{"url": "https://oldmag.net/2013/03/01/retrospektif-no-one-lives-forever-2/", "text": "The Operative: No One Lives Forever, ki daha sonra sadece No One Lives Forever olarak anıldığı için ikinci oyunun adı da bu başlık üzerinden devam etmişti, Monolith tarafından geliştirilip Fox Interactive tarafından dağıtılan, 2000 senesine damgasını vurmuş efsane bir oyundu. Başta yalnızca Windows için çıkan oyun o kadar sevildi ki; daha sonra Playstation 2 ve MacOSX'e de port edildi. 1960'ların temasına sahip olan NOLF oldukça başarılı hikayesi, dönemine göre etkileyici grafikleri, mükemmel müzikleri ve Cate Archer karakteri ile gerçekten unutulmaz bir klasik. Kıyafetler, voice-acting, diyaloglar, espriler ve genel ambiyansı ile 60'ların ajan filmlerinin hissiyatına sahip olan seri üzerine bu alanda başka rakip gelmedi. Eski bir suçlu olan Cate Archer, erken yaşta kaybettiği İskoç soylusu annesinin, ve karısının ölümü üzerine yitip giden İngiliz lordu babasının köklü bağlantıları sayesinde bu geçmişi bir kenara itip, Dünya barışını koruyan gizli organizasyon Unity'de ajan olarak çalışmaya başlıyor, biz de oyun süresince onu canlandırarak bu maceralara tanık oluyoruz. Yayınlandıktan kısa bir süre sonra oyun dergileri ve eleştirmenlerin çoğu NOLF'ün 1998'de piyasaya sürülen Half Life'tan sonra yapılmış en iyi FPS oyunu olduğunu ilan etti. Birçok Yılın Oyunu ödülü aldıktan sonra 2001'de ekstra bir bölüm içeren Yılın Oyunu Edisyonu yayınlandı. Bu edisyondaki ekstra bölümde H. A. R. M. üssünü barındıran egzotik bir adaya tatil yapmaya giden Cate Archer'ın, söz konusu üssü etkisiz hale getirmesine şahit oluyorduk. Oyunun başarısı üzerine bir sene sonra No One Lives Forever 2: A Spy in H. A. R. M.'s Way isimli ikinci oyun geldi. Birçok kişi NOLF2' nin bu seriyle ilgili son oyun olduğunu zannetse de 2003'te iki oyunun arasındaki olayları başka bir perspektiften anlatan Contract J. A. C. K.'de var. İki oyuna da daha sonraki yazılarımda değineceğim. Şimdi The Operative: No One Lives Forever'a odaklanıyoruz. No One Lives Forever'ın yeri benim için çok ayrıdır. Bilgisayar almanın PCGold adı verilen bir müesseseye binlerce dolar dökmekle eş değer olduğu bir dönemde, bozulduğu için aylarca beklediğim, delirdiğim, çıldırdığım emektar bilgisayarım No One Lives Forever yüklenmiş biçimde, donanımsal açıdan da upgradeolarak gelmişti. Fakat çeşitli nedenlerden ötürü henüz eve getirilmemiş, babamın işyeri de bilgisayarım için geçici ikametgah yeri olarak belirlenmişti. Bu nedenle her haftasonu büyük bir heyecanla babamın Gülhane'deki iş yerine gidiyor, kayısı suyu ve kağıt kebabı eşliğinde kendimden geçercesine No One Lives Forever oynuyordum. Hayatımda 14 Vestel monitörde görüp daha mutlu olduğum herhangi birşey olduğunu zannetmiyorum. Missfortune in Morocco Neymiş bu ya? diye tıkladığım NOLF ikonu sayesinde karşıma çıkan inanılmaz dünyanın ilk bölümüdür. Bu bölümde Batı Almanya'nın Amerikan Büyükelçisi Morris Munroe'nun Fas'a tatile gitmesi ve oyundaki düşmanımız olan H. A. R. M adlı organizasyonun hedefi haline gelmesi anlatılıyor. Brief ekranında aldığımız uyarıya göre adam kör denilebilecek kadar bozuk gözlere sahip ve neredeyse de tamamen sağır. Bu nedenle tehlikede olduğunu anlaması için Munroe'nun kensine güvenmememiz gerekiyor. Munroe'nun otelini tam karşıdan gören bir daireye yerleşip kendisinin varışını beklemeye başlıyoruz. Görevimiz Munroe'nun sağ kalmasını sağladıktan sonra Grand Caravan Hotel'da amirimiz Bruno ile buluşmak ve herhangi bir sivilin bu olaylardan zarar görmesini engellemek. Cephanemiz.45 kalibrelik sniper tüfeği Hampton Carbine ve NOLF'ün en güzel özelliklerinden biri olan ikircikli casus silahlarımız da var: Bozuk para ve zehirli bıçak görevi gören bir saç tokası! Bölüm sırasındaki konuşmalardan Cate Archer'ın Unity operasyonlarına çıkabilmek için 4 sene beklediğini öğreniyoruz. Aynı zamanda görevimizi tehlikeye sokabilecek bir köstebeğin varlığından da haberdar oluyoruz. Birkaç sene önce bir başka köstebek, 50 Sterlin için, evet yanlış duymadınız 50 Sterlin, dışarıya bilgi sızdırarak İstanbul'daki bazı ajanların ölümüne sebep olmuş. Bölüm sırasında sağdan soldan gelen suikastçileri temizlemeye çalışırken, etraftaki sivillerin komik diyaloglarına ve sürekli bağıran bir eskiciye de şahit oluyoruz. Ama sadece iki gündür buradayız! Onu biliyorum. Ama Kanada'da yabancı bir ülke fakat bu kadar yabancı değil. Ama buraya gelme sebebinin bu olduğunu sanıyordum, yani baya farklı olması. Neden rahatlayıp keyfine bakmıyorsun? Eğer endişelenmeyi kesersen eğlenebilirsin. Tabii ki haklıyım. Hadi yürüyelim ve biraz manzara görelim. Bunun dışında etraftaki gazete manşetleri, bulduğumuz kanıtlar, gizli notlar ve yazışmalarda birbirinden eğlenceli göndermelerle dolu. Bir başka diyalogta da 60'lardaki Hippie akımı gereği ayakkabı giymeyi reddeden çiçek çocuklarla dalga geçiliyor. Zaten serinin tamamında genel olarak Amerikalılarla ve soğuk savaş dönemi ile açık açık alay edildiğini görebiliyoruz. Bütün Amerikalı kızların neden ayakkabılardan bu kadar nefret ettiğini anlamıyorum. Bu çok garip görünüyor. Ama zaten Amerika çok garip bir ülke. Kız deli olabilir ama çok çekici. Sen zaten hep deli karıları çekici buluyorsun. You look like you need a monkey! Fas'ta Bruno Lawrie ile buluşmak üzere çatışmadan çatışmaya koşarken, hedeflerimizden birine musallat olan bir maymun satıcısına rastlıyoruz. Adam, kapıdaki silahlı korumaya zorla maymun satmaya çalışıyor. Eğer satıcıyı ya da maymunu öldürürseniz, görev başarısız oluyor bu arada. Aman diyeyim! Oyun süresince 60'larda casusluk sektöründe geçerli olan seksitliği ve Cate Archer'a uygulanan negatif ayrımcılığı da görüyoruz. Cate tüm çabalarına rağmen kendisi dışında gelişen nedenlerden ötürü başarısız olduğunda bu durum onun kadın olmasına bağlanıyor. 1967'deki sosyal hayatın dinamikleri kadar, mimari ve yaşam alanları konusunda da başarılı bir görselleştirme sunan No One Lives Forever, oturduğunuz yerden zaman / mekan yolculuğu yapmanızı sağlıyor. Bugünün teknolojisi ile basit görünen grafiklerin o zaman için çok başarılı olduğunu unutmayın. Hatta Cate Archer içerdiği 1700 poligonla kendi dönemi için bir oyunda modellenmiş en gelişmiş karakter. Mekanlar halıda yürürken farklı, betonda yürürken farklı ses çıkaran topuklu ayakkabıyı düşünecek kadar detaylı biçimde tasarlanmış ve oynanışa ciddi anlamda etki eden unsurlar barındırıyorlar. Bu yüzden bölüm tasarımlarının her yerinden 60'lar fışkırıyor diyebiliriz. 2010'da düzenlenen bir ankette En iyi kötü adam diyalogları ödülünü alan 2001 yapımı No One Lives Forever, oynanışı olumlu yönde etkileyen mizah kalitesi ile bugün bile benzerleri arasından sıyrılıyor. Üyelerine maaşlı çalışan gibi yaklaşan H. A. R. M.'ın klasik bir iş yeri mantığında paylaşılmış bildirgeleri de en az diyaloglar kadar komik. I have posted photographs of Agents Lawrie and Archer on the bulletin board. Study them carefully. If you fail to recognize the subjests, I'll assume something is wrong with your eyes and remove them for you. D. V. A secret international organization dedicated to protecting humanity from megalomaniacs bent upon world domination. Hikaye boyunca Archer, Unity tarafından Fas, Doğu ve Batı Almanya, Karayipler, Alpler ve Uzay'a gönderiliyor; bir gemi enkazına dalış yapmak, düşen bir uçaktan paraşütsüz atlamak, roket yatağında binlerce derecelik ısıdan kaçmak ve dış uzaydaki bir uzay istasyonunda casusluk görevlerini yerine getirmek gibi durumlarla başa çıkıyor. Oyun klasik bir FPS'nin öğeleri ile Thief gibi gizlilik öğesine dayalı oyunların özelliklerini karıştıran başarılı bir yapıya sahip. Bir görev ister güvenlik görevlileri, kameralar ve köpeklerden saklanarak; isterseniz de ortama silahlarla dalarak biritirilebiliyor. Her iki yöntemin de kendine göre avantaj ve dezavantajları var. Fakat seslere, etrafta bırakılan cesetlere hatta kar üzerindeki ayak izlerine bile duyarlı olan düşmanlardan saklanarak oynamak; etrafa silahlarla dalmaktan çok daha zevkli. Oyunun en önemli özelliklerinden biri de Archer'ın hizmetine sunulan Santa'nın enteresan silahları. Genellikle kadınların çantalarında taşıdığı günlük objelerden oluşan bu özel silahlar; ruj şeklindeki bombalar, parfüm şişesindeki zehirli gazlar, maymuncuk ve bıçak olarak kullanılabilen saç tokası, fotoğraf çekebilen ya da kızılötesi görüş sağlayan güneş gözlüğü gibi şeylerden oluşuyor. Etrafta ceset bırakmamak için Body Removing Powder, düşmanları şaşırtmak için Robot Kaniş hatta evrak çantası görünümünde bir Rocket Launcher kullanabiliyoruz. Oyunun bazı bölümlerinde motorsiklet ve kar aracı da sürebiliyoruz. Monolith No One Lives Forever üzerinde çalışmaya, bir önceki hiti Shogo: Mobile Armor Division'ı yayınladıktan sonra başlamıştı. Shogo: Mobile Armor Division da öyle bir oyun ki; ayrıca değerlendirilmeyi hak eden, olması gerektiği şekilde hatırlanmayan, hatalarına rağmen muazzam, dönemine göre mükemmel bir oyun! Sonradan öğrendik ki satış grafiği ve oyun dergilerinden aldığı puanlar oldukça başarılı olan Shogo, tüm bunlara rağmen yaratıcı ekibin beklentilerinin gerisinde kalan bir projeymiş. Monolith'in yaratıcı beyni Hubbard'ın söylediğine göre Shogo'da yapmak isteyip de yapamadıkları ve zaten hiç yapmamış olmaları gereken şeyler No One Lives Forever'ı tasarlarken kendilerine büyük bir yol gösterici olmuş. No One Lives Forever döneminde üzerlerinde olan baskı o kadar yoğunmuş ki, 1998'deki Blood II: The Choosen'dan sonra çıkaracakları en büyük oyun olan NOLF'ün geleceklerini belirleyecek şey olduğunu söyleyebiliriz. Birincil amacımız, oyuncunun 60'lardaki aksiyon, macera ve casusluk filmlerindeki gibi hissetmesini sağlamak. Bunu sağlamak için bir dizi karakteristik özellikle işe başladık. Oyunun yapısında Amerikan klasiği Charade (1963) veya Where Eagles Dare (1968) gibi dramatik twist'ler olmalıydı. Kötüler etkileyici ve ikna edici, karakterimiz ise rekabeti seven ve güçlü özelliklere sahip biçimde resmedilmeliydi ki, istediğimiz etkiyi verebilelim. Tabii ki Our Man Flint, Danger: Diabolik veya Get Smart'taki gibi enteresan silahlar ve geniş bir cephanemizin olması da kritik bir özellik. Egzotik mekanlar, unutulmayacak anlar, ölümüne müdaafa ya da inanılmaz gizlilik gerektiren durumlar... Bunların her biri 60'ların ruhunu canlandırmak için ikna edici şekilde oluşturulması gereken elementlerdi, biz de bunu başardık. Konu da daha sonra ikinci oyunda gördüğümüz senaryoya benzer bir şekilde ilerliyordu: Sovyetlerin süper-gizli silah programı için çalışan Doğu Almanyalı bir bio-fizikçinin H. A. R. M tarafından kaçırılması üzerine Adam'ın olaylara oyunun mizah tonu dahilinde müdahil olması ve bizim oyuncu olarak bu müdaheleyi yönetmemiz! 1999'un yazına gelindiğinde Monolith oyundaki ana elementleri değiştirmeye karar verdi. Çünkü oyun dergileri ve basın, seriyi sıklıkla James Bond oyunları ile karşılaştırıyordu. Hubbard'a göre niyetleri sadece 60'ların casusluk temasına uygun bir oyun yapmaktı, James Bond stili bir oyun yapmak değil. Bu nedenle, Bond imalarından kurtulmak ve yaratıcılıklarını vurgulamak için ana karakteri ve arkaplandaki hikayeyi değiştirdiler ve yolun sonunda Unity adlı hayal ürünü bir organizasyon için çalışan kadın kahramanımız Cate Archer yaratılmış oldu. Ana karakterin kadın olması seriyi yalnızca Bond Franchise'ından sıyırmakla kalmadı; aynı zamanda daha ilginç ve dramatik bir hikaye ve görsel açıdan daha zengin bir dünya yaratma imkanı da doğurdu. Eğer Cate Archer olmasaydı, Adam Church'ü aynı dönemin diğer ünlü kahramanlarından ayırmak inanılmaz derecede zor olacaktı; olağanüstü yakışıklı, zeki, bilgili, becerikli bir ajan... Bu özellikleri bir kadına uyguladıklarında, dönemin sosyal ikliminden ötürü farklı ve ilgi çekici bir kırılıma da kavuştular: Ne kadar üstün ve becerikli olursa olsun, cinsiyeti yüzünden kendisini ispatlamak zorunda olan bir kadın! Ve işler yolunda gitmediğinde, normalde beklenenden daha fazla azar işitmek zorunda kalan bir sosyal önyargı kurbanı! Bu tema oldukça beğenildiği için ikinci oyunda da, ufak tefek diyaloglarda kadınların neden suç işlemediğini tartışan teröristlere şahit olduk. Kendi aralarında kriminal kariyer yapmaktan imtina eden kadınları sorguluyor, bunun nedenini bulmaya çalışıyorlardı. Cate Archer'ın yaratılması göründüğü kadar kolay olmadı. Sayısız konsept, skeç, kostüm tasarımı, saç stili, isim hatta uyruk arayışı sonunda Cate Archer doğdu. Hubbard'a göre hem dönemin ruhunu yansıtan hem de 3d olarak çalışan bir model bulmak kolay iş değildi. Sonunda oldukça başarılı bir model olan Mitzi Martin'i temel alarak Cate Archer'ı tasarladılar. Bu durum biraz da Fox Interactive'in pazarlama stratejisinin sonunda gerçekleşti; çünkü Fox'un feature film için kullandığı uluslararası casting departmanından yararlanmışlardı. Cate'in seslendirmesini aynı zamanda oyundaki Inge Wagner'ı da seslendiren Amerikan seslendirme sanatçısı Kit Harris üstlendi. İlk başlarda güçlü bir İskoç aksanı kullanıyorlardı fakat oyunun İskoç prodüktörlerinden biri bu aksanın fazla alt sınıf vurgusu taşıdığını söyleyince İngiliz vurgusuyla yeniden seslendirme yaptılar. Üstelik değişiklikler bununla sınırlı kalmadı. Bond serisindeki Nobody Lives for Ever romanı ile çakışmaması için No One Lives Forever önüne Agent Archer'ı refere eden The Operative takısını getirdiler. Ama buna rağmen herkes oyunu No One Lives Forever olarak tanıdı ve bu şekilde refere etti."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/03/taschen/", "text": "Almaya yeltendiğim, 'Kütüphanemin koleksiyonluk köşesine yakışır' dediğim kitapların çoğunun Taschen'den çıkması benim için bir tesadüf değil. Taschen'le tarihimiz eskilere dayansa da ilk gerçek temasımız Tate Modern'ın geniş kitap arşivini barındıran Museum Shop'ta gerçekleşti. Taschen'in yalnızca kendine ait kitapları satan bir şubesi, Türkiye'de henüz yok. Fakat Remzi Kitabevi, Nezih Kitabevi, Bilimsel Eserler vb. yerlerde Taschen'in -bulabildiğiniz- katalog ve kitaplarını satın alabiliyorsunuz. Yeni çıkan koleksiyonları, kitap ve serileri bulmanın zorluğu malum. Çeşitlilik hususunda da, Taschen New York gibi ünlü bir şubeye sahip olmamamız acı verici. Umarım birgün İstanbul'da da baktığımız her yerde kıyafet satan mağazalar, yiyecek / içecek satan cafe'ler ve ATM'lerin önünde uzun kuyruklar oluşmuş banka şubeleri dışında bir dükkan görebilme şansımız olacak. Ünlü markaların Reseller modelinden hallice işletilen mağazalarını görmekten ben sıkıldım. Sizin de aynı şekilde düşündüğünüze eminim. Tabii ki İnternet üzerinden alışveriş yapmak ya da Taschen mağazaları olan ülkelerden kitap almak her zaman bir seçenek... Fakat hiçbiri şehrinizde, burnunuzun dibinde bulunan bir kitap dükkanından dokunarak, sayfaları karıştırarak ve kağıt dokusunu elinizde hissederek kitap seçmenin yerini tutmuyor. Acaba gümrüğe takılır mı? ya da Bagaj limitim dolar mı? diye düşünmeden, özgürce alışveriş yapabilmek her insanın hakkı. Umuyorum ki zamanı geldiğinde, ilgili yönetmelik ve uygulamalar bu şekilde düşünen insanların işini kolaylaştıracak şekilde yapılacak; şimdiki gibi neredeyse imkansızlaştırarak değil. Yayınevinin hikayesi 1980'lerin Almanyası'nda, Köln sokaklarına kitap sergisi kavramını getiren Benedikt Taschen ile başladı. Almanya'nın dünya edebiyatına bir hediyesi olan Sanat Almanaklarını ticari bir forma kavuşturan Taschen; bu atılımıyla kısa bir sürede ün salarak, sanat ve edebiyat dünyasının dikkatini çekti. Taschen Comics adı altında, sahip olduğu geniş çizgi roman arşivini paylaşıma sunan Taschen; sanatla ilgili ilk kitabı Picasso'nun ardından yayınlarının yönünü ve içeriğini değiştirerek, baskıları 20'den fazla dile çevrilen bir Yayınevi olmayı başardı. Güçlü görsellerin, sanatın, kadınların, fetiş öğelerin ve erotik fotoğrafların da yer aldığı kitaplar; her sene heyecanla beklenen koleksiyonluk eserler haline geldi. Kitapların yanı sıra, baskılarındaki ikonlaşmış fotoğraf ve illustrasyonları kartpostal, zarf, poster vb. hale getirerek dünyanın hemen her köşesindeki yayın evi ve kırtasiyelerde satabilecek bir dağıtım ağına ulaştı. Bu yazıyı yazmamın nedeni Londra seyahatinde edindiğim London kitabının bende yaratmış olduğu etki diyebilirim. Taschen'in sitesinde İngilizler'in ünlü Punk grubu The Clash'in kült şarkısı London Calling ismiyle taçlandırılan kitap, kapağından, tipografisine, kaynakçasından, baskısına Taschen'in ruhunu yansıtıyor. Hayatın her alanında ilham almak için kullanabileceğiniz bu kitap; Londra sokaklarını dolaşırken bana çok yardımcı oldu. Mihenk taşı haline gelmiş mekanları, dükkanları, sanat eserlerini Taschen'in perspektifinden faydalanarak gezdim. O yüzden biraz da bu kitaptan bahsetmek istiyorum. Ünlü İngiliz yazar Samuel Johnson'ın bir deyim haline gelen bu sözü sanki Londra'nın tarihini özetliyor. Hayatın her türlü dinamiğini yansıtan, yaşamaktan bıkmayanların ve keşfetmekten yorulmayanların adresi olan Londra; Taschen'ın London kitabında mimarisiyle, ismiyle özdeşleşmiş noktalarıyla, sokaklarıyla, stiliyle, sanat etkinlikleri ve tarzıyla adeta eşsizliğini vurgulayacak şekilde belgeleniyor. Hergün değişen ve gelişen bu şehir; yüzden fazla fotoğrafla, ünlü repliklerin ve Londralı'ların günlük hayatlarındaki deyimlerin eşliğinde, kült kitaplar ve filmlerden anların katkısıyla, ünlülerin yazdığı paragraflarla süslenerek bir bütün haline getirilmiş. Viktoryen dönemden 60'ların Swing ruhuna, İngiliz müziğinin kilometre taşlarından sayılabilecek British Punk'tan tutun, 2012'deki Londra Olimpiyatları'na kadar sayısız unutulmazı bu sayfalarda yaşayabilir, olası Londra ziyaretinizi sıradan bir turist rehberinden faydalanmak yerine Taschen editörlerinin bakış açısına göre gerçekleştirebilirsiniz. Westminster'ın harikaları, Arlington'daki Evsizler Oteli, ünlü Chelsea kızları ya da Hoxton hipster'ları... Londra sokaklarında karşınıza çıkabilecek herşey bu kitapta var. Kitabın editörü Photo District News'ün Executive Editor'ı Reuel Golden."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/03/viktoryen-zamanlarda-moda/", "text": "19. yüzyılda İngiltere'nin tarihine halk tarafından bakıldığında bunalımlı zamanlardır Viktoryen günleri. Her ne kadar sanayi devrimi sayesinde Büyük Britanya'nın en altın dönemleri olduğu düşünülse de halkın %20'sinin zengin, %80'inin ise elektriksiz ve susuz kalmak zorunda olduğu bir devirdir. Sınıf ayrımı, çatışma, çelişki, cinsel despotluk, dinsel yobazlık ve kadınlara yapılan baskıdır aynı zamanda. Kraliçe Victoria'nın yönetimindeki İngiltere'de esen bu kaotik rüzgarlardan o dönemin modası da nasibini almıştır. Görsel ve detaylı işçilikleriyle göz kamaştıran kadın giysileri, kadınların vücut kıvrımlarının erkeklerde cinsellik duyguları harekete geçirebileceği düşüncesiyle örtbas etmek adına tasarlanmıştır. Erkekler içinse bu süreç moda adına değişikliklerin daha yavaş ve gittikçe renk tonlarının koyulaştığı bir biçimde olmuştur. Oldukça zahmetli olan bu kostümler, orta sınıf tarafından giyilemeyecek kadar maaliyetliydiler. Yine de küçük bir grubun giydiği bu kostümler dünyanın birçok yerine yayılmayı başardı. 1840-1860 yılları gittikçe kabaran elbiseler, korseler ve tarlatanların da yardımıyla kadınların hareketlerini kısıtlayacak kadar rahatsız elbiselerin olduğu yıllardı. Burada amaç sadece kadınların vücut kıvrımlarını gizlemek değil aynı zamanda erkeklerle olan vücut mesafelerini de koruyabilmeleriydi. Çiçek desenlerinin yer aldığı elbiseler, başlangıçta daha basit tasarımlardı. Birkaç farklı çeşit kesimden oluşan giysilerde en çok kullanılan renk yeşilin tonlarıydı. 1860-1890 yılları arasında kadınlar günlük elbiselerinde daha büyük ve dantelli aksesuarlar kullanmaya başladı. Kadınlar tarlatanlarını sahil kıyafetlerinin içine bile giymek zorundalardı. 1880'lerde etek ve ceket takımlar giyilmeye başlandı hem de tarlatansız! Yüksek yakalı gömleklerle giyilen takımlara peçeli şapkalar eşlik etti. Şapkaların dönemin statü ve otoriteyi simgeleyen objeler haline gelmesi uzun sürmedi. Broş, yelpaze, eldiven ve şemsiye de kostümlerin tamamlayıcılarıydılar. 1890'ların sonunda kadınlar kıyafetlerini seçmeleri konusunda biraz daha özgürleşebilmişlerdi. Kraliçenin ölümünden sonra ise artık bütün İngiltere özgürlüğünü ilan etmişti. Bu dönem birçok filme de ilham kaynağı olmuştur. Dönem filmlerini sevenler için Keira Knightley 'nin başrolde olduğu The Duchess oldukça tatmin edici."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/04/insan-bedenine-dair-yapisal-deneyler-chromat/", "text": "16. yüzyıldan beri siluetine rötuşlar dokundurmuş insanoğlu. İçimiz güzel aklımız zehir gibi keskin ola dursun, bu denli yüzeysel kaygılar pek de yavan sayılmazmış aslında. Görsel algı, ilk olarak bir cismin dış hatlarını seçermiş; animasyon karakter tasarımından bahseden Erdem Taşdelen'nin konuşmasından (AllDesign Istanbul 2013) kaptığımda, karalamıştım defterimin bir köşesine okunmaz bir yazıyla. Neyse ki hafızamda yer etmiş. Orta Çağ'da hayat bulan korse akımının zamane elçilerinden Mr. Pearl, kendi yorumuyla adeta bir feminist. Thierry Mugler, Paul Gaultier, John Galliano ve Christian Lacroix gibi isimlerin koleksiyonlarını kendi imzasını taşıyan korselerle forma sokan uçuk artezyanın kreasyonlarını 7 gün 24 saat üzerinde taşıdığı da olurmuş. İnsan bedenine dair yapısal deneyler sürecinde bayrağı devralan Chromat, 'hızlı moda' sektörünün yenilerinden. Markanın kurucusu Becca McCharen, matematiksel grid ve distopik evrim kurgularından esinlenerek giyilebilir dış iskeletler yaratıyor. Çoğunlukla deri şeritler bir araya getirilerek tasarlanan bu estetik harikası kafeslerde hapis dileyenleri buraya alalım."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/04/londranin-vintage-pazari/", "text": "Eğer planlarınız arasında Londra'ya gitmek varsa seyahatinizi, ayın ilk Cumartesi günü orada olacak şekilde organize etmenizi tavsiye ederim. Londra'nın en iyi Victorian antika ve ikinci el pazarı olan Judy's at Oldspitalfields; şehrin göbeğindeki eşsiz konumu ile East London civarının gözde noktalarından biri. Burada bulacaklarınız yalnızca Victorian dönemine ait ya da o dönemden esinlenilerek tasarlanmış eşyalar değil. 30'lardan 90'ların sonuna kadar hemen her dönemden eşyayı ve contemporary architecture sınıflandırmasına giren birbirinden özel dekoratif tasarımı da JO'da bulabilirsiniz. Uygun fiyatlara, iyi ve güvenilir dükkanların açtığı tezgahlarda, birbirinden iyi durumdaki kıyafet, aksesuar, antika eşya, mobilya, fotoğraf makinesi, ev eşyası ve ev tekstili gibi şeyler, seçebileceğiniz çeşitli seçenekler arasında. 11:00 ile 17:00 saatleri arasında açık olan pazara erken gitmekte fayda var. Şehrin her noktasından kolayca ulaşabileceğiniz Circle hat ile Liverpool Street durağında indikten sonra, Old Spitalfields Market'ı sormanız yeterli. Buradayken, bu tür yerleri yalnız gezmekten keyif aldığımı bir kez daha anladım. Eşyaların içinde özgürce kaybolurken aklımdaki tek şey; uygun fiyata işe yarar bir şeyler alabilmekti. İstediğim şeyi gerçekleştirmek için kesinlikle doğru yerdeydim. Yalnızca alışveriş yapmak için değil, stil sahibi bir restaurant'ta yemek yemek, eşsiz bir tasarımı tasarımcısının kendi ellerinden, yalnızca sizin için tasarlanmış bir ürüne sahip olduğunuzu bilerek almak ve eskinin yarattığı dinginliğin içinde Londra'nın kalabalığından ve gürültüsünden bir süreliğine uzaklaşmak için Old Spitalfields Market en doğru seçimdi. Mobilya ve ev eşyaları bölümü, bavulumda yer olmadığından hiçbirine sahip olamayacağımı bildiğim için, her ne kadar içim içimi yese de es geçmek zorunda kaldığım bir bölüm oldu. Tatillerimde hiç nazik davranamadığım bavuluma, koleksiyonuma eklemek için birkaç parça porselen atabilmeyi çok istedim; ama geçmişteki deneyimlerime dayanarak kendime verdiğim kırılacak eşya taşımama sözümü tutmayı başardım. Bu durumda tercihim birkaç kitap, gömlek, ufak bir kolye ve çantadan yana oldu. Agnes B, Fred Perry, Jigsaw, Traffic People gibi marka ve tasarımcıların birbirinden özel tasarımları bir yana Londra'nın eşsiz poüplasyonu dahilinde, kimbilir kimin dolabında yer almış eşsiz ikinci el parçalara aklım takıldı. Tüm bunların içinde, ukde seviyesine eriştiği iki kez alıp, tezgaha geri bıraktığım bu muhteşem dergilikte kalbimin kaldığını inkar etmeyeceğim. In Spitalfields, Elemental, One Deko gibi yeni / özgün tasarım dükkanlarının yanı sıra, dünyanın dört bir köşesindeki insanların geçmişlerinden kopup gelen eşyalar pazarın dört bir yanını süslüyor. Bunları satın alıp evinizin baş köşesine yerleştirme isteğiyle yarışmak kadar, geçmişlerindeki hikayeyi tahmin etmeye çalışmak da sizi oldukça zorlayabilir. Kimi dükkan sahipleri ellerindeki eşyaları Londra'nın ünlü isimleri tarafından kullanıldığını ya da bazı ünlü eserlere ilham verdiğini iddia edebiliyor. Bu durumda size kalan satıcının sözlerine inanıp, inanmamak. Elinize geçen bir gözlüğü Kate Moss'un takıp takmadığına emin olmak için tablet ya da telefonunuzla fotoğrafını çekebilir ve görsel eşleştirmesi yoluyla bunu doğrulamaya çalışabilirsiniz. Tabii bazı tasarımcı ve satıcılar tezgahlardaki ürünleri fotğraflamanıza izin vermeyebiliyor. Çekmeden önce izin almakta fayda var. Pazarı gezerken 50 lerin sonları, 60'lar ve efsanevi 70 lerden iyi durumdaki ayakkabılara rastlasam da eskiye olan ilgi ve takıntımı burada bir kenara bırakmak zorundaydım. Çünkü, ikinci el kullanmayacağımdan emin olduğum iki şey varsa biri ayakkabı, diğeri de iç çamaşırlarıdır! Gerçi bu konuda da önyargılı olmamak lazım. Bazen gözünüze öyle bir parça takılıyor ki, bütün dünya bir kenara o parçaya sahip olma isteği bir kenara diyecek şekilde kendinizden geçebiliyorsunuz. Ya da yoğun bir günün ardından eve gelen bir babanın, oğluna getirdiği hikaye kitabından esinlenerek, yazarlar arasında bir kült haline gelmiş Corsair daktilosunun başına oturması ve bugün bile ilham aldığımız Charles Perrault masallarını aratmayan bir peri masalını nazik dokunuşlarla kağıda dökmesini hayal etmek. Hayal gücünüzün üreteceği senaryoları öngörememek inanın paha biçilemez. Bu arada Judy's at Oldspitalfields ile ilgili güncel bir bilgi vermekte de fayda var. İngiltere'deki ticaretin en önemli kurumlarından biri olan NAMBA 2012 ödüllerinde Best Marketing Initiative kategorisinde ikincilik ödülünü Judy's at Oldspitalfields'a verdi."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/04/nerede-o-eski-vegas/", "text": "Hard Rock bana kalırsa Dean Winchester ve Sam Winchester'ın babası John Winchester ile gerçek tanımını buldu; John 1979'dan sonra bestelenmiş hiçbir şeyi dinlemediği için, 1979'a kadar bestelenmiş bütün rock parçaları Hard Rock'tır. Köklerini 60'ların başındaki Garage Rock, Blues Rock ve Psychedelic Rock akımlarından alan tür, efsanevi parçalarla yaşamaya devam ediyor. 70'lerde Led Zeppelin, The Who, Deep Purple, Aerosmith, AC/DC gibi baba isimlerle bir kültür hazinesi haline gelen bu miras, Guns N' Roses, Bon Jovi gibi Glam ustalarının katılımı ile 80'leri aştı, 90'lardaki Grunge ve Britpop akımından sağ kurtulmayı başarak da günümüze ulaşmayı başardı. En çok dinlediğim türlerden biri olmasından mütevellit, bu işin markası haline gelmiş Hard Rock Cafe'de Winchester'ların şerefine LEGENDARY 10 OZ. BURGER yemek istiyordum. Geçen aylarda, iş nedeniyle Las Vegas'ı ziyaret ettiğimde daha iyisini yaptım: Dinlemeye doyamadığım klasiklerin ruhunu yaşatan Hard Rock Hotel'da kaldım. Küçük bir sahne olmasına rağmen, büyük yetenekleri ağırlayan Vinyl, vardığım gece Xoch'u misafir etmişti. 2010'da yayınlanan albümleri Hollywood'taki şarkılarıyla Xoch'u ilk defa o gece dinledim. Bunun dışında Hard Rock'ın ruhuna yaraşır biçimde Bon Jovi, GNR, The Doors gibi isimlerden kült parçalar cover'ladılar. Performansları genel olarak güzeldi. Vinyl, o küçücük mekana sığdırdığı enerji ve potansiyel ile binlerce kişilik mekanlarda hissedemediğim bir duygu barındırıyordu: Özgürlük. Müzisyenlerin yalnızca izleyiciyi memnun etmek için planlanmış şov amaçlı performanslarla değil, yalnızca iyi vakit geçirtmeyi ve eğlenmeyi amaçlayan halleriyle sahneye çıktıkları bu yer, MTV'nin MTV olduğu zamanlarda organize ettiği akustik konserleri hatırlatıyordu. Katılımcılar sakin, müzik dinlemek için gelmiş, rahat insanlar. Sahnedekiler yalnızca şarkı söylüyor; lazer gösterileri, barkovizyon şatafatı, konfetiler ya da alevler yok. Sahnedeki kim olursa olsun, büyük bir isim ya da adı sanı yeni duyulmaya başlanmış amatör bir genç, en doğal haliyle müzik yapıyorlar. O yüzden Vinyl'da konser izlemek gerçekten bir ayrıcalık. Paradise Tower'daki odama geçtiğimde, yürüdüğüm koridorlar bana yaşayan bir zaman tüneli gibi geldi. İçinde Bowling salonu bulunan Penthouse'da ya da iç mimarisi Mark Zeff tarafından tasarlanmış Sex & Pistols suitinde kalamadım ama, Prince, David Bowie, Chris Robinson gibi isimlerin sahne aldığı Joint'te bir PBR içtim, Freddy Mercury'nin bindiği motorsiklete dokundum, Michael Jackson'ın taşlı eldivenlerine elimi dayayıp -bir camın arkasından da olsa- parmaklarımızın boyunu karşılaştırdım ve Sting'in sakızını yapıştırdığı kül tablasına ünlülüğün nelere kadir olduğunu sorgulayarak baktım :) Hard Rock Hotel'ın odalarından birinde groupie'si Alycen Rowse'un kollarında ölen The Who'nun basçısı John Entwistle'ın stüdyoda kaydettiği bir melodi, otelin loş koridorlarında yankılanıyordu. Sabahları gözümü açtığımda içeri sızan güneş, mutlaka mükemmel bir melodiye eşlik ediyordu. Las Vegas'ın hiçbir köşesinde rastlamadığım öznel nitelikleri bir tek Hard Rock Hotel'da gördüm. Gelirinin yalnızca %30'unu kumardan kazandığı için, diğer otellerden hemen ayrıldığını söyleyebilirim. Geceleri The Joint ve Vinyl dışında vakit geçirilebilecek diğer mekanlar Vanity ve Wasted Space'ti. İster içkinizi alıp, bir köşeye çekilerek arkadaşlarınızla sohbet edebileceğiniz, ister gümbür gümbür çalan müzikle dans edebileceğiniz, isterseniz elinizdeki bozuklarla 90'lardan kalma makinelerde oyun oynayabileceğiniz bu mekanlar yeni ile eskinin buluşması gibiydi. Eskiye yolculuk yapmanızı sağlayan plaklardan oluşan bardak altlıkları, 50 yaşını devirmiş şatafatlı avizeler, Marilyn Monroe'nun Holywood'taki dostlarını ağırlarken masasından eksik etmediği kokteyl klasiği Punch kaseleri gibi detaylar ile Dolby Digital kolonlar ve Rock'n Roll temasına bürünmüş Gogo kızlarının çelik topukları ile birleştiğinde enteresan bir ambiyans oluştuğu inkar edilemez. Otelin geneline hükmeden loş ışıklandırma, söz konusu gece hayatı olduğunda yerini neonlara ve parlak taşlara bırakıyor. Erişebileceğiniz içki ve kokteyl sayısı o kadar çok ki, gece bittiğinde selofanlı gözlüklerle dolaşıyormuş gibi hissetmemek işten değil. Türkiye'deki birçok mekanın aksine, bar çalışanları ile gerçek anlamda sohbet edebiliyorsunuz. Son zamanlarda eski şatafatlı günlerini mumla arayan Vegas'ta, eskiye rağbet her zamankinden çok olur diye düşündüm. Caydırıcı olmasına rağmen turist cesaretini kırmakta başarısız güneşin altında, yaya olarak gezebildiğim son noktaya kadar Vegas sokaklarını arşınladım. Yeniyi tüketmektense, eksiye dönmeye başlayan Amerikalılar için devasa bir çölün üzerine kurulmuş bu şehir pek bir şey sunmuyordu. Çatlayan asfaltlar, devasa binalar, yüzlerce palmiye ağacı ve bitmek bilmeyen hava trafiği ile gündelik Strip atmosferi, İstanbul'da bulabileceğiniz canlılık ve çeşitlilikten çok uzaktı. Güvenlik endişelerime rağmen pes etmedim ve saatlerce yürüdüm. Yerel esnaf, market zincirleri, ünlü cafe / restaurantlar ve kumarhanelerin hemen hepsini gezdim. Birbirinin aynısı binlerce hediyelik eşya ve ruhsuz vitrinle Vegas, kupon biriktirerek tatile gelmiş Orta Amerikalılara ve Vegas'ın eski namına aldanıp gelen turistlere hayal kırıklığı yaşatıyordu. Ben yine de kendime pay çıkarmayı bildim ve bomboş Vegas sokaklarını fotoğrafladım. Benim için gerçekten benzersiz bir deneyim oldu. 50'lerin banliyö yaşamından esintiler, hiçliğin ortasına inşa edilmiş sokaklarda dolaşmaya devam ediyor. Uçsuz bucaksız bir grid'in, çöl, dağ ve ufuk çizgisiyle bile sınırlanmadığını, gerçekten uzayın derinliklerine kadar varlığını sürdürdüğünü düşünüyorsunuz. Nereye baksanız, eski bir ev, eski bir sokak veya eski bir Amerikan arabası gözlerinizle buluşuyor. GM'in yaşadığı zorluklardan sonra, son zamanlarda ortalığı saran Japon otomobili trendine kafa tutan tek şey, bu eski arabalar. Hatta Vegas'a özel olarak, çoğu yerde balina kasa Impala'lar ve pembe Cadillac'lar da görüyorsunuz. Burasının gün ortasında, Vegas'ın en işlek ve ünlü mekanı Strip'in hemen kıyısı olduğuna inanmak zor. Post-apokaliptik bir film seti gibi görünen devasa caddeler öyle boş ki, petrolün kara tarihini yazan Amerikalıların galonlarca varil içinde yüzdüğüne inanmayacağınız kadar tek tük araba geçiyor. Evlerin kepenkleri, panjurları kapatılmış, araçlar park edilmiş, ortalık güneşin ve bulutların hakimiyetinde, Fallout: New Vegas bölümlerinden fırlamış gibi görünüyor. Araba kiralayıp, uzun yola çıktığınızda da değişen pek bir şey yok. James Cameron'ın en sevdiğim klasiği Terminator 2: Judgement Day'daki kült Sarah Connor monologuna eşlik eden Los Angeles Las Vegas yolu gaza basıp gitmeniz için sizi bilinmeze davet ediyor. Yolda kamyoncuların durduğu mekanlar, silah ya da gece kulübü reklamları ve benzin istasyonlarından başka bulabileceğiniz bir şey yok. Bir umut, gözlerinizi gökyüzüne çevirdiğinizde de görecekleriniz belli: Uçakların bıraktığı izler, palmiyeler ve bulutlar. Uzunca bir süre Dün, aslında bugündü. hissiyatıyla yol gidiyorsunuz. Eisenhower'ın mirası olan bu yollar, Çin'den sonra dünyanın en uzun ulaşım ağını oluşturuyor. 1956'da, milli bir seferberlikle inşa edilmiş yolların bir çoğunda, soğuk savaş döneminden kalmış tabelalara, telefon kulübelerine ya da terk edilmiş benzin istasyonların ürkütücü atmosferine tanıklık edebiliyorsunuz. Bu tabelalardan birinde After total war, can come total living yazıyor. Maalesef bu tabelanın ününü duymuş olsam da kendisini görme şerefine nail olamadım. Fakat isterseniz, kısaca hikayesini anlatayım. Amerika Birleşik Devletleri'nin soğuk savaşın yeni filizlendiği dönemlerde, kafayı nükleer saldırı ile bozması sonucunda günlük hayatın her yerinde karşılaşabileceğiniz reklamlar, aşağı yukarı bu temaya sahip olmaya başlıyor. Kooperatifler nükleer sığınaklar, emlakçılar yer altı yerleşkeleri, esnaf 20 yıl dayanıklı gıda malzemesi satmaya başlıyor. Bu dönemde (1943) Revere's Part in Better Living yayınlanıyor. Söz konusu eser, topyekün bir savaştan Amerikan Rüyası'nın daha iyi şartlarla yeniden inşa edilebilmesinin yollarını anlatıyor. Tabii ki yatırım yapılan bakır endüstrisini de yağlayıp, cilalayarak. Vegas'ında bir çölün üstüne inşa edilmesinden mütevellit, doğa ile girişilen savaşı kazandığını düşünen kurucular girişe bu tabelayı asıyorlar. Söylenen o ki o tabela, hala ilk asıldığı yerde duruyor. Güneş altında, uzunca bir yol giderken hayalini kurduğunuz en önemli şey, bir bardak buzlu su ve yiyeceğiniz güzel bir yemek için ayıracağınız birkaç dolar. Madem konumuz yemeklerden açıldı, o zaman Nevada sınırlarında yediğim en güzel tatların da minik bir listesini sunayım. Daha önce de bahsettiğim gibi, gider gitmez hayali ile yanıp tutuştuğum şey Hard Rock'ın efsanevi burger'leriydi. Los Angeles'ta yediğim Umami Burger'a kadar, yediğim en iyi burger olma şerefine nail olan OZ, bu listenin tepesinde yer alıyor. Başka bir yazıda Umami'den bahsetmek istiyorum. Şayet bir burgerkolik olarak, henüz o kadar güzel başka burger'e rastlamadım. İkinci sırada Red Robin Gourmet Burgers'te yediğim Red Robin Tortilla çorbası vardı. Rotel domatesleri, soğan, acı biber ve tavuk ana bileşenleri ile yapılan bu çorba, Amerikan mutfağının en güzel icatlarından biri. Eğer yolunuz düşerse Red Robin'de Tortilla yemeden ayrılmamanızı öneriyorum. Gece olup, Hard Rock'a döndüğümde, bir şekilde eve gelmiş gibi hissetmeyi başardım. O yüzden bir daha yolum Vegas'a düşerse, tekrar Hard Rock'ta kalmayı düşünüyorum. Ama, eğer iş nedeniyle olmazsa Grand Canyon'ı görmek dışında bir nedenle Vegas'a gideceğimi sanmıyorum. Hard Rock ve Vegas mecerası, kısaca böyle. Vegas'ın artık eskiyen eğlence anlayışı, değişen dünya düzeni, Strip'i kumar merkezinden konferans merkezine çeviren ekonomik sarsıntılar ve türbülansın kralını yaşatan AA seferinden sonra, bir başka yazıda tekrar buluşmak üzere. Size, dünyanın en güzel Godrays atmosferlerinden biriyle veda ediyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/05/love-vintage-show/", "text": "Sydney, şehri biraz alt üst ederek bulabileceğiniz birçok vintage butiğe sahip. Ama buradaki en güzel şey hepsinin bir araya gelmesi ve şehrin büyüklüğünde kaybolmadan görmeniz gerekenleri görebilmeniz. 2006 yılından beri Sydney'de yaz ve kış sezonunda gerçekleştirilen Love Vintage Show, çok fazla ilham vaad ediyor. İsterseniz en yeni elbise ve çantanız üzerinizde olsun, çıkarken girdiğiniz gibi giyinmiyor olma ihtimaliniz oldukça yüksek. Geçen yılın yaz mevsiminde katıldığım şovda, içerisi erkekler ve kadınlar için kuaförden tutun da karavana kadar her türlü detay ile donatılmıştı. Şov fularları, mücevherleri ve şapkalarıyla geniş ve tatmin edici bir aksesuar bölümüne sahipti. Vintage dergiler, beni al ve koleksiyon yapmaya başla! dercesine gözümün içine bakarken, kapaklarıyla duvarda güzel bir tablo şeklinde gözümde canlandılar. 1930'lu yılların elbiseleriyle yapılan defilede yaşlı bir kadın tarafından askılarda gezdirilen elbiseler, keşke canlı mankenler tarafından giyiliyor olsaydı dedim. Güzel bir kadının üzerinde görülen tarz sahibi bir elbisenin çekiciliği, askılarla sergilendiğinde tam olarak hissedilmiyor maalesef. Adının Vintage Show olduğuna bakmayın. Burada hem vintage, hem retro hemde antika seçenekler var. Kıyafet ve aksesuarların yanı sıra gerçekleştirilen workshop'larda nasıl 1920'lerde ya da 1960'larda yaşıyormuş gibi görünebileceğiniz öğretiliyor. Anneannemin elbiseleriyle bunu yeterince başardığımı düşündüğüm için bu workshop'a katılmadım. Birbirinden değişik elbise ve aksesuarlar askıları süslerken renk renk desenler, pattern'lar, kumaşlar ve detaylar insanın aklını başından alabilecek düzeyde kaliteli ve çeşitliydi. Bavullar, çantalar, sepetler ve binbir çeşit cam / porselen züccaciye ile dolu raflar ziyaretçilerin oldukça ilgisini çekiyordu. Kadınlar tarafından muhtemelen zorla getirilmiş erkeklerin, kaçış noktası olarak seçtiği yer tahmin edersiniz ki eski arabaların sergilendiği açık alandı. İtiraf etmek gerekirse klasik otomobilleri görünce elbiseler benim de aklımdan uçup gitti. Stephen King'in otomobille aynı adı taşıyan kitabına ilham veren kırmızı Buick. Peki Wilson Pickett'in Mustang Sally isimli şarkısı size bir şey hatırlattı mı? Eğer Sdney'e yolunuz düşerse Love Vintage Show'a mutlaka bir uğrayın. Kesinlikle pişman olmayacaksınız."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/05/remakes-and-sequels/", "text": "Orjinali ya da bir önceki daha iyiydi dedirtmeyen uyarlamalara, prodüksiyonlara ithafen, biz de Şubat'ın ikinci yarısında geçtik stüdyoya. Yapılmış bir şeyi yeniden yorumlamak cesaret ister. Retro; bu yüzden baştan aşağı cesaret işidir. Kimileri tembellik olarak değerlendirir ama birileri mutlaka alkış tutar bir senaryoyu yeniden kurgulayan yönetmene ya da geçmiş eserlerin hakkını vererek yeniden uyarlayan herhangi birine... Biz de Remakes and Sequels çekiminde tam olarak bundan feyz aldık; eskinin yeni yorumundan. Neyse ki şehrin ajandası da bizi bu konuda yalnız bırakmıyor: Bu Cuma vizyona girecek olan Oz The Great and Powerfull ve Mayıs ayında seyre sunulacak Great Gatsby gibi muhteşem uyarlamalar bizleri bekliyor. Retro'nun ruhu; eskinin yeni edisyonu nicelerine ilham oldu. Daha da olacakmış gibi görünüyor. Hafta içi iş çıkışı hepimiz soluğu Levent'teki Look 34'de aldık. Ne ilk çekimimiz olmasından kaynaklanan bir heyecan ne de her şey kusursuz olmalı gibi bir takıntımız yoktu. Biraz eğlenmek, biraz paylaşmak biraz da ortaya iyi bir şeyler çıkarmak istiyorduk. Kuralsız, doğal ve olağan bir çekimdi hayalimiz... Öyle de oldu. Narin, objektifle arası iyi olan yüzünü Oldmagnet'a çevirdi. Samet, saç ve makyajı yaptı. Esin, 'Narin'in üzerinde bu kıyafetler olmalı.' dedi. Dilek, Narin'i en doğru anda en doğru şekliyle yakaladı. Ayşin, şu anda bu satırları yazıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/06/brazil-the-aviation-country/", "text": "Think about airplanes. Now tell me, what comes to your mind? I bet many readers would agree that high-tech machines and gigantic structures pop up in a colourful parade. Well, here we are to show the other side: how the successful flying history begun. It's undeniable that Brazilian people take a stand on defending Santos Dumont as the father of aviation. However, rumour has it, three years before Dumont's take off flying on his 14Bis in Paris back in 1906, the Wrights Brothers had already conquered the skies. Of course this cannot be confirmed to this day, due to an unfortunate lack of any eye witnesses. A while later, another gifted man wrote his name on history. Dimitri Sensaud de Lavaud was responsible for the first flight in the whole of South America. It took place in Osasco, country side of Sao Paulo, in 1910. The point is: we Brazilians may not have invented the airplane, but we have surely played a significant role in the storyline of aviation and we own this to Embraer. The company, created in August 19 of 1969, had a simple purpose in its early days: to develop defence/military planes, in order to protect the nation. Still, the corporation did much more than that; the engineers developed truly outstanding vehicles. The pioneer on a line of production was Bandeirante, a fighter. Furthermore, Embraer also produced a training and attack jet, the Xavante. By the time the 70's decade was over, the corporation launched two more products: Tucano and Brasilia. After 40 years, the leg Defence and Security is no longer the company's lead business. The stars is the E-jet family: commercial planes with medium capacity. Anyway, fact is that Brazil is more than the soccer country- you can also call us the aviation country. Located in Sao Carlos, the museum Wings of a Dream maintain the biggest aeroplanes collection hold by an aviation company. Having raised in a small city, I wasn't used to visiting tourist places in my town, actually, I can't remember a single person I knew that came here to visit, only for business and studies two Brazilian public universities are here. In 2006 things started to change. TAM, a Brazilian aviation company, opened the museum Wings of a Dream, but only with the rebuilt of the building, in 2008, the museum started to receive a good amount of visitors. According to TAM, until now, over 240.000.000 people have been to the museum. In fact, I heard that Bruce Dikinson was one them. If Brue Dikinson came all his way to Sao Carlos about 250km from Sao Paulo the visit must be worth it. The museum it's about 20 minutes by car from the city downtown. It is located in the TAM unity in Sao Carlos, where they fix the company's aeroplanes, so besides the museum you can observe the employees working. On Wednesday the visit is for free, but on Thursdays till Sundays it costs R$ 25 about twelve dollars , students and 60+ have 50% discount. To enter the museum you have to pass through a dark hall that is separated in three parts. The idea of this hall is to simulate the lift off. So, after an automatic door, it feels like you're entering into the dream of flying. A long room tells the history of this human kind dream, since the first balloon till space ships. It's fascinating, for me this desire of flying it's part of our instinct, because liberty is when distances aren't a limit to our imagination. Especially for us, Brazilians, one of our nation's heros is Santos Dumont, so, for me, the TAM museum reflects our proud of him and all of the Brazilians that were involved with aviation. There is just one thing that makes this visit less of a pleasure at least for me; Tam holds a place in order to present the importance of aviation in wars, and this part of history is shown with sound and images of bombing. It feels like the dream was substituted by the ambition and power, of course that the ability to fly long distances with a machine has a huge economic and cultural impact, but this dream and sensation of liberty just turn into a weapon. After this hall you enter into an enormous room that keeps over 108 aeroplanes, besides miniatures and objects of important people in Brazilian aviation. For anyone, this would be the best part of the visit, but as a big fan of History I have to say I preferred the first part. However, I was pretty impressed with the quality of the aircrafts, most of them in perfect condition to fly. The war aeroplanes were the ones that captured my attention the most, I couldn't stop thinking about what that little piece of iron might have been through. The museum Wings of a Dream it's a different program to do while you are in Sao Carlos or even in Brazil if you have time. I'm sure I'll be back."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/07/lacmada-stanley-kubrick-sergisi/", "text": "Hali hazırda Los Angeles County Museum of Art'ta devam etmekte olan Stanley Kubrick sergisine gidebilmek, Kubrick'in kişisel tarihimde yer tutan en önemli figürlerden biri olması nedeniyle elzemdi. Los Angeles'tayken bu fırsatı kaçırmadım ve Kubrick'in dehasını sergileyen fotoğraflar, prop'lar, yönetmenin not defterinden sayfalar, çizimler ve her biri kült olmuş filmlerden sahneler içeren sergiye bir bilet aldım. Şanslı günümdeydim ki Lacma; Stanley Kubrick Alana Caravaggio Bedava günleri düzenliyordu. Fakat ben bu yazıda sadece Stanley Kubrick sergisinden kısaca bahsedeceğim. Caravaggio'nun şaheserlerini ve onun yarattığı akımdan etkilenmiş sanatçıları bir başka zaman yazabilirim. Çünkü her ikisine de sanatın başka alanlarında eser vermiş olsalar bile, medeniyetimizin gelmiş olduğu nokta açısından çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Hiç şüphesiz ki Kubrik, tüm zamanların en büyük yönetmenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu yazıyı yazdığım tarihten iki gün sonra, 14 yıl önce 7 Mart'ta aramızdan ayrıldığında sinema sanatı yeri asla doldurulamayacak bir dehaya veda etti. Deha diyorum çünkü Kubrick hiçbir zaman yalnızca bir yönetmen olmakla yetinmedi. Filmlerini yönetmenin yanı sıra tüm eserlerine prodüktör, yazar, görüntü yönetmeni, kamera operatörü, ses tasarımcısı, özel efekt tasarımcısı ve kurgu sanatçısı gibi inanılmaz sayıda alanda katkıda bulunarak, onları izleyicisiyle buluşturdu. Gençlik yıllarında ilgiyle takip ettiği Rus sinemasının iki büyük ismi Eisenstein ve Pudovkin'i bile geride bırakacak kadar büyük hale gelmesinde, üreticiliğini besleyen bu çeşitlilik ve eşi benzeri görülmemiş bir sistematiğin yadsınamaz payı var. Bu sergide de Kubrick'in ilahi boyutlara varan dehasından süzülen parçacıklar biz sıradan fanilerin anlayabileceği şekilde seyreltilerek gözler önüne serilmişti; notlar, screenplay taslakları, çizimler, el yazmaları, fotoğraflar... Kubrick'in üretim süreci boyunca uyarlamalar için kitap üzerine aldığı notlar, ajandaları ve günlerce odasına kapanarak yaptığı çizimler gerçekten görülmeye değerdi. Serginin tüm detaylarına girmeden önce LACMA'dan biraz bahsetmemek olmaz. Batı Amerika'nın 100.000'den fazla eserle en büyük sanat müzesi olan LACMA senede milyonlarca ziyaretçiyi ağırlıyor. Modern mimarisi, çeşitli sergi salonları, hediyelik eşya mağazası ve restaurant'ları ile sunulan imkanlar California'lılara yetmemiş olacak ki son 10 yılda Transformation adı verilen bir gelişme & genişletme çalışmasına konu olarak yüzölçümünü iyice genişletti. Dünya sanatına yön vermiş köşe taşlarının oldukça çeşitli koleksiyonlarını bünyesinde barındıran müze; Japon sanatından, Latin Amerika sanatına kadar geniş bir coğrafyadan örnekler, pre-Columbian şaheserlerden tutun da Contemporary kategorisine kadar farklı zaman diliminde yetişmiş ustalardan eserler ve Diego Rivera, Frida Kahlo, Jose Clemente Orozco gibi modern sanatçılarla ünlenmiş incilere ev sahipliği yapıyor. Ayrıca kültürümüzle alakalı olarak; İslam Sanatı başlığı altında da dünyanın en büyük ve önemli koleksiyonlarından birine sahip olduklarını söyleyebiliriz. Sergi salonundan içeri girdiğinizde sizi Kubrick filmlerinin posterlerinden oluşan bir kolaj ve 1968'de yapıldığına bugün bile inanamadığımız 2001: A Space Odyssey'den sahneler gösterilen dev bir ekran karşılıyor. Filmden pasajlar sergileyen bu sesli gösterimi oldukça kalabalık bir ziyaretçi grubu izliyordu. Çünkü kaç defa izlemiş olursanız olun sizi başında tutabilme özelliği var bu filmin... Sanatsal bir kaygıyla izlendiği sürece büyüleyemeyeceği kimsenin olmadığını düşünüyorum. Oradaki ziyaretçiler de benimle aynı fikirde olacak ki, onlarca kişiden oluşan gruptan çıt çıkmıyor, gözlerini ekrandan ayırmadan 2001: A Space Odyssey'i izliyorlardı. Gerçi bu durumu biraz da, filmin bir baş yapıt olmasının yanı sıra, belli bir birikime sahip her Amerikalı'nın ukdesi olan İngiliz ortaklığıyla üretilmiş olmasına bağlıyorum. Stanley'nin eğlence sektörüne yönelik Hollywood yapımlarından devasa adımlarla uzaklaşan bu İngiliz dokunuşu; aslen Amerikalı olmasına rağmen İngilizleşebilmeninmümkün olduğunu göstermesi açısından, onlar adına çok şey ifade ediyor. Serginin büyük bir kısmındaki parçalar yalnızca Stanley Kubrick'i anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda sinema tarihi ve teknolojisi açısından da ders niteliği taşıyor. Kubrick'in kullandığı ekipmanlar, lensler, kameralar, tüm bunların üzerinde yaptığı özel değişiklikler, kendi üretimi olan teknik alet ve edevatlar... Hepsi teknik detayları ile beraber ziyaretçilerle buluşmayı bekliyor. Shining'te kullandığı -o zaman için devrim niteliği taşıyan- Steadicam'i ya da Barry Lyndon'da yakın plan çekimin ortasında zoom-out ile geri çıkıp, panaromik görüntü almasına imkan tanıyan kişiselleştirilmiş lensleri incelemek gerçekten paha biçilemez bir deneyim. Eserlerin önemli bir kısmı sinemanın sarsıcı külterinden biri olan Clockwork Orange filmindeki set tasarımları ve eşyalardan oluşuyor. Filmdeki ünlü plastik kızları yakından inceleyebilirsiniz. Bunlar, hiçbir değişikliğe uğramadan aynen filmde kullanıldıkları şekilleriyle muhafaza edilmişler. Sözü daha fazla uzatmadan, sergide yakaladığım karelere bırakıyorum. Eminim kendileri adına, benim kuracağım cümlelerin söyleyeceklerinden daha fazlasını anlatacaklardır. Serginin girişinde karşınıza çıkan Kubrick filmlerinin ve katkıda bulunduğu eserlerin posterleri... Önünde bir fotoğraf çektirebilmek için bu bölümü boş yakalamak neredeyse imkansız. Çünkü hemen herkes, estetik biçimde yerleştirilmiş bu klasik posterleri arkasına alarak Facebook profil fotoğrafı çıkarma telaşına düşmüş durumdaydı diyebilirim. 2001: A Space Odyssey filminde kullanılan 1/200 ölçekli maket minyatür. Oldukça karanlık olan bu bölümde temiz bir fotoğraf yakalayabilmek için de gerçekten çok uğraştım. Bence kesinlikle uğraştığıma değdi. Bu dekoru kendi gözlerinizle görmeniz gerek. İçerdiği detay seviyesi muazzam. Barry Lyondon ve Clockwork Orange filmlerinde kullanılmış ve prodüksiyon tasarımcılarına ödül kazandırmış kostümler. Aşağıda ise seri halinde görebilecekleriniz ise Clockwork Orange'ın kült sahnelerinden tanıdığınız ünlü figür ve kostümler. Buradaysa 2001: A Space Odyssey'den figür ve maketleri görebilirsiniz. 30 Haziran 2013'e kadar sürecek sergiyi görmek için geç kalmış sayılmazsınız. Detaylı bilgi almak için LACMA'nın sergi sayfasını ziyaret edin."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/15/pin-up-kizlari-ve-feminizm/", "text": "Pin-up genellikle kızları kocaman göğüsleri, kıvrımlı vücut hatları, sıkı korseleri ve çoğu zaman dolgun bacaklarının çizgilerini vurgulayan jartiyerleriyle ya bir şeyler pişirirken ya da kazayla açılan eteklerinin şaşkınlığıyla temizlik yaparken resmedilirler. İngilizce'de Pin-Up Model ya da Cheesecake olarak da bilinen Pin-up kızları isimlerini duvara asılması niyetiyle üretilmiş fotoğraflarından ya da illustrasyonlarından alıyor. Türkçe'deki karşılığı da iğnelemek ya da raptiyelemek olarak çevrilebilecek Pin-up akımı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Betty Grable ile Amerikan askerleri arasında kabul gördü ve sonrasında tüm dünyaya yayıldı. Missouri doğumlu Elizabeth Ruth Betty Grable, ikonik banyo suiti pozuyla neredeyse bütün Amerikan askerlerinin dolaplarını ve dolayısıyla hayellerini süsledi. Bu kült fotoğrafta imzası bulunan Frank Powolny daha sonra Marilyn Monroe'nun da efsane haline gelecek fotoğraflarını çekecekti. Powolny'nin yıllık 300.000$'la döneminin en çok kazanan yıldızı Betty Grable'la yarattığı bu akım; o dönemlerde Amerikan ordusunda görev alan Hugh Hefner'ın ilerleyen yıllarda Playboy dergisini açması için ona ilham verdi. Bu fotoğrafın etkisi Pamela Anderson, Dita Von Teese, Carmen Electra, Katy Perry gibi isimlerin büründükleri figürlerle günümüzde bile devam ediyor. Pin-up akımının yaygınlaşmasında, dönemin şartlarına göre kolay ulaşılabilir bir mecrada dağıtılıyor olmaları büyük pay oynadı. Dergilerden kesilen sayfalar, gazetelerden kesilen kupürler, kartpostallar veya litografik baskılarla dağıtılan illustrasyon ve fotoğraflar her yaştan erkeğin duvarını, defterini ve hayallerini süsledi. Bu tutkunun erkekler arasında bir histeriye dönüşmesinden sonra devasa boyda posterler de üretilmeye başladı ve yalnızca Hollywood'ta, milyonlarca Pin-up kızı posteri satıldı. 19. yy.'ın sonlarında Burlesque sanatçılarının ve gösteri kızlarının kendi reklamlarını yapmak amacıyla bastırdıkları kartviztler; dönüştükleri Pin-up rüzgarıyla kadınların eğlence sektöründeki yerini ve yansıtılış biçimlerini de kökten değiştirdi. Eskiden yalnızca lokallerine gelen izleyiciler tarafından tanınan ve takip edilen kadınlar, tüm Amerika'da tanınır olmanın yolunu Pin-up akımı üzerinden keşfettiler. Ayrıca ilginçtir ki, Vargas Girls örneğinde de görülebileceği üzere, günümüzdeki muhafazakar eleştirilerin tam tersine övgüyle ve ilgiyle karşılandılar. WWII dönemindeki bombardıman uçaklarının ya da bombaların üzerine süsleme olarak çizilen Pin-up kızları cinsel obje gibi değil, cephede savaşan askerleri neşelendirmek için görev yapan vatanseverler olarak kabul görüyorlardı. Yalnızca bir izleyici vasfıyla Pin-up kızlarını yorumlayan kadınlar da hemcinslerinin cinsel başkaldırılarını ayıplayarak değil, alkışlayarak takip etti. Çünkü kadın vücudunun ve güzelliğinin özgürce yansıtılışını baskılayan Viktoryen dönem anlayışının reddedilişi birçok kadının ilgisini ve desteğini topluyordu. Bir süre sonra bazı muhafazakar kadınlar Pin-up akımına karşı protestolar düzenlemeye başladı. Sayıları, özellikle Orta Amerika'da hızla çoğaldı. Pin-up'ı kadınların namusunu, ağırbaşlılığını yok eden, genç erkekleri ve toplum ahlakını zehirleyen bir illet olarak tanımlıyorlardı. Kadın vücudunun teşhiri ve cinsel özgürlük Amerikan değerlerine bağlı ailelerin başına gelebilecek en kötü şey olarak yansıtıldı. Ve bu noktada Pin-up akımının kaderi çizilmiş oldu: Pin-up kızları artık form değiştirecekti. 80'lerin başından itibaren Pin-up kızları ve medyadaki kadın cinselliği birbirinden ayrılarak yön değiştirdi. Eskiden kadından beklenebilecek rollerde karşımıza çıkan Pin-up kızları, 80'lerden itibaren hayatın her alanında devreye girmeye başladılar. 19. yy.'da ya mutfakta ya da ev işleriyle uğraşırken resmedilen kadınlar artık alışveriş yaparken, araba kullanırken, iş hayatında, kısacası hayatın tüm dinamikleriyle beraber resmedilmeye başladılar. Feministlerin bir kısmı kadın cinselliğinin baş kaldırısı olarak kabul ettikleri Pin-up'ı desteklerken, diğerleri kadın cinselliğinin metalaştırılması nedeniyle buna şiddetle karşı çıktı. Bunun dışında bir yandan da kadın güzelliğinin idealize edilmesi durumu sorun yaratıyordu. Bazı kadınlar güzellik anlayışının kalıplaştırılmasından şikayet ederken, moda ve kozmetik sektörünün bu duyguyu sömürdüğünü iddia ediyordu. Tüm bu karmaşanın içinde Pin-up; hem feministlerin, hem muhafazakarların hem de liberallerin tartıştığı bir konu haline geldi. Hatta feministlerin ve muhafazakar kadınların tamamen ayrı perspektiflerden bakmalarına rağmen aynı şeyi savunuyor olması da son derece ilgi çekici... Muhafazakarlar; erkek egemenliğindeki namus anlayışı yüzünden cinsel teşhirin kadının kutsallığına zarar verdiğini iddia ederken, feministler kadın kimliğinin cinsel obje haline indirgenmesi nedeniyle buna karşı çıkıyor ve rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/21/monetnin-bahcesi/", "text": "Ekim 2012 Ocak 2013 tarihleri arasında Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen Monet'nin Bahçesi'ni ziyaret etmiştim. O gün Monet'nin tabloları arasında dolaşırken gözlerimi kapattım ve kendimi Monet'nin Giverny'deki bahçesinde hayal ettim. Nilüferler, zambaklar ve söğütlerle bir cennet bahçesi gibi görünen bu yer, Monet'nin gözlerine inen talihsiz perdenin ardından bile resmedilebilecek en güzel yer gibi görünüyordu. Bu hislere haiz olmak için Monet'yi biraz daha iyi tanımak gerekir diye düşündüm. Oscar Claude Monet, 1840 tarihinde Paris'te bir bakkalın oğlu olarak dünyaya geldi. Sanata olan ilk eğilimini, 17-18 yaşlarındayken 10 franka sattığı karikatürler ortaya çıkardı. Eugene Bouidn isimli yerel bir sanatçının Monet'nin bu çalışmalarını görmesi ve O'nu resim yapmaya teşvik etmesi de aynı döneme denk geldi. Boudin, Monet'yi açık hava resimleri yapması için gezilere götürmüş ve o zamanlar çok yaygın olmayan açık hava ressamlığına yönlendirmişti. Daha sonraki dönemlerde Monet, 'Ressam oluşumu Boudin'e borçluyum... Babama ressam olmak istediğimi söyledim ve sanat öğrenmek için Paris'e gittim.' sözleriyle Boudin'e olan minnettarlığını dile getirdi. Monet'nin Paris'teyken tanıştığı Auguste Renoir ve Alfred Sisley gibi ressamlar, sanatçının hayatında önemli bir yere sahip... Monet, Renoir ile beraber Sen Nehri'nin resimlerini yaptı ve bu işbirliği, Renoir'in resim sanatı üzerinde derin etkiler bıraktı. Monet ile beraber Renoir de, Sisley ve Pissarro ile beraber Empresyonistler olarak anılmaya başlandı. Monet, annesinden sonra hayatındaki en önemli kadın olarak tanımladığı Camille ile evlendi ve çocukları oldu. Paris'te başlayan evlilikleri Londra'da devam etti. 1874 yılında babasının vefatı üzerine, Monet Hollanda'ya gitti ve ilk Empresyonist Topluluk sergisini düzenledi. 1879 yılında eşi Camille'i kaybettikten sonra ise, dördüncü Empresyonizm sergisini düzenlenledi. Hayatındaki kayıplar, onun üretkenliğine zarar vermiyordu. 1880 yılında ilk tek kişilik sergisini gerçekleştiren Monet oldukça başarılı oldu ve resimleri, Durand Ruel tarafından New York'ta sergilendi. İkinci eşi Alice ile 1892 yılında evlendi. 1 yıl sonra bostan yapmak amacıyla Giverny'deki araziyi, yani ünlü Monet'nin Bahçesi'ni satın aldı. Monet burayı o kadar çok sevdi ki, öldüğünde Giverny'deki küçük bir kilisenin bahçesine gömülmek istiyordu. 1912 yılında, doktorlar Monet'nin her iki gözüne de katarakt teşhisi koydu. Bu döneme kadar Monet, ilk müşterilerinden Madam Gaudibert'in portresini, Camille'nin ölüm döşeğindeki resmini, oğlu Jean'ın uyuyan halini, üvey kızı Suzanne olduğu tahmin edilen Sola Dönük Kadın resmini, Camille ve oğlu Jean'ın Argenteuil'deki bahçede tasvir edilmiş resmini, Saint Lazare Gar'ını, Argenteuil'deki havzayı, Gündoğumu isimli ünlü tablosunu, değişik açılardan Rouen Katedrali'ni, Troville'deki Kumsal'ı, Bahçedeki Kadınlar'ı, ünlü Nilüferler'ini, Yakut Yeşili Elbiseli Camille'yi, Londra'daki Waterloo Köprüsü'nü, Cen Nehri'ni, Argenteuil'deki Gelincik Tarlası'nı ve bunun gibi birçok ünlü tabloyu resmetti. Monet, Giverny'deki evinin bahçesini altı bahçıvanın emeğiyle yavaş yavaş nilüfer, söğüt ve zambaklarla dolu bir cennet haline getirdi. Evini çevreleyen bu bahçe, Monet'ye fazlasıyla ilham kaynağı oldu. 'Ressam olmayı büyük olasılıkla çiçeklere borçluyum.' diyen Monet, daha sonra su bahçeleri üzerine yoğunlaştı ve suyun gözlemleyebildiği her halini tekrar tekrar resmetti. Monet'nin tablolarının kenarlarında bej renkli tuvali görebilir ve resmin tamamlanmamış gibi göründüğünü düşünebilirsiniz. Bu teknik, 19. Yüzyıl için fazlasıyla yeni olduğu için sanat dünyası tarafından oldukça dikkat çekici bulunmuştur. Resimlerinin üzerindeki ince boya tabakası, resimlerin hızlıca yapıldığının bir kanıtı sayılabilir. Aynı anda birkaç tablo üzerinde birden çalışan Monet, resimlerinde genellikle lacivert, kobalt mavi, yeşil ve kahve tonlarını kullanmıştır. Monet'nin bazı resimlerine bakmak, adeta Monet'nin eskiz defterini karıştırmak gibi hissettir. Bu eskizlerden temalı bir sergi düzenlenebilirmiş diye düşündüm. Çünkü gözlemlerini soyut biçimde ifade ediş tarzı, Monet'nin karakteri hakkında önemli ipuçları veriyor. Hayatının mutsuz dönemlerindeki hislerini kullandığı tonlardan, Japon Köprüsü isimli çalışmasındaki acı ve öfkeyi ise fırça darbelerinden bile anlayabilirsiniz. Gözündeki kataraktın etkisiyle giderek kalınlaşan ve pürüzlü hale gelen resimler aynı zamanda onun iç dünyasını da yansıtıyor diyebiliriz. Empresyonist akımın kurucusu olan Fransız Ressam Claude Monet, güneşsin deniz üzerindeki yansımasını resmetmiş ve buna 'Empresyon' adını vermişti. Daha sonra bu resmi Paris'teki bir sanat galerisinde gören Fransız bir gazeteci, sergi için genel bir anlama gelen Empresyonist kelimesini kullandı ve böylece bu deyim, giderek yaygınlaşmaya başladı. Bugün bu tanım, sanatın en güçlü akımlarından birini tanımlamak için kullanılyor. Monet'nin eserleri Fransa'daki Marmottan Monet Müzesi'nde saklanıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2013/03/26/retrospective-exhibiton-david-bowie-is/", "text": "Alışılmışın dışındaki tarzı, müziği ve kişiliğiyle birçok kişinin idolü ve obsesyon haline dönüştürecek kadar hayranı olduğu Bowie'nin ismi 23 Mart'tan 28 Temmuz'a kadar Londra'daki Victoria & Albert Museum'da yankılanacak. Gucci ve Sennheiser sponsorluğundaki 'David Bowie Is' isimli sergide yaşayan efsane Bowie'nin 300'ü aşkın kişisel eşyası, kendi el yazısından şarkı sözleri, kostümleri, enstrümanları, müzik videoları ve oynadığı filmlerden kesitler sergilenecek. Moda dünyasının da ilham aldığı üstadın 1972'de Freddie Burnetti tarafından tasarlanan unutulmaz Ziggy Stardust tulumu ve Aladdin Sane turnesinde giydiği Kansai Yamamoto tasarımları da bu sergide ziyaretçilerle buluşacak. 1997'de giydiği ikonik Alexander McQueen tasarımı İngiliz bayraklı ceketi yakından görmenin Bowie hayranlarını fazlasıyla heyecanlandıracağına şüphe yok. Ben bile bu ünlü parçanın fotoğraflarına bakarken, o yıllarda dünyayı saran Union Jack akımından etkileniyorum. Sergi, David Bowie'nin sıradışı kariyerinin uluslararası arenadaki ilk retrospektif yorumu olarak nitelendiriliyor. Gelin biz de bu perspektiften Bowie'nin hayatına ve tarzına daha yakından bakalım. David Bowie olarak bildiğimiz sanatçı, doğduğu yıl olan 1947'den 1962 yılına kadar David Robert Jones olarak tanınıyordu. Kendisi o yıllarda Bromley Technical High School'da okuyan ve saçlarını gıda boyasıyla boyayan 15 yaşında bir 'teenage' di. Sahne adını David Bowie olarak belirleyip ilk müzik gurubu The Kon-rads'ı kurduğunda, kendisini dünya star'ı olmaya götürecek yoldaki ilk adımını atmış oldu. Bu arada The Kon-rads zamanlarında giydiği blazer'ı da sergide görebilirsiniz. 1969-1972 yılları David'in kendisini dünyayı da etkisi altına alan hippi akımına kaptırdığı yıllardı. Annesiyle Beckhenham Foxgrove Road'da yaşarken, nefret ettiği Soho Reklam Ajansı'ndaki işini bıraktı ve birden oyuncu olmaya karar verdi. West End Production'ın 'Oh What a Lovely War' ve 'Hair' gibi filmlerinde küçük roller aldığı dönemlerde bir yandan da Budizm'e ilgi duymaya başladı. Silly Boy Blue ve Karma Man gibi eserlerinde bu inancın etkilerini görebiliyoruz. 1970 senesinde Angie Barnett'la evlendiğinde dalgalı saçları, bol pantolonları ve desenli bluzleriyle çevresindekiler onu bir Budist'ten çok İsveçli aktris Greta Garbo'ya benzetiyordu. Bunun o zaman için pek bir önemi yoktu; çünkü hiçbir kalıba bağlı kalmayan Bowie, çoktan yeni bir akıma doğru yönelmeye başlamıştı. Evliliğinin ilk yıllarında hala çocukluğunun geçtiği yer olan Beckenham'de yaşayan Bowie, hayatındaki rutinden sıkıldığını ve ilginç bir şeyler yapmak istediğini keşfetti. Bu değişiklik isteği ilk önce ev yaşamına sonra da imajına yansıdı. Saçlarını bir dergide gördüğü Marie Helvin gibi kırmızıya boyattı, yüzüne Alice Cooper'dan esinlendiği yıldırım motifli makyajı yaptırdı ve Stanley Kubrick'in 'A Clockwork Orange' filminden tanıyacağınız tasarımcı Freddie Burretti imzalı Ziggy Stardust taytıyla görsel hafızalarda kolay kolay unutulmayacak bir yer edinmeyi başardı. Yıllar sonra ondan ilham alan Kate Moss, Vogue 2003 kapağında Stardust makyajıyla boy gösterecekti. Ziggy Stardust'ın Yarattığı etki Lady Gaga'yla günümüze kadar uzandı. Ziggy Stardust ile global bir fenomen haline dönüşen Bowie, hayatının hızını düşürüp yeni bir ruh haline büründü. Amerika'daki Diamond Dogs turunda The Temptations, The Spinners ve Marvin Gaye'i görmeye gitti. 30'larına yaklaştığında müziği dış görüntüsünden daha duygusal olmaya başlamıştı. Bu durumu hayatı için de geçerli kılmak istiyordu. Los Angeles'da yaşamaya başlayıp kokain kullanmaya ara verdiğinde, daha derli toplu giyinmeyi tercih ederek dış görünüşünde de değişikliğe gitti. Makyajdan ve çılgın saçlarından vazgeçmese de klasik takımlar ve maskülen kıyafetler giymeyi tercih ediyordu. Bu dönemde taşıdığı pudra mavisi Yves Saint Laurent takımıyla 'Thin White Duke' olarak yine ikon haline gelmeyi başardı. Sonrasında Amerika'yı terk edip, Berlin'in sanat sahnesinde boy gösteren Bowie, eşi Angie'den ayrıldı ve kendisini Brian Eno'nun müziğine, William Burroughs'un yazılarına ve Salvador Dali'nin resimlerine verdi. The Stooges üyesi Iggy Pop ile aynı eve çıktılar ve 2 yıl boyunca Berlin'in altını üstüne getirdiler. 80'lere gelindiğinde, Bowie tekrardan gösterişli giyindiği zamanlara geri döndü. Londra ve New York arasında mekik dokuduğu bu dönemde, her iki şehirde de canlı performansları oluyordu. Bowie kelimenin tam anlamıyla her yerdeydi. Onu bir gün 'Saturday Night Live 'da kabare kontratenoru ile şarkı söylerken, ertesi gün TVC15'de oyuncak fino kılığına girmişken görebilirdiniz. 80'lerin benzersiz atmosferindeki detaylar gibi, Bowie'nin de ne zaman, nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyordu. Bu yıllarda Bowie, çoğu kişinin aklında en çok 80'lerin kabus filmi Labyrinth'te canlandırdığı Goblin King rolüyle yer etti. Album cover shoot for Aladdin Sane, 1973."} {"url": "https://oldmag.net/2013/05/04/online-vintage-alisveris-siteleri/", "text": "Vintage kıyafetler giymeyi ve evinizde vintage rüzgarlar estirecek eşyalar kullanmayı seviyor olabilirsiniz ama 'O dükkanların kokusuna dayanamıyorum.' dediğinizi duyar gibiyiz. Bazıları karmakarışık second hand shop'lardan tereyağından kıl çeker gibi aradığını bulurken bazıları girdiği dükkanlarda hiçbir şeye dokunmadan geri çıkar. Eğer sizinde bu konuda hassasiyetiniz birazcık da tembelliğiniz varsa elinizin altındaki 'internet' nimetinden yararlanabilirsiniz. Ne kadar bir kumaşın veya eşyanın dokunarak verdiği his başka da olsa online alışveriş yapan kişi sayısı gün geçtikçe artıyor. Genelde bir şeyler almak niyetiyle site site gezdiğinizde karşınıza çıkan çeşitten çok hiçbir şey almayı düşünmediğiniz öğlen aranızda Facebook newsfeed'inizde beğendiğiniz sayfaların satışa çıkardığı ürünlere vurulursunuz. Bu yüzden yeni gelen ürünleri kaçırmamak adına sadece web sitesine girdiğiniz markaların Facebook ve Twitter hesaplarını da takibe alın. Sonra beğendiğiniz gömleğin altında 'ayrıldı' yazısını görünce üzülmeyin. İlk kurulduğunda sadece internetten satış yapan Sentetik Sezar'ın artık Taksim'de bir dükkanı da mevcut. Sürekli ve etkili bir biçimde kullandıkları Facebook hesapları onlara emeklerinin karşılığını aldırıyor olsa gerek ki koydukları ürünlerin yanında kısa bir süre sonra 'satıldı' yazıyor. Test edip onayladığımız Sentetik Sezar'ın ürünleri hem seçilmiş hem de mis gibi geliyor. İkinci el konusunda hiçbir zaman temiz değilmiş gibi hissedenler için sadece sipariş verdiğiniz ürünün değil dükkanlarında sergiledikleri ürünlerinde önce yıkandığını belirtelim. Erkekler içinde ürün seçenkleri bulabileceğiniz Sentetik Sezar'ın fiyatları ise dükkan ve diğer online markalara göre çok uygun. Cihangir Mahallesi Kazancılar Yokuşu Pürtelaş Sokak 1/A, Taksim. 12.00-21.00 saatleri arasında açık. Konserve'de karşınıza çıkan ürünlerin hepsi ikinci el değil vintage klasmanında. Gerçek değeri olan ürünler bulabileceğiniz Konserve Vintage, elbise ve kıyafetlerin yanı sıra gözlük ve ayakkabılara da ağırlık veriyor. Fiyat-kalite oranına baktığınızda bu kaliteye fiyatlar ucuz bile kalıyor. Gerçek vintage avcılarına duyurulur! Lahana Vintage, sadece alışveriş yapabileceğiniz bir site değil aynı zamanda sahibeleri tarafından stil danışmanlığı da verilen bir oluşum. Kendi modasını kendi yaratmak isteyenlerin Lahana'nın web sitesine uğramasını tavsiye ederiz. Konsept, giyim, saç ve makyaj danışmanlığı da yapan Lahana'cılar ilham veren işlere imza atıyorlar. Kullanıcı dostu internet siteleri hem fiyat olarak hem de tasarım olarak sizi daha fazlasını almaya yöneltebilir. Dikkat!"} {"url": "https://oldmag.net/2013/05/06/j-k-rowlingten-yeni-roman-the-casual-vacancy/", "text": "I just needed to write this book. I like it a lot, I'm proud of it, and that counts for me. I think it's braver to do it like this. And, to an extent, you know what? The worst that can happen is that everyone says, 'Well, that was dreadful, she should have stuck to writing for kids' and I can take that. So, yeah, I'll put it out there, and if everyone says, 'Well, that's shockingly bad back to wizards with you', then obviously I won't be throwing a party. But I will live. I will live. Söz konusu Jan Moir olduğunda bu üsluba pek de şaşırmamak lazım. Çünkü Boyzone üyesi Stephen Gately'nin ölümünden sadece 6 gün sonra, Daily Mail'da yayınlanan makalesi ile oldukça tepki çekmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı. Moir bu makalede, Gately'nin trajik ölümünü onun eşcinsel olmasına bağlıyordu. Öncelikli nedenim edebi açıdan karşılaştırılamayacak kadar üstün olmasına rağmen, popüler kültürdeki yansıması ve ticari faaliyetleri açısından Rowling'in Stephenie Meyer ve Twilight ile bir tutulacak olmasıydı. Eğer Harry Potter'dan hemen sonra yeni bir fantastik seri üretseydi, bunun ticari bir hamle olduğu eleştirileri ile karşılaşabilirdi. Rowling daha cesur davranarak iddialı bir konsepti olmayan, hayatın içinden, gerçekçi bir eser vermeye yöneldi. Bu konuda ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık olsa da, zor yolu seçtiğini hiçbirimiz inkar edemeyiz. Bir diğer neden ise yazacağı yeni eserin otomatik olarak Harry Potter'la karşılaştırılacak olmasıydı. Boş Koltuk gibi tamamen farklı bir konsepte sahip bir kitabın bile Harry Potter'la karşılaştırıldığını düşünürsek, yazacağı yeni bir fantastik kurgunun başına neler geleceğini şimdiden öngörebiliriz. Spoiler vermeden cevap vermek gerekirse, söylenebilecek çok şey yok. Çünkü kitabın tüm kurgusu, herkesin hayatında karşılaşabileceği sıradan olaylar üzerine şekillenerek, kartlarını karakterlerden yana oynamaya çalışıyor. Yani Boş Koltuk'ta olayların nasıl sonuçlanacağından ziyade karakterlerin nasıl düşüneceği ya da nasıl davranacağı üzerine düşünmeniz hedeflenmiş. İngiltere'nin orta ve alt sınıfından insanların hayatlarını temel alan çerçevesiyle Rowling, konuyu yine kendi hayal ürünü olan Pagford Kasabası çevresinde işliyor. Küçük bir kasaba olan Pagford'un sevilen simalarından Barry Fairbrother'ın ani ölümü, Belediye Meclisi'ndeki bir koltuğun boşa çıkmasına neden oluyor. Bu makamın tabir-i caizse istilaya açık hale gelmesiyle beraber merhumun çevresindeki insanların ihtirasları, hırsları, yalanları, hayalleri, iftiraları vb. şeyler de birer birer ortaya çıkmaya başlıyor. Uyuşturucu, ergenlik sorunları, tecavüz, aile içi şiddet vb. günlük hayatın gerçekleri sayılabilecek mevzular bu konsept dahilinde, Pagford sakinlerinin hayatları üzerinden işleniyor. Olan olaylara da ortalama 20 karakterin bakış açısından şahit oluyoruz. En fazla ilgilimi çeken karakterler Stuart Fats Wall ve sivilceli sosyopat kankası Andrew Price oldu. Krystal Weedon'da fazla tahmin edilebilir olmasına rağmen, acaba başına ne gelecek? diye meraklandığınız karakterlerden. Kitabın genel havasını Rowling'in can sıkacak kadar bariz bir siyasi göndermesi olmasa da günlük siyasetten ayırmak imkansız. Sınıf farkları, gelir dağılımı, adalet, suç gibi konularda kafanızda belirli bazı fikirler oluşmasına neden oluyor. Karakterlerin bu konuda insanı oturup düşünmeye sevk ettiğini pek söyleyemeyeceğim. Şahsen benim kafamda toplumsal bir eleştiri yapmaktan ziyade, sınıf atlamaya çalışanları içten içe hor gören ya da vasıfsız insanların kişisel hırslarından trajikomik sonuçlar elde etmeye çalışan bir yazar profili belirdi. Rowling'in bakış açısını olması gerekenden birazcık daha yerel odaklı buldum. Bence evrensel bir toplum eleştirisinden ziyade, İngiliz orta sınıfına hitap eden bir konsept var. Belki de bu nedenle beni beklediğim kadar etkilemedi. Kitabın kötü olduğunu kesinlikle söyleyemem. Rowling'in edebi kimliği satır aralarında tüm gücüyle kendini gösteriyor. Eğer bir sorun varsa, bu genel olarak hikayenin ve karakterlerin fazla merak uyandırmaması sanırım. Ben özellikle ilk 300 sayfa boyunca çok az karakterin başına ne geleceğini merak ettim. Eğer Rowling'in Harry Potter'dan ayrı olarak nasıl bir yazarlık performansı göstereceğini merak ediyorsanız, Boş Koltuk'u alıp okuyabilirsiniz. Ama yüksek beklentileriniz varsa, bunları bir kenara bırakın derim. Çünkü Boş Koltuk okuyucuda güçlü bir etki ya da unutulmaz bir tat bırakmıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2013/05/12/once-upon-a-time-by-karl-lagerfeld/", "text": "Karl Lagerfeld'in 2011/2012 Chanel Cruise Collection için çektiği The Tale of a Fairy'den sonra bir sonraki kısa filmini merakla bekliyordum. Bir rüya tadındaki filmin ardından Lagerfeld'in yönetmen koltuğuna da ne kadar yakıştığını görmüştük. Lagerfeld'in yeni eseri Once Upon a Time'ın çekiliş amacı Chanel'in ilk butiğinin 100. yıl dönümü olması. Filmde Keira Knightley Coco Chanel'i canlandırıyor. Keira Knightley'yi Coco Mademouiselle parfümünün reklam yüzü olarak görenler bu kez genç oyuncuyu Coco Chanel olarak görünce şaşırmamıştır. 1913 yılında Fransa'da minik bir sahil kasabası olan Deauville'de açılan ilk butiğin hikayesi Paris'te Deauville havası verilmiş retro bir sette anlatılıyor. Filmde Keira Knightley'e teyzesi rolünde Clotilde Hesme ve birçok sürpriz sima eşlik ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2013/05/19/kinfolk-flower-potluck-istanbul/", "text": "Fotoğrafları, yemekleri ve çiçekleriyle Kinfolk uzun zamandır radarımdaydı. Kinfolk Flower Potluck Istanbul isimli bir event'ten haberdar olmak beynimde ve ruhumda kısa süreli bir karıncalanmaya neden olmuştu. Çiçek aranjmanı ardından yenilecek yemekler ve en az yemekler kadar lezzetli sohbetleri düşününce www. eventbrite. com'dan biletimi alarak heyecanla 27 Nisan'ın gelmesini bekledim. Elimde sepet dolusu yola getirilmeyi bekleyen çiçeklerimle Kumbaracı Yokuşu'ndan inerken hiç beklemediğim kadar iyi bir mimarisi olan binanın kapısında buldum kendimi. Sokaktaki herkes elimdeki çiçeklerden nereye gittiğimin farkında olarak o kapıyı işaret ediyordu bana. İşte bu kapı beni Frumatik'in mabedine ulaştırdı. Çoğunlukla kimse birbirini tanımıyordu veya sadece birlikte geldiği kişiyi tanıyordu. Masanın üzerinde duran ev yapımı sangria adeta ortamdakileri kaynaştırma görevi görüyordu. Herkes içkilerini içip, terasta çektiği 'Instagram'lık fotoğraflarını paylaştıktan sonra üzeri her nevi çiçekle kaplı kocaman masanın etrafında yerlerimizi aldık. Vesarire'den Ayça ve Yunus'un yönlendirmeleriyle çiçeğe nasıl dokunmasını ve bakmasını bilenler ve henüz yeni tanışmanın verdiği çekingenlikle onları incitmekten korkar olanlar olarak ikiye ayrıldık. Ben onları nasıl tutacağını bilmeyen nerede başlayacağını kestiremeyen taraftaydım. Açıkçası event'in başından beri çiçeklerden çok yemeklerdi düşündüğüm. Önlüğümü takıp sepetimin içini doldurduğum ovasis'e okaliptüsler ve şimşirlerden bir zemin yaptıktan sonra erengül ağırlıklı bir aranjman yapmayı başardım. O anda düşündüğüm tek şey onları en güzel haliyle ve en doğru uyum içinde yerleştirebilmekti. O zaman anladım ki çiçek işiyle uğraşmak belkide dünyanın en kafa rahatlatıcı işlerinden, hatta kimileri için terapi olabilecek uğraşlarından biriymiş. Her zamanki sabırsızlığımla en önce bitirenler arasında yerimi alıp boşalan sangria bardağımı taze limonatalı olanıyla değiştirdim. Çiçek işi sabır, emek ama en çok da zevk istiyor. Bazen bir insanın dış görüntüsüne bakarak yaptığı işlere baktığınızda aslında önemli ip uçları görebiliyorsunuz. Ayça ve Yunus'un yüzünde de çiçeğe duyulan bunca aşk, tutku ve heyecan varken neler ortaya çıkarabilecekleri sizi şaşırtmıyor. Herkes çiçeğini bitirdikten sonra sıra kesilmiş dal parçaları ve koparılmış yapraklarla dolu masayı temizlemekteydi. Onlarca elin yardımıyla yere düşen çiçek artıklarına aldırmadan Food Project, Eda ve Zeynep'in ellerinden çıkma çeşit çeşit yemeği sofraya taşımaya koyulduk. Herşey paylaşmak üzerine, taze, sağlıklı ve belli ki aşkla yapılmış. Karaköy'de yeni açılan Komodor'un nefis pizzaları ve Kekliktepe'nin zeytinyağları da masaya eklenince artık her şey tamamdı. Kimisi yemeğin üzerine şarap, kimisi KronotRop'un meşhur kahvesini tercih etti. Kocaman bir masa etrafında hem bir şeyler üretmenin hazzı, hem yeni insanlar tanımanın heyecanı hem de yeni tatlar ve ilhamlar almanın mutluluğuyla girdiğim kapıdan çıkarken Zeynep'e bu harika gün için teşekkür ederek oradan ayrıldım. Bundan sonrası ise benim için bir sonraki event'i zevkli bir bekleyiş olacak."} {"url": "https://oldmag.net/2013/05/30/bonsainin-tarihi/", "text": "Bonsai, Çin kültüründe sadece bir bitki değil aynı zamanda sanattır. Bazı kültürlerde ise ne sanat ne bitki, sadece uyuşturucudur. Türk kültürüne ilk kez Karate Kid ile giren bonsai, her evde rastlayacağınız bir menekşe bitkisi gibi değildir. Son yıllarda iyi dekore edilmiş evlerde bir statü simgesi haline gelen bonsai bitkisi bizlerde maddi, Uzak doğu kültüründe ise manevi bir semboldür. Bonsai, sanat olarak ilk kez 1000 yıl önce Çin Hanedanlığı'nda ortaya çıkmıştır. Çin'de pun-sai adıyla bilinen bonsai, ağaçları sığ saksılarda, belirli tekniklerle budayarak, ağaçların belirli bir şekilde minyatür kalmalarını sağlamaktır. Bonsai, her ne kadar Çin kültürüne özgü olsa da kural koymayı seven Japonlar, Çinlilerin bonsai'lerine de el atmışlardır. Bu kuralların amacı; hangi uygulamaların bonsai üzerinde işe yarayıp yaramadığını belirlemektir. Güzel bir bonsai, onu yaratanın doğal yeteneğine, ilham bulduğu detaylara, ve kurallara genel olarak uymasına bağlıdır. Bu kurallara uyulduğu takdirde nazik, minyatür bonsai'niz torunlarınızın çocuklarını görecek kadar yaşayabilir. Öncelikle bonsai'nizin uzunluğu gövde çapının 6 katı olmalıdır. Gövde, ona bakan kişiye doğru hafif eğimli durmalıdır. Bitkinin kökleri, gövdeden dairesel olarak ayrılmalıdır. Bonsai'nin şekli kalın başlayıp, yükseldikçe incelmelidir. Ağaçta sadece bir tane doruk olmalıdır. Dalların çapları gövdeyle orantılı olmalı ve birbirlerine paralel görünmemelidirler. Ağaca yaşlı görüntüsü vermek için alt dallar aşağıya doğru eğimli olmalı ve ikiz gövdeli ağaçlarda, gövdeler arasında dal bulunmamalıdır. Ağacın saksıdaki yeri bile Japonlar tarafından kurala tabi tutulmuştur. Ağaç, saksının orta noktasının gerisinde ve bir miktar sağda ya da solda olmalıdır. Saksıların rengi çiçeklerle uyumlu olacak şekilde seçilmelidir. Bize kalsa pet şişeyi keser veya yoğurt kabının içine çiçeği koyarız; ama Uzak doğu kültüründe çiçeklerin kendileri kadar kapları da büyük ölçüde önem taşıyor. Saksının derinliğinin mutlaka ağaç ile doğru orantılı olması gerekiyor. Bonsai'nin olayı, bitkinin kendisi değil ağaçla saksı arasındaki görsel uyumdur. Hatta Çince bon saksı, sai ise bitki ya da bitki yetiştirme anlamına gelir. Toprak, katmansız ve iyi karışmış olmalı. Gübre yönünden zengin ve nemli olanı bonsainin yetişmesine daha uygun. Bonsai, günlük çiçekleri sulama ritüeline dahil edilmemeli, kuruduğu gözlemlendikçe sulanmalıdır. Uzak doğu kültüründe bonsai'lerin babadan oğula geçmeleri, Osmanlı usülü taht sistemine benzer. Size ailenizden yadigar kalan bonsai'yi sulamayı unuttuysanız vay halinize."} {"url": "https://oldmag.net/2013/07/17/terry-richardson/", "text": "Onu ister pornografik fotoğrafçı olarak tanımlayın ya da isterseniz işlerini fazla 'erotik' bulun yine de beğendiğiniz bir reklam veya kitsch bir moda çekiminin onun kadrajından çıkmış olması ihtimali çok yüksek. Terry Richardson son 10 yılda moda ve reklam çekimlerinde gösterdiği cesaretle birçok firmaya ve kişiye ilham kaynağı oldu. Asla soyunmaz dediğiniz ünlüleri bile incelikle soyabilme becerisi takdire şayan olan fotoğraf sanatçısı hala daha bazı insanlar tarafından teşhircilikle ve sapkınlıkla suçlanmaya devam ediyor. Çoğu zaman çalışmalarında sanatsal bir yan olmadığı iddia edilse de görüldüğü gibi; söz konusu özellikle moda olduğunda reklamın iyisi kötüsü olmuyor. Fotoğraf çekmeye başladığı 90 lı yıllarda tabuları aşmanın daha zor olduğunu düşünürsek; 2000 li yıllarla birlikte Terry Richardson'ın önünün bu kadar açılmasına pek de şaşırmamak lazım. Babası Bob Richardson gibi fotoğrafçı olan Terry Richardson; küçük yaşlardayken ebeveynlerinin boşanmasıyla birlikte psikolojik sorunlar yaşamış. Bir dönemi oldukça asosyal ve içine kapanık halde geçiren Richardson, The Invisible Government isimli müzik grubunda bas gitar çalmaya başlayarak melankoli havasından sıyrılmış. Profesyonel fotoğrafçılık kariyeri ise 1991 yılında Vibe dergisine yaptığı çekimle başlıyor. O dönem için oldukça garipsenen ve pek de hoş karşılanmayan tarzının bugün tam anlamıyla kabul görerek başarıya ulaştığına şahit oluyoruz. Pornoyu sevmediğini ve kendisini cinsellikten soğuttuğunu söylerken, cinsel ilişki sırasındaki fotoğraflarını kullanmak da çok sık yaptığı bir şey. Çekimlerini gerçekleştirirken kullanmayı en çok tercih ettiği fotoğraf makinesi Yashica T4, kullandığı mekan ise genelde sokaklar oluyor. Kariyerine dönüp baktığımızda seks partilerinin yarattığı skandalların yanı sıra 2010 yılında çektiği Pirelli takvimi, Tom Ford'un erkek koleksiyonu için çektiği reklam kampanyası (muhtemelen bundan 50 yıl sonra da konuşulmaya devam edecek), ünlü spor dergisi Sports Illustrated için Kate Upton ile yaptığı çekim ve Lady Gaga'nın hayatını yazdığı kitapta kullanılmak üzere ünlü sanatçıyı fotoğraflaması gibi önemli projeler yer alıyor. Terry Richardson' ın yaptığı işlerin şahsına münhasır karakteriyle bundan onlarca yıl sonra bile hatırlanacağına şüphemiz yok."} {"url": "https://oldmag.net/2013/07/18/antikaikinci-el-retro-ve-vintage-nedir/", "text": "Özellikle son birkaç yıldır hayatımıza moda ve eskiler hakkında konuşurken daha sık kullanmaya başladığımız birtakım kelimeler girdi: Antika, İkinci El Retro ve Vintage. Antika ve ikinci elin ne olduğunu kime sorsanız az-çok bilir fakat özellikle retro ve vintage kelimeleri çoğu zaman birbirine karıştırılabiliyor ve aradaki farklılıklar yok sayılabiliyor. Özellikle eski ürün ve kıyafet satan yerlerden alışveriş yapıyorsanız bu terimlerin anlamına kesinlikle aşina olmanız gerekiyor. Aksi takdirde kendinizi sıradan ikinci el bir eşyaya antika bedeli ödemiş halde bulabilirsiniz. Şunu akıldan çıkartmamak gerekir ki; eşyaların yaşı, kullanılabilirlik durumu, kalitesi ve az bulunurluğu değerlerinin belirlenmesinde rol oynayan en önemli kıstaslardır. İnternetten veya bir dükkandan alışveriş yaparken satılmaya çalışılan malın vaadedildiği özelliklere sahip olamayabileceğini her zaman aklımızın bir köşesinde bulundurmalıyız. Bizden size ufak bir ipucu: Genelde çiçek desenli ürünlerin vintage, geometrik desenli ürünlerin retro olma ihtimali oldukça yüksek. Antika, belki de Türk insanının eskiye dair en sık duyduğu sıfatlardan biri. Özellikle babaanne ve anneannelere göre onların her şeyi antikadır ve bir hikayesi vardır. Yerdeki kilimin koyun yününden yapılma sıradan bir halı olduğunu kabul etmek yerine genelde eski olan hemen hemen her şey onların nazarında antikadır. Eskiden sadece Yunan ve Roma'dan kalan eşyalar için kullanılan bu sıfat artık 100 yaşını aşmış ve yapıldığı döneme ait izler taşıyan değerli objeler için de kullanılıyor. Döneme baktığınız zaman antika eşyaların çoğunlukla ağaçtan yapıldığını da görebilirsiniz. Elinizde değerini merak ettiğiniz saat, tablo ve mobilya gibi objelerin ne kadar edeceğini öğrenmek için Türkiye'nin ilk antika ekspertiz sitesi 'Bu Kaç Para Eder?' e bakabilirsiniz. Eski olan ve sizden önce en az bir sahibi olan her şeye ikinci el diyebilirsiniz fakat her ikinci el asla antika veya vintage değildir. Eski ve ikinci el elbise veya eşyalar için vintage tanımını kullanmak doğru değildir. Çöp diyebileceğiniz belki de para bile etmeyecek kadar değersiz herhangi bir eşya ikinci el olabileceği gibi geçen sezon binlerce lira verip aldığınız bir çanta da elinizden çıkarmak istediğinizde ikinci el olarak sayılabilir. Antika ve vintage değeri olmayan eşyaları sadece ikinci el olarak nitelendirebiliriz. İkinci el eşyaların genellikle manevi değeri olur ve artık üretilmeyen bir objeye ulaşmanızı sağlar. Unutmadan ikinci el ucuzdur. Retro, ağırlıklı olarak 60'lı ve 70'li yılların izlerini taşır. En eğlenceli, tarz ve karakterli işlerin altından çıkan retro bir elbise, mobilya veya obje ile hayat bulabileceği gibi bir reklam filmi ve bir şarkı olarak da karşınıza çıkabilir. Eskinin yeniden uyarlanması anlamına gelen yani bir nevi imitasyon da diyebileceğimiz retro'dan son zamanlarda tasarımcılar ilham almaya doymuyor! Fransızca kökenli vintage kelimesini sürekli duymaktan emin olun biz bile sıkıldık. Kötü kokulu vintage dükkanı olduklarını iddia eden yerlerde Osmanbey'de üretilip etiketi kesilmiş kaç elbiseye vintage bedeli biçilip satılmaya çalışıldığına siz de şahit olmuşsunuzdur. İkinci el ile sürekli karıştırılan vintage'in hasını ve kalitelisini Çukurcuma'da gezerken bulmak çok kolay olmuyor. 1920'lerden başlayarak günümüzden en az 20 yıl öncesini temsil eden kıyafetlerin bugün giyilebilmesi için gerçekten çok iyi şartlarda saklanması gerekiyor. 100 yılı aştıktan sonra ise artık vintage değil antika sayılıyor. Bir ürünün vintage kabul edilebilmesi için mutlaka ait olduğu dönemde üretilmiş olması gerekiyor. Sürekli karıştırılan retro ve vintage arasındaki en belirgin fark retro'da böyle bir şartın olmayışı, hatta çoğunlukla retro'nun yeniden üretilmiş olmasıdır. Bütün bu tanımları vintage olduğu iddia edilen yüksek fiyatlı elbiselere, antika olduğu iddia edilen sıradan saatlere ama aslında sadece ikinci el olmaktan öteye gidemeyen her şeye uzanırken aklınızdan çıkarmayın. Gerçek antika ve vintage eşya satan dükkanlardan 50 tl'ye alışveriş yapamayacağınızı da her elbiseden 'vintage' olarak bahseden satıcılara hatırlatmakta fayda var."} {"url": "https://oldmag.net/2013/07/18/parliament-sinema-kulubu-tadinda-bir-oyun-the-last-of-us/", "text": "Ne alakası var demeyin, çok var. Parliament Sinema Kulübü'nde Tim Burton'ın Batman'ini her izleyişimizde ne kadar zevk aldıysak, en az onun kadar zevk almamızı ve heyecanlanmamızı sağlayacak bir yapım var artık karşımızda: The Last Of Us. Gustavo Santaolalla'nın bestelediği müzikler de öyle etkileyici ki; her biri oyunun sadece bir konsol oyunu olduğunu unutmanızı sağlayan anlarda, hikayenin dramatik ve sinematografik unsurunu kökleyen bir işleve bürünüyor. Örneğin oyunun fantastik tema müziğini dinlemek isterseniz şuraya tıklamanız yeterli. İnanın, sizi sıradan bir oyun müziğinden çok daha fazlası bekliyor. Bu yazıda işin teknik yanlarından uzun uzun bahsederek sizi sıkmayacağım; yok yapımcısı Naughty Dog'tur, işte kullanılan kaplamaların özellikleri şöyledir, fizik motoru böyle çalışır gibi gibi... Benim odaklanmak istediğim şey yalnızca hikaye. Çünkü uzun zamandır -kendi adıma konuşmak gerekirse Half Life 2'den beri- post-apokaliptik hezeyanımı bastırmak hususunda bu derece muktedir olmuş bir yapımla karşılaşmamıştım. The Last Of Us'ın Fallout: NV, Infamous, Metro 2033, The Walking Dead, Left 4 Dead gibi iddialı rakiplerinin karşısında öne çıkmasını sağlayan faktör benim açımdan grafikler, oynanış biçimi ya da buna benzer şeyler olmadı. Bence asıl etkileyici olan; diyalogların doğallığı, karakterlerin gerçekçiliği ve baş rollerdeki Joel, Tess ve Ellie'nin duygusal derinliği gibi hususlardı. Tıpkı bir film gibi onlarla geçirdiğim süre arttıkça aramızdaki bağ kuvvetlendi. Geçmişi önceden yazılmış plastik karakterler olmaktan ziyade oynadıkça gelişen, ilerleyen, güçlenen karakterler haline geldiler. Ve tabii pastadaki asıl pay, bugüne kadar oynadığım tüm oyunlar içinde en etkileyici giriş bölümü sıralamasına bir numaradan yerleşen efsanevi açılış bölümü oldu. Bir oyun Uncanny Valley sınırlarında dolaşıp, aynı zamanda daha ne kadar etkileyici olabilir bilmiyorum. Detaylı spoiler verip oyundan alacağınız zevki azaltmak gibi bir niyetim yok. Sadece The Last Of Us'ı oynadıktan sonra hissedeceğiniz duygulardan birkaç örnek vererek bu yazıyı sonlandırmak istiyorum. Öyle bir acı ki bu; insanoğlunun bugüne kadar icad ettiği, yapay ya da doğal olarak zemin hazırladığı ve tattığı tüm hislerden daha korkunç ve zalim. Başkasının ölümüne tanık olduğunda çoğunlukla kendi başına gelmesinden korktuğu ölüm halini simüle eden türümüz için, kendi devamlılığından bile daha önemli olan tek kayıp. The Last of Us bir oyundan beklemeyeceğiniz kadar vurucu bir şekilde yaşatıyor size bu hissi.. Ve bunu hissetmek, empati duymak ya da etkilenmek için sizin de çocuk sahibi olmanıza gerek yok. İliklerinize kadar acıyı yaşıyor ve yüreğinizde hissediyorsunuz. Yarın öbür gün etrafınızı zombiler sarsa, güvendiğiniz medeni şehirler yok olsa, elektrik enerjisinin konforu, temiz su kaynakları ve her an ulaşılabilir durumda olan gıda seçenekleri tükense, başınıza neler gelebileceğini az-çok hissediyorsunuz. Bir oyun bile olsa, hikayenin atmosferi sizi ne olursa olsun hayatta kalmak güdüsüyle dolduruyor. Mecbur kaldığınızda neler yapabileceğinizi test ediyorsunuz."} {"url": "https://oldmag.net/2013/07/27/kinfolk-freshen-up-istanbul-sinek-sekiz-ile-kagit-isleri/", "text": "29 Mayıs'da Kinfolk vesilesiyle toplandığımız workshop'ın ikinci ayağı Sinek Sekiz ile defter yapma atölyesinde buluştuk. Hemen arkasından büyüyen Gezi olayları ve sonrasında çoğumuzdaki genel tatil rehaveti bu yazının ötelenmesinin malum sebeplerinden. Bu sefer Zeynep'in ve Eda'nın marifetli parmaklarına Ece'nin birbirinden lezzetli ve ferahlatıcı çayları da eşlik etti. Tam bir çay tutkunu olan Ece, çay aşkına ülke ülke gezmiş ve yüzlerce çayın tadına bakarak sonunda kendi çayını yapacak kadar ileriye gitmiş. Çayla ilgili her şeyi bulabileceğiniz web sitesine mutlaka bakın ve Ece'nin çayından içme fırsatı bulursanız kaçırmayın. Sinek Sekiz'in Kadıköy'deki mabedine Oldmagnetdan hatırlayacağınız Ömer'le gittik. Flower Potluck atölyesinin aksine Ömer Fotoğraf ekibindeki erkekler hariç atölyedeki iki erkek konuktan biriydi. Ömer'le Kadıköy'ün eski apartmanlarından birinin merdivenlerinden yukarı doğru nefes nefese tırmanırken bu kadar zevkli döşenmiş bir daireye adım atacağımızı tahmin etmiyorduk. Yüksek tavanları ve büyük kapılarıyla Sinek Sekiz'in ofisi oldukça tarihi bir havaya sahipti. Masada bizi karşılayan küçük hediyelerin olduğu yerlerimizi alıp Sinek Sekiz'den İrem'in kağıt ve ciltleme üzerine verdiği ip uçlarını dinlemeye başladık. Bunca uğraşın ardından bu defter de alıp da kullanmaya kıyamadığım defterlerin arasına girmeyi başardı. Özellikle el yapımı ve dikişli defterlerin bu kadar güzel olmaları meğer zahmetli olmalarındanmış. Eğer kendi defterinizi kendiniz dikmek veya hazır dikilmişini almak istiyorsanız detaylı bilgi için: Sinek Sekiz'e uğrayın. Fotoğraflar için Zeynep Kayahan, Eda İldam ve Düğme Filme teşekkürler."} {"url": "https://oldmag.net/2013/07/31/istanbul-concours-delegance/", "text": "Arabaların güzellik ve zerafetleriyle yarıştığı Concours d'Elegance 22-23 Haziran tarihlerinde Beykoz Küçüksu Kasrı'nda yapıldı. Birbirinden antika ve efsane arabaların açık alanda boğaz manzarasına karşı sergilendiği yarışma 17. yüzyıl Fransız aristokrasisine kadar uzanan bir geçmişe sahip. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan Concours d'Elegance'lardan ilk akla gelenler; Villa d'Este, Pebble Beach Concours d'Elegance, Amelia Island Concours d'Elegance ve Manhattan'daki Louis Vuitton Classic. Bu yıl ilk kez İstanbul ayağı gerçekleşen organizasyon, her yıl yapılan bir gelenek haline dönüşeceğe benziyor. Koleksiyonerlerin otomobilleriyle katıldıkları yarışmada İstanbul'da hatırı sayılır ölçüde antika araba meraklısı olduğunu da görmüş olduk. Yurt dışından ve Türkiye'den katılan arabalar, ön elemenin ardından yerli ve yabancı otoritelerden kurulmuş bir jüri heyeti tarafından değerlendirildi. Dış görünüm, iç tasarım, orjinallik ve aracın tarihçesi gibi kriterler baz alınarak değerlendirilen arabalar, 1945 ve öncesi için Antiques, 1946-1960 arası için Classics, 1961-1970 arası için Collectables, 1971 ve üzeri için Exotics ve her sene farklı bir üreticiden seçilecek olan Featured Brand kategorilerine göre ayrıldı. Bu yılın ilk Featured Brand'i ise Türk otomobil tarihinde önemli bir yeri olan ilk seri üretim yerli otomobil markası Anadol oldu. Best Of Show Ödülü'nü AR COLLECTION 1955 MERCEDES 300 SL kazandı. People's Choice Ödülü'nü HASAN BASRİ TEMİZKAN 1963 MERCEDES-BENZ 190 SL kazandı. EDOX Özel Ödülü'nü AYDIN HAREZİ 1941 MERCEDES BENZ CABRIOLET kazandı. Egzotik Ödülleri kategorisinde NİCHOLAS J. PAPAZOĞLU 1980 FERRARİ 308 GTS birinci oldu. En İyi Antik Ödülü'nü RAHMİ KOÇ MÜZESİ-1933 BUICK 66C CONVERTIBLE kazandı. Kaçıranlar bir daha ki sene için http://www. istanbulconcoursdelegance. com'u bir kenara not edin."} {"url": "https://oldmag.net/2013/08/22/proscuitto-di-parma-muzesi-italya/", "text": "Müzenin bulunduğu Langhiarono -nam-ı diğer proscuitto'nun baş kenti- ılıman iklimi, üzüm bağları ve Castello di Torrechiara isimli kalesiyle huzurlu bir vaha. Kale, içerisindeki büyüleyici mutfakları ve freskleriyle hem gastronomi hem de sanat meraklıları için Langhirano'da gidilmesi gereken bir başka durak. Müze, 1929 yılından kalma rustik mimarisinin izlerini restore edildiği halde taşıyan Foro Boario pazarının bir bölümünde yer alıyor. Müzenin içerisinde ödüllü parma'ların sergilendiği ve etin üretim aşamalarının detaylarıyla anlatıldığı bir bölüm var. Domuz kasapçılığının eski usul üretim yöntemlerini görerek modern teknolojiye kadar olan evrimini değerlendirme fırsatı bulabilirsiniz. Fotoğraflar, tarihi belgeler, makineler ve görsel-işitsel ekipmanlardan oluşan müze sekiz farklı bölüme ayrılmış. Bu nesneler bölgede belirli ürünler için kullanılan domuz ırkları, tuzun tarihi ve siyasi rolü, domuz kasaplığı ve geleneksel Parma salamının değişik türlerini tanımlamak için kullanılıyor. Ayrıca müze, Prosciutto di Parma'nın konsorsiyumu ve kalite koruma politikasıyla ilgili de önemli bilgiler veriyor. Tarih ve üretim aşamalarının ardından müze, size bir iyilik yapıyor ve canınızın istediği kadar tadabileceğiniz prosciutto ve yerel ürünlerin bulunduğu bir odada geziyi bitiriyor. Gezinizi planlarken müzenin sadece Mart'ın 1. gününden Aralık ayının 8. gününe kadar açık olduğunu unutmayın. Aralık ayından Şubat ayına kadar kapalı olan müze pazartesiden cumaya 10.00-18.00 saatleri arasında açık. Kalabalık gruplar için önceden randevu alınması gerekiyor. Müzeyi ziyaret etmenin ücreti 4 euro."} {"url": "https://oldmag.net/2013/09/09/sendromsuzlar-sebnem-gemalmaz/", "text": "Şebnem, aklına estiği gibi yaşayan, şehir hayatından, mimariden, sanattan ve ışıktan ilham alan, çok gezen ve yol almayı seven bir takı tasarımcısı. Asıl ihtisas alanı aydınlatma tasarımı üzerine. Tasarımlarında genellikle geri dönüştürülmüş elektronik malzemeler, çimento kil gibi alternatifler kullanmayı tercih ediyor. İlham kaynağı bazen mimari bir detay olabilirken bazen şehirdeki küçücük bir an olabiliyor. İşlerindeki sadeliği İskandinav zarafetinden etkilenerek yakalayan Şebnem'in, Stockholm'den yola çıktığı tasarımlarındaki mizah ve renkler, İstanbul'un büyülü ve bir o kadar karmaşık şehir hayatıyla örtüşüyor. Karşımızda şehirlerden ilham alan, şehirli ama daha çok doğa kafasında bir kadın var. Betona dair algımız çok ilginç aslında. İstanbullu olarak beton kent diye bahsediyoruz şehrimizden ve bu kötülemek için kullandığımız bir yakıştırma. Ama aslına bakarsan yaptığım işin ilham kaynağı da beton yapılar. Ters-Yüz Louis Kahn serisi tamamen Louis Kahn yapılarındaki formlardan yola çıkıyor. O formlardaki estetik, güzellik, o malzemenin de desteklediği sadelik ve denge beni gerçekten çok etkiliyor. Benim de yaptığım işlerde ön plana çıkan şey aslında objelerin formları. Bu nedenle beton gibi renk açısından da nötr bir malzeme üzerinde yoğunlaştım ki form ve malzemeler arasındaki ilişki bu sayede kendisini gösterebilsin. Ayrıca betonun malzeme olarak çoğu zaman hoşa gitmeyen olmasına karşın, Urban Bake ile bir süslenme aracı haline gelmesi ve daha iyi, daha şık gözükmek için kulağa boyna takılması bana çok etkileyici geliyor. Bu çelişki hoşuma gidiyor. İnsanların üzerinde görmek dersen; işte o kısım keyif! Ben doğrudan satış anında takıyı alan kişilerle ilişkide olmadığımdan ancak bir sergide bazen bir kafede birilerinin kulağında boynunda tasarımlarıma rastlıyorum ve çok mutlu oluyorum Senin içinden gelen severek özenerek yaptığın bir objenin birinin günlük hayatına dahil olması çok keyif verici. Açık olmak önemli bir konu. Aslında Urban Bake'in hikayesi de tam olarak açık olmam ve hayatımda anları- insanları- görselleri vb. birçok veriyi biriktirmemle ilintili. Urban Bake'in hikayesini de anlattım sana. İsveç'te betondan organik formlu sokak mobilyaları yapan bir mimarla tanıştığımda ilk kıvılcımını veren Urban Bake, aradan iki yıl geçtikten sonra kafamda biriken birçok hikayenin an gelip de çarpışması ile oluştu. O beton zamanla hafiflemenin yolunu buldu. Yemeyi ve gezmeyi çok seviyorum. Şu sıralar bir süredir üyesi de olduğum 'Slow Food' hareketiyle baya yakından ilgiliyim. İlk bulduğum fırsatta yeni yerler, yeni kentler keşfediyorum. . Bazen- ki bu ay öyle bir ay- İstanbul'da olduğum tek bir hafta sonum bile olmuyor. Sürekli hareket halinde olmayı seviyorum. Yeni yerler, yeni insanlar yenilenmek demek benim için. Yeni hikayeler, yeni görseller ile eve dönmek demek ki bu da anlatacak konular, hayata geçirilecek yeni tasarılar anlamına geliyor. Tek kelimelik cümlelik şeyleri sevmem ben pek. Bir de değişirim hep, mottom da değişir. Ama zaten mottom da herhalde değişim, dönüşüm iyidir olacaktır. Doğa her şey, yaşam, varoluş, aklıma gelen her şeyin kaynağı. Onun varlığını ve önemlini algılayabilmek belli bir olgunluk gerektiriyor; ya da belki de kaybetme paniği. Stockholm'de yaşadıktan sonra çok daha fark ederek bakıyorum doğaya. Güneşsiz geçen 6 ay insana çok şey anlatıyor; kaybetmek ve sonra tekrar görmek bazı şeyleri sorgulamama neden oldu. Bizdeki doğa bilinci de Gezi Parkı olaylarından sonra arttı ve bu durumdan çok mutluyum. Daha bir parklara çıkar olduk, parklarda piknikler takas pazarları yapıyoruz; birbirimize gülümsüyoruz merhabalaşıyoruz; bu çok keyifli geliyor bana. Artık şehir içinde olmaktan hepimiz çok yorulduk ve toprağa basmak istiyoruz ya işte bu güzel. Biz ölümlü kentliler bir şeyleri fark ediyor gibiyiz. Aşk. İçinde mutlu, huzurlu hissettiğim yer. Stockholm deyince ister istemez içimden bir ses Less Is More diyor. Azın ne kadar çok olduğunu tam olarak hissettiğin bir yer orası. Soğuk. Hava soğuk, insanlar soğuk. Öyle bir anda kanın kaynayıp da ne insanları ne de kenti sevebilirsin. O soğuğun yarattığı mesafe sana zaman verir keşfetmen için. Bir anda kendini içinde bulmaktansa zamanla keşfedip çok daha derinden algılayıp seversin kenti. İlk gördüğünde sevmezsin öyle şehri aslında. Sadece 'güzel' dersin. Günlük hayatın özeti gibi bir de öyle bir tasarım anlayışları ve bunu hayata dahil edişleri var ki, işte o bence yaşamadan anlaşılmaz. Urban Bake fikri Stockholm'den çıktı ama burada beslendi. İmkan, fırsat ya da şans veya sürpriz belki İstanbul. Ne olursa olsun vazgeçilmeyen, kalpten gelen bir şey İstanbul. Bağlılık işte. En çok Instagram'ı kullanıyorum o da yeni yeni. Twitter'ım sadece var ama aktif olarak kullanmıyorum. Görsel hafızalı platformları tercih ediyorum. Facebook da daha çok iş için kullanmayı tercih ettiğim bir yer. Ama beni bana anlatan asıl olay Tumblr. Sevdiğim, ilham aldığım videoları, fotoğrafları, işleri depoladığım ve kendim için oluşturduğum bir arşiv orası. Şu an İKSV Tasarım Mağazası, Galatasaray'daki B U K A, Nişantaşı'ndaki Container, Serdar-ı Ekrem'deki Lunapark, Kaş'ta Mencilis Art Silver.. Yurt dışında New york-Brooklyn'de Grippo ve Berlyn 65 adlı iki keyifli butikte var. Önümüzdeki günlerde Stockholm'de bir yer daha eklenecek listeye. Ee tabii bir de asıl ben sipariş üzerine çalıştığımdan info@urban-bake. com ve kendi online dükkanım Urbanbake var. İlk aklıma gelen cevabı vereceğim: Spencer Finch. Özeldir yeri bende."} {"url": "https://oldmag.net/2013/09/18/camera-obscura-film-projesi/", "text": "Romain Alary ve Antoine Levi tarafından hayata geçirilen Karanlık Oda Film Projesi, deneysel ve görsel bir proje olarak anılan Stenop. es. 'nın bir parçası. Fotoğrafları iğne deliği kamera tekniği ile çeken ikilinin proje teması, dış dünyayı iç mekan ve apartman duvarları üzerine uyarlamak. Orijinalinde Camera Obscura olarak bilinen tekniğin anlamı Latince camera=oda ve obscura= karanlık, yani karanlık oda anlamına geliyor. Fotoğrafçılık tarihinin büyük buluşlarından biri olan bu teknikte karanlık bir ortama açılan küçük bir delikten içeri giren ışık, dışarıda bulunan ışıklı nesnenin üzerine ters olarak yansıyor. Romain ve Antoine'nin projesinin diğer projelerden farkı, tüm odanın karanlık odaya dönüştürülmüş olması. Ters çevrilmiş projeksiyon üzerinden binanın görüntüsü eski bir kanvas üzerine yansıtılıyor ve böylece dış dünya içeri taşınmış oluyor. 1 Pencerenizi çok koyu renkli bir perde ile kaplayın. Kadife veya kalın bir kumaş iyi bir tercih olabilir. 2 Kumaşa ufak bir delik açın. 3 Dışarıdaki manzara direkt ve ters bir şekilde karşıdaki duvara yansıyacak. 4 Şimdi arkana yaslan ve yolculuğun tadını çıkar. Aynı şeyi siyah bir kutu kullanarakta yapabilirsiniz ama kesinlikle aynı etkiyi vermiyor."} {"url": "https://oldmag.net/2013/09/23/sendromsuzlar-denef-huvaj/", "text": "İlk andan itibaren naif ve sakin tavırlarıyla insanı rahatlatan, konuştukça bilgisi ile dinleten, yaptıklarıyla, fikirleriyle hayranlık yaratan güzel kadın. Onunla sohbet ettikçe aslında sanki dünyadaki en normal şeyi anlatır gibi gözükürken aslında yaptığı önemli şeyleri, enteresan hikayeleri ve kararlarını sıralayıveriyor bir bir. Öylesine de basmıyor deklanşöre; telaş duyuyor hayatla ilgili. Bir şeyler anlatmak istiyor sana, bana, ona. Biz de koyuyoruz elimizi şakağımıza, o anlatıyor biz dinliyoruz. Kendisine güzel kalbi ve karakteri için çok teşekkür ediyoruz. Karşınızda gerçek bir sendromsuz: Denef Huvaj. İsmim Çerkesce. İşlenmemiş, parlayan ipek gibi bir anlamı var. Denef isimli kadın bir savaşçının hikayesinden etkilenerek koymuş babam adımı. Rusya'ya buradan burslu olarak tıp okumak için gittim. Zaten o tarafları gezmek istiyordum özellikle Kuzey Kafkasya'yı. Rusya'yı biraz da bu yüzden tercih ettim. Ölümle çok yüz yüze bir meslek olduğu için ve bir süre sonra duygusuzlaşmaya başladığın için tıp okumayı bıraktım. Aslında ben bırakıyorum diyemeden atıldım. Çünkü istemediğim bir şey söz konusuysa hep uyumayı tercih ederim. Zaten Türkiye'de sağlık anlayışı ticarethane gibi olduğu için de pişman olmadım. Sonra tekrar Rusya'da sınava girdim ve Sistem Mühendisliği'ni bitirdim. Aynı zamanda Güzel Sanatlar ve Ekonomi alanlarında da eğitim aldım ama yarım bırakıp Türkiye'ye döndüm. Hala diplomalarımın hiçbirini almadım. Ben aslında şöyle düşünüyorum. Mesela photoshop'u öğrenmeden önce photoshop'a bakıyorsun ve inanamıyorsun çünkü o kadar çok yapabileceğin şey var ki 'Neler yaparım bununla ya.' falan diyorsun ve tekniği öğrenmeye başladığında onları yapmıyorsun. Çünkü artık 'Bunun bir tekniği var o öyle olmaz.' diye kendini kısıtlıyorsun. Aslında bazen o teknik seni kısıtlamaya başlıyor ve hayal gücünü köreltiyor. 'Hayır o öyle olmaz böyle olmalı.' denilen şeyler bazen insanı sınırlamaya başlıyor. Ben de hep fotoğrafa sıfır bilgiliymiş gibi bakmaya çalışıyorum ki bir şey hatalıysa da hatalı olsun yani. İlk 'Aa böyle yapıyım.' dediğim duyguyu hep bir tarafta tutmaya çalışıyorum. Çünkü onu tutmazsam onu kısıtlamaya başlayacağımı biliyorum bir süre sonra. Birincisi bu. İkincisi, bence her alanda insanın vizyonu baktıkça gelişiyor. Bir şeyi görüyorsun onu nasıl doğru ifade edeceğini bulamıyorsun. Onu bulmanın yöntemi de zamanla gelişiyor. Bir süre sonra aklına gelen fikirleri daha düzenli hale getirmeyi ve içinden seçmeyi öğreniyorsun. Aslında yaptığımız her şey yazı yazmak olsun, fotoğraf çekmek olsun aynı ve bence biz çok normal insanlar değiliz. Böyle insanların hayatla bazı çelişkileri var. Mesela senin böyle bir dergiye kalkışman ne imaj kaygısı ne böyle bir şey yaparsam şöyle gözükürüm değil. Bir şey söylemek istiyorsun, bir derdin var ve herkeste bunu kendince ifade ediyor diye düşünüyorum. Aslında çok klasik bir şey vardır ya 'Sanat sanat için midir, halk için midir?'diye aslında herkesin kendi çıkmazı neredeyse oradadır. Benim çıkmazım toplum olduğu için beni toplum daha çok ilgilendiriyor. Hep şunu savunuyorum marjinal olmak bile bir imaj meselesine döndü. Aynı biçimde davranan, beslenen, görünen plastik bir marjinal kitle haline getirildik. Mesela bana göre özgür olmak sevgilinle aynı evde çok rahat birlikte kalabilmek veya sokakta elinde bira şişesiyle gezebilmek değil. Yobaz değilim ama zihinsel ve ekonomik olarak özgür olmadığın sürece bence bunlar asıl mesele değil. Mesela hepimizi aslında çok ciddi yönlendiren bir moda sektörü var. Zevklerimize bile onun sayesinde karar veriyoruz. Sıfır bedenler, zayıflama ilaçlarıyla ölenler.. Ekonomik olarak nereye kadar gidebileceğimiz zaten başından belli. Bebek olarak vergi borcuyla doğuyoruz. Hazır vatandaşlar olarak eğitiliyoruz. Sağlık sektöründen bahsetmiyorum bile. Ailemiz çok köklü bir aile değilse hayatımız risk altında. Mucize gibi yaşıyoruz böyle bir ülkedeyiz ve 'Yaa elimde bira şişesiyle geziyorum.' dediğinde maalesef ki tamamen özgürleşmiş değilsin. Yani iki adım sonra açık unutulmuş bir foseptik çukuruna düşüp ölebilirsin. Kendi toplumsal gerçeği olan bir ülkede yaşıyoruz, bir halk gerçeğimiz var ve bunun bilincinde olmak gerek diyorum. Kişisel haklarımıza özgürlüklerimize ve alanlarımıza elbette sahip çıkalım. En çok da bu günlerde. Kimsenin buna saldırmasına, kısıtlamasına izin vermeyelim. Ama bizim gibi yaşamayan, göremeyen kesime düşmanlaşmak onlara kendi hayatımızı da dayatmak çözüm değil. Böl ve yönete çok uygun bir kıvama geliyoruz demek. Kutuplaşıyoruz, ötekileşiyoruz demek. Bizi baskı altına alan şey halkın başka bir kesimi değil çünkü. Çünkü asında halk olarak çıkarlarımız ortak ve hep mesele sömüren ve sömürülende bitiyor. Parçalanmış bir halk olmamız her zaman kenetlenmemiş ve güçsüz olmamız anlamına geliyor. Bu da inanın bizim için faydalı bir şey değil. Bunun bilincinde olmak çok önemli. Özete gelecek olursam benim için yaptığım işin bir mesajı olmalı. Tabii kimi zaman sadece keyif için güzel bulduğum için yaptığım şeyler de var. Ama bu seri de öyle değil. Gezi'de gidip fotoğraf çekebilenlere çok özeniyorum mesela. Ben makinemle gittiğim gün fenalaştım ve bir daha makinemle gitmeye cesaret edemedim. Sonra bir kere daha gittim ve duvar yazılarını çektim ama o beni tatmin etmedi. Sonra ne yapabilirim diye düşündüm ve benim de yaptığım bir şey olsun dedim. Yani bu seri Gezi'den çıktı. Aslında o seri başka türlü bitecekti. Eskişehir'den bir arkadaşla görüşmüştüm. Benim için Ali İsmail Korkmaz'ın içeri alınmayıp beklediği bankı çekti ama olmadı. Eğer olsaydı oraya yıkılmış bir ağaç koyup bitirmek istiyordum ama o kare eksik kaldı. Orası benim içimde. Ali' ye çok üzüldüm. Yabancı bir yayından fırlamış gibi. Ellerine sağlık. Çok spontane oldu ve bu kadar tepki görmesine ben de çok şaşırdım. Hamile bir arkadaşımı son haftasında çekme fırsatım oldu bir o var şimdi uğraştığım. Bir de Çerkes köyleri projesi var. Benim için köyün çok büyük bir anlamı var. Ben köyde büyüdüm ve hayatımın en güzel zamanlarını köyde geçirdim dokuz yaşına kadar. Ondan sonra da bağım hiç kopmadı. Hayatımın en zor deneyimi anneannemi kaybetmekti. Ona da bir video yapıyorum. Adı Vahide. O zaman ilk düştüğüm, ilk salıncağımı kurduğum, altında piknik yaptığım benden yaşlı dut ağacının altında anneannemi uğurladım. Ondan sonra bir süre gitmeye cesaret edemedim. Ama şimdi gidip geliyorum köye. Çerkes köyleri sanırım mantık olarak diğer köylerden daha farklı. Çok küçük ve içine kapanık. Aile gibi, herkes birbirini tanır ve güvenir. Ama farklı yanı dışarı çok kapalıdır. Bunun sebebini buraya gelince anladım. İstanbul'a gelince çok sıkıntı yaşadım ilişkiler bazında ve anladım ki aslında şehirdeki insan Çerkes köylerindeki insandan bir çok konuda daha tutucu. Mesela köyde bir kadın erkeklerin takıldığı bir kahveye girip, gazozunu içip muhabbet edebilirken şehirde bir çok yerde mümkün değil. Yada alt metin değişiyor. Bunlar tabii kısa kısa anlatılınca yanlış anlaşılmaya çok müsait konular. Ama kısaca köyler, bütün köyler bence çok kıymetli. Bütün kültürler gelenekler kıymetli mücevherler gibi saklanılması gereken değerler. Ve yavaş yavaş bitiyorlar. Bence bitmemeliler, desteklenmeliler. Çünkü oralar da daha sistemin değmediği çok güzel yerler, hayatlar var. Sanki ülke olarak en temiz yerlerimiz gibi. Ben de o ıssızlığı vurgulayan bir seri yapıyorum. Köylere sağlık odası, kanalizasyon, kütüphane gibi ihtiyaçlarına destek verecek sponsorlar arayacağım yayınladığımda. Çerkes köyleri olması, benim iyi tanıdığım rahat çalışabileceğim alanlar olduğu için. Bence bu tabii daha genel projelerde de yapılabilir. Projeyi bu ayın sonunda blog olarak yayınlayacağım. Ve köylerden davet geldikçe devam edip güncellenecek. Fotoğraflar için Begüm Koçum'a teşekkür ederiz."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/03/ayahuasca-yolunda-1/", "text": "Kuru palmiye yapraklarından ve uzun dallardan yapılma yuvarlak ve karanlık bomboş bir odada bağdaş kurmuş oturuyorum. Karşımda tok ses tonu, insanı rahatlatan sakinliği ve gülümsemesiyle bilgeliğine sığınacağım ve bana rehber olacak şaman duruyor. Ormanın orta yerindeyiz. Dört bir tarafımızdan kuş, böcek ve onlarca vahşi hayvanın sesi geliyor. Şaman, beklemem gerektiğini söyleyip odayı terk ediyor. Karanlık olduğu için boş ve yuvarlak odayı emekleyerek dolaşıyorum. Elim tabandaki bir kabartmaya kayıyor. Uzun, kıvrak ve sonunda oval bir genişlik. Yılan figürü. Bir süre sonra elinde ahşap sürahi, ahşap bardaklar, yapraklar ve yerli usulü mızıkasıyla şaman giriyor içeri. En son katıldığım ve 40 kişinin bulunduğu seremoninin üzerinden uzun süre geçti ve yeni bir şamanla, yeni bir enerjiyle, yeni bir yolculuğa çıkmak üzere hazırım. Ayahuasca insanı iyileştiren bir yol. Bir varış noktası değil. demişti ilk deneyimim öncesinde beni ayahuasca ile tanıştıran şaman L. Dolayısıyla yolun hikayesini anlatmak ayahuasca'yı anlatmak olacak. Ayahuasca'yı anlamak ise ancak yolu tanımakla mümkün. Bu yüzden baştan başlıyorum. Trinidad ve Tobago'da başlayan yol, sınırlarda yaşanan onca problemlerin, tanıştığım insanlarla geçirdiğim ve hepsi ayrı birer hikaye konusu olacak deneyimlerin, yol boyunca dans edilen şarkıların, içilen romların, uyuşturucuların ve sarılan marijuana'ların ardından iki ay sonrasında San Gil'e, Orta Kolombiya'ya ulaştı. San Gil'de çadırımı kuracak bir yer ararken M. kardeşler ile tanıştım. İkisi de 30'lu yaşlarda olan kardeşler, yurt dışında orada burada çalıştıktan sonra paralarını biriktirip doğdukları yere geri dönüp babalarından kalan araziye bir ev yapmışlar. Burada türlü türlü meyveler yetiştirip, köpekleriyle ve evlerinden hiç eksik olmayan arkadaşlarıyla sakin bir yaşam sürüyorlar. Ben çadır kuracak yer için sokakta adres sorarken, beni evlerine davet edip bir oda verdiler. Onlarla birlikte yiyip içebileceğimi ve tek yapmam gerekenin onlara yardımcı olmam gerektiğini söylediler. 50.000 nüfuslu San Gil'in 4-5 kilometre dışında, dar bir patikadan gidilen, yeşillikler içindeki bu yerde onlara çiftlik işlerinde yardım etmeye ve onlar bazı geceler eve gelmediklerinde etrafa göz kulak olmaya başladım. Yardımıma ihtiyaçları olmamasına rağmen sürekli gülen gözleriyle bana onların bir parçası olduğumu ve aramızdan biri dahi kopsa bütünün yıkılacağını hissettirdiler. Sanki yüz yıldır birlikte yaşıyor ve çalışıyorduk. Ailemde ve hayatımın hiçbir anında tatmadığım bu duygu beni oldukça derinden etkiledi. Bırakıp yola devam edesim gelmiyordu. Aradan geçen günlerin ardından kardeşlerden A. sabah yaptığımız yürüyüşlerin birinde bana bazı akşamlar eve gelmediklerinde şamanların ritüeline katıldıklarını ve düzenli olarak bunu yıllardır sürdürdüklerini anlattı. Seremoni sırasında içilen içecek ayahuasca'nın ne olup ne olmadığını temiz bir şekilde açıklamaya başladı; Uyuşturucu değil, bir ilaç. Kelimenin yerli dilindeki anlamıyla ruhun şarabı. İyileştirici. Ruhu ve bedeni temizleyen bir iksir. Ona saygı duyarsan sana yardımcı olur. Onu küçümsersen seni yerden yere vurur. O doğadan geliyor. Doğanın ta kendisi. Her zerresi yaşamın göstergesi. O akşam çiftlikte bir seremoni olacağını ve dilersem katılabileceğimi söyleyip yanımdan ayrıldı."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/04/kinfolk-art-of-camp-cooking-grilling-moyy-mini-otel-camlihemsin/", "text": "Sabah 10:00'da başlayan etkinlik için otele bir gece öncesinden varış yaptık. Herkes bol oksijen ve Fırtına Vadisi'nin huzur veren su sesi sayesinde enerjik ve heyecanlıydı. Otelde kahvaltılar yapılıp, son hazırlıklar tamamlandı ve rehberimiz Uğur Biryol eşliğinde yola koyulduk. Başlangıçta programımızda Ayder Yaylası'nı da görmek vardı ama sadece Çamlıhemşin yakınındaki köyleri gezmek bile bütün günümüzü aldı ve ayaklarımıza kara sular indi. Ortan, Çinçiva, Zilkale ve Habak köylerini gezip, Peri Köprüsü'nün güzelliği karşısında tek kelimeyle büyülendik. Sakinleştirirken aynı zamanda ürperten yeşillerin arasından düşmemeye çalışarak tepelere tırmanırken herkesin aklında aynı şey vardı: En iyi fotoğrafı yakalayabilmek. Zorlu tırmanışların bizi mutlaka değdi dedirtecek manzaralara çıkarıyor oluşu doğa gezintimizin en zevkli kısmıydı. Aralarda soluklanmak için tepelere kurulmuş konakların cana yakın sahipleriyle kısa sohbetlerimiz ve 'Burada yaşamak acaba nasıldır?' diye sorularımız oldu. Gezintinin sonlarına doğru, tam da güneş sırtımızdaki yakıcılığını azaltmışken terkedilmiş Deliemet Konağı'nın içinde bulduk kendimizi. Yukarı çıktığımızda ise Moyy Mini Otel'in sahibeleri Özlem, Özge ve Özay Hanım'ın ellerinden çıkma nefes kesen bir sofra ile karşılaştık. Yöresel peynirler, dip soslar, közlenmiş patlıcanlar ve biberleri saatler süren yolculuğumuz sonunda ziyadesiyle hak ettik ve hakkını da verdik. Orman, kamp, temiz hava ve keşfetmek temalı soframız çıralar, kestane balı ve Geraldnine Cooks'un hazırladığı baharat karşımı ile süslenmişti. Dönüş için toplamamız gereken enerjiyi kurulan sofra bize fazlasıyla vaad ediyordu. Doğayla olan sert sınav yerini lezzetli yemek, iyi müzik ve samimi sohbetlere bırakınca ertesi gün şehre dönmek daha da zor geldi. 'Bir daha ki sene görüşmek üzere Rize!' diyerek anları fotoğraflamak yetersiz kaldı."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/07/sendromsuzlar-artemis-gunebakanli/", "text": "Karşımızda o kadar çok yönlü bir insan var ki nereden başlasam bilemiyorum. Artemis dünya yeteneklisi ama bunu dile getirmeyecek kadar alçak gönüllü ve mütevazi bir sanatçı belki biraz da utangaç. Onu birçoğunuz her cumartesi saat 23:00'de Radyo Eksen'de sunduğu Manyetik Bant programından tanıyor olabilirsiniz ama bu buz dağının sadece görünen küçük bir kısmı. Artemis fotoğraf çekiyor, yazı yazıyor, çevirmenlik yapıyor ve Mükü isimli giyim markası için tasarımlar yapıyor. Müziğin hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu sadece Manyetik Bant'ı dinleyerek değil Manyetikbant. me üzerinden yaptığı olağanüstü müzik, konser ve festival analizlerinden de anlayabilirsiniz. Her şeyden biraz biraz değil de her şeyden derin derin onu anlatmak için yerinde bir tespit olur. Aslında fotoğraf blog'la beraber gidiyor. Fotoğraf şöyle, iletişim okudum ben Galatasaray'da. Fotoğrafa annem meraklıydı çok. Analog bir kamerası vardı ve fotoğraf çekiyordu sürekli. Ben o zamanlar fazla ilgilenmiyordum. Zaman geçtikçe ondan göre göre küçük compact kamerasını kullanmaya başladım. Kendi kendime bir şeyler çekmeye başladım. Sonra erasmus için Paris'e gittim. Oraya giderken bir fotoğraf makinesi almıştım yanıma. Aslında esas orada başladım sayılabilir. Fotoğraf hep kendi kendime yaptığım bir şey oldu. Sosyal medya hesaplarıma yükledim ve bu sayede birileriyle tanıştım biraz. Başlangıçta benim için hobiydi. Meslek haline gelmesi biraz daha geç oldu. Kendi kendime çekiyordum ve bana iş olarak geri döneceğini düşünmüyordum. Daha sonra Fatih Metin Demirkol'un kendisine asistan aradığı ilanını gördüm Twitter'da ve başvurdum. Onunla tanıştım ve fotoğraflarımı gösterdim. Kısacası fotoğrafla ilgilendiğimden bahsettim. Fotoğrafları görünce 'Ben senin fotoğrafçılıkla ilgilendiğini söyleyince bunun sadece bir hobi olduğunu düşünmüştüm. Sen zaten fotoğrafçıymışsın.' demişti. Birkaç ay birlikte çalıştık. Aslında kendisi beni fotoğrafçı olduğuma ikna eden kişidir. O aslında beni çok rahatsız etmiyor. Herkes fotoğrafçıyım diyebilir. Birinin yaptığı işin değerini belirleyebilecek bir konumda değiliz. Biraz da çektiğin fotoğraftan para kazanmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Birileri fotoğraflarına ödeme yapıyorsa ve bu işten para kazanır hale geliyorsan fotoğrafçılığa bir adım daha yaklaştığını düşünüyorum. Nikon'un kompakt bir makinesi vardır: Coolpix 8400. Sonra annem bir D70 aldı ve onunla baya kullandım. Hiç öyle bir ayırırım yok. Evde Nikon vardı o yüzden Nikon'la başlamıştım. Bir arkadaşımla beraber 2006 yılında tam müzik blog'larının arttığı dönemde Süveter diye bir blog'umuz vardı. Ufak ufak dinlediğimiz müzikler ve gittiğimiz konserleri yazdığımız küçük bir blog yapmıştık. Sonra o gittikçe daha az güncellenir oldu ve derken bitti. 2009 yılında üniversiteden mezun oldum ve o zamanlar Tumblr insanlar tarafından yeni yeni keşfediliyordu. Bende Tumblr üzerinden bir blog açayım dedim. Aldım blog'u ama ne yapacağıma da çok karar vermemiştim. Arada bir şeyler paylaşıyordum sonra sadece müziğe ayırayım dediğim bir yer haline dönüştü. Adını Manyetik Bant koydum. Manyetik Bant ismi de zaten benim uzun zamandır İnternet'te kullandığım bir isimdi. Okulda Radyo Programcılığı dersinde bulmuştum notları okurken. Bundan güzel nick olur demiştim. Onun dışında yanlış hatırlamıyorsam 2007-2008 gibi Ekşi Sözlük'ün bir radyo girişimi olmuştu Radyo Ekşi diye. İlk orada İnternet üzerinden yapmıştım birkaç program. Daha sonra Ekşi Sözlüğün içinde olan Sour Berry isimli bir radyoda program yapıyordum ve oradaki programın adı da Manyetik Bant'tı. Sonra Açık Radyo'ya başvurmuştum ve 2 sene kadar orada devam ettim. Radyo Eksen'le tanışmamız ise geçen sene Eksen On Fair'de kendi blog'um için fotoğraflar çekmemle oldu. Yeni programcılar arıyorlardı ve böylece başlamış oldum. Çeviri üniversitedeyken oldu. Bir arkadaşım 6:45 yayın evinde çalışıyordu. Ondan harçlık olsun diye çeviri istemiştim. Edebiyat üzerine yazılmış denemeler yollamıştı ve sonra devamı geldi. Başlarda Beat kuşağı üzerine araştırma ve deneme metinleri üzerine çeviriler yaptım. Sonra Tim Burton'ın İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü'nü çevirdim. Kitabın Türkçedeki ikinci çevirisiydi ilki de baya güzel. Tim Burton'ın kitabını çevirme şerefine nail olmak bence gerçekten çok önemli bir başarı. İşte Sendromsuzlar'ı yapma sebebimizde her yerde aynı insanlardan bahsediliyor oluşundan ötürü gerçek işler yapanlardan fazlaca haberdar olamayışımız. Ben hayatımda hiç bir açılış olsun konser olsun birine gidip 'Merhaba ben Artemis. Şunları şunları yapıyorum.' diyemem utanırım. Ancak Twitter'dan falan bir tanışıklığımız veya mail'leşmemiz olmuşsa kendimi hatırlatırım o kadar. Tasarım aslında çok pragmatik bakarak oldu olaya. Benim erkek arkadaşım kostümcü. Biz çok uzun zamandır beraberiz. 2 sene önce Galata'da bir atölye açtı. Orası olunca o kendi işlerini yaparken ben de elimizde böyle bir tesis varken bu işe giriştim. Yoksa 'Evet ben şimdi de gömlekler tasarlamalıyım.' gibi hayallerim olmadı. Ticari olarak büyük beklentilerle girmedik bu işe. Yavaş yavaş insan kendini nasıl fotoğraflarıyla ifade edebiliyorsa, tasarımlarla da edebildiğini fark ettim. Genele bakıldığında baya bir hikaye varmış tasarım olayının arkasında. Artık Manyetik Bant ve radyo üzerinden tanıyan insanlara bir de sırf Mükü üzerinden tanıyan insanlar eklenmeye başladı. Şu anda Galata'da Halt diye bir yer açıldı orada ve İnternet'te var. Vintage var aslında aklımda. Biraz kat kat kumaşlar kullanmayı planlıyorum. Bir de bu sefer erkekler içinde bir şeyler olacak. Benim anneannemin lakabıydı. Böyle bir şey yapmayı düşünürken onun lakabını vermek geldi aklıma. Çok üzerine uzun uzun düşünmedim. Fotoğraf ve müzik herhalde. Fotoğraf işinin blog'a girmesi de ayrı bir şey. Ben kendi kendime çekiyordum ve bir yerlerde paylaşıyordum dedim ya. Geçen sene blog'ta yazdığım konser yazılarının fotoğraflarını da kendim çekmeye karar verdim ve makinemi de götürmeye başladım konserlere. Genelde Babylon gibi küçük mekanlarda profesyonel fotoğraf makinesiyle çok fotoğraf çeken yoktur. 'Acaba rahatsızlık mı veriyorum?' diye düşünürdüm insanlara. Baktım kimse bir şey demiyor ve çekmeye devam ettim. Artık konserlere sadece dinlemek için değil fotoğraf çekmek için de gider oldum. Sonra konserleri yazıp fotoğraflarını paylaştıkça mekanların hesapları beni takip etmeye başladı ve mekanlarla tanışmaya başladım. Artık yavaş yavaş tanınmaya başladıkça konserlere davet edilmeye başladım. Sonrasında bazı yerler konser fotoğraflarını çekmemi istedi onlar için. Kendi kendime bir iş kapısı açmış oldum yani. Genelde ayrı ayrı bir sürü disiplin olunca biri öbüründen kaçış gibi oluyor aslında. Dışarı çıkıp yürürüm bazen öylesine. Baya uzun müddet yürüyebiliyorum. Yemek yapmak da insanı çok rahatlatıyormuş yeni keşfettim. Mutrib adlı grupla tanıştırmak isterim insanları. Bir de Mutrib'in solisti, aslında çellist olan Gülşah Erol'un müziğini dinlesinler."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/14/sendromsuzlar-ayse-dilek/", "text": "Bazı insanları görür görmez sanki çok önceden tanıyormuşsunuz gibi kanınız ısınır ya Ayşe de tam olarak öyle bir insan. Sakin ve içten ses tonu, içi gülen gözleri ve ağzından dökülen her biri birbirinden samimi sözcükleriyle kısa zamanda çok sevdim Ayşe'yi. Pozitif enerjisi lezzetli yemekleriyle birleşince ortaya kurucusu olduğu Food Project çıkmış. Zevkli damaklara hitap eden Food Project, adından da anlaşılacağı gibi bir yemek projesi. Ama girdiği ortamlara sadece yemekleriyle lezzet değil, eşyalara yaptığı ufak dokunuşlarla ruh da kazandırmayı başaran bir marka aynı zamanda. Baya bir eskiye gidiyoruz. Önce Bilkent'te Otel İşletmeciliği okurken Food & Beverage derslerimiz vardı. Ondan sonra 6-7 sene önce master için Londra'ya gittim. Orada kalışımı uzatabilmek için çalışmam gerekiyordu ve bende konsoloslukta işe girdim. Çalışırken bir arkadaşım aile dostunun catering firmasıyla beni tanıştırdı. Hiç deneyimim olmadığı için para almadan çalışmaya razıydım ama bana daha ilk işimde ödeme yaptılar. Oysa tüm amacım işi öğrenmekti. Sonra mutfakta çalışmaya başladım ve daha sonra bana çalışma izni almaya karar verdiler. 2,5 sene beraber çalıştık. Oradan sonra Mangerie'den Eif Yalın ile konuşuyorduk ve Elif ' e hep 'Catering yapalım.' diyordum. Çünkü Londra'da 6 yıl kalmıştım ve artık dönmek istiyordum. Sonra Elif Delicatessen'i kurdu. Delicatessen'i kurunca onun bir de alt catering işini kurdu ve 'Gel sen bu işi idare et.' dedi. Sonra Elif'le çalıştık 2 sene kadar. Ondan sonra Betina Hakko ve Candan Kıramer'le B&C Atölye'de düğün organizasyonu işinde çalıştım ve birçok şey öğrendim. Sonrasında Les Ottomans'ın banket operation departmanının başına geçtim. 1 sene orada çalıştıktan sonraki adımım Food Project oldu. Çok enteresan bir şekilde oldu aslında. Koray Birand benim çocukluk arkadaşım ve bana bir gün 'Sen benim moda çekimlerime yemek yapsana çok güzel olur.' dedi ve ilk o soktu kafama bu fikri. Önce evden yapmaya başladım. Sonra Delicatessen ve Mangerie'nin menü danışmanlığını yapan aynı zamanda Istanbul Culinary Institute'de eğitmen olan Erkan Hoca ile iletişime geçtim. Kendi işimi yapmak istediğimi ve kafamdaki menünün olurluğunu olmazlığını onunla denemek istediğimi söyledim. 'Tamam geleyim. Gelirken yanımda birini getireceğim. Hep beraber bakarız.' dedi. Sonra şuan yemeklerimizi yapan öğrencisi Deniz'le beraber geldi ve menü denemesi yaptık. Denemenin ardından evden 350 kişilik bir işi çıkarttım. Baktım arkası geliyor, çok da zevk alıyorum ve zamanı da gelmiş ve burayı kiralamaya karar verdim. Her şey o kadar yolunda gitti ki doğru bir şeyler yaptığımın farkındaydım. Eskiden hiçbir işi benimseyemezdim ve bir şeylerde iyi olsam da hiçbir zaman performansımın tamamını kullanmamış olduğumu Food Project'ten sonra fark ettim. Burada performansımın sınırlarını ne kadar zorlayabildiğimi gördüm. Baya işim yokken daha mutsuz bir insandım ve bu işi kurduktan sonra çok daha mutlu bir insana dönüştüm. Hayatımda çok sevdiğim insanlarla tanışma fırsatı yakaladım. Bir süre sonra insanlarla sadece iş yapmıyorsun arkadaş da oluyorsun. Yeni dostlar ediniyorsun. Enteresan bir şekilde bu konuda fazla garanticiyim. O yüzden neyse ki böyle bir şey yaşamadım. Ama yer yön kavramım hiç olmadığı için bir adresi bulmakta çok sıkıntı yaşamıştım. Bu işte benim şansım bence çok fazla iş değiştirmem oldu. Çok hırslı bir insan değilim ama servis sektörünün her kısmında çalışma fırsatım oldu ve planlayarak da olmadı. İşin mutfağında çalıştım. Servisinde çalıştım. Banket ve operasyon kısmında çalıştım. Organizasyon kısmında bulundum. Kumaşçısıyla tanıştım. Çiçekçisiyle tanıştım. Yemekçisiyle tanıştım ve bunlar bana çok kolaylık sağladı. Yaptığım işlerde hiç stres olmamaya başladım. Ama her şeyden önemlisi Deniz Özdemir gibi yetenekli, çalışkan ve becerikli birinin olmasına borçluyum. Çok vizyonlu, çok zevkli ve kafamız çok uydu. Bu da işimize yansıdı. Bu işte en büyük destekçim ve ortağım Deniz'dir. Bana bir brief veriliyor. Mesela TBWA'in yılbaşı kutlaması gibi. Oradaki konsept kırmızı halı partisiydi. Onlar konsepti söylüyor ve ben çıkarıyorum menüyü. İnsanlar zevkime güveniyor ve bende herkese farklı menüler sunmayı seviyorum ama arada menümün vazgeçilmezleri de olmuyor değil. Brendili tavuk ciğeri pateyle ve trüf yağlı mantar badem pateyi çok kullanıyorum. Bir de Deniz'in mascarpone ile yaptığı bir kreması var. Üzerine mevsim meyvelerini karamelize ediyor ve minik cam kaplarda sunuyoruz. Bu da planlamadan oldu ama ben style etmeyi seviyorum. Sunum benim için çok önemli. Katıldığımız davetlerin aslında dekorunu da yapıyorum. Ortamı ve atmosferi belirliyorum. Öyle bir masa hazırlıyorum ki davet o masanın etrafında dönüyor. Yemekle dekorasyonu ilişikli buluyorum ve bunu çok önemsiyorum. Bir yerden sonra bu sadece yemek işi olmaktan çıkıyor ve organizasyona kayıyor. Örneğin bir düğüne giderken konsepte uyacağını düşündüğüm eşyalar götürüyorum. İnsanlara yaratıcı yemekler eşliğinde yaratıcı ortamlar sunmamız olduğunu düşünüyorum. Arkadaşlarımla beraber olmak en büyük hobim diyebilirim. Zamanım varsa onu sevdiğim insanlara ayırırım ve yeni insan tanımayı çok severim. Onun dışında evde kedimle oturmak, mantı makarnamı yemek ve Agatha Christie'nin Hercule Poirot ve Miss Marple' ını seyretmek benim için büyük bir zevk. Son zamanlarda seyahate hiç zaman ayıramadım. İlerisi ve bu sene için hedefim yurt içine ve yurt dışına elimden geldiğince seyahat edebilmek. Klasik bir İtalya yemek turu yapmak istiyorum. Makarna delisiyim. Makarna beni sakinleştiriyor ve en çok da bunun için İtalya'ya gitmem lazım sanırım. Benim Baran Baran diye bir arkadaşım var. Yeni her şeyi ondan takip ediyorum. Zevkini de çok beğeniyorum yani onunla besleniyorum diyebilirim. Var. Ben Leila Jeffreys'in fotoğraflarını çok beğeniyorum. Önce bir yemek blog'unda görmüştüm ve bayılmıştım. Sonra Image Stock'tan satın aldım ve bastırıp çerçevelettim. Bunda çocukluğumdan beri kuş beslememin de etkisi var tabii."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/22/la-plata-barselona/", "text": "Ne zaman bir yerlere seyahat etsem her zaman turistik restoran veya cafelerde yemek yemekten kaçınırım. Ya yanımda taşımam için fazla ağır olan Phaidon yayın evinden çıkan Where Chefs Eat kitabımın sayfalarını karıştırırım ya da yerel halkın gittiği yerleri ara sokakları gezerek keşfetmeye çalışırım. Bu sefer Barselona'nın ara sokaklarını takip ederek buldum La Plata'yı. La Plata'yı gördüğümde burasının doğru yer olduğunu önünde bekleyen turist görüntüsünden uzak insanlardan anladım. Sardalya ve birayı görür görmez sıraya girdim ve beklemeye başladım. 60 yıldır hizmet veren bu yerde yemek için sadece 4 çeşit bulabiliyorsunuz: Bir sosis türü olan butifarra, kızarmış ekmek, domates salatası ve kızarmış sardalya. İçecek olarak bira ve üç çeşit şarap seçeneğiniz var: Vino Tinto, Vino Blanca ve Vino Rosada. La Plata'yı La Plata yapan da işte bu özelliği. Her şey az ama yediğiniz, içtiğiniz ne varsa tadına doyum olmuyor. Üstelik fiyatları da Barselona geneline göre çok aşağılarda. Bir başka Barselona seyahatinde görüşmek üzere La Plata ve lezzetli sardalyaları!"} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/28/sendromsuzlar-aleksandar-skoric/", "text": "Sasa'nın etkileyici işleriyle moda tasarımcısı Asu Aksu sayesinde tanıştım. Baskılarında kullandığı şekil ve renkler beni o kadar etkiledi ki kendisiyle tanışmak ve onu başkalarına da tanıştırmak istedim. İstanbul'a geldiği bir gün Asu Aksu'nun butiğinin kapısından aşağı bıraktığı kartvizitle başlamış her şey. Sasa'nın muhteşem tişörtlerine kayıtsız kalamayan Asu Aksu, onun İstanbul semalarına süzülmesine vesile olmuş. Ne de iyi etmiş. Durulmadan önce aslında bir göçebeydim ya da belki hala bir göçebeyim bilmiyorum. Adım Aleksandar Skoric ama kısaca Sasa'yı kullanıyorum. Saray Bosna'da doğdum. Kanada ve Japonya'da yaşadım. Şimdiyse Sırbistan ve Bosna'da yaşıyorum. İlgi alanım oldukça geniş aslında. Başlarda mimari ve gazetecilik üzerine eğilimliydim. Daha sonra kendimi tasarım ve uygulamalı sanatla uğraşırken buldum. Bunun sebebi güzel şeylerin hepsini görme ihtiyacıydı. Çok güzel bir gezegende yaşıyoruz ve oturduğumuz bu bahçeden hayranlık verici renkteki çiçekleri ve vahşi hayvanları izliyoruz. Yarattığımız şeylerin %90'ı bu güzel doğayı kirletecek şeyler oluyor ne yazık ki. Benim ihtiyacım hangi şekilde ve formda olursa olsun en güzeli yaratmaya çalışmak. Müzik gerçek anlamda ilham aldığım bir yol. Onun dışında doğa, hayvanlar, desenler, mevsimler, yemek ve anneme duyduğum sevgi diyebilirim. Tokyo'da yaşarken boyama yapma ihtiyacı içindeydim ve bilgisayarda sabit işlere odaklanmaktansa kendimi bu konuda özgür bırakmayı tercih ettim. Bunda insanlara orjinal sanat sunma isteği de vardı. Calgary'de yaşarken yani Tokyo'ya taşınmadan önce tişörtleri spreyle boyuyordum. Tişörtleri elde boyadıkça gittikçe sevmeye başladım. Şu anda küresel bir üründense insanlara orjinal bir şeyler üretme fikrine olan yakınlığım nedeniyle tercih ettiğimi söyleyebilirim. Geniş bir şablon arşivim var ve kullandığım kalıpları bir başkasını yaratırken ilham almak için tutuyorum. Aralarında kendi elimle çizdiklerim de var ama daha çok o anki moduma bağlı oluyor hangisini tercih ettiğim. Her bir tişörtten tek ve kişiye özel tasarlamayı tercihe diyorum. 2 yıl önce İstanbul'a geldim ve doğu ile batının kusursuz buluşması, misafirperverlik ve iyi yemek beni çok fazla etkiledi. Her ne kadar Saray Bosna İstanbul'dan daha küçük olsa da kültür olarak birbirlerine oldukça yakın şehirler. Burada moda tasarımcısı Asu Aksu ile kurduğum müthiş kontakt sayesinde var oldum diyebilirim. Dükkanında ürünlerime yer vermesindeki alçak gönüllü tavrı sayesinde tişörtlerim İstanbullulara ulaşmış oldu. Asu'ya olan minnettarlığımı kelimelerle ifade edemem. Benim için hem çok özel bir insan hem de çok yetenekli bir tasarımcı. Paperal 6-7 yıl önce Tokyo'da başladığım bir proje. Japonya oldukça homojen bir ülke ve orada bir yabancı olarak yaşamanın hem dezavantajları hem de avantajları var. Paperal maskeler kimlik bunalımıyla beraber geldi. Arkadaşlarımın ve benim hepimizin yaratık gibi göründüğü alternatif bir kimlik yaratmak istedim ve 100 farklı insanın -belki de daha fazla- fotoğrafını çektim. Her zaman maskelerimle ilgili beraber çalışmak için iyi bir fotoğrafçı arayışındayım. Ah kargaşalı Balkanlar. Balkanların etkisi olumlu anlamda oldu tabii ki ama Balkan insanlarının etkisi daha fazla oldu diyebilirim. Kendimi bu gruba dahil edebilirim çünkü kendi kimliğimden kaçamam. İnsanların arasında ne kadar az fark olduğunu gözlemlemek adına çok fazla seyahat ederim. Hepimizin ihtiyaç duyduğu şey yemek, güvenlik, sevgi ve özgürlük. Balkanlarda da durum farklı değil Balkan insanlarında da. Özellikle şuan da burada bulunmak, her gün değişen ekonomik ve sosyal hayata uyum sağlamaya çalışmak güç gerektiriyor ve bu büyük bir şans aynı zamanda. Geleceğe dair planlarım Paperal amskeleri tasarlamakla devam ediyor. Değişik insanlarla çalışmak ve beraber üretmekten keyif alıyorum. Tişörtlerim ve onlara yaptığım orjinal baskılar da elbette devam edecek hatta bunu geliştirmeyi düşünüyorum. Daha fazla dükkanda daha fazla insana ulaştırmak öncelikli hedefim. Yaptığım şeyleri insanların sevmesi en büyük tatmin benim için ve bu yüzden de enteresan tişörtler üretmeye devam edeceğim. Sasa'nın el baskısı tişörtlerini Asu Aksu'nun Kumbaracı Yokuşu'ndaki butiğinde bulabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/29/sebzelerin-hikayesi-2-balkabagi/", "text": "Soğan, sarımsak, havuç ve patates aynı anda 5 dakika kadar sotelenecek. Kabaklar eklendikten sonra 8 dakika kadar pişirilecek. Tavuk suyu ve baharatlar eşliğinde 30 dakika fırında pişirilecek. Krema ekleyip servis edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2013/10/31/ayahuasca-yolunda-ii/", "text": "Çiftliğin kapısından girildiğinde sağdaki mutfak ve soldaki yatak odası olan iki ahşap kulübe karşılıyordu gelenleri. Aralarındaki yuvarlak avludan giden ufak patika ise meyve ağaçlarının ve bambuların arasından, çiftliğin aşağısından akan nehre ulaşıyordu. Seremoni, ortasında içinde ateş yakmak amacıyla yapılan küçük bir kuyunun bulunduğu bu avluda yapılacaktı. Burada kaldığın günlerde kahveden, seksten, alkolden, uyuşturucudan, etten, sigaradan, hayvansal yağlardan ve insan bedeninin ve metabolizmasının aşina olmadığı yabancılardan bedenini arındırdın. Bunlardan hiçbirine ihtiyaç duymadın. Gözlerinin ışığı ve bedeninin ritmi değişti. Ayahuasca'nın sadece ruhu değil bedeni de temizlediğini anlatmıştım. Bu akşam ki seremonide ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksın dedi A. Şaman beklediğim gibi yaşlı, uzun saçlı ve etnik kıyafetleriyle gelmedi. Yakışıklı kot pantolonlu bir genç yüzünde berrak bir gülümsemeyle belirdi kapıda. A. ve M. kardeşler beni şaman L. ile tanıştırdılar. Diğer konukları beklerken, L., sol elindeki yaprakları titreştirip sağ eliyle kendi hazırladığı tütsünün dumanını eliyle dağıtırken ağzıyla ritim tutuyor ve alanı dolaşarak aurayı temizliyordu. Diğer konuklar da geldikten ve A.'nın getirdiği şilteleri ağaçların arasına aralıklarla yerleştirdikten sonra L., içinde ayahuasca'nın bulunduğu sürahiyi mutfaktaki masaya koydu. 10 kişi kadardık. İnsanlar ateşin çevresinde oturmuş sohbet ediyordu. Ben şamanı izlemeye koyuldum. Masadaki ayahuasca ile konuşuyor ve ona dua ediyordu. Ritüeli bitirdikten sonra herkesin masanın çevresinde toplanmasını istedi. Sevgi ve doğayla bütünleşik bir yaşam üzerine yaptığı konuşmanın ardından herkes ne yapacağını biliyorcasına sıraya geçti. Şaman L., elindeki sürahiden aynı bardakla sırada bekleyenlere ayahuasca veriyordu. A. ve M. kardeşler gelip dayanabildiğim kadar dayanmamı hemen kusmamamı tembihledi. Anlam veremedim. Bir anda herkes çiftliğin içine dağıldı. M., avluya yakın bir hamakta gökyüzünü izliyordu, A., bambuların arasında gözleri kapalı uzanıyordu, konuklar ise etraftaki şiltelerde inzivaya geçmişlerdi. Hafif başım dönmeye başlamıştı; ne yapacağımı bilemez bir şekilde yürümeye başladım. İçimi tarifsiz bir mutluluk kaplamıştı. Nehre kadar ulaştım. Sanki vücudumdan geçen kan, nehirle akıyordu. Nehir içime dolmuştu, hem ritmen hem de manen coşkulu bir akış almış gidiyordu. Ağaçlardan düşen yapraklara dokundum. Çok narindiler. Ellerime baktım. Yaprak gibiydiler, damarların uzanışı benziyordu. Saçlarıma dokundum; çocukken buğday tarlasında koşturduğum bir görüntü geldi gözümün önüne. Buğday saplarının ellerimin arasında kayması gibi... Bir solucan gördüm ayağımın yanında, karıncalar, karıncalardan küçük isimlerini bilmediğim böcekler, ileride bir kurbağa, tepemizde parıldayan ay, göremesem de ilerde uzandığını bildiğim And Dağları, tepemde rüzgarla titreyen ağaç dalları, bir kuşun cıvıltısı, bir kadının kahkahası, benden önce burada yaşamış olanlar, benden sonra yaşayacak olanlar ve her şeye rağmen akan nehir... Canlı olmanın ve solumanın sevincini ilk kez yaşıyordum. Arkamdan gelen ayak seslerine döndüm. Şaman L. gelmişti. Nasıl olduğumu sordu. Daha önce hiç bu kadar iyi olmadığımı söyledim ve elimden tutup beni ateşin başına götürdü. Tüm konuklar ateşin çevresinde oturuyordu. Bir köşede elinde flüt olan bir adam ve yanında da perküsyonun başında genç bir kadın duruyordu. Aşağıda ne kadar kaldığımı bilmiyordum. Şaman L. gitarını eline aldığında flüt ve perküsyon da katıldı ona. Büyüleyici bir müzikti. Dingin fakat coşkulu. Konuklar dans etmeye ve birbirlerine sarılmaya başladılar. Hayatımda hiç görmediğim bu insanlarla aramızda bu kadar kuvvetli bir bağın oluşması bile şaşırtmıyordu artık beni. Hayatımda bu kadar yoğun bir sevgi yaşamamış olmam şaşırtıyordu. Midemde kıpraşmalar hissettiğimde gruptan ayrılıp bir ağacın altına gittim. Kusmaya başlamıştım. Acı değil huzur veriyordu. Sanki ağzım tıkanık bir lavabo ağzıydı da şimdi açılarak rahatlamıştı. Kustuktan sonra bir hamağa gittim; uzandım ve ömrümün en güzel uykusuna daldım."} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/01/kuzguncukta-bir-gun/", "text": "Hava güzel. Bilge ile bugün diğer günlerden farklı bir şeyler yapmak istiyoruz. Tanıdık yüzlerle karşılaşmamak, yeni insanlar tanımak ve en çok ta yeni yerler keşfetmek niyetindeyiz. Aklıma kaç yıldır önünden geçip gittiğim ama uğramadığım Kuzguncuk geldi. Çok doğru bir tercih yaparak kendimizi Kuzguncuk'a attık. Kahvaltı saati geçmiş, öğle yemeği vakti gelmişti. Betty Blue'ya oturduk ve eski dokusundan hiçbir şey kaybetmeyen çehresiyle böylece tanışmış olduk. Betty Blue tavanından duvarına eski izler taşıyan, bir parça da içerisindeki objelerle eskitilm, i ve ruhlandırılmış bir yer. İçerideki soba ve boruları da ortama ayrı bir samimiyet katmış. Yemeklerin ne olabileceği hakkında hiçbir fikrimiz olmadan menüyü istiyoruz ve tam da istediğimiz şey çıkıyor karşımıza: Ev Yemekleri. Bilge, sadece mercimek çorbası ile yetinirken ben bademli pilav ve karnıyarık söylüyorum. Bir menüde patlıcan varsa onu tercih etme ihtimalim her zaman çok yüksektir. Koltuğumuzu paylaştığımız yavru kedi, pilavın içindeki et kokusuna uyanıp arsızlık etmeye başlıyor ve dayanamayıp avcumuza koyduğumuz et parçalarını da onunla paylaşıyoruz. Karnı doyuyor ve uykusuna geri dönüyor. Hızlıca yemeğimizi bitirip kendimizi Kuzguncuk'un ara sokaklarına atıyoruz. İkinci el kıyafet ve aksesuar satan bir dükkanla karşılaştığımda en çok da hiç karşılaşacağımı tahmin etmediğim bir yer ve zamanda karşılaşınca seviniyorum. Sahibesi tatlı Gülümser Hanım, oyuncaklarını arkadaşlarına gösteren bir çocuğun saf heyecanıyla bana 'çeyizliklerini' gösteriyor. Onun heyecanına aynı heyecanla karşılık verdikçe dükkanın altını üstüne getiriyoruz ve anlıyoruz ki çok aynı yerlerden bakıyoruz dünyaya. Birkaç ceket alıp Oldmagnet' e dönemsel ve bir o kadar da değerli kostümleriyle bir çekim yapma sözüyle oradan ayrılıyorum. Sanki bir daha Çukurcuma'dan hiçbir şey almak istemiyormuşum gibi biraz da burası hep böyle gizli kalsın bana özel gibi hissediyorum. Vitrinde Gülümser Hanımın gelinliğini aklımın bir köşesine kazıyarak kapıdan çıkıyorum. Aldığım ceketlerin zafer sarhoşluğuyla bu sefer kendimizi Hand Made Aroma Terapi'de buluyoruz. Burası tam bir cennet. Her şey doğal ve sağlık dostu. Aslı Hanım engin bilgisiyle bize ürünleri anlattıkça bütün dükkanı satın alıp çıkmak istiyoruz. Bir çakra kartı seçiyorum ve bana üçüncü göz geliyor. Üçüncü gözümü açabilmek adına üçüncü göz çakra yağı ve haftaya beni kavuracak olan Avusttralya güneşinden bir parça korunmak adına doğal güneş yağı satın alıyorum. Tam bir Oldmagnet dükkanı olan Hand Made Aroma Terapi ile önümüzdeki günlerde sizi daha yakından tanıştıracağım."} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/04/sendromsuzlar-sentetik-sezar/", "text": "Sentetik Sezar'dan daha önce Online Vintage Alışveriş yazımda bahsetmiştim. Sentetik Sezar'ın benim için benzerlerinden farklı olmasında ürünlerin temizliğinden ziyade sahipleri Derya ve Yılmaz'ın yakınlığı ve zevk sahibi oluşları büyük rol oynuyor. Çünkü onlar Sentetik Sezar'a adeta bir ruh ve karakter katmayı başarmış ve markayı kendilerinden öne koymayı tercih etmişler. Bu yüzden bugün Derya ve Yılmaz yerine Sendromsuzlar köşemizde Sezar'ı ağırlıyoruz. Sentetik Sezar, Sakin isimli grubun beğendiğimiz bir şarkısıydı aslında, politik bir şarkı ama aynı zamanda mesajları da olan. Bizi tanımayan insanlarda merak uyandırıyor. İnsanlar bizi böyle tanıyınca yıllar sonra da değiştirmek istemedik. Kendimizi bildik bileli bu sevda var sanırım. Bu yüzden severek yapıyoruz. Şöyle ki, bu işe başlarken 'Fark yaratarak girelim.' dedik. Bunlar kıyafetlerin hepsinin kuru temizleme ve yıkamaya gitmesi, ürünlerin kendi zevkimize göre seçilip getirilmesi olabilir. Farklı şeyler giymek insanların hoşuna gidiyor. Bu yüzden sanırım bu kadar ilgi görüyor. Evet artık insanların bir şey almasa bile her hafta uğradıgı bir yer oldu. Aslında hayalimiz cafe-butik tadında ve aynı zamanda daha buyuk ve merkezi bir yerde içinde sanatsal çalışmaların da sergilenebileceği bir yer. Bununla ilgili çalışmalarımız da var ama şu an mekan fiyatları uçmuş durumda olduğu için bir şey yapamıyoruz ama bir gün evet. Gerçekten kombinleyip giyebilecekleri şeyleri almaya özen göstermek gerekli. Vintage diye saçma sapan, uçuk fiyatlar söyleyen yerlere de dikkat etmek lazım. Cihangir Mahallesi Kazancı Yokuşu Pürtelaş Sokak 1, A, Taksim."} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/18/sendromsuzlar-esin-unlu/", "text": "Esin Ünlü, farklı coğrafyalarda geçen hayatından aldığı ilhamları bir arada toplamış ve güzel kişiliğiyle ortaya da Feline Blush markasını çıkarmış genç bir tasarımcı. Feline Blush markası, Esin'in ne istediğini bilen karakteriyle beslenen ve çok titiz süreçlerden geçmiş bir marka geçmişine sahip. Esin'in bu anlamdaki mükemmelliyetçiliği belki de şu andaki başarısının en büyük etkisi. Esin'in markasını daha yakından tanımak için Beymen Blender mağazalarından tişörtlerini edinebilirsiniz. Her şeyin değişken olduğu bir dönemimin verdiği özgürlük duygusuyla atıldım bu işe. Sıfır noktasından edindiğim cesaret diyelim. Referans noktaları daha çeşitli oluştuğu için belki de bir tık daha objektif bakmayı öğrenebiliyor insan. Dezavataj da tabii özlem duygusu olabilir. Aslında başka nelerle ilgili olduğumun çıkarımını koleksiyon tema ve parça isimlerinden de yapabilirsiniz. Bence öncelikle özü olmalı, manalı bir çıkış noktası.. En önemlisi bu. Bazıları sade/minimalist ya da tam tersi maxi tasarım arar. Benim için böyle bir kriter yok, kendi içinde neden? sorusunu cevaplayabiliyorsa, tutarlıysa mana olarak saygı duyarım. Saygı duymaya başladığım şeyi sevebilir, beğenebilirim de. Kumaşları şimdi olduğu gibi özenle seçiyor olacağım. Doğal elyaf ipek, modal, viskon karışımlara şimdi de olduğu gibi devam. Yaz koleksiyonunda, yeni Basic Needs koleksiyonumdaki gibi baskı ve desenlerin yanı sıra minimal formlarda kalıp ve kesimlere ağırlık verdiğim seçenekler çoğalıyor. Herkesin bir çeşit sendromu var çevremde. Ever After'da adaptasyon ve doğrudan tercümenin kültürler arasındaki yorum ve perspektif ayrımını tema aldım. Und weil sie nicht gestorben sind Lutz Röhrich'in masallar üzerine antropoji, kültürel tarih ve sosyolji üzerine bir kitabı. Burada enteresan olan hem kitabın konusu hem de Almanca olan kitap başlığının İngilizce basımındaki adaptasyonu. Yazar, kitabın başlığında masal kahramanlarının hala insanların hayatında sosyolojik bir etki oluşturduğunu ifade etmek için o masal kahramanlarının ölümsüzlüğünden bahsetmiş. Orjinal başlığın Türkçe'de direk tercümesi: ve çünkü onlar ölü değillerdi iken adaptasyon olarak kullanımı ve hala sonsuza dek mutlu yaşıyorlardı. Bu iki kullanım arasındaki ironik kontrasta ilgi duydum, duyuyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/21/the-kinfolk-table-istanbul/", "text": "Kinfolk serilerine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu ay benim için her zamankinden bol Kinfolk'lu bir ay olacak. Dün Kinfolk Sydney Dinner Series'a katıldım ve en kısa zamanda event'in yazısını paylaşacağım. Sydney'den İstanbul'a döndüğümde ise beni Ece Erel'in çayları yani Herbal Infusions workshop'ı bekliyor olacak. Bir ayda iki event, daha ne isterim. En son Kinfolk buluşmamızın teması Kinfolk Magazine'in çıkardığı yemek kitabı The Table'ı kutlamaktı. Milk Gallery'de yapılan buluşmada Food Project'ten Ayşe ve Deniz, Kitchen Gureilla, Geraldine Cooks'tan Eda, ev sahibelerinden Zeynep ve Gülriz'in özenle seçerek yaptığı yemekleri yedik ve yeni katılımcılarla daha da büyük bir aile olduk. Herkesin favori tariflerini katılımcılarla paylaştığı geceden tarifleri bu blogda bulabilirsiniz. Herkesin büyük emek harcadığı bu gecenin sonunda daha çok tarif ve daha çok yeni insanla tanışmanın mutluluğu içindeydik. Sobremasa'nın doğal peçeteleri, Urbanbake'in zarif kürdanları, Vesaire'nin güzel çiçekleri, KronotRop'un mis gibi kahveleri, Müz'ün bayıldığım teraryumları ve Geraldine Cooks'un çok lezzetli elma ve domates chutney'si... Bunca kişinin emeği ve özverisiyle yine çok güzel bir gece oldu. Herkese teşekkürler!"} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/25/sendromsuzlar-don-kisot-isgal-evi/", "text": "Gezi Parkı zamanlarında İstanbul'un ve Türkiye'nin çeşitli bölgelerinin belli parkları Gezi için daha etkili olabilmek adına neler yapılabilir konulu tartışmaların ev sahipliğini yapıyordu. İşte o günlerden beri birliklerini bozmayan Kadıköy Yeldeğirmeni Dayanışması, Rasim Paşa Mahallesinde 15 yıldır dokunulmamış inşaat halindeki eve 'girme' kararı alıyor. İşgale alınan bina temizleniyor, boyanıyor, döşeniyor; Don Kişot Evi olarak varlığına değer katılıyor ve mahallelinin de desteğiyle yaşatılmaya devam ediyor. İşgal mahalle dayanışmasındaki forumlardan birinde ortaya atılan bir fikirle başladı. Ne zamandır böyle bir evin varlığından ve bir sahibinin olmamasından haberdardık. 'Girsek kimse bize bir şey diyemez, girsek mi, girmesek mi?' derken karara varıldı. Geldiler bir kere buraya, on tane ekip arabasıyla beraber. O sırada burada sunum yapılıyordu. Memurlar da burada sunumun bitmesini beklediler sonra da kimlik kontrolü yaptılar. Sonra gittiler. On arabayla buraya geldikleri ve tüm mahallelinin de dikkatini çektiği için sonrasında da haber olmaya başladı. Binanın sahibinin şikayeti olmadığı sürece suç sayılmıyor. Bu binanın da belli bir sahibi olmadığı için ve burada yaptıklarımız herkesin çıkarına olduğu için suçtan en uzak şey. Mahalleli bizi sahiplenmiş durumda ve bir işgalin en büyük güvencesi mahallelilerin desteğidir. Birçok etkinliği var aslında buranın. Pazartesileri mahalle forumu yapıyoruz. İki haftada bir perşembe de uluslararası seminerler oluyor burada yaşayan yabancı arkadaşlar gelip sohbete katılıyorlar. Maksadımız mahalle evi yaratmak. Dolayısıyla burada yaşayan insanların dahil olabileceği şeyler yapmak istiyoruz. Çocuk odamız bitmek üzere, mutfağın zemini yapıldıktan sonra kapıya bir paspas, içeri bir halı serilip belki de ayakkabıyla girilmeyen bir alan olacak. Çok umut verici bir oda çünkü pazara giden bir kadın getirip çocuğunu burada bırakabilecek. Biz burada ihtiyaç kadar destek bekliyoruz. Bir konser yaptık geçen hafta, Babazula ve mahalleden Sekerse Tehlike çaldı. Oradan topladığımız gelir şuanda inşaat harcamalarımızı karşılıyor. Şuan paraya ihtiyaç yok. Bize haber geliyor; biz nakliyesini yapmaya çalışıyoruz genelde. Nakliye sıkıntımız olduğu için getiremediğimiz de çok şey oldu ama amaç toplamak değil zaten; fazla olanları ihtiyacı olanlarla paylaşıyoruz. Ben Yakup Çetinkaya, bir buçuk yıldır Greenpeace'de web yazılımcısıyım. Bir yandan da direncevre. org sitesinde halkın çevreyi korumak adına şirketlerle karşı karşıya geldiği durumları kataloglayan bir harita projesine destek oluyorum. çevreyle halkla şirketleri karşı karşıya getiren durumları yaratan durumların haritasını yapıyorum. Buraya girme kararını forumda 20-30 kişi ile beraber aldık. Mahallenin her sokağından, her iş grubundan birçok insan var içimizde. Burada birçok renk bir arada bulunuyor ve zaten önemli olan da bu çeşitliliğin bir çatı altında toplanması."} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/27/barselonanin-ikinciel-mabetleri/", "text": "Barselona'nın ikinci el ve vintage dükkanları, eski tutkunları için Gaudi'nin işlerinden bile daha ilgi çekici olabilir. Şehrin ara sokaklarında karşınıza her an bol çeşitli bir dükkan çıkabilir. Fiyatlar İstanbul'a göre biraz daha pahalı ama pazarlık şansınız her zaman var. Eğer özel olarak ikinci el civarlarında dolaşmak isterseniz Baixa ve El Raval caddeleri doğru adres olacaktır. Özellikle Baixa'da sağlı sollu dükkanları gezerek alışveriş yapabilirsiniz. Rustik dekorasyonu ve güzel sahibesi Valensiyalı Elisabet sayesinde en sevdiğim dükkan Motel oldu. Motel'de her çeşit kıyafet ve aksesuarı bulabilirsiniz. Ama hepsi sahibesi tarafından belli ki özenle seçilmiş tıpkı mağazada çalan müzikler gibi. Dekorasyonunu tamamlayan ütü masası ve küvet gibi detaylar onu karmakarışık ikinci el dükkanlardan hızlıca ayırıyor. Eğer ikinci el mayo giymekle bir sorununuz yoksa fazla ve güzel çeşidi burada bulabilirsiniz. Lullaby, 50'lerden başlayıp 80'lere kadar devam eden bir arşive sahip. Gerçek vintage alışveriş zevkine erişmeniz için mekanın sahibi ve sahibesi de sizinle beraber seferber oluyor. Chanel çanta, Hermes kemer veya Gucci elbise karşılanabilir fiyatlarda satılıyor. Çok fazla seçenek olduğundan dolayı, biraz vakit harcarsanız pişman olmazsınız. Topitos belki de yazdıklarım arasında en az çeşide sahip dükkandı ama burada olmayı hak ediyor oluşunun esas sebebi cici sahibesi. Tam dükkanı kapatıp siesta'ya girmişken benim için tekrar kepenklerini kaldırdığı için pek beğenmediğim bir gömlek alıp çıktım. Fiyatlar uygun ve şans vermenize değer. Carrer de Joaquim Costa 9, Baxia. Burası Barselona'da kilo ile vintage veya ikinci el kıyafet satın alabileceğiniz en iyi yerlerden biri. Ürünler çoğunlukla Amerika'dan getiriliyor ve gerçekten hiçbiri çöp değil. Mağazanın içerisinde dolaşırken bir zaman tünelindeymiş gibi 60'lardan 90'lara yolculuk yapabilirsiniz. Burası kendinizi Kore savaşından kalma bir üniformayı alıp çıkmış halde bulabileceğiniz kadar tehlikeli söylemesi! Carrer de Ferlandina 20, El Raval. Şehrin merkezine 5 dakika mesafede bir dükkan ama önünden geçerken görebileceğiniz bir yerde değil. Bu yüzden işi şansa bırakmayıp gideceğiniz adresi önceden not etmenizde fayda var. Holala! kocaman, iki katlı bir ikinci el hangarı. Burası bir dükkandan ziyade bir yaşam alanı olarak dekore edilmiş rengarenk bir yer. İçeride hem kadın hem de erkek giyim için çok fazla çeşit var. Ürünler temizlenmiş ve kesinlikle iyi durumda. Pazarlık yapmayı unutmayın! Carrer dels Tallers 73, El Raval."} {"url": "https://oldmag.net/2013/11/28/ayahuasca-yolunda-iii/", "text": "Yanımda üç beş tişört, birkaç kitap ve not tutacağım ufak defterlerle çıktığım uzun seyahatlerim boyunca hiçbir yerde hiçbir zaman kalıcı olarak kalmayı hayal etmemiştim. Burada ise bir ömür geçirebileceğimi hissetmeye başlamam ayrılmak için beni motive eden ilk etmen oldu. Bunu boylu boyunca başka bir yazıda anlatmak isterim. İkincisi ise Amazonlarda ormanın derinliklerinde yaşayan bir şamanın kulübesinde yapacağım ve sadece benim ve onun olacağı bir seremoni düşüncesinin beni epeyce çekiyor olmasıydı. Kalabalık seremonilerde tecrübe ettiğim ve önceden anlattığım duyguların derinine inebilme ve daha bireysel, içe dönük bir tecrübeyi, yaşamın dünya üzerinde en hareketli olduğu bölgede ve ormanı ve doğayı binlerce yıllık bir bilgelik geleneğiyle tanıyan insanların yaşadığı yerlerde bulabilme fikrine karşı heyecanım bana çiftlikten ayrılma vaktinin geldiğini işaret ediyordu. Şaman W. ve diğer şamanlarla daha sonra yaptığım seremonileri hem üzerinden uzun zaman geçtiği için hem de buraya aktarıcaklarımın yüzeysel kalabileceği endişesiyle es geçeceğim. Zira Amerika Piresi blogunun yazarı Kaan Adanalı'nın kendi ayahuasca deneyimini anlatırken dediği gibi olanları ne kadar detaylı anlatmaya çalışırsam çalışayım anlattıklarımın gerçeğin sadece bir karikatürü ya da yapay hali olduğunu bilmenizi isterim. Ayahuasca, newage spiritüalizm modasına kapılıp ticarileşmediği, turistik bir amaç haline gelip metalaştırılmadığı sürece ve de elbette onu gerçekten tanıyan bilgelerin rehberliğiyle, domatesi sofrada, güneşin batışını bilgisayar ekranlarında, denizin dalgasını filmlerde, kuşları kafeslerde, bitkileri çiçekçide, mutluluğu elde edilen başarıda, huzuru tüketimde görmeye alışık biz modern toplum bireylerine hiç girmedikleri bir kapı sunarak yaşamın ne kadar basit ve güzel olduğunu gösterecek ve başka bir dünyanın mümkün olduğunu kanıtlıyor olacak."} {"url": "https://oldmag.net/2013/12/02/kinfolk-dinner-series-sydney/", "text": "Geçen hafta döndüğüm Sydney sehayatimin en güzel günlerinden biri, Kinfolk Dinner Series'a katıldığım 19 Kasım akşamıydı. Sydney'e yaklaşık bir saatlik mesafedeki Camden semtinde bulunan Glenmore House, evente ev sahipliği yapıyordu. Glenmore House'a giden yollar bile son durağın inanılmaz bir yer olacağıyla ilgili şüpheye yer bırakmıyordu. Evi bulduğumuz zaman bahçesine adım atar atmaz beklentimin de üzerinde bir güzellikle karşılaştım. İnsanlar bir taraftan Willie Smiths marka organik apple cider'larını veya biberiyeli ev yapımı limonatalarını yudumluyor, bir yandan da birbirleriyle tanışıp kaynaşıyordu. Her şey sıradan bir akşam yemeğinin çok ötesinde resmen bir prodüksiyon eşliğinde ilerliyordu. Herkes event'in organizatörü ve a boy bir masanın üzerine çeşitli meyveler, şarküteri ürünleri ve atıştırmalıklar yerleştirilmişti. Kokteyl kısmını geçtikten sonra herkes bahçedeki upuzun masada kendi adını bulmaya koyuldu. Her şey mükemmel bir özen ve zevkle hazırlanmış bizi bekliyordu. Mario's Kitchen'dan çıkan kusursuz yemeklerin açılışı domates, kızarmış buğday ve keçi sütünden yapılmış lor peynirli salata ile yapıldı. Arkasından gelen incirli, mozzarella'lı ve karamelize soğanlı pizza eminim bende olduğu kadar birçok insanda da unutulmaz bir iz bıraktı. Pizza ve salata ağırlıklı menünün ardından güllü ve bademli sütlaçla finali yaptık. Yemeklerin yanında The Cake Wines Pinot Noir 2012 ve 2013 servis edildi. Bugünün asıl önemi ve özelliği Sydney'de ilk kez bir Kinfolk Dinner yapılıyor oluşundan ziyade bunu Kinfolk ekibinden Julie Pointer ve Katie Searle Williams'ın yapıyor olmasıydı. Yapılan konuşmalar ve duygusal dakikaların ardından tekrar oturma alanımıza yakın olan kişilerle sohbete koyulduk. Ne yazık ki masanın diğer bir ucuyla iletişime geçmek imkansızdı. Sırf bu yüzden birkaç hafta önce aldığım Community isimli yemek kitabının yazarı Hetty Mckinnon'la tanışma fırsatını kaçırdım. Diğer bir taraftan tanıştığım güzel insanları uzunca bir süre göremeyecek olmanın burukluğu da vardı. Bütün bunları bir kenara bırakırsak muhteşem bir ev sahipliğinde muhteşem bir gece geçirdim."} {"url": "https://oldmag.net/2013/12/04/raw-food-macerasi-ii/", "text": "New York'tayım. Şehirde sağlıklı yaşam adına güzel bir keşfe çıkıyorum, etrafım raw food restaurant, vegan bakery, 'health food store' dediğimiz sağlıklı yaşam ve beslenmeyle ilgili şeyler satan dükkanlarla dolu. E bir de Whole Foods var tabii. Yemeği seven herkesin aklını kaçıracağı bir organik dükkan burası. Amerika iki uç noktanın yaşanabildiği nadir yerlerden; bir uçta felaket beslenen, obez bir kitle varken bir yandan da sağlıklı yaşama inanılmaz kafayı takmış bir kitle var. Burada da enteresan insanlar ve yerlerle tanıştıktan sonra Florida'ya uçuyorum. Hippocrates Health Institute, bir sonraki durağım; burası aslında bir iyileştirme merkezi. Burada detoks ve çiğ beslenmeyle ilgili 2.5 aylık bir eğitim alacağım. Daha ilk günden inanılmaz bir bilgi fırtınasına tutuluyorum, saat 6 da uyuyakalıyorum, beynim artık daha fazla bir şey alamıyor. İlk hafta insanlarla kaynaşmakla, oradaki hastaları tanımakla, eğitimle ve bu yer hakkında olabildiğince bilgi toplamakla geçiyor. Daha ilk haftadan mucizelere tanık oluyoruz, duygusal anlar yaşıyoruz; meme kanseri teşhisi konan bir kadın, tam bir hafta sonra doktorunun tümörü bulamadığını söylüyor. Demek ki program inanılmaz işe yarıyor. Günde iki öğün çiğ yemek büfesi kuruluyor; büfe 10 çeşit filiz, birkaç çeşit sebze ve değişik raw food yemeklerinden oluşuyor. Yemekleri 1.5 saatte ancak bitirebiliyoruz, çiğnemek uzun sürüyor! Aralarda buğday çimi odasına gidip çim sularımızı sıkıp içiyoruz. Sadece bir shot bardağı çim suyu, besin değeri olarak 5 kilo sebze suyuna eşit! Kanser hücrelerini öldüren B17 vitamininden çok bol içerdiği için, kanser hastalarında hemen sonuç gösteriyor. İlk haftadan sonra inanılmaz bir enerji geliyor hepimize. Hayatında spor yapmayı sevmeyen ve külfet olarak gören ben; günde yarım saat koşmaya ve sabah meditasyonuna başlıyorum, yoga, pilates, qi gong ve tai chi egzersizlerini eksik etmiyorum. Zihnimin açıldığını da hissediyorum; sanki önceden dünyay ısadece%60 görüp yaşıyormuşum gibi. Hafızam inanılmaz güçleniyor, cildim güzelleşiyor. Haftada bir 'sessizlik günü' oluyor; o gün kimseyle konuşmuyoruz. İnanılmaz bir dinlenme yaşıyor, kendimizle baş başa kalmanın tadını çıkarıyoruz. Derslerimiz çok çeşitli; aromaterapiden refleksolojiye, kendi organik bahçemizi nasıl yapabileceğimizden, çiğ yemeklere kadar her şeyi öğretiyorlar. Bir nebze kendi kendine yetmeyi ve sağlıklı olmanın sırlarını öğretiyorlar bize. 100 yaşında hocamız var, kendisinin vücudu benden daha esnek, utanıyorum. Eve döndüğümde bunların hepsini olmasa da;çiğ beslenmeyi, doğru nefes almayı, düzenli alkali su içmeyi, düzenli egzersiz yapmayı ve pozitif düşünmeyi hayatımın merkezine koymaya karar veriyorum. Görüyorum ki insanlar bu konuya gittikçe daha çok merak salıyor, etrafımızdaki toksinlerin farkına varmaya başlıyoruz. Kullandığımız ürünleri araştırıyoruz artık, etiket okumayı öğreniyoruz, aslında sistem bizi buna mecbur ediyor! Doğaya, özümüze dönüyoruz, dolayısıyla çiğ beslenme de bununla beraber daha fazla hayatımıza girecek, ve yaşam kalitemizi daha da arttıracak. Bu hayat tarzına dair püf noktalarını bir sonraki yazıya saklıyorum. Sağlıcakla kalın!"} {"url": "https://oldmag.net/2013/12/05/new-yorkta-vintage-kesifler/", "text": "Bir yere seyahate gitmeden önce günlerce, hatta bazen haftalarca araştırma yaparım. O şehrin mekanlarını; cafe-restoranlarını, galerilerini, parklarını, graffitti dolu duvarlarını, bit pazarlarını ve ikinci el alışveriş yapabileceğim dükkanlarını not ederim. New York'a gitmeden önce de, orada yaşayan insanların tavsiyelerinden yola çıkarak bir sürü yer keşfetmiştim. Birkaç günümü sadece vintage ve ikinci el alışverişine ayırdığımı söylesem herhalde abartmış olmam! Eğer siz de vintage tutkunuysanız ve yakın gelecekte New York'a gitmeyi planlıyorsanız söyleyeceklerime kulak verin. New York ikinci el ve vintage alışverişi bakımından cennet sayılabilecek şehirlerden biri; hem çok seçenek var hem de çoğu cebinizi yakmayan türden. Eğer hazırsanız New York'ta vintage ve ikinci el dükkan keşfimize başlayalım. L Train Vintage zinciri; adından da tahmin edebileceğiniz üzere L metrosu çizgisi üzerinde bulunan vintage dükkanlardan oluşuyor. İsimleri Vice Versa Vintage, Vice Versa Park Slope Vintage, No Relation Vintage, No Relation Vintage Brooklyn, Urban Jungle Vintage ve son olarak Atlantis Attic Vintage. Ben No Relation ve Vice Versa Vintage'ı özellikle çok sevdim. Bu vintage zincirinin dükkanlarında, hem kadın hem erkek için bulabileceğiniz çok fazla ürün var. Hepsi düzenli, temiz ve çeşidi fazla. Yüksek bel Levi's şortlardan, pantolonlara, deri ceket ve yeleklere, kareli gömleklere, yüksek bel elbise ve eteklere kadar birçok ürün mevcut. Ayrıca fiyatları, diğer vintage dükkanlara göre oldukça uygun. Vintage dükkanlar arasında tavsiye edebileceğim bir diğer yer de; Edith Machinist. Bu dükkanın en güzel yanı ürünlerin etiketlerinde dönemlerinin de yazması. Ben özellikle 60'lardan kalan elbiselere bayıldım. Ayrıca bundan böyle; ayakkabı, çizme ve çanta konusunda aklıma ilk gelecek olan dükkan Edith Machinist! Chanel çantalar ve ünlü markaların yer aldığı bölümündeki giysilerin hepsi çok iyi durumda. İkinci el giysilerin kalitesine, dönemsel olmasına ve temizliğine önem veriyorsanız atlanmaması gereken dükkanların başında geliyor diyebilirim. Bir de unutmadan belirteyim; bu dükkan pazartesileri kapalı. New York'ta favori vintage dükkanlarım arasında üçüncü sırada Awoke Vintage yer alıyor. Kadınlar için, çiçek desenli diz altında yer alan elbiseler, yüksek bel etekler, erkekler içinse rengarenk desenli kısa kollu gömlekler bulabileceğiniz bir dükkan. Ürünlerin durumu oldukça iyi ve tertemiz. Coast to Coast Vintage'ın sahipleri dünyalar tatlısı Jaimee ve Adam. Bir de tabi kedileri Lady Munchkin. Karavanlarıyla Amerika'yı bir uçtan diğer uca gezerek vintage ürünler satıyorlar. Ama aslen New York'lu oldukları için yılın büyük bir kısmında onları Williamsbur'da herhangi bir sokakta ya da Artists & Fleas'da bulmanız mümkün. Yapmanız gereken; _coasttocoastvintage_ Instagram hesabını takip ederek karavanlarını nerede kuracaklarını öğrenmeniz. Bu sevimli mobil vintage karavanında; renkli desenli gömlekler, çiçek desenli elbiseler, şapkalar, 80'lerin kot ceketleri, erkek pantolon ve gömlekleri bulmanız mümkün. Sık sık ürünler yenileniyor ve Jaimee gittikleri yerlerden de yeni parçalar almaya devam ediyor. Bu dükkanda 40'lardan ve 50'lerden kalma elbiseler, aksesuarlar, kürkler ve topuklu ayakkabılar bulabilirsiniz. Hem kadın, hem erkek giysi ve aksesuarlarının yer aldığı David Owens, giysilerin düzeni ve kalitesi bakımından da oldukça iyi. İki katlı bir garaja kurulan bu bit pazarı, Chelsea'de yaşayanların en sık uğradığı yerler arasında geliyor. Ev eşyaları, porselenler, giysiler, antika eşyalar, takılar, broşlar ve aklınıza gelebilecek birçok şeyi burada bulmak mümkün. Tabii vakit ayırmanız ve biraz didiklemeniz gerekebilir. Bu pazarı her cumartesi ve pazar; 09:00-17:00 arasında gezebilirsiniz. Hemen hemen her rehber kitabının ve her insanın; Vintage bir şeyler arıyorum, neresi? sorunuza cevap olarak önerdiği yer. Ben ne yazık ki, beklentilerimi karşılayamadım bu büyük dükkanda. Çeşit çok fazla olduğu için oldukça yorucu geldi. Tabii Ben zaten saatlerce gezmeyi severim.' diyorsanız; buraya uğramanızda fayda var. Erkek ve kadın bölümleri ayrı. Ama asıl bu dükkanı gezmeyi zor kılan şey; her ürünün renklere göre kategorilenmiş olması. Eğer renkler konusunda, benim gibi ayrımcı biri değilseniz, bu dükkanda gezerken oldukça vakit kaybedip yorgun düşebilirsiniz. Yine de, Brooklyn'in en büyük vintage mağazası olduğu için listeye eklemeden geçemedim!"} {"url": "https://oldmag.net/2013/12/05/raw-food-macerasi/", "text": "'Raw Food' yani çiğ beslenme maceram, aslında tam 1.5 sene önce, detoksu araştırmamla başlıyor. O zamanlar otelimize gelen bir acenta, yaptığımız sağlıklı yaşam uygulamalarının arasında detoksun olmadığını öğrenince bize uzun uzadıya detoksu anlatmaya adıyor kendini. Ben de o zamana kadar kulak misafiri olduğum ama hiç derinlemesine araştırmadığım detoksla tanışıyorum bu sayede. Kendi çabalarımızla bir detoks haftası düzenliyoruz; sonuç inanılmaz, 5 günde farkı görüp, 'Tamam bu işi öğreniyorum' diyorum. Yeni mezun bir tasarımcı olarak bunu söylemem biraz cesaret işi ama olsun, kafaya koymuşum... 1.5 ay sonra ver elini Birleşik Devletler! İlk durağım, dünyaca ünlü bir gurme raw food şef olan Matthew Kenney'nin okulu olan MKA. Stresliyim, bu hayat tarzıyla ve beslenme şekliyle ilk defa tanışacağım ve işin mutfağını öğreneceğim. İlk gün tahmin ettiğim gibi stresli geçiyor, sınıf 12 kişi ve benim dışımda herkes vegan. Kendilerini 'Bu kadar senedir veganım, bu kadar senedir raw fooder'ım' şeklinde tanıtıyorlar. Kendi tabirimle 'normal' beslenen tek insanım! Sıra kendimi tanıtmaya gelince önce bir duraklıyorum, en azından vejetaryenim diye beyaz yalan söylesem mi diye. Fakat dürüst oluyorum, tepkiler çok güzel, beni bağırlarına basıyorlar desem yalan olmaz... Fakat bu 'normal' beslenme tarzım arada pot kırmama neden oluyor; 'Dersten sonra kahve içelim mi?' diye sorduğumda herkes bana garip bakışlarla bakıyor:' Yeşil içecek demek istedin herhalde?' diyorlar. Yeşil içecek yeni kahvem oluyor. Önümdeki 4 hafta zor, şeflik eğitimi bıçak yeteneklerini öğrenmekle başlıyor, değişik çiğ yemek hazırlama tekniklerini öğrenmeye kadar gidiyor. Daha ilk haftadan aşık oluyorum çiğ beslenmeye; kabaktan makarna, lazanya, kajudan peynir, bademden süt yapıyoruz. Mutfakta her şey organik, her şey doğal; hayvansal ürün yok, rafine şeker yok, un yok. Yaptıklarımız hem inanılmaz lezzetli, hem de besin değerini kaybetmemiş, çok sağlıklı. Daha önce hiç yemediğim şeyler kullanıyoruz mutfakta; bir gün 10 tane genç hindistan cevizini satırla açmamızı istiyorlar. Bir başka gün azıcık bir İrlanda yosununu suya koyup devesa boyutlara ulaşmasını izliyoruz. Bu yosunu daha sonra püre haline getirip ekmek yapıyoruz, içi yumuşak oluyor böylece. Evet çiğ ekmek, bu da mümkünmüş. Pişirme yerine kurutma yöntemi kullanıyoruz; ısı 45 derecenin üstüne çıkmıyor, böylece enzimleri öldürmüyoruz. 'Enzimlerin önemi ne?' diye soruyorum, şeflerden gelen cevaplar doktorları çatlatacak kadar detaylı. Her besin, onu tamamen parçalamaya, sindirmeye yetecek miktarda enzim içeriyor. Enzimler pişirildiklerinde yok olduklarından, vücudumuz pişmiş yemeği sindirmek için başka yerlerden enzim çalıyor. Bu da vücudun gereğinden fazla çalışmasına sebep oluyor. Öyle ki, pankreas, aşırı yüklenmeden dolayı fazla çalışması sonucunda, gereğinden fazla büyüyor. Bu yüzden pankreasımızın vücut ağırlığımıza oranı diğer memelilerden 2 kat büyükmüş! Bu sebeplerden dolayı pişmiş yemek yedikten sonra yorgun hissetmemiz, uyku bastırması çok normal aslında. Daha sonra yaptığım araştırmalardan, insanların 400.000 yıldır dünya üzerinde varlığını sürdürdüğünü, ateşi bulmadan önce, yani 10.000 yıl kadar öncesine kadar, insanların doğa tarafından sağlanan en saf hallerinde taze çiğ besin yediklerini öğreniyorum. Zaten hayvanlar arasında yemeklerini pişiren tek canlı biziz. Bilim adamları da ilk insanların meyve ve sebze ile beslendiğini ve tarih boyunca fizyolojik yapı, içgüdü ve anatomimizin fazla değişmediğini kabul ediyorlar. Yani aslında özümüze dönüyoruz! Etrafıma bakıyorum, bu şekilde beslenen insanların nasıl ışıldadığını, saatlerce enerjik bir şekilde çalıştıklarını görüyorum, bazılarının sağlık problemlerini bile bu şekilde iyileştirdiğini öğreniyorum. Akademiden sertifikamı aldıktan sonra, 3 haftalık New York macerası beni bekliyor."} {"url": "https://oldmag.net/2013/12/13/1984-george-orwell/", "text": "George Orwell' ın 8 Haziran 1949 yılında basılan ve 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanan romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, beni oldukça etkileyen kitapların başında geliyor. Özellikle sorgulama kavramının çokta bilincinde olmadığımız şu günlerde inanıyorum ki romanı okuduktan sonra dikkatinizi bile çekmeyen detayların ne derece önemli olabileceğinin farkına varacaksınız. Romanın ana karakteri Winston Smith, Doğruluk Bakanlığı adını verdikleri bir yer de çalışıyor. İnsanlar çalıştığı, yaşadığı, yemek yediği hatta yürüdüğü sokaklarda bile tele ekran adını verdikleri ses ve harekete duyarlı makineler tarafından izleniyorlar. Bu durumda hiç kimsenin ne özel hayatı ne de sisteme karşı çıkabilecek cesareti olmuyor. Dikkat çekici olaylardan biride belli saatlerde elektrik verilmesi ve kesilmesi. İnsanların ne yapmaları gerektiği devlet tarafından 'büyük' harflerle yazılmış. Ana karakter Winston, içinde bulunduğu sistemin kendi çıkar ve kurallarına göre tarihi yeniden yazdığını, sisteme aykırı her olay ve kişiyi tarihten istediği gibi sildiğini ve kimsenin buna karşı çıkamadığını görerek içten içe 'düşünce suçu' işlemeye başlıyor. Kendisi gibi düşünen ve yönetildikleri parti tarafından Big Brother adını verdikleri kişinin var olmadığını bilen başka insanlarında olduğuna inanan Winston, çok büyük bir risk alarak suçunu kağıda döküyor ve bu başka insanlarla iletişim kurmanın yollarını arıyor. Ancak ondan önce Doğruluk Bakanlığı'nda çalışan Anti-Sex örgüt üyesi Julia, kendisiyle temasa geçiyor. Gizli gizli buluşup birlikte olmaya ve birbirlerini sevmeye başlıyorlar. Devlet yönetiminde önemli bir pozisyonda çalışan O'Brien'ın da kendileri gibi sisteme içten içe baş kaldırmış bir düşünce suçlusu olduğuna inanarak onunla temasa geçebilmenin hayallerini kuruyorlar. Romanın bu kısımları oldukça heyecan verici. Onların her an düşünce polisleri tarafından yakalanacaklarını hissederek kendinizi olaya iyice kaptırıyorsunuz. Beklenenin aksine O'Brien onlarla temasa geçiyor ve tele ekransız bir ortamda onlara Kardeşlik Örgütü'nün var olduğunu ve artık onlarında örgütün birer üyesi olduklarını söylüyor. Sorularının cevaplarını alabilecekleri bir kitabın kendilerine ulaştırılacağı sözü ile oradan ayrılıyorlar. Kitap ellerine ulaşsa da romanın sonunda O'Brien hakkında büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar. Romanda 'SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR' gibi devlet sloganlarına yer veriliyor. Burada devlet çift düşün tekniği ile karşıt kavramları bir arada kullanarak dogmatik gerçekliğe aykırı düşünceleri insanlara kabul ettirmeye çalışıyor. Devlet anlayışına göre insanlar sürekli savaş, yoksulluk ve hastalık olduğuna inandırılarak yozlaştırılmaya çalışılıyor. Politik güç kaygıları ile iktidarı elinde tutabilmek için her türlü yanlış yola sapan devlet sonunda Julia ve Winston'ı da ele geçiriyor. Düşüncelerini kontrol altına alabilmek için öyle işkenceler yapıyorlar ki sonunda Winston 2x2=5 diyebilecek noktaya getiriliyor. Romanın sonunda diğer insanlar gibi Winston ve Julia da hiçbir şeyden zevk almayan, düşünmeyen, hissetmeyen, tutkusunu ve mücadele yeteneğini kaybetmiş ruhsuz insanlara dönüşüp kurulan düzen içinde onlara verilen rol neyse o şekilde yaşamlarına devam ediyorlar."} {"url": "https://oldmag.net/2013/12/27/kapali-kapilar-ardinda/", "text": "Yabancı yayınevlerinden çıkan kitaplara olan ilgim hiç bitmiyor. Her yurt dışı tatilimde gerekirse elbise ve ayakkabılarımdan feragat ediyorum ama yine de kitaplarıma yer buluyorum. Uzunca bir listem hep yanımda, yarısına çizik atılmış yarısı duruyor. Listeme bugün Rob Meyers'ın Behind Closed Doors isimli kitabı da eklendi. Kitapta skandallarıyla ünlü Courtney Love, harika pastalarıyla bize defalarca diyet bozduran Martha Stewart, özellikle ilginç gözlük tasarımlarıyla bilinen Jeremy Scott ve Rookie isimli bloğuyla dünyanın dört bir yanından takip edilen Tavi Gevinson gibi toplamda 25 yetenekli isimin kapalı kapılar ardındaki gerçek dünyaları yani evleri var. Rob Meyers, Central Saint Martins'de okurken final projesi olan Behind Closed Doors isimli projesini hayata geçirmeden önce arkadaş çevresindeki sanatçılara, fotoğrafçılara, müzisyenlere ve editörlere (toplamda 25 farklı kişiye) kullan-at kameralar gönderiyor ve onlardan evlerinin en sevdikleri bölümünde, en sevdikleri eşyayı, günün en sevdikleri ışığında çekmelerini ve kendisine geri göndermelerini istiyor. Bu projedeki tek kural ise gönderdikleri fotoğraflar arasında mutlaka buzdolaplarının içinin gözüktüğü bir kare olması. Projenin beni ve aynı zamanda Meyers'ı en çok etkileyen kısmı, fotoğrafları çekmeye kendisinin gitmesi yerine kullan-at kameraları göndermeyi tercih etmesi. Bunun en büyük sebebi de ortak tanıdıkları sayesinde ulaştığı veya arkadaş olduğu insanların evine gideceği zaman onların kendisi için hazırlık yapacak olması ve doğal ortamlarının bozulması. Meyers, böylece projenin asıl amacının da kusursuz veya güzel evleri fotoğraflamak değil kişisel alanları ve anları açığa çıkarıp daha geniş kitlelere ulaştırmak olduğunu söylüyor. Ayrıca çekilen fotoğrafların sadece banyo yaptıran kişi yani Meyers tarafından görülüyor oluşu da olaya tatlı bir heyecan katıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/04/kim-xavier-dolan/", "text": "Bize bugün Kimin filmlerini hiç sıkılmadan defalarca oturup izlersin? deseler cevabımız Xavier'in filmleri. olurdu. Xavier'i keşfettiğimiz günden bu yana onu ve filmlerini beğeneceğini bildiğimiz insanlarla oturup yeniden izlemekten hiç sıkılmıyoruz. Her defasında mutlaka yeni bir detayı ve ufacık bir eşyanın bile kadrajın içinde tesadüfen durmadığını fark ettiriyor size Xavier'in filmleri. Xavier Dolan'ın bir sinema dehası olduğu bizim için tartışmaya açık bir konu değil. Zira henüz 89 doğumlu Kanadalı yönetmen, oyuncu ve senaristin 4 uzun metraj film sığdırdığı kariyeri ve filmleri Cannes'da alkışları topladı bile. İlk filmi I Killed My Mother Cannes, Toronto ve Rotterdam gibi prestijli film festivallerinden ödüller toplayan Xavier, festivallere sükseli bir giriş yapıp dikkat çekmeyi başardı. Xavier, yarı otobiyografik bir tatda olan filmde ergenlik döneminde annesinden nefret eden ve annesiyle arasındaki uçurumu diplerde yaşayan bir başrol oyuncusu aynı zamanda. İkinci filmi İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen Heartbeats, Xavier'in ilk filmindeki başarısının bir tesadüf olmadığının en açık kanıtı. Sahne geçişleri, renkler, kurgu ve anlatım bizi her izlediğimizde mest etti. Dolan'ın filmlerinin geneline hakim ilişki yumağı bu filmde tığ işi titizliğinde işlenmiş. Xavier'in daha önce incelediğimiz filmlerine buradan bakabilirsiniz. Son olarak Xavier'den kısa bir görsel şölen için Indochine'in College Boy şarkısına çektiği Fransa'da çoktan yasaklanan videoyu izleyin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/08/2013un-muzik-karnesi/", "text": "Kanye West, önce kendisini 'musical genius' ilan ettiği yetmezmiş gibi, Haziran ayında yayınladığı Yeezus albümü ile kendini Tanrı ilan etti. O gün, insanlar Kanye'nin suratının binalar üzerinde belirdiğine dair yeminler ediyorlar. Şaka, albüm çıkmadan 2 ay önce yayınladığı single 'New Slaves' in tanıtım partisinde bir projeksiyon gösterisiydi sadece bu. Lana Del Rey, içinde Marilyn Monroe, John Wayne, Elvis Presley ve İsa'nın bir unicorn ile Eden bahçelerinde hep birlikte takıldığı, 'Tropico' isimli 30 dakikalık bir kısa film çekti. Ana teması günah ve pişmanlık olan bu film ile bizleri bundan sonra vereceği dersin ne olacağı hakkında derin düşüncelere sevketti. James Blake, dünyaya ve hayatımıza 'Overgrown' albümünü bağışladı. Bu albümde 'Retrogade' ve 'Overgrown' parçlarının gölgesinde kalmış olan ve rap'lerini Wu Tan Clan'ın demir başlarından Robert Diggs'in yaptığı 'Take a Fall for Me' yi muhakkak dinlemenizi tavsiye ederim. Daft Punk kendini bizlere unutturmak üzereyken, Nile Rodgers ve Giorgio Moroder gibi efsane prodüktörlerle işbirliğinde çıkardığı 'Random Access Memories' isimli neo-disco albümü ile dünyaya 'Get Lucky' hastalığını bulaştırdı ve marketing mucizesinin varlığını bir kere daha kanıtladı. Jay Z, 12. stüdyo albümü 'Magna Carta Holy Grail' i, NBA finallerinin 5. maçı olan Miami Heat-San Antonio Spurs çarpışması esnasında 3 dakikalık Samsung reklamı formunda duyurdu. Lupe Fiasco, Ocak ayında Obama karşıtı söylemleri sebebiyle Washington'da güvenlikler tarafından sahneden indirildi. Method Man, sahnede Wu Tang Clan ile birlikte çıkardıkları ilk albüm 'Enter the Wu-Tang' in 20. yılı şerefine yeni bir albüm hazırlığında olduklarının haberini verdi. Wu Tang'in 6. stüdyo albümü olacak olan 'A Better Tomorrow' u, biraz gecikmeli olsa da 2014 ün ilk aylarında dinleyebileceğiz gibi gözüküyor. Araabmuzik Mayıs ayında, yaşadığı mahalledeki bir soygunda maganda kurşununa isabet ederek vuruldu. Yanlış zamanda yanlış yerde olan sanatçı, Instagram'ından paylaştığı bu tatlı fotoğraf ile hayranlarına iyi olduğunu duyurdu. Slayer'in 30 yıllık gitaristi ve kurucularından Jeff Hanneman, 49 yaşında sirozdan öldü. 2013'ün Türkiye için her alanda fazla hareketli geçtiği bir gerçek. Televizyon, radyo vb. kanallar aracılığı ile müziğe ulaşmayı sevmeyenler için güzel bir sene geçti denilebilir. Ancak, kendi müziklerini yapan pek çok insan olmasına rağmen oturup esaslı bir araştırma yapmadan bu insanlara ulaşabilmek gerçekten zor. Araştırma yapmayı sevmiyorsanız, genelgeçer müziğe hapsolmak zorundasınız maalesef. Farklı türlerde müzik yapan müzisyenleri bir araya getiren ve bağımsız müziğe destek veren platformların sayısı parmakla sayılabilecek kadar az. 2011 yılında kurulan ve farklı türlerde müzikleri, özellikle de enstrumental hiphop'un ülkemizdeki temsilcilerini bir araya getiren underground müzik platformlarından biri olan Tektosag Records, bağımsız müziğe ilgi duyanlar için zengin bir kaynak. Umuyorum ki 2014, bu gibi oluşumların artması ve bağımsız müzisyenlerin destek bulabilmesi için daha da verimli bir yıl olur."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/14/wheelers-london/", "text": "Anthony Bourdain, hayatını kıskandığım nadir insanlardan bir tanesi. Dünyada var olduğundan bile birçok kişinin haberi olmayan yerleri keşfedip, değişik tatlar ve kültürler arasındaki seyahatleri 'keşke' dedirtecek cinsten. Seyahatlerimde 'Anthony Bourdain olsa nereye giderdi?' diye araştırıp, onun izinden gitmeyi seviyorum. Londra' ya gittiğimde No Reservation: London programından aldığım tüyoyla rotamı The Wheelers'a çevirdim. Tabii ki vardığım adres beni yanıltmadı ve İngiltere' de yediğim en iyi yemeklerden birini The Wheelers' ta yedim. Menü o kadar göz alıcıydı ki, yemeklerin birbiriyle uyumunu bir kenara bırakıp sevdiğim ya da merak ettiğim yemekler üzerine odaklandım. Başlangıçta söylediğim karides çorbası standartların çok üzerinde bir lezzete sahipti. Hemen arkasından gelen taze zencefil ve kişnişle tatlandırılmış tuna carpaccio da doğru bir tercihti. Kişniş, uzun zamandır severek tükettiğim bir yeşillik. Üstelik maydonoza kıyasla daha çoks eveni var. Tuna o kadar yumuşaktı ki ağzınızda çiğnemeden bile kolaylıkla yutabilirdiniz. Yediklerim arasında en az beğendiğim Sauternes sosundan dolayı ördek pate oldu. Bir sos çok kötü bir yemeği çok lezzetli hale dönüştürebileceği gibi iyi bir yemeği çok kötü hale de çevirebiliyor. The Wheelers' a gitmekteki en büyük nedenim videoda izlediğim harika hollandaise soslu bıldırcın yumurtasıydı. Çıtır milföy hamuru üzerinde yaban mantarı püresi ile tam kararında haşlanmış bıldrıcın yumurtalarının sunumu da tadı kadar iddialı ve unutulmazdı. Üzerine sürülmüş hollandaise sosu ve eser miktarda kişniş damağınızda güçlü bir tat bırakıyor. Finali geleneksel kuzu etli pie ile yaptım. Üzerindeki patates püresi ile farklı bir boyut kazanan pie, bezelyelerin lezzetiyle birleşince ortaya unutulmaz bir yemek çıkmış. The Wheelers, artık Londra'ya her gidişimde uğrayacağım bir restoran."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/15/experimental-cocktail-club/", "text": "Londra'ya gidip de Soho'ya uğramamak olmaz. Soho'ya uğrayıp da, bir arka caddedeki China Town'a uğramamak hiç olmaz. Experimental Cocktail Club, China Town'da yürürken göremeyeceğiniz, görseniz de orası olduğunu ilk seferde anlayamayacağınız bir yer. Buraya gitmek için yapmanız gereken; kulübün gizli kapısının görselini internetten bulmak ve bütün kapılara tek tek bakarak doğru kapıdan içeri girmek. Üzerinde kırmızı bir leke bulunan bu siyah kapı, oldukça gösterişsiz. Bir de kapının önünde rezervasyon kontrolü yapan iri yarı görevliler, kapıyı görmeden geçmenize neden olabilir. Kapı bulma merasimini atlattıktan sonra içeri adımınızı atar atmaz gayet karakterli bir mekanda olduğunuzu anlıyorsunuz. 1920'leri andıran vintage dekorasyonu ile loş ve siyahların hakim olduğu bir ortam sizi karşılıyor. İçinizden 'Kesinlikle bu kadar aradığıma değdi!' diyorsunuz. Burası belli ki, çoğunlukla Londralılar tarafından biliniyor ve henüz turistlerin 'gidilecek yerler' listesine girmemiş. Bunu iş çıkışı kendilerini buraya atan iyi giyimli Londralılardan anlayabilirsiniz. Neredeyse herkesin müdavim gözüktüğü yerde menü, bizim için oldukça yabancıydı. Neyse ki bara oturduk ve bir mekanı tanımak için en iyi yol olan barmenle sohbete başladık. Barmenin bize menüyü verip, nasıl tatlardan hoşlandığımızı sormasıyla hepimiz farklı farklı siparişlerimizi verdik. Ben, Londra'da yaza erken veda ettiğim için 'Winter Is Coming'i seçtim. Yıllanmış Pierre Ferrand konyağı ile yapılan kokteylimin içinde; Banks Rum, Campari, Campari'den de acı olan enginar aromalı likör Cynar, İtalyanların 40 çeşit ot ve baharattan yaptığı Fernet Branca, yine bir İtalyan içkisi olan ve tadı Martini'ye benzeyen Cinzano ve acı portakal ile nasıl bir tadı olduğunu siz hayal edin. Bu kadar iyi içkinin bir araya gelmesiyle ortaya kötü bir şey çıkar mı hiç? Kokteylin adı yüksek alkol oranıyla sizi kışa hazırlama sözünü tutuyor ve içinizi bir anda ateşliyor. Kokteyller hazırlanırken barmenler barmenliği bırakıyor ve adeta birer kimya profesörüne dönüşüyorlar. Damlalarla koydukları içki karışımlarında o kadar titizler ki, gözlerinizi hayranlıkla onlardan alamıyorsunuz. Hassas dokunuşları hızlı ve kendilerinden emin hareketleriyle ortaya olağanüstü bir şeyler çıkacağı çok belli. İçkilerimizi içtikten sonra menüyü bir türlü geri vermek istemeyişimi fark eden barmen, bana menüyü alabileceğimi söyleyince tabii ki çok seviniyorum. Kalınca bir kağıda çıktı olarak basılmış basit menü, aslında böyle değilmiş. Müşteriler tarafından çalınan menüler eksilmeye başladıkça, çareyi maddi değeri olmayan menüler basmakta bulmuşlar. Tariflerinin çalınmasından endişelenip endişelenmediklerini sorduğumda ise bu konuda çok rahat olduklarını, çünkü kimsenin bilmediği başka sırlar da olduğunu belirttiler. Diğer favorilerimize gelince; alkol oranı iyice yüksek olan 'Smoke & Mirrors ve Get Buck in Here'ı denemenizi tavsiye ederim. Bütün kokteyller 11,50 pound ve %12,5 servis ücreti ekleniyor. Burası kesinlikle Londra'ya gidildiğinde uğranması gereken yerlerden biri olmayı hakediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/21/dhammakaya-tapinagi/", "text": "Her insanın huzuru arayışı ve onu bulma biçimleri farklılıklar gösterir. Huzur, bazen bulunduğumuz bir yerde, bazen okuduğumuz kitapta, bazen dinlediğimiz müzikte bazense hayatımızdaki insanlarla bizi bulur. Dhammakaya Tapınağı da Budistler için huzuru buldukları, arındıkları ve nirvana'ya ulaştıkları yerin ta kendisi. Bangkok eteklerindeki Wat Phra Dhammakaya Tapınağı, toplu törenler için Tayland'ın en bilinen tapınaklarından biridir. 1970'li yıllarda Budist lider Phra Dhammachayo tarafından başlatılan Dhammakaya Hareketi, dünya genelindeki geniş çaplı etkisiyle biliniyor. Budistler, kutsal günlerini kutlamak için tapınakta bir araya geliyorlar ve törenlere katılıyorlar. Bu seremoniler, canlı yayınla dünyanın dört bir yanına duyuruluyor. Budha'yı ve öğretilerini bu seremonilerle anan Budistler, mutlak varlığın mutluluk ve sevecenlik gibi ilahi nitelikleri olduğunu kabul ediyorlar."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/21/dimitri-grimmden-yeni-cover-tonight/", "text": "2003-2013 yılları arasında, 'Misel Quitno', 'Dimlite' gibi farklı isimler altında pek çok albüm çıkaran İsviçreli müzisyen/prodüktör Dimitri Grimm, bizleri iki senedir yeni bir albüm için kıvrandırıyor. 2014'e girmeden hemen önce Ripl Music plak şirketi kanalıyla yaptığı duyuruda kendi grotesk ismi altında çıkaracağı ilk albümün müjdesini verdi. İsmi Cite olan gelecek albümünün duyurusunu, son senelerde yavaş yavaş geliştirdiği bir yıl sonu geleneği olarak, bizlere kendi parça ve cover hazinesinden seçtiği sürpriz bir cover hediye ederek yaptı. Şimdiye kadar onu destekleyen ve yanında olan insanlara bir teşekkür amacı da taşıyan bu seneki hediyesi, TV on the Radio'nun Tonight isimli parçasına yaptığı cover. Kendi hayatında olan bitenleri, görüşlerini ve kendi deyimiyle deliliğini, müziğinin çıkış noktası yapmaktan bu sefer sıyrılmaya karar veren Dimitri Grimm, Cite albümü fikrinin bir kısa filme soundtrack hazırlarken ortaya çıktığını söylüyor. Başkalarının söz ve ifadelerindeki duyguları ayıklamak, yansıtmak ve bunları müziğe dönüştürmek... Bu projeyi gerçekleştirebilmek için başka insanlara ve bambaşka ifadelere ihtiyacı olan Dimitri'ye bu konuda yardımcı olmak isterseniz, surdan buyurabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/24/kim-kostis-fokas/", "text": "Kostis Fokas, Atina'da doğmuş ve eğitimini tamamlamış. Ardından 5 ay öncesine kadar Londra'da sürdürdüğü hayatına şu an çokça ilham aldığı Girit'de devam ediyor. İşleri günlük hayatının büyük bir kısmını oluşturan sanatçı, onları aynı zamanda görsel günlüğü olarak tanımlıyor. Fotoğraflarında model olarak kendisini ve arkadaşlarını kullanmayı seçen Kostis, işlerine olan düşkünlüğü sonucunda onları daha kişisel ve kendine dönük gerçekleştirmeye başlamış. Bu aynı zamanda bütün hayatının işiyle paralel gitmesine de yol açmış. Fotoğraflarını gerçek üstücü bir yaklaşımla çekmeyi seven Kostis, gerçekliğe dayanan işleri bir süre sonra sıkıcı bulduğunu söylüyor. Tam bir Tumblr düşkünü olan Kostis'in işlerini hemen her gün güncellediği blogundan paylaşıyor. Kostis, işlerini paylaşmak için Tumblr gibi sosyal bir kanal seçmesinin insanlarla olan iletişimini koparmamak adına olduğunu söylüyor. Bu günlerde yeni bir seri üzerinde çalışan Kostis, gerçekdışı çıplak portrelerden oluşan bir seri hazırlıyor. Fotoğraflarında kendisini kullanan sanatçı manzara ile portreyi birleştirerek doğanın bir parçası haline getiriyor. Haftada 4-5 çekim yapan Kostis, şu anda evinden çalışıyor. Gelecekte kendi stüdyosunu açmayı planlayan Kostis'in yaratıcı dünyasının yakında daha çok insan tarafından keşfedileceği şüphesiz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/01/27/sendromsuzlar-ayse-ozgunes/", "text": "Ayşe, çuval konseptinde tasarladığı çantalarıyla kendi markası Çuval'ı kurmuş başarılı bir tasarımcı. Amerika'da tasarım okuduktan sonra tamamen saf ve lokal malzemeler kullanarak ürettiği çantalar tasarlayan Ayşe, zanaatkarlığın önemini ön planda tutuyor. Nerede görseniz Çuval olduğunu anlayabileceğiniz karakterislikte tasarlanmış Çuval çantalarla tanışmayan kalmasın. 2009 yılında çalıştığım reklam ajansında tanıştığım arkadaşımla bir proje başlatmak istedik ve hafasonlarımızı bir atölyede yastık ve kılıflar tasarlayarak geçirmeye başladık. Baktık ki kılıflar birer çanta olmuş ve sattığımız panayırlarda insanlar yastıklardan çok çantalara ilgi gösteriyor. O zamanlarda çantalar çuval ve Amerikan bezindendi, doğal bir malzeme olduğu için, kırsal hayattan şehir hayatına esnafımızın sıkça kullandığı bir taşıma gerecini temsil ettiği ve fikir olarak markanın yerel zanaatkarlığı simgelemesini istediğimiz için markaya Çuval adını verdik. Daha sonra bir koleksiyon oluşturmaya karar verdik ve LetterstoSailor ilk ciddi projemiz olarak gerçekleşti; fakat bu sırada ortaklıktaki yollarımız ayrıldı. Çok zaman geçmeden bir çanta tasarımcısıyla yollarımız kesişti ve bir iş birliği yaparak, işi biraz daha ciddi ele alıp markayı Amerika'da bir showroom a götürmeye karar verdim. Tabii bu sırada Amerikan bezi kanvasa ve çuval bezi detaylar da deri detaylara dönüştü. İstanbul'a geri döndüğümde ise Çuval'ın zanaatkarıyla tanıştım ve hakettiği işçiliği markaya vermeyi başardık; SS12 Scoop De Ville koleksiyonuyla da çok başarılı bir çıkış yaptık. Bu sırada satışları destekleyen bir arkadaşımız ekibe dahil oldu fakat iş birliği yaptığım arkadaşım SS13 Delta Sun koleksiyonundan sonra kendi çalışmalarına ağırlık vermek istedi ve kendi yoluna devam etti. Çuval hala gelişmeye devam ediyor ve bende onu hala hem Türkiye hem de yurtdışında tanıtmaya çabalıyorum. İçgüdülerim! Nasıl çanta işine girdim diye bende inan çok düşündüm ve hatırladım ki küçüklüğümden beri hep doğum günlerimde babamdan marka çanta istemişim ve bu pahalı çantaların da çoğunun çalınması alt bilincimde kendi satın alınabilir çantalarımı yapmama neden olmuş! Genelde tek bir şeyi favori olarak gösteremem, zaten insan sürekli değişiyor, zevkleri de haliyle farklı boyutlar kazanıyor ama şu sıralar çantalarını çok beğendiğim tasarımcılardan bir kaçını sıralamam gerekirse: Alexander Wang, FleetIlya, Olimpia Le Tan ve Mansur Gabriel. Artık pek çanta alış verişi yaptığımı söyleyemem ama dikkat ettiğim şeyler arasında sıra dışı veya özgün olması, kullanışlı ve dayanıklı olması ve el işçiliğinin iyi olması yani üzerinde bir emek verilmiş olması ön plandadır. Bir ara freelance çevirmenlik ve editörlük yapıyordum ancak Çuval'ı biraz boş bıraktığımı düşünerek başka işlerle meşgul olmaya ara verdim. Tabii ki bu sırada Çuval sayesinde sürekli kendimi marka danışmanlığı alanında geliştirmeye devam ediyorum ve arada sanatsal hobilerimle de kafamı dağıtıyorum. İlerde iş birliği planlarımız olan, takı markası Mi Asunta'nın kurucusu ve en yakın arkadaşlarımdan biri olan Sara Brancato; çok değerli arkadaşım ve işlerini her zaman görmekten büyük keyif duyduğum Sena Çevik ve lezzet gurum, aşçı arkadaşım, Aleta Smokehouse'un kurucusu Aras Balcıoğlu."} {"url": "https://oldmag.net/2014/02/01/dunyayi-dolas-benzeri-yoktur-baris-manco/", "text": "Bu yazıyı ağlayarak yazmak istemezdim. Çünkü Barış Manço hayatını tek bir şeye adamıştı; insanları sevindirmeye. Kimini şarkısıyla, kimini sözüyle, kimini arap sabunuyla yıkadığı saçlarıyla, kimini yüzükleriyle... Kimini verdiği 10 puanla, kimini programında okuduğu bir mektupla, kimini kamerasıyla. 7'den 77'ye her kesimden insana, her profilden dinleyiciye hitap etmeyi başaran enteresan kişiliği, kırılgan sesi ve güçlü yorumuyla Türk ve Dünya Müziği'ne evrensel bir anlam kattı O. Öyle bir anlam kattı ki hem de; çaresiz, mesnetsiz, sevgisiz kişilerin kirletmeye çalıştığı büyük mirasına zerre kadar zeval gelmedi. Ne Lale Manço'nun Manço soyadına gölge düşüren para-pul mevzuları, ne Sözlük'lerde ideolojik saplantıların kurbanı olmuş kirli adamların iftiraları; O'nun bir şarkısını bile yüreğiyle sevebilmiş kimseye etki edemedi. Ben size neden işe yaramayacağını anlatacağım şimdi. Neden O öldüğünde insanların babalarını, amcalarını, ağabeylerini, yavrularını kaybetmiş gibi üzüldüklerini... Neden tek bir gırtlak nağmesi bile olmadan dümdüz okuduğu şarkıların; en kral arabeskin, en kral alaturkanın işleyemediği kadar derine işlediğini anlatacağım. Neden Barış Manço'nun bu kadar özel olduğunu; bana özel bir hikaye ile anlatacağım ki; ölümünün 15. ci yıldönümünde O'nu nacizane anabileyim. Barış Manço ile ilgili anılarınıza, benimkilerden de küçük birer hatıra katabileyim. Bu her sanatçının ölüm yıldönümünde gereksiz bir sidik yarışına dönen en gerçek acı, benim acım! meselesini desteklemek için ortaya attığım bir iddia değil. Beni tanıyan herkes, benimle beraber Barış Manço'yu da tanımıştır. Arkadaşlarımın her biriyle, Barış Manço'yu konuşmuşumdur. Beraber dinlemişizdir şarkılarını... Ulusal televizyonların boktan bir editing ile sofrasına meze ettiği her ölüm yıl dönümünde; ben o gün neler yaşadığımı anlatarak birilerine ağlamışımdır. Sanki bunu yapmasam vicdanım sızlar, görevimi yerine getirememiş, vefasızlık etmiş olurum diye düşünmüyorum. İçimden taşıyor anasını satayım, istesem de susamıyorum. Konuşmak, anlatmak, yazmak, paylaşmak istiyorum. Sizinle de paylaşayım. Ben doğduğumda; Taksim İlkyardım Hastanesi'nin bekleme salonunda sürekli Barış Manço'nun Dağlar Dağlar parçası çalıyormuş. 7 aylığım ben; hem de doğduktan sonra da yaşayacağına pek ihtimal verilmemiş 7 aylıklardanım. Ciğerlerim falan yokmuş mesela, sonradan küvezde yapmışlar beni :) Kafam portakal kadarmış, sesim cızırtı gibi çıkıyormuş. Annem babam, 2 ay boyunca hastaneden ayrılamamışlar. Ne zaman Dağlar Dağlar'ı dinleseler o günlerden bahsederler. Annemin zamanında Cihangir'de bir plak dükkanı varmış. O yüzden benim oyuncaklarım Orhan Gencebay'ın, Erkin Koray'ın, Barış Manço'nun plakları olmuştur. Trinity's Love Record'tan Demis Roussos'a, Zeki Müren'in Kahır Mektubu'ndan Bülent Ersoy'un erkek olduğu hallere kadar yüzlerce plağın kapağına bakarak büyüdüm ben. Belki de o yüzden tasarımcı olmak istedim; bilemiyorum. O plak kapaklarındaki detaylar beni her zaman büyülerdi. Fakat ilk Issız Adam'la türeyip, son zamanlarda iyice ayyuka çıkan plak sevdasına pek anlam veremiyorum. Ulan evde bir Dual pikap var; yıllar önce iğnesini kırmışım, devrelerini yakmışım. Yüzlerce plak şimdi bodrumda, poşetlerin, torbaların içinde çürüyor. Ben kendimi paralamıyorum da, bu son model plak sevdasına kalkan seferler şehrin hangi noktasından düzenleniyor bilemiyorum. Evdeki plaklara rağmen, bir kaset çocuğuydum ben. Ben Barış Manço'nun kasetleriyle büyüdüm. Sonrasında; göreceli olarak daha net hatırladığım dönemler var sırada. Annem Cem Karaca, 3 Hürel, Moğollar, Erkin Koray ve Barış Manço şarkılarını doldurmuş bir 90'lık kasete. İşte Hendek İşte Deve, Ay Osman, Binboğa'nın Kızı'nı dinleyip duruyorum. Bu şarkıların her birinin bir hikayesi var. Hepsinin sözleri Anadolu'nun efsanelerinden alınmış; müzikler desen keza öyle... Mercimek kadar kafada ne sahneler, ne restleşmeler, ne aşklar dönüyor. Barış Manço söyledikçe ben klip çekiyorum. Erkin Koray'ı anlamıyorum o zamanlar. Cem Karaca'dan ise korkuyorum :) Cem Karaca'yı düşündüğümde aklıma gelen soğuk birDEVLET imajı vardı kafamda... Bu eşleşmeyi o yaşta nasıl yaptığımı bile bilmiyorum. Barış Manço'nun şarkıları basit değil, sadedir. Avrupa'da peşinden koştuğu zengin ve cesur deneysellik ile Anadolu'nun sade büyüsünü birleştirmiştir. Her şarkısında bir hikaye anlatır. Her şarkısında akılda kalacak bir söz söyler. Barış Manço'nun şarkıları masalların arasına müzik serpiştiren, hikayelerin özüne ses veren bir biçimdedir. Misal bir Hal Hal'ı, bir İşte Hendek İşte Deve'yi, bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'yı dinlerken; o hikayenin Soundtrack'ini dinliyormuş gibi hissedersiniz. Çocuklara hitap eden özelliği budur Barış Manço'nun. Başka bir sanatçının çocuklar için bestelediği şarkılar efsane olmaz ama Barış Manço'nun ilan-ı aşk edemediği sevgilisi için bestelediği Domates Biber Patlıcan; tüm çocukların ağzına pelesenk olur. Bir yetişkin her türlü kaygıyla sevmediği birşeyi zorla sevebilir ama bir çocuğa sevmediği birşeyi zorla sevdiremezsiniz. O yüzden Barış Manço'ya duyulan sevgi, en cool müzik adamları için bir meta şeklinde pazarlanan sevginin fersah fersah ötesindedir. Tabii Barış Manço'yu tek başına ele almak mümkün değil; ardında koskoca bir Kurtalan Ekspres gerçeği var. Ama bu Ekspres'in lokomotifi her zaman Barış Manço'nun renkli kişiliği olmuştur. Müziğine yansıyan sevecenliği, merakı, enerjisi ve mütevaziliği Barış Manço'yu senfoni besteleyen dehaların ötesine taşımıştır. İlk yüzde Dönence'nin köklerini besleyen; babamın ilk profesyonel müzik aleti Korg 700s Synthesizer'ın evimize girmesine neden olan 2023 parçası. 1975'te çıkan albümüne adını veren bu parça; benim ben olmama neden olan ilk Barış Manço şarkısıdır. Sonra İkinci yolculuk (2024) gelir. Babamın bunun piyano melodisini çaldığını anımsarım. Son sırada ise en net anılara sahip olduğum, ve en sevdiğim Barış Manço şarkılarından biri var; 2025. Bu şarkıyla ilgili anılarımı anlatsam, bana gülersiniz. Ama madem konu Barış Manço; o zaman iki çocuğun dünyasına bugün bile gülümseyebildikleri bir hatıra ekleyen 2025'in hikayesini anlatmasam olmaz. Barış Manço'nun diğer albümleri ve şarkıları ile de yüzlerce anım var. 24 Ayar, Değmesin Yağlı Boya, Sahibinden İhtiyaçtan... Ama en sevdiğin albümü hangisidir? diye soracak olursanız 2025'i de içinde bulunduran Sözüm Meclisten Dışarı'dır. O albümdeki her şarkının yeri ayrıdır bende. Velhasıl yazmaya kalksam, benim doğumumdan onun ölümüne, sayfalarca sürecek anektodum var. Bugün Bayram, Dört Kapı, Söyle Zalım Sultan, Lahburger, La Casa Della Mamma Tulipano, Mahkum, Abbas Yolcu, S. O. S. Aman Hocam, Düriye, Olmaya Devlet Cihanda, Osman, Al Beni, Kol Düğmeleri, Can Bedenden Çıkmayınca, Hayır gibi adını anmadığım, her birinde gizli bir dünya yatan şarkıları var. 6 yaşındayken köpek gibi ezberlediği halde, bugün büyüdüğü için götü kalkanların dalga geçtiği bir AYI var. Radyasyon gibi delip geçen, bünyeye girdikten sonra eskisi gibi kalmaya müsade etmeyen bir Senden Öte, Benden Ziyade var. Ne şanlıyız ki müzik tarihimizde Barış Manço diye bir adam var."} {"url": "https://oldmag.net/2014/02/06/hipster-rb/", "text": "Klişelerden sıkılan yapımcılar ve müzisyenler artık kendileri müzik akımlarını kendilerini türetmeye başladılar. Hipster R&B de hipster yaşam tarzından doğan bir müzik türü olarak son zamanlarda adını duyurmaya başladı. Hipster R&B veya PBR&B olarak da anılan müziğin beslenme noktası R&B ve hipster kültürü. Müziğe adını veren Pabst Blue Ribbon ise hipster birası olarak biliniyor. Yakın geçmişte Hipster R&B müziğin bana göre en başarılı öncüsü başta Frank Ocean. Her zaman sert erkek imajıyla görmeye alıştığımız R&B starı modeline eşcinsel bir yaklaşımla başkaldırıda bulunan Ocean, R&B müzik severler tarafından kabul gördü, sevildi hatta bağırlara basıldı. Akımın diğer sevdiğim isimleri: The Weeknd, How to Dress Well, Theophilus London, Miguel, Jhene Aiko, Janelle Monae ve son günlerde çok dinlediğim Kelela. Los Angeles çıkışlı Kelela, geçtiğimiz günlerde SoundCloud hesabından yayınladığı The High isimli parçasıyla müzik listelerinde üst sıraları zorlayacak gibi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/02/11/kim-paul-trillo/", "text": "Paul Trillo çektiği muhteşem videoklipler, reklam filmleri ve kısalarla her geçen gün etki alanını genişleten New Yorklu bir yönetmen. Görsel dili, hatta sosyal medyadaki iletişim tarzı ile aynı alanda işlerini gördüğümüz diğer yönetmenlerin arasından hemen sıyrılıyor. Yaptığı hemen her iş Vimeo tarafından Staff Pick ile taçlandırılırken, Artsbookfield'tan FastCompany'e herkes Paul Trillo'nun işlerini konuşuyor. Yönetmen, Peach King için çektiği son işi Be Around klibiyle yine gündemde. Slow Motion'dan Kaleidoscope'a, Projection'dan, Black & White'a, video art kapsamındaki tüm trendlere taptaze bir bakış açısı getiren Trillo, kendisini şu sözlerle tanıtmış; I've been known to fall asleep quickly after being very tired. Kendi senaryosunu yazan, kendi kurgusunu yapan ve kısa filmden reklama birçok alanda iş üreten Trillo, Brooklyn, NY'ta yaşıyor. Gününü alarmla birlikte uyandıktan sonra, takıntılı biçimde e-mail'ini kontrol etmekle geçirdiğini söyleyen Trillo, eğer ilgilenmesi gereken bir projesi varsa konsept aşamasından post-production'a, her adımı ile ayrı ayrı uğraşıyormuş. Kimi zaman evde storyboard çizen, kimi zaman sette Arizona Rx Herbal Tonic Tea içip kusan, kimi zaman da After Effects'te deneysel takılan yönetmen, ilham sürecini Thai yemeği yiyip, binlerce müzik videosu izleyerek geliştiriyormuş. Genç yönetmenlere, film yapımcılarına ve görsel tasarımcılara Fikirler, yalnızca fikirdir. Onların çok değerli olduğu yanılgısına kapılmayın. önerisini getiren Trillo, asıl değerin üretimde ve o fikri gerçek hayatla kavuşturma becerisinde olduğunu söylüyor. Yönetmenin portfolio'suna kendi sitesinden ya da Vimeo'dan ulaşabilir ve Twitter'dan selam gönderebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/02/13/kim-osamu-yokonami/", "text": "Osamu Yokonami, Kyoto'da doğmuş ve Osaka'da Görsel Sanatlar eğitimi almış. İlk kez 100 Children isimli fotoğraf projesi il keşfettiğim Yokonami, 5 yıl önce bir çocuk dergisi için fotoğrafçı olarak gittiği Tayland'da 100 çocuğun portre fotoğraflarını çekmişti. Omuzlarında decopon isimli Japon portakalı tutarak poz veren çocuklar aynı kıyafeti giyiyorlardı. Asıl kalbimi çalan projesi Assembly ile Yokonami sürekli işlerini takip ettiğim bir fotoğrafçıya dönüştü. Assembly isimli projesiyle aynı kıyafetleri giydirdiği kızların fotoğraflarını çeken fotoğrafçı, onları doğal ortamlarda pozlamayı tercih etmiş. Projenin ruhu bana fazlasıyla The Virgin Suicides ve Moonrise Kingdom tadı veriyor. Proje Japonya, Yeni Zeland ve Tayland'da çekilen fotoğraflarla gerçekleştirilmiş."} {"url": "https://oldmag.net/2014/02/16/kim-andre-bazin/", "text": "Andre Bazin, sinema kuramı denince akla gelen ilk isimlerden biri. Sinema Nedir? kitabının arka kapağına göre bir film filozofu. Fransız Yeni Dalga akımının, İtalyan Yeni Gerçekçi tarzının ve Auteur kuramının fikir babası, Fransız sinemasının basındaki bel kemiği olan Chaiers du Cinema'nın kurucusu ve Sinema hayattır! düsturunu benimsemiş, meslek hayatı boyunca da benimsetmeye çalışmış bir duayen. 40 yıllık kısa yaşam süresinde, geriye çok önemli bir miras bırakmış sanatsal bir dahi. Bugün okullarda okutulan Sinema Nedir? kitabı 1958 1962 yılları arasında Qu'est-ce que le cinema? başlığı altında yazılmış yazılarının derlemesinden oluşuyor. Tabii ki, 7. ci sanat olarak anılan sinemayı yalnızca Bazin'in kuramına ve yaklaşımına göre tanımlamak olası değil. Ama fikirlerinin zamanının ötesinde olduğunu ve modern sinemanın bugününe ve geleceğine, kendi döneminden başlayarak ışık tuttuğunu düşünüyorum. Bence bildiğimiz anlamı ile film eleştirmenliği de Bazin'in tarzı ile şekillenmiş ve kendi endüstrisini oluşturmuş sayılabilir. Ya da en azından katkısı çok büyük diyebiliriz. Sinema tarihi okumak ya da bu sanatı icra etmek belli bir birikim, üstün bir zeka ya da entelektüel bir uğraş edinme arzusu gerektirmiyor. İnanın, bence bu işin temelinde tarihçilerle aynı güdü ve beceriler var diyebiliriz; koruma iç güdüsü, merak ve sabır. Temeldeki hikaye anlatma ihtiyacı ya da sosyal mesaj kaygısı, toplumsal ekonominin ve modern felsefenin hayatımıza girmesi ile gelişmiş yan etkileri. Hatta, birçoğu toplum mühendisliği için icad edilmiş propaganda sanatının sonuçları... İşin en başında, varlığın soyut uzantısı olan benliğin ve fikirlerin korunması ve zamana dirençli biçimde saklanması ihtiyacı yatıyor. Bazin'e göre plastik sanatlar psikanaliz ile incelenseydi ölülerin mumyalanmasındaki temel amaç karşımıza çıkardı. İlkel dönemlerden günümüze gelen kalıntıların sosyolojik ve antropolojik yönü incelendiğinde, resim, heykel ve yontu sanatının temelinde varlığın devam ettirilmesinin amaçlandığı görülür. Ya da mağaralarda bulunan kalıntılarda, başarılı geçen bir av sonucunda yakalanan hayvanın bir bölümünün kil ile örtülerek saklanmaya çalışıldığı gözlemlenir. Sanat ve uygarlık zaman içinde geliştikçe, bu koruma ve geleceğe ulaştırma çabasının insanlığın ortak mirası üzerindeki etkilerinin arttığını görüyoruz. Bireysellik bilinci ile beraber toplum olma bilinci de farklı seviyelerde de olsa artıyor. Bir firavun toplumsal geleneklerin ve dini inancının etkisi ile bedenini mumyalatırken; 15. Louis Le Brun'a portresini yaptıracak, Marilyn Monroe Arthur Miller'ın entelektüel çevresi ve birikimi altında ezildiğini düşündüğü gerçek kimliğini, yapımcılığını üstlendiği bir film ile tarihe kazandırmak için uğraşacak, Stoya endüstrinin kendi zehrini kullanarak, erkek egemenliğine karşılık verebilmek için inandığı en etkili yöntem olan porno filmlerde oynayacak, ben de varlığımı zamana karşı muktedir kılabilmek için bu blog yazısını yazacağım. Bunların hepsinin temelinde, zamana etki edebilmek ve onda iz bırakabilmek ihtiyacı yatıyor. Tabii ki ortak amacı yaratmak olarak tanımlanınca, bütün sanat disiplinlerinin eridiği pota da temelde aynı. Ama sinemayı bunlardan ve plastik sanatların genelinden ayrı kılan birşey var; o da gerçeklik. Bazin'e göre görüntüler; bizim maddeleri hatırlamamıza yaramaktadır. Bugün, görüntü oluşturulmasının temel sebebi bedensel olarak bizi ölümden korumak ya da ölümden sonrasına taşımakla ilgili değildir. Şimdilerde görüntüler, gerçeğe birebir benzeyen bir nesne / duygu simüle etme becerisini kullanarak, zamana karşı dayanıklı ideal bir dünya yaratımı amacını gütmektedir. Eğer plastik sanatlar tarihinin temeline bakarsanız, bunların da estetik kaygılardan daha çok psikolojik istek ve ihtiyaçlardan kaynaklanarak ortaya çıktığını görürsünüz. Bazin'e göre bu benzerliğin öyküsüdür ve isterseniz buna gerçekliğin öyküsü de diyebilirsiniz. Teknolojinin gelişmesi ile yaratılabilen alternatif gerçekliklerin tanım ve sınırları de doğru orantılı olarak gelişmiş ve farklılaşmıştır. Peki sinema sanatının belkemiği olan fotoğrafın, gerçekliğin öyküsünü yazmaya başladığımız mürekkebin ilk damlası olmasını sağlayan şey; yalnızca teknolojik bir gelişmenin yarattığı tetikleme miydi? Tam olarak değil. Fotoğraf, geçen yüzyılın ortalarında ortaya çıkan ruhsal ve teknik bir krizin doğal sonucu olarak doğdu ve uzantısı olan sinema; Barok resim sanatı ve rönesans devriminin devinimi ile oluştu. Bu yüzden Bazin'e göre, sinemanın temel taşı olan fotoğraf plastik sanatlar tarihinin en önemli icadıdır ve bu Batı'nın sanat tarihinin yepyeni bir boyut kazanarak, gerçekliğin öyküsündeki yerini almasına yardımcı olmuştur. Bazin'in Sinema'ya ve onun temel yapı taşı olduğuna inandığı Fotoğraf sanatına bakış açısını sayfalarca yazsam da özetleyemem. Fakat yine de yönlendirici bir giriş yaptığımı düşünüyorum. Eğer sanat tarihi, sosyoloji, Sinema tarihi ve sosyal antropoloji ile ilgileniyorsanız, sadece sinema sanatının ne olduğunu sorgulamak için değil, medeniyetimizin kültürülel birikimine yönelik yazılmış detaylı, irdeleyici ve aydınlatıcı bir kitap olan Sinema Nedir?'i okumanızı kesinlikle öneririm. Piyasada kitabın çeşitli baskıları var, ben İzdüşüm Yayınları'ndan çıkmış 2007 baskısını okudum. Çeviren İbrahim Şener."} {"url": "https://oldmag.net/2014/02/25/cekim-arkasi-hikayeleri-karides-ve-sprey-boya/", "text": "Yonca Demirel still life konseptli fotoğraflarının çekim arkası hikayesini bizlerle paylaştı. Yine her zaman ki gibi kendi renklerimin dışına çıkmadan belki birazcık tonunu arttırarak bu kez stil life bir şeyler çekmek istedim. Aslında aklımda yatan şey çok farklıydı ama pazara çıktıktan sonra elimde bunlarla döndüm. Mesela keçi kafası almak istiyordum fakat keçinin beyni alındığı için çekime ya da kafamdaki taslağa uymayacağını düşünerek karideslere yöneldim. Bir fotoğraf ya da seri çekeceksem her şeye kendim dokunmak istiyorum. Makyaj, saç, kıyafet seçimi ya da mekan bunlarla ben uğraşmalıyım. Çok fazla sahipleniyorum galiba. Bu çekimde sprey boyayı ne kadar sevdiğimi anladım. Elime geçen her şeyi boyamak istedim ve zor tuttum kendimi. Çok da planlanmış bir çekim değildi. Uzun zamandır herkesin farkında olduğu bir durum var; renklerin dünyasına girdik ve pop kültürünün yükseldiği Tumblr dünyasında yaşıyoruz; ananasın önlenemez yükselişi :) Bir şekilde benimde bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim ve tüm gün boyunca karides kokusuyla iç içe bir ortamda bulundum. Sprey boya yaparken maskesiz olmam ya da misina ile karidesleri bağlarken kopan bacaklar, dengede durmayan sebzeler... Four Rooms filmindeki Robert Rodriguez'in odasındaydım :) Çok eğlendim, özellikle son kare goodbye en çok güldüğüm kare. Karidesin ruhu var sanki mesaisini bitirmiş ve gidiyor. İşte bunlar hep sprey boya!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/03/03/sendromsuzlar-basak-erol/", "text": "Başak Erol, Los Angeles'ta yaşayan ve pozitif enerjisini kıtalar arası aktarabilen başarılı bir yönetmen ve aynı zamanda tasarımcı. Yaptığı işlerde sektörün en iyileriyle çalışma şansına sahip olması, onun azimli ve istekli karakterinin bir meyvesi olsa gerek. Hollywood yollarına giden yönetmenlik merdivenlerini emin adımlarla çıkan Başak'la filmleri ve kariyeri hakkında konuştuk. İstanbul Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra ikinci bir okul olarak California State University'de Görsel İletişim ve Tasarım okudum. Üniversiteyi bitirdiğim hafta Los Angeles'a taşındım ve taşınmamın ertesi günü Bob Industries adında A-list bir prodüksyion şirketinde staja başladım. Çalışkan bir stajyerdim. Çalışma atmosferini, çalışma arkadaşlarımı ve yardımcı olduğum projeleri çok sevmiştim. Çektiği filmleri veya klipleri izleyerek büyüdüğüm kişilerle çalışmak çok tatmin ediciydi. Oscar ödüllü veya dünyaca tanınmış işlere imza atmış yönetmenlerle ve prodüktörlerle birebir çalışmak, beni oldukça heyecanlandırıyor ve mutlu ediyordu. Stajımın yanısıra, şirketin ortaklarına ve birlikte çalıştığım yönetmenlere şirket dışındaki kişisel projelerinde de yardımcı oluyordum. Yan projeleri için grafikler hazırlıyor, illustrasyonlar yapıyor, filmlerini editliyordum. O esnada sanırım görsel yeteneklerime ilgi çekmeyi başardım. Stajımın sonuna doğru şirketten ayrılmak istemediğimi patronlarıma söyledim. Şirkette açık pozisyon yoktu fakat onlar da gitmemi istemediler. Ardından Bob Industries'de Creative Services Designer olarak çalışmaya basladım. Yönetmenlerin treatment denilen görsel sunumlarını hazırlıyor, ondan kalan zamanımda kendim de ufak ufak kısa filmler, klipler çekiyordum. Ardından çok özlediğim için Türkiye'ye kısa bir süreliğine döndüm. O zamanda Lighthouse VFX'de post-prodüktörlük yaptım. Şu anda yeniden Los Angeles'tayım. Amerika, Avrupa ve Avusturalya'daki birçok prodüksiyon şirketi ve onların yönetmenleriyle görsel tasarımcı olarak calışmaya devam ediyorum. Hikayenin başlangıcı yaklaşık 8 sene önceydi fakat hala işin başındayım diye düşünüyorum. Tam da bugünlerde kendimi tanımlamaya çalışırken denk gelen bir soru bu. Sevecen, sürekli bir şeylerle oynamayı, yeni şeyler öğrenmeyi seven, düşünen, meraklı biri... Bir o kadar da primitif. Çalışmayı sever ama işkolik olmaktan kaçınır, çocuk ruhuna zaman ayıran bir kadın. Los Angeles ve İstanbul çok farklı şehirler, kıyaslayamam. İkisi de ayrı güzel, ikisini de ayrı seviyorum. İstanbul tarihiyle her köşesinde patinası olan, herkesin ve her şeyin birbirine çok yakın olduğu, fokur fokur kaynayan dinamik bir şehir. Hep çok sıcak hatıraları var bende ama orada yaşamak stresli olabiliyor. Los Angeles ise benim için huzur. Her şey için daha fazla alan var. Şehrin yapısı da öyle, insan ilişkileri de... Burayı çok seviyorum. Los Angeles'ta birey olmak çok güzel. Burada düzenini de kaosunu da yaratabilirsin. Los Angeles öyle bir şehir. Yakın zamandakilerden bahsedeyim. İlki bir belgesel film. Bundan bir yıl önce Venice Beach'te kaykaycıların fotoğraflarını çekerken, Willy adında genç bir kaykaycı ilgimi çekti. O kadar iyiydi ki, yanına gidip fotoğraflarını çekmek için iznini istedim. Ardından onunla olan fotoğraf çekimlerimiz hayatını film olarak belgelemeye dönüştü ve ortaya I am Willy çıktı. I am Willy Los Angeles, Venice Beach'de yaşayan bu evsiz kaykaycı gencin hayatına bir bakış. Onun dışında şu anda post-prodüksiyonda olan bir kısa filmim var. İsmine henüz karar vermedim. Dört duvar arasında, dış dünyadan izole yaşayan bazı insanların portreleri diyebilirim. Filmin görüntü yönetmenliğini Michel Gondry'nin de görüntü yönetmeni olan Alex Disenhof yaptı. Görsel efektleri de İstanbul bazlı animasyon şirketi Ouchhh tarafından üstlenildi. Şu anda yapım aşamasında. Bu filmin bitmesi için bende heyecanlıyım. The Artisan Bureau. Sadece craftsman ve butik şirketlere hizmet veren Los Angeles bazlı multidisciplinary ajans projesi var. Daha çok yeni, ilerki aylarda daha şekil alacak bir proje. O zaman belki tekrardan konuşuruz The Artisan Bureau hakkında. İşleri ayırmakta zorluk çekiyorum. Birçok güzel işte çalıştım, hepsi değerli ama tatmin eden deyince aklıma ilk gelen Partizan için üzerinde calıştığım bir BMW Power +Trees reklamıydı. Sanırım o işte bu kadar tatminiyet bulmamın nedeni, yönetmen için hazırladığım görselleri birebir ekranda görmüş olmamdı. Fikirlerimin ve vizyonumun kıymetini o zaman daha iyi anladım. Sevgili arkadaşlarım Hiro Murai, Immigre DJs ve Tommy Bertelsen ile tanışmanızı isterim. Hepsi işleri ile iz bırakacaklarına inandığım, çok yetenekli, genç ve özel insanlar. Onlarla aynı çevrede bulunduğum için kendimi şanslı hissediyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2014/03/06/madrid-madrid/", "text": "Tortilla ve paella'nın modası geçti. İspanya bugün sunacak çok fazla seçeneğe sahip olsa da başkent Madrid başlamak için mükemmel bir yerdir. Çoğu insan sangria ile calimocho ya da tinto de verano'yu karıştırıyor ama aslında bu üç içki birbirleriyle karşılaştırılamayacak kadar farklılar. Eğer gerçek bir sangria denemek isterseniz ve bunu yaparken otantik bir ortam olsun derseniz Las cuevas del Sesamo Madrid'i ziyaret ederken yapılacaklar listenizde olmalı. Giriş merdivenlerinden mağarayı andıran mekana doğru inerken sizi piyanist selamlıyor. Ahşap tabloların arasından geçerken yerinizi alın ve rahatınıza bakın çünkü uzun bir yolculuk sizi bekliyor. Bir kavanoz sangria sipariş edin. Yanında küçük bardaklar gelecekler ilk bardağı doldurun ve içmeye başlayın! Dakikalar geçtikçe ortam ısınmaya başlar, yanaklarınız kızarır ve beyniniz yavaşlamaya geçer. Korkmayın! Hepsi içkinin normal yan etkileri. İlk birkaç kadehten sonra kendinizi duvardaki özlü sözleri okurken ve onlar hakkında felsefik düşüncelere dalmışken bulabilirsiniz. Birden hepsi anlamlı görünür ve hayata yeni bir perspektifle bakarsınız. Hoşgeldin dostum! Sangria'nın olayını az önce keşfetmiş oldun. Müdavim notu: Hangover için aspirin almayı unutmayın! Eğer alkol size göre değilse ve bir fincan çay eşliğinde bir dilim kekle eğlenmeyi tercih ediyorsanız her an periler ve cücelerin ortaya çıkabileceği El jardin secreto damağınızı kamaştıracak. Moncloa'dan yürüme mesafesindeki El jardin secreto, hayallerimizin fantazi krallığı olabilir ama sürekli gidilebilecek kadar yakın ve kolay bir lokasyon üzerinde değil. Kapıdan içeriye doğru yürüyün ve duyularınızın darmadağın olmasına izin verin. Tropikal ağaçların arasında büyük deniz kabuklarıyla süslü her köşe, kendine has bir temaya sahip. Eski naif guguklu saat sizi her saat başı karşılar ve çalan yumuşak müzik size duvarların ardında gerçek bir dünya olduğunu unutturur. Çikolata orgazmını sipariş edin ya da Paris' e minik bir yolculuğa çıkın ve ağzınızda eriyen tatların kombinasyonuyla kendinizden geçin. Şehrin karmaşasından uzakta sessiz bir öğleden sonra geçirirken kendinizi Alice Harikalar Diyarı'nda gibi hissedin. Müdavim notu: Gitmeden önce rezervasyon yaptırın. Müzelerin ve hediyelik dükkanların önünde uzayan turist kuyrukları Madrid'i baharda veya yaz aylarında ziyaret edenler için yorucu olabilir. Ancak geceleri şehrin canlıları sessiz inlerinden çıkar ve Huertas'da güneş doğana kadar uyanık kalırlar. Almadovar'ın Madrid'ini görmek istemez misiniz? O halde uyanık kalın ve şehrin sokaklarında yürümek için mutlaka zaman yaratın. El Barrio de las Letras'ın merkezi Huertas, şehrin tadını Valle Inclan müzesi ya da Lope de Vega ile sunuyor. Bu cadde gün boyunca eski kitapçıları, dedikoducu ev kadınlarını saklıyor ve geceleri barlar kapılarını açıyor ve müziklerini çalıyorlar. Çok üzün süre yalnız aramanıza gerek kalmadan sadece sokakta yürüyün ve PR'ın size gelmesine izin verin. Burası size her tadı sunuyor; mojito, shot'lar, kokteyller. Barda yerinizi alın ve mekanın en iyi yerini seçin. Reklam müzikleri, yaz şarkıları ve eğer şanslıysanız bira rock müzik sizi bekliyor. Müdavim notu: Rahat bir ayakkabı giyin topuklular gecenizi mahvedebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/03/25/dunya-air-max-gununde-goster-air-maxini/", "text": "Hepimizi bir süredir saran Air Max çılgınlığı ilk kez bundan 27 yıl önce başlamıştı. 27 yaşını deviren Air Max'in doğum günü, 26 Mart akşamı 19-00-22:00 saatleri arasında geçtiğimiz aylarda Galata'da açılan 290 Square Meters'da kutlanacak. Dünyanın her yerinde aynı gün gerçekleşecek olan Air Max Day etkinliğini #airmaxday hashtag'iyle evrenselleştirebilirsiniz. Nike Air Max, ilk kez 1987 yılında Mark Parker ve Tinker Hatfield öncülüğünde piyasaya sürülüp, kırmızı beyaz modeliyle hayatlarımıza karıştı. Topk kısmındaki şeffaf bölümden gözükebilen hava kabarcıkları ile Air Max 1 spor ayakkabı tasarımında çağ atlamış oldu. Radient Red ismiyle de anılan Air Max 90 ile efsaneleşen Nike Air Max'ler, rengarenk görüntüsüyle artık bir ikon haline geldi. Sergio Lozano tarafından tasarlanan Air Max 95, neon sarısı tonları ve omurgayı andıran görüntüsüyle bugün bir klasik. Bugün dünyanın birçok yerinde farklı renk ve modelleriyle Nike Air Max tutkunu var. 26 Mart Çarşamba günü bu ayakkabılara olan sevgimizi onları giyip diğer Air Max tutkunlarıyla paylaşarak 290 SQM'de kutlayacağız."} {"url": "https://oldmag.net/2014/04/07/sendromsuzlar-ozan-celik/", "text": "Roma'da dil okumak için burs kazanmıştım. Gittiğimde karşılaştığım şehir beni çok etkiledi ve mütevazi bir makineyle fotoğraflamaya başladım. Benim şehirle iletişim kurmamı, bütünleşmemi sağlıyordu. Döndüm. Mimarlık okurken okulda fotoğraf dersi alıyordum. Araştırmaya ve daha çok öğrenmeye heveslendim. Hep o hevesi ve o öğrenciliği devam ettirmeye çalışıyorum. Mezun oldum, ertesi gün işe girdim. Fotoğraf yoluna gitmeyi düşünüyordum ama gelen sıcak teklifi kabul ettim ve 2 yıl kadar bir mimarlık ofisinde çalıştım. Bu sürede fotoğraf çekmeyi bırakmadım. Ofiste işim gereği, ekranımdan tasarımla ilgili birçok imaj geçiyordu. Bir gün fotoğraftakine değil, fotoğrafın kendisine baktığımı farkettim. Ofisten ayrıldım, kendi işimi kurdum. O günden beri aklımda fotoğraftan başka bir şey yok! Sakin biriyim. Mütevazı ve basit yaşamaya çalışıyorum. Derinliğin basitlikte başladığına inanıyorum. Mekanların ruhunu yansıtmak beni çok mutlu ediyor. Bazen içindeki insanlarla, bazen mekanın tek başınalığı ile. Rönesans dönemi ve eserleri Sanat Tarihi dersimin en sevdiğim parçasıydı, bu nedenle Kuzey İtalya ve Fransız şehirlerinde bu tür binalar çevresinde dolaşmak, fotoğraflamak hep büyük haz verdi. Bunun yanında gittikçe doğuya ilgim artıyor ve sanırım İstanbul'la başlayan doğu sanatı ve akımını bulabileceğim şehirler olabilir. Kafamda olan ama gündemime koyamadığım çok projem var. Şu anda çekim yoğunluğundan vakit ayıramadığım kişisel projeler bunlar. Ama ticari anlamda soruyorsanız önümdeki 2 ay içinde çekmeyi bir an önce istediğim markaların çekimleri var. Bunların bazıları mekan çekimi, bazıları reklam/ürün. Kafamdaki projeler ise hep insan ve şehir ağırlıklı. İnsanlarla çalışmak beni çok mutlu ediyor. Bu yıl en azından birini gerçekleştirmek beni mutlu edecek. Şu anda yurtiçi ve dışında reklam ve mekan fotoğrafında güzel işler yapan kişileri takip ediyorum. Bu kış ekipman yatırımları dışında eğitime de bolca yatırım yaptım. Amerika'dan M. Kelley ve R. Klein'dan eğitimler aldım. Hem teknik, hem bakış açısı anlamında şimdiden farklı hissediyorum. İleride başarısıyla kendi alanında bir numara olmuş Ozan Çelik. Bunun için kendine zaman tanıyor, temelini kuruyor, acele etmiyor. Daha epeyce yolu var. Ama zamanı gelince tanıştıracağım."} {"url": "https://oldmag.net/2014/04/14/sendromsuzlar-koral-sagular/", "text": "Derinlik ve vizyon bunu özümsemeye hazır her bünye için gün içinde defalarca kendini bize hatırlatıyor. Bunu almaya ve işleyip orjinalleştirmeye hazır hissettiğimiz anda ne tecrübenin ne eğitimin ne de olanakların fazla bir anlamı kalmıyor. Yapmak istediklerini yapmaya başladığı yolda kendisini izlediğimiz ve desteklediğimiz Koral, Sendromsuzlar'ın bu haftaki konuğu. Eskiden olsa fotoğraf derdim fakat şu sıralar bunun tek bir cevabı yok. Fotoğraf olarak başladığım işe zamanla moda tasarımı ve resim de dahil oldu. Son çekimlerimde bu üç alana odaklı işler ürettim ve en çok tatmin olduğum seriler bunlar oldu. Ben tek bir oluşumla hayatımı sürdürebilecek birisi değilim, her zaman gelebileceğim en uç noktadan haz almayı amaçlarım. Kısacası bu soruyu tek bir kategori ile sınırlandırabilmem mümkün değil. Yaklaşık 5 sene kadar önce analog fotoğrafla tanıştım. Yakın çevremdeki insanları belli konseptler içerisinde fotoğraflıyordum. Bu konseptleri yaratırken styling dahil her işle ben uğraşmak zorunda olduğumdan, ister istemez modayla ilgilenirken buldum kendimi. Oluşturduğum bu 'konsept ' oyunları fotoğrafın bütününü oluşturduğundan, moda ile ifade edebileceğim düşüncelerin varlığının fotoğrafa nazaran daha yoğun olduğunu hissettim. Açıkçası aklımda moda okumak yoktu ve odak noktamın sadece fotoğraf olması gerektiğini düşünüyordum ki öyle olmadı ve moda okumaya karar verdim. Aslında bu soruyu 'fotoğrafçılık ve modaya kıyasla resim ' olarak değiştirebiliriz. Çünkü ikisini bir bütün olarak görüyorum. Farklı dönemlerde oluşturduğum konseptler içerisinde bu iki dal hep beraber ilerledi. Bu yüzden moda ve fotoğrafçılık tek bir kategorinin iki ayrı yüzü benim kafamda. Fakat resim bu iki daldan çok daha farklı bir yerde duruyor. Nedeninin resmin biraz daha anlık bir oluşum olmasından kaynaklandığını düşünüyorum ve 'anı' ifade etmenin en gerçek yolunun resimden geçtiğine inanıyorum. Fotoğrafçılık ve tasarım ile ilgili konuların gerçekleştirilebilmesi için belli bir süreç gerektiğinden, resmin o anlık hissini onlarda yaşamam biraz zor oluyor tabi. Genellikle işlerimde ilham aldığım noktalar o dönemki ruh halime ve isteklerime göre değişiklik gösteriyor. Fakat genel olarak işlediğim konuların ortak teması 'özgürlük' temasını taşıyor. Çalışmalarımda toplum baskısından uzak, salt doğru olarak kabul edilen kuramları inkar eden; seksi, cüretkar ve tabii ki benden izler taşıyan karakterler oluşturmayı amaçlıyorum. Bu karakterlerin ortak gayesi sadece haz aldıkları şeyleri yapabildikleri bir ütopyada yaşayabilmek. Bunu bazen fotoğraf ve tasarım ile bazen de resim ile hayata geçirmeyi deniyorum. Açıkçası insanlara çok fazla tavsiye vermeyi seven biri değilim ama illa bir şeyler söylemem gerekirse hayatta seni yeterince tatmin ettiğini düşündüğün işi yapman gerektiği. En azından ben her zaman bu doğrultuda ilerlemeye çalışıyorum. Emin olmadığın bir odak noktan olmadığı sürece, başarılı olmak çok zor. Fotoğraf hevesimin had safhaya ulaştığı 2012 yılının yaz ayında, 'dünyevi ıstrıraplar' ve 'özgürlük' konularının içine yeni yeni giriyordum. Oluşturduğum belli konseptler dahilinde yakın çevremdeki insanları fotoğraflıyordum. İlham kaynağımın Kan Kan dansı, Kibele ve matador olduğu tasarımlarımı da bu dönemde hayata geçirdim. Sonrasında, kafamda oynadığım bu karakter oyunlarını resmede taşımanın ilginç olabileceğini düşündüm. Böylece 'suretlerle sohbet' başlıklı ilk kişisel sergiminde temelleri atılmış oldu ve kendimi bir anda yeni serinin içinde buldum. 2013'ün kasım ayında resim, fotoğraf ve tasarım alanında yaptığım çalışmalarımdan derlediğim işlerimin bulunduğu sergimi açtım ve işlerimin tamamına yakını satıldı. Her yaptığım işte biraz daha ileri gitmeyi amaçladığımdan, günden güne o noktaya daha çok yaklaştığımı hissedebiliyorum. Kafamda milyonlarca düşünce var, bunları bunları belirli bir boyutta gerçekleştirebilmem için zaman gerek. Fakat şuan ulaşmak istediğim nokta 'bunlar...' desem yalan olur. Bunu ancak zaman gösterecek. Çünkü o noktayı algılama biçimim günden güne gelişiyor. Yetenekli bulduğum insanlar var tabii, ama açıkçası can attığım birileri yok. Kafa yapıma uygun iş çıkaran insanlar maalesef genellikle yurtdışında yaşıyor oluyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/04/21/sendromsuzlar-john-milton/", "text": "Birçoğumuzun bildiği, ama aslında bildiğini sandığı bir isim John Milton. Zaten kendisinin tanınmak ya da her yerde bilinmek gibi bir çabası yok. Bu röportajı da arkadaşlığımıza binaen, hayır dememiş olmak için yaptı. Kimileri için bir yazar, kimileri için Al Pacino'nun The Devil's Advocate filmindeki unutulmaz imgesi, kimileri için geçmişteki hatıraların en güzel haliyle hüküm sürdüğü devran; 90'ların mütecessis muktediri: Admin John Milton. Onu Facebook'taki yüzbinlerce kişilik 90's grubundan, Gezi sürecinde canını dişine takarak uğraş verdiği içten çabalarından, seçim döneminde heryerde paylaşılan bilgilendirici yazılarından ya da en sade haliyle rakı sofrasından biliyor olabilirsiniz. Şimdi, sendromsuz ve içten kimliği ile John Milton mahlasının arkasındaki güzel ruhu tanımanın vakitdir o zaman. İşte karşınızda Can! John'u profilimden, yazdıklarımdan çizdiklerimden tanıyan çok insan var. Can benim gerçek adım ve ben Can'ı anlatayım, John karakterinden biraz farklı aslında Can. John'un kalabalık bir arkadaş çevresi var örneğin, gerçek hayatta öyle değilim ben, yalnızlık seven adamım daha çok. 2 tane arkadaşım var ki bunlardan biri kuzenim, okey oynayacağız desek 4 kişiyi tamamlayamayız, o 2 arkadaşımın da başka arkadaşları yok çünkü. Neredeyse tüm tatillere tek başıma giderim, tek başıma içerim, maça gideceksem tek başıma giderim. Kalabalıklardan pek hazzeden biri değil Can aslında yani. John gibi öne çıkmayı seven biri de değilim, aslen o kibir hastası olan John, Can öyle değil. Daha sakin biriyim ben, daha böyle sessiz sedasız. 10 tane muhteşem projenin hareketin yönetim kadrosu mu yoksa koleksiyonunda olmayan 10 tane plak mı? deseler zerre düşünmem, plak derim. Hayat böyle etrafımdan akıp gitsin istiyorum, pek bana dokunmadan. Yıllardır gerçek kimliğimi saklıyor oluşum, ne bileyim sosyal medya konulu televizyon programlarının tekliflerini kabul etmiyor oluşum, STK'ların davetlerini üzülerek de olsa geri çevirmem falan bu yüzden, bilinirsem başım ağrırmış, hayat o akışına beni de dahil edermiş gibi geliyor. Fikirlerim varsa yazayım paylaşayım anlatayım; onları kim alıp nerede kullanırsa kullansın, beni dahil etmesin yeter. Kötü bir örnekle bitirecek olursam; John Milton Hitler olabilir mesela. Ben asla olamam ama, olmak da istemem; olsa olsa Joseph Goebbels olur benden esasında. 2009 yılında başlayan bir deneyimdi 90's ve bir kaç yıl çok eğlenceli bir oluşum olarak devam etti. Yalnız olmadığımı gördüm ilk önce, en güzel yönüydü. Yalnız olmadığını bilmekle bunu görmek farklı şeyler bence, binlerce arkadaşım oldu ilk günlerde, aynı günleri hatırladığım aynı günleri özlediğim binlerce arkadaş. Ekibi yeniden toplayan emekli CIA ajanları gibi ben de mahalleyi yeniden toplamıştım orada. 90's sayfasında tanışıp evlenen, çocuğu olan, çocuğunun ilk adını Can koyan arkadaşlarım dahi oldu. Maalesef sonrası çok da güzel devam etmedi, gün be gün büyüdü sayfa, yüz binlere ulaştı sayısı, o yılların konseptinden ekmek yiyen dizilerin markaların tacizlerine maruz kalmaya başladı. 90's sayesinde mahalle arkadaşlarımı toplamış; mahalle maçları yapıyorduk mesela. Fakat sonra kapitalist amcalar geldi, mahalle maçından oyuncu seçen büyük kulüpler gibi. Tadı kaçtı, benim şarkımla dalga geçmişsiniz diye mesaj atan dönem şarkıcıları, dizimin reklamını yap diyen yapımcılar, sayfayı bize sat diyen ajanslar derken 300 bin kişilik ticari pastaya dönüştü güzelim mahalle. Ben de bıraktım. Halen sayfanın sahibiyim, kimsenin sözünü dinlemedim fakat tacizlerden de sıkılıp bıraktım. Bir zamanlar ihtişamlı bir tatil köyüydü 90's, son 1 2 yıldır Bates Motel gibi duruyor kendi haline, ara ara tabelası yanıp sönüyor işte. Söylenebilecek ilk tanım fanatik bence. Herkes fanatik, kendi görüşü doğrultusunda. Son yıllardaki kutuplaşmanın eseri midir bilmem fakat inatçı bir profili var artık ülkenin. Belirli bir kitleyi Ya buna nasıl inanıyorlar nasıl kanıyorlar? diye eleştiren insanlar mesela; onlar da bambaşka şeylerin fanatiği olmuş durumda. Eskiden siyaset yapılabilirdi, bir partinin icraatları kişiler üzerinde fikir değişikliği yaratırdı, artık öyle değil, herkes görüşüne kayıtsız bağlanmış durumda. Şu söylediğim %45 eleştirisi değil, %98'i böyle ülkenin, benim gördüğüm bu en azından. Bu elbette büyük tehlike toplum için, çünkü siyaset ekseninden çıkmış durumda bu görüş. Eğitim konusunda da benim bildiğim doğru diyor insanlar, tarih konusunda da, sağlık konusunda da. Tarih profesörlerine inanmayan insanlar var, doktorunun verdiği reçeteyi Google'a yazıp kendine yeni ilaç bakanlar var, son yıllardaki güvensizlik ortamı belki dediğim gibi nedeni; sadece kendisine güvenir hale geliyor insanlar. Cehalet baş edilebilir bir sorun, eğitimsizlik, huysuzluk.. bunları aşmak kolay olmasa da mümkün fakat önyargı öyle değil ve maalesef günümüz Türkiye'sinin profili önyargılı artık, ben öyle görüyorum en azından. Anonimlik hakkını elbette savunuyorum ve anonimliğe karşı olan insanlara da hep aynı şeyi anlatmaya çalışıyorum; birilerine rahat rahat hakaret edebilmek için anonim kalmak istemiyor herkes, anonimliğin tanımı insanlara hakaret edip cezasız kalmak değil. Örneğin ben yukarıda anlattığım nedenlerden ötürü anonim kalmak istiyorum, sosyal medya gerçek hayatımda dahil olmasın istiyorum. Bir başkası belki memuru olduğu devleti eleştiriyor sözlükte ve bu nedenle anonim kalmak istiyor. Eleştirinin suç sayıldığı ülkelerde anonimlik kaçınılmaz, sosyal hakları gelişmemiş, iş güvencesi olmayan bir ülkedeyiz ve okulundaki aksaklıkları sosyal medyada paylaşan bir öğretmen ertesi hafta işten çıkarılabiliyor ya da sürülebiliyor. Hal böyleyken, yaşadığımız ülke başımızdaki devlet böyle bir linç kültürüne sahipken elbette büyük savunucusuyum anonimliğin. En büyük tehdit ise yine anonimliği bu kadar yaygın hale getiren aynı güç; devlet ve devletin sinsi bilgi paylaşımı. Ben John Milton olarak devlet nezdinde anonim değilim mesela artık, gerçek kimliğim biliniyor devlet tarafından. Gezi Parkı olayları sırasında bir devlet kurumundan davet aldım ve belki işe yarar diye çağırdıkları görüşmeye gittim. Görüşme tutanakları profilimde görünebilir, gerçek kimliğimi sordular orada, John Milton profiline mesaj gönderip beni çağıran yetkililer, söyledim. O görüşmenin bir kaç ay sonrasında evime tebligatlar gelmeye başladı, hakkımda davalar açıldı, o gittiğim kurum bilgimi savcılık ile paylaştı işte demek ki. En son sabahın 9'unda kapıma gelen 2 polis tarafından emniyete alındım, ifadem yine var profilimde. Gezi Parkı olayları da dahil olmak üzere hakkımda açılmış 4 tane ve halen devam eden dava var şu an örneğin. Sözlükler de aynı sorunu yaşıyor, devlet mahkeme kanalıyla bilgi istiyor, sözlükler vermek zorunda bunu, kapatılmamak için. Bitirmek gerekirse; en büyük tehdit -diğer bir çok şeyin en büyük tehdidi olduğu gibi- devlet. John Milton benim için önce bir yazar demek, düşkünü olduğum bir yazar. Onun ardından Al Pacino ve oynadığı karakter. En sevdiğim yazarı en sevdiğim oyuncunun canlandırmış olması da şans sanırım benim için. Listenin eksiğine gelirsek; Zeki Müren var bir kere, Müzeyyen abla kızmasın ama ondan da önce hatta. Beşiktaş var, evet. Fakat Yıldırım Demirören Beşiktaş'ı değil asla, Süleyman Seba Beşiktaş'ı, çArşı'nın Beşiktaş'ı. 10 sezon bile maçları izlemesem, skorları bilmesem, başarılarından başarısızlıklarından haberim dahi olmasa yine de dahil olmaktan gurur duyacağım bir şey Beşiktaşlılık, futbol takımından çok öte benim için, dedemin mirası, babamdan aldığım en güzel şeylerden biri. Baba sevgisini aile olarak değiştirip, kız kardeşimi annemi de dahil edip, yanına Metin Ali Feyyaz Beşiktaş'ını koyup, bir de Zeki Müren dersek; liste kusursuz, bir şeyler ekleyip de bozmayayım ahengini. 10 yıl önce olsa çok farklı cevaplarım olurdu belki bu soruya, artık ufak tefek şeyler amaçlarım hayallerim. Fakat hiç de yok değil, bir okul projem var mesela yine bu zamanlar, bir de köprü. 90's sayfasını muhteşem bir mahalleydi diye anlatırken abartmadım aslında, çok güzel insanlarla tanıştım o sayfada ve sayfada duyurmadan, güzel bir amacı kendi reklamımız haline getirmeden, kendi aramızda ufak bir organizasyon gerçekleştirip okul yaptırmıştık, 2011 yılında. Ufacık bir okul elbet, yakın civarında hiç okul olmayan bir köye. Öyle ben parayı gönderiyorum, hadi siz yapın kafasındaki insanlarla değil tabi, benimle beraber o köye gelen, malzemelerin pazarlığını beraber yaptığımız, beraber emek verdiğimiz insanlarla. Şimdi yine MEB'den arazi alabilmek için bir kaç görüşmem var, bu kez John olarak değil de Can olarak organize edeceğim, gerçek hayatımdaki eş dost akraba birlikteliği ile yapılsın istiyorum, arkadaş sayım az ama akraba sayım fena değil neyse ki. Elbette yapılacak okulun açılışında bir dolu fotoğraf çektirmek, basın çağırıp mikrofonlara konuşmak amacında olan insanlarla değil, sadece güzel bir şey yapmak isteyen, okul açılışında fotoğraf makinesinden çok öğrenciler ile ilgilenecek insanlarla yapacağım bunu. Bir de köprü var dediğim gibi, yine öğrenciler için. Okullarına gitmek için bir derenin etrafından dolaşmak zorunda olan öğrenciler var Karadeniz'in bir köyünde. Hava şartlarına göre etrafını dolaşmak yerine güvensiz bir sal ile geçiyorlar bazen. O yola bir köprü hayalim var işte bir de. Şu an için araştırma safhasındayım henüz, bakalım. Sorumluluk aldığım, tüm gücümle olmasa da çok gücümle çalıştığım amaçlarım bunlar gibi şu sıralar. Üzüldüğüm hayaller kısmına gelirsek; boğma rakı ve içli köfte yapmaya çalışıyorum uzun süredir, başarısızlıklarım üzüyor beni. İçli köfte sevdası az biraz yol alsa da yaptığım rakı henüz kör etmeyen seviyeye ulaşamadı. Aslında bir kere babam var, keşke tanısanız, şöyle beraber bir mangal yapsak, bir rakı içsek, bir sohbet etsek, maç izlesek falan. Çok imkan yok ama, zira siz geliyorum deseniz ben kıskanıp bozarım o planı, geçiyorum o yüzden. Ve son olarak Zeki Müren var. Bir insan nasıl Zeki Müren dinlemez, aklım almıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/04/28/sendromsuzlar-can-direkli/", "text": "Can Direkli'nin erkeklere özel moda ve yaşam önerileri paylaştığı blogu, onu en başarılı erkek Türk blogger'lardan biri yapmayı başardı. Can'ın samimi ve seçici tarzı zamanla onu sadece erkekler tarafından değil kadınlar tarafından da severek okunan bir blog yazarı haline getirdi. Şimdi Can'dan, hobi olarak başladığı bir uğraşı profesyonel anlamda işi haline getirmeyi başardığı için ilham alma zamanı! Beni takip eden erkeklerle oldukça güzel bir bağım var. Arkadaş canlısı bir iletişimimiz var. Sürekli bana bir şeyler soranlar, mail atıp 'bunu mu alsam yoksa bunu mu?' diyenler ya da bunu arkadaş sohbeti haline getirenler oldukça fazla. Tabii ki ben de bu durumdan oldukça mutluyum ve çok yoğun bir iş hayatım olsa da, benimle iletişime geçen herkese maksimumda yardımcı olmaya ve onları mutlu etmeye çabalıyorum. Ben de beni okuyan kadınların erkeklerden açık ara farkla daha fazla olduğunu düşünüyorum, benimle erkekler kadar iletişime geçmeseler de... Erkekler için moda kavramı aslında uzak. Hala daha parfümünden, kıyafetine ya anneleri, eşleri ya da kız arkadaşları onlar için alışveriş yapıyor. Ki bu durum, bu dünyadan kopmaları için oldukça yeterli. Sanırım kadın okuyucularımdan bir kısmı sırf erkek arkadaşlarına ya da eşlerine daha verimli önerilerde bulunmak için takip ediyorlar, sık sık benimle bu yönde iletişime geçtiklerini söyleyebilirim. Blog yazmaya başladığım dönemde, blogger'ların yeni ve haliyle popüler olduğu bir dönemdi ve ilk iş teklifimi de böylelikle blogum üzerinden aldım. Aslında, niyetim hiç bu değildi ve işlerin böylesine büyüyebileceğini düşünmemiştim ama şu anda beni getirdiği noktadan dolayı oldukça mutluyum. Bir patron şirketinde sosyal medya işi yaparak kariyerime başladım. Sonrasında 1 yıl Grey Worldwide, 1 yıl Wanda Digital, arada danışmanlıklar ve projeler derken şu anda en büyük hayalim olan firmada çalışıyorum, L'Oreal'de! Yani aslında ne araçtı ne amaçtı ama bana çok güzel kapılar açtı! Ajans background'lu olmak ve aynı zamanda alaylı sosyal medyacı olmak da blog'uma çok güzel şeyler katmamı sağladı. Keyif alarak takip ettiğim birkaç Instagram hesabını, sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyarım!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/05/05/sendromsuzlar-murat-tolga-sen/", "text": "Öteki Sinema'nın kurucu editörü olan Murat Tolga Şen'i, film ve medya eleştirmenliği yaptığı hiçbir platformda sözünü sakınmaması ile tanıdık. Kendisi video furyasına da en şiddetli anında yakalandığı için B filmlerine özel bir ilgi ve hassasiyet geliştirdi. 2005 in sonunda, Quentin Tarantino film yapabiliyorsa ben de yazarım! diye düşünerek Öteki Sinema sitesini açtı. Amacı B sineması için o zamanlar çok nadir bulunan yerli içeriği bir araya getirmek ve özgün yazılarla desteklemekti. 2006 da rahmetli sinema yazarı Metin Demirhan'ın verdiği güçlü destek ve ilhamla ve yine başka değerli kalemlerin de katılmasıyla büyüyen bu kişisel macera şimdilerde bağımsız sinema sitelerinin amiral gemisi haline geldi. Arada geçen yıllar boyunca TYF yarışlarını fotoğrafladı, Fotografya ve çizgi roman kültürü Gölge dergilerine yazdı. 2010 başlarında çok önemli bir sinema platformu olan Beyazperde kadrosuna katıldı. 2012 başlarından beri ise güçlü bir medya polemik sitesi olan Medyaradar ve sinema yayıncılığında taze bir kan olan Popüler Sinema'da sinema yazarlığı yapıyor. Her Cumartesi sabahı TRT1 Radyo'da haftanın filmlerini yorumluyor, ayrıca online sinema dergisi Cinedergi ve Yeni Harman gibi basılı dergilere de katkı sağlıyor. Sinemanın her şeyden önce seyirci için yapılması ama sinema yapanların da seyirciyi düşünsel ve görsel olarak zorlaması gerektiği fikrine katılıyor ve izlediği tüm filmlerin içinde bir parça samimiyet arıyor. Sanat ya da eğlence sinemasından Ürün filmlerle her karşılaştığında ise içinden Geronimoooo! diye bağırarak kaleminin yettiğince hücum ediyor. Film izlemek, motosiklete binmek ve yelken yapmak en büyük tutkuları. Yazılarını entelektüel bir ayrıcalık kazanmaktan çok seyirciye/okuyucuya izlemek istediği filme bilet aldıracak şekilde fikir verip yardımcı olabilmek için yazıyor. Tüm bunlar bir araya geldiğinde Sendromsuzlar köşemiz için bulunmaz nimet olan Murat Tolga Şen ile Türk Sineması ve geleceği üzerine bir röportaj yaptık. Çok acı bir tespit olacak ama şu an film yapan hemen herkesin bir daha sünnet düğünü bile çekmemesini ve yepyeni insanların gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türk Sineması 2000'lerin başından bu yana hızlanan bir şekilde bir uçuruma doğru sürükleniyor. Aslında birkaç kere uçurumdan aşağı düştü; ama her seferinde tekrar aynı yere çıkıp bir kez daha aşağı atlıyor. Ve ulusal sinemamıza destek için söylenmiş bir slogan vardır; 60'ların, 70'lerin sloganıdır bu; Türk Sineması'na Destek!. Biz hala 2014'te film izlerken, kendimiz için bir seyirci hoşgörüsü geliştirmek adına Türk Sineması'na destek! sloganının arkasına sığınıyoruz. Bence artık bu sinemadan çoktan iyi hikaye anlatıcılar, müthiş filmler çekmiş sinemacılar çıkmalıydı. Mesela Nuri Bilge Ceylan'la çok övünüyoruz. Bugün Kış Uykusu'nun fragmanı yayınlandı. Fragmanda Kış Uykusu yazmıyor; Winter Sleep yazıyor, o dikkatimi çekti. Artık Nuri Bilge Ceylan'ı ne kadar bir Türk Sinemacı olarak görmek gerekir, bilmiyorum. Evet; Türk oyuncularla film çekiyor, filmlerinin konusu Türkiye'de geçiyor. Ama anlatım diliyle, biçimiyle, anlattığı hikayelerin varmak istediği hedefle bu coğrafyaya ait olduğunu düşünmüyorum. Yine de kabul ediyorum ki bu yeteneğiyle aştığı bir çizgi. Beşinci kez Cannes'a aday oldu ve çok da güçlü bir adaylığı var bu sene. Ama sadece Nuri Bilge Ceylan'la olacak bir iş değil bu. Buna ek olarak, evet iyi bir Nuri Bilge Ceylan'ımız var; ama onu taklit eden o kadar kötü sinemacımız da var ki... Ben artık Nuri Bilge Ceylan'ın Türk Sineması'nda hiç var olmamış olmasını dilemeye başladım. Keşke sinemacılar ondan bu kadar fazla etkilenmeselerdi. Öbür tarafta mesela bir Onur Ünlü gerçeği var. Onur Ünlü festival filmlerinin reçetelerine göre film yapan biri değil. Kendi röportajlarında da belirtiyor, benim de çok sevdiğim bir şekilde B Sineması'na yakın bir isim. Sen Aydınlatırsın Geceyi gibi bir filmden sonra İtirazım Var filmini çekti. Sürekli yeni türler deniyor ve festival jürilerine aldırış ederek film çekmiyor. Ama buna rağmen İstanbul Film Festivali'nde bir sene Tayfun Pirselimoğlu'ndan en iyi film ödülünü alıyor, bir sonraki sene de Tayfun Pirselimoğlu ile yarışarak onun karşısında en iyi yönetmen oluyor. Gerçekten başarılı bir sinemacı... Fakat onu takip eden, taklit eden bir sinemacı var mı? Yok. Sebebi Onur Ünlü'nün hikaye anlatan bir yönetmen olması. Ne yazık ki bizim hikaye anlatıcılarımız yok. Bunu beceremeyen gençler de bu durumu bir avantaja çevirip, minimalist sinemanın kalıplarıyla hikayesiz filmler çekiyorlar. Açıkcası hikayesiz filmleri izlemek, tuvalet kağıdına bakarken kadar sıkıldığım bir şey. Burada en büyük etki biz sinema yazarlarından geliyor. Yapılan sinema işlerini değerlendirenler ki bu sinema yazarlarını festivallerde, şurada burada ön jüride, değerlendirici jüride falan görüyoruz. Bu sinema yazarları nedense, seyircinin film izlerken eğlenmesinin bir suç olduğunu düşünüyorlar. Aynı zamanda film yaparak para kazanmanın da bir suç olduğunu düşünüyorlar. Ve ortaya film izlerken eğlenemeyen seyirciler ve film yaptığı için para kazanmaması beklenen sinemacılar gibi bir formül çıkıyor. Yani sadece ödüllerle idare edin, akademik ve saygın bir sinemacı olmaya koşturun ama açıkçası sizin ne yiyip içtiğiniz, nasıl geçindiğiniz pek umrumuzda değil! düşüncesindeymiş gibi davranıyorlar. Genç sinemacılar da bu telkinin tesiri altında kalıyorlar. Kesinlikle! Bunu geçen bir yazıda da belirttim. Biz kentsoylu insanlar değiliz. Biz şehirde doğmuş olsak bile çoğumuzun annesi babası ya da akrabaları şehirde doğup büyümemiş. Bir şekilde köye, toprağa bağlılığımız var. 1940'lardan 50'lerden bu yana şehirli olduğumuzu adeta ispat etme çabası içindeyiz. Ve bunun en geçerli yolu da sanatı takip ederek ayrıcalıklı olmak gibi geliyor. O yüzden iyi mi kötü mü, seviyor muyuz yoksa sevmiyor muyuz ayrımı yapmadan baleye, tiyatroya, konsere, sinemaya gidiyoruz. Sanat eseriymiş gibi duran şeylerin, sanat eseri olduğunu düşünüyoruz. Ve sanatı takip etmekle değil, bu takip halini göstermekle övünüyoruz. Açıkçası çok şaşırdığım bir şey vardır; İstanbul Film Festivali sırasında festivalin en çok seyirci toplayan filmlerinden biri Wes Anderson'ın Büyük Budapeşte Oteli'ydi. Bu film, festival devam ederken vizyona girdi. Ve festivalde bilet bulamadığı için kaçıran bir arkadaşımız filmi tamamen boş bir salonda tek başına seyretti. Yani aynı filmin festival biletlerinin tükenmesi; ama dışarda hiç kimsenin onu seyretmemesi çok acıklı bir durum. Biz filmleri, sinemayı, sanatı başka şeyler için de geçerli bu- önemsemiyoruz. Biz sanatı takip etmeyi, yani Can Yücel'in şirinde de söylediği gibi Sanat Sevici olmayı seviyoruz. Ayrıca çok acıdır ki kendimize ait bir takdir duygumuz yok. Nuri Bilge Ceylan'ın bu kadar kıymetli olmasının sebebi Cannes'taki 5 adaylığı ve Altın Palmiye'yi almasıdır. Bunları başaramamış olsaydı, şu anda Nuri Bilge Ceylan'dan Türkiye topraklarında bu kadar kıymetli bir yönetmen olarak bahsedilmeyecekti. Aynı şey Yılmaz Güney'in de başına gelmiştir. Yılmaz Güney fimleriyle yerden yere vurulan bir yönetmendir ama Altın Palmiye'yi aldıktan sonra bir anda mitleştirilmiştir. İran Sinemacılarının başarılı olmasının en önemli sebebi, sinema yapma anlayışlarının bir devamlılık arz etmesidir. Yani 60'lar İran Sineması 50'ler İran Sineması'nda etkiler taşır. Ya da 70'ler 60'lardan ve 50'lerden... Günümüze kadar böyle gelmiştir. Ama Türk Sineması'nda her 10 yılda bir yepyeni bir yapılanma olur. 70'ler 60'lara, 80'ler 70'lere hiç benzemez. 90'lar tamamen hepsinden farklıdır. 2000'ler ise bambaşka... Ve sürekli yeni tarif deneyen beceriksiz şefler gibiyiz. Nedense eski tutmuş tarifleri kullanmayı zulüm sayıyoruz. Genç sinemacıların çoğu Yeşilçamlı ustalardan nefret ediyor. Çünkü mezun oldukları Sinema & TV okullarında hocaları onlara bunu öğretiyor. Yani teori o kadar kıymete biniyor ki bu işin pratiğini kendi imkanlarıyla çözmüş insanlara acıyarak bakılıyor. Bu nedenle Amerika'yı yeniden, yeniden, yeniden keşfeden bir sinema anlayışımız var. En azından eskiden hikaye anlatabiliyorduk, şimdi onu da kaybettik. Eskiden teknik anlamda dökülen filmlerimiz vardı ama hikayemiz vardı. Şimdi ben geldiğimiz son aşamayı teknik anlamda daha başarılı buluyorum. Işığını, sesini, görüntü yönetmenliğini, sanat yönetmenliğini beğendiğim filmler çıkıyor. Oyunculuklarla ilgili de bir sıkıntım yok, gerçekten iyi oyunculuklar var. Ama gel gör ki bunların iyi bir öykü ile iyi bir senaryonun içinde birbirine karışması gerekiyor. Senaryo olmayınca hiçbir şey olmuyor. Bu konuyla ilgili güzel bir laf var; İyi bir senaryodan kötü bir film çekebilirsiniz ama kötü bir senaryodan iyi bir film çekemezsiniz. Gerçekten de öyle. Türkiye politik anlamda kaynayan bir kazan. O kadar çok meselemiz var ki... Ama bu meseleler sinemaya konu olarak gelmiyor. Yıllardır öğrenci sorunlarını ya da işçilerin sorunlarını layığı ile ele alan bir film izleyemedik. Sanki biz 15 yıl önce toplumsal bütün sorunları çözdük ve artık, bu meseleler hakkında film yapmamalıymışız gibi düşünüyor insanlar. İşçilerin, öğrencilerin hiçbir sorunu yokmuş gibi düşünüyor. Ama buradaki temel sorun şu; Türkiye'de bilet satarak film finanse edilemediği için bağımsız sinemacı dediğimiz durumu kastediyorum- Kültür Bakanlığı fonlarına olan muhtaçlık, senaryoların da ona göre değişmesine yol açıyor. Mesela geçtiğimiz beş yıl içinde AKP'nin Kürt Özgürlüğü politikası var. Bu nedenle o propagandaya uygun filmler çekildi, o senaryolar destek aldı. Ve biz Kültür Bakanlığı'nın fonundan destek almış Kürt ve Türk sinemacıların filmlerini izledik. Bunlar gerekli filmlerdi. Ama sadece bunlar değil, başka gerekli filmler de çekmemiz lazım. Fakat o zaman ne oluyor? Mesela Onur Ünlü'nün son filmi İtirazım Var. Hemen +18'i yiyorsunuz. Ayrıca bundan sonra Onur Ünlü'nün başına olmadık engeller çıkacağını da düşünüyorum ben. Çünkü filmi izledikten sonra fark ettim; bu mevcut iktidarın hiç hoşuna gitmeyecek bir sürü söylem ve eleştiri barındıran bir film. Yani ben şu durumu artık çok anlamlı bulmuyorum ve cesur sinemacı olarak da görmüyorum yapanları; 12 Eylül filmleri mesela. Geç kalmış bir hesaplaşma ama 30-40 yıl öncesinin gölgeleri ile hesaplaşmakta büyük bir cesaret görmüyorum. Bizim şu anda acil olarak çözülmesi gereken güncel meselelerimiz var ve gerçekten buradan çok iyi senaryolar çıkar. Ama kimsenin bunu yapmaya yetecek hevesi, cesareti ya da parası yok. İktidarın gölgesi de var ama tek sebep bu değil. Gölge yapan başka şeyler de var. En büyük etki ne yazık ki sayıları giderek artan fakat kaliteleri çok tartışılır festivallerden geliyor. Genç sinemacılar filmlerinin hep seyircisiz kalacağını düşündüğü için, seyirciyi ve toplumu ilgilendirecek bir meselenin peşine düşmüyorlar. Onlar festival jürilerini tavlamanın peşindeler. Ve ne yazık ki dünyanın hiçbir yerinde size 30-40 liralık teneke ödülü takdim edecek beş-altı kişiyi ciddiye alıp yapılan bir sinema yok. En büyük ve en kusurlu etki buradan geliyor. Eğer bu ülkenin kültür bakanı olabilseydim yapacağım ilk iş bütün festivalleri kaldırmak olurdu. Çünkü bu haliyle festivaller istemeden, bilinçsizce Türk Sineması'na zarar veriyor. En azından şöyle diyebilirdim; Evet festivaller olsun. Ama yarışma bölümü olmasın. Geçtiğimiz yıl en bütçesiz hali ile yapıldı Antalya Altın Portakal Film Festivali ve Antalya Belediyesi 6 trilyon lira para harcadı. Kültür Bakanlığı'ndan sadece 250bin lira yardım geldi, geri kalanı belediyenin kendi kaynakları ile oluşturuldu. Bu 6 trilyonun bir festival yapılmadan sinema yapmak isteyen gençlere aktarıldığını ve bu filmlerin, İstanbul'dan kimseyi davet etmeden Antalyalı sinemaseverlere gösterildiğini düşünün. Mesela filmler için katılım şartı da şu olabilirdi; istediğiniz şeyi çekebilirsiniz ama platonuz Antalya olsun. 6 trilyon lira ile Antalya'da çekilmiş 15 tane filmimiz olabilirdi ve çok daha iyi bir amaca hizmet ederdi. Trilyonlarca para harcıyoruz festivallerde ve dünya kadar ödül dağıtıyoruz ama bunun sinemamıza bir katkısı ya da geri dönen bir karşılığı yok. 2010'da Seren Yüce Çoğunluk diye bir film çekti. Güzel bir filmdi, beğendim. Pekiyi Seren Yüce'nin yeni filmini izleyen, gören? 2015'e geldik nerdeyse! Böyle olmayacak. Çünkü bir sanatçının ortalama yaratıcı süreci 15 yıl. Bu şekilde 15 yılda en fazla iki film çekip kenara çekilecek sinemacılar yetiştirmiş oluyoruz. Amaç festivalde ödül almak olunca, ödülü aldıktan sonra doyuma ulaşan yönetmenin sinema ile ilgili yeni bir amacı kalmıyor yani. Çünkü ikinci filmin başarısız olmasından çok korkuyor muhtemelen. Kesinlikle. İlk filminin de o kadar başarılı olacağını düşünmediği ve buna inanmadığı için onu aşamayacağını düşünüyor. Belki de o tesadüfi başarıyı bir daha yakalayamayacağına yönelik korkuya yenilip, tekrar eser üretmekten çekiniyorlar. Evet, bu da senin tespitin olsun ve bence de doğru."} {"url": "https://oldmag.net/2014/05/13/daniel-barenboim-staatskapelle-berlin-istanbulda/", "text": "Gerçekleştirdiği kayıtlarla 7 Grammy Ödülü'nün de aralarında bulunduğu sayısız ödüle layık görülen, sanatçı kimliğinin yanı sıra dünya çapında bir barış elçisi kabul edilen Daniel Barenboim, İKSV'nin konuğu olarak yeniden İstanbul'a geliyor. 2009 yılında İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü de alan Daniel Barenboim yönetimindeki 450 yıllık geçmişiyle dünyanın en eski ve saygın orkestralarından biri kabul edilen Staatskapelle Berlin, 15 Mayıs Perşembe akşamı saat 20.30'da Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde bir konser verecek. Daniel Barenboim yönetimindeki Staatskapelle Berlin, Nisan ayında, uluslararası müzik camiasında her yıl merakla beklenen 2014 BBC Music Magazine Ödülleri'ne damgasını vurmuştu. Staatskapelle Berlin, Daniel Barenboim yönetiminde Alisa Weilerstein'in solistliğinde kaydettiği Elgar ve Carter Koçertolar ile Yılın Albümü Ödülü'nü kazanmıştı. BBC Music Magazine Ödülleri jürisi, Daniel Barenboim'in genç yaşta hayata veda eden, viyolonselin en büyük isimlerinden biri kabul edilen eski eşi Jacqueline du Pre'den sonra bir daha kimseyle kaydetmediği bu esere gönderme yaparak Yıllar var ki Elgar'ın muazzam konçertosunun yeni bir kaydı böylesi derinden bir etki yaratmamıştı. Barenboim'in Elgar'ın meşhur Viyolonsel Konçertosu'nu Jacqueline du Pre ile gerçekleştirdikleri efsanevi yorumlardan bu yana ilk defa kaydetmeyi seçmiş olması da zaten yeterince anlamlı. yorumunda bulunmuştu."} {"url": "https://oldmag.net/2014/05/14/tasarim-dunyasi-karanligini-kaybetti-h-r-giger/", "text": "Kendisi ressam olmasına rağmen izlediğimiz filmlerde, okuduğumuz kitaplarda, giydiğimiz t-shirtlerde ya da dinlediğimiz müziklerde dahi izi olan bir tasarımcıydı Giger. 70'lerin sonunda Alien filmiyle yeryüzüne yayılan o karanlık hayal gücü, bugün bile etkisini sürdüren bir tasarım ekolü yarattı. İsviçreli bir sürrealist olan Hans Rudolf Giger; çağının ve akımının ötesindeydi. Bilimkurguda formülü hala bulunamayan o tuhaf, tehditkar, keskin ve aidiyetsiz sınırlarını çizdi. Günümüzde Alien: Isolation gibi projeler ile yeni çağa aktarılmaya çalışılan bir bütünselliğin baş mimarıydı o. Ve bugün, 74 yaşında, arkasında bıraktığı dev mirasın azametiyle yaşamın ışığına veda etti. Yabancı, ürkütücü, keskin ve karanlık bir sanat! Monokromatik tuallerin ve kabuslarla dolu diyarların üstadı olan Giger, bildiğimiz şekliyle Alien adı verdiğimiz yaratığın babasıydı. Fakat Hollywood tarafından kutsanmış ününün gerisinde yer yer okült, kimi zaman ruhani, kimi zaman bu dünyaya ait olamayacak kadar yabani bir hayalgücü ile üretiyordu herşeyi. Hiçbir işi, kolay tanımlanabilecek şekilde belirgin motiflerle sahip değildi. Örneğin Baphomet'in tarot kartlarında, uluslararası komplo teorilerinin baş mümessili sayılabilecek Reptillian'ları simgeleyen bir ana kraliçe vardı; arkasında pagan yıldızı, WASP'ın gözleri ve antik medeniyetlerin illustratif favorisi olan hayvan / insan kırması Baphomet ile. İmtina etmeden kullandığı kadın vücudu, en ücra anotomik detayları ile ile kimi zaman doğurganlığı, kimi zaman ölümü, kimi zaman yok oluşu, kimi zaman bereketli ve doğal bir varsıllığı simgeliyordu."} {"url": "https://oldmag.net/2014/05/17/kim-rebecca-louise-law/", "text": "Kamusal alanlarda sergilenen eserleri, aynı zamanda galeriler, müzeler ve Hermes'in, Jo Malone, Dut, Cartier gibi lüks markaların verdiği yemeklerde çiçeklerle sarılmış sütunlar veya duvara çivilenmiş çiçek buketleriyle de karşınıza çıkabilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/05/29/42-istanbul-muzik-festivali/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Borusan Holding sponsorluğunda düzenlenen 42. İstanbul Müzik Festivali'nin ödül töreni ve açılış konseri, 1 Haziran Pazar akşamı 20.00'da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilecek. 42. İstanbul Müzik Festivali, 1 Haziran Pazar günü uluslararası yarışmalarda ödüller kazanan başarılı genç viyolonselci Dorukhan Doruk'a şef Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın eşlik edeceği konserle açılacak. 2011'de Donizetti Klasik Müzik Ödülleri'nde Yılın Çıkış Yapan Genç Müzisyeni seçilen, Antonio Janigro Viyolonsel Yarışması'nda birinciliğin yanı sıra beş ayrı özel ödüle layık görülen Dorukhan Doruk, Verbier ve Schleswig-Holstein gibi saygın festivallerde yer aldı. Konser öncesinde sanatçı Gülsin Onay'a 42. İstanbul Müzik Festivali'nin Onur Ödülü takdim edilecek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/06/02/sendromsuzlar-onur-erol/", "text": "Evet moda için yaşıyor gibiyim. Bu belki de sürekli Nişantaşı'nda ikamet etmem ve bir kafede çalışıyor olmamla alakalı olabilir. Modaya demeyeyim de çoçukluğumdan beri giyime düşkünlüğüm vardı. O dönemlerde fazla gelişmemiş olmasına rağmen doğup büyüdüğüm yerde bile farklı giyinme çabası içindeydim. Hatta hiç unutmuyorum jean'lerimi çamaşır suyuna batırıp, değiştirip üzerine resimler çizer giyerdim. Belki de bu düşkünlüğüm modaya olan ilgimi tetiklemiş olabilir. Dolabımda genelde siyahlar ağırlıkta ve gündelik yaşamda genel olarak rahatlığa önem veriyorum. Lastik ayakkabı, t-shirt ve jean ile inanılmaz rahat hissediyorum kendimi. Bunun dışında her ortamda giyilebilecek kombinlerim muhakkak dolabımda mevcuttur. Renk skalası yapacak olursak, rengarenk bir dolaba sahibim. Blog, tahmin etmediğimden fazla yoğun gidiyor. Yoğun gitmesinin nedeni önceliği kendi işime vermemle alakalı... İşimin dışında kalan zamanım sadece haftada bir gün olduğu için çekimleri, kombin oluşturmaları vs. ister istemez stoklayarak yapmak durumunda kalıyorum. Ama soracak olursanız bu tatlı ve yoğun koşuşturma içinde inanılmaz mutluyum. Yol kat etmeye gelince, erkek modasının üzerine yapışmış tabulardan uzak duruşum belki de daha ileri gitmemi sağladı. Takdir edersiniz ki daha yeni yeni vitrinlerde erkek modasını ileriye taşıyacak koleksiyonlar görmeye başladık. Şu aralar Onurollstyle' ı markalaştırma yolunda çabalarım var. İleriye dönük kendi tasarımını yapsa ne olmalı? üzerinde düşünüyorum. Yani bir şey üretirken ilk olarak ruhu yansıtması gerekiyor. Sadece paraya ve kazanca yönelmişlik yerine beni anlatacak ve bu şekilde kabullenip alınacak bir şeyler olmasını isterim. Blog dışında bol bol kitap okur, kahve içerim :) Bildiğiniz gibi Aşşk ile aramda önemli bir bağlantı var. İşten çok evim gibi oldu. Yıllarca yeme- içme sektörü içinde olmam ve hayatımın en çok zamanını geçirdiğim yer olarak iki lokasyon arasındayım ve daha çok zamanım buralarda geçiyor. Tüm bunların dışında kendimle kaldığımda muhakkak bir şeyler yazıyorum. Daha önce bir şiir kitabı yazdım. Şimdi iki tane roman var onlarla alakalı uğraşıyorum. Yemeğe olan merakım ilk olarak iş yaşantımın bir restoranda başlaması ile oldu. Bir italyan mutfağında makarna ustalığına ulaşıncaya kadar çalışmış olmam ve diğer bölümleri de keşfetmemle yeme içme hayatımda önemli bir yer edindi ki hala yeme içme sektöründeyim. Yazambilmeyi, yara aldığım aşk tecrübelerinden edindim desem yeridir.. İlk heyecan, ayrılık ve intikam sonucunda alınan küçük notlar yerini daha derin yazılara ve şiirlere sürükledi. Bu durumda zamanla o şiirlerin altında ezilmeye başlayınca kitap oldu. Okumayı çok seviyorum. Bunun dışında yazma kabiliyeti de bir nedenle çıktı ortaya ve bu neden de kitaplaşmaya götürdü işi. İşte bu kadar önemli yeri vardır yazının bende. Tabular, tabular, tabular... İlk olarak bunları yıkmalıyız hayatımızda! Görmüşüzdür, duymuşuzdur hep Erkek adam böyle yapmaz, erkek adam bunu giymez, erkek adam şunu takmaz diye.. İşte Türkiye'de yaşanılan asıl sorun bu bence. Her ne cinsiyet olursa olsun öncesinde bir tabu ile karşılaşıyoruz. Cesaret işi moda evet. Moda denince biraz cesaretli olmak gerekiyor. Özellikle şunu belirtmek isterim ki bu sorunlarla pek karşılaşıyorum. Giymiş olduğum kıyafetlerden tutun da vermiş olduğum pozlara kadar. Ama orada benim göstermek istediğimle, algılanan hep farklı olacaktır. Cesaretli miyim? Evet birçok erkeğe göre cesaretliyim ve bu cesaretimden dolayı çok da mutluyum. Çünkü moda bana göre cesaret işi. Bilmiyorum birçok kişi tanıyor olabilir! Fakat tanışmayan kaldıysa benim gerçekten takdir ederek takip ettiğim ve ilham aldığım bir blogger var o da Pelayo Diaz. Stilinden ve cesaretinden dolayı ben de onu alkışlamak isterim. Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/06/23/sendromsuzlar-daghan-is/", "text": "Biraz klişe olacak ama elime bir şey alıp onu bambaşka bir şeye dönüştürebildiğim günlerde başladı. İlkokulda resimle başlayan, ortaokulda kamerayı keşfedip edebiyat dönem ödevini belgesel olarak yapmak isteyen bir çocuktum. İlk yaptığım çalışma Aşiyan belgeseli oldu diyebiliriz. Tüm defterlerimde ve kitaplarımın sayfalarında animasyonlarla gezerdim. Bundan sonrası akıntıya bırakmaktan ibaret oldu. Hayatta iz bırakan şeyleri, kendi gözümden, dilimden, sesimden anlatmak ve dinlemekte bir saplantıya dönüştü sanırım. Görsel ve işitsel her şeye aç olduğumu anlamak tüm hayatımı değiştirdi. Dediğim gibi sinema, video ve bağlantılı her dal tüm dünyaya bakış açımı kökten değiştirmiş sanatlar. Bir duyguyu, düşünceyi anlatmanın paylaşmanın benim için en iyi yolları. Sesi müziği unutmamak lazım. Sesin ve müziğin, görüntünün ruhu olduklarını düşünüyorum. Her cumartesi Açıkradyo' da yaptığım, Koan-Müzik'te Sinematografik Saplantılar isimli bir programım var. Sadece ses ve müzikle nasıl görüntüler yaratılabileceğine dair takdir ettiğim müzisyenlere ve ses sanatçılarına yer veriyorum. Bu da benim saplantılarımdan biri. Çok fazla var. Fakat ilk aklıma gelen Susanne Bier' in 2010'da çektiği In a Better World filmi. Hiçbir zaman bir uç noktamın olmaması... Üretmekten başka bir şey düşünemiyorum ve umarım bu hiç değişmez. Bu çok zor bir soru. Yüzleşilmesi gereken o kadar fazla şey var ki dünyada ve kendimizde. Tüm ikiyüzlülüklerin portresini yapmak isterdim. En tepedekinden, en aşağıda olanımıza kadar ve içine kendimi de ekleyerek. Bazı reklam projeleri dışında, Outer Frame ve Kör'le başlattığım video projesine ek olarak iki filmin daha üstünde çalışıyorum. Eylül ayında İrlandalı grup We Cut Corners için müzik videosu var bir de. En yakın tarihli projeler bunlar. Kendi gözlerini, kendi anlatmak istedikleri konularla, detaylarla birleştirmeleri. Çoğu zaman ne anlattığımıza değil nasıl anlattığımıza odaklanmaya çalışmaları. Bu zamanla oturabilecek bir olgunluk. Belki de hiç bitmeyecek olan. Durmadan yeni şeylere aç bıraksınlar kendilerini. Eskiyi özümsesinler. Nereden geldiğimizin farkında olmak, nereye gideceğimize dair adımlarımızı daha emin atmamızı sağlar. Farklı disiplinleri takip etsinler. Sonuç ne olursa olsun denemekten asla korkmasınlar. Sektörün içinde karşılaşacakları tüm egosal sorunları, sanki olması gereken tavır ve yaklaşım buymuş gibi öğretmesinler kendilerine. Her ne iş yapıyorsak yapalım, iyi insan olmaktan kimse ödün vermemeli. Yaptığımız iş bizi tanımlamıyor olabilir ama onu yapma biçimimiz ve tavrımız bizi biz yapacak-belirleyecek tek şeydir. Genç ressamlarımızdan Mert Özgen, fotoğrafçı Denef Huvaj, yönetmenlerden Denis Villeneuve, Destin Daniel Cretton ve Hirokazu Koreeda."} {"url": "https://oldmag.net/2014/06/27/kim-cansu-korkmaz/", "text": "Cansu Korkmaz'ın çalışmalarında kimi zaman kompozisyonun merkezine oturmuş gündelik bir nesne görürüz. Bu nesneler plastik sepetlerden düşmüş bir yaprağa, ağaç dalından sokağa bırakılmış eski bir dolaba kadar farklılık gösterir. Burada göze çarpan gündelik ve önemsiz formların fotoğrafa estetik birer öğe olarak kattıkları değerdir. Konu olan şeylerin bilinçlice seçilmiş dağınıklık halleri, İstanbul'un sistemli karmaşasını yansıtır. Cansu, yaşadığı şehrin garip enerjisini, ince bir estetik beceriyle bize sunar. Cansu'nun fotoğrafları özneldir; kendi kent ve hayat algısını yaşatır. Bu algıyı değerli kılan ise konu edindiği şeylere kendini kaptırmadan, bir fotoğrafçı olarak mesafesini koruyan yaklaşımıdır. Bu mesafeli ve sorgulayıcı duruş, fotoğrafı özde sadeliğe götürür ve bir bakıma çıplaklık etkisi yaratır. Yarım kalmışlık, Cansu'nun fotoğraflarında sıklıkla yüzleştiğimiz hallerden biridir. Kompozisyonda yarattığı boşluk duygusu bizi tatminden alıkoyar. Mükemmeli göstermeyi hedeflemez, aksine kusurlunun içindeki denge ve güzellik onu daha çok ilgilendirir. Olağan şeyler düzleminden yakalanan nesneler fotoğraflarında bir kimliğe bürünür. Cansu, nesneleri lekesel ya da formsal düzeyde portreleştirir. Bir midye paketi, şantiyeden yükselen kuru bir ağaç ya da ölü sinekler birer portredir; kimi hallerde mekansız, kimi zaman da kentin bir yerinde, öylece beliriveren. Fotoğrafçı, yolda yürürken yanından geçtiğimiz, her zaman orda duran fakat gözümüze çarpmayan, farkındalığını yitirdiğimiz şeyleri görür ve olağanaltı olanı estetikleştirir. İstanbul'a özgü olup, bizim için olağanlaşmış şeyler ve halleri gösterir garip bir enerjin var. Gerçekten de garipliğini ve enerjisini sokaktan alır. Cansu, bu fotoğraf kitabıyla bir anlamda sokaktan aldığını sokağa vermektedir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/07/10/vejetaryen-olmak-ya-da-olmamak/", "text": "Sebze ve meyvelerin gözümüze en hoş gözüktüğü bu yaz mevsiminde belki sizin de aklınıza son zamanlarda 'Vejetaryen olmalı mıyım?' sorusu takılıyordur. Bu yüzden vejetaryenleri anlamak adına aklımızdaki sorulara cevap aradık. Mesela hem vejetaryen olup hem profesyonel sporcu olmak mümkün mü? Veganlar günlük protein ve kalsiyum ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar? Hayvansal gıdaların vegan alternatifleri neler? Restoranlar veganlar için yeterli hassasiyeti gösteriyor mu? Bir vejetaryen bal yer mi yemez mi? gibi soruların cevabını araştırdık. Sporcular vücutlarının şeklini korumak için proteine ihtiyaç duyarlar. Hem spor yapıp hemde vejetaryen olmak o kadar kafa karıştırıcı değil. Spor yaparken vücudunuzun protein ihtiyacını hayvansal olmayan protein kaynaklı gıdalarla giderebilirsiniz. Tofu, mantar, kabak, fasülye ve fıstık günlük protein ihtiyacınızı karşılamaya yeter. Yemekten asla vazgeçmek istemeyeceğiniz, damağınızda zaman zaman tadını arayacağınız yemekler ve yiyecekler olacak elbet. Bunlara duyduğunuz hasreti en aza indirmenin yolu bazı tariflerden geçiyor. Örneğin et yerine seitan, yumurta yerine muz kullanarak hayvansal gıdalardan aldığınız tadları neredeyse yakalayabilirsiniz. Vücudun ihtiyaç duyduğu kalsyum oranı yaşla doğru orantılı olarak değişir. 50 yaş ve üzeri için bu oran günde 1200 mg. iken 19-49 yaş arası bu oran 1000 mg. dır. Vegan gıdalar kalsiyum bakımından porsiyon başına zengin değer taşır. Bunlardan bazıları brokoli, badem, tofu, portakal suyu, susam ve fırınlanmış fasülyedir. Sebze ve meyvelerin yeterli bir B-12 kaynağı olup olmadığı birçok kişi tarafından merak edilen bir sorun. Eğer Endonezya'da yaşıyorsanız ve her öğün tempeh Endonezya'da yaşamadığınızı varsayarsak özellikle sublingual B-12 hapları ihtiyacınızı karşılayacaktır. Siz vejetaryen olmaya karar verdiniz. Bu yolda karşınıza çıkabilecek, aynı fikri paylaşmadığınız insanlarla aynı masayı paylaşmanız elbette gerekecek. Savunduğunuz ve doğru bulduğunuz değerleri abartıp karşınızdaki insanı yargılamadan onun fikrine saygı duymanız gerekecek. Bu yüzden sanırım bir vejateryenin neden vejeateryen olduğunu anlatmaması gereken en önemli yer non-vegan biriyle çıktığı yemek. Yumurtayı veya eti yememe sebebinizi dinlemek karşı taraf için hoş bir tecrübe olmayabilir. Bunun yerine başka bir ortamda vegan olarak yaşamanın size kazandırdığı avantajlardan bahsedip karşınızdaki insanın defansa geçmesini engelleyebilirsiniz. Bir restorana gittiğinizde nasıl domuz ürün ihtiva eden yemekler işaretlenmiş oluyorsa bir vejetaryen olarak hayvansal gıda içeren yemeklerin işaretli olmasını beklemenizde normal. Ancak bugün birçok restorantta henüz bu bilinç oluşmuş değil. Bunun için bir süre daha garsonlar en iyi dostunuz! Bal hayvansal bir gıda ürünü. Tıpkı ipek böceğinden olan ipek gibi raflarda yerini alan hayvansal bir ürün. Bunu nasıl kategorize edeceğiniz tamamen vegan anlayışınıza bağlı. Bir hayvanı beslenmek için öldürmemek gerektiğine mi inanıyorsunuz yoksa bir canlıyla veya bir canlıdan türeyen herhangi bir gıda ile beslenmeye mi karşısınız? Arıların ve ipek böceklerinin bu süreci acı içinde geçirmesi veganlara etik gelmezken aslında bitkisel ilaçların ciddi oranda böcek ölümüne sebep olduğu da düşündürücü bir gerçek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/07/11/glutensiz-ekmek-tarifi/", "text": "Çölyak hastasısınız veya buğdaya karşı hassasiyetiniz mi var? Ne yazık ki Türkiye'de yaşadığınız için biraz şanssızsınız. Çünkü tamamen zorunluluktan kaynaklı bu beslenme biçimi bazıları için bir ilaç niteliğindeyken glutensiz ürünlerin fiyatı başını alıp gitmiş durumda. Eğer bir ekmeğe 5 ekmek parası ödemek istmiyorsanız kendi glütensiz ekmeğinizi kendiniz yapıp dipfrize atabilirsiniz. Ancak kendi ekmeğinizi veya makarnanızı yapmadan önce bilmeniz gereken bir şey var o da her unun ekmeğinin yenmeyeceği. Glutensiz alternatif unların avantajlarını ve nasıl yapılacağını öğrenmek hem sizin için hemde sevdikleriniz için faydalı olabilir. Tüm pirinç unları işlenmiş buğday unlarına kıyasla daha fazla besin değerine sahip. Kahverengi pirinç unu B vitamini, demir ve lif yönünden oldukça zengin. Bu yüzden glütensiz bir ekmek yapmak için esmer pirinç unu iyi bir seçenek olacaktır. Arap darısı olarak da bilinen kara buğday aslında bir buğday değil ve glutensiz. Kara buğday unu içerdiği yüksek oranda lifle beyaz una iyi bir alternatif. Ayrıca B vitamini, magnezyum ve fosfor açısındanda zengin. Tad olarak özellikle muffin, kurabiye, ekmek ve pancake tariflerinde kolayca buğday unu ve beyaz unun yerini alabilir. Hindistan Cevizi Unu amino asit yönünden çok zenginken aynı zamanda alınması gereken zorunlu yağ asidi ve lorik asit ihtiyacını da karşılar. Katı protein içeriğiyle beraber yüksek oranda lif içerir. Hafif ve tatlı aroması vanilya ve çikolatayla iyi gider. Kiona unu da Türkiye'deki pazar fiyatı pahalı gıdalardan biri. Ancak fiyatına ve tohumlarının dışındaki saponin nedeniyle tadının acı olmasına rağmen toksinleri atıcı özelliğinden dolayı onu sevin. Bu un çeşitlerinin dışında mısır unu, yulaf unu ve tatlı patates unu gibi seçenekleriniz olduğunu da unutmayın. Süt, tuz, yumurta, şeker, sıvı yağ ve kabartma tozunu çırparak karıştırın. Daha sonra yavaş yavaş glutensiz unu ekleyin. Pürüzsüzleşinceye kadar karıştırın. Karışımı yağladığınız teflon ya da plastik kek kalıbına, ikiye bölerek ayrı ayrı dökün ve üzerini bir bıçakla çizin. Hazırladığınız karışımı, önceden 200 derecede, içinde bir kap su ile kızdırılmış fırına verin. Fırının kapağı açılmadan yaklaşık 40 dakika pişirin. Daha sonra üzerine bir bez örtün. Soğuduktan sonra kesilmeye hazır hale gelecektir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/07/11/istanbul-caz-festivalinde-bu-haftasonu/", "text": "Caz tınıları İstanbul semalarında birkaç günden beri İKSV'nin gelenekselleşmiş Caz Festivali sayesinde yükseliyor. Özellikle bu haftasonu kaçırısanız üzüleceğiniz programlar olduğunu bir kenara not etmeyi unutmayın. Bu yıl 21. si düzenlenen festivalin sponsoru 17 yıldır olduğu gibi bu sene de Garanti Bankası. 21.15'te başlayacak gecede sahneye ilk olarak big band geleneğini 21. yüzyıla uyarlayan müzisyen ve besteci Darcy James Argue çıkarak topluluğuyla Brooklyn müzik ruhunu yaşatacak. Hemen ardından bugün kült caz şarkıcılarının eserlerini seslendiren ve yıllar sonra bir efsane olarak anılacağına hiç şüphemizin olmadığı Cecile McLorin Salvant Sakıp Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde 22:45'te sahne alacak. 12 Temmuz Cumartesi günü Küçükçiftlik Park'ta devam edecek olan festivalde Kanadalı akustik basçı Brandi Disterheft. Juno ödüllü ilk albümü dahil olmak üzere bugüne kadar çıkardığı üç kaydıyla yükselen Vancouverlı Brandi Disterheft ve triosu; caz, blues, bebop ve balladlara uzanan eklektik müzikleriyle geceye dinamik bir başlangıç yapacak. Gece, saatler 20.30'u gösterdiğinde kendi neslinin en güzel seslerinden biri olarak kabul edilen, caz ve soul şarkıcısı, Torontolu Kellylee Evans'ın konseri ile devam edecek. Nina Simone'ye adadığı 2010 tarihli albümüyle beğeni toplayan Kellylee Evans, ardından 22.15'te sahneyi saykodelik tınılar ile geleneksel müziği etkileyici sahne performanslarında birleştiren Babazula'ya bırakacak. Etkinliğe Kanada İstanbul Başkonsolosluğu öncülüğünde Tüprag, Alacer Gold, Blackberry, Air Canada ve Özgün Group sponsor olarak destek veriyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/01/kampcinin-hayatta-kalma-rehberi-vol-i/", "text": "Harika tatillerin sırrı doğru şekilde organize olmaktan ve iyi bir liste yapmaktan geçer. Tabii bahsettiğimiz tatiller Bozcada'da yapacağınız bir haftasonu kaçamağı veya İtalya'ya gerçekleştireceğiniz turistik bir seyahat değil. Daha çok bilinmezliklerle dolu vahşi doğada gerekirse hayatta kalmak için avlanacağınız, ısınmak için ateş yakacağınız veya yolunuzu kaybettiğinizde pusulanın bir anlam ifade edeceği bir rotadan bahsediyoruz. Yapmanız gereken ilk şey, ne kadar spontane ve çılgın bir karar da olsa nereye gideceğinizi bilmek. Bundan sonra sırada ne kadar kalacağınızı belirlemek ve bu seyahatte ihtiyacınız olabilecekleri içeren bir liste yapmak var. Her maceranın gereksinimi farklı olabilir, ama biz genel geçer bir liste paylaşmak istedik. Çıkacağınız tatille ilgili bilgileri mutlaka yokluğunuzu farkedecek biriyle paylaşın. Kimseye haber vermeden asla yola çıkmayın. Kibrit veya çakmağınız olmadan nasıl ateş yakacağınızı öğrenin. Buna ıslak odunları ve yeni bitmiş otları tutuşturabilmek de dahil. Çadırınızı seyahatiniz başlamadan önce uygun bir yerde kurarak mutlaka deneyin. Delik, yırtık, kırık gibi yapısal bozukluklar olup olmadığını kontrol edin. Harita okumayı ve pusula kullanmayı öğrenin. Sağlam düğüm atmayı öğrenin. Her durumda kullanabileceğiniz birbirinden farklı, yüzlerce düğüm çeşidi bulunduğunu unutmayın. Bıçağınızı bileyin ve yanınıza IKEA'da bile bulabileceğiniz pratik bileme araçlarından alın. Eğer balık tutabileceğiniz bir yere gidiyorsanız olta ya da misina kullanabildiğinizden emin olun. Ayrıca doğru balıkları yakalamak için, doğru türde yemleme yapmayı da öğrenmeniz lazım. Acil durumlarda hayat kurtarabilmek için hem kendinize hem de bir başkasına ilk yardım yapmayı öğrenin. Bunun için yapmanız gereken interneti kullamak veya bir kütüphaneye gidip aradığınız cevapları bulmak. Ya da bütün kitapçılardan kamp yapmak üzerine zibilyon tane bilgi veren referans kitaplardan birini alabilirsiniz. Gideceğiniz bölge ile ilgili ne kadar çok kaynak okuyup bir şeyler öğrenirseniz sizin için o kadar iyi. Eğer doğada avlanmayı veya bitkilerle beslenmeyi düşünüyorsanız hayvanların yenilebilir kısımları ve zehirli bitkiler hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Bunun için en iyisi zehirli bitkileri resimli olarak gösteren kitapçıklardan edinmeniz. Doğa maceralarının en büyük düşmanlarından biri de beklenmedik hava olaylarıdır. Ansızın bastıran yağmur veya tozu dumanı birbirine katan bir fırtına sizi zor durumda bırakabilir. Bunun için seyahatinizi planlamadan önce akıllı telefonunuzun hava durumu bilgisine güvenmek yerine daha uzun vadeli raporlar sunan websitelerini tercih edin. Unutmayın ki yağmurda yanınıza alacağınız ekipmanlarla dolu yağarken alacaklarınız bir olmayacaktır. Belki yalnız kalmaya ihtiyacınız var belki de bu seyahat kendinizi bulmayı ümit ettiğiniz bir durak olacak sizin için. Şimdiden uyaralım 24 saat sonra yaşadıklarınızı biriyle paylaşmak ve çadırı kurup kaldırırken size birinin yardım etmesini isteyebilirsiniz. Üstelik grup olarak bilinmez bir sehayate çıkmak her zaman daha güvenlidir. Tabii Wolf Creek'e ya da Springfield yaz kampına gitmiyorsanız! Bundan sonraki yazımızda doğada yapacağınız seyahate özel giymeniz gereken kıyafet, yanınıza almanız gereken çanta, ayakkabı ve ekipmanlardan detaylı olarak bahsedeceğiniz. Okumadan yola çıkmayın!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/01/rockstarlardan-uretkenlik-tuyolari/", "text": "Fazla söylenecek bir şey yok. Korkmayın, adım atın! Her Elimde Hıyar Var Diyene, Tuzlukla Koşmayın! Örneğin günümüzde bilgisayarlar birşeyler yazmak için en popüler araç, ama Eddie Vadder hala daktilo kullanıyor Hatta bazen üç tane birden, çünkü kağıda dökmesi gereken birden fazla fikri var. Çoğu zaman, zaten işimizi gören şeyler yerine teknolojinin nimetlerinden faydalanmak için işin suyunu çıkarıyoruz. Örneğin Vedder'ı bilgisayar kullanmayı öğrenmekten alı koyan hiçbir şey yok, fakat o bunun çok da önemli olmadığının farklında. Çünkü onun için temel görev şarkı sözü yazmak ve bunu daktilo ile yapabildiği için bildiği yöntemden şaşmıyor. İdeal Şartlara Sahip Olmasanız da Çalışmaya Devam Edin! Yani bir dahaki sefere klavyenizdeki çalışmayan bir tuş hakkında yakınmadan önce, Paul McCartney'nin Grammy kazanan bir şarkıyı, ters elli bir gitarla, çok yorucu bir yolculuğun sonunda yazdığını hatırlayın. Kısayolları Boşverin ve Kendinizi Yeni Şeyler Denemek İçin Zorlayın! Hepimiz zamandan çalmanın kısayollarından ibaretiz, ama bazen uzun yoldan gitmek, yaratıcılığı körükleyen bir şey olabilir. Bir şeyi çok iyi yapmanın yolunu bilmenin zararı yok; ama ona bağlı kalmak, özellikle bir şeyler ters gittiğinde yanlış. Çünkü zaten bildiğiniz şeyin ötesine geçemediğiniz için bir şeyler ters gitmiş olabilir. Takım Çalışmasında Sadece Yetenek Yerine Sinerjiye Önem Verin! Takım çalışması yaptığınızda muhtemelen Bu benim işim, bu da onun işi diye düşünerek kafanızda işi paylaştırıyorsunuz; ki bu kötü bir şey değil. Ama unutmayın ki iyi bir takım, gerektiğinde herkesin herşeyi üstlenebileceği ve birlikte iyi çalışabildiği bir ekipten oluşur. Ona göre bireylere yüklenmek yerine, herkese birbirinin yükünü ve sorumluluğunu paylaşacak şekilde görev dağıtın. Evet, düşündüğünüzde rock yıldızları zaten tavsiyelere ihtiyaç duymayacak konumdalar; lüks arabaları yüzme havuzlarına sürüp, hayal bile edemeyeceğiniz bir hayat sürdürüyorlar. Ama bunların bir kısmının dünyanın en başarılı insanları olduğunu ve bunu uzun süre devam ettirdiklerini hem de tüm o tantanaya rağmen unutmayın. Başarı kolay gelmiyor. İşiniz neyse, yorulmadan, bıkmadan, usanmadan çalışmak zorundasınız. Fakat bu emeği kuru kuruya değil, size fayda sağlayabilecek yollardan harcamanız başarıyı getirecek olan şey."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/01/yagmur-suyunu-biriktirin-dogaya-destek-olun/", "text": "Barajlardaki suyun azaldığını hemen her yaz mevsiminde ana haber bültenlerinde veya gazetelerde görüyoruz. Ancak nedense, sanki musluğumuzdan akan su sonsuz bir kaynaktan geliyormuşçasına bitebileceğine bir türlü ihtimal veremiyoruz. Bazılarımız bu konuda duyarlı davransa da barajların doluluk oranından anlaşılacağı üzere, çoğumuz suyun tükenebilir bir kaynak olduğunun pek farkında değiliz. Geçen senenin Temmuz ayında %74 olan İstanbul barajlarının doluluk oranı bu sene %20'lere kadar indi. Demek ki bireysel bir özenden ziyade artık toplumsal sorumluluk göstermeye yönelmemizi gerektirecek kadar ciddi bir durumdayız. Modern şehir yaşamına geçince unuttuk, fakat eskiden neredeyse her evin bodrumunda yağmur suyunu biriktiren ufak bir sarnıç sistemi bulunurdu. Hatta daha eski dönemlerde bir mahallenin ya da kasabanın halkı tarafından kullanılmak üzere, çok daha büyük boyutlarda sarnıçlar yapılır, su toplanırdı. Antik bir yaklaşıma ya da fazla zahmet etmenize gerek yok. Her yerde kolaylıkla bulabileceğiniz bir varili veya su bidonunu sarnıç olarak kullanarak, kendi yağmur suyu biriktirme sisteminizi oluşturabilirsiniz. Evinizin çatısından indireceğiniz borunun ucunu geniş bir bidona bağlayıp çatıdan gelen suyu saklayabilirsiniz. Nalburdan alacağınız uygun boyuttaki bir yağmur oluğu işinizi kolaylaştıracaktır. Bidonun üzerine sineklik teli ya da elek koyarak, dışarıdan gelen toz ve yaprakları da engelleyebilirsiniz. Piyasada birçok markanın PVC yağmur olukları var. Polivinil klorür amorf maddesini içeren, toz polimerden üretilen bu plastikler asitlere, bazlara, ateşe, alkole ve benzine yüksek direnç gösterir ve fiziksel yapısı bozulmaz. Bu oluklar 60-95 derece arası sıcaklığa dayanabildiği için, plastikten süzülerek birikecek suyun polivnil kaynaklı kansorejen etkisi hususunda endişelenmenize gerek kalmaz. Yine de bunun tam anlamıyla saf su olduğunu düşünmeyin. Çünkü yağmur suyu distile bir su olmasına rağmen gerek bulutlarda, gerekse yoğunlaşırken bünyesine bir takım iyonlar alarak bu özelliğini özelliğini kaybeder. Yani yaygın inanışın aksine, yağmur suyu saf değildir fakat su kıtlığı olan yerlerde gündelik ihtiyaç için rahatça kullanılabilir. Sinekliği ya da eleği bidonun açık kısmına yerleştirin. Sonra bisiklet şambreli ya da lastik özellikli çemberi, silikon tabancası kullanarak bidon ağzına sabitleyin. Bunun için sanayi tipi tutkal da kullanabilirsiniz. Önemli olan suya dayanıklı olması. Bidonunuzu, yağmur oluğunun altına gelecek şekilde konumlandırın. Suyun bidonun içine akacağından emin olun. Eğer akmıyorsa, nalburdan alacağınız 45 derecelik dirsek sorununuzu çözecektir. Eğer apartmanda oturuyorsanız, balkon suyu ile karışmadığına emin olduğunuz çatı oluğunu da kullanabilirsiniz. Artık yağmur yağdığında bidonunuza dolan suyu biriktirebileceksiniz. Fakat oluşturduğunuz bölgeye göre bunu filtrelemek için fazladan çaba göstermenize gerek kalabilir. Su çeşitli şekillerde kirlenebilir. Buharlaşırken havadan bir miktar yabancı madde alarak yükselir. Bazı moleküller ağır iyonlarla birleşerek hava yoğunluğuna bağlı olarak asılı kalır ya da daha buharlaşmadan çöker. Bulut halindeyken H2O molekülü yükseklerdeki hava sıcaklığı, hareketliliği v. s. nedeniyle atmosferdeki iyonlarla reaksiyona girer. Hatta bazen yüksek kükürt bulunan yerlerde birikmeyle asit yağmurları olarak düşer. Yükseklerdeki şimşekler de suyun molekül yapısının değişimine katkıda bulunur. Yağmur halindeyse temas ettiği gazları bir miktar soğurur. Sıvı hale geçtiğinde düşerken yüksek hızda oksijen, karbondioksit, karbonmonoksit, argon v. s. gibi gazların kendisine tutunmasını sağlar. Yine de çoğu durumda, eğer ağır sanayi bölgesinde yaşamıyorsanız, bu yağmur suyundan genel olarak faydalanmaya engel bir durum teşkil etmez. Sizi asıl endişelendirecek şey, yaptığınız yağmur oluğundan damıtacağınız suyun bidondayken korunması olacaktır. Özellikle çatı oluklarının yapısal hataları nedeniyle suya karışabilecek çamur, kir, pislik vb. şeyler koruma amaçlı koyduğunuz elekten geçebilir. Bu engellemek için çakıl filtreleme, mum filtreleme, torba filtreleme adı verilen gelişmiş yöntemler kullanabilir, katalitik, kimyasal ya da UV~ kullanarak dezenfekte edebilir veya aktif karbon filtreleme yaparak kokunun ve tadının iyileştirilmesi, renksizleştirme işlemlerini uygulayabilirsiniz. Fakat bu yöntemler yağmur suyunu içme suyuna çevirecek gelişmiş yöntemlerdir. Hatta bunlar için piyasada onlarca farklı, mühendislik harikası ürün bulabilirsiniz. Fakat genel kullanım için basit, ev tipi bir filtreleme yapmak istiyorsanız, kaynatıp soğutarak kireç ve diğer maddelerin çökeltme yolu ile dibe inmesini sağlayabilirsiniz. Uygulayabileceğiniz en pratik yöntem bu olacaktır."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/02/kampcinin-hayatta-kalma-rehberi-vol-ii/", "text": "Serinin ilk yazısında bahsettiğimiz gibi tatil planınızı yaptınız. Yanınıza alacaklarınızın listesi tamam. Şimdi sırada yalnızca yanınıza alınacak kıyafetler olarak geçiştirilemeyecek kadar detaylı bir bölüm var: Doğa şartlarına uygun giyinmek... Çıkacağınız maceraya uygun giyinmek dendiği zaman aklınıza yalnızca kötü hava şartları gelmesin; Gideceğiniz yerin iklimine ve hava durumuna uygun kıyafetler götürmek, hayatınızı büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Ayrıca yanınıza alacağınız kıyafetlerin ne büyük ne de küçük, tam üzerinize uygun olması rahat hareket etmenizi sağlayacak. Önemle belirtmeliyiz ki yanınıza işinize yaramayacak şeyler alıp fazlalık yapmayın ve çantanızı boşu boşuna ağırlaştırmayın. Bunun için hemen hemen her şeyin düşünüldüğü iyi outdoor mağazalarından ve online alışveriş sitelerinden faydalanabilirsiniz. Yine de kapıdan içeri girerken ya da sayfalar arasında dolaşırken neye ihtiyacınız olduğunu bilmemek kredi kartınıza baya hasar verebilir. Gerçekçi bir liste hazırladığınıza emin olun. Eğer tropik bir yere veya sıcak yaz ikliminin hakim olduğu bir bölgeye gidiyorsanız yanınıza hafif pamuklu ve sizi serin tutacak bir şeyler alın. Özellikle ince keten ve şile bezi sizi serin tutacaktır. Yanınızda yağmur geçirmeyecek ve rüzgarı kesecek kapüşonlu bir yağmurluk mutlaka olsun. Üşüme ihtimalinize karşı gideceğiniz yerin iklim şartlarını göz önünde bulunarak ince veya kalın yünlü bir kazak bulundurmanız da iyi olabilir. Koyun yününü kolayca kuruduğu için tercih edebilirsiniz. Özellikle karasal iklimin hakim olduğu bir bölgeye gidecekseniz sizi hem sıcak tutan hem de derinizin nefes almasını sağlayan koyun yünü, iyi bir tercih olacaktır. Bu yüzden İrlanda'daki hiçbir koyun grip olmuyor! Eğer daha sıkı korunmaya ihtiyaç duyuyorsanız, öncelikli tercihinizi kaz tüyünden yana kullanın. Su geçirmez bir dış kabanla kombine edilmiş kaz tüyü bir içlik, sizi doğanın en zor şartlarına karşı bile büyük ölçüde koruyacaktır. Kesinlikle kot giymeyin. Kot pantolon veya ceketler su tuttuğu ve kolay kurumadığı için sağlıklı bir tercih değil. Aynı zamanda fiziksel olarak da hareket kabiliyetinizi kısıtlayacaktır. Diğer sakınmanız gerekenler terlik, sandalet ve yumuşak tabanlı ayakkabılar olmalı. Böcekler tarafından ısırılmak ve ısırgan gibi otlar tarafından kaşındırılmak istemezsiniz. Şort veya etek gibi kısa kıyafetler de zorlu bir seyahat için uygun değil. Bünyenizin alerjik reaksiyon göstermesi durumunda size çıkarmak için zahmet verecek, böcek, bitki, salgı vb. şeyler konusunda korunmasız bırakacak ve rahat hareket etmenizi engelleyecek tüm kıyafetlerden kaçının. Kıyafetlerinizi seçerken mutlaka su geçirmez olmalarına dikkat edin. Yanınızda çok fazla seçenek olamayacağı için karşılaşacağınız herhangi bir durumda kumaş avantajından faydalanmanız çok önemli olacak. Bu noktada nefes almayan polyester kumaşlar yerine, aynı zamanda hava akımı sağlayan, su buharı direnci değeri kullanım alanına göre yeterli m2Pa/W değeri arasında değişen fonksiyonel membranlı kumaşları tercih edin. Eğer kamp ateşi ile çok fazla haşır neşir olacaksınız, Meta-Aramid ya da Para-Aramid kumaşlar tercih edebilirsiniz. Hatta uygun fiyata antistatik elyaf kumaştan tutuşmayı geciktirici kıyafetler de alabilirsiniz. Şapka, unutmamanız gerekenler listenizin ilk sıralarında yerini alan bir ihtiyaç. Tropik iklime gidiyorsanız hasır bir yaz şapkası, karasal iklime gidiyorsanız kar başlığı, hangi iklimde olursa olsun tırmanmaya gidiyorsanız, çene altından bağlanan türde şapkalar seçmeye dikkat edin. Burada da kilit nokta hızlı kuruyabilen, yüksek nefes alabilirliğe sahip bir malzeme seçmek. Ense koruması, portatif cibinlik, UV filtresi ise lüks ama önemli detaylar. - Su geçiriyor mu? - Dayanıklı mı? - Yürüyüş için uygun mu? - Ayak tabanı esnek mi? - Ürünün fiyat aralığı nedir? Ama iş bununla bitmiyor. Çünkü yapacağınız tatil için dağcılık ve expedisyon botları, plastik mesli botlar, tozluklar ve hatta kar ayakkabıları gibi ekstra aksesuarlara da ihtiyacınız olabilir. Gore-Tex, yüksek irtifa, tırmanış vb. seçeneklere özel, tam olarak o iş için özel üretilmiş ayakkabıyı giymeniz hayat kurtarıcı bir detay olabilir. Bu konuda seçim yaparken mutlaka profesyonel destek almanızı öneririz. Çantanızı doğru şekilde hazırlamak sırt ve göğüs bölgenizdeki ağrılardan sizi kurtarır. Fit vücuda sahip bir insan günde 11-14 kilo arası bir çantayla yürürken zorluk yaşamaz. Paketlediğiniz her şeyin ağırlığını az tutarsanız yerleştirmeniz ve taşımanız daha kolay olur. Çantanız hem içeriden olabilecek sızıntılar, hem de dışarıdan gelebilecek ıslanmalar için su geçirmez olmalı. Kesici aletlerinizi taşımanın en güvenli yolu, onları kıyafetlerinizin arasına sarmak olacaktır. Özellikle bıçağınızı, çantayı delip size zarar vermeyecek şekilde yerleştirdiğinizden emin olun. Eğer en ağır eşyalarınızı çantanızın en üst kısmına yerleştirirseniz sırtınıza daha az yük binmiş olur. Altta kalan eşyalarınızı da ezilse de zarar görmeyecek olanlardan seçin. Harita, pusula, fener gibi objeleri çantanızın kolaylıkla ulaşabileceğiniz ön gözüne koyun. Çantanızı hazırladıktan sonra sırtınıza takıp dengeli bir şekilde yerleştirip yerleştirmediğinizi kontrol edin. Çantanızın dengenizi bozmayacak şekilde yerleştirilmiş olması çok önemli. Çanta seçiminiz de en az ayakkabı seçiminiz kadar hayati çünkü. Bu yüzden ucuza kaçmamanızda fayda var. - Çadır - Yeterli Miktarda Uzun Süre Saklanabilir Yiyecek - Su geçirmez, sızdırmaz, dayanıklı kaplar - Güneş Kremi - Olta ve misina - Minder - İlk yardım çantası - Buz kovası, buz ve su - İşaret fişeği - Telefon veya radyo - Fener ve yedek pil - İp - Böcek Spreyi - Acil durumlarda kullanılacak özel ilaçlar - Kitap - Kamera - Katlanabilir kamp sandalyesi - Nemlendirici - Kurulabilir barbekü ve tabii ki bir paket marşmelov Bir sonraki yazıda rota planlama ve güvenli seyahat etmekten bahsedeceğiz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/03/iyisiyle-kotusuyle-bir-kinoa-macerasi/", "text": "Masamıza gelen yemeğin öncesini araştırmak istemeyenlerimiz kendini şanslı hissedebilir; ama aslında onlar da biz bilmek isteyenler kadar şanssız. Çünkü cehaletin mutluluk getirmediği ender anlardan biri, o yemek vücüdumuza girdikten sonraki an; sonuçta ne yiyorsak oyuz. Vegan diyetlerden, detoks bombalarına, taş devri simülasyonlarından kuyruk yağı festivallerine rüzgar gibi geçip duruyoruz. Ama bunların hepsinin üzerinde olan, kimse tarafından tartışmaya cesaret edilemeyen, hatta arkaplanında ne olursa olsun etiketine güvenerek aldığımız bir gıda türü var ki işte beni en çok meraklandıran da o: Organik gıda. Glutensiz olduğu için son dönemlerin yükselen değeri Kinoa, Latin Amerika'nın dev adımlarla büyüyen organik tarım ihracatının en büyük yıldızlarından biri. Son zamanlarda Kinoa piyasası giderek yükselen fiyatlar için komplo teorileriyle çalkalansa da, yaptığım araştırmalar sonucunda meselenin daha karanlık bir yüzü olduğunu öğrendim. Yoğun olarak Güney Altiplano bölgesinde yerleştirilen bu tahıl, artan talebe yetişilemeyince traktörlerin kullanılabileceği başka bir alana kaydırılmış ve üretim şekli de tamamen değişmiş. 1980'lerden önce gerçekten organik tarım standartlarına uygun olarak üretilen, içinden taş çıkması olası Kinoa'lar gitmiş yerine toprağı çöle çeviren ve hatta organik demenin imkansız olduğu gübreleme teknikleri ile nadasa bile bırakılmadan sömürülen, yapay tarlalar gelmiş. Hatta şu anda durum öyle trajik ki Kinoa üreticileri, artık eskisi kadar besleyici olmayan mahsüllerini yeterli parayı kazanamadıkları için kendileri bile tüketemiyorlar. 'Organik' etiketiyle, özellikle birinci dünya ülkeleri ve Amerika'ya pazarlanan Kinoa hasılatının tümünü satıp, kendilerini ve ailelerini daha ucuz alternatiflerle besliyorlar. Yani organik ürün marketinin çılgıncasına artan talebini karşılayamadıkları için kendi ekosistemleri de bir anlamda çökmüş. Bugün Time'da yayınlanan bir makalede Kinoa'dan Bolivya'nın yüksek vadilerinde genetiği değiştirilmiş ürünleri yasaklamış bir hükümetin kültürel mirası olarak yetiştirilen organik muzice olarak bahsedilse de, onların da verebildiği güvenilirlik oranı, kendi politik ajandalarının payı da düşünülürse en fazla %90'larda. Yani benim kilosunu 50TL'ye aldığım Kinoa'nın Benjamin Huarachi'nin yüksek tepelerinden mi yoksa Andeanlı dar gelirli köylülerin, tarım ilaçlarıyla zehirlediği tarlalardan mı geldiğini bilmiyorum. Eğer siz de sağlıklı olduğu iddia edildiği için ya da gluten hassasiyeti geliştirmeniz nedeniyle oldukça pahalı fiyatlara satılan Kinoa'ya gözü kapalı güvenenlerdenseniz, kendi araştırmanızı yapmanızı öneririm. Çünkü benim öğrendiklerim, organik gıda sektörüne olan inancımı epey zayıflattı. Güvenim tazelenene kadar da canımız ciğerimiz köy bulguruna devam."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/04/dunya-gozuyle-gormeniz-gereken-10-festival/", "text": "Festival dendiği zaman aklınıza sadece onbinlerin katıldığı bol alkollü müzik festivalleri geliyorsa yanılıyorsunuz. Dünya genelinde yapılan, hayatınızın en iyi gününü yaşayabileceğiniz yüzlerce festival var. Üstelik her bir festivalle o kültüre dair birçok şey öğrenip, bir gününüzü o ülkenin insanlarındanmışsınız gibi eğlenerek geçirebilirsiniz. 7 milyonun üzerinde LED ışıkla, kışın gelişini kutlayan Japonya'daki Nabana No Sato botanik bahçesinin Winter Light isimli festivalini, bir gün denk gelirseniz kaçırmayın. 1162 yılında Venedik Cumhuriyeti kendisini bir işgale karşı savundu. Bu işgalin zaferi, her yıl San Marco meydanında Venedikliler tarafından Venedik ile özdeşleşmiş maskeler eşliğinde kutlanıyor. Efsaneye göre bu festival, 1945'te bölge halkının mistik orman yaratıklarını kaçırmak için sebzeleri fırlatıp ezdiğinin düşünülmesiyele başlıyor. Sonra zamanla değişerek insanların birbirine sadece domates attığı bir şekle bürünüyor. Bugün Ağustos ayında yapılan festivale, dünyanın her yerinden 20. oo0'in üzerinde insan katılıyor. Tek bir günde atılan domates sayısı ise 150. ooo'in üzerinde. Kimilerine göre korkunç bir israf olsa da İspanya kültürünün en önemli parçalarından biri olduğu yadsınamaz. Burning Man, Amerika'da kültür ve sanatın kutlandığı geleneksel bir festival. Dünyanın birçok yerinde de tekrarlanan Burning Man'de müzisyenler, 50.000'in üzerindeki katılımcıyı eğlendirirken, sanatçılar festival alanına dev heykeller inşa etmekle meşgul oluyor. Lantern Festivali, antik çağlardan bu yana ay-güneş takviminde birinci ayın 15. gününde kutlanıyor. Çin ve Vietnam halkı tarafından ışık fenerleriyle süslenmiş tapınaklar, hem gökyüzünü hem de yer yüzünü muhteşem bir şekilde aydınlatıyor. Garma Festivali, her yıl Avustralya'nın yerel halkı Aborjinler tarafından yapılan bir kutlama. Festival, Aborjinal kültüründeki geleneksel dans, müzik, sanat ve seremonileri korumak adına yapılıyor. Eğer festivale davet edilecek kadar şanslıysanız, hiç bir yerde tanık olamayacağınız Aborjin kültürüyle de tanışabilirsiniz. Japonya'da her Şubat ayında bir haftalığına yüzlerce monolitik heykel milyonlar tarafından ziyaret ediliyor. 1950 yılında başlayan festival ilk kez Odori Park'a 6 lise öğrencisi tarafından yapılan 6 kar heykeli ile başlamış. 1955 yılında Japon ordusu tarafından eğlence amaçlı profesyonel kar heykelleri de yapılmış. O günden bu yana, heykeller ve festival büyüyerek devam ediyor. Day of the Dead veya diğer adıyla Dia De Los Muertos, Meksikalıların kaybettikleri insanları andıkları ve onlar için dua ettikleri ulusal bir bayram aynı zamanda. Tarihi yüzlerce yıl önceki Aztek Festivali'ne dayanan Day of The Dead, zengin işçilikle oluşturulmuş kostümler ve geleneksel yiyeceklerle kutlanıyor. Electric Forest Festival, adından da anlaşılacağı gibi elektronik müzik ağırlıklı bir festival. Her yıl Haziran ayında 4 gün süreyle festival alanı nefes kesen LED ışıklarla ve lazer şovlarla donatılıyor. Bu sürreal ortamdan elde edilen gelir şehrin yakınındaki birkaç bin kişilik nüfusu olan bir kasabanın halkına bağışlanıyor. Güney İspanya'da bulunan iki farklı şehir Guadix ve Baza'nın insanları, tarihe göre birbirleriyle komşu, kardeş ve aynı zamanda rakip olmalarıyla biliniyor. Baza'dan bir grup insanın Virgen de la Piedad'ın fotoğrafını çalması ve 500 yıl önce Guadix'li bir işçinin gömülü resmin bir parçasını bulmasıyla başlayan husumet, bugün iki şehrin insanlarını temsili bir heykelin hakimiyeti için bir araya getiriyor. Yıllar geçtikçe aradaki mücadele bir husumetten eğlenceli bir festivale dönüşmüş."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/04/sendromsuzlar-derin-sariyer/", "text": "Derin Sarıyer, sanatın birçok formuyla iç içe, yeniliklerle ve sürprizlerle dolu bir isim. Liseyi Saint Joseph'te bitirdikten sonra Bilkent Üniversitesi'nde İç Mimari ve Çevre Tasarımı üzerine eğitim alıyor. Mezun olduktan sonra da bir yıl boyunca Milano'daki ünlü İtalyan tasarım firması Cappellini'de araştırma ve geliştirme departmanında çalışıyor. 2000 yılında yuvaya -İstanbul'a- dönen Derin Sarıyer, aile şirketleri Derin Design için babası Aziz Sarıyer ile birlikte modern mobilya tasarımları üzerine odaklanıyor. Tasarım ve mimari alandaki başarısının üzerine müzik kariyerini de ekleyen Derin Bey ile bol ilhamlı bir röportaj yaptık. Müziğin bir ifade biçimi olarak çok önemli bir sanat formu olduğunu söylemek isterim fakat müzikle olan ilişkim bir seçim değildi. Kendimi bildim bileli odamda tek başıma şarkı yazıyorum. Bunu yapmazsam kendimi çok eksik hissediyorum. Bu çok eskiden beri böyle. Yeni olan şey ise yazdıklarımı paylaşıyor olmam. Mobilya tasarımı ile şarkı yazarlığı arasında zoraki bir bağlantı kurmak istemem. Benim için apayrı alanlar. Fakat durup düşününce ikisinin içinde de denge, ritim ve oran gibi unsurların çok önemli olduğunu görüyorum. Aklınızla ve duygularınızla içinizde oluşan bir fikrin hayata geçirme aşamaları, sonuca ulaştıran adımlar ve devamında ortaya çıkmış bir ürün olarak görmenin heyecan verici bir özelliği var. Bu nedenle hem kendi tasarımlarım hem de Derin Design koleksiyonunu oluşturan diğer işlerin ayağa kalmasıyla ilgili yaptığım art direktörlük çalışmalarım benim için önemlidir. 1999 senesinde tasarladığım ve üretilen ilk tasarımım olan Flat Sofa'nın ise bende apayrı bir yeri var. Mobilya tasarımı ve Derin Design art direktörlüğü benim heyecanla uğraştığım mesleğim. Hayatımın sonuna kadar bu mesleği devam ettirme niyetindeyim. Bugünlerde playlistimde Real Estate'in yeni albümü Atlas var en ön sırada. Morrissey'in yeni şarkılarını dinliyorum. Silversun Pickups Panic Switch ve Lykke Li Gunshot şahane parçalar. Sia, Bloc Party, Dirty Vegas, Klaxons, Beach House. Karışık bir listem var. Önümüzdeki dönemde yayımlayacağım şarkıların demolarını ve yayımlanma sıralarını belirledim. Sadece doğru prodüksiyonlarla ele alınmayı bekliyorlar. Bugünlerde de belirlediğim sıralamanın aralarına sızabilecek yeni şarkılar yazıyorum. Şarkı yazmak her zaman hayatımın bir parçasıydı. Küçüklüğümden beri bu konuya olan ilgim kapalı bir odada gerçekleşti. Son beş senedir hazırladığım demoları Soundcloud'dan paylaşmaya başlamıştım. Geçtiğimiz sene artık daha fazla içimde tutamadım. Armaggan'daki sergide ilk şarkı tanıtıldıktan sonra iTunes, Deezer, Spotify gibi platformlarda resmi olarak yer aldı. Derin Design'dan dolayı çok yoğun olan programımın içinde müziğe de yer ayırmak zor olmadı. İnsana çok istediği kolay gelir. Bir şekilde organize olabiliyorum. Hayat neşemi artırıyor yazdıklarımın dinleniyor olması. Yazdıklarımın özündeki temel fikir ''hiçliğin neşesi'' olarak niteleyeceğim duygu durumundan çıkıyor. Evrenin insana olan kayıtsızlığını sindirmiş ve bunu hakikatten yine de buruk bir neşe çıkarma çabası olarak da görebiliriz şarkılarımı. En son 2003 ya da 2004 senesinde CD aldım. Müziği tamamen dijital yöntemlerle dinliyorum. Sia'nın son albümü 1000 Forms of Fear'ı aldım iTunes'tan. Les Inrockuptibles dergi olarak takip ettiğim yayın. Onun dışında internette doğaçlamalı bir biçimde yenilikleri izliyorum. Yeni Zelandalı Broods isimli ikilinin müziğine şans verin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/05/cerkes-koyleri-denef-huvaj/", "text": "Biliyorum ki bir çoğunu çok ıssız ve yıkık bulacaksınız fotoğrafların. Bazıları içinizde bir yeri kıpırdatacak. Kiminiz özlem duyacaksınız birçok şeye. Tam da hissettirmek istediğim bu çünkü. Yazları toplanıp oyunlar oynadığımız, komşu köylere düğünlere, söyleşilere gittiğimiz köylerimiz çok yalnız kışları. Karpuz tarlalarına geceleri macera olsun diye girdiğimiz amcalarımız çok daha yaşlı. Sokağın bir başında yollarını kesmeyelim diye beklediğimiz dedelerimiz öleli çok oldu. Kendi derelerini kurutan fabriklarda çalışan çocukluk arkadaşlarımız ekmek mücadelesinden başka bir şey düşünemiyor şimdi. Aslında kim olduğumuzu keşfettiğimiz, her bir yerinde çocukluğumuzu bıraktığımız, anneannelerimizi, babaannelerimizi emanet ettiğimiz toprakları çok yalnız bıraktık. Kendimizi büyük şehirlerde var etmeye çalışırken aslında en temiz, en biz halimizle var olduğumuz yerleri bir köşede öylece unuttuk. Kafkasya'daki köylerine geri dönenler oldu. Dönemeyen yaşlılarımızın ağzından dinledik hikayelerini geride kalan topraklarının. Ellerine geçen her fotoğrafı, her tabloyu asıp salonlarının en gösterişli yerine, akıllarında kalan ezgilerini mırıldandılar uykuya yollarken bizi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/07/kampcinin-hayatta-kalma-rehberi-vol-iii/", "text": "Serinin önceki yazılarında bahsettiğimiz gibi, şekillenen seyahatiniz ve hazırlanan çantanızın ardından, sıra kendinize en mantıklı rotayı seçmeye ve en güvenli biçimde seyahat etmeye geldi. Rota planlamak, hangi uzunlukta yolu ve hangi tip bölgeyi kullanarak gitmek istediğiniz yere ulaşacağınızı belirlemek anlamına geliyor. Tahmini varış süreniz, yol boyunca ihtiyacınız olan malzemeler, güvenliğiniz için yanınızda taşımanız ve yapmanız gerekenler bu yazının ana konusu. Seyahatinizi planlarken, sırtınızdaki çantayla günde kaç saat yürümeye dayanabileceğinizi, kamp yapacağınız yere araçla mı ulaşabileceğinizi yoksa aracınızı bırakarak mı ulaşabileceğinizi, eğer öyleyse bu ulaşımın ne kadar süreceğini bilmeniz gerekiyor. Kamp alanınıza gece çökmeden ulaşabiliyor musunuz yoksa geceyi önceden başka bir yerde mi geçirmeniz gerekiyor? Bütün bu soruların cevabını bilmeden yapacağınız her seyahatin sonu hüsran olabilir. Güvenli topraklardan -evinizden- çıkmadan oturun ve önünüze haritanızı açın. Konaklayacağınız bölgede yapacağınız basit bir tırmanmayı bile planlamalısınız. Gezineceğiniz topraklardaki hudutları bilmeye özen gösterin. Elinize keçeli bir kalem alın ve harita üzerinde işaretlemeler yaparak seyahatinizi kurgulayın. Cetvel ve haritanızın ölçeğini kullanmak, gerçekçi seyahat mesafeniz hakkında sizi en yakın sonuca ulaştıracaktır. Tahmini varış süreniz için ufak bir hesaplama yapmanız gerekecek. 1,5 km yolu, 20 dakikada yapacağınızı varsayarak tahmini varış sürenizi hesaplayabilirsiniz. Eğer seyahat edeceğiniz bölge engebeliyse, saatte 4 km yol alacak gibi hesaplamanız aşağı yukarı doğru olur. Yükseğe çıktığınız her 150 metre için, önceden hesapladığınız varış süresine ekstradan 20 dakika eklemeniz gerekiyor. Bütün bu hesabı yaparken kendinize 15'er dakikalık küçük molalar verip bunu da hesaba katmalısınız. Tabii ki bu her saat başı duraklayacağınız anlamına gelmiyor. Örneğin 5 saatte yürüyeceğiniz bir mesafe, molalarla beraber 6 saat 15 dakikada tamamlanmış olacak. Zor bir arazide ağır bir çantayla mı yürüyorsunuz? Hava şartları sıcak veya nemli mi? Eğer öyleyse dinlenme periyodlarınızı sıklaştırmanız gerekebilir. Bu şartlarda varış süreniz uzayacak olsa da 40 dakikada bir vereceğiniz 15 dakikalık mola ile varacağınız yere haşatınız çıkmadan ulaşabilirsiniz. Aynı durum kar yağışlı ve bol rüzgarlı hava şartları için de geçerli. Rota ve varış sürenizi planlamanız, o süre boyunca yanınızda neler olması gerektiğini de belirleyecek. Gideceğiniz yere aynı gün içinde varamıyorsanız, çadır gibi elzem ihtiyaçlarınız olacak. Her zaman olabilecek en kötü senaryoyu düşünüp, ona uygun malzemeleri yanınızda bulundurmanız gerek. Daha fazla detay için bir önceki yazıda çantanızda olması gereken malzemeleri inceleyebilirsiniz. Yollarda geçireceğiniz gün sayısına göre ihtiyacınız olan miktardaki yemeği de yanınızda bulundurmanız gerek. Yetişkin bir insanın günlük ortalama kalori ihtiyacının en az 2200 kal. olduğunu düşünürsek, beslenme çantanızı bu değere yakın yiyeceklerle doldurabilirsiniz. Açık havada sarfedeceğiniz efor ve temiz havanın da etkisiyle bu oran 3.000 kaloriye kadar çıkabilir. Sizi tok tutacak ve enerji verecek, taşıması kolay ve bozulmayacak yiyecekler öncelikli tercihiniz olmalı. Örneğin fındık, kurutulmuş meyve, çekirdek, kraker, fıstık ezmesi, çikolata ve konserveler gibi. Pişmiş veya sıvı gıdalar seyahat sırasında tüketmeniz için uygun olmayacaktır. Güvenli seyahat denince bazı spesifik kurallar var. Örneğin asla çölde susuz seyahat etmemek veya ormanlık bir alanda araba ile seyahat ederken yedek lastiğiniz olmasını ihmal etmemek gibi. Büyük bir timsahı beslemeye kalkmamanızı da şiddetle tavsiye ederiz! Bunları zaten biliyorsunuz ama biz yine de hatırlatalım. İşaret fişeğiniz olsun ve nasıl kullanacağınızı bilin. Seyahat planınızdan ve tahmini varış sürenizden mutlaka sizden başka en az bir kişinin daha haberi olsun. Hastalık, kaza, boğulma veya kaybolma gibi durumlar için mutlaka bir acil durum planınız olsun. Eğer grupça seyahat ediyorsanız, herhangi birinin kaybolmasına veya ayrılmasına karşı önceden planlanmış bir acil durum buluşma yeriniz olsun. Eğer grupça seyahat ediyorsanız, herkesin çantasında acil durum yemeği, kibriti ve ilk yardım kiti olduğundan emin olun. Gideceğiniz bölgedeki hava durumunun nasıl olacağını öğrenin. Gideceğiniz bölgede yaşayan yerli tehlikeli hayvanlar var mı? Varsa onlardan nasıl sakınacağınızı öğrenin. Gideceğiniz bölgedeki hangi yılan, balık, böcek ve bitki zehirli öğrenin. Gideceğiniz bölgede yetişen, yenilebilir olduğundan emin olduğunuz yiyecekleri bilin. Acil gereklilikler durumunda kendinize alternatif bir rota çizin. Mevsim şartlarına uygun, sizi sıcak ve kuru tutacak kıyafetler seçin. Bulunacağınız araziye ve yapacağınız aktivitelere uygun ayakkabı giyin. Yola çıkmadan önce güneş kremi uygulamayı ihmal etmeyin. Hava karlı bile olsa! Serinin bir sonraki yazısında pusula, harita ve GPS'inizi nasıl kullanacağınızı ve nelere göre kamp alanı seçeceğinizi anlatacağız."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/08/japonyadan-gormeniz-gereken-10-muhtesem-kultur-mirasi/", "text": "Bildiğiniz üzere Dünya Mirasları programı, UNESCO tarafından belirlenen ve tüm dünyada öncelikli olarak korunması için çalışmalar yapılan kültürel ve doğal varlıkların bir listesi. 1972'de başlatılan program, evrensel değere sahip olağanüstü güzellikteki mekanları Dünya Mirası olarak ödüllendirip, korumak üzerine kurulmuş. 160 ülkede bulunan yüzlerce bölgenin listesi giderek büyüyor ve bunların içinde Taç Mahal, Özgürlük Anıtı, Londra Kulesi, Çin Seddi, Mısır Piramitleri gibi birbirinden farklı yer var. Kültürel ve doğal olarak ikiye ayrılan listeye girebilmenin kriterleri temel olarak dört maddeden oluşuyor: Otantik olma, iyi korunma, iyi işletilme ve ulaşılabilirlik. Biz bu yazıda, Japonya seyahatimiz için hazırladığımız notları derleyerek 10 muhteşem yeri seçip, sizinle paylaştık. Sadece Kyoto'da bile 17 kültürel miras bölgesi olduğunu düşünürseniz; bunları elemenin gerçekten ne kadar zor iş olduğu daha aşikar olacaktır. İşte Japonya'dan Dünya'ya emanet 10 muhteşem kültür mirası! Hiçbir yer, Japonya'yı Itsukushima kadar iyi özetleyemez. Tapınağın Şinto kapısı, artık ikon haline gelmiş bir resim sunar; geleneksel Japon mimarisiyle doğasının muazzam birlikteliği. Formlar, renkler ve kompozisyon öyle güzeldir ki burada, mekanın hassasiyeti ve kutsallığını görür görmez hissedersiniz. 1996'da Kültür Mirası listesine giren mekan, mimari ile doğayı en güzel şekilde birleştirdiği için emsalsiz güzellik olarak taçlandırıldı. Miyajima adasında bulunan Şinto tapınağında koridorlarla birleşen 56 ahşap yapı var. Hiroşima'dan Miyajimaguchi'ye 25 dakikada trenle ulaşabilirsiniz. Sonrasında 10 dakikalık feribot yolculuğu ve 15 dakikalık yürüyüş sonucunda bu güzelliğe kavuşacaksınız. Ayrıca yeterli paranız varsa 55 dakikalık yolculukla direk Barış Parkı'ndan kalkan bota da binebilirsiniz. Turist sezonunda sabah 6:30'dan akşam 17:40'a kadar açık olan mekan için giriş ücretli. Bilgi almak için; Miyajima Tourist Association (0829) 44 0066 ve ücretsiz rehberlik için taif@fureai-ch. ne. jp gerekli iletişim bilgileri. Simetrik karlı zirvesiyle Fuji dağı Japonya'nın ikonik bir sembolü. Antik zamanlardan bu yana azametiyle yükselen dağın zirvesi, o günden bu güne tüm Japonların bir kez olsun doruklarına ulaşma isteğiyle yanıp tutuşmasına neden olmuş. UNESCO mirasına girmeden önce doğal güzellik klasmanında değerlendirilmesi beklenen Fuji Dağı, çevresel problemler ve Japon ulusunun gözündeki anlamı nedeniyle tekrar oylamaya alınarak Kültürel Miras olarak sınıflandırılmış. Dini anlamı ve sanatsal önemi düşünüldüğünde Fuji'ye daha azını vermek, zaten haksızlık olurdu. 2013'te sanat ve inancın kaynağı olarak miras listesine giren dağın Shizuoka ve Yamanashi bölgelerinde 25 gezilebilir alan bulunuyor. Bunlara 3,776 metrelik zirve bölgesi, 8 tapınak, arınma kaynakları, 5 göl, bizdeki kervansaray kültürüne benzer ahşap konaklama evleri, mağralar ve bir şelale de dahil. Tokyo merkezden trenle, 90 dakikalık bir yolculuk yaparak Fujisan istasyonuna ulaşabilirsiniz. Fujiyoshida kasabası Fuji'nin büyüklüğü içinde kaybolmak için mükemmel bir başlangıç noktası olur. Eğer araçla gezecekseniz, toplam 10 duraklık 4 ana rota içinde dolaşmak ortalama 4-8 saat arası yol yapmanız demek. Bu nedenle gündoğumunu görmek için bir gece kalabilirsiniz. Tüm alanı gezmek için 2 günlük sürüş yeterli olacaktır. Tabii ki araziye uygun kiralık araç en iyi seçenek. Görülecek alanların çoğu kamuya açık ve ücretsiz. Fakat tırmanış için ücret ödemeniz gerekebilir. Daha fazla bilgi için Shizuoka Dünya Mirası ofisini (054) 221-3746 ya da Yamanashi Dünya Mirası ofisini arayabilirsiniz: (055) 223-1316. Kawaguchi gölü bölgesinde gönüllü rehberlik için ysgg_office@yahoo. co. jp adresinden bilgi alabilirsiniz. Hiroşima'nın yıldönümünde yazılan bu yazıdan yıllar önce, 6 Ağustos 1945 sabahı 8'i çeyrek geçe, dünyanın ilk nükleer bombardımanı meydana geldi. Patlama Hiroşima'nın en merkezi yerinin 600 metre üzerinde gerçekleşti ve tüm bölgeyi haritadan sildi. Bu korkunç yıkımdan ayakta kalan tek yapı, sonrasında Genbaku Dome / Atom Bombası Kubbesi olarak bilinen binanın iskeletiydi. 1966'da bölgenin yönetimini geri alan Hiroşima Şehir Konseyi bu yapıyı bir anıt olarak saklama kararı aldı. Ve 1996'da, insanoğlunun yok edici yanının bir yansıması olarak, dünya barışını sembolize etmesi için Dünya Mirası listesine alındı. Japonya'nın Samuray çağından geriye kalan 20 şatosu içinde, Himeji en büyük ve en iyi korunmuş olanı. 2 avlusu, 83 yapısı, 6 katlı kulesiyle oldukça büyük bir askeri bina. Sofistike bir tasarımla, savunma ve sanatı birleştiren şato, ismini uçmakta olan bir kuştan alıyor. Devasa hacmine rağmen doğa ile son derece uyum içinde olan mekan, basit malzemeler kullanılarak yapılmış zaten; ahşap, taş, su ve kil. 1993'te Miras Listesi'ne giren yapı, fonksiyon ve estetiğin kardeşliği gibi adeta. Himeji'den 15 dakikalık yürüyüşle ulaşabileceğiniz şato için giriş ücreti ödeyeceksiniz. Ayrıca himejitourkashinoki@gmail. com adresine mail atarak, ortalama 90 dakika süren tur için rehberlik hizmetleri hakkında bilgi alabilirsiniz. Orta Japonya'nın derinliklerinde, dağlarının arasındaki bu köyler Gassho Zukuri yani, dua eden el evleri ile meşhur. İsmini dua eden bir Budist'in ellerini hatırlatan meyilli çatılardan alıyor. Kışın epey fazla yağan karın ağırlığını taşımak için böyle tasarlanmışlar. Zaten köyler, Japonya'nın en karlı bölgelerinde... Yüzde 95'i dağlık olan alanda, köy sakinlerinin hayatı dış dünya ile neredeyse tamamen kopmuş durumda. İdare edebilmek için, her anlamıyla kendine yeten bir yaşam tarzı geliştirmişler. Bu nedenle zaruri olan şeylerin dışında fazla birşey yok. Tarihi köyler1995'te Dünya Mirası'na girmiş. Kiralık arabayla gezilmesi elzem olan bölgeye, çok mecbur kalırsanız Takayama'dan otobüsle 50 dakikada, Kanazawa'dan 75 dakikada ulaşabilirsiniz. Bilgi için turizm ofisine (05769) 6-1311 nolu telefondan; ya da hidatio@hidanet. ne. jp adresinden ulaşabilirsiniz. Kiyomizu, Kyoto'nun turistler için cazibe merkezi. Olağanüstü mimarisi, harika manzarası, aşk tapınağı ve saf su kaynağı ile mutlaka görülmesi gereken bir yer. Dar sokaklar, dükkanlar, yaşam alanları bölgenin antik zamanlardan gelen sosyal atmosferini sürdürmesine yardımcı olmuş. Bu nedenle Dünya Mirası'na girmesi bir sürpriz değil. Eğer ziyaret edecekseniz, en iyi zaman dilimi sabah 6. Gündoğumunu sakın, ama sakın kaçırmayın. Kita-Hosso'yu ve Otowa kaynağının manzarasını izleyin. Jishu'yu ziyaret edin. Buraya gelebilmek için Kyoto'dan 15 dakikalık otobüs yolculuğu ile Kiyomizu-michi ya da Gojo-zaka'ya ulaşıp, 10 dakika yürümeniz gerekiyor. Keihan hattından gelirseniz yürüyüşünüz 2 kat uzun sürer. 6:00-18:00 arası açık ve giriş ücretli. Japonya, 1603-1867 arasında Edo'da yaşayan Tokugawa komutanları tarafından yönetiliyordu. Burası da onların Kyoto'daki merkeziydi. Varlığıyla yakınlardaki imparatorluk sarayına Tokugawa'yı hatırlatıp, kalıcı bir mesaj veriyordu. Askeri açıdan değil belki ama, dekoratif açıdan olağanüstü güzellikler taşıyan bu şatonun dili olsa, Tokugawa jargonuyla Japonca konuşurdu herhalde... 3 temel alandan oluşan şatoda Ninomaru sarayı, Hinomaru kompleksi ve dairesel bahçeler var. Kyoto'dan 9, 50, 101 nolu otobüslere binerek 20 dakikada ya da taksiyle 15 dakikada buraya ulaşabilirsiniz. 8:45 16:00 arası açık, Temmuz ve Ağustos'ta ise Salı günleri kapalı. (075) 841-0096 no'lu telden bilgi alabilir, azami 2 saat sürecek ziyaretiniz için rezervasyon yaptırabilirsiniz. Mart-Nisan arası 400'den fazla kiraz ağacının çiçek açmasını, Ağustos'un başında da Tanabata Festival'ini burada görmenizi öneririz. Ekim'de de minik bir şato festivali var, hiç olmadı onu yakalarsınız. Burası da Japonya'nın ikonik yerlerinden biri ve kasrın altın silüeti gerçekten dünyaca ünlü. Hala işleyen bir Zen tapınağı olduğunu öğrenince biz de çok şaşırmıştık. İçinde harika bir havuz ve dua alanları bulunduran mekanın resmi adı Rokuon-ji; yani Geyik Bahçesi Tapınağı. Ama siz, Kinkaku'ya gitmek istiyorum diyerek Kyoto'dan 101 veya 205 nolu otobüslere binebilirsiniz. 50 dakika sonra Kinkakuji-michi istasyonunda inecek, metroya yürüyecek, Kitaoji'de metrodan çıkacak ve 10 dakikalık bir taksi yolculuğu daha yapacaksınız. Ama 1 saatlik bu ziyaret, yaptığınız uzun yolculuğa kesinlikle değecek. Giriş ücretli, ziyaret saatleri de 9:00 17:00. Ryoan-ji zaten taşlı bahçe anlamına geliyor, ama orada kesinlikle bundan fazlası var. Aristokratik bir hayat sürülmesi için asilzadelere göre inşa edilen mekanda çok geniş bir havuz var ve yerleşkenin muhteşem manzarası da buğulu kuzey tepelerini kapsıyor. Daha sonra Zen tapınağına çevrilen mekan, 1500'lerde usta tasarımcı Saomi tarafından elden geçirilmiş, 1797'de yaşanan büyük yangın sonucu da bugünkü halini almış. Kyoto'dan 101 ve 205 no'lu otobüslerle 40 dakikada ya da 20 dakikalık yürüyüşle Kinkaku-ji'den ulaşabilir, giriş ücretini ödedikten sonra 8:00 17:00 arasında 90 dakika boyunca ziyaret edebilirsiniz. Bize göre en iyi saat ya sabah çok erken, ya da akşama doğru. Kyoto'nun Kuzeydoğu'sunda olan bu kasr, Kuzeybatı'sındaki Altın Kasr'ın kurucusunun torunu tarafından inşa edilmiş. Onun ölümü ardından Zen bahçesine çevrilen mekan, oldukça sanatsal bir anlayışla, selefini yaad etmek için yaptırılmış. Altın kardeşinin gümüş yoldaşı olan bu mekanda, muhteşem bir manzara ve havuzlar yine sizi bekliyor. Rinzai Zen tapınağı, Hondo koridoru da mutlaka görülmesi gereken yerleri. Kyoto'dan 5, 17 ya da 100 no'lu otobüslere binerek 40 dakikada ya da Shimogamo bölgesinden 10 dakikada taksiyle ulaşabilirsiniz. Nanzen-ji'den buraya yapacağınız yarım saatlik yürüyüşe de filozofun yürüyüşü deniyor, ki yol için oldukça iyi bir alternatif. Giriş yine ücretli ve 1 saat kadar kalabiliyorsunuz. 8:30 17:00 arasında gerçekleştirebileceğiniz ziyareti, hele ki Altrın Kasrı da gördüyseniz sakın ihmal etmeyin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/08/muthis-gorunen-minimalist-bir-oyun-geliyor-shelter-2/", "text": "Shelter'ı belki hatırlarsınınız; en az ikincisi kadar güzel görünen, oynayan herkeste yeni ufuklar açan sanatsal bir oyundu. Bağımsız oyun yapımcısı Might and Delight'ın bu yaratıcı projesi, şimdi daha da etkileyici görünen grafiklerle ikinci aşamasına geçiyor. Oynanış dinamikleri açısından oldukça minimalist olan bu oyunun tek amacı var; o da avlanmak ve yuvaya dönmek. İşte karşınızda Shelter 2! Shelter 2'de ilkinden farklı olarak tüm mevsimlersel etkiler de olacak; Bahar, Sonbahar, Kış ve Çöl Sıcağı! Fakat mevsimler arası geçişin nasıl gerçekleşeceği ve bunun oynanışı nasıl etkileyeceği henüz belli değil. Yavrularını yaşatmaya çalışan anne Lynx'in macerası gerçekten çok güzel görünüyor. Oyunun çıkmasını sabırsızlıkla bekliyoruz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/09/6652/", "text": "New York'taki işini bırakıp, dedesinin anısına Avustralya'da ziyaret etmiş olabileceği yerlerin peşine düşen Dave Tomkins, fotoğraflardaki yerleri bulup onların bugünkü hallerini de çekmeyi planlıyor. Topladığı ipuçlarına göre seyahat edeceği yerler arasında İsviçre, İtalya, İsrail, Hong Kong ve Singapur da var. Blog'u üzerinden yayınladığı 50 fotoğrafın çekildiği yerlerle ilgili bir fikriniz varsa ona buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/12/ayin-ucuncu-pazari/", "text": "Mitte, Kadkıköy'deki atölyesinde alt katında ahşap eşyalar üretilen, üst katında film izlenen, kuzinesinde kestane pişen, hem bir şeyler satın alabileceğiniz hem de atıştırabileceğiniz butik bir kafe, vintage mağaza ve atölye. Mitte'nin dediğine göre: Hasırcıbaşı'nın ünlü kedilerini seviyor, sürreal market köşesinde satılık ikinci el objeleri yeni sahipleri ile buluşturuyor, müzik dinliyor, kahve içiyor, t-shirt deniyor, kahvaltı ediyor, Bu çılgın kahvaltıdan sonra da bir kahve iyi giderdi. diyor, kahve içiyor, her ay kurulan pazarda limonata yudumluyor ya da kısacası canları ne isterse onu yapıyorlar. Exit-Music'in neredeyse her aradığınız bulabileceğiniz plak koleksiyonu ve Plak temizleme servisi. Mersin'de köylü kadınlara istihdam yaratmak için başlatılmış bir proje: Annemin Kilimleri. -Kartlar, stickerlar, baskilar, sanatci kitaplari ve seramikler icin 49/50 ya da bildiğimiz ismi ile Bakkal, -Atmak, tutmak, çevirmek, yeni şeyler keşfetmek ya da keşfettiklerini geliştirmek kısacası eğlenmek isteyenler için birinci ve ikinci el juggling aletler (Contact ball, devil stick, diabolo, poi, hulahoop, unicycle, 3 top) ile Bacci Juggling Dükkanı, Leziz yemekleri, reçelleri ve sosları ile hey chef! Mitte'nin marangozhanesinden talaşı üzerinde taze ürünler, Mitte Limonata, meyve salatası ve yiyenlerin asla pişman olmayacağı belki de daha önceden niye hiç yemedim ki diye pişman olabileceği Arnavut tatlısı trileçe de cabası."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/12/duvarlarin-dili/", "text": "Duvarların dili olsa herhalde Graffiti'ce olurdu. Dünya üzerinde sanatını duvarlar üzerinden milyonlara ulaştıran pek çok değerli sanatçı, Pera Müzesi'ndeki Duvarların Dili isimli sergiyle İstanbul'un duvarlarını boyuyor. Roxane Ayral küratörlüğünde gerçekleşecek olan Duvarların Dili, Amerika, Almanya, Fransa, Japonya ve Türkiye'den 20'nin üzerinde Graffiti sanatçısını konuk edecek. 13 Ağustos-5 Ekim arasında gerçekleşecek olan sergi, sokak sanatı çapında Türkiye'nin en kapsamlı sergisi olarak anılıyor. Sergide, öne çıkan sokak sanatçılarından Futura, Carlos Mare, Cope 2, Turbo, Wyne, JonOne, Tilt, Mist, Psyckoze, Craig Costello, Herakut, Logan Hicks, C215, Suiko, Evol, Gaia, Tabone, Funk, No More Lies gibi isimlerin işleri yer alıyor. Sergiye katılan sanatçılar, şimdiden şehrin duvarlarını boyamaya başladılar bile."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/14/kim-lauren-bacall/", "text": "Hollywood tarihine öldürücü bakışlarıyla adını kazımış olan, hatta Marilyn Monroe ile karşılaştırılan oyuncu Lauren Bacall, 89 yaşında geçirdiği felç nedeniyle dün hayata veda etti. Kariyerine 1940 yılında model olarak başlayan Bacall, doğal güzelliğiyle ve çekiciliğiyle ünlü yönetmen Howard Hawks tarafından keşfedildi. Sinema hayatına, ilk kez To Have and Have Not (1944) filmiyle başladı. Filmdeki rol arkadaşı ve o zamanlar evli olan gelecekteki eşi Humphrey Bogart ile de böylece tanışmış oldu. Mutlulukları, Bogart 1957 yılında kanserden hayatını kaybedene dek sürdü. İki çocuğu olan çift, beraber To Have and Have Not (1944), The Big Sleep (1946), Dark Passage (1947) ve Key Largo (1948) filmlerinde rol aldılar. 1997'de Barbra Streisand'ın ünlü filmi Mirror Has Two Facesde Hannah Morgan karakterini canlandıran yıldız, bu filmdeki performası ile Oscar'a aday oldu. Bogart'ın ölümünden 4 yıl sonra evlenen ve boşanan Lauren Bacall, Hollywood'daki şaşalı hayatını bir kenara bırakıp New York'a taşındı ve zaman zaman Broadway ile West End'deki gösterilerde sahne aldı. Sahnedeki boğuk ses tonu ve karakteristik yüz hatları onu her zaman saygı dıuyulan ve unutulmayacak olan sanatçılar arasına sokmayı başardı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/15/corinne-hotel-cukurcuma/", "text": "Çukurcuma'daki Turnacıbaşı Caddesi'nin üzerindeki Corrine Hotel, açıldığı günden beri Çukurcuma'ya ihtiyacı olan o yeniliği ve modernliği gerek mimarisiyle gerek dinamizmiyle kazandırmayı başarmış. Özellikle turistler için oldukça avantajlı bir lokasyonda olan Corinne Hotel, özel günlerini şehirden uzaklaşmadan geçirmek isteyenler için de mantıklı bir alternatif. Corinne Hotel'in binası, 1911 yılında zamanın en ünlü mimarlarından Mimar Kemaleddin tarafından neo-klasik Osmanlı tarzında inşa edilmiş. Uluslararası üne sahip Mimar Kemaleddin'i, 20 Türk Lirası'nın üzerindeki resminden hatırlarsınız. 3. Vakıf Han olarak tasarlanan bina, 100 yıl sonra butik otel olarak kullanılmış. Bina, adını Mustafa Kemal Atatürk'ün 2. Dünya Savaşı sırasında mektuplaştığı, Çukurcuma'da yaşayan opera sanatçısı Madam Corinne'den alıyor. Corinne Hotel, otel olmadan önce son döneminde Osman Yağmurdereli'nin film platosuymuş. Birçok film dizi ekibini ağırlayan bina, Yılan Hikayesi ve Av Mevsimi gibi yapımlara da ev sahipliğinde bulunmuş. Memoli'nin oturduğu Mimoza Apartmanı Corinne Hotel'in ta kendisi. Otel, özellikle terasıyla Sultanahmet, Süleymaniye, Beyazıt Camii, Aya Sofya, Galata Kulesi ve Prenses Adası gibi tarihi yerleri gördüğü için de birçok insan tarafından tercih ediliyor. Bir İstanbullu olarak Nasılsa biliyorum. dediğiniz yerlerin manzarasını, bir de kuşbakışı görüp tekrar tekrar keşfetmenizi tavsiye ederiz. Otelde, üzerinde Osmanlı'dan kalma mühürü duran tuğlaların arasından geçerek, hiç değiştirilmemiş mermer merdivenlerinden çıkarak odanıza ulaştığınızda o modern yapının içinde kalmış, korunmuş maneviyat kendini çokça hissettiriyor. Odaya girdiğinizde beyaz ağırlıklı dekore edilmiş iç mekanı, yüksek tavanı, ahşap döşemesi ve aydınlık atmosferiyle oda gözünüze oldukça Avrupalı gözükecek. Bu hissiyatta yanılmadığınızı şampuan seçiminden, bornoz ve terlik kalitesine kadar hiçbir şeyden kaçınmadıklarınızı gördüğünüzde emin olacaksınız. Corrine Hotel, ismini daha sık duyduğumuz birçok otelden dekorasyon ve aksesuar kalitesi olarak oldukça önde desek yalan olmaz. Şehrin göbeğinde oluşu da gürültü açısından sizi korkutmasın. Klimalı odalarda, aralanmış bir pencereye ihtiyaç duymayacağınız için dışarıdan gelen gürültü sizi rahatsız edecek boyutta olmuyor. Misafirlerine bol çeşitli açık büfe kahvaltı sunan Corinne'in bir de restoranı var. Corinne Brasserie adıyla faaliyet gösteren restorana, hem otelin içinden hem de dışarıdan giriş var. Corinne'in restoranı, otel gölgesinde kalamayacak kadar iddialı bir menü ve lezzetli tatlara sahip. Bizim tercihimiz Kestane Mantarlı Risotto ve Milano Pizza'dan yana oldu. Fakat aklımızdaBir dahaki sefere denemeliyiz dediğimiz yemekleri düşünerek oradan ayrıldık. Otel müdürü Kartal Bey'e bize verdiği bilgilerden ve kusursuz misafirperverliğinden ötürü teşekkür ederiz. Corinne, artık İstanbul kaçamaklarımızın risksiz adresi. Adres: Turnacıbaşı Caddesi Ayhan Işık Sokak No: 41 34433 Beyoğlu, İstanbul."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/16/bagimsiz-kitap-alisverisi-bookserf/", "text": "Bağımsız bir ödünç kitap alışveriş platformu olan BookSerf, kitapseverlerin kitaplarını birbirlerine ulaştırmasına olanak sağlıyor. Bir web sitesi üzerinden gerçekleşen platformun kurucuları Erbil Sivaslıoğlu ve Kerem Güneş. BookSerf aracılığıyla yeni kitaplar keşfedebilir, kitaplarınızı başkalarıyla paylaşabilir ve başkalarının kitaplarını ödünç alabilirsiniz. BookSerf, özellikle İngilizce kitap değiş tokuşu ile birçok kitapseverin İngilizce kaynak sorununa derman olacak gibi. Sistemin içine girebilmek ve bir BookSerf üyesi olabilmek için yapmanız gereken BookSerf'in web sitesine kaydolup, kişisel kütüphanenizi sisteme eklemek ve kaynaklarınızı başkalarıyla paylaşıma hazır hale getirmek. Diğer kullanıcıların profillerinden paylaşmaya hazır oldukları kitaplarını takip edebilir, kitapların altına yorum yazarak kitabın sahibi ile doğrudan iletişime geçebilirsiniz. Kullanıcıyla kitabı nerede, nasıl ve ne zaman alacağınızı anlaşıp, iki haftalığına kitaba sahip olmuş oluyorsunuz. Artık bulması zor veya bulunsa bile çok pahalı olan İngilizce kaynaklara ulaşmanız çok daha kolay. BookSerf ile buradan tanışabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/16/kim-eran-gilat/", "text": "İsrail doğumlu Eran Gilat, bir nörolog ve aynı zamanda yeni hevesi peşinde koşan hırslı bir fotoğrafçı. Geçen yıllarla birlikte kendisini natürmort fotoğrafçılığa başlamış halde bulan Gilat, fotoğraflarında klinik araştırmalarından ve tıbbi deneyimlerinden ilham alıyor. Genç hekimler için tıbbi alet veya ortamları bir sanat sahnesine döndürmenin ilk başlarda çok kolay gelmeyebileceğini söyleyen sanatçı / doktor, zaman geçtikçe mesleğini farklı açıdan ele alabilmeyi başarmış. Eran Gilant verdiği bir röportajda bu deneyimini 'Bazen fotoğrafik faaliyetlerimin beni duygusal olarak rahatsız edici bölgelere taşıdığını hissediyorum.' sözleriyle ifade etmiş. Sanatçının fotoğrafları çeşitli bağlamlarda doğaçlama, bir hayli estetik ve herhangi bir operasyonda kullanılmayacak aletlerden oluşacak kadar seçiçi süreçlerden geçerek ortaya çıkıyor. Life Science ismini verdiği bu proje materyalizm, erotizm ve fanilik gibi ögeler barındırıyor. Gilat, işleriyle şiddet hakkındaki çeşitli düşüncelere de başkaldırıda bulunuyor. Fotoğraflarında kullandığı bütün organ ve hayvanları kasap veya balık pazarlarından edindiğini ve projesi için hiçbir hayvanın ölümüne neden olmadığını da belirtelim. İnsanoğlunun hayvansal davranışları üzerine eğilen kompozisyonlarında yaratıcı şiddet davranışı baskın oranda kendisini hissettiriyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/18/kim-florencia-blanco-cutuk/", "text": "Florencia Blanco Cutuk, 1971 Montpelier doğumlu bir Fransız. Fakat ailesi, Florencia doğar doğmaz Buenos Aires'in bir ili olan Bahia Blanca'ya göç etmiş. Buenos Aires Üniversitesi'nde Görsel ve Ses Tasarımı eğitimi alan Florencia, Juan Travnik'in fotoğraf workshop'larına katılarak, fotoğraf kabiliyetini geliştirmiş. 1997 yılından beri foto-röportaj üreten sanatçının, bugün Arjantin ve daha birçok ülke de sergileri gösteriliyor. Florencia, fotoğraf kariyeri boyunc birçok ödül kazanmış. Bunlardan bazıları: The Grand Prize of the Banco Provincia de Buenos Aires 2009, Best Portfolio Prize, The Latin America Prize, The Programa Trama ödülü. Painted Photos isimli serisiyle dikkatimizi çeken sanatçı, bu serisinde çocukluk yıllarından ilham almış."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/18/sendromsuzlar-ozgur-uysal/", "text": "Bi' Zamanlar isimli efsane programdan hatırlayacağınız Özgür Uysal, bir iletişimci ve aynı zamanda kalemi güçlü bir yazar. Yeni projelerini dört gözle beklediğimiz Özgür'le eğlenceli bir röportaj yaptık. Yenileniyorum aslında. Beynimdeki fazla bilgiyi boşaltmak gibi. Sonuçta hepsi stokta duruyor. Yürürken, tıraş olurken, kahvaltı yaparken, güneşin batışını, dolunayı filan izlerken hep bir şeyler düşünüyor insan. Hepimiz yapıyoruz bunu. Attın hafızaya, beyin bedava ama kullanmazsan ne işe yarar değil mi? Kimimiz resim çizerek kimimiz enstrüman çalarak aktarıyor biriktirdiği düşünceleri, ben de yazarak ana bellekte yer açıyorum. Bir nevi meditasyon gibi... Klavyenin başına oturduğumda etraf, hayat kavgası filan kalmıyor hiç kafamın içinde. Kendimi bildim bileli bir şeyler yazıyorum. Konusunun veya içeriğinin hiçbir önemi yok. Kafam yerinde olduğu sürece de yazmaya devam edeceğim ona şüphe yok. Aslında 12 Yapım Reklam ve Danışmanlık... Yani video, kısa film, reklam filmi, viral reklam filmi... Prodüksiyon anlamında her şeyi yapabiliyoruz. Üstelik iyi de yapıyoruz ayıp olmazsa söylemesi. Bunun yanında reklam kampanyası düzenliyoruz. Afiş, logo filan tasarlıyoruz. Marka iletişimi yapıyoruz. Strateji üretiyoruz. Sosyal medya hesapları açıp, dijital strateji üretip aynı zamanda yönetiyoruz. Web sitesi ve aplikasyon da yapıyoruz. Yani 12 için medya içerik üretimi konusunda Yapılamaz diye bir şey söz konusu değil. Çünkü gencecik, kafası çalışan 20 tane adam var içeride. Saat, gün kavramı olmadan çalışabiliyor hepsi. Makina gibi çocuklar sağ olsunlar. 12'nin temeli motivasyon. Öyle Sabah işe geleyim, aman bir kahve içeyim, iki dakika web'de gezeyim saatim geldi çıkayım yok. Herkes başarmak için, imza atabilmek için burada. 12'nin reklam ve dijital tarafı tıkır tıkır ilerliyor. Program tarafında ise yepyeni projeler var masada. Webisode, yani internet dizisi ayağı da olan bir talk show yapacağız. Konseptini ve senaryosunu oturtuyoruz. Yeni yayın döneminde de başlamayı planlıyoruz. Türkiye'de değil ama ABD'de örnekleri var böyle işlerin. Biz tabii ki biraz da içerisine Anadolu ezgileri ve karakterleri serpiştirip işi Türkiyeli hale getirerek seyirciyle buluşturmayı amaçlıyoruz. Şu anda olgunlaşıp pişme sürecinde. Yakında herkesin haberi olacaktır. Yaptığım her iş ayrı bir keyifti benim için. Çünkü asla tekrara düşmedim. Hep yeni bir şeyler yapmayı, bedenim zihnim el veriyorken kendimi ve sınırları zorlamayı felsefe edindim kendime. Ama en keyif aldığım iş tabii ki Bi' Zamanlar'dı. Sonuçta her yönüyle uğraştığınızda çocuğunuz gibi oluyor program. Gecesini, gündüzünü, aklını, fikrini, enerjisini veriyor insan. Her bir projede heyecanım katlanarak artıyorsa o zaman hayatımla ilgili doğru tercihi yapmışım demektir. Umarım hayatımın sonuna kadar süreç bu şekilde devam eder."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/20/fake-alien-attack/", "text": "16 Ağustos'ta Topless'ta gerçekleştirdiği canlı performansıyla ilk kez halka arz eden Fake Alien Attack, henüz çok yeni ama bir oluşum ama grup üyeleri Mercan ve Mutlu'yu müzik sektöründen zaten tanıyorsunuz. FAA, Türkiye deki pop dance new beat müziğin kapılarını açan ve tabuları yıkan Mercan Şenel'den, son yıllarda ismini oldukça sık duyduğumuz dj producer Audiophile olarak ta bilinen Mutlu San'dan oluşuyor. FAA, bu sene İstanbul'da ilk kez yapılan Boiler Room da da çaldı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/21/virginia-woolf-sergisi-londra/", "text": "1882 yılında Londra'da doğan Virginia Woolf, İngiltere'nin 20. yüzyıl edebiyat dünyasında önemli bir yere sahip. Kızkardeşi ve iki erkek kardeşiyle beraber yaşarken, ünlü Bloomsbury Grubu'nda öne çıkan bir kişilik oldu. Grubun üyelerinden Leonard Woolf ile 1912 yılında evlendi. 1917 yılında eşi Leonard ile birlikte Hogarth Yayınevi'ni kurdular. Bu yayınevinden birçok ünlü yazarın eseri yayınlandı. Woolf'lar beraberce Rodmell, Sussex'teki kır evlerinde yaşarlarken, 1941 yılının Mart ayında Virginia Woolf kendisini bir ırmağın sularına bırakarak intihar etti. Ünlü yazar, ününü romanlarına borçlu olsa da aynı zamanda birçok gazetede eleştirmen olarak çalıştı. İngiliz yazınının en önde gelenlerinden biri olan Woolf'un portre fotoğrafları ve ona ait nadir bilinen materyallerden oluşan sergisi şu sıralar Londra'daki National Portrait Gallery'de sergileniyor. Sergiyi 26 Ekim'e kadar ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/23/45lik-plak-kapaklari/", "text": "Bundan yıllar önce Türk pop müziğinin ilk zamanlarında 45'likler hep aynı ön kapakla basılıyorlardı. Zaman geçtikçe plağın içi kadar dışı da önem kazanmaya başladı ve şu anki içsiz plak kapağı fiyatlarının yüksekliğinden de anlaşılacağı gibi kapaklar oldukça önemli hale geldi. Plakla kapağın bir bütün olduğu artık yapımcılar, sanatçılar ve plağı satın alan müşteriler tarafından kabul edilmiş bir gerçek. Türk popunun ilk 45'lik plağı olarak bilinen Bak Bir Varmış Bir Yokmuş un gördüğü yoğun ilgiden sonra birçok müzik firması arka arkaya plak yayınlamaya başladı. 80'li yıllarda önem kazanan plak kapakları, bundan önce sadece 'kapak olsun da nasıl olursa olsun' mantığıyla yapılıyordu. Ön yüzü hep aynı kalan kapakların arkasında uzayıp giden bir diskografi yer alırdı. Örneğin Regal plak firması Ajda Pekkan'ın Saklambaç isimli plağını da Dünya Dönüyor'unu da aynı kapakla yayınlamıştı. Yıllar sonra önem kazanan ön kapaklar, bir nevi yeni bir sanat dalı haline geldi. Yıllarca plakçıların tezgahlarında sergilenen, adı geçince akla kapağıyla gelen plaklar Türk müzik tarihinde büyük yer etti. O zamanlar önde gelen plak şirketleri kendilerine bir yüz misali sanatçı seçmişlerdi. Örneğin Regal'in sanatçısı Ajda Pekkan, Pathe'nin ki Erol Büyükburç ve Columbia'nın ki Semiramis Pekkan'dı. Sahibinin Sesi isimli ünlü plak şirketi ise Özdemir Erdoğan, Kamuran Akkor ve Selçuk Ural ağırlıklı plaklar basıyorlardı. Diğer öne çıkan plak şirketleri Gönül Yazar'lı Arya, Sayan, Diskotür, 1 Numara, Öncü, Yonca, Nova, İstanbul, Elif, Kervan, Melodi, Yavuz, Coşkun gibi birçok plağın üzerinde görebileceğiniz firmalardan oluşuyordu. Bu firmalar sürekli yaratıcılıktan uzak, birbirlerini kopyalayan ön kapaklarla piyasaya yeni 45'likler sürüyorlardı. Kapağı kimin tasarladığı, grafiğin kimin elinden çıktığı ve kapakta yer alan fotoğrafı kimin çektiği gibi önemli bilgiler yer almıyordu. Plaklara biraz ilginiz varsa bilirsiniz; dünyanın her yerinde plak alıcıları, plak satıcılarına şu iki soruyu sorar: Plağın üzerinde çizik var mı ve kapağı ne durumda? Plak kapağı konusunda hala çok hassas olan ikinci el piyasası, plak kapağının durumunu özetleyen kelimeler bile türetmiş. Durum iyiden kötüye doğru şu kelimelerle alıcılara aktarılıyor: Mint, Excellent, Good, Fair, Poor ve Bad. Bu terimler plak kapağının fiyatlandırmasını da doğrudan etkiliyor. Bazıları için kapağın dışının hiçbir önemi olmasa da hala buna değer veren birçok koleksiyoner mevcut. Bu konuda en önemli hassasiyeti gösteren sanatçı İlhan İrem'dir. İlhan İrem önce Diskotür, ardından Yavuz Plak'tan çıkardığı 45'liklerinde hep mükemmel kapak tasarımları kullanmıştır. Bu zamana kadar önemsenmeyen arka kapağı da tasarıma dahil eden sanatçı, sonra bir üst seviyeye geçerek daha önce hiç yapılmamış üçlü kapak sistemine geçmiştir. İlhan İrem gibi Gönül Yazar da plak kapağı konusunda hassasiyet gösteren bir sanatçıydı. Arya'dan çıkan sade plak kapakları grafikerler tarafından titizlikle tasarlanmıştı. Bazı plak firmalarıysa kendi şirketlerinden çıkan filmlerin başrol oyuncularını kapağın arkasına basarlardı ve böylece satışları ikiye katlandırdı. Artık bilinçli plak üreticileri kadar, bilinçli plak koleksiyonerleri de olduğu için çizilmemiş ve düzgün kapaklı plak bulmak eskisi gibi zor değil. Birçok plak dükkanından veya internet üzerinden eski plakları bulup, satın alabiliyorsunuz. Kitsch plak kapakları, plağın en az içi kadar önemli bir unsur. Bunun farkında olan ve plakları ona göre muhafaza edip, adil fiyat biçen birçok dükkan hala var. Bundan sonraki yazımızda İstanbul'daki plakçılardan bahsedeceğiz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/24/red-bull-music-academyde-bir-turk/", "text": "Müzisyenleri geliştirme workshop'larıyla dünyanın birçok yerinde adını duyuran Red Bull Music Academy, bu yıl Tokyo'da gerçekleşecek. 15 yıldır dünyanın birçok ülkesinde gittiği her şehri birbirinden önemli müzisyenler, benzersiz konserler, enstalasyonlar ve atölye çalışmalarıyla buluşturan Red Bull Music Academy, katılan müzisyenleri bu yıl Japonya'nın başkenti Tokyo'ya götürüyor. RBMA'ye katılacak iki Türk isimden biri de Bedroomdrunk isimli grubun vokalliğini ve bass gitaristliğini yapan İpek Görgün. Toplam 30 ülkeden gelen 6000 başvuru arasından seçilen 60 kişiden biri olan İpek, şu anda İTÜ MİAM'da Sessel Sanatlar doktorası yapıyor. Bilkent Üniversitesi'nde Siyasal Bilimler okuduktan sonra Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe dalında master yapan genç sanatçı, yıllardır müzikle ve seslerle haşır neşir olmuş. Bedroomdrunk isimli avant-garde rock müzik yapan grubun yanısıra elecktro-akustik müzik yapan Vector Hugo isimli grupla da çalışmış İpek. Bunun dışında birçok yerli yabancı müzisyen ve gruplarla müzikal anlamda sürekli bir şeyler yapmaya devam etmiş. Süreyya Operası ve Aksanat'ta çaldığı performanslarla daha da geniş kitlelere ulaşmayı başarmış. Bu aralar MAX/MSP gibi ortamlarda, sesler üretiyor ve ürettiği sesleri manipüle ettiği çalışmalar yapıyor. Bunların yanında daha 'gevşek' formları barındıran, katmanlara, grenlere ve onların birbirleriyle olan ilişkilerine odaklanan bazı setler hazırlıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/26/marjorie-salvaterra/", "text": "Şimdiye kadar dünyanın birçok sanat galerisinde sergileri yayınlanan Marjorie Salvaterra, Los Angeles'ta yaşayan bir fotoğraf sanatçısı. Ödüle domayan kariyerinde Her ismini verdiği proje onun için özel bir anlam taşıyor. Yüzünü aynadan öte çeviren Salvaterra bu sefer kamerasını bir kadın olarak kendi hayatına döndürüyor. Yaş ve ırkın kadın psikolojisi üzerindeki etkilerine değinen serisinde kadınlara yalnız olmadıklarını anlatmaya çalışıyor. A pretty good wife with a great therapist, otherwise I would've screwed this one up way too many times. A mother I think this one I do best except between the hours of 6:15 and 7:30pm and certain whole days at a time. A daughter I was a pretty terrible daughter growing up. I'm starting to get the hang of it now that I'm a parent. And lastly a friend. To some, the best and to others, impossibly guarded."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/26/the-corner-shop-londra/", "text": "Bir dükkan düşünün; dışarıdan bakkal zannettiğiniz ama içine girince aslında içerideki her şeyin ambalaj değil keçeden yapılmış olduğunu gördüğünüz. İngiliz sanatçı Lucy Sparrow, Londra'nın doğusundaki Bethnal Green'de keşfettiği terk edilmiş dükkanı geçici bir sergi alanına dönüştürmüş ve kasası bile olan tipik bir İngiliz bakkalı yaratmış. Sparrow'un The Corner Shop ismini verdiği sergide, 4.000 adet keçeden yapılmış el yapımı ürün bulunuyor. Markete gittiğimizde gördüğümüz cips, dergi, sigara, çikolata, dondurma, bira gibi ürünlerin çizgi filmden fırlamışçasına yer aldığı raflardaki her şeyi internet sitesinden satın alabilirsiniz. 31 Ağustos'a kadar açık olan sergi Londa'da olacaklara duyurulur. Serginin hazırlanış süreci için Lucy'nin blogunu ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/28/ty-segall-manipulator/", "text": "San Francisco çıkışlı Ty Segall'ın garage-rock fabrikası aramıza geri döndü. Aradan çok ta zamanın geçmediğini fark ettik, belki bunu mentor gruplarından White Fence'le ortak çıkardıkları Hair albümüne borçluyuz, belki de Thee Oh Sees'in zirve yaptığı bu zamanlarda aynı sahneye sürpriz adam olarak çıktığı içindir. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da Ty Segall'ın kendi müzik yolculuğunda korkunç bir üretkenlik içinde olmasıdır. Yıllarca garage-rock müziğinin yavan ve asidik sesiyle barışamamış plak şirketleri ellerini ovuşturarak av peşine düştü. Drag City Plak Şirketi 2000'lerin başında büyük bir risk alarak stüdyo arşivini garage-rock gruplarıyla doldurdu ve bu günlerde karşılığını alıyor. 60'ların ortasında portlayan jilet saçlı baby-face grupları acaba lise balolarında yaptıkları müziğin farkında mıydı? Önde gelen plak şirketleri garage-rock adı altında müzik yapan grupların en bilindik parçalarını Nugget Compilation albümünde toplamaktan ileri gitmedi. Başlangıç noktaları garage-rock olan paravan kişilikler de bu duruma çok dayanamayıp kariyerlerine solo albümlerle devam etmek zorunda kaldı, tıpkı Stooges'dan kopan Iggy Pop veya Buffalo Springfield'dan Neil Young gibi. Ty Segall bu kuşaklar arası uzun müzik yolculuğunun en ilginç isimlerinden biri haline geldi. Retro garage-rock sahnesinin ipini eline alan Segall, akustik gitarın sert ve keskin sesinden taviz vermeyerek kotayı bir çıt yükseğe götürdü ve ayağının altından ayıramadığı pedalıyla efekt canavarlığına başladı. Bu noktada Segall'ın hikayesi de başlamış oldu. 17 parçalık yedinci solo albümü Manipulator Ty Segall severler için bir rocknroll kokteyli. Ve işin en güzel kısmı, albümün tam tamına bir saat içinde bitiyor olması."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/31/allah-las-worship-the-sun/", "text": "Miles Michaud, 3 sene önce bavulunu hazırlarken içine şunları koyacaktı: İki gömlek, iki kitap, bir pantolon, pusula, fotoğraf makinası ve genel bir Amerika haritası. Amacı ve niyeti belki de herkesin yapmak istediği bir şeydi; Üniversiteden tanıştığı yakın arkadaşı Pedrum Siadatian'ın babasından kalma karavanıyla yolculuk etmek. Üstelik yalnız değillerdi: Matthew Correia ve Spencer Dunham da fazlasıyla kırdıkları derslerini dondurup atlamışlardı arka koltuğa. Az eşya ve parayla başka arkadaşları da karavana eklenince kadro genişlemişti. Sidatian'ın Kaliforniya'da ikamet eden yazlıklarından başlamıştı yolculuk: Los Angeles'tan Meksika sınırındaki Calexico şehrine 2 gecede varacaklardı, sınır çizgisinden hiç ayrılmadan Arizona'yla Sonora şehri arasında kalan Yuma, Nogales, Naco ve Las Palomas'ı sırasıyla 1 haftada arkalarında bıraktılar. Dümdüz asfaltı çevreleyen devasal kaktüsler molalara neden oluyor, özellikle getirilen fotoğrafçı arkadaşın çekimleriyle bir başka kapı kırk derece güneşin altında tuhaf mağaralara, milyon senelik taşlara, Arizona'nın en büyük kanyon yarıklarının olduğu Antelope'taki yüksek uçurum kenarlarına açılıyordu. Birkaç haftada tamamlayacakları New Mexico ve Teksas yolculuğu şimdiden Amerika'nın kocaman egosunu uyutan çorak ve sıcak iklimiyle onları bekliyordu: El Paso'nun ölü kasabalarında benzin almak için verdikleri bir molada tanıştıkları Hispanik bir yerliden aldıkları sigarayla devam ettiler; Ciudal Juarez, ardından Teksas'a açılan akustik dünya, Del Rio, Eagle Pass, Laredo ve son olarak Meksika Körfezi'ne bakan Matamoros şehri, ucuz hediyelik, tuhaf eşyalar, tozlu ve yerli 45'lik plaklar ve köylülerin sokakta çaldıkları yerli şarkılar yolculuğun geri kalan kısmını tamamlıyordu. Karşımızda eskilerin deyişiyle gerçek bir boy band var. Hepsi yakışıklı çocuklar, güzel ve temiz giyiniyorlar, güzel yerlere seyahat edip dönüşünde o yolculuklardan çeşitli playlist, fotoğraf ve referanslarla ortamlarını süslüyorlar. En neticesinde, kariyerinin baharını yaşayan bu çocukları yakın bir zamanda Rolling Stone'un kapağında görmeyi beklemek çok garip bir beklenti olmayacaktır. Müziğin kendisi yalan söylemiyor: Zombies, Turtles ve Love gibi pop odaklı gruplar genellikle belli bir tempoya sadık kalarak araya ince gitar riff'leri ve vurmalı çalgılar ekleyerek aslında çok basit ve temel bir garage-rock denklemiyle kararsız kalan birçok gruba ilham kaynağı olmuştur. Bu kaynağı takip eden 68 kuşağı, beraberinde başlayan psychedelic müzik akımıyla tencere-kapak olmuş ve dönemin en iyi örnekleri bu zamanda çıkmıştır (66'da çıkan Jefferson Airplane ve 67'de The Doors'un ilk albümleri hikayenin istisnalarıdır). Albümün No Werewolf parçası mesela, her sene bir kez piyasalara seri volümlerle sürülen özel Halloween Nugget Compilations albümlerinde yer alan ve türün ilk örneklerini çalmış The Frantics adında bir grubun parçasıdır. Orjinali, her garage Halloween parçasında olduğu gibi bir kurt uğuldaması, cadı kahkahası veya çığlık atan kadın sesiyle başlar ve parça iki dakikadan fazla sürmez. Bu arşiv çok zengindir ve seveni için çok zevkli bir kaybolma alanıdır (bu gruplar sonraları düşük bütçeli sci-fi filmlerin müziğini yaparak prodüksiyonlara yeni bir tür sunmuştur: Halloween Nuggets: Monster 60's A Go-Go). Allah Las dinlerken palmiye ağaçlarından, sörf yapan gençlerden, uzun uzadıya devam eden uçsuz bucaksız sahil yollarından, kumsallarda sarhoş olup birbirini kovalayan kızlar ve erkeklerden bahsetmemiz çok normal. Geçen hafta single olarak sürülen Buffalo Nickel parçası, çok klasik bir Kaliforniya boy band şarkısı. Temposu yüksek bir yaz aşkını anlatan parça, tıpkı 1967'de piyasalara sürülen Good Vibrations parçası gibi toplu vokalleri ve iniş çıkışlarıyla akıllara Beach Boys'u getiriyor. Bu senenin Şubat ayında Holly isimli ikinci albümünü piyasalara süren ve Allah-Las için bir tür mentor arkadaş ve roadie görevi üstlenen Nick Waterhouse prodüksiyonluğunda hazırlanan, 2 dakikayı bile geçmeyen 501-415 parçası bir başka sörf şarkısı olarak albümde yerini almış. Yaz biterken bir yaz albümüne hazırlanmak heyecan verici bir şey. Şimdiye kadar Tijuana Panthers, Nick Waterhouse, Bass Drum Of Death ve Rhye gibi gruplar kazandıran Innovative Leisure plak şirketi albümün 16 Eylül'de piyasalara sürüleceğini açıkladı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/31/lofoten-adalari-norvec/", "text": "Hala o ada mı değil mi emin olamıyorum ama sanırım Lofoten Adaları'yla ilk tanışmam, 2007 yılında Oya Baydar'ın Kayıp Söz romanında Norveç'in ucunda bir ada tanımlamasıyla oldu. O zaman çok düşündüğümü hatırlıyorum; 'romandaki kahraman gibi İstanbul'u bırakıp, hem Avrupa'da ama hem de o kadar uzak bir yerde yaşasam acaba ben nasıl hissederdim?' diye. O zaman bu Norveç'in ucundaki ada neresidir, nasıl gidilir hiç araştırmamıştım zaten konu da oraya seyahate gitmek değil ama orada yaşayabilme yetisiydi. Hayatımda ilk defa İskandinavya'ya gittiğim 2009 senesinde ise Lofoten Adalarındayken bu hikaye tekrar aklıma geldi ve Oya Baydar'ın Norveç'in ucundaki bir ada sında olduğumu da orada fark ettim. Romanda konu gereği adadaki yalnızlık, bildiğimiz ve alıştığımız Dünya'dan farklılığı ve belli bir oranda da ürkütücülüğü ön plana çıkarılmışken, ben bu ilk seyahatimde sadece ama sadece güzelliğini düşünebildim. O zamana kadar muhakkak ki hayatımda gördüğüm en güzel yerdi ve büyük ihtimalle de halen öyle. Lofoten Adaları Oya Baydar'ın da dediği gibi Norveç'in ucunda Oslo'dan Bodo'ya uçup, oradan da tekrar 24 dakikalık bir uçuşla veya hızlı feribotla 4 saatte ulaşılabiliyor. Ben ilk gittiğimde Bodo'dan uçmuştum, adaları yukarıdan görmek hakikaten çok keyifli. Adaları tepeden görmek için eğer sadece bir yönde uçak kullanıcaksanız, bunun gidişte olmasını öneririm. Dönüş uçuşu görsel açıdan benim için daha az etkileyiciydi. Ağustos 2014'de ikinci kere gittiğimde ise feribotu kullandım. Ben şanslıydım, deniz sakindi ama denizin sakin olmadığı zamanlarda deniz tutması sorunu olanlara hiç tavsiye edilmiyor. Lofoten Adaları muhtelif bölgelere ayrılmakla birlikte, en çok tercih edilen iki adası Vestvasgoya ve Moskenosoya. Her iki adada da kalmış biri olarak, Moskenosaya'nın çoğu kaynakta dile getirilen adanın görsel olarak en güzel bölgesi olduğu düşüncesine ben de katılıyorum. Lofoten Adaları için ulaşım açısından insanlar çoğunlukla ya Bodo'da araba kiralayıp arabalı feribot ile adaya geliyor, veya imkanlar daha sınırlı olmakla birlikte doğrudan Lofoten Adaları'nda araba kiralıyor. Ben hem çok iyi bir şoför olmadığım, hem de ufacık bir aksilik de olsa seyahatim çok etkileneceği için araba kiralamıyorum. Bu hayatı büyük ölçüde zorlaştırıyor çünkü adada otobüs seferleri seyrek ve turist tercihleri değil ama adada yaşayanlara yönelik belirleniyor. Bu durum da önceden otobüs saatlerini çok dikkatli çalışmayi gerektiriyor. Bir gittiğiniz yerden dönen bir sonraki otobüs iki yer arasındaki mesafe 15 dakika olsa dahi 3 saat sonra olabiliyor. Adadaki her yerleşim arasında yürümek mümkün değil ama örnek olarak adanın en güney ucu olan A'den feribotların yanaştığı Moskenes'e bir yönü yokuş olmakla birlikte, 1 saat 15 dakikada yürüyebilirsiniz. Ada görsel olarak o kadar güzel ki, yürümeyi sevmeyen birisinin dahi yokuşa ve araba yolundan yürünmesine rağmen bu parkurdan keyif alacağını tahmin ediyorum. Adada konaklama ağırlıklı olarak rorbuer denen eski balıkçı barınaklarının modernleştirilmiş versiyonlarında yapılıyor. Buna ek olarak Lofoten Adalarının en büyük yerleşim yeri Svolvaer'de klasik anlamda oteller de var. Ben son gittiğimde Moskenesoy bölgesinde yer alan Hamnoy'da bir balıkçı barınağında kaldım. Barınağın içinde oturma alanı, çalışma masası, mutfak, banyo dahil her şey vardı ve barınak bildiğimiz İskandinav zerafetinde döşenmişti. Genelde aileler bu tür barınakları bir veya iki hafta kiralayıp, kısa dönemli yazlık ev gibi kullanıyor. Benim kaldığım bölgede bir restoran da vardı ama dikkatli olmak gerek, Lofoten Adaları'nda restoran sayısı oldukça sınırlı nerede restoran var ve saat kaçta kapanırı yine önceden tespit etmek gerekiyor. 2009 yılında Lofoten Adalarına ilk gittiğimde, üç yerleşim yeri gezip, tek bir restoran dahi bulamadığımı anımsıyorum. Lofoten Adaları ile ilgili her türlü bilgi için tıklayın. Bodo'dan Lofoten Adaları'na uçuş düzenleyen havayolu şirketi için tıklayın. Lofoten Adaları içinde otobüs seferleri tarifesi için tıklayın. Bodo'dan Lofoten Adaları'na feribot seferi düzenleyen firma için tıklayın."} {"url": "https://oldmag.net/2014/08/31/noa-ravivden-uc-boyutlu-kiyafet-tasarimi-hard-copy/", "text": "2012'de Autodesk'in davetlisi olarak Las Vegas'ta Autodesk University'e katılmıştım. O günlerde 3D Printer'lar henüz yeni yeni piyasaya giriyordu ve konferansın ana teması, fuar alanıyla birlikte Autodesk 360 -yani Cloud Computing- ve üç boyutlu yazıcılardı. MarkerBot'un daha sonra belgeseller için silah üretilen üç boyutlu yazıcısını ilk elden deneyimleme fırsatı bulduğumda büyülenmiştim. Daha o gün, bunun endüstriyel tasarımdan, tıbba, silah sanayinden, uzay teknolojilerine hemen her alanda kullanılacağı belliydi. Ve öyle de oldu. Bugün birçok tasarımcı, edinilebilir fiyatlarla satışa sunulan üç boyutlu yazıcılarla kendi tasarımlarını üretip, satıyor. Bunun bir örneği de Noa Raviv. Temelleri 80'lerde atılan üç boyutlu yazıcı teknolojisi, iki boyutlu stereogram adı verilen yüzeyleri üçüncü boyutla tanıştırmak için parallax denen hacim bilgisini kullanıyor. Bilgisayarda oluşturulan kaynak dosyaları -DAE, DWG, OBJ, FBX vs.- arayüz üzerinden yazıcıya aktaran bu sistemler, genel olarak ekstrüzyon denen yöntemle materyalleri şekillendirip üretim yapıyor. Eskiden CNC tezgahı olarak bildiğimiz bu cihazlar, son yıllarda inanılmaz bir değişime uğrayarak ev kullanıcısına hitap edecek kadar küçüldü ve ucuzladı. Sugru plastikten, kumaşa, kilden, seramiğe, kobalt kromdan, titanyuma, camdan, fotopolimere inanılmaz bir çeşitlilikte ürün elde edilebilen üç boyutlu yazıcılar ile üretim yapabilmenin sınırı yok. Bu teknolojiyi moda tasarımına uyarlayan ilk isimlerden biri olan Noa Raviv'in vizyonu, eminim ki çok yakın dönemde, kendi kendini modacı ilan eden kişiler tarafından da kopyalanmaya çalışılacaktır. Neyse ki yaratıcılık gerektiren her işte de olduğu gibi, bu alanda da mecra değil, içeriğin evrenselliği asıl değeri barındıran unsur."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/02/acik-studyo-gunleri/", "text": "Dünyanın birçok ülkesinde gerçekleştirilen Açık Stüdyo Günleri, sanatçıların kendi alanlarını hazırlayıp sanatseverlere işlerini sunabilecekleri bir etkinlik. Juliane Saupe ve Deniz Beşer önderliğindeki projenin son başvuru tarihi 5 Eylül. Herhangi bir sponsoru olmayan etkinliğin tek amacı insanlara sanatlarını daha geniş platformlara duyurma şansı vermek. 27-28 Eylül günlerinde gerçekleşecek etkinlik, görsel sanatçı, tasarımcı, illüstratör, graffitici ve performans sanatçıları tarafından yürütülüyor. Açık Stüdyo Günleri, görsel sanatçı, tasarımcı, illüstratör, graffitici, performans sanatçıları tarafından yürütülen alanlar ve aynı zamanda diğer ticari olmayan bağımsız sanat alanlarını barındıran bir birlikteliğin paylaşımıdır. Açık Stüdyo Günleri'nde sanatçılar galeriye ihtiyaç duymaksızın kendi eserlerini meraklı bir izleyici kitlesi ile paylaşma fırsatı bulur. 27-28 Eylül 2014 tarihlerinde sanatçılar, kendi ev, atölye ve alanlarını açarak ziyaretçilerini davet ederler. Ziyaretçiler ise harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine rahatlıkla ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan, sanatçıların çalışma ortamlarına misafir olma olanağı bulacaklardır. Sanatı sergilemek ve günümüz sanatı için önemli unsurlardan biri olan networking için alternatif bir yapı mantalitesi sunan Açık Stüdyo Günleri, aynı zamanda sanatın herkese erişimine olanak sağlar. Beyoğlu, Cihangir, Galata, Karaköy, Talimhane, Tophane, Tarlabaşı, Taksim, Kurtuluş, Harbiye ve Teşvikiye bölgesinde kendi ev, atölye ve alanına sahip olan tüm görsel sanatçı, tasarımcı, illüstratör, graffitici, performans sanatçıları ve bağımsız sanat alanları organizasyona başvurulabilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/03/kim-damla-ozdemir/", "text": "1984 yılında İstanbul'da doğan Damla Özdemir, hayatı boyunca İstanbul'da yaşadı. Ailesi 15 sene önce Abant'ta bir köye yerleşme kararı verdiklerinde bile o şehri bırakamadı. Reklamcılık ve Sinema Televizyon bölümlerini bitirdi. 5 senelik üniversite döneminde stop motion, animasyon ve dijital sanatlarla tanıştı. Son 6 senedir birçok yerden topladığı görsellerle kolaj üretimlerini farklı platformlarda yaratıyor. Sanatçı, çoğunlukla ahşap ile çalışmayı tercih ediyor. Ahşap onun için güvenilir, kolay müdahale edilen ve direkt iletişim kurulabilen bir malzeme. Ayrıca bakan kişinin görüntüyü birçok boyutta deneyimlemesine olanak sağlıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/04/dan-bannino-still-diet/", "text": "İtalyan fotoğrafçı Dan Bannino, aslında rengarenk çekimler yapan bir ürün fotoğrafçısı olarak biliniyor. Fakat Still Diet adını verdiği natürmort serisinde, ünlülerin garip diyetlerini kendi tarzından farklı bir şekilde fotoğraflamış. Bannino, fotoğraflarının kurgusunu 15. yüzyıldan kalan ünlü ressamların tablolarına uyarlayıp, yemekle insan arasındaki değişmeyen bağı gözler önüne sermiş. Sanatçı aynı zamanda kilo vermek veya detoks amaçlı bilinçsizce yapılan diyetlere dikkat çekmek ve uzman desteği olmadan diyet yapılmaması gerektiğini de belirtmek istiyor. Beyonce'nin Master cleanse diet inde limon suyu, akçaağaç şurubu, kırmızı acı biber, tuz, ve laksativ bitki çayı var. Kate Moss'un Hollywood diyetinde tabii ki alkol, sigara ve kola gibi sağlıksız seçenekler var. Charles Saatchi'nin yumurta diyeti farklı yöntemlerle hazırlanmış dokuz adet yumurta ve bir kadeh kırmızı şaraptan ibaret. Lord Byron'un romantik patates diyeti patates, sirke ve sodadan oluşuyor. Simon Cowell'in ömür uzatma diyeti, detoks etkisiyle bilinen ananas, çilek, üzüm, yabanmersini, böğürtlen, portakal, mango ve avokado içeriyor. Gwyneth Paltrow'un Strict detox diet isimli diyetinde havuç, brokoli, soğan, nohut, fındık ve yeşil mercimek ezmesi, oda sıcaklığında limonlu yeşil çay seçenekleri var."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/12/sendromsuzlar-can-tanca/", "text": "Türkiye'de kaliteli müzik ve kaliteli festival denince akla gelen ilk ismin Can Tanca olması bir tesadüf değil. Lounge FM, Radyo OxiGen ve yaza damgasını vuran Chillout ve Electronica Festival gibi etkinliklerin arkasındaki isim olan Can Bey ile müzik sektöründen konuştuk. Yaklaşık 4 ay sonra 10. yılımıza giriyoruz. Zaman her şeyi değiştiriyor. Radyo özelinde, değişen ve değişmeyen en hayati iki unsurdan bahsetmek gerek. Müzikal duruşumuz hiç değişmedi, prensiplerimizden biran bile taviz vermedik. Kimin kulağından içeri girmek istediğimizi biliyorduk, sanırım bunu başardık ve başarmaya devam ediyoruz. Lounge FM'in yarattığı bir ürün olan Chill-Out Festival sayesinde Türkiye'de festival anlayışı değişti, her sene bilinçli olarak yükselttiğimiz çıta, müzikseverlere her açıdan en iyisini verme konusunda festivali öncü bir marka haline getirdi. Lounge müzik, yelpazesi altında birçok rafine müzik türü barındıyor; Jazz'dan Funk'a, Soul'dan Latin'e, Electronic'ten Ambient'a ve daha birçoğu. Yeni müzik-eski müzik ayırımı yok, bu çeşitlilik radyonun dinlenme oranını yükseltiyor. Bizim ilk günden yapmaya çalıştığımız, dinleyiciye müziği 'easy listening' bir biçimde, en yalın haliyle sunmak. Dilediğinizde ön plana çıkardığınız, gerektiğinde arka plana koyduğunuz bir tarz bu; böylece 24/7 evde, arabada ve işte rahatlıkla dinlenebiliyor, hayatınıza eşlik ediyor. Lounge FM'in tüm müziğini design eden ve ayrıca radyoda program yapan biri olarak playlist'im hem çok geniş hem çok karışık. Bu yüzden birkaç parça adı verebilmem imkansız, aklıma gelmiyor desem yeridir. Hem Lounge hem de FG olarak biz sadece radyolarımızda çaldığımız müzik çizgisinde sanatçı getiririz. Bu bağlamda sanatçının önemi, o müziğe verdiği katkıyla doğru orantılı görülmelidir diye düşünüyorum. Bu yüzden FG tarafından Daft Punk, Lounge tarafında Air diyebilirim rahatlıkla. Hem dijital, hem analog çalışıyorum :) Benim bayağı geniş bir plak ve cd koleksiyonum var, o yüzden hep dinlemek istediğim albümlere dokunmak isterim."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/13/ingiltereden-sevgilerle/", "text": "Sanatın ve sanatçının gerçek değerinin sosyal medya popülaritesine göre değerlendirildiği şu günlerde, sanat için sanat yapan insanların sergilerini şehirde görmek çok sevindirici. İsmail Saray, 2o yıl sonra ilk kez bir sergisini İstanbul'da yapıyor: İngiltere'den Sevgilerle. SALT'ın radarına giren Saray, özellikle 70'li ve 80'li yıllardaki aktif çalışmalarıyla Türkiye'deki sanatseverler tarafından biliniyor. SALT Gallery'nin yaklaşık iki yıldır sanatçının çalışmalarını araştırmasının ardından bugün derlenen arşiv, artık görücüye çıkmaya hazır. SALT Galata'nın katlarına ara ara yayılacak olan İngiltere'den Sevgiler'in birinci kattaki ana sergi mekanında Saray'ın eskizleri, katıldığı sergileri belgeleyen fotoğraf ve videolar, yazışmalar, yurt dışında sergilenen işlerinden parçalar ve sanatçının 1970'lerin başlarında ürettiği 8mm filmler ile bu sergi için öğrencilik dönemindeki işlerinden yaptığı alıntılar yer alacak. İkinci ve üçüncü katlarda Saray'ın 1980'lerden orijinal işleri; Açık Arşiv'de İngiltere'de gerçekleştirdiği isimsiz bir enstalasyonun yeniden kurulumu (1970); birinci katta da otoportrelerinden oluşan ve bu sergi için yeniden basılan 1972 tarihli Envoy fotoğraf serisi sergilenecek. Aynı kattaki okuma odası, Saray'ın katıldığı sergilerin afişleri, tıpkıbasım sanatçı kitapları ve hakkında yayımlanmış gazete haberlerinin bir derlemesini içerecek. Saray'ın 2010'da Londra'da düzenlenen From Floor to Sky sergisi için ürettiği en yakın tarihli işleri de, belgesel malzeme eşliğinde SALT Araştırma'da sunulacak. Sergiyi 2 Kasım'a kadar Salt Galata'da ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/14/foxygen-and-star-power/", "text": "Minneapolis, 2013 Temmuz ayı: Sam France, arkadaşından bulduğu sahte astragan kürküyle kuliste on beş dakikadır açmaya çalıştığı şampanyayı arkadaşının suratına doğrulturken Foxygen'in ikinci albüm afişi metro ve otobüs duraklarında yerini çoktan almıştı. Grubun ilk albümü değildi bu oysaki; 2012'de çıkardıkları Take the Kids Off Broadway çeşitli müzik muhabirlerinden yeterince dinlenilebilir değil damgası almış, albümün 7 şarkılık olması da zaten tuhaf gürültü olarak nitelendirilen bir ön yargıyla birleştiğinde, çabalar istenilen yere gelememişti. Çok da önemli değildi belki, Foxygen tarafında keyifler yerindeydi: Sam France ve Jonathan Rado 15 yaşında orta okuldan tanışıyorlardı. Kendilerini ve birbirlerini bitmek bilmeyen bir 60'lar merakı içinde bulan iki genç, okuldan sonra Sam'in babasına ait garajında ellerine gitarlarını alıp sesi sonuna kadar açıyor, başlangıç noktası saf gürültü ve delirmeceyle başlayan ilk deneysel adımların en heyecanlı saatlerini yaşıyorlardı. Kırık bir bacakla stüdyoya giren Sam France ise belki de kendine yapabileceği en büyük iyiliği yapmıştı ve grupla kapanarak üçüncü albümün ilk adımlarını atmaya çalıştı. Grupta büyük bir değişime gerek yoktu, yolculuklarına en başından beri psychedelic müziği merkeze koyarak ilerlemeye çalıştılar ve bunu sevdikleri çok belliydi. Geçen sene single olarak çıkardıkları We Are the 21st Century Ambassadors of Peace & Magic parçası dinleyicide mega bir hipnoz etkisi yarattı; referansları o kadar kuvvetli ve belliydi ki insanlar Sam France için küçük bir Morrison yetişiyor benzetmesi yaptı. Foxygen dinlerken aklımıza çıplak ve renkli ampullerle donatılmış açık alan kabare tiyatroları geliyor. Parçalarındaki dengesiz iniş-çıkışlar kuru bir psychedelic akımın ötesine, The Doors'un Soft Parade'da tanıttığı müzikal gösteriye, müzikten çok her şeyin bir tiyatro oyunu olmasına, birbirine hayali çizgi film fantazileri, sinematik şovlar ve kükreyen aslan ve çığlık atan renkli papağanlarla bağlanan tuhaf ve uzun bir rüyaya, hiç bitmeyecekmiş gibi devam eden bir sirk gösterisine işaret ediyor. Ancak altın dokunuş kuşkusuz Sam France'dan geçiyor: Canlı performansları ve geçen Temmuz ayında yayınlanan How Can You Really parçasının klibi France'in nasıl bir vokal olduğunu çok güzel özetliyor. Aşırı şekilde benzeyen Mick Jagger-vari dansı ve elastik vücudyla artık indie/psychedelic rock gruplarında çok çok çok çok nadir gördüğümüz eskiden insanlar rock dinlerken dans ederdi özlemini tekrardan gündeme getirdi. Sahnede enerjisiyle aynı seviyede buluşamayan Sam France, sıklıkla ellerini çırpıyor, zamanı geliyor kendi başına dans ediyor, arada bir mikrofona yarım ağız bir şeyler söyleyip sırtını rahatlıkla seyirciye dönüyor, dizlerinin üzerine çökerek çığlık atıyor, ansızın ayağa kalkıp başka bir şey daha yapıyor ve biz izleyici olarak tek vücutta buluşmuş tuhaf bir Mick Jagger-David Bowie-Jim Morrison üçgeniyle karşılaşıyoruz. Rock müzik acı sürprizlerle doludur, ancak zor günlerden sıyrılabildiğiniz takdirde ödülü 24 parçalık iki CD'lik bir albüm olabiliyor. Talihsiz Minneapolis konserinden bir ay önce bir çocuk parkında akustik versiyonuyla tanıştığımız Cosmic Vibrations parçası Sam France'in sesindeki değişkenliğe işaret ediyor: Frank Sinatra-vari kalın sesini arabeskçe kullanan France çok rahatlıkla incecik sesine geri dönebiliyor, Rado'nun acelesi olmayan gitarı ve arkada hiç durmayan klavye parçada son dakikasını hızlandırıyor, tıpkı denizle temas eden bir grup adamın kusursuz bir senkronize atlayışın sonu gibi. ... And Star Power albümü 14 Ekim'de Jagjaguwar plak şirketi tarafından müzik raflarında yerini alıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/15/anomali-sergisi-melis-buyruk/", "text": "PG Art Gallery sezonun ilk sergisi Anomali ile beş sanatçıyı bir araya getirdi. Kişisel anlatı ve gerçekliğin manipulasyona uğratılmasına yoğunlaşan serginin sanatçılarından Melis Buyruk ile konuştuk. Sergiyi 25 Eylül'e kadar ziyaret edebilirsiniz. 2007 yılında, Selçuk Üniversitesi, Güzel Sanatlar Seramik bölümünden mezun oldum. Uzun süre başka atölyelerde asistanlık dönemim oldu. 2011 gibi fırınımı aldım ve evimin bir köşesini, üretebileceğim bir atölyeye dönüştürdüm. Bir sene sonra o köşeye sığmadığımı farkettim ve şu an da çalıştığım, Suadiye'deki atölyemi kurdum. Projelerim burada hayata geçiyor diyebilirim. Anomali' ye gelene kadar, genellikle genç sanatçılar için düzenlenen seçkili sergilere katılıyordum. Seramiği sadece bir malzeme olarak görüyorum ve işlerimde bu malzememin hassasiyetini ve kırılganlığını ve bu hassasiyet ile durum arasındaki tezatı vurgulamayı seviyorum. Anomali birçok işimin altyapısında gözlenen durum aslında. Ayrıca, sergi olarak Anomali de hayatımdaki önemli adımlardan biri. Bu yüzden bunun bir parçası olmak heyecan verici. Sanat, duygulara dayanan bireysel bir tavır bana göre. Kurallara inanmıyorum. Aksine sanatçının, her türlü kaygıdan ve iradeyi sınırlandıran kuraldan uzak, üretebilmesinden yanayım. Nietzsche Yaratıcı olmak isteyen, önce her şeyi yıkmakla işe başlamalı der. Hiçbir zaman bir şeyleri yıkmak gibi bir amaçla ürettiğimi söyleyemem ama kuralları da umursamıyorum. Bir sanat izleyicisi de olarak, çağdaş sanat galerilerinde, malzemesi seramik olan bir iş neredeyse hiç görmüyordum. Seramik korkulan bir malzeme. Geleneksele kaçan bir algısı var ve dolayısıyla nasıl konumlandırmalı, ne üzerine konumlandırmalı gibi noktaların üzerinde çok durdum. circle çok hassas ve ince bir iş. Hem bunu vurgulamalıyım hem malzemeyi odak noktası yapmamalıyım gibi handikaplarım oldu. Neticede beton ve aynadan yardım aldım. Yeni teknikler ve malzemeler keşfetmeye çalışıyorum. Kaba beton kütleleri üzerine incecik porselenden çimenler yapıyorum. Tavsiye değil ama ben tüm kaygılarımdan kurtulduktan sonra yaptıklarımdan daha fazla tatmin olmaya başladım. Kendi kendini dinlemek gerek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/15/kim-fakepakt/", "text": "Daha önce Instagram'da Devr-i Alem köşemizin konuğu olan Yiğit Gürcihan, Fakepakt isimli müzik oluşumunun kurucusu. Yiğit, aynı zamanda bu yıl 5. si düzenlenen adidas All Originals İstanbul'un sahneye çıkacak isimlerinden biri. Üstelik geçtiğimiz günlerde People I Knew isimli albümü de taze taze çıkınca Yiğit'i ve Fakepakt'ı daha yakından tanıyın istedik. Albümü Soundcloud, Spotify, Deezer ve Beatport gibi platformlardan dinlemek mümkün. Satın almak isteyenler için de adres iTunes ve Amazon başta olmak üzere hemen hemen tüm dijial satış platformları. Albümdeki her isim, konuk olduğu şarkıya tam anlamıyla kafamdaki hissi verdi diyebilirim. Kafamdakini gerçekleştirmek için yapmam gereken şey çok açıktı. Sonuçta kafamda dönen bir müzik ve vokal stili vardı. Birilerini bulmalıydım, iyi birilerini bulmalıydım, tutkulu birilerini bulmalıydım. Ve buldum. Bu sene 5. yıl. 5 Yıl saygı duyulması gereken bir süreklilik. Daha öncekilerde hem dinleyici, hem de solardip ve LUST'ın bir parçası olarak sahnede bulunmuştum. Çok da keyif almıştım. Ayrıca Radio adidas Originals'ta düzenli yayına giren ilk radyo programı da Fakepakt. Bu ailenin parçası olmak güzel. Yoann Lemoine'in başta videoları olmak üzere, müziği de dahil ürettiği her şeyin gerçekten de üst seviyede bir estetiğe sahip olduğunu düşünüyorum. Bir kez daha Türkiye'ye geliyor olması çok güzel. Albümdeki Clear parçasını birlikte yaptığım Atilla'yı bir gün Türkiye'de yakalayıp birlikte çalalım istiyordum ki bu da Ekim'de mümkün olacak. Ayrıca Los Angeles'tan 4 favori prodüktörümün bir araya gelip oluşturduğu Athletixx yani Falcons, Promnite, Kittens ve DJ Hoodboi. Bu isimler DJ setlerimde asla eksik olmayan çok sevdiğim isimler. Bunun dışında albüme konuk olan herkesle bir gün aynı sahnede olmak güzel olurdu."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/15/sendromsuzlar-zeynep-kayahan/", "text": "Kahvaltı benim için vazgeçilmez bir şey. Yaptığım işlerde kendimi ifade etmek adı altına bir websayfası yapmam gerekiyordu. Hayatta en çok istediğim hayalim- kahvaltı kafesi- fikri üzerinden kendimi ifade etmeye çalıştığım bir websayfası/ blog açtım. Öyle birdenbire oldu. Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı. Cemal Süreyya ruhumu okumuş ve yazmış adeta. MBS benim alt benliğim. Ruhum obez, kahvaltı ve kitap söz konusu olduğunda durdurulamaz haldeyim ama bazı günler usulca sadece bir elma ile kahvaltı yaptığım oluyor. MBS olarak Zeynep Ka küçük organizasyonlar düzenliyor, etkinliğin styling'ini yapıyor, mekan öneriyor ve hatta gerekirse fotoğraflarını bile çekiyor. Kısacası çok eğleniyor. 1 yıldan fazladır, Türkiye'de Kinfolk etkinliklerini düzenliyorum. Kinfolk'u daha bilinir hale getirmek ve ileride belki Türkçe'ye çevrilmesine vesile olmak için Kinfolk Türkiye Topluluğu'nu kurduk. Dil, insanlar arasındaki en büyük engel. Fotoğrafların altına Türkçe birkaç cümle bile daha görünür hale gelmelerini sağlıyor. Çok yakın bir sürede Kinfolk'un hakettiği ilgiyi göreceğine inanıyorum. Bazen bu kadar popüler olmasını içerlesem de doğru şekilde anlaşıldığını düşünüyorum. Kinfolk bir yaşam tarzı ve tüm içerik, etkinlikler bunun izdüşümü. Kinfolk vesilesiyle tanıştığım insanlar benim için çok değerli. Tanıştığım kişiler bir şekilde doğal bir süzgeçten geçip karşıma çıkmış oluyor. Ortak dili konuşmak hep çok keyif veriyor. Ka, o anki durumlar ve koşullar sonucunda uzun zamandır ertelenen ama artık daha fazla ertelenemeyeceğinden oluşmuş bir marka. Sürekli yeni projeler doğuran bereketli bir oluşum. Yeni insanlarla tanıştıkça daha da güzel şeyler oluşuyor. Ofis bahçıvanı, sanırım benim biraz imkansızı istememden kaynaklı olarak emekliyor durumda. Ama çok yakında her yer Yeşil Parmaklı çocuğun yaptığı gibi yeşillenecek ;) Son zamanlardaki çiçek, teraryum, kaktüs ve sukulent akımı sonucunda severek ya da trende ayak uydurmak adı altında herkesin yeşilleneceğine inanıyorum. Ah bunu iyi ki yapmışlar! diyeceklerine eminim... Yine yaptığım her işte olduğu gibi bunda da bir o kadar çok benden parçalar bulunacak bir proje. Umarız Eylül ayı bitmeden okuyucularınızın gözüne çarpacak ;) Ketumuz biraz... Ama İstanbul'un keşmekeşini yavaşlatmaya yönelik, keyif amaçlı bir hizmet projemiz var diyebilirim şimdilik."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/16/accumulation-i-by-oldmagnet/", "text": "Akümülasyon; rastgele objelerin sanat malzemesi olarak kullanılmasını tanımlamak için kullanılan terim. Kompozisyonda yer alan nesnelerin varılmak istenen noktaya gelişi üç aşamadan oluşuyor: Varoluş, Değişim ve Bozulma. Accumulation means things which have been collected together or acquired over a period of time get used to perform any discipline of art. An accumulation of experience and knowledge in art contains three different states: EXISTENCE, CHANGE, DISRUPTION. Nesneler hiçbir distorsiyon olmadan en doğal halleriyle bir armoni içinde doğada varolurlar. Dış etkenler nesneye etki edemez, onu bozamaz veya kirletemez. Bu bağlamda nesne, özde sadeliğiyle varolmaktadır. Sanatçı, nesnenin bu halini önce gözlemler, sonra yorumlar ve son olarak değişim sürecini başlatır. Objects in nature, co-exist with earth in a harmony and without any distortion. External factors can't apply on them, can't disturb them or contaminate them. In this context, the object, does exist in simplicity with its essence. The artist observes it first, then renders it in his/her mind and triggers the change. Değişme süreci aktif bir eylemle direkt olarak nesneye yüklenir. Sanatçı nesne üzerinde deneyler yapar. Onu değiştirir, özünü bozar, olmayanı verir, olanı alır. Artık nesne varolduğu zamanki öz biçimini ve işlevini yitirmiştir. Varoluş belirtkesi giderek silikleşir ve değişir. Böylece nesne bozulma sürecine geçer. The process of change applies on to object via a vigorous act. The artist performs experiments on it. He/she changes it, disrupts its core, adds what's missing and takes what's not. The object loses its essence and function in this state. It becomes barely perceptible and gets changed. That's the point of no return and course of disruption gets started. Deformalizm etkisini hızla göstermeye başlar. İlk gözlem renklerdeki değişmede görülür. Sonrasında için dışa, tersin düze dönüşmesi durumu yaşanır. Bozulma hızla yayılır ve nesnenin varoluş halinden eser kalmaz. Bozulma tamamlanır. Deformation occurs instantly. The first act of observation contains the change of colors. Afterwards inner gets out, upside gets down, borders gets reversed. Disruption spreads out fast, the form of existence turns to no more and disruption is now, finally completed."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/17/detoks-zamani-juico/", "text": "Juico ile onlar henüz her şeyin çok başındayken tanıştık. İlk müşterilerinden biri olarak şunu söyleyebiliriz ki detoks yapmak ne sandığınız kadar zor ne de tatları düşündüğünüz gibi kötü. Hatta bazen amaçtan sapıp detoks niyetinde değilken bile kaju sütü şişelerine özlem duyabilirsiniz. Türkiye'de bu işin Juico kurucuları sevgili Deniz Derman ve Sedef Dördüncü tarafından böyle hassasiyetle yapılıyor olması sevindirici. Uzantısı Juice Cleanse olan Juico, belli bir süre boyunca katı yiyecek tüketmeyerek sindirim sistemini dinlendirmeyi, vücudun bu sayede toksinlerden arınmaya ve yeniden yapılanmaya odaklanmasını sağlamayı amaçlıyor. Juico; tercih edilen program süresince, vücudu hayvansal proteinlerden, kafein ve işlenmiş gıdalardan uzak tutarak, vücudun alkali dengesinin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Tamamen doğal meyve sebze suları ve kaju sütünden oluşan Juico içeceklerinin normal meyve-sebze sularından farkı, pastörizasyon işleminden geçmedikleri ve hiçbir katkı maddesi içermedikleri için besin değerlerini korumaları. Özel hidrolik bir presle soğuk olarak preslendikleri için de normal bir katı meyve sıkacağına göre 3- 5 kat daha fazla canlı enzim, vitamin ve mineral barındırıyorlar. Bu sebeple Juico'lar, seçilen juice cleanse programı içinde ya da herhangi bir öğün yerine tüketilebileceği gibi, günlük meyve-sebze ihtiyacının da karşılanabileceği sağlıklı bir içecek olarak da değerlendirilebilir. Şimdilik Urban, Balanced, Guru ve Active isimleriyle 4 çeşit Juico Cleanse sunan Deniz Derman ve Sedef Dördüncü; ilgilenenlerin beslenme alışkanlığına, bünyesine ve juice cleanse tecrübesine göre seçim yapmalarını öneriyor. Urban, Balanced ve Guru paketlerinde belirli bir sırayla içilmesi gereken 5 adet meyve-sebze suyu, 1 adet kaju sütü şişesi bulunuyor. Cleanse boyunca ağır spor yapmaya devam etmek isteyen ya da 6 tane Juico'nun az gelebileceği kişiler için geliştirilen Active paketinde ise toplam 8 adet Juico var. Bunların yanı sıra tekli Juico'larla isteyen kişi ihtiyacına göre kendi kişisel paketini oluşturabiliyor. Sipariş üzerine taze taze hazırlanan Juico'ları günlük beslenmenize ek birer içecek olarak da tüketilebilirsiniz. Juico Cleanse programlarında ise; hamileler, emziren anneler, gelişme çağındaki çocuklar, diyabet hastaları ve düzenli ilaç alanlar haricindeki herkes Juico ile arınabiliyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/17/kim-lara-lakay/", "text": "Lara Lakay, kendini sanatçı olarak tanımlamayan mütevazi bir sanatsever, illüstratör, gezgin, girişimci ve belki de daha birçoğu... Fakat bize kalırsa kendini anlatma sanatı diye bir şey varsa, Lara bu alanda diyebiliriz. Anlattıkça anlatsın isteyeceğiniz bir yaşam hikayesi Lara'nınki. İşte karşınızda Lara Lakay. Anne ve baba tarafından yüzlerce karışık gen taşımanın sonucunda, aklım da, kaşım gözüm de karışık serpildim. Ama tek bir çorbaya, karışık çeşni oldum: sanat! Senelerdir farklı heveslerimi hem ürettim, hem tükettim. Maymun iştahlılıkla, görsel obsesyon arasında ince bir çizgideyim genellikle. Görsel sanatlar, edebiyat ve moda üzerinde yoğunlaşmış yıllara, geçtiğimiz senelerde sanatçı asistanılı, galerili, koordinatörlü, dergi yazarlı, tercümanlı çok fiyakalı bir özgeçmiş de eklesem tatmin olamadım. Bir şey eksikti bu ülkede: samimiyet! Değişen, el değiştiren ekonomi; eli titrek, altı boş Türk burjuvası'nın ele geçirdiği bir garip İstanbul ; 'sanat'tan, 'zanaat'ten ziyade, üretmekten ziyade, tüketim odaklı ego savaşlı bir dünya; kollektif ruhtan yoksun, bireysel bir kısır döngü; ve sadece İstanbul'dan ibaret zannedilen bir sanat memleketi. Ruh halim el vermedi, memleketi de kurtaramam şimdi dedim, Venedik. Görsel Sanatlar. Bitirme projen, şehri işgal et, sergi yap! İllüstrasyonlarım üzerine yoğunlaştığım bir aydı. Evde hep bir boya kokusu. Yepyeni bir sayfa. Devrim. 7 güzel arabasız, gondollu, yan binamda her cuma Vivaldi konserli ay, 2 açılışta ne giyeceğim dertsiz kişisel sergi. Ala! Yeniden tanışılan ruh, huzur ve evet nostalji sevdam sağolsun 1920'leri aratmayan Paris. Bolca seyahat, bolca insan, bolca müzik, ses, ton, kolaj hayat. Biriktire biriktire hazırdım ilk eseri hazırlamaya. 2014 Temmuz'unda film gibi bir hikayeyle Milano'da şuanlık 77 olarak andığımız multidisipliner sanat komününü oluşturduk. Biz kimiz? Tesadüfen bir araya gelen İngiliz'inden, Çinlisine dev kadro. Müzik, sanat, heykel, grafik, felsefe, edebiyat... DÜNYA. UZAY. EVREN. Post-Fluxus bir akım felsefesinin içinde bulduğumuzda kendimizi, daha fazla beslenmeye başladık. Internasyonel bir ekip, hafiften Beat kuşağı, gezdik durduk. -durmadık. Şimdilik deneysel jazz yaptığımız bir Quartet ve Atölye olarak 2 aşamalı planlanan komün projenin en büyük amacı; rezonansları yakınlaştırmak, artı-eksi, eksi-eksi, artı-artı herkes çeksin birbirini, doğa düzenini bozmadan onun biricik sanatını dönüştürelim, BERABER yapalım, senin resim, benim kitap değil hep beraber. Akımsal değerlere ihtiyaç olan bir çağ. Bazı konserlerimizde, biz çalarken sanatçı arkadaşlarımız resim ve ya illüstrasyon yapıyorlardu. Beraber üretebilmeye, koklaşabilmeye, gözleşebilmeye bugünlerde çok ihtiyacımız var. Şu sıralar İstanbul'a taşıma safhasındayız 77'yi. Her sene bir başka memleket'ten toplayıp delileri, bakarsınız birkaç seneye deliler ada'mız olur. Bütün üretime rağmen kendimi henüz bir sanatçı olarak görmüyorum. Lakin S. A. N. A. ve T. harflerini, insanlarını ve parçalarını birleştirmek, evet benim güncel mesleğim. Çizimlerimde bir çoklu karakter bozukluğu var. Hikayeleri bol, edebiyat candır. İlhamlarımı paylaştığım ve paylaştırdığım kişisel blog'um uğraştığım alanları özetliyor. Hem de insanlara, kültürlere, kahvelere, güzellere, çirkinlere, geçmişlere, geleceklere gezmek. Şu sıralar freelance olarak moda ve stil danışmanlığı üzerine de ufak projelerle ilgileniyorum burada ve dışarıda, bir de hızlanmaya çalıştığım eski ve yeni eskiz, çekim ve yazılarımdan oluşan bir tasarım projem var. Ben boş oturamıyorum, popomda hep bir iğne. Aksi halde, hemen manasız bir depresyon, bir huzursuzluk."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/18/kim-miss-crowley/", "text": "Miss Crowley temiz müzik yapan, kafa şişirmeyen, bir kadeh kırmızı şarap koyup dinleyebileceğiniz, rahatlatan bir müzik tarzına sahip. Yaptığı müziği minimalist klasik olarak tanımlayan grup, ülkemizde örneğine pek rastlanmayan bir müzik türü icra ediyor. Mert Bereket tarafından kurulan Miss Crowley, sadece sahnede/stüdyoda müzik yapan bir grup değil; aynı zamanda video, grafik, sahne tasarım gibi çeşitli kulvarlarda da üretim halinde olan bir sanat projesi. Geçtiğimiz dönem Bronx'ta lansman konseri veren Miss Crowley, çeşitli mekanlarda ve festivallerde sahne aldı. Bunlardan biri de Eylül ayında gerçekleşen Sofar Sounds Istanbul'du. Çıkacakları sahnenin, hikayelerini anlatmak için uygun konsepte sahip olmasına özen gösteren oluşum, Galata'da bir heykel atölyesinde konser verdi. Grup, sahnede, kendi bestelerinin yanı sıra, beğendikleri bazı şarkıları da Miss Crowley tarzında yorumluyor. Piyano, Mert Bereket; vokal, Claire Crowley; davul, Sinan Erdin; kontrbas, Murat Çopur'a emanet. Müzikler Mert Bereket'e, şarkı sözleri ise İrlandalı vokal Claire Crowley'e ait. Grup, şu sıralar yeni besteler ve albüm üzerinde çalışıyor. Miss Crowley, sahnede dört kişi olsa da, proje için ürettiği video işleriyle Saygın Han ve Claire Crowley'nin sahne kostümlerini tasarlayan Özge Güven'le beraber göründüğünden daha kalabalık bir ekip çalışmasının ürünü. 24 Eylül'de Bronx'da sezon açılışı yapacak grubu dinlemek için etkinlik sayfasını ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/18/palermo/", "text": "Münih'ten kalkıp bir haftasonu için gittiğim Palermo, şehre adımımı ilk attığımda beni ürkütmüş olan yerlerden biri. İtalya'da fazlaca göz ardı edilmiş bir şehir bence Palermo, bakımsız bir açık hava müzesi adeta. Yıkık dökük olması sanırım bana en çok çekici gelen unsuruydu. Şehri kafamda birkaç bileşene ayırdım diyebilirim. Bir şehirde gördüğüm en efektif kullanılan balkonlar Palermo'daydı. Yeşillikten çamaşırlısına ve tavanı olmayana kadar her türlüsü vardı. Şehrin genel dokusunu oluşturmakta çok büyük etkileri var. Hatta sokakların çekiciliklerini etkilediğini söylemek yanlış olmaz. İçine çekinerek girilen avlular ise diğer Avrupa kentleri gibi sadece orada yaşayan insanlara aitmiş hissi vermiyor. Hatta çekinmeden evlerin içine bile girebiliyorsunuz. Bir keresinde çökmek üzere olan bir binanın merdivenlerini çıkmıştım ve verdiği his inanılmazdı. Cannoli, kızarmıs hamur içine ricotta peyniri konularak yapılan Sicilya'nın kendine has en güzel tatlısı. Sicilya'da olup Nero D'Avola, bol zeytinyağı ve deniz ürünü olmadan olmaz diyerek o an bir adada olduğumu hissettiğim yer ise, şehrin bence en iyi restoranı olan Trattoria ai Cascinari. Eğer Palermo'ya yolunuz düşerse, burada kesin güzel bir restoran olamaz diye geçilen sokaklardan dönmeyin devam edin. Çünkü Trattoria ai Cascinari gerçekten çok ucuz ve çok güzel. Nero D'Avola, benim en sevdiğim şarap ve Sicilya bu şarabın yeri. O yüzden bir bardak içmeden dönmek olmaz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/18/recycled-window-house-by-nick-olson-lilah-horwitz/", "text": "2012 yılında fotoğrafçı Nick Olson ve stilist Lilah Horwitz işlerini güçlerini bıraktılar ve West Virginia'da dağ manzarası üzerinden gün batımını izleyebilecekleri tahta bir kulübe yapmaya karat verdiler. Küçük ama güzel el yapımı kulübenin ana fikri, duvarlarının tamamen cam olmasıydı. Evi yaparken kullandıkları camlar dahil kullanılan her şey geri dönüştürülmüş veya ikinci elcilerden temin edilmiş. Olson, bunu Her pencerenin farklı bir hikayesi var. Bir sanatçı olarak şunu öğrendiğimi söyleyebilirim ki eğer bir fikriniz varsa bunu yapmanın bir yolunu mutlaka bulabilirsiniz. sözleriyle ifade ediyor. İkilinin yaklaşık 500 Amerikan Doları'na malettiği kulübenin arazisi Olsen ailesinin mülküymüş. Eve elektrik ve su bağlatmayan sevgililerin tek derdi West Virginia'nın nefes kesen günbatımını izlemek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/19/kim-lara-ogel/", "text": "Lara Ögel, bugün The Happy Average isimli ikinci kişisel sergisinin açılışı olan genç ve yaratıcı bir sanatçı. Mutlu Vasat isimli serginin başlığı, Ögel'in bir sahaf ziyaretinde bulduğu kitap kapağından geliyor. Yoksa, kitap kapağı mı sanatçısını buldu? Belki de bütün mesele bu... Sergiyi 18 Ekim'e kadar Tankut Aykut'ta ziyaret edebilirsiniz. Bu aralar Tankut Aykut'ta Mutlu Vasat/The Happy Average isimli kişisel sergim oluyor. Önümüzdeki aydaki etkinliklerde The Moving Museum ile çalışmalarım var, Ekim sonunda açılacak Marcus Graf küratörlüğünde bir grup sergisinde yer alıyorum. The Happy Average, tamamen rastlantısal, ama aynı anda belki de evrenden gelen bir mesaj gibi doğdu. Sanki aylardır aradığım şey karşıma çıktı. İsmi beni çok etkileyen, sayfaları bulunmayan bir kitap kapağı ile karşı karşıya geldim. Sanki öyküsünü benim tamamlamam gerekiyormuş gibiydi. Ben de kendi mizah, düşünce ve bakış açımı anlatan, hem kişisel hem de evrensel endişeler ve fikirler'den bahseden The Happy Average başlığı altında biriken yeni işlerimi sergilemek üzere karşıma çıkan bu mesajı değerlendirmiş bulundum. Bir şeyler hep biriktiriyorum, ama kendime koyduğum bir takım kurallar var. Bir günde 3'ten fazla şeye sahiplenmiyorum mesela. Koleksiyonumun içinde, güncel konular ile birleştirdiğim, karşılaştırdığım bir takım veriler var. Aslında sürekli bir araştırma halindeyim, mesajları takip ediyorum, reaksiyonların nedenlerini araştırıyorum. Çağımızın anadili olan görsel kullanımını kendi mizahım ile evrensel konuları içeren küçük başlıklar yapıyorum, öyküler yazıyorum. Ben de onları çok seviyorum. Kediler de çağımızın fenomeni'ya, onları çok komik buluyorum. Bir gün oturup telefonumda çektiğim fotoğraflara kedi resimleri eklemeye başladım. Beni o kadar neşelendirdi ki devam ettim. Hala da ara sıra yapıyorum, henüz yayınlamadığım epeyce çılgın bir arşiv var. Tam bir tumblr bağımlısıyım. Gerçek bir hazine. Dünyanın her yerinden insanların görsel dillerini takip edebiliyorsun. Aynı zamanda güncel haber ve yenilikleri anlatan siteleri ve vegan yemek tariflerini okumayı seviyorum. Görsel dili hep araştırmaktayım ama son dönemlerde biraz daha 'deneyim'e doğru kayıyorum. Yakında ses, performans, video gibi ögelere daha çok ağırlık vermek istiyorum. Olmaz mı. Yakın arkadaşım sanatçı Joana Kohen mesela. Dilara Fındıkoğlu ile Shamash Society adında bir yayın üzerine çalışıyoruz. Bir de Prizma Space'in kurucuları Lara Kamhi ve Eli Kasavi'yi de tanıyın mutlaka."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/19/kim-yesim-akdeniz/", "text": "Yeşim Akdeniz, sanat dolu bir evde büyüyen ve içindeki sanatçı ruhu keşfedebilen şanslı insanlardan biri. Sanatını sistemin dışında durarak icra etmeyi tercih eden genç sanatçı ile mini bir röportaj yaptık. Çocukluğuma dair hatırladığım net anılardan biri sabahları uyanır uyanmaz bir şeyler çizmekten çok hoşlandığımdı. Küçük bir çocuk olarak çağdaş sanatın ne olduğunu ya da pratiğini anlamam mümkün olmadığından, herhangi bir endişe taşımayan, masum ve içgüdüsel karalamalardı bunlar sadece. İçi kitap ve resimlerle dolu bir evde büyürken sürekli bir şeyler çizme isteği organik olarak gelişmiş olmalı bende. Etrafımdaki bu kitapların ve resimlerin ima ettiği ve benim o zamanlar tam anlayamadığım dışardaki görkemli bir dünyanın varlığını sezinliyordum sadece. Sanırım yıllar sonra sanat okumaya karar verdiğimde taşlar yerine oturmaya başlamıştı biraz. Her yerde sistemde aksamalar olabiliyor... O nedenle en iyisi sistemin biraz dışında durmak. Carl Gustav Jung şöyle yazar ; Ruh olmasaydı ne bilgi ne de sezgi olurdu. Modern dünyada insan ruhunun ihtiyaçları dışında her şey daha önemliymiş gibi gösterilebiliyor. Oysaki bu bir yanılsamalar ve gösteri dünyasıdır. Çoğu insan hayatı televizyonların gösterdiğinden daha fazla anlamaya çalışmaz. Ben mistik bir hayat yaşamıyorum ama mistizme ilgi duyarım diyelim. Çelişki benim için tutarsızlık anlamına gelmez. Tutarsızlığı; bizi içten içe yiyip bitiren bir modern zamanlar hastalığı olarak gördüğüm prensipsizliğe yakın bulurum. Oysaki tarih çelişkilerle doludur, sanat çelişkilerle doludur, aşklar çelişkilerle doludur... Çelişkili durumlar barındırdığı zıtlıklarla heyecan vericidir. Herkesin sırları vardır ve herkesin sırlarını açıklamak istediği zamanlar olur. Benim için resimleri kurgulamak; olası sırlarımı açık etmekle, ortak bilinçaltının sembol dünyasına gidip gelerek oynanan bir oyun gibidir. Bu oyunun içinde değişik rollere bürünmek, gerçekleri çarpıtmak yada yepyeni gerçeklikler yaratmak vardır. Tıpkı şarkı sözü yazmak gibi. Kendi resimlerime dışarıdan bir gözle bakabilmeyi isterdim ama bunun mümkün olduğunu sanmıyorum. Bu soru bana çokça sorulur ve cevap vermekte zorlanırım. Beni insan psikolojisi ilgilendirir, erken rönesans, geç rönesans, Barok dönemi Avrupa resmi ilgilendirir. Beni modern mimari de ilgilendirir, cinsiyet politikası, bilimkurgu romanlar ya da moda da ilgilendirir, prerafaelitler kadar klasik modern de ilgilendirir... Bu liste uzayabilir. Bazen kendimi ilgi yelpazesi oldukça geniş bir koleksiyonere benzetirim. Önümüzdeki zamanda grup sergilerim olacak yurtdışında. Berlin'de çıkan 'Imagine Architecture ' ismindeki bir kitap projesinde yer aldım. Bugünlerde merakla kitabın elime ulaşmasını bekliyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/22/sendromsuzlar-ekin-buyuksahin/", "text": "Ekinakis'in kurucusu Ekin Büyükşahin ile yarattığı marka ve ürettiği tasarımlar hakkında konuştuk. Ekinakis'i ve ürünlerini yakında daha çok yerde bulabilecek ve görür görmez tanıyacaksınız. Hikaye çok eski aslında ama çok da basit bir yandan. Müzik eğitimi aldım, müzikle büyüdüm, müzik yapmayı hep sevdim, hala da seviyorum ama görsel bir şey ortaya çıkartmak, hayatım boyunca beni çok daha fazla heyecanlandırdı. Kendimi ve hayal dünyamı çizerek ya da fotoğraf çekerek çok daha iyi ifade edebildiğimi hissettim hep. 2003'ten bu yana fotoğraf çekiyorum. Resim ise annem ve babamın meslekleri gereği çocukluğumdan beri her zaman hayatımda var oldu. Özellikle üniversitenin son yıllarından itibaren kariyerimle ilgili gerçekleştirmeyi hedeflediğim tek bir hayalim vardı: Bana ait olan, benim yarattığım, her detayından keyif alarak mutlulukla çalışacağım bir iş yapmak istediğime karar vermiştim. Şimdi ise bu hayalimin tam ortasında duruyorum. En çok portre çizerken keyif alıyorum; çizdiğim karakterlerin ifadeleriyle kendi kişiliklerini yarattığını görmek hoşuma gidiyor. Onun dışında zaman zaman çocuk öyküleri yazıp, öykülerimdeki karakterleri resimlemeyi seviyorum. Planlı programlı çalışarak yaptığım tasarımlara kıyasla, spontane bir şekilde ortaya çıkan tasarımlarımın oluşum sürecinden daha çok keyif alıyorum. Mesela elime bir malzeme alıyorum ve o beni yönlendiriyor. Bazen nereye gideceğimi hiç bilmiyor oluyorum başlarken ama sonunda vardığım yeri seviyorum. Bu hali de en çok kasnaklarla çalışırken yaşıyorum. Kendine özel dokusu olan doğal materyalleri çok seviyorum. The Tiplers Family üyelerini poster ve fotoğraf kağıdında görmek de bana heyecan veriyor, kumaş veya metal bir yüzeyin üzerinde de. Ama ilüstrasyonlarımın taşın dokusu ile olan kombinasyonunu çok seviyorum. Her bir taşın kendine özgü fiziksel özelliklerinin olması, aldığım her baskıda minimal farklılıklar ortaya çıkartıyor. Dolayısı ile onları seri üretimin tekdüzeliğinden arındırıyor. Ben de bu yüzden ilk günden bu yana, hala her birine baktığımda heyecan duyuyorum. Bu hissimde yalnız olmadığımı gördüğüm için de taş ile çalışmaya devam ediyorum. Bu günlerde üzerinde çalıştığım yeni bir koleksiyon var. İKSV Tasarım Mağazası, bu seneki Tasarım Bienali'nin Gelecek artık eskisi gibi değil temasından yola çıkarak özel bir seçki oluşturacak. Ben de bu seçkide yer alabilmek için bir obje etrafında çeşitlenecek bir koleksiyon hazırlıyorum. Seçkiye kabul edildiği takdirde, 1 Kasım 14 Aralık tarihleri arasında Bienal kapsamında hem İKSV Tasarım Mağazası'nda, hem de İstanbul Tasarım Bienali sergi alanında satışa sunulacak. Bu projenin yanında, Crazy Composers Vol. III ve Vol. IV için çalışıyorum. Yani The Tiplers Family her geçen gün büyümeye devam ediyor. İstanbul'da olanlar Ekinakis ürünlerini İKSV Tasarım Mağazası'nda, Kadıköy Lemur Store'da ve Black Books Nişantaşı'nda bulabilirler. İnternet üzerinden ise şu an Zet. com ve Etsy. com üzerinden satış yapıyorum. Zaman zaman da Bonvagon'da kısa süreli kampanya satışlarım oluyor. Farklı mağazalar ve online butiklerle de görüşme aşamasındayım; yani ürünlerim yakın zamanda çok daha fazla adreste erişilebilir olacak. Gelişmeleri Ekinakis'in Instagram ve Facebook hesaplarından duyuruyor olacağım. Sıradışı çizgisiyle, takıya farklı bir perspektiften bakmamı sağlayan El Quinto'nun yaratıcısı Hazal Kızıltoprak'ı tanımanızı çok isterim. Naif Design'ın mimari çözümlerini ve tasarım projelerini çok etkileyici ve naif buluyorum :) Onları da tanımayan varsa, bence muhakkak tanımalı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/24/perada-pop-up-deneysel-video-sergisi/", "text": "Pera Film, Pera Müzesi'nin 5. kat sergi salonunda ücretsiz deneysel video gösterimleri düzenliyor. Göz Önünde: Kendin Çek Kendin Göster BYOB isimli etkinlikte yer alan sanatçılar kendi projeksiyonlarını getirip, kendi gösterimlerini düzenleyecekler. Tek gecelik etkinlik, 2010 yılından bu yana dünyanın çeşitli şehirlerinde düzenleniyor. Pera Müzesi Film ve Video program küratörü Fatma Çolakoğlu ve proje asistanı Ulya Soley tarafından derlenen geniş kapsamlı seçki, görsel ve işitsel olarak video sanatında güncel eğilimleri ele alıyor. Özellikle İstanbul'un popüler ve ana akım sanat ortamına alternatif yönleriyle öne çıkan işlere yer veren bu seçki, deneysel ve avangardın henüz keşfedilmemiş sanatçılarını izleme imkanı sunuyor. Etkinliğe katılan sanatçılar: Yoel Meranda, Eytan İpeker, Volkan Şenozan, Serkan Ertekin, Deniz Tortum, Burak Çevik, Aylin Güngör, Can Eskinazi, Bengü Özakıncı, Serra Tansel. BYOB, 27 Eylül'de saat 19:00/22:30 saatleri arasında Pera Müzesi'nin 5. kat sergi salonunda gösterilecek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/25/kim-mind-shifter/", "text": "Orhan Yılmaz ve Meriç Erseçgen'in birlikte yürüttükleri müzik oluşumu Mind Shifter hakkında Orhan Yılmaz ile konuştuk. Lise yıllarından beri müziğin içindeyim. Elektronik müzikle tanışmam üniversite yıllarımda oldu. O dönemler DJ'lik yapıyordum fakat sonrasında bir şeyler üretebilmek adına işin mutfağına da girmeye karar verdim. 2012 yılına kadar tek başıma başka bir alias ile devam ettim. Bu süre zarfı içerisinde birkaç tane EP yayınladım. 2012 yılında talihsiz bir trafik kazası yaşadım ve kısmı felcin eşiğinden döndüm. 60 gün süre boyunca evde kapalı kalınca yapabileceğim tek şey müzik oldu. Yaşadığım psikolojiyi ortaya çıkan yeni bir alter ego ile hayata geçirdim ve adına Mind Shifter dedim. Ne duymak istersen onu duyarsın mottosu hakim bu müzikte. Mind Shifter, 80'lerin müziğinden etkilenen bir proje. Synthwave Synth-Pop ve Electronica etkileşimlerinin toplamından oluşuyor diyebilirim. İlk albümü İstanbullu bir oluşum olan Partapart Records'dan yayınladım. Sonrasında 4 parçadan oluşan Another Life isimli bir EP takip etti bu albümü. Bu EP'den sonra da üniversiteden arkadaşım olan Meriç Erseçgen ile de yollarımız kesişti ve projeyi beraber yürütme kararı aldık. Bass gitarı ile daha da bir dinamiklik kazandırdı Meriç projeye ve sahne performansı daha da güçlendi. Tek başına bir şeyler yapmaktansa sahnede bir grup olması her zaman tercihimdir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/25/yuzyillik-ask-istanbul-modernde-basliyor/", "text": "Türkiye'deki sinema ve seyirci ilişkisi üzerine kurgulanan İstanbul Modern'in yeni sergisi Yüzyıllık Aşk bugün başlıyor. Sinemaya seyirci gözünden bakan sergi, İstanbul Modern'in kuruluşunun 10. yılına Türk sinemasının ise 100. yıldönümüne ithafen düzenlenmiş. Araştırma niteliğindeki Yüzyıllık Aşk, seyircinin perspektifinden Türk sinemasını değerlendiriyor. Sinema ve seyirci tarihine ışık tutan yazılı ve görsel arşivin dijital platforma aktarılmasıyla ortaya çıkan sergide yaşatılmaya çalışılmış bir tarihin hafızası gözler önüne serilmesi amaçlanıyor. İstanbul Modern, kuruluşunun 10. yılında Türk sinemasının 100. yıldönümüne ithafen bir sergi hazırlıyor: Yüzyıllık Aşk. Türkiye'de ilk defa gerçekleştirilen bu araştırma sergisi, Türkiye coğrafyasında sinema tarihinin doğuşu olarak anılan 1914 yılından bugüne uzanan 100 yıllık serüvene bakıyor. Sinemanın seyirciyle buluşma anlarına, bu buluşmanın yarattığı şaşırtıcı ve büyülü kolektif ve kişisel dünyalara yer veren Yüzyıllık Aşk, oluşumundan bugününe, sinemayı yaşatan unsur olarak seyirciye odaklanarak, günümüze kadar pek dikkate alınmayan bir noktadan, seyircinin bakışından Türkiye'de sinema olgusunu değerlendirmeyi amaçlıyor. Sinema tarihimizde seyirciye dair yazılı ve görsel arşiv malzemesini dijital platforma aktararak, kaynakları iyi korunmuş ve kişisel çabalarla yaşatılmaya çalışılmış bir tarihin kitlelere ulaşması için bir araç aynı zamanda bu sergi. Nostaljik bir sunum la Türkiye'nin ilk sinema salonlarından günümüzün festival sinemalarına kadar uzanan programda seyircinin sinema ve filmlerle ilişkisini sağlayan gazete ilanları, film broşürleri, dergiler, afişler gibi unsurların yanı sıra, sinema seyircisinin fanatizmini de ayrı bir bölümde sunuyor. İçinde sinema seyircisi ve salonunun geçtiği 50'ye yakın Türk filminden sahnelerinden oluşan özel bir çalışmayla, Türkiye'deki sinema ve seyirci arasındaki özel ilişki farklı bir anlam kazanıyor. Küratörlüğünü Gökhan Akçura ve Müge Turan'ın yaptığı sergiyi 25 Eylül 2014- 4 Ocak 2015 tarihleri arasında İstanbul Modern'de ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/26/joan-miro-kadinlar-kuslar-yildizlar/", "text": "Daha önce Barselona'ya gidenlerin Kadın ve Kuş heykelinden aşina olduğu sürrealist akımın en önemli temsilcilerinden Katalonyalı sanatçı Joan Miro'nun sergi afişleri şehrin dört bir yanını sardı. 1893 Barcelona doğumlu ressam, doğduğu şehirde yaptığı ilk kişisel sergiden sonra Paris'e gitti ve Picasso ile tanıştı. Bundan sonra Paris, New York, Londra, Amsterdam, Brüksel ve Los Angeles derken ünü bütün dünyaya hızla yayıldı. Eserlerinde bol miktarda kadın, güneş ve kuş kullanan sanatçı klasik modernizmin tartışmasız en iyi sanatçılarından biri. 2008'de Pera Müzesi'nde geçen yıl Tophane-i Amire'de Türk sanatseverlerle buluşan Joan Miro sergisi, 23 Eylül'den beri Sabancı Müzesi'nde sergileniyor. 'Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar' isimli sergiyi 1 Şubat'a kadar ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/27/glitch-art-by-denef-huvaj/", "text": "Sayfalarımızda işleriyle sık sık yer alan pek sevdiğimiz Denef Huvaj'a Kusurlu fotoğraflardan oluşan bir çekim yapalım mı? dedik ve ortaya kusurların güzelliğine kanıt olan harika bir seri çıktı: Glitch Art by Denef Huvaj. Çekimde emeği geçen Guşef Şen ve Zeynep Kayahan'a teşekkürler!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/28/giovanni-scognamillo-selfestatede/", "text": "25 Nisan 1929 tarihinde, İstanbullu Rum bir anne ile yine İstanbul doğumlu İtalyan bir babanın tek çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. İtalyan Lisesi'ni bitirdi. 1948 yılında, sinema yazıları yazmaya başladı. 1948-61 yıllarında başta İtalyan, Fransız, ABD, Norveç basını olmak üzere yabancı dergi ve gazetelerde birçok yazısı çıktı. Daha sonra 1961'de Akşam Gazetesi'nde sinema eleştirileri yazmaya başladı. Sinema yazarlığını, Yön, Sinema 65, Ulusal Sinema, Yedinci Sanat, Yeni Sinema, Ses, Hayat, Bravo, Beyaz Perde gibi gazete ve dergilerde sürdürdü. Bir süre Erler Film ve Ulusal Televizyon'da danışmanlık ve çevirmenlik yaptı. İlk iki kitabı '1965 Sinema Yıllığı' ve 'Türk Sinemasında Kadın ve Seks'i 1965'te Agah Özgüç'le birlikte yazdı. 60 yılı aşkın süredir sinema, fantastik edebiyat, bilimkurgu, korku edebiyatı ve okültizm üzerine yazıyor. 1997-1999 yılları arasında, sadece dört sayısı çıkan Nostromo bilimkurgu dergisinin editörlüğünü yaptı. 2006'da 'Beyoğlu'nda Bir Levanten: Giovanni Scognamillo' adında belgeseli yapıldı. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Türk Sineması dersleri verdi. 30 Eylül Salı açılış partisine gelin ve yeraltı kültürünün bu renkli kontuna saygılarınızı sunun!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/29/lemon-tequila-paloma-by-kinfolk/", "text": "Kinfolk'un online ve basılı yayınlarında paylaştığı tarifleri Kinfolk Türkiye ile birlikte artık her hafta bir illüstratörümüzün kaleminden paylaşıyoruz. Açılışı yaz kış demeden içilebilecek bir içki olan Biberiye ve Zencefilli Limonlu Tekila ile yapıyoruz. Tarifi çizen çok sevgili Ekin Büyükşahin'e teşekkür ederiz! Düz bir tabağa tutu yerleştirin. Bardağın kenarını limon dilimiyle ovduktan sonra dibini tuz ve buz lie doldurun. Sırasıyla limon suyunu, limon dilimini, biberiye ve zencefil şurubunu taze biberiyeyle beraber shaker'ın içine koyun ve sallayın. Tuzlanmış ve buz dolu bardağa sodayı dökün. Karışımı koyduğunuz bardağı limon dilimi ve şekerle kaplanmış zencefille süsleyin. Suyu ve şekeri bir tencerede kaynatın. Şeker çözülene kadar kaynatmaya devam edin. Daha sonra tencereyi ateşten alın. Biberiye ve zencefili 30 dakika suyun içinde dinlenmeye bırakın. Hava geçirmez bir kabın içine elek aracılığı ile şurubu dökün. Kullanmaya hazır olana kadar buzdolabında bekletin. Kaitlin Emmerling ve Roster Reps'e teşekkürler!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/29/sendromsuzlar-ismet-dogan/", "text": "Resim, enstalasyon, afiş... Onun için fark etmiyor. Tuval, duvar ya da bir imge, zamandan ve mekandan bağımsız, beğenilme, güncel olma ihtiyacından arınmış saf yaratıcılık... İsmet Doğan dendiği vakit Doğu'nun sırlı aynalarından, Batı'nın ölçülü ve modern konstrüksiyonuna, sinemadan, edebiyata birçok kaynaktan beslenen pınar düşüyor insanın aklına. Diskuru ve bakış açısıyla kimse gibi olmayan, hatta kimse olmaya ihtiyaç duymayan çağdaş sanatçı İsmet Doğan ile Sendromsuzlar köşemiz için bir röportaj gerçekleştirdik. 1986'da aynadan bakarak yaptığım Artistin Atölyesi, çok acayip bir deneyimdi... 1999'da Velazquez'in Las Meninas resminin röprodüksiyonu üzerine dış bükey ayna yapıştırdığım an... Ben Batı'nın ötekisiyim... Bir de içselleştirmiş olduğumuz öteki ile ilgili problem var. Bize sunulmuş olan ötekiliği kabul ederek Avrupalı gibi olmaya çalışıyoruz. Yine benim çalışmalarımda yapmaya çalıştığım şey, Batı'nın öteki üzerinden görmek istediğini, bir şekilde ters yüz etmektir. Ben bu konuları katmanlar halinde düzenleyerek sanat yapıtı içerisinde bozmayı, yer değiştirmeyi, yerine geçmeyi, yerinden etmeyi tercih ediyorum. Teşekkür ederim. Türkiye'de modernleşme serüvenini sorguladığım bir dizi çalışmanın yer aldığı bir kitap. Benden çok isteniyor ama baskısı yok. Ben de arşiv için gittigidiyor'dan alıyorum. Bir kitap projesiyle uğraşıyorum. Son 30 yıl içinde ürettiğim; artwork'lerimin imajlarının yer aldığı, metinler arası ilişkinin, kronoloji dışı kurgulandığı kapsamlı bir monografi kitabı olacak. Burada arşiv çalışması olmadığı için çok zorlanıyorum. Trendi olmamalarını... Kendileri olmalarını tavsiye ederim. Mesela bugünlerde herkes hayvan resmi, heykeli yapıyor. Kendi olmak bir yapımdır. Bunu sorgulamalarını ve temel sorunsallarını belirlemelerini öneririm. Aklıma ilk gelenler Ferda Keskin, Zeynep Direk, Nami Başer, bağımsız sanat alanı PASAJ ve PASAJ'dan Zeynep Okyay, Tuçe Silahtarlıoğlu, Burcu Fikretoğlu, Sırma Doruk, Ezgi Yıldız."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/29/welcome-to-turkey-sukran-moral/", "text": "Türkiye'de sanatını bir kadın olarak bize göre en özgür biçimde icra eden Şükran Moral, Welcome to Turkey adlı kişisel sergisiyle bulunduğu galeri ortamını bu sefer de adeta bir sahneye çeviriyor. Seyirciyi girişte Tales to a Young Girl video enstalasyonu ile karşılayan sanatçının derdi yine bir kız çocuğuna yapılan şiddet ve zulüme dikkat çekmek. Türkiye gerçeklerini gözler önüne seren sergi, Şükran Moral severleri her zamanki gibi biraz düşündürecek. Bu yıl içinde Oldenburg'daki Edith Russ Haus'ta gösterilen Child Bride ve Tales to a Young Girl adlı işler, Türkiye'de ilk kez Galeri Zilberman'da sergileniyor. Sanatsal kariyerinin başından bu yana kadın sorunlarını; çok eşli evliliği, ötekileştirilen trans bireyleri, bakireliği, kadın sünnetini, yasaklar getirilen kadın arzusunu ele alan işler üreten Şükran Moral, hoş geldiniz diyerek bizi görmek istemediğimiz gerçekle yüzleştiriyor. Şükran Moral'in Welcome to Turkey adlı sergisi 25 Eylül 6 Kasım 2014 tarihleri arasında Galeri Zilberman'da görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/09/30/gercek-hayatta-farmville-komsukoy/", "text": "Sofranızda hormonsuz ve GDO'suz sebzeler kullanmak istiyorsanız Komşuköy ile tanışmalısınız. Hızla artan insan nüfusunun gıda ihtiyacını karşılamak için üretimi artırıcı yenilikler geliştirilse de bu yeniliklerin bir yandan da hayatımızı her geçen gün daha da tatsızlaştırdığı bir gerçek. Tatsızlık diyorsak, gerçek manada... Domatesin eski kokusu, lezzeti yok, salatalık kokusuz, tatsız. Üstelik tüm bunların eski besleyiciliği de doğal olarak yerinde değil. İşte tam bu nedenle dünyada yükselen bir trend var. Restoranlar, müşterilerine annelerinin sofralarından hatırladıkları o lezzetli yemekleri sunabilmek için sebze-meyvelerini kendileri yetiştiriyorlar. Sonuçlar lezzetiyle müşterileri, kazancıyla da işletmecileri güldürüyor. Komşuköy, işletmeleri ve bireysel tüketicileri, kaliteli ve lezzetli sebze-meyvelerle buluşturan ve sağlıklı sofralar kurmalarını sağlayan bir girişim. Farmville'in gerçek hayata geçirilmiş hali de diyebiliriz. Komşuköy, sizi sağlıklı yaşam ve doğal beslenmenin her aşamasında destekliyor. Zirai danışmanınız size ürünlerinizin bakım ihtiyaçları ile kış ve yaz döneminde neler yetiştirebileceğiniz hakkında bilgiler veriyor. Tarla bakım ekibiniz tarlanızın A'dan Z'ye tüm ekim, bakım ve hasat işlemleriyle sizin adınıza ilgileniyor. Sağlıklı yaşam koçunuz Doruk Güçlü, günlük alışkanlıklarınızı analiz edip size en uygun sağlıklı yaşam önerilerini sunuyor. Ücretsiz eve teslim avantajıyla ürünleriniz dilediğiniz adrese hızla ulaştırılıyor ve tarla edinmeler özel randevu ile gerçekleşiyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/01/unutulmuyor-ne-tuhaf-eda-soylu/", "text": "1990 yılında İstanbul'da doğan Eda Soylu, Üsküdar American Koleji'nde aldığı eğitimin ardından Rhode Island School of Design, Güzel Sanatlar Resim Bölümü'nden mezun oldu. 2012 yılında Avrupa Onur Programıyla eğitimini Roma'da sürdürdü. Sorbonne Üniversitesi ve London School of Arts yaz programlarına katılan sanatçı, Amerika ve İtalya'da çeşitli grup sergilerine katılmış. Şu anda çalışmalarına İstanbul'da devam eden Eda Soylu'nun daha önce Istanbul'da sergilenmeyen çalışmalarını bir araya getirdiği 'Unutulmuyor, ne tuhaf!' sergisi, 27 Eylül 31 Ekim 2014 tarihleri arasında, BAP // Istanbul'da gerçekleşiyor. 'Unutulmuyor, ne tuhaf!' klasik anlamda bir solo sergi olmaktan çok, bir ruh halini temsil ediyor. Sanatçı, deneyimlediği, tanık olduğu, ziyaret ettiği ve bulunduğu yerler, karşılaşmalar ve yeniden hatırlanan şiirler üzerinden bir dünya kuruyor. Bu dünya, farklı biçimlerde gerçekleşen yıkım, baskı ve kıyımın etki ve izlerini takip ederek, yitmiş olanın arasından yenilenmekte olanı hayranlıkla işaretlediği çalışmalardan oluşuyor. Bu tezatlığı işlerinde malzeme seçimi ve kullanım biçimiyle, aynı anda hem kırılgan hem de sert bir şekilde işliyor oluşu, insana dokunan bir inceliği tetikliyor. Sonunda yalın, akılda kalan ve içe işleyen formlar oluşuyor. Sergi keskin hatlarla ayrılmayan, kronololojik ya da tematik anlamda sınıflandırılmayan, daha çok sanatçının çalışma biçimi hakkında fikir veren bir yaklaşımla kurulmuş."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/02/pornceptual-by-chris-phillips-raquel-fedato-emre-saglam/", "text": "We have interviewed the team of Pornceptual about their art project... Where everybody looks alike and acts alike, and we're getting more and more that way; they've created something exceptional. We wanted to learn more about it... and here's what they think about explicit sexual content and art, and then everybody will probably be thinking alike; that seems to be what is happening. Pornceptual is an art project that wants to de-contextualize pornography in its usual sense and show that an explicit sexual content can be considered art. It started as an online gallery for erotic art and then became a platform for people to express sexually in a creative way. We now publish the work of professional or upcoming artists in the main section of the website, also encouraging anyone to take arty naked self- portraits, even if they only have a bad digital camera. We believe that art should be an open experience. This is also a way of creating new possibilities of representation of the human body. The usual body representations in commercial pornography or in even most works of what is described as erotic art are very limited. It is beautiful when people become proud of their body and start seeing it as an artwork. Three people compose our organizing team: Chris Phillips, Raquel Fedato and Emre Saglam. Chris is the CEO and Creative Director of Pornceptual. Originally from Brasilia, he started taking pictures as a child and since then photography has been an essential part of his life. After attending an Anthropology course in the University of Brasilia, he developed a taste for the different, seeking in the unusual a way of shaking the cultural patters that most people take for granted and swallows without questioning. His challenge as a photographer is similar to his as an anthropologist: seeing the world that we live with unexpected lens. Raquel is our PR- and Events Manager and also Chief of Operations. Born in 1993, she was raised in Sao Paulo but grew up between two cultures: Brazilian and German. After turning eighteen, Raquel moved to Berlin for her Economics studies at Humboldt Universitat. With a strong background on events and administration, she worked for SoundCloud and Airbnb. Through Pornceptual she found a way of combining her three biggest passions: art, parties and management. And to complete our team, Emre is our Unicorn, an Istanbulite who double majored in Communication Design and Cinema with a minor in Sociology. He has published two articles in the New Directions of Turkish Cinema Conference Series funded by UNESCO. Currently, Emre is Master of Fine Arts candidate at Bauhaus University, studying Public Art and New Artistic Strategies with DAAD artist scholarship. Concerning the concept, our main goal is to invite people to masturbate with their eyes. Pornceptual is a open space for everyone that's interested in facing the real and sexual side of the human body. Far from being based on social acceptable concepts, we are looking to find original meanings to what does sexuality and pornography mean. We believe it's time for people to expand their sexual horizons and get away from the conventional menu of western society. Pornographic is not about self-identification, it's about interaction. It does indeed affect how we perceive ourselves and our self-representations, but those meanings are not individual identifications they are codes shared by a culture. As Pornceptual, we are not trying to instruct the viewer, but exactly the opposite. We are questioning these usual representations and inviting the audience to be more participative and reflexive about pornography. We would like to introduce you to our favorite and residente DJ, Projekt Gestalten. Berlin-based Brazilian, Diego Garcia can definitely be described as an universal media artist. His alias is simply called Projekt Gestalten and combines various forms of digital media art. In his creations, he mixes highly abstract video art and graphic work with an aggressive approach of techno that can sometimes even detour into electronica, house and ambiental music. And here goes a taste of his music orgy at our 1 Year Anniversary party that you can listen below."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/03/kim-eda-durust/", "text": "Evet şöyle başlayalım o zaman: Benim adım Eda Dürüst, 1991 doğumluyum. Doğma büyüme Istanbullu denilebilirim. Fransız ekollerinden biri olan Pierre Loti Fransız Lisesi'nden mezun oldum. Üniversitemi ise İngiliz kraliyet şaşası altında Central Saint Martins'de Grafik Tasarım/ Moving Image, yani bir nevi Video dediğimiz bölümde tamamladım. Sanata ilk atılışım Nermin Bezmen'in yuvasında oldu. Bunun ardından ilkokul itibariyle el sanatlarıyla uğraştım. İsviçre'de yaşadığım süre boyunca annem beni haftanın 3 günü alıp tahta, cam atölyelerine götürüp içimdeki yaratıcılığı dökmeme yardımcı oldu. Sonra başladım çizmeye, karalamaya. Atölyelere gittim. Orada, burada, her yerde çizdim. Üniversiteye başladıktan sonra birçok staj sayesinde değişik sanat bölümlerini tecrübe etme şansını elde ettim. Ortaya karışık misali. Şu an düşündüğümde sanat dalları birer ilişki gibiydi benim için, her birinden farklı deneyimler edinip diğerinde yapmam ya da yapmamam gereken hatalara hep dikkat ettim. Kimi zamanlarda ise bilerek hatalar yapıp o görünmez hataların bazı şeyleri güzelleştirmesine izin verdim. Her bir sanat dalına değişik hisler ve heycanlar duydum. İlk sokak fotoğrafçılığıyla başladım. Liseden itibaren canım sıkıldıkça elime kameramı alıp sokaklara attım kendimi. Kafamı dağıttım, insanlara içimi fotoğraflarla döktüm. Çoğu fotoğrafçının da dediği gibi fotoğrafta kendini en iyi geliştirmenin yanı elinden fotoğraf makinesini bırakmamaktı, ben de öyle yaptım. Üniversitede yaptığım bir staj sayesinde kendimi stüdyoda buldum ve o görkemli, hareketli hayatın tadına bakma şansı edindim. Belki set fotoğrafçılığı dedikleri bu deneyim fotoğrafın gerçeküstü bir yanıydı ancak o seti hayal etmek, kurmak, hayata geçirmek ve etrafindakilere onun güzelliğini yaşatmak bambaşka bir haz vermeye başladı. Set fotoğrafçılığının da güzel tarafı odur bence, kendi dünyanı yaratıp gerçekmiş gibi göstermek. Ancak sözü bu kadar kısa kestiğime bakmayın gerçekten yorucu ve zor bir iştir. Bu iki güzellik dışında ise kendimi bir ara konser fotoğrafçılığına adadım. Londra'da okuduğum süre içinde birçok konserde fotoğrafçılık yaptım. Duman, Mor ve Ötesi gibi grupların sahne önünde oturdum. Müzik eşliğinde bir gözüm sahnede, diğer gözümle kameradan izleyip belgeledim onları. Üniversitemin üçüncü ve dördüncü senesinde pek bir kaynaştık kendisiyle. İlk başlarda fotoğraftan sonra çok hareketli geldi. Alışamadım desem yalan olur. Çok çabuk fotoğrafı bir kenara bırakıp videoya ayak uydururken buldum kendimi. Fotoğraftan artısı vardı eksisi yoktu, bu da her anı görsel bir şölen gibi izlemek, izletebilmekti. Arka fondaki ses, görüntü akışı, renkler, senaryo, kelimeler derken kendimi bu dünyadan uzun süre alıkoyamadım. Bu konuda ilk başlarda kendimi geliştirmek amaçlı fotoğraf çekimlerinde backstage video çektim. Evet iki tutkuyu birlikte yaşadım, fotoğraf ve video. Sonrasında ise eğitimimin bana sunduğu olanaklar sayesinde birçok proje gerçekleştirdim. Bazıları kişisel, bazıları profesyoneldi. The Guardian, Ernst&Young ve MTV Uk gibi şirketlere videolar yaptık, çektik te çektik. Hafıza kartlarımız doldu, bilgisayarlar videolardan calışamaz hale geldi. Son ama en büyük aşkım: Animasyon. Animasyon dediğimiz bir video çeşidi aslında. Onunla tanışma fırsatını video okurken elde ettim. Çizimlerim sayesinde animasyon yapma yeteneğim arttı. Onları hareketlendirdim, onlara birer hayat verdim. Her gün oturdum ilüstrasyon yaptım. Bazıları canlanıp izleyiciyle tanışıtı, diğerleri ise benim gözümde güzellikleriyle kalıp arka fonları süslediler. Stop motion yaptım, kestim biçtim, kamerayla çektim video oldular, animasyon oldular. Animasyon sayesinde ilüstrator kişiliğimi renklendirip geliştirdim. Hem video hem animasyon bilgilerimle İstanbul'da birçok önemli şirketlere iş yapma şansını da elde ettim. Ancak animasyon henüz tamamlanmamış bir yol benim için, başındayım ve öğrenecek çok şeyim olduğuna inanıyorum. Bu nedenle bu sene itibariyle önümüzdeki iki sene boyunca yüksek lisansımı animasyon üzerine yine Londra'daki Central Saint Martins'de yapacağım. Yolun sonunda ne ile karşılaşacağımı bende bilmiyorum ancak fazlasıyla heyecanlıyım."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/05/neo-beat-ve-holy-istanbul/", "text": "16 Ağustos'taki Taksim buluşmamızdan İstanbul merkezli deneysel bir edebiyat-müzik-sinema çevresi kurma iradesi ortaya çıkmıştı ve toplu olarak katılım sağladığımız Zeytinli Fest'te Holy İstanbul projesini detaylı olarak tartıştık. Geride bıraktığımız haftalarda Holy İstanbul'un altyapısını oluşturduk ve bu projeyi Beat deneyimine kendini yakın hissedenlerin tanımlaması adına 18 Ekim'de Kadıköy'e herkesin katılımına açık bir buluşma alıyoruz. Oluşturacağımız çevre yapı itibariyle atölye tarzında değil, Warhol'un Factory'si gibi deneysel ve çılgınca olacaktır. Beat 'in en yoğun duyumsandığı alanlar metropollerdir. Çünkü bir araya getirdiği çelişkilerle sınır deneyime en çok metropollerde yaklaşılır. Beat Kuşağı'nın NYC ile böylesine özdeşleşmesinin ardında, dünyanın başkentinin oluşturduğu muazzam enerji alanı yatar. Heidegger akademik jargonun sınırlarını şiirle aşarken buna Varlığın Sesi adını vermişti. Beat felsefesi özü itibariyle varoluşçuluğa bir noktada yaklaşır. Ve Sartre'ın Bulantı metaforundan çıkışı müzikte, yolda ve harekette bulur. Çünkü yaşam coşkusu kendini en çok bu tür dinamik eylemlerde açığa vurur. Onlar yüzeydeyken Bulantı kalıcı bir hastalık olarak daha fazla barınamaz. Dolayısıyla her Beat yola Bulantı'yla çıkar, yaşam coşkusuyla döner. Neo-Beat fikri Kızılay'ın, İstiklal'in ve Alsancak'ın barlarında bir şekilde deneysel müzikle, kısa filmlerle, fanzinlerle kendi alt kültürünü yaşantılamaya çalışanların yolda birbirini bulmasıyla ortaya çıktı. En başından beri bütün bunlar plansız gelişti. Şu an da geleceğe baktığımızda çok karmaşık planlarımız, tasarılarımız, eylem planlarımız yok. En uzun vadeli tasarılarımız oluşturduğumuz ortak yol rotalarıdır. Onlar da en fazla bir ay ötesine dayanır. Daha çok bir yaşam tarzı, bir vizyon, hayata karşı bir duruş, bazen Pink Floyd, bazen David Lynch, otostop yolculukları ve bir şeylerin sonuna dek gidebilme cesareti... Bunun yanında Beat Kuşağı'na vurgu yaparken; Beat Kuşağı'nın 50'lerin yaşam koşullarından, blues ve cazdan ve o dönemin parlak düşlerinden bağımsız düşünülemeyeceğinin farkındayız. Neo-Beat adını kullanma nedenimiz de budur. Beat Kuşağı'nın Türkiye'de tanınması konusunda en büyük pay 6 45'e aittir. 6 45, 90'lı yıllarda Kadıköy'de yükselen enerjiye bir anlamda yön vererek İstanbul'da bu çevrelerin oluşmasının öncüsü oldu. Sonrasında Türkiye'nin her yerinde yayılan fanzinlerle, kısa film atölyeleriyle, okuma gruplarıyla ve pek tabii ki festivallerle bu kültür Türkiye'de tanındı. Ama zaten İstanbul her zaman Beat'in en parlak olduğu şehirlerden birisiydi. Howl'da Ginsberg'ün bu şehri onurlandırması boşuna değildir. Bugün İstanbul, bize Avrupa'nın Paris, Madrid, Roma gibi şehirlerine kıyasla Beat'e daha yakın görünüyor. Onu NYC'nin hemen ardına yerleştiriyoruz hatta. Holy İstanbul'un kurulması bugün ancak çok kısıtlı bir çevrede yaşatılabilen Beat deneyimine ve Beat'in etkisiyle ortaya çıkan yaratı biçimlerine bir alan açmak, ortak bir kültür-sanat ağı oluşturmaktır. Türkiye'nin nüfus olarak en yoğun olan şehrinde böyle bir alan açılabilirse, buradaki enerjinin diğer şehirlere de yayılacağı açıktır. Bir ideoloji, yaşam tarzı ya da teori üzerinden ortaklaşamıyoruz belki ama şarkılar bizi birleştirirler. Bu nedenle Holy İstanbul'un en büyük birleştirici unsuru müzik, Zen ve yol deneyimi olacaktır. Roger Waters'ın The Wall'da betimlediği gibi modern yaşamın ince buzu üzerinde kayan milenyum insanı en başta kendine yabancılaşmış ve teknolojinin getirdiği bireysellikle dar bir alana sıkışmıştır. Holy İstanbul bu sıkışmışlığın ötesine geçme adına çıkışı Beat deneyiminde ve müzikte buluyor. Neo-Beat Kadıköy'deki potansiyeli harekete geçirerek Beat deneyimini burada öne çıkaracak, barların bodrum katlarına sıkışmış enerjiyi sinemaya, müziğe, edebiyata ve deneysel sanat formlarına taşımayı deneyecektir. Holy İstanbul'un oluşturulma nedeni kesinlikle dernek-topluluk formatında bir yapı inşa etmek ya da statik anlamda bir bürokrasi meydana getirmek değildir. -Fanzin-dergi çalışmaları üzerinden bir edebiyat çevresi oluşturulması -Deneysel müzik çalışmalarının desteklenmesi ve zaman zaman bu grupların bir araya geleceği ortak etkinlikler düzenlenmesi -Sokakta yapılacak doğaçlama çekimlerin ön planda olacağı deneysel kısa film çalışmalarının başlatılması -İstanbul'daki alt kültürlere ait etkinliklerin sosyal medya kanalları üzerinden duyurulması ve bazılarına toplu katılım sağlanması -Kadıköy'de sürekli bir mekan belirlenmesi ve burada şiir okuması, psychedelic parti gibi etkinliklerin organize edilmesi -#holyistanbul hashtagi üzerinden İstanbul'un arka sokaklarının ruhunun canlı olarak aktarılması 16 Ağustos Taksim Buluşması'na katılım sağlayanların çoğunluğu bu etkinliklerin odak noktası olarak Kadıköy'den yana tavır koymuştu. Bu nedenle Kadıköy'de bir mekanı sürekli toplanma noktası olarak belirlemeyi düşünüyoruz. Beat'in henüz İstanbul'da çok geniş kitlelere ulaşmasını bekleyemeyiz ama burada doğacak enerjinin Türkiye'de bugüne dek hiç olmadığı kadar parlak şekilde bu kültürü ve yaşam biçimini tanıtacağı kesin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/07/almond-and-pistachio-biscuits/", "text": "Kinfolk Türkiye ile Kinfolk tarfileri paylaşmaya devam ediyoruz. Bu haftanın tarifi geçen hafta Kim? köşemize konuk olan Eda Dürüst tarafından çizildi. Eda, farklı tariflerle de önümüzdeki haftalarda projede yer alacak. Fırını 175 derecede, ısıyı ortaya verecek şekilde ayarlayın. Fırın tepsisine yağlı kağıt serin. Kağıt yağlı olsa da yine de fırça yardımıyla üzerinde tereyağı gezdirin. Tereyağı ve şekeri orta hıza ayarlanmış mixer yardımıyla 3 dakikda kadar çırpın. Mixer'i durdurup un, Antep fıstığı, vanilya çubuğu çekirdeği ve limon kabuğunu ekleyin. İçindekiler iyice karışana kadar düşük hızda çırpın. Elinizi biraz una bulayıp hamuru 24 eşit parçaya bölün. Her bir parçaya elinizle yuvarlayarak şekil verin. Gerekirse biraz unlayın. İki farklı tepsiye 1'şer adet kurabiyeyi dizin. Aralarında 3 cm. kadar mesafe olsun. Kurabiyeleri altın rengine dönene kadar 15 dakika pişirin. Fırındn aldıktan sonra 15 dakika dinlendirin. Üzerine pudra şekeri serptikten sonra servis edin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/07/kim-paradisko/", "text": "Paradisko, 2013'ün sonunda Hakan Özkan ve Hemi Behmoaras tarafından kuruldu. Hemi, yıllardır Babylon, Indigo, Kiki gibi önemli mekanlarda DJ'lik promoter'lık yapıyor. Ayrıca Star Slinger, The Ringo Jets 'e video klipler çekmekle beraber çeşitli video işleri, akustik performans videoları ve belgesellerle uğraşıyor. Hakan, Ses Mühendisliği yapmanın yanısıra Connection Records DJ Academy'de eğitmen olarak görev alıyor. Dawn Richard ile yayınladığı single'la iTunes US RnB/Soul Chart'a 30 numaradan giren Hakan'ın solo projesi olan Thousand Fingers ile de çok yakında yeni işlere imza atacağını öğrendik. İkili, geliştirdikleri hızlı sinerji ile kısa sürede Chewing Gun parçasını üretti. Daha sonrasında prestijli bağımsız plak şirketi On the Fruit ile anlaşma imzaladı ve bağlantıları sayesinde Xinobi ve Mighty Mouse gibi türünün önemli isimlerine ilk EP'lerinde remix'leri ile yer verme fırsatı buldu. Birçok blogda kendilerine yer verilmesinin dışında Vice Magazine'in elektronik müzik platformu THUMP'ta, Hemi ve Ferit Katipoğlu'nun Chewing Gun'a çektikleri klip ile yer aldılar. Spotify, Beatport, Itunes gibi bütün dijital marketlerde yer alan Paradisko Chewing Gun'ın Original Mix'i ile Traxsource Indie Dance/Nu Disco Top 100'de EP'nin çıktığı ilk 1 ay boyunca, ilk 10'da yerini aldı. Katıldıkları festivallerde Hercules & The Love Affair, Moullinex, Xinobi, Gramatik, Faust, Mighty Mouse, Bufi, Shit Robot, Animal Trainer, Satin Jackets, Martin Roth, Tim Green, Lancelot gibi isimlerle aynı sahneyi paylaştılar. Disco ve House'u bir arada eritmeye oldukça özen gösteren ikili, özellikle geceyarısından sonra çaldıkları setlerde tempoyu yüksek ve şarkıları groovy ve eğlenceli modlarda tutarak kitleleri eğlendirmeyi tercih ediyor. Topless, Kiki, Babylon, Indigo, Upshot, Kite, 1888 gibi ülke içinde elektronik müziği temsil eden kalelerde iz bırakan Paradisko, 2015 itibariyle yurtdışı gig'lerine de start verecek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/08/benden-kimseye-bahsetme/", "text": "Adını, sanatçının 2 yıl önce kapattığı blogtan alan Benden Kimseye Bahsetme isimli sergi, Ali Şentürk'ün hayatının 5 yıllık bölümünde yaşadığı, tanıklık ettiği ilişkiler üzerine çektiği kurgusal 35mm fotoğraflardan oluşuyor. Blogtan sergiye terfi eden altı eser, bu fotoğraflardan bir kaçının tuval üzerine aktarılmasıyla oluşan resimler. Beyaz bir arka planda yalın ve kesintisiz çizgiler tuvalin bir noktasında bitirilip tellerle tamamlanıyor. Tuvallerin üzerinden çıkan tellerin şekilleri ise o ana ait hislerin soyut bir şekilde ifade edilişi. Ankaralı genç sanatçı Ali Şentürk'ün ilk solo sergisi Benden Kimseye Bahsetme 9 Ekim'den 31 Ekim 2014 tarihine kadar SODA'da görülebilir. Ali Şentürk 1985 yılında Ankara'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel bölümünü 2012 yılında bitirdikten sonra aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmaya başladı. 2012 yılında Nowartis Hastayla 24 Saat adlı kısa film yarışmasında arkadaşlarıyla beraber en iyi senaryo ödülüne layık görüldü. 2013 yılında Mamut Art Project'e katılarak çalışmaları Türkiye'deki en önemli koleksiyonlara girdi. Cer Modern konuk sanatçı programı dahilinde Cer Modern atölyelerinde çalışmalarına devam eden genç sanatçı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak Ankara'da yaşıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/08/kronotrop-cihangir/", "text": "Ben Kronotrop ile aslında Galatasaray Lisesi'nin yanındaki yokuştan aşağı inerken tanışan insanlardanım. Küçücük mekanda nefis kahve sattığı zamanlardan... İstanbul'da yaşamıyor olmak mekanların değişimlerine de bir şekilde sonradan ayak uydurmak zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Yeni, Cihangir'deki Kronotrop ile bugün tanıştım. Küçük mekan gitmiş yerine daha fazla kişinin oturabildiği, içinde Kinfolk satılan ama aynı lezzette kahve vermeye devam eden bir yer olmuş. İsteyenler kahve çekirdeği de satın alabilirler. Cihangir'e yolunuz düşerse kahve için derim. Çünkü gerçekten çok başarılı. I found out about Kronotrop while it was still located down the hill from Galatasaray. It was a tiny coffee shop with amazing coffee. Now that I don't live in Istanbul anymore, it's quite hard to keep up to date with all the new places opening and closing. I was able to visit Kronotrop at its new location in Cihangir today. It has finally become a place where more people can sit and enjoy, and where you can even buy Kinfolk Magazine. And they still serve coffee of the best quality. I definitely recommend Kronotrop if you love coffee."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/10/cake-angry-by-geoff-levy/", "text": "New York based artist, Geoff Levy said hello to us on Instagram. He is getting busy with his amusing project which is called Cake Angry. Here is how Geoff explains himself and his project; the Cake Angry. About a month ago, I was on a photo shoot for a certain celebrity. While we were given FOURTY cakes to work with, we only ended up using three in the setups, leaving me stuck with this plethora of pastries. I debated delivering the rejected desserts to the dumpster when it hit me I could be frustrated at the waste and inefficiency, or I could channel this into something greater. What better catharsis than smashing cake? Consequently, #CakeAngry was born. Real New Yorkers inducing explosions of beautiful lumps of frosting and colorful sprinkles against NYC backdrops. This series is my homage to those frustrating, wasteful instances of living in the city, pent up then purged via punting, punching, judo-chopping, and smashing into taxi windshields.. Below the series thus far, which is also posted on my Instagram. I'm only halfway through my supply, so expect plenty more coming. Thanks for your time, and I hope you enjoy #CakeAngry as much as I did making it."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/10/carpenter-brut/", "text": "Hotline Miami başlı başına çok iyi bir oyundu, ama müzikleri de en az kendisi kadar efsaneydi. Zaten bu oyun sayesinde, 80'lerin synth'leri ile bezenmiş tonlarda elektronik müzik yapan Fransız DJ Carpenter Brut'la tanıştım. Görünürdeki tek mottosu NOT FROM PARIS olan DJ'in R-Rated klibini aşağıdan izleyebilirsiniz. İlham kaynağını 80'lerin müziklerinden olduğu kadar korku filmlerinden de alan Fransız müzisyen, şimdiye kadar 2 EP yayınlamış. Genel olarak tüm parçaları çok sevdim, ama Marliyn Manson'ın eski şarkılarından Down in the Park ile aynı sample'a yer veren Escape From Midwich Valley değişmez favorim oldu. Bir dönemin epik Hollywood bilimkurgularını domine eden synthwave'leri geri getiren Carpenter Brut'a, elektronik müziği sevmeseniz dahi mutlaka bir şans verin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/10/contra-art-fair-london/", "text": "CONTRA Türk Çağdaş Sanatı'na özel ilk sanat sergisi ve sanatçıların eserleri Londra'daki Frieze Art Fair'le birlikte yer alacak. CONTRA'nın açılış edisyonunda, Londra Sanat Haftası süresince Londralı'lara İstanbul'un coşkulu sanat çehresi sunulacak. Türkiye sınırları dışında gerçekleşen ilk Çağdaş Türk Sanatı sergisi olan CONTRA, Türkiye'deki sanat sahnesinin çeşitliliğini yansıtmayı ve genç yetenekler üzerine odaklanarak, birkaç isim tarafından çerçevelenmiş Türk sanatı imajını genişletmeyi hedefliyor. Türkiye'den 20 genç sanatçının işlerini barındıran sergide fotoğraftan videoya, ilustrasyondan sokak sanatına, entelasyondan yeni medyaya, oldukça geniş bir tayfta eser olacak. Türkiye'deki genç yeteneklerin, mainstream olmayan üretimlerini sergilemek ve beklenmedik, alışılmadık yönlerini göstermek için CONTRA'nın en uygun bulduğu yer Londra'daki The Old Truman Brewery olmuş. Doğu Londra'nın kalbindeki bu mekan, şehrin yaratıcı merkezinin odağında olmakla birlikte, CONTRA sergisi ile aynı zamanda Moniker, The Other Art Fair ve Kinetica'ya da evsahipliği yapacak. 16-19 Ekim arasında The Old Truman Brewery, Londra'da gerçekleşecek sergiye mutlaka zaman ayırın. Katılımcılar: Ali İbrahim Öcal, Alper Derinboğaz, Candaş Şişman, Cins, Elif Varol Ergen, Emre Ünal, Ethem Onur Bilgiç, Furkan NUKA Birgün, Gümüş Özdeş, Güneş Oktay, Ham, Huo Rf, Joana Kohen, Idil İlkin, Ilker Canıklıgil, Lalin Akalan, Merve Morkoç, Sinem Dişli, Sezer Arıcı, Ozan Türkkan, Volkan Kızıltunç."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/11/oldmagnets-favourite-magazines/", "text": "Kinfolk is a slow lifestyle magazine published by Ouur that explores ways for readers to simplify their lives, cultivate community and spend more time with their friends and family. Founded in 2011, Kinfolk is now the leading independent lifestyle magazine for young creative professionals and also produces international editions in Japan, China, Korea and Russia. Published quarterly, Kinfolk maintains a vibrant contributor base from Copenhagen to Cape Town and hosts hundreds of global events that bring the community together. For too many people, being happy at home is pretty much an abstract idea, something they can't know or imagine, until it appears on some taste maker's must-have list, or in a magazine, or reposted on Tumblr. A home sweet home is not curated or produced by acquiring a perfect arrangement of chairs, lamps and friends. A real giving space is made from living, not decorating. A bored materialist can't understand that a house has become a home. It happens, not through perfection but participation. Frankie Magazine is a national bi-monthly based in Australia, aimed at women looking for a magazine that's as smart, funny, sarcastic, friendly, cute, rude, arty, curious and caring as they are. They cover design, art, photography, fashion, travel, music, craft, interiors and real-life stories they aim to surprise and delight readers with every turn of their beautifully matte pages, and have a good old laugh while doing so. Printed Pages is an arts and design magazine which focusses on depth and discovery, combining engaging and accessible content with top-notch design values. They also got Rookie's Editor-in-Chief Tavi Gevinson to discuss doing things differently with illustrator and long-term collaborator Minna Gilligan, spent a weekend with Richard Turley as he designed a special edition of 'SUP and pestered illustrator Jean Jullien about the ugliest thing he loves. Lucky Peach is a quarterly journal of food and writing. Each issue focuses on a single theme, and explores that theme through essays, art, photography, and recipes. The Gourmand is an award-winning food and culture journal with a broad subject base and an international reach. Bringing together inspirational words, images, and ideas with the universal subject of food, the biannual journal was founded in London in 2011 by David Lane and Marina Tweed. The idea for The Gourmand came out of a dinner conversation amongst friends at David and Marina's table a few years ago. Since then, the publication has strived to capture the exciting work being done at the crossroads of the culinary and creative industries. The list of contributors has grown to include noted photographers, artists, and writers, all of whom are given free rein to explore their creativity and share unusual, engaging, and unexpected perspectives. gather ; 1. to bring together into one group, collection or place; 2. to serve as a center of attention for, to attract; 3. to pick or harvest a crop or natural yield from its place of growth or formation; 4. to come together around a central point, to assemble. They started Gather because of a shared love of food and cooking, and a desire to create a magazine with staying power on your bookshelf; one that you could return to again and again for inspiration. They are a quarterly travel and lifestyle magazine based in Bristol, UK."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/12/afrika-seyahati-kenya/", "text": "Afrika'ya gitme fikri bir süredir aklımda olmakla birlikte, bir sonraki büyük seyahatim olarak Kenya'ya kesin olarak karar vermem aslında bölgesel olarak Afrika'nın tam zıttı olarak görülen Alaska seyahatime denk geldi. Denali Parkı içerisinde ilerlerken otobüs şoförünün insanlar Alaska'ya geldiklerinde Kenya'daki gibi hayvanlar her yerde koşturuyor olacaklar zannedip, sonra da hayal kırıklığına uğruyor tekrar hatırlatmak isterim burası soğuk bir iklim, hayvanlar da kendilerini koruyor demesi değildi bana Kenya'ya gitmeyi düşündürten. Alaska'ya hayvanlardan ziyade doğası için gitmiştim. Sizler için nasıldır bilmiyorum ama benim için birbiriyle temel açılardan tamamen zıtlık içinde olan bölgelere birbirine yakın zamanlarda seyahat etmek her iki ülkeyi de daha iyi anlamama yol açıyor. Bu temel zıtlıklardan benim açımdan en önemlilerinden birisi de tahmin edebileceğiniz gibi iklimin ve doğa koşullarının insan özellikleri ve insanların çevreleriyle ilişkileri anlamında yarattığı aşikar fark. Kenya ve Alaska ise iklim anlamındaki zıtlıkları ama buna ek olarak vahşi hayvan yaşamı açısından benzerlikleriyle birbirini benim açımdan oldukça tamamlayan ve her iki bölgeyi de kendimce daha iyi anlamama olanak veren destinasyonlar oldu. Ağırlıklı olarak yalnız seyahat etmeme rağmen, hem yalnız gitmeye çekinmem hem de seyahatin niteliği nedeniyle yakın arkadaşım Pınar'a Kenya'ya gitmeyi düşünür müsün? dememi takiben uçak biletlerimizi iki saat icinde ayırtmıştık. İkimiz de daha önce hiç kullanmamış olmamıza ve açıkçası çok da mesafeli durmamıza rağmen, okuduklarımız neticesinde İstanbul'da Afrika seyahatleri üzerine yoğunlaşan Savana Tur üzerinden tüm seyahatimizi organize ettik. Tur ile gitmedik ancak ikimiz için Savana Tur özel bir program hazırladı ve bizim de getirdiğimiz otel seçenekleri de değerlendirilecek şekilde programınızın her detayı önceden belirlendi. Kenya'ya safari amacıyla gidecekler için özellikle kalacakları otel türlerini önceden incelemelerini ve eğer bütçelerinde biraz esneklik yapma imkanları varsa çadır tipi konaklamaları en azından seyahatin bir kısmı açısından değerlendirmelerini öneririm. Pınar da ben de hayatımızda gördüğümüz en etkileyici konaklama mekanlarını Kenya'da gördük. Özellikle çadır tipi konaklama insana kendini Out of Africa filminde hissettiriyor. Biz önce Nairobi'ye uçarak ve orada sadece bir gece kalarak, üç gece Masai Mara, bir gece Lake Naivasha ve iki gece Amboseli şeklinde bir program gerçekleştirdik. Kenya'ya gidiyorsanız, Masai Mara birçok diğer kaynakta da okuyabileceğiniz gibi Kenya'nın olmazsa olmazı. Masai Mara, yer ve göğün gerçekten de birleştiği, baktığınız her yerde Dünya'nın çok az yerinde görebileceğiniz hayvanların koşturduğu ve günün ikiye ayrılmış şekilde toplam beş altı saatini safari arabasında bu coğrafyada dolaşarak geçirdikten sonra, doğanın tam anlamıyla ortasına inşa edilmiş çadırlarda her türlü konforla konakladığınız bir yer. İnsanlar özellikle Temmuz-Ağustos aylarına denk gelen büyük göç zamanı gitmeyi tercih ediyor. Biz ise programlarımız büyük göç zamanına elvermediğinden ve bu dönemde bölgedeki olası turist yoğunluğunu da dikkate alarak Haziran başı gittik. Tam yağmur sezonunun sonuna gelen bu dönem bize yemyeşil ve tenha bir Kenya deneyimi yaşattı. Büyük göçün başlangıcını görmemize ek olarak, çok nadir görülen bir av sahnesini de izleme şansımız oldu. Kenya seyahatimizde Savana Tur'un ve seyahatin her anında bizimle olan mükemmel rehberimiz Salomon'un katkılarıyla en ufak bir sıkıntı yaşamadık. Yol koşulları zor ve yorucu özellikle nereye giderseniz gidin yol haritası nedeniyle tekrar Nairobi'ye dönme zorunluluğu yolları iyice uzatabiliyor. Alternatif olarak Nairobi ve Masai Mara arası uçak var. Biz denemedik ama Masai Mara'yı yukarıdan görmek için eminim harika bir alternatiftir. Seyahatimiz esnasında dört farklı yerde konakladık ve hepsinden memnun kaldık ancak ikimiz için de Kilima Camp Masai Mara'nın yeri çok ayrıdır. Konakladığımız gecelerden birisinde sadece Pınar ve benim kampın tek müşterisi olduğumuz Kilima Camp, Masai Mara'ya tepeden bakan nadir çadır kamplarından birisi. Çadırların içlerinin güzelliği, her çadırın hemen önünde olan ahşap veranda ve burada tepeden Masai Mara'yı izlemek, kamp personelinin akşam ateş etrafında anlattığı safari hikayeleri ve muhteşem yemekleriyle Kilima Camp'de her ikimiz de rahatça bir hafta geçirebilirdik."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/12/harbour-edge-house-by-fearon-hay-architects/", "text": "Harbour Edge House, Auckland menşeli Fearon Hay Architects'in son projesi. Waitemata limanının iç kısımında yer alan 400 metrekarelik villa, 1910 yılında inşa edilmiş ve Auckland'in en eski sahil evlerinden biri olarak biliniyor. 20. yüzyıl öncesi bambaşka bir mimariyle inşa edilmiş bir yapıdan, modern ve sade bir sahil evine dönüşümü gerçekten kusursuz. Ev restore edilirken, evi güzel yapan orijinal özellikleri bozulmadan yeni görünümüne kavuşturulmuş. Modern hayat ihtiyaçlarının hemen hepsine cevap veren evden kumsala direkt olarak yol olması da evde yaşayanlar için hayat kolaylaştıran bir detay. Yeni açık mutfak, eski halinin sadece yenilenmiş bir ikizi gibi. Evin yeni simetrisi sadece muhteşem bir uyum yaratmakla kalmamış ayı zamanda geçmişle gelecek arasında da bir bağ kurmayı başarmış. Dekorasyon ve mimarisinin yanı sıra nefes kesen liman manzarası evi, herkesin 'home sweet home'u olabilecek kadar kusursuzlaştırıyor. Evin dekorasyonundaki pirinç, deri ve beyaz detaylar eve sadelikle birlikte karakter de kazandırmış."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/13/kinfolk-berlin-a-messy-meal/", "text": "Bu güzel etkinliği çok uzun zamandır bekliyordum. Kinfolk ile tanıştığımdan beri herhangi bir etkinliğine katılmak büyük bir isteğimdi. Zaten insan Berlin'i de çok sevince iki günlük bir kaçamak çok tatlı geldi. I've been looking forward to this event, because I wanted to join a Kinfolk dinner ever since I met Kinfolk. Being a huge fan of both Berlin and Kinfolk, this event was the perfect excuse for a two day trip. Kinfolk'un kış dönemi etkinliğinin adı A Messy Meal idi ve bir Japon felsefesi olan Wabi-Sabi temalıydı. Daha önce Wabi-Sabi hakkında pek bir şey duymamıştım ve bu tema hakkında öğrendiklerim de bu yemeğin bana kattığı güzelliklerden biri oldu. Berlin'deki etkinliği bu sene Arthur organize ediyordu. Arthur mimarlıktan danışmanlığa ve sanata, kısaca kreatif olan her şey ile ilgilenen ve Berlin'de yaşayan bir Hollandalı. Bu yemeği çok büyük bir zevkle hazırladığını farketmek kolaydı. Tabii ki arkasında çok büyük bir yardımcı grup olduğunu da belirtmek gerek. 6 farklı messy şarap ile bizi tanıştıran Mario, yemeğe ve çay seramonisine ev sahipliği yapan Agora Collective ve Kindl'a ilk girdiğimizde bize çok lezzetli meyve sularını sunan LA Cold Press. Ama geceye damgasını vuran müthiş yemekleriyle Japon şef Ayumi Saito ve ekibiydi. Bugüne kadar bu kadar lezzetli Japon yemeği yediğimi hatırlamıyorum. The winter season event of Kinfolk is called Kinfolk, A Messy Meal and the theme was Wabi-Sabi, a Japanese aesthetic concept. I hadn't heard of Wabi Sabi before and I had the chance to learn about it by experiencing last night's event. The dinner was organised by Arthur, a Dutch designer and creative consultant. I could easily say that he put lots of effort in the organisation and took care of everything with delight. There were naturally many others, who made last night possible. Agora Collective hosted the dinner and the tea ceremony, Mario introduced us with 6 different messy wines and LA Cold Press welcomed us with fresh juices. The food that our chef Ayumi Saito and her team prepared for us made the night unforgettable. It was the tastiest Japanese food I ever had. Saat 17.00 gibi Kindl Zentrum fur Zeitgenossische Kunst'ta diğer katılımcılarla buluştuk. Tanımadığım insanlarla Kinfolk çatısı altında yemek yemenin çok değişik bir tecrübe olacağını tahmin ediyordum. Kindl mimari açıdan çok etkileyici bir bina. Yüksek tavanlar, ortadan aşağı sarkan bir uçak ve altında içilen meyve suları çok güzel bir başlangıç oldu. Yaklaşık 30 kişiydik ve bir şekilde herkes kendini tanıttı. Çoğu insan tahmin ettiğim üzere tasarım ile uğraşan kesimdendi. Birkaç mimar da bunlara dahildi. The event started at Kindl Center for Contemporary Art, an impressive building with an airplane hanging from the ceiling. All participants met inside this building and we introduced ourselves. We were around 30 people and many of us had design-related jobs. We took a walk to Tempelhof, a park larger than Central Park, and though the tiny gardens, where people grow their own plants and vegetables. We were all asked to find a leave and hold on to it. Sonrasında Arthur bizi Tempelhof'a bir yürüyüşe götürdü. Uçsuz bucaksız terk edilmiş bir havalanı ve bir köşesindeki halkın yarattığı müthiş tatlı bahçeler. Herkes sonbahar renginde bir yaprak aldı. O sırada bu yapraklarla ne yapacağımızı tam bilmiyorduk tabii ki. Saat 19.00 gibi yemeğin olduğu Agora Collective'e vardık ve üst katta bizi bir Japon çay seramonisi bekliyordu. Seçtiğimiz yaprakları çerçeveledik. Sonbahar yapraklarının Wabi Sabi için müthiş bir örnek olduğunu sonradan farkettim denebilir. Çay seramonisinde susamdan pirinç sütlü çaya 3 farklı çay denedik. Susam ile yapılanda aklım tamamen kaldı denilebilir. Çay seramonisinin arkasındaki mantığı dinlemek, hareketleri gözlemlemek çok çok güzeldi. We arrived at the Agora Collective around 19.00 and framed the leaves that we collected. Autumn leaves are apparently good examples of the aesthetic concept of Wabi-Sabi. We then sat down for the tea ceremony. We tried three types of very unusual teas. The one made with sesame was my favourite. We had the opportunity to learn about the history and philosophy of the Japanese tea ceremony. Sonrasında Messy Meal olan alt kata indik. Japon şef bize enfes bir tatlı dahil menü hazırlamıştı. Sınırsız şarap ve Japon yemeği ile gecenin sonunda zirvede olduğumu söylemek garip olmaz. Fotoğrafların bu noktada kendisini fazlası ile anlattığını düşünüyorum. Bir sürü güzel insanla tanıştım. Amerika'dan Kanada'dan Arjantin'den gelip de Berlin'e yerleşen güzel insanlarla. Arthur'a, Kinfolk'a ve geri kalan bütün herkese buradan da teşekkür etmek istiyorum. The Messy Meal was downstairs and the menu that our chef prepared for us was unbelievable. After the unlimited wine and amazing Japanese food I reached the peak of the night. We were able to meet great people from all around the world. People from America, Canada, Argentina, who moved to Berlin in the part years. Many thanks to Arthur, Kinfolk and everyone behind this fantastic night."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/13/sendromsuzlar-ayse-gencer/", "text": "Müzisyen bir ailenin kızı olarak dünyaya geldiğim için müzikle ilişkim doğal olarak başladı :) Babaannem piyano öğretmeni idi. İlk dersleri ondan almaya başlamıştık abim İlhan ile birlikte. Ben daha çok şarkı söylemeye meraklı idim ve klasik olucak ama herhangi bir objeyi mikrofon olarak kullanıyordum ve ilk okulda doğum günlerin de hep ben şarkı söylüyor olurdum... Seneler müzikle dolu geçti ve 18 yaşımda TRT nin açtığı bir vokal yarışmasında ilk 3'e girerek ve akabinde Galata Kulesi'nde ilk kez profesyonel müzik hayatıma adım atmış oldum. 30 senedir çeşitli jazz clup'larda ve festivallerde yer alıyorum. Başka bir meslek düşünemiyorum. Kendimi bildim bileli müzik var ve gerçekten bu bir yaşam biçimi. Hayatımın büyük bir bölümünü annemle geçirdim ve haliyle ondan etkilendim ilk olarak. Annemin içindeki Swing olağanüstü idi. Onu dinlerken tüylerim ürperirdi, keza babamı da dinlerken... İkisi de gerçekten büyük sanatçılar. 2011 yılın da But Beautiful adlı albümüm çıkmıştı... Şimdilerde yeni albüm çalışmaları var, parçalar seçiyoruz. Sevgili müzisyen arkadaşımız Ozan Musluoğlunun 10 vokalistten oluşan cd'sinde bir parça söyledim. Benim için ayrıcalığı var çünkü Türkçe bir parça... Onun heyecanını yaşıyorum. Konserler devam ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/14/kim-burak-senturk/", "text": "Önceleri sadece çizebilmek ve çok daha iyisini yapabilmek üzerine odaklanmıştım. Beğendiğim sanatçıların eserlerine bakıp onlar gibi olmak ve o kadar iyi çizebilmek istiyordum. Sonrasında kendi sınırlarımla tanıştım ve aslında gerçek başarının iyi çizmekten çok, yaratıcılık ve farklı bir anlatım dili geliştirmekten geçtiğini farkettim. Bu konu üzerine yoğunlaştım ve imzam olabilecek bir tarz üzerine kafa yordum. Hedefim, detaylarla ve detaylardaki küçük hikayelerle tamamlanmış büyük hikayeyi anlatmak, ayrıca insanların işlerimin önünde olabildiğince fazla zaman geçirmesini sağlamaktı. Bu isteklerimin büyük bir kısmını şu an kadar hayata geçirebildiğimi düşünüyorum ve gözlemliyorum. Gerek sergide gerekse sosyal medyada bana ulaşan yorumlar ve geri dönüşler oldukça olumlu ve benim için motive ediciydi. Kendimi mesaj ileten bir aracı olarak görüyorum. Aynen bir kamera ile hayatın belli anlarını kaydetmek gibi. Ancak benim kayıtlarım, hayatın üzerine farklı efektler uygulanmış ve kurgulanmış bir versiyonu. Varolan belli düzeydeki yeteneğimin ve gözlemlerimin sonucunda ortaya çıkan, insanların kendilerinin yorumlayacağı ve istediklerini görebilecekleri aynalar bunlar. Çalışmalarımı paylaştığım kişilerin benim yolculuğuma ortak olma fikri beni hem mutlu ediyor, hem de heyecanlandırıyor. İlk hedeflerimden biri olan kişisel sergim Yok Artık! güzel bir şekilde sonuçlandı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/14/kinfolk-tarifi-vol-iii-turkey-avocado-burgers/", "text": "Bu haftanın çizimi de projemizi çok seven ve destekleyen Eda Dürüst'ten geldi. Hindili ve avokadolu mini burgerlerin yapması çok kolay, tadıysa çok lezzetli. Kömür mangalınızı hazırlayın ve kömürlerin küllenip beyazlaşana kadar ısınmasını sağlayın. Eğer gazlı bir ısıtıcı kullanıyorsanız ısıyı orta kademeye getirin. Hindi etini, sarımsakları, kimyonu, zeytinyağını, tuzu ve biberi iyice karışana kadar orta boy bir kasede çırpın. Karışımı 4 hamburger ekmeğine sürün ve 4-5 dakika boyunca pişene kadar mangalda bekletin. Burgerlerin arasına gravyer peyniri, avokado dilimleri ve hardal koyarak servis edin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/15/kim-ethem-onur-bilgic/", "text": "1986 yılının Temmuz ayında Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde doğdum. Öğretmen bir babanın oğluyum. İnebolu'da güzel bir çocukluk yaşadıktan sonra Konya'nın Ereğli ilçesine taşındık. Orta ve lise eğitimimi Ereğli Anadolu Lisesi'nde aldım. Lise bittiğinde benden mühendis olmayacağını anlamam uzun sürmedi. Güzel Sanatlar'a yönlendirildim ve bu fikir gerçekten hoşuma gitti. 2007 yılında Grafik Tasarım eğitimi almaya karar verdim ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü'ne girdim. Bugünlere geldiğimizde illüstratör ve grafik tasarımcı olarak çeşitli işler yapıyorum. Birçok reklam ajansı, dergi, gazete ve yayınevi için illüstrasyon ve tasarım hazırlıyorum. NTV Tarih, GQ Türkiye, Notos, Sabitfikir, Bant Mag., Skylife, Zero İstanbul, Mediacat, Tempo gibi dergilere kapak ve konu çizimleri, Radikal Gazetesi Kitap ekine birçok illüstrasyon, yayınevleri için kitap kapağı tasarımı ve kitap içi illüstrasyonu ürettim. İthaki Yayınları, Malatya Uluslararası Film Festivali ve 4. Bursa Uluslararası İpek Yolu Film Festivali'nde sanat yönetmeni olarak çalıştım. Türkiye'nin önde gelen birçok reklam ajansı ve markası için işler ürettim. Rock'n Coke 2011 gibi çeşitli festivaller ve etkinlikler için afiş, ilan ve illüstrasyon çalışmaları yaptım. Tiyatro oyunları ve sinema filmleri için afiş çalışmalarında bulundum. Halen Bakırköy Belediye Tiyatroları ve GalataPerform'un grafik tasarımcısıyım. Reklam filmleri, kısa filmler ve canlandırma filmler için konsept tasarımlar ve animasyonlar hazırladım. Yurtiçi ve yurtdışında karma sergilere katıldım. İlk solo sergim Aralık 2013'de Milk Gallery'de Tatlı Kabuslar ismiyle açıldı. Çalışmalarıma İstanbul'daki atölyemde devam ediyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/18/kim-eugenia-loli/", "text": "I'm Eugenia. I grew up in Greece, but I've also lived in Germany and UK. These days I live in California. I've been a nurse, a computer programmer, a technology journalist, and a filmmaker. In April 2012, after I had just finished an animated music video, I decided to try collaging after the knowledge I gathered from making the animation. I got hooked ever since! Here is a short list of my publications so far. Some random tidbits: I love sci-fi and sushi. I'm a major geek. I'm a Paleo dieter for life, since I credit it for saving it after 10 years of major health problems. Finally, I'm an INFP. I start by finding a base image, and then I sort of build around it. Sometimes I have a concrete idea of what I want to do, and sometimes I leave the images to fit together by themselves. Sometimes, after a lot of juxtaposing, the base image might not even be part of the final collage. Most of the time, I try to say something important via my art, but other times it's just about doodling. I got into collage because I loved Julien Pacaud's illustrations, but it was Kieron Cur3es Cropper who became my main influence. The guy's a genius. Bryan Glass Planet Olson and David Delruelle are also influences of mine. From the older artists, I'd have to say, Magritte. However, I collage on many different styles: from pop to dada, and from modern illustrations to traditional surrealism. I don't believe that artists should find their style. That's artistic death. If I have a style, it's probably some meta aspect of it, rather than something visual. While I maintain an online store for those who like the convenience, I still give away the full resolutions of most of my artworks under the various liberal Creative Commons licenses. So theoretically, people can print them at home for free. I believe that art loses its true value when it becomes fully commercial, because the artist then tries to please the latest visual fashion or the wishes of his customers. How am I supposed to describe you who am I, when that has a price? It's an oxymoron. Art should be shared freely."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/19/kim-john-poppleton-2/", "text": "Kaliforniya'nın Sacramento kasabasında doğan ve yetişen John Poppleton, henüz 1988 yılında bir lise öğrencisiyken fotoğraf hayatına başladı. Öncelikle fotoğrafın her türüyle büyük bir tutkuyla ilgileniyordu. Ta ki 1993 yılında arkadaşlarının düğün fotoğraflarını çekip profesyonel bir portre fotoğrafçısı olana dek. Bütün bunlar Poppleton'ı ana amacı olan farklı bir şeyler yapma isteğine yavaş yavaş ama emin adımlarla götürüyordu. John'ın amacı her zaman orjinal bir şeyler yaratmaktı fakat fantazi portreler hiçbir zaman planın bir parçası değildi. John was born and raised in the suburbs of Sacramento, CA. He was introduced to photography during his junior year of high school in 1988. He pursued all areas of photography very passionately as a hobby until becoming a professional portrait photographer in 1993, after several friends convinced him to photograph their weddings. It has always been John's goal to create something original and different but fantasy portraits were never part of the plan. I wasn't looking for it, it found me... Around 2003 Photoshop introduced a new tool called liquify and just to show what it could do I stretched a brides ears and turned her into an elf. It turned out so nice I put a copy in my portfolio and it just evolved from there. But things really took off when the owner of a faerie collectable store asked me to create 12 images for a calendar. That's what gave me the biggest push. Poppleton, direkt olarak insan vücudu üzerine dikkat çeken resimler yapıyor. Black Light Bodyscapes isimli serisinde kadın modellerinin sırtına yansıttığı floresan ışığı ile garip doğa manzaraları oluşturuyor. Modeller, simsiyah bir ışık altında bu inanılmaz görüntüler yaratılırken fotoğraflanıyor. Sanatçı kadın vücudunun güzelliğiyle, göz kamaştıran doğal dünyayı harmanlıyor. Resimlerinde kullandığı dalga ve formlarla feminen vücutlara güçlü bir biçimle Doğa Ana'yı yerleştiriyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/20/sendromsuzlar-derya-eke/", "text": "Müziğe her genç kulağın başına geldiği gibi aileden gelen tınılarla başladım. Annemin Deryaa yemek hazııır ya da Bitti miiii? diye bağırmasında müzikal bir ahenk buldum sanırım. Tabii şaka bir yana, babam zamanında akordeon çalarmış, fakat ne yazık ki bilinçlendiğim yaşlarımda dinleme fırsatım hiç olmadı; küsmüş bir ara ama neden hala bilmem. Bunun dışında fazlaca şey dinlenirdi evde. Hele insanın ablası olduğu zaman, aynı odada, onun elde krem şişesi ayna karşısında hoplayıp zıplarken dinledikleri kardeşinin hatıralarından asla gidemez sanırım. O dönem 80'lerdi. Bir yandan da grubumuzun vokalisti Orçun Sünear'la da kuzen olduğumuz ve de küçüklüğümüzden beri her daim müzik alışverişi yaptığımız için evdeki cd'ler kasetler artmaya başlamıştı. Müzik aşkı böyle doğdu içimde. Vurmalı enstrümanlara olan ilgim de bir gece gizli gizli uyumayıp Mtv'de Headbangers Ball programını izlerken davulcuya kitlenmemle başladı. Ertesi gün okulumdaki müzik odasında yer alan derme çatma davula yekpare blok flütlerle saldırmıştım. Kavgam o günden sonra devam etti hep. Orçun'la biz kuzeniz. Arada tabii ufak ayrılıklar olsa da 34 yıldır adamlayım. Bu yüzden de aramızda neredeyse konuşmadan anlaşabilecek seviyeye kadar gelmiş telepatik bir bağ oluştu. Bu da yaptığımız müziğe fazlasıyla yansıyor. Grupta da şimdiye kadar çok değişiklikler oldu gerçi ama her gelen aileden birine dönüştüğünden zamanla iletişimimiz de paralel olarak rahatladı ve bu da müziğe ahenk olarak yansıdı diye düşünüyorum... Provalara isteyerek severek gidiyoruz resmen. Türkiye'de öyle bir ortamda yaşıyoruz ki ne yazık ki her mecrada risk var. Hele ki sanat camiasında bu risk daha da çok hissediliyor. Hele ki bizim gibi müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkışıyorsanız sorunlar ve riskler azamiye çıkabiliyor. Birinci albümü de yapsanız bininciyi de çıkarsanız dinleyicinin önyargısıyla savaşmak zorundasınız bu ülkede. Ben reggae dinledim hep aynı gidiyordu mantalitesinde olup da konsere gelmek istemeyen mi ararsın yahut işte Afrika renklerini terörist bir grubun renklerine benzettiği için dinlemeden bizi sadece kınayan mı ya da reggae çalıyoruz diye hepimize müptezelliği yakıştıran mı? İsmini vermek istemediğim ve bu ülkenin önemli barlarından birinde sahne almak istediğimizde de Grupta zenci var mı? Varsa çıkarsınız gibi durumlarla karşılaştık. Hem acınası hem de gülünesi. Sanırım bunları yaşayıp da yılmadığımız için ve müziğimizi sevmeye devam ettiğimiz için dinleyici de ufak ufak bizi anlamaya ve sevmeye başladı. Reggae müziğinin özü, kalp atışından gelir. Jamaika'ya yerli halk Afrika'dan zamanında İngiliz kolonileri tarafından ne yazık ki kelimenin berbat anlamıyla köle olarak getirilmiş ve de Afrika'nın davullarıyla kalp atışı oluşturularak çalınan kurtuluş çağrıları ve de dini öğelerle sorunlarını dile getirmişlerdir. Buna Nyahbinghi deniyor. Sanırım Reggae'de kendime en yakın hissettiğim şey bu Nyahbinghi olgusu, çünkü kendi felsefesi var. Birbirinden çok farklı büyüklüklerde davullarla icra ediliyor. Topluluğun kalp atışını vermesi bir nevi yaşamı, devinimi, yaşamın monotonluğunu anlatıyor. Bu meditatif havada bir kişi de en tiz davulla özgürce motifin üzerine oynuyor. Buna özgürlüğün çığlığı deniyor. Bir bütün, bir ahenk... Bunu seviyorum. Evde kendi Nyahbinghi davullarımı yapacak kadar seviyorum sanırım. Ruhunu şeytana satmış adam Robert Johnson, Blues denince hemen aklıma gelenlerden. Delta Blues'un krallarından... John Lee Hooker, B. B. King, Muddy Waters... Bunlardan bahsetmiyorum bile, herkesin severek dinlediği kişiler zaten... Howlin Wolf cidden önemlidir benim için... İnanılmazdır... Ve de çirkin Otis Taylor... Alan Lomax'in 1940'larda hapishanelerde kaydettiği Negro Prison Blues and Songs' u ciddi anlamda öneririm. Soul müzikten de Sam Cooke, Marvin Gaye, Al Green, Curtis Mayfield, Etta James gibi efendi asi sanatçılar tüylerimi diken diken eder hala, yeni dönemden de Charles Bradley, Sharon Stones, Lee Fields ve John Legend'ı önerebilirim. Sattas bu aralar yoğun bir telaş içinde diyebilirim. Zamanla çok fazla şarkı biriktirdik ve onların aralarından seçip şurasını burasını törpüleyip orasını burasını boyuyoruz. En zevkli ve en meşakatli kısım yani bizim için. Sonra da albüm kaydına gireceğiz. Süprizler de olacak tabii. Orçun, Can Bonomo'nun yeni albümünde Can'la ve Fatma Turgut ile birlikte bir reggae parça seslendirdi. Bunlar da tabi güzel havadisler. Ayrıca yine yurtdışı konserlerimiz de bu sene yoğunlaşmaya başlayacak. Orçun Sünear ve Deniz Akgündüz ile yeni bir proje peşindeyiz şuaralar. İşitsel ve görsel öğeleri harmanlayıp beynimizdekileri materyalleştireceğiz yoksa içeride büyüdükçe büyüyorlar. Onun haricinde çok eskiden beridir edebiyatla ilgilenir ve bolca yazmaya çalışırım. Normalde içimi dökmek için yazdığım şeylerdi fakat menejerimin cesaretlendirmesi ve biraz iteklemesiyle şu aralar onları yeniden derleme toplama ve de yayınlama yönüne doğru adımlar atıyorum. Tabii dünya onları okuduktan sonra bir daha eskisi gibi olmayıp beni linç edebilir orası da ayrı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/21/istanbul-bach-gunleri-benjamin-alard-konseri/", "text": "Geçtiğimiz hafta 11. İstanbul Bach Günleri kapsamında düzenlenen ünlü klavsenci Benjamin Alard konserini izlemek için davetli olarak St. Antuan Kilisesi'ndeydik. Bach'ın İtalyan Konçerto'sunu, Dört Düet'ini ve Fransız Uvertürü'nü çalan genç klavsenci, dinleyicilerini mükemmel bir performans ile selamladı. Hans Fagius'un Bach edisyonundaki, Organ Works albümünden dinleyip sevdiğimiz '4 Duets, BWV 802-805' eseri ile programının zirvesini gören Benjamin Alard 1985 doğumlu genç bir sanatçı ve piano çalışmalarına 7 yaşındayken başlamış. Eğitiminin ilk yıllarında Louis Thiry ve François Menissier'dan organ, Elisabeth Joye'den ise klavsen dersleri alan Alard, ilk gençlik döneminde ise ünlü müzisyenler Jean-Claude Zehnder ve Andrea Marcon ile çalışmış. İlk ödülünü 2004'te Bruges Uluslararası Klavsen Yarışması'nda alan Alard, bu seriyi Declic 2005/2006 ile sürdürmüş. Fransa'nın klasik müzik programlarını destekleyen Societe Generale Bankası, Fransız Kültürü Derneği, Fransa Devlet Radyosu gibi kurumların programlarına çıkan genç müzisyen, 2007'de Freiberg, Almanya'da düzenlenen Gottfried Silbermann Organ yarışmasının da birincisi olmuş. Hem klavsen hem de organ resitalleri veren Alard, başarılı Bach performansları ile ünlü. Daha önce de Bach performansı için İstanbul'a gelen genç sanatçı Le Printemps des Arts in Nantes, La Folle Journee, Festival of Saints, Schaffhausen Bach Festivali, Lausanne Basch Festivali gibi organizasyonlarda da klasik müziğin devlerinden Bach'ın çeşitli eserleri çalmış. Aynı zamanda bir üyesiyle yine İstanbul Bach Günleri'ne misafir olan Sigiswald Kuijken liderliğindeki La Petite Bande ile ve eski hocası Andrea Marcon yönetimindeki Venedik Barok Orkestrası'yla da organik bağları var. Yani Bach dendiğinde, klavsende uçuşan notalarıyla ilk akla gelen müzisyenlerden biri Benjamin Alard. Eğer konseri kaçıranlardansanız üzülmeyin; Benjamin Alard'ın kayıtlarından en güzel örnekler 2006 çıkışlı Andreas Bach Buch albümünde ve 2008 Ekim'inde yayınlanan Manuscrit Bauyn albümünde var. Bu albümdeki performanslardan Le Monde, Crescendo Magazine, Diapason, Classica Repertoire gibi yayınlarda övgüyle bahsedilmiş. O nedenle kendisi Edition Hortus'un altın çocukları arasında yer alıyor. St. Antuan Kilisesi'nin büyüleyici atmosferinde 1739'u yaşayan Nümberg'ten, 2014'ü deviren İstanbul'a bir portal açtığı için Benjamin Alard'ı alkışlarımızla tebrik ettik. Festival kapsamındaki son etkinlik, 23 Ekim 2014 Perşembe akşamı müzik dünyasının dahisi Konstantin Lifschitz'in performansı ile gerçekleşecek. Neve Şalom Sinagogu'ndaki ikinci gösterisi ile Lifschitz'i, 'Konstantiniye'de' yalnız bırakmayacağız."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/21/kim-serkan-akyol/", "text": "1982 yılında Aydın'ın yüksek tepelerinin birinde kurulmuş bir dağ köyünde doğdum. İlköğretimimi burada birleştilmiş sınıflarda okuyup ayrışarak ortaöğretimime devam ettim. O zamanlar havalelerimin ne derece büyük olduğunu bilmemekle birlikte tek istediğim öğleden sonra ağaç altında sıcak toprak üzerinde uyumaktı. Ne olduysa o ağaçların altında oldu hayallerimde bende büyümeye başladık. Okumayı ve çizmeyi pek sevdim. Gerisi hızlı gitti. Küçük adımlarla yürümeyi seven biri için kent oldukça kalabalık. Karmaşanın dışında bir yerde durmayı ve bakmayı seviyorum. Hızlı akan zamanı yavaşlatılırmış gibi izlemek hoşuma gidiyor. Bunları resimlemekten de keyif alıyorum. Çalışmalarımı Kadıköy'deki atölyede devam ettiriyorum. Çizmiş olduğum çizimlerden oluşturduğum küçük ürünlere bu atölyeden ve 4 ayrı lokasyondan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/21/kinfolk-tarifi-vol-iv-apple-blue-cheese-bread-pudding/", "text": "Yağladığınız fırın tepsisini ortaya koyup fırını 200 dereceye ayarlayın. Yumurta şeker ve tuzu birarada orta hızda çırpın. Daha sonra ekmek kırıntılarını, elmayı ve peyniri ekleyin. Ekmeğin karşımının içinde iyice kaybolduğundan emin olun. Eğer karışımın kuru olduğunu düşünüyorsanız yeterli miktarda süt ilave edebilirsiniz. Hazırladığınız karışımı sufle kaplarına dökün. Daha sonra tepsiye dizin. 30 dakika pişirdikten sonra 5 dakika dinlendirin ve üzerine balla deniz tuzu koyun."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/22/animal-food-by-sarah-deremer/", "text": "Los Angeles doğumlu sanatçı Sarah DeRemer, hayvan görsellerini dijital ortamda manipule ederek onların doğranmış meyve ve sebzeler gibi görünmelerini sağlıyor. DeRemer'in animal/food versiyonlarından bazılarının isimleri şöyle: Frovocado, Carrox, Cardinato ve Hippotato. Sanatçının garip ve sevimli tasarımının adı Animal Food. Bu seri bize ayrıca et tüketme etiği hakkında da fikir veriyor. Sarah DeRemer, born in Los Angeles creates digitally manipulated images of animals to look like chopped up pieces of fruits and vegetables. Some of her animal/food mixes are named as Frovacado, Carrox, Cardinato and Hippotato. Her weird and cute creatures are also called 'Animal Food'. This series also give us an opinion about the ethics of eating meat."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/23/9-contemporary-istanbul-kasimda-basliyor/", "text": "Türkiye'nin ve bölgenin uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, 520 sanatçı, 3000 eser, 22 ülkeden 104 çağdaş sanat galerisi ile beraber 75.000'den fazla ziyaretçiyi 13-16 Kasım'da İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve İstanbul Kongre Merkezi'nde buluşturacak. 9. Contemporary İstanbul Avrupa'dan, Balkanlar'dan, Ortadoğu'dan ve 2014 senesinin konuk ülkesi olan Çin'den çağdaş sanata kapılarını açıyor. Kaçırılmayacak buluşma noktası Contemporary Istanbul, yeni medya bölümü Plugin ile çağdaş sanatın geleceğini ve Türkiye'den ve dünyadan çağdaş sanatı keşfetmek için eşsiz bir görüş sağlıyor. Contemporary Istanbul, sanat edisyonlarının, çoklu sanatların farklı formatlarının, kavramsal boyutlarının sunulduğu, tartışıldığı ve paylaşıldığı yeni girişim ve inisiyatifi CI Editions'ı sunuyor. Sınırlı sayıda üretilen özel edisyonların yaygın dağıtmını sağlayacak olan CI Editions, sanatın daha geniş izleyici grubunun yanı sıra yeni sanatseverler ile buluşmasında alternatif bir kanal yaratıyor. CI yarattığı bu yeni değer ile yeni koleksiyoner gruplarının da oluşturulmasını sağlayarak bir kez daha ayrıcalığını ortaya koyuyor. CI Editions geleneksel baskı edisyonları fikrinden çok daha öteye geçiyor. Baskı sanatçı kitabı, fotoğraf, video, heykel/obje, neon, ses ve diğer çeşitli alanlarda üretilen sınırlı edisyonların bir sanat eseri olduğunu açıklıyor. Ayrıca, CI Dialogues'in 4. gününde sanatçı ve koleksiyoner bakış açısından sanat edisyonları analizi ediyor. Contemporary İstanbul'un en büyük yeniliği olan Plugin Istanbul Yeni Medya Bölümü sanatsal anlamda daha geniş bir alanı kapsamayı hedefliyor, sadece video sanatı değil, ses ve ışık enstalasyonları, etkileşimli ve jeneratif sanat işleri, iç mekan mapping projeleri, robotik tasarımlar, hepsi ve daha fazlası Plugin Istanbul'da yer buluyor. Plugin Istanbul ile Contemporary Istanbul, ait olduğu çağın dışına çıkarak ziyaretçileri geleceğe yollamayı amaçlıyor. Geçen seneki büyük başarıdan sonra daha çeşitli bir içerikle ziyaretçileri karşılamayı hedefleyen Plugin Istanbul'un bu seneki katılımcı galerileri arasında, Galerie AKINCI, DAM GALLERY, URAStudio, Yellow Peril Gallery, Sedition, Kasa; sanatçılar arasında ise Zimoun, Simon Heijdens gibi isimler katılımcılar arasında yer alıyor. Bu senenin önemi Çin Çağdaş Sanatı'na veriliyor ve dünya çapında tanınmış Liu Bolin ve Lio Dao gibi Çinli sanatçıları konuk ediliyor. Çin Çağdaş Sanatı konusu aynı zamanda CI Dialogues programında Gelecek Bugündür Çin'de Çağdaş Sanat ve Çin'de Sanat Arenası, Piyasası ve Kuruluşları oturumlarında yer buluyor. 2010'dan beri Çin video sanatı koleksiyonerliği yapan Dr. Michael I. Jacobs'ın gözünden Çin video sanatını görüleceği Now You See sergisi yer alıyor. CI 90 Minute Shows, her 90 dakikada bir, bir sanatçının solo şovunun kurulup, sunulup, tartışılıp, kaydedilip, başka bir sanatçının kurulumu için tekrar boş bir alan bırakılarak oluşturulan bir mekan-sergisi. 50 m2'lik bir kutu biçiminde olacak olan alanda alternatif sunuşlar ve küratoral denemeler için aynı sürecin sürekli devam ettiği deneysel bir forum yaratılıyor. 20 sanatçı bir arada, fuarın dört günü boyunca zaman ve yer temalı kurulumlarını sergiliyor. 90 Minute Shows, değişimleri takip eden, sanatın çoğulculuğunu ve çeşitliliğini destekleyen dinamik ve yönlü bir platform oluşturuyor. Ali Emir Tapan, Mehmet Ali Uysal, Charlie Stein, Lukas Ulmi, Fani Zguro, Ansen, Peter Belyi, Island 6, Orhan Cem Çetin, Gallery on the Move, Selçuk Ceylan, Voldemars Johansons, Özlem Günyol & Mustafa Kunt, İsmail Necmi, Ozan Kerem Bayraktar, Buğra Erol, İrfan Önürmen, Fırat Engin, Mariam Natroshvili & Detu Jintcharadze 90 Minutes Shows sanatçıları arasında yer alıyor. Bu sene ikincisi gerçekleşecek Plugin Yeni Medya Bölümü, fuar içerisinde en başarılı yeni medya ve dijital sanat örneklerini sergileyecek. Geçen sene elde ettiği büyük başarının ardından, bu sene, uluslararası galeriler ve genç sanatçılar tarafından yaratılan ses ve ışık enstalasyonlarını, interaktif ve üretken görsel işleri ve video sanatını sunacak. Plugin bölümünde Rhode Island, Yellow Peril Gallery tarafından temsil edilecek olan Amerikan heykeltıraş Paul Myoda, 9/11 saldırısını anma amacıyla İkiz Kuleler'in ışık gösterisi halinde tekrar canlandırılmasına yardımcı olduğu eseri Tribute in Light ile tanınıyor. Bu eser, saldırının 10. yılında Time Magazine'in kapağında yer aldı. Fuara ilk defa katılacak olan Hollandalı sanatçı Simon Heijdens ise, en ünlü çalışması Treeyi, Plugin'de sunmaya geliyor. İlk defa İstanbul'da sergilenecek olan eser, daha önce Victoria & Albert Museum, the Design Museum ve MoMA'da sergilendi. Ses sanatı konusunda dünyanın en önemli sanatçılarından biri olan Zimoun, bu sene 6 metrelik bir enstalasyon sunmayı planlıyor. İsviçreli sanatçı, ses sanatını yaratırken, karton kutu, plastik torba ve eski ev eşyaları gibi ham, endüstriyel maddeleri; DC motorlar, kablolar, mikrofonlar, hoparlörler ve ventilatörler gibi mekanik maddeleri kullanıyor. Zimoun 2010'da en prestijli ödüllerden biri olan Arts Electronica Prize'ı kazanmıştı. Contemporary Istanbul, bu sene fuar alanında genç sanatçıları ön plana çıkartıyor ve ziyaretçilerini, genç sanatçıların yeni eserleriyle buluşturuyor. The Empire Project'ten Ali Taptık, Remembering Me isimli ilk projesi otobiyografik fotoğrafların kentsel peyzajla kontrast oluşturduğu, kişisel tarihini yeniden tanımlamaya yönelik bir çalışmadır. Bu projeyle birlikte, devam eden serilerinde de Taptık, şehirle insan arasındaki ilişkiyi kurarken şehirle ilgili anlatıları da işlerine dahil ediyor. Venedik Bienali 14. Uluslararası Mimarlık Sergisi'nde sergi ekibinden olan Ali Taptık'ın katılımıyla Türkiye Pavyonu açılışında Places of Memory, uluslararası mimarlık dünyasına tanıtıldı. PG Art Gallery'den Candaş Şişman, dijital ve mekanik teknolojileri kullanarak gerçekleştirdiği çalışmalarıyla izleyicinin zaman, mekan ve hareket algısını manipüle ederek alışılageldik kalıpların dışına çıkarıyor. 2009'da arkadaşlarıyla birlikte Silo 1 oluşumunu ve 2011 yılında Deniz Kader ile birlikte NOHlab oluşumunu kurdu. Galerie Kornfeld'in sanatçısı Franziska Klotz, bulduğu ya da kendi çektiği fotoğrafları eserlerindeki figüratif bileşimlerinde ilham kaynağı olarak kullanıyor. Tablolarında resmin maddeselliği büyük bir önem taşıyor. Bitmemişlik, uçuculuk duygusu görsellerinde her zaman var oluyor. New Plymouth, Yeni Zelanda'da doğan Francis Upritchard, 60'lı yılların barış ve sevgi sloganının bitişiyle birlikte bireysel jenerasyonun ortaya çıkışını eserlerinde kullandığı figürlerle yansıtıyor. Fuara Whitechapel Gallery ile katılıyor. X-Ist sanatçısı Emin Mete Erdoğan, birçok karma sergiye katılan sanatçı 2013 yılında Sanatorium'da Entangled Cern Plans adlı ilk kişisel sergisini açtı. Aynı yıl Contemporary İstanbul ve Miami Pulse fuarlarında yapıtları sergilendi. Galeri Zilberman ile katılacak olan Fırat Neziroğlu'nun çalışmaları resim geleneğiyle hesaplaşma halinde. Çalışmalarının konusu dünyevi olsa da -gözden kaçan günlük olayları yakalıyor- sanatçının tekil yaklaşımı malzeme seçimiyle beraber resimlerini çarpıcı biçimde özgün kılıyor. Dikiş ve dokuma karışımıyla, Neziroğlu'nun işleri hem geleneksel dokuma tekniklerini tekrar canlandırıyor, hem de resmin olanaklarını genişletiyor. Mark Hashem Gallery'nin sanatçısı Jesus Curia Perez'in eserleri daha çok insan figürlerinden oluşuyor. Batılı olmayan ülkelerde yaşayan küçük yaşta ve ergenlikteki çocuk imajlarına olan ilgisi en başından beri sürüyor. Yine de, Batılı bir arka plan sanatçının eserlerindeki vazgeçilmez bir noktası. Vücuttaki baş ve eli bir soyut bir figür şeklinde temsil ettiriyor. Alan Istanbul sanatçısı Murat Pulat, yeni dalga uvertür yönetmen sinema film sekanslarına özel bir ilgi gösteriyor. Bu sekansları tuval üzerinde yeniden üreterek, bu imgelerin plastik olarak hayata katılmasını sağlıyor. Contemporary İstanbul 2011, 2012 ve 2013'te sanatseverlerin çalışmalarına büyük ilgi göstermesi Türkiye'deki tanınırlığını perçinledi. Siyah Beyaz'ın sanatçısı Ardan Özmenoğlu, sanat eserlerini, özgün baskı tekniklerini farklı materyal yüzeylerinde kullanarak oluşturduğu mekana özgü enstalasyonlar ve bu teknikle buluşturduğu transparan heykeller oluşturuyor. Özgün baskı tekniklerini farklı materyal yüzeylerde kullanıyor, klasik çini motiflerini post-it notlar üzerine uygulayarak, çağdaş bir yorum sunuyor. Yeni jenerasyonun en önemli video sanatçılarından Katja Loher, C24 Gallery ile katılıyor ve videoyu modern biçimlerde sunuyor. Galeria Russo genç, Milanolu sanatçın Manuel Felisi'yi CI'a getiriyor. Anlık biyografik izlere sahipler işleri hem boya hem de dijital metotlardan oluşuyor: Yolda karşılaştığı objeler ve insanlar eserlerinde asli bir rol oynuyor. MERKUR'dan Sabire Susuz, işlerinde, kullandığı malzeme ve teknik sayesinde yaşamın sabit olmayan ve kaygan duruşuna göndermede bulunuyor. Resimsel bir görseli oluşturmanın birçok kestirme yolları varken, işçilik diye tanımlanan yapma aşamasına bu denli zaman harcayarak sürecin kendisine vurgu yapıyor. Sanatorium ile katılan Luz Blanco, çizimlerini manipüle ettiği film ve belgesel görsellerinden elde ediyor. Sanatçıya göre, fotoğraf yoluyla yeniden yaratılmış çizimler bir nevi hatıra filtresi işlevi görüyor. Dirimart'ın sanatçısı Shirin Neshat, New York'ta yaşayan İranlı yönetmen ve sanatçı. Eserlerleri daha çok film ve video enstalasyonlarından oluşuyor. Neshat'ın katıldığı uluslararası organizasyonlar arasında 4. İstanbul Bienali Orient-ation (1995) da bulunmakta. Sanatçı 1999 yılında 48'inci Venedik Bienali'nde Altın Aslan Ödülü'nü ve 2006 yılında Lillian Gish Ödülü'nü kazandı. Neshat'ın ilk uzun metraj filmi Women Without Men 2009 yılındaki 66'ncı Venedik Uluslararası Film Festivali'nde Gümüş Aslan Ödülü'ne layık görüldü. Rampa Istanbul'dan Ahmet Oran, sanatsal yaşamı boyunca gerek büyük bir ressamlık maharetiyle gerekse iyi bilenmiş sezgileriyle her defasında yeni ve şaşırtıcı imgeler yaratmayı başaran bir ressam. Son yıllarda sanatçı, çarpıcı derecede büyük ebatlı tuvaller ve ifadeci bir renklendirme biçimi oluşturuyor ve jestlere dayalı, serbest bir resim üslubu yönünde ilerliyor. Galeri Nev'den Canan Tolon, çocukken geçirdiği çocuk felci ile uzun yılları hastanede geçen sanatçı, eserlerinde zaman olgusunu vurgular, şimdiki zaman ve geçmiş zamanı ve geleceği yansıtabilmek için tuval üzerine kullandığı paslanmış çelik gibi sanayi ürünleri, kahve telvesi gibi organik malzemelerle dokular yaratıyor, alışılagelmemiş enstalasyonlarında çim, toprak, saman gibi yaşam döngüsü sembolleri kullanıyor. C24 Gallery ile katılan Robert Montgomary, yazılı enstalasyonlar kullanıyor ve eserlerinde şiirsel mesajlar veriyor. Eserleri için billboardlar, işaret direkleri ve dev boyutta günlük hayatın içinden mekanları kullanıyor. Galerie Lelong'un sanatçısı Lin Tianmiao, kendi jenerasyonunun önemli ve yaratıcı, Çinli kadın sanatçılarından. 1960'larda doğmuş ve Çin sanatının uluslararası yayılmaya başladığı 1990'lı yıllarda ortaya çıkmış. Eserleri kendi kişisel yolculuğu olduğu kadar aynı zamanda sosyal bir içerik taşıyor. Edition Purrman ile katılacak olan Anselm Kiefer, eserlerinde geçmişte tabu olan, tartışmaya yol açan konuları gündeme getiriyor. Nazi dönemini en çok yansıttığı eseri: Paul Celan'nın bilinen en önemli şiiri Todesfuge dan esinlenilen Margarethetablosu. Galeria Pilar Serra ile eserleri sergilenecek olan Tom Wesselmann, 60'lardaki Amerikan pop art akımı kurucularından. Emmanuel Fremin Gallery'den ABD'li şarkıcı, DJ ve fotoğrafçı Moby, ''Play albümü ile, 10 milyon sattı ve turnesi iki yıl sürdü. İngiltere'de 5 kez olmak üzere 26 ülkede platinyum aldı. The New York Times'da fotoğrafçı olan amcası sayesinde fotoğrafçılığa 10 yaşından itibaren ilgili olan Moby, Destroyed isimli uluslararası turnelerinde çektiği fotoğrafların yer aldığı fotoğraf kitabını yayınladı. C. A. M Galeri'den Murat Germen fotoğrafı bir ifade ve araştırma aracı olarak kullanan bir sanatçı. Fulbright burslusu olarak gittiği Massachusetts Institute of Technology'den Mimarlık yüksek lisans derecesini Amerikan Mimarlar Birliği Altın Madalyası ile aldı. Kashya Hildebrand'ın sanatçısı Lalla Essaydi Fas'ta doğdu, yıllarca Suudi Arabistan'da yaşadı. Fotoğraflarında oryantalist ögeler bulunuyor ama sanatçı olarak kendini hem liberal hem Müslüman hem gelenekçi hissediyor. Galerie Lelong'dan Jaume Plensa, eserlerini metal, bronz, plastik, cam gibi materyallerden oluşturuyor. En önemli eserleri bunlardan oluşan büyük insan figürleri. Eserleri dünyanın en önemli sanat fuarları ve bienallerinde yer alıyor. Ayrıca bu sene, Lütfi Kırdar Rumeli Salonu B Katı yeni ve yükselen galerilere ayrılıyor. Tankut Aykut Gallery, Mixer, Galleria Giovanni Bonelli, Art Nivo, Red Art Istanbul, Armaggan Art&Design Gallery, Galeri Miz, Nasui Collection & Gallery, Arrt350, Gaia Gallery katılımcı galeriler arasında yer alıyor. Bu sene Oldmagnet ekibi olarak 9. Contemporary İstanbul'un her metrekaresini gezeceğiz. Tüm takipçilerimizle Kasım'da İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve İstanbul Kongre Merkezi'nde görüşmek üzere."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/23/is-sanattan-klasik-muzigin-uc-deviyle-gorkemli-acilis/", "text": "Bu sezon 15. yılını kutlayan İş Sanat, 1 Kasım 2014 Cumartesi akşamı gerçekleşecek açılış konserinde şef Alpaslan Ertüngealp yönetimindeki BİFO'yu ve piyanist Hüseyin Sermet'i ağırlıyor. Türkiye'nin önde gelen orkestralarından biri olan Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın konseri ile başlayacak maratonda klasik müzikseverler, dünyanın en saygın klasik müzik festivallerinden BBC Proms'a Türkiye'den davet edilen ilk topluluk olma ayrıcalığını taşıyan BİFO'nun performansını İş Sanat Kültür Merkezi sahnesinde izleyebilecek. Adını Avrupa'nın en iyi senfonik toplulukları arasına yazdırmayı hedefleyen orkestra, Rimsky-Korsakov, Balakirev, Erkin ve Ippolitov-Ivanov yapıtlarından oluşan üçüncü CD'si ile başarısını perçinlemişti. Topluluğun ilk iki albüm kaydında olduğu gibi ONYX etiketiyle yayımlanan 3. albümü, BBC Music Magazine tarafından 5 yıldızla değerlendirildi. Otuz yılı aşan sanat hayatında uluslararası klasik müzik dünyasında da başarılı olan usta orkestra şefi Alpaslan Ertüngealp'in batonu altında sahne alacak BİFO'ya bu konserde konserde piyanist Hüseyin Sermet eşlik edecek. Yorum gücüyle öne çıkan yetenekli sanatçı, Diapason d'Or ve MIDEM Classical Award gibi pek çok ödüllü kayda da imza atmıştı. İcracı kimliğinin yanı sıra besteciliğiyle de saygın bir yer edinen Sermet geniş vizyonu ve güçlü tekniğiyle dikkat çekiyor. BİFO ve Hüseyin Sermet'in Haydn ve Mozart'tan Mahler'e uzanan geniş bir repertuvarı seslendirecekleri konser 1 Kasım 2014 Cumartesi akşamı saat 20.00'de başlayacak. Programda J. Haydn Senfoni No. 11, Mi Bemol Majör Hob. I:11, W. A. Mozart Piyano Konçertosu No. 24, Do minör KV 491, G. Mahler Senfoni No. 9 eserlerini dinleyeceğiz. 1. Kademe: 120 TL 2. Kademe: 80 TL 3. Kademe: 70 TL İndirimli: 60 TL Öğrenci: 20 TL. Biletlerinizi Biletix'ten temin edebilirsiniz. Biz Oldmagnet ekibi olarak İş Sanat sahnesinde olacağız, sizleri de orada görebilmek dileğiyle."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/23/kim-eylul-aslan/", "text": "Eylül Aslan, 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi sürekli fotoğraf çekermiş o küçükken, ama Eylül o zamanlar sporla ilgileniyormuş. Daha sonra annesinin sayesinde 2007 yılında fotoğrafla ilgilenmeye başlamış. Annesi ona Nikon f90x makinasını verdikten sonra kendi kendine bir şeyler çekmeye başlamış. Daha sonra kuzeni çektiklerini Flickr üzerinden paylaşmasının iyi olacağını söylemiş ve Eylül de onu dinlemiş. İnternette gördüğü ilgi bu işi ciddiye alabileceğini düşündürmüş ve Flickr sayesinde bazı moda fotoğrafçılarıyla tanışmış. Biraz asistanlık yapmış... Bunlar olurken de İstanbul Üniversitesi'nde Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenciymiş. 2012'de mezun olduktan sonra o yaz Berlin'e 3 aylığına gelmiş. Hem şehre hem de şimdi eşi olan Martin'e aşık olduğu için Berlin'de kalmaya karar vermiş. Smartcar tarafından yapılan bir fotoğraf yarışmasını kazanmış. Aynı yaz Editions du LIC adlı yayınevinden bir kitap teklifi almış. İlk kitabı Trauerweide 2014 yılında satışa çıkmış. Genel olarak, baskı altında yaşayan kadınların kendilerini ifade edememeleriyle ilgili kitabı hakkında ekstra bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Eylül bugünlerde Berlinli yayınevi Pogo Books'tan çıkacak olan ikinci kitabı üzerinde çalışıyor. Aynı zamanda Ostkreuzschule für Fotografie'de fotoğraf eğitimine de devam ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/23/kota-karakoy/", "text": "Tophane'de tramvaydan inip Galata'ya doğru çıkarken dışarıdan baktığınızda hemen dikkat çeken bir mekan var: Kota Karaköy. Yaklaşık 6 aydır açık. Sloganı Food for Friends olan mekanın ciddi ama bir yandan da renkli kimliği insanda merak uyandırıyor. Friends kelimesi Kota'nın sadece sloganında geçmekle kalmıyor aynı zamanda efsane diziyi izleyenlerin hatırlayacağı Friends ekibinin takıldığı mekandakine benzeyen koltuklarla insan nostalji de yaşıyor. Menüde seçenekleriniz oldukça geniş. Hamburger veya mantı da yiyebilirsiniz, somon ya da İtalyan makarnası da. Kahvelerinde de ayrıca iddialılar. Kota'yı henüz keşfetmediyseniz mutlaka bir şans verin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/24/2-istanbul-tasarim-bienali-basliyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı 'nın bu yıl ikincisini düzenlediği 2. İstanbul Tasarım Bienali, Zoe Ryan küratörlüğünde Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil başlığıyla gerçekleştirilecek. 1 Kasım 14 Aralık 2014 tarihleri arasında Galata Özel Rum İlköğretim Okulu'nda yapılacak etkinlik ücretsiz gezilebilecek. 53 proje ve bienal süresince devam edecek farklı etkinliklerle bu yıl bianal çok renkli geçecek. Bienal, Arçelik, Doğuş Grubu & Bilgili Holding, ENKA Vakfı ve VitrA eş sponsorluğunda gerçekleştirilecek. 2. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında gerçekleştirilen Akademi Programı ile bienal bu yıl da birçok üniversiteyle işbirliği kurarak, temaya farklı bakış açıları sunan farklı projeleri izleyicilerle buluşturacak. Bienalin Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil başlığının farklı açılımlarını ortaya çıkarmayı amaçlayan Akademi Programı, bu yıl da tasarımla doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili pek çok bölümü bienal kapsamında ağırlıyor. Akademi Programı, İstanbul, Ankara ve İzmir'in yanında Türkiye'den birçok kentle birlikte, KKTC, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'dan 33 akademik kurumun 72 projesiyle zengin bir program sunuyor. Akademi Programı sergisi, 1 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında üniversitelerin kampüsleri ve Antrepo 7'de gerçekleşecek. Salıpazarı Liman Sahası'nda yer alan Antrepo 7 ilk defa İstanbul Tasarım Bienali için halka açılacak ve ücretsiz gezilebilecek. Akademi Programı, atölye çalışması, panel, söyleşi, seminer, yarışma gibi etkinliklerin yanında yapılacak sergilerle temanın farklı bir derinlikle, akademilerin penceresinden izlenmesini sağlayacak. Mimarlık, Tasarım, Güzel Sanatlar, İletişim ve Mühendislik fakülteleri kendi disiplinleri bağlamında, pek çok durumda da disiplinlerarası bir yaklaşımla temanın satır aralarını bienal izleyicisine yansıtacak. Akademi Programı, Polimeks Holding sponsorluğunda yeni bir dijital platforma kavuşuyor. 30 Ekim tarihinden itibaren aktif olacak Akademi Programı Platformu, İstanbul Tasarım Bienali'ne katılan tüm üniversitelerin projeleri için uzun vadeli bir arşiv görevi de üstlenecek. Akademi Programı Platformu'na katılan projeleri desteklemek amacıyla ayrıca bir ödül programı da olacak. İzleyiciler tarafından internet sitesinde yer alacak tüm projeler arasında en çok tıklanan projelere Polimeks Holding tarafından ödüller verilecek. Ayrıca, internet sitesinin yanı sıra bienal izleyicilerinin Akademi Programı Platformu'ndaki projeleri anında inceleyebilmeleri için de Antrepo 7'de bir alan ayrılacak. İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Peyzaj Mimarlığı Bölümü İstanbul Manifesto adlı projeyle bienale katılıyor. Bu proje ile 20. yüzyıla damgasını vuran Harvey, Lefebre, Weildheim gibi düşünürlerden alıntılar yapılarak İstanbul'un geleceği üzerine kurgulanan senaryo ve manifestolar iki boyutlu ürünlerle dışa vuruluyor. Elli yıl sonraki olası geleceği fütürist imgelerle anlatmayı hedefleyen #flashblackbox projesi dönüşüm, geçiş, sonsuzluk, öngörü gibi kavramları ve bu kavramın açılımlarını, proje isminden de anlaşılabileceği üzere, aniden ve beklenmedik şekilde izleyicilerin deneyimlemesini amaçlıyor. İzmir Ekonomi Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü tarafından gerçekleştirilen bu proje gelecekle ilgili öngörüleri teorik ve pratik bilgilerle ilişkilendirmeyi amaçlıyor. Tasarım eğitimini İstanbul'daki zanaatkarların üretim alışkanlıklarıyla bütünleştirerek farklı bir boyuta taşımayı amaçlayan Zanaat: Bilgi ve Deneyimden Paylaşıma projesi İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Endüstri Ürünleri Bölümü tarafından sunulan bir proje. Proje, zanaat üretimi ile tasarım eğitimi arasında bir bağ kurmayı hedefliyor. Kadir Has Üniversitesi, akademiler bienale davet edildikten sonra farklı bir yaklaşım göstererek programı tasarım disiplinin ötesine taşıdı. Tasarım ve tasarımla ilgili kavramları, sınırları belirli bir çerçevede ele almanın ötesinde günlük yaşamın temel parçası olarak değerlendirerek mühendislik, güzel sanatlar ve sosyal bilimler gibi alanlarda faaliyet gösteren akademisyenleri de programa muhtelif projelerle dahil olmaya teşvik etti. Kadir Has Üniversitesi'nde farklı disiplinlerin bakış açısıyla temayı değerlendiren projelerin yanında İstanbul'u farklı açılardan ele alan yurtdışı üniversitelerinin de projeleri yer alacak. Avrupa'dan Oslo Mimarlık ve Tasarım Okulu Norveç, Graz Teknoloji Üniversitesi Avusturya ve St. Pöllen'de yer alan New Design University Avusturya ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nden Yale Üniversitesi ile Oregon Üniversitesi projeleri Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü'nde görülebilecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Kültür Üniversitesi, eğitim programları ve sergilerle kendi kampüslerinde Akademi Programı çerçevesinde bienalin bir parçası olacak. Bunların yanında İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü tarafından kamusal alanda bir atölye çalışması yapılacak. Bir Parça Sohbet adlı atölye çalışması katılımcı bir yaklaşımla kent mobilyası tasarımı ve üretimine odaklanıyor. Atölye, Fındıklı Parkı'nda 24 31 Ekim tarihinde gerçekleştirilecek. Amber Festivali bünyesinde gerçekleştirilecek Açık Okul etkinliğiyse TAK Kadıköy'de 10 14 Kasım tarihlerinde, 30 farklı üniversite, sosyal platform ve şirketin içeriğe katkıda bulunacağı bir eğitim etkinliği olarak Akademi Programı kapsamında yer alacak. 2. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında Koç Üniversitesi Design Lab tarafından düzenlenen Peter Greenaway ile Sinematik Bir Sohbet etkinliğinde İngiliz yönetmen ve ressam Peter Greenaway İstanbul'a geliyor. Etkinlikte, Peter Greenway anlatımsal olmayan, çok ekranlı, anı yaşanan bir sinemaya ait dönüşümünü anlatacak. Bu yolculukta Greenaway'ın geçirdiği evreleri göz önüne sererek, onun iyimserliğine katkıda bulunan Milano Tasarım Müzesi'nin yaptırdığı Bir İtalyan Tasarım Tarihi, Lucca Belediyesi'nin yaptırdığı Kuleler Lucca Hubris, Venedik CINI Vakfının yaptırdığı Veronese'nin 'Cana'da Düğün'ü ve Yeryüzüne Düşen Atom Bombaları adlı dört filmi gösterilecek. Bu filmleri tartışırken, sinemanın ölümü hakkındaki eleştirel yaklaşımını katılımcılarla paylaşacak. 23 Ekim Perşembe saat 19.00'da Koç Üniversitesi Rumelifeneri Kampüsü'nde başlayacak olan etkinlik herkese açık ve ücretsiz olarak gerçekleşecek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/24/ane-brun-istanbula-geliyor/", "text": "Türkiye'de seveni çok olan 1976 doğumlu Norveçli sanatçı Ane Brun, 1 yıl sonra yeniden İstanbullu sevenleriyle biraraya gelmeye hazırlanıyor. 12 AAralık Cuma gecesi İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen Ane Brun konseri Küçükçiftlikpark'ta yapılacak ve bu sefer daha geniş bir kitleye hitap edecek. En son 2013 yılında Salon'da canlı izleme fırsatı bulduğumuz Ane Brun'un, üçüncü İstanbul ziyareti Garanti Caz Yeşili ve Goldnight katkılarıyla olacak. Konserin biletleri bugün satışa çıkıyor. Dün Lale kartı olanlara açılan bilet satışı, bugün saat 10:00'dan itibaren herkese açık olacak. Biletler tükenmeden soluğu Biletix'te alın. Norveçli müzisyen, 2003'te yayımladığı ilk albümü Spending Time with Morgan'ın ardından yayımladığı Temporary Dive (2005) albümüyle Norveç Grammy Ödülleri'nde En İyi Kadın Sanatçı seçildi. Son stüdyo albümü olan It All Starts with One'ı 2011'de yayımlayan Brun, müzikteki 10. yılını geçtiğimiz yıl retrospektif bir albümle kutladı. Brun, albüm için düzenlenen turne kapsamında, Kasım 2013'te İstanbul'a ikinci kez uğramış ve Salon İKSV'deki üç performansıyla dinleyicilere hafızalardan silinmeyecek konser deneyimleri yaşatmıştı. Özellikle bir tür meditasyon alanı olarak gördüğü sahnedeki farklı tarzıyla dikkat çeken Ane Brun'ün Salon İKSV'deki tüm performansları için biletler günler öncesinden tükenmişti. Daha önce albümlerine almadığı şarkılarını ve cover'ları Rarities (2014) adlı son albümünde bir araya getiren Ane Brun, bu kez hiç duyulmamış parçalarını ve Ain't No Cure For Love, From Me To You, It's Alright gibi klasikleşmiş şarkıların yorumlarını İstanbullu hayranlarıyla paylaşmak için 12 Aralık'ta KüçükÇiftlik Park'ta olacak. Ane Brun öncesinde ise 2013 yılında Skisser albümüyle müzik dünyasına adım atan İsveçli şarkıcı ve söz yazarı Alice Boman, huzur veren sesiyle KüçükÇiftlik Park sahnesinde olacak."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/24/kim-bora-akinciturk/", "text": "Bora Akıncıtürk 1982 doğumlu, Londra'da yaşıyor ve çalışıyor. -Marcus Graf, 2012 Bora Akıncıtürk (born 1982) lives and works in London."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/24/sivuple-dolapdere/", "text": "Geçtiğimiz hafta Kinfolk Türkiye yemeğinin adresi olan Elmadağ Caddesi'ndeki Sivuple, nostaljik atmosferiyle tam bir Oldmagnet mekanı. Hem vintage, hem modern hem de espirili bir şekilde dekore edilen Sivuple'ye adım attığımızda aklımıza gelen ilk şey; dekorasyon böyleyse kimbilir yemeklerin nasıl olduğuydu. Bu düşüncemizde yanılmadığımızı anlamamız uzun sürmedi. Elmadağ Caddesi'ne hareket getiren Sivuple'ye sırf etrafındaki kaportacılar yüzünden burun kıvırmayın. Çünkü zaten herkesin gittiği lokasyonlarda yediğiniz yemekle, özel olarak yemeğini yemeye gittiğiniz bir lokasyondaki yemek hiçbir zaman aynı tadı veremez. Bu yüzden Sivuple, daha da tatlı gelecek size. Üç ortak tarafından hazırlanan ve eskiden motorsiklet atölyesi olan bu orjinal mekanda, bütün eşyalar seçmece. Takım olmayan sandalyeler, şamdanlar, ikinci el dükkanlardan özenle seçildiği belli ıvır zıvırlar, hepsinin kendine has bir tarzı ama aynı zamanda ortak bir zevki de var. Sivuple'nin en önemli özelliklerinden biri birçok insan için tercih sebebi olabilecek taş fırını. 15 çeşit özel pizzası elbette odun ateşinde pişmeyi hakediyor. Pizza dışında az ama öz seçeneğiniz olduğunu söyleyebiliriz. Tatlı için armut tatlısının güzeli bulundu mu affedilmeyeceğini hatırlayıp mutlaka tadına bakın. Kinfolk etkinliğinden de anlaşılacağı gibi Sivuple sadece yemek yenen bir yer olmayı amaçlamıyor. Burası aynı zamanda cuma- cumartesi günleri DJ setlerinin olduğu, pazar günleri brunch yapabileceğiniz, etkinlikleriniz için iletişime geçebileceğiniz alternatif bir mekan."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/26/moc-ministry-of-coffee-istanbul/", "text": "İstanbul'da ismini çok duyduğumuz ama bir türlü uğrama fırsatımın olmadığı bir başka cafe ise MOC İstanbul'du. Kaliteli kahve sevdamız ve güzel bir iç dekorasyon görme isteğimiz, gezdiğimiz şehirlerde kendimize cafe bulurken en önemli iki kriterimiz oluyor. Hele de İstanbul gibi Bizim şehrimiz olan bir yerde MOC'a uğramamak olmazdı. Nişantaşı İstanbul'da vakit geçirmekten müthiş zevk aldığımız bir yer değil aslında. Arkadaşlarımızla buluşmak için ilk tercihimiz olmaz. MOC gayet sakin olan Şakayık Sokak'ta açılmış. Bu yüzden baştan buraya gitme düşüncesi hoşumuza gitti. Ministry Of Coffee'nin sahibinin Avustralya'dan kalkıp İstanbul'a geldiğini ve burayı açtığını bildiğimiz için bir Avustralya esintisi ile Flat white söyledik. Çok nefisti. Şaşırdığımız bir nokta bu tarz cafelerin tam tersine servisin masaya geliyor olmasıydı. Duvarlar yine dergilerle doluydu ve yine Kinfolk satan cafeler listemize ekledik burayı da. Cereal Magazine'i de her ne kadar gözümüz arasa da şimdilik İstanbul'da güzel havası olan cafelerde oturmak bizim için büyük zevk. MOC İstanbul'u Nişantaşı'nın gürültülü ve kalabalık sokaklarından kaçmak isteyenlere kesinlikle tavsiye ediyoruz. MOC Istanbul is another cafe that we heard of any times, but was never able to try. As the two most important criteria for us when choosing cafes are good coffee and good interior design, we felt like we had to see MOC, as it is in our hometown Istanbul. Although Nişantaşı is usually not our first choice to spend a day due to its overly crowded streets, we were happy to realize that MOC is located on one of the most peaceful streets of Nişantaşı. We were inspired by the fact that the owner of Ministry of Coffee came all the way from Australia to open MOC Istanbul, and ordered a flat white, an Australian classic. We have to say it was awesome. Walls were covered with magazines and we added this cafe to our list of places that sell Kinfolk. We definitely advise MOC for a break from the crowd and noise of the typical Nişantaşı streetscape."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/26/seyahat-tuyolari-travel-tips/", "text": "Burada birçok sitede olduğu gibi Günde nasıl 5 Euro'ya Avrupa'da gezersiniz? gibi bir algı yaratmak istemiyoruz. Çünkü bizce bunlar yalan. Her gezi için belirli bir bütçe gerekse de bunu en aza çekmek kullandığınız ulaşım aracından yediğiniz yere kadar insanın elinde olan bir şey. Biz gezi ayarlarken hangi adımları izliyoruz onu yazmak istedik. Lots of websites constantly post about how to travel around Europe for 5 Euros per day and other unrealistic tips. We are not trying to create such an impression. Of course there is a certain budget for every trip, but there are actually ways to keep it minimal, by choosing the right means of travel. We wanted to mention some of the thing we do to reduce our travel costs. Genellikle bir gezi ayarlıyorsak ilk başta baktığımız siteler var. Covoiturage denen aynı yere giden insanların paylaştığı araba kavramı Avrupa'da çok yaygın. Hem sürücü benzin parası giderlerini çıkarırken hem de insanlar ucuza seyahat etme imkanı buluyor. Almanya için Mitfahrgelegenheit. Daha önce Berlin de dahil birkaç yere bu şekilde gitme imkanımız oldu. Fiyatı genelde kat ettiğiniz kilometreye göre 15-30 Euro arasında değişiyor. Uçak ve tren ile kıyaslayınca çok daha ucuza geliyor. Sürücülerin daha önceden insanlardan yorum alıp almadığını kontrol edip seçiyoruz. Bir kişi bir sürü kişiden kötü yorum almışsa tabii ki o kişiyi tercih etmiyoruz. Ikinci site ise Bla Bla Car. İngiltere bazlı bu site de yine Mitfahrgelegenheit mantığında. Yine Almanya içi paylaşımlar da bulunmakta. Eğer bütün bu sitelerde bulamıyorsak otobüs tercih ediyoruz. Son gezimiz olan Prag'da yaptığımız gibi. Eurolines Avrupa'da neredeyse her yere gidiyor ve gerçekten çok ucuz. Biz Prag'a yaklaşık 50 Euro'ya gidip geldik. Eğer erken alınırsa Munih-Prag arası 18 Euro'ya gidip gelmek de mümkün. Çoğunlukla 26 yaş altı indirimler de oluyor. Otobüste her ne kadar muhteşem çalışmasa da wifi olduğunu da belirtmek istiyoruz. İkinci bir tercih ise Meinfernbus oluyor. Meinfernbus'u bir gece yolculuğu için seçmiştik ve otobü iki katlı olmasına rağmen inanılmaz kalabalıktı. Organizasyon olarak Eurolines'a göre bir kademe aşağıda ama yine de fiyatları çok çok uygun. Bavyera'da gezecekse ya da Salzburg'a gideceksek kesinlikle ama kesinlikle normal bilet değil Bayern Ticket alıyoruz. Çünkü iki kişi gidiş-dönüş 25 euro'ya her yere gitme imkanı sunuyor. Bavyera büyük ve güzel bir eyalet olduğundan bu konuda şanslıyız çünkü bütün göllere ya da dağlara bu şekilde gittik. Bu bilet tabii ki sadece Bavyera'da yok Almanya'nın her eyaletinde var ve hepsi de uygun fiyatlı. Bazense bir yere tam nasıl gidebileceğimizi bilmediğimizde Rome 2 Rio'ya bakıyoruz. Bu site muhteşem! Başlangıç ve varış noktalarını yazdığınızda size ne kadara nereye nasıl gidersiniz, hangi olanaklar var hepsini gösteriyor. Uzak yerlere gideceğimiz zaman ise ilk baktiğimiz yer Ryan Air oluyor tabii ki. Her ne kadar Türkiye'ye senelerdir gelememiş olsalar da, Avrupa'nın geri kalanında muhteşem fiyatlara yolculuk etmek mümkün. Sicilya'ya 35 Euro'ya gidip geldiğimizi söylemeden edemeyeceğiz. Taksi parası gibi bir fiyat. Her şehirden farklı yerlere uçuş noktaları var. Munih'ten yaklaşık 7-8 ülkeye uçma imkanı oluyor. Onun dışında uçus arama makinesi olarak Skyscanner kullanıyoruz. Başka ucuz havayolu olarak Germanwings, Aer Lingus, TUI, Vueling, Air Dolomiti ve tabii ki Easyjet var. Son ama önemli olarak da kocaman valiz değil iki üç günlük gezilerde çantaya sığarak gezmek en güzeli ve ucuzu oluyor. Çünkü Ryanair gibi lowcost firmalar valiz ücreti alıyorlar. There are a few essential websites that we check prior to every travel plan. Car sharing or the so called covoiturage is a concept very common in Europe. Drivers can compensate oil costs and people can travel affordably. This is especially common among people plying long distances between work and home. The most popular car sharing site in Germany is Mitfahrgelegenheit, which you can also use for destinations outside Germany. We went to Berlin among other cities in Germany with car sharing. The prices depend on the mileage, but usually stay between a 15-30 Euro interval. The drivers can be voted reviewed by guests and this gives you the opportunity to choose the best ride. Another car sharing website is Bla Bla Car. It's an England based company similar to Mitfahrgelegenheit. Bus is usually the next option, like our last minute trip to Prague. The company Eurolines travels to a decent number of destinations in Europe and very cheap tickets can be found. Our trip to Prague and back cost only 50 Euros. 18 Euro tickets are also available if you purchase early. You can also catch discounts if you're under 26. There is wifi in the bus as well, but it comes and goes. A second bus option is Meinfernbus. We took one their busses on a night ride, and although it was a two storey bus, it was too full to be comfortable. For us it's one grade lower than Eurolines in terms of organization. We always use the Bayern ticket for travelling within Bavaria. Bayern ticket is a group ticket for up to five people and lets you use any kind of transportation for one day. That's actually the best tip for Germany. It includes public transportation too. Salzburg is an exception and it is also accessible with a Bayern ticket, although it's in Austria. Bavaria is very large and offers many sightseeing opportunities and this ticket comes in handy. Similar day tickets can be found in every state of Germany. If we struggle finding the best way to travel to somewhere, we check Rome 2 Rio. It's a totally incredible website! It gives you all kinds of transportation possibilities between any given destination and departure point. You can easily find out which bus or train companies are the cheapest for your desired route. When planning to travel further away, checking Ryan Air is a must. If you are lucky you can find ridiculously cheap flights in Europe but sadly they are not flying to Turkey. I was able to fly to Sicily for 35 Euros few years ago. They are flying to 7-8 different cities from Munich. Skyscanner is great for searching other flight options. Some low cost airlines are Germanwings, Aer Lingus, TUI, Vueling, Air Dolomiti and Easyjet. One last important point is traveling with light backpacks. This alone gives many more travelling options, because you don't have to worry about walking with luggage or space for your suitcase. Also some airlines such as Ryan Air charge extra for luggage. New York gezisi dahil ilk tercihimiz her zaman hostel oluyor. Ailemizle gezdiklerimiz ve Washington hariç otelde kalmayalı baya uzun zaman oldu. Tabii ki ilk baktığımız yer Hostelworld. Biz hiçbir zaman iki kişinin kalacağından fazla yatağa sahip olan odalarda kalmıyoruz. Bu da bir şekil hostel lüksü. Çünkü öbür türlü bütün eşyaları bırakıp rahatça gezmek pek mümkün olmuyor. Eğer ortak odada kalırsanız tabii ki geceliği 9-10 Euro gibi inanılmaz fiyatlara kalabilirsiniz. İki kişilik odalar ise kişi başı 20-25 Euro arasında değişiyor. Göksu daha önce Couchsurfing'den insanları evinde konuk etti. ama hiç başka bir ülkede Couchsurfing yaparak kalmadık. O yüzden tam olarak bir geri bildirim veremesek de denenmesi zevkli olabilecek ve size sıfır maliyete gelebilecek bir çözüm. Airbnb ise Couchsurfing'in paralı versiyonu diyebilirz. Önceden gitmek istediğiniz evi ve yerini seçip ödemesini yapıp bir evde konaklamak mümkün. Booking. com tabii ki en çok baktığımız ikinci yer. Burada inanılmaz ucuz otel önerileri oluyor ve otel rating'lerine çok güvendiğimiz bir site bu. O kadar çok insan oy veriyor ki gerçekten bir otelin nesi iyi nesi kötü anlamak mümkün oluyor. E-mail üyeliği alip Smart Dealları beklemek çok iyi bir fikir. Bir de Tripadvisor'da bir şehirde otel aradığınızda çıkan B&B ve Budget otel önerilerine her zaman bakıyoruz çünkü çok nadir de olsa Booking. com da sıralanmamış oluyorlar. Our first choice for accommodation is always hostels. It's been a long time since we stayed in a hotel apart from vacations with family. Naturally the first place to search hostels is Hostelworld. We prefer rooms for two people only to be able to leave some of our stuff in the room during the day, a kind of luxury in a hostel. Naturally if you stay in a room for more people, you can find accommodation from 9-10 Euros only. Rooms for two people are usually around 20-25 Euros. Couchsurfing is always an interesting option. Göksu had a few couchsurfers in her home before, but we never stayed at other people's homes, so we cannot really tell how well it works out. Considering it will cost you literally nothing, it's probably worth a try. Airbnb is basically the paid version of Couchsurfing. People open their homes for guests and put their ads online. If you're lucky, you meet a friendly host. Booking. com is the classic. You can find very cheap accommodation and the hotel reviews are very reliable due to the amount of users. If you have an account you can get notified about the smart deals. It's also a good idea to check Tripadvisor for B&Bs and budget hotels, because some hotels don't advertise on Booking. com or other similar sites. Bu bizim bir gezide en çok para harcadığımız kısım. Yanlış anlaşılmasın 5 yıldızlı otel restoranlarında yemek yediğimiz için değil lokal, tadına bakılması gerekiyorsa bakmak istediğimiz yerlerden ya da Buranın mı kahvesi en iyi oranın mı? diye deneme yapmalarımızdan. Market her zaman en ucuz en iyi çözüm! Hatta ekmek arası somon füme, Göksu'nun çocukluk anılarından. Turistlerin şehrin meydanında traditional preparataion konsepti adı altında yedikleri yemek, ilk uzak durduğumuz şey. Spotted by locals, orada yaşayan insanların nelerden hoşlandığına dair çok güzel bir kaynak. Çok komik gelse de şehirlerin Hipster Guide'larına bakmadan geçemiyor Göksu. Özellikle Brooklyn'de Free Williamsburg sitesinin bize çok yardımı olmuştu. Yavaş yavaş Tripadvisor top 5 restorandan uzaklaşmaya başladığımızı da söyleyebilirim. Ya yer olmuyor ya da içeride sadece turist. Değişik cafeler en büyük hobimiz denebilir. Yeni tutkumuz en iyi kahveyi bulmak. Başka bir seçenek ise sokakta satılan şeylerden almak. New York Bagel mesela bunun en büyük örneği. Almanya'da ise sosis. Eğer hiçbir şey bulunamadıysa McDonalds'ın 1 Euro'luk Cheeseburger'i hayat kurtarıcı. Food is what we spend most money on. Of course not because we eat in classy hotel restaurants, but because we try to make the best out of the local food. Supermarkets can always be a great solution. Smoked salmon with bread for dinner is one of Göksu's childhood travel memories. Restaurants trying to sell their traditional food to tourists in the city center are the first thing to avoid. If you want to have a quality meal like the locals of the city, Spotted by locals is a good source. It's a website where loccal authors share their favorite places in the city. I might sound funny but Hipster Guides of a city can be very helpful and they are among Göksu's favorites. Especially the website Free Williamsburg helped us a lot in Brooklyn. We are slowly abandoning the top five restaurants on Tripadvisor. It's usually hard to find a place and they are full of tourists. Smaller cafes are our greatest passion. Our latest challenge is finding the best coffee in Europe. One choice is eating street food. The New York bagel or the German sausage are famous examples. They can give you a glimpse of local testes. Best tip: Naturally the 1 Euro cheeseburger at McDonald's is always a life saver. Eğer şehirde London Eye, Eiffel ya da Brandenburger Tor var ise oralar işte en son gidilecek yerler. İlk yaptığımız şey şehrin haritasını açıp, şehrin yapılaşmasına bakmak. Merkez neresi, metro ne kadar yaygın? Sonra kendimize mola durakları için en güzel cafe'leri seçiyoruz. Ardından en güzel modern sanat galerilerine ya da street art haritalarına. Bütün bu yerleri Google Maps'de açıp işaretliyoruz ve bu noktalara ulaşırken hep yürüyoruz. Bu şekilde bütün şehri arşınlamak mümkün oluyor. Burada meslea bizim New York için işraretlediğimiz yerler mevcut. Tabii ki hepsine gitmiyoruz ama en azından oradan geçerken denk gelirsek ugruyoruz. Yine bu noktada Spotted By Locals'i kesinlikle öneriyoruz. Çoğu müzeye haftaiçi gitmenin çok daha iyi olduğunu söylemeye pek de gerek yok. Çünkü gerçekten cumartesi günleri inanılmaz bir sıra oluyor. Öğrenci kartı ile bir sürü yerde indirim almak da mümkün. Every city has its London Eye or Eiffel Tower. They must be the last activities on the to-do-list. Exploring a city is always much more exciting than staying in the tourist friendly zone. The first thing we do is to open the city map and understand its structure: where is the center, is it possible to walk everywhere, what is the best transport option... Then we mark the cafes that we looked up before, and art galleries or street art spots. We try to walk as much as possible to see as much of the city as we can. The map we prepared for New York is here. We don't go to every single spot but when we realize we are close to somewhere we marked, we go there. Spotted By Locals is once a again a very handy tool."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/27/kim-eda-emirdag/", "text": "1986'da doğmuş. Minyon tipli, doğum yaşından küçük gösteren ruh yaşıyla tanınan bir kızmış. Bulgaristan'a Gazetecilik okumaya gitmiş. Sonra Uluslararası İlişkiler Bölümü'ne geçmiş ama sadece gezmiş gelmiş, kafası hep karışıkmış. İstanbul'da Dış Ticaret okumuş. Mezun olduğu sektörde çalışmak onu yorunca yakmış gemileri gene sınavlara girmiş ve Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü'ne tam burslu kabul edilince zaten ilgilendiği ve üretmeye doyamadığı fotoğrafa sarılıp 28 yaşında tekrar lisans hayatına başlamış. Bunların arasında 2003 yılında bir çocuğu çok sevmiş. Severken ayrılmak zorunda kalmış, çok ağlamış ağlamış... Annesi de artık ağlamasın diye ona fotoğraf makinası almış. Fotoğrafı çok sevmiş, çocuğu da unutamamış. Gidip çocuğun fotoğraflarını çekince bir barışmışlar, sonra hiiç ayrılmamışlar. Eda şimdi sadece fotoğraf çeker, aynı çocuğa sürekli aşık olur, gezertozar, kararsızlığı daimdir. Terazi burcudur."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/28/kostum-cenneti-by-retro-taksim/", "text": "31 Ekim malumunuz dünyanın dört bir yanında yana yakıla kutlanan Halloween / Cadılar Bayramı. Son yıllarda İstanbul'da da benzer kutlamalar, partiler veya anlamsız organizasyonlar oluyor. Bugünün hakkını vermek ve gerçekten ilginç bir kostüm kiralamak veya satın almak istiyorsanız By Retro size aradığınızdan fazlasını verecek. Suriye Pasajı'nın içinde bulunan By Retro, İstiklal'in eskisi. İkinci el kıyafet ve aksesuar satan By Retro aynı zamanda bir kostüm vahası. Birçok dönem dizisinin ve filminin kıyafet ihtiyacını sağlayan dükkanın sahibi Hakan Vardar, bu kıyafetleri Avupa'nın çeşitli şehirlerinden topluyor. By Retro, oldukça büyük ve içeride çok fazla seçenek olduğundan işiniz biraz uzun sürebilir. Bu yüzden önceden hangi kılıkta olacağınıza önceden karar vermeniz iyi olabilir. Kıyafetleri almaya kalkarsanız astarı yüzünden pahalıya geliyor. Zaten By Retro'nunda satmaktansa kiralamak daha çok işine geliyor çünkü sürümden kazanıyor. Sizi uyarmak istediğimiz en önemli konu eğer buradan kostüm alacaksanız işinizi sakın son dakikaya bırakmayın. By Retro'da çok fazla sirkülasyon olduğundan kostümü kuru temizlemeye verecek kadar zamanınız olsun."} {"url": "https://oldmag.net/2014/10/31/bir-pera-palace-polisiyesi/", "text": "Gerilim ve korku romanlarının kraliçesi Agatha Christie'nin Pera Palace Jumeirah'ta yazdığı kitabı Doğu Expresi'nde Cinayet'ten esinlenen otel, Türkiye'nin ilk interaktif sosyal medya tabanlı polisiye hikayesini başlattı. Polisiyeyi Facebook hesabından duyuran Pera Palace, takipçilerinin katılımıyla beraber hikayenin gidişatını birlikte kurgulayacak. Gri Creative tarafından tasarlanan parlak proje, bir cinayeti aydınlatmak üzerine odaklanıyor. Başkahraman Fransız dedektif Pierre, bir cinayete kurban giden Anna'nın nasıl öldürüldüğünü bulmak için İstanbul'a geliyor. Yolu Pera Palace'tan da geçen bu gizemli serüvenin detaylarını, otelin Facebook sayfasına üye olan Agatha Christie ve polisiye hayranları kurguluyor. Her hafta iki bölümün yayınlanacağı ve toplam bir ay sürecek olan hikayede katılımcılar, bölüm sonunda sunulan iki senaryo arasından tercih yapıyor. Bir sonraki bölümün hangi alternatif kurgu ile devam edeceğine katılımcıların oylarıyla karar veriliyor. Ayrıca hikayeye katılan her 25. kullanıcıya, Agatha Christie'nin Pera Palace'ta kaldığı 411 no'lu odanın anahtarını temsilen, anahtarlıklar hediye ediliyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/01/kim-furkan-nuka-birgun/", "text": "1989 yılında İstanbul Beyoğlu'nda doğdum ve orada büyüdüm. Klasik lise eğtimi aldım. Lise bitene kadar şu anki yaptığım işlerle ilgili herhangi bir bağlantım yoktu. Ne olduğunu anlamadan kendimi yetenek sınavlarına hazırlanırken buldum ve sonrasında, 2007 yılında Mimar Sinan Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başladım. Bu süreçte çeşitli grafik ajanslarında çalıştım. Uzun ve kısa metraj filmler, animasyonlar içinde concept tasarımlar ve storyboard'lar hazırladım. Çeşitli dergiler için çizimler yaptım. Halen Babylon Mag, Bant Mag ve Sabitfikir dergisi için çizimler hazırlıyorum. 2008 yılından beri aktif olarak duvar boyamakta olup, yurtiçi ve yurtdışında karma sergilerle birlikte graffiti festivallerine katıldım, katılıyorum. Şu an C. A. M galeri tarafından temsil edilmekte olup işlerime İstanbul'daki atölyemden devam etmekteyim."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/02/kim-cenin-burcu-corbaci/", "text": "Cenin, 2005 yılından bu yana otodidakt, kendi kendini yetiştirmiş, sezgisel, hayalci bir sanatçı. Yaşadığı ve yarattığı yer zihin, rahim, mezar ve İstanbul. 'Öteki ben'i 'Cenin' ile psişenin görünümlerini ve fenomenlerini psişenin ürettiği çeşitli görünümleri, dışavurumları ve formları inceliyor ve içgörüsünün derinliklerinde onları kavrıyor, ardından kendi görüntüsünde yansıtıyor. Cenin için sanat, doğrudan kolektif bilinçdışına erişebilmenin bir yolu. Sanatı, kişisel karmaşık ikonografik görsel hazinesi ile kaynaştırdığı evrensel arketipler, semboller, alt algısal mesajlar, formlar ve renkler aracılığıyla kendi bilinçaltındaki mesajları gün yüzüne çıkarmak için kullanıyor. Imagine The Imagination-New Visions of Surrealism kitabında yayınlandığı üzere Cenin aynı zamanda, günümüzün 100 çağdaş sürrealist sanatçısından biri. Sembolleri, bilinçaltı hatıralarını ve bebeklik dönemine ait kaygıları canlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda şimdiye dek var olmamış bir gerçekliğin kapılarını aralıyor, kendi kendini iyileştirme ihtiyacını açığa vuruyor. Böyle olunca, psikotik olarak regresif bir yönü bulunan sembolleri, aynı zamanda progresif bir nitelik de kazanıyor. Bu, bireyin kişisel deneyiminin ötesinde evrensel bir yapının gelişerek, ilerleyerek açığa çıkışı. Kendini ötekileştirme, kendini gerçekleştirme, bebek kahramanın psişik hali, bir çocuğun doğumla annesinden ayrılışının artçı etkileri, ölüm-umutsuzluk-melankoli hisleri, tamamlanmayan kadın kimliği, yaralı anne ve çocuğun içsel yansımaları, konuşamamak, doğmanın getirdiği travmatik hisler, yaşam- ölüm içgüdüsü, yabancılaşma, özyıkım ve özsağaltım, adak olarak bebek/fetüs tanrı, kutsal çocuk, kaybedilen ve keşfedilen gerçeklik, bilincin katmanları, simülasyonların dramatize edilişi, bebeklikle ilintili kaygılar, Jung'un arketip simgeciliği, gnostisizm, okültizm, depresif ve maniğin dirsek teması, zihinsel bağlantısallık Cenin'in sanat eserlerinde işlediği temalar arasında."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/02/yeni-turkiyede-macbethin-kuluckasina-calikusu-mu-oturur/", "text": "Bugün bir haber düştü ortamlara... Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün Shakespeare'in iktidar hırsını ve etkilerini anlatan 'Macbeth' adlı oyununu, Kültür Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyetin 'beğenmemesi' sonrası apar topar Kasım ayı programından çıkardığı öne sürüldü. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Selda Güneysu İktidar hırsını ve iktidarın zalimliğe dönüşmesini evrensel bir dille anlatan oyunun bakanlığın hedef tahtasına oturtulduğunu ve bu nedenle Kasım ayı programından kaldırılarak yerine Çalıkuşu oyununun getirildiğini iddia etti. Güneysu'ya göre biletleri önceden satışa sunulan Macbeth'in yerinde şu anda Çalıkuşu yelleri esiyorsa bunun sebebi oyuncuların 'aniden' rahatsızlanması ya da dekorların kurulup kaldırılmasının zorluğu değil. Ona göre bu durumun devlete bağlı sanat kurumlarını yok etmeyi amaçlayan Türkiye Sanat Kurulu Yasa Tasarısı Taslağı'nı savunan Nejat Birecik'in genel müdür olmasıyla bir ilgisi var. Konu hakkında Güneysu'nun kaynaklarına sahip olmadığımız için gerçekten öyle olmuştur ya da olmamıştır diye kesin bir yargıya varamıyoruz. Ama emin olduğumuz bir şey varsa o da Yeni Türkiye'de Macbeth'in yerini Çalıkuşu'nun dolduracağına inanılmasının yüksek olasılığıdır. Burada meselenin iki eserin değerini karşılaştırmak olmadığını vurgulamak isteriz. Mesele Shakespeare'in iktidar ve güç eleştirisiyle kendinden yüzlerce yıl sonrasını gören dehasından ya da Reşat Nuri Güntekin'in irticai düşünce kalıplarını hicveden yaratıcı zekasından ötesidir. Mesele sansür ve uygulamadaki sakilliktir. Yalnızca mevcut iktidarımızla ilgili bir durum olarak sınırlandırmak yanlış olur, sansür bizim köklü bir geleneğimizdir. Genel müdürler, bakanlar hatta hükümetlere gelmeden önce rejimler arası geçişlerde bile belli eserler, büyük isimler, yaratıcı ruhlar ve hatta sıradan insanlar bile bir şekilde sansüre uğramıştır. Sansür için kanıt bulmak, davasının peşinde koşmak zordur. Çünkü aşılmaz engellerin sayısı arttıkça muktedirin dili değişir; Kamu düzenine aykırılık, Devlete isyana teşvik, Kutsal değerlere saldırı ya da Çünkü ben öyle istiyorum denebilir. Adını ne koyarsanız koyun, erk olanca gücüyle rahatsız olduğu şeyi sizin görüş açınızdan söker alır ve çocuklarının ulaşamayacağı bir yere kaldırıp üstünü örter. Bunun en yakın örneğini son Altın Portakal Uluslararası Film Festivali'nde gördük. Belgesel seçkisindeki Gezi olayları ile ilgili film, altyazısındaki bir küfür nedeniyle programdan çıkartılmıştı. En başta ön jüri bu olaya isyan etti, kriz büyüdü, iş Siyad başkanı Alin Taşçıyan'ın istifasına kadar geldi. Fakat krizin toz dumanı arasında es geçilen bir şey vardı ki o da o belgeselin festivalde gösterilebilmesi için öyle ya da böyle sansürlenmesiydi. Reyan Tuvi'nin yönettiği Gezi belgeseli 'Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek' kurgu masasında tıraşlandı, küfür sorunu aşıldı. Halbuki o filmde olmasa bile hatta o festivalde gösterilmese bile unutulan bir esas vardı ki o da o küfürün gerçekte edilmiş olmasıydı. Belgesellerin varoluş amacının gerçekliği belgelemek olduğu düşünülürse, söylemek istediğim düşünce kendi kendine su yüzüne çıkacaktır zaten. Söz konusu haber metni burada. Devlet Tiyatroları'nın yeni Kasım programı ise burada. Bizim konu hakkındaki görüşlerimiz bunlar. Sizin değerli fikirlerinizi de duymayı çok isteriz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/03/sendromsuzlar-elif-caglar-muslu/", "text": "Elif Çağlar... Muhteşem bir yetenek ve naif bir kişilik. Bir Türk olarak dinlerken gurur duyduğumuz bir ses... Elif Hanım'ın 2. albümü için yardım çağrısına siz de kulak verin. Türkiye'de caz müziğe olan desteği arttırmak hepimizin elinde. Çok sevdiğim bir eşim ve ailem, uzun yıllardır yolların bile kalplerimizi hiç ayıramadığı dostlarım var. Bunlar dışında en büyük sevgim müzik. Boş zamanlarımda hala öğrenmeye çalışır, mesela yaptığımdan farklı bir müzik konusunu hobi olarak incelemeye alırım. Hobim de yine müzik yani, sanırım bu açıdan sıkıcı bir insanım çoğu kişiye göre. Gülmeyi çok severim. Kötü gün dostundan çok, benimle gülecek, mutlulukları, başarıları içtenlikle paylaşacak insanlarla vakit geçirmek isterim. Bencillik, karamsarlık, kıskançlık, iletişimsizlik... tahammül edemediğim şeyler. Aslında ilk keşfedenler ortaokul arkadaşlarım diyebilirim. Yakın dostum Ayşegül 'Okul orkestrasına girmelisin.' diye aylarca beni yüreklendiren ilk kişidir. Seçmelere katıldıktan sonra da orkestrada bulunan bir diğer yakın dostum Pınar'ın desteği büyük. Kadın sanatçı olmayı geçtim, kadın olmak zor ülkemizde. Müzikal olarak, popülerlik yarışında kendini kaybetmeden sadece içinden gelen müziği yapan bütün müzisyenler için her şey zor. Konser alanı az, imkanlar az, albüm satışı az, bağımsız müziği destekleyen plak şirketi az... Yolu kendi tırnağınızla kazımak zorundasınız. Çok teşekkürler öncelikle. Ben çekingen bir insanım, bir şarkı taslağını yaptığımda en yakın dostuma dinleteceksem bile bin bir açıklama yaparım önden. Sahneye çıkmak o yüzden yapıma göre çılgınlık aslında. Ama şarkı söylemek, sığındığım en güvenli liman. Şarkıya başlayınca, o şarkının hikayesi neyse, kalan tek his o. Finansal destek yok, caz farkındalığı arttırmak için bakanlık desteği yok, yerli müzisyen odaklı yeterli sayıda festival yok, çalmak için kulüp yok, albüm basmak için şirket yok, yurt dışı seviyesinde caz eğitimi veren bir üniversite bölümü yok, İstanbul'da öyle bir bölüm de yok hatta... Herkes kendi elinden ne geliyorsa bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sadece sevgiden. Yoksa hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil. Birleşmesi lazım müzisyenlerin. Her mekana cazı sokmaya çalışmak, alternatif sahneler yaratmak ve mekanlarla yapılan konser şartlarını iyileştirmek lazım. Yapabilen herkesin, plak şirketini kurmasını da öneririm. Biz bu yola sadece eşimle çıktık, kimse elimizden tutmadı ama elinizi taşın altına koymadan bir şeyleri değiştiremezsiniz. Albümüm için başlattığım crowdfunding projesi de, bir nevi imece aslında, uzak değil kültürümüze. Bu sistem yaygınlaşmalı. İlk kez Say Where You're at şarkısını, dinleyici söylediğinde. Ben sustum, gözlerim doldu çünkü. .. 2. albüm öncelikli odak noktam. O çıkarsa, hemen ardından elektronik bir EP geliyor, FOURinthePOCKET albümüne hazırlanıyoruz ve 3. farklı bir projenin şarkıları hazır, sabırsızlanıyorum onun üzerinde çalışmak için. Benim için her şeyi başlatan kadın Ella Fitzgerald. Daha modern temsilcilerdense, Vijay Iyer, Jason Moran, Mark Guiliana, Dianne Reeves, Cassandra Wilson tavsiye ederim. Caz vokalisti Randy Esen. Bu sene yeniden konserlere başladı, uzun bir süre performans yapmadığı için caz severler kaçırmış olabilir. Bundan sonra takipte kalmalarını öneririm, dünya çapında bir isim."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/04/kim-joana-kohen/", "text": "Üretken yeni neslin başarılı temsilcilerinden biri olan Joana Kohen ile kendi sanat platformu Un-Known ve güncel projeleri hakkında mini bir röportaj yaptık. Un-Known bir sanat insiyatifidir,2012 Ağustos ayında faaliyete geçti. İlk önceler mekan olarak Levent Sanayi Mahallesi'nde bulunan mekan, bu sene Nişantaşı'na taşındı. Oluşum bır bilgi alışverışı ve sanat üretimi platformudur, genelde çeşitli sanatçılar dahilinde sınırlı kalıp senede 2-3 yeni sanatçıya yer verir. Un-known/zine basar, Prospektüs adlı bir sanatçı kitabı çıkarır, sanatçılarına işlerini hem sergileme hem de üretme imkanı sağlar ve çeşitli sanat fuarlarında yer alır. Her türlü fikre açıktır, kendini kısıtlamaz. Bilmem... Fikirler hep dondurucuda. Sadece çıkarıp çözülmesini beklemek gerekiyor. Black Flag adlı hardcore Punk gruplarından revenge adlı şarkının giriş introsu olan bu söz sergiyi hazırladığım dönemde benim için birçok şeyi anlatan bir başlıktı. Grubun eski bir video kayıdında grubun solistinin bu söz ile izleyiciye giriş yapması ile kitle ayaklanıyor ve sonrasında da bir oluyorlardı... Kendi ayaklanmamı bir olmaya ihtiyacı olan bir seyirciye sunmaya çalıştım, dolayısıyla sergimin adına etkilendiğim bu cümleyi kullanmak istedim. Sadece sanatçı tarafından değil birçok kişinin kendi imajinasyonlarında yaşayamaması ile alakalı bir durumu beyan etmek istedim. Bir yandan amaç tamamen kendime göre yorumladığım dünyayı aynalaştırma görevini referanslıyor. Tabii ki günün sonunda otobiyografik işler sundum ancak işlerin subjesi içsel olarak faunamın sentezlenip bana cevap vermiş haliydi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/04/merz-3000-gelecek-kolajdir-plato-sanat/", "text": "Plato Sanat, Marcus Graf'in küratörlüğündeki Merz 3000 Gelecek Kolajdır! isimli karma sergiye ev sahipliği yapıyor. Katılımcı sanatçılarının eserleri 5 Kasım 20 Aralık tarihleri arasında Plato Sanat/T. C. Plato Meslek Yüksekokulu Balat Kampüsü'nde sergilenecek. Merz 3.000 Gelecek Kolajdır! sergisi, çağdaş sanat disiplini içinde kolajın gücünü ve önemini kabul eden karma bir sergi. Plato Sanat, sergi ile kolajın geleceği şekillendirmedeki gücü ve önemine vurgu yapıyor. Sergi, farklı kolaj yöntemlerini sanatsal üretim metodu olarak kullanan 9 farklı sanatçının eserlerine yer vererek, kolajın çağdaş sanatçılar için statükosunu ve anlamını tartışıyor. Karma sergide, Bora Akıncıtürk, Deniz Ayral, Özge Enginöz, Buğra Erol, Mustafa Horasan, Seydi Murat Koç, Lara Ögel, Damla Özdemir ve Arda Yalkın 'ın işlerinden seçmeler yer alıyor. Serginin adı, erken dönem kolaj sanatçısı Kurt Schwitters ve onun kendisi için inşa ettiği yaşam alanı olan Merzbau'suna (1922 -1942) gönderme yapıyor. Ayrıca, mekanın tasarımında kolajın ve montajın biçimsel kurallarına başvurulduğundan sergi, klasik beyaz kübün ötesine geçen alternatif bir deneyimi sunuyor. Serginin parçalar halindeki bu yapısı sayesinde eserler, mekan ve ziyaretçiler, fikirlerin, yorumların ve deneyimlerin tümünün birbiriyle bağlantılı olduğu geniş ve tek bir kolajın evreni haline geliyor. Merz 3000 Gelecek Kolajdır! sergisi, 5 Kasım 20 Aralık 2014 tarihleri arasında Plato Meslek Yüksekokulu Balat Kampüsü'nde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/04/pink-martininin-izinde-giden-the-von-trapps-is-sanatta/", "text": "The Von Trapps, Pink Martini ile Dream A Little Dream albümünde özel bir müzikal işbirliğine imza attı. Tüm zamanların en popüler müzikallerinden biri olan Neşeli Günler ile tanınan Maria von Trapp'in torunları, büyükannelerinden aldıkları müzikal mirası günümüze taşıyor. 7'den 70'e herkesin şarkısıyla bildiği Neşeli Günler müzikalinde oynayarak 1997 yılında müzik hayatına adım atan grup, Pink Martini ile birlikte dünyanın farklı ülkelerinde konserler veriyor. Japon tangolarından Brezilya ritimli şarkılara kadar çok farklı tarzları buluşturan The Von Trapps, 12 Kasım 2014 Çarşamba akşamı Türkiye'deki ilk özel konserinde İş Sanat izleyicisine güzel bir akşam yaşatacak. Bilet almak için buraya tıklayın."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/04/white-garden-by-alexander-khokhlov-photography/", "text": "White Garden, ikonik şapkaların, çiçek kompozisyonlarının ve minimalistik bir tarzın karışımından oluşan bir proje. Alexander Khokhlov Photography tarafından gerçekleştirilen çekimde, modelin teninin beyazlığı ve kullanılan arka planın açık tonu renkleri daha vurgulayıcı yapıyor. Çekimde kullanılan bütün kağıt şapkalar, tasarımcı Mikhail Kravchenko tarafından yapılmış. Taze ve kuru çiçekler kullanılarak harika renk kompozisyonu elde edilmiş. White Garden is a project which mixes the iconic hats, flower compositions and minimalistic looks. The model's skin was painted in white and with the light background it makes more accent on the colors. All the paper hats are handmade by image designer Mikhail Kravchenko. He made wonderful color compositions with dry and natural flowers as well."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/05/dark-art-toshio-saeki/", "text": "1945 yılında Japonya Miyazaki'de doğan Toshio Saeki'nin adı 70'lerde avangard sanatı sebebiyle kötüye çıktı. İşlerinde geleneksel erotik Japon sanat stili Shunga ve Japon mitolojisi Yokaiga'dan etkilenen Saeki, bu teknikleri postmodern radikal popüler sanat ile harmanlıyor. Son 40 yılda Saeki sanatını kült olma yolunda önemli oranda ilerletti. Japonya, Paris, Londra, Tel Aviv, New York ve San Francisco'da kişisel sergiler düzenleyen sanatçının karanlık dünyası, daha fazlasını göme arzusu uyandırıyor. Şimdiye kadar bir sürü işi kağıda basılan Saeki aynı zamanda John Lenon ve Yoko Ono gibi efsanelerin anısına çıkartılmış albüm kapaklarına da katkıda bulundu. Japon sanatçı şuanda Japonya'nın küçük bir kasabasında hayatına devam ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/05/kim-kaan-bagci/", "text": "Ben uzun zamandır tiyatro ve müzik ile ilgilenmiş, sınavlara girmekten korktuğu için alaylılık yolunda her şeyi zor yoldan halletmeye devam eden bir adamım. 3-4 yıldır illüstrasyon ile ilgileniyorum ve bu alanda çeşitli işler üretiyorum. Bu kısa süre içerisinde Mercedes Benz, Xerox, Koleksiyon, Digitalage, Publicis Modem, Posca, Kaft, Mavi Jeans, Sabitfikir, Grafik Tasarım Dergisi, Anadolujet gibi ajans, dergi ve şirketlerle çalışma fırsatı buldum. Bu işlerim dışında birkaç yıldır üzerinde çalıştığım bir seri işim var. Bu işlerimle birçok yurtiçi ve yurtdışı sergiye katıldım. İlk kişisel sergimi de geçtiğimiz Mayıs ayında açtım. Hala bu iki alanda işler üretmeye devam ediyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/05/now-you-see-contemporary-istanbul/", "text": "Contemporary Istanbul yaklaştıkça katılımcıları daha yakından tanımaya başlıyoruz. Fuar'ın Yeni Ufuklar / New Horizons bölümünde çeşitli ülkelerdeki çağdaş sanatın ifadesini keşfetmek hedefleniyor. Bu senenin konuk ülkesi Çin. Contemporary İstanbul Çin'den çağdaş sanat galerilerinin yanı sıra, sanatçılara, küratörlere, yayınlara, sanat eleştirmenlerine ve önemli bir koleksiyoner grubuna ev sahipliği yapıyor. Çin video sanatının görüleceği Now You See sergisi bu seneki New Horizons / Yeni Ufuklar bölümünde yer alacak. Dr. Michael Jacobs'ın koleksiyonundan oluşan Now You See sergisi 2010'dan beri Çin video sanatı koleksiyonu yapan Koleksiyoner Dr. Jacobs'ın gözünden Çinli video sanatçılarının çalışmalarına yer veriyor. Sergi New York ve Brüksel'den sonra Contemporary İstanbul'da sergilenecek. 13-16 Kasım tarihleri arasında Contemporary İstanbul'da görüşmek üzere."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/06/jack-white-hakkinda-bilmedikleriniz/", "text": "Yarınki Jack White konserini birçoğumuzun heyecanla beklediği Jack White konserinin yılın unutulmayacak konserlerinden biri olacağına hiç şüphemiz yok. The White Stripes'in beyni, kalbi her şeyi olan White ayrıca The Raconteurs ve The Dead Weather gibi grupların da kurucu üyesi. Rolling Stone tarafından gelmiş geçmiş en iyi gitaristlerden biri olarak gösterilen müzisyen, geçtiğimiz aylarda son yirmi yılın en çok satan plağı rekorunu elde eden ikinci albümü Lazaretto'yu kendi plak şirketi Third Man Records üzerinden XL Recordings ve Columbia Records işbirliği ile yayımlamıştı. Jack White, efsane müziğinin yanısıra rockstar duruşuyla da birçok kişinin haklı olarak idolü. Cuma günü Volkswagen Arena'da saat 18:00'da başlayacak olan konsere yetişmek için işten izinler şimdiden alınsın! 1. Asıl adı John Anthony Gillis olan sanatçı Jack White adını kullanıyor. 2. Jack White'a göre şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi DJ'in John Peel. 3. Jack White on kardeşten en küçüğüdür. 4. Bob Dylan, Jack White'a kaynak yapmayı öğretmiş. 5. Jack White'a göre bilgisayar programlarıyla kayıt yapmak ihanet gibi bir şey. Kendi hala analog kayıt yapıyor ve bantlarını tıraş bıçağı ile yeniden düzenliyor. 6. Jack White'ın bir kızı ve bir oğlu var ve ikisi de müzik ile ilgileniyorlar. Oysa Jack White bunu çok sıradan buluyor. Çünkü kendi Charlie Chaplin'in çocuğu olsaydı asla komediyle ilgilenmezdi. 7. Jack White ilk solo single çalışmasını on dakikada kaydetmiş. Şarkının süresi bir dakika. 8. Ayda yürüyen ikinci astronot olan Buzz Aldrin, Jack White ile bir röportaj yaptı. 9. Jack White'ın rekor üstüne rekor kıran albümü Lazaretto ilk hafta sadece 40 bin sattı. Albümü hemen aşağıdan dinleyebilirsiniz. 10. Jack White'ın en büyük hayali uzayda çalan ilk müzisyen olmak. Bununla ilgili gizli projeleri olduğunu doğrulamış."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/07/emilie-simon-konseri-oncesi-roportaj/", "text": "Yarın, Türkiye'de ilk kez XXF Very Very French Festival kapsamında Salon ev sahipliğinde dinleyeceğimiz Fransız müzisyen Emilie Simon'u daha yakından tanımak istedik. Bu çok doğal olan bir şeydi hayatımda. Müziğe çok genç yaşta başladım. Müzik her zaman günlük hayatımın ve kendi dünyamın bir parçası olmuştur. Genç yaşta müzik grupları kurmaya başlamıştım. Şarkı yazmaya da erken başladım. Piyanomla vakit geçirmeyi, melodiler hayal etmeyi çok severdim. Müzik hep bir parçamdı. Daha sonra eğitimimi de Müzikoloji alanında yaptım. It's was something very natural actually. I started off from a very early age to doing music. It was always a part of my life and world. I gathered several bands before and i started making my own music as a young one. I loved to write songs, playing my piano and dreaming about new tunes. Music was always a part of me. Later, i got my education on Musicology. İnsanın kendi ile ilgili konuşması, kendini tanımlaması biraz zor. Müziğim herşeyden önce melodik bir müzik. Müziğimin, görsel ve işitsel anlamda kendine has bir evreni var. Hareket halinde olan hayal edilmiş görsel bir müzik olduğunu, yaratıcılığa açık olduğunu söyleyebilirim. Her albümünmde hep farklı bir şey yaptım, farklı şeyler getirmeye çalıştım, farklı evrenleri keşfettim. Ve aynı zamanda kadınsı bir müzik olduğunu da söyleyebilirim. Kendine ait bir dünyası, rengi ve duyguları olan bir müzik. It's really hard to talk about yourself and define your own music with your own words. It has a very characteristic universe, both visual and audial. It's open for creativity and conjured up with the idea of movement itself. I always done something different on my each album, tried to make some difference and discovered other universes. Also, I can say that my music is kinda feminene. It has a uniqie tone, color and feelings. Doğa her zaman genel olarak benim için bir ilham kaynağı. Su, çiçekler, rüzgar, kısacası doğadaki herşey. Vegetal adlı albümüm örneğin çiçeklere adanmış bir albümdür. Nature inspires me on many levels, always. Water, flowers, wind, everything... My album; the Vegetal is dedicated to flowers for example. Hayır farketmiyor. Dil seçimi doğal olarak şarkıları yaparken oluşuyor. New York'ta şarkılarım İngilizce olarak kendiliğinden oluşmuştu. Son albümümü Paris'e döndüğümde yaptım. Paris önemli bir esin kaynağı oldu bu albümde ve doğal olarak da şarkılar Fransızca olarak oluştular. No it doesn't. It happens eventually when i write my music. It's happened spontaneously at New York before, i wrote my songs in English there. I've done my latest album Mue, when i'm back to Paris so the city was my major inspiration source and that's why those songs came up in French. Müzikal komediler izleyerek büyüdüm, o nedenle belki West side story filmini söyleyebilirim. Birçok sevdiğim yönetmen var, David Lynch, Tarantino. Başkaları da var tabii. Sinemayı çok seviyorum. Kendilerine has bir evren yaratan yönetmenleri seviyorum daha çok. Sinemada yönetmenin hayal dünyasına bir yolculuk var ve ben bunu çok seviyorum. Diğer sanat dallarından sinema, edebiyat, resim hatta moda, tasarım, mimari hepsini seviyorum. Benim için hepsi bir ilham kaynağı. I grew up with watching musical comedies, maybe that's why I can say the West Side Story is my favorite. There are so many directors that I love such as David Lynch, Tarantino... among many others of course. I love cinema. I love those directors who create their unique universes. Because watching them is just like a journey through their minds and imagination... and I love it. I love other disciplines of art too of course: Literature, Painting, Fashion Design and Architectual Design... They're all a source of inspiration for me. Sevdikleri müziği yapmalarını, kendileri olmalarını tavsiye edebilirim. Kendileri için önemli olanı yapmalarını ve kendi hassasiyetlerini geliştirmelerini önerebilirim. I think they should do the music they love and keep it real. They should do whatever is important for them and evolve their own sentimentality. Teşekkürler!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/07/kim-irmak-donmez/", "text": "Bu gezegen sakinlerinin önemli bir görevle burada olduklarına inanıyorum ve sanırım benimki görünür olanı alıp, sıkıcılığını bozup başka bir şekilde gösterebilmek. Hava bükücü olamasam bile görüntüleri dönüştürebiliyorum. İnsanlara algılanan gerçekliğin binlerce varyasyonu olabileceğini ve sadece bir tanesine sıkışıp durmamalarını hatırlatmak istiyorum. Çünkü aramızdan en mutsuz olanlar hayal kurmayı unutanlar. Önceleri gözümü kapadığımda göz bebeğimin tam tersi yöne yani aklıma doğru döndüğünü ve bu şekilde hayal edebildiğimi düşünürdüm. Hala sanki öyleymiş gibi, kapakları indirdip biraz aklıma bakıyorum ve sonra orda aklımda gördüğümü, hayatın tüm içeriğini kendi algıladığım öz biçimiyle aktarmaya çalışıyorum. Görüntünün hangi malzemeyle ve nasıl yapıldığını önemsemiyorum, aklıma bir fikir geldikten sonra o sıradaki duruma en müsait malzemeyle gerçekleştirmeye bakıyorum. Tek derdim hayal ettiğim görüntüleri herhangi bir şekilde başkaları tarafından da görünebilir yapabilmek. Çünkü bu gezegen yalnız hayal kurmak için fazla kalabalık."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/07/onu-oldur-beni-guldur-ali-elmaci/", "text": "x-ist, 20 Kasım 20 Aralık, 2014 tarihleri arasında Ali Elmacı'nın Onu Öldür, Beni Güldür başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Ali Elmacı'nın gözümüzün içine bakan portrelerini okumak, resimlerindeki alfabeyi çözebilmek için önce bugüne kadar yaptığı işlere bir göz atmak gerekir. 2011 yılında x-ist'te açtığı ilk kişisel sergisi Miras Babadan Oğula Geçerde, günümüzdeki güven kaynaklarının başında gelen aile ve para kavramını ele almıştı. 2012 yılındaki Ateşinle Koru Beni sergisinde, güven dayanaklarını bireyselden toplumsala kaydırarak, devlet, birey ve medya üçleminin dinamiğini, korkuyla manipule edilen toplumu ana meselesi olarak işledi. Ali Elmacı Onu Öldür, Beni Güldür isimli sergisindeyse, kişisel ve toplumsal olanı harmanlayarak, otorite sahiplerinin yeni nesli şekillendirme taktiklerini iktidar eğitim politikaları üzerinden tartışıyor. Elmacı, gerçeküstü karakterleri ve detaylarla zenginleştirdiği sembolik anlatımı sayesinde, vadedilen geleceğin yanıltıcılığını, gerçek ile görünen arasındaki uçurumu vurguluyor. Onu Öldür, Beni Güldür sergisindeki fantastik sahnelerde, bal yapan eşek arılarına, abaküse takılmış kurukafalara, bağırsak şeklindeki sarıklara ve gözünü izleyiciye dikmiş huzursuz çocuklara rastlıyoruz. Çekici olanla iticiyi, samimi olanla tehditkarı, doğalla yapayı, kutsalla kitsch'i bir arada seyrederken hangisine inanacağımızı şaşırıyoruz. Elmacı'ya göre, medya üzerinden bize sunulan imajlar, aynı bu resimler gibi kolaj ve kurguyla tasarlanıyor. Gerçeklerin manipulasyonu ile elde edilen hikayeler, güç ve güven sembolleri ile donatılarak, altın tepside önümüze sunuluyor. Elmacı, her iktidarın kendi politikalarını kabul ettirmek adına ilk müdahale ettiği alanın eğitim sistemi olduğunu ifade ediyor. Sergi başlığından da anlaşıldığı gibi, taraflı düşünce bir seçenek olmaktan çıkıp, hayatta kalmanın tek koşulu gibi gösteriliyor. Miras Babadan Oğula Geçer sergisindeki payetler, Ateşinle Koru Benideki kamuflaj, bu seride altın kaplı süslemelere ya da sahte fonlara dönüşüyor. Kimi zaman şiddeti, kimi zamansa bereketi tescilleyen manzaralar, biat kültürünü beslerken, kaotik ve tekinsiz bir ortamı anlamlı ve inandırıcı kılmak için zenginleştiriliyor. Masum karakterler ve Elmacı'nın kitsch fonları, bu yolda inanç ve algıları yönetmek adına rol alıyor. Elmacı'nın yeni tuvalleri ve desenleri ile bir de heykel içeren sergisi Onu Öldür Beni Güldür 20 Aralık'a kadar x-ist'te görülebilir. 1976 Sinop doğumlu Ali Elmacı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü'nden mezun olan sanatçı 2011 yılında Miras Babadan Oğula Geçer ve 2012'de Ateşinle Koru Beni başlıklı kişisel sergileriyle x-ist'te sanatseverlerle buluştu. Elmacı, 2007 yılından bu yana birçok karma sergide yer aldı. Katıldığı sergi ve fuarlar arasında İşgale Karşı Sanat (Karşı Sanat Çalışmaları, 2007), My Name is Casper (Eski Sümerbank Binası, 2009), Contemporary İstanbul'10, 11, 12 & 13, Genç Ustalar, Usta Gençler (MKM, 2010), Art Beat 2011, Art Dubai 2012, Art14London ve SCOPE Basel 2012 ve Art14 London bulunmaktadır."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/08/kim-beste-zeybel/", "text": "1985 yılında dünyaya geldim. İsmimden de anlaşılacağı gibi müzisyen bir ailede doğdum fakat mum dibini aydınlatmadığından lisede Güzel Sanatlar okuyarak yeteneğimi resimden yana kullandım. Sonrasında da üniversitede yine Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Grafik Tasarımı okuyarak devam ettim. Üniversite öğrencilik yıllarımda Teqila/TBWA'le başlayan reklamcılık yaşamım Euro RSCG ve Alemetifaka'da toplamda 7 sene Art Director'lük yaparak devam etti. 2014'ün başında ise radikal bir değişiklik yaparak en büyük tutkum olan fotoğrafı yaptığım işten koparmayarak hedeflerimi reklam fotoğrafçısı olmaya yönelttim. Bunun için de bu işin ustadı olan Serdar Tanyeli'nin yanında kendimi geliştirmeye başladım. Bir yandan soluksuzca fotoğraf çekerken diğer bir yanımı besleyen grafik tasarıma freelance olarak albüm, tiyatro afişi, kitap kapağı ve kurumsal kimlik yaparak devam ediyorum. Fotoğraflarımın odak noktası sadelik ve kurgulanmış her şey diyebilirim. Bu konudaki yıllardır süren tutarlılığım, ister istemez fotoğraflarımdaki kimliği oluşturmaya başladı ve bu birçok konuda bana taze fikirler ve yeni kapılar açıyor. Art Director'lükten geldiğimden midir bilinmez fotoğrafa yaklaşımım daha çok garfiksel ve düzenli kadrajlar. Bu aralar; insan çekiyorsam merkezde, obje çekiyorsam da kuşbakışı bakmaktan kendimi alıkoyamıyorum. 7 senelik yoğun çalışma temposunun verdiği zihin bulanıklığını, yeni yerler görerek açmak şu sıralar en keyif aldığım şey. Farklı atmosferlere girip, yepyeni insanlarla tanışmanın ise ayrı bir çekiciliği oluşmaya başladı. Ne zaman nerede olmak istediğimi şu an için zamana bıraktım kısaca."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/08/kozmonot-topagaci/", "text": "Teşvikiye Topağcı Mahallesi'nde çok yeni açılan Kozmonot, tasarımsal kaygıları olmayan ama bir o kadar da dekoruyla ve menüsüyle bir söylemi olan; farkındalık yaratan iddiasız ama tematik ilhamını da ''Soğuk Savaş Yılları''ndan alan bir mekan.. Son 2 yıldır İstanbul'da birçok mekana konsept tasarım ve uygulamalarıyla hayat veren Design Parallax'ın ortakları Mimar Göksu Şener ve Reklamcı Zümre Humbaracıbaşı; hikayesi olan her konuyu en ince detayıyla ilgi alanlarında bulundurmaktadırlar. ''Soğuk Savaş Yılları''na her yönden merak duyduklarından, kendileri mekan açmaya karar verdiklerinde içerisinde rastlanacak tüm fikir, detay ve ironilerin bu yıllardan beslenerek tasarlanmış olmasına özen göstermişler. Dekorasyonun tasarlanması ve uygulanmasında her bir parçanın birbiriyle ahenk içinde olmasına özen gösterilen mekanın ismi için Uzay'a ilk giden Rus Kozmonot Yuri Gagarin'den, girşdeki duvarda Berlin Duvarı'ndan, tuvaletler de Uzay Mekiği tuvaletlerinden esinlenerek yapılmış. Mekanın giriş tarafında bir duvara yapılan Neil Armstrong ve Yuri Gagarin'in birbirini öptüğü ''muralart'' resim daha önce Kim? köşemizde konuk ettiğimiz Gamze Yalçın'a ait. Arka bahçedeki duvarlara yapılan Wernher von Braun'un ''graffiti'' resmi dekorasyonda konsepte uygun her türlü detayın hassasiyetle düşünüldüğünü yansıtıyor. Bu güzel graffiti de Leo Lunatic'in ellerinden çıkma. Servis ve menü ''gastro-pub'' konseptinde hizmet veriyor; İddialı kokteylleri ile klasikleşmiş bir bar menüsünü birleştirmeyi başaran mekanda fıçı Guiness ; Kozmonot'un başlıca yaşam destek ünitesi. Ayrıca Almanya, Hollanda ve Belçika biraları ile; belli ülkelere özgü şarap ve lezzetler de menüde yer almakta. En çok tercih edilen yemekler arasında kendi imalatları olan dana sosis, pork rib ve avakado soslu cheesburger; et yemeyenler için ise vejetaryen sepeti, vejetaryen burger ve salata çeşitleri bulunuyor. Haftaiçi 11:00 01:00 arası, Cumartesi günleri 11:00 03:00 arası, Pazar günleri ise 09:00 01:00 arası açık olan Kozmonot, Pazar günleri de müşterilerini özel bir brunch menüsüyle ağırlıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/08/soylesi-biz-hic-modern-olduk-mu/", "text": "Bugün gerçekleşecek olan söyleşi saat 15:00 ile 16:30 arasında İMÇ Çarşısı'nda. Sergiyi 29 Kasım'a kadar görebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/10/sendromsuzlar-ilker-canikligil/", "text": "İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünün eski akademisyeni, yönetmen, sanatçı, fotoğrafçı İlker Canikligil, şu sıralar İstanbul Film Akademi'de yönetmenlik atölyeleri yürütüyor. Kendisiyle ilham dolu bir röportaj gerçekleştirdik. Çocukken TRT'nin canlı yayınlarında bazen bir an için de olsa kameralar görünürdü. Onları görmek beni heyecanlandırırdı: Kameranın arkasında birisinin olduğu ve bizim gördüğümüz şeyin ardında aslında başka bir işleyişin olduğunu görmek ilgimi çekiyordu. Tabi çocuk kafasıyla kameraman olmak istediğimi hatırlıyorum. Saint Joseph'te lise sonda okurken sevgili dostum Murat Önol'un kandırmasıyla yönetmen olmaya karar verdim. O yıllarda İstanbul'da sadece iki tane sinema okulu vardı ve bunlar toplamda 40 kişi falan alıyorlardı. Özel sınavlardan sonra Marmara Sinema TV Bölümü'ne girdim. İlk yıl fotoğraf çekmeye ve kurduğum küçük karanlık odada siyah beyaz baskılar yapmaya başladım. 95'te mezun oldum sonra aynı okulda master, sanatta yeterlik programlarına devam ettim. O yıllarda ve sonrasında yaptığım kısa filmlerle ulusal ve uluslararası 14 ödül kazandım. Bir süre reklam filmleri sektöründe çalıştım. Sonra sıkıldım ve Bilgi Üniversitesi'nde Sinema TV bölümünde 6 yıl boyunca tam zamanlı olarak dersler verdim. 2002'de yardımcı doçent olmuştum ama rahat bana rahatsızlık verir: O yüzden oradan ayrıldım. Herkes için aynı olmayabilir ama akademi insanları inanılmaz derecede atalete iten bir ortam. İçinde kaybolmak çok kolay. Bu nedenle beni heyecanlandıran fotoğraf anlayışı artık çok bilindiği için değeri bazıları için azalmış olsa da Andreas Gursky ile örneklenebilir. 2007'de İstanbul'daki sergisini görünce çok etkilenmiştim. Tabi ki çok garip bir hikayesi olan Vivian Maier'in veya Cartier Bresson'un fotoğraflarını değersiz bulduğum anlaşılmamalı ancak yine de benim heyecan duyduğum alan o değil. Sirenler, pleksiglass altinda arsivsel pigment baski, 120x205 cm, 1/3 ed. Eşim Ebru'nun ve Kutluğ ' un da cesaretlendirmesiyle elimde biriken fotoğrafları sergilemek istedim ve 2013 ortasında Akaretler'deki Art ON ile çalışmaya başladım. Contemporary Istanbul 2013'te bazı işlerim sergilendi ve satıldı. Bunların ilki Sirenler adlı işti. Genelde 3+1 olarak az sayıda edisyon yapıyorum. Sirenlerin bütün edisyonları satıldı. Sadece bendeki kaldı. Hemen ardından 2014 başında Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde More is Less Çok Aslında Azdır adlı ilk solo sergimi açtım. Bu sergi yukarıda açıkladığım fotoğraf anlayışıyla paralel olarak ciddi şekilde manipüle edilmiş 10 adet büyük boy fotoğraf ve bir 4K videodan oluşuyordu. Fotoğraflar serginin adıyla ilişkili olarak İstanbul'daki gökdelenlerin ve mimari yapıların bir tür kanser gibi çoğalmasını ve bu çoğalmanın aslında bir azalma olduğunu anlatıyordu. Son Günler adlı videoda ise bu yeni yapılaşmanın merkezi olan Levent'in sular altında kalışını izliyordunuz. Bu serginin hem de Zorlu gibi bir yerde olması epey şaşırtıcıydı benim için. 2014 ortasında galeriyle ayrıldık ve şu anda serbest çalışıyorum. Geçen ay Londra'da CONTRA adlı Çağdaş Türk Sanatı Fuarına katıldım. Bir de 2007'de çıkardığım Dijital Video ile Sinema adlı kitabı yeniledim. Yakında çıkacak, onun son düzeltileriyle uğraşıyorum. Bunun dışında İstanbul Film Akademi'de yönetmenlik atölyeleri yürütüyorum. Yönetmenlik bir yaratıcılık alanı olmasının ötesinde gerçekte diğer meslekler gibi bir meslek. Temelde bir yönetmenin görevi herhangi bir mesaji sinema diliyle ifade etmek, edilmesini sağlamaktır. Bu da sanıldığının aksine özünde son derece teknik bir iştir. Bilmeniz gereken çok fazla teknik ve estetik unsur vardır. Bunlar öğretilebilir ama aslında hemen hepsi en çok deneyimle geliştirilebilir. Katılımcılara bu deneyimi yaşatmaya çalışıyoruz. Genelde herkes memnun ayrılıyor. Sanatın özünde bir tür dervişlik olduğuna inanıyorum. Satış, fuar, sergi, galeri, küratör gibi şeylerin ötesinde birinin kendi başına kalıp bir şeyler hayal etmesi, bunları ortaya çıkarması ve sonra da insanlara göstermesi başlı başına bir yolculuk. Ne yazık ki bugün dünyada sanat adına çok maskaralık var. Sanat sosyolojinin veya politikanın bir kolu değildir. Sinema dünyasına da biraz mesafeliyim zira yıllar içinde herhangi bir şey yaparken kontrolün en önemli güç olduğunu anladım: Sinema ne yazık ki bir çok insanın birlikte çalışmasını gerektiren ve çok büyük finans gücü isteyen bir alan. Gerçekten kontrole sahip değilseniz işiniz çok zor. Budalaca komediler ya da sömürü filmlerinin ortasına düşebilir insan. Evet sinema alanında büyük bir hareketlenme var. Herkes ilk filmi çekmenin zor olduğunu ve önemli olduğunu düşünür ve gerçekten öyle ama daha zoru var: İkinci filmi çekmek. Bu konuda daha yol var gidecek. Yapılmaya çalışılan şeylerin bazıları heyecan verici ama ne yazık ki çoğu amatör görünüyor. Heves tabi ki çok önemli bir itici güç ama heves tek başına yeterli değil. Amerika'da tanıştığım bir arkadaşımın sözünü tekrarlamalıyım: Get Paid! . Tabi bu ilk bakışta sanatçı ve yönetmen adayları için garip bir tavsiye gibi görünebilir. Bol kitap okuyun veya sergilere gidin falan demem daha güvenli olurdu! Ama ben bu meseleyi de önemli görüyorum. Ne yazık ki ülkemizde yaratıcı alanlarda büyük bir sömürü var. Türkiye'de benim kuşağım paranın, para konuşmanın, hatta ona fazla sahip olmanın yanlış, ayıp bir şey olduğunu düşünmeye programlandı ve bu sömürüye açık bir anlayış. Kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada birisi size para önemli değil sen önce şu işi bir yap diyorsa iki ihtimal var: Ya yalan söylüyordur ve sizi sömürmeye hazırlanıyordur, ya da saftır. Her iki durumda da oradan uzaklaşmakta yarar var. Bu, para için ruhunuzu satın; saçma sapan işler yapın veya içinde çıkar olmayan hiç bir işe girmeyin demek değil elbette. Son analizde elbette para önemli bir şey değildir çünkü bir gün hepimiz öleceğiz ancak bu sistemde bir şeyleri gerçekleştirmek istiyorsanız ne yazık ki o kağıt parçalarına ihtiyacınız var. Hele de film ve sanat işlerindeyseniz parasız neredeyse hiçbir şey yapamazsınız. Sık sık aslında parasız ne harika işler yapılabileceğinden bahseden insanlar duyarsınız. Onlara inanmayın! Tabii kör bir inatçılık değil burada sözünü ettiğim ama gerçekten bazı şeylere hayır demek zorundasınız. Bir yönetmenin asıl görevi filmin en etkili şekilde ifade edilmesini sağlamaktır fakat film denen şey o kadar ölçülüp biçilemez bir şeydir ki herkesin her filmle ilgili iyi kötü bir fikri vardır. Bu fikirlerin çoğu ne yazık ki basmakalıp ve garantici fikirlerdir. Bunlara kapılırsanız asla iyi bir şey çıkaramazsınız. Bugüne kadar kaç yapımcıyla görüştüysem Böyle sıcak, duygulu, eğlenceli bir film yapmak lazım dan başka söz duymadım. Tabii bir de meseleye yönetmen olmak diye bakmamak gerek belki. Zira bu sizi uzun vadede yıpratır ve hayır demeniz gereken şeylere evet demenizle sonuçlanabilir. Bir yönetmen hayatında kaç film çekebilir ki? Diyelim ki 20 film çektiniz. 20 filmin yapımı 20 yılınızı alır büyük olasılıkla ama böyle bile olsa arada uzun boşluklar olacak, yapmayı umduğunuz birçok proje ertelenecek, iptal olacaktır. Bu da aradaki büyük boşlukları yönetmen olarak geçirmeyeceksiniz demektir. Bu zor bir hayattır ve yönetmenlik yapamasanız da bir şekilde kendinize saygınızı sürdürebilmeniz gerekir. Bence yönetmenlik dünyanın en zor mesleklerinden biri bu açıdan. Mimarlığa benziyor biraz. Orada da aslında başkasının finansıyla iş yapıyorsunuz. Bunu hep düşünüyorum ama yıllardır cevap değişmedi: En sevdiğim yönetmen Kubrick. Arada onunla ilgili kitaplar okurum hala. Aradan geçen bunca yıla ve görece az film çekmiş olmasına rağmen işlerine hayran olmamak çok zor. En sevdiğim film ise garip şekilde bir Kubrick filmi değil. Ridley Scott'un Alien ve Blade Runner'ını severim. Aslında ikisi de Hollywood filmi sonuçta ama o filmlerde garip bir çekicilik var. Görece daha yenilerden Fransız Gaspar Noe'yi seviyorum. Çok tuhaf filmler yaptı. David Fincher da bazı filmleriyle ilginçtir. Sürekli bir şeyler deniyor. Lars von Trier tabii sanat sinemasının kralı! Ben hala ilk 3 filmini daha çok seviyorum kendisi onları reddetse de. David Lynch'ten Catching The Big Fish ve My Name is Charles Saatchi and I am an Artoholic. İkisi de çok iyi ve kolay okunan kitaplardı. Özellikle Saatchi'nin kitabı çok samimi ve eğlenceli. Çoğu insan için Charles Saatchi bir karanlık bir figürdür ama kitabı okuyunca sevimli bulmaya başlıyorsunuz. Sanat dünyasını anlamak için okumakta fayda var. Var. Yerçekimi adlı grup. Onlara bir de klip çektim birkaç ay önce. Müzikleri harika bence."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/10/sensing-through-my-nose-koklayarak-duyuyorum/", "text": "Yusuf Aygeç ve Furkan 'Nuka' Birgün'ün yolları 2007 senesinde Arkeoloji Müzesi'nde çizim yaparken kesişti. Yaklaşık bir yıl birlikte çizim yaptılar. Bunu takip eden dört yıl boyunca Furkan 'Nuka' Birgün graffiti ve illustrasyonda, Yusuf Aygeç ise resim, heykel ve baskı alanlarında yoğunlaştılar. Yusuf Aygeç's and Furkan 'Nuka' Birgün's paths initially crossed in 2007 while they were drawing at the Archeology Museum of Istanbul. For nearly one year, they worked together on drawings. For the following four years, Furkan 'Nuka' Birgün concentrated on graffiti and illustration while Yusuf Aygeç focused on painting, sculpture and printing. Zaman içinde tekrar yolları kesişti ve sanatsal sohbetler sırasında beraber bir sergi oluşturma fikri ortaya çıktı. O günden itibaren birlikte çizim yapıma süreçleri yeniden başladı. In time, their paths crossed again. During conversations on art, the idea of working collaboratively developed. Their process of collaborative creation reignited at that time. Koklayarak Duyuyorum konsepti aslında hepimizin yaşadığı tanıdık bir duygudan ortaya çıkıyor, farklı disiplinlerden gelen iki sanatçıyı bu denli ortak bir nokta bir araya getiriyor. Tarzlarını tıpkı bir iskambil kartı gibi tuvali ortadan ikiye ayırarak birleştiren Yusuf ve Furkan kişisel dünyalarını ortak bir dille yansıtarak resmediyorlar. İskambil kartlarındaki zıtlık ve birbirini tamamlayıcı özellik Koklayarak Duyuyorum serisinde karşımıza cıkıyor. Resimlerdeki girift düzlemler aynı platformda bulunmakla beraber sanatçıların ayrı ayrı kimliklerini ortaya koyuyor ve etkileyici bir beraberlık oluşturuyor. Sensing Through My Nose is formed through a universal, shared feeling. This concept forged the two artists from distant disciplines to work closely together. Yusuf and Furkan represent their worlds by using a common language on their canvases, which they compose similarly to playing cards. Both the contrary and supplementary features of a playing card are joined for the viewer in the Sensing Through My Nose series. While they share the complex and often intricate picture plane, both artists are able to convey their unique creative aesthetic. Koklayarak Duyuyorum bir dönemin kendine özgü kokusunu, müziğini, üslubunu ve kahramanlarını seyirciye vaad ediyor. Sergi 27 Kasım 21 Aralık C. A. M. Galeri'de izlenebilir. Sensing Through My Nose delivers the smell, music, style and heroes of a certain era to the viewer. This exhibition can be viewed 27 November 20 December at C. A. M. Gallery."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/11/maid-in-love-by-hande-cokrak/", "text": "Maid in Love, 2011 yılında İstanbul'da kurulmuş bir kadın giyim markası. Moda eğitimini London College of Fashion'da alan Hande Çokrak, kendinin ve arkadaşlarının gündelik hayatlarında giyebileceği parçalar tasarlayarak yola çıkmış, böylelikle eğlenceli, modern, cool, genç bir marka olan Maid in Love'ı yaratmış. İlham kaynakları müzik, güncel sanat, gece hayatı, aşk, vintage elbiseler, mutlu anılar, seyahatler; bir bakıma hayata dair pozitif imgeler olan markanın amacı; sadece giydirmekten öte, giyinmekten zevk alan, espri anlayışını tarzına yansıtabilen, sıradanlıktan uzak kadınların tercihi olmak. Maid in Love markası 2011 yılında tek bir mağazada satılmaya başlayıp şu anda dünyada Urban Outfitters New York, Harvey Nichols Hong Kong ve Dubai gibi 40'dan fazla noktada satılmaktadır. Maid in Love markası Capsule New York, Who's Next Paris, Tranoi Paris, Milano DMVB Showroom ve Mercedes Istanbul Fashion Week'de sergileniyor. 2014 Ocak ayında Paris Who's Next Show'da Paris Capitale de la Creation, yılın tasarımcı ödülüne layık görüldü. Afer graduatng from the London College of Fashion, Hande Cokrak worked in the ready-to-wear industry for several years before creating her own label Maid in Love in 2011. Maid in Love was born in Istanbul as a young, fun and fresh brand. The brand's aim is not to dress, but rather to cater to women who enjoy geJng dressed and can convey their humor through their style. Maid in Love aims to always look beyond the ordinary, while retaining a positive outlook on life. Seeing the beauty in the odd and realizing the originality of one's style is at the heart of the brand's creations. Targe. ng women with self-confidence, Maid in Love hopes to portray your individuality through your own sense of style."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/11/mulksuzles/", "text": "Jean-Jacques Rousseau, ünlü çalışması Toplum Sözleşmesi'nde şöyle diyordu: İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur. Tarih boyunca birbirinden farklı düşünceler mülkiyetle hesaplaştılar. Mülk bir doğa mıydı; ya da tanrısal bir hakikat? Ütopyacılar onu ortadan kaldırmaya çalıştılar, mücadele ve acıyla. Mülksüzleştirme ilişkileri bütün hızıyla sürüyor. Kent koca bir piyasa gibi milim milim parselleniyor, sapsarı vinçlere. Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek uzakta bir ütopya gibi parlarken; Mülksüzleş! Bir kurtulma belki de. TÜYAP Artist 2014'de bu yıl disiplinlerarası bir sergiyle mülk, mülksüzleşme ve ütopyaya odaklanıyoruz. Ali Şimşek küratörlüğünde gerçekleştirilen Mülküzleş'i 16 Kasım'a kadar ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/13/25th-hour-lingerie-by-seda-oturan/", "text": "İç çamaşırı tasarımına başlamadan önce zaten 7 sene moda eğitimi aldım. O yüzden çok fazla bir değişim olmadı hayatımda. Okuyarak ve tecrübe edinerek gelişti her şey. Hiç bugüne kadar yapılmamış olan bir şeyi yapma fikri beni heyecanlandırdı. Herzaman farklı olmayı seçtim diğerlerinden. Bıir bakıma sürüden ayrılmak istedim. Günümüzde herkes moda okuyor, herkes modacı, beni diğerlerinden ayıran farklı bir şey yapma fikri diyebilirim. Özellikle iç çamaşırı çok zor bir sektör, nadir bulunan diğer iç çamaşırı firmalarından bahsetmiyorum) ve ülkemizde designer olarak kendi iç çamaşırı markasını kuran kimse yoktu, ben öncü oldum bu beni daha da çok mutlu ediyor. Teşekkür ederim, her zaman anlardan çok etkileniyorum. Carpe diem felsefem olmuş, bu yüzden ben anlardan besleniyorum. Ben ilk koleksiyonumu yapmadan önce 100 erkeğe soru cevap bir anket hazırlamıştım. İçinde gay 'ler bile vardı diyebilirim. Bakış açılarını aldım, gerçi verilen cevaplar beni şaşırtmadı zaten bildiğim şeylerdi. Tahmin etmek demeyelim, var olan bir şeyi özgürce sundum ben."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/13/kul-baris-cihanoglu/", "text": "Galeri İlayda tarafından düzenlenen Barış Cihanoğlu`nun KÜL / ASH isimli 16. solo resim sergisi 23 Ekim'de başladı. Daha önce ki sergilerinde tuval üzerine yaptığı figüratif eserleri ile tanınan sanatçı, ''Kül / Ash'' isimli yeni sergisi ile ilk kez tuval dışı bir yüzey üzerinde ürettiği ilginç resimleri ile izleyici karşısına çıktı. Sanatçı, uzun bir süreçte alt yapısını oluşturduğu yeni eserlerinde, yakarak kömürleştirdiği ahşapları tuvale dönüştürüyor. Ve bu çalışmalarında ahşap üzerindeki doğal isli siyah ve yanma sonucu belirginleşen dokular resimlerinin alt yapısını oluşturuyor. Friedrich Nietzsche; ''Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan, kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz'' diyerek, kendimizi yenilemek için felsefi bir perspektifye yanmamız gerektiğini düşünüyordu. Cihanoğlu '' Kül '' isimli yeni sergisinde, yanan ahşapın külleşmiş yüzeyi üzerine yaptığı yeni resimleri ile, bir anlamda küllerinden doğma sürecine de gönderme yapıyor. 30 Kasım 2014 tarihine kadar sergiyi Galeri İlayda'da ve 16 Kasım'a kadar Contemporary İstanbul'da ziyaret edebilirsiniz. Yazar, eğitmen, sanatçı ve küratör Ali Şimşek'in Barış Cihanoğlu'nun sergisi hakkında kaleme aldığı makaleyi mutlaka okuyun. Dürer'in o müthiş Melancolia gravüründeki dalgın melek. Kanatlarını bile kıpırdatmaya mecali olmayan. Her şey donmuştur, modernliği simgeleyen nesneler arasında asılı kalıvermiştir zaman. Pürüzsüz uygarlık süreci ansızın kesintiye uğramıştır. Dalgın bakmaktadır melek; arkasında kalmıştır her şey sanki. Dürer, melankolinin bizim çağdaş protezimize, direnme duygumuza dönüşebileceğini öngörmüş sanki. Satürn yıldızının bitmeyen etkisi. Melankoli bizim geçmişle bağımızı canlı tutan bir ara yüz olmuştur. Her şeyin hızla değiştiği hızlı bir dünyada, yavaşlatıcı bir nefes alma anı gibidir. Hayat işte bütün doluluğu ve çelişkisiyle karşımızda. Anılar, birikmiş zaman, deneyimler. Sarıveren, acıtacak hüzün ve de melankoli bir arada. İnsani bir soluklanma anı, yavaşlama ve zamanla dolup taşma. Barış Cihanoğlu'nun resimleri bende ilk bu duyguyu uyandırmıştır her zaman. Barış resimlerinde, son yıllarda tanık olduğumuz ''kaymalara'' ve sıra dışı ''çekilmelere'' yeni serisinde ürettiği eserlerinde de devam ediyor. Figürlerin, sadece baş kısımlarından belirli bir yöne doğru çekilmeleri, en temel anlamda geçen zaman ile birlikte insanın içsel değişimine işaret ediyor. Sanatçı, resmindeki deformasyonları tanımlarken, kendi söylemiyle Resmime son dönemde eklenen ve özellikle portrelerde uyguladığım deformasyonların fikirsel temelinde de geçen zaman ile birlikte içimizde yaşanan değişimi ve başka bir yöne akışı sembolize eden deformasyon ve ''çekilmeler'' var. Herakleitosda ''her şey akar, hiçbir şey kalıcı değildir o yüzden aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir; çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem ben, hem de dere değişmiştir '' demişti. Benim resimlerimde figürler, zaman içinde yaşadıkları zihinsel değişim ile artık aynı kişi değiller ve eski konumlarından ve kimliklerinden farklı birine doğru ''çekiliyorlar'' . Ben bu çekilmeyi özellikle portrelerdeki kaymalarla ifade ediyorum, çünkü bu zihnimizde yaşanan bir sürüklenme ve değişim meselesi. '' diyor. Cihanoğlu, yeni sergisinde yer alan ''Kuma '' isimli eserinde ortak kaderi paylaşan iki kadını birbirine kafalarından çekilerek birleşmiş olarak resmetmiş. Burada mecburi bir birleşme görülüyor çünkü zorunlu bir birliktelik buradaki, peki biz nereden çekiliyoruz? Ya da kovuluyoruz? Barışın resimlerde yüze vuran fırça darbeleri ile itilme ve çekilmeyi aynı anda hissediyoruz. Nedir yüzlerden yüze akarak birleşen bu transparan bağ? Kopamama, ayrılamama ya da acımasızca çekiliverme bedenlerimizden. Eserlerde rastladığımız gözlerimize bakan, boyadan gözler, bize bir duraklama çağrısı yapmaktadır adeta. Yoğun bir duraklama. Birbirine sünmüş, sündürülmüş, ayrılmak istemeyen ya da ayrılan, uzayan bakışları boyuyor ressam. Figürler sanki aynanın kenarına iliştirilmiş eski fotograflarda ki gibi, hayata iliştirilen bir dolu bakış senfonisi adeta. Kopacakmış gibi incelen, inceldiği yerden kalınlaşan, yayılan suretler var. Kırılgan olduğu kadarıyla ağır ve sünen hayatların öyküleri var. Aile boyamayı önemsiyor ressam, çekirdek aileleri, İdeolojilerini, politikalarını ve de mutluluğun yuvasını. Sanatçı, daha önceki süreçte, tuval üzerine yaptığı figüratif resimleri ile biliniyor. Bu tavrını son sergisinde radikal bir şekilde değiştirmiş görünüyor çünkü '' KÜL'' ismini verdiği yeni solo sergisinde ilk defa olarak tuval dışında farklı materyallerle ürettiği eserleri ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Uzunca bir süreçte alt yapısını oluşturduğu yeni sergisi ile Cihanoğlu tuval resminden, ahşap yontu heykele ve yoğun olarak da özel bir teknikle ahşap üzerine yaptığı resimlere tanık oluyoruz. Sıra dışı özel bir teknikle ürettiği son çalışmalarında sanatçı, ahşabın yanma sonucu kömürleşerek siyahlaşan ve belirginleşen dokuları üzerine resimler yapıyor. Resimlerinde siyah renk olarak görülen alanlar, yakılan ahşabın kömürleşmesi sonucu ortaya çıkan doğal isli siyah renkten oluşuyor, figürlerin renkli diğer kısımları ise yağlıboya tekniği ile oluşturulmuş. Altı farklı aşamadan geçirerek üretilen eserleri yaklaşık bir yıllık bir çalışma sonucunda tamamlamış. Sanatçının yeni sergisinde az sayıda tuval resmi, farklı boyutlarda yaklaşık yirmi adet yanmış ahşap resim ve iki adet de ahşap yontu heykeli var."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/13/wall-of-hallucination-by-semiha-berksoy/", "text": "Çağdaş sanatın önde gelen isimlerinden Semiha Berksoy'un Halüsinasyon Duvarı ismli sergisi bugün Galerist Tepebaşı'nda başladı. 10 Ocak 2015 tarihine kadar görülebilecek olan sergi, Semiha Berksoy'un başarılı sanat yaşamından önemli bir kesit sunuyor. Semiha Berksoy'un resim, ses kaydı, video, fotoğraf, kişisel obje ve belgelerinin de yer alacağı sergi, birçok ziyaretçiye ilham verecek. Galerist ve Semiha Berksoy Vakfı'nın işbirliği, Berksoy'un eserlerinin sergilenmesi dışında vakıf tarafından 5 yıl önce başlatılan, Semiha Berksoy Müzesi'nin kurulması için destek sağlamayı hedefliyor. Sanatçının çalışmalarını aynı zamanda 16 Kasım'a kadar Contemporary Istanbul'da da görebilirsiniz. 1910 yılında İstanbul'da doğan Semiha Berksoy, 1928'de İstanbul Belediye Konservatuar'ına burslu olarak kabul edildi. Bir yıl sonra pianoda Cemal Reşit Rey eşliğinde halk önünde ilk konserini veren Berksoy, aynı yıl içerisinde, Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul oldu. Muhsin Ertuğrul tarafından 1931 yılında çekilen ilk sesli Türk filmi 'İstanbul Sokakları'nda' Semiha'yı canlandırdı. 1936'da Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi'ne kabul edildi ve Opera Bölümü'nü birincilikle bitirdi. Richard Strauss'un 75. doğum yılı nedeniyle sahnelenen 'Ariadne auf Naxos' operasında başrol Adriadne'yi oynayarak Avrupa'da sahneye çıkan ilk Türk opera sanatçısı ünvanını aldı. 1940 yılında ülkesine dönen Semiha Berksoy, kariyeri boyunca, Türkiye ve dünyada sayısız önemli temsilde yer aldı. 1998 de Devlet Sanatçısı ünvanı alan Berksoy, sonraki yıl ise, New York City Lincoln Center'da Robert Wilson'ın 'The Days Before: Death, Destruction and Detroit III' isimli operasında 'İsolde'nin Aşk Ölümü' aryasını söyledi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/14/kim-betul-yazicioglu/", "text": "İstanbul doğumlu ve 21 yaşındayım. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Fotoğraf ve Video bölümü okuyorum. Fotoğraf çekmeye, kafamdakileri dışarı çıkarabildiğim an başladım diyebilirim. İlla da bir şeyler anlatabilme derdiyle fotoğraf çekmiyorum her zaman. Düşündüklerimi toparlıyorum, hayal ettiğim kareleri çizip, not ediyorum ve fotoğrafa dönüştürüyorum. İnsanlar da anlamak istedikleri kadarını anlıyor. Fotoğraftan heyecan duymamı sağlayan en önemli şey analog makinayla çalışıyor olmak. Hala filmi banyodan alırken olumlu, olumsuz bir sürü şey geçiyor aklımdan ve bu çok güzel bir duygu. Fotoğraf üzerine kurduğum hayaller var umarım bir gün gerçek olurlar. Son fotoğraf serim 'Ayna' : İnsanın kendisini, sakladığı, bastırdığı başka başka yönleriyle görüp yüzleşme durumuyla alakalı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/15/kim-arda-yalkin/", "text": "1974 Ankara doğumlu Arda'nın bilgisayarlara ve Rock'n'Roll'a olan ilgisi ortaokul yıllarında başladı. Commodore, Amiga, 8086 işlemciler... Lisede elektronik-bilgisayar eğitimi aldı, Anadolu Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Ankara Üniversitesi Arkeoloji-Restorasyon bölümlerini müzisyen olma hayaliyle bıraktı. 1999 yılında İstanbul'a taşındı, bir süre ses teknolojisi ile ilgili işlerde çalıştıktan sonra, 2004'ten itibaren, video, animasyon ve vfx gibi konulara ilgi duymaya başladı. Bir çok müzisyen için canlı video performansları gerçekleştirdi, konser dvd'leri, video klipler, reklam filmleri yönetti ya da katkıda bulundu. Arda Yalkın, Gaia Gallery'nin yurtiçinde ve uluslararası arenada temsil ettiği ilk sanatçı oldu. Yalkın İşlerimde birey-iktidar çatışması, tüketim toplumu, asimilasyon, savaş, politika, din, yokoluş gibi pek de keyifli olmayan konuları işliyorum. Bir MTV çocuğu olarak yetişmemiş olmama rağmen reklamların, ana akım sinema-medyanın gücünü, yöntemlerini ve zekasını çok önemsiyorum. Daha genç bir öğrenciyken değer verdiğim şeylerin birer tüketim nesnesine dönüşmesini hayretle izliyorum. Aslında, benim yöntemim bir tür tersine mühendislik olarak tanımlanabilir. İnsanları provake etmekten hoşlanıyorum. Sermaye ve politik güç, insanları sömürmek için çok rafine ve iyi planlanmış bir iletişim dili kullanıyor. Ben de kendi yöntemlerini, onlara biraz olsun rahatsızlık vermek için... diye özetliyor. Arda Yalkın'ın Deep Fried Dreams isimli sergisini 26 Aralık'a kadar Gaia Gallery'de görebilirsiniz. Sanatçının işlerini Contemporary Istanbul'daki Gaia Gallery standından da takip edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/16/craft-tiyatro-sunar-garaj/", "text": "Geçen sezonun şüphesiz en dikkat çeken, en çok izlenen ödüllü oyunlarından biriydi Garaj. Yönetmenliğini İpek Bilgin'in yaptığı, senaryosunu Kemal Hamamcıoğlu'nun yazdığı Garaj, oyunculuklarıyla göz kamaştıran Enis Arıkan ve Murat Akpınar tarafından sahneleniyor. İki kişilik bir oyun olan Garaj'da seks işçiliği yapan bir transeksüel ile bir fotoğraf öğrencisinin yılbaşı gecesi bir garajda karşılaşmasıyla gelişen olaylar anlatılıyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız 65 dakikalık Craft Tiyatro oyununu bir kere izlemek yetmeyecek. Garaj'daki performansıyla Sadri Alışık Ödülü'nü kazanan Enis Arıkan'dan ayrıca bahsetmek gerekiyor. Kendisi çok yetenekli bir oyuncu ve Garaj için çok doğru bir tercih olmuş. Sahnede o kadar büyüyor ki gözlerinizi bir an olsun üzerinden ayırmadan izlettiriyor kendisini. Arıkan'ın canlandırdığı Orkide karakteri, cinsel kimliği yüzünden toplumsal baskıdan bunalıp, yaşadığı yeri terkedip İstanbul'a gelen bir transeksüel. Akpınar'ın oynadığı Kahraman karakteri ise ikinci el kamerasıyla fotoğraf peşinde koşturan bir öğrenci. İki oyuncunun da başarılı performansı ve muhteşem senaryosuyla Garaj, sezonun kaçırılmaması gereken oyunlarından biri. Aralık ayına kadar olan bütün biletleri satılan oyun, 18 Kasım Salı günü Craft'ta başlıyor. Biletler Biletix'te."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/17/sendromsuzlar-sukran-moral/", "text": "Aslında o işin gelişimi çok karışık. Karışık olduğu için ben her zaman kolay ve yalnızca tek versiyonunu anlattım. O sıralarda hayat zordu. Yabancı bir ülkede bilmediğim bir dilde sanat icra etme savaşı veriyordum. Özellikle yabancı ülkede yaşayan bir Türk olarak her şey çok zordu. Bir sürü insan gidiyor İtalya'ya ya da Amerika'ya, sanatçılar sürekli dünyayı geziyorlar ama hiçbirisi öyle bir iş yapmadı. O çarmıhtaki hem kendimim hem de bir sanatçı olarak kendi acılarımı da yansıttım. Aynı zamanda dünyadaki bütün kadınları temsil ettim. Kadın sanatçı, kendisini kendi isteğiyle çarmıha geriyo. Bu bir seçim. Altını çizme olayı var. Sanat böyle böyle ileri gidiyor, altını çizersen. 94 yılında ben bunu ilk kez kişisel sergimde kullandım. 2000'li yıllara gelene dek hiçkimse bunu sergilemedi. İnatla bir şey buldular ve cesaret edemediler. Bütün işlerim aslında diğer işlerimin devamı gibidir. İyi okuyan bir göz 10 sene önceki işimle bugünkü işim arasındaki bağlantıyı görebilir. Birçok insan artık beni tanımadan işimi tanıyor. Şimdi işlere bakmak için o dönemi iyi bilmek lazım. 97 yılında bir kadının erkekler hamamına girmesi diye bir konsept yok. Hala da yok tabii öyle bir konsept. Hatta daha da ileri gitmek gerekirse dünya çağdaş sanatında ilk defa hamama giren kişi de benim. Benden sonra bir hamam modası geçti bilmem hatırlar mısınız? Sanat, öncülük ve otantiklik gerektirir. Ama bizim ülkemizde birisinin yaptığı güzel şeyleri takdir etmeye değil de yanlışını arama yoluna giderler. Bunun cezalandırma üzerine kurulu eğitim sistemiyle ilgisi olduğunu düşünmekteyim. Hamam'daki amacım bir şeyin olabilirliğini göstermekti. İmkansız diye bir şey yok. Bende hiçbir şey bir anda çıkmıyor. Bu işte aslında 97'deki genelev işinin bir devamı. Cinsellik üzerine çalışmam, jinekoloji masasındaki işim, kadın cinselliğiyle ilgili çalışmalarım... Zaten 94'de ben 3 kişiyle evlilik performansı yaptım. O evlendiğim kişilerden bir tanesi de kadındı. Kadını erkek kılığına soktum yani eşcinsel evliliği taa o zamanlar yaptım aslında, o kadar ileri ki o iş. Zaman geçtikçe bu konularla ilgili çeşitli işler yapmaya devam ettim. Mesela translar üzerine de bir çalışmam olmuştu. Bir sanatçı ve insan olarak her zaman eşcinsel ve transların yanında oldum, olmaya da devam edeceğim. Bugüne kadar icra ettiğiniz sanatı bir bütün olarak ele alınca vermek istediğiniz mesaj neydi? Bir derdiniz olduğu çok açık çünkü. Dertlerim bir tane değil. Bunlardan bir tanesi özellikle kadınların korkuyla yetiştirilmesi. Bütün bu kadınların girmesi yasaklanan ve korkutulan yerlerde ne oluyor? Bu korkutmaya yönelik efsanelerin altında aslında daha değişik şeyler var. Amacım bu korkuların üzerine gitmek. Korkularımdan sanat yapıyorum bir anlamda. Mesela bak kötü yola düşersin diye bir şey var. Kötü yol da nedir? Yüksek kaldırımdır. Bu sevgiye minnettarım, benim alilem onlar. 2010'da beni linç eytmeye kalktılar. Kalktılar değil linç ettiler. Sadece halk değil sanatçılarda bir şekilde etti. Mesela bir sanatçıya kendi işleri sorulurken benim Amemus performansım hakkındaki fikirleri de soruluyordu. O sanatçıların çoğu da benim aleyhime konuştu o zaman. Beni en çok üzen şey bu tavrın eğitimli tabakalardan gelmesi. Daha doğrusu eğitimli sandığımız eğitimli cahillerden... Sanatçılardan ve sanat çevresinden kişiler bunu fırsat bilip, isimlerini saklayarak bana taş attılar. Sonra hepsi zaman içinde özür dilediler ama affetmek gibi bir niyetim yok. Bana karşı kullanmak için birçok gerçeği yansıtmayan yazı çıktı ama bunların hepsi yanlış. Basında yıpratmaya yönelik çok fazla haber çıktı. Mesela benden bahsederken geneleve tek memesi açık giren Şükran Moral sıfatını kullanıyorlardı. Aynı insanlar yurtdışına gidiyorlar buna nü sanat diyorlar, bana gelince memesini açan oluyor. Bunlar da eğitimli ve bunu bilerek yapan iktidar yalakaları. Bu ataerkil bir toplum olmamızla alakalı bir durum. Bizim yaptığımız çağdaş sanata yüksek sanat gözüyle bakılır ya bu yüksek sanatı tabii ki bir kadın yapamaz mantığı. Toplum kadınları tatlı, seksi ve anne olan bir rolde görmek istiyor. Onun dışında kadının klasik sanatta yaptığı hiçbir şeye ve geldiği noktaya baştan saygı duymuyor. Sanatçılarda olması gereken hiperaktif durumlar, delilik vs. erkekte o dahilik olarak görülüyor. Bir erkek sanatçı yapsa 'Dahi ya algısı var. Ama bir kadın sanatçı yapınca deli oluyor. Kesinlikle dahi olamaz ve öyle bir şey mümkün değil. Ben çok kötü şeylerle başettim ve başetmeye de devam ediyorum. Gerici yaklaşımlar, senin yaptığın işe hiçbir şekilde saygı duymayanlar... Özellikle tuhaf olan, sanat dünyasında aslında daha çok kadınlar var. Ama şaşırmıyorum çünkü zaten çoğu kadın kendisini de ikinci sınıf vatandaş yerine koyuyor. Kendisine saygı duymayan, ötekine de saygı duymaz. Bence kadın sanatçının durumu çok kötü. Özellikle mesela ben asi ve kuralsız bir sanat yapıyorum. Tabuları yıkan, bir derdi olan, ötekileri savunan, iktidarın bütün kalelerine kafa tutan, onları bir bir indirmeye çalışan bir sanat yapıyorum. Benimki sadece sanat değil aynı zamanda kültürel bir savaş. İnsanlar bir muslukçunun işini bilmiyor ve öğrenmeye de kalkmıyorlar. Ama sanatı herkes bildiğini sanıyor ve küçümsüyor. Her işe olduğu gibi sanata da saygıyla yaklaşılması gerek. Bu biraz parayla ilgili. Para olan her yerde böyle şeyler olur fakat en sonunda kötü olanlar elenir ve gerçekten iyi olanlar kalır. İstisna mecburiyetler de var tabiki. Dünyada çok büyük bir kriz var ama Türkiye'de daha büyük. Neredeyse bir iç savaşın eşiğindeyiz. Bunların dışında kalmayı başaranlar ayakta kalacaktır. Kasım'da Contemporary Istanbul ve Paris Photo'da olacağım. Paris Photo ile Contemporary Istanbul aynı gün açılıyor. Paris Photo'da kişisel sergim olacak ve ilk kez Türkiye'den bir galeri Zilberman ve ilk kez bir türk sanatçı kişisel sergisiyle katılıyor o da benim. Genelde her sanatçının her işini beğenmiyorum. Mesela o sanaçının şu işi, bu sanatçının bu işi gibi oluyor bende. Gina Pane çok meşhur değil ama beni çok etkiledi. Maria Abramoviç'i sevmek lazım. Genelde bizde hep baba sanatçılar biliniyor seviliyior. Bilinmeyen çok fazla iyi sanatçı var."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/18/royksopp-inevitable-end/", "text": "Inevitable End piyasaya sürülmeden önce, Röyksopp hakkındaki dedikodular alıp başını gitmiş, hatta Norveçli ikilinin yollarını ayıracağı ve bir efsanenin daha aktif müzik hayatının noktalanacağına kadar uzanmıştı. Neyse ki korkulan olmadı. İkili, bu LP'nin, 'klasik albüm formatı'ndaki son çalışması olduğunu duyurdu, adına da Inevitable End dedi. Bütün bu kaos yaşanırken, Röyksopp, gerek konserlerde gerekse sanal ortamda, albümde yer alan şarkıları periyodik olarak dinleyiciyle buluşturdu. Interstellar diye yatıp kalktığımız şu günlerde, albümün -bana göre- en iyi şarkılarından birisi olan Monument'e de şöyle kozmik bir klip çektiler. Albümdeki parçaların yarısından fazlasını bir şekilde yayımlayan Röyksopp; başarılı bir lansman süreci izleyerek, dinleyiciye, 'Acaba şimdiye kadarki en iyi Röyksopp albümü mü geliyor?' sorusunu sordurttu, yakın bir zamanda da evet cevabını yine kendisi verdi. Karanlık bir Daft Punk şarkısı olsa yadırgamayacağım 'Skull' isimli parçayla başlayan albüm, Save Me ve I Had This Thing parçaları dışında, bu koyu havasından çıkmamaya özen gösteriyor. 2012 yılında yayımladıkları Running at the Sea single'ındaki vokal Sussane Sundfor ile Save Me şarkısında yeniden harikalar yaratan grup, midtempo'nun uzmanlık alanı olduğunu da Sordid Affair ile yeniden hatırlatmış. Coup De Grace ve Goodnite Mr. Sweetheart gibi deneysel sayılabilecek parçalar da albüm de mevcut. Skull ile beraber, kendini en çok sevdiren parçanın Thank You olduğunu söylemeden yazıyı bitirmeyelim. Bundan sonraki hayatına EP ve single'lar ile devam edecek olan Röyksopp, bu formata vedalarının sebebinini 'kendilerini tekrar etmeye başlamak' olarak açıklıyor. Yapılabilecek en güzel vedayı yapıp, 'bize biraz zaman verin diyerek' şimdilik- aramızdan ayrılıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/19/bir-fenomen-olarak-imge-kadir-akyol/", "text": "Kendisini ve çalışmalarını Contemporary Istanbul'da keşfettiğimiz sanatçı Kadir Akyol, 1984 Mardin doğumlu. Akyol, yeni sergisi Bir Fenomen Olarak İmge'de, resimlerinde yer verdiği geleneksel dantel motifi ile doğu-batı sentezine gönderme yaparken, iktidar yapılanmasında önemli bir rol oynayan medyanın temsilini, tek kanallı devlet televizyonunun açılış modunu kullanarak ortaya koyuyor. Kadir Akyol'un eserleri, Bir Fenomen Olarak İmge başlıklı Kişisel sergisi, 22 Kasım-13 Aralık 2014 tarihleri arasında Galeri Ark'ta."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/21/ariel-pink-pom-pom/", "text": "Arkadaş grubunun 'ya çok seversin ya da nefret edersin' kotasını fazlasıyla dolduran Ariel Pink, yeni albümü Pom Pom ile 2012 yılından bu yanaki müzikal sessizliğini, oldukça güçlü bir sound ile bozmuş durumda. Geçtiğimiz hafta Grimes hakkında 'stupid and retarded' ifadelerini kullanan, yapımcılığını Elijah Wood ve John Landis'in üstleneceği bir kurt adam filminin müziklerini yapacağını açıklayan Pink, 2014 atraksiyonlarına bir de albüm ekledi. Ariel Pink'in müziğinin getirdiği yenilikleri ve süprizleri büyük bir hayranlıkla takip eden birisi olarak, Pom Pom'un fazlasıyla tatmin edici bir albüm olduğunu söylemek, abartıya kaçmaz. Dinleyiciyi tamamen içine çeken ancak Ariel Pink tarzı 'garipliğinden' asla ödün vermeyen Pom Pom, bütün mizahı, iğrençliği ve garipliğiyle beklentilerimizi tamamen karşılıyor. Her Ariel Pink albümünde olduğu gibi yine yüzlerce farklı müzisyenin bir arada çaldığı bir albümü andıran ancak yine de farklı olmayı başaran bu albüm, bu yılın en karizmatik işleri arasına girmiş durumda. Hollywood ve celebrity hayatlarının başkenti haline dönüşmüş olan Los Angeles için, yine şehrin kendi evladı Ariel Pink'in güçlü ve melankolik sözlerini içeren Pom Pom, Pink'e olan sevgimi biraz daha güçlendiriyor, bu haftanın kulaklıktan düşmeyeni olarak listemizde en üst sıraya oturuyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/22/kim-ali-emir-tapan/", "text": "Semiha Berksoy ve Joseph Beuys gibi usta sanatçıların temel aldığı 'Bütünsel / Topyekün yapıt' olgusuna sadık bir estetik 'yaratıcı' olan Ali Emir Tapan, işlerinde hazır gerçekliği saf bir hammadde olarak ele alır. Beyoğlu Galatasaray'daki Alman Lisesi'nden mezun olduğu sırada İstanbul'un en çeşitli kültürel gruplarını buluşturan aynı bölgede yer alan Rock, kahvehane ve meyhane kültürü içine doğan Tapan, kendini tariflemektense, eylem ve üretimini özgürleştirici en klasik ve geniş tabir olan 'sanatçı' tabirini yeğler. Gerçekten de, Tapan'ın imgeleri, gündelik hakikat ile, yaratıcının imgeleminde oluşan hakikat bilgisinden bir biçimde firar etmeyi başarır, insanla uzlaşmaz yabanıl bir özgünlüğe sahiptir. Sanatçı, yapıtlarındaki bu kültürel ve görsel 'piç'liği, sinema ve müzik ile edebiyat ve felsefeden beslendiği türlü kaynaklara referans vererek, gönüllü bir 'ebeveyn evlat edinme durumu' olarak niteler. Yaşamı boyunca Jean Luc Godard, Ray Johnson, Skid Row, Jack Kerouac ve William Burroughs gibi türlü kültürel 'ikon'lardan beslenen Tapan, yapıtlarındaki 'eşikte'lik halini bile isteye muhafaza eder ve izleyiciyi kendi hayal gücü ile baş başa bırakmayı tercih eder. Bu durumu, çoğunluğunu isimsiz olarak nitelediği eserlerinde bir nevi 'sürçme / kaza payı' olarak vurgulayan sanatçı Tapan, ... doğasında şiddet barındıran bir süreç çok zarif bir şekilde de uygulanabilir, diyerek, yapıtlarındaki şiddetin taşıdığı değişim potansiyelini de gündeme alır. Radikal bir duruş ile, yapıtların izleyici ile ille de geçinmek zorunda olmadığını öne süren, yapıtlarında dramanın yapaylığından mümkün mertebe kaçınan sanatçı ayrıca, eserlerindeki duygusal ve fiziksel kırılganlığın da onlara zarif bir yük bıraktıklarını reddetmez. Çünkü Tapan'ın işlerinde drama acıyı kabuklaştırabilir. Ama sanatçı bunun yerine o acıyı soyup, yolup, haşat edip, asıl çirkin, çiğ dediğimiz o şiddetli duyguyla yüzleşmeye çalışır ve bizi de buna maruz bırakır."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/22/kim-aykut-aydogdu/", "text": "1986 yılında Ankara'da dünyaya geldim. Sevdiğim işi küçük yaşlarda keşfedip beni o işe yönlendiren bilinçli bir ailenin şanslı çocuğu olarak Güzel Sanatlar lisesiyle bu işe ilk adımımı attım. Sonrasında kısa bir İstanbul maceram oldu, bir dönem kadar Marmara Üniversitesi Grafik Tasarım'da okudum. Sonrasında baba ocağına dönüp Ankara'da Hacettepe Üniversitesi'ni bitirdim. Çalışma hayatı ve askerlik derken, İstanbul'dan daha fazla uzak kalamayıp, olmam gereken yere geri döndüm. Bir süre ajans hayatı devam etti. Bu çalışma şekli kesinlikle bana göre değil, hem daha özgür olmalıyım hem de kendime vakit ayırabildiğim bir hayatın parçası olmalıyım. diyerekten ajans hayatıma son verdim. Çok geçmedi ki Reha Erdem gibi önemli insanlarla tanışma ve çalışma fırsatım oldu. Yaklaşık 2 yıldır da yurtdışı yurtiçi birçok ajansla beraber çalıştık ve çalışmaya devam ediyoruz. Olabildiğince her tarzda ve her alanda illüstrasyon ve tasarım işleri almaya çalışıyorum. Bu çeşitlilik sıkıcılığı ve rutini nispeten önlüyor, ki daha da önemlisi kişişel gelişimime çok büyük katkısı oluyor. Kişisel çalışmalarımda da olabildiğince birbirinden başka işler yapmaya çalışıyorum. Karakterlere ve atmosfere ağırlık veriyorum. Yaptığım işin mutlaka bir duygusu olmasına özen gösteriyorum. Bu iş benim bir parçam değil, bu benim."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/23/inner-transformations-by-alexandra-levasseur/", "text": "Alexandra Levasseur is a Montreal-based artist and illustrator creating truly magnetic, whimsical and touching illustrations. She is looking for relations between the comfort of the body and the quietness of the spirit and how the surrounding environment can affect states of mind. Alexandra often draws women as the symbol for the expression of universal emotions such as love, fear, desire, anguish and the changing spectrum of them. She observes an inner transformation of her subjects while changing their surroundings and climatic conditions. When the fall comes, the body is looking for physical comfort. The feminine figures find themselves surrounded with wool clothes, blankets and pillows. In the winter days, the bathtub hot water remains the best way to console the skin and bones from this unkind climate. While spring and summer are very colorful, floral and light for them. The result is captivating and thought-provoking. Through the representation of memories, the artist explores both, the loneliness and the bipolarity of the human state of existence."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/24/sahin-kaygun-istanbul-modern/", "text": "İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, 20 Kasım- 15 Şubat tarihleri arasında yenilikçi çalışmalarıyla Türkiye'de fotoğrafa disiplinlerarası yaklaşımın öncüsü rahmetli Şahin Kaygun'un en kapsamlı sergisini sunuyor. Şahin Kaygun sergisi, sanatçının fotoğraf üzerine deneysel müdahalelerde bulunduğu Polaroid çalışmalarından sinema alanındaki üretimlerine; fotoğraf ve resim arasındaki sınırı gitgide yakınlaştırdığı son dönemine kadar uzanıyor. Küratörlüğünü Sena Çakırkaya'nın üstlendiği, Şahin Kaygun'un 1978 1991 yıllarını arasında ürettiği 89 çalışmanın yer aldığı sergide, sanatçının çalışma pratiği ve fotoğraf serilerindeki teknik ve kavramsal dönüşümün izi sürülüyor. Disiplinlerarası kavramının Türkiye'de henüz gündeme gelmediği 1980'li yıllardaki fotoğraf kültüründe resim, grafik, fotoğraf ve sinema gibi farklı alanları birbirine yakınlaştıran Şahin Kaygun, yaratıcılığın sınırsız olanaklarını kullanarak gerçekleştirdiği fotoğrafın tekniğine ilişkin yeni ve şaşırtıcı uygulamalarla birçok kişiye ilham verdi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/24/sendromsuzlar-kaan-duzarat/", "text": "Müziğinden tutun da Vesvese ve Analog Kültür gibi oluşumlarına kadar her işini severek takip ettiğimiz Kaan Düzarat ile konuştuk. Müzikle ilgim küçük yaşlarda başladı. Dayımın bana gitarını hediye etmesi körükledi diyebilirim. Öncesinde piyano dersleri alıyordum ama gitarla birlikte okulda grup müziği yapmaya da başladım ortaokul yıllarında. Aynı dönem radyoculuk maceram başladı 1994'te. Dinleyici ve programcı olarak geliştirdim kendimi. O dönem Eskişehir'in iki rock programından birini hazırlıyorduy Can Ercebe ile. Aynı grupta çalıyorduk Can'la. O davul, ben lead gitar... Arkasından ben elektronik müzikle haşır neşir olmaya başladım, yaşım tutmadığı halde klüplerde çalmaya, miks teknikleri öğrenmeye heveslendim. 1998'de İngiltere'de okurken plak toplamaya başladım. Sonra durdum bir dönem, sadece dinledim. 2003'te Dinamo'nun yayın hayatına başlamasıyla ben de tekrar müziğin içinde buldum kendimi. Orası bir okul oldu bana. Çok şey öğrendim, çok dost edindim. DJ'lik, programcılık, teknik masa, jingle prodüksiyonları derken 2005'te Ömer Özyılmazel'le birlikte kendi stüdyomuzu kurmaya karar verdik. Aynı sene Bilgi Sosyoloji'yi bırakıp Bilgi Müzik'e girmeye karar verdim. Çok değerli hocalarla çalışma fırsatım oldu. Hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım, çok devamsızdım ama alabileceğim kadarını almaya çalıştım. Bu bir başarı mı bilmiyorum. Bazı müzikleri çalarak, editleyerek, insanlara alışık olduğunun dışında şeyler duyurabildim sanıyorum. Alışık olmadıkları ama içlerinde biryerde olan bir şeydi sanırım bu. Bir de bunu yaparken insanlar ne sever kaygısıyla yapmadım. Müzikte kendinize dürüst olmalısınız. Yoksa karşıya doğru geçmeyebilir. Marangoz ya da aşçı olmak isterdim. Çok çeşitli müzikler dinliyorum. Dürüst olan müziği daha rahat hissedebiliyorum. Müziği türlere ayırmayı çok sevemedim ama sordunuz, söyleyeyim. Genelde Soul, Jazz, Türk Folk, şimdilerde Türk Sayk olarak da bilinen Anadolu Rock/Funk, Detroit House/Techno, Klasik, Bossa Nova.. Neredeyse her tür işte.. Vesvese bir plak şirketi olarak yola çıkmaya karar verdiğinde 2010'du. Zamanla eventler düzenleyen, beğendiği sanatçıları yurtdışından Türkiye'ye getiren bir şeye dönüştü. Bünyesinde bazı yerli isimler olan, podcast'ler de yayınlayan bir şey. En son geçen yaz Orange Date'leri, yani Çeşme ve İstanbul'da gerçekleşen Darkside konserlerini düzenledik. Bu yıl yine sürpriz isimler olacak çeşitli şehir ve mekanlarda gerçekleşecek etkinliklerde. Bu kış da geçen yıl olduğu gibi Minimüzikhol'de Vesvese'li Perşembe'lere devam edeceğiz. Yine bu yıl, aslında ana hedefimiz olan plak şirketini yerine getirmek ve müzik yayınlamak istiyoruz. FOC Edits olarak da editler yayınlamak istiyoruz. Stüdyomu taşımak için bir yer ararken burayı buldum ve plak dükkanı yapma fikri zaten kafamda olan bir şeydi ve buraya çok uydu. Şimdi hem stüdyo hem de plakçı olan bir yer Analog Kültür. Bunun yanında vintage ses sistemleri ve synth, drum machine, pedal gibi müzik aletleri bulmak da mümkün. Ama sadece satış odaklı bir yer değil burası. Bunun yanında etkinlikler düzenleyen, dinletiler, söyleşiler olacak, canlı video/audio streamlerin yapılacağı ve yakında online radyo kanalı olarak da hayata geçecek bir çatı Analog Kültür. Ayrıca burada RBMA Radio için Meze isminde bir radyo programı hazırlıyoruz. Aylık bir program. Bir yıl, 12 program geride kaldı. Türkiye'den her renkte konuklara yer veriyoruz. Kabus Kerim, Tektosag, Gaye Su Akyol, Bubituzak, Gantz gibi konuklarımız oldu, güzel sohbetler, bol müzik. Kozmonot'u tanısanız seversiniz. Bu isimle editler yayınlıyor bir süredir. Analog Kültür'de benimle beraber bir yandan. Bir de Kerem Akdağ var. Çok yetenekli bir müzisyen ve o da yaklaşık 4-5 yıldır stüdyoda birlikte çalıştığım ve kardeşim gibi sevdiğim bir arkadaşım. Olmadı Kaçarız tayfası, Partapart oluşumu.. Bunlar hep güzel şeyler. İstanbul'da sevdiğini sevdiği için yapan nadir hareketler. Ayrıca Tektosag'ı da mutlaka keşfedin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/25/kim-merve-sendil/", "text": "''İşlerimin geneli kaynak olarak fantastik olan ile distopyadan, kendi hayal dünyam ile çizgi roman kültürünün bir parçası olan süper kahraman olgusundan besleniyor. Possible at this Universe çizgi romanından alıntıdır. Yaptığım işler, içinde olduğum hayata ve bu hayatta olmasını istediğim şeylere dair ipucları verir. Hayal ettiğim yeni dünyayı kurgularken kaynaklarımı içinde yaşadığım zamandan alırım. Üretimlerim kendi içinde teknik ve malzeme açısından değişiklik göstererek kurguladığım yeni dünyanın farklı yüzlerini ortaya koyar. Rengarenk orman, sirk, kamufile olmuş süper kahramanlar, kablolardan duvarda oluşturulan desenler ve kabloların devamında kulaklıktan çıkan müzikler ve hayatta yapmış olduğum seçimlerin tersini uygulayarak anlattığım ve sonunda fantastik bir kurguya dönüşen sanatçı kitabı hep bu yeni dünyanın doneleridir. Amatör grupların kayıdını tuttuğum ve Underscene Project adı altında topladığım açık arşiv ve yaptığım analog korsan radyo yayınları ise içinde yaşadığım dünyanın yeniden kurgulandığı işlerdir. İşlerim bir yandan objeler üreterek kurduğum dünyanın renklerini ve şekillerini gösterirken, diğer yandan açık arşiv ve radyo yayını gibi serbest paylaşım araçlarıyla ile daha geniş ve çeşitlilik gösteren bir kitleye açılır. Son işlerimde, yazı, ses ve görsel, bir dil bütünlüğü oluşturarak bir araya gelir. Bu bir aradalık toplum içinde kendiliğinden oluşan gruplara simgesel göndermeler yapan yine bir fantastik hikaye olarak ortaya çıkarak kurguladığım yeni dünya ve yaşadığım gerçek dünya arasında bir bağlantı daha kurar. Yazdığım hikayeler fiziki deneyimlerimle algısal dünyamı birbirine geçirir. Hikayeyi yazdıktan sonra oluşturduğum görseller hikayede adı geçen karakterlerin somut iz düşümü olarak seyirciye yansıtılırken yaptığım ses de hikayenin atmosferini oluşturmak adına buna eşlik eder. Merve Şendil'in ana galeri mekanı ve proje odasında sunulacak olan, yarattığı iki dünya arasındaki yaşama dair ipuçları veren, özel bir kurguya sahip sergisi WHAT IF 20 Kasım 2014 ile 20 Aralık 2014 tarihleri arasında ALAN İstanbul'da görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/25/tilda-swinton-cloakroom-vestiaire-obligatoire/", "text": "Tilda Swinton'ın Paris'teki moda müzesi Palais Galliera'nın yöneticisi Olivier Saillard ile yaptığı projelere birkaç yıldır aşinayız. Eternity Dress ve Impossible Wardrobe gibi performanslardan sonra geçtiğimiz günlerde Festival Automne kapsamında Cloakroom Vestiaire Obligatoire gösterilmeye başlandı. Vestiyer konseptini sanatsal bir şekilde sunan şov, 29 Kasım'a kadar devam edecek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/26/kim-atilla-galip-pinar/", "text": "1978 yılında Ankara'da doğdu; 1996 -1997 yılları arası Marmara Üniversitesi A. E. F. Resim bölümünde; 1997- 2003 yılları arası Mimar Sinan Üniversitesi G. S. F. Heykel Bölümü'nde öğrenim gördü. Mezun olduktan sonra resim çalışmalarına ağırlık verdi. 2004 yılında Umut Vakfı'nın düzenlediği ' Bireysel Silahsızlanma ' konulu resim yarışmasında Birincilik Ödülü'nü kazandı. Açtığı kişisel sergilerin yanı sıra birçok karma sergide yer aldı. Ulusal ve uluslararası heykel sempozyumlarına katıldı. Eserleri; yurtiçindeki ve aralarında A. B. D, Almanya, Fransa, İtalya, Portekiz, İspanya, Kanada, Singapur'un bulunduğu birçok farklı ülkedeki özel koleksiyonlara dahil oldu. Yapıtlarında, varoluş karşısındaki çaresizliğinin, yalnızlığının ve tutsaklığının farkına varan bireyin tedirgin ruh halini; figür, renk ve form seçimlerinin titizlikle yapıldığı, detaylı ve yüksek enerjili kompozisyonlarla yansıtan sanatçı, çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/26/kim-cesar-ricardo-artaza/", "text": "Hello, My name is Cesar Ricardo Artaza, I am from Argentina. Self-taught in my early days, enter the degree in fine arts from the Universidad Nacional de Tucuman for training, where I specialized in engraving. Curse workshops for learning both traditiotnal techniques as Collagraph, by Professor Esteban Grimi and digital alternatives to the Master's degree in new technologies, Alejandro Gomez Tolosa. I like to create deities from a current reality, of our mundane devotions, and everyday items our feelings of fear and hope. Ironic attitudes hybrids, that combine the secular and the religious, icons and contemporary characters with the aesthetics of science fiction and comic."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/27/illuzyon-ve-blastokist-yeniden-dogmus-gibi-armagganda/", "text": "ARMAGGAN Art&Design Gallery, Ayşe Özen İllüzyon ve Neşe Çoğal Blastokist, Yeniden Doğmuş Gibi adını verdiği solo sergilere ev sahipliği yapıyor. Genç sanatçı ve tasarımcıları desteklemek amacıyla kurulan ARMAGGAN Art & Design Gallery Nisan ayında başlattığı solo sergi serisini bu yıl ki beşinci konukları ile kapatıyor. Ressam Ayşe Özen ve Neşe Çoğal'ın eserlerini bir araya getiren iki sergi, 18 Aralık 2014 17 Ocak 2015 tarihleri arasında izlenebilir. Embriyo gelisimi süresince embriyonik hücrelerin oluşturduğu ortası sıvı ile dolu hücresel yapı, Yunanca'da 'tomurcuk' da anlamına gelen Blastokist teriminden ilhamını alan Neşe Çoğal Blastokist, Yeniden Doğmuş Gibi adını verdiği sergisinde öz ve hayat kavramlarını sorguluyor. Sanatçı: Madenlerin dönüşümleri, bitkilerin halden hale girişleri, hayvanların doğadaki yolculukları üzerine insan faktörünü ekleyerek, hayatın baştan sona devinimlerini doğa ve insanın bütünselliği ile aktarmaya çalıştım diyor. Duyu yansılaması olarak bilinen illüzyon terimini; kadın varoluşundan bugüne dek güç ve doğurganlık temsil eden tanrıçalardan ve resim tarihine geçmiş ikon kadınlardan ilham alarak oluşturan Ayşe Özen, kadınla örtüştürdüğü hayvan ve çiçek betimlemelerini güncel sanat diline aktarıyor. Resimlerinde kulladığı parçaların sembolik anlamlar taşıdığını ifade eden sanatçı, bu anlamları güçlendirmek için kullandığı nesneler ve figürlerle izleyiciyi aynı atmosferde buluşturuyor. Sanatçı kompozisyonlarında kullandığı geleneksel motiflerle geçmişe göndermeler yaparken, mermerimsi beyaz bedenler ve motor kaskları ile de korunma ya da örtünmeyi betimleyerek ironi ile karışık mizah yorumu kullanıyor. İki sanatçıyı farklı teknik kullanımları ve yorumlarıyla bir araya getiren sergi, doğa ve kadın olgusunu ön plana çıkarıyor. Sergiye özel olarak hazırlanmış ve ARMAGGAN Art & Design Gallery'de yaratılan iki ayrı salonda, özel mimari çalışmayla sergilenecek eserler, 18 Aralık 2014 17 Ocak 2015 tarihlerinde görülebilir. Solo sergi dizileri 2016 yılında devam edecek."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/27/selettinin-porselenleri/", "text": "Romano Seletti tarafından 1964 yılında Cicognara, Mantova'da kurulan Seletti, 1972 yılından beri özellikle Çin'de olmak üzere sınırlarını Uzak Doğu'ya doğru genişletmeyi başarmış bir marka. Seramik tabaklar, bambu ev objeleri, sofra takımları gibi ürünlerin ithalatında öncü bir marka olan Seletti'nin en çok porselenlerini seviyoruz. 1988 yılından beri markanın laboratuvarı olan SELAB bünyesinde Seletti'nin yaratıcı ekibi, sürekli yeni tasarımlar üzerine çalışıyor. Bugün, tüm bu büyüme hızına rağmen bir aile şirketi olmaya devam eden marka, Cicognara di Viadana'daki 30.000 metrekarelik alanında yeni fikirler, tasarımlar ve ev için dekoratif objeler üretmeye biz de onları takip etmeye devam ediyoruz. Seletti ürünlerini Shopigo, Lilabella ve Pomstore'da bulabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/28/bonanza-coffee-heroes-berlin/", "text": "Berlin'in en güzel kahvesini deneyimleme çalışmalarında en lezzetli kahve klasmanında 1 numaraya çıkarıyoruz Bonanza Coffee Heroes'u. Berlin'deki Third Wave Coffee hareketi güzel bir şey demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz. Belki de ikimizin de mimar olmasından iç mekan tasarımı bizi bir cafe'de en çok çeken şeylerden biri. Berlin'de yaşasaydık eğer Pazar günü hemen oracıkta kurulan bit pazarı ile aynı anda yapacağımız güzel şeyler listesinde olurdu Bonanza. İnsanlar güzel, bulunduğu Oderberger Str. güzel ve en önemlisi kahvesi güzel. Bonanza Coffee Heroes was able to immediately rise to the top on our best coffees in Berlin list. Being an architect, the interior design of a coffee shop appeals to us very much and with its minimal design, Bonanza has one of the best interiors we have seen. We have to say that the Third Wave Coffee movement in Berlin is one of the things that makes the city so special for us. We keep imagining ourself living in Berlin and having a coffee at Bonanza after visiting the flee market just around the corner. The people, the neighbourhood and the coffee were all very nice. Just come and taste the coffee."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/28/kim-bugra-erol/", "text": "Buğra Erol'un denemek, araştırmak ve karıştırmak için duyduğu bitmek bilmez arzusu işlerine sıra dışı bir yapı kazandırıyor. Biçim, teknik ve araçları, fikirlerin değişik yapılarına göre belirlemeyi ilke edindiğinden, proje bazlı serilerindeki çalışmaları biçimsel çoğulcu bir karakter sergiliyor. Serilerinin; resimler, çizimler, üç boyutlu objeler, enstalasyonlar, videolar ve sokak sanatı ürünlerinden oluşmasının sebebi de bu yaklaşımı. Dia serileri Buğra Erol'un bu artistik yaklaşımına iyi bir örnek teşkil ediyor. Erol, Greenpeace için Londra'daki ana merkezlerinden birinde çalışırken tesadüfen orijinal Greenpeace arşivinden çıkan torbalar dolusu diayı buluyor. Dijital ortama aktarıldıktan sonra hiçbir işe yaramadığı düşünülen dialar bunlar. Böylece Erol, bu diaları alıp onlarla çalışmaya karar veriyor. Daire Galeri'de sergilenmekte olan çalışması, Erol'un imajlarla oynadıktan sonra çift katmanlı tipografik parçalar oluşturma fikrinden ortaya çıkıyor. İzleyiciyi farklı biçimsel ve kavramsal boyutları arasında kendi çıkarımlarını yapmaya zorlayan, çerçevelenmiş bir ışıklı kutu içerisinde bir araya gelmiş bu dialar, polifonik bir senfoniyle dünyamıza ait hikayeler anlatıyor. Sonuç olarak; işlerindeki teknik, estetik ve içeriğin mükemmel dengesinin yanı sıra Erol'un denemeye ve karıştırmaya olan bitmek bilmeyen tutkusu sayesinde birçok güçlü çalışmaya daha imza atacağına inanıyorum. Biçim büyük ihtimalle değişecek ve kavramlar farklılaşacak ancak biliyorum ki çalışmalarının kalitesi daima kalıcı olacak. Doç Dr. Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sanat Yönetimi. Buğra Erol (1986) İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/29/kim-christoph-niemann/", "text": "Christoph Niemann'i ilk defa Brain Pickings'de görmüştüm. Her zaman yaratıcı illüstrasyonlara bir zaafım olduğu için kitabı o sırada İngiltere'de olan Amir'den rica etmiştim. Kitap elime geldiği anda ise insan beyninin her gün kullandığımız objeleri nasıl resim içinde eritebildiğini gördüm. Christoph Niemann Almanya doğumlu, 1997 yılında ise New York'a taşınıyor ve işlerinin çoğunda New York'un hakim olduğunu görmek mümkün. Benim en sevdiğim üç eeseri var. İlki çeşitli sanat eserlerini tuvalet için piksel hale getirip fayans olarak döşemeyi denediği illüstrasyonlar. Bunların içinde Brillo da var Hockney'in eserleri de. İkincisi ise Lego ile yaptiği boyutsal çalışmalar. Flatiron anlatımı dünyadaki en basit ama güzel anlatımlardan biri. Üçüncüsü ise genelleyerek çizdiği şeylerin içine koyduğu günlük eşyalar. Sanatçının örnek işleri için linke tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/11/30/psychedelic-fashion-by-leona/", "text": "Derinliği ve ruhu psycehdelic urban wear yani şehirde giyilebilcek, psy kültürle, modayı birleştirip tekrar yeni bir tasarımla sunumundan geliyor. Pastel tonlar, birbirini tamamlayan kompozisyonlar ve desenlerin full print sunumu, koleksiyonun, ilk bakışta göze çarpan belirgin özellikleri. Kadıköy' de underground butiklerde, parti ve festivallerde satışa başlayan Leona, e-ticaret siteleri ve genişleyen satış alanlarıyla, hitap ettiği genç ve undergound kitleye etkisini her geçen gün yayılarak sürdürüyor. www. fırsat34. com, Nişantaşı'nda Boho Boutique ve Moda Digital Lab Boutique 'de ürünleri bulabilirsiniz. İstanbul Üniversitesi, Fransız dili ve Edebiyatı ve La Salle Academy de stilistlik okuduktan sonra, çeşitli moda, Super Shops ve Cosmopolitan gibi kadın ve alışveriş dergilerinde moda ve stil editörlüğü yaptım. Kapak ve moda çekimleri, reklam çekimleriyle geçen birkaç yılın ardından, Son bir yıldır Leona projesiyle aksesuar ve kıyafet yapıyorum. Aksesuarlarım tamamen el işçiliği ve kıyafetler de kendi çizimlerim ve illustrasyonlarımdan oluşuyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/01/ayin-sergisi-iste-benim-zeki-muren/", "text": "Kasım ayında başlayıp Aralık ayında da devam eden İşte Benim Zeki Müren sergisi, Yapı Kredi Private Banking ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliği ile hazırlandı. İşte Benim Zeki Müren müziğiyle ve tarzıyla sıradışı bir yıldız olan Zeki Müren'i ağırlıyor. Müren'in çocukluğundan, son günlerine kadar gündelik hayatından ayrıntılara ışık tutan sergi, 20 Aralık 2014'e kadar Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde ziyaret edilebilir. İşte Benim Zeki Müren sergisi, Zeki Müren'in 18 yıldır Türk Eğitim Vakfı ile Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı arşivinde bulunan fotoğraflarını ve özel eşyalarını gün yüzüne çıkarıyor. Sanatçının, sağlığında ancak bir bölümünü düzenleyebildiği, diğer bir bölümü tarihsiz, açıklamasız halde duran, kimisi daha dün çekilmiş gibi canlı, kimisi yılların yorgunluğuna yenik düşmüş on bine yakın fotoğrafı, desenleri, kostümleri, plakları, şiirleri, notları ve arşiv görüntüleri, kısacası dolu dolu geçmiş bir yaşamdan arda kalan belgeleri bir araya getiriyor. 1950'lerden 1980'li yıllara uzanan zaman diliminde, hayatını milyonların gözü önünde, objektiflerin karşısında geçirmiş bu sıradışı yıldızın, popüler kültür tarihimizde kapladığı özel yeri düşünmek ve hatırlamak için bu sergi bulunmaz bir fırsat sunuyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/01/dunyanin-en-iyi-10-muzesi/", "text": "Zengin arşiviyle Hollanda sanatını detaylarıyla özümseyebileceğiniz National Museum, 8000 objeye sahip. Her yıl milyonlarca sanat objesinin sergilendiği müze, birçok başyapıtı koruma altına almış durumda. Borghese Gallery'de sadece sanat eserleri değil müzenin muhteşem duvarları da sergileniyor. 1644 yılında Papa Paul V 'nin yeğeni tarafından yaptırılan müzenin her bir duvarı ve tavanı muhteşem sanat eseri ve heykellerle süslenmiş. Amerikan sanatının empresyonist ve post-empresyonist ansiklopedisi olan Art Institute, koleksiyonundaki 260.000 sanat eseri ile sadece çağdaş sanata yönelik değil insan varoluşunun 5.000 yılını kapsayan kültürel miraslara sahip. Inhotim 5,000 dönümlük arsa üzerine inşa edilmiş bir botanik bahçe ve çağdaş sanat müzesi. 4500 farklı bitki türünün birarada bulunabileceği müze, tek bir ziyaretle her şeyi görmenizi imkansız kılacak kadar büyük. Louvre Sarayı içinde yer alan fakat orijinalinde 12. yüzyılın sonlarına doğru II. Philip tarafından bir kale olarak inşa edilen müze, dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri ve bunu kesinlikle hakediyor. Çok uzun bir tarihi olan Aya Sofya'yı zaten çok iyi biliyorsunuz. Her yıl binlerce tursit tarafından ziyaret edilen cami, Bizans İmparatoru 1. Jüstinyen tarafından MS 532 537 yılları arasında İstanbul'un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul'un Türkler tarafından alınmasından sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür. Metropolitan Müzesi sadece Amerika'nın en büyük müzesi değil aynı zamanda dünyanın da en büyük müzelerinden biri olma özelliği taşıyor. Antik ve klasik Amerikan sanatı ve çağdaş sanat ağırlıklı bir koleksiyona sahip olan müzeyi aynı günde gezmek biraz zor, bu yüzden programı iki veya üç güne yaymakta fayda var. The Acropolis Museum, ilk bakışta bir müze gibi görünmekten uzak fakat cam ile çerçevelenmiş yapısı ve içindeki onlarca Antik Yunan zamanından kalma yaklaşık 4,000 kalıntıyla yaşayan bir arkeoloji müzesi. British Museum'daki koleksiyon 1753 yılında buldu. Müzeye birçok ziyaretçinin gelme sebebi olan bu koleksiyon, dünyada yaşamış birçok ırkın başlangıcına ve bitişine ait belgeler, çizimler ve heykellerle kültürleri yakından inceleme fırsatı verir. Oldukça ağır bir işçiliği olan bir tavana sahip olan Musee d'Orsay, eski bir tren istasyonunda yer alıyor. Duvarlarıyla dünyadaki en büyük empresyonist ve post-empresyonist koleksiyonuna sahip olma özelliği taşıyan müze, Monet ve Van Gogh gibi ünlü sanatçılarn eserlerine ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/01/dunyanin-en-tuhaf-kitabi-codex-seraphinianus/", "text": "Dünyanın en tuhaf kitabı olarak anılan Luigi Serafini imzalı Codex Seraphinianus, ekim ayında Rizzoli tarafından yeniden basıldı. Açılımı; strange and extraordinary representations of animals and plants and hellish incarnations of normal items from the annals of naturalist / unnaturalist luigi serafini olan kitap, illüstrasyonlardan oluşuyor ve herhangi bir söz dizilimine sahip değil. Yazarın yıllardır ne kendisi ne de kitabı hakkında hiçbir açıklama yapmamasının kitabı daha da tuhaflaştırdığı bir gerçek. Sadece kitabının hiçbir anlam taşımadığını sadece küçük çocuklar nasıl yazları olan bir kitaba hiçbir şey anlamadan bakıyorsa okuma yazma bilen yetişkinlerin de aynı hisle bakmalarını istediğini belirtmiş. Birçok insana voynich el yazmalarını hatırlatan kitap, hem eğlenceli, hem rahatsız edici, hem tuhaf hem de pek anlaşılamaz çizimlerden oluşuyor. İkinci elinin bile yüzlerce dolara satıldığı Codex Seraphinianus, yıllardır birileri tarafından çözülüp okunmaya çalışılıyor fakat bu konuda başarılı olabilen yok. Şimdiye kadar sadece numaralandırma sisteminin 21 temelinde olduğu keşfedildi ve bir adam kitabın kurgusunu götüren belirli gramer kuralları keşfetti. Bu kurallar çerçevesinde kullanabileceğiniz bir tür çeviri sistemi bile yarattı ama henüz hiçkimse Codex'i çözemedi ve onu çeviremedi. Kitabın yazarı Liugi Sarrafini, 1970'lerde Roma'da Codex'i yaratırken başıboş beyaz bir kedinin ona katıldığını ve aslında telepatik olarak kendisinin ne yazacağı ve çizeceğine rehberlik ettiği için, gerçek yazarın o kedi olduğunu ifade ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/01/james-francodan-yeni-sergi-fat-squirrel/", "text": "James Franco'nun ne iş yaptığı hakkında kafasında soru işaretleri olabilir, bizim de var. Kendisi hem aktör, hem öğrenci, hem şair, hem yönetmen, hem müzisyen ve hem de artık sergileri olan bir sanatçı. Kendisini gelişimi ve girşimciliği adına takdir ediyoruz ve heyecanla daha bizi nelerin beklediğini merak ediyoruz. Sergiyi, 20 Aralık'a kadar Londra'daki Siegfried Contemporary Private Showroom'da ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/02/album-of-turks-seyda-temel/", "text": "Radyo Tv Sinema 2. sınıf öğrencisiyim. Aslında fotoğrafçılık alt yapısı olan biriyim ama fotoğrafı sade bırakmamak gibi bir hastalığım var. Ya kurgu fotoğraflar çekiyorum ya da bu tarz kolaj çalışmaları yapıyorum. Aynı zamanda geçen sene çekmiş olduğum deneysel kısa filmim var, yine geçen sene Eren Aytuğ önderliğinde Şantiye sergisinde yer almıştım. Ayrıca bu dönem yine Eren Aytuğ işbirliğiyle Meydan sergimizin çalışmalarına başladık. Yeni bir fotoğraf serisinin çekimine başlayacağım kurgu aşamasını kafamda oturtmaya çalışıyorum. Yakın bir zamanda çekimlerine başlayacağım. Album of Turks, aslında biraz eleştiri biraz da 80'lerde ki o Türk insanının duruşunu yaşayış tarzını yansıtmak amacıyla oluştu. 91 doğumlu olmama rağmen 80'lerin giyim tarzı ve müziklerini çok seviyorum. Beni bu tarz bir seri hazırlamaya iten buydu aslında, o kabarık saçlar, kıyafetler ve dayatılan örf ve adetler; o zamanki tüm siyasi ve sosyal yapının insanları ne kadar çok etkilediğini hala okuyoruz, duyuyoruz. İnsanların bedenlerine yaptığım her bir kolajın anlamı cinsiyetine ve yaşına göre içinde, kafasında yaşamış olduğu ruhsal etkinin bir yansıması aslında. Ben sadece bu projede 80'lerdeki Türk insanının içini saydamlaştırmış oldum."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/02/somewear-by-lucia-fainzilber/", "text": "Born in 1986 from Buenos Aires, Argentina. Photographer, Art director, Colorist in postproduction. Studied Art Direction in Filmmaking at The University of Cine in San Telmo, Buenos Aires. After graduating in 2008, worked as a colorist in postproduction, color-correcting movies in a Visual Mastering Studio before moving to New York to study at the International Center of Photography. After finishing The One-Year Certificate Program at ICP, assisted various Fashion Photographers based in NYC as well as doing her own editorial works for International magazines like Dossier and campaigns for international and local brands. Her exhibition is in Praxis Art Gallery in NY which stills until Dec 20th. Now some of the pictures will be exhibited in Art Miami and in January in Los Angeles Art Fair."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/03/akram-zaatari-saltta/", "text": "Son 10 yılda Orta Doğu'dan çıkan en önemli sanatçılardan Akram Zaatari'nin kapsamlı sergisi dün SALT Beyoğlu'nda açıldı. Sergide Lübnanlı sanatçının, Osman Hamdi Bey'in 1887'deki Sayda kazılarına odaklı yeni araştırmasının ilk aşaması da yer alıyor. Akram Zaatari, dün saat 19.00'da Açık Sinema'da gerçekleşen sergisinin açılışı kapsamında, Letter to a Refusing Pilot (2013) işi üzerine, bu videonun gösterimini de içeren bir konuşma yaptı. Akram Zaatari tamamı kazı çalışmaları, politik direniş, eski militanların yaşamı, gücü tükenmiş bir sol hareketin mirası, erkekler arasında yakın ilişkiler, savaş zamanlarında görüntülerin dolaşımı ve zaman kiplerinin kaybolmuş, bulunmuş, gömülmüş, ortaya çıkarılmış veya başka bir nedenle gönderildiği adrese ulaşması gecikmiş mektuplara özgü oyunlarıyla ilişkili; birbiriyle bağlantılı bir dizi tema, konu ve pratiğin izini süren 40'tan fazla video, bir düzine kitap ve sayısız fotoğraf enstalasyonu üretti. Zaatari, Beyrut'un güncel sanat ortamının biçimsel, entelektüel ve kurumsal altyapısının gelişiminde belirleyici bir rol oynadı. İç savaşın ardından köklü bir yapılandırma geçiren Lübnan televizyon endüstrisindeki coşkulu ancak kısa ömürlü deneysel dönemde öne çıkan az sayıda genç sanatçıdan biri oldu. Bölgedeki fotoğraf araştırma ve çalışmalarına yönelik, sanatçı odaklı bir organizasyon olan Arab Image Foundation'ın kuruluşunda yer aldı; muhafaza ve arşiv pratikleri alanındaki geniş çaplı söylemlere ilkeli ve değerli katkılarda bulundu. 2012'de dOCUMENTA 13'e katılan sanatçı, 2013 Venedik Bienali'nde Lübnan'ı temsil etti."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/03/exo-by-ela-koseoglu/", "text": "Tasarımcı Ela Köseoğlu, eXo isimli ilk takı koleksiyonunu 18 Aralık'ta Artnext Istanbul'da izleyiciyle buluşturuyor. Çalışmalarını İstanbul'da ve Bozcaada'da sürdüren tasarımcı, eXo serisinde şehirli bir yaklaşım ile doğal materyalleri birleştirerek, koleksiyonunu yarattı. Malzeme olarak geri dönüştürülmüş bronz ve eskitilmiş gümüşü tercih eden tasarımcı, Marc Chagal'in Doğanın yarım bıraktığını, sanat tamamlar sözünden ilham alarak yola çıktı. Köseoğlu, doğa yürüyüleri esnasında, doğal döngüsünü tamamlamış, organik formları keşfetmeye başlamış, bu keşifleri, modern bir yaklaşımla günlük hayatın içine entegre etmeyi hedeflemiştir. Böylece, Mesoamerica uygarlıkları ve şaman ritüellerinde kullanılan tılsımlara olan merakını, antik uygarlıkların kemik kullanımını, çağdaş ve şehirli yaklaşımıyla EXO koleksiyonun da hayata geçirmiş. Yüzük, küpe, bilezik, kolye ve vücut zincirlerinden oluşan geniş bir yelpazeye yer veren Ela Köseoğlu, eXo ile takı tasarımına, yeni ve deneysel bir bakışı göz önüne koyuyor. 1987 yılında Londra'da doğan Ela Köseoğu, Toronto- York Üniversitesi ve İstanbul-Bilgi Üniversitesi'nde, İletişim, Psikoloji ve Reklamcılık eğitimi aldı. 2009 yılından itibaren, moda sektöründe fotoğrafçılık, editörlük ve sanat yönetimi yaptı. eXo isimli ilk koleksiyonu, kemik ve materyallerle yaptığı deneysel çalışmalarının bir sonucudur. eXo koleksiyonunun açılış kokteyli 18.12.2014 tarihinde 18:00 21:30 saatleri arasında ARTNEXT ISTANBUL Çağdaş Sanat Alanı'nda sergilenilecek. Koleksiyon 27.12.2014'e kadar görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/03/kim-ozgur-biber/", "text": "Tek kıstasım bana özüme ait olan iç dünyamdan bir şeyler üretebilmekti... Teknik olarak hiçbir yeterliliğim olmadan sadece içgüdülerimin yardımıyla fotoğraf çekmeye başladım, çektikçe de benim için bir ifade biçimi olabileceğini hissetmeye başladım. Frankfurt Güzel Sanatlar Akademisi'nde 'Çağdaş Fotoğrafçılıkta Türkiye' isimli bir sunumda fotoğraflarıma yer verilmesi, ve insanların olumlu tepkileri sonrasında devam etmem gerektiğine ikna oldum. Ardından gelen süreçte, Kadıköy '35Gram'da ilk kişisel sergim 'Gelmiş Bulundum' gerçekleşti. Sonrasında ise 21. İstanbul Sanat Fuarı'nda 'Yerdegezen' isimli grupla karma bir sergiye katıldım. Böylece, benim için edindiğim deneyimlerin kafamı fazlaca karıştırmaya başladığı yeni bir dönem başlamış oldu. İki yıl boyunca neredeyse hiç fotoğraf çekemedim; şehirdeki birçok sanatçıyı ve galeriyi gözlemledim, ve böyle bir pazarda yer almak istemediğime karar verdim... Halihazırdaki portfolyomun çoğunluğu, yaptıkları müzikten ilham aldığım sanatçılardan oluşmakta ve bu günlerde fotoğraf çekmekten bir fazlasını gerçekleştirmeye çalışıyorum, müzik videosu çekiyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/04/any-istanbul-arnavutkoy/", "text": "Sonunda Arnavutköy'de balıkçı olmayan güzel bir mekan açıldı. Arnavutköy'deki balıkçı akımına karşı duran ve corner pub anlayışıyla açılan Any İstanbul orijinal kokteylleri, üzmeyen müziği ve lezzetli menüsüyle dikkatlerimizi çekti. Dışarıdan baktığınızda mutlaka dikkatinizi çekecek görüntüsü, Fransız bistro'larını andırıyor. Mekanın içinde kullanılan mobilyalar zöel tasarım ve aynı zamanda satılık. Çatal bıçak, masa sandalye ne beğenirseniz siparişini verip aynısını No:3 Design'a yaptırabiliyorsunuz. Sabah 08:00'da güne kahvaltı ile başlayan ANY, pizzadan hamburgere ve et çeşitlerine kadar geniş bir seçenek sunuyor. Prosciutto Pizza ile İtalya' nın tescilli lezzetine doğru uzanırken, bir diğer muhteşem lezzet olan Domates Soslu Tortellini aklınızda kalabilir! Menüsünü sürekli yenilemeyi seven Any İstanbul, manzara sevenler için muhteşem lokasyonuyla iyi bir tercih olacaktır. Bir diğer favorimiz iseŞarap Soslu Bonfile. ANY İstanbul, semt oalrak kendisine bir nebze güne erken veda eden Arnavutköy'ü seçse de haftanın 3 günü saat 15:00'a kadar canlı DJ performansları gerçekleştiriyor. ANY'i ziyaret edenlere minik terasını da keşfetmelerini şiddetle öneririz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/04/british-fashion-awards-kazananlari/", "text": "Moda dünyasının en prestijli moda ödülleri, British Fashion Awards, sahiplerini buldu. Londra Coliseum' da yapılan ödül töreninde 'Yılın Kadın Tasarımcısı' Erdem Moralıoğlu, 'Yılın Modeli' Cara Delevingne, 'İngiliz Stil Ödülü' Emma Watson ve 'Uluslararası Tasarımcı' Nicolas Ghesquiere seçildi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/04/sofar-sounds-munich/", "text": "Sevgili Suzy, bize Sofar Sounds'u tanıştırmasaydı hayatımızda müzik adına büyük bir eksiklik olurdu. Uzun zamandır bir Sofar konserine katılmak için başvuru yapıyorduk mail ile. Sistem size dunyanın her şehrinde hangi tarihte gizli konser olacağını gösteren bir mail ile başlıyor. Sonra en kısa zamanda başvuru formunu doldurup yolluyorsunuz. Konsere bir hafta kala kabul olduğunuz ya da olmadığınıza dair bir mail geliyor. Bir gün önce ise mekanın gizli adresi. Sofar Sounds 2009 yılında Londra'da kuruluyor. Konserler sırasında herkesin mesajlaşmasından ve sohbet etmesinden bıkan bir grup insan, evlerde yapılan yeni bir oluşum kurmaya karar veriyor ve arkadaşlarını eve davet ediyorlar. Zaman geçtikçe bu tarz konserler başka şehirlerde yayılmaya başlıyor ve bugün bizim de bir parçası olduğumuz konser haline geliyorlar. Bugün battaniyemizi, şarabımızı, kendi bardağımızı alıp gittik gizli adrese. Güzel mi güzel bir Werkstatt içindeydi konser. En fazla 60 kişi vardı diye tahmin ediyorum çünkü kontenjan daha önce de bahsettiğim gibi sınırlı. Mailde yerlerin soğuk olacağı ve kendi battaniyenizi kendiniz getirmeniz gerektiği yazıyordu. Unutmadan belirteyim bu güzel etkinlik bedava. Sonunda isterseniz çalan gruplardan beğendiginiz birinin CD'sini alabilir ya da elden ele geçen torbaya Sofar Sounds'un devam etmesi icin bağışlarınızı atabilirsiniz. Bu organizasyonun kar güden hiçbir tarafı yok denebilir. Tek amaç pek bilinmeyen grupların enfes müziklerini sakin ve güzel bir ortamda dinleyebilmek. Farklı insanlarla tanışıp sohbet etme şansı bulduğumuzu da eklemek gerek. 3 grup sahne aldı. Üçünü de tabii ki bilmiyordum ama öyle güzel müzik yaptılar ki bundan sonra fazlaca dinleyeceğimi sanıyorum. Leeds'den gelmiş olan Dancing Years sanırım gecenin favorisi oldu benim için. Oda & Sebastian ise cok tatlı ve sesleri fazlası ile uyumlu bir çiftti. Bu konser İstanbul'da da oluyor. Aralık ayında gözükmese de Kasım ayında var olduğunu gelen mailden hatırlıyorum. İstanbul'dakine de bir şans vermek gerekir diye düşünüyorum. İstanbul Sofar Sounds için buraya tıklayabilirsiniz. Bir Londra konseri için ise buraya. We would be missing the ultimate music experience of our lives if Suzy hadn't recommended Sofar Sounds to us. We actually have been applying to attend a Sofar event for a long time. First, the system lists you all the events around the world by mail. You fill an application form for the event you want to attend and wait... One week before the event you get another email confirming that you are allowed to the concert and the day before the event you get the exact address of the location. Sofar Sounds was established in London in 2009 by people, who were tired of the standard concert atmosphere with the audience chatting, texting and sometimes not listening at all. They started by organizing a private gig at a friend's house and it was followed by many others. Today there are Sofar events all around the world and they give musicians the opportunity to meet audiences that are thirsty for a good music experience. We took our blanket and wine and went to today's secret location as we were informed before that the floor could be cold. We were in a lovely studio in Munich with not more than 60 guests. It's worth mentioning that Sofar events are completely free. However it's possible to donate to Sofar or buy CDs and t-shirts of the performing musicians. We had the chance of chatting with lovely people during the performance breaks. 3 different bands performed tonight and it was a unique experience. I can say that Dancing Years were my favorite. Oda& Sebastian were also a very harmonic couple. Although there wasn't an event in December, Sofar organizes concerts in Istanbul too. I remember reading about a November event in Istanbul. I would love to give it a try in Istanbul. You can click here for Sofar Sounds Istanbul, or here for a past concert in London."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/07/2015-grammy-adaylari/", "text": "Bu yıl 57.'si düzenlenecek olan Grammy Ödülleri'nin aday listesi açıklandı. 8 Şubat Pazar akşamı gerçekleşecek törende birçok iddialı sanatçı, albüm, şarkı ve performans birbiriyle yarışacak. Favorilerinizi yorum olarak bekliyoruz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/08/5-frank-namusluysaniz-olursunuz/", "text": "5. Frank, ataları kadar acımasız olamayan 5. Frank'ın zayıf yönetimini, kötüye giden banka işlerini, bundan kurtulmak için kurulan büyük planı ve karşılaşılan beklenmedik olaylar sonucunda banka yönetiminin düştüğü trajikomik durumu konu alıyor. Friedrich Dürrenmatt'ın 1960 yılında yazdığı oyunda, sevgi, iyilik, sevecenlik, acıma gibi insana özgü duyguları bütünüyle yok sayan vahşi kapitalizm; para, güç ve ölüm olguları üstünden grotesk bir dille eleştiriliyor. 5. Frank; muhteşem rejisi ve oyunculuklarıyla, 9 Aralık 2014, Salı akşamı saat 20:30'da, Moda Sahnesi, 11 Aralık 2014, Perşembe akşamı saat 20:30'da ise, Ortaköy Afife Jale Sahnesi'nde."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/08/sendromsuzlar-alper-derinbogaz/", "text": "İstanbul'da yaşayan ödüllü mimar Alper Derinboğaz, aynı zamanda mezun olduğu okul olan İTÜ'de dersler veren bir eğitmen. Salon, We Dream ve Salon Teknoloji gibi girişimlerini severek takip ettiğimiz Derinboğaz, sorularımızı cevapladı. Yetenek konusunda ki yorumun için teşekkür ediyorum. Tam olarak yeteneği keşfetmek denebilir mi buna bilmiyorum ama her zaman mutlu olduğum işleri yapmaya gayret ettim. Çizerken de plan çözerken de her yönüyle sevdiğim bir işi yapıtğım için şanslı hissediyorum kendimi. Öte yandan kendi yaptığım işlere karşı çok eleştirelim. Bu anlamda kötümser veya daha doğrusu kuşkucu bir insan olduğumu söyleyebilirim. Mesela Los Angeles' da iken üzerinde çalıştığım bir müze yarışması projesi vardı. Bu sırada firma ortaklarından birisi benden değerlendirme toplantısı istedi. Büyük ölçekli bir firmaydı ve çalışmaya başlayalı henüz iki ay olmuştu. Aynı zamanda da kriz dönemindeydik. Bu zamanlaması garip toplantı talebi ile işten çıkarılacağıma emin olmuştum. Ancak görüşme hiç beklediğim gibi olmadı. Birlikte çalışmaktan memmun olduklarını belirtme amaçlı bir toplantıymış. Hem terfi hem de sembolik bir şirket yüzdesi verdiler. Sonrasında yarışmayı da kazandık. Buna benzer birçok hikaye var. Tabii birçok hadiseden ve deneyimden sonra üretilen işlerin seviyesi ile ilgili net bir fikir kazandım. Ancak her şeye rağmen bir parça paranoyak olmanın faydalı olduğunu düşünüyorum. Özellikle yaratıcı alanda çalışanların kendilerinden sıradan iyi olanın ötesinde şeyler beklmesi gerektiğine inanıyorum. Aslında çok uzak olmasına rağmen hepimiz Los Angles'ı bir bakıma çok yakından biliyoruz. Los Angeles, bugün sinemadan teknolojiye, modadan mimariye kadar dünyada ki çoğu değişime öncülük ediyor. Bu üretim insanların düşünce biçimine, yaklaşımlarına ve tabii ki olanaklarına yansıyor. Bir metropol olmasına karşın aynı zamanda sahil kenti olması da bu olumlu havya katkıda bulunuyor. Genel anlamda insanların din, ırk gibi ayrımların üstesinden geldiğini söyleyebilirim. Asyadan, Avrupa' dan birçok arkadaşım çeşitli şirketlerde veya kurumlarda ortak olarak anılıyor, eşit haklara sahip oluyorlardı. Bu durum avrupada veya birçok ülkede böyle diyebiliriz ama gerçekte her zaman fark olduğunu hissedersiniz. Okul anlamında ise öncelikle Thom Mayne ve Greg Lynn gibi içinde bulunduğumuz güncel mimarlık dünyasını şekillendiren figürler yer aldığı için o dönemde UCLA' de bulunmak çok ilham vericiydi. Bir taraftan teorisyenlerden tasarım fikirleri diger taraftan yapının tartışıldığı stüyolarda bulundum. Bu tasarımlar, güzel ya da çirkin gibi subjektif değerlendirmelerden uzak yapısal perfromansaları ve de insanda uyandırdığı hisler üzerinden spesifik tartışmalarla değerlendirliyordu. Yapısal anlamda yeni teknolojileri kavramak adına teknoloji stüdyoları vardı. Karmaşık tasarımları hayata geçirecek teknikler üzerinde deneyim kazanabildik, bir yapıyı tasarlarken sadece etkileyici bir resim olmasının ötesinde nasıl hayata geçebileceğine dair yönetemler edindik. Okul çalışmlarım sergilere katıldı ve UCLA Graduate Award gibi ödüller aldılar. Bu da krizin patlak verdiği bir dönemde bile iyi bir ofisde yer alma şansı doğurdu. UCLA aynı zamanda çok yönlü bir okuldu. Mimarlık da biraz böyle çokyönlü bir meslek olduğu için çok çeşitli faydaları oldu bana. Örneğin sinema okulunda kısa film de çektim işletme derslerinde iş geliştirme eğitimi de aldım. Çirkinliğin içinde bir güzellik olduğunu düşünüyorum. Çürümenin, spontane olanın ve gelişigüzel olanın içinde özel şeyler olduğuna inanıyorum. Hatalar ve kazalara inanıyorum. Görüntülere değil deneyimlere inanıyorum. Okuldayken Frank Ghery ve Thom Mayne gibi bütün dünyada önemli projeler yapan mimarlarlardan stüdyolarda kritik alıp hayalperest fikirlerin nasıl gerçekçi bir bağlamda uygulanabileceğine dair birçok şey deneyimledim. Bütün bu deneyimler hem ilham verici figürler olarak çalışmalarımı etkilediler hem de iyi mimarlığa dair metodlar öğrenebileceğim bir platform sundular. Daha sonra krizin patlak verdiği dönemde CO Architects' de Proje Mimarı olarak çalıştım. Okul, müze, yüksek yapı gibi özelleşmiş fonksiyonlarda yapılar tasarladım. Arkasından Los Angeles ofisi kapanmadan önce SOM de ofis yapıları üzerine çalıştım. İstanbul'da da benzer konularda çalışmaya devam ettim ve 2010 da kendi ofisimi kurdum. Projeler birçok ödül aldı ve yayınlarda en ön sıralarda yer aldılar. Mimarlar için profesyonel hayat çok geç yaşta bir çizgiye oturur. Örneğin 29 yaşında Genç Mimar ödülü geldi. Nispeten en genç bendim çünkü 40 yaş olmadan mimarlar henüz genç sayılıyor. Bu anlamda yolun başlarındayım diye düşünüyorum ama diğer taraftan da enerjik bir çalışma dinamiğinin de çok farklı katkıları olduğuna inanıyorum. Hedef olarak kurumsal bir ofis amaçlamıyorum. Yaptığım işlerin her zaman ve her ölçekte özgün, özel olmasını amaçlıyorum. Mimarlık doktroluk veya avukatlık gibi herkesin ihtiyaç duyduğu türden bir meslek değil. Bu bakımdan çok kısıtlı iş alanı olması mesleğin zor tarafı olabilir. Bu anlamda söylediğine katılıyorum. Ancak bu kadar rekabet olupta bu kadar çok kötü işin yapıldığı başka meslek ve ülke yoktur heralde. Bunun sebebi nepotism yani ahbap ve tanıdık üzerinden iş yapma merakı diye düşünüyorum. Tanıdıktan üç beş tane iş alıp onları da yarım yamalak yapacağınıza iyi bir tane iş yapmaya bakın derim. Yani genç meslektaşlarıma çeşitli yollar deneyeceğinize işinizi iyi yapmaya çalışın, en kısa yol bu yoldur diyeceğim. Ayrıca iyi olduğunuzu düşünüğünüz ofislerde elverdiğince çalışın ve deneyim kazanın derim. Çoğu ülkede ortalama bir mimarlık öğrencisi 12 aya yakın mesleki staj yapıyor. Biz de ise 2-3 ay arası. Bu eksiğin farkında olmak şart. Ayrıca mümkünse İtalya' yı kentlerini, köylerini baştan sona gezmeyi tavsiye ederim. Mesela geçtiğimiz aylarda öğrencilerimle İTÜ' de çok güzel bir dönem geçridik. Muhtemelen geçirdikleri veya geçirecekleri en zor dönemdi ancak bugün dönem sonuna yaklaşırken zorluğunu değil güzelliğini konuşuyoruz. Zorluk geçicidir, deneyim kalıcıdır diye bakmak daha doğru sanıyorum. Profesyonel çalışmaların merkezinde Salon duruyor. Ortağım Melike Altınışık ile birlikte Masterplan çalışmalarından kule yapılarına veya iç mekanlara kadar birçok ölçekte çalışıyoruz. Hepsinde ortak nokta özel proje ortaya koyabilmek. Ölçek ne olursa olsun biz iki haftada bir fikir projesi çıkaran bir ofis olmadık hiçbir zaman. İyi tasarımı her tasarımcı önemser ancak biz her tasarım problemi için onlarca opsiyon geliştirip bunları mimari öncelik olmak üzere, yatırım, sosyal hayat ve iyi mekan gibi çeşili niteliklerini göz önünde bulundurarak ciddi bir değerlendirmeden geçirmeden müşterimize sunmuyoruz veya hayata geçirmeye yönelik adım atmıyoruz. İyi mimarlık da iyi yemek gibi iyi bir gusto ile zamanla, test edilerek, defalarca denemeden sonra mükemmeliğe ulaşır diye düşünüyorum. Salon Teknoloji de Salon' da kullandığımız tekniklerin araştırması ve gelişitirilmesi yürütülüyor, aynı zamanda ofis dışında başka tasarım ve cephe imalat ekiplerine dijital üretim danışmanlığı veriyoruz. We Dream ise deneyim tasarlama ajansı, bir tür sanat kolektifi. Dijital teknolojileri mekanlarla bütünleşirerek etkileyici tasarımlar orataya koyuyor. Tasarım ekibi aynı ama Ceyhun Derinboğaz, Refik Anadol ve Candaş Şişman gibi çeşili alanlardan profesyonellerle ortak projeler üretiyorum. Lebbeus Woods sevdiğim bir mimar. Duruşu sebebiyle hiç yapı inşa etmedi ancak olağanüstü ve güçlü ifadeli mimari ürünler koydu ortaya. 21. yy da inşa edilmiş tüm yapılardan daha keskin bir mimari dil ortaya koydu. Günümüzde bütünlüğü ve çeşitliliği bu kadar iyi bir arada bulundurabilen başka bir mimar olduğunu düşünmüyorum. Mimarlık dünyasında son yıllarda üretilen şeyleri birkaç niş karakter dışında çok genel geçer buluyorum. Benzer şemaların derinliksiz yorumları veya ekspriesyonist bir takım şekiller olmaktan kaçınabilen çok az mimar var. Bunun yanısıra mimar olmasada mekansal animasyonlarını beğendiğim Quayola' çok yetenekli bir sanatçı bence. Onun dışında bilim kurgu sinemayı ve David Lynch filmleri ilham verici buluyorum. Karmaşık kurgularını seviyorum. Gerçek olana yani hayata daha yakın buluyorum. Birçok şey beklenmedik şekilde oluşuyor. Bunların içinde ki anlamı siz birey olarak veya Lynch sineması anlamında izleyici olarak şekillendiriyorsunuz. Orijinallik, yani özgünlük. Mimarlık birçok sorunun arakesitinde bir meslek olduğundan hareket alanı kısıtlıdır. Ancak bu kısıtlı alan içerisinde dahi keşfedilecek birçok şey olduğuna inanıyorum. Öte yandan özgün derken de dalga, burgu gibi krem şantiye benzeyen binaları kaset etmiyorum. Yapı ustalığını, tektoniği özümseyen ama bunu ileri götürebilen bir mimarlığı özgün buluyorum. Mimar olmasam film çekmek isterdim. Birçok kısa film çektim okuldayken. Mimari projeleri bahane edip arada kısa filmler çekiyordum. Mesela Tokyo'da bir araştırma projesi için bulunurken arada bir kısa film çekmiştim. Jetlag durumunu ifade etmek için Los Angeles, Tokyo ve İstanbul' dan çekimleri bir kurguda birleştirmiştim. Pek iyi sonuç vermedi. Sanırım insan iyi yapamadığı şeylere daha çok hayranlık duyuyor. Bunun dışında rüzgar ile ilgili her tür şeyi seviyorum. Çok zaman bulamıyorum ama paraşüt, yelken, kite sporlarının hepsini seviyorum. Bunun dışında kitap okumayı seviyorum J. G. Ballard, Hakan Günday son zamanlarda en çok okuduğum yazarlar."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/08/torinodan-sepete-porcini-mantari/", "text": "Temmuz'un ilk günleri ev arkadaşım, aynı zamanda iş ortağım ile Torino'ya attık kendimizi yoğun bir yayından dizi/program kaldırılma mevsiminin ardından artık işsiz. Oyunlar, filmler görülecek, kimi dostlar ziyaret edilecek, kimi kitaplar alınacak. Temmuza rağmen soğuk Torino. Bir yerde yemek yenilecek. Sant'Andrea'nın kaldırımdaki masalarından birine çöküyoruz zar zor yer bularak. Menüdeki her yemeğin ortak paydasında bulunan Porcino dikkati fazlasıyla çekiyor. Zaten İtalya'nın Piemonte bölgesinin yerel yemeği. Daha önceleri İtalya'nın pizzadan sonra en ünlü yemeklerinin yapıldığını bildiğim bu mantarı daha önce yemediğimi fark ediyorum. Ne kadar mantar toplama aşığı olsam da ben sadece çıntar yerim çünkü. Sebebini bilmiyorum buna küçükken karar vermişim. Hakkındaki bilgileri de Röyskopp hakkında bir müzik yazısı yazarken tesadüfen öğrenmiştim. Bu kadar ünlüyse güzeldir herhalde. Izgarasını söylüyoruz. Mantarların şapkasını sapından ayırırken, bir iki santimetre sap bırakıyoruz. Daha sonra nemli bir bez ya da bir fırçayla mantarın kesmiş olduğumuz üst kısmını güzelce temizliyoruz. Bu yolu izlememizin nedeni, mantarı yıkamanın tadını öldürmesi. Bir kasenin içine 5-6 kaşık yağ, iki diş sarımsak, biberiye, maydanoz, biraz tuz ve karabiber koyup; aromalı bir yağ elde edene kadar blender ile karıştırıyoruz. Mantarların üzerine uygulanacak bu karışımı ızgaranın yanına alıyoruz. İyice ısındığında önce içini sonra dışını pişirecek şekilde mantarları ızgaraya koyuyoruz. Her yüzeyi önce 2-3 dakika, daha sonra 3-4 dakika pişirmek gerek. Pişirirken mantarı tuzluyor ve arada hazırlamış olduğumuz zeytinyağı ile ıslatıyoruz. Bir yüzey piştikten sonra mantarın dağılmamasına dikkat ederek çevirip, diğer tarafını aynı şekilde pişirmeye başlıyoruz. Izgaradan almadan hemen evvel mantarları bolca karabiberleyebiliriz. Hazır olan mantarlar, sıcak yenmeli. Beğeniyoruz Izgara Porçino'yu. Şarapla iyi gidiyor. Önce kırmızıyla ardından beyaz şarapla deniyorum. Beyazla biraz daha iyi. Menüde fiyatın yanında Porcino a volonte yazıyor parantez içinde. İtalya'nın en milliyetçi kesiminde bu Fransızca kelimeye anlam veremeyerek garson kızı çağırıp soruyoruz. Ne kadar yiyebilirsen ye fiyat değişmiyor gibi bir anlama geliyormuş. Neden Fransızca diye sorunca bilmiyorum diyor hayatımın kadını garson kız. Bir sembol herhalde diyor Gizem. Herhalde deyip gidiyor hayatımın kadını garson kız. Gizem'e garson kıza olan aşkımı açtığımda İtalya'da kafede çalışıp Vespa'sıyla evine dönen güzel garson kızla aşk yaşayan turist temalı onlarca romantik komedi filminin olduğunu ve o romantik komedilerin etkisinde olduğumu söylüyor. Hayatımın kadınını bu kefeye koyabilmesine kırılıp konuyu kapatmayı teklif ediyorum. Üçüncü ızgara porçino tabağını söylemeyi teklif ediyor. Kabul ediyorum. Yeseler yeseler ne kadar yiyebilirler diye düşünen garson kadınım getirmekten beziyor biz yemekten bezmiyoruz. Yemek sonrası akşama kadar soy ağacımızdaki herkese hediye alıp, sergiler geziyoruz. Viyana Teknik Üniversitesi'nden arkadaşım Can'la ve eşi Rula ile buluşuyoruz. Gizem sırf Roma döneminden antik tiyatronun fotoğraflarını çekebilmek için bir tiyatro oyununa sürüklüyor bizi. Hiçbir şey anlamadığımız İtalyanca oyunda Gizem'le haklı olarak sıkılıyoruz. Can ile Rula sürekli gülüyor. Oyunla ilgili muhtemelen aslıyla hiç uyuşmayan şeyler anlayarak çıkıyoruz tiyatrodan. Hemen yanında sahafa denk geliyoruz. Gizem'in yine fotoğraf çekmesi, benim de aradığım kitapları sormam için giriyoruz. Gizem'in fotoğraf süreci bitmeyince sahafın gerekli gereksiz bütün kitaplarını inceleme fırsatım oluyor ve bir an alt raflarda Ferhan Şensoy'un Oteller Kitabı'nı görüyorum. Açıyorum kapağını. 8.12.1996 Murat Can Araboğlu'na dostlukla... imzalı. Ne kadarsa vermeye hazırım 5 Euro diyor turist olduğumuzu öğrendiğinden beri direkt bize yolunacak kaz gözüyle bakmaya başlayan sahaf İtalyan. Hemen çıkarıp veriyorum 5 Euro'yu. Karlı bir satış yaptığına mutlu olur bir halle teşekkür ediyor salak sahaf İtalyan, elindeki artık baskısı kalmamış ve hatta imzalı kitabın maddi değerinden habersiz. Sahaftan çıktığımızda saat gece yarısını geçmiş oluyor ve bu da Torino için fabrikalar ve mini marketler dışında hiçbir açık yerin kalmadığı anlamına geliyor. Gizem porçino yiyemediği için ağladı ağlayacak. Sanki bugüne kadar porçino yemeden uyumamış, bağımlısıymış gibi porçino sayıklıyor. Yarın Roma'da yiyebileceğimizi, Roma'nında İtalya'nın bir vilayeti hatta baş vilayeti olduğunu anlatmaya çalışırken Can en iyileri Torino'da, orada pek bulamazsınız diyor. Gizem iyice deliriyor. İstanbul'da Belgrad ormanında da çokça yetiştiğini ve İstanbul'a gidince beraber toplamaya gideceğimize söz verip zar zor ikna ediyorum otele gidip yatmaya. Sanki bütün restoranları ben kapatmışım gibi hiç konuşmadan resepsiyondan kendi odasının anahtarını alıp hiçbir şey demeden odasına gidiyor. Gizem 23 Kasım 2014 sabahı bunaltıcı düşlerden porçino diyerek uyandı. Aklına gelmiş Torino'da verdiğim söz. Porçino da canı çok çekmiş. Aç olduğu için şu an her şeyi canının çekeceğini kahvaltıdan sonra aklına bile gelmeyeceğini, hatta mantarın besleyici olarak hiçbir değerinin olmadığını anlatıyorum ona vazgeçmesi için. Faydasız. Ertesi gün gitmemiz konusunda karalı. Ertesi gün denilen gün hava sıcaklığı 5 derece ve hatta yağışlı. İç Anadolu ve bütün doğuda kar bekleniyor. Kalın giyinilirse hiçbir şey olmayacağını, Sibirya'daki insanlar o zaman hiç sokağa çıkmazdı çok saçma argümanıyla kabul ettiriyor. Birkaç mesaj ile 10 kişilik bir mantar avcı ekibi bile kuruyor 1 saatte. Ertesi gün Belgrad ormanına 8 kişilik mantar avcısı ekibiyle giriyoruz. Hava soğukluğu yüzünden 2 kişi gelmekten vazgeçti. Mantıklı olan da buydu zaten. Aferin çocuklar. Bir gün önce çokça yağmur yağdığı için mantar bol. Lactarius Salmonicolor karşılıyor bizi. Bizdeki genel adı çıntar. Kanlıca mantarı da deniyor İstanbul'da pazarlarda. Turuncu, ortası çukur ve kenarları kıvrımlı. Ege ve akdenizde en çok bulunan mantar türü. Zehirli olup olmadığını anlamanın yolu iç tarafına bıçakla çizik atmak. Çizik attığımız yerden sütü çıkıyorsa zehirsiz. Egeli olarak en çok karşılaştığım ve en sevdiğim mantar. Tadı biraz acı ama oldukça lezzetli. Gün sonunda en çok bulduğumuz mantar da bu oluyor. Ormanda çıntar kadar çok rastlanılan bir diğer mantar da Amanita Phalloides. Bizdeki adı köy göçüren mantarı. Ölüm meleği de deniyor. Adından da çıkarılabileceği gibi kendisi öldürücü mantarlardan. Dünya üzerindeki mantar sebepli ölümlerin yüzde 90 95'i bu mantardan oluşuyor. Renk ve tip olarak kültür mantarına çok benzeyen bu mantarı tanımanın birkaç yolu var. Alt ve üst tarafı tamamen beyaz ise, şapkasının kenarlarında tiftikler varsa ve gövdesinde yüzüğü yoksa elinizde tuttuğunuz mantar muhtemelen bir köy göçüren. Panik yapmanıza gerek yok. Hiçbir mantar yemediğiniz sürece temas ile zehirlemez. Bu mantarı yediğimizde ne yapılmalı gibi bir durum yok ne yazık ki. Mantar etkisini 12 ila 48 saat sonra göstermeye başlıyor ve o kadar zaman sonra midenizin yıkanma şansı olmadığı, çoktan sindirime girildiği için bir tedavi uygulanamıyor. Zaten dünyada da hiçbir mantarın panzehir ilacı mevcut değil. Zehirli mantarların öldürmesi için kilonuz başına ortalama 1 gr. tüketmeniz yeterli oluyor. Mantar avımızda az da olsa bulabildiğimiz bir diğer mantar da Hidnum Repandum. Bizdeki adı sığır dili veya ceylan derisi. Bu mantarın şapkasının şekli engebeli ve kenarlarda kıvrımlıdır. Üzeri mat olup, rengi beyazdan açık turuncuya değişen tonlarda olabilir. Şapkanın altında, üstü ile aynı renkte, dikenimsi çıkıntılar bulunur. Ve sepetlerimizdeki son mantar cinsi her şeyin sebebi Boletus Edulis. Gizem'e göre mümkünmantarlarıneniyisi, türkçedeki adıyla da çörek mantarı. Yarım küre şeklindeki şapkası kahverenginin bütün tonlarında olabiliyor. Şapkanın kenarlarında düzgün olmayan kaba yivler ve ortasında küçük bir tümsek vardır. Üstün mantarlar sınıfındaki porçini dilimleyip kurutularak saklanabilir. Oldukça lezzetlidir, en çok yemeği yapılan mantar türüdür. Izgara porçini, fırında kıtır ekmekle pişen porçini, porçinili makarna, porçini salatası, zeytinyağıyla kavanozlanmış porçini, kurutulmuş porçini; porçiniden faydalanmanın bazı yolları. Gün sonunda arabada, topladığımız mantarlara bakıyoruz. Gizem iki kilogram porçini toplamış, diğer mantarların yüzüne bile bakmamış. Hemen eve gidip yeme derdinde. Porçini çiğ de tüketilebiliyor ama denemek istemedi. Ben tadını merak ettiğim için küçük bir parça denedim. Ama bundan sonra yemesem de hayatımı devam ettirebilirim. Genel olarak herkeste 2-3 kilogram kadar mantar var. Grupta ilk defa mantar avına katılan tek kişi olan İlayda'nın sepeti ise dolu dolu. Oğuzhan, kız arkadaşı bulamaz da üzülür diye gezi boyunca gördüğü mantarları görmemiş gibi yapıp, aşkım şu ağacın tarafına sen bak buraya ben bakıyım diyerek bulduğu bütün mantarları İlayda'nın bulmuş gibi olmasını sağladı. Kendi sepetinde mantar 1 kilogramdan az. Yazı için Ata Sözütok'a teşekkür ederiz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/09/burhan-dogancayin-objektifinden-brooklyn-koprusu/", "text": "Ünlü ressam Burhan Doğançay'ın, TEB Özel'in desteğiyle ilk kez sergilenen fotoğrafları; sanatçının Brooklyn Köprüsü'nün ironworkerlarıyla geçirdiği tehlikeli anları da gözler önüne seriyor. Burhan Doğançay'ın gözünden, kentlerin ve insanların sosyal ve psikolojik izlerini süren serginin en değerli parçaları arasında ise; sanatçının New York fotoğrafları yer alıyor. Brooklyn Köprüsü'nün 1986-1987 yıllarındaki ilk büyük bakımı sırasında köprünün üzerine çıkmasına izin verilen tek sanatçı olan Doğançay; daha tanıdık olan Manhattan manzarası yerine, köprünün tepesinden Brooklyn yönüne yoğunlaştığı için fotoğrafları olağandışı olarak nitelendiriliyor. Doğançay'ın çektiği çok özel fotoğraflar; New York'un gökyüzünün kovboyları olarak bilinen ironworkerlarıyla birlikte geçirdiği tehlikeli anları yansıtırken, dost olduğu, her gün yükseklere çıkan bu demir işçilerinin hikayelerini de anlatıyor. Kent duvarlarını ait olduğu ülkenin, şehrin, mahallenin ve sokağın sosyo-ekonomik yüzü ve toplumun aynası olarak gören Doğançay'ın fotoğraf karelerinde; New York'tan Togo'ya dünyanın dört bir yanından izler bulunuyor. 100'e yakın fotoğrafın yer aldığı sergiye, Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesi olan Doğançay Müzesi ev sahipliği yapıyor. sanatçının 85. doğum yıldönümünde, Doğançay Müzesi'nin 10. yılını kutlamak amacıyla, 12 Eylül'de sanatseverlerin ziyaretine açılan serginin resmi açılışı ise, özel davetlilerin katılımıyla 25 Kasım'da gerçekleşti. Dünyanın en önemli 70 müzesinin daimi koleksiyonunda eserleri bulunan Burhan Doğançay, 11 Eylül 1929 tarihinde İstanbul'da doğdu. Doğançay, 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra; 1950 ile 1955 yılları arasında Fransa'daki Academie de la GrandeChaumiere'de sanat kurslarına katıldı. Bu dönemde düzenli olarak resim yapan ve Ankara, Sanatseverler Kulübü'nde babası Adil Doğançay ile ortak sergiler açan Burhan Doğançay, diplomatik hizmet için 1962'de New York'a tayin edildi. 1964'ten itibaren kendini tamamen sanata veren Doğançay, 1970'li yıllarda fotoğrafçılığa başladı. Yaklaşık elli yıllık bir dönemde yüzden fazla ülkeye yaptığı seyahatlerde şehir duvarlarını fotoğrafladı. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ve Madalyası, Ankara Hacettepe Üniversitesi ''Sanatta Onursal Doktora'' Belgesi ve Art Forum Ankara Plastik Sanat Fuarı ''Sanat Onur Ödülü'' gibi değerli ödüllere layık görülen Doğançay, New York Kenti Takdir Belgesi ve Rusya Kültür Bakanlığı Takdir Madalyası gibi uluslararası ödüller de aldı. Zamanın akışının belgeleri olan, sosyal, siyasal ve ekonomik değişimleri yansıtan, aynı zamanda doğa güçlerinin saldırılarına ve insanların bıraktıkları izlere tanıklık eden bu fotoğraflar, Doğançay'a göre insan deneyiminin anıtı ve zamanımızın bir arşivi niteliğindedir. Picture The World sergisi; 7 Haziran 2015 tarihine kadar her gün 10:00 18:00 saatleri arasında Doğançay Müzesi'nde görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/09/kim-serdar-karatekin/", "text": "İstanbul'da büyüyen müzisyen, şehirden aldığı enerji ve Flamenco dilinden edindiği büyü ile müziğini harmanlamış ve ortaya bu Huzur veren parça çıkmış. Bir kadeh kırmızı şarap eşliğinde ruhunuzu rahatlatmak istediğiniz zaman tam da dinlemek isteyeceğiniz şarkısı, özellikle yazı yazarken Playlist'imizden şu sıralar eksik olmuyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/09/orhan-pamukun-yeni-romani-cikti/", "text": "Orhan Pamuk'un tam 6 yıl önce başladığı Kafamda Bir Tuhaflık isimli yeni romanı bugün raflardaki yerini aldı. Edebiyat dünyasını oldukça heyecanlandıran kitap, Yapı Kredi Yayınları etiketiyle birçok kitapçıda bulunabilir. Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikayesi hem de geçmişle günümüzü harmanlayan bir destan. Bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını anlatan Orhan Pamuk, bu kitabının en çok kırptığı kitaplarından biri olduğunu ve normalde 700 sayfa olabilecekken 480 sayfaya düşürdüğünü açıkladı. Romanında çok yaygın olmayan ve ilk kez kullandığı karma teknikten yararlanan yazarın kitabını bitirir bitirmez ayrıntılı bir post hazırlayacağız. Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluk bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/09/salvador-dali-hakkinda-her-sey/", "text": "1920 yılında Figueras Desen Okulu'na kayıt olan sanatçı, sonrasında Madrid Akademi'sinde ders almaya başlar. Daha sonra babası tarafından yerel bir liseye ve Fransızca eğitim verdikleri için Marsist papazların okuluna gönderilir. Akşamları ise Devlet Desen okulunun derslerine katılır. Bir grup arkadaşının çıkardığı Stadium isimli dergi ile Dali'nin yazıları ilk kez yayınlanmaya başlar. Bu ona hayran olduğu ustaları inceleme olanağı verir. Tipografisi ve illüstrasyonları Viyana tarzındadır ama tuvalleri sonuna kadar İzlenimci. Denemelerle geçen bir yılın ardından Roman Pitchot'un bir balıkçı klübesindeki atölyesini ona ödünç vermesiyle hayallerini gerçekleştirmeye başlar. Dali, ertesi kış Figueras'taki terkedilmiş kulübeye yerleşir. Uzun saçları, boyunbağı ve asla moda olmayan fötr şapkasıyla kendine bir sanatçı imajı yaratmayı başarır. Tabii ki her zaman bıraktığı favorileri ve kaşlarını koyulaştırmak için kullandığı kalem hilesi o zaman da vardı... Madrid'de Luis Bunuel ve Federico Garcia Lorca ile tanışan Dali için yeni bir dönem başlar: Pürizm ve Fütürizm. Okuldan atılma ve tutuklanma gibi olaylı günlerin ardından Dali soluğu Fransa'da alır ve Pablo Picasso ile tanışır. Bu tanışmadan sonra eserlerinde çokça Picasso etkisi hissedilir. 1929'da arkadaşı Luis Bunuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırır. Aynı yıl ikinci kez Paris'e giden Dali, burada ressam Joan Miro aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri Andre Breton ve Paul Eluard ile tanıştır. Eluard'ın karısı Gala, tanıştıkları andan itibaren Dali'nin ilgisini çeker ve 1929 yazında Dali ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başlar. Dali'nin 1932 yılında yaptığı en meşhur eseri Belleğin Azmi'nde geniş bir kumsalda eriyen cep saatlerini resmetmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktır. 1929'dan beri beraber yaşayan Dali ve Gala, 1934'te bir devlet nikahıyla evlendiler. (1958'de bir Katolik düğünüyle nikah tazeleyeceklerdi.) Aynı yıl New York'ta bir sergi açan Dali, ABD'de büyük sansasyon yarattı ve büyük üne kavuştu. 1936'da başlayan ve tüm İspanya'yı kaosa sürükleyen İspanya İç Savaşı, 1939'da General Francisco Franco'nun galibiyetiyle sona erince, Dali yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine, çoğunluğu Marksist olan ve Dali'nin abartılı dikkat çekme çabalarından zaten hoşlanmayan sürrealistler, Dali'ye açıkça sırtlarını döndüler. Sürrealist grubun önderi Breton, Salvador Dali'nin isminden iğneleyici bir anagram çıkardı: Avida Dollars. Dali ise cevap vermekte gecikmedi: Le surrealisme, c'est moi! Sürrealistler ve Dali arasındaki çekişme, Dali ölene kadar devam edecekti. 1940'ta Dali ve Gala, tüm Avrupa'yı etkisi altına almaya başlayan II. Dünya Savaşı'ndan kaçarak ABD'ye yerleştiler. Burada dokuz yıl kalacaklardı. 1942 yılında Dali, Salvador Dali'nin Gizli Hayatı isimli otobiyografisini yayımladı. 1945-46 yıllarında, Walt Disney ile beraber Destino, Alfred Hitchcock ile beraber Spellbound filmlerinin yapımında çalıştı. 1947'de sürrealist bir Picasso portresi yaptı. Dali, 1949 yılında eşiyle beraber Katalonya'ya geri döndü ve hayatının sonuna kadar burada kaldı.1951'de Katolisizm'in ve modern bilimin bazı kavramlarını sentezlediği Mistik Manifesto'yu yayımladı. II. Dünya Savaşı sonrası eserlerinde, Katolik temalar ve DNA, hiperküp ve atomik çözünme gibi modern bilim kavramları öne çıkacaktı. Hiroşima'da patlayan atom bombasının gücünden çok etkilenmiş olan Dali, hayatının bu dönemine nükleer mistisizm adını veriyordu. Yine bu dönemde Dali, tuvale boya sıçratma, hologramlar, optik yanılgılar ve stereoskopi gibi pek çok değişik teknikle denemeler yaptı. 10 Haziran 1982'de Dali'nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti. Gala'nın ölümünden sonra yaşama isteğini kaybeden Dali, karısının öldüğü ve gömüldüğü Pubol Kalesi'ne yerleşti ve münzevi bir hayat sürmeye başladı. Temmuz 1982'de İspanya Kralı Juan Carlos, Dali'yi Pubol Markisi ilan etti. Dali ise bu jeste karşılık olarak, krala Avrupa'nın Başı adlı çizimini hediye etti. 1983'te Pubol Kalesi'nde yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı tablo, Dali'nin son eseri olacaktı. Ağustos 1984'te Dali, kaledeki yatak odasında bilinmeyen bir sebepten çıkan yangında bacağından yaralandı. Bu olaydan kısa süre sonra Figueres'e döndü ve Salvador Dali Tiyatro ve Müzesi'nde yaşamaya başladı. Dali, 23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres'te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/09/soylesi-turkiye-ve-ermeni-hayaleti/", "text": "Fransız Kültür Merkezi, yakın zamanda İletişim yayınlarından Türkçe'ye çevrilen Türkiye ve Ermeni Hayaleti kitabının yazarlarından Laure Marchand'ın katılımıyla Cengiz Aktar moderatörlüğünde gerçekleşecek bir söyleşiye ev sahipliği yapıyor. Fransız gazeteciler Laure Marchand ve Guillaume Perrier, Türkiye'nin Aralık 2004 yılında başlatılan Avrupa Birliği katılım müzakerelerinden günümüze yaşadığı dönüşümü, en hassas konulardan biri olan Ermeni sorunu başta olmak üzere, adım adım takip ettiler. Yazarlar, adları değiştirilmiş, evleri, kiliseleri yıkılmış köylerde, canını kaybetmiş, yahut bir şekilde kaçmış, kurtulmuş insanların çocuklarının, torunlarının tanıklıkları aracılığıyla resmi tarihin karşısına farklı bir tarih koyuyorlar. Girişin ücretsiz olduğu söyleşi 15 Aralık Pazartesi günü saat 19:00'da Fransız Kültür Merkezi'nde."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/10/olivier-pydan-hacia-la-alegria/", "text": "Şartlar gereği bir yıl geçireceğim Madrid'de doğru zamana denk geldiğime inanıyorum. Çünkü Pedro Almodovar'ın 'Kırık Kucaklaşmalar' filminden Penelope Cruz'un kıskanç ve yaşlı kocası olarak tanıdığımız Jose Luis Gomez'in direktörlüğünü yürüttüğü 'Teatro de la Abadia' bu sene 20. yılını kutluyor. Bu kutlama coşkusuyla hazırladıkları özel programda yer alan oyunlardan biri Theatre National de la Communaute Française, Festival d Avignon ve Teatrul National Radu Stanca ortak yapımı 'Hacia La Alegria'. Oyunun yazarı ve yönetmeni tiyatro dünyasının Cannes'ı ve canı diyebileceğimiz Avignon Festivali direktörü Olivier Py. Tek kişilik oyunu sırtlayan isim efsanevi İspanyol aktör Pedro Casablanc. Sahnenin merkezinde salona girer girmez seyirciyi ağırlayan tuğlalarla kaplı dev kutu kulağa her ne kadar hantal gelse de oyunun başlamasıyla adeta ikea portatifliğine bürünüyor. Modern çağın vazgeçilmezi portatiflik boşuna değil çünkü kutunun açılmasıyla Casablanc çırılçıplak sayıkladığı odasında karşımıza kaybettiği ilhamını arayan bir mimar olarak çıkıyor. Varoluşsal krizin eşiğindeki mimarımız gecenin bir yarısı evinden taşıp kendini sokaklara atarak koşmaya başlıyor. Keza Olivier Py'ın belirttiği gibi Dostoyevski karakterleriyle büyük benzerlik taşıyor. Seyirciye ise en lüks semtlerden en fakir bölgelere kadar durmaksızın koştuğu oyun süresince şehre adanmış şiirsel monoloğu daha doğrusu ağıtı hayranlıkla dinlemek kalıyor. Özellikle 'soylulaştırma' projelerinin dünyanın bir ucundan diğerine cirit attığı günümüzde şehri bir mimarın gözünden dinlemek büyüleyici sahneleme örneğiyle eşsiz bir deneyime dönüşüyor. Oyunun müzikleri, 'Yetimhane' ve 'Kıyamet Günü' filmlerinin müziklerine imza atmış besteci Fernando Velazquez'e ait. Yalnız bu bile oyunun gerilim dolu atmosferini anlatmaya yeterli bir ipucu. 'Hacia la alegria' içinde geçen büyük isimlerin hakkını fazlasıyla verecek kadar etkileyici ve bir zamanların Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand'ın 'sosyalizm nedir?' sorusuna verdiği yanıt kadar yalın; adalet ve şehir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/11/anlatilmayan-hikayeler-art-50/", "text": "5 kadın sanatçının eserlerinin yer aldığı Anlatılmayan Hikayeler sergisi; dün akşam Etiler'de TEB Özel Bankacılık binasında sanatseverlerin ziyaretine açıldı. Anlatılmayan Hikayeler sözlü ve yazınsal olarak anlatılmayan ve ancak resmedilebilen hikayelere işaret ediyor. Aynı zamanda, bazı hikayelerin ifade edilmeye çalışılırken anlamlarını yitiren kırılganlıklarının altını çiziyor. Art50, ikinci sergisinde beş yükselen kadın sanatçının saklı hikayeleri resmettiği eserlerine yer veriyor. Güliz Baydemir seyahat ettiği farklı şehirlerden kolayca fark edilemeyen manzaraları paylaşıyor. Her şehrin kendine has renklerini ve dokusunu barındıran resimler, figür öğesi barındırmamalarına rağmen nice yaşanmışlıkların geçtiği mekanları görünür kılıyor. Eserlerinde doğaya kendi özgü bir üslupla yer veren Ayşegül Karakaş'ın pastoral manzaralarında zamanın içinde asılı kalmış figürler bulunuyor. Tarihi ve yeri tanımlanamayan bir doğanın içindeki figürler kimi zaman bir yolculukta, kimi zamansa bir kaçışın ortasındaymış izlenimi veriyor. Resmedilen karenin biricikliğine göre kendi hikayesini keşfeden izleyici bazen bir anda kendini bu figürlerle özdeşleşmiş bulabiliyor. Yaşamından imgelere, belirgin pastel paleti ile sık sık yer veren Begüm Mütevellioğlu çeşitli kadın figürlerini iç mekanlarda resmediyor. Kendi dünyalarında içinde bulunduğu ruh halleri ile gösterilen figürlerin hikayeleri yoruma açık. İzleyeni etkileyen en büyük faktör ise resmi domine eden büyüleyici renkler. Tuvallerin üzerine karışık teknikte eklemeler yapan Lale Delibaş, bembeyaz eserlerinde bizlere ancak yakından bakıldığında fark edilen bir dünyanın kapılarını aralıyor. Mitolojik ve felsefi öğeleri konu alan sanatçı kimi zaman gözlerimize değil, hislerimize algılayabileceğimiz hikayeler fısıldıyor. Son olarak Melike Kılıç, çizim eserlerinde yarattığı doğanın içinde yer verdiği öğelerle adeta bir masaldan kareler sunuyor. Görkemli ağaçların huzurunda kurulan dünyadaki nice hikayeler yaprakların arasından görülüyor. Günlük hayatın temposunda fark edilmeyen, gözden kaçan saklı öyküleri, gerçekliğin baskısında unutulan ve bastırılan masalları ve keşfedilmeyi bekleyen nice hikayeleri görünür kılmayı amaçlayan Anlatılmayan Hikayeler sergisi seyirciyi bir yolculuğa davet ediyor. 31 Ocak 2015'e kadar ziyaret edilebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/11/bir-delinin-hatira-defteri-genco-erkal/", "text": "Toplumsal düzene, aşağılanmaya, karşılıksız aşka dayanabilmek için delirmek ya da delirtilmek gerekiyor! Gogol'un, hayatın gerçeklerinden kaçan Poprişçin'in kendi dünyasında delirmeye giden hikayesini anlattığı Bir Delinin Hatıra Defteri, Genco Erkal'ın muhteşem performansıyla sezonun en iyi oyunlarından biri. İlk kez Erkal'ın, 1965 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelediği, daha sonra 1969 ve 1992 yıllarında değişik yorumlarla iki kez daha yönetip, oynadığı Nikolay Gogol imzalı oyun, Türkiye'de oynanan ilk tek kişilik oyun olarak da tarihe geçti. Erkal, kendisine birçok ödül getiren ve efsaneleşen Bir Delinin Hatıra Defterini, 5. kuşak için de sahneleyecek olmanın oldukça büyülü olduğunu her fırsatta vurguluyor. Bir Delinin Hatıra Defteri 12-13 Aralık'ta, Kenter Tiyatrosu'nda. Oyunların başlangıç saati ise 20:30. İyi Seyirler!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/11/kim-ahmet-ozparlak/", "text": "Ahmet Özparlak (1977-Şanlıurfa), 2010 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünden birincilikle mezun oldu. Sanatçı 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali Film Seti Heykellerini (2010)uygulaması yanı sıra yurt içinde I. Uluslararası Heykel Kolonisi Denizli (2010) ve Nesin Matematik Köyü -Şirince/İzmir (2012) taş heykel sempozyumlarına katıldı. 71. Devlet Resim ve Heykel Yarışması Sergisi dışında 2007 yılından bu yana ulusal birçok karma yarışmalı sergide yer aldı. Yaratıcı Çocuklar Derneği projeleri kapsamında, çocuklarla birlikte atölye çalışmalarına katılan sanatçı, 2012 yılında Rh+ Magazine tarafından Yılın Genç Heykeltıraşı 2011 seçildi. Sanatçının bugüne kadar çeşitli yarışmalarda almış olduğu toplam beş ödülü bulunmakta. 2014 yılında çeyiz kültürü üzerine kurulu olan 'Hatçe Harikalar Diyarında' adlı kişisel sergisini açan Ahmet Özparlak, şuanda İstanbul'daki atölyesinde çalışmalarına devam ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/11/piknik-istanbul/", "text": "Ka'nın kurucusu Zeynep Kayahan ve Mitte'nin kurucu ortağı Ayça Bayrak'ın hayata geçirdiği Piknik İstanbul, size özel hazırladığı sepetleriyle, şehrin koşuşturmasından uzak ; doğaya ve sevdiklerinize yakın anlar yaratabilmenizi kolaylaştırmayı hedefliyor. Sepetleri dolduran lezzetli menülerinin amacı, lokal ve mevsimlik gıdaya dikkat çekebilmek. Keyifli bir piknik için size düşen yalnızca, www. piknikistanbul. co adresi üzerinden geri dönüştürülebilir sepetlerden birini seçip size özel hazırlanan sepetinizi belirttiğiniz gün ve saate pick-up noktası Mitte'den teslim almak. Eğer pikniğinizi yaptıktan sonra depozitolu sepetleri pick-up noktasına geri getirirseniz para iadesi almanın yanı sıra bir de müdavim karta sahip oluyorsunuz. Malum havalar biraz soğudu. Ama onlar sıcak içeceklerle içinizi ısıtıp doğanın tadını her mevsim çıkarabileceğiniz küçük kaçamaklar yapabileceğinize inanıyorlar. Hatta pazar günleri taze ve lezzetli malzemelerle hazırlanmış kahvaltı paketleri ve özel gün organizasyonları için kolları sıvamışlar bile. Piknik İstanbul ekibi bu aralar çocuklu aileleri de düşündükleri şekersiz ve katkısız minik sepetlerin tarifleri üzerinde çalışıyormuş, bizden söylemesi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/11/sanal-manzaralar-ali-alisir/", "text": "Ali Alışır; modern insanın gerçek ve sanallık arasında sıkışmasını, giderek doğadan uzaklaşmasını ve bunun yerine kendine ait sanal dünyalar inşa etmesini ele aldığı ''Sanal Manzaralar'' ismini taşıyan kişisel sergisinde, ağaç imgesinden yola çıkarak ürettiği yapıtlarını Özlem İnay Erten'in küratörlüğünde izleyiciye sunuyor. Fotoğraf ve resim arasında özgün bir dil yaratan Alışır, ''Sanal Manzaralar'' isimli sergisinde, binlerce yıldır birçok kültür ve öğretide oldukça farklı anlamlara sahip olan, pek çok mitolojik efsaneye konu olan ''Ağaç'' imgesinden yola çıkıyor. Ezoterik kültür ve söylencelerde hayatın kadim bilgisini temsil eden, maddi ve manevi dünya arasında bir irtibat noktası olarak da sayılan Ağaç kavramına, ağacın günümüzde taşıdığı siyasi-sosyolojik bağlamlar ve imajlar üzerinden de yaklaşarak alternatif görme biçimleri öneren sanatçı, geçmişteki bilgelik ağacı ile günümüzdeki sosyal paylaşım ortamını bir araya getiriyor. Geçmişten günümüze doğaya ve onun en önemli parçası olan ağaca atfedilen anlam bugün teknolojiyle birlikte yeni bir boyut kazanıyor. Gerçek doğanın yerini almaya başlayan, artık hepimizin belleğine kazınmış, hayal ve tasarımdan ibaret bir manzara var. Bu manzara ne Pissarro'nun ne Cezanne'ın ne de diğer ressamların peyzajlarına benziyor. İçinde bulunduğumuz bu manzara sosyal medya ağlarıyla çevrelenmiş, bizi sürekli paylaşımda bulunmaya davet eden bir dünya. Bugün bizler teknolojiyle artık doğayı sadece değiştirmiyor ona yapay bileşenler de ekliyoruz. diyen Alışır, Sanal Manzaralar isimli sergisinde ağaçları ve doğayı internet ağları ile sarılmış bir şekilde kullanarak, insanın doğadan uzaklaşmasının ötesinde, sanal dünyalar kurgulamaya çalışmasına da vurgu yapıyor. Sanal Manzaralar isimli sergisinde bilginin kendi doğasından koparılmasını, yeniden üretilmesini ve paylaşıma sokulmasını konu alan Alışır, bunu yaparken geçmişten günümüze bilginin en eski ve kadim sembolu olan ağaç kavramından yaralanarak, internet ağları aracılığıyla artık her anlamıyla şeffaflaşan dünyamızın, paylaşıma sokulmuş olan her imaj ve metninin arkasında aslında görecek ve öğrenecek bir şey bulamadığımız yeni bir 'manzara' ortaya çıkardığını anlatmayı amaçlıyor. Ali Alışır'ın tek edisyon olarak sunulacak yapıtları 19 Aralık 17 Ocak tarihleri arasında Bozlu Art Project, Nişantaşı'nda görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/12/6-hangi-insan-haklari-film-festivali/", "text": "Documentarist tarafından İstanbul'da düzenlenen Hangi İnsan Hakları? Film Festivali, 13-17 Aralık 2014 tarihleri arasında altıncı kez gerçekleşiyor. Her sene belli temalara odaklanan festival programının bu seneki ana temaları, 'iş cinayetleri' ve 'göçmenlik' olarak belirlendi. Festival programında Gezi belgesellerine de özel bölüm ayrıldı. Madenciler başta olmak üzere işçileri konu alan pek çok filmin gösterileceği festivalde, sinema tarihinin önemli ustalarından Georg Wilhelm Pabst'ın 1931 tarihli yapıtı Maden Trajedisi ile Ertem Göreç'in Karanlıkta Uyananlar (1964) adlı filmlerine özel gösterim yapılacak. Program, ayrıca Türkiye'deki işçilerin yaşam ve çalışma koşulları üzerine yapılmış bir dizi belgesel ve kurmaca film içeriyor. Geçen sene de festivalde yer bulan Gezi direnişi seçkisi, bu yıl yeni filmlerle devam ediyor. Seçkide bir kaç yeni belgeselin yanı sıra, Reyan Tuvi'nin Antalya Altın Portakal Film Festivali programından çıkarılması büyük tepkilere yol açan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı filmi bir kez daha seyirciyle buluşacak. 6. Hangi İnsan Hakları? Film Festivali'nin SALT Beyoğlu, Aynalıgeçit Etkinlik Mekanı, Tütün Deposu ve SALT Galata'da gerçekleşecek film gösterimleri ve tüm etkinlikleri ücretsiz olarak izlenebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/12/hindistanda-tecavuz-cizgi-roman-oldu/", "text": "Hindistan Delhi'de bir otobüste toplu tecavüze uğrayan bir kadının yaşadıklarından ilham alan Hint asıllı Amerikalı film yapımcısı Ram Devineni, bu konuya dikkat çekmek için Priya isimli bir çizgi roman karakteri yarattı. Cinsel şiddet, kadın düşmanlığı ve ataerkil düzene karşı duran Devineni, çizgi romanında Hindistan'da tecavüz edenlerin değil tecavüze uğrayanların suçlanmasını eleştiriyor. Devineni konuyla ilgili toplu tecavüze uğramış bazı kadınlarla konuştuğunu, aileleri ve çevrelerinin kendilerini yargıya gitmekten, adalet aramaktan caydırmaya çalıştığını, üstüne üstlük saldırganlar ve aileleri tarafından tehdit edildiklerini anlattıklarını söylüyor. Polisin bile kendilerini ciddiye almadığını söyleyen kadınların durumuna dikkat çekmek isteyen yapımcı, biraz olsun onların sesini duyurabilmeyi başarmış gözüküyor. Priya'nın maceralarının anlatıldığı çizgi roman, bu sert gerçekleri olduğu gibi yansıtıyor. Priya, anne ve babasına tecavüze uğradığını anlattığında suçlanıyor ve evden kovuluyor. Priya, aslında sıradan bir Hintli kadını ve onun özlemlerini, arayışlarını temsil ediyor. Onun da rüyalarını gerçekleştirmek isteyen herhangi bir genç erkek ya da kadından farkı yok. Fakat tecavüze uğradığında doğal olarak rüyaları suya düşüyor. Kitapta Priya, Hinduizmin en güçlü kutsal çifti Şiva ve Parvati'nin de yardımıyla yaşadığı felaketi fırsata dönüştürmeyi başarıyor. Sonunda terkettiği kasabasına bir kaplanın sırtında geri dönerek, kendisine kötülük edenlerin birer birer hakkından geliyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/12/kim-ceren-ceylaner/", "text": "Ay sonuna kadar Müphem Sergi'de çalışmasını görebileceğiniz Ceren Ceylaner, tablolarında genellikle insana dair olanı, yalnızlığı, portreleri, farklı cinsiyetleri ve güdülen cinsiyet politikalarını, kadın bedenini, psikolojisini, ihtiyaçlarını, tahakkümünü ve istismarını konu ediyor. Ceylaner'in solo sergilerinde gerçekleştirdiği performanslar, özellikle çok ilgi görüyor. Bunu yaparken, en çok da kendi bedeninden, birikimlerinden ve toplumsal gözlemlerinden yola çıkıyor. Yapıtlarında değişik teknikleri ve farklı disiplinleri harmanlamaktan oldukça keyif alıyor gibi görünen sanatçı, işlerinde kadın bedenini kuşatan kültürel kodları ve bu kodların eleştirisini hissettiriyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/13/ghost-photography-by-angela-deane/", "text": "Angela Deane, sahibi belli olmayan fotoğrafları hayalet imgeleri yerleştirerek boyuyor ve onlara yeni bir anlam kazandırıyor. 2012 yılından beri devam ettiği projesi Ghost Photography'den bazı karelere mutlaka Tumblr veya Instagram'da rastlamışsınızdır. Fotoğraflardaki insan siluetlerinin birer hayalet olarak karşımıza çıktığı proje, son derece klişe fotoğraflardan meydana geldiği için sahip olduğunuz aile anılarıyla benzer olanların hayaleti olarak kendinizi hayal edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/14/kim-nurdan-likos/", "text": "1985 Sakarya doğumlu Nurdan Likos, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim öğretmenliği bölümünden mezun. Bir ressam olarak hayatına devam eden Likos, çalışmalarında kadınlara ait bir dünyanın mahremiyetini, acısını, kederini, yalnızlığını, psikolojisini, kısacası kadın hallerini resmediyor. Bir resme başlamadan önce psikolog gibi etrafındaki insanları dinliyor, onların acılarını anlıyor ve sonra kendi süzgecinden geçirip yeni bir kurguyla resmediyor. Resimlerinde uzun soluklu olumlu ya da olumsuz deneyimleri görebileceğiniz ressam, zaman zaman yaptığı yinelemelerle olaylara derinlik kazandırıyor. Yarattığı paralel gerçeklikte fantastik konumlandırmalara da başvuran Likos, resimlerinde kadın figürlerini öne çıkarıyor. Karakteristik bir tekniği olan ressam, resimlerinde sadece ve sadece 6 aynı rengi kullanmayı tercih ediyor. Bunlar pembe, mavi, sarı, yeşil, siyah ve beyaz. Kadını pembe, erkeği mavi tonlar kullanarak anlatan sanatçı, her tuvaliyle farklı bir hikaye kurguluyor. 2012 yılında Aklımdakiler, 2014 yılında Serbest Düşüş isimli solo sergilerini İstanbul Nişantaşı'ndaki Galeri İlayda'da açan sanatçı şu günlerde Kadıköy'deki atölyesinde resim çalışmalarına devam ediyor ve birçok özel eğitim kurumunda çocuk atölyesi çalışmalarını sürdürüyor. Önümüzdeki hafta Pazar günü düzenleyeceği atölyede Nasıl Bir İnsan Olacağım? sorusuna yanıt olarak Van Gogh'un Dr. Gachet'in Portresi isimli çalışmasına odaklanacak olan Likos, psikolog Ayşegül Cebonayan ile işbirliğinde bulunarak geçekleştirdiği atölyede çocukların aileleriyle de söyleşiler gerçekleştiriyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/14/salonda-yeni-yil-basliyor/", "text": "Sanatseverlerin ilgiyle takip ettiği Salon, 5. yılında farklı platformlardan kültürel etkinlikleri sahnesinde ağırlamaya ve sanatın her dalından en iyileri takipçileriyle buluşturmaya devam ediyor. 2015 yılında gözümüze çarpan isimler Sleep Party People, The Notwist, Flunk, The Raveonettes, Efterklang, Swans ve Mark Lanegan Band. Daha önce Salon'la dinleme fırsatı bulduğumuz ve tadına doyamadığımız isimler dışında Soap&Skin, Low, Douglas Dare & Greg Haines gibi İstanbul izleyicisiyle ilk defa tanışacak isimler de program dahilinde bulunuyor. Salon'un yeni sezon programının biletleri 13 Aralık Cumartesi günü satışa çıkacak. Biletler, Biletix satış kanalları ve hizmet bedeli olmadan ana gişe İKSV'den (pazar günleri hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında) temin edilebilir. Lale Kart sahipleri için indirimli ön satış dönemi ise 12 Aralık Cuma."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/14/union-22-topagaci/", "text": "Union 22, Ekim ayının sonunda kapılarını açtı. Nişantaşı taraflarına sergi açılışları dışında yolumuz düşmese de Union 22 için yollara düştük ve mekanı ziyaret ettik. Union 22 sadece bir restoran veya kafeden çok daha fazlası. Hem yemek yenebilen hem de çeşitli sanat eserlerine ev sahipliği yapan bir yer olma özelliği taşıyan Union 22'ın kurucuları Ekin Ergök ve Orhan Aşıcıoğlu, lise yıllarından beri arkadaş ve yılların dialoğunu iş hayatına taşımaya karar vermişler. Yıllardır böyle bir mekan açma hayali kuran ikili, mekana bu nedenle birlik ve beraberliğin sembolü olarak Union ismini uygun görmüşler. Uninon'ın yanında gelen 22 ise hem ikilinin uğurlu sayısıymış hem de numeroloji de en güçlü rakam olma özelliğini taşıyormuş. Gelelim Union 22'nin yeme içme kısmına... Kahvelerini Kaan Bergsen'in Petra'sından alıyor Union 22, gitmişken mutlaka için. Mutlaka listenize bir de patlıcanlı kokteylini ekleyin, son derece özgün ve lezzetli. Menüde damak tadınıza göre bir şey bulacağınızın garantisini veriyoruz. Özellikle hamburgeri çok başarılıydı. Galeri kısmını sakın es geçmeyin. Custom Rebels ceketler gibi limited parçalara da rastlamanız olası."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/14/winter-wonderland-c-a-m-gallery/", "text": "Küresel ısınmanın, doğa tahribatının, kentsel değişim/dönüşüm ve yozlaşmanın her geçen gün daha çok hissedildiği günümüzde, dünyanın idealimizdeki haline ihtiyaç duyulan gerçekliği kurgulayan 7 sanatçı, çalışmalarında kişisel ütopyalar kavramı üzerine odaklanmış. Doğaya dair neredeyse hiçbir şeyin korunamadığı günümüz ortamında izleyiciyi hayali bir yolculuğa çıkaracak harikalar dünyası sosyo-ekonomik durumu ne olursa olsun tüm insanların yeni umutlar ve beklentiler içinde olduğu yeni yıl dönemine ithafen yapılmış. Harikalar Diyarı'ndaki Alice gibi artık neredeyse yabancısı olduğumuz ortamlarda; mücadeleden vazgeçmeden kendimize göre bir harikalar dünyası yaratırız. Sanatçılar: Murat Durusoy, Murat Germen, Cem Turgay, Dieter Mammel, Nihal Martlı, Ayşen Urfalıoğlu, Sinan Tuncay."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/15/iskandinav-diyarlar-isvec-stockholm/", "text": "Avrupa'nın ortalama yaşam süresi en uzun olan ülkesi İsveç'e hoşgeldiniz. İsveç; Finlandiya, Danimarka ve Norveç ile birlikte tarihsel anlamda ve günümüzde bu ülkelerin kapladığı alanı genel olarak ifade eden İskandinavya bölgesinin hemen hemen ortasında, kuzeyden güneye uzanan bir ülke. Bu yazı serisinde İskandinav ülke ve şehirlere ışınlanacağız. Sizi baştan uyaralım burası pahalı bir ülke. Özellikle kısıtlı bir bütçeye sahipseniz çok daha pahalı bir ülke. Eğer hostelde kalmak sizin için sorun değilse çok fazla alternatif var. Pahalı şehir hayatında ulaşımınızı kolaylaştırmak adına İnterrail bileti alabilir ve çok uygun fiyata trenle seyahat edebilirsiniz. Özellikle Stockholm gibi büyük şehirlerde restoran ve konaklama fiyatlarının ortalamaya göre yüksek olduğunu hatıratmak isteriz. Bunun için her şey dahil günde 150-200 euro arası bir rakamla tatilinizi sürdürebilirsiniz. Fakat ne olursa olsun İsveç'e gittiğinize fazlasıyla değecek. İsveç'in başkenti Stockholm, birbirine köprülerle bağlanan 52 tane adacıktan oluşuyor. Dünyanın en güzel şehirleri arasında yer alan bu şehir, kuzeyin Paris'i Türkiye'nin İstanbul'u olarak nitelendiriliyor. İstanbul'dan 3.5 saatte uçabileceğiniz Stockholm'de havaalanı şehir merkezine biraz uzak kalıyor. Şehir merkezine ulaşmak için Stockholm Card alabilir ve Arlanda Express adlı hızlı treni kullanabilirsiniz. İnsanlar araba yerine bisikleti tercih ettiği için Stockholm'de trafik oldukça rahat. En iyi dolaşma yöntemi ya yürümek ya da bisiklet kiralamak. Stockholm, adaların üzerine kurulmuş bir Ortaçağ şehri. Şehrin özellikle kültür, sanat ve tarihi için en önemli bölgeler Gamla Stan, Skepssholmen ve Djurgarden. Turistik bir şehir gezisi için Östermalm, Norrmalm ve Vasastan bulunmanız gereken noktalar. Alışveriş ve restoran seçenekleriyle Södermalm aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir yer."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/15/sendromsuzlar-ali-alisir/", "text": "Bu haftanın Sendromsuzlar konuğu hem resimlerini ve sergilerini, hem fotoğraflarını hem de yazılarını severek takip ettiğimiz bir sanatçı ve aynı zamanda bir akademisyen. Ali Alışır'ı ve çalışmalarını daha yakından tanımak için 19 Aralık'ta Bozlu Art Porject'te açılacak olan Sanal Manzaralar isimli sergisini mutlaka ziyaret edin. 2004 yılında Türkiye'deki sanat ortamının genç sanatçılar için zayıf ve yetersiz olduğunu, genç sanatçıların yeteri kadar desteklenmediğini, sanat adına çok fazla yayının olmadığını, sergi açacak ortamların onlara çok fazla destek vermediğini düşündüğüm bir anda İtalya'ya gitme kararı almıştım. Orada fotoğraf üzerine eğitim aldım. O dönem yaşadığım ülkenin kültürü, resimden gelen yeteneğimle fotoğrafı bir araya getirmeme olanak sağladı. O günden bu yana da çağdaş fotoğraf sanatı ile ilgili işler üretip sergiler açıyorum. Müziğe, sinemaya ve kitaplara ilgi duyan, özellikle Jazz ağırlıklı olmak üzere ciddi cd ve plak koleksiyonu bulunan, bunların yanında 1800'lü yılların orjinal kabinet fotoğraflarını toplamış ve bunları da bir koleksiyon haline getirmiş bir sanatçı diyebiliriz. Çünkü çağımızın malzemesi dijital. Eminim bugün Picasso yaşasaydı o da bilgisayar kullanırdı. Ben bugün boya ya da kil kullanmak yerine ışığı tercih etmiş bir sanatçıyım. Fiziki dünyada kapanmak zorunda olan gözlerimiz sanal dünyada adeta uyanık kalmamızı ön görüyor. Ekran hiçbir zaman kapanmıyor. Sürekli görüntüler ve imajlar üretmeye devam ediyor. Dünyaya açılan bu pencere dinlemenin, hissetmenin ve tepki vermenin fiziki bağlantısını koparıyor. En şiddetli görüntüleri üretirken bile fiziki etkilerini yok sayarak bunu yapıyor. Ekran adeta gerçeğin kendisi yerine geçiyor. Günümüzdeki iletişim araçlarının etkisiyle hayatımızda yaşanan bu etkileri 2009 yılından itibaren sergilerimin konusu yapmış durumdayım. Eskiden bilgi, öğrenme, araştırma, deney veya gözlem sonucunda elde edilen gerçeklerin bir bütünüydü. Bu bilgiler kaydedilebilir, görülebilir, tekrar elde edilebilir nitelikteydiler. Bu modern dünyanın gerçeğiydi. Bugün ise böyle bir şey mümkün gözükmüyor. Günümüz doğru bilginin araştırılmasını değil, bizzat doğruluk kavramının yerinden edilmesi ve işleyiş mekanizmalarının deşifre edilmesini ön görüyor. Böylece yeni doğruların oluşturulmasından daha çok, doğruların çoğaltılması hedefleniyor. Ben bilginin kendi doğasından koparılmasını, yeniden üretilmesini, paylaşıma sokulmasını ve bu olumsuz değişimin etkisinde kalan insanın yalnızlığını çaresizliğini ortaya koymaya çalışıyorum yapıtlarımda. Az önce bahsettiğim gibi Sanal Manzaralar isimli sergim bilginin kendi doğasından koparılmasını, yeniden üretilmesini ve paylaşıma sokulmasını konu alıyor. Bunu yaparken de geçmişten günümüze, bilginin en eski ve kadim sembolu olan ağaç kavramından yararlanıyor. Çünkü Eski mitlere baktığımızda bilgi ve ilahi aleme ithaf edilen ağaç, tarih boyunca birçok öğretide evrenin modeli olduğuna inanılmıştır. Örneğin ilk insanın işlediği günahla dinin konu aldığı ağaç, ezoterik bilgilere göre alemler arası irtibatı simgelemiştir. Kabalistlere göre ise hayat ağacı evrenin oluşmasının bir modelidir. Şamanlar da bu bağlamda ağacı gökyüzüne ulaşmak için bir merdiven olarak kullanıyorlardı. Hayat ağacı, aynı zamanda bilgelik ağacıdır. Kısacası geçmişten günümüze, doğaya ve onun en önemli parçası olan ağaca atfedilen anlam teknolojiyle beraber bugün ise yeni bir boyut kazanıyor. Bugün içinde bulunduğumuz bu manzara, sosyal medya ağlarıyla çevrelenmiş, sürekli paylaşımda bulunmaya bizi davet eden bir dünya. Sanal Manzaralar bu iki bilgi dünyasının günümüzdeki internet bir araya getiriyor. Ve belki de artık her anlamıyla şeffaflaşan dünyamızın, paylaşıma sokulmuş olan her görsel ve metinin arkasında aslında görecek ve öğrenecek bir şey bulamadığımız bir manzara olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalışıyor. Hayır tam tersine gerçekliğe daha saplantılı bir şekilde hızlı bir şekilde yaklaşıyoruz. Gerçeğinden daha gerçek olan görüntüler hayatlarımıza egemen oluyor. Örneğin; daha şimdiden fotoğrafların ve görüntülerin paylaşımlarının dünyasında yaşamaktayız. Sadece fotoğraflarını gördüğümüz ama hiç gitmediğimiz mekanlar, sadece yazışıp konuştuğumuz ve hiç görüşmediğimiz insanlar... Sanal olanın içine gömüldükçe, hep olduğundan fazlasıyla yaşanıldığı düşünülen anlar, ilkesi ve herhangi bir amacı kalmayan gerçekliği bizlere suni bir şekilde sunmaya devam ediyor. Ama daha ilginç olanı bugün bizler gerçeklikliği değil, gerçekliğin yokluğunu gizlemeye çalışıyoruz. Enformasyon toplumunun içinde yaşayan her birey, bilgili olmak, gelişmeleri takip etmek zorundadır. Daha doğrusu öyle yapıyor görünmelidir. Her şeyin eş zamanlı bir şekilde olup bittiği ekran üzerinde, birkaç tıklamayla gerçekleştirilen dünyada aslında ortada bilgi geliştiren bir olay ve bilgilenen birey yoktur. Bunun en önemli nedeni an kavramının gerçek zamanından kopartılmış olmasından kaynaklanmasıdır. Olay artık haber sunumu ve bilgi paylaşımı değil, bilgi ve olay yaratma biçimine dönüşmüş durumdadır. Bu yüzden insana mantıklı görünen her şey sanal düzeyde mümkün olmaktadır. Gerçek dünyaya özgü gerçekleşebilecek, özgün ve sıra dışı bir rastlantısallık ise orada yoktur. O yüzden günümüzde bu paylaşılan bilgilerden yola çıkıp herhangi bir gerçekliğe ulaşmak imkansız hale gelmiştir. Hiçbir zaman gelecek sergiler için plan yapmadım. Bunu sanırım zaman gösterecek. Bugün ister Türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde genç sanatçı olmak demek büyük zorluklarla geçecek bir hayatı kabul etmek anlamına geliyor. Sanatçı olmak demek, usta bir sihirbaz gibi bu zorlukların arasından sıyrılmak demektir. Eğer bir amacınız ve söylemeye inandığınız bir düşünceniz varsa bunu yorulmadan ve yılmadan sabırla söylemek için sanat size verilmiş en mükemmel hediyedir. Bütün bu zorluklara rağmen sanatçılar her zaman diğer insanlara oranla hayatın en güzel anlarını, aşklarını, flörtlerini yaşıyor olacaklardır. Bu yüzden genç sanatçı adaylarına tek önerim seçimlerini zorluklar karşısında cesaretle ve doğru yapmaları yönünde olacaktır."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/16/f-s-t-r-gorkem-ergun/", "text": "Görkem Ergün, üretimini fotoğraf alanında gerçekleştiren bir sanatçı olmasına karşın, geçtiğimiz sene boyunca fotoğraf malzemesini, epoksiden kıla birçok farklı malzemeye sokup çıkarttığı bir deneme süreci içerisindeydi. Görkem, herhangi bir bağlama oturtma gereği duymaksızın, malzemenin ve fotoğrafın onunla konuşan anlamlarının çarpışmasından oluşan bu çalışmalarını yanına alarak önümüzdeki günlerde Torun'a geliyor. 19 Aralık'ta açılacak sergiye bu işlerine ek belki mekanın sunacağı belki de bakkaldan bulacağı yeni bir malzeme de işin içine karışabilir. Görkem'in işleri ve Torun'da geçireceği sürede ortaya çıkacaklar Ocak'ın 12sine kadar mekanda olacaklar. Fotoğrafın talep ettiği özeni ona göstermeye başladım sanırım. Fotoğrafı fotoğraf kılan özelliğinden faydalanmak istiyorum, onu çığrından çıkartmak, gürültü yapmasını sağlamak. Malzeme olarak fotoğrafın kendisi ve diğerleri. Çatışmaların ve karşıtlıkların içinde, bolca malzemenin işe karıştığı, küçük-büyük müdahalelerle gelişen, bazen bir ritüel halini alan, dokunulan, tek'e indirgenen ve bir yandan hızla fosilleşen, boyutlanan, sertleşen, ve tüm bu süreçlerin açabileceği o uzayda doğaçlamalar yapılan, derken yapılaşan ve gelişerek ve-ya gerileyerek katmanlaşan bir süreç."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/16/fransiz-cizer-julien-berjeaut-fransiz-kultur-merkezinde/", "text": "İstanbul Fransız Kültür Merkezi bugün saat 19:00'da Silex and The City çizgi film dizisinin yaratıcısı ünlü Fransız çizer Jul'ü ağırlıyor. Sanatçı ile gerçekleşecek söyleşinin ardından 2013'de Fransa'da en çok izleyici toplayan animasyon dizisinden 30 dakikalık bir bölüm Türkçe altyazılı olarak gösterilecek. Charlie Hebdo gibi Fransa'nın önde gelen yayınlarında basın çizerliği yapan Jul'ün yayınlanmış birçok çizgi roman albümü bulunuyor. Sanatçının 2009 yılında Dargaud Yayınları'ndan çıkan Silex and The City çizgi romanı 250.000 adedin üzerinde basıldı. Bu başarının ardından çizgi film olarak uyarlanan Silex and The City 2012 yılında Arte kanalında yayınlanmaya başladı. Bu yıl üçüncü sezonu süren dizi 1.3 milyon izleyici ile 2013 yılında Fransa'nın en çok seyredilen animasyon dizisi oldu. Jul'ün Fransa'da 150.000'den fazla satan ve 8 ayrı dile çevirilen kitabı Filozoflar Dünyası Aylak Yayınları tarafından Mart 2015'te Türkçe çevirisiyle yayımlanacak."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/16/mert-tugen-roportaj/", "text": "Mert Tugen genç, başarılı ve önü açık bir illüstratör. Öyle ki çizimleri için bir çocuk kitabı satın almak isteyebilirsiniz. Mert'le çocuk kitapları için yaptığı çizimler ve sokak sanatına duyduğu ilgi hakkında konuştuk. 22 yaşındayım ve Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Çizgi Film/Animasyon bölümündeki eğitimimin 5. yılındayım. Mezun olmaya çalışıyordum ama artık bunun için çalışmaktan ziyade işlerime ağırlık vermek bana daha mantıklı gelmeye başladı. Ağırlı olarak çocuk kitapları resimlemekte, bunun yanında Bant Mag., Sabitfikir gibi çeşitli dergilere ve ajanslara illüstrasyon işleri yapmaktayım. Lise dönemine kadar yanlızca defter, kitap kenarlarına bir şeyler çizen birisiydim. Benim için dönüm noktası o zamanlar ailemle birlikte yaşadığım Gaziantep'te, Güzel Sanatlar Lisesi'nin açıldığını öğrenmemle başladı. Lisede zaman geçtikçe yapmak istediğim şeylere dair fikirlerim netleşmeye, yaptığım şeyi daha çok sevmeye başladım. Üniversitede ise sürekli üretme hali hem kişiliğime hem de işlerime yansıdı. Zamanla işlerimi paylaşmaya dair özgüven de edindim ve öğrenmeye, üretmeye, farklı şeyler denemeye yönelik isteğimi kaybetmeden çalışmaya devam ediyorum. Ben kendimce illüstrasyonlar yapıp paylaşmaya başladığım sıralar, bundan yaklaşık 2-3 yıl önce, bana hep bir nevi yol gösterici olan Ethem Onur Bilgiç ve çok sevdiğim Deniz Tarsus benden Deniz'in yazmış olduğu 'Babam Bir Astronot' isimli kitabı resimlememi istediler. Zaten çocuk kitabı resimlemek hep aklımın ucunda bir yerlerde olan bir şeydi ama bu kadar çabuk geleceğini tahmin etmemiştim. Hemen işe koyuldum. Kitap basılalı çok olmadı ama bu süre zarfında birçok kişiyle tanışma ve işlerimi gösterme fırsatı yakaladım. Zamanla farklı yayınevleri benimle iletişime geçti ve düzenli kitap resimleme fırsatı yakalamış oldum. Küçükken çok aklımda kalıcı bi durum olmadı çocuk kitaplarıyla alakalı ama evdeki ansiklopedileri karıştırırken çizgi filmlerin nasıl yapıldığına dair gördüğüm resimleri çok iyi anımsıyorum. Yazı yazmakla alakalı kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Şuan öyle bir şeye cesaret edebilir miyim bilemiyorum ama yazıp çizmek konusunda çok heyecanlı ve istekliyim. Şimdilik sadece ileride bu konuda yapacaklarıma dair fikirleri not etmekle yetiniyorum. İllüstrasyon dışında tabii ki okuduğum bölüm nedeniyle, beni çok zorlasa da animasyon konusunda kafamda hep fikirler oluyor. Yakın zamanda bunları üretme kısmına geçmeyi planlıyorum. Zira mezun olmam da bu filmlere bakıyor biraz. Bir de benim street art'a karşı beslediğim büyük ilgi var. Lisede graffitiyle ilgilendim uzun süre. Dolayısıyla o malzemeye ve kültüre de aşina sayılırım. Bu ilgiyi de üretime geçirmek için uzun süredir düşünüyordum ki yakın zamanda çok güzel işler ürettiğini düşündüğüm Elif Demir'le birbirimizi gaza getirip, birlikte boyama fırsatı yakaladık. İlk önce Kadıköy/Moda'da, ardından Antalya/Kaş'ta. Fırsat buldukça boyamaya da devam edeceğim gibi gözüküyor. Şu sıralar çocuk kitapları resimlemekle birlikte bir yandan animasyon filmim için düşünüyor, diğer yandan ufak illüstrasyonlar yapıp biriktiriyor, bir taraftan da bir sonraki duvar için planlar yapıyorum. İzleme kısmını çok sevmekle birlikte, animasyon üretme kısmında canımdan bezdiğim olmuyor değil. İzlediğim animasyonları düşününce de aklıma ilk gelenler hep Fransız filmleri oluyor. İlki çok ilginçtir, çocukken babamın bakkaldan alıp bize getirdiği 'Les Triplettes de Belleville', ikincisi ise film festivalinde denk geldiğim ve hayran kaldığım 'Une Vie de Chat'. Bizden Sedat Girgin benim bir numaram. Onun dışında aslında çok isim var her gün bir sürü çizerle karşılaşıyorum ama illa isim vermem gerekiyorsa Oliver Jeffers, Lizzy Stewart, street art konusunda da Os Gemeos aklıma ilk gelenler. Madem böyle bir soru var o zaman cevabı önceki sorularda ismi geçen kişiler olarak vereyim."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/16/simply-absurd-monica-cook/", "text": "Georgialı sanatçı Monica Cook'un rahatsız edici çıplak kadın vücutları, hiç ummadığınız formlarda karşınıza çıkabilir. Hem erotizm hem de kara mizah içeren işlerine uzun uzun bakmak gereken sanatçı, çalışmalarına ve hayatına New York'ta devam ediyor. Animasyon dalında da garipliğe farklı bir boyut ve bakış açısıyla yaklaşan Cook, son zamanlarda en sevdiğimiz sanatçılardan biri oldu."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/17/kim-emre-karacan/", "text": "Amasya'da 1991 yılında dünyaya geldim. Ardından babamın memuriyeti nedeniyle ufak tayin gezintilerine çıktık. Birkaç il / ilçe gezindikten sonra Samsun'a sabitlendik. Hayal meyal hatırlasam da oradan buradan biriktirdiklerimi karalar dururdum. İlkokula Samsun 'da devam ettim ve müzik öğretmenimin yönlendirmesiyle Samsun Güzel Sanatlar Lisesi'ni kazandım. Lisenin bana çizimi unutturmayışı güzeldi. Hep işin içerisindeydim çünkü. Özgürce çizdiklerim ve zorunlu çizdiklerimin arasında gidip geldim belli bir dönem. Ardından lisenin bitişiyle Anadolu Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Grafik Bölümü'nde eğitimime başladım. Lise dönemimde de hep ilgimi çeken çizim dalı illüstrasyon ve çizgi romandı ve bunlara daha çok yönelme fırsatı yakaladım. Birçok çizerle beraber iş yapma şansım oldu. Yurtdışından ve yurtiçinden gelen işlerle daha çok sevdiğim işleri yapmaya başladım. Ailemin eşsiz katkılarıyla da daha güçlü hissettim her zaman. Şu anda ise eğitimim devam ederken 2 senedir senaryosu üzerine çalıştığım Göçebe için bir tanıtım animasyonu üzerinde çalışıyorum. Animasyonun yayınlanmasının ardından çizgi romanı çizmeye başlayacağım."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/17/tumblr-alert-ceren-sekerci/", "text": "Ceren Şekerci, 87 doğumlu. cerensek. tumblr. com isimli bloğu 4 senedir aktif ve düzenli olarak güncelleniyor. Ceren'in 8 bin civarı görsel yüklediği Tumblr hesabı, Instagram hesabımızda görmeyi sevdiğimiz ilhamlık bir galeriye sahip."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/18/kim-beril-gulcan/", "text": "1981 İstanbul doğumlu Beril Gülcan, fotoğraf eğitimini International Center of Photography'de tamamladı ve son altı yıldır da çalışmalarına Brooklyn'de devam ediyor. İstanbul 101 Visuals'da dört sene boyunca fotoğraf prodüksiyonu ve fotoğrafçı temsilciliği yapan Beril, deneyimlerinin ardından Brooklyn'de Mica Studios'u kurdu. Mica Studios her türlü fotoğraf ve video çekimleri için kiralanan bir stüdyo olmasının yanı sıra birçok başarılı sanatçıyı temsil etmesiyle de tanınıyor. Kendi fotoğraf ve kolaj projeleri üzerine yoğunlaşan Beril, ICP, 3rd Ward, Mica Studios ve The Hollows Gallery'de group showlara katıldı ve son zamanlardaki portre işleri, The New Collectors Book ve Photographer's Forum'dan takip edilebilir. Beril, farklı kültürlerden gelen yüzlerden besleniyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/19/laleper-aytek-non-paris/", "text": "Laleper Aytek'in geçtiğimiz gün Fransız kültür Merkezi'nde açılan sergisi Non Paris 31 Ocak 2015'e kadar açık kalacak. Sergide fotoğrafçının Paris'te iki yıl boyunca sürdürdüğü fotoğraf çekimlerinden 63 siyah-beyaz fotoğraf yer alıyor. Sergiyle birlikte fotoğrafçının non paris adlı bir fotoğraf albüm kitabı da Aralık başında yayımlanmış olacak. Fotoğrafçı non parisle birlikte; hiç tanımadığı, dilini bilmediği bir coğrafyada; bazen kırılgan, kimi eğreti olsa da, uzun zamandır belki de ilk defa cesaretli bir iç bakışın, kendine ait duymayı beklediği bir sesin ya da itirazlarının kapısını aralamaya çalıştı. Görüntüler kendi tekinsizliklerinde, zoraki buluşmalara teslim edilmediklerinde; bir fotoğrafçı için unuttuğu bir ses, hiç görmediği bir yüz ya da beklenmedik bir karşılaşma olabilir, ilk defa yürüdüğü bir sokaktaki bir görüntünün kenarındaki ufacık bir ayrıntıdan hiç tanımadığı bir duyguya dair de olabilir, kaçılmış, göz ardı edilmiş, hatta yok sayılmış ve belki yıllardır yüzleşilmemiş. Fransız Kültür Merkezi'yle birlikte Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi tarafından da desteklenen projesinde Laleper Aytek yeni bir ziyaretçi olarak Paris'te çektiği non görüntülerinde Hoffmannstall'ın söylediği gibi, hiç yazılmamış olanı okumayı, farklı bir kayıt yapmış olmayı az da olsa becerebilmiş olmayı diliyor. Laleper Aytek Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ekonomi Bölümü'nü bitirdikten sonra, Sosyal Ekonomi alanında yüksek lisans çalışmalarına devam etmek üzere gittiği Oslo Üniversitesi'nde daha çok fotoğrafa yöneldi. Fotoğrafla üniversite yıllarında başlayan ve giderek derinleşen ilgisi nedeniyle 90'lı yılların başında Türkiye'ye döndü ve kendi stüdyosunu açarak reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladı. 1998'de Türkiye'nin ilk kapsamlı dijital fotoğraf stüdyosunun kuruluşunda fotoğraf ve reklam yönetmeni olarak görev aldı. 2009'da bu yana Koç Üniversitesi, Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü'nde fotoğraf üzerine dersler vermektedir. 2000 yılından bu yana fotoğraf yazılarında, öznellik kapsamında görme biçimleri ve fotoğraf tarihi üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu temel yaklaşımını Fotoğraf Tarihi Kanonunu Yeniden Düşünmek: Öznellik Üzerine Bir İnceleme başlıklı yüksek lisans tezinde ayrıntılandırarak geliştirmiştir. Yayınlanmış çalışmaları arasında fotografik düşünce üzerine yazılarını biraraya getirdiği Kendine Ait Bir Fotoğraf (2005) ile Palimpsest Istanbul (2010) ve Issız (2013) fotoğraf albümleri sayılabilir. Aytek 1991'den bu yana 13 kişisel sergi açtı ve 22 grup sergisine katıldı."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/19/renee-levi-sibel/", "text": "art ON İstanbul, 1960 yılında İstanbul'da doğan Renee Levi'nin ülkemizdeki ilk kişisel sergisini sunuyor. Ailesiyle birlikte 1964 yılında İsviçre'ye yerleşen sanatçı, güçlü renkler kullanarak gerçekleştirdiği çalışmalarıyla uluslararası bir konuma sahip. Basel'de yaşayan Levi'nin sergisi, her türlü anlatımcılıktan kurtularak kavramsallaşmış renk öğesini gündeme getiriyor. Renee Levi'nin Sibel ismini taşıyan sunumunda, sanatçının bu sergi için özel olarak ürettiği ve daha önce sergilenmemiş olan tuval çalışmalarının yanı sıra, desen ve farklı tekniklerde gerçekleştirilmiş olan kağıt işleri yer alacak. İzleyicileri alışık olmadıkları renk ve form bütünlükleriyle karşı karşıya getirecek olan sergi, farklı yoğunluktaki canlı tonların yarattığı etkiyle kişisel algının önünü açmayı hedefliyor. Kullandığı renkleri özel karışımlarla kendisi üreten Levi, izleyicileri aynı zamanda oldukça farklı bir hareket, ritim kavramıyla da baş başa bırakarak, adeta galeri mekanının tamamını hareketlendiriyor. Bu sayede izleyiciler hem farklı bir kavramsal müzikaliteyi hem de insan ruhunda en uç noktalara ilerleyen etkileyici renk öbeklerini duyumsayabiliyorlar. 6 Ocak'ta başlayacak olan sergi, 21 Şubat 2015'e kadar art ON İstanbul'da görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/20/nicki-minaj-for-roberto-cavalli/", "text": "I chose Nicki Minaj because she embodies the exuberant and modern femininity of the Cavalli woman. In recent years we have become accustomed to women castigated in clothes that hide their body shapes."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/20/rifle-paper-co-wish-list/", "text": "Kreatif ve birbirinden farklı, özel desenleriyle kalbimizi çalan haute couture kırtasiye markası Rifle Paper Co. ile bir whishlist hazırlamaya karar verdik. Özellikle ne hediye alacağını bilemeyenler için Rifle Paper. Co'nun websitesi'ni tavsiye ediyoruz. Ajanda alternatifi, seyahat defteri, mesaj kartı, monogram zarfları, takvimleri ve daha birçok seçenekle Florida kökenli kırtasiye markası Rifle Paper Co., çalışmayı eğlenceli hale getirmek isteyenlerin ve sıkıcı iş ajandalarından kurtulmak isteyenlerin tercihi olabilir. Rifle Paper Co. ürünlerini Harvey Nichols, Brandroom, Midnight Express ve Magnolia Culture'da bulabilirsiniz. Farklı bir şeyler vadetmenin üzerine yoğunlaşan ve doğadaki tüm renkleri kullanarak, rengarenk tasarım harikası kartlar üreten Rifle Paper Co., ürünlerini daima doğal ve organik materyaller ile üretiyor. Markanın yaratıcısı Anna Bond, farklılıklarını ve benzersiz olmalarını buna borçlu olduklarının da altını özellikle çiziyor. Nakliye ve paketleme işlemleri gerçekleştirilmeden önce stüdyoda tek tek kontrolden geçirilen ürünler, aynı zamanda FSC sertifikalı, geri dönüşüm içeren kağıt stokları ile çevreye karşı da duyarlı. Rifle Paper Co. yakın zamanda Fransız yazar, illüstratör ve son dönemin konuşulan moda bloggerı Garance Dore ile ilk iş birliğini gerçekleştirdi ve Garance'in kreatif direktörlüğünde ilk kırtasiye koleksiyonu oluşturuldu. Sonrasında Hygge & West, Chronicle Books, Tattly ve Villanova Fabric ile de iş ortaklıkları gerçekleştirdi. Markanın müşterileri arasında dünyanın önde gelen kuruluşlarından InStyle, The Wall Street Journal, Real Simple, Penguin Books, Chronicle Books, BHLDN, Anthropologie, Martha Stewart Living ve AMC Mad Men bulunuyor. Rifle Paper Co.'nun temelleri yaratıcıları Anna ve Nathan Bond çiftinin hayallerinden yola çıkarak oluşuyor. Anna Bond, markanın Kreatif Direktörü aynı zamanda da sahibi, illüstrasyonları ve dizaynlarıyla markanın eşsiz estetiğini kalıba döken kişi. Markanın aynı zamanda Pazarlama, İş Stratejisi ve Ürün Geliştirme görevlerinden de sorumlu, New Jersey'de doğan ve Grafik Dizayn mezunu olan Anna, bir dergide Sanat Direktörü olarak çalışmak için Florida'ya yerleşiyor. Birkaç senelik freelance illüstrasyon çalışmaları ve dergi tecrübesinden sonra, kırtasiyeye olan ilgilisi artıyor ve çizgisini bu yönde şekillendirmeye karar veriyor. Rifle Paper Co.'nun bir diğer sahibi ve İş Geliştirme Direktörü, Nathan Bond ise Orlando doğumlu, müzisyen olmak için üniversiteyi yarıda bırakıyor ve hayallerinin peşinden koşarak yaklaşık 5 sene boyunca müzik grubuyla turne yapıyor. Nathan şimdi iş ilişkilerini güçlendirme/geliştirme, kaliteli üretimler gerçekleştirme/yönetme, finans ve operasyonları denetleme gibi şirketin önemli faaliyetlerden sorumlu."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/22/bir-burokratin-24-saati/", "text": "Galeri Selvin'in 30. kuruluş yıl dönümü sanat etkinliklerinden ikincisi, Tütün Depo'sunda gerçekleşen Cemal Erez'in Bir Bürokratın 24 Saati isimli resim sergisi ile devam ediyor. Cemal Erez'in Bir Bürokratın 24 saati adlı resim sergisinde, iktidarların, kendi güçlerini korumak üzere yarattıkları, çelişkiler ve saçmalıklarla kitlelerin öneri ve girişimlerini engellemek üzere yapılandırılmış atanmışlar güruhunun soytarılıkları, bir sanatçının gözüyle ironik bir tavır içinde yorumlanıyor. Sanatçı, bu sergiyi 2002 -2010 yılları arasında, Paris-İstanbul gelgitleri süresince eskizler halinde tasarlamış ve 2011-2013 yılları arasında İstanbul'daki atölyesinde gerçekleştirmiştir. Üniversitesi) Grafik Sanatlar Bölümü'nden mezun oldu. 1980-1983 yılları arasında Paris'te Des Arts Decoratifs okulu Animasyon bölümünde eğitimini sürdürdü. 1980-1990 yılları arasında, Fransız Kültür bakanlığı Sinema Merkezi sübvansiyonları ile yönetmen olarak filmler gerçekleştirdi, Paris'deki büyük animasyon stüdyolarında çalıştı. 1990-1997 yılları arasında TC. Kültür Bakanlığı'ndan aldığı subvansiyonlarla filmler gerçekleştirdi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1989-2000 yıllarında resim çalışmalarıyla ortak sergilere katıldı. 2000-2010 yılları aralığında Fransız Kültür Bakanlığı ve Fransız televizyonu 2. kanal tarafından aldığı sübvansiyonlarla animasyon filmleri gerçekleştirdi. 2004 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi VCD bölümünde Animasyon ve desen dersleri vermekte ve resim çalışmalarını sürdürmektedir. Cemal Erez'in Bir Bürokratın 24 Saati isimli resim sergisini 4 Aralık 2014 5 Ocak 2015 tarihleri arasında Tütün Depo'sunda görebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/22/jacquemus-la-femme-enfant/", "text": "Simon Porte Jacquemus, La Femme Enfant isimli rengarenk koleksiyonuyla huzurlarınızda... Fransız tasarımcı La Femme Enfant'ın kısa filmi için yönetmen ve fotoğrafçı Bertrand Le Pluard ile işbirliği yapmış. 4 dakikalık videoda oynayan İngiliz model Georgia Graham, birçok kişi tarafından Jeanne Moreau'nun gençliğine benzetilmesiyle tanınıyor. Renkli desenlerden ve grafik kesimlerden oluşan koleksiyon, çocuk kadınlara ithaf edilmiş. Simon Porte'nin Dazed Digital ile yaptığı röportaj için tıklayın ve videoyu mutlaka izleyin."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/22/sendromsuzlar-sedat-girgin/", "text": "Kitaplara, çizimleriyle kattığı ruhun ve rengin birçok hayranı gibi biz de Sedat Girgin'in çizimlerine hayranız. Sedat Girgin ile çizim hayatından, müzikten, Contemporary İstanbul'dan ve projelerinden konuştuk. Sanat eğitimine lisede başladım. İlk ve ortaokulda her çocuk gibi çizmeye ilgim çok yoğundu. Sonrasında hiç bırakmadım. Ailemin yönlendirmesiyle İstanbul Güzel Sanatlar Lisesi yetenek sınavlarına girdim ve kazandım. Lisenin bana katkısı çok büyük oldu. Orda temel sanat ve desen eğitimlerini aldım. 4 yıl boyunca sürekli çiziyorduk. Böyle bir eğitimin ardından üniversiteyi kazanmam tabii ki çok kolay oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümünü bitirdim. Bu bölümün de katkısı pratik düşünme ve disiplin oldu. Aslında şu an yaptığım işle alakalı bir bölüm değildi ama bir şekilde tamamladım eğitimimi. Aslında çizime daha sıkı sarılmamı sağladı. Çünkü sevdiğim iş buydu. Üniversitede okurken çocuk kitapları çizmeye başlamıştım zaten. Mezun olduktan sonra Ne yapacağım şimdi? sorusu ile pek boğuşmadım açıkcası. Aslında özgür olabildiğim her tür çizimi seviyorum. Zaten işi aldığımda ne kadar zorlanacağımı kestirebiliyorum en baştan. Eğer iş beni özgür kılabiliyorsa gayet keyifli geçiyor. Onun dışında sergilerde tamamen kendimle başbaşa kaldığım için çok daha keyifli oluyor. Daha çok kendim olabiliyorum. Çocuk kitaplarını çok önemsiyorum. Bir çocuğun hayal dünyasına girebilmek, çocuk gibi düşünebilmek çok güzel bir duygu. Can Çocuk Yayınları'ndan bana Pinokyo masalı verildiğinde çok mutlu olmuştum. Küçükken çok severek okuduğunuz, hayalinizde canlandırdığınız sahneleri tekrar çocuklara kendi dilinizde resmetmek çok keyfli. Bazen de Ya hayal ettikleri kadar iyi çizemezsem? diye korkuyorum da açıkcası. Zaten çizmek istediğim şeyi kağıdın önüne geçmeden önce kafamda çizmiş oluyorum. Kafamda canlandırdığım andan sonrası çok keyifli ama öncesi biraz sancılı. Sokakta yürürken, uyumaya çalışırken her dakika kafanızda çiziyor oluyorsunuz. O ilk yaratım süreci biraz yorucu. Eskiz ilk olarak lise arkadaşım Deniz Ağan ile ilk üniversite yıllarında birlikte stüdyolara girdiğimiz sıralarda oluştu. Aslında bir grup kuralım diye başlamamıştık müziğe. Ben davul çalabildiğimi bile bilmiyordum, hep ilgim vardı ama pek deneme şansım olmamıştı. Oturdum başına, baktım bir şeyler oluyor. Sonrasında pek kopamadım. Deniz ile birlikte sürekli stüdyolara girer olduk, sonra Bass gitaristimiz Can Tunaboylu ile tanıştık ve Eskiz kurulmuş oldu. Bir şeyler üretmek keyfili, ne olursa olsun. İnanılmaz keyifli geçti benim için. İşlerimi gösteremeyeceğim kadar çok insana göstermiş oldum. İlgi de çok güzeldi, çok fazla beni tanıyan insanlarla tanışma fırsatım oldu. Çok şaşırtıcıydı. İlk günden işlerime yoğun ilgi oldu, bir sürü sipariş aldım. Şuan Rehouse Kidz ile hazırladığımız 9 kitaplık Leyla Fonten'den Öyküler serisini tamamlıyorum. Aslında seri bitti, ama ufak tefek düzeltmeleri halen sürüyor. İlk 4 kitap çıktı zaten, sırada 5 kitap daha var. Onun dışında Can Çocuk, Yapı Kredi Yayınları ve Doğan Egmont'dan çıkacak 6 kitap daha var. Onları resimlemeye çalışıyorum. Ve benden istenilen siparişleri yetiştirmeye çalışıyorum. Buralar çok yoğun anlayacağınız. Sıkılmadan bol bol çizmeleri ve kendilerine özgün bir tarz geliştirmeleri. Zaten çizdikçe kendilerini bulacaklardır. Akif Kaynar, Burak Dak'ı tanımanızı isterim mesela. Çok severim işlerini."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/23/catrospektif-feridun-oral/", "text": "Feridun Oral'ın kedilere ithafen gerçekleştirdiği sergi Catrospektif, hayatımızın içinde pervasızca kuyruk sallayarak dolaşan kedileri anlatıyor. Özellikle kedi severler için kaçırılmaması gereken sergi, hem espirili hem de çok şirin. Feridun Oral, 1961 yılında Kırıkkale`de doğdu. 1985 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi`nden mezun olan sanatçının resim ve illüstrasyonları 1986 yılından bu yana yurtiçi ve yurt dışındaki birçok sergi ve bienallerde sergilenmiştir. 1993 yılında Unesco tarafından Tokyo`da düzenlenen Noma-Concour yarışmasında yazıp resimlediği Ormandaki Ses adlı kitabıyla Runners-Up ödülü, 2001 yılında da Avrupalı illüstratörler Bienali`nde Düş Kedileri adlı çalışmasıyla onur ödülü olan sanatçının yazıp resimlediği çocuk kitapları yurtiçi ve yurtdışında çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmıştır. Resimlerindeki ironik dünyasını seramik tasarımlarına da aktaran Feridun Oral çalışmalarını İstanbul`daki atölyesinde sürdürmektedir. Catrospektif'i 10 Ocak 2015'e kadar Galeri Selvin'de görebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/23/hasan-koca-triangle-2015/", "text": "Geçtiğimiz gün Hasan Koca ile Tophane'deki atölyesinde buluştuk ve yeni sergisi hakkında konuştuk. Hasan Koca yarattığı markaya her yönüyle değer katmayı çok iyi biliyor. Moda konusunda klişelere yer vermeyen genç sanatçının planladığı sergi, alışılmış sergi anlayışının da dışında çıkıyor. 16 Ocak'ta Galeri Bu'da gerçekleşecek olan sergi açılışına sizleri de bekliyoruz. Kadın ve erkek giyimini aynı koleksiyonda buluşturarak Türk modasında unisex tasarıma öncülük eden Hasan Koca, Üçgen adını verdiği 2015 koleksiyonunda da geleneğini yeniliklerle devam ettiriyor. Genç tasarımcı, ilk hikayesi Çizginin devamı niteliği taşıyan Üçgende ağırlıklı olarak doğal kumaşlara yer veriyor. Deri aksesuarlarda ise iplik yerine vida ve somon malzemelerini kullanarak klasik dikiş anlayışına farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Üçgende tasarımcının kendisiyle bütünleşen geometrik formlar geniş yer tutuyor. Aynı ya da birbirinden farklı cinsteki kumaşlar üst üste gelerek tasarımların formuna disiplin kazandırıyor. Doğal dokuma ve örme kumaşların kullanıldığı Üçgenin temasını gri, siyah, lacivert gibi soğuk renkler oluşturuyor. Ayrıca tasarımcı, koleksiyonunda turuncuya da yer vererek zamansız tasarım anlayışını dört mevsime birden yayıyor. Üçgen koleksiyonu için şantiyelerden, mermer ocaklarından, doğal oluşumlardan ilham alan Hasan Koca, tasarımlarını mimari bir yapı gibi inşa ettiğini ifade ediyor. Tasarımcı, yeni çalışmasını Bir çift, koleksiyonumun her bir parçasını dönüşümlü olarak rahatlıkla giyebilir. Tasarımlarımla erkeği feminenleştirmeyip aynı zamanda kadınlara da maskülen bir duruş kazandırıyorum. Sergilediğim bu duruş moda ve cinsiyet kavramları arasındaki ezber anlayışa da bir başkaldırı niteliği taşıyor sözleriyle ifade ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/23/kim-gizem-kuzu/", "text": "1989 İstanbul doğumluyum. Doğma büyüme de İstanbul'luyum. İlk ve orta öğrenimimi İstanbul'da tamamladıktan sonra üniversite için İzmir'e geldim. 2008'den bu yana Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü öğrencisiyim. Kitap ve boya kokan bir evde büyüdükten sonra sanatın her koluyla ilgilensem de yıllardır elimden bırakamadığım tek şey kalemim oldu. Çizmediğim zamanlarda bile yazmaya devam ettim. Çeşitli yerel gazete ve online dergilerde sinema ve edebiyat üzerine yazılar yazdım ama gelin görün ki tekrar resim yapmaya geri döndüm. Şimdilerde ise buna kartpostal tasarlayarak devam ediyorum. 'Postcard from Turkey to World' adlı proje kapsamında kendi tasarladığım kartpostalları dünyanın her şehrine gönderiyorum. Amacım her ülkenin her bölgesinde en az bir kişiye Türkiye'den bir kartpostal ulaştırmak, aynı zamanda da almak. 4 ay içerisinde 35'i aşkın ülkeden 100'ü aşkın kartpostal aldım/gönderdim. Bu kadar çok kartpostalı göndermek öğrenciyken maddi olarak karşılayamayacağım bir şey olduğu için de kendi tasarladığım kartpostalları daha çok yere ulaşabilmek için satmaya başladım. Aldığım ve gönderdiğim her kartpostalı projenin Instagram hesabında @postcardsbeyond ve websitesinde paylaşıyorum. Herkes gibi benim de dünyayı gezme hayalim var ve bu projeyle birlikte bir sonraki adımım, gerekli koşulları oluşturabilirsem kart attığım herkesi ziyaret etmek olacak. Şans dileyin!"} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/24/tumblr-alert-brian-vu/", "text": "Serilerinden kitap çıkaran fotoğrafçının diğer işlerine websitesi'nden bakabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/24/yilin-sefi-civan-er-ile-roportaj/", "text": "GQ dergisi tarafından geçtiğimiz ay düzenlenen Men of The Year'da Yılın Şefi seçilen Civan Er ile yemek kariyeri üzerine konuştuk. Er'in mutfağıyla henüz tanışmadıysanız ünlü şefin Kumbaracı Yokuşu'ndaki mekanı Yeni Lokanta'ya uğramanızı şiddetle tavsiye ederiz. Ben 2 sene çalıştıktan sonra aşçılık okuluna gittim, işin teorik ve sistematik yönünü tanımamda çok faydalı oldu. Ama aşçı olabilmek için mutlaka okula gitmek gerekmiyor. İlk çalıştığım restoranda geçirdiğim altı aydan sonra başka bir işten daha fazla keyif alamayacağımı düşündüğüm zaman. Kuru patlıcanlı mantı ve incirli ılık baklavayı deneyebilirler. Restoranda çalışan bir aşçının etrafındaki ekibe de iş pas edebilmesi için tarife sadık kalması gerekiyor. Yalnız tarifler herkes için; uygulayana değil, bir problem çıktığında yorumlayabilene aşçı diyoruz. Orkestra şefliği, kurması güzel bir hayaldi."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/25/charlie-engman-m-o-m/", "text": "Charlie 'nin annesi Kathleen ise Charlie doğmadan önce Guatemala'da barış gönüllüsü olarak faaliyetlerde bulunuyormuş. Projeden oldukça memnun gözüken anne Engman, oğlunun projede aslında kendisini annesi olarak görmediğini ve resimlerinde kendisini sadece materyal olarak kullandığını düşünüyor. Oğlunun konuya profesyonelce yaklaştığını düşünen anne, fotojenikliğiyle ve tarzıyla bildiğimiz annelerden kesinlikle değil."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/25/kim-ekin-su-koc/", "text": "3 yaşında evimizin koridorunda ilk sergimi açtım, ilgi muhteşemdi ve beni mutlu eden en müthiş şeyi bulmuştum: Resim! Kendisi hayatımın en önemli noktası artık."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/28/clio-peppiatt-ss15-the-pink-motel/", "text": "İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık bölümünden mezun olduktan sonra University of The Arts London ve Chelsea College'da iletişim ve medya üzerine eğitim aldı. Çeşitli yayınlarda yıllardır kültür-sanat, sinema, müzik, seyahat, dekorasyon ve gastronomi alanlarında editörlük yapmanın yanı sıra, markalara ve kişilere dijital iletişim danışmanlığı, yaratıcı içerik ve kurumsal blog yönetimi, kurumsal dergi yaptığı işlerden bazıları. Yazı İşleri Müdürü ve Kurumsal İletişim Sorumlusu olarak çalıştığı Büyük Kulüp'ten ayrıldıktan sonra Kurucusu olduğu Beyoğlu Creative'i hayata geçirdi. Yeni projeler tasarlamaya ve çeşitli platformlarda yazmaya devam ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/29/alternatif-tiyatro-onerisi/", "text": "'İstenmeyen' ve 'Tatyana' 19. İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyerini gerçekleştirip sezona devam eden oyunlardan. Bu iki oyun haftaya güzel başlamak isteyen İstanbullu seyircilere iyi gelecek iki başarılı alternatif. Ceren Ercan ve Gülce Uğurlu'nun kaleme aldığı 'İstenmeyen', Mısırlı pilotla evli Türkiyeli modern bir kadının kocası ve bebeğiyle Kahire'den İstanbul'a gelerek geçici süreliğine genç kadının ailesinin evinde kaldıkları 2013 yazında uzun zamandır New York'taki kardeşinin habersiz dönüşüyle sarsılan hayatlarına odaklanıyor. İstanbul, Kahire ve New York üçgeninde anlatılan hikaye yurtdışında kısa süreliğine bile olsa vakit geçirmiş, yaşadığı yeri terk edip yeni başlangıçlar düşlemiş, evini ve ait olduğu yeri sorgulamış herkesin tüylerini diken diken edecek anlarla dolu. Sağlam kurgusu ve etkileyici performanslarıyla kaçırılmaması gereken oyunlardan. Her pazartesi İKSV Salon'da izlenebilir. 2006 yılından bu yana birbirinden özgün ve başarılı işlere imza atan disiplinlerarası topluluk biriken son oyunları Tatyana'da, Çehov ve Suvorin'in sahnede zehir içerek intihar eden oyuncu ve opera sanatçısı Evlalia Kadmina'dan esinlenerek yazdıkları metinleri birleştirip güçlü bir görsellikle bizlere sunuyor. Tatyana'nın intiharına uzanan sürece çevresindeki para, hırs ve çıkarlar doğrultusunda kurulu ilişki ağları üzerinden tanıklık ederken günümüzle paralellikler kurmamak çok zor. Onu merkeze koyan bu boğucu ağın oyunun başında seyircileri dahi içine alan geniş çemberden sonlara doğru şişme havuz boyutuna kadar küçülmesi ayrıca güzel. Tatyana rolünde Meral Çetinkaya'yı izleme ayrıcalığı da cabası. Her Salı Şişli Talimhane Tiyatrosu'nda."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/29/nine-circles-of-heaven-by-terrible-twins/", "text": "Nine Circles of Heaven is an exploration of Sin as a concept perpetuated by western Catholic society and aims to question the authority of such doctrines when describing concepts like virtue and sin, good and bad. Dante's Inferno describes nine circles of suffering located within the Earth representing the various levels of Sin from purgatory down to treachery. Using this lasting image of Hell as a basis for the project we are questioning our perceptions of Sin by transposing Hell into Heaven. The images use staging, costumes and props to create characters which represent the nine levels of Hell not as sinful but as virtuous."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/29/sendromsuzlar-melis-guven/", "text": "Melis Güven'i ilk kez Vimeo'da paylaştığı videolardan keşfetmiştik. Daha sonra Sendromsuzlar köşemize konuk olan diğer kişiler tarafından defalarca önerilen Güven'i sizlerle de tanıştırmak istedik. Melis hep yazardı ve şarkı söylerdi, hala da öyle; sanırım. Çocukuğumda mikrofon elimden hiç eksik olmazdı. Nerede toplu bir kalabalık varsa, ben de ordaydım. Lisede güzel sanatlara gitmeye karar verdim ve İstanbul'a geldim. Önce güzel sanatlar, sonrasında ise konservatuar. Aslında hep hayal ettiğim şeyin içinde olduğumu hissettim. En çok istediğim yerdeydim sonunda, istediğim şekilde. Ben yaptığım işlerde hep kendim olmaya çalıştım, yazdığım şarkılarda da hep kendi gerçekliğimden örnekler var. Sıradan bır insanım, sıradan şeyler yapıyorum. Belki insanlara çok yabancı gelmemişimdir... Vimeo'daki paylaşımlarımız, yaklaşık iki sene oldu sanırım; baya olumlu ve keyif veren geri dönüşler aldık. Birkaç kere denk geldiğim yorumlarda yabancı zannedenler olmuş; evet güzel bir şey tabii bu. Amacımıza yönelik ilerlediğimizin sinyalleri sanırım. Çok sahne deneyimim olmadı açıkçası, ama bundan sonra olacak. Ama deneyimlediğim kadarıyla şunu söyleyebilirim, özgürlük alanım sahne, kendimi en iyi ifade edebildiğim yer.. Eren'le yaptığımız The Outsider EP'si önümüzdeki günlerde yalnızca plak formatında yayınlanacak. Ayrıca bir başka güzel haber; nihayet yeni parçalar üzerinde çalışma firsatı yakaladık ve harika gidiyor diyebilirim. Onları da 2015'te yayınlamayı planlıyoruz. Genç müzisyenlere en büyük tavsiyem, asla hayal kurmaktan ve hayalleri için çabalamaktan vazgeçmemeleri. Yeni jenerasyon müzisyenlerinden, dinlemekten keyif aldığım ve beğendiğim Kerem Akdağ; görsel ve işitsel olarak yaptığı işlere hayranlık duyduğum Refik Anadol ve kamerasını takdir ettiğim Dilek Altan diyebilirim sanırım."} {"url": "https://oldmag.net/2014/12/30/istanbul-coffee-festival/", "text": "Festivallere karşı her zaman bir zaafım olmuştur. Hele de bir festival her gün en az iki kere içtiğim kahve hakkında olunca heyecanım günlerce sürdü. İnternette festival içeriğiyle ilgili pek bir bilgi bulunmadığı için aslında kafamda bir festival kurdum ve gittim denebilir. Bilet satışları seanslar üzerinden oldu. Amir, ben, Hande ve Zafer Pazar günü 15.00 19.00 seansına bilet aldık. Saat tam 15.00'de Bienal'den de gelmeye alışık olduğumuz Karaköy'deki Rum okulunun kapısına geldik. Önümüzde 40 kişilik bir sıra vardı ama gayet hızlı ilerledi ve içeri girdik. Festivalin birbirinden çok beğendiğim özelliklerini sıralamadan önce organizasyonla ilgili bir eksikliği belirtmek istiyorum. Seçilen mekana göre satılan bilet sayısı çok uyumsuzdu. Festival tadım, deneyim ve katılım uzerine olduğu halde bunların hiçbirini yapabilecek bir ferahlık bulamadık. Çok kalabalıktı. Bunu geçersek gerçekten çok zevk aldığım bir organizasyon oldu. Kahve hakkında çok şey öğrendim ve tadımladım. Bütün bunların yanında çok güzel bir canlı müzik vardı. Starbucks'tan Cihangir'de sık sık gittiğim Kronotrop'a kadar geniş bir katılımcı yelpazesi vardi. Sizi kapıdan girdiğinizde ilk karşılayan Heisenberg Coffee & Roastery ile başlamak istiyorum. Heisenberg en kısa zamanda Kadıköy'de bir cafe açmak istiyor ve bunun için de bizlerin yardımı gerekiyor. Indiegogo'daki crowdfunding projelerini burada bulabilirsiniz. Kahvesi çok lezzetli olan bu cafenin duvarında isminizin yazması fırsatını da elde edebiliyorsunuz. Beni ikinci olarak etkileyen durak ise Petra Coffee oldu. Berlin'den alışık olduğum konsepti İstanbul'da görmek çok hoşuma gitti. Hem kahveleri hem de tezgah dizaynı olarak festivalde en çok hoşuma giden durak oldu. Üçüncü olarak Old Java'nin kurukafa içindeki duman füzyonlu, isli kahvesinin yapılış aşamalarını izlemek daha önce hiç yaşamadığım bir deneyim oldu ve dakikalarca sıkılmadan izledim. Coffee Nutz'un Nitro Brew'u ise bana Guinness'in kahvesini içiyormuşum gibi bir his verdi. Sanırım festivalde beni en çok etkileyen lezzet, fıçıdan gelen bu soğuk kahveninki oldu. İstanbul'da böyle güzel girişimlerin ve yeniliklerin olduğunu bilmek bana her zaman Münih'ten eve döndüğümde hala yapılacak binlerce şey olduğunu hatırlatıyor. Bunun için de bunun gibi organizasyonlara ayrıca teşekkür etmek lazım. 2. Istanbul Coffee Festival'i heyecanla bekliyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/03/propagandaya-kurban-giden-bir-peri-masali-hayvan-ciftligi/", "text": "George Orwell'ın en ünlü klasiklerinden biri olan Hayvan Çiftliği'nin Bir Peri Masalı cümlesiyle sunulduğu nedense pek bilinmez. Distopik kurgunun duayeni tarafından yazılmış en güçlü eserlerden biri olan Hayvan Çiftliği'nin adı dile düştüğü vakit, akla gelen ilk şey Komünizm eleştirisidir çünkü. Can Yayınları'nın Modern Klasikler serisi dahilinde, en sevdiğim çevirmenlerden biri olan Celal Üster'in çevirisiyle, yıllar sonra tekrar okuduğum Hayvan Çiftliği; 2015'e yeni girdiğimiz şu günlerde kişisel gündemime oturdu. Çünkü Orwell'ın kemiklerini sızlatacak bir propagandaya, bir yalana kurban gittiğini anladım bu büyük eserin... Bu yazımda da naçizane, sadık bir okuyucusu olarak yazara hakkını iade etmek istedim. Orwell distopyasının en büyük silahı olan yalana ve propagandaya kurban gitmediğimi ifade etmek, başkalarıyla da paylaşmak arzum. Bu minvalde yazılmış bir başka güzel hatta daha bilgilendirici yazıyı şurada okumanızı öneririm. Asıl adı Eric Arthur Blair olan büyük yazarın, eserleri için George Orwell mahlasını kullanmasının nedeni olarak bir çok hikaye öne sürüldü; editörünün güçlü bir İngiliz ismi hissiyatı verdiğini söylemesi, Down and Out in Paris and London kitabında, kendi hayatına da ışık tutan bazı şeylerden utanarak, gerçek adını kullanmak istememesi ya da başarısız olmayı göze alamayarak, bir perdenin aklına saklanmak istemesi gibi... Hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum; fakat gerçek adıyla olsun ya da olmasın, yazar kimliğiyle 20. yy'a damga vurmuş bir üstad olduğu bir çok kişi tarafından kabul edilmiş bir gerçektir George Orwell'ın. Bugün, tüm teşevvühüyle ensemizde nefesini hissettiğimiz totaliter kabusun, teknolojiden ve umarsız bireyselliğimizden güç alan yalanların, propagandaların kahini, hatta isim babasıdır o. BBC için hazırladığı radyo programlarından, Katalonya'ya Selam'a, 1984'ten Hayvan Çiftliği'ne modern dünyanın siyasi ve tecimsel dinamiklerine ışık tutan Orwell, tüm bunların gölgeler altında kalmış karanlık ve korkunç gerçeklerle beslendiğini ta o günden biliyormuş zaten. Ailesinin, sömürgeciliğin tüm hediyeleriyle bezenmiş imkanlarını haiz olarak doğan Orwell'ın otoriterliğin ve vahşi kapitalizmin tam karşısında duran, demokratik bir sosyalizm hayalinin öncüsü olduğunu bilmek; Hayvan Çiftliği'nin anti-komünist propaganda aracına dönüştürülmesini daha da acı verici kılıyor gözümde. Hayır, ben komünizm savunucusu değilim. Zaten burada doğru olan bir şey varsa, o da Orwell'ın da öyle olmayışıdır. Fakat Hayvan Çiftliği bize öğretildiği gibi bir komünizm eleştirisi değil, salt bir Stalin / Stalinzim eleştirisidir. Ve yine zannedilenin aksine Stalin'i Marksist öğreti ile ilgili görüşlerinden ötürü değil -zaten böyle bir görüşü olup olmadığı uzun zamandır tartışılır- ideasının arkasına saklanan bir diktatör, bir kasap ve devlet kapitalizminin uygulayıcısı olduğu için eleştirir. Kent-soylu yaşamının tüm nimetlerini terk etmesi, anarşizmin kucağında geçen serpilme günleri, faşizme karşı sürdürdüğü savaşta gördüğü cepheler, aldığı yaralar, verdiği eserler... Bunların hiçbiri Üster'in de belirttiği gibi nedamet getirmiş bir komünistin, bütün dünyayı devrimin kaçınılmaz sonuçlarına karşı uyarmak için kaleme aldığı yapıtlar olarak özetlenemez. Bu yorum, katıksız bir Soğuk Savaş propagandasıdır. Sol görüşün bazı bağnaz, yobaz unsurları Orwell'ı bu nedenle karşıdevrimci ilan ederken, Sağ görüşün önemli bir kısmı da özellikle Hayvan Çiftliği ve 1984'ü Komünizm'e yöneltilmiş en sert, en etkili yazınsal muaheze olarak kabul etmiştir. Bugün hala, birçok Sol yayında Orwell'ın anti-komünist fikirlerin yılmaz savunucusu olduğu yazılır, çizilir. Troçkizm illetinin en habis uru, hiçbir değer içermemesine rağmen, eserleri propaganda niyetine basılan bir düşman, Lenin figürünü tarih sahnesinden silmeye çalışan bir hain, hatta günümüz jargonuyla tam anlamıyla bir takiyeci olarak tanıtılır. Eğer Hayvan Çiftliği'nden örnek vermek gerekirse, Bay Pilkington'dan daha korkunç bir düşman, Squealer'dan daha leş bir propagandacı, Jones'tan daha acımasız bir tacir, Moses'tan daha büyük bir yalancıdır Orwell... Fakat tarafsız gözle baktığımızda, insanın aklına hakaret eden tüm bu çarpıtmaların, Napoleon'un etrafındaki domuzların homurtuları ya da salyalar saçan köpeklerin hırıltıları olduğunu görebiliyoruz. Ve tarih sahnesi de gösteriyor ki tüm bu yalanlar, propagandalar ve menfaatler doğrultusunda, gece yarısı gizlice değiştirilip duran 7 Emir herkesin eşit şartlarda yaşadığı, her şeyin gerçek sahibi olduğu, özgür ve ütopik Hayvan Çiftliği'ni tekrar Beylik Çiftlik'e çevirmekten başka bir işe yaramamıştır. Pekiyi, Orwell'ın eserlerine akseden dünya görüşü gerçekten tarafsız bir gözle yazılmıştır diyebilir miyiz? Tabii ki hayır. Orwell da zamanla cisimleşen varlığına karşın, tarihteki her figür gibi özünde insandır. Savaş muhabiri olarak İspanya'da bulunduğu yıllarda gördükleri, onu milislerle beraber Cumhuriyetçiler cephesine katmıştır. Hepimiz gibi, Orwell'ın bir da siyasi görüşü, bir iç terazisi, bir bakış açısı vardır; ve bunun tartışılmaz doğrular / yanlışlar doğurduğunu savunmak cahil cesaretinden, kibirden ya da savaş propagandasından başka bir mekanizmanın ürünü olamaz. Franco'nun faşist güçlerine karşı kan döken, ölümden dönen Orwell; kendi cephesinden yaşadığı 1937 Mayıs'ından sonra devrim karşıtlarını bastırmak için onları avlayan Stalinci Komünistler ile keskin bir yol ayrımına girmiştir. İspanya İç Savaşı'nda Stalinci olmayan Sol görüşlülerin, Sovyetler Birliği yanlısı yoldaşların ihanetine uğradığını düşünmesi, yıllarca Avrupa Sol'unun da gündemini oluşturmuştur. Orwell'ın Stalinizm'e duyduğu nefretin tohumları da çok büyük oranda burada atılmıştır. Zaten bu olaylardan sonra kaleme aldığı Katalonya'ya Selam'da bu nefretin en keskin süngüleri okuyucuyu karşılar... Bugün Komünizm savunucları o günün gereği, o zamanın şartları diye tüm eleştirileri savuştursa da, Orwell'ın yaşadığı dönemde de merkeziyetçiliğin tam karşısında durduğu bir giz değildir. Sosyalist İşçi Partisi'nin büyük destekçilerinden Aneurin Bevan'ın yayımladığı gazetede kültür sanat köşesini hazırlarken bile Stalin'in söylevlerinin tam karşısında inat ve azametle durmuştur. Fakat ne yazık ki Orwell'ın bu duruşu Sağ cephe tarafından Soğuk Savaş'ın en ilkel propaganda güçlerinden birine dönüştürülürken, Sol Cephe her zaman olduğu gibi kendine yeni bir düşman bellemekte gecikmemiştir. Sedley'in iddia ettiği gibi bir başka İngiliz edebiyatçı Swift'in mizahından yoksun değildir Orwell. Ya da söylenildiği gibi, eleştirilerin tümünü anlamak için peşin peşin Rus Devrimi'ne karşı olan dinamikleri bilmek ya da bunları toptan kabullenmek gerekmez. Örneğin ben, yıllar önce Hayvan Çiftliği'ni okuduğum zamanlarda da bunun bir rejim eleştirisi olduğunu düşünmemiş ya da böyle gelmiş, böyle gider inancına kapılmamıştım. İyi niyetle okunduğu sürece, eleştirinin rejim odaklı değil, yozlaşma odaklı olduğu net biçimde görülebilir. Komünizm'i asla gerçekleşmeyecek bir ütopya olarak nitelendirmenin temelinde, insan doğasının yoz olduğu iddiası yatmaktadır, evet. Fakat eşitlik ideasının temelinde de bu yozluğu tedavi etme ve bu illetten kurtulma umudunun yeşerdiği düşünülürse, Orwell'ın eleştirisi daha iyi anlaşılabilir. Fakat ne yazık ki Hayvan Çiftliği'nde resmedilen ve gerçeğe gebe her tartışmada tezahuratlar ve sloganlarla ortalığı velveleye veren koyunlar gibi, ideolojik bağırtıların arasında kaybolur gider Orwell'ın edebi eserleri. Emperyalizmin ihtiyaçlarını karşıladığı için Orwell'ın kitaplarının Arapça'ya bile çevrilmesi Orwell'ın suçu değil, emperyalizmin propaganda konusundaki üstün becerisidir. Çünkü, Orwell'ın eserinini nasıl okumamız gerektiği konusunda rehberler hazırlar; ve bizim müfredatımızda da olduğu gibi Hayvan Çiftliği'ni bir komünizm eleştirisi olarak sunarlar. Oysa ki gerçeği okumak konusunda, düşmanlarından daha masum bir yönteme sahip olmayan Sol cephe de aynı bataklığa batmıştır; bize nasıl düşünmemiz ve yorumlamamız gerektiğini öğretmeye kalkışırlar. Çünkü dünyadaki tek gerçeğe göre ideal rejimdeki ütopya, Stalin ve uygulamarı tarafından yıkılmamıştır. Stalin kusursuzdur. Hayvan Çiftliği bir çöptür ve Sovyetler Birliği'ndeki muhteşem gerçekler, düşmanlar ve onlarla işbirliği yapan muhalifler tarafından çarpıtılmıştır. Her gün yeni bir belge çıkar; o belgelere göre de Orwell ya bir CIA ajanı, Sol cepheye sızmış bir istihbarat görevlisi ya da devrimci görünen bir kalleştir. Halbuki tüm bu belgelere Orwell, Hayvan Çiftliği'nde Swift mizahıyla yarışan bir tonda cevabını, bilmeden vermiştir belki de."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/04/kim-sibel-kocakaya/", "text": "Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsünde yüksek lisans tezi çalışmasını bu yıl tamamlayan Sibel Kocakaya, üretimini farklı medium'lar kullanarak gerçekleştiriyor. Son dönem işlerinde izleyiciyi, mekan ve mekan-beden kavramları ile buluşturan sanatçı ayrıca üretimini bir oyun alanı gibi kullanarak kendi deneyimsel sürecine de ortak ediyor. Farklı disiplinleri birarada kullanan sanatçı, fotoğrafın bilinçdışı olanı ve çevreyle kurulan deneyimi ortaya çıkardığını vurgulayarak üretimini genel anlamda fotoğraf aracılığıyla kurguladığını ifade ediyor. Mixer Galeri' de ilk kişisel sergisini açan sanatçı, ikinci kişisel sergisine Paris'te hazırlanıyor. Üretimine bağımsız olarak devam eden sanatçının eserlerini 6 Ocak'ta gerçekleşecek olan 'Kötülüğün Şeffaflığı ya da Ötekine Bakmak' isimli karma sergide görebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/04/mutfak-sanatlari-akademisi-workshop/", "text": "Mutfak Sanatları Akademisi'nin davetlisi olarak Amir ve ben yılbaşı menüsü workshop'una katılmak için Maslak'a geldik. 2004 yılında kurulan Mutfak Sanatları Akademisi, verdiği eğitim ile bugün dünyanın en iyi aşçılık okulları arasında sayılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir özel okul olmasının yanında Türkiye'deki İngiltere kökenli City & Guilds tarafından onaylı tek okul. Elçin Hanım bana aylar öncesinde yazdığından beri bugünü düşünüyordum. Workshop saat 19.00'da başladı. Geldiğimizde tezgahların üzerinde şapkalarımız ve önlüklerimiz ile hazırlayacağımız menü bizi bekliyordu. İkili çalışıldığı için kendimize ortalardan güzel bir yer seçtik ve bu sırada beklerken gece boyu sürecek olan şarap / şampanya servisi başladı. Bizimle iki tane şef ve 3 MSA'lı stajyer ilgileniyordu. Çok uzun zamandır böyle tatlı ve yardımsever insanlarla tanışıp çalışmamıştım. Bütün gece gerçekten bizimle tek tek ilgilendiler. Tezgahların üzerinde ekranlardan şefin hazırlayışını izlemek mümkün. Bütün aletler dolaplarda hazır ve yemeklerde kullanacağınız malzemeler sıra ile ölçülenmiş bir şekilde geliyor. Ondan sonrası aranızda daha önce hiç yemek yapmamış olan var mı? sorusu ile devam ediyor. İlk olarak trüflü balkabağı çorbası, sonrasında rösti patates ile şampanya ve lime soslu jumbo karides, ardından mantar Duxelle soslu Beef Wellington ve son olarak dondurmalı vişne soslu Sufle yaptık. Fotoğrafların halimizi anlattığını düşünüyorum. Yaparken Amir ile çok güldük, çok terledik, çok yandık, arada geç kaldık ama hep sonunda afiyetle yedik. Yanımızda workshop'a katılan insanlar ile tanışmak ise ayrı bir zevkti. Bizim gibi gelen çiftler, anne kız, ya da tek başına gelmiş olanlar... Her çesit insan vardı gerçekten. Dün akşam çektiğimiz neredeyse 200 fotoğrafı eleyerek workshop'un kalitesini ve eğlencesini en iyi anlatan 30 fotoğrafı seçmek zorunda kaldık. Bu workshop bir insanın kendisine ya da çevresine verebileceği en güzel hediyelerden biri. MSA hakkında bilgi almak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Benim katıldığım günlük workshop'lar içinse buraya."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/05/erdem-dilbaz-roportaji/", "text": "Nerdworking'in kurucularından Erdem Dilbaz ile neler yaptığını konuştuk. Dilbaz, her an her yerde karşınıza çıkabilecek kadar çok yönlü meselelerle meşgul. Merakım ve doğal yeteneğimi biraraya getirince saatsizce çalışan bir adam haline geldim. Genelde sabahın erken saatlerinde kalkıp gün içinde ara ara kestirerek yaşayan bir canlı türü oldum nihayetinde. Haftaiçi gece çıkıp kimse yokken müdavimi olduğum yerlere gidip uzun yürüyüşler yapmayı seviyorum gündelik hayat içinde. Aklımdaki konuları ve olası işleri düşünüyorum, tartıyorum, sıkıntı yapıyorum kendime; baktın çözülüyor oturup yapmaya koyuluyorum aklımdakileri. Aslında 13 yaşıma kadar pek konuşmayıp hep uzaktan insanları izleyen yalnız başına dolanıp kaybolan, başı bitten kurtulmayan bir tiptim. Bu sessizlik ergenlikle, kitaplarla ve merakla bozuldu tabi; şimdi soyadımın hakkını veriyorum. Başımı belaya sokma konusunda ise hala aynı özveriyi gösteriyorum. Yaratıcılık konusunda önemli eşiklerimden biri, 90'ların başında, 8 9 yaşında Bakırköy'de gördüğüm sarı beyaz kalın çizgili kazağı kot pantolonun içine sokan kızdı. Bu çirkinlik aklımdan hiç çıkmadı desem yeridir, kiçötesi. Yani o absürd sahne en nihayetinde burada yaşamayı seviyorsam ve burada yaşayacaksam etrafımı güzelleştirmek için çabalasam iyi olacak düsturuna dönüştü. Çok yönlülük konusunda olaylar ve insan grupları beni cezbetti. İnsanları biraraya getirip oluşumları dışarıdan izlemek ve eksiklerini ve ihtiyaçlarını gördükçe çenemi tutamayıp şu şöyle olsun, bu böyle olsun, bunu böyle yapsak mı? demekten ibaret. Ne işe burnumu soktuysam üstüme kaldı. Ben de bundan memnunum açıkcası, devamlı olarak eğlenceli ve bilgi temelli girişimlerin içinde yer alıyorum. Korsan Partisi, Alternatif Bilişim Derneği, nerdworking, sansüresansür, uluslararası yastık savaşı, kamusal alanda eylem tasarımları, vb. konu ve oluşumlarda yer almak bana eğlenceli geliyor. Yapacak daha iyi bir işim yok. Birçok insanın bilgilerini birleştirip tek başına gerçekleştiremeyecekleri şeyleri hayata geçirmeleri, hele de kimsenin onlara inanmamasının karşısında, müthiş heyecan verici. Kişisel yeteneğimin insanları biraraya getirmek olduğunu erken yaşlarda keşfettim. Sonra yıllarca barlarda çalıştım, sosyal bir iş olması açısından o da büyük heyecan duyduğum bir alandı. Sonra okumaya açlığım başladı, gidip Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi bölümünün kapısını aşındırıp bana burs vermezseniz okuyamam, ben burada okumak istiyorum! diye diye mülakattan sonra bursu aldım. Eğitimde farkettiğim en önemli şeyler zaten aklımda dillendiremediğim meraklarımın cevapları oldular. Kültür nedir, nasıl yayılır, bireyden topluma birlikte yaşamın çıktısı farklı ifade biçimleri neler olabilir diye düşündüğüm sorularla doldu kafam. Sonrasında da baktım bir işe giremeyeceğim, girdiğim basit 3 işten de 2 hafta sürmeden atıldım, oturdum çevremdeki sanatçı ve mühendislerin sorunlarına kafa yordum. Piyasadan hakettikleri paraları alamamakla beraber aslında yaratıcılıklarını da sergileyemiyorlar, istediği işleri yapamıyorlardı. Sonunda birkaç arkadaşla başlayıp böyle bir nerd network'ü oluşturduk. Çizgimiz yolun başından belli olduğundan müşterilere hiç tabi efendim çekmedik, sonuçlarından da memnun kaldılar. Sıçmadık mı, sıçtık tabi birkaç kez; sonuçlar hep bizi geliştirdi. En nihayetinde deneyim tasarımı yapan 60 kişilik uluslararası bir network haline geldik. İş yaptıkça ve sonucunu gösterebildikçe müşteriler de artık güvenmeye başladılar. Güvenmeseler de temkinli hallerini işlerine pek yansıtmamaya başladılar belki de. Benim birkaç işlevim var ekipte. Genel olarak prodüktörlük yapıp hangi brief'e hangi kişilerin ne tip bir iş üretmesi gerektiğini tartıp brief'leri hazırlıyorum. Kordinasyon ve hukuki işleri yerine getiriyorum, ödemeleri takip ederken bir yandan da yapılan işlerin tanıtımını ve olası yeni müşterileri araştırıyorum. Bu sayede sanatçı ya da mühendislerin sadece işlerine odaklanacak vakitleri kalabiliyor. İlk yıl 45'ten fazla kapı çalıp geri döndükten sonra yaptığımız Haydarpaşa Garı üzerindeki Yekpare adlı mapping performansımız ilk göz ağrımız. Onun dışında ayırt etmesi zor, zira bir yaptığımızı bir daha yapmadığımız için her iş için aynı heyecanı duyuyorum. Örneklemeye çalışayım kısaca; düşünce gücüyle kontol edilebilen araba yarışımız BrainRace, ajan filmlerindeki gibi bir Lazer Odası, Hüseyin Çağlayan/Mavi için holografik catwalk çalışmamız, 3D gözlükle izleyebildiğiniz mapping performansımız ilk aklıma gelen favorilerim. Aslında çok değil, belki bizim alan diye tanımlayabileceğimiz yaratıcı endüstriler ve meraklı insanlar arasında bilinirliğim var diyebiliriz. Meraklı olduğum konular hakkında paylaşımlarım özellikle dikkat çekiyor. Bir de IRC ve forum kültüründen gelen biriyim, birlikte konuşmanın nasıl bir adab ürettiğini biliyorum ve bu kültürü özellikle Facebook gibi bir kamusal alanda canlı tutmak için çabalıyorum, tartışmalar açıyorum, konuşmaları insanlara açık bırakıyorum. Bir de abuk subuk şeyler yazıyorum ve yapıyorum, bunlarla birlikte yaptığım iş ile de öyle saçma bir bilinirlik gelişti. Şu sıralar elektroreseptörlü canlılardan bir orkestra kurmaya çalışıyoruz bir arkadaşımızla, o heyecan verici geliyor bana. Önümüzdeki seneye birkaç uluslararası ışık festivalinde gene mapping performanslarımız olacak, onlar heyecan verici olacaktır. Birkaç da sahne sanatlarına yönelik geniş kitlelere bu işi ulaştıracak projelerimiz, planlarımız var. Twitter ve Facebook nerdworking hesaplarımızdan bizi takip edip gelişmeleri an be an öğrenebilirsiniz. 1. Engin Ayaz & Kerem Alper: atolyeistanbul. co ortak çalışma alanını kurdular ve geliştiriyorlar. 2. Eda Demir: Sofar İstanbul'u düzenliyor, evlerin salonlarında konserler serisi. 3. Engin Eraydın: Türkiye'nin ilk VJ'i, estetik ve yetenek ile Türkiye'de VJing kültürü hakkında baya bilgi alabilirsiniz. 4. Osman Koç: Mekatronik mühendisi ve Türkiye'nin ilk makerspace'i İskele 47'nin kurucu ortaklarından. 5. Okan Kuzer: Mekan314 adlı yeri kurdu ve yönetiyor. Sirk ve sahne sanatları için açılan ilk üsturuplu mekan burası da. 6. Lara Kamhi: Işık ve mekan ilişkisi üzerine temiz işler çıkartan sevdiğim bir sanatçıdır kendisi."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/08/arman-akinci-postcards-for-friends/", "text": "Arman Akıncı, bir süre Bilkent'de okudukdan sonra Yeditepe Grafik Tasarım bölümünden mezun oldu. En son Lowe and Partners' da sanat yönetmeni olarak çalışan Akıncı, artık freelance grafik tasarımı ve sanat yönetmenliği yapıyor. Dinamo 103.8 de 10 senedir her perşembe radyo programı sunuyor ve aynı zamanda dj ve producer'lık da yapıyor. Radyo programı dışında club dj'liği de yapan Arman Akıncı, Vesvese kolektifin kurucularından ve Vortak adlı plak şirketininde 2 ortağından biri. Özelikle club posterleri, plak cover'ları ve müzikle alakalı tasarımlar, videolar ve logolar yapmayı seviyor. Postacards for Friends'deki amacı, arkadaşlarının yeni yılını kendi tasarladığı kartpostallara kutlamak. Kendisine beni de çizdiği için teşekkür ederim."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/08/pia-hakko-pop-see-cul/", "text": "27 yaşındayım. Lycee Francais Pierre Loti'de okudum. Sonrasında, üniversite için Londra'ya taşındım ve Central St Martins'de grafik tasarım bölümünden mezun oldum. Hemen sonra, master'ımı London College of Communication'da Graphic Moving Image üzerine yaptım. Ortağım ve en yakın arkadaşım Pelin Yaşar ile bir blog olarak başladı pop. see. cul. Kişisel bir günlük olarak görüyorduk daha fazla. Hani bugün ne giydim, ne yaptım değil de daha fazla projelerimizi paylaştığımız, sevdiğimiz filmleri koyduğumuz bir blog. Sonrasında, genç yeni sanatçılarla röportaj yapmaya başladık ve bu şekilde çok daha fazla takipçiye ulaşmış olduk. Bir sonraki aşamaya geçmek istedik ve bir t-shirt, sweatshirt markasına dönüştürdük pop. see. cul'i. Pelin de ben de çok rahat giyinmeyi severiz; bir t-shirt bir jean ile çıkarız çoğu zaman evden. pop. see. cul'in kişiliği ikimizin de karakterine çok uyuyor. Gündüzleri pop. see. cul, akşamları kolaj yaparım. İkisi de çok güzel, çok farklı dünyalar benim için. İstanbul'da cafe/restoran olarak en çok keyif aldığım yerler Mangerie, Delicatessen. Karaköy, Galata taraflarında her hangi güzel bir cafe, oralar içimi çok açıyor. Londra özlemimi biraz gidermiş oluyorum. Max Richter, Hans Zimmer, Philip Glass, Serge Gainsbourg, Karen Dalton, Beach House çok severim. Modumla çok alakası var sevdiğim müziklerin. Bu sıralar en çok dinlediklerim : Interstellar'ın soundtrackti, David Bowie Ragazzo solo, ragazza sola, Kraftwerk The model. En sevdiğim filmler ise Modigliani, Melancholia, The Skin I Live In, Enter the Void, Alphaville, Interstellar. Espiriler en ummadık zamanlarda çıkıyor. Pelin ile konuşmalarımızdan, etrafımızdaki insanlardan, izlediğimiz filmlerden, dinlediğimiz müziklerden... Aslında biraz biraz heryerden! Daha yolun çok basindayiz! pop. see. cul doğalı daha bir buçuk sene oldu. Yavaş yavaş büyütüyoruz, yeni ürünler eklemeye başladık mesela: denim jacket, trenchcoat, triko, beanieler gibi. İleride bir mağaza açmak en büyük hedeflerimizden biri. Çok sevindik! Çok heycanlandık ama on dakika sonrasında Sırada kim var? diye düşünüyorduk. Gözüktüğü kadar kolay değil! Yaptığınız şeye bir tutkunuz varsa küçük ve doğru adımlar ile başarı kesinlikle mümkündür. Little White Lies Magazine, ID, Dazed & Confused, We The Urban, Monocle, Another Mag; takıntılı bir şekilde Pinterest ve Tumblr. Marka olarak Theory, Sandro, Iro, Joseph, The Kooples. Aslı Yılmaztürk, çok yaratıcı resimler çeken bir arkadaşım, Instagram'ına bir göz atın derim @asliyilmazturk. Deniz Yurtkuran & Merve Tatari, NYKS Galata, tasarım mumların kurucuları. Ne zaman Serdar ı Ekrem sokağına gitsem kendime engel olamadan yeni bir kokulu mum alıp çıkıyorum!"} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/08/serhat-kaner-ile-elvis-presley-gecesi/", "text": "Elvis Presley Türkiye Resmi Fan Kulübü ve Memeder, herkesi meme kanserine karşı mücadeleye destek vermek için bu akşam Jolly Joker'e davet ediyor. Elvis Presley Türkiye Fan Kulübü ve Memeder işbirliği ile Elvis Presley anısına, meme kanseriyle mücadele konserinde, Serhat Kaner Band sahne alacak. Doğum günü olan 8 Ocak tarihinde dünyanın birçok yerinde adına konserlernen düzenlenen Elvis Presley, Rock'n Roll müziğinin kralı olarak anılmasının ve dünyanın en önemli şarkıcılarından biri olmasının yanı sıra, aynı zamanda sosyal yardımlaşma derneklerine en çok bağış yapmış olan sanatçıların başında gelmektedir. Şu an Presley'nin kendi kızı tarafından bu sosyal yardımlaşma çalışmaları halen devam ettirilmektedir. Elvis Fan Kulübü olmanın birinci şartı ise, yapılan etkinliklerle sosyal yardımlaşma ve bilim derneklerine katkıda bulunmaktır. Bu etkinliğin amacı, bir taraftan Elvis Presley'min anısını onurlandırmak, bir taraftan da meme kanseriyle mücadele konusunda insanları bilinçlendirmek ve Memeder çalışmaları için kaynak sağlamak olacak. Elvis Presley Türkiye Resmi Fan Kulübü de, Elvis Presley'nin doğum günü etkinliğini, Presley'nin yardımsever karakterine yakışır şekilde kutlamayı amaçlamaktadır, bu nedenle de desteklemek için bu etkinlikte Memeder ile birlikte çalışmakta ve son yıllarda ülkemizde çok hızla yükselen bu hastalığa karşı savaş açmaktadır. Memeder, son derece saygın ve konularında uzman bilim adamları, gönüllüler ve meme kanserini yenmiş survivor kadınları ile birlikte meme sağlığı konusunda toplumu kendi kendine muayene, tarama ve erken teşhisin önemi konularında bilinçlendirmek, sosyal-psikolojik destek vermek, yaşam kalitesi ve süresini uzatmak, bilimsel proje ve sosyal etkinliklerle ülke tıbbına ve insanına hizmet götürmek misyonunu taşımaktadır."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/08/ters-kose-gallery-ilayda/", "text": "Araba: Tekerlekli, motorlu veya motorsuz her türlü kara taşıtı. Çerçeve: Bir yere resim asılabilecek duruma getirmek için resimlere geçirilen kenarlık. Miki Fare: 1928'de Walt Disney tarafından yaratılmış ve seslendirilmiş sevimli karikatür karakteridir. Galeri İlayda 8 Ocak 1 Şubat 2015 tarihleri arasında senenin ilk sergisini gerçekleştiriyor. Küratörlüğünü Gülben Çapan'ın yaptığı Ters Köşe adlı sergi, farklı disiplinlerde ilerleyen, çağdaş sanatımızın önde gelen iki kuşak sanatçılarını biraraya getiriyor. Genco Gülan, Uğur Çakı, Dilan Bozyel ve Tuğberk Selçuk'un katılımıyla gerçekleşecek olan sergi, bilincimize kodlanmış imgeleri, alışık olduğumuzun çok dşında yorumlayarak, yıkıyor. Ters Köşe, çağdaş sanat izleyicisini şaşırtmaya, şaşırtırken de sorgulamaya davet ediyor. Dilan Bozyel, astronot serisiyle, uzay adamını İstanbul sokaklarına ışınlıyor; vapurda, metroda ve sahilde görüntülenen astronot, mekan kavramıyla ilgili algımızı yineliyor. Tuğberk Selçuk klasik altın varaklı çerçevelerin içine yerleştirilmesi beklenen resimler yerine heykellerle karşınızda. Uğur Çakı, araba serisiyle alışılmış araba imgesine, çağdaş bir yorumla altın bir dokunuş yapıyor. Genco Gülan ironinin hakim olduğu işleriyle politik ve sosyal olarak seyirciyi düşündürecek. Özellikle uluslararası boyutta her nesil tarafından mutluluk olarak kodlanmış bir figür olan Miki Fare'nin Sakat Miki yorumu izleyiciyi şüphesiz şaşırtmaya hazır."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/09/jacques-tange-yabanci-topraklarda/", "text": "Jacques Tange'nin kişisel sergisinin başlığı olan 'Yabancı Topraklarda' sanatçının ilk kez tanımadığı ve yabancı olduğu bir ülke olan Türkiye'de sergi gerçekleştirecek olmasından doğmuş. Dün Art350'de başlayan sergi, onu alışık olduğu ve yaşadığı Avrupa kıtasından bir adım dışarıya çıkarmış oluyor. Tange'nin eserleri hayatın kendisinden etkilenir ve en önemlisi, aşktan ilham alır. Kadınları övme yoluna gitmesinin nedeni ise onların gücünün dünyayı kurtaracağını düşünmesinden ötürüdür. Tange'nin eserlerindeki kadınlar güzel, kuvvetli ve azimlidir. Sanatçı, kadınlara olan sevgisini onları eserlerinde arzu nesnesi olarak değil, anne ve sevgili olarak göstererek yansıtır. Kadınların erkekler gibi güç tutkunu olmadığını fakat aslında gücün kendisi olduklarını düşünmektedir. Jacques Tange, 1960'da Vlissingen'de doğmuştur. Hollandalı sanatçı, Rotterdam Sanat Okulu'nu bitirdikten sonra 1984 yılı itibariyle aktif olarak eser üretmektedir. Sanatçının yeteneği, 2005-2006 yıllarında Hollanda'da ''Yılın Sanatçısı'' seçilmesiyle tescillenmiştir. Tange'nin eserleri ortaçağın resimlenmiş el yazmalarına dayanmaktadır fakat zaman içinde, bugünkü dünyaya ve insanın dünyadaki yerine yorumlanmıştır. Sergi 15 Şubat'a kadar Art350'de görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/09/k-l-o-s-t-e-r-roportaj/", "text": "Kloster, 2014 Eylül ayında İstanbul proje mimarlarımız Engin Yaşar & Yiğit Onbaşı'nın, dj'lerimiz ve müzik koordinatörümüz Mrloverlee & Hello Alien'ın fikir ve kararları ile ortaya çıktı. Elbette birçok gece unutulmazdı ama Len Faki & Recondite gecesi, Matthew Dekay, Matador, Rebelledo geceleri çok güzeldi. Eylül ayında birbirimize kavuşmamız aslında çok büyük dezavantaj olmasına rağmen işinde en başarılı genç ve kararlı bi ekip kurduk, zamanlamamız en çok bizi yordu. Kısa sürede bu kadar çok sanatçıyla anlaşması çok zordu. Dezavantajı 3 kattaki her dj'i dinlemek :) Çok merdiven çıkıp inmek ekibimizi fitledi aslında bu da bir avantaj. Kontrolden çıkacak bir kitlemiz yok. Pek kontrolden çıkAcak biR durum yaşayacağımızı da varsaymıyoruz. Elektronik dans müziğinden vazgeçmeden her kolunu barındırıyoruz. Yakında Perşembe günleri live konserlere başlamayı düşünüyoruz. Birçok büyük sanatçı ile iletişim halindeyiz, katacağımız en büyük yeniliklerden biri olacak. Booking'lerimize devam ediyoruz. Konsept albüm şirketleri ile gecelerimiz ve Berlin, Zürih gibi şehirlerin köklü club'leri ile kardeş gecelerimiz olacak. Kloster favori bir parçanın çalınacağı bir yer olmamakla beraber her gece yeni bir şarkı ile insanları etkileyecek bir yer daha çok. Unisex sergisinin açılışı çok başarılı geçti fakat sergiye ve sanata aynı ilgiliyi göremedik. Biz de hata etmiş olabiliriz, yeni sergimizde daha başarılı olacağımızı düşünüyoruz ve Unisex sergisini deneyimsizliğimize veriyoruz. Proje mimarımız Yiğit Onbaşı, müzik direktörümüz Ümit Şenol, resident dj'imiz Ali Özer Sezer, jokerlerimiz Okan Şahin & Mustafa Burak Dirgen & Nalan Han, asistan prensesimiz İlayda Can, grafikerimiz Naz Özyaseminler, sosyal medyacımız Koray İzci, görselcimiz Shi Tv, halkla ilişkilerimizi sağlayan Serhat Sancak & Kardelen Başak Altınsoy & Ecem Güvenceler, takım kaptanlarımız Yiğit Onbaşı & Murat Ülker & Ümit Şenol, yatırımcımız Engin Yaşar. Bu arada çok kısa zamanda oluşutuktan sonra fikir ayrılığından aramızdan ayrılan Natasha Dach & İdil Gür ve Merve Akay'ı da unutmamak gerekir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/09/kim-onur-gulfidan/", "text": "Bugün geriye bakınca bu karmaşık çocukluğun ürettiğim sanat eserlerine etkisinin fazlaca olduğunu görüyorum. Fen bilimlerine olan hayretli duruşum liseyi 5 senede bitirmeme sebep oldu. Ancak Türk edebiyatının değerli yazarları ve onları sevmem sayesinde Kabataş Lisesi'nden mezun olabildim. Sonrasında hayat devam ederken, Van Gogh'un hayatını anlatan bir kitabı ara ara okudum, sanırım finalini de bir hastane bahçesinde bitirmişim. Herhalde çok fazla etkilenmişimki soluğu MSÜ resim bölümünde aldım. Oradada en mutlu olduğum yerler: kantin, deniz kenarı ve atölye dışındaki sanat muhabbetleri sergilere, onlarda bienallere ve müthiş sanatçılarına karıştı. Sonrasında hayatta yaptığı şeyi severek yapan ve sıkıntısıyla sevinciyle, bununla yaşayan insanların arasında oldum. Resim yapmayı, sokakta bir duvara bir şeyler karalamayı, harika işler üreten insanları tanımayı çok seviyorum. İnsanın doğasından sanat sevgisini ve üretkenliğini çıkardığınızda geriye sanırım gri, soluk bir şey kalır, bu gri şeyin bulaştığı ruh halini de bugün çok sık görüyoruz. Bu sene 5. kişisel sergimi açacağım, umarım sergiyi görenlerin hayatlarındaki arayış ve mutluluğa ufak bir katkısı olur."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/09/manolis-anastasakos-personhood-ii/", "text": "Resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf ve video üzerine Atina'da üretimini sürdüren çok disiplinli sanatçı Manolis Anastasakos, işleriyle ilk kez İstanbullu sanatseverlerle buluşacak. Şimdiye kadar üç kişisel sergi yapan sanatçının bu seferki sergisinin adı Personhood II. Personhood II'de sanatçı, etrafında bütün olup bitenlerden duyduğu rahatsızlıklara ve içgüdüsel duygulara yeni bir biçim kazandırmayı amaçlıyor. Sosyal ve siyasi yaşama hükmeden objeleri ve sembolleri kullanarak her insanın sahip olduğu bireyliğe ve iç benliğe ait sonuçlarla izleyiciyi yüzleştiriyor. Dünya çapındaki ekonomik açıdan harap olan bütün ülkelerin metaforu sanatçının çalışmalarında gözler önüne seriliyor. Neden mutluluğu aradığımızı bulmaya çalışıyorum; fakat kesinlik/belirlilik bizim için daha önemli. Aslında şu ana kadar hiç bir şey bulamadım, ancak bu arayıştan keyif alıyorum. Personhood II sergisi, izleyicileri Manolis Anastasakos'un bu sorgulama ve araştırmasına tanıklık etmeye davet ediyor. Hush Galeri, Yunan Sanatçı Manolis Anastasakos'un Personhood II isimli solo sergisine 10 Ocak 9 Mart 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı işlerinde Yunanistan'ın IMF ve AB denetimi altında kaldığı 2010 yılı dönemine ve medyanın kışkırtmaları ile sağlanan gerilimli isyan atmosferine ayna tutuyor. Bu ortamın insan davranışları, içsel düşünceler ve duygulardaki yansımalarını belgeliyor. Açlık korkusu ve ekonomik gerilemeden kaynaklı toplumdaki sosyal huzursuzlukların yansımalarına odaklanan Personhood II adlı sergi Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-18.00 saatleri arasında Yeldeğirmeni'nde konumlanan Hush'da gezilebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/09/zamanin-isaretleri-basi-balkonda-dunyaya-ters/", "text": "Zamanın İşaretleri sanatçı grubu, üçüncü sergisini Başı Balkonda Dünyaya Ters başlığı altında Pi Artworks ile gerçekleştiriyor. Serginin başlığı Fransız şair, sanatçı ve sinemacı Jean Cocteau'nun Derin Uykunun Söylevi başlıklı şiirindeki bir mısraya gönderme yapıyor. Zamanın İşaretleri sanatçılarının bir arada oluş nedenlerinin salt bir sanatçının, diğerinin yapıtına karşı duyduğu hayranlık ve birbirlerinden aldıkları güçten doğduğu fikrindeki romantizmi yüceltiyor. Sergi beş sanatçının son dönemdeki üretimlerine odaklanıyor. Farklı konu seçimleri, birbirlerinden ayrılan yaklaşım biçimleri, tarzları, değişik plastik kaygılar ve disiplinlerle üreten sanatçılar; gerçeklik, güncel olan ve kişisel hesaplaşma kavramlarında buluşuyor. Zamanın İşaretleri sanatçıları bu sergiye özel olarak yeni medya sanatçısı Nihat Karataşlı ile bir proje ortaklığı kuruyor. Nihat Karataşlı beş sanatçının sergide yer alan eserleriyle izleyici arasındaki ilişkiyi deneysel bir yöntemle analiz edip, edinilen deneyimlemeyi ve ulaşılan verileri görsel bir yerleştirmeye dönüştürüyor ve izleyiciyle paylaşıyor. 10 Ocak'ta başlayacak olan sergiyi 31 Ocak 2015'e kadar Pi Art Works'de görebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/10/kagit-isler-works-on-paper/", "text": "Çağdaş sanat, bugün son derece bağımsız bir arenada yoluna devam ediyor; gündelik hayatın imgelerinden uzak, kendi kural ve karakterlerini kendisinin belirlediği, alternatif bir sahnede yer alıyor. Sanat dergilerinden ikinci sınıf gazete haberlerine uzanan bir süreçte ilerleyerek kendine yer edinen çağdaş sanat diyaloglarının rengi, karışık felsefi söylemleri, kinayeli demeçleri ve tanıtım amacıyla yapılan gösterileri dahi abartılı bir şova dönüştürerek bir nevi popüler kültürün beklentisine cevap veriyor. Konuların, tekniklerin ve de formların daha da bir artan çeşitlilikle vücut bulması adeta insanın başını döndürüyor. Bu çeşitlilik ve çokluk elbette birçok sorunu da beraberinde getiriyor ki sanatın ilk defa karşılaştığı bir durum değildir bu. Değişen dünyada, yalnızca sanatın ve sanatçının anlamı değişmekle kalmaz, şüphesiz bu durumdan her türlü nesne, kişi veya olgu da nasibini alacaktır. Kavramları alaşağı eden bunca olumsuzluğa rağmen resim yapmak veya 'sanatçılık mesleği' bugün hala popüler bir uğraş ise, bu durumu onun özgür bir alanda serbestçe dolaşmasına ve sanatçıya da bu dolaşımda serbestçe çalışma sahası sunmasına borçludur. İzleyicisine ise 'kendi sınırları içerisinde' bağımsız bir değerlendirme fırsatı sunar. Öte yandan bugün, sanatın ulaşılmazlığı ve de bilinmezliğiyle övünen kitle kültürü, onun tam tersine son derece anlaşılır ve de yalın bir hale geliyor olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak zorundadır. Sanatçının bu piyasadan bağımsız olarak ilerlemesini sağlayan az sayıdaki iyi niyetli entelektüel girişim, mütevazi bir şekilde sanatı ve sanatçıyı kuşkusuz bu yeni kitle kültürü'nden çok faklı bir yerde tutacaktır. Bu doğrultuda Cep Gallery | Contemporary Exhibition Platform, genç kuşak sanatçıların birbirinden bağımsız çalışmalarını ''Kağıt İşler / Works on Paper '' adlı sergi ile bir araya getiriyor. Sergi 15 ocak 2015 tarihine kadar Cep Gallery | Contemporary Exhibition Platform'da görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/10/old-java-coffee-galata/", "text": "Kahve festivali hakkında yazdıktan bir hafta sonra en çok hoşuma giden birkaç standdan biri olan Old Java'dan tanışmak için bu güzel cafe'ye davet eden bir mesaj geldi. Yeni insanlarla, hayallerini uygulamaya koymaktan çekinmeyen insanlarla vakit geçirmekten daha güzel ne olabilirdi ki? Amir ile birlikte Galata'nın hemen birkaç sokak uzağındaki Old Java'ya gittik. Varırken tekrar tekrar o bölgenin ara sokaklarının ne kadar güzel olduğunu düşündüğümüzü söylemeden geçemeyeceğim. Bizi birbirinden güzel kahveleri yapan Cem karşıladı. Chemex zaafım olduğundan baştan sona yapılışını izledim. Old Java açılalı 3 hafta olmuş ve burayı sürekli geliştirilebilir, bir komün şeklinde her türlü öneriye açık bir yer olarak tanımlıyorlar. Gerçekten de Amerika'da yaşayan bir kahve tutkunun biz oradayken ziyarete gelişi ve onun yaptığı önerileri göz ardı etmemeleri başka bir cafede görmediğim bir özellikti. Old Java, insanı evinde hissetiren, İstanbul'daki Third Wave Coffee akımına iyi ki hoşgelmiş olan bir yer. Şubat ayı sonunda tekrar İstanbul'a geldiğimde burada olacağım."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/11/sakir-gokcebag-think-tank/", "text": "Galerist, Şakir Gökçebağ'ın 'Think Tank' isimli kişisel sergisine 20 Ocak 14 Şubat 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Gündelik hayatta sıkça kullanılan hazır nesneleri dönüştürerek yaptığı yerleştirmelerle tanınan Gökçebağ, eserleri aracılığıyla izleyicinin kalıplaşmış algısını altüst ederek, yeni anlayış ve görme olanakları yaratır. Yapıbozumu ve seri çoğaltma teknikleriyle işlevlerinden uzaklaştırdığı eşyalar, benzersiz formlarıyla sanat objeleri olarak öne çıkarlar. İlk defa Galerist'te gösterilecek olan, sanatçının sebze ve meyveleri kullanarak ürettiği 'Cuttemporary Art' serisinin devamı niteliğindeki 'KL1 ' ve 'KL2' isimli yerleştirmeleri izleyiciye fotoğraf olarak sunulur. Tahta mandal, elbise askısı, şemsiye, terlik, hortum gibi tanıdık objelerle oluşturulmuş yerleştirmelerin yanı sıra, geçtiğimiz yıl Hollanda'da gerçeklestirdiği, içi su dolu kovaların yanyana dizilmesi ve aralarına yerleştirilen su terazilerinden oluşan 'Horizon 2 ve 3' de sergide izlenebilecek eserler arasındadır. Yerleştirmelerinde Fluxus, Minimalizm, Bauhaus, Dadaizm, Pop-Art gibi farklı sanat akımlarından izler taşıyan sanatçı, şiirsellik, mizah, çözümleme ve yalınlaştırmalar aracılığı ile yeni önermelerde bulunur. Şakir Gökçebağ, 1965 yılında Denizli'de doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden (1987) mezun olduktan sonar 2001 yılına kadar aynı okulda öğretim görevlisi olarak çalıştı. Türkiye'nin yanı sıra aralarında Arp Museum Remagen, CentrePasqu Art İsviçre, Martin Gropius Bau Berlin ve Sotheby's Londra'nın da olduğu Avrupa'nın pek çok sanat merkezinde sergiler açtı. George Maciunas Wiesbaden, Markus Lupertz Düsseldorf, Stiftung Kunstfonds Bonn ödülleri ile Alman ve Avusturya hükümetlerinin çeşitli burslarını da alan sanatçı yaşamını ve çalışmalarını Hamburg'da sürdürmektedir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/12/iceland/", "text": "Do you know the Conjure One song the Distance? They probably did not write it based on Iceland but its lyrics clearly match what I think of Iceland: this is not a place, not a hunger, this is a state of mind, a state of wonder. Iceland is not a place, at least not a place from the world as we know it. So it is now my favorite out of the world destination. It is not because it does not have any other competitors but because it has one of the most interesting landscapes I have seen so far. It never gets boring, there are coastal views, mountains, waterfalls, lakes, geysers and vast, really vast empty lands. Its only worldly competitor for me would be Lofoten Islands in Northern Norway. So yes, for me, a Scandinavian region can only be beaten by another Scandinavian region. You start feeling the difference the moment you get off the plane not only geographical-wise but also human-wise. If you are a Turkish reader, you may know how your first impression of a country can usually be a bad one due to the dialogues occurring at the passport control. In Iceland, the officer checking out my passport asked me whether if I knew anyone in Iceland and at that moment I thought okay, here we go again. I said no thinking even Iceland thinks I may have plans to immigrate there. Her reaction was however way different than what you would get during any other passport control encounter in Europe. She told me to not worry and I would very quickly make many friends as everyone in Iceland was very friendly. That turned out to be true. After this very short introduction to Iceland, I will now go pack for China as I am departing tonight. I will publish a more detailed post on Iceland when I get back but in the meantime, you can check out the photos here."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/12/kotulugun-seffafligi-ya-da-otekine-bakmak/", "text": "Bu soruların yanıtını Fransız düşünür Jean Baudrillard vermeye çalışır. O, İyi olanın, ancak İyi'nin İyi'yi ya da Kötü'nün Kötü'yü üretmesi durumunda varolabileceğine çeker dikkati. İyi'nin Kötü'yü ya da Kötü'nün İyi'yi üretmesi durumunun ise Kötü'yü yaratan şey olduğunu savunur düşünür. Ona göre tüm sorunlar tam da burada vuku bulur; yani karşıtların birbirini doğurmasında. Baudrillard bu durumu, 'yürek hücrelerinin karaciğer hücreleri üretmesi'ne benzetir ve o, 'neden ve sonuçlar arasındaki tüm dengesizliklerin Kötü'nün düzeniyle ilişkili' olduğunu öne sürer. O halde Kötü, kendini gizlemek zorundadır ya da kendini bir İyi olarak sunmak zorundadır denilebilir. Öyle ki ikinci durum da aslında bir 'kendini gizleme'dir. Ve zaten kendini gizleyen şey Kötü'dür. Kötülüğün Şeffaflığı ya da Ötekine Bakmak 14 Şubat'a kadar Kare Sanat Galerisi'nde."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/12/serdar-gozelekli/", "text": "Gazze'deki gerçek olaylardan esinlenilerek çekilen Muna filminin yönetmeni Serdar Gözelekli ile Muna ve kariyeri hakkında konuştuk. Serdar Gözelekli, 1 Ekim 1983 yılında Ankara'da doğdu. ODTÜ Koleji'nden mezun olduktan sonra, Uluslararası İlişkiler okudu ve ardından Yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladı. Tunç Okan, Bernard Rose, Charles Richards,, Kağan Erturan, Nezih Ünen ve Sinan Çetin gibi yönetmenlerin yardımcı yönetmenliğini yaptı. Klip ve reklam yönetmenliğine başladı. Özlem Tekin, Özge Fışkın, Vega, Ceza ve Cem Adrian gibi birçok sanatçının kliplerini yönetti. 2013 yılında, ilk uzun metraj filmi İnanç Odasını çekti. 50, Antalya Altın Portakal da galası yapılan İnanç Odası Madrid Film Festivali'nde En İyi Yabancı Film ve En İyi Yabancı Film Yönetmenleri dallarında yarıştı. Aynı zamanda American Online Film Awards'ta yüzlerce film arasından ilk 10'a girmeyi başardı. 2014 yılında ikinciyeni film ile birlikte ikinci uzun metrajı Muna yı çekti. Müzik ve sosyal medya bağımlısıdır. Fotoğraf ve taze fasulye vageçilmezleridir. Farklı yönetmenlerle çalışarak sahada pişmek ve sürekli fikir üretip, hayata geçirmek diyebilirim. Muna, Gazzede yaşayan küçük bir kız. Film, 2009 yılında Gazze'de onun başından geçenleri anlatıyor. Gerçek hikayelerden esinlenildi. Savaş, her zaman ilk çocukları vurur. Muna bu çocuklardan sadece biri. Çocuklar için savaşta büyümek büyük travma. Çekmek istememdeki en önemli sebep bu. Bir tanesinin de olsa hikayesini seyirciye aktarabilmek ve savaş gerçeğiyle seyirciyi yüzleştirebilmek. Öncelikle hedef festivaller. Henüz netleşmese de 2015 Kasım gibi vizyonda olabilir. Mart 2015 gibi yeni bir filme başlamayı planlıyoruz. Henüz proje aşamasında. Filmde Muna'yı oynayan 8 yaşındaki Pınar Balkış diyebilirim. Çekimlerin bir kısmını yaptığımız Tarsus'ta karşılaştık ve hayatında ilk defa kamera karşısına geçti. Doğuştan yetenek diyebilirim. Yaşına rağmen performansı ve olgunluğuyla ben dahil bütün ekibi hayran bıraktı. Sizi de şaşırtacağına eminim."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/13/giuseppe-mastromatteo-homogenic/", "text": "Yeni serisi Homogenic de Giuseppe Mastromatteo sekiz farklı suratın dizilimini ya da derin düşünceye dalmış sekiz bakışın ritmik düzenlenmesini sunuyor. Görsel akış, sade ve ahenkli boyutlar ile elde ediliyor. Elde edilen izlenim seyircinin karşısına nereden ve nasıl geldiği belli olmayan; herhangi bir arka plan içermeyen ama gerçek hayat izlenimi veren bir geçit tarafından sağlanıyor. Bütün fotoğrafların altında, insan ırkının çok yakından temsil edilmesinden oluşan ince bir hayret duygusu yatıyor. Zamandan bağımsız olarak yaratılmış her imaj sonsuza kadar var olabilme hissi oluştururken, kusursuz portreler adeta içsel bir metamorfoz izlenimi yaratıyor... İfadeler, renkler ve yüz çizgileri kendilerini değiştirip dönüştürürken sanki fotoğrafın yaratmak ve temsil etmek istediği yanılsamanın destekçileri oluyorlar. İtalyan fotoğrafçı Giuseppe Mastromatteo'nun Türkiye'deki ilk kişisel sergisi 5-28 Şubat tarihlerinde C. A. M. Galeri'de izleyiciyle buluşacak. Mastromatteo'nun sanatsal yolculuğuyla ilgili kapsamlı bir sunum için sergiye adını veren son seri Homogenic'de sanatçının önceki serileri Pre-Indepensense (2007) ve Indepensense (2009-2012)'den de bir seçki yer alacak."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/13/is-sanattan-modern-turk-edebiyati-dinletisi/", "text": "Türk edebiyatının büyük ustası Sait Faik Abasıyanık'ın, Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar başlığı altında derlenen hikayeleri İş Sanat'ın dinletiler serisinde edebiyat meraklılarının beğenisine sunuluyor. Modern Türk hikayeciliğinin öncülerinden, kendine has tarzıyla ön plana çıkan Sait Faik, ardından gelen edebiyat kuşaklarına çeşitli açılardan öncülük etmiştir. Yazar, insan ve insan sevgisi üzerinde temellenen, sade bir dille kaleme aldığı öykülerinde merkez-taşra ilişkisi üzerinde durmuş, insanın günlük hayatından kesitleri, İstanbul'u, adaları ve deniz temalarını sıklıkla işlemiştir. Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar dinletisinde Sait Faik'in sevilen hikayelerinden özenle bir araya getirilen seçkiyi Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek seslendirecek. Atilla Birkiye'nin düzenlemesi ve Mehmet Birkiye'nin rejisörlüğüyle eski bir radyo kayıt stüdyosu düzeninde seslendirilecek hikayelere Serdar Yalçın'ın müzikleri eşlik edecek. Sait Faik'in Projektörcü, Alt Kamara, Plajdaki Ayna, Sivriada Geceleri ve Hişt Hişt gibi öykülerinin seslendirileceği dinleti, 19 Ocak Pazartesi akşamı ücretsiz olarak İş Sanat'ta."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/13/roxyde-bu-ay-kesfetmeniz-gereken-muzisyenler-sahnede/", "text": "Ocak ayının ikinci yarısında, sevdiğimiz grup ve isimlerle dolup taşacak gibi görünüyor Roxy. Yarın akşam Bir Şeyler Eksik var. Adını Bülent Somay'ın aynı adlı muazzam kitabından alan Bir Şeyler Eksik, üflemeliler, bas, davul ve vokalden oluşan zengin bir müzik sunan, iyi bir grup. Orjinal bestelerinin yanı sıra Wayne Shorter, Esperanza Spalding, David Binney, Steve Coleman, Gretchen Parlato, Mark Zubek gibi çağdaş müzisyenlerin parçalarını ve caz standartlarını yorumluyorlar. Vokalde Çağıl Kaya var, üflemelilerde Tamer Temel ve Serkan Erkol. Basta Alper Yılmaz, davuldaysa Volkan Öktem. Aynı türde performans izlemekten sıkılanlar için yeni bir soluk Bir Şeyler Eksik; ve adına nazire yaparak o eksiği dolduruyor sanki. 17 Ocak'ta B-IN-THE-HOUSE projesi ile müzik ve şovu harmanlayan Bora Uzer var. Londra'daki stüdyosunda Pino Palladino, Chris Bailley, Pete Adamz, Simon Carter gibi isimlerle çalışan, İlhan Erşahin'in İstanbul Sessions featuring Bora projesini gerçekleştiren, İstanbul'a döndükten sonra kendi müziğine yoğunlaşan Bora Uzer, Brooklynli Mc ve Dj Ian Lawrence aka. Stimulus ile beraber gerçekleştirdiği Analog People albümü dahil birçok eserinden parçalarla performans gösterecek. 20 Ocak'ta sahne alacak Evden Uzakta, müziklerini 90'lı yıllarda özellikle California'da yükselişe geçmiş New School Punk türünün bir türevi, kendilerince bir yorumu olarak nitelendiriyor. Dolambaçlı ve ağır anlatımlardan hoşlanmayan beşli, hissettiklerini hızlı sade ve keskin bir şekilde ortaya dökmeyi tercih ediyor. Sadece şarkıların değil genel olarak albümün tınısına da takıntı derecesinde önem veren grup bu konuda endüstri standartlarını yakalamak için kıta değiştirmekten de çekinmemiş. Albümleri Hiç'bi Yere Doğru Baltimore'da Valencia Studios'da daha önce All Time Low, The Used, Yellowcard gibi isimlerle çalışmış Paul Leavitt'in yapımcılığında gerçekleşmiş. Kendi şarkılarının yanı sıra Everything but the Girl'un kült şarkısı Missing'in bir yorumunu da kaydetmişler. 22 Ocak'ta ise Son One Love Festivali'nde herkesin bayıldığı Berlinli ikili Modeselektor sahnede. 1992'de Berlin'de, tek bir tarz ile anılmaktan rahatsız olan, iki muhteşem prodüktör Gernot Bronsert ve Sebastian Szary tarafından kurulan ünlü elektronik grup, akıllarına yatan her sesten ve türden faydalanıyorlar. Anbean değişen tınılardan ve enerji patlaması yaratan müziklerden hoşlanıyorsanız, Modeselektor'ı mutlaka sahnede görün. Bilet fiyatları ve daha detaylı bilgi için Roxy'nin sitesine göz atabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/14/2015in-ilk-sesleri-django-django/", "text": "En son 2012 yılında kendi adlarını taşıyan albümleri ile Mercury Music Prize'a aday olan ve ondan sonra kendilerinden haber alamadığımız İskoç Psych pop grubu Django Django, First Light isimli single'ı ile geri dönüşe başlıyor. Henüz bu single'ı takip edecek bir albüm haberi bulunmasa da, grubun yeni açıkladığı yoğun turne programı, First Light aracılığıyla dinleyeciyi yeni bir albüme ısındırıyor gibi duruyor. First Light pop vokallerini belirli belirsiz bir psycadelic alt yapıyla birleştirerek, Django Django'nun ne kadar iyi bi grup olduğunu 3 yıl sonra hatırlamamıza sebep veriyor, iyi de ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/14/the-away-days-roportaji/", "text": "İngilizce indie rock müzik tınılarıyla özellikle festival ve konserlerin en sevilen isimlerinden biri olan The Away Days, yarın akşam Hayal Kahvesi'nde çalıyor. The Away Days'i yakından tanımak için röportajımızı okuyun. The Away Days bundan 3-4 sene önce Sezer'le Can'ın tanışmasıyla kuruldu. Açıkcası hedeflerimiz doğrultusunda henüz istediğimiz yerde değiliz, yolun başındayız. Tarz olarak Böyle yapmalıyız. diye bir kasıntımız asla olmadı. Yeni şarkılarda yavaşça olgunlaştığımızı farkediyoruz. Muhtemelen yayınlayınca siz de farkedersiniz. Bir yere ait hissetmeme duygusuyla bu ismi bulduk. Daha doğrusu bu isim bizi buldu. Türkiye'de çoğu sahnede yer aldık hedefimiz daha fazla yerde sahne almak ve daha fazla kişiye çalmak. Özellikle yurtdışında. Yeni single'ımız olan Best Rebellious'un klibi yayınlanacak. Daha sonra bu single'ın yer aldığı EP'yi yayınlayacağız. Ben bu ara Michael Jackson dinliyorum. Onun da bizi dinlemesini çok isterdim. İkisininde yeri çok ayrı. Fakat ülkemizde oldukça az olduğu için festivaller daha özleniyor. Avantajı olduğunu pek sanmıyorum. Dezavantajı ise duyulmak çok daha zorlaşıyor. Dünya'da neler olup bittiğini takip etsinler, fazla çalışıp fazla üretsinler. Tobias Jesso Jr dinleyin bu karlı havada."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/14/tumblr-alert-erin-ilkcan-aslan/", "text": "Erin İlkcan Aslan, üretim süreci içerinde iş'lerini, herhangi bir disipline bağlı kalmadan psikoanalitik bilgiye, gözlemlenen bilgiye ve insan bilincinin var olmak için şekillendirdiği tüm tutumlar üzerinden beslenerek sürdürmektedir. Bu işler için, yerine ve içinde bulunulan durumlara göre kendine enstürman seçerken Dijital kolaj, video, ses ve nesne enstelasyonları, serigrafi baskı, tuval üzerine çeşitli teknik ve malzemelerle yapılan çalışmalar, yanıcı malzemeler gibi geniş bir skalada üretim yapar. 2012 senesinden bu yana ağırlıklı olarak görsel sanatlara yönelmiş, işlerini belirleyici olan tüm formlardan arındırarak şekillendirilmemiş kılmaya çalışmaktadır. Ankara 'da çeşitli sergiler ve organizasyonlarda bulunmuş, 2014 senesinin Temmuz ayında Symbolon : Kubrick ve Ben isimli kişisel sergisini Budapeşte'de sanatseverlerle buluşturmuştur. Kolektif çalışmalar içerisinde tamamen farklı işleriyle yer almakta olan sanatçı, üretiminin başlıca gereksinimi olarak kişinin kendisi ile kurduğu sağlıklı iletişim olduğunu vurgulamakta ve sembollerini her disiplinden işlerinin içerisine gizlemektedir. Bunun dışında amatör olarak edebiyatla da ilgilemekte olan sanatçı, kitabını tamamlamak için çalışmalarına devam etmektedir. Hala Ankara'da yaşamakta olan Aslan, üretimlerine mekan sınırlaması olmadan devam etmektedir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/15/bjorkten-yeni-album-haberi-vulnicara/", "text": "2015, İzlanda faşizmimizin gücüne güç katmak adına bereketli bir yıl olacağa benziyor. Björk Facebook sayfasından, yeni albümünün kayıtlarının tamamlandığını ve mart ayında piyasaya süreceğini açıkladı. 2011 yılında yayımladığı Biophilla albümünün ardından, geçtiğimiz yıl yine bu albümün canlı performansını kaydederek yayımladığı konser filmiyle, dinleyiciyi kendinden ayırmayan Björk, Vulnicara ile müziğini bir üst seviyeye taşımaya hazırlanıyor. Kendisini gerek yaptığı müzikal çalışmalardan, gerekse Kanye West'in Yeezus ve son olarak FKA Twigs'in LP1 albümüne yaptığı prodüksyonlarla tanıdığımız Venezuellalı müzikal dahi Arca ile çalışan Björk, albümün song listi'ni de yine facebook hesabı üzerinden yayımladı. Albümde emeği geçen bir diğer isim olan Haxan Cloak'ın Pitchfork'tan Larry Fitzmaurice'a vermiş olduğu röportajı da buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/15/kim-merve-evirgen/", "text": "Full-time editör, part-time müzik yazarı olarak tanımlayabiliriz kendisini. İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü sayesinde edindiği kalem tutma maharetini en büyük tutkusu olan müzikle birleştirip bunu gerek iş, gerekse özel hayatına entegre etmiştir. Bunun cevabı net bir şekilde canım ciğerim arkadaşım Emre Erbirer. 2013 yılı sonunda XOXO The Mag ve Play Tuşu tecrübelerimin devamında dört ay kadar girdiğim hiçbir işten tatmin olamıyorken o sıralar İKSV'de Dijital Medya Sorumlusu olarak çalışan Emre, vakıfta bir editör pozisyonunun açılmak üzere olduğunu söyleyip beni önerdi, ben de tabii ki bu fırsatı havada yakaladım, bir yılı aşkın bir süredir buradayım. Kesinlikle müzik, hatta müziğin magazininden tarihine kadar bütün detayları, sanattan pek anladığım söylenemez. Gündüzleri İKSV binasında, hatta geceleri de İKSV binasında bulabilirsiniz beni, ve tabii ki Salon İKSV konserlerinde. Avrupa yakasındaysam çok muhtemel Peyote'nin terasında oturuyorumdur, Anadolu yakasındaysam da herhalde Arka Oda'dayımdır. Hah bir de dev bir guilty pleasure'ım var, Beşiktaş Çarşı'da bulunan Kartal Kokoreç diye bir yer. Aynı anda hem maç izleyebileceğiniz, hem Tame Impala'dan tutun Grizzly Bear'a kadar müthiş bir Winamp playlist'ini dinleyebileceğiniz, hem çok leziz İzmir kokoreç yiyebileceğiniz hem de buzlu bardakta bira içebileceğiniz bir yer olarak hayattaki bütün keyiflerimi birlikte sunan bir yer, düğünümü burada yapmayı düşünüyorum. Bir de tabii ki şehirde nerede iyi konser varsa orada da karşılaşabiliriz. 2014 müzikal açıdan aşırı kısır, hiç tatmin etmeyen bir yıldı ve 2015 şu an gerçekten bangır bangır geliyor. Mark Ronson ve Tame Impala bu yıl yeni albüm yayımlayacak isimler arasından beni en çok heyecanlandıranlar. Ayrıca bu sene İKSV'nin düzenlediği İstanbul Bienali'nin 14.'sü gerçekleşecek Tuzlu Su başlığı altında. İKSV'de çalışıyorken bienali okumanın ve gezmenin çok heyecan verici olacağını düşünüyorum. Django Django'nun yeni single'ı 'First Light', Mark Ronson'ın Kevin Parker ile tadından yenmeyen işbirliği 'Daffodils' ve aşırı gelecek vaat eden Liverpoollu yeni bir grup olan All We Are'ın 'Keep Me Alive'ı. Bir de esas dün Caribou dinleyicilerine teşekkür olarak bin şarkılık bir playlist yayınladı, sanırım önümüzdeki üç ay kulaklarımı bununla meşgul edeceğim. Nabil Elderkin. İ-na-nıl-maz iyi müzik video'ları çekiyor, şu an ünü video çektiği isimlerin ününden bile daha büyük. İspanyol sanatçı/yönetmen kolektifi olan CANADA, yine çok iyi müzik video'ları ve reklam kampanyaları çeken bir şirket. Hatırlarsınız, en son aşkın tatlı erotizmini anlatan Creme Caramel video'su her yerde karşımıza çıkmıştı. Bir de hayatımın en iyi albümleri arasında gösterebileceğim neredeyse her albümün artwork'ünün yaratıcısı olan Avustralyalı sanatçı Leif Podhajsky. Facebook'un adı, Twitter'ın tadı diyorum. Zira doğru kullanıldığında Twitter gündemi takip edebilmek için en kullanışlı platform. Bir de benim takip ettiğim değil, oluşumu içerisinde bulunduğum vesaire adlı bir web sitemiz var, boş beleş liste sitelerinin pıtrak gibi çoğalmasından sıkılıp suya sabuna dokunan bir içerik oluşturmayı amaçlayarak başlattığımız bir iş. Fikri kalemi değerli yazarlarımız var, takip etmenizi şiddetle öneririm, bayiinizden ısrarla isteyiniz. İngiliz müzisyen Astronomyy ve Avustralyalı grup FLAMINGO. Bir de oyuncu Anna Kendrick'in Twitter hesabını mutlaka takibe alın, müthiş bir sense of humor'a sahip."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/15/processingin-buyuleyici-dunyasi/", "text": "Konumuz müziğe olabilecek en güzel eşliklerden birini sağlayan Processing teknolojisi. İşin teknik güzelliğinden kendimi alabildiğim ilk anda fark ettim; Made with Processing yazıyordu. İlk başta klasik ARV eklentilerinden biri ile yapıldığını düşündüm. Ama bunu standart ARV'lerden ayıran en önemli şey; sözlerin de şarkının akışına uygun olarak hareket etmesiydi. Kod adeta yaşıyordu. Bunu After Effects vb. programlarla uğraşarak siz de yapabilirsiniz; ama mesele bu değil. Mesele Frame / Sample Rate, Beat / Vocal ve Lyrics datalarını birer değişken olarak tanımlayıp; bu görselliğin içinde kod satırlarından oluşan bir yolculuğa çıkabilmek. Hatta işi bir adım öteye taşıyıp, 3D yazıcılarla yaşam alanlarınıza eklemlenen tasarımlar üretebilmek. Sizi Processing'in büyüleyici dünyası ile baş başa bırakıyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/19/dilara-sakpinar/", "text": "Herhangi bir canlı. Müzik yapar, şarkı söyler, toprak sever. Muhtemelen dünyaya geldiğimden beri müzik var şimdimde ve geleceğimde. Bir meslek olarak görmüyorum müziği. Yaşam biçimi daha ziyade. Benim de müzisyen olmamın, bol müzisyenli bir ailede büyümemin büyük etkisi var diye düşünüyorum. Müziğin okuluna gitmeyi pek düşünmüyordum aslında. Üniversite sınavlarına bambaşka bölümler için girmiştim. Müzik bölümünün yetenek sınavı olacağını tesadüfen öğrendim. Karşıma çıkınca da çok düşünmeden girdim. Sağolsun harika jüri beni geçirmeye karar verince de, kendimi müzik bölümünde buldum! İlginç bir deneyimdi. 123 ile üniversitede tanıştım. Berke ile aynı dersi alıyorduk. Bir gün bana yaptıkları müzikleri dinletti. Aslında benim gruba dahil olacağım gibi bir düşünce yoktu. Bir şekilde kaynaştık ve okula başlama hikayem gibi, 123'ün bir parçası oluverdim. Lara Di Lara, benim çok uzun zamandır solo olarak yaptığım parçaların toplamı. Şimdiye kadar kendi kendime yazdığım şarkıları, kaydetmeye karar verdiğim an, Lara Di Lara başkaları için de canlanmış oldu. Yakında, kaydettiğim ilk ep çıkacak. Bir konser vereceğim. Bir de video izlenebilecek. Sahne'de bambaşka biriyim. Sahne benim evim. Sahnede olmak beni uçuruyor. gibi klişeleşmiş cümleler çok eğlenceli! Hoşuma gidiyor her seferinde bunları duymak ve hatta zaman zaman hissetmek. Fakat sanırım benim için en önemli şey, paylaşıyor olmak. Sahnenin nerede veya nasıl olduğunun önemi tabii ki var ama ondan önemlisi, birden çok insanın içinde yapmayı en çok sevdiğin şeyi paylaşmak en yüce duygulardan biri! Unutamayacağım çok anı var. Fakat; İTÜ'nün bahar şenliklerinden birinde çalarken, en öndeki bariyerin üzerinde kendinden geçerek dans eden bir oğlana gözlerim takılmış, bariyer sağa sola sallandıkça çocuk için endişe mi edeyim bir sonraki parça için yavaş yavaş hazırlığa mı geçeyim derken, etraftaki standların bir tanesinden elinde bir paketle sahneye doğru koşar adım yaklaşan bir adamı takip etmeye başladım. Önce öyle koşturan bir çalışan diye baktığım adam hakikaten sahneye yaklaştı, yandaki merdivenleri çıktı. Artık sahnede adeta bir dansçım vamış da bu bir koreografiymiş hissini veren kendinden emin haliyle elime Abla günlerdir buradayım senin gibi bir ses vallaha duymadım, helal olsun afiyet olsun diyerek elime taşıdığı paketi tutuşturdu! Adam geldiği gibi hızlıca standına vardığında, ben hayret içerisinde şarkıyı söylemeyi bitirmiştim. Paketin içinde, standında hazırladığı çiğ köfteler bana bakıyordu! Böylelikle hem müziği hem de çiğ köfteleri paylaştığımız bir konser olmuştu. Dans eden çocuk, o bariyerden hiç düşmeden dans etmeye devam etti. Üç ile sınırlamak çok zor... Miles Davis, Meredith Monk, Django Reinhardt. Türkiye'de müzikle ilgili neyi hedeflediğin, neyi istediğinle ilgili aslında. Yaptığın müzikten ziyade, çok popüler olmak, tanınmak, ünlü olmak gibi öncelikli isteklerin varsa aslında yapılabilecek şeyler daha belli. Bu her tür için geçerli olabilir. Dış görünüşle, süsle, pazarlamayla, adeta matematiksel hesaplarla yazılan şarkılarla, sıradışı veya garip olmayı daha çok yüzeyselliğiyle değerlendirerek var olmaya çalışmakla vs vs. Bu da kendi içinde bi yarıştır ve yorucudur eminim. Müzik sektöründe bir zorluk olarak da değerlendirilebilir. Söylemesi kolay ama genel olarak, tür ne olursa olsun, sadece yapmak daha çok üstünde durduğun bir konuysa, zorluklar hem var hem de bir okadar da yok gibi geliyor bana. Hatta belkide kendin ve müziğinle arandaki akış süresinde yaşadığın sorunlar zorluklar yaratabiliyor. Ama bu daha çok müzisyenin/şarkıcının daha doğrusu üretenin kendisi için geçerli zorluklar oluyor. Sonucunda yaptıysan yani harekete geçirmişsen, artık zorlukları atlatmış oluyorsun. Bu anlamda da ürettiğinden sen memnunsan, müzik sektöründe varsın yoksun çok da önemli olmuyor. Çıkardığın seslerle her nekadar cebelleşsen de, seslerinden korkma, veya hemen çok sevme, üretmeye odaklan. Süreklilik önemli konu. Başka müzisyenlerle etkileşimde ol. Başkalarının müziklerini dinle. Konserlere git. Kulakların dışında başka duyularınla da dinle. Kitap oku. Hayvanları sev. Tarihi merak et. Bir birey olarak kendini hep genişletmeye çalış."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/19/organik-makineler-evren-sungur/", "text": "Evren Sungur, Organik Makine isimli yeni serisinde alternatif evrim, otomatikleşen güncel yaşam, gerçeküstü medeniyet tasarımı gibi konuları ele alıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşek olan sergide, sanatçı figüratif anlatımın klasik biçim ve kompozisyonlarını görmezden gelip yeni bir görsel dil oluşturarak, hayali mekanlarda gerçeküstü insan tasarımlarını yüzey üzerine taşımaktadır. Seyirciyi bilinçli olarak içinde bulunduğu zaman ve mekandan koparıp resmin karşısında kendisiyle yalnız bırakan sanatçı, seyircinin kendi geçmiş ve geleceğine karşı duyacağı rahatsızlığı da bir fetişe dönüştürerek geleceğe yönelik ip uçları vermektedir. Medeniyeti ya da insanlığı tartışmanın ötesinde 'başka bir medeniyet olsaydık acaba yaşam nasıl başlardı' sorusu üzerinden yola çıkan sanatçının, evrimi farklılaştırma düşüncesiyle kadın ve erkeği tek vücutta buluşturma ya da başka canlıların özellikleriyle karıştırmaya çalışmasıyla farklılık yaratmaktadır. Yeni hayatın kurgusal yapısının izlerini taşıyan amorf bedenlerin, belirsizleşen durumlarını yeni bir yaratım süreci ile irdeleyen sanatçının, içinde bulunduğumuz çıkmaz duruma ve sistemin yıkıcılığına karşı getirdiği eleştirel bakış açısıyla dijital kurgu estetiğini bizlere hatırlatarak güncel bir anlatım oluşturmaktadır. Kurt Beers'ın 100 Painters of Tomorrow / Yarının 100 Ressamı isimli kitabında geleceğin sanatçıları arasında gösterilen Evren Sungur'un kişisel resim sergisi 14 Ocak-16 Şubat 2015 tarihleri arasında Summart Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/22/being-there-orada-olmak/", "text": "Bozlu Art Project, 2015 yılının ilk sergisini Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın resim ve heykellerinden oluşan bir seçki ile açıyor. Jerzy Kosinski'nin ünlü romanına referansla Being There başlığını taşıyan sergi, Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın yapıtlarındaki biçimsel uyumdan hareketle, aynı bahçede olmak, zamansızlık, gerçekliğin algılanması ve anlamlandırılması gibi kavramlara gönderme yaparak, sanattaki farklı disiplinler arasındaki uyum ve karşıtlıkların altını çiziyor. , soyut geometrik kurgularla, bütünlük-uyum-denge gibi temel olguların olasılıklarını sorgulamakta, kendisi için bu olasılıklar oyununun en belirleyici ve cazip yanının, figürasyonun getirdiği, benzerlik, oran-orantı gibi koşulların ve bilinen-tanıdık nesnelerin oluşturacağı çağrışımların engelleyici etkisini azaltmak olduğunu vurgulamaktadır. Heykellerinde temel formların etkileşimleri ve kesişimleriyle, kelimesiz ve duyumlara dayalı bir iletişim algısı oluşturmaya çalışan İlker Yardımcı ise çağrışımlar ve bu düşünsel ivmeyle heykelin/formun statik evreninden dinamik bir kategori yaratmayı amaçlamaktadır. Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın soyut geometrik formlardan hareketle oluşturduğu yapıtlarındaki kurgusal birliktelik Kosinski'nin bahçe metaforundan yola çıkarak, olmak istenilen yer kavramına gönderme yapıyor ve aynı bahçede olmanın izleyici belleğindeki izdüşümleri ile duyumsal bir iletişim ortaya koyabilmeyi amaçlıyor. Sergiyi 21 Şubat'a kadar Bozlu Art Project'te ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/22/low-ilk-kez-turkiyede/", "text": "Minnesotalı indie-rock grubu Low, müzik hayatına 1993 yılında başladı. Alan Sparhawk ve eşi Mimi Parker'ın Duluth gibi kalabalık bir şehirde 'post-punk' tarzında müzik yapmak üzerine yaptıkları şakaların gerçeğe dönüşmesiyle kurulan Low, ilk albümleri I Could Live in Hope'u 1994 yılında yayımladı. 2005 yılında grubun bas gitaristi Zak Sally'nin ayrılmasıyla birlikte gergin bir döneme giren Low, yedinci albümleri The Great Destroyer'dan sonra çıkmayı planladığı yaz turnesini iptal etti. Grup bir dönem sessizliğin ardından 2007 yılında yayımladıkları Drums and Guns albümüyle dinleyicileriyle yeniden buluştu. 2008 yılında Steve Garrington'un da gruba katılmasıyla Low bugünkü halini aldı. Yavaş tempoda ve minimalist tarzda müzikleriyle bilinen Low'un tarzı slowcore olarak tanımlanıyor. Fakat Alan Sparhawk'a göre, Low sınıflandırılamayan bir müzik yapıyor. Her dinlenildiğinde kulağa daha farklı gelen müzikler ürettiklerini söyleyen grup üyeleri, slowcore tanımını reddediyor ve buna en iyi örnek olarak 1996 yılında yayımladıkları üçüncü albümleri The Curtain Hits The Cast'da yer alan Do You Know How To Waltz? parçasını gösteriyorlar. 1993 yılından bugüne kadar toplam 10 albümlerini piyasaya süren sahip Low, son albümleri The Invisible Way'i ise 2013 yılında dinleyicileriyle buluşturdu. Albümlerinin yanı sıra pek çok single'a da imza atan Low, 1999 yılında Elvis Presley'e ait Blue Christmas şarkısının bir yorumunun da içinde bulunduğu Christmas albümünü hayranlarına bir yeni yıl hediyesi olarak sundu. 2002 yılında çıkardıkları Trust albümünden sonra en karanlık albümleri olarak nitelendirilen Drums and Guns'da (2007), Sparhawk ve Parker ölüm ve cinayet temaları üzerine yoğunlaştı; albüm Irak savaşının etkilerini konu ediniyor. Low'un tarzını çok beğendiğini söyleyen Robert Plant ise 2010'da yayımladığı Band of Joy albümünde, grubun Monkey ve Silver Rider adlı iki şarkısına yer verdi. Eksik kalmış kelimelerin müzikle doldurulabileceğini düşünen Low üyeleri, bu kelimeleri dinleyicilerle birlikte tamamlamak için iki gece üst üste Salon'a gelerek sözün bittiği yerde enstrümanlarını konuşturacak. Salon'da Ocak ayı tüm hızıyla devam ediyor; Low, iki gece üst üste konser vermek üzere İstanbul'a geliyor. Uzun yıllardır alternatif müzik sahnesinin önemli seslerinden biri olarak yerini koruyan Low, 21 Ocak Çarşamba ve 22 Ocak Perşembe 21.30'da Salon'da ilk kez İstanbullu hayranlarıyla buluşacak."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/23/8590-projects-roportaji/", "text": "Görsel zevklerini bir araya getirerek kurdukları 85/90 Projects ile güzel işlere imza atacaklarından şüphe duymadığımız Can ve Eymen ile bugüne kadar neler yaptıklarını ve projelerini konuştuk. Can, reklamcılık sektöründe ilerlemek için bir yandan kreatif olarak staj yapıp, bir yandan da çeşitli dergilerde freelance fotoğrafçı olarak çalışırken, Eymen de çeşitli dergi ve alanlarda fotoğraf ve video ağırlıklı çalışmalarını sürdürüyordu. İlk olarak beraber çalışmaya New York, Paris gibi moda haftalarında fotoğraf çekerek başladık. Süreç içerisinde edindiğimiz farklı disiplenderdeki deneyimlerimizi ortak bir potada ertime kararı aldık. Aslında biraz güç birliği oldu diyebiliriz. Bunu uzun zamandır hayal ediyorduk ama iyi ki, ne biraz önce ne de biraz sonra hayata geçirmişiz diyoruz. 85/90 Projects'i bu şekilde kurduk. Çekmekten keyif aldığımız, zihnimizde görselleştirmek istediklerimizi bir alanda topladık. Şuan 85/90 Projects olarak yaptığımız şey; çeşitli alanlarda yaptığımız çekimlerin dışında bir projeyi yaratım sürecinden üretim sürecine kadar planlayıp fotoğraf ve video olarak hayata geçirmek. Ayrı ayrı yaklaşık 6 yıllık bir altyapımız var, ortak işler yapmaya bunun son 1,5 yılında başladık. Sanıyoruz ki ikimiz de hem geçmişte farkında olarak veya olmayarak edindiğimiz farklı disiplinlerdeki tecrübelerimizden, anılarımızdan ve hedeflerimizden hem de bizi biz yapanlardan ve farklılıklardan besleniyoruz. Ortak birikimlerimizi hayata geçirdğimiz 85/90 Projects'te, fotoğraf ve video çekimlerimizin yanı sıra, ağırlıklı olarak içinde farklı insanların hikayelerini dahil ettiğimiz multidisipliner projeler olacak. Tabii ki ikimizin de Nowness gibi yaptıklarını hayranlıkla takip ettiğimiz mecralar var ancak açıkçası hiçbir mecra ve kişiyi idolize etmedik. Fotoğraf daha instant bir his uyandırıyor video ise bir süreç. Bakmak, izlemek... Video çekerken tabii ki videonun hizmet ettiği amaç çok önemli ancak, bunu çözümleme sürecinde bize doğrudan verdiği duyguyu ve anlatımı yansıtarak ilerliyoruz. Sanıyoruz ki bunu işin doğallığı, kalitesi, nişliği ve özgünlüğü belirliyor, eliyor veya ileri taşıyor otomatikman zaten. Bazı noktalarda içgüdüsel olarak haraket etmeyi ve samimiyet duygusundan uzaklaşmamayı tercih ediyoruz. Harekete geçmek, harkete geçmek, harekete geçmek."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/23/top-20-inspiration/", "text": "Godard filmlerinin absürd romantizmi, diyalogları ve HER ŞEYİ! Tabii tüm romantizm bir yana, nihai amacın genel olarak Anna Karina ve Jean-Paul Belmondo olduğunu itiraf etmeliyim. Melankoli ihtiyacımın -ki kendisiyle çokça beslenirim- en özel karşılayıcısı. Bu albüm her çaldığında, en güzel anılarımın kolajını yapıyor biri kafamda. Muhtemelen bir önceki hayatlarımızda o yine Serge'di ben de çok sevgili Jane'i. Venedik'te yaşadığım sürece, her haftasonu burada en az bir saat boş oturdum. Başka bir boşluktu tabii. Sadece orijinal tablo değil, yapılan binlerce varyasyonu da büyülüyor beni. Yeşilimi doyuruyor, hikayeler yaratıyor. Tanışmayan varsa, tanışsın; tüm tanışmayanlarla tanıştırsın. Klimt'e saygım sonsuz, ama ben duvarlarıma Kokoschka asardım. Bir şey söylememe bence hiç gerek yok. O kadar kez, fon müziği oldu ki yolculuklarıma. Hep kalsın istiyorum. Daha reel bir hayata döndürüp ilhamlarımı, sonsuz yaratıcılığını ve modern şiirselliğini en çok sevdiğim iki dergi. Sokak en büyük ilhamsa, klişe mlişe dinlemem Scott Schuman babalardandır. Hadi itiraf edelim, hepimiz o koca tavanlı saray yavrularında yaşamak istiyoruz Le Marais'nin göbeğinde. Geçen sene edindiğim 'simple' olmanın son derece uzağındaki günlük. Zaman mevhumunun yok olduğunu hissetmek, bir mekanda bana hep huzur verir. Cafe Cinema da öyle bir yer işte. Ayrıca Alman Şarabı diye bir güzellik kattı hayatıma. Kişisel bir örnek de olsa, anonim bütün işleri toplayabildiğim yuvam olduğu için çekirdeği ilhamın."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/26/damla-ozdemir-kucuk-sabotaj-minor-sabotage/", "text": "Damla Özdemir'in '' Küçük Sabotaj // Minor Sabotage '' isimli sergisi 5 Şubat'ta Galeri İlayda'da açılıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/26/kim-barok-donmez/", "text": "1991 doğumluyum. Güzel Sanatlar Lisesi resim bölümü mezunuyum. Üniversitede fotoğraf ve moda tasarımı okudum. Genel olarak bakıldığında fotoğraf çekiyor ve resim yapıyorum. İç dünyama dönersek, geçmiş-gelecek, melankoli, hız, mistisizm, rüyalar ve kozmosun bilinmezlerinden besleniyorum. Varoluşumu gerçekleşmiş ve gerçekleşecek olan bir takım amaçlar, öğretiler, beceriler doğrultusunda geçirdiğim bir kompozisyon olarak tanımlarsam, çalışmalarımı da bununla ilişkilendirebiliriz. Bilgi benim için son derece önem taşır ki nefret, kıskançlık, hırs, tabu, ego gibi dünyavi duygulardan değil bilgi birikimimden ilham alırım. Tarzımı kişisel söylemimle zaman + mekan kavramının, normların olmadığı biçemlerce tanımlayabilirim. Frekansımı etkileşim halinde olduğum görsel sanatçıların, şairlerin, yazarların, müzik yapanların, çizgi karakterlerin, adamların, kadınların, sevginin naif gücünden oluşturuyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/26/nesren-jake-sins-gunahlar/", "text": "Amacı, var olan toplumsal düzen i ve verdiği hasarları insanlara anlatabilmek olan, işlerinin tarzını pop-propaganda olarak tanımlayabildiğimiz Nesren Jake eleştirel zekası ile dikkat çekiyor. Ürettikleri bir taraftan güncel olanla hesaplaşırken, diğer bir taraftan da daha derin katmanlarla zamana yayılan eleştirel anlamlar barındırıyor. Siyasal ve ekonomik düzenlerin propagandalarını, kullandığı ironik sembolleri aracılığıyla dezenformasyona uğratıyor. Yani kullandığı popular kültür imajlarının verdiği bilinçaltımıza yerleşen toplumsal mesajları, kendine has yöntemleriyle tekrar sorgulamamıza yardımcı oluyor. Bu sergide üzerine oldukça düşünmemiz gereken Günah kelimesi, genellikle dini bağlamda Tanrı'nın arzu ve emirlerine uygunsuz her şeyi tanımlamak için kullanılır. Tanrı'nın açıkladığı standartlara ve emirlere karşı yapılan bilinçli ihmalkarlık veya inkar olarak da açıklanabilir. Birçok farklı inanç ve felsefede, dini nitelik taşısın taşımasın, günah kavramı mevcuttur. Günah sözlükte; isyan, karşı gelme, suç, kabahat manalarına gelir. Peki bu karşı gelme sadece Tanrı'ya karşı mıdır, yoksa insanlar da birbirlerine karşı günah işlemekte midir? Önemli olan inanç mı, yoksa kime veya neye karşı sorumlu olmanın bilinci midir? İşte bu noktada Nesren Jake günahların kime ve neye göre olduğunu sorguluyor ve kadim bilgelik zincirinin halkalarını birer birer aralıyor. 1984 doğumlu sanatçı, 2010 yılında aktif olarak sanatsal tasarılarını ve düşüncelerini hayata geçirmeye başladı. Genelde bir seriyi tamamlamak ya da tek bir iş çıkartmak yerine karışık düzende farklı formatlarda ve konularda işler yapmayı tercih eden sanatçı, böylece belli bir noktaya odaklanmaktan kaçınarak, çoğunluğun benimsediği bakış açılarına eleştirel olarak bakıyor. Anlatım dili bazen ağır, bazen de hafif bir şekilde eleştiri-alay çerçevesinde kurgulanıyor. Sins / Günahlar sergisi 28 Şubat'a kadar G-art Beyoğlu'nda 11:00 -19:00 saatleri arasında görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/29/dalgalar-waves/", "text": "15 Ocak'ta Çukurcuma'da bulunan BLOK art space'in mekanında ve yanı başındaki boş bir inşaat binasında açılan Dalgalar // Waves isimli sergide her küçücük şeyin bir diğerini nasıl etkilediğini ve nasıl da farklı dönüşümlere yol açabildiğini keşfetmeye çağırılıyorsunuz. Serginin açılışında Alp Çoksoyluer, Alper Derinboğaz, Refik Anadol, Buşra Tunç, Ayşe Gül Süter, Candaş Şişman, Deniz Kader, Erdal İnci, Korhan Erel, Osman Koç ve Ozan Türkkan'ın farklı dalga türlerini kullanarak gerçekleştirdikleri deneysel işlerle etkileşime geçen kalabalık, Türkiye'nin en önemli yeni medya sanatçılarıyla bir araya geldi. Yapım aşamasındaki boş ve karanlık bir binaya kurulan işlerle Türkiye'deki sanat izleyicisine deneysel ve deneyimsel bir alan açan sergi, birçok interaktif ışık, ses ve mekan yerleştirmesi, performansı ve video çalışmalarına yer veriyor. İki yıldır üzerinde çalışılan Dalgalar sergisinin küratörü Ebru Yetişkin, dünyanın en prestijli etkinliklerine katılan araştırmacılar, mühendisler, tasarımcılar, makerlar ve sanatçılarla birlikte güncel toplumsal değişimin nasıl gerçekleştiğini incelediklerini belirtiyor. Sergi boyunca Cumartesi günleri saat 17:30'da toplumsal olayları ve sanatın güncel halini dalgalar kavramı ile fizik, mimarlık, siyaset, felsefe ve sosyoloji üzerinden tartışacak konuşmalar ve çeşitli canlı performanslar da olacak. Etkinliklerin tümünün ücretsiz olduğu Dalgalar sergisi 28 Şubat'a kadar ziyaret edilebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/29/kesit-sekizincikat/", "text": "Merve Engin'in oynadığı Kesit isimli oyunda bireysel yaşam, aile bireylerinin birbiri ve toplumdaki etkileri, yaşam mücadelesi gibi temelde insan ilişkilerini, duygularını işlerken aslında temellerini günledik yaşamımızda göz yumduğumuz ve duygusal etkisi gün geçtikçe azalan kadına yönelik şiddet, taciz gibi konulara dikkat çekmektedir. Geçimini figüranlık ve palyaçoluk gibi günlük işlerden karşılayan Gizem, tiyatroya olan aşkının ümitsizleştiği noktada Hazar Kalemcioğlu'nun yöneteceği Kesit adlı oyun için başrol teklifi alır. Canlandıracağı karaktere olan yakınlığı onu anılarına, aile ve aşk hayatına doğru bir yolculuğa götürür. Evi ile sahne arasındaki yolculuğunda Gizem; Semra karakterinin yaşadıklarını çözümlerken, günlük yaşamımızda göz yumduğumuz durumlara, insani değerlere değinerek kendinin ve kadının dünya üzerindeki konumuyla yüzleşmemize neden oluyor. Bu akşam ilk kez yayınlanacak Yönetmenliğini ve yazarlığını Birim Ömer Erol'un, yardımcı yönetmenliğini ise Melis Öz'ün yaptığı Kesit'i Şubat ayı boyunca 5,12, 19 ve 26 Şubat saat 21:00'da Sekizincikat'ta."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/30/boho-vesper/", "text": "Boho Vesper markası yaratıcılığın merkezi Paris'te yaşayan iki genç tasarımcı tarafından kuruldu, İstanbul'dan bir hayalperestin daha katılmasıyla ekip tamamlandı. Marka, Paris'te uzun yıllar süren çalışmaların sonucunda tasarımcıların mistik hayal dünyalarını, yüksek kaliteli ürünlerle buluşturabilecekleri bir atölye olarak doğdu. Boho Vesper bu iki temadan doğmuş, özgün, sıra dışı bir güzelliği temsil eden bir marka. Markanın el yapımı bambu güneş gözlükleri, tişört ve sweatshirt'lerinde uyum ve mükemmeliyet büyük önem teşkil ediyor. Tasarımların dışında isminden, logosuna, ambalajlarından internet sitesine kadar her şey, yaratıcılarının mistik ve aykırı hayal dünyalarını yansıtıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/30/carre-dartistes-sanat-galerisi/", "text": "İstanbul Galatasaray Mahallesi'nde bulunan ve dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıların eserlerini bir araya getiren Carre d'artistes Sanat Galerisi, İspanya ve Arjantin'den iki yeni ismi daha sanatseverlerle buluşturuyor. 'Sanatı demokratikleştirmek' söylemiyle sanatçıların orijinal eserlerini uygun fiyatlarla sanatseverlere sunan Carre d'artistes'de Ocak ayından itibaren pek çok farklı sanatçıyla birlikte İspanyol ressam Guillermo Marti Ceballos ve Arjantinli Maria Marta Crespo'nun eserleri de yer alacak. Barcelona'da doğup büyüyen Ceballos'un eserlerindeki ana temayı manzaralar, kadın yüzleri ve figürleri oluşturuyor. Velazquez ve William Hogarth gibi ustaların ekolünden gelen Ceballos heyecan anlatımını kuvvetlendirmek için canlı tonlar kullanıyor. Van Gogh ve Paul Gauguin gibi isimlerden etkilenenCeballos, geçmişindeki empresyonist döneminden sonra en saf renklere dönüş'' diye adlandırdığı ekspresyonist dönemindeki renk kullanımındaki farklılıklarıyla anılıyor. Ceballos'un eserleri düzenli olarak 1996 yılından bu yana İspanya'da, yakın tarihten itibaren deFransa'da sergileniyor. Eserlerini izleyiciye sevinç ve neşe duygusu getiren bir renk ilahisi'' olarak tanımlayan 1960 Buenos Aires doğumlu kadın sanatçının resimleri, Avrupa'nın pek çok ülkesinde ve Rusya'da oldukça beğeniliyor. Picasso, Rothko, Michelangelo, Kandinsky, Joan Miro gibi isimlerden etkilenen Maria Marta Crespo kendi sanatını çağdaş, hem figüratif hem de soyut diye adlandırıyor. Avrupa'nın yakından tanıdığı Guillermo Marti Ceballos ve Maria Marta Crespo'nun eserleri dünyanın farklı ülkelerinden 12 sanatçı ile birlikte Ocak'tan itibaren Carre d'artistes'de."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/30/taslar-stones-craft-tiyatro/", "text": "1996'da Avustralya'da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenerek yazılan 'The Stones-Taşlar, 20 yıldan bu yana, 80'in üzerinde ülkede sahnelendi. Oyunun yazarı ve yönetmeni Avustralyalı Tom Lycos yönetmenliğinde sahnelenecek olan oyun Craft Tiyatro'da. Dünyanın en önemli gençlik oyunlarından biri kabul edilen ve yasanmış bir hikayeden uyarlanan TAŞLAR, izleyiciyi kendinden olmayanın yerine koymaya, 'öteki' ile empati kurabilme yeteneğini sınamaya soyunduracak. Oyunu izlerken, hem 'taşı atan', hem 'taşa muhatap olan' tüm karakterleri anlarken bulacağız kendimizi. Çocuk, Polis, Hakim, Anne, Madurun Eşi... Tüm karakterleri bildiğimiz bütün ezberlerin ötesinde değerlendirmemize fırsat tanıyacak olan 'TAŞLAR' izleyeni de oyunun içine dahil eden unutulmaz bir tecrübe yaşatacak. 'Taşlar' kadrosunda; Olgu Baran Kubilay Ümit Bekar / Erdeniz Kurucan Çağdaş Dilber gibi tiyatronun genç ve gelecek vadeden isimleri yer alıyor. Oyunun süpervizör koltuğunda ise tecrübeli bir isim, İpek Bilgin bulunuyor. Oyun, 1-7-8-14-15-21-22 Şubat tarihlerinde saat 13:00'te Craft Tiyatro'da olacak."} {"url": "https://oldmag.net/2015/01/31/luini-panzerotti-milano/", "text": "Milano'ya gittiğinizde Duomo'nun turistik kalabalığından sıkılıp ara sokaklarda lokal yerler keşfetmeye çalışırken uzunca bir sıra görürseniz anlayın ki Luini Panzerotti'desiniz. Bildiğimiz çiğ böreğin bilmediğimiz kadar lezzetlisi olan panzerottiler, İtalya'da yiyebileceğiniz birçok yemekten iddialı bir lezzete sahip. Farklı çeşitlerde olanlarını bir kenara bırakın ve mozerrella-domatesli olanından en az üç tane alın. İkinci tercihiniz ise ricotta ve ıspanaklı olanı olabilir. Pişman olmayacaksınız! Tabii ki Milano'ya gitmeyi bekleyemecek olanları da düşündük. Öncelikle hamuru kendiniz de yapabilirsiniz ama fırından ekmek hamuru almak daha kolay bir seçenek. Alacağınız ekmek hamurunu eşit parçalara bölün. Ellerinize yapışmaması için unlamanız gerekiyor. Hamurun içerisine koyacağınız karışım rendelenmiş domates, mozarella, rendelenmiş dil veya kaşar peynirinden oluşuyor. Tuz ve karabiberle biraz tatlandırdıktan sonra fritöz veya tavada kızartıyorsunuz. Hamur çok kalın olursa içi çiğ kalabilir bu yüzden hamurun ince olması daha iyi olabilir. Afiyet Olsun!"} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/02/prototype-maslak/", "text": "Coffee Shop, Pasta Pizza, Plus Kitchen, Atelier ve Book Store gibi farklı mekanlara kendi içinde ev sahipliği yapan, Maslak No.1'de açılan Prototype, özellikle de plaza çalışanları düşünülerek açılmış bir mekan. Akdeniz lezzetlerinin ön planda olduğu pizzaları ve makarnaları ile ilgi çeken Prototype'da kendi damak zevkinzie göre kendi makarna ve pizzanızı sipariş verebiliyorsunuz. Ayrıca Pizzanız fırına verilirken, makarnanızın hamuru açılırken izleme şansına da sahipsiniz. Bakır, emaye ve cam sunumlarıyla Coffee Shop hizmedi de veren mekanın Book Store'u burada kalış sürenizi arttırabilir. Lezzetli kahvenizden bir yudum alıp kitapları karıştırırken burada bulunan tasarım ürünlerini satın alabilirsiniz. Aynı zamanda bir workshop atölyesi olarak da faaliyet gösteren Prototype'da haftada 1 2 gün herkese açık workshop'lar düzenleniyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/02/sendromsuzlar-doga-bursali/", "text": "1989 Edirne doğumluyum. Çocukluğumdan itibaren 12 senem dolu dolu sporla geçti. Üniversitede de spor akademisi okudum ve böylece İstanbul'a yerleştim. İstanbul'a ilk geldiğimde ritmik jimnastik antrenörlüğü ve dansçılık yapıyordum. Ardından modellik yapmaya karar verdim ve bu alana yöneldim. Option Management Istanbul Model Ajansı ile birlikte çalışmaya başladım ve 2 senedir de modellik yapıyorum. İşimi çok severek yapıyorum. Ayrıca şu anda oyunculuk eğitimi de alıyorum. Çocukluğumda başladığım ritmik cimnastiği ilerleyen yaşlarda dans ederek devam ettirdim. Modellik kariyerim ise yaklaşık 2 sene önce başladı. Hep aklımda olan ve denemek istediğim bir işti modellik. İstanbul da yaşamaya başlayınca bu fırsat elime geçti şu andaki ajansım Option Management Istanbul ile modellik kariyerimi başlatmaya ve bu işi devam ettirmeye karar verdim. Şuanda oyunculuk eğitimi almaya devam ediyorum. Profesyonel olarak ilerleyen zamanlarda şansımı bu yönde de denemek istiyorum elbette. Genelde arkadaşlarımla ya da ailemle vakit geçiriyorum. Boş bulduğum zamanlarda da doğa yürüyüşlerine çıkıyorum. Kendimi çok hissettiriyor. Benim bu konuda bir kızgınlığım yok. Modelliğe başladıgımdan bu yana her moda haftasında yer aldım ve almaya devam ediyorum. Modellik bir takım oyunu. Kariyer planlaması yapmada bir ajansının ve arkanda bir takımının olması çok önemli. Yakın gelecekte modellik kariyerimi yurtdışında devam ettirmek aynı zamanda oyunculuk adına guzel projelerde yer almak istiyorum. Evet. Çevremde çok sevdiğim insanlar var. Hepsi de ayrı ayrı değerli ve özel benim için."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/03/kim-ali-inay/", "text": "Montreal'de yaşayan fotoğrafçı Ali İnay, şehir manzaraları, mimari ve seyahate odaklı çekimler yapan bir fotoğrafçı. Büyükbabasından kalan eski bir fotoğraf makinesi sayesinde fotoğrafçılığa merak salmış da değil. Hatta ilk fotoğraf makinası Sonny W30'u liseden sonra Belçika'da erasmusa gittiği sırada almış. Şubat 2012 yılında ise açtığı Instagram hesabıyla her gün fotoğraf çekmeye başlamış. Onun için fotoğraf yeni yerler ve yeni insanlar keşfetmek demek. Ali, daha önce Instagram'da Devr-i Alem köşemize konuk olmuştu. Instagram hesabından yaptığı paylaşımlarla namı Guardian'a kadar uzanan İnay'ın yeni websitesi'ni mutlaka sık kullanılanlarınıza ekleyin. Ali is a Montreal-based photographer focusing on urban landscapes, interiors and travel. He did not have an old camera from his grandfather to get into photography. Instead, he has gotten his first camera, Sony W30 in Brugge, Belgium while he was an exchange student after high school. He went to photowalks with his host father and had a taste of photography for the first time. However, only after getting introduced to Instagram back in February 2012, he started to shoot everyday. For him, photography is a mean to discover people and places."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/09/kim-sara-kurtulus/", "text": "I am a freelance Makeup artist what I believe sets me out from the other MakeUp artists around is that I often create the entire show by this I mean, I myself art direct the shoot, so I find the stylist, photographer, model and location as well as coming up with various concepts. I am a huge fan of street chic, underground imagery and documentary style fashion stories. For me London is a fantastic city that allows me to explore these visuals in my own way. I graduated from the London College of Fashion with Ba in fashion specialist makeup design (2006) since then i have travelled globally, educating myself with multicultural styles, beauty trends and lifestyles. From Dubai to Sydney, New york, Paris and Barcelona I really challenged myself with just my suitcase and aspirations to educate myself as an artist. There are always going to be new skills and techniques to learn. My background is in fine art and film, most of my inspiration and the creatives I look up to are from those industries. Aside from my role as a MakeUp artist in the fashion sector, I have a few loyal private clients who I often makeup for various events and weddings. Its most satisfying doing makeup on everyday women who are looking for an honest, qualified artist to make them feel confident and beautiful."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/10/hasan-koca-triangle-2015-2/", "text": "Kadın ve erkek giyimini aynı koleksiyonda buluşturarak Türk modasında unisex tasarıma öncülük eden Hasan Koca, Üçgen adını verdiği 2015 koleksiyonunda da geleneğini yeniliklerle devam ettiriyor. Genç tasarımcı, ilk hikayesi Çizginin devamı niteliği taşıyan Üçgende ağırlıklı olarak doğal kumaşlara yer veriyor. Deri aksesuarlarda ise iplik yerine vida ve somon malzemelerini kullanarak klasik dikiş anlayışına farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Üçgende tasarımcının kendisiyle bütünleşen geometrik formlar geniş yer tutuyor. Aynı ya da birbirinden farklı cinsteki kumaşlar üst üste gelerek tasarımların formuna disiplin kazandırıyor. Doğal dokuma ve örme kumaşların kullanıldığı Üçgenin temasını gri, siyah, lacivert gibi soğuk renkler oluşturuyor. Ayrıca tasarımcı, koleksiyonunda turuncuya da yer vererek zamansız tasarım anlayışını dört mevsime birden yayıyor. Üçgen koleksiyonu için şantiyelerden, mermer ocaklarından, doğal oluşumlardan ilham alan Hasan Koca, tasarımlarını mimari bir yapı gibi inşa ettiğini ifade ediyor. Tasarımcı, yeni çalışmasını Bir çift, koleksiyonumun her bir parçasını dönüşümlü olarak rahatlıkla giyebilir. Tasarımlarımla erkeği feminenleştirmeyip aynı zamanda kadınlara da maskülen bir duruş kazandırıyorum. Sergilediğim bu duruş moda ve cinsiyet kavramları arasındaki ezber anlayışa da bir başkaldırı niteliği taşıyor sözleriyle ifade ediyor. Hasan Koca Pop-Up Store, Yusuf Aygeç ve Cansu Sakız'ın da katılımıyla 15 şubat- 8 Mart arası Galeri Bu'da."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/10/levni-sloth-pallas-ileri-fantezi-lansman-konseri/", "text": "Tektosag ailesinin ilk 2015 albümü olmasının yanı sıra, plak formatında yayınladıkları ilk albüm olma özelliğini de taşıyan Levni & Sloth Pallas İleri Fantezi EP çok yakında raflarda yerini almaya hazırlanıyor. Kapak çalışmaları Kemal Seyhan'a ait olan ve sınırlı sayıda üretilen, her biri el emeği göz nuru bu güzel beyaz plaklar, 13 Şubat'ta Roxy'de yapılacak lansman partisinde ilk kez görücüye çıkıyor. Bu kar gibi beyaz güzel EP'de, ikilinin Lara Di Lara ve Stormtrap Asifeh'le birlikte çalışmalarını dinleyebilirken, aynı zamanda FULGEANCE ve Sotu the Traveller'dan remixlere de rastlayabilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde İleri Fantezi EP'sinden yayınlanan Tangül parçasının bol köpüklü, ince detaylı ve enfes renklerle dolu video klibinin yönetmenliğini Eren İleri, sahne tasarımını ise Ece Anisoğlu üstleniyor. 13 Şubat Cuma akşamı Roxy'de, Dance Lab serisi kapsamında gerçekleşecek lansman partisinde Levni ve Sloth Pallas'ın yanı sıra, albümde de çalışmaları bulunan Fransız beat ustası FULGEANCE, İstanbul'dan prodüktör Grup Ses Beats, Hollanda'dan prodüktör/DJ Sotu The Traveller, ve de Viyana'dan prodüktör/DJ Kolonel Blip'i dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/10/sendromsuzlar-cem-kaya/", "text": "Almanya'da yaşayan yönetmen Cem Kaya ile 18 Şubat'ta! f İstanbul'da gösterilecek olan Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema ve Yeşilçam üzerine konuştuk. Türk filmleri Almanya'da pek gösterilmediğinden, video kasetler gurbetçiler için çok önemliydi. Annelerimiz, babalarımız hasret gideriyorlardı. Biz çocuklar için Almanya'da yaşadığımız gerçekliğin dışında fantastik bir dünyaydı. Video kasetlerin yaş sınırlaması yoktu, Almanya'nın sansür kurulu FSK'dan geçmezlerdi. Kimse şiddet veya erotizmden de rahatsız olmazdı. Bazen aile ziyaretlerinde ileri sararlardı o sahneleri, ama genelde izlerdik. Böylece alışılmışın dışında filmler izleyebiliyorduk. Çetin İnanç'ın 80'lerde özellikle Cüneyt Arkın ile çektiği şiddet içerikli aksiyon filmleri beni çocukluğumda çok etkilemişti. Alman televizyonunun derli toplu, sansürlü görüntülerine karşı eğlenceli bir alternatifti bu filmler. 2003 yılında tez için araştırmalara başladığımda filmleri bulmak bir hayli zordu. İstanbul'da bu filmde büyük emeği geçen koleksiyoncu arkadaşım Alican Sekmeç'den filmler edinirdim. Sevgili Metin Demirhan çok yardımcı oldu, toprağı bol olsun. Beni çocukluğumdan hatırladığım ama hakkında çok az şey bildiğimTürk sinemasıyla yeniden tanıştırdı. Elif Rongen-Kaynakçı, Kaya Özkaracalar, Savaş Arslan, Nezih Erdoğan, Ahmet Gürata, Serpil Kirel, Melis Behlil gibi akademisyenlerle temas kurdum, tezlerini ve yazılarını okudum. Aynı dönem sanatçı Serhat Köksal (2/5 BZ) ile tanıştım. Serhat, Türk Sineması ile 90'lı yıllardan beri ilgileniyordu. Yeşilçam'ın emektarları ile söyleşiler içeren fanzinler basıyor, film repliklerinden parçalar kullandığı elektronik müzikler üretiyor, performanslar yapıyordu. Yaptıklarına da yamalı bohça sanatı ismini vermişti. Opua Dişın kasedini bilirsiniz belki, kült olmuştur. Serhat'ın Türk Sineması'na yaklaşımı beni çok etkiledi. Cevat Okçugil gibi, isimlerini hiç duymadığım yönetmenlerin filmleri ile tanıştırdı beni. Tez bittiğinde belgeseli çekme fikri geldi. 2007 yılında başladık ve 2014 Ağustos'unda prömiyerini yaptık. Metin Erksan'dan Kunt Tulgar'a 100'e yakın söyleşi çektik, binin üzerinde film izledik. Üniversite öğrencileri ile film izleme ekipleri kurduk. Emek Sineması'nın yıkımına karşı protestoları çektik. Dizi sektörünü inceledik. Şu an Türkiye'de Adana Film Festivali, Gezici Film Festivali ve Nazım Hikmet Kültür Merkezleri dışında filmi geniş bir kitleye göstermedik. Bu yüzden sektörden daha geri dönüş almadık. Ama seyircilerden ve festivalci arkadaşlarımızdan olumlu geri dönüşler var. 18 Şubat'da! f Istanbul'da filmin ilk gösterimini yapacağız. Merakla bekliyoruz tepkileri. Sinemanın ya da genel olarak sanatın bir ülkeyi tanıtma misyonu olduğunu düşünmüyorum. Ben ilgilendiğimden, bir ülkede bir dönemin sinemasını inceledim. Bu Almanya sineması, ya da Brezilya sineması da olabilirdi. Türk kültürüne ait referanslar elbette ki filmlerde de vardı ama biz zaten müziğiyle, edebiyatıyla, sözel kültürüyle, etnik çeşitliliğiyle gurbetçilerin Almanya'ya taşıdıkları Türk, Kürt, Alevi, Yunan, Balkan kültürleriyle içiçe büyüdük. Sansürün her alanda var olduğu Türkiye'de korkunç olan şey otosansürün geldiği nokta ve uygulanan sansüre verilen tavizlerdir. Antalya'da festivalin hukuk danışmanları her ihtimale karşı sansürü kendileri uyguladılar, devlet uygulamadı. Artı, festival yöneticileri ve bazı filmciler belgesel film yarışmasınun iptalinden arkadaşımız Reyan Tuvi'yi direkt olarak sorumlu tutmaya çalıştılar, yapılanın sansür olmadığını iddia ettiler. Biz filmlerimizi bu zihniyete karşı bir tepki olarak ve dayanışma adına geri çektik. Kendi çekim sürecimizde zorluklarla karşılaşmadık. Yabancı seyirci belgeseli ve konuşmacıları çok sevdi. Locarno, Valladolid, Rio de Janeiro, Hong Kong, Göteborg, Rotterdam gibi farklı şenliklerde gösterildi film. Haftaya Berlin Film Festivali'nin Lola seçkisinde gösterilecek. Yani birbirinden çok farklı ülkelerden gelen seyirciyle buluştu ve tepkiler her yerde benzerdi. Böyle bir sinemanın varoluşundan bihaber olduklarından, şaşıran çok insan oldu. Ama anlattığımız hikayenin benzerleri bütün ülkelerde var. Bu yüzden seyirciler imkansızlıklar içinde yapılan bir sinemanın kendine özgün çözümler üretmesi ile kolay empati kurabiliyorlar ve çok eğleniyorlar. Yeşilçam dönemi Türk Sineması'nın yurtdışında iki tarz seyirci kitlesi var: Biri arthaus seyircisi, Yılmaz Güney ve özellikle Yol filmi hayranları, diğeri ise Turkploitation diye adlandırılan fantastik ve avantür film fanları. Burada da ön plana çıkan film Turkish Star Wars adı altında Çetin İnanç'ın yönettiği Dünyayı Kurtaran Adam filmi. Bu iki ekolün küçümsenmeyecek boyutta ve derinden ilgili bir fan kitlesi var. Mesela Brezilya'da festivalde karşılaştığım bir seyirci, yıllardır Türk koleksiyonculardan filmler sipariş ediyor, Türkçe bilmemesine rağmen filmleri altyazısız izliyor, Türk sineması üzerine engin bir bilgiye ve muazzam bir arşive sahip. Aykut Düz ve filmleri. Özellikle Muhtesem Serseri."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/13/red-line-evren-erol/", "text": "Varoluşun temelindeki esaret ile yüzleşmek, kalıplar içindeki yaşamı reddetmek cesaret ister. Gerçek, tek ve değişmez midir? Dayatılan tüm psikolojik, sosyolojik, kültürel şemaya yeni önermeler ve yeni yörüngeler yaratmak mümkün müdür? gibi sorulardan hareket eden Evren Erol, Kırmızı Çizginin değişim, dönüşüm, karşıtlık, ret ve kabul bağlamı gibi temel metaforlar çerçevesinde, hayatın baş aktörü bireyin kendini yeniden var edebilme ihtimali için bir deney alanı olduğunu söylüyor. Evren Erol'un Kırmızı Çizgisi düz ve sürekli değil, kısa ve kesintili, geçici ve devingen. Bu biçimiyle kırmızı çizgi düzen tesis eden, anlam kuran her öznelliğin bünyevi eksiğine işaret ediyor. Heykelleri kırmızı çizginin içindeki tekinsiz boşluktan uç veriyor. Bu heykellerde köpüren, şişen, kabaran yumrular eksikliğe işaret eden esrarengiz fazlalıklar gibi. Kırmızı çizgileri geriyor, esnetiyor, çarpıtıyorlar. Derinde tomurcuklanan her neyse heykelin pürüzsüz tenini ağrıtıyor, yırtıyor. Ardından sergi mekanının içine düşüyor dalga dalga akıyor ve mekanı istila ediyor. Erol'un heykelleri gerçekliğe, onu yaralayarak dahil oluyor. Sergideki heykeller anlamın dilsiz, varlığın adsız kaldığı yere, sesin alanına yakın duruyor. Evren Erol'un varlık üzerine düşünen formları bir vadi içinde yankılanan ses gibi. Boşluğu doldurmadan, negatif mevcudiyeti kucaklıyor. Sergi gerçekliğin yarasından soluk alıyor, bir çığlıkta soluk veriyor. Kırmızı Çizgi ise bu yaranın hafifçe aralanmış dudakları. Küratörlüğünü Oğuz Erten'in yaptığı sergi, 26 Şubat'ta Bozlu Art Project'te. 1977'de İstanbul'da doğan Evren Erol, 1998 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Serigrafi Bölümü'nden, 2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden mezun oldu. Sanatı, var olan gerçekliğe alternatif bakma yöntemleri geliştirebilmek noktasında, sanatçıya sonsuz özgürlük alanı yaratan kendini ifade etme ve sorgulama dili olarak görmektedir. Heykellerini, koşullara göre kendi varoluşunu biçimleyen düşünce ve kavramların, bilinçaltında yer alan değişimin yansıması olarak tanımlamaktadır. Değişim, dönüşüm, karşıtlık, ret ve kabul bağlamı gibi temel metaforlar çerçevesinde üretmektedir. 2012 yılında açtığı KENDİNİ BULus başlıklı kişisel sergisinin yanı sıra birçok karma sergi ve sempozyumda yer almıştır. Heykel üretimiyle birlikte edebiyat alanında illüstrasyon çalışmalarını İstanbul'da atölyesi'nde sürdürmektedir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/15/ahsapla-dogal-kombinasyonlar/", "text": "Ahşap, hem sağlam yapısı hem de şık görüntüsüyle girdiği ortama karakter kazandıran bir materyal. Ahşabı birçok farklı objeyle kombinleyerek sofranızda ve mutfağınızda yepyeni bir konsept yaratabilirsiniz. Balık kılçığı şeklindeki kesme tahtası, 29,50 TL, Paşabahçe. Olive dilimleyici, 69,95 TL; Stone servis tabağı, 79,95 TL; Olive tepsi, 169 TL, hepsi Mudo Concept. Aahşap kürek, 165 TL, Hamm. Bambu pilav kaşığı, 12,5 TL; Olivewood uzun tereyağı bıçağı, 31 TL, hepsi Crate&Barrel. Siyah detaylı kürek kesme tahtası, 130 TL; mermer sosluk, 50 TL, hepsi Hamm. Woodberry meşe yuvarlak kesme tahtası, 39,90 TL; Woodberry meşe havan, 49 TL, hepsi Esse. Maple başlangıç tabağı, 31 TL; saplı ahşap kesme ve servis tahtası, 125 TL; Mezza peynir bıçağı, 78 TL, hepsi Crate&Barrel. Olive kesme tahtası, 129 TL, Mudo Concept. Kare ahşap kesme tahtası, 79,50 TL, Paşabahçe. Olive kesme tahtası, 59,95 TL; bambu ikili pizza seti, 59,5 TL, hepsi Mudo Concept. Küçük kesme tahtası (3 boy), 24,99 TL, Koçtaş. Uzun J. K. Adams duo servis tahtası, 312 TL; Amuse servis tahtası, 63 TL, hepsi Crate&Barrel. Küçük siyah detaylı ahşap kürek, 130 TL, Hamm. Woodberry meşe ekmek kesme tahtası, 79 TL, Esse. End grain küçük boy kesme tahtası, 156 TL; Olivewood peynir tahtası, 53 TL, hepsi Crate&Barrel. Orta boy kesme tahtası, 55,50 TL; dikdörtgen kesme tahtası, 39 TL, hepsi Paşabahçe. Siyah detaylı büyük ahşap kürek, 185 TL, Hamm. Mavi-beyaz porselen çaydanlık, 79,50 TL; mavi-beyaz porselen tabak, 19,50 TL; Shiny tabak servis altlığı, 19,50 TL, hepsi Mudo Concept. Ahşap çatal ve spatula takımı; 97 TL; porselen 2 katlı desenli servis standı, 165 TL, hepsi Rooms. Tik dal şeklinde 2'li servis seti, 125 TL; Onslow hasır tepsi, 125, TL, hepsi Crate&Barrel. Bej keten peçete, 25 EURO; dal şeklinde tereyağ bıçakları (4'lü) 62 EURO, hepsi Becara. Ahşap kase, 218 TL; Clio 2 parça servis seti, 47 TL; kuş tüyü desenli peçete, 27 TL; ahşap ayaklı servis, 125 TL, hepsi Crate&Barrel. Çay bardağı, 30 TL; çay tabağı, 15 TL; kırmızı uçlu ahşap çay kaşığı, 10 TL; kırmızı alüminyum tabak, 60 TL; ahşap kırmızı detaylı çatal-bıçak-kaşık, 10 TL, hepsi Hamm. Ahşap tuzluk-biberlik, 50 EURO, Becara. Hasır termos, 150 EURO, Oka."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/16/moddi-istanbula-geliyor/", "text": "Norveç folk müziğinin yetenekli isimlerinden Moddi, ikinci kez İstanbul'a gelmeye hazırlanıyor. Garanti Caz Yeşili kapsamında gerçekleşecek olan konser 27-28 Şubat tarihlerinde Salon İKSV'de. Bu konser ve müziği hakkında, Moddi ile konuştuk. Please scroll down for the English version. Tamamen içimden gelerek söylüyorum, İstanbul'da verdiğim ilk konserdeki dinleyic kitlesi, şimdiye dek gördüklerim arasında en iyisiydi. İnsanlar şarkılara hep beraber eşlik etti, sahnedeyken sorularımı yanıtldılar, benimle eğlendiler, doğru ve yanlış yerlerde kahkahalar attılar. Açıkçası bu tarz kitleler, insanı canlı ve kendinden emin hissettiriyor. Keşke onları bütün konserlerime benimle götürebilsem! 'Kaem va du?' albümüyü yaparken bütün sözleri ve müziği ev olarak nitelendirdiğim Kuzey Norveç'in Senja adasında hazırladım. Burda doğan benim gibi insanlar, kısa bir süre sonra şehirlere taşınıyor. Haliyle evimdeki çok sayıdaki eski sayılabilecek kültür olguları yok oluyor. Ben bu albümü, Senja adasının o hatırlanan eski haline adamak istedim. Bahsettiğim kültürel olgular yok olmadan önce bunu yapmak benim için çok önemliydi. Tusen takk! Aslına bakarsan, House by the Sea'nin sözlerini bir kaç günde yazdım. Ancak normalde, doğru sözlerin müziğimle buluşması için, haftalar bazen de aylar harcıyorum. Telefonumu, ışıkları ve kapıları kapatıp; kendime büyük bir bardak çay hazırlıyorum. Daha sonra, sözlerin bana ulaşmasını bekliyorum. Bu, günlerce tekrarladığım bir döngü. Bazen evet. Ancak Norveç'te 'vise' isimli bir müzik türü var. Şiirin müzikle beraber geldiği müzik tarzını temsil ediyor. Benim yaptığım şey tam olarak buna mı dahil oluyor bilmiyorum. Aslına bakarsan, ne yapmak istediğimi de bilmiyorum ancak genel olarak Norveç'te 'vise' isimli tür ile tarif ediliyorum diyebilirim. Hissetmek? Konser sırasında, nerede çalarsam çalayım bir şeyler hissetmeye pek vaktim olmuyor. Konser esnasında insanların tepkilerini izlemek ve sahnede ya da sahne dışında olan biten her şeye dikkat etmekle meşgulüm diyebilirim. Ama bahsettiğin alternatif mekanlarda konser vermeye bayılıyorum! Çünkü bu tarz müziğin ihtiyacı olan şey sakin ve sessiz bir odadan fazlası değil. Zaten bu müziği bu kadar özel yapan da bu. Bir elektronik müzik sanatçısının ya da bir rock grubunun altından sahneyi aldığınıza, kendilerini çıplak ve çaresiz hissedeceklerdir. Ancak benim müziğim sadece insanların önünde çalmak için tasarlanmış. İki saatlik bir konser her zaman doğaçlama yapmaya uygun. Bu da zaten, benim bu müziği yaparken en sevdiğim kısmı. Sabah uyandığımda konserde yapıp yapmayacağımı bile asla kestiremiyorum. Bu oldukça uzun bir tartışma konusu. Genel olarak boykot fikrine karşıyım. Bu nedenle örneğin Ermeni ve Kürtlere yaratılan, yapıcı olmayan diyebileceğimiz bir ortam yaratılmasına rağmen Türkiye'ye gelmekten oldukça memnunum. Tel Aviv konserini iptal etme sebebim İsrail'e yönelik başlatılan BDS kampanyasını desteklemek içindi. Orada çalmak, Filistin'e sempati duyan veya duymayan herkes için, kaçınılmaz olarak, benim İsrail'in sebeplerini desteklediğim şeklinde yorumlanırdı. Buna rağmen, geçtiğimiz yıldan bu yana tanık olduğumuz gelişmeler, bu kararımdan asla pişman olmamam gerektiğini gösterdi. İki ülke arasındaki gelişmeler daha kötüye gittikçe orada bir konser verdiğimi düşünmek benim için gerçekten zor. Aslına bakarsan, dünyanın her yerinden çok sayıda müzik dinliyorum. Viet Khang'ın 'Viet Nam Toi Dau' şarkısına bayılıyorum. Ayrıca bu sıralar Şilili protest isim Victor Jara'yı da çok dinliyorum. Ayrıca sizin coğrafyanın insanı Ahmet Kaya'yı yeni keşfettim. Bununla beraber çok sayıda Norveç folk müziği de dinliyorum. Valkuriem Allstars'ın 'Farvel slekt og venner' isimli parçası ve Anders Jektvik'in 'No som alit e bra' aklıma ilk gelenler arasında. Başka bir detay, Amerikalı Chriss Sutherland'ın yeni albümü ve Norveçli jazz müzisyeni Ellen Andrea Wang, favorilerim arasında. Tamam, susuyorum merak etme. İyi dinlemeler! Fazla okuduğumu söyleyemem ama evet, kitaplar müziğimi, müzikten daha fazla etkiliyor. Hali hazırda öğrenci olduğum için akademik yayınlar okumak daha çok hoşuma gidiyor. Örneğin Zugmunt Bauman imzalı 'Holocaust and Moderity' kitabında çok sayıda harika fikirler var. Daha 'soft' etkileyici kitaplara örnek olarak Mark Danielewski'den Book of Leaves'i önerebilirim. Dürüst olayım mı? Batı müziği giderek ve giderek 'şeylerin müziği' olmaya başladı. Bir şeylerin sound'unun nasıl olduğu beni çok da ilgilendirmiyor açıkçası. Benim için batı müziğinin bu hale gelmesi, önemli bir şeyin mesajı. Yani, belki de en heyecan verici şey, giderek daha da az insanın müziğin önemli kısmı olan içerik kısmında çalışıyor olması. Bu bana oldukça etkileyen bir şey, tabi ki depresiflik duygusuyla beraber. Completely honestly, the audience on our first concert in Istanbul is the best I have ever had. People sang along, answered to my questions, made fun of me and laughed at both the right and wrong places. It is really one of those audiences that makes you feel alive and confident. I wish I could carry them with me everywhere. K m va du? is an album where I have gathered words and songs about my home island, Senja in Northern Norway. People are moving into the cities in scores, and a lot of the old culture from my home place has already gone lost. I wanted to dedicate an album to remembering a little of Senja like it used to be, before is disappears for good. Tusen takk! As for House by the Sea, I wrote the lyrics in just a few days. Normally though, I spend weeks and even months looking for the right words to the songs. I turn off the phone, the lights, shut the door and make myself a huge cup of tea. Then I just wait for the words to come. And repeat, almost every day. Hm. Sometimes, for sure. But in Norway we have a genre called vise, which is usually described as poetry with music to it. I don't know if that is what I make, or if it is just what I want to make, but I have always identified strongly with the vise tradition. Feel? I don't ever have the time to feel anything during a concert, be it in a church or in a stadium. I'm way too busy in seing how people react, and to paying attention to everything that is happening on and off the stage. But I do love to perform in alternative venues, because this kind of music doesn't need anything more than a quiet room to function. That's what makes it so special. Take the stage from an electronica artist, or from a rock band, and they will feel naked, almost helpless. But my music was made to be played directly in front of people. It was written to be easy, mobile and always at hand. A two-hour concert can always be improvised. That's one of my favourite things about doing this music I never know when I wake up in the morning whether I will be doing a concert or not. Oh, that is a long discussion. I am generally against the strategy of boycott, which is also why I am happy to play in Turkey even though there is a very let's say unconstructive environment towards Kurds and Armenians in the country for example. I cancelled the concert in Tel Aviv not in favour of, but rather because of the BDS campaign against Israel. Performing there would inevitably be interpreted supporting the Israeli cause, both by those with symphathies for Palestinians and by those without. However, seing the development the last year I do not regret my decision. And as long as things only seem to be getting worse, I have a hard time imagening going back. I am listening to lots of music from around the world, actually. Totally in love with Vi t Nam Toi Dau by Vi t Khang, listening a lot to the songs of Chilenian protest singer Victor Jara, and just discovered Ahmet Kaya from where you are from. But also a lot to Norwegian folk music, such as Farvel slekt og venner by Valkyrien Allstars and No som ailt e bra by Anders Jektvik. Another hot tip: the new album of Chriss Sutherland from America, and the Norwegian jazz singer Ellen Andrea Wang. Okay, I'll stop it now. Have a listen! I don't read that much, but yes, books inspire me, often a lot more than music does. Mostly I read academic works, since I'm also studying. For example, I enjoy very much the ideas that emerge from Holocaust and Moderity by Zugmunt Bauman. For some inspiring soft reads, I'd suggest Book of Leaves by Mark Danielewski or the classic Slaughterhouse five by Kurt Vonnegut, which is perhaps an easier read. Honestly? That Western music seems to be more and more about the sound of things. I don't really care that much about how something sounds. To me it is the message that is important. So the most exciting thing is perhaps that there seems to be fewer and fewer people working with the really important part of music, namely the content. That inspires me a lot, depressing as it might be."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/16/sendromsuzlar-nohlab/", "text": "NOHlab'in kurucuları Candaş Şişman ve Deniz Kader, genç yaşta önemli işlere imza atan yeteneklerden. Projelerini Contemporary Istanbul'dan beri takip ettiğimiz ikiliyle NOHlab hakkında uzun uzun konuşma fırsatı bulduk. Deniz'le lise ve üniversiteden arkadaşız. Önce İzmir Güzel Sanatlar Lisesi, sonrasında Anadolu Üniversitesi animasyon bölümünde aynı sınıfta okuduk. Birçok ortak proje gerçekleştirdik ve ortak ideallerimiz oluştu. Üniversite sonrasında İstanbul'a geldik ve üniversite arkadaşlarımızla birlikte Silo1 isimli ilk stüdyomuzu kurduk. Silo1 sonrasında freelance olarak çalışmaya başladık. Tam bu dönemde Haydarpaşa-Yekpare projection mapping projesini gerçekleştirdik ve 2011 yılında, yılların getirdiği bu birikimi bir isim altında toplamaya karar verdik ve NOHlab'i kurduk. Özet olarak bakarsak, 15 senelik bir dostluğun hikayesidir NOHlab. Açıkçası bu ani bir karar olarak değil, organik olarak gelişen bir süreç sonucunda ortaya çıktı. Zaman içerisinde neyi neden yaptığımızı çok sorgulamadan, sadece zevk almamızdan ve merak etmemizden ötürü gerçekleştirdiğimiz projeler, yavaş yavaş experience design tarafına kaydı. Bunun tabii birçok nedeni var. En önemli nedenlerinden biri deneyimi ön planda tutmak istememiz, diğeri ise deneyim tasarımının birçok tekniği içinde barındırması. Lise döneminde resim eğitimi almıştık, o dönemde statik imge üzerine çalışmalar gerçekleştirdik, fakat statik imge bizim ortaya çıkartmak istediğmiz anlatım dilimiz için yeterli değildi. Dolayısıyla işin içine zaman kavramının girdiği animasyon tekniğine yöneldik. Animasyon tekniği içerisinde zaman, ses, sinema, illüstrasyon gibi birçok anlatım dilini harmanlıyordu. Bu noktadan sonra yavaş yavaş animasyonun da bize yeterli olmadığını anladık ve yaptığımız çalışmaların monitör veya sinema perdesinden dışına taşıp daha fiziksel bir hale bürünmesini istedik. Böylece yeni teknik arayışlarına girdik, bunlardan en önemlisi de fiziksel bir yüzey ile dijital bir katmanı bir araya getirebilen projection mapping yöntemi idi. Bu noktada sayısal ortamda yarattığımız imgelerin, fiziksel gerçeklik ile bütünleştiği bir noktaya gelmiştik. Bulunduğumuz noktada ise işin içerisine daha fazla algıyı nasıl katabiliriz? üzerine çalışmalarımız devam ediyor. Bunlar interaktivite, koku, işitme, mekansallık gibi durumlar... Özetle bu süreç en baştada belirttiğimiz üzere sürekli soru sormamız, yeni cevaplar bulmamız ve bu cevapların tekrar bize yeni sorular sordurtması üzerine gelişen bir süreç oldu. Genel olarak gelişme söz konusu, özellikle sanat ve teknolojiyi bir araya getiren Yeni Medya akımının, Contemporary İstanbul'da özel bir bölümü olması çok önemli. Bu sayede genel izleyici alışılmış olanın dışında güncel sanat projeleri deneyimleyebiliyor. Ayrıca Borusan gibi bazı kurumların Yeni Medya sanatına yatırım yapmaları, Salt ve Arter gibi güncel sanat ile ilgili nitelikli kurumların açılması çok önemli gelişmeler. Çağdaş sanatın bugününü değerlendirmek gerçekten uzun bir konu fakat gelinen noktanın oldukça zengin olduğunu düşünüyoruz. Özellikle teknik anlamda birçok şeyin yapılabilirliğinin artması ve teknik donanıma ulaşılabilirliğin kolaylaşması, bu konuda üretim yapmak isteyen her kesimden insana imkan sunuyor, buda bizce daha eşit ve çeşitli üretim zemini oluşturuyor. Bu noktada genel olarak kurumların genç sanatçıları daha çok desteklemesi gerektiğinide belirtmek istiyoruz. Dijital platformdaki üretimlerimizde yoğun olarak, aynı zamanda görsel sanatlar endüstrisine yön veren Autodesk ve Adobe kuruluşlarının yazılımlarını kullanıyoruz, bunun yanında pek çok ara program, plugin ve kendi yazılımlarımızı kullanıyoruz. Yaratım süreci olarak; önce fikri ve arzu ettiğimiz estetiği bu doğrultuda yaptığımız araştırma ve gözlemler ile hissel olarak zemine oturtuyoruz, teknik arge süreci içerisinde hareket ve renk hissini belirliyoruz. Fikri hayata geçirme aşaması organik bir akışa sahip, oluşturmak istediğimiz hissiyat ya da algı aslında tekniği belirliyor diyebiliriz. Yöntemler süreç içerisinde değişkenlik gösterebiliyor şöyle ki; 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı kapsamında gerçekleştirdiğimiz YEKPARE isimli Haydarpaşa Tren Garı üzerine projection mapping çalışmamızdaki içeriğin bir bölümünde, geleneksel Türk resim sanatı ebruya yer verdik, o zaman zarfında yeti olarak bilgisayar ortamında bu tekniğin oluşturulması olanaksızdı, ebruyu birebir uygulamak durumundaydık. Hikaye akışını düşünürken ya da bir tasarımı fikren oluştururken, teknik olarak çözümlenmesi daha sonraki araştırma geliştirme süreciyle yön kazanıyor. Tabii ki, bunlardan bazıları; UVA, Olafur Eliasson, Carsten Nikolai, Ryoichi kurokawa, Anti vj, Pe lang, Tokujin Yoshioka, Ned Kahn, Thomas McIntosh, Dvein, Artcom, Memo Akten, Quayola, Chris Cunningham, Korb, Deskriptiv, Troika ve 1024 architecture gibi sanatçı ve tasarımcıları sayabiliriz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/17/maddie-zieglerin-muhtesem-dansi/", "text": "Dance Moms yarışmasıyla dikkat çeken ve Sia'nın Chandlier şarkısıyla hepimizin kalbini çalan küçük kız Maddie Ziegler, yarı Polonyalı, yarı İtalyan ve yarı Alman. Henüz 12 yaşındaki Maddie, Abby Lee Miller dans stüdyosunda dansediyor. Caz, lirik, modern, bale ve acro dahil birçok türde dansın hakkını veren yetenkli dansçı, girdiği karede devleşiyor ve bir süre sonra kendinizi gözünüzü kırpmadan onu izler halde buluyorsunuz. Henüz 2 yaşındayken dans etmeye başlayan Ziegler, en çok lirik dansı seviyor ve sürekli yeni teknikler öğrenip performansını geliştiriyor. İleride kendisini Broadway sahnesinde görmeyi hayal eden Maddie'nin yakınları tarafından kullanılan lakabı ise Maddawg. Chandlier'in ardından Sia'nın Elastic Heart klibinde de boy gösteren dansçı, yine vücut dilini kusursuzca kullanıyor. Sia'nın klibinde giydiği ten rengi taytı, sarı kahküllü saçları ve delici bakışlarıyla akıllarımıza kazınan Madison, ileride adından daha da çok bahsettireceğe benziyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/23/87-oscar-akademi-odulleri-basliyor/", "text": "87. Oscar Akademi Ödülleri, Los Angeles Dolby Theatre'da gerçekleşiyor. Siz de gecenin detaylarından dağıtılan ödüllere kadar, bütün gelişmeleri Oldmagnet üzerinden canlı takip edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/23/muzeyyen-senar-anisina/", "text": "Geçtiğimiz günlerde Türk Sanat Müziği'nin en önemli isimlerinden Müzeyyen Senar'ı kaybettik. Gelmiş geçmiş en sendromsuz sanatçılardan biri olan Senar'ı, kendi sözleriyle anıyor ve rakı soframızdan eksik olmayan şarkılarını sizlerle paylaşıyoruz. Ben kekemeydim çocukken. Mektepte okumuyordum ama müsamerelerde bülbül gibi şakıyordum. Oradan bir müsamerede görüp beni Üsküdar Kız Musiki Cemiyeti'ne götürdüler. Oradan da alıp Kadıköy Musiki Cemiyeti'ne, yani Eski Şark Musiki Cemiyeti'ne. Kimler yoktu ki orada? Münir Nurettin'ler, Mesut Cemil'ler hepsi. Orada Kemal Bey ve Hayriye Hanım vardı. 'Sen buraya gelme eve gel.' dediler. Bütün bestekarlar da eve gelmeye başladı. Çocuktum, önlük sırtımda derse giderdim. Sonra beni radyoya götürdüler. 1932 senesinde. Haftada bir gün, 5 lira alıyordum. Para kazanmaya başladım, aileye baktım. Sonra tuttular beni, bahçede 10 liraya solist çıkardılar. Yıl 1933. Saçımda iki kurdele, titreyen bir kız çocuğuydum. o tarihten bu tarihe şarkıdır işim. Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünden iki yıl önce Atatürk'e şarkı söyledim. 'Cana rakibi handan edersin' şarkısını beğendi. Yolda kocamla kavga ettik. Kıskanmış. Eve gelince üstüme yürüdü, annemi tartakladı, ben de kafasına vazoyu geçirdim. Bir defasında da Atatürk'le dans ettim diye kavga ettik. Sonra da ayrıldık zaten."} {"url": "https://oldmag.net/2015/02/25/silvanaudioworkshoppikapkampanyasi/", "text": "Bir baba-oğul ekibi olan Silvan Audio Workshop, geçtiğimiz günlerde Kickstarter üzerinden yeni bir kampanya başlattı. Hobilerini bir projeye dönüştürmek isteyen baba-oğul ikilisi, elleri ile ürettikleri ağaç gövdeli pikapları şimdilik kendilerine ait küçük bir atölyede yapıyorlar. Pikapların kalbini İngiliz ses sistemleri üretici firması Rega'dan temin eden ekip, kullanacakları ağaç gövdelerini tek tek özel olarak seçiyor ve plakların üzerinde döneceği cam bir plaka ile birleştiriyor. Seri imal edilen hiç bir ses ekipmanının yeteri kadar iyi olmadığını düşünen baba-oğul, teknik özellikleri birbirinden farklı olan 3 farklı model üzerinde çalışıyor. 2009'dan bu yana ahşap pikaplar üreten Audiowood şirketi ile hiçbir ilişkileri olmadığını belirten ikili, bu firmayı ve ürünlerini projelerine başladıktan sonra keşfettiklerini ve vizyon olarak birbirlerinden çok farklı olduğunu bildirdi. Totalde $14.000 a ihtiyaç duyan bu projenin amacı, bu pikapları daha etkili ve hızlı üretebilmek için iki farklı atölye kurmak. Mart sonuna kadar ihtiyaçları olan miktara ulaşabilirlerse, gereksinimleri olan ekipmanı alıp atölyelerini kurarak Nisan sonunda işe koyulmayı planlıyorlar. Şimdiye kadar $6000 toplayan bu projeye siz de yardımcı olmak isterseniz, detaylara buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/02/sendromsuzlar-bedri-baykam/", "text": "Bedri Baykam, devamlı vakit kaybediyorum paniği ile yaşayan, sürekli düşünen, makaleler yazan, yayınlanmış 25 kitabının yanı sıra, yayınlanamamış ilerleyen 7 kitabının sorumluluğu altında ezilen, başta tenis ve futbol olmak üzere spora gönülden bağlı, siyaseti özgürlük, eşitlik ve adaleti korumak için sürekli bir uğraş olarak gören, doğa ve hayvanlara aşık, barış, evrensel dostluk ve sınırsız bir dünya arzusuyla somut hayal gören bir dünya vatandaşıdır. 1980'ler, sanatçı olarak bağımsız yaşama geçtiğim, kendi özgün stilimi oturttuğum, kendimi bu sefer yetişkin bir uluslararası sanatçı olarak kabul ettirdiğim, Türkiye'ye batıyla eşzamanlı olarak yeni dışavurumculuk akımını yaşattığım dönemdi. Aradan geçen zaman ve farklılıklara bakarsak, öne çıkan şunlar, kimi insanların şöyle bir kaygısı vardı: Bedri Türkiye'ye yaşamaya dönerse, yaratıcılığı, özgüveni sekteye uğrar. Bunun tam tersi oldu diyebilirim. Avangard politik sanat, farklı tual yaklaşımları, Yaşayan Sanat dediğim tüm sanat dallarını buluşturan yaklaşım, ve en nihayetinde 4D çalışmalarım, sanatta sürekli yenilik arayan tavrımın canlı kaldığının somut kanıtları arasında oldular. Resmi hep buna benzer basit formüllere indirmeye çalışan kalıp yaklaşımlar oldu. Kendim ise hep bunların dışında kaldım. Sonuçta her ikisini de uygulayan biri olarak nasıl aralarında bir tercih yapabilirim ki? Konuya göre bazen figürle bazen de soyut çalışıyorum. Çoğu zaman da her ikisini karıştıran işler yapıyorum. Son iki yıl demeyelim de, son dönemi diyelim, daha doğru olur. Galerilerin biraz fazla dekoratif, satılabilir sanat düşündükleri bir dönemdeyiz. Bu arada akıl almaz şekilde kimi müzayede evlerinin, ağır haksızlıkları ve piyasa üzerindeki yanıltıcı-yönlendirici baskılarının sürdüğü bir dönem. Ama geneline baktığımızda, artık genç Türk sanatçılarının batıya karşı komplekssiz işler ürettiklerini biliyoruz ve bundan büyük mutluluk duyuyoruz. Hep değişir. Çocukken kovboylar, kızılderililer, savaşlar, askerler uçaklar ön plandaydı. Şimdi yetişkin dönemimde ise kadınlar, tarih, sanat tarihi, kendi tarihim ve dünyanın sunduğu nesneler-malzemeler arasında gidip geliyorum. Bir dönem siyasi bir konu öne çıkarsa, ardından 1-2 yıl sanat tarihsel / avangard-boyasal alanlara dönüş yapıyorum. Tazelenmemi sağlıyor bu geçişler.. Biraz reset eder gibi.. Bu arada, mutluluk bana hiç resim yaptırmaz. Aşk acısı, Allah korusun ölüm, boyanın kendisi veya şehvet duyguları bana resim yaptırır. Hayatımda yazdığım en önemli 2-3 kitaptan biri o çalışma. 1984'de dağıttığım ilk Modern sanat tarihi batının bir oldu bittisi manifestomla başlayan ve kültürel emperyalizmin, batı benmerkezciliğinin bir ilk ağır eleştirisi olan bu yayın, itiraf etmek gerekirse çok öncü bir çalışma idi. Çok önemli dönüşler oldu. Dünyanın birçok uluslararası yayınına konu oldu. Zaman ilginç bir şekilde hep beni haklı çıkardı. Ama ben hiç şaşırmadım. Çünkü en başından beri haklılığımı biliyordum! Şöyle oluyor: Hadi şimdi bir enstalasyon veya canlı performans tasarlayayım diye yola çıkmıyorum. Akışta kendiliğinden oluyor bu ihtiyaç. İster sanatsal, ister siyasi.. Bildiğim tek şey, sanatın değişik sunum şekillerini bir arada kullanmaktan hiç çekinmediğim. Güzel soru. 1907 de Picasso Bateau-Lavoir atölyesinde çalışırken atölyeyi kendisiyle paylaşmak isterdim. Veya mağara resimleri yapan ilk çağ insanlarıyla yan yana olmak da isterdim.. En yakın arkadaşlarım sanat tarihinden Picasso, Tapies ve yakın dönemden Sigmar Polke olsun isterdim. Gerçek hayatta tanıştığım Schnabel'le de 80'lerde atölye paylaşmış olmayı isterdim. Sanat politikaya değinmeye mecbur değildir. İsteyen sırf aşk şiiri veya soyut resim yapar. Ama sanatçı sosyal siyasal demokratik ve özgürlükçü konuların tamamında tavır almalıdır. Yürüyüşlere katılmalıdır. Sanatçı işleriyle mesaj vermeye tabii ki mecbur değildir. Beni tanımadan hakkımda konuşanlar beni genellikle-neden bilmem!- ukala bir insan zannederler.. Sonra tanışınca Biz sizi böyle bilmiyorduk derler.. Ben de Niye ki? diye sorarım, mahçup mahçup bakarlar. Herhalde doğduğundan beri ünlü birine karşı oluşturdukları bir çeşit önyargı bu. Kendime çok güvenirim ama benim için her insan eşittir. O açıdan da çok mütevaziyimdir. Bir de aslında herkes beni Harika Çocuk kanunundan yararlanıp yurtdışında okudum zanneder ama böyle bir şey yok. Adnan Çoker, İsmet Doğan, Yusuf Taktak, Özdemir Altan, Barış Sarıbaş, Bahri Genç, Suat Akdemir, Kemal Önsoy farklı kuşaklardan yakın dostum olan ve sevdiğim sanatçılardır. Ancak listeyi çok genişletebilirim. Bunlar tehlikeli sorular. Bunu küratörüyle konuşsanız daha doğru olur ama şu kadarını söyleyeyim, çıplaklık ve erotizm ezelden beri sanatın ana temalarından biri olmuştur. Bu benim için de aynıdır. Biz bu sergiyi 2015 Türkiyesi'ne inat olsun diye açmadık. Ana konularımızdan biri olduğu için açtık. Bu yıl benim 40 yıldır çektiğim nü fotoğraflar hakkında bir kitap ve belki bir sergi yapacağım. 9 önemli sanatçının bir araya gelmesi güzel bir çıkıştı. Cüneyt Ayral'ın başarısı. Derileri sert olsun. Reddedilmek bu işin doğasında var. Bol arşiv tutsunlar, sinema ve müzelere gitsinler, yaşamın içinden tüm renkleriyle geçsinler! Kendilerine güvensinler ve bol uykusuz gece geçirsinler.."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/02/who-sanda-anderlon/", "text": "I'm an artist/illustrator making both static and animated works, ranging in style from metaphorical eye-candies, childish cartoons or old-school pen on paper studies to collaged XL narrative visual feasts. While working, I'm listening to tons of interviews and drinking whole lotta lemonade. I studied Visual Communications at Zagreb School of Design and got a BA degree. I entered the MA programme but quickly chose creative abundance over fishing for another diploma. I did some regional group exhibitions (Magdalena Festival, HDD 09/10, Dan D, C. R. T. A, Booteeq...) and had music videos I did (1 & 2) officially selected by local animation festivals. I was listed as Genero TV finalist for Moby's 'Almost Home' video submission, too."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/03/kim-erhan-cihangiroglu/", "text": "1983 İstanbul doğumluyum ve Kadıköy'de yaşıyorum. Kısaca eğitim hayatım; yarım bıraktığım Marmara Üniversitesi Resim iş öğretmenliği ve 2011 yılında bitirdiğim Doğuş Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi Görsel İletişim Tasarım Bölümü ve Grafik Tasarım yandal programı. Okul dönemlerinde ve sonrasında da uzunca vakit Ressam Prof. Devrim Erbil atölyesinde asistanlarından biri olarak İstanbul resimlerini nakış gibi işledim. Resim, çocukluğumdan beri hep vardı, sinemaya ve özellikle edebiyata olan ilgim ile kendime dönüp, insanın tek gerçeği yalnızlık üzerine mutsuz ama umudu olan karaterler ve onların sıkışmış küçük dünyalarını çizmeye başladım. Bu sıralar karışık teknik ile hazırladığım çalışmalarım ile yurt içi ve yurt dışı karma sergilere katılıyorum, vakit buldukça edebiyat dergilerine ve piyasaya illüstrasyonlar yapıyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/03/neolokal-karakoy/", "text": "Ünlü şef Maksut Aşkar'ın merakla beklenen yeni mekanı Neolokal, Kasım ayında Salt Galata'nın içinde kendine edindiği yer ile hem sanatseverleri hem de yemekseverleri bir noktada buluşturuyor. Karaköy'ün meşhur Bankalar Caddesi'ndeki tarihi Osmanlı Bankası binasında yer alan Salt Galata bünyesindeki Neolokal, cafenin olduğu salonun ortasından yukarıya uzanan merdivenlerin sonunda sizi karşılıyor. Önünüzde uzanan Altın Boynuz manzarası, koyu renk dekorasyonla birleşince kesinlikle özenli bir mekanda olduğunuzu ve sizi iyi yemeklerin beklediğini hissedebiliyorsunuz. Loş tercih edilen ışıklandırma, ortama romantizm ve şıklık katıyor. Maksut Aşkar, yerel üretime verdiği desteği ve hassasiyeti ile bilinen bir şef. Neolokal, adından da anlaşılacağı gibi tam olarak bu prensip çerçevesinde oluşturulmuş bir konsepte sahip. Slowfood ekolünün destekçilerinden biri olan Aşkar, nereden geldiği belli olmayan, katkılı ve muammalı ürünleri mutfağından içeriye sokmuyor. Bunun için yıllardır onu yanıltmayan yerli mamülleri gerekirse Şile'ye giderek buluyor ve Neolokal'e getiriyor. Bu yüzden Maksut Aşkar'ın yeni mekanını lokasyon olarak nerede açtığının birçok kişi için çok bir önemi yok, insanlar şefe güvendikleri için onu sadakatle takip ediyorlar. Böyle yalın ve doğal bir mutfağı olan Neolokal'in Salt Galta gibi şehrin popüler noktalarından birinde açılmasının yarattığı ince tezat hala ne olursa olsun değişmeyecek geleneksel metodlara dair sevindirici bir ümit de veriyor aynı zamanda. Lilbitz ve Sekizistanbul zamanlarından zaten Maksut Aşkar'ın tarzına aşinaydık fakat şefin de dediği gibi bütün bu sürecin aslında Neolokal'e bir ön hazırlık tadında olduğunu, her yönden ayakları sağlam olarak yere basan Neolokal'i görünce daha iyi anlıyorsunuz. Böylece Galata ve Karaköy taraflarındaki turistler, Neolokal sayesinde Türk mutfağının kebaptan ibaret olmadığını da deneyimleme şansı bulacak. Neolokal'in mutfağını Dünya üzerindeki kültürlere ait yok olmak üzere, küçük ölçekli ve kaliteli gıda ürünlerinin araştıırlması anlamına gelen Nuhun Ambarı manifestosundan yola çıkarak oluşturan Maksut Aşkar, yerel üreticileri bu şekilde sisteme kazandırmış oluyor. Bu yüzden mekanın menüsünü Nuh'un Ambarı ürünlerini kullanabileceği şekilde hazırlayan şef, menüde mevsimsel değişikliklerden ziyade malzemesel değişiklikler yapmayı tercih ediyor. Dört bölümden oluşan menü misafirlere 'Paylaşmak İçin', 'Başlangıçlar', 'Ana Yemekler' ve 'Tatlılar' seçeneklerini sunuyor. Paylaşmak için menüde yer alan lezzetleri kismeyle paylaşmak istemeyebileceğiniz konusunda sizi şimdiden uyaralım. Zira humus ve keşkek o kadar lezzetli ki paylaşma fikri masada soğuk rüzgarlar estirebilir. Başlarken pastırma, kuru et, incir sirkesi kreması, rakı ve incir reçelinden oluşan bir tabak, uzun zamandır doğal kuru et yememiş olanları heyecanlandırabilir. Tercihini denizden yana kullanacak olanlar içinse kuzu kulağı ve limon eşlikçili tereyağında sarımsaklı karides tatmin edici bir seçenek. Ana yemekte seçenekleriniz dana, kuzu, balık çeşitleri ve ördek sosis. Kararsız mı kaldınız? Siz en iyisi ortaya kısa veya uzun bir tadım menüsü söyleyin. İki seçenekten oluşan tadım menüsü Neolokak ile tanışmak için iyi bir yol. Hem tercih yapmanızı kolaylaştırıyor hem de birçok şeyin tadına bakmış oluyorsunuz. Tadım menülerinin bir diğer güzel tarafı da şarapla eşleştirilmiş olmaları. Neolokal'in mutfağını şekillendiren yerel üretime verdiği desteği sadece yemeklerinde değil şarap kavında da göstermiş. 108 farklı Türk şarabının yer aldığı zengin kavda daha önce hiç bilmediğiniz birçok iyi şarap yer alıyor. Neolokal'i pazartesi günleri hariç her gün öğlen 12:00-15:00, akşam 19:00-24:00 arası ziyaret edebilirsiniz. Rezervasyon için öğlen 12:00-13:30, akşam 19:00-22:00 saatleri arasında arayabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/08/jacquemus-aw15/", "text": "Michel Gondry'nin filmerinden ilham alan tasarımcı modellerinin yüzündeki ikinci yüzler için Berlinli sanatçı Sebastian Bieniek ile işbirliği yapmış."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/09/sendromsuzlar-muammer-kocak/", "text": "Kurgusunu yaptığı İnanç Odası isimli filmi, American Online Film Awards tarafından En İyi Yabancı Film seçilen Muammer Koçak ile film editörlüğü ve sinema hayatı üzerine konuştuk. Yaklaşık 9 yıldır editörüm. Zaman zaman video klipler ve reklam filmleri çekiyorum. Çok yakınlarda Kafa Film adıyla kendi şirketimi kurdum. Onun dışında Radyo Babylon'da Prototape adlı bir programım var. Sürpriz oldu açıkçası, çünkü çok fazla film katılmıştı. Finale kalmak bile bize yetmişken film bundan fazlasını yaptı ve ödül aldı. Başka kültürlerden insanların, filmimize değer verdiğini bilmek çok güzel bir duygu. Bu duyguyu tekrar tekrar yaşama isteğiniz, bir sonraki projelerinizde daha fazla motive olmanızı ve daha cesur kararlar alabilmenizi sağlıyor. Bir örgüt evinde geçiyor film, aslında bir canlı bomba hikayesi. Eylemden önceki son 2 saati konu alıyor. Yüzlerce kişinin ölümüne neden olabilecek bir eylem planı yapılıyor. Planı gerçekleştirmek için her şey hazırken, örgüt militanlarının polis diye şüphelenip kaçırdıkları bir simitçi, onların bütün inançlarını sorgulamasını sağlıyor. Muna şu an tüm post aşamalarını atlattı ve kesinlikle çok iyi bir film oldu. İnanıyorum ki bizimle birlikte o da büyüyecek. 4-19 Nisan tarihleri arasında İksv Film Festivali'nde ilk gösterimini yapacağız. Perdede görmek için sabırsızlanıyorum açıkçası. Onun dışında Serdar'la birlikte bir komedi filmi projemiz var, ön hazırlıkları da başlamak üzere. Muna'dan sonra biraz eğlenmeye ihtiyacımız var sanırım. İnanç Odası'nı diğer filmlerden ayıran en büyük özellik, filmin %95'nin bir evde geçiyor olması, dolayısıyla elinizde sadece bir ev ve birçok oyuncu var. Filmin senaryo aşamasından itibaren hiçbir şeyle ilintili olmaması gerektiğini biliyordum. Gerçek değil ama olabilir. Belki senden bahsediyor ama çok uzaksın. Film editörlüğünün tek ve gerçek kuralı disiplinden geçiyor sanırım. Her şeyden önce zaman kavramını iki kere daha gözden geçirmelisin. Yorulmayı, uyumayı ve pazar kahvaltılarını kafandan tamamen çıkarmalısın. Her yeni projeye aynı enerjiyi verebilmelisin ya da yol yakınken dönmelisin. Zor ama bir o kadar da güzel bir iş. Özellikle meslek demedim, bir işe meslek gözüyle bakınca bence heyecanını kaybediyorsun. Elimizde bize yol gösteren bir senaryo var her şeyden önce. Ben genel olarak senaryoya bağlı kalarak filmi yapıp, sonra sahnelerin yerlerini değiştirmeyi seviyorum ama tabii her zaman benimle aynı fikirde olmayan yönetmenlerle de çalışıyorum. Bazen fikrimi satabilmek için gerçekten uğraşmam gerekiyor. Sonuç olarak göreceli bir dünya ve aslında herkes haklı, sadece en haklısını bulmak biraz zaman alıyor. Tunç Okan'la Fransa'da çalıştığım dönemde bize hep Sinema bir macera çocuklar. derdi. Belki çok klişe olacak ama kurgunun kesinlikle filmin önüne geçmemesi ve görünmez olması gerektiğine inanıyorum. Film izlemeliyiz, kurgu değil. Eğer kurguyu izliyorsak filmde bir sorun var demektir. Bu düzeni normal hayatımda da kullanmaya çalışıyorum, rahatsız edilmeden trafikte yol alabilmek İstanbul'da çok rastlayabildiğimiz bir durum değil. Kornasız bir dünya mümkün :) Bu konu nasıl buraya geldi bilmiyorum ama kornaya basmak dikkat değil nefret toplar. Ben de kurgu yaparken kornaya basmamaya çalısıyorum. En son Mabel Matiz'in yeni albumunün ilk şarkısı olan Gel'i editledim. Şu anda Cansel Elçin'in yönettiği Melekleri Taşıyan Adam filminin kurgusunu yapıyorum. İlk başladığım yıllarda Walter Murch'un Göz Kırparken adlı kitabını okumuştum, o zamandan beridir de en sevdiğim editörlerdendir kendisi. Kurguyu, arıların yön bulma mantığıyla anlattığı birkaç paragraf bana her zaman yol göstermiştir. Onun dışında Türkiye'den Aziz İmamoğlu, Korhan Koryürek, Levent Çelebi, Erol Adilce ve Mustafa Preşeva sevdiğim editörlerden. Her biri disiplin kelimesinin karşılığını veren çok değerli editörler. İyi ki editörlüğe ilk başladığım yıllarda onlarla tanışma fırsatı bulmuşum. Galiba böyle şeyleri pek düşünmüyorum ama son zamanlarda görüp ve keşke diyebileceğim film sanırım Whiplash, müzik ve sinema, bir insan daha başka ne isteyebilir ki? Bernorda Bertolucci'nin The Dreamers filmi olabilir. Maaselef ismini hatırlayamadığım bir film üçüncüsü, Filmekimi'nde izlemiştim. Yaşayan bir araba tekerleğinin yolculuğunu konu alıyordu, izlediğim en absürd filmdi. Yollarda dolaşan tek başına bir tekerlek, başlı başına zaten çok garipken bir yerden sonra bir kadına aşık olup insanlara zarar vermeye başlaması çok eğlendirmişti beni. Öncelikle öğrenmeye açık ve önyargılarından kurtulmuş olmak gerekli. Bu işin ilk aşaması gerçekten zor bir süreç, pes etmeden çalışmalı, kötü kelimesiyle yüzleşip barışmalı. Belki o zaman daha az duymaya başlayabilir o kelimeyi ve tabii ki iyi, kötü, sıradan, saçma her filmi izlemeli. İyiyle kötüyü ayırt edebilmek için çok iyi bir antrenman. Son olarak masalarını her zaman temiz tutsunlar. Deniz Erol, çok iyi bir fotoğrafçı ve muhteşem bir insan. Fotoğrafları için: denizerol. com Onunla birlikte çektiğimiz Mercan- Hepsi Gay klibi en sevdiğim işlerimden. 8 mm kamera ile çekmiştik. O dünyayı da ucundan yakaladığım için ayrı bir önemi var. Can Güngör, çok iyi bir müzisyen, hatta bir müzik dahisi. Mabel Matiz'in albümünde de çok fazla emeği var. Emre Başaran, çok yetenekli bir görüntü yönetmeni ve yönetmen; başarılı reklam filmleri var ve Sadi Tekin, yaptığı illüstrasyonların hepsi fazla güzel ve sakin."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/13/robert-montgomery-istanbul74/", "text": "Çalışmalarının temelinde yer alan şiirsel mesajları aracılığı ile kavramsal sanat geleneğini sürdüren Robert Montgomery, ahşap oymacılığı, sulu boya, alevler, ışık ve billboard entelasyonları gibi farklı teknik ve mecraları kullanarak oluşturduğu çalışmaları ile tanınıyor. Şiirin günümüz çağdaş dünyasında yeniden yer bulacağını savunan Robert Montgomery, sanatsal çalışmalarını da bu yönde sürdürüyor. 'Kolektif bilinçaltı' konularından beslenen ve kelimelerin gücünü kullanarak düşünce ve fikirlerini geniş kitleler ile paylaşma eğiliminde olan sanatçı, özellikle halka açık alanlardaki tipografik yerleştirmeleri ile sanat takipçisi olmayan kesim tarafından da yoğun ilgi görüyor. Çağdaş metin sanatına şiirsel bir yorum ve müdahaleci stratejiler ile yaklaşan Robert Montgomery, billboardlar, güneş enerjisi ile çalışan ışık yerleştirmeleri, ateşten şiirlerin yanı sıra ahşap baskı tekniği ve sulu boyaya uzanan farklı mecra ve tekniklerdeki çalışmalardan oluşan bir portfolyoya sahip. Berlin'in Tempelhof bölgesindeki eski Amerikan Hava Kuvvetleri üssü ve 2012 Kochi-Muziris Bienali'nin davetlisi olarak, Hindistan'ın Kochi-Muziris şehrindeki imparatorluk dönemine ait limanda büyük ölçekli ışık enstalasyonlarını sergileyen sanatçı, ayrıca bugüne kadar pek çok uluslararası sergi ve festivalde de yer aldı."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/16/the-communeaty/", "text": "Geçen hafta yepyeni bir yeme-içme oluşumu The Communeaty'nin davetlisi olarak Fratelli La Bufala'nın Levent Loft şubesinde yemekteydik. Gamze Büyükgüzel tarafından kurulan The Communeaty kimdir ve neler yapar bahsetmeden önce bunun bir parçası olduğumuz için ve birbirinden tatlı yepyeni insanlar tanışmamıza sebep olduğu için Gamze Hanım'a çok teşekkür ederiz. Muhteşem bir özenle oluşturulmuş menüye eşlik eden güzel sohbetle elbette yediklerimiz daha bir lezzetliydi. Yeme-içme dünyasına diğer insanlardan biraz daha ilgili, sadece doymak için değil yemek tercihini mümkün olan en yüksek hazzı alabilmekten yana kullanan bir gup insan olarak The Communeaty'nin bundan sonra neler yapacağını merakla bekliyoruz. The Communeaty'nin felsefesi, yemek yemeyi ciddiye alan ve sürekli yeni lezzetler denemeyi isteyen insanları aynı sofrada buluşturmak. İstanbul'un yeme-içme sahnesindeki gelişmeleri yakından takip eden The Communeaty, size sadece yeni yemek kültürleri ve tadlar değil ortak ilgi alanlarınızla beslenebileceğiniz sosyal bir ortam da sunuyor. Etkinliğe özel hazırlanmış tadım mönüsü, titizlikle seçilmiş şefin ve eğitmenlerin açıklamalalarıyla sunuluyor. Örneğin Fratelli La Bufala'da pizzamızı yemeden önce yapılma ve pişirilme aşamalarına da şahit olduk. Tadım mönüsüne eşlik eden şaraplar ve sohbet tabii ki geceyi çok daha lezzetli kılmaya yetiyor da artıyor. The Communeaty'nin hayata geçirdiği yeni projelerini ve bir sonraki etkinliğini yine yazıyor olacağız. The Communeaty'nin bir parçası olmak için siz de kayıt olabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/17/cekmekoy-underground-aysim-turkmen/", "text": "Ben yaratıcı belgesel denilen tarzda belgeseller çektim. Bir insanı ya da bir mekanı karakter olarak takip edip onların hikayeleriyle kentin dönüşümünü anlatıyordum. Artık uzun metraj kurmaca film için de kendimi hazır hissediyordum. Kafamda çok net kurmaca-belgesel ayrımı yoktu. Bir süredir İstanbul'daki çeper kentle ilgileniyordum, yani ikinci köprünün açılmasıyla TEM otoyolu etrafında şekillenmiş yeni şehir: Levent, Kavacık, Göktürk ve Çekmeköy hattı. Bu semtlerdeki mekansal ayrışma ilgimi çekmeye başlamıştı. Bir gün Çekmeköy'de dolaşırken bir duvar yazısı gördüm, Çekin lan duvarı teli, insan gibi yaşayın yazıyordu. Yazıyı yazan Küllü Harapın hapiste olduğunu öğrendik. Arkadaşları ve kardeşi haksız yere beş senedir hapis yattığını anlattı. Suçlanma sebebi bir cep telefonu gaspıydı. Konuştukça olay epey enteresan hale gelmeye başladı. İlk etapta belgesel olarak tasarlamaya başladım. Herkes olayı anlatacaktı en son o çocuktan dinleyecektik hikayeyi. Bir yandan hüzünlü bir aşk hikayesi de vardı bu öykünün içinde. Ama buluşmalara gelmemeye başladılar. Bir gün 12 saat Çekmeköy'de bekledikten sonra kimse gelmeyince kurmaca film olarak yapmaya karar verdik. Almanya'dan gelen gençlerle mahalleli gençlerin buluştukları sahne. Biz o sahneye ayna sahnesi diyoruz, filmde bir sürü sahne aynadan çekiliyor ama bu kadar çok karakterin bir arada oldukları bir sahneyi böyle çekebilmek Vedat Özdemir gibi hem deneyimli hem de her an deneyen, arayan bir gözle bakabilen bir görüntü yönetmeninin yapabileceği bir iş. O sahnedeki müzik de ayrı bir ustalık... Katman katman ördüler parçayı sevgili Acarkan Özkan ve Erhan Seyran. Aslında lüks sitelerde yaşayanlar için hayat daha zor geliyor. Biz bir mekan gezisinde sitenin otoparkında kaybolduk ve neredeyse panik atak geçiriyorduk. Dışarıdaki mahallede ise çocuklar sokaklarda köpekleriyle koşturuyordu. Tabii o mahalle gitgide yokoluyor. Sokaklar güvenlik kameralarıyla izleniyor, mahalleli gençler ihbar ediliyor. Sitede oturan gençler de içeride hapsediliyor. Çok sıkıcı bir hayat. Sitede oturan çok zengin 15 yaşında bir genç evlerinde temizlik işinde çalışan ablasının evinde yaşamayı tercih ettiğini söyledi. İkisinin farklı zorlukları olduğunu gördüm. Kurmacanın en büyük zorluğu para bulmak. Bir de çok büyük bir ekiple çalışmak. 50 ila 100 kişiyi yönetmek zorundasınız. Belgeselin zorluğu ise karakterlerinizin hayatlarının içine girerek zaman zaman sıkılmalarına sebep olmak. Ve tabii takip ettiğiniz hikayenin bir yere bağlanmama riski. İstanbul sürekli ve çok hızlı dönüşüyor. Kentsel dönüşüm diye adı konularak düzenlemeler yapmaya girişildiğinde kentin nasıl dönüştüğünü anlayarak, kentlilerin ne gibi süreçler geçirmiş olduklarını araştırarak yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Kente bakmak, kentlileri dinlemek ve ona göre yaklaşımlar geliştirmek gerekiyor, çözümleri kentliler biliyor, buluyor. Üstten bakarak, helikopterden planlar yapılarak şehri şekillendirmek akıl almaz geliyor bana. Filmin ruhunu arabesk rap parça oluşturacaktı ve de öyle oldu. Nupark grubundan Uran Apak ile beş sene önce başladık çalışmaya. Hiphop konserlerine gitmeye başladık. Sözler yazıp kendi aramızda denemeler yapıyorduk. Ancak tabii ki rap ciddi bir uzmanlık alanı! Biz sadece kendi aramızda ne istediğimizi bulmaya çalışıyorduk. Sonra Redhack'in Reddet isimli parçasını ve video klibini yapmış olan Doğu Akdeniz grubu bize DEEP22 diye bir parça yaptı. Biz bu parçaya bayıldık ancak kullandıkları sample'ların izinlerini alamadığımız için kullanamadık. Bu parçanın sadece bir kısmını filmde duyuyoruz. Devamını da izleyicilere dinletmenin yollarını arıyorum şimdi. Sonra Harabın Öyküsünün sözlerini Doğu Akdeniz'den Acarkan Özkan ve senaristimiz Can Merdan Doğan'la yazdık. Acarkan Özkan rapi söyledi, Ufuk Atar ile nakaratı yazdı ve Erhan Seyran da düzenlemesini yaptı. Bu parça filmi yaparken benim için büyük motivasyon oldu. En kötü günlerimizde bu parçayı dinleyip devam dedik. Her dinlediğimizde, ekipteki neredeyse herkesin, yaptığımiz işi ne kadar gönülle ne kadar gayretle yaptığını hatırlıyoruz. Arabesk rap ile ilgili çok farklı tepkiler aldık. Arabeske tepkili bir kesim olduğunu biliyordum da bu kadar olduğunu tahmin etmemiştim. Hiphopçular arasında ve de sol kesimin içinde tartışma yarattığını söyleyebilirim. Enteresan bir damara bastık gibi geliyor. Kadıköy'de doğdum büyüdüm ve şimdi uzun yıllardan sonra tekrar Kadıköy'de yaşıyorum. Yeni yapılan sahil yolunda çok hoş bir kamusal alan oluşuyor. Sahilin Moda tarafına orta sınıftan gençler iskelelere yakın tarafına ise alt sınıftan gençler geliyor. İki tarafa da bakmaya başladım, özellikle iskele tarafı ilgimi çekiyor. Bakalım neler çıkacak. Bir de yıllardır kafamda taşıdığım Abdülhamit'in sürgün edilme dönemi var. Selanik'te Alatini Villası'nda geçirdiği yıllar üzerine araştırmaya başlayacağım."} {"url": "https://oldmag.net/2015/03/22/who-kendrick-daye/", "text": "I convey and connect with the world and the one individual alike, because I am my work; and as with any masterpiece, that connection lives in the unconventional void where authenticity cannot be barred by limitation, and catharsis cannot be marred by sterile sanity. I lives in my work it is in that shared space where I feel, and it is in that shared experience where life is present. As an artist: I blend the most abstractly familiar elements of life love, envy, wealth, wrath, perception, desire, greed, necessity, lust, identity, indulgence, ideals, ego, morals, said bankruptcy, and fears with the rawest veneer of famous faces. My pieces are pastiches whole inandof themselves but even more so in context of one another. Pop & Politics are alive and wellcontented bedfellows in this world. The personal space stands as the preeminent public place of judgment. Shadows dance in rigid rhythmic formation with neon strobes. The entire world coalesces into a kaleidoscopic cultural landscape... where we are presented with our own selves from before the massmediated mirror of Pop life. My work is arduous. It is bright. It is delusional. It is hidden in prismatic view. It is seeing roses through Reagancolored sunglasses. It is waking up to the first Pink Friday after Sunday mourning. It is the scene sweettooth before and beneath the staid urban decay. It is everything in one place, in distorted focus, for no other reason than for you to see it; because we've been blinded by the guided light, because we need to throw shade if only to stargaze again. My art lives, loves, laughs, lauds, lambastes, legislates, and promulgates on behalf of true Pop. It unravels the American tapestry because we were wound too tightly; it dims the lights because they blind so brightly; it hearkens to the dawn though it heralds nightly; and all it takes is a liberated lid to refresh the mind and see what I see: if you want to see a sad boy shine pay him; if you want to see a sad boy smile pay attention."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/05/hayatimi-kaydiran-sarkilar-can-kazaz/", "text": "Can Kazaz: Çikolata, sakin, belli, aşık, ses, loş. Babamın, beni ve özellikle abimi uyutma amaçlı ninni olarak söylediği şarkıdır aslında. Geçtiğimiz Ağustos kendisini kaybettik... Yoğun bakımdayken ona dinletebildiğimiz son şarkılardan biriydi. Babam, hazırladığım daha uzun bir playlisti dinleteceğimiz gün vefat etti. Bu kadar eski ve bu kadar yeni iki olayı kapsadığı için bu şarkıyla başlamak istedim listeye. Dramatik bir giriş yapmak da değil niyetim ve birazdan gülümseriz sanıyorum. Babam da komik ve sevgi dolu bir liste okumayı tercih ederdi eminim. Huzur içinde uyusun. Buraya yalandan, ben aslında çocukluktan Stockhausen'larla büyüdüm yazabilirdim belki. Gerek yok. Bu şarkıyı o yıllarda sokakta top oynamış herkes sever kuralını uygulayanlardandım evet. 1998 Dünya Kupası'nın niye bu kadar önemli olduğunu bilmiyorum ama önemliydi işte. Bilgisayar oyunu vardı, çok güzeldi, ondan mı acaba? Çok gaza geliyordum bu şarkıda, adeta koşup ilk gördüğüm bakkal tipi plastik topa abanmak ve abanışımın şiddetiyle ağaçta takılı kalmak suretiyle patlasın istiyordum. Artık iyiden iyiye yabancı müzik dinlemeye başlamış bir 90'lar şehir çocuğu olarak yolum tabii ki BSB'den geçecekti. İki albümünün tüm vokal hatlarını ve aranjmanlarını yüzlerce dinlemeden sonra aklıma kazıdım ama sözlerini hala sallarım. Eskiyen ve pek de düzgün çalışmayan Pioneer müzik seti yerini Beko'ya bırakmıştı ve kendisi, kısa zamanda salonda karanlıkta kendimi BSB ile sahnede hayal ettiğim konserlerin ses sistemi oluverdi. Şimdilerde sahnede olmak sosyal anlamda beni ne kadar zorluyor olsa da o dönem bir boyband ile sahnede olmayı hayal etmekten o kadar keyif alırdım. Çocukluk işte. N'sync falan sevmem bu arada. Backstreet's back alright. Şu an olsa budaklı meşe odunuyla kovalayacağım Nick Carter'ın düz iğrenç sarı civciv saçlarına ve bol giyimli asi ergen hallerine çok özenirdim. Ne alaka?! Değil mi? Hayır, sarı civcivlikle alakası yok bu sefer. Şöyle açıklayayım: Uzun sürecek rap serüvenimin başladığı şarkıdır. Cleanin' Out My Closet bir milattır benim için. Rap diye bir şeyden habersizken komik sözler yazıp onu i'll be missing you altyapısının üstüne söylerdim ortaokuldayken. Adeta kendi çapımda bir Bilal Göregen'dim. Arabik Casio orgumla çalıp orgun hafızasına kaydettiğim alyapıların üzerine rap yapıp kasede çekerdim. Bilgisayarsız ve internetsiz dönemlerimdi, hey gidi hey. Eminem o dönem The Eminem Show albümüyle ortalığı kasıp kavurunca, ben de kavurmaya karıştım. Uzun süren bir rap serüvenine atıldım ki hala ucundan içindeyim. Bir anlamda, MC Recep diye bir şeyin varlığını tee bu döneme borçluyum. Tabii ki dinlediğim ve sevdiğim rap parçalarını listelemeye imkan yok. Çok fazlalar ve çeşitliler. Eminem pop kaldı yanlarında iyice. Yeni Eminem'den eskisi kadar keyif almıyorum bu arada. Rap ile geçen ergenliğin sonunda, durulma vakti gelmişti. Post-ergenlik romantizmi ve iç huzur arayışı bir yerlere oturmalıydı. Günün birinde kendisi son güzel albümünü de yeni yapmışken, kimmiş bu Norah Jones? diye aratıp dinlediğim ilk şarkıydı bu. Karşıma çıktığında kaç kere dinledim bilmiyorum ama sonrasında çok fazla kez, ilk üç albümünü gittiğim her yere götürdüm ve dinledim. Norah, sevgili Arif Mardin'in vefatından sonra çok bozdu ve ben dinlemeye başladım başlayalı Türkiye'ye hiç uğramadı ama bende yeri başkadır. Yıllarca süren çoğunlukla-rap-dinleme serüvenimi lise mezuniyetimle beraber kıran müzikler kendisinindir. Liseden sonra kesinlikle müzik üzerine bir hayat yaşayacağıma karar verdiğim yıllarda (karar verdiğim çok yıl yok aslında, bir tane var: 2008), halen araştırma görevlisi olarak görev yaptığım İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü'nden burs kazanmak için çalışırken tanıştım bu eserle. Yaklaşık 45-50 dakika sürebilen bu minimalist eser, beynimi besteci olmak için hasarlandırmış ve yeniden yapılandırmış ilk müziklerden biridir. Bendeki değişimin çıkış noktalarının en vurucusudur. Yumuşak geçiştir. Müzik bölümünde okuduğum yıllarda, zırt pırt örnek olarak karşıma çıktıkça sevdiğim, sevdikçe kendi bestelerimde de taklit ettiğim, taklit ettikçe sıkıldığım ama müzik tarihindeki yeri ve niteliği çok özel olan başyapıt. Tam bir ayin gerçekten de. Bir gün dünya gözüyle izlemeyi arzuladığım baledir. Türkiye'de görsek biletleri 200'den başlayan fiyatlarla satışa sunulan bilmem ne merkezi salonunda bilmem ne cins taşeronluklar ve emek sömürüsüyle gözümüze sokulacak kötü temsildir. Sonra laf edersek bir de müteahhit zihniyetiyle müzik olaylarına atlamış ukalalardan ayar yeriz. Entellektüel ortamdaki saçmalıklara laf etmesek, pasif agresif sözlük yazarlarından ayar yeriz. Aman! Of! İşte bunlar hep Bahar Ayini'nin Paris'teki ilk temsilinden gelen gelemeyenekler, göremeyenekler. Bir akustik eserden çıkıyor olmasına şaşırdığım ses dünyasıyla beni en çok etkileyen yeni müzik eserlerinin başında gelir. Açıkçası artık eskisi gibi bir albümü ya da şarkıyı defalarca üstüste dinleyemiyorum, sıkılıyorum. Onun yerine daha çeşitli şeylere, mümkünse doğadaki ve çevremdeki seslere kulak kabartıyorum. Çok nadiren kulaklıkla müzik dinliyorum, onun yerine kulaklarımı Dünya ile buluşturuyorum. Dinleme alışkanlıklarımızın bozukluğu, yaşadığımız çevreyi de ciddi şekilde hasara uğratıyor. Haliyle şehirlerimiz monoton seslere sahip; kırsalımız da kendi sesimizle bastırılıyor aslında. Dinlemeyi öğrenirsek ve duyduğumuz şeyleri zenginleştirerek detaylandırmak üzerine bir hayat yaşarsak eğer, ayrımcılıkla ve/veya ekosferdeki sorunlarla bu derece karşı karşıya kalmayacağımızı düşünüyorum. Duymak istediğimiz zenginlik, ekosistemin tüm unsurlarıyla bir arada uyumla yaşamamıza önayak olacak. CRAMA, insanların ortaya çıkarabileceği bu tarz bir zenginliğin benim için güzel bir örneği. Müzik anlayışımı dar kalıplarından çıkardığım günden beri kulaklarımı ve algımı böyle seslerle tatmin etmek istiyorum açıkçası. Ama sürekli değil! Dozunda."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/10/hot-tub-open-air-cinema-berlin/", "text": "Dünyanın bir yerinde Youtube kapanırken, diğer bir yerinde ise Hot-Tub sinema diye bir şey açılıyor. Açık hava, şişme havuzlar ve sinema keyfinin bir arada olduğu bu konsept ilk defa 30 Mayıs'ta Berlin'de uygulanmaya başlayacak, Haziran ayında da Köln'de devam edecek. 6 kişilik gruplar halinde ya da private olarak, 40C'lik şişme havuzlarda, en leziz atıştırmalıklar ve içeceklerle muhteşem filmleri bu şekilde izlemek için biletleri şimdiden almak gerekiyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/10/istanbul-karsilanabilir-sanat-fuari-goss/", "text": "İki genç Fransız, Clarisse Gorokhoff ve Jeremie Germond'un hayata geçirmeyi planladığı GOSS, her mevsim bütün bir hafta sonu boyunca her biri birbirinden farklı muhteşem mekanlarda yapılacak olan karşılanabilir bir sanat fuarı olmasıyla sade ancak eşsiz bir konsept olarak karşınıza çıkıyor. İlham verici ve samimi bir ortamda misafirler, yetenekli ressamlar, heykeltıraşlar, fotoğrafçılar ve karışık teknik sanatçılarından oluşan 10 tane olağanüstü yenilikçi sanatçının evrenini keşfedecekler. Aynı zamanda, toplumdaki abesliklere eğlenceli bir şekilde dikkat çekmeyi amaçlayan saydam gösteriler de GOSS' ta yer alacak. Fransızcada çocuk anlamına gelen gosse, çocukların doğallıkları, özgürlükleri ve cüretkar yaratıcılıklarına ithafen bu projenin de ismi olmuştur. GOSS' un yaratıcıları Clarisse ve Jeremie GOSS için GOSS 'u ortaya çıkararak sanat sektöründe çoğunlukla hakim olan sertlik, ve ciddiyeti kırmak istedik. GOSS, bunlar yerine tek sınırları hayal güçlerinin sınırları olan yani sınırları olmayan-evrenleri sergileyerek cüret ve özgünlüğü vitrinlemeyi hedefliyor. diyor. Sanat, kendisini çok ciddiye almadan da hayli güçlü olabilir, GOSS' un göstermeyi planladığı da işte tam olarak bu. GOSS' un ana unsuru, hem sanatseverlerle hem de sanatçıların kendileriyle tanışma fırsatı sağlayan yoğun etkileşimli bir platform olacak olmasıdır. Sanatçılar, iki tam gün boyunca fuarda bulunacak ve istedikleri takdirde sanatseverlere çalışmalarını tanıtıp, kendi evrenlerini anlatacaklardır. Sanatçılar aynı zamanda çalışmalarını aracı olmadan doğrudan alıcı ile buluşturacaklardır. GOSS, sanatçı, eser ve sanatsever arasında katıksız bir buluşma sağlar. Amacımız GOSS' u merak edip elleri boş olarak gelen misafirlerin, evlerine 'güzellikle' dönmelerini sağlamaktır diyor Clarisse ve Jeremie."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/15/kim-abra-design-studyo/", "text": "Yepyeni ve zevkli bir oluşum olan Abra Design Studio'nun kurucuları Cemal Çobanoğlu ve Başak Bakkaloğlu ile konuştuk. Abra Design Studio, mimar-tasarımcı Başak Bakkaloğlu ve iç mimar-tasarımcı Cemal Çobanoğlu tarafından İstanbul'da kurulmuş olan bir tasarım stüdyosu. İç mimarlık, mimarlık, mobilya ve ürün tasarımı. Kısa bir süre sonra, Abra markalı aksesuarlarımızı da satışa sunacağız. Şu anda stüdyomuzda Abra markalı mobilyalar dışında, Duyy Design'ın seramik ürünlerini ve Valerie Kozmonovic markalı aksesuarları da satıyoruz. Beğendiğimiz ve takip ettiğimiz markaların ürünleriyle bu skalayı genişletmek istiyoruz. Bunun dışında devam etmekte olduğumuz iç mimarlık projeleri var, bizi heyecanlandıran projelerle iç mimarlık-mimarlık işlerine de devam ediyor olacağız. Günümüzde etkileşim alanı çok geniş ve hızlı. O yüzden tarz, akım, stil gibi konularda net tanımlamalar yapmak çok zor. Eskiden Bauhaus gibi bir okul ortaya çıkıp yüzyıla damgasını vuran bir akım yaratabiliyormuş ve onlarca yıl tasarımcılar o akımdan besleniyormuş, ama şu an Bauhaus gibi yüzlerce unsur var. Bu yüzden tarzımız şudur diyemesek de, tasarımlarımızda doğal malzeme kullanımına, yalınlık ve sadeliğe, el işçiliğine ve fonksiyonelliğe önem verdiğimizi söyleyebiliriz. Kitaplık, dresuar, sandalye, tabure, sehpa... yani akla gelebilecek her türlü mobilya. Yakında bunlara aksesuarlar da eklenecek. Ürünlerimizi Moda'daki stüdyomuzda ve abradesignstudio. com adlı web sitemizden bulabilirsiniz. Küçük bir ekip olmak tasarım sürecinde oldukça avantajlı bir durum. Daha rahat ve hızlı kararlar vermemizi sağlıyor. Zaten işbirliği yaptığımız, farklı disiplinlerden ekipler var ve gerektiğinde onlarla ortak çalışarak ekibimizi istediğimiz ölçekte büyütebiliyoruz. Aklımıza gelen her tasarımı üretebilme lüksüne sahip olduğumuzda, galiba en üst noktaya ulaşmış olacağız. Türkiye'den; Gaia & Gino, Erdem Akan, Bizon, Escapefromsofa, Armaggan, Şule Koç, Autoban, Daedalus, Derin, Merve Kahraman, Duyy Design, Papier Atelier, Aylin Bilgiç, Tonk Project, Birsel+Seck... ilk aklımıza gelenler. Son yılların -bizce- en yaratıcı tasarımcılarından Elisa Strozyk. Stüdyomuzdaki duvar resmimizin de yaratıcısı olan Ayser Çobanoğlu ve instagramdaki son işi InspireBook. Betonla, saksı ve aydınlatma tasarımı yapmanın çok ötesine geçmiş olan tasarım stüsyosu Bentu Design."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/16/let-them-eat-cake/", "text": "Special thanks to Eylül Görmüş, Gizem Büyüktürkoğlu, Tayfun Çetinkaya and Yağız Yılmaz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/18/other-stories-x-vans/", "text": "& Other Stories'in modern ve minimalist tasarımları ile Vans'in klasiklerinin birleşiminden ortaya çıkan bu koleksiyon, görülmeye ve giyilmeye değer. Bu çok yönlü kapsül koleksiyon, zamansız çizgilere sahip elbiseleri ve Vans Sneaker'ların doygun renklere sahip deri modellerini, grafik unsurlarla harmanlayıp bizlere sunuyor. '' Vans'in ikonik tasarımlarını & Other Stories'in feminen dokunuşuyla yeniden yorumladık ve SS'15 sezonunda bu ilginç renk ve materyallerle ortaya muhteşem bir şey çıktı '' diye belirtiyor. Kapsül koleksiyonun Lookbook çekimlerinde ise dünyanın en yaşlı modeli ünvanına sahip 86 yaşındaki Daphne Selfe ile çalışıldı. 16 Nisan 2015'te mağazalarda ve online olarak satışa sunulan bu koleksiyonun fiyat aralığının da 90 100 arası olması bekleniyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/18/record-store-day-heyecanina-kapilanlarda-bu-yil/", "text": "2007 yılından itibaren, nisan ayının üçüncü cumartesinde kutlanan Record Store Day, yalnızca geçmiş plakları andığımız bir günden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çoğu müzisyen, bu günün bayram havasına bürünmesi için, taptaze işlerini eskilerle harmanlayarak vinyl formatında piyasaya sürüyor. Bu ritüel, o kadar değerli ve kabul görmüş ki, 2011 yılında Radiohead, Supercollider ve The Butcher parçalarını yine bu özel günde piyasaya sürmüştü. Sistemleşmiş endüstriyel ırkçılığa karşı yazılmış sözlerin, funk bas gitar ritimleri ve raw davul sesleriyle buluşması sonucu ortaya çıkmış The Charade, geçen yılın en iyi albümlerinden biri olan Black Messiah'ın göz bebeklerinden. Yine aynı albümden 1000 Deaths isimli parçayla beraber, D'angelo bu iki işini bir plakta toplayarak, bugün piyasaya sürmeye hazırlanıyor. 80'ler Amerika pop müziğinin popüler ismi Kim Wilde'in 'Kids in America' şarkısını coverlayarak bu plağa yerleştirmeye hazırlanan Foo Fighters, bununla yetinmiyor. Grup, 'Alone+Easy Target' ve 'Big Me' parçalarının demo hallerini de plağa özenle yerleştirmiş. Grubun bu yayımda bir de süprizi var. Empty Handed isimli yeni bir parça! Karanlık ve tehditkar bas ritimlerinin sponsorluğunda hip-hop dünyasında zirveye oynayan Run the Jewels, geçen yıl çıkardığı albümünden 3 şarkının yanı sıra, Bust No Moves isimli yeni bir parçayla bu yılki Record Store Day'in havalı çocuğu olmak için geliyor. Los Angeles'ın kafası karışık grunge-pop ismi Soko, Ocean of Tears isimli parçasının yavaşlatılmış halini, plak formatıyla piyasaya sürmeye hazırlanıyor. Kafanızın karışmasına ve 'yükselmeye' hazır olun. Record Store Day çok sevdiğimiz isimlerin, birbirlerinin işlerine burnunu sokmasına da vesile olmuş durumda. Warpaint, Daughter'ın Winter parçasını kendi versiyonuyla piyasaya sürmeye hazırlanırken, Daughter'dan bu güne özel karşı atak geldi. İnsan her gün Record Store Day olsun istiyor. Geçen ay, Vincent Haycock yönetmenliğinde izlediğimiz What Kind of Man parçasının klibini onurlandırma çalışmaları burada bitmemiş. Flo, bu parçasını, As Far As I Can Get isimli yeni parçasıyla birleştirerek, bugüne katkıda bulunmaya hazırlanıyor. Uzun zamandır yeni albümlerinin yolu gözlediğimiz Grizzly Bear, bizi bir süre daha oyalayacak bir plak ile güne merhaba diyor. Grubun 2004 yılında çıkan Horny of Plenty albümü, vinyl formatıyla yeniden dinleyici karşısına çıkıyor. Banjoların elektriğe kavuşmasıyla hayat bulan Mumford and Sons, 4 Mayıs'ta piyasaya sürecekleri Wilder Mind isimli stüdyo albümlerinden iki parçasını Believe ve The Wolf bu plakta dinleyici karşısına yeniden çıkarıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/20/hokkaido-japonya/", "text": "Hokkaido! Türkiye'de ciddi bir hayran kitlesi olan Murakami okurlarının normalde Japonya'nın turistik açıdan en çok tercih edilen bölgesi olmasa da hemen hatırlayacağı Japonya'nın ikinci en büyük adası ve nüfus yoğunluğu en az olan en Kuzey bölgesi. Japonya'ya üç yıl önce ilk defa gittiğimde de aklımdan gitmeyi geçirdiğim ama Kansai bölgesinde görülecek onca şey arasında vakit ayıramadığım Hokkaido'ya bu sefer kara kışın ortasında gitme fırsatım oldu. Eğer Hokkaido'ya gitmeyi düşünürseniz -10 C sıcaklık ortalamasına rağmen muhakkak kış ayında gitmenizi öneririm. Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla yaz aylarında da bölge çok güzel olmasına ve Provence ve Toskana benzeri bir görsellik sunmasına rağmen, kış aylarında bembeyaz karlar altındaki Hokkaido bana hayatımda gördüğüm en bembeyaz karı, en dokunulmamış kış doğasını ve en yapayalnız ağaçları gösterdi. Ben Hokkaido'da yalnızca Biei bölgesini gezebildim. Daha önceden gördüğüm fotoğraflardan en çok ilgimi çeken bölge burası olmuştu. Tokyo'dan önce Hokkaido'nun en büyük şehri Sapporo'ya yaklaşık 1.5 saatlik bir uçuşla uçtum. Sapporo'dan yine Hokkaido'nun bir diğer büyük şehri olan Asahikawa'ya (350.000 nüfuslu) trenle hemen aynı gece devam ettim. Asahikawa'da kaldığım otel oldukça eski tarzda olmasına rağmen, tertemizdi. Otelin beni en çok büyüleyen yönü ise odada bir duvarın tamamen cam olması ve oradan bütün gece kesintisiz yağan karı izleyebilmek oldu. Gece geç saate kadar oturma alışkanlığım hiç olmamakla birlikte, camın kenarında Biei'e trenimin saati gelene kadar sabaha kadar oturdum. Asahikawa ve Biei arası trenle yaklaşık 25 dakika sürüyor. Genel olarak turistlere bölgenin zor kış koşulları nedeniyle araba kiralamamaları ve mümkün olduğunca toplu taşıma kullanmaları öneriliyor. Benim görmek istediğim bölgelere toplu taşıma ile ulaşım olmadığı için uzun internet araştırmaları sonrasında www. bieiland. com sitesinin sahibi Abe-san'a ulaşarak, bir günlük özel tur organize ettim. Bölgeyi bilen birisi olmasa, yol koşulları hakikaten zorlayıcı ve en güzel kısımları görmek mümkün olmayabilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/20/kevin-seddiki-fransiz-kultur-merkezinde/", "text": "Fransız perküsyonist ve gitarist Kevin Seddiki'nin besteleri, aranjmanları ve doğaçlamaları, Türkiye, Mali veya Güney Amerika'dan ya da klasik müzikten tınıları eşsiz biçimde harmanlıyor. Seddiki'nin İstanbul Fransız Kültür Merkezi'ndeki solo konseri, farklı kültürler ve müzik biçimleriyle, zengin bir ses yolculuğuna davet ediyor. Fransız perküsyonist ve gitarist Kevin Seddiki, caz müziğinden beslenerek, geleneksel Arjantin, Akdeniz ve Doğu müziklerinden esinlenen kendine özgü bir müzik yaratmayı başarıyor. Amerikalı gitar virtüozu Al di Meola, Arjantinli bandoneonist Dino Saluzzi, İranlı perküsyonist Bijan Chemirani, İtalyan viyolist Paolo Pandolfo gibi müzisyenlerin yanı sıra, Lübnanlı şarkıcı Yasmine Hamdan ve oyuncu Tcheky Karyo gibi isimlerle ortak çalışmalar gerçekleştiren Seddiki, 2009 yılında European Guitar Award ödülüne layık görüldü."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/22/iskandinav-diyarlar-norvec-ve-bergen/", "text": "Norveç dendiğinde akla ilk ne kadar pahalı olduğu gelir, sonra fjord'lar. Bu yüzden Bergen hakkında yazmadan Norveç'te ekonomik gezmek için neler yaptığımızı yazmak istiyorum. Yanımızda bol bol yiyecek götürdük. Ton balığından neredeyse her gün yediğimiz kuruyemişe, kuru sosislere ya da meyvelere, sırt çantamızın yarısını bizi sonradan büyük masraftan kurtaracak yemeğe ayırdık. Gerçekten de gezinin çok az para harcayarak bitmesi bunun sayesinde oldu. Norveç'te bir bira 10 Euro, bir yemek 30 Euro civarı tutuyor. Marketten alınan inanılmaz ucuz ve lezzetli Norveç somonları da gezimizin en güzel öğünleriydi. Her ne kadar oteller çok pahalı olmasa da gece 23.00 de kalkan Oslo Bergen treni geceyi geçirip vakit kazanmak için muhteşem bir seçenek. Ayrıca trende size özel battaniye, uyku maskesi, kulak tıpası ve şişirmek için yastık verdiklerini de söylemeden geçemeyeceğim. Tek yön gidiş minipris biletleri yakalayınca 30 Euro civarı tuttu. Yol ise 7 saat sürüyor. İstanbul uçuşları seyrek olsa da Norwegian Air uçmak için müthiş bir seçenek. Münih Oslo uçuşuna gidiş geliş 90 Euro verdik. Uçakta wifi olduğunu belirteyim. Norveç'te ücret ödemeden yapılacak aktivitelerin çok olduğunu söylemeliyim. En güzel örnek bir başka yazımda anlatacağım Oslo'daki Vigeland heykel parkı. 24 saat açık ve ücretsiz. Su satın almayın çok pahalı. Yanınızda bir şişe olsun ve musluk suyunu doldurun. Oslo'da en iyi oranda para bozan yer Karl Johans gate 1'de bulunan Tavex. Otel seçimi konusunda da şanslıydık. Bergen hariç. Marken Gjestehus'a Booking. com'dan rezervasyon yapıp otel ile akşam check in yapacağımız konusunda mailleşmiştik. Bergen'e varacağımız gün Norway in a Nutshell turunda olduğumuz için telefonumuz kapalıydı. Otel gelmemize 3 saat kala kredi kartından para çekmeye çalışmış ve bir sorun olunca bize rezervasyonunuz iptal oldu diye mesaj atmışlar. Otelin kapısına vardığımızda bir kağıtta rezervasyonumuzun iptal olduğu yazıyordu. Akşam 21.00, hava kararmış ve yorgunluktan ölmüşken bir de otelimizin olmaması bizi sinirlendirdi. Otel kapısındaki bir numarayı aradık ve yaklaşık yarım saat bir görevli ile konuştuk. Sonunda bize aynı fiyata Bergen'de başka bir otel bulacağını söyledi ve buldu. O gece kısaca başka bir otelde kaldık. Bergen'e gelirsek; uzun zamandır hiçbir şehir beni bu kadar heyecanlandırmamıştı ve kendini bana böyle sevdirmemişti. İskandinavya'nın eşsiz havasını şehirde hissetmemek imkansızdı. Gezerken hemen information bürosunun da olduğu kıyıya inerseniz Bryggen renkli cephelerini görmeme şansınız yok. Bryggen 1979'dan beri Unesco koruması altında. Büyük yangınlar atlatmış olsa da (son yangın 1955'de) otantik havasını çok iyi korumuş. Floibanen füniküleri ile çıkılan Floyen tepesi, Bergen'i tepeden görebilmek için en güzel yer. Bindiğim en dik füniküler buydu sanırım. Nordik havayı veren sokaklarda yürümek ise en güzel aktivite. Üniversitenin olduğu tepe ve Bryggen'in arkasında kalan sokaklar şehrin bizce en güzel yerleriydi."} {"url": "https://oldmag.net/2015/04/27/who-liane-lang/", "text": "Liane Lang is an artist based in London. Born in Germany she studied at NCAD in Dublin and completed a BA in Fine Art at Goldsmiths College followed by a Postgraduate Diploma at the Royal Academy, where she graduated in 2006. Her work is concerned with notions of animacy, which she investigates through sculpture, photography and video works. Many of Lang's works examine museum objects and the biographies they attempt to narrate, modes of display and the verisimilitude of art objects, particularly figurative sculptures and political monuments. Recent projects have included residencies in Hungary and Latvia, where the artist used photography and animation to stage interventions with monuments from the Socialist era. She has exhibited widely both in the UK and abroad and her work is held in a number of notable collections."} {"url": "https://oldmag.net/2015/05/01/kreuzberg-klein-istanbul/", "text": "Almanya bir yana, Berlin bambaşka bir yana. Farklıdır, Istanbul'a en benzeyendir, asla uyumaz. Hele bir semti vardır ki; ortasından dağ geçen, duvar geçen, binbir renk geçen Kreuzberg. Türk nüfusunun en yoğun olduğu yerdir şüphesiz. Kendisine Klein Istanbul, içinden geçen tramvaya da Orient Express denilir. 60'larda ghetto olarak adlandırılan bu bölge farklı kültür, düşünce ve renklere kucak açmış; duvarın yıkılması ve Berlin'in birleşmesiyle şimdiki ruhunu ortaya çıkarmıştır. 2 kuşaklık bir gecikmeyle entegrasyon sorunu da ortadan kalkmış, zamanın ötekileştirilen hayatları sanatçıların ilham kaynağı olmuştur. Merkezi Kottbusser Tor metro durağı çevresidir. Metrodan çıktığınızda kocaman bir bina vardır ki, altı boştur, Adalbertstrasse dediğimiz cadde oradan geçer. İleride Oranienstrasse'yi kesen caddedir. Karnınızı ve ruhunuzu doyuran yerlerdir, not edilmelidir. Oranienstrasse Kreuzberg'in en esaslı caddesidir. Türk kahvesinde oturup, yandaki Meksika restoranında yemek yiyip, birkaç m. ötedeki gay kulüplerde dağıtabileceğiniz cinsten bir cadde bu. Sağlı sollu bütün dünya mutfaklarının restoranları buradadır. Ucuz kokteyller bulabileceğiniz mekanlar da cabası. Tek kelime Almanca da bilmenize gerek yok burda. İnce belli bardakta çay içip, sergi açılışına geçersiniz. Geçerken de 5 dk. içinde 10 tane farklı dil duyarsınız. Sokaklar, duvarlar, kapılar, camlar sanat doludur. İçine alır, öyle bir alır ki, tam o an değişik bir döner kokusuyla kendinize gelirsiniz. Bildiğiniz döner değildir bu; içine 4 çeşit salata, 3 çeşit sos koyulan Berlin'e has bir döner... Yedikten sonra da Türkiye'deki kesmez. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı keyiflidir. Güneş batarken ellerde biralar görülmeye başlar. Sokaklar, kaldırımlar, köşe başları insan dolar. Spree nehri kenarında demirlenmiş gemiler cafe haline getirilmiştir. Her şeyin eski, salaş, pis bir hali vardır ama yaşanmışlık doludur. Saatlerce içilir, güzelleşilir buralarda. Sabaha karşı 3 civarlarında da gece kulüpleri dolmaya başlar. Enerjinizin sonuna kadar kulüpler sizi ağırlar. Clubmate adlı Meksika menşeli, alkolsüz, kafein yüklü içeceği de için ki enejiniz uzun süre devam edebilsin. Öğle kahvelerini içenlerle, ayılmak için çorba içenler aynı yerdedir. Farklılığın en güzel sentezini bu bölgede görürsünüz. Hayatın tadını almak için inşa edilmiş gibi adeta. Kreuzberg binaları ve sokakları da enteresandır. Her beton parçasının üzerinde mutlaka bir graffiti görürsünüz. Bir mişli geçmiş zaman binası vardır ki, görülmeye değer. Oranienstrasse'de bir şarap evinin üzerinde, bütün duvarları siyah renkle yazılmış mişli geçmiş zaman ile yapılabilecek tüm çekimlerle kaplıdır. Kreuzberg'in 1 Mayısı ise tam bir festivaldir. Sokaklarda kurulan sahneler, dj kabinleri, dans gösterileri, dünya mutfakları standları ile tam bir şölene dönüşür. Taa ki hava kararana kadar. Siz siz olun, hava kararmadan o trene binmiş olun. Ne de olsa o Berlin'in hem en tatlı, hem de en taşikardik yeri."} {"url": "https://oldmag.net/2015/05/14/canlar-ulkesi-abhazya-roportaj/", "text": "Damla Adige kökenliyim, Türkiye ve yurtdışında Çerkeslerin ağırlıklı yaşadığı köylerde bir belgesel üzerinde çalışırken Denef Huvaj'ın geçen yıl Abhazya'da gördüklerini anlatmasıyla etkilenmeye başlamıştım. Siyaseten de Abhazya bende merak uyandırıyordu. Denef'in zaten başlatmış olduğu Çerkes Köyleri Projesi fotoğraf projesiyle, biraz daha tanınır olabiliyorduk. Bu yüzden, Abhazya'ya gitmek için zamanlamanın daha doğru olduğunu düşündüm. Oranın da tanınmaya ve tanıtılmaya ihtiyacı var. Denef'in Abhazya için hazırladığı kitap projesiyle birlikte benim kafamdaki belgesel birbirini çok tamamladı ve çok çabuk proje haline geldi. Damla- Bütün zamanımız ve konsantremiz şu an Abhazya ve köklü kültürü üzerinde. Bu projeyi tamamladıktan sonra, düşünebiliriz. Şu an için tüm gücümüzü Abhazya için kullanmaya çalışıyoruz. Denef- Damla'nın da söylediği gibi şimdi tüm vaktimizi bu projeye ayırdık. Çerkes Köyleri projesi tabiiki fotoğraf projesi olarak devam ediyor ve çok uzun süre daha devam edecek. Aslında bazı belgesel önerileri aldım ama çok içime sinmedi diyebilirim. Sonra Damla'yla kesiştiğimiz ilk nokta orası oldu. Birbirimizden habersiz benzer projelere farklı alanlarda gönül veriyorduk. Fakat ben durumu bakımından Abhazya'nın öncelik olmasını daha çok istedim. Hem de daha derli toplu bir şeydi benim için. Damla'yla da bu konuda aynı fikirde olduk. Abhazya'nın turizminin gelişmesine ve kendisini tanıtmasına ihtiyacı var; ki ben çerkes köylerine duyduğum hissiyattan hiç ayrı tutmuyorum Abhazya'ya hissetiklerimi. Benim için orası da tıpkı buradaki her hangi bir çerkes köyü gibi, bence benim hem evim, hem çok güzel, hem de korunup desteklenmeli. Ama Damla'yla kendi projelerimizi birleştirip ileride böyle bir şey yapmayı çok isterim. Ben yol arkadaşımdan çok memnunum. Birbirimizi eksik olduğumuz alanlarda besliyor ve güçleniyoruz. En önemlisi birlikte ortaya faydalı bir şey koyuyoruz. Damla- Çorbada tuzumuz olsun, birlikten kuvvet doğar gibi çok güzel atasözlerimiz var durumu açıklayan. Hep beraber bir şey üretmek, üretime katkı sağlamak bana olağanüstü güzel geliyor. Bu çerçeveden bakınca, bir kere her destekçinin sahiplendiği bir iş olacak. Benim yaptığım bir şeyi başka birinin de sahiplenmesi güç verici. Elbette aksi olabilir, hedeflediğimiz miktara ulaşamadığımızda destekçilere para geri iade ediliyor. Dolayısıyla hedeflenen miktara ulaşmak zorundayız. Yalnızca ekibimizle Abhazya'ya gitmemize ve 15 gün çekim yapabilmemize yetebilecek bir miktar belirledik. Belgeselin yanı sıra Denef Huvaj'ın çekeceği fotoğraflardan oluşan bir kitap hazırlanacak, bunun için bir bütçe veya belgeselin post prodüksiyon masrafları için şimdilik bir desteğimiz yok. Dolayısıyla, evet riskli. Tamamen gönüllü olarak yola çıkıyoruz. En az bizim kendimize ve projemize inandığımız kadar destek görmeyi umuyoruz. Damla- Açtığımız ilk 20 dakika mı 1 saat miydi Denef? 1750 TL destek görmek çok şaşırttı. Yaklaşık bir aydır belirli aralıklarla, projeyi başlatacağımızın duyurusunu yapıyorduk ama böyle hızlı olacağını da düşünmedik. Projenin üçüncü günündeyiz, %10'u desteklendi, o yüzden motivasyonumuz çok yüksek. Hiç tanımadığımız insanlar paylaşıyor duyurularımızı, hiç görmediklerimiz destek oluyor, hem çok duygulanıyoruz hem çok gururlanıyoruz. Denef Geçen sene Gudauta'nın kardeş şehir ilanında dil konusunda yardımcı olmak için Abhazya' ya gittim. Sohum'da geçirdiğim vakit zaten inanılmazdı. Gezdiğimiz diğer bölgeler.. Ayrıca benim heyetten ayrılıp köylere gitme şansım oldu. Orada geçirdiğim vakit ise bambaşka bir deneyimdi. Anlattıkları hikayelere, geçirdiğim zamana, gördüğüm sevgiye ve saygıya doyamadım diyebilirim. Ben açıkçası Kafkasya'nın her bölgesini ayrı ayrı seviyorum. Kendim Maykop'tanım, babamın mezarı orada, Nalchik'te yıllarca yaşadım, erkek kardeşim orada. Oralara ayrı bir bağım var ve aslında bir anlamda alışkın olmadığım gelenekler, hakim olmadığım bir dil, bilmediğim bir coğrafya değildi Abhazya. Ama sanırım savaşın vermiş olduğu o birleştirici ruh, yeniden toparlanmak için gösterdikleri direnç, kendilerine has içtenlikleri, doğayla ve yaşamla olan ilişkileri çok fazla ait hissettirdi bana. Bir yandan bir şey yapmak istedim onlar için de. Yapabildiğim en iyi şey de buydu. Anlattıkları enfes hikayerle beraber bir fotoğraf kitabı yapıp, varolan şeyi anlatma telaşına düştüm... Sonra da Damla'yla yollarımız kesişti ve böylece daha büyük bir projeye dönüştü ve bu güne geldik. Bu güzel ve anlamlı projeye destek olmak için tıklayın."} {"url": "https://oldmag.net/2015/05/18/room-23-berlin-roportaj/", "text": "Newyork'tan Berlin'e uzanan hikayesiyle Room 23 markasını, oluşum süreci ve yeni koleksiyonunu kreatif direktörü ve tasarımcısı Dinçer 'Brook' Delen'in ağzından Berlin'de dinleme fırsatı bulduk. Newyork'ta hayatımın tepetaklak olduğu bir anda Starbucks'ta tanıştığım birinin bana yaptığı iş teklifiyle Almanya'ya geri döndüm. Grafik tasarım okumuştum ve önceden yapmış olduğum çizimleri genellikle kitaplarımın, dergilerimin arasında yanımda taşırdım. Daha önceden yapmış olduğum bu çizimler tesadüfen farkedildiğinde, bunu bir marka haline getirmem için bana bir teklifte daha bulunuldu. Japonya'da Yohji Yamamoto'nun yanında staja gidip, Almanya'ya geri döndüm. Kısa zamanda sağlam bir ekip kurdum ve Room23'ün modaya kafa tutan tasarımları ortaya çıkmış oldu. Newyork'ta en zor zamanlarımı yaşarken kaldığım odanın numarası 23'tü. Her şey orada bitme noktasına gelmişken rüzgarın yönü değişti ve hayatım bambaşka bir şekilde akmaya başladı. Benim yeni miladımın yeri 23 numaralı odaydı. Bu yüzden Room 23 adını verdim. Merkez ofis Berlin'de bulunuyor. 1,5 yılda satış noktalarımız Almanya, Avusturya, İsviçre, Japonya, Amerika ve Kanada'ya ulaştı. Yakın bir zamanda da İstanbul'da olacak. Aslında Room23'ü bebek gibi görüyorum. Onu büyük zorluklarla dünyaya getirip, önce konuşmayı öğretip, sonra yürümeyi öğretirsin. Onu büyütürsün. Sonra kendi karakterini oluşturduğunu görüp, büyüdüğünü izlersin. Tam olarak görmeyi istediğim şey bu. Tasarımlarımı genelde farklı lokasyonlarda yapmayı seviyorum. Son koleksiyonumu Tokyo'da yaptım mesela. Sokaklar en büyük ilham kaynaklarımdan. Bundan sonraki ise daha etnik bir tarzda olacak. Onu Portekiz'de tasarlamayı düşünüyorum. Koleksiyon 35 parçadan oluşuyor. Bir isim vermedim. Olduğu gibi bıraktım. Tokyo'da sokakta yaşayanların kıyafetlerinden ilham aldım. Üst üste giyilen t-shirtler, alttaki uzun üstteki kısa olacak şekilde, yırtık, kesik, salaş, desensiz... Bütün vücudu saran düğmeli ceketler de var koleksiyonda. Model seçiminde ise çok titiz davranıyorum. Genelde tanıdığım, benzer hayat görüşlerine sahip olduğum, koleksiyonumun ruhuyla birleşecek ve onu en iyi şekilde yansıtacak modellerle çalışmayı seviyorum. Son koleksiyonum 3 ayımı aldı ama zaman konusunda bir kısıtlamam yok. İsterse 1 yıl daha uzun sürsün, yeter ki ortaya çıkan şey tam istediğim gibi olsun."} {"url": "https://oldmag.net/2015/05/22/ali-ronay-roportaj/", "text": "İlk menümü 7 yaşında yapmışım. O zamanlardan mutfağa ilgim olduğu kesin! Türkiye'de turizm eğitimi aldıktan sonra 2000 yılında L'Institut Paul Bocuse, Ecole Des Arts Culinaires et de L'Hotellerie French Cuisine and Culture in Lyon'da aşçılık eğitimi aldım. Okuldaki en güzel şeylerden biri uluslararası bir okulda, farklı ülkelerden öğrencilerle yaşama fırsatınız olmasıydı. İtalyan, Fransız, Koreli, Brezilyalı, Japon, Latin Amerikan şefler ve bir Türk olarak ben... Yemek pişirmenin bir aşk ve bir sanat olduğunu Paul Bocuse'ün mutfağında öğrendim. Fransa, Amerika, Azerbaycan, Meksika, Almanya, Ispanya serüvenlerinin ardından Ritz Carlton, Kempinski Barbaros Bay, Dean & Deluca deneyimlerinin sonrasında, Raffles İstanbul Zorlu Center'da Executive Şef olarak görev yapmaya devam ediyorum. Aşcılık elbette ki belirli bir kilometre doldurularak da, yani deneyim kazanarak yapılacak bir meslek. Eğitimin bireylere kattığı kültür ve katkı da inkar edilemez; her meslekte odluğu gibi elbette ki bizim mesleğimizde de bir ayrıcalık kazandırıyor. İlk etapta mutlaka bir araştırma & geliştirme dönemi geçirmeyi tercih ediyorum. Bu dönem içinde oluşan tarifleri sonrasında bir süre deneme yanılma yöntemi ile takip ederek ve bu süreçteki deneme notlarını alarak geliştiriyoruz. Bundan sora ise, reçeteyi son ve kesin olarak oluşturduktan sonra üretimler standart reçete üzerinden yapılıyor. Geleneksel Türk mutfağını, Cumhuriyet dönemi Türk mutfağının tüm örneklerini seviyorum. Ya Sabır! Şaka bir yana; sakin kalarak krizleri atlatmak gerekiyor diye düşünüyorum. Krizlerin çıkmaması için ise öngörülü davranmak, takımınızı iyi yönlendirmek gerekiyor. Ritz Carlton'dan sonra aslında önce Kempinski Bodrum'a geçtim. Kariyerim için doğru ve olumlu bir karardı. Raffles Istanbul Zorlu Center'ın içinde yer alan Rocca'ya gelmek ise çok isteyerek verdiğim bir karar oldu. Çağdaş Türk mutfağı sunan Rocca Restaurant 'ta Hatıralar ve Rüyalar diye bir temayı benimsedik; kökleri çocukluğumuza giden yemekler, pişirme yöntemleri ve malzemeleri, bugünlerle, yarın mutfağımızı getirmek istediğimiz yerle birleştiren bir yaklaşımımız var. Mevsimsel ve yöresel malzemeyi yerinde, en uygun pişirme teknikleri ile harmanlayarak yenilikçi bir yaklaşımla misafirlerimizin beğenisine sunuyoruz. Her şeyden önce doğal, yerel, mevsimsel ürünleri daima tercih ediyorum. Aslında bizim mutfağımızda zaten her şeyi mevsiminde almak, mevsiminde pişirip yemek alışkanlığı var. Mevsiminde değilse de turşusunu yaparız örneğin ki biz Rocca'da turşularımızı kendimiz hazırlıyoruz. Yerel lezzetleri daha da fazla keşfetmeye, Rocca'da misafirlere sunmayı hedefliyoruz. Hem misafirlerimiz için son derce ilginç ve sağlıklı hem de bu lezzetlerin tüm mutfaklarda daha yaygın kullanılmasına, tanınırlığının artmasına katkıda bulunmuş oluyoruz. Lokal ürünlere erişim de ağınızı oluşturduktan sonra büyük bir dezavantaj olmaktan çıkıyor. Otomobil sporlarına çocukluk yaşlarından beri ilgi duyuyorum. O yüzden belki rally pilotu olmak isteyebilirdim! Öncelikle tutkulu olması ve bu işi istemesi gerekir. Sonra disiplinli olması lazım. Ben bunları söylüyorum ama zamanındaki şeflerim Ben bunun çocukluğunu biliyorum diyebilirler bana! Elbette zamanla, çalışmanın verdiği motivasyonla ben de bu özelliklere sahip oldum."} {"url": "https://oldmag.net/2015/05/30/undo-labs-roportaj/", "text": "Chanel, Alexander McQueen, Marc Jacobs, Banana Republic, Levi's gibi markalar, bir süredir koleksiyonlarında ''sürdürülebilir modayı'' ön plana çıkarıyor. Bu akım, moda sektöründe bugüne kadar benzeri görülmemiş değişimlere öncülük ediyor. Sektör, kendini bu yeni arayış çerçevesinde dönüştürüyor. Günden güne farklı alanlardan profesyoneller parmaklarını moda pastasına sokuyor. Sonuç: Dünyanın en önemli moda okullarından biri Parsons New School of Design'ın yeni dekanı modacı değil! Vizyonuyla moda akademisine yeni bir yön vermesi beklenen Dekan Burak Çakmak'ın uzmanlık alanı sürdürülebilirlik. Atama, moda dünyasında yeni bir çağın habercisi olarak nitelendiriliyor. Üst yapıda temele yönelik böyle gelişmeler yaşanırken, sahada farklı alanlarda birbiri ardına geliştirilen tasarımlar ve sektörün bu tasarımlara gösterdiği ilgi, akımın ne kadar benimsendiğini ortaya koyuyor. Son dönemde en çok ses getiren tasarımlardan biri, Türk asıllı bir stüdyodan geldi. New York Tasarım Haftası'nda tanıdığımız ve önümüzdeki günlerde adını Türkiye'de de sıklıkla duymamız olası olan bu stüdyonun adı UNDO Labs. Ekibin sıra dışı tasarımı ise bir bağcık projesi. Normal bağcıktan farkı ekolojik olarak üretilmesi ve mıktanıtslı tasarımıyla göreceli kullanım kolaylığı olan bu bağcıklar, herkese kendi karbon ayak izini sıfırlama şansı veriyor! Ekip, çalışmalarını İstanbul ve New York merkezli yürütüyor. UNDO Labs'in kurucu ortağı Kerem Alper ve ürün tasarımcısı Bilge Nur Saltık ile New York'ta yeni ürünleri üzerine konuşma fırsatı bulduk. Kerem Alper: Karbon ayak izi Amerika, Almanya ve İskandinavya ülkerinde gündemde olan ve tartışılan bir konu. Ne yazık ki Türkiye'de gündemimizi belirleyen başka meselelerimiz var. Yine de küresel ısınma nedeniyle yakın bir gelecekte karbon ayak izini konuşmak zorunda kalacağız. Sorunuza geri dönecek olursam; satın aldığımız ürünlerle yayılmasına neden olduğumuz toplam karbondioksit miktarına verilen ad ''karbon ayak izi''. Mesela Türkiye'de her birimizin karbon ayak izi 3.14 ton. K. A: Eğer bir konuyla ilgili değişim yaratmak istiyorsanız, bunu bireyden başlayarak yapmanız gerektiğine inanıyorum. UNDO'da tasarladığımız şey sadece bir bağcık değildi. Bireyin tüketim alışkanları üzerinden formu küçük ama etkisi büyük bir proje geliştirdik. Yola çıkış noktamız, her gün giydiğimiz spor ayakkabılar oldu. Bir çift spor ayakkabının atmosfere yaydığı karbondioksit miktarı yaklaşık 13.5 kilogram. Bu miktar 100 watt'lık bir ampül 1 hafta yandığı takdirde, o elektriğin üretimi için santrallerden salınan karbon miktarına eşit oluyor. Kısa vadede ayakkabının üretim metodlarını değiştirmek ya da kullanıcının spor ayakkabı yerine başka bir ürün tercih etmesini sağlamak neredeyse olanaksızdı. Biz de ayakkabıya bir yan ürün tasarlayarak yeni bir süreç geliştirmek istedik. Aslında sürece dahil olmak çok basit. Satın aldığınız her UNDO bağcıkla birlikte, ortalama bir ayakkabinin karbon ayak izini silecek kadar karbon kredisi de satın almış oluyorsunuz. Yani kullanıcının, tüketim alışkanlıkları nedeniyle yaydığı karbonu yeni bir tüketim aracıyla geri alması söz konusu. Projeye UNDO ismini de endüstrinin neden olduğu tahribatı ''geri alma'' mantığı üzerine verdik. İleride farklı ürünlerin neden olduğı karbonu geri almaya yarayan yan ürünler de sunacağız; şu anda bu ürünler üzerinde çalışıyoruz. K. A: Bugüne kadar sadece büyük şirketler karbon kredisi satın alıyordu. Karbon kredisini bire bir kullanıcıyla buluşturan ve bu manifesto üzerinden farkındalık yaratan ilk ürün UNDO. K. A: UNDO Labs'in üç ortağı bulunuyor. Sina Afra, Can Özinci ve ATÖLYE Labs ekibi. Sina ve Can, Türkiye'nin ayakkabı bağcığı üretme kapasitesi açısından dünyada üçüncü sırada yer aldığını söylediğinde, ATÖLYE Labs olarak bu potansiyeli değerlendirebileceğimizi fark ettik. Ürünün tüm aşamalarında disiplinlerarası bir ekip olarak çalıştık. Bilge Nur Saltık: UNDO'nun tercih edilmesi için kullanıcı deneyiminde de bir yenilik yaratması gerekiyordu. Son ürünün çıkması 8 ayımızı aldı. O zamana kadar çok sayıda prototip ürettik, kullanıcılarla birebir deneyimleri üzerine çalıştık. Şu anda, bağcıkların 10 farklı renk seçeneği bulunuyor. Kıyafetinize göre kullanmak istediğiniz farklı renkteki UNDO bağcığı, ucundaki mıknatısı sayesinde birbirine bağlayarak rahatlıkla değiştirebiliyorsunuz. Uçları birleştirilen ve üç fiyonk görünümünde olan UNDO'lar, aynı zamanda ''kapalı devre'' mantığından hareketle sürdürülebilir bir yaşam tarzını da sembolize ediyor. B. N. S: UNDO'yu ilk olarak; New York'daki butik dükkanlarda satışa sunacağız. Sonra sırada San Francisco, Berlin ve Londra var. Aynı zamanda, online olarak da dünyanın her noktasından ulaşabileceksiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/05/31/sanati-anlamak-ronesans/", "text": "Rönesans, yeniden doğuş demektir. Batı sanatında ve kültüründe 1300'lerden 1600'lere uzanan gelişim dönemini içerir. Bu dönem; bir dizi eğilim ve çelişkinin egemen olduğu yeniden keşif, hırs ve değişim dönemiydi. Genellikle İtalya'yı ve özellikle Floransa'nın bir bölümünü, Venedik ve Roma'yı akla getirse de, Kuzey Avrupa'nın da Doğalcılık'ın gelişiminde Rönesans'a katkısı olmuştur. Rönesans, akademik kurumlardan çok bireylerin başı çektiği, Klasik geçmişe yönelik ilginin yeniden doğuşuna tanık oldu. Antik Yunan ve Roma araştırmaları Rönesans Hümanizmi'nin ana ilgi konusuydu. Bu, toplumsal, dinsel ve politik boyutlarda insan ilişkilerine yönelik soruların ruhani yetkililerin referanslarına değil mantık ve deney sonucu elde edilen gözlemlere dayalı olarak yanıtlandığı genel, felsefi bir akımdı. Rönesans'ın eksenindeki son derece hırslı ve kendisiyle çelişkili proje Klasik ya da Hümanist değerlerin Hıristiyanlık'la senteziydi. En Kusursuz İtalyan Sanatçılar, Ressamlar ve Heykelcilerin Yaşamı (1550-15689) isimli kitabın yazarı Giorgio Vasari, Rönesans sanatçılarının Klasik geçmişi aşmış olduklarını, çünkü bu birliği sağladıklarını düşünüyordu. Hümanizm; Rönesans sanatında klasik konuların, en belirgin olarak da pagan mitolojisinin ve tarihinin tanrıları ve kahramanlarının ortaya çıkışının; aynı şekilde Klasik mimarlığın rasyonel tasarım ilkeleri, simetri ve oranının vurgulanışıyla yeniden canlanışının arkasındaki itici güçtü. Doğanın birebir yansıtılması yine Rönesans süresince çok daha önemli hale geldi. Sanatçılar dünyanın betimlenmesinde kullandıkları sistematik yöntemlerde ustalaştı. Bunun en belirgin örneği çizgisel perspektifti. Rönesans sanatçıları antik dünyanın sanatını aşma yolunda birbirleriyle zorlu bir rekabet sürdürürken konumları değişti, el işçilerinin ve zanaatkarların üstüne çıktı. Sanatçıların bireysel yetenekleri, getirdikleri yenilikler ve fikirleri kültürel açıdan daha büyük bir önem kazanmaya başladı. Hiç şüphe yok ki, Rönesans, sanatsal deha ile birlikte yol almıştır. Ancak Leonardo da Vinci gibi birinin arkasında bile ardı ardına gelmiş papalar e önemli patronların politik hırsları yatar. Aynı zamanda, devletin doğasına ilişkin Klasik kuramlar laik iktidarın ifadesi ve sağlamlaşmasında yeni kazanılmaya başlayan güveni beslemiştir. Rönesans boyunca Tiziano gibi sanatçılar doğalcı ayrıntılarda yeni aşamalara ulaştılar. Ressamlar ışığın ve gölgenin farklı yüzeylerdeki etkisini yakalayabildiklerinden zırh, yansıyan ışıkla birlikte parıldamaya başladı. Tiziano'nun bu portresi bu tür doğal efektler açısından zengindir. Aynı zamanda laik iktidarın ve otoritenin güçlü bir ifadesidir. Diğer pek çok Rönesans sanatçısı gibi Mantegna da Klasik heykelden büyük ölçüde etkilendi. Çocuk İsa'sı, inanılmaz bir üç boyutlu gerçekliğe sahiptir. Mantegna, Meryem ve Çocuk İsa'yı sıradan bir İtalyan peyzajı içine oturtur. Bu, onların ortak insani özelliklerini vurgular. Yalnızca Meryem'in başının üzerindeki hale O'nu sıradan kadınlardan ayırmaktadır."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/02/ellerin-buyusu-hans-zilch/", "text": "Dünyaca ünlü Plastik Cerrah Prof. Dr. Hans Zilch'in özel koleksiyonundan oluşan Ellerin Büyüsü isimli karma sergi yarın İstanbul Odeabank O'Art Sanat Galerisi'nde başlıyor. 28 Haziran'a kadar devam edecek olan serginin katılımcı sanatçıları arasında Pablo Picasso, Salvador Dali, Auguste Rodin, Eugene Delacroix, Le Corbusier, Man Ray, Joseph Beuys, Georg Baselitz gibi önemli isimlerin yanı sıra Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve İbrahim Balaban gibi birçok ünlü Türk sanatçının da eserleri yer alıyor. İlk kez Berlin Üniversitesi'nde hocalık yaparken ünlü sanatçıların ellerle ilgili orijinal eserlerini biriktirmeye başlayan Prof. Dr. Hans Zilch'in 30 yılda oluşturduğu koleksiyondan toplam 60 eser sergilenecek. Pharmactive ilaçlarının sponsor olduğu Ellerin Büyüsü, İbrahim Karaoğlu küratörlüğünde gerçekleşiyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/04/sanati-anlamak-uluslararasi-gotik/", "text": "Uluslararası Gotik olarak bilinen bu akım 1375-1425 yılları arasında Batı Avrupa'da revaçta olan Gotik sanatın şık bir türeviydi. Her ikisi de süsleme, motif ve renge verdikleri önemle tanımlanırlar. Uluslararası Gotik, türevi olduğu, daha yaygın olan Gotik üsluptan doğarak gelişti. Uyumlu bir perspektif kuramından yoksun olan Gotik sanatta figürler ve nesneler genellikle gerçek uzamda yer aldıkları izlenimini vermekten çok süsleme etkisi yaratacak biçimde yerleştirilirler. Boyut ve ölçekte çarpıtma Gotik sanatın bütün biçimlerinin ortak özelliğidir. En tipik özellik krallar, kraliçeler, İsa ya da Meryem gibi ana figürleri öteki daha önemsiz figürlere göre daha büyük betimleme eğilimidir. Uluslararası Gotik, Rönesans'a paralel olarak gelişmiş ve Fra Angelico gibi erken dönem Rönesans sanatçılarını içinde barındırmıştır. Utangaç olarak nitelenmiş ve Rönesans sanatıyla karşılaştırıldığında haksız bir biçimde tutucu ve geri kafalı olarak tanımlanmıştır. Uluslararası Gotik üslup en iyi örneklerinde dekoratif tasarım, zengin renk ve şiirsel ayrıntıları çoğu kez bol yaldız kullanımıyla birleştirir. Konuları genellikle dinseldir ve cennetin görkemi, dünyasal ve tanrısal yargının karşılaşması üzerine odaklanma eğilimindedir. Din dışı temaları ise genellikle idealistçedir ya da avlanma, minyatür kitapları okuma gibi soylulara özgü etkinliklere yoğunlaşan basmakalıp konulardır. 1 2. Richard Meryem ve İsa'ya Vaftizci Yahya ve Azizler Edward ve Edmund tarafından takdim ediliyor, y. 1395-9, İngiliz ya da Fransız Okulu. 2 Cennet Mahkemesinde Yüceltilen İsa, y. 1423-4, Fra Angelico. 3 İsa'nın Çarmıha Gerilişi, y. 1368-70, Jacopo Di Cione."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/05/sanat-okulunda-ogrenilecek-10-sey/", "text": "Çizim, görünüşü yakalayıp resmetmek için kullanılan bir araçtan fazlasıdır. Kendine özgü bir sentaksı, grameri ve önceliği olan bir dildir. Çizim yapmayı öğrenmek demek görmeyi öğrenmek demektir. Bu bakımdan her sanat faaliyeti için geçerli bir metafordur. Her ne biçimde olursa olsun, çizim yapmak algıyı ve düşünceyi görüntüye dönüştürür, bize gözlerimizle düşünmeyi öğretir. Bir imgede parçaların tümü arasındaki uzamsal ilişkidir. Bu ister bir çizim olsun, isterse resim, heykel, fotoğraf, video ya da enstalasyon, bir şeyin nasıl kompoze edildiği onun görünüşünü, uyandırdığı hissi ve anlamını belirler. Kompozisyonda çeşitlemeler tıpkı müzikteki ezgiler gibi sınırsızdır. Görselin gücü görsel olarak alımlanan her şeyde mevcuttur. Yazılı sözcük hem simgedir hem de bir düşünme aracı, hem imge hem de şekillenmemiş nesne olarak var olan imgeler çağrıştırır. Bazı fikirler vardır ki en çok şekillenmedikleri ve kısa süreli, anlık deneyimler olarak var oldukları zaman etkili olurlar. Kavram şekillenmiştir. Üç ana renk vardır: kırmızı, mavi ve sarı. Bunlar diğer tüm renklerin yapıtaşalrıdır. Mor, yeşil, ve turuncu ara veya yardımcı renklerdir. Bunlar iki ana rengin eşit oranda karışımından oluşur. Ana ve ara renklerin karışımı oldukları için diğer tüm renklere üçüncü derece renkler denir. Zaman iki önemli şekilde kendini gösterir: biçimin ortaya çıkması ve izleyicinin deneyimiyle. Gerçek zamanlı süreç soyut bile olsa, bir anlatı yapısı veya doğrusal bir izlek içerir ve ölçülü birimler halinde bilgi ve deneyim aktarır. Böyle durumlarda izleyici pasif alıcı olur. Kayıtlı görsel malzeme, video, film, ışık gösterisi ve bilgisayar simülasyonları zaman duygusuyla oynayarak zamansal yanılsama yaratma imkanı verir. Zaman bir boyuttur. Yağlıboyanın, gümüş jelatin baskının veya iri bir kil parçasının maddeselliğinden yoksun ve sürekli değişebilir olmakla birlikte, bilgiyi artık sanatın inşasında kullanılabilecek bir malzeme olarak kabul etmeliyiz. Ancak, amaca uygun şekilde işlenip incelendikten sonra ortaya tutarlı bir tanımlama çıkarmak üzere kullanılmadıkça, bilgi yalnız bir veridir. Bilgiyi daha geniş bir imge yaratmak için kullanılan bir fırça darbesi olarak düşünün. Fiziksel araçların aksine bilgi kolayca çürütülebilir ve güncelliğini yitirebilir. Dolayısıyla, diğer tüm araçlar gibi, metaforik bir anlam oluşturacak şekilde kullanılmalıdır. Fikirler ve imgeler uçup gidebilir. Onları aklımıza geldiği anda kaydetmeliyiz. Sakın nasıl olsa unutmam deyip geçmeyin. Aklınıza parlak bir fikir geldiğinde onu hemen not edin. İletişim teknolojisine çok fazla önem verildiğinde, aktarım sistemi kolayca içeriğin önüne geçip onu etkisizleştirebilir. Teknoloji kullanışsız hale gelir. Önceliği içeriğinize verin, sonra da onu en etkili şekilde aktaracak aracı bulun. Çalışmalarınızı yürüttüğünüz, deneyler yapıp sonuçları hakkında düşündüğünüz yerdir. İster bir oda isterse bilgisayar ortamı olsun, atölyeniz sanatınızı icra ettiğiniz yerdir. Çoğu öğrenci güncel ve tarihsel sanat yapıtlarına tutkuyla bağlandıktan sonra karar verir sanat eğitimi almaya. Titian, Turner, Rodin veya Cezanne'ın olağanüstü güzellikte yapıtlarını ya da çağdaş sanatın cesur atılımlarını derinlemesine incelemekten daha heyecan verici ne olabilir? Ancak hiçbir öğrenci şunu unutmamalıdır ki, sanat durmadan işlenen bir alandır ve henüz bilinmeyeni araştırıp ortaya çıkarmak üzere tüm bilinenleri aşmaya uğraşır. Geçmiş yapıtlar tarihin bir dönemine getirdikleri çığır açıcı yeniliklerle sonsuza dek anılacaklardır. Her sanatçı aynısını kendi yaşadığı dönem için yapmalıdır."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/06/beyaz-kelebekler-grubu/", "text": "60'lı yılların ilk müzik gruplarından biri olan Beyaz Kelebekler'in plak ve kasetlerini belki de ailenizin koleksiyonundan hatırlıyor olabilirsiniz. Ya da belki siz onları Hababam Sınıfı sayesinde tanıdınız veya böyle bir grup olduğundan haberiniz bile yok. Sürekli beyaz kıyafetlerle sahneye çıkan grubun bazı üyeleri yıllar önce Adapazarı'nda konser vermeye giderken trafik kazasında hayatlarını kaybetmişti. Kabataş Erkek Lisesi'nde okuyan 5 genç müzisyen Rıfat Eke, Altan Eke, Ender Akacan, Behzat Kutlubağ ve Bülent Ortaç tarafından kurumuştu. Daha sonra aralarına 7 yaşındaki gitarist Ercüment Ateş ve solist Ayşe Sütçü'yü alan Beyaz Kelebekler, Turgut Akyüz'ün de gruba katılmasıyla profesyonel hayata geçtiler. 1967'de Ayşe Sütçü evlenip müziği bırakınca yeni solistleri Azize oldu. 1968'de İran şahı'nın davetlisi olarak sarayda 14 gün kalıp 6 konser verdiler. 1969 sonlarında bu kez Azize, Orhan Gencebay ile evlenince solist olarak Ülkü Üst'ü aldılar. 19 ocak 1970'te bir konser için Adapazarı'na giderken geçirdikleri kazada Rıfat, Altan ve Behzat'ı kaybettiler. Müzik hayatına devam eden Beyaz Kelebekler, aralarına 4 yeni müzisyen daha aldılar. Sadece Türkiye'de değil Avrupa ülkelerinde de konsere çıkan grup, 1975 yılında Ercüment Ateş'in bestelediği Sen Gidince adlı şarkıyla Hollanda plak listelerinde bir numaraya kadar yükseldi. Sürekli solist değiştiren Beyaz Kelebekler'in solisti o dönem Sevil Özyurt'tu. Ardından solistleri bir kez daha değişti ve Semra İleten Beyaz Kelebekler'in solisti odlu. Daha sonra grup üyelerinden Turgut Akyüz'ün de bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi üzerine Bülent ve Ender müziği bıraktı. Oldukça talihsiz bir kaderi olan Beyaz Kelebekler, Hababam Sınıfı'nun Sen Gidince performansıyla hatırlanıyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/17/sadece-aci-gercek-sabahattin-ali/", "text": "İşsizliğin, çaresizliğin, tükenmişliğin ve muhtaciyetin hüküm sürdüğü cihete de hakimdir Sabahattin Ali. Yazdığı bir şiir yüzünden cezaevinde yatmış, memuriyet kaydı silinmiştir. O nedenle İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu. der bir karakteri. Açlığı bilir, avareliği bilir, merbutluğu bilir. Kürk Mantolu Madonna'nın ilk bölümünü okurken, Raif Efendi'nin gösterdiğinden fazlasını barındıran ama yine de çözülebilir bir kişilik olduğuna kanaat getirir insan. Halbuki birkaç paragraf sonra İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. gibi bir tespit gelir yakalar bir yerlerden. Etrafları tarafından anlaşılmayan, haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından gurur ve acı bir zevk duymaya başladığını söyler üstelik Ali. Öykünün ilk bölümü öyle vurucudur ki Nazım Hikmet'in sitemine katılıp katılmamayı düşünür insan: Acaba Raif Bey'in aşk hikayesi olmasa mıydı? diye geçer içinden. Ama yok. İyi ki olmuş. Çünkü öyle bir aşk acısının tesirini de yalnızca çeken bilir. Bu o kadar mühüm bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydudururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. der Maria. Çünkü müphem bir his bana kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten sonra ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu. Halbuki ben bu kadar hahikatsever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemeyeceğimi anlıyordum. diye cevaplar Raif. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, tren penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk. der Ali. Ve insan üzülür işte böyle. Yalnızlığın tabiat üzerindeki değiştirici, tahrip edici hassalarından istifade eder hayat. Bir kere kaldıysan yalnız, artık geriye dönüş yoktur."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/18/sanati-anlamak-sekularizm/", "text": "Sekülarizm, özel ve kamusal insan ilişkilerini dinsel değerler, gelenekler ve kurumların dışında tartışan genel bir eğilimdir. Rönesans boyunca din dışı konulardan etkilenen ya da bunları araştıran sanat yapıtlarının sayısı artmıştır. Sekülarizm, aynı zamanda Klasik mitoloji ve tarihten alınmış konuları, kişileri ve ilkeleri de içerir. Leon Battista Alberti'nin mimarlık üzerine tezi, De re aedificatoria, yapıların tasarımlarında Hıristiyanlık doğrularının simgelenmesi geleneğini reddetti. Bunun yerine klasik mimarlığın simetrik formlar, matematiksel orantılar ve insan ölçeğine uygun oranlarını savundu. Rönesans dönemince kilise tarafından sipariş edilen sanat ve mimarlık yapıtlarının çoğu klasik çağdan gelen bir süreklilik ve miras izlenimi yaratılmasına yönelikti. Uygarlık ve sanat üzerine saf dinsel terimlerle düşünmek giderek olanaksızlaşıyordu. Bu dönemin can alıcı değişikliği tuval resminin öneminin artmasıydı. Evler için tuval resi siparişleri daha çok verilir olmuştu ve bu, ressamlara hem daha çok gelir sağlıyor, hem de kilise süslemesi işlerinin dışında bir rekabet ortamı yaratıyordu. Soylu patronların emrinde başarıyla çalışan Tiziano, bu gelişmede belirleyici rol oynadı. Toplumda öne çıkan kişilere odaklanan önemli güncel olaylar Rönesans boyunca laik konular için kaynak oluşturdu. Rönesans sanatının laikleşmesindeki öteki etmenler; kentleşme, laik iktidarın pekişmesi, yeni sanat patronları yaratan zenginliğin artması ve klasik temaları, imgeleri ve ilkeleri keşfeden sanat piyasının istikrarlı bir biçimde büyümesiydi. Laik eğilim bir yüzyıl sonra Barok Çağ'da iyice güçlendi. Botticelli'nin klasik mitolojiden aldığı, bir tanrıçanın denizden doğuş anını gösteren ayartıcı betimlemesi Rönesans içindeki laik eğilimin temsilcisidir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/06/24/book-of-m-i-a/", "text": "A groundbreaking and always controversial musician, M. I. A. is an influential artist and an important cultural figure of the last decade. Here is a documentation of her entire visual output and a telling of her story in collages, photos, and prints from her early years in art school at Central Saint Martins London through to her hugely successful music albums, mixtapes, and live performances at PS1 MoMA, Coachella, various exhibitions, installations, and music video shoots. The artwork is comprised of a wide variety of materials and media: video stills turned to stencils pieced back together to make animated installations; spray-painted canvasses scanned then made into digital collages; photographs videotaped, then run through bad computer connections to create graphic prints; artwork on nails, walls, prints for T-shirts, handmade stage costumes anything she could find while she was touring. Also included are assorted lyrics and portions of an exclusive interview in which she discusses candidly the personal events and themes which informed her art and music at the time of each campaign. Includes foreword by Steve Loveridge, friend since her art school days and frequent creative collaborator with M. I. A."} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/12/yerde-yildizlara-uzanmak-schonstaub/", "text": "İsviçreli bilimadamlarını duymaya alışığız, peki ya İsviçreli iki çılgın tasarımcıya ne dersiniz? Nadja Staubli ve David Schönen'e ait Schönstaub adlı tasarımlar, yıldızları ayaklarınıza seriyor. İkili Her yolculuk önce evde başlar mottosuyla yola çıkıyor ve taa yıldızlara kadar uzanıyor. Yakın bir zamanda uzayda oluşacak alternatif yaşamlar ve tatillerden önce, Schönstaub uzayı evimize serip, tatilimizin içine sokuyor. Samanyolu desenli bir zemine basmak mı, yıldızlarla kurulanmak mi istersiniz? Online olarak satın alabileceğiniz havlular 92,-EUR 'dan, halılar ise 1.600,-EUR'dan başlıyor. Karar sizin, bir tıkla ışınlanma zamanı!"} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/14/interview-with-joan-roca/", "text": "İspanya'da bulunan Dünyanın En İyi Restoranı unvanına sahip Michelin yıldızlı El Celler de Can Roca'nın kurucusu Joan Roca, geçtiğimiz ay Garanti Bankası işbirliğiyle gerçekleştirdiği gastronomik tur Cooking Up a Tribute kapsamında İstanbul'daydı. Dünyaca ünlü İspanyol şef Joan Roca'nın gastronomi ile olan macerası, ailesi sayesinde başlamış. Küçük yaştan itibaren yeme-içme dünyasının içinde olan Roca'nın ileride iki erkek kardeşiyle birlikte dünyanın en iyi restoranı ünvanını hak eden bir yer açacağını belki de o zamanlar kimse tahmin edemezdi. Bugün dünyanın sayılı şefleri arasında gösterilen Roca'yı daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Restoranımıza gelen müşterilerimize her zaman mümkün olan en iyi yemek deneyimini hissettirmeye çalışırız. Yaklaşık 30 yıl önce açıldık ve yıllardır 3 erkek kardeş olarak işleri yürütüyoruz fakat hikaye bizden çok daha önce başladı. Bunun için ailemize teşekkür ederiz. Hala bizim restoranımızın çok yakınında kendi restoranlarını işleterek yeme-içme hayatlarına devam ediyorlar. Mutfağımızda tercihimizi lokal lezzetleri geliştirip yenileyerek sunmaktan yana kullanıyoruz ve bunun için çok fazla seyahat ediyoruz. Ayrıca Garanti Bankası'na ikinci dünya turumuzda bizi desteklediği için çok teşekkür ederiz. Benim için Türk gastronomisi her zaman keşfetmesi oldukça ilginç bir mutfak oldu. Türk mutfağında beni şaşırtan birçok yemek ve malzeme buldum. Bu kadar çok çeşidin bu kadar farklı pişirme tekniklerine açık olması çok güzel bir şey. Mesela kuzu ve hatta maydanoz bile... Bir de yoğurt gibi nefes kesen yeni bir malzeme keşfettiğim için Türk mutfağını seviyorum. Eski tariflerimizin tadına saygı duyarak gastronomi dünyasındaki yeni teknikleri onlara adapte etmeyi seviyoruz. Genelde annemizin bize öğrettiği yemekleri yapmayı tercih ediyoruz ya da Kolombiya veya Peru mutfağından farklı sunum ve tekniklerle yemekler yapıyoruz. Hatıraların yemeklerin eski tadıyla ilişikli olduğunu düşünüyoruz. Çoğunlukla etrafımızda yer alan taze yeşillikleri kullanmayı seviyorum. Restoranımızın 50 km. civarındaki yeni bitkileri araştıran bir ekibimiz var ve bu sayede mutfakta hep taze yeşillikler kullanabiliyoruz. Hatta Animated Land isimli gastronomik bir projemiz var ve eski bitkileri de değerlendirip mutfağımızda kullanmak için ayrıştırıyoruz. Daha önce de söylediğim gibi her şey ailemiz sayesinde oldu. Biz onların yanında, bir gün bile kapatmadıkları restoranlarında, onların müşterileriyle beraber büyüdük. İlerleyen zamanlarda Girona Gastronomy okuluna gittik ve sonrasında da Celler the Can Roca'yı açtık. Bu tamamen doğal bir karardı. İlk kez somelier'lik ve şef garsonluk yapan kardeşim Josep ile beraber çalışmaya başladım. Birkaç yıl sonra en küçük kardeşimiz Jordi de bize katıldı. O şimdi pasta şefi ve takımın tamamlayıcı parçası. Bence son zamanlarda gastronomi dünyasında Katalan mutfağının çok önemli bir yeri var. Örneğin Girona'da Michelin yıldızlı birçok restoranımız var bu da burada işimizi iyi yaptığımız anlamına geliyor. Katalan mutfağı, son yıllarda aşçılıkta çok önemli bir yere sahip ve bununla gurur duyuyorum. Ben birçok ülkenin mutfağını severim. Geçen sene Kolombia mutfağını keşfettim ve Meksika ile Peru mutfağı hakkında olan bilgilerimi genişletme fırsatı buldum. Onlara ait ne varsa seviyorum diyebilirim. Bu yıl Garanti Bankası ile yaptığımız Dünya turundan sonra ise aynı şeyleri Türk mutfağı için de söyleyebilirim. Bu oldukça kolay bir soru: tabii ki annem. O, El Celler de Can Roca'nın arkasındaki ruh. Eğer o olmasaydı şuanda bir şef olur muydum emin değilim. We always try to have our costumers feel the best experience possible when they come to our restaurant. We are open since almost 30 years ago, and we are three brothers that work together. But our history started much longer ago, thanks to our parents that still have their restaurant very near to ours. We try to combine the traditional dishes of our nearby territory with great innovation and the international learning we have through traveling like our II World Tour thanks to the support of Garanti Bank. Turkish gastronomy has been a very interesting discovery for me. I found a lot of dishes and products that surprised me, mainly because you cook them in a very different way that we do, for example lamb or even parsley. But I also discovered new ingredients, like yoghurt, and I think they are fascinating. We love to adapt old recipes to the new cuisine techniques and to our innovative vision of gastronomy, but respecting the old flavor. We cook dishes that our mother taught us, or traditional dishes from Colombia, or Peru, with a very different look and texture. But we always try to respect the old flavors, to bring up the memories related to those dishes. I particularly love to use fresh plants from our surroundings. We have in our team a botanic who is searching for new plants no further than 50 kilometers from our restaurant, that we can use in the kitchen. We even have a full gastronomic project called Animated Land, to compile and register all those old plants along with their characteristics and culinary use. As I said, it all started thanks to our parents. We grew up in their bar, with their clients as our main company, since they never close the restaurant, not one day. So it was a matter of time that we went to the Girona Gastronomy School and opened El Celler the Can Roca. It was also a natural decision. I first started to work with my brother Josep, who is the sommelier and the maitre. A few years later Jordi, our youngest brother, joined us and now he is the pastry chef and a key component of the team. I think it is a very important part of the gastronomic world nowadays. As an example, in Girona only we have many restaurants with Michelin stars, which means that we are doing a great job. Catalan cuisine has been part of the culinary vanguard for the past few years, and I feel very proud about that. I like the cuisine of many countries. Last year I discovered Colombian cuisine and I deepened my knowledge of Mexican and Peruvian. All of them have something that I love. And in 2015 after our tour with Garanti Bank I can say the same about Turkish cuisine. That is an easy question: my mother, of course. She is the soul behind El Celler de Can Roca. And without her I am not even sure if would have been a chef."} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/14/new-horizons-pluton-yakinlasmasi/", "text": "Bundan 9 yıl önce Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA tarafından uzaya gönderilen New Horizons adlı uzay aracı bugün, cüce gezegen olarak bilinen Plüton'a en yakın mesafeden geçerek, dünyaya fotoğraflar gönderecek. Dün sabahın ilk saatlerinde Plüton'a 1,6 milyon km yaklaşan New Horizons, nükleer yakıtla çalışıyor ve bir yolcu uçağından 100 kat daha hızlı hareket ediyor. Durdurulması mümkün olmayan uzay aracının Plüton'un ayrıntılı fotoğraflarını çekmek için sadece tek bir şansı ve birkaç saati var. Dünya'yla Plüton arasındaki mesafenin yaklaşık 5 milyar km. olması nedeniyle Plüton'dan gönderilen sinyallerin dünyaya ulaşması saatler alacak. Uzayın keşfinde tarihi bir güne şahitlik edeceğimiz bugün, uzaydaki bilinmezliklerin biraz daha aydınlanmasını sağlayacak."} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/15/soho-house-istanbul/", "text": "Kapılarını açalı çok olmayan Soho House Istanbul bugünlerde şehrin en çok konuşulan yerlerinden biri. Beyoğlu'nda bulunan Soho House Istanbul, grubun Avrupa'daki ikinci kulübü olma özelliği taşıyor. 1995 yılında Nick Jones tarafından kurulan Soho House, film, medya ve kreatif sektörlerde çalışan kişilere özel bir üyelik kulübü olarak yola çıktı. Soho House, zamanla restoran, sinema, spa ve otelleri de sunduğu hizmetlere ekledi. Dünyanın dört bir yanındaki kulüplerin hepsi tek bir amaca hizmet ediyor: benzer hayat tarzlarına ve görüşlerine sahip olan üyeleri ve misafirleri için rahat ve her zaman kendilerini evlerinde hissedecekleri bir ortam yaratmak. İstanbul'un en büyük kulübü olma amacıyla yola çıkan Soho House Istanbul, Palazzo Corpi, Annex, Chancery ve Glass Building olmak üzere dört bina üzerine kurulu. Cenovalı tüccar bir aileye ait olan Corpi Sarayı, 1873 yılında inşa edilmiş ve 1906 yılından 1937 yılına kadar ABD Büyükelçiliği ve rezidansı olarak kullanılmış. O yıldan 2003 yılına kadar da ABD Konsolosluğu olarak hizmet vermiş. Neo-rönesans stilinde inşa edilmiş olan bina, Soho House tasarım ekibi tarafından eski görkemine kavuşturulmuş ve binadaki tüm orijinal freskler, Carrara mermeri yer kaplamaları ve gül ağacı kapılar restore edilerek bugünkü görünümüne kavuşturulmuş. Yapıya sonradan eklenen Chancery binasının alt katında bulunan İtalyan restoranı Cecconi's için kulübe üye olmak gerekmiyor. Avluda konumlanmış ortamıyla klasik bir Italyan menüsü sunan restoran, haftanın yedi günü açık ve 250 kişiye kadar misafir ağırlayabiliyor. Cecconi's'in ayrıca kendi lounge ve bar alanı ile etkinlikler için kiralanabilecek alanları da mevcut. The Glass Building'in içinde yer alan The Allis Istanbul, hafif öğle yemekleri, akşam mezeleri ve 3-6 saatleri arasında öğleden sonra çay saati sunuyor. Ayrıca kahve, taze sıkılmış meyve suları ve farklı kokteyl çeşitleri de servis ediliyor. The Allis Istanbul, gün boyu herkese açık olan lounge alanı, barı ve Palazzo Corpi'yi gören bahçedeki oturma alanıyla atıştırmalıklar ya da geç saat kokteyllerinin yanı sıra toplantılar için de oldukça rahat bir ortam. Glass Building'in zemin katında hem üyelere, hem de üye olmayanlara açık, beş terapi odası, iki hamam, dört manikür alanı, erkek berberi ve fön barı bulunuyor. Soho House grubu tarafından kurulan İngiliz markası tüm Cowshed spalarda kullanılıyor. Tüm doğal ürünler organik bitkiler ve yağlarla, İngiltere'de üretiliyor. Kulüp, üyelerin yeme, içme, rahatlama ve buluşma için kullanabileceği pek çok alana ev sahipliği yapıyor. Menüler Türk mutfağından esinlenmiş ve yemeklerin çoğu lokal malzemeler ile hazırlanıyor. Kulüpten direk erişimi olan Chancery binasının tepesindeki Mandolin Terrace, Ege mutfağı sunuyor. Burası hem otel misafirlerine hem de üyelere açık. İki stüdyo, kapalı Flywheel bisiklet dersleri, buhar odası, sauna ve House Press meyve suyu barı da üyelerin kullanımına açık. Zamanında büyüelçiliğin ek binası olarak kullanılan Annex binası, 28 tane odaya ev sahipliği yapıyor. Binanın üst katında ise etkinlikler için kiralanbilen bir alan bulunuyor. Alana sonradan eklenen ikinci bina, Glass Building'de, bir apartman dairesi dahil, 59 oda, her öğün yeme içme imkanı sunan The Allis, iki hamamlı Cowshed Spa, gym, büyük bir etkinlik odası, 57 kişilik bir gösterim salonu ve ikinci bir teras ve havuz bulunuyor. Otelde kalan misafirler de Palazzo Corpi binasındaki üyelere özel olan alanları kullanabiliyor. Soho House İstanbul bünyesindeki odalarda hem üyeler hem de üye olmayanlar konaklayabiliyor. Fiyatlar, geceliği 195 dan başlıyor. Palazzo Corpi ve Glass Building'in, şehir manzaralı teraslarında birer havuz da bulunuyor. Nick Jones ve Soho House'un Tasarım Direktörü Vicky Charles tarafından yönetilen tasarım süreci, İstanbul şehrinin modern ve geleneksel tasarım anlayışından ilham alınarak gerçekleşmiş. Odalarda kullanılan parçaların ve mozaiklerin çoğunun lokal üreticilerden temin edilmesi de binanın dokusuna ayrı bir önem kazandırmış."} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/22/interview-kolumbus-kill/", "text": "Berlin'de KOLUMBUS KILL grubu ile raflarda yer almak üzere olan yeni albümleri ve yaptıkları müzik üzerine konuşma fırsatı bulduk. Wir nennen unsere Musik Sexy Drive. Der Drive kommt aus den treibenden Tanzbeats und bluesigen Rockriffs. Poppige Balladen und gefühlvolle Texte sorgen für die Sexiness. Unsere Musik kam von Anfang an aus dem Bauch heraus. Wir hören alle viele verschiedene Musikstile und kombinieren diese im Proberaum zu unserem KOLUMBUS KILL-Sound. Biz tarzımızı ''Sexy Drive'' olarak tanımlıyoruz. Drive vurucu dans ritmlerinden, Blues ve Rock karışımından geliyor. Pop balatları ve duygu dolu şarkı sözleri, onları daha çekici yapıyor. Yaptığımız müzik ilk başta içimizden geliyor. Birçok farklı müzik tarzını dinliyor ve kayıtta KOLUMBUS KILL sound'u ile birleştiriyoruz. Unser Sanger Kris schreibt den Großteil unserer Lyrics. Er ist in New York geboren, daher ist Englisch seine Muttersprache und die Basis für unsere Texte. Inzwischen schreibt er auch auf Deutsch. Mit KOLUMBUS KILL bleiben wir aber bei Englisch, weil wir von Leuten auf der ganzen Welt gehört und verstanden werden wollen. Şarkı sözlerinin büyük bir bölümünü solistimiz Kris yazıyor. New York doğumlu olduğu ve anadili İngilizce olduğu için sözlerimiz de İngilizce. Almanca da yazıyor tabii ki fakat bütün dünyada dinlenmek ve anlaşılmak istediğimiz için İngilizce'yi tercih ediyoruz. Wir glauben, dass wir mit unserer Musik etwas bewegen können. Jeder kann das! Dabei ist es egal, ob wir in die Historie eingehen wie die großen Entdecker. Whatever! Wir schreiben unsere eigene Geschichte mit unserer Musik, mit unseren Fans und wir machen das Beste draus. Biz müziğimizle bir şeyleri etkileyip değiştireceğimize inanıyoruz. Herkes bunu yapabilir tabii ki! Geçmişteki büyük kaşifler gibi ya da değil, ne fark eder! Biz müziğimizle, bizi sevenlerle kendi tarihimizi yazıyor ve elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. Das war im legendaren SO36 in Kreuzberg. Natürlich waren Alkohol und Zigaretten im Spiel, aber die Chemie zwischen uns stimmte sofort. Es war klar: Wir wollen gemeinsam die Welt erobern! Diese Aufbruchsstimmung hat uns weit getragen und ist immer noch Antrieb unseres Schaffens. Kreuzberg'te efsanevi bir SO36 akşamıydı. Alkol ve sigaranın da bolca olduğu bir atmosferde kimyalarımız uydu ve amacımız aynıydı. Hepimiz aynı şekilde dünyayı keşfetmek istiyorduk. Bu amaç bizi başka bir oluşuma itti ve her zaman başarılarımızda bizi harekete geçiren güç olarak kalacak. Das besondere Gefühl von dem du sprichst, ist wohl, dass sich bei unseren Konzerten jeder in der Musik wiederfindet. Egal, ob Jugendlicher oder Opa: Mit unseren Songs holen wir die Leute aus ihrem alltaglichen Leben und lassen sie ihre Probleme für einen Moment vergessen. Genau so geht es uns auch auf der Bühne! Bahsettiğin o his konserlerimizde herkesin, her şarkıda hissettiği aynı güçlü his ve bu çok hoş. Gençler ya da dedeler farketmez. Şarkılarımızla insanlar birkaç dakika için bile olsa problemlerini unutuyor ve günlük yaşamdan uzaklaşıyor. İşte tam olarak sahnede olan böyle bir şey. Du wirst lachen, aber unser Debütalbum ist gerade fertig geworden. Es wird diesen Herbst erscheinen und wir freuen uns unglaublich darauf. Unsere Musik ist sehr vielseitig und wir wollten alles davon einfangen. Deshalb haben wir wirklich viel Anspruch und Zeit in die Produktion gesteckt und das Resultat kann sich hören lassen! Güleceksin ama ilk albümümüz neredeyse hazır. Bu sonbahar çıkacak ve büyük bir heyecanla bunu bekliyoruz. Müziğimiz çok yönlü olduğundan herşeyi yakalamak istiyorduk. Bu yüzden çok zaman ve emek harcadık. Sonucunun ses getirmesini bekliyoruz. Wie erwahnt, wollen wir mit unserer Musik auf der ganzen Welt Gehör finden. Grundsatzlich sprechen wir alle Menschen an, die Lust auf handgemachte Tanzmusik haben. Das klappt bisher sehr gut und bei unseren Konzerten tanzen Jung und Alt nebeneinander. Başta da söylediğimiz gibi bütün dünyaya hitap etme arzusundayız. Prensip olarak akustik müzikten keyif alan bütün insanlara söylüyoruz. Şu ana kadar iyi gitti hep. Konserlerimizde gençlerle yaşlılar birlikte dans ediyor. Wir werden unser Album in die Welt tragen und so viele Konzerte wie möglich spielen. Unterwegs zu sein, ist außerdem die beste Inspiration für neue Songs! Mümkün olduğunca çok konser vererek albümümüzü tüm dünyaya dinleteceğiz. Yollarda olmak, yeni şarkılar için en iyi ilham kaynağı. Her zaman olabilir, davet edilsin yeter!"} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/23/black-mirror-sergisi/", "text": "For this year's Summer Open, Aperture's annual open-call exhibition, we asked photographers to consider the ways in which our current reality might outpace outlandish narratives of science fiction. The title Black Mirror is borrowed from the 2011 British television series of the same name, which imagines a dystopian near future a Twilight Zone for the age of the smartphone. 13 Ağustos'a kadar ziyaret edilebilecek olan Black Mirror, dizinin üçüncü sezonunu bekleyenler için güzel bir zamanlamaya sahip. Sergide Aras Gökten isimli Türk bir sanatçının işi de bulunuyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/23/mario-testino-in-your-face/", "text": "Kraliyet ailelerinden, Hollywood yıldızlarına kadar birçok ünlünün fotoğraflarını zihinlerimize kazıyan moda fotoğrafçısı Mario Testino'nun In Your Face isimli sergisini Berlin'de ziyaret ettik. Testino 2012 yılında Boston'daki Museum of Fine Arts 'da ''In Your Face'' adlı bu sergisinin galasını kutlamıştı. 2014 yılında hem Museo de Arte Latinoamericana de Buenos Aires hem de Sao Paolo'daki Museu de Arte Brasileira'da sergiyi tekrar sergiledi. Ocak ayında ise ''In Your Face'' i Berlin Kulturforum ev sahipliğinde Avrupa'da ilk kez sergilemiş oldu. Ocak ayında Testino'nun en özel 125 fotoğrafıyla Berlin Kulturforum'da açılan sergisini hala görmeyenler varsa, görmek için son bir haftaları daha var. 26 Temmuz'da sona erecek olan sergiyi kaçırmamanızı tavsiye ederiz. Adres : Kunstbibliothek Staatliche Museen zu Berlin, Kulturforum, Matthaikirchplatz, Berlin."} {"url": "https://oldmag.net/2015/07/30/sanati-anlamak-humanizm/", "text": "Rönesansla görünürde eş anlamlı olan, hümanizmin iki ana bileşeni vardır: Klasik dünyanın sanatlarına ve değerlerine olan ilginin yeniden canlanması ve bireyin hem kendini hem de dünyayı dinsel yanıtlarla değil, akılcılık arayışı ile anlama ve değiştirme yetisinin yenilenmiş anlamı. Hümanist terimi, ilke kez 14. yüzyılda Roma yüksek sanatlarının öğretmenleri ile kullanılmıştı. Giderek klasik dünyaya, insani duygulara ve insan ilişkilerine yoğun ilgi duyan eğitimli insanların hepsi için kullanılmaya başlandı. Hümanizm, her ne kadar başlangıçta edebiyat ve bilim alanında etkin olan bir bilim idiyse de, kendilerini klasik geçmiş ve insan doğasının keşfinde önemli bir rol üstlenebilecek büyük adamlar olarak hisseden sanatçılar da yeni bir ilgiyi körükledi. Hümanizm sanatçıların zanaatçılıktan dünya hakkında söyleyecek önemli şeyleri olan bir başka evrene dönüşümlerini başlattı. Hümanizm mantık ve rasyonel sorgulamanın önemini vurgulayarak, teolojinin tanrısalı yüceltip dünyasal olanı günahsal ve çürük sayararak ayaklar altına alan geleneksel egemenliğe savaş açtı. Sanatçılar, kutsallığı sıradan insanlar üzerinde betimleye başladılar. Cennetin kraliçesi olarak Meryem, yüzyıllar süren yaldızlı şaşaasının ardından artık mütevazi bir kız olarak resmediliyordu. Bu eğilim Leonarda'da da açıkça kendini gösterirken, Caravaggio'nun yapıtlarını da etkiledi. Hümanistler, eğitim önemine inandılar çünkü insan zihninin ussal gücünün, evrenin mantıksal yapısını kavrayacağından emindiler. Bu çıkarım, sanatın eğitim amacıyla kurallara bağlanabileceği inancına kaynaklık etti. Bunun sonucunda bu kuralların doğru uygulamalarının gerçekleştirilebileceği sanat akademileri kuruldu. Fransa'da akademik eğitimi en çok etkileyen sanatçı, inanmış bir hümanist ve ilk büyük sanatçı entelektüellerden biri olan Poussin'di. Bu yapıtta Bakire Meryem, Azize Anne'nin dizleri üstüne oturmuştur. Her ikisi de kuzunun kulağını haylazca çekiştirmekte olan Çocuk İsa'ya doğru gülümsemektedirler. Leonardo, Hıristiyan dininin bu temel kişilerini sıradan insani duygular içinde betimleyerek farklılaştırmıştır. Hümanizm, klasik felsefeye çok benzer bir biçimde dostluğu, romantik ve cinsel aşkın üstünde bir önemle vurgular. Rafaello'nun arkadaşıyla birlikte olan portresi, bu yaklaşımın göstergelerindendir. Saf, insani duygu bağlarının yüceleştirildiği, sevgi dolu ve mahrem bir dostluk portresidir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/07/mirza-odabasi-leiden-schafft-roportaji/", "text": "Yönetmen Mirza Odabaşı'yla 2 yıl aradan sonra çektiği belgesel türündeki filmi Leiden-schafft' ın Berlin galasında konuşma fırsatı bulduk. Odabaşı, yeni belgeselinde Almanya'daki hip-hop kültürü ve yaşam tarzını ele alıyor. Biz de film sonrası merak ettiklerimizi kendisine sorduk. İsmim Mirza. 27 yaşındayım. Düsseldorf'da Communication Design okudum ve kısa bir süredir Berlin'e ayak uydurmaya çalışıyorum. Birkaç senedir yapabildiğim en iyi şeyler arasında film ve fotoğraf çekmek var. Yaptığım her proje hayatımın bir parçası. Kendi dünyamdan bir alıntı. Çok küçük yaşta kendimi hip-hop kültürü içerisinde buldum ve yıllarca arkadaşlarım ile müzik ürettik. Müzik, kendimi bulma ve kimlik arayışı içerisinde bulunduğum süre zarfında benim için önemli bir kaynak oldu. Yılların geçmesi ile aynı hissiyatı, aynı düşünceyi paylaşan insanlar ve hatta bir yeni jenerasyon gördüm karşımda. Bunu hissedenler olarak hissetmeyenlere anlatabilmek düşüncesi ile oluşan bir proje oldu Leiden-Schafft. İnsanlar aslında her zaman çocukluğunun ve o günlere ait olan anılarının peşinden koşar. Almanya'da doğup yetişmek ve zaman ilerledikçe doğup büyüdüğünüz ve belki de sevdiğiniz yere ait olamamak insanı bir depresyona sokabilir. Pozitif ve negatifden ziyade, durum bu işin içerisinden çıkabilmek veya çıkamamak ile alakalı daha fazla. Genellemek çok zor.. Bazı insanlar için büyük bir avantaj gibi görünen, bazısı için olmayabiliyor. Bu sadece yaş veya jenerasyon farklılığına da bağlanamaz. İnsanın kendisi, yaşadıkları, eğitimi vs. ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Beni sorarsanız yaşadığım en büyük dezavantaj, hayatımın en büyük avantajı oldu. Filmlerimde anlattığım sorunlar olmasaydı o filmler olmazdı ve yaptığım şeyi yapamazdım. Ben ben olamazdım. Bunun daha fazla hip-hop kültürü ile alakası olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlara bu platformu sunuyor. Bir rap şarkısı yazmak, grafitti yapmak veya dans etmek için çok fazla şeylere ihtiyacınız yok. Dünyanın her yerinde azınlık içerisinde bulunan veya bir şeyleri anlatma hissiyatı bulunduran insanlar için bir araçtır müzik. Almanca çok ilginç bir dil. Kelimeleri birbirinden ayırınca farklı anlamlar çıkabiliyor. Bu projede calıştığım sanatçılar ile paylaştığım duygu, sorunların üstesinden gelebilme ve bunu bir tutku haline getirebilenler... Leiden-schafft tam olarak bunu anlatıyor. Farklı kişiler, farklı stiller ve farklı bir kitleye hitap ediyor olmalarına dikkat ettim. Tabii ki çoğu ile arkadaşım ve yaptıkları işleri de çok beğeniyorum ve anlatacaklarının yararlı olduğunu düşündüğüm kişileri seçtim. Hip-hop kültürü, bu projenin maskesi. Aslında film, sosyal sorunları ele alıyor. Dünyanın her yerinde ırkçılık bir sorun olduğu gibi Almanya'da bu beladan kurtulmuş değil. Maxim'in hikayesi inanılmaz üzücü. Çünkü her zaman bu gibi şeylere karşı savaş açmış bir insan sonunda bu belaya maruz kalıyor. Yeni doğan çocuğu için hanımı ile birlikte daha farklı bir semte yerleşen Maxim, çok kısa bir zaman sonra nedensiz bir şekilde yaşlı bir adam tarafından bıçaklanarak öldürülüyor ve bu da yetmiyormuş gibi birkaç hafta sonra zanlı serbest bırakılıyor. Bu durum, bulunduğumuz ülkedeki sistematik sorunlara dikkat çekiyor. Cidden çok üzücü bir hikaye ve nicelerinden bir tanesi. Şu an galamızı yapmış bulunuyoruz ve küçük bir Almanya turu sonrası Tv gösterimi olacak. İstanbul için görüşmelerim oldu fakat henüz kesin bir şey yok. Kesinlikle Türkiye'de gösterime girmesini istiyorum. Leiden-schafft filmim ile ikinci belgeselimi çekmiş bulunuyorum. Filme devam. Bakalım farklı düşünceler var şu an için. Hep birlikte ileride göreceğiz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/11/lexustan-ucan-kay-kay-lexus-hoverboard/", "text": "Japon otomobil üreticisi Lexus, 90'lardan beri hayali kurulan şeyi sonunda yaptı. Geleceğe Dönüş filmiyle akıllara kazınan uçan kaykayı tasarlayan marka, geçtiğimiz günlerde yeni ürününün görüntülerini websitelerinden paylaştı. Şirketin internet sitesine göre, 'uçan kaykay' sıvı nitrojen, soğutmalı süper iletkenler ve mıknatıs kullanılarak yapılmış. Firmanın, kaykayın havada kalabilmesi için Barcelona'da altı manyetik raylarla döşenmiş özel bir park alanı inşaa ettiği belirtiliyor. Her ne kadar şimdilik uçan kaykay sadece bu özel alanda çalışabilse de 403 gün üzerinde çalışılan proje, gelecek adına atılmış önemli bir adım olarak görülüyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/13/interview-mit-electro-pop-duo-tubbe/", "text": "Berlin'de katıldığımız bir festivalde tanıdığımız ve müptelası olduğumuz elektropop ikilisi TUBBE ile son albümleri ''Keine Arbeit Lieber Tanzen hakkında keyifli bir sohbet ettik. Wir sind natürlich ausgezeichnete Tanzer, das ist klar. Ich denke, dass sich der Titel gut als platter Slogan eignet. Aber natürlich ist er eigentlich als Seitenhieb auf die Spaßgesellschaft gedacht. Biz dans etmeyi oldukça seviyoruz ve mükemmel dansçılarız bu bir gerçek. Bu ismin basmakalıp bir albüm sloganından daha iyi olduğunu düşünüyoruz. Tabii eğlence toplumuna ufak bir gönderme de yok değil. Joachim Kühn spielt ein Saxophon Solo auf unserer Platte. Er ist Jazz-Gott. Wir verneigen uns. Wenngleich Berlin sich in den letzten Jahren ziemlich rasant verandert hat, bietet es immer noch sehr viele Freiheiten. Zwar sind die Mieten teurer geworden, aber sicherlich immer noch billiger als zum Beispiel in München. Das erleichtert das Leben als Musiker sicherlich. Abgesehen davon gibt es unfassbar viel gutes Essen und Spitzenbars. Son yıllardaki hızlı değişimine rağmen bu şehir yaşayanlarına hala birçok özgürlük sunmaya devam ediyor. Kiralar oldukça yükseldi ama Münih'e göre yine de ucuz. Hele de bir müzisyen olarak yaşamayı düşününce, bu hayatı oldukça kolaylaştıran bir durum. Yadsınamayacak kadar iyi restoran ve barları da cabası. Wir waren gerne reiche Erben, die sich auf Society-Events rumdrücken und Champagner schnorren. Event'lerde şampanya dilenen zengin mirasyediler olabilirdik. Şimdiye kadar o bölgeler davet ettiği için aslında. Geçen sene Fransa'daydık mesela. Bu sene Kiev'e de gittik. Dolaşmaya çalışıyoruz her yeri. Türkiye'ye bir yolculuk da güzel olabilirdi. Er trinkt in erster Linie. Genau wie wir tanzt er brillant. Ansonsten ist er gerne unhöflich. Er hat einfach Spaß an Gemeinheiten. Das wird sich nicht mehr andern, dafür ist er zu alt. İlk sırada içen o aslında. Bizim gibi o da iyi bir dansçı. Diğer bir yandan bazen kaba olabiliyor. Alçaklık yapmaktan zevk alıyor. Oldukça yaşlı olduğu için, maalesef bu değişmeyecek. Ich wünschte ich könnte sagen, dass sich jemand unser komplettes Album irgendwohin tatowiert hat. Leider war das bisher nicht der Fall. Wobei... vielleicht ware es auch einfach nur sehr verstörend, wenn das passieren würde. Unser nachstes Konzert wird auf einem Festival stattfinden. Man sollte vorbeischauen, weil wir sehr großzügig Liebe und Konfetti verteilen. Davon kann man in dieser grausamen Welt nie genug haben."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/16/alcoholic-architecture-london/", "text": "Kısa sürede ünü Londra sınırlarının dışına çıkan Alcoholic Architecture isimli pop-up barın özelliği deri solunumuyla alkol alınıyor oluşu. Londralılar artık bir kadeh içki içmek yerine, bir nefes içki çekiyor. 2016 Ocak ayına kadar açık olacak olan ve Borough Market'da yer alan mekanda alkol, buharlaştırılıyor ve bir bulut halinde müşterilere sunuluyor. Kullanılan alkol çok güçlü olduğu için içeride koruyucu giysiler giymeniz gerekiyor. Mekanın kurucuları Bompas & Parr, buharlaştırılan alkolün %40 daha hızlı sarhoş ettiğini söylüyor. Alcoholic Architecture'da aldığınız her nefes, sizi sarhoşluğa bir adım daha yaklaştırıyor. Uzmanlara göre ise nefes yoluyla ciğerlere çekilen alkol doğrudan beyne gittiği ve karaciğerden geçmediği için daha çok hasar veriyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/17/burn-your-portfolio/", "text": "En iyi tasarım okullarından birinde eğitim almış olsanız da başarının yolu ne yazık ki sadece diplomadan geçmiyor. Burn Your Portfolio kitabı gerçek dünyada işinize yarayacak pratikleri, yapmanız ve yapmamanız gerekenleri, çoğu tasarımcı için geçerli olan fakat yazılmamış iş dünyası kurallarını, fotoğrafçı, web tasarımcı, metin yazarı, programcı ve mimarların ancak yıllarını harcayarak sektörde öğrenebileceklerini önceden öğrettiğini iddia ediyor. Kitabın yazarı Utah menşeli tasarım firması Riser'ın sahibi olan Michael Janda, kendi ajansında tecrübe ettiği başarı ve başarısızlıklarla alay eder bir dil kullanarak okuyucuya yardımcı olmaya çalışıyor. Oldukça eğlenceli ve bir o kadar da öğretici olan Burn Your Portfolio, takım çalışması ve işbirliği, ilişki kurma, müşteri yönetimi, ihale çalışmaları ve üretim süreçleri konusunda danışman ve kaynak olarak kullanabileceğiniz eğlenceli bir kitap."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/20/club-mate-turkiyede/", "text": "Ayık kalmak ve enerjik olarak partilemeye devam etmek için kimyasal madde kullanmayanlardansanız, Club Mate tam sizlik. Brezilya'da yetişen organik bir tarım ürünü olan mate bitkisinden yapılan Club Mate, çay bazlı ve çok az şeker içeriyor. Canlandırıcı, hararet giderici ve ferahlatıcı etkisi olan içeceği gece ya da gündüz dilediğiniz zaman tüketebilirsiniz. Eğer siz de partilerden ve gece hayatından hoşlanmıyorsanız, güne başlangıç kahvesi yerine Club Mate, iyi fikir. Neredeyse 100 yıllık bir tarife göre hazırlanan Club Mate, çoğunlukla kulaktan kulağa tavsiye edilerek Berlin'in en popüler içeceği haline geldi. Club Mate, vegan bir üründür ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak üretilmektedir. Şimdilik Club Mate'yi bulabileceğiniz adresler: Petra Roasting Co, Balya Organik, Suma Beach, Zeplin, Eski Moda, Kasette, Shima Organik Market, Nektar Organik, Vegan Dükkan, Green Apple Organik."} {"url": "https://oldmag.net/2015/08/26/sanati-anlamak-perspektifcilik/", "text": "Perspektifçilik, mekanı tuval ya da kağıt gibi iki boyutlu bir yüzey üzerinde üçboyutluluk yanılması yaratarak göstermek için kullanılan çeşitli teknikleri kapsar. Perspektif, 15. yüzyılın ortalarında erken Rönesans'ta kuralları ve kuramlarıyla bir bütün olarak gelişti; ancak 15. yüzyılın sonunda Yüksek Rönesans'ta en yetkin sanatçılar, başta Leonardo da Vinci, hala perspektifin sınırlarını ve belirsiz kalan yanlarını araştırmayı sürdürüyorlardı. Giotto resimlerinde mekan yanılsamasını yaratan ilk sanatçılardan biridir. Binalar öyle bir açıdan betimlenir ki, duvarlar izleyiciden uzaklaştıkça resmin içindeki hayali bir uzayda eğiliyormuş gibi görünürler. Giotto, benzer derinlik efektleri yaratmak için çeşitli teknikler kullanmıştır. Özellikle kuzey Avrupalı öteki sanatçılar derinliği, uzaktaki nesneleri daha küçük resmederek vermişlerdir. Perspektifteki asıl büyük yenilik Brunelleschi'nin matematiksel olarak kurulmuş perspektif deneyleri ve Alberti'nin Resim ÜzerineDe Pictura (1435 ve 36) adlı yapıtıyla gelmiştir. Her iki sanatçı da çizgisel perspektifin kuralllarını oluşturmuşlardır. Bunun için matematiksel, bilimsel, geometrik, optik perspektif ve Rönesans perspektifi gibi terimler kullanılmışsa da en yaygın kullanım çizgisel perspektiftir. Teknik, resimde iki önemli etki yaratan ufuktaki tek bir kaçış noktası nı benimser. Öncelikle, resimdeki ufka doğru uzaklaşan bütün hayali ya da gerçek çizgiler tek bir kaçış noktasında yakınsarlar. İkincisi, resimde yer alan her şeyin ölçeği bu tek kaçış noktası ile ilişkili olarak çalışmak zorundadır. Leonardo da Vinci, kendi bulduğu adla hava perspektifi yoluyla resimde inandırıcılığı elde eden ilk sanatçıdır. Dünyayı algılamamızda uzaktaki nesneler atmosferin yarattığı etkiyle daha soluk ve mavimsi görünürler. Leonardo, Meryem'e Müjde'de çizgisel perspektifi dramatik ve inandırıcı bir biçimde kullanmıştır. Resimdeki her şey ufuktaki tek bir kaçış noktasına doğru uzanmaktadır. Bu, melek ve Meryem'in, çevrelerinde kesintisiz bir biçimde uzanan aynı, birleşik bir uzayı paylaştıkları izlenimini verir. Savaş alanının sağında ve solunda yerde uzanan mızrakların açıları, Ucello'nun uzamsal bir derinlik izlenimi yaratmaya yardımcı olacak perspektif anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Ancak arka plandaki figürlerin ölçekten biraz sapmış olduğu ve resmin ön plandaki harekete, uzamsal derinliği feda etme pahasına odakladığına bakılırsa, perspektifin henüz gereken birleştirici yetkinliğe ulaşmadığı söylenebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/09/18/coolest-grandma-baddie-winkle/", "text": "Baddie Winkle, torunu Kennedy'nin fotoğrafını çekip Instagram'a koymasıyla başlayan şöhretinden ve insanlardan gelen ilgilden oldukça mutlu ve bunun kendisine çok iyi geldiğini düşünüyor."} {"url": "https://oldmag.net/2015/09/28/from-the-sidewalk-to-the-catwalk-jean-paul-gaultier/", "text": "Moda dünyasının çılgın miçosu Jean Paul Gaultier'in 1 milyondan fazla kişiyi ağırlayan '''From the Sidewalk to the Catwalk / Kaldırımdan Podyuma '' sergisi Paris'ten sonra Münih Kunsthalle'de de modaseverlerle buluşuyor. Oyuncu, şiirsel ve çığır açan tasarımlarıyla haute couture dünyasının en önemli isimlerinden Gaultier'nin kıyafetleri, dünyadaki çeşitli kültürlerin farklılıklarından ve güzelliklerinden ilham alıyor. Onun hazırladığı işlere baktığımız zaman din, ırk, cinsiyet ve politik meseleleri kendi tarzında; ironik bir şekilde nasıl yorumladığını görüp diğer tasarımcılardan rahatlıkla ayırt edebiliyoruz. Bu da onu kendine has bir tasarımcı yapıyor. Defilelerinde kullandığı alışılmışın dışında dövmeli modeller, marjinal isimler, rahatsız edici tasarımlar ve sıradışı gösterilerle kimi zaman sert eleştiriler alsa da kısa süre de popülerlik kazandı Gaultier. Peki hem erkek hem de kadın giyimi üzerine çalışan ve yıllar içinde büyük başarılara imza atan tasarımcı, aslında hiçbir moda eğitimi almadan 18 yaşında profesyonel anlamda başladığı moda sektöründe dünyaca bilinen bir dahi olmasını neye borçlu? Verdiği demeçlerde, tasarımları için ilhamını her zaman çocukluğunu yanında geçirdiği büyükannesinden aldığını söyleyen Gaultier, ilk tasarımını 7 yaşındayken oyuncak ayısı Nana için yapmış -ki bu da yıllar sonra Madonna için tasarlayacağı ikonik korsenin temelini oluşturmuştur. Aslında tasarımcının cinsel farkındalığının oluşmasında da en büyük etki belki de büyükannesine aitti. Gaultier 12 yaşındayken Christian Dior hakkında okuduğu bir kitapta eşcinsel sözcüğüyle karşılaştı ve bu noktadan sonra cinsiyet üzerine düşünmeye başladı. Yıllar sonra ise erkek modellere etekler giydirmeyi, tasarımlarıyla cinsiyetle ilgili sınırları zorlamayı başardı. Video ve multimedya medyumları aracılığıyla izleyiciye sunulan sergi, 70'lerden günümüze Gaultier'nin Paris sokaklarından sinemaya uzanışına kadar geçen süredeki gelişimini irdeleyen yedi ana başlık altında organize edilmiş. Tasarımcının 160 eserine ulaşılabilecek Gaultier modasının dünya turnesini bir yerinden yakalamalı."} {"url": "https://oldmag.net/2015/10/02/sanati-anlamak-dogalcilik/", "text": "Doğalcılık, dünyanın en az soyutlama ya da üslupsal bozulmaya uğratılmış biçimde sunumudur. Işık ve yüzey dokusunun inandırıcı efektleri ve duyguların, ruh hallerinin araştırılmasıyla karakterizedir. Rönesans boyunca Batı sanatında temel ve baskın bir eğilim olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Rönesan Doğalcılığı, doğal görünüme genel ve bütüncül bir sadakat biçiminde kendini gösterir. Bu ışık, doku, renk ve tonların bütün çeşitliliğiyle ancak tamamen uyum içinde taşınmasıyla başarılır. Doğalcılık, Rönesans sanatçılarına sanatın ne olduğunu yeniden gözden geçirme ve kültürel önemini arttırma şansını vermiştir. Leonardo da Vinci'nin hava perspektifini geliştirmeyi örneğin, çizgisel perspektif gibi sıkı komposizyon kurallarının izleyicinin gözüne daha az çarptığı, daha inandırıcı bir doğalcı resim üslubunu başarma yönünde bir çaba idi. En yetkin Rönesans sanatçıları perspektifi fark ettirmeden uygulama çabası içindeydiler ve sonunda perspektifi çok belirgin kullanarak algımızı sanat yapıtının kendisinden uzaklaştırıp, komposizyonun bir yönüne çeken sanatçıları eleştirmeye başladılar. Doğalcılık gelişiminde iki belirleyici katkı vardır. Jan van Eyck, kendisine bütün Avrupa'da ün sağlayan ışık ve doku betimlemelerinde şaşırtıcı doğalcı ayrıntılara ulaşmıştır. Venedikli sanatçılar, çizgi ve biçimi esas alan Floransalı sanatçılara karşın renk ve ruh hallerini vurgulamışlardır. Bazen adlandırdıkları biçimiyle Venedikli Renkçilerin arasında Bellini, Tintoretto, Veronese, Giorgione ve Tiziano yer alır. Giorgione, insan duyguları ve ruh hallerini yansıtan bir araç olarak atmosfer peyzajını oluşturmakla tanınır. Doğalcılık daha sonraki yıllarda, Rönesans sırasında ender olarak yapılan, peyzaj ve ölüdoğa resminin gelişimine yol açmıştır. Van Eyck, yağlıboya resmin mucidi olarak adlandırılır. Bu, bütünüyle doğru değilse de, yağlıboyanın Doğalcılık'a uygun bir ortam olarak sağladığı olanakları ilk ortaya çıkaran kuşkusuz odur. Giysiler, pirinç avize gibi farklı dokulu yüzeyler üzerindeki ustalıklı ve inandırıcı ışık izlenimi, Arnolfini Portresi'ni Doğalcılık tarihinin en önemli yapıtlarından biri kılmaktadır."} {"url": "https://oldmag.net/2015/10/07/sanati-anlamak-yanilsamacilik/", "text": "Yanılsamacılık, Doğalcılık'ın çok özel bir türevidir. Sanatçı, izleyiciyi yanlış betimlenmiş nesneleri gerçek nesneler gibi göstererek kandırmaya çalışır. Canlı varlıklarla karıştırılacak kadar gerçek bir sanat yaratmaya çalışan bu akım, aynı zamanda klasik tutkudan büyük ölçüde etkilenen Rönensans'ın da özünü oluşturur. Yanılsamacılık'ta kullanılan iki temel teknik 'trompe l'oeil've 'quadratura'dır. Fransızca 'trompe l'oeil' 'göz aldatmacısı'anlamındadır ve izleyicide örneğin bir elma resmine değil de gerçek bir elmaya bakıyormuş yanılsamasını yaratan resimler için kullanılır. Terim, çoğunlukla ölü doğa resimleri ya da dışa kapalı, çoğu kez ev içi ortamlardaki küçük nesneleri betimleyen yapıtlarla bağlantılı olarak kullanılır. 'Quadratura' bir resim ya da freksin, içinde sergilendiği bina ile karıştırılacak kadar bütünleştiği büyük boyutlu göz aldatmacalarını ifade eder. Sanatçı, bunu kendi yapıtında yapıtın içinde yer aldığı binayı taklit ederek başarır. Dolayısıyla quadratura bulunduğu yere özgüdür. Eğer konumladığı yer her zaman aynı biçimde aydınlatılıyorsa daha da kandırıcıdır. Sanatçı bu durumda yapının aydınlatma efektini kendi yapıtında da sürdürür. Yanılsama teknikleri yandan ya da alttan görülen bir şeyin boyunu kısa gösterme, perspektif ve chiaroscuro'yu içerir. Bu tekniklerin hepsi erken Klasik Dönem'de (y. İÖ 480-450) geliştirilmiştir ve Rönesans sanatçıları tarafından bütün olanaklarıyla kullanılmıştır. Mantegna, yanılsamacı tavan süslemesini kullanan ilk Rönesans sanatçısıdır. Gonzaga Ailesi'nin Düklük Sarayı'ndaki gelin odasının boyutlarını göz aldatmacısı ile 'genişletmiştir'. Quadratura'nın Yanılsamalıcık'ı yenilikçi bir biçimde kullanışı, Correggio'nun Parma'daki 5. Giovanni Evangelista Kilisesi'nin küçük kubbesinin süslemesine esin kaynağı olmuştur. Bunların her ikisi de 'aşağıdan yukarıya' anlamındaki di sotto in su olarak adlandırılan yanılsamacılık biçimlerinin önde gelen örnekleridir. Camera degli Sposi'de durup yukarıya bakmak bir kuyunun içinde olmak gibidir. Tavan, yuvarlak bir duvardan gökyüzüne açılıyor gibi görünür. Bu efekt bir gelin odası için özellikle şaşırtıcı, irkilticidir. Sanki özel bir ortama başkalarının davtesiz giriverdiği duygusunu yaratır. Mantegna, özellikle küçük meleklerde dikkat çeken kısaltım ve quadratura yöntemlerini dramatik yanılsama efektleri yaratmak için kullanmıştır."} {"url": "https://oldmag.net/2015/10/29/lego-ai-weiweiyi-reddetti/", "text": "Başta kendi ülkesiyle olmak üzere sık sık başını derde sokan aktivist sanatçı Ai Weiwei'ın, yeni sergisi için Lego firmasına verdiği oyuncak siparişi, legoların politik amaçla kullanılamayacağı gerekçesiyle reddedildi. Danimarka menşeli Lego'nun Çinli aktivist sanatçı Ai Weiwei'ın 11 Aralık'ta Avustralya'nın Melbourne kentindeki Victoria National Gallery'de gerçekleştireceği sergi için verdiği siparişi 'plastik blokların siyasi içerikli bir sanat eserinde kullanılmasını istemediği için' reddetmesinin ardından binlerce sanatsever, sosyal medyada Lego bağışı kampanyası başlattı. Bu paylaşımın ardından, 167 bin takipçisi olan Ai Weiwei'ın hayranları Lego'ya tepkiler yağdırdı. Ai Weiwei daha sonra içi lego dolu bir klozetin fotoğrafını, Lego'nun Yarını inşa edeceklere ilham vermek için buradayız, sloganıyla paylaştı. Lego'nun kararını sansür ve ayrımcılık olarak değerlendiren sanatçının isyanına birçok kişi Lego'yu boykot ederek destek verdi. Twitter üzerinde açılan '#LegosForWeiwei' hashtag'i ile binlerce insan kendi evlerindeki legoları Ai WeiWei'a bağışlamak istediklerini belirtti. Ai Weiwei kampanya ile ilgili Twitter üzerinden yaptığı açıklamada kendisine yapılan bağışları kabul etmek için bir yöntem bulmaya çalışacağını söyledi."} {"url": "https://oldmag.net/2015/10/29/wallpaper-cakes-tropical-prints/", "text": "- Illustrator or Photoshop - Design - Edible paper + ink or a local edible printer - Scissors - Buttercream-frosted cake Step #1: Create a design of your choice for your cake. If you're using a spontaneous print, use Photoshop or a similar digital design program- to repeat the design in an 8.5 x 11 document. For a wrap-around, traditional wallpaper print, also load the print into an 8.5 x 11 document. Use Photoshop or Illustrator to repeat the design if necessary. Step #2: Once you have your document ready to print, you can print it yourself if you happen to have edible paper and ink. But if not, no worries I definitely don't own an edible printer either! Regardless of where you live, there should be an edible printer somewhere close to you. I chose to head to a fancy cake store in Manhattan to have mine printed for $15 a sheet, but after additional research I found out that Wal-Mart stores, along with many other bakeries, offer edible printing for what I'm going to guess is probably a little less than what I paid. Step #3: Once you have your edible print, you will need to either cut it to size or cut out each individual image. If you're just planning on adding cut-out designs, go ahead and cut those out and stick them on the cake, pressing firmly to secure each cut-out to the buttercream. For the repeated, wrap-around pattern you will likely need (2) of the 8.5 x 11 printed sheets of your design to wrap around the entire cake. Hold the design up against your cake to determine where you need to cut it for the height. Once trimmed, wrap the sheet around the cake until the cake's sides are covered, pressing firmly to adhere the paper to the buttercream. Next, cut out two semi-circles for the top using your leftover paper and piece them together. Pick one point that lines up with the design along the side, and use that as the front of your cake for when you display it. Step #4: Once your edible paper has been adhered and smoothed to your buttercream, it's ready to display and serve! Avoid humidity and multiple temperature changes, as that will cause the cake to sweat and the moisture will break down the paper."} {"url": "https://oldmag.net/2015/11/06/cagdas-sanat-eserleri-muzayedesi-antik-palace/", "text": "Türk Çağdaş Sanatının, en değerli eserlerinin rekor satışlarını gerçekleştiren Antik A. Ş. müzayede evi, 7 Kasım Cumartesi günü 15:00'da 288. müzayedesini gerçekleştiriyor. Türkiye'nin önde gelen çağdaş sanatçılarına ait eserlerin satışa sunulacağı Çağdaş Sanat Eserleri Müzayedesi Antik A. Ş'de sanat severlerle buluşuyor. Olgaç Artam yönetiminde gerçekleşecek olan müzayede de Erol Akyavaş, Orhan Peker, Burhan Doğançay, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Elderoğlu, Nejad Melih Devrim, Ferruh Başağa, Adnan Çoker, Avni Arbaş, Abidin Dino, Fikret Mualla, Ömer Uluç ve Mehmet Güleryüz gibi Türkiye'nin usta sanatçılarına ait eserler yer alıyor. 1950'den günümüze Çağdaş Türk sanatından önemli bir seçki sunan müzayede, 7 Kasım Cumartesi günü 15:00'da koleksiyonerlerin beğenisine sunuluyor. Müzayedenin öne çıkan eserleri arasında Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Çiftçi Ailesi isimli ünlü tablosu yer alıyor. 1953 yılının Eylül ayında ilk kez Time dergisinde yayınlanan eser, Anadolu renkleri ve mozaik desenleriyle betimlenmiş anne, baba ve bebekten oluşan bir çiftçi ailesini konu alıyor. 250,000 TL açılış fiyatı ile satışa sunulacak olan Çiftçi Ailesi, Türk resminin usta ismi Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun başyapıtları arasında gösteriliyor. Müzayedede ayrıca Erol Akyavaş'ın retrospektif niteliğinde 5 eseri, Burhan Doğançay'ın Kurdeleler serisinden 4 eseri, Ferruh Başağa'nın 1980 sonrası önemli eserleri ile Orhan Peker'e ait önemli tuvaller satışa sunuluyor. Adnan Çoker'in farklı dönemlerinden 4 eseri, Fikret Mualla'nın Sokak konulu tablosu ile Abidin Elderoğlu'nun tuval çalışmaları da satışa sunulacak eserler arasında. Çağdaş Türk sanatçılarının yanı sıra Francis Bacon, Joan Miro, Yves Klein, Damien Hirst, Victor Vasarely, Peter Halley, Peter Zimmerman ve Hiroshi Sugimoto imzalı eserlerin de yer aldığı müzayede, koleksiyonerlere uluslararası sanatçıların yapıtlarına sahip olma imkanı sunuyor. Güncel Türk sanatının önde gelen isimleri Kemal Önsoy, Azade Köker, Selma Gürbüz, Canan Tolon, İrfan Önürmen ve Ekrem Yalçındağ gibi değerli sanatçıların eserlerinin satışa sunulacağı müzayedede güncel sanatın genç temsilcileri ise Nilbar Güreş, Mehmet Ali Uysal ve Yaşam Şaşmazer. Müzayedeyi yönetecek olan Olgaç Artam: Müzayedede yer alan eserleri, kendi koleksiyonumuza seçer gibi özenle ve dikkatle seçmeye çalıştık diyerek, tüm sanatseverleri satışa sunulacak eserleri yakından görmek için müzayede öncesinde Antik Palace'a davet ediyor. Satışa sunulacak eserler, 2 -7 Kasım tarihleri arasında Antik A. Ş. sergi salonlarında görülebilir. Tablolar sırasıyla: Nilbar Güreş / Unknown Sports, Kadir Akyol / Ey Aşk, Nazif Topçuoğlu / Stigma, Mehmet Ali Uysal / Untitled."} {"url": "https://oldmag.net/2015/11/06/i-will-never-write-my-memoirs-grace-jones/", "text": "80'lerin Lady Gaga'sı, Jamaika asıllı stil ikonu, Andy Warhol'un sırdaşı, model, oyuncu, şarkıcı, süpersonik kadın Grace Jones. Elinin değdiği her alanda fark yaratmış, baştan aşağı ikon olmak için doğmuş adeta. Aşırı dindar bir ailede, sıkı bir Hristiyan eğitimi almış 18 yaşında bir kız olarak, modellik yapmak için Paris'e gelen Grace Jones, çok erken yaşlarından itibaren Jerry Hall, Yves Saint Laurent, Loulou de la Falaise, Azzedine Alaia gibi döneminin efsanevi isimleriyle anılmaya başladı. Fotografçı Jean Paul Goude ile çektikleri provokatif fotoğraf serileriyle devleşen Jones, 70'lerin sonunda disko müzik ile başlayan kariyerini, 80'lerin başında reggie ve new wave dokunuşlarıyla şekillendirdi. Oyuncu olarak işe James Bond filmi olan A View to a Kill'de gizemli ve korku salan tiplemesi ile May Day ve Conan the Destroyer filminde Conan'ın büyücü dostu Zula olarak izlemiştik onu. 1981 yılında ne kadar çok şarkı yorumlamış ve Nightclubbing adlı albümünde söylemiş olsa da, 1988 yapımı Frantic adlı filmin de şarkısı olan Astor Piazzola'ya ait eseri yorumladığı I have seen that face before, La vien Rose yorumu, Love Is the Drug, Pull Up to the Bumper ve Slave to the Rhtym şarkıları ile hafızalarımıza kazındı. Bu sıradışı, çılgın, uyumsuz kraliçe şimdilerde ise yazar olarak karşımıza çıkıyor. Hem de 67 yaşında! Eylül sonundan itibaren raflarda yerini alan Jones'un hayatının çeşitli dönem anılarından oluşan kitabın adı ise I'll Never Write My Memoirs."} {"url": "https://oldmag.net/2015/12/05/once-and-forever-by-karl-lagerfeld/", "text": "Chanel`in Roma'da Metiers d`Art defilesinde ilk kez gösterilen, Kristen Stewart`ın Coco Chanel`in gençliğini canlandırdığı Once and Forever isimli kısa film yayınlandı. Şu ana kadar, Coco Chanel'in hayatını konu alan yirmiye yakın film çekildi. Yönetmenligini Karl Lagerfeld'in yaptığı bu biyografik film ise, Lagerfeld'e göre tüm yapılanların en iyisi. Geçtiğimiz hafta fragmanı yayınlanan bu 11 dakikalık kısa filmi, şimdi online olarak izleyebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/12/10/dj-douglas-brennan-london-kristina-records/", "text": "Londra'da Re:Sound Collective ve Liquid Amber partilerinin kurucu organizatörü, Hackney doğumlu Douglas Brennan bu pazar Luzia Istanbul'da gerçekleşecek sürpriz performansı öncesi birkaç sorumuzu yanıtladı. I'm most attracted to the process of acquiring / purchasing / discovering records and playing them than I am about fetishising the sound of it. Physically playing records is more enjoyable as mixing with digital files gives the DJ much more information about the music, and lessens the chance for human error during a performance, which can be convenient but more boring too! Plakları keşfetme süreci, edinmesi, arama-bulması, satın alması, çalması beni heyecanlandırıyor; sadece sese dair özel bir fetiş beslediğimi söyleyemem. Plak çalmanın dokunsal boyutu kesinlikle daha keyifli. Aynı zamanda dijital format DJ'lere müzik hakkında fazla kapsamlı bilgi sunduğu için kusursuz mixlere vesile olabiliyor. Ben bu kolaylığı bir avantaj olarak değerlendirmek yerine sıkıcı buluyorum. Well, yes. I think about the moods that will work well for the event and select records accordingly. I will select the moods I would most like to work with during the performance and some I am prepared to work with as a backup plan. I like to arrange my records in contrast to one another: from slow to fast, light to dark, soft to heavy, strange to normal and then during the performance I weave the moods and ideas in as the night progresses. Evet galiba. Etkinlikte iyi gideceğini düşündüğüm bir hissiyat belirliyorum, parçaları buna göre seçiyorum. Tahmini olarak belirlediğim ambiansa ilave olarak bazı alternatif bir ikinci hissiyat daha çalışıyorum. Plakları birbirleriyle zıtlık oluşturan etiketlerden yola çıkarak kümeler halinde dizmeyi seviyorum; yavaştan hızlıya, sakinden kasvetliye, hafiften serte, sıradışından normale gibi. Performans sırasında zaten atmosfer ve fikirler geceyle birlike şekilleniyor. The event usually dictates what it is I will aim to achieve. I will always try and cater to the demands of the space/audience to create as impressionable an experience for those involved. I'm usually quite sensitive to my environment and try to reflect what I see / feel in front of me back onto the room. Sometimes, however, I'll execute a clear idea or concept that is preconceived.. but only when I've got a definite idea of how I want things to unfold. Bunu etkinlik belirliyor. Mekan ve kitleye güçlü bir duyarlılıkla yaklaşarak, çoğunlukla kitlenin beklenti ve atmosferiyle evrilmeyi tercih ediyorum. Bu şekilde karşılıklı etkileşimden doğan bir frekans yakalamış oluyoruz ve geçişler, tempo belirleniyor. Nadiren, daha keskin bir üslupla belirli bir konsept ile ilerlemeyi tercih ettiğim olabiliyor. Bunun için sonuca yönelik çok inandığım bir plan, bir fikir olmalı aklımda. What is it about the A Bout de Souffle soundtrack you begin your sets with? Would you say you yourself mirror the typical traits of a Parisian drifter in your approach to music? A little scattered, no particular concern for a civil base. Haha! I had never thought of it like that. Perhaps! The film itself was dear to me from a young age and subsequently the soundtrack too. The film is so romantic in an imperfect, realistic way and the piece of the soundtrack I play embodies this genuine, problematic emotion. I begin some sets with it for the same reason I begin with other specific pieces: to wipe the slate clean, cleanse the listeners' pallettes, to begin again. Of course this is not always appropriate. And on the topic of Parisian drifters, I used to idolise Belmondo's character and was drawn to the fact that he would always try to appear tough on the outside but is secretly a big softie inside.. so perhaps! Set açılışlarında özellikle yer verdiğin A Bout de Souffle soundtrack parçasının akibeti tam olarak nedir? Tipik bir Parizyen serseri olarak betimlenen Micheal karakterinin spontan ve cüretkar kişiliğine, müziğe yaklaşımın boyutunda duyduğun derin bir yakınlık olabilir mi? Biraz her yöne her an adım atabilirmiş gibi ve kural tanımaz. Haha! Hiç bu yönden düşünmemiştim. Belki de! Genç yaşımdan beri oldukça sevdiğim bir film, dolayısıyla müziği de öyle. Film tam anlamıyla kusurlu ve gerçekçi bir bütünlükle öylesine romantik ki, seçtiğim müzik de bu kurcalayıcı, samimi hissiyattan tat çalıyor. Bazı setleri bu parçayla, diğer bazılarına başka özel seçilmiş parçalarla başlıyorum. Temiz bir sayfa gibi, dinleyicinin algısını tazelemek, yeni bir başlangıca hazırlamak için. Tabii bu strateji her durumda uymayabiliyor. Parizyen serserilere gelince, Belmondo'nun filmdeki karakterine bir süre hayranlık beslediğim doğrudur. O sert kabuğunu dış dünyaya karşı korurken aslında iç dünyasında son derece duyarlı olması. Evet belki de! In unconventional settings this is always the case. With re:sound and Liquid Amber we have always sought to create experiences that challenge or contravene the kind of music you may expect to hear in a given space, whether that be outdoors, in a church, WW2 bunker or warehouse theatre. I am driven to forge new ways in which sound can be experienced but am also aware people do not want to have their expectations subverted constantly. It's about finding the right balance. Standart dışı mekanlarda evet hep öyle oluyor. Burası bir göl kenarı açık alan, bir kilise, 2. Dünya Savaşı'ndan kalma bir yeraltı sığınağı, ya da bir atrepo gösteri alanı olabilir; düzenlediğimiz Re:sound ve Liquid Amber partilerinde her zaman çıplak mekan algısıyla tezat oluşturabilecek bir müzik deneyimi sunmayı tercih ediyoruz. Farklı ve yeni müzik deneyimleri üretme konusunda azimliyim ama öte yandan da insanları biraz biraz bekentileriyle buluşturmak gerekiyor. Bu değeri de gözardı etmemeli, oldukça hassas bir denge. I have never been drawn to organising parties in clubs in London because the way the commercial scene functions here have been depressed for a while and most places are not the kind of places I would like to bring together like-minded individuals in. Generally speaking the people I work with to create events & I believe we can organise one-off events in spaces and offer a better service than those looking after established venues with pressure on them to make money. A significant issue in London's nightlife is the costs for a venue to operate are so high the owners are under pressure to generate large sums of money on a weekly basis. To place money-making above community-engagement so strongly at the heart of a supposedly creative industry is repulsive to people like myself. When I was growing up it was difficult to find spaces in which we could belong and that stays the same today, except these days we just create our own instead! Uzun süredir Londra'da gece kulübü dünyasındaki işleyişin bulunduğu noktada kulüp mekanlarında parti organize etmek hiçbir zaman pek ilgimi çekmedi. Mevcut mekanların çoğu kafa-dengi olarak değerlendirdiğim kitleyi bir araya getirmek isteyebileceğim yerler değiller. Birlikte çalıştığım organizatör arkadaşlarım ve ben tek seferlik tek seferlik etklinliklerimizde, sabit ciro kaygısından kaçamayan kulüplerden daha kaliteli bir ambians sağlayabiliyoruz. Londra gece hayatının belirgin problemi biri de mekan işletme masraflarının yüksekliği; sahipler rakamları haftalık döndürebilmek için gerçek bir baskı yaşıyorlar. Yaratıcı sektörün sözümona kalbi olarak anılan bir çevrede, ekonomik kar hedeflerinin sosyal paylaşım değerinin önüne geçiyor olması benim gibi düşünenlere oldukça itici geliyor. Daha genç yaşlarımda kendimizi ait hissedecek bir mekan bulmak konusunda zorlanırdık; şimdi de bu pek değişmiş değil. Sadece artık bu hayal ettiğimiz mekanları kendimiz yaratabiliyoruz! Finally exploring the home city of my darling girlfriend Serra, spending time with her family, meeting the lovely people behind Luzia & their crowd! Sonunda sevgili kız arkadaşım Serra'nın şehrini keşfediyor olmak, ailesyle vakit geçirmek, Luzia'nın sıcak ekibi ve dost misafirleriyle tanışmak. Sunday gatherings can be a lot of fun because you can really act as you feel. You can relax sit down, catch up with friends in a pleasant environment but also have a little dance too! As we're starting in the afternoon I expect to play some nice soulful genres such as jazz, funk & disco before it's time for some lively house tunes! Pazar buluşmaları çok keyifli olabiliyor, çünkü herkes daha istediği gibi davranıyor. Güzel bir sosyal ambiansta, sakin arkadaş muhabbetiyle dansın kesişmesi mümkün! Akşamüstü başladığımıza göre jazz, funk ve disco gibi soulful başlayacağım, gecenin ilerleyen saatlerine hareketi house ile geçiyor oluruz."} {"url": "https://oldmag.net/2015/12/15/roportaj-bahadir-baruter/", "text": "Contemporary Istanbul'un en dikkat çeken işleri kimindi? diye sorsanız cevabımız hiç düşünmeden Bahadır Baruter olur. Baruter'in inanılmaz titiz bir süreçten geçerek hazırladığı Mukadderat isimli sergisinin hazırlık aşamasına Balat'taki atölyesinde canlı canlı şahit olma fırsatı bulduk. 24 Aralık'ta x-ist'te gerçekleşecek olan sergi öncesi Bahadır Baruter'i ve işlerini yakından tanıyalım. Dijital ortamda bilgisayarda z brush'la modellerimi hazırlıyorum sonra printer yardımıyla 3 boyutlu çıktılar alınıyor. Daha sonra onlardan kalıp alınıp, plastiline dönüştürülüp üzerinde doku çalışması yapılıyor. Sonra tekrar epoksiye dökülüyor. Üzerine ince bir boyama işlemi yapılıyor. Kıyafetler özel, ayrı bir terzi tarafından dikiliyor. Üzerlerindeki ufak düğmeler printer'dan özel tasarımlarla kendi ürettiğimiz düğmeler oluyor. Böyle çok aşamalı, zahmetli ve zor ilerleyen bir süreç ama modelleri dijital ortamda hazırladığım için formlara hakimim zaten. Biz 10 aylık çalışmanın sonucunda 10 tane eser çıkartıyoruz, ama 24 Aralık'ta x-ist'de gerçekleşecek olan sergi için bir bu kadar daha çıkartacağız. Demek ki biz 11 aylık çalışmayla 20-25 parça iş yapabilmişiz. Mukadderat, kader silsilesi; yani kaçınılmaz olan, beklenilen ve olması gereken gelişmeler demek. Olmasından kaçınılamayacak olan kader yolculuğu da diyebiliriz. 25 senedir karikatür çiziyordum, hala kısmen çizmeye devam ediyorum. Bir süre önce Penguen'in yöneticiliğinden ve ortaklığından ayrıldım, iki tane resim sergisi açtım. Şuanda da Contemporary Istanbul'un ardından Mukadderat sergime yoğunlaşmış durumdayım. Evet hepsi ayrı gibi ama ortak bir noktada birleşiyor. Form, insan, mesaj ve eleştirel boyutu da oluğu için yaptığım resimlerin, karikatürlerin, heykellerin, ortak bir dili var aslında. Bu biraz karikatüre sığmayacak kadar ağır bir konuydu, o yüzden heykel çıktı içinden. Şimdi karikatür benim söylene söylene yaptığım ve bir gün aslında bunun dışında da bir şeyi hayal ederek yaptığım bir şeydi. Resim yaparken karikatürü ardımda bırakınca çok mutlu oluğumu hissettim ama baktım ki yaptığım resimlerde de karikatürist deneyimlerimin izleri var. Şimdi heykelde de resmi biraz geride bırakıp başka bir şeye dönüştürüyormuşum gibi. Daha çocuksu, çocukluk özlemime geri dönmüşüm gibi hissediyorum. Ben en başta belki de en çok heykelle uğraşıyormuşum. Ressam tarafımın karikatüre çok büyük katkısı var, heykeltıraş tarafımın da karikatürist tarafıma katkısı var. Çünkü ben hep hacimli, etkili, üç boyutlu etkisi yaratan karikatürler çizmeyi seviyordum. Bunlar aslında birbirleri ile harmanlanmış şeyler. Dışarıya çıktığı zaman farklı şeyler gibi algılanıyorlar ama hepsi aynı özden, aynı içerikten, aynı ruh halinden besleniyorlar. Londra'da, bundan 4 sene önce bir müzede organ parçaları, embriyolar ve fetüsler kavanozlar içerisinde sergileniyordu. Müzenin kurucusu bunu 120 yıl önce filan kurmuş; hepsi yüzyıllık kavanozlar. Orada, sadece organ ya da fetüs değil de onların içinde insan da olabileceği aklıma geldi. Ama insan derken, hangi tür insan kavanozun içerisinde en doğru şekilde dursa, hikayesine ve mesajına nasıl uygun olur diye düşündüm. Yani normal bir anne, baba, çocuk, halktan birisinden ziyade yine o fetüsün içinde yaşıyormuş gibi, ona özel bir insan türü olabilir diye düşündüm ve baktım ki bizim modern insanımız ve iş hayatındakiler zaten öyleler... Çalışma koşturmacası, hırs, kariyer, kazanç, başarı, güvence... O gürültü içinde, koşturmaca içinde bir çıkışsızlık, bir bastırılmış ve adeta yaşamlarından koparılmış gibi, neredeyse ölü gibiler... Ya da henüz doğum öncesi bir noktadalar. Sanki anne karnında, henüz hayata ulaşamamış ve bunalıyor gibiler. Hem arzu ettikleri hayattan henüz çok uzakta, batının içerisinde, anne karnına kapatılmış gibi... Ya da bir cesede dönüştürülmüş ve kıstırılmış gibiler. O görüntü ile hikaye bir araya geldi. Artık yapılmakta olan, hemen arkasından olanla bayatlıyor ve eskiyor. Onlar bittikten sonra, sergide işlerimize bile bakamadık. Hep önümüze bakıyoruz. Elbette, insanın bir kenara çekilip, koşturmacanın dışına çıkıp, huzurla değerlendirebileceği bir süreç de olmalı. Tamamen lohusa yorgunluğu var. Bir de hamilelik de devam, ikizin diğeri doğmadı. Geçmişe hiç bakamıyorum. O tamamen bitti gitti. Murat'la biz, ilk heykelin çamurlaşmadaki gerçekleşmesini yapacaktık. Oturduk yarım saat. Bende o sorunca dedim ki bu çok önemli bir şey. Bu kim dedim? Bu adam hırslı mı, üzgün mü, ihtiraslı mı, yorgun mu? Aslında elinde var o veri ama, o bunu bilmek istiyor. O zaman anladım ki bu önemli. Var. Penguen'e bazen politik karikatürler çiziyorum, gündemle ilgili bazen.. Oradaki görevim devam ediyor. Yönetici olarak, editör olarak ya da ortak olarak faal değilim artık. Malzeme seçimi ve işin tekniği çok zor gözüküyor. malzemelerde. Saydamsı atmosferlerde figür yapma fikrine aşık oldum ve bu böyle devam edecek. Hiç aklıma gelmedi ama seve seve... Tekniğimi ve kullandığım malzemeyi herkese anlattım. Bundan sonra başka bir şey yapacağım. Biz karikatürlerimizi yayınlamak isteyen dergileri, sosyal medya ortamlarını ya da okulları, kantin dergilerini bile talepte bulununca geri çevirmiyoruz. Hayrat gibi. Kamuya mal olmuş bir şey için herhangi bir telif beklemeyiz. Bu sizin malınızdır seve seve... Yayınlanmış şeyler sizindir diye yaklaşırız. Bu konuda çok açık ve bonkörüz.. Hiçbir tekniğimizi saklayacak bir tarafımız yok... İnsanlar gelip izleyebilirler, workshop yapılabilir. Bir yandan da bir iki sergi atlatılıp, sonra her şey düşünülebilir. Şu an ben atölyeme arkadaşlarımı bile sokmuyorum. Bunu aslında vurgulamak zevkli gelmiyor, ben bunun çok sıradışı olduğunu biliyorum. Türkiye koşullarında biz, ilk defa bir meseleyle ilgili sanatsal olarak hedefe kitlenmiş bir ekip oluşturduk. Bu ekip sadece bir ya da iki sergi için bir araya geldi ve enerjik bir dünya var burada. İlk defa bir sanatçı değil, burada 12 sanatçı bir arada. O yüzden de disiplinli bir ekip çalışması var ve bir ameliyat yapılıyor; Operatörler, asistanlar, doktorlar... Yani hani bir ameliyathane kurmuş gibi, bir endüstri kurmuş gibi ciddiye alıyoruz. Çıkan aksilikleri pozitiflikle karşılıyoruz; zorlukları, güzellikleri.... Ben eskiden resim yaparken bilgisayarımın başındaydım. En son birisi, print alma aşamasında, benimle renk ve baskı arasında kalibrasyon yapıyordu. Burada ise ciddi bir şey var. Burası üretim alanı. Çoğu sanatçı bunu paylaşmaz bile çevresiyle. Tek kişinin imza atmasını ister. Evet fikrin sahibiyim ve üretimin çok kişiden oluşması beni büyülüyor. Ben dergicilik de yaptığım için, hiçbirimiz tek başımıza var olmayız mizah dergilerinde. Ve gerçekten bir dayanışma ve destek noktasında birbirinizi var eden çeşitli unsurlar bir kişiye dönüşürler. Lombak, Lemanyak, Penguen vb. Yaşam Şaşmazer ve işlerini keşfedin. Zaten tanıyorsunuzdur. Yaşam inanılmaz biri. Bahadır Baruter'in Mukadderat sergisi 24 Aralık'ta x-ist'te."} {"url": "https://oldmag.net/2015/12/19/i-saved-my-belly-dancer-youssef-nabil/", "text": "Youssef Nabil, 2012 yılında Galerist Hasköy'de gerçekleşen 'You Never Left' sergisinden sonraki ikinci video çalışması 'I Saved My Belly Dancer' da dansözlere olan hayranlığını ve Orta Doğu'ya has sanat biçimlerinin yokoluşunun kendisinde yarattığı anksiyeteyi poetik bir biçimde betimliyor. Görsel olarak 1950'lerde Mısır sinemasının altın çağından esinelenen video Nabil'in işlerinin bir karakteristiği olarak kendi ülkesine göndermeler de bulunuyor. Sanatçının Mısır ile olan ilişkisine otobiyografik göndermelerde bulunduğu videoda Tahar Rahim ve Salma Hayek rol alıyor. Youssef Nabil fotoğrafçılık kariyerine 1992 yılında, Mısır sinemasının altın yıllarından esinlenmiş enstantaneleri arkadaşları aracılığıyla canlandırması ile başladı. 1990'larda New York ve Paris'teki önemli fotoğraf stüdyolarında asistan olarak çalışırken arkadaşların ve ünlü sanatçıların hem resmi hem de var olan gerçek hayattaki imajlarından uzak bir rüya ve uyku aleminde, bilincin sınırlarında resmeden portreler çekti. Mısır'a döndüğü 1999 yılında Arap dünyasının yazar, şarkıcı ve sinema yıldızlarını konu alan, el ile renklendirilmiş fotoğraf yaklaşımını daha da geliştirdi. Nabil özellikle Paris ve New York'a yerleştiğinden beri Mısır'dan kopuk olarak devam eden hayatını yansıtan oto portreler çekmeye başladı. Bu belirsiz sahneler seks ve ölüm ögeleri ile serpiştirilmiş hayatın gerçekleri ile huzurlu rüyalar, yalnızlık ve şöhret arasında gidip gelmekte. I Saved My Belly Dancer, 6 Ocak 2016 tarihine kadar Paris'teki Galeri Nathalie Obadia'da ziyaret edilebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/12/19/new-portraits-new-faces-kadir-akyol/", "text": "Kadir Akyol'un Yeni Portreler/Yeni Yüzler isimli resim sergisi bugün Galeri/Miz'de açıldı. Akyol Yeni Portreler/Yeni Yüzler isimli sergisinde, Pop Art'ın temel konularından biri olan kadın imgesini işliyor. Kadın imgelerine alışıldık pop art sunumunun dışına çıkmadan, kendine özgü renk oyunları ve fırça darbeleriyle yeniden hayat veriyor. 2013 yılında Yılın Genç Ressamı seçilen Kadir Akyol, 1984 yılında Mardin'de doğdu. 2008 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümün'den mezun oldu. 2011 yılında Ankara Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Ana Sanat Dalı'nda yüksek lisans eğitimini tamamladı. Aynı yıl İspanya'da Universidad De Sevilla Faculttad De Bellas Artes'de ikinci master eğitimine başladı. Akyol halen burada Hacker Sanatı isimli tezine devam etmektedir. Sergi, 17 Ocak 2016 tarihine kadar Galeri/Miz'de görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2015/12/20/taschen-collectors-edition-naomi-campbell/", "text": "Supermodel, girişimci, aktivist, provakatör. Kariyer hayatı boyunca yüzlerce derginin kapağını süsleyen Naomi Campbell, bu sefer de Taschen'in sadece 1000 adet yayınlayacağı iki ciltten oluşan özel koleksiyoner kitabıyla gündemde. Jean-Paul Goude'un 2009 yılında Campbell'ı Harper's Bazaar için çektiği fotoğrafın kapak olarak kullanıldığı kitap, ünlü top modelin imzasıyla satışa sunulacak. İlk ciltte Campbell'ın Mert Alas ve Marcus Piggott, Richard Avedon, Anton Corbijn, Patrick Demarchelier, Helmut Newton, Herb Ritts, Mario Testino, Ellen von Unwerth, Bruce Weber ve Peter Lindbergh gibi ünlü isimlerin çektiği fotoğrafları yer alıyor. İkinci ciltte ise Naomi'nin otobiyografisi ve hiçbir yerde yayınlanmamış olan fotoğrafları ve işlerini bulmak mümkün. 2016 yılının şubat ayında satışa sunulacak olan kitabın ön satış fiyatı 2500 Euro. Ön siparişi kaçıranlar için Ocak ayından itibaren bu fiyat 3000 Euro'ya çıkacak. -Naomi Campbell-"} {"url": "https://oldmag.net/2016/02/22/a-new-error-lookbook/", "text": "Genç sanatçıların eserlerini giyilebilir forma donüştüren A New Error, 2014 yılında Milano'da yaşayan iki arkadaş tarafından yeni jenerasyonun kreatif yeteneklerini bir araya getirmek amacıyla kuruldu. Lalin Mercan ve Naz Kazazoğlu genç sanatçılar, tasarımcılar, fotoğrafçılar ve video sanatçıları ile çalışarak şimdiye kadar Naz Sirmen, Zeynep Şimşek ve Seren Dal gibi isimlerin işlerini giyilebilir tasarımlara çeviren projeler yarattılar. Kolektifin tüm çalışmalarını bir araya getiren lookbook çekimleri geçtiğimiz ay Milano'nun dışındaki terk edilmiş mimari yapı Complesso Monte Amiata'da yapıldı. Katılanlar hakkında bilgi ve ürünleri www. anewerror. com adresinde bulabilirsiniz. A New Error is a clothing brand and artist collective that transforms artworks by young artists into wearable form. It was founded overnight in Milan by two friends, Lalin Mercan and Naz Kazazoglu aiming to bring together the new generation of creative talent. For the last 2 years they worked with emerging artists, designers, photographers and video makers and transformed the artworks of names like Naz Sirmen, Zeynep Simsek and Seren Dal into designs that can be worn everyday. The collective recently created a look book bringing together the pieces they have created until now, using as location the abandoned residential structure in the outskirts of Milan, Complesso Monte Amiata."} {"url": "https://oldmag.net/2016/02/24/empty-porn-sets-by-jo-broughton/", "text": "2001 yılında öğrenciyken temizlikçi olarak çalıştığı porno stüdyolarını boşken fotoğraflamaya başlayan Jo Broughton, bugün bizleri muhtemelen hiçbir zaman olamayacağımız bir dünyaya götürüyor. This studio has been the only home I have ever known a place of safety, sanctuary, warmth and most importantly acceptance. At times I struggled with what went on in the space, about the objectification of women... I hid my association with the porn industry like a guilty secret but without it I may not have been able to realise my ambitions. To this day I cannot say I am comfortable with the porn industry, but I do now realise that there are two sides to every coin, light and dark."} {"url": "https://oldmag.net/2016/03/10/roportajthe-flabbies/", "text": "Yüzyüzeyken Konuşuruz ve daha nice projeden tanıdığımız Oğuz Kont ile Dağlar Şahin'in yepyeni projesi The Flabbies single'lar, videolar derken yavaş yavaş hayatımıza girdi, iyi ki de girdi. Grupla, 'neymiş bu Flabbies'den başlayarak gelecek planlarına dair şeyleri konuştuk. Dağlar: Aslında grup yeni değil belki 10 senedir birlikte çalıyoruz. Senin de şahit olduğun Lapacı'nın devamı diyebiliriz bu gruba. Zaten bunu yaşatmak için grubun ismini The Flabbies koyduk. Tabii o zamanlar iki kişi değildik, belki çok alakasız şeyler çalıyorduk; ama Lapacı'nın devamı olduğumuzu düşünmek benim hoşuma gidiyor. Oğuz: Dağlar'ın da bahsettiği gibi Flabbie'in 10 yıllık bir geçmişi var. Yıllar önce Lapacı olarak başladığımız yolda gelişerek ve içimizden gelenleri yaparak son halimizi aldık. Dağlar: Aslında ikinci şarkımızı yayınladığımızda birkaç konser teklifi gelmişti. Acele etmek istemedik. İlk performansımız da içimizden geldiği gibi olmalı, özel olmalı diye düşündük. Şimdilik single çıkarmayı düşünmüyoruz. Kafamızda EP çıkarmak var. Şarkıları hazırlıyoruz. Oğuz: Bir süreliğine de olsa single düşünmüyoruz. Kitleyi bir şekilde sıcak tutmak için çok keyifli bir iş aslında. Yakın zamanda üzerine uzun süredir çalıştığımız EP'yi yayınlamak var. Konserler işin en kolay yanı. Bir şekilde çalınır fakat doğru zaman ve şartlarda olması lazım. EP'den sonra değişik bir klip planımız var. Oğuz: Bizim Dağlar'la olan geçmişimiz çok ilginç. Birlikte çok farklı şeyler yaptık. Hatta beraber Yüzyüzeyken Konuşuruz'da çaldık. Flabbies, bizim tam olarak içimizden gelenlerin melodiye dönüşmüş hali diyorum ben. Müzik yapalım diye de çıkmadı Flabbies aslında. Yüzde yüz aynı olup bir o kadar da farklı olduğumuz için hissettiklerimizi, yaşadıklarımızı konuşmadan insanlara anlatabildiğimiz bir yol diyebiliriz. Dağlar: Valla ben kendimi bildim bileli biz Oğuz'la beraber çalıyoruz. Kafamız hem çok aynı hem çok farklı. Bir gün bir baktık ki iki kişi de müzik yapabiliyormuşuz. Bu bizi başkalarıyla çalmaktan daha çok tatmin etti. Tamamen içimize sinen bir müzik yapıyoruz. Oğuz: Çok fazla var ve bence olması da lazım bu gibi grupların. Bazıları zorlama oluyor ama renk katıyor bir şekilde. Belki o gruplar bir zaman sonra bambaşka müzik yapacak ve çok acayip işler çıkacak ortaya. Ben bu yüzden mümkünse artmasından yanayım. Grup kalmadı ülkede. Biz o tarafı hiç düşünmedik. Elimize enstrümanları alınca şu an yaptığımız müzik çıktı. Dağlar: Galiba o işi beceremiyoruz. Bizden bu çıkıyor. Belki öyle şeyler yapsak çok daha büyük bir kitle bizi dinlerdi. Ama ben halimden memnunum. Zorlama şarkılar yapmıyoruz."} {"url": "https://oldmag.net/2016/03/22/nazilerin-almanyasi-ve-yozlasmis-sanat/", "text": "Almanya'da 1933-1945 yılları arasında hüküm sürmüş olan Adolf Hitler liderliğindeki nasyonal sosyalist iktidar, modern sanata karşı yıkıcı bir tutum sergiledi. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Alman siyasetine egemen olan ve Alman ulusunu çöküş sürecine sokan Marksizm, Liberalizm gibi ideolojilerin sanata yansımasının modern sanat şeklinde gerçekleştiğine inanan nasyonal sosyalizme göre, Alman ulusu, sosyal ve kültürel bir arınma sürecinden geçmeliydi. 1936 Berlin Olimpiyatları'na kadar modern sanata karşı belirgin olarak harekete geçmeyen iktidar, saldırgan kültür politikalarına, 1936 yılının sonlarına doğru girişti. Ekim 1936 tarihinde, Berlin'deki Ulusal Galeri'nin modern sanat bölümü kapatıldı. 26 Kasım 1936 tarihinde sanat eleştirisi yasaklandı. Buna göre, dergi ve gazetelerde sanat hakkında herhangi bir öznel değerlendirme yer almayacak, yalnızca tanıtım yazıları yayınlanacaktı. Nazi ileri gelenlerince, modern sanat toplumca benimsenmemişti ve modern sanatın, sanat ortamında bu denli popüler olması basının yanlış yönlendirmesinden kaynaklanıyordu. Kültür politikalarından sorumlu bakan Joseph Goebbels, 30 Haziran 1937 tarihinde Münih'te 'Yozlaşmış Sanat Sergisi' düzenlemeye karar verdi. Oluşturulan bir komisyon, ülke genelindeki müzelerden modern sanat eserlerini toplamakla görevlendirildi ve 10 gün boyunca Almanya'daki müzelere dolaşılarak 5328 eser Münih'e yollandı. Nazi Partisi üyesi Emil Nolde'nin eserleri bile toplanırken, Auguste Macke, Franz Marc gibi 1. Dünya Savaşı'nda Almanya için savaşırken canını veren ressamların eserleri de bu kapsama alındı. 19Temmuz 1937 tarihinde Münih'te 'Yozlaşmış Sanat Sergisi' açıldı. Serginin amacı, Alman halkına, sanatın ne olmaması gerektiğini göstermekti. Nitekim, bu serginin açılmasından bir gün önce yine Münih'te 'Büyük Alman Sanatı Sergisi' açılmış, halkın iki sanatı karşılaştırması istenmişti. ' Yozlaşmış Sanat Sergisi'nden sonra Goebbels, ikinci bir emirle, daha kapsamlı bir temizlik hareketi başlattı. Aynı komisyon, bu sefer acele etmeden Almanya genelindeki 101 müzeyi dolaşarak yaklaşık 12 bin eseri topladı. Toplanan eserlerin yurt dışına satılması için yine bir komisyon oluşturuldu. Bu komisyon eserlere değer biçti. Goebbels'in emri ile komisyonun görüşüne göre, değersiz olarak nitelendirdikleri için satılması imkansız görülen 4bin 829 eser, 20 Mart 1939 tarihinde, Berlin İtfaiye Binası'nın avlusunda yakılarak yok edildi. Değerli bulunan eserler için İsviçreli sanat taciri Theodor Fischer ile anlaşıldı. 30 Haziran 1939 tarihinde İsviçre'deki Luzern Gölü'nün kıyısındaki Grand Hotel National'da açık attırma gerçekleşti. Dünyanın en önde gelen sanat tacirleri, müze müdürleri açık attırmaya çağrıldı. New York Modern Sanatlar Müzesi Müdürü Alfred Barr, bu daveti reddederken New York'ta bir galeri işletmekte olan Henri Matisse'in oğlu Pierre Matisse, babasının eserlerini kurtarmak üzere açık attırmaya katıldı. Açık attırma başarısızlıkla sonuçlandı ve yalnızca 125 eser satılabildi. Yakılmamış ve açık arttırmada satılmamış eserler, savaşın sonuna dek Almanya'da depolarda tutuldu. Görevlendirilen sanat tacirleri zaman zaman bu eserleri satma fırsatı buldular. Modern sanat üreten sanatçıların faaliyette bulunması yasaklandı. 1933 yılında Adolf Hitler iktidara geldiği zaman Almanya'da yaşamakta olan Kandinsky, Klee, Schwitters, Beckmann, Kokoschka gibi sanatçılar ülkeyi terk etmişlerdi Barlach, Dix, Sclemmer, Kollwitz, Baumeister gibi sanatçılar ise sanat üretmeleri yasaklanmasına karşın Almanya'da kalmayı tercih ettiler. Bu sanatçıların nasıl bir ortamda yaşadıkları Erns Barlach örneğinde iyice anlaşılabilir. Barlach, Adolf Hitler'in iktidara gelmesinden bir hafta önce katıldığı bir radyo programında Nazi liderinin pusuya yatmış bir yok edici olduğunu ve insanlığın gizli ölümünü manasına geldiğine dair bir demeç verdi. Bunun üzerine Nazilerin iktidara gelmesiyle aynı yıl Güstrow'da kendi inşa ettiği evin belgeleri eksik olduğu gerekçesiyle devlet tarafından evinden çıkartıldı. Kamusal alan için çok sayıda heykel yapmış olan Barlach'ın eserleri, Alman halkına zararlı olduğu gerekçesiyle, kiliselerden ve alanlardan toplanarak imha edildi. 1937 yılından itibaren herhangi bir eserin sergilenmesi yasaklandı. Ülke genelindeki 387 eseri toplanmış ve imha edilmişti. Eserlerini satamadığı ve sipariş kabul edemediği için mali zorluklar çeken Barlach hastalandı ve 24 Ekim 1938 tarihinde hayatını kaybetti. Doğduğu kasabada gömülmesine engellendi ve gazetelerdeki ölüm haberleri 10 satırlar sınırlandırıldı. İktidarın yayın organları sanatçının ölüm haberini verirken kendisinden ' Alman olmayan, dengesiz, deli' olarak bahsetti. Kaynak: 1863'ten Günümüze Modern ve Çağdaş Sanat, Tempo. Osman Erden."} {"url": "https://oldmag.net/2016/03/23/kim-seda-mit/", "text": "1989'da Mersin'de doğdum. Anadolu Lisesi'nde okurken, test kitaplarımın üzeri çizimlerle dolmaya başlayınca ve resim yapmaktan çok keyif aldığımı anlayınca, üniversitede güzel sanatlara gitmeye karar verdim. Ailem başta istemiyordu, hukuk okumamı istediler; olmaz dedim. E madem resim istiyorsun bari yakın olsun Çukurova Üniversitesi'ne git dediler ama bu sefer ben İstanbul istiyordum. En yakın tarih olan okulun sınavlarına ailemden gizli girip, Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım bölümünü kazandım. E tabii ailem de zamanla ikna oldular. Kazandıktan bir sene sonunda İstanbul'a yerleştim. Okurken katıldığım, 24 bin tasarımın yarıştığı 2012 Uluslararası Boconcept Fincan Tasarım Yarışması'nı İnsanlar adlı çizimimle kazandım. Her zaman bilgisayar yerine, kağıtla vakit geçirmeyi daha çok sevdim. Yurt içi ve yurt dışında kişisel ve karma sergilerim oldu. Uzun zamandır da çeşitli dergi, gazete, kitap kapağı ve çocuk kitaplarına çizimler yapıyorum. Aslında tam anlamıyla ne zaman, nasıl keşfettiğimi bilmiyorum. Kendimi bildim bileli çizim yapıyorum ve çizim yapmaktan keyif alıyorum. Fakat ciddi anlamda kendimi keşfettiğim çizimler 7-8yıl önce, klasik figür resmi formlarını deforme ederek, yorumlamaya başladığımda oldu. Maalesef ilk ne çizdiğimi hatırlamıyorum. Çocukluk çizimlerime bakınca birçok çocuk gibi ağaç, dağ, ev, yol, insanlardır diye düşünüyorum. İkisinden de. Şöyle ki; herhangi bir durumu, olayı ya da ifadeyi, figürleri çarpıtarak anlatmayı tercih ediyorum. Çizgilerdeki çarpıtma, deforme için anlatımdaki yeni bir dil, ifade biçimi aramak diyebiliriz. Sıradan bir olayı ele alıp, biçimi bozarak anlattığınızda, o olayı öznelleştirebiliyorsunuz. Bu yüzden salt bir anlatıcı değilim. Anlattığım olayların içine kendi tarzımla dahil olmayı seviyorum. Resmimin konusunu gündelik hayat oluşturuyor. Gündelik hayatın tezahürleri hayal dünyamdan geçerek kağıda yansıyor. Aslında çok bilinçli olmuyor. Kağıdın karşısına geçtiğimde ne çizeceğimi çok planlamıyorum. Kendiliğinden ilerliyor resim. Bir şekilde suyun yatağını bulması gibi iki boyutlu yüzey de kaplaması gereken alanda yerini buluyor. Kitabı 2-3 sene önce okumuştum, çok etkilenmiştim. Bitirdiğimde gece boyu oturup çizim yapmıştım Müzeyyen'le ilgili. Sonra zaman geçti, İlhami Algör'ün kitap kapağını çalışma şansı çıktı karşıma. Yeni işler çalıştım. Daha önceden çalıştığım işi unutmuştum bile. Kapak için cevap beklerken, bu çizimler geldi aklıma. Gösterdim. İlhami Algör'ün en çok içine sinen bu resimler oldu. Direkt kullanıldı. Diğer seriyi de ayrıca, büyük keyifle çalıştım. Ben okunmasından yanayım ve elimden geldiğince okumaya çalışıyorum ama her kitap için mümkün olmuyor maalesef. Örneğin, 600 sayfalık kitap geliyor, 10 güne hazır olması gerekiyor, o durumlarda editörlerden gelen bilgilerle, yazarla kitap hakkında konuşarak, aklında canlanan fikirlerle, fikir alışverişleriyle ilerliyorum. Gündemimde bol bol resim var yine. Heyecanlandığım bir proje var. Fikrini beğendiğim, pek güzel olacağını düşündüğüm bir belgesel film için çizimler yapıyorum. Dergilere, kitap kapaklarına çizmeye devam ediyorum. Bir de sergi hazırlığı var."} {"url": "https://oldmag.net/2016/03/28/life-for-rent-by-joana-kohen/", "text": "Un-Known 2016 sezon açılışını Joana Kohen'in Life For Rent adlı sergisi ile yapıyor. Kohen, pratiğini deneysel bir düzlemde sunduğu kavramların çerçevesinde disiplinler arası bir yol takip ediyor. Sanatçı, çeşitli karma ve kişisel sergilerden sonra son dönem işlerini üçüncü kişisel sergisiyle 01.04.2016 24.04.2016 tarihleri arasında Un-Known bünyesinde izleyiciler ile buluşturuyor. Sergi; sanatçının temelde kimlik, cinsiyet ve beden politikaları ile ilişkili olarak sorun haline getirdiği kavram ve imgeler üzerinden, artık evrilmesi gerektiğini düşündüğü feminizme yeni bir bakış açısı getiriyor. Kohen, sosyokültürel bağlamların sanat üzerindeki etkilerini ele alarak gelecek dişil, kimlik ve cinsiyet meselelerini otobiyografik olarak irdeliyor. Sanatçı, pratiğinde kendi bedenini sıkça kullanarak objeleştirme deneyimlerini eleştirel bir çözümleme ile izleyiciye aktarıyor ve 'kadın imajını' yeniden biçimlendirmeyi konu ediniyor. Sanatçı, 1940'lardan beri süregelen kadını objeleştirme, güzellik anlayışının teknoloji ve sanat alanlarındaki değişim-dönüşüm paradoksları, tabular ve sistemin günümüze nasıl geldiğinin yapı dinamikleri gibi özellikle değinmek istediği konuları yorumlayıp bunların kendi üzerindeki etkisini ele alıyor. Kohen, değişmeyen tabu ve kültürel sistemlerin insan üzerindeki bastırılma-kıstırılma sebebiyetinin nasıl değiştirebileceğinin yolunu arıyor. Otoportrelerini ironik bir anlatımla sergileyen sanatçı, 21. yüzyıl kadın estetiği normlarının kodlarını araştırırken, izleyiciye aktarılan dokümantasyon sanatçının samimi bir şekilde sunduğu hayatını kutluyor ve izleyiciye dönemsel bir kiralama metodu ile sunuyor. Sanatçı, çıktığı yolda yaşadığı dönüşümü performans, video ve heykellerine aktarıyor. Joana Kohen'in Life For Rent / Kiralık Hayat sergisi 01.04.2016 24.04.2016 tarihleri arasında Un-Known'da görülebilir."} {"url": "https://oldmag.net/2016/04/22/ingiliz-resminde-londra-ekolu-1-francis-bacon/", "text": "Londra Ekolü genel kabul görmüş bir tabir olmamakla birlikte 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki sanat alanında bazı İngiliz sanatçılar resme kendilerine özgü figüratif yaklaşımlarıyla sanat tarihindeki yerlerini aldılar. Bunlardan en önemlilerinden biri Francis Bacon denebilir. 1909 yılında doğan Bacon, henüz 17 yaşında evini terk ederek Berlin'e gitti. Weimar Almanyası'nın özgürlükçü sosyal ortamlarında 2 ay geçiren Bacon, daha sonra 1,5 senelik bir Paris ziyareti yaptı. Hem Berlin hem Paris'teki sanat ortamından etkilendi ve 1929 yılında Londra'ya döndüğünde bir atölye kiraladı ve iç mimar olarak çalışmaya başladı. 1929-30 tarihlerinde kendi tasarladığı mobilya ve halı desenlerinden oluşan iki sergi açtı. Bacon'ın erken dönem yapıtlarından günümüze çok az sayıda eser kaldı. Sanatçının gerek kendi eserlerini saklamaya özen göstermemesi hatta bunları tahrip etmesi, buna neden olarak gösterilebilir. Astım hastası olduğu için askerlikten muaf olan dolayısıyla 2. Dünya Savaşı'na katılmayan Bacon, 1943 yılından itibaren kendini ressam olarak nitelendirerek yalnızca resim yapmaya başladı. Bu döneme ait 'Çarmıha Gerilme Sahnesindeki Üç Figür Etüdü' başlıklı triptik üçlü resim Bacon'ın ilk olgun eserlerinden biri olarak kabul edilir. 1948-49 yıllarında yaptığı baş etüdleriyle figür yorumunu geliştiren Bacon'ın 1953 yılında yaptığı 'Velazquez'in Papa Innocenzo X Portresine Dair Etüt' isimli resmi başyapıtlarından biri sayılır. Barok dönemin İspanyol ressamı Velazquez'in bir eserinden yola çıkarak yapılan bu resimde, aynı zamanda Sergie Eisenstein'in 'Potemkin Zırhlısı' filmindeki ünlü merdiven sahnesinde çığlık atan kadından da esinlenme söz konusu. 1960'lı yıllarla birlikte İngiliz sanatçı genellikle özel hayatını konu edinmeye başladı. Bir gece evine hırsız olarak giren ve yakalanan George Dyer ile birliktelik yaşamaya başlayan Bacon, konu olarak da sıklıkla sevgilisini tercih etti. Buna en iyi örneklerden biri 'George Dyer'ın Kafasına Dair Üç Etüd' isimli 1964 tarihli resim gösterilebilir. Francis Bacon'ın George Dyer ile dengesiz bir ilişkisi vardı. Eğitimi olmayan Dyer, Francis Bacon karşısında kompleksli bir tutum içine giriyordu. Bu süreç Bacon'ın 1971 yılında, Paris'teki retrospektif sergisinin açılış akşamında sona erdi. Dyer açılışa gitmeyerek otel odasında intihar etti. Bacon bu intiharın travmasını uzun süre yaşadı. Astımının ilerlemesi sonucu 1992 yılında hayata veda etti. Sanatçının geçtiğimiz günlerde Londra'daki Herrick Gallery'de 10 eseri toplam 1.2 milyon pound'a alıcı buldu."} {"url": "https://oldmag.net/2016/05/15/torensiz-gomulen-hayaller-derin-sariyer/", "text": "2013 yılında Herkes Bir şey Biliyor adlı ilk single'ı ile müzikseverlerle buluşan Derin Sarıyer, daha sonra yine söz ve müziği kendisine ait Yorulduysan, Güzel Şeyler Söylemek İsterdim ve Yazılamayanlar Aklımdaadlı single'larını yayınlamıştı. Derin Sarıyer ile Sendromsuzlar köşesi için yaptığımız röportajı buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2016/05/15/who-claudio-parentela/", "text": "Claudio Parentela born in Catanzaro (1962-Italy) where he lives and works. He is an illustrator, painter, photographer, mail artist, cartoonist, collagist, freelance journalist. Active since many years in the international contemporary art scene. He has collaborated & he collaborates with many many zines, magazines of contemporary art, literary and of comics in Italy and in the world & on the paper and on the web."} {"url": "https://oldmag.net/2016/05/15/who-felipe-posada-the-invisible-realm/", "text": "Felipe Posada is a Visual Artist, Motion Designer and Creative Director based in Brooklyn NYC."} {"url": "https://oldmag.net/2016/05/22/oart-sanat-yarismasi/", "text": "Modern sanata ve modern sanatın temsilcilerine destek veren Odeabank'ın sanat platformu O'Art, Sanat Yarışması ile her disiplinden genç sanatçılara yeni kapılar açacak. 35 yaş altı tüm sanatçılara açık olan yarışmaya 15 Haziran'a kadar başvurulabilirsiniz. Etiler Nispetiye Caddesi'nde kültür-sanat hayatına geçtiğimiz yıl dahil olan O'Art sanat platformu, genç yeteneklere destek olmak amacıyla bir yarışma başlatıyor. Gören, hisseden, eleştiren, süzgeçten geçirerek yaratan ve hayatı zenginleştiren genç sanatçılara yeni kapılar açmak amacıyla düzenlenen O'Art Sanat Yarışması, her disiplinden sanatçıya açık. Konu, teknik ve ebat sınırlaması olmayan yarışmaya 35 yaş altı tüm sanatçılar, daha önce herhangi bir yerde sergilenmemiş eserleriyle katılabilecekler. Yarışmaya, 15 Haziran'a kadar, odeabank. com. tr adresi üzerinden başvurulabilecek. Odeabank Kurumsal İletişim ve Pazarlama Direktörü Aslı Alıveren, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nden Prof. Aydın Ayan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü/AICA International Sansür Komisyonu Başkanı Doç. Dr. Burcu Pelvanoglu, Sanatçı Emre Zeytinoğlu ve Genco Gülan, Yeditepe Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü'nden Doç. Dr. Marcus Graf ve O'Art Sanat Yönetmeni Özlem Alıcı'dan oluşan seçici kurulun belirleyeceği 5 isim, başarı ödülü ile ödüllendirilecek. 22 Eylül 2016 tarihinde yapılacak sergi açılısında ilan edilecek kazananlar, 10'ar bin TL para ödülü ile ödüllendirilecek. Türkiye'nin en yenilikçi Bankası Odeabank'ın sanat hayatına katkı sunmak, Nispetiye Caddesi'ni İstanbul'un önemli sanat merkezlerinden biri haline getirmek amacıyla Etiler Şubesi 2'inci katında açtığı sanat platformu O'Art, 2015 Şubat ayından bu yana önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. Özlem Alıcı'nın sanat yönetmenliğini yaptığı O'Art, ustaların yanı sıra, genç kuşak sanatçılarla, sanatın farklı disiplinlerini de ağırlıyor.."} {"url": "https://oldmag.net/2016/08/17/redeployment-by-ali-taptik/", "text": "Ali Taptık'ın Redeployment isimli sergisi, Taptık'ın 2011'den bugüne dek ürettiği dört fotoğrafik seriyi içeren bir seçkiden oluşuyor: Yakın dönemde yayımlanan kitabı Nothing Surprising(2008-2014), Venedik Mimarlık Bienali için hazırladığı Reform-Reset-Revisit (2014), Art International daveti ile üretilmiş web projesi it's not fair (2015) ve henüz yayınlanmamış olan Teğet. Bunların yanı sıra, Taptık'ın Ceren Oykut işbirliğiyle ürettiği fotoğrafların çizimler için bir altlık olduğu Çatlak Zemin (2014) isimli seri de yer alıyor. Bu yeniden intikal ile Taptık mimarlık, kent ve mekana dair anlatılarını, bireysel duygulanım ve tepkiler üzerinden şekillenen serilerle karşı laştırarak pratiğinin gel-gitli arka planını yansıtmayı amaçlıyor. 2011' deki Deployment sergisindeki gibi, bu sergi de sanatçının eş zamanlı olarak ürettiği bu görüntülerin zihinsel olarak haritalandırmasını sağlıyor. Ali Taptık'ın Redeployment isimli sergisi, yaz boyunca The Empire Project'de izlenebilecek."} {"url": "https://oldmag.net/2016/08/24/massive-attack-ghost-poet-come-near-me/", "text": "80'lerden beri geleneksel tarzından ve değerinden bir şey kaybetmeyen Massive Attack, yeni single'ı The Spoils'ın ikinci şarkısı Come Near Me'ye çektiği klibi ile hayranlarını heyecanlandırdı. Yönetmenliğini Ed Morris'in aptığı karanlık klibin başrolünde oynayan güzel ise Kosovalı oyuncu Arta Dobroshi."} {"url": "https://oldmag.net/2016/09/08/candy-ken-feat-gigi-tays-what-i-like-na-na-na/", "text": "I don't see myself as a musician. I'm trying to inspire people and work with the right people. It all began when I studied for a year in Wenatchee, Washington, which is two hours from Seattle. I played football and went to high school. In Germany, they teach you to get a job and a family. In the US, they said I could do whatever I want. Candy Ken'in yeni videosu What I Like dün yayınlandı."} {"url": "https://oldmag.net/2016/09/08/londranin-ikonik-gece-kulubu-fabric-kapandi/", "text": "Londra'nın gece hayatında önemli bir yeri olan Fabric, kalıcı şekilde kapatıldı. İki gencin uyuşturucuya bağlı ölümünün ardından lisansına el konan kulüp, Londra gece hayatında büyük bir üzüntüye neden oldu. Fabric'in kapanmaması için başlatılan imza kampanyası ile 150,000 kişiden alınan imza da kararın değişmesini önleyemedi. 2,500 kişilik kapasitesi olan gece kulübünün, güvenli eğlenme örneği teşkil etmesi amacıyla birçok işletme ve kişiye gözdağı vermek amacıyla kapatıldığı da söylenebilir. Benzer bir olayın geçtiğimiz haftalarda Life in Color Festival'da da yaşandığını düşünürsek, burada sorumluluk ister istemez mekanların işletmelerine de düşüyor. Fabric, 1999 yılında Keith Reilly ve Cameron Leslie tarafından kuruldu. Üç farklı bölümden oluşan kulübün ikisinde canlı performans gerçekleşirken ayrıca her birinde kendine ait en iyi müzik sistemleri bulunmaktaydı. 17 yıllık geçmişinde 6 million insanın yolunun geçtiği Fabric London, yüzbinlerce kişi tarafından özlenecek."} {"url": "https://oldmag.net/2016/10/09/interview-karsu/", "text": "9 Kasım'da Babylon'da konser verecek olan Hollanda doğumlu, Türk kökenli Karsu, yalnızca yetenekli bir şarkıcı değil; aynı zamanda çok iyi bir piyanist, besteci, aranjör ve söz yazarı. Yıllar içinde North Sea Caz Festivali, New York'ta dünyaca ünlü Carnegie Hall gibi dünyanın pek çok yerinde ve uluslararası festivallerde sahne alma başarısı gösterdi. Türkiye'de Ankara Caz Festivali, Alanya Caz Festivali, Akbank Caz Festivali ve İstanbul Zorlu Center PSM'de birçok kez sahne aldı ve büyük ilgi gördü. Karsu: I Hide A Secret belgeseli, ödüllü belgeselci Mercedes Stalenhoef imzasıyla Uluslararası IDFA belgesel festivalinde gösterime girdi. 1990'da Amsterdam'da doğdum. Bir kız kardeşim var. Annem eğitim uzmanı, babam sosyolog. 6 yaşında müzik derslerine başladım. 14 yaşında bir okul yarışmasını kazandım. Aslında piyano kategorisinde katılmıştım ama şaşırtıcı şekilde vokal bölümünde birinci oldum. 16 yaşında ilk bestelerimi yapmaya başladım piyano arkasında. Yarışmalara katılıyor ve ödüller alıyordum. Bir yarışmayı kazanıp New York-Carnegie Hall'a gitme şansı yakaladım. Şu an Hollanda'da tanınan bir caz sanatçısıyım. Bu yıl Edison Jazz Ödülü kazandım. Hollanda'nın Grammy'si kabul edilen bir ödül bu. Çok gurur vericiydi. Amerika'ya birkaç kez gitmem ve orada caz ile tanışmam bana yeni bir ufuk açtı diyebilirim. Çünkü ben aslında klasik piyano eğitimi almıştım. Ama cazdaki özgürlüğü keşfedince, ona yöneldim ve ilk parçalarımı yapmaya başladım. Bestelediğim şarkılar hep İngilizceydi. Hollandaca anadilim ama bu dildeki şarkılar bana ilham vermiyor. Türkçe olarak ilk söylediğim parça ise ''Çok Uzaklarda'' idi. 15 yaşındayken annemin doğum günü için hazırlamıştım. Piyano arkasında söylediğimde herkes çok beğenmişti. O sırada babamın restoranındaydık. Müşteriler de duydu bu şarkıyı ve çok duygulandıklarını söylediler. Hollandalı dinleyiciler ne zaman Türkçe şarkı söylesem, sözleri anlamasalar bile çok etkilendiklerini söylüyorlar. Son albümümüm Colors'ta ilk defa iki Türkçe parça besteledim. Bu albümdeki 11 şarkıdan, Domates Biber Patlıcan hariç hepsinin sözü ve müziği bana ait. 6 yaşındayken müzik ve oyun derslerine gidiyordum. Orada bir süre sonra artık bir enstrüman seçmemiz gerekiyordu ve 7 yaşındayken piyano çalmak istediğime karar verdim. Televizyonda Einstein'a benzeyen uzun saçlı bir adamın, saçlarını savura savura piyano çaldığını görmüştüm ve ben de böyle çalmak istiyorum! dedim. Eve piyano alınması gerekiyordu. Ama çok büyük ve pahalı bir enstrüman olduğu için annemle babam emin olup olmadığımı bilmek istiyordu. Bir yıllığına kiralayalım, sonunda aynı hevesle devam edersen satın alırız dediler. Bir yılın sonunda ben hala piyano çalmak istiyordum. Konservatuara alınmamamı yanlış zamanda ve yanlış yerde olmama bağlıyorum... Oradaki seçmelerde biri piyano çalarken benim şarkı söylemem gerekiyordu. Oysa ben piyano arkasında hem çalıp hem söylemeye alışmıştım. Sonuç olarak reddedildim ama bu beni daha da motive etti. Edison Ödülü'nü aldıktan sonra Demek ki bu işi yapabiliyorum diyebildim kendime. Hayır çağırmadılar ama beni takip ettiklerini biliyorum. Amsterdam'daki North Sea Caz Festivali'nde verdiğim konserde beni kabul etmeyen öğretmenlerden biri ön sıraya oturmuştu! Festivallerinde konser vermem için konservatuardan davetiye geliyor bazen. Mercedes beni babamın restoranında piyano çalarken duymuş. Daha sonra ona garson olarak servis yaptığımda hangi albümü çaldığımı sordu. Kendim çalıyordum dediğimde inanmadı ilk önce. Sonra restorana tekrar geldi. Hayat hikayemi çok ilginç bulduğunu söyledi. Benimle çekimleri 10 gün sürecek bir belgesel yapmak istediğini söyledi. Bir süre ailemle birlikte ne yapsak? diye düşündük ve sonunda kabul ettik. Ama o 10 gün sürecek çekimler 5 yıl sürdü! Benimle her yere geldiler: Lisedeyken başladı, New York-Carnegie Hall'e de geldiler, Hatay'daki köyümüz Karsu'ya da... 5 yıl boyunca ne yaşadıysam onlar oradaydı. Galası yapıldığında çok heyecanlıydım. Hayatımın güzel bir özeti olduğunu düşünüyorum. Tabii ki var: New York'taki Carnegie Hall konserlerimi, North Sea Caz Festivali konserlerimi (2010 ve 2013), 2014'te Hollanda'da açık havada 130.000 kişiye verdiğim konseri ve 2015'te İstanbul Zorlu Center PSM'nin büyük salonunda verdiğim konserleri unutamıyorum. Bunlar benim için çok özel konserlerdi. Ama beni etkileyen olay, 2012'de Ricciotti Orkestrası ile Türkiye turu yaparken yaşandı. Kapadokya'da, kanser olan ve iki hafta ömrü kalmış biri olduğunu duyduk ve dağın başında bir yerde yaşıyormuş yalnız başına. 50 kişilik orkestrayla enstrümanları sırtımıza yükleyip oraya tırmandık ve o adama, sadece o adama konser verdik. Hayatımın en duygusal anlarından biriydi. Evet, o saksafon çalıyor. Birlikte konser verelim demiştik! Hollanda'ya geldiğinde ona albümümü vermiştim. Caz sanatçısı olduğumu görünce çok ilgilendi. Carnegie Hall'deki konserime de davet etmiştim ama programı dolu olduğu için gelememişti. Daha sonra yeni albümüm çıktığında dinlemiş ve bir tebrik mektubu yollamıştı. 2014'te Elifsu adında 3 yaşında kanser hastası bir çocuğa yardım amaçlı bir konser vermiştim. Elifsu'nun saçları kemoterapiden dolayı dökülmüştü o sırada. Ben de o vesileyle çocuklar için peruk yaptırmanın çok pahalı olduğunu öğrendim ve bir kurumun kanserli çocuklar için peruk yaptığını duydum. Gerçek, uzun ve boyanmamış saça ihtiyaçları varmış. Ben de saçlarımı kestirip oraya bağışladım."} {"url": "https://oldmag.net/2016/10/12/interview-sofi-tukker/", "text": "We did an interview with one of our new favorite bands Sofi Tukker before the concert in Istanbul / Babylon. We are a funny combination of really different people, Sophie + Tucker. We formed our band while we were still at college. We were inspired to fuse our super different influences together to make something uniquely us. The lines between who does what are really blurry. Generally, Sophie sings and plays the guitar and Tucker plays the book tree and produces on the computer but it's all super collaborative and we like switching roles when we can! A full length album... really excited to share this stuff!!! There are so many crazy things but one recent night stands out after our show in Dallas, we walked into a rave with an epic DJ set by Todd Terry. There was every type of person there, so open and free and dancing like crazy. It comes from life and is all over the place! It's either really personal from Sophie or it's kind of purposefully nonsensical or it's Brazilian poetry!"} {"url": "https://oldmag.net/2016/11/23/i-am-a-body-ismet-dogan/", "text": "İsmet Doğan ile konuşmak, muhabbet etmek her zaman ayrı bir keyif. Bu sefer sergisi hakkında konuştuk... İsmet Doğan'ın 31 Ekim'de kitap lansmanı ve açılışını yaptığı I Am a Body 3 Aralık'a kadar Hasköy Yün ve İplik Fabrikası'nda görülebilir. Bu ekonomik ortamda sergiyi gerçekleştirmek oldukça zordu, hatta sergi gerçekleşmeden 15 gün önce stresten hastaneye yattım. Sonunda bu uğraşların karşılığını almak çok güzel oldu. Bazı koleksiyonerlerden sergilenmek üzere çalışma istedik ama izin vermediler. 4-5 tane eseri Luset-Mustafa Taviloğlu'nun koleksiyonundan aldık, onlara teşekkür ederim. Yaklaşık 4 seneden beri çalışıyoruz. Ne yaptığımın anlaşılmadığını düşündüğüm için, meselemi ortaya koyduğum, sorguladığım monografik bir kitap. Kitap lansmanı ve sergi örtüştü. Melez Anlatılar Ferda Keskin editörlüğünde, 30 yılı aşkın sanat geçmişimde resim, heykel, enstalasyon, video gibi medyumlarda ürettiğim çalışmalarımın yer aldığı, metinler ve yapıtlar arası korelasyonun kronoloji dışı kurgulandığı kapsamlı bir monografi kitabıdır. 1980'lerdengünümüze kadar ortaya koyduğum sanatsal üretiminin Ferda Keskin'in editörlüğünde; Nami Başer, Alphan Akgül, Fatih Balcı, Fırat Akova, Özgür Uçkan, Suzana Milevska, Deniz Şengel gibi çeşitli disiplinlerden yazarların metinleriyle tepkimeye girdiği tartışma düzleminde köklenen bu melez kurgu, alışılagelmiş sanat kitaplarının ötesinde, karşı-bilinçte cereyan eden bir hesaplaşma özelliği taşıyor. Arzu ve söylem gibi birçok kavram içselleşiyor, sonra da kusarak dışsallaştırıyorum. Ama arzu kavramı bir türlü dışsallaşmıyor. Hala bunu anlamaya çalışıyorum. Ego bence başat bir şey, yenilmesi gereken bir şey. Ben bu mücadeleyi veriyorum, egoyu yedim ve geri kustum. Yamyamlık da bunun politik bir alegorisiydi; egolojiyi yiyerek ve kusarak egolojinin yamyamlığını da ortaya çıkarmış oldum. Bunu yaparken de öteki olanı kendimden bir parça haline getirdim. Bu mesele bu kadar basit anlatılabilecek bir şey değil. Zaten bu kadar basit anlatabilecek olsaydım yazarak anlatırdım. Ne yaptığımın anlaşılmadığını düşündüğüm için, meselemi ortaya koyduğum, sorguladığım monografik bir çalışma. Sanatçı kekemedir, eskiden konuşamazdım, galiba yaşlanıyorum. Düşüncelerimi yazıyorum, eninde sonunda her şey kitaba varır. Benim aslında hep dille alıp veremediğim bir şeyler olmuştur. Gençliğimde konuşmakta zorluk çekerdim, konuşurken harfleri kusardım. Ses gerçekliği kusurlu kılar, ben hakiki bir diyaloğun peşindeydim. Gramer, kurallar, özneler, yüklemler; bilinçaltım hepsini reddetmişti. 2000'lerde dengelendim ancak hala arada bunu düşünüyorum."} {"url": "https://oldmag.net/2017/01/11/anatomy-of-things-by-yonca-karakas/", "text": "John Locke'a göre insan zihni dünyaya 'tabula rasa' yani boş bir levha olarak gelir. Zamanla öğrenilen bilgi bu levha üzerine işlenir. Aslında edinilen her bilgi zihnin tüm özgürlüğünü elinden alır. Özgür zihin zamanla belirli dogmalara sahip olarak özgürlüğünü tamamen yitirir ve bu yitiriliş sürecini hiçbir zaman kavrayamaz. Varoluş çabası içerisinde olan insanın en büyük sorunu, zamanla etrafını kuşatacak olan bu birçok duvardan habersiz yola çıkmasıdır. Ne yazık ki yolun sonunda evrensel tek bir zihin yapısı ile karşı karşıya kalmıştır. Ataları tarafından nesillere aktarılan her türlü bilgi ve hikaye bugünün ve geleceğin yol göstericisi halinde. Tüm bu gerçekliğe sarılıp sınırlı hayatını buna göre şekillendiren varlık, idealar dünyasında şeylere verdiği anlam sayesinde öz'e yani asıl gerçekliğe ulaşamıyor, idealarla oyalanıyor. Sanatçı çalışmalarında genel olarak var olan evrenin hikayelerini alternatif evrenlerde gösteriyor, bunu yaparken de tarih, din, psikoloji üzerinden ilerlemeye çalışıyor. Karakaş ilk kişisel sergisi 'Şeylerin Anatomisi'nde şey kelimesine şekil veriyor. Şey: Duyularla kavranabilen cisimler, cansız varlık, nesne, madde, eşya. Felsefede; düşünen bilincin konusu olabilen, gerçekte var olmayıpta yalnızca düşünülmüş olan herşey. Bilinçten yoksun varlık. Şey etrafında bulunan diğer imgelerle birlikte hareket ederken kendi anlamını yaratıyor. Herhangi bir cümle içersinde düşününce cümlenin diğer kelimeleri ile birlikte onunla ilgili belirli bazı fikirler edinebiliyoruz ama tek başına iken tamamen belirsiz. Burada belirsizlikle birlikte tuhaf bir çekiciliğe de sahip bilinmeyeni işaret ederken kullanıldığında bile, paradoksal olarak yine kendine işaret ediyor. Kelimeler içersinde joker gibi onu heryere koyabilir her yere sığdırabilir her şekle sokabilirsiz. Yonca Karakaş focuses on improvement of the human mind and dogmatic ideas at her first solo exhibition titled 'Anatomy of Things'. The show that she re-defines the perception of 'reality' will be on view between January 21 February 25, 2017 at Pg Art Gallery. Karakaş builds a new universe by the objects she uses, the spaces she creates and the characters she creates. Tabula rasa: the human mind comes to this world as an empty plate, as John Locke put it. The information gathered in time is carved onto this plate; each and every bit of information obtained, in fact, deprives the mind of its freedom. Free mind loses its freedom completely due to dogmatic ideas acquired in time and never apprehends the process of losing. The biggest problem of a human being who is in the effort of existence is that he/she sets on the way without being aware of several walls, which will eventually surround them. Unfortunately, this human being confronts a single set of mind at the end of the road. Any information and story passed onto next generations by their ancestors has unfortunately become the guiding light for today and tomorrow. Holding on to this reality, the living creature gives shape to his/her constrained life accordingly, and cannot reach the actual reality in the world of ideas, which makes the essence of living, due to their way of construing things, thus keeps lingering around ideas. The artist generally tells the stories of the existing universe in alternative universes, while trying to discuss things in the context of history, religion and psychology. She creates a brand new universe manipulating the viewers' sense of reality through the objects, space, states and characters she uses. Pieces of meat in frames, crosses made of candies, giant lobsters, necklaces of donuts, perfect skins, android and cold characters avoiding eye contact, and cloning. Karakaş's first solo exhibition features a thing in the Anatomy of Things. Thing: Objects, inanimate objects, objects, substances, things that can be perceived by senses. In Philosophy, everything that can be the subject of the thinking consciousness, that is not actually existed but only thought. Human being lacking in consciousness. Thing creates its own meaning when moving along with other images around it. When we think in any sentence, we can get some ideas about it together with the other words of the sentence, but it is completely unclear when it is alone. It is paradoxically pointing to itself again, even when it is used here to point to the unknown, which has a strange charm with uncertainty. You can put it anywhere, like a wildcard in words, you can fit it everywhere."} {"url": "https://oldmag.net/2017/01/18/sendromsuzlar-firat-ozgocer-sub-karakoy/", "text": "Kendisi tanıdığımız en sendromsuz kişilerden biri olan Fırat Özgöçer, son derece cool bir otel olan Sub Karaköy'ün kurucusu. Otelinde Madonna'nın kaldığını bile laf arasında umursamazlıkla dile getiren Fırat ile hem Sub'ın hikayesini, hem lobide açılan modern meyhane Güzel'i hem de son derece özel etkinliklere ev sahipliği yapan o muteşem terası konuşmanın vakti gelmişti. Doğma büyüme Ankaralı bir Genetik Mühendisiyim. 2007 yılına kadar hayatımı Ankara'da okuyarak ve çalışarak geçirdim. Ardından iş için İstanbul'a geldim ve 2010 yılına kadar ilaç sektöründe çalıştım. Sonrasında, tamamen radikal bir kararla işimden istifa ettim ve Karaköy'de otel açmaya karar verdim. Böylece Karaköy'de ilk otel açan kişi oldum. Ardından Karaköy'ün ikinci oteli olan Portus House Karaköy'ü açtım ve şuanda da birçok farklı işle daha uğraşmaktayım. Bunu daha önce kimsenin yapmamış olması çok ilgimi çekti ve karar vermemdeki en önemli etken de bu oldu. Karaköy sadece o zaman değil bu gün de bir turist gözü ile baktığınızda İstanbul'u keşfetmek isterseniz en doğru lokasyon. Yürüyerek Sultanahmet'e gidebilirsiniz, tramvay hemen dibinizde, vapur iskelesi 2 adım uzağınızda. Yürüyerek Taksim'e, Pera'ya ulaşabilirsiniz. Şuanda İstanbul'da Karaköy'den daha merkezi bir lokasyon yok ve olacağına da inanmıyorum. Borsa kapanım IMKB buradan çıkıp İstinye'ye gittikten sonra unutulmuş bir bölge olan Karaköy, karbüratör ve pompacılara kalmış bir durumdayken, buraya yatırım yapmak bana çok mantıklı ve seksi geldi. Bu soruya Fırat seni bu hayatta en çok ne mutlu eder sorusunu sormuşsun gibi cevap vermek istiyorum. Ben 2007 yılında MBA yaparken bir şeyin cevabını öğrendim. Keşfetmek. Kendini keşfetmek. Bir servisi, bir materyali, bir ürünü ne olduğu hiç fark etmez bunu alıp, kendi karakterini işin içine katıp değiştirerek insanları şaşırtabiliyorsam ve mutlu edebiliyorsam ben bundan acayip keyif alıyorum. Ne iş yaparsam yapayım bunun üzerine kurguluyorum. Bu yüzden Sub Karaköy'ün binası siyah, dışarıdan yokmuş gibi. O yüzden çok güzel bir terasımız var ama bunu duyurmuyoruz. Hiçbir beklenti yaratmadan ve hiçbir vaat vermeden insanları şaşırtmak çok hoşuma giden bir şey. Birinci sırada Amerikalılar, ikinci sırada yıllardır hiç değişmeyen İsviçreliler var. Refah seviyesi yüksek ülkelerden saatlerce uçup Atatürk Havalimanı'na geliyor, sonra muhtemelen yolu uzatan ve deli gibi hızlı kullanan bir taksici tarafından Karaköy'e getiriliyor. Geldiği cadde pompacıların olduğu çirkin bir cadde ve simsiyah bir binanın önünde iniyor. Bundan sonra ne oluyor? İşte her şey kapıdan içeri girdiği anda değişiyor. Kapıdan giren herkeste aynı yüz ifadesi oluşuyor ve evet burası farklıymış dedirtebiliyoruz. Her işletmenin bir kültürü vardır. Sub Karaköy'ün de bir kültürü ve yazılmamış kuralları var. Rezervasyon geldiği andan misafirlerin check out yaptığı ana kadar benim tarafımdan yazılmış ve hiçbir zamanda değişmeyecek olan bazı kurallar silsilesi. Bu yüzden de burada kalan hiçbir müşteri deşifre edilmez. Madonna Sub Karaköy'e gelmeden önce kızı Lourdes ile beraber bize bir gizlilik sözleşmesi imzalattılar. Bunun gibi başka dünyaca ünlü isimler de var. Madonna ve kızı, gözlüklerini takarak 5 euro'luk İstanbul turu otobüslerine binip gezebilecek kadar kamufle birkaç gün geçirdiler. Burayı nasıl bulduklarını soracak olursan kızının erkek arkadaşı daha önce ailesi ile tesadüfen Sub Karaköy'de kalmış ve burayı çok beğendiği için Lourdes'i annesini buraya getirmesi için ikna etmiş. Böylece Madonna burada konaklamaya karar vermiş. Sub Karaköy'ün kapısından girdiğiniz andan itibaren her yerde bir sürpriz var. Odasından tut, terasına ve alt katında yeni açılmış olan Güzel isimli restoranına kadar her yerde farklı bir sürpriz seni karşılıyor. Örneğin; odalarda yatakların yanında bir kare kod var. Bu kare kodun üzerinde 1 adet Sub Karaköy'ün logosu olan karga ikonu var. Bu üzerinde hiçbir şey yazmayan ve sadece karga olan kare kodu merak edip okutursan, telefonunda şöyle bir şey çıkıyor: Tebrikler! Yukarı çık ve arkadaşlarınla beraber terasta sabaha kadar ne içersen iç bedava! Bunu okutanları çılgın bir eğlence bekliyor. Lobideki işler sürekli değişiyor. Üç ayda bir farklı ve benim sevdiğim sanatçıların işleri buraya geliyor. İsteyenler duvarda görüp satın alabiliyor. Buraya birinin işlerini koymak için sadece bir kuralım var ben para ve komisyon almam. Sadece lokal sanatçıları desteklemek amacıyla bunu yapıyorum İsteyen istediği işini gelip buraya koyabilir ve satabilir. Şu an oteldeki 5 oda benim sevdiğim 5 sanatçıya ait. Burada kendi işlerini sergiliyorlar ve kendi galerileri gibi kullanabiliyorlar. Bu sanatçılardan bazıları Can Dağarslanı, Beril Ateş ve Onur Gülfidan. Aynı zamanda SALT ve İstanbul Modern'in de resmi konaklama sponsoruyuz. New York'taki ünlü sanat galerisi MOMA'nın direktörü, Glenn Lowry, The New York Times Editörü Jeremy Corbyn ve SALT'ın yapmış olduğu sergilerin yabancı küratörleri de devamlı bizde kalıyor. Kısacası sanat ile sürekli iç içeyiz. Toplam 20 adet odamız var. Burada her kat farklı renkten oluşuyor ve bu renklere göre de odalarda farklı tasarımcıların işleri bulunuyor. 20 adet odamız var. Hans Wegner en sevdiğim tasarımcılardan biridir ve mesela bir katta sadece onun tasarımları vardır. Başka bir katta Tom Dickson'un tasarımları ve bir diğer katta Jeff Koons temalı sanatsal objeler mevcut. Odalarda sadece yatak ve banyolar sabit. Güzel'den bahsetmeden evvel Gastronomika'dan bahsetmeliyim. Gastronomika, 4 yıl boyunca SALT Beyoğlu'nun içinde araştırma mutfağı yürütmüş, Anadolu mutfağının unutulmuş yemeklerini tekrar gün yüzüne çıkarmış, bunları da müzik ve çatlak event'lerle kurgulayarak insanlara sunarak şaşırttığımız bir yiyecek içecek organizasyonu. Yeni Rakı'nın yeni şişesinin lansmanını yaptıktan sonra rakı ile biraz daha yakın bir ilişki kurduk ve rakı le ilgili yaratıcı bir konsept geliştirmeye karar verdik. Böylece Zorlu'daki İtalyan restoranı Eataly'nin içinde bir pop-up meyhane olan Güzel açılmış oldu. Rakı kokteylleri oluşturduk ve iddia ediyorum şimdiye kadar yediğim en iyi ahtapotu yapıyoruz. Değişik kokteylleri değişik yemeklerle birleştirdik ve bunları da uygun fiyatlarla insanlara sunmak istedik. Bunu da başardık. Ardından neden pop-up yerine daimi bir mekan olmasın dedik ve Güzel'i Eataly'den çıkartıp, Sub Karaköy'ün lobisine taşıdık. Böylece terasımızda gerçekleşen etkinliklerde yemekler Güzel'den gelir oldu. Binanın dışarıdan görünmezliği teras için de geçerli. Terasın iki tane esprisi var; birincisi terasa bir kapıdan giriliyor ve bu kapı sadece otel misafirleri ve özel davetliler tarafından kullanılabiliyor. Burada çeşitli özel, kapalı grupların tercih ettiği etkinlikler düzenleniyor. Lobiden içeri girdiğinizde resepsiyonda adınız soruluyor ve eğer listede adınız yazıyorsa size verilmiş kapıyı açan bir kart eşliğinde yukarı çıkıyorsunuz. Özel organizasyon ve gizli event'ler için bu kadar tercih edilme sebebi de bu kartın içerideki ortamı güvence altına alıyor olması. İkinci esprisi ise çok az insanın bildiği kütüphane görünümlü barımız. Dışarıdan bakıldığında kütüphane olarak gözüken bar, partinin ilerleyen saatlerinde raflarında içkilerin olduğu gizli bir bara ya da DJ kabinine dönüşüyor."} {"url": "https://oldmag.net/2017/01/19/roportaj-toy-from-earth/", "text": "Gittiği her yere oyuncaklarını da götüren Alhan Yüksel ile form ve hayat kazandırdığı Toy from Earth isimli eğlenceli projesi hakkında konuştuk. Joker: Yabancı olguları Türkleştirmek çok keyifli geliyor. Turist Ömer Uzay Yolunda en sevdiğim filmlerdendir. Joker karakterinin de Hokkabaz filmini izlemesi fikri hoşuma gitti. Profesyonel olarak çektiğim ilk fotoğraf buydu. Kaykay: Bu karakteri kendime çok benzetiyorum, sevdiğim aktivieleri ona da yaptırıyorum. Kafa dergisiyle: Kendimle özdeşleştirdiğim karakterimi, Kafa dergisi okurken çektim. Dergi ve kitapları 1/6 ölçekte ilk yapışımdı. Can Yılmaz ve Brad Pitt: Can Yılmaz, Kafa dergisiyle olan fotoğrafımı görmüş, Ali Ozan Akın arkadaşım vasıtasıyla kendi kitabını yapmamı istedi. Benim için çok gurur verici bir andı. Belgrad: Yurtdışına sürekli seyahet ediyorum ve bu seyahetler de figürlerimi de yanımda taşıyorum. Karşılaştığım insanlarla beraber çekim yapmak çok keyifli. Telefonlar: Bugüne kadar benim ve ailemin kullandığı eski telefonları bir köşede saklıyordum. Steve Jobs robotunu görünce, tüm telefonları yendiği bir çekim yapmak istedim. iPhone çoğu markayı tarihe gömdü, bu fotoğraf da ona bir gönderme. Andy Warhol: Polaroid fotoğraf çekmeyi çok seviyorum ve Andy Warhol da polaroid'i meşhur eden bir isim. Ona saygı niteliğinde küçük bir polaroid fotoğraf yaptım ve eline tutturup bu fotoğrafı çektim. Die Antwoord: Chappie filminde gördüğüm Ninja, çok renkli bir kişilik. Onun figürünü Cannes'a giderken yanıma almıştım. Turuncu Lamborgini'yi görünce ayakkabılarıyla beraber klip havasında bir an yakaladım. Aklınıza gelen her fikri gerçekleştirmenizi sağlayabilen bir uğraştır bu. Captain America: Civil War filmi zamanında Iron Man ve Captain'a tavla oynattım mesela. Okuduğum sevdiğim kitapların, dergilerin uygun ölçekteki hallerini yapıp sokakta, evde, figürleri okurken çektim. Gittiğim yolculuklar esnasında tanıştığım insanlarla beraber kendi karakterimi çekiyorum. Absürdlük yaratmak da hoşuma gidiyor. Mesela Batman karaketerini, Iron Man'den zırh alırken çektim. Batmobil'i Nişantaşı sokaklarında gezdirdim. Doğal olarak trafikte beklerken. İlk fotoğrafı 1997 senesinde çektim. O yıllarda Star Wars yeniden gösterime girmişti ve benim Millennium Falcon oyuncağım vardı. Yanına Han Solo figürünü koyup, sanki bizim bahçeye inmiş gibi bir ambiyans yaratmaya çalışmıştım. Çimenlerin üzerinde çocuk aklımla filmden bir sahne yaratıyormuş gibi hissetmiştim. Tabi o zamanlar sadece oyun olarak görüyordum bunu. Gerçi bu tarz ilgiler hep küçük yaşta başlar ileride bir yön bulur. Benim için fotoğrafçılığın ve oyuncakların bir araya geldiği ilk andı. 16 sene sonra bilinçli olarak oyuncak fotoğrafları çekmeye başladığımda hatırladım bu anı."} {"url": "https://oldmag.net/2017/02/22/banksynin-distopik-disneylandi-dismaland/", "text": "Geçtiğimiz ay İngiltere'nin Weston-Super-Mare bölgesinde oldukça gizemli bir yapı inşa edildi. Dünyaca ünlü sokak sanatçısı Banksy binanın terkedilmiş bölgesini, geçici bir sergi alanına dönüştürdü. Deniz kenarındaki bu izbe tatil yerinde Damien Hirst, Jenny Holzer, Ben Long, Mike Ross gibi dünyanın her yerinden 50'nin üzerinde sanatçının tuhaf ve ürkütücü çalışmaları sergileniyor. Yıkık ve korkutucu görünümlü Disneyland kalesi, gökkuşağı renklerine boyanmış, plastik materyallerle kaplı devasa bir rüzgar gülü, Azrail'in çarpışan arabalarla eğlendiği ve Cindirella'nın kabak arabasının kazaya uğradiği eserler en dikkat çekenler arasında. Banksy'ye ait olan sanat eserlerinin toplamı ise yalnızca 10 adet. Tüm ailenizi yanınızda getirin ve boş zamanımızda yaptığımız anti-eğlence parkının tadını çıkarın! Bu sanat etkinliğinin gerçekleşeceği söz konusu apokaliptik tema parkta, sanatçının en belirgin özellikleri olarak bildiğimiz neredeyse klasik bütün Banksy detaylarını görmek mümkün: Apokaliptik bir geleceğin temaları, tüketim karşıtlığı ve şirket karşıtı mesajlar bunlardan bazıları. Banksy'nin küçük çocuklara uygun olmayan aile eğlence parkı diye tanımladığı Dismaland sergisi, Pussy Rot ve Massive Attack gruplarının konserlerine de ev sahipliği yapacak. Sergi, 22 Agustos'tan 27 Eylül'e kadar haftanın 5 günü ziyaretçilerini bekliyor olacak. İngiltere'ye yolu düşenler bu garip parkı görmeden dönmesin."} {"url": "https://oldmag.net/2017/03/11/cilgin-paylacoyla-5-cayi-le-moulin-jaune/", "text": "1865 yılında Lewis Carroll mahlasını kullanan Charles Lutwidge Dodgson tarafından yazılan Alice in Wonderland romanı, günümüze Tim Burton'ın çektiği filmle gelmişti. Peki ya bu film seti gerçek olsaydı? Hem de Avrupa'nın tam göbeğinde! Baloncukların havada uçuştuğu, kırmızı çaydanlıkların ağaçlarda asılı durduğu, suda demirden yatağın yüzdüğü bir yoldan geçip, beyaz saçlı, kırmızı burunlu, sarı yağmurluklu bizi bekleyen rus palyaço Polunin'in harikalar diyarına gelmiş bulunuyoruz. Çok uzak değil; Paris'in güneydoğusunda 65 yaşındaki Slava Polunin'in sürreal dünyası burası. 65 yaşındaki Polunin, palyaçoluk kariyerine 40 yıl önce Charlie Chaplin'e benzer özellikleriyle, okulda arkadaşlarının neşe kaynağı oluşuyla başladı. Polunin'in kariyeri, 70'ler ve 80'lerde otoriteyi eleştiren ve onlarla alay eder nitelikteki televizyon şovları ile devam etti. Sözcükleri kullanım şeklinden dolayı da hiçbir ceza almadı. Sonrasında ise Academy of Fools adındaki uluslararası organizasyona öncülük ederek palyaçoların ve gezici tiyatro Caravan of the World'ün bir araya gelmesini sağlayan, günümüzde ise 50 ülkede sergilediği performansla dünyanın en çok tanınan palyaçolarından biri. Polunin, hayatının her alanında, absürdlüğü, eğlenceyi ve yaratıcılığı benimsemiş durumda. Dali ve Disney eli değmiş gibi görünen evi ise ziyarete açık: Balık adamları, 5'li büyülü bahçeleri, ağaç kitaplığı, çiçekten yataklar, pembe kanatlı atlar ve küçük bir Budist tapınağı başınızı döndürebilir, söylemedi demeyin!"} {"url": "https://oldmag.net/2017/12/15/food-films-by-david-ma/", "text": "David Ma, Wes Anderson & Quentin Tarantino gibi ünlü yönetmenlerin ellerin tarzı ile çekilmiş kısa yemek tarifi videoları ile karşımızda. Wes Anderson, Quentin Tarantino, Alfonso Cuaron ve Michael Bay'in tarzında çekilen bu videolar, sadece iştah açmıyor aynı zamanda aşırı dozda yaratıcılık da içeriyor. Bir yemek sanatçısı olan David Ma, Wes Anderson yorumuyla S'mores, Tarantino'nun kanlı tarzıyla köfteli spaghetti, Alfonso Cuaron'un sakinliğinde ağır çekim pancake ve Michael Bay'in yaramazlığında waffle yapıyor. Kendinizi bu videoların içinde Kill Bill ya da The Grand Budapest Hotel setindeymiş gibi hissetmeniz mümkün. David Ma Re-imagines Recipe Videos in the Style of Famous Filmmakers like Wes Anderson & Quentin Tarantino // This series of seriously excellent short movies reimagines the standard recipe video format in the style of four famous film directors Wes Anderson, Quentin Tarantino, Alfonso Cuaron and Michael Bay. Referencing trademark signatures of each director, Food Artist David Ma translates well-known recipes into four 1-minute-long short films. Wes Anderson's signature narrative style is explored in the making of S'mores, Quentin Tarantino's gory spaghetti and meatballs recipe culminates in a delicious aftermath, Alfonso Cuaron dishes up pancakes in slow-mo, while Michael Bay's waffles make the most of the American director's explosive blockbuster special effects."} {"url": "https://oldmag.net/2018/02/02/60-grammy-odulleri/", "text": "Dünyada her yıl milyonlarca müzikseverin beklediği Grammy ödülleri bu yıl da sahiplerine ulaştı. New York Madison Square Garden'da düzenlenen gecede, Bruno Mars ve Kendrick Lamar en çok konuşulan isimler oldu. R&B tarzda müzik yapan Mars, toplam 6 farklı kategoride ödül kazandı. Bruno Mars'ın sesine ve Thats What I Like klibindeki hareketlerine tahammül edemeyenler olarak oyumuz 5 ödülle gecenin ikinci en iyisi olan Kendrick Lamar'dan yana."} {"url": "https://oldmag.net/2018/02/05/eriyen-hatiralar-melting-memories-refik-anadol/", "text": "Refik Anadol'un Eriyen Hatıralar adlı sergisi 7 Şubat 10 Mart 2018 tarihleri arasında Pilevneli'de. Eriyen Hatıralar, Anadol'un 2012 yılında Pilevneli Project'te gerçekleştirdiği sergiden sonra Türkiye'deki ikinci kişisel galeri sergisi. Refik Anadol'un 7 Şubat 10 Mart tarihleri arasında PİLEVNELİ'de gösterimde olacak sergisi Eriyen Hatıralar, insanoğlunun anılar ve bellekle ilişkisini son teknolojinin yardımıyla ve beynin olanaklarının sınırsızlığına yoğunlaşarak ele alıyor. Sanatçı 20. yüzyılın başından itibaren sanat ve edebiyat dünyasını meşgul eden hatıralar nedir ve bize ne anlatırlar? sorusunun, geçmişle bağlantı kurmanın nispeten kolaylaştığı bu yüzyılda hatıralar ile ne yapılabilir? sorusuna dönüştüğüne inanıyor. İşlerinin temelinde her türlü veriyi görsel materyale dönüştürmek yatan Anadol, bireyin en mahrem verisi olan anıları ve onları hatırlama sürecini, beynin maddeselliğini de gözler önüne seren bir süzgeçten geçiriyor. İleri teknolojiyi ustalıkla manipüle ederek sanatın ve bilimin kesiştiği noktada durmanın sanatçıya tanıdığı olanaklara dikkat çekiyor ve makina zekasının ferdiyet ve mahremiyetle savaş halinde olmadığı bir sanat alanının ihtimalini sorguluyor. Antik Mısır'dan Orta Çağ'a kadar birçok düşünür, Rene Descartes'ın algı konusundaki tezleri, nörolojik hastalıklarla ilgili tıbbi çalışmalar ve geçtiğimiz yıl vizyona giren Blade Runner 2049 / Bıçak Sırtı 2049 filmi Refik Anadol'un üretim sürecine giden yoldaki ilham kaynakları arasında. Anadol bu sergide yer alan işlerini, bir anıyı hatırladığımız esnada beynimizde oluşan hareketlerin Kaliforniya Üniversitesi nöroloji laboratuvarlarında kullanılan üstün araştırma odaklı bir beyin dalgası sensörü aracılığıyla algoritmalara dönüştürülmesi fikrinden yola çıkarak üretti. Hatıraların içeriğine değil de hatırlama eyleminin beynin karanlık odalarında yol açtığı titreşimlere odaklanarak oluşturulan bu algoritmalar, aynı zamanda çağdaş sanatta temsil konusunu yeni bir boyuta taşıyan görsellerin yapı taşları. İzleyiciler bu sergide yer alan heykelleri ve üç boyutlu tuvalleri, mimari ölçekli LED ekranlarda ışık ve projeksiyonlar eşliğinde deneyimleyebilecekler. Refik Anadol Los Angeles'ta yaşamak ve çalışmaktadır. Sergi Samsung, Godiva, Nespresso ve Jotun'un katkılarıyla gerçekleştirilmektedir."} {"url": "https://oldmag.net/2018/03/03/durak-muammer-kocak/", "text": "Muammer Koçak ile geçtiğimiz yaz vizyona giren filmi Durak'ın Siyad adaylarından biri olması hakkında konuştuk. Biz filmi çok beğendik ve ödülü alacağına inanıyoruz. Teşekkür ederim. Aslına bakarsan herhangi bir konuda film çekme isteği eğer bilincin yerindeyse hep cesaret ister, çoğu insan vizyonu, hikayesi ve ona bir şans verilse muhteşem şeyler çekebileceğini düşünür ama mühim olan bu inancını hayata geçirebilecek gerçek enerjiyi ve ısrarı kendinde bulmaktan geçiyor. Her aşaması çok zordu. Finalde hayatımın geri kalan kısmında asla unutamayacağım çok güzel bir film yaptığımızı düşünüyorum. Durak'ın senaryosu, günümüz problemlerimden ortaya çıktı. Zamansızlık ve teknoloji, kendi sorunlarımıza odaklanamayacağımız kadar dikkat dağıtıyor. Durak'a başlarken bu fikir üzerinden yola çıktık. Filmin çekilmeye karar verildiği ana kadar yaklaşık 3-4 yıl beklememiz gerekti. O yüzden işte bu an diyebileceğim zamanlama kendiliğinden oluştu. Serdar'la her şeyden önce iyi bir arkadaşız, sektörde tanışıp bu kadar uzun yıllar birlikte vakit geçirdiğim ender insanlardan. Durak'tan önce de zaten birlikte çok fazla çalışmıştık. Kafa yapılarımız aynı ama anlaşamadığımız anlar da oluyor tabii ki. Sonuçta ortak bir hedef için buluştuğunuz zaman işler daha kolay ilerliyor. Durak geçen yaz vizyona girdi, filmle ilgili herhangi bir gelişme beklemiyordum. Sürpriz oldu, o yüzden filmin kendi yolunu bulması teorim Siyad sayesinde kendini bir kez daha ispat etti. İnsan etrafına göre şekillenir, sen kötü olmasan bile herkes sana kötüsün derse sana başka bir şans tanınmamış olur, çünkü öyle olmadığında ısrarcı olduğun her an bir telkin ya da aksi bir şey duymadıysan kötüyümü kabul edersin. Hepimiz etrafımızdaki insanların şekillendirmesiyle başka bir şeye dönüşebiliriz. Özümüzde vahşiyiz ve kendi olanaklarımızı iyi kurabildiğimiz için vahşiliğimizi hiç düşünmez ve yokmuş gibi davranırız. Dünya üzerinde herhangi bir kıtlık başgösterdiğinde ne kadar delirebileceğimize inan hepimiz şaşırırız. İnsanların alışkanlıklarını acaba kırar mıyız ve onların genel hissiyatına bu kadar yabancı bir filmi kabul ettirebilir miyiz? di benim kafamdaki. İzlenme kaygısı olmadan film yapmaya başlamak çok kolay değil. Sonuçta ciddi anlamda paralar harcanıyor filmler için. Bir geri dönüşünüz olmak zorunda. Şu an çok sevdiğim ve her hareketiyle kafamda oturttuğum bir karakter var, onunla bir yola çıktım ve her gün üzerine bir şeyler koyuyorum ve çok iyi anlaştığım bir yapım evi var arkasında, her şeyin çok başındayız ama güzel ilerliyoruz. Filmin türü bir fikir bulduktan sonra ortaya çıkıyor benim için. Bu aralar yeni takıntım eskiden izlediğim filmleri tekrar izlemek. Artık o filmi 5 kere izledim cümlesini daha fazla kuruyorum. Coen Brothers, Stanley Kubrik ve Brian de Palma bu aralar favorim. İnsanlar şartların oluşmasını beklemesinler, o şartları nasıl oluşturabileceklerine odaklansınlar. Beklemek dünya üzerindeki en gereksiz zaman dilimiymiş gibi geliyor bana, tabii bunu sabırsız olarak anlamamak da çok önemli."} {"url": "https://oldmag.net/2018/03/09/irmak-donmez/", "text": "Bıraktığın gibiyim bana dair hiç bir şey değişmedi. Sadece bulunduğum yer değişti şimdilik fakat o da aslında fark etmiyor beden olarak burada olmak düşününce çok sembolik. Yani kafa olarak da buraya ışınlandıramıyor insan kendini. Aslında taşınmadım ama sanki herkes öyle anlamak istedi, ben hala Işık Üniversitesi, Sanat Bilimi Doktora programında öğrenciyim. Danimarka Kraliyet Akademisi'ne güz döneminde erasmusla geldim, bahar dönemi için ise visiting teacher olarak davet alınca biraz daha kalıyorum. Bence kaçmak sadece bir fikir olabilir, gerçek olamaz. İnsan kendi aklından kaçamaz, ancak bedenini bir yerden bir yere götürebilir. Biz bence hiçbir şeyden kaçacak bir nesil olmadığımızı kanıtladık. Çok önemli ortak dertlerimiz var doğa, hayvanlar ve özgürlüğümüz gibi. Irklara, cinsiyetlere, dinlere bölünmedik, elimizden geldiğince alanlarımızda kendimizi geliştirerek, beraber ilerliyoruz.. Bana Sizler de giderseniz biz burda ne yapacağız? diye soranlar oldu. Biz gitmiyoruz, biz internette 3 salisede yayılabilen bilgiyiz bu devirde, her yerdeyiz. Ben vaziyetlerden mutsuz olduğum çok sıradan bir günde Kraliyet Akademisi'ne mail atma cesaretini buldum kendimde, ilginç bir şekilde hemen geri dönüp davet ettiler. Üzüntü ve çaresizlik içinde dönüp durmaktansa buraya gelip bir şeyler yapıyor olmam bence herkes için daha iyi. Aslında bu hep kenarda duran bir soruydu Acaba üç boyutlu nasıl olurlar? Dürüst olmak gerekirse ben de kendimden bu denli adaptasyon ummuyordum, sanki hep bu anı beklemişim gibi hepsi takır takır elimden çıkmaya başladı. Demek ki denemek lazımmış.. Ürettiklerimle zaten yoğun ilişki kuran biriydim, bir de dokunabildiğim bir şey olunca o ilişki iyice yoğunlaştı. Hepsinin ismi var, günlerim saatlerim onlarla geçiyor, konuşuyoruz, kavga ediyoruz, kırılıyorlar.. Üstelik insan gibi içinden de değil, gerçekten kırılıyorlar, dışından.. Aslında yakından bilip sonra unuttuğumuz bir dal, buraya geldiğimde seramik atölyesinde ilk derste Türk seramikleri gösterildi öğrencilere örnek olarak, içimden çok gururlandım sonra dayanamayıp insanların ortasında I'm from Turkey deyiverdim, kendime gülüyorum hala.. Bir de ülkece hayvan sevgimizden, sokak kedilerinin egemenliğinden övgüyle söz edilince çılgınca böbürleniyorum buralarda. İyi ki! Atölyede Türk seramiklerine ilişkin kitaplar, duvarlarda bugün ülkemizde korumayı başaramadığımız, yanlış restorasyonlar/bilinçsizlik sonucu harap edilmiş çok değerli çinilerimizin posterleri var. Başka bir ülkede insanlar hayranlıkla posterlerini asarken biz gerçeğini koruyamıyoruz. Üstelik korumadan kastım zırhlara sarmak değil, dokunmasak yetecek bazen.. Geleneksel seramik fikri çok yerleşik olduğu için çağdaş seramik heykeller pek yaygınlaşmamış bizde. Doğrusu ben de belki bu atölyede yapılanları görmeseydim sadece çanak-çömleğe tav olmayabilirdim.. Yaşınız kaç olursa olsun karşınızdaki eğitmenin size yaklaşımı, bu malzemeyle neler neler yapabileceğinizi anlatıyor olması ve belki biraz motivasyon vermesi de çok önemli. Atölyenin çıkış kapısında, Lütfen yine gel yazıyor. Bazısı öyle iki yoğurup bir küçük kap yapıyor kendine o gün sırf canı istedi diye, herkese açık yani.. Bu çok önemli, böyle böyle aklında yoksa bile mekanı, malzemeyi seve seve gidesin geliyor. Bundan sonra hangi ülkede olursam olayım yine seramik çalışmayı isterim.. Saçlarım düşündüklerime kırılıyor aslında hiç mecazı olmayan anlaşıldığı gibi bir cümle. Benim saçlarım sahiden çok kırılıyor ve dökülüyor. Test sonuçlarında neden olduğu bulunamıyor. Ya hu neden o zaman? diye düşünürken sonunda devamlı garip şeyler düşündüğüm için olduğu kanısına vardım. Bazen beynim ısınıyor çok düşünmekten, yaşamak için çok elverişli bir kafa değil benimki çünkü her türlü manipülasyona çok açık, fikirlerimi kontrol altına almıyorum. Denetlenmeyen ülke sınırı gibi, kim var kim yok belli diil. Sarsıcı, garip garip fikirler, reddetmiyorum, kurtulmaya çalışmıyorum, onlarla yaşıyorum kafamda, sonra çiziyorum veya bir şey.. Çünkü beni onlar var ediyor. Öbür türlü çok zen, tartışmayan, dertsiz bir kafa içi benim yaratıcılığımın sonu olurdu. Bazen bunun yan etkisi olarak yoktan kendime dert üretip kendi senaryolarımda kaybolduğum oluyor neyse ki gide gele artık yolu öğrendim, çıkış kapısını rahat buluyorum. Ha ha yok vallahi inanmazdım, bazen iyilikle, Sen çok iyi olacaksın! diyenler oluyor teşekkürler deyip çok inanmıyorum içimden. Çünkü bazen bugün evden çıkmayı başarabilecek miyim ona bile tereddüt ediyorum. İnsanın iç örgütlenmesi zor, her yanı başka telden çalan mekanizmalarız, çok örgütlenince de insan yanlarım eksiliyor, istemem öyle olsun. Yani ben dünyaların sanatçısı olacağım, çok pahalılara satayım diyen bir insan değilim. İstediğim şeyi yapayım istiyorum sadece. İstanbul'da çoğunlukla ilişkiler üzerine kurulu bir sistem süregeliyor. Yeni tabiriyle like for likeçevresi. Herkes rujunu sürüp, konuşma şablonunu yanına alıp açılışa gidiyor, karşılıklı çılgın iltifatlar, selfiler, mecburi arkadaşlıklar. Bazı günler sırf anormal gözükmemek için onlar gibi davrandığımda benzin içmiş gibi oluyorum, bana iyi gelmediğini fark ettikten sonra daha seyrek açılışlara katılmaya başladım. Belirlenmiş bir çevrenin elemanı olmak istemiyorum, sanatçı arkadaşlar gruplarını da çok sevmiyorum. Bana çoğunlukla birbirinin yaptığı herşeyi sorgusuz sualsiz alkışlamak üzerine kurulmuş ilişkiler gibi geliyor, aslında farketmeden en çok da birbirine zarar veren, objektiflikten uzak bir yapı. Ortak iş üretme, bir konsept üzerine beraber çalışma anlayışı da henüz pek benimsenemedi. Bakıyorsun bir metin koymuşlar ama herkes alakasız evdeki eski işini getirip koymuş, dostlar alışverişte görsün.. Nasılsa kimse çok da anlamıyor, ne yapılsa hatrına alkışlanıyor diye kimsede rezil olma korkusu da yok. Bilmiyorum kimse sonsuza kadar bunlarla ilgili bir şey söylemezse nasıl ilerleyeceğiz? Bir de sana gösterilen ilgiye ilgiyle karşılık vermezsen anında düşman olma geleneği var, kibirli bulunup, dokuz köyden kovuluyorsun. Bir şeyi açıkça eleştirmek büyük hayal zaten, direkt kişisel saldırı gibi alıyor insanlar. Beklenildiği gibi politik davranmadığım, beğenilerimde açık olduğum için o çevrelerce sevildiğimi sanmıyorum. Buna hiç üzgün değilim. Ben aslında o sahtelik içinde gerçekten sevildiğini, beğenildiğini sanan arkadaşlara daha çok üzülüyorum. Burada öyle bir şey yok herkes rahat, kimse -mış gibi yapmıyor, bir sanatçının işini eleştirildiğinizde teşekkür ediyorlar ona ayırdığınız vakit için. Bir aksilik olmazsa bu dönemin sonunda İzlanda'da bir sanat merkezine staja gideceğim sonrasını henüz bilmiyorum.. Belki klişe olacak ama yaşamaya, suya atlamaya cesaret etmek gerek, olur mu olmaz mı diye tereddüt etmeyip olduğu kadarıyla yol almak. Endişelerle çok vakit kaybediyoruz, üstelik çoğu zaman da haklı çıkmıyoruz. Kendin olmaktan ve yalnız olmaktan korkmamak.."} {"url": "https://oldmag.net/2018/03/26/the-russian-tattoo-tour/", "text": "Dövme ustası Herman IX ve yapımcı Stepan Vetoshnikov, Sibirya'ya gerçekleştirdikleri tren seyahatiyle sinematik bir tura çıkıyor. Moskovalı dövme sanatçısı Herman IX, Rusya'nın uzak doğusundaki Vladivostok şehrini 15 yaşından beri ziyaret etmeyi düşlemekteymiş. Dövme sanatçısı olmadan önce graffiti sanatçısı olan Herman, 2012 yılında grafik tasarım konusunda iyice uzmanlaşıp dövme sanatçısı olarak hayatına devam etmiş. Boş zamanlarında arkadaşlarının ellerine çizdiği dövmelerle iz bırakan sanatçı, hobisini kariyere çeviren şanslı insanlardan biri. Ink master Herman IX and filmmaker Stepan Vetoshnikov take a cinematic tour along the Trans-Siberian Railway. Moscow-based tattoo artist Herman IX has been dreaming of visiting Russia's far eastern city of Vladivostok since he was fifteen. Before he began inking, he was graffiting on the streets. But soon after majoring in graphic design in 2012, Herman Devyashin got into tattooing when he would spend his free time leaving marks on his friends. Eventually the hobby turned into a career, and he conceived of a work tour across Russia with the aim of documenting the latest trends of the art, and in turn proving that the tattoo scene is very much alive in the provinces."} {"url": "https://oldmag.net/2018/04/02/akuspakus/", "text": "Akuspakus 2014 yılında Zümrüt Şahin ve Metahan Erdoğan tarafından kuruldu. Ardından gruba katılan Berkcan Şimşek ve Aykut Çerezcioğlu ile bugünkü kadrosu oluştu. Bir cover grubu olarak tasarlanan grup, kendi şarkılarını yapmaya başladı. Grubun ilham aldığı müzikler olarak pop-rock, alternatif rock, pop müzik ve pop-caz olarak sayılabilir. Grubun en dikkat çeken performansları da Jefferson Airplane'in White Rabbit coverları. Grup üyelerinin hepsi kendi içinde bu şarkıda bir anlam bulduklarından, bu şarkıyı performe ederken doğaçlama gidiyor ve yaklaşık 20-30 dk. çalıyorlar. Daha çok enstrüman ağırlı çaldıkları parçanın girişteki vokali de her sferinde doğaçlama, özgün oluyor. Grubun geçtiğimiz günlerde çıkan Hayalet Şarkı isimli single'ını buradan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2018/06/23/beyonce-ve-jay-z-louvreda/", "text": "Beraber yayınladıkları The Carters Everything is Love adlı albümlerinin ilk parçası Apeshit için Louvre'da benzersiz bir klip çeken Beyonce ve Jay-z, yine tüm dikkatleri üzerlerine topladı. Birkaç yıldır politik kimliği ve en son yayınladığı 'Formation' klibindeki Black Panther göndermeleriyle siyah-beyaz tartışmasını tekrar popüler kültüre taşıyan Beyonce, bu kliple de yine benzer soruları akıllara getirdi. Dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Louvre Müzesi'nde çekilen klipte, müzenin benzersiz arşivi ve tabii ki herkesin aklına ilk gelen Mona Lisa tablosuyla sanat ve müziği masalsı bir atmosfer soluyarak izliyoruz. Louvre tercihi hakkında konuşan Beyonce ve Louvre yetkilileri, geçtiğimiz yıl Mayıs ayında yaptığı ziyarette müzeye bu teklifi öne sürdüğünü ve bir uzlaşmaya varıldığını belirtti. Ancak bu Louvre'un ilk kez gözler önüne serildiği video ya da film değil. Louvre'da her sene yaklaşık 500'ü aşkın çekim gerçekleşiyor ancak özel bir çekim yapmak ve tüm müzeyi kapatmanın maliyeti 17,500 dolar civarında. Şarkı boyunca gerek evlilikleri gerekse zenginliklerinden bahseden çift, arkalarına aldıkları tablolar, yakın çekim detaylar ve dansçılarla mekanı ele geçiriyor ve mekan algısını baştan yaratıyor. Once again all eyes turned towards the Carter couple, and by that we mean Beyonce and Jay-Z. They just released the music video of Apes t, first song of the surprise album by the infamous couple themselves. Beyonce has already been politically active for the last couple of years, after her music video of Formation, a breath taking clip loaded with Black Panther references, and with Apes t, people started asking if this was a way of activism as well. Shot in one of the most famous museums, we are breath in the fairytale-like atmosphere of beautiful shots of unprecedented archive of Louvre and of course the owner of the show: Mona Lisa. When talking about the choice of filming it in Louvre, both Beyonce and the musee du Louvre officials stated that during the artists last visit in May last year, Beyonce came up with the idea and made an agreement with the administration. But this is not the first time we as an audience see the Louvre in a video or movie. There are more than 500 productions taking place or using the space each year and you can get a one day private filming with the cost being 17,500 dollars. In the lyrics the couple talks both about their marriage and their wealth, while posing in front of gigantic paintings, showing beautiful close-up shots and standing above stupendous dance choreographies. Fotoğraf ve video alanındaki eğitimine devam eden Esen, bir yandan disiplinlerarası görsel üretimini sürdürmektedir. Sinema ve sanat tarihi dışında felsefe ve antropoloji alanlarında da araştırma yapmakta ve içerik oluşturmaktadır. Beyoğlu'nu sever, patlıcanı sevmez."} {"url": "https://oldmag.net/2018/06/30/never-too-much-basic-ss19/", "text": "NTMB presents first, opening chapter of the SS19 collection, totally inspired by the Divine Comedy written by Dante Alighieri. It will be proposed, item after item, the stages of the journey undertaken by the Supreme Poet through the three dimension of the afterlife: from the bottom of the Hell to the Rose of Paradise, portraying the emblematic perspective of his adventure with the contemporary point of view of NTMB. The Naples-based collective has been customizing denim pieces for Faith Connexion. Last year, they brought their particular brand of whimsical graffiti and appliques to Wrangler, lavishing a jacket with feather-like embellishments. Earlier this year, they worked with the childrenswear brand Coccole e Bimbi on a charity project. Always inspired by the underground world, the brand honors a present and present symbols and words. The collection offers a new raison d'etre to the Divine Comedy with the unique style of the label that places its strengths in the handmade, creating the fusion of new elements the first and innovative release of Never Too Much Basic."} {"url": "https://oldmag.net/2019/01/07/baris-soyak-art-gallery/", "text": "Dijital ve kreatif ajansımız Beyoğlu Creative tarafından websitesini yenilediğimiz Barış Soyak Art Gallery'nin kurucusu Barış Soyak ile güncel sanat piyasası üzerine konuştuk. 1974 yılında İstanbul'da doğdum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Bölümü'nü bitirdim. Yaklaşık 20 yıla yakın bir süre bankacılık&finans sektöründe kariyerimi sürdürdüm. 2016 yılından itibaren her seviyedeki sanatseverlere kişiye özel sanat danışmanlığı yapmaktayım. Sanatçı bir ailede büyüdüğüm için küçüklüğümden itibaren sanat ve sanatçı ortamına aşinaydım. Yaşadığım ev ve aile çevremizdeki dostlarımız sayesinde sanat eserlerine her zaman yakın olma şansım oldu. Bu nedenle, sanat ve sanatçıyı önemseyen, sanatın toplumsal ve kültürel hayattaki rolünü her zaman önceleyen bir duruşa sahiptim. Sanatın insan ruhunu besleyen, iyileştiren ve kişinin kendisini keşfetmesini sağlayan kucaklayıcı yönü, uzun yıllar sonra kariyerime farklı bir yön vermem gerektiğini bana hissettirdi. Gerek sanatçı bir aileden gelmem, gerekse ailemde koleksiyon yapan yakınlarımın olması bu işe girmemde belirleyici bir faktör oldu. İçinde bulunduğumuz olumsuz ekonomik koşullara rağmen, oldukça kısa sürede kat ettiğim mesafe beni pozitif etkiledi. Yanı sıra, kariyerim süresince biriktirdiğim dost ve arkadaşlarımın desteği ve referanslarıyla her geçen gün artan bir iş trafiğim oluştu. Kurumlara yönelik yaptığım satışlar ve tüzel kişiliğe haiz olma zorunluluğu nedeniyle, şahsımın marka yüzü olduğu markalaşma sürecini başlattım. Umuyorum önümüzdeki dönemde marka imajımın ve bilinirliğimin artmasına paralel pozitif sonuçlar elde etmeye devam edebileceğim. Aslında her ikisi de geçerli diyebilirim. Öncelikle yakın çevremdeki arkadaşlarımın, son derece cesaret gerektirdiğini söyledikleri işim dolayısıyla, benimle beraber sanata ilgilerinde artış olduğunu gözlemlemekteyim. Buna paralel, birlikte sanatçıyı ve eserlerini tanımaya yönelik yaptığımız ziyaretler, başlangıç seviyesindeki koleksiyonerler için çok değerli bir tecrübe olmakta. Kişiye özel sanat eserleri sunumu yaptığım için, kişinin estetik tercihine ek olarak sunumum sayesinde farklı sanatçı ve eserlerini görebilme imkanı olması beni bir anlamda farklı kılmakta. Öte yandan; koleksiyonerliği herkes tarafından bilinen kişi/kurumlar ile birlikte iş yapabilmek için şahsen girişimde bulunduğum gibi bana referanslar yoluyla doğrudan ulaşanlarda olmakta. Açıkçası kurumsal sanat koleksiyonuna sahip grupların sanata ve sanatçıya verdikleri destek son derece önemli. Bir çok sanatçı için bu tür kurumların kalıcı koleksiyonlarında ve/veya müzelerde eserlerinin yer alabilmesi hem kariyerleri hem de tanınırlıkları bakımından fevkalade değerli bir durum. Eser seçimine ilişkin yapılan tercihlerin, kurumların bünyesinde görev yapan değerli sanat danışmanlarının öneri ve yönlendirmeleri ile şekillenmesi ve kurum imaj ve kimliğine paralel olmasını doğru buluyorum. 3 başlıkta özetlemek mümkün. Sanatçılara yönelik olarak, portfolyolarının hazırlanıp, koleksiyonerlere sunumunun yapılması, yurt içi ve yurtdışı fuarlara katılımlarına aracılık edilmesi, menajerliğini yaptığım sanatçılara yer almak istedikleri her türlü hukuki&ticari desteğin verilmesidir. Koleksiyonerlere yönelik olarak; kişiye özel olarak eser seçimi yapılması, koleksiyonlarının revize edilmesine aracılık edilmesi, yeni keşfim olan yetenekli sanatçıların koleksiyonlarına dahil edilmesidir. Kurumlara yönelik olarak ise; gerek markalarının tanıtımına yönelik sergi düzenlenmesi gerekse mekana mimari destek de verilerek sanat eserleri yerleştirilmesidir. Ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktür ve global durgunluk nedeniyle, genel ekonomiden bağımsız olmayan ve talep yönlü hareket eden sanat piyasasının ülkemiz özelinde olumsuz etkilendiğini söylemek mümkündür. Keza, sanat eseri alabilecek alım gücüne sahip sanatseverlerin maddi olanakları yeterli olsa dahi eser alım kararlarını etkileyen en önemli faktör, keyifli hissetmeleri ve geleceğe dair pozitif beklenti içerisinde olmalarıdır. Ek olarak, koleksiyonerlerin gerek mevcut eserlerinin maddi değer kaybına uğramış olması gerekse fiyatlarının özellikle döviz bazında neredeyse yarı yarıya düşmesi, yeni eser alımlarını olumsuz etkilemektedir. Buna karşın, sanata tutkuyla bağlı, sanatçıya her koşulda destek olmayı görev addeden koleksiyonerlerin varlığını inkar edemeyiz. Öte yandan; elinde döviz bulunduran koleksiyonerler için fiyatların düşük olmasının yeni alım yapabilmeleri için fırsat penceresi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Açıkçası iyi bir koleksiyon tanımı göreceli bir kavram olduğu için bu konuda bir zaman ve bütçe belirtmek çok uygun olmayabilir. Ancak şu kadarını söyleyebilirim, zaman içerisinde koleksiyona dahil edilen eserlerin birbiri ile konuşabiliyor olması, koleksiyonerin zevk ve beğenisine hitap etmesi koleksiyonun değerini belirleyen etkenlerden bazılarıdır. Yücel Dönmez, Burcu Yavuz, Atilla Galip Pınar, Esra Şatıroğlu birebir çalıştığım sanatçı arkadaşlarımdan ilk sayabileceklerim. Menajerliğini ve portfolyosunu sunacağım sanatçıların öncelikle estetik anlayışıma uygun, sanatsal background'u kuvvetli, bağımsız üretim yapan ve kişilik olarak birlikte iş yapabileceğimiz kişiler olmasını tercih etmekteyim. 2019 yılında ülkemizin ekonomik anlamda kaydedeceği olumlu seyir ile birlikte sanat piyasamızın da canlanacağını düşünmekteyim. Keza fiyatların alım için uygun seviyede olduğunu, orta ve uzun vadede fırsat yarattığı kanaatindeyim. Avusturyalı bir Art Concierge firması ve Çinli bir kaç galeri ile yakın iletişim halindeyim. Temsil ettiğim sanatçıların porfotolyolarını tanıtım ve satış amaçlı işbirliği içerisindeyiz. Exclusive Art segmentinde ilerlemeyi ve yabancı tanınmış sanatçıların eserlerini makul fiyatlar ile koleksiyonerler ile buluşturmayı amaçlıyorum. Türkiye'de her yıl yeni mezun olan genç sanatçılar başta olmak üzere, üretimine türlü zorluklar ile devam etmekte olan sanatçılara özel sektör ve sivil inisiyatifler aracılığıyla verilen desteğin artarak sürmesi gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde cesaret isteyen sanatçılık mesleğine sahip olmak için fedakarlık gerektirdiği kesin. Bu bağlamda, gerek sanatçılar arasındaki dayanışma ve işbirliğinin gerekse de sanat piyasasının aktörlerinin sanat ortak paydasında buluşarak mevcut pastayı büyütmeyi amaçlamaları kanaatindeyim. Sanat kariyerinin uzun ve meşakkatli bir yol olduğunu düşünürsek, yeni mezun olan bir öğrencinin öncelikle kariyerinin ilk yıllarında sabırlı, dayanıklı ve gözlemci olmasını öneririm. Yurtdışında örnekleri olduğu üzere sanatçının; portfolyosunu değerlendirebileceği sanat galerileri, sanat danışmanları ve hatta tecrübeli sanatçılardan görüş ve fikir almasının önemli olduğunu düşünüyorum. Kariyerlerinin başındaki genç sanatçıların, ülkemizde düzenlenen Mamut Art, Base gibi yarışmalara başvuruda bulunmalarının bireysel gelişimlerine katkı sağlayacağına inanıyorum. Öte yandan; ister kariyerlerinin başında ister ortasında olsunlar, sanatçılara önerim, kesinlikle eserlerinin satışlarını kendilerinin yapmaması, koleksiyoner ile fiyat/pazarlık konularına asla girmemeleri ve eserlerine ilgi duyan koleksiyonerler ile iletişimlerinin sürekli olmasına özen göstermeleridir."} {"url": "https://oldmag.net/2019/06/08/cagdas-yasam-ve-normaldisi-davranislar/", "text": "Son zamanlarda çevremde gözlemlediğim en yerleşik duygunun kaygı bozukluğu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle sosyal medyanın getirdiği beğenilme endişesi gerçekten zehirli bir salgın gibi gün geçtikçe büyüyor. Bu yüzden geri dönüş yazımı Instagram'ın beğeni sayılarını gizleme haberinden yola çıkarak, kaygının hayatımıza sosyal medya kanalıyla nasıl girdiğini yaptığım psikanaliz okumalar ve araştırmalar ekseninde değerlendirmeye çalıştım. Çoğumuz, sadece geleceğimiz için değil, bugün sahip olduklarımız kaybetmekten de değil, aslında daha fazlasına sahip olabilir miydik diye bile endişelenir durumdayız. Sevdiklerimizi, işimizi kaybetme, sosyal çevremizde kabul görmeme, değersizlik, yeterince iyi olmama, yalnız kalma endişesi ya da her şey çok güzel gitse bile kesin kötü bir şeyler olacak endişesine zaman zaman hepimiz kapılmışızdır. Bazılarımız bu durumla güçlü bir irade ve pozitif düşünce gücü ile başa çıkar, bazılarımız ise bu anksiyete hali ile hatadan hataya sürüklenir ve bir bakmış hop depresyona girmiş. Ben bu tür durumlarda, okuyarak hissettiklerimi anlamlandırmayı ve düşünce biçimimi, bakış açımı geliştirmeyi tercih ederim. Dolayısıyla bana en yakın bakış açısını araştırmak için soluğu kütüphanemde aldım ve Prof. Dr. Engin Geçtan'ın 1988 yılında Remzi Kitabevi'nden çıkan Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar kitabını incelemeye koyuldum. Bu sayede Karen Horney'nin bütüncü yaklaşımını yakından anlama ve kendimce günümüz şartları ekseninde yorumlama imkanım oldu. Ne psikoloji eğitimi almış ne de psikanaliz konusunda yeterli okuma yapmış biri olmadığımı baştan söyleyerek; yararlandığım kaynaktan edindiğim bilgileri kendi yorumlarımla özgünleştirdim ve uzun zamandır planladığım geri dönüş yazımı kaleme aldım. 3. Yaşamını dar sınırlar içinde tutmaya yönelik nevrotik gereksinim: Horney' göre böyle bir kişi başkalarından fazla bir şey beklememeye kendini alıştırır, azla yetinir. Bu insan modeli de yine sosyal çevremizde yıllardır çalışmaktan bıktığı işinden istifa edemeyen, veya defalarca aldattığı ya da mutsuz olduğu ilişkisini konfor alanından çıkmamak için sonlandıramayan kişi ya da kişiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Azıcık aşım, ağrısız başım sözünü iyi anlatan bu nevrotik gereksinimin öncülerinin aslında ebeveynlerimiz olduğunu söylersek yanlış olmaz. 4. Güç kazanmak için nevrotik gereksinim: Horney'e göre bu kişiler güç kazanarak başkalarını küçük düşürmek ister, zayıflığa dayanamazlar. Güç kazanma isteğini açıkça ortaya koymaktan kaçınan bazıları ise diğer insanları zeka ve bilgi yönünden üstünlükleriyle egemenlikleri altında tutmaya çalışırlar. Böyle insanlar istem gücüyle her şeyin elde edilebileceğine inanırlar. Önce okul hayatımızda sonra iş hayatımızda karşılaştığımız bu nevrotik gereksinim içinde olan tiplere mutlaka hepiniz denk gelmişsinizdir. Ortamlarda bu tip kişileri, gözlerine kestirdikleri biri ile dalga geçmelerinden, kendilerine zayıf yancılar bulmalarından anlayabilirsiniz. Bu insanların sosyal medya profillerine bakacak olursanız, hep kalabalık, güçlü ortamlarda kendilerini zengin, lider ve talep edilen kişi olarak konumlandırdıklarını görebilirsiniz. Ayrıca sahip oldukları maddi olanakları gözünüze sokmaktan büyük bir zevk alırlar ve narsistik eğilimleri mevcuttur. 5. Başkalarını sömürmeye yönelik nevrotik gereksinim: Horney'e göre böyle kişiler diğer insanları kendi çıkarları için sürekli kullanarak bir yandan bağımlılık gereksinimlerini, diğer yandan düşmanca duygularına doyum aralar. Bir önceki maddede bahsettiğimiz nevrotik gereksinim içerisinde olan kişilerin yanlarındaki yancılardır. Alan razı, veren razı durumudur da diyebiliriz. Özellikle sosyal medya ünlülerinin yanında çok sık görebileceğiniz nevrotik gereksinim içerisindeki kişilerdir. 6. Saygınlık kazanmaya yönelik nevrotik gereksinim: Horney'e göre bu insanların kendileri hakkındaki yargıları başkalarının değerlendirmesine bağlıdır. Popüler olma çabasındadırlar. Yine bu nevrotik gereksinimde de iç huzurumuz ne yazık ki sosyal medyadan beklediğimiz yorumların beklediğimiz kişiler tarafından gelmesine, beğenilere, takipçi sayımıza hatta üzülerek kişi ya da kişilerin story'lerimizi izlemesine bağlı olacak kadar vahimdir. 7. Başkalarının hayranlığını kazanmaya yönelik nevrotik gereksinim: Horney'e göre bu insanlar oldukları gibi değil görünmek istedikleri biçimde görünür ve herkesin beğenisini kazanma çabasındadırlar. 8. Başarı kazanmaya yönelik nevrotik gereksinim: Horney'e göre böyle bir kişi herkesten daha iyi durumda olma çabasındadır ve güvensizliği sonucu sürekli ilerlemeye, birbirinden büyük başarılar kazanmaya çalışır. 9. Bağımsızlığa ve kendine yetmeye yönelik nevrotik gereksinim: Horney'e göre diğer insanlarla sıcak ve doyurucu ilişkiler kurma çabalarında düş kırıklığına uğramış olan bu kişiler kendilerini diğerlerinden ayırır, kimseye bağlanmak istemez ve yalnızlığı seçerler. 10. Kusursuz olmaya ve eleştiriye karşı korumaya yönelik nevrotik gereksinim: Horney'e göre böyle bir insan yanlış yapmaktan çok korkar, kendisine yönelebilecek eleştirilere ve kusurlu yönlerinin başkaları tarafından gözlenmesi olasılığına karşı her türlü önlemi alır. Horney'e göre bu 10 gereksinim içsel çatışmaların kaynağını oluşturur. Nevrotik kişinin sevgiye olan gereksinimi hiçbir zaman doyurulamaz çünkü sürekli olarak bulduğunun fazlasını ister. Bunun gibi bağımsızlık eğilimi de hiçbir zaman giderilemez. Çünkü kişiliğinin diğer bölümü de beğenilmek ve sevilmek istemektedir. kusursuz olma gereksinimi ise ulaşılması tümden olanaksız bir amaçtır. Not: Yazıda geçen Karen Horney'nin nevrotik gereksinimleri ile ilgili akademik bilgiler geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Prof. Dr. Engin Geçtan'ın yazı ile aynı adı taşıyan kitabı ve Karen Horney'nin Çağımızın Nevrotik Kişiliği isimli kitabı kaynak alınarak yazılmıştır. Muhteşem bir psikoterapist ve psikiyatri profesörü olmasının yanı sıra değerli bir yazar olan Geçtan'ın İnsan Olmak, Hayat, Kızarmış Palamutun Kokusu gibi muhteşem kitaplarını mutlaka okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://oldmag.net/2019/06/11/47-istanbul-muzik-festivali-basliyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, E. C. A. Presdöküm Sanayii A. Ş. sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Müzik Festivali 11 Haziran'da yani bugün başlıyor. 30 Haziran'a kadar devam edecek festivalde müziğin aydınlanma yolculuğundaki rolünü ve evrendeki ikiliklerden doğan hikayeleri Var Olmanın Aydınlığı, Var Olmanın Karanlığı temasıyla sahnelere taşıyor. İstanbul Müzik Festivali bu yıl Barok müziğin devleri Bach, Vivaldi, Handel'den 20. yüzyılın en çarpıcı bestecilerinden Şostakoviç'e, klezmerle yoğrulmuş caz müziğinden Osmanlı klasik müzik geleneğinin zenginliklerine 20 günde 150 eserle 15 farklı mekanda 22 konsere ev sahipliği yapıyor. 47. yılında Var Olmanın Karanlığı, Var Olmanın Aydınlığı ikiliği üzerinden hayata dair zıtlıkları, bu zıtlıklardan doğan müziği çeşitli performans ve konserlerle sahneye taşırken, ikiliklerden hareketle insanın kendisini ifade etme sürecindeki en etkili sanat türü olan müzik aracılığı ile aydınlık ve aydınlanmanın önemini vurguluyor. İstanbul Müzik Festivali, açılış konserlerinde dünyada adlarından çok söz ettiren genç solistleri festival dinleyicileriyle buluşturmaya devam ediyor. 47. İstanbul Müzik Festivali'nin açılış konserinin solisti 17. Uluslararası Fryderyk Chopin Piyano Yarışması'nda birincilik ödülü alan 1994 doğumlu piyanist Seong-Jin Cho olacak. 2015 Ekim'inden önemli orkestraların konuğu olan, Simon Rattle'ın piyanoda bir şair diye bahsettiği Seong-Jin Cho, Türkiye'de ilk kez dinleyicilerle buluşacak. İstanbul Müzik Festivali'nin 2019-2022 Açılış Konseri Orkestrası olan Tekfen Filarmoni Orkestrası'nın sürekli şefi ve sanat yönetmeni Aziz Shokhakimov yönetiminde sahnede olacağı açılış konseri, 11 Haziran Salı akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilecek. - İstanbul Müzik Festivali'nin bu yılki Onur Ödülü, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası genel müzik direktörü ve Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğretim üyesi, orkestra şefi Devlet Sanatçısı Prof. Rengim Gökmen'e takdim edilecek. - İstanbul Müzik Festivali İlk Haftasında Dünyanın En İyi Orkestraları, Koroları, Solistlerini Ağırlıyor - Eserleri hayatımızın her anına nüfus etmiş Barok dönemi bestecilerinden Bach, Vivaldi ve Handel'in müzikleri, şef Florian Helgath yönetimindeki Berlin Erken Dönem Müziği Akademisi topluluğu ve Berlin RIAS Oda Korosu'nun yorumlarından1600 yıllık Aya İrini Müzesi'nde tınlayacak. Dünyadaki en iyi korolardan biri olan Berlin RIAS Oda Korosu, 70 yıllık geçmişiyle günümüzün müzik kültüründe standartları belirleyen bir konumda. Dünyanın en prestijli müzik merkezlerinde konserler veren topluluk Alman koro geleneğini 21. yüzyıla taşıyor. Şef Florian Helgath yönetimindeki Vokal Barok Hazineler'i konseri 12 Haziran Çarşamba akşamı saat 20.00'da Aya İrini Müzesi'nde Mercedes Benz Türk AŞ. gösteri sponsorluğunda gerçekleştirilecek. - İstanbul Müzik Festivali, Piyanonun 4 Silahşörü konseriyle, dört piyanistin yorumlarından bildiğiniz eserleri yepyeni bir heyecanla keşfetmenizi sağlayacak. Solist olarak dünyanın önde gelen orkestraları ve şefleriyle konserler veren üç büyük piyanist, George-Emmanuel Lazaridis, Janis Vakarelis ve Cyprien Katsaris, Avrupa'da dinleyicilerin beğeniyle karşıladığı programlarını bu kez aralarına bir Türk piyanisti, Zeynep Üçbaşaran'ı alarak Işıklar Holding gösteri sponsorluğunda 13 Haziran Perşembe akşamı saat 20.00'da Süreyya Operası'nda gerçekleştirilecek. - İstanbul Müzik Festivali'nin güncel müzik üretime katkıda bulunmak amacıyla verdiği eser siparişlerinden biri olan, Zeynep Gedizlioğlu'nunun iki piyano için yazdığı eserin dünya prömiyeri, dünya sahnelerinde özellikle de çağdaş müzik alanında beğeniyle takip edilen piyano ikilisi Ufuk ve Bahar Dördüncü tarafından 14 Haziran Cuma akşamı Süreyya Operası'nda ENKA Vakfı gösteri sponsorluğunda seslendirilecek. İkilinin daha önce de birlikte çalıştıkları standartları belirleyen bir konuma sahip Berlin RIAS Oda Korosu'nun da yer aldığı konser Şostakoviç ve Gedizlioğlu'ndan Brahms'ın aşk şarkılarına uzanan bir repertuvarla müzikseverlerle buluşacak. - Dünyanın en benzersiz ve göz kamaştıran piyanistlerinden biri olarak tanınan, müzikal tekniği ve sahne karizmasıyla tanınan Çinli piyanist Yuja Wang İstanbullu müzikseverlerle bir kere daha festival kapsamında buluşacak. Wang, müzik direktörü ve şefi Gustavo Gimeno yönetiminde İstanbul Müzik Festivali'ne ilk kez konuk olan Lüksemburg Filarmoni Orkestrası'yla birlikte 15 Haziran Cumartesi akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi sarayında olacak. - İstanbul Müzik Festivali'nin klasik müziğin yıldızlarını buluşturduğu serisi Yıldızlarla Oda Müziği'nin ilk konserinde dünyada Beethoven Yılı olarak kutlanacak 2020'ye gönderme yapan bir programla, her biri seçkin birer Beethoven yorumcusu olan Isabelle Faust, Jean-Guihen Queyras ve Alexander Melnikov bir araya geliyor. 19. yüzyıl klasiklerine getirdikleri taze yaklaşımlarıyla dikkatleri üzerlerine çeken Faust, Queyras ve Melnikov'un Beethoven üçlüleri albümü için New York Times, bu mükemmel müzisyenler Beethoven'a güçlü ve kavrayışlı bir yorum getiriyorlar diyor. Faust, Queyras ve Melnikov'un bir araya geldiği Yıldızlar Oda Müziği-I konseri 16 Haziran Pazar günü saat 00'da İş Sanat Konser Salonu'nda Nobel İlaç gösteri sponsorluğunda gerçekleştirilecek. - İstanbul Müzik Festivali Biletleri - İstanbul Müzik Festivali biletleri, Biletix satış kanalları ve İKSV ana gişeden (Pazar günü hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında, hizmet bedeli olmadan) satın alınabilir. Üyelikleriyle İKSV'nin sene boyunca gerçekleştirdiği tüm etkinlikleri destekleyen Lale Kart üyeleri, İstanbul Müzik Festivali konserlerinin biletlerini de %25'e varan indirimli fiyatlarla alabiliyor. İKSV tarafından 2002 yılından bu yana sürdürülen Lale Kart üyelik programı, beş farklı kategoride bir araya getirdiği 5000'e yakın kültür sanat dostuna, vakfın düzenlediği etkinliklerde ayrıcalık ve öncelik sağlıyor. Lale Kart üyeleri İKSV'ye katkı sağlarken, festival etkinliklerindeki indirimlerin yanı sıra İstanbul'da birçok farklı kültür, sanat ve yaşam mekanında indirimlerden de faydalanabiliyor. Ayrıntılı bilgi için: http://www. lalekart. org/ Konservatuvarların müzik ve şan bölümü öğrencileri bu yıl da festival konserlerini ücretsiz izleyebilecek: Konservatuvarların müzik ve şan bölümü öğrencileri, bu yıl da festival konserlerini ücretsiz olarak takip edebiliyor. Öğrencilerin, katılmak istedikleri konserden bir gün önce, rezervasyon@iksv. org adresine e-posta ile ad ve soyadı bilgileriyle birlikte rezervasyon yaptırmaları ve etkinlik günü geçerli öğrenci kimliklerini ibraz etmeleri gerekmektedir. İstanbul Müzik Festivali, İKSV Kültür Sanat Kartlı öğrencileri festivale bekliyor: İKSV'nin, Kurucu Sponsoru Eczacıbaşı Topluluğu'nun desteğiyle hayata geçirdiği İKSV Kültür Sanat Kart ile öğrenimini Türkiye'de sürdüren 18-25 yaş arası 2000 üniversite öğrencisi, 2019 sonuna dek kullanabileceği 250 TL değerindeki bir kartın sahibi oldu. İKSV Kültür Sanat Kart sahipleri, kartlarını 47. İstanbul Müzik Festivali konserlerinde de kullanabilecekler. Daha iyi bir deneyim için İKSV Mobil uygulaması Loodos Teknoloji'nin katkılarıyla yeniden tasarlandı. Rengarenk bir tasarımla etkinlikleri takip etmek artık daha keyifli. Yeni eklenen özelliklerle kendi profilinizi oluşturarak, İstanbul Müzik Festivali'nde dinlemek istediğiniz konserleri takviminize ekleyebilir, programınızı İKSV Mobil'den oluşturabilirsiniz. İKSV Mobil ile ayrıca İKSV etkinliklerini kategoriler özelinde listeleyip filtreleyebilir; sanatçı, mekan ve etkinlik adına göre arama yapabilir; etkinlikleri harita üzerinde görüntüleyip yol tarifi alabilirsiniz. Uygulama App Store'dan ve Google Play'den indirilebiliyor. - İstanbul Müzik Festivali Sosyal Medyadan ve Festivalin Yenilenen İnternet Sitesinden Takip Edilebilecek"} {"url": "https://oldmag.net/2019/06/11/evin-hatirladiklari-bir-imge-dersi/", "text": "11 Haziran 24 Ağustos 2019 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda, Zeynep Sayın'ın Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde verdiği derslerden yola çıkarak yirmi bir sanatçı ile oluşturduğu Evin Hatırladıkları: Bir İmge Dersi isimli sergide -kendi de bir ev olarak inşa edilen yapıda- yolun ve evin, belleğin ve yitimin hatırasını taşıyan işler sergilenmekte."} {"url": "https://oldmag.net/2019/09/05/cihangir-atolye-sahnesinde-ucretsiz-egitim/", "text": "2017 yılında Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner tarafından kurulan bir tiyatro ve oyunculuk okulu olan Cihangir Atölye Sahnesi, 3 yıllık oyunculuk eğitimi veren bir konservatuvara sahip. CAS'da eğitim tamamen ücretsiz, hiçbir aşamasında öğrenciden herhangi bir ücret talep edilmiyor. Bu yılki yetenek sınavı başvuruları, 20 Eylül 2019'da sona eriyor. Sınav 23-26 Eylül arasında dört gün yapılıyor. Başvuru için en az lise ve dengi okullardan mezun olmak ve 30 yaşın altında olmak gerekiyor. Kazananlar 3 yıl boyunca eğitim görüyor. 2017 yılında ilk yetenek sınavına 230 kişi başvurmuş, dört gün boyunca süren ve birkaç aşamadan oluşan zorlu bir yetenek sınavı sonucunda 14 kişi konservatuvara tam burslu olarak kabul edilmiş. CAS'ın ilk öğrencileri bu yıl 3. sınıfta, mezuniyet yılındalar. İlk mezunlarını verecek olmanın heyecanını yaşayan CAS, yeni katılacak öğrencileri için de sabırsızlanıyor. CAS Konservatuvar'da Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner'in yanı sıra Ali Seçkiner Alıcı, Burak Tamdoğan, Esra Kızıldoğan, Hicran Akın, Kıvanç Kılınç, Oya Yağcı, Selim Bayraktar, Serpil Göral ve Süreyya Karacabey eğitim veriyor. Oyunculuk, Sahne Bilgisi, Oyun Çalışma, Şan, Dans, Metin İnceleme, Tiyatro Tarihi ve Teorisi, Doğaçlama, Hareket, Kamera Oyunculuğu ve Ses-Nefes-Diksiyon dersleri eğitim programında yer alıyor. Oyun Çalışma dersi kapsamında çalışılan oyunlar seyirci karşısına çıkıyor. Oyunculuk mesleğini, kendini ve dünyayı anlama aracı olarak gören CAS, eğitim modeli olarak usta-çırak ilişkisini esas alıyor. Kendi potansiyelini özgürce gerçekleştirebilecek özgün oyuncular yetiştirmeyi hedefleyen CAS, oyunculuğu meslek edinmek isteyen adayları yetenek sınavına davet ediyor."} {"url": "https://oldmag.net/2019/09/27/futuristik-bir-gece-futurave-night/", "text": "Müzik ve eğlenceye doyamadığımız bir yazın ardından sonbaharı görsel ve işitsel bir partiyle; Red Bull Music Festival İstanbul kapsamındaki FUTURAVE NIGHT ile karşılıyoruz. 12 Ekim Cumartesi gecesi Volkswagen Arena'da gerçekleşecek olan gecenin konsepti günümüz rave müzik anlayışının geleceğine ışınlanmak olacak. Gece boyunca elektronik müzik dünyasından 11 yerli ve yabancı olmak üzere iki farklı sahnede çalacak olan isimler ise şöyle: Dasha Rush, Function, Laurel Halo, Shanti Celeste, Fluctuosa, Y. Unan, Afrodeutsche, Overmono, Konx-Om-Pax, Golem. Özellikle elektronik müzikseverlerin dans etmeye doyamayacağı gecede, katılımcılar interaktif bir deneyim ile müzik ile dijital sanatın zevkini ikiye katlayacak. Sen de bu geceyi deneyimlemek istiyorsan Red Bull Music Festival İstanbul biletleri için tıkla. Adres: Huzur Mah. Maslak Ayazağa Cad."} {"url": "https://oldmag.net/2019/10/02/manama-ayna-didem-bakay/", "text": "Ben Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezunuyum. Mezun olduktan sonra Siemens İnsan Kaynakları ve Reklam Halkla İlişkiler bölümlerinde çalıştım. Daha sonra Yeditepe Üniversitesi Hazırlık Bölümü'nde İngilizce okutmanlık yaptım. Öğrenciliğimden beri sanat ve spor hep hayatımdaydı. Resim, seramik, fotoğraf özellikle uğraştığım alanlar oldu. Hala Nilgün Sabar Resim atölyesine devam ediyorum. Öğrenmeyi seven bir insan olarak çeşitli kurslara gittim ve gitmeye devam ediyorum. Kişisel gelişim, sanat tarihi, müzik tarihi, dinler tarihi ve tasavvuf alanlarında eğitimlere katıldım. Hem yeni konularda bilgi sahibi olmak hem de yeni insanlar tanımak hoşuma gidiyor. Aslında her şey annemin hastalığı ve onu kaybetmemle başladı. Benim için çok acı ve büyük bir kayıptı, hayatı sorgulamama sebep oldu. Bu hayatta ne yapmak istiyordum, hayatımı daha anlamlı kılacak neler yapabilirdim gibi sorularla uğraşıyordum. Uzun zamandır kafamda birşeyler yapmak vardı ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Bir gün üniversiteden bir grup arkadaşımla otururken Feyza Bir orman terapisi organize etsek. dedi. Beni çok heyecanlandırdı bu fikir ve onu geliştirdim aslında. İnsanın ruhuna iyi gelecek kendisini tanımasına vesile olacak organizasyonlar yapmak istedim. Bir nevi insanlarla onlara iyi gelecek insanlar ve etkinlikler arasında köprü olmak istedim. Araştırmalara başladım kimle yola çıkabilirim diye. Dimitrios'u tesadüfen internette araştırma yaparken buldum tanışınca da çok güzel işler yapabileceğimizi anladık. Nilgün Sabar'ın resim atölyesine gidiyorum zaten ve onunla da konuşurken farklı atölye fikirleri çıktı ve onları uygulamak için çalışmalara başladık. İnsanlarla tanıştıkça ve konuştukça gelişiyor Mana'ma Ayna'nın atölye fikirleri de.... Atölyelerin içeriğini oluştururken katılımcılarda kendine ait bir farkındalık uyandırmasına dikkat ediyoruz. Daha önce farkına varmadığı özelliklerini farklı sanat dallarını kullanarak, kişisel gelişimine fayda sağlayacak şekilde ortaya çıkartmaya çalışıyoruz. Resim, müzik, drama, heykel kullanılan bazı sanat dalları. Ressam ve Sanat Terapisti Nilgün Sabar, DJ ve Müzik Terapisti Dimitrios, Tiyatro Sanatçısı ve Yaratıcı Drama Eğitmeni Gökçe Tuncer, Tiyatro Sanatçısı Hakan Pişkin, Müzisyen Ümit Tuncay Aydın ile planlanmış atölyelerimiz var. Workshop'lar Joint Idea Arnavutköy'de gerçekleşecek. 12 Ekim'de Yaratma Cesareti workshop'u var. Nilgün Sabar ve Dimitrios ile resim ve müziğin eşliğinde kendimize ait yeni keşiflerde bulunacağız. Dimitrios'un çaldığı müzikler biz de nasıl bir his uyandırıyorsa içimizden geldiği gibi ellerimizle boyaları kullanarak kağıt üzerine dışavurumsal resimler yapacağız. Duygularımız kağıda yansıyacak sonrasında da kısa analizler yapılacak çıkan işlerin üzerinden. Geçen sene katılanlar çok keyif aldı. 26 Ekim'de Chagall'ın Masalsı Dünyası Resimli Drama Atölyesi var. GökçeTuncer eğitmenliğinde Chagall'ın resimleri üzerinden resim, dans, hareket ve dramanın da olduğu bir yaratıcılık atölyesi gerçekleştireceğiz. 31 Ekim'de Samba Perküsyon Atölyesi olacak. Ümit Tuncay Aydın eğitmenliğinde çeşitli vurmalı çalgıları çalıp, kendi orkestramızı oluşturacağız. Bir grupla beraber hareket etmenin ve birlik olmanın, grup sinerjisinin ne kadar önemli ve keyifli olduğunun farkına vardıran bir atölye. Kendimizi müzisyen ve yaratıcı hissedebileceğimiz bir çalışma olacak. Nilgün Sabar ve Hakan Pişkin eğitmenliğinde Büyü- Yorum atölyesi olacak. Heykel ve dramanın iç içe geçtiği, yine kendimize dair bilinmeyenleri fark edip yorumlayacağımız; bedenimizi, sesimizi ve el becerilerimizi kullanacağımız yaratıcı bir atölye olacak. Mana'ma Ayna'yı Instagram ve Facebook'tan takip edebilirsiniz. Atölye çalışmalarına katılmak için didem@manamaayna. com'a mail atabilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2020/01/10/lets-leave-are-suffering-galeristte/", "text": "Benjamin MORAVEC 1977'de Fransa'nın Thiais şehrin de doğdu. Günümüzde ise Almanya, Nürnberg'de yaşamakta ve sanat hayatına devam etmektedir. Benjamin Moravec imgeler içerinde batan dünyada resmin hala bir anlamı olduğuna inanmaktadır. Resimlerini yaparken fırçasını bir virtüöz gibi kullanan sanatçı, çağdaş sanatın getirdiği görsel kültürümüzü sorgulamaktadır. İzleyicisiyle diyalektik bir iletişimi de başlatmaktadır. Eserlerini yaratırken resim içerisinde resim kullanmaktadır. Tuvalinde iç içe geçmiş olaylar ve çok katmanlı mekanlar yaratır. Zaten tek başına bir temsil yaratan resmin içersindeki boyanmış figürün pozisyonu sanatçının çalışmasında önemli bir sorundur. Moravec aynı zamanda gizli ve mahrem olana karşı büyük bir ilgi duyar. Kullandığı reklam, fotoğraf, sinema, medya simgelerini eserlerine katarak mahremiyetin kapılarını da açar. Eserlerinde gördüğümüz nü kadınları afiş ve bilbordlara koyarak toplumda saklı kalmalı algısı kırar. Evlerin içerisine yerleştirilmiş göz ve sahnelerle izleyicisini hem tanık hemde gözcü durumuna getirir. Moravec in eserleriyle birlikte içerisi dışarısı ve saklılık göz önünündelik gibi kavramları sorguluyoruz. Benjamin Moravec ''Let's Leave Are Suffering'' solo sergisiyle Galeri Artist de. Adres: Harbiye, Abdi İpekçi Cd. No:77, Nişantaşı."} {"url": "https://oldmag.net/2021/04/23/nft-nedir-nft-dunyasina-giris/", "text": "Uzunca bir aradan sonra dijital dünyayı hareketlendiren ve heyecanlandıran bir yazı ile tekrar merhaba. Konumuz başlıktan da anlaşılacağı üzere NFT yani Non-Fungible Token. NFT, dijitalleşebilen bir varlığın diğer her şeyden benzersiz olduğunu ve onun biricikliğini onaylayan, blok zincir yapısında dijital bir defterde depolanan bir veri birimidir. Herhangi bir fotoğraf, video, ses ya da diğer tüm dijital veriler NFT olarak kullanılabilir. NFT'nin geçmişi aslında daha eskiye dayansa da özellikle son 2 aydır NFT konu ile ilgisi olmayan kesim de dahil birçok insan tarafından duyulan ve merak edilen bir hale geldi. Ethereum, Flow ve Tezos gibi blok zincirlerinin, NFT'leri destekleme konusunda kendi standartları var. NFT'ler artık dijital varlıklar için tüm aracıları denklemden çıkararak sanat, müzik, spor ve diğer popüler eğlence mecralarını metalaştırmak için kullanılıyor. Şu anda mevzu ağırlıklı olarak Ethereum üzerinden dönse de diğer blok zincirleri de kendi NFT sürümlerini üretebilir. NFT, özellikle sanatçılar, içerik üreticiler ve dijital içerik platformları için dijital içerik üreten kişiler için yepyeni bir gelir modeli yaratsa da blok zincirlerini sürdürmek için gereken enerjinin ürettiği karbon emisyonu, hepimizin düşünmesi gereken önemli bir konu. Hatta bazı dijital sanatçılar bu konuda gerekli iyileştirmeyi göremedikleri için bu dünyadan çekildiklerini duyurdu. Beeple ismini kullanan sanatçı Mike Winkelmann'ın Everydays The First 5000 Days ve Crossroad isimli işlerinin epik rakamlara satılmasıyla gözler NFT'ye tamamen çevrilmiş duruma geldi diyebiliriz. Dijital bir formata çevirebildiğiniz her şey bir NFT olabilir. Örneğin Şubat 2021'de, NBA Top Shot platformundaki bir LeBron James smaç kartının NFT'si 208.000 dolara satılması gibi 2000'lerde biriktirdiğiniz taso'ları bile dijitalleştirip alıcı bulabilmeniz mümkün. Özellikle oyun dünyasındaki alışverişi güvenli hale getiren bu sistem oyun içi varlıkların satışı ve pazarlaması için büyük bir önem taşıyor. Örneğin Axie Infinity, Şubat 2021'de tek bir satışla dijital arazisinin tapuları için 1.5 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirdi. Sinema endüstrisi, müzik endüstrisi gibi birçok büyük pazarda yine stratejilerini bu yönde değiştirerek yer alan marka ve kişiler oldu, daha da olacağa benziyor. Oldmagnet'in dijital kolajlarını ve işbirliklerini önümüzdeki hafta Foundation'daki hesabımızda yayınlanacak olan işlerden takip edebilirsiniz."} {"url": "https://oldmag.net/2022/04/29/santral-sarkis/", "text": "Bilgi Üniversitesi, Sarkis'e ait eserlerden oluşan koleksiyon sergisi ''Santral-Sarkis'i'' gerçekleştirmektedir. Enerji Müzesi'ndeki serginin küratörlüğünü sanat tarihçi Duygu Gençer'in üstlendiği seçki 22 Nisan-13 Mayıs tarihlerinde Bilgi Santral kampüsünde görülebilir. Çağdaş sanatın en önemli aktörlerinden olan Sarkis' in Bilgi Üniversitesi, Santral Binası'nda gerçekleştirilecek olan sergide sanatçıya ait 13 foto-blok ve 13 elbiseden oluşmaktadır. 1900'lere ait çocuk kıyafetleri ve ünlü sinema sahnelerine yer vermektedir. Sanatına çocukları 1999 yılında katmaya başlayan Sarkis çocuk kıyafetlerinin yıllar içindeki değişimini giysi tarihçisi ile çalışarak gözlemlemiştir. 10 yıllık zaman aralıkları oluşan değişimi gösteren sanatçı, kıyafetleri tekrar çizerek kendi yorumunu katar. Geçen her 10 yıllık süre için bir fotoğraf ve kıyafet ekleyen sanatçı 13 parça ile 1900'den başlayarak sergiyi günümüze getirir. Fotoğraflarda Nuri Bilge Ceylan, Abbas Kiarostami, Yasujiro Ozu, Adrey Tarkovski vb. sanatçılara ait kareler bulunmaktadır. Santral binasın demir konstrüksiyon yardımıyla asılan her giysi, bir fotoğraf ile karşılıklı konumlandırılmıştır. Santral binası ile yakın ilişki içerisinde olan sanatçı, yapı mimari restorasyon geçirmeden önce 53 fotoğraflık bir çalışma gerçekleştirmiştir. Sergi içerisinde sanatçının yerleştirmesi ve fotoğraf kataloğu arasında da bir köprü kurulmaya çalışılmıştır. Sergideki fotoğrafların konumu, sanatçının çekim açılarına göre ayarlanmıştır. Sarkis'e ait bu çalışma ile fotoğraflar bütünleyici bir şekilde ele alınmıştır. Sergiyle birlikte sanatçıya ait olan Su İçinde Sulu Boya atölyesi çocuklarla hayata geçirilecektir. 1900'ler çocuk kıyafetlerinden oluşan sergi hem geçmişin hem de geleceğin çocukları arasında köprü oluşturmaktadır. Bellek üzerine çalışmalarda bulunan sanatçı, izleyicisini kendi kişisel tarihinde bir yolculuğa çıkarır."} {"url": "https://oldmag.net/2022/06/18/welcome-to-the-midjourney-world/", "text": "Aranızda #midjourney'i hala duymayan kaldı mı bilmiyoruz; ama yapay zekanın, ortalama seviyede iş yapan ve bunu soyut sanata sığınarak gizleyen tüm dijital sanatçıları ekmek yiyemez hale getireceğini biliyoruz. Özellikle plugin-art ile deneme yanılma yaparken ortaya çıkan her şeye manifesto yazan bütün soyut sanatçıların geleceği karanlık. Bilmeyen varsa şöyle söyleyelim: Midjourney, sözlü şekilde tarif ettiğiniz şeyleri görsel sanata dönüştüren bir yapay zeka. Durumun geldiği yeri anlatmak açısından kelimeleri bir kenara bırakayım ve şöyle göstereyim. Tony Zagoraios Midjourney'i kullanarak füturistik iç mekan tasarımı yaptı ve ortaya bu görseller çıktı. Sanki mimarlar ve konsept tasarım sanatçıları bir arada çalışmış gibi, değil mi? Son iki karede ise kendisinin bir iki kelime brief vererek ortaya çıkarılmasına vesile olduğu soyut sanat örnekleri mevcut. Ki daha sırada oldukça ürkütücü güzellikte sonuçlar elde ettiği söylenen Dall-E 2 var, Google'ın Imagen'ı var, NVIDIA'nın GauGan'ı var; ki şu anda #artificalintelligence desteğiyle @nvidiaomniverse'te muazzam şeyler yapılıyor. O nedenle dijital sanatçıların, mahyacılar, ebrucular, ciltçiler gibi olmamak için bugün uyanması şart. Artık #conceptartist olmanın yetmeyeceği bir döneme geldik; işi yapay zekayı yönlendirmek, eğitmek ve sonuçları kürasyonla kusursuzlaştırmak olanların dönemi başladı. Gerçekten inanılmaz araçlar bunlar. Bu arada şunu belirtmeliyim ki argümanım, bu işi tamamen endüstriyel açıdan ele alıyor. Çünkü bir insanın tasarladığı şeyin sanat olup olmaması ve yapay zekanın yaratımları ile kıyaslandığı senaryodaki felsefi değeri burada tartışma konusu değil. Ne kadar hızlı, iyi ve teknik açıdan doğru üretilebiliyor, çoğaltılabiliyor? Soru bu."}