüme ne kadar yakın olduğunu görebildiğin halde, o köşedeki bitkini sulayacaksın. Yeni evlere taşınacaksın, ne kadar yalnız hissettirse de, şehirler değiştirip duracaksın, ait olduğun yeri bulmak istediğinden değil, nerede olursa olsun, o son parçanı bulmak istediğin için. Ve bir de sevip duracaksın, ihtiyaç gerektirdiğinden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/498/code/Z40Knj2eGus87qDwTts0ObmuNlkbF1aPdVia22Xztd1sXtVnKnyKnwMtb1F0TcxpPeshIzhiCMKjgKs9a36R0iSAt87avw7CzwOWn0UYkuNroxgL6ugBO23Q7SbafGWfYQBvfo51fe8LrlfxXcWt4T", "text": "Yumuşak, tüylü, bir çarşaf gibi pürüzsüz sırtı. Gün karanlık başlıyor, kara kapkara! Soğuk. Aldırmadan, kapıdan çıkıyorum. Aracın varmasına daha var. Saat dokuzu vurmamış. Ona da bir göz atayım, uyandı mı bir bakayım. Araç kapısının yanında, barakadan başta çay sonra küf kokusu yayılıyor, bizimkinin kokusu yok. Masalara kollar dayanmış, iki koltukta iki adam. Bana soruyorlar. Ona mı bakacaktın? Bakacağım. İyi, bayağı iyi paşamız. Olsun, bir bakayım. Ama fazla durmayacağım. Oda havasız. Kapının kulpu soğuk, barakanın içi sıcak. Soba yanıyor cayır cayır. Uygun ısı bu mudur? Şimdi minik, çok minik. İtinayla davranmak lazım. Azı da çoğu da öldürür. Anasının koynunda, anasının tüylü karnının altında uyumalı. Ama o farklı. Yazgısı kabul almıyor, dışlanıp bir başına kalıyor. Karton kutunun orada, ayakları yorgan gibi uzanmış, yorgan ayaklarına uzanacağına. Karnında noktalar, kızılımsı. Farklılaşmış patisini görüyorum. Solukluğu görüyorum. Alnının ortasında, ''K'' harfi, siyah bir iz. Kadi diyorum, duymamış gibi yapıyor yahut uyanmamış, uyanıp da umurunda olmamış. Gözü kapalı. Kolları açık, avuçlarıma varınca yapay ana karnı görünüyor. Arkadaşımla birlik olup bir uğraş yaptığımız yapay karın, bidonlar. İçi su dolu, altına dizilmiş. Soğuk da sayılmaz sıcak da. Isındı, uyudu ılık bidonlarla Kadi'miz. Ama çoktan sabah oldu, uyanma vakti şimdi. Kadi diyorum. Paşamız iyi diyor adam. Yanıma yanaşmış. Kolu masadan alınmış, ona doğru ilişmiş. Ama Kadi diyorum ısrarla, o sıra araç kornaya basıyor. Saat dokuzu vurmuş olmalı. Yatağına bırakıp usulca, koşuyorum. Gün yavan, karanlık. Başta çay kokusu, sonra küf kokusu gidiyor. Aracın kapısı açılıyor. Koltuklar soğuk, hava da soğuk. Camın yanında, anlıyorum. Ama olmaz da diyorum. İkisinin arasındayım, biri öbürünü boğuyor, öbürü dirilip bas bas bağırıyor. Saçmalama! Saçmalama! Oysa saçmalamıyorum. Kafamı dağıtmak için dışarı bakınmak kafi olmuyor. Kafamı dağıtmak için yürüyorum, ön tarafa, şoförün yanına gidiyorum. Bugün bir tuhaftı diyorum. Onu bulduğumuz ilk gün gibi tuhaftı. Bir açsa gözünü, o zaman rahatlayacağım. İyidir, iyi diyor. Bir yandan yola, bir yandan bana bakınıyor, arabayı sürüyor. Onlardan birini kızım da buldu sokakta, anası bırakıp gitmiş. İnsan kokusu alınca küsüyorlar. Nasıl? İnsan kokusunun, tiksindirici olduğunu düşünüyor olabilir anası. Onun işi bu. Yalnız anasının işi olamaz diyorum. Kim dokunduysa onun da işi. Orası doğru tabii. Anası yanına almıyor kokudan sonra. Siz olmasanız ölmüştü çoktan, sokakta, soğukta. Süt işi nasıl, şırıngayla mı hala? Şırıngayla. Sidiğini havluyla siliyoruz. Havlu yumuşak. Büyüyüp yürüdüğü zaman, rahatlayacağız. Bir yük kalkacak omuzlarımızdan. İyi olacak iyi, canını sıkma. Ama bir tuhaftı bugün. Olur. Bugün karanlık, kapkaranlık. Tuhaf olur, soğuk olur. Ama açınca gözünü, Kadi yaşayacak inşallah. Yolu izliyorum. Saat dokuzu çoktan vurdu. Yol bitiyor, gri bir bina, Kadi. Aracın kapısı açılıyor, zil çalıyor. Koşuşturuyorlar, düdük öttürüyorlar, bir ona bir buna sataşıyorlar, halim yok. Sırama kuruluyorum, tahtada Kadi. Patisini kaldırmış, bir harf çiziyor, ''K'' harfi. Burada yoksun, ruhun başka diyarlarda. Kusura bakmayın. Aklım dağınık bugün, Kadi. Şaşırmadık. Haylazsın, ilgisizsin, hiç yoksun, hiç. Bağırış başlıyor, ilkin bana sonra tüm sınıfa, ama tüm sınıf Kadi. Gün buhranlı, bir sis gibi soluk sürüp gidiyor. Zil çalıyor. Zil çalıyor. Aralarda, araya çıkmıyorum. Sırama oyduğum koca harfi parmaklarımla dolaşıyorum. Başta aşağıya kadar çizgi hizasına, sonra ortasından uzayan iki parçaya dokunuyorum. Moralin mi bozuk? Aklım dağınık. İnsanlar girip çıkıyor, saat gidişi vuruyor. Kapı açılıyor kapanıyor. İyidir, iyi görürsün şimdi. Bir yola bir bana. Bizim kızınki yaşıyor hala tabii. Siz olmasanız çoktan ölmüştü. Doğru tabii, ya biz olunca n'olacak? Anlamadım. Görürüz varınca. Ona baktım, solukluğu görüyorum. Sokağa yaklaştık. Arabalar dizilmiş, kalabalıklaşıp sıklaşmış, sıkışmışlar. Çabuk olmam şart. Varmadan iniyorum. Yürürüm kalan yolu, hadi hoşça kal. Dikkatli ol. Ama olmuyorum, Kadi. Asfaltta hızlılar, az daha çarpacak olanlar, sabırsızlar, kornacılar. Kontrolsüz, dikkatsiz, hızla yürüyorum. Barakanın kapısı açık. Kokuları alıyorum, bizimkininki yok. İki adam, kapının yanında. Nasıl? Açtı mı gözünü? Bilmiyorum, daha şimdi vardık barakaya. Burada yok, karton kutuyu atmışlar, ama iyidir iyi. Anlamadım ki n'oldu. Yok kısaca. Dün vardı, bugün yok. Alnımda, bir iki damla. Korku. Soğukluk. Sonra arkadaşı görüyorum, yüzü kara, kapkara. Bir tuhaflık var bugün diyorum. Başını sallıyor. Gömdük onu, arkada. Soğuktan olmalı yahut sıcaktan. Biliyorsun, iyi ayarlanması lazım, minikti, çok minik. Kucaklıyorum onu. Anlamıştım diyorum. Sabah baktığımda soluktu. Doğru diyorsun, soluk, çok soluk. Ayakları sallanıyordu aşağı, kucağıma aldığımda. Biraz daha dayansa. Yürürdü, koşardı hatta. Koşardı, diyorum. Sonra? Bilmiyorum. Şurada gömülü. Zor olmadı kazmak. Toprak kabarık hala, tahta da diktim. Rüzgar söküp atacak, biliyorum, ama... Bu kadarını yapabildim. Rüzgarın söküp atacağı tahtaya baktım. Üstü boyanmış, ismi yazıyor. Zamanla aşınacak, kaybolacak toprağın altında, gözünü açmamış yatıyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/499/code/omPV9Xu4wlzQV5HFzPpYlbnNL774HqFm641SC9tsorQKUmqyO3KYUDXk6LSpvXt1OPopCc78zwqNybPYvePN25hEPkZ7Amcxo8aXWSIwaUq8W47ESuhB0VNLQrNdYvaQySjEJti1IPmAxWRgMvSEAr", "text": "Boştu, bomboştu. Zihninin olağanca doluluğuna rağmen ruhu bomboştu. Sahi zihin neydi, ruh neydi? Bilmiyordu. Tezatları biliyordu. İnsan denen varlığın içinde ne kadar çok tezat barındırdığını biliyordu. Bir neden arıyordu. İçinde bilmediği bir yerlerde hissettiği bu boşluğun varlığına dair bir neden... Bulamıyordu. Her şeyin bir nedeni olmak zorunda mıydı? Bilmiyordu. Halbuki kendisi her zaman Her şeyin nedeni olmak zorunda değil, bazı şeyler sadece vardır. demez miydi? Şimdi neden bir neden arıyordu? İşte insanın tezatı derken bundan bahsediyordu. İnsan gerçekten bir şeyler biliyor muydu? Yoksa bu hayata ruhu, zihni ve benliği bütün bir şekilde devam edebilmek için biliyor gibi yapmayı mı öğrenmişti? Bilmiyordu. Belki insan varsayımların toplamından başka bir şey değildi. Belki de bunların hiçbir önemi yoktu aslında. Bunları düşünmek onu cevaba götürmüyordu çünkü, sadece soruları arttırıyordu. Sorular hep artıyordu zaten, hiçbir zaman azalmıyordu. Birini cevaplasa başkası onun yerine geçiyordu ve sorular hiç bitmiyordu. Belki insan varsayımlara bitmeyen sorulardan kurtulmak için sarılıyordu. Belki de bunların da hiçbir önemi yoktu aslında, çünkü o boşluk olduğu gibi yerinde duruyordu ve neyle dolduracağını bilmiyordu. Belki boşluğu doldurmak diye bir şey de yoktu, onu da bilmiyordu. Sadece bir boşluk varsa dolması gerektiğini varsayıyordu. Galiba gerçekten insan sadece varsayabiliyordu. Bunları düşünmek istemiyordu, sadece içindeki o boşluk dolsun istiyordu. Çünkü hep orada duran ve hiç beklemediği anlarda ansızın kendini hatırlatan o boşluk, bir kara delik olup her şeyi içine çekiyordu. Zamanın akışını ve uzayın algılanışını bozuyordu. Yine zaman, akış, uzay, algı gibi aslında ne olduğunu bilmediği ve bildiğini varsaydığı bir sürü kavram kullanmıştı derdini anlatabilmek için. Bir de tabii zaman akışının ve uzay algısının bir normali olduğunu varsaymıştı. Bunlar da üzerine düşünülesi şeylerdi ama artık bunların da üzerine düşünebilecek gücü kalmamıştı. Sadece boşluk kalmıştı. Bir türlü doldurulamayan, neyle doldurulacağı bulunamayan, varsayımsal bir boşluk."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/50/code/GfzFe57H1wRS4sBfjJx9cLUJME94Ks9ze4yAKZxYyaF85Tx9voBt4b9KQOq13VJUBPXvRkKj1Fb344Zsb7Qo1bjB2q8ZCCHkyyMzf680g4tgwGoTY41ewAspTzcFgKDgsqgdFwrdmBCBBo1uSglp4m", "text": "Birleştirici olan gücünün ve amacının aksine, öyle bir hızla savurdu ki ruhunu; kış gibi, dört mevsimin, kışı gibi. Çabalamak, beklemek, hissetmek ve istemek, benliklerinden sıyrıldılar. Sorgulamak, gücünü kaybetti. İnsanlar, amaçlar, bilinenler, birbirlerine girip birbirlerinde karıştılar. Yok oldular. Sallanan bir merdivene tırmanır gibi, tuşlara kesik kesik basıp kanattı müziğin ruhunu. Tüm bunlar, geriye hoş bir seda bırakan, ahenkli ve yavaş bir süreye yayıldı. Zamanın kendisi fark etmedi, yaşam fark etmedi, doğallığıyla öyle bir geldi ki, sekliği baş döndürdü, durmadı. Fazlalaştı, taştı, dönüştü, yok oldu, varlaştı. Tek bir şey değil, milyonlarca şey. Yedi hanelilerin lafının edildiği günlere, biraz Bach dokundu, biraz İtalyanca; sempati ve saygıyla yürüyorum... Uzaklaşınca, sanki evren kurulurken büyük patlamayla savrulmuş gibi, ama son derece canlı ve hareketli, kıpır kıpır ve diri, yorgun ve bencil, bakan ve gören; uzaklaşınca sanki evren kurulurken uzayda süzülerek izlemiş gibi, uzaklaşınca baktı, gördü, anladı, sordu, bıraktı. Uzaklaştı. Bazı müziklere de hiç katlanılmıyor. Kucaklamak lazım. Lazım mı? Yoo. Geri döndürsen bile, ilerletiyorsun. Ah bu mizah anlayışın, Ritornello..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/500/code/fXTU3q7RexYZO5uqkc2HNXWHDWbqnZ1d5yBzk5lrRP82zoMCGKjcETlnpCmTNGW4JFd6D8VFLPOdjE7SI3WMepDBy1q8P5DnrHHL5SDoAX2UOme6v54g7VXLhwAGaeGaF6cm8Fju4HFh2la0Q6TRhE", "text": "TRT'ye girdikten sonra. Onun öncesinde bir eğitimim veya tecrübem yoktu. Askere gittiğimde 28 yaşındayken bir yemin töreni konuşması yapılması gerekiyordu. İletişimime güvendiğim için elimi kaldırdım. Sahnede 850 kişi (200 asker, benim dönem arkadaşlarım, 50 tane rütbeli komutan ve onların arkasında aileler, bizim ailelerimiz) önünde konuşma yaptım. Benim için yüzme bilmeden denize atlamak gibi oldu bir anlamda. Herhalde başarılı oldu ki çok güzel dönüşler almıştım. Oradaki konuşma tecrübem bana, askerden döndükten altı ay sonra TRT'nin spikerlik sınavlarına başvurabilme cesaretini kazandırdı. Sınavlardan da geçince 6 ay süren bir eğitim aldım. Aynı zamanda rahmetli Jülide Gülizar'ın diksiyon üzerine yazdığı kitabı bir ay çalıştım. Tekerleme çalışmaları yaptım; dil egzersizleri, dudak tembelliği ile ilgili egzersizler yaptım. Yanlış vurgu, yanlış telaffuz yerleştikten sonra onu değiştirmek, dönüştürmek çok zor. Eskiden TRT'nin tek kanal olduğu zamanlarda insanlar duyduğu doğru Türkçeye göre konuşuyorlardı. Ama bugün sosyal medya ile birlikte yanlış telaffuzlar çok yaygın. Kulak en çok neye maruz kalıyorsa dil onu söylemeye başlıyor. Benim gözlemim şu: İnsanların çoğu nefesini doğru kullanmayı bilmiyor. Birçok şey düzeltilebilir ama nefesi iyi kullanamadığımızda tekdüze bir konuşma oluyor. Herkes aynı tonda konuşmaya başlıyor; içerik ne olursa olsun. Dümdüz bir konuşma; aynı kişi, aynı ses tonu, aynı diksiyon ama tonlama yok. Niye? Çünkü seste notalarda iniş çıkış yapmıyorsunuz. Vurgu ve tonlama diyoruz buna. Benim gördüğüm en büyük eksiklik bu. Peki bu düzeltilemez mi? Tabii ki düzeltilebilir. Hatta düzeltmenin en iyi yolu hikaye kitapları okuyarak başlar. Ben bunu eğitimlerde gösteriyorum. Diyorum ki alın şu kitapları ve lütfen o karaktermişsiniz gibi seslendirin; sesinizi kaydedin, dinleyin. Düz okuyarak değil tabii ki. Bunu yapa yapa seste tonlamaları ayarlamaya başlıyorsunuz. Hayır tabii ki. Kusursuzu yapmaya çalışmak en büyük yanılgılardan birisi zaten. Yani burada bir ifadenin, bir konuşmanın iyi, çok iyi olmasının yolu kusursuz, hatasız bir Türkçe konuşmaya çalışmaktan geçmez. Öyle yaparsanız ne olur biliyor musunuz? Bir haber bülteni spikeri olursunuz. Ama bana göre iyi konuşmak önce odak noktanı değiştirmekle başlar. Yani konuya odaklanmak gerekir. İdeal konuşma şekli şudur: Bir, konunun içeriğine odaklanmak; iki, diksiyona dikkat etmek. Konuya odaklandığınız zaman vurgular, tonlamalar, iyi soru sorabilme, hepsinin önü açılıyor. Ama siz sadece doğru konuşmaya odaklandığınızda o zaman konudan uzaklaşıyorsunuz. Soru sorarken yapay ve samimiyetsiz oluyor. Yani iyi konuşmak demek hatasız konuşmak demek değil. Duyguları, vurguları yerinde verebilmek, doğru soru sorabilmek, iyi soru sorabilmek, bunlardan geçiyor. Kitabı yazarken üçünün birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğuna inandığım için üçünü tek kitapta yazdım. Diksiyon, yani tek başına A4 kağıdında yazılı olan bir metni hatasız olarak okumak sizi çok iyi bir konuşmacı yapmaz. Öyle olsa tüm spikerler dünyanın en iyi konuşmacıları olurlardı. Bunların üçünü bir sandalyenin bacakları gibi düşünün. Biri olmadığında eksik kalıyor, sağlam duramıyor. Sesi eğitmek, sesin tonunu ayarlamak, akıcılık, netlik, anlaşılırlık, bunlar olmazsa olmaz. Beden dili önemli, niye? Beden dili bedenimizle, ellerimizle, göz temasımızla, mimiklerimizle verdiğimiz mesajlardır. Ellerin açıklığı, şeffaflığı, seyirciye verilen mesaj, salondaki hareket, göz temasını kurmanız çok önemli. Ama beden dili de tek başına yetmiyor. Üçüncü ve en önemli unsur, hitabet sanatı da devreye giriyor. Topluluk önünde konuşma becerisi olduğu zaman artık üçü birleşiyor, bir robot gibi oluyor. Mükemmel bir varlığa dönüşüyor. Çünkü insanları etkilemeye başlıyorsunuz. Diksiyonunuz iyi, beden diliniz iyi ve geriye kaldı hitabet. O da biraz daha işin gerginliğini ve kaygısını aşmayla oluşabilen bir şey. Öyle olduğunda çok iyi bir yönetici, bir takım lideri, bir siyasetçi, bir önder, bir din adamı oluyorsunuz. Yani o aşamaya geldiğinizde arkanızda binler, yüz binler olmaya başlıyor. Konuşmanın en kilit noktası duygusunun olmasıdır. En iyi konuşmalar duygu barındırır. Martin Luther King Jr.'ın siyahların hakları ile ilgili yaptığı konuşma duygu barındırıyordu: umut. Veya Almanya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler'in bu kadar başarılı olmasının tırnak içerisinde en büyük sebebi neydi? Konuşmasındaki duygu: öfke. Öfke de güçlü bir duygudur. Umut, sevinç, üzüntü, nefret, her şey bir duygu. Bu duyguları barındıran konuşmalar çok iyi olur. Ne türde konuşma yaparsanız yapın. Çünkü insanlar tutkuyu hissederse o zaman peşinden gider. Tarih boyunca böyle olduk. Bunları kullanan siyasetçilere oy veriyoruz. Elleri göstermek ilkel insanlarda \"Ellerimde silah yok, sana karşı açığım ve şeffafım.\" mesajı veriyormuş mesela. O yüzden tokalaşıyoruz. Eğer dürüstseniz, konuya hakimseniz, sesinize, bilginize güveniyorsanız beden dili de kendiliğinden buna eşlik eder zaten."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/501/code/kUWlndC4Mx1aulghhlNJgJuacTRRa4h3qWeJmxcnSj6MC60izXv4wEdZTSXPwigvubp2cA3fpklVPjrCo2xjASzMZcnQnhBh585X4zsLsoTJJKX8flMQnSZCJYUm7FMV9lJWcQQvmfQYchGumCJ4xM", "text": "Merhaba, ben Burcu Ural Kopan. Çocuk kitapları editörüyüm. Marsık Kitap'ın ortağı ve genel yayın yönetmeniyim. Ayrıca İstanbul Nişantaşı'nda babamın adıyla kurduğumuz, çocuklara yönelik kitap ve oyuncakların satıldığı bir de kitabevimiz var: Yalvaç Abi Kitabevi. Biz yayıncılar yurt dışında basılan kitaplardan şu şekillerde haberdar oluyoruz: 1) Yurt dışındaki kitap fuarlarına giderek yayıncılarla doğrudan ilişki kuruyoruz. Böylece onlar bizi kataloglarından haberdar ediyorlar. Ayrıca fuarlarda yeni yayınları görüyoruz. 2) Telif hakları ajansları aracılığıyla bilgileniyoruz. 3) Kendi gezilerimiz sırasında kitabevlerini gezerek yeni çıkan yayınları öğreniyoruz. Sosyal medya aracılığıyla bilgileniyoruz. Marsık Kitap ve Yalvaç Abi Kitabevi'nin kuruluşu 2003 yılıdır. 19 yıldır ülkemizde bu alanda çok büyük sıçrama olduğunu söyleyebilirim. İlk açıldığımız yıllarda kitabevimizin raflarını çocuk kitaplarıyla doldurmakta zorluk çekerken bugün raflar bize yetmiyor. Hem yayınevlerinin sayısı arttı. Hem de pek çok yeni kitap basılıyor. Bu çok olumlu. Ama son dönemde kurlarda yaşanan artış ve dünyadaki kağıt krizi bu durumu yine tersine çevirecek. Hatta çevirmeye başladı. Biz yayıncılar baskısı biten kitaplarımızı yeniden basmak için matbaadan teklifler alırken maliyeti kısma çabasına girdik. Bunu da kağıt kalitesini düşürerek yapıyoruz. Kitapların fiyatları buna rağmen çok yüksek oluyor maalesef. Editörlük yaparken yetişkin/çocuk ayrımı yapmadan mutlaka dikkat ve özen göstermek şart. Ben kitap seçiminde biraz daha sanatsal bakışı yüksek kitaplar bulmaya dikkat ediyorum. Ama bazen ne kadar özenli ve güzel bir yayın bulsanız da doğru zamanlama olmayabiliyor. Yani her toplumun algısı, gelenekleri, merakları farklı. Bazen basmak istediğiniz bir kitabı bekletip birkaç sene sonra basmak daha çok ses getirebiliyor mesela. Kitap çevirmeyi seviyorum. Çocuklara dokunmak çok güzel. Ayrıca mesela başka heyecanlandığım bir nokta daha var. New York Modern Sanat Müzesi MoMA'nın kitaplarını bastık Marsık Kitap'ta. Sonia Delaunay-Yaşamın Renkleri bu dizideki kitaplardan biri. Kitabı arkadaşım Çiğdem Kaplangı çevirdi. Ben ressam Sonia Delaunay ile bu kitap sayesinde 40 yaşımdan sonra tanışmış oldum. Ama onu bugün 4-5 yaşındaki Türk çocuklarıyla tanıştırıyor olmak bana aşırı heyecan veriyor. Az önce de söylediğim gibi çocukluğumdan beri zaten yayıncılığın içinde büyümüş biri olarak Marsık Kitap'ı kurmak benim, babamın, annemin ortak bir hayaliydi. Ben üniversiteyi bitirdikten sonra da ailecek bu hayali gerçekleştirme yolunda adım attık. Marsık adı zaten kedim Marsık'tan geliyor. Marsık ne yazık ki artık aramızda değil. Ama bence dünyanın en şanslı kedilerinden biri o. Resimli çocuk kitaplarını çevirirken yalnızca metin üzerinden ilerlemek doğru olmaz. Resimleri de mutlaka göz önünde bulundurmanız gerekir. Elbette var, olmaz mı? Benim çocukluğum rafa henüz çıkmamış dergi ve kitapları karıştırarak, prova baskıları okuyarak geçti. Hafta sonları mutlaka matbaaya uğranırdı. Fuar dönemleri hafta sonları hep fuarda geçerdi. Ortaokul, lisede birazcık dil hakimiyetim oluşunca da çeviriler yapmaya başlamıştım. Kitabevi Güncesi; 19 yıldır Yalvaç Abi Kitabevi'nde müşterilerle yaşadığım diyalogları konu edinen bir çizgi roman. Gökçe Akgül çizdi. Hep Kitap yayımladı. Aslında yaşı olmayan, küçük büyük herkesin okuyabileceği bir kitap. Bizim okuma kültürümüze bakışımızı görmek için hazırladım. Yekta ile birlikte yaptığımız projeler var. Önce Marsık Kitap'ta Burun ve Burun Tatilde kitaplarını yaptık. Yekta'nın yazdığı, Alex Pelayo'nun resimlediği çocuk kitaplarımız. Sonra IKSV ile yaptığımız projeler var. İstanbul Bienali için hazırlanan Opti ile Pesi Komşuluk Şarkısı, Opti ile Pesi Bu Dünya Hepimizin ve Tasarım Bienali için hazırlanan Uzun, Kocaman, Çok! adlı kitapların yazarı Yekta, editörü de benim. Bol bol kitabevi ziyareti öneriyorum. Kitabevleri ziyaretinde kurcaladığınız kitapların arka kapaklarını okumakla yetinmeyin. Mutlaka künyelerine de bir göz atın. Kitabevleri; yayınevleri, yazarlar, çevirmenler, kitap kapakları, kitap tasarımları, çizerler vs. gibi pek çok alanda bilgi edinebileceğiniz, karşılaştırma yapabileceğiniz yerlerdir aslında. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz :)."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/502/code/29DXdFFYYG6OBIavKMxb5imMxY0gDNhkQXS4P28E73EsaFxK8Mm6yy6rv2JBsNuCK6CHQMJPr3KL7fZaxcdJPiiapjH7iNLAYIPbDccJUkQqUraKa08fL7fDPt0IEGyfBkX92dGZ6zflz082cUKnNt", "text": "Güneşin çocuğu olan ben, Kanada kışlarında kış uykusuna yatma eğilimindeyim. Yapılacaklar listemdeki en değerli hayallerimden birine ulaşma çabasıyla konfor alanımdan dışarı adım atıyorum: Aurora ışıklarını görmeye gidiyorum. Toronto'dan Vancouver'a 5 saatlik bir uçuş. 2 saatlik bir uçuş daha ve varış noktamıza ulaşıyoruz. Uçsuz bucaksız yeşillikler, güzel dağlar ve kıvrımlı göller arasında yuvalanmış bir kasaba baloncuğu. Kışın suları donuyor. Kar taneleri gökyüzünde dans ediyor ve nehir akıntılarının kemerlerine yerleşiyorlar. Beyaz atların yelelerini andırıyorlar. Burası sessiz. Sokakların hepsi birbirine bağlı. Kasaba rahat ve insanları sıcak. Mütevazı bir otelin üçüncü katında kalıyoruz. Manzaramız paha biçilemez. Solumuzda dağlar, sağımızda tek katlı bina ve dükkan blokları, başımızın üstünde gökyüzü var. Merhaba. Buluştuk işte. Hakkında çok şey duyduğum o büyülü varlık sen olmalısın. Biliyor musun, gün batımında bu kadar nefes kesici görüneceğini düşünmemiştim. Ama, sen... wow. Sen yaşayan, nefes alan bir varlıksın. Narin portakal rengin ve kıpkırmızı pembelerinle, bebek mavi fırça izlerinle ve tam ortadaki beyaz hiçliğinle... Anlatacak bir hikayen var, hissedebiliyorum; onu dinlemeye o kadar hazırım ki. Gece 10. lobide toplanmadan önce zar zor bir saat uyuyoruz. Dağlara ait olan ve gözleriyle gülen dost canlısı bir genç kadın bizi karşılıyor. Bu gece tur rehberinizim. diyor. Hızlıca minibüse biniyoruz. Aracımızın farları dışında yol karanlık gözüküyor. Rastgele sola dönüyoruz. Minibüsün yolu aşması imkansız görünüyor, ama başarıyor. Şenlik ateşine yakın huzurlu bir çadırın yanına park ediyoruz. Atıştırmalıklar, sıcak içecekler, şekerlemeler var; uzun bir gece bizi bekliyor. Meğerse, ışıkların çıkmasını beklememiz gerekiyormuş. Meğerse, her zaman çıkmıyorlarmış. Meğerse, Aurora Borealis adı verilen bu nadir, büyülü fenomene tanık olmak için, yeterince karanlık saatlerin olmadığı bir dünyada, tüm hayatımızın iki gecesiyle bahse girmişiz. Olay basitçe şundan ibaret. Güneşten gelen yüklü parçacıklar dünyanın atmosferine giriyor. Yolda birbirleriyle çarpışıyorlar. Bunun sonucunda gökyüzünü renkli ışıklarla dolduran küçük flaşlar üretiyorlar. Milyonlarcası. Flaş üstüne flaş, flaş üstüne, flaş. Hepsi aynı anda. İşte Aurora'nın dansı. En azından kitaplara göre böyle. Cree Kızılderilileri'ne göre, ışıklar, ölen arkadaşlar ve akrabaların dünyada geride bıraktıkları insanlarla iletişim kurma çabası. Ben onlara inanıyorum. Öbür yandan, Aurora'ya inanmayanlar onu asla bulamıyorlar. Saatlerce oturuyoruz. Ay parlıyor. Kötü haber olduğunu söylüyorlar. Bulutlar dağılıyor. İyi haber olduğunu söylüyorlar. Rüzgar esiyor. Bunun birçok anlama gelebileceğini söylüyorlar. Bin türlü şey söylüyorlar, Aurora ise gizli, sessiz ve görünmez kalıyor. Sonunda onu göremiyoruz. Başka bir gün oluyor, başka bir gece oluyor. Yeni bir bekleme esnasında kendimizi meşgul etmenin yollarını buluyoruz. Şöminenin etrafını samimi muhabbetler döşüyor. Ay ise tepemizden bizi dinliyor, o kadar parlak ki birbirimizin gözlerindeki pırıltıları seçebiliyoruz. Bazılarımızı bir süre kutu oyunları meşgul ediyor. Diğerlerimiz yüksek voltaj kameralarının önünde kamp kurarken, benim gibi maceracılar ise unutulmaz anıların peşinden koşuyor. Elimizde sıcak içecekler, gökyüzünü izliyoruz, izliyoruz ve izliyoruz. Umudumuzu kaybetmememizi söylüyorlar. Ama fark ediyoruz ki... umut, karanlık kış gecelerinin derinliklerinde oldukça hızlı bir şekilde yıpranan bir şeymiş. Asıl öğrendiğimiz sabır oluyor. Tereddüt etmediğimiz sürece çabalarımız cennetin mahzenlerine kadar uzanıyor, uzaklara, çok uzaklara yükseliyor ve kibarca karşılık buluyorlar. İşte orada, iki gözümüzün önünde, güzel Aurora'ya şahit oluyoruz. \"Beni takip et.\" diye fısıldıyor. \"Ve gözlerini asla kapatma.\" Kalbim duruyor, nefesim kesiliyor, ama hiç hissetmediğim kadar canlı hissediyorum. Bu Aurora ve onun hikayesi yeşil. Gökyüzünde parlıyor, kısaca tanıtıyor kendini. Bekliyor, sallanmaya başlıyor. Yavaş yavaş, maviler ve grilerden oluşan bir gökkuşağına dönüşüyor. Sanki bir işaret almış gibi yıldızlar aynı anda göz kırpıyorlar, ve Aurora bize zarafet dansını gösteriyor. Sen çok çok güzelsin. Seni asla ama asla unutmayacağım; bu anı asla ama asla unutmayacağım. Bana sabrı, nezaketi, sevgiyi öğrettiğin için teşekkür ederim. Her zaman inanmaya devam edeceğime söz veriyorum. 2022 kışı olan 17 Mart'ın karanlık ve berrak gecesinde rüyam gerçekleşiyor. Bol üniformaları giymek emek istiyor ama giydiğimizde değiyor, üniformaların içinde bir esinti bile hissetmedim. Oranın yerlisi olan bir kişi, büyük boy pantolonum ve uzun ceketimle gerçek bir Yukonlu gibi göründüğümü söyledi. Bu bütün yolculuk boyunca duyduğum en güzel şeydi. Devasa bisikleti çalıştırıyoruz. Çam ağaçlarından yapılmış dağların eteklerine doğru uzanan karla kaplı devasa buzun üstünden geçiyoruz. Nefes kesici bir manzara. Bir rüyada kaybolmak gibi ama hayatında bir kez olsun, sırada ne olacağını bilmemek seni korkutmuyormuş gibi. Sadece gaz pedalı ve siz varsınız, bir hiçliğin tam ortasındasınız. Özgürlük. Burayı seviyorum. Bunu söylemekten asla bıkmayacağım. Bunun yanında, burayı özel yapan şeyin insanları olduğunu hissediyorum. Kış öğlesine rağmen havada yayılan o sıcaklık, etrafınızdaki özel insanlardan geliyor. İnsanlar burada birbirlerini ve evlerini önemsiyorlar. Ziyaretçilerine unutulmaz anılar hediye etmeye önem veriyorlar. Ayrılma zamanı. Üç gün sonsuzluk gibi geldi ve ben... içimdeki başka bir beni keşfettiğimi, şehri son kez seyrederken anlıyorum. Otobüsün tekerlekleri dönüyor. Ben ise tekrar dağlara uyanacağım zamanın hayalini kuruyorum. Yeniden buluşana kadar, inanmaktan asla vazgeçmeyeceğime söz veriyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/503/code/WY9P4LN3NiG7Kc7mPWaYYT3B3RelNd754YrkSTDf7cEjkG0y5KjtCVlzwhQhKfuiN4b5SMtCsNRakotsVUwCdWPmWj5G0MOxN2ULA9MWwkz1GbLRA1bVbFPgsTqJEgxEGEGGaSX2rTUw3E41uXFMlZ", "text": "-Çünkü hüzünler mecburdur bir hayatta nefes almaya-"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/505/code/Lb6VajAX0sscjJ1SrQYtRsiKv28dfonINUMrSLXDLDUq6YtFAIfmFfyWv10BrNdd3WxDIpbsoIcGevtZLwsoelYgvrRGZxUdIOkEBG1nxBdPAHXgzrDQZQmhyLgFbp2jsQZ7gWanoFVExEPVmEJuAj", "text": "Sizlere bu şekilde seslendiğimiz iki yıl geçti. Raf'ın serüvenine hangi noktada dahil olduysanız, o andan itibaren bu ailenin bir parçası haline geldiniz. Çabamız, emeğimiz, birliğimiz önce ekibimize, daha sonra da siz okurlarımıza ve yazarlarımıza ilham ve umut olsun istedik. Çok güzel ve yapıcı geri dönüşler aldık. Sorular sorduk, düşündük, anladık, yorumladık. Bir sürü insan, hep birlikte hikayelerimizi paylaştık. Meğer anlatacak ne çok şeyimiz varmış sevgili okur. Meğer paylaşıldıkça düşünceler de ne güzel çoğalıyormuş. Birbirini hiç tanımadan nasıl da biliyormuş insan diğerinin yüreğini... İyi ki şu an burada, bu satırlarda birlikteyiz. \"Hadi, hemen\" deyip bir cesaretle çıktığımız yolda, hep artarak yürümeye, üretmeye devam ediyoruz. Hayal etmeye, çabalamaya ve üretmeye hep devam ettiğimiz, hatalarımızda pes etmeyip ders alarak bir sonraki seferde daha iyi yapmaya çalıştığımız bu iki yıllık Raf Dergi serüveninin, her birimize hep daha fazla şey öğretmesini ve ümit olmasını dilerim. Raf'ın nice güzel yılları olsun, bizler de onunla birlikte büyüyelim, üretelim, gülelim sevgili okur."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/514/code/AWuxf5YbyYQ0BIfR4fhY6gI24ruSJ4FzUHiJ4vng3qGTXQOiyzaLCbNXdbotJl1ZujnaYERREHQ2DuiRSUqzT6LXDnvNQYGkTLHXW0YTwsls3kfiFe980kQ29KOZlz8aqY5Ecp2UzWh7E7n2JyCWua", "text": "Kimi zaman Kafdağı'nın ardına kadar uzanan, kimi zamansa arandığında bir türlü bulunamayan anahtar misali öz güvenini düşünerek suyundan bir yudum daha aldı. Yetişirim sandığı ve bu yüzden ağırdan aldığı hazırlanma aşamasının son beş dakikasına girmişti, kahvaltı yapsa tuvalete gidecek, tuvalete gitse kahvaltı yapacak vakti kalmayacaktı. Aç kalmayı seçti. Sınava yetişmeye çalıştığı için müzik dinlemeyi es geçtiği bir gündü. Ellerinde sınav notları, bir yandan yürüyor bir yandan notlarını okuyordu. Trafik ışığının yayalar için yanan yeşilinin son anında koşarak karşıya geçmeyi başardı. Otobüs durunca aynı telaşlı haliyle yürümeye başladı, bir yandan notlarını okuyor bir yandan da kendini beğendirme ve sevememe konuları üzerinde çok durmamaya çalışıyordu. Dikkati dağıldı, çevresindeki insanları düşündü, yüzeysel ilişkilerini ve yapay gülüşlerini... Neyse ki o kendini seviyordu. Kendinin farkındaydı, o kadar kişisel gelişim kitabı okumaları, meditasyonlar boşuna mıydı? Kendine yatırım yapmak böyle bir şeydi. Diğerlerinin vay halindeydi. O herkes gibi değildi, kendinin farkındaydı. Kağıtlarına bakarak yürürken her gün çıktığı kaldırıma basmak için ayağını kaldırmakta gecikti. Tökezledi, kağıtları havada uçuştu, etrafa savruldu. Kaldırıma bir küfür savurdu. Orada işi neydi? Belirtmek için farklı bir renge boyasalardı ya!.. Halbuki baksa görürdü. Bakmadı, algılamadı. O haklıydı, kaldırım suçlu. O kendini beğenmişti, kaldırımı beğenmemişti. Kendisinin de herkes olduğunun farkına varmadan telaşla okuluna yürümeye devam etti. O da boş laflaşmıştı biraz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/515/code/5aSfyYc4TJWwIsa3NbC039OPfyxuuyIACaZWcPzs9u4heCGi1CGtJZ63AcIBozy4Kb0kZVrHU0jdMwwWQrCYeQD2nPujDjPAFnPqJI3Zowyo1zZBfwKdg7EF6PlYvRMX7n3FklMeqkMWhwU4KbkptH", "text": "Biri bitiyor, diğeri başlıyor; konuşulacak, ahlanıp vahlanacak bir sürü konu peş peşe sıralanıyor; herkes eteklerindekileri birer birer döküyordu. Ben de buraya nasıl düştüğüme bir anlam veremeyip kafam bir sağa bir sola söylenenleri dinliyordum. Tüm bunlar konuşuluyor iken ev sahibi Aynur ablanın yanımızda olmadığını fark ettim. Çevreme bakınca onu aradığımı anlayan annem \"Kalk Aynur Hanım'a yardım et kızım, mutfakta.\" deyince hemen yanına gittim. Garip bir insandı Aynur abla. Sessiz, içine kapanık, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, öylesine en komik şeylere bile ufak bir tebessümle karşılık veren biriydi. Anneme her sorduğumda sen karıştırma der beni geçiştirirdi. Tüm bu düşüncelerimden sıyrılarak yüzüme onunki gibi kondurduğum sade tebessümle yardım etmeye geldiğimi söyledim. O kadar nazik bir insandı ki asla kimseye bir kötülüğünün dokunmayacağı yüzünden okunuyor gibiydi. -Zahmet etme kızım, hallettim sayılır. Yapılacak çok bir şey kalmadı. -Olur mu Aynur abla, ne zahmeti. İzin ver benim de sana bir yardımım dokunsun. -Öyleyse buzlukta tatlı var iyice soğumuştur. Sen onu çıkar ben çayları içeriye getireyim. -Tabii ki... -Kızım Elif' in son helvası. -Aynur abla ben ne diyeceğimi bilemedim. Lütfen özrümü kabul et. Ben... -Özür dilenecek bir durum yok kızım, üzülme sen. -O kadar sevgi dolu, merhametliydi ki benim yavrum. Hiçbir hastalığı yoktu. O malum gün yani bundan 7 yıl önce benim yanıma gelerek rüyasında helva kavurduğunu, kokusunu bile içine çektiğini söyledi. İçime bir acı saplandı. Sonuçta rüyaydı ama o esnada her ne olduysa öylesine bir acı hissettim işte. O zaman bu kadar bolluk yoktu tabii. Tüm bu kötü hislerimden kurtularak gidip bakkaldan un, bir parça yağ falan ne lazımsa yani aldım geldim. Elimde poşetleri görünce öyle mutlu oldu ki. Ama kendi helvasını kavuracağından ne onun ne de benim bu ana yüreğimin haberi yoktu. Helva kokusu, cennet kokusu gibi tüm eve yayılmıştı. Çünkü cennet kokulum helvasını kendi yapmıştı. Yatağında ölü bulduk. O gün bugündür o helva hep dolapta durur. O güzel minik ellerinin değdiği kaşığı bile içindedir. Ben ne zaman ki kızıma kavuşurum, bayram niyetine bu helvayı o zaman buzluktan çıkaracaklar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/516/code/LilUp3FK6kITPWz8e4gMEMUKgtgWpSwe6mYx1BCJXOuMJFudBDFx6M7UsecOdJ6AGn9jG2mZX05rjYhH2GnRwPPGF0EER5R6IU5eR2jkT7HlmwxAPBn1BgDTxIccFdmm6H5lmt2hOq1JmZTKI4PPs2", "text": "Duygusal zayıflık öyle zamansız yerlerde belli ediyor ki kendini, insanın belki de en savunmasız kaldığı an. Belki hiçbir zaman düşünmeyeceğin cümleleri kurarken buluyorsun kendini. Seni istemiyorum diyene neden diye sormak gibi bazen. Aşkın esamesini duymamış birine kalbini açmak gibi. O an tek düşündüğün, bir şeyler yolunda gitsin diye sızlanan içine bir teselli vermek oluyor. Öz saygı, gurur, karakter; hayalini kurduğun o ana çok yaklaştığını hissedip bir de üstüne kaybedeceğim korkusu eklendiğinde bilinmeyen, önemsenmeyen, görünmeyen ve sonra sürekli kendini hatırlatan bir güce dönüşüyor. Bizi neden düşünmedin diye durmadan soru soran, durmadan cevap bekleyen, güneşli bir günde güldürmeyen, yağmurlu bir günde hüzünlendirmeyen bir boşluğa iten bir tavırla karşına çıkıyor. Peki duygusal zayıflık bunları sorgulatıyorsa bu denklemde mantık her zaman mutluluk mu getirir? Hangisinin sözü geçmeli aşka? Cevabı kişiye göre değişen bir soru olsa da tek ortak noktası ikisinin de kişiyi tatmin etmeyecek olmasıdır. Duygularının peşinden giden insan cesurdur, ama aynı zamanda bekleyendir de. Hem cesur olup hem de o adımı atmak için yine karşısındakinin hamlesine ihtiyaç duyandır. Çaresizliğe yakın o tutkuyu hissettiniz mi? Mantığını dinleyen insan ise kaygısızlığı, mücadelesizliği tercih edendir. Bir nevi duyguların gücünü bilen ve onlara kafa tutmak istemeyendir. Kafa rahatlığını iç sesine tercih edendir. Peki hangi sakin ve uzun bekleyiş, bir sese hasret değildir? Yaşanmamış, yaşanmasına müsaade edilmemiş hangi duygu kendini hatırlatmaktan geri kalmış? İnsan bu ikilemin esiridir yalnızca. Ben duyguların esiriyim, duyguların peşinden gidenim. Bazen uyutmazlar, bazen güldürmezler, bazen çok gülümsetirler, bazen düşündürtürler, bazen acıtırlar, bazen acınacak hale getirirler, bazen yüceltirler, bazen yerin dibine sokarlar, bazen insanım dedirtir, bazen yok olmalıyım diye söylendirirler. Ama hep bir kalbim olduğunu hatırlatırlar. Bugünlerde kendi karmaşasını çözememiş bir insan olarak İsmet Özel'in Dilce susup bedence konuşulan bir çağda biliyorum kolay anlaşılmayacak. dediği sözle avutuyorum kendimi. Mantık hayat kurtarır gibi dursa da gecenin sonunda kalp her zaman kazanır. Biliyorum, kolay anlaşılmayacak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/517/code/eyIgrkfQmDrkIZtvjJZLP3nPon3lKLTH868cmhak1NEcB87OVQ2L8uaquwEraxgAXPLkb5uMNHD2yz6G3Qb9vzWvoCFxJasPUQoqiE6DTuG81U89ZTuGkYv00XIgtm0NBh0Q9O5mpikXbx24hBMWYV", "text": "Adaletin, hakkın, hukukun, ilişkilerin dolunayına gidiyoruz. İnsan olarak yaşadığımız her türlü ikili ilişki, gelişimimize muazzam ışık tutar. Tabii doğru yerden bakabildiğimiz sürece. Şimdi bir kenara çekilip bunca zamandır kim bizde ne kadar, biz kimde ne kadarız hesabını yapmak boynumuzun borcu. Zira dolunay tamamlanmayı anlatır ve tamamlanmalıyız. Özellikle ekim ayından bu yana üzerine uğraş verdiğimiz, ilişki konularıyla alakalı bir tamamlanma sürecinde olduğumuzun farkında olmak gerekiyor. Hiçbir ilişkide sadece vererek ve sadece alarak kalamayız. Biz istesek de sistem buna müsamaha göstermez. Haliyle bu dengenin güdülmediği ilişkiler için dönüşüm çanları çalmaya başlıyor. Aman o iyi olsun, beriki üzülmesin, öteki kırılmasın. diye diye biz kendimizi fedakarlıklar imparatoru ilan etmiş olsak da sistemin bunu görmezden geleceğini sanmıyorum. Evvela kendimize fedakarlık, evvela kendimizle ilişkimiz... Mesele madem adil olmak, önce kendimize adil olalım. Adalet biz istemesek de daha büyük bir güç tarafından bizim için sağlanır. Biz ona adalet yakıştırmasını o an yapamasak da ileride bir gün mutlak suretle farkına varırız. Dönüşmeliyiz. Biz ve tüm ilişkilerimizdeki yanlış inanışlarımız. Bu süreç krizleri de beraberinde getirebilir. Araştırmacı kimliğimiz pik yapabilir. İçimize düşen kuşku ve şüpheyle belki sosyal medyadan belki bir telefon mesajından sağlam bir tokat yiyebilir, akabinde intikam ve öfke gibi durumlara yenik düşebiliriz. Pasif agresif her türlü tutumdan uzak kalmakta; nezaketimizden, barışçıl ve uzlaşmacı tarafımızdan ödün vermemekte fayda var. Günlük hayatımızda aniden dahiyane fikirler bulabilir ve aniden bir aydınlanma yaşayabiliriz. Algılarımız açık olacak. Ailevi konular ile alakalı birtakım iyileşme süreçleri, belki barışmalar ve karşı tarafı daha iyi anlamalar meydana gelebilir. Aile çok ulvi bir değer olmasına rağmen aile için bile olsa kendimizi kurban pozisyonuna düşürmemeliyiz. Bu süreç biraz üşengeçlik ve alınganlığa da gebe. Harekete geçecek enerjimizi doğru şekilde kullanmak bizim elimizde. Duygusal olarak olgunlaştığımız bir süreç. El alem ile Ben daha güçlüyüm. savaşı vermek yerine gücümüzü kendi dönüşümümüz üzerine kullanmalıyız. Her türlü manipülasyona açığız. Davranışlar kelimelerden daha çok konuşur. mottosuyla ne söylendiği değil, ne yapıldığı önceliğimiz olmalı. Devam eden davalar, yurt dışı ve manevi konularda da birtakım tamamlanmalar yaşayabiliriz. Tutulma dönemi giderken son ince ayarlamalara koşulsuz teslim olmak şu dönemde yapılabilecek en iyi şey. Her bitişin beraberinde yeni bir başlangıcı getireceğini unutmamamız gerekiyor. Sonuç olarak amacımız adil ve dengeli olmak. Bir uyum yakalayabilmek. Hak-hukuk konularını takıntı haline getirmeden, ne pahasına olursa olsun uyumlu olmaya çalışmadan, doğruyu yanlışı ayırt ederek, kendimizin de elinden tutarak yola devam etmeliyiz. Herkes için üzülerek, kendimize kalmayarak, varabilecek hiçbir yer kalmadığının en büyük şahidi biziz. Mevzu ilişkiyse evvela kendimizle ilişkimiz. Kini, intikamı, el alemi dönüştürmeye çalışmayı, gizli kapaklı işler peşinde olmayı şöyle elimizin tersiyle kenara itelim. İlahi adaletin ve karmanın bu denli çalıştığı bir ortamda kendimize karma yaratmanın da alemi yok. Bir bitişin, yeni bir başlangıcı da peşinden getirebileceğine şahit olacağınız, istediğiniz renkte, hayalinizdeki heybette, aydınlık bir kapı. Kimsenin sizi anlamasına, bavullara dert anlatmaya çalışmaya gerek kalmadı. Size sadece cesur olmak ve adım atmak kaldı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/518/code/NH8MQWmIAIArL69nqbsIperTn7Yrj2QyILJEQDmC4Su7FUjUNJ542jXzXA6dB0WPwPwibyaAsm5wiqQXhcQCCUixBHsXhJcJyILkwXoDiYipz28iSk6SOntzl2iYkJCoKHwbdqYFdUL8EpixjJUpLz", "text": "Dünya çelişkilerle doluydu. Her şey birbirine zıt idi. Ve günler hep aynı. Hepimizin hikayesi farklıydı aynı gök kubbenin altında; gönlümüz ise apayrı. İnsanın hiçbir an'ı hiçbir an'ına benzemiyor, birbirine yabancı olan insanlar, en çok ama en çok kendine yabancı olan insanlar, birbirinden dem vurup sitemde bulunuyorlar. Aynı göğün altında birbirinden bihaber yaşayan insanlar birbirini beğenmiyor. Her insan her insandan şikayetçi. Herkes doğru, herkes iyi. O vakit bunca yalan bunca kötü nereden, kim? Bir girdabın içinde o yana bu yana gidip geliyoruz. Herkes bir şeyler söylüyor, ama sadece söylüyor. Herkes bakıyor, ama sadece bakıyor. Herkes işitiyor, ama sadece işitiyor. Böyle olur mu yaşamak? Neydi ki yaşamak? Sabaha varamayan bir gecede sıkışmış gibi herkes. Köhne tutmuş yürekler, viran viran memleket kurmuş. Zaman ise hala geçmekte. Acı verdikçe sevginin değerini biçen insanlarla dolu dünya. Böyle olur mu yaşamak? Her insanın bir hikayesi var evet. Ömrümüz boyunca bir şeyler için çabalıyor, bir yerlere yetişmek için koşuşturuyoruz. Her gün yetişmek isteyip ama bir türlü yetişemediklerimiz; kendimizi mükellef kıldıklarımız... Öyle alışmışız ki alışılmışın dışına çıkamıyoruz. Yüreğin açlığı derdini değil de midenin açlığı derdini vuku buluyoruz kendimizde, her bendimizde, hep her daim. -Neye gülüyorsun? -Hiç, öylesine. -Kağıt toplayan yaşlı adama gülüyorsun. Neden? -Gülmüyorum... Ne bileyim... Kahkaha atasım geldi, çok komiğime gitti... Neyse gidelim, bundan daha önemli işlerimiz var... -... -Ne bakıyorsun ya, haydi gidelim. -O da bir insan; sen gibi, ben gibi. -Hayır biz gibi değil, hele ben gibi hiç değil. Neyse ne, bize ne ki, haydi gidelim. İnsan, en kolay bir insanı mı kandırır, yoksa kendi kendini mi? Acımasızca gülüyor karşısındaki insanın ağlamasına insan. Evet, her insan; bir şeyler için çabalıyor, bir yerlere yetişmek için koşturuyor. Yaşamak için bir şeyler yapıyor. Lakin tüm bunlar arasında kendini yitiriyor. En önemlisi de içindeki insanı, insanlığı... Yoruluyoruz, üzülüyoruz, kırıyor, kırılıyoruz. Eğer bulabilirsek boş bir vakit; geçiyoruz bir kenara yaşadığımız her şeyi bir bir gözden geçiriyoruz, hayıflanıyoruz, doluyor gözlerimiz. Bu vakit dolduktan sonra her şey yine aynı. Yine her şeyde bir boşvermişlik. Kırıp dökmeyi, bilip bilmeden söylenmeyi, aynı anda hem iyi hem kötü olmayı, bu sayede de yaptığımız iyilikleri kötülüklere çevirmeyi kendimize haslet edinmişiz biz insancıklar. İçimizdeki insan, insanlığı yaşamaktan korkuyor yahut üşeniyor. Bizden öte bir biz daha vardı; benden içeri, benden ötesi, senden içeri, senden ötesi. İşte bunu hiç bilmeyiz, bilmez insanoğlu. Hiç hatırımıza gelmez. Unuttuk. İnsan, tam da ismiyle kaim olmuş; meğerse insan, nisyan demekmiş. Pusulasını kaybetmiş bir gemiymiş. Zihnimizdeki insan, içimizdeki insanı kapana kıstırmış. Bu dünya sensiz de döner diyor içimiz; zihnimiz, bu dünya sensiz dönemez diyor. Ama döner ya Hu! Döner dünya, yaşar insanlar, devam eder hayat... Sensiz. Çünkü insan, acz kelimesinin bir parçasıdır. Bazen ne yaparsak yapalım yetemeyiz. Kaldı ki yaşanacak varsa yaşanacak, engel olamayız. Öteye gidemediğimiz için, içimizdeki insan, insanlığı süzüyor kurutuncaya dek. Dizginleyebilmeliyiz; hırslarımızı, ihtiraslarımızı, kaygı ve isteklerimizi, derimize ve kalbimizin en ücra köşesine işlenmiş egoyu. Bunların ötesine geçebilmeliyiz belki de. Kuşanmalıyız insanlığı kalbimize. Yoksa büsbütün kaybedecek, kaybolacak ve hüsrana uğrayacağız. Salt geldik, gidiyoruz dememek; geldik, yaptık, ihya ettik ve gidiyoruz demek adına dizginleyebilmeliyiz nefsimizi. Zira geç kalınmışlıklara tabi ömürlerle meşhur bu cihan. Belirsiz bir mekan ve belirsiz bir zamandır bu cihan. Eğer değiştireceksek, yaşayacaksak bir şeyleri; öncelik, kıyafetlerimizin altına giydiğimiz benliğimiz olmalı. Önce benliğimizi elden geçirmeliyiz. İçimizde belirmeye başlayan ve hızla ilerleyen kuraklığa ayak basmalıyız artık. Bundan mütevellit içimizde yaşadığımız o gurbeti, boğulmak üzere olduğumuz o boşluğu görebiliriz. Alışılmışın dışına belki o zaman çıkılabilir. Gittikçe kötüye benzemeye başladık; önce istemsizce, sonra alışmış olarak ve kendi arzularımızla onların yolundan gitmeye başladık. Oysaki en esas mesele: Kötülerle mücadele ederken onlara benzememekti. Müflis bir hayduttur bu dünya derler ve bu müflis haydut, kalbimize sızmayı başardı; çekti gözlerimize perdeyi. Bu cihan, dünden kalma olumlu ve olumsuz olarak bugün ve yarın imiş. Yetiştiğimizce..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/519/code/TUrrm4tzRAKSYU9NPgnfaMNmRECkztIy07z9zd5WyTuqZg55hLzvuvC0IxOELR6ZljEencvwWrh1yezBmMhb4xxVqrulp7WOmkf9kN9rSREo0NZ8ftq1LmyjzmVm0zE46MHCVTKWY4LtXnbHQHWRfC", "text": "Yabancı dilde okumayı sevenler için çok güzel bir kitap önerisi ile geldim bugün. Kitabın orijinal dili İngilizce, ben Almancasını okudum. Hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz kadın haklarının ve kadın hareketlerinin tarihçesini çok basit bir anlatımla anlatan bu kitap, oldukça ilgi çekici. Kadınların doğum kontrol ve kürtaj haklarını, eğitim haklarını, çalışma haklarını, seçme ve seçilme haklarını kazanma süreçlerini kronolojik bir sırayla anlatıyor. Bu süreçte hakları için savaşan kadınlardan bahsediyor. Birçok feminist yazar ve kadın haklarını destekleyen birçok erkek yazar var. Özellikle alıntıları çok beğendim. Gerek yüksek siyasi kişilerden gerekse yazarlardan alıntılar yapılmış. Kadınların bunca yıldır hakları için savaşması ve hala bu savaşın sürüyor olması beni çok etkiliyor. Kadınların hangi ülkede ne zaman oy kullanma hakkı elde ettiğini biliyor musunuz? Birçok Avrupa ülkesi kadınları bu hakları 70'li yıllarda kazanmış. Ülkemizde ise kadınlar tam seçme ve seçilme hakkını 30'lu yıllarda kazanıyorlar. Peki ya hakları için canı pahasına savaşan o güçlü kadınları tanıyor musunuz? Mesela Malala Yousafzai. Pakistanlı bu genç, kız çocuklarının eğitim hakkını savunduğu için Taliban terör örgütü tarafından saldırıya uğramış bir kadın hakları aktivistidir. Kendi yazdığı kitabı da okumanızı tavsiye ederim. We Are Feminist kitabında ise hayatını anlatan kısa bir yazı bulabilirsiniz. Hepimizin öğrenmesi gereken bir tarihçeyi gayet yalın ve ilgi çekici bir dille karşınıza sunan bu kitabı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Çok temel bilgileri içeriyor ve bunları çok güzel bir görsel şölenle bize sunuyor. Grafikleri, tasarımları ve renk kullanımları da oldukça ilgi çekici. Feminizmin 4 büyük dalgası olduğunu söylüyor kitap. Birinci ve ikinci dalga daha temel hakları kazanma süreci, mesela eğitim, seçme ve seçilme, doğum kontrol... Ama birinci ve ikinci dalga dediğime bakmayın. Onların bile günümüze çok yakın bir tarih oluşu beni gerçekten epey sarstı. Üçüncü dalga ise 90'lar sonrasında seksüel şiddet ve ırkçılığa karşı savaş ve internet kullanımıyla yayılan feminizm görüşünden oluşuyor. Dördüncü dalga ise günümüz, yani yeni nesil, daha güçlenmiş ve haklarına biraz olsun ulaşmış kadınlar ve uluslararası bir organizeden oluşuyor. Kitabın son cümlesi \"Cesaret, kararlılık ve umutla gelecek kadınlarındır.\" diyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/520/code/TTxhPQXshWYJxYFaxhmchgHwBgjhzmOl5eFAL2Wg32g8b2TXcOkAd650UfjnwQ0QVwgjcVVs8uqvmBtAPLwvq2LcwAZvzDQP9xnLGEipvPwwSMUnfsSsG1ie1DNk1ka1rpfSP3aQTFnOyQW2COxnX7", "text": "Annesi, babasından ayrılarak yeni bir adamla evlenip evi terk ettiğinde ona ne bir seçenek sunulmuş ne kiminle yaşamak istediği sorulmuş ne de kendisini bekleyen bu sefil hayata karşı biri tarafından hazırlanmıştı. Gidenin yerini doldurmak öyle kolay olmaz elbet, ama Zarife sanki bunun için doğmuş gibi anasının bencil nedenlerle bırakıp gittiği bu evi ustaca çekip çevirmeye başladığında henüz liseyi yeni bitirmişti. Babasının yemeklerini yapmaya, çamaşırlarını yıkamaya ve onu haftada birkaç gün sarhoş olup kavga çıkarmaya yeltendiğinde evlerinden iki sokak ilerideki meyhanenin kapısından alıp eve getirmeye başlaması da hemen hemen aynı zamana denk geliyordu. Ayıkken dünya tatlısı, şeker şerbet bir adam olan babası, iki kadehten sonra karakterini de masada bırakıyor, bambaşka bir adama dönüşüyor, gözü kimseyi, özellikle de Zarife'yi görmüyordu. Ne çirkin suratındaki şekilsiz burnu ne şaşı gözleri ne eğreti bacağı ne de kambur sırtı kalmıştı hakarete uğramayan Zarife'nin. Gece ilerleyip de yatışmaya başlayınca daha da ağzı bağlanmıyor, bu sefer anlatıyor da anlatıyordu. Gülsüm'ü -Zarife'nin annesi- nasıl tavladığını, tığ gibi incecik delikanlıyken mahallenin tüm kızlarının kendine aşık olduğunu ama gözünün Gülsüm'den başkasını görmediğini sayıklar, sonra bir anda yükselir, o şırfıntının şimdi başka bir adamın kucağında olduğunu hatırlayıp gözyaşlarına boğulurdu. Elinde mendili ve kovayı hazır bulunduran Zarife, bir babasının gözyaşlarını siler, bir kusmuğunu temizlerdi. Bazen çekip gidesi gelirdi Zarife'nin, dünyanın ta öbür ucuna gitse sanki tüm sorunları şak diye kökünden çözülüverecekti. Ne bakması gereken biri kalırdı ne küfredeni ne de sarhoş olup yerlere kusanı, yaşayıp giderdi kendi halinde. Ama cesaret edemezdi nasıl etsin, ömründe kendi kararıyla bir iş yaptığı mı vardı ki kalkıp da dünyanın öbür ucuna gitsin, olacak iş değildi. Böyle zamanlarda annesinden kalan cilalı kara taştan kolyesine giderdi eli istemsizce. Sabır dilenirdi, annesinden, taştan, tüm geçmişlerin ruhundan ve hatta Tanrı'dan. Anahtar şıngırtısıyla birlikte ona seslenen birini duydu, Zarife, şu poşettekileri yerlerine yerleştir kızım. Sen geç şöyle Kenan oğlum oturuver. babası bakkaldan aldıklarını usulca köşeye bıraktı. Misafirin kim olduğunu biliyordu Zarife, babası cuma çıkışı yol üstünde uğradığı bakkalın kasada duran oğlunu her hafta eve çağırır, hesap defterlerine baktırırdı. Zarife'nin üstlenmesine izin verilmeyen tek şey hesap defteriydi bu evde, ne de olsa kadın kısmı öyle hesaptan kitaptan anlamazdı. Kenan ise -bakkalın oğlu- okumuş adamdı, babasından kalacak iki ev ve bir dükkanın tek varisiydi. Uzun boylu, uzun saçlı, uzun kulaklıydı; oturmayı kalkmayı bilir lakin konuşmaya gelince hiç laf yapamaz, sesini yutmuş gibi kalakalırdı. Daha önce hiç kendisiyle konuşmamış olsa da Zarife, Kenan'ı tanıyordu. Hatta biraz fazla tanıyordu. Babasının sarhoş oldu mu yerlere düşen çenesinden nasibini Kenan da alır, bahsinin geçmediği tek bir gün olmazdı. Neler anlatmazdı neler: İstanbul görmüş adamın hali başka olurmuş; eline kız eli değmemiş pırlanta gibi çocukmuş; sessiz, sakin, hırslı, hem çalışkan adammış; patron olunca işleri büyütecek, belki bir süpermarket açacakmış... Hepsini ve daha fazlasını ballandıra ballandıra anlatırdı Zarife'ye. Aşkın ne olduğunu bilse Kenan'a aşık olurdu Zarife ama ne bilsin, ömründe aşık olduğu, aşkı gördüğü mü vardı. Hesap yaparken Kenan'ın parmaklarının makinenin üzerinde gezinmesine takılırdı gözleri, o gidene dek öyle kapı önünden onu izlerdi. Ama Kenan bir gün olsun Zarife'ye bakmadı. Ondan olsa gerek her cuma çıkışı gelen Kenan, bir hafta sonu babasını da yanına alıp elinde bir kutu baklava olduğu halde Zarife'yi Allah'ın emri peygamberin kavliyle isteyince hem Zarife hem babası hem de cilalı taş şaşırmıştı. İki ay içinde telli duvaklı gelin oldu Zarife. Yetmedi, dünyanın ta öbür ucuna, İstanbul'a taşındılar. Kenan, babası ölüp de bakkal kendine kalınca onu satmaya karar vermiş, gelen parayı taşı toprağı altın bu şehirde okuldan tanıdığıyla ortaklığa yatırmıştı. Kaderin planından sual olunmaz. Çok geçmedi battılar. Gerisin geri doğdukları ve doydukları şehre, Zarife'nin babaevinden iki bina öteye taşındılar. Zarife'nin, kocasının yemeklerini yapmaya, çamaşırlarını yıkamaya ve onu haftada birkaç gün sarhoş olup kavga çıkarmaya yeltendiğinde iki sokak ilerideki meyhanenin kapısından alıp eve getirmeye başlaması da hemen hemen aynı zamana denk geliyordu. Zarife, sık sık kolyesinin cilalı taşından sabır dilenirdi. En azından Kenan, sarhoşken konuşmuyordu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/521/code/UcoiWogGrzOPmd2XAuvR5TOR3gyk9iEEm3lhwBAvRvjYDoyNkJToalGEbPi5cN5W8dhJDGgYzjn8ceX8KcBKltQySZuDZM2Fe9r2QdFdKHufMUw6xtlXjd6ks7FfO6Dn1s5gqikfWdrZzkwXMbah3D", "text": "Bugün sizinle bir çocuğun dünyasını kurmak üzere konuşmak istiyorum... Dünyaya gelen her minik elinin tutulmasına ihtiyaç duyar ve sonra da o ellerle neler yapacağının gösterilmesine, anlatılmasına... Şimdi bir bebeğiniz olduğunda onun dünyası için düşüneceğiniz tek şey kendi dünyanızı ona anlatmak değil, kendi dünyası için ona en iyi gelecek şeyleri bulmak olmalı. Kendi hayatımızın eksiklerini iyi analiz etmeliyiz. Bizim hatalarımızı o da yapmasın demek değil bu. Senin hatan ona ileride fayda sağlayabilir. Bazen hatalar da göreceli oluyor. Ebeveyn olmak yeni bir dünyayı hazırlamanın en büyük sorumlusu olan olmaktır. Çocuklarınıza kendi dünyanızı değil; hayatın en derinlerini, araştırmayı, geniş bakmayı, sorgulamayı, kimsenin görmek istemediğini bile görmeyi öğretin. Parayla satın alamadığımız şeylerden biri de hayat tecrübesidir. Tecrübe zamana ve özgürlüğe bağlıdır. Özgür bi dünyada büyüyen tecrübeli çocuklarınız olsun ki kendi dünyalarının temellerini sağlam kurup ileride kendi hayatlarına ve başkalarına yol gösterebilsinler. Tecrübe yoksa aslan bile kükremeye korkar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/524/code/jMhJx7heLdF9BV9uNLq7a32ffbZ6DfAwAmozIBClwCD08qODqwdnHfCtZZzlfJQ2pQxcbHU4wHOhAQACvRylngg71By131eBOIGQ3Bk3SaAtn9ORbzSrOxhy5NgCiFaPPBwNfcXpczqBki14oplWnn", "text": "Üç, iki, bir... Hadi başlayalım. Hmmm, şöyle olsun. Şuraya bir adam koyalım. Tamam, orta boydan az uzun olsun. Genç ve yakışıklı birini hepimiz tercih ederiz zaten. Üzerine krem rengi ve tertemiz bir tişört giydirelim lütfen. Hmmm, kot pantolon getirsin hemen birisi, herifin donunu görmek istemiyorum daha fazla. Güzel, güzel oldu değil mi canım, beğendin mi? Nasıl, dön bir bakayım şöyle, oturdu mu pantolon beline, bak lazımsa cafcaflı bir kemer uydururuz hemen, dert etme, söyle. Gülme oğlum, sana güzel bir rol vereceğim, karizmatik olman gerekiyor. Kızım sen de biraz hızlı ol haydi, saçını güzelce tarayın arkadaşın. İsmini ne koysak ki senin? Murat nasıl, yok ya çok klişe. Hasan, hmmm, belki ama bugün değil. Tamam buldum, adın Vedat olsun senin. Şimdi Vedat'cığım seni şu gelen otobüsün içine tıkıyoruz tamam mı, sonra zihnini sileceğim ben senin, sonra da yolda bir yerde kaybolacaksın, hah al şu kitabı da eline, olur da canın sıkılırsa filan belki okursun. Her şey hazır mı ekip, hadi şu heriften kurtulalım artık, yapacak bir sürü iş var. Hey Vedat, oğlum dur çıplak ayak nereye gidiyorsun? Al bakalım sana bir çift beyaz spor ayakkabı verelim, kıymetini bil ha! Hadi acele et, geç kaldık daha sonra teşekkür edersin. Vedat otobüsün camına kafasını vurarak aniden uyandı. Şoför virajı alırken biraz fazla frene basmıştı anlaşılan. Kafasını ovuşturarak tekrar başını cama yasladı. Uyumaya çalıştıysa da artık uykusu kaçmıştı bir kere. Mola yerine kadar yol kenarındaki ağaçları izlemeye mecbur kaldı. Otobüs dağ başındaki eski bir benzinlikte durdu. Yolculardan kimi sigarasını içmek için, kimi de oturmaktan yorulmuş vücutlarını açmak için otobüsten aşağı indiler. Vedat da içeride tek başına kaldığını fark edince, dışarı çıkmanın daha mantıklı olduğuna karar verdi. Belki dışarıda okurum diye yan koltukta duran kitabını da aldı. Sigara dumanının üzerine bulaşmasından çekinerek az uzağa gidip çimenlik bir yere oturuverdi. Henüz daha kitabını açamadan aklına tuvalete gitmek geldi. Sonuçta yolculuk daha ne kadar sürecek bilemiyordu. Şoför boş yere mola vermiş olamazdı herhalde. Benzinliğin arka tarafındaki döküntü tuvalete girdi. Kapı kilitlenmiyordu. Zorladı iyice olmadı. Sonra aklına kemeri geldi. Onu çıkartıp kapının kenarına sıkıştırınca kilitlemeyi becerebilmişti. İşini bitirdikten sonra ellerini yüzünü iyice bir yıkayıp kendine gelmeye çalıştı. Yolculuk onu hepten yormuştu. Kırık aynada saçlarını düzeltti. Tekrar kemeri yerinden söktü. Fakat bu sefer kapı zamk gibi yapışıktı. Kaldı orada, bir türlü açamadı kapıyı. Bağırmaya başladı ama sesini duyan yok gibiydi. Sinirle kapıya tekmeyi patlattı. Ayakkabısı ilk defa orada kirlendi. Kapının pası onu kırmızıya boyamıştı. Tepedeki pencereyi fark etti birden. Boyu az uzun olsa rahatça açabilirdi aslında. Klozetin üzerine çıkıp pencereyi açtı. Kafasını dışarı çıkardığında yerinden kalkan otobüsü gördü. Bağırdı, bağırdı ama sesini işiten olmadı. Otobüs tozu dumana katarak uzaklaşıyordu. Bir şekilde kendini pencereden atıp dışarı çıktı. Otobüsün gittiği yöne doğru var gücüyle koşmaya başladı. On dakika sonra yolun kenarına nefes nefese kalarak çöktü. Otobüsten hiç inmesem en iyisiydi, aptal kafam hadi indin ne diye kimsenin gitmediği tuvalete girmek için o kadar zorladın, ah aptal kafam diye kendi kendini azarlıyordu. Çaresiz gerisin geriye benzin istasyonuna yürüdü. Belki bir şans otobüstekiler, onu unuttuklarını fark eder de otobüs geri dönerse onu burada bulabilirlerdi. Birkaç saat boyunca eski benzin istasyonunun etrafında dolandı durdu. Fakat hiçbir ev, araba, ve yahut herhangi bir insan belirtisi bulamadı. Çimenlerin oraya çöktü tekrar. Tam sabahtan beri elinde gezdirdiği kitabı okuyacaktı ki simsiyah lüks bir araba gürültüyle benzinliğe girdi. Ve içinden bir tane delikanlı çıkıp benzinliğin açık olup olmadığını anlamak için etrafa bakınmaya başladı. Vedat adamı görünce hemen yerinden fırlayıp ona doğru koştu. Kardeş dedi, burası çok zaman önce terk edilmiş hiç boşuna bakınma. Adam ona kim olduğunu sordu, madem burası terk edilmiş onun burada ne işi vardı? Vedat ayaküstü başından geçenleri anlattı. Adam, Vedat'a acımış olacak ki, istersen ben seni gideceğin yere kadar bırakayım dedi. Dünyalar Vedat'ın olmuştu bir anda. Çünkü adam bu soruyu hiç sormayacak galiba diye korkmaya başlamıştı. Arabaya bindiler. Adam, sen ne tarafa doğru gidiyordun diye sordu. Vedat bir an beyninde bir boşluk hissetti. Nedense cevap veremedi, sonra şu taraftan gidebilirsin diye otobüsün saatlerce önce onu bırakıp uzaklaştığı yönü gösterdi. Adam gülerek öyle olsun bakalım dedi. Araba yola çıkınca tekrar Vedat'a dönüp elindeki kitap da nedir diye sordu? Vedat cevabını bilmediği bir sürü sorunun sorulmasından yavaş yavaş rahatsız olmaya başlamıştı. Vedat, yavaşça kafasını kitaptan kaldırıp şoför koltuğunda oturan adama baktı. Adam yüzündeki kocaman gülümsemeyle Vedat'a bir tane elma uzattı. Vedat'cığım dedi, sen şimdi acıkmışsındır bütün gün, hadi şunu ye de enerjin bir yerine gelsin."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/526/code/fWFAFkkAVNmXBvLI5gQqCvyc8SekOiTP9jLYg6vngeS1osEP9cQHcbxfXIql2sAWNQGCjPxXEgYWgAMWwGlvbPPSj2XZRuiZ8qe0NYqnjIBRNewZV8TwkqDngyitT2M6u65UUjnWXR7IfW6VQpmFnb", "text": "Yüzümde yasak duyguların verdiği garip telaş. Kızılay'dan Kolej'e doğru yürürken İnkılap Sokak'ın hemen köşesinde bir müzik marketten aldığım ilk kasetteydi bu şarkı. Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm. diyen şarkıya başkaldıran kalbim, şimdi de Erkekler Ağlamaz şarkısına inat sızlayarak ağlıyordu. Yasaktan ve pişmanlıktan önce öğrenmiştim aşık olmayı. Ayrılıksa Ziya Gökalp Caddesi'nden ellerim ceplerimde, başım önde eve doğru yürümekti benim için. Çocuklukla gençlik arasında sıkışan bir aşk hikayesini, abartılı her duyguyu taşıyabilen ama bir deniz uğruna abartılmayan şehirde yaşadım ben. Güzeldir Ankara. Taşımasını bilir sevdaları. Yengeç Yeniayı'na gidiyoruz. Geçmişin ve hatıraların biraz daha ayyuka çıktığı, kökümüzü özleyeceğimiz, özlerken abartabileceğimiz bir yeniay var önümüzde. Mevzu Yengeç olduğu için beslenme ihtiyacımız pik yapacak ve belki çocukluğumuzdaki gibi bir dize başımızı koyup şefkat görmek isteyeceğiz. Bir anne modelinin kanatları altında olmanın vereceği güvene ihtiyaç duyabiliriz. Duygularımızın biraz daha ağır basacağı bir sürece doğru giderken beklediğimiz her şeyin gayet normal olduğunun, sadece bunu beklediğimiz kişilerin yanlış olduğunun altını çizmekte fayda var. Eğer içimizde hala annelik bekleyen bir çocuk varsa ona yalnızca biz anne olabiliriz. Anaç tarafımızla asla hak etmeyen bir grup insanı sarıp sarmalamak yerine kendimizi sarmak hepimize iyi gelecek. Karanlıkların içinden iyiyi, güzeli seçmek durumundayız. Tekrar karanlıkta kaybolmamak için kötülükten muhakkak uzak durmamız gerekiyor. Aidiyetimizi sorgulayabileceğimiz, bir şeye, bir yere ait olmak isteyeceğimiz günlere gebeyiz. Bilinçaltımızda gizli kalan şeyler ortaya çıkmak istercesine kendilerini gösterebilirler. Abartılı her şeyden uzak durmak bu yeniayda yapılabilecek en iyi davranış olacaktır. Şişkin egoların ve duyguların koca bir balon olduğuyla yüzleşmek istemiyorsak, gereksiz yerlere boş havalar basmayı bırakmalıyız. Aksi halde bir toplu iğnenin bizi dağıtabileceğini unutmamak gerekiyor. Başlamak için hala itici bir güç bekleyenlerin ihtiyacı olan kudreti içlerinde bulabileceği bir süreç var önümüzde. Artık başlangıçlar kaçınılmaz ancak sırf başlamak için bir sürü şeye başlayıp sonunu getirmeyenlerden olmamak önemli. Geçmişin biraz çekiştireceği, özlemenin artacağı günler gelirken özlediğimiz şeyin ne olduğu konusunda sağlıklı bir idrak geliştirmek gerekiyor. Bu bir an mı? Bir kişi mi? Ya da o kişilerin hissettirdiği duygular mı? Bu ayrım geçmişin esaretinden özgürleşip özlediğimiz asıl şeyi bulmanın gücüyle ileri gitmemizi sağlayabilir. Her türlü güç mücadelesinden uzak durmamız gerekiyor. İletişim konularında ekstra hassasiyet göstermemiz de gerecek. Hapishane, hastane gibi alanlarla alakalı ve yakın çevre, kardeş, kuzen gibi kişilerle alakalı birtakım gündemler oluşabilir. Bir kısmımızın gündemine ev, arsa, emlak ve taşınma işleri gelebileceği gibi ev ile alakalı konular da gündem olabilir. Abartılı her şey bizi yeniden yaralayabilir. O yüzden abartılı her türlü duygudan, tepkiden, davranıştan uzak kalmak birçok alanda bize fayda sağlayacaktır. Sonuç olarak annemizden göbek bağımız kesileli yıllar yıllar oldu. Şüphesiz ki her birimiz o ihtiyacımız olan ve layık olduğumuz sevgiyi ve şefkati hakkıyla alamadık. Alamadığımızı ondan bundan alabilmek için de yıllardır savaş veriyoruz. Bir ilişkiyi idealize ediyor, bir arkadaşlığa bağlanıyoruz. Beslenmek, sevilmek, şefkat görmek istiyoruz. Şimdi bu yaşlarımızda bu ihtiyacımız olanları kendimize verebilecek tek kişinin biz olduğumuz idrakiyle bir yeniay deneyimleyeceğiz. Şimdilerde denizi olan ve sırf bu yüzden abartılan bir şehirde devam ederken yola, yeni şarkılarda yeni hikayeler yazıyorum kendime. Denizin kenarında yürürken geçmişe gidiyor ve nereye ait olduğumu sorguluyorum. Ankara'yı özlüyorum. Çocukluğumu... Yaşadığım ilk aşkı... Büyüdüğüm sokakları. Özlediklerimi sorguluyorum sonra. Elleri ceplerinde, başı önde yürüyen çocuğu anımsıyorum. Özlenen şeylerin anlar olduğuyla yüzleşip sıyrılıyorum kişilerden. Şöyle derin bir nefes alıyorum denize doğru bakarken. Dolu dolu çekiyorum ciğerlerime. Hiçbir yere ait olmadığımı fark ediyorum. Mesken belliyorum kendimi. Aidiyetimin sadece bana ve kendime ait olduğunun idrakiyle, hatırlarımı da cebime koyup devam ediyorum yola. Yengeç Yeniayı geçmişte bıraktıklarımıza götürecek bizi. Bir aşkı, bir sokağı hatırlatırken asıl özlediğimiz şey ile kavuşturacak. Bir şarkının sözlerinde ayrılık ve birlikteliği anlatacak. Göremediklerimiz üzerinden yeni başlangıçlar getirecek. Hatıraların ve özlemlerin ışığında yeni bir kapı açacak önünüze."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/527/code/BQvbU3RLS7sBcjSKUoElorwl9rlh8OJSxW8K8gxjvx0YgYd2IjinrxJCqzOvMP6VRZ5QwtKok52vihasW1TrYN6JlWtitvi9mhaof8Z0xOuHAxOtpHM9VPLd5e9gONCPo6cG6bcnAraJ3UK9iiu2Mn", "text": "Hani tam uykuya dalacak iken aklınıza bir sürü şey gelir; yeni fikirler, planlar, hayaller, hikayeler, yaşanılanlar; uyanınca da gider ya, işte bu yazı için ilhamımı uykuda bir yerde kaybettim sevgili okur. Halbuki ne içten şeyler söylemiştim size düşümde, çok güzel hissetmiştim o anda kendimi. Belki de uyku öncesi mayışma anı olduğundandı? Süslü püslü, samimi düşünceler uçuşmuştu kafamda fakat sonra uyku nehrimde boğulayazdılar, o geceki diğer birçok düşüncem gibi. Bazıları balık oldu, bazıları yosun, bazıları da sudaki varlıklarını yadırgayan poşetçiklere dönüştü. Sizinle konuştum o gece uyumadan önce ve hayalimde yüzünüz güldü. İçinize güneş dolsun ama yakmasın, deniz dolsun ama taşmasın, orman dolsun ama yanmasın istedim. İçiniz kocaman bir tebessüme dönüşsün istedim yazacağım o yazıyla. Ama işte ilham mıydı neydi bilmem, rüyalarıma yem oldu. Sonra da sabah oldu, başka bir insandım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/528/code/Ldi1DPH1thtnobs2S9Rl2EN6BmgGYpCAkm6zdzXTxq5XQ555jlxW27bJZGTJxPQEEmF2e1oJ00abc2euLNwYzNqn6KHf4qTlJUIlcFVXcLZtyjbMPrVSelwCHQVojqan9xiEznOpX7m6iquLo4ULWl", "text": "Her akşam yatmadan önce ettiğim duaydın sevgilim. Bir kuş gibi konuyorsun daldan dala,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/529/code/3YMra8G79E1keB1jQhgfppaRiFhMomg0eMe11pUK7SWQBVnjY2IEJAQF0IOBt7uZq4sVf0WRjwB5ITeWJSTYxZMl74X3smSer6bJDJ6LKBrxrjMIUIVAY0YaoSbLXIqf1OFF4YhQXJN1lbyE1Z7w4w", "text": "Metroya binmiş bir yer bulup oturmuştum. Yanına oturduğum arkadaşla şeş kaza küçük bir selamlaşmanın ardından sohbete başladık. Hayat pahalılığı, geçim derdi, gelecek kaygısı, endişeler, sağlık sorunları, aşk hayatı, gündem, toplumdaki her türlü şiddet, haberler, siyaset, gençliğini yaşayamamanın verdiği stres; bunlara bağlı kin, nefret, uykusuzluk, aşırı alınan kilolar... Adam dert küpü olmuş. Bittabi kendisini anlamakla beraber, bahsettiği konuları dinlemek bile... Korkunç durumda, ben bile gerildim hani. Üzüldüm de kendisine. Derken arkadan yirmili yaşlarında bir kız muhabbete atladı. Kendisinin de benzer sıkıntıları olduğunu, annesinin zamanında tüm Avrupa'yı, dedesi bir çiftçi olmasına rağmen, gezebildiğini; şimdi ailesinin daha çok imkanı olması gerekirken kendisinin sadece Kanada ve Norveç'te bulunabildiğinden bahsetti. Dedesi köylü burjuvası gibi bir şeydir veya toprak ağasıdır diye düşündüm. Ama kızı da anlamaya çalıştım kendimce. Ne var ki farklı hayat standartlarının farklı istek ve ihtiyaçlar muhteva edebileceğinin anlaşılması zor bir konudur. Arkadaki kalabalıktan yükselen Yuh be! sesleri, 36 yaşındayım, Lüleburgaz'ın ötesine geçemedim daha! şeklinde serzenişler, Ahlaksıza bak utanmadan gezemedim diyor bir de! gibi yaklaşımlar... Neyse ki kalabalıktan babayiğit bir amcanın Size ne kimin neye üzüldüğü! Rahat bırakın kızcağızı! uyarısıyla tüm uğultu kesildi. Bir sonraki durakta hemen indim. Bunalmıştım. Kalan yolu yürüyerek gitmek daha makul geldi nedense. Öğle vakti de olduğu için sokaklar sakindir, tehlike de azdır hem... diye düşündüm. Bir müddet sonra bitkin düştü, debelenmeyi kesti ve dayanamayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Genci bıraktım. Birden yere çöktü. Dizlerinin üstüne çökmüş, yüzü yerde ağlıyordu. Yanına çöküp genci sakinleştirmeye çalıştım. En azından genci daha rahatlayabileceği bir yere, sahile götürmeye ikna ettim. Yolu sahile çevirip genç ile sahile kadar yürüdüm. Ağlamasının bitmesi, kendine gelmesi de biz sahile varana kadar sürdü. Varır varmaz yakındaki büfeden bir limonlu soda, bir aspirin, soğuk da bir su aldım. Su gence; aspirin, soda da bana... Genç sonunda sakinleşip girdi söze. Yakın zamanda annesi vefat etmiş. Tek çocukmuş. Annesini devamlı döven babası, annesinin vefatından sonra eve gelmez olmuş. Markette çalışıyormuş kasiyer olarak. Bir kavga yüzünden de atmışlar geçenlerde işten. -Abi Kur'an Mushaf çarpsın bıkmışım ben bu hayattan? Söyle n'apayım ben ha, n'apayım? Genç sorusunu bitirir bitirmez el ele tutuşmuş bir çift, boştaki ellerini de yukarı kaldırmış vaziyette, Kapitalist yönetimlere hayır! naraları eşliğinde önümüzdeki iskeleye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Garip bir şekilde üzerlerinde bir ağırlık varmış gibi geldi. Sanki zor hareket ediyorlarmış, sıkı sıkı takındıkları sırt çantaları onları ağırlaştırıyormuş gibi... Başta bir korktum açıkçası. Bugünün şerefine her şey olabilirdi üstlerinde. Bomba, silah... Her şey olabilirdi. Kadının yüzünden garip bir ifade de sezdim açıkçası. Bir anda koşmaya başlayıp Yaşasın halkların özgürlüğü! Kahrolsun emperyalizm! gibi bir şeyler deyip suya atladılar. Ömrümün en geçmeyen birkaç dakikasını yaşadıktan sonra genç, adamla beraber yüzeye çıktı. Hızlı hareketlerle kıyıya yöneldi ve adamı kıyıya çekti. Peşlerinden gidiyordum. Adamın bilinci tamamen kapalıydı. Genç bir şeyler yapmaya çalışıyor, ciğerlerine pres uyguluyordu. Başımıza bir kalabalık da toplanmıştı artık. Kadın ağlıyor, yalvarıyor, birinin ambulansı aramasını istiyordu. Gençse tüm enerjisiyle adamı kurtarmaya çalışıyordu. Dakikalarca sürdü sanırım masaj ve sonunda adamdan nefes belirtileri geldi. Artık neredeyse gelmeyecek sandığım ambulans da teşrif edebilmişti. Adam hemen sedyeye alındı. Kadının, yanındaki sağlık çalışanlarına durumu izah edişini uzaktan duydum. Corrupt sisteme karşı bir tepki olarak atladıklarını; çantalarının taşla dolu olduğunu, kendisinin çantayı son anda bir can havliyle çözebildiğini ama erkek arkadaşının çözmediğini söyledi. Ambulans artık kalkıyordu. Nefes almaya başlayan adamsa verilen oksijenin de sayesinde bilincini geri kazanmış olacak, bir anda deli dana gibi hareket etmeye başladı. Kıza bağırıyordu. Ambulansın kapısı kapandı, araç devam etti. Kıyıda dizlerini kendine doğru çekmiş oturan gencin yanına vardım ve ben de aynı şekilde oturdum. Sırılsıklam kıyafetlerinin altından derin derin nefes alıp veriyordu. Derince bir iç çekti ve denize doğru bakarak Böyle intihar mı edilir a... dedi. Sinirlerim bozulmuştu. Gülmeye başladım. Genç de hafif kikirdemeler altında bana katıldı. Sahilde iki tane sırılsıklam adam, gün bitiminde deliler gibi gülüyorduk. Eve ayakkabılarım elimde, sırılsıklam bir vaziyette girdim. Boğazım rezalet bir durumdaydı. Köşedeki koltuğuma kendimi güç bela attım. Tavanla bakışmaya başladığım sırada nasıl bir deliler mecmuasının parçası olduğumu düşünüyor, hayret ediyordum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/53/code/TTkmgtrIGZjO48x14dF4ugTekJ6vQKpufHpn40rfuSaa5Ha8Cr3OvCEb11ZzW3jMgllxHD314HrqcDA8UkRY2v06y2m3wbJXN16XwTKMUkNpnHptr849DJjmjtNobTt6tRURtEgGKmIXe4N34LGrHG", "text": "Bitip giden, kaybolan, artık olmayan, hayatımızdan çıkan şeylerin ve ölen, kaybedilen, hayatımızdan çıkan insanların arkasından tuttuğumuz sancılı ama asil sürecin tam ortasındayım. Yoğun duyguların, şiddetli hislerin ve ağır sancıların içinden çıkıyor, geçip giden, yaşanılan tüm her şeye dönüp tekrardan son bir kez bakıyorum. Büyük bir ateşte yandım. Midemin, kaburgalarımın, vücudumun tam içindeydi. Bana günlerce acı verdi. Ağladım. Uyuyamadım. Düşündüm. Hem de saatlerce, günlerce, gecelerce düşündüm. Yangın beni ele geçirdi. Midemde başladı, zihnimde hissettiğimde ise artık esiri olduğuma emindim. Durmadan günlerce, aralıksız yandı. Ve son zamanlarda yavaşça harı dindi. Azaldı. Bugünlerde ise koru kaldı. Fakat korun içteki gizli ve sinsi yanışını unutan ben, yangının söndüğüne duyduğum inanç ile içimdeki kor sızısını yalnızlık acısı zannettim. Günlerdir bir türlü yazamıyordum içimdeki yalnızlığı. Kimseyle konuşmak, görüşmek istemediğim bu süreçte inatla anlaşılmak istedim. Ne gittim konuştum, ne geldim yazdım, ne de geçip karşıma kendimle konuştum. Ta ki bugüne kadar. İçimdeki korun yalnızlık değil de sönmeye yüz tutmuş bir yangının son demleri olduğunu idrak edip bu koru yaşayana kadar. Bana verdiği tüm acı, tüm sancı ve sıkıntılara rağmen bu yangına güzel bir yas, güzel bir veda gerek. Çünkü şiddeti öyle büyüktü ki günlerce yemeden içmeden kesildim. Öyle güzel yandı ki önüne geçeni yaktı kavurdu. Yanışıyla kendine hayran bırakan bu yangın, yaktığı beni günlerce dört döndürdü. Bazen dünyayı, bu kapkara kirli dünyayı bana unutturdu. Hatta inanır mısınız bazen bana dünyayı güzel dahi gösterdi. Nasıl olur demeyin. Bazı yangınların ateşi sarhoş eder. Beni zil zurna sarhoş etti. Şimdi altında oturduğum onlarca yıllık ağacın ve karşımda dünyadan bağımsız, dertsiz tasasız yüzen ördeklerin şahitliğinde bu uzunca süre içimde süregelen şiddetli yangınımın korlarını yaşıyor ve yasımı tutuyorum. Bende bıraktığı yaraların hepsinin zamanla tek tek iyileşeceğini biliyorum. Ama bugün o yaralar taze ve henüz yeni kabuk tutuyorken onları yaşıyorum. Hissediyorum. Böylesine büyük ve kudretli bir yangına böylesine güzel bir veda edip, saygı dolu bir yas tutuyor olmak bana iyi geliyor. Güzel yandım, güzel yaktın. Aldanışlarım, heyecanlarım, çocukça hislerim ve beklentilerim... Hepsi güzeldi. Fakat her şeyin bittiği, her canlının öldüğü ve her yangının söndüğü bu dünyada bunun da sonuna geldik. Hoşçakal."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/531/code/YBo6qVnzWAiWwqvcOZnfsWCBAKRTCrwNrk5oUxjfPkJV3TK0hlAJ5V3qBeorIwXKL9eXIsiRqjmko9lhsGCtqQEh09jceTtrKzDE3qa0HYClVfD08BSEf0bC54PuJf7Xa6ksTSZUzzZ0NAUG61OUcA", "text": "Toprak ki kuru, çatlak ve titreşen buğulu. Ruhlar yükseliyor arşa asi ve gururlu. Dili, dini, ırkı, rengi etmeksizin ayırt. Ölü bedenler savruluyor toprağa tohum gibi, Tanrı'nın mucizevi ellerinden yeşermek için yeniden. Oysa haziranlara yakışıyor en yaslı ölümler. Bilindik birkaç şair başını uzatıyor cennetten. Tebessümle bakıyorlar dünya denen bu hana."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/532/code/NFnp8XVGRSQwrqoelECcGP89u7k03Mlca0OUBx4IG8CUC75Ylf4S6EnCQwtXSk2cKnoJCUqo0tZsapZ5MpXwFK98d1to0jW4j5CcWGzeklvUu7uUWSn5fcEOSLDVO2cpdYz6MEzEnGaEidrb0do26S", "text": "Gelecek olan halamlar olunca da daha fazla streslere giriyordu. Malum görümce mevzuları. Hani ne yapsa beğenilmez, her yapılanda bir kusur aranır ya ondan sebep canını sıkmak istemezdi. Ben bunları anlayacak yaşta değildim o zamanlar tabii. O yoklukta evimize giren iki gram et varsa onun sevincine kapılır giderdim. Ama ne nasıl alınmış bunu düşünecek kadar aldırış etmezdim. Köylük yer, ne bulursan sevineceksin elbet. Havasını atmak da ayrı bir olaydı zaten. Kimin akrabası uzaktan gelecek ise o gün bayramlık bebeler gibi en görkemli, en gösterişli, en cıvıl cıvıl kıyafetler giyilir, mahallede tur atılırdı. Bayram seyran değilse anlardık uzaktan misafiri geleceğini. Şimdi sıra bendeydi elbet. En yeni kıyafetimi giyerek salına salına yürüyecek, saçlarımı rüzgarın ahenginde dans ettirerek sallayacak ve ayakkabılarımın cilasıyla arkadaşlarımın gözlerini kamaştıracaktım. Bilin bakalım ne eksikti? Bütün bunları yapacak her şeyim. Her elbisemde avuç kadar yamalar sırıtır, ayakkabımın yırtığından ayaklarıma dere boyu su girerdi. Ben değil misafir havası atmak, sırtımdaki entarimin bile varlığını gösteremezdim. Halamların geleceği gün yaklaştıkça benim kara kara düşünmelerim artmıştı. Bayram olsa anamdan isterdim elbet ama bayram da değildi. Akşam yemeğinden sonra pencerenin önünde olan divanın üstüne geçerek bağdaş kurup oturdum. Hala aklımda tek soru vardı: O gün ne giyecektim? Pencereden dışarı bakarken mahallelinin rengarenk ışıkları arasında hayallere dalmışım. Sanki dersiniz ki o mahallede yanan tüm ışıklar benim elbiseme toplanmış gibi rengarenk elbisem üzerimde parlıyordu. Eğilip ayakkabılarıma bakacaktım ki kendimi anamın kucağında buldum. Birden irkilerek kendime geldim. -Ne yaparsın kızanım, yine nerelere dalıp gittin? -Yok anacım dalıp gitmek değil. Yemek çok geldi herhalde bir uyku hali geldi de ayakta uyuklar idim. -Şimdi uyumak zamanı değildir, iki gün sonra halangiller gelecek. Onlara bir şeyler örmem münasiptir. Hele aldığım şu yünleri getir de koluna tak bakalım, yuvarlak edelim. -Yarın Şengül'ün torununa ördüğüm battaniyeyi teslim edip az bir miktar para alacağım. Evin ihtiyaçları tamam gibi. Sanki sırada sana bir elbise almak geldi. Ne dersin bakalım bu işe Hacire Hanımcığım? Hayal mi değil mi diye gözlerimi kırpıştırırken anamın sıcacık elleri yüzümü okşayınca anladım ki hayal değildi. Günlerdir kara kara düşündüğüm şey tam olarak yarın çözüme kavuşacak, misafir elbisemle sokak sokak dolaşacaktım. Öyle de oldu. Tam hayalimdeki elbise şu an üzerimde duruyor, saçlarıma babacığımın bana yaptığı papatya tacımı takıp sallana sallana yürüyordum. Ayağımda cilasıyla göz kamaştıran bir ayakkabım yoktu ama terliklerimin de hakkını yiyemezdim doğrusu. Sonuçta misafiri gelecek çocuk gibi duruyordum ve kimse terliklerimi görmüyordu. Halamlar gelince her gün güzel güzel yemeklerle donatılmış sofralara çocuk olarak kanıyordum elbet. Nereden geldiğini bilmesem de asla görmemiş gibi davranmaz usulüne uygun yemeğimi yer, kalkar, Allah'a şükrederdim. Bir de halamların hiç gitmemesi için dua ederdim. Bir gün kahvaltı hazırlanırken halamdan büyük bir görev almıştım: Sucuklu yumurta kırmak. Hadi yumurtayı anladım da sucuk neyin nesiydi o kısmı anlayamadım. Önüme koyduğu malzemelerle sobanın üzerinde eriyen tereyağında bir yumurta... İşte şimdi gerçekten görmemiş gibi davranabilirdim. Çünkü gerçekten görmedim. Sofrada herkes intizamla yerini almış benim yumurtayı getirmemi bekliyor ki kahvaltı başlayacaktı. Elimde tuttuğum tavadaki şeye ben bile inanamıyordum. Bence en güzel şekilde görevimi başarmış ve görmemiş denilmesine mani olmuştum. İlk bakışı bana babam yapmıştı. Haklı gururla yüzüme bakıp gülümsüyor gibiydi lakin gözleri dolmuştu. Halam, annemin yaptığı sıcacık ekmekten bir parça koparıp direkt yumurtaya dalınca ağzında bir ekşime belirdi. -A canım Hacire kızım! Sen bu sucuğun dışındaki dana bağırsağını soymadın mı? -Ne dersin hala? Ne danası? Ne bağırsağı? Yumurtayı eline alarak bana göre muazzam sanat eserimin içerisinde olan sucukların hemen yanına ilişen kağıda benzer şeyleri bana gösteriyor, bir yandan da bana bıyık altı gülüyordu. Anacığımın günlerdir mahcubiyet yaşamamak için çırpınışlarındaki o karamsarlık gözlerinden okunuyordu. O çocuk halime bakarak bir kez daha anladım ki görmemişlik değil, bu dünyadaki insan kibri en büyük imtihandı bize."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/533/code/zI2c3x2yMteLvK4wERG0IjuGcQJdwEDDjgIkuAT4faXkvLe32JwSmhHpdIH3GfQIUg9QHsYX1nuhcAvB6Ff9GvVi19F3viq4Ns9xyU9Ted75Hn9KVBdecKLEM7Yj9FRYCBwh6ehVVAjOzgpKRKEQoB", "text": "Hissetmek ve bağ kurmak. Bunlar, insanın karşısındaki ile kurabileceği en yüksek seviyedeki ilişkilerdir. Bunun nedeni, insanın kendisi de dahil etrafında gördüğü ve görmediği her şeyin, bir akış ve değişim içinde olmasıdır. Birçok insan için bu değişim esnasında insanın kendi özünü bulması bile zorken karşısındakinin özünü keşfedip onunla bağ kurabilmesi, gören bir kalp sayesinde olabilir. Sonuçta insanın kalbi körse, bir çift göz neye yarar ki? Ne de olsa gözler bakmayı, kalp ise görmeyi sağlar. Eğer kişinin kalbi görebiliyorsa kişi, bu kaos ve değişim döngüsünün içinde anda kalarak kendi özünü ve etrafındakilerin özlerini görebilir. Bunun sayesinde onları hissederek onlarla bağ kurabilir. Unutulmamalıdır ki evrendeki frekanslar değişirken, evrende bulunan her şey değişim içindeyken bakan gözlerimiz sadece maddeyi yorumlamamıza yardımcı olur ve bu işlem beyinde gerçekleşir. Fakat gören kalp ile bağ kurmak; değişimin oluşturduğu düzenin içinde insanın kendini anda hissederek anlaması ve ardından karşısındakini hissetmesi ile olur. Gözlerinizle yetinmeyin, kalbinize dönüp dünyaya tekrar bakmayı unutmayın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/534/code/wkUVdhl8tOESckb6YDAuYuu1S7ly6GrQSdT9YuDytlpNVqYjI0rXjcA3WAZwbK6OLT263odil0gtJIS4mvekcERsPo8FxWHCzbkE7lQUXUhKYJ4DN2sMzQWNBMG9kAq95Q2X2xWA8nhzwrxu8D2mlz", "text": "Merhabalar... Sizlere bugün Netflix yapımı iki ayrı diziden bahsedeceğim: Kuş Uçuşu ve Twenty Five Twenty One. Her iki dizinin de ana karakterlerinde tutku, hırs ve azim bir arada çokça işlenmiş, nitekim benim ilgimi çeken de bu benzerlik oldu. İkisi de kendi alanlarında ayrı ayrı hedeflere odaklanan Aslı ve Na Hee-Do, yıkıcı hırs ile besleyici rekabet arasındaki iki ayrı ucu çok güzel özetliyor. Öncelikle belirtmekte fayda var; hakikaten de arayan mevlasını da buluyor belasını da arkadaşlar. Azimle vurursanız o taş deliniyor. Her iki hikayede de hedefinin peşinden delicesine koşan gençleri izliyoruz. Aslı, hayranı olduğu ana haber bülteni sunucusu Lale'nin yerine geçmek istiyor. Na Hee-Do, milli takımda yarışıp altın madalya kazanmış eskrimci Ko Yurim'i yenmek istiyor. İkisi de önceleri hayran oldukları bu insanların hayatlarına giriyorlar. Yaşadıkları bir kırılma anı sonrasında ise hayranlığın yerini yenme çabası alıyor. Rakipleriyle yakinen tanışıp onlardan bir şeyler öğreniyorlar. Gözlemliyorlar, not ediyorlar, ders çıkarıyorlar ve uyguluyorlar. Bu noktada iki ayrı süreci görüyoruz. Aslı, bu rekabette daha yıkıcı yollara başvurarak, bazen de bel altı hamleler yaparak ilerliyor. Na Hee-Do'nun savaşı ise hem rakibiyle hem de kendisiyle. Altın madalyalı rakibini yenmeye çalışırken aynı zamanda kendisi için de bu süreci eğlenceli ve öğretici olarak geçirmenin peşinde. \"Kazanmak istiyorum ama kaybetsem de dünyanın sonu değil, çünkü her halükarda eskrim yaparken ve yarışırken zevk alıyorum.\" diyor kendi kendine, fakat aynı zamanda çok sıkı çalışmaya devam ediyor. Aslı ise, doğru haberin peşinden koşarak bunu insanlara güzelce sunmayı hedeflemektense, sadece o koltuğa oturmayı istiyor. Sonrası yok. Kuş Uçuşu'nun evreninde yeni kuşak ile daha olgun, yaşça büyük insanların çatışması üzerinde durulmuş. Twenty Five Twenty One'da ise hikaye çoğunlukla 90'larda geçiyor. Bununla birlikte hedefe koyulan ve peşlerine düşülen karakterlerin, ana haber sunucusu Lale ve milli eskrimci Ko Yurim'in, göz önünde oldukları için haklarındaki birçok bilgiye ulaşılması son derece kolay. Tanınıyor olmaları bir dezavantaj onlar için, çünkü tüm taktiklerini ve yaptıkları işleri izleyen, takip eden ve onları çok iyi bilen bir sürü rakipleri var. Bir nevi işinin en iyisi olarak kalmaya devam etme çabası ile en iyiyi yenme hedefinin savaşı. Her iki dizide de kulağa küpe yapılabilecek dersler var. Bir şeyi çok mu istiyorsun, yaparken çok mu zevk alıyorsun; peşinden git, deli gibi git, üstüne düşen her şeyi yap, insanlar desteklemezken bile yap, yüz defa yap, bin defa yap. Eğer gerçekten seviyor ve yapmaya devam etmek istiyorsan, sonunda oluyor. Unutma, başta da belirtildiği gibi azimle vuran taşı deliyor. Na Hee-Do gibi. Eğer yolda fark ettiysen ki bu senin tutkun değilmiş, sal gitsin, yolu yarıladıysan bile fark etmez. Bırak, başka yöne git. Kendini yorma. Eğer istediğin şeyler uğruna yolda birilerinin üstüne basıyor veya onları yolun dışına itiyorsan Aslı gibi, unutma kazansan bile arkanı onlara dönmüş oluyorsun. Bilemezsin ne zaman gelip sırtından vuracaklarını. Altından koltuğunu alıverirler de ruhun duymaz. Ve her iki dizinin de yan karakterlerine ayrı ayrı \"Acaba ne anlatma çabası içerisindesin? Derdin ne?\" diye sorarak izlemenizi tavsiye ederim. Çünkü kendilerini sorgulayışları çok güzel. Verdikleri kararlar iyi kötü tartışılır, ama soru sormak ve kendini fark etmek, hoşuna gitmeyen öğrenmişliklerini değiştirmeye çabalamak bence cesaret işi. Buradan bazılarınıza kocaman bir \"Helal olsun!\" demek istiyorum yan karakterler. Hepinize değil. Evet, yazıyı bitirmeden evvel belirtmekte fayda var. Bahsettiğim dizilerden biri Türk diğeri Güney Kore yapımı. Paşa gönlü izlemek isteyenlere duyurulur..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/536/code/jtyLvSjoFDqKKWqVYjkvhmb3gvLb5d6FBQa9evWjMQzK0VD0xQcRee5eOURPsfnm91VKPRuOsYu3jCYqbXvElRikBdUWibKVtWs3IXVE3WIS41NGXO6c2JDt9EDlgQC6FAJ8FgmC7LwbomzSVH1V3j", "text": "Pisletmek için azmetmiş insan, ne diye!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/542/code/S7PJHuvIBaYBZFqESOyxG3a7yV0I6xqgeRWOSRfMygsrBW2EBFMQI5mFZ6nj0Kat7XrxHa8HRPglVUXCZ2R7gA35r1wkTI7ZMK18bauyYDGwPwnQqgcVCMGrjwiqJmbnmZ3QpkIxBWe8wCd72JncHY", "text": "Ve işte böyle yarım bırakıp gittin her şeyi. Mesela bi' ömür bıraktın, bi' insan bıraktın mesela. Sabaha buzunun çözülmesi için gece buzluktan çıkarılmış bir parça et bıraktın. Et sote yapacaktın galiba. En güzel yaptığın yemeklerden biriydi. Ellerine değen et dayanamaz yumuşacık olurdu. Sihirli ellerin vardı. Bir de baharatların vardı. Öyle baharatlar kullanırdın ki benim adını dahi ömrümde duymadığım. Bugün seni uğurladık. Üstüne toprak atmam için küreği elime verdiler. Bir küreğe bir toprağın içinde yatan sana baktım. Yapamadım, kollarım reddetti, bacaklarım taşımayı bıraktı bedenimi. Zihnimde hala seninle konuşuyorum. Eve giriyorum, Ayakkabılarını içeri almayı unutma. diye sesleniyorsun içeriden. Seviniyorum. Ceketini askılığa asmayı unutma. diye ikinci bir ikaz geliyor. Şunu unutma, bunu unutma. Yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa giriyorum, buzdolabını açıyorum. İki tane yumurta buluyorum. Dolapları karıştırıyorum, tavaları bir türlü bulamıyorum. Bu tavalar nerede Allah aşkına? diyorum biraz sesimi yükselterek. Sol taraftaki dolapta. diyor içeriden geldiğini sandığım sesin. Omlet yapıp yiyorum. Akşam evde saklambaç oynuyoruz seninle, bir türlü bulamıyorum seni. Aramaktan yoruluyor, yatağa gidiyorum. Gelirsin diye bekliyorum her gece. Beklemekten de yoruluyorum. Bu akşam ben senin yanına geliyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/543/code/LpwyjtcyDJWsPlURDQODW8Sf1fWic3nWGflEBoALItaLJFj9dtqY9BekTkQDJV4yDpjgeMFopRElE7NSezbPRrrDgsa0J20Tql8iBIx5xGfr1IH9N2MMWNPBRzJSWP764yhKcGEw7Rj8GAG8zAwkYa", "text": "Başrollerini Woody Allen ve Diane Keaton'ın paylaştığı 1977 yapımı filmin, senaristi ve yönetmeni yine Allen'ın kendisidir. İkilinin gerçek hayatta yaşadıkları aşkın üzerine yazılmış olan film, diyalogların çarpıcılığı, karakterlerin gerçekliği ile kendinden sonra gelen birçok romantik komedide referans kabul edildi. New York şehrinde komedyenlik yapan Alvy Singer-Woody Allen- ortak bir arkadaşları ile tenis maçı yaptıkları sırada tanır Annie'yi. Annie Hall-Diane Keaton- kendine has konuşma tarzı, utangaç ama sevimli hareketleri, ilginç anekdotları, kısa kahverengi saçları ile Alvy'yi etkiler. İkilinin inişli çıkışlı, renkli, bol kavgalı ilişkileri aralarındaki çekimin kuvvetinden olsa gerek harlı bir ateş gibi sönmeden yanar, bir türlü birbirlerinden ayrı yapamazlar. Kadın-erkek bakış açıları arasındaki farkın film boyu diyaloglara yedirildiği, Allen'ın komedyen zekasının her sahneye harmanlandığı filmde başrollerin yanı sıra yardımcı oyuncuların, özellikle Tony Roberts, Paul Simon, Carol Kane'in müthiş performansları da göz dolduruyor. Seyirciyi de dahil edercesine kameraya dönüp konuşulan sahnelerin bolca yer aldığı film, 1978 yılında 50. Oscar töreninde 4 ayrı dalda Oscar'a layık görüldü. Romantik komedi sevenlerin kesinlikle izlemesi gereken bir klasik. İyi seyirler!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/544/code/uJYCYLznVQg816jmHiTCgdNnPCjfhGhCGcXNfHYkcgbVoDQziPMfp2barNPwBruubjpoygGdp9uAxyYzjtxKc4mPAs99H2sKJiXHVYLibDzuzWX0fmJsRGfiPITOnTkt2hX7u5V4oksLOZocLl7m39", "text": "Yaşadığımız şehirde turist olmak, her gün geçtiğimiz sokaklarda acelesiz yürümek, kuşların sesine ağaçların rüzgarda salınışına dikkat kesilmek, denizin dalgalarını izlemek, tarihi içimize çeke çeke ilerlemek hayattan aldığımız lezzeti arttırmak bu olsa gerek. Hem bunu yapmak bazen sandığımızdan daha basit, özellikle de Virginia Beach gibi okyanus kıyısında tatlı bir sahil yerleşkesinde yaşıyorsanız. Bu şehir etrafındaki iki diğer yakın şehir ile birlikte Kuzey Amerika'da yerleşimin ilk kurulduğu bölgelerden biri. 1700'lerde Avrupa'dan gelen kolonilerin ilk ayak bastıkları topraklar olan kuzey kıyısında bulunan sahildeki parkın adına, ilk varılan anlamında First Landing State Park demişler. Şehir, kış sezonu yalnızca yerlilerden oluşan nüfusu ile çok kalabalık olmasa da nisan ayı sonlarında başlayan turist akınları ile şehrin nüfusu yıl içindekine oranla neredeyse iki kat artış gösteriyor. Mayıs-haziran aylarında havaların en ideal olduğu günlerde karnavallar başlıyor. Şehir içi lunaparklar, sahilde konserler, dans geceleri, yemekli şenlikler ile hem yerlileri hem de turistleri her gün için yeni bir etkinlik bekliyor. Peki bu şehirde sıcak bir yaz günü nasıl geçer? Sabah erkenden evden çıkıyoruz. Okyanusa giden yemyeşil yollardan geçerek ilerliyoruz. İlk durağımız: Mosaic Cafe Restaurant. Mükellef bir Türk kahvaltısı bizi bekliyor orada. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Atlas Okyanusu sahil şeridi boyunca yürüyoruz. Önümüzde tüm ihtişamıyla uzanan koca maviliğin karşı kıyısı Portekiz'e bakıyor. Öğle sıcağından yararlanıp halka açık plajlarda kalabalık olmayan saklı bir koy buluyoruz. Yüzmekten yorulduğumuzda kitabımızı okuyor, yanımıza aldığımız meyvelerimizi yiyoruz. Öğleden sonra çilek toplamaya Salem Berry Farm'a gidiyoruz. Her ay farklı bir meyve toplayabiliyoruz bu tarlalarda. Çilekler olgunlaşmış, kırmızı ve sulu. Bize verdikleri sepetlerle istediğimiz kadar çilek toplayıp daha sonra kilo hesabıyla satın alıyoruz. Akşam yemeği için sahilde bulunan iskelenin ortasında okyanusun tam üstündeki restoranı seçiyoruz: Ocean Eddies Seafood Restaurant. Menüde her çeşit balığa yer verilmiş, denizden çıkan ne varsa bu restoranda olduğundan emin oluyoruz. Yemekten sonra iskelenin ucuna doğru yürüyoruz. Balıkçıların balık tuttuğu kısma doğru yürüdükçe iskele her adımımızla daha çok sallanıyor. Okyanusun gökyüzüyle birleştiği yerde mavilikten başka bir şey görülmüyor. Kuzey Amerika'nın en doğusunda güneşin okyanusun üzerinden doğuşunu izlemenin lezzeti ayrı elbet ama gün batımını okyanusa doğru görebileceğimiz bu parkın yeri apayrı: Plum Point Park. Gün batımı sakin dalgalar üzerine dökülüyor. Gittikçe kızıllaşarak batıyor güneş. Akşamı, sahilde konserlerin verildiği festival alanında bitiriyoruz. Harborfest hem kaliteli müzik hem farklı ülkelerin geleneksel yemeklerini sunuyor bizlere."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/546/code/4mKteJbGtmxxOEEk3PFDgqBmu9jgqX04sVuPYghrm2Cb7OutfSAvwLvtBgRTyPIAuwzf9pllXaye5ekkQbZjtVdLRgDVVOD4NqScQBR7ZVvfex2UbCCr7UQfmoTMnUNUB1m17835Y3AI5VYrtBO4uo", "text": "Dinleyip unuttunüum bir masal gibi Nüimdi. Ne bir iz ne fotonüraf var elimde, Okul yolunda üNüürdü çanta tutan elimiz. Tezek kokusu havada, yollar çamur ve balçnIk. Ortada bir dere, etrafnInda evler ve uzakta danülar, Selama durmuNü gibi snIra snIra kavaklar. Ne yara kaldnI ne de izi, Bir tren gibi zaman aldnI gitti hatnIralarnImnIznI."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/547/code/iHunkKIbXcnzNSPYDwen1Jw2ckEdGFDWGxnVOEYyVn9pWPXxvxY5CJ29hcreY0D4IBSb1N3OY4U0zvcmP6hoZxh4oChkoaJepxl6jQY5n1HI3CXw3aygCscxaBIdoh9eILq7p58gXrwPJYMSiDlEBe", "text": "Sizlere hem bir gezgin hem de bir rehber edasıyla Bosna gezimden bahsetmek isterim. Uykusuz bir gecenin ardından sabaha karşı Saraybosna'ya iniş yaparak direkt başlıyoruz gezimize. Saraybosna'nın meşhur böreği eşliğinde küçük bir kahvaltı yapıp biraz Başçarşı mevkisini gezecek, ardından otele geçeceğiz. Kahvaltı sonrası Saraybosna çarşısını geziyoruz. Eski Safranbolu edalı bu çarşıda birçok hediyelik eşya dükkanı ile beraber börek ve cevapcici lokantaları da bulunmakta. Çarşı tam bir Osmanlı mimarisine sahip. Başçarşı'nın ortasındaki çeşmeden tutun, çarşının içerisine yayılmış durumdaki birçok cami, türbe ve binaların tümü Osmanlı döneminin eserleri... Bu genel manada Bosna gezimizde göreceğimiz çoğu eser için de geçerli olacak aynı zamanda. Küçük Saraybosna turumuzu otele geçerek sonlandırıyor, ertesi gün Saraybosna Tüneli ve tünel müzesini ziyaret ile gezimize devam ediyoruz. Saraybosna Tüneli ya da diğer adıyla Umut Tüneli, savaş döneminde Saraybosna'ya açılan tek kapı... Başlarda insanlar kuşatma altındaki Saraybosna'dan çıkabilmek için havalimanı üzerinden koşarak Igman Dağı taraflarına geçmek durumunda kalıyorlarmış. Ancak havaalanı gibi tamamen açıktaki bir alanda bu koşuyu yapmak, keskin nişancılar nedeniyle oldukça riskli ve bu risk birçok insanın da ne yazık ki hayatlarına mal olmuş... Tünel sayesinde kuşatmaya alınmış, ambargo altında tam bir tecrit bölgesine dönen Saraybosna'nın ihtiyaçları çok daha az riskler altında giderilebilmiş. Tünelle alakalı çok ilginç bulduğum bir bilgi de öğrenmiş oldum gezide. Tünel iki taraftan da kazılmaya başlanmış ve ortada buluşulmuş. \"Eğer buluşamasaydınız?\" diye sorduklarında da \"İki tünel açmış olurduk.\" diye cevaplamışlar. Üçüncü gün rota Blagaj, Alperenler Tekkesi... Yolda Konjic mevkisine uğruyoruz. Burada savaş döneminde minaresi yıkılmış, daha sonradan restore edilirken de dönemi hatırlatması açısından tam olarak tamir edilmemiş bir cami bulunuyor. Hemen yanında da bir kilise mevcut... Uzaktan görüp Konjic Köprüsü kenarında 10 üzerinden 5 puan verebileceğimiz bir çay içip yolumuza devam ediyoruz. Alperenler Tekkesi, Bosna'ya Osmanlı'dan da önce gelen dervişlerden Sarı Saltuk'un zamanın bölge valisinden aldığı izinle, bu eşsiz bölgede bir tekke açma isteklerinin olduğunu belirtmesi üzerine yapılmıştır. Tekke, döneminde bölge halkına hem yardımlar etmiş hem de bölgede İslamiyet'in sevdirilerek yayılmasına beşiklik etmiş; Osmanlı'nın fethinde de halkın İslam'a zaten ılımlı olmaları sebebiyle ciddi bir kolaylık sağlamış çok önemli bir tarihi mekan... Çevresindeki doğal güzellikler, eşsiz manzarası ve yanında başlayan Buna Nehri ile harika bir görsel şölen... İmkan dairesinde kesinlikle tekke yakınlarında bulunan lokantalarda alabalık yemenizi de tavsiye ederiz. Blagaj'dan çıkıp Mostar'a geçiyoruz. Şehir içine girer girmez Mostar tüm heybetiyle karşılıyor bizi. Kalabalığa iyice dalıp köprüye doğru ilerliyoruz. Köprü ve içinden geçtiğimiz çarşı yine bir Osmanlı mimarisi... Köprüye varıyoruz. Mostar Köprüsü savaş sırasında tamamen yıkılmış. 2003 yılında da UNESCO iş birliği ile restore edilip yeniden yapılmış. Geleneksel olan köprüden atlama olayı hala devam etmekte ve hatta biz de bir atlayışı görme şansına erişiyoruz (O 100 'yu veren herkese teşekkürler.). Ancak eskiden olduğu gibi her isteyenin atlaması gibi bir özgürlük artık mevcut değil. Köprüden atlayan ve sonra bulunamayan iki kişinin ardından bu yasaklanıyor ve sadece oradaki profesyoneller atlayabiliyor. Eski çarşıdan dondurmamızı alıyor, birkaç dükkanı ziyaret edip eve boş dönmemek adına hediyelik eşya da ediniyoruz. Dördüncü günümüzde rotamızı önce Bosna Piramitleri'ne, Visoko'ya çeviriyoruz. İlginç değil mi? 2005 yılında, Bosna'nın Visoko şehrinde bulunan Piramit şekilli yapıların insan yapımı olduğu iddia ediliyor. Gel-git bazı politik süreçler ve araştırmalar sonrasında piramitler hakkında ortaya atılan savlar temelsiz sayılıyor ve piramitlerin araştırmaları hem dünya kamuoyunda yer edinemiyor hem de devlet tarafından desteklenmiyor. Günümüzde hala kazı çalışmalarına devam ediliyor. Piramitlere giden bazı tüneller açılmış durumda. Tünellerde bulunan çeşitli bulgular mevcut. Bunlardan biri, pozitif enerji yaydığına inanılan bazı özel taşlar. Tünellerin kenarlarında, ortasında bu taşların bulunduğu meditasyon odaları oluşturulmuş. Ziyaretine gelen birçok ünlü isim var. Ben sadece en meşhur ziyaretçisini, Djokovic'i söylüyor ve geçiyorum. Şimdi rotamız Travnik. Travnik, birçok Bosna şehrinde olduğu gibi Osmanlı döneminde şehirleşmeye başlamış ve de Bosna vilayetinin merkeziymiş. Şehir, Osmanlı İmparatorluğu'na 77 vezir kazandırmış olması nedeniyle \"Vezirler Şehri\" olarak da anılıyor. Şehrin tepesindeki Travnik Kalesi; kaleden aşağı baktığınızda görebileceğiniz onlarca cami, şehrin her köşesinde bir Osmanlı eseri... Bu eserler arasındaki bir camiden özellikle bahsetmek istiyorum. Malum, camilerin günümüzde olduğu gibi o zamanlar da elektrik, su, bakım-onarım vs. gibi çeşitli ihtiyaçları mevcut. Bu ihtiyaçlar Osmanlı döneminde vakıflar aracılığıyla karşılanıyor. Örneğin Saraybosna'da bulunan Gazi Hüsrev Bey Camii'nin giderleri Gazi Hüsrev Bey Vakfı'nca, caminin çevresinde bulunan vakfa ait dükkanların kiralarından karşılanıyor. Hüsrev Bey'in vakıflar ve cami ile alakalı da bir vasiyeti bulunuyor. Bayağı ilginç bence, vasiyete de bir bakabilirsiniz. Gel gelelim Travnik'te bulunan Alaca Camii'ne... Osmanlı döneminde Alaca Camii'nin ihtiyaçları caminin altında bulunan 6 tane dükkanın gelirleriyle karşılanıyor. Böylelikle caminin ihtiyaçları giderilmiş ve masraflar için de ekstra maddi bir yükümlülüğe girilmemiş oluyor. Takdir edilesi basit ama çok etkili bir metot diye düşünüyorum. Şu an dükkanlar birleşik biçimde, otantik bir Osmanlı kafesi gibi işliyor. Güncel gelir nereye gidiyor bilemiyorum. Beylik, Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Yugoslavya dönemiyle; savaşlarıyla, yaşadığı hazin olaylarla; 1. Dünya Savaşı'nın başlama sebebi gibi birçok hadisenin burada gerçekleşmiş olmasıyla; yeme-içme-yaşam kültürüyle; hüzün ve sevinçleriyle Bosna tam bir tarih köşesi... Daha buraya sığdıramadığım birçok güzelliğiyle Bosna kesinlikle ziyaret edilmesi gereken bir ülke. İmkan dahilinde herkese tavsiye ediyorum. Sevgilerle..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/549/code/jt06Cv0cVsg8heJKj2o5dI5s0uPxCrRxmmzCgyv9EpWYI66ksyLXB2xpvKTWZ3gRO1JRIHRuxenHMhniLGen0TFgairjfwUsM8vF9WvdD79tC3XsA6MPKePfSJXZS8vh6sZmllxjHlqBW63RoP0BbB", "text": "\"Soldan ve aşağıdan üçüncü pencere\" diye geçirdi içinden. Dirseklerini bacaklarına dayamış, elleriyle iki yandan şakaklarını ovuyordu. Gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı. Sokaktaki trafiğin sesi, kalabalık bahçeden gelen uğultuya karışıyordu. Gözlerini açtığında bir yabancının tuttuğu, yarıdan fazlası boş sigara paketi ile karşılaştı. Yanında oturan adam paketi önünde yavaşça salladı. -Biliyor musunuz, matematiğimin iyi olmasını bu merete borçluyum. Kaç tanesini ne kadar sürede içiyorum diye bir zamanlar kafamdan o kadar hesap yaptım ki... Cevap olarak gülümsemekle yetindi. Son içtiği sigaranın üstünden bir hafta geçmişti. Kısa bir tereddütten sonra pakete uzandı. Parmaklarının arasındaki sigarayı bir süre sabit gözlerle izledi. Bir yerlerden bildiği ve ortak anıları olan ama ismini çıkartamadığı tanışıkmışçasına baktı ona. Sonra ani bir hareketle dudaklarının arasına yerleştirdi. Adamın uzattığı çakmağa yaklaştırıp uzun bir nefes çekti. Yüzlerce yabancı farklı dertlerle aynı mekandayız. diye düşündü. Kafasını çevirmeden yanındaki adamı süzdü. Ayaklarını durmadan sallıyor, uzun ve kemikli parmakları ile bacaklarının üstünde ritim tutmaya çalışıp başarılı olamıyordu. Arada bir sessiz ve anlamsız kelimeler dökülüyordu dudaklarından. Bakışların kendinde olduğunu anlayan adam aniden dönerek Sizde umut var mı? diye sordu. Sanki umut bakkaldan satın alınıp insanın cebinde taşıyabileceği bir şeymiş gibi sormuştu bu soruyu. O da kendine bunu soruyordu günlerdir. İnanıyor muydu doktorlara? Altı ay önce şimdi bahçesinde sigara içtiği aynı binanın üçüncü katındaki soğuk ve karanlık odada yatarken umudunun tükendiğini hissetmişti. Belli ki tükenen umudun yerine yenisini yeşertmek öyle kolay değildi. Belirsizlik. Bekleyiş. Vazgeçiş. Var diyorlar. Ama ben... bilmiyorum. Sigarasından uzun bir nefes daha çekti."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/55/code/6R7aHxqqGbJ5rocgjrmuA98C9z7Utgkr1UswFD2W5XyWpdlOwH2DKE6IEH4GWEoIHZbZ7eAeeCRyxA7kpHP6nceWAe24zxFtHEvJe1b75f7OtLkdOBaWd5JDZnYxIuTRC9sOxJ1sKG8Wd4Oz8Ay5q6", "text": "Her geçen gün doğanın yok oluşuna yeniden şahit oluyoruz. Masum hayvanların, suçsuz ağaçların, çaresiz insanların yaşam alanlarının hunharca yok edilişine. Bir kaplumbağanın yeterince hızlı olmayı başaramadığı için alevlere teslim oluşuna, bir köpeğin yangınların arasında yavrularını kurtarmaya çalışmasına, denizdeki canlıların plastik ve zehirli atıklara karşı verdiği mücadeleye ve tüm diğer canlıların sığınacakları doğanın yok edilişine şahitlik ediyoruz. İnsan yaşamını da en acı şekilde kapsayan bu yok oluşlar, insanların gözleri önünde hatıralarını, birikimlerini; alevlere, sulara teslim edişine sebep oluyor. Geride sadece yok olan doğanın ve çaresiz, hüzünlü insanların geri döndürülemez acıları bırakılıyor. Fakat bu durum sadece ateşin düştüğü yeri değil, vicdanında zerre insanlık taşıyan herkesin yüreğini yakıyor. Dünyadaki acılar dinsin, insanlar gülsün, hayvanlar doğada özgürce hayatlarını sürdürsün dedikçe her geçen gün yeni bir yıkım, yeni acılar meydana geliyor. Aslında tüm bu yıkımlar ve yok oluşlar insan evladının eylemlerinin sonucu meydana geliyor. Bu yüzden sormalı insan evladı kendine Doğa bize ne yaptı, doğa bizden ne çaldı da biz ona bu kadar acımasız davranıyoruz? diye. O; toprağı, bitkileri, ağaçları, suları ve tüm diğer güzellikleriyle insanlığa ve tüm canlılara hayat vermekten ve daha iyi yaşama koşulları sunmaktan başka bir şey yapmadı. Umarım insan evladı insanlığa ve tüm canlılara hayat veren ormanlar tamamen yok olmadan ve göller, nehirler, denizler tamamen kurumadan bunların değerini anlar ve ellerini doğanın yakasından çeker. Gelecek nesillere daha iyi ve daha yeşil bir dünya bırakmak insanlığın vazifesidir çünkü böyle bir miras onların en temel hakkıdır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/550/code/TeISvFCDweWDdGrI2tSDXLzfUxViYfgBe8ZFps9uh6xY3vry2x1v8sN4Q8w7798tDAFY6734QogNkxOyqABjXNaweJaz44XduQ9sK6mljE9FSuwJmZHVtUOXGwIb5zbgwC7ZViWnAUpvINW19QHZb9", "text": "Cengiz Aytmatov'un 1958'de yayımlanan ilk uzun romanı Cemile'yi incelerken kitabın, aşk kitabı olarak anılmasını anlamlandıramadığımı belirtmek istiyorum. Ben kitabı, bir dönem kitabı olarak değerlendirmeyi tercih ettim. II. Dünya Savaşı sırasında insanların yaşadığı zorluklar muazzam bir şekilde işlenip satırlara dökülürken aynı zamanda dönemin ahlak anlayışına da şahitlik etme fırsatını buluyorsunuz. Bana göre kitapta çok fazla açık nokta vardı. Kitabın seveni çok fazla olduğu için okumayın diyemiyorum ama abartıldığını düşündüğüm bir eser oldu. Kitabımız, Seyit'in ağzından anlatılıyor. Seyit'in abileri savaş için cepheye gittikleri için evin bütün yükü Seyit'in omuzlarında. Oysa o daha küçücük bir çocuk ama evin erkeği olmak zorunda. Cemile yan evin gelini, kaynanasına her işte yardımcı olan örnek bir gelin. Bir gün Cemile'ye askerlere giden çuvalları taşıması için emir gelir. Seyit gelinlerini yalnız bırakmamak için ona eşlik eder. Bu sırada Cemile ve Danyar'ın yolları kesişir. Kocası askerde olan ve sadece mektuplarının sonunda ona bir selam yollamakla yetiniyor diye onu sevmediğini düşünen Cemile neler yapacak? Seyit'in yaşananlar karşısında tepkileri neler olacak? Merak edenlere keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/552/code/ixEVBGmFXXPWEN8OM4u2gfgfuABIGeGxPI31xLm6JFOn41iaTXEDyOp5jMaIe8ib4MrkTKe2iUgRxKkBlSB5aDSJMSud0zRm5byxMetbnpkjFld5Gdj9UCvwFYcXJNAxlDlFjWMfMxxII9URcXSiLb", "text": "Merhaba sevgili filmsever! Film sevmek ve anime sevmek aynı şeyler değil biliyorum. Ben bugün burada gelmiş geçmiş en iyi anime sanatçısının elinden çıkanları anlatırken belki de sevmediğin bir türden bahsediyor olacağım. Ama önce başka şeyler anlatacağım ki sen de bunun sadece bir animasyondan ibaret olmadığını anlayacaksın gibi geliyor. Evet, günlük Miyazaki övme süremi tamamladığıma göre film yorumuma başlıyorum :). Film, Japonya'nın daha makineler tarafından istila edilmemiş bir köyünde başlıyor. Köye, iblise dönmüş bir domuz saldırıyor ve köyün prensi Ashitaka bu domuzu kahramanca öldürürken koluna iblisin değmesiyle lanetleniyor. Bu laneti bozmanın yollarını aramak için uzaklara gitmesi gerektiğini söyleyen kahin kadını dinleyerek atlıyor geyiğinin sırtına, sürüyor ormana. Yollar uzar giderken ormanda ilk kez Mononoke ile karşılaşıyor prens. Asıl ismi San olan bu insan kız, orman tanrılarından olan dev kurt Moro'nun yanında büyümüş ve Prenses Mononoke olmuş. Ashitaka gördüğünde ise normalde taktığı maskesini çıkarmış ve tüm o vahşi güzelliğiyle karşısında duruyor. Bu ilk karşılaşmalarından sonra filmde iki ayrı taraf görüyoruz. Orman ruhlarının, tanrılarının, yani ormanı korumaya çalışan tüm canlıların -Mononoke de bu tarafta tabii- olduğu taraf ve makineleri kullanmaya başlamış, ormanın ruhunu öldürmek isteyen Lady Eboshi liderliği altındaki kasabanın olduğu taraf. Lady Eboshi ve kasabasındakiler kaybolan insanlığımızı, sanayileşirken kaybetmekten korkmadıklarımızı, bencilliğimizi sembolize ediyor. Silahlar üreterek birlik olup ormanlara saldırıyor, kendi kurmak istedikleri düzen uğruna tüm doğa dengesini mahvetmek istiyorlar. Gelişme kısmında bu iki tarafın savaşını ve Ashitaka'nın doğa ile insan arasındaki dengeyi kurmaya çalışmasını izliyoruz. Filmin sonunu ve hatta tamamını izlemeyi size bırakıyorum çünkü bu filmler klişelerden oluşmuyor. Aksine, normalde basit işlenebilecek bu konu ince ince detaylarla, beklenmedik asiliklerle, kötü karakterlerin bile bize empati kurdurabilmesiyle tamamlanıyor. Renkler, doğanın güzellikleri, bunlar bir insanın aklına nasıl gelir ki dedirtecek hayali unsurlar ve onların muhteşem, kusursuz çizimleri... Prenses Mononoke tam olarak bu tanımdır benim için."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/555/code/q0pNIAFM2pcDtDlXIHZygS6QX7X2yp5XZVpoV6vuBdgy0IDKA69XKXumNFTuiTdkpbXHlECV0TVNwoHF0gahfMpZ6AOUfDS7lpGRILKlBzOYhN692So0WJYoBWIcNsM7H3cT5Mw4J07TKCut8NntJb", "text": "Bir biyografi ve dram filmi önerisi ile buradayım. Gerçek bir olayı anlatmakta olan bu filmin başrolünde usta oyuncu Tom Hanks oynuyor. Diğer oyuncuların da işlerine söyleyecek sözüm yok tabii ki, adeta olay o an gerçekleşiyormuş gibi hissettiriyorlar. Başarılı bir pilot olan Sully Sullenberger yine sıradan bir uçuşa çıkıyordu. Kısa süre sonra bir kuş sürüsüne çarpması sonucu birçok elektronik hata almaya başlayan kaptan pilotumuzun 115 kişinin hayatını kurtaracak hızlı ve hayati bir karar vermesi gerekiyordu. Hudson Nehri'ne acil iniş yapmayı düşündü fakat tüm tehlikelerinin farkındaydı, yine de yapmak zorundaydı. Bir mucize gerçekleşti ve kimsenin burnu bile kanamadan uçağı başarıyla nehre indirdi. Birçok insanın gözünde kahraman olsa bile bildiğimiz gibi candan çok mal diyenler ve yandaşları için büyük bir suçlu olarak görülmekten kaçamadı. Bu filmde kahraman olarak nitelendirdiğim pilotumuzun başına neler gelmiş onu öğreneceksiniz. Biyografi ve dram filmi olunca ister istemez sıkıcı olacağı konusunda biraz ön yargılı olabiliyor insan. Size tavsiyem ön yargılarınızdan kurtulup bu filmi öyle izlemeniz. Sulu gözlü biriyseniz eğer mutlaka bu filmin ufak da olsa bir bölümünde hafif nemlenecek gözleriniz. Hikaye akıcı bir anlatımla yapılmış. 1 saat 36 dakikalık süresi ise bir film için ideal bir zaman. Verilmek istenen her şey size rahatlıkla ulaşıyor. Yeri geliyor seviniyor, yeri geliyor merak ediyor, yeri geliyor gülüyor, yeri geliyor hüzünleniyorsunuz... Hepsini bir araya getirmekte nasıl başarılı olunur bu yapıtla görüyoruz. Ben çok sevdim, çok etkilendim. Eminim sizler de sevecek ve etkileneceksiniz. Kesinlikle zaman kaybı olmayacaktır. Mutlu seyirler diliyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/558/code/hzcHYzCvQNDLG63ehm7huCSB1n5xZB7AfySKmCNRcjE73ZVAcszhQ4FYF5IhE0CDZw8PUHTglVl4p9VcuNdoGYpekp7PIN7Vbxe9W4LaBcbp2pVGDthGSuSB1c9gquEgIMoeW0LdIJdSI67GgxwHPU", "text": "Gökyüzünden dökülen ilk yağmur damlasının yeryüzüyle buluşmasıyla başlıyor her şey... Buram buram kokan toprak, suyun gücüyle birleşip yeşile dönüyor. Yeşil öyle güçleniyor ki, hava oluyor, bulut oluyor... Mavi ve yeşil önderliğinde tüm renkleri daha kolay ayrıştırabildiğin, serin bir sabaha uyanıyorsun. Yazın o üstüne yapışan ıslak havasını alıp götüren, ufka baktığında dağı tepeyi keskin bir şekilde gösteren, şöyle derin bir nefes alıp Oh be! Çok şükür, bin şükür! dediğin o sabaha. Yağmur yağmış, toprak kokmuş, renkler görünmüş sen de yeni bir güne uyanmışsın. Bir kahve demliyorsun. Mars'ın sert açısıyla beraber harekete geçmeye ve üretmeye zorlanacağımız bir Başak Yeniayı var önümüzde. Geride bıraktığımız süreçte yaşadıklarımızın ağırlığıyla neyin nasıl olması gerektiğiyle alakalı ciddi kararlar aldık. Kimimiz gönül rızasıyla, kimimiz gönül yangınıyla verdi kararını. İster istemez itildiğimiz bu yoldaki yeni hedefimiz de üretmek ve çalışmak olacak. Olan biten her şeyden sıyrılıp varlığımızı kanıtlamak istercesine bir mücadele içerisine gireceğiz. Özellikle kariyer alanında ve günlük rutinlerimizde olmak istediğimiz alan ile alakalı bir ürün elde etmek için adım atmamız bekleniyor. Yıllardır hayat gailesi içinde bir şeyler için mücadele ederken farklı metotlar denedik. Bunların bir kısmı tıkırında çalışırken bir kısmına hiç bize ait olmamasına rağmen bulaştık. Yeniyi denemedim. dememek içindi mücadelemiz. Bu noktada yeniyi ne kadar denemiş olursak olalım, yine yeniden yeni demek gerekiyor. Uğruna mücadele ettiğimiz her ne ise, oraya giden başka bir yol daha olmalı. Yollar hatta. Zira Kimse hedefine ulaşamasın. diye uğraşan bir sistem yok. Bilakis hepimizi hedefe itekleyen bir sistem var. Bir yudum alıyorsun kahveden ve renkleri daha iyi seçebilmenin verdiği güçle çıkıyorsun yola. Toprağın kokusu biraz daha yeşermek istercesine tütüyor burnuna. Sanki gün her zamanki günlerden daha başka görünüyor gözüne. Renkleri arkana alıyor, yaşadıklarını bir kenara bırakıyor ve bulut oluyorsun. Bulut olup, yağmur olup kendi toprağına, kendi tohumuna yağıyorsun. Bir sonraki baharda yeşermek için, kendi kendinin baharı olmak için gürlüyorsun bu sefer. Gelecek bahar bir meyve verecek olmanın omzundaki hafifliğiyle çıkıyorsun yola."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/560/code/ZcjLx2S0Rft8Qr64ka4Wm88CTdce4UP3Wrz8bfrfCGQJzDkyt3wTz44C1BfYKxkV3Y8uQ3RE7eon8JVMeBh42R8ZK4jyeuuVejckSW1lMrumfqRV2dngbWRTlgy3voi7A2bToirajLyrYXTb4pLWFF", "text": "Yüzü, hayatın tokatlarıyla kırıştığı ve karardığı fikrini uyandıran bu cılız adama yaklaştım. \"Güzellerinden ver bakalım bana da.'' dedim ihtiyara. ''Bakalım dedikleri kadar tatlı mıymış meyvelerin?'' Kıpkırmızı meyveyi elime aldıktan sonra rengi, ağaçta unutulmuş bir elma gibi sarardı, üzerinden çürükler fırladı. İlk ve son kez görmüş olduğumu bildiğim ihtiyara selamımı verip oradan ayrıldım. Pınara geri döndüğümde içimdeki cehennemin alevi mideme tekrardan acı vermeye başladı. Bu sefer avuçlarımı daha geniş açtım ve suyu kana kana içmeye devam ettim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/561/code/imlMltRItPgS6OUOub18lXziX5r0XZx20czAIcRisoXpyXC2DanhYuvNnPggYje7oRvUlqN9VVhsHcEMsCsUwuo61RsUizjhbLB0Vf4YCmtdORY1Ar5nsivpUJMeROhQb6NMwKRG1mjVZE5Eq2GqGH", "text": "Söyleşide konuşma sırası bana gelmişti. Direkt olarak konuya girdiğim için insanlar şaşkın ve meraklı bakışlarla, birçoğu da kim bu kendini beğenmiş der gibi bakıyordu. Durdum, salonda beni pürdikkat dinleyen insanların yüzlerine tek tek baktım. Hepsinin olmasa da bazılarının yüzündeki afallamayı görebiliyordum. Biraz sonra da hayat devam edecek oradaki herkes için hiçbir şey olmamış gibi. Biri hariç, artık yaşayamayacak olan o adam hariç.\" dedim. Düşüncelerimizi böylesine sarsmaya hakkınız yok. dedi sitem dolu bir ses. Bunu dedikten sonra da kalkıp salondan ivedilikle çıkıp gitti. Güleç bir ifadeyle konuşmama devam ettim. Bir beş dakika insanları bekledim. Ne diyeceklerdi bana? Düşünmek bu kadar zor muydu onlar için; zordu tabii, benimki de soru mu? Çünkü eğer düşünseler kendileriyle yüzleşeceklerdi. İnsan, en çok kendinden kaçar, kendini bilmek istemez. Ne yaptığımızı hakikaten bilmiyoruz. Benlik var, benlik var. Biz ikisini birbirine karıştırdığımız için bilmiyoruz. Bilmek için çaba, gayret, emek yok. Bir kere heves yok. Azar azar tüketiyoruz kendimizi. Başkalaştıkça yitiriyoruz ruhumuzu. İnsan, adeta kendini değil, başka birini yaşıyor. Başka bir ruh, başka bir beden, başka bir hayal, başka bir gerçek, başka bir doğru, başka bir gülüş, başka bir ağlayış... Kendinin dışında! İnsanların gözü hep daha yükseklerde, hep daha fazlasında. Hep bir telaş ve kaygı içindeler. Oysa insanlar bilmiyorlar ki, sahip olamadıklarımıza dert yanarken kaçırdığımız vicdanımızdır bizim. Oysaki, belki ömrünün son noktasına kadar hayatını teselli ve tecelli edecek bir an, sadece bir an'ı kaçırıyordur. Mutsuzlar fakat nedense mutlular! Çünkü hep mutsuzlar ama mutluymuş gibi yaparlar. Hayatlarını mış üzerine kurmuşlar sanki. Samimiyetsiz konuşmaların kaplaması olmuş kalpleri. Bu yüzden kendilerini onların yerine koyamaz ve onların hissettiklerini anlayamazlar. Çünkü başka birine bürünmüşler. Kendi değil, başka biri. Kendini kaybetmiş yahut kaybetmek üzere insan, belirsiz bir zamanın, durmaksızın koşan belirsiz bir zamanın içinde. Hiç ara vermeden konuşmuşum. Salon gittikçe kalabalıklaşmış ve düşünceli bir sessizliğe girmişti. Artık sonlara doğru gelmem gerekiyordu. Konuşmamı sonlandırdım alın terimle. Gözyaşları ve alkışlar birbirine karıştı. Salondan çıkarken Düşüncelerimizi sarsmaya hakkınız yok. deyip çıkan insan, geri dönüp salonun bir kenarına oturup dinlemişti. Düşüncelerinin sarsılmasına izin vermişti. Duygularına kördüğüm olmamanın ilk adımını atmıştı belki de. Şu an herkes kendine ağlıyor. dedi salonda oturdukları yerde kımıldamadan duran insanları işaret ederek. Mütebessim bir edayla salondan çıktım. Bulutların dolaştığı, kuşların uçtuğu gökyüzüne baktım, derince bir nefes alıp verdim. Yer kabuğuna basıp giden insanları izledim sonra."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/562/code/ubKkXDnEQKOwzA1f3KcfjtgEqyYScp2zxnTovhbmIcEorQAzSYbA5sGdqRDnE01FWiS680flzT5xwlPjmIkqsBvlnLYRvB5NyhHmQQ99e4nSLsJKNqqSIDWJlqxzuSm8TV09sN93eAwxRmtAJ46LrT", "text": "Are you even in a worse position than a beggar? This is not sentiment, not love nor an instinct. A feeling way beyond them. Are you a little white dove trapped in a cage? Are you seeing yourself in that story? You were that seagull who had the courage to fly through the dark. Is your heart an ancient ruin? In which kids used to run, the lovers used to fool around the vast tulip gardens? Who tired those kissable hands? Is that the years filled your dimples? But you are only 22. Did they steal your life in the spring? Who touched your sinless soul while I could not have the heart to touch one of your hair? Sometimes endless troubles rain on you. But the rainbow comes right after the rain. Become the body of a flower, come, Turn into a rainbow, be the nightingale, come! Bir dilenciden daha kötü bir durumda mısın? Bu bir sempati, aşk ya da içgüdü değil. Onların çok ötesinde bir his. Kafese kapatılmış küçük beyaz bir güvercin misin? O hikayede kendini mi görüyorsun? Karanlıkta uçma cesaretini gösteren o martıydın. Kalbin eski bir harabe mi? Çocukların koşuştuğu, aşıkların uçsuz bucaksız lale bahçelerinde buluştuğu? Öpülesi ellerini kimler yordu? Gamzelerini dolduran yıllar mı? Ama daha 22 yaşındasın. Hayatını baharında mı çaldılar? Saçlarının bir teline kıyamazken günahsız ruhuna dokunan onlar mı? Bazen dertler yağmur olur üzerine yağar. Ama gökkuşağı yağmurdan hemen sonra çıkar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/563/code/WlyLSHcJ6Y3FDoLZHclBZAsZfvHaDgA0nKDvhJmmAxfGRcYEJSDzIoHYW3k2ZtUIi5MeTiqgQ2dTy8yBPPKckqmSaVPJu3CKGp4XYZPgzzJs6oUy1wUNbMI0G9gH72cvQqKVbc44bnmqWj29ZRzuXh", "text": "Yine o gri günlerden birine uyandı. İstisnasız her sabah ılık bir duş ile başlardı güne. Mükellef bir kahvaltıyı müteakip, bol köpüklü Türk kahvesini yapar, evin verandasında yerini hiçbir zaman değiştirmeye yanaşmadığı sandalyesine oturur mevsimleri seyrederdi. Ahşap verandada farklı renklerde sardunyalar ve yasemin vardı. Senede bir kere açsa bile bayılırdı yaseminin kokusuna. Şimdilerde sonbaharı seyrederken sararan yapraklara içlenir, derin nefes alırken burnuna gelen kokuyla dalardı maziye. Saçına düşen aklarda, yüzündeki çizgilerde saklıydı geçmişin izleri. Gökyüzünün grisi yıllar evvel o eve ilk taşındığı zamanı getirdi aklına. Nelerden vazgeçtiği, kimleri geride bıraktığı, kimleri yanına kattığı bir bir döküldü önüne. Burnundan derin bir nefes daha aldı ve ağzından oh dercesine verdi. Rahatladığı şüphesizdi. Arkasından Türk kahvesini yudumladı. Akrep burcunda Venüs ile kavuşan Güneş tutulmasına gidiyoruz. Geride bıraktığımız süreçte özellikle sabit burçlar üzerinde hatırı sayılır zorlanmalara şahit olduk. Sabit kalmaya canhıraş direndiğimiz alanlardan kah güzellikle kah zorbalıkla dışarı itildik. Yitirdiklerimiz ya da yitirdiğimizi düşündüklerimiz oldu. Kapandı sandığımız yaralar tekrar açılırken en derin korkularımız ve ayağımızdaki prangalarla yüzleştik. Maddi ve manevi verilen kayıpların yükü hala omuzlarımızda. Şimdi tüm bunlar değişsin, o konfor alanından çıkılsın diye yeni bir Güneş tutulmasını karşılıyoruz. Bu tutulma özellikle ikili ilişkilerimizi ve maddi konuları mercek altına alacaktır. Bitti dediğimiz yerden tekrar başladığına şahit olacağız. Sorumluluklarımızın bilinciyle kendimizi çalışarak ortaya koymamız gerekecek. Akrep burcu dönüşümü anlattığı için ilerleyen dönemde hayatımızdaki birçok şey dönüşmüş olacak. Herkesin ve her şeyin bizim oluş halimize hizmet ettiğini unutmamalıyız. Özellikle ikili ilişkilerimizde her ne olduysa oldu deyip yeniliğe kucak açmak en doğrusu olacaktır. Kıskançlık, kin, öfke halinde kalmak, canımız acıdı diye can acıtmaya çalışmak bizi olduğumuz yerde tutar. Mücadelemiz ve hareket alanımız tamamen en derinimize ulaşarak istenilen formu kazanmak üzerine olmalı. Bu dönemde hareket etmek, spor yapmak enerjiyi doğru yere kullanmamızı sağlar. Kardeşlerden, yakın çevreden ve gerçekliğine inandığımız kişilerden bu yeni başlangıçlara destek gelebilir. Herhangi bir yeni ortaklık söz konusu olabilir. Maddi konularla alakalı dolandırıcılık söz konusu olabileceği için dikkatli olmakta fayda var. Aynı zamanda arkamızdan konuşanlar ve konuşulanların da bir bir ortaya döküleceği bir sürece doğru gidiyoruz. Geçmişle alakalı birtakım ani gündemler önümüze gelirse bunlardan neden özgürleştiğimizi unutmadan hareket etmeliyiz. Yurt dışı ile alakalı yeni ticaret anlaşmaları yapılabileceği gibi, ani bir kararla yer değiştirmek, taşınmak da gündemimizde olacaktır. Buna ülke değiştirmek de dahil. Manevi konularda da daha derin bir bilgiye ulaşıp kendimizi bu alanda da geliştirebileceğiz. Üreme organları ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda dikkatli olmakta fayda var. Konu Akrep olduğu için krizler ve krizlerin yönetimi çok önemli. Bu yüzden kriz ve kaostan uzakta, yaşlanmak için değil yaşamak için yaşamalıyız. Kimi eleyeceğimiz, kimi geride bırakacağımız mıh gibi ortada. Arkasında durulmayan sözler, gözümüzün önünden düşüp gideli epey oldu. Haliyle artık değişim ve yenilik için yeni bir yol gerekiyor. Kendimizi karanlığımızla ve aydınlığımızla kabul etmemiz gerekiyor. Gücümüzü aydınlık için kullandığımız, ışığımızı yaydığımız sürece evrenin eli de üzerimizde olacaktır. Sonuç olarak hangi kaybı vermiş olursak olalım, buna kendi eski formumuz da dahil, kaybımızla yüzleşip sağlıklı bir yas tutarak bitti dediğimiz yerden tekrar başlamamız gerekiyor. Başkalarını dönüştürmeyi bırakmalı, karanlık ve gizli işler peşinde kesinlikle olmamalıyız. Bizim aradığımız şey; en çıplak gerçek ve o gerçeğin ne olduğunu zaten içten içe biliyoruz. Şimdi Akrep burcundaki tutulmayla bu gerçeğe, öze, derine, dönüşmeye ve yeniliğe gidiyoruz. Bundan yıllar sonra çiçekli bir verandada mevsimleri seyredebilmen için her şey. Yasemin kokuları içerisinde, mükellef bir kahvaltıya müteakip, köpüklü bir Türk kahvesi en çok senin hakkın. Saçına düşen aklar, yüzündeki çizgilerle harmanlandığında sen mevsimleri seyrederken bir bilge var diyecek bugünlerine burun kıvıranlar. Zamanında değişimi seçtiği için çiçekli bir verandadan hayata bakan bir bilge. O bilge sensin."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/564/code/uyCA51VvCVr3ubNJn9V0jJzLYgYkKyAfr6klfA0zDgtcQHvVXTXN82bhVCaYGRZAnB67DQOeSqNKyI81a4s6YVXx5lvf9DheqIHeD8x7czQ7l3HFSmMIZ6oMcUi3wMmyY2P2HN59uPpCheb9L9PxGm", "text": "Öncelikle beni Raf Dergi'ye konuk ettiğiniz için teşekkür ederim. Ben Yaprak Gürdal, üniversite eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi İş İdaresi ve Anadolu Üniversitesi Yönetim Organizasyon bölümlerinde tamamladım. 22 yıl Türkiye ve Kanada'da kurumsal şirketlerde yönetici olarak çalıştım. İçimdeki keşfetme arzusu hayat amacım haline dönüşünce kurumsal hayatı bırakarak tam zamanlı bir gezgin oldum. Şu ana kadar da 80 ülke ve 500'den fazla şehre ayak bastım. Bence herkesten öğreneceğimiz bir şeyler var. Uzun yıllar önce bir tanıdığımın su altına merakından etkilenip dalışa başladım. Şu anda dünyanın pek çok yerinde dalışa giden bir maceraperestim. Gezmeye ilgim çocuk yaşlarımda başladı. Görmediğim yerleri hep merak ettim, bir güç beni hep bilinmeyene çekti. Zaten 12 yıl Kanada'da yaşadığım için artık başka bir ülkeye yerleşmeyi hiç düşünmüyorum. Gezmeyi bırakmak ise asla yapmayacağım bir şey. Tek bir ülke olarak değil ama Uzak Doğu ve Afrika'nın kalbimde ayrı bir yeri var. Evim ise sadece Türkiye. Rutin derken, her ülkenin turistik yerlerini keşfetmeyi de bilinmeyen yerlerini keşfetmeyi de seviyorum. Ayrıca ülkelerin kültürleri damak tadıyla da öğreniliyor. O nedenle yerel lezzetlerini de mümkün olduğunca tadıyorum. Uzak Doğu'da komşu ülkelerin bile apayrı dokuları olması beni hep şaşırtmıştır. Blog yazıları yazıyorum, dergilere ve gazetelere içerik üretiyorum. Ayrıca 2 kitabım var; Denizaşırı Yalnızlık ve Kalbimdeki Uzak Doğu. Kitap projelerim ileriki yıllarda da devam edecek. Bence gezginlik içten geliyor. Keşfetme arzusu ve merakı olan herkes gezgin olur. Raf Dergi okurlarına Gezmek için para şart değil. gibi yalan bir ifade kullanmayacağım. Ancak minimum bir bütçe ile de gezgin olunacağını söylemeliyim. Yaşamınızda tercihlerinizi yaparken gezilere bütçe ayırmanız, gezilerinizi gittiğiniz yerlerde çalışarak hesaplı hale getirmeniz mümkün. Yeter ki isteyin. Zaman ayırarak bu yazıyı okuduğunuz için hepinize teşekkür ederim. Anlık paylaşımlarımı @kucukdunyayaprakInstagram hesabımdan takip edebilirsiniz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/565/code/dPAauqPTW6piI8071u98XjgwwvQbvtATc3Sqocht95DvHervFWIDhLXQJ61WamH25sSZxxsafUOb4QHgmFk1pNQ20leA5krViUmK9rFIuKaOg8fKdWbxPIGZfpMgfrpIyGWV5BzWA3PZHLNzAgSP22", "text": "Hatıralar eskir ve yıllandıkça güzelleşir bazısı. Bağrına ne bastıysa yumuşatır ve kadifemsi dokunuşuyla tekrar ve tekrar keşfe sürükler... Hepsi böyle değildir muhakkak. Kaybolan hatıralarım var benim de. Defterime kalemle kazınmış, aklıma mıh gibi yerleşmiş. Sadece hatıralar mı yıpranır bu nefes alıp verdiğimiz mekanda? Zannetmiyorum, zannetmedim de zaten hiç. Eskiyen çokça şey var bakmayı değil görmeyi bilen gözler için. Mesela büyük anneannemin yüzü. Kırışık ve çizgiler barındırıyor, en önemlisi de bir şeyler anlatıyor. Her çizgi bir hikayeyi bir anıyı mesken yapmış kendisine. Çalışkanlığını sanki ama en çok da inatçılığını anlatıyor. Babaların ayakkabıları da eskiyor günden güne. Üstündeki her toz tanesi emek kelimesinin anlamına tekabül ediyor. Evine sahip çıkışı demek oluyor, alın teri oluyor her yırtılışı. Her eskiyiş yorgunluğu, sevgisi oluyor babanın. Rüzgara karşı oturduğum bankta turuncu yapraklar takılmıştı bir ara gözlerime. O an anladım, onlar da eskimişler. Mevsim eskimiş. Aile yadigarı gümüş çerçevedeki fotoğraf eskimiş. Kalem eskimiş, kağıt eskimiş. Denizin yakamozları arasında meltemle dans eden mürdüm renkli sevdiğim şalım eskimiş. Yağmurlar eskimiş. Camları sokak çocuklarının oyunlarıyla kırılan tahta pencerenin gıcırdayan menteşeleri eskimiş. Ayrılıklar eskimiş. Yaşanmışlıklar eskimiş. Şehirler eskimiş. Şarkılar eskimiş. Kadın eskimiş, adam eskimiş. Aşk eskimiş. Bir kadınla bir adamın hikayesi eskimiş. Eskimesinler diyemem ama nizamın dışına çıkılmasından da hoşlanmadım hiç. Bilmem neden bu nizama tutkunluğum. Tahammülüm yok da'nın kelimeyi terk etmesi gereken yerde terk etmeyişine. Noktalama işaretleri ve ki'ler tartışma sebeplerimdir. Neden yanlış anlaşılsınlar, niye kandırsınlar ki? Anlamam, anlamak da istemem. Balkonumdan görünen şu uzun, çok uzun ağacın tepesindeki yaprağa oturabilseydim eğer ne kadar küçük olduğunuzu haykırırdım size. Küçüksünüz işte! Her şey eskiyor ve yıpranıyor şu üç beş günlük misafiri olduğumuz, adına da dünya dediğimiz yerde. Ayakkabılar, yüzler, anılar, saatler, hayatlar hatta belki kalpler. Ama siz yine de kalplerinizi yıpratmayın. Eskitmeyin onları, diri kalsınlar hep. Mahalle aralarında top oynayan temiz yüzlü çocuklar. Yıkılacak bir gün o sakaklar. Umutlarınız hiç yıkılmasın ama. Geç kalınmış hoş geldin sefasıdır bu, Soğuk iliklerine kadar inmişken bu şehrin, Daha fazla bekleyemezdi yağmak için kar. --Ve siyaha, ve sana... Bu şehirde aşk naraları atarken kuşlar, İz düşümünün kenarına sıralanmış ağaçlar düşer. Bir dem kadar ömrü kalmış yaşlıların, Vakitli vakitsiz öten saatin zayıf tik-takları, Maziye karışmıştır köşebaşı sohbetleri bu şehrin, Hem her harfi keskin ve acı, Gömülene sahip çıkmak ne kadar mukaddesse bu şehrin toprağına, Yüreğimde seni taşımak o kadar bahtiyarlıktır bana."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/566/code/5tzZZfU7GUoEpVwqqzuYI1q1P1scFduD9LwMJ75vCBn59PsQB2JnSIrvPo026diKY3plpZrg104xHrBUABEwucMQOXtKi20DURMg4occGsGkq7UlVg1q0kjHv7yCVuoAJdC7B0uGI3XJwG4RNalFVF", "text": "Yağmuru seyretmek yetmiyor mesela. Hastalanacağımı bile bile ıslanıyorum. Sonra bir sundurmanın altında öylece titriyorum. Toprak kokusu cennetten geliyor sanki. Annem gibi kokuyor. Bütün sokakların sonunda denizi arıyorum. Çıkmaz sokaklarda bile. Görünce içim aydınlanıyor, ruhum ışıldıyor. Maviye olan sevdam hiç bitmiyor. İnsanın denize kıyısı olmalı. Hele bir de deniz gibi bir insana kıyısı olursa, bütün mavilikler onun yanında tatlı bir esinti kalıyor sadece. Onun saadeti çok büyük. Her an çok değerli. Ben hep çocuk kalmak istiyorum. Yarını düşünmeden uyumak, düşeceğimi bile bile yokuş aşağı koşmak istiyorum. Rüzgarın ruhumda çaldığı şarkıyı dinlemek, sabahı başlatan serçeleri görmek istiyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/568/code/iJEbSh2G7j4HTsOXvWCBO3lgd0oiMxGOJfInWwJFyWa0e2JXQQXTkUq5MepCPyG7dbouT6zVMaoiEFwfyY2KbOSsVmN32kRLPhgXOkbE2N1RUkLdNXqYhS9R6RuOohVgin1w5Ikk7WSe4F5OgG7OAb", "text": "Bu kapı geçmişe açılan bir kapı. Önümde boylu boyunca durur. Yol olur uzar, kor olur yakar, zehir olur, utanç olur, haram olur. Küçük bir beden karşısında. Geceler soğuktu geçmişin kat kat yorganları altında. Yalnızdı. Ufalırdı avuçlarımda. Titrek sarı bir ışık sızardı, perdenin dantelli kenarında gölgeler bir kız çocuğunun uzayan parmaklarıydı. Bu kapı karşımda, böyle heybetli böyle acımasızdı. Seslenirdim, sesimi duyan olmazdı. Geç kalınmışlıklar, kalp kırılmışlıklar, göz yaşarmışlıklar... Bu kapı onulmaz yaramdı. Ağız dolusu laflar ettiğim gecelerin sabahında, kurumaya yüz tutmuş bir anı uğruna yaşamaktı. Bu kapı beni karanlığın ortasında yapayalnız bıraktı. Uzaklaşan bir fotoğraf siliniyor gözlerimin yaşına. Büyüyorum hayatımın ortasında. Bir kere daha tek başıma. Büyüyorum kapıdan uzakta. Büyüdükçe eksiliyorum. Yağmurlar yıkıyor tüm yaşanmışlıkları, kırgınlıkları, kızgınlıkları. Fırtına etrafımda döndükçe dönüyor. Bu kapı beni en savunmasız yerimden vuruyor. Kendime döndüğüm her köşebaşı biraz daha pişmanım susmuşluklarıma. Bu kapı geçmişe açılan bir kapı. Karmaşayı, gürültüyü, sağır eden sessizliği, belirsizlikleri, beklemeyi, çaresizliği öğreten bana. Her gün batımında kiremitten bir duvar vardı yanı başında. Güneş vururdu al yanaklarına. Bu kapı sığınağımdı en korkulu anımda. Sonsuz bir boşluğa dönüşmeden, içim sevgiyle dolardı onun karşısında. Bu kapı canımdan candı. Bu kapı, çalmaya gücümün yetmediği bu kapı bana yasaktı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/570/code/QlmTo06XmQTFHC8dCMwFBQ3IpQd3GsedqwZcKw7Mdb90G4w5A7jnZ7pXhYvGkm6o3aQzY3HV39JaFJsUwsTerJ8PyTQt3BpJabUq2txXDN0pfiYOMikJjlUYBnVDjX6gWJrTPqSY0SRAGUXPbmUIiP", "text": "Formula 1, en çok sevilen sporlardan biri. Kitlesi de her geçen gün büyüyor. Bazıları ise insanların bu spora neden bu kadar tutkun olduklarını tam olarak anlayamıyor. Formula 1; dünyanın en zor, en tehlikeli ve en pahalı sporudur. Ayrıca sporcusu olmanın en zor olduğu spor kategorisindedir. Çünkü yalnızca 20 kişi o koltuğa sahip olabilir ve bu 20 kişinin asla seneler boyu F1 koltuğu üstünde yarışacağının garantisi yoktur, kötü performans gösterirlerse koltuğu alttan yetişen yeni pilotlara kaptırma riskleri bulunur; diğer hiçbir spor dalında bu kadar kısıtlı bir kontenjan yoktur. Yıllarca birçok sporcu yarışırken hayatını kaybetmiştir, her an kaza yapma riski bulunur ve her yarış illaki kaza olur, birçok pilot canını ortaya koyarak yarışır. Pilotlar yarışırken birçok şeye hakim olmak zorundadır ve bu hakimiyeti 70 tur boyunca kusursuz bir şekilde devam ettirmeleri gerekir. Strateji, saldırı, savunma, pilotaj, lastik koruma, en hızlı tur, g kuvveti, yağmur, sıcak, soğuk, radyo, pit stop, drs, ers, overtake, vites, kalkış, frenleme vs. gibi birçok etkeni 300 km ve üstü hızla giderken aynı anda ve 1-2 saat civarında konsantrasyonlarını kaybetmeden sürdürmeleri gerekmektedir. O sırada tuvaletleri gelebilir, burunları kaşınabilir, kask vizörüne herhangi bir cisim yapışabilir; hepsinin üstesinden gelmeleri gerekmektedir. Hiçbir yarışı kaçırma lüksleri yoktur, NBA'de veya futbolda olduğu gibi yedek kulübesinde geçirebilecekleri tek bir yarış yoktur, hasta olsalar veya yakınlarını kaybetseler bile dünya şampiyonluğu için o yarışa çıkmak zorundadırlar. Sadece bunlarla da bitmiyor, yarışanlar bir robot değil veya pit ekibi yapay zeka değil. Herkesin bir karakteri olduğu için, duygular, hırslar, stratejiler birbiriyle yarış halinde oluyor. Her pilotun karakteri dünya şampiyonu olmayı kaldıracak kadar güçlü olmuyor veya her pit ekibi en sağlam pilota ve araca sahip olsa dahi onu şampiyon yapacak zekaya sahip olamıyor. İşin arka boyutu da çok büyük öneme sahip. Mühendisler, takımı ve pilotu birinci yapabilmek adına arka planda en iyi şekilde çalışıp kusursuz bir araç yapmaya çabalıyorlar. Araçlarda hatalar olabiliyor, sezon boyu bu hataları düzeltmek için çalışıyorlar. Bu hatalar dünya şampiyonluğunun elden alınmasına sebep olabileceği gibi, kusursuz bir mühendis ekibi takımın ve pilotun şampiyon olmasını sağlayabiliyor. Sponsorluklar ve alınan yatırımlar da takımların hayatta kalabilmesi için önemli bir etkendir. Yeterli yatırımı bulamayan takım veya bütçesinin sınırlarına gelen takım şampiyonluk mücadelesinden kopabilir, hatta takımı satma noktasına bile gidilebilir. Her takımda iki yarışçı bulunur ve bu iki yarışçının mücadelesi de büyük önem taşır. Bazen iki yarışçı birbiriyle de rekabet eder, bazense pilotlardan biri ana pilottur ve ikinci pilotun onu diğer pilotlara karşı çok iyi savunması gerekir. Şampiyonluk mücadelesinde takım arkadaşının bile önemi çok büyüktür. Günün sonunda bütün bu unsurları kusursuz şekilde yapan 20 pilot ve takım, bir sene boyunca her yarışta ilk 3 sırada yer almaya çalışarak dünya şampiyonluğuna oynar. Tabii ki bunun mümkün olması için de en iyi araç ve en iyi pit ekibi ile uyum içerisinde çalışması gerekir. Bize niye Formula 1'i sevdiğimizi soruyorsunuz veya anlamlandıramıyorsunuz ya, işte tüm bu unsurların bizi aşırı derecede heyecanlandırmasından dolayı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/571/code/OWGyJp6vKvG31r1ZPtcYQJC5HcCKzKa55CjNhRsm6yt4JEXmz2vjzRJFL6nInrEk9K0CP4dYDWqO27UC8upHIQcMV9rkrYlQZNu7fmNhYhywH4EwuwFenTToKF4oiFCD1wrWrx5ZD4Hwn28J6jLiTJ", "text": "Merhaba sevgili Formula 1 sevenler ve Formula 1 ne alaka bu dergide diyenler. Günlerden bir gün dinlediğim bir podcast kanalında şöyle bir öneri duydum: \"Her şeyden bir şey bil, bir şeyin her şeyini bil.\" Fevkalade mantıklıydı, fikir çok hoşuma gitti, çok heyecanlandırdı beni. Aynı günün akşamında Netflix'e öylesine bir göz atmak için girdim. Karşıma ilk çıkan öneri Formula 1'in arka planını da anlatan \"Drive to Survive\" adlı belgeseldi. İşte dedim, en azından bir şey bilmem gereken, bana yabancı bir alan. Sonra bu manyak hikaye beni bir sardı ki sevgili okur, anlatamam. Ortak bir paydada akan hikayenin, farklı açılardan anlatılan hali; kendimi sorguladığım ve ders çıkardığım kazanımlara dönüştü. Hani 250 km/h ile giden arabaları izlemeyi ve işin magazinsel kısmını bir kenara bırakırsak; A'dan Z'ye tüm sürece bakarsanız karınca gibi çalışan binlerce insan; işin en ince ayrıntılarını sorunsuz yürütmek için çabalayan dev bir çark, hayatları boyunca çabalamış, vazgeçmemiş, her şeye rağmen her şeyleriyle devam etmiş insanların hikayeleriydi gördüğüm senaryo. Hani mesela dedim ya her şeyleriyle çabalamak diye; şimdi düşünüyorum, kendi hayatımda hedeflediğim bir şeyi yapmak için zaman zaman mükemmellik çukuruna düştüğüm oluyor. Hani bilirsiniz, bataklık gibi çırpındıkça içine çeker; ana fikri unutup yolda bırakır insanı. Heh, mesela benim için o konulardan biri İngilizce iletişim kurabilmekti. Kendimi anlatayım ve karşı tarafı anlayayım tadında bir çabadaydım; fakat zamanla bu hedefin yanına \"Türkilizce\" aksanlı konuşursam benimle dalga geçerler hissi peyda oldu. Yetmedi, yanlış yaparsam da dalga geçerler düşüncesi yerleşti beynime. Kim olduğunu bilmediğim kendi içimdeki bu sesler beni o kadar ürküttü ki komple çabalamaktan vazgeçtim. Sonra ne oldu bakın; bu belgeselde gördüm ki insanların amacı iletişim kurabilmek. Yanlarına herhangi bir düşünce gelip onları yıldırmaya çalıştı mı bilmiyorum; ama iyi ki durmamışlar. O kadar farklı ülkeden ve dilden insan var ki Formula 1 dünyasında; hepsinin kendi rengi bulaşmış ortak konuşulan dil olan İngilizceye. Ferrari'nin bir pilotunun ana dili Fransızca, diğerinin ki İspanyolca, takımdakilerin çoğunun dili İtalyanca ve hepsi kendi dilinin aksanıyla konuşuyor İngilizceyi. Redbull da aynı şekilde, bir pilot Hollandalı, diğeri Meksikalı, takım kaptanı İngiliz. Röportajlarda çok rahatlıkla anlamadım; bu kelime ne demek bilmiyorum, açıklar mısınız vb. şeyler diyebiliyorlar. Arkadaşlar, baştan sona tüm sezonları tek seferde izlediğinizde o kadar farklı İngilizce kullanımları duyuyorsunuz ki art arda; kendi konuşmanız da normal geliyor bir yerden sonra. İşimize bakalım, şov peşinde koşmayalım dil konusunda demişler herhalde zamanında, bayağı da işe yaramış bence. Zaten şov yaptıkları konular başka. Bu belgesele denk gelme zamanım tam 2022 sezonu öncesiymiş. Bir baktım yarışlar başlıyor, tabii 4 yıllık belgeseli şak diye hızlıca izleyince pilotların, takım kaptanlarının, gazetecilerin günümüzdeki hali bir anda büyümüşler gibi hissettirmedi değil ilk başta. Gördüm ki bu sporun tutkunu olan insanlar varmış. Her yarışı izleyen, tüm kurallara hakim olan, gelişmeleri haberleri her an takip eden, tamamen ruhuyla bu işin takipçisi olan insanlar... Ve bir de Netflix'teki bu belgeseli ile Formula 1 dünyasını tanıyan yeni ve çoğunlukla genç bir kitle. Ben ikinci bahsettiğim nesildenim. Sosyal medyada, ben önce izledim, hayır ben daha önce izledim tartışmaları yaşanmış sanırım biraz ilk başlarda. Ben kaçırdım oraları; yetiştiğim dönemde bu belgesel ile ilgili en çok gördüğüm yorum; FIA'nın Amerika'da Formula 1 izleyici sayısının az olmasından kaynaklı, Netflix ile böyle bir belgesel işine girdikleri hakkındaydı. Uluslararası Ticaret bölümü mezunu biri olarak diyebilirim ki derste bu tarz pazarlama stratejilerini görmeme rağmen, yine de düştüm ve iş Netflix belgeseli izlemekle kalmadı, yarışları yerinde izlemek için bilet alma mevzusuna kadar gitti. Alamadım, 6 dakika içinde tükenmiş tüm biletler; mesela bu bilgi belgeselde verilmiyordu, o yüzden olur da günün birinde gidesiniz gelir ve aynı benim gibi, biletlerin \"ışık hızında\" tükendiğini bilmiyorsunuzdur diye söyleyeyim dedim. Her şeyden bir şey bil, bir şeyin her şeyini bil cümlesinin olayı nerelere getirdiğini görünce bir an şaşırmıştım, ama pişman değilim. Henüz ikinci yarıyı gerçekleştirebilmiş değilim, ama her çiçekten bal ala ala bir yerlere geliriz diye düşünüyorum sevgili okur; Formula 1'deki İngilizcenin benim İngilizce iletişim kurma mevzum ile birbirini etkilemesi gibi. Veya bir konuda eksiğimiz, sıkıntımız varsa belki odak noktasını başka bir şeye çevirerek giderebileceğimizi görmek gibi. Bunlar kendi bakış açımla, kendi gözlüklerimle kendi penceremden izlediğimde, bu belgeselde benim gördüklerimdi. Belki sizlere farklı kapılar açar; veya izlediyseniz çoktan açmıştır umarım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/572/code/CH17CmPL3wCrHlBoFY5W0OiiMxd8E68cOcaMw28ZQMWgmHPE8bMBoN1Z3RKkhkrJwCbB2O5YE6PQeuO5DdrUxJkggZvpHlY2rqs0XEJXFFXXc9rp0qXA6IBbJMBwQYF71Kc6gwwFCg4Caay2bq6wIO", "text": "Kafasında bu düşüncelerle saatlerdir yürüdüğünün farkında değildi. Bölümünü bitirmesine bir ay kala anlaşılması zor ancak hiç de beklenilmez olmayan bir mana kargaşası içerisinde debelenip duruyordu. Evvelinde hiç bu kadar buhrana düşmemiş, hayatın hiç bu kadar anlamlı olması gerektiğini düşünmemişti. Bunalıyordu. Adım attığı her bir sokak, her bir mahalle, her bir cadde olması gerekenden daha kısa geliyordu ona. Adım attıkça düşünceleri de o minvalde artıyordu. Ayakları ile beyni doğru orantılı çalışıyordu sanki. Bir müddet daha yürüdükten sonra durdu. Gökyüzüne derin bir iç çekerek baktı. Sanki bütün karanlığı kendi ruhunda toplamak istiyor gibiydi. Karanlıktaydı. Ancak karanlığa olan susuzluğu geçmek bilmiyordu. Varlığını sorgulamak bir cevap aramaktan ziyade karanlıklar girdabında sorular sorarak süzülmekti onun için. Bundan inanılması güç derecede haz alıyordu. Adımlarını hızlandırdı. İçinde kaybolmak istercesine süzülmek istediği karanlık onu avlamak için peşine düşmüştü sanki. Artık ona doğru kaçıyordu. Yürüdüğü her sokak geçtiği her cadde onun için fazla tanıdık gelmeye başlamıştı. Bu tanışıklığın pek hoşuna gittiği söylenemezdi. Tanıdığı her şeyden nefret ediyordu çünkü. Her gün istemeyerek yürüdüğü hastane yolunda yağan yağmurdan, hastane yolundaki geçmek zorunda kaldığı pis kokulu alt geçitten, yine aynı yolda kendisini her gördüğünde sigara isteyen o meczuptan nefret ediyordu. O, hayalini kurduğu karanlık evrende, kimseyi tanımadığı, hatta kendisini bile unuttuğu o evrende kaybolmak istiyordu. Varlığın sancısı göğsünü acı acı yakarken ruhunun derinliklerinde kaybolmuştu artık. Hafızasında kaydettiği bir anılar defteri yoktu. Bundandır ki hiçbir yüz ona tanıdık gelmiyordu. Karanlığın nefesini ensesinde hissediyordu artık. Yavaş adımlarla yürümeye başlamıştı. Kendisine üflenen bu sonsuz alem, içindeki varlık ateşini harlıyordu. O, var olmaktan değil, varlığın içindeki bu kabulden nefret ediyordu. Kendisini, kendisine benzetmeye çalışan bu çaresiz cehaletten kendi olmaya kaçırıyordu. Karanlığa doğru kararlı adımları bu yüzdendi. Artık üzerinde yürüdüğü her kaldırım taşı birer birer çaresizce karanlığın girdabında kayboluyordu. Göğüs kafesini umarsız bir mutluluk kaplamıştı. Sevgilisine kavuşan bir aşık gibi karanlığa koşuyordu artık. Kendini bulmaya gidiyordu. Varlık ateşinin kıvılcımını sonsuzluğa bırakıyordu. Varlığını karanlığa, insan olmaya bırakıyordu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/573/code/ZhHv97LEEYtgtlILDkvqi9sfeWVfgzQT8vhTa9RebQuPVf6Na73tZfe9m2zoDdQXqVToDz8SG4nmFZHhSSXLlzshBX3RLtMlU3FXXvqo1nNNtvW4nKL80TiRm3er4bkMKvxWjIT3iJzJrKeNpzDF9H", "text": "Keşke zamanı avuçlarımda hapsedebilseydim. Ayrılık yakın sevgilim. Biliyorum. Ayrılık yazılı kaderde. Yalnız birimize yer var, bu gelen son trende. Veda öpücüğünü sakla sevgilim, yaklaşan o karanlık gecelere. Nisanda düşerdi ilk damla; toprağa, kitaba, aşka ve sana... Hatırla! Kalbimi ağzına kadar doldurmuştu, altında dans ettiğimiz o kararsız yağmur. Sırılsıklam iki çene, dört el, iki dudak. Sırılsıklam iki kalp! Tahammülüm yoktu, ayrı olduğumuz tek bir an'a dahi. Bir kısrağın savrulan yelesi gibi rüzgarda, nefesim yettiğince koştum sana. Aşkını yudumladım, her bakışında bana. Şarap kırmızı dudaklarına; vuruldum, sarhoş oldum, kayboldum. Şimdi ne uzun sözler kaldı aramızda ne yaşanmışlıkların tanıdık tadı. Bu şehrin yarısı artık senin gözlerinde, şu gökyüzünün tamamı gömülü kalbimde. Acı bir yakarış var sesinde, önümüzde diz çöken bu son trenin. Senden benden çalınan her şey ellerimde. Kalan ne varsa ikimizden geriye, saklayacağım ömrüm yettiğince. Hatırana sadık kalacağım merak etme. Seni hep iyi hatırlayacağım. Gün gelir de kaybolursan elimi ilk tuttuğun köşede, ayrılığın zamansızlığına lanet edercesine yok olursan... Olma, dik dur, beni dinle, beni duy! Gitme sevgilim seni bekleyen o cehenneme. Cennet tam burası işte!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/574/code/EEQyvyDIx1qNYRbteeM929y1TArbj35AtGFDWOq13SVNETr4np7PgoNWsaH565jlOZNrUVLkJn4FwX7vlH2OoUHFODXw5jAvrVfSbW3aobwb6WrF81DpIwfyNHfxte1cv8eYImsCWjR83ch4vakVuk", "text": "Orta Çağ müziği genel olarak Erken (500-1150), Yüksek (1000-1300) ve Geç (1300 -1400) Orta Çağ müziği olarak üçe ayrılıyor. 900 yıl sürmesi nedeniyle Batı klasik müziğinin en uzun dönemi olan bu dönemde koro, enstrümantal ve bunların birleşimi eserler bulmak mümkün. Enstrümantal eserler ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ayrıca özellikle tek sesli eserlerde, tek bir heceyi farklı notalarda seslendirmek anlamına gelen melisma ya da vokal koşusu adı verilen süslemeler de yaygın olarak kullanılmıştır. Melismanın kullanılışını neredeyse bütün Hildegard von Bingen eserlerinde duymak mümkün. Melisma tekniği günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. Örneğin, 1957 yılında Billboard'un yayınladığı En İyi 100 listesine girmiş Tab Hunter'ın seslendirdiği Young Love adlı parçada melismanın sıkça kullanıldığını duyabilirsiniz. Erken Orta Çağ'ın, hatta bütün Orta Çağ'ın en önde gelen kadın bestecisi olan Hildegard von Bingen'in günümüze ulaşan 69 eseri bulunmaktadır. Botanikten felsefeye birçok alanla ilgilenen Bingen, Ordo Virtutum adı verilen tarihteki ilk moralite oyununun da yazarı olmuştur. Ayrıca Lingua Ignota adında bir dil üretmiş ve Rupertsberg ve Eibingen'de kurduğu manastırlarda bu dili öğretmeye çalışmıştır. Bu vesileyle, manastır dışından birinin anlayamayacağı, manastıra ait bir dil oluşmuştur. Hildegard von Bingen tarihler baz alındığında Yüksek Orta Çağ'da yaşamış olsa da onu Erken Orta Çağ müziği dahilinde değerlendirmek pek yanlış olmaz çünkü Bingen'in eserlerinde ritim bilgisi bulunmamakta ve ürettiği bütün eserler tek sesli olarak bulunmaktadır. Erken Orta Çağ müziğinde yoğunlukta olarak tek sesli, genellikle Gregorian Chant olarak adlandırılan ilahiler bestelenmiştir. Bu ilahiler genelde bir grup rahip tarafından Aşai Rabbani Ayini olarak da bilinen İsa'nın son akşam yemeğinin yeniden canlandırıldığı törenlerde söylenmekteydi. 9. yüzyıl sonlarında ise, İsviçre'de tek sesli ilahilerde, melodiye paralel olarak bir ses eklenmesi suretiyle çok sesliliğin ve harmoninin ilk denemeleri yapılmıştır. Erken Orta Çağ'daki en önemli sorunlardan biri müzik notasyonunun olmayışıdır. Bu eksiklik nedeniyle eserler kulaktan, yani dinleyerek öğreniliyordu. Tabii bu da eserlerin zamanla kaybolmasına ve eserlerin öğrenilme hızının yavaş olmasına yol açıyordu. Roma bu dönemde belirli ayinleri birçok farklı bölgeye yayarak kilisede bir nevi Roma geleneği oluşturmaya çalışıyordu. Ancak notasyonun olmaması ve bunun sonucu olarak eserlerin farklı bölgelere çok yavaş dağılması, Batı'yı eserleri yapılandıracak bir arayış içine soktu ve bu arayışın sonunda ilk notasyon ortaya çıktı. Neume adı verilen ilk notasyonda gaye, eseri başka birine genel hatlarıyla aktarmak olduğu için genel olarak ses perdeleri gösterilirken ritim vb. dinamikler notasyonda bulunmuyordu. Notasyondaki bu ritim eksikliği 12. yüzyıla kadar devam etti. Ritmin notasyona tanıtılması ve çok sesli eserlerin daha çok bestelenmeye başlamasıyla müzikte Yüksek Orta Çağ başlamıştır ve bu dönemin başlangıç zamanlarına ve genel olarak kutsal eserlerin bestelendiği periyoduna Ars Antiqua (1170-1310) adı verilir. Ritmin notasyona tanıtılmasıyla beraber Batı kültüründeki ilk grafik de ortaya çıkmıştır denilebilir. Paris Notre Dame Katedrali'nde ve aynı zamanda yine Paris'teki Notre Dame Çok Seslilik Okulu'nda çalışan Leonin ve öğrencisi Perotin 13. yüzyılda ilk kez notasyona ritmi tanıtmıştır. Ritmik mod adı verilen bu ritimde notaların uzunluğu diğer notaların konumuna göre belirleniyordu. Ancak ritmik modlarla ritimde detaya inilemiyordu, özellikle her hecenin farklı uzunluğa sahip olduğu parçalarda ritmik modları kullanmak imkansızdı. Ancak 14. yüzyılda Philippe de Vitry'nin de baş mimarlarından biri olduğu Ars Nova (1310-1377) ile birlikte notasyonda ritmik özgürlük kazanılmıştır. Paris Üniversitesi'nde eğitimini tamamlayan Vitry saraylarda danışmanlık, sekreterlik gibi görevlerinin yanı sıra müzikte de yeni teknikler geliştirmiştir. Bunlardan en önemlisi izoritimdir. Bugün daha yaygın şekilde ostinato olarak bilinen tekniğin temellerinden olan izoritim, sabit bir ritmin ya da diğer adıyla taleanın bir veya birden çok melodiye parça boyunca uygulanmasına denir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/575/code/vxgaRUjekzxEkoGrRXJJqp78iXCNwQfUhXtbb4Oao3kah59XleQB9asOUYqhZhJedaHhrsQ4kBULFSvzNJw0hohKqn6wU06Q3p6srk9hxCHa1sNCkcIHPcK5zuZNhQp91svC4oirg77KZVPOPn0ObH", "text": "Sürekli bir Nüeylere yetiNümek için koNütururken zamannImnIn hangi yöne aktnInünInnI, nereye gittinüimi bilmiyor, düNüüncelerin anünIrlnInünI altnInda eziliyorum. Tam da böyle günlerde fotonüraf makinemi alnIp sokanüa atnIyorum kendimi. Rotam bazen kendilinüinden oluNüuyor, bazen de kayboluNülarda buluyorum gidecenüim yeri. Önüleden sonra 3 kasveti, ne yemek vakti, ne uyku, ne gün batnImnI, ne de eve ekmek götüren ayak sesleri. Elinde çay tepsisi, 47 numaralnI dükkannI iNüaret ediyor abi. niçeri baknIyorum, gerçekten de giyimiyle, duruNüuyla, antikalarla bütünleNümiNü dükkan sahibi. niçeri davet ediyor, en nadide eserleri anlatnIyor Nüevkle. niki de çay söylüyor bize. Zamanda aknIyorum adeta, kokudan bahsetmiyorum bile. Kasvet danünIlnIyor, kapnIlar birer birer kapannIyor, eh bana da müsaade."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/578/code/0ye90vNZsZkZG27yTJZwyDDsC03fswJVy1GO3lt7R6OhFQkM1k3cgn5scOzcZbjEcj2qTnBic6e17VLyzEpf26cbPIJbKlWLmLgHalidrDhWlOHjddkycSStitXNKASBTvWfXoCn8ZIVcClhvvzm50", "text": "2022'nin şubat ayında ne zamandır yapmak istediğim ama hep bir şekilde ertelediğim, başlamaya korktuğum o hayalimi sonunda gerçekleştirip bir podcast kanalı açtım. Kanalımda kendi duygu ve düşüncelerimi paylaşıp kendi deneyimlerimden, hayat hikayemden bahsetmek istiyordum. Günümüz dünyasında ne yapsan eksik hissettiriliyorsun, neye başlasan senden çok daha ileride, neredeyse yolun sonundakileri görüyorsun. Kendinden daha ileridekilere baktıkça, yola başlamanın gereksiz olduğunu ve zaten çok geç kaldığını hissediyorsun. İşte tüm bunlar yeni adımlarıma engel oluyormuş. Şimdi ise üzerinden aylar geçmiş ben hikayemi, düşüncelerimi paylaşmaya başlayalı. Bundan sonra dergimizin podcast sayfasını hazırlayacağım. Bu sayımızda ise kendi podcast kanalıma ve hikayesine yer vermek istedim. Kendimizi eleştirmek ve eleştirel iç sesimiz isimli bölümüm ise benden, hayatında bir değişiklik yapıp bir hayalini gerçekleştirmeyi düşünen ama zihninde dolaşan tilkilere takılan herkese gelsin. Bölümde bir çoğumuzun içinde olan o eleştirel sesten bahsettim. O sesin kaynakları ve birçok işe başlarken önümüzde nasıl bir engel olarak durduğunu anlattım. Biraz da o sesle nasıl başa çıkabileceğimizi araştırıp sizinle paylaştım. Ne Düşünüyorum? isimli podcast kanalıma Spotify, Apple Podcast ve tüm podcast platformlarından ulaşabilirsiniz. Podcast'lerimi dinleyip benimle düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz bana Instagram veya Twitter sayfalarımdan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/579/code/N6kGn1PRmbVGDbhrUsqMCX804CrPCpYcWjMgEaluN1wkEuWCWE6pjVo2HYbP81WgCzp39nas8yiE9jjNc2byrk4zxVhPcx0oNpTE32BzXMnxdFjvWGJqDaZbleg8Q18CMY7fjIVDoV1lNBHcWererM", "text": "YazarnIn kalitesinde temel belirleyici faktör, ne anlattnInünIndan ziyade nasnIl anlattnInünIdnIr. Birçonüumuzun aklnIna çarpnIcnI bir konu gelir ama bunu yaznIya dökerken büyük güçlükler yaNüarnIz ve ortaya çnIkan yaznIdan da etkilenen insan saynIsnI genellikle bir elin beNü parmanünInnI geçmez. Ancak en snIradan konuyu biri çnIknIp öyle bir anlatnIr ki aynnI kitabnI tekrar tekrar okuyabiliriz. niNüte Thomas Bernhard üslubu ile farklnIlaNünIp kendini tekrar tekrar okutan denüerli bir yazar. Okudunüum eserleri çonüunlukla baNütan sona tek bir paragraftnIr ve bu durum tutkal vazifesi görür. Bununla birlikte snIradan bir konuyu iNülerken derinlinüinde bize hayata dair sorgulamalar yaptnIrmaynI baNüarnIr ve hayata farklnI açnIlardan bakma imkannI buluruz. Otobiyografik beNülemesinden Sonüuk'ta, Bernhard'nIn on sekiz yaNünIndaki haline tannIk oluruz. YazarnIn hayatnInnIn hayli zor bir safhasnInda aknIl hocasnI olup onu müzik ve edebiyata meraklnI, sanata dönük bir insan olarak yetiNütiren büyükbabasnI yaknIn zamanda hayatnInnI kaybetmiNütir. Annesi ise bu kaynIptan dolaynI halihaznIrda sanülnInünInnI zorlayan rahim kanserinin son safhasnIna geçerek yataktan kalkamayacak bir hale gelmiNütir, öyle ki artnIk aile üyeleri daha fazla acnI çekmemesi için onun bir an önce ölmesi için dua eder hale gelmiNülerdir. niNüte bu anda ortaya bir de Bernhard'nIn verem hastalnInünI çnIkar ve sanatoryuma yatnIrnIlnIr. Tüm bu olaylarnIn dünyannIn gördünüü en Nüiddetli savaNü olup Avrupa'nnIn hem maddi hem de manevi açnIdan harap düNütünüü nikinci Dünya SavaNünI'nnIn yeni sonlandnInünI 1945'te vuku buldunüunu göz önünde bulundurursak genç Bernhard'nIn ne kadar zor bir dönemde oldunüunu gözümüzün önüne daha iyi getirebiliriz. Bir yanda hasta annesini ölüm döNüenüinde bnIrakmannIn yarattnInünI vicdan azabnI, dinüer yanda etrafnInda her gün ölen hasta insanlar varken Bernhard hayata tutunmak için bulabildinüi ya da zihninde yaratabildinüi her Nüeye sarnIlnIr ancak zaman zaman adeta dibi görür, ironik bir Nüekilde bu duruma bile sarnIlarak yeniden ayanüa kalkar. SavaNütan çnIkmnINü pek çok insannIn da veremden muzdarip oldunüunu görür ve tahribatnIn en büyünüünden yakaynI snIynIrmnINü bu insanlarnIn son anlarnInda kaderlerine ortak olmannIn teslimiyetini duyar. Bir gün koNüullardan etkilenmeyerek hayallerine tutunan yannIndaki bir hasta arkadaNünInnIn fikirlerine sarnIlnIr. Bir yandan da kendisi ya henüz anne karnnIndayken ya da daha yeni donümuNüken ailesini terk etmiNü babasnInnIn kim oldunüunu düNüünerek hayata sarnIlmaya çalnINünIr. Bu esnada hayatnImnIzda sormak isteyip de bir Nüekilde soramadnInünImnIz sorularnIn karanlnInünInda yaNüadnInünImnIznIn farknIna varmamnIznI sanülar. nileride hayatnInnI yazarak kazanacak bir insan olacanünIndan yazarlnInüa dair önemli noktalara nINünIk tutar. Örnenüin; gerçek yazarnIn utanmaz yapnIda olmasnI gerektinüi gibi. Bununla birlikte ancak yazarak var olabildinüini söyleyerek yazma eyleminin ne kadar önemli oldunüunu vurgular. nironik bir Nüekilde ise yazmannIn aslnInda var olan durumu, olaynI bozdunüunu, ona yeniden Nüekil verdinüini, haliyle yaznIlardan asla gerçeklere varnIlamayacanünI fikrini ortaya atar, bunu destekleyecek bir noktaynI ise ona büyükbabasnI söylemiNütir: Gerçeklere ulaNütnInünImnIznI düNüünürken hep yannIlnIrnIz, aynnI zamanda hata yaptnInünImnIznI sandnInünImnIzda da geriye sadece anlamsnIzlnIk kalnIr ve iNüte genç Bernhard için sarnIlacak bir nokta daha... niki sene boyunca kaldnInünI sanatoryumda Dostoyevski ile de tannINünIr ve onun Ecinniler'i ufkunu açar, bunun gibi daha nice büyük eseri okuma hevesi de onun için sarnIlacak bir nokta olur. Sonuçta genç Bernhard ile birlikte, hayata tutunacak dallarnI bir bir bulup yaNüama içgüdüsünün ne kadar kuvvetli oldunüuna Nüahit oluruz. Bunlardan birisinden son olarak bahsedeyim; Bernhard bir yerde enüer intihar etmediyse bunun temel nedeninin çok meraklnI ve korkak bir tabiata sahip oluNüu oldunüunu belirtir. YarnIn ne olacanünInnI merak eden bir insannIn kendi hayatnIna son vermesi haliyle zorlaNünIr. Bundan dolaynI içimizdeki çocunüu canlnI tutmak demek aslnInda yetiNükin bize hayat vermek manasnIna gelir. Bununla birlikte kitabnIn henüz baNülarnInda sanatoryuma yeni girdinüinde bir anda sahip oldunüu bulaNünIcnI hastalnInünIn kendisine ne kadar güç verdinüini düNüünür ve bu esnada ister istemez güleriz ki mizahnIn da bizi hayatta tutan, daha donüru ifade ile hayatnIn zorluklarnIna karNünI dirençli olmamnIznI sanülayan temel etkenlerden biri oldunüunu fark ederiz. Mesela, her gün iNü çnIknINünInda akNüamleyin Twitter'a giren ve gün içindeki türlü üzücü, NüaNünIrtnIcnI, öfkelendirici haberlere Nüahit olan insanlarnIn bunlara karNünI hemen mizaha sarnIldnIklarnIna Nüahit oluruz. Bunu hiç tannImadnIklarnI baNüka insanlarla etkileNüim kurarak icra etmeleri ise onlara birliktelik duygusu da vererek bu haberlere karNünI direnç oluNüturmalarnInnI sanülar. Mizah güçtür ve asla küçümsenmemelidir. Bazen biz insanlar onu küçümseriz, hatta mizaha düNükün insanlarnI ciddi olmamakla itham edip küçük görürüz ancak unutmayalnIm ki bizim bu muameleyi reva gördünüümüz mizahnI diktatörler oldukça ciddiye alnIrlar ve onu tarih boyu susturmaya çalnINümnINülardnIr. Diktatörler halknIn gülmemesini, her an kendisini diken üstünde hissetmesini isterler ve adeta halknInnI sanatoryumda hapsedip yegane Nüifa kaynanünI olarak kendilerini gösterirler, halk da biçare halde onlara sarnIlarak hayatta kalmaya çalnINünIr ama aslnInda celladnIna teslim olmaktadnIr sadece."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/58/code/8cQONY7FWsARQjFaTsfRswgOf5uL4wI23LU4Az8zX5GRNavVcbE8mNR2bjaxsMuFwvBTSMLXCfAswK2FeK9S0NVCw3vAHHNiXY61oTOCwQoTy0TPMQ0rG5ftHs7yvyypj7V1VYEj2DoXv75L2kjUqt", "text": "Şimdilik, göz kapaklarıma oturan Tanrı'yla savaş içerisindeyiz. Yüzüme çocuk doğrulttum, yüzüme çocuk gömdüm. Şaşkın örümcek ağlarına takılan şehrin gözlerinde biriken neme, bastırılan korku. Uzayıp giden yolların üzerindeki çürümüş bir yaşam kokusu. Yalnızlığın alnından düşen fısıltılı kalabalık zelzelesi. Kadavra ağzından çok içtim, kendimden arta kalanları. Daha iyi anla, daha iyi tut şurada sırıtan muammayı. Kalbim eğilebilir şu an kedi pençelerine, endişe tersinde çapa doluyken. Geç kalınmış şiirleri buruşturarak diriltemedi coşkulu sözcükler. Ellerine asılmış, küpeşte yüksekliğinden düşen uykusuz ağlamalarından beslendim. Avucumu okşadım, damla damla birikiyordu yok oluş mağaraları. Güneşin küstahlığından olsa gerek, çoraklanmış durgunluklarım. Kirli toz kavminin kırdığı çocuk sokakları, yontmaktaydı kurşunları. Çıtkırılan ateşle oynamak, akut bir çırpınış biçimiydi; görüyordum. Kemikleşen yorgunluğun üzerine damıtılmış darp harplerinden istifade, öfke yumrukları. Hecelenmiş gecenin koynunda, doğurgan sancıları emdiren baştankaranın avurtlarında kan yağı!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/580/code/Z8XKL1byMcUxu8419s2fHjPEiwjbG5BwXezMJtZwh8KYgop9uKvkfpaK3M9ET6gHO2SfS2EgWe4VLgAJS4Zdfw4JCOX0jhqG2SkT7KICcS5DMN5AVlDPMgce38N7JT8XZUcvdBFpKbBeEdovsZad2r", "text": "Mükemmel doğasıyla, verdiği enerjiyle sizlere tekrar tekrar buraya gelme isteği uyandıran bir yer. Pek çok güzel tarihi noktaya ulaşabileceğiniz bir konumda olması burayı daha da güzel kılıyor. Burada isterseniz küçük motellerde, karavanınızla ya da güzel bir otelde bu tatilinizi geçirebilirsiniz. - Deniz için Edremit tarafını tavsiye etmem, temmuz ayının sonunda bile çivi gibi soğuk suyu vardı, ayrıca taşlık bölgeleri de yüzmeyi oldukça zorlaştırıyor. Sarımsaklı kısmında ise su çok daha sıcak ve girilebilir seviyede. Karavan parkı kısımları da mevcut. Ama nereden girerseniz girin karşıda adaları görerek suya açılmanın hissi paha biçilemez. Tam bir doğa harikası. Doğayla bütünleşmiş hissettiğimi söyleyebilirim. - Gezmek için; - Şeytan Sofrası: Adına asla kanmayın, ben olsam adını Cennet Sofrası yapardım. Doğal panoramik bir müze diyebilirim. Fotoğraf çekilmeye doyamayacaksınız. - Kaz Dağları: Edremit tarafına bağlı olsa da Ayvalık'tan geçiş oldukça kolay. Gitmişken mutlaka oksijen depolamanızı tavsiye ederim. Orada dağın ayaklarında olan küçük köylere uğrayabilirsiniz. Ayaküstü zeytin, poğaça, zeytinyağı yemek çok çok zevkli oluyor. - Cunda Adası: Özellikle son dönemlerde popülerliğini artıran bu adanın, turistlerin ve yerlilerin uğrak yeri olduğunu söyleyebiliriz. Yine Ayvalık'a oldukça yakın bir mekan. Gittiğinizde dilerseniz bir tekne turuna katılarak koylarda denize de girebilirsiniz. Cunda Adası'nda dondurma, koruk suyu ve karadut suyu oldukça popüler. Gittiğinizde hadi değişik bir şey daha ekleyelim derseniz kavun içi dondurma yaptırabilirsiniz. - Assos: Burası Cunda'ya oldukça yakın. Benim favori mekanlarımdan biri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle motel sayısı oldukça fazla, burayı daha fazla deneyimlemek isterseniz neden olmasın. Ege'nin tüm mezelerini güzel restoranlarda deneyimleme şansınız var. Hepsinden yiyin derim. Ama buranın bir vazgeçilmezi var benim için, gün batımı hayatımda gördüğüm en güzel gün batımı diyebilirim sevgili dostlar. Bir de açık hava müzesi mevcut, dilerseniz uğrayabilirsiniz. Ayrıca Assos'un girişinde yerlilerin sattıkları doğal içecek ve yiyeceklerden almayı ihmal etmeyin. - Hasan Boğuldu Şelalesi: Edremit'te olan bu şelalenin manzarası ve fotoğraf noktaları oldukça fazla. Ancak hikayesi biraz acıklı. Buraya da uğrayıp bir kahve molası verebilirsiniz. Bu listedekiler o tarafa geçilmişken mutlaka görülmesi gereken yerler diyebiliriz. Gelgelelim bu kadar dolaştıktan sonra karnımızı nasıl doyuracağımıza. - Ayvalık, tostsuz olmaz. Orada bulunan en gerçek tostçu Hacıoğlu Aşkın Tost Evi. Sırada bazen çok beklemek gerekiyor, bu nedenle boşken gitmenizi tavsiye ederim. Ayranından içmeyi unutmayın. - Kaz Dağları'nda olan Dedepınarı Restoran'a gidin derim. Oksijenden mi bilmiyorum ama her şeyi çok beğenerek yedik. Alabildiğinizi alın derim. Zeytin ve zeytinyağını söylemiyorum bile... Mutlaka oradaki zeytincilere uğrayın. - Cunda Adası'nda, dondurma ve buzlu badem yiyebilirsiniz. - Assos'un manzarasıyla Ege mezeleri müthiş uyumlu gidiyor. Özellikle deniz börülcesini tavsiye ederim. Benden bu kadar sevgili dostlar, hazır paket program yaptım sizlere. Şimdiden iyi eğlenceler diliyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/583/code/oWRsPlAb6jTfipVQgyLAu0qP9bxb579L1MnH699txD0zMma2zNgrg8BxQOf708laUh6NqVkhUoGcBd7EzjL2zdFF2qWyvt2QNCXM7zqTYvNjM6g93MbtL2rjNAMrwpnTV3844POW15daMSq5SYtikA", "text": "Yönetmenliğini Yuri Bykov'un yaptığı 2014 yapımı The Fool filmi izleyiciye adeta bir Rus klasiğini okuyormuş hissini yaşatıyor. Sovyet Rusya'dan Rusya'ya geçişte yaşanan sosyoekonomik ve sosyokültürel değişimin tüm yönleriyle ekrana taşındığı film sert bir siyaset-ekonomik düzen eleştirisini barındırıyor. Bir kasabada geçen olaylar örgüsü içerisinde yüzlerce insanın yaşadığı bir apartman üzerinden yozlaşmış bürokrasiyi, kirli menfaatlerin birleştirdiği insanları yine aynı menfaatler üzerinden toplumdaki linçten kurtulmak adına aynı masa etrafında birleşen insanların birbirini öldürmeyi dahi göze alan tabiatını, politik ve sosyal çürümüşlüğü, bencilliği, vurdumduymazlığı kısaca ahlak ve açgözlülük arasındaki çatışmayı en sarsıcı haliyle resmetmesi yönüyle şaşırtacak seviyede cesur bir politik Rus filmi.."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/584/code/t7xTiO7R4fSuyvj2eLQH6zA1Zi7btmBN7tsDuEqtC9xlRFa4BNSHQlYqt3oVcIgF5RWsVH6hB8im2qL6ZdMPbgN3Hyul2kRmBeD16OAYR2eMBPecLgcKldsLpdJGdxrbpDzbF7Ogh9XMaipkZDhPOz", "text": "Okuldan çıkmış, tam elli dakika sürecek eve varan yolu yürüyordum. Günde iki defa yürüdüğüm bu yolu ezberlemiştim. En zor kısmı da yolun karşısına geçtikten sonraki yokuştu. Yokuştaki durağı geçmiş, her zamanki gibi müzik aletleri satan dükkana doğru ilerliyordum ki önce gri bulutlar kapladı gökyüzünü, güneş kayboldu, sonra hava karardı. Ardından bir yağmur başladı. Yağmur o kadar şiddetliydi ki başlıklı ceketim sırılsıklam olmuş, artık içime işlemeye başlamıştı. Bir an önce kapalı bir yer bulmalıydım. Sağda içeri girince merdivenlerle inilen bir ayakkabıcılar çarşısı vardı. Oraya indim. Hazır ayakkabıcılar çarşısındayken varsa bir tamirci ayakkabılarımı yaptırabilirdim. Ayakkabılarımın küçük bir tamire ihtiyacı vardı. Bu sırada yağmur da dururdu, bir taşla iki kuş vurmuş olurdum. Biraz ilerleyince çarşının en sonunda, tam karşıda bir tamirci gördüm. İçeri girdim. Burası sanki dünya kurulduğundan beri bir ayakkabıcı dükkanıydı. Her şey olması gerektiği yerde, bir bütünün parçası gibi duruyordu. Sağda, üstüne konan yükleri taşımaktan ortası çökmüş raflar, ortadaki kırık dökük soba, üstündeki kararmış çaydanlık, yerdeki zemin tahtaları bile sanki yıllar öncesine aitti. Raflarda dizilen ayakkabı ve botlar yıllardır sahibini beklemiş, kimse gelip almayınca da dükkanın birer aksesuarı haline gelmiş, her yaştan, her dönemden insana ait kim bilir ne hikayeler barındırıyordu hafızalarında. Dükkan sahibi sobanın arkasında elindeki ayakkabıyla uğraşırken Senin ne vardı? diye sordu. Onun sesiyle kendime gelip ayakkabıdaki sorunu gösterdim. Başını elindeki işten kaldırmadan ayakkabıyı istedi, uzattım. Ayakkabıma bakıp Bunun işi çok değil, sen otur ben hemen hallederim. dedi yanımdaki tabureyi göstererek. Tabure de dükkandaki her şey gibi oranın tamamlayıcı bir parçasıydı. Ayakkabımı uzatıp oturdum. Beni lafa tuttular. Yoksa bitirirdim bunları. dedi. Ben dükkana girerken iki adam çıkıyordu. Onlardan bahsediyordu belli ki. Adam ayakkabıyı alıp hiç duraksamadan kalıba yerleştirdi ve üstünde çalışmaya başladı. Aletlerin birini alıyor birini koyuyor, işini ustalıkla yapıyordu. O da işini iyi bilen, özenerek yapan biri olarak bu dükkana ait olduğunu belli ediyordu. Yağmurun sesi bir uğultu şeklinde geliyordu hala. Tamiri bitirmiş, bir iki de cila atmıştı, ötekini de cilalamak için istedi, verdim. Biraz sonra ikisini de geri uzattı. İyi görünüyorlardı. Yağmur durmuş, ayakkabılarımı almıştım. Artık gitme zamanıydı. Borcum ne kadar? diye sordum. Borcun yok. dedi. Onun gibi, kendince yaptığı her işe verdiği emeğe göre değer biçen bir usta böyle ufak tefek şeyler için ücret almazdı, almadı. Kapıya doğru yöneldiğimde kapının yanındaki aynayı gördüm. Yer yer simleri dökülmüş bu aynada bu dükkana ait olmayan tek şeyin ben olduğumu fark ettim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/585/code/obzaFsC7dWb0oSTktE3FSxKYK79Q6mAifVeVStr8KZWTo49d7AE67wxr1OAqwgjecqYSwFaB6I60mFgb6Y2rcTvd2gywBpyVBW4s38b6YETS6y3sB0MehJwGeLceGp5ml17w6VEwKtnFyoQ6JwvdOy", "text": "-tam orta yerimden müthiş bir iman ağrısı- her biri bir şeydi, bir değil. -gününde sırtındakilerle bir balık"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/587/code/On24RfuEx43wYqSKjTeU3Z9rvLUT1ADe2FblEHvHOi1i2Mk5F8CFdXKO6fPHTXgbInzzCXVsQXfDaDlWq4fTdBkpe16MbCmXKilFew77vyV273Qr8c4FldRaOVESTFBZTbCRuhgeyuvIIl0aa8N3dz", "text": "Umarız ki bizler, düşünerek, yazarak, paylaşarak, üreterek ve anlaşarak size hayallerimizdeki dünyayı bırakabilmişizdir ve her bir ferdiniz, bugününe gururla, geleceğine de umutla bakan yaşamlar sürüyorsunuzdur. Kendi yollarımızda düşe kalka ilerlerken bizden öncekileri dinledik, tecrübelerinden ders aldık. Aynı zamanı paylaştığımız insanlarla fikir ayrılıklarına düştük, farklı fikirlerde olmanın \"insanlar için\" olduğunu anladık, ruhlarımızın ayrılmasına izin vermedik. Durmadan ileri giden bir hayatta, yıllar devirdik, milatlar kabul ettik, öncesini sonrasına katıp, karıştırıp çoğalttık. Yarınımız bugünümüz oldu. Okuduk, duyduk, anladık, sevdik, yaşadık, yaşayacağız da. Sizin için geçmişin silüetleri olacağız belki; fakat lütfen unutmayın, bugünümüz bizim olduğu kadar sizin, geleceğimiz sizin olduğu kadar da bizim. Hepimizin baktığımız yerde farklı ufukları var; fakat tek bir evrende yaşıyoruz. Biz bu evrenin bir yılını daha devirip size yaklaştık, çabalarımız yollarımızı biraz daha aydınlatmak ve sevgiyle donatmak içindi. Geçmiş yıllarımızın her birini tecrübe olarak saklayıp geleceğimize ışık yapmaya devam edeceğimiz yeni bir yıl da kapıda. Onu kucaklayıp, içinden geçip size doğru geleceğiz. Bu bir yarış değil belki ama bayrağı en iyi şekilde teslim edeceğiz. Geleceğin ve geçmişin gülümsenerek hatırlandığı günlere..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/588/code/AZsMhRkKe47n60QETQOZBM98AkaYu4rsWKD5j8PMBainoghLgq5kxNKWPg93GG5r8azGV3kak3kl85l7NRW4qFCQ7cNq77hM3ObDS0hk1MGt8Lw9ilj9cM46LUbLEWIyYsCL5OFg7Jjon468KOl26r", "text": "Delikli İlişkiler, kadın-erkek ilişkileri üzerine kafamdaki soru işaretlerini delik metaforunu kullanarak çizdiğim bir Instagram hesabı. Bu arada ben Emre Aluç. Tanıştığımıza memnun oldum. İllüstrasyon, video ve animasyon gibi görsel elementlerle derdini anlatmaya çalışan biriyim. Bir zamanlar, toplumun bireyler üzerinde uyguladığı başarı baskısını dert edinmiştim mesela. Onunla ilgili bir film yaptım, derdimi kendi dilimle anlatmaya çalıştım. Adı daha büyük İskender, YouTube'da var. O mevzuyu kapattım. En azından şimdilik. Bu aralar derdim, dediğim gibi kadın-erkek ilişkileri. Bulmuş muyum? Şahsen bundan çok emin değilim, çok iddialı olur o. Bu aralar bunu yapıyorum, bunu yapabiliyorum. Bir şeyi tarzım diye belirleyip de kendimi sınırlamak da istemem, daha heyecan verici bir şey beni içine çekene kadar yaptığım bu. Deliklere, yüklediğim 3 anlam var. Biri, genellikle yara olarak ifade edilen, ruhumuzu zedeleyen şeyler. Bilerek veya bilmeyerek sevdiğimizin bize açtığı ve bizim ona açtığımız delikler başlıca odak noktam. Bir diğeri; bir kaçış, saklanma yeri olarak delikler. İlişkinin ağırlığından, yaşanan sıkıntılardan ve bazen her şeyden ve herkesten kaçıp saklanılan yer. Sonuncusu ise, iki kişi arasında kurulan ilişkide zaman içinde, yıprandıkça oluşan delikler. İlişki deliklendikçe zayıflıyor ve yırtılma ihtimali artıyor gibi düşünebiliriz. Acıdan geçmeyen şarkılar her zaman biraz eksik midir? Bilemedim. İnsan doğasının olumsuz duygulara meyli yüksek. Acıyı anlatanla da daha kolay özdeşleşiyor olabiliriz. Benim acıya özel bir ilgim yok. Tüm duygular yaratıcılığı besler. Çevremden pek yok. Onlar genelde Bunları sen yazmıyorsun değil mi? filan derler. DM'den tavsiye isteyen çok oluyordu eskiden. Kafaları daha da karışıp gidiyorlardı. Tavsiye etmem. Gereksiz bir ayrım. İkisi de sanat. En güzeli sabah sessizliği. Ama kimseyle tek kelime bile konuşmamış olmam lazım. Yoksa dikkatimi toparlamam zor oluyor. Genelde de dağınıktır zaten. Sadece çizerken kendimi kaptırabiliyorum. Bazen tek bir çizgi için saatler geçebiliyor, hiç farkında bile olmuyorum. Güzel bir şey. Sizi de davet ederdim ama dikkatimi dağıtırsınız kesin."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/589/code/EmoyRBsDe0x0hZhKcSLMuF5OVEcQy6eMztH46PX66RTWf4y6eC7JKt9sz9fX2IOqa98EpONnMVXGiNi8IMvC4Xnn0CTEG58jYuXRBqunpKvDTzz3AWOuGIbVQclR4BxJcqeau2nxnhxKVucFuiiiXc", "text": "Şehrin karmaşasının tam merkezinde olup kalabalığın tantanasına hiç dokunmayışıyla kendisine hayran bırakan Cihangir sokaklarında aylak aylak dolaşmak bir rutin oldu benim için. Her sokağını ezberlemiş olsam da ilk kez karşılaştığım, farkına vardığım bir şeyler oluyor mutlaka. Sokaklarda Fransızca konuşup oyunlar oynayan çocuklar, antikacılarda yapılan mezatlar, azınlıklar için yapılmış aktif okullar, dik yokuşlar, havalarda uçuşan entelektüel konuşmalar... Yine aylaklık yaptığım bir gün Masumiyet Müzesinden başlayıp yukarı doğru tırmanıyorum. Faik Paşa Caddesi'nden geçerken hem yokuşun verdiği yorgunluk hem de binaların güzelliğinden olsa gerek nefes nefese kalıyorum. Cihangir Camii'nin bahçesinde soluklanırken boğazı izliyorum, karadakinin ak-sine boğazdaki trafiği izlemek keyif veriyor bana. Oradan Cihangir Parkı'na geçiyorum, solda Kız Kulesi, karşıda adalar, Ayasofya, tarihi yarımada ve en sağda Galata. O turunculukların arasında bir başka güzel gözüküyor bana. Günü sonlandırıyorum bu fotoğrafla."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/590/code/To8uIufah5eGmI67yBmGEYjxvfuaJ2Zj7AwNX4fVspYdMyqdx6S49Js18uBDNHTeJvr041ANnoGpReGCp8Va1FJw5mNWz5iRZpNsdHVbDkBS9fy0HKn4X0gTNELB8CIDvh8GNTpDCDjITUCZuXmb3D", "text": "Dünyanın en büyük spor organizasyonlarından biri olan Dünya Kupası bu sene Katar'ın ev sahipliğinde düzenlendi. Katar'22, final maçının ardından gelmiş geçmiş en iyi Dünya Kupalarından biri olarak -pek çok kişiye göre en iyisi- tarihte yerini aldı. Turnuva başlamadan önce futbola gönül vermiş milyonlarca kişi bu turnuvanın geçmiş turnuvalardaki gibi bir atmosferde geçmeyeceğini düşünüyor, turnuvanın düzenleyicisi FIFA'yı çok ağır bir şekilde eleştiriyordu. Turnuvanın yazın değil kışın yapılması, Katar'ın bir futbol ülkesi olmaması, ev sahipliği için eski FIFA yönetimine rüşvet verildiği iddiaları ve son olarak Katar'ın Dünya Kupası için ülkesine gelenlere koyduğu yasaklar... Turnuva tüm bunların gölgesinde başlarken ilk kez ev sahibi, turnuvanın açılış maçında kaybediyordu. Futbolseverler ''Daha neler göreceğiz acaba?'' diye düşünedursunlar, Katar'22, bir neslin hatta belki de tarihin en iyi Dünya Kupası olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Bitmek bilmeyen uzatmalar, 10 dakika içinde defalarca el değiştiren üst tur biletleri ve sürpriz çıkışlarla her maç neredeyse final kadar heyecanlıydı. Tabii ki o zamanlar henüz final maçını görmemiştik. Dolayısıyla hala tüm fonksiyonlarını yerine getiren bir kalbimiz vardı ve biz bunları heyecanlı buluyorduk. Turnuvanın ilk şoku son Güney Amerika şampiyonu ve turnuvanın en büyük favorilerinden biri olan Arjantin'in Suudi Arabistan yenilgisiydi. Turnuva boyunca dersine iyi çalışan küçük takımların büyük takımları yenip, eleyip, üst tura yükselmelerini izledik. Hem Almanya'yı hem de İspanya'yı yenen Japonya grubundan lider çıkarken Almanya adeta Deja vu yaşadı ve Rusya 2018'deki hüsranı yeniden yaşadı. FIFA Dünya sıralamasında birinci sırada yer alan Belçika ise Fas'ın ilk kurbanıydı. Kamerun, Brezilya'yı; Tunus, Fransa'yı; Güney Kore de Portekiz'i yenerek turnuvaya veda etti. Eleme turlarının ilk sürprizi yine Fas'tan geldi. Son 16 turunda genç İspanya'yı penaltılarla eleyerek çeyrek finalde eleyecekleri Portekiz'in rakibi oldular. Fas'ın peri masalını, yarı finalde eşleştiği Fransa sonlandırsa da onlar tüm futbolseverlerin gönlünde şampiyon oldular. Turnuvanın bir diğer favorisi Brezilya'yı eleyen ama Arjantin'i geçemeyen Hırvatistan, Fas'ı üçüncülük maçında yenerek bronz madalyanın sahibi oldu. İngiltere yine futbolu eve götüremedi, yıldızlar karması Brezilya yine takım olamamıştı, Ronaldo, Messi, Modric gibi yıldız isimler son kez bu arenada boy gösterdiler. Katar'22 bunlar gibi pek çok hikayeye ev sahipliği yaptı. Ancak bu hikayelerden biri var ki futbol tarihine altın harflerle yazıldı. Bu hikaye aslında yarım kalan bir hikayeydi. 2014 yılında sona yaklaşılmış ama olmamıştı. Belli ki Futbol Tanrılarının başka bir planı vardı. Bu muhteşem hikayeye muhteşem bir son layık görmüşlerdi. Bu hikayenin başrolünde kim olduğunu hepiniz tahmin edebilirsiniz: Lionel Andres Messi Cuccittini, nam-ı diğer KEÇİ. Hayatında topa ilk kez değdiği günden beri herkesi kendine hayran bırakan o çocuk, 2005 yılında profesyonel futbol kariyerine başladı ve dünya futbol tarihinde bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Büyük takımların hegemonyaları yıkıldı, yıllardır hasret kalınan kupalar çerez tabağı yapıldı, rekorlar kırıldı. Messi topu ayağına her aldığında, izleyenler yerlerinden şöyle bir doğruldu. Futbol bir sanatsa, Leo Messi Rönesans'ı başlattı; Beethoven'ı Sheakspeare'i, Michelangelo'yu kıskandırdı. Yıllar yılları kovaladı ve kimse O'nun büyüklüğünü sorgulamaz oldu. Ancak bir şey eksikti. Messi kulübüyle kazandığı kupalara, madalyalara, ödüllere sıradan metal parçalar muamelesi yaparken milli takımda kıtlık yaşıyordu. Öyle ki, önce 2014 Dünya Kupası sonra da 2015 ve 2016 Copa America finallerinde kaybeden Messi, Arjantin'e bir türlü kupa kazandıramamıştı. Olmuyordu. Bazen olmayınca pes etmek değil ama kenara çekilmek gerekiyordu. Sonunda Messi, milli takımı bıraktığını ilan etmişti. Ancak bu ayrılık fazla uzun sürmedi. Messi baskılara ve isteklere dayanamayıp milli takıma geri döndü. Maradona'dan beri kupa kazanamayan Arjantin'e O'ndan başka kupa kazandırabilecek kimse yoktu çünkü. O sanki bir halkın tüm özgürlük umutlarıydı. Önce 2021'de, fınalde ezeli rakipleri Brezilya'yı -hem de onların evinde- yenerek Copa America hasretine son verdi. Sonra, son Avrupa Şampiyonu İtalya'yı yenerek Finalissima'yı kazandı. 36 maçlık yenilmezlik serisiyle geldikleri Katar'da en büyük favorilerden biriydi Messi'nin Arjantin'i. Gruptaki ilk maçlarının bir hazırlık maçı havasında geçmesini bekliyordu herkes. Ancak Arabistan'ın Fransız hocası dersine çok iyi çalışmıştı. Maç boyunca uyguladıkları ofsayt taktiği sayesinde, Arjantin'in tam üç golü iptal edildi. Futbolda atamayana atarlar kuralı bir kez daha işledi ve Arjantin sahadan 2-1 yenik ayrıldı. Hani derler ya Bazıları için tek bir ihtimal vardır. diye. Messi'nin daha önce futbol topuyla neler yaptığını gören hiç kimse, bu mağlubiyetten sonra endişelenmedi. Nasıl olsa Messi şapkadan o tavşanı çıkartırdı. İki al-ver yapar, o paha biçilemez sol ayağıyla topu köşeye bırakıverirdi. Bu son 17 yıldır futbolseverlerin yeşil sahalarda belki de en çok gördükleri şeydi. Ama her defasında insanın içinde, ilk kez uçurtma uçurur gibi bir his bırakıyordu. Messi gruptaki ikinci maçında tam da böyle bir gole imza attı. Messi'nin bir gol ve bir asistiyle Meksika 2-0 mağlup edilirken KEÇİ maçın adamı seçiliyordu. Gruptaki son maçta Arjantin Polonya'yı da 2-0 ile geçerek adını son 16 turuna yazdırdı. Rakip gruptan çıkmasına kimsenin ihtimal vermediği Avustralya idi. Tangocular, bu engeli de zorlanmadan aşarken maçın adamı yine O'ydu. Çeyrek finalde Hollanda karşısında rahat bir oyun sergileyen Arjantin, son 10 dakikaya 2-0 önde girdi. Yüksek gerilimli geçen maçta, 83 ve 101. dakikada gelen goller, Turuncuların umutlarını yeniden yeşertse de Messi için ölürüm. diyen Arjantin kalecisi, penaltılarda geçit vermedi. Messi, yine maçın adamıydı. Yarı finaldeki rakip, Brezilya'yı penaltılarla saf dışı bırakan Hırvatistan'dı. Leo, 3-0'lık galibiyete bir gol ve bir asistle katkıda bulundu. Maçın oyuncusunun kim olacağını artık kimse merak bile etmiyordu. Finalde rakip: Son Şampiyon Fransa. Tarihler 18 Aralık 2022'yi gösterirken, bu spora gönül veren herkes nefesini tutmuş, birazdan tanık olacaklarından habersiz ekrana kilitlenmişti. Messi 35 yaşında olmasına rağmen hala 10 sene önceki gibi oynuyordu. Ama bu O'nun son Dünya Kupası olacaktı. Yıllanmış şarap için bu son şanstı. İdolü Maradona'nın yaptığını yapmak, bir milleti sevince boğmak ve koleksiyondaki eksik parçayı tamamlamak için son şans. O'nu seven kimse 2014'ün tekrar yaşanmasına dayanamazdı. Öte yandan O'nu tanıyan herkes, 2014'ün tekrar yaşanmasına izin vermeyeceğini de biliyordu. O gün maçı canlı izleyen herkes, kendini şanslı addedebilir. Dünyanın en büyük futbol organizasyonun finalinde, futbol tarihinin en muhteşem maçında, tarihin en iyisi ve O'nun için savaşa bile gitmeye hazır 10 arkadaşı, muhteşem bir performans sergilediler. Fransızlar pes etmeyip iki defa heveslerini kursaklarında bıraksalar da sonunda Messi ve arkadaşları gülen taraf oldu. Messi finalde iki gol atarken, diğer gole de harika bir kilit pasla katkıda bulundu. Messi bir kere daha O'ndan şüphe edenlere en iyi cevabı sol ayağıyla vermiş ve tarihin en iyisi olduğunu akıllara kazımıştı. Dünya Kupası'nın Messi'nin ellerinde yükselişi, dünyanın her yerindeki futbolseverler için hayallerin gerçekleştiği andı. Futbol Tanrıları, O'na hak ettiğini; bize de ihtiyacımız olan şeyi verdi. Futbol, O'na olan borcunu ödedi. Alacak verecek kalmadı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/594/code/1l8GbmS72dSDU6eyo2dShGsAFdVR1q4cx9MSMRLdR6Uf9V6Z21sRZsXWrqX9lbMO8jRsTrq2d84pL7K3gRep0E7UGnhtWjeBjEnPxoXDqu7vnBnz0PZ5Jrjwfq5nsSZi38O92n3hjuO3M1Bwm8UvjX", "text": "Bir tek sen gül kıvrılsın dudakların, Hayatın bana verdiği en muhteşem hediyesin, Bir seni görür bir seni bilirim,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/597/code/uN3gZOMCWwkKZNnZIDhvLPlf9VxNijxOa2l62IjhZHqiC4qQPXw7zigk1QjGiFtaUP32N04sVBpO4VPnPLfEbT778JB5duP8pL6NjcfnLSzqwuXvpD0gbyDDdeiH6i5QXVAbQ3jLQUxP0j4uyFVruT", "text": "DoruklarnIna tnIrman, bir avuç bulut tut umut olsun sana... rüzgarlarnI var deli deli esen asi sesi kulaklarnImda! kuNülarnI var, kah yerli kah konuk, yalnIn ayak, korkak bakan, yosun tutmuNü, anülamaklnI gözleri... saklar ardnIna bir tutam sarnI knIr lalesi, bu dilsiz danü taNü, saklar bizi... akNüam güneNüinin ardnIndan, karanlnIkta, kimse duymadan,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/599/code/NbNFRFXKvTg0sDji7kK9dQIS4TwyMOZOv0tqdbFegaikypIwFxp8HWR3SSYa8snkrNrUBd3MkqzCWCeVZtvRi6ZIxTGBH7tI1RwkyjDrB2CRs9BHxM6MufDx9jH3DDR4aUXMZmzgn1JYDE2AthFGSN", "text": "Ayıp olmuyordur değil mi sevgili Da Vinci!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/60/code/9jC1Uu6kiRABOHQaDQc6ERYplLrtu6A2CIe3Hd7q98aZXQWvhhVkpXvJBHAJgfwOwCMgqfbuPWZ4jFE6hCldYlRb0EZIzZMBI7VNt9GT4h8doYrgOqeGiQibJCxo1xyEkEJRnc6kU9bBVqwz0SSh9U", "text": "Üniversite yıllarımda... diye anlatmaya başladı. Ellilerinin ortasında uzun boylu, mavi gözlü bu adamla tanışalı henüz iki saat dahi olmamıştı. Az önce gözlerim şişmiş bir şekilde kaçırdığım uçağıma ağlarken şimdi oturmuş büyük bir ciddiyetle bir yandan makarnamı yiyor bir yandan da onun anlattıklarını dinliyordum. Aç mısın? diye sormuştu önce. Sana akşam yemeği ısmarlamak istiyorum. Hiç düşünmeden Olur demiştim. Bu uçağa binememek dönüm noktası olacaktı hayatımda, biliyordum. En azından akşam yemeğini bir yabancı ile yemiş olarak eve geri dönebilirdim. Üniversite yıllarımda otostopla çok yol katettim. Okulum ve ailemin evi ülkenin iki ayrı ucunda kalıyordu. Oradan oraya tanımadığım insanların arabalarına el ederek gidip geldim üç yıl boyunca. İnanmayacaksın belki ama benim otostop çekmeye başlamam aslında 5 yaşıma dayanır. cümlenin burasında durdu. Şaşırmıştım, ağzım açık devam etmesini bekliyordum. Benden aradığı tepkiyi alınca anlatmaya devam etti. Babam çok rahat bir adamdı. Beni de öyle büyüttü. Beş yaşındayken oturduğumuz şehirde kendi başıma bir arabayı durdurup beni eve bırakmasını rica etmiştim. eski bir anının verdiği mutluluk yüzüne yayılmıştı, hafifçe güldü. Üniversite diyordunuz? diye kaldığı yeri hatırlatma ihtiyacı hissettim. Öyle öyle diyerek iç çekti. Üniversitenin son yılı eve gitmeden önce yazın gezmek istedi canım. Uzun zamandır görmek istediğim bir şehre giden iki kişiyle yolculuğa başladım. Yolu yarıladıktan sonra daha fazla devam etmeyeceklerini, oraya gitmek için ilerdeki yol ayrımını geçip orada beklememi söylediler. 'Buradan çok araç geçer, mutlaka binersin bir tanesine' demişlerdi. Lakin dedikleri gibi olmadı. Bir saat iki saat bekledim. En sonunda bir araç geldi ama benim gideceğim yöne değil de önceki yol ayrımından sağa döndü. Biraz ileride durdu. Merakla ne yaptığına bakarken bana seslendiğini fark ettim. 'Geleceksen seni de alıveriyim' diyordu. Halbuki açıkça belliydi durduğum yerden gitmek istediğim yol. Ben düz gidecektim. O an 'Tamam geliyorum' dedi içimden bir ses. Beni götürdüğü yer hayatımda görmediğim kadar güzeldi. Orada tanıştığım insanların yeri öyle ayrıdır ki benim için. Eşimle oradan bir arkadaşım vesilesiyle tanıştık. O da benim gibi yolcuydu yan yana ilerleyelim dedik. Evlendik. Dönüm noktaları oluyor hayatta. Onları kaçırmamak için cesur olmak gerek. dedi. Sustu. Devam etmesini istesem de onun yetişmesi gereken bir uçağı vardı. Vedalaştık. Hoşça kal dedim. Kendine iyi bak dedi. Ayrılırken onu bir daha hiç görmeyecek olsam dahi onunla geçirdiğim bu akşam üzerini asla unutmayacağımı biliyordum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/600/code/isANz9xCSxHSHrDETvJOPQmemU0pjyCRZjbeWjgwPUmLEVoI4W2S43V713rxHXYE2Ue4mvKPCCO0qnNul6OuBTAvOm2SVnD5m0odb9LLVn53f2dtWi7MMcP8jyK6R1xbtbERsWWoHQ45Xw1Jq91Yy6", "text": "Henüz liseden yeni mezun olmuş Nic, içindeki boşluğu dolduracağını ve hayatı anlamlandıracağını sandığı uyuşturucunun her çeşidini denemiş ve kristal meth bağımlısı olmuştur. David yıllarca masumiyetini seyrettiği, kılına zarar gelse dünyayı yıkacağı yavrusunu bu dipsiz kuyuda bulduğunda yıkılır ama pes etmez. Ne pahasına olursa olsun oğlunu bu ölüm bataklığından kurtarmaya ant içmiştir. Ona yardım edebilmek için her yolu deneyecek, her türlü fedakarlığı yapacak, her zorluğa göğüs gerecek ve onu hep çok ama çok sevecektir. Defalarca ölümle burun buruna gelen Nic iyileşme çabası içinde çırpınır durur. Fakat zorlu bir yolda her an yıkılabilecek bir denge tutturmaya çalışmaktadır. Kullandığı maddeler sinir uçlarını tahrip etmiş, gitgide daha da hissizleşmeye başlamıştır. İçindeki o karanlık, o koca boşluk daha da büyümüştür. İyileşme süreci gerilemeyi de içinde barındırır. Filmin kırılma noktalarından birinde doktorun David'e söylediği bu söz, ikilinin yaşadıklarını özetler niteliktedir. Başrollerinde Oscar adaylı usta oyuncu Steve Carell ve birbirinden farklı karakterlere başarıyla hayat vererek genç yaşına rağmen kendini kanıtlamayı başarmış Timothee Chalamet'i izlediğimiz film bir baba-oğul ilişkisine yakın mercek tutuyor. David ve Nic, Sheff'in yazmış oldukları anı-kitaplarından senaryolaştırılarak beyaz perdeye aktarılmış. 17 yaşındaki bir çocuğun madde bağımlılığıyla başa çıkma çabasını, babasıyla ilişkisini, kafa karışıklıklarını, anksiyete ve depresyon ile savaşını konu alan filmde gözyaşlarınızı tutamayacağınız birçok sahne mevcut. Montajları ve zaman sıçramaları yer yer kafa karıştırıcı olsa da sanatsal bir hava yakalamaya çalışan yönetmen zannımca bu havayı gayet güzel yakalamış. Nic'in mezuniyet töreni sonrası arabasında son hız ilerlerken kafasını camdan çıkararak özgürlüğü hissettiği sahne gerçekten çok etkileyiciydi. Hiçbir şeyi anlayamayacağız ve hiçbir sırrı çözemeyeceğiz, rüzgarı hissederek ilerlemekten başka elimizden bir şey gelmiyor; diyerek sizi filmle baş başa bırakıyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/601/code/rc8vsg34F53NBuLk4vH5EQpeRasQN0qAqP6URxV0iTTC1wrz7TuTcM7OfNehsdGg3BkQzj1I9TnBUrIZhOHHDCLr88xpKbHuX6tkCAJmL58QNhYlSXyqMXUpphPardEcMvwmdqUNRf2geJRrDeqXAS", "text": "Yüzyıllardır süregelen, insanları birbirine düşürüp efsanevi kavgalara sebebiyet veren, insanları Bu sıcak havada çay mı içilir? şeklinde ifadelerle zorbalığa maruz bırakan bu tartışmaya artık son bir nokta koymanın vakti geldi de geçiyor. Evet, sıcak bir günde tüketilen sıcak bir içecek vücudunuzun kendisini soğutmasına yardımcı olabilir. Ancak Ollie Jay'in de ifade ettiği gibi dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Sıcak içecek tüketildikten sonra gerçekleşen fazladan terleme miktarının buharlaşabilmesi gerekmektedir. Bu demek oluyor ki eğer spor yapıyorsanız veya çok fazla kıyafet giymişseniz, buharlaşmaya vakit bulamadan terlemeye sürekli olarak devam edeceksiniz ki bu durum vücudunuzun soğumasına yardımcı olmayacaktır. Bu durumda soğuk bir içecek doğru tercih olacaktır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/602/code/S8JAOSWoJB5wmQqSkDvTN9fw8sYc0XMW9ha7rzWGKoC95Pdcsc4xMSMMc5YR6lYtUNRxtf4G07ZZ0rO9IGqjmSF2iRij9c1YLixmYgIlKHRlNJ2L50EZXmT1SitMUyp6hP5eBWg9BBvAOscP80LePp", "text": "İnsan her şeyi bilemez, bilmesi de gerekmiyordu zaten. Sahip olduklarımızla yetinebilmek neden bu kadar zordu? Gün boyu konuştuğum insanları bir bir geçirdim gözlerimden. Çoğunun geleceğe ait umutları yok ama planları var. Ben de dahil buna. İnsanın atmaktan, vazgeçmekten korktuğu tek şeydi umut. Kent, yorgun bir yaşayışın içinde ve biz insanlar da o yaşayışın kesik kesik soluğuyuz. Gürültülü, çetin, tehlikeli bir yaşayışın umutsuz soluğu. İnsanların ruhu ölüyor, ruhu! Ölüyor ruhumuz, yitiyor kalbimiz. Yaşayışa nasıl davranırsak, yaşayış da bize öyle davranırmış. Kalbimizi yadsırsak, yaşayış da bizi yadsırmış. Bir kitapta okumuştum: Günler arkada hiçbir iz bırakmadan yaşayışlarından siliniyordu. Her gün geçtikçe farkına varmadan mezara bir adım daha yaklaşmış bulunuyorlardı. Ne güzel okuyor bizi kitaplar değil mi? Biz kitapları değil de kitaplar bizi okuyor. Bizim içsel eksikliğimizi okuyor kitaplar diyerek belli belirsiz güldüm. Annem, neden kendi kendine gülüyorsun diye sordu? Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama zannımca epey bir zaman geçmişti. Bir anda düştüğüm boşluktan çıkmak için çırpındığımı fark ettim. Uzun zamandır içinde olduğum boşluğu şimdi fark etmiş olduğuma da bayağı bir şaşırdım. Çünkü neler hissettiğimin bilincinde değilmişim. Ruhumu hırs bürümüştü. Fikirlerim vardı ve ben onları hayata kazandırmak için yanlış yolu yani hırsı seçmiştim. Bu yüzden çabalarım değersizdi. Bazen doğru bildiklerimiz yanlıştır, bazen de yanlış bildiklerimiz doğrudur. Çoktan sabah olmuştu. Annemin sesiyle uyandım. Bu sabah geçen hiçbir sabah gibi değildi; fikirlerimde azim, düşüncelerimde sakinlik, ruhumda heves ve gayret, bakışlarımda genişlik vardı. Kalkıp elimi yüzümü yıkayıp kahvaltı yaptım annemle. Sonra da fincana kahve koyduk; yüreğimize muhabbetin en güzelini, kalbimize samimiyetin en doğrusunu koyduk. Kitabımı editöre vermek üzere evden çıktım. Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. Her şey dünden çok ama çok farklıydı. Bambaşka görüyordum her şeyi. Bugünüm dünümden farklıydı... Kuşlar, mavi gökyüzünde kanat çırpıyor. Azimle! Gökyüzü bulutsuzdu. Şimdi konuşmak zamanıydı. Konuşmanın en doğrusunu..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/603/code/5h1R2VPqnz0w8jXJO3cp1S0a1riKysFpWsNpLdiIjH6p8PipONhzVfyB5cISBK6HYcmoqtwOd3bGERsjiD9HbIiO51fRvCVTepqV5wgP2LRH2YTpScFXgDUo4RCDtJ6OZbLgA3xTReJ0NOalq5HAGx", "text": "Kelimeler... Azizliğine düçar oldum onların. Öncelerde kelimelerin büyüsüne kapılıp şimdilerde onların acı yüzünü gören ben idrak ettim ki vakit kelimelere hakim olandan uzak durma vakti. Çünkü kelimeler sevindirebilir, ayağı yerden kesecek kadar mesut edebilir, aşık edebilir ama aynı kelimeler nefret ettirebilir, can yakabilir ya da öldürebilir birini. Her ne kadar eksikliklerine inansam da güçlü bir iksir oldukları da muhakkak. --Şimdi içimden geçen satırları hangi kelimeler tamamlayabilir? Hangi kağıt o kelimelere sığınak olmak isteyebilir? Kimin gücü yetebilir buna? Adın kelimelerin arasına karışmış, öylece geçiyor ve gidiyor hayatımdan. Her harfi gümüşten ellerin kadar öldürücü adının. Eksiliyor gönlümde bir bir harflerin. Kalbim uğurluyor seni gecenin sessiz karanlığına, hem sen seversin siyahı. Bak, yaprakları buruşmuş, solmuş ve kokusu çoktan hak ile yeksan olmuş papatyalar düşüyor kucağıma. Okuduklarının ağırlığını taşıyan o gözlerin de eksilmeli benden artık. Muhatabının karşısında di'li geçmişin korkutuculuğuna bürünmüş zaman, kandırıyor herkesi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/605/code/kTeeO2L4oV2sTxgRkPe1AoPSWD98AV2YJbOpGOmcE8fuAzrmUb1pGkKMLFZq58LHVwdDduZXnolDIGkiyYCipTd4miKaKbLaJMDqmtsF4AEtjOMWUfsOXc8uipHH028I6BYS3Tp3ocv5m5TzkCAixq", "text": "Neden hala bir şey yapmıyor? Ona ne kadar ihtiyacı olduğunu görmüyor mu? Onsuz gözlerinin önünde çürürken beni kaybetmekten hiç mi korkmuyor? Aslında sonunun böyle, bu şekilde olacağını en başından beri biliyordu. Ama onu ilk gördüğündeki bakışları, başka hiçbir şeyin yayamayacağı bir ışık yayıyordu. Oysa yanlış bir şey de yapmamıştı. Tek amacı onu değerli hissettirebilmekti ama hissettirdiği değerden bir damla bile alamamıştı. Buna rağmen kendisindense ona daha çok üzülüyordu. Çünkü kendisi çürüyüp gidecek iken o, sahip olduğu mucizeleri, sihirleri tükenmeden asla anlayamayacaktı. Bu nasıl bir kalpti ki böyle? Onu evinin en hoş köşesine koyup, en tehlikeli tuzakla, sevgiyle cezalandırmıştı. En acı tarafı da onu bulduğunda mutluluktan gözleri dolan kişinin, kaybederken hiçbir şey hissetmeyecek olmasıydı. Öyle de oldu. Bir sabah uyandığında odasını toplarken gözü ona takıldı. Buz gibi gözlerle ona baktı ve eline aldığında yaprakları çıtırdayan çiçeği tereddüt bile etmeden çöpe attı. O an anladı ki bir zamanlar kokusu baş döndüren o çiçeğin yeri bir masa başı değil bir mezar taşıydı. Çünkü insan gerçek güzellikleri sadece aşağıdan baktığında görebiliyor."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/607/code/bwlSBTg9FqAEg0A5l3Dx78rXxbihzlPRgrKyPawXxZE36MS3B8LPB0n9FcZpbn4rqokOu5bdD1UtTvAhIEVEY4AvgMgBPpCVfvw0uV1xxrVW87owy0Jf02pOevLLsJDsiV0EHsvgkuIyRudEV0GEvM", "text": "Ars Nova ile birlikte Geç Orta Çağ'a girilmiştir ve bu dönemde çok sesli eserler, özellikle seküler eserlerde, daha yaygın hale gelmiştir. 9. yüzyılın sonlarına doğru İsviçre'de yapılan çok sesli beste denemeleri 13. yüzyılda Leonin ve öğrencisi Perotin tarafından geliştirilmiş ve organum adı verilen bu tarz 13. yüzyıldan itibaren bestelerde sıklıkla kullanılmıştır. Geç Orta Çağ döneminde en yaygın çok sesli tarz motetler olmuştur. Motet bir vokal kompozisyon tarzıdır, vokalin eşliğinde enstrüman oladabilir, olmayadabilir. Motetlerde 13. yüzyılın sonlarına dek genel olarak kutsal temalar işlense de bu tarihten sonra saray aşkı gibi konuları içeren seküler eserler de bestelenmeye başlanmıştır. Motetler, Rönesans döneminde madrigallerin doğmasına yol açacaktır ancak madrigallerde, motetlerden farklı olarak vokalin yanında bir eşlik bulunmamaktadır. Ars Nova'nın ve 14. yüzyılın en önde gelen bestecisi şüphesiz Fransız Guillaume de Machaut olmuştur; öyle ki Ars Nova dönemi neredeyse onunla başlayıp onun ölümüyle sona ermiştir. Machaut'un günümüze ulaşan 145 bestesi bulunmaktadır, günümüze bu kadar fazla eserinin ulaşmasının nedeni Machaut'un eserlerin korunmasında bizzat kendisinin görev almasından kaynaklanmaktadır. Machaut eserlerinde çoğunlukla saray aşkı gibi konuları ele almıştır. Rivayetlere göre kendisinin de 60'lı yaşlarındayken aşık olduğu 19 yaşındaki bir öğrencisine yazdığı eserler bulunmakta. Aradığı aşka cevap alamayan Guillaume de Machaut'un bu aşka dair rondo türünde yazdığı Puis qu'en oubli adlı eserini aşağıda Türkçe çevirisiyle birlikte görebilirsiniz. Puis qu'en oubli sui de vous, dous amis, Vie amoureuse et joie a Dieu commant. Mar vi le jour que m'amour en vous mis, Puis qu'en oubli sui de vous, dous amis. Mais ce tenray que je vous ay promis, C'est que ja mais n'aray nul autre amant. Puis qu'en oubli sui de vous, dous amis, Vie amoureuse et joie a Dieu commant. Aşk hayatına ve mutluluğa veda ediyorum. Ne şanssız günmüş sana aşık olduğum gün, Yine de sana verdiğim sözü tutacağım, Bu da asla başka bir sevgilim olmayacağıdır. Aşk hayatına ve mutluluğa veda ediyorum. Orta Çağ'da Fransa, müzikte yeniliklerin ve gelişmelerin beşiği olmuştur. Ars Antiqua ve Ars Nova Fransa'da doğmuştur ancak bu yeni tarzlar diğer Avrupa ülkelerini de etkilemiştir. Örneğin İtalya'da Ars Nova, Trecento dönemi olarak bilinmektedir ve bu dönemde müziğin yanı sıra resim, mimari ve edebiyat gibi alanlarda da önemli gelişmeler olmuştur. Trecento stilinin en önemli temsilcilerinden biri Francesco Landini'dir. Çocuk yaşta görme yetisini kaybeden Landini enstrüman yapımından şairliğe birçok sanat dalıyla uğraşmıştır. 14. yüzyılda İtalya'nın en meşhur bestecisi olan Landini'nin lakabı İtalya'nın Ars Nova'sı olmuştur. Şu anda mezarı Floransa'daki San Lorenzo Bazilikası'nda bulunmaktadır ve yine aynı kilisede taşınabilir organ ile bir resmi de bulunmaktadır. Almanya'da ise yine 14. yüzyılda Geisslerlieder adı verilen kendini dini amaçlarla kırbaçlayarak şarkı söyleyen gruplar vardı ve bu gruplarda herhangi bir enstrüman eşliği bulunmuyordu, hatta bu gruplarda bir enstrüman eşliği olması dahi yasaktı. Orta Çağ'ın bitişinde Fransa'daki Ars Nova'nın ve İtalya'daki Trecento stillerinin birleştirilmeye çalışıldığı Ars Subtilior tarzı ortaya çıkmıştır. Bu tarzda ritim ve notasyon oldukça karmaşıktır, bir nevi her şeyin abartıldığı bir dönemdir. Orta Çağ'da flüt, ud, santur ve lir kullanılan ana enstrümanlardan bazılarıdır. Orta Çağ müziğinin bitişiyle Rönesans döneminin başlangıcını birbirinden ayırt etmek zor olsa da genel olarak 1400 yılı, Orta Çağ dönemi için bitişi ve Rönesans dönemi için başlangıcı temsil eder ve genellikle bu iki dönemin birleşimine Eski Müzik adı verilir. Aşağıda paylaştığım çalma listesinden Orta Çağ'ın kendimce önde gelen parçalarını dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/608/code/Nu3EG6nJZYQW8RqkwVLYi0TnrdD1HaM9luOg7yt3eYAuKeBM6svr4DhPZQMuRX8KI7GxvKdNBC0Z3vdj1XYzwl28MdXg2CfIX9YpXF7WrFYeZV9zsDQzYjhbEm0c4vtepqsay6zUOWVSYQkKMi22rR", "text": "Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Andre Gide, bir keresinde Sadece tekrar tekrar okunmak için yazıyorum. demiş. Gayet mantıklı bir hedef, zira en iyi romanlar kendini tekrar tekrar okutabilenlerdir. Benim için bu tarz romanların başında Suç ve Ceza gelir. Her ne kadar beğenmiş olsam da Pastoral Senfoni'yi bu kategori içine katamıyorum. Jean Hytier'e göre Roman sanatı, okuyucu üzerinde duygusal haller meydana getirmeyi amaçlar. İşte buna romanesk denir. Peşinden de ilgili makalede romanesk dünya kuran romancının okuyucuya adeta afyon vererek uyuşturduğu belirtilmiş ve buna romanesk afyonu denilmiş. Klasik romanlarda romancının gerçeğe benzer şekilde sunduğunu iddia ettiği düşsel dünyayı okuyucunun sorgulamadan roman kahramanlarında kendini bulmaya çalıştığından ve adeta hipnotize olduğundan bahsedilmiş. Böylece okuyucunun romancıya göre aldatılmaya ve kandırılmaya hazır hale gelmiş bir müşteri olduğunun altı çizilmiş. Andre Gide'nin ise bu roman türünün karşıtı olduğu belirtilerek onun okuyucusuna aktif bir pozisyon belirlediği hatta örtülü anlatımının altını okuyucusunun doldurmasını ve kendi bakış açısına göre ele alınan problemler hakkında sorgulamalar yapmasını ve çıkarımlarda bulunmasını istediği vurgulanmıştır. Bundan dolayı Andre Gide, \"Bir kitap devamlı bir iş birliği işidir.\" demiş. Roman bir papazın günlüğü formatında yazılmış, bu teknik ayrıca hoşuma gider. Papaz, hayata yaşadığı olaylar sebebiyle çok uzak kalmış gözleri görmeyen bir genç kızı bir kazadan sonra evine getirir ve onunla yakından ilgilenir; öyle ki bu ilgisi, halihazırda arasının iyi olmadığı eşinin tepkisini haylice çeker. Papazın eşinin tasvirleri romanda en hoşuma giden kısımlardandır; çünkü buralarda yazar, az ama itinalı kelime seçimleriyle kadının ruh hallerini okura başarıyla aktarabilmiş. Olayların peş peşe sıralandığı romanları okurken epey sıkılan ve psikolojik tahlillere meraklı bir okur olarak papazın eşinin anlatıldığı bu kısımlara ayrı dikkat ettim. Ancak onu geride bırakıp Andre Gide'nin de arzulayacağı gibi ele aldığı problem üzerine eğilmek isterim. Andre Gide, İncil'den fazlasıyla alıntı yapan bir yazar ve bence bu özelliği romana renk ve derinlik katmış zira İncil, metaforu bol olan bir kitap diğer İbrahimi kutsal kitaplara nazaran. Görmeyen kız başlı başına bir metafor zannımca, o, günahı hiç bilmeyen ve bu sebepten ötürü bir ışık olarak nitelendirilen bir idea. Papaz, bu ideaya aşık olur lakin aşkı bence insani olmaktan öte uhrevi. Çünkü papazın zihnini belli ki bir süredir meşgul etmekte olan günah probleminin üzerine gelen bu kız, hem onun \"günaha girmemek için en ideal yolun günahı tanımamak olması\" savının yaşayan örneğidir. Aynı zamanda ona aşık olmak suretiyle günaha girerek savına istemeden kendisi destekleyici bir veri sağlamıştır. Peki günahı veya kötülüğü hiç tanımamak etkin bir çare midir? Zannımca değildir. Çünkü bunun için kendimizi hemen hemen herkesten tecrit etmemiz gerekir hatta bu bile yeterli gelmeyebilir. Tamamen, inanılan dinin emir ve yasaklarına riayet edilse yeterli midir? Zannımca yine değildir. Çünkü insan ayrıksı ve karmaşık bir varlık. İyiyi ve kötüyü yaratır ve bunların sağlanması için karmaşık veya düzenli sistemler kurar, daha etkin olsun diye kendinin kurduğunu unutur veya unutmayı tercih eder ve bir yaratıcı kurgular ancak bu da sistemi bozmasına veya onda sorunlar yaratmasına mani olmaz. Aklıma ufak çocukların yapbozlarla oynaması geliyor: Büyük bir arzuyla ve çabayla parçaları birleştirmek için saatler harcarlar ama bitmeye yakın aniden bozarlar hatta ağlarlar ya da bitirdikten sonra bir an için mutlu olup bozarlar. İşte o bir anı yeniden yaşayabilmek için insan, hayatındaki yapbozları bozma ihtiyacı veya yapbozların bozulması ihtiyacını duyar. Tarih gayet iyi amaçlarla oluşturulan ideallerin çokça insanlara hayatı zindan ettiğine şahit olmuştur. Çünkü ideal diye bir şey yoktur ve olmayan bir şeye mutlak inançla hareket edilince mevzu kutsal bir göreve dönüşür. Haliyle buna en ufak uyumsuzluk gösterenler de ya yola getirilmesi gerekilenler ya da yok edilmesi gerekilenler olur. Papazın günah problemine ürettiği ideal de bir yıkıma sebep olur, kaçınılmaz şekilde. \"Kitabımı bitirir bitirmez noktayı koyup çizgiyi çekiyorum. Kitabıma ekleme ve çıkarma işlemini okuyucuya bırakıyorum. Bunu yapmanın bana düşmeyeceğini sanıyorum. Tembel okuyucuya yazıklar olsun! Ben başka okuyucular istiyorum. Okuyucu kitlesi, kendisinin rahatlatılmasını, tatmin edilmesini, kaygılardan uzaklaştırılmasını ister.\" demiş Andre Gide. Umarım \"tembel bir okuyucu\" gibi davranmamışımdır kitabını okurken."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/609/code/ZwUEV2CsRawxaQZZrrv6mZljhyEpjSBXBcErREIG87ML5aaKV0pSvIQyyLpRCmrqP0jqkE5J4caGUM9eA19Su9f3Nfgo6y6yhLal4LeJ4R3vY1tEsI5R31zDZD0dGFEsCr5HQvN2e5FycW2UrP16Qo", "text": "İzlerin silinir belki diye yürüdüğümüz yollardan geçtim. Ne mi oldu? Silinmedi. Ama çok huzurluydum o gün. Sanki bir hesaplaşma gibiydi. Defteri kapatma ve alacak verecek bir şeyin kalmamasıydı. En azından ben böyle hesap etmiştim, yanılmışım. İnce bir keder vardı. Yanıtını bulamadığım sorular, tanısı olmayan bir sızı. Anısı varmış gibiydi sokakların. Kahve içtiğimiz yer, yürüdüğümüz parke taşları ve nazar boncuğu satmaya çalışan o abla. Hepsi o gün oradaydı lakin sen yoktun. Kokun yoktu, gölgen yoktu, sesini de hiç duymamış gibiydi sanki başını okşayıp öptüğümüz çocuk. Sırasıyla uğradım her yere. Belki orada olursun, belki hani olmaz ya koluma girersin, belki..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/611/code/b8qiwER0Qo6BVtPTt9RhmbfTO2DnuOSkOOOJtIOI96e4vK8GQ70N65toTyQd2McUMiAdrOT9eGTG2N4dcHcpgPwBy9r9cNM0N2X7qOHIFwqLxpjwx0zMGJUEZhoMApsihnNM33HkfaH63rrXv9QcmN", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir anne keçi arkadaşlarıyla dışarıya çıkmaya karar vermiş. Çocuklarına demiş ki: Çocuklar biz teyzelerinizle alışverişe çıkıyoruz. Koca dişli kurt gelirse sakın kapıyı açmayın. Yedi oğlaklar da demişler ki: Tamam anne açmayız, merak etme. Anne keçi de demiş ki: Tamam size güveniyorum. ve gitmiş. Tam yarım saat sonra koca dişli kurt gelmiş ve kapıya vurmuş. Sesini incelterek demiş ki: Çocuklar ben geldim kapıyı açın. Oğlaklar onun koca dişli kurt olduğunu anlamışlar ama oyun oynamak istedikleri için kapıyı açmışlar, hepsi birlikte Sivas halayı çekmeye başlamışlar. Bir süre sonra da anneleri gelmiş ve şaşırmış. Onların arasına katılıp o da halay çekmeye başlamış, Sonra bunlar horon çekmeye başlamışlar. O bittikten sonra dabke yapmışlar. En sonunda ise yorulup oturmuşlar ve akıllarına izledikleri dizinin o gün yeni bölümü olduğu gelmiş. Hemen açmışlar, kurt ve anne ise mısır patlatmışlar ve kola getirmişler. İzledikten sonra herkes uyumaya gitmiş, kurt da evine gitmiş. Yedi oğlak sabah okula gitmek için hazırlanmışlar. Kapının önünde ise kurt onları siyah bir limuzin ile bekliyormuş, kornaya basıp yedi oğlağa seslenmiş ve onları yanına çağırmış. Yedi oğlaktan en büyüğü demiş ki: Bir şey mi oldu da sabah sabah geldin? Kurt da demiş ki: Hayır sizi okula bırakmaya geldim, hadi atlayın. Ama her olayı komik bir olaya çeviren küçük oğlak da demiş ki: Uçurumdan mı? Seve seve. Ortanca oğlak da demiş ki: Bu kadar soğuk espri yeter, zaten hava soğuk be. Tabii kimse gülmeyince kendi esprisine kendi gülmüş. Kurt da demiş ki: Hadi artık binin okula geç kalacaksınız. Oğlaklar da demişler ki: Tamam geliyoruz. ve binmişler. Yolda giderken şarkı falan açıp dinlemişler. En sonunda okula gelmişler ve kurda teşekkür edip okula girmişler. Orada ise sınavları olan sınıfa girmişler. Sınav matematik sınavı iken İngilizce soruları varmış. Şaşırmışlar ve öğretmene sormuşlar. Öğretmen ise burada coğrafya sınavı var demiş. Onlar da tamam demiş ve fizik sorularını cevaplamışlar. Öğretmen ise demiş ki: Almanca sınavınız bayağı başarılı görünüyor. Yedi oğlaklar da demişler ki: Teşekkür ederiz hocam, Fransızca sınavı bayağı kolaydı. ve bu yedi oğlak beden eğitiminden 100 alıp eve geri gitmişler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/612/code/0KkffY6i3UcBPrB9dTz86rSO0PNOl3kDZduORO6Jl5NfEGpvSzkCX5gpNo3fz0KR1LYbi3QosoeOdSJmr4bM520NQnx8Ke9D87tZABEulyFA7IXIyt7Ew4kvIjbMYfudqy3y1J05A4gxAJls6iUFur", "text": "İran'a gideceğimizi, hem de iki kadın olarak gideceğimizi söylediğimde inanın herkesin ama herkesin ilk tepkisi Ne işiniz var orada? olmuştu. Ben de bıkmadan usanmadan çok merak ettiğimi, İran'da büyük bir kültürün var olduğunu ve aslında çok benzer olduğumuzu anlatmaya çalışmıştım. Gidip döndükten sonra da insanlarının son derece cana yakın olduğunu, ülkenin anlatılanlar gibi korkunç olmadığını, tarihi eserler bakımından son derece zengin olduğunu ve fiyatların oldukça uygun olduğunu gözlerimle görüp özellikle Instagram'da anlatmaya çalıştım. Bu yazımda size İran'daki rotamız hakkında bilgi vereceğim. İran'a gitmek, diğer ülkelere gitmeye pek benzemiyor. Maalesef çok fazla bilgi yok ve otel rezervasyonu yapmak çok zor. Biz de sadece gidiş-dönüş bileti alarak ve ya nasip diyerek yola çıktık. Toplamda 10 gece kaldık ve 5 şehir gördük. İyi ki, iyi ki gittik. Siz isterseniz Tahran gidiş-Şiraz dönüş ya da tam tersini yapabilirsiniz. Ben bileti alırken x2 gibi bir fiyat çıkıyordu. Öncelikle Tahran'a uçtuk ve akşam saatlerinde Tahran'da 1 gece konakladık. Ertesi sabah erkenden özel bir araçla Kaşan'a doğru yola çıktık. Tahran-Kaşan arası yaklaşık 250 km ve 3 saat kadar sürüyor. Benzin ucuz olduğu için çokça özel araç ve taksi kullandık. Ancak baştan fiyatlarda anlaştık. Kaşan'da 1 gece kaldık. Gittiğimiz ilk gün ve ertesi gün akşamüstüne kadar Kaşan'ı gezdik. Aslında 2 gece kalınsa iyi olabilir. İkinci gün akşamüstü otelden ayarladığımız taksi ile İsfahan'a doğru yola çıktık. Kaşan-İsfahan arası yaklaşık 200 km ve 2,5 saat kadar sürdü yolculuk. İsfahan'da 3 gece konakladık. Gezinin en can alıcı yerlerinden biri. İlk gittiğimizde akşam olduğu için çok bir şey yapamadık. Ancak sonraki 2 gün altını üstüne getirdik diyebilirim. Sonrasında 3. gecenin ertesi sabahı, çok erkenden Yezd'e doğru, yine özel bir araç ile yola koyulduk. İsfahan-Yezd arası yaklaşık 320 km ve yol 4 saat kadar sürdü. Yezd'de 1 gece konakladık. Ancak bence minimum 2-3 gece kalınıp çöl safarisi yapılabilir. Geldiğimiz gün ve ertesi gün gece yarısına kadar Yezd'i gezdikten sonra, gece yarısı otobüse binerek ve 7 saat gece yolculuğu yaparak Şiraz'a vardık. Yezd ile Şiraz arası yaklaşık 450 km. Sabahın erken saatlerinde Şiraz otobüs terminalindeydik. Şiraz'da 3 gece konakladık. Buradan Persepolis'e de günübirlik gittik. Şiraz'ı da komple gezdikten sonra Tahran'a sabah erken saatlerde uçak ile dönüş yaptık. Buradan direkt olarak da Türkiye'ye dönülebilir aslında. Tabii ki bilet fiyatlarına bakmak gerek. Tahran'ı da hızlıca panoramik olarak gezdikten sonra İstanbul'a döndük. Tahran'ı gezi programımıza detaylı olarak koymadım, zira vaktimiz kısıtlı idi. Sizin şartlarınıza, vaktinize ve zevkinize göre başka rotalar da mümkün tabii ki. Bu bizim hikayemiz, bizim rotamız idi. İran güzel insanları ve şahane yapıları ile gönlüme taht kurdu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/613/code/NRCaqqzG0wOnLHNPOWhYyQd2WDDJJtB3CBB8DI9cRmnMrC2csLLDYAJP80RssSocMWLhMUalP7pDTHhaE9fnhcSKaib4UNStXzx9BYGG2Valm2w6sCubpXBrjt3TyDwZVvWHB5D2nrC6Wh7WE6LdT3", "text": "Cevaplaması en zor soru sanırım, başlayalım. Ben, Pınar. 24 yaşındayım. Bölüm birincisi olarak girdiğim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih bölümünden geçen yıl mezun oldum. Sanat ve tarih alanında içerik üreticisiyim. Küçüklüğümden itibaren; annemin de aynı üniversitenin sanat tarihi ve arkeoloji bölümünden mezun olması nedeniyle sanatla ve kitaplarla iç içe; müzeleri ve tarihi yerleri gezerek büyüdüm. Sanat tarihi; benim kendimi en mutlu hissettiğim alan. Adeta; kaçış noktam diyebilirim. Sanatın; insanın estetik zevkini geliştirdiğini, yaşamdan daha çok keyif almasını sağladığını düşünüyorum. Bakan gözler açılıyor, bu açıdan çok değerli. Görmeyi geliştiriyor. Hayat, kesinlikle daha güzel oluyor. Açıkçası; hiç zorlanmadım çünkü lisedeki tarih öğretmenim sayesinde aslında hep en sevdiğim ve bilgilerime en çok güvendiğim ders tarih oldu. Lisede en favori iki dersim de zaten; tarih ve sinema tarihiydi. 10. sınıfta okul değiştirdim ve o yıl sadece okulda 56 kitap bitirmiştim. Arkadaş edinemediğim biraz utangaç bir dönemimdi; hatta daha sonraki yıllarda başka sınıftan bir arkadaşım Yarım dönem boyunca sadece kafanın tepesini gördüm, yüzünü hiç göremedim. Kitaptan hiç ayrılmıyordun. demişti. Durumumu özetliyor sanırım. Sinema tarihi üzerine yazılar yazıp çeşitli internet sitelerinde ve okul dergisinde yayınlatmaya çalışıyordum. Lisede; klasikleri, biyografileri, sinema kuramlarını ve tarih kitaplarını okuyordum. Şu anda; okumalarım çoğunlukla sanat tarihi ağırlıklı olsa da ayda en az 1 roman bitirmeye özen gösteriyorum. Kısacası; yazı yazmayı ve okumayı ilkokul yıllarımdan itibaren hep çok sevdim diyebilirim. Tarihin ve radyo-televizyon alanlarının hayatımda etkisi çok büyük; açıkçası iki alanda öğrendiğim bilgileri entegre ederek içerik üretmeye başladım. Kamera önünde olmayı, video kurgulamayı, metin yazmayı çok seviyorum. Bir yandan; her günüm okuyarak, derinlemesine araştırarak ve üreterek geçsin istiyorum. Aydın Doğan Anadolu İletişim Meslek Lisesinde Radyo-Televizyon bölümünden mezun olmadan önce 1 yıl CNN Türk'ün kültür-sanat programı Afiş'te çalıştım. Uruguay'ın eski devlet başkanı Jose Mujica'dan Türkan Şoray'a çok farklı isimlerle tanışma fırsatım oldu. Programda geçirdiğim aylar; hayatımın en inanılmaz deneyimlerinden biriydi. Özellikle; sanatçıların hikayelerini ve ürettiklerini anlamaya çalışmam sanata olan bakış açımı bambaşka bir boyuta taşıdı. Kendime daha çok güvenmemi ve insan ilişkilerimi geliştirmemi de sağladı. Bu sayede; üniversitede de aralıksız çalıştım. İş hayatında olmayı ve üretmeyi her zaman çok sevdim. Üniversite sırasında; Boğaziçi Üniversitesinde, halkla ilişkiler şirketlerindeki stajlarımın yanı sıra tenis antrenörlüğü ve yoga eğitmenliği bile yaptım. Üniversitede; tarih okurken bir yandan sanat tarihi bölümünden ek dersler alıyordum. Güncel sergileri takip etmek de lise yıllarımdan gelen bir alışkanlıktı. Ayrıca; lisede ve üniversitede İspanya, Avusturya, Almanya, Portekiz gibi farklı ülkelere seyahat etme fırsatı bulmam sayesinde oraların da sanat ortamını inceleme fırsatı edindim. Okumalarım yıllar içinde gittikçe sanat tarihine doğru kaydı. Öncelikle bu doğrultuda; sanat ve tarih temalı ürünlerin olduğu bir e-ticaret girişimim oldu. O girişimden öte; araştırdığım, beni heyecanlandıran ve hayatıma değer ve anlam katan sanat eserlerini, sanatçı hikayelerini daha fazla insana anlatmaya karar verdim. Okuduğum yabancı ve Türkçe kitapların, makalelerin yanı sıra; çeşitli seminerlere katıldım. Bu yıl ayrıca; Yıldız Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Kültür-Sanat Yönetimi bölümüne de başladım. Akıllarını kurcalayan ne varsa adım atmaktan korkmamalarını tavsiye ederim. 11 Ocak 2021 yılında; sıradan bir sosyal medya kullanıcısıydım. Hiçbir içeriğim yoktu. 26 Aralık 2022'de ise; Instagram ve TikTok'ta yüze yakın içeriğim ve yaklaşık 120 bin takipçim var. Bu sayede; sanat ve tarihe dair, çocuklarda da emeklilerde de merak uyandırıyor ve her yaştan insanı bilgilendirebiliyorum. Ayrıca; her ay düzenleyeceğim sanat tarihi atölyelerine ve kitap kulübüne de başlıyorum. Eğer; geçen sene hiç başlamasaydım, başkalarının benim hakkımda ne düşüneceğini dert edinseydim, üşenseydim, erteleyip vazgeçseydim, bunların hiçbiri olmayacaktı. Belki sana da hikayem bir işaret olur. Başlaman gerekenin, aklını kurcalayanın, hayal ettiğinin ne olduğunu biliyorsun ve ancak çabalarsan ona ulaşabilirsin."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/614/code/auLAs1yXFq2y4Hb6XgGYc8mzRqR4WhDU4AvXulCpEcrmowdDr0g79T5RydrKDKKUxGWo06oBxY7pMo3D8YeCLRMDGSBxFmdP9FFd8fc6yEbj8sq0mdIdJyKGz1NdSXrpK6u4duCh3ukemNrqgRokml", "text": "Podcast dinlerken en önemli kriterlerimden birisi podcast yapan kişinin doğal ve samimi olmasıdır. Kendi hayatından örnekler verip içini açan kanallara gerçekten hayranım. Çünkü aslında bu hiç de kolay bir şey değil. Bir odada mikrofon karşısında konuşuyorsun evet ama bu sadece o odada kalmıyor. Dünyanın bir ucunda bambaşka bir ülkede dinlenebiliyorsun ve söylediklerin bambaşka insanlara dokunuyor. İnsanın arkadaşlarıyla konuşup da kafa dağıtmasına benzemiyor. Her ne kadar arkadaşlarla açılan bir podcast kanalı bile olsa... İşte o yüzden bu zorlu işi tam kıvamında yapan kanal sayısı bence pek de fazla değil. Lafı mı olur isimli podcast kanalı ise bence tam da öyle bir kanal. Samimiyeti, sohbetin akışını öyle hissediyorsunuz ki kendinizi onlarla beraber kahkaha atarken buluyorsunuz. Onlar dememin sebebi bu kanalda 30'lu yaşlarındaki üç kadının birlikte bölüm yapıyor olmaları. Tanışma hikayelerinin olduğu bölüm çok hoşuma gitmişti, çünkü bir dövüş kulübünde tanışmışlar. Başka şehirlerde büyüyüp İstanbul'da başlamışlar arkadaşlıklarına. Farklı aile yapıları ve geçmişleri var. Bir olayı anlatırken üç insanın farklı noktalara değindiğini ve başka noktalardan yaralar aldıklarını görmek beni şaşırtıyor ve her bölümü ilgiyle dinlememe neden oluyor. Bazen tam konu ciddi giderken bir anda espri patlatıyorlar ve modunuz bir anda değişiyor. En çok ev işi yaparken, bulaşık yıkarken dinliyorum onları ve sanki arkadaşlarımla muhabbet ediyormuşum gibi zaman hızla geçiyor. Bölümleri genellikle yarım saat oluyor ama sohbetin akışına dalıyorsunuz ve bir anda geçiyor zaman. Bu kanalı Arkadaşlıklar isimli bölümü ile tanıdım. Kendi hayatımın arkadaşlıklar açısından zor bir dönemindeyken dinlemiştim ve düşünceleri çok hoşuma gitmişti. Zamanla diğer bölümleri de dinledim ve bu üç güçlü kadının feminist yanları, üzüntüleri, ergenlik hikayeleri, anıları bana dinlerken keyif verdi. Bir yandan da benim için bir başka önemli kriter olan teknik özelliklerini değerlendirmek istiyorum. Mikrofonun konumu gerçekten güzel ayarlanıyor olmalı ki konuşan herkesin sesi güzelce duyuluyor. Ortamın genişliği elbette yansıyor sese fakat bunun sebebi herkesin ayrı mikrofonu olmaması sanırım. Bazen konu derinleştikçe içlerinden biri konuşurken diğeri konuya dair fikrini hemen ifade edince arada kaynayan düşünceler yok değil. Ama üç kişiyle yayın yapmak hiç de kolay değil üstelik düşünceler havada uçuşup konu konuyu açmasına rağmen ana temadan sapmıyorlar. En beğendiğim bölüm olan Kur'an kursundan Amsterdam'a tatiller ve tatil anlayışımız isimli bölümü tavsiye ederim. Kendilerine ise sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/615/code/CFfye6PPgsPLD8DewogsHZ7OQILBXEAtpVqwHgxhcnrIKXjmNRIhdpJSP6NfxuT9kax5xTv5Zk5AhzEHya6NxhZJNvxKPw43BdXK7KTwXwpvse7DZHswPni6kjVUUxeYoyXQuxoSgpkpLatvY1CE2t", "text": "-Eve ne zaman gideceğiz? -Yarın çıkacağız bey, dedi. -Hoş geldin Ayşe? Fakat kızın yüzünde şaşkınlık ifadesi olmakla birlikte gözlerinden sicim sicim yaşlar döküldü. Odadan çıkarak ağlamaklı bir şekilde hastane bahçesine çıktı. Banka oturdu ömrü boyunca hiç bu kadar ağlamamıştı. -Ağabey, babamıza bir şey olursa biz ne yapacağız? -Daha önce hiç babasız kalmadım ki. Babasız kalınca ne yapılır bilmiyorum, dedi. İki kardeş birbirlerine sarılıp ağladılar. Gözyaşları adeta birbirine karıştı. Abisinin iki oğlu vardı. O da bir babaydı. Ama babasız baba nasıl olunurdu. Hiçbir fikri yoktu. Ali Bey'in yanında eşi Meryem Hanım ve büyük kızı Elif vardı. Elif, babasına bir yandan yemeğini yediriyordu, öte yandan gözyaşlarını siliyordu. Meryem Hanım ise odanın penceresinden Orhan ve Hayal'i izlemekle birlikte kafasındaki sorulara yanıt bulmaya çalışıyordu. 50 senelik hayat arkadaşı olmadan hayat nasıl devam ederdi? Kendisi sadece anne olmayı öğrenmişti, evlatlarına babalık nasıl yapılır, arkalarında dağ gibi nasıl durulur bilmiyordu? Ali Bey ve ailesinin günleri böyle devam ediyordu. Günler sonra Ali Bey, hastaneden taburcu oldu. Fakat, doktorlar Ali Bey'in durumu iyileşmeye başladığı için değil ellerinden bir şey gelmeyeceği ve durumu kötüye gitmeye başladığı için taburcu etmişlerdi. Ali Bey, kompleksli bir hastaydı. Bu hastalıklarının içerisinde bir de diyaliz hastasıydı. Yaklaşık son 2 yılını diyalize girmemek için bahanelerle geçirmişti. Ama o gün evde bayılmasının ardından uzun bir süre tedavi altına alınmıştı. Bu tedavi sonucunda diyalize başlaması gerekliydi. Bu sebeptendir ki Ali Bey, günlerce hastanede kalmıştı ve ara ara şuurunu kaybediyordu. Evine gideceği için mutluydu Ali Bey, ama bir eksiklik vardı. Evi neredeydi? Dişiyle tırnağıyla kazıyarak bir yerlere gelip onca emeğiyle aldığı evi neredeydi? Ama olsun hastaneden kurtuluyordu, onun için ecelinden kaçmaktı. Nihayetinde eve geldiler. Anlamsız bir şekilde evin içinde geziniyor. Evini yeni görüyormuşçasına göz gezdiriyordu. Ali Bey'in bu halini gördükçe eşi ve çocuklarının içlerinde tarifsiz bir acı oluşuyordu. Günler Ali Bey'in, yer yer şuurunu kaybetmesi, yer yer öfkelenmesi, belirli günler diyalize gitmesiyle geçiyordu. Lakin diyaliz günleri oldukça zor geçiyordu. Çünkü asıl bu günlerde şuurunu kaybediyordu. Diyalizden eve getirildiği günler fazlasıyla asabi oluyordu. Yemek pişmekte olsa bile pişmeden yemek istiyordu, yemeğini yedikten sonra unutuveriyordu ailesini, kendisine yemek vermemeleriyle suçluyordu onları. -Hayal Hanım, babanız Ali Bey, diyaliz esnasında fenalaştı. Ambulansla hastaneye gönderdik, dedi. -Anne babam bitmiş, diyerek haykırdı. Peki ne olmuştu Ali Bey'e? Diyaliz sırasında tansiyon düşüklüğü sebebiyle kalp krizi geçirmişti ve beynine pıhtı atmıştı, kısacası artık makinelere bağlı yaşıyordu. Doktorlar tamamen umudu kesmişti. Birkaç saat sonra başka bir hastaneye sevk ettiler. Günler artık hastanenin yoğun bakım ünitesinde beklemekle geçiyordu. Ne de olsa Ali Bey'in ailesi, hastane köşelerinde ağlamaya, uykusuz, aç ve susuz bir şekilde günlerini sürdürmeye alışmıştı. Fakat babasız kalmaya nasıl alışacaklardı? Yoğun bakıma Ali Bey'in yanına giriyorlar, cevap vermesi umuduyla konuşuyorlar ve yine cevap alamadan çıkıyorlardı. Günden güne daha fazla erimeye başlamıştı Ali Bey, artık hemşireler mamayla besliyordu. Durumu gitgide kötüleşiyordu. Günler sonra o acı haber Orhan'ın telefonun çalmasıyla Ali Bey'in ailesine geldi. Hastanede olan aile koşarak yoğun bakım ünitesine indi, karşılaştıkları manzara ise Ali Bey'in yoğun bakımdan çıkartılarak morga götürülmesiydi. Meryem Hanım ve Orhan oldukları yere diz çöküp feryat ederek ağlıyordu. Elif ve Hayal ise sedyeyle morga götürülen babalarının arkasından koşturuyorlardı. Bir umut yaşıyordur, doktorların bir yanlışı vardır düşüncesiyle; morga götürülen babaları değildir umuduyla koşturuyorlardı. Fakat o beyaz örtüyü çekiştirdiklerinde gördükleri kişi Ali Bey'di. Kızlar feryatlı bir şekilde yere yığılmışlardı. Etraftaki insanlar zavallı aileye destek olmaya çalışıyordu ama nafile, hiçbir konuşma teselli etmiyordu onları. Orhan kendini toparladı. Meryem Hanım'a ve kardeşlerine destek oldu, gerekli işlemleri yaptırdı. Ertesi gün Ali Bey'in defni için cenazeyi köye götürme kararı alındı. Morga inip son kez Ali Bey'i gördüler. Son kez elini öptüler, bir daha elini öpecek babaları olmayacaktı; son kez kokusunu en derinliklerine kadar çektiler, kimse babaları kadar güzel kokmayacaktı; son kez sarıldılar artık sarılacak babaları olmayacaktı ve son kez baba dediler bir daha baba diyecekleri kimse olmayacaktı. Zor güç morgdan çıktılar ve eve gittiler. Daha önce eve girmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Babasız bir ev, ev sayılır mıydı? Gece boyunca uyumadılar, ağlamaktan bitap düşmüşlerdi. Yine sabah oldu Ali Bey'in ailesi için bir önemi yoktu artık, çünkü onların güneşi hiç doğmamak üzere batmıştı. -Baba, sana çocuklarımın babasını getirdim, diyordu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/616/code/0SUCrcYi0AMZnVtRM2dD39zxr3xurWezlghIGTSyaq7egdQeAoVT3aqTF2Vu0sJLK1C2fM8jOOGSvjTYUPjbg3YjX7kyk7zpvIulicBGptn8bW6aRr6OmBSP8QSCJTXmafBBKwAsdMdqsrRe79XQuh", "text": "Bir mart günü sabahında geçiyorum kalacağım konağa ve beni uykusundan henüz uyanmış olan Nazire teyze karşılıyor pijamalarıyla. Öyle samimi ve ev sıcaklığında hissettiren bir yerdeyim ki ayrılacak olmanın hüznüne kapıldım daha şimdiden. Odaya çıkıyoruz ve beraber topluyoruz yatağın üzerindeki kurumaya bırakılmış çarşafları, neden burada olduğumu konuşuyoruz ayaküstü. Birazdan ocağa çay koyacağını haber ediyor ve ben dinlenmeye çekiliyorum. Öğle saatlerinde keşfe çıkıyorum Safranbolu'nun Eski Çarşı'sını. Bayılırım ilmek ilmek işlenmiş emek kokan ürünlerin satıldığı bitişik dükkanlara. Hiçbirini es geçmeden geziyorum, sohbet ediyorum esnafla. Bir yandan üretiyor diğer yandan kutu kadar dükkanında demlediği tavşan kanı çayını ikram edip seninle sohbet etmeye can atıyor. Tabii burası bir de lokum diyarı; yürüdüğün daracık sokaklarda ellerinde lokum tepsileri ve safran kolonyalarıyla dükkanlarının önünde seni bekleyen, en lezzetli lokumu sunmaya çalışan güler yüzlü esnafı eksik olmuyor. Kırtasiye gibi bir yere giriyorum ve oradaki amcaya nerede kartpostal bulabileceğimi soruyorum. Saat kaç? diyor. Üçe geliyor. deyince Takip et beni. diyor ve sorgusuz sualsiz takılıyorum peşine. Yürüyorum ardından ama nereye bilmiyorum. Beni kartpostal diyarına falan götürecek diye düşünürken PTT'nin önünde buluyorum kendimi. Ama burası sıradan bir PTT değil, ilçenin atmosferine uygun şekilde inşa edilmiş bir Safranbolu evinin içinde bulunuyor. İçeri giriyoruz ve duvarda asılı bulunan raftan istediğim kadar kartpostalı ücretsiz alabileceğimi söylüyor. O anda aklıma ilk gelen tüm PTT'lerde böyle bir hizmetin sağlanıp sağlanmadığı oluyor. Hemen kapıyorum dört beş tane Safranbolu manzaralı kartpostalı, eh benden mutlusu yok şimdi. Keşfe devam edebilirim, yokuş yukarı çıkıyorum. Ta tepelerde gözüme kestirdiğim bir yapı var, gösterişli sarı renkte bir bina: Eski Hükumet Konağı veya diğer adıyla Kent Tarihi Müzesi. Yolda olmayı hep sevmişimdir, bir yere ulaşmaktansa asıl keyif veren budur bana. Yürürüm ve bilirim ki sürprizlerle karşılaşacağım o yolda, kimi üzen kimi sevindiren ama beklenmedik olması beni ağına çeken. Kimselere rastlamadığım sokakların ruhu diğerlerine nazaran bir başka oluyor, etraftaki her bir detayı inceliyor ve orada zamanında kimler nasıl yaşamıştır diye düşlüyorum. Tabii yollar taşlık olduğundan düşmemek için gözüm bir yandan yerde yürüyorum. Nihayetinde varıyorum o sarı binaya. Sağ yanımda daha demin geçtiğim kıvrımlı sokaklar, sol yanımda ise dağın eteğine dizilmiş köy evleri ile buranın manzarası beni kendine hayran bırakıyor. Oturup manzarayı ve insanları seyrediyorum bir süre. Daha sonra müzeyi geziyor, tarihini öğreniyorum. 1976 yılına kadar hükumet konağı olarak kullanılan bu bina, çıkan yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiş. Ardından 2006 yılında müze olarak yeniden hayata kazandırılmış. Müzede Safranbolu'nun kültürünü yansıtan birtakım detaylara rastlıyoruz: geleneksel kıyafetler, madeni paralar ve çeşitli eşyalar. Müzenin zemin katında bulunan Esnaf ve Zanaatkarlar Çarşısı'nda lokumcu, demirci, bakırcı, yemenici gibi Safranbolu'nun önde gelen mesleklerini tanıtmak amacıyla özgün canlandırma tekniğiyle yapılmış olan çalışma ortamlarını inceliyorum. Eskiye bir bakışla temas edip ayrılıyorum buradan ve yolun beni nereye götüreceğini bilmeden yürümeye devam ediyorum Safranbolu sokaklarında. Lokum ve Safran Müzesindeyim. Beraber lokumun tarihini öğrenelim mi? 18. yüzyılın sonlarına doğru sert şekerlerden sıkılan I. Abdülhamid'in yumuşak şekerleme isteği üzerine bir tatlı yarışması düzenleniyor. Hacı Bekir Efendi denemelerinin sonucunda lokumu padişaha sunuyor ve yarışmanın kazananı oluyor. O günden bu yana lokum dünyanın birçok yerinde Turkish delight ismiyle tanınıyor. Günümüzde çeşitleri saymakla bitmez. Benim favorilerim arasında Antep fıstıklı çifte kavrulmuş ve brownie'li kaymaklı lokum var. Safranbolu'nun da ismini buradan aldığı bölgede yetişen bitkilerden olan safrana değinmemek olmaz. Dünyadaki en pahalı baharatlardan biri olan safranın çeşitli kullanım alanları var. Öğrendiğim kadarıyla sarı olanları kozmetikte, kırmızılar ise yemeklerde kullanılıyor. Safranlı lokum ise halkın beğenisini bir hayli kazanmış ve en çok tüketilen lokum çeşitleri arasında yerini almış. UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmış olan Safranbolu, turistler için de ilgi odağı olmuş. Sokaklarda farklı milletten insanlara rastlamanız mümkün. Bir bakırcı dükkanında gezinirken Çinli bir arkadaş bile edindim. Safranbolu bozulmamış mimari dokusuyla beni mest etti. Bakırcılar Çarşısı'nın içinde saklanmış olan kanyon ise beklenmedik oluşuyla beni en etkileyen yerdi. Şehrin hangi tarafına bakarsanız bakın bir dağ silüetiyle karşılaşıyorsunuz. Hatta o kadar çok dağ var ki zannımca isim koymakta dahi zorlanmış civar halkı, zira birinin adı Tepe Dağı'ydı. Eğer siz de eskiden vazgeçemiyor, doğal olanı arıyor ve ruhu olan yerlere sığınıyorsanız Safranbolu'ya bir şans verin derim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/617/code/iFYTKP0DvQk7SzWRvRjXZJ9AXT0qGbTUBvTNS03g30hdQrFGZWCw5QwAU0fT86DrtBflg6VSFqQGeYmviGJKuxv6PV7RreQFOCHJ9icLi7Xx9XZvtKWUZx3x7An8z9fGHuhkEofugXthqBGxvu0hhn", "text": "The Banshees Of Inisherin İrlanda kökenli İngiliz tiyatro yazarı ve yönetmen Martin McDonagh'ın ustalık eseri olarak tanımlanmayı hak ediyor. Film, son zamanlarda vizyona giren filmler içerisinde klasik/kült olma potansiyelini fazlası ile taşıyor. Yönetmen McDonagh, 1923 yılında yaşanan İrlanda İç Savaşı esnasında küçük bir adada gayet sade ve içten bir hayatı paylaşan bir grup insanın yaşamlarını konu alıyor. Film, önceleri sıkı dost olan iki yetişkin erkeğin çocuksu gerekçelerle aralarına mesafe girmesi ardınca yaşanılan trajikomik bir dizi olay eşliğinde ilerliyor. İki kişi arasındaki ilişki ile ana karadan top sesleri ile haberdar olduğumuz İrlanda İç Savaşı'na adeta ayna tutuluyor. Savaşın iki tarafı, iki yetişkinin aralarındaki mücadele ve birbirlerine verdikleri anlamsız zararlar etrafında hicvediliyor adeta. Filmde ana karakter Padraic, en yakın arkadaşı Colm'un Artık senden hoşlanmıyorum. cümlesi ile sarsılıyor, bu hal toksik bir hikayeye, trajikomik seri olaylara evriliyor. Film eşsiz İrlanda doğası fonu eşliğinde bir o kadar saf, doğal kalabilmiş insan karakterleri ile pastoral bir tablo hazzı veriyor. İnsanın iç dünyasında var edip büyüttüğü travmaların zamanla daha travmatik sonuçlara evrilmesi ve ortaya çıkan sonuçların insan hayatını içinden çıkılmaz bir labirente dönüştürmesi yönetmenin vizyonunda sinema sanatının bütün maharetleriyle ustaca sahneleniyor. İzleyicisinde tebessüm eşliğinde derin düşüncelerin, iç muhasebelerin kapısını bir köy evi kapısı edasınca aralıyor. The Banshees of Inisherin, Oscar'a ulaşamasa da hiç tartışmasız senenin en iyi filmlerinden biri ve alkışı fazlasıyla hak ediyor. İnsana dair ikilemleri, sevgi, dostluk ve nefret temalarını muazzam bir oyunculukla birleştiren bu film izlenmeye değer."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/618/code/f8QNa7H3mmMRrH8gbUPzYpN2f2AYnsjYg4OWmB2lRCkbEd34Y7MP6FHJvjuKmpxVVOTbRPckk7HCpN8Vux5YZX1fbwguKkFT4uOTtZogMl1vFZk64JurCddYUgK7lzfVqVoE1UznYVh3QvDvYnCRHs", "text": "Merhaba sevgili Raf Dergi'nin podcast dinlemeyi seven okuyucuları, Geçenlerde yeni kanallar keşfetmek için podcast dinlediğim platformda gezinirken öyle bir kanala denk geldim ki resmen hiç ara vermeden dinlemek istedim. Ben güzel bir dizi keşfettiğimde de aynı duyguları yaşarım. Hepsini izleyip bitirmek isterim. Bu kanal için bunu yapmamak çok zordu. Çünkü bölümler yaklaşık 8-9 dakika ve tadı resmen damağınızda kalıyor. O yüzden hiç bitmesin istedim. Kanalın konusu çocukluk dönemi. Podcaster'ımız adını bizimle paylaşmıyor ama birkaç bölüm sonra kendisine dinleyicilerinden gelen maillerden birinde bir dinleyicisinin kanal isminin baş harflerinin kısaltılması olan Biç diye seslenmesiyle adı öyle kalıyor. Ben de bu yazımda kendisinden Biç olarak bahsedeceğim. Biç bizlere çocukluğunda yaşadığı iğrenç anılarını anlatıyor. Bu anıların birçoğunda insan kendi yaşamına dair bir şeyler buluyor. Hem gülüp hem içimizi burkuyor hikayeleri. Özellikle 2. bölüm olan Milka İneği benim çok hoşuma gitmişti. Bölümü size biraz açmak istiyorum. 1995 yılında geçen bir okul anısını anlatıyor bize sevgili Biç. 1. sınıftaki resim aşkıyla Milka Çikolata'nın düzenlediği Türkiye genelindeki bir resim yarışmasına katılıyor. Kendilerinden Milka ineği çizmelerini istiyor öğretmen. Arkadaşı Merve'nin ineği çizemediğini gören bizim iyi kalpli Biç ona yardım edip Merve'nin yerine resmi çiziyor. 1-2 ay sonra gelen habere göre Merve yarışmada dereceye giriyor. Aslında kendi resminin de kazanma ihtimali var fakat babası resmi gerekli zamanda gerekli adrese göndermediğinden ötürü kendi resmi yarışmaya katılamıyor bile. Merve ödül olarak şişme havuzu kazanıyor. Bu ödül zamanın inanılmaz lüks bir hediyesi tabii. Bir zaman sonra ise resim aşkıyla yanıp tutuşan bizim Biç'in tüm resim defterleri ve malzemeleri ebeveynleri tarafından elinden alınıyor. Sebebi ise derslerine gerekli konsantrasyonu verememesiymiş. Hayatın bizimle alay edercesine yaşattığı cringe anların çocukluğumuzdaki hallerini bize sevgili Biç çok güzel bir şekilde anlatıyor. Birkaç bölüm sonrasında ise dinleyicilerinden gelen maillerdeki iğrenç çocukluk anılarını okumaya başlıyor. En azından Biç kadar içe dokunan birçok anıya gülüyor ve üzülüyorsunuz. Hani çocukken misafirliğe gelen şımarık çocuklarla oyuncaklarınızı istemeyerek paylaşırsınız ama siz onlara gittiğinizde sizinle paylaşmazlar ya, işte o tarz misafir çocuklarına bol bol kızdığınız bir kanal bu. İlkokul arkadaşlıkları, komşu çocukları, 23 Nisan kutlamaları ve aileyle sofrada yaşanan yemeğini bitir kavgaları... Ne yapın ne edin bir dinleyin Biç'in hikayelerini. Bir acı haber vereceğim, sanırım yayını bıraktı sevgili BİÇ. 2022'nin Aralık ayından beri paylaşım yapmıyor ve kendisini tanıyan biri olmadığından ondan haberimiz maalesef yok. Sevgili Biç, eğer bu satırları okuyorsan lütfen geri dön. Sana döner ısmarlarım dönersen."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/619/code/vaqnaSgoNdT4JcUjDN787oKMCeoLZqJXTr4a3d2PGuAxvAA85OVJtEQxYP0GwLBDcPHrKtwgbAi0kJX5PLTVrkNz9Wm35E6CAZwPZAhlkJwYjn9t4qldkolqIe1HhMW6V22go9RHDIxrIbj71untsX", "text": "Kendini, keşfetmeye ve sevdiklerine adayan biri Esmanur Küçükislamoğlu. 10 Ocak 1998'de İstanbul'da doğan bir Rizeliyim. Bana bakan kişilerin %99'unun \"Rizeli misin?\" dediği gibi. Sevginin çokça bulunduğu bir ailede büyüdüm. Annem babam birbirine ayrı, biz, 2 ablam ve 1 abim, birbirimize ayrı aşıktık. Hayat kaynağım büyük oranda annemdi. Buralara geldiysem kesinlikle onun ve onun duaları sayesinde. Onu kaybettikten sonra kendimi daha çok keşfetmeye ve çalışmaya verdim. Seveceğim işin karşıma çıkması büyük bir nimetti. Sürekli aktif olmak isteyen biri olarak Marmara Üniversitesinde Radyo, Televizyon ve Sinema okudum. Lisansım esnasında da yerimde duramayıp 4 ay Slovakya'da Erasmus yaptım. A News'te staj ve Acunmedya Akademi'de minik bir iş deneyimim oldu. Soluğu GZT'de, gerçekten sevdiğim işi yapabileceğim bir yerde aldım. Ne diyordum? Evet, Neşe Küçükislamoğlu'nun duaları sayesinde buralardayım. Ben bu zamana kadar sahada olumsuz bir durumla karşılaşmadım. Bu karşılaşmayacağım anlamına gelmiyor tabii ki şartlar sayesinde, Allah korusun. 6 Şubat depreminin 25. saatinde deprem bölgesindeydik. İlk saha deneyimim olarak sayarsam derinden etkileyici bir süreçti. Henüz kimseler varamadan orada olmak, o insanların acılarını paylaşmak, elimizden bir şey gelmemesi... Allah bir daha yaşatmasın. Daha dirayetli bir saha tecrübesi için eğitim almayı düşünüyorum. İnşallah bana faydası olur ve benim de diğer insanlara. Gündem dışı gittiğimiz gezi dış çekimlerimiz hayalimdeki gibi ilerliyor. İnşallah daha güzel daha farklı içeriklerle ve projelerle gelmeyi planlıyoruz. GZT'de çalışırken Ukrayna Savaşı, Taksim Saldırısı, Deprem Felaketi gibi birçok \"kriz yayını\" dediğimiz süreçlere şahit oldum. Mesai kavramımızın olmadığı, insanların seslerini nasıl daha çok duyurabileceğimizi düşündüğümüz ve bol içerik üretmeye çalıştığımız bu süreç bizim için tabii ki oldukça zorlu geçiyor. Ancak yaptığınız işi sevdiğinizde zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz. Bu ve genel süreçte sürekli gündemi takipte kalıyoruz. Çokça beyin fırtınası yapıp takipçilerimize \"bilgiyi\" en etkili nasıl iletebiliriz ona çabalıyoruz. İnsanız tabii, adapte olamadığımız zamanlar oluyor. Bu zamanlarda motivasyonum, yaptığım işi sevmek oluyor... İçeriklerimin konusunu çoğunlukla ben belirliyorum. Zengin bir kaynak arşivim var. Yerli-yabancı bütün kaynakları takip etmeye çalışmak bana yardımcı oluyor. Ekiple de paslaşıyoruz. Hatta artık çevremdeki herkes \"Aa bak, çok ilgi çekici bir konu.\" diye geliyor bana. Zorluk yaşamıyorum. Bazen hiçbir şeyin ilgi çekici gelmediği oluyor. Böyle zamanlarda kendime zaman tanıyorum bağışıklık kazanmamak için. Asıl amacım hem dikkat çekmek hem eğlenmek hem de insanları bilgilendirmek. Ama en en sevdiğim şey ise dış çekimler... Gezmeyi ve keşfetmeyi çok seviyorum, yansıttığımı da düşünüyorum. Bahsettiğim gibi gündemi sürekli takipte kalmamız gerektiğinden bu yorucu olabiliyor. Kriz yayınları, mental yorgunluk da eklenince içinden çıkamayacakmış gibi hissediyorum ama çıkıyorum. Çünkü yine dediğim gibi, işimi seviyorum. Olumlu yanı bu. İnsanlarla sağlıklı, güzel ilişkiler kurmak, onlara bir nebze de olsa dokunabilmek, olan biteni insanlara aktarabilmek, eğlenceli içeriklerle onları hem eğlendirip hem bilgilendirmek... Bu sorulara cevap verirken işimi ne kadar çok sevdiğimin bir kez daha farkına vardım. Bu alan bolca pratik ve aktiflik gerektiren bir alan. Maalesef yalnızca üniversitedeki dersler yetmiyor. Teoriden çok pratik önemli diye düşünüyorum. Bu alanla ilgili bulunan hangi kurs, aktivite, proje varsa hepsine katılmalarını tavsiye edebilirim. Ve Erasmus... Bana çok şey kattığı için buralarda olmamda büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. İnsanlarla olan ilişkimi güçlendiren bir süreçti. Yeni insanlar tanımak, yeni kültürler keşfetmek ufkumu oldukça genişletti. Zaten eğer bu alanı seviyorlarsa dediğim şeyleri mutlu bir şekilde gerçekleştirirler... Raf Dergi bana böyle bir teklifle geldiğinde oldukça duygulandım. Gerek bu dergi özelinde gerekse insanlardan aldığım tepkiler sayesinde olduğum ve bulunduğum yerden daha da memnun oluyorum. Bir şeyler başarabildiğimi hissediyorum. Ama hiçbir zaman yeterli değil ve hiçbir zaman tatmin olmuyorum. \"Ben oldum.\" demeyeceğim hiçbir zaman. Sürekli gelişmeye ve büyümeye açık olmak lazım diye düşünüyorum. Evet belki de bir şeyler başardım ama daha fazlası neden olmasın? Başarıya aç, yarına faydalı, daima iyilik ve güzelliği düşünen bireyler oluruz hepimiz umarım. Irkçılıktan ve nefret söyleminden uzak, ötekileştirilmediğimiz güzel yarınlarımız olsun diyorum ve Raf Dergi'ye teşekkür ediyorum. Kalp."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/620/code/u4bwS7hEzOFOJyZMNEg6aEomp8TkW3XLG7hb6LirJcmd4ss099yKCICLgmEfyvHycrwrikXfvqgLrhgsqRpWRHcpa8OGWxflMRqq9xNNTc344YvK0QwxW027faEUv3CqS4KqV43wMxCbPzvSbgIros", "text": "Herkesten ve her şeyden uzakta güzel bir yer var, sevgili okur. Kimilerinin çoktan bulduğu, kimilerinin asla bulamayacağı, belki Kafdağı'nın ardında, belki gökyüzünün ve hatta gezegenlerin arkasında kalan bir yer. Birçoğumuzun içinde de bu yerin bir yansıması var sanırım. İçimizde bir yer, belki hafızamız, belki ruhumuz, belki benliğimiz aşina oraya. Hep arıyoruz, her zaman bir şeyler arıyoruz. Sevgi, saygı, anlam, cevap... Bir arayışın içindeyiz, cevaplar buluyoruz, beğenmiyoruz, tekrar arıyoruz, daha farklı cevaplar buluyoruz. Bazen bulamıyoruz da. Ama bu arayış, hiç durmuyor, bence yitirdiğimiz o yerin boşluğu dolmadığından. Kimilerini uğurluyoruz, kimilerini karşılıyoruz, hiç bitmeyen bir devinimle kıpırdanıp duruyor içimiz. Acıları sindirebiliyor, ufak bir mutluluğu köpürtüp kocaman yapabiliyor, veda etmeyi, beklemeyi, istemeyi, teşekkür etmeyi biliyoruz. Su sakince de aksa, sel olup da gelse, yolunu buluyor. Dinlemeyi, anlamayı, görmeyi öğrenebilsek, yitirdiğimiz fakat aşina olduğumuz o yere ulaşabileceğiz... Tüm huysuzluğumuz, huzursuzluğumuz, bu evrene sığamayışımız, içimizdeki sonsuzluğun savaşı sulha erecek. Birbirimizin elini tutalım, dinleyelim, daha sıkı sarılalım, anlayalım, ruhlarımız birbirine değsin, içlerimizi görelim, acıları ve sancıları birlikte bertaraf edelim, o zaman belki sonu beklemeye gerek kalmadan, daha yoldayken ulaşırız o yere. Birlikte kalalım, tüm farklılıklarımızla daha güçlü ve daha güzel bir şekilde, hep birlikte kalalım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/621/code/Ypwq9YKhd2VKMPu7cU0RP44jHyOmtp0wDjxrjEuRIYA6uUMhrjfChXUqqJU7gPT1msNl0mSidEo4A8MMaeXexih7Xsdlq1gzvn8wV95m9XRh3oN7wm0iwUnSL7FfqeMJ39Vb5tF4yvrNSjCi2R1XZj", "text": "Ben ömrü hayatımda İstanbul'u ayağımın altına almadım. Nehrimde pekala var değil uskumrular, tavalar ve İstanbullar. Bir bilsem, bir yakalasam, çok ağlamayacağım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/622/code/pgX0yR8buhmdg1XOgY3PDxhJAyHdIhyGnaLbYVYFuQc7iUyVJYK8oS8rkjOpFsUDlxupD9M6wHZSadcG2l8oC8d9U82i5CKb5ynGDp0GOSI5ay4ZF5qSl0YpIEVFSJilMGmJk3Wq7wcLau6g2mZLCE", "text": "Yeni doğmuş bir bebeğin önünde yıllar vardır, yani sayısız turları Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinde döneceği. İlk kışı, baharı ve yazı... Geçen zamanı hatırlamaya başlayacağı yaşları, mavi önlüğü ve boynunda beslenme çantasıyla anne-babasının yanında fotoğrafı... İlk aşkları, kavgaları, kalp kırıklıkları hatta boyu boyuna denk bir elma ağacı vardır, tüm anılarını etrafında toplayacağı. Ve elbet yalnızlığı kalacaktır yanında en son. Zamana yenilmişlikleri olacaktır onun da. Çaresizlik içinde başkalarının kurduğu bir düzende kalıplara sığmak için okul sıralarında yıllarca dirsek çürüttükten sonra gözünü açtığı yirmili yaşlarının ortasında ne yapacağını bilmeden ve düzende yer bulamadan kendini aradığı yılları olacaktır. Bu nesil yaşamayı yarışmakla karıştıranların nesli, bunu en derininde duyacaktır. Sanayi Devrimi'nden bu yana gelişen teknolojilerle birlikte hızlanan otomobillerin, trenlerin, uçakların zaman kavramı ve takvimler üzerinde keskin bir etkisi oldu. At sırtında aylarca süren yolculuklar sonucu varılan o yerlere şimdi birkaç saatte ulaşabiliyor, güvercinlerin ayağında haftalarca uçan mesajları saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna iletebiliyoruz. Zamana hükmettiğimiz bir çağdayız. Peki ama bunca zaman ile ne yapıyoruz? Yıllarımızı verdiğimiz akademik kariyerlerin, diplomaların, ardı arkası kesilmeyen eğitimlerin günden güne sıradanlaşması ve hatta değerini kaybetmesi sorunu ile karşı karşıyayız. Gecesini gündüzüne katmış, sınavlarını başarıyla verip mezun olmuş bir üniversite öğrencisi bu verdiği emeklerin ve feda ettiği zamanın karşılığında ne alıyor? Başarı günümüzde çok daha büyük fedakarlıklar istiyor. Zamana köle olup hayatımızı çalışmaya adamaktan bahsediliyor. Zamandan bağımsız yaşamaya çalıştığımızda ise ister istemez toplumdan soyutlanmış oluyoruz. Sistemin yani bu kurulu düzenin işlemesi için bir saniyelik gecikmenin dahi tolere edilmediği günümüzde saatlerimizi kurmayı reddettiğimiz an dışlanıyoruz. Trene binmek istiyorsak dakikaları okumamız gerektiğini, bu tutsaklıkla yaşamanın topluma dahil olmak için ödenmesi gereken bir bedel olduğunu kabul ediyoruz. Irvin Yalom Nietzsche Ağladığında adlı romanında şöyle sorar: ''Zaman hapishanesinden kaçmanın bir yolu yok muydu?'' Bu hapishanenin esirleri, istemediği, sevmediği işlerde yıllarını kaybeden, kendinden geçercesine bitik halde uyuyup aynı günlere uyanan, kendini tanımaya vakit bulamayan ve bunun eksikliğini hissetmeyenlerdi. Zamanımızı yani toplamı hayatımıza denk gelecek her bir saniyemizi bu dünyanın dördüncü boyutuna hapsolmuşken ne kadar kolay harcadığımızın, sağa sola savurduğumuzun farkında değiliz. Kendimizi tanımaktan bahsetmiştik, neyin bize göre olmadığını öğrenmek, yaşayacağımız yılları neler yaparak ve nasıl harcamak istediğimiz üzerine düşünmek, kendimizi anlamaya çalışmak ve hatta anlamak istemediğimizde benliğimize zaman tanımaktır bize gereken. Bizim olandan bunca kolay vazgeçmemeli olduğumuzun farkına varmalıyız. Zaman, geçmişten bugüne ve geleceğe ardışık olarak meydana gelen olayların devam eden dizisiyse eğer geçmişimizle barışıp, geleceği kucaklayıp, bugünümüzü hakkını vererek dolu dolu yaşayalım."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/624/code/WDeJdpoNDesJZLcj7PqQ3fn14oktV8FCnO74soDTNXyoQ0k6IiCLmebE1IoiXBpl3totleBVLnhNoF4Ac8Z0myxUoi48v5F5RGDEBr6jG4TWwHPmaRfDwDrTQADEnOWFFWBj1VFByA45qoNoIjtuiY", "text": "Camı çatlamış kol saatine baktı, yediyi çeyrek geçiyordu. Olayın üstünden yaklaşık iki dakika geçmişti. Yanındaki koltuğa sertçe oturdu, rahat edemedi kalktı dolaşmaya başladı. Bir anda nasıl da değişebiliyordu her şey. İnsan istediği ve istemediği şeyleri her zaman net bir çizgiyle ayıramıyor muydu? Bir şeyi istememeyi istediğimizde, kendimizle olan çatışmamızdan kazanan olarak çıkmamız mümkün müydü? Az ilerideki koltuğa oturdu. Tekrar saatine baktı, saatler geçmişti ama saati ilerlemiyordu. geldiğini, bir daire çizip durduğunu fark ettiğinde artık çok geçti. Tekrar kalktı, odayı arşınlamaya koyuldu. En başa dönmek gibi bir ihtimali yoktu artık, sinek bir kere takılmıştı ağa. Kurtulmak için bazı şeyler feda edilmeliydi. Neyse ki örümceğin ağında bir yem olduğundan henüz haberi yoktu. Sakince çıkmalıydı bu bozuk yollu, ağlarla dolu haritadaki yerinden. Ama geçen bunca zaman ve verilen onca karar, her ne kadar yolların sonu pişmanlık olsa da alışkanlık haline gelmişti artık. Debelendikçe batmıştı, hem çıkmak istiyordu hem de o tatlı alışılmışlık hissi bu isteği reddediyordu. Kendisine yüz yıl önce gibi gelen halbuki beş dakika önce yaşanmış olan olay da farklı bir yolun bilindik sonuydu. Çabaları sürekli boşa gidiyor, mutlak bir umutsuzluğa sürüklüyordu onu. Savaştığı kişi kendisiydi, her savaşta hem kazanıyor hem de kaybediyordu. Tıpkı az önce olduğu gibi... Bu haritadaki yerinden feragat etmeliydi, kendine yeni bir harita çizmeli, içine barış, anlayış, sevgi, bolca gülümseme ve umut koymalıydı. Alışılmış ve hep aynı yere çıkan yolları bir bir yıkıp, sevdiği yerlere ilerleyebildiği bir rota çizmeliydi yeni haritasında. İlk oturduğu koltuğa geri döndü, tekrar oturdu. Ne yapmasını gerektiğini biliyordu, bununla birlikte, yapamayacağını da..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/626/code/P4e5jH9O0S5i4IYuAikiB4WoHNIwypWF0iTmMHNeKhlZKiGsJNiHlQxpph0aB572hXrMcPiWl7CSH6gSEwkQZNnRZuH28ldwUZC6bC0B4mudVQOvzHWPco70801MAAmUIEzu6guSL4EbklU2JoaDqC", "text": "Sensiz geçmemesi gereken ilk, tek ve son gün, rüzgar şehri allak bullak ederek sarıyor bedenimi, Ey kalan son umudum artık gitmekten öte bir seçim kalmıyor geriye."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/63/code/MhE7nErialHwUbrtmrO7FdsN7bmEG2SG0x6pK4Yw1XHUBkVrnBNhmQsPPfxdd0xv9UIMRPAXXxBGNSOIT7mQ0C9tTUdiVZEcV8th1YB3g1hr4U1GfwvcnOeogNe0uUXZvYLyFFFa2GQeyM71YRKWgP", "text": "Adana'da doğdum, büyüdüm, üniversite için Eskişehir'e gittim ve orada grafik bölümünde okudum. Üniversiteden sonra ajanslarda çalışmak istemediğimi düşündüm ve dövme makinesi aldım. Pandemi nedeniyle dövmelere ara vermem gerektiğinde şimdiki anlamda Instagram'da bir şeyler çizmeye başladım. Anaokulunda, bir resim dersinde herkesin göğü beyaz, bulutları mavi çizdiğini gördüğümü hatırlıyorum. Ben bulutları beyaz çizmeyi keşfeden çocuktum. Göz önünde olan ve bu yüzden görmesi güçleşmiş şeyleri açığa çıkarmak için kullandığıma inanıyorum sanatı. Sanatçı olmayı umursamıyorum, bir benlik inşa etmeye çalışıyorum; sanat bu inşaatın kirişlerinden birisi. Kendimi henüz bulmuş değilim, tarzım belki de bir moladır. Başka bir şey olmalı yoksa kendimden sıkılırım. Ve çizimlerim bana has değiller bence, dünyada birçok örneğini görmek mümkün. Aynı kolektif bilincin meyveleridir belki. Bence bir şey anlatmalı, bir şey anlatmıyorsa bile anlatacak bir şeyleri olmalı. Hiçbir şey dememek için zahmete girmeyi anlamsız buluyorum. Büyük bir kitleye hitap ediyormuş gibi hissetmiyorum öncelikle. Sosyal medyanın böyle yanıltıcı bir yanı var. Evde yalnız başıma, sadece kedimle oturmuşken, telefon aracılığıyla yüz bin kişiye hitap etmekle on beş kişiye hitap etmek arasında pek bir fark hissedemiyorum. Çizdiklerimi başkasından çok kendim için yapıyorum. Bazı düşüncelerin kafamda dönüp durması rahatsız ediyor beni, uykularımı kaçırıyor. Onları çizip kurtulmam gerekiyor. ''Hadi insanlarla bu düşünceyi paylaşayım'' demiyorum, daha çok ''Bu zehri akıtmam lazım'' diyorum. Kitap okumadığım zamanlarda düşüncelerim yavanlaşıyor, aklımın yakıtı bitiyor. Psikolojiye yönelmeyi seviyorum. Bu aralar Erich Fromm'un kitaplarını okuyorum daha çok. Onun dışında Maurice Blanchot'nun çok güzel bir etkisi var zihin üzerinde. İtalo Calvino keza. Bazen şiirler okuyorum zihnim tekdüzelikten çıksın diye. Sohrab Sepehri'nin güzel şiirleri var, tavsiye ederim. Borges'e çok büyük saygı duyuyorum. En sevdiğim kitap \"Yüz Yıllık Yalnızlık\". Şimdilerde yaptığım çizimleri, ilk başladığım günlerden beri hiç külfet olarak görmedim. Günlük hayatımın parçalarından birisi. Diş fırçalamak gibi. Bazen rüyamda gördüğüm bir şey üzerine düşünüyorum, bazen gece uykuya dalmadan önce aklıma takılan bir düşünceyi irdeliyorum. Sonra çıkmak istiyorsa çıkarıyorum kafamdan. Sanat bence sanatçının kendisi için. Sanatçının kendisi toplum için olursa pek hoş olur, olmazsa sanatçının kendisi bilir. Ben bilinçlendirmeye değil, bilinçlenmeye çalışıyorum. Anladıklarımı değil, anlamaya çalıştıklarımı anlatıyorum. Yol göstermiyorum, beraber yürüyorum. Okumak çizmekten çok daha önemli. Zihnin anlatacak bir şeyleri olmazsa sanatsal taşmaya ihtiyaç duymaz. Sanat görsel bir şölen değil bence, bir kavga. Bu kavgaya mümkün oldukça güzel zihinlerden oluşan bir çeteyle gitmek gerek."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/633/code/DZ3BIyULc3QOxSjWYNmczH5BIhX60q8v5J6UoDB0DWlrKuI3Ig0cjFirj5frVhmfzc6emqJnVuUWXH0oyalhcSNJKVQ2pMDgCYEg1NWKavTrfvsZZIcb9eFY1dF1oh6uONBB86ly3PhztIcC5OT5Kd", "text": "- yani? - e yani yok öyle felaket tellallığı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/634/code/TUMX17e2hUHLdDeT0rSRagSHbApGcalSvEy5K8JofiTILKA09ff5ZyGuIfy7WfsCdOXdZsRFk5Kun68coRhKtUNUI7teevKjUsWHA07hGbVWKoLR5k4HNzJEslhr78j96U4bgxChGlpxnNsWjr4PfG", "text": "Hayat hem terennümlerle hem de tereddütlerle doluydu, bunu pekala biliyordum... Uzun süredir konuşmak istiyordum. Dükkanının önünde oturuyordu yine. Dükkanı hemen yol üstündeydi. Büyük bir kitapçı dükkanıydı. Oturmuş, geçip gideni izliyordu ve mavi renkli bir kalemle, sahifelerinden eski olduğu anlaşılan kara kaplı bir deftere anlam veremediğim bir şeyler yazıyordu. Gözü bana takıldı; gözlerimi kaçıramadım ama çok heyecanlandım. Uzun uzun gözlerine bakakaldım. Bir şey mi istedin kızım? diye sordu birden. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu, ne diyeceğimi şaşırdım. Ben susuyordum. Bu halimi ben de kestiremedim. Oysaki ne söylersem söyleyeyim kırılacağını hissettiğim insanların karşısında bu hale geliyordum. Ben düşüncelerin içinde kayboldum. Gazeteci misin? sorusuyla an'a geri döndüm. Kadın amacımı anlamış gibi yüzüme bakıyordu. Çay içer misin? diye sordu. Ve içeri girdi. Ben de pervasızca gidip tezgahın hemen yanına oturuverdim. Geri geldiğinde iki elinde de çay vardı; bana bakıp yorgun yorgun ama samimiyetle gülümsedi. Çay içer misin? sorusu aslında amacımın cevabıydı. \"Gazeteci değilim.\" dedim ivedilikle ve heyecanla. Sustum, cevap vermedim. Kadının sorduğu sorularla alakası olmayan sorular sormaya başlayacaktım az sonra. Bu durum karşısında da kendime anlam veremedim. Dinlemek istiyorsun yalnızca, anlıyorum seni. Ama dinlemek istediğine emin misin? Çünkü dinlemek uzunca bir yoldur. dedi. Sadece susmakla yetiniyordum, elimden bu geliyordu. Soluklanıp buğulu gözlerle baktı bana. Öğreniyordum ben, biliyordum. Çünkü; her şeyi yaşayarak öğrenecek kadar uzun değildi hayat. Öğrenmem gerekiyordu hayatı, öğrenebildiğim kadar, yaşayabildiğim kadar! Çay üstüne çay içiyorduk, yeri geliyor unutuyorduk ve çaylar buz gibi oluyordu. \"Çok güçlü ve dik bir duruşunuz var. Derdiniz yokmuşçasına bir duruş...\" dedim. Derdimden arınmayı umsaydım, böyle bir duruşa asla sahip olamazdım. dedi. Ortalık sessizleşti. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. İkimiz de susmuştuk. Anlatmamak için kendini içten içe baskılıyordu, farkındaydım. Ailemden geriye bir tek ben ve elli bir bin kitap kaldı. dedi. Sustu. Daha fazla konuşamayacağını sezmiştim ki bana bakıp Böyle ürkek durma. Benimki kırgınlık değil. Bir iz olabildimse bu hayatta benden kıvançlısı yoktur bu dünya üzerinde. Ve ben o kıvancı kalbimin en derininde hissediyorum... dedi. Hayat, hem terennümlerle hem de tereddütlerle doluydu, bunu pekala biliyordum. Fakat bir şeyler eksik ve sürükleniyoruz. Hayat, hiçbir zaman tamamlanmayacaktı; biliyorum. Çünkü belirsiz bir sürenin içinde yaşıyor ve o belirsiz süreyi bekliyoruz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/635/code/KmIz5uX9a6RsmDw7gF25AaC2UroizfYtvBXokwXz9aRPaXaARvEHB9gdoSh0v5NDPpjwhBuMbKPIrmaWtnDsjINyrVJFlfRfdgNHY7zrxCeK2itqrvq5Bw7yclCYKBvoTBOvqhAfMAbzLJHZt8Ihoh", "text": "Bahçesinde güller, ıhlamurlar olan küçük bir ev, Bir çöl gülü, şarkın kalbinde filizlenmiş, Bir çöl gülü, yürek pür gam, Nazikçe bükmüş boynunu, gözler pür nem, Öteki bir devdi; çirkin, kocaman elleri, Sayısız kez yaptığı gibi devasa surlara,"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/636/code/XQqMNf9vYzR88liZR0lVdJ1Zcimq30tyOOXiIZFxLIFOhSJZZFnNfuR7TfzGC1A81irSd218rmOKPI7eeqT90s6gsEAU3f8pSKrecUxNWjf44m7F2c0TyeGxtc89qo6CTMtx3bxRjkdvAWhhY9EAni", "text": "-Günaydın abi -Günaydın. Buyur. -Eyvallah abi. Abi artık bu dersleri çalışmaya başlamamız lazım yoksa sınava yetişmeyecek gibi. Dün ben bir başlangıç yaptım sayılır ama yine de bu tembellikle sonum ne olur bilemiyorum. -Ben de senden halliceyim ya bu ara, sıkıntı etme, hallederiz. -Abi bu ne? Gübre falan mı? -Aynen dün bir karar aldım. Lale yetiştireceğim. İyi para var gibi. -Şaka yapıyorsun dimi? -Yok ya ne şakası, ciddiyim. Lale yetiştireceğim. -Daha önceden yetiştirmiş miydin? Ya da ne bileyim hiç herhangi bir bitki yetiştirme, bahçıvanlık falan...? -Yok. Ama YouTube'da bayağı bir video falan izledim, araştırdım. -Peki madem. Satma işi ne peki? -Hocam bunlar değerli şeyler, tanesini satsan, mis gibi para. -Yani bilemedim. Benim kafa ermiyor işte ticarete. -Ya tabii bir de yengen gelecek malum. Onun gelişine bir şeyler olsun dedim. -Ha anladııım. Tamam peki madem. :) -Hadi başlıyor muyuz? 3. Bölüm, sayfa... -Günaydın -Günaydın hocam buyur gir. -Nasılsın abi, nasıl gidiyor? Bir kahvaltı yapar başlarız derse ne dersin? -Olur çayı demlemiştim zaten. -Bak hocam, ilk fidelerini dışarı koydum. İyi soğuk yesinler, alacağım ikisini içeri. -Hayırlı olsun abi. Cidden yapmışsın. -Simit yeriz değil mi? -Buyur hocam hoş geldin, yeriz. Mutfağa geç. -Abi bu sabah bir sıcaktı. Bacak ağrısından eser kalmadı şimdi tabii. Oo saksı var burada. -Aynen hocam aldım içeri. Şimdi burada büyüyecekler. -Sağlam boy atmış seninkiler. -Bakalım ya şu ana kadar iyi gibi, inşallah bir şey olmaz. -Hocam sen bilirsin, benim böyle fotoğrafları üst üste koyup eski-yeni videosu yapabileceğim bir uygulama biliyor musun? -Abi... var. Orada... ayarı yapman kolay oluyor. Neden sordun ki? -Bir video yapmak istiyorum da. İlk filizden beri gün gün fotoğraflarını çektim. Böyle hızlı bir öncesi-sonrası videosu olacak. -Vay çok iyi olur yalnız. -Abi üniversiteye geldik ama benim çok uykum var. -Olmaz hocam bak ders bakacağız dedik, sınıf boşalana kadar... -Az uyuyayım abi, on beş dakika kendime gelirim birazdan. -Ne kadar uyudum yine acaba. Ne yapıyorsun bakalım. Oo hacı abi sen de derse bakmamışsın. Olur mu böyle? -Videoya uğraştım ya. Keserken fotoğraflar tam üst üste gelmiyor. Ona başka bir programdan önce kes yapıştır yapıyorum. -Anladım. Sen sevdin bu işi sanırım. -Hocam bugün çiçek açtı lale. -Bakalım abi. Vay çok güzel. Video sonlara geliyor sanırım. -Aynen ama daha var. Bakalım ben bir 10-20 gün kadarlık yaparım diyorum videoyu. -Selamünaleyküm. Dün geceki mesaja cevap vermişsin ama... İyi mi abi sizinkiler? -Bizimkiler iyi de. Yengen hala göçük altında. -İnşallah çıkarlar abi ya. İnşallah... -Günaydın. Bir şeyler yemen lazım abi. Bugün güzel haberler gelir inşallah. Haydi poğaça-simit aldım. -İştahım yok, sağ ol hocam. -Tamam birazdan yersin. Ben bir çay demleyeyim. Çayı döker. Kestiği poğaçayla simidi ikram eder. -Haydi yiyelim bakalım. Yavaş yavaş, bir iştahsızlık içerisinde yemeye başlarlar. Televizyonda haber programları açıktır. Gelen bir mesajı açar. -Ölmüşler. Elindeki poğaça dilimini bırakır, koltuğun köşesine çekilir ve sessizce ağlamaya başlar. Adeta odayı sessiz bir çığlık kaplar. Camın önünde yan yana iki lale kalmıştır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/637/code/FpbqVeK3Lnim7hGn2RfyjLAzHS6dyJsSi0L3nKj68tWUPDBULDQHDyoPgg1h4ZKYHE7wahxh0uzygYkUCpRWXE4tGgWS9S1eoEopeFYFaIAqDajkt41Kb8v4WHzY15ofzGY3NDtNZ8dJwfJriFMgwE", "text": "Ruhlar vardı, hür olmak isteyen; maskeler vardı, bu ruhların özlerini gizleyen. Benlikler vardı, çırpındıkları yerden kurtarılmayı bekleyen. İnsanlar vardı; cesaret, onlar için biçilmiş kaftandı. Cesur oldukları için, kan damarlarında çağlardı adeta. Yazımın başlığını, ''nühüfte'' koymam da, insanların taktıkları maskenin sırlarından dolayı aslında. Nühüfte, ''saklı, gizli'' anlamına gelir. Eksik bir şeyler vardı bu insanlarda; çözülmeyi bekleyen gizler mesela. Tıpkı, DNA'larımızdaki henüz keşfedilmemiş kodlar gibi; merak uyandıran lakin okunması zor yazılar misali. Örneğin, ben duvar örerim veyahut da kapılarımı kapatırım öyle zamanlarda. Kimsenin beni okumasını istemediğim o anlarda, set çekerim insanlara. Susarım, suskunluğum dönüşür uzun bir sükunete. Kalbim ve ruhum da demir atar o gürültülü sessizliğe, benimle birlikte. En çok da buna memnun olurum belli etmesem bile. Çünkü bilirim ki kalbim konuştuğu anda, mantığım devre dışı kalacak; bilirim ki, ruhum isyan ettiği anda bu sessizlik son bulacak. Kayboluyorum bu dinginlikte, bulunmak istemiyorum bir süre. İnsanlara acılarınızı gösterdiğiniz zaman, bunu \"zaaf\" olarak görürler ve ilk saldıracakları yer, daima o yaranız olur. Kabuk bağlamış olan o yara, öyle derininize kazınmıştır ki, soyulduğu anda hemen kanamaya başlar. Acı ise, firar etmenin yollarını arar o anlarda. Dizginlenemez, hapsolduğu yerden kaçıp gitmek ister çığlık çığlığa. Sonra da canınız yanar, güveniniz kırılır ve kalbiniz ağrımaya başlar sebepsiz bir şekilde. Aslında nedeni yeterince açıktır; ama insan konduramadığı için bunu hemen kabullenemez. O yüzden son zamanlarda şu mottoyu sık sık kullanır oldum: \"İnsanlar unutmaz, sadece erteler.\" Acıyı, aşkı, özlemi, aileyi... O kadar çok kelime var ki, bu cümlenin arkasına sığınan; derin ve birçok kavramı barındırabilen bir cümle çünkü. Yaşananlara, hayata, insanlara kırgınsa bir gönül; kan ağlar. Şüphesiz ki, güvensizliğin payı da oldukça büyük böyle olmasında. Shakespeare boşuna dememiş, ''Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez.'' diye. Unuttuğumuzu zannettiğimiz, geçti sandığımız; lakin, acısı hala taze olan ve \"asla geçmeyen\" o mazi, yeniden kendini belli etti işte. Hayal kırıklığı ile dolu olan geçmiş, insanı bir yerde yine gafil avlayıverir. Buradan da anlıyoruz ki, geçmedi. O geçmişin üstüne zaman devrildi bir kere, geçer mi hemen öyle? Arkasına sığındığımız maskeler, bizi o geçmişten korumaya yeter mi? Hele de o geçmiş, hala is kokuyorsa ve bize tozlu rafların arasından göz kırpıyorsa... Hiçliğin ortasında, zemheri bir havada kalakaldık. Bedenimiz kaskatı, tir tir titriyor bu kara kışta. Ama ruhumuzun da bundan bir farkı yok; üşüyor, yitip gidiyor anılar canlandıkça. Birer birer eksiliyor hislerimiz içimizden, yazdıkça tükeniyor kelimelerimiz. O halde, nerede o güven dolu kalkanımız? Yerle yeksan oldu, tek bir dokunuşla. Mazinin eli değdi çünkü o maskeye, acılarımıza. Dokunduğu yeri yaktı geçti, kül etmeden bırakmadı benliğimizi. Sızladı yaramız; koptu gitti bizden parçamız, herkesten gizlemeye çalıştığımız acı kaldı geriye. Ne maske kaldı, ne de delinmesi zor sandığımız o gard. Zaman, insanlar konusunda bağışlayıcı değil ne yazık ki. Anılar silikleşmeye başlasa bile özlediğiniz o insan geri dönmüyor. Bazı zamanlar benim de kendimi sorguladığım, ''Keşke, şunu yapmasaydım, keşke öyle demeseydim.'' dediğim anlar oldu. Sonra anladım ki, keşkelerle de yaşanmıyor. Çünkü, keşke o insanı geri getirmiyor; keşke, sünger çekilen mazinin kırıntıları sadece. Buna rağmen, geriye dönmek istediğim çok an da oldu. Bazı zamanlar oldu mesela; gözüm dolu dolu, geçmiş bataklığına saplanıp kalmışım adeta. Yutkunarak, boğazım düğümlenerek hatırlıyorum öyle anları. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, o günlerden sonra kendimi korumam gerektiğini kalkan oluşturarak öğrendim ben. Dıştan bakan insanlara göre sert biriyim, tanıdıktan sonra karar verenlere göre de yumuşak. İkisinin ortası olmak iyi aslında, \"Sana nasıl gelinirse, öyle karşılık ver.\" sloganı ağır basmaya başladı yaş aldıkça. Güvensizliğin gebe kaldığı şüphe; insanın içine düşünce çıkması neredeyse imkansız bir girdap gibi. Misal, eskiden daha çabuk güvenirdim insanlara. Her şeyimi paylaşmaya çalışırdım, bu sadece eşyalardan da ibaret değil; hislerim de akıp giderdi birine inandığım zaman. Bu yüzden çok kandım, çok da kanadım. Ben duygularımı belli ettikçe insanlar bunu kullanmaktan da geri durmadı tabii. Canım yandıkça ağlardım; insanlara verdiğim değer, gözyaşı olarak kendini belli ederdi sanki. Nereden bilebilirdim ki, akıttığım her bir yaşın hayal kırıklığım olacağını? Büyüdükçe işlerin öyle olmadığını anladım, aldığım darbelerle güçlenmeye çalıştım. Artık ağlamak yerine, tartarak atıyorum adımlarımı. Duygularımdan daha ziyade, mantığımı devreye sokmaya çalışıyorum önemli zamanlarda. Lakin, duygusal tarafımın da ağır bastığı zamanlar illaki oluyor. Kelimelerle oynamayı, gizemleri bulmayı da severim. Doğrudan anlatılan değil de içinde birçok anlam barındıran cümlelerin altını çizmek de hoşuma gider. Hayat da bir paradokstan ibaret değil mi zaten? Direkt ulaşmak değil de aşama aşama ilerlemek daha heyecan verici bence. İpuçlarını bulup yörüngeleri takip ederek o sırrı çözmenin hazzı bambaşka. Keşfedilecek daha çok şey var hayatta, öyleyse durma sen de başla."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/638/code/35juPgMcu0rFdekAOc0E1e0LQ4DEmBxdWzBoPWMXXSz3PrBfxtzsy1evmfvj91SbLgmhMtnPHA2wfA5NDpl5x4iinbmLnK9jd7fPeZ7Y0kZ7b7A4HVCgCYrkVJnvD061crPq1tzidiUvSjsBVnPKdE", "text": "Yıldızlar, ah o siyah jartiyerli yıldızlar! Çekin süngüleri! Ateşleyin silahları! Sizden korkmuyorum! Bir tek mum ışığı yansısın nurani hatıralarıma! İkramlık güllerim yok bu sefil bahara!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/642/code/hSBR6Y6oZYzAmMC3veOwukhS1r2ZUtxC7ksA51i7o5xp4VMD2DZHUyxEWAF27GIndNKmvL3XpKdaTTfBJRcfDgSmClq5nSq4cIHSvLs3HhU0pKYCMp9yJADpJZoH53WdSOkUO6jpFd1a1VUf4t02ju", "text": "Yazara tüm kalbimle katıldığımı belirterek yazıma başlamak isterim. Bu şehirde geçirdiğiniz beş dakikadan sonra siz artık hem siz hem New York'sunuzdur. Ondan ayrılamazsınız. Şehrin ruhu, gözleriniz ilk buluştuğu an içinize işler. Sizle bütünleşir. Hatta sizi ele geçirir. Farkında olmazsınız. Şehrin tüm kalabalığı, kiri, pası, kokusu, yorgunluğu, yoğunluğu, uykusuz geceleri, büyülü günleri, sevdikleri, sevenleri artık sizindir. Siz bu büyüye kapılır gidersiniz. Beş dakika veya beş yıl fark etmez. Gözlerinizden New York okunur. Bilmezsiniz. Bu şehrin romanlara konu olması, filmlere ilham olması tesadüf değil. Henüz aradığınızı bile bilmediğiniz her şeyi bulabileceğiniz belki de tek şehir, New York. Queensboro Köprüsü altında oturmuş, bir Woody Allen filminde başkarakter olmuşsunuzdur. Onun aşkına şahitlik eden sokaklarda yürümek, hiç bilinmeyen ve anlatılmayan binlerce hikayenin aynı anda tam burada gerçekleştiğini bilmek sizi tüm hücrelerinizden vuran ve size yaşadığınızı hissettiren bir deneyimdir. Şehrin üç tarafını kaplayan nehirlere çıkan sokakları uzanır, doğudan batıya. Kuzeyden güneye caddeleri büyür de büyür. Şehir; Manhattan, Brooklyn, Queens, Bronx ve Staten Island olarak beş büyük bölüme ayrılıyor. Manhattan'ın ortasında yer alan ve yukarı doğu yakası ile yukarı batı yakasını birbirinden ayıran Central Park, şehirdeki en büyük beşinci park olmasına rağmen turistlerden en çok ilgiyi görüyor. Her yıl ortalama 42 milyon kişi tarafından tarihi ve ikonik yerleri ziyaret edilmekte. Sonbaharda yaprakların turuncudan kırmızıya döndüğü, hafif yağmurların ağaçları ıslattığı, turist akının nispeten azaldığı aylarda parkta yürürken, koşarken, oturup bir bankta kitabınızı okurken dünyada sizden başka kimse yokmuşçasına ve tüm bu doğa sizin bir parçanız, sizden bir parçaymışçasına gelir. Parkın şehrin sesini kıstığı, kalabalığını unutturduğu doğrudur. Spring Sokağı'nın köşesinde metrodan inersiniz. Yaz sıcağı, gün ortasında içinize işler. Yoğun bir nem havada. Şimdi Soho'dasınız. Arnavut kaldırımlı yollarda ilerlemektesiniz. Dış cepheleri dökme demirden yapılmış rengarenk binaların ortasında durmaktasınız. Bu mimari cennetin tadını çıkarmaktasınız. Güneş vurdukça ince demirden yangın merdivenlerinin gölgesi duvarlarda dans etmekte. En lüks restoranları, en ünlü markaları bu semtte bulabilirsiniz. Güneye yürümeye devam ettiğinizde Grand Sokağı sizi Little Italy'e getiriverir. Burası; kırmızıya boyalı evlerin, sokaklara taşan kafelerin, taze sebze-meyve satan manavların, küçük lokal barların, Akdeniz esintisinin, İtalyancanın mahallesidir. Az ileride Al Pacino esnafı selamladığı o meşhur yürüyüşünü yapmakta. Godfather'ın çekildiği sokaklarda yürüyorsunuz ve düşünüyorsunuz, bu sokakların şahit olduklarını. Sinatra'nın, Henüz uyumamış bir şehirde uyanmak istiyorum. dediği yerde, binlerce insanın bu şarkıya eşlik ederken şehrin şarkıdan ve şarkının şehirden ayrı olmadığını anlamaktayız. Büyük sanatçı, insanlara dünyada eşi benzeri olmayan bu şehrin, kendine çeken, merak uyandıran cazibesini anlattı şarkılarında yıllarca. Yazımı burada bitirirken şehrin bu yazıda değinemediğim birçok köşesi olduğunu ve gelecek Gezgin yazılarımda onlara değinmeye çalışacağımı belirtmek isterim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/643/code/7pZGu18huEqB9TIWqQdUZS6dLGK8m5qNExELB42sMRBSXIUE537lwIIutwXqip3NwphLwoAEcd9vQ8rBNaCqfU5oFgTlOPUOYYF6UbIVMcNHJ8d1SDP1b4MxlxHMJuhBUCAY7RAfSL6GNRMmqann9K", "text": "Yıllarca sinir uçlarını törpüleye törpüleye hissetme yetisini bilinçsizce köreltmeye çalışmış insanlar, yıkılan arkadaşlıklarının ve \"normalliğin\" ölen mezarına bir çiçek bırakmaya çabalıyor. \"Gençliklerinin en güzel dönemini bir arada geçiren\" \"Hayalleri ve umutları olan\" \"Bir grup insan\", \"Farklı yerler\", \"Yıllar sonra...\" \"... ülkelerine dönmeleri\" bu cümleler kitabın arka kapağında yazıyor. İnsanı çarpan bir tarafları var, muhtemelen aynı elektriğe daha önce kapılınıldığı için hissi daha vurucu oluyor. Kararlar... İnsanın başı dik olmalı, göğsünü gerebilmeli, sonuçlarını sahiplenebilmeli. Çok güçlü cümleler kurmak, öfkemi kusmak, şefkat göstermek, alışmak ve anlamak istiyorum. İstemek, hissetmek, yaşamak istiyorum. Yedi yıldır koşuyorum, hedef neresi, başlangıç niyeydi, durdum mu, duracak mıyım, kitabın çoğu karakteri sanki beni duyup kendi koşularını benim kulvarımın yanı başına taşıdılar. Amin Maalouf, bir sürü Lübnan asıllı arkadaşım olmasına rağmen, neden senin karakterlerin daha canlı geliyor? Neden yanı başımızdaymış gibiler? Cevabı biliyorum, yine de sormaktan bıkmamalıyım; bilmek unutmamaya yetmiyor. Doğu'dan Uzakta, Amin Maloouf'un okuduğum ikinci kitabı; fakat sanki onu tanıyormuşum gibi gelmişti daha ilk kitabından. Görünürde 16 güne sığdırdığı bir yüzleşme hikayesi anlatıyor; ama yıllar var içinde. Dinler, diller, ülkeler, sınıflar, insanlar da var. Ben henüz sekizinci gündeyim; yedinci yıl sekizinci gündeyim. Lakin kitabı henüz bitirememiş olsam da öneriyorum, sonrasında pişman olmayacağım erken davranmaktan; çünkü bu kitabı görüyorum, hissediyorum, aslında zaten çoktan okumuşum gibi. Sadece bitirmesi kaldı, dergide paylaşabilmek için hızlıca bitirmek istemedim, okudukça beni yoruyor çünkü. Yakında son noktasını göreceğim, ben onu okurken onun beni bitirmesi kaldı geriye. Sonrasında yıkıntılarımı toplamak da uzun sürebileceğinden, şimdiden öneriyorum. Herkesin derdi kendine ve bu böyle olmaya devam ettiği sürece, herkesin bir derdi olmaya devam edecek. Bu 16 günlük hikayeyi 17 yaşındaki kendime, 18'ine aylar kalan Yusra Mardini'ye, gelecekte güleceklerini umduğum tüm çocuklara ve sizlere emanet ediyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/644/code/e3FlrM2Xp2UQVTWuL0lZEn6Lh5UmbP1HX03N9mB4IrmdD4DKC0pFftC9A8yFuCVHQ1FiGWXrFca9P5CMECUSMse5HxaHG95BV8sOoR0V97dvy8lRndguWV5B82mmefdlGznv0oHIFwIsD4ZHiNTqZz", "text": "Boğaziçi Üniversitesinden mezun oldum 2018 senesinde, bir sene uzattım ve beşinci senemde mezun oldum, tercümanlık yapıyorum. Bir yandan da Sinema ve Çalışmaları Sertifika Programı vardı bizim okulda, diplomaya ek olarak onu da bitirdim. Sinemada Klasik Müzik dersi vardı, sinema kısmına devam etmeye karar verdim. Orada aldığım dersler daha çok teorikti. Sonrasında bir kısa film çekmeye çalıştım, o kısa film sette patladı tam 10 sahne kala. Bir süre kendimi yazma kısmına verdim, bir şeyler geliştirmeye çalıştım. Sonra işe girdim, tercümanlık yapmaya başladım. Altı yıldır aynı yerde çalışıyorum. Bu süre içerisinde fotoğraf çekmeye başladım. Arkadaşım Melisa Karakurt'un fotoğraflarını çekiyordum. Kendisi bir sanatçı. Fotoğraflarını çektikten sonra klibini de çekebilir miyim diye rica etti. Ben de yeteneğimi eğitmek istediğim için bununla başladım. Işık, kadraj derken ilk klibimi çektim. Ama ben biraz daha özgür olabileceğim, kendi yazdıklarımı çekebileceğim bir alan istiyordum. O yüzden yazmaya devam ettim, senaryo yazarlığı yapıyorum, dedim ki gelirimi buna dönüştürmeye çalışırım; reklam üzerinden olabilir. Bir de yapımcı Deniz Çahan ile şu anda yazdığım bir kısa filmin prodüksiyon sürecini halletmeye çalışıyoruz fon toplama kısmındayız. Bunu hayata geçirmeye çalışıyorum. Öğretici içerik üretmeye çalışmamın sebebi benim bu sektöre girişimin çok yalnız olmasıydı. Ben sinemayla alakalı teorik bilgiyi aldım ama arta kalan kısmı tamamen kendi başıma YouTube'da, Instagram'da saatler geçirip, bir sürü insanı izleyip gözümü sürekli eğitmeye çalışıp, neyi nasıl yapacağımı deneye yanıla öğrenme ile geçti. O yüzden sonrasında ortaya çıkardığım, şu anda hala da çıkmaya ve gelişmeye devam eden sürecin en azından başkaları için daha kolay olabileceğini düşündüm. Mesela kurgu, color yaparken ya da fotoğraf editlerken bazı küçük nüanslar var yapmanız gereken. İnsanın hayatını kurtaran çok basit bilgiler; ama bunlara ulaşmak için ya özellikle yabancı kaynak taramak gerekiyor ve İngilizce dil bilgisi olmayan insanlar buna tabii ki de erişemiyorlar. Kafanızda bir şey var, ekrana bir şey dökmek istiyorsunuz, bunu yapacak araç da önünüzde ama nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz. O yüzden ben de kendi öğrendiğim şekli, küçük küçük bilgiler veren videolar yaparak sağlamak istedim. Bir de gerçek hayatta bu videoların yanı sıra bir reklam çekim atölyesi ile ilgili bir projem var. Hem hiç kamera kullanmamış kişilere hem de kendi kamerasıyla gelen kişilere, bir görüntü yönetmeninin, bir ışıkçının olacağı ve set ortamını deneyimleyebileceği bir ortam oluşturmak istiyorum. Normalde ben Tercümanlık okudum, Çeviribilim diye geçiyor Boğaziçi Üniversitesinde. Benim alanıma yapabileceği katkıyı felsefi bir yerden irdelemem gerekir; çevirinin insana kattığı şeyler, kendi kafanızdaki düşünce, bunu bir şekilde aktarmak, insanlardan beklediğiniz ve çıkmasını istediğiniz düşünce gibi... Cevaba bunu dahil etmek istemiyorum, uzun sürer. O yüzden Film Çalışmaları Sertifika Programı yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Bu sertifika programı içerisinde benim için çok değerli 3 tane hocam var, bir tanesi Özcan Vardar. Kurguya Giriş dersi hocamdı, Kurak Günler'in de kurgusunu yapan kişidir. Tuğba Ay var, hem Film Tarihi hem de Film Analizi dersini verdi ve bir de Film Noir dersini aldım. Feyzi Erçin var, benim sinema tarafına odaklanmamdaki en büyük etmenlerden bir tanesi. Sinemada Klasik Müzik dersini vermişti. Aslında fotoğrafını çekemediğim bir anı var. Bir büfe vardı, büfenin önünden seyyar satıcı küçük bir kız çocuğu geçecekti, elinde de ışıklı bir şeyler satıyordu ve kapanmak üzere olan ışıkları yavaş yavaş söndüğü için gitgide karanlıklaşan bir büfe vardı. Yaşlı bir beyefendi işletiyordu büfeyi. Öbür taraftaysa ışığı geceyi yaran ve gerçekten de yumuşak bir kızıllıkta olan, o elinde taşıdığı artık neyse onu satmaya çalışan, göremedim çünkü çekmeye çalışıyordum, küçük bir kız çocuğu vardı. Birinin bütün canlılığıyla orada, işe yeni başlamış, aydınlıkta satamayacağı parlayan ışıklı ürünleriyle serüveni yeni başlarken diğerininki bitiyordu ve benim gördüğüm zaman aradığımı fark ettiğim bir kontrasttı. Tam o anda bir çöp arabası geçti ve çekemedim. Aslında çöp arabasının geçmesi de çok manidardı çünkü onlar da gece çalışan insanlar. Hepsinin bir araya gelmesi, her ne kadar o fotoğrafı çekememiş olsam da, çok değerli bir hikaye bıraktı ardında. Video olarak da unutamadığım bir anım; İstanbul'un bomboş olduğu bir zamana denk gelmiştim. Bir pazar sabahı, yedi buçukta kalktım. Levent'e doğru yürürken eski kameramla İstanbul'un o bomboş, yeni uyanan halini çekmiştim. Sanki havada uçuşan kokulu taneler varmış da bana geliyormuş gibiydi. Kameraya da geçtiğini düşünüyorum bu hissiyatın. İşinizi gören insanların sayısı az olduğunda sizi bilen, tanıyan insanlar yorum yapıyor genelde ve beğenmeseler de ruh halinizi dikkate aldıkları için sizi kırmamak adına güzel şeyler söylüyorlar. Fakat takipçi sayısı artınca destekleyici olanlara ek olarak daha çok kendi ihtiyacı olan şeyleri dışa vurmak veya içinde taşıdığı her neyse onu dışarı kusmak isteyen yorumlar da oluyor. Ama nasıl ki bir insan size salak dediğinde salak olmuyorsanız, sizin işinize karşı yapıcılıktan uzak bir eleştiri yapıyorsa, bu da sizin işinizin onun gözündeki gibi olduğu anlamına gelmiyor. O yüzden ben bunu çok takmamaya çalışıyorum. Her şeyi kontrol etmek, her zaman güzel bir şey bir yönetmen için. Kısa filmim de büyük bütçeli çekilen bir iş olmadığı için, bir şeyler şöyle olsun, böyle olsun demek kolaydı. Pandemi döneminde bir şey üretmek, anlatmak istiyordum ve anlatmak istediğimi verebileceğim tek bir alet vardı o da telefondu. O yüzden hem prodüktörü hem yazarı hem çekeni hem yönetmeni ben oldum. Müziğini kardeşim yapmıştı, ışığında babam, sanat kısmında annem yardımcı oldu. Filmi önce bedava festivallere gönderdim, sonrasında birkaç festivalden iyi dönüt alınca dedim ki diğer festivallere de gönderebilirim biraz para ayırıp. Gönderdiklerimin yarısından çoğunda ya seçkiye girdi, ya finalist oldu, birincilik de aldı. Dediğim gibi her şeyini kontrol etmek böyle küçük ve kısacık şeyler için ideal. Yaptıkları herhangi bir şey varsa ve bir alanda iyi olmak istiyorlarsa yaptıkları şeyden bıkmamaları çok büyük bir ödül onlar için. Kimsenin ilk yaptığı iş son yaptığı işe yakın değil, kıyaslanamayacak kadar altta kalıyor. Mesela ben çok iyi bir yerde olduğumu düşünmüyorum şu anda ve her zaman olunacak daha iyi bir yer olduğunu düşünüyorum. Oraya giderken de pes etmeden yapmak bu işi, çok ödüllendiriyor insanı sonrasında. Ben gecemi gündüzüme katıyorum, mesela bir aylığına İstanbul'daydım, gündüzleri çalışıyorum, bir yandan videolar çekiyorum. O yüzden günde 4 saat uyuyordum maksimum o süreçte. Ama severek yapıyordum. O yüzden yani yaptığınız zaman ben neden 4 saat uyudum diye üzülmeyecekseniz, yapmaya devam edin. Sonrasında bir şey olmazsa, bir şekilde inanarak bir şey yapmış olacaksınız ama olur da birileri fark ederse ve istediğinizi yapabileceğiniz daha büyük alanları size açarsa da buna en azından hazır olursunuz. Çünkü \"Ben bir şeyler denedim ama istediğim şey olmadı.\" dediğinizde zaten gelişiminizi de durdurmuş oluyorsunuz ve belki karşınıza çıkabilecek o fırsat karşınıza çıktığında artık, o sizden bekleneni yapamayacak pozisyonda oluyorsunuz. Ama belli bir yere kadar kendinizi sürekli getirmeye çalışırsanız o fırsat karşınıza çıktığında hazır oluyorsunuz diye düşünüyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/645/code/WqrFbfK0HMfle1IRTCogKqXqp9tKMJFmNw9oI2KcXUYsEkhKSMcELoMo1nCdGRIh4ljC9CYFpmOkVZhiAp5xAXwo8hdWaalFASWqb4IA14POQhnNkIG7QLNgjuBIGWLZUxqFBTaE7g8wrwq6qGxQpz", "text": "Bu şarkıyı, 89 bin insanla aynı anda söylemek ve sözlere eşlik ederek dans etmek... Böyle bir deneyimi yaşarkenki duygularımı kelimelere dökmeye çalışıyorum. Bu konsere gidene kadar bu duyguların varlığından bile habersizdim. 89 bin kişinin aynı anda benzer duygularla aynı satırları mırıldanması... Karşımızda bunları yazan-söyleyen sanatçı ve mükemmel bir görsel şölen... İliklerine kadar var olduğunu hissetmek... Hayat hikayesiyle başlıyor Ed Sheeran konsere. Nasıl İngiltere'de genç bir çocukken şimdi New York'ta 89 bin insana konser verdiğinden bahsediyor. Ona olan saygım daha çok artıyor ve o an orada olmak daha da anlamlanıyor. Her şarkıda bir hikaye var, bir yaşanmışlık. Onun duygularını, hayatını, anlattığı şarkılarını binlerce insan hep bir ağızdan söylüyor. Zaman geçtikçe hava kararıyor, sahnedeki görsel şölen gitgide daha da güzelleşiyor. O an gözlerimi kapatıyorum, müziğin ve insanların coşkusunu iliklerime kadar hissediyorum ve sanki 89 bin insan orada yokmuşçasına müziğin ritmine kendimi bırakıyorum. Tanımadığın insanlarla aynı duyguları paylaşmak, mutlu olmak o an için, aynı anda. Yaşamak, hissetmek güzel şey diyorum. Dönen yuvarlak bir platform üzerinde sahne alıyor Ed Sheeran. Gitarıyla eşlik ettiği şarkılarını koşarak, zıplayarak söylüyor. Bizleri de yerimizde zıplatan enerjisi tüm stadyumu sarıyor. Sahnede kullandığı teknikten bahsediyor bir şarkı arasında. Elindeki gitarı, önündeki klavyesi ile o çaldıkça canlı olarak kaydedebilen teknolojiyi anlatıyor. Her şey orada ve canlı gerçekleşiyor. Bu anın büyüsünü daha da arttırıyor. Lazer ışıkları geceyi aydınlatıyor, alev şovları yüzümüzü yalıyor, müziğin ritmi içimize işliyor. Efsunlu bir gece. Konser bitiyor. Herkes hayatlarında asla unutamayacakları bu konser deneyiminden sonra evinin yolunu tutuyor. Hayatımda gittiğim en güzel konserdi, diyorum. O an bütün dertlerim, hayat telaşı, hepsi bir anlığına kayboluyor ve gerçekten mutlu ve o \"an\"da hissediyorum kendimi."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/646/code/kgogT2hsApoSPQPI8zhtWLbylW6Jj91eYSdDzDj27CwP0J1ylHTGqBxpVQJLO8tyUeqp0n26I4wGHnUlarhCZaRrCR82GcQbcJCxaMJDwPA0X5iQIti4ipjgPi9NgyXpKA6A4uB5Fr7MKxAOzg4B8i", "text": "Değişerek, değiştirerek var olmaya devam ediyoruz. Birilerine, bir şeylere, bir şehre bağlanıyoruz. Kendimize ait bir dünya kurup onu dört bir yanından tutturmaya çabalıyoruz. Ama biz değişeniz. Zaman gelir ki köklerimizi söküp bambaşka yerlere dikeriz. Biz uzakları istersek yakın ederiz. Cesaretini toplayıp hayal kurmaktan çekinmeyenlerimiz, her adımla ileriye gideriz. Bazen o kadar kolay olmaz bu. Kış gelir, zaman biter. Sıcağa göç eden kuşların bıraktığı evlerine son bir bakışı gibi geri gelmek üzere veya geri gelmemek üzere gideriz. Değişimden korkmak doğamızdan amenna. Ama değişmemek, gün gelir daha çok acıtır. Hayatın karşımıza çıkardıklarının farkında olup her zerremizle yaşamayı seçtiğimiz o yolda yaşamaya ve değişmeye açız. Güneş yine doğacak, dere tepe aşılacak, uzun yollar aşk, sevgi, hüzün, mutluluk, keder getirecek, belki kalbin kırılacak ve tamir olacak. Ama değişeceksin, değişeceğiz. Kapını değişime açmayı unutma sevgili okur. Kendine çok iyi bak!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/647/code/Dr3YLRcb3c6SrS64G57v4bokuIMvTqwDKjHCsIdcHSkB93eBAr1zCf1kse9MvcbDoDWnVlx8ljBMiKJawx1yl9NEgZEGNPdKGr9YexwCjYizD2adxww6piLtXBp6cuDX0GtAX1h5F5xm7bgnJb3lFV", "text": "Kalemsiz yakarışların teselli işaretiydi. Gözleri her sabah başka bir kişinin gözleri oluveriyordu. Sonra gözyaşları benliğini ele verirdi. Acemi ama bir o kadar da cüretkar adımları vardı. Kızgınlığının matemi merhameti ile beraberdi. Kalburüstü yalnızlıkların ele avuca sığmayan çocuğuydu. Bir sultan fakirliğine uzanırdı avuçları. Aslında var mıydı? Belki de yoktu. Bir serçenin kanatları gölgesinde ruhuna selam verirdi. Dünyada doğan ve gelişen her çiçeğin kokusunda onun da izi vardı. Ömrünün başrolünü başkaları çalmıştı. Kabahatlerinin yorganına sıkıca sarıldığı zamanları vardı. Yarım kalmış bir fincan kahvenin hüznünü himaye ederdi. Bütün telaşını merdiven boşluklarında bırakmıştı. Özel günlerin samimiyetsiz kutlamalarına ifrit oluyordu. Bir arkadaşı vardı. Afili, asabi ve bir o kadar da heyecan verici idi. Menekşe Sokak'ta otururdu. Ya da Hasret Sokak da olabilirdi, hatırlamıyordu. İhtiyar annesi ile otururdu. Her akşam arkadaşının perdesine konuk olurdu. Düşlerini salıverirdi, oturdukları sokağa. Pencere köşelerinde yağmur öncesi yıldırımları seyrederdi. Gecenin karanlığında masasının başına otururdu. Havalar soğuk gidiyordu. Oturduğu sandalyeden ayaklarını sarkıttığında ayak bilekleri açılırdı. Ayak bilekleri, hüznün dağlarını aşıp, gaflet rüzgarını yere çalıp umuda doğru yol alırdı. Ama kimse görmezdi. Kimsecikler bilmezdi. Bitmiş kahve fincanına gözü takılırdı. Mutfağa gitmeye üşenirdi. Nefes alışverişi bile kainata bir mesajdı. Pencereye kalktığı zaman, dışarıda yol kenarlarında ihtişamıyla duran ağaca bir selam çakmayı da ihmal etmezdi. Bazı günler, telifli ihtirasların kucak dolusu deniz kabuklarında kendini bulurdu. Aceleci değildi. Duygularında ölçülmez bir feragat örneği vardı. Sakin hayatların daha fazla gönüle dokunduğunu düşünürdü. Haksız da sayılmazdı hani. Aslında kabul ediyordu, huysuz olduğunu. Bu yüzdendir ki odasının içerisinde bulunan her şey ile kavgalıydı. Yastıkların rengiyle, halının deseniyle, avizenin uyumsuzluğuyla ve daha sayamadığımız nicesiyle kavgalıydı. Bazen odasının tam orta yerine oturur ve ayaklarını seyrederdi. Doğduğu günden bu yana kaç adım atmıştı acaba? Bilmiyordu. Dışarıdan çoğu zaman sesler gelirdi. Odası işlek bir sokağa bakardı. Bu yüzdendir ki seyyar satıcı, ağlayan çocuk, kocaman araç sesleri ve en önemlisi de aç dolaşan bir anne köpeğin sesini işitirdi. Dünyanın ne kadar acımasız olduğunun pek çok tezahürü olsa da o anlık bütün acımasızlıklar anne köpeğin sesinde birleşiyordu. Aylardan hazirandı. Ama haziran gibi bir ay geçirmiyordu. Bilmiyordu. Belki de zaman tüm hızıyla akıp giderken o başka bir ayda takılıp kalmıştı. Havası, suyu ve insanı hiç haziran ayına benzemiyordu. Aslında günler, aylar ve hatta yıllar onun zaman kavramında hiçbir şey ifade etmiyordu. Hayatını belirli durumlarda istihdam etmişti. Saçma bir boyutta olabilirdi. Evet, kendisi de bunun farkındaydı. Yine de herkesin bir zamanı vardı. Onun zamanı ise çizgi film karakterli çoraplarında gizliydi. Epey bir süredir bu haldeydi. Hayatının olay örgüsü kaybolmuştu. Sebep-sonuç ilişkisi, zamanı ve mekanı onu terk edeli asabi, huzursuz ve acemi tavırlar içerisine girmişti. Bazen yüz yıl önceki bir kitapçının raflarında parmaklarının gezindiğini düşünürdü. Bazı zamanlar da kendisini ilk meclis açılırken içerideki bütün masa ve sandalyeleri tek tek itinayla silmiş gibi yorgun argın fakat bir o kadar da gururlu hissederdi. O, mahallesinin olmazsa olmazı, edebiyat kitaplarının can alıcı cümlesiydi. Vardı. Belki de yoktu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/648/code/0SKLbAFelTMwDQVyYR1LKUuANhJ6MeBnnvUHwHd2ZR9VPkDjUOx671XZoTbGvst1N63G2gQSZZwYe0yv0wCGa5PPrhFCU3MIHeKf8WKXBlzJoUR700yVieh13PbHkaeBzuxLQuVHDNt6XFNgmizu4F", "text": "Derin bir nefes alıp trenin kalkış düdüğüyle trene bindi. Çocuklar, gençler, yaşlılar... Herkes trenin penceresinden, kendilerini uğurlamaya gelenlere el sallıyordu. Yalnızca, pencereye bakmadan koltuklar arasında yürümeye devam etti. Biraz sonra bilet numarasını bir kez daha kontrol etti. Koltuğunu bulup oturdu. Dedesini hatırlayarak bismillah dedi. Yol uzun ama bu yolculuğa çıkmak zorundayım, kelimeleri fısıltıyla döküldü dudaklarından. Koltuğu cam kenarındaydı neyse ki. Yerine oturduktan sonra bir süre etrafına bakındı. Trene binenleri dikkatle inceliyordu. Sevdiklerinden ayrıldığı için ağlayanlardan ilk defa böyle bir yolcuğa çıkacağı için heyecanlanan çocuklara kadar herkes vardı. Kendisinin yalnız olduğunu kabullenerek kulaklığını taktı ve en sevdiği şarkıyı açtı, Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece... Sessizce şarkıyı mırıldanırken yanına altı-yedi yaşlarında ufak bir oğlan çocuğu ve annesi oturdu. Kafasını yavaşça eğerek selam verdi ve tekrar kafasını cama doğru çevirdi. Artık hareket etmeye hazırdı. Tren görevlisinin Kalkıyoruz! diye bağırışı duyuldu dinlediği şarkının arasından. Uzun zaman olmuştu yolculuk yapmayalı. Bir yandan özlediği için heyecanlıydı ama diğer yandan da içinde büyük bir acı vardı. Tam düşüncelere dalmak üzereyken kondüktör bilet kontrolüne geldi. Herkes sırayla biletini gösteriyordu. Yanındaki çocuk heyecanla kendisinin ve annesinin biletini kondüktöre uzattı, bilet kesildikten sonra geri aldı ve yanında taşıdığı ufak çantaya koydu. O sırada kendi küçüklüğü aklına geldi. Annesiyle ne zaman trene binseler, o da aynı heyecanla biletini gösterir sonra da çantasına koyardı. Tüm anılarını biriktirdiği bir kutusu vardı evde. İçtiği gazozların kapaklarını, ilk gittiği sinema filmi biletini, hatta gittiği yerlerden topladığı yaprakları bile saklardı. Ufak şeylerle mutlu olmayı bilirdi. Hiç öyle büyük hediyelerde gözü yoktu. Biri bir çikolata ya da sakız verse bile hemen sevinirdi. Her perşembe ninesiyle evlerinin yakınındaki pazara giderdi. Küçük bir kasabada yaşadıkları için herkes herkesi tanırdı. Ninesi de köyün en yaşlılarından olduğu için selam vereni çoktu. Ninesiyle beraber gide gide onu da tanımışlardı artık. Ufaklık diye severdi herkes onu. Arada pazarcılardan ufak hediyeler de kapardı. Onları hemen eve gidip annesine gösterirdi, sonra da özenle kutusuna diğerlerinin yanına koyardı. Çok güzel bir çocukluk geçirmişti. Babasını küçük yaşta kaybettiği için ninesi, dedesi, teyzesi ve annesiyle yaşıyordu. Ailenin tek çocuğu olduğu için de üzerinde ayrı bir ilgi vardı. Babasının yokluğunu hiç hissettirmemişlerdi. Bir dediğini de iki etmezlerdi. Maddi durumları iyi olmamasına rağmen ellerinden geleni yaparlardı. Annesi evlere temizliğe giderdi. Çoğu zaman da annesinin işleri diğer kasabalarda olduğu için trenle gitmeleri gerekirdi. Sabah erkenden kalkar, hazırlanır, el ele tutuşup tren garına giderlerdi. O zamanlarda da tıpkı şimdi olduğu gibi gardaki insanları seyretmeyi çok severdi. Herkesin ayrı bir koşuşturması olduğunu görmek onu çok mutlu ediyordu. Her zaman insanların hayatlarını çok merak eder ve acaba bir gün onlar gibi olabilir miyim diye düşünürdü. Yol boyunca da camdan dışarı bakar ve derin hayallere dalardı. Acaba burada yaşayanların nasıl bir hayatı var, neler yapıyorlar gibi sorular sorardı kendi kendine. Her zaman çok meraklı bir çocuk olmuştu. Bazen o kadar çok soru sorardı ki annesi yorulurdu cevap vermekten. Sonrasında da annesi hemen bir oyun bulurdu onu oyalamak için. Renk bulma, aklından bir sayı veya nesne tut gibi oyunlar türetirdi annesi. Böyle gide gele yolları ezberlemişti artık. Tren personelleri de onu tanır olmuştu. Ama büyüdükçe bazı şeyler değişmeye başladı. Sorumlulukları arttığı için annesiyle gitmiyordu artık. Okul, ödevler, sınavlar derken hayatın gerçekleriyle yüzleştikçe daha da zor oluyordu işler. Ninesi ve dedesi de vefat etmişti. Annesi ve teyzesiyle bir başına kalmışlardı. En sonunda o doğup büyüdüğü kasabadan ayrılma zamanı gelmişti. Çok çalışıp kazandığı üniversite için başka bir şehre gidecekti. İşte o zaman ilk defa o tren garından birileriyle vedalaşarak ayrılıyordu. Ayrılıklar her zaman zordur ama bu bir veda değildi, sık sık ziyaretlerine gelecekti ki nitekim öyle de oldu. Maalesef ki bu kez çok farklı bir şey için gidiyordu kasabasına. Annesi de artık ninesi ve dedesinin yanına gitmişti. İçindeki acıyı tarif edemezdi. Nasıl olduysa trene bindiği gibi öyle derin bir düşe dalmıştı ki trenin düdüğüyle aniden uyandı, etrafına baktı. Yanında ne küçük çocuk ne de annesi oturuyordu. Ne olduğunu anlayamadı. Biraz düşündükten sonra yaşadığı bu garip olayın farkına vardı. Hayalinde kendisi ve annesini görmüştü. Öyle çok özlemişti ki o zamanları, bir an bile olsa gerçek olmasını istemişti. Şu anda nelerini vermezdi ki annesinin cenazesi yerine annesiyle beraber temizliğe gitmek için."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/649/code/QcTycfO5opDG3FrEE5BFVxNZdBVaXBxmK2HI2maCTGmWA4dT1KutKxPlniHu2zymdoTJsBcwlvVIf2KV78gxShGKIXD6ckHvsxWodM9FhXe71uXqD95rRoKNztLLFO7VSPULH8US6DF1nIdWDliymc", "text": "Gece oldu mu onu düşünme görevi başlardı. İnsan kaybedene kadar elindekinin değerini bilmezdi. O da bu akıma kapılmış, yıllardır onu yeniden görmenin hayaliyle yaşıyordu. Bir şişe şarabı bitirmeye yakın, etrafındaki insanların konuşmaları bir gürültü topu olmuştu. İlk oturduğunda böyle değildi. Sırayla her masanın ne konuştuğunu merak edip kulak kesilip dinlemişti, her akşam yaptığı gibi... Farklı hikayeleri ve dertleri dinlemeyi seviyordu. Oysa dostlarının dert anlatmak için seçeceği en son adam kendisiydi. Aklında dönüp duran anılarını dinlemekten bıkmış insanlar artık ona da bir şey anlatmıyordu. İnsan bir yaştan sonra çevresini daraltmalı, boş ver. diye geçirdi içinden. Bu aydınlık yerden usanmıştı. Kalkıp daha sakin bir yere geçmek akıl işiymiş gibi geldi. Hesabı istedi, biraz da fazlasını bırakarak kalktı masadan. Ağzına hemen bir sigara tutturdu ve Alsancak'ın dar sokaklarına daldı. Onu kaybetti diyorum ama aslında Leyla hiç onun olmamıştı. Neşesi o kadar fazlaydı ki başka kimseye ihtiyacı yoktu onun. Onu dışarıdan gören Ne kadar sıradan bir kız. diye düşünebilirdi. Hafif balıketinde oluşu, düz kumral saçları ve kahverengi gözleriyle kimsenin dikkatini kolay çekmezdi. Çekmesindi de zaten. Ama onu tanıyanın ona aşık olmaktan başka şansı yoktu, bayım. Neşesiyle insanı mest eder, sonra da düşürdüğü halle alay ederek kaçar gider, seni soru işaretleriyle bırakıp tırnaklarını kemirmene neden olurdu. Kıbrıs Şehitleri'ne çıktığında sahile dönmek için ilk solu kolladı, sonra vazgeçti, diğer soldan da çıkabilirdi pekala. İzmir'in bu kolaylığını seviyordu. Seçtiği sokakta dilenen kara bir çocuk gördü. İçi cız etti, Leyla çocukları çok severdi. Hemen çıkardı cebinden bir yirmilik, tutuşturdu çocuğun eline. Her hareketinde Leyla onu izliyormuş gibi yaşamaya alışmıştı. Neden istememişti ki onu hayatında? Halbuki tam da onun istediği gibi yaşıyordu. Temizliğine dikkat eder, üstüne başına bakar, modadan uzak ama yakışan renkleri seçer, oturmasını kalkmasını bilir olmuştu. Kitaplara da daha bir aşık olmuştu. Bunu okuyup Leyla'ya anlatmalıyım. diyerek kitap seçiyordu artık. Derin bir nefes aldı sigarasından ve ergenlerin oturduğu masaları bir bir geçerek sahile çıktı. Her tarafı kalabalık, her noktası insan doluydu sahilin. Nefes alamadı ve bildiği aydınlık kalabalığa geri döndü. Biraz dolaşır eve dönerdi nasılsa. Kavga eden iki genç gördü, birkaç kişi durmuş onları izliyordu. Biri diğerine Uzak dur oğlum benim manitamdan! dedi. Aferin, erkek dediğin sevgilisini böyle sahiplenmeliydi. İzin verseydi o da Leyla'yı sahiplenirdi. Aman canım köpek mi bu diye düşünüp güldü içinden. Artık sadece Leyla'nın istediği gibi yaşamıyor, onun gibi düşünüyordu da. Diğer çocuk bağırdı Kız beni seviyor, çekil aradan! Herkes merakla izliyordu, yumruklar da devreye girince bir iki kişi ayırma girişiminde bulundu ama kimse niye ayırmıyorsunuz demesin diye gibiydi. O sırada soldaki kapıdan bir kadın çıktı. Gecenin karanlığında önce kısa sarı saçlar dikkatini çekti, sonra güldüğünde çıkan o sol yanağındaki gamzesini gördü kadının. Gamzesi ve kahverengi gözlerini görmese o saçlarla uzaktan tanıyamazdı. Bu imkansızdı. Her yerde aradığı Leyla'sı tam karşısındaydı. Tam karşısındaydı dediysem arada bir sürü insan vardı ve ona bu kavgayı yarıp ulaşmalıydı, onun için şu an sadece ikisi vardı ve kafasının içinde konuşmaya başlamışlardı bile. Öte yandan kavga büyümüş, gençlerin arkadaşları olaya dahil olmuştu. Kemal kalabalığı yarmaya çalışırken havadaki bir yumruktan nasibini aldı ve iki seksen yere serildi. Dudağı patlamıştı. Şimdi zamanı değildi, bir an önce kalkıp Leyla'sına kavuşması lazımdı. Eliyle dudağının üzerine bastırarak kalktı ve koşarak kadının yürüdüğü caddeye bıraktı kendini. Her adımında onu arıyor, her adımında Leyla! diye bağırmak geçiyordu içinden. Tanrım, ne kadar güzel bir isim o öyle! İlk duyduğunda da aynısını düşünmüştü. Bu melek gibi, anaç ama özgür, muhteşem kadına yakışan daha muhteşem bir isim olamazdı. Bir yandan da kafasında kurup duruyordu, onu yakalasa ne diyecekti? Ne konuşacaktı? Hiç bu kadar yaklaşmamıştı ki, yaklaşırsa ne yapacağını düşünmemişti. Aman... dedi, O ne isterse onu konuşuruz. Çünkü onun her zaman söyleyecek bir şeyi vardı. Neşesiyle sizin başınızı döndürürken dalgasını geçip kenarına çekildiğinde de sizin için en iyisini istediğini bilirdiniz. Bu, Leyla'yı bir azize yapıyordu. O Kemal'in tanrıçası, Madonna'sı, Mata Hari'si, her şeyiydi. Leyla her şey olabilirdi, her figüre oturabilirdi, her yerde kalabilirdi ama hiçbir yere ait değildi. Gömleği terden sırılsıklam, ağzında kan tadıyla koşturuyordu. Yoktu. Bir iki kadını o zannederek kolundan tutup çevirmiş ve her seferinde hayal kırıklığına uğramıştı. Başarmak zorundaydı, duramazdı. Gerekirse cadde boyunca adını seslenerek kendisini rezil edecek, ama Leyla'yı bulacaktı. O sadece Leyla için bu kadar makyavelistti. Sonunda gördü onu, paralel sokağın başında, bir motorun üzerinde, bir zibidinin arkasında oturup o yüksek neşesiyle gülerken... Göz göze geldiler. Leyla'nın gözlerinden biraz hüzün, biraz da Mutluyum. sözü aynı anda geçti. İnsan mutlu olduğunda bunu dile getirmez pek diye düşündü. Eğer bana bunu söylüyorsa mutlu değildir dedi içindeki ses. Bir hamle yapması gerekiyordu ama elinden bir şey gelmiyordu. O Leyla'ya hayrandı ve hayranlık uzaktan gerçekleştirilebilecek bir eylemdi. Ona sahip olabilme ihtimalini hiç düşünmemişti ki şimdi ne yapsın? Leyla gözleriyle Gelmiyor musun? diye sordu. Kemal de Gelmiyorum. dedi. Ne Leyla geldi ne de Kemal gitti. Kalbinde bir yerlerde bir oda açıldı sanki. Kalbinin tüm odaları güneşliğe bakıyormuş da bir bu açılan aydınlığa bakıyormuşçasına. Sonra o aydınlığa bakan pencere aralandı. Tertemiz, mis gibi bir hava girdi içeriye. Leyla'nın güzel kahverengi gözleri miydi onun içini bu kadar açan yoksa şu an istese ona sahip olabileceği düşüncesi mi? Bilemedi, çok da üzerinde durmadı. İnsan sahip olmayı bu kadar istediği bir şeyi bu kadar kolayca bırakabilir miydi? Her nefes alışında biraz daha bırakıyordu Leyla'yı. Uğruna gömlek seçmeyi öğrendiği, kitap okurken not almaya alıştığı kadın sokaktaki herhangi bir kadındı şimdi. Sigarasını yere atıp ayağının ucuyla usulca ezdi ve bakışlarını yerden alıp sağındaki sokağa teslim etti, o yöne doğru yürümeye koyuldu. Gecenin karanlığı, insanların uğultuları, gelip geçen yemek kokuları aldı götürdü Leyla'yı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/650/code/rYur8cknFgxbeIQoc8pzkTRgL5IvRXPXimTqNsON9HS29YE9dlvvSk5Nqxy6DZHcyLoV1V57nWHfjFKFtp3xT2doclPDfX2nEPGaRXB3nKJ8TF4VTE8TkMuJZ2mgbi6mjZRnZJmunsej11Sr8iZeTx", "text": "Merhaba sevgili Raf Dergi'nin podcast dinlemeyi seven okuyucuları, Hem podcast kanalı olan hem de podcast dinlemeye bayılan biri olarak yine karşınıza harika bir kanal ile geldim. İsmi: Sen o kız değil misin?. Simay 25 yaşında, İtalya'da yaşıyor. İtalya'ya taşınalı çok olmadı, kendisini bölümlerinden takip ettiğim için hayatının gidişatına bir nebze hakimim. Çok eski bir dinleyicisi olmasam bile çoğu zaman ben ev işi yaparken arka planda benimle konuşuyor kendisi. Bölümlerinde zaten genelde Sizinle konuşmak istedim, muhabbet etmeye geldim. tarzı şeyler söylüyor. Neredeyse her bölümde Kahvenizi, çayınızı alın ve arkanıza yaslanın, yeni bölüm başlıyor. diyor. Ama ben hiçbir zaman kahve veya çay demleyip dinlemiyorum. Tam aksine bolca hareket ettiğim anlarda bana eşlik ediyor bu kanal. En ama en çok sevdiğim ise her bölümün sonunda bize söylediği o tatlı cümle: Umutsuzluğa alışmayın, yatağa küs girmeyin. Her seferinde benim yüzümü güldürüyor bu hatırlatma. İlk dinlediğim bölümü Her jenerasyona Güzin abla lazım isimli bölümdü. Dinleyicilerinden gelen bazı temalara değiniyor bölümde. Her bir tema için kendi fikirlerini paylaşıyor. Mesela aile için problemler, anda kalabilmek gibi temalar var. Bunlar hakkında genel bir konuşmanın yanında kendi anılarını, tecrübelerini anlatması çok hoşuma gidiyor. Sanırım benim podcast dinlerken en sevdiğim şey, kişisel tecrübeleri dinlemek. Beni en çok etkileyen bölüm ise Shout out to male gaze isimli bölümdü. Hepimizin malumu olan cinsiyet eşitsizliğine değinmiş ve yine kendi anılarını bizimle paylaşmış . Beni en çok sarsan bölümün bu olmasının nedeni, yasadığı bir ikili ilişkide karşısındaki erkeğin ona söylediği bir cümle. Sen kendini çok gömüyorsun ama o kadar da kötü değilsin. tarzı bir cümle kurmuş . O cümleyi kuran insana dehşet şaşırmakla beraber Simay'ın bu olayı analiz edişine hayran kaldım. Bazen biz kadınlar bize yapılan kötü muameleyi fark etmekte zorlanıyoruz. Çünkü o denli saçma geliyor ki sanırım üstünü kapatıp Yok ya öyle demek istememiştir, o kadar da değil. diye düşünmeye çalışıyoruz. Fakat bu bölüm bana olayın tam da o kadar olduğunu gösterdi. Sen o kız değil misin?i dinlemek bana keyif veriyor. Umarım siz de keyifle dinlersiniz."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/652/code/YVOpeNhRLrZLBilTQ4N2U20OKZmerERL2enX3WIxJa5SUDzHOZluqqb31ffZ3eZZsdxQbBsSE3brFAEuK4vo7EzQd9h4csQu0qInM7tFuevyuqH5Em320DdtaMySzWamrjuMZqRgFtsTluvJIyvhEs", "text": "Küçük siyah bir kedi vardı Güller Sokağı'nda. Bu kedi Güller Sokağı'nın en küçük kedisiydi. Kendisi çok garipti, simsiyah tüyleri, yemyeşil gözleri ve o küçücük vücudu ile çok şekerdi. Herkes ona bakar, tüm insanlar onu sevmek isterdi ama o sadece tok olduğunda sevdirirdi kendisini ve çoğunlukla doymazdı. Çünkü hep küçük şeyler yerdi. Bir gün bir parkta dolaşıyordu bizim kedi, iki çocuk diziliverdi yanı başına, bizimki başladı miyavlamaya, çocuklardan biri: Bizimki yine aç be Ayşe, ben süt alıp geleceğim, sen de o sırada bekle ama sakın sevme, sonra Erdem'e ne olduğunu söylememe gerek yok bence! dedi. Ayşe evet anlamında başını salladı. Zeynep binaya doğru koştu. Ayşe bizim kediye bakmaya başladı, o kadar şekerdi ki ONU SEV, ONU SEV... diye sayıklıyordu beyni, sonunda Ayşe ne olur ki diye bizim kedinin kafasını sevmek için elini kaldırmıştı ki bizimki zıplayarak ters döndü ve Ayşe'nin... Ayşe büyük bir acıyla inleyip duruyordu; bir anda midesi bulanmaya, başı dönmeye başladı, sonra en son hatırladığı şey Zeynep'in ona Ayşe iyi misin, anne Ayşe'ye bir şey oluyor. diye bağırmasıydı. Ayşe gözlerini hastanede açtı, herkes başına toplanmıştı. Ayşe ise Kedi, kedi, bizim kedi. diye sayıklıyordu. Zeynep, annesine: Bunu olsa olsa bizimki yapmıştır. dedi. Biz şimdi bizim kediye dönelim, tamam hepiniz merak ediyorsunuz Bu kedi Ayşe'ye ne yaptı? diye, hemen anlatıyorum. Bizim kedi hani zıplayıp ters döndü ya, işte Ayşe'nin alnını cart diye ortadan ikiye ayırdı, şimdi bizim kedi de Güller Sokağı'nın hastanesine girdi. Ayşe bizim kediyi görünce çığlık atmaya başladı, ödü koptu bizimkinin ama sonra bir anda sustu Ayşe ve eğilip bizim kediyi kucağına aldı..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/653/code/UwyCNecELavZh46OW7vz59Q5DbljCSbPwiNyZokwJOdVbCu6vwJWqRgAqt9pBz8hZLYxhSIltCG0itP9XJczHF327ZKeYIYC5wiOUJtewPUTBOcJfjrWBn4JAP5tthIsaXNzfOIRwTERn1UU0Jd8sU", "text": "Günler o eskiyen takvimde aynı günün, aynı ayın, aynı yılın üstünden defalarca geçiyordu ama hissettikleri geçmiyordu. Elleri o takvim yaprağını çevirebilseydi, o zamana bırakmayı bir de o bilseydi, kendi kalbi ona bu kadar yük olmayacaktı. Biliyordu. \"Bugün hava almaya çıkalım.\" Yüzündeki ciddi ifadeyi silmek adına, boğazındaki yumruya rağmen gülümsedi. Karşısında bir aynaya bakıyormuş gibi hissettiren genç kadına, kızına baktığında yıllardır sadık kaldığı yası bugün yalnız tutmayacağını anladı, içinin ferahladığını hissetti ama kederin yerini alamayan hisler ona tanıdık gelmediği için rahatsızca kıpırdandı. \"Şuracıkta hava alırım.\" dedi göz ucuyla verandayı göstererek. \"Doktor yürümen gerektiğini söyledi.\" O henüz cevap vermeden genç kadın annesinin üstüne ince bir şeyler getirmek için odaya geçti. Bugünü yıllar önceki bugünden ayıran tek şey havanın daha sıcak olmasıydı. Güzel bir havada bu yasla tanıştığı için güzel havaları çekilmez buluyordu. \"Geldim.\" Elindeki ince şalı annesinin omuzlarına bırakıp ellerini sıkıca kavradı. Önce tereddüt etse de direnmeyip ayaklandı. Kızının peşinden ağır ağır gitmeye, zamanın asıldığı odadan uzaklaşmaya başladı. Yüzüne vuran ılık meltemi ve yeni biçilmiş çimleri soludu kızı kapıyı kilitlerken. Eskiden toprakla oynamayı çok sevdiğinden her yere böyle bakımı zor çiçekler dikerdi, çoğu zaman yaşatamazdı, görüşü puslanana kadar baktı bir zamanlar çok sevdiği çiçeklere. Hepsi onunla diktikleriyle aynı renkte, aynı yerdeydi. Onu sessizce bekleyen genç kadın, o günden sonra ilk defa annesine iyilik yaptığını sanarak onu ağlarken görmemek için önden ilerledi, arkasından geleceğini biliyordu. Birlikte, yokuş olmayan yolları, yosun kokusu alana kadar ağır ağır yürüdüler. Sahil kenarı her zamankinden daha kalabalıktı. \"Yoruldun mu? Hiç de yer yok bugün.\" Genç kadın endişeyle annesine baktı. \"Şu ağacın altına gidelim.\" İlerideki çınar ağacına doğru ilerlemeye başladı, o da onu kırmayarak ağacın dibine, onun yanına oturdu. \"Buraya gelmekle iyi ettik, değil mi?\" İkisi de birbirine bakmıyordu, bu da kaçmayı zorlaştırıyor ve cesaret veriyordu. \"Onu ziyaret etmeyecek misin?\" Genç kadın elinde olmadan sessizce sormuştu, olur da biri annesinin reddettiği gerçeği duyar diye. Elleri kızının yüzüne uzandı, dolu gözleri onunkilerle buluşana dek kaldırdı başını. Genç kadın bir süredir ağlıyordu, yüzünden sicimle inen gözyaşları annesinin ellerine değdikçe annesi bir sonraki gözyaşı için zemin hazırlar gibi kuruluyordu yanaklarını. \"Anne...\" Genç kadının bunu söylemesiyle başını annesinin omzuna koyması bir oldu, sıktığı elini ısırarak kendi sesini kesmeye çalıştı. Ona ilk defa bu kadar yakın hissediyordu ama onu en mutlu eden kalbinin atışını duyabilmekti. Annesi yaşıyordu. Aralarında geçen sessiz konuşmalar, itiraflar oldu. Genç kadın artık ağlamıyor, annesinin ellerini tutmaya devam ediyordu. Hiç konuşmadan ayaklanıp gitmeleri gereken yere doğru ilerlemeye başladılar bir anda, geldikleri yol kadar kolay olmamıştı bu seferki yolda yürümek. Her adım dibi olmayan bir bataklığa saplanıyor, biri duraksayınca diğeri cesaretlendiriyordu. Geldikleri yolun sonu bir mezarlığa çıkmış olsa da yürekleri hafifti çünkü kaçmak yerine, yüzleşiliyordu. Genç kızın annesi sonunda önüne geldikleri mezarın yanına çöküp ilk günde yapılması gereken geç kalınmış feryatları etmeye başladı. Genç kadın annesinin titrek omuzlarını kavrayarak kendine çekti. \"Artık gitmemiz lazım, yağmur yağacak, anne.\" Gözleri kan çanağına dönmüştü, kalbi daha yavaş atıyordu ama kızının birkaç kelimesini seçebildi. Bir yandan kaçmak bir yandan bu mezarın yanına yerleşmek istiyordu. Bu sefer kızına dayandı, onu mezarlıktan çıkarmasına izin verdi. Bir arabaya bindiğini hatırlıyordu, sonrasında uyuyakalmıştı. Gözlerini açtığında kendini salondaki koltukta uzanmış şekilde buldu, gece yarısı çoktan geçmişti. Kızının ayak seslerini duyunca doğruldu. \"İyice dinlen, yoruldun anne.\" dedi kızı onu görünce. Annesi ağrıyan başını iki yana sallayıp karşısında dikilen kızına baktı, ona bir şey diyecekken arkasında kalan takvimi görmesiyle gözleri karardı. Birkaç kez üst üste gözlerini yumdu ama bir fayda etmedi. Bu da onun hiddetle, \"Kim bu takvim kağıdını yırttı?\" diye sormasına sebep oldu."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/654/code/qWFzbL5KdYbq9CMXt2IFqUUl9Xo5N14u4ETAszaf1Kq4KrnaWz2M5nmF6Nn0bSYN0v4X4Rh9H17NuBL0aXhZL7HLMXK0IRnvfXCs3ib1ZYNtsBxDK8UbvHE9Phc6o6JbRcnfOh5rvrLwYfmaUDX7pV", "text": "Kendimi böyle yalnız, çaresiz ve bitap düşmüş hissettiğim zamanlarda, bakışıyla kalbimi ısıtacağını bildiğim o çaydanlığı getiriyorum odama ve masamın üzerine bir nihale eşliğinde yerleştiriyorum. Bir yudum çay. Buralardanım, İç Anadolu'nun bağrından sesleniyorum. Dört bir köşesinde acısı hiç tükenmek bilmeyen yurdumun bağrından... Bakmayın keder dolu yazdığıma, gülümsüyorum yazarken ve acı bir gülüş değil bu, sahi bir gülüş. Hatta bu yazı bir renk olsaydı ne gri olurdu ne de siyah... Sarı olurdu. Peki ya ben bir rengi sığdırabilir miyim içime? Hayır, ben bu yazı gibi tek bir renge boğulmak istemezdim. İçimde koşuşturan renkler var, köşe kapmaca oynuyorlar sanki. İşte bir köşe bulamayıp da tam merkez noktada kalan o renk, benim hakim duygum ve kendisi de bir köşe bulana dek onunla beraber yaşıyorum, diğerlerini de ihmal etmeden. Hepsi bir arada olmaktan oldukça memnun, hem zaten birini alıp çeksem kalanlar köşesine çekilir, merkezde kimse kalmaz ve ben de eksilirim. Demek istediğim, hayatta bazen yoruluyorum, yaşayacak gücümün kalmadığını ve eğer bir pilim olsaydı bunun çoktan tükenmiş olduğunu hissediyorum fakat bu histen kaçmayıp kabul eder ve her şeyin geçiciliğinin farkına varır, tüm varlığımla kendimi kucaklarsam o zaman tamamlanırım. Bir yudum çay. Dilim damağım kurumuş, çayım da buz gibi olmuş, bir ısıtıp geleyim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/655/code/YOz98YaOnPxuQaDkr6JD18ufB7rp5K7uJ71ourT17ODsHU6LxhLOrSexaLCnP5qeHTAxkLcAO7zRIlU2tgXmeBROl9TtK1auAd6P82wx1mSOTGRNiZzudImB4T0lbrU18BLsqbrerp0p6vAlT3xMIR", "text": "Zaman nedir? Zamanın kesin bir tanımı yok ama filozoflardan Augustinus şimdiki zaman ile idrak etmeyi, geçmiş zaman ile hatırlamayı, gelecek zamanla ise beklentiyi ilişkili kabul etmiş. Bence bu tam olarak doğru değil. Herhangi biri bugün dondurma yiyip yarın unutabilir ama yediğini hatırlamaması eylemimin geçmiş zamanda kaldığı ve içindeki şekerin ona enerji verdiği gerçeğini değiştirmez. Ya da şu anda bayılsa ve bunu idrak edebilecek bilinçte olmasa da o yine şimdiki zamanda baygındır. Öyleyse zaman nedir? İndirgemeci yaklaşım, zamanı değişim ile birlikte kabul etmiş. Bir açıdan evet; değişim zamanla olur ve değişimin miktarına, hızına bağlı olarak geçen zaman değişir. Oluş, akış, devinim. Bunlar zamanın birlikte değerlendirildiği kavramlardır. Bu tanımı olmayan; insanların ölçüp biçerek günlere, aylara, saatlere, dakikalara, saniyelere, milisaniyelere ve daha birçok minik parçalara ayırdığı ve bu sayede sayabildiği ama konumunu bilemediği, aklını kurcalayıp hayal dünyalarına yeni olasılıklar ekleyen şey yani zaman: Ona kapılıp gidiyoruz belki ama biraz durup hesap yaptığımızda ne kadarını geride bıraktık bulabiliyoruz. Peki gerçekten geride bıraktıklarımıza geri dönebilir miyiz? Ya da önemli bir soru: Daha ne olduğunu bile bilmediğimiz bir kavramı sırf biz ulaşamıyoruz diye geri olmakla, geçip gitmekle suçlayabilir miyiz? Albert Einstein zamanın göreli olduğunu ortaya attığından beri zamanda yolculuğa mümkün gözüyle bakılabilir. Hayali kurgulara ev sahipliği yapan beyinler heyecan peşinde koşarken zaman, onların kimi zaman merkeze koyduğu değişkendir. Zamanda yolculuğun gerçekleşeceğini kesin olarak kanıtlamasa da bize umut veren bir diğer gerçek, bir zamanların hayali yolculuk kategorisinde zaman yolculuğuyla kapışan uzaya seyahatinin artık gerçekleştirilen bir şey olması. Bundan kim bilir kaç sene sonra benim bu yazıyı yazdığım dönemden bambaşka koşullara sahip bir dönemde zamanı değiştirmek, onda seyahat etmek, belli bir tarihten bambaşka bir tarihe kargo göndermek gibi daha nice fantastik olay mümkün olabilir. O yolculardan biri olacağıma eminim. Yirmilerimde, otuzlarımda ve hatta belki kırklarımda çıkacağım bu yolculuk için gerekli donanıma sahip olmam gerek. Yani hareket eden saatler daha yavaştır. Örnekle, ben koltuğumda otururken Einstein yanımdan saniyede 300.000 km hızla geçerse onun zamanı benimkinden yavaş akar, böylelikle o daha yavaş yaşlanır. Hatta fotonlarla aynı hızda ilerlerse Einstein için zaman durur. Bir de hızını alamayıp ışıktan hızlı ilerlemeye başlarsa hayallerimin yolculuğunu yaparak zamanda geriye gider. İşte bu kısımda Nedensellik İhlali denilen bir durum mevcut. Eğer ben 2022 yılında 28 Şubat günü 2015'teki X kişisine bir bilye gönderirsem X kişisi de elde ettiği bilyeyi 2020 yılındaki bana verirse ve ben aynı bilyeyi 2022 yılında X'e gönderirsem... Bu bir paradokstur. Hiç üretilmemiş bir bilye aramızda döner durur. Bambaşka bir pencereden benzer bir duruma göz atalım: Ankara'dan İstanbul'a ışıktan hızlı yolculuk edersem daha yola çıkmadan İstanbul'a varmış olurum çünkü hem konumda yol alıyorum hem de zamanda geriye gidiyorum. Bu da bizi şuna götürüyor: Eğer ben Mars'a ışık hızını geçerek gidip tam da o an kalkış noktama bakma fırsatı yakalarsam geçmişe gitme süreme bağlı olarak değişmekle birlikte beş dakika önceki kalkış için hazırlanan kendimi görürüm. Aynı şekilde, kalkıştan önce uydu görüntülerinden Mars'ı inceleyen biri benim oraya vardığımı görebilir. Neden? Çünkü hedefiniz geçmişteyse başlangıç eyleminiz gelecekte kalır. İlkel bir örnek, sabah yediğini akşamına pişirmek olabilir. Çıkarım: Hayal yolculuğum için ihtiyacım olan tek şey fotonların hızını geçmek. Yeryüzünde bunu yaptığını bildiğimiz herhangi bir parçacık var mı? Evrenin kozmik hız sınırını geçen bir şey bulunamayınca geçtiği varsayılan bir parçacık ortaya atıldı ve ona takyon dendi. Maalesef ki Princeton Üniversitesinden Richard Gott'un 1974'te keşfettiği, takyonların kendileriyle aynı hızda hareket eden antitakyonlarla sonsuz hızda çarpışarak yok olması kısmı gerçekleri suratımıza çarpıveriyor. Bir takyonun arkasından kütle çekim dalgası konisi geliyor. Bu koni onun enerji kaybedip hızlanmasına yol açıyor ve sonrasında bum! Büyük çarpışma ve yok oluş gerçekleşiyor. Yani yolculuğum için dönüşmem gereken takyonların kendi kendini imha ettiğini de öğrendiğimize göre kendi evrenine yeni özellikler ekleyen Kurt Gödel'e geçelim. Gödel Evreni bizimkinden farklı olarak dönüyor. Bu kozmik dönüşle birlikte ışık ışınları muz şeklinde eğimli bir yol izliyor. Yani biz bu muzun iki ucu arasında doğrusal hareket ederek ışıktan hızlı ilerleyebiliriz. Bizi bundan alıkoyan asıl mevzu ise bizim evrenimizde Güneş dönüyor, Dünya dönüyor ama evren sadece genişliyor. Yani ortada dönüş de yok muz da, dolayısıyla da doğal zaman makinesi de! Benim heyecan verici ama aynı zamanda ürkütücü bulduğum bir farklı kaçış yolu: Kuantum Kuramının Çoklu Dünya Yorumu. Buna göre evren tüm olası geçmişlerin var olduğu versiyonlara bölünüp duruyor. Kısaca, paralel evrenler. Yani ben Evren S'de yaşıyorumdur. Eğer geçmişe dönüp dedemi öldürürsem kendi evrenimdekini değil de başkasındakini öldürüyorum ve o gerçeklikte dedemin sülalesi yaşamıyor. Yani paralel evrenlerde her halimiz mevcut olduğundan paradoks diye bir şey yok. The Flash'taki gibi kendi zaman çizginizi oluşturursunuz: The Flash geçmişe dönerek annesini öldüren adamı engelledi ve annesinin yaşadığı farklı bir zaman çizgisi olarak Flashpoint'i oluşturdu ve bu çizgide en alakasız gibi gözüken insanların bile hayatı bambaşka ilerledi. Eğer Flashpoint oluşmasaydı ve her şey tek bir çizgide ilerleseydi yine bir paradoksumuz olacaktı. Annesi ölmeyen Flash geçmişe gidip annesini kurtarma motivasyonuna sahip olmadığından işler karışacaktı. Kurgular anlatmakla bitmez, hayal gücüne sınırlar koymadıkça yeni fikirler üretmek ile tükenmez. Bilim gelişmeye devam ediyor ve doğrular tamam olamayacağından bulma, sebebini anlama çabası devam edecek. Eminim ki bir gün buluşlar zaman yolculuğunu mümkün kılan seviyeye erişecek. Ben de kendi planımı yapıp hayata geçireceğim. Her döneme etki etmiş kimliği belirsiz biri olarak efsanelerde geçeceğim belki, mağara çizimlerinde yer alacağım; Enver Paşa'yı ikna edecek, Sarıkamış'taki askerlerin kaderini değiştireceğim. Eğer bunları yaparsam farklı bir zaman çizgisi oluşturmuş olurum ancak ben yaşananların yaşanmış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden eğer geçmişte bir şeyler başardıysam bile ya adım unutulmuştur ya da farklı bir isim kullanmışımdır. Piramitlerin gizemini çözmekle başlayabilirim. En temiz iş etki etmeden gizem çözme olurdu. Tarihi olayları yanlışsız kayda geçirmek; bilimin açıklayamadığı, henüz keşfedilememiş gerçekleri ortaya çıkarmak çok daha cazip. Tabii yazdıklarım, açıklananlar kadar. Belki de eski yer altı askeri üslerinden birinde zamanda yolculuk projeleri ciddi ilerleme katetmiştir. Başka bir kurguda denemelerden birinde çıkan bir problem sonrasında ekipteki doktor, insanların ilkel yaşadığı bir tarih öncesi döneme fırlıyor. Bu ne kadar fantastik gelse de kamudan gizli yapılan deneyler ve çalışmalar bana her şeyin çoktan halledilmiş olabileceği ihtimalini hatırlatıyor. Şu anda bulunmuş olmasa bile gelecekten geçmişe -yani günümüze- gelmiş zaman yolcularının aramızda dolaşmadığını, bizimle yaşamadığını kim kanıtlayabilir ki? Zamanda yolculuk fikri, sonsuz ve belirsiz bir evrendir. Bu yüzden hala umut var."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/656/code/AgSKdXAerwGG3s4BXao0UPyMnkDJyvTDdlyaCnHnljg6Bc9NB1xHAx1hc00DGnd8M4okt1i4x5PYMorwMjv7xSCUp5jrYuddzI66hhJY27pZ7yDUDZ0PnxrPTqFktTFv3vh6L5OF8dcwCNoQlIblwx", "text": "Yalnız ölmek bir lütuftur, peki ya yalnız doğmak! Bütün bunların hatırına son bir kez canımı yak!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/657/code/5LFHKVE1yTPXMheIvmkMoCPUJAAckTR5bY38NX1dKOjAaL1N1lL7F32Z9YcUOwEPw5K64z4QyFpLYQ6wb0Wbx6JHCpvaWoWEooNRVmv7T7TPFRPErzrInV1sJr8QzMLalrjvvhk4sw6tLZ9ZeTurld", "text": "Bir yoktu, bir var oldu. Sonra bir vardı ve bir yok oldu. Gece, kimimiz için şifadır. diyerek başladı söyleşiye. Şöyle devam etti: Kimimiz için gece, azımsanmayacak derecede hayatın başlangıcı demek iken, kimimiz için hastalıkların ağrısının dayanılmazlığı demektir. Kimimiz için, günün yorgunluğunun az da olsa dinlenilmesidir. İnsan, gece iken ne zaman sabah olacak diye yakınır. Ama gündüzken de ne zaman gece olacak, gün ne vakit son bulacak? diye söylenir. -Ruhumuzdaki kavgadan, dedi bir ses. -Kendimizden, dedi başka bir ses de. -Dünyadaki umutsuzluktan, dedi diğeri. -Geceden tabii ki; gece, korkunçluk ve ıstıraptan başka bir şey değildir, dedi bir diğer ses. -Kişinin özünü bilmemesinden bence. Çünkü misal olarak gündüzdeki benle gecedeki ben aynı kişi değil. -Bence gündüzden; çünkü gündüz öfkeli geçiyor çoğu zaman, gece sakinliktir. Salonda büyük bir sessizlik hakim oldu. Tıpkı gece gibi! Bir geceyiz, bir gündüz yani değil mi? diyerek sessizliği bozdu. Sırtımı dönerek arkadaki yüzlere baktım büyük bir merakla; bir yandan sessizliğin bozulmasını istemiyor gibiydiler bir yandan da bir an evvel bitsin istiyorlardı sanki. Konferans salonu hıncahınç dolu ve herkesin elinde kalem-kağıt, konuşulanları yazıyorlar. Acaba dedim kendi kendime; acaba bu yazılanların hepsini, hepsini olmasa da bazılarını yaşamlarında uygulayabilecekler mi? Düşüncelere boğuldum. İnsanı en çok insanın içi bilir sesiyle kendime geldiğimde konuşulanların yarısını kaçırdığımı fark ettim. Ah bu geceler! Tıpkı gece gibi! Gece, bizim onu nasıl anlamlandırdığımız ve adlandırdığımızdır. Gündüz de böyledir. Seslenin görmeye, seslenin bakmaya; hangisi daha ağır basıyor? Kendinize varana kadar seslenin! diyerek tamamladı söyleşiyi. Biz söyleşinin devam etmesini bekliyorduk. Ama söyleşi bitti. Oradaki herkesle hep bir ağızdan devam etmesini istedik. Lakin aralıksız olarak iki saat süren söyleşinin bitmesi gerekiyordu. Söyleşiye bir arkadaşımla katılmıştık. Konferans salonundan çıkarken arkadaşımın ne diyeceğini merak ederek Bir söyleşinin konusu neden gece olur ki? diye söylendim. Daha bilgilendirici olabilirdi dedim. Arkadaşım, daha bilgilendirici mi? diye karşılık verdi. Bence yeterince bilgilendiriciydi. Geceye hiç bu yönden bakmamıştım. Tam şu an geceyi iple çekiyorum, diğer kendimle tanışmak, içimdeki kavgayla barışmak, hasta kalbimi iyice görmek için dedi. Geceye henüz yirmi bir saat vardı. Ne kendime ne de insanlara anlam veremiyorum. Başımıza geleceklerden öylesine bihaberiz ki bu telaşa, bu endişeye, bu öfke ve umutsuzluğa bir anlam veremiyorum, tüm çabalarıma rağmen. Konferans salonundan çıkıp bir süre beraber yürüdük. Sonra da ayrıldık. Ayrıldıktan bir saat otuz dokuz dakika sonra arkadaşımın, Tomris'in bir trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiğini öğrendim. Henüz saatler geçmeden... İnanılması güçtü... Ama gerçekti. Bir yoktu, bir var oldu. Sonra bir vardı ve bir yok oldu. Ölüm! Tıpkı gece gibi; sessiz ve tek başına! Tomris, kendine kavuşamadı... Hep bir şeyler için koşarız. Fakat kendimize hep geç kalırız."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/66/code/FHuQDvHzx1G0GEVx4Sbyi5BGsV8dVoXP0Qla7mN1EyQK6LJIUCVAVJHdiVoGhy5gyicLeYh6fRSeJv9UOuc108u8ICkymFEqzBO04fyOgG69kd1Ibjyi9VBfULtEVDICsZn7AV3EtzUmNXABphP7jP", "text": "2009 yılında vizyona girmiş olan Başka Dilde Aşk filmi iki kişinin aralarında iletişim kurmasının yollarını ve bu yollarda karşılaşılabilecek engelleri anlatıyor bizlere. Filmin kahramanları, reklamcılıkla uğraşan Onur ile çağrı merkezinde çalışan Zeynep. Bir arkadaşlarının doğum günü partisinde tanışıp birbirlerinden etkileniyorlar ve arkadaşlıkları böyle başlıyor. Filmi klasik aşk filmlerinden farklı bir yöne götüren en önemli etmenlerden biri ise Onur'un işitme engelli bir birey olması. Burada araya girmek isterim. Filmi izlerken bile Olmaz bu iş diye konuşuyor olabilir mahalle baskıcı ön yargılı iç sesiniz ama kendinize çok yüklenmeyin. Aşk filmi denildiğinde başrol oyuncularımızın yakışıklılığı/güzelliği, mükemmelliği/saflığı anlatılır, böyle aşklar oluşturulur kafamızda. Filmin etkisiyle gerçek hayata döndüğümüzde ise bu işin böyle olmadığını görürüz ve hem kendimizi hem de herhangi bir konuda farklılığı olan birçok insanı eleştiririz, yereriz. Başka Dilde Aşk, bizlere şunu söylüyor aslında: İhtiyacımız olan şeyleri karşımızda bulduğumuzda bir bağ kurmaya başlarız, iletişime geçeriz. Zeynep, Onur'da huzuru; Onur ise Zeynep'te canlılığı ve kendine güveni buldu filmde, mükemmellik aramadı. Kahramanların yaşadıkları çekinceler, çevreden gördükleri baskılar, ön yargılar, adaptasyon süreçleri yani bir ilişkinin yaşayabileceği birçok evre o kadar tanıdık ki. Gerçek hayatın ta içinden bir aşk hikayesi olarak görebiliriz Başka Dilde Aşk'ı. Arka planda ilerleyen kadına şiddet ve emek hırsızlığı ise filmin göze sokmadan parmak bastığı sorunlardan sadece ikisi. Bu kadar güzel harmanlanmış bir filmin ortaya çıkmasını sağlayan kişinin bir kadın olması da ayrıca gurur veriyor. Filmin senaryosunu yazan ve yönetmen koltuğuna oturan İlksen Başarır, filme bir kadının hayata bakış açısını çok net bir şekilde yansıtmış. Abartısız ve etkileyici oyunculuklarıyla Saadet Işıl Aksoy'a 4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali ile Ankara Uluslararası Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödüllerini ve Mert Fırat'a Ankara Uluslararası Film Festivali ile Sadri Alışık Ödülleri'nde en iyi erkek oyuncu ödüllerini kazandırmış bu filmi yalnızca güzel zaman geçirmek için değil, iki güzel insanın hayatlarına konuk olabilmek için de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/660/code/M0R4BajK2aNkpM3VPC6LGB3EJ5k5MGRPKLBpG4pQ5NUuoPxS30Tq91gEEyIUnQFYdg0Fn1OkQx32hr6cziw8NB5hgaRCSzl7AHVKf8altFGc5sCjiuvxvRb1elPfKYO4e2GzXiGEoHMq1X6lEUtBh4", "text": "Haru yine aynı sesi duymuştu. Son birkaç ay Haru için çok da iç açıcı değildi. Ailesiyle birlikte geçirdiği trafik kazasından sonra herkes onun travma yaşadığını söyleyip duruyordu ama o sesin ne kadar gerçek olduğunu ve yakından geldiğini hisseden Haru, kimseyi dinlememeyi ve sesin nereden geldiğini çözmeye çalışmayı çoktan kafasına koymuştu bile. Sanki birisi sürekli olarak Orada kimse var mı? diyordu. Haru bu durumu şimdilik düşünmemeye çalışmıştı çünkü Hanami festivaline birkaç gün kalmıştı. Büyükanne Yoko o gün için tatlı yiyecekler ve güzel kıyafetler hazırlamak istediğinden yine büyük bir odakla hazırlık yapıyordu. Haru yalnızlığı hatırlattığı için bu festivali sevmiyordu. Ama yine de büyükannesini üzmek istemediğinden ona yardım etmek adına yanında kalmaya karar vermişti. Haru'nun üzgün olduğunu gören Büyükanne Yoko, Haru'yu yanına çağırdı. Ona bu kutsal günün aslında bir umut olabileceğini hatırlatmak istediğini ve asla yalnız olmadığını, bir gün bunu fark ettirecek bir kişinin karşısına çıkabileceğini ama sabretmesi gerektiğini söyledi. Umudu hiç kalmamış olan Haru büyükannesine bunun nasıl olacağını sordu ve Büyükanne Yoko ona Sakura efsanesini anlatmaya başladı. Efsaneye göre birçok savaşçının öldüğü, bütün ülkeyi yalnızlığa boğan savaşlar oluyordu. Bir savaş bitince yenisi başlıyordu. Bütün bunlara rağmen, savaşın hiç uğramadığı çok güzel bir orman vardı. Yapraklarından etrafa saçılan güzel koku herkesi çok etkilerdi ve atalarımıza umut ışığı olurdu. Ne kadar savaş olursa olsun, ordulardan hiçbiri o güzel ormanı savaşla lekelemek istemiyordu. O ormanda güzel kokmayan bir ağaç vardı. Bu ağaç hayat dolu olsa da dallarında hiç çiçek açmamıştı. Görünen o ki; kokusuz olmak onun kaderinde vardı. Yalnızlık onun en büyük dostuydu. Hayvanlar yanına dahi yaklaşmak istemiyorlardı. Karanlığın yine kendini en yalnız hissettirdiği bir anda onun yanına bir peri gönderildi. Bu peri nazik sözlerle onun güzel, parlak görünmesini istediğini ve ona yardım etmek için geldiğini söyledi. Korkmuş ve şaşırmış olan ağaç büyük bir çaresizlik içinde olduğunun farkındaydı ve perinin teklifini kabul etti. Böylece, peri 20 yıl sürecek bir sihir için doğaüstü güçlerini kullandı. Bu esnada, ağaç kendini insan kalbinin hissettiği gibi hissetmeye başladı. Peri ona sihir sayesinde ne zaman isterse hem bir bitkiye hem de bir insana dönüşebileceğini söyledi. Diğer yandan, eğer bu 20 yıl içinde kendi canlılığına ve parlaklığına tekrar kavuşamazsa, aniden öleceğini de söylemeyi unutmadı. Tıpkı perinin söylediği gibi, ağaç istediğinde insan olabiliyordu. İnsan duygularının kendisinin güzel kokmasını sağlayıp sağlamayacağını görmek için uzun süre insan olarak kalmak istedi. Fakat başlarda tamamen hayal kırıklığına uğradı. Ne zaman etrafına baksa hep savaş ve kötülük gördü. Bu yüzden tekrar ağaç olarak kalmaya devam etti. Uzun yıllar geçmesine rağmen her şey yine aynıydı, ağaç bir türlü güzel kokmuyor ve çiçek açmıyordu. Vakti gittikçe azalan bu ağaç yine bir gün insan olmaya karar verdi. Bir gün ormanda gezerken berrak bir derenin yanından geçiyordu ve orada genç, güzel bir kıza rastladı ve onun adı Sakura'ydı. Ağaç onun güzelliğinden çok etkilendi ve yanına yaklaştı. Sakura ona karşı çok nazik davranmıştı. O da onun nezaketine karşılık vermek için, kızın az ileride köşedeki evine su taşırken ona yardım etmek istediğini söyledi. Savaşla ve hayatlarıyla ilgili sohbet etmeye başlamışlardı. Artık kızın evine gelmişlerdi, tam veda ederken Sakura onun adını sorduğunda ağaç Yohiro diye cevaplamıştı. Onlar çok yakın arkadaş olmuşlardı. Konuşmak, şarkı söylemek ve birlikte güzel vakit geçirmek için sıklıkla buluşurlardı. Ağaç, Sakura hakkında ne kadar şey öğrenirse o derece ona yakın olmak istiyordu. Yohiro dayanamadı ve Sakura'ya olan aşkını ona itiraf etti. Ayrıca, ona gerçekte bir sihir altında olduğunu ve yakında ölecek olan güzel kokmayan bir ağaç olduğunu söyledi. Sakura bunu duyunca şok oldu ve bir süre sessiz kaldı. Aradan yıllar geçti ve 20 yılın bitmesine az bir zaman kalmıştı. Tekrar ağaca dönüşecek olan Yohiro, günler geçtikçe daha da kederlenmiş ve umudunu tamamen kaybetmeye başlamıştı. Bir gün hiç beklemediği bir anda Sakura yanında beliriverdi. Umudu kalmayan Yohiro tekrar ağaç olmuştu. Sakura ağaca sarıldı ve kendisinin de aynı hisleri beslediğini, yani onu sevdiğini söyledi. Onun ölmesini istemiyordu, tam o esnada peri ortaya çıktı ve Sakura'ya Yohiro'nun insan olarak kalmasını ya da ağaç olan Yohiro'yla birleşmek isteyip istemediğini sordu. Sakura etrafına baktı ve savaşı hatırladı. Bu savaştan uzak, sevdiği kişiyle birlikte olmak istediği için ağaç olan Yohiro'yla birlikte olmayı seçmek istediğini söyledi. Nihayet sihir gerçekleşti. Yohiro ve Sakura birleşmişti ve ağaç sonunda güzel kokmaya, güzel pembe çiçekler açmaya başlamıştı. İşte o zamandan beri onların aşkı Japon tarlalarını parfüm gibi kokutmuş ve tüm halka bir umut ışığı olmuştu. Yani bir kişi içimizdeki en iyi kişiliği ortaya çıkarabilirdi. Yalnızlık sonsuza kadar sürmez, bir gün o periye sen de denk gelebilirsin, yapman gereken tek şey umudunu yitirmemek ve sabretmek dedi Büyükanne Yoko. Ardından tekrar birlikte hazırlıklara devam ettiler. Festivale son bir gün kalmıştı. Haru arkadaşları Akira ve Mizuki ile buluştu. Birlikte vakit geçirdikleri, saatlerce oturup sohbet ettikleri Sakura ağaçlarının olduğu tepeye çıkmışlardı. Haru yanına biraz Büyükanne Yoko'nun yaptığı yiyeceklerden almıştı. Akira'nın ailesi kasabanın merkezinde olan küçük bir market işletiyordu ve babasından gizlice meyve alan Akira da onları çıkarmıştı. Mizuki hep açtı ve asla bir şey getirmez, Haru ile Akira'nın yiyeceklerinden faydalanırdı. Kızlar bunun farkındalardı ama hiçbir şey demezlerdi çünkü çok yakın arkadaşlardı ve Mizuki her zaman onlara yardım eden iyi bir çocuktu. Saat çok geç olmuştu ve Haru artık eve gitmesi gerektiğini söyleyip arkadaşlarının yanından ayrıldı. Kestirme yol olan ormandan giderken tekrar aynı sesi duydu. Bu sefer ses çok daha yakındı, sanki arkasından takip eden biri var gibi hissetmişti Haru. Korkarak koşmaya başladı ve tam ormanın çıkışına geldiğinde bir anda durdu ve arkasına baktı. O an düşündüğü şey bir daha böyle bir fırsatının olmayacağı ve sesin nereden geldiğini çözmenin tam vakti olduğuydu. Ne kadar korkmuş olsa da yavaşça ve etrafına çok dikkatle bakarak tekrar ormana döndü. Tam o esnada ses yine duyuldu. Haru o tarafa doğru yöneldiğinde kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Gözlerindeki ışıltı o kadar büyüktü ki gördüklerine çok şaşırmıştı. Buranın büyüleyici bir yer olduğunu düşünüyordu; ama neden daha önce geçerken burayı görmedim diye de aklından geçirmeyi bırakamıyordu. Büyülenmiş bir şekilde her detayını incelemeye başlamıştı. Küçük bir dere, etrafta bir sürü uçan kelebek ve her yerde rengarenk açan çiçekler vardı. Sanki boyutlar arasından bir geçiş gibiydi, her yer iyice karanlık olmuştu. Bir anda etrafta küçük küçük ışıklar belirmeye başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışan Haru daha da dikkatle baktığında lalelerin içinden çıkan ateş böcekleri olduğunu fark etti. O kadar çok ateş böceği çıkmaya başlamıştı ki her yer sanki yıldızlar gibi ışıl ışıl parlıyordu ve etrafı daha net görebiliyordu. Etrafın büyülü görüntüsü ve kokusuyla sesi unutan Haru biraz anın tadını çıkarmak için uzanmaya karar verdi ve ardından çok geçmeden uyuyakalmıştı bile. Saat epeyce geç olmuştu. Büyükanne Yoko fazlasıyla telaşlanmış ve bütün kasabayı ayağa kaldırmıştı. Herkes Haru'yu arıyordu. Akira ve Mizuki çok korkmuş ve endişelenmişlerdi çünkü biraz daha oturmak isteyip eve dönerken onu yalnız bırakmışlardı. Kasabadan birisi Buldum! Haru'yu buldum! diye bağırmıştı. Herkes oraya toplandı ve Haru ormanın en görkemli Sakura ağacının altında gözleri kapalı bir şekilde duruyordu. Herkes çok şaşırmıştı çünkü Sakura ağacının pembe ve göz alıcı yaprakları sanki onu koruyor gibi üzerini örtmüştü. Kimse daha önce böyle bir şeye denk gelmemişti. Haru'yu hemen eve götürdüler ve Büyükanne Yoko ona, dinlenmesi için yatağını hazırladı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/662/code/jAVKXife1e5st2cOESbD3dW9p32r0A3pJGkOsxcDWjdZFjCKRscihUsjl2s6VRDH29DhkynNON5tkTRWV0jj5U1X7yQt6lO5D3E1DmK2OufNezJH9rTfZIpcE1Cpos1uKfRIU8EC3woyWigePgBuoV", "text": "Avlunun taşlarına güneş vurmuştu. Kuyruksuz tekir, hanın giriş kapısının dibinde uyukluyordu. Sinekler avludaki masaların üzerinde cirit atıyor; kirli masalara dökülmüş yemek artıklarıyla kendilerine ziyafet çekiyorlardı. At pazarında antikacılık yapan emekli matematik öğretmeni Nejat Bey karnını doyurmak bahanesiyle handa dükkanı olan gençlik aşkı Nuran'ı görmek için her öğlen soluğu handa alırdı. Nuran dükkanın önüne koyduğu taburesine oturmuş, ona karşı olan ilgisini her fırsatta belli eden handaki sahafın sahibi, seneler önce bir gözünü tatbikat sırasında şarapnel çarpması nedeniyle kaybettiğinden malulen emekliye ayrılan Yarbay Musa Bey'le sohbet ediyordu. Yine her zamanki gibi alımlıydı. Kızıl saçlarını topuz yapmış, ışıltısını bir gün olsun yitirmeyen yeşil gözleriyle Musa'yı izliyordu. Kendisini bir gün olsun fark etmeyen o yeşil gözlerin, o yarı ama, boşboğaz Musa'nın tütün çiğnemekten sararmış dişlerini, kırlaşmış kirli sakalını, bakımsız yağlı saçlarını, nasırlı ellerini her gün ilgiyle izlemesi midesini bulandırdı Nejat'ın. Dişlerini sıktı, şakaklarında soluk mavi bir damar belirdi. Elini öfkeyle sanki küfretmesine engel olmak ister gibi gayriihtiyari çenesine götürdü. Yine sakalını yarım yamalak tıraş ettiğini fark etti. Gözleri eskisi kadar iyi görmüyordu. Geçenlerde eski bir ahşap kapıyı elden geçirirken az kalsın parmağından oluyordu. Çırağı bir doktora görünmesi için ısrar etse de Nejat ayak diriyordu. Evde kaldığı için mahallenin diline düşmekten ölesiye korkan, geceleri ağlamaktan her sabah gözleri daima şiş biçimde hanın yolunu tutan handaki büfenin sahibinin kızı Zeliha, ne etinden yapıldığı belli olmayan, kötü kokusu tüm hana yayılan ve yağ içinde yüzen sucukları yanında bir bütün ekmekle Nejat'ın masasına bıraktı. Nejat gastritini azdıran bu sucuklara iğrenerek baktı. Onu her gördüğünde birkaçı eksik sararmış dişleriyle samimiyetsizce gevrek gevrek gülerek selam veren Musa'yla göz göze geldiği için iştahı kaçmıştı. Sucuğun yağına bandırdığı ekmeği bacaklarının arasında dolanan sarmana uzattı. Sarman bir iki koklasa da beğenmeyerek Nejat'ın yanından uzaklaştı. Açlıktan kemikleri belli olan sarmanın bile yemeye yanaşmaması Nejat'ı iyiden iyiye soğutmuştu yemekten. Zeliha'yı çağırıp sucukları kaldırmasını, ona çay getirmesini istedi. Sucukların beğenilmemesini şahsi bir mesele gibi hisseden Zeliha yüzü beş karış, inatçı bir kökü topraktan söker gibi aldı sahanı masadan. Nejat kendisine tepki olarak yapılan bu hareketin farkına varmadı. Zeliha zift gibi demli çayı masaya sertçe koydu. Nejat'ın gözleri çay tabağında ıslanan şekerlere takıldı. Nejat'ın dalgınlığını Nuran'ın handa yankılanan kahkahaları bozdu. Bu kez de Nejat, Nuran'ın kahkahalarını şahsi bir mesele gibi algıladı. Sanki herkes onunla dalga geçmek için bir tiyatro düzenliyordu: Pislik içindeki masa, Zeliha'nın yağ içinde yüzen sucukları, Musa'nın pis pis gülümsemesi, Nuran'ın kahkahaları, hatta sarmanın yemeğe burun kıvırması... Her şey kendine karşı düzenlenmiş bir tertip gibi geldi. Nuran, söylediklerini onaylamak anlamına gelecek bir biçimde gayriihtiyari Musa'nın eline dokundu. Bu anlık temas Nejat'ın başını döndürdü. Alnından göğsüne doğru inen bir sıcaklık hissetti. 35 yıllık memuriyetinden kalma alışkanlığı olarak iliklediği gömleğinin en üst düğmesi onu boğar gibi oldu. Bilmem kaçıncı kez Nuran'ı sevdiği için pişmanlık hissetti. Nuran'a, Musa'ya, bu yaşına rağmen hala gönlünün sesini dinlediği için kendine ağız dolusu sövdü. Öfkeyle ayağa kalktı. Her seferinde tövbe etse de ertesi gün yine geleceğini bildiği handan sendeleyerek dışarı çıktı."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/663/code/tDABVUEsl1l2WWCanKI6cq47gSHL7BvkL9rp4Ef879RW70CPDD77phFPFGqbc8Yo7aVphoRt9v9JN5DnYilBTEUveBxwpknMHXHuFdn5S84LiHSWU8SiX5S7SdvXLeQcgtzaazskMFIjFJMXrKeAjV", "text": "Geçenlerde rastladığım bir videoda, bir kadın elindeki bardakla yaban arılarının yuva yaptığı çatı gibi bir yere yaklaşıyor. Elindeki bardağı alttan kapatarak arıları içine hapsediyor ve arılar birer ikişer içinde bulunan sıvının içine düşüyorlar. Sonradan anlıyoruz ki içindeki sıvı, benzin. Çeşitli yöntemlerden sonra bunun en ideal yöntem olduğunu ifade ediyor. Fikrinin işe yaramasından dolayı gururluydu. Oldukça rahatsız edici bir durum. Yıllardır çocuklarla çalıştığım için, maalesef çocukların bu konudaki tutumu biraz benziyor. Geçenlerde çocuklardan birini yaban arılarını öldürürken görünce ani tepki vermemeye çalıştım ve kafa açmamak için kendimi zor tuttum. Bir daha yapmaması gerektiğini açıkladım, aksi takdirde farklı bir yol izleyeceğimi belirttim. Ben eğitimde cezaya inananlardandım. Tabii dozu ve sıklığı önemli. Yıpratılan her şey etkisini kaybeder. Bu ceza yarım saat oyun dışında bırakma olabilir, sevdiği oyuncakla bir süre oynamama olabilir, gibi gibi. Hayat böyledir. Prens veya prenses değil, vicdanlı insan yetiştirmeniz önemlidir. Hele sizin prensiniz inanın kimseyi ilgilendirmiyor. Bir şey yaparsınız ve bedelini ödersiniz. Ama hayır, ama o daha çocuk diyorsanız, konunun çok başındasınız, size hiç vaktimi harcamam. Yine de belirtmekte fayda var, cezadan kastım psikolojik veya fiziksel şiddet değil. Konumuza geri dönelim. Bir şey bizim için yararlı değilse, ondan açık veya yakın gelecekte bir fayda sağlamıyorsak değersiz midir? Değildir. İnsanların bilinçli veya bilinçsizce aklına bu kadar güvenmesi de ayrı bir olay. Biz yaratılanlarız, bunu sık sık hatırlamak güzel olabilir. Daha da önemlisi, size bunu hatırlatanlarla oturup kalkmak. Kimileri vardır bahçesine çiçek ekmez, ekerse o da yenmeli, en azından reçeli yapılmalıdır. Ama biber, domates, karpuz öyle midir? Asla. İnsanın kendisinden fayda sağlamadığını, sadece insan olduğunu, vicdan sahibi olduğunu hatırlamak için görece zayıf, nazik, ilgiye muhtaç şeylere hayatında yer açması önemlidir... Hatta çok önemlidir. Vicdan insanı insan kılandır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/664/code/oPZzx0TkTIhejqZGIsi7MIhYMAzQm9lfiahLWrDEa4FALJp2a1zCm65PyDFabHSejG2kZZLEuQiMSLFxJ0cyuPHT8wTPfh2oQp73vBO4RSkNsQh8TT9BthJIpUPVgERekrX3zxQ2jNdabZ7awKXsD7", "text": "Dönüp dolaNünIp takvim yapraklarnInnI en ince detaynIna kadar irdeliyordu. Bir yapranünI belki bin defa okumuNütu ve okumaya devam da ediyordu. Kendisini hatnIrlamak istiyordu. Ama ne yaparsa yapsnIn hatnIrlayamnIyordu. HatnIrlamaynI bnIrak annImsayamnIyordu bile. EtrafnIndaki insanlar ve doktorlar zamana bnIrakmnINütnI kendilerince ve onun da zamana bnIrakmasnI gerektinüini düNüünüyor ve mütemadiyen tekrarlnIyorlardnI bu düNüüncelerini. Kimse anlamak istemiyordu. O ise, kendini yiyip bitiriyordu. ninsan, kendinsiz bir hiçti. Bir boNüluktu. Solunüu kesik kesikti. Kimseyi dinlemek istemiyordu artnIk, tahammülü yoktu. Yedi yüz altmnINü sekiz gündür hem unutmannIn hem de hatnIrlayamamannIn kavuruculunüuyla yannIyordu. Kimim ben? diye deli divane mekik dokuyordu. Ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Zihni baNünIboNü düNüüncelerle sarmalanmnINütnI. Birden ne yapacanünInnI NüaNünIrdnI. Yemenüini odasnIna hep ben götürüyorum. O, her defasnInda Sen kimsin, adnIn ne? gibi sorularla gözlerimi dolduruyordu. DüNüünceler hissetmesine izin vermiyordu. Hiçbir Nüey ne göründünüü gibiydi ne de oldunüu gibi... Bugün odasnIna yemenüini götürdünüüm snIrada, odasnIndan bir ses iNüittim. nivedilikle elimdekileri yere bnIraknIp kapnIsnInnI açtnIm; korkudan dilimi yutmak üzereydim. Boylu boyunca yerde uzannIyordu. Kendimi bir kuNü olarak hayal ettim. dedi hiç knIpnIrdamadan. Anlam veremiyordum. OdannIn her tarafnI takvim yapraklarnIyla doluydu. Birlikte dnINüarnI çnIknIp biraz yürümeyi teklif ettim. O ise reddetti. HatnIrlamnINütnI; evet ama nasnIl, nasnIl? Yedi yüz altmnINü sekiz gün... Yedi yüz altmnINü sekizinci günde hatnIrlamnINütnI. Onca zaman sonra. Tekrar unutmak mümkün mü? diye tekrarlnIyordu; Bugünden önceki günlerde hatnIrlamak mümkün denüil mi? diye sordunüu gibi. Gözleri kapalnIydnI. Üryan mnI? Anlamakta güçlük çekiyordum; ne anülayabiliyor, ne de gülebiliyordum. Havsalam almnIyordu. Bu Nüekilde hayal etmemiNütim. UzandnInünI yerden donüruldu; parnIldayan gözlerle bana baknIyordu. HatnIrlamnINütnI beni. Onunla aynnI kaderi yaNüayan beni hatnIrlamnINütnI. O, donüarken annesini kaybetmiNüti; ben donüarken annemi kaybetmiNütim ve tuhaftnIr ki, ikimize de zamannI anlatan tek Nüey takvim yapraklarnIydnI. UnutmaynI ve hatnIrlamaynI..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/665/code/vN2M6Phak6Pc9aXHt7f4dlarkx0ypUVn5hVvWQDmd5joxoijLHI0QS3rn1UZ0hMOVnQRMfDMG4WQ9JauYhkjqqSCC2KRSSdVPsRhBZTXdxpG88CcJTOcGUNV16F7xV7kgnN3Bw3ssTx8u5Dhll9uQg", "text": "Yaz mevsiminin kendine özgü bir büyüsü vardır. Güneşin ışıklarıyla uyanılan günler, sıcak esen rüzgarlar, deniz kıyısında geçen akşamlar ve en güzeli, gün doğumuna kadar yıldızları izlemek... Yazın tatlı esintilerini, uslanmaz bir şekilde birini sevmeyi, aşkın can yakıcı taraflarını, büyümeyi ve gençliği anlatan The Summer I Turned Pretty, son zamanların en güzel yapımlarından biri diyebilirim. Jenny Han'ın kaleminden çıkan bu dizi Belly'nin hayatını değiştiren yazı anlatırken izleyiciyi gençlik yıllarına götürmekte. Ana karakterimiz Belly ve ailesi her yaz Cousins adlı sahil kasabasında Fisher ailesinin yazlığına giderler. Belly'nin annesi Laurel ve Susannah Fisher üniversite yıllarından beri arkadaşlardır. Cousins ise dostluklarında özel bir yere sahiptir ve bu yeri çocukları için de özel bir konuma getirmişlerdir. Susannah'ın oğulları Conrad ve Jeremiah ise bu dizinin önemli iki parçasıdır. Bu yaz ise geçmiştekilerden farklı olarak her karakter için fazlasıyla önemlidir. Genç karakterler bu yaz aşk ile sınanırken, yetişkin karakterler ise hayatın kaçınılmaz zorlukları ile baş etmek zorunda kalırlar. Ana teması ilk ve karşılıksız aşk olan bu dizide, aşkın her halini ve değişimlerini içtenlikle hissediyoruz. Aşk sadece mutluluklar ile dolu değildir, içinde mücadeleyi ve zorlukları da barındırır. Aşkın gücünü ve karmaşıklığını dokunaklı bir şekilde anlatan dizi aynı zamanda dostluğun ve anıların önemini bize hatırlatmakta. Eğer siz de benim gibi 2000'lerin romantik komedi filmlerine hayran biriyseniz bu diziye bir şans vermelisiniz :)."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/667/code/IMekmpCg5Hx4zOQRbOJmVWhxGGS7i3gcSosx1FTzzZpAmKZbaevDGIbNtn1EOUnblf4KrwpVT78mvjSSIT2ZVdnnZbugHVXWVmVrBieaRxJqFd2lEaAwsUXrXIY3ZJNKCE0bgCDT9zL7RTSwHR9oBj", "text": "-balıklar mevsimini yadsır bu şehirde"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/67/code/s8UOwtAC7c5L4d4XzYaXRbazlja5SWtWcTk8tc1d1kfTC8i4pmbZIJqcJeZPCLsVpLwnAu9ULerwfM7lJoY7lqbLEdtQlhlsfkCOaexdnDee0wD6MWxHz7ds5qhIo1jBm43RlpS0vUmigSalWHQtpB", "text": "Zindan Adası, sizce de çok iddialı bir isim değil mi? Bu filmi yorumlamaya başlamadan önce her şeyi bir kenara bırakıp filmin adını incelemek gerek bence. Zindan Adası, ama neden? Filmi izlediyseniz filmde ısrarla adanın bir hapishane, adadaki bireylerin de birer suçlu olmadığının vurgulandığını görmüşsünüzdür ya da izlerseniz göreceksiniz. Peki bütün bu ifade biçimlerine karşın neden bu filmin ismi Zindan Adası? Bana kalırsa bunun sebebi asıl hapishanenin, filmde kurgulanmış ada değil de bizzat kendi zihinlerimiz olmasıdır. Peki ben bunu nereden çıkardım? Etkileyici bir giriş yapmak için mi uydurdum? Filmi izlerseniz garanti ederim ki böyle düşünmemin asıl sebebini anlayacak ve bunun basit bir kelime oyunundan ibaret olmadığını göreceksiniz. Korkmanıza gerek yok, size filmin tadını kaçıracak herhangi bir bilgi vermeyeceğim ama şimdi sıra filmin can alıcı noktası olan sonunu yorumlamaya geldi. Filmin sonuç bölümü diyebileceğimiz kısmın en başından alacak olursak kendimizi adanın kara kutusu olarak ifade edebileceğimiz deniz fenerinde bulmuş oluruz. Her şeyin yerine oturduğu, bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında aslında en ufak bir fikrimiz bile olmadığını öğrendiğimiz yer. Şimdiden şunu söylemeliyim ki deniz fenerinde öğreneceklerinize inanmak istemeyeceksiniz, hatta belki kabullenemeyeceksiniz. Fakat daha ağızlarınızı açık bırakacak noktaya değinmeye yaklaşmadım bile."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/670/code/Jcl8f0eeDJUGEB57K2uIECaEKM6p7xq32c4LcTkHXKczZTVz3myCwptW1nghOVm0hROuE4uzGZVc1nwuRGgp6YBFA48Oa46DQYnQlFc4uFBnwXGwWbcKI9jpv0j0Sj5JWyU0bcwOs3ATuj98s8wZmT", "text": "Ertesi gün olduğunda Haru uyanmıştı ve eve nasıl döndüğü hakkında hiçbir fikri yoktu. Dün gördükleri sanki bir rüya gibiydi. Tam o sırada Büyükanne Yoko odaya girdi ve dün oraya nasıl gittiğini neler olduğunu sormaya başladı. Haru bir anda sesi hatırladı. Aslında oraya onun için gitmişti ve sonrasında uyuya kalmıştı. Büyükannesine tepeden inerken ayağının takıldığını ve sonrasında düştüğünü söyledi. Sonrasını hatırlamadığını ve festival günü geldiği için geç kalmadan hazırlanmaları gerektiğini söyleyerek büyükkannesini sorularından kaçmayı başarmıştı. Ama kafası hala karışıktı festival biter bitmez tekrar oraya gitme kararı aldı. Bütün hazırlıkları tamamlayan Haru ve Büyükanne Yoko Sakura ağaçlarını izlemeye gittiler. Akira ve Mizuki de oradaydı ve hemen Haru' nun yanına koştular ona kocaman sarıldılar ve bir daha yalnız bırakmayacaklarını söylediler. Dans, eğlence ve sohbetlerle geçen bir geceydi. Dökülen kiraz çiçeği yapraklarını izlemekten kendilerini alamadılar. Festival yavaş yavaş bitiyordu. Herkes çok mutlu ve bir o kadar da yorgun görünüyordu. Büyükanne Yoko bütün gece onu yalnız bırakmadığı için gitme işi sabaha kalmıştı. Ve Haru sabahın ilk ışıklarıyla ormana tekra gitmek için can atıyordu. Sonunda sabah olmuştu. Haru heyecanla tüm gece uyuyamamıştı. Hemen hazırlanıp yola koyuldu. Sanki yol hiç olmadığı kadar uzun ve karmaşıklaşmıştı. Bir an önce ulaşmak için koşmaya başladı. Sonunda gelmişti ama orada hiçbir şey yoktu. Büyük bir hayal kırıklığıydı Haru için. Hemen dönmek istemiyordu. Belki de yanlış gelmişti. Etrafta hızla koşmaya başladı ve sesin tekrar ortaya çıkması için tüm gücüyle ormanın derinliklerine bağırmaya başladı. Fakat hiçbir yanıt yoktu ve Haru eve dönmeye karar verdi. Çok üzgündü çünkü bütün şansını kaybettiğini düşünüyordu. Eve döndüğünde kendisini odaya kapattı ve direkt uyumaya başladı. Etrafta koşuşturmak onu çok yormuştu ve farkında bile değildi. Haru bir anda uykudan sıçradı. Terlemiş ve biraz da korkmuş gibi uyanmıştı. Rüyasında tekrar o gece gördüğü yerdeydi. Ama bu sefer garip bir şekilde bir geyik belirmişti derenin karşısında. Büyük boynuzları, iri gövdesi ve ipek gibi parlayan derisi ile göz kamaştırıyordu uzaktan. Gittikçe yaklaşıyordu Haru' ya ve yaklaştıkça daha da etkileyici görünüyordu. Kalın ama bir o kadar da naif bir ses tonuyla kelimeler dilinden dökülmeye başlamıştı ve Haru' ya `` Seni bekliyor aynı yerde, aynı anda, farklı Dünya' da `` diye söyledi. Ardından bir an da kaybolmuştu ihtişamı ile göz kamaştıran geyik. Haru ne olduğunu anlamamıştı ama kalbinin derinlerinde bu rüyanın rastgele değil bir işaret olarak gördüğünü hissetmişti. Festival tatili bitmiş ve herkes tekrardan okula dönmüştü. Okulun kapanmasına son birkaç hafta kalmıştı. Haru lise öğrencisiydi ve oldukça da başarılıydı. Ta ki o talihsiz kaza olana dek. Ailesinin ölümünden sonra yalnız kalan Haru bunu okul hayatına da yansıtmıştı. Derslerden uzaklaşmıştı, hatta bazı günler okulu asıyor ve ormana gidiyordu. Saatlerce orda kalıyor ve kimseyle olmak istemiyordu. Mizuki ve Akira ile de az görüşmeye başlamıştı ve hep meşgul olduğunu söyleyip kaçıyordu. Herkes büyük bir travma yaşadığını düşünse de Haru sadece kalbinin sesini dnliyor ve görmek istediği şey için çabalıyordu o kadar. Haru, dersteyken camdan dışarı bakıyordu ve bir anda gözleri yerinden fırlayacak gibi açılmıştı. Tepede rüyasında gördüğü o şehvetli geyik kasabaya doğru bakıyor ve hiç hareket etmiyordu. Haru ders biter bitmez koşarak tepeye doğru gitmeye başladı. Koşarken yere düşüyor ama canı ne kadar yanarsa yansın hiçbir şekilde umursamadan ayağa kalkıp devam ediyordu. Bu sefer her şeyi öğrenecek ve bu işe bir son verecekti. Sonunda tekrardan o yerdeydi. Bu sefer geçen gece olduğu gibi değil rüyasındaki gibiydi ortam, geyik de vardı. Geyiğin yanına yaklaştı ve ona duyduğu sesten bahsetti. Geyik Haru' ya döndü ve kendisini tanıttı. Kendisinin kutsal bir ruh olan, göklerden gelen bir varlık olduğunu söyledi. Yüzyıllar öncesinde kapanan geçitin tekrardan açıldığını ve bunun nasıl olduğunu öğrenip tekrar kapatmak için görevlendirildiğinden bahsetti. Haru bu geçitin ne olduğunu ve neden kapandığını merak ediyordu. Geyik anlatmaya başladı. Yüzyıllar öncesinde iki farklı Dünya' dan olan Suzume ve Tamiko' nun aşkıyla başlamıştı her şey. İki farklı Dünya' nın aynı yerinde koşarken birbirlerine çarpmışlardı. İkisi de kafasını kaldırıp etrafa baktıklarında kimseyi görememişlerdi. Şaşkın bir şekilde ayağa kalkmaya çalışırken tekrar çarpışmışlar ve korkudan çığlık atmışlardı. Birbirlerini duyan ama göremeyen Suzume ve Tamiko olayı anlayamamıştı ve sürekli `` Sen kimsin?, Neredesin? `` gibi sorular soruyorlardı. Neredeyse her gün aynı yere geliyorlardı. O kadar uzun zaman boyunca bunu yapmışlardı ki birbirlerini merak etmeye başlamışlardı. Bu yüzden birbirlerini görmek istiyorlardı. İkisi de farklı Dünya' da ama tepetaklak aynı yerde duruyorlardı. Geçitin son yeri neresi bilmediklerinden dolayı aynı anda sona varabilmek için birlikte yürümeye devam etmişlerdi. Sonunda o yeri bulmuşlardı. Tepedeki ormanın en görkemli Sakura ağacıydı. İkisi de ağaca elini koyup gözlerini kapattı ve birbirlerini görmek için isimlerini söylemişlerdi. İşte o geçit bu şekilde açıldı. Suzume ve Tamiko daha gözlerini açar açmaz birbirlerine aşık olmuşlardı bile. Ardından kavuşabilmenin tek yolunun Sakura efsanesinde olduğu gibi ruhlarını ağaca adayıp orada birleşmeleri ve ağacın görkemine bir tık daha hayat vermekten geçtiğini anlamışlardı. Kavuşabilmek için bu büyük fedakarlığı yapmalarının en büyük nedeni birbirlerine olan aşklarıydı. Geyik olayı anlattığında Haru biraz gerilmişti. Duyduğu ses yoksa farklı Dünya' dan birisinden mi geliyordu kafası karışmıştı. Ve o geyik tekrardan kaderi bağlanan iki kişinin ağaç tarafından ruhlarının alınmasına engel olmak adına geçiti kapatmaya gelmişti. Şimdi her şey daha da yerine oturuyordu ama Haru sesin sahibini ve bu geçit tekrardan nasıl açıldı yoksa açık mı kalmıştı bilemediğinden kafasında sadece geyik orayı kapatmadan sorularının cevabını bulmak vardı. Bedeli diğer Dünya' ya geçmek ya da ruhunu vermek bile olsa. Haru bunları düşünürken geyik çoktan ortadan kaybolmuştu. Acele etmesi gerektiğini anlayan Haru bu durumu anlayabilmek ve ne yapacağını bulabilmek adına tüm tarih kitaplarını araştırmaya, kasabanın şamanlarından efsaneleri dinlemeye başlamak istiyordu ve vakit kaybetmeden hemen kasabaya indi. Haru heyecanla büyükannesinin yanına gitti. Ondan bildiği bütün sakura efsanelerini anlatmasını rica etti. Bildiği her şeyi anlatan Büyükanne Yoko anlaşılan Haru' nun aradığı cevapları verememişti. Haru daha fazla dayanamayıp kasabada bulunan tüm tapınakları gezmeye başladı. Herkesten ufak ufak bilgiler topladıktan sonra bütün yapboz parçalarını birleştirmeye başladı. Ve sonunda olayı anlamıştı. Ama araştırmaları o kadar uzun sürmüştü ki neredeyse Sakura ağaçları çiçeklerini dökecek zamana gelmişti. Koşarak kendisini tepedeki ormana attı. Sakura ağacı çiçeklerini dökmeden önce yetişmeliydi. Çünkü bütün büyü tam çiçek açtığı zamanda ortaya çıkıyordu. Ve Haru gerçekten kaderindeki kişiyi görmek istiyorsa büyü bozulmadan oraya varmalıydı. Sonunda gelmişti ama bir sorun vardı. İsmini bilmiyordu ve onu nasıl çağıracağına dair bir fikri yoktu. Bağırmayı denedi ama olmamıştı. Ağaçtan rica etmişti ama hiçbir şekilde ses ya da bir hareket yoktu. Haru ne yapacağını bilememiş bir halde görkemli Sakura ağacının altına oturdu ve düşünmeye başladı. Bir anda ormanda yine aynı o geyik belirdi. Haru çok geç kaldığının farkındaydı. Geyik gittikçe yaklaşıyordu ve sonunda Haru' nun yanına geldi. Ve olacakları bildiğini, geç kaldığını ona söyledi. Tam geçiti kapatacakken, ağaçtan bir yaprak Haru' nun avucuna düştü. Geyik bu gördüğünün Sakura ağacı tarafından ruhlarının alınmayacağı ve gerçekten birbirlerine kavuşacaklarına dair ağacın izin verdiğiydi. Ardından geyik ona verilen görevin iptal olduğunu anlayarak ortadan kayboldu. Haru hemen avucunu kapattı, yaprağın uçmasını istemiyordu. Geyiğin gittiğini görünce bunun bir işaret olduğunu anladı ve kalbinden geçen kelimeler diline dökülmeye başladı. Gözlerini kapatmış ve avucundaki yaprağa fısıldıyordu: `` Ben geldim. Bana umut olan, benim gibi yalnızlığından dolayı umudunu kaybeden kişi için geldim. Lütfen ortaya çık ve seni görmeme izin ver. `` Gözlerini açtığında olanlara inanamamıştı. Çünkü öyle bir ana denk gelmişti ki görmek istediği kişi de aynı yerde Sakura yaprağına fısıldıyordu. Göz göze geldiklerinde bir süre öylece birbirlerine baktılar. Uzun süren sessizliğin ardından Haru kendini tanıtmak için elini saydam ağaç kökünden uzattı sanki bir akan şelale suyundan geçiriyormuş gibi verdiği his hoşuna gitmişti. `` Ben Haru! `` dedi çekingen ses tonuyla. Ardından elini uzatan ve gözlerindeki ışıltıyla Haru' nun gözlerinin içine bakan çocuk `` İtsuki `` dedi ciddi ses tonuyla ama çok içten bir şekilde. Haru sürekli olarak İtsuki' yi görmeye ormana gidiyordu. Birbirleri hakkında her şeyi biliyorlardı. Gün geçtikçe birbirlerinden hoşlanan Haru ve İtsuki birbirlerini görmek istediler. Tıpkı efsanedeki gibi olaylar yaşadıkları için şaşkınlıkları her defasında aynı heyecanla devam ediyordu. Haru, Japonya' nın Kawazu kasabasında yaşıyordu. İtsuki ise Tokyo' da yaşıyordu. Ailesinini yoğun işlerinden dolayı birlikte çok vakit geçiremeyen İtsuki yalnız ve üzgün hissettiği bir günde yürüyüş yaparken Hanami festivallerinden birkaç gün önce Sakura ağaçlarının altında bir dilek dilemişti. Kendisi gibi onu anlayacak olan birisi ile olmak ve yalnız kalmaktan artık kötü hissettiğini söyleyerek ağaçlara doğru çığlıklar atmaya başlamıştı, `` Orada kimse var mı? `` diye birçok kez çığlık atıyordu. Ve her fırsatta kendisini o ağaçların yanında bulan İtsuki sürekli olarak bir umut arıyordu. Haru şimdi her şeyi daha iyi anlıyordu seslerin nasıl ara ara ortaya çıktığını ve onu çağırıyor gibi işittiğini. İtsuki, Sakura yaprağının düştüğü gün son kez gitme kararı vermişti. Bütün mucizeler resmen onların yanındaydı ve denk gelebilmişlerdi. İlk fırsatta buluşma yeri ayarlayan İtsuki ve Haru sonunda o büyük kavuşmayı yaşayacaklardı. Birkaç gün sonra Sakura ağacının orda, akşam güneşinin yüzlerine vurduğu o masum ışıltı ile sonunda yüz yüze gelmişlerdi. Yavaş adımlarla biribirlerine yaklaştılar ve artık mesafe ya da arada bir duvar gibi Sakura ağacı yoktu. İtsuki, Haru' nun ellerinden tuttu ve ona, `` Merhaba! Haru. `` dedi gülümseyerek. Sakura ağacı tüm güzel dileklerini sanki Haru ve İtsuki' ye sunuyor gibi güzel pembe yapraklarını üzerlerine dökmeye başlamıştı. Tıpkı Sakura efsanesi gibi umudunuzu kaybettiğiniz bir anda aşk size gelebilir. Sakura ağacı fırsatı yakalayanlar için sanki baharı ve yeni bir başlangıcı simgelediği gibi fırsatı kaçıran ve kendini umutsuzluğa kapatan, çaba ve arayış içinde olmayanlar için de ölümü simgeleyebilir. Yani aslında mucize ve beklediğimiz mitolojik duygular hep içimizdedir. Belki hayal belki de umut olarak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/671/code/wsujxlQh04DGfdVyuxfL7JoSfNSn6SFxfNMnbaBh3P8mC9wGJ6bovZPDs8VLTucISYRK132Qp8eSt2GuqDkweEzmYWMME8LeRoKTz7zNvqsMtSPP0oS45IyOECDRfqItkikAK316fKNQjA7asR56X2", "text": "Küçükken insan hep bir sürrealist, bir aptal olur. Tıpkı çoğu sanatçı gibi düşlerle yaşar, dalıp gider; sanki bir metresmiş gibi sıkıntılı durumlarında onlara sarılır ve etrafı ne kadar kanlı canlı olursa olsun; dokunduğu, gördüğü, işittiği her şey ne kadar gerçek ve sıkıcı olsa da bir türlü kabullenmez çocukken. Hayatı şahane, mutlaka tecrübe edilmesi gereken umut dolu bir şey gibi görüp onu kendisine anlatılan binbir türlü, perili merili, rengarenk masallarla harmanlar. Ah, çocukluk ne aptaldır, ne hoştur! Böyle diyorum diye bana kızmayın ne olur, çünkü eğer bunları söylüyorsam boşa söylemiyorum. Bakın size ne anlatacağım. Ben küçükken -galiba sekiz ya da dokuz yaşındaydım, tam hatırlamıyorum fakat bayağı küçüktüm işte- en sevdiğim şey annemle market, çarşı-pazar gezmekti. Hele o pazarlar... Bir gittik mi içinden çıkamaz, adeta labirent gibi her bir yolunu dolaşır dururduk. Gezerken annem bana haşlanmış mısır, takı toka, akide şekeri; bonbon, hurma şekeri, Mevlana şekeri, lokum, muska pestil, sosyete şekeri alır; hatta biraz da nazlanırsam bir oyuncak bebek almaya da razı olurdu. O mısır nasıl güzel kokardı pazar boyunca, bir de üstüne hurma şekeri yedim mi... Benden iyisi yok! Markete gittiğimizde de mutlaka şart koşardım; daha evdeyken, Çikolata yoksa gelmem, ya da bir yaz günüyse, Dondurma alacak mısın, ona göre geleceğim, diyerek başlar, markette kasaya gidene kadar devam ederdim. Sonunda da çikolatamı -ya da dondurmamı, artık ne aldırdıysam- keyifle yer ve ağır olmayan poşetleri ya da poşeti bir ileri bir geri sallayarak taşırdım. Ah, ne güzeldi o günler dertsiz, tasasız. Elim annemin elinde, o bana herkesten çok her şeyini verirken ve bana herkesten çok hayran olurken ne kadar da mutluydum! Konuyu daha fazla dağıtmadan -çünkü bu ebru gibi dağılıp birbirine karışabilir ve hatta kendince ortaya bir lale çizebilir ki bu da duygusallaşmamıza sebep olur ve biz bunu hiç istemeyiz- size anlatmaya başlasam iyi olur. Ben yine böyle pazara gittiğimiz bir günde, bir oyuncak tezgahına dalıp gitmiş, oradaki rüzgargülünü çok istemiştim. Sebze bakan annemin ceketinin kolundan çekiştirip Anne, bak rüzgargülü! Alalım mı, ne olur, ne olur! diyor, sürekli olarak bunu tekrarlıyordum. Annemse arada beni geçiştirip sebze bakmaya devam ediyor ve elindeki şeffaf poşete seçtiklerini atıyor ya da bir bana bir de tekrar önündeki sebze tezgahına dönüp, Sonra kızım, sonra Ayşenur, diyordu. Fakat ben daha da ısrar edince elindeki poşeti doldurması için tezgahtara verdi ve, Peki, gel bakalım, gel. Alalım da içinde kalmasın, dedi. Tezgahtara geleceğini söyledi ve beraber bu tezgaha çok da uzak kalmayan, hatta neredeyse tam karşısında olan oyuncak tezgahına gittik. Birbirinden farklı seslerin birbirine karıştığı bu pazar yerinde karşımızdaki adam kendi sesini duyurabilmek için biraz bize doğru eğilerek, yüksek bir sesle, Buyurun ablam, oyuncaklarımız var. Bebeklerim, kuklalarım, arabalarım, ne istersen var! dedi. Ve daha sonra da tamamen bana dönerek, Ne istersin bakalım ufaklık? Bebeklerim var; sarışın, esmer, prenses, peri, ne istersen, hangi çeşidini istersen var! Ya da ne bileyim, ütü var. Hem de pembe! Yemek takımı da var istersen, dedi, konuştu da konuştu. Çok iyi hatırlıyorum, o böyle konuştukça ben hepsini alabilirim gibi hissetmiştim. Sanki oradaki rengarenk, şık kıyafetli bebekleri, narin mi narin yemek takımlarını ve daha birçok kız çocuklarının oynaması -ya da belki onlara dayatılacak şeylere şimdiden alışmaları için yapılmış sinsi oyuncaklar da diyebiliriz- için yapılmış ev eşyasını bedavaya dağıtıyorlardı; sanki her çocuğu mutlu etmek için böyle bir iş edinmişlerdi kendilerine. Derken ben bu fikre kendi içimde o kadar kapılmıştım ki, tek bir rüzgargülü için gittiğim ve zavallı annemi de yanımda sürüklediğim bu tezgahtaki birkaç şeye de göz diktim. Ve nihayetinde; bir rüzgargülüm, üç farlı renkte balonum -çünkü balonlara aşırı bir sevgim vardı-, baloncuk yapma oyuncağım -gerçekten bu oyuncağa böyle mi denir yoksa bunun bir adı var mıdır bilmiyorum ama buna da aşırı bir sevgim vardı ve ne zaman onunla oynasam kendimi bir masalın içinde gibi hissederdim-, son olarak da en makyajlı, en süslü püslüsünden bir bebeğim olmuştu. Oyuncaklar bir poşete konup annem parayı öderken ve satıcıyla sohbet ederken ben de nedense çevreme bakınıyordum ki hemen bu oyuncak tezgahının yanındaki elma tezgahına takıldım. Tezgahta kırmızı elmalar üzerlerine vuran ışıktan mıdır bilinmez parıldıyor, insana bir meyveden çok daha fazlası olduklarını söylüyorlardı. Tabii aralarında birkaç yeşil elma da bulunuyordu ve bu yeşil elmalar bazı yerlerinden hafif sarıya çalıyor, yer yer açılıp koyulaşıyorlardı. Bir de bu tezgahın başında duran bir satıcı vardı ki işte her şey bu satıcıyla başlamıştı. O çingene gibi esmer, alımlı adam ve onun yanında duran -büyük ihtimalle ailesiydi- balıketinde ve adamın aksine açık tenli kadın ile iki çocuk... Çocuklardan biri -bu arada küçük olan kız, büyük olan oğlandı- galiba benimle yaşıt, diğeri ise benden bayağı bir büyüktü. Oyuncaklarım annem tarafından bana verildiğinde ben hala elma tezgahına bakıyordum ki annem bunu fark emiş olmalı çünkü bana, Elma mı çekti canın? Seversin sen, gel alalım bir kilo, dedi. Ardından da cevabımı beklemeden oraya gitti, ben de peşinden gittim. Tezgahın önünde durduk, annem adama bir kilo elma istediğini söyledi. İşte o an, neden öyle davrandım hala çözebilmiş değilim, bu satıcı adama bakakaldım. Adam annemin isteğine göre elmaları elindeki yeşil naylon poşete doldururken ve kesik kesik bir şeyler söylerken ben, onun o çok keskin hatlı olan yüzüne ve o yüzün üzerindeki, tıpkı elmalarınkine benzeyen garip ışığa -ki yanlış hatırlamıyor ya da bilinçaltımın oyununa gelmiyorsam hava o kadar da aydınlık, güneş o kadar da parlak değildi; parlak olsa bile tam tepemizde duran koca şemsiyelerden dolayı çok da etki edemezdi- fena şekilde kafayı takmıştım. Daha ilk görüşte onun normal bir pazar satıcısı olmadığına karar vermiş ve bu karara da çabucak kapılıp giderek kendime, kendi hayal dünyam içinde sihirli bir ortam oluşturmuştum. Hatta inanmazsınız belki ama o dakikada bu adamı öyle garip şekillere sokmuştum ki kafamın içinde, birisi duysa beni ya deli ya da hayalperest olmakla suçlardı. Çünkü ona payetli bir takım elbise giydirmiş, mücevherle süslemiş ve sağ eline de en güzelinden zümrüt işlemeli, sedef kakmalı, ceviz ağacından yapılmış bir baston tutuşturmuştum. Aslında başta yılan veya kaplan başlı bir baston ile hayal etmiştim onu fakat bu hayal sonradan baklava başlı bir bastona, en sonunda da şimdiki haline, zümrüt işlemeli, sedef kakmalı, ceviz ağacından yapılmış bir bastona evrildi. Neyse, kısacası o anda oradaki ben, ben değildim; orada yoktum ve bu adam da, benim aklıma göre, bir pazar satıcısı değil, zengin bir sahtekardı. Adam bizim poşetimizi doldurmayı bitirdi, ardından da onu tarttı. İçinden birkaç elma çıkarıp tezgaha attı ve sonra küçük bir elma alıp tartıdaki poşete geri koydu. Annemden ücreti alacağı sırada aniden başka bir müşteriye yardım etmesi gerektiği için başka bir tarafa yöneldi. O sırada annem de bu adamın çocuklarından benimle yaşıt olanını görmüştü. Bu çocuğu önce küçük hareketlerle sevdi; iki gözünü birden kırptı, gülümsedi, Cici kız seni, gibi sözler söyledi ve sonra da benimle tanışması için yanına çağırdı. Çünkü ben çekingen biriydim ve arkadaş edinmek benim için yemek yapmak ya da on beş katlı bir pastayı şeker hamurundan maketlerle süslemek kadar zordu ki sanırım bu söylediklerim benim için hala zor. Kız, annemin onu çağırmasıyla hemencecik tezgahın arkasından çıkıp yanımıza gelmiş, tam benim önümde durarak bana gülümsemişti. Böylece Beyza -adı buydu, hatırlıyorum- ile tanışmıştım. Ve anında da arkadaş olmuştuk çünkü o benim aksime çok sıcakkanlı ve kıpır kıpırdı. Belki de küçük yaşta, her gün, o ortamda bulunmasından kaynaklanıyordu bu ya da doğuştan öyleydi, bilemiyorum. Biz hemencecik kaynaştığımız için bir şeylerden konuştuk, bir şeyler söyledik derken Beyza'nın babası da işini bitirmiş ve annemden ücreti almaya gelmişti. İşte tam o sırada, artık kızının benimle konuştuğunu gördüğü için mi yoksa sadece oraya bakası geldiği için mi bilinmez, benden tarafa doğru bakmış ve kara gözlerini kısa bir süre için de olsa, hızla giden bir arabanın keskin ve parlak ışıkları misali benim gözlerimde gezdirmişti. Ardından da aldığı parayı üstündeki koyu mavi önlüğün genişçe olan cebine koyup anneme poşeti uzattı ve gülümsedi. Büyülenmiştim. O adamın bana bakması sanki, Evet, ben sihirli ve zenginim, demesi gibiydi. Bunu bana bakarak onaylamıştı. Ve ben o andan itibaren hayal dünyamda birtakım değişiklikler yapmış, orayı genişletmiş ve daha da süslemiştim. Kendi küçük ufkumda kaybolmuştum. Öyle ki annem sebze tezgahında satıcıya bırakmış olduğu poşeti hatırlayıp onu alması gerektiğini ve benim de istersem burada bekleyebileceğimi söylediğinde çıtımı çıkarmadım. Ah, ne güzel günlerdi o günler! Eve geldiğimizde bile hayal etmekten kopmamıştım. Yeni alınan oyuncaklarımla odama geçmiş ve akşam yemeğine kadar orada -fakat bedenen orada, ruhen ve akıl olarak kendi hayal dünyamda başka bir bedenin içindeydim- oturup binbir türlü şeyler düşünmüştüm. Hatırlıyorum da, şekilden şekle sokmuştum o adamı. Bir sirk sahibi, sihirbaz, bir haydut, ünlü bir aktör, çizgi film karakteri... Aklınıza gelebilecek her türlü uçuk kaçık hayallerden oluşan her şey! Ve bir çizgi film karakteri olarak onu, He-Man, Temel Reis ya da Stanley Ipkiss olarak hayal ederdim. Hatta bir keresinde onu, E. T. filmindeki E. T.'nin bizzat kendisi olarak da hayal etmiştim. Elimde aldığımız baloncuk yapma oyuncağımla odanın içinde bir sürü baloncuk yaparak kendi kendime eğlenmiştim. Akşam yemeği saatinde de hızlıca yemeğimi yemiş ve o adamdan aldığımız elmaları yemek için diğerlerinin de yemeği bitirmesini beklemiştim. Nihayetinde de elmayı yedim. Fakat nedense o gün karın ağrısından yerimde duramadım ve bunun için de sabahtan beri kafamdan çıkmayan şeyi, elmaları, o adamın sattığı elmaları suçladım. Aradan haftalar geçti ve büyük bir meyve-sebze alışverişi için yine annemle pazara gittik. Tabii bu büyük alışverişe kadar da pazara gitmiştik fakat sadece tek tük şeyler almak ve gezmek içindi o gitmeler. Çünkü biz, annemle ben, ne olursa olsun bir markete ya da pazara giderdik. Bu her gün böyleydi ve özel bir şey değildi. Sadece şöyle bir dolanmak ve kafa dağıtmak için bile olsa giderdik. O gün elimdeki boş pazar arabası arkamda çaresizce sürüklenirken ben, heyecanla etrafa bakıyor ve Beyza'nın yanına gitmeyi bekliyordum. Sürekli annemi çekiştiriyor, o tezgahtan elma almak için adeta çıldırıyordum. Nihayetinde Beyza'nın yanına gidebildiğimde ise ona, heyecanlı bir şekilde evde kurduğum hayalleri ve başıma gelen elma olayını anlattım. Beyza da benim babası hakkında anlattığım uçuk kaçık hayalleri ağzı açık dinledi. Ardından da Ayşenur, saçmalıyorsun. Benim babamın elmaları zehirli değildir ve babam da bir sihirbaz ya da senin o söylediklerinden hiçbiri değildir! dedi, biraz sinirle. Ama gerçekten o elmalarda bir şey vardı! Hem nereden biliyorsun, babanı hiç gizli bir şeyler, mesela sihir yaparken gördün mü? Sihir yapacak olsa yanında yapar mı sanıyorsun? dedim. Ne de çok kaptırmıştım kendimi! Öyle ki biraz daha konuştuktan sonra Beyza'yı da kendime benzetmiştim. Artık o da babasının bir şeyler olduğuna inanıyordu. O günden sonra hayallerim daha bir ayyuka çıkmıştı. Ve bu hayalleri her geçen gün, pazara gittiğimizde, Beyza'ya anlatıyordum. O da şaşkınlıkla karışık büyülenmiş gibi dinledikten sonra bana, kendi kurduğu hayalleri anlatıyordu. Mesela; gelen müşterileri kendi kafasında şekilden şekle sokuyor, her bir pazar satıcısını bir sirk elemanına çeviriyor ve üstelik benim annemi de devleri besleyen sihirli bir aşçı olarak görüyordu. Hatta evinizde ya da bahçenizde hiç dev gördün mü, diye bile sormuştu. Böylece ikimiz de Alice'den farksız olmuştuk. Tabii o zamanlar biz böyle konuşup kendimizce bir şeyleri yorumlarken bu konuştuklarımızı duyup bize gülen de olmuştu. Bizim çocuk olduğumuzu göze alarak bu saçmalıklarımızı ciddiye almıyorlardı. Fakat durum şöyleydi ki biz, gayet içine çekilmiştik bu durumun. Ve bir gün, yine böyle konuşuyorduk ki Beyza'nın abisi Mehmet sonunda bu konuştuklarımızı duydu. Ve pazardaki diğer insanların aksine gülmedi. Onun yerine, Ne saçmalıyorsunuz siz, ana sınıfı mı burası? Beyza, kesin senin saçmalıklarındır bunlar. Rahat bırak müşteriyi. Aylaklık da etme, bir sürü işimiz var. Bak, şuradaki ablanın poşeti tartılmak için bekliyor. Git, tart hadi! dedi ciddi bir şekilde. Ardından kendi kendine, Sihirmiş... Yok babam zenginmiş de, takım elbise giyiyormuş. Hem de en pahalısından, en bir sihirlisinden... Çocuk işte! Anca saçmalasın! diye söylendi ve güldü. O olaydan sonra Beyza ile bir daha konuşamadım. Galiba ailesi izin vermiyordu, bilmiyorum. Fakat ben, Beyza ile konuşamasam ve artık tamamen yalnız kalsam da hayal dünyamdan, o gizemli pazar satıcısından -en azından bana göre gizemli- vazgeçmedim. Her gün yeni bir şeyler uyduruyor ve uydurduğum şeylerin de resmini çiziyordum. O kadar resim çizdim ki sonunda bir çizgi roman yapmış olduğumu söyleyebilirim. Ve bugüne kadar da o hayal ile büyüdüm. Yaşım ilerleyip genç kız olduğumda bile, o pazara gidip o adamı gördüğümde hala aynı şeyleri düşünüyordum ve buna kendimi ne kadar inandırdıysam bir gün onun gizli kimliğinin açığa çıkacağını sanıyordum. O günü, alçaklığının sergileneceği o günü, heyecanla bekliyordum. Bana bakan, yarı kapalı gibi duran gözlerinin bir anda canlanıp da fal taşı gibi açılmasını, hızlı ve göz kamaştırıcı bir şekilde dönüşüme uğramasını, o payetli takımını giyip de elindeki bastonu bir kez yere vurup ardından da neşeli bir şekilde havaya kaldırıp sallamasını o kadar istiyordum ki... Hatta belki kanatları bile çıkar, diyordum içimden. Ah, ah! Çocukluk, çocukluk... Aptallık işte! Şimdi bile, ki kocaman kadın oldum, o adamı hep bir alçak, zengin bir sirk sahibi ya da sihirli bir yaratık olarak düşünürüm."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/672/code/ucvKaizUE5aecXuvXo9jCIfFS6OoruP90RnsJ7owOh7uUFWm5CWcTPqAQwZP4kVoIPhZ4WPp8nQ6FR4qrdnip4wuwNhtW3LinMstVYJ4mo27MIM2aM5EtEAvZR8EYs6Qut7f5w8XUx0e9EEXqKKV0w", "text": "Yine avucumda hissettiğim yorgun bir kavram, Karanlığa hapsolmuş bir iyimserlik sıkıyor boğazımı, On bir karışlık pamuktan bir kalasta, Fakat gittikçe nefrete benzeyen bu resme daha fazla dayanamıyor, Ve sonunda yorgunlukla bezenmiş saatler vecde geliyor, Ve bu ses beni ait olduğum yere, Ya da beni fırıncıların nasıl süründürdüğünü!"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/673/code/Fo65O5nE99AsVuSpnqfAVWkQYIwQDBxtLNr3mXJdyzxUnvooHqzR1jYjrpLQVS6zJWc4Vsh8scNruMVlrYSUOy01ptQmlrRlg849el3oNVMDxlSGnGluOtsbotnVdrsZZiwLLbzDGeuvToLJQ0tDnU", "text": "Hayatta bazı anlar vardır, onları yaşarken o anları ölene dek hatırlayacağınızı bilirsiniz. O anın kokusu, melodisi, rengi hafızanıza tüm netliği ile kazınır. Paris'e ayak bastığım an, o anlardan biri idi. Eyfel tüm ihtişamıyla önümde, şehir kırık beyaz evleri ile sanki süslenmiş bir gelin, ağaçlar sonbahara hazırlık yapmakta, yapraklar dönüyor yeşilden sarıya, közde mısır kokuları etrafı sarmakta, sokak satıcılarının sesleri kulaklarımda... Sıcak havayı ciğerlerime çekiyorum. Paris kalbime dolmakta. Şehrin ara sokaklarında yürümeye başlıyorum. İlk işim lokal bir pastane bulmak oluyor. Dışı çıtır, taptaze, içi tereyağlı yumuşacık bir kruvasan arayışım Boulangerie du Champ de Mars'ta son buluyor. Şimdi şehri keşfe çıkma zamanı. Bosquet Caddesi boyunca yürüyorum. Arnavut kaldırımlı yollar, taş duvarlar, cam önlerinde birbirinden güzel kokulu sümbüller, erguvanlar... Seine Nehri kenarına doğru ilerliyorum. Bu büyülü nehre ilk bakış. Emile Zola'nın Therese Raquin kitabını lise son sınıfta okurken karşılaşmıştım Seine Nehri ile ilk kez. Bir gece vakti geçmiştim nehirden başkarakter ile birlikte. Şimdi kafamda geçmiş, yanımda mavilik, güneşin ışınlarını yutan hafif dalgalar... Nehir kenarında oturup bir bardak kırmızı şarap ile Fransız peynirini akşam yemeğim yapıyorum. Tabii Fransız bageti menünün vazgeçilmezi. Kaldırımlar insanlarla doluyor saat ilerledikçe. Akşam yemeğini orada oturup yiyenler, şarabını içenler, sigarasını tüttürenler, şarkı söyleyenler, paten kayanlar, dostlarıyla buluşup sohbet edenler... Hepimiz orada yan yanayız. Nehrin öbür yanında kalan Eyfel manzaramız. Gece çöktükçe şehre ışıltılar basıyor her yanı. Gelecek yeni güne hazırlık için otele dönüyorum. Şimdi dünyanın en çok turist alan şehrinde, dünyanın en çok ziyaret edilen tablosunu görmeye gideceğim. Mona Lisa'yı görmeye gidiyorum. Louvre Müzesi ihtişamı büyülüyor önce beni. Camdan piramidinin yansıyan güneş ışınlarında göz kamaştırıcı etkisi... Müzenin içinde önce Roma heykelleri karşılıyor beni. İlerledikçe İtalyan ressamların Rönesans tablolarına yaklaşıyorum. Ve işte orada, küçük bir odada, koca duvarın tam ortasında Mona Lisa. Başıyla selamlıyor sanki her geleni. Öyle kibar öyle sade. Belki biraz cılız bir sesle. Hoş geldiniz, diyor. Birkaç saniye, belki dakikalar böyle geçiyor. İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor etrafından. En sonunda bu önemli eseri görmüş olmanın verdiği mutluluğu cebime koyup, Da Vinci'yi, bu büyük ustayı selamlayıp müze gezime devam ediyorum. En az 4-5 saat sürüyor müzeyi gezmem. Eserlerin etkisinde, tarihi yanımda hissederek çıkıyorum dışarı. Ve fark ediyorum şehrin kendisi açık hava müzesi neredeyse. Tarihi yapısını yüzyıllarca korumayı bu denli iyi başarmış başka bir şehir henüz görmediğimi düşünüyorum. Champs-Elysees Caddesi boyunca batıya doğru yürüyorum. Triomphe Anıtı'na yaklaştığımda o meşhur kaotik kavşağa ulaşıyorum. Anıt, Fransız İhtilali'nde savaşan ve ölen insanların anısına inşa edilmiş. Duvarların üstünde ise generallerin ve zaferlerin adı kazılı. Altından geçen geçitle metroya binip Paris'in doğusuna doğru yol alıyorum. Victor Hugo'nun Sefiller'i yazdığı, ölümü kucakladığı, aşık olduğu eve varıyorum. Burası üç katlı, tahta merdivenli, minik bahçeli bir ev. Müze haline getirilmiş bu evde Hugo'nun el yazmaları, not defterleri, piyanosu, yatağı, karısının portresi, porselen takımları ve kişisel eşyalarının çoğu bulunmakta. Onun adımlarını attığı yerlere basıyor ve onunla aynı şeyleri aynı yerde düşünmek mümkün mü diye soruyorum kendime. Belki günün birinde kitabımın son cümlesini bu evde yazacağım ve orada yazılmış son kitap bu olacak. Hayallerime ket vurmuyorum. Sefiller'i yazdığı evin zenginliği beni şaşırtsa da bu usta yazara olan sevgim ve saygım katbekat artarak evden ayrılıyorum. Evin hemen önündeki park -Paris'in en eski kare biçimli yerleşimi- Vosges Meydanı. Kalabalık bir grup çimlerin üzerinde uzanmış, çocuklar eski bir topun arkasından koşuyor, yaşlı bir çift, bankta oturmuş bulmaca çözüyor. Güneş hepsinin üzerinde ayrı ayrı parlıyor. Huzuru içime çekerek yola devam ediyorum. Paris'in en sevdiğim kısmındayım. Küçük dükkanların birinden çıkıp öbürüne giriyorum. Yüzyıllık modanın tamamına hakim bir şapkacı, her damak zevkine uygun şarapların bulunduğu bir şarap dükkanı, geçmişi günümüze bağlayan bir ayakkabıcı, minik bir kafe. Lokal dükkanları tek tek gezerken dar sokaklar beni Paris'te yaşıyor hissettiriyor. Maison Passos'ta frambuazlı makaronumu yerken şehre veda ediyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/674/code/0gwHh5VR6MgK0gR47U3ucD8qI8RYfEBfGIVqCSnvhUUJz8WQqMrLVNA7bqwTBjk2Q3qwkyQQfZFMIVZRhbjM4ZT5wIK3zgogKhHhC7F4uvsVafwqrCgqRgDuptjCFt4nsmaJkHmXyqX3sr6GwVmjhZ", "text": "Eğitim geçmişimde Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümü var. 2005 yılı itibarıyla girdiğim reklam sektöründe Mindshare, Starcom, Arena Media gibi global network'lere bağlı medya ajanslarında Stratejik Planlama ve Dijital Medya departmanlarında görev aldım. Pandemi döneminde de Happy People Project sayesinde 1 yıllık kreatif ajans deneyimi elde ettim. Medya stratejisi, konvensiyonel ve dijital mecra planlama/satın alma, yeni teknolojiler konusunda edindiğim bilgi ve donanım genişlerken üst düzey yönetici pozisyonunda da ilerleme fırsatı buldum. Şu an Sparkle Medya'da Ajans Başkan Yardımcısı olarak çalışıyorum. Aslında Fil'm Hafızası Instagram'ın henüz hayatımızda olmadığı hatta sosyal medyanın gündelik yaşamımızdaki etkisini yeni artırmaya başladığı 2011 yılında Facebook sayfası olarak kuruldu. Bu sayfayı kurarken amacım yakın arkadaşlarımla paylaştığım film önerilerimi bir arşivde toplamak ve bu arşivi yaşayan bir içerik platformuna dönüştürmekti. Facebook sayfası bu platformun ilk ayağıydı. O kadar hızlı büyüdü ki içerik üretimini sadece film tanıtımlarıyla sınırlı tutamadık. Kurduğumuz web sitesi üzerinden Analiz, Eleştiri-İzlenim, Liste, Özel Dosya, Röportaj gibi farklı kategorilerden yazıları dijital okuyucularla buluşturduk. Sinema dünyasını ve özellikle festivalleri takip eden haberleri, bunun yanı sıra podcast/playlist gibi farklı formatları deneyimledik. Ancak bizi diğer sinema platformlarından ayıran en büyük artımız fiziksel etkinliklerimiz oldu. 2012 yazı itibarıyla İstanbul'un teraslı mekanlarında başlattığımız kısa film gösterimlerini sonrasında bar/restoran gibi mekanlara taşıyarak sinemaseverlerin izlerken sosyalleşebileceği ortamlar yarattık. Bu etkinlikler şu an Keşfetmenin Keyfi ismiyle devam ediyor ve her etkinlikte seçtiğimiz bir tema üzerinden oluşturduğumuz kısa film seçkisini seyirciyle buluştururken o temaya özel bir ünlüyü hem söyleşi hem interaktif oyunlarla programa dahil ediyoruz. Sorunuzun asıl cevabına gelirsek Fil'm Hafızası hedeflerimin ve hayallerimin üstünde bir oluşuma dönüştü. Günümüzde özellikle beyaz yakalı diye tabir ettiğimiz, metropollerde yoğun iş temposunda çalışmak zorunda olan kişiler emekli olduktan sonra içlerinde ukde olarak kalmış ilgili alanlarını canlandırmak için uğraşıyorlar. Kimileri yemek alanındaki becerilerini göstermek üzere bir mekan açıyor, kimileri ise sanatsal veya sportif faaliyetlere yöneliyor. Aslında ben profesyonel kariyerimin yanında sinema gibi bir ilgi alanını daima canlı tutmak ve besleyebilmek üzere Fil'm Hafızası sayesinde ikinci bir kariyer yolu açtım. Platformun gelişmesi için gösterdiğim emek sayesinde birbirinden farklı sinemaseverlerle tanışmak, Türkiye'de sektöründen önemli yönetmen ve oyuncularla yakınlaşmak, sinema bilgi ve donanımımı geliştirmek faydasına sahip oldum. Reklamcılıkla uğraşan biri olarak yaratıcılık yönümü de geliştirdiğini söyleyebilirim. Fil'm Hafızası her zaman gönüllü sinemaseverlerin katkısıyla yoluna devam etti. Bu platformda mühendis, bankacı, avukat, mimar, öğrenci gibi farklı meslek gruplarından pek çok üye yer aldı. Üyeler zaten Fil'm Hafızası platformunu farklı kanallardan takip eden ve sinema ilgileri üzerinden daha fazla faaliyet gösterme isteğinde olan kişilerdi. Ben üyelerimizi seçerken adeta kurumsal bir firmanın işe alım sürecinde uyguladığı prosedürlerden yararlandım. İlk aşamada öz geçmişlerin incelenmesi, ikinci etapta sinema bilgi ve donanımlarının, ayrıca platforma verebilecekleri katkının araştırıldığı bir soru formu ve son aşamada yaklaşık 1 aya yayılan deneme süreci. Deneme süreci sonlandığında resmi olarak Fil'm Hafızası üyesisiniz. Bu topluluğun bir parçası olmak gerçekten çok değerli. Çünkü üyelerin Fil'm Hafızası üyesi olmalarıyla çevreleri, arkadaşları, kariyer planlamaları ve öncelikleri değişebiliyor. Hatta platforma girdiğinde üniversite öğrencisi olan arkadaşlarımızın çoğunun Türkiye'de sinema sektörünün farklı alanlarında çalıştığını görmek gurur verici. Bundan dolayı Fil'm Hafızası platformunu bir okul olarak tanımlayabiliriz. Filmleri genelde vizyona girdikleri fragmanlar üzerinden izleriz; ancak bu görseller aslında filmi seyirciye pazarlamak için birtakım taktiklerden yararlanır. Bu taktikler bazen o kadar akıllıcadır ki aslında beğenmeyeceğimiz bir filmi merak edip izlemeye yöneliriz. Ben sahne kesitlerinin filmle ilgili daha gerçekçi bir izlenim yansıttığını düşünüyorum. Sahneler üzerinden filmleri hatırlamak ve sunmak daha doğru geliyor. Hatta bazen tek bir sahne bir filmi sevmemize neden yaratabiliyor. Çünkü o sahnede ruhumuza veya aklımıza dokunan bir mesaj, görsel veya işitsel bir imge var. Aslında film bir hazine ise biz o hazinedeki en değerli parçanın peşindeyiz. İran sinemasını çok seviyorum. Ve hikayelerinde hep bizim coğrafyamızdan benzerlikler yakalıyorum. Saeed Roustaee'nin Leila's Brothers filmi de bu anlamda beklentilerimi karşılayan, adeta bir roman okuyormuş hissiyatı veren güçlü bir yapım. Yönetmeni İslami rejime karşı propagandaya teşvikte bulunduğu gerekçesiyle 6 ay hapis cezası aldı. Sansüre ve baskıya rağmen sanatın icra edilmesi gerekliliğine inanıyorum. Sanatın ve düşüncenin birbirinden beslenmesi, filmde geçen repliğe ithafen nasıl düşüneceğimizi öğrenmemiz açısından çok önemli. Sinemanın bir eğlence aktivitesi değil bir sanat dalı olduğunu hatırlatmak istiyorum. Sinema sadece Hollywood'dan ibaret değil; dünya sineması, farklı türler ve dönemler takip edilmeli. Eğer gerçekten sinemayı seviyorlarsa festivallere katılarak destek versinler, Türkiye sinemasının son dönemde yükselen gücünün farkında olsunlar ve dijital sinema platformlarının arasındaki farkı doğru gözlemlesinler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/675/code/4vBysWRvsmxEyFNrfHDXv7z5Oz4OhkWyrDOyGHrxu8nNKvnzh6JfNOm4o2zGle0ogU1J706k13etWP60BqcRngfo574x3i0nirqwb1l8fYitGpPPrG2TGB2HxSc3QQ9s9xL6TLy1dLFt0150camKqq", "text": "YagÖÜmurlu bir gecede cÖßakan sÖßimsÖßeklerden biriyle birlikte goÖakyuÖazuÖande asnIlnI kalmnIsÖßnIm gibi hissettigÖÜim bir andan merhabalar sevgili okur. EtrafnImnI goÖaruÖayorum, oÖanuÖamuÖa ve gidecegÖÜim yolu da secÖßebiliyorum az bucÖßuk; fakat ensemde bir uÖarperti... TuÖam nIsÖßnIgÖÜnIyla, enerjisiyle, buÖayuÖakluÖagÖÜuÖayle basÖßnImnIn az uÖastuÖande goÖakyuÖazuÖane mnIh gibi cÖßaknIlmnIsÖß bir sÖßimsÖßek; uzaklasÖßsam uÖastuÖame cÖßekecegÖÜim, oldugÖÜum yerde kalsam ben durdukcÖßa o korkumla buÖayuÖayecek, ona dogÖÜru gitsem yanacagÖÜnIm. SÖßasÖßknInlar meclisinde, boÖayle asnIlnI kalmnIsÖß duruyorum sanki, sevgili okur. Hangi yoÖane gitsem bilmem, sayfalarnImnIn, satnIrlarnImnIn, hecelerimin arkasnIndaki nabznI duyuyorum, icÖßimdeki tuÖam o fikirlerin ve knIpnIrdannIsÖßlarnIn yanknIsnI bir yandan beni guÖanesÖßli guÖanlere inandnIrnIrken bir yandan da tuÖam varlnIgÖÜnImnIn yavasÖß yavasÖß sÖßimsÖßek tarafnIndan eriyip gittigÖÜini ve karanlnIgÖÜnI harladnIgÖÜnInnI hissediyorum. Var olmak, sevgili okur, sancnIlnI bir suÖarecÖß; basÖßnI olan ama sonu olmayan bir suÖarecÖß. Bu suÖarecÖßte eriyip basÖßkalasÖßacak mnIynIz, cÖßagÖÜlaynIp cÖßogÖÜalacak mnIynIz, sÖßimsÖßek mi, goÖakyuÖazuÖa muÖa, guÖanesÖß mi olacagÖÜnIz, hicÖßbiri olamadan sadece duracak mnIynIz, hep birlikte goÖarecegÖÜiz. SÖßu an icÖßinde bulundugÖÜum goÖakyuÖazuÖande yutulmamaya cÖßalnIsÖßnIrken size guÖanesÖßi tasvir edemiyorum, sevgili okur, kusuruma bakmadan icÖßimde barnIndnIrdnIgÖÜnIm seslere kulak vermenizi rica ediyorum. UmarnIm sizin goÖakyuÖazuÖanuÖaz gelen sonbaharnIn aksine, guÖanluÖak guÖanesÖßliktir. Kucak dolusu sevgi ve selam... Okumak, duÖasÖßuÖanmek hep sizinle olsun."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/676/code/PtKQFtJCiiGACXeNlkMz8mws0Ix8w7BIZxM8YGh0EalIC4ZzVzJV30loeMGE3WqNqKYj7nK2sOzNfGS0S8Av5CMjLCr5UuFXbxa7fLXqgEv3g858hfGnSQHPQHsWApqqw96npV362J5E6LqpO1cSp4", "text": "Amsterdam, kalbimi çalan şehir, her köşesi ayrı bir hikaye fısıldıyor kulaklarıma. Rengarenk evleri, göz alıcı kanalları, tarihle iç içe sokaklarıyla Avrupa'nın özgür ruhlu asi çocuğu. Trenden indiğimde kendimi şehrin orta yerinde buluyorum. Tarihi tren garı tüm ihtişamıyla karşılıyor beni. Biraz sonra hafif bir yağmur başlıyor ancak kimsenin umurunda olmuyor. Bisikletiyle kırmızı ışıkta bekleyenlerin oluşturduğu uzun kuyruk sağımda, mavili kırmızılı grili evler solumda kalıyor. Arnavut kaldırımlı dar sokaklar kanalların kıvrımları boyunca kesişiyor. Suyun akışını takip eden sıra sıra evlerin cepheleri, yavaş yavaş yeşilden sarıya dönen ağaçların yapraklarında bir ressamın sonbahar paletindeki renkleri tüm şehri ele geçirmiş buluyorum. Her evin kendine has mimarisi, pencerelerindeki çiçekler, kapı önlerindeki bisikletler selamlıyor beni. Bazen bir pencereden sızan piyano melodisi, bazen bir köprüden geçen bisiklet zilinin sesi kulaklarıma doluyor. Siyah-beyaz filmimi kamerama yerleştirip bu eşsiz şehri fotoğraflamaya başlıyorum. Yağmur damlalarının su yüzeyinde oluşturduğu halkalar, şehrin müziğine eşlik etmeye devam ediyor. Küçük kafelerden yükselen kahve kokusu, hafif ıslanmış taş döşemelerden gelen toprak kokusuyla birleşiyor. Yağmur, Amsterdam'ın eskiyen yüzeylerine, yosun tutmuş duvarlarına hayat veriyor. Sanat galerileri, antikacı dükkanları, ikinci elciler, tasarım butikleri başka şehirlerde rastlaması güç bir çeşitlilik sunuyor. Van Gogh'un yürüdüğü caddeler onun ruhunun esintisini barındırıyor adeta. Amsterdam'ın sanata ilham olan yanı, bu sokaklarda kendini gösteriyor; her sanat eseri, her vitrin düzenlemesi birer hikaye anlatıyor. Karanlık çökmeye başladığında restoranlar, lokantalar ve barlar canlı ışıkları ve sıcak atmosferleri ile insanları içine çekmeye başlıyor. Hareketli Leidseplein veya Rembrandtplein Meydanları, yerlilerin ve turistlerin buluşma noktası. Burada, Amsterdam'ın gençleri ve her daim genç kalanları, canlı müzikler eşliğinde, neşeyle dans ediyor, yiyor, içiyor, eğleniyor, şarkı söylüyorlar. Gece olunca, Amsterdam başka bir yüze bürünüyor. Canlılık hiç dinmiyor; sokaklar, meydanlar, kafeler ve barlar şehrin enerjisiyle dolup taşıyor. Jazz kulüplerinin sıcak melodileri, gece kulüplerinden yükselen elektronik müzik ritimleri, sokak sanatçılarının serenatları şehrin dokusuna işliyor. Sessiz sokaklarda yankılanan adımlarım, beni yüzyıllar öncesine, bu eski evlerin, köprülerin ve kanalların hikayelerine götürüyor. Burada her taşın, her tuğlanın ayrı bir öyküsü var ve gece sessizliğinde bu öyküler kendini daha bir hissettiriyor. Amsterdam'ın zengin tarihini düşünüyorum; ticaret şehri olarak yükselişi, Altın Çağı, dünya üzerindeki kültürel ve sanatsal etkisi... Tüm bunlar, şimdiki özgürlükçü ve hoşgörülü yapısının temellerini oluşturuyor. Kanallar boyunca uzanan sıra sıra evler, kendi iç dünyalarını saklıyor, yüzlerce yıllık sırlarını modern zamanın sakinleriyle paylaşıyor. Her biri farklı bir dönemden kalma bu evler, şehrin hem geçmişiyle hem de bugünüyle olan bağını simgeliyor. Sonunda, Amsterdam'dan ayrılmak zorunda kaldığımda, arkamda bıraktığım şehirde yanımda getirdiklerimden çok daha fazlasını götürüyorum. Burada geçirdiğim zaman, sadece fotoğraflardan veya hikayelerden ibaret değil, içimde taşıdığım bir parça haline geliyor. Amsterdam'ın sokaklarından, köprülerinden, kanallarından aldığım her nefes, kalbimde sonsuza kadar yaşayacak bir iz bırakıyor. Şehir, hem bir özlem hem de dönüp dolaşıp tekrar buluşacağımız bir dost gibi hayatımda yer alıyor. Amsterdam'la vedalaşırken, bu özgür ruhlu şehrin, her daim yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olduğunu düşünüyorum. Ve biliyorum ki, her dönüşümde beni yeni sırlarla, yeni hikayelerle karşılayacak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/677/code/omxwbmaDADweIdINABjtxDQKw7jiveUXuhccaz5OAka8LFPh0JSH7OiQRfkRNVzQUKNYimHoHMh9EQOgYKEpL50zVpTQyoWPLxPvfAVdcsDWl8vH1zNOLOoEY3eFGF95g1sm3dlOCAIhT5N19ibc4P", "text": "Milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu kendi seçtiği vekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim şekli. Cumhuriyet, dilimize Arapça bir araya gelmiş insanlar, halk anlamına gelen cemhur veya cümhur kelimesinden türeyerek geçmiştir. Kelime manasıyla halkın işi, toplumun işi anlamına gelmekte olup kelime türetilirken Roma Cumhuriyeti döneminde \"kamu işleri\" veya \"halkın işleri\" anlamında kullanılan res republica teriminden esinlenilmiş. Antik Roma'da krallık döneminden sonra gelen bu sistem temsilci demokrasinin ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir. Bu kavram Orta Çağ Avrupa'sında da önemli bir siyasi düşünce olarak varlığını sürdürdü. Özellikle Rönesans döneminde, Antik Roma ve Yunan kaynaklarına olan ilginin artmasıyla \"cumhuriyet\" kavramı yeniden popüler oldu. Bu dönemde, cumhuriyetçi düşünce biçimi, krallıklara alternatif olarak tekrar tartışma konusu yapıldı. Bu kavram Osmanlı'da da Tanzimat'tan sonra Batı'dan alınan reformlarla birlikte öne çıkmaya başladı. II. Meşrutiyet'in ilanı ve ardından gelen dönemde, Osmanlı topraklarında farklı etnik ve dini gruplar arasında siyasi örgütlenmeler ve fikir hareketleri artarken, \"cumhuriyet\" fikri de tartışılan temalar arasında yerini aldı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla bu terim, artık modern bir devletin yönetim biçimini tanımlayan bir kelime olarak Türk siyasi ve sosyal hayatına nihai olarak yerleşti. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından 29 Ekim 1923'te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, hem Antik Roma'nın cumhuriyetçi mirasına hem de modernleşme sürecinde Osmanlı'nın deneyimlediği Batılılaşma çabalarına atıfta bulunarak, Türk halkının egemenliğini ve milli iradeyi ön plana çıkardı. Bu yönüyle, \"cumhuriyet\" kelimesinin etimolojik ve tarihi süreci, aynı zamanda Türkiye'nin modernleşme yolculuğunun da bir yansımasıdır. - Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Md.1"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/678/code/sUKHStVc2BHOABkGvbvAGfedrYegTjc59p4kqzkKZVU4oWEw29L1EarG0S7dRZuwI53NIjQTSM78h3ipxfNEGNyoYYm7Vi8qZiMKQ5174vdjdKWYex0ETEcnhAyJATkNYxcymxGkJJ4mHZCHcxqgfe", "text": "Taş Sektirme Ustası hayata dahil olamayanların hikayesi ya da dahil olmak istemeyenlerin. Kahramanımız çocukluğunda bir oyun olarak başladığı denizde taş sektirmeyi ilerleyen yıllarda içine giremediği hayattan kaçış aracı olarak kullanır, bundan da öte taşları bir sanatçı hassasiyetiyle inceler, bir koleksiyoncu olup aralarından itinayla seçtiklerini saklar, bir yazar hassasiyetiyle kendisi için en anlamlı olanları üzerine hikayeler kurgular. Tabii bu, diğer insanlar tarafından epey garipsenir ve adı deliye bile çıkar. Kendisini baş göz etmek isteyen annesi ve kendisinden umudu kesen babasına karşı direnci gün geçtikçe azalır, zaten insanlar tarih boyunca salt kendi hayatlarıyla ilgilenmekle yetinmemiştir, etraflarındaki herkesin kendileri gibi tepki vermesini, davranmasını veya en azından hayatlarının ana omurgasının kendileriyle aynı olmasını istemişlerdir. Ayrıksı olanları ise dışlamış, deli gibi yaftalarla damgalamış, sohbetlerine eğlence etmiş veya tehlikeli bulmuşlardır. Taş Sektirme Ustası ayrıksı insanların temsilcisidir ve ayrıksı insanların en çok direnenidir belki de. Topluma fazla dahil olmak da çok ayrıksı olmak da insana zarar verir. Aristo'nun \"altın ortası\" mutlu bir yaşamın anahtarı ama bunu her zaman sağlamak elbette zor ama hayat, altın ortaya olabildiğince yaklaşma çabası değil de nedir ki? Buna karşın hayat bazen bir cendere olup insanı hapseder ve insan hareket ettikçe daha da sıkılır, sıkılır ve nefes alamaz hale gelir. Uzun bir yürüyüş, bir dal sigara, beş on sayfa bir kitap bir nefes olup insanı bu cendereden çıkarıyor gibi olsa da bu sefer de keşkeler bulutu insanı sağanak yağışın altında tutarak sırılsıklam eder. Yardıma birkaç belki yetişse de onlar da kısa sürede eriyip kanalizasyonun yolunu tutarlar. Geriye çarpıtılmış carpe diem ve yancısı hayaller kalır. Ve insana yaşama içgüdüsüne uyarak Taş Sektirme Ustası'nın yanına gidip çarpıtılmış carpe diem'leri ve yancı hayalleri denizde sektirmekten başka bir şey kalmaz. Taş Sektirme Ustası'nın her gün işe giderken feribota binen yabancısı olduğu gibi insanın ise uzaktan henüz zirveye taşıdığı kayanın alnında oluşturduğu teri silen Sisifos'u vardır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/679/code/R16CCjLdlpcSSieYQfO8dDINBnuYtoEJCmKwBATgj6x3AyPz89zkRJzJtFYq2SD3ZFIF7KBAzj0yVYJnoaGlE4hUuxx6u8Qv54ikvqv7S1oa69HlVtLz9QnVKn1ukBT6Tl7Xkqw1URs4YANOXH5y8q", "text": "Merhaba sevgili Raf Dergi'nin podcast dinlemeyi seven okuyucuları, Size çok samimi bir kanal ile geldim. Büyüme Sancıları Podcast Fatma Ege Öksüz'ün kanalı. Kendisi 29 yaşında ve Balıkesir'de yaşıyor ve bir fizyoterapist. Kanalı tamamen tesadüfi keşfettim ve her yeni kanala yaptığım gibi kendisine birkaç bölüm hakkı verdim, yani birkaç bölüm dinleyip ondan sonra bir yargıya varmaya karar verdim. Fakat Fatma konuşmaya girdiği ilk andan dikkatimi çekti. En büyük sebep olarak sizlere naif konuşma tarzını sunabilirim. Gerçekten çok sakin, kibar, samimi bir anlatım tarzına sahip. Bölümlerinde çoğunlukla izlediği dizilerden ve filmlerden bahsediyor. Etkilendiği sahneleri veya olayları anlatmakla kalmayıp neden bunların kendisini etkilediğini de bize söylüyor. Ayrıca geçmişine dair olayları da bizlere anlatıyor. Bölümlerinde sık sık genç yaştaki Fatma ile karşılaşıyoruz. O zamanlardaki kendisinden ve bugünkü kendisinden parçalarla geliyor karşımıza. Sanırım beni en etkileyen bölüm Aşk gerçek mi? Sonsuza dek mutlu mu yaşadılar? isimli bölümdü. Fatma şu anki eşiyle ilişkisine genç bir yaşta başlamış ve emekle işlemişler. Bize de bu süreci anlatıyor. Ve yine izlediği filmlerden bahsederek bölümü adeta daha da çeşitlendiriyor. Bu bölümün beni etkilemesinin en önemli sebebi bence aşka dair bilmediğim bir yönü anlatmasıydı. Uzun süreli yaşanan bir ilişkinin inişleri ve çıkışlarını, atlattıkları zorlukları dinlemek benim için yepyeni bir dünyaydı adeta. Farklı düşündüğüm birkaç yer oldu ve bu bana aşkın aslında ne denli kişisel bir bakış açısına sahip olabileceğini gösterdi. Tabii en etkili sebebin bunların anlatım biçimi olduğunu es geçmemek gerek. Büyüme Sancıları Podcast'in beni derinden sarsan bir başka hadisesi ise, Fatma'nın kendine ait bir mikrofonu olmadığını söylemesiydi. Ödünç aldığı mikrofon ile bölüm çekerek bugünlere kadar gelmiş. Bir şeyi severek yapmak bu olmalı. Uğrunda verilen çaba, azim ve uğraşın ürünü ne denli etkilediğini fark ettim. Umarım Büyüme Sancıları her geçen gün daha çok dinleyiciye ve kitleye ulaşır."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/68/code/BxVG0NCUQo6VvslUphLsPeAyPEyGEbpXUzeS3cmmCMsWB6Y1w6lzRK964Pep7XK4ivgCNYX4RkqHXWNKbVbp5DnLZo7c6O7NwXY2OIm0I1NRF0BjgVASQbcJcKgBufDWO8tBY6rEsETyY7aJugBdud", "text": "Cepleri yoklukla imtihan edilen talebe yıllarımız, Güzel havaları kaçırmak en büyük kaygımız, Bir bahar havası çarpmış, aklımız gitmiş başımızdan. Son vapur umrumuzda değil, varsın çeksin cezayı ayaklarımız. Serseri bir ıslık gibi gençlik dudaklarımızın arasında, Zamanla derdimiz yok henüz, her şeyin gerisindeyiz. Sırtını dağlara vermiş bir şehir, ayakları suya değen. En güzel iklimine bürünmüş, arka bahçesinde dünyanın. Mazi olmuş bir alışkanlık: zaman denen kitabı orta yerinden okumak."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/681/code/H8AbHJPUr3Wf4SFc1RUkA8FHFy8X1LP7v7FmqekooE6UptvLKmgU9Z5dRHUbHQg1xZu4o0MzTWnR3ATz3au7VW7WlgFkv0RID37zNU4t1HqDkIhnQODgxscJZmIpF3xf7ipSTDFuWu3cqiLCuGL6ca", "text": "Sonbahar geç geldi bu yıl şehre. Toprağın kokusu yağmura doymadı henüz. Şimdi aşkın ve sevginin mevsimi. Soğuktan utanan al yanakların, uzun tutkulu mektupların, sağanak yağmur altında edilen dansların, danslar altında ezilen sağanakların, yıllanmış şarapların ve kahve kokusuyla buğulanmış pencereye düşen damlaların... Şimdi sonbaharı yaşamanın zamanı. Kurumuş karanfil kokusu yayılmalı, uzun atkılara ve renkli berelere sarılmış sayfalarından kitapların. Yaşlı ağaçların yavaş yavaş çıplak kalan dalları alnından öpmeli son bir defa, kaldırım kenarına savrulan kırmızı yaprakları. Sonbahar belki geç geldi bu yıl şehre ama ateş böceklerinin cılız ışıklarıyla aydınlanan geceleri bıraktı bize. Tarçın kokularını ve göç eden kuşları, sıcak memleketlere. Eylüle yazılmış şiirleri bıraktı sonbahar. İç titreten yalnız geceleri bıraktı. Ayrılık ve kederi, geçmişe duyulan özlemi, ölümü ve ötesini. Bırakıp gittiklerini topluyor şimdi. Gölgesi suya değen yüzler gibi eğilip kaldıracak düştüğü yerden kendini. Sonbahar az sonra kalkıp gidecek bu şehirden. Seneye bir kez daha görüşene dek. Hoşça kal diyecek sevgili okur. Sonbahara veda."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/682/code/x4qBqAQS3jil2srfq609fFMPVkO4HUhhg0RCMT18Yvi5hAFPQLfXiN78Y2MAS3natJTS4XvZT31OtHWkJOwkYHDEMQfcgewRJ8r79BBzD4bt1tbZsYh39dCjr0NZo1JaW0shaKWZKDCnW3AULOtpjl", "text": "Karla kaplı sokakta, attığı adımların çıkardığı ses eşliğinde yürüyordu. Ayaklarının yere her temas edişinde, botları ve kar taneleri arasındaki temasın sonucu olarak ortaya çıkan sesi oldum olası çok severdi. Etrafına bakındı, işlek sayılabilecek bir caddede yürüyor olmasına rağmen etrafında çok az insan vardı, kafasını hafifçe gökyüzüne kaldırdı, derin bir nefes alarak soğuk havayı ciğerlerine doldurdu. Varmak istediği yere çok az kalmıştı, biraz ileriden sola dönünce cadde ile kesişen küçük bir sokaktaki o kafeye ulaşacaktı. Kafenin kapısını yavaşça itti, ufak bir çan çaldı ve içerinin sıcak havası yüzüne çarptı. Sıcak hava sayesinde yüz kasları karıncalanıp burnunun ucu kızarırken kendine bir kahve ve bir tatlı sipariş etti. Yeni öğrendiği bir dilde sipariş vermeye çalışırken yaşadığı bocalama hem kendini hem de siparişi alan görevliyi güldürdü. Siparişleri hazırlanırken oturacağı masayı seçmeye koyuldu, işlek caddenin kesiştiği o küçük sokağa bakan camın kenarındaki masaya oturmaya karar verdi. Bu sırada hazırlanan kahvesini ve tatlısını alıp içerisi ve dışarısı arasındaki sıcaklık farkından dolayı buğulanmış olan camın önündeki masaya oturdu. Yüzü cama dönük bir şekilde oturduğu sandalyede arkasına yaslandı. Gözlerini bir kapatıp bir açarak etrafındaki her şeyi fark edebilmek, içinde bulunduğu anı iliklerine kadar hissedebilmek, olan biteni en ufak detayıyla zihnine kaydedebilmek istedi. Sokaktan geçen insanları gördü, caddeden geçen arabaların sesini duydu, kahvesinin kokusunu aldı, camın soğukluğunu hisseti, tatlısının damağında bıraktığı tadı fark etti. Ne kadar da sıradan bir an diye düşündü içinden, tamamen hayatın içinden, her şeyiyle sıradan bir an. Oysa onun, bu sıradan anın bir parçası olabilmek için ne kadar çabalaması gerekmişti. Yıllar önce hayal etmişti içinde bulunduğu bu anı. Dünyanın bir ucundaki bu şehirde gerçekleştirmeyi istediği hayallerinin gerçek oluşunun nişanesiydi bu an onun için. Yıllardır bunun için çabalamıştı. Bu kadar sıradan bir anın parçası olabilmek için neden bu kadar çabalaması gerektiğini düşündü bir anlığına. Sonra fark etti ki sadece bunun için değil, hayatındaki birçok sıradan şey için çok çabalaması gerekmişti. Hep çok çabalamıştı çabalamasına da eline ne geçmişti peki? Ortalama bir hayatı olan, sıradan bir insandan başka bir şey değildi. Ne çok büyük işler başarmıştı ne de çok önemli birisi olmuştu. Bu durum verdiği onca emeği anlamsız kılar mıydı? Ya da ne olmuş olsaydı anlamlı olurdu verdiği onca emek? Herhangi bir mücadeleyi değerli kılan neydi? Bir cevap veremedi kendine. Sorular başka soruları doğururken ne kadar olduğunu bilmediği bir süre daha öylece dışarıyı izleyerek düşündükten sonra çantasına uzanıp her zaman yanında taşıdığı defterini ve kalemini çıkardı. Aklından geçenleri yazmaya başladı. Her insanın bir mücadelesi var bu hayatta. Kiminin kendiyle mücadelesi, kiminin hayatla, kiminin bir başkasıyla, kiminin geçmişle, kiminin gelecekle, kiminin şimdiyle... Herkesin ama herkesin bir şeyle mücadelesi var. Herkes, her saniye, mücadele etmeye devam ediyor ve herkes; kalbinin atabildiği ve beyninin düşünebildiği her saniye, bir saniye önce verdiği mücadelenin galibi olarak duruyor hayatın ortasında. Kiminin mücadelesinin sonucu dünyayı değiştirecek şeyler ortaya çıkarıyor, kimininki ise sadece sıradanlığı sürdürmeye devam ediyor. Kimin mücadelesinin nelere sebep olacağını asla kestiremeyeceğimiz şu kaotik evren düzeninde herkesin mücadelesi biricik ve kimsenin mücadelesi diğerinden daha değerli değil. Mücadeleyi anlamlı kılan ise sonucu değil, mücadeleyi anlamlı kılan mücadelenin ta kendisi çünkü bir kadının rahmine tutunma mücadelesi ile başlayan hayat, aslında mücadeleler bütününden başka bir şey değil. Derin bir nefes vererek defteri kapattı, eşyalarını topladı. Sipariş verirken gülüştüğü görevli ile göz göze geldi, gülümsedi. Kapının hareketi ile çıkan çan sesi eşliğinde kafeden çıkarken soğuk havanın yüzüne çarptığını hissetti. Ellerini cebine soktu, ayaklarının altında ezilen karın çıkardığı ses eşliğinde karla kaplı sokakta yürümeye devam etti."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/683/code/i3YzNCr2SOWC0GTcTd0k2ZkVs7K7H0khKFt0u8oSBQFQH8P1NiZDbw941ElWmgv9SYFy5Cf8fcIP64Q9AHt95wV9Q1kCRIpGkfh1jQLXqsPzkkmDbdtAwL7t8TK5YZwgaXATWV4WRXoiBaI6C2q6hQ", "text": "Her insan kendi olabildiği yere aittir. Geri kalan her yer illüzyon. Olduğun gibi sevilmenin lüksünü bir kere yaşayınca öncekiler anlamını yitirmiş anılara dönüşüyor. Bir kere kendini bulan bir daha başkasını aramıyor. Sadece kendi oluyor ve ışığına gelenlerle bütünleşiyor. Kendinden vazgeçerek sahip olduğun her şey eksik kalıyor, başkasına ait bir kıyafeti bir gün geri vereceğini bilerek taşımak gibi emanet hayatlar yaşıyorsun. Sana ait olmayanı üstünden atabildiğin zaman da kendin olarak kaybettiğin her şeye teşekkür ediyorsun. İşte, evini bulma hikayen de bu özgürlüğün keşfinde başlıyor. Nereye gidersek gidelim evimize dönmek istiyoruz mesela, ya da gittiğimiz yerlerde evimizde gibi hissetmek istiyoruz. Nedir bu ev? Kendimizi en rahat, en güvenli, en huzurlu hissettiğimiz yer değil mi? Peşimizde bir seri katil çetesi yoksa bu duyguları herhangi bir yerde hissetmemiz neden mümkün değil? Böyle hissetmek için illa evde mi olmak gerekiyor? Hayır. Kendi olarak kabul edildiği, sevildiği, değişime mecbur bırakılmadığı, konuşurken anlatmak zorunda kalmadığı her yer insanın evidir."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/686/code/bwxAolLZoxyF3ZfmLACwYIOoBO2hBubGgwAo9E06I5d3I5KB6iCJPAsXYshkbLVgU52rVs4jGAMt8w2p1cCDT9aKutiAEZvfZmcFp7NCKGP1n8kadHURqwHcsxdZwsjEnGeuYEU78lp5mbvIvlJgra", "text": "En çok da karanlık olan şehirlere. Sarhoşların, ayyaşların tekme tokat kovulduğu meyhanelerin önünde arıyorum. Karşının aksisi çıkıyor taksici, uykulu açgözlülüğünden anlıyorum. Sokaklara çıkıyorum, yolda ateş soran itin uğursuzun birine soruyorum bir saat gibi kendimi. Sigara kullanmamış olmama içerlemiş olacak ki yüzüme bile bakmadan voltasını alıp kaçak tütün kokulu sarma sigarasını cebine atıyor. Yüzü façalı olduğu için kendini korkutucu zanneden bir bar fedaisinin yanına yanaşıyorum. Daha beni dinlemeden ittiriyor bir parmağı eksik eliyle. Parmaksız eli yüzünden daha korkutucu geliyor bana tökezliyorum. Kendine dost tutmuş diye bahsedilen evli erkek dedikodusundaki pek de dost yüzlü olmayan, olduğundan yaşlı gösteren, bir yığın makyajın ardında bile yorgun gözleri belli olan, bir konsomatrisle karşılaşıyorum. Daha kendimi sorma ya fırsat bulmadan \"orospu değilim lan ben\" diye sallıyor sustalısını bana. Kendimi anlatmaya çalışmadan demir alıyorum yanından. Ben kendimi ararken elin hiç tanımadığım \"orospu değilim lan ben\"ine nasıl anlatayım kendimi. Yanımda aniden bir çöp arabası duruyor, pis bıyıklı bir çöpçü, çay demlerini portakal kabuklarını kirli bebek bezlerini döke saça atıyor arabaya çöpleri. Sonra günde 12 saat çalıştığı arabanın arkasında ilk defa bir şey midesini bulandırmış gibi ekşimiş bir suratla tükürüyor dışarı. Bunu bana yapılmış bir hakaret sayıyorum. Her yağmurda evinin içinde boğulanlar deresinin dibine iniyorum. Havadaki karbon monoksit oranı maaşını ay sonuna yetirmeleri ile ters orantılı hanelerin yoğun olduğu bir yerde yolumu kaybediyorum. Peşime bir kez olsun başları okşanmamışlıkları hırçınlıklarından belli olan sokak köpekleri takılıyor. Bir ikisi hırlasa da karşılıklı olarak birbirimizden korktuğumuzu hepimiz biliyoruz. Bir ağız dolusu sövüp yoluma bakıyorum. Bu kararım bir konsensüs kabul ediliyor ve hepimiz kendi yolumuza gidiyoruz. Keşke köpeklere sorsaydım diye hayıflanıyorum. Onlar ki bu sokakları karış karış havlamıştır. İllaki almışlardır kim olduğumun kokusunu. Biraz ileride cami önündeki banklarda yatan evsizleri görüyorum. Allah'ın evi değil miydi burası diye bir düşünce alıyor; neden içerde değil de kapı önünde yatıyorlar. Demek ki Allah bugün evde yok diyip ses etmeden, tek tük gördükleri rüyalarını bölmeden, parmak ucumda geçiyorum yanlarından. Ev yapımı boğma rakı yapıp satan, rakısı yaptığı tıraşlardan daha iyi olan, vitrininde değil mahalleye ülkeye uğramamış hollywood aktörlerinin resmi olan kardeşler kuaför yazılı berberin önünden geçerken duruyorum. Halbuki bu isim, içine üç beş tane - daha kimsenin bir kez bile eline bile almadığı- sararmış korsan kitap koyulduğu için kıraathane sayılan bir kahvehanenin ismi olmalıydı diyorum. Kahvehanenin demirbaşı haline gelmiş, yetmişlerde, kahvehane taramalarından ve seksenlerde, postalların altında ezilerek yasaklı kitap yakma şenliklerinden sağ kurtulmuş olan kitaplara saygım artıyor. Sendika sarısı kapaklarında, apolitik kara alın yazısı renginde kocaman teksas tommiks yazısı gözümün önünde geliyor. Yeterince soluklandığımı düşünüp mahalle halkının birini kazıkçı diğerini çürükçü diye adlandırdıkları Şentürk bakkaliyesi ve vitrini mavi muşamba kaplı Toros Manavını geçip tüm yolunu kaybedenler gibi istemsizce sağa sapıyorum. Kapısında yitik bir ülke ismi gibi kocaman kabristan yazan yöre mezarlığının içinden geçiyorum. Ailelerinin kendilerini bir gösteriş aracı olarak kullandığından habersiz burada yatan kabristan ülkesi sakinleri acaba bu hepsi birbirinden şatafatlı mermerlere işlenmiş koca koca puntolarda isimleri yazılı mezar taşlarını görseler ne düşünürlerdi acaba. Mezarlığın içinden yürürken buradaki ağaçların daha gür olduğunu fark ediyorum. Hayırsız mirasyedilerin timsah gözyaşları bol azotlu demek ki diye yarım ağız gülümsüyorum. Mezarlıktan çıkıp kış aylarında soba dumanları yüzünden hep gri yağan karlarda kayan çocukların çok leğen eksilttiği yokuştan aşağı iniyorum. Belediye kanalizasyon yapmadığı için kendi başlı başına bir lağıma dönüşmüş, fosseptik kokan gecekonduların yanından geçerken Fransızların şemsiyeyi icat etmesine nedenini açıklarken gevrek gevrek gülen tarih hocam şemsi bey aklıma geliyor. Şemsettin isminin daha kolay okunanı diye mi yoksa kulağa daha güzel gelen hali mi düşünerek koymuşlardı hiçbir fikrim yok. Lise anılarım da aklıma geldiğine göre epeyce yaklaşmıştım. Birazdan, solaklığımı bana okulda ısrarla sağ elle yazdırarak engelleyeceğini sanan ilkokul öğretmenim ateşibololsun Semiha hanım'a inat ev ödevlerimin hepsini sol elle yapan, dünya tarihinin değilse bile, okul tarihinin ilk Spartaküs'ü olarak göğsümde okul adı işlemeli gri hırkamla uykulu gözlerle okula gittiğimin anısı çıkagelir. Arzın Merkezine gitmek için sönmüş yanardağın içine giren o roman kahramanları gibi ben de kim'liğimin merkezine yola çıkmıştım. Anıları geride bırakıp son bir umut herkesin adının geniş uçsuz bucaksız caddelere, koca koca binalara verildiği yere geldim. Işıklı, ışıksız, yaldızlı ya da aynalı harflerle yazılmış tabelalarda aradım kendimi. Hiçbir yerde yoktum. İsminin tabelada yer alması için insanın bir kahramanlık yapması mı gerekli diye düşündüm. Bildiğim kadarıyla ne doğduğumda çiğ et yiyip kımız içmiştim, ne de çocukluğumda bir boğayla güreşmiştim. Bu iş yaş kendimi bulamayacağım diye düşüren uzakta bir sokak tabelası gözüme çarptı. Demek ki ben de kendince bir kahraman sayılırdım. Bir ülkeyi değilse bile pekala nahiyeyi düşman işgalinden kurtarmış olmalıydım. Sokak tabelasına yaklaştıkça adımı gördüm. Gözlerim parladı. Demek bunca yol boşa değildi. Kimsenin beni çağırmadığı bu yolda kendimin peşime düşmüştüm. Bonapart'ın Zafer Takı'nın altından geçtiği gibi gururlu ve başım dik yürüyerek yaklaştım yanıp sönen sokak lambasının altındaki tabelama. Artık ben kimdim öğrenecektim. Belki üç şeritli cadde değildi ama pekala buraların en önemli en işlek sokağı olabilirdim ben de. Gözlerimi kısarak okudum: Timur Çıkmazı..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/688/code/rf4F43ydBgEmlbQSuZUUyZiJ3u1tC87Tae7X3MFfJ8f7cZJEMrabKDIENkE52ipr646CcTm4XZ9OOkzj5I69EffHWhjqXGo0rTMkUhLcqllkPxXGHplifFHI4xRr60PH8i4LKzz4d6WyUsjmq2TgVD", "text": "İçimde bir yerlerde, geçmişte olduğum insanları arıyorum. Okuduğum kitaplardaki tüm karakterler, karşımdan geçip giden bir trenin içindeler sanki. Neler yaşamışlardı, ben ne kadarına şahitlik etmiştim, hiç bilmiyorum şimdi. Neden hayatlarına dahil olmuştum, neden var olmuşlardı, kimler hangi hayat mücadelelerinden sonra yazmıştı bu karakterleri, hepsi kocaman bir muamma. İzlediğim tüm filmler, Pulp Fiction'ın giriş sahnesi ile gelişme bölümü kadar apayrı sanki, bir o kadar da içimdeki varlığını yeni yeni hissettiğim bir ağacın dallarına su yürüterek birleşiyorlar sanki. Bugün düşündüm, baktıkça haline acıyıp üzüldüğüm düşmüş bir çocuk var içimde. Korkmuş, titreyen, yorgun, tedirgin, gergin, ağlamaklı... Çok normal geliyordu bu hali. Aklıma hiç, elinden tutup kaldırmak gelmemiş. O kadar normaldi ki öyle olması, titremesi, kalbinin çırpınırcasına hızlı hızlı atışı, kuklacısı iplerini sabitlemiş gibi ellerini dahi hareket ettirememesi, jilet yutmuş gibi bir boğaz acısı... Tutup kaldırmak, hiç aklıma gelmemiş. Yerden güç alıp kendini ayağa kaldırabileceğini hiç düşünmemiş. Ne o kendine yardım edebilmiş, ne de ben. Biraz hatırlamak gerekti, boğazının alev almışçasına yandığı başka anlar vardı, sokaklarda koşuyordu önünde polis arabası, arkasında ambulans. Her bir zerresi titriyordu o zamanlarda da, hatırladı, zordu ama bitirmişti yolu, çıkmıştı o kürsüye. Çıkamadığı da olmuştu, onu da hatırladı, çıkamadığı zamanlarda güçlendirmişti onu. Tıpkı trendeki kitap karakterleri gibi, o zaman da etrafındaki insanlar bir görünüp bir kaybolmuştu. Fark etti birden, herkes bir görünüp bir kayboluyordu. Kendisi de görünüyordu ve kaybolacaktı. Dertlerine baktı, kaybolacaklardı. Tekrar hatırladı, gergindi, tedirgindi, umutları bitmişti, sonra bir anda adını duydu, kendini elinde bir bayrağı sallarken bulmuştu, sonra yanında bir sürü insan, kocaman sarılışlar, bir sürü gülüş, bir sürü gerçekleşmiş düş... Kilometrelerce uzakta paylaşılan bu mutluluk, gergin, yorgun, tedirgin, sıkıntılı anların sonucuydu. Düşmüştü içimdeki küçük çocuk, bir köşeye sinmişti. Umarım unutmazsın bunları küçüğüm. Kalk yerden, kendine yardım et, var gücünle it o zemini. Işıkların yeniden yansın, dolu dolu gülümsemek neydi hatırla, korkmamak, korktuğunda korkunu da yanına alıp yürümeye devam etmek nasıldı, hatırla. Unutma, gün sonunda bir kelebeğe dönüşeceksin, ne kadar yaşarsan yaşa o gün geldiğinde gözüne az görünecek nefes aldığın süre. Ve kalbin atmayı bıraktığında, muhtemelen bugün bu kadar seni köşeye sıkıştıran şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Neye ne kadar değer verileceğini öğren küçüğüm. Bu da hem senin kulağına hem de benim kulağıma küpe olsun. İnci küpeli kız gibi, bir kere taktın mı bir daha hiç çıkarma bu küpeleri."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/689/code/VwWpHVOZiBAXOzKsAvV2IyXbTgknowroP5eHX0JwVD1foBm6yS9RPCBmkRezgbiLrG5GjY1p4wRYpOj7rWhx5pI45NK09h0IvuNMvcCgWUyYNvQzzDKw59DO3Qqe5i61b7bc7Co0rLxNklnHUyJ2UD", "text": "Müzede, adımımı büyük ve etkileyici salonlara doğru attığımda, yoğun bir kalabalığın arasından sıyrılarak karşıma çıkan \"The Coronation of Napoleon\" tablosu, ilk bakışta soluğumu kesiyor. Tarihin en önemli anlarından birini, muazzam bir ölçekte ve olağanüstü bir detayla görmek, sanki o ana tanıklık ediyormuşçasına etkileyici bir deneyim sunuyor. Jacques-Louis David, Fransız devriminin ve Napolyon döneminin en önemli ressamlarından biridir. Klasik sanat anlayışı ve olağanüstü detaycılığıyla tanınır. David, bu tabloyu yaparken sadece tarihi bir anı değil, aynı zamanda o dönemin politik ve toplumsal atmosferini de yansıtmıştır. Tabloda, 2 Aralık 1804'te Notre-Dame Katedrali'nde gerçekleşen taç giyme töreni tasvir edilir. Ancak David, sadece bir taç giyme anını değil, aynı zamanda Napolyon'un hükümranlığının doğuşunu, gücünü ve tüm Fransa üzerindeki etkisini de gözler önüne serer. Tablonun en dikkat çeken yönlerinden biri, Napolyon'un kendini taçlandırması ve ardından eşi Josephine'e taç giydirmesi anıdır. Bu, Napolyon'un kendi kaderini ve Fransa'nın kaderini kendi ellerinde tuttuğunu simgeler. Tarihsel olarak, bu taç giyme anı, Napolyon'un Fransız devrimini kontrol altına almasının ve kendi imparatorluk dönemini başlatmasının sembolüdür. David, bu tabloyla sadece bir olayı değil, bir dönemin ruhunu da başarıyla yakalamıştır. Sonuç olarak, \"The Coronation of Napoleon\" tablosu, hem sanatsal açıdan hem de tarihsel açıdan önemli bir eserdir. Bu tabloyu yakından incelemek, tarihin bu önemli anına tanıklık etmek kadar etkileyici bir deneyim sunar. David'in detaycılığı ve ustalığı, bu tabloyu sadece bir sanat eseri olarak değil, aynı zamanda bir tarih dersi olarak da değerli kılar."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/69/code/KfhJWhKDEEL5c7u0GNCfCFWf9nOWTVEt3JoP6fYKC06xrXaYiZm8xR6gPjVxzRjIhS2oei0NVw0ABQGpWs9XHiC5D6ty91SDD8c7gW68isK9C0W4faH5LtsHYOg8rNR8CBYoaioxk59W8tlXpdwMUE", "text": "Genç adam yazı masasının başına oturdu ve sandalyesini büyük bir özenle düzeltti. Açık pencereden karşı kaldırımda henüz yeni çiçeklenmeye başlamış kiraz ağacını görebiliyordu. Bisikletiyle kaldırımdan geçen bir çocuğun ağaca çarpmamak için manevra yapışını izledi. Sokağın ruhuna şahit olmak, genç adam için nefes almaktan farksızdı. Güneş, baharın gelişini haber veren sıcaklığıyla bulunduğu odanın içini aydınlatıyordu. Günlerden ne olduğunun bir önemi yoktu çoktandır. Takvim artık belirsizleşmiş, yalnızca mevsimlerin gelişine bakılır olmuştu. Geceler kısalıyor günler uzuyor ve havalar ısınıyordu. Baharın sonları, yazın başlarında olmalıydılar. Genç adam düşüncelerini, üzerindeki bir örtü gibi çekip atarken daktilosunu düzeltti. Bu masanın başında yalnız düşüncelere hapsolup saatler geçirmeyi severdi. Ama bugün değil. Yarına yetiştirmesi gereken bir yazı vardı. Akşama ise yeni bir apartmana taşınan arkadaşının evine davet edilmişti. Geniş bir arkadaş çevresi olan ve kalabalıklarda rahat eden biri olmadığı için zihnini başına gelebilecek senaryolarla meşgul ettiği sıkıcı bir gece geçirmiş, aklında durumu uzun uzadıya tartmıştı. Şimdiyse üzeri dağılmış kağıtlarla kaplı yazı masasında oturmuş, kabul ettiği bu teklifi kendine bir meydan okuma olarak görüyor ve bundan içten içe haz alıyordu. Yazarken, gerçekte yaşadığı dünyadan ne kadar uzak kalabilirse yazdığı yazıları o kadar beğeniyor, kendinden olabildiğince bağımsız yazmaya çalışıyordu. Bir yazarın kendi hayatından esinlenmeden yazabilmesinin zor olduğunu bildiği halde kendine koyduğu bu kurala sadık kalmaya çalışırdı. Sokakta yanından geçen çiftlerin bir sözünü duyar ve hayatları hakkında tahminlerde bulunur, kendini onların yerine koyup geçmişlerini geleceklerini tahmin etmeye çalışmayı severdi. Durakta beklerken yanında beliren şık giyimli orta yaşlı adamın telefon konuşmasına kulak misafiri olur, onun bir bankacı olduğu kanısına varır ve yüzündeki gülümsemenin nedenini borsada yatırdığı paraların değer kazanmış olmasına bağlardı. İkinci el bir dükkanda bulduğu ve bazı satırlarının altı çizilmiş olan kitabı ile bir bankta otururken karşı evin önünde top oynayan çocuklara gözü dalar, onların aileleriyle geçirdikleri tatilleri, herkesin masada buluştuğu akşam yemeklerini hayal ederdi. Hiçbir çocuk yalnız ve mutsuz düşünülemezdi. Sayı saymayı mutsuzlar bulmuş olsa da içten ve kocaman gülmeyi çocuklar bulmuştu. Kağıtlar mürekkeple doluyor, genç adamın daktiloda gezen parmakları hızlanıyordu. Pencereden esen hafif yaz rüzgarı saçlarını okşuyor, burnuna sümbül kokuları doluyordu. Birden yazmayı kesti. Derin bir nefes aldı. Açık hava resim sergisinde gördüğü kız geldi aklına. Nerden hatırlamıştı onu? Badem gözlü ve güzel gülüşlü kızı o günden sonra hiç düşünmemiş, kız aklına bile gelmemişti oysa. Kesinlikle çocuksu bir şeyler vardı onda, diye düşündü. Tuhaf. Onu bugün, hatta hemen şimdi tekrar görmek istiyordu. Kağıtlarını aceleyle sıraya dizdi. Camdan son bir kez baktı. Güneş kızıla dönmüş, bulutlar gökyüzündeki yangının yeryüzüne inmesine engel olmaya çalışır gibi birleşmişti. Genç adam yazı masasının başından kalktı ve sandalyesini büyük bir özenle düzeltti. Nasıl olsa acelesi yoktu. Nereye gideceğine yola çıkınca karar verecekti. Ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi, ceketini asılı durduğu yerden alıp iki parmağıyla omzuna doğru attı. Kapının kapanırken çıkardığı gürültü hatırladığı son ses oldu. Tüm bunlar genç adamın kağıtlara döktüğü kelimelerinden ibaretti. İnanmak size kalmış."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/690/code/hC4rCuz9ptHxXROR5HYTItF4BrWRkWMWh2BPeGgsb8ixjkHyHdAKIzw8FaCzeOY4I0b24TImbLQLCGso2oJuWM4tzzT4iQuqz8aERTtDdqwNBR6NBAPsxNXF9Cvd7nXXUTsQg4GmrMdYwVT6oFvGF4", "text": "Bu ıssız şehri gri bulutlar bürüdüğünde, Yaşamımla bağımı keserken dudaklarından dökülen kelimeler, Sızayım yeniden kollarında, kaçır soğuğundan gecelerin. Uyurken izle beni, tenimden silinmesin izlerin. Bana okuduğun şiirler, kapısını aralar yüreğimin. Gir içeri, bir ömür ağırlasın seni yüreğim. Seninle var olan vakitler, sensiz vakitlerimi mahveder. Her zerremi yakar yanağıma değen gözyaşların. Yaşlarınla beraber bırak acıların da aksın. Ruhunun yara izlerinden kanlar değil aşk çağlasın. Aklımı kaybettiren gözlerin, en acı destanlarını anlatsın."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/694/code/a11DrT4IZm9Ibl1it3Pt6kz2ZLiVWDTXYMWjwCTQwy9l6eI4UjKeFXY1UaU3Pp1hvnCebq2Ah84993VlBIOe91QuDp5hSD7hbU6qCjIbaW5jEZuE1yziHPVKi8WsljWl2QKzB2NXocWHk237ulGDPw", "text": "-Hercule Poirot Eminim ki bu incelemeyi okuyan herkes duymuştur Agatha Christie'yi bir yerlerden. Hatta kitabını okumuştur belki, hayranı da olabilir kendisinin. Ben ne kitabını okumuştum kendisinin ne de karakterlerini biliyordum. Yalnızca Pera Palace Otel'e olan ilgimden dolayı orada yazmış olduğu iddia edilen kitabından haberdardım: Doğu Ekspresi'nde Cinayet. Geçenlerde filminin olduğunu görünce dikkatimi çekti ve izlemek istedim. Festival filmleri ve kurgu diziler arasında yeni bir seçenek gibi geldi gözüme. Filmde beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri filmin içinde İstanbul sahneleri olduğunu bilmekti. Çok da özlemişken, nasıl gösterildiğini merak etmiştim. İstanbul manzaralarını çok görmesek de Agatha'nın bizim buraları sevdiği belli. En azından İstanbul sarı bir efekt ile Arap ülkesi gibi sunulmamış. Film Kudüs'te ağlama duvarı önünde tam fıkralardaki gibi bir haham, bir papaz ve bir imamın şüpheli görüldüğü hırsızlık olayıyla başlıyor. Onların karıştığı bu vakayı çözmekle görevli dedektif -aynı zamanda Agatha'nın meşhur karakteri olduğunu öğrendiğim- Hercule Poirot'dan başkası değil. Kudüs'te çözdüğü bu davadan sonra İstanbul'a geçip biraz tatil yapmaya ihtiyaç duyuyor Poirot. Vapura binmeden önce yanına gelen görevli ile ettiği sohbet sırasında şöyle söylüyor: Bir şey ya doğrudur ya yanlıştır. İkisinin arası yoktur. Bu cümlesi aklımızda bulunsun, bizim için önemli. Sohbet sona erdikten sonra vapura binerek İstanbul yolculuğuna başlıyor. Şehre indiğinde ise yaptığı pideleri adeta sanat eseri olan Muhammed isimli fırıncı bir dostunun yanına gidiyor. Orada samimi bir dostuyla karşılaşmışken yanlarına İngiliz Konsolosluğu'ndan biri haber getiriyor. Bir vakayı çözmesi için tatil planını iptal edip derhal yola çıkması gerektiğini öğreniyor. Bunun için de az önce karşılaştığı ve Doğu Ekspresi adlı trenin sahibinin yeğeni olan arkadaşından kendisi için trende bir yer ayırmasını istiyor. Böylece Doğu Ekspresi maceramız da başlıyor. İçinde birbirinden önemli şahsiyetlerin yolculuk ettiği bu trende Poirot en azından yolculuğu sakin geçirmek isteyerek kitabıyla huzurlu vakit geçiriyor. Maalesef bu huzuru uzun sürmüyor ve onu bölecek kar kütleleri dağlardan raylara doğru gelerek treni raydan çıkarıyor. Kaza sonrası herkesin iyi olup olmadığını kontrol eden kondüktör bir odadan ses alamamasıyla şüpheleniyor ve işte o gece işlenen cinayet bu şekilde ortaya çıkıyor. Hareket etmek için sonraki duraktakilerin yardıma gelmelerini bekleyen bir trende, aralarında bir katille beklemek zorunda kalan yolcular varken onları bu durumdan tabii ki Poirot'nun kurtarması bekleniyor. Böylece trendeki her bir yolcuyla görüşme ve ipuçlarını toplama serüveni de başlıyor. Olayın suçlusu bulunana kadar siz de merakla ipuçlarını bulmaya çalışıp çok emin olduğunuz tahminler yürütüyorsunuz elbette. Fakat bana güvenin tahminlerinizin hepsinde yanılıyorsunuz. Filmin en tatlı noktası ise sizinle beraber Poirot'nun da bir konuda yanılmış olması bence. Poirot'nun en başta bahsettiği Bir şey ya doğrudur ya da yanlıştır, ikisinin arası yoktur fikri, bu cinayetle beraber değişiyor. Doğru ve yanlışın arası yoktu. Ama artık siz varsınız. Karar veremiyorum. Diyerek çok iyi bildiği bir şeyin yanlış olduğunu fark ediyor. Nasıl çözümlendiği ve bunu ne üzerine söylediği siz okurların filmi izlemesi ile anlayacağınız nokta tabii ki. Sonuç olarak ben filmi sevdim, eğer size ağır gelecek bir film izlemek veya yeni bir diziye başlamak için çok yorgunsanız bence bu zengin oyuncu kadrosu ve senaryo sizin için iyi bir seçenek olacaktır. 2017'de vizyona giren filmin yönetmen koltuğunda aynı zamanda filmin başrolü Hercule Poirot'a da hayat veren Kenneth Branagh oturuyor. Yalnızca küçük bir uyarıda bulunmak istiyorum. Eğer tam bir polisiye tutkunuysanız ve Conan Doyle, Dan Brown gibi yazarları okuyorsanız bu film size biraz hafif gelebilir. Yine de keyif alacağınıza eminim. Şimdiden iyi seyirler."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/695/code/vL64Ob3WP2DOSe1VV8gtoaxCTVaYyXvUEpym0GtdZzPSBwJDYIArgQBzBixYTww4Y62TozFLwVcGjM0CyNF2kTecPrgRWj3F2od39Lv7eIFWKHOqtPAxe7RizqrVTxpSOD9Vh80k3dIgVuQpsx1Uo3", "text": "Eskiden seni, başkalarına benzediğin ölçüde güzel bulurdum. Senden sonra başkalarını sana benzettiğim ölçüde güzel buluyorum. Kiminin burnunu, kiminin bakışını, kiminin gülüşünü, kiminin dudaklarını büzerek cık deyişini, kiminin ayaklarının uçlarını sürerek bana gelişini... Uzun zaman oldu, bana yüzlerce yıl geçmiş gibi geliyor, senin için aylar geçmiş olabilir. Evet, bitiyor -hatta bazen bitmesi de gerekiyor- ama bir şeyin doğru olması insanın canını yakmayacağı anlamına gelmiyor. Sen gittiğinden beri içim çok acıyor. Evet, bitti, en doğrusu da buydu, olmuyordu, olmazdık da... Ama yine de elim masanın üstünde sana hiç yollanmayacak mektuplar yazmak için boş kağıtlar arıyor. Seni özledim. Daha doğrusu bu özlemek de değil, ben senin yokluğunu hissediyorum. Özlemek bir beklenti ifadesi, sanki geri dönecekmişsin gibi çaresiz bir beklenti. Bense her geçen gün yokluğunu biraz daha fazla hissediyorum. Bu daha çok pişmanlıkla ilişkili. Bende bulamadığın şeyleri başkasında bulduğuna dair bazı söylentiler duydum. Kıskanç arkadaşlarının canımı acıtmak için yaydığı söylentiler olduğunu düşünerek avutuyorum kendimi. Belki haklısındır da, benimle yıllardır bir karış yol katedemedin -ilişkinin en başlarında karşılıksız bir çek gibi ortaya söylenmiş \"Evlen benimle.\" sözünü saymazsak- benden herhangi ciddi bir adım da göremedin. Sürekli \"Zaten aynı evde yaşıyoruz, birlikte bir hayatı paylaşıyoruz, daha ne istiyorsun ki benden?\" diye yakınarak bertaraf ettiğimi sandığım evlilik atakların bende bulamayacak olduğun bazı şeyleri örtbas etme çabasından başka bir şey değildi. Ben o adam değildim, hiç olmadım da. En başından beri senin evlilik hayallerini süsleyebilecek fakat o hayalleri hiçbir zaman gerçeğe dönüştüremeyecek biriydim. Bunun nedeni en son kavgamızda dediğin gibi sadece korkak olduğum için değildi. Bende sahte bir gebeliğin bitmek bilmez varoluşsal sancıları var. Kendimi ne sana ne bir şehre ne de bu dünyaya ait hissediyorum. Bende deplasman fobisi var. Örnekleri yine futbol üzerinden veriyorum özür dilerim. Halbuki hiç bir zaman o kadar da fanatik olmadım, bende aidiyet yetmezliği var. Bir kadına ait olma fikri hep biraz sorunlu gelmişti bana. Hayatta hayalini kurduğun kadını bulma ihtimalin nedir ki. Şimdi ise kaybettiğim kadının hayaliyle aynı evde yaşıyorum. Bak hayat beni bile değiştirdi demek ki. Yine kendi kibrinde boğulan birine yakışmayacak kadar kendime acımaya başladım. Kim bilir belki seni bir kez olsun görmek için kendime acındırma çabasıdır bu. Sanki son bir defa daha görsem her şey güzel olacakmış gibi. Bir yanım seni mutlu görmeyi, bensiz de yoluna devam ettiğini görerek avunmayı istiyor; diğer yanım ise seni gözyaşları içerisinde mutsuz bir halde hala unutulmadığımı görmeyi istiyor. Unutulmak hayatın bir insana verebileceği en büyük ceza... Bu kaçıncı gece yarısı sancısı, bu kaçıncı gönderilmeyecek mektup oldu bilmiyorum. Keşke bir roman karakteri olsaydım, keşke Nadya Ivanova adında bir hizmetçim olsaydı da sana göndermek için yazdığımı sandığı bu mektubu benden habersiz sana getirseydi. Bir yanlışlık eseri eline geçen mektup seni bedbaht edip akşamüstü doğrudan benim kapıma getirseydi. Ve bu rastlantı sonucu yüz yüze gelip bu mektupta yazdıklarımdan daha fazlasını sana söyleyebilseydim. Beni affetmeni, bir daha hiç bir araya gelmeyecek olduğumuzu bildiğimi fakat kimsenin senin gibi olmadığını, seni bir kez olsun görmek için kaç akşam sokağında yürümek için bahaneler uydurduğumu, sensiz arafta kalmış bir ruh gibi oradan oraya sürüklendiğimi söyleyebilseydim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/72/code/NgqU8v31C4mtIs3Rl5bEbJ87s7tWEwMMzjOPNF2mJ34i906gNG1xt4ZgMhlwwDxrJqdb9uzo1zP1yH52XoGTcoC2WLOgET5D1G9IDpvhQiGjv7wsYJ2HBMlOOLvY9qlpmQFa4PY29iaYDUloBpkreJ", "text": "Sizleri harika bir fantastik dünyaya davet ediyorum. Elflerin, büyücülerin, sahirelerin, canavarların ve efsungerlerin olduğu bir dünya. Yalnız şunu özellikle belirtmek isterim ki burada efsunger büyü yapan kişi değil, bu fantastik dünyada ücret karşılığı canavarları öldüren mutasyon geçirmiş insanlara verilen isimdir. Bunlara canavarları öldürmek için tutulan kiralık katiller de diyebilirsiniz. Bir efsungere ücretini verdiğiniz takdirde sizi herhangi bir canavardan kurtarabilir. En azından bunu bekleyebilirsiniz. Efsungerlerin yeteneklerinin normal insan seviyesinin çok daha üzerinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Efsungerlerin gücü temel olarak aldıkları eğitim ve geçirdikleri mutasyonlar sonucu; metabolizma, adrenalin salınımı tarzı, normal insanların kontrol edemedikleri vücutsal faaliyetleri kontrol edebilmelerinden kaynaklanır. Bedensel ve zihinsel özelliklerinde büyük değişikliklere sebep olan bu mutasyonlar sonucunda efsungerler tam bir yaratık avcısına dönüşür. Bir de yanlarında her zaman 2 kılıç taşıdıklarını söylemek lazım. Çelik kılıç insan için, gümüş kılıç ise canavarlar içindir. Hislerinin çok daha kuvvetli olmasıyla beraber aynı zamanda bazı işaretler kullanabilirler. Efsungerler, büyücüler ve sahireler tarafından ilk kez meydana getirilip üzerlerinde deneyler yapıldıktan sonra Cosima Malaspina adında büyücü işaretleri geliştirir. İşaretler her ne kadar basit düzeyde büyüler olsa da her bireyde bunun için potansiyel yoktur. Yine de mutasyonlar Efsungerlerde sınırlı da olsa bir potansiyel kazanmalarını sağlar. Dikkat edin bu büyülerden birisiyle sizlere istediklerini yaptırabilirler. Şimdi gelelim bu fantastik dünyaya nasıl gidebileceğinize. Andrzej Sapkowski tarafından yazılmış olan The Witcher fantastik kitap serisinde bu dünyayı bulabilirsiniz. Kitabın ana karakteri olan Rivyalı Geralt ise bir efsungerdir. Dilimize çevirdiğimizde değişik bir çevirisi olduğu söylenebilir. Özellikle orijinal isminin Wiedzmin yani Witcher olduğu düşünüldüğünde. Konuya dönecek olursak, kitapların konusu ana karakterimiz Geralt ve kaderiyle ona bağlı olan Ciri hakkındadır. Kadim bir güce sahip olan Ciri'yi himayesi altına alan Geralt, onu karşılarına çıkan bir çok tehlikeden korumaya çalışmaktadır. Orijinal adı Lehçe'de Wiedzmin olan fantastik kitap serisi 7 kitaptan oluşur. Ancak bu fantastik dünyaya insanları asıl çeken Polonyalı bir oyun şirketinin hikayenin hakkını satın almasıyla beraber oyununu piyasaya sürmesidir. CD Projekt tarafından 3 oyunu çıkarılan The Witcher oyun serisinin ilk iki oyunu yüksek seviyede bir itibar kazandırmasa da üçüncü oyun olan The Witcher: Wild Hunt oyunu ile beraber tüm dünyada muazzam derecede ses getirmiştir. Hikayesinin muhteşem işlenmiş olmasının yanında oyun grafiklerinin, atmosferin ve müziklerin oyuncuları mest etmesiyle beraber Sapkowski'nin dünyası harika bir üne kavuşur. Bu oyun aynı zamanda 2015 yılının en iyi oyunu ödülüne de layık görülür. Netflix' te bunların ardından geride kalmak istemez ve bir dizi çıkarmaya karar verir.2020 yılında The Witcher dizisi kitabın hikayesini adapte ederek izleyicilere sunulur. Oyunları oynamak isteyen saygıdeğer okuyucularım, oyunlara başlamadan önce hikaye hakkında bilgi almanızı öneririm. Oyunların, kitaplarda anlatılan hikayenin 5 yıl sonrasından bahsetmesinden dolayı ilk olarak oyunları oynamak ve hikayeye bu şekilde giriş yapmak kafanızı karıştırabilir. Fakat bunlar sizi özellikle The Witcher 3 : Wild Hunt oyununu oynamaktan alıkoymasın. Son olarak; eğer gerçekten bir efsunger olmak isterseniz Polonya'da bulunan Witcher Okulu nu sizlere önerebilirim."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/74/code/3pzbXVY2Sbxmi6hoG9cLITfkDmWp3AGhbHjC794E9li14O6zd8ScBclWxbz2A279MHU8nsT5NzL4Z8FL4ai7qgJbDjaV4Nc6jvaYSQQjhJajUK2GVrzlToJ7WXlF7tdd9IenN4v3LyiJHag74Hz1tN", "text": "Yakın ilişkilerimde yeterli ilgiyi alamıyorum, başkalarıyla yakınlık kurmakta güçlük çekiyorum, bana genelde soğuk ve mesafelisin diyorlar, terk edilmekten korkuyorum. Bu gibi düşünceleriniz varsa sebebi bağlanma stillerinizde gizli olabilir ve tüm bunların etkileyicisi hatta belirleyicisi size bakım veren kişi ile ilgilidir denilebilir. Bağlanma ile ilgili sorularımızın yanıtını, İngiliz psikanalist John Bowlby'nin temelini attığı bağlanma teorisinde bulabiliriz. Yapılan araştırmalar yaşamın ilk aylarından itibaren çocuğa temel bakım veren kişi ile çocuk arasındaki ilişkinin, bireyin gelecek yaşamındaki romantik ilişkilerinde büyük rol oynadığını ve ebeveyn ile kurulan bağlanma modeliyle ileriki yıllardaki romantik ilişkilerindeki bağlanma modelinin benzer olduğunu göstermiştir. Yapılan gözlemler ve çalışmalar sonucunda bağlanma 3 farklı kategoriye ayrılmıştır. Bunlar; güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanmadır (Heller ve Levine, 2018). Güvenli bağlanmaya göre; henüz yaşamın ilk aylarında ebeveyn, çocuğun ihtiyaç halindeki çağrılarına tutarlı ve istikrarlı yanıt verdiği zaman, çocuk kendini güvende ve değerli hisseder. Bu durumda da ebeveynin varlığından şüphe etmeyeceği ve olumsuz durumlarda yanında olacağına inandığı için güvenli bağlanma sağlanmış olur. İleriki zamanlardaki yakın ilişkilerinde de insanlara güven duyar ve yakınlık konusunda rahattır. Kaygılı bağlanmaya göre; ebeveynin, çocuğa ihtiyacı halinde tutarsız ve istikrarsız bir bakım vermesi yani bugün çok ilgili, yarın ise tam tersi bir o kadar ilgisiz ebeveyn olması durumunda temel güven ve yakınlık oluşmayacaktır. Birey ileriki yıllarında hep bu yakınlığı arayabilir. Bu bağlanma stiline sahip bireyler romantik ilişkilerinde terk edilmekten genelde çok korkarlar, bu yüzden partnerlerini kontrol etme eğiliminde olabilirler ve ne kadar yakın olurlarsa olsunlar partnerlerinin, onlara kendi istedikleri kadar yakın olmak istemeyeceğinden korkabilirler. Peki bu kişilerle nasıl daha sağlıklı ilişkiler kurulura gelirsek temel noktamız bu davranışların çocukluktan geldiğini bilmemiz ve kaygıyı artırıcı hal ve hareketlerde bulunmamamızdır. Kaygılı bağlanan birey terk edilmekten korktuğu için ona ben buradayım, yanındayım hissi verilmelidir. İlişkilerinde yoğun öfke yaşayabilirler, bu durumda karşı taraf kontrolü eline alıp ortamın sakinleşmesini sağlayabilir. Kaygılı bağlanan bireyin ise partnerine, Davranışlarımda daha dikkatli olacağım ama öfke kontrolümü sağlayamıyorsam bana biraz zaman verir misin? gibi yapıcı konuşmalarda bulunması önemlidir. Kaçıngan bağlanmaya göre; ebeveyn, çocuğa yeterli yakınlığı göstermediği ve ihtiyaçlarına karşılık vermediği zaman çocuk kendini güvende hissedemez ve yalnız hisseder. Bu yalnızlık sonucunda değersizlik hissi oluşur ve diğer insanların da ona değer vermeyeceğini ve onlar tarafından istenmeyeceğini düşünebilir, bu sebeple kendi kendine yetinmeye çalışır. Temel inançları: Başkaları güvenilir değil ve ben kendi kendime yetebilirim. olmaktadır. İnsanlara kendilerini istenildiği kadar açmaz, samimi davranışlar sergilemez, sergilemek isteseler bile içten içe hep reddedilme korkusu yaşadıkları için bu isteklerini yatıştırabilir ve yakın ilişkilerinde de partnerlerini hep bir mesafede tutma eğiliminde olabilirler. Bu kişilerle daha sağlıklı ilişkiler kurmamız için bu tür davranışların yine çocukluk yıllarından geldiğini hatırlamamız gerekir. Güven problemleri olduğu için bu kişilerin güvenini kıracak hareketlerde bulunmamak çok önemlidir. Çok fazla sınırları olduğundan dolayı da yakınlığa yavaş yavaş yaklaşılmalı, ısrarcı ve çok fazla ilgi bekleyen taraf olunmamalıdır. Yakın ilişkiler hayatımızın çok önemli bir parçasıdır ve bu ilişkilerimizdeki davranış ve tutumlarımızın çok eskiye dayandığını bilmek farkındalığımızı artıracaktır. Sahip olduğumuz bağlanma stilimizin değişmesi her ne kadar kolay olmasa da imkansız değildir. İlişkilerimizde bağlanma stilimize uygun partner seçiminde ve daha mutlu olabilmemizde, hangi bağlanma stiline sahip olduğumuzu bilmemizin ve kendimizi daha iyi tanımamızın faydasının olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/77/code/l874By9edy7gbzEXS8nIdp7AaMzB0z4lXw77zX2UiZNqkeS0dhtY0iccpL2caXiOspB1dOLYYrgzwGByTWWrdMTiwJouIKiICqtUPvMpUmzPE9jPuOw0wbHmQyDIJ7n5YPZJKAlAgvPzlaQcvEurpP", "text": "Yağmur bulutlarının ardında koyu bir kızıllık, Bir sayfa daha kapanıyor, ömür defterinde. Hüzne yakın bir his damlıyor içime, Gurbet akşamları daha bir efkarlı çöküyor, Yeni ayak basılmış bir memleketin soğuk tavrı tetikliyor yalnızlığımı. Kararmakta olan manzaramın ruh hali, ete kemiğe bürünüyor ellerimde. Ağzının kenarında çiçek açmış sözcüklerle karşılıyor kızları."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/78/code/GdUiF5GwUmmPQ0JEVNw3WrQSDHfv6Ix7HX4nrr7nyr6ctWjxMQrgkVuGwwRGvkHxzsG73u63LDtGg2qI4lVdVM8kxIlc5I1GYldYSY52zPjnVUZUMIDHmE7114WegZA8hcjPYIRKEHDLy5M8dfOfzq", "text": "Derin bir ölüm uykusundan uyanırmışçasına açtı gözlerini. Dili damağı birbirine yapışmıştı. Seslenip bir bardak su istemeyi düşündü, lakin tek başına yaşadığını hatırladı. Kalkmaya takati yoktu. Donuk gözlerini tavana dikti. Köşelerden örümcek ağları sallanıyordu. Elbise dolabının üst tarafları tozlanmıştı. Ama temizlik yapacak gücü mü vardı? Doksanı çoktan devirmişti. Belediyenin aşevinden gelen yemekler olmasa karnını bile doyuramazdı. Derisi bedenine bir beden büyük gelir olmuştu. Buruş buruş suratını eliyle sıvazladı. Derince iç çekti. Yavaşça doğrulup oturdu. Dört katlı bir apartmanın giriş katında oturuyordu. Kafasını pencereye doğru çevirdi. Güneş ışıkları gözlerini kamaştırıyordu. Bir elini güneşe siper edip İstanbul'da alışılagelmiş bir durum olan apartman bahçesinde kalmış, yıkılıp dökülmüş, yosun tutmuş, zarif işlemeli üç-dört Osmanlı mezarını seyre daldı. O an içini büyük bir korku kapladı. Ölüm adım adım yaklaşıyordu. Ölüm... Bu kelime zihnini uzun süre kurcaladı. İrkilmişti. Dönüp yatağın sağ yanına baktı. Boş yastık içini burktu. Bunayalı çok olmuştu ama kimsesi olmadığını hiç unutmuyordu. Ne bir eşi ne bir yoldaşı ne de bir evladı vardı şu hayatta. Manken olma hayalleriyle evden kaçıp İstanbul'a geldikten sonra memlekettekilerle de bağları kopmuştu. Yastığa bakmaya devam etti. Şu dünyadan tek başına mı göçüp gidecekti. Ardından bırakacak bir şeyi de yoktu. Hatıraları ise sadece kendi zihnine kazınmış levhalardı. Kendisi gidince onlar da silinecekti yeryüzünden. Hatta ölse cesedi kokana kadar kimse öldüğünün farkına bile varmayacak ve bu yatakta çürüyecekti belki de. Boş yastık gözüne mermerden bir mezar taşı gibi görünmeye başladı. Zihnini zorladı. Maziyi düşünmeye başladı. Aklına üniversite yılları geldi. Bir çocuğu sevdiğini hatırladı. Uzun boylu, yakışıklı ve en önemlisi de zengin bir çocuktu. Kendini zorlasa da ismini hatırlayamadı. Ama üstü açık kırmızı arabasını hiç unutmamıştı. O zamanlar bütün kızlar onun peşinden koşardı. Tabii kendisi de öyle. Zengindi çocuk, her şeyi vardı. Her şeyi! Biraz daha düşününce aslında hislerinin sevgi değil de hayranlık ve heves olduğunu anlıyordu şimdi. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama yüzünde anlamsız bir gülümseme belirmişti. Diğer yana döndüğünde komodinin üstünde duran yarım bardak suyu gördü. Elini uzattı. Birkaç damla içti. Geri kalanını da avucuna döküp yüzüne, gözüne sürdü. Geri dönüp bir boş yastığa bir de boynu bükük mezar taşlarına baktı. Aniden zihninde bir kıvılcım çaktı. Onu hatırlamıştı. Veysel'i... Veysel belki de şu hayatta onu gerçekten seven tek adamdı. Bilgili, kültürlü, ahlaklı, eli yüzü düzgün, iyi ve başarılı bir insandı. Hocaların gözdesiydi. Sürekli kimseye göstermediği şeyler yazardı. Her hafta bir çiçek getirirdi. İnce çerçeveli bir gözlük takar, felsefe ve edebiyatla ilgilenir, bol bol Türk kahvesi içer, zaman buldukça kitap okur ve küçük yaşta kaybettiği babasından yadigar olan köstekli saati yanından hiç ayırmazdı. 'Zaman' derdi, 'Zübeyde, zaman bizi biz yapan asıl mefhum. Hayatın bitişlerine ve günlerin başlangıçlarına geçirilmiş bir eklem. Gülüşlerimiz, ağlayışlarımız, dünlerimiz ve yarınlarımız...' Zübeyde bu sözlerden hiçbir şey anlamazdı. Hoş umurunda da olmazdı zaten. Zira Veysel'in kendisi bile umurunda değildi. Sadece ödev yaptıracağı, borç isteyeceği veya işi düştüğü zamanlarda uğrardı yanına. Veysel bunu bilirdi lakin bir insanın, hele ki sevdiği kızın kalbini kırmayacak kadar olgun bir adamdı. Hep yardım etti, her zaman destek oldu ve her dediğini yaptı. Ama bir sorun vardı. Veysel beş parasızdı. Üniversite giderlerini bile zor karşılar, sabahtan akşama kadar çalışıp eline geçirdiği üç kuruşu da kitap, kahve veya Zübeyde için aldığı hediyelere harcardı. Zübeyde ona yüz vermiyordu ama Veysel'in pes etmeye niyeti yoktu. Yine bir gün işi düşmüştü Veysel'e Zübeyde'nin. Aradı ve sahilde her zaman oturduğu banka gelmesini söyledi. Veysel biliyordu o bankı. Hiç beraber oturmamışlardı o eski bankta ama Zübeyde hakkında her şeyi bilirdi. Hemen üstünü başını düzeltti. Kitaplarını yanına aldı ve krem rengi pantolonu ile yurttan çıktı. Koşar adım yürümeye başladı. İçinde bir umut belirmişti. 'Acaba sonunda hislerime karşılık bulacak mıyım?' diye düşündü. İçi içine sığmıyordu. Birden bir haftadır çiçek götürmediğini hatırladı. Hemen yol üstündeki bir çiçekçiye girip sarı ve kırmızı güllerden oluşan bir buketi kaptı. Son parası ile çiçeklerin ücretini ödedi ve hiç durmadan yoluna devam etmeye başladı. Gözleri sarı güllere takılmıştı. Aslında sarı gül ayrılık demekti. Karşısına bu buketin çıkmasının bir sebebi mi vardı? Kafası karışmıştı. 'Yok canım, ne olacak? Zaten aşkıma bir karşılık bulamıyorum ki.' diye söylenip nefes nefese yürümeye devam etti. Sonunda yetişmişti. Zübeyde yolun karşısındaki bankta arkası dönük olarak oturuyordu. 'Biraz zor durumdayım. Kemal'in doğum günü. Gözüne girmek için güzel bir hediye almalıyım. Senden borç para isteyecektim.' dedi. Veysel'in sinirleri bozulmuştu. 'Yine mi o züppe!' diye geçirdi içinden fakat bozuntuya vermeden devam etti. 'Sen, aptal kitapların ve bu saçma sapan çiçekler! Bıktım tamam mı? Bir daha bana çiçek falan alma!' dedi ve buketi Veysel'in yüzüne savurdu. Veysel donakalmıştı. Zübeyde ellerinin arasından kayıp gidiyordu. Arkadaş olarak dahi olsa onunla konuşmayı, yanında olmayı seviyordu. Şimdi bunu da kaybedemezdi. Kendine geldiğinde Zübeyde karşı kaldırıma çoktan geçmişti. Hemen atıldı ve hızlı adımlarla yolu yarıladı. Ani bir fren sesi ve bir çığlıkla irkildi Zübeyde. Arkasına dönüp baktığında Veysel'in yolun ortasında kan revan içinde yattığını ve kanlarının sarı güllere bulaştığını gördü. Hemen Veysel'in başına koştu ama iş işten geçmişti. Yine bir aşk hikayesi başlamadan bitmişti. Ama Zübeyde o an için bir insanın ölümüne, hem de kendisini sevdiği için ölmesine üzülmekten çok buna neden olduğu için korkuyordu. Bir karga sesiyle irkildi Zübeyde. Hayallerden sıyrılmıştı ama gözbebekleri nehir pınarlarına dönmüştü. Boş yastığa dökülen damlalar karmaşık şekiller çizmişti. O an Veysel'in yanında olmasını o kadar çok istiyordu ki. 'Keşke ona karşı böyle davranmayıp bir şans verseydim, bugün burada tek başıma kalmaz onun da ölümüne neden olmazdım. Şimdi anlıyorum ki yıllar sonra onun ölüsüne bile aşık oldum.' diye söylendi. Yüreği özlem ve kederle yanıyordu. Bir 'ah' çekti. Nasıl olmuştu da daha dün ne yediğini veya kaç yaşında olduğunu bile hatırlamazken yıllar sonra bile bunları hatırlayabiliyordu. Derisinin çekildiğini ve anlının terlediğini hissetti. O an kalbine şiddetli bir ağrı saplandı. Kalp krizi geçiriyordu. Biraz çırpındı. Fakat yaşlı bedenin dayanma gücü kalmamıştı. Birkaç dakika içinde son nefesini verdi ve kafası yanına doğru düştü. Ölü gözleri bahçedeki mezarlara doğru dikilmişti."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/79/code/iXQfLV5xJaoVVMRrasaOJSx6Wb6m48uER7t9OWL9hwJQmYICDiFi3mDeDR96yQoDCTPNDPFkSTvJWHL5v8VLyCkNN1OsAlWCBCX9m4zd8R8gM0ubL9mDLiha7CfdTFncv1xGSdkbUpKxEosqAVT7M6", "text": "Bir tek sen bana iyi geliyorsun..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/81/code/RP13iTJ73w2zLfUtteIwyTULTjHL5XAkt8SFq5UpDLfAHiNsGtIds13sXSY3EorN7cPuc3Gk7TntXwjGL5TwIgPEd82BKTKFMVqfgRgCxmhKPdJx4m7hZJfgEG0FAwXE6wkYYOZMGc9HWUUduZWX3H", "text": "Yaz akşamlarının bir kokusu vardır. Ağaçlar, deniz esintisi, gökyüzü, çiçekler ve çimenler birleşmiş ve hep birlikte ortaya bu kokuyu çıkarmışlar gibi.. Bu kokunun duyulduğu geceler insan bir nebze üşür ve üzerine bir hırka veya bir şal alması gerekir. Gökyüzü açıkça seçilir ve böceklerin sesleri duyulur. Bütün bunlar bana ilk başta çocukluğumu hatırlatıyor. Böyle akşamlarda yetişkinlerin konuşmalarını dinleyerek bazen annemin kucağında, bazen bir kanepede, bazense başımı bir masaya dayayarak uyuyakalırdım. O uyuyakalışların küçük ve korkulu gönlümde yarattığı huzur hala hatırımda. Hala bazen kalabalık yerlerde uykuya dalmaya çabalayarak o huzuru bir kez daha elde etmeye çalışıyorum. Fakat artık tıpkı dünya gibi ben de değiştim. Artık o küçük çocuk gibi kendimi annemin, babamın veya herhangi bir kişinin huzuruna tamamen bırakamıyorum. Ve o teslimiyet, tüm karışık, gürültülü ve aslında ürpertici olan o yerlerde uyuyakalmamı sağlayan en önemli etkendi. Kulağımda insanların söylediği cümleler yankılanırdı. İlk başlarda seslerin kime ait olduğunu dahi ayırt edebiliyordum. Fakat sonra yavaş yavaş sesler sanki tek bir ağızdan çıkıyormuş gibi gelmeye başlıyordu. Daha sonra ise cümlelerle kelimeler birbirine karışıyordu. Hayalperest bir çocuk olduğumdan her gece hayal kurardım. O gecelerde kurduğum hayalleri yıllar sonra şimdi hatırlayamıyorum. Fakat şu yaşımda bile hayaller sayesinde uykuya dalabildiğimden o gecelerin hayallerinin de huzur barındırdığından eminim. O zamanlar kargaşa yoktu hayatımda. Sakın ha bunu bir çocuğun kargaşaları ört bas eden bakışından sanmayın. Kendi içimde, kendime göre sorunlar yaşıyordum fakat dış dünyam korkunç felaketlerle çalkalanmıyor, annem babam yaşıyor, para sıkıntısı çekmiyorduk. Dünya o zamanlar benim için oldukça kolay bir yerdi. Yaz akşamlarının keskin kokusunun bana hatırlattığı diğer bir zaman dilimi ise birkaç yıl önceye dayanıyor. Dış dünyanın, korkunç felaketlerinin hepsini üstüme sürmeye henüz yeni başladığı bir dönemden bahsediyorum. Düşünceleri karmakarışık bir hal almış ve dünyası tepetaklak olmuş bir genç olan ben, yaz akşamları her gece balkonda benliğim, fikir hayatım ve en çok da aşk üzerine saatlerce, günlerce hatta aylarca kafa yoruyordum. Bazen yıldızları izlerdim ve kilometrelerce ötedekilere ansızın ulaşabilirken bir sokak öteye olan uzaklığa hayret ederim. Daha sonraları anladım ki mesafeleri belirleyen metreler değil duygularmış. O yaz akşamları gözüme uyku girmez ve çoğu zaman güneş doğduktan sonra odama dönerdim. Aradan geçen yıllar bir masanın üzerinde bile sonsuz huzurla uyuyabilen o çocuğu yok etmiş yerine her gece düşüncelerin ağırlığı altında iki büklüm olmuş, gençliğin henüz en başında olan o uykusuz beni getirmişti. Bugün ise aynı kokuyu balkonumda duyuyorum. O iki insan da yok artık içimde. Ne huzurla uykuya dalabilecek kadar çocuk aldanışına sahibim ne de dünyanın üzerime yüklediği dertler, tasalar ve kederlerle uykularıma mal olacak kadar savaşıyorum. Fakat değişmeyen tek bir şey var, aşk üzerine düşünmek. Ömrümün sonuna kadar da değişeceğini düşünmüyorum. Ve unutmayın, yaz akşamları çok güzel kokar, dikkat edin..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/82/code/zydMKjxo5hTtFyrlbkGaY106gniqL353hPbi5ChtDzLvo3luaIllj67PysKCNtX16X0dKLf9leSnenK2ZOCFythAsEe83tQblGfyM8JqazJ3FckZrCQK74EzV5lDHdN6hkzrSn8Rug6BebS6RNHWeg", "text": "Uzatsam köklerimi toprağa, sımsıkı sarılsam ona, Hiçbir anıyı unutmadan, kütüğümde yaş alsam. Selamlasam güneşi her sabah ve akşam. Rengarenk yapraklarımla, toprağın boş tuvallerini boyasam, Tüm bitkilere, canlılara ev sahipliği yapsam, Hissetsem, tüm dünyanın nefes alıp verişini, Anlasam hem ölümün hem yaşamın kıymetini. Bilmiyoruz, elimizde var olan şeylerin kıymetini, Gökyüzü hep orada, ama bilmiyoruz bakmayı, Bilmiyoruz, yuva denilen şeyin varlığının kıymetini, Bilmiyoruz, asıl yuvanın her zaman kalbimizde olduğunu, bir kedinin yapabildiği gibi... Bilmiyoruz, başkalarına nasıl yardım edeceğimizi, bir çiçeğin yapabildiği gibi... Farklı bir canlı gibi görsem hayatı. Bazen diyorum ki, bir insan olmasam, Ne kendimizi ne de başka bir şeyi..."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/83/code/bAL8Z0iBuDIQR5pn5bDVXJcqpy6KfuhJ6sDIgL1aqQtRDfx2rfsy71KMLc4EiFRZFok2wU88YtWadRLAVaQ3G3PxH2BOIl5QDSCmC8im0PK9znnR7yUbdvuYiry5a3t1uYlFOlBJTICSaDhtZ2LVJx", "text": "Şu an Paris yolundayım. Varmama 1 saat kadar bir zaman var. Kalan zamanımı bu yazıya ayırmaya karar verdim. Şimdiden belirtiyorum, bu aslında kendime yazacağım bir yazıydı; sonra dedim ki gezmek isteyenler için de belki bir rota çıkar. Yani size bir profesyonellik vadetmiyorum. Çayınız kahveniz hazırsa başlıyorum. İçimde Sharapova'yı ön koltukta izleyen Bülent Serttaş heyecanı var. Zihnimde sürekli Midnight in Parisi döndürüyorum (Güzel filmdi şimdi, hala izlemediyseniz izleyin bence. IMDb'si 7.7). Bunun dışında öyle kilise kilise gezmeye, görülecek 25 yerin 25'ini de görmeye niyetim yok. Kendi çapımda takılmayı planlıyorum. Meali sokak sokak gezeceğim. Türk ve dünya edebiyatçılarının sıklıkla uğradığı kafeleri gezmek planlarımdan biri. Düşüncesi bile heyecan sebebi olmuştur hep benim için. Mesela yazar burada ne düşünmüş, şair ne yazmış; yani aslında tam olarak aradığım: Ne hissetmiş ve nasıl betimlemiş? Aradığımı bulsam da muhtemelen bu yazıya yetişmez. Yetişse de belki kendime saklarım. Bakacağız artık. Kafeleri araştırırken Hoca Tahsin Efendi isimli bir zatın Paris'e git hey efendi akl u fikrin var ise / Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e dediğini de okudum; bu edebiyatçıların Paris günlerinde hep jurnal tuttuklarını, tutmayanların pişman olduklarını da. Türk Edebiyatında Paris adlı bir kitap bile var. Sırf bu kente özel söylemlerin toplandığı bir kitap... Hava 28 derece şu an, biraz hissettirdi de o yüzden belirtme gereği duydum. Yanlarından geçtiğim insanların konuşmalarını duyuyorum, muhteşem bir aksan! Her an Namika gibi: Je ne parle pas français / Aber bitte red weiter diye seslenebilirim. Fransızca da öyle bir dil ki hani biraz zorlasam anlayacakmışım gibi de hissediyorum... Lidl'ı Almanya'dan mütevellit tanıdık bulunca bir şeyler satın aldım oradan. Artık otele kadar Parisianlığımdan eser yok; Bim poşeti var elimde. Bir sanat galerisine girdim. Eserler mükemmeller ama aynı zamanda korkutucular da. Konsept genel anlamda daydream, disgrade, darkness üzerine. Görevli kız aşırı tatlıydı. Benim Fransızcam, onun da İngilizcesi olmadığı için hissikablelvuku ile anlaştık. Olsun ama insanın önce anlaşmaya niyeti olacak. Bana bir sürü sergi kartpostalı verdi. Umarım tekrar gelirim ve diğer sergileri de ziyaret edebilirim. Sırada Cafe de Flore var. Paris'in en ünlü kafesiymiş. Adını Roma mitolojisindeki çiçek tanrıçası Flora'dan almış. En ünlü müdavimleri Picasso, Sartre ve Camus olarak geçiyor. Çilekli tart ve soğuk kahve istedim. İtiraf etmeliyim, içtiğim en iyi soğuk kahveydi. Tart da bir o kadar iyi. Kalite asla tesadüf değildir. buraya en uygun motto olurdu herhalde. Kahve o kadar iyiydi ki her yudumu kutsayarak içtim denebilir. Neyse şimdi Şanzelize'ye gidiyorum. Emin değilim ama Türkiye'de bir kafe var sanırım aynı isimli, bu yüzden gözümde nargile içen bir kalabalık görüntüsü canlanıyor. Şimdi bu konuya bir update vereceğim inşallah. İsminin yazılışı beni şaşırttı, gerçi Şanzelize olduğunu da sanmıyordum herhalde. Upuzun bir cadde ve Dior gibi yüksek kalibrede mağazalar var. Ünlü olduğunu hissettiğim kişiler korumayla geziyorlar. Üzülmeyin korumasız olanlar da var benim gibi... An itibarıyla Ressamlar Tepesi'ndeyim. Tepe derken cidden tepeymiş burası. Tepecik falan değil. Golden hour zamanı... Her ölümlü şu kısıtlı ömründe en az bir defa Paris'te golden hour deneyimi yaşamalı. Denizi yoksa da denizi olan bir şehir hissiyatı veriyor Paris. Geceleri de neredeyse her yer açık. Kaldığım otelin karşısında Hindistanlı bir adamın minik bir bakkalı var; o bile açık. Ben saat 23'te kısıtlama başlıyor sanıyordum fakat metrodaki görevli artık kısıtlama olmadığını söyledi :). Metroların kullanımı çok basit; otobüsler, yani en azından o an benim denk geldiklerim, çok temiz ve klimalı. 3 bölge için geçerli olan günlük bilet ise 10 Euro. Akşam Eyfel'e gittim. Etraf bildiğiniz çayır çimen, kule görece büyük bir parkın tam ortasında kalıyor. Yerde aynı Sultanahmet'teki gibi küçük, ışıklı Paris figürleri satılıyor. Eyfel Kulesi'nin, Fransız Devrimi'nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Expo 1889 Paris Fuarı'nın giriş kapısı olması için inşa edildiğini biliyor muydunuz? Şimdilerde Paris'in simgesi olsa da bir zamanlar Paris'in görsel itibarını zedeleyebileceği dahi düşünülmüş... Sen Nehri'nden bahsetmesem olmaz. Paris bu nehrin çevresine kurulmuş ve üzerine farklı noktalarda 37 tane köprü inşa edilmiş. Neyse, çok da teorik bilgi vermek istemem. Bir Google'ladığınızda hepsi çıkıyor zaten. Biraz daha ilginç bir şeyler arayanlar için Ekşi Sözlük'teki seine nehri'nin gizemli kadını başlığını önerebilirim. Bugün otelden çıkış yaptım. Sorunsuz bir konaklamaydı. Biraz önce Louvre'a gittim ama maalesef kapalıydı. Şimdi ünlü mezarlığa doğru gidiyorum ama aklım hala Ressamlar Tepesi'nde... Sanırım en çok beğendiğim bölge orasıydı. Ahmet Kaya'nın mezarının üzerine kendi adlarını yazanlar olmuş. Bir de bu temizlenmiş hali. Nasıl bir kafa Allah'ım. İnsan ne dese bilemiyor cidden. Gurbette akşam oldu yine rüzgar peşindeyim. Nur içinde yatsın... Pasajları gezdim. Kahire Pasajı kapalıydı, içerde inşaat vardı sanırım. Cour du Commerce Saint-Andre, Grand Cerf ve Bourg l'Abbe en çok beğendiklerimdi. Paris'in 2. bölgesinde bulunuyorlar. Yeniden Ressamlar Tepesi'ndeyim. Bir müzisyen, akordiyonuyla La Vie En Rose çalıyor... Tam hayal ettiğim gibi :). Bir amcayla tanıştım ressamlardan; sevgilisi Türk'müş, kendisi Macar. Notre Dame Lisesinde beraber okumuşlar ama ayrıntılar çok havada kaldı. Malum dil problemleri... Sonra bir şeyler yemek için Yunan restoranını anımsatan bir yere oturunca başka bir ressamla daha tanıştım. Portreni çizeyim dedi ve yok demeye kalmadan başladı çizmeye, neyse ben de ses çıkarmadım. Muhabbeti güzeldi o sebepten yani. Yoksa portre benden çok Dua Lipa'ya benziyordu... Çok kıpırdamışım da ondan böyle olmuş :D. Zamanında Mısırlı bir kızı çok beğendim, sonra gidip Mısır'da ziyaret ettim onu, ama orada bambaşka biriydi... dedi. Dedim Hocam olur öyle şeyler sen çok takılma... Çok muzip ve aynı zamanda insan sarrafı bir beyefendiydi diyebilirim. Bunu hakkımda yaptığı yorumlardan çıkardım tabii ki. Bu arada Paris'te her konu tek bir konuya bağlanıyor. Türkiye'de siyasete denk denebilir. Bir ara bunun psikolojik tahlilini yapsak hiç fena olmaz. İlber Ortaylı'nın Bir şehir nasıl gezilir? önerilerini 7/7 tutturuyorum. Bunu belirtmeden geçemem. Bence de bir şehir aynen böyle gezilir, fazlası olabilir ama eksiği yok. Şimdi bu yazıyı bana kalsa yüz kere daha düzenlerim ve siz de biliyorsunuz ki bunun bir sonu yok. O yüzden benden şimdilik bu kadar. Son olarak gezdiğim yerleri de basitçe aşağıya sıralıyorum. A la prochaine! - Galerie Arts Factory - Cafe de Flore - Pere Lachaise Mezarlığı - Champs-Elysees Caddesi - Grand Cerf Pasajı - Cour du Commerce Saint-Andre - Montmartre - Sacre-C ur Bazilikası - Eyfel Kulesi - Sen Nehri"} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/84/code/4cLwEEMkYC3Yn2fNpJLyXlS6lDJqoI1lIA4t3D0hILJimYx0XUowGeYA9RV4IydzvpFfzc3CMlmn5gRCrZlW7LvAUQv8qQEgfW02YZD7HbVWGANDoEqUJS6T0jDc1ZaKXETphY3vtMUnsZ9ebM0LMf", "text": "Biri bir göz işliyor her duvara. Biri bir kadın oluyor saçlarını savura savura. Biri bir atomla oynuyor yer altında."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/85/code/Bt8rXXRTrmNX9rEvcuKD9HfAjWRkzh8W713BygkZnBa6QefK8QCpRrAclmWujmUSKiTTIOovV851xGZrKqvFXTffUW3iYr82JehC6qvfhglcpotUnxdFxR49uYkznAojLQtSrOKr4Ff99lPepgrwVk", "text": "Yine o hisle sarılıp sarmalandım. Uzun zaman olmuş, unutmuşum nasıl hissettirdiğini. Yürüyorum ya hani bir yolda, bazen engebeli, bazen düz, bazen tırmanmam gerekiyor, bazen geri dönmem... İşte tam dümdüz bir kısmındayken o yolun, ayağımın altındaki toprak adeta bir rögar kapağı gibi açılıyor ve dipsiz bir şekilde düşmeye başlıyorum. Ruh dünyamda bunları yaşarken de odamda yalnızım ve adeta zamanın ağır çekim akışında boşluğa boş gözlerle bakıyorum. Kıl kıpırdamıyor odada. Her şey ama her şey yerli yerinde. Sandalyemde oturuyorum. Masadaki kalemlik bir an ilgimi çekiyor. Ortam iyice sessizleşiyor ve hayal dünyası ile gerçek dünyam birleşiyor. Sandalyem üzerinde düşmeye devam ediyorum. Nasıl bir hismiş unutmuşum. Tekrarlıyorum. Çünkü unutmasaydım yapmazdım. Aynı hatayı tekrarlamazdım belki yüzüncü defa. Sonuçta, kalp kırıkları tamir edilmez, yapıştırılınca aynı da durmazlar. Ama toplamazsan da bir yerlere batarlar. İncinebilir... İncitebilirsin. Hasılı duramazsın böyle. Bir şeyler yapman gerekir. Bir de olay yerine ilk vicdan gelir. Vicdan senin o kapkaranlık boşluğa düşüşünde gözünü senden ayırmayan biri gibi seninle düşer de düşer. Sana doğru seslenir durur. Hiç gözünü kırpmaz. Ne kadar seninleyse o kadar hissedersin düştüğünü, o kadar duyarsın sesini. İkinizi de kurtarmak istersin ama önceliğin vicdanındır. Onu susturmak istersin. Şu kadar var ki iyi bir vicdan susmaz. Ne kadar sesini kısmaya çalışsan da ya sustuğunu sanırsın ya da duymazlıktan gelirsin. Ve benim gibi böyle bir hatayı tekrarladığında fark edersin ki hiç susmamış, hep bir şeylerden yakınır durur, fark etmeni beklermiş senin. Evet vicdanım. Varlığını bir daha hatırlattın. Tebrikler! Lütfen şimdi de yardım et egomu yerlere vuralım. Çünkü beni çürütmeye devam ediyor. Sadece isterim ki kaybetmeyelim ona karşı. Kırıkları toplamak da bir özür ile olsun önce. Belki düşmeye bir dur deriz. Özrümüz kabul edilir de emin oluruz, daha fazla düşmekten kurtulduğumuzdan. Ama emin olamayız, yukarı tekrar çıkıp çıkamayabileceğimizden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/86/code/SNpGIHelmPQ19UWBny2rSvCtSq1uK9gWWsom320A7fDhexmTvao0LAqW2sairU6hOwL3TZNzx0UQbJCnlSyrIRPvj6g16irzi4f34c0aahaB5T8gcGfFcAg6biAhrKXPaOTh5ytBPfxQ1dAtzN9phO", "text": "Uzun zamandır okuyacağım kitabı anlık hislerime göre seçip okuyorum ve bu sayede kitaplar birden aklıma düşerek, bir yerlerde karşıma çıkarak ya da kitaplıkta gözüme çarparak kendi zamanını belirlemiş oluyor. Kitaplarımın doğru zamanı benden daha iyi seçtiğine eminim artık. Tatar Çölü de kendi zamanını belirleyen kitaplardan. Bir kitabın, bir yazarın kendi zamanını belirlemesi ne demektir? Gününü ve saatini önceden asla bilemeyeceğimiz bir anda, gece yarısı hırsız nasıl gelirse öyle ansızın ruhun saklı odalarına sızmak için uygun anı beklemesi, bunun için fırsat kollaması demektir. Dino Buzzati, evimi, hayatımı ve sırlarımı işgal ettiğin için benden özür dilemene gerek yok. Şüphesiz, artık bana bakanlar gövdemi görürler. Lakin başka yerdeyim. Kafamda revolverdan yapılı bir soru işaretiyle ben Bastiani Kalesi'ndeyim. Şuna inanıyorum ki, kitapta bahsedilen Bastiani Kalesi hepimizin içinde. Hepimizin içinde aşamadığımız Bastiani saklı. Ruhun irinleri! Onları oradan söküp atmak mümkün değil mi? Quasimodo'nun kamburu gibi sırtımızda taşımıyoruz ya onu, niye söküp atalım? Ruhumuzun en derininde kendimizden bile saklıyoruz bu çıbanı. Üstelik her şeye yeniden başlama hakkımız da yok. Ama gelin biz her şeye yeniden başlayalım. Başlayalım elbette, ama önce Bastiani Kalesi'ni tanıyalım. Ruhumuzdakini değil tabii, Rilke'nin Tanrısı gibi kişisel bir mesele bu. Ben Giovanni Drogo'dan bahsediyorum. Onun içinde bulunduğu Bastiani Kalesi'nden."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/87/code/mdTDhQihnI7ENeWizhHuYH3JESkA5ANYsROJISNvnaJSBOtA079OFOl6XnG8NkXeX1YCkb7IC7cwVTpKAgS7o9o3ZaaLtl25LQt5cSO9YcJ0rN7MsVbTRRU8HQ9Yk8649aHCeBlKcMKt6sq88TFOYL", "text": "Ben Büşra, 25 yaşındayım. İstanbul'da doğdum, burada yaşamaya devam ediyorum. Ortaokulda Bilfen Koleji'nde lisedeyse özel bir fen lisesinde tam burslu olarak okuduktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi %100 İngilizce Endüstri Mühendisliği bölümüne yerleştim. Mezun olduktan hemen sonra da Life & Art isimli internet girişimini kurdum. Life & Art ile sanatı ve tasarımı, her gün kullandığımız ürünlere entegre ederek hayatımızın bir parçası haline getirmeyi amaçlıyoruz. Özellikle liseden beri sevdiğim şeyler üzerine kendi işimi kurmak hayalimdi. Üniversitede de endüstri mühendisliğini bu yüzden tercih etmiştim ama tam olarak nereden başlayacağıma karar vermek uzun zamanımı aldı çünkü çok fazla şeyi aynı anda seviyordum. Kitaplar şiirler okuyordum, müzikallere tiyatrolara gidiyordum, seramik yapıyordum, resim çiziyordum, kaligrafi denemeleri yapıyordum, pasta tasarlıyordum, enstrüman çalıyordum; hepsini de çok seviyordum. Sonunda bunların hepsinin ortak yanının eşsiz olan, heyecanlandıran, keşfetmeye yönlendiren sanat olduğunu fark ettiğimde markamın temelinin de sanat olmasına karar verdim. Ben çizime amatör olarak başladım, özel bir kursa gitmedim. Hep çizim yapmak istiyordum; renk renk kalemler, boyalar, fırçalar çok dikkatimi çekiyordu. Aynı manzaraların farklı ressamlar tarafından resmedildiğinde bambaşka hisler, dünyalar oluşturuyor olması çok etkileyici geliyordu. Üniversitedeyken sadece hobi olarak, Youtube'dan izlediğim videolarla denemeler yapmaya başladım, burada karakalemden suluboyaya her alanda sıfırdan başlayarak çizmeyi resmetmeyi öğreten çok fazla kaynak vardı. Benim başlamak isteyenlere önerebileceğim iki şey var. Birincisi; başlangıçta mükemmeli aramadan, kendine çok yük yüklemeden sadece renk çalışmaları yapıp basit şeyler çizerek gözlem yeteneğini ve motivasyonunu artırmak. İkincisiyse sabırlı ve istikrarlı olarak çizmeye devam etmek. Çünkü deneyimledikçe ortaya koyduğunuz eserler güzelleşmeye başlıyor, zamanla gölgeleri ışıkları nerelerde kullanacağınızı düşünmeden fark etmeye başlıyorsunuz, zamanla kendi tarzınızı buluyorsunuz. Öncelikle gerçekten sevdiğiniz, tutku duyduğunuz ve inandığınız bir alan bulduğunuzda korkmadan, mükemmel koşulları aramadan hemen başlamanız gerekiyor. Çünkü mükemmeli aradığınızda elinizde ne kadar güzel bir şey olduğunu farketmeyip hep daha iyisinin peşinde koşup durduğunuz bir kısır döngüye giriyorsunuz. Ben de ne yazık ki bunu yaptım, mükemmeli ararken ertelediğim işler, belki de kaçırdığım fırsatlar oldu. Ama durup baktığınızda yaptığınız şeylerin değerini farkedip, sizin içinde kaybolduğunuz detayların sadece sizin endişeleriniz olduğunu ve yola çıkmadan bir yere de varamayacağını farkettiğinizde mükemmeli aramaktan vazgeçiyorsunuz ve o noktada çok güzel işler ortaya koyabilmeye ve karşılığını almaya başlıyorsunuz. Aslında girişimcilik için birebir bir bölüm diyemeyiz. Endüstri mühendisliği çok geniş bir alana yayılıyor ve tek bir şey öğretmek yerine genel bir vizyon kazandırıyor. Kısaca insan, malzeme, bilgi gibi faktörlerden oluşan sanayi ve hizmet sektörlerinin yürütülmesi ve geliştirilmesi için sistem model ve yöntem önerileri ortaya koymak ve oluşabilecek sorunları önceden farkedip çözümler üretmek diyebilirim. İşletmelerin başarısını artırabilecek bilgi ve teknolojileri kullanma becerileri kazandırıyor. Mezunlarının yaptığı işler genelde 3 kategoriye ayrılıyor, ya özel sektörde üretim veya yönetim alanında çalışılabiliyor, ya akademisyen olarak üniversitede kalabiliyor yada benim gibi kendi girişimini kurmayı tercih edebiliyor. Ben endüstri mühendisliğini seçerken kendi işimi kurmak istediğimi biliyordum; bu bölümle hem yönetim hem üretim alanlarını bir arada öğrenmek istemiştim. Dersleri gördükçe hangi alana yönelmek istediğinizi de belirleyebiliyorsunuz, ben işimi kurarken ve yönetirken bana daha çok yardımcı olabileceğini düşündüğüm derslere yöneldin. Kendi markamı kurarken de bir şirketin nasıl kurulup geliştirileceğinden, üretim aşamalarının nasıl olması gerektiğine kadar aldığım eğitime dayanarak kararlar verdim. Kadın girişimci olmanın olumlu ve olumsuz yanlarından ziyade çalışma hayatında kadın olmanın olumlu ve olumsuz yanları günümüzde de devam ediyor. Kadın erkek eşitliği konusunda her alanda olduğu gibi çalışma hayatında da eşit olduğumuzu kabul ettirip eşit değerler görebilmek için ne yazık ki kendimizi kanıtlamak ve daha çok çalışmak zorunda kalıyoruz. Toplum bu konuda artık daha bilinçli, çok güzel gelişmeler oluyor ama gene de daha yolumuz var. Örneğin son zamanlarda kadınlara verilen sosyal ve maddi destekler arttığı için mutlu olsam da, bir gün çok başarılı bir kadın yönetici olup bu konulardaki gelişmelere ne kadar örnek olabilmek istesem de; kadın olduğum için şaşırılarak değil de sadece alanımda çok başarılı bir yönetici olduğum için şaşılarak anılacağım zamanların gelmesini tercih ederim. Ben endüstri mühendisliği seçerken de erkek ağırlıklı bir sektör olduğu için beni vazgeçirmeye çalışan birçok konuşma gerçekleşti. Bu konuşmaları yapan kişiler ne kadar iyi niyetle kendi deneyimlerinden yola çıkarak konuşuyor olsa da bu durumu değiştirmek için biz yeni nesil kadınlar her alanda var olmalı, yapabildiklerimizi göstermeli, bizden sonra geleceklerin yolunu kolaylaştırmalıyız."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/91/code/qPYTiDvl4ovi8yxCjPq382sli3ZQaYQvuEA2FdNmbcINbEmav2GUP7ZCQNTFG6kx1XBxFlbOAyuZ8uGBLLCp4oUV4W3f2SG1X4iN3p0Xf1ww5a1NRBcDLbOz4NbELDzcCgt2Db8vjgzIvDlOjgEHS6", "text": "Doyuma ulaştığımız nokta, bundan iyisinin olamayacağının farkına vardığımız an, daha fazlası için çabalamanın anlamsız geldiği o vakit veya hayallerimizi elde ettiğimiz, sonunu gördüğümüz, bir tepeden hayatın kalanına baktığımız zaman... İşte tam o zaman iki yol çıkar önümüze ya yeni hayaller kurmalı ve farklı hedefler belirlemeli ya da bu doyumun bize verdiği hazzı sonuna kadar tadıp bu mutluluğun bir daha gelmeyeceğinin bilinciyle yavaş yavaş yitip giden o an'ı tüm derinliğiyle içimize çekmeli, hafızamıza bütün ayrıntılarıyla kazımalı ve kalan ömrümüzde bundan iyisini beklememeyi öğrenmeliyiz. Lakin elbette geleceğe umutla bakmanın, geçmişe saygısızlık olmadığını bilerek yarınlara uyanmalı. Güzel yarınlarda buluşmak dileğiyle kendine iyi bak sevgili okur."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/95/code/UeLw2zWUDMvz9WoEBr7wq7ig4Hmpd1akeO5VBeNV3gdHrod0vjuHZ58qyyMrmjrIifvo7VmIlHY4kwRwbZuekG9HkJEkElz8uL6PUE2U69XVCbAP0C4nXnKU7cYDpP7ctQixHMgN2cXhPCF2ZKuYQ1", "text": "Adam düşünüyordu. Düşündükçe yürüyor, yürüdükçe düşünüyordu. Attığı her adımda zihnine binlerce düşünce doluyordu sanki. Bu yolculuğa nerede başladığını unutmuştu. Belki işten eve gidiyordu belki de evden işe. Her şeyi unutmuş yalnızca yürüyordu. Yolda tanımadığı insan çehreleri görüyordu. İçten içe seyretmek istiyordu onları. Ama uzun uzun bakamıyordu. Korkuyordu çünkü, insanlar bakışlarından düşüncelerini okuyacakmışçasına hemen kaçırıyordu gözlerini. Başını öne eğip yoluna devam etti. Aşık bir çiftin önünden geçti. Birbirlerine ne denli sevdayla baktıklarını görünce kendi aşkları geldi aklına. Tertemiz aşkları, ihanetler, entrikalar ve sonu gözyaşı olmuş sevdaları.. İnsanın hayatında yaşayabileceği en kıymetli duyguyu düşündü. Buna verebileceği cevabı aşık çiftin gözlerinden okudu. Adımlarını burda sonlandırmak istemesine rağmen ilerlemeye devam etti. Bir çocuk parkının önünden geçti. Yaklaşık 10-12 tane çocuk büyük bir neşe ve heyecanla oyun oynuyorlardı. İçlerindeki bütün saflığı ve bütün inancı bu oyunlara adayan çocuklara imrenerek baktı. Onlar aldandıklarının farkında olmadan, bunu idrak etmeye yaşlarının elvermediğinden oyunlara dalmışlardı. Oysa kendi hayatını düşünüyordu da, bütün bir ömrü de böyle geçmemiş miydi? Aklının kestiği yaşlarda dahi insan oyunlarla geçirmiyor muydu ömrünü? Çocukların yanına gidip onlarla oyunlar oynamak istemesine rağmen yoluna devam etti. Bir mezarlığın önünden geçti. Bu mezarlıkta farklı din ve ırklara ait insanların yattığını farklı şekil ve yazılardan oluşan mezar taşlarından anladı. Yerin üstünde oluşan bu farklılıkların yerin altında olmadığını unutuyoruz. Toprak hepimize adil davranıyor. Hiçbirimizi ayırmıyor, birbirimize üstün saymıyor. Hepimiz biriz. Görünüş aldatmasın bizleri gerçekler yerin altındadır. Mezar taşlarında göz gezdirirken kendi ölümü geldi aklına. Bu düşünce onu ürküttü ve hızlı adımlarla yoluna devam etti. Kendi evinin önüne geldi. Doğduğu, büyüdüğü, ilk kez aşık olduğu ve ilk kez bahçesinde bisikletten düştüğü bu eve uzun uzun baktı. Küçükken rengi beyazdı bu evin, ne zaman sarıya boyadık? Ne ara büyüdüm ben az önce koşuyordum şu bahçede. Annem nerde, acaba yemek mi pişiriyor? Hayır annem değil o, eşim. Yıllar ne çabuk geçti diye düşündü oysa daha dün annemdi şu pencereden bana gülümseyerek bakan. Düşüncelerine ket vurmaya çabalayıp evine girdi. İçerisi sıcacıktı. Üstelik nefis yemek kokuları geliyordu. Mutfağa gidip eşine sarıldı. İnsanın hayatında yaşayabileceği en kıymetli duygu işte tam burdaydı. İnsanın hayatı aşkla geçmeliydi. Eşine onu sevdiğini söyledi. Onun gözlerindeki parıltıyı görünce bunu her gün defalarca kez söyleyeceğine dair kendi kendine söz verdi. İçeri çocuklarının yanına gitti. Çocukları oyuncakların ortasına oturmuş gülüşüyorlardı. Onları uzaktan seyrederken yaşamının ne denli değerli olduğunu aslında sık sık unuttuğunu farketti. Oyunlarla ve aşkla geçirdiği yaşamın değerini sevdiklerine veda etmedikçe idrak edebilir miydi? Ölümden kaçamazdı insan ama anın kıymetini de unutmamalıydı diye düşündü çocuklarına sarılırken."} {"url": "https://rafdergi.com/rafonline/article/98/code/q0nwhNNGrURWkPNCeCqEbmYWZjRQe0lBqimE7D09tcV9r8zePgen3PLWufvrYywSTkvtnqBw8D1F76GrQEzGSZWTwCwqYd9GfX282hJBA51pZAT4D2CIO2ZVdgOVR1Ckkj74BqxuJ7plEQVHA5jYRx", "text": "İnsan ruhunun bir parçası, hayvan sevgisini tadana kadar uyanmaz."}