{"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/1-mayis-in-sembol-fircasi-taylan-i-yitirdik/16862", "text": "Türkiye'nin 1 Mayıs işçi bayramlarından aşina olduğu afişlerde yaratılan ödüllü resme imzasını atmış ressam Orhan Taylan hayata veda etti. 82 yaşındaki sanatçı, son sergisini geçen yaz Bodrum'da açmıştı. Taylan'ın cenazesi, 6 Kasım Pazartesi günü öğle namazından sonra Bebek Camii'nden uğurlanacak. Behramoğlu, Milliyet Sanat'a yaptığı açıklamada Taylan için ayrıca 'Kalplerimizdedir,' diyerek, sanatçının 6 Kasım Pazartesi öğle namazını takiben kılınacak cenaze namazının ardından İstanbul Bebek Camii'nden uğurlanacağını bildirdi. Kendisine Dünya Sendikalar Federasyonu yarışmasında SSCB ve ABD'yi aşarak birincilik getiren bu çalışmasıyla, her 1 Mayıs tarihinde alkışlanarak hatırlanan ve onurlandırılan Taylan, geçen yıl da İstanbul Asmalımescit'teki atölye - evinin kapılarını Kültigin Kağan Akbulut'un Kurucu Yayın Yönetmeni bulunduğu Argonotlar isimli kültür, sanat ve eleştiri portalında, yazar Tuğçe Yılmaz'a açmıştı. Çağdaş Türkiye resminde romantik-gerçekçi, dışavurumcu ve figüratif kolektif bir duruştan yana olmuş sanatçı Taylan'ın son yapıtları, 25 Temmuz ve 13 Ağustos 2023 arasında Bodrum Göltürkbükü'ndeki Touch Sanat Galerisi'nde izlenmişti. Ressam Seniye Fenmen'in oğlu olan, 1941 Samsun'da doğan Orhan Taylan, ilkokulu Samsun'da bitirdi. 1960'da İstanbul Amerikan Erkek Koleji'nden mezun oldu. 27 Mayıs 1960 askeri darbe rejiminin getirdiği bir yasa uyarınca, askerliğini yedek subay-öğretmen olarak yapmak için başvurdu. İki yıl Söke Sazlıköy'de öğretmenlik yaptı. 1962'de İtalya'ya giderek Roma Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Duvar resmi tekniklerini araştırdı. Bu süreçte Meksika Duvar resmi ile ilgilendi. 1966'da Roma Akademisi'ni bitirip Türkiye'ye döndü. Türkiye İsçi Partisi'ne üye oldu. Dekoratif duvar resimleri yaptı. Sendikalara ve gençlik derneklerine afişler, dergi grafikleri çizdi. 1968'de ilk kişisel resim sergisini İstanbul Belediye Galerisi'nde açtı. Vasıf Öngören'in oyunları için sahne dekoru, kısa metraj film denemeleri ve seramik çalışmalar yaptı. Heykeltıraş Kuzgun Acar ve karikatürcü Tan Oral ile çeşitli ortak çalışmalarda bulundu.1976'da düzenlenen Antalya Uluslararası Sanat Festivali'nde ilk duvar resmini yaptı. Görsel Sanatçılar Derneği Başkanlığı'na seçildi. Serigrafi tekniğini öğrendi. Çizdiği \"1 Mayıs\" afişi, Prag'da düzenlenen uluslararası sendikal afişler yarışmasında birincilik ödülü aldı. Sanat Emeği dergisinde ve Politika sanat sayfasında metinler kaleme aldı. Sanatçı, bu dönemde kaleme aldığı Türkiye'de Nazi Heykelciliği metni ile büyük tartışma yarattı. 1988-1990 arasında eserleri Londra, Amsterdam ve Moskova gibi ülkelerde sergilendi. Bu dönemde yağlı boya çalışmalara ağırlık verdi. İstanbul'daki atölyesinde sergiler düzenledi. Çok sayıda kişisel sergi açtı ve karma sergilere katıldı. Heykelleriyle de ses getiren, kadını anlama, özümseme ve yansıtma konusunda özel bir duyarlılık gösteren Taylan'ın yaşamı ve sanatı, 2008'de İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Anabilim Dalı'nda Yüksek Lisans tezine de konu edilmişti. Doç. Dr. Ahmet Kamil Gören'in danışmanlığında sunulan Gülhan Çifdalöz imzalı bu tezde Taylan'ın kariyerini biçimlendirmiş edebiyatçılardan, değiştirdiği sanat dilleri ve atölyelerine, 'Hasret' resimlerinden natürmort serüvenine, yerel resim anlayışından kariyerinde bir dönemeç niteliği taşıyan 1890 Tarih ve Hürriyet Üstüne sergisi ile heykel çalışmalarına pek çok unsur büyüteç altına alınmıştı. 2002'de kendisi ile yaptığımız bir röportajda Resim yapmak, rakı sohbeti gibidir, diyen Orhan Taylan'ın adı, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi önüne asılan kırmızı zeminli, 'kollarını açmış işçi resmi ile bir grup genç ve ağabeyleri'ni işleyen kolektif resimle de anıldı. Bu projede Taylan ile beraber, sanatçının dostu, meslektaşı Yusuf Taktak'ın dışında Cihat Aral ile Nevhiz de emek vermişti. Leonardo da Vinci'nin Vitruvius İnsanı çalışmasından ilhamla yapılan bu eser 1977'de AKM cephesine asılırken, 37 kişinin katledildiği olaylı 1 Mayıs sonrasında, 1978'de de aynı kompozisyon yine aynı tarihte AKM cephesinde görülmek istense de, bu çalışma aslının kötü bir kopyası olarak tarihteki yerini almıştı. Yusuf Taktak, yarım asra yakın süredir tanıdığı Taylan'ın kaybı üzerine, Milliyet Sanat'a şu ifadeleri kullandı: 1976 Antalya'da duvar resmi yapmak için davet mektubu göndermişti. 'Yusuf Arkadaş' diye başlayan yazısında, özgür biçimde büyük duvar resmi yapmaya çağırıyordu. Girişime Almanya, İngiltere, Irak ve Danimarka'dan sanatçıların yanı sıra, Türk sanatçılar da katılmıştı. O günlerden bu güne kadar dostluğumuz büyük keyifle sürdü. Ne yazık ki, duvar resimleri faşist 12 Eylül cuntası tarafından yok edildi. Üstelik, işkence gördü, hapse atıldı. Hayatı boyunca, sattığı resimlerle hayatını kazandı. Boyasını, tuvalini, hatta fırçasını kendi yaptı. Elbette, büyük bir ressamı, sosyalisti, devrimciyi yitirdik. Daha önemlisi, çok yakın dostumu, ağabeyimi kaybettim."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/10-asya-avrupa-mediations-bienali-basliyor/16850", "text": "Artİstanbul Feshane, 31 Ekim -11 Aralık 2023 tarihleri arasında \"Ben Başka Bir Sen, Sen Başka Bir Ben\" başlığıyla \"10. Asya-Avrupa Mediations Biennale\"ine ev sahipliği yapacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yenileyerek kentin kültür-sanat hayatına kazandırdığı Artİstanbul Feshane, \"Ben Başka Bir Sen, Sen Başka Bir Ben\" başlığıyla düzenlenecek \"10. Asya-Avrupa Mediations Biennale\"ine ev sahipliği yapacak. 38 ülkeden 17 küratör ve 134 sanatçının katıldığı uluslararası sergi, 30 Ekim'de yapılacak ön gösterimin ardından, 31 Ekim -11 Aralık 2023 tarihleri arasında ziyaretçilerle buluşacak. Düzenlendiği 15 yıllık süreçte, bugüne kadar 10'u aşkın sergide, 33 Avrupa ve 34 Asya ülkesinden 727 sanatçı yer aldığı sergi Beral Madra öncülüğünde düzenleniyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/100-yil-perspektifinde-sanat-taksim-sanat-ta-/16872", "text": "İBB Kültür AŞ, Cumhuriyetimizin 100. yılını arşiv niteliğinde özel bir sergi ile taçlandırıyor. Piramid Sanat iş birliğindeki, 81 sanatçının eserinin yer aldığı 100 Yıl Perspektifinde Sanat: Türkiye'de Modern ve Çağdaşın Serüveni sergisi, Türk sanatının nabzını yüzyıl üzerinden sanatseverlere sunuyor. İBB Kültür AŞ ve Piramid Sanat'ın iş birliği, Bisse'nin desteği ile düzenlenen 100 Yıl Perspektifinde Sanat: Türkiye'de Modern ve Çağdaşın Serüveni, sanat ortamımızın farklı kuşakları üzerinden çeşitli üsluplardan oluşan geniş bir seçkiyi izleyiciyle buluşturuyor. Aynı anda Taksim Sanat ve Piramid Sanat'ta gerçekleşen sergi, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından Nazmi Ziya Güran'dan günümüz genç sanatçılarına varan yüzyılın izlenimini yansıtıyor. Küratörlüğünü Bedri Baykam'ın yaptığı sergide, Türk çağdaş sanatında önemli yere sahip olan sanatçıların sanatıyla bütünleşmesini sağlayan ve sanatsal derinliğini gösteren önemli eserlerden oluşan seçkinin yanı sıra 100. yıla özel üretilen eserler de ziyaretçilerle buluşuyor. haricinde, metrolarda ve şehirdeki çeşitli ekranlarda bizi Ouchhh'un eseriyle de buluşturuyor. Ayrıca Görkem Candan'ın yine sergi kapsamında Müze Gazhane'ye yerleştirilecek Atatürk heykeli, sunduğu gerçekçi algı ile farklı bir deneyim yaşatacak. 100 Yıl Perspektifinde Sanat: Türkiye'de Modern ve Çağdaşın Serüveni başlıklı sergi, 14 Ocak Pazar gününe kadar iki mekanda ücretsiz olarak ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/100-yillik-kahramanlik-destani/16683", "text": "Atatürk'ün yanında, onunla beraber çarpışan, komutanlar, subaylar, onbaşılar, erler ve bugün gururla kutladığımız Zafer Bayramı'na giden yolda gencecik yaşında canını bu topraklar uğruna veren şehitlerimiz tiyatro oyunuyla anılıyor. Cumhuriyetimizin 100. yılı farklı sanat disiplinlerinde bu yıla özgü üretimleri getirdi. Bu anlamlı yılda sahneye taşınan oyunlardan biri de Cüneyt İngiz'in kurucusu olduğu Tezat Sanat'ın yeni oyunu Çanakkale'den Kurtuluş'a 100 Yıl. Oyunda Çanakkale'de ve Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk'ün yanında, onunla beraber çarpışan, komutanlar, subaylar, onbaşılar, erler ve bugün gururla kutladığımız Zafer Bayramı'na giden yolda gencecik yaşında canını bu topraklar uğruna veren şehitlerimiz anlatılıyor. Cüneyt İngiz, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anılarından derleyip kaleme aldığı oyunda 'meddah' olarak yer alıyor. Oyunun yönetmenliğini Ali Yaylı yapıyor. Oyunun müzikleri Koray Kahraman, ses tasarımı Emrah Can Yaylı tarafından hazırlandı. Afişte Deniz Nida Şener, sahnede Burcu İngiz imzası bulunuyor. İsviçre Atatürkçü Düşünce Derneği ve İsviçre Türk Kadınlar Birliği'nin organizasyonuyla, İsviçre'nin Zürih kentinde prömiyer yapacak olan Çanakkale'den Kurtuluş'a 100 Yıl adlı oyun tiyatro sezonu boyunca yurt içinde; İstanbul'da ve birçok şehirde sahnelenecek. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'nın kahraman komutanları Halil Sami Bey, Hüseyin Avni Bey, Şefik Bey, Mahmut Sabri Bey, Doktor Tarık Nusret, Fahrettin Paşa, Esat Paşa ve daha nicelerinin hikayelerinin anlatılacağı oyun Cüneyt İngiz'in yıllardır sahnelediği Anılarla Atatürk adlı oyundan sonra merakla bekleniyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/2-uluslararasi-nemrut-gastronomi-festivali-gerceklestirildi/16678", "text": "Adıyaman'da, tüm gastronomi birikimleriyle Adıyaman Valiliği ve Kahta Kaymakamlığı tarafından organize edilen 2. Uluslararası Nemrut Gastronomi Festivali gerçekleştirildi. Festival, 'depremin vurduğu kadim topraklarda gıdanın kaynağı ve sürdürülebilirliği' temasıyla gerçekleştirilerek, hem Adıyaman'da hem de ülke genelinde gastronomi profesyonelleri ve sevenleri tarafından büyük ilgi gördü. Adıyaman tarihi, kadim kültürü ve sahip olduğu turistik değerlerinin yanı sıra gastronomisi ve mutfak kültürü ile de göz kamaştırıyor. Adıyaman ve Kahta'nın bölge olarak kültür, arkeoloji ve gastronomi açısından zengin bir yer olduğunu belirten İtalyanlı Cusep Piridone, İtalya'nım, Türkiye'de yaşıyorum. Ben dördünce kez Nemrut Dağı'na çıktım. Her zaman çok güzel çok unutulmaz bir heyecan hissediyorum. Gerçekten harika bir yer. Bu kez özellikle Gastronomi Festivali için geldik. Adıyaman ve Kahta bölge olarak kültür, arkeoloji ve gastronomi açısından zengin bir bölge. Bu kez buraya gelmek daha keyifli oldu. Kültür ve arkeoloji yanında gastronomi de oldu. Yeni yemekleri keşfettim ve bu bölge zengin bir bölge keşif devam ediyor dedi. Festival için İstanbul'dan Kahta'ya gelen Alkım Doğan, Nemrut Gastronomi Festivali çerçevesinde buradayım. Aslında gastronomi ve kültürün iç içe olduğunu buradan anlamak mümkün. Bir yandan Adıyaman'ın güzel lezzetli yemeklerinden tadıyoruz. Bir yandan da Adıyaman'ın kadim yerlerini ziyaret ediyoruz. Burası benim için Anadolu coğrafyasındaki benzersiz yerlerinden biri şeklinde konuştu. Kahta Kaymakamı Selami Korkutata ise Bu gün 2. sini gerçekleştirdiğimiz Uluslararası Nemrut Gastronomi buluşmamızın final günündeyiz. Burada yine yabancı ülkelerden gelen ve kendi alanlarında çok önemli isimler, aynı zamanda yurt dışında Michelin Yıldızlı restoranları olan şeflerimizin Adıyaman'da burada yereldeki şeflerimizle beraber güzel bir program gerçekleşiyor. Tabii yabancı konuklarımız 3-4 gündür buradalar. Adıyaman'ımızın tarihi mekanlarımızın doğamızın gezisi içerisinde programlar düzenledik. Çok mutlu hepsi. Tabi bununla beraber yerel ürünlerimizin yerel dokumuzun yerel tatlarımızın tanıtıldığı yurt dışından gelen şeflerin bu dokulara şahitlik ederek yemek yapma konuları gelişiyor sürekli. Gerek yerel gerek yurtdışındaki şeflerimiz çok mutlu çünkü ilk defa bazı tatları deniyorlar ve ilk defa bazı yemek çeşitlerini görüyorlar. Depremden sonra daralan insanlarımızın psikolojik olarak düştüğü zamanlardan buraya geliyoruz. İsteğimiz o ki vatandaşlarımızın gerek barınma gerekse de eski hayat standardına ulaşmasıdır. Bunun için elimizden geleni yapıyoruz. Bu programların ayrı bir kıymeti var. Önümüzdeki günlerde başkaca programlar ayrıca olacak diye konuştu. Gastronomi Festivali'ne katılan yerel ve yabancı turistler bölgedeki tarihi ören yerlerini de gezme fırsatı buldu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/2023-attila-ilhan-edebiyat-odulleri-nin-sahipleri-belli-oldu/16838", "text": "Attila İlhan Bilim Sanat ve Kültür Vakfı'nca düzenlenen ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından desteklenen Attila İlhan Edebiyat Ödülleri'nin Doğan Hızlan'ın onursal başkanlığında toplanan seçici kurulları ödül sahiplerini belirledi. 'Ölümden Uzak Bir Yer' adlı kitabıyla Kerem Eksen, Roman dalındaki ödülün sahibi olurken, Şiir dalındaki ödül 'Yavaş Yavaş Bilemiyorum' kitabıyla Süreyya Berfe'ye verildi. İlk Roman Vakıf Özel Teşvik Ödülü'nün sahibi Nergis Hanım Hakkında Bazı Şeyler kitabıyla Devrim Koçak olurken; İlk Şiir Kitabı Vakıf Özel Teşvik Ödülü'ne ise 'Şiir Mayasıdır Uzakların' kitabıyla Zeynep Tiryaki değer görüldü. Mehmet Eroğlu'nun başkanlığındaki Attila İlhan Roman Ödülü Seçici Kurulu'nda Deniz Yüce Başarır, Faruk Şüyün, Seval Şahin ve aileyi temsilen Ali Cem İlhan yer alıyor. Şiir Ödülü Seçici Kurulu tarafından gerekçesi Bir ömür şiire verdiği emekle ve bu kitabında kısa dizelerle derinleşerek poetikasının altını bir kez daha çizdiği için Süreyya Berfe'nin Yavaş Yavaş Bilemiyorum isimli kitabına 2023 Attila İlhan Şiir Ödülü'nün verilmesine oy birliğiyle karar verilmiştir. olarak belirtilen karar ile 2023 Attila İlhan Şiir Ödülü'nün sahibi Yavaş Yavaş Bilemiyorum isimli kitabıyla Süreyya Berfe oldu. 2023 Attila İlhan İlk Şiir Kitabı Vakıf Özel Teşvik Ödülü ise Pikaresk Yayınevi tarafından yayımlanan Şiir Mayasıdır Uzakların kitabıyla Zeynep Tiryaki'ye verildi. Açıklanan gerekçede, Anlatımcılığı aştığı noktalarda imge zenginliği ve sağlam dize yapısıyla Zeynep Tiryaki'ye 'Şiir Mayasıdır Uzakların' isimli kitabıyla 2023 İlk Şiir Kitabı Vakıf Özel Teşvik Ödülü'nün verilmesine oy birliğiyle karar verilmiştir. ifadeleri yer aldı. Metin Celal'in başkanlığındaki Attila İlhan Şiir Ödülü Seçici Kurulu'nda A. Ali Ural, Adnan Özer, Tuğrul Tanyol ve aileyi temsilen Kerem Alışık yer alıyor. Ödül töreni, 2 Kasım 2023 Perşembe günü saat 16.00'da Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nda yapılacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/2023-cumhurbaskanligi-kultur-ve-sanat-buyuk-odulleri-/16848", "text": "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, \"2023 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü\" sahiplerini, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla açıkladı. 2023 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne; bilim alanında Süleyman Uludağ, kültür alanında Ali Birinci, müzik alanında Emel Sayın, resim alanında İlhami Atalay, karikatür alanında Hasan Aycın, sinema alanında Sami Şekeroğlu, dijital sanat alanında Refik Anadol, mimari alanda Sinan Genim, edebiyat alanında da Nazan Bekiroğlu layık görüldü. Vefa Ödülleri'nde de Attila İlhan, Barış Manço, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Muhsin Ertuğrul ve Samiha Ayverdi ödüle değer görüldü."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/2023-everest-ilk-roman-yarismasi-nin-sonucu-aciklandi/16857", "text": "Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları anabilim dalında tamamlayan Gülhan Davarcı, 2009 yılından bu yana İngilizce öğretmenliği yapıyor. Yazıları çeşitli dergi ve platformlarda yayımlanan Davarcı'nın Çok Özel Dostlar Kulübü (2017) adlı bir öykü kitabı da bulunuyor. 25 Mayıs 2023'te başvuruya açılan 2023 Everest İlk Roman Yarışması'na 14 Temmuz 2023 tarihine kadar 183 roman dosyası katıldı. Anonim olarak ön elemeden geçirilen dosyalar arasından finale kalan on dosya belirlendi ve jüri, Sisler Dağıldığında isimli romanı birinciliğe değer buldu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/2023-muzaffer-izgu-cocuk-romani-yarismasi-sonuclandi/16849", "text": "Muzaffer İzgü anısına düzenlenen 2023 Muzaffer İzgü Çocuk Romanı Yarışması sonuçlandı. Toplam 62 roman dosyasının gönderildiği yarışmada Mavisel Yener, Hidayet Karakuş, Yunus Bekir Yurdakul, Dilge Güney ve Cahit Ökmen'den oluşan seçici kurul, ödülü oy birliğiyle Deniz Alev Suer'in Bir Garip Köy Lokantası adlı romanına verdi. Seçici kurul, ödülün bu yapıta belli bir coğrafyada yaşayan insanların kültürel kodlarını açığa çıkarıp, farklı kültürel ögelerin karşılaşmasının doğurduğu sonuçları ve dayanışma geleneğini güçlü bir mizahi anlatımla yansıttığı, bu içeriği seslendiği okur kitlesinin gelişim özelliklerine uygun bir dil tutumuyla, yaratıcı bir kurgu içinde, zengin ve canlı bir karakter çeşitliliğiyle işlediği gerekçesiyle verildiğini açıkladı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/27-istanbul-tiyatro-festivali-nde-bu-hafta/16878", "text": "27. İstanbul Tiyatro Festivali, yerli ve uluslararası gösterileri izleyiciyle buluşturmaya devam ediyor. Son on yılda dans dünyasında beklenmedik bir kırılma yaratarak çağdaş dansı geniş kitlelere ulaştırmayı başaran, Londra merkezli, dünyaca ünlü Hofesh Shechter Topluluğu, nefes kesici dans gösterisi Çifte Cinayet'le festivale konuk oluyor. N Kolay Dijital Banka'nın yüksek katkıda bulunan gösteri sponsoru olarak destek verdiği gösteri, 14-15 Kasım saat 20.00'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde izleyiciyle buluşacak. Londra Kraliyet Balesi, Metropolitan Operası, Nederlands Dans Theater, Broadway, BBC gibi topluluk ve kurumlar için koreografiler üreten; 2008'de Londra'da kurduğu topluluğuyla dünya sahnelerinde bir coşku fırtınası estiren Hofesh Shechter imzalı Çifte Cinayet, koreografın alametifarikası olan bir ikilik barındırıyor ve iki ayrı bölümden oluşuyor. Eserin ilk bölümü Palyaçolar'da Shechter, şiddete olan duyarsızlığımızı, eğlence adı altında ne kadar ileri gidebileceğimizi inceliyor. Gösterinin ikinci bölümü Çözüm'de ise bir önceki bölümde sarsılan seyirciyi deva niteliğindeki bir sevecenlikle sarıp sarmalıyor, bir şefkat sığınağı yaratıyor. Sahnede hayranlık uyandıran 10 dansçı, seyirciyle çok az dans gösterisinde rastlanabilen bir yakınlık kuruyor. Işıl Kasapoğlu'nun küratörlüğünde gerçekleştirilen 27. İstanbul Tiyatro Festivali, 25 Kasım'a kadar sürecek. Festivalin programı tiyatro. iksv. org/tr/program; ücretsiz yan etkinlik takvimi ise tiyatro. iksv. org/tr/yan-etkinlikler adresinde. Festival biletleri passo. com. tr, Passo mobil aplikasyonu, Passo perakende satış noktaları ve İKSV gişesinde."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/500-yillik-istanbul-masali/16793", "text": "Meşher'in İstanbul'un 15 ila 19 YY'ı arasına odaklandığı yeni sergisi Göz Alabildiğine İstanbul kentin hafızasına iz bırakmış resim ve belgeleri bugüne taşıyor. Sergideki en eski eser 1493 tarihli Hartmann Schedel'e ait Liber chronicarum. İstanbul'un bilinen en eski panaromik fotoğrafını çeken James Robertson'un karesi, İstanbul'u Londra'daki panorama sergilerinde gösterilen ilk yabancı şehir özelliğini kazandıran Henry Aston Barker'ın Galata Kulesi'nden resmettiği panoraması, Abdullah Biraderler'in Beyazıd Kulesi'nden İstanbul Panoraması, şehre gelen az sayıdaki kadınlardan olan Evelyn Gorkiewicz'in 1895-1896 tarihli Suluboya Resim Albümü'ndeki 26 çizim serginin öne çıkan eserleri arasında. Eserlerin yanı sıra objeler de göz kamaştırıyor. Özellikle topografik İstanbul görünümü içeren vitrin tabakları sergiye zenginlik katmış. Karşınıza herhangi bir yerde çıkan her İstanbul tablosu bir belgedir aynı zamanda. Meşher'deki kareler de bu yönüyle şehrin tarihini 'içeriden' yansıtıyor. Salacak, Üsküdar, Galata, Pera'dan yansıyan panoramalarda şehir esnafı, kadınlar, çocuklar, Boğaz'da kürek çekenler çok sahici. Şehrin tarihindeki yaşanmışlıklar da bu belgesele katkı sağlıyor. Şehrin meşhur yangını François d'Orleans'ın 1839'larda yapıldığı tahmin edilen İstanbul'daki Pera Yangını tablosuna yansımış. İstanbul'un dış mahallelerine referans veren harita ise 1840'lı yıllarda kentin çeperi neresiydi sorusuna yanıt verebilir. Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi geçtiğimiz yıl 18. ve 19. yüzyılda İstanbul'da üretilen objeler ve şehre atıf yapan sanat eserlerinden oluşan Aziz İstanbul adlı sergiyi açmıştı. Meşher'deki Göz Alabildiğine İstanbul bu İstanbul masalının devam gibi. Ebru Esra Satıcı ve Şeyda Çetin'in küratörlüğünü yaptığı sergi 26 Mayıs 2024'e kadar ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/7-uluslararasi-izmir-edebiyat-festivali-basladi/16751", "text": "20 Eylül'e kadar sürecek festival boyunca Türkiye'nin yanı sıra Güney Afrika, Makedonya, İran ve Almanya'dan pek çok yazar, şair, çizer, tiyatrocu, sinemacı, müzisyen konukla bir araya gelecek. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer açılışın ardından moderatörlüğünü Haydar Ergülen'in yaptığı 'Cumhuriyet ve İnci Aral Edebiyatında Kadın İmgesi' söyleşisinde festivalin onur konuğu İnci Aral ile bir araya geldi. Söyleşide Haydar Ergülen, \"İzmir'e verdiğiniz değer kadar edebiyata da verdiğiniz değer için sizlere çok teşekkür ediyorum\" dedi. İnci Aral ise, İzmir'de kendimi gerçekten sanat ortamında hissediyorum. İzmir'e 5-6. kez gelişim ama burada gerçek sanat var. Bu ortam toplumu değiştirecek\" diye konuştu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/abd-de-islam-sanati-sergisine-sansur-tepki-cekti/16860", "text": "Müze, Hamas'ın İsrail'e saldırısından on gün sonra, serginin ertelendiğini duyurdu. Bu karar ABD'deki Müslüman sivil haklar gruplarının eleştirilerine neden olurken, sergi müzenin web sitesinde programlanmamış olarak yer almaya devam ediyor. Pittsburgh Tribune-Review'in haberine göre, müze başlangıçta erteleme haberini yayınlamayı planlamamıştı. 17 Ekim'de yapılan bir açıklamada serginin ertelenmesi \"öngörülemeyen bir program çatışmasına\" bağlanmış ve Gazze'deki savaşın bu kararda bir etken olmadığı öne sürülmüştü. Müzenin icra direktörü Elizabeth Barker, Tribune Review'a verdiği demeçte: \"Orta Doğu'da savaş patlak verdiğinde herkes gibi bizim de yüreğimiz burkuldu ve affedici bir insanın duyarsız olarak nitelendireceği, ancak özellikle toplumumuzdaki pek çok insan için travmatik olacak bir sergi açmak üzere olduğumuzu fark ettik.\" dedi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/acik-masa-sunar-acik-sahne/16785", "text": "Pandemi sonrası sürece kurucusu Mürüvvet Türkyılmaz yanına Deniz M. Örnek ve Rafet Arslan'ı almasıyla kolektif bir yapıya dönüşen Açık Masa Sanat İnisiyatifi ilk kez bir performans gününe imza atıyor. İlk baştaki konuşma serilerine forum ve açık ayna etkinliklerini ekleyen inisiyatif disiplinlerarası bir buluşma gerçekleştirecek. 30 Eylül Cumartesi günü Feshane de gerçekleşecek etkinlikte müzisyenler, şair ve dansçı yan yana gelecekler. Disiplinlerarası performans buluşması; şiir, müzik, dans. Sanatın şaman köklerine dönüş, bir birlikte eyleme, hemhal olma hali. Sanatın disiplinlerarasılığını söylemden eyleme dökülmesi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/acik-yapit-cumhuriyet-in-100-uncu-yilinda-akm-de/16843", "text": "Sanatçı Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan eseri Açık Yapıt, Cumhuriyet Bayramı'nın 100'üncü yılında Taksim Atatürk Kültür Merkezi'nde görülebilecek. Geçtiğimiz Haziran ayında Londra'da Somerset House'da London Design Biennale 2023 edisyonu kapsamında Türkiye'yi temsil eden sanatçı Melek Zeynep Bulut'un Açık Yapıt eseri, 47 ülke ve çeşitli üniversiteler arasından seçilerek Public Award'ı kazanmıştı. London Design Biennale ile yolculuğuna başlayan Açık Yapıt ardından London Design Festival'in 20. Yıl özel edisyonuna davet edildi ve festival kapsamında Londra'nın ikonik noktalarından tarihi Thames Nehri üzerinde, dünyaca ünlü isimler ile birlikte TC Kültür ve Turizm Bakanlığı resmi desteği ile sergilendi. Sanatçı Melek Zeynep Bulut'un Açık Yapıt eseri, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nın 100. yıldönümünde Taksim AKM önünde yapılacak açılışla görülebilecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/acik-yapit-cumhuriyetin-100-yilinda-akm-de-/16847", "text": "Sanatçı Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan eseri 'Açık Yapıt' Londra'da sergilenmesinin ardından Cumhuriyet'in 100'üncü yılı kutlamaları kapsamında özel davetle Atatürk Kültür Merkezi'nde sergileniyor. Sanatçının çocukluğuna uzanan 'Açık Yapıt' hikayesi Türkiye'de devam ediyor. Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet. com. tr - Sanatçı Melek Zeynep Bulut'un performatif deneysel bir mekan kurgusu olan eseri 'Açık Yapıt' 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 100'ncü yıl kutlamaları kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın özel davetiyle, Atatürk Kültür Merkezi'nde sergileniyor. Haziran ayında, Londra Dizayn Bienali'nde Somerset House'da sergilenmesinin ardından; 47 ülkede 22 üniversite arasından seçilerek Public Award'ı da kazanan eser, Londra Dizayn Festivali'nin 20. Yıl Özel Seçkisi'ne de davet edilerek Thames Nehri üzerinde, Londra silüetinde sergilenmişti. Akustik ve mimari ögeleri de barındıran 'Açık Yapıt' Mayor of London ve Victoria & Albert Müzesi'nin de jürisinde yer aldığı 'Son 20 yılın en etkili işleri' seçkisinde 'The Red Book' içerisinde listelenen 30 eserden biri olmuştu. Eserin lansmanı, Atatürk Kültür Merkezi'nde sanatçı Melek Zeynep Bulut'un katılımıyla gerçekleştirildi. Bu yıl 'Royal Academy of Art' kapsamında jüri üyeliği de yapacak olan Bulut, törende eseriyle ilgili bilgi verdi. Işıklandırmasıyla da dikkat çeken 'Açık Yapıt' Atatürk Kültür Merkezi önünde 19 Kasım'a kadar ziyaret edilebilecek. Eseriyle ilgili konuşan sanatçı Melek Zeynep Bulut, \"Açık Yapıt'la 3 sergi yaptık, biri Londra Dizayn Bienali için, bir diğeri ise Londra Tasarım Festivali içindi. İkisi de ödüllü ve uluslararası sergiler ama bizim için, en sevdiğimiz ve gurur duyduğumuz sergi Atatürk Kültür Merkezi'nde Cumhuriyet'in 100. yılını birlikte açtığımız sergi oldu. Elbette, özellikle güncel sanat işlerine bu kadar insanların yoğun ilgi kurmasını bizler çok seviyoruz, bizi çok mutlu ediyor\" dedi. Açık Yapıt'ın başarısı ve kendisi için ifade ettikleri ile ilgili konuşan Melek Zeynep Bulut, çocukluğunda sorduğu soruların bu eser üzerindeki etkisine dikkat çekti. Melek Zeynep Bulut, başka eserleri olmasına rağmen 'Açık Yapıt'ın dünyaya açılmasına ilişkin şunları söyledi, Uluslararası ödüller alan eserin üretiminde ise bir ekip çalışması olduğunu vurgulayan Melek Zeynep Bulut, gece gündüz çalıştıkları süreci de anlattı. Eserin varoluşunda emeği geçen isimleri de anarak, ekip sayesinde kendini mutlu ve güçlü hissettiğinin altını çizdi. Melek Zeynep Bulut, 'Açık Yapıt'ın herkes için yorumlanabileceğini belirterek, belirli formlara sıkıştırılmayan bir eser ürettiklerine dikkat çekti. Sanatçı, başka ülkelerde aldıkları etkileşimi söyle anlattı,"} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/acik-yapit-londra-da-yeniden-sahnede-dunya-tasarim-devleriyle-sergilenecek/16737", "text": "Sanatçı Melek Zeynep Bulut'un ödüllü eseri 'Açık Yapıt' dünya tasarım devleriyle Londra'da aynı sahneyi paylaşacak. Açık Yapıt eseri, Londra Tasarım Bienali'nin ardından Londra Tasarım Festivali'ne davet edildi. Üç ay gibi kısa bir sürede iki uluslararası sergide Türkiye'yi temsil etme gururunu yaşayan Bulut, Festivalde büyük dünya markaları ve onların tasarımcıları yer alıyor. Bu anlamda ülkemizi İngiltere'de temsil etmek çok büyük bir gurur. Ödüllü bir iş olarak onlarla aynı sahneyi paylaşacağız dedi. Melek Zeynep Bulut, Londra Tasarım Bienali'nin ardından Açık Yapıt eseri ile 16-24 Eylül'de Londra Tasarım Festivali'nde Türkiye'yi temsil edecek. Başarılı sanatçı bu kez Victoria & Albert Museum, Chanel, Mini Cooper gibi dünya devleri ile 'Açık Yapıt'ı sergileyerek dünya sahnesine çıkacak. 47 ülke ve çeşitli üniversiteler arasından seçilerek Public Award'ı kazanan eser, bir formun ötesine geçerek, bazı temsillerin yerinden oynamasını simgeliyor ve tanımların anlamını yitirdiği, sınırların bulanıklaştığı günümüzde teatral bir anıt olarak sembolleşiyor. Festival kapsamında Londra'nın ikonik noktalarından Thames Nehri üzerinde, tarihi Tate Modern Müzesi ve ikonik London Eye hizasında sergilenecek 'Açık Yapıt', sergi süresince çeşitli paralel etkinlikler de izleyiciyle buluşacak. Eser ayrıca, Ekim ayında Türkiye'de sürpriz bir sergiyle izleyiciyle buluşacak. Açık Yapıt eserinin altında çok uzun yıllara dayanan bir çalışma disiplini olduğunu söyleyen ve DHA'ya özel açıklamalarda bulunan sanatçı Melek Zeynep Bulut, Eser, bienal için üretildi. Açık Yapıt'ta eşik dediğimiz metaforlar, dünyanın geçtiği yeni aralığı temsil ediyor ve eser üzerinden bununla ilgili yorum yapıyoruz. Burada ne bir mekan ne bir ses ne de bir heykel gibi davranarak ve bir yandan da hepsi de olarak bir beden arıyor. Maddenin geldiği noktaya nazik bir eleştiri yapıyor. Londra Bienali'nin konusu bu anlamda eserle örtüştüğü için davet üzerine burada sergiledik. Londra'da çok merkezi ve güzel bir yerde sergilendi. Ziyaretçi kitlesi de oldukça güçlüydü. İlk günden itibaren tekrar orada sergileneceğini düşünüyorduk. Çünkü talep vardı. Ödül aldıktan hemen sonra Londra Tasarım Festivali'nden bir davet aldık. Festival bienale kıyasla daha geniş kapsamlı bir organizasyon. Bienal daha çok kültür sanat alıcısına hitap ediyor ama festivalin dünya tasarımını kutlayan bir misyonu var. Londra Tasarım Festivali'nde büyük dünya markaları ve onların tasarımcıları yer alıyor. Bu anlamda orada olmaktan büyük gurur duyduk. Ödüllü bir iş olarak onlarla aynı sahneyi paylaşacağız. Şehrin tam merkezinde Tate Modern ve London Eye arasında güzel bir aksta sergilenecek. Yine büyük bir ziyaretçi kitlesiyle buluşmayı hedefliyoruz. Eserin neredeyse üç ay olmadan ikinci uluslararası sergisi. Fiziksel olarak da hayata geçirilmesi güç bir iş; çok kısıtlı sürede kurulan ve tonlarca ağırlığı olan detaylı bir işten söz ediyoruz. Arkada çok iyi bir organizasyon gerektiriyor ifadelerini kullandı. Türkiye'yi İngiltere'de temsil etmekten dolayı büyük bir gurur yaşadığını sözlerine ekleyen Bulut, Eserin misyonu bu anlamda çok kuvvetli. Sergi boyunca Türkiye'yi anlatan başka etkinlikler de gerçekleştirdik. Türk felsefesini, Türkiye'nin derin anlatılarını eser ile birleştirdik. Eserimiz Londra'da 16-24 Eylül tarihleri arasında sergilenecek. Hemen ardından Ekim ayında Türkiye'ye getiriyoruz. Türkiye'de sürpriz bir sergimiz olacak açıklamasında bulundu. Eserin duygusunu tek bir kalıba sığdırmanın mümkün olmadığını sözlerine ekleyen Bulut, Milyarlarca insanın duygusunu yönetemeyiz. Ancak insanları ortak bir kanalda tutup bağlayan bir ruhsal aralık var. Bir eser bunu yapabilir mi, bu ancak bir soru işareti olur. Ancak insanların zihninde bazı ortak kadim figürler var. Açık Yapıt'ta da biz sanatçıyı geriye çektik ve kadim olanın formuyla oynadık, orada bir değişkenlik yarattık. Dolayısıyla insanlar ilk gördüklerinde aşina oldukları anıtsal bir formla karşılaşıyorlar. İlk etapta katı bir anıtla karşı karşıya geliyorsunuz. Biraz yaklaştığınızda eserin hareketlerine şahit oluyorsunuz. Daha da çok yaklaştığınızda seslendirildiğini ve tavrının çok dışında bir soru işareti gibi davrandığını görüyorsunuz. Dolayısıyla bu eser tanımların değişmesini ve yeni bir dünyayı temsil ediyor ve kolektif bir bilinçle konuşuyor ifadelerini kullandı. Çalışmalarının daha çok varoluşsal olduğunu dile getiren Melek Zeynep Bulut, Fikirler, dengeler ve birçok şey değişir ve dünya değişmek üzerine kuruludur. Benim ilgilendiğim şeyler ise hiç değişmeyenler. İnsanlık var olduğundan beri değişmeyen kadim bir varoluş meselesi vardır. Her devirde yaşayan insanın sorduğu sorular vardır ve bu sorularla ilgileniyorum. Dolayısıyla Açık Yapıt, varoluşsal dinamiklerin altında yön buluyor. Eserdeki eşik metaforu ise bu soruların dönüşmesiyle ilgili. Doğru soruları ve neyi sorduğumuzla ilgili daha varoluşsal bir zeminde diyebiliriz diye konuştu. Çalışmalarının daha çok varoluşsal olduğunu dile getiren Melek Zeynep Bulut, Fikirler, dengeler ve birçok şey değişir ve dünya değişmek üzerine kuruludur. Benim ilgilendiğim şeyler ise hiç değişmeyenler. İnsanlık var olduğundan beri değişmeyen kadim bir varoluş meselesi vardır. Her devirde yaşayan insanın sorduğu sorular vardır ve bu sorularla ilgileniyorum. Dolayısıyla Açık Yapıt, varoluşsal dinamiklerin altında yön buluyor. Eserdeki eşik metaforu ise bu soruların dönüşmesiyle ilgili. Doğru soruları ve neyi sorduğumuzla ilgili daha varoluşsal bir zeminde diyebiliriz diye konuştu. Üretimiyle gelecek nesillere örnek olmayı ve onlara yeni alanlar açmayı hedeflediğini söyleyen Bulut, Eserlerimizi, yaptığımız işleri anlatıyoruz çünkü bizden sonra gelecek nesillerin de kültüre, sanata, spora aşina olmasını istiyoruz. Güzel şeyler üretelim ve örnek olalım istiyoruz. Bir yandan da bir sanatçı için en zor şey yaptığı işi anlatmak. Çünkü o kadar soyut bir zemin ki orası bunu anlatmak çok zor. Ben tarihe küçük şık notlar bırakmak istiyorum çünkü buradan birisi bir şey veya bir cümle alabilir. Bu da başka bir şeyin önünü açarak yeni bir şeyin üretilmesine ve yeni alanların açılmasına vesile olabilir diye konuştu. Disiplinler arası çalıştığını ve her şeyin bir bütün olarak birbiriyle bağlantılı olduğunu ifade eden Bulut, Ne tasarımı ne fiziği ne psikolojiyi ne matematiği birbirinden ayıramayız. Her şey tek bir kimyayla ilerler. Ben de şimdiye kadarki deneyimlerim doğrultusunda yaptığım kinetik heykelleri sosyoloji, psikoloji ve fizikle harmanlandım dedi. Eserin teknik boyutuna da vurgu yapan sanatçı Melek Zeynep Bulut, Sergiyi yapacağımız alan tarihi bir alan olduğu için sıcak işlem yasak. Dolayısıyla Açık Yapıt eserini parçalara ayıramayız. Bir lego gibi taşımamız gerekiyor. Açık Yapıt, sanatsal boyutunun yanı sıra çok iyi de bir mühendislik eseri. Bu anlamda çok güçlü bir ekiple çalıştık. Eser bir lego gibi yüzlerce parçadan oluşuyor ve yerinde birleştiriliyor. Bunun bir metodolojisi var. Bir uçak sadece bizim eserimizi taşıdı. Projelerin hayata geçmesi için bunları da düşünmek ve konuşmak gerekiyor. Bir gün gümrükçü oluyoruz, bir gün sanayide çalışıyoruz. Projeler böyle böyle hayata geçiyor dedi. Bu yıl 20. edisyonunu kutlayacak olan Londra Tasarım Festivali, Londra dünya tasarım başkenti resmi misyonunun da ev sahibi. Festival, dünyanın önde gelen tasarım etkinliklerinden biri olarak birbirinden yaratıcı uluslararası tasarımcıları bir araya getiriyor. Tasarım endüstrisinin büyümesinde kilit bir rol oynayan festival daha önce de Zaha Hadid, Vivienne Westwood, David Adjaye, Thomas Heatherwick gibi önemli isimleri ağırlamış ve eserlerini sahnelemişti. Ana sponsoru HalkBank olan 'Açık Yapıt' Türk Hava Yolları taşıma sponsorluğu ve Kültür ve Turizm Bakanlığı resmi desteği ile festivalde yerini alacak. Melek Zeynep Bulut'un çalışmaları mimarlık, heykel, psikoloji ve davranış bilimlerinin bir sentezinden oluşuyor. Yapıtlarında soyut ve somut deneyimler heykel-mekan - mekan-içgüdüsel deneyim analizleri ile işleniyor. Sanatçı, yapıtlarını kamusal alana bir temas nesnesi olarak yerleştiriyor ve sahneler yaratıyor. Görsel algıyı fiziksel ve ruhsal boyutta sorgulatan bu deneyim yeni dünya, insan ve toplum için de 'yeni iletişim'e dönüşüyor. 1989 İstanbul Beyoğlu doğumlu sanatçı, resim ve heykel temelli eğitiminin ardından mimarlık ve tasarım alanında lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Bulut, halen hem İstanbul hem de Paris'te multidisipliner bir stüdyo olarak üretimlerini sürdürüyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ahmet-ferit-e-mektuplar-yakin-donem-turkiye-tarihini-aydinlatiyor/16881", "text": "Hemen hemen her hafta birbirlerine yazan Akçura ve Tek'in mektupları; Rusya Türkleri'nin 1905 İhtilali sonrası giriştikleri siyasi mücadelenin tarihine ayna tutuyor. Bununla beraber Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu siyasi çıkmazda izlemesi gereken ve Yusuf Akçura'nın üzerinde durduğu üç siyasi yöntem olan Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük politikalarının sorgulandığı Üç Tarz-ı Siyaset adlı kitabın yazılış serüveni, Jön Türkler'in muhaceretteki mücadeleleri ve birbirleriyle olan ilişkilerine ışık tutuluyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ai-weiwei-nin-sergisine-politik-erteleme/16883", "text": "İngiltere'deki Lisson Gallery, Ai Weiwei'nin İsrail-Hamas çatışmasıyla ilgili sosyal medyada yayınladığı bir açıklamanın ardından sanatçının yeni eserlerinden oluşan sergisini süresiz olarak askıya aldı. Sanatçı sosyal medya hesabından bir takipçisine verdiği yanıtta, Yahudi halkına yönelik zulme ilişkin suçluluk duygusu, zaman zaman Arapları dengelemek için kullanıldı. Yahudi cemaati mali, kültürel ve medya etkisi açısından ABD'de önemli bir varlığa sahip. İsrail'e verilen yıllık üç milyar dolarlık yardım paketi onlarca yıldır ABD'nin en değerli yatırımlarından biri olarak lanse ediliyor. Devletlerin şimdiye kadar yaptığı bu ortaklık çoğu zaman ortak kaderden biri olarak tanımlanıyor ifadelerini kullanmıştı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/akakce-nin-vedasi/16812", "text": "Türk çağdaş sanatının başarılı ismi Haluk Akakçe, dün sabah yaşam mücadelesini kaybetti. Video yerleştirmeleri, duvar resimleri ve akrilik çalışmalarıyla tanınan Akakçe bir senedir tedavisini gördüğü akciğer kanserine yenik düştü. 53 yaşındaki sanatçı 30 Eylül'de sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda dokuz gün komada kaldığını, Ruhlar evinden dönüş. Nasıl tanımlanır bilemediğim kocaman karanlık komada dokuz gün. Yetenekli ekibin mucizevi çabalarıyla geri döndüm sözleriyle duyurmuştu. Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü, The School of the Art Institute of Chicago'da lisansüstü eğitimini tamamlayan, Londra'daki Royal College of Art'ta da bir yıl eğitim alan Akakçe ilk kişisel sergisini 1997'de Chicago'da açtı. ABD ve İngiltere'deki pek çok büyük müze ve galeride sergiler gerçekleştiren sanatçının eserleri önemli bienal ve festivallerde de yer aldı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/akan-beden-performans-ve-konusma-dizisi-2-edisyonu-basliyor/16709", "text": "Akan Beden'in birinci oturumunda (6 Eylül Çarşamba) Gözde Mimiko Türkkan ve Pınar Derin Gençer yer alıyor. Abdullah Ezik'in moderatörlüğünde Sanat Kritik'te gerçekleşecek etkinlikte Gözde Mimiko Türkkan Dalgalanan Bedenler, Bedenlenen Dalgalar başlıklı performatif bir sunum gerçekleştirecek. Sonrasında ise, Pınar Derin Gençer, kurucusu olduğu İstanbul Performance Art iş birliği ile, Hafızanın Katmanlarında Yürümek başlıklı bir konuşma yapacak. Sanatçıların video performansları mekanda gün boyu izlenebilir. Akan Beden'in ikinci oturumunda (8 Eylül Cuma) Hilal Polat, Julie Upmeyer ve Marirose Pritchard ve Aslı Dinç yer alıyor. Zeynep Nur Ayanoğlu'nun moderatörlüğünde Barın Han'da gerçekleşecek etkinlikte Hilal Polat Disiplinlerarası Çalışmalar: Sanat, Tiyatro, Tasarım üzerine konuşacak. Julie Upmeyer ve MarirosePritchard'ın Akan Beden'e özel ürettikleri Boşluk Fraksiyonu-Aktarım Sekmesi video performansı üzerine PASAJ iş birliğiyle bir söyleşi düzenlenecek. Aslı Dinç'in videosu mekanda gün boyu izlenebilir. Ayrıca Michael Maurissens'inon the nature of context videosu Kunststiftung NRW iş birliğiyle ilk kez gösterilecek. Akan Beden'in üçüncü ve son oturumunda ise (13 Eylül Çarşamba) Dilşad Aladağ yer alıyor. Melike Bayık'ın moderatörlüğünde KOLİ Art Space'te gerçekleşecek etkinlikte Dilşad Aladağ TAKLAK başlıklı bir canlı performans yaparak Kişisellik ve Toplusallık Arasında konulu bir konuşma yapacak. Davetli Sanatçılar: Gözde Mimiko Türkkan, Pınar Derin Gençer, Hilal Polat, Aslı Dinç, Julie Upmeyer, Marirose Pritchard, Dilşad Aladağ."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/akm-de-sergilenen-acik-yapit-a-yogun-ilgi/16855", "text": "Tuçe GÖLCÜ-Erdi DEMİR/İSTANBUL, - Mimar ve sanatçı Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan ödüllü eseri 'Açık Yapıt ' Cumhuriyetin 100'üncü yılı kutlamaları kapsamında özel davetle Atatürk Kültür Merkezi'nde sergilenmeye başlanmıştı. Eserin yoğun ilgi gördüğünü söyleyen Bulut, \"Taksim'in çok güçlü bir duygusu var. Türkiye'de ilk günden beri çok beklenen bir sergiydi. Biz Londra'da işi duyurduğumuz andan itibaren insanlar 'Açık Yapıt Türkiye'ye ne zaman gelecek' diye soruyorlardı. Dolayısıyla ilk gün bir izdihamla karşılaştık. Açılışı yaptık ve dışarıya çıktığımızda dev bir insan kitlesi vardı. Bizim için çok büyük bir mutluluk şu anda da ziyaretçilerimiz gelmeye devam ediyor. Ben de buradayım, insanları ağırlamaya özen gösteriyorum\" dedi. 'Açık Yapıt' Atatürk Kültür Merkezi önünde 19 Kasım'a kadar ziyaret edilebilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın özel davetiyle, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 100'ncü yıl kutlamaları kapsamında sanatçı Melek Zeynep Bulut'un eseri 'Açık Yapıt' AKM'de sergileniyor. Eser, haziran ayında, Londra Dizayn Bienali'nde Somerset House'da sergilenmesinin ardından; 47 ülkede 22 üniversite arasından seçilerek Public Award'ı da kazanmıştı. Londra Dizayn Festivali'nin 20'nci yıl Özel Seçkisi'ne de davet edilerek Thames Nehri üzerinde, Londra silüetinde sergilenmişti. Akustik ve mimari ögeleri de barındıran 'Açık Yapıt' Mayor of London ve Victoria & Albert Müzesi'nin de jürisinde yer aldığı 'Son 20 yılın en etkili işleri' seçkisinde 'The Red Book' içerisinde listelenen 30 eserden biri olmuştu. Sanat ve mimarlık alanında ortak disiplinlerde eserler ürettiğini belirten Bulut, \"Eserimiz bir yerleştirme sanatı ürünü, bir açık yapıt. Haziran ayında ilk kez Londra Bienali'nde sergiledik, yaklaşık 1 aylık bir sergi yaptık. Bu sergide ödül aldık. Ödülün ardından eserimizi tekrar Londra'da, bu kez başka büyük bir etkinlikte Londra Tasarım Festivali'nde Türkiye'yi temsilen sergiledik. Orada da insanlardan güzel bir geri dönüş aldık, yüz binlerce insan ağırladık. Eserimiz Kırmızı Kitaba da girdi, çok güçlü bir etki uyandırdı. Çağdaş sanat otoritelerince çok güzel yorumlar aldı\" diye konuştu. Eseri anlatan Bulut, \"Taksim'in çok güçlü bir yapısı var. Açıkçası burası çok parçaların bir araya geldiği kendi aidiyeti olan ve hiç olmayan yer. Bizim eserimizde temelini yanında götüren bir anıt. Baktığınızda anıtsal bir form görüyorsunuz. Bir sanatçı imzasından daha ziyade bu eserde aslında bütün insanlığın zihninde alışık olan bir formun kendi içinde bir çözünmesi var. Temelini yanında götüren bir açık yapıt, dolayısıyla bu yerleşmeme halini burada sergiliyoruz. AKM'deki kürasyonumuz; dünya dediğimiz bu katılığa aslında bütün bu kavramlardan yukarı çıkarak daha üst bir bilinçle hareket ederek dünyaya yerleşememe halimiz. Bu insan olmanın getirdiği katılık. Aslında varlığımızın daha geniş bir bilince temas ediyor olma bilgisi bizi heyecanlandırıyor. Bu eserle tam da böyle bir noktaya değinmek istiyoruz. AKM'de bu eserin temasını en iyi anlatan noktaya eserimizi yerleştirdik\" ifadelerini kullandı. Açık Yapıt'ın temaları üzerinde yıllardır çalıştıklarını ifade eden Bulut, Hareketli ve sesli yüzeyler, duyulara temas eden mekanlar benim 10 yıldır İstanbul'da ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığım üretimler. İlk kez Londra Bienali'nde sergiledik. Açık Yapıt ile yaklaşık 4 ayda 3'üncü uluslararası sergimiz. Türkiye'de ilk kez 29 Ekim'de Cumhuriyetin 100'üncü yılında Kültür Bakanlığımızın davetiyle Taksim Meydan'ında eserimizi sergiliyoruz. Aslında buradaki teması tüm bu insan olmayı, sıkışmanın getirdiği bir yersizlik ve aidiyetsizlik üzerine nazikçe bir yerleşmeme hali, daha çok insani kavramlara değiniyor. Toplumlardan ve diğer şeylerden aslında çok uzak. Daha evrensel bir mesajı var. Bu anlamda aslında bir deneyim tasarımı, herkesi deneyimlemeye bekliyoruz\" dedi. Eserin insanda yarattığı duygunun herkeste farklı olacağını söyleyen Bulut, 6 milyar insan varsa, 6 milyar bilinç var demektir. Kimsenin duygularını ve buradaki deneyimini bilmiyoruz ama genel olarak bir kent nesnesi ürettiğinizde kentle bütünleşmesi ve objeleşmemesi an meselesidir. Bu kent yerleştirmelerinin ayrışması çok önemlidir. Açık yapıtın bundan ayrıştığını görüyorum. İnsanların bakar bakmaz bu bir heykel ya da bir sanat eseri dediklerini duyuyorum. Tam da istediğimiz o eşiklere temas etme halini görüyoruz. Ne içeride ne de dışarıda olma halini insanlar tam anlayamıyorlar. İnsanlar Taksim'den esere bakarken eser de onlara bakıyor ve bu deneyimleri gözlemliyoruz\" diye konuştu. Esere ilişkin geri dönüşleri değerlendiren Bulut, Çok bir fark yok aslında, çünkü evrensel bir iş yapıyoruz. Bu insana temas eden ve kültürel kimliklerden arınmış bir iş. Londra'da uzun süre iki büyük sergide sergilendi ve buraya yeni geldi. Londra'daki sergilerde ilk gün bir köşe yazısı yazılmış ve bu anıtın güzel sembolik bir anlamı olduğuna değinilmişti. İnsanlar bütün sergi boyunca sallanan anıt diye bunu ziyaret etmeye geldi. Türkiye'de de zaten ilk günden beri çok beklenen bir sergiydi. Biz Londra'da işi duyurduğumuz andan itibaren insanlar açık yapıt Türkiye'ye ne zaman gelecek diye soruyorlardı. Dolayısıyla ilk gün bir izdihamla karşılaştık. Açılışı yaptık ve dışarıya çıktığımızda dev bir insan kitlesi vardı. Bizim için çok büyük bir mutluluk şu anda da ziyaretçilerimiz gelmeye devam ediyor. Ben de buradayım, insanları ağırlamaya özen gösteriyorum\" ifadelerini kullandı. Eserin yüzeyini özel kimyasallarla temizlediklerini söyleyen Bulut, Metal bizim 5'inci madde dediğimiz ve oksijenle temas halinde olması iletken bir madde. Metal bizim burada hem duyguyu hem de ısı ve birçok şey geçirmemizde önemli. Yüzeyini özel kimyasallarla temizliyoruz, doku oluşturuyoruz ve oksijenle sürekli dönüşen değişen paslanan daha doğrusu nefes alan bir anıt tasarlamış oluyoruz\" dedi. Eserle ilgili geri dönüşlerden çok mutlu olduğunu söyleyen Bulut, Bir Türk kadın sanatçı olarak bu kadar kısa bir sürede 3 uluslararası sergi yapmak ve Cumhuriyetin 100'üncü yılında bu işi ülkemize getirmek beni çok mutlu ediyor. Londra'dayken sergiye Türklerin sergisi diye geliyorlardı. Bu iş ödül aldı ve kitaplara girdi. Bu işi anlatmak çok büyük bir gurur ve çocuklarımıza anlatacağımız güzel hatıralar var, çok mutluyum. 19 Kasım'a kadar Atatürk Kültür Merkezi'ndeyiz. Ziyaret edebilen herkesi bekliyoruz\" diye konuştu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/alaca-hoyuk-eserleri-yapi-kredi-muzesi-nde/16723", "text": "Yapı Kredi Müzesi, Alaca Höyük kazılarında çıkarılan arkeolojik eserlerin önemli bir bölümünü geçici süreyle müzesine taşıyor. Yapı Kredi Müzesi, Alaca Höyük kazılarında çıkarılan arkeolojik eserlerin önemli bir bölümünü geçici süreyle müzesine taşıyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifiyle 1935 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk arkeoloğu Remzi Oğuz Arık ve etnolog Hamit Zübeyr Koşay tarafından Çorum'da başlatılan ve Türkiye Cumhuriyeti'ni uluslararası alanda temsil eden ilk bilimsel kazı unvanına sahip Alaca Höyük eserleri, bu sergide ilk defa bir arada sergilenecek. TC Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın işbirliğiyle Cumhuriyet'in 100. yılına özel hazırlanan Bir İdealin Peşinde: Atatürk ve Alaca Höyük sergisi, 13 Ekim 2023 10 Mart 2024 tarihleri arasında Yapı Kredi Müzesi'nde ücretsiz ziyaret edilebilecek. Sergi kapsamında Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Alaca Höyük Müzesi, Çorum Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nden 235 arkeolojik ve etnografik orijinal eser İstanbul Yapı Kredi Müzesi'ne getirilerek kronolojik ve tematik bölümler altında sunulacak. Türk Tarih Kurumu Arşivi'nden seçilen fotoğraflar ve Mahmut Akok tarafından yapılan orijinal çizimlerin bir kısmı ise ilk defa bu sergide görülebilecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ali-kazma-nin-gozleriyle-anlattigi-orhan-pamuk-bu-defa-milano-da/16768", "text": "Güncel sanatçı Ali Kazma'nın, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar ve Masumiyet Müzesi kurucusu Orhan Pamuk ile son üç yıla uzanan bir ilişki neticesinde özel olarak hazırladığı iki video yerleştirme eseri bu kez 27 Eylül itibariyle İtalya'nın Milano kentindeki Francesca Minini Sanat Galerisi'nde yer alacak. Sergide, Kazma'nın Pamuk ile özel diyaloğu üzerine kurgulanan yaklaşık sekiz dakikalık, 2022 tarihli ikili video düzenleme Sentimental ile, sanatçının Pamuk'un ev - atölyesi ile arşivinin derinliklerine indiği 2,5 saatlik Mürekkep Evi isimli eserleri izlenebilecek. Triptik / Üçlü büyük bir projeksiyon olarak sunulacak Mürekkep Evi, galerinin ana alanında izleyiciyle buluşurken, yapıt üç ekranın merkezine yazar Pamuk'u aldığı özel kurgusuyla da dikkat çekiyor. Buna göre eseri tamamlayan her bir projeksiyon, Kazma'nın ürettiği tasarım ve montaj tekniği sayesinde her defasında kendini farklı bir döngü ile izleterek, yaratıcılıkta tesadüf ve çağrışımın kıymetini bir kere daha ortaya koyuyor. Sergiye adını veren Mürekkep Evi isimli çalışmada Ali Kazma'nın yazar Pamuk'un ömrünü ve eserlerini şekillendirdiği en nadide parçalarına ait detaylar da, gün ışığına çıkıyor. Pamuk sergi dolayısıyla Ali Kazma'ya kendisine ilham veren Paşabahçe Vapuru, İstanbul Ansiklopedisi ve Reşad Ekrem Koçu, ya da kendisine Miro heykelciği ile bilinen Avrupa Müze Ödülü'nü getiren Masumiyet Müzesinden bilinmeyen detayları da aktarıyor. Sergide, emeğini elyazısı ile ortaya koymasıyla tanınan Pamuk'un Kara Kitapı yazdığı orijinal el yazması örnekleri ya da son romanı Veba Gecelerine ait taslak detayları veya suluboya desenleri ile, oto-portre çalışmaları da ilk kez görülebiliyor. Ali Kazma bu tasarım ve sunum anlayışıyla izleyiciyi, titizliğiyle bilinen Pamuk'un üretim ve algısındaki kişisel yaklaşıma olabildiğince tanık etmenin meyvelerini de belgelemiş oluyor. Mürekkep Evi, Orhan Pamuk'un İstanbul'un tarihi yarımadasına hakim manzarasıyla bilinen Kabataş-Cihangir muhitindeki ikametgahında nasıl çalıştığını, sürekli değişen manzarayla birlikte yazarlık sürecinin de nasıl ilerlediğini yansıtmak bakımından özel bir yer teşkil ediyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/altin-aslan-da-feminizm-zaferi/16734", "text": "80. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan'ı, Yorgos Lanthimos'un festival süresince favori gösterilen filmi Poor Things kazandı. Yeni bir Frankenstein yorumu olarak nitelendirilen yapım, feminist söylemi ve Emma Stone'un performansıyla Oscar'ın da favorilerinden olacak. Bu sene 80. yaşını kutlayan Venedik Film Festivali'nin programı Berlin ve Cannes'ı kıskandıracak kadar güçlüydü. Michael Mann'ın Ferrarisi, Bradley Cooper'ın Maestrosu, Sofia Coppola'nın Priscillası ve David Fincher'ın The Killerı gibi sinemaseverlerin merakla beklediği birçok yapım prömiyerini Venedik'te gerçekleştirdi. Protesto da eksik olmadı. Geçmişlerinde cinsel suçlar olan Roman Polanski ile Woody Allen'ın yeni filmlerinin Venedik'te gösterilmesi tepkiyle karşılansa da yarışma heyecanı ve festivaldeki güçlü filmlerin coşkusu önplandaydı. 80. Venedik Film Festivali cumartesi akşamı düzenlenen ödül töreni ile sona erdi. Başkanlığını Damien Chazelle'in yaptığı jüri Altın Aslan'ı, Yorgos Lanthimos'un festival süresince favori gösterilen filmi Poor Thingse verdi. Chazelle kendi filmi Babylon için Emma Stone ile çalışmak istemiş ama Stone o sıralarda Poor Things için anlaştığı için Chazelle'in filminde rol alamamış, onun yerine Margot Robbie geçmişti. Chazelle'in jüri başkanlığından Poor Thingse en büyük ödülün çıkması, bu açıdan ilginç bir tesadüf oldu. Alasdair Gray'in 1992 tarihli aynı adlı romanına dayanan (2012'de Zavallılar adıyla Sel Yayıncılık tarafından bizde de yayımlanmıştı) Poor Things, Frankenstein mitini modernize eden bir hikayeye sahip. Başkahraman yine bir 'yaratılmış varlık' ama bir kadın bu sefer. Bir cerrah, intihar eden hamile bir kadının beynine bebeğinin beynini yerleştiriyor ve böylece Bella'yı yaratıyor. Film, Bella'nın hayatı bir kadın olarak keşfetme ve yaşama süreci üzerine kurulu. Poor Thingsin ödüllendirilmesinde feminist söyleminin etkin olduğu aşikar. Zaten Lanthimos da Emma Stone bu filme çok emek verdi ve sevgisini kattı. Bence arketip figürler, izleyicinin başka türlü kabul edemeyecekleri şeyleri kabullenmeleri için hikaye anlatımında harika araçlar demişti basın toplantısında. Lanthimos, Stone ile The Favourite/Sarayın Gözdesinde de çalışmış ve genç oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde adaylık almıştı. Poor Thingsin ise önümüzdeki sene Oscar yarışının en güçlü adaylarından biri olacağı ve Emma Stone'un En İyi Kadın Oyuncu dalında ödül alma ihtimalinin yüksek olduğu konuşuluyor. Festivalde en çok konuşulan yapımlardan biri de Pablo Larrain'in El Conde filmiydi. Larrain yeni filminde Şilili diktatör Augusto Pinochet'yi 250 yaşında bir vampir olarak resmetti. Yaşarken adaletle yüzleşmemiş bir diktatörün gerçek doğasını göstermek için filmde hiciv ve siyasi komedi dilini kullanan Larrain'in; kötülerin ve kötü fikirlerin yaşamaya, mutasyona uğramaya ve yok edildikten yıllar sonra bile toplumlara tekrar tekrar bulaşmaya yatkın olduğuna dair uyarıları Venedik'te En İyi Senaryo Ödülü'ne layık görüldü. Önceki filmi Drive My Car ile neredeyse almadık ödül bırakmayan Ryusuke Hamaguchi yeni filmi Evil Does Not Exist ile Jüri Büyük Ödülü'nü kazanırken Sofia Coppola'nın çok beğenilen filmi Priscillada Elvis Presley'in eski eşi Priscilla Presley'i canlandıran genç oyuncu Cailee Spaeny de En İyi Kadın Oyuncu seçildi. Bu sene Orizzonti Bölümü'nde iki filmimiz yarıştı: Selman Nacar'ın yeni filmi Tereddüt Çizgisi ve Nehir Tuna'nın ilk uzun metrajı Yurt. Bu bölümden ödülsüz dönseler de Yurt, İtalyan bağımsız film eleştirmenleri tarafından verilen Bisato d'Oro En İyi Senaryo Ödülü'ne layık görüldü."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/altin-koza-film-festivali-basladi-/16756", "text": "Adana'da bul yıl 30'uncusu gerçekleştirilen Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nin açılış töreninde Orhan Kemal Emek Ödülleri, ünlü şarkıcı Belkıs Özener ve yönetmen Ahmet Soner'e verildi. 30'uncu Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nin açılış töreni, Merkez Park Amfi Tiyatro'da gerçekleştirildi. Açılış törenine, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Türk sanat camiasının ünlü isimleri, siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile davetliler katıldı. Törenin sunuculuğunu ünlü oyunu Yetkin Dikinciler üstlendi. Törenin açılış konuşmasını gerçekleştiren Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, geçen yıl festivale 'Kadraja Girmeyenler' adını koyduklarını, bu yıl ise 'emeği, eşitsizliği, adaleti' kadraja aldıklarını söyledi. Başkan Karalar, \"Altın Koza, hep emeğe, kadraja girmeyenlere, eşitsizliğe, adaletsizliğe hükmü süren, yenilikçi filimler yapan sanatçılara destek verdi. Sinema öyle bir şey ki, her ülke farklı farklı diller konuşur ama sinemanın dili evrenseldir. Bu yıl 100'üncü yaşını kutladığımız Cumhuriyetimiz, sanata ve bilime çok önemli insanlar yetiştirdi. Mustafa Kemal Atatürk'ümüzün de işaret ettiği buydu; aydınlanma, bilim, bilime dayalı yönetim. Altın Koza'nın emeğe bakışı çok farklı. Dolayısıyla emek çok önemli. O nedenle bu yılki emek ödüllerini sinemamıza, sanatımıza çok emek veren yılların sanatçıları Belkıs Özener ve Ahmet Soner'e takdim edeceğiz\" diye konuştu. Ödülünü almak için sahneye gelen ünlü sanatçı Belkıs Özener, Türkan Şoray'a Kara Gözlüm filminde ses verdiği 'Sevemedim Karagözlüm' şarkısıyla sanatseverlerin karşısına çıktı. Filme atıfta bulunan Özener, \"40 sene sustum, bu ses benim demedim. Adım yazılmadı. Benim sesimi biliyordunuz ama beni tanımıyordunuz. Şimdi karşınızdayım, sizleri çok seviyorum\" dedi. Özener'e ödülünü, ünlü oyuncu Binnur Kaya takdim etti. Daha sonra ödülünü almak için sahneye ünlü yönetmen Ahmet Soner geldi. Soner'e ödülünü Başkan Karalar ve Orhan Kemal'in oğlu Işık Öğütçü verdi. Ödül töreninin ardından Candan Erçetin, konser için çıplak ayakla sahneye çıktı. Yeşilçam filmlerinin unutmaz eserlerini ve kendi sevilen şarkılarını seslendiren Erçetin, törene gelenlere unutulmaz bir gece yaşattı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/altin-koza-sahiplerini-buldu/16774", "text": "Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar'ın başkanlığında, 30. kez düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nin Ödül töreni, Cumhuriyetimizin 100. Yılına özel olarak verilen ''Sinemamızın Yüzü'' ödüllerinin takdim edilmesiyle başladı. Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi'nde gerçekleşen ödül töreninin sunumunu Yetkin Dikinciler ve Gülay Afşar üstlendi. Türk Sineması'nın 60 yılında var olan usta oyuncu Türkan Şoray'a ödülünü Zeydan Karalar takdim etti. Şoray ''Ben bugün bu ödülü, Atatürk'ün ve Cumhuriyetin kadınlara verdiği haklar sayesinde alıyorum. Cumhuriyet kadını olarak Atatürk'e çok şey borçluyum ve minnet doluyum. Cumhuriyet'in bir sanatçısı olmak benim için gururların ve onurların en büyüğü'' diyerek genç sinemacıları da unutmadı. Sanatçı ''Genç sinemacı arkadaşlarımıza bir miras bıraktık. Onlar bu mirası, yurt içindeki ve yurt dışındaki başarılarıyla daha da ileriye götürdüler. Hepsi çok yetenekli ve başarılı. Onları alkışlamak istiyorum'' dedi. Türk Sineması'nın unutulmaz aktörlerinden Kadir İnanır'a ödülünü Merve Dizdar takdim etti. İnanır, ödül konuşmasında ''Mesleğimize gösterilen saygının böylesine güzel bir organizasyonla sizlere ulaşmasını sağlayan herkese, festival emekçilerine şükranlarımı sunuyorum. 2013 yılından beri barış diyorum. Ellerimizi birleştireceğiz, kalplerimizi kucaklaştıracağız ve büyük barışı mutlaka sağlayacağız. Dünyanın en güzel ülkesini burada yaşayan milyonlarca insan festival alanına çevirecek. Hep birlikte ''yaşasın tam bağımsız Türkiye, diyeceğiz'' dedi. Altın Koza'da ''En İyi Film'' ödülünü, Umut Subaşı'nın yönettiği ''Sanki Her Şey Biraz Felaket'' filmi aldı. ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülünü ''Cam Perde'' filmindeki performansıyla Selen Kurtaran aldı. Geçtiğimiz sene hayatını kaybeden oyuncu Rıza Akın anısına verilen ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülünü ise ''Karganın Uykusu'' filmindeki performansıyla Ahmet Agğün aldı. ''En İyi Film'' ödülünü ''Sanki Her Şey Biraz Felaket'' film ekibine; Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar verdi. ''Sanki Her Şey Biraz Felaket'' filminin yönetmeni Umut Subaşı, 'En İyi Yönetmen'' ödülünü Jüri Başkanı Ömer Faruk Sorak'tan aldı. ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülünü kazanan Karganın Uykusu'' filminin oyuncusu Ahmet Agğün ödülünü jüri üyesi oyuncu Bennu Yıldırımlar'ın elinden aldı. ''En İyi Kadın Oyuncu'' ödülünü kazanan ''Cam Perde'' filminin oyuncusu Selen Kurtaran ise ödülünü jüri üyesi, oyuncu Cezmi Baskın'ın elinden aldı. Tören, Bülent Ortaçil konseriyle sona erdi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/altin-portakal-da-tartismali-karar/16777", "text": "Bu sene 60. kez düzenlenecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Kanun Hükmü adlı belgeselin seçkiden çıkarıldığı açıklaması üzerine festival yarışmalarının jürileri Demet Akbağ, Ayşegül Aldinç, Onur Saylak, Özcan Alper, Mehmet Günsür, Ali Aga, Sema Kaygusuz, Behiç Ak, Zeynep Dadak, Deniz Tortum, Elif Refiğ, Hazar Ergülü, Paolo Bertolin, Ali Ercivan, Hakan Bıçakçı, Anna Maria Aslanoğlu, Ezel Akay, Engin Palabıyık, Senem Erdine ve Ahmet Gürata ortak bir bildiri yayınladı. Jüri üyeleri, Kanun Hükmü belgeselinin yönetmeni Nejla Demirci ile dayanışma içinde olduklarını belirtti ve bildiride 60. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ndeki görevimizi, 'Kanun Hükmü' filminin Belgesel Yarışma seçkisine geri alınmasıyla yerine getirebileceğimizi kamuoyuna duyururuz ifadesine yer verdi. 'Kanun Hükmü' filminin görüntü yönetmeni İlker Berke, 55 yaşında hayatını kaybetti. Vefat haberini belgeselin yönetmeni Nejla Demirci sosyal medya hesabından duyurdu. Demirci, 'Kanun Hükmü' belgesel ekibinden görüntü yönetmeni sevgili dostum güzel insan İlker Berke'yi kaybettik ifadelerini kullandı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/altin-portakal-iptal-edildi/16791", "text": "Bu yıl, 60. kez düzenlenmesi planlanan Antalya Altın Portakal Film Festivali, Kanun Hükmü belgeseliyle ilgili tartışmaların ardından iptal edildi. Festival yönetimindeki tüm ekiplerin görevine de son verildi. Altın Portakal'ın iptaline giden tartışma, adım adım şöyle gelişti. Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Altın Portakal Film Festivali'nde, KHK ile görevlerinden çıkarılan iki memurun anlatıldığı Kanun Hükmü adlı belgesel, yarışma seçkisinden çıkarıldı. Belgeselin festivalden çıkarılmasına tepki gösteren yönetmen ve yapımcılar, 27 filmi festivalden geri çekti. Festival jürisi de görev almayacağını açıkladı. Festival yönetiminin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, Kanun Hükmü belgeselinin yarışma seçkisine geri alındığı bildirildi. Belgeselin seçkiye alınmasına tepki gösteren Kültür ve Turizm Bakanlığı, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden çekildiğini duyurdu. Bakanlıktan yapılan açıklamada, Böylesi önemli bir festivalde, sanatın gücü kullanılarak mağduriyet algısı üzerinden FETÖ terör örgütü propagandası yapılmasına vesile olunması son derece üzücüdür denildi. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç da, Altın Portakal Film Festivali gibi geleneksel hale gelmiş bir festivalde terör örgütünün propagandasının yapılmasına kesinlikle müsaade edilemez dedi. Bunun üzerine Festival Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu, ikinci bir açıklama yaparak, Herhangi bir terör örgütünün destekçisi olarak tarif edilmeyi kabul etmemiz mümkün değildir. Kanun Hükmü adlı belgeseli festival seçkisinden çıkarıyoruz ifadelerini kullandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen 4. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali hakkında bilgi veren Bakan Mehmet Nuri Ersoy, Kanun Hükmü belgeseliyle tartışma yaratan Altın Portakal Film Festivali'ne de değindi. Ersoy, Bakanlık olarak kültür ve sanatın her daim destekçisiyiz. Ancak sanatın gücü kullanılarak terör örgütü propagandası yapılmasına, sanatın provokasyon unsuru olarak kullanılmasına son derece karşıyız dedi. Gençlik ve Spor Bakanlığı da, Altın Portakal'a tahsis ettiği Antalya Spor Salonu'nu festivalden çektiğini duyurdu. Açıklamada Bakanlığımız, aziz milletimizin 15 Temmuz'da verdiği destansı mücadelenin itibarsızlaştırılması, sanatın provokasyon unsuru olarak kullanılması çabasının bir parçası olmayacaktır ifadelerine yer verildi. Oyuncu Demet Akbağ, Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jüri başkanlığından ayrıldığını açıkladı. Tepkiler üzerine açıklama yapan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, 7-14 Ekim tarihleri arasında yapmayı planladığımız Antalya Altın Portakal Film Festivali'mizi bizim dışımızda oluşan ve oluşturulan süreç sebebiyle iptal ettiğimizi tüm sinemaseverlere üzülerek bildiriyorum dedi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/amasra-da-zafer-bayrami-kutlamasi/16682", "text": "Amasra Belediyesi tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen Amasra Uluslararası Şehir Festivali bugün başlıyor. KÜLTÜR SANAT SERVİSİ - Bartın'ın Amasra ilçesinde düzenlenecek ve koordinatörlüğünü Gülten Taranç'ın üstlendiği festival kapsamında konserler, tiyatro oyunu, film gösterimleri, atölyeler, paneller gerçekleştirilecek. Amasra Müzesi'nde çocuklarla seramik, yaratıcı drama, film müziği atölyesi ve tasarım uygulaması yapılacak. Kadın, Yaşam, Özgürlük başlığıyla yapılacak söyleşide Nazan Kesal, Haşim Hüsrevşahi ve Berfin Zenderlioğlu konuşmacı olarak yer alacak. Nazan Kesal'ın tek kişilik oyunu Yaralarım Aşktandır sahnelenecek. Festivalde mübadelenin 100. yılı anısına Stathis Oulkeroglou, Foteini Triantafyllou, Theodora Zikou, Naci Hasanefendi dostluk konseri verecek. İffet Eren Boz Danışman'ın uzun metrajlı filmi Turna Misali, Berna Gençalp'in Kim Mihri, Neşe Uğur Nohutçu'nun Töz ile Nurdan Tümbek Tekeoğlu'nun Paramparça belgeselleri ve Selen Örcan'ın Herkesin Yapabileceği Bir Şey adlı kısa filmi de festival kapsamında seyirciyle buluşacak. Festival, 2 Eylül akşamı Barış Akarsu Kültür Parkı'nda yer alacak olan Yeni Türkü konseriyle son bulacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/anadolu-camileri-dunya-mirasi-nda/16766", "text": "UNESCO'dan bir müjde daha geldi. Konya, Eskişehir, Afyonkarahisar, Kastamonu ve Ankara'daki Anadolu'nun Orta Çağ'dan kalma ahşap direkli ve kirişli 5 camisi Dünya Mirası Listesi'ne girdi. KÜLTÜR SANAT SERVİSİ - Ankara, Gordion Antik Kenti'nin Dünya Mirası ilan edilmesinin ardından, Orta Asya'dan Horasan bölgesine Türklerin mimari üslubunu Orta Çağ'dan bugüne taşıyan ahşap direkli ve kirişli camiler de UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girdi. Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlenen 45'inci UNESCO Dünya Miras Komitesi toplantısında, Konya'nın Beyşehir Eşrefoğlu Cami, Eskişehir'in Sivrihisar Ulu Cami, Kastamonu Kasaba Köyü'nün Mahmut Bey Cami ile Ankara'nın Ahi Şerefeddin Cami ve Afyonkarahisar Ulu Cami Dünya Mirası Listesi'ne alındı. Haberi Yeni bir müjde daha sözleriyle duyuran Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne kültürel varlıklarımızı ilk kez seri olarak kaydettirdik. Gordion'un ardından Anadolu'nun Orta Çağ'dan günümüze uzanan ahşap direkli ve kirişli camileri de Dünya Mirası oldu. Böylece listedeki kültür varlığı sayımızı da 21'e yükselttik. Hayırlı olsun dedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca UNESCO'ya Anadolu'nun Orta Çağ Dönemi Ahşap Direkli ve Kirişli Camileri adıyla iletilen ve komitenin dün gerçekleştirdiği toplantıda kabul edilen tarihi camiler aynı zamanda Türkiye'nin Dünya Mirası Listesi'ndeki ilk seri kültürel varlıkları oldu. Anadolu'daki ahşap destekli camilerin erken örneklerini Orta Çağ'dan günümüze yansıtan bu yapılar farklı şehirlerde olmalarına karşın ortak özelliklere sahip. Orta Çağ'dan günümüze kadar iyi bir şekilde korunmuş olarak ulaşan tarihi yapılar Anadolu yaşantısını da yansıtıyor. Hipostil planlı anıtsal ahşap cami tipolojisinin, döneminin Anadolu'daki en önemli temsilcilerinden olan bu camiler, sahip oldukları ahşap oymacılığı sanatının örnekleriyle de öne çıkıyor. Kapıları, minberleri, sütun başlıkları, tavan kirişleri ve konsollarında görülen özenli ahşap işçiliği ile ustaların isimlerinin kayıtlı olduğu kündekari tekniğindeki ahşap minberleri ve Kalem İşi adı verilen bezemeleriyle bu tarihi camiler olağanüstü bir marangozluk becerisi ile estetik anlayışı da sergiliyor. UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi, Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlediği 45. dönem toplantısında işgal atındaki Batı Şeria'da Kudüs'ün 20 km kuzeydoğusundaki Tell es-Sultan'ı dünya kültür mirası listesine aldı. Tell es-Sultan yani eski Eriha, yaklaşık 10 bin yıllık tarihiyle dünyanın ayakta kalan en eski şehri olarak biliniyor. Eriha, aynı zamanda deniz seviyesinin 258 m altında yer aldığı için dünyanın en alçak şehri kabul ediliyor. Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, UNESCO'nun kararını memnuniyetle karşıladıklarını bildirdi. Abbas, antik kentin, Filistin halkının gerçekliğinin ve tarihinin bir kanıtı olduğunu belirterek, tüm insanlık için benzersiz olan bu alanı korumaya devam edecekleri sözü verdi. Ancak İsrail'den karara tepki gecikmedi. İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararı Filistinlilerin UNESCO'yu siyasallaştırmasının işareti olarak gördüğünü söyleyerek kararı onaylamadığını ifade etti. Batı Şeria'yı 1967'de işgal eden İsrail, 2019'da UNESCO'dan ayrılmıştı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/andrea-bocelli-yeter-ki-baris-olsun-ben-sesimden-feragat-edebilirim-/16863", "text": "Dünyaca ünlü tenor Andrea Bocelli, 8 Haziran 2024 konseri öncesinde İstanbul'da basın mensuplarıyla bir araya geldi. 8 Haziran 2024'te İstanbul'a gelecek olan Andrea Bocelli, Beşiktaş Dolmabahçe Stadyumu'nda on binlerce kişiye seslenecek. Bocelli, 8 Haziran'daki konser öncesinde Feriye Palace'ta basın mensuplarıyla bir araya geldi. Toplantıya Bocelli'nin yanı sıra eşi ve Andrea Bocelli Vakfı Başkan Yardımcısı Veronica Berti Bocelli, İtalya İstanbul Başkonsolosu Elena Clemente de katıldı. Toplantıda barış mesajları veren dünya starı Bocelli, Kendi müziğimle dünya çapındaki güncel şartların daha da iyileşmesine bir katkım olursa ne mutlu bana. Yani ben sesimden feragat edebilirim yeter ki barış tesis edilsin. Savaş bence çok aptalca bir şey. Korkunçluğu bir yana, en aptalca şey, insanlığın hatası dedi. Gazetecilere vakit ayırdıkları için teşekkür ederek sözlerine başlayan Bocelli, Stadyum dediğimiz zaman farklı bir heyecan verir. Yüksek sayıda seyirciye hitap etmek ayrı keyifli. Akustiği tam değerlendirmek zor olabiliyor bu yüzden bütün hazırlıklarımızı önceden yapacağız. Ses, Allah'ın bir lütfu ama ben de çalışarak elimden geleni yapıyorum. Türkiye çok güzel İstanbul da öyle, bu konuda ne söylesem yüzeysel kalır. Kendimi şanslı hissediyorum diye konuştu. Dinleyicileriyle her geçen sene karşılıklı enerji alışverişinin arttığını ifade eden Bocelli, Sizdeki bu heyecanı hissediyorum. Müzik, birleştirici bir güç oluyor. Ben de bunu gerçekleştirmek için elimden geleni yapıyorum. Bu son albümde hayatımdaki iki öneme sahip ses de bana eşlik etti. Oğlum Matteo genç bir ses ve kızım Virginia. Bu albüm için aileme teşekkür ederim. Noel'in fon müziği oldu benim için dedi. Andrea Bocelli'nin eşi Andrea Bocelli Vakfı Başkan Yardımcısı Veronica Berti Bocelli de vakfın çalışmalarıyla ilgili bir soruya, Andrea'yı tanıdığımdan beri kimin yardıma ihtiyacı varsa tek cevabı vardı: Evet. Bir Vakıf kuruldu, Haiti gibi çok uzak bir ülkede önemli projeler gerçekleştiriyoruz. Biz müziği vasıta olarak kullanıyoruz. Dünyanın farklı ülkelerinde 34 proje yaptık. 60 milyon toplandı. Biz de bir deprem yaşadık. Açtığımız okullarda müziğe önem verdik. Dünyayı müzik kurtaracak. Çocuklar bizim geleceğimiz, onlara yatırım yapıyoruz diye yanıt verdi. 8 Haziran 2024'te İstanbul'a gelecek olan Andrea Bocelli, Beşiktaş Dolmabahçe Stadyumu'nda on binlerce kişiye seslenecek. Hayranlarının uzun yıllardır Türkiye'ye gelmesini dört gözle beklediği Andrea Bocelli, en ünlü İtalyan ve uluslararası operalardan klasik aryaların yanı sıra uluslararası büyük bir başarıya ulaşan albümlerinden sürprizleriyle de uzun yıllar unutulmayacak bir konser gecesi yaşatacak. Dünya genelinde 90 milyon albüm satışı gibi eşsiz başarılara imza atan Andrea Bocelli, bir imza gibi tanınabilen sesinin yumuşak ama güçlü tınısıyla İstanbullulara eşsiz bir müzik ziyafeti sunacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/anjelika-akbar-dan-yeni-album-ahenk-432-/16814", "text": "Besteci ve piyanist Anjelika Akbar'ın, Türkiye'de yaşanan, tüm ülkeyi yasa boğan, Kahramanmaraş merkezli, 11 ilin etkilendiği 6 Şubat depreminin ardından oluşturduğu ''AHENK 432'' isimli albümü yayınlandı. Tüm dijital marketlerdeki yerini alan albümde 11 eser bulunuyor. 432 frekansı ile kaydedilmiş, ülkemizde bu tarzda tek ve ilk eser olma özelliğini taşıyan albümde, Akbar'ın beş adet kendi bestesi, beş adet kendisine ait uyarlamaları, J. S. Bach'a ait bir eser yer alıyor. Türk manevi kültürüne ait eserler, Vavilov, Krilatov gibi Sovyet dönemine ait bestecilerin eserlerin olduğu özel albüm, \"AHENK 432\" kaydı ile bu titreşim hızına ayarlanmış dijital bir piyano ile kaydedilerek Anjelika Akbar için de bir ilk olma özelliği taşıyor. 14 Ekim'de Zorlu PSM'de, albüm tanıtımı için düzenlenen gala konserinde sevenleriyle buluşacak Akbar'la \"AHENK 432\" hakkında konuştuk. Bana albüm ile ilgili bu günlerde herkes soruyor, ''432 nedir?'' diye. Ben de özellikle sorulsun, merak edilsin ve araştırılsın diye albümde sadece 432 yazdım. Halbuki aslında 432 Hertz anlamına geliyor. Bu konu pek irdelenmiyor hatta müzisyenler tarafından bile çoğunlukla bilinmiyor. 432 Hertz, yani titreşim hızı, La notasının 1 saniyede yaptığı titreşim sayısını anlatıyor. Albümdeki eserleri, bu titreşim hızında kaydettim. Bunun önemli sebepleri var. 432 Hertz'in önemini, geçen sene Destek Yayınları'ndan çıkmış olan \"Her İnsan Bir Bestedir\" adlı kitabımda özellikle buna dair yazdığım bölümde özetledim. Bu titreşim hızında dinlenen müzik eserleri insanı doğa ile bütünleştiriyor, kendi ile barış içinde, daha dengeli ve kendinden emin hale getiriyor. Geçen yüzyılın ortasında, küresel çapta La notası titreşim hızı 440'a yükseltildi ve bu standart elbette o zamandan beri dinlediğimiz, neredeyse tüm müziklere yansımış oldu. Yapılan bu ayar insanları daha agresif, sinirli, iç barıştan daha uzak hale getirdi ve bu halen devam ediyor. 432 Hertz ile bir albüm yapma fikri çoktandır vardı fakat çalışmalarımda ona henüz sıra gelmemişti. Tetikleme noktası ise geçen Şubat ayında Türkiye'de meydana gelen deprem oldu. Depremin olduğu sabah henüz şiddetini bilmeden özellikle 432 Hertz'e ayarlanmış piyanoya geçtim ve küçük bir kayıt yaptım. İnsanlara az da olsa uzaktan hafiflik, huzur ve güç verecek bir müzik olsun istedim. Çalarken video kaydı yaptım belki yayınlarım diye. Fakat depremin boyutunu öğrenince müziği sosyal medyada paylaşmadım. İki hafta sonra paylaştığımda insanlar çok etkilendi, bana birçok mektup geldi \"Lütfen, bu ve bunun gibi kayıtlar yapın, bize çok iyi geliyor, sözler avutmuyor ama müzik çok iyi avutuyor,\" gibi... Hatta \"Böyle bir albüm olsun\" yazanlar çok oldu. Ben de bunun üzerine harekete geçtim ve albümü önce aklımda oluşturdum. Seçtiğim eserler benim hissiyatıma göre 'ahenk' kavramını yansıtıyordu. Bazı besteler yaptım bu albüme özel, piyanoya uyarladığım başka bestecilerin eserleri veya anonim olan eserlerin benim piyano yorumunu da dahil ettim. Normalde elektronik piyano hiç kullanmam. Fakat akustik piyanolar uzun zamandır teknik sebeplerden dolayı 432 Hertz olarak ayarlanamıyor. 432 Hertz'e ayarlanmış elektronik piyano da kullanmaya başladım. Kaydı de ister istemez elektronik piyano ile gerçekleştirdim. Daha önce yayınladığım ama bu sefer 432 frekansı ile yeniden seslendirdiğim eserler de var bu albümde. Ayrıca, Türkiye'de Aşk/Love bestem çok seviliyor ve bu albüm için Love-2023 versiyonunu yaptım. Çok önemli bir soru bu, teşekkür ederim. Evet, bu tür eserlere dokunmadan önce uzun yıllardır bu tarz çalışmaları yapmadım. Tam da bu sebeple: Özünü bozmamak için. Fakat ilk çalışmayı bir dostumun ısrarı ile yaptıktan ve Türkiye'deki dinleyicilerinden çok olumlu yorumlar aldıktan sonra biraz daha cesaretimi toplayıp, birkaç çalışma daha yaptım. Gerçekten en sade şekilde bu uyarlamaları yapmaya çalışıyorum. Ve bu eserlerin orijinallerine çok saygım var. Onun için mümkün olduğunca onları bozmadan sadece kendi enstrümanımla onlara naçizane bir yorum getirmeye çalışıyorum. Bu albüm bana göre bir \"iç yolculuğa\" eşlik olabilecek tanılar silsilesi. Modern dünya insanı çok fazla hızlandı ve çok fazla dışa dönük faaliyetlerinde bulunup kendi özünü unutmuş durumda. Halbuki biz özümüzü idrak ettiğimiz zaman tam anlamıyla, hakiki anlamda 'insan' kavramını gerçekleştirebiliyoruz, gerçek görevimizi bu dünyada yapabiliyoruz. Bu müzik naçizane bir şekilde o yolculuğa davet olarak düşünülebilir. Şu anda ahengi en çok doğada görebiliyoruz. 'Altın Oran' orada hala bozulmadan var oluyor; insan da doğanın bir parçası olarak kendi ahengini ve 'altın oran'ını keşfetmek zorunda. Bu albüm umarım az da olsa böyle bir keşfin eşliği olsun diliyorum. Cevabı tam da sorunuzun içinde yer alıyor: 'Müzik endüstrisi'. Bana sorarsanız, bu iki kelime birbirleriyle uyumlu değil, ahenk içinde değil. Müzik bir aşktır, çok büyük bir olgudur. Bütün evren SES'ten oluşuyor, bizim atomlarımızın içinde de o SES var. O bir titreşim, her şeyi oluşturan ve saran, bir 'birleşik alan' fizikçilerin terimiyle. Müzik de bunun yeryüzündeki yansımalarından biri ve bizim düşündüğümüzden çok daha önemli, büyük bir olgu. Biz 'müzik endüstrisi' terimini kullandığımız zaman müziğin o görkemli görevini düşürüyoruz; aynı şekilde 'müzik ve kariyer' bana göre birbirleriyle çelişen kavramlardır. Hatta 'müzik ve hırs' da olamaz. Onun için bu konular konuşuluyor olsaydı, müziğin asıl yüce görevi, müzik insanlarının üstlenmesi gereken sorumluluğu ve insanlar tarafından müziğin öneminin kavraması daha hızlı ilerlerdi. Öncelikle yeni albümün gala konserlerini mümkün olduğunca çok şehirde yapmayı planlıyoruz. İlki 14 Ekim İstanbul Zorlu PSM'de olacak. Sahnede 440 ve 432 Hertz olarak ayarlanmış iki kuyruklu piyano olacak. İkisini de dönüşümlü olarak kullanacağım. En önemlisi şu: İnsan kendi içinde barışık ve ahenkli olmalı eserleri seslendirirken; yoksa kızgınlık, hırçınlık, dengesizlik olursa 432 Hertz ile eserleri seslendirmenin bir değeri yok. Çünkü insanın kendisi en güçlü enstrümandır. Duygu ve düşüncelerinin titreşimi var ve insandan insana geçiyor gözle görünmezse de... Albümü kaydederken ve konserlerde de ahenkli olmak gerekiyor ve ben de bunu gerçekleştiriyorum. Bir de işin başka tarafı var: Şu anda daha önce 440 Hz ile kaydedilmiş eserleri 432'ye çeviren bilgisayar programları var. Bunun hiçbir anlamı yok. Çünkü müzisyen eseri seslendirirken o frekansın içinde bulunması gerekiyor, hem ruhen hem de sesin frekansı olarak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ankara-da-dev-meta-uzam-sergi/16884", "text": "Geçtiğimiz yıl Fransa'nın en seçkin sanatçı konaklama programı tarafından dünya çapında 24 sanatçı arasına seçilen Didem Yalınay, Institut Français Ankara'nın düzenlediği 'Dijital Kasım' etkinlikleri kapsamında, Almanya Büyükelçiliği ve CerModern iş birliğiyle Ankara'da dev bir meta-uzam sergi gerçekleştiriyor. CerModern'de devam eden Akışta / In the Flux/ Dans le flux isimli sergi Kasım ayı boyunca dijital sanat meraklılarına daha önce hiç görmedikleri bir kapsayıcı meta-uzam bir deneyim sunuyor. Didem Yalınay, CerModern'de 200 metrekarelik bir alanı kendi icadı olan hologram ekranlarla artırılmış strüktürler kurarak gerçek mekanda hiçbir donanım kullanmadan içine girip kapsandığımız meta-uzam/ metavers bir deneyime dönüştürürken, ışık ve madde arasındaki göze görünmeyen ilişkilerin kuvvetini görünür kılıyor. Cumhuriyet'in 100. yılına ithaf edilen sergide enstalasyon için mimar Seçkin Maden; kapsayıcı ses yerleştirmesi içinse Alman sanatçı Abel Korinsky ile çalışan Yalınay sergi için şunları söylüyor: Bu sergi dünyada bir ilk. Gerçek mekanda uzam ötesine girebildiğimiz, geçiş yapabildiğimiz bir deneyim. Biz dijital sanat işlerini ekranlarda iki boyutlu olarak görüyoruz, burada ise üç boyutlu, kapsayıcı, alanın içine doğru kapsandığımız ve içine girebildiğimiz bir oluşumla karşılaşıyoruz. Bu işin bir diğer özgün niteliği ise bu içine girdiğimiz şeyin gözle görülmeyen yaşama dair olması, görünmeyeni görünür kılması. Dijital sanatta bir takım verileri ele alıp o verilere dair görseller yaratmaya dair örneklere sıklıkla rastlayabiliyoruz ancak uzam ötesine girmekle ilgili ilk örnek bu sergi. 5 yıl süren bir çalışma sonucu ortaya çıkan sergide sanatçı aslında matematiği görünür kıldığını, diğer dijital sanatçıların verileri kullanarak soyutlama yaptıklarını söylerken kendisinin göze görünmeyen olanı somutlaştırdığını söylüyor. Bilinmezden bilinene doğru ilerleyen söyleyen bugüne kadar bilim insanlarıyla yaptığı görüşmeler, atölyeler, workshoplar sonucu zaman, uzam, hareket, bükülme ve boyutlar üzerine elde ettiği bulguları görselleştirdiğini ifade eden Didem Yalınay dijital teknoloji üzerine sorgulamalarla yaşamdaki ilinti ve ilişkiler üzerine jeneratif işler üreterek gerçek mekanda meta-uzam deneyimler yaratan kapsayıcı enstalasyonlar yapıyor. Akademisyen sanatçı halen Fransız Sorbonne Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıl Fransa'nın en seçkin sanatçı konaklama programı tarafından dünya çapında 24 sanatçı arasına seçilen ve 2023 Uluslarası Elektronik Sanat sempozyumu (ISEA 2023) kapsamında da dünya çapında 20 sanatçı arasına giren Yalınay, 2022 yılında Cite International des Arts Paris'te ve bu yıl 2023 Mayıs ayında Sorbonne Galeri Michel Journiac'ta solo sergiler gerçekleştirdi. Yalınay'ın beraber çalıştığı bilim insanlarının arasında quantum fiziğinin önde gelen isimlerinden Cambridge Fizik bölümü profesörü Mete Atatüre, Türkiye'deki ve Fransa'daki çalışmalarıyla karbon emüsyon sorununa çözümler geliştiren Prof. Dr. İskender Gökalp gibi önemli bilim insanları bulunuyor. Kadınların teknolojik, bilimsel ve sanatsal yeniliklerine adanan ve Paris'te düzenlenecek olan uluslararası bienal NovaXX'te de çalışmalarını sergileyecek olan Yalınay'ın Akışta / In the Flux/ Dans le flux isimli sergisi 3 Aralık'a kadar CerModern'de görülebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ankara-da-yeni-bir-sanat-muzesi-abd-buyukelciligi/16679", "text": "ABD'nin Ankara'daki yeni Büyükelçilik binası, Amerikan yerlilerini de içeren 20 sanatçıya ait 31 parçadan oluşan sanat koleksiyonunu ziyaretçileriyle paylaşmaya başladı. Evrim Altuğ- ABD Büyükelçiliği'nin Ankara Çukurambar'daki yeni binası, ilk yıl dönümünü 'yine' sanatı alkışlayan bir girişimle kutladı. 'Yine' diyoruz, zira Büyükelçi Jeffry Flake ile eşi Cheryl Flake tıpkı rezidanslarında mayıs ayında tanıttıkları çağdaş ABD fotoğraf sanatçıları Richard Webb, Tom Till ve Türkiye'den Cuma Çevik'in fotoğrafları gibi ABD Büyükelçiliği'nin kalıcı sanat koleksiyonunu da yapının tüm ziyaretçilerine sunmuş bulundu. Price, Bu koleksiyo-numuzda iki toplumun da kendi içindeki çeşitlilikleri de göz önünde tutarak Türkiye ile ortak bağlar inşa etmeyi hedefliyoruz diye konuştu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/anqi-18-contemporary-istanbul-da/16778", "text": "Uzakdoğu kültüründen ilham alan popüler kedi karakteri Hiromita ile tanınan Türk-Tayvan kökenli çağdaş sanatçı ANQI 18. Contemporary Istanbul'da yer alacak. Çocukluğu Tayvan'da ve Türkiye'de geçen, yüksek lisansını ABD'nin Yale Üniversitesi'nde tamamlayan ANQI'nin yarattığı Hiromita karakteri, Çin'de çatılara konulan, kötülükleri yediğine ve evlere şans getirdiğine inanılan kiremit kedisi/wamao heykellerinden ve çocukluğunda Tayvan'da Çince öğrendiği çizgi romanlardan ilham alıyor. Çin'deki bu inanışı yorumlayan sanatçı, ürkütücü dişleriyle modern hayatımızın oluşturduğu içsel boşluğu yiyip bitiren, sevgiyi ve bağ kurmayı geri veren kaplan ruhlu bir kedi resmediyor. Hiromita karakteri aracılığıyla izleyicileri, başkalarının kabulüne boyun eğmeden kendi bireyliklerini benimsemeye ve kendi benzersizliklerini kutlamaya teşvik eden ANQI'nin eserleri, her birimizi eşsiz ve güzel yapan şeyin farklılıklarımız olduğunu vurguluyor. Sanatçının eserlerinde tekrarlayan çehre ve kompozisyon kabul görmek için kendini şekilden şekle sokmamayı, değişken renk ve malzeme kullanımı ise kendini de farklılıklarıyla paylaşmayı ve kendine ait olmayı temsil ediyor. Eserlerinde popüler kültüre ve analitik psikolojiye atıfta bulunan ANQI'nin çalışmalarında antik Yunan felsefesi, Orta Amerika şamanik öğretileri, arketipsel psikoloji, Çin kültürü, Japon çizgi romanları gibi farklı etkiler görülüyor. ANQI, bu yıl Tersane Istanbul'da 26 27 Eylül'de ön izlemeye; 28 Eylül 1 Ekim tarihlerinde ise genel ziyarete açık olan fuarda, vahşi ve sevimli kiremit kedisi Hiromita'nın resimlerinin yanı sıra ilk kez sergilenecek heykellerini de sanatseverlerle buluşturacak. Contemporary Istanbul'a özel Hiromita seçkisi, Güney Koreli AB Gallery Korea'nın T8 05 no. lu standında ziyaret edilebilecek ANQI'yle sanatı ve çalışmaları üzerine konuştuk. Kişisel mitolojisini ve kültürel öğeler içeren anlatılarını aktarmak için fiziksel malzemeleri ve dijital teknikleri bir arada kullanan bir çağdaş sanatçıyım. Türk-Tayvan kültürel kökenlerime ve kendi psikoterapi sürecime de dayanan görsel hikaye anlatıcılığımı, ağırlıklı olarak karışık teknik veya fizi-dijital resimler ve son dönemde heykelle hayata geçiriyorum. Asya sanatının iki boyutlu, illüstratif resim tarzını ve siyah kaligrafik çizgilerini, Asya ve Batı'nın popüler kültür öğelerini ve canlı, dinamik renkler içeren eğlenceli ve değişken bir tarzım var. Anlatıya bağlı olarak, fırça, pastel, airbrush, sprey boya, analog kolaj gibi yöntemler kadar, 3D modelleme ve dijital çizim, dijital kolaj, baskı çeşitleri, ready-made kullanımına da başvurabiliyorum. Hayalimdeki imgeye kavuşmak, anlatıyı aktarmak için hangi teknik yardım edecekse onu öğrenip hayata geçirmek için güçlü bir istence sahibim. 18. Contemporary Istanbul'daki eserlerimde işlediğim ana temam, bireyleşme yani kendin olma, kendine ait olma cesareti. Renkli bir boşluğun içinde tekil bir figür olan Hiromita, Tayvan'daki çocukluğumdan ve Asya kültüründen etkilenerek oluşturduğum, tuhaf ve sevimli bir kedi karakteri. Hiromita'nın yolculuğu, özgün benliğin keşfi ve gerçekleşmesi üzerine odaklanıyor. Çin'de evleri kötülüklere karşı koruyan, iyi şans getiren, çatılara konulan \"Kiremit Kedisi / Wamao\" heykellerinin hikayesinden yararlandım. Damda tek başına olmak yerine hayatımıza girmek, bağ kurmak isteyen ama bunu yaparken kendini değiştirmek istemeyen bir varlık olarak hayal ettim Hiromita'yı. Ürkütücü dişlerine rağmen oyuncu bir çağrışımı da var. I eat your void / İçindeki boşluğu yiyeceğim, diyor, modern hayatın yarattığı, kendimize ait olamamaktan hissettiğimiz boşluğu yediğini belirtiyor, sevgi ve iyi şans veriyor. Hiromita, kendine sadık kalmayı, toplumsal normlara yeri geldiğinde meydan okumayı ve sahip olduğu benzersizliklerini kutlamayı teşvik eden bir varlık. Çehresini de pek değiştirmiyorum, kabul edilmek için sevimli olmaya çalışmıyor. Boşluktaki tekil bir figür olarak biraz da bizim bu çağda yaşadığımız yalnızlığı, kendimizle ve başkalarıyla sahici bağlar kurma ihtiyacını da betimliyor. Dijital bir resimden, tuval üstüne karışık teknik bir resme, ardından çeşitli malzemelerle heykel olmaya giden varoluşuyla Hiromita, insan olarak kendimizi tanıma ve bireyleşme sürecimize benzer bir süreçten geçiyor. Hiromita'yı yaratırken, çocukluk deneyimlerimden, Asya kültüründeki inançlardan, Antik Yunan felsefesinden, arketipsel psikolojiden ve Orta Amerika şamanik öğretilerden yararlandım. Çin'in Yünnan bölgesinde çatılara konulan ve evi hayaletlere karşı koruduğunda ve bereket getirdiğine inanılan kiremit kedisi heykelleri Hiromita'nın ilham kaynaklarından. Çin'in pek çok bölgesinde büyük aslan, kaplan, ejderha gibi figürler konulurken bir bölgede küçük kedi heykelleri konmasını etkileyici buldum. Çocukken Taipei'de okuduğum, Çince öğrendiğim, Japonca'dan Çinceye çevrilmiş çizgi romanlardan dolayı Hiromita karakteri, manga estetiği de taşıyor. Ailemle Tayvan'a yerleştiğimizde, Çince bilmediğim, kültürü tanımadığım için yaşadığım yalnızlık hissini, çizgi roman karakterleriyle bağ kurarak gideriyordum. Benim için, dışarıda kalmışlık hissini giderdiğim, kültürü öğrendiğim, gerçek arkadaşlardı. Tayvan'ın capcanlı renkleriyle çekici görsel kültüründen de etkilendiğim için, Hiromita eserlerinde yoğun canlı renkler de göze çarpıyor. Orta Amerika şamanik öğretilerinden Delicate Lodge Teachings'de, hayatın bizim üzerimizden kurmak istediği düşten bahsedilir. Yaşamın bizim üzerimizden kendini gerçekleştirmek istediği, bize özgü yolda yürüdüğümüzde, devleşiriz, gözlerimizde ateş daha güçlü yanar bu inanışa göre. Bu yoldan saptığımızda ise, küçülürüz, silikleşiriz hayatta. Hiromita, kendimize, bize özgün yola sadık kalmamızı hatırlatıyor. Arketipsel psikolojide de, dünyaya gelirken içimizde yaşam amacımızın bir suretini taşıdığımıza dair bir düşünce vardır. Bir meşe palamudu içinde, meşe ağacı olmanın istencini taşır. Hiromita'yı, hayattaki kendi özgün ifademiz olma cesaretini hatırlatan içimizdeki ses, özlem, antik Yunan felsefesinde, Plato tarafından daimon / ruhsal çağrı olarak ifade edilen ruhsal varlığın, plastik dilde bir dışavurumu olarak düşünebiliriz. Bize eşlik eden, kendimize ait yolu yürümemizi hatırlatan bir yoldaş. Hiromita, öncelikle gerçek çatı kedi heykellerini gözlemleyerek çizdiğim dijital resimler olarak var oldu. Hiromita'nın ilk olarak dijital resim ve ardından NFT olarak varolması, pandemi sürecinde ailemi Ankara'da ziyaret ederken yakalanmamdan kaynaklandı. O sırada tüm dünya dijitalleşirken benim üretimlerim de, malzemelerim yanımda olmadığı için tablet üzerinden oldu. Ayrıca retinal algılarımızın sosyal medyadaki parlak, canlı renkleri ve ilgi çekici imgeleri araması, Hiromita'yı rengarenk ve eğlenceli bir tarzda tasarlamama yol açtı. O sırada, Hiromita'nın ana sloganı olan I eat your void / İçindeki Boşluğu Yiyeceğim ile kastettiğim, giderek yalnızlaştığımız, içimize ve evlere kapandığımız bir zamanda, dijital bir varlığın dijital dünya üzerinden birbirimizle sahici ilişkiler kurmayı hatırlatmasıydı. Hiromita, NFT formunda Studio As We Are'ın küratörlerinin dikkatini çekerek, New York'ta NowHere Galeri'de, Women of the World Sergisi'nde yer aldı. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kadın sanatçılar arasında hem Türkiye hem de Tayvan'ı temsil ettim. Ardından CoolBitX şirketiyle olan marka işbirliğimde de şirketin kullanıcıları için web3 teknolojileriyle dijital topluluk ve bağlılık sağlama amaçlarıyla Hiromita'nın insanlara vermek istedikleri örtüştü. Pandeminin etkilerinin azalması ve atölyeme dönüşümle beraber ise tuval üstünde özlediğim boya ve diğer malzemelerle üretmeye başladığımda, başka türlü bir yaratıcı gerilime girdim. Çehresini ve kompozisyonunu sabit tutarak; malzemeleri ve renk paletini değiştirerek; kendi olan, başkaları için değişmeyen bir karakter arayışına girdim. Çünkü Hiromita'nın dijital ortamdan çıkarak, etkileşiminin fiziksel boyutu da içerecek olması bende büyük kaygı yarattı. Ekranda capcanlı görünen ve sevilen Hiromita, fiziksel dünyayla iletişime geçtiğinde başına ne gelecekti? Bu kaygıyı yatıştırırken, Hiromita resimleri, her şeye rağmen kendine sadık kalmanın, kendine ait olmanın önemini vurgulayan bir anlatıya dönüştü. İmgeden heykele uzanan yolculuğunda ise yine kökleri Antik Yunan Felsefesi'ne dayanan, arketipsel psikolojideki meşe palamudu teorisi ilham verdi. James Hillman, Plato'ya dayandırdığı düşüncelerinde, her insanın dünyaya, kendine özgün bir imgeyle, bir amaçla dünyaya geldiğinden bahseder. Hiromita, heykel formunda doğuştan getirdiğimize inanılan, bize özgün ve biricik olan arzuyu ve yaratıcılığı gerçekleştirebilmeyi görselleştiriyor. Bize özgü varoluşumuzu yaşamamız için bir hatırlatıcı, bir dost. Kendi özgün potansiyelimize, kişisel mitolojimizde varacağımız yere varmamız için bize eşlik eden bir varlık Hiromita. Hiromita'nın dijital resimden karışık teknik resim ve heykele dönüşümü, Daimon teorisiyle uyumlu derinlemesine sembolik bir yolculuk. Daimon veya içsel rehberimiz, bizi özgün ve özgünlük yolculuğunda yönlendiren bir içsel kuvvet. Hiromita bu kavramı somutlaştırıyor. Dijital haliyle, Hiromita yeni doğmuş bir Daimon'u temsil ediyor. - gerçekleştirilmeyi bekleyen bir fikir, ruhani bir varlık. Hiromita'nın dijital hali, özgün benliğini keşfetme yolculuğunun başlangıcını simgeliyor. Daimon teorisi, ruhun nihayetinde bizi en özgün benliğimize yönlendirdiğini önerdiği gibi, Hiromita'nın heykele geçişi, gerçek doğasını kucaklamasını temsil ediyor. Üç boyutlu şekli, Daimon teorisi tarafından teşvik edilen varoluşumuzdaki imgeyi gerçekleştirmektir. Resimdeki gibi bir illüzyon yoktur heykel formunda. Kendi gibidir. Neyse o olabilmiştir. Bu sanatsal aşamalar aracılığıyla Hiromita'nın yolculuğu, özgün benliğin keşfi ve gerçekleşmesi üzerine odaklanıyor. Geleneksel malzemeler; malzemenin hafızası, dokusu, taşıdığı anlamlarla, sanatın insana dairliğini anlatmadaki gücünü taşıyor. Dijital sanatın ise, solmaz, parlak renkleri ve kısa sürede çok farklı bakış açılarını bir araya getirme olanakları, hayal gücümü genişletiyor. Fiziksel olanın sınırlarını aşarken dijitalden, dijital olanın yaşatamadığı duyusal hisler içinse fiziksel olanın somutluğundan yararlanıyorum. Tablet kalemlerinin, dijital fırçaların hissiyatı çok farklı. Alışmak, normal çizimden farklılıklarını ve olasılıklarını öğrenmek gerekiyor. Kağıt veya tuval üzerindeki sürtünme hissi yerine daha farklı duyarlılıklar oluyor dijital ekranlarda. Tablet kaleminin farklı basınç ve hızda farklı kalınlıkta/yoğunlukta izler bırakması gibi üzerinde zaman geçirdikçe keşfedilen özellikleri, bana eski ustaların, boya yaparkenki uğraşlarını ve tekniklerinin zaman içerisindeki gelişimlerini hatırlatıyor. Üretirken, hala bir yüzeye dokunarak çalışıyoruz. Ama farklı his ve duyarlılıklarla. Yeni gerçeklikleri sonradan eklemek, farklı bakış açılarını birleştirmek de çok daha kolay ve çağımızın çok parçalı ve karmaşık yaşantısına uyan bir yanı var. Bütün bu araçların, içerik ve bağlam uyumu olan, insana dair kalıcı ve etkileyici görsel hikayeler anlatması için geleneksel yöntemlerde olduğu gibi olgunlaşması gerekiyor. Ekranlarımız bu kadar parlak, instagram akış sayfamız bu kadar renkliyken sanatın bundan etkilenmemesi olası değil. Dijital sanat, renklerin kalitesini arttırdı, capcanlı, solmayan renklar, geçişler üretebiliyorum. Bir görüntüyü çok büyütüp inanılmaz detaylar ekleyebiliyorum. Veya normalde bir araya gelmeyecek farklı katmanları bir araya getirip yeni olasılıkları çok daha cesurca deniyoruz. Ama dijitali de içine alan sanat, eninde sonunda, içerik ve bağlam uyumu olunca ve insana dair, gerçeğe dair bir duygu veya deneyim geçirince kalıcı olacaktır. Bu nedenle, malzemenin ve tekniğin büyüsüne kapılmayıp anlatmak istediğim anlatıya odaklanmaya çaba gösteriyorum. Dijital resimlerimi NFT'ye dönüştürebilecek teknik altyapıya sahip olmam, kripto okur yazarlığa sahip olmak, Hiromita'yı NFT olarak sunmak, sanatımın uluslararası tanınırlığını artırdı, daha görülür oldum ve ilk büyük marka işbirliğimi de gerçekleştirmemi sağladı. Rarible platformuna koyduğum ilk Hiromita NFT koleksiyonundaki eserler, Studio As We Are'ın küratörlerinin dikkatini çekerek, New York'ta NowHere Galeri'de, Women of the World Sergisi'nde yer aldı. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kadın sanatçılar arasında hem Türkiye hem de Tayvan'ı temsil ettim. Ardından dijital cüzdan üreten CoolBitX şirketiyle olan marka işbirliğimde de kullanıcıları için dijital topluluk ve bağlılık sağlama amaçlarıyla Hiromita'nın insanlara vermek istedikleri örtüştü. Kredi kartı büyüklüğündeki dünyanın ilk soğuk mobil donanım cüzdanını yaratan CoolBitX, yeni sıcak dijital cüzdanı CoolWallet HOT'ın tanıtım kampanyasını Hiromita'yla oluşturduğu özel bir NFT koleksiyonuyla duyurdu. CoolWallet x HIROMITA NFT koleksiyonu sayesinde, dünyanın çeşitli yerlerinde Hiromita koleksiyonerleri oldu. Hiromita'nın hikayesini, verdiği mesajı markanın düzenlediği çevrimiçi toplantılarda anlatma fırsatı buldum. Çin Yeni Yılında markanın kullanıcıları farklı Hiromita'lardan kendi hayatları için diledikleri özellikleri getiren Hiromita'yı NFT koleksiyonlarına katma fırsatı buldular. Kültürel, finansal, sanatsal katmanları olan zengin bir hikaye anlatıcılığı için sanatçıya verdiği olanakları önemli buluyorum. İlgi çekici hikayesi olan NFT sanat eserleri, markalara, sanatın gücü, ortak ilgi alanları ve kültürel deneyimler yoluyla insanlarla bağlantı kurabilme olanağı tanıyor. CoolBitX ile gerçekleştirdiğim bu işbirliği, Web3 teknolojileriyle insanların, sanatçıyla, markayla ve birbirleriyle etkileşim kurabilecekleri anlamlı bağlar oluşturabileceğinin bir örneği oldu. 2024 yılı için Türkiye ve Kore için Hiromita resim sergisi teklifleri geldi, onlara hazırlanacağım. Daha büyük ve ilişkisel estetiği kuvvetli heykeller üzerinde de çalışıyorum. Hiromita'nın, çocuklar için bir sosyal sorumluluk projesinde yer almasını da düşünüyoruz. Kendindeki ve diğerindeki farklılıkları kabul etmek ve kucaklamak konusunda çocukların kendi Hiromitalarını renklendireceği bir proje üzerinde çalışıyoruz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/antalya-da-sular-durulmuyor/16789", "text": "Antalya Film Festivali'nin 60. yılını kutlamak için sayılı günler kalmışken sanat gündemi bir belgeselin önce seçkiden çıkartılıp sonra geri alınmasını tartışıyor. Tartışmanın merkezindeki yapım Kanun Hükmü. Festivalin resmi sitesindeki bilgiye göre film kanun hükmünde kararnamelerle kamu görevinden çıkarılan doktor Yasemin Demirci ve öğretmen Engin Karataş'ın ihraç sonrası yürüttükleri mücadeleyi anlatıyor. Doktor Demirci, filmin yönetmeni Nejla Demirci'nin kardeşi aynı zamanda. Ön jüriden geçip Ulusal Belgesel Yarışması'na seçilen yapım, 22 Eylül'de Altın Portakal Film Festivali Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu'nun açıklamasına göre belgeseldeki bir kişi hakkında yargı sürecinin devam ettiği gerekçesiyle festivalden çıkarıldı. Bunun üzerine festivaldeki yarışmaların jürileri, bu film seçkiye alınıncaya kadar görevlerine dönmeyeceklerini açıkladı. Bu hafta ise festivalde yarışacak neredeyse tüm sinemacılar, sanatsal ifade özgürlüğüne karşı olarak nitelendirdikleri bu karardan vazgeçilene dek filmlerini geri çektiklerini açıkladı. Bu süre zarfında festival yönetimi, belediye ya da bakanlıktan bir açıklama gelmedi. Dün Ahmet Boyacıoğlu festivalin sosyal medya hesabından Kanun Hükmü adlı belgeselin filmde yer alan kişi ile ilgili yargılama sürecinin devam etmediği belgelendiği için yarışma seçkisine geri alındığını duyurdu. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de sosyal medya hesabından sinema emekçilerinin gayretlerine destek olunacağını ve festivalin 60. yılının kutlanacağını yazdı. Festival yönetimi tarafından filmin seçkiye geri alındığının açıklanması üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığı yazılı bir açıklama yaparak söz konusu belgeselle terör örgütü propagandası yapılmasına vesile olunması nedeniyle festivalden desteğin çekildiğini ilan etti. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç da Kültür ve Turizm Bakanlığ'nın kararına destek verdi. Gelen duyumlara göre bazı sponsorların da festivalden çekilmesi bekleniyor. Festival şu anda ciddi bir çıkmazın ortasında. Bakanlığın desteğini çekmesi nedeniyle festivalin maddi olarak nasıl gerçekleştileceği de merak ediliyor. Tepkiler üzerine dün akşam saatlerinde yapım, ikinci defa seçkiden çıkarıldı. Festival Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu ikinci bir açıklama yaparak, Herhangi bir terör örgütünün destekçisi olarak tarif edilmeyi kabul etmemiz mümkün değildir. Kanun Hükmü adlı belgeseli, Festival seçkisinden çıkarıyoruz dedi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/artweeks-akaretler-sanat-dolu-iki-hafta-basliyor/16840", "text": "İstanbul'un merkezinde, birbiri ardına sıralanmış tarihi evlerde, sanatla bir arada keyifli bir seyir sunan Artweeks Akaretler, sanat severleri ve sanatçıları bir araya getirerek, farklı sanat disiplinlerinden eserleri keşfetmek isteyenler için mükemmel bir fırsat sunuyor. Etkinlik, sanatın çeşitliliğini ve yaratıcılığını kutlayan bir platform olarak, sanatseverler ve sanatçılar arasında değerli bağlar kurmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ataturk-donemi-fotograflari-yapay-zekayla-bulustu-/16804", "text": "Atatürk Kültür Merkezi'nin girişinde ise sanatseverleri, Atatürk'ün hayali ve vizyonun tasvir edildiği, Bir Hayalin İnşası dijital enstalasyonu karşılıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığınca Cumhuriyetin 100'üncü yılına özel hazırlanan \"Bir Hayalin İnşası\" dijital enstalasyonunda, ilk kez Cumhuriyet Müzesi arşivinden Atatürk dönemine ait özel olarak seçilen fotoğraflar yapay zeka teknolojisiyle bir araya getirilerek yeniden hayat buluyor. Teknoloji ile sanatı bir araya getiren Bir Hayalin İnşası, ziyaretçilere yapay zekanın hayal gücüne ve Atatürk'ü hayal etme yeteneğine tanıklık etme imkanı sunuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ataturk-u-anlamak-konseri-13-aralik-ta-izmir-de/16880", "text": "Cumhuriyetimizin 100. yılında, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ü klasik müzikle anlatmayı ve anlamayı hedefleyen Atatürk'ü Anlamak başlıklı çok özel konser, 13 Aralık Çarşamba akşamı saat 20.00'de İzmir Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde gerçekleşecek. Milliyet gazetesi ve Türkiye'nin en köklü kültür-sanat dergisi Milliyet Sanat işbirliğiyle düzenlenen bu çok özel konserde Cihat Aşkın, Cana Gürmen, Faik Mansuroğlu ve Burcu Hancı, Atatürk'ün sevdiği Türk ve yabancı bestecilerinin yeniden düzenlenmiş klasik müzik eserlerini seslendirecekler. Cihat Aşkın ise her parça öncesinde çalınacak eser ve bu eserin Atatürk için önemi üzerine bir açıklama yapacak. Atatürk'ü Anlamak konserinin biletleri Mobilet'te ve Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi gişesinde. Atatürk'ü Anlamak başlıklı anlatımlı konser, cumhuriyetimizin 100. yılı kutlamaları kapsamında Milliyet gazetesi ve geçtiğimiz yıl 50 yaşını geride bırakan, Türkiye'nin sanat hafızası Milliyet Sanat'ın işbirliğiyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin mekan sponsorluğuyla düzenleniyor. Atatürk'ün cumhuriyetin ilk yıllarında yaptığı müzik reformunu, müzik sevgisini ve ülke için koyduğu hedefleri içeren anlatımlı konserde, hem Türk hem de yabancı bestecilerinin yeniden düzenlenmiş klasik müzik eserlerine yer verilecek. Cihat Aşkın'ın kemanı ve Cana Gürmen'in piyanosuyla seslendirecekleri eserlere Ankara Devlet Opera ve Balesi solistlerinden tenor Faik Mansuroğlu ve Türkiye'nin önemli soprano sanatçılarından Burcu Hancı iki arya ile katılacak. Konserde aynı zamanda anlatıcı görevini de üstlenecek olan Aşkın, her parçadan önce çalınacak eser ve bu eserin Atatürk için önemi üzerine yapacağı açıklamalarla konseri daha da anlamlı kılacak. Sanat yönetmenliğini Kemal Küçük'ün üstlendiği Atatürk'ü Anlamak konserinin programı kapsamında; Atatürk'ün Kolağası rütbesiyle Bulgaristan'da ilk kez canlı izlediği opera olan Puccini'nin Tosca operasında Cavaradossi'nin aryasından etkilenerek ağlaması ve duygularını Balkan Savaşı'nda bizi neden yendiklerini anladım. Burada opera sanatı var, bizde de olmalı, sözleriyle ifade etmesi gibi anekdotlar dinleyicilerle paylaşılacak. Muammer Sun'un Cumhuriyet filminin müzikleri içinde yer alan ve Burcu Hancı'nın ağustos ayında ABD'deki Walt Disney Concert Hall'da büyük orkestra eşliğinde seslendirdiği Bozkırın Sesi adlı bölüm de, Atatürk'ü Anlamak konseri kapsamında bu defa piyano ve keman eşliğinde dinleyicilerle buluşacak. 13 Aralık 2023 Çarşamba akşamı saat 20.00'de İzmir Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde gerçekleşecek Atatürk'ü Anlamak konserinin biletleri Mobilet'ten ve salonun gişesinden temin edilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ataturk-un-sevecegi-sarkilar-kanadim-degdi-sevdaya-tanri-misafiri-/16868", "text": "Şişecam, yapay zeka projesi ile Atatürk'ün bugün yaşasaydı hangi şarkıları dinleyeceğini araştırdı. Atatürk'ün En Seveceği Şarkılar yapay zeka projesi için müzik araştırmacısı Serhan Bali, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Say, Yaratıcı Teknolojist Zeynep Nal Sezer, Yapay Zeka Sanatçısı Bager Akbay'dan oluşan özel bir proje ekibiyle çalıştı. Proje kapsamında önce tüm kaynaklarca Atatürk'ün en sevdiği şarkılar olarak bilinen eserler, yapay zekaya tanıtıldı. Yapay zeka bu şarkıları analiz etti ve Atatürk'ün en seveceği 55 şarkıdan oluşan çalma listesi hazırladı. Listede Ajda Pekkan'dan Tanrı Misafiri, Aşık Mahzuni Şerif'ten Kanadım Deydi Sevdaya, Ayten Alpman'dan Memleketim, Erol Evgin'den Deli Divane, Teoman'dan Mektup gibi şarkılar yer alıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ayvalik-sinema-konusacak/16732", "text": "Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14-19 Eylül tarihleri arasında seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi, Sanat Fabrikası Tiyatrosu, Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro'da yapılacak film gösterimleri için tam bilet 80 TL, indirimli bilet 50 TL olurken ASKEV ve Eski Köylü Pazarı Meydanı'ndaki gösterimler ücretsiz gerçekleştirilecek. Seyir Derneği tarafından düzenlenen ve toplam 57 filmin gösterileceği festivalin açılış filmi Todd Haynes imzalı, Julianne Moore ve Natalie Portman'ın başrollerde yer aldığı May December. İran hükümetinin yasaklarına rağmen sinema yapmaya devam eden Cafer Panahi'nin No Bears/Ayı Yoku festivalde seyirciyle buluşacak. Ömer Kavur'un Selim İleri ile birlikte yazdığı 1981 yapımı Kırık Bir Aşk Hikayesi, yıllar sonra çekildiği şehirde, Ayvalık'ta bir kez daha beyaz perdede olacak. Festival bu yıl Jean Luc Godard'ı, Anılarına bölümünde Fransız yönetmen, senarist ve oyuncu Jacques Tati'yi ve aramızdan ayrılışının dördüncü yılında sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan'ı anacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/basyapitlar-muzayedede/16820", "text": "Artam Antik A. Ş. yeni müzayedesinde bir kez daha Türk modern ve çağdaş sanatına dair zengin bir seçkiyi sanatseverlerle buluşturuyor. 22 Ekim Pazar günü sonuçlanacak Artam Antik A. Ş.'nin düzenleyeceği 387. müzayede, Fikret Mualla, Mübin Orhon, Erol Akyavaş, Nuri İyem, Burhan Doğançay, Ömer Uluç, Nejad Melih Devrim, Eren Eyüboğlu, Avni Arbaş, Zeki Faik İzer, Neş'e Erdok, Mehmet Güleryüz, Leyla Gamsız, Komet, Mehmet Gün, Kemal Önsoy, Selma Gürbüz, Canan Tolon'un da aralarında yer aldığı farklı kuşaklar ve üsluplardan ustaları bir araya getiriyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/beatles-duygusal-son-sarkisi-now-and-then-i-yayinliyor-/16842", "text": "Now And Then, ilk olarak John Lennon tarafından 1970 yılında Beatles'ın dağılmasından sonra yazıldı ve uzun yıllar temiz bir kayda sahip olmadan kaçak olarak dinlendi. Kayıt öylesine kötüydü ki, grup 90'lı yıllarda şarkıyı tamamlayıp yayınlamak istemiş ancak gitarist George Harrison, kayıt kalitesinin \"çöp\" olduğunu söyleyerek bundan vazgeçilmişti. 2021 yılında yayınlanan The Beatles: Get Back belgeseliyle yeniden gündeme gelen kayıt, yapay zeka teknolojisiyle Lennon'ın performansı korunarak diğer tüm rahatsız edici seslerden temizlendi. Paul McCartney ve Ringo Starr da yeni vokaller, davullar, baslar, gitar ve piyano melodileriyle beraber Harrison'ın ölümünden önce 1995 yılında kaydettiği elektro ve akustik gitarları ekleyerek parçayı tamamlamayı başardılar."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/bellek-muzesi-nde-12-eylul-gercekleri/16742", "text": "Bellek Müzesi'nin Geçmiş Bugündür temasıyla Tütün Deposu'nda düzenlediği sergi ziyarete açıldı. Türkiye siyasi tarihinin kırılma noktalarından olan 12 Eylül'ü aktaran serginin ana çatısını müzenin dijital alandan fiziksel alana taşıdığı koleksiyonlar ile arşiv malzemesinden parçalar ve içerikler oluşturuyor. 1960-1991 arası döneme odaklanan ve 12 Eylül'den doğrudan etkilenmiş öznelerin kolektif katkılarıyla kurgulanan sergi, Bellek Müzesi koleksiyonları ile etkileşim içinde kolektif veya bireysel olarak üretilmiş sanat eserlerini; yazar, gazeteci ve araştırmacıların çalışmalarını bir araya getiriyor. Darbe sürecinde insanlığa karşı işlenen suçların kaydını tutarak hak ihlallerini görünür kılmayı amaçlayan Bellek Müzesi, 12 Eylül'den bugüne 43 yıldır devam eden adalet mücadeleleri ve geçmişle yüzleşme pratiklerine Sözlü Tarih, Dava Dosyaları, Bellek Nesneleri ve Adalet Arayışı koleksiyonlarını kapsayan bir insan hakları arşiviyle ışık tutuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/beyoglu-sinemasi-yeniden-acildi/16806", "text": "'90'ların İstiklal Caddesi'nin kültür sanat hayatıyla iç içe geçirenler için Beyoğlu Sineması'nın yeri başkadır. Özellikle sezonun en iyi filmleri seçkileriyle çoğumuzun gözde mekanıydı. MÜJDE IŞIL- 1989'da açılan ve döneminin en modern sinemalarından olan Beyoğlu, yakın zamana dek vizyon filmlerine, festival ve basın gösterimlerine ev sahipliği yaptı. 2017'de borçları yüzünden kapanma noktasına geldi, el değiştirdi. Sanatçıların da destek verdiği kampanyalarla yeniden hayata döndü. Tam her şey yoluna girdi derken pandemi patlak verdi, sinema 2022 yazında kapılarını tümüyle kapattı. İBB Miras, Kasım 2022'de Beyoğlu Sineması'nın işletmesini devraldığını açıkladı. Yenileme çalışmaları yapıldı ve İstanbul'un kapısı sokağa/pasaja açılan nadide sinemalarından biri olarak 4 Ekim 2023'te yeniden açıldı. Açılış programına katılan Türkan Şoray rol alacağı bir filmde yeniden Beyoğlu Sineması'nın perdesinde olmayı dilerken, Atilla Dorsay ise değişen kimliğine rağmen Beyoğlu semtinin kendini yenileyip yaşamaya devam edeceğini vurguladı. Güven Kıraç ilk sinema filmi olan Masumiyetin prömiyerinin burada yapıldığını söyleyerek anılarını anlattı. Sevmek Zamanının kötü adamı Başar'ı canlandıran çok yönlü sanatçı Süleyman Saim Tekcan da bu klasik yapım hakkında konuştu. Konuşmalardan sonra Sevmek Zamanı gösterildi. Sinema salonunun değişip değişmediği, merak edilen başlıca konuydu. Çünkü salon dolu olduğunda seyirci, eğim ve koltukların sıralaması nedeniyle perdeyi görmekte sorun yaşayabiliyordu. Sinemanın salon ve perdesinde radikal bir değişiklik yapılmamış. İBB Miras'ın yenileme çalışmasında sinemanın olduğu biçimde yaşatılması önceliklendirilmiş ve daha çok yaşam alanı olarak mekansal değişliklere gidilmiş. Sinemanın giriş kısmı ve fuayesi çok şık ve işlevsel detaylarla renklendirilmiş. Kırmızı merdivenleri indikten sonra sol tarafınızda Beyoğlu'ndaki sinemaların tarihi ve fotoğrafları karşılıyor sizi. Burada hem Beyoğlu Sineması'nın tarihini hem de Beyoğlu'nun artık var olmayan sinemalarını görmeniz mümkün. Fuaye, aksesuar ve afişlerin yer aldığı yeni oturma alanlarıyla kültür sanat sohbetleri yapılabilecek, çağdaş bir görünüme kavuşmuş."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/bir-dus-ideal-ve-gerceklik-fabrikatoru-/16852", "text": "Yassıada Özgürlük ve Demokrasi Müzesi, 15 Temmuz Şehitleri Anıtı gibi projelere imza atan, şu sıralar Deprem Anıtı ve Cumhuriyet Müzesi üzerine çalışan tasarımcı Sinan Turaman, İnsanların manevi hazlarını görselleştirmeye çalıştığım doğrudur. İşime tutkuyla aşığım. Uyurken bile kalkıp bir şeyi yaptığımı çok bilirim diyor. Açıldığında hayli yankı uyandıran, İstanbul Haliç kıyısındaki Sütlüce Miniatürk'te de emeği bulunan tasarımcı Sinan Turaman, İstanbul açıklarındaki Yassıada Demokrasi ve Özgürlükler Müzesi'nden, Ankara Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi meydanına bakan 15 Temmuz Şehitler Anıtı'na, Çanakkale Zafer Müzesi'nden Özbekistan Ulusal Anıtı'na birçok projesiyle dikkat çekiyor. Kurucu ortağı olduğu 'Outdoor Factory' girişimiyle dünyanın pek çok yerinde anıtlar, masal parkları, kent simgeleri, kinetik heykeller ve kurumsal tema parklar üreten Turaman'ın hayallerini yazılı olarak da kayıt altına almak üzere İstanbul'daki ofisinde buluşuyoruz. Teknoloji, tasarım ve sanat uzmanları etrafımızda sessizce koşuştururken gözümüz kimi projelerin örnek modellerine hayret ve merakla takılıyor. İstanbul'un yanı sıra Şikago, Münih, Doha, Milano gibi şehirlerdeki her ofisine yaratıcı isimler vermeyi ihmal etmeyen Turaman, aynı anda hem bir çocuk heyecanı hem de sihirbaz manyetizmasıyla ürettiği işlerin öykülerini anlatmaya başlıyor. Yassıada'daki Özgürlük ve Demokrasi Müzesi, Turaman'ın öncülük ettiği Outdoor Factory'nin son dönemdeki ilginç projeleri arasında geliyor. Şöyle, belki tasarım yapmayı çok seviyorum. Benim asıl işim zaten resim yapmaktı. Güzel Sanatlar Lisesi'nde yatılı okumamın da buna çok etkisi oldu. Orada gece gündüz, 24 saat resim yapıyorduk. Ama tasarıma iten şey, biraz da öğretmen şansı. Mesela şöyle bir konu geliyordu; Çizdiğiniz şeye insan refleksi karşılık verecek. Çizilen şeyin karşısında ya korkacaksınız ya da bir refleks yapacak şaşıracaksınız, dokunacaksınız. Sandalye üzerine raptiye, masaya da falçatayı üç boyutlu gibi resmettim. Öğretmen girdiğinde, Bu terbiyesizliği kim yaptı? dediğinde, Benim, ben yaptım. demiştim. Sorusunun cevabını, verdiği refleks ile almıştım. Bu beni tasarım yapmaya iten şeydi. Yani, istenen ihtiyaç, ihtiyaca karşılık siz çözümler üretiyor ve cevap vermeye çalışıyorsunuz. Ailede yetenek olması gerekmiyor. Benim ailemde bir heykeltıraş, ressam ya da bir grafiker filan yoktu. Ama şunu biliyorum ki her insan, her çocuk resim yapabiliyorsa bu, sizin konsantrasyonunuzla alakalı. Yani, bu konsantrasyona göre tercih ettiğiniz yolda yürüyorsunuz. Turaman'ın \"29 Ekim Yüzüncü Yıl Anıtı\" projesinde, ziyaretçi deneyimi ön planda. Garip bakış açısı. Olabilir. Sosyal mühendis kimi zaman hedefin noktası olabiliyor. Çok eleştiriliyorum. Bazen de iyi tarafları olabiliyor. Olumlu da eleştirilebiliyorum. Ama nedense, genelde beni böyle bürokratik işler dönüyor, dolaşıyor, buluyor. Mesela bu Özbekistan Anıtı'nda, Başbakan yarın öbür gün yıkılır mı veya değiştirilir mi gibi bir şey söylediğinde, ancak Özbekistan değiştiği zaman, ancak başka bir ülke olduğu zaman bu da değişebilir. Senin bayrağın, kültürün, geçmişin var. Bir şeyi çizmeden, araştırmadan, yapmadan önce ilk baktığım şey o yerin sosyolojik yapısıdır. Vallahi bana bir psikolog gibi yaklaştınız, hiç böyle düşünmemiştim. Evet, doğru, yani buna bakıyorum. İkincisi, kültürlerine, yemek yiyişlerine... Özbekistan'da yaptığınız şeyi İtalya'da yapmıyorsunuz. Benim ailem orada, İtalya'da yaşıyor. Ailem de sanatın içinde. Oğlum ve kızım güzel sanatlar üniversitesinde. Eşim seramikle uğraşıyor. Kimsenin yapmadığı, düşünmediği Dante Alighieri var. Onun Cehennem Yolculuğu ve Cennete Gidişinin hikayesini müzeleştiriyorum. Mesela bu da yine bir sosyal bakış açısı. İnsanların manevi hazlarını görselleştirmeye çalıştığım doğrudur. Bu da benim hep üzerinde çalıştığım, yapmaya çalıştığım şeydir. Özbekistan Ulusal Bağımsızlık Anıtı, Turaman için bir 'dönüm noktası' niteliğinde. En çok korktuğum şeylerden biri eksik bilgi. Eğer yaptığımız şeyde bilgi eksikliğinden kaynaklı bir hata olursa diye -ki çok şükür böyle bir şey şimdiye kadar başımıza gelmedi- çok korkarım. Yaptığımız müzelerde sergilediğimiz, 'küratörize' ettiğimiz şeyde yanlışlık olursa bu bütün halkayı kırıp döküyor. Riskli aslında. Ama ben işime tutkulu aşığım. Eğer öyle olmasa zaten belirli bir seviyeye gelemezdim. Uyurken bile kalkıp bir şeyi yaptığımı çok bilirim. Uyurken bile düşünüyorum. Sağlık açısından benim adıma kötü bir şey ama bir şeye konsantre olduğumda uyusam bile uyumuyorum. New York 9/11 müzesini bilirsiniz; iki devasa yarık mimarisi içine sürekli akan su ile dramatik birikim oluşturan bir anıt. Beni en çok kışkırtan, 11 Eylül 2001'e ağıt yakılan bu yalın müze içindeki çok sayıda metal kutuydu. Çöp tenekesi sandığım bu kutular aslında duygulu ziyaretçilerin gözyaşları için biriken peçeteler konsun diye bırakılmıştı. Ama bu, sizin o detayda gördüğünüz büyüklük. Kocaman beyaz bir alanda, küçücük siyah bir nokta herkes tarafından algılanmaz. Bakmak başka, algılamak çok başka bir şey. Yani, mesela popüler olduğu için Louvre Müzesi'ne giriliyor diyelim. Sürekli fotoğraf veya 'selfie' çekiyorlar. Ama hiç kimsenin önünde durmadığı birçok eser var. Bazı müzelerde seramik sobalar bile sanat eseri. Görmez geçeriz. Tablolar, heykeller gibi değerliler bence. Sizin söylediğiniz o 'tenekelerin' size verdiği psikolojik hissiyat aslında tasarımcının Bakalım kaç kişi bunu anlayacak, dediği bir detay. İşte ben de açılışa üç gün kala, Özbekistan'daki anıtta 180 m2 alanı söktürdüm. Niye söktürdüğümü sordular. Çünkü ben orada iskele indikçe yanlış detaylar görüyordum. İmalat hatası görüyorum. Başbakan geldiğinde, Bunları niye söküyorsun, açılıştan sonra baksanız, dediğinde, benim gibi biri gelip Bunu böyle mi yaptınız, bu adamla boşuna çalışmışsınız, derse bu benim için çok büyük yıkım olur. Bundan sonrası için ülkem, şirketim riske girer. Sizin prestijiniz de 'iş bilmez' bir adamla iş yaptığınız için sarsılır. Sizin o 11 Eylül anıtında gördüğünüzü, karşılaştığı psikolojik gereksinimler üzerinden düşünmüştür tasarımcı. Ben şu anda 'Deprem Anıtı' için çalışıyorum. Herkesin anlayabileceği tek bir form, 'siyah kurdele' üzerinden gittim. Konumu henüz kesinleşmedi. Kahramanmaraş olması, bu işin merkezinin olması söz konusu. Benim gönlümden Hatay geçiyor ama bunun nerede olduğunun çok büyük bir önemi yok. Neticede Ateş düştüğü yeri yakar, dediğimiz için 10 şehrin de merkezinde bir yer olabilir. Benim burada anlatmak istediğim şey şu: Abartmadan, fazla yoruma açık olmadan, global ve minimal bakış açısı ile afeti nasıl anlatabilirim? Yine global bir estetikle nasıl anlatabilirim, buna çalıştım. Belki diğerleri gibi detaylar yok ama onda da iş bittiğinde benzer detaylar olacak. Siyah kurdele, bu kadar basit. Bazı şeyleri yormaya gerek yok. Yan taraftan baktığımızda form olarak ne olduğu algılanmıyor olabilir. Ama üzerinde iki tane 'Richter' var. Bunların biri Kahramanmaraş, diğeri Elbistan. Burada bayrak, her zaman yarıya inmiş vaziyette. Altında ise yıkıntıların üzerinde sürekli akan bir su. Bu akan su sadece temiz bir sayfa açmayı sağlayacak. Sen geçmişten dersini bir şekilde alabiliyorsan, alacaksın. Orada binlerce insan öldü, o kadar basit değil, bir anıt yapayım da geçeyim diye değil... Ayrıca Yeni Yüzyıl anıtımız, Beyefendi ile görüştüğümüzde netleşecek. Aslında bir şey yaptım. Tek bir alanda, Türk Tarih Müzesi ve Cumhuriyet Müzesi. Türkiye milleti burada kronolojik olarak bir yükselişe giriyor. Anıtın en üst kısmını boş bırakıyorum. Burada bayrak mı olması lazım, hiçbir şey olmaması mı gerekiyor? Biraz karşı tarafa bırakmak gerekiyor. Bu yapının altında müze bulunuyor, orta kısmında ekran yer alıyor. Bir amfi, dinlenme alanı, yürüyüşten de müzeye geçilebiliyor. Maalesef, 100 senedir Cumhuriyet Müzesi yapılmamış! Niye yapmıyorsunuz? Ben bunu 400, 1000, 5 bin m2'de çizdim. Bir Cumhuriyet Müzesi yapılmaz mı? Her yere Atatürk heykeli dikiyoruz. Biri de, 'Atatürk ne yapmış, bunu bir anlatayım,' demiyor. 'Yas' halini siyah kurdele ile sunacak 6 Şubat Deprem Anıtı, yeni projeler arasında. Var, evet. Şu an bununla uğraşıyorum. Mümkün olduğunca minimal ve modern bir şekilde ilerletmeye çalışıyoruz. Dante benim için çok önemli. Tıpkı Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri ilk yazılı hale getiren İmam Buhari gibi... Kimse bana bunu yap, sıfırdan getir filan demedi. Dante'nin Cehennem Yolculuğu ve Cennete Gidişinin hikayesinden yola çıktığım dijital bir müze. Tasarımımızda diyor ki, Burada bütün umutlarınızı geride bırakın. Şimdi Hıristiyanlarda şöyle bir şey vardır, öldüklerinde gözlerine bozuk para koyarlar. Bu müzeye de bozuk paralarla giriliyor, sizi bir kayıkçı alıyor, 'Limbo'da, ilk günaha götürüyor. Bu salonda yalnızca kırmızı kırmızı, ayak izlerinizi görebiliyorsunuz. Yine baktığımız zaman 'yeterince iman edemeyenler' burada maneviyatla ilgili bir şeye gitmiş. Şehvet, kıskançlık, ihanet gibi unsurları buraya üç boyutlu olarak koyuyor ve günahları salonlara ayırarak bu işin yolculuğunu anlatıyor. Benim bunu yapmam gerekiyor. Sadece konuyu dijital sergileme ve müzecilikle değil, kendi adıma ve sosyal olarak da çok başka bir şey deneyimleyeceğim. Önüm bundan sonra Mimar Sinan için de açılacak. Bence Anadolu. Sonrasında sanki Maya - Mısır gibi geliyor. Birbirinden çok uzak olmasına rağmen mimari olarak yakın çizgide olmaları, bana çok garip tesadüf gibi geliyor. Orada bir grilik var. Zaten onu çözdüğümüz zaman ya burada olmayacağız ya da çok başka yerde olacağız. Mesela bir şey düşünüyorum; Malezya'daki Putra Camii'ni nerede göreceğim? Veya Mescid-i Aksa'yı nasıl görebilirim? Bunu çok düşünüyorum. 1453 yılına gidelim, Fatih Sultan Mehmed Ayasofya'da ilk namazı kılıyor. Ya da 1071'e gideyim, Alparslan Kars'ta... Yine maneviyata dayalı ama göremediğimiz, keşke dediğimiz yerlere, zaman makinesi gibi bizleri göndermek istiyorum."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/bir-istanbul-yadigari-baylan-100-yasinda/16828", "text": "Araştırmacı yazar ve akademisyen Sevecen Tunç tarafından kaleme alınan İstanbul'un Baylan'ı: 100 Yıllık Serüven kitabı, 1923'ten günümüze markanın yolculuğunu, Cumhuriyet tarihine koşut biçimde, tarihi dönemeçlerin, değişimlerin, toplumsal ve ekonomik gelişmelerin izlerini sürerek anlatıyor. Kitaptan yola çıkarak küratörlüğünü Tunç'un, tasarım ve kurgusunu Burçak Madran'ın üstlendiği sergide ise Baylan'ın asırlık tarihine ışık tutan fotoğraflar, belgeler, geçmişten günümüze kullanılan mutfak ekipmanları, birbirinden farklı tasarımlardaki çikolata ve şekerleme kutuları ziyaretçiye sunuluyor. Köklü tarihi, ülkemizin yeme-içme kültürüne yaptığı engin katkılar, gerçekleştirdiği sayısız ilk ve her daim koruduğu yenilikçi tavrı sayesinde Baylan, gastronomi alanında ülkemizin sayılı markalarından biri olarak anılıyor. Arnavut kökenli Filip Lenas ve Yorgi Kiriçis'in 1923 yılında Beyoğlu'nda Deva Çıkmazı'nda açtıkları ilk şubeyle başlayan Baylan yolculuğu, kesintisiz biçimde günümüze kadar devam ediyor. Baylan'ın kurucu ailelerinin son temsilcisi Harry Lenas, hayata veda etmeden önce Baylan'ı Altınmarka Grubu'na emanet ederek bu asırlık markayı geleceğe taşıyor. Altınmarka Grubu'nun şeref markası kabul ettiği Baylan'ın bugün 60 yılı deviren Kadıköy şubesinin yanı sıra Bebek, Galataport ve Kız Kulesi'nde de birer şubesi bulunuyor. Baylan'ın tarihinin kültleşen ismi Türkiye'nin ilk okullu pastacısı Harry Lenas, Baylan'ın imza tadı Kup Griyenin yaratıcısı olarak biliniyor. Sadece Baylan'ın markalaşma sürecinin kahramanı değil, aynı zamanda pastacılık ufkuna sayısız yenilik getiren bir duayen olan Harry Lenas, espresso kahve, cappucino, İtalyan dondurmaları, milkshake, tiramisu, İskandinav kanepeleri ve tam yağlı gravyer peynirden yapılan hakiki tostları da İstanbul'a ilk getiren kişi olma özelliğini taşıyor. İstanbul'un Baylan'ı: 100 Yıllık Serüven, Baylan'ın 1923'ten günümüze kadar olan yolculuğunu kronolojik bir akışta anlatıyor. Kitap, yalnızca bir kurum tarihi çalışması olarak değil; İstanbul'un kültürel hafızasına dönük çok katmanlı bir araştırma olmasından dolayı bir arşiv niteliği taşıyor. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca İstanbul'un pek çok önemli lezzet durağı zamana yenik düşerek kaybolup giderken, Baylan'ın yoluna kesintisiz bir şekilde devam edebilmesinin sırrı da bu kitapla aydınlanıyor. Şekerleme ve pastacılık kültürümüzün başlangıç ve gelişim yıllarına da ışık tutan kitap, gastronomi literatürümüze anlamlı bir katkı sağlıyor. Tüm bunlarla beraber, bir dönem kültür ve sanat insanlarının buluşma mekanı haline gelen ve Baylancılar olarak anılan bir edebiyat ekolüne ev sahipliği yapan Beyoğlu şubesinin öyküsü, edebiyat tarihimize düşülen kıymetli bir not niteliğinde. Cumhuriyet tarihine damga vuran; yerli sanayii teşvik hamlelerinin, Öz Türkçecilik hareketinin, 6-7 Eylül olaylarının, 1964 Sürgünü'nün ve daha nicesinin Baylan tarihindeki izleri bu kitapta sürülüyor. Araştırmacı yazar ve akademisyen Sevecen Tunç'un kaleme aldığı İstanbul'un Baylan'ı: 100 Yıllık Serüven adını taşıyan kitap, titiz bir arşiv çalışmasının ürünü. Tasarımını Bülent Erkmen'in danışmanlığında BEK Ajans'ın üstlendiği kitapta, kurum arşivinden daha önce gün yüzüne çıkmamış etkileyici fotoğraflar da yer alıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/borusan-contemporary-den-iki-yeni-sergi/16750", "text": "90'li yılların sonundan bu yana sürdürdüğü sanat pratiğiyle, güncel sanata yön veren akımlar içerisinde anılan Britanyalı sanatçı Mat Collishaw, yeni solo sergisi Aritmi ile, sanat, bilim ve tarih disiplinlerinin perspektifinden önermeleri, yapay zeka teknolojileriyle birleştiriyor. Sanat ve bilim alanından iki önemli isim olan Albrecht Dürer ve Ernst Haeckel'ın çalışmalarını referans alan Collishaw, doğanın bozulmakta olan ritmini görselleştiriyor. Aritmi, Dürer gibi Rönesans sanatçılarının dünyaya olan bakışımızı geliştirmek için son derece önemli olduğuna inandıkları ampirik yöntem ve doğa gözlemi kavramlarını gündeme getiriyor. Tıpkı Dürer gibi, Collishaw da yaklaşmakta olan felaketle ilgileniyor. Sergi kapsamında sergilenen Sonuna Dek başlıklı video çalışması, 19. yüzyılın kolonyal dünyasında bitkilerin denizaşırı taşınmasını sağlayan ve bir terraryum formu olan Wardian Kutuları'ndan yola çıkıyor. Samuel Barber'ın Adagio For Strings eseri eşliğinde akan videoda doğanın yıkımı ve yeniden canlanışı dramatik bir biçimde birbirini izliyor. Melez Gücüanimasyon videosu ise doğa/kültür ikiliğini ele alırken, vahşi yaşamın Londra Ulusal Galerisi'ni, dolayısıyla insanın doğaya alternatif olarak ürettiği kültürü ele geçirişini çarpıcı bir biçimde görselleştiriyor. Collishaw'un Pandora isimli çalışması ise İstanbul Boğazı'ndan ilham alıyor. Sanatçı, Haeckel'ın deniz yaratıkları illüstrasyonlarıyla Albrecht Dürer'in Mahşerin Dört Atlısı adlı ahşap baskısını yapay zeka yardımıyla dönüştürerek özgün bir ilüstrasyon üretiyor. Sanatçının imza işi olan zoetrop formatında kurguladığı çarpıcı enstalasyonu Çınlayan Sirenler ise denizanası türlerinin doğal ritimleri dışındaki aşırı çoğalmalarını vurguluyor; bu istilacı canlıları doğanın zekasını sembolize eden kapana kısılmış ahtapot ile karşılaştırıyor. Mat Collishaw, felsefe ve bilim tarihini katederek doğayla bağ kurmak için kuramların yanı sıra duyuların ve hayal gücünün gerekliliğini vurguluyor. Aritmi, teknolojinin yardımıyla doğaya ve doğayla ilişkimize dair yeni görme yollarını araştırıyor. Necmi Sönmez küratörlüğünde, Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan bir seçki sunan Dijital Mitolojiler, Yeni Medya Sanatının farklı üretim olanaklarıyla şekillenen deneysel yaklaşımlarını ön plana çıkarıyor. Artık güncel yaşamın bir parçası olan dijital tecrübeler, 2000'li yıllardan itibaren yaratıcı sanatçılar için daha önce mümkün olmayan birçok araştırmanın kapılarını araladılar. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu bu tür araştırmalar üzerine yönelen karakteriyle dijital imge üretiminin altını çizdiği yeni görselliğin izini sürmektedir. Sergi bu görselliğin gündeme getirdiği imgeleri karşılaştırmalara dayanan bir yaklaşımla büyüteç altına alıyor. Yeni Medya Sanatı örneği olan neon heykeller, video yerleştirmeler ve manipüle edilmiş fotoğraflar, klasik üretim teknikleriyle şekillenmiş kolaj, tuval, kağıt çalışmalarıyla bir araya geldiklerinde hareketli imge ile duran imge arasındaki farklılıklar, eşzamanlı olarak belirgin bir hal alıyor. Dijital Mitolojiler kapsamında, Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan daha önce sergilenmemiş dört yeni eser de izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/bruce-dickinson-19-temmuz-da-istanbul-da/16874", "text": "Bu parçayla projenin tonunu belirlemek önemliydi. Adına yakışır şekilde, ağır bir şarkı ve onu yönlendiren harika bir riff var... Ama aynı zamanda nakaratta, albümün geri kalanının getirdiği ışığı ve gölgeyi gösteren gerçek bir melodi de var, diyen Bruce Dickinson Ve videoyu görene kadar bekleyin! diye ekleyerek hayranlarının heyecanını ikiye katlıyor. The Mandrake Project turnesinde Bruce Dickinson'a gitarda Roy Z, davulda Dave Moreno, basgitarda Tanya O'Callaghan ve klavyede Mistheria'dan oluşan olağanüstü grubu eşlik edecek. Dickinson ve grubu, İstanbul konserinde yeni ve eski şarkıların bir arada yer aldığı bir set-list çalacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cagdas-turk-sanatindan-rusya-ya-yaratici-ziyaret/16699", "text": "Rusya'nın Alabuga şehrinde düzenlenen Bashnya Genç Sanatçılar için Uluslararası Yaratıcı Atölye, dünyanın çeşitli ülkelerinden bilim ve sanat insanlarını bir araya getirdi. Rusya'nın Alabuga şehrinde düzenlenen \"Bashnya Genç Sanatçılar için Uluslararası Yaratıcı Atölye\" etkinliği kapsamındaki sempozyuma, EMART Genç Yetenekleri Güçlendirme Vakfı'nın düzenlediği Hayal Melodileri Resim Yarışması'nın birinci ve ikinci başarı ödülü sahibi güzel sanat öğrencileri, Türkiye'yi temsilen katıldı. Alabuga Ulusal Tarih ve Mimarlık Müzesi'nin düzenlediği VI. Uluslararası Bashnya Sanat Sempozyumu'na Türkiye'den Ali Duman ve Emre Tura katıldı. Etkinlik, aktif atölye çalışmalarıyla 10 gün içinde üretilen eserlerin yer aldığı sergi ve düzenlenen törenle tamamlandı. 16 Ağustos'ta açılan sergi, önümüzdeki günlerde Rusya'nın çeşitli şehirlerinde de sergilenecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/caz-efsanesi-21-ekim-de-cso-ada-ankara-da/16830", "text": "Solo kariyerinde 16 albüme sahip Stern'le 21 Ekim Cumartesi günü CSO Ada Ankara'da vereceği konser öncesi müzik felsefesi ve çalışmaları hakkında konuştuk. Türkiye'de pek çok kez konser verme fırsatım oldu. Bunu seviyorum. Türkiye'de çok güzel insanlarla tanıştım. Yakında Ankara'da olmayı sabırsızlıkla bekliyoruz! Harika bir grupla geliyorum. Eşim Leni Stern gitar çalıyor, şarkı söylüyor ve bir şarkıda Afrika enstrümanı goni çalacak. Tabii ki Dennis Chambers davul çalacak. Lincoln Goines ise bas çalacak. Lincoln ve Dennis'le uzun yıllardır çalıyorum ama birlikte çalmayalı uzun zaman oldu. Dolayısıyla bu çok özel olacak. Bob Franceschini tenor saksofon çalıyor. Muhteşem bir saksofoncu. Çoğunlukla benim şarkılarımı çalacağız ama eşimin şarkılarından da birini birlikte çalacağız. Jaco Pastorius ve elbette Miles Davis, Michael Brecker, Randy Brecker, Joe Henderson gibi harika müzisyenlerle çalabildiğim için şanslıydım. Tüm bu insanlarla birlikte çalabildiğim için çok şey öğrendim. Ama bunların hiçbiri olmasaydı da hala gitar çalmaya devam eder ve her gün pratik yapardım. Diğer genç yeteneklere de bunu önereceğim. Ne olursa olsun çalmaya devam edin ve müziğin bir kalp dili olduğunu unutmayın. Bu en önemli kısım. Elbette teknik önemli ama en önemlisi müzikte duygularınızı ifade edebilmek. Her yerden ilham alıyorum ama elbette en çok diğer müzisyenlerden öğreniyorum. Bazılarına öğretiyorum ve sanırım öğrencilerimden onların benden öğrendiklerinden daha fazlasını öğreniyorum. Müzikte çok fazla ilham var. Sadece onu bulmanız ve ondan öğrenmeniz gerekiyor. Kendi müziğimin çoğunu kaydedebilmiş olduğum için çok mutluyum. Bu fırsatı yakaladığım için kendimi çok şanslı görüyorum. Yeni bir albüm tamamladım. 2024 baharında hayata geçecek. Yeni bir albüm yapmak her zaman zordur çünkü yapabileceğimin en iyisini yapmak isterim. Yapacak çok iş var ama bir yandan deneyimlerden çok şey öğreniyorum. Plaklarımın her birinde gerçekten harika müzisyenlerle çalıştım. Bunu yapabildiğim için gerçekten şanslıydım. Bu yeni albümüm için de geçerli. Bu albüme vereceğim isimden emin değilim ama sanırım ona Echoes ve Diğer Şarkılar adını vereceğim. Christian McBride, Chris Potter, Antonio Sanchez, Jim Beard, Richard Bona, Dennis Chambers ve eşim Leni Stern yeni kaydımdalar. Hepsi o kadar güzel çaldırlar ki! Plaklarımdan hangisinin favorim olduğuna karar vermek benim için çok zor. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum ve yazarken ve çalarken kalbimi ve ruhumu müziğe katmaya çalışıyorum ve sonra onu bırakıyorum; umarım başka dinleyiciler de onunla bağlantı kurar. Aslında kendime ait favori bir albümüm yok. Kayıt için yazarken ve kayıtta çalarken elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Son kaydımda tüm müzisyenlerin çalma şekli hoşuma gitti ve söylediğim gibi 2024 baharında çıkacak. Umarım dinlersiniz ve beğenirsiniz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cebenoyan-anisina-ozel-dogum-gunu/16725", "text": "Dört yıl önce yitirdiğimiz SİYAD üyesi, film ve caz eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan, dostlarıyla program yaptığı Açık Radyo ile İKSV'nin düzenlediği özel bir doğum günü akşamıyla alkışlanacak. MİLLİYET SANAT / Bundan dört yıl önce, 3 Ağustos 2019'da yitirdiğimiz sinema ve caz eleştirmeni, Açık Radyo programcısı ve SİYAD üyesi Cüneyt Cebenoyan adına, anlamlı bir dizi etkinlik düzenlenecek. Gazeteci-yazar Cebenoyan, 3 Ağustos 2019'da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ablası, arkeolog Yasemin Cebenoyan'ı sinema eleştirmeni Onat Kutlar ile 1994'te Taksim'de düzenlenen bombalı PKK terör saldırısında; oğlu, anne ve babasını ise 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde yitiren Cebenoyan anısına, İKSV ve Açık Radyo ile Doğan Kitap'ın girişimiyle düzenlenen doğum günü, 16 Eylül'de İstanbul Şişhane'deki İKSV binasında bulunan Salon İKSV'de, saat 20:00'de yapılacak. Bu kapsamda, Açık Radyo Editörü Didem Gençtürk'ün sosyal medya üzerinden verdiği bilgiye göre Cebenoyan'ın 2014-2016 arasında Açık Radyo'da hazırlayıp sunduğu \"Erguvani İstimbot\" programı da, eleştirmen ve yazarın doğum gününde özel bir kitap olarak dostları ve kamuoyu ile paylaşılacak. Cebenoyan'ın program yazılı dökümlerinin dostlarınca paylaşılmak suretiyle ortaya çıkan kitabın editörlüğünü, Cebenoyan'ın kızı Elif ile arkadaşı Sıla Tanilli üstleniyor. Doğan Kitap Yayın Direktörü ve Cebenoyan'ın dostu Cem Erciyes'in desteği ile yine aynı yayınevinde basılan \"İstimbot\" adlı kitapta, Cüneyt Cebenoyan'ın dostları Tayfun Pirselimoğlu ve Ömer Madra'nın sunuş yazılarına, sanatçı Ceren Oykut'un çizimi refakat ediyor. Gülgün Çarkoğlu'nun da katkıda bulunduğu kitabın telif geliri ise, Bütün Çocuklar Bizim Derneği tarafından Cebenoyan anısına başlatılan \"Çocuk ve Sinema Buluşmaları\" için fon olarak kullanılacak. Açık Radyo bu kapsamda, \"İstimbot\"tan yıllar öncesine dayanan dostluğu ile Cebenoyan'ın anılacağı akşamda anısına çalınacak parçalar ve hatıra kareleri için de bir sosyal medya kampanyası düzenlemiş bulunuyor. Etkinliğe bu şekilde katılmak isteyenlerin, nazli. zaman@acikradyo. com. tr e-mail adresini kullanmaları gerekiyor. \"Sevgili Cüneyt, yıllar boyunca seni sarsan kayıplardan nasıl etkilendiğini, ama aynı zamanda nasıl mücadele ettiğini gözledim. Sinema yazarları grubundan yakın dostun Uğur Vardan, senin 1999 depreminin 14'üncü yılında, 2015'te yazdığın köşe yazında belirttiğin \"Zaman tedavi etmez\" inancını \"hep yanında, içinde, ruhunda, bedeninde\" taşıdığını söylüyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cemberin-icinde-olmak/16770", "text": "Şilili oyuncu Manuela Martelli'nin ilk uzun metraj yönetmenliği olan 1976, diktatör Pinochet'nin darbeci yönetiminin, bir ev kadınının yaşamındaki etkisine ve farkındalığına odaklanıyor. Filmin kahramanı Carmen orta üst sınıf, hali vakti yerinde bir ev kadını. Onu ilk gördüğümüzde yazlık evinin duvarı için özel bir renk seçmeye çalışıyor. Dışarından bir kadının arabaya alıp zorla götürüldüğünde ne olduğunu anlamaz biçimde etrafına bakıyor. Ama kasabanın rahibi gelip ondan 20'li yaşlarındaki yaralı bir çocuk için yardım istediğinde, içinde yaşadığı ülkenin vahim tarafıyla yüzleşiyor. 1976, başta ülkemizde de vizyona girmiş Machuca olmak üzere birçok filmde rol almış Şilili oyuncu Manuela Martelli'nin ilk uzun metraj yönetmenliği. Dünya prömiyerini 2022 Cannes Film Festivali'nin Yönetmenlerin 15 Günü Bölümü'nde yapan film, burjuva sınıfından bir kadının uyanışı üzerine kurulu. Dönem ise Şili'nin en karanlık zamanı olan Pinochet'nin diktatörlük yılları... Senaryosuna da imza attığı filmde Martelli, bir kadın olarak bir kadının bakışını ve uyanışını anlatırken toplumun kendine gelişini, sessizliğini bozmasını, sorgulamasını kadın karakter üzerinden simgeselleştiriyor. O dönemde Şili'de birçok anne kayıp eşinin, çocuğunun en azından cenazesine ulaşmaya çalışırken Carmen'in konforlu hayatına devam edişi, Naziler Yahudi katliamı yaparken haberi yokmuşçasına gündelik hayatına devam edenleri anımsatıyor. Görmek ya da duymak istemeyince ne coğrafya ne de diktatör fark ediyor yani. Carmen'in doktor olmak istemesi ama babası tarafından evlendirilmesi, bu vesileyle 'doktor eşi' unvanını alması ama İkinci Dünya Savaşı zamanı Kızıl Haç'ta görevli olarak çalışmış olması, onun özünde ayakları yere sağlam basan bir kadın olduğunu ama ataerkil düzende sıradan bir ev kadınına dönüştürüldüğünü gösteriyor. Bir burjuva eş olarak rahibin yardım teklifini kabullenmesi de toplumun ona biçtiği kalıpların dışında işe yarama, çalışma isteği. Bu kararı onu direnişçilerin dünyasına sokuyor. Manuela Martelli ilk uzun metraj yönetmenliğinde, Alan J. Pakula'yı anımsatan bir gerilim ve paranoya atmosferi kuruyor. Carmen'in takip edildiği, arabasına girildiği, telefonlarının dinlendiği gibi durumlarda seyirciyi de bu 'gerçekçi' paranoyaya dahil etmeyi başarıyor. Şili'nin en tanınmış oyuncularından olan Aline Küppenheim'in yalın ve gerçekçi performansı filmin etkisini büyütüyor. Özellikle yakın yüz planlarında Küppenheim, Juliette Binoche'u anımsatıyor. Eski nesil aksiyon yıldızlarını bir araya getiren The Expendables/Cehennem Melekleri yaklaşık 13 senedir perdeyi renklendiriyor. İlk filmin hasılatının 300 milyon dolara yaklaşması üzerine devam filmleri gelmiş ama üçüncü filmin 100 milyon dolar bütçesini anca ikiye katlayabilmesi üzerine seri, 2014'ten beri 'olmasa da olur' moduna geçmişti. Sylvester Stallone'nun önayak olmasıyla dördüncü filme hız verildi, eski ekip toparlanmaya çalışıldı. Ama Arnold Schwarzenegger, Jean-Claude Van Damme gibi ağır toplar geri dönmedi. Stallone'un kötü adam olarak kadroya katmak istediği Jack Nicholson da dışarıda kaldı. Expend4bles/Cehennem Melekleri 4te eski kadrodan Sylvester Stallone, Jason Statham, Dolph Lundgren ve Randy Couture geri dönerken 50 Cent, Megan Fox, Andy Garcia yeni katılan isimler oldu. Cehennem Melekleri 4 açık denizde bulunan bir nükleer füze gemisinin teröristlerce ele geçirilmesi üzerine ekibin harekete geçip onları duruma operasyonunu anlatıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cukurova-bienali-yapabiliriz-devam-ediyor/16858", "text": "Çukurova Çağdaş Sanat Kültür ve Eğitim Vakfı tarafından düzenlenen Yapabiliriz başlıklı Uluslararası Akdeniz Bienali/Çağdaş Sanat, 30 Kasım'a dek sürecek. Çukurova Çağdaş Sanat Kültür ve Eğitim Vakfı'nın uzun vadede kurmayı amaçladığı uluslararası bir çağdaş sanat müzesi ve koleksiyonunun oluşturulması vizyonu için anlamlı ve somut katkılar geliştirmeyi amaçlayan, Fırat Arapoğlu, Seyhan Boztepe ve Tansel Türkdoğan'ın küratörlüğünde düzenlenen etkinlik \"Yapabiliriz\" teması ile Akdeniz'in birleştirici ve dönüştürücü gücünü vurguluyor. Ulusal ve uluslararası sanatçıları bir araya getiren bienal sanatçılar ve yapıtları aracılığıyla Akdeniz'in ortak mirası ve geleceğine dair umut ve hayallerini yansıtmayı amaçlıyor. Uluslararası Akdeniz Bienali, sanatın değişim ve dönüşüm için bir araç olabileceğini ve Akdeniz'in daha adil ve barışçıl bir bölge haline gelmesine katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Bienal, Akdeniz bölgesinde yer alan Çukurova'nın dört bir yanına yayılmış kentlerde aynı anda birleşik olarak düzenleniyor. Bienalin ana merkezi Tarsus. Fakat bienal Mersin, Adana, Osmaniye, Hatay, Kahramanmaraş ve Afşin'de gerçekleşiyor. Bienal, bu kentlerin tarihi ve kültürel zenginliğini de yansıtmayı amaçlıyor. Böylece Uluslararası Akdeniz Bienali, Akdeniz'in yaratıcı ve üretken enerjisini göstermek ve bölgenin geleceğine dair umut ve hayalleri paylaşmak için bir fırsat sunarken Akdeniz'in daha adil ve barışçıl bir bölge haline gelmesine kültürel katkılarda bulunmayı hedefliyor. Bienal, ana sergi mekanlarında bienalin ana temasını ve amaçlarını yansıtan ulusal ve uluslararası sanatçıların çalışmalarını bir araya getiriyor. Bunun yanında bienalin ana temasını farklı açılardan yansıtan paralel sergilerle farklı sanat disiplinlerini ve Akdeniz'in farklı bölgelerini de kapsıyor. Ayrıca eğitim ve atölye çalışmaları aracılığıyla Akdeniz'in kültürel mirasını ve geleceğini keşfetmek isteyenlere fırsatlar sunarken, performanslar ve etkinlikler aracılığıyla Akdeniz'in zengin kültürünü ve geleneklerini yansıtmayı amaçlıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cumhuriyet-e-yarasan-100-yillik-miras/16845", "text": "İzmir Bayraklı'daki Folkart Gallery'de açılan Karanlıkta Akan Bir Yıldız sergisi, Cumhuriyetin kurucusuna dair görülmemiş pek çok hatıra, yazışma, sanat eseri ve kitabı pek çok koleksiyondan derliyor. Proje direktörlüğünü Fahri Özdemir'in üstlendiği, Ankara ve İstanbul'a da taşınacak ve arşivsel kitabıyla da takdir toplayan etkinlik, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ne 'yüz yılda bir' denebilecek bakış açıları kazandırıyor. Cumhuriyetin 100'üncü yılında düzenlenen Karanlıkta Akan Bir Yıldız: Mustafa Kemal Atatürk sergisi, İzmir Bayraklı'daki Folkart Towers'ın B kulesinin 18'inci katında ziyarete açıldı. Proje Direktörlüğü Fahri Özdemir'e ait, küratörlüğünü Özdemir Erdem'in üstlendiği sergi, 31 Mart 2024'e dek bu adreste yer bulduktan sonra, Ankara Cer Modern ve İstanbul'a doğru yol alacak. Adını Nazım Hikmet'in Kuvva'yı Milliye Destanında bir şiir dizesinden alan ve yakın zamanda kaybettiğimiz tarihçi Prof. Dr. Zafer Toprak'ın da kitabı ve projesi dahilinde büyük emeklerini taşıyan sergide, Cumhuriyetin kurucusuna ait özel çok sayıda orijinal eşyanın yanı sıra, Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nı belgeleyen son derece özel unsurlar da, çeşitli müze ve koleksiyonlardan harmanlanan bir bütünlük içinde İzmir'e taşınıyor. Bu arada serginin vesile olduğu merhum Prof. Dr. Toprak imzalı miras - kitabı ise Ocak ayında okurla buluşturulacak. 9 Eylül 1927 tarihli Birinci İzmir Sergisi vesilesiyle 11 pul ile çıkarılan ve Gazi Mustafa Kemal tarafından orijinal ıslak imzalı Türkçe ve İngilizce tanıtılan hatıra puluna da yer verilen sergide, Atatürk'ün bilinen en eski kartvizitlerinden biri, \"Erkan-ı Harp Namzetlerinden Mülazımıevvel Mustafa Kemal ibaresiyle okunabiliyor. İzmir ve çevre illerden daha şimdiden, rehberli, birer saatlik ve tur başına 100 ziyaretçilik, en az bir haftalık okul ve özel ziyaretçi turlarının şimdiden rezervasyonu yapılmış bulunan serginin gördüğü büyük ilgi ise, Folkart kadrosunu da son derece mutlu ediyor ve 29 Ekim'e bambaşka bir ruh kazandırıyor. Etkinlikte öne çıkan parçalardan bir diğerinde ise, Atatürk'ün Çanakkale Savaşı sırasında Anafartalar Grup Kumandanlığı'yla kullandığı Arıburnu haritasının orijinali görülüyor. Buna, aynı duvarda Çanakkale Savaşı sırasında İzmir'in savunma planını gösteren kroki eşlik ediyor. Paşa'nın, Osmanlı Sarayı'na sunulan, Osmanlı Paşası üniformalı ve bilinen en eski, nadide kartpostalı. Gazi Mustafa Kemal'in kullandığı sigaranın, taktığı kravatı, bastonunun ve GMK ibareli fildişi sigara tabakasının da görülebildiği sergi bunların yanı sıra Cumhuriyet Halk Fırkası'nın 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde toplanan ikinci kongresinde 36 saat süre ile okuduğu büyük Nutuk'un Viyana'da özel olarak 500 adet basılan versiyonunun dönemin Gümüşhane milletvekiline ait olan 10 haritalı, 627 sayfalık versiyonu ile de görülebiliyor. Yine sergi, Nutuk'un K. F Koehler Verlag Yayınları tarafından yapılan Fransızca baskısı, Atatürk'ün vasiyetinin taslak ve noter onaylı hali, kendisine ait çok sayıda ıslak imzalı fotoğrafa yer verirken, TIME dergisinin 24 Mart 1923 tarihli kapağıyla tarihe mal olan Atatürk'ün, Türkiye'de sadece dört kopyası bulunan bu yayınla da kutlandığı etkinlikte ayrıca, Cumhuriyet Bayramı'nın 10'uncu yıldönümü üzerine basılan özel kutlama afişi ayrıca dikkat çekiyor. Atatürk'ün büyük yer kapsadığı afişte 'Ulu Gazi'yi öven Ziya Süleyman dizeleri göze çarparken, dönemin Meclis Reisi, Başvekili ve Erkan-ı Harbiye Reisi'nin portreleri de eşlik ediyor. Türkiye'de ilk kez sergilenen 150 dolayında fotoğrafı içeren serginin belki de en öne çıkan parçaları arasında Mustafa Kemal'in 1909'da Selanik'te yazdığı Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları kitabı ya da Sofya Ataşemiliteri Erkan-ı Harbiye Kaymakamı sıfatıyla Minber Matbaası'nca İstanbul Bab-ı Ali'de yayımladığı Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal geliyor. Ancak bunun da ötesinde sergide, Folkart Proje Direktörü Özdemir'in 'En kısa sürede Türkçeleştirecek yayınlayacağını,' ifade ettiği, İzmir Suikastı'nın Ankara İstiklal Mahkemesi'nce yayınlanan 1926 tarihli zabıt tutaNağı ziyaretçilere sunuluyor. Etkinlik bununla da kalmayarak, Vahdettin tarafından Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi'ye yazdırılan 'Milli Mücadele'ye katılanların katlinin farz olduğunu' bildiren fetva kayıtlara geçiyor. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını betimleyen çok sayıda fotoğraf ve afişi buluşturan serginin tüm bunlar arasındaki en dramatik ve beklenmedik parçası ise, Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'dan geliyor. Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal cephede iken kendisinin arkadaşı İsmail Hakkı Bey'e özel bir el yazısı mektup gönderiyor. Sergide görülebilen bu mektupta o günlerde Beşiktaş'ta ikamet eden Zübeyde Hanım, Selanik'teki Hakkı Bey'e 28 Eylül 1921, Çarşamba günü, o günlerde vatanı kurtaran Mustafa Kemal'e gönderme ile 'Zira oğlumdan hayır yoktur,' diyerek elindeki gayrimenkullerin getireceği maddi imkanlar konusunda kendisinden acil destek talep ediyor. İzleyiciyi Cumhuriyet tarihine mümkün mertebe en yakından tanık etmeye niyetli sergi bununla da kalmayarak, Büyük Taarruz öncesi 1'inci Kolordu'ya bağlı alayların diziliş şeması veya Cumhuriyetin yıldönümünde İzmir'de gündüz ve gece yapılacak kutlama programının orijinalini ziyaretçilerle buluşturuyor. Bunların yanı sıra, sergideki en orijinal ve tarihi çalışmalardan bir diğerinde ise, üzerindeki Yaşasın Mustafa Kemal Paşa ibaresi eşliğinde, 1925 civarında dikilmiş 'altıgen yıldızlı' Türk Bayrağı seçiliyor. Atatürk'ü Ertuğrul Yatı'nda, Savarona'da veya Dolmabahçe'de mutluluk içinde gülümserken veya zeybek sırasında gösteren tarihi karelerin de buluştuğu sergi, Adana'dan Ankara'ya, Kastamonu'dan Yalova'ya Ata'nın izinden giderek, Cumhuriyet'e 'yüzyılda bir' sunulacak çok kıymetli bir tanıklık vadediyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cumhuriyet-imize-bir-mektup-da-sen-armagan-et/16815", "text": "Ayrıca bu paylaşımlardan derlenecek, 100. Yıl coşkusunu sonraki nesillere anı ya da kaynak olarak bırakabilecek bir kitap da Cumhuriyet'e armağan edilecek. Proje, bütün enkazları birlikte kaldırıp dayanışma ve özveriyle Cumhuriyet'in coşkusunu çoğaltmak için duygu ve düşüncelerinizi bekliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cumhuriyet-in-100-yilina-ozel-hazirlanan-dev-muzikal-1923-sezonu-aciyor/16759", "text": "Milli Mücadele ile başlayarak Cumhuriyetin kuruluş sürecini anlatan ve bugüne kadar sahnelenen en büyük tiyatro prodüksiyonlarından biri olan 1923 müzikalinin 23-24 Eylül gösterimlerinin biletleri passo. com. tr'de ve biletix. com'da ve tiyatrolar. com. tr'de satışta."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cumhuriyet-in-ilk-resim-sergisi-yeniden-aciliyor/16798", "text": "Cumhuriyet ilan edilmeden 15 gün önce, Cumhuriyetin kültürel ruhunu bir sanat şöleniyle anımsatmak için Ankara Türk Ocağı'nda ilk Ankara Resim Sergisinin açılmasını dile getiren Mustafa Kemal Atatürk'ün isteğini takiben, Cumhuriyete ilişkin bir kültür ve bu kültür etrafında şekillenmiş bir sergi, yaklaşık 35 ressam ve bir heykeltıraşın 125 kadar yapıtının bulunduğu sergi, görkemli bir açılış ile halka sunulmuştu. Sergide bulunan ressamların ortak noktası; paletlerini adeta bir ışıkla doldurarak, resimlerini izlenimci bir tavırla yapmalarıydı. Ayrıca insanla doğa arasındaki ilişkiyi, çevreyi, manzarayı, kent yaşamından kesitleri, natürmortları ve yaşadıkları zamana tanıklıklarını yansıtmışlardı. Yaşadıkları toplumda yurtsever birey olarak hisseden bu sanatçılar, Çanakkale ve Ulusal Kurtuluş Savaşı'na ilişkin resimler de yaparak sanatlarında toplum ve toplum sorunlarını da işlemişti. Bulundukları yerlerin imgelerini, öznel izlenimlerini paletlerindeki ışıklar sayesinde şiirselleştirerek yansıtmışlardı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/cumhuriyet-in-manevi-mirascilari/16754", "text": "Bu Memleket Bizim adlı oyun Cumhuriyet'imizin 100. yılında Türk milletinin Atatürk'ün önderliğinde verdiği mücadeleyi sahneden Açıkhava'yı dolduran binlerce seyirciye anlattı. EFNAN ATMACA- Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır... Bu sözlerle başlar Nazım Hikmet, 100. yılını kutladığımız Cumhuriyet'in destanını yazmaya. Cumhuriyet'in 100. yılı Türkiye'nin dört bir yanında sergiler, filmler, konserler, oyunlarla kutlanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları da Cumhuriyetimizin 100. Yılına Saygı... duygusuyla Bu Memleket Bizim adlı oyunu hazırladı. Önceki gün Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Sahnesi'nde seyirciyle buluştu bu görkemli prodüksiyon. Oyunda 300'ü aşkın oyuncu, 20 kişilik dans ekibi ve genişletilmiş Şehir Tiyatrosu Orkestrası görev aldı. Neredeyse tam kadro oradaydı İBB Şehir Tiyatroları. Sahnede olmayanlar da seyirciler arasından alkışlarıyla destek verdi meslektaşlarına. Bir büyük ustayla açıldı perde; Zihni Göktay çıkınca sahneye ayağa kalktı herkes saygıyla. O da 109 yıldır koltukları dolduran ve alkışını esirgemeyen seyirciye teşekkürünü ettikten sonra Cumhuriyet'in 100. yılını coşkuyla kutlamak için hazırlanan oyunu başlattı. Bu Memleket Bizim adına ve amacına yarışır şekilde maddi, manevi hiçbir emekten kaçınılmamış bir prodüksiyondu. Oyuncuların, dansçıların ve müzisyenlerin 'yürekleri'yle sahnede oldukları her sözden, her notadan, her figürden geçti seyirciye. Metin çok tanıdıktı. Çünkü Atatürk'ün Nutukundan, Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanından ve Erol Toy, İsmet Küntay, Samim Kocagöz ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun milli mücadele üzerine yazdığı metinlerinden oluşuyordu. Zaten o metinler öyle güçlü ki coşkuyu yaratmak için fazladan bir çabaya ihtiyaç kalmadı. Ulu önder Atatürk beliriveriyorsa dev ekranda, mavi gözleriyle yüz yıllar sonra da ayakta kalacak Cumhuriyet'e bakıyorsa ve sesizlikte sözleri yankılanıyorsa ne kadar şanslı bir milletin evlatları olduğumuzla yarınlar için üzerimize düşen ödevleri hatırlamamıza yetiyor. Bu Memleket Bizim güvenli bir yol seçti ve seyircinin milli duygularını coşturan metinleri bir araya getirerek kutlamaya katkıda bulundu. Oyunun yönetmen koltuğunu Ali Gökmen Altuğ, Aslı Öngören, Yıldırım Fikret Urağ ve Yiğit Sertdemir paylaştı. Çiğdem Erken'in direktörlüğünde Deniz Noyan orkestrasyonu üstlenip oyuna özel müzikler besteledi, Bu Memleket Bizimde orkestranın şefliğini Hakan Elbir üstlendi. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinden kesitleri sahneye getiren Bu Memleket Bizimde bu destan anlatılırken en can alıcı metinler seçilmeye özen gösterilmiş. Oyunda işgal yıllarında insanların farklı düşünceleri, Mustafa Kemal Atatürk'ün halkı aynı ülküde buluşturma çabası ve 7'den 70'e herkesin fedakarlığıyla kurulmuş cumhuriyetin hikayesi anlatılırken bugüne dair tespitler yapıldı ve yarına öğütler yollandı. Araya serpilen marşlar da milli duyguları en üst seviyeye taşıdı. Elbette son nokta İzmir Marşıyla konuldu. Tüm emeği geçenler ve seyirciler tek yürek Yaşa Mustafa Kemal Paşa diyerek bir kez daha şükranla andı Atatürk'ü. Onun Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar sözü akıllara kazındı. Oyun teknik ya da içerik olarak eksikleriyle, fazlalıklarıyla tartışmaya açık olsa da amacı olan Cumhuriyet'in 100. yıl kutlamasına coşkulu bir katkı sundu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/deniz-pelister-in-human-race-isimli-kisisel-sergisi-vision-art-platform-da/16736", "text": "Vision Art Platform, HUMAN RACE ismini taşıyan yeni sergisiyle Deniz Pelister'in kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Deniz Pelister'in HUMAN RACE isimli kişisel sergisinde yer alan eserlerinde: İnsani deneyimlerin ve tininin özünü etkili bir şekilde yakalayan Deniz Pelister, Irk: İnsan serisinde bir dizi figüratif portre resmiyle ve yolculuğa dair enstalasyonlarıyla izleyiciyi büyüleyici bir seyahate davet ediyor. Yaşamındaki otobiyografik öykülerden ve Afrika'daki kişisel seyahat deneyimlerinden ilham alan Avşar'ın yapıtları, insan varlığının derinliğini mercek altına alırken, yolculuğun dönüştürücü gücünü görünür kılıyor. Titiz çalışmaları ve ilham verici kurgularıyla, insanın yolculuğunun güzelliğini, zorluklarını ve mücadelelerini ortaya çıkaran canlı bir panorama çiziyor. Sergi, 30 Kasım'a kadar Vision Art Platform, Akaretler No:35'te ziyaret edilebilir. Dünyanın Merkezine Yolculuk: Deniz Pelister'in Irk: İnsan Serisi Üzerine Fırat Arapoğlu tarafından yazılan, Deniz Pelister Human Race sergi metninden alıntı. Deniz Pelister, örneğin, izleyicilere Afrika'ya yaptığı seyahat sırasında karşılaştığı çeşitli anlatılar ve kültürel yapı hakkında fikir vermek için sembolizmi kullanıyor. Portre ve grup portre resimlerinde genellikle canlı renk kullanımı ve sade anlatımı, kapalı kompozisyonda yer alan öznelerin ayrıntılı bir biçimde incelenebilmesine ve her bir öznenin duygu durumunun hissedilebilmesine olanak sağlıyor. Afrika sembollerini ve motiflerini bir araya getren Pelister, izleyicileri sanat dili aracılığıyla kendilerini zengin bir kültürel dünyada görsel bir keşif seyahatine çıkartıyor. İnsanlık olarak kat ettiğimiz bireysel ve kolektif yollar üzerine düşünmek için yolculuk teması bir metafor olarak ustaca kullanılabilir. Pelister'in yapıtlarında genellikle hareket, ilerleme ve akışkanlık unsurları görünmektedir ve bunlar kişisel, duygusal ve fiziksel yolculukların görsel temsillerini sunmaktadır. Diğer bir deyişle Joan Miro'nun soyut manzarasında uçan bir kuş ya da Claude Monet'nin nilüferleri gibi metaforlarla yolculuklara tanık oluruz. Sinan Eren Erk tarafından yazılan, Deniz Pelister Human Race sergi metninden alıntı. Sanatsal üretiminde portrelere özel bir yer veren sanatçılardan Deniz Pelister, bu alanı kendine özgü bir biçimden yeniden yorumluyor. Resim ve boyayla olan ilişkisi içgüdüsel bir biçimde gelişen Hamburg'da doğan Avşar, henüz 20 yaşında ani bir kararla Almanya'dan Türkiye'ye döndükten sonra kendini resme yoğunlaştırmış. Tuvali karşılaştığı insanların hikayelerini anlatacak bir mecra olarak kullanan sanatçı, kimi zaman tekil kimi zaman da çoklu kompozisyonlar halinde kurguladığı portrelerde izleyicisine bir olasılığı ima ediyor. Avşar, konturlarla birbirinden ayırdığı düz renk kantmanlarını naif bir çizgisellikle birleştirerek insanları, hayvanları ve onların görünmeyen yüzlerini resmediyor. Ancak bu kesinlikle bir benzetme değil. Çünkü Deniz Pelister'in portrelerinde yüzler hep eksik ya da tamamen silinmiş gibidir. Bu bilinçli tercih belki de sosyal medya güdümünde neredeyse her şeyi göstererek kanıtlama veya tersine ifşa ve iptal etme kültürüne, hayal gücüne yer vermeyen, belirsizlikten hoşlanmayan olasılıkları ancak fırsatlar söz konusu olduğunda kabul eden, sınırları net olarak çizilmiş günümüz toplumuna bir karşı duruşu ifade eder. Belki de Pelister'in portrelerinin odağındaki bu boşluk canlıların tüm ifadelerinin, ruh hallerinin, yaşadıkları ve yaşayacakları şeylere verdikleri tepkilerin üst üste gelmesiyle oluşan bir akışın sonucunda ortaya çıkar. Ancak nedeni ne olursa olsun, bu resimlerdeki figürler, aynı anda hem henüz oluşmamış olanı hem de izleyicinin o kompozisyondaki, yazılar, giysiler, renkler ya da kimi zaman fondaki nesneler gibi görsel ipuçlarını okumasıyla oluşturacağı anlamı yüklenen boşluğun ve belirsizliğin formları olarak cisimleşir. Deniz Pelister, portreleriyle izleyicisine kendi hafızaları, çıkarımları veya ön yargılarıyla şekillendirecekleri, böylelikle iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olarak tanımladıkları şeylerle, kendi değer yargılarıyla karşı karşıya gelebilecekleri bir sorguyu önerir. Akışkan sınırlardan taşan tuvallerde onlara ucu özellikle açık bırakılmış tüm bu hikayeleri tamamlarken kendileri üzerine yeniden düşünebilecekleri bir alan açan ve farklı coğrafyalardaki insanların hikayelerine dayanan bu portreler, aynı zamanda sanatçının kendini anlama yolculuğunun kilometre taşları olarak sergi kurgusunda yerlerini alır."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/direncim-kendimle-olan-mucadelemde-/16687", "text": "N'Olcak Bu Yusuf Umut'un Hali ile sahneleri etkisi altına alan Hakan Emre Ünal, Yusuf ve Umut'un içinde olan çatışma Hakan ile Emre'nin arasında da var. Genel olarak ben sükut ediyorum, direncim kendimle olan mücadelemde diyor. SEYHAN AKINCI- Sahnelenmeye başladığı ilk günden beri izleyicilerin gönlünde çiçekler açtıran, sahi N'Olcak Bu Yusuf Umut'un Hali diye sorduran oyunla Hakan Emre Ünal, geçtiğimiz günlerde KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'ndaydı. Yusuf Umut'un aslında hepimizin zihninde dolaştırdığı sorular etrafında şekillenen oyun Hakan Emre Ünal'ın tek kişilik performansıyla kolayca unutulmayacak bir Tutunamama etkisi yaratıyor izleyici üzerinde. Ünal ile N'Olcak Bu Yusuf Umut'un Halini ve tek kişilik oyunları konuştuk. Cevap vermeye çalışınca kolay değil. Bu cevabın kendisini arıyoruz zaten hayatımız boyunca. Ev, aile en büyük travmalarımız ve en büyük sevginin, bağın oluştuğu yer. Kaçmak istesek de zihnimizde, bedenimizde, kemiklerimizde... Bir evin, ailenin içine doğuyoruz. Bir mücadelenin içine. Bize doğru olarak kabul edilen şeyler öğretiliyor. Aile, okul, iş, asker... Hep bir sisteme uyum sağlamamız bekleniyor. Yusuf Umut benim sürekli zihnimde düşünüp, yapamadıklarımı yapabilen biri. Ne kadar temelli yaptığı tartışılır. Savrulup gidiyor. Ben de hep sisteme uyum sağlamaya çalışan biriyim. Ne kadar temelli yaptığım tartışılır. Ben de savrulup gidiyorum. Hepimizin içinde olan bir çatışma bu. Yusuf ve Umut'un içinde olan mücadele, çatışma Hakan ile Emre'nin arasında da var. Bazen sükut etme baskın geliyor, bazen direnme. Genel olarak ben sükut ediyorum, direncim kendimle olan mücadelemde. Bu mücadele ürettiğimiz şeyleri ortaya çıkıyor sanırım. Sadece pandemi değil Türkiye'de yaşamaktan kaynaklı şartlardan ötürü de kalabalık oyun yapmak çok kolay değil. Engellerle dolu bir ülkede yaşıyoruz. Çalışacak mekan az, maddi koşullarımız iyi değil, bir araya gelebilmek bile bazen çok zor. Bu engelleri kabul ederek üretim yapmaya çalışıyoruz. Bu engellerin bizi yaratıcılığa teşvik ettiği bir yerden... Tek kişilik oyun yapmak da kolay değil. Kolay, basit gibi görüneni ortaya çıkarmak en zoru. Sadece oyunu üretmesi değil, onu devam ettirmesi de çok zor bunca kolaya kaçılan tek kişilik oyun içinde. Seyirci çekemedikten, mekanın kirasını ödeyemedikten, gerekli ekonomik koşulları sağlayamadıktan sonra oyun maalesef devam edemiyor. Kişisel olarak ise; yıllardır anlatı üzerine çalışıyorum. Yüksek lisans bitirme projem, tiyatroda araştırmak istediğim alan bu. Pandemi öncesi de sonrası da tek kişilik üretimlerim oldu. Hem oyuncu olarak hem yönetmen-yazar olarak. Bunu da araştırmaya devam edeceğim. Ben doyuma ulaşmadım daha, ulaşacak gibi de değilim. İzlemek, tek başına kurulan çoklu dünyaya şahitlik etmek çok büyüleyici geliyor. Kalabalık oyunları da seviyorum. Bu çeşitlilik güzel. Her metnin bir sahneleme üslubu da olduğuna inanıyorum. Kimin hangi motivasyonla tek kişilik oyun ya da kalabalık oyun yaptığını bilemiyorum ama üreten kişinin derdinin talep ettiği şartları sağlayabildiği daha sağlıklı bir tiyatro ortamı oluşmasını diliyorum."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/dogu-ekspresinde-cinayet-sahnede/16813", "text": "Polisiyenin kraliçesi Agatha Christie'nin ölümsüz eseri Doğu Ekspresinde Cinayet, görsel efektlerle Türkiye'de ilk kez Tiyatro Ak'la Kara sahnesinde yer alıyor. Oyunun lansmanı Agatha Christie'nin oyunu yazdığı İstanbul'daki Pera Palas Hotel'de yapıldı. 1933 yılında Agatha Christie'nin İstanbul Pera Palas'ta kaleme aldığı, o yıldan günümüze kadar onlarca dile çevrilen, sinema filmi uyarlamaları yapılan kült eseri Doğu Ekspresinde Cinayet bu sezon ilk kez Türkiye'de Tiyatro Ak'la Kara'da sahneleniyor. Christie'nin dünyaca ünlü dedektifi Hercule Poirot, Atilla Şendil tarafından canlandırılıyor. Rollerinin yanı sıra oyunun yönetmen koltuğunda Atilla Şendil ve Savaş Özdural oturuyor. Oyunun kadrosundaki diğer isimler, Nazan Diper, Özdemir Çiftçioğlu, Pelin Turancı, Hakan Akın, Ozan Dağara, Oya İnci, Ebru Karanfilci, Can Esendal, Ilgın Angın, Fatih Özacun, Kerem Tataroğlu. Efektleriyle dikkat çeken oyun sırasında gerçekleştirilen kar efekti, tren sisi, hem tren önü barkovizyon perdelerinden hem de vagon içindeki pencerelerden çeşitli sinematik görüntülerle seyirciler farklı bir atmosfer yaşayacak. Oyunun konusu; İstanbul'dan yola çıkan Doğu Ekspresi'nde çok farklı karakterlerin yanı sıra dünyanın en ünlü dedektifi Hercule Poirot da vardır. Daha ilk gece trende vahşi bir cinayet işlenir. Bir kişi bıçaklanarak öldürülmüştür ve herkes şüphelidir. Üstelik cinayetin işlendiği kompartman gereğinden fazla kanıtla doludur. Poirot hayatında ilk defa sıkıntılı anlar yaşamaktadır. Maktulü kim ya da kimler neden öldürmüştür? Sıradan bir yolcu grubu gibi görünen kişiler aslında bir şeyler mi saklamaktadır. Tren bir dağ başında kara saplanıp mahsur kalınca Poirot polis gelmeden katil ya da katilleri bulmak için zamanla yarışmaya başlar. Oyunu izlemek isteyenler için biletler; Biletix ve biletinial. com ve salon gişelerinde."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/edinburgh-ta-basrol-solo-performanslarin/16692", "text": "1996'da aynı adlı romandan uyarlanarak çekilen ve şehirle özdeşleşen \"Trainspotting\" filmini hatırlayacaksınız. Hayatını seç sloganı ile kitleleri düşünmeye iten romanın filmden sonra oyun uyarlaması da büyük ilgi görüyor. \"In Your Face\" tarzıyla sahneye konan oyun gerçekçi oyuncuklarıyla oldukça etkileyici bir performans. Seyirci içeriye alınırken tıpkı bir gece kulübüne girer gibi yüksek seste müzik veriliyor. Biletler seyircilere verilen neon bilekliklere dönüşüyor. Tüm seyircilerin kollarında neon bileklikler güzel bir atmosfer yaratıyor. Çarpıcı bir hikaye izleyeceğimizi biliyoruz. Oyunun sonundaki drama inat yönetmen hikayeyi o kadar eğlenceli ve dinamik bir biçimle anlatıyor ki, sonunda karşılaşacağımız dram öncesi bizi biraz mutlu etmek istiyor diye düşünmeden edemiyorum. Oyuncular interaktif bir şekilde seyirciyi oyuna dahil ediyorlar. Onlarla konuşuyor, üstelerine basıyor, ıslatıyor ve onlarla dans ediyorlar. Oyuncuların seyirci ile kurduğu iletişim içeri girdiğimiz andan itibaren bizi etkisi altına alıyor. Seyirciyi içeri alıp yerleştiren de onlar. Performanstan sırılsıklam olmuş bedenleriyle onların üzerine yatan, onlara rahatlıkla dokunan ve pis suyla onları yıkayarak tedirgin eden de onlar. Gerçekçi ve etkileyici oyunculuklar sonucu finalde tüm seyirci oyuncuları ayakta alkışlayarak onları uğurladı. İsimsiz oyunculardan oluşan başarılı kadroyu burada anmadan geçmek istemiyorum. Andrew Barrett, Olivier Sublet, Lauren Downie, Michael Lockerbie ve Greg Esplin ayrı ayrı övgüyü hak ediyorlar. Yönetmen Adam Maher da seçtiği başarılı kast ve kurduğu dünya ile tadına doyulmayan bir oyuna imza atmış. Festivalde beni heyecanlandıran bir diğer öğe bizden iki performansın seyirci ile buluşmasıydı. İster istemez koltuklarımız kabardı. Zehra Bilgin'in yazdığı ve yönettiği \"Contac-less/ Temassız\" biçim açısından bir yenilik sunuyor. \"Contact-less\", katılımcıların hem hikayeyi kontrol edebildiği hem de hikaye içinde kontrol edildiği bir rol yapma deneyimi sunuyor. Mekana özgü tasarlanan canlı performans bu deneyime açık katılımcılarla gerçekleşebiliyor. Katılımcılardan biri bilgisayar başında yöneten rolünde oluyor. Sokakta yönetilen iki farklı katılımcı, görüntü ve sesle birbirine bağlanıyor. Bilinmez bir gelecek zamanda, bir bilgisayar programında sıkışmış bir insanın, dünya simülasyonundaki robotunu görüyoruz. Performans, sokakta olan katılımcının, harita yardımıyla yönlendirilerek, sokakta belirlenmiş noktalara yerleştirilen anonim mektupları toplaması ve bunları sesli bir şekilde okumasıyla devam ediyor. R. Ppavelkıç'in \"Soytarılar\" oyunundan esinlenerek oluşturulmuş metin, katılımcılara mekanın ve sokak atmosferinin içine daldıkları canlı bir bilgisayar oyunu atmosferi yaşatıyor. Günümüzde insanın, nasıl bir kontrole maruz kaldığını metroda, okulda, sokakta bile belirlenmiş bir koreografi altında hareket ettiğinin altı çiziliyor. İlk kez 2022'de Londra'da Chickenshed Tiyatrosu'nda sahnelenen \"Contact-less\", hızla gelişen teknolojinin tiyatro üzerindeki etkilerini araştırıyor. Zehra Bilgin'in izleyicilere farklı bir deneyim sunduğu oyun Asmalı Shane London ortaklığı ile Londra'da sergilenmeye devam edecek. Bir diğer yerli yapım Seyyar Sahne'ye ait \"Göçmen Shakespeare\"di. Naz Yeni'nin tasarladığı projede Shakespeare'in ölümsüz karakterleri ve tiratları günümüz Londra'sında göçmen olarak karşımıza çıkıyor. Macbeth'in cadılarından biri barista, Kral Lear inşaat ustası, Caliban otelde temizlik görevlisi, Katrine barmaid, Syhlock ise bir bulaşıkçı. Göçmen oyuncuların sanatları yanı sıra geçinmek için çalıştıkları farklı işlerin zorunluluğu bu projenin ilhamı oluyor. Yine Londra'da oynamaya devam edecek oyunda Dilek Yorulmaz Macbeth'in cadılarından kolaj yaptığı tiradıyla büyük beğeni topladı. Fringe Festivali birçok farklı türün bir arada olması anlamına geliyor. Kukla performansları, fiziksel tiyatro, sirk, kabare ve burlesque'de de dahil olmak üzere pek çok farklı biçimi bir arada bulabiliyorsunuz. Festivalin bu yıl en çok konuşulan kukla tiyatrolarından biri New York merkezli kukla oynatıcıları Dorothy James & Andy Manjuck'in projesi \"Bill's 44th\" oldu. Bill adlı kuklanın 44 yaşını kutlamak için evde hazırlık yapıp kimsenin doğum günü partisine gelmemesini anlatıyor. Sözsüz ilerleyen bir saatlik performans seyirciyi çok eğlenceli bir yolculuğa çıkarıyor. Kuklayı iki kişi oynatmasına rağmen bir süre sonra oynatıcılar adeta siliniyor ve sadece kukla sahnede kalıyor. Sözsüz anlatımın doruklarına varan performans bol kahkahalı olmasının yanı sıra yalnızlık üzerine izleyicisini düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Ekibe gösteri için nereden yola çıktıkları sorulduğunda \"Normalde doğum günlerine bir iki kişi de olsa kişinin yakınları katılır. Kimsenin gelmediği bir doğum günü partisinin nasıl olabileceğini hayal ettik, cevabını verdiler."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/emst-uluslararasi-kurator-ziyaret-programi/16856", "text": "EMST Uluslararası Küratör Ziyaret Programı, çağdaş Yunan sanatçılarının eserlerini ön plana çıkaracak ve eserlerinin uluslararası alanda sunulmasını kolaylaştıracak. Aynı zamanda, Yunan küratörlerin ve kültür uygulayıcılarının çalışmaları da sanat mekanlarındaki sergilere ve kültürel organizasyonlara yapılacak ziyaretler yoluyla tanıtılacak. Programın amacı, ülkenin kültürel üretimine yönelik artan uluslararası ilgiyi pekiştirmek, daha sistematik ve kurumsal bir şekilde daha geniş bir coğrafi alanda önemli bir odak noktası haline getirmek ve yeni işbirlikleri ve ortaklıkları tetikleyecek uzun vadeli ilişkilerin geliştirilmesini teşvik etmek. Programın bir parçası olarak EMST düzenli olarak uluslararası küratörleri ve sergi organizatörlerini davet edecek. Dünyanın dört bir yanından müze küratörleri ya da bağımsız küratörlerden oluşan bu konuklar, yakın gelecekte büyük uluslararası sergiler planlayacak. Sanatçıların stüdyolarına, sanat mekanlarına ve sergilere ziyaretlerin yanı sıra Yunanistan'da yaşayan ve çalışan sanat profesyonelleriyle tanışmalarını da içeren, araştırma ve ilgi alanlarının ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde tasarlanmış özel bir programa katılacaklar."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/en-buyuk-led-kurede-refik-anadol-imzasi/16707", "text": "Yeni medya sanatçısı Refik Anadol'un Machine Hallucinations: Sphere adlı yapay zeka veri heykeli Sphere'in dış ekranını kapladı. Anadol, ABD'nin Las Vegas kentindeki fütüristtik müzik ve eğlence kompleksi olan Sphere'in cephesindeki devasa LED ekranında eseri sergilenen ilk sanatçı oldu. Anadol haberi sosyal medya hesabından Sevgili dostlar, dünyanın en kapsamlı teknolojik altyapısına sahip The Sphere medya mimarisi projesinin ilk sanatçısı olduğumu duyurmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Veri ve yapay zeka ile 4 ay sürecek sanatçı programına teknik, estetik ve bağlam katkılarımızı sizlerle paylaşacağım sözleriyle duyurdu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/erol-akyavas-388-muzayede-de-/16876", "text": "Modern ve Çağdaş Türk resim sanatının farklı dönemlerini yansıtan önemli yapıtları bir araya getiren Artam Antik A. Ş.'nin 388. müzayedesi 17 26 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek. Nejad Melih Devrim, Mübin Orhon, Alaettin Aksoy, Erol Akyavaş, Burhan Doğançay, Ömer Uluç, Adnan Çoker, Mehmet Güleryüz, Neş'e Erdok, Ali Çelebi, Nuri İyem, Fikret Mualla, Cihat Burak, Avni Arbaş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Leyla Gamsız, Eren Eyüboğlu, Kemal Önsoy ve Komet'in de aralarında yer aldığı birbirinden önemli sanatçıların 400'e yakın eser satışa sunuluyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/fatma-tulin-uc-boyutlu-isleriyle-merkur-galeri-de/16885", "text": "Fatma Tülin'in 23 Kasım'da Merkür Galeri'de açılacak Modus Vivendi-Bir Yaşam Hali sergisinde resimlerinin yanı sıra ilk kez alüminyum dökümlü iki heykel işi yer alacak. Sergideki heykel-resim birlikteliğine sanatçının belli başlı yapıtlarında görülen özelliklerin ontolojik bir devamı ve bütünleşmesi olarak bakılabilir. Sanatçının imge dünyasındaki heykeli çağrıştıran kütle algısı, ilk kez izlenecek olan bu üç boyutlu yapıtlarda somutlaşıyor. Sergide yer alacak yapıtlardan biri olan 450 x 210 cm. uzunluğundaki tuvalde ise Tülin'deki resmin boyutlarını zorlamak, alışılagelmişin ötesine geçmek, dış mekana karışmak arzusunu gözlemlemek olası. Ayrıca bu yapıtta ve diğer bazı resimlerde sanatçının önceki işlerinden ürettiği baskıların resmin üstüne monte edilmesi söz konusu. Böylece bir tür sanat geçmişinin tarihçesini oluşturuyor bu son sergi. Fatma Tülin resminin ana meselesi olan varlığın formunu sorgulamak, düşünsel zeminde hesaplaşmak, nesneye bakışa ve algıya müdahale etmek bu sergideki işlerde de üç boyutlu yapıtlarla birlikte etkin bir somutluk kazanıyor. Sanatçının üretiminde öne çıkan diğer bir özellik ise resmin konusunu temsilden arındırmak, nesnenin yeraldığı mekanı soyutlayarak uzamsal bir boyuta taşımak ve biçimin gerisinde imgesel bir dünya yaratmak olarak tanımlanabilir. Modus Vivendi-Bir Yaşam Hali sergisi 23 Aralık'a kadar Merkür Galeri'de izlenebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/fazil-say-in-isvicre-deki-4-konseri-iptal-edildi/16835", "text": "İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını eleştiren dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say'ın, Zürih, Bern, Cenevre ve Luzern'deki konserleri İsviçre Migros tarafından iptal edildi. Konuyla ilgili açıklama yapan Say, şunları kaydetti: İsviçre'de, Migros firmasının konser organizasyonu biriminin yapacağı, planlanmış 4 konserimizde ben programdan çıkarıldım. Firma yetkilileri sebep olarak, İsrail-Filistin gerilimi konusunda sosyal medyamda yansıttığım fikirlerimi gösterdiler. 23 Ekim Zürih, 24 Ekim Bern, 25 Ekim Cenevre ve 26 Ekim Luzern'deki konserlerde Birmingham Orkestrası ile beraber sahneye çıkmam, bu karar sebebi ile mümkün olmayacak. Ortadoğu krizi sürecinde; toplam 3 tweet ve bir de konuşma yaptığım video yayınladım. Ben barıştan yanayım. Tüm açıklamalarım da barış içindi. İsrail'e 24 yıldır giden biriyim. Hepimiz gibi terör olaylarından üzüntü duydum. Bu dertli konuya, iki tarafı da anlamaya çalışan bir yaklaşımım olmuştur. Netanyahu'nun hiçbir geleceği olmayan savaş siyasetini, çok yanlış ve canice bulduğumu da yazdım. Ve son olarak; Erdoğan'ın bu konudaki yaklaşımını, her iki tarafa karşı da sağduyulu ve barışçıl buldum, destekledim."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/fernando-botero-hayata-gozlerini-yumdu/16746", "text": "Dünyaca ünlü Kolombiyalı ressam ve heykeltıraş Fernando Botero zatüree nedeniyle 91 yaşında hayatını kaybetti. Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro sosyal medya hesabından \"Geleneklerimizin ve kusurlarımızın ressamı, erdemlerimizin ressamı Fernando Botero öldü\" diyerek Botero'nun ölümünü duyurdu. Medellin Belediye Başkanlığı Botero'nun ölümü nedeniyle kentte 7 günlük yas ilan edildiğini bildirdi. 1932 yılında Medellin'de doğan sanatçının kendine özgü stili \"Boterismo\" olarak biliniyordu ve 20. yüzyılın en büyük sanatçılarından biri olarak kabul ediliyordu. Botero'nun dolgun ve neredeyse gerçeküstü formlardan oluşan çalışmaları son derece popüler hale geldi ve Bogota, Madrid, Paris, Singapur ve Venedik dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki şehirlerdeki müzelerde ve kamusal alanlarda sergilendi. \"Latin Amerika'nın Picasso'su\" olarak da anılan Botero, 3.000'den fazla resim ve 300 heykelden oluşan eserleriyle tutkulu ve yorulmak bilmeyen bir sanatçı olarak doyumsuz bir yaratma iştahının kanıtıydı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/filistinli-yazarin-frankfurt-kitap-fuari-ndaki-odul-toreni-iptal-edildi/16824", "text": "Adania Shibli'nin \"Küçük Bir Ayrıntı\" adını taşıyan romanı Alman yayıncısı Berenberg Verlag'a göre, 1949'da Filistinli bir Bedevi kıza İsrail askerleri tarafından tecavüz edilip öldürülmesinin gerçek hikayesini anlatıyor. Kitabın Arapçadan tercüme edilen Almanca versiyonu 2022'de yayınlandı ve daha önceki bir İngilizce çevirisi 2020'de Ulusal Kitap Ödülü'ne ve 2021'de Uluslararası Booker Ödülü'ne aday gösterildi. Törenin amacı, romanın her yıl Afrika, Asya, Latin Amerika veya Arap dünyasından bir yazara verilen ve küresel yayıncılık endüstrisinin en büyük buluşmalarından biri olan Frankfurt Kitap Fuarı'nda sunulan bir Alman edebiyat ödülü olan 2023 LiBeraturpreis ödülüne layık görülmesinin kutlanmasıydı. Almanya'da romanla ilgili tartışmalar bu yaz Litprom jürisinde yer alan gazeteci Ulrich Noller'in edebiyat ödülünü Shibli'nin romanına verme kararı üzerine istifa etmesiyle başladı. Sol eğilimli bir Alman gazetesi olan Die Tageszeitung'dan bir edebiyat eleştirmeni, bu hafta kitabı \"İsrail Devleti'ni bir cinayet makinesi\" olarak tasvir etmekle suçlayarak tartışmayı yeniden alevlendirdi; ancak diğer Alman eleştirmenler romanı övdü. Frankfurt Kitap Fuarı Direktörü Juergen Boos, yaptığı açıklamada, organizasyonun \"Hamas'ın İsrail'e yönelik barbar terörünü\" şiddetle kınadığını belirterek, \"Düşüncelerimiz kurbanlar, onların yakınları ve bu savaştan acı çeken tüm insanlarla birliktedir.\" dedi. Boos açıklamasında aynı zamanda İsrail'e yönelik terörün, İsrail'le dayanışma içinde olan Frankfurt Kitap Fuarı'nın tüm değerleriyle çeliştiğini sözlerine ekledi. Bu nedenle fuarın \"Yahudi ve İsrail seslerini özellikle görünür kılmak\" istediğini ekleyerek fuara bazı ek programlar ekleneceğini açıkladı. Ödül töreninin iptal edilmesinin ardından bazı yayıncı kuruluşlar ve yazarlar fuardan çekildiklerini duyurdu. İptal kararına tepki gösteren Sharjah Kitap Fuarı, X platformundaki paylaşımlarında, \"Kültür ve kitapların insanlar arasındaki diyalogu ve anlayışı teşvik etme rolünü destekliyoruz. Bu rolün şimdi her zamankinden daha önemli olduğuna inanıyoruz.\" ifadelerine yer verdi. Cezayirli yazar Said Khatibi de yayınladığı mesajda, \"Frankfurt Kitap Fuarı'nın, Gazze'deki trajedi karşısında taraf tutma kararını ve ayrıca Filistinli yazar Adania Shibli'ye yönelik haksızlığı göz önüne alarak, edebiyatın görüşleri bir araya getirmede rol oynamasını umduğumuz bir dönemde almış olduğu karara karşı, bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı'ndaki katılımımı iptal etmeye karar verdim.\" açıklamasında bulundu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/fransiz-sarayi-ziyarete-aciliyor/16697", "text": "Fransa İstanbul Başkonsolosluğu, Avrupa Miras Günleri kapsamında 16 ve 17 Eylül 2023 tarihlerinde Fransız Sarayı'nın kapılarını ziyaretçilere açıyor. Kontenjanın sınırlı olduğu ve kayıt yaptırmanın zorunlu olduğu etkinliğe 12 yaş altı çocuklar kabul edilmiyor. 6 Eylül Çarşamba günü başlayan kayıtlar için linkler ifturquie. org web sitesi ve Institut français sosyal medya hesaplarında bulunabilir. 1985 yılında Avrupa Konseyi tarafından başlatılan ve 1999 yılında Avrupa Birliği'nin katıldığı Avrupa Miras Günleri, Türkiye'nin 1954 yılından bu yana taraf olduğu Avrupa Kültür Sözleşmesi'ne üye 50'den fazla ülkede düzenleniyor. Her yıl Eylül ayında bir hafta sonunda düzenlenen Avrupa Miras Günleri, miras açısından dikkate değer alanların ve anıtların halka açılmasına olanak tanıyan etkinlik Ortak bir kültürel miras hakkında bilgi edinme ve bu mirasın şimdiki ve gelecek nesiller için korunması ve geliştirilmesi için harekete geçme fırsatı sunuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/fureya-nin-seramikleri-cumhuriyet-i-anlatir/16821", "text": "Seramiğin Türkiye'deki öncü ismi Füreya Koral'ın görülmemiş eserleri Cumhuriyet'in 100. yıl coşkusunu paylaşıyor. Seray Şahinler - Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Füreya Hanım millete ifa edeceğin vazife mühimdir. Bunu bir an bile hatırından çıkarma. Millet senden çok şeyler bekliyor. Çalış ve ona göre hazırlan sözleriyle hitap ettiği, Türkiye'de seramik sanatının öncüsü Füreya Koral, sanatı ve hayatıyla ilham olmayı sürdürüyor. 1997 yılında aramızdan ayrılan Koral'ın anısı eserleriyle birlikte yaşıyor, yaşatılıyor. Cumhuriyet Türkiye'sinin en özel değerlerinden olan ilk kadın seramik sanatçısı Koral, şu sıralar Maçka Sanat Galerisi'nde düzenlenen sergiyle anılıyor. Görülmemiş Eserleriyle Füreya Koral sergisinde Maçka Sanat Galerisi'nin kurucusu Rabia Çapa'nın koleksiyonundan sürprizler var. Bu sergi Füreya Koral'ın Maçka Sanat Galerisi'ndeki üçüncü sergisi... Maçka Sanat`ta 1985 yılında kişisel sergisini açan sanatçıya galeri tarafından sanatının 40. yılı olan 1992'de Füreya Koral'a Saygı Sergisi yapılmıştı. Sergi kapsamında 40 seramik sanatçısının Koral için yaptığı 40x40 cm panoları ve kendisinin Yürüyen İnsanlar adlı eserleri sergilendi. Galeri tarafından Cumhuriyet'in 100. yılına özel hazırlanan bu anlamlı sergideki eserler ise Maçka Sanat'ın kurucusu Rabia Çapa'nın özel koleksiyonu olup Füreya Koral'ın 1954-1975 yılları arasında birçok yapının iç mekan ve dış cepheleri için yaptığı seramik panoların sunumlarını içeriyor. Sergide sanatçının Hilton Oteli, Divan Oteli, KA Han, Brüksel Fuarı Türk Pavyonu, Marmara Oteli, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Ziraat Bankası, Başak Sigorta, Anafartalar Çarşısı, Sheraton Oteli ve Beytem Palas için gerçekleştirdiği seramik panoların bazılarının sanatçı tarafından yapılmış resimler var. Füreya Koral 1954-1975 yılları arasında birçok yapının iç mekan ve dış cepheleri için seramik panolar yaptı. Görülmemiş Eserleriyle Füreya sergisi 11 Kasım'a kadar açık. Galerinin direktörü Didem Çapa'nın aktardığına göre eserlerin bazıları seramik pano olarak hayata geçirilmemiş olsa da Koral'ın gerçekleştirdikleri kadarıyla geleneksel çini sanatını modern mimariye kazandırılması konusunda önemli bir role sahip... İlk kez sergilenen bu eserlerin yanı sıra sergide, Fahrelnissa Zeid tarafından yapılan Füreya Koral portresi, Candeğer Furtun tarafından ellerinden kalıp alınarak yapılan Füreya Koral'ın seramik elleri ve Zuhal Demirarslan'ın hazırlayıp sunduğu Füreya belgeseli de yer alıyor. Görülmemiş Eserleriyle Füreya sergisi 11 Kasım'a kadar Maçka Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/gazeteci-yazar-hifzi-topuz-hayatini-kaybetti/16779", "text": "Gazeteci yazar Hıfzı Topuz 100 yaşında İstanbul'da hayatını kaybetti. Topuz, 29 Eylül saat 11.00'de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlenecek törenden sonra Teşvikiye Camisi'ne getirilecek Topuz, ardından Feriköy Mezarlığı'nda defnedilecek. 100 yaşında hayatını kaybeden Topuz çeşitli konularda 51 kitap kitap yazmıştı. Topuz, 1998 yılında TGC Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'nü, 2003 yılında TGC Basın Özgürlüğü Ödülü'nü, 2020 yılında Nazım Hikmet Dostluk Ödülü'nü aldı. 1923 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni ve İ. Ü. Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1947-58 yılları arasında Akşam Gazetesi'nde muhabir, istihbarat şefi, yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü olarak çalıştı, İstanbul Gazeteciler Sendikası Başkanlığı'nı yaptı. Strasbourg Üniversitesi'nde devletler hukuku ve gazetecilik alanlarında yüksek lisans (1957-59) ve yine Strasbourg Hukuk Fakültesi'nde gazetecilik doktorası yaptı (1960). Paris'te UNESCO Genel Merkezi'nde, İletişim Sektöründe Özgür Haber Dolaşımı Şefi olarak çalıştı (1959-1983). Uluslararası gazeteci örgütleri arasında işbirliği, basın ahlakı ve gazetecilerin korunması projelerini yönetti, Afrika ülkelerinde, Hindistan'da, Filipinler'de gazetecilik eğitimi seminerleri düzenledi. Kara Afrika'da Kırsal basın projesini oluşturdu. Anadolu, İstanbul ve Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültelerinde Basın, Radyo ve TV Tarihi, Uluslararası İletişim ve Siyasal İletişim dersleri verdi. TRT'de Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştı (1974-75). 1993'te BRT İstanbul Radyo ve Televizyon Genel Yayın Koordinatörlüğü yaptı. 1986'da İletişim Araştırmaları Derneği'ni kurdu. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nda iletişim Komitesi Başkanlığında bulundu. 1997'de İzmir'de Birinci Ulusal Kültür Kongresini, 1998'de de İstanbul'da Kültür Politikaları Sempozyumu'nu düzenledi. Topuz çeşitli konularda 51 kitap yayınladı. Başlıcaları ise şunlar: Kara Afrika (1970), Türk Basın Tarihi (1973), Caricature et Societe (Paris, 1974), Uluslararası iletişim (1985), İletişimde Karikatür ve Toplum (1985), Lumumba (1987), Status, Rights and Responsibilities of Journalists (Prag, 1989), Basında Tekelleşmeler (1989), Yarının Radyo- TV Düzeni (1990), Siyasal Reklamcılık (1991), Parisli Yıllar (1994), Hoşgörü (1995), Dünya Karikatürü (1996), Meyyale (1998), Kültür Politikaları (1998). Gazi ve Fikriye, Başın Öne Eğilmesin, Vatanı Sattık Bir Pula, Devrim Yılları, Bana Atatürk'ü Anlattılar."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/gercegin-resmi-doganin-ritminde/16747", "text": "Mat Collishaw yeni sergisi Aritmide bilim ve sanatın nüanslarıyla dünyanın akıbetini sorguluyor. Felsefe ve bilim tarihini katederek doğayla bağ kurmak için kuramların yanı sıra duyuların ve hayal gücünün gerekliliğini vurguluyor. Seray Şahinler - İngiliz sanatçı Mat Collishaw, beş sene önce Eşikler sergisi için İstanbul'a geldiğinde izleyicileri 1839'da Birmingham'da açılan dünyanın ilk fotoğraf sergisine sanal gerçeklik ile götürmüştü. Sergideki söyleşimizde Gerçekliğin bir resim üzerinden yapıldığı dönemde onu başkalarının gözünden görüyorduk. Sanal gerçeklikte ise bir şeyin doğrudan içinde oluyorsunuz. Baktığınız fotoğraflar da sanal gerçeklik. Yani sanal gerçekliğin gerçekliği. Yeni teknolojisiyle geçmişe bakıyorsunuz dediği sırada henüz yapay zeka ortalıkta kol gezmiyordu. Fakat Collishaw, teknolojinin yardımıyla disiplinleri, geçmişle bugünü, dün ile yarını buluşturan, çapraz sorgulamalarla sanata, felsefeye ve bilime güçlü referanslar veriyordu. Sanatçının önceki gün Borusan Contemporary'de açılan yeni sergisi Aritmi de benzer felsefeden besleniyor. Collishaw bu kez sanat ve bilim alanından iki önemli ismin; Albrecht Dürer ve Ernst Haeckel'ın çalışmalarını referans alıyor ve görsel ile düşünsel açıdan yeni deneyimler sunuyor. Collishaw, Rönesans'ın bilime yönelik sorgusu ve arayışını, bu iki ismin nüanslarıyla görselleştirmiş. Serginin en ilgi çekici işlerinden olan Melez Gücü, pandemi sürecinde kentin pek aşina olmadığı, sokaklara inen keçilerin, Boğaz'da yüzen yunusların görüldüğü bir süreçte, Afetlerde, büyük felaketlerde sanatın ve sanatçının rolü ne olacak? sorusundan yola çıkıyor. Dev tablolar eşliğinde Londra'daki Ulusal Galeri'den görüntülerin yer aldığı enstalasyonda kıyamet günü hissiyatı söz konusu. Sergi salonlarında yeşermeye ve galeriyi kuşatmaya başlayan bitkiler ile Collishaw, iklim değişikliği sürecinde sanatın kökleriyle olan ilişkisini ve mevcudiyetini nasıl koruyacağını soruyor. Sonuna Dek başlıklı video çalışması ise 19. YY'ın kolonyal dünyasında bitkilerin denizaşırı yerlere taşınmasını sağlayan Wardian Kutuları'nı temel alıyor. Suyun üzerinde sekiz Wardian Kutusu'yla açılan videoda her kutuda gizemli bir bitki var ve her bir kök ayrı hikaye anlatıyor. Fakat bu pastoral sahne çok geçmeden yerini insan eliyle meydana gelen çoraklığa, sise, pusa, yangına bırakıyor. Kusursuzluk gidiyor, karmaşa ve kaos başlıyor. Tam da Libya'da binlerce insanın sele kapıldığı, Fas'taki depremde binlerce insanın hayatını kaybettiği gibi... Tıpkı Wardian'ın kutuları gibi kaderimize terk edildiğimiz dünyada Collishaw'ın çizdiği manzara çok tanıdık. Dokuz dakikalık bu ağıda eşlik eden Samuel Barber'in yaylılar için Adagiosu ise başarılı bir tamamlayıcı olmuş. Collishaw, videonun sonundaki sürüklenen kutular ise dünyayı kurtarmak için yine de son bir şansımız olduğunu hatırlatıyor. Sanatçı, Borusan Contemporary'ın yer aldığı İstanbul Boğazı'nı da sürece dahil etmiş. Pandorada Albrecht Dürer ile 19. YY zoologlarından Ernst Haeckel'ın buluşması var. Collishaw'ın yapay zeka yardımıyla ürettiği bu seride Dürer'in Mahşerin Dört Atlısı adlı ahşap baskıda yer alan bitkileri inceleyerek Haeckel'ın deniz yaratıkları illüstrasyonlarını bir araya getiriyor. İşin felsefesi kadar pratiği de düşündürücü. Collishaw, Pandorayı kağıt üzerine mürekkep ile işlemiş. Collishaw, Dünyada bir düzensizlik yaşanıyor. Bu sergide, içinde bulunduğumuz zor duruma ne yazık ki bir çözüm sunulmayacak, sadece içinde beceriksizce yönümüzü bulmaya çalıştığımız bilmecelerin yansıması parıldayacak diyor. Mat Collishaw, felsefe ve bilim tarihini katederek doğayla bağ kurmak için kuramların yanı sıra duyuların ve hayal gücünün gerekliliğini vurguluyor. Aritmi, teknolojinin yardımıyla doğaya ve doğayla ilişkimize dair yeni görme yollarını araştırıyor. Aritminin Borusan Contemporary'nin koleksiyon sergisi Dijital Mitolojiler ile de konuştuğunu belirtelim. Sergi 18 Ağustos 2024'e kadar ziyarete açık olacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/gordion-artik-dunya-mirasi/16757", "text": "Antik dönemin en önemli arkeolojik alanlarından Ankara'daki Gordion Antik Kenti, sahip olduğu özgün ve eşsiz evrensel değerler ile UNESCO tarafından 'Dünya Mirası' ilan edildi. Antik dönemin en önemli arkeolojik alanlarından biri olan Gordion Antik Kenti UNESCO tarafından 'Dünya Mirası' ilan edildi. Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da gerçekleştirilen 45. UNESCO Dünya Miras Komitesi toplantısında dün alınan kararla Gordion artık bir dünya mirası olarak korunacak. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, sosyal medya hesaplarından Türkiye'nin UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 20. kültür varlığını kaydettirdiğini duyurdu. Bakan Ersoy, paylaşımında Bir müjdemiz var! UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 20. varlığımızı da kaydettirdik. Ankara'mızın eşsiz kültür varlıklarından biri olan Gordion Antik Kenti 'Dünya Mirası' oldu. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. UNESCO'dan yeni bir müjde daha bekliyoruz. Anadolu'nun ahşap destekli camilerinden de almayı beklediğimiz güzel haberle inşallah Dünya Mirası Listesi'ndeki sayımızı daha da artıracağız. Hayırlı olsun ifadelerini kullandı. Gordion'u UNESCO'da Dünya Mirası Listesi'ne taşıyan unsur ise sahip olduğu özgün ve eşsiz evrensel değerler oldu. Ankara'nın Polatlı ilçesinde antik dönemden günümüze ulaşan Gordion'da M. Ö. 2 bin 500 yıllarında başlayan yerleşim günümüzde antik kentin bitişiğindeki Yassıhöyük'te halen devam ediyor. Antik Kent ve çevresinde 4 bin 500 yıl süren uzun bir zaman diliminde çok az kesintiye uğrayan yerleşim Gordion'u dünyanın en uzun süre yerleşimin görüldüğü nadir alanlar arasına taşıyor. Frig uygarlığının başkenti olan Gordion'un yakın çevresinde göze çarpan çok sayıda Tümülüs M. Ö. 9. yüzyıldan M. Ö. 3. yüzyıla kadar olan farklı dönemlere tarihleniyor. Sitadel Höyüğü Gordion Arkeolojik Alanı'nı oluşturan en önemli unsur olarak günümüze ulaşırken erken dönem Frig Kalesi surları ve anıtsal yapıları da o dönem için Anadolu'daki eşsiz birer örnek olarak öne çıkıyor. Gordion, M. Ö. 800'lü senelerde Frig Kralı olan Gordios tarafından başkent haline getirildi. En parlak dönemini Gordios'un oğlu Midas zamanında yaşayan bölge M. Ö. 695 yılında gerçekleşen savaşlar sebebiyle tahrip edilerek Lidyalıların egemenliği altına girdi. Kazılarda gün ışığına çıkarılan en erken Frig yerleşim yerleri, gündelik hayata ilişkin malzemeler içeren, hafif konstrüksiyonlu küçük evlerden oluşan köy karakterine sahip. Gordion'un çevresinde yaklaşık 85 adet tümülüs bulunuyor. Bu tepeler önemli bireylerin mezarları olup M. Ö 9. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimine ait. Frigler'in başkenti Gordion, antik kent, tümülüsler ve arkeolojik çalışmalarda bulunan tarihi eserler ile Anadolu tarihine ışık tutuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/gorulmemis-eserleriyle-fureya-sergisi-basliyor/16796", "text": "Maçka Sanat Galerisi Cumhuriyet'in 100. yılını, Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk kadın seramik sanatçısı ve çağdaş seramik sanatının öncüsü, sıra dışı yaşamı, ilham veren mücadelesi ve seramik sanatına duyduğu tutkusu ile Türk sanat tarihinin unutulmaz isimlerinden biri olan Füreya Koral ile kutluyor. Atatürk'ün Füreya Hanım millete ifa edeceğin vazife mühimdir. Bunu bir an bile hatırından çıkarma. Millet senden çok şeyler bekliyor. Çalış ve ona göre hazırlan. diye not defterine yazdığı Füreya Koral, seramik sanatında özellikle büyük boyutlu duvar panolarıyla çığır açtı. \"Benim için seramiği mimariye sokmak, onu dekoratif yapmak değildir. Bir defa onu kesin olarak ayırayım. Benim için duvar yapmak, seramiği mimariye sokmak bir gelenek, geleneğe dayanarak bir şey yaratmak. diyen Füreya Koral 1954-1975 yılları arasında birçok yapının iç mekan ve dış cepheleri için seramik panolar yaptı. Bu eserler, geleneksel çini sanatını modern mimariye kazandırarak önemli bir katkı sağladı. Maçka Sanat Galerisi'nde açılan sergi, sanatçının Hilton Oteli, Divan Oteli, KA Han, Brüksel Fuarı Türk Pavyonu, Marmara Oteli, Hacettepe Üniversitesi Dişçilik Fakültesi, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Ziraat Bankası, Başak Sigorta, Anafartalar Çarşısı, Sheraton Oteli ve Beytem Palas için gerçekleştirdiği seramik panoların bazılarının sanatçı tarafından yapılmış resimlerinden oluşuyor. Rabia Çapa koleksiyonuna ait olan ve ilk kez sergilenen bu eserlerin yanı sıra sergide, Fahrelnissa Zeid tarafından yapılan Füreya Koral portresi, Candeğer Furtun tarafından ellerinden kalıp alınarak yapılan Füreya Koral'ın seramik elleri ve Zuhal Demirarslan'ın hazırlayıp sunduğu Füreya belgeseli de yer alıyor. 40. sanat yılı olan 1992'de Füreya Koral'a Saygı Sergisi kapsamında 40 seramik sanatçısının Füreya Koral için yaptığı 40x40 cm panoları ve kendisinin Yürüyen İnsanlar adlı eserlerini sergiledi. Cumhuriyet'in 100. yılında ise bu kez Görülmemiş Eserleriyle Füreya sergisini 3 Ekim 11 Kasım 2023 tarihleri arasında sanat severlerle buluşturuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/hafizanin-tozlanmasina-izin-verilmemeli-/16728", "text": "Ahmet Telli, Arkadaşlık Günleriydi adlı yeni kitabında en yeni şiirleriyle hem hafızayı tazeliyor hem iyileştiriyor. Telli, Hafızanın tozlanmasına izin verilmemeli diyor. Ahmet Telli'nin hayattan damıttığı yeni şiirleri Arkadaşlık Günleriydi okurla buluştu. Şairin son dönemde farklı yerlerde yayımladığı şiirlerin buluştuğu kitap Sen o zamanlar, Bu, Bir şiir eksik, Dörtlükler ve bir gazel bölümlerinden oluşuyor. Her bölüm hem Telli'nin şiirlerinden hem şiir yolculuğundan izleri taşıyor ve bu yolculuğun sadık 'arkadaşlarına' el uzatıyor. Hayatın ve toplumun Ahmet Telli'deki panoraması, en yeni şiirlerle hem hafızayı hatırlatıyor hem iyileştiriyor. Arkadaşlığın yan kavramları vardır; kardeş olmak, dost olmak, yoldaş olmak... Ben arkadaş olmanın hepsini temsil ettiğini düşünüyorum. Kardeş biyolojik ortaklıktır; dost ise ne idüğü çok belirlenmeyen biraz inanç kokan bir kavram. Arkadaşlıktaki o bilinç faktörü bana biraz eksik gibi geliyor. Yoldaşlığı da belirleyen bir ideolojidir. Arkadaşlık bütün bunları kendi kadrajına aldığı halde ondan daha geniş bir kadraj oluşturuyor. Ama dışlanamayan ama hepsini kapsayan bir kavram olarak arkadaşlığı önemsedim. Bu ülkede yaşanan hayatların toplamına baktığımızda arkadaşı için ölümü göze alan insanlarda sadece yoldaşlık değil, bir arkadaşlık duygusunun hakim olduğunu düşünüyorum. Deniz'leri kurtarmak için Mahir'lerin bile bile ölüme gitmeleri Türkiye'de arkadaşlığın sınandığı olgulardır. O günler, o yaşamlar hafıza olarak daima hatırlanmalı ve geleceğe aktarılmalı diye düşünerek Arkadaşlık Günleriydi diyorum. Hikayeleri bile isteye koydum. Hatırlamalarla hikayeden yaşamaya dönüştürülebilir bir şeyler ancak... Ama bir hikayenin hikayesi olduğunu da belirtmemiz gerekir. Kuşkusuz... İlk kitabım Yangın Yıllarında sadece inancıyla var olan şair öznesi, militan tavrı vardır. Ama bu son kitapta öyle değildir; araya başka kitaplardaki aşklar girmiştir. Biten aşklar, yeni aşklar, yeni dostluklar, hatırlamalar girmiştir. Hatırlamalar daima vardır. Her kitapta hatırlamalar bir biçimde korunmuştur. Burada da hatırlamalar, Biz böyle yaşamıştık, bu bir hafızadır, bu hafızanın tozlanmasına izin verilmemeli düşüncesine evrilmiştir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/haluk-akcakce-son-yolculuguna-ugurlandi/16816", "text": "Bir süredir kanser tedavisi gören 53 yaşındaki sanatçı Haluk Akakçe 9 Ekim'de vefat etmişti. Ressam ve iç mimar Türk çağdaş sanatının önemli isimlerinden Haluk Akakçe Zincirlikuyu Mezarlığında öğle vakti kılınan cenaze namazının ardından son yolculuğuna uğurlandı. Akakçe'nin cenaze törenine ailesinin yanı sıra oyuncu Tuba Ünsal, Hatice Aslan, Melis Birkan, şarkıcı Aleyna Tilki ile iş ve sanat dünyasından birçok isim katıldı. Eşi Nevzat Akakçe taziyeleri cami avlusunda kabul ederken yakın dostları Haluk Akakçe'nin vasiyetini yerine getirerek kendi tasarımı olan şapkaları taktı. Taziyelerin cami avlusunda kabul eden eşi Nevzat Akakçe gözyaşları içinde, \"Acımız çok büyük hepimizin. Şuan da söyleyecek çok fazla bir şey de yok ama daha önce de söyledim, Haluk daha iyi bir yere gitti. Ondan hiç şüphem yok. Bundan sonra da anılarımızda yaşayacak, hiçbir zaman da ismi kaybolmayacak. Herkesin çok sevdiği, dünyada da tanınan büyük bir sanatçıydı. Sadece sanatçılığıyla değil de kişiliğiyle de herkesin hayatına dokunan, dokunduğu insanların içindeki ışığı da çıkaran bir yönü vardı ve bu hep yaşayacak, herkes Haluku çok iyi hatırlayacaktır. Benim için büyük kayıp, aslında bir anlamda da kayıp değil kazancımda var\" diye konuştu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/handan-borutecene-nin-en-kapsamli-sergisi-/16867", "text": "Handan Börüteçene'nin bugüne kadarki en kapsamlı sergisi Üç İç Denizin Ülkesi 7 Kasım itibarıyla Salt Beyoğlu'nda ziyarete açılıyor. Üç İç Denizin Ülkesi, kırk yılı aşkın süredir kararlı biçimde arkeoloji, tarih ve doğa odağında üreten Handan Börüteçene'nin bugüne kadar düzenlenen en kapsamlı sergisi. İsmi, sanatçının taşı toprağı ve mavilikleri kadar kültür mirası ile mitlerinden ilham aldığı bir coğrafyaya işaret ediyor: Anadolu ve Trakya. Sergi, sanatçının mezuniyet projesi için yaptığı erken dönem işlerinden ödüllü enstalasyonu Kır/Gör'e (1985), 1987'de Urart Sanat Galerisi'nde gösterdiği terracotta serilerinden İstanbul'un kamuya açık mekanlarına yerleştirilen büyük ölçekli heykellerine birçok eseri gündeme getiriyor. Bellek yitimine meydan okuyan bir sanat pratiğinin izini süren sergi, Börüteçene'nin tutkularını, işlediği temaları, peşini ısrarla bırakmadığı meseleleri ve üretimindeki yeni açılımları bütünlüklü şekilde keşfetmeye olanak veriyor. Salt'tan Amira Akbıyıkoğlu tarafından programlanan Üç İç Denizin Ülkesi, 14 Nisan 2024'e kadar Salt Beyoğlu'nda ücretsiz görülebilir. Sergi paralelindeki kamu programları saltonline. org ve Salt'ın sosyal medya kanallarında duyurulacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/hatay-akademi-senfoni-orkestrasi-depremden-sonra-ilk-kez-hatay-da/16827", "text": "Türkiye'nin dört bir yanından gelen 200 kişilik dev kadroyla konsere çıkmaya hazırlanan Hatay Akademi Senfoni Orkestrası Hatay'da konser kampına başladı. \"Cumhuriyet'in 100. Yılı ve Depremde Kaybettiklerimizi Anma Konseri\" 21 Ekim 2023 tarihinde Cumhuriyetimizin 100. Yılı'nda, 6 Şubat Depreminde yıkılan Hatay'da \"Yeniden Doğuşun\" umudunu yeşertmek, depremde kaybettiklerimizi anmak, hafızaları diri tutmak ve tüm dünyanın dikkatini tekrar \"Deprem\" gerçeğine çekmek amacıyla bu tarihi konseri gerçekleştiriyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/hazal-selcuk-tan-100-yila-ozel-yeni-album-sessiz-sarkilar-/16722", "text": "Hazal Selçuk, yeni albümünün giriş şarkısında bu şekilde tasvir ediyor 'Sessiz Şarkılar'ı. 24 Ekim'de tüm müzik platformlarında dinleyici ile buluşacak olan albümde Dede Efendi, Kemani Kevser Hanım, Aşık Veysel, Vecdi Seyhun, Doğan Canku ve Timur Selçuk'tan bestelerin yanı sıra anonim türküler de yer alıyor; Atladım Girdim Bağa, İnce Memet, Yemen Türküsü gibi. Gülnihal, Nihavend Longa, Uzun İnce bir Yoldayım, Dil Bestenim Meshurunum, Takalar, Evvel Benem Ahir Benem gibi eserlerin yorumlandığı albümün isim babası ise Timur Selçuk. Hazal Selçuk, albümün isim öyküsünü ise şöyle anlatıyor: ''Yıllar önce İstanbul trafiğinde beklerken babam direksiyon koltuğundan bana dönüp; 'Bir albüm yapalım, içinde az enstrüman, bolca vokal olsun. İsmini de Sessiz Şarkılar koyalım demişti. Bu konuşma, Yemen Türküsü'nü kaydederken aklıma geldi. Cumhuriyet'in 100. yılında doğacak Sessiz Şarkılar çok sesli bir albüm. Bu albümün gerek tanınan, bilinen, gerekse anonim bestecilerin kaleminden çıkmış bütün eserleriyle dinleyicisine coşku, umut ve huzur taşımasını arzu ediyorum. Ve ekliyor Hazal Selçuk: Hüzün Anadolu topraklarında müzikal olarak en güzel ifade edilmiş duygulardan biri. Hayatın hüzünlü yanını yadsımadan zorlukların aşılabileceği, topraklarımızdaki zengin müzikal kaynakların en zor zamanlarda bize destek olabileceğine dair bir mesajı var sanki albümün. Kimi şarkıların enstrümansız icra edildiği, bazılarına sadece perküsyon, bazılarına da ney, tanbur, ud, bağlama başta olmak üzere çeşitli enstrümanların eşlik ettiği Sessiz Şarkılar, 14 şarkıdan oluşuyor. Albümde birçok düzenleme, sesler ve vokallerle oluşturulan ses manzaraları Hazal Selçuk'a ait. Nihavend Longa'nın vokal ve orkestra düzenlemesi Timur Selçuk tarafından yapıldığını anlatırken de şöyle diyor sanatçı: Adeta babamla işbirliği içinde düzenlemiş olduğum birkaç şarkı var albümün içinde. Örneğin Vecdi Seyhun'un Dil Bestenim Meshurunum isimli eserinin ana melodisine babamın yazmış olduğu ikinci sesten yola çıkarak enstrümantal düzenleme ekledim. Bu albümde dolu dolu babam da var. Diğer Timur Selçuk eserleri Yol Verin Dağlar, Sakın Küfür Etme Memet, Evvel Benem Ahir Benem de bu albüm için Hazal Selçuk tarafından uyarlanmış."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/her-sey-geri-donusturulur-/16700", "text": "Milliyet Sanat Ağustos sayısında da müjdelediğimiz gibi Radiohead grubu kurucu üyesi Thom Yorke, 30 yıllık sanatçı dostu Stanley Donwood ile iki ay sürecek özel bir sanat projesi için gün sayıyor. Londra'daki Cromwell Place'de James Elwes direktörlüğünde hizmet veren Tin Man Art Galerisi'nde 6-10 Eylül ve 6-10 Aralık tarihlerinde sunulacak The Crow Flies isimli proje, ikilinin eş zamanlı ürettiği büyük boy tuvallerini izleyicilerle buluşturacak. Bu yeni işbirliği, aslında Oxfordshire, İngiltere'de yaşayan Yorke'un eski Radiohead üyesi ve film müziği bestecisi Jonny Greenwood ve Sons of Kemet grubunun caz davulcusu üyesi Tom Skinner ile kurdukları The Smile grubunun geçen yıl yayınladıkları A Light for Attracting Attention albümünde de gün ışığına çıkmıştı. Amnesiac ve In Rainbows adlı Radiohead albümlerine kattığı görsel dünyası ile iki Grammy ödülü kazanan, 2002'den bu yana da Glastonbury Festivali'nin resmi sanatçısı olarak çalışan Donwood, yine Radiohead'in 1995'teki ilk The Bends albümünden beri, ekibin tüm yapıtlarına kattığı sanatıyla da tanınıp, seviliyor. Tin Man Art'ta izlenecek eserlerin geçmişi, ikilinin The Smile'ı kurduğu günlerden, bugüne uzanıyor. Genellikle mütevazı bir stüdyoda, iki ayrı tuvalin başına aynı anda geçen Yorke ve Donwood, bu 'iletişim' sayesinde daha önce sözgelimi faks ve notlarla yaşadıkları etkileşimi de artırmış. The Smile adının kaynağı, aslen şair Ted Hughes'ün alanında çığır açan şiir buketi, Crow/Kargadan gelirken, Yorke ve Donwood yine bu sadakati tekrarlayarak, sergilerine The Crow Flies ismini vermeyi uygun bulmuşlar. Öte yandan, Yorke ve Donwood arasındaki bu uzun soluklu iş birliğinin kökeni, Radiohead'in 20 yıl önceki Hail to the Thief albümünde öne çıkan görsel karaktere de uzanıyor. Hatırlanacağı gibi bu albümün görselliğinin de ilham kaynağını, Pers korsanlarının 17'nci Yüzyıl haritaları, Britanya Adaları'nın erken dönem harita desenleri ve 1960'ların ABD askeri haritalarından oluşan karma bir içerik belirlemişti. Ortaklıklarını, geçmişte yayımladıkları KID A MNESIA ve Fear Stalks The Land adlı iki kitapla da göstermiş ikili, sürecin başında albüm sözlerinden aldıkları konuları görselleştirerek potansiyel bir harita metod sahası üretmiş ve böylece izleyici, sembol ve metnin faydasıyla bu haritadaki konumunu da bir anlamda tayin edebilmiş. Bu yaklaşım kendini zamanla daha soyutlamacı bir tekniğe yaklaştırdıysa da, yine de kimi desenlerin, resimlerin katmanlarının altında olduğu seçilebiliyor. Yorke'un, Brighton'lı yurttaşı Stanley Donwood ile açtıkları sergi bu anlamda, Radiohead'in geçmişini oluşturan albümlerin görselliğine de ciddi göndermelerde bulunuyor. Sözgelimi, Tin Man Art'ta açılacak sergide, Radiohead'in 2000 tarihli Kid A albümünün karakteristik arka manzara ve dağ betimlemeleri, King of Limbs albümünde yer alan boynu bükük ağaç dalları veya 1997 tarihli OK Computer albümünün esintili, nehirsi yollarına da rastlanabiliyor. Thom Yorke, pandemiden önce Jonny Greenwood ve Tom Skinner ile 'The Smile' müzik projesine başlamıştı. O zamanlar, başka konularla meşgul olduğum için buna pek dikkat etmiyordum. Sonra, virüs ve yaşanılan her şey geldi. Zaman tuhaflaştı, esnekleşti; Olayların akışından emin değilim. Ancak bir ara Bay Yorke ve ben, The Smile müziğine eşlik edecek sanat eserini nasıl yapabileceğimiz konusunda fikir alışverişinde bulunmaya başladık; o zamanlar gelecek belirsizdi ve ne olacağını bilmiyorduk. Sonunda geleceğe ve bir çıkış yoluna dair, hayali haritalar yapmaya karar verdik. Daha sonra haritalarımız sayesinde gezebileceğiniz yerlerin fotoğraflarını çekmeye başladık. Tüm bunları, önce pandemi döneminde, sonra da her şeyin çok daha kolaylaştığı dönemde tuval üzerine resim yaparak yaptık. Sergi iki bölümden oluşuyor çünkü gezebileceğiniz yerlerin birçok haritasını ve resmini yaptık. İki parçanın her biri diğerinden farklı. Aynı ama aynı zamanda tamamen farklı. Pink Floyd veya Storm Thorgerson, The Velvet Underground veya Rolling Stones'tan etkilenmiyorum ancak Andy Warhol ve Sex Pistols'tan hoşlandığımı ve Jamie Reid'e büyük ve kalıcı bir hayranlığım olduğunu, kabul ediyorum. Ancak onlara duyduğum hayranlığın, Yorke'la çalışmamla hiçbir ilgisi yok. Bu tamamen yeni bir tezahür; yönlendirilmiş eylem ve rastlantı, hata ve başarı, deneme ve yanılma, şans, rastlantı, tesadüf ve şansın yanı sıra, şiddetli düzenleme ve acımasız bir kazanma arzusunun bileşimiyle geliştirdiğimiz bir şey. Samandan tahılı ayıklamak gibi. Yaptığımız şeyin, salt bir kitle iletişim ürününün renkli ambalajı olduğunun fazlasıyla bilincinde iken, aynı zamanda bu aracı, sanatı, geç dönem Batı kapitalizminin cephesine kırılmış bir pencereye yerleştirme şansı olarak görüyoruz. Biz güzel sanatlar ya da ticari sanat olarak kabul edilenler arasında hiçbir ayrım yapmayan hırsızlarız ve Rafaello öncesi resimden olduğu kadar, Art Brut akımı ya da bir dergideki reklamdan da, kolayca etkileniriz. Hiçbir fark yaratmıyor ve türler arasında hiçbir ayrım yapmıyoruz. Beğenirsek çalarız. Bu işleme dilerseniz 'geri dönüşüm' de diyebilirsiniz. Bu proje için, Karga Sinekleri, Ortaçağ Arap korsanları ve haritacıları tarafından yapılan haritaları ve eski katedrallerde tutulan parşömen üzerine 14. yüzyıldan kalma tablolar, ayrıca Viktorya dönemi ansiklopedileri ve kuzey İspanya'daki Romanesk kiliselerden çaldık. Ama aynı zamanda kitaplardan ve şiirlerden de fikir aldık. Ve tabii ki, The Smile'ın müziği bizi büyük ölçüde yönlendirdi. Biz de 'sürmeye' devam edeceğiz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/hifzi-topuz-a-veda-/16788", "text": "26 Eylül'de 100 yaşında kaybettiğimiz gazeteci yazar, akademisyen Hıfzı Topuz, alkışlarla İstanbul Harbiye İBB Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nden uğurlandı. Topuz için sahneye çıkan dostları, karanfillerle anılarla dolu bir saygı geçişinde bulundu. Törende, Topuz'un yaşamı boyu özel koleksiyonu ile ilgi duyduğu Afrika Sanatı Müzesi için de harekete geçileceği öğrenildi. EVRİM ALTUĞ - Cumhuriyet ile yaşıt ödüllü gazeteci, yazar, eski Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi, iletişim bilimci ve akademisyen Hıfzı Topuz, 28 Eylül Perşembe günü saat 11:00'de İBB Şehir Tiyatroları Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde anısına düzenlenen özel bir törenle, karanfiller ve alkışlar ile son yolculuğuna uğurlandı. Sahnede, mezunu olup gönül verdiği Galatasaray renklerine ait çelenk eşliğinde alkışlanan Topuz, Harbiye'deki törenin ardından, İstanbul Teşvikiye Camii'nde öğle namazıyla birlikte kılınan cenaze namazı ile Feriköy Mezarlığı'na defnedildi. Harbiye'deki özel törene, Topuz'un Türk bayrağına sarılı naaşına gülümseyen yüzü eşliğinde Hıfzı Topuz'la Yüzyıla Yolculuk başlığını taşıyan projeksiyon gösterimi ve dostları ile meslektaşlarının kendisi hakkındaki duygusal konuşmaları imzasını attı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İBB Kültür ile Şehir Tiyatroları'nın yolladığı çelenkler ve Nazım Hikmet'e ait Kerem Gibi şiiri dizeleriyle İlhan Gülek tarafından açılışı yapılan törenin ilk dakikalarında Sayın Hıfzı Topuz, bizi hala karanlıkları aydınlatmaya, pusu, sisi dağıtmaya çağırıyor, ifadelerine yer verildi. Topuz'un Cumhuriyet gazetesinde 28 Eylül'de çıkan mesaj yüklü vefat ilanına referans verilen konuşmada, Biz, Hıfzı Topuz'u uğurladığımızda, onu Atatürk karşılıyor olacak, denildi ve Topuz'un 10'ncu yılda Ankara'da Hipodrom'da çocukken ilk kez karşılaştığı Atatürk ile olan hatırasına göndermede bulunuldu. Törende ayrıca, aralarında askerler, yazarlar, basın mensupları ve tüm aydınların da yer bulduğu Cumhuriyet şehitleri adına bir dakikalık saygı duruşu yapılırken, etkinlik Topuz ile geçmiş bir röportajdan kesitlerin izlenmesi ile devam etti. Burada yine, Topuz'un 10'ncu yıl Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve diğer etkinliklerde Atatürk ile hatıralarına, yine kendi sözleriyle yer verildi. Törenin açılış konuşmasını yapan İlhan Gülek, konuşmasında boğuk bir ses ile O bize yaşlanmamayı ve ölümsüz olmayı öğretti, derken, yazar ve gazetecinin bir gün TGC, bir gün TYS'de oluşuna, her gün eylem ve söylemde olmasına değindi. O bizim hafızamızdı, diyen Gülek, Topuz'un Abidin Dino, Ahmed Arif ve Nazım Hikmet gibi pek çok aydına yakınlığına da vurgu yaparak, Çok uzun konuşmayın, çalışın, düsturunun altını çizdi. Gazeteci yazar Topuz'un Harbiye'deki özel uğurlama töreni, Özyalçıner'in ardından dostu Hüsamettin Ünsal'ın konuşması ile sürdü. Ünsal, dostluklarının 1960'larda başladığına değinerek, trenle gittiği Fransa'da kendisiyle Paris'te karşılaşmalarını, Abidin Dino ve tüm sanatçılarla tanışıklıklarını aktardı. TRT haber merkezini organize ettiklerini söyleyen Ünsal, o esnada Topuz'un Türkiye radyolarına kattığı Dış Haber Servisi yorumlarının önemini vurguladı. Ardından, Topuz'un İsmail Cem ile TRT'nin yeniden yapılanmasındaki payını da dile getiren Ünsal, Hıfzı Bey ile çalışmanın ayrı bir zevk ve eğitim olduğunu belirtti. Topuz'un, Türkiye'de İLAD'ın kurulmasına olan katkısını da anlatan Ünsal, Hıfzı Topuz'un İletişim Bilimleri üzerine emeğinin de altını çizdi. Hıfzı Topuz'un iyi bir yaşam ustası olduğunu aktaran Ünsal, kendileri ile Cumhuriyet Meyhanesi Çarşamba buluşmalarına da atıfta bulunduklarını aktaran Ünsal ayrıca, Topuz'un 'insan gibi bir insan, adam gibi bir adam,' olduğunu da belirtti. Tören ayrıca, Topuz'la sürekli mesaisi bulunan dostu foto muhabir Kadir İncesu'nun anılarıyla devam etti. Kendisiyle en son evinde bir söyleşi yaptıklarını ifade eden, İncesu, Her gördüğünüzde kucaklamak isterdiniz, yeri dolmayacak, diye konuştu. Tören ayrıca, Topuz'un pek çok kitabına yer veren Remzi Kitabevi adına, yayıncı Ömer Erduran'ın anılarıyla sahne alması ile devam etti. Ben ölümü sevmiyorum. Hıfzı'yı seviyorum. Keşke o ölmeseydi de, ölüm olmasaydı da, onun değerini yaşarken yazdıklarımızla, dostluklarımızla onu yüceltebilseydik. Ve o yüceltmeleri keşke yaşarken tatsaydı. Aslında o bunları tattı. Bir insan ömrü için uzun yaşadı. Çok başarılı yaşadı. Çok sevilerek yaşadı. Hıfzı ile benim dostluğum, 100 yıllık bir dostluk. Babam 1900 doğumlu. Hıfzı, benim amcamın, Kartal'dan arkadaşı. 'Gülümseyen Anılar-Eski Dostlar' kitabında amcamı, babamı ve kendi babası Rahmi Bey'i ve benimle dostluğunu da anlatır. \"Hazırlanmadım, aklıma gelenleri söyleyeyim diye düşündüm. 1958, üç yaşındayım, Annemle Paris'e geliyoruz. Babam UNESCO'daki görevine başlıyor. Orada babamın çevresi: Abidin Dino, Melih Cevdet, Çetin Altan, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, unuttuğum daha onlarca isim. Sanatçı, yaratıcı, düşünür, çizerler. Yine babamın çok yakın bir arkadaşı, çok sevdiği Ferruh Doğan.. Umarım buluşurlar. Onun bana kötülüğü ne oldu, üç dört yaşından itibaren, o insanları tanıya, tanıyan herkesi yaratıcı, sanatçı sandım, öyle olmadıklarını gördüm. Arkasından ne demeli? Babam bir yaşar, on yaşardı. Akşam Gazetesi, arkasından Strasbourg, Doktora... Özgeçmişini ayrıntılandırmayacağım tabii ki. TRT, UNESCO deneyimi, İLAD deneyimleri. Özellikle 'Kara Afrika'da o Batılı haber tekellerini yıkmak için çok çalıştı. Bu sırada da çok düşman kazandı. Yazarlığında da çok başarılıydı. Kitap fuarlarında, imza günlerinde sırada bekleyen okurlarını da çok sever, onlara bayılırdı. Sıra bekleyen ilkokul öğrencilerinin, o kız ve erkek çocuklarının onu beğendiğini görünce, yüzünde, her tarafına yayılan o mutluluğun tarifi çok zor. Tabii 'Kara Afrika Sanatları'na olan ilgisi ve o çok güzel koleksiyonu.. Bazen gidip müzayedelerden maskeler satın alıyorduk... Yine Fransız 'Chanson'larına olan merakı aklıma geliyor. Tören kapanışında ayrıca, yine İlhan Gülek tarafından, Topuz'un yaklaşık 10 yıllık hayalindeki Kara Afrika Müzesinin yapılabilmesi için de harekete geçileceği bildirildi. Gazeteci yazar, öğretim görevlisi, STK yöneticisi (D. 25 Ocak 1923, İstanbul Ö. 26 Eylül 2023, İstanbul). Tam adı Mustafa Hıfzı Topuz'dur. Topuzoğlu imzasını da kullandı. Galatasaray Lisesi (1942), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Strasbourg Üniversitesinde devletler hukuku ve gazetecilik alanlarında yüksek lisansını (1957-59), aynı kentin Hukuk Fakültesinde Türk Basınında Haberleşme konulu tezini tamamlayarak doktorasını (1960) verdi 1947-58 yılları arasında Akşam gazetesinde önce istihbarat şefi, sonra dış politika yazarı, daha sonra yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1974-75 yıllarında TRT'de radyolardan sorumlu genel müdür yardımcılığı görevinde bulundu Paris'te UNESCO genel merkezinde Özgür Haber Dolaşımı şefi olarak çalıştı (1959-83). Uluslararası gazetecilik meslek örgütleri arasında işbirliği, basın ahlakı, gazetecilik eğitimi ve gazetecilerin korunması projelerini yönetti. Afrika ülkelerinde, Hindistan'da, Filipinler'de gazetecilik eğitimi seminerleri düzenledi. Kara Afrika'da kırsal basın projesini oluşturdu. İstanbul Gazeteciler Sendikası İletişim Araştırmaları Derneği İLAD üyesi oldu. Vatan, Öncü, Millet, Cumhuriyet, Milliyet Sanat gazete ve dergilerinde yazı ve röportajları yayımlandı. ANKA Ajansında danışmanlık görevi yanı sıra, İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu ile Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde öğretim üyesi olarak çalıştı. 1993'te BRT İstanbul Radyo ve Televizyon Genel Yayın Koordinatörlüğü yaptı. 1986'da İletişim Araştırmaları Derneği'ni kurdu. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nda iletişim Komitesi Başkanlığında bulundu. 1997'de İzmir'de Birinci Ulusal Kültür Kongresini, 1998'de de İstanbul'da Kültür Politikaları Sempozyumu'nu düzenledi. Topuz çeşitli konularda 51 kitap yayınladı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/hikayeyi-ve-karakterlerimi-zorlamayi-seviyorum-/16861", "text": "İlk romanı Sürgün Avı ile yerli polisiye edebiyatına giriş yapan Melih Günaydın'ın ikinci romanı olan Buzlar Çözülünce mültecilik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, Metaverse, çocuk istismarı gibi günümüz meselelerini ele alan çok katmanlı bir hikaye kuruyor. Ayrıntı Yayınları'nın edebiyatta yeni yollar keşfetme heyecanı ve arzusuyla yola çıkan markası Düşbaz Kitaplar, yerli polisiye edebiyatının yeni kalemlerinden biri olan Melih Günaydın'ın son romanı Buzlar Çözülünceyi okurlarla buluşturdu. İlk romanı Sürgün Avıyla 2020 Kayıp Rıhtım Yılın En'lerinde Yılın En İyi Yerli Polisiyesi seçilen, aynı sene Kristal Kelepçe Ödülleri'nde finalist olan Günaydın, yeni romanında yüksek dozlu gerilimi ve merak unsurunu son sayfaya kadar sürdürüyor. Son zamanlarda dünyada ve ülkemizde Pizzagate, Wayfair ve çoğu siyasetçinin içinde yer aldığı çocuk istismarının boyutlarını gözler önüne seren ya da dikkat çeken, bazıları spekülatif bazıları gerçek olaylar gündemi çokça meşgul etti. Bu olaylarda bahsi geçen ve yasadışı ticaretle özdeşleşen ve yine iğrenç birçok faaliyetin gerçekleştiği DeepWeb hükümetler tarafından kontrol edilmeye ve takip edilmeye çalışıldığını da biliyoruz. DeepWeb bize internetin faydaları kadar karanlık yüzünü de gösterdi. Birçok polisiye kitap zamanın ruhunu yakalamak için DeepWeb'i çokça kullandı ve okurlar suçluların nasıl bu karanlık dehlizlerde konuşlandığını gördü. Teknoloji artık başka evrenlere dağılıyor, metaverse de bunlardan biri, yani anlayacağınız buzdağının görünmeyen yüzü büyüdü ve artık en az internet sayfası kadar ulaşılabilir. Zamanın ruhunu yakalamak için ben de metaverse evrenini ve gereçlerini romanıma kattım diyebilirim. Aynı zamanda geçmişte ve şimdi Orta Doğu; savaşların, soy kırımların, darbelerin gerçekleştiği, insan kaçakçılığının arttığı ve insan haklarının ortadan kalktığı bir coğrafya. Ve saydıklarımın tamamı bir nefes uzağımızda gerçekleşiyor. Her ne kadar yıkım, sadece o topraklara aitmiş gibi gözükse de gerçek aslında öyle değil. Elbette dünya ve yaşadığımız topraklar, bu vahşetten ve insanlık dramından etkileniyor. Bizler de masumlarla birlikte acı çekiyoruz. Romanı satır satır ele alırken bu bağlamdan kopmak mümkün değil. Dönemin zeitgeist'ını yansıtmak isteyen ve bunu misyon edinmiş bir yazar olarak benim için de kaçınılmaz tabii. Savaşlarda, salgınlarda, kriz durumlarında toplum başını daima edebiyatın omzuna dayar. Bazen var olan gerçeğin ağırlığı okura dayanılmaz geldiği için romanlardan, öykülerden ve şiirlerden yardım ister. Bazen gerçek belirsizdir, bir sisin bir dumanın ardındadır ve düşünceli okur orada bir ışık, berraklık görmek ister. Benim edebiyatım günlük yaşamdan kaçışı da gerçeklere ayna tutuşu da temsil ediyor. Olay yerine dönmüş bir ülkenin gerçeklerine tarafsız kalarak sadece mavi bir gökyüzü anlatamam ya da tamamen gerçekleri anlatarak zaten yorgun omuzlara daha çok yük bindiremem. İlk romanım Sürgün Avında Suriye'deki savaş ortamını ve göç hareketini Arap Baharı üzerinden okumuştum, ikinci romanımda da göç hareketlerini refakatsiz sığınmacılar üzerinden okuyorum. İkisinde de kadınlar ve çocuklar savaş ortamından kaçmaya çalışırken hem fiziksel hem de psikolojik istismara uğruyor. Polisiye bu insanlık suçlarını ele almak için öteki edebi türlere kıyasla daha çok alan tanıyor. Aynı zamanda teşkilatlardaki ve kurumlardaki problemleri ele alırken tarafsız bir bakış açısı sunabiliyoruz. Çünkü polislik mesleği kendi içinde yıllardır devletçi, parantez içinde hükümetçi bir yapıya sahip. Burada gedik açabilecek düşünceler ve fikirler edebiyatın kendi gerçekliğinde epeyce mümkün ve polisiye de bu avantajı fazlasıyla karşılıyor. Karakterlerimin hikayeleri birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan izleklerle ilerliyor. Defne ile Ali'i yakınlaştıran vakanın kendisi aslında ama derine indiğimizde ikisinin de geçmişiyle ilgili derdi ve halledemedikleri meseleleri olduğunu görüyoruz. Karakterlerimi geliştirip dönüştürürken onları fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik olarak üç boyutta ele almaya çalışıyorum. Bu üçayağın birinde eksiklik olması karakterin elbette dengesini bozuyor ve gerçekçi olmaktan uzaklaştırıyor. İkisinin de siyasi görüşü var, birisinin kalçasında beni, ötekinin başının tepesinde iki tane saç döneri var. Hepsini bilsem de bir kısmını metne yediriyorum. Romandaki gibi bir metro yolculuğu sırasında eşimin duvardaki mozaiklere gözünün takılması sonucunda bana dönüp, Düşünsene bunları yapanlar, geçmişiyle ilgili şekillere izler bıraksın, demişti. Bunun üzerine resimlerin birey üzerindeki etkisini ve kendi çizimlerine yansımasını araştırmaya başladık. Romanda da bahsettiğim üzere sonuçların psikanalitik süreçte bir kesinliği yok, iki taraflı düşünmek beni ve Ali'yi besleyip geliştirdi. Çocukluğumuzda kaleme aldıklarımızı, çizdiklerimizi sansürsüz kağıda aktarırız, yaşımız ilerledikçe ve gerçek yaşamla yüzleştikçe fikirlerimizi ve düşüncelerimizi törpüleriz. Bu fikir bize çocukların amaçsızca, doğrudan çizimlerle fallik döneme işaret edebileceklerini düşündürttü ve etraflıca araştırıp hareket etmemizi sağladı. Araştırdıkça şunu gördük ki, gerçekten çizimlerle benliğe inen birçok deney ve çalışma mevcutmuş, hayal ettiklerimizin gerçek dünyadaki varlığı bizi etkileyip besledi. Romanın giriş sahnesi ve çözüme giderken okurun zihnine takacağım kancalar ilk satırdan beri aklımdaydı. Olay örgüsünü oluştururken doğrusal bir çizgi çektim ve ufak tefek saplamalar dışında o çizgiden ayrılmamaya gayret gösterdim. Tabii metnin elverdiği bazı fırsatlar oldu. Hikayeyi ve karakterlerimi zorlamayı seviyorum. Finale giderken editörümün duyarlı okuması final içinde final yapmak için bana bir seçenek sundu, başlangıç ve sonuca giden yol planlıydı elbette ama önüme çıkan her fırsatı da değerlendirdim. Yazmak için yola çıktığım ilk günlerde özellikle yazarların eserlerini kaleme alırken nelere dikkat ettiğini incelemek, onların yazın deneyimlerini okumak motivasyonumu artıran bir uğraştı. Buradan hareketle farklı deneyimlere tanıklık etmenin kalemimin kıvraklığını geliştireceğini, özellikle de yazmaya yeni başlayanlara kılavuzluk edeceğini düşündüğüm için elimden geldiğince polisiye yazarlarıyla söyleşiler yapmaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra eşimle birlikte 10 bölümden oluşan Ursula'yı Beklerken isimli bir podcast serisi yayınladık. Programda çağdaş yazarları konuk edip yeni çıkan kitapları üzerine keyifli söyleşiler gerçekleştirdik. Yeni dönemde de podcast serimize devam etmeyi planlıyoruz. Her isim her kitap yeni bir dünya, yazarlara, yazmaya hevesli insanlara uzaktan da olsa dokunabilmek paha biçilemez bir duygu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/hissederek-duyarak-resmediyorum-/16772", "text": "Yusuf Taktak yeni sergisi Başka Zaman Başka Mekanda dünyanın tam ortasından sesleniyor ve izleyiciyi kötülüğe karşı iyinin rengini aramaya davet ediyor. Seray Şahinler - Ressam ve akademisyen Yusuf Taktak'ın Brieflyart'ta açılan yeni sergisi Başka Zaman Başka Mekan yaşadığımız dünyanın ortasından sesleniyor sanatseverlere. Sanatçının Bir Dramın Düşündürdükleri, Gece-Gündüz, Önceki Yıllar, Parçalanmış, Tekinsiz adlarını verdiği en yeni işleri, kendi pratiğinin devamlılığı içinde yaşadığımız sorunlara referans veriyor. Renkler bu sorunlarla yüzleşip yüzleşmeme kararını seyirciye bırakıyor. Pandemi, deprem gibi büyük felaketler Taktak'ın tablolarında yer buluyor. Akademideki öğrencilik yıllarından bu yana kendi anlayışı çerçevesinde kolaj ve asemblaj, enstalasyon örnekleri yapan Yusuf Taktak, resimlerinde ve büyük kutular üzerine karışık teknikle yaptığı çalışmalarında gerçek ile yanılsamayı birlikte değerlendiriyor. Benim resimlerimde direkt anlatım yoktur. Hissederek, duyarak resmediyorum. Örneğin çok acı iki şey söylüyorum burada ama peki renkli resimler bunlar diyeceksiniz. Kötülüklere karşı daha iyinin özlemini çektiğim için bu renkler çıkmış olabilir belki, bilmiyorum. Rengi de seviyorum, bu aralar renkli resimler yapıyorum. Dönem dönem resmin, ressamın durumu farklılaşıyor, farklı şeyler duyuyor, hissediyorsunuz. Ama değişmeyen bazı şeyler var. Bisiklet yapıyorum mesela, üçgeni çok seviyorum, şimdi de ev motifleri çıkarıyorum. Evet bu, depremde çok sayıda evin yıkılması, insanların evsiz kalması sürecinden geliyor. Tam da evi sorguladığımız bir dönemde ev yüzleşmeleri çok anlamlı. Ev neresi? Bazen koskoca bir alan, bazen sadece bir bavul olabiliyor ev... Aslında başından beri içinde yaşadığımız için bunun farkında değiliz. Resimsel olarak baktığımızda insanı simgeleyen bir formdur ev. Resimdeki dikilitaşlar da uygarlığı simgeleyen taşlar, bir dönemin ifadesi gibi adeta. Soyut olarak büyük bir büyük aileyi toparlayıcı öğedir dikilitaş. Ben de onu anlatmaya çalışıyorum. Onun tepesi de ev gibidir. Resimsel yaşam kavgalarla geçiyor, iç kavgayla geçiyor. Deprem haberlerini, pandemide yüzlerce insanın hayatını kaybettiği haberlerini duyarken atölyeme kapanıp resim yapıyordum. Belki de bu travmayla baş etmenin yöntemini kendi kendime böyle buldum. Elbette birebir yararlandığım şeyler de var. Ev ilhamı da oradan geldi ama birebir yansıtmak istemiyorum çünkü ben ressamım. Şair gibi: Özümsüyorum, imge ve simgelerle beraber ortalığa döküyorum. Öğrencilerimden yaptığım şeyler... Ve bunların bir özelliği var. Multimedyayı, günübirlik yaşadığımız medyayı anında bunlara iliştirebiliyorum. Gazeteden, dergiden ya da yaşadığım herhangi bir eserden parçayı buraya alabiliyorum. Bu sergiyi düzenlerken de büyük bir kutu gibi düşündüm. Ben resimlerimde görünmeyen mekanı ifade ediyorum ama bir de ev gibi gerçek bir mekanla karşı karşıya kalıyoruz burada. Bu kolajlarda da asemblajlarda da burayı bir kutu gibi düşündüm. Bazı sanatçılar bir dünya yaratıyorlar ve o resimden yüzlercesini yapıyorlar. Saygı duyuyorum, kimseyi suçlamıyorum, sadece kendimi anlatıyorum. Ama her resim tektir, devamı yoktur. Aynı heyecanı tekrar duymak mümkün değildir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/holivut-hakikatine-karyagdi-dedirten-sergi/16715", "text": "1996-2013 arasında Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi olarak çalışan Karyağdı, çağdaş sanat akımlarını da takip ederek son 10 yıla uzanan sürede ürettiği çalışmalarında, temeli sinema sanatına dayalı pek çok figür ve sahneleri ekranlarımızın içinden çıkarıp gerçek hayatımıza konumlandırıyor. Yeditepe Üniversitesi, Güzel sanatlar Fakültesi, Plastik Sanatlar Bölümünde Öğretim Görevlisi olan sanatçı, çalışmalarında hem imgeyi hem de imgenin kavramsal olarak algıdaki değişimini ortaya koymayı amaçlayarak, 'bozma ve yapma' ilişkisini vurguluyor. Karyağdı, sürpriz çalışmalarını da içeren sergisi dolayısıyla Milliyet Sanat'ın sorularına yanıt verdi. Kolektif bilincimizin oluşmasında elektro-resimler ve onların nice hareketli türevlerinin rolü yadsınamaz. Kısa ömürlü olmaları, güç merkezi tarafından modern yaşamın ve hızlı tüketimin dayatılmasından kaynaklanıyor. Küresel olarak bize sunulan imajların belleğimizde bıraktığı kontrolsüz izlerse, özgür düşünceyi yok etmeye başlıyor. Koşullanmalarla oluşan ortak hafıza, elektro-resimlerle sürekli olumlanıyor ve bombardıman altında tutuluyor. Sürekli tüketimi imleyen elektro-resimlerle, iletişim saldırgan kılınarak insan nesneleştiriliyor. Hızla tükettiğimiz hayat, öngörülemez ve belirsizliklerle dolu. Bu muğlaklık, hayatın kendi doğal gerçekliğinden de kaynaklanıyor elbet, ama 'modern dünya' yaratmayı vadedenlerin niyetlerinden de kuşku duymamız gerektiğini unutmamalıyız. Umut ve hayallerimizin manipüle edilerek insanlık için bitmeyen krizlere yol açıldığını görüyoruz, izliyoruz. Kısaca bu durum pek de tekin olmayan bir bulanıklığı, pusluluğu ifade ediyor. Kazançların olduğu kadar, kayıpların da yaşandığı dünyada, başarıyla saplantılı bir ilişki içindeyiz: Arzu ile gerçek arasındaki kopuşta yıkım kaçınılmazdır. İzleyiciyi figürün yanında nefes almaya davet ederken bir yandan içinde yaşadığı modern toplumun bilinçaltında bıraktığı sahneleri tekrar tüketmesine imkan sağlamak istiyorum. Yapmaya çalıştığım tam da bu! Bu önden sezilmiş bir ihtiyacın inkar edilemez gerekliliğinin bir temsili. İzleyiciyi önce zihnini boşaltmaya, sonra durmadan maruz kaldığını yeniden yani tersten tüketmeye davet ediyorum. Gücü elinde tutan Batı eksenli sanat merkezi çevreye verdiği gözdağı ile Türkiye resmine oryantalist bir gözle bakılmasına neden olmakta ve manipülasyonları ile bu kanaati pekiştirmekte. Biliyoruz ki güç değiştiğinde, merkez de değişecektir ve elbette böylelikle algı da değişecektir. Modernist ütopyanın çökmesi, sanat ve düşünce dünyasında da birçok krize yol açmıştır. Bu kriz merkezde yaşanmakla birlikte, merkezi takip eden, ondan beslenen çevreyi de etkilemiştir. Dünya'da, söylenebilir ne varsa söylenmiştir diyen merkez artık söylenemez olan söylenemezdir demekte. Bu durum aynı merkezlerce post modern durum/dönem olarak nitelenmektedir. Bu bizi, konuşulamaz kıldığından tekin olmayan zorunlu bir suskunluğa itmiştir. Tinsel ve ruhsal ihtiyaç ''söylenemez'' olanı gösterilebilir olmaya zorluyordu. Sanatın doğası gereği yaşama yeteneğinden zorunlu olarak beklenen buydu. Sanat kendisine katılan ile ilintilidir. Katılanın önemi yeni olmasındadır. Yeni, elbette tartışmalı bir konu. Sanat üzerine yapılan tüm tartışmalar yeni'nin ne olduğu üzerinedir. Yeni, söylenemeyebilir ama, gösterilebilir. Üzerine imgeyle pek tabii bir zihin jimnastiği yapılabilir. Amerikan sinemasına oldukça mesafeli olduğunu düşündüğüm, Modern sinemanın da başlangıcı sayılan Godard- Truffaut ikilisinin, Eric Rohmer' in, Ingmar Bergman'ın sinemasına, genel olarak Amerikan filmlerinden farklı olarak, karakterlerin kendilerine empoze edilen modern hayatla aralarına giren mesafeye, içlerindeki yıkıma, gerçekle arzu arasındaki kopuşları göstermesine zihinsel yakınlığım ve dolayısıyla saygı duruşumdan söz edilebilir. Çünkü burada zihinsel bir katkı söz konusudur ve bu iradem dahilindedir. Sinemalar, ülkemizde 1970'li yılların eğlence dünyasının, ulaşımı mümkün ve uygun maliyetli en popüler mekanlarıydı. Dönemin lüks semt sinemaları Amerikan yapımı filmlerin istilası altındaydı. Bu da benim çocukluk-ergenlik dönemimde iradem dışında kültürel bir saldırıya maruz kaldığım anlamındadır. Holivut hakikatine karşılık tutumum, zihnimi boşaltarak, saygı duymaktan çok öç almaktır. Geçmişle gelecek arasında potansiyel bir huzursuzluk vardır. Hüzün geçmiş, umut ise gelecektir. İmgeler geçmişi ve geleceği yani hüzünle umut arasındaki ilişkiyi imler. İmge zamanın, zaman da imgenin içinde yaşarsa o zaman gerçeklikten daha çok söz edilebilir. Sergilediğiniz son dönem 'dilimlenmiş' pleksi, led ışık ve saydam boya işlerinizde, \"Hey, izleyen, artık şeyleri tüm illüzyonu ile izlemekten bıktın ise, haydi 'al-götür' onları,\" katılığı uyandırır bir sürpriz tüketim bilinci de mevcut. İki boyutlu düzlemdeki espasla, heykel gerçekliğindeki espası yüzleştirme amacımın, ''Post-modern tablet'' olarak tanımladığınız, benim de önermeyi amaçladığım bir ''Resim-Heykel'' ya da ''Üç Boyutlu Resim'' de ilgilendiğim şey daha çok, sanatın algı, temsil etme gibi ana değişmezlerinden olan espas idi. Yeni teknolojiler bize cisimsiz bir dünya sunar. Gerçeğin resmedilişindeki yöntemler aslında görsel olana dokunsal bir algıyı harekete geçirme amaçlıdır. Ancak günümüz dünyasında bu temasın, algısı olmaksızın bir gerçekliği kavrayışı söz konusudur. Eserin içindeki bir imgeye gözlerimiz dokunurken, gözlerimize eşlik eden ellerimiz hatta tenimiz, bu temas anının psikolojik hazzını duyumsar. İşte her birini biz bu yolla algılıyoruz. Renkle görselleştirdiğim metin ve harflerini kullanarak, yazıyı resme entegre ederek, imgeye olduğu kadar kendime de meydan okuduğum doğrudur. Estetik renk kombinasyonları aklın güvenli yüzeyine inmemize pek izin vermez: Yazı hariç. Yazı, duyumlardan söz edildiğinde bile zihinsel bir edimdir; imge yazıyla aklın, bilincin, düşüncenin biçim bulmuş haline dönüşür."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/huzur-ariyorum-insanlik-ariyorum/16695", "text": "Antoine Fuqua'nın yönettiği ve başrolünde Denzel Washington'ın yer aldığı The Equalizer 3/Adalet 3: Son adlı film yaklaşık 10 senelik seriye son noktayı koyarken aksiyondan çok, huzur bulmaya odaklı duygusal bir hikaye anlatıyor. MÜJDE IŞIL -'80'lerin Amerikasında televizyon seyircisinin pek sevdiği The Equalizer adlı dizinin Antoine Fuqua ve Denzel Washington iş birliğinde sinemaya transfer edilmesinin üzerinden epey zaman geçti. 2014 ve 2018 tarihli film serisinin, daha doğrusu üçlemenin son filmi The Equalizer 3/Adalet 3: Son bu hafta huzurlarımızda. Kanun dışında kalarak adaleti sağlamayı ilke edinmiş Robert McCall ölümün kıyısından dönünce Sicilya'nın sakin bir kasabasında huzur içinde yaşamanın nimetini anlar. Ancak buranın da kendi sorunları ve kötü adamları vardır. McCall şiddetten ne kadar uzaklaşmaya çalışsa da yavaş yavaş olayların içine çekilir. Filmin açılış sahnesi iki saat boyunca kan banyosu izleyeceğimiz izlenimi yaratıyor. İtalya'daki bir bağ evinde yapılan baskında ölenlerin neredeyse santim santim yaralarını gösteren Antoine Fuqua'nın ters psikolojisini ilerleyen dakikalarda anlıyoruz. Keanu Reeves'in John Wick'i ya da Liam Neeson'ın ailesinden birisi zarar gördüğünde dünyayı birbirine kattığı filmlerindeki öldürülen insan sayısının ve şiddetin ağır bastığı bir film değil Adalet 3: Son. Aslında Robert McCall'un da amacı John Wick'i ya da Liam Neeson'ın karakterlerinden farklı değil; huzurlu bir yaşam. İyi mi yoksa kötü biri mi olduğu sorusuna net cevap veremeyecek kadar dürüst biri de. Çoğumuzun hayalini kurduğu, sakin bir sahil kasabasında hızdan uzak yaşama isteği, McCall'u deyim yerindeyse büyülüyor. Film uzunca giriş bölümünde bu sakinliğin, huzurun altını çiziyor. Dolayısıyla McCall ne zaman kötüleri haklayacak diye bekledikçe bekletiyor yönetmen Fuqua ve senarist Richard Wenk. Bir noktada daha ters köşe yapıyor film. Western misali kasabada bir hesaplaşma yaşanacak diye düşünürken istikamet mafya filmine dönüyor, hatta Babaya da selam gönderiyor. CIA ajanı Emma Collins'i hikayeye dahli duygusal damarı yükseltirken kadın karakter açısından yama gibi duruyor; zira fonksiyonu, McCall'un gücünü ve zekasını yüceltmek. Sözün özü, her dakikası aksiyonla dolu film modasının bir örneği değil Adalet 3: Son, duygusal damardan ilerlemeye çalışıyor ama derinleşmeyen klişe yaklaşımlarıyla her iki açıdan da hatırda kalıcı bir filme dönüşemiyor. İtalyan oyuncu Remo Girone'nin de dikkat çektiği filmi izlenir kılan ise Denzel Washington'ın karizmatik varlığı. Tony Scott'ın yönettiği 2004 tarihli Man on Fire/Gazap Ateşinde Dakota Fanning'in canlandırdığı küçük kızı korumakla görevli eski ajana hayat veren Washington, 19 yıl sonra Adalet 3: Sonda profesyonel bir oyuncu olmuş Fanning ile birlikte rol alıyor bu kez. Filmin seyirciye kurmaca karakter McCall üzerinden vermeye çalıştığı duygusallık ise Washington ile Fanning'in 19 yıl önce ve 19 yıl sonraki fotoğrafları yan yana getirildiğinde gerçekten yükleniyor yüreğimize. 2013'ten beri RackaRacka adlı YouTube kanalında korku komedi videoları yayınlayan Avustralyalı ikiz kardeşler Danny ve Michael Philippou'nun ilk uzun metrajlı filmi Konuş Benimle bu sene başında Sundance Film Festivali'nde adından söz ettirmiş ama asıl sükseyi Peter Jackson'ın son yıllarda izlediği en iyi korku filmi olduğuna dair yorumuyla yapmıştı. Hikaye, ruh çağırma üzerine kurulu. Bir grup genç, porselen kaplama bir medyum elini tutarak ruhlarla temasa geçtikleri partiler düzenliyorlar. Ancak bir seansta işler yolunda gitmiyor ve herkesin hayatı kabusa dönüyor. Filmin ismi her ne kadar ruh çağırmayı kodlasa da aslında yalnızlık çeken ve yas tutan bir genç kızın yardım çağrısı. Annesini kaybeden 17 yaşındaki Mia, uzak olduğu babası yerine kendine alternatif bir aile kurmaya çalışsa da yas sürecinde. Genç yönetmenler, YouTube kitlelerinin sevdiği akıcı ve çılgın görsel ritmi, yas gibi ağır bir konuyla birleştiriyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/huzursuz-poseidon-buyukada-da/16733", "text": "Sanatçı Genco Gülan'ın küresel iklim değişikliği ve antik Yunan ile Ortadoğu felaket tanrılarına selam verdiği \"Huzursuz Poseidon\" büstü, Büyükada sahili dibine zincirli haliyle, 10 Eylül'den itibaren iskele açıklarında ziyaretçilerini bekliyor olacak. Şimdiden YouTube'a dalış yapan proje, Adalar Sanat İnisiyatifi öncülüğüyle hayata geçiriliyor. Bundan dört yıl önce Mayıs ayında, bir grup ada gönüllüsü sanatçı, yazar, mimar ve yayıncı tarafından kurulan \"Adalar Sanat İnisiyatifi - ASİ\", 10 Eylül 2023 Pazar saat 11:00 ve 15:00 arasında, yeni kültür sanat projesini kamuoyu ile paylaşıyor. Büyükada Deniz Otobüsü iskelesi ile Şehir Hatları Vapur iskelesi ortasına düşen sahil kesiminde sanatçı Genco Gülan'ın \"Huzursuz Poseidon\" isimli heykel projesinin açılışı gerçekleşirken, ASİ, Adalar'ı tıpkı Venedik gibi, sanatla 365 gün yaşayan ve sanat turizmi yoluyla kalkınan bir bölgeye dönüştürmek adına bir adım daha atmış olacak. Sanatçı, akademisyen, eleştirmen Gülan'ın YouTube'a da dalış yapan yapıtı, Büyükada sahilindeki ilgili noktaya dipten zincirli olarak Antik Yunan Denizler ve Depremler Tanrısı Poseidon'u simgelerken, eserin video ön izlemesini YouTube üzerinden paylaşarak Milliyet Sanat'a konuşan Gülan, \"Yapıtlarımın farklı ortamlarda nasıl var olabileceklerini araştırıyorum. 'Yüzen Resimler' ve 'Uçan Heykeller' gibi seriler yaptım ve sergiledim. Geçtiğimiz ay, seramiklerim Kore'de Tri-bovl art Center'ın havuzlarında sergilendi ve ilgi gördü,\" diyerek, 80 x 35 x 35 cm. boyutlarındaki bu yeni eserinin, aynı zamanda 'küresel iklim değişikliği'ne de göndermede bulunduğunu vurguluyor. 2 Ekim tarihinde de Merdiven Art Space'de kişisel sergisini açmaya hazırlanan Gülan, Büyükada'daki 'derin' eseri hakkında ayrıntılı olarak konuşurken \"Antik Poseidon, denizler tanrısı, Byblos, Cebel, Lübnan. Erken Roma Dönemi. MÖ. 1. Yüzyıl ve/ veya MS. 1. Yy. heykelin imgesi kullanıldı,\" sözleriyle bu çalışmanın 'kavramsal ayrıntıları'nı da kayıt altına alıyor. Bununla birlikte, aslında Boğaziçi için tasarladığı 'farklı yüzer heykeller' de bulunduğundan bahseden sanatçı Genco Gülan, \"Karabatakları insan figürleri ile yorumlamak istiyorum,\" ifadesini kullanıyor. Kurucu üyeleri arasında Burak Boyraz, Emir Barın, Ekmel Ertan, Jeff Hakko, Kıymet Giray, Mahmut Nüvit Doksatlı, Mehmet Günyeli, Nilgün Mirze, Müjde Unustası, Osman Çakıroğlu, Şeli Abut ve Ümit Arhan Gürel'in yer aldığı ASİ inisiyatifi, sonbaharda da \"Ada Buluşmaları\"nın ikincisine hazırlanıyor. ASİ'nin geçmiş etkinlikleri, STK'nın resmi sitesinden de izlenebiliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ibb-den-contemporary-istanbul-a-deniz-ulasimi/16760", "text": "Bu yıl 18'nci kez yapılacak Contemporary Istanbul, 26 Eylül - 1 Ekim arasında 22 ülkeden 67 galeriyi bir araya getirecek. Cİ Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, fuarın ayrıntılarını tanıttığı basın toplantısında etkinliğe ulaşım için İBB ile işbirliğine girdiklerini duyurdu. Buna göre, fuara Beşiktaş, Kadıköy, Üsküdar ve Karaköy'den teknelerle ulaşılabilecek. \"18'inci Uluslararası Contemporary Istanbul Sanat Fuarı\"'nın basın buluşması, 19 Eylül Salı sabahı İstanbul Taksim The Marmara Oteli'nde yapıldı. 26 ve 27 Eylül'deki iki 'VIP' önizleme günü de dahil olmak üzere, Haliç'teki Tersane İstanbul'da 28 Eylül - 1 Ekim günleri yapılacak fuarın hedef ve detaylarını medya ile paylaşan Cİ Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, etkinliğe fuara başından beri kurumsal destek veren Akbank Marka ve İletişim Başkanı Beril Alakoç'un katıldıkları sunumda gazetecilere hitap etti. Güreli, Cumhuriyetin 100'üncü yıldönümüne de atıfta bulunarak, Türkiye'nin sanat ve kültürün 'yumuşak gücünü' kullanmak suretiyle kendini çok daha farklı konumlandırabileceği mesajını verdi. Küresel sanat pazarının 2022'de 68 milyar doları bulduğunu vurgulayan Cİ Vakfı Başkanı Güreli, buna karşılık Türkiye rakamlarının ise bu rakamın %0,0074'üne karşılık geldiğine dikkat çekti. Ali Güreli önümüzdeki beş ile yedi yılda ise, bu rakamın 3 milyar dolara, yani bunun yüzde 3'üne ulaştırılabileceğine değindi. Yaklaşık bir saatlik basın toplantısında, sanatçılara yapılacak destek ile küresel dolaşım ve üretim haklarının da tazelenebileceğine değinen Güreli, oluşturulabilecek kurumsal teşviklerle dünyaca ünlü müzelerin ve koleksiyonların Türkiye çağdaş sanatına odaklanmalarının mümkün olduğunu belirtti. Konuşmasında sık sık T. C. Ticaret Bakanlığı ve mevzuatına göndermede bulunan Güreli, ilgili kanun ve mevzuatta yapılacak değişikliklerle, özel kurumların sanata yapacakları yatırımların ve ilgili devlet teşviklerinin sayesinde kültür merkezleri, müzeler, fuarlar ve diğer kuruluşların çoğalmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti. Güreli toplantıda ayrıca, eleştiri ve haberleriyle alanında saygın ve küresel bir kültür-sanat mecrası sayılan The Art Newspaper'ın Türkçe edisyonunun \"Sıfırıncı Sayı\" koleksiyon versiyonu ile fuarda okurları ve meraklılarıyla ilk kez buluşacağının müjdesini verdi. Türkçe yayımlanacak aylık gazete, 120 TL'den satışa sunulacak. Cİ 18'in detaylarının da basın ve kamuoyuna sunulduğu basın toplantısında, Tersane İstanbul'da izleyicileri bekleyen etkinlikler, konuk sanatçı ve kurumlar ile, özel ihtiyaç alanlarından detaylar da paylaşıldı. Buna göre, 67 Uluslararası Galeri ve 22 farklı ülkeyi bu yıl bir araya getirecek Cİ 18'de, 9 özel küratöryel yerleştirme, 13 ayrı panel ile bir araya taşınırken, 14 ülkeden 21 kurum, müze, sanat derneği, vakıf ve sanat kulübü de bir araya geliyor olacak. Ali Güreli'nin fuarla ilgili sunumunda öne çıkan bir diğer unsur da, yakın zaman önce yine Haliç'teki Feshane'de 20'ye yakın küratör ve 300 civarında çağdaş sanatçı işbirliğinde düzenlenen \"Ortadan Başlamak\" sergisi ile gündeme gelen İBB Kültür'ün Cİ 18'e de verdiği lojistik ve deneyim katkısı olarak dikkati çekti. Buna göre, yine yakın zaman önce açtığı Müze Gazhane, Metro Han Sergi Merkezi ve Casa Botter ile Sevgi Soysal Kütüphanesi - Atatürk Kitaplığı gibi pek çok faaliyetiyle adını duyuran İBB Kültür, Cİ 18'in şehir içi tanıtım planlamasında billboard ve diğer kentsel duyuru unsurlarıyla aktif katılım sağlıyor olacak. İBB ayrıca, Hasköy'den ek Şehir Hatları Vapur seferleri ile, Deniz Taksi gibi ulaşım hizmetleri üzerinden düzenlenen 237 kalkışlı özel ring seferi sistemi ile bu yıl Cİ 18'e gelmesi hedeflenen en az 30 bin ziyaretçiyi İstanbul'un çeşitli noktalarından fuara en yakın nokta olan İstanbul Hasköy iskelesine taşıyacak. Fuar bu kapsamda, Kadıköy-Hasköy, Üsküdar-Hasköy ve Beşiktaş-Kabataş, Karaköy - Hasköy seferlerine gün boyunca ev sahipliği yapacak. Cİ 18 Fuarı bu yıl çatısı altında yapılacak özel temalı konuşma ve panelleriyle de sanatseverlerin ajandasını tayin edecek. Buna göre 28 Eylül Perşembe saat 13:20-14:15 arasında Mehmet Kalyoncu ile Levent Erden, \"4T\" başlığı altında tabiat, tasarım, toplum ve teknolojiyi konuşacak. Aynı gün Yeşim Uygur'un saat 16:30 - 17:30 arasında \"Dijital Çağda Ulaşılabilir Sanat\"tan bahsedeceği fuarda öte yandan, Marcel Wanders de 29 Eylül Cuma saat 11:00 ve 11:40 arası, \"Ürün Tasarımı ve Sanat Arasındaki Bağlantı\"dan söz edecek. Cuma günü saat 13:30'da ise, Ömer Pekin ve Aslı Ünal, \"Sanat, Mimarlık ve Sürdürülebilirliğin Bir Araya Geldiği Yer\"i konuşurken, 15:00 ve 15:45 arası ise Sergen Şehitoğlu ve Enise Burcu Derinboğaz, \"Teknik Araçlarla, Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri\"ni tartışacak. Cİ 18'le ilgili yapılacak panellere ayrıca, Tarihi kültürel çevre koruma, müzebilim, dinsel kültürel sosyal tarih, toplumsal hafıza ve mimarlık tarihi alanlarında çalışmaları olan İBB Kültür A. Ş. Direktörü Mahir Polat da konuşmacı olarak katılacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/iii-heykelde-yeni-kesifler-odul-toreni/16822", "text": "Milliyet Sanat'ın bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Heykelde Yeni Keşifler yarışmasının ödül ve kapanış töreni 14 Ekim Cumartesi günü Kemer Country Club'da gerçekleşti. Milliyet Sanat'ın 2019 yılından bu yana düzenlediği Heykelde Yeni Keşifler yarışması, henüz keşfedilmemiş yetenekleri desteklemeyi, heykel sanatçılarının görünürlüğünü artırmayı, özellikle galerilerde temsiliyeti olmayan sanatçılara yeni kapılar açmayı ve böylece heykel sanatına yeni değerler kazandırmayı amaçlıyor. Kazanan yarışmacılara üretim desteği ve sergileme imkanı tanınan yarışmada, belirlenen 10 finalist arasından ilk 3'e giren yarışmacıların her biri 15 bin TL üretim desteği almaya hak kazanıyor. Katılımda yaş ve eğitim sınırının bulunmadığı III. Heykelde Yeni Keşifler, önceki yıl olduğu gibi bu yıl da yine MESA Holding'in sponsorluğunda düzenlendi. Seçici kurul tarafından belirlenen eserlerin sanatseverlerle buluştuğu serginin sonunda gerçekleşen törene Özay Şendir, Doğan Hızlan, Emre İskeçeli, Ozan Turhan, Olgaç Artam, Sabiha Kurtulmuş, Asu Maro, Gamze Çetiner, Derya Yücel, Aslı Sümer, Sinem Konu Keskinok'un da aralarında olduğu çok sayıda isim katıldı. III. Heykelde Yeni Keşifler yarışmasının, Kemer Country Club'da gerçekleşen sergisinde; Aslı Sümer, Berrak Barut, Derya Yücel, Ebru Özdemir, Filiz Aygündüz, Melike Bayık, Meltem Demirören, Prof. Neslihan Pala, Sabiha Kurtulmuş, Seçkin Pirim ve Sinem Konu Keskinok'tan oluşan seçici kurul tarafından belirlenen 10 eser sanatseverlerle buluştu. III. Heykelde Yeni Keşifler'in ödül ve kapanış töreni ise 14 Ekim 2023 Cumartesi günü Kemer Country Club'da özel bir davetle gerçekleşti. Törenin açılış konuşmasını, aynı zamanda serginin küratörlüğünü üstlenen Sabiha Kurtulmuş yaptı. Yarışmanın heykel sanatı için önemine ve eserlere değinen Kurtulmuş Milliyet Sanat'ın Mesa Holding sponsorluğunda düzenlediği III. Heykelde Yeni Keşifler yarışması ve yarışmanın, Kemer Country Club ev sahipliğinde gerçekleşen sergisi, sanatçıları desteklemeyi hedefleyen bir proje. Her yıl farklı desteklerle ve yeniliklerle düzenliyoruz bu yarışmayı. Bu sene seçici kurul tarafından belirlenen eserler içerisinden dereceye giren üç sanatçıya, çalışmalarının üretimi için 15 bin TL üretim desteği sağladık. Bir önceki yarışmamızda olduğu gibi birincilik ödülü alan sanatçımıza yurt dışında 'Somos International Artist In Residence Program Agreement'ta 1 ay sanat eğitimi imkanı sağlayarak destek oluyoruz. Eğitimi özellikle çok önemsiyoruz. Bir sanatçının farklı bir ülkenin ve kültürün sanat ortamıyla bir araya gelmesi, etkileşimde bulunması ve hem deneyimlediklerini hem de öğrendiklerini sanatına aktarabilmesi çok önemli, şeklinde konuştu. Yarışmada dereceye giren sanatçılara plaketleri verilirken, yurtdışında Somos International Artist In Residence Program Agreementta bir ay sanat eğitimi almaya hak kazanarak farklı bakış açılarını görme ve çalışmalarını geliştirme şansı yakalayan Furkan Depeli ise ödülünü Filiz Aygündüz'ün elinden aldı. Törendeki eserler 22 Ekim 2023 Pazar günü Artam Antik A. Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Olgaç Artam öncülüğünde, artam. com üzerinden çevrimiçi müzayedeyle satışa sunulacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/iii-heykelde-yeni-kesifler-sergisi-hazir-/16771", "text": "Kurtulmuş ayrıca, Milliyet Sanat'ın düzenlediği III. Heykelde Yeni Keşifler sergisi genç ve yeni sanatçıları desteklemeyi hedefleyen bir proje. Her yıl farklı desteklerle ve yeniliklerle düzenliyoruz bu yarışmayı. Bu senenin desteği birincilik ödülü alan genç sanatçıyı bir önceki yarışmamızda olduğu gibi yurt dışına, 1,5 aylık eğitime yollamak oldu. Genç bir sanatçının farklı bir kültürün sanat ortamıyla bir araya gelmesi, etkileşimi ve bunu sanatına uygulaması çok önemli. Eğitimi özellikle çok önemsiyoruz. Aynı zamanda ilk üçe giren yarışmacılara prodüksiyon desteği de veriyoruz. Heykel diğer branşlardan farklı olarak maliyet gerektiren bir alan. Bu proje, heykel sanatının gelişimindeki en önemli engel olan maddiyat kısmında destek olmayı hedeflemiş ve bunu hayata geçirmeyi çalışan bir proje. Bunu her yıl farklı ve yeni desteklerle geliştirmeyi planlıyoruz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/iksv-de-sular-durulmuyor/16807", "text": "İKSV'nin, 18. İstanbul Bianeli'nin küratörlüğüne danışma kurulunun önerdiği Defne Ayas yerine Iwona Blazwick'i atamasının tartışmaları sürüyor. İstanbul Bienali'nin 2026 ve sonrasında düzenlenecek bienaller için geçerli olacak yeni yönetmeliğe göre, Danışma Kurulu tarafından önerilen üç adaydan birini küratör olarak davet edebilecek. Bu aşamada sunulan yaklaşımlardan hiçbirinin vakfın bir sonraki İstanbul Bienali'ne dair vizyonuyla örtüşmemesi halinde İKSV yönetimi, kurulun yeniden toplanarak farklı adaylar önermesini talep edebilecek. Ayrıca kurulda görev yapan üyelerin istifa etmeleri durumunda o seneki küratör seçiminin sonuna kadar, küratör olarak davet edilemeyeceğine dair bir madde de yönetmeliğe eklendi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/iksv-den-istanbul-bienali-ne-dair-aciklama/16832", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı olarak, kültür-sanat alanındaki paydaşlarımızın tüm çalışmalarımızla ilgili görüş ve yorumlarını her zaman dikkatle takip ediyoruz. 18. İstanbul Bienali küratörünün duyurulmasının ardından, sürece dair ifade edilen eleştirileri de tüm ayrıntılarıyla değerlendirdik. Bienallerimizin küratör belirleme yöntemi, iyileştirilmesi için sürekli çaba gösterdiğimiz alanlardan biri. İstanbul Bienali'nde bu konuda yıllar içinde çeşitli değişiklikler yapıldı. Değişen ne olursa olsun küratör adayları, her zaman ve sadece İstanbul Bienali için geliştirdikleri sanatsal vizyon, önerdikleri yaklaşım ve bu yaklaşımın İKSV yönetiminin bienalden beklentileriyle uyumu çerçevesinde değerlendirildi. Bu sürecin şeffaflığını ve tarafsızlığını daha güçlü bir biçimde ortaya koyabilmek amacıyla bienalin Danışma Kurulu yönetmeliğinde son dönemde yaptığımız değişiklikleri bilginize sunmak isteriz. İstanbul Bienali'nin 2026 ve sonrasında düzenlenecek bienaller için geçerli olacak yeni Danışma Kurulu yönetmeliğine göre, İKSV yönetimi sadece Danışma Kurulu tarafından önerilen üç adaydan birini küratör olarak davet edebilecek. Bu aşamada sunulan yaklaşımlardan hiçbirinin vakfın bir sonraki İstanbul Bienali'ne dair vizyonuyla örtüşmemesi halinde İKSV yönetimi, Danışma Kurulu'nun yeniden toplanarak farklı adaylar önermesini talep edebilecek. Ayrıca, İstanbul Bienali Danışma Kurulu'nda görev yapan üyelerin, görev süreleri boyunca veya üyelikten istifa etmeleri durumunda o seneki küratör seçiminin sonuna kadar, küratör olarak davet edilemeyeceğine dair bir madde de yönetmeliğe eklendi. Bugüne dek bu görevi üstlenen tüm küratörler, İstanbul Bienali'nin gelişimine önemli katkılarda bulundu. Yapılan bu değişikliklerin de uzun vadede olumlu etkileri olacağına ve önümüzdeki dönemde bienali hep birlikte en iyi şekilde geleceğe taşıyacağımıza inanıyoruz. 1973'ten bu yana İKSV'yi, kamu yararına çalışan ve kar amacı gütmeyen bir kültür kurumu olarak sanatçılarla, izleyicilerle, destekçilerle, tüm paydaşlarımızla birlikte yaşatıyoruz. Bu çokrenkli ve çoksesli birliktelik, İstanbul'un en kapsamlı uluslararası kültür-sanat etkinliklerini düzenleyen vakfımıza güç veriyor. Türkiye'de kültür-sanat alanının gelişimine emek veren, bu alana dair kamusal tartışmaları besleyen herkese ve devam eden ilgileri için izleyicilerimize teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/iksv-ye-acik-mektup-daha-iyi-bir-istanbul-bienali-ne-dogru/16826", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Türkiye'nin en önemli ve kapsamlı kültür-sanat etkinliklerinden biri olan İstanbul Bienali'nin gelecek yıl küratör, sanat eleştirmeni ve akademisyen Iwona Blazwick küratörlüğünde gerçekleştirileceğini duyurmuştu. 14., 15., 16. ve 17. İstanbul Bienallerinin danışma kurulu üyelerinden olan Blazwick'in, 18. İstanbul Bienali küratörü olarak görevlendirildiğinde danışma kurulunda da yer alması yurt içi ve dışından eleştirilerle karşılanmıştı. Bu gelişmelerin ardından 4 Ekim 2023 tarihinde kamuoyuna açılan İKSV'ye Açık Mektup: Daha İyi Bir İstanbul Bienali'ne Doğru metni, kuruma şeffaflık, hesap verebilirlik, etik ve kapsayıcılık hususlarında bir dizi kritik soru sorarken İKSV'yi kamusal görevi doğrultusunda gerekli adımları atmaya çağırıyor. İstanbul Bienali'nin gerek kültür alanındaki önemine ve işlevine dikkati çekme amacıyla hazırlanan çağrı metnini şimdiye dek, aralarında sanatçılar, küratörler, bienal çalışanları, eğitimciler ve sanat izleyicilerinin de bulunduğu 250'yi aşkın kişi ve kolektif imzalarıyla destekledi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/institut-francais-2023-ceviri-odulu-siren-idemen-in-/16831", "text": "Institut français Türkiye'nin nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek ve çevirmenlik mesleğine hak ettiği değeri vermek amacıyla bu yıl üçüncü kez ve Tahsin Saraç anısına düzenlediği Çeviri Ödülü'nü Annie Ernaux'nun Boş Dolaplar adlı kitabını Türkçe'ye çeviren Siren İdemen kazandı. Institut français Çeviri Onur ödülüne ise Dr. İsmet Birkan layık görüldü. Institut français Çeviri ödülü töreni 17 Ekim tarihinde Fransa'nın Istanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin'in himayelerinde edebiyat ve yayın dünyasından çok sayıda davetlinin katılımıyla Fransa Sarayı'nda gerçekleşti. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Institut français Türkiye Çeviri Ödülü'ne, XIX., XX. ve XXI. yüzyıl Fransız edebiyatından, oldukça geniş bir yelpazede ve çeşitlilikte yirmi dokuz eser başvurmuştur. Geçen yılın metinlerinde olduğu gibi, son derece güncel olan Toplumsal Cinsiyet temasına odaklanan çok sayıda eserin katılımını memnuniyetle keşfettik. Çeviri Ödülü'ne başvuran, ilgi gösteren tüm yayınevlerine ve çevirmenlere en içten teşekkürlerimizi sunarız. Çeviri eserler 'kaynak metne', 'kaynak metnin yazarına' ve 'erek dilin okuruna' sadakati açısından değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, çeviri eserin doğru ve akıcı bir dile, sağlam ve tutarlı bir biçeme sahip olması, yazarın dil ve üslubunun çeviride ustalıkla ve yaratıcılıkla karşılanması, kaynak metnin içerdiği olguların, somut bilgi ve kavramların, imgelerin Türkçeye maharetle ve tutarlılıkla aktarılması, özel alan dili, jargon, yöresel deyişler ve deyimler gibi özel güçlüklerin üstesinden ustaca gelinmiş olması değerlendirmede öne çıkan ölçütlerdir. Tüm bu unsurların yanı sıra, özgün eserin edebi ruhunun çeviri eserde eşdeğer bir düzlemde bütünüyle yeniden yaratılmış olması önem taşımaktadır. Bu değerlendirmelerin ışığında Annie Ernaux'nun 2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Les Armoires vides romanını Boş Dolaplar başlığıyla Türkçe'ye aktaran Siren İdemen 2023 Çeviri Ödülü'ne layık görülmüştür. Çevirmen, özgün eserin dilini ve biçemini Türkçede maharet, açıklık ve doğrulukla karşılamıştır. İdemen aynı zamanda, yazarın özgün biçeminden ve metnin özel niteliğinden kaynaklanan zorlukların üstesinden gelmiş ve özgün eserin dil varlığını Türkçede eşdeğer biçimde yeniden yaratmıştır. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca klasik edebiyattan, modern ve çağdaş edebiyata uzanan bir yelpazede yer alan pek çok eseri, yetkin, akıcı ve yaratıcı bir dille, başarıyla Türkçeye aktaran ve Türkiye okurunu nitelikli çeviri edebiyatla buluşturan Dr. İsmet Birkan Institut français 2023 Çeviri Onur Ödülü'ne layık görülmüştür. Institut français Çeviri Ödülü 2021 yılında Mahir Güven'in Fransızca aslından çevirdiği romanı Ağabey ile Ebru Erbaş'a verilmişti. Onur ödülü ise Aysel Bora'ya takdim edilmişti."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/is-bankasi-ndan-cumhuriyetin-100-yasinda-ataturk-konferansi/16724", "text": "Türkiye İş Bankası, Cumhuriyetin 100. yaşı vesilesiyle Atatürk Vizyonuyla Gelecek Yüzyıla Bakış başlıklı uluslararası bir konferans düzenleyecek. Konferansa yurt dışından katılacak konuşmacılar arasında; tarihçi-yazar Yuval Noah Harari, Atatürk isimli bir kitabı bulunan İtalyan akademisyen Fabio L. Grassi, Nobel ödüllü iktisatçı Thomas J. Sargent, MIT Dijital Ekonomi Girişiminin Kurucu Ortağı Andrew McAfee ve UNESCO eski Genel Direktörü Irina Bokova yer alıyor. Atatürk Vizyonuyla Gelecek Yüzyıla Bakış başlığı ile İş Kuleleri Salonunda 28-29 Eylül 2023 tarihlerinde gerçekleştirilecek konferansta, yurt içinden ve yurt dışından önemli konuşmacılar, tarihten ekonomiye, bilimden kültüre ve spora geniş bir yelpazede pek çok konuyu geçmişten geleceğe uzanan bir yaklaşımla ele alacak. Sınırlı sayıda bilet satışı yapılacak etkinlikten elde edilecek gelir, Anıtkabir Derneği'ne bağışlanacak. Biletler, bugün (8 Eylül Cuma) itibarıyla İş Sanatın internet adresi üzerinden satışa sunulacak. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy'un açılış konuşmasını yapacağı, İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Bali ve Genel Müdürü Hakan Aran'ın ev sahipliğinde düzenlenecek konferansta; tüm dünyada ses getiren Sapiens, Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders gibi kitapların yazarı tarihçi ve filozof Yuval Noah Harari, New York Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Nobel ödüllü iktisatçı Thomas J. Sargent, Roma La Sapienza Üniversitesinde Avrasya Tarih, Türk Dili ve Tarihi dersleri veren ve Atatürk isimli bir kitabı bulunan İtalyan akademisyen Fabio L. Grassi, MIT Dijital Ekonomi Girişiminin Kurucu Ortağı Andrew McAfee, UNESCO eski Genel Direktörü Irina Bokova konuşma yapacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/is-sanat-in-24-sezonunun-parlayan-yildizlari-belirlendi/16797", "text": "100'ü aşkın genç müzisyenin katıldığı seçmelerde ilk kez genç Türk müziği icracılarına da yer verildi. Geçtiğimiz sezon 16 sanatçının yer aldığı Parlayan Yıldızlar'da bu sezon 20 genç müzisyen İş Kuleleri Salonu'nda konser verecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/is-sanat-in-cuma-is-cikisi-konserleri-manga-ile-basliyor/16738", "text": "İş Sanat'ın yoğun ilgi gören Cuma İş Çıkışı konserleri MaNga ile yeniden başlıyor. İş Sanat'ın Kibele Çeşmesi Heykeli önünde ücretsiz düzenlediği Cuma İş Çıkışı konserleri, 15 Eylül Cuma, saat 19.00'da rock müziğin başarılı gruplarından MaNga ile yeni sezona merhaba diyor. Etkinlik saat 18.30'da Kibele Çeşmesi Heykeli önünde DJ performansıyla başlayacak. Cuma İş Çıkışı konserlerinde 22 Eylül Cuma akşamı ise pop müziğin güçlü sesi Sibel Tüzün yer alacak. Konserler sürpriz isimlerle Ekim ayında da devam edecek. Rezervasyon biletix. com'dan yapılabilirken İş Sanat'ın sosyal medya hesaplarından detaylı bilgi edinilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/is-sanat-konser-sezonunu-100-yil-gala-konseri-ile-aciyor/16775", "text": "İş Sanat, yeni konser sezonunu Cumhuriyet'in 100. Yılı'nı kutlamak üzere orkestra şefi Tolga Atalay Ün yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dünyaca ünlü tenor Murat Karahan'ın 100. Yıl Gala konseriyle 2 Kasım Perşembe günü açıyor. Kasım ayından Haziran ayına kadar sürecek bu sezonda, yine pek çok yerli ve yabancı sanatçı İş Sanat sahnesine konuk olacaklar. İş Sanat, yeni sezonunu bir basın toplantısıyla tanıttı. İş Sanat Genel Müdürü Zuhal Üreten, yaptığı konuşmada Yeni konser sezonumuza Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlamanın coşkusuyla başlıyoruz. 2 Kasım'da değerli sanatçımız Murat Karahan'ın Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın eşliğinde salonumuzda gerçekleştireceği 100. Yıl Gala konserini tüm hayranları gibi biz de heyecanla bekliyoruz. Bir taraftan İstanbul ve Ankara'daki müzelerimizde devam eden Yaşasın Cumhuriyet sergimizin gördüğü yoğun ilginin, diğer taraftan 29 Ekim'de Beyoğlu'nda ziyarete açılacak olan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi'nin mutluluğuyla bizim için unutulmaz bir sezona başlıyoruz dedi. Konuşmasına geçen sezonun konser ve etkinliklerini anlatarak başlayan Sanat Yönetmeni Defne Turaç sözlerini Bugün burada konser salonumuzun yeni programını anlatmak üzere karşınızdayım. Ancak İş Sanat'ta uzun bir süredir, sezonun hiç bitmediğini hatırlatmak isterim. Her yıl etkinlik mekanlarımızı çeşitlendirerek, yaz kış daha fazla seyirciye ulaşmak hedefiyle çalışıyoruz. Cuma İş Çıkışı konserlerimiz, Antik Sahne ismini verdiğimiz etkinliklerimiz ve YouTube kanalımızda sürdürdüğümüz yayınlarımızla sanatseverlerin karşısındayız diye sürdürdü. İş Sanat sahnesinin klasik konserlerine Kronos Quartet'ten Aleksey Igudesman'a, Giuliano Carmignola'dan Timothy Chooi'ye önemli isimler konuk oluyor. Caz ve dünya müziğinin yıldızları Luz Casal ve Cecile McLorin Salvant da İş Sanat'ın konser programında yer alıyor. Parlayan Yıldızlar'ın genç isimlerinden şiir dinletilerine, türkülerden viyana valslerine renkli bir sezon yine sanatseverleri bekliyor. Biletler Maximum Kart sahiplerine %10 indirimle satılacak. Konserlerde öğrenci ve 65 yaş üzeri izleyiciler için 20 TL'den satışa sunulacak bir kontenjan da ayrıldı. Sezonun biletleri tüm Biletix gişelerinden ve İş Kuleleri Salonu ana gişeden, öğrenci ve 65 yaş üzeri biletler ise sadece İş Kuleleri ana gişeden temin edilebilecek. İş Sanat, ülkemizin yetiştirdiği, dünyanın önde gelen opera sanatçıları arasında yer alan, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Murat Karahan ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile Cumhuriyet'in 100. Yılına özel bir konserle salonunun kapılarını açıyor. Orkestra şefi Tolga Atalay Ün'ün yöneteceği konser sevilen opera aryalarından hep birlikte söylediğimiz türkülere uzanan zengin bir repertuvara sahip. Konser, 2 Kasım Perşembe, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda olacak. Dünyaca ünlü topluluk Concerto Köln ile klasik müzik sahnesinin önemli virtüözlerinden Giuliano Carmignola İş Sanat'ta bir araya geliyor. Konser 15 Aralık Cuma, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda müzikseverlerle buluşacak. Klasik müziğin önde gelen topluluklarından Concerto Köln, 2004 yılında Wolfgang Amadeus Mozart'ın eseri \"La nozze di Figaro\" kaydıyla Grammy ödülünün sahibi oldu. Echo Klassik de dahil olmak üzere 75'in üzerinde ödüllü albüm kaydı olan Concerto Köln, bu konserde bir başka Grammy'li sanatçı Giuliano Carmignola'ya eşlik ediyor. Klasik ve çağdaş müziğin öncü toplulukları arasında yer alan Kronos Quartet, bir araya gelişlerinin 50'inci yılını kutladıkları dünya turnesi kapsamında 16 Ocak Salı, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiyle buluşacak. David Harrington, John Sherba, Hank Dutt ve Paul Wiancko'dan oluşan Kronos Quartet, Andrei Tarkovksy'nin Oscar ödüllü Requiem For A Dream filminin müziği başta olmak üzere birçok filmin müziğiyle adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Parlak ve uzun kariyerlerinde kendileri için bestelenmiş 1000'den fazla eser olan efsane topluluk, cazdan tangoya, dönem müziklerinden, yirminci yüzyıl müziklerine uzanan geniş bir repertuvarın da sahibi. Billie Holliday, Ella Fitzgerald gibi caz müziğin dünyaca ünlü kadın sanatçılarının izinden giden Cecile Mclorin Salvant, 7 Kasım Perşembe, İş Kuleleri Salonu'nda caz rüzgarı estirecek. Thelonious Monk Enstitü'nün 2010 yılında düzenlediği caz yarışmasında birinci olan Salvant, caz kariyerinde emin adımlarla ilerleyerek, yayınladığı The Window, Dreams and Daggers albümlerinin ardından For One To Love albümü ile Grammy Ödülleri'nde En İyi Caz Vokal Albümü Ödülünün sahibi oldu. Konserde Salvant'a, Sullivan Fortner, Yasushi Nakamura, Savannah Harris eşlik edecek. İş Sanat, sanatseverleri 5 Ocak Cuma, English Chamber Orchestra ile Viyana Gala konserine davet ediyor. Müzik ve dansın bir araya geldiği, İş Kuleleri Salonu'ndaki geleneksel yeni yıl konserinde topluluk ve dansçılar vals ve polkalar ile rengarenk bir gece yaşatacak. Viyana Senfoni Orkestrası müzisyenleri tarafından kurulan, bağımsız oda orkestrası Wiener Concert-Verein, 2019 yılı Queen Elisabeth Keman Yarışması birincilik ödülünün sahibi Timothy Chooi ile İş Sanat ev sahipliğinde 7 Şubat Çarşamba saat 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiyle buluşacak. Klasik ve romantik dönemin eserlerinin seslendirileceği konseri solistliği de üstlenen Timothy Chooi yönetiyor. Yaratıcılıkta sınır tanımayan, keman virtüözü, besteci ve komedyen Aleksey Igudesman İş Sanat'a özel hazırladığı Beethoven and More başlıklı konserle İstanbul seyircisinin kalbini fethedecek. Igudesman'ın dünyasında bir Viyana valsi her an Britney Spears'ın bir şarkısına ustaca bağlanabilir veya bir Hint halk şarkısı Beethoven'ın keman sonatına dönüşebilir. Beethoven'ın son eseri olan 9'uncu senfonisinin bestelenişinin 200. yılı vesilesiyle İş Sanat'a özel hazırlanan konserde bestecinin eserlerinin pusulasında Igudesman yeni rotalara yelken açacak. Igudesman'ın yönetimindeki 100 kişilik Romanian National Youth Orchestra, Boğaziçi Caz Korosu ve sürpriz isimler bu yolculukta sanatçıya eşlik edecek. Konser, 16 Nisan Salı saat 20.30'da, Atatürk Kültür Merkezi, Türk Telekom Opera Salonu'nda gerçekleşecek. İş Sanat, Franz Lizst Akademisi'nin seçkin müzisyenlerinin kurduğu Anima Musicae Oda Orkestrası ve Macar asıllı kemancı Gwendolyn Masin'i 17 Nisan Çarşamba, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda ağırlayacak. Orkestra şefi Rengim Gökmen yönetimindeki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, piyano sanatçısı Rüya Taner'in solist olarak yer alacağı konser ile 5 Mart Salı, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda izleyicileriyle buluşacak. İspanya'nın dünyaca ünlü pop-rock sanatçılarından Luz Casal, 30 Kasım Perşembe, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda dinleyicilerle buluşacak. İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın Oscar ödüllü Yüksek Topuklar filminde seslendirdiği \"Piensa en mi\" şarkısıyla adını dünyaya duyuran Casal, konserde sevilen şarkılarını seslendirecek. Sesi ve piyano başında sergilediği sahne performansıyla son dönemde adından sıkça söz ettiren Karsu, yılın son konserinde İş Sanat seyircisiyle ilk kez buluşacak. Caz, blues, pop, funk ve elektronik müziği modern yorumlarla buluşturan piyanist, besteci, söz yazarı ve şarkıcı Karsu'nun, İş Sanat'a özel hazırladığı Dünya'nın Sesleri başlıklı konser 28 Aralık Perşembe, 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda. Halk müziğinin usta sanatçılarından Coşkun Karademir, konuk sanatçıları Buray ve Ceylan Ertem'i Dost Meclisi başlıklı Türk halk müziği konserinde İş Sanat sahnesinde ağırlıyor. Müzikal birliktelikleri uzun yıllara dayanan Karademir ve Ertem'in sahnedeki performansına Buray'ın da katılımıyla oluşan Dost Meclisi türkü severlere unutulmaz bir gece yaşatacak. Konser, 15 Kasım Çarşamba, saat 20.30'da, İş Kuleleri Salonu'nda. Türk halk müziğinin başarılı ismi Kubat, 7 Aralık Perşembe, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda seyircilerle buluşacak. Ege yöresi türkülerinin yer aldığı bu özel konserde Kubat'a konuk sanatçı Canan Çal eşlik edecek. Dünyaca ünlü müzisyen Luis Bravo'nun tango dans topluluğu Forever Tango, 23 Mayıs Perşembe, İş Kuleleri Salonu'nda gerçekleştireceği gösterisiyle İş Sanat seyircisinin ilk kez karşısına çıkacak. Arjantin'in tutkulu müziğini ve dansını ustaca sahneye taşıyan topluluk, Amerika'yı baştanbaşa dolaştı. Tony ile Drama Desk ödüllerine aday gösterildi. Broadway'de en çok sahne alan gösterilerden biri olan Forever Tango, 12 dansçı ve 9 müzisyenden oluşuyor. Edebiyatımızın unutulmaz eserlerinin müzik ile harmanlandığı dinletiler bu sezon da İş Kuleleri Salonu'nda ücretsiz olarak seyircisi ile buluşacak. Atilla Birkiye'nin düzenlediği, Serdar Yalçın'ın müzik direktörlüğünü üstlendiği ve Mehmet Birkiye'nin sahneye uyarladığı dinletiler aynı zamanda İş Sanat'ın YouTube kanalından da yayınlanacak. 27 Kasım'da Nazım Hikmet, 11 Aralık'ta Aşık Veysel, 22 Ocak'ta Ahmet Muhip Dıranas, 19 Şubat'ta Nezihe Meriç, 15 Nisan'da Melih Cevdet Anday'ın eserlerinden derlenen şiir ve hikaye dinletileri, sahnede olacak. İş Sanat'ın yoğun ilgi gören ücretsiz Cuma İş Çıkışı konserleri rock müziğin başarılı gruplarından MaNga ile başladı. İş Çıkışı konserlerinde 22 Eylül'de Sibel Tüzün, 6 Ekim'de Yaşar, 13 Ekim'de ise Pinhani sahne alacak. Cuma İş Çıkışı konserleri yeni yılın gelişini de İstanbul ve Ankara'da seyircileriyle kutlayacak. İş Sanat'ın kariyerlerinin başındaki müzisyenlere sahne deneyimi sunarak destek olmak amacıyla sürdürdüğü Parlayan Yıldızlar konserlerinin seçmeleri tamamlandı. Seçmelerin ardından 16 genç müzisyenin sezon boyunca İş Kuleleri Salonu'nda vereceği ücretsiz konserlerin ilki 20 Kasım'da başlıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/istanbul-devlet-opera-ve-balesi-yeni-sezona-basliyor/16758", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi, bu özel gecede solistleri, solist dansçıları, orkestrası, korosu ve 'Modern Dans Topluluğu İstanbul' Projesi dansçılarıyla bir bütün olarak sanatseverlerin karşısına çıkacak. L. van Beethoven, W. A. Mozart, V. Bellini, G. Verdi, P. İ. Çaykovski, G. Donizetti, P. Mascagni, C. Gounod, G. Puccini ve G. Bizet gibi bestecilerin dünya opera repertuvarındaki başyapıtlarından seçkiler; L. Minkus ve A. Adam'ın unutulmaz bale eserlerinden çarpıcı bölümler bu gecenin satırbaşlarını oluşturuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/istanbul-fringe-festival-besinci-edisyonuyla-16-eylul-de-basliyor/16741", "text": "Uluslararası performans sanatları etkinliği Istanbul Fringe Festival, 16-23 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek. 16-23 Eylül tarihleri arasında İstanbul'un farklı noktalarında gerçekleşecek olan Istanbul Fringe Festival, Türkiye'den ve dünyadan alternatif işleri sanatseverlerle buluşturacak. Türkiye'nin yanı sıra; Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, Birleşik Krallık, İsrail, İtalya, Hollanda, Kanada ve Yunanistan olmak üzere 10 ülkeden ekipleri ağırlayacak festival kapsamında 21 gösteri, 6 atölye, paneller ve partiler düzenlenecek. Istanbul Fringe Festival'a ev sahipliği yapacak mekanlar arasında Arter, Bahçe Galata ve DasDas başta olmak üzere; Barış Manço Kültür Merkezi, BeReZe Gösteri Evi, Caddebostan Kültür Merkezi, Çıplak Ayaklar Dans Akademisi, ENKA Sanat, Fişekhane, Hope Alkazar, Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy, Karga, Sakıp Sabancı Müzesi ve Tuhafier yer alıyor. Festival biletlerine tiyatrolar. com. tr üzerinden ulaşabilir, detaylı bilgi almak için festivalin web sitesi fringeistanbul. com'u ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/istanbul-komedi-festivali-5-kasim-da-basliyor-/16854", "text": "6. kez düzenlenen İstanbul Komedi Festivali etkinlikleri kapsamında, 5 Kasım 4 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek yerli yabancı etkinlikleri ile 7'den 70'e tüm şehre kahkahayı getiriyor. İstanbul Komedi Festivali; söyleşiler, stand-up'lar, doğaçlama gösteriler, kapalı gişe tiyatro oyunları ve çocuk etkinliklerinin yanı sıra bu yıl İngiliz komedyenleri Türk izleyicisi ile buluşturacak ve BrandWeek'te yer alacak. Festival her yıl olduğu gibi sahneye yeni isimler, şehrin etkinlik takvimine yepyeni gösteriler kazandıracak. Funny Woman Awards'ı (2019) kazanmasıyla tanınan Laura Symth, After Life dizisinin yıldız ismi Rick Gervais'in turnesinin açılışını da yapan Ingiliz komedyen Sean McLoughlin, Ali Congun, Ayşe Balıbey & Cem İşçiler, Okan Çabalar, Sergen Deveci, Oya Başar & Ebru Kural, Düğün Şarkıcısı, Bülent Emrah Parlak, Soner Olgun, Kaan Sekban, Lesli Karavil, Aygül Aydın, Berfu & Eser Yenenler, Doğu Demirkol, Mesut Süre, sezon boyunca kapalı gişe sahnelenen Aydınlıkevler, Güldür Güldür Show, Zengin Mutfağı, Çok Güzel Hareketler 2, BKM Mutfak ve BKM Çarşı etkinlikleri'nin yanı sıra çocuk etkinlikleri de bu hafta İstanbul Komedi Festivali'nde."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/istanbul-un-500-yili-mesher-de/16763", "text": "Meşher, \"Göz Alabildiğine İstanbul\" sergisiyle izleyicileri İstanbul'un siluetine bir uçtan bir uca bakmaya davet ediyor. Beş asırdan kesitler sunan sergide, bir kısmı ilk defa İstanbul'da sergilenen panoramik ve geniş açılı şehir temsillerinin yanı sıra gravürlerden nadir kitaplara, yağlıboya tablolardan fotoğraflara 100'ün üzerinde eser yer alıyor. Meşher, Göz Alabildiğine İstanbul: Beş Asırdan Manzaralar isimli sergiyi ziyaretçileriyle buluşturuyor. 20 Eylül'de açılacak serginin küratörlüğünü Şeyda Çetin ve Ebru Esra Satıcı üstleniyor. Ömer Koç Koleksiyonu'nda yer alan çeşitli nadide eserlerden oluşan sergi, İstanbul'un Osmanlı payitahtı olduğu, 15. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk çeyreğine uzanan bir zaman dilimini kapsıyor. Şehrin zengin bir görsel kaydı niteliğindeki sergide geniş açılı İstanbul manzaralarını gösteren tablolardan gravürlere, nadir kitaplardan albümlere, panoramik fotoğraflardan Yadigar-ı İstanbul objelerine 100'ün üzerinde eser yer alıyor. Sergideki eserlerin üreticileri de büyük çeşitlilik gösteriyor. Gemi kaptanından seyyahlara, askerlerden elçilere, yazar, ressam ve fotoğrafçılardan mimar ve şehir plancılarına kadar Batılılar tarafından bazen politik veya askeri bazen estetik amaçlarla üretilen eserlerde farklı teknikler öne çıkıyor. Yapıldıkları dönemin diplomatik ilişkilerine, şehrin geçirdiği dönüşümlere, çokku ltu rlu yapısına ve sosyal yaşamına ait izler bulunduran göru ntu lere yazılı kaynaklardan alıntılar eşlik ediyor. Bu alıntılar Batılı eser sahiplerinin bakış açısı ile 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl Osmanlı/Türk edebiyatından sanatsal üretimler arasında bir diyalog imkanı yaratıyor. Sergi şehre tekrar bir gu zelleme yapmak yerine, anlatının çeşitliliğini, tasvirlerin farklılığını incelemeye davet ediyor. İngiliz ressam Henry Aston Barker'ın 1799 yılında Galata Kulesi'nin tepesinden çizdiği eskizlere dayanarak oluşturduğu İstanbul Panoraması, elçilik sekreteri olarak İstanbul'da bulunan Philipp Franz von Gudenus'un 1741'de İsveç Elçiliği'nin çatısından yaptığı çizime ait gravür, Joseph Schranz'ın Karadeniz'den Marmara Denizi'ne Boğaz panoraması eserlerden birkaçı... Ayrıca bilinen en eski 360 derecelik panoramik İstanbul fotoğraflarını çeken sanatçı olarak tarihe geçen James Robertson'ın Bayezid Kulesi'nden çektiği Mayıs 1854 tarihli fotoğrafın sanatçının imzasını taşıyan ithaflı albümünü de sergide görmek mümkün. Göz Alabildiğine İstanbul sergisinde, şehri bir uçtan bir uca izleme imkanı veren panoramik eserler birbirinden ilginç detaylar da barındırıyor. Yerel kıyafetler içinde esnaf, öküz arabasında giden kadınlar, şapkalarıyla ayırt edilen Batılılar, çocuklar ve şehrin dört ayaklıları, İstanbul'un siluetini tamamlayan unsurlar olarak öne çıkıyor. Meşher Direktörü Nilüfer H. Konuk ise serginin geniş kitlelere ulaşmasını arzuladıklarını söyledi. Konuk, Kimileri en erken tarihli baskı, günümüze ulaşmış tek nüsha veya döneminin öncü örnekleri olan bu eserlerin bir kısmı ilk defa İstanbul'da sergileniyor. Ömer Koç'un kıymetli koleksiyonundaki bu nadir eserleri Meşher'de geniş kitlelerle buluşturmaktan büyük memnuniyet duyuyoruz. dedi. Sergiyle birlikte Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanan sergi kataloğunda konusunun uzmanlarının katkılarıyla İstanbul tasvirlerinin çeşitliliğine dikkat çekiliyor. Katalog metinleri Sven Becker, Briony Llewellyn, Bahattin Öztuncay ve Claude Piening'e ait. Ömer Koç'un önsözüyle başlayan kitapta, küratörler Ebru Esra Satıcı ve Şeyda Çetin'in sergiyi tanıttığı yazının yanı sıra Prof. Dr. Zeynep Çelik'in Biz ki İstanbul şehriyiz, güzelizdir başlıklı makalesi yer alıyor. 26 Mayıs 2024 tarihine kadar görülebilecek Göz Alabildiğine İstanbul sergisine, küratörler ve Meşher ekibinin hazırladığı yetişkin ve çocuk atölyeleri gibi bir dizi program eşlik edecek. Güncel etkinlik takvimine Meşher'in internet sitesi ve sosyal medya kanallarından ulaşılabilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/italyan-kultur-den-arkeoloji-sempozyumu/16877", "text": "Tarihi mirasa katkı sunmak için Türk kurumlarıyla işbirliği halinde çalışan İtalyan ekiplerin kazıları, keşif süreçlerini, buluntuları ve hedeflerini anlatacakları Eski Anadolu'da Arkeoloji ve Toplum: Türkiye'deki Arkeolojik Çalışmalara Eğitim, Araştırma ve Kazıda İtalya Katkısı başlıklı sempozyum, 17-18 Kasım 2023 tarihlerinde Beyoğlu'nda bulunan İtalyan Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek. İtalya Büyükelçisi Giorgio Marrapodi ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Salvatore Schirmo'nun da katılımlarıyla gerçekleşecek sempozyumda, Türkiye'nin batısından doğusuna neredeyse tüm tarihi dönemleri kapsayacak şekilde sürdürülen kazılar hakkındaki bulgularını kamuoyuyla paylaşacaklar. İtalya ve Türkiye arasındaki kültürel diplomasi açısından büyük öneme sahip olan İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Arkeoloji Sempozyumu, bu yıl 14. kez Türkiye'de çalışmalarını sürdüren İtalyan arkeologları ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Salvatore Schirmo'nun girişimiyle ve Ankara İtalyan Büyükelçiliği himayesinde düzenlenen sempozyum, Türk topraklarına dağılmış muazzam bir miras üzerinde Türk meslektaşlarıyla birlikte çalışan İtalyan arkeologlara, sahada yürütülen kazı ve araştırmaların sonuçlarını karşılaştırma olanağı sağlıyor. İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Arkeoloji Sempozyumu, uluslararası bilim, akademi ve kültür dünyası tarafından geniş çapta tanınan köklü bir buluşma. Prehistoryadan Bizans dönemine ve Hitit çağına kadar insanlık tarihinin en temel dönemleri üzerinde çalışmalar yürüten toplam 18 İtalyan arkeoloji misyonu, Anadolu'daki arkeolojik kazılara çok değerli katkılarda bulunuyor. Malatya-Arslantepe, Gaziantep-Karkamış, Yozgat-Uşaklı Höyük, Niğde-Kınık Höyük, Mersin-Yumuktepe, Kayseri-Kültepe, Mersin-Elaiussa, Denizli-Hierapolis gibi birçok önemli antik kentte çalışmalarını sürdüren ekipler, 17-18 Kasım 2023 tarihlerinde Beyoğlu'ndaki İtalyan Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek Eski Anadolu'da Arkeoloji ve Toplum: Türkiye'deki Arkeolojik Çalışmalara Eğitim, Araştırma ve Kazıda İtalya Katkısı başlıklı sempozyumda çalışmalarına dair yeni bulguları paylaşacaklar. 17 Kasım Cuma günü 09.30'da İtalya Büyükelçisi Giorgio Marrapodi ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Salvatore Schirmo'nun açılış konuşmalarıyla başlayacak olan sempozyum, iki gün boyunca Türkiye'nin ve İtalya'nın önemli üniversitelerinden akademisyenleri farklı konu başlıklarıyla ağırlayacak. Sempozyum, 18 Kasım Cumartesi akşamı 18.30'da, dönemin müzik aletlerinin yeniden üretilerek seslendirileceği ve eski uygarlıkların tarihinin şarkılar aracılığıyla yayıldığını anlatan Hitit müzikleri konseriyle sona erecek. Konuşmaların İtalyanca ve Türkçe simultane tercümeyle gerçekleştirileceği Eski Anadolu'da Arkeoloji ve Toplum: Türkiye'deki Arkeolojik Çalışmalara Eğitim, Araştırma ve Kazıda İtalya Katkısı başlıklı 14. İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Arkeoloji Sempozyumu'nda paylaşılan bulgular, önümüzdeki günlerde ayrıca kitap haline de getirilecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/izkitap-kitapseverlerle-bulusma-icin-gun-sayiyor/16841", "text": "28 Ekim 2023 günü kapılarını açacak İZKİTAP'ta 86 söyleşi, 700'ü aşkın imza etkinliği düzenlenirken birbirinden değerli yüzlerce yazar, çizer, gazeteci, akademisyen okurlarıyla buluşacak. Cumhuriyetimizin 100. Yılına özel Cumhuriyet temalı birçok söyleşi de yazar, gazeteci, düşünür ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirilecek. İZKİTAP; en seçkin kültür yayınevleri, eğitim yayınları, sahaflar ve müzayedeler, uluslararası konuk yazarlar ve sergilerle de kitapseverlere kültür şöleni sunacak. Fuarda; 100. Yıl Özel Müzayedesi de düzenlenecek. Müzayedede aralarında, Mustafa Kemal Atatürk'ün ıslak imzasını taşıyan mebus defteri, Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevinde eşi Piraye'ye yaptığı Nazım, Bursa, Zevcem Pirayem yazılı ahşap kalemlik, 1954 yılına ait İzmir'de Alınteri, Boyozcu, Kordon 1954 ıslak imzalı Ara Güler kaşeli fotoğraf, İzmir'in işgali sırasında ilk kurşunu sıkarak direnişi başlatan Gazeteci Hasan Tahsin'in de yer aldığı gazeteci, yazar, milletvekili Ahmed Rasim'e ithaflı ıslak imzalı fotoğrafın da olduğu birçok özel parça yer alıyor. Cumhuriyetimizin 100. yılına adanmış tarihsel, kültürel birikimimizi yansıtan, ilham verici hikayeleri ve derin anlamlarıyla özel parçaların yer aldığı 100. Yıl Özel Müzayedesi düzenlenecek. Müzayede 5 Kasım Pazar günü saat 15:00'te B Hol Fuaye Alanı'nda gerçekleştirilecek. Ayrıca, 3 Kasım Cuma saat 18:00'de, 4 Kasım Cumartesi saat 15:00'te de eşsiz eserlerin yer aldığı farklı müzayedeler de gerçekleştirilecek. İZELMAN A. Ş. ve KOSGEB desteğiyle yazar ve yayıncılarla kitapseverleri bir araya getirecek, sektörü buluşturacak İZKİTAP - İzmir Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu ise şair ve yazar Birhan Keskin. Fuarda Keskin'in, yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla söyleşi düzenlenecek. Fuarda, Ayşe Kulin, Mert Arık, Şermin Yaşar, Şükrü Erbaş, Timur Soykan, Umut Sarıkaya gibi birbirinden değerli yüzlerce yazar, şair, çizer, imza günleri ve söyleşilerle okurlarıyla bir araya gelecek. Dünya çapında çok satanlar arasında yer alan, dizi ve filmi de yapılan Japon manga serisi Orange eserlerinin yaratıcısı Ichigo Takano da imza etkinliğiyle İzmir Kitap Fuarı'nda yer alacak. Takano, Bu benim Türkiye'deki ilk imza günüm. Bu değerli fırsatı elde ettiğim için çok heyecanlıyım. Bu aynı zamanda benim yurt dışındaki ilk imza günüm. Eserlerimin Japonya'dan çok uzaklardaki kişilere ulaşmasından ve oralarda eserlerimi okuyan kişilerin olmasından dolayı çok mutluyum. Umarım imza gününde hepinizle iyi vakit geçirebilirim. Hepinizle buluşmayı dört gözle bekliyorum diyerek okurlarına mesaj gönderdi. Takano'nun imza günü ise 4 Kasım Cumartesi saat 14:00'te gerçekleştirilecek. İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmirlilerin fuaizmir'e ulaşımını kolaylaştırmak için İZKİTAP'a özel ulaşım hatları oluşturdu. 92 numaralı Üçyol Metro-Fuar İzmir, 610 numaralı Gaziemir Semt Garajı-Fuar İzmir, 650 numaralı Fahrettin Altay-Fuar İzmir ve 540 numaralı Lozan Meydanı-Fuar İzmir hatları dışında, Bornova Metro İstasyonu ile Şirinyer İZBAN aktarmadan fuarizmir'e düzenli seferler olacak. Okullardan da öğrencilerin İZKİTAP'a kolay ulaşımı için servisler kaldırılacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/izmir-enternasyonal-fuari-92-yasinda-hala-genc-/16698", "text": "İzmir denince akla gelen İzmir Enternasyonal Fuarı bugün kapılarını 92. kez Anadolu Ateşi, dans şovları ve sirk gösterileriyle dolu bir kortejle açıyor. Kortej bu akşam saat 18.30'da Cumhuriyet Meydanı'ndan başlayıp, Lozan Kapısı girişinde tamamlanacak. 92. İEF Kültürpark'ta İzmir'in 2026 Avrupa Gençlik Başkenti Finalisti olmasına özel gençlik teması ile bu yıl 1 - 10 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek. Fuar Cumhuriyetin 100. yıldönümünde, Gençlik: Bugünün öncüsü sloganıyla gençlerin enerjisini ve bakış açısını merkezine alıyor. Fuarın giriş ücretleri; tam 13 TL, öğrenci 5 TL olarak belirlendi. Kültürpark'ın tüm kapılarından giriş-çıkış yapılabilecek ve etkinlikler 16.00 - 23.00 saatleri arasında düzenlenecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/izmir-yavas-kumas-la-ortundu/16727", "text": "İzmir bu yıl ilk defa düzenlenen Uluslararası Tekstil Bienali'ne ev sahipliği yapıyor. Dünyanın farklı yerlerinden sanatçıların 'Yavaş Kumaş' teması etrafındaki üretimleri kentin dört bir yanını sarmış durumda. Seyhan Akıncı - İzmir'deki Kültürpark her defasında başka bir yaşamın mümkün olduğunu hatırlatır insana. Bu yıl 92. kez kapılarını açan İEF ise bugün gelecek yıla kadar veda ediyor İzmirlilere... Fakat açılışı fuar coşkusuna denk gelen ve bu yıl ilki düzenlenen Uluslararası İzmir Tekstil Bienali sonbaharın sonuna dek devam edecek. Küratörlüğünü Nihat Özdal'ın yaptığı, yerli ve yabancı 57 sanatçının üretimleriyle katıldığı bienal, 'Yavaş Kumaş' teması ile gerçekleşiyor. Çalışmaların büyük çoğunluğuna Kültürpark'ta bulunan Atlas Pavyonu ev sahipliği yaparken Smyrna Agora'sı, Çikolata Fabrikası ve Ets Haim Sinagog'u gibi tarihi pek çok nokta bienal kapsamında sanatseverleri ağırlıyor. 4 Eylül'de açılışı gerçekleşen ve 24 Kasım'a kadar açık kalacak bienali küratör Nihat Özdal; sanatçılar Rachel Hayes, Pelda Aytaş ve Vahap Avşar ile konuştuk. Tekstil ile ilişkisi 8 bin 500 yıl öncesine giden İzmir'de, ciddi bir araştırma ve hazırlık süreci yaşadık. Sadece İzmir için değil, 'kuşandığı' konu itibarıyla Türkiye'de bir ilk adım oldu. Tekstil alt başlığında pek çok 'art' var. Bu alanlarda çalışan da çok fazla sanatçı... Sanatçıları belirlerken doğrudan oldukları disiplinden çok üretimleri ile ilgilendim. Türkiye'de ve dünyada yaptığım sergi ve atölye ziyaretlerinden 'kumaş'larıyla benim için ön plana çıkan sanatçılar. Bienal ana mekanı Atlas Pavyonu olsa da şehrin ilginç mekanlarını da 'sarması' kumaşa yakıştı. Küratör Nihat Özdal, Agora'da bir yerleştirme yapmamı istedi. Arkeolojik alanı inceleyip oradaki geometri ile nasıl etkileşim kuracağımı düşünerek hazırlandım bienale. Agora'daki kemerleri düşündüm ve çevresinden dolaşabileceğiniz kat kat pencereler yapmayı hayal ettim. Görüşü gizlememek için çok fazla şeffaf kumaş kullandım. Dikilen her panel aynı dikdörtgen ile kare desenine sahip ve her panelin ayrı bir renk paleti var. Agora alanını gizlemek değil, ortaya çıkarmak üzerine bir yerleştirme yaptım. Ekolojik krizi en derinden hissettiğimiz şu zamanlarda yaşamın ve doğal kaynakların karşı karşıya olduğu tehlikeler sanat ve tasarım alanında uğraş verenlere de görev ile sorumluluklar yüklemiştir. Bu sebeple yavaşla, dokunuşa odaklan! sloganıyla yola çıkan ve Türkiye'de ilk kez tekstil üzerinden gerçekleşen bir Bienal'de olmak gurur vericiydi. Farklı kültürlerden sanatçılar ve tasarımcılarla bu ortak paydada çok güzel bir buluşma gerçekleşti. Bienal yerel ve küresel dünya arasında kurduğu köprüler üzerinden yaşamadığımız dünyayı yaşanır kılmak için önemli bir rol oynuyor. Tekstil sanatçısı olmadığım için biraz şüpheli oldu katılımım. Ancak sergide çok sayıda farklı yaklaşımlarda işler olduğunu gördükten sonra katılmamın isabetli olduğunu düşünüyorum. Bienal, çok küçük bütçe ile ekiple yapıldı ve bence bu kadar kısıtlı olanaklarla ortaya çıkan sergi son derece etkili ve eminim İzmir'deki izleyiciler için tam bir biçimsel, görsel ve dokusal bir ziyafet oldu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/kadikoy-cizgi-festivali-basliyor/16767", "text": "Kadıköy Çizgi Festivali'nde çocuklar, gençler ve yetişkinler için de birbirinden renkli atölyeler hazırlandı. Dernekler ve yayınevleri tarafından gerçekleştirilecek ve festival boyunca sürecek atölyelere kayıtlar stantlarda yapılacak. Festival programında bu yıl 1977'den 1983'e kadar yayınlanan Star Wars destanının üretilen ilk filmleri olan Yıldız Savaşları Orijinal Üçlemesi'nin gösterimi de yapılacak. Ayrıca karikatür ve çizgi roman okurları, festival alanında ünlü çizerlerin gerçekleştireceği canlı çizimleri de izleyebilecek. Absürt mizahıyla karikatür severlerin büyük beğenisi kazanan ünlü karikatürist Emrah Ablak da Kadıköy Çizgi Festivali'ne çizgi severlerle buluşacak. Moderatörlüğünü Kadıköy Belediyesi Karikatür Evi sorumlusu Meriç Karcal'ın yapacağı söyleşi, 24 Eylül Pazar saat 15.00'de gerçekleştirilecek. Festivalin imza günleri bölümünde ise Desen Yayınları, Karakarga, Baobab, Çizgi Roman Okurları Derneği, İllüstratörler Platformu, Marmara Çizgi, Paralel Evren, Tekir Kitap, Kırmızı Kedi'nin ünlü çizerleri sevenleriyle buluşacak. Festivalin son gününde Çizgi Roman Okurları Derneği'nin 15.00 - 18.00 saatleri arasında yapacağı mezatta sunumları Altan Biçen, Güngör Uzun ve Hüsnü Çoruk yapacak, moderatörlüğü de Emre Demirkol üstlenecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/kadikoy-de-plaklar-baris-manco-anisina-donecek/16745", "text": "Türkiye'nin en geniş katılımlı analog müzik buluşması Kadıköy Plak Günleri, 16 Eylül Cumartesi Kadıköy Belediyesi'nin bahçesinde başlıyor. Kadıköy Belediyesi tarafından bu yıl yedincisi düzenlenen etkinlikte plaklar Barış Manço anısına dönecek. Kadıköy Belediyesi 7. Plak Günleri için geri sayım başladı. Kadıköy Belediyesi'nin Hasanpapaşa'daki merkez binasının bahçesinde 16-17 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek olan etkinlik, bu yıl da plak koleksiyonerlerine ve müdavimlerine keyifli bir buluşma yaşatacak. Plak severlerin pek çok eski ve yeni plağa erişim imkanı bulabileceği etkinlikte konserler, söyleşiler, imza günleri ve DJ performansları da gerçekleştirilecek. 44 plak dükkanının seçkileriyle yer alacağı Kadıköy Plak Günleri, cumartesi ve pazar günleri saat 12.00-22.00 saatleri arası açık olacak. İstanbul'da ilk defa Kadıköy Belediyesi tarafından hayata geçirilen Plak Günleri, bu yıl Anadolu Rock müziğinin duayen isimlerinden; şarkıcı, besteci ve söz yazarı Barış Manço anısına yapılacak. Kadıköy Belediyesi 7. Plak Günleri'nin açılışı, 16 Eylül Cumartesi günü saat 13.30'da Eren Şenkardeş'in DJ performansıyla başlayacak ve Hünkar, Grand Bazaar, Volkan Judocu ve My Analog Journal'in performanslarıyla devam edecek. Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi öğretmenleri ve öğrencileri de Çocuklar Barış Abi İçin Şarkı Söylüyor programı ile saat 14.00'te müzikseverlerle buluşacak. Saat 15.00'te ise Guıtarısts Of İstanbul ve Okay Temiz yeni çıkan albümlerini ilk defa 7. Kadıköy Plak Günleri'nde müzikseverlerle buluşturacak. Programın ikinci gününde de DJ performansları devam ederken saat 20.00'de Cahit Berkay, Emrah Karaca ve Deniz Tekin gibi ünlü isimlerin yer aldığı Barış Manço 2023 Anma Konseri yapılacak. İki gün sürecek etkinlikte 10 farklı illüstratör tarafından hazırlanan Nasıl Anlatsam Bilemiyorum adlı Barış Manço Sergisi de müzikseverlerin ziyaretine açık olacak. Etkinlikte ayrıca \"Barış Manço'nun 2023'ünden, 2023'e Zaman Yolculuğu\" adlı bir söyleşi gerçekleşecek. Moderatörlüğünü Artemis Günebakanlı'nın yapacağı söyleşinin konuşmacıları Cahit Berkay ve Kabus Kerim olacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/kazlicesme-sanat-ta-uc-acilis-birden-gerceklesti/16833", "text": "Zeytinburnu Mozaik Müzesi, 'Fahreddin Paşa, Medine Müdafii' Sergisi, sosyal tesis Mozaik Kafe Restoran'ın açılışı TBMM Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'un katılımlarıyla gerçekleşti. 2015 yılında Eski Zeytinburnu Belediye Başkanlık Binası'nda başlayan restorasyon çalışmaları sırasında bulunan Geç Roma Erken Bizans dönemine ait mozaik yapısı müzeye dönüştürüldü. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü Başkanlığı ve Zeytinburnu Belediye Başkanlığı finansman ve teknik desteğiyle gerçekleşen kazıda 190 metrekarelik tarihi mozaiğin bütününe ulaşıldı. Büyük bir titizlikle yapılan çalışmalar sonucunda 2021 yılında alanda; bir sandık tipi mezar, mermer bir lahit ve iskeletler bulundu. Lahit içerisinden çıkan kemiklerin yaşı karbon 14 testi ile belirlendi. TÜBİTAK incelemelerine göre lahit mezarda bulunan 2 iskeletin birinin 1750 yıllık diğerinin ise 1775 yıllık olduğunu belirtti. Lahit mezardaki kişilerin 4. ve 5. yüzyıl tarihleri arasında yaşadıkları, kadının 30 40 erkeğin ise 40 50 yaşlarında olduğu belirtilirken erkeğin kaburgasında bir kırık ve romatizmal hastalığı olduğu raporlandı. Koruma altına alınan mekan, Mozaik Müzesi'ne dönüştürüldü. Mimari projesi Celalettin Çelik'e sergi projesi ise Müze ve Sergi İşleri'ne ait müzenin çalışmaları tamamlandı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü ve İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez ve Bölge Laboratuvarı Müdürlüğü'ne bağlı uzmanlarca yapılan tüm çalışmalar sonucunda kazılarda ortaya çıkan mozaik, lahit ve çıkan objelerin bir kısmı müzede sergileniyor. Ziyaretçiler; mozaik döşemeyi oluşturan tesseralar, mozaik parçaları, mozaikli yapıya ait bir kısım tuğla malzeme ve keramikleri sergide görebilme imkanı bulacak. DNA testleri Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde devam eden iskeletler ise süreç tamamlandığında müze alanında sergilenecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/kendi-golgesindeki-bellegin-biriktirdigi-/16836", "text": "İstanbul Dolapdere'de 2010'dan bu yana hizmet veren Arter'in çağdaş sanat koleksiyonundan süzülerek oluşturulan 'Kendi Gölgesinde' başlıklı grup sergisi açıldı. Sergi, müze bayrağını Vehbi Koç Vakfı Başkanı da olan Melih Fereli'den devralan yeni Direktör, Baş Küratör Emre Baykal ile, kurumun ilk küratörlük tecrübesini yaşayan kıdemli emektarı, Sergiler Yöneticisi Gizem Uslu Tümer'in imzaları ile izlenime sunuldu. Bu kez Yapı Kredi'nin desteğiyle izlenen etkinlik, küratörlerin tabiri ile, iç ve dış, kamusal ve mahrem, varlık ve yokluk, hafıza ve unutma, boşluk ve beden gibi tematik ikilikler etrafında kurgulanırken, bunlar arasındaki ilişkilerden doğan ara bölgeleri araştırıyor Toplam 25 yerli ve yabancı sanatçının yapıtlarına yer veren sergi, birbirini tamamlayan iki bölümden oluşuyor. Sergide çeşitli tarihler ve temalardaki işleriyle, Hüseyin Bahri Alptekin, Miroslaw Balka, Pedro Barateiro, Michal Budny, Hera Büyüktaşçıyan, Jae-Eun Choi, Cevdet Erek, Terry Fox, Hreinn Friofinnsson, Bilge Friedlaender, Deniz Gül, Mona Hatoum, Rolf Julius, Nadia Kaabi-Linke, Sejla Kameric, Borga Kantürk, Mohammed Kazem, Inge Mahn, Ferhat Özgür, Seza Paker, Pinaree, Sanpitak, Chiharu Shiota, Yaşam Şaşmazer, Hema Upadhyay ve Nika Zupancic yer alıyor. 0'da yer alan sergilerine giriş için bilet gerekmiyor. Müzenin iki katına yayılan etkinlik, izleyiciye aynı anda hem bir kuyu, hem de teleskop deneyimi vadediyor. Sergiyi, Direktör ve Baş Küratör Baykal ve ilk küratörlük şapkasını takan Gizem Uslu Tümer ile ele aldık. Gizem Uslu Tümer: Bu sergiyi iki kişi olarak, birlikte düşündük. Senin de bahsettiğin gibi, çok karanlık bir dönem. Sadece dünya gündemi de değil; deprem felaketinin hala devam eden taze izleriyle, kayıpların çok fazla olduğu bir dönem yaşadık. Emre'nin sergi daveti aslında bu süreçte ve biraz daha da önce gelmişti. Bilinçaltımızda beraber ve ayrı ayrı olarak bu listeleri hazırlarken, o duygu ve izlerin bu projeye yansıdığını düşünüyorum. Genel olarak, toplumda bir yüzleşme sorunumuz, unutma hastalığımız var. Bu noktada sanatçıların eserleri ile unutmamamızı sağladığını, ya da görünmemesi isteneni veya görünmeyeni görünür kıldıklarını düşünüyorum. Emre ile çokça ortak isteklerimiz oluştu. Farklı gözlerin aynı temaya yoğunlaşması, bence ikimizin de içinde olduğu, insanlığın temeli olan duygular üzerinden geldi. Eserler de birbirleriyle aileler, gruplar oluşturdu. Aslında bir noktada işimizi kolaylaştırdı. Koleksiyona bakmak, koleksiyonun o anlamda zenginliğini görmek bizim için büyük bir şans. Evet, bir karanlık var ama aydınlık da var. Bu hissi umarım izleyicilere de taşıyabiliriz diye düşünüyorum. Emre Baykal: Gizem'i bu sergi için birlikte bakmaya ben davet ettim. Açıkçası, bir yandan çok bana özel bir sebebi var: Ben birlikte düşünmeyi, konuşarak yapmayı çok seviyorum. Bazen tek başına kaldığında o monolog, hakikaten işin içinden çıkılmaz bir hale geliyor ve içinde kaybolabiliyorsun. Ama konuşmak, birlikte çözümler oluşturmak her zaman daha keyifli, zevkli geliyor bana. Bu sergiyi yaparken yalnız kalmak istemedim. Böyle bencilce bir yerden Gizem'i davet ettim. Biz onunla 2015'ten bu yana çalışıyoruz. Kendisi bizim sergi yapım süreçlerimizin her anına tanıklık ederek destek veren bir çalışma arkadaşım. Ama hiç bulunmadığı bir pozisyon bu küratöryel pozisyon kalmıştı. Dedim ki, bir de yaptığı işe o pozisyondan baksa güzel olmaz mı? Bu yolculukta bir de aynı cephede bulunsak o da güzel olmaz mı diye düşündüm. O da beni kırmadı, kabul etti. Aslında böyle iki tane kişisel sebep sayabilirim. Baykal: Sanıyorum işlerin kendisinden yansıyan bir güzergahın kendisinden bahsediyorsun. Bu sergideki işleri birbirine bağlayan ortak nitelikler var. Bir tanesi, teşekkürlerimizle senin de çok güzel ifade ettiğin gibi, hem bir yandan çok kırılgan ama hem de bir yandan güçlü olma durumu. Mesela Mona Hatoum, bir kere bütün işlerinde zıt malzemeleri kullanmayı çok seven bir sanatçı. Orada demirin ve camın bir araya gelişi, birbirlerine sarılışları, birinin ötekinin içine hapsolması ama aynı zamanda, zeminde yükü taşıyor olma halleri; ya da Chiaru Shiota öyle veya Sejla Kameric, kanaviçe kanvaslarını öyle boş bıraktığı kanvaslardan süzülen ipleriyle, hem bir yandan tehlikeyi, keskinliği gösteriyor ama öte yandan yası, matemi ve hatta gözyaşını ortaya koyuyor. Zaten sergide görülen tülbentler, zaten Bosna Savaşı'nda yas tutan kadınların başlarına örttükleri örtüler. Kanaviçe de bir şekilde yasla, kayıpla başa çıkmanın bir yöntemi, bir uğraşısı gibi düşünülebilir. Burada kanaviçe motiflerden tamamen arındırılmış, boş bırakılmış ve üzerinden keskin, kesici iğne iplikler gözyaşları gibi sarkıyor. Bu tezatlık, hem bu kadar kırılgan ama hem de bu kadar güçlü olma hali, sergide birçok yapıtta karşılık buluyor. Baykal: Beyaz belki, senin eklediklerine ilave olarak sessizliği de çağrıştırıyor. Sesin geriye çekilmesi, sönümlenmesini de çağrıştırıyor. Belki, bu sergideki karşılığına en yakın kavram, 'sesin sönümlenmesi'. Beyaz bir sergi yapmaya niyet etmedik ama, onlar bir şekilde birbirlerini buldular. Tümer: Beyaz bir yandan da izleri görünür kılıyor. Mekanı da beyaz bırakmıyor. Bir aydınlık tarafı da var. Sergide hem işlerin kendileri, ya da dokundukları duygularda, temalarda karanlık ve aydınlık olgusu çokça var. Tümer: Aslında zemin kat galerimiz direkt dışarıya açık. Mekanda da çok fazla duvar kullanmadık. Bu ikilikleri, ilişkileri olabildiğince tamamlayıcı bir mekansal kurgu içine gittik. Belki de dışarıyı eksi birinci kata, içeriyi girişe aldık. İki katı kurgularken yukarıyı daha çok bir 'iç'' gibi düşünerek, bedeni merkeze aldık. Eksi birinci kattaki galeride ise daha 'dış' ile ilgili olana yöneldik. Seza Paker'in Kapadokya'daki çalışması veya Borga Kantürk'ün eserindeki gibi. İç ve Dış arasında gidip, gelen Hera Büyüktaşçıyan'ın veya Deniz Gül'ün işinde de bu durum böyle. Tümer: Evet, aslında onu bilinçli olarak yaptık. Baykal: Aslında alt ve üst arasında bir hiyerarşiyi başından beri hiç düşünmedik, kurgulamamaya çalıştık. Serginin iki katlı olup o katlarda olacağı baştan ayarlanmıştı. Ya birbirini tamamlayacak, ya birbirinin zıddına gidecek bir şey çıkacaktı. Burada daha ziyade birbirini tamamlayan bir kurgu oluştu. Baykal: Aslında tek bir enstrüman seçelim diye düşünmedik. Kronolojik bir şeye bakmadık. Kuşaklar arası, cinsler arası bir kaygı gütmeden, hakikaten çok serbest çalıştık. Dolayısıyla en geniş şekilde böyle yanıtlayabilirim. Özel bir enstrüman seçimimiz olmadı. Baykal: Sanatçılarla çalışmak hakikaten büyük bir ayrıcalık. Çok öğretici, eğlendirici, keyifli bir süreç oluyor. Biz, SSS - Sahil Sahnesi Sesi işine bir defa ikimiz de göz koymuştuk. Tümer: Bir noktada onu serginin sesi olarak da kafamızda tanımlandırmıştık. Baykal: Kesinlikle. Eksi birinci galerinin sesi, Cevdet'in bu işinin sesi olabilir mi, diğer işlerle bu birlikte nasıl yaşar, onu hem düşündük, hem arzu ettik. Çok parçalı bir sergileme var: Bir videoda Cevdet'in bu iş üzerinde kendi icrasını izliyoruz. Duvara astığı halı, zaten onu sahneye, katılıma davet eden aygıt. Onu çalmaya çağırıyor izleyiciyi. Bir de, kendisinin bu projeyi duyurmak adına hazırladığı yayınlardan oluşan bir vitrinimiz var. Açıkçası, bizim niyetimiz videoyu başta vurgulu, büyük projeksiyonla ve sesini yansıtarak göstermekti. Sonra Cevdet ile sergi üzerine konuştuğumuzda onun yönlendirmeleri ile başka bir yöne doğru gittik. Çünkü hakikaten katılım, bu iş için çok önemli. Herkesin kendi sesini çıkarmaya davet edilmesi çok önemli. Cevdet kendi performansının sesinin bu kadar vurgulu olması gerekmediğini söyledi ve bizi hemen ikna etti. Onun üzerine işin video kısmı ufaldı ve izleyiciye daha geniş bir alan açıldı. Ben bayılıyorum. Ekip arkadaşlarımıza sergi ortaya çıktıktan sonra turlar verdik ve baş icracı ben oldum. Tümer: Deniz'in de sergide iki ayrı alanı var, iki farklı pencere açıyorlar bize ve Cevdet'in odası da bizi bir 'noktrün' gibi karşılıyor. Seni davet eden, izleyiciyi eserin parçası haline getiren işler. Kilimde pencere dediğimiz aynı anda bir tür kafes ağı, ardı gibi de görünebiliyor ve izleyicinin sabrı, algısı ve hayal gücü ciddi bir şekilde sınanıyor. Cevdet bu projesinde de izleyiciyi eser karşısındaki antipatik halinden olabildiğince empatik bir noktaya taşımak adına büyük bir çaba gösteriyor. Cevdet aynı anda hem kilidi, hem şifreyi teşhir ederek izleyiciyi çok ciddi anlamda özgür kılıyor. İsteyen kendini oraya kilitliyor, isteyen kendini oradan kaçırabiliyor. Öbür yandan, bugünlerin de yansıttığı gibi burası ve orası, sınır ve ötesi meselelerine bakıldığında eser inanılmaz seviyede sağır ama gürültülü hale gelebiliyor. İnsan bu çalışmayı ne kadar deneyimlerse, iş kendi espasından kaçmaya başlıyor. Baykal: Bu işi Starter sergisinde de göstermiştik, video yoktu, sadece halı vardı. Cevdet bununla Nam June Paik 2012 ödülünü de kazanmıştı. Yolluk dediğimiz, endüstriyel bu halının mavisi bizim koleksiyonumuzda bulunuyor. Cevdet'in elinde daha farklı renkleri de bulunduğu için sergimizde işin manzara kısmını hafifçe itip, siyah olanı göstermeyi tercih ettik. Baykal: O fotoğraflardaki portrelerden biri, Vildan isimli bir göçmen. Son derece eğitimli biri. Burada aldığı eğitime yönelik işini yapmaya fırsat bulamayarak Hüseyin ile birlikte çalışıyor. Zaten taşıdığı torba da 'Elit' yazıyor. Diğeri ise, bildiğimiz kadarıyla Hüseyin'in şoför bir arkadaşı. Onun torbasında da 'Dreams' yazılı. Aslında bu daha geniş bir seri. Koleksiyonumuzda bu iki parça var. Batının portre geleneğindeki kimliklerin bugünkü dünyada yeniden yorumlanması, tiye alınması denebilir. Tümer: Bir noktada da, hayallerimizi birlikte taşıyor olduğumuza gönderme yapıyor. Bugün de bizler sanki onları taşır pozisyondayız. Baykal: Eserin adı, 'Huzur Denizi'. Bunun kaynağı ise Ayın karanlık yüzü. Dediğin gibi, karanlığa açılan veya oradan dışarıya açılan bir kapı gibi görünüyor. Kör bir giriş de olabilir. Konuşma başında belirttiğimiz bu muğlaklılar, Seza'nın karanlığında kendini çok güzel temsil ediyor. Belki o karanlık ilişkisi üzerinden, Kapadokya'daki kayanın dokusu ile Ay dokusu üzerinden bir şekilde birçok coğrafyayı bir araya getiriyor. Hatta gök cisimlerini bir araya getiriyor. Kendini çok açan, ama bir o kadar da kapalı tutan bir fotoğraf. Baykal: Hiç şüphesiz tek bir şey değil."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/klimatik-depo-muzeler-olusturulmali-/16702", "text": "Dünyanın en eski ve büyük müzelerinden British Museum'da yaşananlar akla müzecilik adına pek çok soru getirdi. Prof. Dr. Remzi Yağcı, Sergilenmeyen eserler için müze standartlarında depreme dayanıklı klimatik depo müzeler oluşturulmalı diyor. Seyhan Akıncı - British Museum'da yaşanan hırsızlık ve kayıp eserler skandalı tüm dünyada gözleri insanlığın kültür hafızası olan müzelere çevirdi. Sekiz milyon eserle dünyanın en büyük müzelerinden biri olan BM'da yaklaşık 80 bin eser sergilenmekte. Oxford Üniversitesi Pitt Rivers Müzesi küratörü Profesör Dan Hicks, Bu gerçekleşmeyi bekleyen bir felaketti sözleriyle yaşananların şaşırtıcı olmadığını ifade ediyor. Peki, sergilenmeyen eserlerin korunması için neler yapılmalı, envanter sayımında nelere dikkat edilmeli ve en önemlisi uzun yıllar hizmet vermek sağlıklı mı? Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Müzecilik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Remzi Yağcı'ya sorduk. British Museum'da ortaya çıkanlar akla bir kurumda uzun yıllar hizmet vermenin sağlıklı olup olmadığı sorusunu getiriyor. Kurumda uzun süre hizmet etmek kötü niyetli çalışanların sistemin açıklarını öğrenmesi için fırsat oluşturabilir. Bu konuda denetimlerin niteliğini artırmak, engelleyici önlemler almak için en önemli görev bakanlığa ve müfettişlere düşüyor. Bakanlığın müze koleksiyonlarında eserlerin envanteri, belgelenmesine ilişkin veri tabanı niteliğinin de denetlenmesi gerekiyor. Aksi taktirde Müzeler Ulusal Envanter Sisteminde amaçlanan ve arzu edilen standart veri sistemi elde edilemeyecektir. Bu yapılmadığı takdirde özellikle taşınabilir sikke ve değerli maden, değerli ya da yarı değerli taş ve fildişinden yapılmış figürin, süs, kült eşyası, ölü armağanı, takı gibi küçük eserlerin sahteleriyle değiştirilip değişmediğinin ya da yerlerine başkalarının konulup konulmadığının anlaşılması mümkün olmaz. Sağlıklı denetim için arkeoloji ve sanat alanında uzman kişilere ihtiyaç var. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda ciddi bir uzman açığı var. Müzelerde çalışanların çoğu eserlerin taksonomisi, teşhir düzenlemesi, müze tasarımı, sergileme, arşivcilik, belgeleme, müze eğitimi, akademik çalışma konularında yeterli bir öğrenim görmemiş kişiler. Bu sayımlar sağlıklı yapılamıyor ne yazık ki. Bunda bilgi eksikliği ve tecrübesizlik var. Kayıtlar iyi değil. Teslim aldığı nesnenin ne olduğunu, kronolojisini, işlevini, depo koşullarında değişim faktörlerini iyileştirmeden yıllarca alınıp devrediliyor. Sergilenmeyen eserler için müze standartlarında depreme dayanıklı klimatik depo müzeler oluşturulmalı. Uygun koşullarda şeffaflık gereği ilgili grup ziyaretlerine ya da akademik araştırmacılara izin verilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/la-reprise-ulkemizde-ilk-kez-perde-aciyor/16689", "text": "DasDas, eylül ayında İO Uluslararası Tiyatro Festivali ile tiyatroseverleri çağdaş tiyatro sahnesinin en yaratıcı yönetmenlerinden Milo Rau'nun ödüllü oyunu La Reprise. Histoire Du Theatre ile buluşturmaya hazırlanıyor. New York Times tarafından 'Yılın En İyi Yapımı' olarak nitelendirilen; Adil Laboudi, Suzy Cocco, Sara De Bosschere, Sebastien Foucault, Fabian Leenders, Sabri Saad El-Hamus'un rol aldığı oyun, 2012 yılında Liege'de bir grup gencin yaşadığı trajik bir hikayeyi sahneye taşıyor. Türkiye'de ilk kez seyirciyle buluşacak olan oyun 9 ve 10 Eylül'de DasDas'ta sahnelenecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/manuel-citak-hayatini-kaybetti/16811", "text": "Türkiye'nin önde gelen fotoğraf sanatçılarından Manuel Çıtak (61), dün geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Çıtak için yarın saat 14.00'te Feriköy Surp Vartanants Kilisesi'nde cenaze töreni düzenlenecek. Yazar Şebnem İşigüzel ile evli olan Çıtak, iki de çocuk sahibiydi. 1962 yılında Malatya'da doğan Manuel Çıtak, eğitimini İstanbul Saint Michel Lisesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Bölümü'nde tamamladı. Üniversite yıllarında çıktığı Türkiye seyahatlerinde başladığı fotoğraf çekimlerinde ağırlıklı olarak insan ve portre çalıştı. Çıtak, 1994 yılında Madenciler ve 1996 yılında Kilyos panoromaları gibi belgesel fotoğraf çalışmaları yaptı. Çıtak'ın çalışmaları ilk kişisel sergisi olan islomaniada sanatseverlerle buluşmuştu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/matthew-perry-hayatini-kaybetti/16846", "text": "'Friends' dizisinde canlandırdığı Chandler Bing karakteriyle kitlelerce tanınan oyuncu Matthew Perry, 54 yaşında hayatını kaybetti. ABD basını, 54 yaşındaki oyuncunun evindeki jakuzide ölü bulunduğunu aktardı. Ünlü oyuncu Matthew Perry, 54 yaşında hayatını kaybetti.'Friends' dizisinde canlandırdığı Chandler Bing karakteriyle tanınan Matthew Perry'nin ölüm nedeninin boğulma olduğu düşünülüyor. Kolluk kuvvetleri kaynakları aktörün Los Angeles'taki evinde ilk müdahale ekiplerinin kalp durması nedeniyle olay yerine çağrılmasının ardından ölü bulunduğunu söyledi. Kaynaklar Matthew Perry'nin evdeki jakuzide bulunduğunu ancak olay yerinde herhangi bir uyuşturucuya rastlanmadığını ve cinayete dair bir belirti olmadığını söyledi. Friends dizisinin yapımcısı Warner Bros'tan yapılan açıklamada \"Onun komedi dehasının etkisi dünyanın dört bir yanında hissedildi ve mirası pek çok kişinin kalbinde yaşamaya devam edecek. Bugün yürek parçalayıcı bir gün ve ailesine, sevdiklerine ve tüm sadık hayranlarına sevgilerimizi gönderiyoruz\" denildi. Matthew Perry, Growing Pains, Beverly Hills 90210 ve Dream On'daki küçük rollerin ardından Friends'te Chandler Bing rolünü üstlendi. New York'ta yaşayan altı arkadaşı konu alan komedi kısa sürede bir fenomene dönüşerek birden fazla Emmy ödülü kazandı ve rekor izlenme oranlarına ulaştı. Dizinin 2004'teki final bölümü ABD'de 52 milyondan fazla izleyiciye ulaşarak 2000'li yılların en çok izlenen TV dizisi bölümü olmuştu. Matthew Perry, Friends dizisiyle yakaladığı şöhretin ardından uzun süre alkol ve uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele etmiş ve bu sıkıntılarıyla ilgili samimi açıklamalar yapmıştı. Amerikan yapımı Friends dizisi 1994'te yayına başladı ve 10 sezon sürdü. Dizi, dünyanın en çok izlenen yapımları arasında yer alırken, hala popülerliğini koruyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/medusa-yerebatan-sarnici-nda-yeniden-canlaniyor/16869", "text": "Medusa'nın hikayesi, dünyanın her yerinden görülmeye gelinen Medusa başlarıyla ünlü Yerebatan Sarnıcı'nda yeniden yorumlanıyor... İstanbul'un en görkemli yapılarından 1.500 yıllık Yerebatan Sarnıcı'nda gerçekleşecek olan deneyim ''Medusa'nın Çığlığı'' 17 Kasım'dan itibaren sanatseverlerle buluşuyor. İBB Kültür AŞ'nin ev sahipliğinde Giyilebilir Sanatın öncü tasarımcılarından Başak Cankeş yönetiminde hayata geçirilen Medusa'nın Çığlığı, sarnıçta suya temas ederek yapılan 45 dakikalık bir sürükleyici performans deneyimi yaşatacak. Sarnıcın sularına yayılmış istasyonlar arası gezilerek izlenen bu performansın ana karakteri, mitolojide haksızlığa uğrayıp Athena tarafından yılan başlı bir varlığa dönüştürülerek cezalandırılan Medusa, içsel gücünü yeniden fark edecek. Her performansın senaryosu farklı bir son ile tasarlanan Medusa'nın Çığlığı, alternatif senaryo sunacak. 22 Kasım - 23 Kasım tarihlerinde Medusa'nın Çığlığı performansının özel konuğu Şahika Ercümen olacak. Sarnıcın karanlık ve gizemli sularında yerin altında 1.500 yıllık tarihin içine dalacak ve izleyenler eşliğinde Medusa'yı arayacak. Mitolojide ilk haksızlığa uğramış kadın olarak bilinen Medusa'nın hakkını geri teslim etmek üzere nefesini tutacak ve sarnıcın karanlığını aydınlatacak. Performansın Hareket Yönetimi ve Kast Direktörlüğü Ekin Bernay'ın yönetiminde olacak ve bugüne kadar bir çok teatral moda performansına imza atmış deneyimli sanatçılar Medusa'nın hikayesine görsel bir anlatı ekleyecek. Lancome'un destekleriyle performans makyajları, MG International'ın etkinliğe özel oluşturduğu mekan kokusu tasarımı, BASHAQUES'ın kostüm tasarımları, Islandman'den Tolga Böyük'ün üstlendiği ses ve müzik detayları ile bütünsel bir deneyime şahit olunacak. İzleyiciler sarnıcın karanlığında 50 kişi kapasiteli gruplar halinde 45 dakika sürecek bu performansa konuk olacaklar. Etkinlik 17-20-21-22-23 Kasım akşamları 50 Kişilik kapasite ile iki ayrı seans olarak 20:15 ve 21:45 saatlerinde sanatseverler ile buluşacak. Etkinlikte telefon tamamen kullanım dışı olacak. Seyirciler görüntü alamayacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/melih-cevdet-anday-in-ilk-kez-kitaplasan-romanlari/16829", "text": "Gazete sayfalarında unutulmuş, bugüne dek kitaplaşmamış ve literatürde yerini alamamış beş Anday romanı; Bir Gönülde İki Sevda, Bir Kızın Aşkları, Bir Yaz Tatili, Aşk Okulu ve Dullar Çıkmazı, Müstear Zamanlar -1 başlığı altında Everest Yayınları tarafından ilk kez bir araya getiriliyor. Anday'ın kendi adıyla yayımladığı ilk romanı Aylaklar'ın (1960), ardından gelen Gizli Emir (1970), İsa'nın Gu ncesi (1974), Raziye (1975) romanları edebiyatımızın büyük klasiklerinden. Ancak 1960'tan önce mu stear isimlerle de çokça roman yazdığı bilinen Anday'ın metinleri, döneminin çeşitli gazete ve dergilerinde yayımlanıyordu. Müstear Zamanlar - 1, 1956-1962 yılları arasında Anday'ın çeşitli isimlerle tefrika ettiği romanları okura sunuyor: Bir Kızın Aşkları Niyazi Orhan Niyazoğlu ismiyle 1961'de; Bir Yaz Tatili Ali Ekrem Yarar imzasıyla 1961, Aşk Okulu Reşat Ziya Kızılbu adıyla 1962 ve Dullar Çıkmazı, Anday'ın en bilinen takma adı Murat Tek ismiyle 1962'de tefrika ediliyor. Ulvi Ziya Karalar mu stearıyla 1956 yılında tefrika edilen Bir Gönu lde İki Sevda ise Anday'ın, yakın zamanda aramızdan ayrılan usta kalem Hıfzı Topuz ile ortak kaleme aldığı bir eser. Anday'ın tefrika romanları, dönemin ruhuna uygun olarak yasak aşk, entrika gibi 'popüler' konuları ele alıyor. İlk kez yayımlanan bu beş romanın ardından, yine beş romandan oluşacak Müstear Zamanlar - 2 ile birlikte on romanı içeren bir seri okurla buluşacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/nese-sacan-heykeller/16704", "text": "Maximum Uniq, Erdil Yaşaroğlu'nun dev boyutlu heykellerine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının Maximum Uniq için seçilen ve özel olarak üretilen; dev boyutları, sıra dışı konumlandırmaları ve mekana neşe katan formları ile sergilenen Nota Çocuklar, Büyük Parti, Hayalci, Sıkı Dostlar ve Totem heykelleri yıl boyunca ziyarete açık olacak. Açık hava performans alanına doğru sallandırdığı dev boyutlu ayakları ile Hayalci, hem konumlandığı yapıyı hem de gökyüzünü kendi hikayesinin bir parçası haline getiriyor. Benzer görünen ama aslında birbirinden tamamen farklı iki canlının, büyük bir goril ve üzerindeki maymunun dostluğunu, uyumunu ve neşesini anlatan Sıkı Dostlar konumuyla mekanı selamlarken aynı anda farklılıkların güzel olduğunu ve bize neler kazandırabileceğini hatırlatıyor. Hall fuaye alanında yer alan Totem ise en basit konularda bile toplum tarafından önlerine inşa edilen engelleri her şeye rağmen aşmayı başaran güçlü ve yalnız kadınları tasvir ediyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/nobel-in-sahibi-norvecli-jon-fosse/16805", "text": "2023 Nobel Edebiyat Ödülü, Norveçli yazar Jon Fosse'ye verildi. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nden yapılan açıklamada, Norveç Nynorsk'ta yazılmış ve çeşitli türleri kapsayan muazzam yapıtları arasında çok sayıda oyun, roman, şiir koleksiyonu, deneme, çocuk kitabı ve çeviri yer alıyor. Bugün dünyanın en çok sahnelenen oyun yazarlarından biri olmasına rağmen, aynı zamanda düz yazılarıyla da giderek daha fazla tanınmaktadır ifadelerine yer verildi. Fosse ise, Şaşırdım ve biraz da korktum. Bu ödülü başka hiçbir düşünce olmadan sadece edebiyata verilen bir ödül olarak görüyorum dedi. Melankoli, Sabahtan Akşama ve Üçleme adlı kitapları Türkçe'de Monokl Yayınları tarafından yayımlanan Fosse, 1959 yılında Norveç'in Haugesund şehrinde doğdu.7 yaşında geçirdiği kaza yazarlık serüvenine yansıyan, roman, şiir ve çocuk kitabı gibi pek çok yapıta imza atan yazarın eserleri 40'dan fazla dile çevrildi. 2015'te İskandinav Kurulu Edebiyat Ödülü'ne layık görülen, aynı zamanda müzisyen de olan Fosse, Norveç edebiyatının dünya çapında tanınan isimlerinden biri olarak gösteriliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/odullu-eser-acik-yapit-londra-da-yeniden-sahnede-/16712", "text": "Melek Zeynep Bulut'un ödüllü eseri \"Açık Yapıt\" bu kez de dünyaca ünlü isimler ile birlikte London Design Festival'de yer alacak. Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan eseri Açık Yapıt, yolculuğuna 16-24 Eylül'de London Design Festival'de devam edecek. Bir eserin ötesinde adeta bir manifesto niteliği taşıyan Açık Yapıtın tasarımcısı Bulut, 20. yıl özel edisyonunda Londra Dünya Tasarım Başkenti resmi misyonunu üstlenen London Design Festival'e davet edilen tasarımcılardan biri olmuştu. Başarılı sanatçı bu kez Victoria & Albert Museum, Chanel, Mini Cooper gibi dünya devleri ile Açık Yapıtı sergileyerek dünya sahnesine çıkacak. Ana sponsoru HalkBank olan Açık Yapıt, Türk Hava Yolları taşıma sponsorluğu ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı resmi desteği ile London Design Festival'de sergilenecek. Açık Yapıtın hikayesinin evrilerek devam etmesini öncelikli misyonlarından biri olarak belirleyen ve aynı zamanda bu yıl Royal Academy yaratıcı kurulu üyeleri arasında da yer alan Melek Zeynep Bulut, London Design Biennale'nin ardından London Design Festival'e de ödüllü eseri Açık Yapıt ile katılmayı tercih etti. Somerset House'da yer alan Londra Tasarım Bienali'nde Türkiye'yi temsil ederek dikkatleri üzerine çeken Açık Yapıt adlı eser, 47 ülke ve çeşitli üniversiteler arasından seçilerek Public Award'ı kazanmıştı. Açık Yapıt bir formun ötesine geçerek, bazı temsillerin yerinden oynamasını simgeliyor. Ve tanımların anlamını yitirdiği, sınırların bulanıklaştığı günümüzde teatral bir anıt olarak sembolleşiyor. Bu yıl 20. edisyonunu kutlayacak olan London Design Festival, Londra dünya tasarım başkenti resmi misyonunun da ev sahibi. Festival, dünyanın önde gelen tasarım etkinliklerinden biri olarak birbirinden yaratıcı uluslararası tasarımcıları bir araya getiriyor. Tasarım endüstrisinin büyümesinde kilit bir rol oynayan festival daha önce de Zaha Hadid, Vivienne Westwood, David Adjaye, Thomas Heatherwick gibi önemli isimleri ağırlamış ve eserlerini sahnelemişti. London Design Festival kapsamında Londra'nın ikonik noktalarından Thames Nehri üzerinde, tarihi Tate Modern Müzesi ve ikonik London Eye hizasında sergilenecek Açık Yapıt, sergi süresince çeşitli paralel etkinlikler de izleyiciyle buluşacak. Büyüyerek yolculuğuna devam eden Açık Yapıt, kısa zaman sonra Türkiye'de de fiziksel olarak izleyici karşısına çıkacak. Konuyla ilgili detaylı bilgilendirme ise ilerleyen günlerde yapılacak. Açık Yapıt eşik ve dönüşüm metaforlarının etrafında şekillenen, performatif bir mekan ve teatral bir geçişler sergilemesi. Eser, insanlık tarihi boyunca güç, sınır belirleme ve toplumsal hiyerarşi temsili olan kavramlarla ve bunların anlamlarıyla ilgili tartışmayı temel alıyor. Tıpkı bir enstrüman gibi çalışan hareketli ve sesli yüzeylerin oluşturduğu soyut kapılar ve dolaşım planı ziyaretçiyle etkileşime geçerek onu yerleşimin bir parçası haline dönüştürüyor. Algı ve madde üzerinden bir deneyim sunan Açık Yapıt, temellerini kapı, geçiş ve eşik kavramları üzerine kuruyor. Yerleştirme, anıtsal bir diziliş ve büyüklükle öne çıkıyor. Ziyaretçilerin bu deneysel mekana temas etmesi ile de bu dokunulmazlık yerini sesin ve esnekliğin birleşimine devrediyor. Yerleştirme diğer taraftan da ziyaretçilerini yeni dünyaya dair nazik bir soru işareti bırakan bir oyun alanına davet ediyor. Melek Zeynep Bulut'un çalışmaları mimarlık, heykel, psikoloji ve davranış bilimlerinin bir sentezinden oluşuyor. Yapıtlarında soyut ve somut deneyimler heykel-mekan - mekan-içgüdüsel deneyim analizleri ile işleniyor. Sanatçı, yapıtlarını kamusal alana bir temas nesnesi olarak yerleştiriyor ve sahneler yaratıyor. Görsel algıyı fiziksel ve ruhsal boyutta sorgulatan bu deneyim yeni dünya, insan ve toplum için de yeni iletişime dönüşüyor. 1989 İstanbul, Beyoğlu doğumlu sanatçı, resim ve heykel temelli eğitiminin ardından mimarlık ve tasarım alanında lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen hem İstanbul hem de Paris'te multidisipliner bir stüdyo olarak üretimlerini sürdürmektedir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/odullu-eser-acik-yapit-londra-siluetinde/16761", "text": "Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan eseri Açık Yapıt, yolculuğuna 16-24 Eylül'de London Design Festival'de devam ediyor. Eserin ötesinde adeta bir manifesto niteliği taşıyan Açık Yapıtın tasarımcısı Bulut, 20. yıl özel edisyonunda Londra Dünya Tasarım Başkenti resmi misyonunu üstlenen London Design Festival'e davet edilen tasarımcılardan biri oldu. Bu kez Victoria & Albert Museum, Coco Chanel, Mini Cooper gibi dünyaca ünlü isimler ile Açık Yapıtı sergileyerek dünya sahnesine çıkıyor. Ana sponsoru HalkBank olan Açık Yapıt, Türk Hava Yolları taşıma sponsorluğu ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı resmi desteği ile sergileniyor. Açık Yapıtın hikayesinin evrilerek devam etmesini öncelikli misyonlarından biri olarak belirleyen ve aynı zamanda bu yıl Royal Academy yaratıcı kurulu üyeleri arasında yer alan Melek Zeynep Bulut, London Design Biennale'nin ardından London Design Festival'e de ödüllü eseri Açık Yapıt ile katılmayı tercih etti. Somerset House'da yer alan Londra Tasarım Bienali'nde Türkiye'yi temsil eden ve dikkatleri üzerine çeken Açık Yapıt, 47 ülke ve çeşitli üniversiteler arasından seçilerek Public Award'ı kazanmıştı. Tanımların anlamını yitirdiği, sınırların bulanıklaştığı günümüzde tiyatral bir anıt olarak sembolleşen Açık Yapıt bir formun ötesine geçerek, bazı temsillerin yerinden oynamasını simgeliyor. Bu yıl 20. edisyonunu kutlayacak olan London Design Festival, Londra dünya tasarım başkenti resmi misyonunun da ev sahibi ve dünyanın önde gelen tasarım etkinliklerinden biri olarak birbirinden yaratıcı uluslararası tasarımcıları bir araya getiriyor. Tasarım endüstrisinin büyümesinde kilit bir rol oynayan festival daha önce de Zaha Hadid, Vivienne Westwood, David Adjaye, Thomas Heatherwick gibi önemli isimleri ağırlamış ve sahnelemişti. London Design Festival kapsamında Londra'nın ikonik noktalarından tarihi Thames Nehri üzerinde, Tate Modern ve London Eye hizasında sergilenen Açık Yapıt, sergi süresince çeşitli paralel etkinliklerle de izleyiciyle buluşuyor. Büyüyerek yolculuğuna devam eden Açık Yapıt, kısa zaman sonra Türkiye'de de fiziksel olarak izleyici karşısına çıkacak. Konuyla ilgili detaylı bilgilendirme önümüzdeki süreçte yapılacak. Eşik, dönüşüm metaforlarının etrafında şekillenen, performatif bir mekan, tiyatral bir geçişler sergilemesi olan Açık Yapıt, insanlık tarihi boyunca güç, sınırları belirleme, toplumsal hiyerarşi temsili olan kavramların anlamları üzerine tartışmayı temel alıyor. Tıpkı bir enstrüman gibi çalışan hareketli ve sesli yüzeylerin oluşturduğu soyut kapılar ve dolaşım planı ziyaretçiyle etkileşime geçerek yerleşimin bir parçası haline dönüştürüyor. Algı ve madde üzerinden bir deneyim sunan Açık Yapıt, temellerini kapı, geçiş ve eşik kavramları üzerine kuruyor. Yerleştirme, anıtsal bir diziliş ve büyüklükte öne çıkarken ziyaretçilerin bu deneysel mekana temas etmesi ile dokunulmazlık yerini sessellik ve esneklikliğe devrediyor. Yerleştirme bir diğer taraftan yeni dünyaya dair nazik bir soru işareti bırakan bir oyun alanına davet ediyor. Melek Zeynep Bulut'un çalışmaları mimarlık, heykel, psikoloji ve davranış bilimlerinin bir sentezidir. Yapıtlarında soyut ve somut deneyimler, heykel-mekan, mekan-içgüdüsel deneyim analizleri ile işlenir ve yapıtlarını kamusal alana bir temas nesnesi olarak yerleştirir, sahneler yaratır. Görsel algıyı fiziksel ve ruhsal boyutta sorgulatır, bu deneyim yeni dünya, insan ve toplum için bir yeni iletişimdir. 1989 İstanbul, Beyoğlu doğumlu sanatçı, resim ve heykel temelli eğitiminin ardından mimarlık ve tasarım alanında lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen hem İstanbul hem de Paris'te multidisipliner bir stüdyo olarak üretimlerini sürdürmektedir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/odullu-film-ayna-ayna-sinemalarda/16834", "text": "Başrollerini Laçin Ceylan, Manolya Maya ve Şenay Aydın'ın paylaştığı Ayna Ayna filmi Başka Sinema özel gösterimleriyle Kasım ayında seyirciyle buluşuyor. Ayna Ayna'nın ilk gösterimleri İstanbul'da 2 Kasım'da Nişantaşı City's ve 6 Kasım'da Kadıköy Kadıköy sinemalarında olacak. Gösterimlerden sonra filmin yönetmeni ve oyuncularıyla söyleşi yapılacak. Başka Sinema gösterimleri Kasım içinde farklı şehirlerde devam edecek. Yönetmenliğini Belmin Söylemez'in yapımcılığını Haşmet Topaloğlu'nun yaptığı film kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan üç kadının bir oyunculuk kursunda kesişen hikayelerini anlatıyor. Bir yurtta kalan Aylin, Osmanlı dizisi seçmelerine katılıp cariye rolünü almak hayalindedir. Frida ruh ikizi olarak gördüğü Frida Kahlo'ya yazdığı oyununu sokaklarda sahnelemek ister. Oyunculuk kursları düzenleyen Lale tiyatrosunu ayakta tutabilmek için çıkacağı turneye güvenir. Üç kadın hayalleri sekteye uğrayınca birbirlerinden destek alırlar. İlk filmi Şimdiki Zaman'la yurtiçi ve yurtdışı festivallerden ödüller kazanan Belmin Söylemez ikinci filminde sanatla ilgilenen kadınların toplum içinde birey olarak varolma mücadelesini işliyor. Ayna Ayna 2022'de Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde prömiyerini yaptıktan sonra İstanbul, Nürnberg, İzmir, Ayvalık, Engelsiz Filmler festivallerinde gösterildi. Film Altın Portakal'da Jüri Özel ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini, İstanbul Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini, İzmir Film ve Müzik Festivali'nde ise En İyi Ses Tasarımı ödülünü aldı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/oktoberfest-istanbullularla-bulusuyor-/16716", "text": "Sevilen isimlerle dolu müzik programı, yeme-içme alanları ve festival aktiviteleriyle +1 Oktoberfest, 14-15 Ekim tarihlerinde Volkswagen Arena'da gerçekleşecek. Oktoberfest'in bu seneki konukları oldukça etkileyici. İlk günün konukları müzik dünyasının en güçlü kadın besteci ve yorumcularından Göksel ve 70'li yılların saykodelik, funk ve soul şarkılarını güncel alt yapı ile tekrar düzenleyen Hey! Douglas olacak. Pazar günü ise, Alman yapımcı, şarkıcı ve Dj Stafen Hantel ya da sahne adıyla Shantel ve her şarkısıyla müzikseverleri coşturan, Balkan müziğinin efsanevi ismi Goran Bregovic sahne alarak kapanışı gerçekleştirecek. Ayrıca festivalde gün boyunca sürecek olan tadım aktiviteleri, ödüllü yarışmalar ve atölyeler de gerçekleşecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/orhan-pamuk-a-mersin-kent-odulu/16853", "text": "Ödül, 2023'te Celal Soycan, Turhan Günay, Metin Cengiz, Yavuz Özdem ve Cemal Sakallı'dan oluşan değerlendirme kurulunun \"Ülkemizde ve Mersin'de edebiyat ilgisini geliştirmek ve ulusal ölçekte bir verime dönüştürmek, edebiyat okurlarının dikkatini nitelikli örneklere çekmek üzere; yapıtlarıyla Türk edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmuş kişileri onurlandırmak, daha yaygın okunmasını sağlamak için\" gerekçeli kararıyla Orhan Pamuk'a verildi. Pamuk, ödülünü 3 Kasım Cuma günü saat 18.00'de Mersin'deki MTSO Büyük Konferans Salonu'nda yapılacak olan törende alacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/ortaklasa-hibe-programi-ndan-kultur-sanata-11-milyon-tl-destek/16762", "text": "Desteklenecek projeler arasında, deprem bölgesinde atıl bir yapının çocuklara ve gençlere yönelik disiplinlerarası bir kültür-sanat mekanına dönüştürülmesini hedefleyen bir proje yer alıyor. Sivil toplumun aktif rol alacağı bir festival oluşumu, dezavantajlı grupların kültür ve sanata erişimini artırmaya yönelik bir mekan dönüşüm tasarımı ve farklı şehirler arasında sanatçı değişimini teşvik eden bir program da destekten faydalanacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/pera-muzesi-nde-yeni-sergiler/16755", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 2023 sonbaharını iki yeni sergiyle karşılıyor. Müzenin Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu'nu oluşturan Suna Kıraç'ın anısına düzenlenen Gelecek Hatıraları sergisi hafıza ile gelecek tahayyülleri arasındaki bağları araştırırken; İstanbul'un temsil tarihini yeni perspektiflerle değerlendirmeyi amaçlayan Tam Yerinden başlıklı sergi ise Barker, Gudenus, Schranz, Melling, Dunn, Robertson gibi İstanbul'a panoramik bakan sanatçıların eserleriyle gündelik nesnelerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir seçkiyi sanatseverlerin ilgisine sunuyor. Pera Müzesi'nin sonbaharda izleyici karşısına çıkacak yeni sergilerinden Gelecek Hatıraları, nesnelerin yardımıyla hatırlananlara odaklanırken güncel yapıtlar aracılığıyla hafıza ile gelecek tahayyülleri arasında kurulan bağları araştırıyor. Dört bölümden oluşan serginin Motiflerin Hatırlattıkları başlıklı bölümünde seramik bezemelerinde kullanılan motiflerden yola çıkan yapıtlar bir araya getirilirken; Nesnelerin Hafızası bölümünde hikayeler seramik nesneler aracılığıyla anlatılıyor. Serginin Bölgenin Hafızası başlıklı bölümünde mekansal müdahaleler ve mekana özgü yerleştirmeler sunulurken; Geleceği Hatırlamakta spekülatif nesneler, video ve fotoğraflar aracılığıyla geleceğin hafıza nesneleri bir araya getiriliyor. Pera Müzesi'nde sergilenen Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu'nu oluşturan Suna Kıraç'ın anısına düzenlenen ve küratörlüğünü Ulya Soley'in yaptığı Gelecek Hatıraları sergisinde, belli bir yer ve zamanı hatırlatan veya koleksiyonu yapılan nesnelerin kültürel ve sembolik değeri ve anlamı, kişisel yolculuklarla bölgenin hafızasını birbirine örüyor. Geçmişe nostaljik bir bağlılık yerine geleceği nasıl hatırlayacağımız hakkında düşünmeyi öneren sergi, hafızanın gelecek odaklı işlevlerini düşünmemizi sağlıyor. Gelecek Hatıraları'nda eserleri sergilenen sanatçılar arasında Adriana Varejao, Aslı Çavuşoğlu, Bilal Yılmaz, Burçak Bingöl, Candice Lin, Deniz Eroglu, Elif Uras, Francesco Simeti, Jorge Otero-Pailos, Livia Marin, Metehan Törer, Neven Allgeier, Oddviz, Skuja Braden, Taner Ceylan, Volkan Aslan, Yasemin Özcan ve Zsofia Keresztes yer alıyor. İstanbul'un temsil tarihini panoramik resim ve fotoğraflar üzerinden yeni perspektiflerle değerlendirmeyi amaçlayan Tam Yerinden: İstanbul'a Panoramik Bakışın Tarihi sergisi, panorama formunun geçmişini eleştirel bir çerçevede, farklı boyut ve bağlamlarıyla ele alıyor. Küratörlüğünü Çiğdem Kafescioğlu, K. Mehmet Kentel ve M. Baha Tanman'ın yaptığı sergi, merkezine 19. yüzyıl panoramalarını ve panoramik imgelerini almakla birlikte, izleyiciyi panoramik bakışın erken modern döneme uzanan tarihini ve İstanbul'un bu tarih içerisindeki konumunu yeniden düşünmeye davet ediyor. Panoramik görüntülerin üretim ve tüketimindeki katmanlı ilişkileri irdelerken görüntülerin farklı izleyici kitleleri arasında dolaşımını, algılanma şekillerini, yüzyıllar içinde yaygınlık kazanmış farklı medyalar arasındaki bağlantılarını da sorgulayan sergide, daha önce hiç teşhir edilmemiş ve yayımlanmamış erken 19. yüzyıl panoramalarından bir eser de ilk kez gün yüzüne çıkıyor. İstanbul'a panoramik bakan Barker, Gudenus, Schranz, Melling, Dunn, Robertson gibi sanatçıların eserlerinden bir seçkinin bir araya geldiği sergi, panoramaların yangın felaketlerinden sanayileşmeye, İstanbul tarihinin farklı unsurlarını belgelemekte nasıl kullanıldığını da ortaya koyuyor. Bu temsil biçiminin Osmanlı dünyasında ve Avrupa'daki dolaşımını, resim, baskı ve fotoğraf dışında, efemera ve arşiv belgelerinin de dahil olduğu bir malzeme seçkisi üzerinden okuyan sergiye; kent, mimarlık, sanat, fotoğraf ve modern tüketim tarihlerini panoramik imgeler çerçevesinden yeniden okumayı amaçlayan makalelerin yer aldığı kapsamlı bir katalog eşlik ediyor. Kataloğun yazarları arasında Ahmet A. Ersoy, Namık Günay Erkal, Erkki Huhtamo, Tarkan Okçuoğlu ve A. Hilal Uğurlu bulunuyor. Pera Müzesi'nin yeni sergileri Gelecek Hatıraları ve Tam Yerinden: İstanbul'a Panoramik Bakışın Tarihi, 26 Ekim 2023 25 Şubat 2024 tarihleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/pera-muzesi-ne-felis-odulu/16875", "text": "Pera Müzesi ve Meditopia iş birliğiyle, Kabuk Studio'nun katkılarıyla hazırlanan İstanbul Panoraması'na Farkındalıkla Bakış deneyim videosu, pazarlama ve iletişim dünyasının en prestijli ödül programlarından MediaCat Felis'te ödüle layık görüldü. Brand Week İstanbul kapsamında bu yıl on sekizincisi düzenlenen MediaCat Felis Ödülleri, Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşen görkemli törenle sahiplerini buldu. Bu yıl 4 bin 272 başvurunun yapıldığı Felis Ödülleri'nde Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Meditopia iş birliği ve Kabuk Studio katkılarıyla hazırladığı İstanbul Panoraması'na Farkındalıkla Bakış deneyim videosu ile Digital & Mobile Felis bölümünün Hareketlendirme ve Animasyon Tasarımı kategorisinde Felis Ödülü'nün sahibi oldu. Sanatseverleri, Antoine de Favray'nin 18. yüzyılda tuvale resmettiği İstanbul Panoramasının içinde üç boyutlu bir gezintiye çıkaran dijital deneyim videosu, bu yaklaşımıyla sanatı bilinçli farkındalık ile buluşturuyor. Tuvalden dijital platforma taşınan, eşsiz detaylarla dolu bu sanat eserinin içinde meditasyon müzikleri eşliğinde keyifli bir gezintiye çıkan sanatseverler, 18. yüzyıl İstanbul'una ait ayrıntıları incelerken içlerinde uyanan duyguları da keşfetme fırsatı buluyor. Ekranlarından yüzyıllar öncesinin İstanbul manzarasına üç boyutlu bakarken ses ve meditatif müzik eşliğinde zihinsel bir yolculuğa çıkmak isteyenler, İstanbul Panoraması'na Farkındalıkla Bakış videosunu Pera Müzesi YouTube kanalından ücretsiz izleyebiliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/piaf-the-show-ilk-kez-turkiye-de/16887", "text": "45 dakikalık iki bölümden oluşan 'Piaf! The Show', Edith Piaf'ın unutulmaz şarkılarıyla, orijinal sahne düzeniyle ve daha önce kimsenin görmediği Edith Piaf görüntülerinin projeksiyonlarıyla seyircileri adeta bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Dünyaca ünlü yıldız, Natalie Lermitte'in sahnede 'Kaldırım Serçesi'ne dönüştüğü, 'Non Je ne Regrette Rien', 'La Vie en Rose', 'Padam Padam' gibi efsaneleşmiş eserlerini seslendirdiği 'Piaf! The Show', 6 Aralık'ta Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde olacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/picasso-dan-yeni-rekor/16870", "text": "Picasso'nun müzayedede satılan en pahalı tablosu, 2015 yılında Christie's'de 179,3 milyon dolara alıcı bulan Les Femmes d'Alger tablosuydu. Müzayedeye çıkmadan önce 120 milyon dolar değerinde olan ve 1968'de eseri satın alan eski sanat koleksiyoncusu Emily Fisher Landau'ya ait olan Saatli Kadın tablosu kimliği bilinmeyen bir alıcı tarafından satın alındı. 1932 tarihli yağlı boya, Picasson'nun sevgilisi olan ve birçok resmine konu olan ilham perisi Fransız model Marie-Therese Walter'ı mavi bir arka plan üzerinde taht benzeri bir sandalyede otururken tasvir ediyor. Walter, 45 yaşındaki Picasso ile Paris'te tanıştığında 17 yaşındaydı. Daha sonra ikili, Picasso Ukraynalı balerin Olga Khokhlova ile evliyken gizli bir ilişkiye girdi."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/pietro-canonica-ve-ataturk-calistayi/16851", "text": "İtalyan Kültür Merkezi Cumhuriyetimizin 100. yılını 3 Kasım'da Pietro Canonica ve Atatürk çalıştayı ile kutluyor. İtalyan Kültür Merkezi, Cumhuriyet'in 100. yılı etkinlikleri kapsamında İtalya Büyükelçiliği ve Roma Belediyesi işbirliğiyle, Atatürk'ün en ünlü heykellerinden bazılarına imza atan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'nın Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarındaki çalışmalarına odaklanan bir çalıştay düzenliyor. 3 Kasım Cuma günü saat 10.00'dan itibaren Casa di Italia Tiyatrosu'nda gerçekleşecek Pietro Canonica ve Atatürk başlıklı çalıştayda, Türkiye'den ve İtalya'dan önemli akademisyenler, Canonica'nın çalışmalarının çeşitli yönlerini dönemin İtalya-Türkiye ilişkileri bağlamında ele alacaklar. İtalya Büyükelçisi Giorgio Marrapodi, Roma Belediyesi Kültür Müsteşarı Miguel Gotor ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Salvatore Schirmo'nun katılımlarıyla, iki oturum halinde gerçekleşecek çalıştayda Carla Scicchitano, İlber Ortaylı, Silvia Pedone, Luca Orlandi, Aylin Tekiner, Francesco Pongiluppi, Mevlüt Çelebi, Özlem İnay Erten, Davide Deriu, Burcu Pelvanoğlu, Luca J. Senatore, Marco Carpiceci, Fabio Colonnese konuşmacı olarak yer alacak. Heykeltıraş Pietro Canonica, imza attığı Ankara Etnografya Müzesi önündeki Atatürk heykeli ve Zafer Meydanı'ndaki mareşal üniformalı Atatürk heykeli; İstanbul'da Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı ve İzmir'de Cumhuriyet Meydanı'ndaki atlı Atatürk heykeliyle ülkemizin sanatsal tarihinde büyük önem taşıyor. 3 Kasım 2023 Cuma gün boyunca İtalyan Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek olan Pietro Canonica ve Atatürk çalıştayı, kayıt gerekmeksizin ücretsiz olarak herkesin katılımına açık."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/refik-anadol-moma-tarihine-gecti/16818", "text": "Geçtiğimiz yılın sonlarında MoMA'da görücüye çıkan eser, 29 Ekim'e kadar sergilenmeye devam edecek. \"Unsupervised\", MoMA koleksiyonunda bulunan ve 200 yıl içerisinde üretilmiş sanat eserlerini yapay zeka kullanarak yorumladı. Resim ve fotoğraflardan, araba ve video oyunlarına kadar müzede yer alan tüm çalışmalar, yapay zeka destekli soyut görüntülere dönüştürüldü."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/roger-waters-tan-filistin-icin-cozum-onerisi/16825", "text": "Pink Floyd'un solisti Roger Waters sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada İsrail-Filistin çatışması için dört maddelik çözüm önerisi sundu. Resmi X hesabında paylaştığı videoda, bölgede yaşananlardan ötürü çok kırgın ve üzgün olduğunu belirterek söze başlayan Waters \"Bunları neredeyse 20 yıldır söylüyorum. Mesajım çok basit. Bunca yıldır kardeşlerimizin eşit haklara sahip olması için tabiatın çağrısına karşı sanki sağır kalmışız gibi hissediyorum. Eşit insan hakları, savaşın tek panzehridir. Geçen cumartesi, savaş suçu iddialarını dinledim ve bunları ayrım yapmadan kınıyorum\" dedi. Bir: Derhal ve kalıcı bir ateşkes sağlanmalı. Kimse kimseyi öldürmemeli. İki: Büyük bir masa kurulmalı ve bu kötü karışıklık karşısında tek devletli çözüm için çalışmalara başlanmalı. Tüm vatandaşlarına ırk, din ve bir önceki milliyeti fark etmeksizin eşit hak tanıyan yeni bir devlet. Bu yeni devlette, altını çizerek söylüyorum, mutlak bir demokrasi olmalı. Üç: Yeni devlet anayasasında, tıpkı Apartheid sonrası Güney Afrika'da olduğu gibi hakikat ve uzlaşmaya ilişkin hükümler bulunmalı. Waters sözlerini Hep birlikte savaşsız bir dünya umalım. Evrensel insan haklarına, herkesin hukuk karşısında eşit olduğuna inanıyor muyuz, inanmıyor muyuz? Babam 1914'ten 1944'e kadar bu hayalle yaşadı. İtalya'da Nazilere karşı savaşında bu hayalini savunurken öldü. Bu hayali ben de kuruyorum. İlgili makamlara sesleniyorum. Lütfen durun\" diyerek tamamladı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/saha-dan-sanat-inisiyatiflerine-acik-cagri/16787", "text": "- İnisiyatifler için; Türkiye içinde güncel görsel sanatlar alanında kar amacı gütmeyen, ticari faaliyet göstermeyen, bağımsız ve kolektif bir yapı olması, - Sergi veya programlarını yürütmek için bir mekana ya da sürekli bir basılı/çevrimiçi mecraya sahip olması, - Güncel görsel sanatlar alanında 2023 yılı boyunca düzenli olarak halka açık ve ücretsiz etkinlik, sergi veya programlar sunması. - İnisiyatifin başvuru amacını açıklayan niyet mektubu (300 kelime) - İnisiyatif ve programları hakkında yayınlanmak üzere 2 görsel ve Türkçe-İngilizce bilgi (her biri 250-300 kelime) - 2024 yılı için inisiyatifin planladığı program ve takvimi, - Varsa geçmiş 2 yıllık programı hakkında bilgi ve 3 fotoğraf. - İletişim bilgileri: İnisiyatifin veya inisiyatif temsilcisinin adresi, e-posta, cep telefonu, varsa web sitesi ve sosyal medya kanalları. - Tüm belgelerin SAHA Sürdürülebilirlik Fonu 2024 konulu bir e-posta ile tek bir PDF formatında ve 5 MB dosya boyutunu aşmayacak şekilde e-posta eklentisi olarak application@saha. org. tr adresine gönderilmesi gereklidir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/salman-rusdi-den-ani-kitabi/16817", "text": "Rüşdi'nin, sağ gözünün kör olmasına ve sol elinin zarar görmesine neden olan saldırıyla ilgili bir anı kitabı yayımlanacak. Bıçak: Bir Cinayet Girişimi Sonrası Meditasyonlar isimli kitap 16 Nisan'da kitapseverlerle buluşacak. Ruşdi, \"Bu benim için yazmam gereken bir kitaptı: olup bitenlerin sorumluluğunu üstlenmenin ve şiddete sanatla cevap vermenin bir yolu\" açıklamasında bulundu. Rüşdi, geçtiğimiz Ağustos ayında New York'ta bir konferans vermek üzereyken sahneye koşan bir adam tarafından defalarca boynundan ve karnından bıçaklanmıştı. Saldırgan Hadi Matar, saldırı ve cinayete teşebbüs suçlamalarını kabul etmemişti. 76 yaşındaki Rüşdi, The New Yorker'dan David Remnick'e verdiği demeçte \"karşılıklı suçlama ve acıdan\" kaçınmak için çok çalıştığını ve \"geriye değil ileriye bakmaya\" kararlı olduğunu söylemişti."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/salt-arastirma-fonlari-10-yil-programi/16740", "text": "Birlikte öğrenme ve tartışmaya yönelik özgün araştırmalara alan açmayı amaçlayan Salt Araştırma Fonları'nın onuncu yılı kapsamında hazırlanan programlar devam ediyor. Fotoğraf tarihi, görsel kültür ve arşiv odaklı çalışmalar yapan araştırmacı İdil Çetin, 27 Eylül Çarşamba günü saat 18.30'da Salt Galata'da bir konuşma gerçekleştirecek. Garanti BBVA tarafından kurulan Salt'ın 2013'ten bu yana kesintisiz olarak sürdürdüğü Salt Araştırma Fonları'nın onuncu yılında bir dizi program düzenleniyor. Konuşmalar ve Salt Blog'da yayımlanan yazılar aracılığıyla, 2013-2022 yıllarında desteklenen araştırmaların çıktıları yıl boyunca yeniden değerlendirmeye açılıyor. 2013 yılında desteklenen araştırmacılardan İdil Çetin'in konuşması, 27 Eylül Çarşamba günü saat 18.30'da Salt Galata, Atölye II-III'te gerçekleştirilecek. Çetin, Erken Cumhuriyet Yıllarının Görsellik Rejiminde Mustafa Kemal Atatürk Fotoğrafları başlıklı konuşmasında, Osmanlı basınından Cumhuriyet basınına Atatürk fotoğraflarının ne sıklıkla ve hangi vesilelerle dolaşıma girdiğini irdeleyecek. Atatürk imgesinin erken Cumhuriyet dönemi görsellik rejiminin düzenli bir parçası haline gelmesini, ülkenin liderinin Cumhuriyet tarihini farklı açılardan besleyecek binlerce fotoğrafının çekilmiş olmasını ve bu görüntülerden hareketle bir imgenin nasıl sabitlendiğini ele alacak. Salt Araştırma Fonları'nın onuncu yıl programı kapsamında Salt Blog'da yayımlanan içerikler arasında Nora Tataryan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Döneminde Bir Kültürel Üretim Mekanı Olarak Salon, Efe Murad ile Emirhan Eringen'in Kayıp Avangart: Yüksel Pazarkaya Stuttgart Somut Şiir Okulunda, Tuğçe Tezer'in Antakya'nın tarihini adımlamak: Depremden sonra 'Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi' ve Derya Acuner'in Kafesin İki Tarafı: Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi'nin Hafızası başlıklı yazıları yer alıyor. Erken Cumhuriyet İstanbul'unda kültürel miras ile kentsel hafıza ilişkisini inceleyen Ümit Fırat Açıkgöz'ün Temmuz ayında gerçekleştirilen konuşması ise Salt'ın YouTube kanalında izlenebilir. Herkesin katılımına açık program dahilindeki diğer konuşmalara ilişkin ayrıntılı bilgi saltonline. org ve Salt'ın sosyal medya kanallarında duyurulacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sanat-bizimle-egleniyor-mu-/16743", "text": "Son dönem sanatın en önemli tartışması yapay zeka olsa da sorgulaması süregelen Sanat nedir?e henüz cevap bulunamadı. Sanat adına üretilen bazı işler ise hem sanatseverlere hem eleştirmenlere Sanat bizimle eğleniyor mu? sorusunu sordurtuyor. İşte bazı örnekler... Melisa Vardal - Belli bir forma sokulamayacak kadar geniş bir kavram olarak kabul edilen sanatta bugün karşımıza ilginç hatta kimi zaman 'garip' denilebilecek eserler çıkıyor. Bir bienalde yukarıdan aşağı sarkıtılan perdenin sanat eseri olarak durduğu anlaşılınca eleştirmenler ve sanatseverler Sanat bizimle eğleniyor mu? sorusunu yüksek sesle dile getirmişti. Jonathas de Andrade adlı sanatçının eski sevgililerinin çamaşırlarını sergilemesi aynı tartışmayı yeniden alevlendirdi. Andrade'nin Olho-faisca/ Kıvılcım göz adlı enstalasyonunda vakumla paketlenmiş 68 çift erkek iç çamaşırı yer alıyor. Eserin fiyatı 50 bin dolar, yani paket başına 735 dolar! Pek çok eleştirmene göre sanatın bir metaya dönüştüğü bu çağda bu tip haberlere şaşırmamak gerekiyor. Çünkü sadece sanatın değil sanatçının imzasının da metalaştırıldığını ve sanatçının fetişleştirildiğini anlamak için piyasaya göz ucuyla bakmak yeterli. 1961 yılında Piero Manzoni bu gidişata eleştiri getirmek, 'bu işin içine...' demek için ünlü la merda d'artista/ sanatçının dışkısı 'eserini' ortaya koydu. İtalyan sanatçının amacı sanat piyasasına, sanatçıların yarattıkları eserden öne çıkma durumuna ve tüketim kültürüne eleştiride bulunup uyarı yapmaktı. Dışkısını konserveleyip üzerine farklı dillerde Sanatçının dışkısı, 30 gr, katkısız, tazeliği korunmuş. Üretim ve ambalaj tarihi mayıs 1961 yazan Manzoni'nin hicivli tenekesini 100 bin dolara satıldı. Sanatın her formda karşımıza çıkabileceği kanısı ise daha çok Marcell Duchamp'ın pisuvarı Fountain/ Fıskiye ile oluştu. Duchamp'ın 1917 yılında üzerine imza attığı ters çevrilmiş pisuvar, sanatın ayrıcalıklı bir sınıfa ait olmadığı mesajını taşıyordu. O dönem sanat camiasında sansasyon yaratan bu eser kuşkusuz putları yıkmak adına büyük bir öneme sahipti. Ama yine eleştirmenlere göre o günden sonra Duchamp'ın mesajını dışarıda bırakarak yalnızca forma odaklanan bir anlayış gelişti. Bu sanat mı? sorusu pek çok örnekle çoğaltılabilir. Akıllara ilk gelen 'duvardaki muz'. İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan'ın muzu duvara gri bir bantla yapıştırdığı Komedyen adlı eseri yine büyük tartışmalara yol açtı. Eser 120 bin dolara alıcı buldu ve yanında 'çürüyünce ne yapılacağına dair bir kılavuzla' satıldı. Geçtiğimiz yıl Güney Kore'de Yas: Kaybın Uyanışında, Küratöryel Bir Deneme adlı sergideki Balık enstalasyonu da böyle sanat olmaz olsun eleştirileriyle karşılaştı. Yu Buk isimli sanatçı 15 balığı serum poşetlerine hapsederek onların ölümlerinin eserin bir parçası olduğunu söyledi. Birçok tepkiyle karşılaşan sanatçı, sinek ve böcek ölümlerini 'sanatının' bir parçası haline getirerek başka eserlerinde de yer verdi. Benzer çalışmalarıyla tanınan diğer bir isim ise İngiliz sanatçı Damien Hirst. Ölüm temasına çalışmalarında sıklıkla yer veren sanatçı endüstriyel dezenfektan olarak kullanılan formaldehitte ölü hayvan figürlerini sergiledi. Martin Creed'in Işıkların açılıp kapanması adlı çalışması da ziyaretçileri bir hayli şaşırttı. Creed'in eseri boş bir odada ışığın yanıp sönmesiydi. Belki de bu soruya en iyi yanıtı San Francisco'daki bir sergide yere 'gözlük eserini' bırakan iki genç verdi. Gençlerin şaka olsun diye yere koydukları gözlükle fotoğraf çektirmek için kuyruklar oluştu. Tracey Emin tamponlarını sergiledikten tam 12 yıl sonra bunu yaptığına pişman olduğunu açıklamıştı. Hatta utandığını, artık işlerinde mahremiyete önem verdiğini... Şoke eden eserlerle Bu da mı sanat, Bunu ben de yaparım dedirten, hayata benzemek için aşırı çabalayan estetiğe dair kaçınılmazdır sanatçının sonrasında duyduğu pişmanlıklar... Bence hayatın sanata karışmasının hiçbir sakıncası yok. Sanat dediğimiz nedir diye sorduğumuz sürece sorun yok. Öte yandan Tracey Emin örneği önemli. Mahremiyetin bir kavram olarak hızla dönüşümünü bize bir çırpıda anlattığı için önemli. '90'ların başında kişisel olan politikti. Ama sonra hayatımıza sırayla Facebook, Instagram, tik tok girdi. Neye özel dediğimiz o kadar değişti ki... Özel, kişisel olana dair yaptığımız sanatsal tüm şok yaratan ifadeler birdenbire geçersizleşti. Şoke eden sanatlar çabuk yeniliyorlar hayata. Hayata benzemeye çalışan sanatları, hayat çok geçmeden geçiyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sanat-ve-teknoloji-arasindaki-cizgiyi-kaldiran-sergi/16819", "text": "Sergide izleyicilerin aktif olarak rol alabilecekleri, interaktif eserler yer alacak. Arttırılmış gerçeklik uygulaması 'Artivive' ile yapay zeka tabanlı sanat tablolarının hareketlenerek videoya dönüşümüne katılım sağlayacaklar. Sergiyi gezerken \"Artivive\" uygulamasını indirilerek yapay zeka ile yapılmış eserleri izlenebilecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sefkat-bekleyen-kadinlar-bu-sergide/16783", "text": "Ramize Erer'in çeşitli zamanlarda yapılmış 100'e yakın portresini ilk kez bir araya getiren retrospektif nitelikteki sergisi Ve Bir Gülüm Ben! Ankara Galeri Nev'de sürüyor. İsmini Emily Dickinson'ın bir mısrasından alan sergi 20. yüzyıl Avrupa ressamlarının dünya müzelerinde yer alan başyapıtları andıran portreler, en çok gözleri ya da bakışları ile öne çıkıyor. Serginin ismi konusunda aldığı ilhamı sorduğumuz Erer Emily Dickinson şiirleri ve hayatı ile beni etkileyen sevdiğim bir şair. Bir iki portresini de resmetmiştim daha önce. Sevgili Deniz Artun ile sergi ismi hakkında yazışırken, tıkandığımız bir anda, haydi şairlere bakalım dedik. Aklıma ilk gelen onun şiirleri oldu. Hemen bir mısrasını gönderdim fakat biraz karanlık bulduk. Sonra Deniz'den Ve Bir Gülüm Ben! geldi. Çarpıldım. İkimiz de çok sevdik. Resimlerin diline çok uymuştu. Mecazi anlamının dışında sergideki resimlerde kullandığım renkleri, gül kırmızılarını, portrelerin yanaklarındaki gül pembelerini, gül resmini şaşırarak fark ettik. diyor. Karikatürleriyle bilinen Ramize Erer'in sergisindeki çalışmalar karikatürlerindeki karakterleriyle bütünüyle çelişiyor. Duvarda asılı duran kadınlar ve kız çocukları olanca kırılganlıkları ile izleyicinin yalnızca bakışını değil aynı zamanda şefkatini bekliyor. Erer çalışmalarındaki farkı şöyle anlatıyor: Karikatürlerim dışa dönük, sosyal ve siyasi bir mesaj içeriyor. Doğasında hiciv var. Resimlerimi ise daha çok kendimle ilişkilendiriyorum, daha içe dönük bir ifade biçimi benim için. Karikatür serüvenimde, hayatımın uzun bir döneminde günlük gazeteye çizerken de 'kadınların arzularından' bahsetmek devrimci, ilerici bir tavırdı. Burada bir yol açtığım söylenebilir. Nitekim Fransa'dan Cesaret Ödülü, Avusturya'dan Sokol ödüllerini aldım. Ramize Erer'in izleyicilerin bakışını ve şefkatini beklediği kadınlarından oluşan Ve Bir Gülüm Ben sergisi 11 Ekim'e kadar Ankara Galeri Nev'de görülebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sercenin-gozyasi-20-ekim-de-sinemalarda-/16717", "text": "Bugüne kadar kadına şiddet konusuna dikkat çeken en büyük prodüksiyon olan Serçenin Gözyaşı filminin vizyon tarihi belli oldu. Ezilen, şiddete, tacize maruz kalan, öldürülen, ön yargılar nedeniyle toplum dışına itilen kadınların yaşamlarına mercek tutan Serçenin Gözyaşı 20 Ekim 2023'te sinemaseverlerle buluşacak. Filmin 10 Mart 2023'te vizyona girmesi planlanmış ancak ülkemizi derinden sarsan deprem faciası nedeniyle gösterim tarihi ertelenmişti. Yapımcılığını Reborn TV/Çağla Başak Çobanoğlu, yönetmenliğini Aysun Akyüz Mehdiabbas'ın üstlendiği filmin hikayesini, Gazeteci Ali Eyüboğlu kaleme aldı. Serçenin Gözyaşı Filmi'nin gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan senaryosunu ise 'Altın Kalem' ödüllü yazar Şengül Boybaş yazdı. Çanakkale ve İstanbul'da çekilen filmin müzikleri Zeki Alasya'nın müzisyen kızı Zeynep Alasya'ya emanet. Ayrıca merhum sanatçı Ahmet Kaya'nın bir eseri de filmde yer alacak. Uğur Güneş'in 'Gazi' karakterini canlandırdığı filmd Ezgi Şenler, Yeşim Salkım, Soydan Soydaş, Tamer Karadağlı, Arzu Cabar, Evren Erler, Sedef Şahin, Kubilay Penbeklioğlu, Bilge Şen, Yağızkan Dikmen, Ahmet Sarsılmaz, Özgür Çağlayan İncesu rol alıyor. Gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan çarpıcı senaryosu ve usta oyuncu kadrosuyla dikkat çekecek, kadına şiddeti ele alan bugüne kadar çekilen en büyük prodüksiyon olan Serçenin Gözyaşında, ünlü sanatçı Yeşim Salkım avukat rolünü canlandırıyor. Filme, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı hakim rolüyle, usta gazeteci, televizyoncu Özlem Gürses de sunucu olarak konuk oluyor. Sinema sektöründeki kadınlardan, mağdur kadınları anlatan ve onlara mücadele gücü aşılayan \"Serçenin Gözyaşı\" filminin yönetmen koltuğunda yine ödüllü bir isim Aysun Akyüz Mehdiabbas oturuyor. Yapımcı Çağla Başak Çobanoğlu, kadın oyuncular, filmin müziklerini hazırlayan Zeynep Alasya, kamera arkasında yer alan onlarca kadın çalışanın birlikte güç birliği oluşturduğu filmin sinemada kadına şiddeti konu alan en önemli eserlerden biri olması bekleniyor. Psikolojik danışmanlığını Uzman Psikolog Yelda Başaran'ın üstlendiği Serçenin Gözyaşı, sanat dünyasının usta isimleriyle genç yeteneklerini buluşturan bir yapım olarak da dikkat çekecek. Kadına yönelik şiddete karşı farkındalık oluşturmayı hedefleyen \"Serçenin Gözyaşı\"nın hikayesi 70'li yıllarda başlıyor ve o yıllardan günümüze Türkiye'nin bir panoramasını sunuyor. Öldürülen kadınlara saygı duruşu niteliğindeki yapım, aynı zamanda çok zor günlerle sınanan büyük ve güçlü bir aşk hikayesine de odaklanıyor. Uğur Güneş, Ezgi Şenler, Yeşim Salkım, Soydan Soydaş, Tamer Karadağlı, Özlem Gürses, Arzu Cabar, Sedef Şahin, Evren Erler, Kubilay Penbeklioğlu, Bilge Şen Ündüz, Yağızkan Dikmen, Ahmet Sarsılmaz, Özgür Çağlayan İncesu, Burcu Yüce, Nilay Çömlekçi, Gülsüm Sayar, İbrahim Çavdar, Gökberk Bayındır, Fatih Altınışık, Gülsüm, Burcu Baki, Sefa Demir, Mehmet Güler, Ergin Deveci, Sefa Şenel, Erberk Sezer, Erol Sertel, Şükrü Çetin, Muharrem Fındıcak, İsa-Musa Kadan ikiz kardeşler, Neslihan Rayman."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/seyircilerle-oyuncu-bas-basa/16731", "text": "İstanbul'un en yenilerinden Ara Sahne gelenekselleşmek yolunda adımlar atan Tek Kişilik Oyunlar Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Dün perde açan festival 17 Eylül'e kadar tiyatro sezonu boyunca merakla izlediğimiz ya da bir türlü görme fırsatı bulamadığımız tek kişilik oyunları seyircilerle buluşturuyor. N'Olacak Bu Yusuf Umut'un Hali ile açılış yapan festivalde bu akşam Ankara ekiplerinden Evinde Tiyatronun merakla beklenilen oyunu, Beyza Nur Metin'in yönettiği ve oynadığı Bugün Bir Cinayet İşledim sahnelenecek. Festival boyunca sahnelenecek oyunlar ise şöyle; Tilkiler ve Kötü Kalpli İtler, Prima Facie, Kalabalık Duası, Korkuyu Beklerken, Bugün Bir Cinayet İşledim, Dansöz, Sıfır Telaş, Küçük Bir Rica, Kreutzer Sonat, Bir Alzeimher'ın Anıları, Bernarda ve Yabancı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/seytana-takla-attiran-seytan/16748", "text": "Derviş Zaim Tavuri adlı belgeselinde Kıbrıs'ta geçen çocukluğundan beri tanıdığı dolandırıcının izini sürüyor. Müjde Işıl - Derviş Zaim, yaklaşık 10 sene önce imza attığı Devirde belgesel ve kurmacayı birleştirip ilginç bir çobanlık yarışmasını getirmişti perdeye. Aslında Zaim'in çoğu filminde 'belgesel gözü' hissedilir. Gerek geleneksel Türk sanatları gerekse Kıbrıs konulu ve diğer filmlerinde de olsun, araştırmacı, gözlemci tarafını yansıtmıştır. Tavuride ise dört başı mamur bir belgesele imza atmış. Konu aldığı karakter o kadar ilginç ki kurmaca bir filmde izleseniz, ikna olmakta zorlanacağınız kadar sıra dışı bir kişilik. Şeytan anlamına gelen Tavuri lakaplı dolandırıcı Mustafa Serttaş, zengin-yoksul fark etmeksizin her fırsatta herkesi dolandıran, ahlaki sorumluluğunu dolandırılan tarafa yükleyen bir hırsız. Zaim, Tavuri'yi çocukluğundan tanıyor hem kötü namını biliyor hem de annesinin ona kol kanat germesine şahit olmuş. Derviş Zaim anlatısını iki temel üzerine kuruyor. Tematik olarak bu dolandırıcının vicdanıyla yüzleşecek kadar içinde iyilik barındırıp barındırmadığını araştırıyor. Açıkçası, dönüşüme ve iyiliğin galip gelme klişesine alışkın seyirci için ters köşe bir karakter var karşımızda. Kötücül, karanlık anti-kahraman mitini gerçek bir karakterde, yani 'organik' şekilde sinemasına katıyor yönetmen. Bir yanda hasta bir aileyi dolandıran, bir yanda Zaim'in annesinin cenazesine katılan, bir yanda kızıyla iletişim kurmaya çabalayan, bir yanda kendi ailesinden kaçan bir karakter. Anlattıklarının doğruluğuna da inanamıyorsunuz. Mesela babası ile ilgili anlattıkları ile babasının anlattıkları birbirine ters. Kendine etik değerlerin olmadığı, kötücül ama mağdur bir yaşam öyküsü yani senaryo yazıyor aslında Tavuri. Seyircinin özdeşlik kuramayacağı, merhamet duyamayacağı ama bir yandan da ilgiyle nereye varacağını merak ettiği bir karakterin macerası bu belgesel. Tıpkı bu gelgitli karakter gibi Zaim'in dayandığı diğer temel ise belgeselin tarzları. Tek bir anlatı tarzına kendini bağlamak yerine farklı tarzları birleştiriyor Zaim belgeselinde. Önce kendini dahil ediyor, anlatıcı rolünü üstleniyor, sonra gözlemci oluyor vs. Gözlemci, katılımcı ve edimsel belgesel türlerini birleştiriyor. Kendi geçmişinin bir parçasını yeniden anlamaya, açıklamaya çalışırken seyirciyi de bu yolculuğa davet ediyor. Seyirciye taraf tutturtmadan ve duygusal bir bağ da kurdurmadan bu yolculuğun nereye varacağı merakını diri tutuyor. Zaim'in filmlerini birleştirici unsur olan sezgi, maneviyat gibi değerleri de tepetaklak eden bir belgesel Tavuri. Suça bağımlılığın ve kötücüllüğün sığ gibi görünen derinliklerinde kulaç atıyor. Bu derinlikte herkesin vurgun yeme riski var. Ve son bir not: Derviş Zaim'in küçüklüğünden beri tanıdığı, annesinin vakti zamanında destek olduğu Tavuri, hapishanedeki çekimlerde Zaim'i de dolandırmaya kalkmış ama bu kısım, belgeselde yer almıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sibel-kekilli-ilk-kez-tiyatro-sahnesinde/16873", "text": "Sinema oyuncusu Sibel Kekilli bu kez tiyatro oyunuyla seyircinin karşısına çıkıyor. Michel Friedman'ın aynı adlı kitabından tiyatroya uyarlanan Fremdde yer alan oyuncu Berlin'deki Berliner Ensemble'de sahne alıyor. Oyunun konusu kısaca şöyle: Savaş sonrası Almanya'sında yaşanan ekonomik büyüme sırasında kimse geçmişteki Nazi suçları, medeniyetten kopuş ve Holokost gibi konularla anılmak istemez. Cinayetler hafızalardan silinir ama acılar kalmıştır. Bugün bile kimse bu hikayede kendi payına düşenin ne olduğunun hatırlatılmasını istemiyor - özellikle de yabancılar tarafından. Ancak ülkede yabancı, göçmen, hiç kimse olarak damgalanmış çocuklar büyüyor ve onların \"Ben\"i Alman toplumunun \"Biz\"ini tehdit edebilir. Michel Friedman \"Fremd\"de göçmen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Savaş sonrası Almanya'sında geçen hikayede aile travması, uyum baskısı ve ırkçılık arasında kalan bu çocuk, dünyadaki yerini bulmaya çalışıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sinemanin-yeni-merkezi-ayvalik/16765", "text": "Seyir Derneği tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14-19 Eylül arasında sinemaseverleri zengin bir seçkiyle buluşturdu. Direktörlüğünü Azize Tan'ın üstlendiği festivalin Cannes, Berlin gibi majör festivallerden gelen filmler, Türkiye'de ilk kez Ayvalık'ta gösterildi. MÜJDE IŞIL - Cannes'da Anh Hung Tran'a En İyi Yönetmen Ödülü getiren La passion de Dodin Bouffant/Şeflerin Aşkı neredeyse 2 saat boyunca mutfakta yemek hazırlığı ve yeme üzerine sıra dışı bir deneyim sundu. Juliette Binoche'un varlığıyla da renklenen film, kadın-erkek temsilleri üzerine etkileyici bir söyleme sahip. Yine Cannes'da açılış filmi olarak gösterilen Jeanne du Barry daha çok Johnny Depp'in varlığıyla konuşulsa da Fransız Devrimi sonucunda Marie Antoinette kadar hatırlanmamış bir kadının biyografisini monotonluğa düşmeden anlattı. Cafer Panahi'nin, İran yönetiminin her türlü yasağına rağmen film çekmeye devam etmesini anlatan No Bear/Ayı Yok ve film ekibinin İranlı sinemacılar film yapma konusunda çok cesur tanımlaması festivalin unutulmazlarındandı. Festival hakkında ilginç anekdotlardan biri afişle ilgili. Ayvalık'ta yaşayan sanatçı Tunca'nın bir eserinden ilhamla görsel tasarımını Erdem Yılmaz'ın hazırladığı, boksör Sabri Mahir'in bulunduğu afiş, festival takipçilerinin bağ kurmakta zorlandığı, hatta broşürde açıklaması yazmasına rağmen cevabını bilemediği gizemli bir soruya dönüştü. Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin genç sinemacıların yetişmesi ve teşvik edilmesi için verdiği Yeni Bir Senarist Ödülü'nün bu seneki sahibi Sanki Her Şey Biraz Felaket filmiyle Umut Subaşı oldu. Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi ve Ayvalık Sanat Fabrikası'ndaki film gösterimleri için neredeyse yarım saat önceden seyircinin kuyruk oluşturması, salon yetmeyince ek sandalyelerin konulması, o da yetmeyince merdivenlerin kullanılması sinema ve festivaller için umut ve mutluluk vericiydi. Genelde seyirci yerli filmlere daha fazla rağbet gösterir ama Ayvalık bu konuda ayrım yapmadan salonları dolduran seyircisiyle tam bir sinema merkezine dönüşmüş durumda."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sinematek-sinema-evi-nden-surpriz-restorasyon-hakkari-de-bir-mevsim-/16696", "text": "İstanbul Kadıköy'de Jak Şalom ve Kadıköy Belediyesi öncülüğünde yeniden hizmet veren, iki ayrı mimarlık ödülü ile dikkat çeken Sinematek - Sinema Evi, ilk restorasyon çalışmasını Ekim 2023 ve Ocak 2024 arasında izleyicisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Sinematek'teki tam donanımlı, 160 kişilik Onat Kutlar Sinema Salonu'nda izlenecek ve Kurukahveci Mehmet Efendi ile Atlas Post Production işbirliğinde restorasyon görmüş ilk 'başyapıt', yönetmen Erden Kıral tarafından 1979'da çekilen \"Hakkari'de Bir Mevsim\" filmi olacak. Yazar, eleştirmen, Milliyet Sanat dergisi imzalarından Ferit Edgü'nün 1964 tarihli deneyimlerinden hareketle yazdığı 1977 tarihli \"O\" isimli romanından uyarlanan eser, edebiyatçı ve sinema eleştirmeni, Sinematek kurucularından, yine Milliyet Sanat dergisi yazarı merhum Onat Kutlar tarafından senaryoya aktarılmış, Berlin Uluslararası Film Festivali'nde dört ödül kazanmış olmasına karşın, Türkiye'de ancak 1987'de ülkenin salonlarında alkışlanabilmişti. Filmde Genco Erkal, Erkan Yücel, Şerif Sezer, Rana Cabbar, Erol Demiröz, Macit Koper, Zeynep Irgat ve Berrin Koper gibi isimler bir araya geliyor. Sinematek - Sinema Evi'ne temel olan Türk Sinematek Derneği, 25 Ağustos 1965'te Onat Kutlar'ın, yine dergiye katkıda bulunmuş kültür - sanat simaları Hüseyin Baş ve Şakir Eczacıbaşı ile, Sabahattin Eyüboğlu, Cevat Çapan, Muhsin Ertuğrul ve Nijat Özön gibi isimlerle bir araya gelmesi üzerine Türkiye kültür sanat hafızasına dahil edilmişti. 'Yeni Sinema' dergisi ile döneminin eleştirel ve teorik sanat üretimine öncülük eden, önce Şişli, sonra ise Taksim'de hizmet veren Sinematek, 12 Eylül darbesi ile, diğer tüm derneklerle birlikte kapatılmıştı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sonbaharda-sanat-baskadir/16705", "text": "Milliyet Sanat sonbaharı 30. yaşını kutlayan Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali kapağıyla karşılıyor. Eylül sayısında Akbank Caz Festivali'nden Kuru Otlar Üstüneye kadar zengin bir seçki var. Şehre dönüşün hızlandığı, herkesin hafif buruk bir o kadar umutlu olduğu eylül ayında Milliyet Sanat da okurlarını dopdolu bir sayıyla selamlıyor. Derginin kapağında sevilen eserleri operaseverlerle buluşturan ve seyircileri bir nevi zamanda yolculuğa çıkaran Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali yer alıyor. 30. Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali Ankara DOB'un AİDA prodüksiyonuyla açılıyor. Festival ile ilgili her şeyi Zeynep Aksoy kaleme aldı. Derginin bir diğer dikkat çekici içeriği de 10 yıl sonra tiyatro sahnesinde bir araya gelen Buğra Gülsoy ile Serhat Teoman'ı izleyeceğimiz Cırcır Böcekleri İtler ve Biz oyunu üzerine ikili ile Ece Saruhan'ın söyleşisi. Her gün hava durumuna Bugün yağış var mı? diye baktığımız bir süreçte Ferdi Çetin İngiltere'nin ilk sıfır atık tiyatrosu The Greenhouse Theatre'ın sanat yönetmeni Oli Savage ile Sahnede sıfır atık estetiği üzerine konuştu. Edebiyat sayfaları Murathan Mungan'ın Burun yazısı ile açılıyor. Mungan, burun üzerinden kısa bir sanat tarihi yolculuğu yaptırıyor okurlara. Moda'nın savaş karşıtı genç çifti Oleg ve Sasha ise St. Petersburg'tan İstanbul'a uzanan yollarını ve sanat kitapları sattıkları Black Mustache Kitabevi'ni Evrim Altuğ'a anlattı. Lezzetli kalemiyle yazdıklarını okumaya doyamadığımız Deniz Yüce Başarır bu defa bizi Jane Austen'in evine Chawton Cottage'a götürüyor. Füsun Onur Köln'deki sergisini anlattı. Museum Ludwig'te 16 Eylül'de açılacak retrospektifiyle Füsun Onur, Barbara Engelbach ve Emre Baykal küratörlüğündeki sergisine ilham veren anılarını Milliyet Sanat'la paylaştı. Onur'a göre işin sırrı eseri üretirken yaşanan anın heyecanında. Sonbaharın kendini göstermesiyle 'yeni sanat mevsimi' de gelip çattı. İstanbul'daki çoğu galeri de kavurucu bir yazın ardından ara verdikleri 'sergi maratonuna' hazırladıkları dopdolu bir sanat ajandasıyla geri dönüyor. Sonbaharı karşılayan sergileri sizin için derledik. Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Kuru Otlar Üstünenin Türkiye prömiyeri Adana'da yapılacak. Merve Dizdar'ın Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazandığı Nuri Bilge Ceylan imzalı Kuru Otlar Üstüne için heyecan başladı. Kuru Otlar Üstüne 30. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde Türkiye prömiyerini yaptıktan sonra 29 Eylül'de vizyona girecek. Vecdi Sayar filme dair önemli bir yazı kaleme aldı. Neredeyse her hafta bir ya da iki yerli korku filmi vizyona giriyor. Seyirci rekoru kırmıyorlar ama izleyici kitleleri var ve beyazperdeden hiç eksilmiyorlar. Bu gidişatın sırrını araştırdık. Müjde Işıl, uluslararası ve ulusal festivallerden ödüllerle döndükten sonra 8 Eylül'de vizyona girecek olan Kar ve Ayıyı yönetmeni ve senaristi Selcen Ergun ile konuştu. Bir adam düşünün ki hayatı boyunca ünlü olmuş. Herkes sırça köşkte yaşıyor sanmış. Ama hep geçim sıkıntısı çekmiş. Hep ayrıksı kalmış. Hep kafasına göre, hep inatçı... Metin Solmaz bu sözlerle anıyor geçen ay kaybettiğimiz Erkin Koray'ı... 23 Eylül-8 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek 33. Akbank Caz Festivali ise yine dünyanın en önemli caz müzisyenlerini dinleyicilerle buluşturuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/sporcu-oykuleri/16773", "text": "İmkansızlıkları anlatan spor belgeselleri nerelerde yanlış yaptığımızı gösteriyor. Filenin Sultanları'nın belgeseli ya da filmi çekilse de başarının sırlarına örnek olsa keşke. Müjde Işıl - Geçen sene Antalya Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'ne layık görülen Düet bu hafta vizyonda. Film, Defne Bakırcı ve Mısra Gündeş'in senkronize yüzmedeki yoldaşlıklarını anlatırken aslında o sporun yapılamamasındaki zihinsel ve maddi engelleri de gösteriyor. Mısra ile Defne 'düet' kategorisinde yarıştıkları 2016 Rio Olimpiyat Oyunları elemelerinde üç ülke ile olimpiyatlarda yarışma şansını kaçırdıktan sonra 2020 Olimpiyat Oyunları için çalışmaya başlıyorlar. Antrenörleri Natalie'nin görevinden alınması, federasyon tarafından bekledikleri desteğin verilmemesi, bir de üstüne Kovid-19 pandemisi iki genç kızın spor hayatı için belirleyici oluyor. Düet belgeseli, alıştığımız gibi bir başarı öyküsü değil, tam tersine başarmak isterken yoldan çevrilenlerin mücadelesi aslında. Kendilerine ait bir havuzda antrenman yapamayan, antrenörlerinden ayrılmak zorunda bırakılan, kendi mayolarını bile kendileri diken bu milli sporcular şimdi ne mi yapıyor? Ayvalık Film Festivali'nde konuştuğumuz Mısra, küçük yaştan itibaren yıllarını verdikleri senkronize yüzmeden tamamen koptuklarını ve yeni bir kariyer inşa ettiklerini söyledi. Defne zaten uzun zaman önce Almanya'ya sosyal branşta eğitim almak için gitmiş. Mısra da yakında Almanya yolcusu. Farklı alanlarda, farklı bir ülkede hakkaniyetli bir yaşam ümit ediyorlar. Bu sene Antalya Film Festivali'nde geçen seneki Düeti anımsatan bir yapım var Ulusal Belgesel Yarışması'nda. Adı Eclipse. 100 yılda sadece üç jimnastikçi olimpiyatlarda Türkiye'yi temsil edebilmiş. İbrahim, Ahmet, Ferhat ve Nazlı bu durumu değiştirip Tokyo'da yapılacak olan Olimpiyat Oyunları'na katılmak üzereler. Ancak Kovid-19 pandemisi, tıpkı Mısra ile Defne gibi onları da etkiliyor. Olimpiyat ertelenince motivasyonsuz, formsuz, sonu belirsiz bir süreç başlıyor onlar için. Bir yanda böyle olumsuzlukları izlerken bir yandan da Filenin Sultanları voleybolda harikalar yaratıyor. Kıyafetlerine, özel yaşamlarına karışanları umursamadan Atatürk'ün yolunda ilerliyor, kupa üstüne kupa kazanıyorlar. Her röportajda görüyoruz ki arkalarında onlara hep destek olan bir federasyon var. Destekle, milli bilinç ve çalışkanlıkla sporcularımızın aşamayacağı engel yok. Voleyboldaki destek Mısra ve Defne'ye sağlanabilseydi, şimdi madalyalı senkronize yüzücülerdi ve iki genç kız spordan kopmamıştı büyük ihtimalle."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/tiyatronun-genc-yeteneklerine-psm-atolye-de-ucretsiz-atolyeler/16694", "text": "Tiyatro yönetmeni Serdar Biliş öncülüğünde, yedi ay boyu her hafta gerçekleşecek teorik ve uygulamalı eğitimlerde, katılımcıların bir oyun fikrinin ilk aşamasından sahneleme sonrasına kadar tüm süreçte yetkin ve donanımlı hale gelmeleri hedefleniyor. PSM Atölye'de, haziran ayına kadar sürecek atölye dönemi sonunda, öğrenciler kısa oyunlar çıkararak programı tamamlıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/tiyatroya-duyulan-tutkunun-odulu/16802", "text": "25. Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde bu sezona damga vuran 1984 ödüllendirildi.1984le Yılın En Başarılı Yönetmeni seçilen Murat Daltaban Tutkuyla tiyatro yapan herkese hayranım dedi. MELİSA VARDAL- Türkiye'nin en prestijli tiyatro ödülü Yapı Kredi Afife Jale Tiyatro Ödülleri önceki akşam Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen coşkulu bir törenle sahiplerini buldu. Ayşecan Tatari ve Edip Tepeli sunuculuğunda gerçekleşen gecede, Yılın En Başarılı Oyunu seçilen Nilifer Belediyesi Nilüfer Kent Tiyatrosu'nun oyunu 1984, Bursa'ya dört ödülle döndü. 1984, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları oyunu Tartuffe ile 11 dalda adaylıkla başa baş sürdürdüğü yarıştan Yılın En Başarılı Oyunu Ödülüne uzandı. Oyunun yönetmeni ve NKT Genel Sanat Yönetmeni olan Murat Daltaban da Yılın En Başarılı Yönetmeni ödülüne layık görüldü. George Orwell'ın 1984ünden sahneye uyarlanan distopik oyun aynı zamanda Burak Etöz ve Cem Yılmazer'e Yılın En Başarılı Sahne Tasarımı Ödülünü ve yine Yılmazer'e Yılın En Başarılı Işık Tasarımı Ödülünü getirdi. Gelecekten seslenen 1984, insanı içinde hapis kaldığının farkına varmadığı bir sistemin parçası olduğu konusunda uyarırken çözümün de yine kendisinde yattığını söylemesiyle dikkat çekerken aldığı bu ödülle insanın yaşadıkça umudun da devam ettiğini göstermiş oldu. Rol aldığı iki oyunla aday gösterildiği En Başarılı Kadın Oyuncu Ödülünü Özlem Zeynep Dinsel kazanırken En Başarılı Erkek Oyuncu da Hakan Gerçek seçildi. Pandemi arasından sonra tiyato dünyasının yeniden buluştuğu ödüllerde pek çok oyuncu hazır bulundu. Hakan Tabakan Cevat Fehmi Başkut, 1923 Müzikali Haldun Dormen, Merve Dizdar Yapı Kredi ve Prof. Dr. Cevat Çapan Muhsin Ertuğrul adına verilen özel ödülleri aldı. Heyecanla beklenen ödül ise Yılın Oyunuydu. 1984 anons edildiğinde salonda büyük bir coşku yaşandı. Murat Daltaban ödüllerini almak için sahneye eşi NKT Genel Yapım Yönetmeni Özlem Daltaban ve ekip arkadaşlarıyla çıktı. NKT ekibine teşekkür ederek söze başlayan Daltaban Tutkuyla tiyatro yapan herkesi çok seviyorum, tutkuyla tiyatro yapan herkese hayranım diyerek duygularını ifade etti. 1984 geçen ay da Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nin 30. TEB Tiyatro Ödülleri'nde Yılın Oyunu seçilmişti. NKT'nin oyunu 1984 geceden dört ödülle döndü. Afife Jale Tiyatro Ödülleri için düzenlenen törende bu yıl kaybettiğimiz tiyatro değerleri anıldı. Ödüllere ismi verilen Afife Jale de Gizem Erdem'in performasıyla sahnedeydi. Erdem sahneye çıkıp, Cumhuriyetimizin 100. yılına selam yolladı. Erdem'in performansıyla seyirciyle buluşan Ahmet Sami Özbudak tarafından kaleme alınan metinde yer alan, Oysa bir gün bir ışık yanar o ışık cumhuriyet, tüm sahne aydınlanır. O ışık yandığından beri, yüz yıldır buradayız. Yüz yıldır burda. Bu sahnedeyiz ve durmadan anlatıyoruz. Perdeler ancak oyun biterken kapanır. Çünkü biz hem biriz hem milyonlarız. Biz Afife'yiz sözleri dakikalarca alkışlandı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/tonedmelisma-muzik-festivali-8-9-10-eylul-de-arter-de/16711", "text": "Festival programında yer alan eser seçkisi, portrenin sanatsal bir ifade biçimi olarak yüzyıllar içinde geçirdiği dönüşüme ve bu dönüşümün müzikle ilişkisine odaklanacak. Ortaya çıkış saiki, gerçeği birebir yansıtmak olan portrenin günümüzde sanal gerçeklikle beslenen bir yaratıma evrilmesi de festivalin odaklandığı konular arasında yer alacak. Yalnızca maddi bir dönüşümün değil köklü bir değişimin de altını çizen Tonedmelisma Müzik Festivali, müzikal portreler aracılığıyla Sanallık günümüzün mistisizmi mi? sorusuna yanıt arayacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/tum-biletler-dort-dolardi/16677", "text": "27 Ağustos ABD'de Ulusal Sinema Günü olarak kutlandı. Pandemiden sonra insanları salonlara çekmek için geçen sene başlatılan bu uygulamayla 3 binden fazla sinema salonunda tüm filmler, seans ve format fark etmeksizin dört dolar bilet fiyatıyla izlendi. Ölü sezon olarak adlandırılan yaz döneminde salonlara can suyu olması için başlatılan girişim, bu filmleri izlememiş seyirciyi de düşük bilet fiyatıyla salonlara çekti. İngiltere'de ise Ulusal Sinema Günü 2 Eylül'de olacak ve bilet fiyatları 3 sterlinden satılacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/tunceli-muzesi-avrupa-nin-en-iyi-uc-muzesi-arasinda/16752", "text": "Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü resmi sosyal medya hesabında, Tunceli'de bulunan müzenin European Museum Academy Luigi Micheletti Ödülleri'nde Avrupa'nın en iyi üç müzesi arasına girmeyi başardığını duyurdu. 1935 yılında temelleri kışla binası olarak atılan yapı Erken Cumhuriyet Dönemi Yapısı özelliği göstermesi nedeniyle Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından tescillenen ve 2015 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne Tunceli Müzesi olarak kullanılmak üzere tahsis edilen tarihi bina, restorasyon çalışmaları tamamlandıktan sonra kışladan müzeye dönüştürülerek kültürel hizmet vermeye başlamıştı. Tunceli Müzesi'nde, prehistorik dönemden bugüne insanlığın yaşam serüveninin, bilgi metinleri, görseller, diaromalar ve canlandırmalar eşliğinde anlatıldığı altı salondan oluşuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/turkiye-atolyesi-2024-yili-basvurularini-bekliyor/16799", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Paris'in en köklü sanat kurumlarından Cite Internationale des Arts'da 20 yıllığına kiralanan Türkiye Atölyesi'nin 2024 yılı başvuruları Türkiye'den sanatçıların başvurularına açıldı. Program, farklı disiplinlerde çalışan sanatçılara üçer aylık dönemlerde Paris'te yaşama ve çalışma imkanı sunuyor. Görsel sanatlar, deneysel film, tasarım ve performatif sanatlar gibi farklı disiplinlerde çalışan tüm sanatçılara açık olan misafir sanatçı programına, 2024 yılının Ocak-Mart, Nisan-Haziran, Temmuz-Eylül ve Ekim-Aralık dönemleri için 2 Kasım 2023 tarihine kadar başvuru yapılabilecek. Programa davet edilecek sanatçılar Çelenk Bafra, Özer Dicle, Ayşegül Kurtel, Bige Örer, Ulya Soley, Rüçhan Şahinoğlu ve Duygu Şengünler'den oluşan yedi kişilik Seçici Kurul tarafından açık çağrı yöntemiyle belirlenecek. Seçici Kurul üyelerinin yapacağı ilk elemenin ardından ikinci aşamaya kalan sanatçılar, Seçici Kurul üyeleri ve İKSV ekibiyle sanat pratikleri ve Cite Internationale des Arts Türkiye Atölyesi'nde yapmak istedikleri projeleri konuşmak üzere İKSV binasına davet edilecek. Programın başladığı 2009'dan bu yana Türkiye Atölyesi, Türkiye'den 47 sanatçıyı misafir etti. 2024 yılı başvurularının 2 Kasım 2023 saat 17.00'ye kadar çevrimiçi başvuru formu kullanılarak yapılması gerekiyor. Başvuruların sonuçları İKSV web sitesi ve İKSV sosyal medya hesapları üzerinden duyurulacak. Paris'te yer alan Cite Internationale des Arts, her yıl evsahipliği yaptığı dünyanın farklı yerlerinden 350'ye yakın sanatçıya, tahsis ettiği kişisel atölyelerde iki aydan bir yıla kadar konaklama imkanı sağlıyor. Bünyesindeki sergi salonları, prova odaları, konser ve gösteri alanlarının yanı sıra çeşitli atölyelerle sanatçılara kendilerini geliştirme ve aktüel üretim yapma fırsatı sunuyor. Çeşitli coğrafya ve disiplinlerden sanatçıları ağırlayan kurumda örneğin Almanya'nın 20, İsviçre'nin 17, Çin'in 16, Japonya'nın 14, İran'ın 4 atölyesi bulunuyor. Başvuru esnasında 40 yaşına basmamış olmak, İngilizce veya Fransızca dillerinden en az birini iyi derecede bilmek, Görsel sanatlar, deneysel film, tasarım ve performatif sanatlar gibi farklı disiplinlerde çalışmak. Başvurular Cite des Arts Paris ile paylaşılacağından tüm belgelerin İngilizce hazırlanması gerekmektedir. Başvurular, 2 Kasım 2023 saat 17.00'ye kadar yalnızca çevrimiçi başvuru formu üzerinden kabul edilmektedir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/turkiye-nin-oscar-temsilcisi-kuru-otlar-ustune-/16726", "text": "2024'te En İyi Uluslararası Film kategorisinde Türkiye'yi Nuri Bilge Ceylan imzalı Kuru Otlar Üstüne temsil edecek. 15 kişilik seçici kurul yedi film arasından oybirliğiyle Ceylan'ın filmini seçti. 30. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde Türkiye prömiyerini yapacak olan, Merve Dizdar'a Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren filmin gösteriminden elde edilecek gelir, İhtiyaç Haritası aracılığıyla deprem bölgesine ulaştırılacak. İhtiyaç Haritası'nın afet bölgesinde kurduğu Hatay Komünite Merkezi başta olmak üzere farklı konteyner kent ve alanlarda çocuklar ile gençlere yönelik kalıcı mekanlar kurularak çeşitli eğitim ve etkinlikler gerçekleştirilecek. Festival, İhtiyaç Haritası desteğiyle özellikle depremden etkilenen çocuklarla gençlerin psikososyal, bilişsel ve duygusal gelişimine katkı sağlamayı hedefliyor. 22 Eylül Cuma günü saat 13.30'da gerçekleştirilecek olan, Nuri Bilge Ceylan'ın yanı sıra başrol oyuncuları Merve Dizdar, Deniz Celiloğlu ve Musab Ekici'nin de katılacağı Türkiye prömiyerinin bilet satışı https://mobilet. com/tr/ üzerinden yapılacak. Festivalin diğer film gösterimleri ve etkinlikleri ise ücretsiz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/uluslararasi-antakya-film-festivali-13-ekim-de-basliyor/16810", "text": "Festival Başkanı Mehmet Oflazoğlu yaptığı konuşmada film gösterimleri ve etkinlikler hakkında şu bilgileri verdi: Filmlerimiz Koç Konteyner Kent Amfi Sahne, Koç Konteyner Kent Kongre Salonu, Dostlar Yerleşkesi / Serinyol, Zübeyde Hanım Konteyner Kent / Samandağ, Tmmob Sosyal Etkinlikler Çadırı İskenderun da gerçekleştirilecek. Etkinliklerimiz ise; Açılış töreni ve Ödül töreni Koç Konteyner Kent, Uçaneller Kukla Tiyatrosu Koç Konteyner Kent, Zeynep Öykü Arp Konseri Dostlar Yerleşkesi / Serinyol, \"Senaryoda 'Tip ve Karakter' Atölyesi / Dr. Ersin Aycan Koç Konteyner Kent', Teoman Kumbaracıbaşı Konseri Koç Konteyner Kent' de yapılacaktır. Festival bu yıl 'Onur Ödülü'nü; Türk Sineması'na verdiği katkı, kadın oyunculuğunda alışılagelmişin dışında gösterdiği tavizsiz ve cesur duruşundan dolayı Meral Orhonsay'a vermeyi kararlaştırdı. 'Sinema Emek Ödülü' ise; gerçekleştirdiği belgesel niteliği taşıyan kitaplarıyla sinemaya kattığı eserlerden ötürü Vadullah Taş'a sunulacak. 'Onur ve Emek Ödülleri' festival açılış günü olan 13 Ekim günü sahiplerine takdim edilecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/uluslararasi-istanbul-kitap-fuari-basladi/16844", "text": "Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, Türkiye Yayıncılar Birliği iş birliğiyle 40. yılında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde 28 Ekim-5 Kasım 2023 tarihleri arasında okurlarıyla buluşuyor. Fuarın Onur Yazarı Nermin Abadan Unat olurken, Ana Teması ise Yaşasın Cumhuriyet. Edebiyat dünyamızda uluslararası buluşma olanakları yaratan İstanbul Kitap Fuarı'na 2023 için Hindistan odak pazar ülkesi olarak belirlendi. Yüzlerce yayınevinin ve binlerce yazarın okurlarla buluştuğu, 1987 yılında Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın ilk onur yazarı seçilerek başlanan ve her yıl değerli edebiyat insanlarının onurlandırdığı fuarın bu yılki Onur Yazarı TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu tarafından, Türkiye'de iletişim bilimlerinin oluşumuna katkı veren öncü isimlerden, yazar, çevirmen, hukukçu, sosyolog, siyaset ve iletişim bilimci gibi birçok unvana sahip Prof. Dr. Nermin Abadan Unat olarak belirlendi. Fuar süresince Unat'ın yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla çeşitli panel ve söyleşiler düzenlenecek. Ayrıca yazarın yaşamına ve eserlerine odaklanan bir anı kitabı da okurlarla buluşacak. Fuarın Ana Teması ise Cumhuriyetimizin 100. Yılı dolayısıyla Yaşasın Cumhuriyet olarak belirlendi. Temaya ilişkin olarak, 100. Yıl Etkinlikleri kapsamında, Cumhuriyetin Yüzyılı Edebiyatı konu başlığı altında, yüzyılın şiiri, öyküsü, çocuk ve gençlik edebiyatı, romanı, denemesi eleştirisi ve yayıncılığı ile ilgili de ilgi çekici söyleşiler gerçekleşecek, birbirinden değerli yazarlar okurlarla bir araya gelerek, fikirlerini paylaşacaklar. Uluslararası Yayıncılar Birliği IPA Başkanı Karine Pansa da açılış törenine katılacak ve ardından da Yayıncılıkta Gelişmeler konulu bir söyleşide konuşmacı olarak yer alacak. Yurt içi ve yurt dışından birbirinden değerli yayınevlerini, yazarları ve okurları ağırlayacak olan İstanbul Kitap Fuarı, 10 salon ve toplam 40 bin metrekarelik alanda kurulacak. Fuara yurt içi ve yurt dışından 998 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılacak, 400'den fazla kültür etkinliği ve 2000'den fazla yazar imza günü düzenleyecek. Fuara 500 binin üzerinde ziyaretçinin yoğun ilgisi bekleniyor. 1 Kasım Çarşamba Günü 'İllüstratör ve Yayıncı Buluşması' gerçekleştirilecek olup, buluşma tüm çocuk ve gençlik yayıncıları ile illüstratörlerin katılımına açık olacaktır. Etkinlik kapsamında, yayınevi yetkilileri ile illüstratörlerin bir araya geleceği ikili görüşmelerde illüstratörler portfolyolarını doğrudan yayıncılara sunabilecek, işlerini tanıtma fırsatı yakalayabilecekler. Fuar kapsamında, 28-31 Ekim tarihleri arasında açık olacak uluslararası salonda bu sene yurt dışından Kuzey Makedonya, Almanya, Çin, Romanya ve İran'dan yayınevleri yer alacaklar. Bu yayınevleri uluslararası salonda yer alacak olan söyleşi alanında düzenleyecekleri söyleşiler ile ilgili ülkelerdeki yayıncılık pazarının durumu hakkında bilgiler paylaşacaklar. TÜYAP Fuarlar Yapım A. Ş. Genel Müdürü İlhan Ersözlü, edebiyat dünyamızda uluslararası buluşma olanakları yaratan İstanbul Kitap Fuarı'nda 2023 için Hindistanın odak pazar ülkesi olarak belirlendiğini söyledi. Buna ilişkin olarak Hindistan'dan gelecek olan yayınevlerini Fuarda ağırlamaya hazırlandıklarını belirten Ersözlü, Buna ek olarak, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca yürütülen ve kısa adı 'TEDA' olan 'Kültür ve Turizm Bakanlığı Türk Kültür, Sanat ve Edebiyat Eserlerinin Dışa Açılımını Destekleme Projesi' kapsamında 15 farklı ülkeden gelecek yayıncılar, katılımcı yayınevleri temsilcileriyle birebir görüşmeler gerçekleştirecek, telif alışverişinde bulunacak. 29 Ekim 2023 Pazar günü Hindistan'dan gelecek yayınevleri ile Türk yayıncıların yer alacağı bir panel gerçekleşecek, panelde iki ülke arasındaki telif alışverişinin arttırılmasına yönelik fikirler paylaşılacak. diye konuştu. Girişin öğrenci, öğretmen, çocuk, emekli ve engellilere ücretsiz olduğu fuar, hafta içi 10.00-19.00, hafta sonu 10.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Fuar, 5 Kasım 2023 Pazar akşamı 19.00'da sona erecek. Fuarla ilgili etkinlik listesi, imza günleri ve detaylı bilgilere http://istanbulkitapfuari. com/ adresinden erişilebilecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/uluslararasi-kadin-oyun-yazarlari-tiyatro-festivali-basliyor/16879", "text": "Türkiye'den 6, yurt dışından 6 olmak üzere toplam 12 farklı tiyatro oyununun seyirci ile buluşacağı festivalde; Küba, Bulgaristan, Tataristan, Moldova, Gürcistan, Yunanistan ve Türkiye'den seçilmiş kadın yazarlara ait seçkin sahne performansları, sahnelenen oyunların yazarlarıyla seyircilerimizin katılımıyla gerçekleştirilecek oyun üzerine söyleşiler ve bunların yanı sıra; uzman eğitmenlerden tasarım, dramatik yazarlık, oyunculuk ve dans alanlarında seminer ve atölye çalışmaları da festival kapsamında sanatseverlerle buluşacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivali-13-kez-duzenleniyor/16871", "text": "Bu yıl 17-23 Kasım 2023 tarihleri arasında 13'ncü kez gerçekleştirilecek olan Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali Atlas 1948 Sineması, Kadıköy Sineması ve İBB Beyoğlu Sineması'nda gerçekleşecek. İstanbul, Türkiye ve Dünya prömiyerlerini yapacak 24 filmin bulunduğu Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin 13'cüsünde 33 ülkeden 44 yapım izlenecek. Festivalin açılış töreni, 16 Kasım 2023 Perşembe günü saat 19.00'daki kokteylin ardından saat 20.00'de Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda, Pınar Altuğ Atacan ve Hakan Bilgin'in sunumları eşliğinde gerçekleştirilecek. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin açılış törenine; jüri üyeleri, sanatçılar, yabancı ülke temsilcileri, idari protokol ve festival destekçileri katılacak. Açılışta ayrıca 2023 yılı \"Onur Ödülleri\" sahiplerine takdim edilecek. Sinema Onur Ödülü sinema ve tiyatroda yıllardır sürdürdüğü çalışmaları için oyuncu Ayşenil Şamlıoğlu'na takdim edilecek. İnsan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda sürdürdüğü çalışmaları nedeniyle Akademik Onur Ödülü Prof. Dr. İonna Kuçuradi'ye takdim edilecek. Sinema sanatının tanıtılması ve gelişmesi için yaptığı katkılar nedeniyle Alin Taşçıyan'a 'Sinemaya Katkı Ödülü' takdim edilecek. Görüntü yönetmeni olarak birçok filmin ortaya çıkmasında emeği olan Hüseyin Özşahin'e Sinemaya Katkı Ödül\" ü takdim edilecek. Açılış töreninde festival filmlerimizin tanıtımları ve akademik programın ayrıntılarının ardından yönetmen Mehdi Fikri'nin 'Alev Sönmeden Önce-After The Fire' filmi açılışta izleyici ile buluşacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/umut-yorgunlarinin-cografyasinda/16792", "text": "Müjde Işıl - Filmin başkarakteri Samet için Ceylan'ın filmlerinde şimdiye kadar gördüğümüz en rahatsız edici, kötücül karakter diyebiliriz. Yönetmenin sinemasında rastlamadığımız kadar vicdan yoksunu. Dört yıldır görev yaptığı Doğu'daki köy okulundan artık tayin olmayı bekliyor. Beklerken de yaşamındaki başarısızlığın, sinmişliğin, hak ettiğini düşündüğü hayatı yaşayamamanın, eril gücünün düşüklüğünün acısını çevresinden çıkarıyor. Küçükken alınıp götürülen babasından kalan tek anının, giderken annesine cebindeki piyango biletini vermesi olduğunu söyleyen gence, o bilete para vurup vurmadığını soracak duyarsızlıkta. Engelli Nuray'ın ancak meslektaşı Kenan'a ilgi duyduğunu gördükten sonra kadını bir arzu nesnesine dönüştürecek kadar duygusuz, bencil. Sınıfın başarılı öğrencisi Sevim ile kurduğu ilişki ise kendisinin beğenildiğini farz etmesi ve bununla erkekliğini yüceltmesi üzerine kurulu. Ayrıca politik açıdan da bir duruşu yok. Çoğu sosyal olayda hiç görüş vermeyen, politik mesaj paylaşmaktan imtina eden Ceylan'ın Samet'te kendini mi simgelediği tartışmaya açık. 'Apolitik insan anca bu kadar dipte olabilir' diyerek sanatıyla değerlendirilmeyi talep ediyor gibi daha çok. Zira Samet'in nezdinde eğitimli, aydın kesimin sürekli eleştirip hiçbir şey için elini taşın altına koymamasını, bir şeyleri değiştirmek için kurtarıcı beklemesini vs. bu sınıfın karaktersizliği olarak çiziyor Ceylan. 'Beni eleştiren, benim yaptığımı dahi yapamıyor' demek istiyor sanki. Kış Uykusunda Aydın ve Necla, Ahlat Ağacında Sinan ve Süleyman arasındaki uzun diyaloğun benzerini Kuru Otlar Üstünede Samet ve Nuray arasında izliyoruz yahut okuyoruz. Bu üç filmin tematik ve yapısal açıdan bir üçleme oluşturduğunu söylemek mümkün pekala. Tam bu noktada Merve Dizdar'ın performansına da değinmek gerekiyor özellikle. Dizdar'ın filmdeki ağırlığı, yardımcı role yakın. Cannes gibi bir seçkide Sandra Hüller, Juliette Binoche gibi sıkı rakiplerinin karşısında En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanmasının sırrı da o diyalogda yatıyor büyük ölçüde. Apolitik bir bencilin savunmasını çürütmeye çalışan sosyalist rolünü doğallıkla ve isyanla oynuyor. Nuray Öğretmen'in finale doğru yer alan monoloğu ise karakteri, kahramanlıktan insana indirgeyerek saflık ya da kusursuzluk diye net bir değerin olmadığını vurguluyor. Belki daha ortalama bir performansla oynayan erkek oyuncu karşısında Merve Dizdar'ın performansı seyircinin daha çok gözünü alabilirdi ama Deniz Celiloğlu sanki filmin tek karakteriymiş gibi öyle bir oynamış ki ya da yaşamış mı demeli aslında? Samet'in kötücüllüğünü, bencilliğini, aşağılamasını, kibrini, erkeklik iktidarının güçsüzlüğünü bazen tek bir bakışla ama üç buçuk saat boyunca kusursuzca anlatıyor. Ceylan'ın oyuncu yönetimindeki başarısı Bir Zamanlar Anadolu'dayı anımsatıyor. Gökhan Tiryaki'nin görüntü yönetmenliğinde harikalar yarattığı o filmin başarısını başka bir noktaya taşımış Cevahir Şahin ve Kürşat Üresin, Kuru Otlar Üstünede. Ceylan filmde iki farklı dokunuş ile bizleri şaşırtıyor. Fotoğrafçı kimliğini bu filmde de kullanmış ve hikaye anlatımının bir ana ya da üç buçuk saate nasıl sığdırılabileceğini göstermiş. Bu anların gerçekçiliğini ise bir nevi dördüncü duvarı yıkmak olarak da tarif edebileceğimiz, yabancılaştırıcı sahne ile yerle yeksan etmiş. Ceylan yeni filminde belki son filmlerine benzer konular etrafında dolaşıyor, benzer irdelemeler yapıyor ama sinemacı becerisinin eskimeyeceğini de gösteriyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/unutma-hatirla/16794", "text": "Çağrı Saray'ın kişisel sergisi Soluduğum Pas, Ankara Belm'art Space'te sürüyor. Saray, Hatırlamak ve unutmamak bu serginin kilit kelimeleri diyor. Sanatçının öğrencilik yıllarından günümüze kadar geçen sürede ürettiği, bir bölümü daha önce hiç sergilenmemiş eserlerden oluşan serginin çıkış noktasını, Saray'ın çocukluğunda önemli bir yer tutan Ankara'yla kurduğu karmaşık ilişki oluşturuyor. Soluduğum Pas, 22 Ekim'e kadar Belm'art Space'te izlenebilir."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/utku-varlik-tan-iki-gunluk-sergi/16803", "text": "Çağdaş Türk resminin özgün temsilcilerinden, 'Paris Ekolü' üyesi ressam Utku Varlık, İstanbul Galata'daki Serdar-ı Ekrem Caddesi'nde yer alan tarihi Kırım Kilisesi'nde, yalnızca iki günlük özel bir sergi projesine imzasını atacak. Bugüne kadar dünya çapında 50'nin üzerinde kişisel sergi açmış olan ve eserleri önemli koleksiyonlara katılmış sanatçının oğlu Alex tarafından duyurusu kamuoyu ile paylaşılan sergi 11 ile 12 Ekim günleri arasında izlenecek. Serginin, ressamın merhum eşi Genevieve Varlık'ın anısına ve kısıtlı bir izleyiciye yönelik olarak sunulacağı bildiriliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/uzak-yakin-sergileri-vol-i-izmir-de-sanatseverlerle-bulusuyor/16882", "text": "Uzak Yakın Vol. I İzmir'de, resimden fotoğrafa, heykelden dijitale farklı disiplinlerde üretim yapan 96 sanatçının eseri yer alıyor. Çağdaş sanat dijital platformu Kolekta'nın projesi olarak ilki Efes Kültür Yolu Festivali kapsamında hayata geçen Uzak Yakın Vol. I İzmir, sergisi, 28 Kasım 2023 tarihine dek 'İzmir Resim ve Heykel Müzesi Kültürpark Sanat Galerisi' ile 'İzmir Resim ve Heykel Müzesi Sanat ve Tarih Galerisi' olmak üzere iki mekanda ziyaretçilerini ağırlıyor. Türkiye'deki güncel sanat üretimini erişilebilir kılarak geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflerken, bir yandan da güncel sanatın dijital arşivini tutmayı misyon edinen Kolekta, yeni sergiler dizisi 'Uzak Yakın' ile sanatseverlerle buluşuyor. İlki T. C. Kültür Bakanlığı tarafından düzenlenen Efes Kültür Yolu kapsamında İzmir'de açılan 'Uzak Yakın Sergileri', çağdaş sanat alanında üretim yapan sanatçıların erişilebilirliğini ve etkileşimini güçlendirmek için İstanbul dışına taşan sanat platformlarına bir yenisi olarak ekleniyor. Farklı kentlerde, çeşitli mekanlara yayılacak olan sergiler dizisi, sanatta erişilebilirliği hedeflerken, farklı kentlerde üreten sanatçılar arasında iş birliği ve diyaloğu geliştirmeyi amaçlıyor. Sanatın farklı anlatım biçimleri ve aktarım çeşitliliklerine eşit mesafe yaratarak aynı koordinatlarda ortak alanlar inşa edebileceği anlayışından yola çıkan sergiler dizisi, sanatsal farkındalığı artırmayı, sanatçı, sanat üretimi ve izleyici arasındaki bağları sağlamlaştırmayı amaçlıyor. Uzak/Yakın, yaşamda olduğu gibi sanatta da yalnızca tek bir istikametin olmadığının bilincinde kalarak hayatın ve sanatın birbirine temas ettiği ortak ve yeni ufuklar yaratmakla ilgileniyor. Sanatçılar: Ahmet Duru, Ali Alışır, Ali Şentürk, Ali Yerli, Ardan Özmenoğlu, Arzu Oto, Aslı Işıksal, Ayla Turan, Aylin Zaptçıoğlu, Ayşe Merve Yetgin, Ayşe Topçuoğulları, Ayşe Tuğ, Balkan Karışman, Başak Özkutlu, Bengisu Bayrak, Begüm Mütevellioğlu, Begüm Yamanlar, Bengü Karaduman, Beyza Boynudelik, Bilal Hakan Karakaya, Burcu Erden, C. Nazım Arslan, Can Akgümüş, Can İncekara, Cansu Sönmez, Cihan Oral, Çağla Köseoğulları, Damla Yalçın, Dicle Çiftçi, Duygu Süzen, Ece Haskan, Ecem Dilan Köse, Enes Ali Sağdıç, Enes Debran, Engin Konuklu, Ersan Deveci, Erkut Terliksiz, Esra Karaduman, Ferhat Tunç, Fırat Engin, Furkan Akhan, Gökhan Deniz, Gökçen Ataman Tanyer, Gözde Can Köroğlu, Gözde Mulla, Gül Akpınar, Gülcan Şenyuvalı, Güler Güçlü, Güneş Acur, Güneş Çınar, Hamza Kırbaş, Handan Akarsu, Hazal Arol, Hilal Çınar, Hüseyin Rüstemoğlu, Işıl Kapu, Ilgın Seymen, Kadriye İnal, Kemal Özen, Kenan Filiz, Kübra Kılıç, Mehmet Dere, Meliha Sözeri, Merve Şendil, Mustafa Boğa, Nadide Akdeniz, Nesligül Cebesoy, Oğuz Gököz, Oğuz Kaleli, Okyanus Çağrı Çamcı, Onur Mansız, Ozan Türkkan, Ömer Sedat Yenidoğan, Özer Toraman, Rugül Serbest, Saliha Yılmaz, Seçil Büyükkan, Serdar Acar, Sesil Beatris Kalaycıyan, Sevgi Yanar, Sinem Demirci, Sinem Dişli, Sümeyye Bıyıklı, Şahin Çetin, Şevval Konyalı, Şule Nur Alev, Tevfik Çelebi, Tolga Akbaş, Tuğçe Diri, Ufuk Yılmaz, Uğur Bişirici, Umut Bahçeci, Varol Topaç, Yunus Emre Erdoğan, Zeynep Habiboğlu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/uzlasma-adina-iyi-tasarima-izmir-den-cagri/16701", "text": "İzmir Akdeniz Akademisi'nin bu yıl sekizinci kez 1 ve 23 Aralık 2023 tarihleri arasında düzenleyeceği \"İyi Tasarım\" etkinliği, Türkiye ve dünyadan katılımcılara yaptığı çağrı ile projenin içeriğini birlikte ortaya koymayı hedefliyor. Son başvuru tarihi 21 Eylül günü saat 16:00 olarak belirtilen girişim bu yıl \"Uzlaşma\" kavramına odaklanırken, çalışmaya katılım için iyitasarim@izmeda. org ve bit. ly/3OPBSzN adresleri kullanılabiliyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin öncülüğü ile düzenlenen proje, \"Uzlaşma\" kavramını yüzleşme, diyalog, arabuluculuk ve uyum ile onarım gibi unsurlarla buluşturan yaratıcı çalışmalar üzerine yoğunlaşıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/vakifbank-kultur-yayinlari-bes-yasinda/16864", "text": "Türkiye'nin yayıncılık sektörüne, bugüne kadar her satırı değer taşıyan nitelikli eserlerle önemli katkılar sunduklarına dikkat çeken VakıfBank Genel Müdürü Abdi Serdar Üstünsalih, VBKY'nin VakıfBank'ın köklü tarihi ve sorumluluk anlayışından ilham alarak başucu niteliğindeki eserlere yöneldiğini belirtti. Üstünsalih, VBKY, beş yıldır büyük bir titizlikle farklı disiplinlerden pek çok yazarın geniş okur kitlelerine ulaşmasını sağlıyor. Türkiye'nin en büyük iki bankasından biri olarak Cumhuriyet'imizin 100'üncü yılında, VBKY'nin büyük katkısı sayesinde ülkemizi ileriye taşıyoruz. İlk günden itibaren VakıfBank'ın köklerinde yatan toplumsal refahı büyütme hassasiyetine paralel şekilde, VBKY de ülkemizin edebi mirasına sahip çıkıyor ve okurların düşünce dünyasını genişletiyor. Yayın evimizin beş senede elde ettiği başarılarda emeği geçen, yayıncılığı okurların fikir dünyasına ve kalbine değecek şekilde kurgulayan tüm çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. VBKY'nin seçkilerini beğeniyle takip eden kitapseverlere de şükranlarımı sunuyorum. Okurlarımızdan aldığımız güç ile VBKY büyümeye devam edecek. ifadelerini kullandı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/varlik-dergisi-90-yasini-yeni-kalemlerle-kutladi/16776", "text": "Çok yönlü edebiyatçı ve yayıncı Yaşar Nabi Nayır'ın kurucusu olduğu, alanında öncü fikir ve edebiyat kaynağı Varlık Dergisi, İstanbul CRR'de yapılan gençlik ödülleri töreniyle 90. yaş gününü kutladı. Törende, derginin yeni kalemler ve dostlarına olan yakınlığının altı, usta kalemlerle bir daha çizildi. EVRİM ALTUĞ - Türkiye yayıncılık hayatında bir simge ve okul sayılan fikir ve edebiyat kaynağı Varlık Dergisi, 90'ncı yaş gününü İstanbul Harbiye'deki Cemal Reşit Rey Konser Salonu Fuayesi'nde düzenlenen bir tören ile kutladı. 23 Eylül Cumartesi akşamüstü CRR Fuayesi'nde bir kokteyl ve projeksiyon sunum eşliğinde düzenlenen kutlama, dergi kurucusu, şair, öykücü, çevirmen, gazeteci, oyun yazarı ve yayıncı Yaşar Nabi Nayır'ın kızı Filiz Nayır Deniztekin başta gelmek üzere, Varlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Erte, İBB Kültür Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ve edebiyat, yayıncılık ve sanat dünyasından 'nesilden nesile' bir çok ismi de bir araya taşıdı. Derginin Eylül sayısının da katılımcılarla paylaşıldığı törende, Hilmi Yavuz, Adnan Özyalçıner, Seray Şahiner, Haydar Ergülen, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Süreyyya Evren ve Hasan Bülent Kahraman gibi, yolu Varlık'tan geçmiş bir çok isim de hazır bulundu. Filiz Nayır Deniztekin, attığı sağlam temeller sebebi ile dergiyi en zor dönemlerde bile ayakta tuttuğunu vurguladığı babası Yaşar Nabi Nayır'ı özlem ve minnetle anarak başladığı konuşmasında çeşitli mesajlar da verdi. Deniztekin tekrar zor bir dönemden geçtiklerinin altını çizerek, diğer yayınlar gibi kendilerinin de durmadan artan maliyetler karşısında olumsuz etkilendiğine değindi. Yazar ve okurlarının desteği ile bunları da atlatacakları umudunda olduklarını kaydeden Filiz Nayır Deniztekin, kutlama konuşmasında Varlık Dergisi'nin eski yayın yönetmenleri Konur Ertop, Kemal Özer ve Enver Ercan'a da selamda bulundu. Törende konuşan Varlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Erte ise, ayrıca Filiz Nayır'la birlikte Ekin Nayır'a da dergiye olan katkı ve inançlarından ötürü teşekkür borçlu olduklarını vurguladı. Törende, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde öğrencilik dönemi sırasında Kemal Özer ile okurken, Yaşar Nabi Nayır'ın yardımcılığını yapmış ve Varlık dergisinin düzeltmenliğini yapmış bulunan Adnan Özyalçıner ise arşivsel bir yıldönümü konuşmasında bulundu. Edebiyatın yoludur Varlık. Yolculuğa çıkaran aydınlık bir yoldur. Cumhuriyet'imizin 100 yılı edebiyatının 90 yılına da tanıklık eden de Varlık'tır. Edebiyatın eğiticisi, öğreticisidir Varlık. Öykücülüğüme önemli katkıları olan, özellikle Sait Faik, Orhan Kemal, Haldun Taner gibi yazarları tanıtan, sevdiren Varlık oldu. Benim kuşağım, '50 kuşağı, Rus, Fransız, Amerikan edebiyatını, yazarlarını, Varlık'ın yayınladığı 'Cep Kitapları' ile öğrendi. Rus edebiyatından, özellikle Dostoyevski ile Çehov'u bize seçtiren, yine Varlık. Fransız edebiyatından Albert Camus'yü, Jean-Paul Sartre'ı, Andre Gide'i, Malraux'yu, Kafka'yı öğreten, gösteren gene Varlık oldu. Amerikan edebiyatının Faulkner, Steinbeck, Hemingway gibi bir dizi yazarını özenle okurken, Amerika'nın öteki yüzünün yoksul yaşamını, 'öteki' Amerika'yı tanıtan, yine Varlık'tı. Varlık, edebiyatın yolu olmakla kalmadı, yol göstericisi de oldu. Seçme öykülerle şiirlerin yer aldığı 'Varlık Yıllıkları'nda, ünlü yazarların yanı sıra, genç yazarların ürünleri de yayınlandı. Bu tutumunu, bugün de şiir, öykü yarışmalarıyla sürdürmeye devam ediyor. 1929 Dünya ekonomik buhranının ardından, genç Cumhuriyetin 10'uncu yılını kutlamış yoksul, ama umutlu bir ülkenin diğer kurumları ile birlikte, tam da o Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden biri ile var edilen bir derginin güzel adıdır Varlık. Yoksul ama onurlu. Türkiye Cumhuriyeti'nin aynası gibidir Varlık. O aynalardan biri de Cumhuriyet gazetesidir. Türkiye Cumhuriyeti, nasıl vidaları gevşeyip civatalarını sökme tehlikesiyle yüz yüze kaldı uzun yıllardır ayarlarına dönmesi gereken bir fabrika ve tapu ile temsil ediliyorsa, Varlık için de benzeri bir benzetme söz konusudur. 90 yıllık bir fabrika. Kimler orada işe başlamış? Emekli olmuş, çok çalışmış. Üstün hizmet ödülleri almış. Fabrika, sınırları içine girmesi dahi söz konusu olmamış ve başladığı yerde kalmayıp, başka işletmelere gitmiş. Pek çok insan yetiştirmiş. Ezcümle, şimdi bizdeki, kültür ve sanattaki adıyla da fabrika olgusu Varlık'la başlamış. Bir şiir ve edebiyat fabrikası. Türkiye Cumhuriyeti'nin aynası olunca, haliyle onun değişimleri, dönüşümleri, kırılmaları da, tıpkısı olmamakla birlikte Varlık dergisinde de yaşanmıştır. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti'nde daha çok, 'ara dönem', 'ara rejim' şeklinde tezahür ederken, burada bir tür farklılaşma söz konusu olmuş. Türkiye cumhuriyetinde ara dönem / ara rejim faşizm olarak yaşanırken, Varlık'ta bu süreç, emaneti sahibine teslim etmek üzerine işlemiştir. Varlık'ta, onu kuranlar, yaşatanlar, değiştirenler deyince, çoğumuz gibi benim de aklıma üç isim gelir. İlki, hiç kuşkusuz, kurucu Yaşar Nabi Nayır'dır. İkincisi, şiirimiz ve dergiciliğimizin, dostluğumuzun unutulmaz adlarından Enver Ercan'dır. Varlık bugün yaşıyorsa, 90'ıncı yaşını görmüşse, daha da görecekse bunun sahibi Enver'dir. Üçüncü isim ise, Enver'in yanında yetişen, edebiyatımızın şiir ve öyküsünün özgün adlarından, şimdiki Yayın Yönetmeni Mehmet Erte arkadaşımızdır. Onun yayın politikası ile Varlık, diğer sanatlara da açılıp, daha renkli, çeşitli bir dergi olurken, sanatla şiir ve edebiyat dergisini birleştirmeyi başarabilmiş olabildiğini göstermiştir. Yaşar Nabi Nayır, Varlık dergisini bir günde kurmuyor. Eğer bu dergi on yıl yaşamış olsaydı, 24 yaşında genç bir adam birtakım iddialarda bulundu ve kaldı derdik, ama süreç içerisinde adeta kendi kendine işleyen bir mekanizma oluştu. Mesela yıl 1939 olduğunda dergi, İlmi ve İktisadi Tetkikler yayınlıyor. 1960'larda plastik sanatlara eğiliyor. 1967 oturumunda mesela, Nuri İyem, Nurullah Berk var, Zahir Güvemli, Bedri Rahmi Eyüboğlu var. Bu, aynı zamanda Yaşar Nabi Nayır'ın sanatı bütün dallarıyla bir ağaç gibi düşündüğünü gösteriyor. Şimdi tabii ki her editör, kendi bakışı içerisinde Varlık'ı değerlendirdi. Mesela Kemal Özer denebilir ki toplumcu gerçekçilik; ama bakın Bergman dosyaları vardır. Yapısalcılık Varlık'ta bir süre tartışılmıştır. Kemal Özer'in yaptıkları saymakla bitmez, 50 tane ozanı Türkçeye kazandırmıştır vb. Benim Varlık'ta maceramın başlama yaşı 1990. Bu, 2010'lara kadar sürdü. Bu, ödül alacak gençler için de bir geçiş olabilir. Ben de bir Gençlik Öykü Ödülü alarak Varlık'a adım attım. 18 yaşındaydım. Sonradan baktım, aslında Enver Ercan da 32 yaşındaymış. Bu ödülü aldıktan bir iki ay sonra, gidip pat diye bir yazı verdim. Bir ay sonra yayınladı. Sonra bir yazı daha verdim. Onu da yayınladı. Şunu çevirelim, dedim, tamam dedi. Yani, böyle bir açıklık ve çağırma vardı Enver Ercan'da. O, 1990'ların dünyadaki bütün teorik gelişmelerini takip etmeye çalışan bir yere doğru evrildi. Tabii biz, biraz modernden post-moderne geçiş günlerine de tanıklık etmiş, bunun içinde yorulmuş gibi de olduk. Şimdi, bu post modern sonrası denen dönem üzerinden olaya bakarsak, hala bir mekansalık vardı. Tümüyle dijital, uzaktan bir vaziyet değildi. Mesela hala Cağaloğlu vardı. Benim için, Bab-ı Ali'ye gitmek gibi bir şeydi. Gidip, Enver Ercan'ın masasına yazdığım şeyi koyuyordum. Yolda düşünüyordum. Fatih'ten Cağaloğlu'na yürürken, iyi mi yazdım, bu da mı olabilir derdim. Varlık'tan çıkıp, Bağlam'a Sadık Bey'e uğranırdı. Seni dinlerlerdi. Eski kuşaklar, bizim gibi gençlerin ileri-geri konuşmalarını dinlerlerdi. O mekansallık da artık, kimsenin fiili yerlerinin olmadığı dergilere doğru evrildiği başka bir zamanda. Dergi koridorlarının olmadığı başka bir zaman. Beni Varlık'ın kapısından içeri Süreyyya soktu. Memnun mu, değil mi, onu bilmiyorum. Enver Ercan, beni 2015'te künyeye editör olarak yazdı. Birtakım dosyalar yaptık. Enver Abi hiç bir zaman yalnız olmadı. Murat Yalçın vardı, o gitti Ümran Kartal geldi. O gitti, Müge İplikçi geldi, Süreyyya Evren geldi, Tülin Er geldi... Ben, Tülin çalışırken geldim. Biz, Varlık'ın kapısından girdiğimizde öyle bir kişi, iki kişi değildik. Bir çiçek demeti gibiydik. Çalışmak öyle güzel bir şeydi. Şimdi ise, çağın da getirdiği bir yalnızlık var ama, benim de dostlarım var. Fatma Berber, Mine Bican var. Bu kimselerle çok önemli, ana akım medyada yer bulamayan pek çok türe Varlık'ın sayfalarında yer açtık. Törende, Varlık Dergisi'nin merhum Yayın Yönetmeni Enver Ercan'ın Şiir ve Öykü dallarında başlattığı ve bu ayın başında açıklanan 2023 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleride sahiplerine takdim edildi. Yarışmada bu yıl Şiir dalında 279 aday dosya erkek katılımcıların yoğunluğu ile öne çıkarken, etkinliğin Öykü dalına ise 154 dosya ile kadın edebiyatçıların ilgi gösterdiği dikkati çekti. Şiir dalında oy birliğiyle 'Iska Şansı İçin Taviz' dosyasıyla Mert Özden, öykü dalında ise 'Herze ve Tedvir' dosyasıyla Eris İnal, ödülü kazandı. Öte yandan jüri üyeleri tarafından 'dikkate değer bulunan' eserler de plaketle onurlandırıldı. Buna göre, şiir dalında; Alkın Sezen'in 'Persona', Bilgehan Tuğrul'un 'Midilliler Hakkında İlginç Bilgeler' ve Rona Aslan'ın 'Böyleydi, Çağ Çürürken' adlı dosyaları dikkate değer bulundu. Öykü dalında ise; Zeynep Kabadayı'nın 'Son Sayfalar Başlangıcı' ve Sude Şencan'ı 'Papatya Suyu' dosyaları, yine dikkate değer görüldü."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/vedat-turkali-edebiyat-odulleri-ni-kazananlar-aciklandi/16801", "text": "Samsun'da Atakum Belediyesi tarafından verilen ve 3. sü düzenlenen Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri'nin 2023 yılı kazananları belli oldu. Vedat Türkali Roman Ödülü'ne yazar Mustafa Orman'ın Everest Yayınları tarafından yayımlanan Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye romanı ve Senem Gezeroğlu'nun Monokl Edebiyat tarafından yayımlanan Yeniden İnşa romanı layık görüldü. İlk roman ödülünü, Altıkırkbeş Yayın tarafından yayımlanan Mutlu Perşembe romanıyla A. Tufan Palalı; öykü ödülünü Notos Kitap'tan çıkan Buzkandilleri ile Kadire Bozkurt; şiir ödülünü İthaki Yayınları'ndan yayımlanan Misk-i Amber ile Mehmet Altun, çeviri kurmaca eser ödülünü Dinlenme ve Rahatlama Yılımı çeviren Begüm Kovulmaz ve Sözü çeviren Çiğdem Öztürk aldı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/vel-zquez-in-aynadaki-venus-tablosuna-saldiri/16866", "text": "Aynı eser, 10 Mart 1914'te süfrajet Mary Richardson tarafından saldırıya uğramış, tuvalde yedi derin yarık açılmış ve daha sonra tamamen restore edilmişti."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/venedik-te-yaris/16690", "text": "80. Venedik Film Festivali dün, Edoardo De Angelis'in Comandante adlı filmi ile açıldı. 9 Eylül'de sona erecek festivalde Michael Mann'in Ferrarisi, Bradley Cooper'ın Maestrosu, Sofia Coppola'nın Priscillası ve David Fincher'ın The Killerı gibi ödül sezonunda adını sıkça duyacağımız yapımlar prömiyer yapacak. Üyelerinin grev süresince filmleri için tanıtım faaliyetlerine katılması yasak olduğundan Hollywood'daki SAG-AFTRA grevinin Venedik'teki etkisi hissedilse de istisnalar uygulanarak bazı yıldızlar festivalde boy gösterecek. Adam Driver'ın Ferrariyi tanıtmak için Venedik'te olacağı doğrulanırken, Priscillada Priscilla ve Elvis Presley'i oynayan Cailee Spaeny ve Jacob Elordi'nin yanı sıra Priscilla Presley'in de prömiyere katılması bekleniyor. Festivalin Orizzonti Bölümü'nde iki yerli yapım yarışacak. İki Şafak Arasında ile hem ülkemizde hem de dünyada beğeni toplayan Selman Nacar'ın yeni filmi Tereddüt Çizgisi, Venedik'te gösterilecek. Filmin başrollerini Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Oğulcan Arman Uslu paylaşıyor. Aynı bölümdeki bir diğer yerli yapım ise Nehir Tuna imzalı Yurt. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan filmde Tansu Biçer, Ozan Çelik, Doğa Karakaş, Can Bartu Aslan rol alıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/yapi-kredi-afife-tiyatro-odulleri-nin-adaylari-belli-oldu/16784", "text": "Türkiye'nin en uzun soluklu ve en prestijli ödülü Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri'nde bu sezonun adayları belli oldu. Çeyrek asırdır Türk tiyatrosunun ayrılmaz bir parçası haline gelen ödüller için belirlenen adaylar, Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri İcra Kurulu Başkanı Salih Başağa, Jüri Başkanı Prof. Dr. Merih Tangün ve tiyatronun duayen sanatçısı Haldun Dormen'in ev sahipliğinde düzenlenen basın toplantısıyla duyuruldu. Arter'de gerçekleştirilen basın toplantısında, 25. Afife Tiyatro Ödülleri Özel Ödül sahipleri de açıklandı. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri jürisi, tiyatro tarihine geçen ustalara takdim edilen Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü'ne Prof. Dr. Cevat Çapan'ı, oyun yazarlarına adanan Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü'ne ise Güzel Son isimli oyunuyla Hakan Tabakan'ı layık gördü. Komedi ya da müzikal dalındaki oyunlara verilen Haldun Dormen Özel Ödülü'nü 1923 Müzikali kazanırken, Yapı Kredi Özel Ödülü'nün sahibi ise başarılı oyuncu Merve Dizdar oldu. Ayrıca geçtiğimiz yıl, Yapı Kredi'nin Türk Eğitim Vakfı'nda oluşturduğu burs fonu ile tiyatro alanında eğitim alan, 16 farklı şehirden öğrenciye burs verdiklerini hatırlatan Prof. Dr. Merih Tangün, bu yıl da devam eden burs fonu programıyla, şu anda 17 lisans, 1 doktora öğrencisine destek olduklarını belirtti. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri, bu yıl 3 Ekim'de Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek görkemli bir törenle sahiplerini bulacak. Hayatını tiyatroya adamış büyük sanatçı Afife Jale'nin adını 25 yıldır yaşatan ödül töreninin sunuculuğunu ise bu sene Ayşecan Tatari ve Edip Tepeli yapacak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/yayin-akisi-ndaki-catlaklar-dinmiyor/16839", "text": "Ressam Altan Çelem, pandemi sonrası üç yılın yaşattıklarını sosyal, medyatik, siyasal ve psikolojik yansımalarıyla 'Yayın Akışı'nda buluşturdu. Briefly Art'ta 12 Kasım'a dek izlenecek sergisi hakkında konuştuğumuz sanatçı, eserlerindeki bitimsiz 'çatlak'ları anlatırken, İnsanlarda 'Bu olmasa, başka bir şey olacak' gibi bir algı oluştu. Bizi yine derinden sarsacak, derinden temellerini oynatacak bir şeyler, düzenli olarak oluyor diye bir ritim oluştu, şeklinde konuşuyor. Ressam Altan Çelem'in hayatın 'Yayın Akışı'na yönelik yorumlarını son üç-dört yıllık emeğiyle harmanlayan aynı adlı sergisi, İstanbul Gümüşsuyu'ndaki Alman Konsolosluğu karşısında hizmet veren Briefly Sanat Galerisi'nde ziyarete açıldı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, eski adıyla 'Tatbiki' çatısında Ergin İnan atölyesinden yetişen Çelem, sergide dikkatli gözler ve hafızalar için kültür, sanat, siyaset ve coğrafyadan tanıdık sima ile manzaraları kesiştiriyor. Çelem'le, galeri duvarlarına serptiği dünyanın kendisine çağrıştırdırdığı imgeleri üzerine konuştuk. Çelem, sanat pratiğinde gerek metafor gerekse biçim olarak önemli bir unsur halini alan 'çatlak'ların bu sergide de kendini belli ettiğini, ancak sergi geneline yayılan bu gerçekçi yorumu yine de yaşam ve geleceğin insani unsurlarıyla karşıladığını vurguluyor. Altan Çelem: Ben bunu yine bir önceki sergimle bağlantısından yola çıkarak anlatmak isterim. Zaten dediğiniz gibi, şehir insanın gündelik hayatı anlatan zamanla kurduğu ilişki, benim resimlerimin omurgasını oluşturuyor. Pandemi süreciyle gelen dönemde yaşanan bu kapanma hali, bu yayın akışını sorunlu olarak yaşayan insan için de tamamen devre dışı kaldı. Kısıtlandı. Çoğunluğumuz ekran başına kilitlendi. İş, eğitim hayatından tutun, en basit anlamda eğlenme, keyif ve zaman öldürme noktasında evlerimizdeki insanın ruh hali daha da değişik biçime büründü. Bu metaforu vurgulamak istedim. Burada zaman döngüsü biraz daha kırılgan, insanlar üzerindeki etkisi daha farklı bir noktaya dönüştü. Zamanın ruhuna yönelik yakaladığım yalın etkileri kullanmaya çalıştım. Kesinlikle. Daha önce de ele aldığım bir meseleydi bu. Pandemi sonrası bununla biraz daha net yüzleşmiş olduk. İnsanın zaman ve onun hızıyla kurduğu veya kuramadığı bağ, bence çok güçlü bir malzeme ve benim plastik dilime de uygun olduğunu düşünüyorum. Beslenme kaynaklarımın başında bu geliyor. Bu çok spontane bir şekilde hissedebildiğim bir şey. Yani, o demin bahsettiğimiz çatlağı fark ettiğim anda, bazen bir duygu durumu, bazen bir enstantane bazen anlık bir atmosfer beni tetikleyebiliyor. İnsana dair, o çelişkili, çapraşık halini algıladığım herhangi bir şey beni etkiliyor ve harekete geçiriyor. Tuvali bir tür göstergebilimci defter gibi tutuyor olmalısınız. Evet, zaten daha önceki günlük sergilerimde de çıkışı böyle oluyor. Meseleye gün be gün yaklaşıp, bir gün değişen, gündemi bir anda alt üst eden ve bir şekilde her birimizin hayatına da dokunan bu gelişimler karşısındaki durumumuz. Bazen çaresizliğimiz, bazen uyumlanmaya yönelik çabamız ve içine düştüğümüz hal. Aslında burada birkaç grup var. Bazıları daha önceki dönemlerle ilişkili iken, burada pandemi ile ilgili bir durum oluştu. İç mekanlar ve ekran karşısındaki insanlar bunlara eklendi. 'Yayın Akışı'ndaki, ekranda gördüğümüz meseleler de buna kontrast yaratmak için dahil oldu, mesela bu sergide gördüğümüz bir tartışma programı, ya da bir futbol programı sahnesi yanı sıra, durağan, ekran başında, koltuğunda zaman öldüren insanlar. Zamanla, akışla ilgili bir tezatı vurgulamaya çalıştım. Yine önceki sergilerde ezelden beri var olan bu 'anı fotoğrafı' fikri; günümüzde daha da dijital ortamda kolaylaşması ile insanların o anı yaşamaktan çok, anı yaşadıklarına dair kanıtların peşine düşmesi, ölümsüzleştirme kaygısı meselesi var. Bunu çok güçlü bir ironi kaynağı olarak görüyorum. Kesinlikle. Özellikle bazen onları arayıp bulduğum, fark ettiğim söylenebilir. Kolay olmayan, sıradan olmayan, hayatımızda rutin olan, yaparken farkında olmadığımız ama onları yaparken hallerimiz beni besliyor. Var tabii. Hatta ben kendimi bazen gelenekselci bile görüyorum. Pazen 'Pop-Art' olarak düşünen, algılayanlar da var. Ben de bazen öyle hissediyorum. Çünkü güncel bir durumla ilgili insanın kurduğu bağ, vereceği reaksiyon, kendi dahi bilmediği halde oluşan çelişkisi, bunların hepsi beni çeken meseleler. Aynen, ben onlara katman diyorum. Gün be gün, katman katman ilerliyorum. Bu duygular da mutlaka etki yaratıyordur. Bazen oluşturup sonra bozma süreci, bazen kademe kademe oluşturma süreci, aslında bu benim üretim biçimimi de etkiliyor; birçok işi aynı anda çalışıp bitirebiliyorum. Sekiz-on iş bir anda bitmiş olabiliyor. Bir işi başlayıp sonlandırmak çoğunlukla benimsediğim yöntem olmuyor. İşin içine zamanı da katarak, katmanlarla yoğurarak oluşturmayı tercih ediyorum. Çalışmalarınızda herhangi bir kelime veya simgeye de yer vermiyorsunuz. İzleyicinin dikkatini herhangi bir metne, kelimeye yönelterek kendisini iş içinde körleştirmemek gibi bir gayeniz olduğunu, amiyane tabirli 'gönderme' ucuzluğuna kapılmadığınızı düşünüyorum. Evet, kesinlikle, çünkü direkt olarak şöyle okunsun, şöyle algılansın gibi bir kaygım asla yok. Daha çok, belki bir kılavuz verebilirim ama izleyicinin o bağlantıları bulması daha doğru buluyorum. Ama siyaset var bu resimlerde. Kravatlılar, yoksullar, zenginler, üniformalılar... Hayata dair olan her şey. Toplum içinde yaşayan herkes bir şekilde siyasi bir filtreden, toplumsal algıdan geçiyor. Bende de var, hele son dönemde, gündemin bu kadar hızla değiştiği, siyasetin çok da yön verdiği toplumlarda bunun olmaması, zaten düşünülemez. Zaten herkeste olduğu gibi, kendini eksik hissetme halini ben de kendimde hissediyorum. Zamanı bir türlü değerli, verimli kullanamama duygusu, yetişememe hali, yaşamdan tatmin olamama ve edilgen olma hali zaten güçlüydü. Pandemi sonrası kendimizi bir şekilde orada bulduk ve bu tarz, ekrana bağımlı bir beslenme haline çok kolay bir geçiş yaptık. Biraz o duyguyu anlatmak istiyorum; o çatlağın insanda yarattığı etkileri okumaya, oluşturmaya çalışıyorum. Tabii çatlakla, depremin de bizdeki dışavurumu hepimizi birçok şeyle yüzleştiriyor. Yine benzer bir süreç var; insanlarda 'Bu olmasa, başka bir şey olacak,' gibi bir algı oluştu. Adeta bizi yine derinden sarsacak, derinden temellerini oynatacak bir şeyler düzenli olarak oluyor diye bir ritim oluştu. Aykırı renkleri ölü anlara sevk etmek gibi bir huyunuz da var. Belki bir umut ışığı olarak düşünülebilir. Bazen plastik bir ifade, bazen renk veya bu sergideki gibi çocuk naifliği ile bu gelebiliyor. Tema olarak umut noktasında, o çatlakların çok karamsar bir noktaya evrilmesinden çok, bir umut noktası barındırması konusunda ona inanmak istiyorum sanıyorum."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/yeni-kesiflerle-bulusma-vakti/16782", "text": "Milliyet Sanat'ın Heykelde Yeni Keşiflerine yer açın! Türkiye'nin dört bir yanındaki sanatçılar ve heykel bölümü öğrencilerinden gelen eserlerin değerlendirildiği, üçüncüsü gerçekleşen Heykelde Yeni Keşifler yarışmasının finale kalan 10 eserinden oluşan sergi bugün açıldı. Türkiye'de kültür sanatın 50 yıldır nabzını tutan Milliyet Sanat'ın, bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Heykelde Yeni Keşifler yarışmasında seçilen eserler bugün açılan sergiyle Kemer Country Club'da ziyaretçilerin beğenisine sunuldu. Açılışı, ülkemizde yaşanan deprem felaketi nedeniyle ertelenen sergide seçici kurul tarafından belirlenen 10 eser sanatseverlerle buluşmaya hazır. Sergi, 14 Ekim'e kadar Kemer Country Club'da açık olacak. Kadir Kırıcı'nın Dönence Kendini Tanı adlı eseri. Heykel sanatının gelişimine katkıda bulunmak amacıyla Milliyet Sanat'ın 2019'dan bu yana düzenlediği Heykelde Yeni Keşifler yarışmasında bu yıl; Abdulsamed Şahin Ayağı Bağlı, Can Aksan Jah Protection, Çiğdem Yıldırım Athena, Emirhan Özkök İris, Filiz Sır Entropi, Furkan Depeli Dialogue, Khronos, Kadir Kırıcı Dönence Kendini Tanı, Lale Altunel Lilium Olcay Gültepe Hayalperest ve Ufuk Aydın İçgörüsel Yapı adlı eserleri ile dereceye girerek sergideki yerini aldı. Seçici kurulunda Artsümer Galeri kurucusu Aslı Sümer, koleksiyoner Berrak Barut, küratör ve sanat yazarı Derya Yücel, Limak Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı ve koleksiyoner Ebru Özdemir, Milliyet Sanat Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Filiz Aygündüz, küratör ve sanat yazarı Melike Bayık, Demirören Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve koleksiyoner Meltem Demirören, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölüm Başkanı Prof. Neslihan Pala, Merkür Galeri kurucusu ve sanat danışmanı Sabiha Kurtulmuş, sanatçı Seçkin Pirim ve MESA Mesken Sanayi A. Ş. Projeler Tasarım Koordinatörü Sinem Konu Keskinok'un yer aldığı yarışmanın ödül töreni 14 Ekim'de yapılacak. Henüz keşfedilmemiş yetenekleri desteklemeyi, heykel sanatçılarının görünürlüğünü artırmayı, özellikle galerilerde temsiliyeti olmayan sanatçılara yeni kapılar açmayı ve heykel sanatına yeni değerler kazandırmayı amaçlayan MESA Holding'in sponsorluğundaki yarışma 10 isme eserlerini sergileme imkanı tanırken ilk üçe giren yarışmacıların her birine 15 bin TL üretim desteği veriyor. Sanatçılara plaketlerinin verileceği törende yurt dışında sanat eğitimi atölyesi imkanına sahip olacak isim de açıklanacak. Açıklanan isim yurt dışında bir ay sanat eğitimi almaya hak kazanarak farklı bakış açılarını görme ve çalışmalarını geliştirme şansı yakalayacak. Tören sonrasında henüz alıcı bulmayan eserler ise 22 Ekim'de artam. com üzerinden çevrim içi müzayede ile satışa sunulacak. Abdulsamed Şahin'in Ayağı Bağlı adlı eseri dereceye girenler arasında."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/yeryuzu-edebiyatin-yuzu-oluncaya-dek/16739", "text": "Türkiye'nin ilk uluslararası edebiyat festivali İTEF, 15. yılını kutluyor. KÜLTÜR SANAT SERVİSİ - Bu yıl Yeryüzü Edebiyatı teması ile okurlarla buluşacak festival 20-24 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek. Dokuz farklı ülkeden yazar, çevirmen, çizer ve yayıncılık profesyonelinin edebiyatseverlerle buluşacağı etkinlikler 21 Eylül'de Marta Breen ve Vigdis Hjorth söyleşileri ile başlayacak. Festival boyunca İTEF sahnesinde yer alacak isimler arasında Adelina Tershani, Ahmet Ümit, Aleksandra Savanovic, Bashkim Shehu, Cansu Erkan, Cem Oğuz, Dejan Trajkoski, Erling Kagge, Gerbrand Bakker, Hande Çiğdemoğlu, Leonarda Patrignani, Marek Sindelka, Marta Breen, Özge Deniz, Şiirsel Taş, Tuğçe Isıyel, Vigdis Hjorth, Vladimir Pistalo ve Vladislav Bajac bulunuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/yurt-ta-yasananlar-buyuk-ilgi-gordu/16710", "text": "Venedik'te Orizzonti Bölümü'nde yarışan ve Nehir Tuna'nın yönettiği Yurt prömiyer yaparken David Fincher'ın merakla beklenen filmi The Killer da seyirciyle buluştu. JANET BARIŞ- Jüri başkanı Damien Chazelle'in Hollywood'daki grevi desteklediğini belirttiği açıklamalarıyla başlayan Venedik Film Festivali ortasına geldi bile. 10 Eylül'de tamamlanacak festivalin ilk günlerinde Michael Mann'in Ferrarisi, Yorgos Lanthimos'un Poor Thingsi ve Pablo Larrain'in El Condesi gibi uzun zamandır beklenen filmlerin prömiyerleri gerçekleşti. David Fincher'ın The Killerı ile Sofia Coppola'nın Priscillası da öne çıkanlardan. Türkiye'den bu yıl ana yarışmada bir film yok ama Orizzonti Bölümü'nde yarışan ve Nehir Tuna'nın yönettiği Yurt prömiyerini yaptı. Tuna'nın ilk uzun metrajı olan Yurt, '90'ların ortasında yurtlarda yaşanan kutuplaşmaya odaklanıyor. İslami kesim ile seküler kesim arasındaki hem görünür hem görünmez damarlar arasında gezinen ve bunu ana karakteri Ahmet üzerinden ilmek ilmek işleyen film dakikalarca alkışlandı. Ahmet'in kaldığı yurt ile yaşamak istediği hayat arasında sıkışması, babası için inanmak istese bile o inancı bulamayışı, bütün bu çelişkiler içerisinde duygusal iniş çıkışlarla yaşadığı hezeyanlar filmin bel kemiğini oluşturuyor. Bir ergenin gözünden dünyayı anlamak klişesinden çıkıp zaman zaman rahatsız da edebilen sofistike bir alana taşınıyor. Ahmet, Ahmet'in ailesi, yurttan arkadaşı ve okuldaki gündelik yaşamı ile olan çelişkilerinin her bir ayrı bir kaygan zemin. Nehir Tuna bütün bu kaygan zeminlerin etrafında zaman zaman yumuşak bir mizah üretmeyi başararak dolaşıyor. Filmin sinematografik tercihleri de anlamlı. Ahmet'e çıkışsız anlarında siyah-beyaz bir hat çizen Tuna, özgürlük mücadelesini anlamlandırmaya çalıştığı anlarda filmi renklendiriyor. Yurt biçimsel olarak kendine özgü bir hat çizerken ilk film olmasına rağmen bütün riskli alanlarda kendinden emin bir biçimde dolanıyor. Alexis Matz'ın grafik romanında uyarlanan The Killer, David Fincher'ın Seven/Yedi ve Zodiactan yıllar sonra yeniden uğradığı bir seri katil hikayesi. Kendine fazla güvenen ve işinde iyi olan bir seri katilin son işinde başarısızlığa uğramasıyla patronlarıyla hesaplaşması ve bu hesaplaşmanın psikolojik olduğu kadar fiziksel bir şiddete dönüşmesini Finchervari bir biçimde işleyen film, klasik kara filmlerin ışığına yakın dursa da bir yandan da modern zamanlardan gelen, çağdaş bir katil karakteri yaratıyor. The Killer neredeyse tek bir karakter üzerine kurulu. Michael Fassbender'in ustalıkla canlandırdığı katil dışındaki karakterler, sadece onun etrafında dolanıyor ve hikayeye temel anlamda bile hizmet etmiyor. Filmin ilk yarım saatine yayılan edebi açılışı da bir seri katilin iç sesi olmanın yanında Fincher'ın yarattığı güçlü ışıkla göz dolduruyor. Fincher'in The Killerı bu yıl Venedik'in iddialı yapımlarından biri olarak göze çarpıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/yuz-umuz-cumhuriyet-/16795", "text": "Türkiye'nin en uzun soluklu kültür sanat dergisi Milliyet Sanat ekim sayısında Cumhuriyet'in 100. yılını kutluyor. Yüz'ümüz Cumhuriyet diyen Milliyet Sanat, Cumhuriyet'in köklerine uzanarak sanatımızın öyküsünü okurla buluşturuyor. Milliyet Sanat ekim sayısında Cumhuriyet'imizin 100. yılını kutluyor! Türkiye'nin en köklü dergilerinden Milliyet Sanat, sanatın 100 yılını mercek altına alarak bir asıra selam duruyor. Yüz'ümüz Cumhuriyet kapaklı dergide Sabiha Kurtulmuş'un küratör Beral Madra ile söyleşisi öne çıkıyor. Türkiye'nin çağdaş sanat gelişimini konu eden söyleşi, ülkemizde çağdaş sanatın modernizm, postmodernizm, küreselleşme ve estetik süreçlerini gözler önüne seriyor. Evrim Altuğ ise kadın sanatçılar üzerine çalışmalarıyla tanınan akademisyen ve sanat eleştirmeni Prof. Ahu Antmen'e, kaleme aldığı Kimlikli Bedenler: Sanat, Kimlik, Cinsiyet kitabına Cumhuriyet ekseninden bakarak sorularını yöneltiyor. Derya Bengi, Cumhuriyet ve müziğin yüz yıllık ilişkisini inceliyor. Tunca Arslan Atatürk bir törende 'Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, fakat sanatkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları seviniz' derken yanında Muhsin Ertuğrul vardır. sözleriyle başladığı yazısında tiyatromuzun öncüsü Muhsin Ertuğrul'un portresini Milliyet Sanat okurları için sunuyor. Cumhuriyet ile haremdeki kadın sinema perdesine geçti başlığı altında ise Barış Saydam, sinema tarihçisi Burçak Evren ile 1923'ten günümüze ülkemizde sinemanın gelişimini ve Cumhuriyet'in yedinci sanata etkilerini konuşuyor. Cumhuriyet ve müziğin yüz yıllık ilişkisi Derya Bengi'nin Sazla ve cazla geçen 100 yıl başlıklı yazısında ve Kemal Küçük'ün Müzik reformu başarılı oldu mu? sorusuna yanıt aradığı sayfalarda okurun karşısına çıkıyor. Evrim Altuğ, Atatürk'ün kütüphanesi bize ne anlatıyor? sorusunun peşine düşüyor ve Atatürk'ün 4 bin 200'ü aşkın kitabını Işık Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ile konuşuyor. Görkem Evci, Cumhuriyet'in 100 yılında edebiyatın yolculuğunu Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Doç. Dr. Zeynep Uysal ile konuşurken Ümran Avcı da asırlık yayınların izinden giderek okura Cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık eden eserleri derliyor. İki önemli tiyatro emekçisi Seçkin Selvi ve Yiğit Sertdemir'in 40 yıllık farkla Cumhuriyet'in tiyatromuz üzerindeki dönüştürücü etkisine dair sohbeti de 100. yıla özel olarak okurla buluşanlar arasında. Seyhan Akıncı ise Cumhuriyet ülküsünün opera ve bale sanatına etkilerini Yekta Kara ve Meriç Sümen'den dinliyor. Muhsin Ertuğrul'un Türk tiyatrosuna katkısını Tunca Arslan anlattı. Milliyet Sanat gündemin de nabzını tutmayı ihmal etmiyor. Gizem Baykal, Mehmet Ali Uysal'ın Pi Artworks'te açtığı Hayat Çok Güzel! sergisini merceğe alırken Gizem Çetimen ise M. K. Perker'in Pilot Galeri'de açtığı Yüz Yüze isimli sergisinin detaylarına iniyor. Asu Maro ise Ayın Söyleşi'nde bu defa Çağan Irmak'la ilk öykü kitabı üzerine söyleşiyor. Ege'nin tatlı 'delileri'nin sayfalarında dolaşığı söylenen Gözümden Deliler Taştı adlı öykü kitabı için Irmak Benim edebiyata bir borcum var, onun bana kattıklarını ben nasıl geri verebilirim diye düşünüp yola çıktım diyor. İstanbul Kitap Fuarı'nın 40. yılı vesilesiyle Nermin Mollaoğlu'ndan fuar gezginleri için kitap fuarını 'verimli' dolaşmanın ipuçlarını edinmek mümkün. Scorsese'nin 'Kurtlarla Dans'ı başlığında ise Burçin S. Yalçın, Amerikan sinemasının yaşayan en büyük yönetmeni sayılan Martin Scorsese'nin yeni filmi Killers of the Flower Moon/Dolunay Katillerinin analizini yapıyor. Bu yıl Toronto Film Festivali'ni yerinde takip eden Milliyet Sanat festivalin perde arkasını Selin Sürel'in gözünden okurla buluşturuyor. Janet Barış ise Hollywood'daki grevin gölgesinde süren Venedik Film Festivali'ni yazdı. Müziğimizin renge iyilik ve güzelliğe ihtiyacı var başlığında Naim Dilmener müziğin ritmini tutmaya devam ediyor. Beral Madra Türkiye'nin çağdaş sanat gelişimini Sabiha Kurtulmuş'a anlattı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/haberler/diger/zeynep-oz-2025-teki-16-nci-sharjah-bienali-nin-kuratorleri-arasina-secildi/16744", "text": "Küratör Zeynep Öz, konuyla ilgili olarak Milliyet Sanat'a verdiği demeçte \"Uzun zamandır çeşitli davetlerle birlikte çalıştığım ve şu ana kadar hep güven ilişkisi içinde bulunduğum bu kurumla yeniden ve uzun soluklu bir proje üzerine çalışacağımız için heyecanlıyım,\" ifadesini kullanırken, seçilen beş küratör, görsel sanatlar, performans, müzik ve yayıncılık da dahil olmak üzere çok çeşitli disiplinlerde çalışan, farklı geçmişlere sahip yerleşik ve yeni sanatçıları, düzenlenecek yeni bienale davet edecek. Henüz teması açıklanmayan 16'ncı Bienal, Emirlik genelinde çeşitli mekanlarda gerçekleştirilecek. Mekanlar ve katılan sanatçıların tam listesi ise, yakında duyurulacak. Sharjah Emiri Şeyh Dr. Sultan bin Mohammed Al Qasimi'nin büyük ilgi gösterdiği Sharjah Bienali'nin gelecek küratörlerinden Natasha Ginwala, Colombo'daki Colomboscope'un sanat yönetmeni olarak çalışmalarını sürdürürken, Berlin'deki Gropius Bau'da da yardımcı küratörlük sorumluluğuna devam ediyor. 16'ncı bienalde takıma seçilen Amal Khalaf ise, Londra'daki Cubitt'in Program Direktörü ve Serpentine Galerisi'nin sivil küratörü olarak emek veriyor. Ekibin diğer üyesi Alia Swastika ise, Yogyakarta Bienali Jogja Vakfı'nın direktörlüğünü yaparken, Tamati-Quennell de, yurdu Yeni Zelanda'da yaşatılan modern ve çağdaş Maori ve Yerli sanatının küratörlüğünü yapıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/bir-kiyamet-envanteri/872", "text": "Kimi gezi kitapları vardır olmadık bir yerden çıkar, aklınızı yola düşürürler. Her bir insanın bir şekilde sahip olduğu bilinmedik yerlere ayak basma arzusu, böyle zamanlar için yaşar. Belki o zamana kadar hiç aklınızda olmayan bir yere, ya da her zaman yapmayı düşlediğiniz bir yolculuğa çıkma enerjisi bahşeder birkaç satır. Veya o satırlarda gezinmek, gezer gibi yaşamak başlı başına bir eğlence haline gelir. Yazarla beraber dağları, ovaları, yolları tepersiniz. Francis Russell'ın Türkiye'de Görülecek 123 Yer kitabı, bunların hepsini akla düşüren bir çalışma. Dahası güzelliği, çekiciliği, gizemi her geçen gün başka dünyevi dertlerle gölgelenen bir coğrafyaya saygı duruşu, bir kıymet envanteri. Russell, bir İngiliz. Oxford'da öğrenim görmüş, gezi kitapları ve bilimsel makaleler kaleme almış. 30 yıllık bir seyyah, gezi insanı. Meşhur Christie's Müzayede Evi'nde çalışıyor. Kitabının giriş kısmında belirttiği üzere, Türkiye'ye olan ilgisi okuduğu bazı kitaplarla başlamış ve bir süre devam etmiş. Sonrasında ise 1980'li yıllarda Türkiye'ye ilk gezisini gerçekleştirmiş. Yıllar içerisinde devamı gelen bu geziler, Russell'ı geçtiğimiz aylarda YKY tarafından Türkçede de basılan gezi/seyahatname kitabını yazmaya itmiş. Russell'ın kitabının alt başlığı, bütün niyetini özetliyor aslında: Özel Bir Büyük Tur. Russell, yaklaşık 30 yıldır Türkiye'ye yaptığı gezileri, yaptığı okumalar ve araştırmalar ışığında tek bir büyük tura çeviriyor bu kitapta. Kendi ifadesiyle bir Kurmaca seyahat planı tasarlıyor ve kendi gezilerine dair de mükemmel bir yol haritası çizmiş oluyor. Türkiye'ye ilk defa gelişini anlattığı yarı öykü yarı önsöz tarzı bir giriş metniyle karşılıyor okuru ve genel bir çerçeve çiziyor. Russell'a göre, kimsenin Hepsi bir, diyemeyeceği, seneler içerisinde çok fazla değişmiş, insanı meraklı, gezgini alim bir coğrafya burası. Russell'ın gezisi, Sinan'ın olağanüstü bir silsile oluşturan selatin camileri sebebiyle İstanbul'dan başlıyor. Şehrin binlerce yıllık tarihine uzanan çok katmanlı yapısının her durağına şöyle bir dokunarak Ayasofya'yı, Haliç'i, Kariye'yi, Topkapı'yı dolaşıyor. İstanbul, kitabın da en hacimli bölümlerinden birisi. Buradan İznik'e, Bursa'ya, Gordion'a, Ankara'ya varıyor. Kuzeye yönelip Kastamonu, Amasya ve Trabzon üzerinden doğuya, Erzurum ve Kars'a geçiyor. Van'a, Mardin ve Diyarbakır'a devam ediyor. Adana'dan sonra bir İç Anadolu turu yapıp güney ve batı sahillerine ulaşıyor. Tam 123 yere uğrayıp turunu Edirne'de tamamlıyor. Russell arkeolojiye, tarihe, sanata ve mimariye meraklı birisi. Bu konuların çoğunda da oldukça bilgili. Aynı zamanda deneyimli bir seyyah, detayları görebilen, en küçük ayrıntılar için kilometrelerce yol gitmekten imtina etmeyen biri. Kitabın her zerresinde de bu özelliklerin izlerini yakalamak mümkün. Zira bu kitabın benzerlerinden ayırt edici tarafı temel olarak büyük şehirlerin ve popüler turistik noktaların dışına, kıyıda köşede kalmış küçük yerlere duyduğu tükenmez merak. Kitapta Hasankeyf'i de okumak mümkün, Elifköy'deki küçük bir mozoleyi de. Aspendos'u da ziyaret etmek mümkün, Kayseri'nin güneydoğusunda bulunan ücra bir Roma kentini, Comana'yı da. Bu detaycılık, ayrıntılara kıymet veriş, kitaba sahici bir öğreticilik katıyor. Kitabı karıştırırken bir sürü hiç duymadığınız yer öğrenmeniz epey olası. Russell'ın bu detaycılığı en çok güney ve batı sahillerini anlattığı kısımlarda belirginleşiyor. Kitabın yarısına yakın bir kısmı bu bölüme ayrılmış. Bu durumu kişisel zevkleri ve buralara daha büyük bir turist ilgisi olmasıyla açıklıyor Russell. Fakat daha önemli bir şey yapıyor ve Türkiye'ye temas etmiş her kişinin bir şekilde yolunun düştüğü bu bölgeleri alternatif bir yolla, tamamen antik kentleri ve arkeolojik sit alanlarını takip ederek dolaşıyor. Her bir antik yerleşim birimiyle ilgili kısa kısa, derli toplu bilgiler sunup bir sonraki adıma geçiyor. Bu da herhangi bir Ege ya da Akdeniz tatiline yol arkadaşlığı yapabilecek bir hava veriyor kitaba. Planı olmayan bir tatile çok şey katabilecek bir kitap Russell'ın çalışması. Yazarın dili sakin, hatta sıklıkla bir bilim insanı soğukluğunda. Ele aldığı yerle ilgili çok temel bir izlenimi, basit tarihi bilgiler eşliğinde veriyor. Kendi yorumlarını eksik ettiğinden değil, zira adı üzerinde 'özel' bir tur bu. Ancak pek geveze denilemeyecek, işine aşık, tarihin ve seyahatlerin içinde yaşayan bir rehberle gezinmek gibi Russell'ın kitabını okumak. Edebi yanından söz etmek pek mümkün değil belki, fakat pratik ve sonuca yönelik, derli toplu bir ansiklopedik çalışma var ortada, buna şüphe yok. Bu durum, yazı dili kadar kitaptaki görsel tercihlere de yansımış durumda. Kullanılan görseller her zaman estetik bir ilgiden çok tanıtıcı bir yalınlığa dayalı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/bir-ulke-bir-ev-bir-agac/878", "text": "Bu sözler Canan Tolon'a ait. Kendisi ile yapılan bir röportajdan, Solmaz Kamuran'ın Edirne-İstanbul-Paris üçgeninde geçen yeni romanı Ceviz Ağacının ruhu ile neredeyse birebir örtüştüğü için alıntıladım. İşte bu mıknatıstır acı olaylarla yüklü geçmişin koyu gölgesine ve Paris-Edirne arasında uzanan kilometrelerin toplamına bakmaksızın Garo Sevag'ın yollara düşmesine yol açan. Büyük dedesinin inşa ettiği evin kapısını çaldığında, aslen Rusçuklu Saliha Hanım'dır ona kapıyı açan. Evin üçüncü kuşak sakini... Yaşlı bir ağaç gibi köklenmiştir Saliha Hanım, temel taşından başlayıp en ince detayına dek mücevhermişçesine ince ince işleyip evi ortaya çıkaran Arto Usta'nın kendi ailesi için yaptığı mekanda. 'Toprağın sahibi' Saliha Hanım'a ilham veren, güçlü kökleri ile dünyanın merkezine uzanan bahçedeki 'ceviz ağacı' olmuştur belki de kim bilir? Çok esnek, sağlam, gölgesi hiçbir ağacın gölgesine benzemeyen, heybetli bir ağaçtır bu ve Saliha Hanım'a göre, Toprağın sahibi bu ev değil, o yaşlı, kadim ağaçtı. Kitapları pek çok dile çevrilen, ayrıca onlarca kitabı Türkçeye kazandıran Solmaz Kamuran'ın kalemi de ceviz ağacı gibi, güçlü ve verimli. Çevirdiği sayısız kitabı saymasanız dahi bu böyle."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/bu-sehir-arkandan-gelecek/870", "text": "İstekli ve obur bir okur olan 22 yaşındaki kuzenimin James Joyce ile ilişkisinin başlangıcı Ulyssesi okumaya kalkmak ve kitapla doğru dürüst ilişki kuramadığı için onu yatağa fırlatmak olmuştu. Gökkubbe altında tek olmadığını bilmek kuzenimi bir nebze rahatlatsa bile, Joyce ile tanışmaya doğru yerden başlamazsanız sizi karmaşık bir göstergebilimin hakim olduğu yoğun ve güç bir seyahat bekliyor olabilir ki kendisi bunu şahsen deneyimlemiş oldu. Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancıda, James Joyce'un 'Ulysses'ini okurken, önce hayatı, rüyaları, sokakları, şüpheleri, hesapları, efsaneleri bizimkinden farklı olan kahramanlarla özdeşlemeye çalıştığımız için, ama daha çok da 'zor' bir kitabı okuduğumuz için kendimizi iyi hisseder, aklımızın bir yanıyla seçkin bir iş yaptığımızı düşünürüz. Joyce gibi bir yazarı okurken, aklımızın bir yanı da Joyce gibi bir yazarı okumakta olduğumuz için kendimizi tebrik etmekle meşguldür der. Siz de Joyce'un rüyaları, sokakları şüpheleri ve kahramanları içinde kaybolmayıp, nihayetinde, bu okuma serüvenini layıkıyla tamamladığınız için kendinizi tebrik etmek istiyorsanız, Joyce okuma serüveninize Dublinliler ile başlayabilirsiniz. Joyce'un karmaşık dünyasını anlayabilmek için gerekli şifreleri okura veren adeta bir el kitabı Dublinliler. Dublinliler 1914'te basıldı. Kitaptaki 15 hikaye de bir şekilde asık suratlı, baskıcı ama içinde kayda değer hiçbir şey olmayan Dublin'den ayrılamayanlar ile ilgili. Eski bir rahibin cenazesi ile başlayan öyküler yıllar öncesinden gelen bir ölü ile bitiyor. Kitap bize tatlı kış hikayeleri, şiirsel Dublin betimlemeleri veya mutlu sonla biten kahramanlık öyküleri vadetmiyor. Gerçekte 15 hikayedeki tek kahraman 17 yaşında ölmüş bir gazhane işçisi. Kitabın kahramanları, Dublin orta alt burjuvazisi. Zavallı hayalperestler, gözden düşmüş rahipler, kırlarda başıboş gezen sapıklar, sandıklama yapan veya çirkefleşen anneler, en büyük başarısı amirine diklenmek olan memurlar, ucuz politikacılar, yazamamış şairler, alt sınıf çapkınlar ve onların yancıları, sevdiğiyle kaçamayan kızlar. Joyce bu karakterleri anlatırken asla yargılayıcı değil sadece bize onları olduğu gibi göstermekle yetiniyor. 1900'lerin başında milliyetçiliğin hakim olduğu bir Dublin'de İrlandalı olmanın nasıl bir kimlik olduğunu, kilise, aile ve para kazanma baskısının insanları nasıl ezdiğini, Dublinlilerin nasıl bu kimlik içine kısıldıklarını ve kaçamadıklarını; bu bataklığa saplandıklarını ve değişemediklerini gösteren 'kaçamama' hikayeleri bunlar. Kitabın ölümle başlayıp bitmesi ölümü kullanması tesadüf değil çünkü kitaptaki kahramanlar hep başka bir yere veya başka bir kimliğe kaçmak istiyor ve kaçamadıkları, değişemedikleri için 'yaşayan birer ölü' aslında. Varoluşsal bir döngü, cehennemdeki gibi sürekli aynı kabusu yaşama işkencesi. Kitaptaki Dublin hep soğuk, karlı, karanlık, içinde hiçbir şey olmayan, tutkudan ve renkten uzak bir şehir. Bütün hikayelerdeki ortak his, kendini gerçekleştirememe, kapana kısılmışlık duygusu ve dönüşememe üzerine. Joyce bu hissiyatı aşk, annelik, kefaret, kıskanmak, milliyetçilik gibi tüm insanlığın ortak meseleleri üzerinden anlatıyor. Özellikle küçük topluluklarda -ki Dublin de 1900'lerin başında büyük bir şehir değil- herkes herkesle ilgili her şeyi biliyor ve bu bir hapishane metaforu aslında. Joyce hikayelerinin ucu açık ve ahlakçılıktan uzak. Cevapsız sorular var ve bitişi size bırakıyor. Başarısının sebebi de hayatı olduğu gibi çıplak ve tüm çirkinlikleri içinde gösterebiliyor olması. Hikayede, okurun kendi hikayesini görmesini kendi dersini çıkarmasını gerekirse 'epifani' deneyimi yaşamasını ve dönüşmesini, değişmesini istiyor. Hayatımızda da böyle değil midir? Sayısız seçenek vardı. Başka bir şey veya başka bir yerde olabilirdik ama bugünkü insan olduk. Bunu anlarsak değişebiliriz... James Joyce'un özellikle muhafazakar katolik kesimler içinde hala şarlatan ve sahte peygamber olarak anılmasının sebebi aslında 'dönüşüm korkusu' olabilir. Bu kitabın evrensel bir kitap olmasının ve 1914 yılındaki okuru da 2018 yılındaki okuru da aynı şekilde etkiliyor olmasının, döne döne okunacak bir kitap olmasının temel gerekçesi de aslında dönüşmek değişmek için hareket etmek ihtiyacı olarak yorumlanabilir. Kitabın son ve en uzun, en etkileyici hikayesi Ölüler fazladan birkaç cümleyi hak ediyor. Diğer 14 hikayede geçen Dublinlileri tek bir partide toplayan bu hikaye, kahraman Gabriel Conroy'un karısının yarım kalmış ama taraflardan birinin ölü olduğu bir aşk hikayesini öğrenmesi ile başka bir boyuta taşınır. Hikaye, Gabriel Conroy'un ölüm ile yüzleştiği tüyler ürpertici kar ve mezarlık sahnesiyle sona erer. Ölüler tüm zamanların en iyi öykülerinden biri sayılmaktadır. Çevirmen Mustafa Bal'ın kitap boyunca süren özenli çevirisi ile kitabın karanlık havasını okura geçirdiğini ifade etmem gerekiyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/castor-ve-olumsuzluk/892", "text": "Güzel ve hırslı oyuncu Regine, Fosca'yla tanışıp onun hakkındaki inanılmaz gerçeği öğrendiğinde büyük bir saplantının içine çekilir. Fosca 600 yıllık ölümsüz varlığının yaşadıklarını anlattıkça Regine bir yandan Avrupa tarihinin önemli olaylarına bir yandan da umut ve aşk gibi insani duyguların ebedi bir yaşam süren birinde nasıl solup gittiğine tanıklık eder. Simone De Beauvoir deyince aklımıza ne gelir? Virgina Woolf ile beraber birinci dalga feminizmini oluşturan isimlerden biri, kadın hareketinin adeta Das Capitali olan İkinci Cins kitabı; Jean Paul Sartre ile 21 yaşında başlayan 51 yıl süren açık ilişkisi, geçtiğimiz yüzyılın en önemli düşünür ve entelektüellerinden biri olması. Varoluşçuluğu evet bilinir ama varoluşçu bir tarihi roman yazmış olduğunun, okumasının derinlerine inmediyseniz çok da bilindiğini söyleyemeyeceğim. Alfa Yayınları'ndan basılan Bütün İnsanlar Ölümlüdür Beauvoir'ın 1946'da basılan üçüncü romanı. İkinci Dünya Savaşı'ndan yeni çıkılmış, Sartre bir filozof yazar olarak ün kazanmakta, Beauvoir ise sınırlı çevrede tanınan bilinen bir yazar olup; akademik toplantılarda kendi yazılarından çok Sartre ile olan açık ilişkisiyle ilgili soruları cevaplamaktadır. Henüz yıllarca sürecek diğer ilişkisi Amerikalı yazar Nelson Algren ile tanışmamış ve feminist düşünce ile ilgili derli toplu yayınlar yapmamıştır. Kitabımız bir varoluşçu / tarihi / metafizik roman. Hırslı, başarılı, iyi bir kariyeri olacağa benzeyen tiyatro oyuncusu güzel Regine; hayatının merkezine kendini koymuş, uyurken uyanık kalan insanları kıskanacak kadar narsisistik bir karakterdir. Rouen'da turnedeyken Raymond Fosca isminde akıl hastanesinden yeni çıkmış bir adamla tanışır. Bizim de basit bir nevrastenik vaka olduğunu düşündüğümüz bu adamı kendi bohem dünyasına alır. Raymond Fosca aslında 1279 yılında doğmuş; hayali bir İtalya şehir devleti olan Carmona'nın düküdür ve ölümsüzdür. Regine ona aşık olur ve ölümsüzlüğe sahip olan bu adamı kendine aşık ederse onla birlikte kendisinin de ölümsüzlüğe ulaşabileceğini düşünür. Hayatına Regine girdikten sonra istemeden de olsa tekrar canlanan memnuniyetsiz Fosca; Regine'e kendi hikayesini anlatır. Raymond Fosca oldukça trajik bir figür. Kitabın ortasından itibaren dönüştüğü nihilist karakter aslında biraz entelektüel ve sosyal yabancılaşma alegorisi taşıyor. Politik hırsla başlayıp hiçbir şeye arzu duymayan bomboş bir insan olarak nihayetlenen hikayesi aynı döngüsel cehenneme hapsolmuş bir insanın hikayesi. Bu arada Batı medeniyetinin tüm ahlaki, dini ve sosyal kavramlarını tarihsel bağlamda tartışıyor, bunun her türlü süslü lafların altında güç ve zenginlik mücadelesi olduğuna ve 'insanlık sorunlarının' 700 yıldır hiç değişmediğine şahit oluyoruz. Fosca 200 yılını bu döngüyü anlamaya ayırdıktan sonra, nihayet bir dost ediniyor; bir kadını seviyor ve gerçeği bildiği halde ondan nefret etmeyen bir torun yetiştirmeyi başarıyor. var. Okurken bu karakterleri ancak bir kadının yazabileceğine ikna oluyorsunuz. Tarihi metnin ilk üç bölümünde dönem dönem tempo düşse, bol vıdı vıdı olsa bile Marienne de Sinclair ve Armand bölümleri çok güzel. Özellikle Fransız Devrimi döneminde geçen son bölümde torunu Armand'ın peşinden giderken gördükleri ile 700 yıldır yaşadığı her şeyin birbirine karıştığı bölüm son derece etkileyici bir metin oluşturuyor. Raymond Fosca karakterinde ölümsüzlük, m işlenen günahların ve hırsın bizi mahkum ettiği bir cehennem ve biz sonsuza kadar bunları tekrar tekrar görmeye mahkum edilmişiz ta ki insan ırkı dünyadan silinene ve biz tek başımıza kalana kadar. Trajik ve depresif bir son. Tam da bu noktada gayet akıcı Işık Ergüden çevirisinin hakkını vermek lazım. Castor lakabı beavoir- beaver benzerliğinden yola çıkarak SDB'ye takılan lakaptır. Sartre bu lakabı kendi kitap ithaflarında da kullanmıştır."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/edebiyatin-ic-sesi/893", "text": "Mine Özgüzel'in Edebiyat Terapi adlı kitabında klinik psikoloji çerçevesinden, kendisini etkileyen dünya edebiyatının önemli yazarlarına dair yazılar yer alıyor ve Özgüzel bahsettiği yazarlara dair derin bir farkındalık yaratıyor. Edebiyat ve psikoloji arasındaki bağ öylesine derin ki psikolojinin Freud, Adler, Jung, Yalom gibi pek çok önemli ismi, düşüncelerini oluştururken edebiyattan esinlendiler, esinlenmekle kalmayıp edebiyatla ilgili yazılar kaleme aldılar, okudukları romanlardan örnekler verdiler, aralarında doğrudan edebiyat ürünü kaleme alanlar da oldu. Freud, Ozanlar ve filozoflar, bilinçdışını benden çok daha önce açığa çıkardılar. Benim açığa çıkardığım şey, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel yöntemdir derken, çocukluk döneminden itibaren okuru olduğu Shakespeare'i, lise öğrencisiyken çevirisini yaptığı Sophokles'i ve daha pek çok yazarı ve şairi düşünüyordu muhtemelen. Kendisine Sizin ustalarınız kimlerdir? diye sorulduğunda, kütüphanesindeki çoğu edebiyat eseri olan kitaplarını gösterdiği anlatılır. Yazmanın ve okumanın terapötik ve iyileştirici etkisi üzerine çok şey yazıldı; kendimizi ve başkasını anlamaya ve anlatmaya yönelik olarak edebiyatın yeri, önemliydi her zaman. Bugünlerde yayımlanan Mine Özgüzel'in Edebiyat Terapi adlı kitabı, bu açıdan güzel bir sürpriz. Klinik psikoloji çerçevesinden, kendisini etkileyen Virginia Woolf, D. H. Lawrence, Sartre, Kafka, Stefan Zweig, Dostoyevski, Albert Camus, Andre Gide, Simone de Beauvoir gibi dünya edebiyatının önemli yazarlarına dair yazıların yer aldığı kitap, hem bahsettiği yazarlara dair derin bir farkındalık yaratıyor hem de terapötik etki yaratacak denli, insanın bu yazarlar üzerinden kendisine ve çevresine başka bir gözle ve duyarlılıkla yaklaşmasının kapılarını aralıyor. Mine Özgüzel, bir lise öğrencisiyken edebiyat sayesinde nasıl kendi iç sesini keşfettiğini, yine bu yazarlar ve özellikle eserlerinde ortaya koydukları o güçlü sezgileri sayesinde dünyayı anlama kapılarının nasıl açıldığını anlatıyor önce. Kendi okuma deneyiminde, felsefe hocasının kendisine önerdiği Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar adlı kitabı Sartre ve Simone de Beauvoir'a, onlardan Albert Camus'ye, sonra Lawrence, Wolf ve Zweig gibi yazarlara bağlantılar kurarak sıçramalar yaşamasına neden oluyor. Yaşadığı bu deneyimi, klinik psikolojiden edindiği bilgiyle buluşturarak bu ünlü yazarların iç dünyasına misafir ediyor okuru; o eserleri yazarlarken derindeki meselelerinin ne olduğunu, annesine ya da babasına düşkün oluşlarından, çocukluk travmalarından, taşıdıkları ruhsal patolojilerinden yola çıkarak anlamaya çalışıyor. Bu yaşamsal gerçeğe nasıl ulaşılacağına ulaşılacağına dair yazarlardan örnekler, pek çok okuru terapötik etkisine alacak muhtemelen. Kitabın ilk yazarı Virgina Woolf... Woolf'un gaddar babasıyla ilişkisinin yazarlığını nasıl etkilediğini ya da anne aktarımı yaşadığı üvey ablası Stella'yla ilişkisine dair öğrendiğimiz şeyler, yazarın okuma deneyiminden yola çıkarak Woolf'un iç sesini duymamıza, eserlerini yazarkenki motivasyonuna ve kendini iyileştirme çabasına tanık olmamıza neden oluyor. Ama öncesinde kendi çocukluğundan, insanları izlemesine neden olan merak arzusundan bahsediyor yazar. Sanki şöyle demeye getiriyor: Her yazar ve o yazarların hikaye ya da roman kahramanları, hepimize benziyor aslında; her kadın biraz Woolf, her erkek biraz Lawrence, keşfetme cesareti gösterebilirse. Bilinçakışı mı dediniz, zaten onu yaşıyor olabiliriz; Woolf'un hayatını etkileyen kayıplarına ve bitmeyen yas sürecine benzeyen ne çok kaybımız var kim bilir baş etmekte zorlandığımız. Peki ya cinselliği D. H. Lawrence'ın eserlerinden öğrenmeye kalkarsak? Lawrence'ın annesine düşkünlüğünü ve yaşadığı ödipal çatışmanın romanlarındaki bütün o romantik sahnelerin ardındaki asıl motif olduğunu öğrendiğimizde, kendi cinsel deneyimlerimize ya da günümüzde yaygınlaşan ilişki sorunlarına başka bir gözle bakma olanağına kavuşmamıza yardımcı oluyor yazar. Kitabın Sartre bölümünde ise dikkat çekici bir nokta var. Sartre'ın yaşadığı üç büyük travmayı ve bu travmalarla baş edişinde edebiyat ve felsefenin, daha da önemlisi yazmanın kendisine nasıl yardımcı olduğunu öğrendiğimizde, yaşadığımız talihsizliklere ve olumsuzluklara başka bir gözle bakabiliriz belki. Mine Özgüzel, tek tek yazarlar üzerinden hem kendi okuma / yaşama deneyimlerinden ve onlar aracılığıyla kendi iç sesini keşfedişinden bahsediyor. Hem de bütün bu keşifler üzerinden yaşadığınız ya da tanık olduğunuz çeşitli psikolojik meselelere, klinik psikoloji ve psikanaliz çerçevesinden bakış açıları sunuyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/gercek-sihrin-pesinde-bir-macera/871", "text": "How I Met Your Mother dizisini sevenler, Barney Stinson'ın sihirbazlık numaralarını ne kadar çok sevdiğini de hatırlar. Barney Stinson genelde kızların ilgisini çekmek ya da arkadaşlarını etkilemek için bu numaraları yapardı fakat dizinin bu efsanevi karakterine hayat veren Neil Patrick Harris, gerçek hayatta sihri çok daha anlamlı bir noktada konumlandırıyor. Harris'in iki çocuğu, Gideon ve Harper'a ithafen yazdığı ilk kitabı Sihirli Uyumsuzlar, yaşamın sihirli izlerini takip eden bir roman. Kitap soluksuz bir macera ve bir o kadar iç ısıtıcı bir dostluk anlatısı. Yeni bir gün, yeni dostlar! Kahramanımız Carter, çoğu masalın talihsiz kahramanı gibi anne babasını yitirmiş, kötü kalpli amcasıyla baş başa kalmış bir çocuk. Carter için sihirbazlık aile mesleği fakat aslında o sihre inanmıyor. Sihir adı altında yapılan kandırmacalar, göz yanılsamaları ya da el çabuklukları hoşuna gitmiyor. Kötü kalpli amcası Sly ise hayatını tam olarak bundan kazanıyor ve insanları kandırmayı bir marifet sayıyor. Carter'ı da kendisine yardım etmeye zorluyor fakat Carter'ın buna hiç niyeti yok. Küçük Carter, amcasının karanlık gölgesinden uzaklaşıp tek başına yola düştüğünde kendini Mineral Wells kasabasında buluyor ve burada karşısına bir karnaval çıkıyor. Maalesef bu öyle can sıkıcı ve üçkağıtçı bir karnaval ki Carter tüm gösterileri, tüm oyunları gezip hepsindeki kandırmacayı tespit ederken içinden sürekli Tam da amcama göre diyor. Fakat o kalabalığın içinde biri dikkatini çekiyor: Bay Vernon. Vernon öyle iyi bir sihirbaz ki kimseyi kandırmaya ihtiyacı yok. Carter'a bazı nasihatler verip bir iki numara gösterdikten sonra, esrarengiz bir biçimde ortadan kayboluyor. Geride sadece iskambil destesinden bir maça ası kalıyor. Bu sırada geceyi nerede, nasıl geçireceğini, karnını nasıl doyuracağını düşünen Carter, karnavalı işleten kötü kalpli B. B. Bosso'nun eline düşüyor. Carter'ın özel yeteneğini keşfeden Bosso, onu karnavalına katılmaya zorluyor. Bosso gibi kötü kalpli ve yalancı bir gösteri adamının yanında çalışmak istemeyen Carter, Bay Vernon'un verdiği nasihatleri anımsayarak Bosso'nun yanından sıvışmayı başarıyor. Ertesi gün Carter için gerçekten yeni bir gün. Gece uyuduğu bankta sabah üzerinde ödünç bir battaniye ile uyanan Carter o gün, Bay Vernon'un sihir dükkanını keşfediyor. Carter, burada Leila, Theo, Ridley ve diğer Bay Vernon ile tanışıyor. Leila'nın iki babası var: Bay Vernon ve diğer Bay Vernon. Durum, biraz karışık gibi görünse de aslında değil. Neil Patrick Harris, iki baba ve iki çocuktan oluşan kendi çekirdek ailesinden ilham alarak tüm iki babalı ya da iki anneli çekirdek ailelere Sizi görüyorum diye fısıldıyor. Her biri farklı bir yeteneğe sahip olan Leila, Theo, Carter ve Ridley çok geçmeden iyi bir ekip oluyorlar ve Bosso'nun karnavalında dönen kirli oyunları açığa çıkarmaya karar veriyorlar. Ama işleri pek de kolay değil. Bu noktada ekibe tıpkı diğerleri kadar birer uyumsuz olan ikizler Olly ile Izzy de katılıyor ve sonunda ekip, soluksuz bir maceraya atılıyor. Neil Patrick Harris, ilk kitabı olmasına rağmen ebeveynlikte geçirdiği mesai ve içinde hala yaşatmayı başardığı çocuk sayesinde olsa gerek, çocuk edebiyatı adına başarılı bir eser koyuyor ortaya. Öyle ki duygusal zemini güçlü tutarken sürükleyici bir macera kurgulamayı başarıyor. Bu macerayı da aralara serpiştirdiği oyunlarla, bilmeceler ve tekerlemelerle daha eğlenceli bir hale getiriyor. Sihirli Uyumsuzlar, zaman zaman öyküye ara verip okurlarına ufak tefek numaralar öğretmeye çalışıyor ve onları cesaretlendiriyor: Sihir bir numara değil, bir beceridir. İçindekiler bölümü dahi eğlenceli bilmeceler ve tekerlemelerle yazılmış olan kitabın girişinde okuru Mineral Wells'in bir haritası karşılıyor. Bununla beraber, her bir bölümün adı ve kitabın sonundaki bazı yönlendirmelerle okura sürekli çözülecek şifreler, mesajlar için ipuçları dağıtılıyor. Harris, okurlarına sadece bir macera anlatmakla kalmıyor, onları da bu maceraya ortak ediyor. Harris, bu kitapta ayrıca çocukların toplumda uyum sağlamakta zorlandıkları birçok konuyu da bir araya getiriyor. Çocuk edebiyatında çoğunlukla kitapların tek tek üstlenmeye çalıştığı sorumlulukların çoğunu o, tek bir kitapta yükleniyor. Çocuklarda cinsiyet algısı, evlatlık edinme ve engelli bireyler gibi çocuklarla genelde konuşulmayan ya da zor konuşulan konuları Harris, oldukça hayatın içinde bir noktaya yerleştirerek anlatıyor ve hatta bu detaylara özellikle vurgu yapmaktan da kaçınarak algıyı normalize etmeyi deniyor. Böylece didaktiklikten uzak durmayı başarırken mesajını yaşamın doğal akışı içinde veriyor ve hedefini on ikiden vuruyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/gonul-gozuyle-gormek/881", "text": "Ağar'ın ilk romanı Gör, yeni doğmuş bebeği bekleyen iyi ve kötü olaylardan oluşurken duygu yoğunluğu yüksek yan hikayeler de başka hayatlara kapı aralıyor. Romanın önemli yanlarından biri, görme engellilerin yaşadıkları sorunlara yönelik dikkat çekici ayrıntılara yer vermesi; iç dünyaları, aile ve toplumla ilişkileri üzerinden. Görülmek istenmeyen gerçekleri göstererek çözüm yolları için umut verici olmayı hedeflemiş yazar. Yazarın 'gör' dediği her şey, gözden çok kalbe odaklı. Hissetmek, görmeyi anlamlı kılıyor; 'gönül gözü' olmaksızın iyi biri olmak imkansız."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/gunes-batmayacak-gibi-parlak/865", "text": "Şiirde eşsiz bir dilin sahibi olan Ece Ayhan'ın, öykücülükteki mahareti İyi Bir Güneşle doğuyor. Her sayfa ışıl ışıl parlıyor. İnsan, Güneş'e bile görevler verecek kadar kibirli. Güneş'in sebzelerimizi büyütmek, tenimizi bronzlaştırmak, enerji panellerine para bastırmak gibi asli görevleri var. Arta kalan zamanlarında da boş durmamalı. Bize manzaralar çizmeli, biz istersek bulutun ardına saklanmalı ya da kızıllaşmalı. Halbuki sadece içimizi ısıtmasıyla bile ihtişamını sergileyebilecekken o atfedilen her amacın altından kalkıyor. Esasında bizim köleye değil İyi Bir Güneşe ihtiyacımız var. Güneş gibi bir kudretin özünden bahsediyorum. Nasıl ki Güneş bizim yüklediğimiz anlamların ve beklentilerin ötesinde bir varlıksa Ece Ayhan'ın kalemi de öyle. Ayhan, bilinen öykücülüğün dışında, kimileri için deneysel bile sayılabilecek hikayelerinde, yön vermeye ya da kapılar açmaya değil, var olan kapılara ait özellikler anlatıyor. Tek seferde bütünlüğü anlaşılamayan kısacık öyküleri berrak bir zihne muhtaç. Sonrası ise Hallac-ı Mansur'a nazire. bütünsellik arayışımıza gülercesine dizdiği kelimeler, ahengini hissettirse de zihnimizi zorluyor. İyi ki de zorluyor. düşünceler ve idrak payı bırakan öyküler bambaşka sorulara, anılara yol almamızı sağlıyor. Yolun üzerineyse Ayhan'ın kaleminin çiçekleri serpili. Bunca macera içerisinde bir hoşluk var ki lezzeti damakta kalıyor. Ece Ayhan'ın öykü dili, gündelik ve sokaktan bir üslupta. Dönemin Türkçesinin samimiyeti ilmik ilmik işlemiş öykülere. Şiirlerinde, küfür gibi ince bir çizgi üzerinde cambazca yürüyen Ayhan'ın bu mahareti öykülerinde de kendini gösteriyor. Aradığı kuvveti anlatımında çok rahat bulabilen şairin küfrü bir renk olarak kullanabilmesi ve rahatsız edici olmaması okuyanı hayran bırakıyor. Benzeri bir durum da keza parantezlerinde ortaya çıkıyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Deli Filozof unda kullandığı bir parantez kullanımı kimi öykülerde dikkat çekiyor. Monolog ilerleyen anlatının parantezlerde canlanması ve diyalogdan bile kalabalıklaşması okur için benzeri az rastlanır bir deneyimi doğuruyor. var. Neden niyesi bilinmez, öykülerine şair ismini yerleştirmiyor Ayhan. E. Ayhan Çağlar ismini tercih eden ustanın derlemelerinin bir araya gelişi, büyük bir ilgi ve çalışmanın ürünü. Başta Tunç Tayanç olmak üzere pek çok ismin arşiv çabası bu hazinenin kapağını ardına kadar açıyor. Bu şiiri yazan bir şairin öykülerinde halka ve yaşananlara dair notlar olmaması mümkün değildi. Kimsenin bizim gibi düşünmek zorunda olmadığının bir türlü anlaşılamadığı bir ülkede Ayhan'ın mücadelesi elbette kalemiyle olabilirdi. Ayhan şiirinde olduğu gibi öykülerinde de sevmeyenlerin hoşuna gitmemeyi sürdürdü. Yazınını Sivil şiir-sıkı şiir olarak ifade eden ustanın, reddiyesi toplumun her alanına yöneltilen eleştirilerde gizliydi. Yalnızca anlatımını herkes gibi yapmadı. İyi ki de yapmadı Ece Ayhan Çağlar. İyi ki kendi renklerini bize miras bıraktı."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/kisa-oyku-101/888", "text": "Moby Dick başta olmak üzere birçok önemli romana imza atan Herman Melville'in çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleri, öykücülüğe giriş dersi niteliğinde. Yaşları yetenler bilecektir 1980'lerin başında Milliyet Çocuk dergisinin ortasında dünya klasiklerinin tek fasiküllük çizgi romanları olurdu bir zamanlar. 10 yaşında 'macerayı seven çocuk' olarak Moby Dickin çizgi romanını zevkle okumuştum. Melville çok uzun bir süre benim için Moby Dickin yazarı olarak kaldı. Yıllar sonra Moby Dickin Sabahattin Eyuboğlu-Mina Urgan çevirisiyle kitap versiyonunu okuduğumda, bu kitabı basit bir balina avı hikayesi, yazarını ise deniz macerası yazarı olarak algılamanın ne kadar eksik ve hatta gülünç bir değerlendirme olduğunu gördüm. Karşımda, Hannah Arendt'in dediği gibi ''İnsanın kalbinin karanlığını çözme konusunda ismi Dostoyevski ile anılabilecek bir yazar'' duruyordu. İlk kitapları büyük başarı kazanan ancak sonraki eserleri ticari getiri elde etmeyen ve 40 yaşında yazmayı bırakan ta ki ölümüne yakın Billy Buddı yazan Melville, tüm dehalar gibi hızlı koşmuş, duramamış ve çağının ötesine geçmiştir. Elimizde tuttuğumuz bu kitapta, yazarın bir romancı olarak ününü kaybettiği dönemde; ailesine bakabilmek için 1853-1856 yılları arasında sayfası beş dolara Putnam's Monthly ve Harper's Monthly dergilerinde yayımlanan hikayelerinden 10 tanesi bulunuyor. Melville'in romancılığı incelendiğinde, tanrı inancının ötesinde bir insan ruhu, materyalizm, kesin iyi ve kötü kavramları, çoğunluğun dayattığı birtakım politik ve ahlaki sınırlamalarla derdi olduğu anlaşılır. Bu kavga romanlarında son derece net ve dolaysızdır. Ancak hikayelerinin yayımlandığı dergilerin ciddi ahlaki ve politik kuralları olduğundan ve toplumun çoğunluğuna hitap etmesi istendiğinden dolayı, Melville hikayelerinde genelde yüzeyde basit ve tehlikesiz konular gibi görünen, ancak bu yüzeyin altında fokurdayan çeşili duygu ve içgörüleri barındıran eserler yaratmıştır. Bu kitapta olmayan o döneme ait Kafkaesk ''Katip Bartleby'' bunlara iyi bir örnektir. Herman Melville'in yazı üslubunun yıllarla değiştiğini ve dönüştüğünü görsek de tüm eserlerinde ortak olan birkaç şeyden bahsetmek doğru olur. 1839 yılında yazdığı ve kitabımızda da bulunan tatlı ama en çabuk unutulacak hikaye ''Yazı Masasından Anekdotlar'' daki ergen üslupta da yine kitabımızda bulunan adeta yetkin bir Corto Maltese hikayesi olan ''Benito Cereno''da da ortak şekilde; çok detaylı bir gözlem ve kitabın geçtiği yeri tanımlama becerisi ve isteği, yokuş aşağı koşar gibi hızlı ve tutkulu bir uslup ve çok zekice kullanılan bir humor bulunmakta. Hatta kitabımızdaki Bacam ve Ben ve Koca Zack Hakkında Samimi Anekdotlar düpedüz eğlenceli ve komik hikayeler. Tüm hikayelerde bir karakter, ambiyans, tarih ve yer çeştililiği ve entelektüel referans derinliği göze çarpıyor. Bekar Erkekler Cenneti ve Bekar Kızlar Cehenneminin ilk bölümü Bekar Erkekler Cenneti eşsiz güzellikte bir Londra Temple semti gözlemi ve esprilerle dolu güzellemesi yaparken, ikinci bölümü Bekar Kızlar Cehennemi, New England'da geçen ve sanayi devrimini eleştiren karamsar bir Dickens öyküsü gibi. Paratonerci, içinde Steinbeck esintileri taşıyan bir reklam ve pazarlama dünyası eleştirisi. Kitabın ilk hikayesi Fakir Adam Tatlısı ve Zenginin Artıkları düpedüz sosyalizme kayan ve öfke uyandıran bir sistem eleştirisi yapıyor. Herman Melville bu kitaptaki iki hikayede o dönem çok popüler olan doğaüstü güçlerden kaynaklanan korku öykücülüğü ile tek başına mücadele etmiş; Elma Ağacı'ndan Masa ve Çan Kulesi öykülerinde tüyler ürpertici ton ve tempo ile okuru tedirgin etse de sonunda hikayenin nasıl okunacağına dair birer teknik manuel tutuşturarak iki öyküyle paranormal fenomeni yere çalıyor. Veranda! kitabın güçlü öykülerinden biri; beklenti ve gerçek karşılaştığında bizim nasıl 'hayal edilen'e sığındığımızı gösteren ve belki bizim kötü bulduğumuz hayatımızın başka birisinin hayali olabileceğine dair, bol doğa betimlemeli, göründüğünden çok daha derin alegorik bir hikaye. Alegori demişken, kitapta benim en sevdiğim hikaye ''Bacam ve Ben oldu. Gerçekten eğlenceli komik, taşrada geçen bir Bartleby hikayesi gibi bir hikaye. Karısı, kızları ve komşularını rahatsız eden garip, biçimsiz, büyük ve çirkin, bacasını yıktırmama mücadelesi veren bir adamın hikayesi bu. Kadınların; hayatlarındaki erkeklerin duygusal bağ kurdukları şeylerden kurtulmaları için güç uygulaması gibi tatlı bir konu olarak değerlendirilse de ben, bizi biz yapan özelliklerimizden çevreden nasıl bir baskı gelirse gelsin vazgeçmememiz ve bunun için mücadele etmemiz gerektiği olarak algılamayı seçtim bu alegoriyi. Herman Melville deyince akla gelen; Moby Dick, Katip Bartleby ve Billy Budd üçlüsünden öteye gitmek isteyen; iyi bir hikayeciyi; oluşturduğu edebiyat dilini, ironisini, humorunu kendisinden sonraki nesle devretmiş gerçek bir edebiyat devini tanımak isteyenler için çok güzel bir derleme. Eksiksiz bir öykü antolojisi gibi her telden çalan öykülerin bulunduğu bu kitap bibliofil için Hepsinden azar azar yap, ortaya yap tipi bir serüven. Bir sır vereyim: Bu sefer balina kazanmıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/kontrolden-cikmis-gatsby/876", "text": "Taşayan en popüler uluslararası yazarlardan biri olan, edebiyat dünyasının süperstarı Haruki Murakami'nin 69 yaşında yazdığı 14'üncü romanı Kumandanı Öldürmek Ali Volkan Erdemir'in kusursuz ve özenli Türkçesiyle yayımlandı. Kendisinin Japoncaya çevirdiği Muhteşem Gatsby kitabına bir saygı duruşu olarak adlandırdığı bu kitap uzun, meşakkatli ama okuru tatmin edecek bir edebi seyahat öneriyor bize. Kitabın anlatıcısı; Murakami'yi daha önce okumuş olanların çok iyi tanıdığı, nazik, kararsız, biraz asosyal, renksiz, tipik bir metropol insanı olan isimsiz bir portre ressamı. 12 yaşındayken kaybettiği kızkardeşine benzettiği için evlendiği eşinin başka biriyle ilişkisi olduğunu ve boşanmak istediğini öğrendikten sonra yanına birkaç eşya ve resim malzemelerini alarak evi terk eder. İki ay amaçsızca dolaştıktan sonra, tek arkadaşının bunamış ve bakımevinde yatan babasına ait bir dağ evini kiralar. Arkadaşının babası Tomahiko Amada, klasik resim eğitimi almış, 1936-1939 arası Nazi işgali altındaki Anschluss Viyana'sında direniş hareketine karıştığı için apar topar Japonya'ya kaçırılmış, bunun ardından tamamen klasik Japon resmine dönmüş ülkenin en başarılı ressamlarından biridir. Dağ başında bir ev İsimsiz ressam; içinde TV, CD çalar ve internet hariç her türlü konforun bulunduğu; enfes bir vadi manzarasına sahip bu dağ başında, hem geçmişini unutmak hem de canı nasıl isterse o şekilde resim çizmek, kendi içine doğru bir yolculuk yapmak arzusundadır. Yeterince kahve içip, müzik dinleyip, yemek yapıp, boş boş oturduktan sonra tesadüf eseri eski ev sahibinin tavanarasına gizlediği bir tablosunu bulur. Bu tablo Kumandanı Öldürmek isminde, Don Giovanni'nin meşhur kanlı açılış sahnesinin 7. YY. Japon kahramanları tarafından canlandırıldığı alegorik bir yorumudur. Bu tablonun keşfi ile 'kendini arama bulma/tekamül' yolunda ilerleyen kahramanımız, her gece duyduğu çan sesinin geldiği bir kuyunun da açılmasıyla beraber normal dünyada kalmayı beceremeyip; Alice'in tavşan deliğinden aşağıya düşer. Daha önce sadece arkadaşı Masahiko, seviştiği evli sevgilileri ve vadinin tam karşısında devasa bir eve sahip, adeta Jay Gatsby'nin ak saçlı Japon kuzeni olan; tüm gücünü ve servetini nedense 13 yaşında kendi kızı olduğunu düşündüğü bir kızı gözlemek için kullanan, stil sahibi, zengin Bay Menşiki tarafından ziyaret edilen ev; önce 60 santim boyunda olan ve tablodaki kumandan şeklini almayı seçmiş bir 'idea' ve ölmemiş ev sahibinin hayaleti tarafından ziyaret edilir ve olaylar kontrolden çıkar. Metaforlar, semboller Murakami okumanın iki yolu var bence. Biri kitabın akışına kendini bırakarak, hissederek ilerlemek diğeri ise kitabın içinde sürekli metafor ve psikolojik alt okuma aramak. Eğer ikincisini seçersek, evin tavan arasının bilinçaltı olduğunu, Kumandanı Öldürmek tablosunun Amada'nın Avusturya'da geçirdiği zamanda başına gelen trajik olayla ilgili bilinçaltına attığı gerçeği temsil ettiğini, aynı şekilde anlatıcının kendini çok rahatsız eden Beyaz Subaru Forrester'lı Adam tablosunu da kitabın bir yerinde tavan arasına kaldırmasının bunu desteklediğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde 60 santimlik 'kumandan' şeklindeki idea'nın ressamın iç görüsünün rehberi olduğu da söylenebilir ya da Murakami'nin canı öyle istemiş ve bu karakteri yaratmıştır. Buna okur karar verecektir. Dibe vurmuş bir kentli ressamın kendine doğru yolculuğu ve yaratma süreci olarak başlayan hikaye, sırası ile Jay Gatsby ile yaşanan bir 'bromance', perili ev hikayesi, gizemli bir baba kız süreci, son olarak da metaforların yarıştığı bir Alice Harikalar Diyarında yürüyüşü ile devam ediyor. Geveze roman Yazar bazı karakterleri derinleştirirken bazı karakterleri bilerek yarım bırakmış, tıpkı özellikle tamamlamadığı portreler gibi. Bu yarım kalmışlık duygusu, hiçbir karakterle ve onun akıbetiyle ilgili net bir sonuca varamama sonucunu doğuruyor ki yazar net olarak bunu istiyor. Bu belirsizlik yazarın kendi üslubunu besliyor. Karakterlerin hangisinin hayal hangisinin gerçek olduğu karışıyor. Murakami'de sevdiğim şey klasik yürüyebilecek bir kurguyu doğaüstü olaylarla teklifsizce hatta arsızca bozuyor olması. Bunu yaparken Lovecraft gibi dehşet duygusundan çok merak duygusuna hitap ediyor. Örneğin 60 santim boyundaki cin görünümlü idea 'kumandan' hiç korkutucu değil tersine tatlı, konuşkan bir karakter. Bahçedeki kuyudan The Ring filmindeki gibi Samara'nın çıkmayacağını biliyoruz. Yazar çok sevdiği Raymond Carver gibi Amerikan öykücülerinden edindiği sade dili, kendi temposu ve özgüveni ile dağıttığı konuyu sakince toparlıyor ve hikayesini tamamlıyor. Bu kadar kitabını okuduktan sonra biliyoruz ki hikayenin içinde ne kadar kaybolsak da bizi salimen eve döndürecek."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/mucizeye-icindeki-sen-e-davet/906", "text": "Bu kitap bir oyun daveti. Okuyup bitirdiğinde kendinle yeniden tanışmış olacaksın diyor arka kapağında Düş/Ün/Sen'i anlatırken yazar Beliğ A. Güreller. İlk sayfadan da sana seçme hakkını tanıyor. Bu bölüm senin seni sen yapanları yaz! diyerek başlıyor kitabın anlattığı oyun. Kodlar üzerinden kendimize çizdiğimiz kalıplar inceleniyor, olaylara verdiğimiz tepkiler, kim olduğumuz, neden öyle olduğumuz. Zaten kitabın ana fikri de Merak etsen bir gün; hani belki de o hiç farkına dahi varmadığın gerçek sen en çok neyi düşünür, neyi düşler, kimin düşüdür? bu cümlelerle açıklanıyor. Kitap insanın kendine yolculuğu, içindeki kalıplara yolculuğu. İnsanın en büyük kavgası kendisiyle ya aslında her olay, her kişi bize bir ayna ya işte Düş/Ün/Sen bize o aynayı berrak bir şekilde göstermeyi vadediyor. Tam da bu cümlelerle; Sorsan bir gün kendine; hani hep o ben diye düşündüğün, sadece o sen sandığın ise. Hani o hep düşlediğin, belki de hiç tanışmadığın, derinlerinde sessizce durup bir gün sana sesini duyurmayı bekleyen o gerçek sen ise?. Bu kitap düşle gerçeğin birbirine geçtiği bizi kalıplarımızla karşı karşıya getiren bir oyunu anlatıyor. Oyuna katılıp katılmamayı da okuyucuya bırakıyor. Bir toplantı odasındaki davete icabet eden kodların davet sahibini bulma hikayesi anlatılıyor Düş/Ün/Sen'de ama o davet sahibi belki de biziz. İşte bunun kararını okuyucu veriyor. Bir değerler sorgulaması da yaptırıyor insana bu davet. Kendimize neden değer verdiğimizi, bir olaya bir duruma bakış açımızı neden sorgulamamız gerektiğini ve aslında ne kadar kıymetli olduğumuzu anlatıyor. Sırf var olduğumuz için. Mucizeye davet ediyor, mucizenin aslında ne olduğunu bulmamızı sağlıyor. İçimizdeki mucizeye uyandırıyor bizi. Vazgeçme diyerek yapıyor mucizeye daveti. Düş kurmanın, kurduğun düşte kendini yaratmanın önemine değiniyor. Gerçekten yaşıyor musun yoksa yaşadığını mı sanıyorsun sorusuna yanıt vermen için belki de tüm satırlar. Düşümüzü ne kadar farkındayız, bizi biz yapan değerleri gerçekten kalpten mi benimsedik, öğrenilmiş çaresizlik mi içinde bulunduğumuz tüm bunların cevabına bir adım daha yaklaşmamızı sağlıyor. Sadeleşmek kişinin kendine yolculuğunun olmazsa olmazı; bunu kitaptaki her satırda hissediyorsunuz. Zihnini, duygularını, sesleri, düşünceleri, hisleri sadeleştirmek insanın kendine yolculuğunu görünür kılıyor ve şifanın nereden geldiğini umursamadan şifalanmaya açık olmayı getiriyor beraberinde. Seni sen yapan değerlere bir davet niteliğinde yazarın kurguladığı oyun. Sorgular, savunmalar, kaçtıklarımız, yarım bıraktıklarımız, bizi biz yapan, gerçekliğimizi bulmamıza yarayan her done önemli oluyor artık sayfalar ilerledikçe. Kendine güvenin, seçtiğin yola güvenin verdiği cesaret hayatının biricik gayesi olsun, sen düşünsen seni belki de içinde kendine dair neler bulursun hissi uyanıyor okuyucuda kodların tüm sorgulamaları boyunca. Kendini ifade edebilme gücün, yeteneklerin belki de içinde sakladıklarındır çöz kendini, çöz kodlarını diyor yazar okuyana. Kalıpların kendi çizdiklerindir. Belki sen kendinden bile sakladığın düşlerinsindir. Biraz dön içine bak, düş de sen, düşün de sen, düşündüğün de sensin uyan uykundan insan, kır kalıplarını gerçek seni bul mesajı her satırda göze çarpıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/omnia-exeunt-in-mysterium-/883", "text": "Machen'ın üslubunun arkaik yapısı, aslında yaratmak istediği bir karabasanın içinde sürükleniyor olduğumuz duygusunu besliyor. NBA Basketbolu konuştuğumuz bir WhatsApp grubum var. Geçen hafta kendilerine Stephen King, adını ilk kez duyuyor olmanız şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan Arthur Machen'ın üstteki soruda ismi geçen beş popüler yazarı (ki içlerinden beşini seçtim aslında 50'ye kadar yolu var) etkilemesi ve hepsinin onun parlak ve coşkulu hayal gücü karşısında yerlere kadar eğilimesine karşın Machen'ın bu kadar 'unutulmuş' bir yazar olarak kalmış olması bence. Nasıl ki Bülent Ortaçgil müzisyenlerin sevdiği müzisyen diyorsak, Arthur Machen için de rahatlıkla yazarların sevdiği yazar diyebiliriz. edilmiş bir küfür muamelesi görür. Gariptir aynı eser 100 yıl sonra Stephen King tarafından İngiliz dilinde yazılmış en iyi korku hikayesi olarak adlandırılır. Elimizde tuttuğumuz kitabın Üç Sahtekarın ilk baskısı 1895'te yapılır. Arthur Machen'ın Yüce Tanrı Pan ile üretmeye başladığı 'doğa ötesi gizem ve korku' tarzına büyük katkıda bulunur ve Jorge Luis Borges'in kütüphanesindeki 75 eserden biri arasına girer. yaşanması, kitabın gerçeklik duygusunu zedelemiyor. Çünkü yazar bize gerçeklik değil, tekinsiz bir gerçek ötesi hikaye vadediyor. Hızlı ve sabırsız okurun kitabın ana hikayesi ile 'sahtekar'ların anlattığı hikayeleri ilişkilendirememesinden dolayı yabancılaşma yaşaması ve romanı basit; adi hatta bir 'pulp fiction' olarak görmesi olası. Kitaptaki her hikaye, her olay, her karakter, bizi sondaki terk edilmiş köşke ve oradaki bir tür pagan ayinine götürüyor. Phillips dışarıdan bir Holmes-Watson izlenimi verseler de aslında bir şey çözdükleri yok, sadece hikayenin akışına kapılıp giden işsiz güçsüz beceriksiz burjuvalar. İçinde anlatılan pagan hikayeleri incelendiğinde, Machen'ın jenerasyonları bu derece etkileyen yazarlığının dehası daha rahat anlaşılıyor. Onun hikayelerinde son derece canlı ve gösterişli bir şekilde anlatılan doğa, sadece sahnenin arka planı olarak kalmaz, insanın kolaylıkla göremeyeceği ve anlayamayacağı çok güçlü ve çok eski binlerce yıllık kötülüklere gebedir. Öykülerinde kertenkele formundaki yaratıklar, periler, cinler, küçük ve kötücül insanlar, içildiğinde insan formunu kaybettiğiniz sıvılar vardır. Machen yazınının Lovecraft gibi görece kendi dönemindeki ya da Peter Straub, Clive Barker ve Stephen King'in de aralarında olduğu çağdaş korku yazarlarına ilham veren tarafı temelde budur. gelen üslubundaki müzik ve şiirsellik çok etkileyici olsa da hikayelerdeki kurgusal boşlukları, derinliksiz karakterleri, zaman zaman farsa kaçan bölümleriyle biçimsel olarak tatmin edici olmaktan hayli uzak. Ama okurken hissettirdiği bir kabusun içinde sürüklenme duygusu, gotik hissiyat, ürperti, parlak hayal gücü, daha fazla okuma isteği doğurması edebi kritiğin çok ötesinde ve gerçek. Yaygın bir türün ilk ve temel eserlerinden biri olan ve kitap doğuran bu kitap mutlaka okunmalı. Kitabı okudum bitti. Gözlerimi kapadım. Dağların eteğindeki ormanların üzerinden soğuk bir rüzgar esiyor, güneş bulutun arkasına giriyor, derinden belli belirsiz tıslayan bir ses... Çürümüş bir şeylerin kokusu var. Tüyler diken diken oluyor. Gözlerimi açıyorum. Her şey yolunda."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/postmodern-bir-kabus/886", "text": "Daniel Kehlmann'ın novellası Gitmeliydin, yıpranmış bir evliliğin ortasında yeni senaryosunu yazmayaçalışan başkarakterin kiraladığı bir dağ evinde başından geçenlere odaklanıyor. geçkince olduğu için eskisi kadar rol teklifi alamayan, kendini kocasından üstün gören kibirli bir aktris. Yeni bir sayfa açmak ve yeniden yazabilmek için Airbnb'den bir dağ evi kiralamış olsunlar. Tanıdık geldi mi? Hatta çekim yapan helikopterin gölgesi bile vurmuş olabilir dağın yamacına. Daniel Kehlmann, 30'lu yaşlarının başında; doğabilimci Alexander Van Humbolt ve matematikçi Carl Gauss'u bir araya getiren romanı Dünyanın Ölçümü, ile dünya çapında ün kazanmış, eserleri 40 dile çevrilmiş Alman/Avusturyalı yazar. Almanca konuşulan bölgede edebiyat dünyasının yeni süperstarı olarak değerlendirilen Kehlmann'ın 2017'de basılan novellası Gitmeliydin Ayça Sabuncuoğlu çevirisi ile raflarda. yanı sıra, yaşadığı diğer her şeyi -biraz da dünyevi işlerden kaçmak için- temiz bir not defterine yazmaya başlar. Derken evde garip olaylar olmaya başlar; defterde kendisinin yazmadığı bazı cümleler belirir. Yazar içlerinde bulunduğu evin değiştiğini, uzadığını, kısaldığını, olmayan kapıların ve tabloların belirdiğini, kapıların başka odalara açıldığını görmeye başlar. Gördüğü iç içe geçmiş ürkütücü rüyaların bazılarında kaçtığı kişi çirkin bir kadın, bazılarında ise kendi görüntüsüdür. hediye olarak bir gönye verir. Bakkala alışveriş için gelen yaşlı kadın ona 'derhal vakit kaybetmeden gidin' der. Tüm korku hikayelerinde alışılageldiği gibi, başımızın belada olduğuna dair işaretler yazarın yüzüne yüzüne çarpılsa da yazar bunları yok saymaya; olan biteni kafasında bir mantık çerçevesinde oturtmaya çalışır. Kabullendiğinde ise artık her şey için çok geçtir. Her şey olup bittikten sonra yazarın not defterinin bulunması fikriyle ortaya çıktığını düşündüğümüz bu 70 sayfalık novella; bu kadar fazla kullanılan, yıpranmış klişe bir konuyu son derece ekonomik, sade, belagatten uzak; -hatta mesafeli ve zarifçe- ele alıp özellikle ikinci yarıdan itibaren inanılmaz yükselen temposuyla metafizik bir dehşet yaratmayı başarıyor. ki yazar ile karısı arasındaki bir konuşmada kitap ve film referans veriliyor. var kendini izleyen kişinin aslında kendi olduğunu ve onun kendini yarattığını fark etmek gibi varoluşsal dehşet de. İşin güzel yanı bu sırıtmıyor ve Kehlmann'ın ekonomik, akıcı ve parlak yazarlığı ile bir tür bayağılıktan kurtuluyor. arazi üstündeki lanetli bir evde geçen başka bir boyuta hapsolma hikayesi olarak değerlendirebiliriz. Türün meraklısı ya da Kehlmann hayranı değilseniz yazarın yolculuğuna başlamak için doğru kitap olmasa da, çok bilinen, çok sevilen çok üretilmiş bir tür içinde postmodern bir yorum olarak güzel bir 40-50 dakika geçireceğinizin garantisini verebilirim. İyi bir yarı korku yarı bilim kurgu hikayesi bu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/roman-tadinda-bir-arastirma/882", "text": "Gazeteci Murat Yetkin, dünyada ve Türkiye'de istihbaratın ve casusluğun tarihini dikkat çekici örneklerle Meraklısı İçin Casuslar Kitabında bir araya getirdi. faaliyetleri ilk kez gün yüzüne çıkmış oldu. Yetkin, Meraklısı İçin Entrikalar Kitabında uluslararası entrikaların ya hedefi ya sahnesi ya da aktörü olan Türkiye'den bakıp 10 olayın perde arkasını Ankara'nın siyaset ve diplomasi koridorlarında biriktirilen notlar ve belgelerle, şimdiye dek bir arada gün yüzüne çıkmayan ayrıntılarla anlatıyor. kod adlı İlyas Bazna'nın gizli belgeleri Almanlara satmakla kalmayıp, MİT'e de çalıştığı da gösteriliyor. tertip edildiği şöyle öne sürülüyor: İlyas Aydın kaçırma eyleminde yer almış, cinayet sonrasında Özel Harp talimatıyla Ankara'da Etimesgut'ta bir evde saklanmış, oradan Suriye'ye geçmişti."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/shakespeare-soslu-romantik-bir-masal/866", "text": "Aşk romanlarının sevilen yazarı Carrie Elks'in Shakespeare Kardeşler serisinin ilk kitabı Yaz Gecesi Rüyası Türkçede. Britanyalı yazar Carrie Elks, çok okunan aşk romanlarıyla tanınıyor. Love in London ve Fix You kitaplarının ardından yayımladığı The Shakespeare Sisters serisi, basıldığı ülkelerde Elks'in en az diğer kitapları kadar çok sevildi. Shakespeare Kardeşler serisi, annelerini kaybetmiş dört kız kardeşin dünyanın dört ayrı şehrinde, dört mevsimde, sırayla başrolü üstlendiği dört ayrı aşk öyküsünü anlatıyor. Serinin ilk kitabı Yaz Gecesi Rüyası, İtalya'nın Varenna kentinde, Como Gölü'nün kıyılarında geçiyor. veren Cesca, daha ilk oyununda yaşadığı bu hayal kırıklığının acısını unutamıyor. kız kardeşleri Cesca'yı hayata bağlasa da maalesef işleri yoluna koymaya yetmiyor. çekilme ümidiyle villaya dönüyor. Fakat Sam, aynı zamanda Cesca'nın en büyük düşmanı. Çünkü o, tam da ilk oyununun basın gösteriminde oyunu terk ederek Cesca'nın hayatını mahveden başrol oyuncusu! Cesca da oyununda ilerlemeye başlıyor ve günler geçtikçe ikili, arkadaş olmayı başarıyor. Öyle ki en başlarda esen o sert rüzgarlar bırakın dinmeyi, yerini gittikçe ılık meltemlere bırakıyor. Geçen günlerle birlikte birbirlerini izleme ve tanıma fırsatı buldukça Sam ve Cesca, kendilerine kulak verdiklerinde ise tuhaf kalp çarpıntıları duymaya başlıyor. yaklaştırıyor. Yaz Gecesi Rüyası tüm bu öğelerin arasında kadının varlığını, erkek karakter üzerinden tanımlamıyor ve prenses masalı gibi görünen bu öykünün sonunu bir düğünle taçlandırmıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/tartismalar-polemikler-kavgalar/928", "text": "Bu kitapta yazarlık hayatımda yaşadığım başlıca tartışmaları anlattım: kimileri neredeyse kavgaya dönüşen... Öylesine saygın, hatta efsane kişilerle takışmışım ki... Şaşırtıcı bir kendine güvenle, hemen hepsinde kendi haklılığıma inandığım, eskaza öyle değilse sonunda bunu açık yüreklilikle itiraf ettiğim polemikler..."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/tugrul-eryilmaz-gazetecilik-okulu/877", "text": "Tuğrul Eryılmaz, Türkiye'de gazetecilik mesleğinin en önemli isimlerinden birisi. 1974 yılında, TRT Haber Merkezi'nde başladığı meslek yaşamında sayısız gazetenin, derginin yayımlanmasında rol almış, birçok üniversitede gazetecilik dersleri vermiş, medyanın neredeyse her alanında işler yapmış bir isim. Aynı zamanda mensubu olduğu '68 Kuşağı'nın o meşhur otorite karşıtı kimliğini nevi şahsına münhasır kişiliğinde özümsemiş özel bir karakter. Kimilerimiz için uykusuz Oscar gecelerindeki zor beğenen, şık beyefendi, kimilerimiz için Milliyet Sanat dergisinin, Radikal İki'nin, Sokak'ın arkasındaki gazeteci. Kendisinin Sezen Aksu ya da Deniz Türkali'yi anlatırken kullandığı ifadeyi ödünç alarak söylersek, Türkiye'nin 'kurum' kişilerinden birisi Tuğrul Eryılmaz. 68'li ve Gazeteci, Tuğrul Eryılmaz'ın bu çok renkli yaşantısına odaklanan bir nehir söyleşi kitabı. Masanın diğer ucunda Asu Maro var, Eryılmaz'ın meslektaşı, aynı zamanda eski çalışma arkadaşı. Belki de kendisinin kitaba yazdığı sunuşta adını geçirmesinden olacak, Cihangir'de, Kaktüs'te saatler süren bir sohbete üçüncü düşmek gibi bu kitapla hemhal olmak. Hikayenin ta en başından, Tuğrul Eryılmaz'ın anne babasının tanıştığı yıllardan başlayıp günümüze kadar geliyoruz. Eryılmaz çocukluğunu, gençliğini, öğrenciliğini, meslek yaşamını, babalığını ve biat kabul etmez mizacını anlatıyor. Tavizsiz gazeteci Eryılmaz, İstanbul doğumlu olsa da babasının işi gereği çeşitli Anadolu şehirlerini gezmiş küçük yaşlarda. Kendimi bildiğim şehir diye ifade ettiği Diyarbakır'da başlatıyor hikayesini. Ardından İzmir'e, ilkgençlik yıllarına, sonrasında ise Ankara'ya, Mülkiye'ye gidiyoruz. '68'in isyan günleri, Ankara yaşantısı, Londra deneyimi, yurda dönüş, darbeler, asistanlık yılları ve ardından İstanbul'a, gazetecilik yıllarına geçiş. Cihangir eşrafının alışkanlıklarından Kadir İnanır'ın nasıl biri olduğuna, İstanbul gece hayatından Türkiye'de ve dünyadaki toplumsal hareketlere sayısız konuya, sayısız isme ve olaya uğruyor Eryılmaz'ın anıları. Kitabın sonunda yer alan isim dizinine şöyle bir göz atmak bile yeterince merak uyandırmaya yetiyor esasında. Kitabın başlığı sade ve net: 68'li ve Gazeteci. Eryılmaz'ın kitap boyunca dilinden düşürmediği tavizsiz gazeteciliğini, haberin objektif, sade ve en kısa haline verilen değeri çağrıştırıyor sanki. Gerçekten de söyleşi boyunca bir gazeteciliğinden, bir de otoriteye karşı alerjili tavrından ödün vermiyor Tuğrul Eryılmaz. Yıllar içerisinde gazetecilik mesleğinin yakın dönem Türkiye'sinde nasıl evrelerden geçtiği, geçmişte ne tür ideallerle yapıldığı, yolda başına neler geldiği hakkında oldukça kişisel ve bir o kadar tarihsel bir tanıklık sunuyor. Sözlü tarih çalışması Böyle renkli, dolu dolu bir hayat yaşamış bir gazetecinin kendi hayatına dönüp bakarken de aynı titiz objektifliği, aynı çevik mesafe alışı gösterebilmesi kitabı basit bir nehir söyleşi kitabından çok daha fazlası haline getiriyor. Eryılmaz hem kendisine hem de yıllar içerisinde tanıştığı onlarca insana kendi baktığı yerden, dürüstçe, samimi ve şüpheci bir mesafe alıyor. Yakın dönem sosyal ve kültürel tarihimize dair kişisel bir sözlü tarih çalışması işlevi görüyor 68'li ve Gazeteci. Bunda söyleşiyi gerçekleştiren Asu Maro'nun odaktan şaşmayan, zarif yönlendiriciliğinin payı büyük. Tüm söyleşinin tek bir anlatı formuna, akıcı bir anı kitabı hissiyatına sahip olması büyük ölçüde onun sayesinde. Okul niteliğinde Türkiye bir süredir kendi geçmişiyle ilişkilerini bir kez daha restore etme derdinde bu aralar, malum. Eski ve yeni Türkiye arasındaki farklar bir yana, kuşaklar arası diyaloğa, deneyim aktarımına belki de hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyoruz. 68'li ve Gazeteci kitabını başta bu diyaloğa bir katkı girişimi olarak okumak mümkün. Çok yakın zamanda yayımlanmış, bu kitapta da bizzat adları sık sık geçen Sevin Okyay ve Deniz Türkali kitaplarının yanına yerleşiyor Tuğrul Eryılmaz kitabı da. Türkiye'nin kültür tarihine mütevazı ve hatırı sayılır bir katkı olarak."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/yuggoth-tan-gelen-adam/890", "text": "Lovecraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı öyküsü başta olmak üzere Charles Dexter Ward Vakası, Uzaydan Gelen Renk, Karanlıkta Fısıldayan ve Deliliğin Dağlarında öykülerinin yer aldığı kitapta; eski çağlardan kalma ve uzun süredir bekleyen yaratıklar, canavarlar cirit atıyor. bir çocuktu. Evde tek başına korku türünün büyük yazarları Algernon Blackwood, Edgar Allan Poe, Lord Dunsany, Arthur Machen, Clark Ashton Smith gibi yazarları hatmederek büyüdü. Özellikle Lord Dunsany'nin oluşturduğu eski tanrılar mitolojisine bağlılığı bu dönemde oluştu. 1926 yılına kadar yazdıklarında Lord Dunsany ve Edgar Allan Poe etkisi kolayca görülebilir. Ne yapacağını bilemezken, amatör dergicilik imdadına yetişti, bu fanzin zemini onu yazar olarak şekillendirdi. Ölene kadar burada edindiği dostlarına sadık kaldı ve mektuplaşmayı sürdürdü. Lovecraft çağın en büyük mektup yazarıdır ve o dönemde kendisine yazılan her şeyi cevaplamasıyla da tanınır. gözlediklerini ve telepati yoluyla bizimle iletişim kurabildiklerini ancak onları fazla rahatsız etmenin akıllıca olmadığını ifade eder. Bildiğimiz korku hikayelerinde hayaletler ve kötücül yaratıklar, kahramanın karşısındadır ve bir şekilde onlarla baş edilebilir. Lovecraft'ın tüyler ürpertici evreninde karşıdaki güç o kadar somut, kötücül ve büyüktür ki kahramanın pozisyonu komik denecek kadar önemsizdir; insan basit bir kurbandır sadece. olduğunu düşünen ve kitabın halen British Museum'da olduğuna inananlar vardır. Ölümünden sonra Derleth gibi takipçileri bu mite katkıda bulunan eserler yazmıştır, halen dünyada Cthulhu mitine ve 'eski tanrılara' inanan insanlar bulunmaktadır. that should not be) H. P. Lovecraft'ın, dahilerde adet olduğu üzere yaşarken hiçbir kitabı basılmamıştır. dehşet Uzaydan Gelen Renk, harika bir bilimkurgu olan Karanlıkta Fısıldayan ve bence yazarın en zor ama en yetkin, belki de en keyifle okunan eseri Deliliğin Dağlarında var."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/roportaj/babam-degerleri-yasatarak-ogretti-/885", "text": "istediği babasını anlatıyor yeni kitabında. İhsan Efendi'nin Yozgat'tan başlayıp Kahire'de sonlanan hayatına birinci elden tanıklıklara dayanan kitap, aynı zamanda arka planda gerçekleşen büyük toplumsal dönüşümlerin izini sürmeyi, medrese yaşamından bayram sabahlarına zamanın ruhuna uzanan bir yolculuğa çıkmayı sağlıyor. İhsanoğlu'yla Doğan Kitap'tan çıkan Yozgatlı İhsan Efendi kitabını konuşmak üzere buluştuk. Belli bir kültürün temsilcisi olarak bazı değerleri taşımak, yaşatmak, yaşatmaya gayret etmek ve onları yaşayış tarzıyla birlikte sonraki nesillere öğretmek. Bu da bir neslin kaybolmasıyla kaybolan bir dünya gibi geldi bana, babamı kaybolan dünyadan bir sima olarak düşündüm. Onun hayat üslubunu ve tecrübesini tasvir etmeye ve kaydetmeye çalıştım. Önce bir vefa borcu gibi, bazı bilgileri toparlayıp yayımlamaktı niyetim. Sonra baktım gelen malzemeler, özellikle hatıralar, o şahsiyeti tek boyutlu değil, üç boyutlu ortaya koyuyor. Bilgiler geldikçe o şahsiyeti daha iyi keşfetmeye başlıyor ve detaylarıyla çiziyorsunuz. bir mandalina hikayesi var mesela; benim 4-5 yaşlarında manavdan izinsiz aldığım mandalinayı görünce elimde, Nasıl aldın,? diye sorup Ben aldım deyince de hiç niye aldın falan demeden manava götürdü beni. Yerine koy ve özür dile dedi. Manav Aman efendim, ne olacak dese de, bir beyit, günün yemeği... Bunlar birkaç sene devam edince size bir kültür veriyor. Ayrıca ders kitapları, romanlar var. kurum kalmamıştı. Özel kurumlara da müsaade yok... Oraya Türkiye'de dini tahsil imkanı görmeyen gençler gelmeye başlamıştı, onlara da eğitim lazımdı, babam da bunu yaptı. Daha sonra Ankara'nın hoca ihtiyaçları onun yetiştirdiği insanlardan sağlandı. Diyanet'in yüksek mevkilerinde onun yetiştirdiği öğrenciler görev aldı. Eğitimime büyük önem veriyordu. Üniversite 1. sınıf imtihanlarını vermiştim, daha neticelenmeden, sınıfımı geçtiğimi görmeden vefat etti. Bir ara hastayken, Senin tahsilin için gerekirse kitaplarımı satarım dedi. Kitaplarımı satarım demek ceketini satmaktan daha büyük fedakarlıktı. Tek serveti kitaplarıydı çünkü. O bakımdan ben bunları yaşayarak benimsedim. Büyük zorluklarla karşılaştık diyemem; babamın ciddi bir dost çevresi vardı ve hep bizimle temas halindelerdi. Genç yaşta edebiyata merak sardım, Türk edebiyatını Arap okuyuculara tanıtma imkanım oldu. Akif'in, Yahya Kemal'in, şiirlerini... Sonra Nazım'ın Ferhad ile Şirin piyesini tercüme ettim, iki baskı yaptı, sahnelendi. Ben 2014'te aday oluğum süreçte, seçimin hemen ertesinde, 11 Ağustos sabahı söyledim: Bende laf bitti, son lafımı da seçim gecesi söyledim. Şimdi de tekrar edeyim: Bende laf bitti. Benim şimdi tüm gayretim eserleri tamamlamak. Sırada başka kitaplar var."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/roportaj/elle-tutulur-bir-iz-birakmak-/853", "text": "Koleksiyoncu, Milliyet Sanat dergisi ve Vatan gazetesi yazarı Banu Çarmıklı son beş yılda yazdığı yazı ve röportajlarını bir kitapta derledi. Çarmıklı ile kitabın çıkış noktalarını ve sanat dünyasına bakışını konuştuk. Banu Çarmıklı, Doğan Kitap'tan çıkan Gezdim, Gördüm, Yazdım adlı kitabında 2013-2017 tarihleri arasında kaleme aldığı sanat yazılarını ve sanatçılarla gerçekleştirdiği söyleşileri derledi. Kitapta dünyanın farklı yerlerinden sergilerin değerlendirmeleri, atölyelerden manzaraların yansımaları ve de sanat dünyasının güncel meselelerini ele alan yazılar var. Vatan Gazetesi ve Milliyet Sanat Dergisi'ndeki köşelerinde haftalık ve aylık olarak yazıları yayımlanan Banu Çarmıklı'nın kitabı, hem bu yayınlarda hem de Çarmıklı'nın düzenli olarak yazılarını paylaştığı bloğunda yer alan yazılarından oluşuyor. Kitabın hazırlanış sürecini ve içeriğini Çarmıklı ile konuştuk. Tamamıyla kişisel bir eylem olarak başlayan bu süreç, beni çok heyecanlandıran sergilerin ardından notlar tutmaktan ibaretti. Bir tür gezi hatırası niteliğindeki bu notların, zamanla derinleşip daha derli toplu bir halde yazılara dönüşmesiyle blog hayatım başlamış oldu. Planlanmış, stratejik olarak üzerine düşünülmüş bir süreç değildi, aksine kendi akışında devam ederken bu yöne doğru evrildi. Kapsamlı araştırma yaptıkça, eser ve sanatçıların üretim pratikleri konularında donanım kazandıkça doğal olarak yazınsal anlamda gelişim göstermiş ve bunları daha geniş kitlelerle paylaşma dürtüsünü hissetmiş oldum. Elbette en büyük pay, beni olumlu yorumlarıyla devamlı motive eden okuyucularım diyebilirim. Beş yılın ardından geldiğim noktada her gün yeniden anlıyorum ki yorumlarımı yazıya aktarmanın ve sanatseverlerle paylaşmanın keyfi, okunduğunuzu bilmekle perçinleniyor. benim için oldukça dönüştürücü bir deneyimdi. Bunun dışında yazılarımı daha ciddi bir şekilde yazmaya geçtiğimden beri, sergi ve etkinlik izlenimlerim de farklılaştı. Tam zamanlı bir iş olmasının yanında sürekli kendimi ve dolayısıyla yazılarımın içeriğini geliştirmem gerekiyor. Geniş bir perspektiften bakabilmek adına yayınları takip etmek de oldukça mühim. Abonesi olduğum pek çok yabancı yayın var ve her ay düzenli olarak oralardaki makaleleri, sergi değerlendirmelerini, sanatçı söyleşilerini okumaya özen gösteriyorum. Bunun dışında yerli, yabancı sanatçı monografileri de benim için olmazsa olmaz bir kaynak. Bugün artık yazmanın keyfi kısmından öte çeşitli sanat pratiklerini çok yönlü bir bakışla değerlendirmek, gözümü eğitebilmek en çok önemsediğim nokta diyebilirim. Açıkçası bu fikri ciddi anlamda düşünmeye başlamam, kızlarım Nazlı ve Yasemin vesilesiyle oldu. Emeğimin kalıcı bir kaynak haline gelmesi gerektiğine, her ne kadar dijital bir çağda yaşasak da elle tutulur bir iz bırakmanın önemine olan inançlarıyla bu yola çıktık diyebilirim. Kitap sayesinde hem geriye dönük bir bakışı hem de kendi yazınsal gelişimim açısından genel bir çerçeveyi değerlendirme fırsatı buldum. Yazmaya ciddi anlamda başladıktan sonra mevcut koleksiyon bilincim de elbette belli noktalarda dönüşüm geçirdi. Ancak yazar kimliğim ile koleksiyoncu kimliğim; beğeni, değerlendirme kriteri ya da eğilim gibi konularda büyük farklılıklar taşımıyor. Yazılarımın içeriğini geliştirmek adına bu süreçte daha fazla gezerek, izleyerek oluşan birikim kuşkusuz koleksiyoncu kimliğimin tercihlerini de dolaylı olarak etkiledi. Pratikte ikisi de birbirinin paralelinde ilerliyor diyebilirim. seçmeye karar verdik. Önemli yurt dışı sergilerini göz ardı etmedik, benim için çok özel yeri olan yerli-yabancı sanatçı röportajlarının neredeyse tümünü yer verdik. kaybolmaması ve okurun gözünde dengeli bir dağılımın gözetilmesi olarak açıklayabilirim. Bu detaylar da yine editoryal ekiple yapılan toplantıların sonucunda, ortak bir fikir birliği ile uygulamaya dökülmüş seçimler. Son yıllarda pek çok değerli sanatçımızın yurt dışında görünürlüğünün artması, hem kişisel hem grup sergilerde varlık göstermeleri, Türkiye'deki güncel sanat ortamına karşı yabancıların ilgisi olduğunu görmek; bunlar herkes gibi beni de gururlandıran ve umutlandıran gelişmeler. sayesinde bu gençlere daha hızlı ve doğru bir şekilde ulaşabiliyoruz. Ayrıca bu türden girişimler, sanat ortamımıza hem dinamizm katıyor hem de gelecekteki üretime bir projeksiyon tutuyor. Bunun yanı sıra SPOT ve SAHA'nın ilk günden beri destekleme ve diyalog yaratma konusundaki aktifliğinden de söz etmek gerek. Bu tür motive edici girişimlerin sürdürülebilir olmasını ve sayılarının çoğalmasını diliyorum."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/kitap/roportaj/tarih-bilmeden-gezeceksen-hic-gezme-/874", "text": "Ayhan Sicimoğlu, seyahat maceralarını konu eden yazılarından oluşan Hastasıyım kitabıyla okurun karşısında. Hastasıyım: İtalya, Hastasıyım: Yunan Adaları şeklinde devam edecek bir serinin ilki olarak tasarlanan kitapta 25 ülkeden yazıları yer alıyor. Sicimoğlu ile seyahat tutkusunu, gezmenin olmazsa olmazlarını, çok gezmenin bünyesinde yarattığı değişimi konuştuk... Vardır tabii, Afrika'da birkaç ülke vardır. Türki Cumhuriyetler'in bir kısmı var, gitmem lazım. Bir yere gideceğim zaman oturup çalışıyorum. Bilmeden bir yere gitmem, hakkında her şeyi okurum. Doğuştan galiba, annem babam da öyleydi. Genetik bir şey belki. Merak işi. Yaşamı uzatma isteği olabilir. Tekdüze bir hayat, hayatı kısaltıyor çünkü. Bir ayın en az yarısı mutlaka şehir dışında geçiyor. Yoruluyorum seyahat azalınca. Beni canlı tutan herhalde o olsa gerek. Evde oturduğumda yorgun hissediyorum. Öncesinde bilgi alırım, sonrasında yapmam gereken bir şey var, onu yapmıyorum. Gittiğim yerlerin adresleri, lokantaların, şeflerin isimleri vesaire bunları not almam lazım. Aslında bu seyahat yazılarının bu konuda yardımı oldu. Mesela bir Çin yazdım. Çin Seddi'ne gitti iş. Yazmaya başlıyorum, ana fikri unutuyorum, başka yere geçiyorum, İlber Ortaylı gibi. Bazen gelir bana, Ayhan Sicimoğlu Türkiye'nin en enteresan adamı diyerek..."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/asu-maro/olmeyi-unutmak-yasamayi-hatirlamak/16735", "text": "İnsanın en büyük meselelerinden biri, uzun yaşama arzusu. Hayatı uzatma telaşı, bu alanda yapılan araştırmalarla, uzman önerileriyle, her gün ileri sürülen farklı yöntemlerle her daim gündemimizde. Hangi besin antioksidan, hangisi hücre yeniliyor, hangi takviyelere yer vermeliyiz hayatımızda, hep takipteyiz. Öte yandan da sürdürdüğümüz hayat biçimiyle sürekli olarak çarkı tersine çeviriyoruz. Zaten stresliyiz bir de 'sağlıklı' ve uzun yaşayacağız diye yasaklar strese sokuyoruz kendimizi. Bu işte bir terslik olsa gerek. Bu tersliğe kafayı takmış bir gazeteci yazar var: Dan Buettner. New York Times yazarı, National Geographic kaşifi, beş kıtayı geçip üç dünya rekoru kırmış bir bisikletçi. Hayatının son 20 yılını uzun ömürlü insanları bulup onların yaşam biçimlerinden ders çıkartmaya adamış ve Blue Spots / Mavi Noktalar dediği bir harita çıkarıp peşine düşmüş. İnsanların seksenleri, doksanları rahat rahat gördüğü, bir kısmında ise 100'ü devirdiği yerler buralar. Aralarında Yunan adası Ikaria var, Okinawa var, Sardinya var, Loma Linda var ve Costa Rica'daki Nicoya var. Daha sonra da Singapur eklenmiş. Dan Buettner yazdığı kitaplarda uzun ve sağlıklı yaşama dair tüyolar veriyor. Şu sıralar hem The Blue Zones / Secrets for Living Longer kitabının Singapur eklenmiş yeni versiyonu çıktı hem de mavi bölgeleri gezip 100 yaş civarında dolaşan insanlarla görüştüğü belgeseli gündemde. Çok net bir yola çıkış noktası var: ABD'de diyetisyenlere, spor salonlarına, vitamin takviyelerine bir servet harcanırken dünyanın bu noktalarında insanlar nasıl zahmetsizce 100 yaşını ve daha sonrasını görebiliyor? Üstelik akılları, keyifleri ve fiziksel güçleri yerinde olarak. Görünüşe göre en büyük ortak özellikleri çaba sarf etmeden uzun yaşamaları. Onlar normal hayatlarını sürdürüyor, ömür kendiliğinden geliyor. Ama neler var bu 'normal' hayatta? Bir kere hareket var. Spor salonlarında geçirilen saatler değil ama. Kendiliğinden hayatın parçası olan hareket. Mesela Okinawa'da yerde oturuyorlar ve bu nedenle sürekli çömelip kalkıyorlar, al sana 'squad'. Sardinya'da yokuş bol, sürekli tırmanıp iniyorlar. Ikaria'da akşamları toplanıp yiyor içiyor dans ediyorlar. Loma Linda'da tenis oynuyor, hem arkadaşlarla bir arada olup hem kasları çalıştırmış oluyorlar. Ama ana amaç eğlenmek. Zaten uzun ömürlü topluluklarda dikkat çeken en önemli diğer ortak nokta bunlar. Neşeli olman, eğlenmen, yerli yersiz öfkelenmemen, arkadaşlarınla beraber zaman geçirmen, yalnız kalmaman, güne başlamak için bir amacın, devam etmek için bir planın olması, kendini 100 yaşında da faydalı, başkaları için önemli hissetmen, asıl ömrü uzatanlar bunlar. Ne yiyelim ne içelim de bir mucize olsun, ölmeyelim sorusunun peşine düşmek yerine Stamatis gibi ölmeyi unutmak, yaşamayı hatırlamak. Ne kadar kolay aslında ve ne kadar zor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/ebru-demetgul/talihsiz-olaylar-serisi/1688", "text": "26 Mart 2013 - 12:03 | Fotoğrafçı Michael Wolf, Google Street View üzerinden hiç görmediği hayatlara ait talihsizlikleri belgeliyor. World Press Photo ödüllü fotoğrafçı Michael Wolf, \"dünyanın en sıkıcı şehri\" olarak nitelediği Paris'te aradığı ilhamı bulamayınca, Google Street View'a başvurmuş. Kendisiyle birlikte fotoğraflara bakanları da \"röntgenciye\" dönüştürüyor... Michael Wolf, şehir yaşamının depresif yüzünü kendine has tekrarlarıyla yansıtan, ödüllü ( World Press Photo 2010 / 1. ) bir sokak fotoğrafçısı. 'Modern hayat' adı altında yaşadıklarımızın artıklarını topluyor. Küçük pencereli plazalar, metro camına yastık diye yaslanıp uyuya kalan yolcular, kolilerde yaşayan evsizler, yemek sırasına dizili fabrika işçileri... Sanki mutsuzluktan beslenen Wolf, 16 yıl Hong Kong'ta yaşadıktan sonra karısının işi nedeniyle 2008 yılında Paris'e taşınıyor. Bu asık suratın Paris'ten alacağı dram pek bereketli değil. Dünyanın en sıkıcı şehri olarak ilan ettiği Paris'te fotoğrafını çekecek hiçbir şey bulamıyor ve fotoğraf tarihine kazınmış klasik kareler de korkutuyor onu. Binalar düzgün, sokaklar temiz, her şey 100 yıl öncekiyle aynı. Ve yasalar uyarınca bir sokak fotoğrafı içerisinde yer alan kişi sayısı 5'in altında kalırsa hukuksal süreç başlatılıyor. Bu sokak görüntülerinin bir özelliği de net şekilde röntgencilik ürünü olmaları. Google tüm fotoğrafların üzerinde hak sahibi fakat çekerken bir izin istemiyor. 280,000'in üzerinde Alman vatandaşı evlerinin sansürlenmesini talep etmişler bu sebepten, yüzlerini sansürlettiren kişiler de mevcut. Bu karışık sahiplik mevzusu üzerine bir katı da Wolf koyuyor ve kullanmak istediği Google Street View görüntülerinin fotoğrafını çekiyor bilgisayar ekranından. Ekran görüntüsü değil, tripod ve fotoğraf makinesi kullanarak monitörünün portelerini çekiyor bir anlamda. Seçtiği fotoğrafların bir çoğu bakanı da röntgenci haline getiriyor. 'Bunu görmeme ne gerek vardı' diyeceğimiz türden fazla ve gereksiz bilgi. Her an her şeyimizin dijital olarak bir yerlerde depolandığı bu arşivci çağ, daha çarpıcı özetlenemezdi. Michael Wolf'un fotoğrafları topladığı A Series of Unfortunate Events / Bir Talihsiz Olaylar Serisi ne ait ilk sergi We are Watching You / Seni İzliyoruz başlığını taşıması nedeniyle Google yetkilileri tarafından uyarı almış. Arı kovanına çomak sokmak olarak nitelendirdikleri bu sergi, yürüttükleri arşivlemenin de ne denli hak gözetmeyen bir iş olduğunu kanıtlıyor. Fotoğrafların bir kısmı o an yakalanan 'talihsiz' anlar iken bir kısmı uygulama arayüzünün görüntüyle birlikte yarattığı ironiyi vurguluyor. Birkaçı ise Google Street View aracını el hareketiyle protesto edenlerden oluşuyor. Wolf, oturduğu yerden hiç görmediği şehirlerin sokaklarına bile mouse'la girebiliyor ve ulu orta yaşadığımız 'talihsizlikleri' biriktiriyor. Michael Wolf, şehir yaşamının depresif yüzünü kendine has tekrarlarıyla yansıtan, ödüllü ( World Press Photo 2010 / 1. ) bir sokak fotoğrafçısı. 'Modern hayat' adı altında yaşadıklarımızın artıklarını topluyor. Küçük pencereli plazalar, metro camına yastık diye yaslanıp uyuya kalan yolcular, kolilerde yaşayan evsizler, yemek sırasına dizili fabrika işçileri... Sanki mutsuzluktan beslenen Wolf, 16 yıl Hong Kong'ta yaşadıktan sonra karısının işi nedeniyle 2008 yılında Paris'e taşınıyor. Bu asık suratın Paris'ten alacağı dram pek bereketli değil. Dünyanın en sıkıcı şehri olarak ilan ettiği Paris'te fotoğrafını çekecek hiçbir şey bulamıyor ve fotoğraf tarihine kazınmış klasik kareler de korkutuyor onu. Binalar düzgün, sokaklar temiz, her şey 100 yıl öncekiyle aynı. Ve yasalar uyarınca bir sokak fotoğrafı içerisinde yer alan kişi sayısı 5'in altında kalırsa hukuksal süreç başlatılıyor. Bu sokak görüntülerinin bir özelliği de net şekilde röntgencilik ürünü olmaları. Google tüm fotoğrafların üzerinde hak sahibi fakat çekerken bir izin istemiyor. 280,000'in üzerinde Alman vatandaşı evlerinin sansürlenmesini talep etmişler bu sebepten, yüzlerini sansürlettiren kişiler de mevcut. Bu karışık sahiplik mevzusu üzerine bir katı da Wolf koyuyor ve kullanmak istediği Google Street View görüntülerinin fotoğrafını çekiyor bilgisayar ekranından. Ekran görüntüsü değil, tripod ve fotoğraf makinesi kullanarak monitörünün portelerini çekiyor bir anlamda. Seçtiği fotoğrafların bir çoğu bakanı da röntgenci haline getiriyor. 'Bunu görmeme ne gerek vardı' diyeceğimiz türden fazla ve gereksiz bilgi. Her an her şeyimizin dijital olarak bir yerlerde depolandığı bu arşivci çağ, daha çarpıcı özetlenemezdi. Michael Wolf'un fotoğrafları topladığı A Series of Unfortunate Events / Bir Talihsiz Olaylar Serisi ne ait ilk sergi We are Watching You / Seni İzliyoruz başlığını taşıması nedeniyle Google yetkilileri tarafından uyarı almış. Arı kovanına çomak sokmak olarak nitelendirdikleri bu sergi, yürüttükleri arşivlemenin de ne denli hak gözetmeyen bir iş olduğunu kanıtlıyor. Google Street View'u protesto edenler de Wolf'un çalışmasında yerlerini alıyorlar. Fotoğrafların bir kısmı o an yakalanan 'talihsiz' anlar iken bir kısmı uygulama arayüzünün görüntüyle birlikte yarattığı ironiyi vurguluyor. Birkaçı ise Google Street View aracını el hareketiyle protesto edenlerden oluşuyor. Wolf, oturduğu yerden hiç görmediği şehirlerin sokaklarına bile mouse'la girebiliyor ve ulu orta yaşadığımız 'talihsizlikleri' biriktiriyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/egemen-limoncuoglu-/tarihten-bir-yaprak-thriller/15330", "text": "1982'nin Michael Jackson'ı bildiğimiz, zihnimizde hemen canlanıveren Michael Jackson'dan epey farklı bir Jackson. Bambaşka biri değil tabii ki. Her ne kadar ten rengidir, saçıdır derken hakikaten bambaşka birine dönüştüğü üzerine konuşulabilir olsa da bahsettiğimiz farklılık daha kapsamlı. Mesela 1982'nin Michael Jackson'ı büyük bir yıldız ama dünyanın en büyük yıldızı olacağı günlere daha var. Dünyanın her yerinde stadyum dolusu insana konser vermiyor. Henüz imzası haline gelen kostümleri yok ortada. Hatta henüz 'moonwalk' adıyla tarihe geçmiş o imza dansı da yok. Moonwalk dansını ilk kez Mart 1983'te, Motown plak şirketinin 25. yaş günü kutlamalarında, TV ekranlarından naklen yayında yapacak. 1982'nin Michael Jackson'ı henüz o maviş gazlı içecek markasıyla adı sürekli yan yana anılan zamanlarında da değil. İlk reklamlarını 1983'te çekecekler. Michael Jackson'ın henüz saçlarının yandığı o kaza da vuku bulmamış. Ki o kaza da bir maviş gazlı içecek reklam çekimi esnasında olacak. 1982'nin Michael Jackson'ı, ölümü hakkında komplo teorileri ve gerçekler arasında gidip geldiğimiz, 'popun kralı' dediğimiz, çocuklarla ilişkisini HBO belgeselleriyle sorgulayıp öğrendiklerimizin gerçek olma ihtimaliyle şoklar geçirdiğimiz bir Michael Jackson değil. 1982'nin Michael Jackson'ı başarıya aç, çocukluğundan beri içinde olduğu müzik endüstrisinde kendi bayrağını dalgalandırmaya, krallığını ilan etmeye namzet, '80'li yıllar dediğimiz o 10 yılın kültürel fenomenlerinin başında gelmek üzere olduğunun belki de farkında bir şarkıcı, müzisyen, pop yıldızı. 1979'da yaptığı Off the Wall albümünün başarısından dolayı eli çok güçlü. Arkadaşlık ettiği simalar çok büyük isimler. Freddie Mercury ile stüdyoya giriyor. Steven Spielberg'le dostluk kuruyor. Her ne kadar Freddie Mercury ile niyetlendiği kayıtlar Michael'ın evcil laması ve Mercury'nin uyuşturuculara fena halde daldığı bir döneme denk gelişi yüzünden sekteye uğrasa da Mercury'nin 'küçük kardeşim' dediği biri konumunda. 1982'nin dünyası hareketli. İngiltere ve Arjantin, Falkland Adaları yüzünden savaşa giriyor. Ronald Reagan, 'aktör başkan' olarak yıldız savaşları peşinde. Bizde darbe sonrası bir ülke var. 1982 Anayasası oylanıyor. Turgut Özal henüz başbakan değil. Berlin Duvarı yerli yerinde, Sovyet Rusya yerinde, Çernobil de yerinde. Eurovision hayatımızda. E. T. o yaz gösterime girmiş Amerika'da. Quincy Jones caz dünyasından Hollywood'un film müziklerine, oradan da popüler müziğe kaymış, rüştünü çoktan ispat etmiş ve efsane muamelesi gören bir müzik insanı ve prodüktör 1982'de. Paul McCartney ise... Paul McCartney ise 1982'de de Paul McCartney. İkisi de Michael Jackson'ın Off the Wall albümünde çalıştığı isimler. Yeni albümü için de onları yanına alıyor. Bir de Rod Temperton var. Michael'ın o güne kadar ki en büyük hit'lerinden Rock With Youyu besteleyen Temperton. Thriller adını alacak yeni Michael Jackson albümünün ana hatları bu isimlerle çiziliyor. Paul McCartney ile düeti The Girl Is Mine ilk 45'lik olarak seçiliyor aynı zamanda. Michael'ın The Beatles sevgisi grubun telif haklarına sahip olmaya kadar gidip McCartney'le aralarını limoni kılacak kadar ileride. Ama o günlerde iyiler. Quincy Jones'u da kızdıracak Michael stüdyoda. Albüm üzerine çalışırken sürekli dans hareketlerine konsantre olması Jones'un şikayetlerine sebep olacak. Rod Temperton ise Thrillerı besteleyecek. Daha fazlasını söylemeye gerek yok herhalde. 30 Kasım 1982'de piyasaya çıkacak Thriller, albümün en büyük kahramanı Michael Jackson'ın sadece birkaç hit şarkı ihtiva eden değil, her şarkısının ayrı ayrı liste tepelerinde gezebileceği, radyolarda çalınabileceği bir albüm kaydetme saplantısı. Bu saplantı, saplantı ağır oluyorsa mantık da diyebiliriz, günümüz Spotify bazlı müzik dünyası için de gayet geçer akçe bir mantık. Mükemmeliyetçi ve takıntılı bir stüdyo süreci, albümün miks aşamasını baştan sona yeniden geçirmeyi dahi getirdiği bir prosedür. Toto adıyla, yani kendi gruplarıyla da bize Africa ve Rosanna gibi şarkılar bırakmış, müzisyenlikleriyle stüdyo ortamında nasıl çalınır, nasıl kaydedilir dersi vermiş Steve Lukather ile Jeff ve Steve Porcaro'nun varlığı ile 'şenlenmiş' bir süreç. Konuk gitarist hanesinin de Eddie Van Halen'la doldurulduğu ışıltılı bir kadro bu satırlardır adlarını zikrederek saymaya çalıştığımız. Korku sinemasının kült aktörü Vincent Price'ın sesiyle Thrillera konuk oluşunu da unutmayalım. Thrillerın Kasım 1982'de çıkışını takip eden iki yılda süreklilik arz eden başarısını, satış rakamlarını da hatırlamalıyız mutlaka. Müzik edinmenin fiziksel formatlar üzerinden olduğu bir çağda, Thriller plağı almanın eve dönerken yapılan alışverişin bir parçası gibi olduğu günler yaşanıyor 40 yıl evvel. Bir yıl sonra Thrillerın klibi teşrif ediyor, hop her şey adeta yeniden başlıyor, albüm adeta bir kez daha yayınlanıyor. Koca bir pop krallığı kurmak da böyle bir şey; iyisiyle kötüsüyle, rekorlarıyla korkunç iddialarıyla dünya tarihine geçiliyor. Yıllar sonra bile hakkında uzun uzun konuşuluyor. Yüksek enerjili dans pisti canavarı. Önceki albümü Off the Walldan devam eden dinleyicisini yeni şarkılara usulca alıştıran bir açılış. Şarkının sonundaki Mama Se, Mama Sa, Ma Makusa kısmı yüzünden ileride telif davasına konu olacak. Michael'ın R&B ve soul şarkıcısı da olduğunu hatırlatan Rod Temperton bestesi. Michael Jackson ve Paul McCartney'nin bir başka düetleri Say Say Say ile yakaladığı uyumun biraz uzağında. Jackson'un konserlerinde hiç seslendirmediği şarkı. Her detayıyla popüler kültüre devasa bir damga vurmuş bir klasik, standart belirleyici, çıta yükseltici. Eddie Van Halen'ın gitar solosu, her zaman her yerde duyar duymaz tanıyacağınız ritim yürüyüşü ile Michael Jackson'ın kendi usulünce bir rock şarkısı yapma egzersizi, bambaşka bir dinleyici kitlesine de ulaşma niyeti. Moonwalk dansını ilk kez TV ekranlarında yaparak takdim ettiği şarkı. 40 senedir dans ettiriyor. Daha çok Michael bir Toto şarkısına konuk olmuş gibi tınlayan, müzikal anlamda albümün gizli kahramanlarından bir ballad. Albümün görkemli şarkıları yanında, nasıl diyelim, biraz düz kalan bir şarkı. Daft Punk aynı fikirde olmayabilir, zira bugün dinlediğimizde akla Daft Punk'ı düşürüveriyor hemen."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/elif-tanriyar/bir-koleksiyonun-hikayesi-papko-oner-kocabeyoglu-koleksiyonu/12148", "text": "Bulunduğum mekan, Nişantaşı'ndaki kendisi de tarihi ve görkemli bir güzelliğe sahip olan bir apartmanda yer alan Papko Art Collection... Burası koleksiyoner Öner Kocabeyoğlu'nun 17 yıl boyunca aşkla topladığı eserlerin bir bölümünü sanatseverlerle dönem dönem paylaşabilmek için açtığı bir sanat mekanı. Spot Projects'in etkinlikleri kapsamında buradayız ve bize bu etkileyici koleksiyonu ve onun hikayesini eşi Tuğba Kocabeyoğlu anlatıyor. Bu ilk tablonun ardından Kocabeyoğlu özellikle Paris ekolü sanatçılarını araştırmaya, yoğun olarak bu dönemle ilgilenip eserlerini toplamaya başlamış. Bugün Öner Kocabeyoğlu Koleksiyonu modern, çağdaş ve yükselen sanatçıların önemli eserlerine yer veren en önemli koleksiyonlardan biri olma özelliğine sahip. Koleksiyonda 100'den fazla sanatçının 1500'ü aşkın eseri yer alıyor. Son yıllarda koleksiyon üç ayrı yönden devam etmiş ve etmeyi de sürdürüyor. İlk olarak 1940-1960 yılları arasında doğan sanatçılardan yaptığı seçkiler ki bunlar; Alev Ebuzziya, Seyhan Topuz, Azade Köker, Canan Tolon, Kemal Önsoy, Bedri Baykam, İrfan Önürmen, Ahmet Elhan, Yigal Özeri. Kocabeyoğlu, bu yolda ilk olarak 2009 yılında Dr. Necmi Sönmez ile çok sevdiği ve değer verdiği Hakkı Anlı için kendi koleksiyonuna o zamana kadar eklemiş olduğu eserlerle bir koleksiyon kitabı yaparak sanatseverlerle paylaşmış. 2009 yılı sonlarında koleksiyonun yönetimi ve özellikle günümüz sanatçılarından olmak üzere diğer dünya sanatçılarından yeni alımlardan oluşan bir seçkiyi paylaşabilmek amacıyla, içinde bulunduğumuz bu Papko Art Cellection mekanını açmış. Koleksiyonunun geldiği noktada, sanatseverlerle paylaşma gereğini gören Kocabeyoğlu'nun bu duygusu onu 2010 yılında, Ferit Edgü küratörlüğünde bir sergi hazırlığına götürmüş. Kendi deyimiyle onun da kendisini ilk kez artık bir koleksiyoner gibi hissetmesine neden olan bu etkileyici sergiyi ben de çok iyi hatırlıyorum. Santral İstanbul'da XX. Yüzyılın 20 Modern Türk Sanatçısı başlığı altında üç kata yayılan ve 440 yapıtın sanatseverlerle buluştuğu bu dev sergi, belki de o güne dek İstanbullu sanatseverlere ilk kez bu kapsamda bir sergi izleme imkanı tanımış, bir sergi mekanından öte küçük bir müze işlevi görmüştü. Sergide; Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Mehmet Güleryüz, Komet, Alaettin Aksoy, Ergin İnan, Yüksel Arslan, Ömer Uluç, Fahrelnissa Zeid, Nejad Devrim, Albert Bitran, Hakkı Anlı, Selim Turan, Mübin Orhon, Ferruh Başağa, Adnan Çoker, Burhan Doğançay, İlhan Koman ve Koray Ariş gibi her biri birer dev isim olan sanatçıların eserleri, beş ay boyunca yaklaşık 50.000'e yakın sanatseverle buluşmuştu. Ve gelelim Kocabeyoğlu'nun örnek alınması gereken, sanata yapmış olduğu diğer katkılara... Metropolitan Müzesi'nin 2013 yılında müze koleksiyonuna dahil ettiği Gülay Semercioğlu'nun Sharp Things ve 2016 yılında Elif Uras'ın Pregnant Haliç II isimli eserlerini bağışlayarak, daimi koleksiyonda yer almasını sağlayarak, Türk Sanat Tarihi adına önemli bir görevi yerine getirmiş. Venedik Bienali için, Türk Pavyonu yapılıp 20 yıl kadar kullanımını sağlayan IKSV önderliğinde 20 destekçiden biri olarak bu önemli girişimin içinde yer almış. Böylelikle yıllar sonra Türkiye, kendi pavyonunda artık dünyanın bu en önemli bienalinde sanatseverler ile buluşma imkanı bulmuş. Salt Galata'nın destekçilerinden... 6 Haziran 22 Eylül 2013 tarihleri arasında, 10 sanatçının 35 eserinin Hot Spot Istanbul adı altında, Museum Haus Konstruktiv Zürih'te yer aldığı serginin en büyük destekçiliğini Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte üstlenmiş. Saha Derneği ve İstanbul Modern altın üyesi. Prof. Hasan Bülent Kahraman, Kocabeyoğlu'nun koleksiyonundan, Zeid'den Paris Ekolü sanatçılarından Ergin İnan'a ve Ömer Uluç'a kadar uzanan geniş bir sanatçı kesiminden yaptığı bir seçkiyle, 2013 Nisan ayında All Arts fuarında bir sergi düzenlemiş. 2014 yılında ise Prof. Dr. Marcus Graf'ın küratörlüğünde koleksiyondan derlenen 54 sanatçının işlerinden oluşan by Marcus Graf isimli sergi, Papko Art Collection'da sanatseverlerin beğenisine sunulmuş. 2015 istanbul Bienali kapsamında yine Marcus Graf küratörlüğünde by Marcus Graff II adlı sergide bu kez de 38 sanatçının eserleri sergilenmiş. 2018 ve 2019 yıllarında düzenlenen Artweeks@Akaretler sanat etkinliğinde de koleksiyondan çeşitli parçalar yer almış. Koleksiyondaki eserlerden derlenen karma sergiler halen devam ediyor. Ulusal ve uluslararası birçok müzeye koleksiyondan sergilenmek üzere ödünç eserler de veriliyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/eser-ruzgar/5-yildizli-5-oyun-2/6486", "text": "Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu'nun Kim Var Orada? oyununu, yine topluluk ekip çalışması sonucu yazıp yönetmiş. Muhsin Ertuğrul'un anılarını yazmasıyla başlayan oyunda, Muhsin Bey'in kişisel tarihine olduğu kadar tiyatro tarihine de yer veriliyor. Ailede sanatçı olmak, memlekette sanatçı olmak ekseninde ilerleyen oyun; Ermeni tiyatrocularımızın serüveni, kadınların sahne mücadelesi, gerici saldırganlık, sanat üzerindeki baskı ve sansür temalarına değiniyor. Oyunda ayrıca Muhsin Bey'in ilk hocam dediği dostu Vahram Papazyan da önemli bir yere sahip, bir de meçhul bir kadın oyuncu. Cüneyt Yalaz, oyunun temel direği olarak şiir gibi bir oyunculuk çıkarıyor. İlker Yasin Keskin, bu oyunculuğun karşısında hiç gölgede kalmıyor, iki oyuncu adeta birbirlerini parlatıyorlar. Banu Açıkdeniz de aralarında bir güneş gibi doğuyor. Kim Var Orada?da ne var diye sorarsanız; başarılı oyunculuklar, ince işlenmiş bir metin ve seyirciyi kendine bağlayan bir reji var. Sezonun seyirciyi en içine alan oyunlarından biri Tiyatro D22'nin Kuş Öpücüğü oyunu. Oyunu genç yazar- yönetmen- oyuncu Berkay Ateş kaleme almış, Emir Çubukçu ve Can Kulan yönetmiş. Berkay Ateş ve Güneş Hayat başrolü paylaşıyorlar. Mesut Özkeçeci'nin de rol aldığı oyunun dramaturjisi Aylin Alıveren'e ait. Bir anneyle oğlunun bir türlü inşa edilememiş, hatta yıkılmış aile ilişkileri çerçevesinde hayata tutunma çabaları anlatılırken, seyirci birden kendini ikiyüzlü sistem eleştirisinin tam ortasında buluyor. Oyun tek perde ama kesin biçimde iki bölüme ayrılıyor. İlk bölümde anne Hatice'yle tanışıyor, oğlu Mehmet'in hastalığını tek göz odalarında dram tadında öğreniyoruz. İkinci bölümde ise tedavi için başvurdukları televizyon programının janjanlı sahteliği içinde yüzleştikleri gerçeklere tanık oluyoruz. İlginç konusuna, seyirciyi sarıp sarmalayan yüksek temposuna; derin duygu yoğunluğunun da eşlik ettiği Kuş Öpücüğü izlenir. Yabancı metinleri sahnelemesine alıştığımız Tiyatro Yan Etki bu sezon Deniz Madanoğlu'nun yazdığı Medet ile karşımıza çıkıyor, oyunu Serkan Üstüner yönetiyor. Melike Güner, Faruk Barman ve Sinem Reyhan Kıroğlu oynuyor. Oyun; yıllar sonra yolları kesişen iki eski sevgilinin, Çiçek ve Durukan'ın, şimdiki zamanlarından başlayarak geçmişe yolculuklarına, hesaplaşmalarına yer veriyor. Oyunun içinde aslında çok fazla tema var, 17 Ağustos depreminden, tacize, dindarlıktan, psikolojik travmaya, meslek etiğine kadar yazar metnine çok fazla temayı dahil etmiş. Bir an bu kadar mesele nasıl toparlanacak diye endişe duyulmuyor değil, ama rejinin pratik çözümleri, oyuncuların sahici oyunculuklarıyla metin seyirciyi sonuna kadar kendine bağlıyor. Oyun, yaşadığımız toplumun gerçek sorunları içinde bildiğimiz ezberleri bozmaya ne kadar yakın olduğumuzu gösteriyor. Asla yapmam dediklerimizi, prensiplerimizi, inançlarımızı sorgulatıyor. Hayat, inandığımız tüm doğrulardan büyüktür diyen Medet e kulak verin. Tatbikat Sahnesi'nin Antabus oyunu, hiç yabancı olmadığımız bir konuyu; bu topraklarda kadın olmayı, kadına gösterilen şiddeti, tacizi sahneye taşıyor. Oyunu Seray Şahiner yazmış, İlham Yazar yönetmiş. Tek kişilik Antabusta Nihal Yalçın oynuyor, oyuncu dört uzama ayrılmış sahnenin dört köşesinde evlat, kardeş, eş, anne olarak var oluyor. 360 derece dönen seyirci sandalyeleri oyunun dinamiğini takip etmek açısından yerinde bir buluş. Oyunun kadın kişisi Leyla Taşçı, üçüncü sayfa haberlerinde sıklıkla okuduğumuz olaylar yaşıyor. Tecavüze uğruyor, kandırılıyor, zorla evlendiriliyor, dayak yiyor. Oyunu farklı kılan, tercih edilen reji ve Nihal Yalçın'ın müthiş oyunculuğu. Metin, ajitasyona kaçılmadan hatta en trajiğin içine mizah katılarak sahneleniyor. Sonunda da haksızlıklar karşısında ses çıkarmayan seyirciyi kafasındaki soru işaretleriyle salondan çıkartıyor. Antabus u bir doz alınız, kesin iyi gelir. Sezon başında prömiyer yapan Shakespeare'in 12. Gece metnini başarılı yönetmen Serdar Biliş yönetmiş. Yönetmen, sahne üzerinde kendine has büyülü bir atmosfer oluşturmuş. Oyuncuların kılık değiştirdiği, kadınların erkek erkeklerin kadın kılığına girdiği, tamamen yanlışlıklar ve karmaşa üzerine kurulu oyunun konusunu bilmeyen seyirci için oyuna dahil olmak çok kolay değil. Buna rağmen oyunun görsel gücü, dinamiği, estetiği, reji buluşları, Çiğdem Erken imzalı müzikleri seyirciyi içine çekiyor. Senan Kara Tutumluer, Bennu Yıldırımlar, Erkan Sever, Levend Öktem, Özge Özder, Kubilay Penbeklioğlu, Tolga Yeter, Seda Fettahoğlu ve Ersin Umulu'nun rol aldığı oyunda oyunculuklar da keyifle izleniyor. Ama itiraf etmeliyim Malvolio rolüyle Levend Öktem her sahneye çıktığında gece daha da bir parlıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/filiz-aygunduz/hayatin-sertligi/16749", "text": "Şehir hayatının kodlarıyla yaşayan biri için taşrada mecburi hizmet zordur. 23 yaşımda matematik öğretmeni olarak İstanbul'dan Diyarbakır'ın küçük bir kasabasına atandım. '90'lı yıllar olduğu için terör korkusu ilk sıradaydı. Onun dışında hiç bilmediğim bir coğrafyanın kültürüyle, insanlarıyla, doğasıyla kaynaşmak başlangıçta epey zorladı beni. Kış mevsiminin çok zorlu geçmesi, yağmurun günlerce aralıksız yağması, kalkmayan kar, kesif soğuk, ince yorganım, soba yakmayı bilmediğim için sürekli üşemem, bu yüzden hasta olmam. Sonra çektiğim yabancılık, tekinsiz sokaklarında dolaşırken yüzüme taktığım asık suratla başıma gelebilecek her türlü kötülükle arama mesafe koyma çabalarım. Bütün bunlara rağmen benim hikayem mutlu sonla bitti. Evime at arabasıyla yün yorgan gönderdi komşum, esnaf her türlü kolaylığı sağladı, odama soba kurdu ev sahibim... Hayatımın en kıymetli bilgilerini o kasabada öğrendim. Selcen Ergun'un geçen hafta vizyona giren ilk uzun metraj filmi, 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ve Behlül Dal En İyi İlk Film ödüllerini kazanan, 10. Boğaziçi Film Festivali'nde En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ödüllerini alan, 66. San Francisco Uluslararası Film Festivali'nden Yeni Yönetmenler Ödülü'yle dönen Kar ve Ayıyı izlerken taşradaki o ilk dönemlerimi hatırladım. O ilk kaygılarım, huzursuzluklarım tetiklendi karlar altındaki Akçeken köyüne tayini çıkan Aslı Hemşire'yi izlerken. Daha ilk sahneden başlamak üzere bütün köyü kaplayan inatçı bir karla karşılaşıyoruz filmde. Kış uzun sürmüş, bahar bir türlü gelememiş, kış uykusundan normal mevsim döngüsüne göre uyanan ve köye inmesinden endişe duyulan ayılar köy halkının en önemli korku nesnesi olmuş. Genç hemşire Aslı bu şartlarda ayak basıyor Akçeken'e. Köyün doktoru hasta için gittiği başka bir köyde mahsur kaldığından ilk günden işe koyuluyor Aslı Hemşire. Geldiği Aydın'ın kışlarına göre alınmış kışlık mantosu incecik. Soba yakmayı bilmiyor. Onun da yüzünde suratsız sert bir ifade, kendini korumaya almak için. İlk hastalarından Cemile zorlu bir doğum süreci geçiriyor. Doktor hamilelik boyunca yatmasını istemiş. Ama anlayışsız ve sürekli kendini aldatan kasap kocası Hasan, onu gün boyu dükkanda ayakta çalıştırıyor. Et almak için gittiğinde Cemile'yi bir kez daha uyarıyor Aslı Hemşire, yatması için. Hasan bu durumdan hoşlanmıyor. Bir zaman sonra körkütük içmiş evine giderken Aslı'yla karşılaşıyor, işine karışmaması konusunda onu uyarıyor, kadının konfor alanına kadar girip elle de sataşıyor. Aslı da korkudan, ayakta duramayan bu sarhoş adamı itip yoluna devam ediyor. O geceden sonra bir daha Hasan'dan haber alınamıyor. En büyük korku, ayılar tarafından parçalanmış olması. Bir de Aslı'ya her fırsatta yardım eden, ayıları öldürmek yerine onların kendi döngüleri içinde kendi mekanlarında yaşamalarına izin verilmesini isteyen, bu nedenle onları köyün kenarındaki ormanlık arazide kuru kemiklerle besleyen Samet var. Hasan'la bu ayı meselesi yüzünden husumeti olan. Gözler ona çevriliyor. Film boyu Hasan'ı arama çabaları sürüyor. Çalışmalara Samet de katılıyor. Aslı Hemşire, o gece Hasan'ı ittiğinden suçluluk duygusunun pençesinde kıvranıyor ama kimseye bir şey söylemiyor. Köylü bir yandan da ayılar köye inmesin diye ateşler yakıyor, tencere tavalarla sesler çıkarıyor. Cemile ağırlaşıyor. Hasan bulunamıyor. Doktor köye dönemiyor. Kar kalkmıyor. Aslı huzursuzluktan nefes alamıyor. Kar kalkmıyor! Hasan bulunamıyor! Hasan bulanamıyor! Jandarmanın da devreye girdiği bu polisiye ritim içinde sürüyor film. Hasan öldü mü? Yaşıyor mu? Bulunabilecek mi? Hepsi filmin sonunda. Ama genel olarak genç bir hemşirenin varolma çabasına tanıklık ediyoruz filmde. Onun ruh hallerindeki çarpıcı geçişlere. Suçluluk duygusunun ağırlığına. Suç kesinleşmese bile insanın içinde kurulan vicdan mahkemesinin sert kararlarına. Doğayla savaşmak yerine onunla uyumlanmanın önemine. Merve Dizdar, Aslı Hemşire'yi oya gibi işliyor, yüzünde, mimiklerinde, beden dilinde, ses tonunda. Aldığı En İyi Kadın Oyuncu ödülünün hakkını fazlasıyla veriyor. En çok da yüzündeki benim bir vakitler taşrada mecburi hizmette yüzüme yerleştirdiğim asık surat maskesi dokundu bana. Filmin finalsizliği, Aslı'nın fazla derinleştirilememesi, oraya geliş sebebinin idealizm mi yoksa başka bir şey mi olduğunun belirsiz kalması... Bütün bunlar eleştirildi. Ama gerçek şu ki, filmi izlediğimizde kışın sertliği üzerinden son derece başarılı bir hayatın sertliği farkındalığımız oluşuyor - artıyor. Su gibi akıyor sahneler. Aslı'nın iç sıkıntısını gönüllü paylaşıyoruz. Köylünün yaşam mücadelesini. İnsana ait birçok duyguyu ve özellikle korkuyu. Ben çok sevdim Kar ve Ayıyı. Vizyondan kalkmadan, beyaz perdede izlemenizi çok isterim."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/musa-kesler/osmanli-da-elci-olmak/3910", "text": "Osmanlı İmparatorluğu 16. ve 17 yüzyılda altın çağını yaşamaktadır. İstanbul dünyanın ticaret merkezi haline gelir; Osmanlı limanları Avrupalı tüccarlarla dolup taşar. Fransızlar, Sultan Süleyman döneminde kendilerine ihsan edilen imtiyazlar sayesinde bu ticari faaliyetlerden aslan payına sahip olur. Öyle ki Venedik ve birkaç istisna hariç diğer yabancı devletler Osmanlı limanlarına ancak Fransız bayraklı gemilerle girebilmektedir. Bunun karşılığında da Fransızlara komisyon ödemekte, onların belirlediği şartlarda ticaret yapabilmektedirler. Fransızlar bunun keyfini sürüp giderken sahneye İngilizler çıkar. Osmanlı ile yakınlaşmak, Osmanlı'nın dostluğunu kazanabilmek için yollar bulmaya çalışırlar. İstanbul'da elçilik kurabilmek için ellerinde geleni yaparlar. Tabi bu durum ne Fransız ne de Venedik elçilerinin hoşuna gider. Hiç yokken bir ortakları daha olmak üzeredir çünkü. Ne yapsalar ne etseler İngilizlerin Osmanlı ile diplomatik ilişki kurmasını engelleyemezler. 1583 yılında kıymetli hediyelerle dolu Susan of London gemisi ilk İngiliz Elçisi William Harborne'u İstanbul'a getirir. Elçilikler arasındaki kıyasıya rekabet de böylece başlamış olur. Oyunlar, entrikalar ve diplomasinin bin bir türlü hileleri kurulmuş bir çark gibi işlemeye başlar. Osmanlılar elçilikler arasındaki çekişmelerde çoğu zaman tarafsız kalır. Elçiliklerle karşı karşıya geldiklerinde ise genellikle tavizsiz ve katıdırlar. Remzi Kitabevi'nden \"Elçiye Zeval Olmaz\" adıyla yayınlanan kitap; ilk İngiliz elçisinin İstanbul'a gelişinden başlayarak İngiliz, Fransız, Venedik ve diğer elçilerin maceralarını anlatıyor. Kendi sahasındaki nadir kitaplardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Elçilerin hem birbirleriyle hem de Osmanlı ile ilişkileri tarihi kaynaklara dayanılarak anlatılıyor. Yazar Güzin Özen Yılmaz tecrübeli bir gazeteci. Fransız ve İngiliz kaynaklarını da taramış. Birbirinden ilginç, birbirinden renkli hikayeleri gayet hoş bir üslup ile kaleme almış."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/mutlu-tanberk/herseye-ragmen-turk-balesi-ni-parlatacak-yildizlar/10307", "text": "25 Haziran 2018 - 10:06Malumunuz, son günlerde bale gündemi gayet yoğun. Önce değerli dostum Nilay Yeşiltepe'nin öncülüğünde 2008 yılında başlatılmış olan ve Türkiye'yi dünya dans arenasında farklı bir yere taşıyan Uluslararası İstanbul Bale Yarışması'nın 6. sı iptal edildi. Devlet Opera ve Balesi'nden yapılan açıklamaya göre ana sponsorun son dakikada sponsorluğunu çekmesi nedeniyle böyle bir durum yaşandı. Sponsor neden vazgeçti, Devlet Opera ve Balesi bu kadar imaj zedeleyici bir durumu düzeltmek için birşeyler yapamaz mıydı? Hepsini önümüzdeki günlerde öğreneceğiz. Yetmedi... Geçen hafta sonuna doğru, bale bölümünün de yer aldığı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Istanbul Devlet Konservatuarı'na 1985 yılında tahsis edilmiş olan Dolmabahçe Sarayı Baltacı Dairesi'ni 5 gün içinde tahliye etmeleri ile ilgili talimat gönderildi. Rektörlüğün, kararın 2017 yılında kendilerine bildirildiği ancak karara karşı hukuki süreç başlatıldığı ve eğitim ve öğretimin sağlıklı bir şekilde yürütülebileceği yeni bir yerleşke talebinde bulunulduğu ancak hiç bir geri dönüş alınamadığı ile ilgili açıklamalarından sonra, Change. org'da Istanbul Devlet Konservatuarı Binamıza Dokunma başlığı ile kampanya başlatıldı. 24 saat içinde 100bin kişi kampanyaya imza attı. Ve TBMM tahliye kararını erteledi. Neymiş efendim, Baltacılar Dairesi tahliye işleminin ardından, restore edilerek tarihi mirasa yakışır hale getirilecek ve Dolmabahçe Sarayı Müzesi İhtisas Kütüphanesi ve Kültür Merkezi olarak yerli ve yabancı ziyaretçilerin hizmetine açılacakmış. Restore edilsin, kimse hayır demez. Ancak 1400 öğrenci ve çalışana bir yer bulunduktan sonra restore edilsin. Ve neden restore edildikten sonra tekrar İstanbul Devlet Konservatuarı'na geri verilmiyor? Bu bina zaten Türkiye'nin önde gelen sanatçılarını yetiştiren, milletin kültürüne, sanat sevgisine hizmet eden bir Kültür Merkezi değil mi? Bir iddiaya göre 24 Haziran'dan sonra Cumhurbaşkanlığı ofisine dönüştürülmesi planlanan Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisini genişletmek için yapılıyor bütün bunlar. Bu konuda da gelişmeleri önümüzdeki günlerde göreceğiz. Neyse olumsuz gelişmeleri bir kenara bırakalım. Ülkemizin gelecekteki yıldızlarına bakalım. 20 Mayıs'ta yerinden çıkartılmaya çalışılan MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuarı'nın 3 Haziran'da da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nın gösterilerini izledim. İki gösteri de Zorlu Performans Sanatları Merkezi'ndeydi. Senelerdir bale sanatçısı olmaya aday dansçıların yer aldığı konservatuar temsillerini izlerim. Bu sanatın ne kadar zor bir sanat olduğunu, farklı sınıflardaki öğrencileri görerek daha iyi anlarsınız. Genelde de gösteriler hep aynı düzende olur. Önce değişik balelerden tek dansçı ya da bir kaç dansçının yer aldığı kısa bölümler, ikinci yarıda da 2-3 saatlik klasik bir balenin ya kısaltılmış hali ya da bir perdesi sahnelenir. MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuarı, bu sene daha uzun süren 2. Bölüm için Paquita'nın Grand Pas'sını sahneledi. Paquita, Don Kişot ve La Bayadere gibi popüler klasik balelerin bestecisi Ludwig Minkus tarafından bestelenmiş, efsanevi koreograf Petipa'nın bir eseri. Muhteşem müzikleri ve zor solo dansları ile bale seyircisinin çok sevdiği bir eserdir. Seyrettiğim temsilde pas de deux Elif Cesur ve aynı zamanda İstanbul Devlet Balesi'nde de dans etmekte olan yüksek lisans öğrencisi Mutlu Cankup tarafından dans edildi. Elif ve Mutlu başarılı bir performans gösterdiler. Elif arka arkaya 32 dönüşü içeren zor fouette hareketini başarılı bir şekilde bitirdi. Varyasyonları ve pas de trois 'yı dans eden öğrenciler de iyiydiler ve belli ki çok çalışmışlardı. Birinci bölümde bir çok klasik baleden parçalar vardı. Ezgi Toydemir'I hem Coppelia Balesi'nden Sabah dansında, hem Don Kişot Balesi'nden Kitri solosunda başarılı buldum. Sayıyı yanlış hatırlamıyorsam, 9 kızın dans ettiği Don Kişot Balesi'nden Eroslar da mükemmel bir performanstı. 9'u hareketleri aynı anda yaparak profesyonel bir uyum gösterdiler. Modern bir dans parçası olan Funkyde dansçılar gerçekten parladı. 6. sınıf öğrencisi Yasemin Kayabay'ın Ninnideki yorumu da yaşının çok üstündeydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nın bu seneki 2. bölüm balesi ise Fındıkkıran'dı. Başrolleri Naz Özakıncı ve Ekim Deniz Akarslan dans ettiler. Naz'ın biraz heyecanı vardı diye düşünüyorum. Ekim Deniz şahane bir solo yaptı. Onu 2013'ten beri izliyorum. O zamanlarda bile sahnede çok rahat bir dansçıydı. Şimdi artık başrolleri, gayet kendine güvenle dans ediyor. Esmeralda solosunda da yüksek zıplama hareketleri gayet başarılı idi. Fındıkkıran'da 3. dans olan Arap Dansı'nı Simge Uluer ve partnerleri Metehan Tarkun ve Burak Kesimoğlu harika ve estetik bir şekilde sahnelediler. 3 kızın yaptığı Çin Dansı ve 3 erkeğin yaptığı Rus Dansı seyirciden büyük beğeni topladı. Fındıkkıran'ın valsinin de iyi icra edildiğini söylemem lazım. İstanbul Üniversitesi gösterisinin 1. Bölümündeki ksa danslarda da profesyonel icralar seyrettik. Le Corsaire pas de deux'yü Aycan Ersal ve Arda Erkara dans etti. Eserin 2. perdesinde yer alan bu pas de deuxde çok zor bir erkek solosu bulunur. Zor dönüşleri, yüksek zıplamaları içeren bir solodur bu. Arda Erkara'yı bu soloda gayet iyi buldum. Aycan Ersal'da zor dönüşleri olan kadın solosunu başarılı bir şekilde dans etti. Tütü yerine uzun bir elbise kullanılmasının nedenini anlayamadım çünkü solodaki hareketler tütü ile daha rahat yapılabilecek hareketler. Yine bu bölümde yer alan Ateş isimli modern eserde, 6 kızın çarpıcı kırmızı kostümleriyle yaptığı dans bir görsel şölendi. Yulia Çataltepe Uyuyan Güzel, Lara Yalçın Coppelia, Melisa Ayanoğlu Esmeralda sololarında çok iyiydiler. Ve 6. sınıf öğrencisi Ela Kaner. Bu tatlı, ciddi, sakin küçük hanımefendi ile MSGSÜ yani diğer konservatuvar- gösterisindeki arada tanıştım. Bana İstanbul Üniversitesi gösterisinde yer alacağını söylediğinde ne dans edeceğini sordum. Kitri 1. perde varyasyon diye cevap verdi. Haliyle gerçeğinin farklı bir koreografisi ile dans edecek diye düşündüm. Çünkü bu solo havada zor zıplama hareketlerini ve arka arkaya gelen zor dönüşleri içeren, çok hızlı dans edilen bir solodur. Onun yaşındaki bir balerin bu kalibrede zor bir solo dans ettiğinde, sosyal medya canlanıyor. Ela, İstanbul Üniversitesi temsilini, Kitri varyasyonunun orjinal haliye, sahnede tek başına dans ederek açtı. Kendine güveni, hareketleri yaşıyor olması, tekniği, artistiği... yaşına göre olağanın çok üstünde bir performanstı. Zaten çok sevdiğim bir solodur, resmen kalbimin atışı hızlandı! Kısacası, yıldızlar ile dolu 2 gösteri seyrettim."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/nihan-bora/tiyatronun-kitabini-basanlar-2--mitos-boyut/1335", "text": "05 Şubat 2013 - 09:02Geçtiğimiz hafta, böyle bir konuya başlarken Mitos Boyut Yayınları'nı da anmıştım. Ki ertesi gün, Üstün Akmen'in yeni kitabının haberi geldiİyi eleştiri, 'Ben seni seviyorum' demektir diyor Ali Poyrazoğlu. Buradaki 'iyi'den kasıt, eleştirinin gerçeği yansıtması. Yani iyi demek olumlu demek değil, seni ciddiye alıyorum ve senin iyiliğini istiyorum demek. Fakat eleştiri şayet biraz iğneleyici ve karşı tarafın duymaktan hoşlanmayacağı cümleler içeriyorsa, orada bir 'sevgi'den bahsetmek bizim toplumumuzda pek mümkün değil. Bizde işlerin beğenileni, pohpohlananı makbul. Sen de hep olumlu şeyler yazıyorsun, hiç eleştirmiyorsun? diyenleriniz olacaktır, var da. Cevabım şu; Ben hiçbir zaman eleştirmen olmadım, olmayacağım da. Ki eleştirmenlik vasfı başka bir birikim ve dil gerektirir. Birçok işi sahipleri yapsın diyerek, eleştiriyi de onu görev edinmiş insanların yapması gerektiğini düşünüyorum. Eleştirinin kıymeti tartışılmaz. Gerçek eleştirinin yoksunluğu, sanatın gelişmesini yavaşlatır ya da gelişmesine engel olur, oluyor da. Çatır çatır yazan o kadar az eleştirmen var ki, hele sahne sanatları alanında. Bir de, çatır çatır yazan eleştirmenlere göğüs gerebilen onlardan da az tiyatro ekibi var tabii. Bu başka bir yazının konusu olabilir ancak. Müzik ve sinema alanında, anında beş eleştirmen sayabilirim. Çağdaş sanat eleştirmeni, belki üç tane çıkar. Ama tiyatro eleştirmeni deyince aklıma gelen ilk isim Üstün Akmen. Biraz zorlasam, sahne sanatları alanında da eleştirmen sayısının üçü geçeceğini sanmıyorum. Üstün Akmen'in iki usta; Gülriz Sururi ve Engin Cezzar'a ithaf ettiği yeni kitabı Yazı Uçtu Sahneye Konduda da, Akmen'i anlatan üstadlar onu; sözünü sakınmayan, aynı zamanda samimi bir 'tiyatro sevdalısı' olarak tanımlıyorlar. Çok doğru. Tiyatroya olan aşkı, durdurak bilmeden izlediği oyun sayısıyla ve izlediği oyunları hızlıca kağıda geçirmesiyle anlaşılabilir. Yüzlerce oyun kritiği yazmış bu önemli eleştirmenin, bu kitapta 2011-2012 dönemi yazıları yer alıyor. Her zaman yazdığına ve içtenliğine inandığım nadir eleştirmenlerden olan Üstün Akmen'in kitabı, sadece tiyatroseverin değil yazmaya hevesli herkesin arşivinde bulunması gereken bir kitap olmuş. Son olarak söylemeliyim ki, Üstün Akmen salt bir eleştirmen değil. Akmen'i sahici kılan en önemli özelliklerinden biri de, memlekette olan bitene sesini yükselten ve gerektiğinde sanata sahip çıkmak için meydanlarda bulunan bir eleştirmen olması. Bu da işin bir başka boyutu. Bizde işlerin beğenileni, pohpohlananı makbul. Sen de hep olumlu şeyler yazıyorsun, hiç eleştirmiyorsun? diyenleriniz olacaktır, var da. Cevabım şu; Ben hiçbir zaman eleştirmen olmadım, olmayacağım da. Ki eleştirmenlik vasfı başka bir birikim ve dil gerektirir. Birçok işi sahipleri yapsın diyerek, eleştiriyi de onu görev edinmiş insanların yapması gerektiğini düşünüyorum. Eleştirinin kıymeti tartışılmaz. Gerçek eleştirinin yoksunluğu, sanatın gelişmesini yavaşlatır ya da gelişmesine engel olur, oluyor da. Çatır çatır yazan o kadar az eleştirmen var ki, hele sahne sanatları alanında. Bir de, çatır çatır yazan eleştirmenlere göğüs gerebilen onlardan da az tiyatro ekibi var tabii. Bu başka bir yazının konusu olabilir ancak. Müzik ve sinema alanında, anında beş eleştirmen sayabilirim. Çağdaş sanat eleştirmeni, belki üç tane çıkar. Ama tiyatro eleştirmeni deyince aklıma gelen ilk isim Üstün Akmen. Biraz zorlasam, sahne sanatları alanında da eleştirmen sayısının üçü geçeceğini sanmıyorum. Tiyatroya olan aşkı, durdurak bilmeden izlediği oyun sayısıyla ve izlediği oyunları hızlıca kağıda geçirmesiyle anlaşılabilir. Yüzlerce oyun kritiği yazmış bu önemli eleştirmenin, bu kitapta 2011-2012 dönemi yazıları yer alıyor. Her zaman yazdığına ve içtenliğine inandığım nadir eleştirmenlerden olan Üstün Akmen'in kitabı, sadece tiyatroseverin değil yazmaya hevesli herkesin arşivinde bulunması gereken bir kitap olmuş. Son olarak söylemeliyim ki, Üstün Akmen salt bir eleştirmen değil. Akmen'i sahici kılan en önemli özelliklerinden biri de, memlekette olan bitene sesini yükselten ve gerektiğinde sanata sahip çıkmak için meydanlarda bulunan bir eleştirmen olması. Bu da işin bir başka boyutu."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/nil-kural/hapishaneden-firar/3406", "text": "Başrollerini Steve McQueen, James Garner ve Richard Attenborough'un paylaştığı John Sturges imzalı film, 2. Dünya Savaşı sırasında bir kez daha kaçılamaz denilen Alman kampından kaçan askerlerin hikayesi. 'Büyük Firar' da gerçek olaylara dayanıyor. Basit bir suç yüzünden 2 yıl ceza alan Luke'un defalarca Florida'daki hapishaneden kaçmasını konu alan film, sistem karşıtı bir başkaldırı filmi olarak akıllarda yer etti. Gösterildiği dönemde çok sevilen, aradan geçen yıllarda da kült statüsü kazanan yapım, Paul Newman'ın başroldeki karizmasına da çok şey borçlu. Jean Renoir'ın başyapıtlarından sinema klasiği 'La Grande Illusion', kaçması mümkün gözükmeyen Alman kampından firar etmeye çalışan Fransız askerlerinin hikayesini konu alıyor. Film, savaş karşıtı tavrıyla zamansız olabilen bir yapım. Frank Darabont'un yönettiği Stephen King uyarlaması 'Esaretin Bedeli', haksız yere hapiste olan bir adamın hapishaneden kaçmasını konu alan bir popüler sinema örneği. Eleştirmenler tara-fından olmasa da izleyiciler tarafından çok sevilen film, hapishaneden kaçış filmi denilince ilk akla gelenlerden..."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/orhan-tuleylioglu/erasmus-a-ovgu/4285", "text": "Bugün dünya edebiyatında özellikle biyografi türünün eşsiz ustası olarak tanınan Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisini kaleme aldığında, yani 1934 yılında, ününün doruğundaydı. Zweig, Erasmus biyografisinde, Batı hümanizminin kurucusu ve hümanistlerin en büyüğü sayılan bu düşünürün yaşadığı zaman parçasıyla, kendi yaşadığı dönem arasında koşutluk kuruyor; Almanya'da Nazi egemenliğinin resmen başladığı, özgür düşüncenin, mantığın sesinin artık kan ve ateşle susturulmaya başlandığı bir dönemde zorbalığın karşısında düşünceyi, kitle çılgınlıklarının karşısında bireyin insan olarak kutsallığını ve dokunulmazlığını son bir kez savunmayı deniyordu. Erasmus'un eserleri, Zweig'ın deyişiyle, \"Deliliğe Övgü\"nün dışında, neredeyse tamamen unutulmuş ve geniş çevreler için Rotterdamlı Erasmus, tarih okumuş olanların bilmesi gerekli bir ad olmanın ötesinde bir anlam taşımamaktaydı. Oysa bu düşünür bütün hayatını, insanları ne pahasına olursa olsun, kitle çılgınlıklarına kapılmaktan alıkoymaya, kargaşayı ortadan kaldırmaya adamış, bütün Avrupa uluslarını bilimlerin ve sanatların çatısı altında birleşen tek bir toplum olarak görmeyi en yüce ideal bilmişti. Barış uğruna savaşma yürekliliğini de gösterebilen bir barış dostu, dünyadan ve düşünceden yana olan hümanist idealin en güçlü savunucusu Erasmus, edebiyatı ve felsefeyi, kitapları ve sanat eserlerini, dilleri ve halkları sevdi; bütün bunların ötesinde de daha yüksek bir ahlak anlayışını yerleştirmek amacıyla, hiçbir fark gözetmeksizin bütün insanlığı sevdi. Yeryüzünde aklın ve mantığın gerçek düşmanı sayıp reddettiği tek şey ise bağnazlık oldu. Onun inancına göre gerek bireyler, gerekse toplumlar arasındaki bütün çekişmeler, karşılıklı hoşgörü ile kaba kuvvete başvurulmadan çözümlenebilirdi. Çekişmeleri iyi niyetli çabalarla yatıştırmak, bulanık olanı aydınlığa kavuşturmak, kargaşayı gidermek, görünüşte genellik niteliğinden yoksun olanı herkese ortak kılabilmek sanatı, Erasmus'un beklemesini bilen dehasının güçlü yanıydı. Çağdaşları, ona karşı olan gönül borçlarını bir parça olsun ödeyebilmek için, insanlar arasında anlaşma havası yaratma hedefine yönelik bin türlü çabanın kaynağı olan bu iradeye Erasmus Anlayışı adını vermişlerdi. Erasmus'tan sonra Spinoza, Lessing ve Voltaire, onun bıraktığı kordan meşalelerini yaktılar; onun öğrencisi olan ve insanlıktan uzaklaşmayı kötülüklerin en büyüğü sayan Montaigne ise, akıl ve hoşgörü mirasını sonraki kuşaklara taşıdı. Son nefesine kadar bir hümanist, gerçek bir dünya vatandaşı olarak kalan Zweig'ın deneme türündeki bu başyapıtı, her türlü bağnazlığa bir savaş ilanı niteliği taşıyor."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/ozge-yilmaz/abbas-akhavan-dan-karsitliklar-uzerine-bir-okuma/1915", "text": "02 Mayıs 2013 - 10:05 | Galeri Mana'da 3 Nisan-11 Mayıs tarihleri arasında görülebilecek Abbas Akhavan sergisimde samimiyet ve kendiliğindenlik ön planda. Abbas Akhavan, Galeri Mana'daki sergisinde yerel - evrensel, özel - kamusal mekan gibi zıtlıklar üzerinden yapılandırdığı işlerini bir araya getiriyorGaleri Mana'da Abaseh Mirvali'nin küratörlüğünde devam eden sergiler dizisinin dördüncü sergisi İran asıllı Kanadalı sanatçı Abbas Akhavan'a ait. Akhavan'ın sergi düzenlediği kentlerde belirli bir zaman geçirerek dokuyu tanıdığını ve işlerini bu eksende şekillendirdiğini, ağırlıkla mekana özgü işler ürettiğini biliyoruz. 11 Mayıs'a dek görülebilecek olan sergide Abbas Akhavan'ın, Galeri Mana'nın kapısına ve pencerelerine yerleştirdiği çiçekli kumaşlar, adeta eski bir İstanbul evine dönüştürmüş binanın dış cephesini. Kurumak üzere asılan çarşafları andıran kumaşlar da yine İstanbul sokaklarının eski bir geleneğini çağrıştırıyor. Bu kumaşlar, zemine açılmış olan kesiklerden yerin altına uzanarak aslında var olmayan bir alt katı yoktan var ediyor adeta. Giriş katına yapılan havuz da, tavanın yansımasını aslında var olmayan bir alt kat görüntüsüne dönüştürüyor. Bir bahçenin çeşitlemeleri adlı bu iş, aynı zamanda Akhavan'ın sık sık çalıştığı bahçe temasını da imliyor ve Hera Büyüktaşçıyan'ın Yansıma Üzerine Düşünceler sergisinde yer alan işi gibi, binanın altındaki sarnıcı işaret ediyor. Bir köşede duran kum çuvalları ve inşaat brandalarını da hesaba kattığımızda, galeri mekanının giriş katının İstanbul'un güncel meselelerine değinen bir yapı oluşturduğunu okumak zor olmuyor. İstanbul'un ve Karaköy'ün biteviye inşaat haline odaklanan bu kat, mimari yapıyı kullanış ve dönüştürüş şekliyle galeri ve çevresindeki alan üzerine ciddi bir mesai harcandığını ortaya koyuyor. Akhavan, üst kattaki masanın üzerine yığılmış olan toprakla da yine yer altını işaret ediyor izleyiciye. Giriş katında gördüğümüz çiçekli kumaşların benzerlerinin betonlaştırılmış hallerinin birer arkeolojik buluntu gibi sergilediği çalışmasını ve fotokopi üzerine yapılan desenlerden oluşan Herd serisini de yine üst katta görüyoruz. Abbas Akhavan, Mirvali'nin küratörlüğünde gerçekleştirdiği İstanbul'daki bu ilk solo sergisinde doğadan elementleri, pastoral manzaraları, kültürel imleri ve mimari öğeleri, yerel - evrensel, özel - kamusal mekan gibi karşıtlıklar üzerinden inceliyor. Bunu yaparken de -özellikle sergideki İstanbul vurgusunda- zoraki bağlamlara ve ilişkilendirmelere sığınmıyor. Serginin tamamında samimiyeti ve kendiliğindenliği elden bırakmıyor Akhavan. Bir köşede duran kum çuvalları ve inşaat brandalarını da hesaba kattığımızda, galeri mekanının giriş katının İstanbul'un güncel meselelerine değinen bir yapı oluşturduğunu okumak zor olmuyor. İstanbul'un ve Karaköy'ün biteviye inşaat haline odaklanan bu kat, mimari yapıyı kullanış ve dönüştürüş şekliyle galeri ve çevresindeki alan üzerine ciddi bir mesai harcandığını ortaya koyuyor. Akhavan, üst kattaki masanın üzerine yığılmış olan toprakla da yine yer altını işaret ediyor izleyiciye. Giriş katında gördüğümüz çiçekli kumaşların benzerlerinin betonlaştırılmış hallerinin birer arkeolojik buluntu gibi sergilediği çalışmasını ve fotokopi üzerine yapılan desenlerden oluşan Herd serisini de yine üst katta görüyoruz. Abbas Akhavan, Mirvali'nin küratörlüğünde gerçekleştirdiği İstanbul'daki bu ilk solo sergisinde doğadan elementleri, pastoral manzaraları, kültürel imleri ve mimari öğeleri, yerel - evrensel, özel - kamusal mekan gibi karşıtlıklar üzerinden inceliyor. Bunu yaparken de -özellikle sergideki İstanbul vurgusunda- zoraki bağlamlara ve ilişkilendirmelere sığınmıyor. Serginin tamamında samimiyeti ve kendiliğindenliği elden bırakmıyor Akhavan."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/seckin-selvi/her-agacin-bir-adi-varmis-her-insanin-bir-sarkisi-/14668", "text": "Cerrahide paketleme denilen ilginç bir yöntem var. Bir kaza sonucu kopan ya da ağır hasar gören el, karın derisi açılıp boşluğa gömülüyor, sonra deri dikiliyor ve hasarın büyüklüğüne göre bir buçuk - iki ay karın boşluğunda kalan el iyileşiyor. Sonra yerleştirildiği boşluktan çıkarılan el, eğer kopmuşsa bileğe dikiliyor, kopmamış da ağır hasar görmüşse yüzde yüze yakın oranda normal işlevini kazanıyor. Gomidasın ilk sahnesini izlerken bu cerrahi yöntemi anımsadım; çünkü Gomidas ağrıyan ayağının yanı sıra akıl ve ruh sağlığını da koruyabilmek için ayağını toprağa gömüyor. Belki topraktan aldığı elektrik yararlı oluyor, belki de sadece psikosomatik bir süreç bu; yine de işe yarıyor. Ve oyun, Ayağımı toprağa gömdüğüm zaman her şey hafifliyor cümlesiyle başlıyor. Ayağını, daha doğrusu simgesel olarak tüm bedenini ve ruhunu toprağa gömerek iyileşmeye çalışan bu Gomidas kimdi? Gomidas, Osmanlı döneminde yaşamış önemli bir Ermeni müzisyen, koro şefi ve Anadolu müziğini batılılaştıran ilk müzikologdu. Gomidas, köy köy gezip, köylerdeki etnik müziği derleyen, halk ezgilerini ilk defa derli toplu bir şekilde düzenleyen, Ermeni müziğini batılı anlamda tanımlı duruma getiren, sadece Ermenice değil, Türkçe ve Kürtçe şarkıları da derleyip ortaya çıkaran bir etnologdu. O dönemini Şarkıları dinlerken hikayeleri gördüm, her hikayede beni buldum. Kendimin okulu oldum duyduğum her ezgide. Her ağacın bir adı varmış, her insanın bir şarkısı, diye anlatıyor oyunda. Ahmet Sami Özbudak'ın yazıp yönettiği, Ersin Umut Güler'in süpervizörlüğünü üstlendiği oyun, olabilecek en doğal, en çarpıcı, en doğru mekanda, Kumkapı'daki Surp Vortvots Vorodman Kilisesi'nde oynanıyor. İstanbul 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak ilan edildiği zaman yürütülen ve benim de yer aldığım çalışmalar sonucunda sanatsal etkinliklere açılan kilisenin atmosferi, oyun-oyuncu-izleyici etkileşimine ilk adımda en büyük desteği sağlıyor. Yazar Ahmet Sami Özbudak, Gomidas'ın Villejuif'teki akıl hastanesinde en yakın dostu olan Pierre'in ölmeden önce ona emanet ettiği hayali koyunun peşinden izleyicileri bir hayat hikayesinin zemininde yolculuğa çıkarıyor. Özbudak, acılarla örülmüş bir yaşamı, hiç abartmadan, hikayede de ideolojide de aşırılıklara kaçmadan, sadeliğin çarpıcılığı içinde oluşturmuş oyun metnini. Soğomon çocukluğunda ilahi de söylüyor, ezan da okuyor. Onun bu eylemlerle ilişkisi salt dini değil, sanatsal, öyle olduğu için de evrensel bir nitelik kazanıyor. Yönetmen Ahmet Sami Özbudak, apsisin önündeki boşluğu oyun alanı olarak kullanıyor. Alanın çevresi izleyici sandalyeleriyle çevrili. Alanın ortasındaki boşlukta cam bir platform var. Cihan Aşar'ın tasarladığı üzeri toprak kaplı platform Gomidas'ın yaşamının geçtiği her yeri simgeliyor. Gomidas da, oyun çanı çalmadan önce yerini alıp mizansenlere başlayarak izleyici ile ilk sıcak bağını kuruyor. Metnin ve rejinin büyük sürprizi ise apsisin önünü kapatan ve aydınlatıldığı zaman içini gösteren perdenin arkasında yer alan 40 kişilik Lusavoriç Korosu. Koro, müzik direktörü ve koro şefi Hagop Mamigonyan'ın yönetiminde Gomidas Vartabed'in müziğini seslendiriyor. Koroda yer alan sanatçılar oyunun finalinde de akıl hastanesinin bahçesindeki ağaçların sesi olarak oyun alanına giriyorlar. Özlem Kaya'nın yalın kostüm tasarımı, Cem Yılmazer ile Yasin Gültepe'nin gerçekleştirdiği ışık düzeni oyunun olmazsa olmaz unsurları. Burada ayrıca belirtmek istediğim bir şey de, oyunun aynı zamanda Serra Yılmaz ve Yiğit Bener çevirisiyle Fransızca oynanıyor olması. Ve Fehmi Karaarslan, Olympos'tan inmiş bir tanrı fiziği ve olağanüstü bariton sesiyle Gomidas'ın yaşamının, Ahmet Sami Özbudak'ın ve koronun emeklerinin hakkını hakkıyla vererek büyülüyor izleyicileri."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/selay-sari/dizilerle-kultur-ihracati/8241", "text": "Georgia Üniversitesi Grady Gazetecilik ve İletişim Yüksekokulu'nda öğretim üyesi Doç. Dr. Carolina Acosta-Alzuru, bu beklenmedik gelişmeyi inceliyor. Dilimize 'Brezilya dizisi' olarak girmiş, aslında tüm kıtada farklı biçimlerde tezahür eden 'telenovela' dizi formatını ve bunun kültür ve toplumla ilişkisini 20 yıldır aşkın süredir araştıran, bu konuda üç kitap yazan Venezuelalı-Amerikan Acosta-Alzuru, Boğaziçi Üniversitesi Yaz Okulu'nda bu dönem dizi-kültür-toplum ilişkisini konu alan bir ders verdi. Biz de kendisiyle Türk dizilerinin Güney Amerika'daki etkisini ve birkaç ay önce \"Engin Akyürek Amerika'da araştırma konusu oldu\" gibi tuhaf bir başlıkla çıkan haberde bahsedilen çalışmasını konuştuk. Acosta-Alzuru'ya 'Türk İşgali'nin ne zaman ve nasıl başladığını soruyoruz: \"Yaklaşık üç yıl önce Şili'de 'Binbir Gece' ile başladı. Sonrasında 'Fatmagül'ün Suçu Ne' geldi ve onun etkisi çok büyük oldu.\" \"Fatmagül'ün Suçu Ne\"nin etkisini anlatmak için Porto Riko'dan örnek veriyor: Beren Saat ve Engin Akyürek'in başrollerini paylaştığı dizi, Karayipler'in en büyük efsanelerinden Kübalı şarkıcı Celia Cruz'un hayatını anlatan bir diziyle aynı zamanda yayınlanmaya başlamış ve reytinglerde onu geçmiş. Acosta-Alzuru'ya göre bölgede en popüler olan diziler, yukarıda belirttiklerinin yanı sıra \"Kara Para Aşk\", töre dizileri normalde tutmamasına rağmen şaşırtıcı bir performans gösteren \"Sıla\", \"Medcezir\" ve bazı ülkelerde \"Ezel\". Yeni başlayan \"Kara Sevda\" ve \"İçerde\"nin performanslarını da takip ediyor. \"Binbir Gece\" ve \"Sıla\", kıtada büyük başarı elde etmiş diziler arasında. Araştırmasının bazı medya organlarında \"Engin Akyürek Amerika'da araştırma konusu oldu\" başlığıyla yer almasının gerçeği tam olarak yansıtmadığına dikkat çekiyor Acosta-Alzuru. \"Öncelikle Akyürek'i değil, kendisinin uluslararası hayran kitlesini konu aldım. Ayrıca araştırma değil, bir anketti.\" Engin Akyürek hayranlarının cevaplaması için İngilizce ve İspanyolca olarak hazırladığı, hem şıklı hem de açık uçlu soruların bulunduğu anketine 500 kişinin katılmasını beklerken 78 ülkeden 3 bin 274 geçerli anket formuyla karşılaşmış. Ankette katılımcılara Türk dizilerinin yanı sıra telenovela izleyip izlemedikleri, hangisini tercih ettikleri, Türk dizilerini neden izledikleri gibi genel soruların yanı sıra, Akyürek'i ne kadar ve hangi mecralardan takip ettikleri, anket sürerken yayında olan \"Ölene Kadar\" dizisini izleyip izlemedikleri ve hakkında ne düşündükleri gibi özel sorular da sorulmuş. \"Kara Para Aşk\"ta birlikte rol alan Engin Akyürek ve Tuba Büyüküstün, Güney Amerika'da en popüler Türk oyuncular listesinin tepesinde. Çalışmasında neden Engin Akyürek'in hayran kitlesini tercih ettiğini şu sözlerle açıklıyor Acosta-Alzuru: \"Akyürek, Halit Ergenç ile birlikte Güney Amerika'daki en popüler Türk erkek oyuncu listesinin başında. Yerel ile küresel trendler arasındaki farklara ve çekişmeye odaklanan biri olarak, Türkiye'nin en ünlü isimleri arasında yer almayan bir oyuncunun dünyanın başka bölgelerinde edindiği büyük hayran kitlesi benim çok ilgimi çekti. Akyürek'in öykü yazdığı 'Kafasına Göre' dergisine Güney Amerika'dan abone oluyorlar, sırf ellerinde olması için. Sonra internetteki hayran sayfalarında çevirisinin çıkmasını bekliyorlar. Anket sırasında yayınlanan 'Ölene Kadar'ı izleyip izlemediklerini sordum; birçoğu Türkiye'deki yayını aynı anda izlemişler, saat farkını önemsemeden, Türkçe bilmedikleri ve altyazı olmadığı halde. Akyürek'i en çok birlikte izlemek istedikleri isimler ise Tuba Büyüküstün ve Beren Saat.\" Akademisyen, anket sonrasında katılımcılar arasından dünyanın dört bir yanından 16 kişiyle Skype üzerinden özel röportajlar da yapmış. Saçları 18-60 arasında değişen, tümü kadın bu 16 kişi, kendisine daha önce kimsenin bu şekilde hayranı olmadıklarını ifade etmiş."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/selin-gurel/bu-filmler-yakininizdaki-sinemaya-ugramayacak/10387", "text": "16 Temmuz 2018 - 11:07Berlin, Sundance, Cannes ve South by Southwest'ten transfer edilen 5 seçkin film, Karlovy Vary Film Festivali'nde buluştu. Bu beşliyi öne çıkarmak için önemli sebeplerimiz var. Berlin'de başladığı yolculuğuna sessizce devam eden bir başyapıt dolaşıyor etrafta. 3 saat 50 dakika uzunluğunda, bir Çin filmi. Çok sınırlı bir zaman aralığında, isabetli ve pratik film tercihleri yapmaya çalıştığınız festival maratonunu altüst eden o film... Nerede görseniz, tanırsınız. İzledikten sonra dışarıdaki dünyaya dönmeyi zorlaştıran, günlerce sizinle yaşayan, başka filmler izlerken bir köşede bekleyen, ihtiyaç anında köşesinden kalkıp omuzlarınıza oturan o film. Üstelik bir ilk film. Genç yönetmeni Hu Bo'nun ilk ve son filmi. Ne yazık ki, 29 yaşındaki yönetmeninin filmi tamamladıktan sonra intihar ettiği bilgisinden bağımsız olarak izleyemeyeceğiniz bir ilk ve son film. Çünkü kasveti, kurmacadan çıkıp gerçek hayata taşan cinsten. Aslına bakarsanız, bir sanat eserinin, uzun bir intihar notuna dönüştüğü ender anlardan birine şahitlik ediyoruz. Dört saate yakın olup da bir dakikası bile boşa harcanmamış bu filmin, bu denli karanlık bir dünya çizip de nasıl duygu sömürüsüne hiç bulaşmadığı, inandırıcılığını hiç kaybetmediği, tekrara düşmediği, beylik diyaloglara prim vermediği ve saate hiç baktırmadığı bir muamma. Hu Bo, hayatla olan derdini anlatırken üst düzey bir sinema filmi ortaya çıkardığının farkında. Kamerayla ne yaptığını biliyor, kurgu masasında ne yaptığını biliyor. Ama kendi yeteneğine koşulsuzca hayran olanlardan değil. Yaratısının büyüsüne kapılıp, asıl hedefini unutmuyor. Asla. Karakterlerinin ağzından sık sık dökülen dünyanın ne berbat bir yer olduğu gerçeğini enikonu benimsemeden, seyirci olarak filmde yol almanız imkansız. Yine de dünyanın en gamsız sinemaseveri bile izlemeli Da xiang xi di er zuoyu. Bir genç ustanın hem doğumuna hem ölümüne şahitlik etmek için. 70'lerin en iyi yönetmenlerini sayarken, Hal Asbhy'e sıra gelene kadar bir ordu dolusu yönetmen adı anarız da içimiz hiç sızlamaz! Bu belgesel, bir bakıma o listenin şanını kurtarmak için çekilmiş ve öyle iyi olmuş ki! Hem 1970-79 arasında art arda yedi müthiş film çeken Ashby'nin geç de olsa hakkını teslim etmek hem bunca yıl sonra filmlerini yeniden izleme isteği uyandırmak hem de adını hiç duymayanlara hazine bulmuş gibi hissettirmek için. Ashby'nin dehası, kendi hakkında çekilen bir belgeseli sıradan bir yönetmen belgeseline dönüşmekten alıkoyacak güçte. En yakın dostu yönetmen Norman Jewison'ın onu anlatışı ise dünyalara bedel. Ashby gibi mesleğe kurgu masasında başlayan Amy Scott'ın yönettiği bu ilk film, Ashby'nin içindeki insan sevgisini, otoriteye isyanını, stüdyolara olan öfkesini, toplumsal çatlaklara duyarlı doğasını ve sımsıcak gülümsemesini perdenin ötesine geçiriyor. Scott'ın Hal Ashby portresi, zamanında kimsenin yapamadığını yapmış olmanın yükünü severek sırtlamış bu dahinin, şimdi yaşasaydı bağımsız sinema adına neler yapabileceğini düşündürüyor derin derin. Yaşasaydı, bugün 89 yaşında olacaktı. En iyisi, kalkın, bugün bile bir benzeri olmayan Harold and Maudeu, çoğunlukla doğaçlamayla ilerleyen ve sette çekilirken yazılan senaryosuyla Oscar alan Coming Homeu ya da herkesin Keşke ben çekseydim dediği başyapıt Being Therei izleyin. Hale, Hal Ashby ile hazırlanın. Sundance camiasının gayet yakından tanıdığı, ama henüz gerçek çıkışını yakalayamamış Andrew Bujalski, yeni filmi Support the Girls ile şeytanın bacağını kırabilir. Zira film, kadın dayanışması, insanları idare etme sanatı ve kadın bedeninin metalaştırılması üzerine ilginç tespitlerde bulunurken, aynı zamanda seyirci dostu da olmayı beceriyor. Büyük kısmı tek günde geçen hikaye, seksi giysiler içindeki genç kızların müşterilere daima gülümseyerek hizmet ettiği Amerika'nın yerel restoranlarından birinden, yaşayan karakterler çıkarmayı başarıyor. Benzer bir dinamiğe, yerel bir gazetenin ofisinde, bir ilkokulun öğretmenler odasında ya da bir hastanenin acil servisinde de rastlayabilirsiniz. Support the Girlsün en ilginç özelliği, insanlar arası duygusal etkileşime akla gelen en son yerde alan açması olsa gerek. Filmin, ana akım filmlerde nadiren kameraya takılan öteki Amerikayı makyajlamadan portrelemesi ise toplumsal analiz yönünden beklenmedik bir bolluğun habercisi. Başroldeki Regina Hall ve yardımcı rolde parlayan Haley Lu Richardson'ın performansına özellikle dikkatinizi çekelim. Ne ile karşı karşıya olduğunuzu bilmeden izlemeniz gereken o filmlerden biri bu. Tanık olacağınız tuhaflıkları saymaya kalkmak, beyhude bir çaba olur. Ancak Gransın sıra dışı kahramanı Tina'nın orijinalliğinden dem vururken, filmin Lat den ratte komma in / Let the Right One In ile tanınan İsveçli yazar John Ajvide Lindqvist'in kısa hikayesinden uyarlandığını hatırlatmak gerek. Fiziksel olarak etrafındaki kimseye benzemeyen kadın kahramanımız, yarı-hayvansı içgüdülerle, öfkenin, korkunun, utancın ve suçluluk duygusunun kokusunu alabiliyor. Bu ilginç malzeme de yönetmen Ali Abbasi'ye türlerle flört etme fırsatı tanıyor. Fantezi, polisiye, dram, gerilim, romantizm ve çok hafif bir komedinin katkısıyla, Gransı izlemek başlı başına bir macera. Başrol oyuncularının makyajından sorumlu ekibin, inandırıcılık hususunda filme hiçbir sorun yaşatmaması ise apayrı bir takdir konusu. Trans birey, sinemada temsil edildiği nadir zamanlarda, gerçekte olduğu kişiyi etrafındakilere kabul ettirmeye veya herkesten saklamaya çalışandır hep. Kendini bir tek o tanır, başkalarının onu anlamasını beklemeye bile çekinir, böyle bir beklenti içine girdiğindeyse büyük hayal kırıklıkları, çatışmalar, önyargılar, şiddet ya da bol bol gözyaşı çıkar yoluna. Hangi dönemde, hangi ülkede yaşanırsa yaşansın, trans olmanın kendisi mücadeledir zaten. Sinema, bu mücadeleyle yetinmeyi sever. Belçika'dan çıkan Girl ise balerin olmayı hayal eden trans bir genç kızın gerçek hayattan ilham alan öyküsüyle, bu mücadelenin çıtasını gözle görülür şekilde yükseltiyor. Girlün ayırt edici özelliği; bir erkeğin bedeninde doğmuş Lara'nın, tedavisi, yakın gelecekteki ameliyatı ve ailesiyle ilişkisi gibi detayların, mücadelesinde negatif etkiler yaratmaması. Lara'nın gündelik hayatını zorlaştıran tek gerçek, balerin olma hayaliyle kabul edildiği dans okulu. İçinde bulunduğu bedeni aşırı derecede zorlayan, kalıplara sokan bir mücadele onunkisi. Bu açıdan bakıldığında, başka bir tonda anlatılsaydı, Girlün etkileyici bir beden korkusu olma potansiyelini de görür gibiyiz. Hatta yer yer o tarafa kaydığı da oluyor. Ancak yönetmen Lukas Dhont, asıl olarak Lara'nın yaşadığı büyük stresi, sabırsız bekleyişi ve bedenine karşı hissettiği tiksintiyi, bale gibi tamamen bedene yaslanan bir tutkuyla karşı karşıya getirmeyi tercih ediyor. Dramdan gerilime evrilen hikayenin çatısı, bu karşılaşmaya emanet. Seyirci olarak daha önce tanık olmadığımız bu cesaret öyküsü, her şekilde ilgi çekici. Ancak yönetmenin asıl başarısının bu filmi çekmekten çok, başrol oyuncusu Victor Polster'i bulmak olduğunu düşünmeden edemiyoruz."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/sevin-okyay-/markaris-ten-angelopulos-a-/3743", "text": "Duyurusunu görüp üç gün peşinde koştuğum bir kitap, beni, artık buralarda olmayan bir yönetmen ve çok sevdiğim bir yazarla birleştirdi. Petros Markaris, arkadaşı Theo Angelopulos'la kararlaştırdıkları gibi, Sonsuzluk ve Bir Günün çekimi sırasında bir günlük tutmuş. Kırk yıllık arkadaşı onu bırakıp gidince de, günlüğünü yayınlamış: SONSUZLUK VE BİR GÜNlük. İstos'tan çıkan kitabı Türkçe'ye Anna Maria Aslanoğlu çevirdi. Heybeliada'lı, İstanbul'da okumuş, sonra Atina'ya göçmüş Markaris'i, daha önce senaryolarını Angelopulos'la birlikte yazdığı filmlerden tanıyoruz: \"Büyük İskender \"(1980), \"Leyleğin Geciken Adımı\" (1991), \"Ulis'in Bakışı\" (1995), \"Sonsuzluk ve Bir Gün\" (1998), \"Ağlayan Çayır Üçlemesi\" (2004) ve \"Zamanın Tozu\" (2008). Senaryosunda çalışmadığı filmler de var, çünkü Markaris'in işi başından aşkın. Başka yönetmenlerin senayolarında çalıştığı gibi, TV dizileri ve oyunları da var. Bir de polisiye romanları, elbette. Hayranı olduğumuz Kostas Haritos'un yaratıcısı. Yukarıda bahsi geçen senaryoların çoğunda katkısı olan bir diğer kişi ise, 2012'de ölen ve bütün büyük İtalyan ustalarla çalışmış efsanevi senarist Tonino Guerra. Onu ilk kez, Antonio'nin L'Avventura / Macerası ile tanımıştık. Zaten kitap boyunca Angelopulos, İtalya ile Yunanistan arasında mekik dokuyor, önemli değişiklikler için Tonino'nun fikrini alıyor. Petros'un peki? Her an. Zavallıya nefes aldırmıyor diyebiliriz. Telefonla, yazıhanesine çağırarak, kendisi kapısına dayanarak... SONSUZLUK VE BİR GÜNlük, filmin fikir halinde doğmasından itibaren bütün aşamalarını sunuyor bize. Başında Markaris'in Türkçe baskıya önsözü ile Angelopulos'un girişi var; sonunda ise, çekim süreci ve sonrasına dair belgeler: Çekim Programı İkinci Dönem, Trafik Işıklarındaki Çocuların Kostüm Devamlılığı, Günlük Program, Çekim Raporu, Seçilmiş Çekimler, Filmden Kareler ve Set Fotoğrafları. Petros Markaris, önsözünün sonunda bizim de hislerimize tercüman oluyor: Okur, bu önsözdeki ziyadesiyle şahsi üslubumu bağışlayacaktır diye umuyorum. Arkadaşımı çok özlüyorum. Angelopulos, Markaris ve sinema sevenlere..."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/yavuz-hakan-tok/methiyeler-yilin-en-iyi-albumlerinden-olmaya-aday/15789", "text": "Kısa aralıklarla yayımlanan ilk iki tekli, Seyran-ı Bela ve Hürmetin peşi sıra albüm Güyanın klibiyle eşzamanlı olarak servis edildi. Toplamda 10 şarkı var ve tamamının söz, müzik ve düzenlemelerinde Onurr imzası taşıyor. Bir yanda nicedir kendi dilini bulmuş, kabul de ettirmiş iyi bir şarkı yazarı, öte yanda güncel dünya müziğinin trendlerini yerel müziğin kadim kodlarıyla birleştirebilen bir aranjör var. Bunun en belirgin ve en çarpıcı örneği Derbeder adlı şarkı. Keşke Onurr bu şarkıyı söylerken de kendi gibi kalıp o çok moda nezleli vokal tekniğini kullanmasaymış. Tek bir gitarla, çok romantik bir hale gelip klasik pop sularında yüzebilecek Seyran-ı Bela ve Sonsuza gibi şarkıları sert elektronik sesler ve efektlerle bezeyerek elektronik altyapılı şarkıların da sağlam armonileri, güçlü melodileri ve iyi sözleri olabileceğini gösteriyor Onurr. Bu konuda elini korkak alıştırmadığını, yenilikçi ve cesur davrandığını albümdeki birçok şarkıda hissediyoruz zaten. Albümü ilk dinleyişimde favorilerimden biri Kuyruklu Yıldız ve Cep Komandosu oldu. Büyük büyük laflar döktürmeden, çok nahif anlatılmış bir hikayenin içinde saklı bütün keskinlik ve can acıtıcılık, düzenlemenin, ritmin ve kullanılan seslerin yarattığı tansiyonda açığa çıkıyor ve şarkıyı adeta bir film izler gibi dinliyorsunuz. Hürmet, Ağlak Diskonun sonradan doğmuş çocuğu gibi. Albümün sonunda yer alan Çal Keke de bir miktar öyle. Öte yandan neredeyse hiç eğlenceli ve yüksek tempolu şarkı yazılmayan, yapılmayan bir dönemde Çal Keke tek başına bu boşluğu doldurabilecek nefis bir dans şarkısı. Albümün en Akdenizli şarkısı Delice, melodik ve sözel yapısıyla eski nesil popa da göz kırpıyor ki bundan olsa gerek, albümde ilk dinleyişte bana yakın gelen şarkılardan biri oldu. Onurr'un dünyanın doğusunun üzerinden kuş uçuşu geçtiği, geçerken de kelime oyunları ve ara nağme olarak kullandığı işlem görmüş vokalleriyle dinleyeni coşturduğu Takat, albümün en enteresan ve akılda kalıcı parçalarından biri. Tabii eşlik etmelere, birlikte söylemelere en müsait şarkı olarak Güyanın, albümün açık kozlarından biri olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Onurr'un dili, hikayeleri, başından sonuna kendini, yaşadıklarını ve hissettiklerini ifade etme biçimi birbirinden çok farklı karakterlerdeki şarkılar arasında dolaşırken hiç dağılmıyor, ekseninden kaymıyor. Her şarkıda başka bir numara, sürpriz ve zeka oyunuyla oya gibi işlenmiş düzenlemelerse bütün şarkıların tek kişinin elinden çıkmasının getirebileceği her türlü dezavantajı bertaraf ediyor. Ne var ki Onurr bütün bu detaylarla tek başına uğraşır, oyunlar icat ederken işin en önemli elementlerinden biri olan şarkıcılık kısmına bir tık daha az özen göstermiş gibi. Başından sonuna değil belki ama yer yer, bazı şarkılarda şarkı sözlerinin etkisinin dinleyene geçmesini zorlaştıran bir kayıtsızlık tonu, değişmeyen ya da değiştiği hissedilmeyen bir duygu durumuyla söylüyor Onurr. Belki yazarken olduğu kadar söylerken de kelimelere o kadar kendinden emin hükmetse tadından yenmeyecek. En azından ben öyle düşünüyorum diyeyim de kavga çıkmasın."} {"url": "https://www.milliyetsanat.com/yazar-detay/zeynep-mirac/ez-te-hez-dikim/1385", "text": "İki gün önceydi, her zamanki gibi masaya yığılmış zarflardan birinin içinden el kadar bir defter çıktı. Turkuvazın üstünde pembe çiçeklerle süslenmiş kapakta şöyle yazıyordu: Aşk Sevda Süveyda/ Anadilde Aşk Defteri. Aşkı da sevdayı da biliyoruz ama süveyda ne demek? Kalbin ortasında olduğuna inanılan siyah benekmiş, öyle diyor TDK sözlüğü. Bir de mecazi anlamı var: Kalpteki gizli günah. Geçen haftaki yazımdan sonra Hayykitap'ın gönderdiği bu defterde, Anadolu'da konuşanı kalmış ya da kalmamış 73 dil ve lehçede Seni seviyorum yazıyor. Sözlü tarih araştırmacısı İsmail Keskin hazırlamış bu defteri. Sayfanın sağ üstünde sadece bu var, geri kalanını doldurmak size kalmış. Bunlardan sonra da Anadolu'da farklı dil ve lehçelerde aşk sözleri geliyor. Evin amin, dile min, serine min dediğinizde Kürtçe Aşkım, yüreğim, şirinim demiş oluyorsunuz. Türkiye'de yaşayan kime köklerini sorsanız başka bir cevap alırsınız. \"Aşk Sevda Süveyda\" başlangıç olsun; birbirimizi Anadolu'nun dillerinde sevelim. İki gün önceydi, her zamanki gibi masaya yığılmış zarflardan birinin içinden el kadar bir defter çıktı. Turkuvazın üstünde pembe çiçeklerle süslenmiş kapakta şöyle yazıyordu: Aşk Sevda Süveyda/ Anadilde Aşk Defteri. Aşkı da sevdayı da biliyoruz ama süveyda ne demek? Kalbin ortasında olduğuna inanılan siyah benekmiş, öyle diyor TDK sözlüğü. Bir de mecazi anlamı var: Kalpteki gizli günah. Geçen haftaki yazımdan sonra Hayykitap'ın gönderdiği bu defterde, Anadolu'da konuşanı kalmış ya da kalmamış 73 dil ve lehçede Seni seviyorum yazıyor. Sözlü tarih araştırmacısı İsmail Keskin hazırlamış bu defteri. Sayfanın sağ üstünde sadece bu var, geri kalanını doldurmak size kalmış. Bunlardan sonra da Anadolu'da farklı dil ve lehçelerde aşk sözleri geliyor. Evin amin, dile min, serine min dediğinizde Kürtçe Aşkım, yüreğim, şirinim demiş oluyorsunuz. Türkiye'de yaşayan kime köklerini sorsanız başka bir cevap alırsınız. \"Aşk Sevda Süveyda\" başlangıç olsun; birbirimizi Anadolu'nun dillerinde sevelim."}